Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

İPUÇLARINI TAKİP EDİN!

Diğer Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

Yeşim Yörük
Yeşim Yörük
1977 yılında Almanya'nın Berlin şehrinde doğmuştur. İlk ve orta eğitimini Türkiye'de tamamladıktan sonra eğitimine Almanya'da devam etmiştir. Halen Almanya’da yaşamaktadır, tekstil ve dokuma sektöründe çalışmaktadır. 2018 yılında, Paradigma Polisiye Yayınları'nın düzenlediği Polisiye Öykü Yarışmasında, Misk-i Amber adlı öyküsüyle birinciliğe layık görülmüştür. 2019 yılından beri polisiye dergi Dedektif Dergi'de yazarlık yapmaktadır. 2020 yılında Dedektif Dergi’nin düzenlediği Zehirli Kalem polisiye öykü yarışmasında Çikolatalı Kurabiye adlı öyküsüyle mansiyon ödülü kazanmıştır. 2021 yılında ilk polisiye kitabı Kelimelerin Efendisi, 2022 yılında ikinci öykü kitabı Birtakım Cinayetler yayımlanmıştır. Çeşitli kolektif kitaplarda öyküleriyle yer almıştır.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

“Bilmiyorum, dedim ya Devran Bey! Neden inanmak istemiyorsunuz? Rica ederim, bırakın şu saçma ithamlarınızı! Anlayın artık şunu, Gencoy’u kaçıran kişi ben değilim.”

“Sizin itirazlarınızı dinleyerek daha fazla burada vakit harcamayacağım Önay Bey. Bir saattir suçlu olmadığınızı söylüyorsunuz fakat hâlâ telefon sinyalinin neden bu pansiyonda tespit edildiğini açıklayamıyorsunuz. Kitap konusuna girmiyorum bile. Ne düşünmemi bekliyorsunuz? Bunun sadece bir tesadüf olduğunu mu?”

Önay Bey bir kez daha kafasını avuçlarının arasına aldı. Bu şekilde öfkesini bastırmaya çalışıyordu. Yaklaşık bir saattir suçsuz olduğunu kanıtlamak için dil döktüğü bu adamı, yaka paça dışarı atmamak için kendini zor zapt ediyordu. Olaylar zaten yeterince karmaşıktı. Arkadaşlarından biri kaçırılmıştı. Onu sağ salim bulmak için elinden hiçbir şey gelmezken bir de şüpheli bile sayılmadan doğrudan suçlu bulunmak, adamı sarsmışa benziyordu. Odasındaki masanın üstünde duran kitaba çevirdi bakışlarını ve kim bilir kaçıncı kez, üzerine basa basa yine aynı cevabı verdi. “Bil-mi-yo-rum… Sorularınızın yanıtları bende değil. Son kez söylüyorum, o telefon ve o kitap buraya nasıl geldi, bilmiyorum. Gencoy pansiyonuma sadece bir kez geldi, o da üç yıl önce açılışta.”

“Tabii ki bilmiyorsunuz… Aksi olsa şaşardım doğrusu…”

Önay Bey gözlerini bıkkınlıkla devirdi. Bu ukalalığa daha fazla tahammül edemeyecekti. “Sizin derdiniz ne Allah aşkına?” diye bağırdı. Aynı öfkeli ses tonuyla devam etti sözlerine. “O telefonu bulmak mı? Tamam!..  Bulacağım… Az sonra bütün çalışanlarımı alarma geçireceğim. Eğer o telefon hâlâ bu pansiyondaysa, yerin yedi kat dibinde de olsa bulunacak. Müsterih olun!”

Yarım saat bile geçmeden bütün çalışanları bir araya toplayıp pansiyonun dört bir yanına salan Önay Bey, Devran’ı önüne katıp güvenlik kamera görüntülerinin toplandığı odaya yöneldi. Kontrol masasının önünde oturan görevliyi savururcasına yerinden kaldırıp kendi oturdu. Duvara monte edilmiş monitörleri sırayla işaret ederek, “Bu, pansiyonun dış kapısını gösteren kameranın görüntüleri, bu, binaya girilen bölüm, bunlar resepsiyon, lobi ve kat koridorları, bu da araç park yeri…” dedi. Öfkesi dinmişe benzemiyordu. Devran’ın ağzını açmasına fırsat vermeden köşede duran kayıt cihazlarını ve depolama ünitelerini gösterdi ve dişlerinin arasından, “Son bir yılın bütün kayıtları da burada,” dedi.

Masanın üstündeki bilgisayarın klavyesini kendine doğru çevirdi ve birkaç tuşa dokundu. Köşedeki kayıt cihazlarından uğultulu bir ses yükseldi. Aynı anda bilgisayar ekranında tarihler ve saatler belirdi. “Buy’run,” dedi az önce oturduğu sandalyeden kalkarken. “İstediğiniz tarih ve saatin görüntülerini inceleyin. Burada işiniz bitince, bütün odaları tek tek gezebilir, personeli hatta misafirleri bile sorgulayabilirsiniz. Dilediğiniz gibi davranmakta serbestsiniz. Umarım aradığınızı bulursunuz zira bu iş artık benim canımı sıkmaya başladı.” Son kelimeleri söylerken, çoktan Devran’ı ve kameralardan sorumlu görevliyi ardında bırakmış, odanın kapısını sertçe kapatıp çıkıp gitmişti bile.

Devran, Önay Bey’in kızgınlığını pek kale almadı. Kısa bir süre hangi günü, hangi saati, içerisini mi dışarısını mı, hangi açıyı incelemesi gerektiğini düşündü ve işe dış kapıdan başlamaya karar verdi. Madem ki telefonun en son sinyal verdiği yer bu pansiyondu, öyleyse kaçırıldığı gece ya Gencoy Bey’in kendisiyle ya da kaçıran kişiyle birlikte telefon buraya gelmiş demekti. Az önce patronu tarafından adeta koparılarak kaldırılıp kenara itildiği sandalyesine nihayet yeniden oturabilmiş görevliye, çarşambayı perşembeye bağlayan gece, saat 23.00’dan sonra kaydedilmiş olan görüntüleri görmek istediğini söyledi.

Yanılmamıştı… Saat tam 23.42’de Gencoy Sümer’in kullandığı arabanın, pansiyonun otoparkına girdiği görülüyordu. Yanında oturan yaşlı kadın saklanma gereği duymadan başını kameralara çeviriyor, bir el sallamadığı kalıyordu. Görevli, aracın otoparka doğru gitmiş olacağını varsayarak, o bölümün görüntülerine tıkladı. Saat ayarını yapıp açtı. Gecenin o vaktinde, kameraların rahatlıkla görüntüleyebileceği bir sürü boş park yeri varken, Gencoy Sümer arabasını kamera açısının dışında kalan kör bir bölüme sürüyor ve gözden kayboluyordu.

Tam yirmi yedi dakika sonra yaşlı kadın, bastonuna abanmış bir vaziyette, zar zor yürüyerek otopark bölümünden çıkıyordu. Yeniden ayarlanan, binanın giriş bölümünü gösteren görüntülerde, kadın içeri giriyordu. Boş olan resepsiyona doğru ilerliyor, çantasından çıkardığı bir nesneyi bankoya koyup tekrar dışarı çıkıyordu. Bıraktığı nesnenin ne olduğu seçilemiyordu fakat bunun Gencoy Sümer’in kitaplığından alınan kitap olduğunu anlamak için dahi olmaya gerek yoktu. İşi biten kadın, güvenlik kamerasına doğru sinsi bir gülümseme yolladıktan sonra geldiği gibi iki büklüm bir şekilde, otoparka yöneliyordu. Ondan sonra gelen saatler boyunca arabaya, yaşlı kadına ya da Gencoy Sümer’e ait tek görüntü yoktu.

Sonra ne olmuştu? Araba şu anda Emily Smith’in kapısının önünde durduğuna göre pansiyondan ne zaman çıkmıştı? Sabaha kadar park halindeki araçta bekleyip sonra mı çıkmışlardı buradan? Peki neden? Böyle bir molaya ne gerek vardı? Madem ki bu yolculuk Emily Smith’in evinin önünde son bulacaktı, yaşlı kadın aracı doğruca oraya sürdürebilirdi. Bunca zahmet, Gencoy Sümer’in Emily Smith’in asıl niyetini öğrenmesini engellemek için oynanmış bir oyun olabilir miydi? Peki suçlu gerçekten Emily Smith’se, kaçırttığı adamın arabasını kapısının önünde tutmanın ne aptalca bir davranış olduğunu bilmeyecek kadar saf biri miydi?

Beyninde dönüp duran soruları bir türlü ait oldukları yerlere yerleştiremeyen Devran sesli düşündüğünün farkında olmadan, “Bu araba buradan nasıl çıktı?” dedi. Sorunun kendisine yöneltildiğini sanan görevli, “Otoparktaki boşluktan çıkmış olabilir mi, diyeceğim ama…” diye cevap verdi. Kendi söylediğine kendi bile inanmamış gibi başını hızla sağa sola sallayarak, “Yok yok,” diye devam etti, “orası bir araba geçecek kadar geniş değil. Anca bir kişi geçer, bilemediniz iki…” Devran’ın soran gözlerle kendisini süzdüğünü görünce, “Boşluk,” diye adlandırdığı bölümün neresi olduğu hakkında açıklama yapma gereği duydu. Pansiyonun etrafını saran mazı ağaçlarının bir bölümü çetin geçen kışa dayanamayıp kurumuş, yenileri ekilene kadar eskiler yerlerinden sökülmüştü. Aslında yeni mazı ağaçlarının ekimi konusunda bir fidancıyla anlaşma yapılmış fakat adamın işi savsaklaması yüzünden bir haftayı aşkın bir zamandır boşluk kapatılamamıştı. İşin kötüsü, görevlinin bahsettiği bu boşluk, her ne hikmetse, otoparkın kör noktalarından birine denk geliyordu.

Devran sıkıntıyla soludu. Hâlâ yerine oturmayan bir sürü şey vardı. Görevlinin dediği gibi yaşlı kadın ve Gencoy Sümer o boşluktan çıkıp gitmiş olsalar bile, araba Emily Smith’in evinin önüne nasıl gitmişti? Kim götürmüştü? Görevliye dönüp perşembe sabah saatlerinin görüntülerini açmasını istedi. Bir süre izlediği görüntülerde kayda değer bir hareketlilik göremedi. Ta ki saat 09.26’yı gösterene kadar… Devran’ın, “Dur!” komutuyla neye uğradığını şaşıran görevli yaptığı ufak tefek ayarlardan sonra görüntüyü dondurdu. Burnunu ferforje demir kapıya doğru kırmış bir araç, bahçeye girmeye hazırlanıyordu. Arabada iki kişi olduğu belliydi fakat kim oldukları seçilemiyordu.

Sesine, olabilecek en olağan tonu yerleştirip “Misafir herhalde,” dedi görevli. Öyle ya, bir pansiyonun bahçesine bir aracın girmesinden daha doğal bir şey olamazdı. Devran için son günlerin, olağanın çok ötesinde olağandışı geçtiği düşünülünce, görevlinin ses tonu onu ikna etmeye yetmedi. “Kaydı ilerletin lütfen,” dedi ve bir kez daha yanılmadı. Aracın içeri girdiği anda patlamayan bomba, çıktığı anda patlıyordu. Sadece yedi dakika sonraki görüntülerde önde Gencoy Sümer’in arabası, arkada diğeri, tozu dumana katıp çıkıyorlardı pansiyondan. Sürücüler bu sefer yüzlerini saklama gereği bile duymamışlardı. Arabalarda sürücülerden başka kimseler görünmüyordu. Tabii eğer, Gencoy Bey’i ve yaşlı kadını bagaja tıkmamışlarsa…

Devran, oturduğu eğreti sandalyeden kalktı. Son saatlerde oradan oraya itilip kakılmaktan nevri dönmüş görevliyi bir kez daha yana itip klavyenin önüne geçti. Dakikalarca bir ileri bir geri, hızlandırıp yavaşlatarak kaydı izledi. Amacı, henüz göremediği bir şeyi görmeye çalışmak değil, ayan beyan olanı tekrar tekrar görmekti. Bu manzara karşısında şaşırmalı mıydı, karar veremedi. Onu artık ne şaşırtabilir ne hayrete ve dehşete düşürebilirdi bilmiyordu. Olan olmuştu ve ne yazık ki hali hazırda mevcut olan şüphelilerin arasına iki kişi daha eklenmişti. Hem de diğerleri gibi epeyce tanıdık kişilerdi.

