Aylin haftalardır çıkamadığı sokağa bakarak, “Hadi ağlama artık küçük kızım, babayı uyandıracaksın. Bak şu kediye, nasıl da çöp bidonuna atladı,” diye fısıldadı kucağında salladığı bebeğine. O sırada yolun ortasından yürüyen kadını gördü. Temmuz sıcağında manto giyen kadın, tekerlekli bir valizi çekerek ilerliyordu. Tekerleklerin çıkardığı tıkırtılardan ürken kedi çöpten dışarı fırladı. Aylin pencereye iyice yaklaştı ve dikkatle baktı. Kadın sokak lambasının ışığının altından geçerken başını kaldırdı. Dudağı patlak, yüzü yara bere içindeydi. Bir anlığına göz göze geldiler ve Aylin hızla perdeyi çekti.
***
Sadece şortuyla yattığı hâlde ter içinde yatağında kıpırdanan Ömer’in telefonu çaldı. “Kahretsin, sesi kısmamışım,” diye kızdı kendine. Tüm operasyonu tehlikeye atmıştı. Tam yedi gündür kayıp olan küçük kızın bu av kulübesinde tutulduğuna emindi. Kulübenin camından içeri baktı. Kimse yoktu. Ortağı Cemal’e mutfak kapısına gitmesini işaret etti. Elindeki maymuncukla sessizce kapıyı açtı. Tam içeri girdiği sırada iki el silah sesi duydu. Mutfağa koşarak girdiğinde Cemal karnından vurulmuş, yerde çırpınıyordu ama eliyle arka kapıyı gösterdi. Ömer katilin peşinden koşmak yerine ortağının yanına koştu. “Bu sefer hata yok,” dedi ona. Bir eliyle ortağının karnına baskı yaparken ambulansı aramak için telefonunu cebinden çıkardı. Telefon hâlâ çalıyordu. Kan ter içinde uyanan Ömer korkarak telefona baktı. Numara kayıtlı değildi.
“Kimsin?”
“Ömer abi, ben Kemal. Geçen ay başlamıştım ya.”
“Ne var?”
“İhbar gelmiş bir saat önce. Devriye gidip maktulü buldu.”
“Tamam da beni niye arıyorsun? Açıktayım ben.”
“Abi, Mahmut Müdürüm Ömer’e söyle hemen gelsin dedi.”
“Kim ölmüş? Niye bu kadar tutuştular?”
“Belediye başkanının kayınbiraderi. Geçen sene bizim laboratuvarı yenilemek için bağış veren.”
“Anladım. Konumu at.”
“Ben senin evin önündeyim zaten. Bekliyorum.”
“Bekleme, önden git.”
“Abi, bilemedim ne yapacağımı. Birlikte gidelim”
“Tamam,” diyerek telefonu kapattı Ömer. Yatağın yanında yerde duran kot pantolonuna tekme atıp sandalyenin üzerinde buruşuk hâlde duran siyah tişörtünün yanına fırlattı ve banyoya girdi. Yüzünü yıkarken eline sakalları battı. Dişlerini fırçalayıp nefesini burnuna doğru üfledi. Çaylağın almaya gelmesi iyi oldu, diye düşündü. Rozetten sonra bir de ehliyeti kaptırmak istemiyordu. Banyodan çıkıp kotunu giydi. Tişörtünü koklayıp tekrar yere attı ve çekmecesini açıp başka bir siyah tişört çıkardı. Mutfağa girip biraz su içti ve sigara paketini alıp bir tane yaktı.
“Hızlısın abi. Ben de gececiydim. Beş dakikayla piyango vurdu. Böyle büyük bir olay istiyordum başladığımdan beri, biliyor musun? Müdür, Ömer’i de al getir dedi.”
“Geçen hafta da psikolojik değerlendirmen bitmeden geri dönemezsin demişti.”
“Abi, prosedür işte. Yoksa herkes seni biliyor yani. Kolay değil.”
“Hiçbir şey bilmiyorsunuz,” dedi Ömer bir sigara daha yakarak.
“Kim olsa o sapığın peşinden giderdi. Cemal abiyi kurtaramazdın zaten.”
