Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

OZAN ILGIN 15: FAKİRHANE

Diğer Yazılar

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

GÜNAYDIN SEVGİLİM

Tuğba Turan
Tuğba Turan
1972, Ankara doğumlu olan Turan, 1990 yılında Ankara Atatürk Anadolu Lisesi’nden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni bitirip devlette çalıştıktan sonra 2008'de Karabük-Eflani ilçesine serbest eczane açtı. Kendisini 2003 doğumlu bir erkek evlat, üç köpek, on (zaman zaman daha fazla) kedi annesi olarak tanımlamaktadır. Safranbolu’da yaşıyor. Zalifre Yazıları isimli basılı dergide makaleleri yayınlanan yazarın Gölge e-Dergi'nin son yirmi sayısında fantastik hikâyeleri yer almıştır. Dedektif Dergi’nin kuruluşundan beri yazdığı 30 bölümlük Tilda ve Diğerleri isimli polisiye hikayeleri kitap haline gelmiştir. Kişisel sayfası olan tugbaturan.com'da tüm yazılarını yayımlayan yazar aynı zamanda Türkiye Polisiye Yazarları Birliği üyesidir. Eserleri: Adı Cemre Olacak (Roman) 2020, Herdem Yayınevi Dedektif Tilda ve Diğerlerinin Olağanüstü Maceraları (Polisiye Hikâye) 2021, Herdem Yayınevi Dedektif Dergi (Polisiye Hikâye Seçkisi, Kolektif) 2018, Paradigma Akademi Kırmızı Battaniye (Polisiye Hikâye, Kolektif) 2018, Paradigma Akademi Dark Polisiye – İkinci Kitap 2021, Dark İstanbul Yayınları

Sultanat Eyalet-Şehri’nde üst düzey yönetimde olan birilerinin güçlerimden korkması sonucu alelade bir polise çevrilmem için suratıma nano-partikül püskürtülmüş ve bu iş için kişisel çıkarları için vatandaşların sağlığını tehlikeye atmaktan imtina etmeyen Madam Köri kullanılmıştı. Kullanışlılığı bitince tutuklanmıştı. Sade Vatandaş Partisi-SEVAP lideri ve aynı zamanda eyalet-şehir vali-başkanı İkram Papazoğlu’nun beraber yürüdüğü insanlara yaptığı temel işlemdi bu: işine gelmediği zaman yolundan çekilmesini sağlamak.

Nano-partiküllere maruz kalıp bayıldıktan ve Madam Köri tarafından patlatılmaktan kıl payı kurtulduktan sonra gözlerimi açtığımda başucumda Lilith ve Cilmaya’yı gördüm. Cilmaya anneannem, Lilith ise varlığını öğrendiğimde bana hayatımın en büyük şokunu yaşattıran kızımdı. İkisi de benim gibi Osteogenesis Imperfecta hastasıydılar. Bu hastalık yüzünden anneannemle ben, Sultanat Şehri Özel Kuvvetler- SSOK tarafından kimyasal ilaçlarla güçlü kadın haline getirilmiştik. Lilith ise Tacirüddin tarikatı liderinin beni ilaçlarla uyuşturduktan sonra tecavüzü sonucu tarikatın içinde doğmuş fakat oradan kaçtıktan sonra Shaman Dyra isimli bir bilge adamın himayesiyle sokaklardan kurtulmuştu. Biz tonla kimyasal ilacın acısını çekerken bu adamın, Lilith’i otla çöplü kaynatarak güçlü hale getirdiğine inanasım gelmemişti. Düşündüğüm gibi de çıktı. Genç  Lilith O.I hastalığı yüzünden ağrılar içinde kıvranırken Shamn Dyra’ya ilaç temin eden torbacılar vardı. Ve bu torbacılara Lilith için malzeme sağlayan Kerberose Rose isimli bir adam!

Genetik bir hastalığın taşıyıcısı olduğu için kullanışlı olan ama sonra aynı genetik hastalığı taşıyan bir kadınla yani annemle 13 ay evli kaldıktan ve doğmama sebep olduktan sonra Belçika’da iş buldum diyerek siktir olup giden bu Kerberose Rose isimli cehennem bekçisi maalesef benim babamdı.