Bu vakada nasıl bir dolap dönüyordu böyle? Neyin nesiydi bu? Hayatı boyunca bunun kadar saçma bir soruşturma yürütmemişti. Yoksa Devran’a, Gencoy Bey’in de içinde olduğu bir oyun mu oynanıyordu? Bir haftalık süre dolunca Gencoy Bey saklandığı yerden çıkacak ve iddia ettiği kadar iyi bir dedektif olup olmadığını anlamak için Devran’a bu oyunu oynadıklarını mı söyleyecekti? Çünkü eğer öyle değilse, bu vakada suçlu olmayan bir kişi bile olmadığını, öyle ya da böyle Gencoy Bey’le yolu kesişen herkesin birlik olup bu suçu ortak işlediklerini düşünecekti. Belki saçma bir düşünceydi fakat şu anda bu bile bunun bir oyun olduğu gerçeğinden daha sakinleştiriciydi. Şüphelilere her geçen gün yeni birinin eklenmesi, üstelik delillerin, sanki ilmek ilmek işlenmiş ve ortalığa saçılmışçasına kişileri doğrudan hedef göstermesi, sonunda her şüphelinin suçsuzluğunu kanıtlaması, bu vakayı gerçek olamayacak kadar absürt bir hale sokmaya zaten yetiyordu. Bir de sonunda bu işin bir oyun olduğu saçmalığıyla yüz yüze gelirse, öfkesini dizginleyebilecek bir güç çıkar mıydı, emin değildi. Düşüncelerinden görevlinin sesiyle sıyrıldı. O anda aynı görüntüyü en az yirmi kez başa alıp tekrar izlediğinin farkında bile değildi.

“Ne aradığınızı söyleseniz, belki bir yardımım dokunurdu.” 

Devran, görevlinin sözünü duymamış gibi ayağa kalktı. Bir yandan az önce çıkarıp sandalyenin arkasına iliştirdiği ceketini giyerken bir yandan parmağını monitöre tıklattı.

“Şu karenin çözünürlüğünü yükseltme şansımız var mı?”

Görevli, elinden geleni yapacağını söyledi ve başını bilgisayar klavyesinin tuşlarına gömdü. Aynı anda kayıt odasının kapısı açıldı. Önay Bey az önceki kadar öfkeli görünmüyordu. “Devran Bey!” dedi, sesindeki heyecanı saklayamayarak. “Hemen gelmeniz gerek. Aradığınızı bulduk.” Devran, dakikalardır her talimatına eksiksiz uyan görevliye döndü tekrar. Kendisine teşekkür edileceğini sanan görevli yepyeni bir talimatla daha karşılaşınca, belli belirsiz omuzları çöktü.

“Çözünürlüğü yükselttikten sonra her iki arabanın sürücülerini ve yaşlı kadını gösteren birer çıktı hazırlamanızı istiyorum.”

Cemre Pansiyon’un tüm personelini bir anda alıştıkları rutinden çıkarıp şaşkına çeviren meşhur telefon nihayet bulunmuştu. Üstelik yapılan aramalar sonucu değil tamamen bir tesadüf eseri. Yaklaşık beş yüz metre karelik arazinin üzerinde tüm ihtişamıyla yükselen pansiyonun her köşesi didik didik edildiği halde, o ana kadar hiç kimse aranan telefonu bulamamıştı. Hali hazırda bir sürü odası misafirlerce işgal edilmiş bir yerde, kimseyi tedirgin etmeden arama yapmak zaten yeterince zordu bir de telefona ait hiçbir iz bulunmayışı Önay Bey’i çileden çıkarmış, personelin üzerinde hissettiği baskı daha da çoğalmıştı. Zavallı gençler tam bu işten ümitlerini kesmiş, çaresizce teslim olmaya ve başlarına gelecek her şeye razı olduklarını söyleyip gerekirse kovulmaya hazırlanırlarken, pansiyonun bahçıvanı imdatlarına yetişmişti. Bahçıvanın hiç hesapta yokken, uzun süredir boş durduğu için canını sıkan bir köşeye erguvan fidesi dikmeye karar vermesiyle belki de yıllarca karanlıkta kalacak bir delil yeryüzüne çıkmıştı. Üzerine ağır bir cisimle vurularak kırıldığı tahmin edilen telefon, piyasada her yerde kolayca bulunabilecek bir naylon torbaya sarılmış, epeyce derine gömülmüştü. Devran torbayı arabasının torpido gözüne koyarken, bir kez daha kendine doğru çevirip baktı. Telefon, telefon olmaktan çok uzak görünüyor, üzerinden kamyon geçmiş bir metal kutuyu andırıyordu. Eğer bilişimci arkadaşı bu telefonu bir araya getirebilir ve açabilirse çok büyük bir mucize yaratmış olacaktı.

Saatlerdir Cemre Pansiyon’da aranan tek delil telefon olmasına rağmen bulunan sadece o değildi. Görevlinin bahsettiği, kuruyan mazı ağaçlarının açtığı boşluğun baktığı yan sokakta, kaldırımın kenarında bir kâğıt mendil parçası bulunmuştu. Aradan dört gün geçmiş olmasına rağmen mendilin üzerine sinen eter kokusu hâlâ hissediliyordu. Yaşlı kadının ve Gencoy Bey’in otoparktan çıkmak için o boşluğu kullandıkları kesin gibiydi, bulunan mendil sayesinde de Gencoy Sümer’in nasıl etkisiz hale getirildiği üzerine tahmin yürütülebilirdi. Yaşlı kadın, o ana kadar gizemini hâlâ koruyan bir biçimde oyalayıp kandırdığı adamı daha fazla zapt edememiş olmalıydı. Belli ki kendi arabasını önceden o sokakta bırakmıştı. Yaşı ve fiziksel özellikleri göz önünde bulundurulunca önce Gencoy Bey’i arabaya binmeye ikna etmiş sonra bayıltmış olmalıydı. Belki de arabada ona yardım etmek için bekleyen bir adamı vardı. Bu senaryo, bu şekilde uzayıp giderdi.

Devran, Önay Bey’in iğneleyici sözleri eşliğinde Cemre Pansiyon’dan ayrılırken vakit öğlene geliyordu. Uzaklaşmadan evvel arabasını yan sokağa çekti. O geceye ait bir iz ya da bir kamera, kim bilir, belki bir görgü tanığı bulur umuduyla etrafı süzdü. Maalesef yan sokak işlek olmayan, çoğu kentsel dönüşüm sebebiyle kapatılmış eski dükkânlardan oluşan, ıssız, sessiz bir sokaktı.

İPUÇLARINI TAKİP EDİN! 1

Başını yolcu koltuğunda yan yana duran yeni şüphelilerinin resimlerinin olduğu çıktılara çevirdi. Emily, Turgut, Gülgün, Hanife, İsmail, Cemil, Önay ve Reha derken şimdi de bu iki kişi… Bir de şu Yeliz Hanım’ın anlattığı karanlık adamlar vardı ki onları nerede araması gerektiğine dair aklında ufacık bir fikir dahi yoktu. Daha kaç kişi çıkacaktı karşısına ve bu kişilerin kaçı gerçek suçluydu? Başına saplanan ağrıyı savuşturmak için parmak uçlarıyla şakaklarını sıktı. Zanlının verdiği süre bitmek üzereydi ve eğer iddia ettiği gibi o vakte kadar Gencoy Bey’i bulamazsa, neler olabileceğini hayal bile etmek istemiyordu. 

Kağıtları kenara itip yaşlı kadının resepsiyon bankosuna kitabı bıraktıktan sonra sinsice sırıttığı görüntüden alınmış çıktıyı aldı eline. “Kimsin sen?” diye fısıldadı. “Ne yapmaya çalışıyorsun?” Aslında en önemli soru buydu. Bu kadın ne yapmaya çalışıyordu? Gencoy Bey’i kaçırdığı yetmiyormuş gibi bir de bunu adamın rızasıyla yapmıştı. Onu nasıl ikna etmişti? Bu, Devran’ın zihninde en çok yer kaplayan sorulardan biriydi. Yaşlı kadın ilk andan beri birileri tarafından görülmek, tanınmak, tespit edilmek umurunda değil gibi davranmıştı. Apartmanda da pansiyonda da kameraların kayıt yaptığını çok iyi biliyordu. Kitabı resepsiyona bırakırken kameralara attığı sinsi sırıtış bunun kanıtıydı. Tüm olanların düzenlenmiş bir senaryonun parçası olabileceği düşüncesi Devran’ın tüylerini ürpertti. Çünkü eğer öyleyse, bu kedi fare oyununun sadece bir açıklaması olabilirdi; zanlı, Devran’ın tahmin ettiğinden daha psikopattı ve amacı Gencoy Bey’in sadece itibarını zedelemek değil belki de onu öldürmekti.

Daha fazla zaman kaybetmek istemedi. Elindeki kağıtları aldığı yere savurup anahtarı kontağa yerleştirdi. Sırada yeni şüphelileri sorguya çekmek vardı. Aradığı kişilerin hepsini aynı binada bulacak olma düşüncesi kısa süren bir rahatlama sağlasa da bu his geldiği gibi hızlıca yerini endişeye bıraktı. Ya yine boşa kürek çekiyorsa, ya bu sefer de elle tutulur bir sonuç elde edemezse. Endişelerinin zihnini ele geçirmesine izin veremezdi. Hızlıca kendini toparladı, dergi binasına gitmek üzere aracı çalıştırdı. Cep telefonundan yükselen ritmik melodi tekrar durmasına sebep oldu. Arayan kriminolog arkadaşıydı.

“Devran abi, senin iş tamam.”

Kafası öyle karışıktı ki arkadaşının hangi işten bahsettiğini hatırlamak için birkaç saniye düşünmek zorunda kaldı.

“Getirdiğin zarftaki parmak izleriyle eski zarflardaki izler tıpatıp uyuşuyor.”

“Ben böyle işin,” diye başlayan bir küfür savurdu Devran. Hiç soluklanmadan, “Emin misin?” diye sordu telefondakine. Olumlu cevabı almasıyla, direksiyonu Gencoy Bey’in apartmanına giden yola kırması bir oldu. Aynı anda telefonunda, son günlerde, son aramalar kısmında birinciliği kimselere kaptırmayan Turgut ismine dokundu.

Parmak izi sonucuna göre tehdit mektuplarındaki izler Cemil Bey’e aitti. Gerçek suçlu Cemil Bey miydi, bunu anlamak için onunla yüz yüze görüşmeliydi. Peki ya diğer şüpheliler ne olacaktı? Gencoy Bey’le kavga eden Reha Bey, arabayı pansiyonun önünden alıp Emily Smith’in evinin önüne götüren kişiler… Onlar da bu işin içinde olabilirler, Cemil’le iş birliği yapıp Gencoy Bey’i kaçırmış olabilirler miydi? Belki de Cemil ve diğerleri yaşlı kadının maşalarıydılar. Bu suçu herkesin birlik olup işlediği fikri, dönüyor, dolaşıyor ve sonunda çakılıp kalıyordu Devran’ın zihnine. O kovaladıkça bu fikir daha da sabitleniyordu.

Telefon üçüncü çalışta açıldı. Selamsız sabahsız, “Turgut Bey,” dedi Devran. “Şu anda neredeyseniz, hemen eve gidin. Benim oraya varmam biraz zaman alabilir. Gencoy Bey’in telefonu bulundu, önce onu Emniyet’e, Bilişim Birimi’ndeki arkadaşıma bırakmam gerekiyor. Oradan da Kriminoloji’ye geçip bulunan diğer delili vereceğim. Cemil Bey’i bulun ve ben gelene kadar gözünüzü üzerinden ayırmayın.”

Karşı taraf sessizliğini koruyordu. Devran, arkadan gelen uğultuları duymasa, Turgut’un kapattığını düşünecekti. Ne vakit sonra sıkıntılı bir soluk alışveriş ve kırık bir ses geldi karşı taraftan.

“Acele etmenize gerek yok Devran Bey. Cemil abi istese de bir yere kaçamaz.”

“Ne demek bu şimdi?”

