Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

ŞİRK VE İHANET

Diğer Yazılar

Saki Reyhanlı öldü. Niçe’nin dediği gibi, onu biz öldürdük. Tanrı’yı tanrı yapan nedir? Yaratması mı, hükmetmesi mi? Yaratmasıysa en-el hakk, tanrı benim; hükmetmesiyse Saki Reyhanlı, çünkü bütün Orta Anadolu’ya hükmetti.

Söğüt gölgesine uzanmış bozkırı seyrediyorum. Uçsuz bucaksız. Ezelden ebede uzanıyor sanki. Tanrı’yı tanrı yapan nedir, diye düşünüyorum. Ezeli ve ebedi, Esma-ül Hüsna’ya dahil miydi bunlar? İlkokulda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde öğrenmiştik sanki. Eksi sonsuzdan artı sonsuza, demişti öğretmenimiz. Mahkeme duvarı suratlı, kıçının kılları ağarmış bir hocaydı.

Eksi sonsuzdan artı sonsuza… Einstein’ın dediğine göre görelilik diye bir şey var. Kütle çekim kuvveti, bulunduğunuz konum zamanı algılayışınızı etkileyebiliyor. Mekanı da etkileyebiliyor mu acaba? Söğüt gölgesinden bakınca bozkır eksi sonsuzdan artı sonsuza uzanıyor. Benim tanrım bozkır olabilir mi? Olamaz. Benim tanrım Saki Reyhanlı çünkü. Ona şirk koşamam.

Eksi sonsuzdan artı sonsuza uzanamadı Saki Reyhanlı. Öldü. Muhtemelen öldürüldü. Eksi sonsuzdan artı sonsuza… Bunu söyleyen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenimi hatırlıyorum. Dindardı, evet. Peki ahlaklı mıydı acaba?

Saki Reyhanlı, dindar mıydı? Hayır. Ahlaklı mıydı? Sonuna kadar.

Ben, dindar mıyım? Hayır. Ahlaklı mıyım? Gene hayır. Sarhoş muyum? Bittabi. Saki Reyhanlı öldü. Bu bütün hüznü, bütün efkarı hak ediyor.

Saki Reyhanlı öldü, onu kim öldürdü? Biz öldürdük, hepimiz öldürdük, el birliğiyle toprak attık, onu morgdan çıkarıp mezara koyduk. Nefes alıp almadığını kontrol etmedik. Fikirlerde yaşadığını düşünmedik.

Saki Reyhanlı öldü, onu biz öldürdük. Peki biz kimiz? Bilmiyorum, en ufak bir fikrim bile yok. Size sebebini açıklayabilirim ama gerek yok.

Süslü mektuplar yazabiliyorum, süslü mektuplar yazıyorum, gönderdiğim kimse bu mektupların manasını anlamıyor. İşin kötüsü, artık kendim de mektuplarımı okumamaya başladım. Aşk mektupları, itiraf mektupları, özlem mektupları demode geliyor. Süslü mektuplar yazmak istemiyorum artık, süslü düşüncelerden kurtulmak istiyorum. Saçmalamadan, romantize etmeden yas tutmak istiyorum. Basit olmak istiyorum. Söğüt gölgesinde uzanan herhangi biri olmak istiyorum.

Herhangi biri olmak… Tınısı bile ne kadar güzel. Sıradan olmak, sıradan dertlerinin olması, bir çete liderinin, hayır hayır bir yarı tanrının veya Mehdi Aleyhisselam’ın, hatta yaradanın ta kendisinin yasını tutmamak…

Yaradan. Aradığım kelime bu. Beni Saki Reyhanlı yarattı. Hayır, Saki Reyhanlı bana hükmetti sadece. Hepimize hükmetti. Yaratmak benim işim. Sanatçı olan benim. O tanrıysa belki ben de şeytanım. Saki Reyhanlı, Karalar MK’yi yarattı, onu yoktan var etti. Hayır, o Orta Anadolu’ya dağılmış özgürlük arayışını tek bayrak altında topladı yalnızca, onlara hükmetti. Karalar MK’yi ben yarattım, zihnimde, yedi günde değil, yedi dakikada bile değil, belki yedi saniyede. Bir motor çetesini olduğundan fazlasıymış gibi gösterdim. Onları savaşa giden süvariler, doğrunun peşinde koşan şövalyelermiş gibi gösterdim. Evet evet, -miş gibi gösterdim. Aslında yaptığımızda kutsal bir şey var mıydı? Bilmiyorum. Saki Reyhanlı tanrı, ben de onun peygamberi miydim? Bilmiyorum.

Teslis, üçleme. Baba, oğul, kutsal ruh; Saki Reyhanlı, ben, sonsuz bozkır. Şirk ve ihanet. Karalar MK’yi ben yarattım ama beni Saki Reyhanlı yarattı. Sonra ben ona ihanet ettim, hayat da bana ihanet etti. Cor cordium, peri-peykerim gitti. Şimdi Saki Reyhanlı da gitti. İnanmadığım tüm tanrılara dua ediyorum ki gittiği yerde mutludur. Baba, oğul, kutsal ruh. Saki Reyhanlı, babam.

Sıradan biri olmak istiyorum baba. Orta Anadolu sıcağına rağmen bana seni hatırlattığı için sırtımdan çıkarmadığım deri ceketim, kanımda her an yükselen alkol oranı yüzünden kıpırdatmakta zorlandığım ayaklarımın dibinde bekleyen Harley’im var olmasın istiyorum. Alelade biri olmak istiyorum.

Hayat izin vermiyor. Sen babana ihanet ettin ve şimdi o öldü, diyor. Nasıl bunu düşünmeden söğüt gölgesinde keyif çatarsın? Kıçımın kenarı, sanki Saki Reyhanlı’yı düşünmeden geçen bir anım var.

Alelade biri olmak istiyorum ve hayat buna izin vermiyor. İki motor, anıra anıra gümbürdeyerek bozkırın sükunetini deliyor. Benimle aynı deri cekete sahip çam yarmaları bineklerinden atlayıp yanıma yaklaşıyor. “Sızmış,” diyor bir tanesi. “Hamit Başkan bu ayyaştan ne bekliyorsa?”

Aslında öyle ayığım ki… Beynim, kulaklarım o iki aptalın toplamından çok daha fazla çalışıyor.

Öbür çam yarması arkadaşına karşı çıkıyor. “Ayyaş dediğin, başkanın damadı. Ayrıca bir zamanlar Saki Reyhanlı’nın sağ koluydu.”

