Polisiye Bulmaca – Cihangir Cinayeti

Paylaş:

Cinayet ihbarı sabah saat 8.30’da geldi. Yarım saat sonra yardımcım Emir’le birlikte olay yerindeydim.

Cihangir’de bir apartmanda, genç bir  kadın öldürülmüştü. Katil, dairenin kapısını kırarak içeriye girmiş, o sırada banyoda saçını boyamakta olan genç kadına saldırarak kravatla onu boğmuştu. Cinayet, dün akşam  saat 7.30’da işlenmiş olmalıydı. Çünkü, maktulün bileğindeki saat yere çarparak  kırılmış ve tam 7.30’u gösterirken  durmuştu.  Cesedi muayene eden doktorun tahmini  de genç kadının ölümünün aşağı yukarı aynı saatte gerçekleştiği şeklindeydi. Cesedin üzerinde sadece pembe bir bornoz ve tabii bir de boynunda siyah bir kravat vardı. Herhangi bir darp izi yoktu. Tecavüz de edilmemişti.

 

Etrafa dağılan saç boyasına, şampuan kutularına, sabunlara, havlulara ve pencerde kenarındaki  hâlâ açık olan ufak cd çalara göz gezdirdikten sonra, eğilip cesedin boynundaki kravatı inceledim. Ucuz bir şeye benziyordu. Etiketi koparılmıştı.

Doğrulurken, ”Yazık,” diye mırıldandım. “Güzel kadınmış.”

Yardımcım Emir, “Onu tanımadınız mı?” diye sordu. Boş boş baktığımı görünce, “Leyla Dilmen bu,” diyerek devam etti sözlerine. “ Dizi film oyuncusu. En son, Aşk Dediğin Laftır dizisinde oynuyordu. Betül’ün ablası rolünde.”

“Çok televizyon izliyorsun galiba,” dedim.

Emir kızardı. “Yok, amirim. Arasıra takılırım. Fakat bu esaslı bir diziydi. İzlemeyen yok gibi. Fakat son iki bölümdür, Leyla Dilmen dizide yoktu.  Ayrıldı herhalde.”

“Bırak şimdi dizi film dedikodularını,” diye homurdandım. “Banyodaki dağınıklığa bakılırsa, katille kurban arasında bayağı bir mücadele geçmiş. Kadıncağız epey çırpınmış olmalı.”

Emir, “Bundan da katilin çok güçlü biri olduğu anlaşılıyor, öyle değil mi Amirim?” diye atıldı.

Cevap vermedim. Onun yerine, “Kapıyı incelediniz mi?” diye sordum.  “Katil içeriye nasıl girmiş?”

Emir hemen toparlandı. “İnceledik, amirim. Kilidi bir levye ile kırmış. İçeriye öyle girmiş.”

“İlginç,” diye mırıldandım. “Kadın levyenin sesini nasıl oldu da duymadı acaba?”

“Herhalde banyoda saçını boyarken bir yandan da cd dinliyordu.”

Buna benim de aklım yattı. “Evet, bu mümkün. Pekala, neler öğrendin maktul hakkında?”

Emir, arka cebinden not defterini çıkarıp okumaya başladı. “Leyla Dilmen, 28 yaşında ve bekar.  Dizi film oyuncusu. Aslında tiyatrocu. Üç yıl önce Devlet Tiyatrosu’ndan ayrılmış. Konservatuar mezunu. Ailesi, Ankara’da yaşıyor. Telefonundaki konuşma kayıtlarından bir avukatı olduğunu öğrendim. Ofisi Tünel’de. Bize ihbarı yapan kişi, karşıki dairede oturuyor. Adı Bahri Parmaksız.  Dışişlerinden emekliymiş. Yalnız yaşıyor.”

“İyi,” dedim. “Önce şu parmaksız Bahri’yle konuşalım. Bize ne anlatacak bakalım?”

Adam, yetmiş yaşlarında, hafif kamburu çıkmış, tombulca biriydi.

“Ne kadar zamandır bu apartmanda oturuyorsunuz?”

“Neredeyse  yirmi yıl oldu.”

“Leyla Hanımı ne zamandan beri tanıyorsunuz?”

“İki yıl önce taşındı  karşıki daireye. O zamandan beri tanırım.”

“Siz yalnız yaşıyorsunuz galiba.”

“Evet, karım dört yıl önce öldü. O zamandan beri tek başıma oturuyorum.”

