Baba-4 : “Ben Şeytan Değilim”

Onca şahide rağmen gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, acının kalplere, geçmiş ve geleceğinse zihnin karanlık mağarasına gömüldüğü anlar vardır. Kimsenin hatırlamak istemediği, bulanık anlar… Akışın durduğu zaman boşlukları… Sır deriz bu anlara. Ve iki kişiden fazla ise bu görülmeyenlerin şahidi, sır lanete dönüşür. Bilenleri sonsuza dek susturacak, yeniden yalnız, yapayalnız kalacaktır. Bilen kimse kalmadığında lanet toprağa gömülür ve adı yeniden sır olur. Ta ki biri onu gömüldüğü yerden kazıp çıkarana dek…

Baba’nın sabaha karşı kulağıma fısıldadıkları, böyle bir lanetin habercisiydi. Korkunç ama cezp edici. Yalnızca ben biliyordum. Yalnızca ben biliyorum, sanıyordum.

Süleyman’ın kapalı kapılar ardında çığlıklar attığı ve sonra kendisinden haber alamadığımız gecenin sabahıydı. Sesler kesildikten ve Baba dudaklarının kenarında kurumuş kan lekesiyle koğuşa geri geldikten sonra herkes yatmış, uyku ülkesinin sakin limanına sığınmıştı.

Ranzamda uyuyor numarası yapıyordum. Karanlıktan korkan ufak bir çocuk gibi kafama kadar çektiğim battaniyenin altında titriyordum. Battaniye ile yatak arasındaki ip kadar boşluktan koğuşun diğer ucunda oturan Baba’yı izlemeye devam ettim.

Yatağının kenarına ilişmiş, uzakları seyreder gibi dalıp gitmişti. Demliğin buharıyla buğulanmış havaya cigarasının dumanı karıştı. Hava artık daha puslu ve daha esrarengizdi.

Sonra ayağa kalktı. Gözleriyle koğuştaki her bir yatağı süzdü. Herkes uyuyordu. Belki de benim gibi gözleri açık kabus görüyorlardı. Benden ve ondan başka uyanık kimse var mıydı, bilmiyorum. Kontrol işini bitirince yerine oturup yeni bir cigara daha yakacağını ya da yatağına girip uykuya teslim olacağını sandım. Ama oturmadı. Yatmadı da… Yürümeye başladı.

Doğrudan benim yatağıma ilerliyordu. Nefesimi tuttum. Yürümeye devam etti. Kıpırdamamaya özen göstererek bekledim. Daha da yaklaştı. Battaniyenin altından kendine baktığımı fark etmesi imkansızdı. Ben yine de gözlerimi kapadım, sımsıkı hem de. Belki açtığımda pof diye kaybolup gidecekti. Bir karabasan gibi.

Bekledim.

Karanlık, horultular, alınıp verilen nefesler ve kalp atışlarım. Gecenin sesleri.

Geceye yakışıyordu Baba. Parlayan gözleriyle karanlık ruhuyla sınırlarını kimsenin bilmediği ama varlığından herkesin emin olduğu o vahşi doğası ile geceye yakışıyordu.

Bekledim. Nefesimi tutmaktan ciğerlerim sıkışmış, sıkmaktan gözlerim ağrımaya başlamıştı. Usulca bıraktım soluğumu. Buharından burnumun ucu nemlendi. Ellemedim.

Aniden kalbimi hoplatan ve gecenin olağan ritmine uymayan bir sesle irkildim: bir fısıltı. Yanı başımda yankılanan her bir söz kulağımı döven dalgalara dönüşüp söndü. Sonra yine büyüdü, büyüdü, kıyıya vurdu ve çekildi. Zihnimin çakıl taşlarını da götürüyordu çekilirken.

“Süleyman zaten ölüydü! Masum, günahsız bir çocuğun canına kıyan ölüdür benim indimde!”

Gözlerimi hafifçe araladım. Baba yanı başıma çökmüştü. Bir kâbus gibi.

Baba, öfke içinde fısıldayıp dururken yaşadığım sahnenin gerçek olmadığını düşünüyordum. Onca adam varken koğuşta ve oncası da Baba’ya büyük bir saygıyla, korkuyla bağlıyken neden gelip benim başucumda konuşuyordu? Neden benimle paylaşıyordu bu sırrı?

“Kâşif, bak bana! Ben şeytan değilim!”

Ben şeytan değilim, demişti ama sesinde ne bir pişmanlık ne de bir üzüntü vardı. Ben şeytandan daha acımasız bir varlığım, beni onunla bir tutma, der gibiydi. Şeytanı küçümseyen bir tavırla konuşmuştu.

Korkudan iliklerime kadar ürperdim. Bu adamın benimle bağ kurma hevesini iyiye yoramıyordum. Neden ben?

Battaniyeyi usulca üzerimden attım. Artık göz gözeydik. Sesindeki o ürpertici tona destek verircesine gözlerinde de deliliğin emareleri vardı.

