Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

Diğer Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

ÇAPRAZ

Emel Aslan
Emel Aslanhttp://www.onkajans.com/emel-aslan/
Yazar, çevirmen ve editör. 1975 yılında Antalya’da doğdu. ODTÜ’de Çevre Mühendisliği okudu. Uzun yıllar Ankara’da farklı disiplinlerde çalıştıktan sonra kurumsal hayata veda ederek serbest çevirmenlik yapmaya başladı, yazı-çizi işlerine bulaştı. Ankara’da bir dönem EskiYeni bünyesinde yayımlanan Mahalle Baskısı dergisinin kurucusu, editörü ve yazarlarından biriydi. ODTÜ Yayıncılık için çeşitli kitaplar çevirdi. ONK Ajans’a bağlı olarak Devlet Tiyatroları, Şehir Tiyatroları ve özel tiyatrolar için tiyatro oyunları çevirmeye ve yazmaya başladı. Bir gün yolu Türkiye’nin ilk polisiye e-dergisi Dedektif ile kesişti ve kendisini suç, gizem ve gerilim öyküleri yazarken buldu. Dedektif Dergi ve Herdem Kitap / Polisiye Serisi için editörlük yapmaya başladı. Türkiye Polisiye Yazarları Birliği (POYABİR) üyesi oldu ve ülkenin önde gelen polisiye yazarlarıyla birlikte birçok kolektif öykü seçkisinde yer aldı. İlk şahsi kitabı Suç ve Bela Öyküleri, 2023 yılı sonunda İthaki Yayınları etiketiyle yayımlandı. Yazarın öyküleri, deneme ve incelemeleri Dedektif Dergi’de ve çeşitli öykü seçkilerinde düzenli olarak yayımlanıyor. Türkçeye kazandırdığı tiyatro oyunları sahnelenmeye devam ediyor. Yazmaya, çevirmeye ve düzeltmeye aklı yettiğince devam etmeyi planlıyor.

Yüzüne baktım. Kar yağmış saçlarına, incecik, şeffaf tenine, içinde ışıklar yanan ela gözlerine, inci gibi dişlerine… Hâlâ ilk günkü gibi güzelsin. Seni ilk gördüğüm an geldi aklıma, içim titredi. “Ne çok seviyorum seni,” dedim, gülümsedin.

Cebimden kanyak şişesini çıkarıp kapağını açtım. Hevesle uzanıp aldın. Kafana hemen dikip şişeyi neredeyse yarıladın. “Oh!” dedin sonra. “Tadını unutmuşum.”

Kuğulu Park, lapa lapa yağan karın altında göz kırpan soluk ışıklarıyla, masallardan çıkmış bir kartpostal manzarasını andırıyor. İlk buluşmalarımızı hatırladım. Ne günlerdi…

Yanımda yavaşça kaykıldın. Omzumun üzerine devrildin. Sarıldım sana. Saçlarının mis kokusunu çektim içime. Paltonu sıyırdım üzerinden, sonra kalın hırkanı. Beyaz geceliğinin içinde melekler gibisin. Yaralı bir kuşu taşır gibi nazikçe aldım kollarımın arasına. Hemen arkadaki yumuşacık karların örttüğü düzlüğe birkaç adımda ulaştım. Yere usulca yatırdım seni. Dudaklarına minik bir öpücük kondurdum.

“Hoşça kal sevgilim… Ellinci yılımız kutlu olsun…”

***

Sabahın erken saatlerinde sıcak simit ve çayla kahvaltılarını ederlerken, hararetle geceyi anlatan yardımcısı Erdem’i dinliyordu Başkomiser.

“Donmuş Amirim, kadıncağız.”

“Kim bulmuş?”

“İki öğrenci. Kuğulu’da kar altında romantizm yapmaya gelmişler sabaha karşı, ellerinde şarap.”

“Nasıl bulmuşlar?”

“Önce fark etmemişler. Her yer bembeyaz. Karlar kadının üzerini örtmüş. Epey yağdı ya gece.”

“Eee?”

“Sonra bir köpek gelmiş. Gav gav gav, kafalarını şişirmiş. Bir de bakmışlar ki köpek kadının başında havlıyor.”

“Sonra?”

“Ödleri patlamış tabii. Hemen 112’yi aramışlar. Biz de intikal ettik.”