“Kendisi bu sabah Hakkın rahmetine kavuştu ve gidebileceği en uzak yere zaten gitti, demek…”

***

Turgut’tan şaşırtan haberi alır almaz Bilişim Birimi’ne giden Devran, arkadaşının umutsuz sözleriyle hayal kırıklığına uğramıştı. Paramparça olmuş telefonu ne yapıp edip bir araya getirse bile içindeki bilgilere asla erişilemezdi. Şansını Kriminoloji’de denemesini tavsiye etmişti. Telefon konusunda ona yardımcı olamayacaktı fakat Gencoy Bey’in bilgisayarlarından iyi haberler vardı. İnceleme bitmek üzereydi. Ertesi gün, öğlenden sonra saat ikide, Bilişim Uzmanı’nın evinde buluşmak üzere sözleştiler. Devran, nihayet elle tutulur delillere kavuşacak olmaktan memnun, Kriminoloji’ye geçmişti. Kriminolog, Bilişim Uzmanı kadar umutsuz konuşmamıştı. Telefonun içindeki bilgilere erişilemeyecek olması üstündeki bulgulara da erişilemeyeceği anlamına gelmiyordu. Mendil parçasının eterli olduğunu anlamak için mikroskop altına koymaya gerek yoktu. Eter kokusu bariz bir şekilde hissediliyordu. Üzerinde başka izler olup olmadığını anlamak için birkaç araştırma yapılması gerekti. Art arda aldığı iyi haberler Devran’ın, Gencoy Bey’i sağ salim kurtaracağına olan inancını yeşertmeye yetmişti.

“İnanamıyorum Devran Bey, demek parmak izleri Cemil abiye aitmiş. Bu onun aradığımız fidyeci olduğunun kanıtı. Peki, neden yaptı böyle bir şeyi? Gencoy’la alıp vermediği ne olabilir? Üstelik çok da severdi Gencoy’u. Demek ikili oynuyormuş. Şimdi de öldü gitti. Of, düşündükçe delirecek gibi oluyorum. Bu adam öldüğüne göre şimdi biz Gencoy’u nasıl bulacağız?”

“Sakin olun Turgut Bey, Cemil Bey ölmüş olabilir fakat yaşlı kadın hâlâ yaşıyor. Hatta diğerleri de…”

“Diğerleri mi?.. Kimden bahsediyorsunuz siz?”

Devran, elinde tepsiyle yanlarına yaklaşan Gülgün’ü görünce zaten fısıldayarak anlattığı konuyu, “Sonra konuşuruz,” diyerek kapattı.

Cemil’in hınca hınç dolu salonunun bir köşesinde, sıralanmış sandalyelerde oturuyorlardı. Geldiğinde apartmanın dış kapısına kadar uzanan kalabalığı zar zor yarmış, Turgut’un yanına güç ulaşmıştı. Ayak üstü, Gencoy Bey’in cep telefonu sinyallerinin alındığı pansiyonu ve orada karşılaştığı Önay Bey sürprizini anlatmıştı. Önay Bey’in aklanmasında büyük rol oynayan kamera görüntülerinden ve Reha Bey de dahil olmak üzere, potaya yeni yerleşen şüpheli kişilerden, şimdilik yeri ve zamanı olmadığına kanaat getirip bahsetmemişti.

Gülgün’ün uzattığı çayı alırken ayaklarının dibinde bir şeyin kımıldadığını hissetti. Bu, Cemil Bey’in en az kendi kadar perişan görünen kedisiydi. Devran, ayağına kadar gelen bu fırsatı kaçırmak istemedi. Parmaklarını kedinin yapış yapış olmuş tüylerinin arasına geçirdi. Birkaç okşayıştan sonra kedi olduğu yere keyifle yayıldı. Devran, kedinin bir parça tüyünü baş parmağıyla işaret parmağının arasına sıkıştırıp hızlıca çekti. Ciyaklayarak uzaklaşan kedinin ardından şaşkın bakışlarla bakan Turgut’un, mektupların üzerinde tespit edilen hayvan DNA’sından haberi olmadığı için gördüğü manzaraya bir anlam verememesi doğaldı. Devran tüyleri cebine soktu ve hiçbir şey olmamış gibi Turgut’un kulağına eğildi.

“Nasıl ölmüş Cemil Bey?”

Turgut kediyle yaşanan bu tuhaf durum karşısında yaşadığı şaşkınlığı gizlemeye çalışarak cevap verdi Devran’a.

“Kalp krizi… Bu sabah Yeliz Hanım bulmuş. Eve girdiğinde, Cemil abi koridorda boylu boyunca yatıyormuş. Önce sızmış olduğunu sanmış. Öldüğünü anlayınca, hemen Gülgün ablaya haber vermiş, o da Cemil abinin yeğenine. Ardından belediyeden doktor gelmiş. Öyle işte… Küt diye gitmiş adam kalp krizinden.”

“Cenaze ne zaman gömülecek?”

“Bilmiyorum, belediye tabibi ölüm raporunu vermiş. Cemil abinin yeğeni işlemler için koşturuyor. Şansı varsa ikindiye yetişir.”

Bu işte bir iş vardı. Cemil’in tam da suçu ifşa olmuşken aniden kalp krizinden ölmesi doğal olamayacak bir tesadüftü.

“Kalp krizi olduğuna emin misiniz?” dedi Devran, fısıldamaktan artık çatallaşmış sesiyle. Turgut, soruyu anlamamış gibi baktı Devran’a. Aslında soruyu anlamıştı, anlamadığı, Devran’ın neden bu soruyu sorduğuydu. Sesindeki ikilemi saklayamadan, “Doktor, ‘Kalp krizi,’ demiş,” dedi. Devran’ın düşünceli sessizliği Turgut’u daha fazla endişelendirdi.

“Ne demeye çalışıyorsunuz Devran Bey?”

“Bu adam gömülmeden önce ona otopsi yapılmalı. Korkarım onu susturan, sadece ilahi güç değil.”

“Öldürüldü mü yani?”

“Bilmiyorum… Bildiğim tek şey bunu öğrenebilmemiz için Cemil Bey’e otopsi yapılması şart.”

Turgut’un gözlerine bu fikre pek sıcak bakmadığını belli eden bir bakış oturdu. “İyi diyorsunuz da” dedi, sesi bu fikri saçma bulduğunu haykırırcasına öfkeliydi. “Bunu, Gencoy’un kaçırıldığını belli etmeden, herkese nasıl açıklarız? Doktor raporunu verdi ve çoktan gitti. Ortaya böyle bir iddia atabilmemiz için elimizde kanıt olmalı ki elimizdeki kanıtları açıklamaya kalkarsak, o zaman saklamak istediğimiz en büyük olayı, yani Gencoy’un kaçırıldığını da açıklamamız gerekir. Bu işin sonunda Gencoy zararlı çıkabilir. Buna izin veremem.”

“Endişelenmeyin Turgut Bey.”

Turgut, bir yandan öfkesini bastırmaya, bir yandan fısıldayarak konuşmaya çalışırken, “Bence siz de artık endişelenmeye başlasanız iyi olur Devran Bey,” dedi. “Günlerdir yanlış kişilerin peşinden gidiyorsunuz ve önümüzde sadece birkaç günümüz kaldı. Bunu bu şekilde söylemek istemezdim ama sizin iddia ettiğiniz kadar iyi bir dedektif olmadığınızı düşünmeye başladım.”

Devran,  Turgut’un isyanını anlıyordu. Bu konu hakkında kendini ona ispat etmeye ve onu sakinleştirmeye harcayacak vakti yoktu. Az önce duyduğu ufak çaplı hakareti duymamış gibi konuyu değiştirdi.

“Cemil Bey’in yeğeni nerede? Belki onunla konuşursam, otopsi talebinde bulunabilir.”

Turgut bu adama daha fazla dert anlatmak istemedi. Kollarını kavuşturup sırtını sandalyeye dayadı ve “Bilmiyorum nerede, bekçisi miyim ben onun?” diye çıkıştı. “Yalnız bilmenizi isterim, Cemil abinin yeğeni biraz deli doludur. Bulaştığınıza pişman edebilir sizi,” dedikten sonra yanında oturan Ali Rıza Bey’e doğru çevirdi başını ve bir daha Devran’a doğru dönmedi.

Devran, Turgut’un onu yok sayma çabasına aldırış etmedi. Diğer odalarda gizlice araştırma yapmak üzere ayaklandı. Daire iki oda bir salondan oluşuyordu. Koridorda misafirlere çay servisi yapmak üzere dolanan kadınları atlatıp ilk odaya daldı. Burasının yatak odası olarak kullanıldığı zamanların çok eskilerde kaldığı anlaşılıyordu. Oda, Cemil’in son yıllardaki pejmürde halini birebir yansıtır haldeydi. Dağınık, pis ve kokuşmuştu. Kirli mi temiz mi olduğu belli olmayan kıyafetler, komodinin, yatağın üstüne ve yerlere saçılmıştı. Yatağın ve yorganın çarşafları en son kim bilir ne zaman değiştirilmişti. Tuvalet aynasının üzerindeki toz, Nilüfer Hanım gittiğinden beri düzenli silinmediğinin kanıtıydı. Elbise dolabını ve çekmeceleri karıştırdı. Yatağın, döşeğin, yorganın altına baktı. Kalorifer peteklerinin aralarını bile kontrol etti. Şüpheli bir durum tespit edemedi.

Ne odası olduğuna karar veremediği diğer odada tek başına köşeye dayanmış bir kanepe, önündeki sehpa ve duvardaki konsoldan başka bir eşya yoktu. Konsolun üzeri Cemil’in çeşitli müzik ve şiir yarışmalarından kazandığı plaketlerle doluydu, içindeyse aile ve düğün albümleri duruyordu. Fotoğraflara bakılırsa Cemil gençken yakışıklı, şık giyinmeyi seven, müziğe ve karısına âşık biriydi. Adamın kendini bu hale nasıl soktuğuna hayret edip eli boş kapıdan çıkıyordu ki Yeliz’le burun buruna geldi. Eveleyip gevelemeden doğruca, tuvaleti aradığı yalanını söyledi. Yeliz, bugün yaşadığı şoktan dolayı olsa gerek yorgun görünüyordu. Yine de güzel yüzüne Devran’ın içini ısıtan gülümsemesini kondurmaktan geri durmadı. Koridorun sonundaki kapıyı işaret etti ve az önce Devran’ın çıktığı odaya girdi. Köşedeki komodinin içinden bir masa örtüsü alıp mutfağa gitti. Salınarak önünden geçen Yeliz’den etrafa yayılan çiçek kokusu, Cemil’in yatak odasını etkisi altına almış kötü kokuyu bastırmaya yetmişti. 

Banyo, evin diğer odalarına nazaran temizdi. Belli ki komşu hanımlardan biri, baş sağlığına gelecek kişilere ayıp olmasın diye burada üstünkörü de olsa bir temizlik yapmıştı. Devran birkaç dakika içinde klozet rezervuarının içi de dahil, her yere baktı. Bir banyoda olmaması gereken hiçbir eşyaya rastlamadı. Ne olur ne olmaz, ses dışardan duyuluyorsa diye tuvalette doğal ihtiyacını giderdiğine inanılması için sifona bastı. Ellerini yıkadığı düşünülsün diye musluğu açtı. Kapatırken musluğun yanındaki diş fırçasıyla diş macununun durduğu bardağa çarptı. Bardak devrildi, içindeki diş fırçası yere düştü ve banyo dolabının altına yuvarlandı. Aksi şeytan, Devran’ın ayağına çelme takmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Dizlerinin üzerine çöktü. Fırçayı almaya uğraşırken, küçük, mavi bir şey fark etti. Ne olduğunu anlamak imkânsızdı. Bundan böyle kullanılmayacağı kesin olan diş fırçasını parmak uçlarına yerleştirdi ve onun yardımıyla duvar dibindeki nesneyi kendine doğru çekti. Bu, iki santim uzunluğunda, çapı bir santime yakın silindir biçiminde bir kapaktı. Neyin kapağı olduğunu anlamak için altını, üstünü çevirdi. Üzerinde ne bir etiket ne de bir işaret vardı. Banyo kapısının tıklamasıyla kapağı, içinde kedi tüylerinin olmadığı diğer cebine soktu.

Yokluğu sırasında sanki daha da kalabalıklaşmış gibi görünen salonu es geçip dış kapıya yönelmişti ki Gülgün’e yakalandı. Kadının elinde bir tepsi ve içinde boş çay bardakları vardı. Kendi dairesinden geliyor olmalıydı. Hüzünlü bir sesle, “Devrancığım, Gencoy’a haber vermek lazım. Cenazeye yetişemez ama olsun. Sen yine de ara ve söyle,” dedi.