“Karşı dairede bir olay olduğunu nasıl farkettiniz?”

“Sabahleyin, gazete ve ekmek almak için dışarıya çıktım. Bizim apartmanda kapıcı yok. Herkes ekmeğini kendisi alır, çöpünü kendisi döker.  O zaman kapıdaki tuhaflığı farkettim.”

“Ne olmuştu?”

“Kapı aralık duruyordu. Kilidi de kırılmıştı. Çok garip diye düşündüm. Kapıya yaklaşıp içeriye seslendim. Ama cevap veren olmadı. Leyla Hanım, aklı başında bir kızdı, kapısını böyle açık bırakıp gitmezdi. İçeriye girdim, tekrar seslendim ama cevap yoktu gene. Sonra banyoda onu gördüm. Yerde yatıyordu. Yüzü mosmordu, nefes almıyordu. Tavana dikilmiş  gözleri sabitti, en ufak bir kıpırtı yoktu. Öldüğünü anladım. Çok korktum tabii. Böyle bir şeyle ilk kez karşılaşıyordum. Hemen daireme dönüp sakinleşmeye çalıştım. Birkaç dakika sonra da polisi aradım.”

“Leyla Hanım’ın gelip gideni var mıydı?”

Bahri Bey çapkınca göz kırptı. “Genç ve güzel bir kadının her zaman gelip gideni olur. Arkasından koşan çok erkek vardı. Anlarsınız ya.”

“Onu yakından izlediğiniz belli oluyor.”

Yaşlı adam güldü. “Yok canım, benimkisi yalnızlık meşgalesi. İnsan yalnız yaşayınca, ister istemez ara sıra konuşacağı birini arıyor.”

“Onunla konuşur muydunuz?”

“Dedim ya, ara sıra. Aslında uzun uzun bir şey konuştuğumuz da yoktu. Ama son zamanlarda onun için biraz endişeleniyordum.”

“Yaa, neden?”

“İşinden ayrılmıştı. Kendisine haksızlık yapıldığını düşünüyordu. Bir de onu rahatsız eden biri vardı. Ama kim olduğunu bilmiyorum. O da zaten açıkça söylemedi. Daha doğrusu, birinin sürekli kendisini rahatsız ettiğini ağzından kaçırdı. Ben de kim olduğunu sormadım.”

“Erkek arkadaşı var mıydı?”

“Ah, erkeklerin çoğuyla arkadaştı. Ama ciddi bir şey  var mıydı diye soruyorsanız, evet, vardı. Nişanlıydı o.”

“Demek nişanlıydı. Nişanlısını tanıyor musunuz?”

“Adı Levent. Yakışıklı bir çocuktu. Onu sadece Leyla Hanımı ziyarete geldiğinde görürdüm. Ara sıra tartışırlardı. Bir keresinde bayağı şiddetli bir kavga ettiler. Kapıyı hızla vurup çıkmıştı dışarıya.”

“Neden kavga ettiklerini biliyor musunuz?”

“Kıskançlık olmalı. Gençler başka niçin kavga ederler ki?”

“Nerede oturduğunu biliyor musunuz?”

“Hayır.  Ama nerede çalıştığını biliyorum. Alman Hastanesi’nde doktor.”

“Son bir soru. Dün akşam saat 7.30’da neredeydiniz?”

“Tabii ki evdeydim. Televizyon seyrediyordum. Zamanımın çoğunu televizyon seyrederek geçiririm.”

“O sırada herhangi bir gürültü duymadınız mı?”

“Hayır duymadım.”

Bahri Beye teşekkür edip apartmandan çıktık.

 

Emir, “Nereye gidiyoruz Amirim?” diye sordu.

“Tünel’e” diye cevap verdim. “Avukat  beyden belki işimize yarayacak bir bilgi alırız.”

Avukat Yalçın Başaran bizi tedirgin bir tavırla karşıladı. Adliye’de mahkemesi olduğunu, beş dakikadan daha fazla zaman ayıramayacağını söyledi. Ama müvekkilinin bir cinayete kurban gittiğini öğrenince yüzü allak bullak oldu. Davranışları yüz seksen derece değişti.

“Nasıl olmuş?” diye sordu koltuğuna çökerken.

Kısaca anlattıktan sonra, “Sizi neden tuttu?” diye sordum. “Hukuki bir sorunu mu vardı?”

