Ayçöreği Dedektiflik Bürosu

Piraye Şengel’in “Ayçöreği Dedektiflik Bürosu” serisinde yayınlanan ilk polisiye romanı Ayçöreği’nin iki ana kahramanı var: Servet ve Azade.

Servet, olağanüstü bir hafızaya sahip, belirgin bir biçimde zeki, içinde telaş barındırmayan, soğukkanlı bir gençtir. Maceraya meraklı ve biraz da ukaladır. Durmadan sorular soran, etrafında olup bitenleri anlamaya çalışan, aklına yatmayan şeylere itiraz eden bir polis akademisi öğrencisi iken, sırf bu özelliklerinden dolayı okuldan atılmıştır. Ne yapacağını, kendisine destek olan ailesine bu durumu nasıl açıklayacağını düşündüğü bir sırada, Kuzguncuk’taki eski komşuları Süheyla Hanımın kızı, Azade ile karşılaşır. Servet’in çocukluk yıllarında genç ve güzel bir kız olan Azade, evde kalmış, şişman, otuzlu yaşlarda bir kadındır artık. Hâlâ sevimlidir ama o eski çekiciliğinden eser yoktur. Servetin polis akademisinde okuduğunu öğrenince, kendisinin de aslında polisliğe, daha doğrusu dedektifliğe nekadar meraklı olduğunu anlatmaya başlar. Bütün gün polisiye kitap okuduğunu, polisiye filmleri kaçırmadığını, sabahlara kadar seyrettiğini, çetrefilli, bulmacalı şeylere bayıldığını söyler. Bir keresinde, peruk ve gözlük takıp bir arkadaşının, kendisini aldattığını sandığı kocasının peşine bile düşmüştür. Bu yüzden, Kuzguncuk’ta adı Dedektif Azade’ye çıkmıştır. Kahramanlarımız, karşılaşmalarından kısa bir süre sonra Ayçöreği Dedektiflik Bürosu’nu kurarlar. Büronun isim annesi tabii ki Azade’dir. Çocukken onun yaptığı ayçöreklerine bayılan Servet’in bu isimden hoşlanacağını düşünmüştür. Ne de olsa ikisini biribirine bağlayan ortak noktalardan biridir ayçöreği. Dünya çapında bir isimdir bu. Bir kere bizdendir. Simit de bizdendir ama ayçöreği başka bir şeydir. Asil ve özeldir. İnsanda nostalji duygusu yaratan tek çörektir. Servet’se ismin hiçbir öneminin olmadığı düşüncesindedir. Azade, Küçük Kırmızı Domatesler gibi bir şey önerse, onu bile kabul edecektir. Bu tip ayrıntılar, onun için zaman kaybıdır ve hep kadınların başının altından çıkar.

Sonunda kahramanlarımız, belli bir işyerine, yasal bir kuruluşa sahip olmamalarına rağmen, dedektiflik faaliyetine başlarlar. Azade, ilk işi almıştır bile. Kuzguncuk’ta yaşayan zengin, orta yaşlı bir kadın, kocasının kendisini aldattığından kuşkulanmaktadır. Kuaförde tanıştığı Azade’den bu işi araştırmasını ister. Karşılığında iyi de bir para ödeyecektir. Böylece, dedektif filmlerinden çok iyi bildiğimiz o klasik takip sahneleri başlar. Önceleri eğlenceli olan takip, olaya başka bir polisin, magazincilerin, bir televizyon yıldızının ve bir hackerın karışmasıyla muammaya dönüşür. İşlenen bir cinayetse bütün bu gidişatın üzerine tuz biber eker. Artık kahramanlarımız, karısını aldatan zengin bir iş adamının değil, gizemli bir katilin peşindedirler.