“Sonra onu sattı. Birine ihanet eden herkese ihanet eder. Rahmetli Peri’yi de koruyamadı. O zamandan beri bu halde, işe yaramaz.” Dikkatimi çekmek için ayağımı tekmeliyor. Sanki burada olduğunun farkında değilim, ayı. Fazla gürültülüler, rahatsız ediciler. Yine de tepkilerim çok yavaş. Kafamı kaldırıp boş gözlerle suratına bakıyorum. Onu tanıdığımı fark ediyorum. Adı Raif, beyin yerine patates püresi taşıyan gerzeğin tekidir. “Şair!” diye bağırıyor. Bana böyle derler. Asıl ismimi unuttum neredeyse. Belki onu bilincimin bodrumuna sakladım ve olduğum kişiden utanmamaya başladığım güne kadar orada kalacak. Bir ismi hak ettiğimden emin değilim. Ev köpeklerinin ismi olur mesela, sokak köpeklerinin olmaz. Kendimi sokak köpeği gibi hissediyorum. Gelen geçenden tekme yiyen tırsak bir şey gibi. Kucakta taşınan finolardan olmak isterdim, şımarık bir şey. Gel deyince gelen, git deyince giden, sokaktakilerin bana acıdıkları için önüme koyduklarını sorgulamadan, zehir mi diye bile düşünmeden yiyen bir it değil. “Hamit Başkan seni istedi. Kalk hadi! Yürü gidiyoruz.”

“Böyle motor kullanamaz bu.”

“E herhalde kullanamaz. Bir de altındaki motora bak pezevengin. Bende böylesi olacaktı var ya…”

“Ne yapacağız?”

“Bende sissy bar var, arkama oturturum bunu.”

“Düşer.”

“Düşerse geberdi gitti, vatan sağ olsun deriz.”

“Olmaz öyle. Motor çantasında yük bağlamak için kullandığın bir şey var mı?”

“Var, n’olcak?”

***

Şu anda Raif’in sırtına bağlı olsam da motor her zaman bana özgürlük duygusu veriyor, yaşadığımı hissediyorum. Saki Reyhanlı’nın bana bıraktığı en büyük miras bu, yaşadığını hissetmek. Kendisinin toprak altında olduğunu düşününce tuhaf bir ironi. Daha ironik olansa Saki Reyhanlı’nın bütün hayatı boyunca yeraltını ele geçirmek için çabalamış olması. Aslında bunu başarmıştı da… Söylediğim gibi, bütün Orta Anadolu’ya hükmetmişti. Ancak sonunda, elbette, yer altı onu ele geçirdi. Hepimizi ele geçirdiği gibi… Ben inanmam ama tasavvuftan anlarım. Topraktan geldik, toprağa döneceğiz. Hayy’dan geldik, Hu’ya gideceğiz. Küller küllere, tozlar tozlara karışacak. Perde kapacak, Saki Reyhanlı’ya olduğu gibi…

Fırtına İzcileri’nin mekanına varınca motordan iniyoruz. Arkada grotesk bir emniyet kemerine bağlanmış halde otursam da sürüş iyi geldi, tamamen ayıldım sayılır. Kulaklarımda uğuldayan, suratıma vuran rüzgarı seviyorum. Manzarayla, bozkırla aramda herhangi bir engel olmamasını seviyorum. Ne bir cam ne bir pencere ne bir kapı… Yalnızca ben (bu vakada Raif) ve dış dünya. Çok güzel. Büyü gibi, büyüleyici. Romantik makineler motorlar. Özellikle de bizim chopperlar. Tehlikeli ama bütün zararı kendine. Macera dolu. Byronesk, kısaca.

Kayınpederim mekanın bar kısmında bizi bekliyor. Kendisi Fırtına İzcileri Motor Kulübü’nün başkanı. Peri öldüğü için artık kayınpederim sayılır mı emin değilim. O bana hala “Damat,” diyor. “Hoş geldin. Tüm yaşananlara rağmen Saki Reyhanlı’ya çok değer verdiğini biliyorum. Başın sağ olsun.”

Başın sağ olsun… Eski Türkçe’de baş, yara; sağalmak da iyileşmek demekmiş. Yani bu sözün aslı, başın sağalsın, yaran iyileşsin anlamına geliyormuş. En azından Facebook’ta öyle okudum, gerçekliğinden emin değilim. Fırtına İzcileri grubunda bile paylaşılmış olabilir. Benim yaramın iyileşeceğini sanmıyorum. Aynı yıl hem karımı hem de manevi babamı kaybettim. Saki Reyhanlı’yla vedalaşamadım bile, yıllar önce sildi beni. Belki öldüğümde huzur bulacağım, tabii öteki dünya diye bir şey varsa ve o ikisine kavuşabilirsem.

“Baba,” diyorum ben de karşımdakine. “Başımız sensin.”

“Eyvallah.”

“Sen mi yaptın?”

“Hayır,” diye cevap veriyor sakinliğini bozmadan. Muhtemelen bu soruyu bekliyordu. “Biz Saki’yle görüşüyorduk. Barış için. Peri’den sonra bir kaybı daha kaldıramazdım. Birimizin uyuşturucu, birimizin silah ticaretini alacağı bir anlaşmaya varıyorduk.”

“Sonra ne oldu?”

“Sonrasını biliyorsun. Saki Reyhanlı öldü. Biri onu zehirledi ve o biri biz değiliz.”

Saki Reyhanlı hep edebimle içmem gerektiğini söylerdi. Onu pek dinlediğim söylenemez. Ben unutmak için içiyorum ama unutmak bir yana, hatıralarım daha da belirginleşiyor. Peri-peykerim öldüğünden beri alkol sonumu getirecekmiş gibi geliyor ama benim yerime babamın sonu oldu. Az içerdi, öz içerdi, keyif için içerdi. Koskoca Saki Reyhanlı, yaşayan efsane, şarabına atılan birkaç damla ne idüğü belirsiz maddeyle göçtü gitti. Teşbihte hata olmaz, takipçileri ona tapardı. Ben, ona tapardım.

Aslında Saki Reyhanlı’ya yakışan bir son oldu bu. Roma imparatorları gibi zehirle, suikastla, ihanetle öldü. Eminim ne ölümden korkmuştur ne de herhangi bir ihanet onu benimki kadar yaralamıştır…

“Saki Reyhanlı’yı kim öldürdü?” diye soruyorum.