“Sekiz ay önce Boğaziçi Köprüsü çıkışında, otobanda giderken kaza yapmış. Bir motosiklet sürücüsüyle çarpışmış. Adam, sekiz aydır hastanede, bilinci kapalı olarak yatıyor.  Aleyhine açılan kamu davasında ben Leyla Dilmen’i temsil ediyordum.”

“Tazminat davası açmadılar mı?”

“Açıldı tabii. Adamın bir karısı iki de küçük çocuğu var. Karısı açtı davayı. Ama bilirkişi raporu motosiklet sürücüsünü yüzde yüz kusurlu buldu. Adam alkollüymüş de üstelik. O yüzden Leyla Hanım’la motosikletlinin karısı Birsen Hanım anlaşma yoluna gittiler. Bakın, Leyla Hanım, gerçekten iyi biriydi. Aileye çok yardımcı oldu.”

“İyi biri olduğunu söylüyorsunuz ama biri onu öldürdüğüne göre mutlaka bir düşmanı olmalı. Kuşkulandığınız biri var mı?”

“Biliyorsunuz sanatçıydı o.  Artistlerin dünyasında kıskançlıklar çok olur. Oynadığı diziden ayrıldı iki hafta önce.  Yönetmenle aralarında bir sorun olmuş ama bana anlatmadı. Ha, bir de çok kıskanç bir nişanlısı var. Sık sık tartışıyorlardı. Leyla Hanım ondan ayrılmayı düşünüyordu sanırım.”

“Bunu nereden anladınız? Kendisi mi söyledi?”

“Hayır, ama ima ediyordu. Bir de geçen hafta, elinde kanıt olmadan, kendisine saldıran birisini savcılığa şikayet edip edemeyecğini sordu. Ben, bu kişinin nişanlısı Levent olduğunu düşündüm.”

“Dün akşam saat 7.30’da neredeydiniz?”

“Bunu neden sordunuz? Benden mi şüpheleniyorsunuz yoksa?”

“Sadece formalite Yalçın Bey.”

“Dün akşam 7.30’da Hacı Abdullah’ta yemek yiyordum. Herhalde garsonlar beni hatırlayacaklardır.”

Avukattan kazaya sebep olan motosiklet sürücüsünün ev adresini alıp ofisten ayrıldık.

Alman Hastanesi’nde Doktor Levent’i bulmamız kolay oldu. Üç tane Levent adında doktor vardı. Hemşireye, Leyla Dilmen’in nişanlısı olan Doktor Levent deyince bizi hemen odasına götürdü.

Yirmili yaşlarının sonunda, saçlarının hafifçe dökük olmasına ve yorgun görünmesine rağmen çok yakışıklı biriydi karşımızdaki doktor. Nişanlısının öldüğünü öğrenince üzüntüsünden kahroldu. Kendisini toparlaması için bir süre bekledim. Sonra sorularımı sormaya başladım.

“Nişanlınızın evine en son ne zaman gittiniz?”

“Üç gün önce.”

“Dün akşam saat 7.30’da neredeydiniz?”

“Nöbetteydim ve hâlâ da bitirmiş değilim gördüğünüz gibi.”

“Son zamanlarda Leyla Hanımla aranız nasıldı?”

“Her zamanki gibi.”

“Yani?”

“İnişli çıkışlı. Bir dargın bir barışık. Bakın o benim çocukluk arkadaşımdı. Birlikte büyüdük. Ona aşıktım ama hayat tarzı hoşuma gitmiyordu. Erkeklerle samimiyeti beni  çileden çıkartıyordu. En son, gittiği spor merkezi yüzünden aramızda bir tartışma oldu. Daha doğrusu kavga.  Grande Fitness Center diye bir yer. Teşvikiye’de. Haftada üç-dört gün gidiyordu oraya.”

“Sizi rahatsız eden neydi?”

“Grande’nin sahibi. Resmen asılıyordu Leyla’ya. Leyla da ona fırsat veriyordu. İkisini baş başa yemek yerlerken görünce kan beynime sıçradı diyebilirim. Ama size bunu niye anlatıyorum ki. Leyla öldü artık. Hiçbirinin anlamı kalmadı.”

“Leyla Hanım bir kaza yapmış galiba sekiz ay önce.”