“Kaç yaşında, kimin nesiymiş?”

“Kimliği yok. Parmak izinden de bir şey çıkmadı. Sistemde kayıtlı değil. Yaşlıca biri. Ben diyeyim yetmiş beş, siz deyin seksen.”

“Evsiz falan mı acaba?”

“Sanmam Amirim. Nasıl desem… Öyle bakımsız birine benzemiyor. Akça pakça, tertemiz saçı başı. Sanki sıcacık yatağında huzur içinde uyuyordu. Allah rahmet eylesin.”

“Parkta kamera yok muymuş?”

“Varmış. Kayıtlar işleniyor. Eli kulağındadır.”

“Tanık manık yok mu? Bir şey gören, duyan? Senin dikkatini çeken?”

“Tanık yok Amirim. Hava buz, aklı olan sokakta gezmez. Yalnız…”

“Yalnız ne?”

“Kadın incecik gecelikle yatıyordu yerde. O hâlde yürüyerek gelmiş olamaz. Muhakkak birinin dikkatini çekerdi.”

“Yani?”

“Bence biri getirip bıraktı.”

“Taşırken dikkat çekmez miydi?”

“Bir yolunu bulmuştur.”

“Otopsiyi öne alsınlar, sıkıştır biraz. Sen de kayıp başvurularına bak bakalım, var mı benzer kaybı olan kimse.”

***

Ellerim ceplerimde, yağan karın altında sokakları arşınlıyorum. Elimde değil, gözyaşlarımı tutamıyorum. Palton, hırkan kolumda, ara sıra kokluyorum. İlk tanışmamız, ilk buluşmamız, ah o ilk konuşmamız… Nasıl mahzundun, nasıl mahcup, gözlerime değmezdi gözlerin.

“Ailemin zoruyla geldim, benden sana yâr olmaz,” oldu ilk sözlerin.

“Nedenmiş o?” dedim sesim titreyerek. “Bir tanısan beni, seversin belki?”

Korkusuzca, dimdik baktın bu sefer. “Ben bir kere sevdim, o da öldü. Daha da sevmem hiç kimseyi!”

Dondum kaldım karşında. Cız etti yüreğim. Ne yapacağım ben şimdi? Çok âşığım sana.

Günlerce, haftalarca, aylarca dil döktüm, dinletemedim. Nuh dedin, peygamber demedin. Mahallenin en güzeliydin. Talipler sıradaydı. Er geç birine vereceklerdi seni.

“Yeter ki kabul et, sen istemezsen elimi bile sürmem sana, bak başkasına verirlerse çok çekersin,” dedim en son.

İlk kez o zaman alıcı gözle bir baktın bana. Olur mu ki, diye ölçüp tarttın kafanda. Gecelerce dua ettim. “Her şeye razıyım,” dedim. Yaradan duydu yakarışlarımı. Belki de kötünün iyisiydim. Bir gün razı geldin.

***

“Kayıtları izledik. Parka aynı yaşlarda bir adamla birlikte yürüyerek gelmişler Amirim. Oturmuşlar, gülüşerek sohbet etmişler. Bir ara adam cebinden kanyak çıkarıp ikram etmiş. Kadın içmiş. Sonra da kendinden geçmiş. Adam kadını soymuş, karlara yatırmış, gitmiş.”

“Adamın izini süremediniz mi?”

“Kameraları takipteyiz. Ağır ağır Kızılay yönüne yürümüş. Oradan da Sıhhiye’ye doğru devam etmiş.”

“Kayıp bildirimi?”

“Henüz bir şey yok.”

“Otopsi sonucu?”

“Kadının kanında yüksek dozda uyku ilacı çıktı.”

“Çabuk bulun şu adamı. Kaçmak gibi bir derdi yok belli ki.”

“Başüstüne Amirim.”

***

Sana kavuşmuştum ya… Benim olmuştun ya… Daha ne isterdim? Dokunmasam da olurdu. Yanımda dursan yeterdi. Öyle sandım.

Hep iyi davrandın bana, güler yüzlü, ilgili; yalan yok. Samimi bir akrabaya, belki kardeşine, çok yakın bir arkadaşa davranır gibi. Kendince sevdin beni, biliyorum, söylerdin de… Ama onun gibi değil elbet.