“Bilmiyorum, kimse bilmiyor. Ancak şunu biliyorum ki Karalar bizi suçlayacak. Şu dünyada onu senin kadar iyi tanıyan kimse yok. Katilini bulmak zorundasın. Yoksa üzerimize gelecekler, sonra cevap vermek zorunda kalacağız ve bütün Orta Anadolu kana bulanacak. Lütfen, şair. Peri’nin ardından bir kaybı daha kaldıramam.”

Ona cevap veriyorum, ne dediğimin önemi yok, elimden geleni yapacağımı söylüyorum özetle. Zaten seçme şansım yok. Kayınpederimin de söylediği gibi zorundayım. Aksiyon almazsam herkes ölecek, ahlaki bir sorumluluk bu. Tanrı bütün kötülükleri engelleyebilir ama bunu yapmaz. Nedenini bilmiyorum. Tanrı’yı anlayamıyorum, ona güvenmiyorum, ben tanrı değilim, bir şeyler yapmalıyım. Belli ki Saki Reyhanlı da tanrı değildi. Roma imparatorlarının tanrı olarak görüldüğünü okumuştum. Bu tüm o suikastlara, ihanetlere, entrikalara engel olmamış ama…

Fırtına İzcileri’nin mekanından çıkıyorum. Fırtına İzcileri, izciler… Çocukken gerçekten izciydim. Altı-yedi yaşlarındayken. Anne-babamı kaybedip sokaklara düşmeden önce, Saki Reyhanlı’nın beni yanına almasından çok önce… Ormanda hayatta kalmayı öğretirlerdi bize. Vahşi doğanın küçük ve güvenli bir kopyasını yaratmışlardı galiba. Vahşi doğa ama cam kavanozun içinde gibi. Kamplarda mutluydum. Keşke hiç büyümeseydim. Veya birileri bizi büyümeye de hazırlasaydı. Ağaçların arasında yol bulmanın yanında cinayet davası çözmeyi de öğretselerdi izci oğlanlara.

Sanırım tamamen ayıldım. Beni motoruma götürmesini söylüyorum Raif’e. Yirmi dakika sonra Harley’ime kavuşuyorum. Güzel, tatlı bir kız o. Bozkırın ortasında, söğüt gölgesinde sakince beni bekliyor. Huzurlu gibi, mutlu… Keşke ben de öyle olabilsem.

Benimle uğraşmak istemeyen Raif basıp gidiyor. Ayyaş olduğumu düşündüğüne eminim. Sanırım biraz öyleyim gerçekten. Lakin Raif’in benden nefret etme sebebi bu değil. Sadece bu değil en azından. Beni bir Fırtına İzcisi olarak görmüyor. Hala Karalar MK’ye bağlı olduğumu düşünüyor. Bir bakıma haklı. Karalar MK’yi ben yarattım. Evet, kulübü Saki Reyhanlı kurdu ama ben yarattım. Karalar’ın doktrinini, felsefesini ben yazmadım mı? Özgürlük arayışını, mutluluk avını ben başlatmadım mı?

Karalar MK’yi yarattım, sonra da ona ihanet ettim. Aşk için, peri-peykerime kavuşabilmek için. Maalesef onlar da bunun farkındalar. Karalar’ın yerine sürüyorum. Sırtımda Fırtına İzcileri ceketiyle içeri giriyorum. Benim dışımda bütün erkeklerin deri ceketinde Karalar MK yaması var. Burası artık benim motor kulübüm değil, onların.

Beni öldürecek gibi bakıyorlar. Burası bir cenaze evine dönmüş. Motorcular eşlerini, sevgilerini, evlatlarını alıp Saki Reyhanlı’yı anmaya gelmişler. Ben de geldim, kim olduğumu saklamama gerek yok, bir hain olduğumu, sokak köpeği olduğumu saklamaya gerek yok. Hepsi bunun farkındalar, kim olduğumu farkındalar. Ceketimi çıkarsam bile suratımdan tanıyacaklardı beni.

İnanılmaz bir umursamazlık halindeyim. Artık eski arkadaşlarımın bakışları bile canımı yakmıyor. Peri’nin ölümüyle yüreğim dağlandı belki de. Hissetmiyorum. Saki Reyhanlı’yı özlüyorum. Keşke burada olup bana birkaç bilgece tavsiye verseydi. İyi bir külhanbeyiydi o.

İnanılmaz bir umursamazlık halindeyim. Sert ve üzgün görünümlü, yas tutan bu motorcular hemen şuracıkta ümüğüme çökse gıkımı çıkarmam. Ölmek istiyorum zaten. Varoluş acı veriyor, yok olmak istiyorum. Hiç yaşamamış gibi olmak…

Bozkırda, söğüt ağacında aralıksız geceler geçirdim. Orası benim için bir mabet gibi, kutsal bir inziva yeri. Kutsal kavramı benim için çok karışık ama söğüt ağacıma saygı duyuyorum. Orada yalnız yetişmiş, kurağın içinde bir başına duruyor. Benim gibi… Yine de aramızda bir fark var. Onun kökleri var, yalnızlığa doğdu, doğduğu noktaya hapsoldu. Belki ben de yalnızlığa doğdum ama benim köklerim yok. Kendime bir aile bulmuştum, Karalar MK benim ailemdi, keşke köklerim olsaydı da onları bırakmasaydım. Maalesef bacaklarım var benim, ayaklarım var. Kulübümü, ailemi bırakıp gittim. Peri’yle yeni bir aile kurabileceğimi sandım. Peri öldü, beni hedef alan bir mermiye kurban gitti, Peri’yi koruyamadım.

Söğüt ağacında aralıksız geceler geçirdim. Ahmet Kaya’nın dediği gibi: Üstüm başım toz içinde, önüm arkam pus içinde, sakallarım pas içinde. Hırpani görünüyorum, buraya uymuyorum, Saki Reyhanlı’ya saygısızlık ediyor gibiyim. Ben ona ihanet ettim, affetmesi için inanmadığım tüm tanrılara dua ediyorum. İhanetimi affederse bu saygısızlığımı da affeder.

Düzgün görüneceksin, derdi. Sen benim oğlumsun. Sana bakanlar saygı duyacak, bir sıkıntımız olduğunda Bekir’e gelebiliriz diyecekler. Bekir, evet adım bu. Tuzsuz Deli Bekir’in Bekir’i. Kullanmaya yüzümün olmadığı bir ad.

Düzgün görüneceksin, derdi. Düzgün görünmüyorum. Mağara adamına benziyorum. Üstüm başım toz içinde, önüm arkam pus içinde, sakallarım pas içinde.

Gönlümle aklım yas içinde.