“Evet. Bir motosiklet sürücüsüne çarptı ama onun kusuru yoktu bu kazada. Mahkeme de zaten Leyla’ya bir ceza vermedi.”

“Çalıştığı dizi filmden niye ayrıldı biliyor musunuz?”

“Hiçbir fikrim yok.  Herhalde aldığı parayı az bulmuştur. Diziyi sürükleyen oydu ama başrol oyuncusunun aldığı paranın yarısını alıyordu.”

Doktor Levent Cevahir’e tekrar baş sağlığı dileyip odasından çıktık. Sırada şimdi Birsen Hanım vardı.

Emir, dudağını bükerek sordu. “Onunla niye görüşeceğiz ki?”

Arabayı çalıştırırken, “Anladığım kadarıyla, Leyla, son zamanlarda sık sık Birsen’i ziyaret etmiş,” dedim.  “Belki ona, katilini bulmamıza yarayacak bir şeyler söylemiş olabilir.”

Yanılmamıştım. Fulya Mahallesi’ndeki apartmanın giriş katında oturan Birsen Hanım, niye geldiğimizi öğrendikten ve yaşadığı küçük şoku atlattıktan sonra bize çok önemli bir bilgi verdi.

“Çamaşır yıkıyordum ben de,” dedi ellerindeki mavi plastik eldivenleri göstererek. “O yüzden kusura bakmayın. Çamaşır makinem arızalandı. Tamirciye götürecek param da yok.  Böyle idare ediyorum işte. Leyla Hanım sık sık gelirdi bize. Kazada onun bir suçu yoktu ama, gene de kendisini sorumlu hissediyordu. Ufak tefek hediyeler getirirdi bana ve çocuklara. Neyse ki kocamın sigortası var. Aç değiliz, açık değiliz çok şükür.”

İki küçük çocuğun zırıltısını bastırmaya çalışarak sordum. “Leyla Hanım size önemli bir şey anlattı mı son zamanlarda? Kendisini rahatsız eden bir konu ya da birisi var mıydı?”

Ağlayan çocuklardan birini kucağına alıp susturmaya çalışan Birsen, bir an duraksadıktan sonra, “Diziden niçin ayrıldığını anlatmıştı,” dedi. “Dizinin yapımcısı, ona… şey… kendisiyle yatmasını teklif etmiş. Daha doğrusu Leyla Hanım ondan ücretini artırmasını istemiş, o da benimle yatarsan artırırım demiş. Hatta, tecavüze bile kalkışmış. Kavga etmişler. Leyla Hanım, bu ahlaksız teklifini herkese anlatacağım demiş. O da, anlatırsan seni gebertirim demiş ve diziden kovmuş. Leyla Hanım, o adamı şikayet etmeyi düşünmüş ama, elinde bir kanıt olmadığı için yapamamış.”

“Leyla Hanımı en son ne zaman gördünüz?”

“Dün akşam üstü, saat beş buçuk gibi geldi.  Spor merkezinden çıkmış. Çocuklara bir şeyler getirmiş. Fazla oturmadı. Biraz para verdi bana, kabul etmek istemedim ama o zorla bıraktı parayı. Eve gider gitmez,  saçlarını boyayacak, banyo yapacaktı. Gece de biriyle buluşacaktı ama kim olduğunu bilmiyorum. Dışarda yemek yiyeceklerini söyledi.”

Birsen Hanım’a teşekkür edip Teşvikiye’ye doğru yola koyulduk. Grande Fitness Center’a geldiğimizde saat 11.15’di. Çok büyük ve gösterişili bir yer olan spor kompleksinin sahibi Mehmet Meriç, kırk yaşlarında, geniş omuzlu, yapılı, iri bir adamdı. Bizi bir hayli şatafatlı bir biçimde döşenmiş odasında kabul etti.

“Demek Leyla’yı öldürdüler. Vay canına.”

“Ondan Leyla diye bahsettiğinize göre, bayağı yakın olmalısınız.”

Adam sırıttı. “Bütün güzel kadınlara yakınımdır. Leyla da çok güzel kadındı doğrusu.”

“Aranızda bir şeyler geçti galiba.”

Mehmet, gömleğinin içinden bile belli olan pazularını ve göğsünü şişirerek, “Cazibeme hiçbir kadın dayanamaz,”  dedi. “Ara sıra kaçamaklarımız oldu. Leyla özgür bir kadındı. Benden de hoşlanıyordu.”