Evleneli bir yılı geçince, “Çocuk yok mu?” baskısı başladı eşten dosttan, ailelerden. Bir gün beni karşına aldın. Belki acıdın, belki sabrımı ödüllendirmek istedin, bilmiyorum. “Yapalım bir çocuk,” dedin. Havalara uçtum. Çocuk mocuk umurumda değildi de, sana yaklaşmama izin vereceğin içindi tüm sevincim. Zamanla sevecektin beni, biliyordum. “Sen nasıl istersen,” dedim, heyecanımı bastırmaya çalışarak.

Belki sana hiç dokunmasam her şey daha kolay olurdu. Nereden bileyim?

Neredeyim ben? Nasıl geldim buralara?

***

“Amirim, adamı Gençlik Parkı’nda oturmuş kendi kendine konuşurken bulduk. Sorgu odasında şimdi. Kim olduğunu, nerede yaşadığını hatırlamıyor. ‘Karımı öldürdüm,’ deyip duruyor sadece, kırık plak gibi. Üstüne gittik ama tık yok.”

“Sizin o höt-zöt taktikleriniz her zaman işe yaramaz. Bana bırakın.”

“Emredersiniz Amirim.”

Atkuyruğunun lastiğini sıkıştırdı Başkomiser Sonay, ayağa kalkıp üstündeki susamları elinin tersiyle silkeledi. Dudak parlatıcısını tazeleyip çıktı odasından. Sorgu odasının camından içeriyi izledi bir müddet. Önüne bir bardak sıcak çay, biraz da bisküvi koymuşlardı yaşlı adamın. Rahmetli dedesini anımsadı birden; bembeyaz, tepesi dökük saçlar, sinekkaydı tıraş, boncuk mavisi gözler… Uzaklara, görünmez diyarlara dalıp gitmişti yorgun bakışları. Bu dünyanın ötesini izler gibiydi. Boğazını temizleyip içeri girdi.

***

İşte böyle hanım kızım, yaptık çocuğu ama nasıl yaptık sen bana sor. Cenneti yaşayacağım sanırken cehennemin kapıları açıldı bana. Onun gözleri hep kapalı. Bedeni bu dünyada ama ruhu başka âlemde. Biliyorum, anlıyorum, benimle değil, onunla sevişiyor. Bir, üç, beş, değişir dedim, olmadı. Zehir oldu bana geceler. Çok şükür hamile kaldı da bıraktık bu eziyeti. Böyle olacağına, olmasın daha iyi. Onun canına minnet zaten.

Hamilelikte iyice kapandı içine. Sanki onun çocuğunu doğuracak. Kıskanıyorum, elimde değil. Gündüzleri yine iyi, yüzü gülüyor, arada sohbet ediyoruz. Güzel yemekler pişiriyor bana, gömleklerim hep ütülü Allah için. Amma akşamın karanlığı yüzünü gösterdi miydi, hop, yatakta. Rüyalar âlemine dalıyor. Oralarda buluşuyorlar, biliyorum. Bu yüzden hep uykuya kaçışı. Ne yapayım, nasıl edeyim? Engel olamam ki? Deli derler adama. Büküp boynumu, oturuyorum bir köşede. Üzülüyor da bana, farkındayım. Onun da elinde değil, ne yapsın? Gönül bu, ferman dinlemez… Düğmesi yok ki isteyince açıp kapatasın.

Kızımız doğdu, esmer güzeli, bıcır bıcır bir şey. Ne bana benziyor ne anasına, birimiz sarışın, diğerimiz kumralız. Ölmüş sevdiğine benziyor zahir; saçmalama, delirme diyorum kendi kendime, söz geçiremiyorum. Karım çok mutlu, öyle düşkün kızına. Ben iyice bir kenara atıldım. Ne dilediğine dikkat et derler, doğruymuş. “Yanımda olsun da gerisi önemli değil,” derdim amma kazın ayağı öyle değilmiş. Kaldım mı kalabalık içinde bir başıma?

Çok şükür, kız büyüdü sağlıkla, okulunu okudu, çekti gitti yurtdışına. Biz öyle yaşlandık yan yana. Ne o beni bırakmayı düşündü bir an olsun, ne ben onu. Elli sene geçirdik, dile kolay. Kaderimiz birlikte yazılmış mı desem, kendim ettim kendim buldum mu desem, bilmem.