Murat yaklaşıyor. Hıyarın tekidir. Ekibin kafası çalışan adamı gibi takılır ama kafası sadece kendi menfaatleri için çalışır. Ben gittiğim için babamın yerine o geçmiş olmalı. Beni boş bir odaya çekiyor. Cenaze evinde ortalık karışmasın istiyor sözde, yersen. İşi gücü şov yapmak. “Burada ne işin var?” diye soruyor.

“Babam öldü, katili bulmak için iş birliği yapmak istiyorum.”

“Saki Başkan senin hiçbir şeyin değil şair, Hamit denen ite baba de. Şimdi siktir olup git.”

Bir motor çetesinin lideri öldürülmüş, katilini bulmak onun hain evlatlığına kalmıştır. Eğer başarısız olursa savaş çıkacak ve ortalık kan gölüne dönecektir. Film gibi amına koyayım, gel şimdi bunu karşımdaki dangoza anlat. Benim yas tutmam gerekirken uğraştığım şeylere bak. “O burada zehirlendi,” diyorum. “İçinizden biri yapmış olabilir.”

“İzcilere yamanmaya çalışan bir dönek yapmış olabilir mesela, değil mi? Kaybol, şair. Ailemizden kimse burada bir Fırtına İzcisi görmek istemiyor.”

“Yardımcı olmaya çalışıyorum.”

“Senin yardımına ihtiyacımız yok. Nasılsa diğer izcilerle birlikte boğazını keseceğiz.”

“Sakın… Fırtına İzcileri pek çok günah işlemiş olabilir ama bu konuda masumlar. Hamit, barış için Saki Başkan’la görüşüyormuş.”

“Ondan şüphelenmememiz için görüşmediği ne malum?”

“Beni katili bulmam için gönderdi.”

“Dediğin tek kelimeye bile inanmıyorum şair. Ama doğru söylediğini varsaysalım, Hamit itinin ayyaşın tekini görevlendirmesi çok şüpheli değil mi? Senin hiçbir sikim bulamayacağını biliyor.”

“Mantıklı ol Murat, gece burada Karalar hariç kimse var mıydı? Zehir doğrudan Saki Başkan’ın kadehine konulmuş. Fırtına İzcileri’ni suçlaman saçmalık.”

“Saçmalığı yakında göreceksiniz.”

Gerçek bir geri zekalı. Patlamamak için, kemirilmiş tırnaklarımı avuçlarıma geçiriyorum. Yetmiyor. “Aptal!” diye bağırıyorum. “Babam, liderliğini görse utancından tekrar ölürdü.” Anında pişman oluyorum. Burnuma yediğim yumrukla gözlerimde ışıklar çakıyor. Odanın kapısı açılıyor, bir yığın üzgün motorcu içeri doluşup beni tekmelemeye başlıyorlar. Kendimi dışarı atıyor, canımı zor kurtarıyorum.

***

Motor sürmek yalnızca suratınızda hissettiğiniz rüzgar veya özgür olmakla ilgili değildir, meditatif bir eylemdir. Otobana çıkıp saatte 130-140 kilometre hızla gittiğinizde her bir hücreniz yola odaklanır. İki aylık ömrümün kaldığını öğrensem ve hız konusunda şansımı zorlamaya karar versem de böyle olurdu. Çünkü bu odaklanma yalnızca kaza yapmamak veya hayatta kalmak için değildir, bir çeşit trans halidir. Yola devam edebilmek içindir.

Meditasyon, gündelik hayatın yoğunluğuna ara verip zihninizi rahatlatmak değil mi? Motor sürmek de benim için aynı işe yarıyor. Odaklanıyorum. Kirli bilinçaltımdaki düşünceler açığa çıkıyor. Unuttuğumu bile unuttuğum müzikler dışarı taşıyor bazen, mırıldanmaya başlıyorum. Size anlattıklarımı genelde motor sürerken düşünüyorum.

Ankara-Niğde Otoyolu 308 kilometre, elimi gazdan çekmemeye devam edersem benim için 2 saat. Bu şehirlere gitmiyorum. Harley’ime atladığım gibi Karalar’dan uzaklaşmaya çalıştım. Neyse ki peşime düşmediler. İlk sapakta otoyoldan çıkıyorum.

Hâlâ canım acısa da yolla baş başa kalmak yediğim dayağı unutmamı sağladı. Düzgün düşünebiliyorum. Belli ki Murat beni mekana sokmayacak. Samimiyetime inanmadı mı? Bir şeyler saklıyor olabilir mi? Babamı gerçekten seviyor muydu? Peki başkan olmayı ne kadar istiyordu? Peki Murat haklı olabilir mi? Babamı gerçekten kayınbabam mı öldürdü? Barış görüşmeleri şüpheyi üstünden atmak için bir kılıfsa… Ve beni beceriksiz bir ayyaş olduğum için görevlendirmişse… İyi de Saki Reyhanlı’nın bu şekilde ölmesi Fırtına İzcileri’nin hiçbir işine yaramadı ki! Bir motorcu savaşında iki tarafın topyekun birbirini katletmesini engelleyen şey, adamlarının alayının hapse düşmesini istemeyen akıllı çete liderleridir. Cinayet işlenecekse polise yakalanmadan işlenmelidir. Saki Başkan’ın faili meçhul şekilde zehirlenmesi, İzciler’in Karalar üzerinde herhangi bir baskı kurmasını sağlamadığı gibi onların kana susamış şekilde üstümüze hücum etmesine sebep olacak. Ya Hamit bunu kulübün bekası için yapmamışsa? Kişisel intikamının peşinde olabilir mi? Peri-peykerimin öcünü almak istemiş olabilir mi? Öyleyse niye bana da haber vermedi? Beni yetiştiren adama kıyamayacağımı mı düşündü? Gerçekten de kıyamam. O da bana kıyamaz, yani kıyamazdı. Ölüm emrimi o vermedi. Beni hedef alıp karımı vuran kurşun onun rızası olmadan, gözü dönmüş bir kulüp üyesi tarafından atıldı. Hamit Başkan yine de babamı suçlamış olabilir mi? Neden olmasın?.. Ama kızının intikamı peşinden koşacak biri değildir o. Peri-peykerimi hiçbir zaman gerçekten sevmedi. Gülüm, hayatımın sönmüş ışığı, sevgiyi ilk kez benimle tattı. Hamit, evladını çalıp Saki Reyhanlı’nın canını yakabilmek için evlenmemize izin verdi.

Gerçekten tuhaf bir vaka bu. İz üstünde miyim? Hayır. Debeleniyorum, boşa kürk çekiyorum. İpucum yok. İpucu arayabileceğim bir yer de yok, Karalar MK’ye giremiyorum. Zaten ben de dedektif değilim amına koyayım. Ben bir şairim. Bu işi bildiğim gibi çözeceğim, bir sanat eseri ortaya koyacağım.