Ömer cevap vermek yerine arabanın camını açarak dumanını dışarı üfledi. Dar bir sokaktan geçiyorlardı. Başını kaldırdığında kucağında minik bir bebekle pencereye yüzünü dayamış kadınla göz göze geldi. Aklına Cemal’in annesi düştü. Cenaze töreninde tabutu kucaklamış hâli. “Senin yüzünden,” demişti. “Sen kahraman olmak istiyorsun diye Cemal’im öldü.”
“Kim bulmuş cesedi?”
“Sabah şoförü gelmiş, Haldun Bey’i havaalanına götürmeye. Ankara’ya gidecekmiş, ihale varmış sanırım. Ulan bu gazeteciler bizden önce nasıl geliyorlar her seferinde?”
Ömer cevap vermeden arabadan indi. Önünde üç ekip arabası ve bir ambulansın beklediği villanın bahçesine hızlıca girdi. Arkasından koşturan sarışın muhabir kızın yüzüne ters ters bakarak bahçe kapısını kapattı ve polislere “Şunları uzaklaştırın,” diye emir verdi. Erkeklerin terslemesine alışkın olmayan kız dudaklarını büzerek kameramanın yanına giderken Kemal’i gördü.
“Efendim, birkaç sorumuz var.”
“Şu anda bilgi veremem,” dedi Kemal.
“Maktulün ünlü iş adamı Haldun Tamer olduğu doğru mu?”
“Şu anda kesin bir şey söyleyemem.”
“Katil bulundu mu?”
“Hayır. Bilmiyorum.”
“Bir şey öğrenince bana haber verir misiniz? Lütfen, kanalda deneme sürecindeyim. Bu habere ihtiyacım var,” dedi bir kart uzatarak. Kemal başını sallayarak kartı arka cebine soktu ve bahçeye girdi.
Ömer, Olay Yeri İnceleme ekibiyle konuşmaya başlamıştı.
“Kan kaybından ölmüş. Otuz bıçak darbesi var,” dedi adli tıp memuru. Elindeki poşette duran ekmek bıçağını kaldırdı.
“Bunların hepsi kan lekesi mi? Renkleri farklı gibi,” dedi Ömer poşeti alırken.
“Yok, hepsi kan değil. Kurumuş dışkı da var. Bıçağı makatından çıkardık,”
“Kıçından mı bıçaklanmış,” dedi Kemal heyecanla.
“Katille ilgili ne düşünüyorsun peki?” diye sordu Ömer, Kemal’e dik dik bakarken.
“Komiserim, bıçak darbelerinin çoğu yüzeysel. Bence cılız bir kadın. Muhtemelen 50-55 kilo arasıdır,” dedi adli tıpçı.
“Nerede bulundu adam? Banyoda mı?”
“Hayır, Komiserim. Salonda bulundu,” diyerek diğer elindeki tableti uzattı.
Fotoğrafta adam, kafası bir avuç dışkıya gömülü hâlde yüzüstü yatıyordu. Belden aşağısı çıplaktı.
“Parmak izi?”
“Yok, alamadık. Laboratuvarda yeniden inceleyeceğiz. Şu anda sadece bıçaktakiyle yerdeki dışkının aynı olduğunu söyleyebilirim.”
“Ne boktan olay. Yani adamı öldürmeden önce zorla kaka mı yaptırmışlar?” dedi Kemal tabletteki resimleri kaydırırken.
Ömer sabrı taşmış hâlde tableti Kemal’in elinden çekip aldı ve Emniyet Müdürünün yanına gitti.
“Nerede kaldın?”
“Beni açığa almıştın en son.”
“Tebrikler, göreve geri döndün. Burası sende artık. Başkanla konuşmaya gidiyorum. Fidye telefonu gelebilir.”
“Ne fidyesi?”
“Maktulün karısı Cavidan Hanım. Bulamadık. Başkanın ablası olduğunu biliyorlarsa, kaçırmışlardır.”
“Şu tablo bile tek başına servet eder. Para için olsa onları da alırlardı. Hem bu kadar pisliğe ne gerek var?”