***

Kapıyı tıklatıp sorgu odasına başını uzattı Erdem.

“Amirim, Yeşilyurt Özel Yaşlı Bakımevi’nden bir kayıp bildirimi yapılmış: Alzheimer hastası Ahmet Sönmezer. Eşkâli benziyor. Kızı İtalya’da yaşıyormuş. Ulaşmaya çalışıyoruz.”

“Eşi? O da aynı yerde değil miymiş?”

“Öyle bir bilgi gelmedi.”

“Hemen çağırın oradan birini, kadını da adamı da teşhis etsinler.”

“Emredersiniz Amirim.”

“Kızıyla da ben konuşacağım.”

***

Böyle böyle geldik ömrümüzün sonuna. Eh yaşlılık zor, kendi kendimize yetemez olduk. Kız sağ olsun, bizi yerleştirdi güzel bir bakımevine. Şükür, yine birlikteyiz, iyi bakılıyoruz, daha ne olsun? Bundan iyisi can sağlığı dedik. Amma bir şey diyeyim mi hanım kızım? Ayşe’min gözlerindeki o geçmiş aşkın ışıltısı zerrece azalmadı. Her gece mutlulukla koştu uykunun kollarına.

Nihayet bir gün beni çekip oturttu karşısına. Dedi ki “Ahmet, sana her şey için teşekkür ederim. Hep sabırlı oldun bana, güzel bir hayat verdin. Ne olur, sal beni artık, gideyim.” Anladım, geldi zamanı. Kavuşmak istiyor artık sevdiceğine. Çok sabretti, çok bekledi, hakkıdır da. “Ben sensiz yapamam ki Ayşe’m?” dedim. “Ben de gelirim ardından.” Gülümsedi. “Nasıl istersen,” dedi. “Beni bir gönder de, gerisi sana kalmış.” Böylece karar verdik işte. Bir gece usulcacık kaçtık bakımevinden. İlk tanıştığımız yere, Kuğulu Park’a vardık kar yağarken. Son kez konuştuk, gülüştük. Sonra o gitti… Hep istediği gibi. Sonsuz uykusunda kavuştu sevdiğine.

***

“Amirim. Beş dakika dışarı gelebilir misiniz?”

“Affedersin Ahmet amca,” diyerek ayaklanıp çıktı Başkomiser. İçine oturmuştu adamın anlattıkları.

“Kızı telefonda. Yasemin Hanım.”

Telefonu alıp biraz ilerledi. “Alo, iyi günler Yasemin Hanım, ben Başkomiser Sonay.”

“Merhaba Sonay Hanım. Babam kaybolmuş ve bulunmuş sanırım. Yeni haberim oldu.”

“Evet, bakımevinden kaçmışlar. Babanız sağ salim bulundu çok şükür. Yalnız… Anneniz maalesef sizlere ömür. Başınız sağ olsun.”

“A-annem mi?”

“Evet. Babanız olan biteni anlattı şimdi.”

“O babam olacak herif size ne anlattı bilmiyorum ama benim annem yirmi sene önce vefat etti Sonay Hanım.”

“Ne… Nasıl?”

“İntihar.”

Harlı alevler saçan bakışlarını yardımcısına çevirdi Başkomiser.

***

Demek öyle anlattı ha? Demek vicdanını sağaltmak için böyle bir masal uydurmuş kendine Ahmet Efendi… Uyduruyor Sonay Hanım. Bakmayın siz onun tonton görüntüsüne. Hayat hiç de onun anlattığı gibi akmadı bizim açımızdan. Anlatayım da dinleyin:

Evet, annemin eski bir sevdiği olduğu doğru. Kim vurduya gitmiş adamcağız gencecik yaşında. Katili hiç bulunamamış. Kim bilir, belki onda bile babamın parmağı vardır. Öyle delice âşıkmış anneme; buna aşk da denmez ya, lafın gelişi işte. Peşini hiç bırakmamış. Ne yapmış, ne etmiş, ailesine yalvarmış, tehditler etmiş, evlenmiş nihayetinde. Evlenmeleriyle de annem için cehennemin kapıları ardına kadar açılmış.