“Parmağınızdaki yüzükten anladığım kadarıyla evlisiniz, öyle değil mi?”

Adam yüzünü buruşturarak parmağındaki yüzüğe baktı. “Ama her erkek biraz çapkınlık yapabilir. Buna bir itirazınız mı var yoksa? Özel ilişkilerimi karım bilmek zorunda değil.”

“Leyla Dilmen de nişanlıymış.”

“Evet, bir doktorla. Yakışıklı ama sünepenin biri. Dedim ya, Leyla özgürlüğü severdi. Ne demeye o salakla nişanlandı bilmiyorum. Zaten devamlı kavga ediyorlardı. Doktor, onu çok kıskanıyordu.” Sözlerinin burasında durdu ve güldü. “Haksız da sayılmaz. Herifçioğlu bir kere de buraya geldi. Takip etmiş Leyla’yı. Kız fena sinirlendi tabii. Ben de Doktoru ilk kez o zaman gördüm. Baktım, Leyla’ya efeleniyor, yanlarına gidip sakin olmasını söyledim. Bana dayılanmaya kalktı. Leyla araya girmese, ağzını burnunu dağıtacaktım ya neyse.”

“Dün akşam saat 7.30’da neredeydiniz?”

“Durun düşüneyim.  Saat altıda buradan çıktım. Tamam, Harbiye’deki  Nazmi Bar’a gittim.”

“Ne yaptınız orada?”

“Barda ne yapılır? Birkaç kadeh martini içip etrafa takıldım.”

“Saat kaçta ayrıldınız oradan?”

“Sekizi biraz geçiyordu.”

“Karınız çalışıyor mu?”

“Evet. Levent’te bir anaokulunu yönetiyor.”

Grande Fitness Center’dan çıkınca Emir’e dönerek, “Şu herifin alibisini bir araştır bakalım,” dedim. “Dün akşam saat 7.30’da gerçekten barda mıymış? Adamı hiç gözüm tutmadı.  Ben de gidip şu yapımcıyla konuşayım.”

Leyla’nın oynadığı dizinin yapımcısı Sercan Bozkuş’tu.  Ulaştığımız kayıtlarda, Benek Film Şirketi’nin sahibi olarak görünüyordu. Şirketin merkezi Maslak’taki bir gökdelenin on altıncı katındaydı. Asansörden nefret ederdim ama on altı katı yürüyerek çıkacak kadar değil. Sercan’ın sekreterine emniyetten geldiğimi söyleyince, kadın beni hemen patronunun odasına soktu.

Ben genç biriyle karşılaşacağımı umuyordum, yanılmışım. Sercan, ellili yaşlarını geride bırakmış, ablak suratlı, göbekli bir adamdı. Simsiyah saçlarının boyanmış olduğunu düşündüm önce. Ama biraz dikkatli bakınca, aslında peruk olduğunu farkettim. Kırmızı daracık bir pantolun, üstüne de Hint filmlerinde erkeklerin giydiğine benzer, garip desenli, parlak bir ceket giymişti. Başında bir tüyü eksikti mihrace olması için.

“Size nasıl yardım edebilirim sayın amirim?” diye sordu yılışık bir neşeyle.

Nedense, tavırları sinirime dokunmuştu.  Hiç zaman kaybetmeden konuya girdim. “Leyla Dilmen bu sabah evinde ölü bulundu. Bir cinayete kurban gitmiş.”

Adam istifini bile bozmadı. “Buna hiç şaşırmadım. O kadar çok erkekle düşüp kalkıyordu ki, sonunda olacağı buydu.”

“Sizinle de birlikte oldu mu?”

Mihrace kılıklı birden ciddileşti. “Ne münasebet Komiserim? Ben evli barklı bir adamım. Yanımda çalışanlarla arama daima mesafe koymayı bilirim.”

“Leyla Dilmen, oynadığı diziden ayrılmış.”

“Evet, iki hafta önce. Ben kovdum.”

“Neden?”

“Aşk Dediğin Laftır adlı dizi, biliyorsunuz, çok tutuldu, reytingleri alt üst etti.  Leyla Hanım da bunun sebebinin kendisi olduğunu düşündü herhalde, ücretini artırmamı istedi benden.  Son zamanlarda paraya ihtiyacı vardı, biliyordum. Bir kaza yapmıştı. Onun masrafları, avukat filan, ee bir de çok para harcıyordu sağa sola, makul bir şey istese kabul ederdim. Ama o astronomik bir rakam öne sürdü. Reddettim tabii. Ondan sonra her şey ters gitmeye başladı. Çekimleri aksattı. Bazı günler hiç gelmedi. Yönetmenimize saç baş yoldurdu.  Oyuncularla kavga etti. Sonunda dayanamadım artık, iş akdini feshettim.