Devran Gülgün’ün sözlerini, ağzında yuvarladığı birkaç sözle geçiştirdi. “Cemil Bey’in bir yeğeni varmış,” dedi, konuyu böyle hızlı değiştirebildiğine kendi de şaşarak.

“Var ya… Salih…” dedi Gülgün. Ardından elini ağzına siper ederek Devran’a doğru yaklaştı. “Adı batasıca…” diye fısıldadı.

“Neden öyle dediniz? Kötü biri mi bu Salih?”

Aynı fısıltılı ses tonuyla devam etti Gülgün. Arada bir etrafına bakınıyor, gören, duyan biri var mı diye kontrol ediyordu.

“Kötü değil de… Hayırsız işte. Yıllar var ki bir saatliğine bile uğrayıp dayısının halini hatırını sormamıştır. Neymiş efendim, dayısı annesinin hakkı olan bir arsayı adil olmayan yollarla almışmış ellerinden. Yalan! Cemil Bey onun bir karış arsasına konacak adam değildi. Ama işte takmış bir kere kafasına. Cemil Bey’le eski karısı Nilüfer ne deseler inandıramadılar Salih’i.”

“Cemil Bey’in öldüğünü eski karısına söylemediniz mi?”

“Yok canım, neden söyleyeceğim? Salih’i aradım ama eski karısını aramak aklımın ucundan bile geçmedi. Hem arasam da nerede bulacağım? Bir sabah tası tarağı toplayıp bastı gitti Nilüfer. Öyle bir kadın da değildi ama ne oldu da şeytana uydu bilmiyorum,”

“Belki Cemil Bey sandığınız kadar iyi biri değildi.”

“Olur mu hiç canım. Melek gibi adamdı rahmetli. Ağzı var dili yoktu. Bir gün olsun bir kavgalarını duymadık.”

“Komşularla nasıl geçinirdi Cemil Bey? Abimle mesela… Gördüğüm kadarıyla bu apartmanda herkes abimi çok seviyor. O da sever miydi?”

“Aa bak, hakkını yemeyeyim, Cemil Bey bir güne bir gün kalbimizi kırmamıştır. Uyumlu bir komşuydu rahmetli. Hele abinle, çok iyi anlaşırlardı. O da Gencoy gibi polisiyeyi çok severdi. Fakat onun asıl kabiliyeti şiirdi. Çok güzel şiirler yazardı. Hatta bazı şiirleri bir dergide yayınlanmıştı. Duygulu adamdı rahmetli. Ama işte, Nilüfer kaçınca Cemil Bey’in müzisyenlik ve şairlik hayatı bir kalemde bitti. Zaten adamcağıza ne olduysa Nilüfer gittikten sonra oldu. İçine kapandı. Hiçbirimizle konuşmaz oldu. İçkiyi de çoğalttı o sıralar. Hayatı mahvoldu zavallının. Amaan, neyse ne… Ahiret sorusu sorup durmasana, işim başımdan aşkın zaten. Hem, sen nereye gidiyorsun? Salih az önce geldi. Cenazenin defin işlemleri tamamlanmış. İkindide yerine yerleştirilecekmiş rahmetli. Biraz daha kal da bari cenazede bulunursun. Bak abin de yok, onu sen temsil edersin artık.”

Devran, meşhur yeğen Salih’i gökte ararken yerde bulmuştu. “Nerede şimdi Salih? Kendisiyle tanışmak isterim,” dedi. Gülgün, bakışlarıyla sağı solu taradı ve sonunda aradığını buldu. Başıyla, apartmanın merdivenlerine oturmuş bir adamı işaret etti. Ardından içeri dönüp Yeliz’e seslendi. “Yelizcim, sen o çay bardaklarını yıkadıysan, evine git artık. Çok yoruldun. Cenaze törenine kadar dinlen biraz. Cenazeden sonra helva yapılacak, o zaman yine gelirsin.”

Devran, basamaklara yayılmış oturan Salih’in yanına gitti. Selam verip kendini tanıttı. Tabii, gerçek kimliğini açık etmeden… Fakat Salih’in onu duyduğu yoktu. Elindeki telefonun mesaj kısmına hızlıca bir şeyler yazmakla meşguldü. Salih’in yazdıklarına göz ucuyla bakan Devran, bütün metni okuyamamıştı elbette fakat okuyabildiği birkaç satırdan, Salih’in daha dayısının cesedi soğumadan mal mülk peşine düştüğünü anlamıştı. “Gebermiş sonunda… Hiç ölmeyecek sanıyordum… Şükür ki artık züğürt günlerin sonuna geldim. Seni de görürüm, merak etme…”

Salih, ne vakit sonra ensesinde dikilen Devran’ın varlığını hissetmişti. Mutfaktan ekmek aşırırken annesine yakalanmış haşarı çocuklar gibi bir bakış attı. Aynı anda “N’oluyo be!” diye kükredi. “Kimsin sen? Mesajlarımı mı okuyorsun gizli gizli?”

“Yanlış anladınız Salih Bey, neden gizli gizli mesajlarınızı okuyayım? Baş sağlığı dileyecektim.”

“İyi ya, diledin işte. Yaylan şimdi.”

Bu adamın Turgut’un dediğinden daha deli olduğu açıktı. Onu işkillendirmeden otopsi fikrini nasıl açacağını bilemedi Devran. “Dayınız çok iyi bir adamdı,” dedi. Hiç tanımadığı bir adam hakkında neden böyle bir laf ettiğini kendi de bilmiyordu. “Ölümü beni şoke etti,” diye devam etti sözlerine.

“Neden o kadar şoke oldun? Sen dayımın arkadaşı mısın?”

“Arkadaşı sayılmam aslında.”

“Borç mu taktı yoksa sana? Dayım öyle borçlanacak adam değildir. Hiç boşuna maval okuma bana. İnanmam… Ama diyelim ki şeytana uydu, borçlandı, baştan söyleyeyim benden zırnık alamazsın. Zaten dayımdan kalacak olan üç beş kuruşluk bir miras, onu da senin gibi fırsatçılara kaptırmam, bilesin.”

“Hayır hayır, öyle bir şey değil. Yanlış anladınız. Cemil Bey’in bana borcu falan yoktu. Abimin komşusu olur kendisi. Abim onu pek severdi. Ben de o vesileyle tanışmıştım kendisiyle.”

“İyi, n’apayım, bana ne?”

 “Size ne elbette. Konu o değil zaten. Ben aslında sizinle önemli bir konu hakkında konuşmak istiyorum.”

“Al işte, döndürdün dolaştırdın lafı paraya getiricen di mi? Hadi kardeşim, hadi… Başka kapıya.”

“Neden anlamak istemiyorsunuz Salih Bey? Benim derdim para değil. Demek istediğim…”

“Neymiş ulan demek istediğin, hanım evladı gibi kırılacağına adam gibi anlatsana ne demek istediğini.”

“Demek istediğim, Cemil Bey’in ölümü bence şüpheli bir ölüm. Kalp krizinden ölmediğini düşünüyorum ben.”

“Ya neden öldü? Koskoca doktor baktı, kalp dedi. Sen ondan daha mı iyi bileceksin? Hem, küfelik olana kadar içiyordu benim dayım. Öyle içersen, tabii böyle küt diye kalpten gidersin.”

“Fakat Salih Bey, bu işte bir iş var gibi…”

Salih için Devran’ın ne anlattığının hiçbir önemi yoktu. Öfkeyle Devran’a doğru bir adım attı. “Ne diyon lan sen?” diye bağırdı. “Niyetin ne ulan senin? Ha anladıım, mirastan pay istiyorsun, vermezsen ortaya bir laf atarım, mahkemelik olursun, dayını zor gömersin, mirası da zor alırsın mı demek istiyorsun.”

“Neden böyle şeyler düşünüyorsunuz? Benim sizin mirasınızda gözüm yok. Rica ederim dinleyin. Cemil Bey belki bir cinayete kurban gitmiş olabilir.”

Cinayet kelimesini duyar duymaz Salih’in gözlerinde şimşekler çaktı.

“Ne saçmalıyon lan! Üç kuruş için dayımı benim öldürdüğümü mü demeye çalışıyon. Ulan ben senin ananı avradını…”

Salih’in sansüre takılmaya müsait küfrü bitmeden, Devran’ın gözünün üstüne yumruğu yemesi bir oldu. Salih, bir yumrukla yetinmeyip Devran’ın üzerine atıldı.

“Bu yaştan sonra adımı mı çıkartıcan lan sen benim? Katil yeğen damgası mı vurdurcan bana? Kimsin sen? Derdin ne? Planın ne senin? Gebertirim lan seni! Elimde kalırsın!”

Merdiven boşluğundan gelen seslere koşan ahali kavgaya tutuşmuş bu ikiliyi ayırmaktan çok, Devran’ı Salih’in elinden koparmaya çalışıyorlardı. Salih sadece deli değil, delinin önde gideni olduğunu o anda herkese ispat etmişti. Beşinci katta oturan üniversiteli gençler, giriş katında oturan Öğretmen Vedat Bey ve yaşına rağmen gücünün tükenmemiş olduğu besbelli olan Ali Rıza Bey, Salih’i tutarken Turgut da Devran’ı çekip aldı Salih’in elinden. Alt kata, dairesine doğru götürmek üzere hamle etti. Aynı anda Yeliz yaklaştı yanlarına.

“Yukarı Turgut Bey! Çabuk yukarı, benim daireme götürelim. Salih’in ne yapacağı belli olmaz. Birazdan bunların elinden kurtulup sizin kapınıza dayanabilir. Hem bakın, Devran Bey’e pansuman yapılması gerek. Yoksa gözü morarabilir. Gelin, ben yaparım.”

Fazla düşünmeye gerek yoktu. Zaten düşünecek vakit de yoktu. Koşar adım Yeliz’in evine çıktılar.

Devran, meydan okuduğunun farkındaydı fakat adamın böylesi bir hamleyle kendisini etkisiz hale getirebileceğini hesaba katmamıştı. Yeliz Hanım’ı alelacele bir tepsiye pansuman malzemeleri dizerken gördü ve ona karşı nasıl bir duruma düştüğünü ancak o anda anladı. Bir kadının önünde ilk madara oluşu değildi bu. Fakat bu kadar etkilendiği bir kadının önünde ilk dayak yiyişiydi. Turgut, Devran’ı Yeliz’e emanet edip aşağıya, Cemil Bey’in evine geri döndü. Bu apartmanın sakinlerinden biri olarak bugün orada olmak zorundaydı.

“Kıpırdamayın lütfen,” dedi Yeliz, Devran’ın yüzüne doğru çevirdiği ilaçlı pamuğu, morarmaya yüz tutmuş göz altına sürterken. Devran, Yeliz’in talimatına uymaya çalışıyor, bir türlü başarılı olamıyordu. Yerinde duramamasının sebebi çektiği acı değildi. Üzerine eğilmiş, gözüne pansuman yapan Yeliz’in dudaklarının arasından yayılan çiçek kokusu yeterince baş döndürücü değilmiş gibi bir de dizinin dibinde Yeliz’in kocaman köpeği Alkan’ın hırlamasını duymak huzursuz etmişti Devran’ı. Alkan büyük ihtimalle, Devran’ın cebindeki kedi kıllarının kokusunu almıştı. Bir şeyler yapmazsa, az sonra üzerine saldırabilirdi. İşin sonunda Yeliz’e, bu kılların neden cebinde olduğunu açıklamak zorunda bile kalabilirdi. Devran’ın başı arkaya yaslanmış olduğu için el yordamıyla köpeği buldu. Sevgiyle başını okşadı. Köpeğin hırlaması kesilmişti. İyice yanına sokuldu. Köpeğin ıslak ve sıcak burnunu elinin üstünde hissediyordu. Alkan, sahibinin ilgiyle üzerine eğildiği Devran’ın tehlikeli biri olmadığına kanaat getirmiş olmalı ki elini yalamaya başladı. Bu şekilde Devran’a sevgisini ispatlamaya çalışıyor olmalıydı.

“Tamam, bitti…” dedi, köpeğiyle Devran arasındaki sevgi bağından habersiz olan Yeliz. Elindeki pamuğu sehpadaki tepsiye koydu ve Devran’ın tam karşısındaki kanepeye oturdu. Asıl konuya geçmek için sabırsızlanıyor gibiydi.