“Katil kadının âşığıdır belki,” dedi Kemal, Ömer’in arkasından kafasını uzatarak.
“Bu zevzeği yanımda istemiyorum,” dedi Ömer.
Mahmut, onu kolundan tutup çekti ve kısık sesle, “O zevzek benim yeğenim ve gözünü üstünden ayırmadan adam edeceksin. Anladın mı beni?” dedi.
“Başka şansım var mı?” dedi Ömer.
“Yok. Buradaki işi bitirince merkeze dönün. Rozetinle silahın odamda,” dedi.
Birkaç adım ilerledikten sonra geri döndü. “Ömer, bu bok olayını gazeteciler duyarsa bir daha Emniyet’in önünden bile geçemezsin. Bir hata daha istemiyorum.”
Ömer, Kemal’e “Tek kelime bile etme,” diyerek eve girdi. Beyaz gömleğinin kolu sıyrılmış hâlde oturan şoförün tansiyonunu ölçüyorlardı. Ömer ilk yardım görevlisine döndü.
“Durumu nasıl?”
“Tansiyonu normale döndü şimdi. Maktulü bulunca fenalaşmış.”
“Saat kaçta buldun Haldun Bey’i?” dedi Ömer.
“Saat beş buçukta buradaydım. Yedide uçağı vardı. On dakika bekledim. Dışarı çıkmayınca merak ettim. Aradım, açmadı. Hiç yapmaz böyle. Çok dakiktir.”
“Kaç senedir tanıyorsun?”
“Eylülde yirmi yıl olacak.”
“Sonra?”
“Kapıyı çaldım. Kimse açmadı. Kesin bir şey oldu dedim. Gaz kaçağı falan. Kapıyı kırıp içeri girdim.”
“Niye hemen şüphelendin? Belki evden erken çıkmışlardır?”
“Hayır hayır, mümkün değil. Hadi Haldun Bey neyse. Ama Cavidan Hanım hep evde olurdu.”
“Nasıl yani?”
“Valla bunca senedir dışarı çıktığını hiç görmedim. Alışverişini de ben yapardım.”
“Niye?”
“Oğlunun vefatından sonra diye duydum. Çocuk ben işe girmeden önce ölmüş.”
“Evde değişik bir şey gördün mü peki? Yeri değişmiş bir eşya, alınan bir şey?”
“Bilmiyorum ki evin içini. Kapıdan market torbalarını bırakırdım, o kadar. Çok kibar bir hanımdı. Sağ salim bulursunuz inşallah.”
Ömer etrafı inceleyerek salona girdi. Antika mobilyalar ve kuyruklu bir piyanonun olduğu salon gümüş şamdanlar ve tablolarla doluydu. Yerde bordo bir İran halısı seriliydi. Halının ortasında Haldun Bey’in kakası etrafı sarı bantla çevrili halde duruyordu. Kemal yere çömelmiş, büyülenmiş gibi ona bakıyordu.
Ömer sedyeye yatırılmış cesedin yanına gitti. Her yerinden delik deşik edilmiş Haldun Bey, eski Türk filmlerindeki babacan iş adamlarını andırıyordu.
“Bu şekilde öldürülmek için ne yapmış olabilir?” dedi yanına gelen Kemal.
“Sana konuşmayacaksın demedim mi?” dedi Ömer. Yatak odasına giderek, inceleme yapan polislere “Kadının kıyafetleri duruyor mu?” diye sordu. Erkek polis “Hepsi yerinde,” derken arkadan gelen kadın memur, “Duruyor ama bir tuhaflık var,” dedi.
“Ne tuhaflığı?”
“Bu kıyafetler kaliteli ama hepsi çok eski. Durdukları yerde eskimişler. En az yirmi sene öncesinin modası hepsi. Hatta bir cekette kuru temizlemeci fişi buldum. Haziran 1995’ten kalma.”
“Yani?”
“Yani, bu kadın son yirmi senedir hiç kıyafet almamış, evdekileri de hiç giymemiş sanki. Sadece birkaç tanesi yeni yıkanmış gibi.”