Her ne kadar ana hikâye, Servet’le Azade’nin yıllar sonra karşılaşıp bir dedektiflik bürosu kurmaları ve aldıkları ilk işin peşine düşmeleri ise de roman, bir çok yan hikâye ve yan karakter barındırıyor. Önceleri birbiriyle ilgisiz görünen bütün bu olaylar ve karakterler sonunda bir noktada birleşiyorlar ve hem kurgudaki düğümü oluşturuyorlar hem de onun çözülmesini sağlıyorlar. Romanı çok katmanlı hale getiren bu yan olaylar, aslında bir polisiye roman için önemli bir handikap. Sıradan bir karı koca aldatması takibini okurken, kendimizi birden uluslararası bir şebekenin internet soygununda, bir televizyon fenomeninin reality showa dönüşen acıklı yaşamının tam ortasında, magazin dünyasının basitliklerinde, oğullarıyla iletişimsizlik yaşayan bir ailenin dramında buluveriyoruz. Yazarın yaşadığı döneme tanıklık etme çabası olarak tanımlayabileceğimiz bu toplumsal ayrıntılar, polisiye kurguyu örseliyor mu? Hayır örselemiyor ama merkezdeki dengeyi biraz bozuyor. Bu ne demek? Bu şu demek: Polisiye okuru, her ne olursa olsun polisiye kurgunun merkezinde suçu ve suçluyu görmek ister. Ayçöreği’nde işte bu denge biraz yan hikâyeler lehine bozulmuş.

Kitabın neredeyse yüzde kırkını kaplayan yan hikâyelerdeki olayların ve karakterlerin her biri, başlı başına bir roman konusu ve karakteri olabilecek zenginlikte. Piraye Şengel, magazinci Sevda ve televizyon yıldızı Cem karakterlerini çok güzel betimlemiş. Keza emekli polis Metin’i de. Bu yan karakterler arasında en muhteşemi ise Servet’in annesi. Zekası ve imalarıyla insanı serseme çeviren bu külyutmaz kadının yer aldığı satırlar, romanın en eğlenceli bölümlerini oluşturuyor. Sanki, serinin gelecek kitaplarında göreceğimiz bir tür Miss Marple’ın habercisi gibi. Bu bağlamda, tüm betimlemelerin tam dozajında olduğunu belirtmeliyim. Bundan fazlası, polisiye kurgunun dengesini daha da bozabilirdi.

Ayçöreği, yalın bir entrikaya sahip olmakla birlikte, çok iyi kurgulanmış bir roman. Hiç belli etmese de aslında olaylar, klasik polisiye şablonuna uygun biçimde gelişiyor. Yazarın gerçeği okuyucudan gizleme yöntemi ise, eksik bırakarak anlatma. Kahramanların düşünce ya da eylemlerinin tamamını vermemek suretiyle gerçeği bizden gizliyor. İpucu konusunda ise, yazar pek cömert değil.

Piraye Şengel’in çok eğlenceli, özellikle Servet ve annesinin birlikte olduğu bölümlerde oldukça mizahi bir üslubu var. Kitabını gereksiz ayrıntılara boğmamış. Buna karşılık, herhalde serinin ilk kitabı olması dolayısıyla, kahramanlarını tanıtmaya büyük önem vermiş, onlara epeyce yer ayırmış. Kim olduklarını, karakterlerini, birbirleriyle nasıl karşılaştıklarını, çevrelerini ve entrikaya dahil olan diğer kişileri ve olayları son derece akıcı bir dille, tatlı tatlı anlatmış.

Roman 43 bölümden oluşuyor. Toplam yazılı sayfa sayısı 153 olduğuna göre, her bölüm ortalama 3.5 sayfa sürüyor demektir. Bölümler kısa olunca, kurgusal geçişler de çabuk oluyor, bu da romanın hızlı okunmasını sağlıyor.
Bazı bölümlere bir ad verilmiş. Örneğin 1. Bölümün adı, “Suç, kentin içinde hareket halindedir”. 9. Bölümse, “Her şey zehirdir ama önemli olan dozdur” adını taşıyor. 24. Bölüm, “Herkes katil olabilir”. 37. Bölüm, “Hiçbir suç cezasız kalmaz”.

Piraye Şengel, romanını büyük polisiye yazarı Georges Simenon’un anısına adamış. Kitapta bazı yerlerde ona yer vermiş. Kahramanlarını Simenon hakkında konuşturmuş. Ayçöreği de zaten toplumsal dokunmaları, edebi lezzeti ve kısalığıyla biraz Simenon romanlarını andırıyor. Sonuçta ortaya çıkan, keyifle okunan, eğlenceli, hoş bir polisiye. .

Ayçöreği’ni okumanızı tavsiye ederim.

 

Yorum Bırakın:

yorum