Düzen olduğu belli olan bir evlilikten sonra annemi ve beni bırakıp gitmişti. Ama Tacirüddin tarikatında başıma gelen tecavüzden haberi olduğu gibi benim bile varlığından bihaber olduğum Lilith isimli kızıma Shaman Dyra denen maşa sayesinde ulaşmış ve onu da genetiğiyle oynanmış insanlar silsilesine katmıştı. Lilith ise muhannete minnet etmeyeceğini baştan belli ederek babası olacak Tacirüddin tarikatı şeyhini gözünü kırpmadan bir hançer darbesiyle öldürmüştü. Hiç kimse için ve hiç kimsenin uğruna, hiç kimsenin yolundan yürümeyeceğini açık eden asi kadın, Madam Köri’nin patlattığı enkazdan beni sağ salim çıkarınca, Suçluları Tel Tel Döken Polisler- TELTELPOL’ün arananlar listesinde bir numaraya yerleşti. Ne diyordu Asimov’un Vakıf’ını konu alan dizide: “Satranç tahtasını yakmayı göze alan biriyle satranç oynayamazdınız.”

SSOK’un genetik müdahalelerle yarattığı güçlü polisler projesi çok eskilere dayanıyordu. Doğuştan O.I. hastası olan anneannem Cilmaya üzerinde deneyler yapmışlar fakat yeterince güçlü bir polis elde edemeyince bu hastalığı taşıyan iki kişiden bir çocuk doğmasına karar vermişlerdi. Güçlü polis olmak için doğacak bebeğin cinsiyetinin erkek olmasını bekleyenlere inat, kendim gibi inatçı iki X kromozomum sayesinde ortaya ben çıkmıştım. Mucize bebek: Tangsuk Ozan Ilgın.

***

Sultanat şehrindeki sermaye, kripto para $hitcoin’le ya da gerçek para birimiyle birilerinin ceplerinden çıkıp diğerlerinin ceplerine doluyordu. Başka bir deyişle para, politikadan esen rüzgârın yönüne göre el değiştiriyordu. Cepleri dolanlar, artıp taşanları taşeron mahiyetindeki bazı ufak adamları yemlemede kullanıyorlardı. Artıklardan nemalananların da tuzu kuruydu. Fakat kişilerin kullanışlılığı bittiği anda yemleri de kesiliyordu. Sonra bunlar ‘kötü adam’ ilan edilip evlerine operasyonlar yapılıyor, yurt dışına kaçtıklarında dahi ailelerine rahat verilmiyordu. Mafya babası Nuri Körleğene’nin has adamlarından biri olan Chedot Woodpecker de kullanışlılığı bitince ‘kötü adam’ ilan edildiği için yurt dışına kaçmak zorunda kalanlardan biriydi.

***

Amirim Hayri Kozak güçlü polis projesinin Solomon Sert’ten çok önceki Piizişleri Bakanı Memed Whitening zamanında başlatıldığını söylüyordu. Ve ta o zamanlardan kalan genetik mağdurlar vardı. Ali Baba isimli bir adamın çocukları belli bir genetik hastalıkları olmadan DNA değiştirilmesine tabi tutulmuşlardı. Fakat bedenlerinin güçlendirilmesinde başarısız olununca dosyaları rafa kaldırılmıştı.

İnsanlar da dosya gibi rafa kaldırılamadığı için Ali Baba genetikleriyle oynanmış evlatlarının acılarıyla baş başa kalakalmıştı. Sultanat Qürekle İlaç Verme Kurumu-SQK sistemine kayıtlı olmadıkları için de hiçbir doktor veya hastaneye yardım için başvuramamışlardı. Ali Baba, çocuklarının iyileşmesi için nice merdiven altı üretimi kimyasal ve bitkisel ilaca başvurmuş, artık SSOK’un istediği gibi güçlü polisler olabilmelerinden ümidi kesmişti. Ama en az acı çekerek ellerindeki sınırlı güçlerini korumalarını sağlamıştı. Bunları bana bir çırpıda anlatan Hayri Kozak, Ali Baba’nın bana gücümü alan nano-partiküllerin etkisini gidermek için bir ilaç yapabileceğini söyledi. Yüzüme nano-partikül püskürten Madam Köri’nin perde arkasındaki patronları Papazoğlu ve Sert zaferlerini şampanya kadehi tokuşturarak kutlamadan önce acilen gidip Ali Baba’yı görmem gerekiyordu.