“Ne oldu böyle Devran Bey? Salih size neden saldırdı?”

Devran ağır hareketlerle cebinden mendilini çıkardı. Alkan’ın salyalarını elinden temizleme bahanesiyle bir süre oyalandı. Yeliz’e ne cevap vereceğini düşünmek için zaman kazanmaya çalışıyordu. Cemil Bey’in bir cinayete kurban gitmiş olma ihtimali olduğunu söylese, Yeliz ilk iş, bu fikre nereden vardığını soracaktı. Salih zaten herkese onu neden tartakladığını anlatacağı için bahane de uyduramazdı. Yeliz en kısa zamanda gerçeği öğrenecekti. Lafı dolandırmadan, “Cemil Bey’e otopsi yaptırması gerektiğini söyledim,” dedi. Yeliz’in gözleri yuvalarından fırladı. “Anlamadım, neden ki? Cemil abinin kalp krizinden öldüğüne inanmıyor musunuz?”

“Bilmiyorum… Sadece, böyle ani ölümlerde otopsi yapılmalı diye düşünüyorum. Benim tek suçum bu düşüncemi Salih Bey’e söylemek oldu. Böyle bir tepki vereceğini kestiremedim.”

“Hay Allah, ben de şüphelendiğiniz bir şey var sandım. Salih size saldırmadan önce sizin, ‘Cinayet,’ dediğinizi duydum sanki.”

“Hayır hayır, bir şeyden şüphelendiğimden değil. ‘Belli mi olur, ya bir cinayete kurban gitmişse ne olur ne olmaz, bir otopsi yapılsın,’ dedim sadece. Fakat adam beni yanlış anladı. Asıl onun bu fevri çıkışından sonra içime bir şüphe düştü. Para için dayısını öldürmüş bile olabilir.”

“Boş yere evham yapmışsınız Devran Bey. Boş yere de hırpalanmış oldunuz. Salih sağlam ayakkabı değildir, kabul ediyorum. Onu yıllardır biliriz. Uzun zamandır görmedik tabii ama emin olun, Salih’te sağa sola gösterdiği cesaretin onda biri bile yoktur. O kim, miras için dayısını öldürmek kim? Şansı yaver gitti ve Cemil abi eceliyle öldü. Yoksa daha yıllarca beklerdi dayısının mirasını.”

Sözü bitince başını yana çevirip gülmeye başladı. Kendini tutmasa kahkahalar atacak gibiydi. “Kusura bakmayın Devran Bey,” dedi, aynı anda toparlanarak. “Sizi rencide etmek için gülmedim. Sanırım biraz fazla polisiye film izliyorsunuz. Böyle şeyler anca filmlerde olur. Kimin aklına gelir, evinde kalp krizi geçirip ölen bir adamın, bir cinayete kurban gitmiş olabileceğini düşünmek, otopsi istemek? Ay vallahi, aklıma geldikçe gülmemek için zor tutuyorum kendimi.”

“İnanın gerçek hayatta filmlerde olan kötülüklerden daha beterleri oluyor Yeliz Hanım.”

“Öyle mi diyorsunuz? Siz gerçek hayatın kötülüklerini bu kadar iyi bildiğinize göre ya siz de o kötülerden birisiniz ya da onları kovalayan polislerden biri…”

Yeliz cümlesini bitirince iri yeşil gözlerini Devran’a dikti. Bir yanıt beklediği belliydi. “Yok canım,” dedi Devran, “ne polisim ne de suçlu… Sizin kadar iyi niyetle bakamıyorum dünyaya, o kadar.”

Kısa fakat etkili bir bakışma yaşandı aralarında. Sessizliği ilk bozan Devran oldu.

“Cemil Bey’i siz bulmuşsunuz… Eminim sizin için çok zor olmuştur.”

Az önce güzel gülüşü tüm yüzünü aydınlatan Yeliz’in bakışlarını hüzün kapladı. Kısık bir sesle, “Evet,” dedi. “Maalesef ben buldum.”

“Korkmuş olmalısınız.”

“Korkmaz olur muyum, hem de çok korktum. Fakat korkunun ecele faydası yok. Ölüm herkesin başında. Ölüden, ölümden korksak da metanetli olmak zorundayız. Annemi kaybettiğimde onsuz yaşayamayacağımı düşünmüştüm. İnsanoğlu her acıya alışıyor.”

Yeliz’in annesinden bahsederken yüzüne yerleşen acı, kelimelerle tarif edilecek türde değildi. Her ne kadar o acıya alıştığını söylüyor olsa bile Devran onun acısının ilk günkü kadar taze olduğunu sesinden anlamıştı. “Başınız sağ olsun,” dedi. Buruk bir gülümseme ile karşılık verdi Yeliz. “Dostlar sağ olsun.”

“Kaç yıl oldu anneniz vefat edeli.”

“On gün sonra yedi sene dolacak.”

“Sizi üzmeyecekse, annenizin neden vefat ettiğini sorabilir miyim?”

Yeliz, Devran’ın sorusunu yanıtlamak yerine, başını önüne eğdi ve sessizce oturmaya başladı. Kadının konuşmak istemediğini anlayan Devran, ortama hâkim olan sessizliği, “Cemil Bey nasıl biriydi?” diyerek bozdu.

“İyi adamdı rahmetli,” dedi Yeliz. Annesiyle ilgili konuşmak istemeyişini anlayışla karşılayan Devran’a minnettar olduğunu bakışlarıyla belli etti. “Böyle deyince de sanki hoca, ‘Merhumu nasıl bilirdiniz?’ demiş ve ben de ‘İyi bilirdim,’ demiş gibi oldum ama Cemil abi gerçekten iyi biriydi. Evine, ailesine bağlı, çalışkan bir adamdı. Nilüfer abla onun kıymetini bilemedi. Gidişiyle o melek gibi adamı berduşa çevirdi. Cemil abi ondan sonra hiçbirimizle görüşmez oldu.”

“Cemil Bey’in evine her gün gider misiniz? Onu siz bulduğunuza göre sizde anahtar olmalı.”

“Hayır, her gün gitmem. Hatta Nilüfer abla onu terk ettikten sonra ilk kez bu sabah gittim. Aslında ben Gülpembe teyzeyle Ali Rıza amcanın kurbanı oldum.”

“Anlayamadım?..”

 “Estağfurullah ben anlatamadım. Baştan başlayayım. Ali Rıza amca ve Gülpembe teyze bu apartmanın en eskileridir. Hepimizi çocukları gibi görürler. Karısı Cemil abiyi terk ettikten sonra adam perişan oldu. Ne yiyor ne içiyordu. Gülpembe teyze Ali Rıza amcayı yollamış yanına. Biraz nasihat vermiş Ali Rıza amca. Dönerken de Nilüfer ablanın masaya bıraktığı diğer anahtarı almış. ‘Arada evini temizletiriz, yemek getiririz, bu anahtar bizde dursun,’ demiş. O zamandan beri Cemil abinin yedek anahtarı onlarda dururdu. Her gün olmasa bile sık sık iner bakarlardı, ne durumda olduğuna. Bu sabah da Gülpembe teyze çorba pişirmiş fakat aşağı götürecek takati bulamamış kendinde. Beni çağırdı ve çorbayı Cemil abinin mutfağına bırakmamı rica etti. Ben de ricasını kıramadım. Bir yandan da iyi ki Gülpembe teyze beni oraya göndermiş, diyorum. Düşünsenize, ben gitmeseydim, Cemil abinin cenazesini anca birkaç gün sonra bulurduk herhalde.”

Yeliz’in bakışları bir yerde takılı kaldı. Sözüne devam edemedi. O esnada Cemil Bey’i bulduğu anı yeniden yaşıyor olmalıydı.

“Üzülmeyin lütfen.”

“Üzülmemek elde değil ama dediğim gibi metanetli olmalıyız. Ne diyelim, vadesi bu kadarmış.

Hüzünlü bakışmalarla geçen bir iki saniyenin ardından Yeliz, Cemil Bey’in ani ölümü konusuna bir nokta koymak istediğini konuyu değiştirerek belli etti.

“Ee, siz ne yapıyorsunuz? Gencoy Bey hâlâ dönmemiş anladığım kadarıyla. Siz de onun yanına gidersiniz diye düşünmüştüm ben. Gitmediğinize göre abiniz kısa süre içinde geri gelecek demek ki.”

“Evet, konuştuk abimle. Çarşamba gününe kadar geleceğini söyledi. İşlerini hallediyormuş.”

“Öyle mi? Çok sevindim. Aslına bakarsanız sizin Gencoy Bey’in kardeşi olduğunuzu duyduğumda çok şaşırmıştım. Yıllardır tanırım Gencoy Bey’i, aramızda bir sürü sohbet geçti fakat sizden hiç bahsetmemişti. Sonra işin aslını Gülgün abla anlattı. Meğer yıllardır görüşmüyormuşsunuz. Umarım abiniz gelince aranızdaki küslük biter. Böylelikle sizi daha çok görme fırsatımız olur.”

Yeliz, yanlış bir söz söylemiş de pişman olmuş gibi yerinde kıpırdandı. Utanmışa benziyordu. İmdadına köpeği Alkan yetişti. Yaramaz köpek, sahibinin bir süredir kendisiyle ilgilenmemiş olmasından sıkılmış olacak ki portmantonun üzerinde duran çantayı yere indirip patilerinin arasına sıkıştırmış, dişleriyle kemiriyordu. Yeliz yanına gidince ağzında çanta, odada oradan oraya kaçmaya başladı. Onun için eğlenceli bir oyun olan bu kaçış, Yeliz için toplaması zor bir dağınıklığa dönüşmüştü. Alkan’ın her adımında, çantanın yarı açık ağzından, içindeki eşyalar bir bir etrafa saçılmıştı. Devran, Yeliz’in içinde bulunduğu duruma kayıtsız kalamadı. Etrafa saçılan eşyaları toplamasına yardım etti. Köpeğin ağzından güç bela kurtardıkları çantanın üzerindeki diş izlerini saymazlarsa, fazla zayiat yok gibi görünüyordu.

Bir kadının çantasına bu kadar eşyanın nasıl sığabildiğine hayret ederek, eline geçen her şeyi Yeliz’e uzatıyordu Devran.

“Cüzdanınız, buy’run… Güneş gözlüğünüz biraz çizilmiş sanırım… Neyse ki bu küçük ayna kırılmamış… Durun durun, sanırım rujunuz da konsolun altına yuvarlandı. Siz eğilmeyin, ben alırım.”

“Rica ederim Devran Bey, bırakın, ben sonra toplarım.”

“Olur mu hiç? Şimdi çıkarıyorum rujunuzu oradan.”

Alkan, sebep olduğu karışıklıktan habersiz, eğlencesine pelüş oyuncağını parçalama girişimiyle devam ediyordu. Yaptığı yaramazlığın ceremesini çeken Yeliz ve Devran’la işi bitmiş gibiydi.

“Buy’run, bu da sonuncu,” dedi Devran, ruju almak için konsolun altına uzattığı eline takılan bir tomar anahtarı çekip çıkarırken. “Yalnız, rujunuz konsolun öteki ucuna yuvarlanmış. Onu alamadım.”

“Çok mahcup oldum size Devran Bey. Kendi derdinizi unuttunuz, benimle uğraşıyorsunuz.”

“Rica ederim, bunda mahcup olunacak ne var? El birliğiyle topladık işte.”

Yeliz’in yanaklarına, yaşına yakışmayan bir pembelik yayıldı. İri yeşil gözlerini Devran’ın gözlerinden almakta zorlanıyor muydu yoksa Devran kendi kendine mi gelin güvey oluyordu, onu kestirmek zordu. Bu vakanın en güzel yanı olma şerefini hâlâ kimselere kaptırmamış olan Yeliz, Devran’ın elindeki anahtarları almak için uzandı. Devran bir süredir avucunda tuttuğu anahtarlığın ucunda sallanan gümüş renkli madalyonu kendine çevirdi. Pürüzsüz yüzeyde yazan kabartmalı yazının üzerinde parmaklarını gezdirdi ve sesli okudu.

“The world is full of good people who do bad things…”

Yeliz gülümseyerek Devran’ın avucuna bıraktığı anahtarları çantasına koydu. Atlattıkları ufak çaplı badireden dolayı çok utanıyordu. Devran’ı tekrar oturması için kanepeye yönlendirdi, kendi de çay yapmak üzere mutfağa gitti. Geri döndüğünde, “Sahi, o adamlar ne oldu? Hani savcılığa şikâyet edecekti Gencoy Bey,” diyerek, az önce başlarına gelen utandırıcı olayı unutturmaya çalışıyor gibiydi.