“Sen,” dedim titrek bir fısıltıyla. “Sen, kimsin Baba?”

Sonra da tüm cesaretimi toplayıp (çünkü bu cesaret gerektiren bir soruydu) soruyu olması gereken şekliyle tekrar sordum:

“Daha doğrusu, sen nesin?”

Gülümsedi. Çelikten bir bıçağın üzerine düşen ışıltı vardı o gülümsemede. Keskin ve tehlikeli bir parlaklık.

“Ben,” dedi coşkulu bir hazla. “Ben, buranın Tanrısıyım evlat!”

Anlaşıyorduk onunla. Gariptir, boktan bir mahpushanenin dört duvarı arasında, herkesin uyuduğu bir saatte, gecenin kör bir saatinde, koğuşun ve hatta belki de yeryüzünün, en taşaklı adamıyla fısıldaşarak konuşuyor, gerçek mi masal mı olduğunu bilmediğim bir ülkenin esrarlı topraklarında geziniyorduk. Felsefe yapma lan benimle, dese yeriydi. Ama demiyor, sözleri çekiştirip götürdüğüm topraklarda gezinmekten memnun görünüyordu. Gerçek olmayan sözler üzerinden gerçeğe ulaşmaya çalışıyorduk. Belki de gerçek buydu. O bir Tanrı’ydı. Ölüm Tanrısı.

Belki de (bu ihtimal çok daha korkunçtu) gerçek değildi. Koğuşta gezinen, kendine yanlış yapanları cezalandıran, korku salarak hüküm süren bir hayaldi. Mahpushanenin hayaleti.

Kim olursa ya da ne olursa olsun, anlaşıyorduk. Karanlığın efendisiyle anlaşabiliyor olmak gururumu okşadı. Ama sonu ölüm olan bir anlaşma olduğunu bilmek ürkütücüydü. Çünkü en büyük yanlışı yapmış, ona herkesin önünde posta koymuştum. Çeneme de aklıma da bu kahrolası yere düşmeme sebep olan o boktan gururuma da sıçayım ki, Ölüm Tanrısına artistlik yapmıştım.

“Korkma Kaşif’im!” dedi babacan bir ses tonuyla. “Bana yapılan yanlışlar sikimde değil, görmem! Gördüklerimi de affederim.”

Ulan bu adam aklımı da okuyordu. Sonra da gecenin bir köründe yanıma çöküp korkma diyordu.

“Amma,” diye devam etti. “Yaşamın doğal işleyişine karşı yanlış yapanı affetmem!”

Kabul, iyiydi ama şimdi ne gerek vardı böyle afili bir lafa. “Yaşamın doğal işleyişi… Peh!” Felsefe yapma ulan, desem yeriydi.

Baba ise gayet sakin sürdürdü sözünü.

“Yaşamı ne işletir bilir misin evlat?”

“Bilirim,” diye cevap verdim hiç düşünmeden. Dedim ya birbirimizi anlıyorduk.

“Söyle…” diye fısıldadı.

“Ölüm!” diye fısıldadım.

“Aferin Kâşif’im, aferin. O halde Süleyman denen puşta üzülmekten vazgeç!”

“Gözümün önünde kayıp giden yıldızlar beni her zaman üzer Baba.”

“Beni de üzerdi evlat. Bir zamanlar… Ama onların yıldız değil boktan taşlar olduğunu öğrendiğim gün üzülmeyi bıraktım.”

Ona karşı çıkmaktan büyük haz alıyordum. Ölüme meydan okuyan dağcıların aldığı haz gibi. Adrenalin, yalnızlık ve özgürlük! Tek ve benzersiz bir dağın karşısındaki tek ve benzersiz bir adamdım.

“Ben onların boktan taşlar olduğunu ilk günden beri biliyorum. Beni üzen yıldız ya da taş olmaları değil, beni üzen_”

Sözümü bıçak gibi kesti. Öfkelenmiş miydi?

“Yeter!” dedi. Fısıltısı öfkeli değil ama şiddetliydi. “Yeter evlat! Öğreneceksin. Seni üzen sensin. Önce kendi gerçeğini sonra da her şeyi, öğ-re-ne-cek-sin!”

Bu adama karşı hissettiğim her şey şiddet doluydu. Şiddetli bir korku, şiddetli bir öfke, şiddetli bir merak. Tüm bunlara rağmen onu şiddetle seviyor olduğumu ise kendime çok sonra itiraf edecektim.

“Ama Baba, ben…”

“Yeter dedim Kaşif, yeter! Keşfedeceğin o kadar çok şey var ki önünde. Süleyman puştuna takılıp yolunu tıkama! Süleyman kimdi bilir misin? Neden düşmüştü buraya?”

“Cinayet galiba,” dedim tereddütle.

“Hayır, cinayet sadece kılıf. Asıl sebep bendim. Ve sen!”

“Ben mi? Baba ne diyorsun? Süleyman beş aydır burada. Ben düşeli daha üç hafta oldu. Nasıl olur da sebep ben_”

“Sebepler her zaman sonuçlardan önce gelir he mi Kaşif?”