Her gece tecavüz, her gün dayak, her türlü şiddet, ne ararsanız var. Kapıdan dışarı koymazmış annemi. Sonra ben doğmuşum. Beni asla kızı olarak kabullenmemiş; neymiş, annemin ölmüş sevdiğine benziyormuşum. Öyle de bir manyak. Annem ne güçlüklerle büyüttü beni, bilemezsiniz. Aklım ermeye başlayınca kendi gözlerimle de gördüm, yaşadım cehennemi. En büyük hayalim o evden kaçıp kurtulmaktı. Annem de beni göndermek için elinden geleni ardına koymadı, başardı çok şükür. Onu da götürmek istedim, çok yalvardım, kabul ettiremedim. Ağlaya ağlaya, ardıma baka baka gittim İtalya’ya. Meğer anacığımın tek derdi, gözünün arkada kalmamasıymış. O sayede direnmiş yaşadığı hayata. Beni gönderdikten kısa bir süre sonra atmış kendini balkondan aşağı.

Annem ölünce, babam iyice kafayı yemiş. Aklı uçmuş gitmiş. Komşular bana ulaşıp haber verdiler. Gebersin gitsin, hiç umurumda değil de, sağa sola musallat olmaya başlamış. Birine zarar verir diye korkumdan, bir kereliğine gelip o bakımevine yerleştirdim yıllar önce. Ücretini düzenli ödemek dışında hiçbir irtibatım yok. Ölse de kurtulsam diye bekliyordum açıkçası. Telefon gelince bir an sevindim, ne yalan söyleyeyim. Meğer bir cana daha kıymış.

İster hapse atın, isterseniz asın, ne yaparsanız yapın Sonay Hanım. Ben o herif için daha da kılımı kıpırdatmam.

***

Telefonu kapattığında sinirden allak bullaktı Başkomiser. “Gerçek olamayacak kadar romantikti zaten,” diye mırıldandı kendi kendine, hissettiği hayal kırıklığına şaşarak.

“Siz kaç saattir ne bok yiyorsunuz Allah aşkına? Haberiniz yok muydu adamın karısının yıllar önce öldüğünden?” diye çemkirdi yardımcısına.

“Amirim, bakımevinin yetkilisi şimdi geldi. Ahmet Sönmezer’i daha yeni teşhis etti. Henüz dosyasına bakamamıştık.”

“Kadın kimmiş?”

“Aynı bakımevinin misafirlerinden, Mücella Işık. Gece Ahmet Bey’le birlikte kaçmışlar, arkadaşlarmış.”

“Neden sadece adam için kayıp ilanı verilmiş?”

“Dönerler sanmışlar önce. Bakımevinin güvenilirliği zarar görmesin diye biraz beklemişler. Bakmışlar, dönen yok, sadece adam için kayıp bildiriminde bulunmuşlar; kızı yurt dışında ya, haberi olmadan bulunur diye düşünmüşler. Mücella Hanım’ın Ankara’da birkaç akrabası varmış, duyulmasın istemişler. Nasıl olsa birlikteler diye…”

Şakaklarını sıkıntıyla ovuşturdu Başkomiser. “Var mı işimize yarayacak bir bilgi ellerinde?”

“Var Amirim. İkisi de odalarında birer not bırakmış. O notlar kafalarını karıştırmış ya zaten.”

***

“Ahmet’e kızmayın. Ben ikna ettim onu. Merak etmeyin. Biraz gezip geleceğiz… Mücella Işık.”

“Ben ne yaptıysam onu mutlu etmek için yaptım. Önce onu göndereceğim, ardından kendim gideceğim… Ahmet Sönmezer.”

***

“Kadıncağız cidden biraz gezip döneceklerini mi düşünüyordu, yoksa adamın onu öldürmesini kendi mi istedi dersin?”

“Bilemiyorum Amirim. Ciddi bir sağlık sorunu yokmuş. Genel olarak keyfi yerinde görünüyormuş. Belki de sadece küçük bir macera yaşayacaklarını sanıyordu.”

“Sanırım bunu hiç öğrenemeyeceğiz. Adamdan sağlıklı bilgi almak mümkün değil.”

“Peki Amirim, adam neden kendini de öldürmemiş? ‘Ben sensiz yapamam, ardından geleceğim,’ diyordu ya?”

Derin bir nefes verirken bakışlarını pencereden uzaklara çevirdi Başkomiser. “Unutmuş Erdem. Sadece unutmuş…”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

ÇAPRAZ

GÜNAYDIN SEVGİLİM