“Merak etmeyin, o iş halloldu,” dedi Devran, neden böyle bir şey dediğini kendi de anlamamıştı. O anda bu kadının dünyanın en güzel kadını olduğu düşündüğünden hazırlıksız yakalanmıştı belki de. Mecburen bu minvalde devam edecekti hikayesine.

“A, bu çok güzel bir haber. Çok endişelenmiştim.”

“Endişe edilecek hiçbir şey yok Yeliz Hanım. O konu kapandı.”

“Siz, Gencoy Bey’in o andaki çaresiz halini bir görseydiniz… Eminim en az benim kadar endişelenirdiniz. Neyse, çok sevindim hallolduğuna. Yine de siz kendisine avukat arkadaşımdan istediği an yardım alabileceğini hatırlatın lütfen.”

“Demek siz de avukat olacaktınız fakat okulu yarım bıraktınız.”

“Öyle oldu…”

“Nerede okuyordunuz?”

“Ankara Üniversitesi’nde…”

Yeliz sessizleşip başını önüne eğdi. Eski anılara gömüldüğü belliydi. Bir an sonra devam etti konuşmaya. “Kısmette avukat olmak yokmuş maalesef. Ama olsun, ben şimdiki mesleğimi çok severek yapıyorum.”

“Mesleğiniz nedir?”

Yeliz’in yüzüne yine o, insana kızgın kumlardan serin sulara atlıyormuş hissi veren gülümseme yayıldı. Devran’ın sorusunu yanıtlamadan boş çay bardaklarını alıp mutfağa yürüdü. Kapıya yaklaşınca, başını çevirip hınzır bir ses tonuyla, “Ne o Devran Bey, bu kadar çok soru sorduğunuza göre niyetiniz ciddi herhalde,” dedi. Aynı anda melodik bir kahkaha çıktı ağzından.

Mutfaktan döndüğünde Devran ayaklanmıştı. Cenaze töreni ikindi vaktinde yapılacaktı. Cenazeye kalıp Salih’le kanlı bıçaklı olmaktansa, dergiye gidip yeni şüphelileri sorgulamak en iyisi olacaktı. “Gidiyor musunuz,” dedi Yeliz. Sesindeki hayal kırıklığı hissedilmeyecek gibi değildi. “Hay Allah, sıktım sizi galiba. Patavatsızlık etmek istememiştim. Gülpembe teyzenin beni her gördüğü adamla baş göz etmeye kalktığını duymuşsunuzdur, diye tahmin ettiğimden, size de aynı teklifin mutlaka gelmiş olduğunu düşünüp bir şaka yapmaya kalktım. Korkmayın lütfen, benimle evlenmek zorunda değilsiniz.” Cümlesi bittiğinde dudaklarında anlayışlı bir kıvrım oluşmuştu.

Devran mahcup bir sesle, “Rica ederim Yeliz Hanım,” dedi. “Eğer günün birinde biriyle evlenirsem bunun sizin gibi biri olmasını isterdim. Sadece halledilecek birkaç işim var. O yüzden gitmem gerek. Ama isterseniz daha sonra yine görüşebiliriz,” dedi.

Yeliz gururu okşanan kadınlara has bir tavır takındı. “Gidin tabii fakat…” dedi. Bir yandan da Devran’ın morarmış gözüne bakıyordu. Bunu fark eden Devran, parmaklarını göz altında gezdirdi.

“Çok mu kötü görünüyor?”

 Yeliz yüzünü buruşturarak cevap verdi Devran’a.

“Kötü kelimesi az kalır.”

“Ne yapacağız peki?”

“Meraklanmayın, on dakika sonra o morluğu anneniz gelse bulamayacak.”

“Nasıl yapacaksınız bunu? Sihirli elleriniz mi var?”

“Eh,” dedi Yeliz, aynı anda göz kırparken, “onun gibi bir şey.” Koşar adım salondan çıktı ve bir çanta dolusu makyaj malzemesiyle geri döndü.

“Oturun lütfen, harikalar yaratacağız.”

Devran, Yeliz’in makyajla morluğu örtmek istediğini anlamıştı anlamasına fakat sonucun ne olacağı endişesini içinden atamıyordu. İşin sonunda önüne çıkan herkese rezil olmak da vardı. Dedektif Dergi binasına makyajlı girdiği anda, ona alaycı bakışlarla bakan bir sürü insanı görür gibi oldu. “Gerek yok Yeliz Hanım,” dedi, düşeceği gülünç durumu aklından çıkaramayarak. Yeliz, gücenmiş gibi dudağını büktü. “Merak etmeyin Devran Bey, bu öyle bildiğiniz makyaj değil. Bırakın da işimi yapayım,” dedi ve aynı gün içinde ikinci kez Devran’a göz kırptı. Bu yaştan sonra bir kadının oyuncağı gibi önüne oturmak, üstüne üstlük yüzüne makyaj yaptıracak olmak Devran’ın canını sıktı fakat nedenini anlamadığı bir sebepten, bu kadına itiraz etmek içinden gelmedi. Şu halini, vakasını yürüttüğü Gencoy Bey görse, “Beni bulacağına, gönül derdine mi düştün Devran?” deyip yüzüne tükürecekti. Bunu yaptığına kendi bile şaşarak, az önce kalktığı kanepeye tekrar oturdu. Yeliz’in o esnada yüzünde neler yaptığını bilmiyordu fakat bunu yaparken vücudundan yayılan güzel koku her şeye değerdi.

“İşte bittiii,” dedi Yeliz coşkuyla. Konsolun üzerinde duran küçük bir el aynasını kaptığı gibi Devran’a doğru tuttu. “Ee, nasıl olmuş?”

Devran gözlerine inanamadı. Gözündeki morluktan eser kalmadığı gibi yüzüne makyaj yapıldığını belli eden ufacık bir belirti dahi yoktu. “Sanırım gerçekten elleriniz sihirli,” dedi.

“Yok canım, sihirle büyüyle değil, marifetle oldu. Mesleğim bu benim. Plastik makyaj uzmanıyım ben.”

***

Devran Yeliz’in yanından çıkar çıkmaz, tekrar Kriminoloji’ye gitti. Emniyet Müdürü, onun mütemadiyen Emniyet’in çeşitli birimlerine yaptığı ziyaretlerden dolayı işkillendiğini belli ediyor olsa da bu riske girmek zorundaydı. Cemil Bey’in kedisinin kıllarını daha fazla cebinde tutamazdı. Banyoda bulduğu meçhul mavi kapağın da incelenmesinde yarar vardı. Daha iki saat önce yanında olduğu Kriminolog arkadaşı kedi kıllarını boş delil poşetine koydu. Karşılaştırmayı ertesi güne kadar yapmaya çalışacaktı. Mavi kapağı eldivenli eline alıp ışığa doğru çevirdi. Ne olduğu hakkında, bir bakışta, kesin bir şey söylemesine imkân yoktu fakat tahminleri vardı. Kas içi enjeksiyonlarda kullanılan otomatik enjektörlerin uç kısmındaki koruma kapağına benziyordu. İnsülin, Betaferon, Adrenalin ve daha onlarca ilaç vardı, bu şekilde kullanılan. Bu kapağın hangisine ait olduğunu bulmak için araştırma yapması gerekti. Yine de tahminleri doğru çıkmayabilir ve sonunda kapak, şeker kutusu kapağı bile olabilirdi.

Kriminoloji ziyaretinden sonra yeni şüphelilerini sorgulama vakti nihayet gelmişti. Aradığı kişilerin hepsini Dedektif Dergi binasında bulma umuduyla yola koyuldu. Dergiye geldiğinde Gamze ve Emel’i toplantı salonunun büyük masasının başında buldu. Gamze, elinde bir kâğıt parçası tutuyor ve Emel’e, “Kaç gündür şu resme bakıp duruyorum,” diyordu. Devran biraz daha yaklaşınca, bunun, yaşlı kadının Gencoy Bey’in apartmanına girerken kayıt edilmiş görüntüsünden alınan çıktı olduğunu fark etti. Devran’ın yanlarına yaklaştığını gören Gamze sıkıntıyla yerinden kalktı ve selam bile vermeden, “Bu resimde beni rahatsız eden bir şeyler var Devran Bey,” dedi.

“Nedir Gamze Hanım? Neden bu kadar rahatsız oldunuz?”

Gözlerini belerten Emel, “Aldırmayın siz ona Devran Bey,” dedi. Gamze’nin öfkeli bakışlarını üstüne çevirdiğini hissedince ona dönüp “Haksız mıyım ama Gamze, üç gündür şu kağıtla yatıp onunla kalkıyorsun. Tanımıyoruz işte. Neden zorluyorsun ki?” diye çıkıştı. Gamze bezgin bir bakış attı Emel’e. Ona cevap vermek yerine, Devran’a döndü. 

“Ben de onu anlamıyorum ya… Ben bu kadını tanımıyorum fakat sanki daha önce bir yerlerde onunla karşılaşmışım gibi hissediyorum.”

“Neden böyle hissettiğiniz hakkında hiçbir fikriniz yok mu?”

“Hayır, yok… Asıl sorun da o ya zaten. Benim hafızam çok güçlüdür. Gördüğüm birini asla unutmam. Bu resme bakınca onu bir yerlerden hatırlıyor gibi hissediyorum fakat onu görmediğimden de eminim. Bu berbat duygu yüzünden kaç gündür başka bir şey düşünemez oldum. Gencoy Hoca’yı bulamadınız. Hiçbir şey yolunda gitmiyor ve ben kalkmış burada ne idiği belirsiz bir kadının neden bana bu kadar tanıdık geldiğini düşünerek kafa patlatıyorum.”

Emel, arkadaşının bu çaresiz haline daha fazla kayıtsız kalamadı. Koluna girdi ve “Yapma böyle… Harap ettin sinirlerini. Gel biraz bahçeye çıkalım,” dedi. Bir yandan da Gamze’nin sıkı sıkıya tuttuğu kâğıdı elinden almaya çalışıyordu. Devran yanından ayrılmaya hazırlanan kadınlara Reha Bey’in binada olup olmadığını sordu. Şanslıydı, Reha Bey de diğer şüpheliler de ordaydılar.

Birkaç dakika sonra Emel ve Gamze’den boşalan sandalyelerde Devran ve Reha Bey karşılıklı oturuyorlardı. Devran konuşmuyor, sadece gözlerini dikmiş karşısında oturan adamı süzüyordu. Bu sinir bozucu bakış yüzünden mi yoksa gerçekten suçlu olduğundan mı bilinmez, Reha Bey huzursuzca yerinde kıpırdandı. En sonunda dayanamayıp “Konuşmayacak mısınız artık Devran Bey?” diye sordu. “Benimle görüşmek istemişsiniz ve şimdi boş boş yüzüme bakıyorsunuz. Ne oldu? Ne istiyorsunuz benden?”

Devran, o kendine has, çoğu kişinin nefret ettiği ukala bakışını takındı yine. “Bence siz neden burada olduğumu çok iyi biliyorsunuz Reha Bey,” dedi. Karşısındaki adamın itiraz etmesine fırsat vermeden devam etti sözlerine.

“Yine de bunu sizden duymak istiyorum.”

“Hey Allah’ım…  Bilmece gibi konuşmasanıza. Benimle neden görüşmek istediğinizi gerçekten bilmiyorum. Hem, bana öyle bakmayı keser misiniz lütfen.”

“Nasıl bakıyormuşum size?”

“Ne bileyim ben! Bir suçluya bakar gibi.”

“Neden öyle düşündünüz? Yoksa bir suç mu işlediniz?”

Reha Bey’in sabrı iyice taşmışa benziyordu. Bir hışımla oturduğu yerden kalktı.

“Sizin saçmalıklarınıza ayıracak vaktim yok benim Devran Bey. Ne söylemeye çalışıyorsanız lafı dolandırmaktan vazgeçip doğru dürüst söyleyin. Zaten sinirlerim bozuk, bir de sizin tuhaf hareketlerinizi çekemem.”

“Demek sinirleriniz bozuk ve eminim sebebi Gencoy Bey’in kaçırılmış olmasıdır.”