***

Tam o sırada piyasalara bomba gibi düşen $hitcoin vurgunu haberi yüzünden herkes tedirgindi. Kripto para alım satımı yapan bir şirketin CEO’su siteyi alım satımlara kapatıp yaklaşık 400.000 Sultanat vatandaşının 2,6 milyar dolarıyla yurt dışına kaçmayı başarmıştı. Bunlar yetmezmiş gibi Cumhuriyetçi Vatandaş Partisi-CEVAP’ın genel kuruldaki çoğunluk oylarla parti liderliğini İmelik Çekçek’in elinden alan Klaus Klaudiusson, Sultanat Canım Ne İsterse Onu Yapmaya Mecbur Bankası-SCMB’nin 182 milyar dolarının kayıp olduğu iddiasında bulundu. Papazoğlu’nun bir önceki Pleasury ve Fiance Bakanı olan damadı Patent Draporogue’un istifa ederek ortadan kaybolmasını sorguladı. CEVAP eyaletvekilleri, ismi 15 Mayıs Şahitleri Köprüsü olarak değiştirilen Burgaziçi Köprüsü’ne şöyle bir pankart astılar.

182 MİLYAR DOLAR NEREDE?

Bütün bunların üzerine Papazoğlu SULTV’de açıklamalarda bulundu:

“Bu cevape zihniyetli kişiler yatıyorlar kalkıyorlar, damat da damat, damat da damat! Damat kadar taş düşsün başınıza! Tutturmuşlar şu kadar para nerede? Milletin hazinesinde yani SCMB’de!”

Papazoğlu ortalığı sakinleştirmeye çalışıyordu ama SCMB’nin önünde biriken öfkeli kalabalık da bir pankart açtı:

SANAL PARAMIZ ÇALINDI BARİ GERÇEK PARAMIZA SAHİP ÇIKALIM!

Yine SSOK’a görev düşüyordu. SCMB’nin önünde geceli gündüzlü nöbet tutup Papazoğlu’nun açıklamalarıyla yatışmayan vatandaşlara paralarının merkez bankasında güvende olduğunu göstermemiz gerekiyordu. Vatandaşların bankadaki parasını mı koruyorduk yoksa bankadaki paraları vatandaşlardan mı koruyorduk orası belli değildi. Sürekli faiz indirimi yaparak Sult lirasının dolar karşısında değer kaybetmesini sağlayan başkandan alamadıkları hırslarını kurumdan çıkarmaya çalışan öfkeli kalabalığa engel olmayı başardık.

***

Ali Baba neredeyse bu yüzyıla bile ait olmayan bir mağarada yaşıyordu. Fakir halkın sığındığı Sultanat’ın yedi tepesinden birinin zirvesindeki pek çok mağaradan biriydi bu. En temel insani ihtiyaçlar olan elektrik, su ve ulaşımdan nasibini almamış olan bu yerde halk için hükümet değil de hükümet için halk diye düşünenlerin oy deposu olarak gördükleri insanlar yaşıyorlardı. Seçimden seçime yardım kolileriyle ağızlarına bir parmak bal çalınan bu fakir bölge halkı, seçimin ertesi gününden itibaren kaderlerine terk ediliyorlardı. Demek ki dünyada tüm paraları tekellerinde tutanların kendilerini zengin hissetmeleri için mağaralarda açlıktan nefesi kokarak yaşayan insanlara ihtiyaçları vardı. Çılgın kadın rapçimiz 3KSİK3T3K bunları anlatmak için yine Sultanat sokaklarındaydı:

S3ÇİM

Ey seçmen sanıyor musun ki senin oyun ona

Seçim sandıklarının hepsi aslında bir oyun sana

Kendi aralarında elim sende oynayıp seni oyunlarına almadılar

Bu işe en çok şaşan kişi sinir krizinin eşiğindeki kadınları filme çeken Pedro Almodóvar

Hepsinin Humpty Dumpty gibi üzerine oturduğu tuğladan yapılma o duvar

Ne tuğlalar çekildi kralın adamları tarafından ama bir türlü yıkılamadı gitti

Çünkü duvarı inşa edenlerin tüm felaketleri ve terör olaylarını kapsayan kaskosu var