“Kadın hiç dışarı çıkmıyormuş diyorlar.”
“Evet, efendim. Olabilir. Zaten hiç mantosu da yok. Ayakkabıları da giyilmemiş gibi.”
“Adın ne senin?”
“Defne, Komiserim.”
“Aferin Defne. Raporu sen hazırla. Tuhaf gelen her şeyi önemsiz demeden yaz. İki saat içinde bana gönder,” dedi Ömer. Kapıda kıza bakarak bekleyen Kemal’i kolundan tutup kendine çekti.
“Kıza asılırsan trafik lambalarının önüne dikerim seni. Şimdi Cavidan Hanım’ın bir fotoğrafını bul da merkeze dönelim.” Arabaya binerlerken muhabir kız arabanın önünde bekliyordu. Ömer, Kemal’in kulağına bir şey söyledi. Arabanın anahtarlarını aldı ve merkeze tek başına döndü.
Birkaç saat sonra Emniyet’in on üçüncü katındaki odasında adli tıp raporlarını incelerken odaya Kemal girdi. Muhabir kızla birlikte Cavidan Hanım’ın fotoğrafını uygulamayla yaşlandırıp televizyonda yayımlamışlardı. “Ünlü iş adamı Haldun Tamer evinde ölü bulundu. Karısı Cavidan Hanım’ın kaçırıldığı düşünülüyor…” başlığıyla öğle bültenin en dikkat çeken haberi olmuştu.
“Abi, Simge arıyor?”
“Simge kim?”
“Muhabir kız işte. Haberi geçtikten beş dakika sonra bir kadın aramış kanalı. Adı Aylin’miş. Bu sabah kadını gördüğünü söylemiş.”
“Nerede?”
“Yer belirtmemiş. Gece bebeği uyumamış. O da pencereden bakıyormuş. Üç buçuk, dört gibi. Fotoğraftaki kadının elinde tekerlekli bir bavulla yoldan geçtiğini görmüş. Kadın için endişelenmiş. Haberi görünce hemen aramış.”
“Niye endişelenmiş?”
“Abi, kadının üzerinde kalın bir manto varmış. Bu havada. Sonra yüzünde morluk vardı, demiş. Bir de gözleri çok hüzünlüymüş.”
“Hüzünlü derken?”
“Öyle demiş işte. Simge soyadını, adresini falan sorunca telefonu kapatmış. Ama doğru diyorsa, o zaman kadın kaçırılmadı.”
Ömer adli tıp raporunu eline aldı ve birkaç sayfa çevirdi. Sonra telefonu eline alıp, “Defne’yi çağırın,” dedi.
“Rapora göre Haldun Bey gece bir gibi ölmüş. Cavidan Hanım üç buçukta sokakta görüldüyse cinayetten çok sonra evden çıktı demektir,” derken Defne içeri girdi.
“Defne, kıyafetlerine göre Cavidan Hanım kaç kilodur?”
“Amirim, kıyafetlerin çoğu 36 beden. Pantolon boylarına göre de kısa bir kadın. En çok 50-55 kilo arasıdır.”
Ömer tekrar adli tıp raporuna baktı ve masaya fırlattı. Kemal’e dönerek:
“Dayını ara, Cavidan Hanım için tutuklama kararı çıkartsın,” dedi. Defne’ye, “Evden bavulla çıkmış. Havaalanı, liman, otogar her yere eşkâlini gönder,” diyerek masadaki rozetini ve silahını ceketinin cebine yerleştirdi. Arabaya binerlerken Kemal sordu.
“Bu işte bir tuhaflık yok mu? Yani niye kocasını bu şekilde öldürsün?”
“Birden çok tuhaflık var,” dedi Ömer. “Cevaplar Cavidan Hanım’da.”
“Şimdi ne yapıyoruz? Havaalanına mı önce?”
“Bu kadın yirmi senedir evden çıkmıyordu, değil mi?”
“Evet, abi.”
“O zaman havaalanına gitmiş olamaz. Bıraktığı yerde bile değil.”
“Haklısın abi, sudan çıkmış balık gibidir şimdi. En yakın yere gider.”