***

“Nasıl geçti?” diye soruyor kayınpeder.

Omuz silkiyorum. “Kötü. Bizi suçluyorlar.”

Suratını ekşitip ileri geri yürüyor. Saçma bir hırıltı geliyor boğazından, daha çok hayvanlara yakışacak bir ses. “Aptallar…” diye mırıldanıyor. Aileme böyle demesi hoşuma gitmese de susuyorum. Hala Karalar’a bağlılık hissediyorum. Keşke bunu anlayabilseler. Belki ben anlatamıyorum. Muhtemelen…

Kayınpeder sakalını kaşıyor. Çok karikatür bir görüntü. Yakın zamanda babamı kaybetmemiş olsam kıkırdardım. Kıkırdardım… Eskiden olur olmadık zamanlarda kıkırdardım. Peri-peykerim uyarırdı beni, güzel sevgilim… Korkardı babasından. Onu kafamdan çıkaramıyorum. Hayatımdaki en, hayır tek, masum şeydi. Babam bir motor kulübü yarattı, ben de onu bir mite çevirdim. Pişmanım. Belki ben olmasam bu kadar içlerinden gelerek savaşmazlardı. Belki ben olmasam bu kadar kan akmazdı. Belki ben olmasam Peri ölmezdi. Keşke onun yerine ölebilseydim.

Peri’nin babası kaşına kaşına düşünmeyi bırakıp gözlerini bana dikiyor. Berbat göründüğümü biliyorum. Genelde berbat görünürüm. Peri öldüğünden beri yani… Sanırım şimdi normalden de berbatım. “İyi misin?” diye soruyor.

Değilim. İyi değilim. Bunu söylemek için ağzımı açıyorum, konuşamıyorum. Çirkin hıçkırıklar duyuluyor sadece. Ağlamaya başlıyorum. Dizlerimin üstüne devriliyorum.

“Oğlum,” diyor Hamit. Bana oğlum deme! Bana oğlum deme! Sen babam değilsin! Benim babam öldü! Benim babam öldü ve ben kimin yaptığını bulamıyorum.

“İyi misin oğlum?”

Değilim, Allah kahretsin. İyi değilim. Nasıl olabilirim ki? İyi değilim dedim ya!

Diyemedim. Hiçbir şey diyemedim. Hıçkıra hıçkıra ağlamakla meşgulüm. Babam öldü ve onun yasını bile tutamadım. Sadece içtim. Sevdiğim kız, kadınım benim yüzümden öldü ama intikamını alamadım. Ben berbat bir adamım.

Gözlerim kararıyor, ben berbat bir adamım.

***

Bir sanat eseri ortaya koyuyorum, adına rüya deniyor. O kadar kötü durumdayım ki rüyalardan medet umuyorum.

Karşımdaki adamı tanıyorum, adı Torbacı Necip. Yeterince paranız varsa size aradığınız her türlü maddeyi temin edebilir.

Torbacı Necip’e bir tomar para uzatıyorum. Çok saçma. Sınır tanımaz bir alkolik olsam da henüz uyuşturucuya düşmedim.

Necip gülümsüyor. Piç nasıl da mutlu… Onun için karlı bir alışveriş olmalı.

Nasıl saçma sapan bir rüya bu? Torbacı Necip’ten ne aldım?

Cebinden küçük bir şişecik çıkarıp uzatıyor. Uyuşturucu değil bu. Yani, sanırım… Benden beklemezsiniz biliyorum ama uyuşturucu kültürüm o kadar gelişmiş değil.

Her zamanki gibi sarhoşum. Yalpalayarak oradan ayrılıyorum.

Her şey çok gerçek. O kadar gerçek ki…

Allah kahretsin. Rüya değil. Bir anı bu…

***

Gözlerimi açtığımı gören Hamit Başkan, “Oğlum…” diyor yeniden. Artık buna o kadar da takılmıyorum. “İyi misin?”

Beni bir sandalyeye oturtmuşlar. Muhtemelen en fazla beş dakikadır baygınım. “İyiyim. Kusura bakma. Ne oldu bilmiyorum.”

“Seni sağlam marizlemişler, ondandır. Bizimkiler seni hastaneye götürsün mü?”

Hastaneye gidersem beni iyileştirirler. Ben iyi olmak istemiyorum. Babamın katilini istiyorum. Bir sanat eseri ortaya koyuyorum, adına tiyatro deniyor.

Vodvil… Bütün Orta Anadolu iki düşman için bir sahneydi. Saki Reyhanlı öldü. Tek kişilik bir oyun değil bu. Hamit Başkan orada yalnız başına dikilemez. Ya perdeler kapanacak ya da… Sahneye çıkıyorum, oyuna giriyorum. Hamit Başkan karşımda durmuş sorusuna cevap beklerken elimi onun beline atıp emektar lüververini çalıyorum. Kimseyi öldüremeyecek kadar naif ben, tabancayı kayınpederimin kafasına dayıyorum. Oynuyorum, rol yapıyorum. Blöf yapmayı pokerden, pokeri Saki Reyhanlı’dan öğrendim. Babamdan.

Vodvil… Bağırıyorum: “Beni Torbacı Necip’e sen mi gönderdin?”

Kayınpederim şaşırıyor. “Sakin ol. Ne yaptığını sanıyorsun şair?”

“Cevap ver bana!”

“Ne torbacısı, ne Necip’i? Ne aldın o itten?”

“Zehir tüccarından ne alınır? Zehir aldım. Tesadüfe bak ki Saki Reyhanlı aynı zehirle öldü. Babamın cinayet silahını bana mı taşıttın kansız?!”

Oradaki diğer İzciler beni indirmek için yaklaşırken Hamit eliyle durmalarını işaret ediyor. “Sonunda tamamen sıyırdı kafayı. Oğlum ben seni hiçbir yere göndermedim! Zehir falan da bilmiyorum.”

“Yalan!” diye haykırıyorum Kadir İnanır gibi. “Yalan söylüyorsun!”

Hamit Başkan yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle silahı elimden kapıyor. Ya blöfü yemedi ya da hızından emin. Şimdiye fark etmişsinizdir ama fiziksel olarak güçlü kuvvetli bir adam değilim ben. Aklıma da her an daha az güvenmeye başlıyorum.