“Elbette ki sebebi Gencoy’un kaçırılmış olması. Hayatının tehlikede olması. Kaç gündür biz burada neler yaşıyoruz, biliyor musunuz siz? Kimselere Gencoy’un kaçırıldığını belli etmemeye çalışmak yeterince zor değilmiş gibi bir de tiyatro oynuyoruz. Daha iki saat önce Murat ve Orçun bahçede bir oyun sergilediler. Siz öyle tembihlemişsiniz. Sözde Orçun Gencoy’a intihal davası açmak zorunda olduğu için üzülüyormuş gibi yapmalıymış. Saçma sapan bir senaryo işte. Kimimiz yayınevlerini dolaşıyoruz. Neymiş efendim, fidyeci Gencoy’un anlaşmalı olduğu yayınevleriyle ilişiğini kestiğine inanmalıymış. Dergiyi kararttık zaten. Yetmezmiş gibi televizyon kanallarına gidiyoruz, bomba beyanlar vereceğimiz yalanını söylüyoruz. Sırada ne var biliyor musunuz? Bendeki de soru, biliyorsunuz tabii. Bunu yapmamız gerektiğini siz tembihlemişsiniz. Ramazan ve Yasin, Gencoy’un akli dengesinin yerinde olmadığını gösteren sahte bir rapor hazırlayacaklar. Bitmediii… Sosyal medya hesaplarımızdan Gencoy’un yazarlarını dolandırdığını duyurmamız gerekecek. Tabii bu saçmalıkları o cani fidyecinin verdiği sürenin dolmasına ramak kala yapmak niyetindeyiz. Hani siz ne yapıp edip Gencoy’u kurtaracaksınız ya, bari son ana kadar bekleyelim de adamın itibarını yerle bir etmeyelim, dedik. Yanlış mı yaptık?”

“Bu kadar öfkelenmenize gerek yok Reha Bey. Bu yaptıklarınızı ben istedim diye değil, fidyeci istedi diye yapıyorsunuz.”

“Ne öfkelenmeyeceğim yahu. Bugün pazar ve fidyecinin verdiği süre çarşamba günü dolacak. Neden hâlâ bulamadınız Gencoy’u? Siz o zehirli bakışlarınızı benim üzerime çevireceğinize, suçluya çevirseniz de bir sonuca ulaşsanız artık. Şimdi, eğer hâlâ bana söylemek istediğiniz bir şey varsa, hemen şimdi, direkt yüzüme söyleyin ya da çekip gidin!”

Devran teslim olmuş gibi ellerini kaldırdı. “Pekâlâ Reha Bey,” dedi ellerini indirirken. “Gencoy Bey’i siz mi kaçırdınız?”

Duyduğu cümle karşısında yüzü allak bullak olan Reha Bey az önce kalktığı sandalyeye adeta saldı kendini.

“Nereden çıkarıyorsunuz bunu? Onu tabii ki ben kaçırmadım.”

“Öyleyse neden bana yalan söylediniz?”

“Ben size yalan söylemedim.”

“Peki, diyelim ki yalan söylemediniz. Öyleyse neden her şeyi anlatmadınız, diye sorayım?”

“Ne sorduysanız yanıtladım Devran Bey. Asıl suçluyu bulamadınız, kendinize hayali suçlular mı yaratmaya çalışıyorsunuz?”

“Demek öyle düşünüyorsunuz. Pekâlâ… O zaman, geçtiğimiz pazartesi sabahı Gencoy Bey’le telefonda görüştüğünüzü ve Gencoy Bey’in size çok ağır sözler sarf ettiğini neden bana anlatmadınız? Üstelik siz de boş durmamışsınız. Karşılıklı hakaretler havada uçuşmuş.”

Reha Bey birden sustu. Derin bir nefes aldı ve aldığı nefesi kısa bir an içinde tuttu. Sonunda sıkıntıyla soludu.

“Bunu size anlatmamı gerektirecek bir sebep yoktu.”

“Kavga etmişsiniz Reha Bey,” diye çıkıştı Devran. “Bunu elbette bana anlatmalıydınız.”

Reha Bey de aynı ses tonuyla karşılık verdi Devran’a.

“Nesini anlatayım Devran Bey! Kavga falan etmedik. Sadece bir konuda aynı fikirde olmadığımız için tartıştık biraz.”

“Aynen bu şekilde söyleyebilirdiniz.”

“Siz daha ilk dakikadan bütün yazarları zan altında bıraktıktan sonra aramızda bir tartışma geçti deyip bütün şüphelerinizi üzerime çevirmek için mi? İnanın, sandığınız gibi büyük bir kavga yaşanmadı. Zaten daha o gün, Gencoy dergiye geldiğinde aramızdaki anlaşmazlığı sonlandırdık.”

“Aranızda bir husumet kalmadı yani…”

“Kalmadı… Kalamazdı da zaten. Böyle tartışmalar hep yaşanır, sonunda iki taraf da orta yolda buluşur. Ne yani, birkaç nahoş söz yüzünden birbirimizi mi kaçıracağız? Mağara adamı mıyız biz? Konuşarak hallettik.”

“Öyle olsun bakalım. Şimdi anlatın, o sabah neden tartıştınız?”

Reha Bey, şu anda yaşadığı duruma inanamıyormuş gibi cıkcıklayarak başını sağa sola salladı.  “Futbol…” dedi ve sustu.

“Futbol yüzünden mi tartıştınız yani. Bildiğimiz futbol?..”

“Aynen öyle… Tuttuğumuz takımlarla ilgili aynı fikirde değildik ve muhabbet tartışmaya döndü.  Gencoy koyu bir Fenerbahçe taraftarıdır. Bense Galatasaray taraftarıyım. Fenerbahçe’yle Galatasaray arasında son günlerde yaşanan gerginlikten haberiniz vardır.”

“Ben takım tutmam. Hatta futbolu hiç sevmem. On bir tane adam paraya para demesinler diye, taraftarların birbirine düşmesi, dünyanın en saçma işi gibi gelir bana. O yüzden, bahsettiğiniz durumdan haberim yok.”

“Ne diyeyim, haklısınız aslında… Her neyse, Gencoy o sabah beni aradı. Gerçekten çok sinirliydi. Tuttuğu takımın haksızlığa uğradığını söyledi. Onunla aynı fikirde değildim. Ben tam tersini savundum. Ondan sonra o da ben de öfkemize hâkim olamadık. Birbirimize bağırmaya başladık. Gencoy, futbol konusunda çok hassastır. Eleştirilerini asla sakınmaz. Hatta kendi tuttuğu takımı bile acımasızca eleştirdiği günleri bilirim. Fakat bu sefer eleştiriye açık değildi. Ona göre takımı haksızlığa uğramıştı ve aksini iddia eden hiç kimseyi dinlemek bile istemiyordu. Benim de inatlaşasım tuttu. Halbuki sabah sabah ne uzatıyorsun, değil mi? Haklısın, de ve sus işte. Öfkeyle birbirimize neler söyledik, hatırlamıyorum bile. Telefonu kapatınca davranışımdan dolayı kendime çok kızdım. Dergiye gelir gelmez Gencoy’la konuştum. O da benim gibi fevri davranışından dolayı üzgündü. İşi tatlıya bağladık ve konu kapandı.”

“Siz öyle olduğunu söylüyorsunuz. Peki, doğruyu söylediğinizi nereden bileceğim?”

“Çağırın bütün yazarları ve sorun. Gencoy kaçırılmadan önce aramızda bir küslük olduğunu sezen olmuş mu?”

“Konuyu kapatmış gibi görünüp hıncınızı sinsice çıkarmış olamaz mısınız?”

Reha Bey kollarını göğsünde kavuşturdu. Gözlerine küçümser bir bakış oturdu. “Biliyor musunuz Devran Bey,” dedi, sesindeki bezginlik kilometrelerce öteden hissedilebilirdi. “Turgut haklıymış.”

“Hangi konuda?”

“Siz bazen çok sinir bozucu olabiliyorsunuz.”

Devran, son sözünü söyleyip cevabını beklemeden kalkıp salondan çıkan Reha Bey’in ardından baktı. Anlattıkları doğru muydu yoksa ustaca uydurulmuş yalanlar mıydı, buna diğer şüphelilerle konuştuktan sonra karar verecekti. Fazla beklemesi gerekmedi. Daha Cemre Pansiyon’dan çıkarken kaydedilmiş iki arabanın şoförlerinin göründüğü çıktıları masaya yerleştiremeden, Sabri Bey ve İhsan Bey kapıda göründüler.

“Reha bizimle konuşmak istediğinizi söyledi Devran Bey, buy’run,” diye söze girdi Sabri Bey. Şaşkın ya da korkmuş görünmüyordu. İhsan Bey de Sabri Bey de daha çok, ortaya çıkacağı baştan belli olan bir sırrın ifşasını sabırsızlıkla bekliyorlarmış gibiydiler. Devran’ın da lafı uzatmaya niyeti yoktu zaten.

“Oturun lütfen,” dedi ve çıktıların üzerlerine aynı anda iki elinin işaret parmaklarını tıklattı. “Sabri Bey, İhsan Bey… Bu fotoğraflardaki kişiler siz misiniz?”

İlk yanıtlayan Sabri Bey oldu.

“Evet…”

İhsan Bey de başıyla onayladı Sabri Bey’i.

“Peki bunu bana ne zaman söylemeyi düşünüyordunuz?”

“Söyleyemezdik,” dedi İhsan. Bu sefer başıyla onaylayan Sabri Bey olmuştu.

“Neden? Suçunuz ifşa olacağı için mi?”

Devran, önündeki çıktıları karşısında sessizce oturan adamlara doğru itti. “Bu, Gencoy Bey’in arabası,” dedi, parmağını kâğıda sıkıca bastırarak. “Ve bu araba şu anda Emily Smith’in evinin önünde.”

“Evet,” dedi Sabri Bey yeniden, “onu oraya biz bıraktık.” Daha fazla konuşmadı.

“İyi de neden?” diye bağırdı Devran. Karşı tarafa söz hakkı vermeden kendi sorusuna kendi yanıt verdi.

“Ben söyleyeyim… Gencoy Bey’i kaçırdığınız ortaya çıkmasın diye…”

İkisi de başlarını sağa sola salladılar, ilk konuşan Sabri Bey oldu.

“Asla! Gencoy’u biz kaçırmadık.”

Bu sefer İhsan Bey atıldı ortaya. “Sandığınız gibi değil Devran Bey.”

“Neymiş sandığım gibi olmayan İhsan Bey? Bu arabanın, Önay Bey’in pansiyonunda olduğunu nereden biliyordunuz? Onu neden oradan alıp Emily Smith’in evinin önüne bıraktınız? Sizi yormadan ben cevap vereyim, Gencoy Bey’i kaçırdınız ve şüpheleri Emily Smith’e yöneltmek için böyle davrandınız. Yalnız planınızı eksik yaptınız. Cemre Pansiyon’daki kameraları hesaba katmadınız.”

İhsan Bey, “Öyle değil,” dedi ve sustu. Uzun uzun açıklama yapacak mecali yokmuş gibi görünüyordu. “Pansiyondaki kameraların varlığını elbette ki biliyorduk.”

“Öyle değilse, nasıl peki? Anlatın da bileyim!”

Devran’ın İhsan Bey’e yönelttiği soruya Sabri Bey yanıt verdi.

“Bunu yapmamızı Gencoy istedi bizden.”

Bu sefer duyduklarına şaşıran Devran olmuştu. “Anlamadım…” dedi, çatallı bir sesle. “Ne zaman istedi?”

Sabri Bey, İhsan Bey’e çevirdi bakışlarını. İhsan, cebinden bir telefon çıkardı. Ekranda birkaç yere dokundu ve ortaya bir kısa mesaj çıktı. Telefonu masaya koyup Devran’a doğru çevirdi.

“İşte, bakın…”

“Selam İhsan. Yarın sabah arabamı Önay’ın pansiyonunun bahçesinden al ve Emily’nin evinin önüne bırak. Benim çok acil bir işim çıktığı için alamayacağım. Anahtar sağ ön tekerleğin üzerinde olacak.”

“Hocam bir sorun yok değil mi? Arabanız neden Önay abinin pansiyonunda?”

“Önemli bir şey yok. Dediğimi yap ve kimseye de bir şey söyleme.”

“Söylemem tabii… Bir sorun olmadığına emin misiniz Hocam.”

“Yok dedim ya be adam, sen laftan anlamıyor musun?”