“Bak bakalım navigasyona. Evine yakın tren garı var mı?”
“Gar yok abi, liman var en yakın. Bayağı bir yürümesi lazım ama”
“Yürümüştür. Zaten tanık da onu yürürken görmüş. Aç GPS’i de gidelim o limana.”
“Kaç saat geçti. Kaçmıştır çoktan.”
“Belli olmaz. Fotoğrafı yanında mı?”
“Evet. İkinci sağa dön şuradan.”
Limanın otogarına park edip arabadan çıktılar. Bilet gişesine doğru yürürken Ömer’in hiç umudu yoktu. İlk başta kadının kaçırıldığını düşünerek hata yapmışlardı. Hayır. Emniyet müdürü onu kadının kaçırıldığına ikna etmişti.
“Abi, dayım arıyor. Açayım mı?”
“Açma. Önce çalışanlara soralım.”
“Abi, sen sor da ben bize simit alayım.”
“Simit mi?”
“Daha hiçbir şey yemedik.”
“Çay da al.”
On dakika sonra Kemal karton tepside iki plastik bardak çay ve gazete kağıdına sarılmış iki simitle limanda bir banka oturmuş Ömer’i bekliyordu. Ömer elleri cebinde yanına geldi ve omuzlarını düşürerek oturdu. Bir sigara yakıp iki nefes çekti, sonra bir parça simit koparıp ağzına attı.
“Kimse görmemiş mi?”
“Hayır.”
“Defne aradı şimdi. Havaalanı, otogar, hepsi temiz. Kadının adına alınmış bilet yok,” dedi Kemal. Çayından bir yudum aldı.
Ömer izmaritini atacak bir çöp kutusu bulmak için ayağa kalktı. Sırtını dikleştirip hafifçe gerinerek sağa sola döndü. Omuzlarından gelen çıtırtıları dinlerken birkaç bank ilerde oturan tuhaf kadını fark etti. Otuz beş derecesıcaklıkta, siyah mantosuyla oturan kadın elindeki simidi ufalayarak önündeki kuşlara atıyordu. Taş çatlasa elli kiloluk minyon bir tipti. Yanında tekerlekli bir bavul vardı. İnanamayarak bakakaldı Ömer. Aralarında en fazla elli metre ve onlarca martı vardı. Kuşları ürkütmeye çalışarak küçük adımlarla kadına doğru ilerledi. Onu bakışlarıyla takip eden Kemal de heyecandan karton tepsiyi devirerek ayağa kalktı. Martılar havalandı. Kadın uzun saçlarını geriye atarak morarmış gözleri ve çürük içindeki yüzüyle polislere baktı. Rahatlamış bir hâli vardı.
“Buldunuz beni, sizi bekliyordum,” dedi.
***
Saat başı kalkan Çanakkale vapuru uzaklaşırken Ömer ve Kemal iskelede yan yana durmuş, yaşlı kadının gidişini seyrediyorlardı. Cavidan Hanım daha önce sadece oğlunun cenazesinde giydiği mantosunu çıkarmış, içi boş olan bavuluna koymuştu. Son yirmi senesini evde hapis, yeri, göğü ve denizi görmesi yasak hâlde geçiren kadın, saçları rüzgârda uçuşurken gülümsüyordu. Ömer ve Kemal’e neşeyle el salladı.
Ömer ve Kemal hiç konuşmadan vapurun uzaklaşmasını beklediler. Gözden kaybolduğunda, Kemal tuttuğu nefesini bırakarak Ömer’e döndü:
“Abi, ne olacak şimdi? Çanakkale’de yakalarlar.”
“Ona yapacağımız bir şey yok. Bir yirmi sene daha hapsedilmeden geçirebileceği birkaç saat kazandı. Şanslıysa, bir gün.”
“Haksızlık ama ya. Her gece dayak atıp bokunu zorla yediren adamı öldürdü diye hapse mi girecek? Hiç adil değil.”
Ömer elini Kemal’in omzuna koyup hafifçe sıktı. “Anca bu kadar, hadi şimdi şu büfeye gidip köfte ekmek yiyelim.”