Fırtına İzcileri üstüme çullanıp ben bağlıyorlar. Sonrası tamamen benim kontrolüm dışında gelişiyor. Siren seslerini duyunca Hamit’in üstüme bir suç yıktığını sanıyorum ama ambulansmış gelen. Zebella gibi tipler her yerimi kesen urganı çözüyor, tam kurtuldum derken ipin yerini kayışlar alıyor. En azından yumuşaklar. Canım yanmıyor. Yine de esaret hissi sinirime dokunuyor. Gururum zedeleniyor. Keşke sarhoş olsaydım, o zaman umursamazdım. Çok susadım ama suya değil.

***

Hastaneye yatalı birkaç gün oldu. Tımarhane-rehabilitasyon merkezi-cezaevi karışımı bir yer burası. Beni tutmaya hakları olduğunu düşünmüyorum. İlk dakikada kaçmaya çalıştım. Sanırım zebellalardan birinin burnunu kırdım. Ya da çenesini… Umarım aylarca çorbayla beslenmek zorunda kalır. Şiddete meyilli davranışlarımdan dolayı beni diğer hastalardan tecrit etmişler. Eğer tedaviye yardımcı olursam birkaç ay içinde salınırmışım. Birkaç ay bekleyemem. Babamın öldürülmesine dahlim olduğu şüphesiyle yaşayamam.

Yine de galiba verdikleri ilaçlar işe yarıyor. Artık alkol almak istemiyor canım. Bunun sebebi ilaçların beynimi içkiye ihtiyaç kalmayacak kadar uyuşturması olabilir.

Hücremde yalnızım. Bazen Peri-peykerimin hayaleti ziyaret ediyor beni. Hüzünlü görünüyor. İntikamını alamadığımız için olabilir. Hamit, kızının katilini öldürtmeyi denedi birkaç kez. Saki Reyhanlı, çocuğun yaptığını onaylamasa da onu bizden korudu. Ben hiçbir şey yapmadım mı? Yaptım. İçtim. Kendimi kaybettim. Kendimi Peri-peykerimin aşkına kurban ettim. Şimdi rezil bir alkolik olarak tımarhanede yatıyorum.

Özsaygımı kaybedeli çok oluyor ama bu aşağılanma benim için bile fazla. Kaçmalıyım. Ben güçlü kuvvetli biri değilim ama her şeyinizi kaybettiğinizde yapamayacağınız şey kalmaz. Harry Houdini’yi tanıyor musunuz? Kaçış sanatının kurucusu. Kaçış sanatı…

Bir sanat eseri ortaya koyuyorum, adına kaçış deniyor.

İğne saatimde bir hemşire ve iki zebella hücreye geliyor. Elimde pikeyle onları bekliyordum. Örtüyü suratlarına fırlatıp bacaklarının arasından kayarak hücreden çıkıyorum. Bu numarayı Saki Reyhanlı’dan öğrendim.

Hastaneden çıkabilmek istiyorsam kendimi tehlikeli hale getirmeliyim. Yoksa beni döve döve hücreme sokarlar. Yakınlarda tehlikeli olabilecek hiçbir şey yok. Çatal bıçaklar plastik. Bardaklar da kırılmamaları için kağıttan.

Koşuyorum. Tüm doktorlar, hemşireler, zebellalar peşimde. Nefesim tükeniyor. Bunu çok sürdüremem. Neyse ki koridorda asılı duvar saati dikkatimi çekiyor. Zıplayıp onu yere düşürüyorum. Zemine değdiği anda dağılıyor. Bir cam parçası kapıyorum.

Kollarımı en yakınımdaki hemşirenin boynuna doluyorum. Cam, şahdamarının üzerinde. Elimi azıcık oynatırsam ölür. Bir anda herkes olduğu yerde kalıyor. Dramatik etkiyi arttırmak için boynuna ölümcül olmayan bir kesik atıyorum. Zavallı kadın.

“Ben buradan gidiyorum! Engel olmaya çalışırsanız o ölür.”

Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Sakinleşmemi söylüyorlar. Sakinleşemem, buradan kurtulup babamın katilini bulmalıyım. O zehri neden satın aldım? Kimin için satın aldım? Hatırlamıyorum. Hatırlayamıyorum.

Ben, rehinem, doktorlar ve delileri kafeslemekle sorumlu zebellalardan oluşan kafilemiz adım adım hastanenin bahçesine ilerliyor. Burası tellerle çevrili. Henüz kurtulmadım. Kurtulamayacağımı söylüyorlar. Camı bırakmamı söylüyorlar.

“Hayır! Kapıları açın!”

Kapılar açılmıyor. Karşılıklı bekliyoruz. Kollarımın arasındaki kadın kan kaybından değil korkudan ölecek. Sürekli ağlıyor. Yüzüne sürdüğü boyalar, makyaj ya da artık her ne haltsa, bütün suratına akmış. Çirkin görünüyor. Belki gençliğinde güzel bir kızdı. Peri-peykerim gibi. Çırpınıyor. Onu öldürmeyeceğim. Peri işte böyle kollarımda öldü. Bu kadının da yitip gitmesini istemiyorum. İnleyip durma, lütfen… Bırakacağım seni. Gideceksin. Sadece şimdilik bana yardım etmen gerekiyor.

Bekliyoruz, bekliyoruz, bekliyoruz. Güvenlik etrafımızı kuşattı. Eminim polis de yoldadır. Planım başarısız oldu, diye düşünüyorum. Beni yeniden hücreye tıkacak ve bu defa yıllarca salmayacaklar.

Yanılmışım.

Chopper sesleri göğü dolduruyor. Bir sürü deri ceketli havaya sıkarak, telleri yıkıp geçerek geliyor. Fırtına İzcileri beni kurtarmaya mı geldi? Tabii ki hayır. Beni bu deliğe atanlar zaten onlar.

Hemşireler, doktorlar, güvenlik, kim varsa çil yavrusu gibi dağıldı. Zavallı rehinemin de gitmesine izin veriyorum.

Karalar MK, eski ailem, karşımdalar. Onlara Murat yolbaşçılık ediyor. Arkalarda karımın katilini görür gibi oluyorum, suratını seçer gibi, belli belirsiz. Önemsiz biri zaten o çocuk. Asıl suçlu yıllar boyunca bu savaşı kızıştıranlar. Bendeniz, mesela.

Motorlar, avını kıstırmış bir kurt sürüsü gibi etrafımı sarıyor. Namlular beni işaret ediyor. Kontaklar kapanınca canavar kükremeleri yerini fırtına öncesi sessizliğe bırakıyor.