“Onu en son ne zaman gördünüz?”

“Geçen pazartesi. Çekini almaya gelmişti.”

“Son bir soru. Dün akşam saat 7.30’da neredeydiniz?”

“Evdeydim.”

“Tanığınız var mı?”

“Elbette. Karım.”

Dışarı çıkınca  telefonum çaldı. Emir arıyordu.

“Amirim, haklı çıktınız.  Mehmet Meriç bize yalan söylemiş. Dün akşam Nazmi Bar’a geldiğinde saat 8.30’muş. 7.30’da orada olduğu doğru değil.”

“Tamam. Ben Teşvikiye’ye gidiyorum. Sen de oraya gel.”

Grande Fitness Center’ın sahibinin  beni  tekrar görmekten hiç mutlu olmadığını dudağının sol tarafında belli belirsiz kıpırdayan tikinden anladım.

Hışımla karşısına geçtim. “Dün akşam saat 7.30’da Nazmi Bar’da olduğun doğru değil. Ne aptal adammışsın sen. Soruşturmayacağımı mı sandın?”

Mehmet Meriç, “Lütfen anlayışlı olun Amirim,” diyerek o kuca cüssesiyle koltuğunda ezilip büzüldü.

“Bu yüzden seni, göz altına alacağım.”

“Aman, Amirim ne yapıyorsunuz? Tamam, tamam, kabul ediyorum, yalan söyledim.”

“Neden?”

“Çünkü, başka bir yerdeydim.”

“Tabii ki başka bir yerdeydin. Neresi orası?”

“Elmadağ’daki  Deniz Otel’deydim.”

“Kiminle?”

“Sekreterim Banu’yla. Ama lütfen, ne olur bu karımın kulağına gitmesin. Haberi olmasın lütfen.“

“Madem karından bu kadar korkuyorsun, ne demeye böyle işlere kalkışırsın be adam?”

“Amirim, bildiğiniz gibi değil. Karım, çok kıskançtır. Öğrenirse, Banu Hanım’a bir zarar verebilir. Benim bütün endişem bu? Daha önce de yaptı.”

“Ne yaptı?”

“Eski sekreterimin gözünü morarttı. Zavallı kız, günlerce kapkara güneş gözlüğü takmak zorunda kaldı.”

“Sen de hep metreslerini kendine sekreter mi yapıyorsun?”

“Aman amirim.”

Kepaze herifi odasında bırakıp dışarı çıktım. Emir, Grande Fitness Center’ın kapısında beni bekliyordu. Birlikte arabaya bindik.

“Ne oldu, amirim? Adam ne dedi?”

“Çapkınlık yapmış, karısından korktuğu için de gizlemiş. Kulağına gider diye.”

Emir, bir süre düşündükten sonra, “Şimdi doğru söylediği ne malum?” diye sordu.

“Haklısın,” dedim.  “Ama bir önemi yok. Mehmet Meriç’le konuşurken, herifin söylediği bir söz kafamın içini birden aydınlatıverdi. Sanırım meseleyi çözdüm.”

Emir yan yan bana baktı. “Öyleyse şimdi nereye gidiyoruz?”

Güldüm. “Tabii ki, katili yakalamaya.”

 

Hikâyemiz burada bitmiyor doğal olarak. Ama şimdi sıra sizde.

Komiser Mitat’ın katil olduğunu tahmin ettiği kişi kim?

Onu bu tahmine yönelten sebep ne?

Bu soruların cevabını bulduysanız bize yazın. Cevaplarınızı dedektifdergi@gmail.com adresine bekliyoruz.

Her zaman olduğu gibi bu defa da doğru cevabı veren okurlarımız arasından 3 kişi, bizden birer polisiye kitap ödülü kazanacak. Bu sayıdaki ödül, Nurhan Işkın’ın Katilin Özrü adlı romanı.

Hepinize bol şanslar.

 

Katilin Özrü polisiye romanının tanıtımını okumak için buraya tıklayınız.

Paylaş: