Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

GÜNEŞ ALTINDA

Diğer Yazılar

ÇAPRAZ

KAMBUR

Genellikle müstakil evlerde rast gelirdi böyle tuhaflıklara. Şehrin göbeğinde, önünden vızır vızır arabaların gelip geçtiği, oldukça yüksek bir apartmanın ikinci katından imdat çağrısı aldığı daha evvel hiç olmamıştı. İçeride onu neyin beklediğini az çok tahmin ettiği için, apartman girişinden itibaren burnuna çalınan rahatsız edici havayı parçalarına ayırarak kokluyordu. Yirmi yıl öncesinin modası mermer zemin en az iki haftadır su görmüyor olmalıydı. Asansörlerle şaka olmayacağını çok iyi bildiğinden, rüzgârın kapının altından bırakıp kaçtığı yaprakları çiğneyerek usul usul çıkmıştı merdivenleri.

Birinci kat, birbirine yüz yüze bakan iki dairenin önünde üçer dörder çift ayakkabıları ile oldukça sıradan gözüküyordu. Dışarı taşan kısa perdeden çocuk sesleri burada gayet normal bir yaşamın hüküm sürdüğüne ilk delildi. Oyalanmadan çağrıldığı yere, ikinci kata çıktı. Üç numaralı dairenin önünde durmadan evvel karşı komşularını kontrol etmek âdetiydi. Bir göz attı dört numaraya. Temiz paspas, derin bir sessizlik ve çelik kapı. Üç günlük sakallarını avuçlayan Tuğrul, hoşlanmamıştı karşısında kıyamet koptuğu halde, mükemmel görünmeyi başarabilen bu evdeki sakinlikten. Yüzünü çevirdi, üzerinde üç yazan zili hafifçe ezip bir adım geri çekildi.

Kapıyı açan kadının yüzündeki endişe, karşısında Tuğrul’u gördüğü an dağılıvermişti. “Tuğrul Bey?” Kafasını kibarca sallayan adam “Meral Hanım?” diye karşılık verince, kapı ardına kadar açıldı. “Buyurun. Hoş geldiniz. Selim. Gelir misin hayatım? Tuğrul Bey geldi.” İçeri girer girmez yüzünde patlayan güneş ışığının tesiriyle gözlerini kısan Tuğrul, ona uzanan eli güçlükle sıkmıştı. “Hoş geldiniz Tuğrul Bey.” Adamın kemikli ve sert ellerinden kurtulur kurtulmaz, “Çok güneş var. Rahatsız olmuyor musunuz?” diye sordu ve hemen arkasından “Hoş bulduk,” demeyi akıl edebildi. Sonra ev sahiplerini takip edip oturma odasına geçti ve ona gösterilen çekyata yerleşti. Odadaki perdeler, evi güneşe maruz bırakmak için sözleşerek sonuna kadar açılmıştı. Direkt güneş alan bu evin tüm odalarının da aynı şekilde olduğunu tahmin etmekte zorlanmamıştı Tuğrul. Gözlerini kısarak adama bakarken beklediği cevabı kucağında buluvermişti: “Mecburen açıyoruz. Karanlıktan çok korkuyor kızımız. Söylemiştim telefonda. Söylememiş miydim yoksa?”

Tepkisiz kalan Tuğrul hızla etrafı kolaçan etti. Etraf dağınık değildi. Rahatsız edici kötü bir koku da yoktu. “Kızınız…” diye söze başlayacakken annesiyle içeri giren küçük kızı görünce duraksadı. On yaşında olduğu söylenen kız, çekinerek gelmişti Tuğrul’un yanına. “Merhaba!” dedi adam sesini olabildiğince yumuşatarak. Kızın elini tutmaya çalıştı, ürken çocuk derhal bir iki adım geri çekildi. Sonra daha kararlı biçimde uzandı onun ellerine, sıkıca kavradı parmaklarını. Gözlerini usulca kapatan adam görmeye ara vermiş, sadece kızdan ona geçen enerjiyi hissediyor ve odadaki derin sessizlikte yolunu bulmaya çalışıyordu artık. Küçük kızın direnmeyi bırakması, onu kıskaca alan yabancıya çabuk teslim olması oldukça manidardı.

Kapalı duran gözleri yerinden kıpırdamadan açılmıştı. Şimdi evi siyaha boyanmış, koyu gölgelerin duvarları istila ettiği haliyle görüyordu Tuğrul. Kimsecikler yoktu etrafta. Yerinden kalktı, minik adımlarla yürümeye başladı. Bulunduğu odadan çıkar çıkmaz onu karşılayan dar, uzun koridor sayesinde siyahın tam ortasına düşmüş gibiydi. Çekingen adımları tüylü yolluğun pürüz dolu teniyle boğuşa dursun, ellerini duvarın soğuk yüzeyine dokundurarak yürüyordu. Bir, iki. Sonra durdu, tekrar sayarak adımladı. Bir, iki. Yalnızlığını bölmeye hevesli ılık bir nefes gıdım gıdım büyüyerek saçlarının arasından girdi. Sonra yukarı tırmandı, kulaklarını çevreleyip içeri sızdı. Ürpermişti ama beklediği bir durumdu bu keyifsiz serinliğin derisine ulaşması. Yürümeye devam etti. Hiçbir şey göremediği için el yordamıyla koridorun sağındaki ilk kapıya güçlükle ulaştı. Bir ses vardı, adeta ikiye bölüyordu bulunduğu yeri. Öncesi ve bir adım sonrası. Derin nefes aldı, ezdi kapının mandalını, içeri girdi.

Tül perdenin tek başına korumaya geçtiği yatak odası, ay ışığının dalgalar halinde yayılıp mobilyaların üzerini örtmesine engel olamamıştı. Gözlerini eşyalardan uzaklaştırıp doğruca perdenin kenarda topak olan kısmına dikmişti Tuğrul. İnce, uzun boylu, genç bir kadın duruyordu, göz göz geldiler. Boynundaki morluk ve buz kesmiş teni olmasa, rahatça güzel diye nitelendirebileceği birisiydi bu. Gözlerini kadından ayırmadan içeri girdi. “Kimsin sen?” Kadın konuşmak yerine, görüntüsünü daha net ve anlaşılır kılacak biçimde yaklaştı. Çenesinin altından başlayan morluklar, patlak dudağı, kolundaki jilet izleri ve buz beyazı gözleri de belirgin olmuştu böylelikle. “Ne işin var bu evde? Ne istiyorsun bu insanlardan?”

Biraz daha yaklaşan kadının soğuk nefesi buram buram vuruyordu artık Tuğrul’un yüzüne. “Konuş. Ne istiyorsun o küçük kızdan?” diye bağıran adama doğru uzatmıştı ellerini kadın. Tuğrul olabildiğince sakin kaldı, bekledi. Kadının buz kesmiş ellerini yanaklarında hissedince hafif titrese de, kontrolü elden bırakmadı. Sivri uçlu tırnaklar derisini zorlarken, üzerine çiğ yağmışçasına beyazlamış gözlerin yüzüne dokunmasına karşılık vermekte zorlandı. Yanağının acısıyla dişlerini sıktı ve can havliyle tekrar etti: “Ne istiyorsun söyle!”

Kadın, Tuğrul bağırınca usulca çekti ellerini. Arkasını döndü, pencereye doğru seğirtti. Arkasından geldiğini bildiğinden, yüzünü dönmeye yeltenmedi. Uzun tırnaklarını cama üç dört defa vurup aşağıyı işaret etti. Merakla kafasını cama uzatan Tuğrul, “Ne var orada?” diye sordu ama yanıt alamadığı gibi genç kadının birden kaybolduğunu fark etti. İstemsizce boşluğa bırakılan uzun bir nefes dışında sesine verilecek karşılık kalmamıştı.

Odadan çıkınca yeniden karanlığın içinde kaybolan Tuğrul, bu kez duvarlardan destek almadan yönünü tayin etmişti. Hemen bitişiğindeki kapı, o dokunmadan aralanmıştı. Bir yanıp bir sönen, titrek floresan ışığı altında yarım yamalak gördüğü kadarıyla küçük odaydı burası. Neredeyse odanın tamamını dolduran yatağın üzerinde yine genç bir kadın, dizleri üzerinde oturmuştu ve gözlerini tam karşı duvara dikmişti. İçeri giren Tuğrul’u fark etmemişti bile. Beyaz duvara biriyle konuşuyormuş gibi alçak tonda mırıldanıyordu. Yaklaştı Tuğrul ve kadının yüzünü kuşatan irili ufaklı yaraları fark etti. Bıçak kesiğini andıran, ince, uzun sıyrıklardı bunlar ve yüzünden aşağıya doğru devam ediyorlardı. Biraz daha sokulunca kadının solgun yüzünü, az evvel yan odada gördüğü kadınınkine çok benzetti.

İyice yaklaştı, eğildi. Kulağını hipnotize olmuş gibi karşıya bakan kadının dudaklarına dayadı. Nefesi buz gibi soğuktu ve ceset kadar ağır kokuyordu. “Ma, vi, ne, gün, te, ma, ya, ne…” Kadının yosun kaplamış kadar yeşil olan ellerini tuttu. Dışarı fışkıran damarları üzerine avuç içlerinin sıcaklığını cömertçe bıraktı ve sordu: “Ne diyorsun? Bir şey anlamıyorum.” Kadın kafasını oynatmadan Tuğrul’un saçlarına yapışmıştı. Beklenmedik bir güçle kendine doğru çekip sivri dişlerini kulaklarına dokundurdu: “Ma-vi, Ne…, Gün-eş-te, Ya-tı…”

Tuğrul’u bırakıp sustu kadın. Yatağa boylu boyunca uzanıp hareketsiz kalınca, mecburen odadan çıkmak zorunda kalmıştı adam da. Dışarda karanlık, yine onu cömert biçimde kollarına almak için bekliyordu. Kapının olduğu yönden koşarak gelen yaralı yüzlü bir adam ise denklemi çoktan bozmuştu. Avazı çıktığı kadar bağırır gibi açmıştı ağzını ama sesi duyulmuyordu. Panikleyen Tuğrul, adamın elinde tuttuğu bıçağı fark edince ne yapacağını bilememişti. Adam yaklaştıkça yarası soğukluğunu kaybetti, kan ve irin karıştı yüzüne, çenesinden aşağıya doğru aktı. Kendini kurtarmak isteyen Tuğrul’un, ilk gördüğü kapıya düşünmeden kendini atmak dışında yapabileceği bir şey yoktu.