Kafam karışmıştı. Baba’nın bunamış bir kaçık olduğu gerçeğini kabul etmem gerekiyordu galiba. Ama içimde bir yerlerde gerçeğin farklı olduğunu hissediyordum.

“He,” dedim şaşkınca. “Önce sebep gelir, sonra da sonuç. Ben babamı öldürdüm çünkü babam annemin de ablamın da hayatlarını sikiyordu. Hem de her gün. Durmak nedir bilmeden. Annemin örgüdür, el işidir oradan, ablamın da atölyeden kazandığı parayı zorla alıyordu ellerinden. Sonra dayak, küfür, işkence… En sonunda ablamı bir arkadaşına para karşılığı… Off! Neyse! Bunu öğrenince zıvanadan çıktım. Zavallı annem ve kadersiz ablam için yapmam gerekeni yaptım. Ama önce o yaptı yapacağını, sonra da ben. Onu öldürmek için sebebim vardı. Sebep her zaman önce gelir. Hayatın işleyişi bu!”

“Hay yaşa evlat! Yaşamın doğal işleyişi,” deyiverdi Baba yine. Yaşamın doğal işleyişi. Kafamdaki bulanık sular durulur gibi oldu. Ama sonra daha beter karıştı.

“İşte buna karşı geldi Süleyman puştu! İşleyişteki boşluklara karşın katı kurallar konmuştur. Kurallara uymak lazım evlat. Ya da cezayı göze almak.”

“Ne işleyişi, ne boşluğu, ne kuralı Baba? Adam benim beş ay sonra işleyeceğim cinayeti bilip, beni karşılamak için kendisi bir cinayet işledi ve düşeceğim mahpushaneye düştü, sonra da burada aylar boyunca beni mi bekledi? Bu mu?”

Sabaha iki üç saat vardı. Baba ellerini uzattı ve beni kaldırdı yataktan. Sersemlemiş bir halde koğuşun diğer ucuna doğru beraberce yürüdük. Bir cigara yaktı bu arada. Esrarengiz dumanlarla sarıldı etrafımız yine.

“Bu mu Baba?” diye üsteledim sinirle.

“Bu.” dedi sadece. Biraz sessiz kaldı ve sonra aynı sakinlikle ekledi: “Öğreneceksin evlat. Öğreneceksin.”

Yüzünde şeytani bir gülümseme vardı. Profesör’ün ranzasının yanından geçerken hafifçe yatağa dokundu. Yatakta bir kıpırdanma oldu ve ardından Profesör’ün uyuşuk suratı belirdi. Koğuşta uyumamış başka mahkumlar varsa da hiçbirinin sesi çıkmıyordu.

Koğuşun en tenha köşesinin, çaydanlığın, çay tabaklarının ve bardakların durduğu masanın yanına vardık Baba’yla. Bir dakika içinde Profesör de yanımızdaydı. Baba ellerini uzattı ve omuzlarıma bastırdı. Aramızdaki bağ giderek güçleniyordu. Ve ben neden olduğunu bilmiyordum.

“Kaşif, üç gün sonra biri gelecek koğuşumuza. Onu sen karşılayacaksın. Cezasını da sen keseceksin. Profesör gereken yardımı verecek. Benim diyeceğim ise şu: Yap bu işi!”

“Kim gelecek?” diye sordum korkuyla.

“Geldiğinde göreceksin. Şimdilik kuralları alt üst eden bir başka puşt olduğunu bil yeter.”

“Baba, neden beni seçiyorsun? Neden bana yaptırıyorsun pis işlerini?”

Profesör gerildi. Tam bir şey söyleyip beni susturacakken Baba gülümsedi ve eliyle durmasını işaret etti.

“Yavaş ol Profesör, sözlerimi cesaretle sorgulayan bir aptalı, korkudan her dediğimi kabullenen yalaka bir akıllıya yeğlerim!”

Bana aptal mı demişti Baba? Yine de iyi hissetmiştim. Galiba hakikaten aptaldım. Baba Profesör’e dönüp emretti

“Profesör, ver emaneti!”

Ne emaneti, ne oluyor dememe kalmadan Profesör, beline sokuşturduğu silahı çıkarıp bana uzattı. Gözlerinde belli belirsiz bir endişe vardı. Bu kez hiçbir şey sormadım. Elim kendiliğinden uzandı silaha. Soğuk, zehirli bir yılana dokunduğumu hissettim. Buz gibiydi, siyahtı, ağırdı. Ve gerçekti. Aldım, gözlerimi kırpmadan Baba’nın gözlerinin içine baktım. Saniyeler süren bir bakışmaydı. Baba da aynı keskin ve soğuk bakışlarıyla bana baktı. Elimde tuttuğum silahtan daha soğuk ve daha ürkütücü bakışlar.

“Üç gün,” dedi sessizce. “Üç gün sonra kıyamete hazır ol evlat.”

Mutlaka Oku

Yorum Bırakın:

yorum