“Anlat!” diye bağırıyor Murat. Suratında öyle bir ifade var ki elindeki tabancanın tetiğine azıcık daha basınç uygulasa ve beni alnımın çatından vurup yere serse şaşırmam. Kimsin sen Murat? Niye bu kadar öfkelisin?

“Saki Başkan’ı sen mi öldürdün?” Bunu o soruyor, ben değil. Şaşırıyorum. Aynı şeyi ben de Murat için düşünüyordum.

“Saçmalama!” diyorum. “Kendi babamı öldürecek halim yok.”

Murat, bineğinden atlayıp ağır adımlarla bana yaklaşıyor. Tüm gücüyle suratımı yumrukluyor. Aldığım darbenin etkisiyle sağ gözüm kapanıyor, sanırım kaşım patladı. “O gece mekanın arkasında ne işin vardı?” diye soruyor.  Telefonunu çıkarıp benim Saki Reyhanlı’yla konuştuğum bir video izletiyor. Videoda ben de babam da gergin görünüyoruz, tartışıyoruz. Ben yalpalıyorum, muhtemelen sarhoşum.

“Bilmiyorum… Hatırlamıyorum.”

“Yalan söyleme! Sen gelip beni şüpheye düşürdükten sonra araştırmaya başladık. Bu görüntü, sokaktaki bir dükkanın güvenlik kamerasından.”

“Ben yapmadım.”

“Yalan söylüyorsun!” diye haykırıyor. Kadir İnanır’ı taklit ettiğini zannetmiyorum. “Tımarhaneye kapatıldığın haberi yayılınca Torbacı Necip bize gelip Saki Başkan’ı öldüren zehrin aynısından satın aldığını öttü.”

“Aldım ama zehre ne olduğunu bilmiyorum. Ne kadar çabalasam da hatırlayamıyorum.”

“Yeter…” diyor Karalar MK’nin yeni başkanı yılgın bir sesle. Bir anda diğer gözüm de görmemeye başlıyor. Motorcuların kafama çuval geçirdiğini fark ediyorum. Elimi-ayağımı bağlıyor; beni sürükleyerek, yanlarında getirdikleri arabanın bagajına atıyorlar ve yola çıkıyoruz.

***

Tekrar söğüt gölgesindeyim, galiba son kez. Bozkırın ortasında, yalnız başına dikilen ağacımın gölgesinde. Bu ağacı neden böylesine seviyorum? Birbirimize benziyoruz. İkimiz de yalnızız. Çok yalnız. Tabii o benden iyi durumda. O yalnız bir şekilde varlığını sürdürebiliyor, ben her gün ölüyorum. O dimdik duruyor, ben eğilip bükülüyorum. Onun kökleri derinlere uzanıyor, kurakta olmasına rağmen yerin çok altındaki suya ulaşıp hayatta kalıyor. Bense uzun zamandır köklerimden kopuğum. Evet, işte bu yüzden dik duramıyorum.

Neden?.. Neden böylesine seviyorum bu ağacı? Çünkü bu ağaç benim mirasım. Bu ağacı çorak bozkıra Saki Reyhanlı dikti. Bu ağacı severdi. Söğüdüm susuzluktan ölmedi çünkü Saki Reyhanlı her gün suladı onu. Saki Reyhanlı böyle bir adamdı. Mucizeler yaratırdı, bir tanrıya has mucizeler… Sevdiklerini korurdu, onları yaşatmak için elinden geleni yapardı.

Peki ben ne yaptım? Babama ihanet ettim. O tanrıysa ben de şeytan oldum, seher yıldızı. Şimdi de onun gerçek halefi tarafından cehenneme sürüleceğim. Hak ettiğim yere. Ergenliğimin delidolu yıllarında Saki Reyhanlı beni bu ağaca getirirdi. Sakinleşip kafa toplamak için iyi bir yer olduğunu söylüyordu.

Murat bunu biliyor. Beni infaz etmek için hatıralarımın hayaletleriyle dolu söğüt ağacımı seçti, beni cezalandırmak için… Babamı öldürdüğümü söylüyor. Ona ihanet ettim, peki onu gerçekten de öldürdüm mü?

Bilmiyorum. Artık hiçbir şey bilmiyorum.

Başıma çuval geçirilmeden önce gördüğüm son şey Murat’ın yüzüydü. Öfkeli görünüyordu, çok öfkeli. Söğüt gölgesinde çuvalı çıkardılar. Artık öfkeli görünmüyor. Hüzünlü ve zayıf görünüyor. Silahını suratıma doğrultmuş. Tetiği çekmek istemiyor. Bir zamanlar aileydik. Beni o zaman bile sevmediğini düşünüyordum. Belki yanılmıştım. Belki de Murat, Saki Başkan’a gerçekten sonuna kadar bağlıydı. O kadar bağlıydı ki benim için bile iyi şeyler hissediyordu. Belki ihanetimle Murat’ı bile yaraladım.

Belki, belki, belki… Belki babamı öldürdüm. Neden yapmış olabilirim? Bir anlık öfke? İntikam? Saki Reyhanlı’ya öfkelenemem. Peri’nin kanı da onun elinde değil. İntikam alacağım bir şey yok. Ya da var mı? Katili koruyan o değil miydi? Bu yüzden yapmış olamaz mıyım? Olamaz! Babamı öldürmüş olamam!

“Ben yapmadım,” diyorum. “Kafama sıkarsan bana iyilik yapmış olursun. Yaşamak istemiyorum. Ama Saki Reyhanlı’nın katili ben değilim.”

Murat ikna olmuyor. “Bitti,” diye mırıldanıyor. O kadar sessiz mırıldanıyor ki onu duymuyorum. Bitti. Başarısız oldum. Babamın katilini bulamadım. İstediğim sanat eserini ortaya koyamadım.

Saatte 160 kilometre, yani süratli bir motorla aşağı yukarı aynı hızla hareket eden merminin namludan çıkmasıyla kafama ulaşması arasındaki saniyede hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor. Klişe ama gerçek.

Görelilik, Einstein. Zaman bükülüyor. O saniye bitmek bilmiyor. Trajikomik bir film bu. Anamın rahminden çıkıp kundağa sarılıyorum. Mutlu bir çocukluk yaşıyorum. İzci kampına gidiyorum. Anne-babam ölüyor, ben büyüyor muyum? Sokakta hayatta kalmaya çalışıyorum. Saki Reyhanlı, Hazreti Yezdan ile tanışıyorum. Beni farklı biri haline getiriyor. Peri’ye aşık olunca ona ihanet ediyorum. Peri-peykerimi, hayatımın anlamını kaybediyorum. Dağılıyorum.