Tamam Hocam, nasıl isterseniz öyle yaparım. Arabayı bırakınca, anahtarı ne yapayım? İsterseniz Emily Hanım’a vereyim.”

“Saçmalama! Ben sana kimseye bir şey söyleme diyorum sen ne diyorsun? Anahtarı hiç kimseye vermeyeceksin. Tekerleğin üzerine bırak.”

“Hocam, Sabri abiyle beraber gitsek olur mu? Bir arabayla gider, iki arabayla döneriz. Tek başıma gitmeye kalkarsam toplu taşıma araçlarında perişan olurum.”

“Amma uzattın… Sana bir görev verdiğime pişman ettin beni. Kiminle istersen git ve al arabayı oradan. Fakat ikinizde ağzınızı sıkı tutacaksınız. Unutma, erkenden alacaksınız arabayı. Tamam mı?”

“Tamam Hocam…”

Devran mesajı okurken Sabri Bey olayın detaylarını anlatmaya başladı.

“Gördüğünüz gibi mesaj çarşamba gece yarısından sonra gelmiş. İhsan hemen beni aradı ve Gencoy’un isteğinden bahsetti. Yalnız biraz şaşkın hatta kırgındı. Gencoy’un yazdıkları ona çok tuhaf gelmişti. Okuyunca ben de aynı şeyi düşündüm. Gencoy gibi nazik bir adamdan beklenmeyecek bir tavır takınılmıştı mesajlarda. Sabah erkenden İhsan’la buluştuk ve Gencoy’un dediği gibi arabayı oradan alıp Emily’nin evine bıraktık.”

“Bunu bana anlatmalıydınız Sabri Bey.”

Sabri Bey ve İhsan Bey başlarını önlerine eğdiler. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra Sabri Bey konuşmaya devam etti.

“Nasıl söyleyelim Devran Bey? Biz de ne yapacağımızı bilemedik ki. O sabah arabayı Emily’nin evine bıraktıktan sonra Turgut aradı. Gencoy kaçırılmıştı. İhsan’ın yanımda olduğunu öğrenince vakit kaybetmeden dergiye gelmemizi söyledi. Zaten kafamız çok karışıktı. Yol boyunca İhsan’la nasıl bir işe karıştığımızı sorguladık. Yaptığımız işi Turgut’a ve diğerlerine nasıl anlatacağımızı düşündük. İçinde bulunduğumuz durum çok şüpheliydi. Sonra siz geldiniz…”

Sabri Bey sözüne devam edemedi. Devran yapılan açıklamayı yetersiz bulduğunu belli eder bir sesle, “Şu anda yaptığınızı yapabilirdiniz. Bana her şeyi anlatabilir, telefondaki mesajları gösterebilirdiniz. Bunu neden yapmadınız?” dedi.

“Sizce bize inanır mıydınız?”

“Büyük ihtimalle inanmazdım ama en azından şimdi olduğundan daha inandırıcı olurdunuz.”

“Gencoy’u biz kaçırmadık Devran Bey,” dedi Sabri Bey. Sesi gerçekten üzgün gibiydi. “Farkında olmadan bir oyunun bir parçası olduk. O gün gerçeği anlatsaydık, ilk şüpheleneceğiniz kişiler İhsan’la ben olacaktık. Zan altında kalmayı göze alamadık. Tek suçumuz bu.”

Gerçekten tek suçları zan altında kalmamak için gerçeği herkesten saklamak mıydı yoksa anlatılanlar bir yalandan mı ibaretti? Ya Reha Bey… Gencoy Bey’le aralarında yaşanan kavga hakkında doğruyu mu söylemişti? Bütün bu sorulara hangi yanıtları vermesi gerektiğinden Devran da emin değildi. Aslında şimdiye kadar hiçbir şüphelinin tamamen aklanmış olduğunu düşünmüyordu. Herkes bir şekilde üzerlerine çevrilen okları bertaraf etmeyi başarmıştı. En azından hepsinin mantıklı sayılabilecek açıklamaları olmuştu. Fakat bu, doğruyu söylediklerinin kanıtı değildi.

Hava kararmak üzereydi. Eli boş olarak geldiği dergi binasından yine eli boş olarak çıkıyordu. Hiç olmazsa, ertesi gün bilgisayarlardan, yoluna ışık tutacak bir delil çıkmasını diledi. Düşünceli bir halde arabasına doğru ilerlerken bahçede İzzet’le karşılaştı.

“Merhaba Devran Bey.”

Devran’ı gördüğüne ne şaşırmış ne sevinmiş ne de üzülmüş gibiydi. Tepkisiz yüz hatları, aklından geçenleri ifşa etmiyordu.

“Merhaba İzzet Bey.”

“Gidiyor musunuz yoksa?”

“Evet, burada daha fazla kalmama gerek yok.”

“Turgut’tan soruşturmanızın ne yönde ilerlediği hakkında bilgi alıyoruz ama hazır sizi bulmuşken bir de size sorayım. Gencoy Hocayı bulabilecek misiniz?”

“Bulacağım,” dedi Devran. Artık bu sözü verirken, ilk günkü kadar kendinden emin çıkmıyordu sesi.

“Biliyorsunuz, vaktimiz çok azaldı.”

“Biliyorum… Endişelenmeyin, tam vaktinde kurtaracağız Gencoy Bey’i.”

“Patron sizsiniz… Siz öyle diyorsanız, öyledir.”

Daha fazla konuşmaya gerek kalmadığını düşünen İzzet, binanın giriş kapısına doğru yöneldi. Devran, gözlerini kısıp İzzet’in arkasından baktı bir süre. Aklına gelen bir ayrıntı hakkında bilgi alabileceği tek kişinin İzzet olduğunu hatırlayıp arkasından seslendi.

“İzzet Bey!..”

“Buy’run Devran Bey.”

“Siz avukatsınız değil mi?”

Bu soruya bir anlam veremeyen İzzet, Devran’ı başıyla onayladı.

“Size bir sorum olacak.”

“Elbette, sorun…”

“Derginin hukuki işleriyle siz mi ilgileniyorsunuz?”

“Evet… Hem derginin hem yazarların hukuki tüm işleriyle ben ve ekibim ilgileniyoruz.”

“Anlıyorum… Sadece dergiyi ilgilendiren konularda mı danışmanlık veriyorsunuz?”

“İhtiyaç duydukları her konuda, elimden geldiğince yazarlarımıza yardımcı olmaya çalışıyorum.”

“Ya Gencoy Bey’e?..”

“Anlayamadım…”

“Gencoy Bey’in bir avukata danışması gereken çok önemli bir konu olsa, sizden yardım ister miydi?”

“İsterdi tabii…”

“Bu çok özel hatta sır sayılacak bir konu olsaydı, yine size güvenir ve bunu sizinle paylaşır mıydı?”

“Ben avukatım Devran Bey. Sır saklamak benim işim. Elbette Gencoy Hoca’ya da bir sürü konu hakkında danışmanlık hizmeti verdim. Bunların bazıları sadece onun ve benim bildiğimiz konulardı. Sırdı yani…”

“Öyleyse kendisinin meçhul kişiler tarafından tehdit edildiğini ve savcılığa şikâyette bulunmak için neler yapması gerektiği hakkında, bir avukata danışmak istediğini biliyor olmalısınız.”

İzzet’in şaşkınlığı gözlerinden okunuyordu. “Hayır,” dedi, aynı şaşkınlık sesine de yansımıştı. “Gencoy Hoca tehdit mi ediliyormuş? Ne zamandan beri?”

“Emin değilim… Sanırım birkaç haftadır.”

“Böyle bir tehditten haberim yok benim. Fakat bu çok ilginç. Bu durumda yardım isteyeceği ilk kişi ben olurdum.”

“Belki size bile anlatamayacağı kadar kötü bir işe bulaşmıştı.”

“Gencoy Hoca kötü bir işe bulaşmış olsa, ona en iyi yardımı benim yapacağımı çok iyi bilir ve hiç çekinmeden bana sorunlarından bahsederdi.”

Devran, İzzet’le yaptığı kısa fakat kafa karıştıran görüşmenin ardından yola koyulmak üzere hamle etmişti ki bahçenin derinliklerinden hızla kendisine doğru gelen Gamze’yi fark etti. Arkasından gelen Emel önü sıra koşturan Gamze’ye yetişmek için büyük çaba harcıyor gibiydi.

Gamze coşkuyla, “Buldum Devran Bey, buldum,” diye bağırdı. Yanına yaklaştığında elinde tuttuğu çıktıyı Devran’a uzattı. Nefes nefese kalmıştı. Nefesini düzenlemesi biraz zaman aldı.

“Bu kadını nereden hatırladığımı biliyorum artık.”

“Öyle mi? Çok sevindim. Nereden peki?”

“Bir öyküden…”

“Anlamadım…”

“Doğru duydunuz Devran Bey. Ben bu kadını okuduğum bir öyküden hatırlıyorum. Ben derginin editörlerinden biriyim. Tıpkı Emel gibi… Gelen öyküler illâ ki bizim elimizden geçer. Öykülerden birinde bu kadının tıpatıp tarifi vardı. Çok iyi hatırlıyorum.”

Emel, “Hangi öyküden bahsediyorsun?” diye sözünü kesti Gamze’nin.

İPUÇLARINI TAKİP EDİN! 2

“Ya, öykünün adını hatırlamıyorum. Ama bir iki yıl önceydi sanırım, dergide yayınlanmak üzere gelen öykülerden birinde bu kadının tarifi vardı.”

Emel, hatırlamadığını belli edercesine başını salladı.

“Hani bir yazar öldürülüyordu. Bir cinayet büro ekibi vakayı soruşturuyordu. Hatta öyküde geçen yazar isimleri, gerçek yazarlara atıfta bulunuyordu.”

“Bilmiyorum Gamze, senin editlediğin öykülerden biri olmalı.”

Emel’in hâlâ kendisine anlamaz gözlerle baktığını görünce, oflayarak bakışlarını Devran’a çevirdi Gamze.

“Devran Bey, benim okuduklarımı hayalimde canlandırabilme kabiliyetim çok kuvvetlidir. Eğer bir yazıyı hele de severek okuyorsam, içinde geçen her tasviri, her tarifi, her açıklamayı, her anlatımı birebir görür gibi olurum. Sevmediğim, beğenmediğim yazılardaysa, o derece kuvvetli olmasa da yine de bazı detaylar hafızama yerleşir. Bu da öyle bir öyküydü. Vasat, mantık hatalarıyla dolu, kurgusu berbat bir öyküydü fakat yazan kişi, o kadının tasvirini nasıl iyi yazmışsa, beynime kazınmış demek ki.”

“İlginç,” dedi Devran. Gamze’nin, bir öyküde tasvir edilen bir kadını, Gencoy Sümer’i kaçıran kadınla nasıl bağdaştırdığına hâlâ bir anlam verememişti. “Öyküyü kimin yazdığını biliyor musunuz?” diye sordu.

“İşte onu hiç hatırlamıyorum,” diye cevap verdi Gamze. “Çok zaman geçti üzerinden. Zaten Gencoy Hoca öyküyü benden önce okumuş ve hiç beğenmemişti. Yine de son kararını vermeden önce benim de okumamı istedi. Gencoy Hoca haklıydı. Berbat bir öyküydü. Değil dergide, hiçbir mecrada yayınlamaya değmezdi.”

“Ve siz, o öyküde geçen bir karakterin, Gencoy Bey’i kaçıran yaşlı kadına tıpa tıp benzediğini düşünüyorsunuz.”

“Düşünmüyorum! Eminim…”

“Gelen öyküler beğenilmediği takdirde, onları ne yapıyorsunuz?”

“Önce sahibine yayınlanmayacağını bildiren bir elekronik posta gönderiyor ve dosyayı çöp kutusuna atıyoruz.”

“O öyküyü de attınız yani.”

“Gencoy Hoca atmış olmalı. Yani emin değilim tabii…”

“Anlıyorum Gamze Hanım, Bilişimci arkadaşım Gencoy Bey’in bilgisayarlarını ve elektronik postalarını incelemeyi bugün yarın bitirir. Eğer bahsettiğiniz öykü hâlâ duruyorsa, mutlaka buluruz. Böylelikle gönderen kişiye ulaşabiliriz. Gencoy Bey’i kaçıran yaşlı kadınla, o öyküyü yazan kişi arasında bir bağ olup olmadığından emin değilim fakat yine de soruşturmakta yarar olabilir.”

                                                                     

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