Bu sefer girdiği oda mutfaktı. İki penceresi de rüzgârı içeri buyur ettiğinden olsa gerek, peçeteler havada uçuyor, masa örtüsü sallanıyor, mutfak bezleri oradan oraya savruluyordu. İçeri hızla göz gezdirip bir hortlak da burada bulacağını düşünmüştü ama in cin top oynuyordu bu sefer. Tam rahat bir nefes alacakken arkasını dayadığı kapı akıl almaz bir güçle ittirildi. Direnemeyen Tuğrul mutfak masasının önüne düşmüştü. İçeri koridorda koşan yüzü yaralı adam girdi. Elindeki bıçağın ışıltısı bile gözlerindeki parıltının yanında sönük kalıyordu. “Kimsin sen?” Ancak bunu sorabilmişti Tuğrul. Yere eğilip Tuğrul’u saçlarından çekerek ayağa kaldıran adam konuştu: “Bu evin eski sahibi.” Sonra bıçak Tuğrul’un göğsünün tam ortasına girdi, çıktı. Burada sona eriyordu her şey. Karanlık beyaza koşuyor, tüm siyahlar güneşe teslim oluyordu.

Küçük kız aniden yere düşünce Tuğrul’un ellerinden de kurtulmuştu. Panikle koşan annesi kızını kaldırdı, Tuğrul gözlerini açtı. “Yavrum iyi misin? Bitanem. Bir şeyin yok ya?” Adam kızının toparlanmasına yardımcı olurken, bir gözüyle Tuğrul’un bitap düşmüş hâlini süzüyordu. Onun için de endişelenmişti. “Siz… İyi misiniz?” dedi, fazlasını soramadı. Ama kendine çabuk gelen Tuğrul’un zihninde parçalar çoktan birleşmişti. “İyiyim. Merak etmeyin beni.” Doğruldu, kızını kucağına alıp oturan kadın ile yanı başına sokulan adamın gözlerinde dinlendi sırasıyla. Sonra kısa bir öksürükle boğazını temizleyip konuşmaya başladı: “Bu evin eski sahiplerinden bir adam, sanırım tam burada iki kadını öldürmüş. Kadınlar kardeş olabilir, çok benziyorlardı birbirlerine. Kızınızın gördüğü hortlaklar onlar olmalı.”

Adam itiraz etmeye hazırdı: “İyi de, bu evi biz yaşlı bir amcadan aldık. O adam katil falan değil. Gayet babacan, torun torba sahibi birisi.” Tuğrul iki eliyle başını sıktı, her sahneyi tekrar yaşamaya çalıştı. “Ölen kızlardan biri Mavi, diğeri Ne ile başlayan biri olabilir. Bilemiyorum. Güneşte yatıyor gibi bir şey deyip aşağıyı işaret ettiler. Bahçeyi.” Kadın derhal yerinden fırladı. “Mavi nergis. Hatırladın mı?” diye sordu kocasına dönüp. “Hatırladım tabii.” Cevap bekleyen Tuğrul’un yüzünde almışlardı soluğu: “Mavi nergis vardı bahçede, biz evi aldığımızda. Rengine şaşırıp sormuştuk. Adam da çocuklar boyadı demişti. Sonra söküldü gitti o nergis. Ya da kurudu, hatırlamıyorum.”

Çenesini tatlı tatlı okşayan Tuğrul için sorun çözülmüştü. “Demek ki onun altına gömdüler cesetleri. Katilimiz de muhtemelen o babacan adamın oğlu. Genç, çok güçlü biriydi. Yüzünde yara vardı, gördüm.” Karı koca aynı anda kafalarını sallamış ve tek bir noktayı işaret etmişlerdi. “Cenk bu. Karşı dairede oturuyorlar.”

Birkaç ay sonra yapılan araştırmalar sonucu anlaşıldı ki; iki genç kadın, bu dairede tecavüze uğrayıp öldürüldükten sonra bahçeye gömülmüşlerdi. Cesetleri yıllarca bulunamamıştı. Kayıp iki kız kardeşin dosyası çözümsüz kalmıştı yıllarca. Ta ki Tuğrul bu evdeki hortlaklarla bağlantıya geçinceye dek. Babacan amcanın bu evde hiç oturmadığı, oğlunun da burayı işkence evi olarak kullandığı ortaya çıkmıştı. Artık herkes huzurluydu, küçük kız ne hayalet ne de hortlak görüyordu. Ve dahası evin perdeleri gerektiği zaman kapanıyor, odalar çıplak güneşe asla teslim olmuyordu. Güneşin altında siyah tamamen kaybolmuştu.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