Muhalefetin her seçimden sonra garanti yüzde yirmi beş firesi ve fiyaskosu var

Oturduğun koltuğa sıçtın mı ki kalkmak bilmezsin ey gafil

Batmakta olan bu gemideki fareler bile senden daha az sefil

Dolarla mı maaş alıyorum diyen gazeteciye sorsanıza dolar mı dolmaz mı en merkezdeki bankanın kasası halkın cebinden alınan vergilerle

Hiç yüzünüz kızarmaz mı rapçisinin türkücüsünün ve dahi arabeskçisinin söylediği yergilerle

Popçulara gelince onlar sarayda iftardan sonra hasbihal etmekten çok memnun

İçlerinde devetabanı ağızlı bir diva var ki kendisi sonradan olma kadın

Olmasına rağmen döner döner sarayın etrafında döner ama kimse demez ki ona sen eskiden bir erkektin

Keser döner sap döner gün gelir sormazlar mı LGBT haklarını savunmak için n’ettin?

Vekillik babadan oğula geçermiş gibi babanızın yerine mi geleceksiniz dediğimde inşallah diyen ey vekil

Angara sokaklarında dolaşıp vergilerimi sağa sola peşkeş çekerken yapma şekil

Tüyü bitmemiş yetimin hakkıdır o boğazından geçen öncelikle bunu bil

Sen vekilsen ben milletim kapa şu çakarlarını sağa şeride geç de önümden çekil

Asla binemeyecekleri arabalara biz ürettik sanarak bayrak sallayanların ülkesinde arabaların rengi metalik

Bu vergilerden sonra kalmayacak fakir vatandaşın cebinde tek metelik

Türkü yine o türkü sazlarda tel değişti dememiş mi Neyzen

Bed asla necabet vermez üniforma dememiş mi Ziya Paşa, eşeksen hâlâ eşeksin zırhlı Mercedes’e de binsen

***

Sultanat Eyalet-Şehri’nde sular durulmak bilmiyordu. Şehrin güneydoğu bölgesinde yaşayan Tuls halkının haklarını savunan Her Daim Ezilen Vatandaş Partisi-HEWAP sürekli kapatılma tehdidi altındaydı. Partiyi kapatamayınca parti  genel başkanı Selocan Çakmaktaş’ı tutukladılar. Tutukluluğunun ardından 2 yıl 6 ay hapis cezasını onadılar.

Sultanat Cumbalı Başsıvacılığı, kendisi yurt dışındayken evine baskın yapılan Chedot Woodpecker için organize suç örgütü kurmak suçundan yakalama kararı çıkardı. İkram Papazoğlu iktidarı, önceden döşenmiş demokrasi raylarında kendi amacına doğru hızla  giden bir tren gibiydi. Önüne çıkan tüm engelleri tek hamlede yıkarak ilerliyordu.

Ortalığın karışmasından çirkefin üzerine sıçrayacağını anlayan Solomon Sert istifasını verdi. Fakat Papazoğlu istifayı kabul etmedi. Twitter’da pek çok yandaşı, Sert’in yanında yer aldıklarını belirten bir hashtag açarak tivit üstüne tivit attılar.

Başına gelebilecekleri önceden kestirmiş ve tam zamanında yurt dışına kaçabilmiş olan Chedot Woodpecker, çektiği videoları YouTube’da paylaşmaya başladığı anda anlaşıldı ki derdi Papazoğlu’yla değil, Solomon Sert’leydi. Woodpecker’in iddialarına göre Sert ona ülkeye geri dönebilme ve iadeiitibar sözü vermişti. Ama Woodpecker bunların hiçbirini elde edemeyeceğini anlayınca çareyi bir tripd ve kamerayla videolar çekip kendince gerçekleri anlatmakta bulmuştu.

Demek ki Solomon Sert, üzerine çirkef bulaşmasın diye istifa ederken asıl çirkefin kendisi olduğunu göz ardı etmişti!

***

Sonunda Ali Baba’ya gitmeye karar verdiğimde Lilith de benimle gelmek istedi. “Arananlar listesinde bir numaradasın. Riske girmeni istemiyorum.” dedim. “Ne yani zaten yetkililer tarafından mağdur edilmiş bir adam ve ailesi mi beni yetkililere teslim edecek? Sen de çok paranoyaksın Ozan! Bu güçsüz halinle seni tek başına hiçbir yere göndermem haberin olsun!” dedi karşılık olarak.

Henüz bana ‘anne’ demiyordu. Birkaç hafta önce beni öldürmek arzusunda olduğunu düşünürsek ismimle hitap etmesi bile büyük gelişmeydi. Bana anne diyecek tıpkı bana benzeyen on sekiz yaşında bir genç kadına ben de hazır değildim sanırım.

***

On yıllardır müzeyken tekrar cami haline dönüştürülmüş olan Hayasomya Cami’sine bir imam atanmıştı. İmam istifa etti. Bunun üzerine söylenenlere bir imama yakışmayacak bir tivitle cevap verdi: “Merak etmeyin ey güruh, haram(!) ettiğiniz vergilerinizden bana düşen hisseden hepinize kaliteli pamuk aldım, artık helal edersiniz, ne yapayım.”

Din devlete ya da devlet dine hizmet ettiğinde böyle maskaralıklar olması kaçınılmazdı. “Ne olursan ol gel” denmesinden “Götünüze tıkayacak kaliteli pamuk aldım!” diyen bir din adamına terfi etmemiz, toplumun yüzlerce yıldır geri geri gittiğinin delaletiydi.

***

Lilith’le beraber Ali Baba’nın fakirhanesine girdiğimizde içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı. Hayatımın ilk otuz beş yılında bana sebepsiz yere yardım etmek isteyen hiç kimseye rastlamamıştım. Tecrübelerimden emindim ki kimse sikmeyeceği eşeğin önüne yonca koymazdı. Ama yine de Hayri Kozak’ın bu Ali Baba namlı adama güvenmesi ve bana da “Arada sırada insanlara güvenmekten zarar gelmez Ozan! Yoksa etrafında hiç kimse kalmayacak!” demesi üzerine bu güveni test etmek üzere Ali Baba’nın mağarasındaydım işte.

Mağaranın kocaman girişinde Ali Baba’nın iki ergen oğlu ellerinde telefonlarla takılıyorlardı. Adam bizi derviş misali bağdaş kurarak oturduğu köşede metanetle karşıladı. Nano-partiküllerle benim gücüm elimden alınmıştı ama Ali Baba’nın en büyük kızı daha fena haldeydi. Üzerinde kocaman bir yorganla mağaranın dibinde inleyerek yatıyordu. Ali Baba kızın kemoterapilerle bu hale getirildiğini, ilaçlar işe yaramayınca da bir paçavra gidi çöpe atıldığını anlattı bir çırpıda. Adamın kızlarından birisi çay ikram ettikten ve geldiğiniz için teşekkür ederiz dedikten sonra geriye yorganın altında yatan hastaya geçmiş olsun dileyip, kendi hasta kızına bile çare olamamış Ali Baba’ya benim güçlerimi geri kazanmama nasıl yardım edeceğini bile sormadan hoşça kal demek kalmıştı. Lilith ayağa kalktı. Mağara dibinde inleyerek yatan kızın yanına gitti. Diz çöktü. Eliyle yorganı biraz kaldırdı. “Geçmiş olsun…” dedi. Ondan sonraki her şey çok hızlı oldu.

Yorganın altındaki -kelimenin tam anlamıyla- yaratık tıslayarak yerinden sıçradı. Ağzı-gözleri-burnu ve kulakları bir Picasso tablosu gibi oraya buraya dağılmış cinsiyetsiz bir insan azmanı yorganı üzerinden attığı gibi Lilith’in boğazına sarıldı. Lilith yere topuğunu vurduğu anda mağarayı hatta biraz da dağı titreterek güçlü haline geçti. Ben dışarı topuklarken Ali Baba’nın elindeki asayı uzatıp tüm mağara boyunca bir engel oluşturmasıyla iki seksen yere yapıştım. Yapışmamla beraber güçlü halime dönüştüm. Demek ki nano-partiküller zaman ayarlıydı ve süreleri bitince etkileri de geçiyordu. Bunu öğrenmek için aslanın inine gelmeseymişiz de olurdu.

Aslında mağara, Sultanat şehrinin yedi tepesinden birindeki zirveye oyularak yapılmış el yapımı bir mağaraydı. Özel ışıklandırmayla gerçekten fakirlikten kırılıyorlarmış gibi bir hava verilmişti. Mağarada teknolojiden sonuna kadar faydalanıldığı belli oluyordu. Dışarıdaki havadan bağımsız olarak içeride istenildiğinde dört mevsimi yaşayabildiklerini, girer girmez içerideki bitki çeşitliliğinden anlamıştım. Kapının civarında ‘takılıyormuş’ gibi duran çam yarmalarından aslında buranın yüksek güvenlikle korunan bir yer olduğunun da farkına varmıştım. Asıl soru kendini mağdur ilan eden Ali Baba’nın bu mağduriyetini giderecek kadar çok parayı nereden bulduğuydu. Ve bu kadar çok parası varken benden ne istediğiydi. Biri de benden bir şey istemeden önüme yonca koyup beni yanıltsaydı keşke.

Lilith ve ben mağaranın karanlık köşelerinden fırlayan garabetlerle dövüşürken Ali Baba tahtında son derece sakince oturuyor ve nargilesini fokurdatıyordu. Erkekliğin onda dokuzu kaçmak ve onda biri hiç görünmemekti de kahramanlık neden böyle olmasındı? Bu ucubeler dergahından ne kadar hızlı kaçabilirsek o kadar hayırlı olacağını kavramıştık. Çünkü sadece yerde yatan ve çay dağıtan kızla kalmamış her köşeden her kuytudan farklı şekil ve güçlerde insan müsveddeleri bize saldırmaya başlamıştı. Baş edemeyeceğimizi çoktan anlamış, mağaranın tek çıkışına doğru yanlamıştık. Kendimizi dar attığımız çıkışta tepeden aşağı yuvarlanan çığ misali düşe kalka ilerlerken arkamızdan bir ordunun bize ellerinde sopalar ve taşlarla artık duyamadığımız küfürler yağdırdığını gördük.

“Ne yani zaten yetkililer tarafından mağdur edilmiş bir adam ve ailesi mi beni yetkililere teslim edecek? Sen de çok paranoyaksın Ozan! Hahahhahha!” diyerek Lilith’in cümlesiyle dalga geçtim.

“İyi de adamların bizi teslim etme gibi bir niyetleri yoktu ki! Bildiğin geberteceklerdi oracıkta!”

“Ulan biz sadece Ali Baba diye geldik bunlar ne çıktı?” dedim. Lilith annesine çekmiş olan keskin zekasıyla cevapladı:

“Ali Baba ve kırk haramiler!”

O sırada arkamızdan bir ses yankılandı:

“Kırk değil otuz dokuz!”

“Ali Baba’nın benden ne istediğini bu kadından öğreneceğiz sanırım.” diye fısıldadım Lilith’e.

“Kırkıncı Harami benim!”

“Sen de kimsin be kadın?”

Önce karanlıkta kadının yarısını gördük. Gözlerimiz karanlığa alışınca, ışık oyunu olmadığını kadının gerçekten yarım olduğunu anladık. Sağ kolu ve sağ bacağı yoktu. Gözüyle beraber suratının sağ tarafı da yanmıştı.

“Annenin bir fabrika yangınında yitip gittiğini sanıyordun ya! Yitmedim! Fabrikayı ben yaktım!”

“Demek yangını çıkarırken kendini dışarı çıkarmayı unutmuşsun!” diye bağırdım.

“Ben Nergissus. Annenim senin. Ve kendi bedenimden yarattığım senin ezel-ebet düşmanınım.”

Diyecek sözüm kalmamıştı. Lilith’in varlığını öğrendiğimde hayatımın en büyük şokunu yaşadım demiştim ama büyük lokma yiyip büyük konuşmamam lazımdı. Hayatımın şokları her köşeyi dönünce mantar gibi biten üç harfli marketler gibilerdi. Bitmek bilmiyorlardı!

O anda kafamda çalan şarkı “Çıkalım şu dağın başına sen Kerberose Rose topla ben Nergissus. Hadi gülüm yandan yandan yandan biz korkmayız ondan bundan!”dı.

Dallas dizisindeki Ceyar mıydı entrikaların kralı? Bir de Suğellın isimli karısı vardı. Elinde viski bardağı sırtında ipek robdöşambr, gece-gündüz dertli dertli içerdi. Benim Suğellın’dan neyim eksikti?

Ölüleri dirilten, dirileri diri diri gömebilen bu Sultanat evrenini Stan Lee görse, o bile şaşardı.

DEVAM EDECEK

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