Bu noktada film yavaşlıyor. İçiyorum, her zamanki gibi. İntikam istiyorum. Karım öldü ama katili nefes almaya devam ediyor. Dayanamıyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum. Onu kendi ellerimle gebertemem. Ne dövüşmekte ne de silah kullanmada başarılıyım. Bu işi gizlice yapmalıyım. Torbacı Necip’ten hızlı ve fark edilmeyecek bir zehir istiyorum.

Karalar MK, benim yuvam. Mekana çıkan tüm gizli yolları biliyorum. Fark edilmeden mutfağa sızabilirim. Peki karımın katilinin içkisini nasıl bulacağım? Sarhoşum, bunu planlayamayacak kadar sarhoşum. Hava karardı mı kulübün yolunu tutuyorum.

Mekanın sokağında babamı görüyorum. Beni fark etmedi, istersem planımı sürdürebilirim. Fakat Saki Reyhanlı’yı görmek zihnimde karmaşık duygular uyandırıyor. Onu seviyorum, kesinlikle, beni o yetiştirdi. Her melek, düşmüş bir melek bile yaratıcısına muhabbet duyar. Bu muhabbet, beynimdeki salgı bezlerini tetikliyor. Mutlu oluyorum. Aynı zamanda da üzgün. Çünkü kişisel tarihimde Peri ve babam iç içe geçmiş durumdalar. Babama ihanetim Peri’yle, Peri’nin ölümü babamla ilgili. Onu suçlamıyorum. Veya suçluyorum. Bilmiyorum. Bu film beni geriyor. Katil ben değilim, değil mi? Babamı öldürmüş olabilir miyim? N’olur, n’olur olmasın.

Kimi kandırıyorum ki? Bütün ipuçları beni gösteriyor. Murat kafama sıkmakta haklı. Hatıraların arasında köpek gibi gebermem adil bir ceza. Babamı öldürdüm. Hatırlamıyorum ama yaptım. İyi de neden? Kahpe kader. Tabutta bile peşimi bırakmayacak keder. Vicdan azabı.

Saki Reyhanlı’yla karşı karşıyayım. Öfkeliyim. Aynı zamanda da derin bir huşu içerisindeyim. Bağırıp çağıracak oluyorum, beni susturuyor. Hala beni düşünüyor. Karalar sesimi duyarsa oradan cesedim çıkar.

Yapma! Yapma kahrolası şair. Baban o senin!

Onu suçluyorum. Peri’yi anlatıyorum. Sarhoşum. Rahmetli karımdan başka şey düşünemiyorum. Peri-peykerimin mis kokulu saçlarından, kalemle çizilmişe benzeyen kaşlarından, kömür karası gözlerinden, yumuşacık ellerinden, masum bakışlarından, mey gibi dudaklarından, insana huzur veren konuşmasından, büyüleyici duruşundan, güzel çehresinden, temiz ruhundan bahsediyorum. Konuştukça ağlamaya başlıyorum.

Babamla tartışıyoruz. Ama o benim için üzgün, ben de ona ihanet ettiğim için it gibi pişmanım. Zamanında aramıza öyle bir duvar örmüşüm ki aşıp birbirimize ulaşamıyoruz. Sözlerimizle kavga ediyoruz. Bir hiddet anında ağzından kaçırıyor. Her şeyin fitilini ateşleyen, ikimizin de bu dünyadan göçüp gitmesine sebep olan o sözleri söylüyor. Onun izni olmadan Karalar’ı beni öldürmeye azmettirenin Murat olduğunu söylüyor.

Peri’nin katilini biliyordum, artık asıl suçluyu da biliyorum. Murat’ı öldüreceğim. Oradan uzaklaşıp Saki Reyhanlı’yı atlatıyorum ve geri dönüyorum. İçimdeki kin öyle büyük ki damarlarımda kan yerine alkol akmasına rağmen odaklanabiliyorum. Görünmemeye dikkat ediyorum. Artık mutfaktayım. Saklanıp izliyorum. Anladığım kadarıyla Murat şarap içecek. Parçaları birleştirmek önemli. Dediğim gibi, ben dedektif değilim. Ayyaşın tekiyim sadece.

Görülmeden kadehe zehir katıp oradan kaçıyorum. Fark edilmemem mucize. Sanırım hiç kimse sarhoşken benim kadar hızlı olamaz. Dışarıda, gösteriyi izleyebileceğim bir nokta buluyorum kendime. Murat’ın cenazesini bekliyorum.

Evet, babamın ölüm haberi geliyor. Ben bir aptalım. Koca Saki Reyhanlı benim aptallığımın kurbanı oldu. Karalar, ruhani olarak öyle yaralandı ki fiziksel acı duyuyormuş gibi inliyorlar. Başkanlarının ölümünü mantıksal bir düzleme oturtmaya çalışıyorlar. Mekanın dışına taşıp katili arıyorlar. Beni arıyorlar.

Deliriyorum. Karnım ağrıyor. Galiba kusacağım. Sadece beynim değil, vücudumdaki tüm organlar Saki Reyhanlı’yı, beni yaratan adamı öldürdüğüm gerçeğini reddediyor. Kusacağım, halbuki alkolün tüm etkisi geçti. Midemdekine ağrı denemez, sanki işkembem ikiye kıvrıldı. Bu korkunç his diyaframıma yükseliyor. Almaya çalıştığım nefes yutağımda takılıyor. Canım yanıyor.

Bu şekilde yaşayamam. Apaçık ortada olan gerçeği reddediyorum. Oradan kaçıyorum. İçmeliyim, unutmalıyım. Başka şeyler düşünmeliyim. Gece saat ondan sonra alkol satışı yasak. Tabii kanunsuz motorcular için problem değil bu.

Söğüt gölgesine sığınıyorum. İçip sızıyorum. Sabaha, babamı kaybettiğimizi duymayan kalmayacak Orta Andolu’da. Ve ben unutmuş olacağım. Yoksa teker teker tüm hücrelerim, dokularım, organlarım çalışmayı bırakacak. Saki Reyhanlı öldü, diye düşünüyorum. Niçe’nin dediği gibi, onu biz öldürdük.

Film buradan sonra absürt bir hal alıyor. Dedektif rolüne soyunup kendimi arıyorum. Belki de babası ölen her erkek kendini aramaya başlıyordur.

Murat’ın tabancasından çıkan mermi sonlandırıyor filmi. Alnımdaki delikle çok sevdiğim ağacın gölgesinde yatıyorum. Ölüyorum ama kan kaybından değil, vicdan azabından.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar