Ana Sayfa Blog Sayfa 26

Hikaye: İnsan

“Buraya mı ekeyim?” diye sordu erkek. Kadın sinirlendi. Cevap vermedi. Erkek hata yapmak istemiyordu. Konuşmak bile suç sayılıyordu. Ağzından çıkacak tek yanlış kelime ile yargılanabileceğini biliyordu. Önce hemcinslerine sonra bu deneyi başlatan herkese okkalı bir küfür savurdu. Küfürler tükenince kendi payına lanet kaldı. Denek olmayı kabul ettiği için bildiği tüm bedduaları sessizce sıraladı.

“Ne mırıldanıyorsun?” diye bağırdı kadın. Oturduğu yerden toprağa bir taş fırlattı. “Şuraya ek ne ekeceksen! Ama çok derin kazma, can suyunu da az ver. Kurutma tohumları.” dedi ve içeri gitti.

Şehirleri pilot bölge seçileli tam tamına üç ay olmuştu. İki yüz karı koca bu deneye azıcık gönüllü, çokça para karşılığı katılmışlardı. Çoğu işsiz güçsüz, karısına en az bir defa sözlü ya da fiziksel şiddet uygulayıp tutuksuz yargılanmış, topumun cahil sayılabilecek kesiminden ailelerdi. Hepsine birer bahçeli prefabrik ev hazırlanmış, üretime, özellikle tarım ve hayvancılığa teşvik edilmiş, hem kendi hem de çevre şehirlerin gıda talebini karşılayacak şekilde bir sistem oluşturulmuştu. Tüketici yerine üretici olmak iyi hoştu da kurallar ataerkil zihniyete ağır geliyordu. Tek şart vardı. Evin reisi kadın olacak, ona karşı herhangi bir kötü söz söyleyen bile yargılanacaktı. Şiddet uygulayana müebbet hapisten bahsediliyordu. İlk hafta komşularla tanışma, yeni sisteme alışma çabalarıyla geçmişti. Kadınlar eşitlikçi ve hatta üstün hak ve özgürlüklerini henüz benimseyememişken kocaları tarafından şiddete maruz kalmaya devam etmişti. Korkuyorlardı. Sistemin işlemeyeceğinden, yıllardır yanınızdayız  deyip kılını kıpırdatmayanların bu sefer de sözünü tutmayacağından korkuyorlardı. Zaman geçiyor, kadınlar otoriteyi sağlayamıyordu. Sonra bir yasa daha eklendi. Kocasını koruyan kadınların da cezalandırılmasına karar verildi. Deneyi yapanların bu konuda ne kadar hassas ve ciddi olduğunun anlaşılması için karısına küfür eden adam ve bu durumu yetkililerden saklayan kadın herkesin gözü önünde evinden alındı. Şehrin girişine kurulan hapishaneye tıkıldı. Artık herkes durumu ve deneyi ciddiye almaya başlamıştı.

Çiçeği ekip can suyunu karısının dediği gibi azar azar veren erkek işi bitince ayağındaki ayakkabıları çıkarmadan kendine can suyu almak üzere mutfağa yöneldi.

“Ya sen geri zekâlı mısın? Ne diye ayakkabıyla giriyorsun eve?” diye bağırdı kadın. Erkek cevap vermeden ayakkabıları olduğu yerde çıkardı ve açık olan kapıdan bahçeye fırlattı. Kadının yüzüne bile bakmadı. Severek evlenmişlerdi. Ama yalnızca dört ay birbirlerini sevebilmişlerdi. Erkek çalışmayı hiç sevmez, tüm gün kahvede okey oynardı. Kadın evlere temizliğe gider, iki çocuğuna ve kocasına bakabilmek için her gün çalışırdı. Adamın kumarı bitse, içkisi başlar; içkisi bitse cep telefonundan orospular arardı. Erkek hiç çekinmezdi. Kadının yanında başkalarıyla fingirdeşirdi. Kıskançlıktan çıldıran kadın azıcık agresifleşse onu terk etmekle tehdit ederdi. Kadın susardı, erkek bildiğini okurdu. Gül gibi geçinip giderlerdi. Nereden katılmışlardı bu Allah’ın belası deneye?  Ödenecek parayı duyunca ilk defa karısının sözünü dinlemişti. Hem şiddet uygulamamak ne kadar zor olabilirdi ki? İnsanın eline daha çok para geçince refah seviyesi de, mutluluğu da artardı. Hatta belki karısını yeniden sevebilirdi. Ama evdeki hesap tabii ki çarşıya uymamıştı.

Erkek saatine baktı. İki saat sonra ayçiçeklerini toplamak ve hayvanlarını otlatmak üzere mesaisi başlayacaktı. Çalışmayı sevmişti. Kendini eskisinden daha dinç hissediyordu. Hem bölgede okey oynayacak kahve de olmadığına göre diğer erkeklerle sosyalleşebileceği ve karısından kurtulabileceği tek yer ayçiçeklerinin arası ve hayvanlarının yanıydı. Kadın da hazırlanmaya başladı. Tekstil atölyesinde terziydi. Kadın ve erkeklerin çalışma saatleri eşitti. Dönüşümlü olarak herkes her işi öğreniyor ve yapıyordu. Mesela geçen ay erkek bir ay boyunca doktor önlüğü dikmişti. Kadın ise şehirde yeni açılacak olan sinema binasının yapımında çalışmış, tuğla taşımıştı. Herkes aynı parayı alıyordu. Başlarında patron yoktu. Deney ekibi çalışanları uzaktan kameralar aracılığı ile kontrol ediyor, yasalara aykırı bir durum olmadığı sürece kimseye müdahale etmiyordu. Herkese eşit davranıldığına inanılmasını istiyorlardı. Erkekler için işyerindeki huzur evde son buluyordu. Düzeni bozanlar yalnızca kadınlardı. Evde erkeklere kök söktürmeye, üstünlük taslamaya başlamışlardı. Ama kimse sesini çıkartamıyor. Hapishaneye girmeyi göze alamıyordu. Çünkü yayılan dedikodulara göre hapishaneye giren erkekleri daracık bir hücreye kapatıp delirene kadar karanlıkta aç ve susuz bırakıyorlardı.

Keyifle geçen mesainin ardından erkek eve gelirken yolda çocuklarıyla karşılaştı. Bu şehirde kadın erkek çocuk demeden herkesin görevi aynı saatte bitiyordu. Oğlu diğer çocuklarla sokakta maç yapmak için koşarak eve girdi ve topunu aldı. Kızı babasına zoraki selam vererek salona geçti ve televizyonu açtı. Yayınlanan filmler ve belgeseller bile insanoğlunun eşitliğinden yanaydı. Aldatan erkeklerin, okul önlerinde esrar satan çocukların, birbirinin kuyusunu kazan kadınların dizilerini seyretmeye bile hasret kalmışlardı. Kadın eli kolu alışveriş torbalarıyla dolu kapıdan içeri girdi. Bugün alışveriş sırası onda olduğuna göre yemekleri erkek yapacaktı. Ama o kadar lezzetsiz bir yemeği yemek istemeyen kadın erkeğin mutfağa gitmek üzere ayaklandığını görünce lafı yapıştırdı. “Otur oturduğun yerde çimento gibi bir çorba içmeye hiç niyetim yok. Pişiririm ben yemeği. Oyalanacak karı kız da olmadığına göre belki belgesel izler kendini geliştirirsin,” dedi ve mutfağa gitti. Kızı kendini tutamadı ve güldü. Üç ay öncesine kadar erkek egemen bir evden böyle bir sisteme geçtiği için çok mutluydu. Babasının bu aşağılanmaları hak ettiğini düşünüyor ve durumdan inanılmaz bir zevk alıyordu.

Kızının sırıtışına kayıtsız kalamadı erkek. “Gün olur devran döner!” diye fısıldadı. Bu deneye evet dediği her güne lanet ediyordu. Kazandığı paraları harcamak üzere buradan kurtulmasına yalnızca altı ay kalmıştı. Onları salıverdikleri gün karısına tokadı yapıştıracak bir daha da ne onun ne de çocuklarının yüzüne bakmadan ortadan kaybolacaktı. Kazandığı para yıllarca yeterdi. Tam o sırada sokaktan çığlıklar yükseldiğini duydular. Bir adam sokağın ortasında durmuş karısına elindeki bıçağı bırakması için adeta yalvarıyordu. Kadın delirmiş gibi bıçağı bir o yana bir bu yana savuruyor ama adama isabet ettiremiyordu. Birkaç dakika içinde polisler geldi. Karı kocayı sokaktaki banklara oturtup sakinleştirdiler. Etraflarına toplanmış kalabalık merakla olacakları izliyordu. Kadın durmadan bağırarak olanları anlatıyordu.

“Eve geldiğimde bu deyyus koltukta uyuyordu. Kalk git alışveriş yap, dedim. Sıra ondaydı. ‘Bugün çok yoruldum,’ dedi. Ulan ben evde mi oturuyorum; ben de yoruldum. Herkesin bir görevi var. Yeniden kalk git alışverişe, dedim. Omuz silkti ve bana küfür etti. Baktım kalkmıyor, kaptım bıçağı.”

Polis daha fazla dinlemedi ve erkeğin suçlu olduğunu, karısına küfür etmek suçundan yargılanacağını söyleyip kelepçeleri taktı, kadına şikayetçi olup olmadığını bile sormadan adamı tabiri caizse anında paketleyip arabaya attı ve gitti. Herkesin ağzı açık kaldı. Kimseden çıt çıkmıyordu. Erkeklerin gözünden endişe okunuyordu. Kadınlar ise zevkten dört köşe evlerine girdiler.  İşte o gün eşit olmadıklarını hepsi anladılar. Erkekler korkudan, kadınlar mutluluktan sessizliğini korudu.

Erkek kapıdan girdiği gibi kendini koltuğa atıverdi. Ne diyeceğini, ne yapacağını, nasıl davranacağını şaşırmıştı. Hapse girip girmemek tamamen pamuk ipliğine bağlıydı. Kazanacağı paradan vazgeçip bir an önce buradan gitmesi gerektiğini anlamıştı. Yatak odasına gitti, sözleşmeye baktı. Tarafların deneyden ayrılma hakkı vardı. Ancak bunun karşılığında tazminat ödemeleri gerekiyordu. Sözleşmeyi imzalarken kazanacağı parayı kuruşu kuruşuna ezberlemişti de deneyi yarım bırakırsa ödemesi gereken meblağa bakmamıştı bile. Ayağıyla komodine tekme savurdu.

“N’oluyor içerde? O gürültü de ne?” diye bağırdı kadın.

Erkek gözlerini kapatıp kadının suratına yapıştırdığı avuç içini hayal etti. Kadının tokadın şiddetiyle yere yapıştığını düşünürken yumruğunu sıktı. “Bir şey yok, komodine çarptım,” dedi.

“Kör müsün ki koca komodine çarpıyorsun? Ne halt ediyorsan bırak da ellerini yıka, sofraya gel. Yemek hazır,” dedi kadın. Erkek kadının suratını görmemek için aç olmadığını söylemek istedi. Ama yapamadı. Öğlen de erkeklerle sohbete dalıp azıcık yemiş, kurt gibi acıkmıştı. Yumruğunu hafifçe açtı, sıkmaktan eli uyuşmuştu. Ona söylendiği gibi ellerini yıkayıp sofraya oturdu. İtaat etmeye alışıyordu da cevap vermemek, söylenen her kötü sözü yutmak ağrına gidiyordu. Kadın adamın gözlerinin içine bakarak “Hadi zıkkımlan!” dedi ve tabağı önüne fırlatır gibi yamuk bıraktı. Sanki erkeğin demin aklından geçenleri okumuş gibi pis pis sırıtıp yemeğini yemeye başladı.

Masada oğlu yoktu. Sokakta yaptıkları maça kendini kaptırmış, eve gelmemişti. Artık kimse erkeği umursamıyordu. Çocuklar bile ondan daha fazla söz sahibiydi. Kendini o kadar aşağılanmış hissetti ki boğazı düğümlendi. Çorbasını bile zor bitirdi. Kadın televizyon karşısında keyif yaparken erkek sofrayı topladı, bulaşıkları yıkadı ve hava almak için bahçeye çıktı. Bir köşeye sinmiş gibi oturdu. Kimseye görünmek, kimseyle konuşmak istemiyordu. Cebinden sigarasını çıkarıp yaktı. Nefesi ciğerlerine doldururken en yakın arkadaşına kavuşmuş gibi hissetti. Tek hissedemediği empatiydi. Yıllarca karısına çektirdiklerinin aynısını bire bir yaşadığını, yaptıklarının yanlış olduğunu fark edemeyecek derecede erkek hegemonyasına inanarak büyütülmüştü. Kadından nefret ediyordu. Gücünü elinden alan bu deneyden nefret ediyordu. Ona saygı göstermeyen çocuklarından nefret ediyordu. Ve en çok da kendineydi nefreti. Para için bile bile denek olmayı kabul etmişti. O sırada kapının açıldığını ve ayak seslerini duydu. Kadın elinde kekle karşı komşunun kapısını çalıyordu. Komşu çıktı, sarıldılar. Kapı önünde laflamaya başladılar. O kadar mutluydular ki erkeğin midesi bulandı. Kadın sağa sola iyice bakıp çocuklardan başka kimseyi göremeyince komşuya fısıltıyla karışık bir şeyler söyledi. İkisi de kahkaha attılar. Kadınların kıyafeti bile değişmişti. Kimse laf edemeyince açık seçik giyinmeye, canları istediği gibi sokaklarda cak cak sakız çiğnemeye başlamışlardı. Kadın daracık bir pantolonun üzerine V yaka bluzla sokağa çıkmış, kafasını örtmemişti. Adam vazgeçti. Buradan çıkar çıkmaz kadını terk etmeyecekti. Onu yola getirecekti. O kadar sinirlenmişti ki fark edilmek umurunda olmadı. Hızla eve doğru yürümeye başladı.

“Hoopp bir selam yok mu komşu?” diye alay edercesine sordu diğer kadın. Adam cevap vermeden gözden kayboldu.

“Boş versene sen bu itleri… Eğitilemez bunlar. Aslında tekme tokat girişeceksin bunlara. Ama biz it değiliz ki dalaşa girelim,” dedi kadın. Kahkahaları evin içine doldu. Sonra yeniden fısıldaşmaya başladılar.

“Kız ben kendimi tutamıyorum. Arada gece uyurken tekmeliyorum herifi. Hıncımı alacak yol bulmuşum, kaçırır mıyım? Arada uyanıyor tekmeyi yiyince ama ses edemiyor. Hem ne iyi yaptı şu kadın, çekti bıçağı kocasına. Nasıl götürdüler adamı karısına küfür etti diye. Valla ben bugünden sonra tüm korkumu yendim. Bu deneyi yapanlar bizim tarafımızda kız! Öldürsek suçlusu erkek der bunlar!” derken yüzünde anlamsız bir sırıtma vardı komşunun. İçindeki canavar uyanmış, kadının bakışı bile değişmişti. Kadın komşusundan izin isteyip eve yollandı. Ama aklı konuşulanlara takılmıştı.

Ertesi gün hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Kadın kendine yüklenen anlamları bile unuttu. Merhamet, anne, sadık, iyi, güvenilir ve daha bir sürü şeydi kadın. Cennet ayaklarının altındaydı. Ama önce insandı ve bıçağı eline alıp karşısında korkan ve karşılık vermeyen bir insanla yüz yüze geldiğinde ne cennet kaldı, ne merhamet. Bıçağın keskin yüzü kadına yalnızca insanlık bıraktı. İnsanın kadını erkeği yoktu. Gücü elinde tuttuğunu fark eden her insan gibi kadın da kibirlendi, bencilleşti. Evlerde kadın sesleri yükseldi. Karşılık vermeye çalışan tüm erkekler polisler tarafından toplanıp hapse gönderildi. İşler çığırından çıktı. Sonra bir sabah erkek uyandığında kadını yatakta bulamadı. Keyifle gerindi. Kadının yüzünü görmeden uyanmak onu mutlu etmişti. Bugün önemli bir gündü. Erkeklerle iş çıkışı toplanacak, bu gidişata dur diyecek bir yol bulacaklardı. Yoksa hepsi deney sayesinde kazanacakları paralarını kadınlara bırakıp hapislerde çürüme pahasına karılarını öldüreceklerdi.  Yataktan kalktı erkek; önce perdeleri açtı. Kadın bahçedeydi ve son zamanlarda hep olduğu gibi yüzünde aptal bir gülümseme vardı. Erkek daha çok tiksindi kadından. Ama sonra bir şey oldu. Kadın camda dikilen kocasına baktı ve el salladı. Sonra da camı açması için işaret yaptı. Adam istemeden de olsa itaat etti.

“Hava çok güzel, kahvaltıyı dışarı hazırladım. Hadi gel barış imzalayalım.”

Erkek şaşkındı. Uyanıp uyanmadığını anlamak için yüzünü kaşırken hafifçe tırnaklarıyla bastırdı. Uyanıktı. Canı acımıştı. Kadına gülümsedi ve tamam anlamında kafa salladı. Acele etmedi, olabildiğince yavaş hareket etti. Bunun bir komplo olabileceğinden şüphelendi. Kadın onu oyuna getirip hapse tıkmak istiyor olabilirdi. Buradaki her kadın aynı şeyi istiyordu ve hepsi kedinin fareyle oynadığı gibi kocasıyla oynuyordu. Hiçbirinin acelesi yoktu. Yavaş yavaş, acı çektire çektire kocalarından kurtuluyorlardı kahpeler.

Bahçeye çıktığında güneş, hafif bir esintiyle birlikte yüzüne çarptı. Elini gözüne siper ederek sofraya baktı. Kadın bahçeden kopardığı gülü bile sofraya koymuştu. Tam da izledikleri Türk dizilerinde aşıkların oturduğu sofralara benzetmişti. Adam şaşkındı. Ama yapacak bir şey yoktu. Oturacak karısıyla kahvaltı edecekti. Kadın yüzünde ne anlama geldiğini çözmenin mümkün olmadığı bir sırıtışla sandalyeye oturmadan önce kocasına çay doldurdu.

“Bugün iş değişiyordu. Ben telefonumdan baktım. Bu ay sütçüyüm. Bol bol inek sağıp, buzağı doğurtacağım. Sen ne iş yapacaksın?” derken koca bir reçelli ekmeği ağzına tıkıştırdı.

Adam şaşırmıştı. O kadar şaşırmıştı ki aylık görevine bile bakmamıştı. Hemen cebinden telefonunu çıkardı, ekrana gelen mesaja tıkladı. Bu ay kasap çırağı olacaktı. Gelen etleri doğrayacak ve dağıtıma çıkacaktı. Kadın kahkaha attı.

“Birimiz yaşatacağız, birimiz öldüreceğiz demek. Kısmet!” Kadın gözlerini erkeğinkine dikmişti. Hazırladığı reçelli ekmeği erkeğe uzattı. Erkek ekmeği aldı, ama yemedi. Kadın erkeğin diğer erkekler gibi çok korktuğunu biliyordu. Bu durumdan eskisi kadar faydalanmasa da bazen kendini tutamayıp laf sokuyordu. Ama deney ona eskisi kadar zevk vermiyordu. Hem adamı bir zamanlar çok sevmişti. Onunla evlendikten sonra nefret etmiş, bu deney sayesinde bütün kinini nefretini üzerine kusmuştu. Kadın komşularını düşündü. Salak kadınlar çok ileri gitmiş, kocaları hapse girince yaptıklarından pişman olmuşlardı. Kadın karar vermişti. Aynı hataya düşmeyecekti. Hem adam da hatasını anladıysa bu işten çok karlı çıkabilirlerdi. Tam düşündüklerini söyleyecekken vazgeçti. Birkaç gün böyle davranacak, adamın davranışlarını tartacaktı.

Kahvaltı bitti, adam ve kadın işe gitti. Artık iş de keyifsizdi. Ne adamlar karılarından dert yanıyordu, ne kadınlar evde kocasına nasıl kan kusturduklarından bahsediyordu. Artık herkes aynı konulardan sıkılmıştı. Ya da hepsi duruma alışmıştı veya hepsinin hayatı zaten birbirinin aynıydı. Erkekler iş çıkışı toplantı yaptı. Kameralardan uzak olabilecekleri tek yerdelerdi: Erkekler tuvaleti. Karar vermişlerdi, ayaklanacaklardı. Deneyin sona ermesi için yürüyüş yapacak, gerekirse karılarını sokak ortasında döveceklerdi. Aralarından birkaçı korkup kabul etmedi. Birkaç tanesi toplantıyı terk etmek istedi. Kavga çıktı. Hıncını karılarından çıkaramayan tüm erkekler birbirine saldırdı. Öyle kin ve nefret doluydular ki kimse kavgayı sonlandıramadı. Yorgunluktan yere yığılana kadar birbirlerini dövdüler. Kimin kime neden vurduğu belli değildi. Nefes nefese herkes bir tarafa yığıldığında, küfürler yerini acıdan inlemelere bırakmıştı. Kavgayı uzaktan izlemekle yetinen ve arada çaktırmadan birkaç tekme savuranların dışında hepsi kan içindeydi. Ama kimse şikayetçi değildi. Rahatlamışlardı. Birkaçı aynada kendine bakıp kahkaha bile attı. Sonra içlerinden biri bağırmaya başladı.

“Nefes almıyor! Lan bu nefes almıyor! Öldü mü lan bu?”

Hepsi etrafına toplandı. Biri nabzına baktı. Yaşamadığını belli edercesine dudak büküp kafa salladı. Korkmuşlardı. Herkes suçu birbirine attı. Bazıları çaktırmadan kapıdan sıvışmaya çalıştı. Sonra aralarından biri suçu karısına atmayı teklif etti. Hem böylece deney sırasında bir adamı öldüren kadına ne ceza vereceklerini de görmüş olacaklardı. Paçayı sıyıracağına inanan ve kadınlara iyice bilenen tüm erkekler kabul etti. Aralarından bir kişi bile hayır demedi. Ama kameralara yakalanmamak lazımdı. Hızlıca plan yapıldı ve tüm erkekler evin yolunu tuttu. Bir tanesi yemekten sonra ölen adamın evine gitti. Karısına adamı sordu. Henüz eve gelmemişti. Adam şaşırmış gibi yaptı. Sonra en son kocasını tuvalette gördüğünü söyledi. Acaba başına bir şey mi gelmişti. Kadın omuz silkip kapıyı kapattı. Adamı aramadı bile. Gece uykusu gelince gitti yattı. Plan tutmamıştı. Ceset çürümeye başlamıştı. Başka biri adamı patates çuvalıyla dağıtıma çıkacak tıra yüklemeyi, gecenin bir yarısı da evinin bahçesine gömmeyi teklif etti. Gece kameraların görüş açısının iyi olmadığını ve nöbetçilerin genelde uyukladıklarını biliyorlardı. Ama kimse görevi kabul etmedi. Bir cesedi tuvaletten çıkarıp gömmeye cesaret edemedi. İki gün geçmesine rağmen adam gelmeyince karısı endişelendiğinden değil de işleri tek başına yapmak istemediğinden kocasını merak edip onu en son gördükleri yerlerde aramaya gitti. Her tarafa baktı. Ama onu bulamadı. Sonra adamın tuvalet dediğini hatırladı. Erkekler tuvaletine de bakmalıydı. Kapının tokmağına sarıldı, birkaç defa açmayı denedi. Kapı kilitliydi. Altındaki boşluktan içeri doğru baktı, kimseyi göremedi. Sadece burnuna bir koku geldi. Daha önce hiç bilmediği bir koku; ağır ve mide bulandırıcıydı. O anda yerdeki kan izlerini fark etti. Birkaç adım geri çekildi. Derin bir nefes aldı. Titremeye başladı. Kocasını öldürmüşlerdi. Bu koku onun kokusuydu. Ölümün leş kokusu, insanın çürümüş kokusu… Ne yapacağını şaşırdı. Yetkililere gitse onu suçlayabilirlerdi. Sonuçta kadınlar azmıştı. Kocalarına şiddet uygulayanlar, buna rağmen yargılanmayanlar vardı, duyuyordu. Herkes ondan şüphelenirdi. Kimse inanmazdı. On beş yıldır aynı yastığa baş koyduğu adamın öldürülmüş olmasını değil de bu yüzden yargılanabileceğini düşünüp ağladı. Korkudan ağladı. Ne yapacağını bilemediği, kimseye anlatamayacağı için ağladı. O kadar çok hıçkırıyordu ki yaklaşan ayak seslerini duymadı. Ama erkekler onu duymuş, suçu ona atmak için yakaladıkları fırsatı kaçırmamışlardı. Kadını yaka paça tutmuş birkaçı onu suçlayarak oyalarken biri de kilitli kapıyı açmıştı. Polisi aradılar. Kadını kendilerince adalete teslim ettiler. Adaletin yerini bulduğuna gerçekten inanıyorlardı. Bu deneyde tüm olanların ve tüm kötülüklerin suçlusu kadınlardı. O yüzden biri hapse girmeli, diğerleri de akıllanmalılardı. Herkes evlerine dağılıp olacakları beklemeye başladı. Sabaha karşı bir polis arabasının mavi kırmızı ışıkları sokağı aydınlattı. Katil zanlısı yorgun ama mutlu görünüyordu. Arabadan indi, pencere kenarlarından uzatılan kafalara tek tek baktı, polislere selam verip evine girdi. Kimse deneyi yapanların gerçek katili bildiğinden şüphelenmedi. Korku büyüdü. Artık deneyin amacı belliydi. Bu işkence bitmeyecekti. Tek yol vardı. Erkekler, bu deneyin biteceği güne kadar tek kelime etmeden karılarına itaat etmeye ve sorun çıkarmamaya özen gösterecekti. Aksi takdirde girebilecekleri iki delik vardı. İkisi de birbirinden beterdi. Hapishanede ya da toprağın altında çürümek için bir deneyin parçası olmuşlardı. Başka seçenekleri yoktu. Kadınların sözünden dışarı çıkmayacak, hayatta kalmak için çabalayacaklardı.

Bir insanın ölümü erkeklerde korkuyu, kadınlarda merhameti tetiklemişti. Gerçi erkekler korkuyu seçmese kadınlar merhameti hatırlar mıydı kimse bilemezdi. Herkes rolüne alışmıştı. Evin reisi kadın oldu, iş bölümüne herkes uydu, üretim çoğaldı, evlerden akşam vakti çıt çıkmıyordu. Kavgalar azaldı ama mutluluk artmadı.

Sonra bir sabah hoparlörden bir ses duyuldu:

Deney sona ermiştir. Herkes evine gitmekte serbesttir.

Ve bu anons bir saat boyunca devam etti. Kimse yerinden kalkıp eşyalarını toplayamıyordu. Kimse buradan çıkmak için istekli görünmüyordu. Ama kimse kalmak da istemiyordu. Hiç biri eskiden olduğu kişi değildi. Hiçbiri eski haline nasıl döneceğini bilmiyordu. Bu iş bitince karısını öldürmeyi planlayanlar ona kötü söz söylemeye korkar olmuştu. Bu iş bitince kocasının yapabileceklerinden korkan kadınlar içindeki canavarı fark etmişti ve kimseden korkmuyorlardı. Hepsi biliyordu. Konu kadın ya da erkek olmak değildi. Konu insan olmaktı. Ve her insan fırsatını bulduğu anda yara aldığı yerden yara açıyordu. Başkasında açtığı yara ne kadar büyükse o kadar tedavi oldum sanıyordu. Konu kadın ya da erkek olmak değildi. Konu insan olmaktı Ve her insan güce sahip olduğunda insanlıktan çıkıyor, aciz olanı ezmekten karşı konulamaz şekilde zevk alıyordu.

Hikaye: Ölemeyiş

Erhan’la Ersin Mecidiyeköy’deki bir müdavim birahanesinde daha iki yudum almadan, yiyeceklerine dokunamadan geldi cinayet ihbarı. Alibeyköy… Jandarma Hatıra Ormanı… Kemerburgaz… Bitmedi yol bir türlü.  Yaklaşık bir saatlik yolculuktan sonra vardılar Belgrad Ormanları’nın içlerine doğru, ıssızca bir yere. Yola uzak, gözden ırak bir noktadaydı olay yeri. Etraflarına bakındılar; polisler, polis arabaları vardı, ama ceset ve ambulans yoktu.

“Lan, ceset nerde?” dedi Erhan Amir.

“Oğlum, adam yaşıyormuş lan, öldü sanmışlar, cesedi, yani adamı incelerken yanık yarasına dokununca cıyakladı,” diye cevapladı Doğan. “Nur topu gibi yarı maktulünüz var.” Sadece kendisi güldü sonra.

Erhan Amirim, “E bizi niye çağırdınız? Hadi bilmiyordunuz da çağırdınız, en azından haber…” diye cümlesini tamamlayamadan, “Göktürk’te nefis bir kanatçı var,” dedi Doğan Amir, kıs kıs gülerek. Karnımız açtı. Amirim bir şey demedi.

Kanatlar gerçekten enfesti. Ersin tuvalete gittiğinde, Doğan da detaylıca karşılaştıkları şeyi anlatıyordu. Ersin geldiğinde de, “Özetle biraderler, bu iş cinayete havale, savcı da öyle dedi. Adam ağır işkence görmüş, yakılmış, dövülmüş, etinden et koparılmış, etrafta da kırık içki şişesi ve topuklu ayakkabı izleri vardı. DNA’dan bir şey çıkar mı emin değilim, ama bir âlem olduğu neredeyse kesin.” Ersin tam ağzını açacakken bir ağızdan, “Tek kelime etme, ağzına sıçarım,” dediler Erhan’la Doğan. Pustu Ersin.

Kalkarlarken Ersin ikisine de bakıyordu, “Ne var?” diye sormaları için. Tabii ki sormadılar. Ersin tuvalette kesin karar vermişti, kendisine bir şey sormazlarsa fikirlerini paylaşmayacaktı. Kendine verdiği sözünde gerçekten durdu.  Üç dakika kadar. “Amirim, bence kesin satani…” bu defa sol omzu morardı. Ersin sustu. Böylece kendine verdiği sözü istemeden tutmuş oldu.

“Umarım adam yaşar, siz de fazla uğraşmazsınız,” dedi Doğan. Ama önce adamın kimliğini tespit etmeliydiler.

Erhan, Ersin’e dönüp, “Yarın kayıp şahıslara bir bak, senin bu olayda tek işin bu, adamın kimliğini tespit etmek. Başka bir şey yaparsan seni ben vururum.”

“Baş üstüne abi.”

Ertesi gün Erhan Amirim büroya girer girmez, “Kimlik?” diye sordu Ersin’e. Henüz bir sonuç yoktu. Adamın 70-75 yaşlarında olduğunu biliyorlardı sadece. Erhan tam adamın götürüldüğü hastaneye yola çıkacakken, Mobese görüntüleri geldi. Sonra bakarlardı.

Doktor, hastanın hayati tehlikeyi tam olarak atlamadığını, kaval kemiğinin ve köprücük kemiğinin kırık olduğunu, çenesinde zedelenme ve kafasında travma olduğunu, yanıkların ise çoğunlukla ikinci derece olduğunu, bacaklarındakilerin daha ciddi olduğunu, bel yukarısındakilerin ise azalarak devam ettiğini söyledi. Güçlü kuvvetli bir adamdı. Bu nedenle ölmeden atlatabilmişti bunları. Şimdilik. Bir de şey vardı, Viagra içmişti. Bu yaşa rağmen kalp krizi de geçirmemişti. Maşallahtı.

Doktordan aldıkları bilgiler aslında bildikleriydi. Ama Viagra… onu bilmiyorlardı.

Büroya geldiklerinde ellerindeki bilgileri gözden geçiriyorlardı. Kimliği ve yaşayıp yaşamayacağı meçhul bir adam. Vücudun yarısı yanık, birçok kırık vücudunda. Olaydan kısa bir süre önce Viagra almış. Arazide de topuklu ayakkabı izleri vardı. Ersin bir şey söyleyecek gibi olduysa da Erhan’ın bakışını görünce sustu. “Hava almaya çıkıyorum abi,” diyerek çıktı odadan.

Yarım saat sonra döndüğünde, “Ben sana demiştim abi!” dedi Erhan Amirim’e.

“Ne demiştin, demen yasaktı senin?!”

“İşte, kesin satanist ayin abi!” dedi Ersin, elindeki fotoğrafı sallayarak. “Olay yerinden 150-200 metre, adamı bulduğumuz yerden tam 179 metre ileride yanmış bir kedi cesedi bulmuşlar.”

Erhan bir şey diyemedi. Topuklu ayakkabı izi, Viagra, kedi cesedi… Hem de yanmış.

“Yürü Ersin.”

“Nereye abi?”

Erhan cevap vermedi.

Beş dakika sonra Doğan’ın yanındaydılar. Erhan Amirim, “Doğan, kedinin fotoğrafının yanındaki şu poşeti aldınız mı?” dedi.

“Aldık, ama üstünden parmak izi çıkmadı.”

“Çıkması lazım, neden?”

“Canım öyle istedi de ondan. Lan ben senin işine karışıyor muyum, bu adamı neden yakalamadın diyor muyum!”

Amirim, “Karışmıyor musun?” diye alaycı bir şekilde gülünce Doğan Amir uzatmadı.

“Çıkmadı birader. Poşeti nasıl tutarsın, düşün. İçindekileri de poşeti keserek çıkartırsan iz bırakmayabilirsin. İçinde bir şey taşınırken düz bir yüzey değildir bu. Düğümlüymüş, düğümle uğraşmamış keserek boşaltmışlar içini de.”

“E, tutmaları lazım?”

“Erhan! Yok işte birader! Ne bileyim ben ne yaptılar, buruş buruş poşet zaten, çok yarım yamalak birkaç iz var, onlardan da bir şey çıkmadı.”

“İyi, şansımıza reklamsız poşet veren yerlerden değilmiş birader, resimde görüldüğü kadarıyla bir kasap bu. Doğan, poşeti getirt. Ersin, sen de poşet gelince üstündeki yazı neresiyse, git bir bak. Dua edelim güvenlik kamerası olsun, dua edelim tesadüfen hayvanoğlu hayvanların ormanda bıraktığı poşetlerden değil, bizim dede ile ilgili olsun.”

Ersin 3 günlük güvenlik kayıtlarını kasaptan almıştı. Ama dükkândan çıkmadan hızlıca kayıtlara göz atmayı akıl edebildi. Olay saatinden birkaç saat öncesinden itibaren izlemeye başlamıştı. Şansı yaver gitti. Amcanın üstündeki giysilerin büyük kısmı yanmıştı, ama yanmadan kalmış birkaç yerde cırt pembe gömleği tanımak pekâlâ mümkün olmuştu. 70 yaşın üstünde o renk gömlek giyen, akılda kalırdı. Ersin harabe haline gelmiş adamın öldü sanılırken çekilmiş olay yeri fotoğraflarını kasabın önüne yaydı. Yılların etle uğraşan kasabı, “Euzubillahiminaşeytannirraciimmm… amanın amirim,” derken az kalsın kusuyordu. Kendine gelip tekrar bakınca, hatırladı adamı.  Bir Doblo ile gelmişlerdi. Plakası kasabın dışındaki güvenlik kamerasından da görünmüyordu, ama karşıdaki beyaz eşyacının kamerasından pek güzel görünüyordu. Adamı bulmaları uzun sürmedi.

Doblo’nun sahibi adamın şubeye getirildiğini haber verdiler. Erhan, “Elimizdekileri gözden geçirelim, sonra da sorguya inelim,” dedi.

Bu sırada Doğan geldi, “Şüpheli almışsınız bir tane, hadi sorgulayalım,” dedi.

Erhan, “Lan, sana ne oluyor? Sen git parmak izi toplayama…” dediyse de, Doğan duymazdan gelip peşlerine takıldı.

Sorgu odasına geçerlerken telefon çaldı. “Tamam,” deyip kapattı Erhan. Sonra Ersin’e dönüp, “Dede uyanmış, hastaneye git, sonra beni ara, gitmeden de Arif’e söyle sorgu odasına çay getirsin,” dedi. Ersin, “Tamam,” diyerek çıktı. Doğan’la Erhan hiç acele etmeden sorgu odasına doğru devam ettiler.

Sorgu bittiğinde Doğan Erhan’a baktı, “Birader, siz lanetlisiniz başka açıklaması yok bunun. Sizinle takılmaktan ben de lanetli sayılıyorum.”

Erhan, baş ve işaret parmağıyla burnunu sıktı, bir yandan da Ersin’i aramak için telefonunu çıkardığı anda telefonu çalmaya başladı. Arif elinde çaylarla sorgu odasının kapısını tıklattı.

10 Dakika Öncesi – Emniyet

“Lan, siz geri zekâlı mısınız?”

“Amirim, vallahi çok korktuk…”

Erhan adamın yakasına masa üstünden yapıştığında, Doğan elini tuttu. “Dur lan, dur! Sakin…” Sonra adama dönüp, “Baştan anlat, ikincide tutmam!”

Adam tekrar anlatmaya başladı.

“Biz mangal yakıp içmeye gittik…”

10 Dakika Öncesi – Hastane

“Evladım, verilmiş sadakam varmış işte böyle…”

“Dedecim.”

“Dedeni sikerim!”

“Amcaaa!!!”

“Sensin dede!!!”

“Tamam amca. Tamam beyefendi. Allah aşkına, anlat bir daha, ne oldu?”

Emniyet

“Mangal yakıp içecektik, sonra da Doblo’da… Anlarsınız ya…”

“Anlamam. Sadede gel.”

“Kedi…”

“Lan!!! Ne kedisi Belgrad Ormanı’nda acaba!”

“Ne bileyim ben, kedi etlere atladı. Süheyl tam o sırada ateş harlanmadı diye tutuşturucu jellerden sıkıyordu. Bir an önce yemek faslı bitsin de, o işe sıra gelsin derdindeydi.”

“Geri zekâlı mısınız amca siz! Yanan ateşe niye jel sıkıyonuz?”

“Ben mi sıktım! Sıkana sor!”

Erhan “Ya sabır!” çekti, “Devam et!”

“Ben ateşi yellemeye çalışıyordum zaten. Her şey bir anda oldu. Kediden tırsınca bu bir anda, jeli sıkmayı da bırakmayınca, üstüne başına bulaştırdı. Ben de yelleyiverince kıvılcım uçuştu, ateş harlandı, bir anda alev alıverdi, ne oldu anlamadık.”

Hastane

“Ben ateşi kuvvetlemeye çalışıyodum maşayla falan. Olmayınca jel sıkayım dedim. O sırada, geri zekâlı Selami de ateşi yelleyiverdi. Sonra bi’ parladı bu. Alev aldım.”

Emniyet

“Kedi?”

“Bu salak Süheyl, kediden korkup jeli bırakmayınca dibindeki kedi de jellendi. Ateş ona da sıçradı. Nasıl oldu anlamadım. Ya mangaldan ya da Süheyl etrafta koşuşurken sıçradı, bilmiyom.”

Hastane

“Amca, bak doğru söyle, ayin falan yapıyolardı da seni kurban mı ediceklerdi?”

“Ne ayini evladım, ne diyon sen?

“Amca, kedi niye yandı o zaman, delirtme adamı!”

“Baarma lan baban yaşındaki adama!”

“Babam mı?! Amca sen dedemin dedesinin…”

Odaya koşarak hemşire girdi. Odadaki cihazlar canavar düdüğü gibi öterken adam Ersin’e öyle sunturlu küfürler sallıyordu ki… Hemşire kulaklarına kadar kızardı, bir şey yapmadan “Çok yormayın hastayı, başımız yanmasın komserim,” deyip, adamın kolundaki kateteri çekip geri iterek odadan çıkıverdi. Amca öyle bir bağırdı ki, sanırsınız anestezi vermeden bypass yapıyorlar. Bu defa hemşirenin arkasında sövmeye başladı. Ersin çaresiz koltuğa oturdu. Geçmesini bekledi.

“Abicim,” dedi. Adam sakinleşti. “Abicim, kedi neden yandı? Kurban sen değildin tamam. Öyleyse kedi mi kurban ettiniz?!”

Adam yine bağırarak, “Lan kafirin torunu! Kediden kurban mı olur!” dedi.

Ersin ellerini kaldırdı, “Teslim amca. Ben susayım sen anlat. Allah aşkına ne oldu, senin yanışı anladık tamam, kemiklerin neden kırık? Kedi neden yandı?” Adam kedinin yandığını duyunca o anı tekrar yaşamış gibi irkildi. Korku yerleşti gözlerine.

“Bir kedi canını alanın yedi cami yaptırsa öte tarafta yüzü gülmezmiş, bizim oralarda öyle derlerdi…”

Ersin bu yaşta kadın ile âlem peşinde koşan adamın kedinin canına, salt itikadından da olsa bu kadar takılmasına anlam veremese de, adam da teslim bayrağını çekmiş sakinleşmişti. Hatta sevimli bir hale geldiği bile söylenebilirdi.

Emniyet

“Sen çocuk mu kandırıyon lan?!” diye bağırıp ayağa kalktı Erhan. “Yüz yaşındaki adama bu kadar eziyet reva mı lan!” derken, Doğan Erhan’ı yakaladı. Doğan’ın kolları üstünden bağırmaya devam ediyordu, “Bir de yalan söylüyor yaşına başına bakmadan, ne oldu lan, anlat gerçeği!”

Doğan zorlukla sandalyeye oturttu. Adamın arkasına geçip, ensesindeki saçı tuttu, “Anlat!”

Adam ağlamaklı hale geldi, “Anlatıyorum ya amirim.”

“Yalan söylemeden anlat, iki dakikan var!”

Hastane

“Evladım, biz bi’ bok yedik. Belamızı da bulduk. Uzatmaya gerek yok. Kadın götürdük. Selami’nin Doblo’da işi bitirecektik. Ama yok illa içki, yok, mangal dediler. Hapı da atmış bulundum.”

“Ne hapı, haplandınız mı bir de?”

“Öyle hap değil len. Anla işte. Mavi”

“Haaa…” dedi. “Kediden itikat, ne itikat ama tam itikat. 78 yaşında cırt pembe gömlekle, Doblo’da itikat,” diye aklından geçirdi, ama inanır mısınız, kendine sakladı bunu Ersin.  “Eeee, sonra?”

“İşte bunlar mangal mungal deyince, ateş de harlanmayınca, hızlandırayım dedim. Sonra kedi atladı etlerin üstüne.”

“Aha yine kedi”… “Lan…” diye sessizce tısladı Ersin. Sonra “Pek sayın beyefendi bey amcacığım, bu arada, Belgrad Ormanı’nda kedinin ne işi var?”

“Ne bileyim ben? Mangal yakacak yere giderken de bir sürü gördük, arabadan indiğimizde de etrafımızda bitiverdiler.”

“Neyse abicim devam et…”

“İşte ben işi hızlandırmak için jeli sıkarken her şey bir anda oldu. Tam jeli sıkarken kedi etlere atladı, Selami de ateşi yelliyordu, ben kediden irkilip jeli sıkmayı bırakmadan sağa sola hareket edince üstüme ve kediye jel geldi. Ben tutuştum. Kedi nasıl tutuştu bilmiyorum, bir miyavlama duydum. Canımın derdinde onu düşünemedim.”

Emniyet

“Amirim, Süheyl tutuşunca, biraz koşuşturup kendini yere attı. Her şey bir anda oldu. Mangal küreğini kaptım.”

Hastane

“Amca, kırıklar nasıl oldu? Yanıktan çok kırığın var.”

“Beni hep kürekle söndürdüler.”

Ersin, ağzındaki çayı püskürttü.

“Gülme eşşoğlueşşek, hem cayır cayır yandım hem de kemiklerim kırıldı.”

Emniyet

“Ben mangal küreği ile Mıstık…”

“Mıstık kim?”

“Bizim Mustafa.”

“Devam et.”

“Mıstık arabaya koşup bahçesi için aldığı kürekle Süheyl’i söndürmeye çalıştı. En son küreği tam ateş sönmüşken göğsüne doğru bir savurdu, dur demeye kalmadan, bir tane daha indirirken de yarısı Süheyl’in çenesine geldi. Biz söndürürken Haydar da kocaman mangal maşasıyla kıyafetlerini çıkarmaya çalışıyordu.”

“Su dökmek aklınıza gelmedi mi?”

“Valla gelmedi.”

“Geri zekâlılar.”

Hastane

“Vücudundan parça kopmuş amca.”

“Valla onu hatırlamıyom. En son Haydar bacağıma doğru maşayla geliyodu.”

Emniyet

“Neden ambulans çağırmadınız?”

“Siz Süheyl’in halini gördünüz mü? Korktuk, adam yanmış, maşayla yanan eti kopmuş, çenesi kırılmış… Nasıl anlatacaktık, ne anlatacaktık, neyi anlatacaktık? Öldü sandık, her şeyi toplayıp kaçtık.”

“Geri zekâlılar.”

Hastane

“Kadın ne oldu?”

“Bir iyileşeyim de…”

Sorgu Bittiğinde Emniyet

Erhan Amirim, Ersin’in telefonunu “Biliyorum,” diyerek açtı. “Emniyet’e gel, ifadeleri karşılaştıralım.”

Arif elinde çaylarla sorgu odasına girdiğinde Erhan’la Doğan’ın ileride bir noktaya kendi kendilerine gülerek baktıklarını, karşılarındaki yaşlıca bir adamın ne yapacağını bilemez şekilde durduğunu gördü. Çayları bırakırken, “Amirim bizim kayınçonun kardeşi mangal…” diyecekken “Kürekle mi?” diye sordu Erhan, görünmez noktadan kafasını çevirmeden. Arif’in Emniyet’te girebileceği tek sorgu odası, Erhan’ın olduğu odaydı. Buna rağmen, “Nerden bildin Amirim?” demeden çıktı odadan. Erhan Amir, bilirdi. Ama Belgrad Ormanı’nın en ıssız noktalarından birinde kedinin ne işi var, bilemedi. Doğan gözlerini noktadan ayırmadan hissetmiş gibi, “Geçen bir haber okudum. Manyağın biri, sokağında ne kadar kedi varsa toplamış, Belgrad’a salmış. Yavrucaklar biçare, kimisi telef, kimisi mangalcılara musallat olmuş…”

Hikaye | Koridorun Sonu: Morg

Düşüncelerimin de morga dönüştüğü bu yere nasıl geldiğimi hatırlamaya çalışıyorum. Başımı öne eğmişken kırmızı renkli topuklu ayakkabılarıma gözüm çarpıyor. Dışarıda yağan yağmuru saatler öncesinde romantik bulurken şimdi ise son derece acımasız buluyorum. Topuklu ayakkabılarımla arabadan inip hastaneye koştururken yağmurun her damlası vücuduma iğne olup batmış, diken olup kanatmış, ateş olup yakmıştı. Kırmızı renkli topuklu ayakkabılar çivi gibi yere çakılmış ve her adımımda hastane benden biraz daha uzaklaşmıştı. Oysaki “Bu, sağ taraftaki, kırmızı ayakkabılar olsun,” demişti. Nereden bilecekti ona koşarken her adımımda o kırmızılığın kan olup süzüleceğini? Bir ölünün peşinden koşmuştum, ama yetişememiştim. Saniyenin milyonda birindeki düşüncelerimden birinde diz üstü eteğim ve siyah döpiyesimden hemen kurtulmak geçiyor. Bir ressamın elinden çıkmışa benzediğim dış görünüşümün ne perişanlığımdan ne de kafamın içinde yankılanan kelimelerden haberi vardı. Düşünceler hücumunda kırgınlıklarımız, küskünlüklerimiz, kıskançlıklarımız aklıma geliyor. Ölüm karşısında ne gevşek hepsi,  ne kadar basit, komik ve çocukça. Bunların hepsini alıyorum, yanlarına canımı da koyuyorum; bir tencereye koyup, karıştırıyorum ve eritiyorum. Canım eriyordu, hem de her defasında, başka şekillerde, aynı canım yüz kez bin kez eriyor ve ölüyordu. Dipdiri vücudumu öldürdüğümü artık bir ben bilecektim. Neden sonra bildiğim bütün duaları okumaya başlıyor dudaklarım benden bağımsız, eksik ve yanlış. Böyle anlarda okunan duadan mucize beklemeyi nereden öğrenmiştim ben?  Hiçbir mucize gerçekleşmedi o akşam.

Ne saatin kaç olduğundan haberim var, ne de zamandan. Yüzüne son kez bakmaya gidiyorum. Birkaç tane sedye gözüme çarpıyor. Birisinin üzerinde kan birikmiş, üstü pıhtılaşmış ve donmuş; içi küçük kan gölü. “Bu sedyede taşınmış,” diyorum. “Onu taşıyan sedye bu olmalı.” O sedyeden gözümü alamıyorum, metal ayakları pas tutmuş, yer yer soyulmuş sedyenin beyaz deri kaplamasında yırtıklar görüyorum. Kiriydi, pasıydı derken sedyeden gözlerimi çekebilmeyi başarıyorum. Yanımda hastane personeliyle alt kata inmeye çalışıyoruz. Asansörün kapısı açılıyor ve asansörde eksi beş dereceyi defalarca görmüş personelle ben dünya turuna çıkıyoruz. Asansörün metal tutunma yerine tutunup bütün katları dolaştıktan sonra kendimi dışarı zor atıyorum. Beyaz, mavi, loş ve karışık bir ışık huzmesinin altında ilerlerken hastanenin yürüdükçe yükselen duvarları çirkin bir telkinle bana eşlik ediyor.

Bu soğuk daha önce tanımadığım bir soğuk, iç yakan bir soğuk. Ben bu soğukta hiç üşümüyorum. Bir sürü çekmece gibi bölmeler görüyorum. Evimdeki bakliyat çekmeceleri aklıma geliyor o anda. Hepsini ama hepsini çekmecelerinden çıkarıp balkondan aşağı döküyorum; mercimekler savruluyor baharda açan turuncu çiçekler gibi, avuçlarıma aldığım fasulyeleri yukarı fırlatıyorum beyaz güllere benziyor hepsi, suda yüzen beyaz güllere,  bulgur  sarı  papatyalara, börülceleri de menekşelere benzetiyorum ve hepsini, onlar havada savrulurken özgürlüğüne kavuşturuyorum.  Takı çekmecelerimi açıyorum sonra. Rengârenk kolyelerimin iplerini kesiyorum, hepsinin tane tane olan boncukları tek tek daha güzel görünüyor gözüme. Onları da gökyüzüne fırlatıyorum, uçan kuşlara selam ediyorlar ve artık onlar da kuşlar kadar özgürler.

En çirkin çekmece açılıyor nihayetinde. Çekmece katran karası dipsiz kuyu, çekmece kör gözlü dev, çekmece içi ateş dolu bir çember. Gözlerimin önünde çekmece açılıyor ve uzuyor. Yavaş yavaş, saçlarım gibi uzuyor, yollar gibi hiç bitmiyor sanki. Yolun sonunda yüzünü görüyorum. Başlıyorum ağlamaya, kırmızı kırmızı dökülüyor yaşlar gözlerimden, ayakkabılarıma değin yetişiyor ve o kadar çok ağlıyorum ki dökülen yaşlar ayakkabılarıma tekrar kırmızı rengini kazandırıyor.

Ağlamaktan ikinci hecesini söyleyemeyeceğim ‘morg’ kelimesinin neden tek heceli olduğunu o gece anlamıştım. Çekmecesinin içine cansız bir bedenden başka farklı bir şeyin konulamayacağı yerdi morg. Ve çekmecenin içindeki ölmüş bedenin ruhu, özgürlüğüne çoktan kavuşmuştu. Biz orada iki kişiydik, ama tek nefes vardı, ben ona bakıyordum, ama o bana istese de bakamazdı artık. Benim yaşamımın değiştiği yer ve onun da yaşamının değiştiğine inandığım yer. Bununla da kalmayıp zihnimin karanlık dehlizlerinin en kuytusunda bir köşeye siniyordu o an, sessizce bekliyor ve her seferinde ömrümün geri kalanını ele geçirecek kuvvette ve en yalın haliyle bulunduğu yerden yavaşça çıkıp zihnime hücum ediyordu. Geniş kemikli alnına, uzun siyah kirpiklerine bakınca anılarımız geliyordu aklıma ve gelecekteki anlarımızdan vazgeçişi. Ayak başparmakları yan yana getirilerek tutturulmuş ismi okuyorum: Okan Karabulut.

Bütün bunların sadece bir düşünceden ibaret olduğunu, gözlerimi abajurun şapkasına daldırıp felaket senaryolu düşüncelerimden kurtulmaya çalışırken kendimin elbise dolabının arkasında olduğumu fark etmemle anlıyorum. “Okan,” diyorum, kendimin bile duyamayacağı ses tonuyla, “Okan yaşıyor.” Onu ben öldürmüşüm, zihnimin en elverişsiz ortamında.

Aralığın on altısı bizim evlilik yıl dönümümüz. Bu yılki evlilik yıl dönümümüzde herhangi bir değişiklik olmamıştı. Okan’ın beni yemeğe çıkardığı ilk yerde, iki kişilik rezervasyon yaptırılmış. İş çıkışı bana hiçbir şey söylemediği halde aynı yere gittiğimde gözlerim onu aramıştı. Onun da bana baktığını gördüğümde minik rastlantı kuşları bizi karşılaştırmış gibi yapıp: “Aaa, siz de mi buradaydınız beyefendi?” deyip gülüşmüştük. Güzel bir akşam yemeği eşliğinde sevgimizi, bizi birbirimize bağlayan büyülü sözcüklerle dile getirip güçlendirmiştik. Bizi birbirimize bağlayan şeyin sözcükler olduğunu öğreneli uzun zaman olmuştu. Hayatta mucize aramaya gerek yoktu. Mucize bizdik! İkimizin bir arada oluşu ve oturup güzel bir akşam yemeği yemesi. Kimsenin başka bir bilinmezliğe gitmeyi tercih etmeyişi.

Elbise dolabının arkasına saklanmışken dünyayla uyumsuzluğum baş göstermiş, hep en kötüsünü düşünme huyum beni hiç olmadığı kadar yıpratmıştı. Zihnimin bulanıklığına inat son birkaç saatte yaşadıklarımızı hatırlamaya çalışıyorum. Bunları düşünürken başımın döndüğünü, sendelediğimi hissediyorum. Vücudumdan çıkıp dünyayla tanışan birkaç ter damlasının sırtımdan kaydığını hissediyorum. Elbise dolabının arkasından çıkıp parmaklarımın ucunda ilerleyerek kapının arkasına saklanıyorum bu kez. Elbise dolabının arkasından çıkıp kapının arkasına saklanmak böyle durumlarda toplumsal bir kural gibi geliyordu, yazılı olmayan ama herkesin bilip bilinçsizce davrandığı anlarından birisini sergiliyordum. Kapının yanındaki çekmeceyi açıp bir tane makas almayı akıl edebilmiştim nice sonra. Elimde savunma amaçlı tuttuğum makası yere düşürüyorum. Makası yere düşürünce utanıyordum kendimden, beceriksizliğimden.  Salondan gelen seslere kulak kabartıyorum ve herhangi bir yaşam belirtisi duyamıyorum.

Yeniden birkaç saat öncesine kayıyor düşüncelerim. Yemekten dönüyoruz. Arabada çalan şarkıyı mırıldanıyorum en alçak sesle: “Gitme sana muhtacım. Gözümde nursun, başımda tacın muhtacım. Beni öldür öyle git. Yaşamak için senin sevgine muhtacım.” Şarkının sözlerini hatırlayınca gözlerim doluyor. Ağlamamı durduramıyorum, ağlarken ses çıkarmamak için iki elimle ağzımı kapatıyorum. Uzun uzun iç çekiyorum, iç çekişler iki yanağımdan sessizce gözyaşı olarak yol alıyor. Kaç yaşındayım, adım ne hatırlamıyorum. ‘Ölümü başlamış mıdır?’ diye düşünüyorum. İçeri girenin hırsız olduğunu düşünerek beni koruma içgüdüsüyle, “Sen burada kal, sakın çıkma, bana söz ver!” dediği aklıma geliyor. Kendimi durduruyorum. Belki böylesi daha iyiydi, sessiz ve hareketsiz.

Bu kez kapı ardından düşünüyorum son bir saatte yaşanılanları. Dört buçuk dakikalık şarkı bittiğinde biz eve gelmiştik. Yarın katılacağım toplantım için aynanın karşısına geçip çeşitli kombinler yapmaya başlamıştım. “Bunun üzerine siyah mı iyi giderdi, yoksa lacivert mi? Kırmızı ayakkabılar mıydı, yoksa bordo mu daha iyi dururdu?” Kararsız oluşum tüm duygularımın en önünde ilerlerken Okan girdi odaya. “Sence hangi ceket?” “Siyah seni daha hoş gösteriyor,” dedi. Sağ elimde kırmızı ayakkabılar, sol elimde bordo, yukarı kaldırıp, “Peki bunlardan hangisi?” dedim. “Bu, sağ taraftaki, kırmızı ayakkabılar olsun,” dedi. Yağmur damlalarının pencereye geldiğini görünce ben de, “ Okan bu gece yağmur ne güzel yağıyor, fark ettin mi? Toprağa ince ince salınıyor sanki,” derken siyah döpiyesim ile kırmızı ayakkabılarımı giyip aynanın karşısında kendimi izlemeye başlıyorum. Salondan gelen ani bir patırtıyla, bu patırtının bir vazonun kırılışı olduğunu düşünerek irkilip, ikimiz birbirimize korku dolu gözlerle bakıyoruz. “Sen burada kal, sakın çıkma, bana söz ver!” deyip yatak odasından hızla çıkmıştı. Odada tek başıma kaldığımda gittiği yerlere kulak kabartır bir duruma geçmiştim. Ayak sesleri uzaklaşırken ne yapacağımı bilemez halde, kendimi elbise dolabının arkasına atmıştım. Baş ağrımın düşüncelerimi öldürmeye çalışır şiddette arttığını hissedebiliyordum. İçimde büyüyen sonsuz bekleyiş yerini türlü türlü felaket senaryolarına bırakmıştı. O zamana kadar tüm iyi hislerimden arınmıştım. Beyin sinirlerinin ağına korkudan başka hiçbir duygu düşmüyordu.  Çıplak ayaklarla salonun parkesinde gezinen ayak sesini işitmemle bir canlılık belirtisi aldığıma seviniyordum. Bu hareket beni heyecanlandırıyordu. Zihnim can çekişirken bir anda sakinleşiyordu.  Sonrası yine sessizlik. Zihnim yine damla damla kanamaya başlıyordu. Daha fazla olan bitene dayanamayıp panik atak anlarından birini geçiriyordum. Hararet ibresi yükseliyor, saatteki yelkovan durduğu yerde duruyordu.

Hissedemediğim, yürüyemediğim, konuşamadığım dakikalardan sonra kapının aralığından bir kedi içeriye giriveriyordu. Sanki, “Senin için yapabileceğim bir şey var mı?” der gibi şaşkın şaşkın yüzüme bakıyordu. Tüm o battıkça batan düşüncelerimden sıyrılmış, gözleri çağla yeşili bakan bu kediye manasızca bakakalıyorum. Sanki bir şelalenin altında kalmış gibi arınıyorum ve bunu bütün hücrelerimde hissedebiliyordum. Su gibiydi kedi, nedenini o anda anlayamadığım bir şekilde o olumsuz toz bulutunu dağıtmıştı. Donakalmış hiçbir şey düşünemezken Okan’ın gülümseyerek içeri girdiğini gördüm. Bu akşam ağlama krizine kaçıncı kez girdiğimi bilmeden, büyük bir sarsıntıyla, ama bu kez Okan’ın kollarında tekrar ağlamaya başladım. Bu süreçte Okan’ı zihnimde öldürüp morga kaldırmıştım, üstelik siyah döpiyesim ve kırmızı ayakkabılarımla kendimi hastaneye kadar götürmüş, o hızla yine kendimi elbise dolabının arkasında bunları düşünürken bulmuştum. Allah’ım ben neler düşünmüştüm böyle? Bu tam olarak neydi? Sevdiğini kaybetme korkusundan öldüren benden başka birileri daha var mıydı şu dünyada? Buğulanmış gözlerimle o geniş alnına ve siyah kirpiklerine defalarca bakıp, yüzünü iki elimin arasına alıp yorulana kadar öpmüştüm. Hırsız sandığımız kediciğin ise tüm bu hareketlerime anlam vermeden yeşil gözleriyle bizi izlediğini hissedebiliyordum.

Hikaye: Yanlış Yer, Yanlış Zaman

ÖĞLEDEN SONRA, KAHVEHANEDE

Havanın ayazına rağmen sırtı ter içinde kalmıştı. Kabanının önünü açtı. Adımları sarsaklaşmış, gözlerine umutsuzluk oturmuştu. “Sabahtan beri, kafesteki kuş misali çırpındın durdun Mahmut. Bak, vakit neredeyse ikindi olacak. Ne oldu? Ne elde ettin? Bitmişsin oğlum sen… Bitirmişler seni…”

Önünden geçmekte olduğu, dükkân camında Hüso’s Yeri yazan kahveye daldı. Gördüğü ilk masaya oturdu. Kabanını çıkarıp yandaki sandalyeye attı. Daha oturur oturmaz tepesinde biten kahveci çırağına “Çay,” dedi. Topukları üzerinde kıvrak bir dönüş yapıp giden oğlanın arkasından, “Üç şekerli,” diye bağırdı tekrar. Gözünü camdan dışarıya dikti; insanlar, çoğunlukla da kadınlar sarınıp bürünmüşler, ellerinde poşetler ya da plastik pazar çantalarıyla geçiyorlardı kahvenin önünden.  Pazar vardı bugün, onları görünce hatırladı. Anası da gitmiştir sabahtan. Anası aklına gelince içi yandı, ne diyecekti şimdi ona? Gözü yeniden dışarıya daldı. Yaşlı bir kadın ağır poşeti taşıyamıyordu. Yere koydu, önündeki elektrik direğine yaslandı. İki büklümdü. Sık sık nefes alıyor, bir poşete bir etrafa bakıyordu zavallı. Tanıdık birini arıyordu gözleri besbelli. Onu yükünden kurtaracak, yardım edecek birini…

“Yok öyle biri ninem, yok maalesef. Herkes yükünü kendi taşıyacakmış, öyle dedi bugün amcam bana. Baba yarısı dediğim, her bayram elini öptüğüm, askerdeki oğluna her ay harçlık gönderdiğim amcam, bugün bana öyle dedi.”

“Ne dedin abi, pardon anlayamadım.”

Şaşırarak baktı yine tepesinde dikilen kahveci çırağına, “Sana demedim oğlum. Şu kadına baktım da, elindeki yükü taşıyamıyor gariban.”

“Boş versene abi ya. Az pinti değil o kadın. Tutsun bir taksi, gitsin evine yürüyemiyorsa. Hem bu yaşta pazarda ne işi var, değil mi? Oğlu var, kızı var. Onlar yapmıyorlarsa açsın markete telefonu, ne isterse evine getirirler.”

“Oğlum, parası yoksa ne yapsın kadın?”

“Onun mu parası yok? Hah ha, güleyim bari. Şu bizim arka sokakta iki tane apartmanı var bu kadının, hepsinden kira alıyor. Altları dükkân, kendi de orada dairelerden birinde oturuyor. Yandaki berberin dediğine göre evde bir çuval altını varmış bunun. Bak bak nasıl bakınıyor etrafa şimdi, şöyle yumuşak yüzlü birini arıyor. Bak yakaladı, gördün mü? Yandı kız valla… Şimdi evine kadar taşıtacak o ağır torbayı bu kıza. Her pazarda bu numarayı çeker bu cadaloz, hiç sevmem ben. Yeni işe girdiğimde bir kere de bana yaptırmıştı, sonra usta uyardı da bir daha yapmadım. Acımayacaksın abi, bu dünyada kimseye acımayacaksın.”

Oğlanın önüne bıraktığı çayın şekerini, “Acımayacaksın, acımıyorlar zaten. Bana da kimse acımadı bugün,” diyerek karıştırdı. İlk yudumu aldı, yüzünü buruşturarak yuttu. Üç şekere rağmen acı gelmişti çay. Anlaşılan çay bile tatlanmıyordu bugün.

Bu sabah Bankacı Süleyman’ın telefonu ile uyanmış, yangın var gibi alelacele bankaya çağırması üzerine yüzünü bile doğru dürüst yıkayamadan giyinip koşa koşa bankaya gitmişti. Neden çağırdığını az çok tahmin etmişti ama bu kadar vahim durumda olduğunu kestirememişti.

“Bak Mahmut abi, bugüne kadar idare etmeye çalıştım ama artık olmuyor valla. Biraz önce müdürden azar işittim senin yüzünden. Ta geçen hafta başlat haczi demişti bana, ben uzattım. Sana da haber vermiştim, biliyorsun. Artık yapacak bir şey kalmadı. Yine de Hasibe Yengemin hatırına, bugün akşama kadar borcunun bugüne kadar biriken faizini, yani otuz bin sekiz yüz elli iki lira yirmi beş kuruşu ödersen haczi durdururum. Sonrasında da düzenli ödemen lâzım ama.”

Bir tomar kâğıt uzattı önüne Süleyman, şurayı imzala, burayı imzala. Bir sürü şey imzalattı.

“Oğlum benim borcu katlıyor musun, nesin? Nedir bu imzaladıklarım Süleyman?”

“Bugün akşam saat beşe kadar otuz bin sekiz yüz elli iki lira yirmi beş kuruşu ödeyeceğine dair taahhüt abi. Bunu imzalatmazsam, bir saat içinde Hasibe Yengeye haciz gidecek evini alacaklar elinden.”

“İyi de ben bu kadar parayı bir günde nasıl bulurum?”

“Valla orasını bilmem abi. Buldun buldun, yoksa gider ev haberin olsun.”

“Anamın yüreğine iner Süleyman. Etme bunu bize ya. Sen benim akrabamsın lan, reva mı bu yaptığın?”

“Mahmut abi, tam üç kere yapılandırdık senin borcu. Önceleri az biraz ödüyordun, son yapılandırmanın üzerinden beş ay geçti, daha bir kuruş ödemedin. Ben ne yapayım? Bankanın sahibi miyim ben? Alt tarafı götü boklu bir memurum, yine de elimden geleni yaptım bugüne kadar. Kimseye böyle üst üste yapılanma uygulanmadı, biz sana uyguladık. Kimin sayesinde? Benim sayemde. Sen de hiç ödemedin be abicim… Azıcık ödeseydin yine idare edecektim ama şimdi müdür el koydu hesabına, valla yapabileceğim bundan başka bir şey yok. Ya parayı getirirsin ya da Hasibe Yengem evinden olur.”

“Oğlum bir dükkân vardı, onun için çekmiştim bu krediyi, biliyorsun. Sonra kriz mıriz, yürütemedik. Geldim size durumu anlattım. İşe girdim ödeyeceğim, dedim ama işten de çıkardılar beni be Süleyman. Kör olasının memleketinde iş de yok valla. Ben de şaşırdım.”

“Çıkmayacaktın o işten abi.”

“Oğlum ben çıkmadım, çıkardılar diyorum lan. Kulağın duymuyor mu senin?”

“Ben başka şeyler duydum abi. Rahat durmamışsın orada, bir kıza takılmışsın. Kız da şikâyet etmiş, onun üzerine kovmuşlar seni. Gül gibi karın çocukların var, elin karısında kızında ne gezersin? Yakışır mı sana? Yakışır mı bizim sülaleye? Çok ayıp ettin, çok…”

“Lan, yok öyle bir şey. Beni sebepsiz kovdu patron, sonra arkamdan böyle dedikodu çıkardı şerefsiz.”

“Öyleyse Sevda Yenge niye tası tarağı toplayıp gitti babasının evine? Ateş olmayan yerden duman çıkmaz derler.”

“Oğlum, laf anlamıyor musun sen? Yok diyorum öyle bir şey, yok. Sevda başka sebepten gitti. Bildiğin gibi değil durum yani.”

“Neyse ya, bana ne zaten. Durum bu abicim; parayı bugün saat beşe kadar getir ben de haczi durdurayım. Son sözüm budur. Bence burada oyalanma, git bir an önce paranı bul.”

Bir karış suratla çıktı bankadan. Nereden bulacaktı bu kadar parayı? Bulamazsa anasının, babamdan kaldı diye övündüğü yüz yıllık evi bankanın olacaktı. Anasına da çık derlerdi şimdi oradan. Kalbine inerdi valla kadının. Dükkânı olduğu zamanlardan tanıdığı esnaf arkadaşlarına gitti birer birer. Hiçbiri derman olmadı derdine. Aklına gelen herkesi aradı, “Üç kuruş beş kuruş toparlayabilirsem kurtarırım,” diye düşündü. Başka bankalara gitti, yeni kredi istedi. Hepsi sonuçsuz kaldı. Zaten bu namussuz bankalar insanın ihtiyacı olduğunda yüzüne bakmaz, elli türlü zorluk çıkarırlar. Ama sen bir paralan, ararlar da ararlar artık; kredi verelim, kartınızın limitini artıralım diye… Utanmaz o….u çocukları… Son çare, istemeye istemeye amcasının toptancı dükkânına yollandı. İçeri girmeden üç defa geri döndü. Sonunda mecburen girdi. Amcası dükkânın dip tarafındaki camlı yazıhanede biriyle konuşuyordu. Onu görünce yüzü karardı yaşlı adamın.

“Ne geldin?”

“Amca, biraz konuşabilir miyiz?”

Yanındaki adam kibarlık edip kalktı, dükkânın dışına kadar geçirdi onu amcası. Her kimse artık, çok itibarlıydı besbelli.

“Ne konuşacaksın benimle?”

Adamın kalktığı deri koltuğa oturmuştu, birden tepesinde amcasının sesini duyunca irkildi, “Şey, amca ben diyorum ki, hani şu bizim yayladaki tarla var ya, şimdi çok kıymetlenmiş diyorlar oralar için. Kooperatif evleri falan yapılıyormuş şimdi oralara. Ben o tarlayı sana versem, diyorum. Satsam yani, ne dersin?”

“Sen beni enayi mi sandın lan? Allah’ın unuttuğu dağın tepesinde, kuş uçmaz kervan geçmez yerde, işe yaramaz taşlı tarlanı bana mı kakalamaya çalışıyorsun, şerefsiz? Ah, rahmetli abimin hatırı olmasa ben seni bu dükkâna sokmam ama ölmüş babana şükret lan. Satıp ne yapcan parayı?”

“Benim bankaya biraz borcum var da amca, bugün akşama kadar ödemem lâzımmış. Onun için sana gelmiştim. Karşılıksız vermezsin diye tarlayı şey etmiştim…”

Lafını bitirmesine izin vermeden gürledi yaşlı adam, “Vermem tabii! Günahımı bile vermem sana sapık herif! Ailemizin adını batırdın lan, babanı mezarında ters döndürdün ahlaksız. Geri zekalı, senin neyine lan elin kadını? Kendi karını hallettin de sıra başkalarına mı geldi, meymenetsiz… Neyine güvendin lan ha, neyine?”

“Amca vallahi iftira attılar bana, öyle bir şey yok. Yemin ederim.”

“Şuna bak lan, bir de iftira diyor utanmaz. Oğlum, kıza neredeyse tecavüz edecekmişsin lan. Arif Bey yetişmese gitmişmiş kız lan. Yaka paça, don gömlek atmışlar seni fabrikadan. Bunun neresi iftira olacak? Gören var, şahit var… Kız da şikayetini geri almasa hapse giriyordun, densiz! Hâlâ iftira diyor ya!”

“Niye geri almış şikayetini o zaman? İftira da ondan. Yemedi tabii hâkimin karşısına çıkmak.”

“Geri zekalı, anan bana geldi ağladı, oğlum hapse girmesin yardım et, dedi. Ben de gittim Arif Bey’e rica ettim, birlikte kızı ikna ettik. Evine bir çuval şeker, iki teneke yağ yolladım, cibilliyetsiz! Senin bunlardan haberin yok tabii. Sen anca hayta hayta gez.”

“Yapmasaydın amca, niye yaptın? Girseydim ben hapse, çıksaydım hâkimin önüne, çıkardı o zaman gerçekler ortaya. Ben mi saldırmışım yoksa o kancık mı kuyruk sallamış bana, çıkardı ortaya.”

“Hâlâ konuşuyor lan! Çabuk defol gözümün önünden, bir daha da gözükme. Benim senin gibi şerefsiz, ahlâksız bir yeğenim yok. Defol nankör! Anana da söyle, bir daha gelmesin benim kapıma. Herkes kendi yükünü kendi taşısın bundan böyle, ikiniz de yoksunuz benim için. Söyle bunu anana!”

Dükkândan öfkeyle çıkarken, ağzından köpükler saçarak arkasından bağırıyordu amcası hâlâ.

“Niye geldim ben buraya? Ah salak kafam, niye geldim?”

Öfke iyiydi de hiçbir şeye çare değildi. “Otuz bin sekiz yüz elli iki lira yirmi beş kuruş,” diye tekrarladı kendi kendine, bir de yirmi beş kuruşu var. Adamla dalga geçiyor bu Süleyman. Yirmi beş kuruş diyor bir de ya! Valla delircem…”

Amcasının dükkânından çıktıktan sonra soğukta biraz dolaşmış, sonra buraya girmişti işte. Çayının son yudumunu da yuvarladı boğazına. Tek bir çaresi kalmıştı. Yapmak istemiyordu ama insan çaresiz kalınca yılan da olurmuş, kartal da… Masanın üzerine iki lira bıraktı, kabanını giyip dışarı çıktı. Acı bir rüzgâr çıkmıştı, sanki hava bile anlamıştı içindeki karanlığı. Kararlı adımlarla yürüdü, yandaki sokağa daldı.

Saat beşe beş kala koşarak girdi bankadan içeri, girerken “Süleyman getirdim,” diye bağırıyordu bir yandan da.

“Nerden buldun abi ya? Valla bravo sana, hiç ümitli değildim ben, kusura bakma da.”

“Olsun varsın,” dedi Süleyman’ın karşısındaki pembe koltuğa otururken, huzursuz bir hali vardı. Akşam olmuş, dışarısı iyice soğumuştu ama sanki koşmuş gibi kıpkırmızı olan suratı terliyordu durmadan. “Buldum oğlum, nasılını sorma. Çok uğraştım ama buldum. Al bu zarfta otuz bin sekiz yüz elli lira var, iki lira yirmi beş kuruşunu da sen koy artık üzerine valla bozuk yok bende.”

“Orası kolay,” dedi Süleyman gülerek, “Yorulmuşsun abi, yüzün kıpkırmızı. Bir çay söyleyeyim mi sana? Akşam oldu, çayın pek tadı kalmamıştır ama yine de içini ısıtır.”

“Söyle valla dayıoğlu. Bir sen varsın artık bundan böyle, bir seni bileceğim akraba olarak.”

“Hayrola, diğerlerine ne oldu?”

“Hepsinin canı cehenneme… Hele o amcam olacak soysuzun yüzünü şeytan görsün. Allah bir daha kapılarına düşürmesin. Gideceğim zaten buralardan. Küçücük yer, herkesin her şeyden haberi oluyor hemen. Şurada hapşırsan aşağı mahalleden çok yaşa diyorlar, gizli saklı bir şey kalmıyor. Dedikodu, iftira desen gırla… Çok sıkıldım, hiçbir şey yok burada. İstanbul’a gideceğim. Herkes nasıl yaşıyorsa orada ben de yaşarım. Hiç olmazsa laftan sözden kurtulurum.” Bankanın önünden itfaiye arabası sirenlerini var gücüyle çalarak geçtiğinden bir an dikkatleri dağıldı.

“Yangın var besbelli,” dedi Süleyman, “Kış oldu mu yangın eksik olmuyor. Doğalgaz gelip milleti kurtarmadı ki kömürden.” Bir taraftan bilgisayarda Mahmut’un işlemini tamamlamaya uğraşıyordu. Mesainin bitmesine az kalmıştı, onun da niyeti işi bir an önce bitirip evine gitmekti.

“Sevda yenge ne olacak, o da gelecek mi seninle?”

“Valla keyfi bilir oğlum. Ben giderken söylerim. Gelirse gelir, gelmezse otursun kaknem anasıyla.”

Bankadan çıktığında hâlâ huzursuzdu. Biri takip ediyormuş gibi arkasına bakıyordu sık sık. Yürürken kebapçıyı gördü, hiç düşünmeden girdi içeri. İki porsiyon kebap aldı, bir de anasının sevdiği tulumba tatlısından. Kebapçıdan çıktığında karanlık iyice çökmüş, küçük kasabanın ahalisi soğuk kış günü çoktan evlerine dağıldığından sokaklar tenhalaşmıştı. Rahatladığını hissetti haczine ramak kalmış eski eve geldiğinde, kuş sesli zili sevinerek çaldı. Ev kurtulmuştu ya, gerisi önemli değildi. Gidecekti zaten buralardan, hele bir sabah olsun ilk iş gitmenin kolayına bakacaktı. Ana oğul konuşa, gülüşe yediler kebaplarını. Telefonuyla selfi bile çekti Mahmut.

“İnstagrama koyacağım, herkes görsün benim gül yüzlü anamı,” dedi. O gece kendi evine gitmedi. Gitse ne olacak zaten, ot yok ocak yok. Bir kuru yatakla bir eski televizyon… Sevda bıraka bıraka onları bırakmıştı ona.

 

YEDİ SAAT ÖNCE

“Sağol kızım Allah senden razı olsun. Yaşlılık çok zor, kimse anlamıyor halinden. Oğlanla kız kendi havalarında. Anneymişiz, ihtiyarmışız, umurlarında değil. Haftada bir uğrarlarsa uğrarlar, o da kapıdan. Yaşıyor muyum yoksa öldüm kaldım mı diye kontrole gelirler. Üç tane torun var. Aylardır yüzlerini görmedim desem yalan olmaz, hayırsızlar işte napacan. Benim de böyleymiş kaderim.”

Torunlarından şikâyete devam ederek anahtar deliğini bir türlü seçemeyen gözleriyle zor bela açtı kapıyı yaşlı kadın.

“Getir yavrum, şöyle mutfağa koyalım elindekileri.”

“Tamam teyze, botlarımı çıkarayım da bırakırım dediğin yere.”

“Kızım senden bir şey daha istesem ayıp etmem değil mi? O aldıklarımı bir de dolaba yerleştiriversen hayrına. Eğilemiyorum ben, kalçam kırık. Güzel çorbam var onu ısıtayım ben de, sana çorba ikram edeyim olur mu?”

“İstemem teyze ne olacak elime mi yapışır, şimdi yerleştiririm ben merak etme.”

Yaşlı kadın mutfağın ışığını yaktı. Kız istemem diye ısrar etse de o dolaptan tencereyi aldı, çorbayı ısıtmak için ocağa koydu. “Senin adın ne bakayım güzel kızım?”

“Mehtap, teyzeciğim.”

“Benim de Makbule. Tanıştığımıza memnun oldum. Öğrenci misin burada?”

“Öğrenciyim teyze, son senem bu sene. Okul bitince döneceğim inşallah memlekete. Teyze, havlu kâğıdın var mı? Şu marulla yeşillikleri havlu kâğıda sarıp koyayım buzdolabına. Daha çok dayanırlar, annem hep öyle yapar.”

Kadının uzattığı havlu kâğıt rulosunu alıp yırtarken kapı çalındı. Makbule kendinden beklenmeyen bir çeviklikle, topallayarak koşturdu kapıya. Antreden yaşlı kadının, “Kimsin? Dur itme oğlum ne istiyorsun?” diyen sesi geldi. Mehtap havlu kâğıda sardığı marulları bırakıp antreye fırladı. Elinde bıçakla bir adam dikiliyordu şimdi karşısında. Adam kapıyı kapattı. Gözlerini üzerlerinden ayırmıyordu. “Sen de kimsin? Ne işin var bu evde?” diye bağırdı kıza.

“Ben teyzeye yardım ediyorum asıl sen kimsin? Ne istiyorsun teyzeden?”

“Bana bak o….u, başlarım şimdi ne istiyorsununa. Geçin şöyle! İkiniz de geçin şuraya!”

“İteklemesene kadını! Napıyosun ya! Geçiyor işte, yürüyemiyor zaten kadın.”

“Sus dedim ulan! Belâ mısın sen?”

Mehtap birden adamın üstüne yürüyüp göğsünden itiverdi. Adam böyle bir hareket beklemiyordu, boş bulunup tökezledi. Bunu fırsat bilen genç kız kapıya doğru atıldı, tam açıyordu ki adam saçlarından yakalayıp savurdu kızı. Yaşlı kadın bağırmaya başladı. Adam kadıncağıza bir tokat aşk edip yere düşürdü. Kadıncağız yerde debelenirken Mehtap adamın bacaklarını tutmak istedi fakat iki göğsünün arasında duyduğu keskin acıyla “ah” bile diyemeden sırt üstü devrildi.

“Manyak!” diye bağırdı adam. Kan kızın göğsünden fışkırdı adeta. Mehtap’ın son gördüğü Makbule’nin korkudan bembeyaz olmuş suratı oldu. Önce bir hırıltı çıktı ağzından, sonra kan ağzını ve burnunu doldurdu. Öksürür gibi nefes almaya çabaladı sonra durdu. Artık nefes almıyordu. Gözleri açık öylece yatıyordu şimdi ikisinin önünde.

“Naptın sen?” dedi yaşlı kadın dehşet dolu bir sesle, “Öldürdün kızı, öldürdün!”

Adam bir an donmuş gibi baktı yerde cansız yatan Mehtap’a. Sonra yeni hatırlamış gibi yaşlı kadına döndü, “Nerde paralar? Altınlar nerede?”

“Ne parası? Ne altını? Yok benim bir şeyim.”

“Bana bak moruk, senin yüzünden kızın canına kıydım. Çabuk söyle, nerde altınlar?” Bunları söylerken yerden kalkamayan kadının önüne çömelmiş boğazına sarılmıştı. Kadın olmayan mecaliyle adamı iteklemeye uğraşırken hırıldadı, “Odada, sandıkta…” diyebildi. Adam itti yaşlı kadını, olduğu yere yığıldı kadın. Adamın odaya gidişini izledi bir an. Bir ağırlık çöktü üstüne. Doğrulmaya çalıştı yapamadı, bir ter geldi birden, sırılsıklam kaldı. Öksürmek istedi olmadı, nefes almaya çalıştı olmadı, şahadet getirmek isterken dili dolandı sadece bir “Allah” diyebildi.

Yaşlı kadının yatak odasında duran sandığı deşti adam, dip tarafta pembeli bir yastık kılıfının içinde buldu aradığını. Açtı, fazla bir şey yoktu. Beş, altı yarım altın, bir bilezik, bir de kararmış yüzük buldu. Küfretti birkaç kere. Odanın her yerini aradı, kadının yastığının altından bin lira para çıktı bir de başka bir altın yüzük buldu komodinin gözünde. Yine küfrederek evi aramaya başladı fakat yoktu işte, ne çuvalla altın vardı ne de para. Yeniden kadına dönüp saldırdı, “Bana bak kocakarı, nereye sakladın altınları?” Kadın hiç cevap vermedi. Birden bıraktı adam kadını. Boş çuval gibi devrildi yeniden yaşlı kadın, çoktan ölmüştü. Şimdi korku dağları bekliyordu artık. Adam yaptığının korkunçluğunu algılamaya başladı. Etrafına bakındı, ayaklarının dibindeki kan gölünün ortasında yatan Mehtap, donmuş gözleriyle ona bakıyordu. Paçasından yakalayıverecekmiş gibi geldi adama, fırlayıp çıktı evden.

 

ERTESİ GÜN

Sabahleyin kızarmış ekmek kokusuna uyandı Mahmut. Anası sobanın üzerinde kızartmıştı bazlamaları. Bir de köy tereyağı sürdüler üzerine, yanında da tavşankanı çay, afiyetle yerken telefonu çaldı. Arayan oturduğu apartmanın yöneticisiydi.

“Hayrola Cevdet abi, aidat zamanı mı geldi yoksa?”

“Mahmut seni polis arıyor oğlum, bir fenalık mı var yoksa? Bir şey mi yaptın?”

“Yok abim, ne fenalığı olsun? Kimseye bir şey yapmadım ben. Neden arıyorlarmış?”

“Söylemediler. Seni sordular, burada mı oturuyor dediler. Evet dedim. Senin evin kapısını çaldılar, açan olmayınca nerede bu dediler. Ben de evde yoksa annesine gitmiştir belki dedim.”

“Sağol abi, bakarım ben ne olduğuna,” deyip telefonu kapatırken sırtı buz gibi oldu gelen ürpertiden. Aceleyle giyindi, “Hemen gitmeliyim yoksa karışacak anlaşılan ortalık,” diye düşünüp yeniden annesinin yanına mutfağa gitti.

“Akşama sana lahana dolması yapayım Mahmut, seversin. Dün almıştım pazardan, yağlı kıyma da var.”

Kapıdaki kuş yeniden şakımaya başladığında Mahmut irkildi, annesi şaşırdı, “Kim gelir bu saatte bu kış günü, aman Seher’dir yine, kesin bir şey isteyecek. Hiç bitmez eksiği,” diye söylenerek kapıya gitti kadın.

“Mahmut mu? Burda oğlum, neden sordunuz siz şimdi Mahmut’u?”

Yöneticinin söylediği polisler olmalıydı bunlar. “Allah kahretsin napacan kebabı mebabı sırası mıydı şimdi. Gidecektin dün akşam, yanlış yaptın oğlum Mahmut.”

 

BİR SAAT SONRA SORGUDA

“Amirim vallahi benim bir şeyden haberim yok. Ben Makbule falan bilmem, o Mehtap denilen kızı hiç tanımam. Benim alakam, yok yemin ederim.”

“Yalan söyleme Mahmut, senin dün ödemen gereken bir borcun varmış ama paran yokmuş. Bak bankacı Süleyman ile konuştuk, akşama parayı getirip ödemişsin borcunu. Nerden buldun parayı? Gittin Makbule teyzeden istedin, vermeyince de öldürdün değil mi? Gel güzel güzel itiraf et, beni de yorma.”

“Ekmek Kuran çarpsın ben yapmadım. Neden laf anlamıyorsunuz siz? Ben yapmadım.”

“Be adam eve girmişsin, cinayeti işlemişsin. Mutfağa bakmak hiç mi aklına gelmedi serseri? Az kalsın bütün apartman yanacakmış. Neyse ki komşulardan biri dumanı görmüş de itfaiyeye haber vermiş. Mutfak simsiyah olmuş dumandan. Çorba varmış oğlum ocakta, kokusunu da mı duymadın? Ha belki de sen koydun ocağa, yangın çıksın da yaptığın anlaşılmasın diye, öyle mi?”

“Benim bir şeyden haberim yok. Ben yapmadım vallahi, ben yapmadım. Niye anlamıyorsunuz?”

“Oğlum kanıtımız var. Senin, kadının ve kızın öldürüldüğü saatlerde o apartmana girerken iki saat sonra da çıkarken çekilmiş görüntülerin var elimizde. Daha ne direniyorsun? Söyle kurtul. Mehtap Soylu’yu niye öldürdün? Sevgilin falan mıydı yoksa? Ortağın mıydı, birlikte mi planladınız soygunu?”

“Valla billa ben yapmadım.” Sesi ağlamaklı çıkıyordu artık.

“Yaşlı kadın ölünce kız korktu, vazgeçmek istedi, sen de onu bıçakladın değil mi? Konuş Mahmut, konuş! Tepemi attırma benim. Şimdi eski günler gelecek aklıma girişeceğim, ağzın burnun kalmayacak it!”

“Tamam, söyleyeceğim… Ben o apartmana gittim dün ama yeminle o Makbule midir nedir, onun evine gitmedim. Onun orada oturduğunu bile bilmiyordum ben.”

“Niye gittin, anlat. Yoksa fena olacak.”

Mahmut, başını ellerinin arasına alıp boğuk bir sesle anlatmaya başladı. Doğru, borcu vardı. Tam otuz bin sekiz yüz iki lira, yirmi beş kuruş. O gün akşama kadar ödemesi gerekiyordu yoksa annesinin evini banka haczedecek, annesini de evden çıkaracaktı. Öyle demişti Bankacı Süleyman. Tanıdığı herkesin, hatta o mendebur amcasının bile kapısını çalmış fakat kimseden para bulamamıştı. Son çare, hiç istemediği bir şeyi yapmaya karar vermişti.

 

BİR GÜN ÖNCE, ÖĞLEDEN SONRA

Pervin’in bu apartmana taşındığını, bu daireyi ona Arif’in tuttuğunu, fabrikanın yemekçisi Gülcan Abladan duymuştu geçen gün. Dedikoducu kadın, ağzını doldura doldura anlatmıştı çarşının ortasında. Sonra da “Aman benden duymuş olma, senin çok hakkını yediler de ondan anlattım,” deyip sıvışmıştı yanından. O gün, “Bana ne?” diye geçirmişti içinden ama bak bugün işine yarayacaktı belki de bu lüzumsuz bilgi. Her şeyin bir sebebi var diye düşünerek gitti apartmana. Salak Pervin, bir de zile ismini yazmıştı. Pervin Cantürk. İçinden Arif’in karısı görsün de gör gününü, diye geçirerek çaldı zili. Kapı hiç ummadığı biçimde, sorgusuz sualsiz açılıverdi. Oysa şu “kim o?” diye seslenilen zillerdendi apartman kapısındaki. Zilde yazan daire numarasından üçüncü katta olduğunu tahmin ettiği eve merdivenleri kullanarak çıktı. Asansör vardı ama oldum olası hazzetmemişti o kapalı kutulardan. Açık daire kapısının önünde merakla geleni bekleyen Pervin onu görünce çok bozuldu doğal olarak.

“Senin ne işin var burada Mahmut? Neden geldin?” diye sordu telaşla, biraz da korkmuştu galiba.

“İçeri girelim de söyleyeceğim neden geldiğimi.”

“Ne işin varmış senin içerde? Giremezsin, ne söyleyeceksen söyle defol git. Yoksa bağırırım vallahi.”

“Kızım, dellenme hemen. Bir şey yapacak değilim ama söyleyeceğimi içerde söylersem bu senin de Arif’in de yararına olur. Yoksa ben de bağıra bağıra burada anlatırım, cümle âlem duyar dediklerimi.”

Şimdi daha çok korkmuştu kadın, “Ne Arif’i ya, ne diyorsun sen?”

“Bak Pervin, bırak bu ayakları. Bu evi sana Arif’in tuttuğunu biliyorum. Hadi uzatma da girelim içeri.”

Alt kattan gelen sesler üzerine daha fazla direnemedi Pervin, içeri aldı Mahmut’u. Salona geçip koltuklardan birine kuruldu adam.

“Mobilya da esaslıymış ha. İyi tokatlıyon sen bu Arif’i. Aferin kız.”

“Ne diyeceksen de sonra da hemen git Mahmut. Valla polis çağırırım bak.”

“Çağır, benim işime gelir. Şöyle çay, kahve bir şey ikram et bari. Nerde kaldı senin misafirperverliğin?”

“Saçmalama ya! Ne diyeceksen de artık.” Sesi ağlamaklı çıkıyordu Pervin’i, deminki atarlı halinden eser kalmamıştı.

“Bak Pervinciğim, beni yaka paça fabrikadan attırdığınız gün var ya, hani elimdeki telefonu alıp kırmıştı Arif, hatırladın mı? İşte o gün aslında siz o videoyu yok edememiştiniz. Ben çoktan aktarmıştım benim oğlanın bilgisayarına. Yeni telefon alınca da ilk iş, işte buraya geçirdim. Yani anlayacağın bugüne kadar ses çıkarmayışımın nedeni efendiliğimdendi. Ben sizin gibi cazgır olmadığımdan, Arif’in karısı da uzaktan hısımım olduğundan, çoluğu çocuğu var yuvası bozulmasın diye sakladımdı bu videoyu.”

“Şimdi ne oldu da geldin? Bana mı vereceksin?”

“Bak doğru bildin kız, sana vereceğim ama bedava değil. Benim bugün akşama kadar ödemem gereken bir borcum var. Bana acil otuz beş bin lira lazım. Verirsen alırsın videoyu.”

“Bende ne gezer o kadar para? Hem ne biçim efendilik bu? Şimdi yaptığın ne? Bir de utanmadan cazgır diyorsun, hadi git oradan be.”

“Sende yoktur, olabilir ama eminim Arif’te vardır. Şimdi ara onu, bana bu parayı hemen göndersin yoksa yeminle şimdi buradan göndereceğim karısına. Sonra o uğraşır, ne yapar artık bilemem. Yeniden pazarcılık günlerine döner herhalde. Sen de başka bir manita bulmak zorunda kalırsın. Eh, biraz rezil olursun elaleme ama o kadar olacak artık, değil mi?”

Pervin’in yüzüne inanmaz gözlerle baktığını görünce telefonunu açıp aylardır sır gibi sakladığı videoyu oynatmaya başladı. Salon Latin müziğinin güzelim tınıları ile doldu. Kahkahalar duyulurken, “Tamam anladım kapat şunu, şimdi arayacağım Arif’i,” dedi Pervin. Arif’le ağlayarak yaptığı konuşmanın ardından burnunu çekerek kapattı telefonu. “İstediğin oldu, Arif gönderecek parayı.”

 

O GÜN KARAKOLDA

“İşte böyle Amirim. Yalanım varsa buradan çıkmak nasip olmasın. Gidin sorun Pervin’e ben onun evindeydim. Vallahi oradaydım, benim cinayetten falan haberim yok. Arif’in her şeyi karısına ait, yani bütün o mal mülk aslında karısının. O yüzden çok korkar, ben de bunu kullandım işte. Valla yapmak istemedim, parayı vermeseler yapmayacaktım da zaten bir şey. Çaresiz kalmıştım amirim.”

Pervin ve Arif’in karakola getirilmeleriyle Mahmut’un söylediklerinin doğruluğu anlaşıldı. Arif parayı verdiğini itiraf etti. Parayı Pervin’in hesabına çıkarmış, Pervin de gidip köşedeki bankadan çekmişti. O sırada Mahmut kadının evinde oturmuş, bu arada Arif telefonla arayarak Mahmut’u tehdit etmiş ve bir daha karşısına çıkacak olursa onu mahvedeceğini söylemişti. Telefon kayıtları, Pervin’in apartmana giriş-çıkışları saatleri, hepsi Mahmut’un anlattıklarına uyuyordu.

“Anlaşıldı, sen Pervin’in evine gitmişsin fakat parayı alıp oradan ayrıldığını söylediğin saatle bizim görüntülerin saati arasında yarım saatlik bir zaman farkı var. Bu sürede pekâlâ alt kata inip cinayetleri işlemiş olabilirsin.”

“İmkânsız amirim! Şey, ben bir şey daha istedim Pervin’den. Bundan Arif’in haberi yok. Şey, anlarsınız ya, bu kadın beni işimden gücümden etti. Zaten biraz gözüm de kalmıştı, hiç olmazsa bir kere şey edeyim dedim, yani şey ettim. İsterseniz sorun kendisine ama lütfen Arif’e söylemeyin, öldürür beni.”

“Allah cezanı versin, pis herif! Alın bunu buradan, ifadesini alıp bırakın uçkursuzu. Şikayetçi olmadı ötekiler.”

 

BİR SONRAKİ GÜN

“Görüntüleri kare kare tekrar taradık Amirim. Bildiklerimizin dışında başka bir kimseye rastlamadık.”

“Şu olay yerine bir daha gidelim, tekrar bakalım. Belki gözümüzden kaçan bir şey olmuştur çocuklar, hadi.”

Apartmanın her katına, cinayetin işlendiği daireye tekrar tekrar girdi polisler. Her köşesini incelediler ancak yeni bir şey görünmüyordu.

“Bu apartmanın başka girişi var mı?”

“Var amirim. Arkada bahçeye çıkılan bir kapı var. Hep açık duruyormuş çünkü bahçe duvarla çevrili, girmek imkânsız amirim. Kameriye gibi bir şey yapmışlar apartman sakinleri, yazın çay içiyorlarmış orada.”

Amir diğer polisleri de peşinden sürükleyerek çıktı bahçeye. Gerçekten yüksekti duvarlar, üstüne çıkılsa atlanabilirdi belki ama nasıl çıkılacak, merdiven falan lâzım. Bunu düşünerek apartmanın bahçe duvarının baktığı sokağa geçti. Duvara yakın bir tek ağaç vardı.

“Erik ağacı amirim.”

“Ne olmuş erik ağacıysa?” der gibi ters ters baktı polis memuruna, incelemeye devam etti. Bu ağaca tırmansa, bahçe duvarının üstüne ulaşabilir, oradan da atlasa olabilir belki.

“Şu ağacın sağına soluna, bahçeye, bu duvarın dibine falan iyice bakın oğlum. Ayak izi, sigara izmariti falan bulabilecek misiniz bakalım?”

Polisler etrafa dağılırken amirin telefonu çaldı. Otopsi raporu gelmişti nihayet. Rapora göre Makbule Hanım kalp krizinden ölmüştü ancak kollarındaki ve boğazındaki çürükler ölmeden önce hırpalandığını gösteriyordu. Mehtap Soylu göğsüne aldığı bıçak darbesi sonucu kaybetmişti hayatını. Evde maktullerin parmak izlerinden başka bir ize rastlanmamıştı. Sadece Mehtap Soylu’nun yüzünde farklı bir DNA tespit edilmiş, muhtemelen katilin teri olabileceği şeklinde yorumlanmıştı. Ancak şu ana kadar eldeki örneklerden hiçbiri ile eşleşme göstermemişti.

“Amirim ben ağacın az ötesinde şöyle bir koçan buldum, işe yarar mı acaba?”

“Aferin oğlum, yaramaz olur mu? Hiç yoktan iyidir. Bunu hemen adli tıbba gönderin, şu buldukları DNA ile bunun üzerindekiler eşleşecek mi bir baksınlar. Çok acil olduğunu söyleyin, bugün baksınlar.”

Sonuçlar gelmemiş, yine akşam olmuş mesai bitmişti. Şimdilik sabah Adli Tıbbın göndereceği sonuçları beklemekten başka çare yok gibi görünüyordu. Evine gitmek üzere hazırlanırken nöbetçi polis memurlarının aralarındaki sohbete istemeden tanık oldu amir.

“E, nerde bekledin sen o zaman? Hava da soğuk, donmuşsundur.”

“Kahve buldum bi tane. Girdim oturdum, tazeymiş çayları. Çay içtim beklerken. Sonra geldi işte kayınpeder. Binbir tafra da cabası.”

Kahve yani kıraathane ya da çay ocağı… Sabahtan beri nerede gördüğünü düşündüğü o koçan buydu işte. Kahvehanelerin veresiye çaylar için kullandıkları marka koçanı. Derhal emir verdi, eve gitmekten vazgeçti. Beklemeye başladı.

 

AKŞAM

“Şimdi paşa paşa anlat bakalım Hüseyin, neden öldürdün, nasıl öldürdün? Hiç inkâr etme çünkü maktule Mehtap Soylu’nun üzerinde bulduğumuz DNA ile senin kahvehanende kullandığın, bizim yolda bulduğumuz koçanın üzerindeki DNA’n birebir uyuştu. Kaçar yerin yok anlayacağın. Anlat biz de yorulmayalım, sen de yorulma.”

Hüso’s adlı kahvehanenin sahibi Hüseyin Titrek başını önüne eğmiş, süt dökmüş kediler gibi ürkek oturuyordu amirin karşısında. Bir iki kere yutkundu, “Çok borcum vardı, neredeyse kahveyi kapatacak noktaya gelmiştim. Birkaç kez kredi çektim, ödeyemedim. Allahın belâsı kredi kartları birikti. Üç çalışanım vardı, ikisini işten çıkardım. Yeğenim diye dokunamadığım üçüncü çırağımı da o gün akşam yollayacaktım. Ne yapacağım diye kara kara düşünürken bizim çırakla müşterinin şu sahtekâr yaşlı karıdan bahsettiklerini duydum. Birden beynimde bir şimşek çaktı. Ben kaç haftadır pazara gidemiyorum, eve ekmek götürecek para yok cebimde, şu doksan yaşındaki cingöz mendebur yine doldurmuş poşetleri, bir de bedava taşıtacak enayi arıyordu. Evini biliyordum çünkü birkaç kez ben de takılmıştım ağına. Sonra ne kadar zengin olduğunu öğrenince yapmamıştım bir daha. Gözümü karartıp o an aklıma eseni yapmaya karar verdim. Niyetim öldürmek değildi, aklıma bile gelmemişti böyle olacağı,” dedi. Sözün burasında durup derin bir iç çekti sonra hıçkırır gibi bir ses çıkararak devam etti Kahveci Hüseyin. “Gittim, girerken kimse görmesin diye erik ağacına tırmandım. Sokağın karşısında metruk bir evden başka bir şey yok, kimse göremezdi yani. Sonra bahçeye atladım, kadının evine gittim zili çaldım. Sonrası malum işte.”

“Ne malumu, nasıl oldu anlat.”

“Altınları sordum, vermek istemedi. Biraz sarstım boğar gibi yaptım, korktu söyledi. Ben içerde altın ararken o salonda ölmüş, fark etmedim ben. Görünce de daha fazla durmadım kaçtım.”

“Ya Mehtap onu neden öldürdün?”

“Ona ben de çok üzüldüm fakat yapacak bir şey yoktu. Yanlış zamanda yanlış yerdeydi, tıpkı benim gibi. O öldü, ben…” Artık konuşamıyordu. Boğazına tıkanan hıçkırığı yutmak istedi, yutamadı. Bir haykırışla ağlamaya başladı.

Amir yüzüne hiç acımadan baktı, tükürür gibi, “Sen adi bir katil oldun,” dedi.

İnteraktif Hikaye: Oyuna Davet! – 2. Bölüm – Ümit Bülent Dinçer Versiyonu

Bizimle bir oyuna var mısın?

Bu öyküyü birlikte yazmaya ne dersin?

Lütfen ilk iki bölümü dikkatle oku ve üçüncü bölümü sen yaz!

Detaylar bölümün sonunda!

Genelde bilinmedik durumlara karşı verdiği ilk duygusal tepki korku olurdu. Geçen yıl çalıştığı şirket, yabancı bir şirketle ortaklık kararı almış ve sürecin tamamlanması iki ayı bulmuştu. Osman, o iki ay boyunca sırasıyla reflü geçirmiş, kabızlık sorunu yaşamış ve kurdeşen dökmüştü. Geceleri uykusuz dönüp durduğu çivili yatağını gündüzleri çalıştığı sandalyeye minder etmiş, masanın altında dikiş makinesi hızında sallanan bacakları sırayla nöbeti devralmışlardı. Neyse ki sadece iki kişi çıkarılmıştı ve hatta Osman’ın maaşına bir güncelleme bile gelmişti. İşini iyi yaptığını ve kimseyle sorunu olmadığını biliyordu, fakat yine de Osman’ın fabrika ayarları kendine güvenmek yerine kahpe feleğe karşı tetikte olmak üzerine yapılmıştı. “Gördün mü bak, hayatta güzel sürprizler de var,” diye kendine gaz verip moralini yükseltmiş olsa da, “Yani nadiren de olsa,” diyerek hemen kendi iç dengesini sağlamıştı.

Oğluna yazın bir bisiklet almak istediğini, yalnızca bir kez, Serpil’le telefonda konuşmuştu. Bir saat içinde mail ve sms olarak, bisiklet ve kampanya konulu mesajlar gelmeye başlayınca telefonunun dinlendiğinden emin olmuş, bütün konuşmalarına, bu bilgiyi hatırlayarak oto sansür uygulamıştı. Saçının ön kısmında başlayan dökülmeden kendine bile söz etmediği halde saç serumu reklamları girdiği tüm sitelerde karşısına çıktığı için, ev ve işyerindeki bilgisayarların kamerasını siyah bantla kapatmaya kadar vardırmıştı işi. Oysaki çizgili pijaması kadar renkli kişiliği ve damat terlikleri kadar parlak hayatında, hiç de öyle gizlemeye değer bir şey yoktu.

Bu sefer durum farklıydı. Bir algoritma ya da yapay zekâ ürünü bir canavar değildi düşman. El yazısıyla adına hitaben mektup yazan, üstelik adresini bilen, evine kadar gelmiş bir insan.

“Yalnız,” yazıyordu mektubun sonunda ki bu hiç hayra alamet değildi. Uzun zamandır her gördüğünde gözlerini kaçırdığı, ama nedense bu gece üç kere birden sarıldığı, eski dostu rakının da kendisine verdiği yetkiye dayanarak, yüksek mevkilerden düşmanlar kurgulamaya başladı yüksek benliği için.

“MİT olabilir mi acaba? Sonuçta düşünceleri de okuyacak teknolojiye gelindi artık. İllaki yazmaya söylemeye gerek yok,” deyip devletlûlerle ilgili düşüncelerini bir gözden geçirdi. Arada bir içinden saydırdığı okkalı küfürleri hatırlayıp düşüncelerini durdurmaya çalıştı. Beyninin bir şalteri olsa ya da bir fişi, o an çat diye kapatabilir ya da koparırcasına çekebilirdi kablosundan tutarak. Neyse ki sabah, öğle ve akşam hiç yanından ayrılmayan kadim dostu çaydan aldığı yudum imdadına yetişti ve onu akl-ı selametin serin sularına doğru çekti.

“Yok anasının gözü! MİT ne yapsın oğlum beni? Hem öyle bir şey olsa böyle mektupla mı uğraşırlar. Zaten bana varana kadar ohoo! Gerçi yine de belli olmaz bu işler. Asıl anarşiklere bir şey olmaz, yine garibanın başı yanar. Yok artık, sen de kendine gel be oğlum! Kendimi niye bu kadar önemsedim lan ben şimdi durup dururken?” deyip gülmeye başladı.

Kendine dışardan bakıp, yakaladığı bazı şapşal hallerine güldüğü anlar olurdu bazen. Bu bilinmezlik ve korkuyla örülü durumun içinde, bu nadir anlardan birini yakalayacağı aklına gelmezdi. Pinpon topu kadar hızlı taraf değiştiriyordu zihni.

“Hiç almayacaktım ben bu zarfı çöpten. Durduk yere iş açtım başıma.”

“Gerçi, iyi ki aldım. Peşimdeki beladan haberim olmayacaktı yoksa.”

“Serpil’in polis sevgilisi olmasın sakın? Herife lavuk dediğim kulağına gitmiş olabilir.”

“Yok canım, nereden duyacak? Hem duysa bile çıkar hesap sorar. Ne böyle oyunlar falan…”

“Kimsenin tavuğuna kış demedim ki? Kim lan bu, neden bela oluyor bana?”

“Belki de bela değildir, biri şaka yapmak istemiştir.”

“Öyle organize şaka yapacak kadar seven arkadaşın mı kaldı be oğlum? Serpil’le beraber bitti hepsi. O da gidince kaldın sap gibi. Kim sana niye şaka yapsın?”

Birden gözlerini kısıp, duvardaki çıkmış çivinin deliğine kilitledi bakışlarını. Alnındaki çizgiler daha da derinleşti ve kalın kaşları birbirine iyice yaklaşıp yekpare bir hal aldı.

“Tabii ya! Kesin o herif!” diyerek vurdu elinin tersini sehpaya.

Boş rakı bardağı devrildi o sırada. Döküldüğünü düşünerek panikle bardağı kaldırmak isterken, yarısından azı dolu çay bardağını da devirdi. Böylelikle, çizgili gri beyaz pijamasının paçasına, yuvarlak ve asimetrik oval formlarda, sarımsı desenler eklemiş oldu.

Paçasına ve halıya baktı biraz. Tam bir küfür savuracaktı ki, demir parmaklıklı küçük penceresinin önünde bekleyen tekir kedi ile göz göze geldi. Arada karnını doyurup gönlü olursa birazcık kafasını sevdirdiği, mesafeli bir ilişki kurmuştu tekir, Osman’la. Uzun bekleyişin sonunda Osman’ın dikkatini çekmeyi başardı ve hala peynir kırıntılarının olduğu tereyağı kokulu tost parçasını, sabrının mükâfatı olarak kaptı.

Osman genelde sabahları uykulu, akşamları yorgun bindiği otobüste, boş yer bulmak dışında pek bir şeyle veya kimseyle ilgilenmezdi. Yolda yürürken kafası her daim dert edindiği bir şeylerle dolu olduğundan, etrafına çok dikkat etmez, zorunda kalmadıkça kimseyle, hele de erkeklerle hiç göz teması kurmazdı.

Fakat son bir aydır dikkatini çeken bir adam vardı. Onu ilk gördüğünde işyerinin yakınındaki otobüs durağındaydı. Otobüse binecek biri için fazla şık giyinmişti. Koyu bordo fötr şapkası, kaşmir koyu lacivert paltosu, siyah deri eldivenleri, metal gri çantası ve uzun boyuyla dikkat çekiyordu. Çok geçmeden siyah bir jeep yanaştı ve adam sağ arka kapıyı açıp binerken Osman’a baktı. Osman anlam veremediği bu bakışın çok da üzerinde durmadı. Adam otobüse değil de onu almaya gelen lüks araca binip gidince, sanki hiçbir haber değeri kalmamıştı. Anında silinmişti durakta bekleyenlerin anlık belleklerinden. Fakat aynı adamı bir hafta sonra, oğlunu annesine bıraktığı bir akşam, eski evinin sokağında tekrar görünce hatırlaması uzun sürmedi. Giyim kuşamı aynıydı. Park etmiş siyah bir otomobilin şoför koltuğuna oturdu bu sefer. Çalıştırıp yola çıktı ve Osman’ın yanından geçerken kısa bir bakış atmayı ihmal etmedi. Osman adamı tarif edip bu sokakta ne aradığının hesabını Serpil’den sormuştu ve tabii anında fırçayı da yemişti.

Adamı aklına iyice kazıdığı son olay ise on gün önce olmuştu. Osman’ın çalıştığı şirket, şehrin yirmi sekiz farklı noktasındaki kahveci zincirinin de sahibiydi. Osman’ın, iş yeri bilgisayarından bu dükkânların kameralarına erişimi vardı ve aklına estikçe, kimseye çaktırmadan, Batıkent şubesinin kasasında duran Gülay’ı izlerdi. Hiçbir zaman açılmayı başaramamıştı Gülay’a. Reddedilmekten, daha da kötüsü bunun bir taciz gibi algılanıp müdürlerin kulağına gitmesinden ve sırf bu yüzden işinden olma ihtimalinden hep korkmuştu. Zaten platonik olarak gayet mutluydu Gülay’la. Eyleme geçip bu kendine has güzelliği bozmak istemiyordu. On gün önce paketlenmiş sandviçini ve karton bardak kahvesini alıp ödemesini yapan, sırtı kameraya dönük adam hiç umurunda değildi, o sırada gülümseyerek Gülay’ı izleyen Osman’ın. Ta ki bilinçli olarak kafasını kameraya çevirip çok net bir bakış atana kadar. Osman irkilmişti bir anda. Evet, o herifti yine! Bu sefer fötr şapkası, deri eldivenleri ve gri metal çantası yoktu. Ve bakışı, “Orada olduğunu biliyorum,” der gibiydi. Belki de Osman’a öyle gelmişti. Anında görüntüyü kapattı, programı ve hatta bilgisayarı da kapattı. Bakkaldan gofret aşırırken yakalanmış bir çocuk gibi kızarmıştı. Bankaya gitme bahanesiyle kendini dışarı atmış ve abartılacak bir şey olmadığına kendini ikna etmesi birkaç saatini almıştı. Yine de sonraki günlerde Gülay’ı bir daha hiç dikizlemedi.

Tam adamın varlığını unutmaya başlamıştı ki OYUNA DAVET yazılı bu zarfla beraber, yine belirmişti adam Osman’ın zihninde. O gece uykuya dalması ancak sabaha karşı mümkün olabildi. Kendini kötü bir şey olmadığına ikna etmek için türlü telkinlerde bulundu. Adamı düşündü uzun süre. Sonra elin herifini niye bu kadar düşündüğünü düşünüp kendine kızdı. Sabah geç uyandı. Tıraş bile olmadan, yolda bağlamak üzere kravatını boynuna asıp fırladıysa da otobüse yetişemedi. İşyerine kadar taksi tutmak mı, yoksa işe geç kalmak mı daha kötüydü karar veremedi. İşine yaramasa da gelen ilk otobüse binip iki de dolmuş değiştirerek, on beş dakikalık bir gecikmeyle ipi göğüsledi. Uzun zamandır hiç geç kalmamıştı. Bu gecikmenin kimsenin umurunda olmamasına sevinse de, kendisinden beş dakika sonra gelen Aykut’un rahatlığına bakıp kendi yırtınışına hayıflandı.

Sonraki iki gün boyunca iş yerinde, yolda ve hatta evde bile bütün radarları sonuna kadar açılmıştı Osman’ın. Herkesin her hareketini inceliyordu çaktırmadan. Sanki etrafındaki herkes büyük çapta organize edilmiş bir dümenin parçası, kendisi de saftirik kurbanıydı.

“İyi de neden ben?” sorusuyla rahatlıyor, ayakları yere basıyor, uçuk paranoyalarının farkına varıyordu. Böyle polisiye roman tadında bir kurgu olsa bile, o kimdi ki kurban olarak seçilecekti? Polise gitse, kimse ciddiye almazdı. Ortada ne suç vardı, ne de tehdit. Birine anlatsa, “Aman sakın bulaşma, dolandırıcıdır onlar kesin,” türünden tavsiyeler alacak, dolandırıcıların hedef listesinde yer alan enayilerden biri olduğu tescillenecekti.

Cuma günü öğleden sonra insan kaynaklarından çağırılınca yüreği ağzına geldi. Eskiden personel müdürü Ragıp Bey vardı ve gayet iyi anlaşırlardı. Ama bu yabancı şirketle ortak olduklarından bu yana kurumsallaşma had safhaya ulaşmıştı. Departmanların adı değişmiş, yarı İngilizce yarı Türkçe konuşan genç ve havalı tipler doluşmuştu şirkete. Çekinerek gittiği İK ofisine memnuniyet anketi doldurmak için çağırıldığını öğrenince biraz rahatladı. Kendisine uzatılan formun tamamen İngilizce olduğunu görünce biraz utanıp kızardı. Kâğıtla bir müddet bakıştılar.

“Arka sayfada Türkçesi de var,” dedi, destek olurken iğneleyen tonlamasıyla genç hanım.

Mahcup gülümsedi Osman. Sayfayı çevirip, bütün soruları çok iyi, on numara, beş yıldız gibisinden hızlıca cevaplayıp çıktı aceleyle.

Ertesi gün öğleden sonra 14.00’de davet edildiği bu bilinmezliğe sadece bir gece kalmıştı. Akşam evde ton balıklı salçalı makarnasını yerken gitmeyeceğinden çok emindi. Bilinmezlik onu korkuturdu. Bela istemiyordu. Ya da bir maceraya atılmanın hiç sırası değildi. Ama zarfı aldığı Çarşamba gününden beri monoton giden hayatı birden hareketlenmiş, kendini hiç olmadığı kadar önemli biri gibi hissetmeye başlamıştı. Adrese gitmezse, sır çözülemeyecekti. Uykusuz geceler devam edecek, bu bir belaysa bile sonlanmayacaktı. Derin bir nefes alıp dizine vurarak kalktı yerinden. Çay doldurdu bir bardak. Dolabı açıp şişenin dibinde kalan son dubleyi de kadehe doldurdu. İki bardağı da aynı anda bitirdiği yarım saatin sonunda, fikri değişmişti. Sesi uzun zamandır ilk kez bu denli net ve gür çıktı:

“Geliyorum ulan! Madem oyuna davet, oynayalım bakalım anasını satayım!”

Tekirle göz göze geldi yine. Tekirin gözleri misket gibi olmuş, hayretle kendi kendine konuşan Osman’a bakıyordu. Ton balıklı makarna gelince, merak yerini umursamazlığa bıraktı. Osman’ın kafasını sevmesine aldırmadan yalayıp yuttu bütün tabağı.

 

– 2. BÖLÜMÜN SONU –

***

Osman bir dublelik rakının geçici cesaretiyle mi almıştı gitme kararını? Yoksa köklenmiş korkularını yıkıp gerçekten gidecek miydi verilen adrese? Orada onu bekleyen sürpriz neydi?

Bu soruların cevaplarını aramak, bulmak ve okuyucuyla paylaşmak ister misin? Hikâyenin üçüncü bölümünü yazabilirim diyorsan, OYUNA DAVET’lisin!

***

Bu oyuna var mısın? Öykünün üçüncü bölümünü sen yazmak ister misin?

Cevabın evet ise tüm yaratıcılığını kullan ve istediğin öykü seçeneğini 700 kelimeden az olmayacak şekilde devam ettir! İstersen final yapabilir veya kritik bir noktada bırakıp bir sonraki sayıda başka bir yazarın devam etmesini sağlayabilirsin. 

Öykünün devamı için önerilerini 5 Mayıs 2020 tarihine kadar [email protected]adresine gönder! En uygun bulunan metinler 22. sayıda yayınlanacak ve yazarlarına birbirinden güzel polisiye kitaplar hediye edeceğiz.

Haydi, bekliyoruz!

***

İnteraktif Hikaye: Oyuna Davet! – 2. Bölüm – Süleyman Topal Versiyonu

Bizimle bir oyuna var mısın?

Bu öyküyü birlikte yazmaya ne dersin?

Lütfen ilk iki bölümü dikkatle oku ve üçüncü bölümü sen yaz!

Detaylar bölümün sonunda!

Yazılanları hızlı bir şekilde bir kaç defa daha okudu. Mektup zarfını evirdi çevirdi, OYUNA DAVET yazısını incelemeye koyuldu. Kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. İyi de, ne oyunuydu bu? Neden kendisine gönderilmişti? Sakinleşmeye çalışarak sandalyeye oturdu. Yazılanları tekrar bir defa daha okudu yutarcasına.

İsmi ile hitap ediliyordu her şeyden önce. Öyleyse kendini tanıyan birinin işi olmalıydı. Hayatını değiştirmekten söz ediyordu. Derin bir iç çekti. Sahi neleri değiştirmek isterdi hayatında? Önce oturduğu evi mesela; her zaman üst katlarda geniş bir dairede oturmayı hayal etmişti. Şöyle bir yaz gecesi balkon sefası yapmayalı kaç yıl olmuştu? Şimdi oturduğu evde imkânsızdı bu.

Zihnini toparlamaya çalışarak tekrar elindeki nota baktı. Kim olabilirdi bunu yazan? İhtimalleri düşünmeye koyuldu. Öncelikle zarf iş yerine değil de evine getirilmişti. Getirilmişti, çünkü mektubun üzerinde pul ya da resmi bir mühür yoktu. Bu da yazanın evini bildiğini gösterirdi. Notta yazılanlarda düşünüldüğünde, zarfı hazırlayanın kendisini yakından tanıdığı kesindi. Şimdi yapılacak iş ‘Oyuncu’yu bulmaktı. Ona ‘Oyuncu’ demeye karar verdi. Yakın çevresindense, kim olabilirdi peki? İlk akla gelen ihtimal yaşadığı apartmandan olmasıydı Oyuncu’nun. Sevmeyeni var mıydı bilemiyordu apartmanda, ama düşmanı yoktu bildiği kadarıyla. Osman sessiz sakin bir adamdı, öyle etliye sütlüye karışanlardan değildi. Komşuları içinde en çok konuştuğu insan yönetici Selçuk Bey’di, o da aidat zamanları üç beş hal hatır sormadan öteye geçmezdi. Diğer apartman sakinleri ile karşılaştıklarında sadece selamlaşırlardı, o kadar. Apartmandan birinin olma olasılığı düşüktü yani.

Peki, öyleyse kim? Yarım kalan bardağını sıkıntıyla bir dikişte bitirdi. İş arkadaşları şaka yapmış olabilir miydi? Öyleyse, eşek şakasıydı bu. “İnşallah öyle değildir, yoksa ben ne yapacağımı bilirim,” diye söylendi sıkıntıyla. Bir bardak daha rakı doldurdu. Bardaktan bir yudum aldı. Arkadaşları neden böyle bir şey yapsındı ki? Bir defa, onlarla hiçbir zaman samimi olmuş değildi. Gerçi sulu şakayı seven adamlardı, ama insanın birine şaka yapması için birazcık da olsa senli benli olması gerekmez miydi? Hem gözlemlediği kadarıyla iş arkadaşlarının kendisine acımayla karışık bir saygıları vardı. Kimi zaman bunun üzerine çok düşünmüş, onlara kızmak bir yana, hak verdiği yanlar da olmuştu. Acıyorlardı, çünkü onların sık sık kendi aralarında kullandığı tabirle, ot gibi yaşıyordu. Kurumda yapılan hiçbir etkinliğe katılmadığı gibi arada sırada iş çıkışı kendisine yapılan birkaç kadeh içip muhabbet etme tekliflerini dahi bir bahane ile geri çevirmişti. Zamanla da bu tekliflerin arkası kesilmişti doğal olarak. Saygı duymalarının nedeni ise bunca yıllık polis memuru olmasına rağmen, yükselemediği halde, işindeki ciddiyetinden ve titizliğinden bir şey kaybetmemiş olmasıydı. Oysa kendi akranlarından çoğu komiser, başkomiser olmuş, hatta bazıları emniyet amirliğine kadar yükselmişti. Kendisi ise ilk göreve başladığı gibi masa başında evrak işlerine bakıyordu hâlâ. Amirlerinden hiç biri onu sahada görevlendirmeyi düşünmemişti. Bunu sessiz sakin kişiliğine, biraz da vücut yapısının zayıf olmasına vermişti hep. Mesleğe başladığı ilk zamanlar bu durumdan rahatsız olup saha görevi istemeyi düşündüğü anlar olsa da evlenince, özellikle de çocuğu olunca, eşine ve çocuğuna aşırı düşkünlüğünden istemeyerek de olsa durumunu kabullenmiş, ses çıkarmamıştı. Sahada olmak, risk demekti ne de olsa.

Bardağından büyük bir yudum daha içti sıkıntıyla. Dalgın dalgın önündeki zarfa ve içinden çıkan yazıya bakmaya başladı, dirsekleri masada, başı iki elinin arasında olduğu halde. Kolay sarhoş olan biri değildi, ama yaşadığı duygu yoğunluğunun da etkisi ile masada sızdı kaldı.

Uyandığında saat 09.00’a geliyordu. Kafası kazan gibiydi. Saatine bir daha baktı, kahretsin işe geç kalmıştı. Uzun bir süre sonra ilk defa işe geç kalacaktı. Hızlı bir şekilde lavaboya girdi elini yüzünü yıkadı. Temiz pantolonlarından ve gömleklerinden alarak çabucak ütüledi. Elbiselerini değiştirip mektup ve zarfı da alıp sokağa attı kendini. İşyerine gelip odasına girdiğinde saat 10.00 olmuştu neredeyse. Selam verdi ve masasına oturdu. İş arkadaşlarının birbirine bakıp anlamlı anlamlı sırıtmaları gözünden kaçmamıştı. İçlerinden daha tecrübeli olan Hasan, “Osman Bey, iyisiniz değil mi, bir sorun yok ya?” diye sordu. “İyiyim, teşekkürler, akşam biraz fazla kaçırmışım,” diye cevap verdi Osman. Daha fazla soruyla muhatap olmamak için dosyalarını açtı, işe koyulmuş gibi yapmaya çalıştı. Ama aklı cebindeki zarfta ve içinden çıkan nottaydı.

Mesai arkadaşlarını çaktırmadan şöyle bir süzdü. Acaba bunlar olabilir miydi? Tavırlarında şüphe uyandıracak bir şey yoktu. Hasan otuzlu yaşlarında hareketli ve geveze biriydi. Lakabı ‘Ulubatlı’ idi. Atılgan olduğu için arkadaşları bu lakabı vermişlerdi ona. Ama bu pek olumlu anlamda bir atılganlık ve cesaret sayılmazdı. Nerede karmaşık bir iş var, araştırmadan incelemeden üzerine atlar, sonunda da eli boş ve mahcup olarak geri dönerdi. Büyük bir olay çözüp, kendi deyimiyle kurumda ‘efsane’ olmaktı hayali. Ama pek başarılı olamamıştı şu ana kadar. Diğerinin adı Batuhan’dı. Ona da ‘Batu’ diyorlardı. Polis Akademisi’ni yeni bitirmiş, ilk olarak bu karakolda göreve başlamış, hevesli ve biraz da kendini beğenmiş bir gençti. Çok yakışıklı olmamakla birlikte, kendisini öyle zanneden, havasından geçilmeyen tiplerdendi. Bir de bütün kızların üniformalı erkeklere bayıldığı gibi bir izlenimi vardı. Olmayan çapkınlık hikâyelerini anlatır, bununla da övünürdü. Yine heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatıyordu Hasan’a. Arada kıkırdamalarından, anlattığı şeyin yine sözde bir çapkınlık hikâyesi olduğu belliydi. Arkadaşlarının tavırlarından bu işle bir ilgilerinin olmadığı kanaatine varınca, sevinsin mi üzülsün mü bilemedi. İhtimallerden biri elenmişti, ama diğer taraftan elle tutulur bir ipucu yoktu ortalıkta.

Akşam zarfın ve kâğıdın üzerindeki parmak izlerini aldırmayı düşünmüştü, ama sonra bundan vazgeçti. Çünkü birincisi, kâğıda kendisi de dokunduğu için büyük ihtimalle izler birbirine karışmıştı. İkincisi ise böyle bir şeyi arkadaşlarına ve amirlerine nasıl anlatacaktı? Bunca yıllık ağırlığı vardı kurumda. Gülünç duruma düşüp alay konusu olmak istemiyordu. Sıkıntıyla başını sağa sola sallayıp derin bir iç çekti. Keşke akşamki şişeden dolu bir tane de burada olsaydı, “Buz gibi bir bardak ne iyi giderdi,” diye düşündü, gülümsedi. Arkadaşlarının bir süredir kendisini merakla izlediklerini fark edince toparlandı ve dosyalarına geri döndü.

İş çıkışı dolmuş durağına doğru yürürken çevresinden geçen insanları daha dikkatli süzmeye başladığını fark etti. Anlaşılan bilinçaltı hala şüpheli aramakla meşguldü. Dolmuştan inip on dakika sonra apartmanın dış kapısından girdiğinde, ilk işi yeni bir zarf olabilir mi düşüncesiyle posta kutusuna bakmak oldu. Bir kaç dönerci ve pizzacı broşüründen başka bir şey bulamadı. Hayal kırıklığına uğradığını fark edince gülümsedi. Galiba bu oyun fikri onu sarmaya başlamıştı. Evin dış kapısını açarak içeri girdi. Anahtarı her zamanki yerine fırlattı. Damat terliklerini giydi. Çubuklu pijamalarını üzerine geçirerek mutfağa yöneldi. Ocağa çay suyunu koydu, her zamanki tostundan yaptı. Mutfak masasına oturdu, çayın demlenmesini beklemeden tostunu hızlıca yedi. Üzerine de bir bardak su içti. Cebinden mektup zarfını ve notun yazılı olduğu kâğıt parçasını çıkardı masanın üzerine koydu. Herhangi biri dalga geçmek amacıyla böyle bir şaka hazırlamıştı anlaşılan, posta kutusundan da bir şey çıkmadığına göre. Akşamdan beri telaşlı hali gözünün önüne geldikçe gülümsüyordu şimdi. Amma da ciddiye almıştı. Az daha ortalığı velveleye verecek, gülünç duruma düşecek, böylece oyunu hazırlayanlar da amacına ulaşıp kıs kıs güleceklerdi. Çok şükür ki kimseye anlatmamıştı. Yine de içinde bir yerlerde durumun daha ciddi olduğuna dair bir inanç vardı, ama üzerinde durmadı. Bir şey varsa zaten Cumartesi belli olurdu. ‘Gidecek miyim?’ diye düşündü. Mantıklı olan tabii ki gitmemekti. Ne gibi bir durumla karşılaşacağını henüz bilmiyordu. Tehlikesi bir yana,  bu bir şaka bile olsa, aptal durumuna düşmek istemezdi. Dalgın dalgın nota bakarken gözü, ‘’Peki, buna gücün ve cesaretin var mı?’’ cümlesine takıldı. Cümleyi bir kaç kere daha okudu içinden. Güç ve cesaret bu hayatta eksikliğini en fazla hissettiği duygulardı. ‘Gücüm ve cesaretim olsa belki daha farklı bir hayatım olurdu,’ diye düşündü. Tahrik edici bir cümleydi bu kendisi için, ama kabul etmek gerekir ki hedefini de bulmuştu. Belki de ilk defa cesur olmalı, olayların içine balıklama dalmalıydı. Derin bir iç çekti. Çok düşünmenin yararı yoktu, gidip gitmemeye son ana kadar karar veremeyecekti anlaşılan.

Zarfı ve notu yemek masasında bırakıp ocakta kaynayan suyla çayını demledi. Çaydanlık ve bardağı çay tepsisine koyup oturma odasına geçti. Tepsiyi koltuğun önündeki sehpaya koydu ve koltukta duran uzaktan kumandayı alıp televizyonu açtı. Koltuğa yatar vaziyette uzandı. Bir türlü bitmek bilmeyen polisiye dizinin tekrar bölümlerinden biri vardı. İzleyecek daha iyi bir program olmadığı için onda kalmaya karar verdi. Son yirmi dört saatte yaşadığı heyecan, gerginlik ve iş gününün yorgunluğuyla, bir süre sonra uzandığı yerde uyuyakaldı.

Uyandığında her taraf zifiri karanlıktı. Anlaşılan elektrikler kesilmişti. Bir süre kendine gelmeye çalıştı. Bir yerlerden tıkırtılar geliyordu sanki. Biraz kulak kabartınca sesin dış kapı tarafından geldiğini anladı. Hızla ayağa kalktı, bu arada önündeki sehpaya çarptı. Devrilen çaydanlığın ve yere çarpıp kırılan bardağın sesi duyuldu. “Hay aksi!” diye söylendi. Bu böyle olmayacaktı anlaşılan, ışık lazımdı. Düşünmeye çalıştı; mum, hayır yoktu. El fenerinin, hatırladığı kadarıyla, pili bitmişti. Cep telefonu, evet cep telefonu olurdu. Uzandığı koltuğun üzerini elleri ile yokladı, cep telefonunu başını koyduğu yastığının yan tarafında buldu. Telefonu açtı hızlıca, şarjı bitmek üzereydi. Ekranın zayıf ışığında holü geçip kapıya vardığında, uzaklaşan ayak sesleri işittiğini sandı. Tam kapıyı açacaktı ki çıplak ayaklarına bir şeyin değdiğini hissetti. Telefonun ekranını yere çevirdiğinde, zayıf ışıkta kâğıda benzer bir şey gördü. Eğilip ekranın ışığını yaklaştırdığında gözlerine inanamadı; bir zarftı bu! Heyecandan kalbi duracaktı neredeyse. Titreyen eliyle zarfı yerden aldı ve arkasını çevirdi. Ekranın ışığını iyice zarfa doğru yaklaştırdığında, yazılanları zor da olsa okuyabildi:

OYUNUN KURALLARI

 

***

– 2. BÖLÜMÜN SONU –

Bu oyuna var mısın? Öykünün üçüncü bölümünü sen yazmak ister misin?

Cevabın evet ise tüm yaratıcılığını kullan ve istediğin öykü seçeneğini 700 kelimeden az olmayacak şekilde devam ettir! İstersen final yapabilir veya kritik bir noktada bırakıp bir sonraki sayıda başka bir yazarın devam etmesini sağlayabilirsin. 

Öykünün devamı için önerilerini 5 Mayıs 2020 tarihine kadar [email protected]adresine gönder! En uygun bulunan metinler 22. sayıda yayınlanacak ve yazarlarına birbirinden güzel polisiye kitaplar hediye edeceğiz.

Haydi, bekliyoruz!

***

 

İnteraktif Hikaye: Oyuna Davet! – 2. Bölüm – Nazif Pehlivan Versiyonu

Bizimle bir oyuna var mısın?

Bu öyküyü birlikte yazmaya ne dersin?

Lütfen ilk iki bölümü dikkatle oku ve üçüncü bölümü sen yaz!

Detaylar bölümün sonunda!

Sabah olmuş, Osman uykusundan uyanmıştı.

Son birkaç akşamdır rakı içiyordu. Farkında olmadan kaptırmıştı kendini. Yine akşamdan kalmış olmanın verdiği baş ağrısı ve ağırlıkla sandalyeye oturdu.

Sanki ilk defa görüyormuş gibi sarı kâğıdı eline alıp tekrar okudu, her sabah ve akşam tekrar tekrar okumuyormuşçasına:

Merhaba Osman!

Evet Osman Uzunkavak, senden bahsediyorum.

Hayatını değiştirmek ister misin?

Peki, buna gücün ve cesaretin var mı?

Cevabın evet ise bu Cumartesi saat 14.00’de aşağıda yazılı adreste ol.

Yalnız.

 

Akşamdan bardakta kalan, son yudum rakıyı kafasına dikti. Cumartesi günü uyku zamanı olduğundan geç kalkmak adettendi.

Ama neydi bu, ne anlama geliyordu? O sırada gözü saate takıldı. Saat 13.15’ti.

Eğer bu bir şakaysa, hiç hoş değildi.

Sırayla arkadaşlarını düşündü. Ahmet, Ömer, Eren, Abdullah ve Nazif, hangisi böyle bir şey yapabilirdi ki?

Böyle bir saçmalıkla hiçbiri uğraşmazdı. ‘O zaman başka biri olmalı,’ diye düşündü.

Tabii ya, yönetici Selçuk Bey olmalıydı. Yoksa başka nasıl bir açıklaması olabilirdi onunla merdivenlerde denk gelmesinin? Kendisini takip etmiş olmalıydı. Hemen üzerini değişip yöneticinin kapısına çıktı.

Saate baktı; 13.43’tü. Eğer oysa, evde olmayacaktı. Zaten daha önce de bazı komşularına ufak tefek muzip şakalar yaptığını duymuştu. Demek ki sıra kendisindeydi. Arka arkaya zile bastı, kapıyı yumrukladı. Sanki kapı duvar olmuştu. Kendi kendine söylenmeye başladı. “Tam tahmin ettiğim gibi, gidelim bakalım Selçuk Bey bize ne şakası hazırlamış.”

Verilen adres zaten kendi muhitlerindeydi. ‘Selçuk Bey, bu kadar da olmaz ama,’ diye düşündü. Koşarak indi merdivenlerden. O sırada Selçuk Bey kapıyı açtı. “Hay aksi, tam da namaz vaktini buldular. Selam verip namazı bitirene kadar gitmişler,” diye söylenerek kapıyı kapatıp namazına geri döndü.

Verilen adrese geldi. Kasım ayının sonu olmasına rağmen, hava bugün her zamankinin aksine yazdan kalma gibi sıcaktı. Bunu fırsat bilen insanlar sokağa dökülmüştü. O insan seli içinde gözleri Selçuk Bey’i aradı. Saate baktı, 13.59. Tamamdı, şimdi çıkardı bir yerden. Gözleriyle meydanı tarıyor, Selçuk Bey’i bir an önce bulup şakayı sonlandırmak istiyordu.

 

O sırada, karşısında duran siyah camlı lüks araba dikkatini çekti. Yanına doğru gitti. Emin olmamakla beraber arabaya doğru yaklaştı.

‘Vaay, Selçuk Bey nasıl organize olmuş. Arabaya bak, oğlunun oto kiralama işi yaptığını bilmesem, yiyeceğim yani şakayı. Ondan arabayı da almış, Oscar’lık şaka,’ diye düşünerek arabanın yanına kadar geldi.

Arabanın arka camı açıldı, başka biri vardı.

“Merhaba Osman Bey, açıkçası gelmeyeceğini düşünmüştüm. Demek ki meraklı ve cesur biriymişsin. Tebrik ederim.”

“Siz de kimsiniz, Selçuk Bey nerede?”

Adam omuz silkerek ilgilenmiyormuş edasıyla:

“Selçuk Bey mi? Öyle birini tanımıyorum. Sakın bana yanlış anlama üzerine geldiğini söyleme. Üzülürüm.”

“Siz kimsiniz, neler oluyor burada? Hemen bir açıklama bekliyorum.”

Adam ukala ukala gülümsedi, yüzünde alaycı bir tavır vardı.

“Osman Bey, Osman Bey, çok para kazanmak istemez misin? Bildiğim kadarıyla durumun da iyi değil. Teklifim hoşuna gidecektir emin ol.”

“İstemem, gidiyorum ben, bu saçmalıklarla kaybedecek zamanım yok.”

“Saçmalık mı? Bana yüz bin lira değerinde bir saçmalık söyler misin?

Rakamı duyunca şaşırmıştı. Bir gariplik vardı, şaka değildi. Ayrıca bu adamlar kimdi, onu nereden bulmuşlardı? Merak katsayısı gittikçe artıyor, korkuyordu ama belli de etmemeye çalışıyordu.

“Yüz bin mi? İyi ama siz kimsiniz, beni nereden buldunuz?”

“Aynen, tam tamına yüz bin, ama öncelikle bunun için belli adımlardan geçmelisin ya da görevlerden diyelim. Seni nereden bulduğumuza gelince de, zamanı gelince öğrenirsin. Şimdi sen söyle, tamam mı, devam mı?”

“Tamam dersem ne olacak, gidecek misiniz?”

Adam yine ukalaca gülümsedi, gözlüğünün altından Osman’a baktı.

“Osman Bey, Osman Bey birbirimizi kandırmayalım. Bu miktardaki para senin için önemli, hadi kabul et. Boşandıktan sonra her şeyini eşine verdin ve şu an ek bir gelire ihtiyacın var.”

“Bunları nereden biliyorsunuz? Kimsiniz siz? Hemen açıklama bekliyorum. Yoksa sizi benimle dalga geçmek için Serpil mi gönderdi?”

“Bak Osman Bey, Serpil Hanım’ı tanımam. Ama şunu söyleyebilirim ki seninle boşanmak ve elindeki her şeyi almakla ne kadar zeki bir insan olduğunu anladım. Şimdi söyle bakalım kararın ne?”

Duydukları karşısında iyice şaşırmıştı. Kimdi bu adam, bunları nereden biliyordu? Miktarı da duyunca köşeye sıkışmıştı. Bir yanı ‘hayır’ diyor, diğer yanı ise ‘hemen’ diyordu. Evet, paraya ihtiyacı vardı, belki eski evini de satıp daha güzel ve geniş ev alabilirdi. Hem o zaman oğlu da yanında kalmak isterdi.

“Peki kabul. Ne istiyorsunuz benden?”

Adam yine ukalaca güldü.

“Siz çaresiz insanları seviyorum. Hayat böyle daha güzel oluyor.”

Elini yanındaki çantanın içine soktu, aynı sarı zarftan bir tane daha çıkardı, Osman’a uzattı. Osman zarfı alıp açtı, gözlerine inanmak istemedi.

“Ne bu şimdi? Dalga mı geçiyorsunuz?”

Adam ukala tavırlarına, Osman şaşırdıkça devam ediyordu.

“Osman Bey, daha ilk görevden pes mi ediyorsun? Yazık, eminim ki yeni bir ev alıp o bodrum katından kurtulunca oğlun seninle gurur duyardı.”

Şaşırdı. ‘Acaba sesli mi düşündüm?’ diye tereddüde düştü.

“Oğlumu nereden biliyorsun? Söylesene seni kim gönderdi, nereden biliyorsun her şeyi?”

“Hadi Osman Bey, uğraştırma, hepsinin zamanı gelecek, öğreneceksin. Paraları ve oğlunu düşün hadi.”

Osman bir daha zarftan çıkan kâğıda ve adama baktı.

“Ama neden?”

“Her şeyin bir nedeni vardır Osman Bey, nedensiz nefes bile alamazsın. Sana yarına kadar müsaade, yarın aynı saatte burada görevini tamamlamış olarak seni bekliyor olacağım.”

Adam lafını bitirip gözlüğünü düzeltti. Camını kapatınca araç hareket etti.

“Heyy, bekle dur, dur heeeyyy! Allah kahretsin, bu neydi şimdi?!”

Osman şaşkın bir vaziyette elindeki sarı kâğıda bir daha baktı.

GÖREV – 1:

Kendine bir silah edin.

 

***

– 2. BÖLÜMÜN SONU –

***

İnteraktif Hikaye: Oyuna Davet! – 2. Bölüm – Esin Pehlevan Versiyonu

Cumartesi, saat: 14.00

Tam vaktinde geldi, sarı kâğıtta muntazam bir el yazısı ile bildirilen sokağın köşesindeki otobüs durağına. Üç gecedir gözüne uyku girmemiş, Pazartesiler geçmek bilmemişti. Hayatını değiştirmek, cesaret… Siren kızlarının büyülü sesine kapılan denizciler gibi bu davetin çağrısına bıraktı kendini. Sadece bu kadarı bile Osman’ın içinde bir kıvılcım yakmaya yetmiş, bu bilinmezin karşı konulamaz çekimine kapılmıştı.

Beş dakika, beş dakika daha… Ararlar diye elinden bırakmadığı telefonu, terden sırılsıklam oldu. Ömrünce hissetmemişti böylesi bir seçilmişlik duygusunu. Zaman geçmek bilmedi. Bir ara caddenin karşısındaki binanın üçüncü katına takıldı gözü, biri perdenin arasından onu mu izliyordu? Kimse yoktu durakta, yoksa işyerindeki şamatacıların yaptığı bir eşek şakası mıydı bu oyun? Gözleri doldu. Telefonun terini paltosuna silip cebine koydu. Tam geri dönmek üzereyken kaykayıyla dolaşan bir oğlan, “Abi, bunu size vermemi istediler,” deyip elindeki sarı zarfı uzattığı gibi gözden kayboldu.

Aynı muntazam el yazısı 177 numaralı otobüse binip 40. durakta inmesini söylüyordu. Telefonunu cebinden çıkarıp hattı araştıracaktı ki otobüs önünde belirdi. Birkaç saniye tereddüt etse de şoföre, “Ben yabancıyım, 40. durağa gelince haber verir misiniz?” diyerek hemen ikinci sıraya oturdu. Yine de kaçırmamak için tek tek saymaya çalıştı durakları.

Otobüs şehrin ana caddelerinden geçtikten sonra, çevre yolu üzerinden merkeze bağlı köylere doğru gidiyordu. 45 yıldır Ankara’da yaşıyordu Osman, ama bu yerlere ayak basmamıştı. Terk edilmiş harman makineleri, yol kenarında bozuk arabalar, terk edilmiş köyler, mezarlıklar, taş bir caminin avlusunda onlarca köpek…

Her sene bir tura katılıp memlekette görülmedik yer bırakmamışlardı evliyken. Konu komşuya anlatmayı pek severdi Serpil. Bu gördükleri ise tarifi zor bir yabancılık hissettirdi Osman’a.

Neredeyse yarım saat olmuştu. Ne tuhaftı ki çevre yolundan saptığından beri kendilerinden başka bir araç geçmemişti yoldan. Telefonundan hattın güzergâhını kontrol etmek istedi, ama nafile, telefon çekmiyordu. İçi ürperdi birden. Saniyeler içinde, yaptığının tam bir budalalık olduğuna inandırdı kendini. Otobüs şoförü ile göz göze geldi iki kez. Şoför de bu işin içinde olabilir miydi? Başını çevirip bir bakışta yolcuları saydı. 12 kişi. Ya onlar, onlar da bu gizemin bir parçası mıydı? Bu köyler, bu insansız köyler… Yoksa? Çaycının kapıyı çalmadan girip sormadan masasına bıraktığı zehir gibi çayını aç karnına yudumladığında hissettiği yanmayı duydu midesinde. Gazetelerin üçüncü sayfasını görür gibi oldu. Tenha bir koyakta kimliği belirsiz bir erkek cesedi bulundu diyecekler. Ah kafam ah! Sen adam olamadın Osman, neyine senin macera? Cesaretmiş, pöh… Sen kim, cesaret kim! Şimdi insen, bu kuş uçmaz yerden nasıl geri döneceksin? İç sesi durmadan azarlıyordu Osman’ı. Artık durakları sayamıyordu. Başını cama yaslayıp kaderine razı oldu.

Söğüt ağaçlarıyla çevrili bir çeşmenin yanında durdu otobüs. Şoför, “40. durak!” diye seslendi. Hareket göremeyince, “Beyefendi, 40. durak!” diye sesini yükseltti, aynadan Osman’a bakarak. Osman afallamış bir halde, “Teşekkür ederim,” deyip açık olan ön kapıdan indi. Hiçbir yapının, hiçbir kimsenin olmadığı bozkırdaki bu durakta, az önce nasıl kurtulacağını dert ettiği otobüsün arkasından, sahibi tarafından şehrin dışına bırakılan bir köpeğin yalvaran bakışları ile baktı, ‘beni bırakma’ dercesine.

Beş dakika, beş dakika daha… Beyninin içinde Issızlığın Ortasında şarkısı dönüp duruyordu. Moğollar‘94. Serpil’le ayrıldıklarında kasetlerini de ona bırakmıştı. Belki yirmi yıldır dinlememişti bu şarkıyı.  Bir düş gördüm geçenlerde, görmez olsaydım ah olsaydım, içime şeytan girdi sandım, keşke hiç uyumasaydım. Çok uzakta belli belirsiz tek bir ağaç vardı sadece. Ağaca kendisine bakar gibi baktı Osman, ölmüş de göğe yükselip yeryüzündeki siluetini izliyordu adeta.

Birkaç beş dakika sonra, 42 plaka, camları siyah filigranlı bir Şahin durdu bu kez önünde. Şoförün gözündeki kapkara gözlüğü ve montunun yukarı kalkmış yakasıdan yüzünü seçmek imkânsızdı. Başıyla arka koltuğu işaret etti adam. Osman uzaktan kumanda edilen bir oyuncak gibiydi, ikiletmeden oturdu arka koltuğa. Söğüt ağaçları boyunca gittiler şoseden. Vadi içinde, çevresi yüksek duvarlarla çevrili bir evin avlusuna girdiler. Araba onu bırakıp geldiği gibi uzaklaştı. Hava kararmak üzereydi. Olduğu yerde dönüp çevresine baktı. Ne bir insan ne bir hayvan. Cansız bir ev ve yüksek duvarlar vardı sadece. Yavaşça evin açık duran kapısına yöneldi. Şimdi de buz kesmişti elleri. “Kimse var mı?” diyen titrek bir ses çıkarabildi. Başını içeri uzatıp biraz daha yüksek bir sesle yine sordu. Ses seda yok, evin içi bomboştu. Eşyasız, kanı çekilmiş bir ceset gibiydi bu ev. Girişteki küçük holü geçip salona girdi. Odanın ortasında bir sandalye, üzerinde bir kumanda ve duvarda büyük ekran bir televizyon.

Kumandayı alıp açma tuşuna bastı. Ekranın altından başlayıp yukarıya doğru kayan bir yazı belirdi önce. “Tebrikler Osman. Buraya kadar gelerek hayatını değiştirecek güce ve cesarete sahip olduğunu kanıtladın. Şimdi izleyeceklerinden sonra kararı sen vereceksin. Onlar yıllarca bize ihanet ettiler, bize bir gölge gibi davrandılar, yok saydılar. Sen ve ben onlar için kıymetsiz bir köprüydük, üzerimize basarak ezip geçtikleri. Gözümüzün içine baka baka yalan söylediler.” Yazı kaymaya devam ettikçe, Osman politik bir propagandanın içinde hissetti kendini. “Şimdi sıra sende Osman. Bu yalanı devam ettirecek misin, yoksa gereğini yapacak mısın?”

Yazı kaybolduktan sonra görüntüler belirdi. Bir adam ve kadın, bir kafede oturmuş hararetle tartışıyorlardı. Görüntü hemen yan masadan kaydedilmişti. Kadın adama, “Artık dayanamıyorum, oğlumuzu da beni de oyalıyorsun. Çocuk babası olmadığı halde Osman’a baba diyor. Bu senin ağrına gitmiyor mu? İstediğin erkek evladı ben verdim sana, ama hâlâ kalkmış bana işleri yoluna koyacağım, boşanacağım, buralardan çekip gideceğiz deyip duruyorsun. Bana bir söz verdin. Kaç sene oldu, daha neyi bekliyoruz?” diyordu.

Beş dakika sonra, yüksek duvarlı cansız evin avlusuna giren 42 plaka arabadan inip şaşkın şaşkın etrafına bakındıktan sonra, odadaki ekranda kendi sesiyle karşılaşan Serpil, Osman’la göz göze geldi.

Geçen hafta sarı bir zarfın içinde muntazam bir el yazması, Serpil’e “Hayatını değiştirmek ister misin? Peki, buna gücün ve cesaretin var mı? Cevabın evet ise bu Cumartesi saat 14.00’de aşağıda yazılı adreste ol. Yalnız!” diye bildirmişti.

 

– 2. BÖLÜMÜN SONU –

İnteraktif Hikaye: Oyuna Davet! – 2. Bölüm – Burcu Abay Versiyonu

Bizimle bir oyuna var mısın?

Bu öyküyü birlikte yazmaya ne dersin?

Lütfen ilk iki bölümü dikkatle oku ve üçüncü bölümü sen yaz!

Detaylar bölümün sonunda!

Nihayet hafta sonu gelmişti. O akşam kendisine gelen tuhaf ama bir o kadar da merak uyandırıcı mektubu düşündü Osman. Acaba mektubu gönderen bir kadın mıydı? Yoksa bir erkek mi? Ya da yasadışı işler yapan kötü bir çetenin işi miydi bu? Belki de bir yarışma programıydı… Bir an yarışmaya katılıp büyük ödülü kazandığını düşündü, ama hayatından giden son beş yılını düşününce, bu hayal çok da gerçekleşir gibi gelmedi kendisine. Nedense hayat son zamanlarda her şeyi elinden almaya çalışıyordu. Küçük bir mutluluğu bile. Ama artık Osman bunları düşünmemeliydi. Saatine baktı. Saat çoktan gece yarısını geçmişti bile. Beyaz rakı şişesindeki son damlayı da içtikten sonra nihayet uyumaya karar verdi.

Hafif sarhoş olmuş vaziyette sallana sallana yatak odasının yolunu tuttu. Işıkları açmaya çalıştı ama düğmeyi bulamayınca karanlığın içinde üstünü çıkarıp el yordamıyla bulduğu pijamalarını giydi. Kafasını kendi yastığının üzerine, ellerini de yanı başında Serpil için koyduğu yastığın üzerine koydu. Ayrılmış olsa bile Serpil’i hâlâ seviyordu. Gündüzleri değil ama geceleri çok özlüyordu onu. İşte bu yastığı da  geceleri onu yanında hissetmek için almıştı. Bazı geceler o boş yastıkla konuştuğu da oluyordu. Acıyordu haline… İşte yine yalnızlığıyla baş başa kaldığı bir gecelerden biriydi. Aslında yıllardır yalnızlığa alışmıştı. Hiç kimseye hesap vermeden özgürce yaşıyordu hayatını. Sorumluluklarından kurtulmuştu, istediği an istediği her şeyi yapabiliyordu. Ama gece olup da kent sessizliğe büründüğü zaman sanki yalnızlığın acısı penceresinden usulca girip Osman’ı yatağında yakalıyor, nefesi kesilene kadar onu boğazlıyordu. Osman çoğu gece böyle uyanırdı uykusundan. Ama bu gece pek diğer gecelere benzemiyordu. Çünkü bu gece mutluydu, her şeyden önce umutluydu. Çünkü o esrarengiz mektup daha şimdiden hayatını değiştirmeye başlamıştı. Bunu yüreğinin ta derinliklerinde  hissedebiliyordu.

Sabah olmuştu. Osman penceresine konan bir kuşun cıvıldayan sesiyle açtı gözlerini. Dışarıda çiseleyen yağmur damlaları bir yandan evinin duvarlarına vuruyor, bir yandan da küçük penceresinden içeriye girmeye çalışıyordu. Yağmur damlalarının sesi kuşun sesiyle birlikte odada dans ediyordu sanki. Osman o sırada yüzünde belli belirsiz bir gülümseme hissetti. Yatağından doğruldu. Terlikleri yine giymesi için kendisine bakıyordu ama bu kez onları giymek yerine evin içinde çıplak ayaklarla dolanmaya karar verdi. Parmak uçlarına basarak yavaşça penceresine yöneldi. Bu sabah kendisini uyandıran minik kuşu görmek istiyordu çünkü. Ayak parmaklarını yere koyduğu anda halısının yumuşaklığı şaşırttı kendisini. Bu halı önceden de böyle yumuşak mıydı acaba? Nasıl da fark etmemişti bunu? “Farkına varmadığım daha ne güzellikler var acaba?” diye geçirdi içinden Osman. Pencerenin önüne gelip tam minik kuşu seyredecekti ki, kuş kanatlarını çırparak oradan uzaklaştı. Giderken bir tane tüyünü de parmaklıklara düşürdü. Osman ilk defa hapishaneyi andıran parmaklıkların bir işe yaradığını düşündü. Pencereyi açtı ve parmaklıkların üzerine düşen kuş tüyünü eline aldı. Nasırlaşmış parmaklarını tüyün üzerinde yavaşça gezdirdi. Yumuşaklığını, dokusunu içine kadar hissetti. Penceresini kapattı. Elindeki beyaz kuş tüyü ile birlikte hemen kitaplığına yöneldi. Raflardan Kiraz Ağacı kitabını alıp bulduğu tüyü kitabın arasına koydu. Bu kitap oğlunun küçükken en sevdiği hikâye kitabıydı. Küçükken ne zaman uykusu kaçsa bu kitabı kaptığı gibi babasının yanında alırdı soluğu. Babası sayfaları çevirdikçe oğlu Ali hemen uykuya dalar, babası da sonra onu kendi yatağına yatırırdı. Kısa bir an geçmişe dalan Osman, oğluna sarılırmışçasına kitabı kollarının arasına aldı, kokusunu içine çekti ve sonra hemen yerine koydu. Bugün oyalanmaya zamanı yoktu. Önce özlediği oğlunu görmek için eski eşinin evine gidecek, eğer Ali de kabul ederse birlikte dışarıda kahvaltı yapacaklardı. Sonrasında bir berbere uğrayacak, saat 14.00’deki esrarengiz buluşma için saçına, sakalına çekidüzen verecekti. Kendisi her ihtimale karşı hazırlıklı olmalıydı. Giysi dolabını açtı. Giysilerine uzun uzun baktı. Sonunda bugün için gri renkli spor bir pantolon ve beyaz renkli bir kazak seçti. Kıyafetlerini giyince şöyle bir aynasından yansıyan görüntüsüne baktı. Bugün için  hiç de fena görünmüyordu. Apartmanın kapısından çıkarak gökyüzünde beliren gökkuşağını da yanına alarak doğruca eski eşinin evinin yolunu tuttu.

Serpil ile anlaşmalı bir şekilde boşanmışlar ve Ali’nin bu durumdan olumsuz etkilenmemesi için ayrı evlerde, fakat  aynı şehirde kalmaya karar vermişlerdi. Bir taraftan sokaklarda yürüyor, bir taraftan da ailesine durumu anlatıp anlatmayacağını düşünüyordu. Sonunda anlatmamaya karar verdi. Bugünün nasıl biteceğini bilmiyordu ki… İyi duygular hissetmiş olsa da bilemezdi. Ya başı dertteyse? ‘En iyisi bu olayı şimdilik kimseye söylememek’ diye düşündü. O anda fark etti ki apartmanın önüne gelmiş bile. Kırmızı demir kapının yanındaki zillere bakarak üçüncü katın ziline bastı. İkinci çalışta megafondan can oğlunun sesini duydu.

“Kim o?” dedi Ali.

“Benim oğlum, baban.”

Aynı anda  gelen otomatik sesiyle kapı kendiliğinden sonuna kadar açıldı. Osman apartmana girip hızlıca asansörle yukarıya çıktı. Oğlu kapıda onu bekliyordu. Serpil her zamanki gibi mutfakta bir şeylerle meşguldü. Serpil bu duruma sadece çocuğu için katlandığını  her haliyle belli ediyordu. İsteksiz bir ses tonuyla “Hoşgeldin. İçeri girecek misin?” diye sordu. Osman “Teşekkür ederim, ama oğlum hazırsa çıkalım hemen,” dedi. Serpil “Ne bu acelen? Hiç böyle yapmazdın?” dedi. Osman bir şey belli etmemek istercesine “Sadece oğlumu özledim ve onunla zaman geçirmek istiyorum,” diye yanıtladı O arada Ali çoktan ceketini giyip kapının önüne gelmişti bile.

– 2. BÖLÜMÜN SONU –

Bu oyuna var mısın? Öykünün üçüncü bölümünü sen yazmak ister misin?

Cevabın evet ise tüm yaratıcılığını kullan ve istediğin öykü seçeneğini 700 kelimeden az olmayacak şekilde devam ettir! İstersen final yapabilir veya kritik bir noktada bırakıp bir sonraki sayıda başka bir yazarın devam etmesini sağlayabilirsin. 

Öykünün devamı için önerilerini 5 Mayıs 2020 tarihine kadar [email protected]adresine gönder! En uygun bulunan metinler 22. sayıda yayınlanacak ve yazarlarına birbirinden güzel polisiye kitaplar hediye edeceğiz.

Haydi, bekliyoruz!

***

İnteraktif Hikaye: Oyuna Davet! – 2. Bölüm – Ahmet Yemenici Versiyonu

Bizimle bir oyuna var mısın?

Bu öyküyü birlikte yazmaya ne dersin?

Lütfen ilk iki bölümü dikkatle oku ve üçüncü bölümü sen yaz!

Detaylar bölümün sonunda!

Terlemeye başladı. Yazılanlara inanamadı önce. “Bu da ne böyle?” dedi yine. “Kimsin sen? Beni tanıyan birinin oyunu mu bu?”

Yıllardır suya sabuna dokunmadan sakin bir yaşamın içinde debelenip dururken şimdi onu maceraya sürüklemeye çalışan da kimdi? Satırları tekrar okudu.

Merhaba Osman!

Evet Osman Uzunkavak, senden bahsediyorum.

Hayatını değiştirmek ister misin?

Peki, buna gücün ve cesaretin var mı?

Cevabın evet ise bu Cumartesi saat 14.00’de aşağıda yazılı adreste ol.

Yalnız.

 

“Cumartesi ve yalnız… Ve cesaretin varsa… Hayat tarzımı bilen biri…”

Adres Ulus’ta bir yerdi. Ne bir isim, ne de bir telefon numarası vardı. Gitse miydi ki? Gitmezse başına bir çorap örerler miydi? İkilem içinde kaldı. Bu bir şaka da olabilirdi. İş yerinden arkadaşlarının bir oyunu ise yarın bürodaki hallerinden bir şeyler çıkarabilirdi belki. Cumartesiye daha iki gün vardı. Devirdiği kadehler biraz gevşemesini sağlamıştı. Heyecanı yatışmış, daha olumlu düşünmeye başlamıştı.

“Ne olacak canım,” dedi. “Yarın kokusu çıkar bunun. Beni bu kadar yakından tanıyanlardan çevremde olanları sıralayayım bakayım,” deyip gözlerini kapattı. “Bürodan tanıdığım beş-altı kişi, yönetici Selçuk Bey…  Ohoo, olacak gibi değil bu sıralamak. Boşver gitsin.”

Rakı şişesine baktı. Son bir kadehlik kalanı da bardağa koydu. Bir dikişte boğazına yuvarladı. Üzerine çöken ağırlıkla kalkıp tuvalete gitti. Bolca işedi. Rahatlayınca tekrar koltuğa döndü. Televizyondaki dizi hâlâ devam ediyordu. Uzaktan kumandayı alıp kanallarda gezinmeye başladı. Dizileri es geçip macera filmleri aramaya başladı. Bu gizemli mektup, içinde bir şeylerin uyanmasına neden olmuştu. Tekrarlardan başka bir şey yoktu kanallarda. Yayıncılara küfredip televizyonu kapattı. Saatine baktı, 22.00’yi gösteriyordu. Tam o anda cep telefonunun çalmasıyla ürktü birden. Tanımadığı bir numaraydı. Açıp açmamakta tereddüt etti önce, ama merakına yenilip tuşa bastı.

“Alo, buyurun?” dedi memurluğun verdiği uzun yılların alışkanlığıyla.

“Osman Uzunkavak, mesajımı aldın mı? Unutma, Cumartesi geleceksin,” diyen kısık bir sesti kulağına gelen.

Kısa bir an dondu, bir şey diyemedi. Sanki ekranda görüntü varmış gibi bir zaman baktı telefona. Ne diyeceğini bilemedi.

“Sen de kimsin, ne istiyorsun?” diyebildi sadece.

“Boşver benim kim olduğumu. Sana bir teklif sundum. Kendinde bu                                maceraya girecek cesareti görüyorsan, Cumartesi dediğim yere geleceksin. Unutma, yanında kimse olmayacak, Yoksa oyun bozulur. Tabii biraz da üzülürsün. Hadi bakalım göster kendini.”

“Beni nereden tanıyorsun? Adresimi nasıl biliyorsun? Derdin nedir be kardeşim? Ne istiyorsun benden? Git başka biriyle uğraş, tamam mı?”

“Yoo, özellikle seçildin. Kendini yaşıyorum mu sanıyorsun? Canlı cenaze gibisin. Hayatına biraz renk katmanın zamanı geldi. Cumartesi günü oraya gelince, beni nasıl bulacağını söyleyeceğim. Şimdilik bu kadar.”

Adamın konuşma tarzını beğenmemişti. Kendisinin cep telefonunu bile biliyordu. Sadece çok yakın dostlarında vardı numarası. Telefondaki listeye baktı, Önce gelen telefon numarasını tuşladı. Bakalım cevap alacak mıydı? Sanmıyordu ya! Uzun uzun çaldırdı. Sonunda o mekanik sesi duydu.

“Aradığınız numara kullanılmamaktadır.”

Bazı numaraları arayabilirdi. Gözüne kestirdiği numaraları tek tek aradı, fakat aldığı cevaplar olumsuzdu. Kimse onu aramamıştı. Kalktı, sanki dışarıyı rahatlıkla görebilecekmiş gibi cama gitti. Perdeyi araladı, pencerenin elverdiği kadar görebildiği sokağa baktı. Rutubet kokan bu sefil evden kurtulamamıştı bir türlü. Karanlık ev ve yalnızlık… Belki de bu evdi onu böyle gailesiz ve içine kapanık yapan. Bu mesajı olumlu yönden de düşünmesi gerekirdi. Belki de yaşamına bir canlılık katar, kendine güveni artardı. ‘Bir denesem ne kaybederim ki?’ diye düşündü. ‘Yalnızım ve beni düşünecek, arkamdan üzülecek kimse de yok.’ İçine bir rahatlama geldi. ‘Yarına Allah kerim,’ deyip yatak odasına geçti.

Sabah yine 200 metre mesafedeki otobüs durağına ayaklarını sürüyerek gitti. Bu sefer nedense çok beklemeden geldi otobüs. İş yerine yakın durakta indi. Binaya girerken tanıdığı kişilerin yüzlerini, bakışlarını inceledi. Bir mimik, bir hafif gülümseme aradı. Her zamanki gibi yılların alışkanlığı ile donuklaşmış yüzlerden başka bir şey göremedi. Odasında kimse yoktu daha. Masasına oturdu gözünü kapıya dikip bekledi. Eğer onlardan biriyse, bir açık verebilirdi. Fark ettirmeden ağızlarını arayacaktı. Yine gürültülü bir şekilde iki ofis arkadaşı şakalaşarak girdiler odaya. Sadece başını eğerek selamlaştı onlarla. Bakışlarında, duruşlarında farklılık aradı, ama değişen bir şey yoktu tavırlarında.

“Ne haber beyler?” dedi söze girmek için.

“Hiç,” dedi biri. “Bugün biraz yorgun görünüyorsun. İyi misin Osman Bey?”

“Öyle mi görünüyorum? Ama iyiyim. Dün akşam bir haber geldi de… Biraz geç yattım. Belki ondandır görüntüm.”

Bu söz üzerine iki kişi e dönüp ona baktı. Osman, o kısa an içinde yüzlerindeki ifadeleri görmeye çalıştı.

“Hayırdır, kötü bir haber miydi?” dediler hep bir ağızdan.

Adı Zekai olan arkadaşı sanki biraz manidar baktı gibi geldi ona.

“Bir mektup geldi tanımadığım birinden. Saçma sapan bir şeyler vardı içinde. Biraz canımı sıktı. Sonra yırtıp attım. Beni ilgilendiren bir şey değildi.”

Akşam altıdan bir saat önce şefinden izin isteyip çıktı. Niyeti Ulus’a gidip önceden o adresi bulmaktı. Adres, sahafların olduğu caddeydi. Caddenin adı vardı,  fakat bir bina numarası olmadığı için yol boyunca gidip geldi. İş dönüşü kalabalığı arasında sahaf pasajlarına girdi, çıktı. Akşam ayazı iyice bastırmıştı. Dolmuş ve otobüs duraklarındaki insanlar, kalabalıklar halinde onları evlerine götürecek araçları bekliyorlardı.

Yoldan bir yetmişlik ve yiyecekler alıp yorgun bir halde eve geldi. Yarın Cumaydı. Buluşmaya bir gün kalıyordu. Hem merak ediyor, hem de biraz korkuyordu. Bugün bürodan bir durum çıkaramamıştı. Getirdiklerini mutfağa bırakıp üstündekileri değiştirdi. Dış kıyafetle oturmayı sevmiyordu. Elini yüzünü yıkayıp mutfağa geçti. Sıcak yemekle uğraşacak değildi. Getirdiği mezeleri açtı masaya getirdi. Onu rahatlatacak şey, rakıydı. Yemeği bitirince kadehle birlikte koltuğa geçti. Çerezleri sehpaya koyup televizyonu açtı.

Gözü telefonda, ‘tekrar arar mı’ diye tetikteydi. İçine doğmuş gibi telefon çaldı. Ekranın metalik aydınlığı yüzüne vuruyordu. Yine tanımadık bir numara.

“Osman,” dedi telefondaki ses. “Bugün adresi araştırıyordun değil mi? O gün seni nerede karşılayacağımı söyleyeceğim. Merak etmene gerek yok. Unutma yalnız geleceksin!”

“Nereden biliyorsun adresi aradığımı? Beni takip mi ediyorsun? Bu kadarı da sıkmaya başladı artık! Böyle devam ederse polise giderim haberin olsun!”

“Hiç sanmam. Kuzu kuzu geleceksin. İnsanın merak dürtüsü her şeyden baskındır. Hem korkacak bir durum yok. Seni maceraya davet ettik, o kadar. Ama eminim geleceksin, çünkü buna ihtiyacın var. Bunu sen de biliyorsun. Görüşmek üzere Osman,” deyip kapattı.

“Adama bak ya! Beni yakından tanıyor. Kim ki bu? İhtiyacım varmış. O da nesi? Neye ihtiyacım var ki? Beni merakta bırakıp oraya çekmek istiyor. Madem öyle, senin oyununu oynayacağım. Bakalım altından ne çıkacak?

Cumartesi görüşmek üzere…”

 

– 2. BÖLÜMÜN SONU –

Bu oyuna var mısın? Öykünün üçüncü bölümünü sen yazmak ister misin?

Cevabın evet ise tüm yaratıcılığını kullan ve istediğin öykü seçeneğini 700 kelimeden az olmayacak şekilde devam ettir! İstersen final yapabilir veya kritik bir noktada bırakıp bir sonraki sayıda başka bir yazarın devam etmesini sağlayabilirsin. 

Öykünün devamı için önerilerini 5 Mayıs 2020 tarihine kadar [email protected]adresine gönder! En uygun bulunan metinler 22. sayıda yayınlanacak ve yazarlarına birbirinden güzel polisiye kitaplar hediye edeceğiz.

Haydi, bekliyoruz!

***

Adı Cemre Olacak | Tuğba Turan ile Röportaj

1972 Ankara doğumlu Tuğba Turan, 2008’den beridir Karabük ilinin Eflani ilçesinde serbest eczacılık yapmaktadır. Bir erkek evladı olan yazar, Safranbolu’da yaşamaktadır.

 

Zalifre Yazıları isimli basılı dergide yayınlanmış makaleleri bulunmaktadır. Gölge Dergi’de editörlük yapmakta olan yazarın, Dedektif Dergi’de büyük hayran kitlesine sahip Tilda ve Diğerleri isimli hikâyeleri yayınlanmaktadır. 

 

  1. sayımıza hoş geldiniz Tuğba Hanım. Sizden yukarıda sınırlı şekilde bahsettik ama bunlara ek olarak kedi ve köpekleri de çok sevdiğinizi, zaman zaman onlara da annelik yaptığınızı okumuştum bir yerlerde. Her şeyden önce bir anne olmanız, yüreğinizde koşulsuz şartsız her cana aynı sevgi ve şefkatle baktığınızı getiriyor akla. Bu kadar yoğun uğraş içinde kendinize de zaman ayırabiliyor musunuz peki?

 

Selamlar, hoş bulduk. 20. sayımıza hoş geldiniz demişsiniz ama ben zaten 20 sayıdır buradayım efendim 😊. Öncelikle Gölge Dergi’deki editörlük işini haddim olmadan, dergiyi 10. yılına eriştirebilmek adına yüklendiğimi söylemek isterim. Ben editörlük yaptım dersem, editör arkadaşlara ayıp etmiş olurum. Çizgi roman hayranı bir grup arkadaşın çıkardığı ve zirvede olduğu zamanlar epey bir okuyucu kitlesine sahip olmuş bu e-dergide hikayeler, çizgi romanlar, kitap/sinema eleştirileri vesaire vardı. Ben de dergiyle aynı adı taşıyan bir kadın kahraman yaratmıştım: Gölge kız. Bir de Stieg Larsson’un Milenyum serisinin ilk kitabı olan Ejderha Dövmeli Kız romanını kahramanı Lisbeth Salander’i (okurken çok beğendiğim için) tabiri caizse ödünç almıştım. Gölge ve Lisbeth’in hikayeleri 20 maceradan sonra bir gala gecesi hikayesiyle sona ermişti.

 

Kedi ve köpeklere ya da hayvanlara gelirsek, ben onları değil onlar beni buluyorlar sanki. Eczanemin bulunduğu ilçe olan Eflani’den pek çok kedi-köpek evlat edinmiş ve sahiplendirmişimdir. Bir kış günü kapıya gelip miyavlarlar veya öyle melul melul bakarlar içeri. Sanki birileri “Git git, eczanenin kapısının önünde miyavla, o eczacı kadın bakar sana.” demiş gibi bulurlar beni. Bazen kürklerindeki minik bir cepte kedi-köpek boyutuna uygun bir kart-vizitimi bulacağımdan şüphelenirim. Kurtulmuş olanların zor durumda olanlara dağıttıkları bir kart-vizit…

 

Hal böyle olunca onlarla geçirdiğim vakit zaten kendime zaman ayırmak gibi oluyor. Evde sadece bir tanesi (9 yaşındaki dişi Golden Retriever Şanslı) hariç diğer hepsi sokaktan evlat edinme 4 köpek ve 10 civarı kedim var. Onlar benim mültecilerim ama ben ne bakamayacağım kadar çok yaratığa kapılarımı açıyorum ne de komşularla aram kötü olunca hemen bahçe kapısını açıp mültecilerimi onların üzerine salıyorum.

Sizi Dedektif Dergi’deki ‘’Tilda ve Diğerleri’’ öykülerinizden biliyor okurlarımız. Dergi çıktığından bu yana bizimle birlikte Tilda. Bilmeyen ya da ilk tanışacak okurlarımız için Tilda’dan bahseder misiniz? Tilda ismi nereden geldi, ilk nasıl oluştu bu fikir?

 

Tilda, bir aile büyüğümün çok yakın arkadaşı olan İzmirli bir hanımefendinin adıdır. Kendisi ve eşi vefat ettiler. Çocukluğumdan beri hikayesini dinlemişimdir. Örneğin Tilda’nın kocasının (Tilda gibi) gayrimüslim olmasına rağmen cuma namazına gitmesi ve giderken de “O da Allah’ın evi değil mi, orada da dua edebilirim.” demesi beni derinden etkilemiştir. Ve Müslümanların gayrimüslim birinin cuma namazı için camide olmasını yadırgamadıkları zamanlarda doğmamış olmama çok hayıflanmışımdır. Bu anlatılanları çok sevdiğim için Tilda’yı bu hikayede yaşatmak istedim. Kahramanımın neden kadın olduğu malum. Bu erkek egemen dünyada polisiye edebiyatın kadın kahramanları bir elin parmakları kadar az. Agatha Christie’nin Miss Marple’ı, Yaprak Öz’ün Yıldız Alatan’ı, Çağan Dikenelli’nin Melek Teyze’si, Ayşe Erbulak’ın Hafiye Karılar üçlemesindeki Meral ve Zeynep’i ilk aklıma gelenler.

 

Peki, polisiye edebiyat üzerine yazmak fikri nasıl doğdu?

 

Polisiye severek okuduğum ve izlediğim bir tür. Diğer türlerin de bir merak ettirici yanları olabiliyor ama özellikle polisiyede iyi bir hikaye, iyi bir kurgu ve ilgi çekici bir dedektif/polis/müfettiş ya da hırsız/katil tiplemesi varsa insanın o kişinin yerine kendini koyarak hikayenin sayfalarında sürüklenmesi çok keyif verici olabiliyor. Yazması, kurgulaması zor ama okuması heyecanlı bir tür polisiye.

 

Gölge Dergi’deki maceralarda Gölge kız gölgelerden, kitap sayfalarının aralarından geçerek (gücünü güçsüzlükten alan anti-kahraman) geçmiş yıllara ve yüzyıllara gitti ve bazı olayları çözmeye ya da engellemeye çalıştı. Hatta 2. macerada Safranbolu’da bir bağevinde yanarak ölmüş hamile bir kadın ve onlarca kedi-köpekle ilgili gizemi çözerken yardım aldığı kişiler sıralaması şöyleydi: Devrim Kunter’in çizgi dedektifi Seyfettin Efendi, Sherlock Holmes ve Dr. Watson, Mösyö Poirot ile Phineas ve Ferb çizgi filminden Binbaşı Monogram ve bir ornitorenk olan Ajan Perry.

 

Gölge Dergi’yi 10. yılında 120. sayıyla taçlandırarak bitirmeden 6 ay önce karşıma çıkan Dedektif Dergi’nin yayın hayatına başlayacağı ilanına “Her şey bir ilan ile başladı” diyerek Tilda ve Diğerleri’ni yazmaya başladım. Gerçekten her şey bir ilan ile başladı!

 

 

Siz hayvanları da çok seviyorsunuz ve kuşların bana fısıldadığına göre, sahipsiz sokak dostlarımızı korumak için epeyi faaliyetleriniz de var. Bize biraz bunlardan bahsedebilir misiniz, neler yapıyorsunuz?

 

“Erkeklerini alalım, dişilerini sokağa atalım nasıl olsa bir bakan olur!” mantığıyla sokağa atılmış hayvanları önce ekmekle beslemeye çalıştım. Zaten küçük olan Eflani ilçemize insanlar mayıstan itibaren İstanbul’dan gelmeye başlarlar. Bu tatilcilerin havalar soğuyup okullar açılınca tekrar İstanbul’a dönmeleri sonucu, kışın sokaklar, yazın bakılmış ya da çoğalan insanlar sayesinde çoğalan artıklarla beslenebilmiş ama kış gelince aç kalmış hayvanlarla dolar. Her gelen “İnsandan çok köpek var burada yahu!” der ama hiç kimse elini taşın altına sokmaz. Ya da sokmazdı.

 

Önce ekmekle sonra hayırseverlerle ortaklaşa aldığımız köpek mamalarıyla bakmaya çalıştığım hayvanların, karınları tok olduğu zaman insanlara zarar verme eğiliminde olmadıklarını gördü herkes. 2020 Ocak ayından beridir Eflani ilçemizde barınak faaliyete geçti. Yaralı, hasta, kızanda veya hamile olanlar toplandı, şimdi keyifleri yerinde. Tabii ki sokakta hala köpek var, diğerleri ıslah edilince onlar salınıp bunlar içeri alınacak. “Aaaa barınak açıldı hala sokaklarda köpek var!” diyorlar. “Orası hastane, hapishane değil, münavebeli kalacaklar.” diyorum insanlara şakayla karışık.

 

 

Hayvan hakları konusunda sizce en büyük eksiğimiz nedir? Mesela tüm yetki sizde olsa, bu konuda ilk çıkaracağınız yasa ne olurdu?

 

Hayvan hakları konusunda en büyük eksiğimiz insan hakları konusundaki ayıplarımız… Bir insanın başına kötü bir şey geldiği zaman din-dil-ırk-renk-milliyet ve cinsiyet ayırmadan ‘ama’sız üzülebildiğimiz gün hayvan haklarından da konuşmaya başlayabiliriz. Ben şimdilik ömrüm yettiğince deniz yıldızlarını tek tek denize atmaya devam edeceğim.

 

Tüm yetki bende olsa en küçük yerleşim birimi olan köylerden başlayarak tüm evcil hayvanlara, sığırların kulaklarına takılan küpeler gibi kayıt sistemi ve kısırlaştırma zorunluluğu getirirdim. Böylece öncelikle “Köpeğim/kedim doğurdu, erkekleri verdik ama dişileri sokağa bıraktık.” diyenlerden kurtulurduk. “Satın alma-sahiplen” olayını yaygınlaştırırdım. Özellikle cins dedikleri hayvanları birbirleriyle çiftleştirerek fahiş fiyatlara satanlara özel bir vergilendirme ve takip sistemi getirirdim ki sevgilisinden kazağının renginde kedi/köpek isteyen ve sonra sevgilisinden ayrılınca o, sokakta hayatta kalma şansı çok az olan zavallı hayvanı sokağa terk eden insanlardan da kurtulalım. Ama dediğim gibi tüm bunlardan fersah fersah gerideyiz maalesef.

 

Tilda ve Diğerleri’nde sevimli kedi Basti de önemli bir karakter. Hayvanlarla yaşadığınız sizi üzen ya da mutlu eden kimi olaylara hikâyelerinizde de yer veriyor musunuz?

Tabii ki. Örneğin Tilda ve Diğerleri’nin 11. bölümünün adı “Kedi Basti Kanser, Tilda ise Aşık Oldu”dur. O sıralar benim mavi gözlü Sibirya kurdu kırması dişi köpeğim Çakır’ın ağzında tümör çıktı. Üç kez ameliyat edildi. Her seferinde o namert tümör hızını artırarak büyüdü ve en sonunda hayvancağız öldü. Ben bu üzüntümü dile getirebilmek için Basti’yi hastalandırdım hikayede. Tilda aslında aşık olmamıştı. Ne yapacağını bilemediğinden kendini Jo Nesbo kitaplarıyla büroya kapatmış ve yazarın kahramanı dedektif Harry Hole ile kendini hayal ederek bir hikaye yazmıştı. Herkesin acıyla baş edebilme yöntemi farklıdır. Benimki yazmak galiba…

İçinde Basti’nin de yer alacağı, çocuklar için bir öykü kitabı çıkarmak ister miydiniz mesela?

Ah bu fikri şimdi sizden duydum ama belki bir gün neden olmasın? Bir zamanlar gerçekten Suadiye Hamiyet Yüceses sokağın köşesindeki bir ahbabımızın evinde yaşamış olan siyah-beyaz tombul kedi Basti neşeli hikayelerde başrol oynayabilir.

 

Esprili bir kişiliğiniz de var gördüğüm kadarıyla. Hikâyeleriniz için polisiyenin eğlenceli yüzü deniliyor. Sizce de öyle mi peki? Tuğba Turan için polisiyenin eğlenceli yazarı diyebilir miyiz?

 

Polisiyenin eğlenceli yüzü mü deniyormuş? Gurur duydum şu an. Her şeyi mükemmel yapabilen değil de yapamayan ama yapamadığı için pes etmeyen ve kendi ile dalga geçebilen roman/sinema kahramanları bana daha ilginç geliyor galiba. Örneğin Pink Panther serilerinde önce Peter Sellers sonra Steve Martin tarafından canlandırılan Müfettiş Clouseau çok eğlencelidir. Sonra Sherlock Holmes’ün kendine göre bir espri anlayışı vardır, karşısındakini zekasıyla döver. Les Aventures de Tintin/Tenten’in Maceraları’ndaki birbirine ikiz gibi benzeyen ama akraba dahi olmayan Dupond ve Dupont soyadlı dedektifler kendi başlarına komiktirler. Inspector Gadget/Müfettiş Gadget isimli çizgi filmi hatırlayanınız var mı? Kolları, bacakları, boynu uzayan, trençkotunun içinde bin türlü marifeti saklayan mekanik dedektifi? Çok eğlenceliydi. Biz küçükken Columbo/Komiser Columbo vardı. Bence Peter Falk bu rolde bir efsaneydi. Biz Mike Hammer’a özenip Bay Kamber diye, Monk dizisine özenip Galip Derviş diye diziler çekmişiz. Kendimiz komiğiz.

 

Mesela, İngiltere başbakanın konutunda yaşayan Larry isimli bir kedinin varlığını ve Twitter hesabı olduğunu öğreniyorum. Kahramanlarımı İngiltere’ye gönderdikten sonra bizim yaramaz kedi Basti’nin başbakanlık konutuna kaçması ve bu kedi Larry ile arkadaşlık edebilme ihtimalini düşünüyorum. Eh bunları yazarken okuyucudan önce kendim eğleniyorum zaten.

 

Yazarken çok eğlendiğim iki tipleme de Çakarlı Nuriye ve kızı 8 Oktan Necla. Gözümün önüne kanlı canlı geliyorlar bazen. “Bilirim ayrılık koyar insana. (…) Çünkü on dakika sürer bizim sevmelerimiz.” diyor Çakarlı Nuriye. 8 Oktan Necla ise Tilda’yı Düsseldorf’a kaçırdıktan sonra “İnanmadıktan sonra bütün dinler, kardeş olmadıktan sonra bütün ırklar aynı benim için!” diyerek kahkaha atıyor.

 

Ben yine Tilda’ya dönmek istiyorum. Tilda çok sevildi, epeyi bir de hayran kitlesi var. Peki, Tilda karakteri bizimle olmaya devam edecek mi yoksa bizimle tanıştıracağınız başka karakterler de var mı sırada?

Tilda derginin bu sayısı ile 20. bölümüne kavuştu. Başka bir hikayede başka karakterlerle tanışabiliriz ama okuyucu yeter artık Tilda’dan bıktık derse bitebilir tabii ki. Ben de onlara bir soru sorayım madem. Ne dersiniz Tilda ve Diğerleri bitsin mi?

Aynı kahramanlarla hikâye yazmanın zorluğu ya da kolaylığı hakkında ne diyeceksiniz? Yani okuyucunun bir süre sonra sıkılma ihtimali de var. Dile kolay 20 Tilda öyküsü… Bu biraz kendini tekrarlama tehlikesi olarak görülebilir mi, ne dersiniz? Bir okuyucu, her ne kadar yazarına sadık kalır gibi görünse de bir zaman sonra yeni ve değişik şeyler beklentisine girecektir.

Bir önceki sorunun cevabında vermişim bu sorunun cevabını sanırım. Aynı kahramanlarla hikaye yazmak hem kolay hem zor. Kolay çünkü tiplemeler kafanızda oturuyor artık ve hangi olayda nasıl tepki verdireceğinizi biliyorsunuz. Ya da aslında hep yapabildiği bir şeyi yaptırmayıp ters köşeye yatırabilirsiniz okuyucuyu. Zor tarafı ise sıkmadan ve kendini tekrarlamadan devam edebilmek.

 

Dedektif Dergi dışında hikâyelerinizin yayınlandığı başka mecralar da var mı?

Şu anda yok.

 

Yazarken nelerden ilham alıyorsunuz? Ya da ilham aldığınız şeyler var mı yoksa öyle içinizden geldiği gibi mi çıkıyor cümleler?

Kedi Basti’nin İngiltere başbakanlık konutuna girme hikayesinde de anlattığım gibi hayvanlarla beraber yaşadığım için Basti’nin yaramazlıklarını kurgulamak hiç de zor olmuyor. Çünkü kucağıma çıkacağım diye laptop’ın 7 tuşunu koparmış bir kedim vardı (7 adet değil üzerinde 7 yazan tuş). Kabloları yiyen yavru köpeklerden hiç bahsetmeyelim. Cümlelere gelince, kahramanlarımı kafamda konuşturduğum için önce hikayenin nereye gidecekler ve ne yapacaklar kısmını düşünüp not alıyorum. Bu düşünmelerin çoğu, evimden işime gitmek için kat ettiğim köknar, çam ve meşe manzaralı 40 kilometrelik Safranbolu-Eflani yolunda gerçekleşiyor. Gerisi notları birleştirmek, saatler süren klavye işçiliği yani.

 

Bu yıl Herdem Kitap’tan yeni romanınız yayınlandı. ‘’Adı Cemre Olacak.’’ Bize kitabınızdan bahseder misiniz? Dedektif Dergi’de yayınlanan hikâyeleriniz dışında ilk roman denemeniz sanırım.

 

Evet, ilk roman denemem. Şöyle bir tivit atmıştım:

Polisiye olmayan ilk romanım için soruyorlar “Ne anlattın?” diye. “Bir kadının başından geçebilecek her şeyi.” diyorum. “Aşk da var mı?” diyorlar. Kadın olur da aşk olmaz mı? Ne de olsa aşk da bir cinayettir.

 

Diyeceksiniz ki üzerine destanlar yazılmış aşk gibi bir duyguyu, cinayetle aynı cümle içinde nasıl kullanabildim? Bizim kadar ataerkil toplumlarda aşk algısı şudur maalesef: Ya benimsin ya kara toprağın! Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk (ki orijinali çok sevdiğim bir Haris Alexiou şarkısıdır)! Seni ben ellerin olsun diye mi sevdim!

 

Siz oldukça güzel polisiye öyküler yazıyorsunuz ama ilk kitabınızın konusu polisiye değil. Peki, sizi öykülerinizden tanıyan okurların beklentisini biraz ters köşe yapmak gibi olmadı mı? Yani ilk kitap için riske edilmiş gibi geliyor kulağa.

 

Ters köşeler bizim işimiz! Şaka bir yana bu roman Ankara’da yaşarken yazılmaya başlanmıştı. 2003’te oğlumu doğurduğum zaman evde bebek bakarken bir şeyler kurgulayacak bol bol vaktim oldu. Son noktasını 2012 yılında Eflani’de koyduğum romanı son 6-7 yıldır yıllanmaya bırakmıştım. Bir gün word dosyası bana seslendi “Beni tekrar oku!” diye.  Ben de okudum, son düzeltmelerimi yaptım ve gönderdim.

 

Risk derseniz, hiç öyle bir şeyi aklıma getirmedim çünkü bu hikaye yıllardır benimle beraber yaşadığı için ilk göz ağrım o benim. (Bu saatten sonra zor ama) bir kızım olsa adı Cemre olacak o kadar yani.

 

 

‘’Adı Cemre Olacak’’ kitabınızın yazma sürecini merak ettim. Neler yaşadınız bu süreçte, sizi derinden etkileyen bir şeyler oldu mu?

 

Tabii ki oldu. Ailemde yaşanan doğumlar, ölümler. Haberlerde seyrettiğimiz gencecik kadınların intiharları. “Düğünsüz ev olur ölümsüz ev olmaz” diye bir atasözü var romanda mesela. Özellikle kendi eziyet çektikten sonra kendinden sonra gelenlere eziyet çektirmek üzere yüreği nasırlaşmış kadınlar… Kız çocuklarını okula gitmesine izin vermeyen babaanneler, anneanneler… Boşandığı karısını sokakta bir yabancıyla görünce benden sonra orospu mu oldun diye bıçaklayabilen erkekler… Tecavüze uğrayıp da o saatte orada ne işi vardı diye suçlanan genç kızlar… Daha ilkokula gitmeden evdeki dede, dayı, amca, kuzen namahrem sayıldığı için başı örttürülen minnacık kız çocukları… Çocuk doğuramadın diye üzerine kuma getirilen kadınlar… Erkek doğuramadın diye boşanılan kadınlar… Kızoğlankız çıkmadı diye gerdek gecesinde öldürülen gelinler… Daha sayayım mı?

 

 

Romanınızda son derece gerçekçi karakterler ve olaylar var. Bunların ne kadarı hayal ürünü ne kadarı gerçek?

Kitaptaki teşekkür sayfasında da belirttiğim gibi rahmetli büyük dayım olan Orhan dayı kitapta başlı başına bir karakter. Belki de romanın yazılmaya başlanmasına sebep diyebilirim. O kadar ilginç bir hayat hikayesi vardı ki romandaki bazı karakterler bizzat ondan dinlediğin hikayelerden çıkmıştır.  Acıklı bir Türk filminin olmazsa olmazı Aliye Rona karakteri kılıklı Büyük Hala mesela, bir komşumun eli sopalı kayınvalidesinden doğmuştur: “Gözeli gözeller yiycek, çirkini çirkinler! Hadi dağılın ayağımın altından, yumurtaları gırdıracaksınız gapı öylerinde galasıcalar!” diyerek kümesten getirdiği yumurtaları kız torunlarına değil de erkek torunlarına yediren bir kadın!

Özellikle Ankara’dan Eflani’ye yerleştikten sonra romana köy hayatına dair pek çok öge eklendi. Çünkü küçük yerlerde sadece eczacı değiliz biz; gelin, kız kardeş, abla, yenge, teyzeyiz aynı zamanda. Herkes hikayesiyle geliyor. Bana da kurgulayıp yazmak düşüyor.

Romanınızın basım sürecinde ilk kez kitabı yayınlanan bir yazar olarak ne gibi deneyimler elde ettiniz? Mesela yayın dünyası tahmin ettiğiniz gibi miydi, sizi şaşırtan bir şeyler oldu mu?

Öncelikle 6-7 yıl önce roman dosyamı yayınevlerine gönderdiğim ve ‘biz sizi ararız’larla karşılaştığım dönemden bahsetmem lazım. İsmi lazım değil bir yayınevi “İlgileniriz ama siz bizi 6 ay sonra arayın, kitabınızla filanca editör ilgilenecek.” demişti. 6 ay sonra aradığım zaman o editörün işten çıkarıldığını söylediler. Benim dosya da çöpe gitmişti tabii ki.

Sonra ben dağa küstüm. Dağın haberi olmadı. Az önce de dediğim gibi romanı yıllanmaya bırakmıştım ama yazmaya devam ettim. Kucağımda kundağa belenmiş roman dosyam ile ürkek adımlarla 7 uyurlar mağarasından dışarı çıkmamı sağlayanın, Dedektif Dergi’deki müthiş sinerjik ortam olduğunu itiraf etmem lazım. Özellikle beni cesaretlendirdiği için Gencoy Sümer’e buradan teşekkürlerimi iletmeliyim. Hangi kameraya bakıyorum acaba? 😆

O kundağa belenmiş roman dosyası, Herdem Kitap’ın doğumhanesinde doğdu. Kitabın düzeltilme ve mizanpaja girme sürecinin gerçekleştiği doğumhanede, doğuran da bendim, dışarıda koridorda volta atarken “ya sabır” çekerek bekleyen de. Bu ilginç bir deneyimdi işte.

“Adı Cemre Olacak” romanınızın daha ilk sayfası kedi ile başlıyor. Roman boyunca da kedinin önemli bir metafor olarak kullanıldığını görüyoruz. Bunu bize biraz açar mısınız? Neden kedi?

İçindeki kedi, kaplan ve insandan bahsediyor Cemre. Kimi zaman kedi gibi mırıldıyor, kimi zaman kaplan gibi pençelerini savuruyor, arada sırada da normal bir insan gibi diğer insanlarla ilişki kurmaya çalışıyor. Çünkü başka bir hayatta ilkbahar olarak nitelendirilebilecek on beşinde baharı-yazı-kışı-ve- tekrar-baharı bir kadehte içmiş bir genç kız Cemre. Nasıl diye sorarsanız kalanı roman sayfalarında gizli.

 

Evet neden kedi? Önce, tüm hayvanları, korkutucu olduğunu düşündüklerimizi bile sevdiğimi ve dünyanın sadece bize ait olmadığını, her yaratığın en az insanlar kadar yaşam hakkı olduğunu söylemek isterim. Ama kedi en uzun süredir birlikte yaşadığım yaratık (insanlardan sonra). Kedi başına buyruktur. Kedi kimseye müdana etmez. Bir gün açık bir pencereden evinize girebilir. Doğurup çoğalabilir. Sonra ansızın gidebilir. Kedilerin de köpeklerin de özellikle dişilerine hayranım zaten. Biz insanlar güya çok güçlüyüz ya! Bir çocuk doğuruyoruz anası, anneannesi, babaannesi, halası, teyzesi başına birikiyor. Doktor hemşire ve hasta bakıcıları saymıyorum bile. Ama bir hayvan kar kış demeden sessizce doğurur, yanlarından kalkmaz bir süre, aç kalır ama yavrularını emzirir. Üstelik onları kendi türlerinden ve diğer yırtıcılardan korumayı da başarır. Çoğalma doğada bir mucizedir, hastane kapıları pembe veya mavi tüllerden kocaman fiyonklarla süslendiği zaman değil.

 

Romanınızın ana teması ‘kadın’. Kadınları, kadınlarımızı anlatan bir roman yazmayı tercih etmenizin bir sebebi var mı?

Ah, bu soru bana 265 sayfalık bir roman daha daha yazdırır ama buraya sığmaz! O zaman şarkılarla cevap vereyim:

Ölürüm yoluna ölürüm ama boyun eğmem (bakın yine aşk ve ölüm)! Yakarım dünyayı uğruna ama sana eğilmem (şimdi de toplu cinayet)! Git… Git… gitme kal ne olursun… Gitme kal yalan söyledim…

Korkma aşktan ölmez insan… Korkma ölmez aşktan insan. Soruyor musun bakalım nasılsın diye? Ne biliyorsun belki iyi değilim bu gece…

 

Sezen Aksu ve Nazan Öncel. İki güçlü ses. Belki de nağmeleri kendilerinden daha güçlü iki kadın. Kime sesleniyorlar şarkılarında? Tabii ki erkeklere! Bir romanda sadece kadınları anlattım demek zeytinyağsız limonsuz salata yapmaya benzer, salçasız soğansız yemek yapmaya benzer. Üç harfli ismi olan bir kitabın kapağını pembe ve kalpli bastıktan sonra erkekler okumuyor diye aynısının gri baskısını yapmaya benzer 😂!

 

Evet, kadınları anlattım ama erkeklerden ayırmadan. Sadece başrole kadını, en iyi yardımcı rollere de erkekleri koydum.

 

Bazı mesleklerin yazma işinde avantaj sağladığı düşünülüyor. Örneğin Tess Gerritsen bir doktor ve doktor kimliği, romanlarındaki cinayetleri kurgularken bir hayli işine yaramış görünüyor. Tamamen gerçekçi ve okurken elinizde neşter varmış gibi hissettiriyor. Siz de eczacısınız ve polisiye roman yazmak isteseniz, öldürücü zehirler ve kimyasallar üzerine cinayetler mi olurdu?

 

Şöyle cevap vereyim, katile zehirler veya kimyasallar kullandıracak olsam bile uygulama şeklinden dozuna kadar titizlikle araştırma yapmam gerekir.

 

En çok hangi türde kitapları okumayı seviyorsunuz? Tuğba Turan en çok kimleri beğeniyor?

Marquez ve Allende hayranıyım. Onun dışında tarihi romanları, biyografi ya da otobiyografilerle yabancı polisiye romanlarını ve doludizgin hızla ilerleyen yerli polisiye yazarlarımızı takip etmeye çalışıyorum. Şu anda elimde Nobel ödüllü Mısırlı yazar Necip Mahfuz’un The Harafish isimli kitabı var.

 

Türk Polisiye edebiyatı hakkında genel olarak düşünceleriniz neler? Sizce nasıl gidiyor, eleştirdiğiniz yönleri varsa duymak isteriz.

Türk polisiye yazarları olarak doludizgin bir hızla ilerlediğimiz söyledim. Hepimiz aynı kulvarda geleceğe doğru ilerlerken, kocaman bir bayrağın bir ucundan tutuyormuşuz gibi koşmamız lazım. Neden? Birimizin diğerinden daha yavaş ilerlemesi tuttuğumuz bayrağın ta uzaklardan okunmasına engel olur da ondan. Bayrakta ne yazıyor? TÜRKİYE POLİSİYE YAZARLARI BİRLİĞİ… Bence bu büyük bir sorumluluk. Malum siyasal partiler gibi aslında hepimiz aynı yöne gitmek isterken, hızlı trenle mi gidelim yoksa otobüsle mi daha hızlı gideriz diyerek gereksiz tartışmalara girmeden ilerlememiz lazım diye düşünüyorum. 20. yüzyılın okuma-yazma bilen insanlarının “Ben daha çok bilirim!”ciliğine kapılmadan edebiyat dünyasına eserler bırakmak, 21.yüzyıl insanları olarak boynumuzun borcudur.

 

Peki, polisiye bir roman yazma projeniz var mı sırada? Yani Tilda ve Diğerleri o kadar sevildi ki, size illa ki bir polisiye roman yazdıracağız neredeyse!

 

İkinci bir roman için şu an gördüklerimi duyduklarımı işlemekle, karakterlerimi bulmakla, kurgusunu hayal etmekle meşgulüm diyebilirim. Daha çok başındayım. Bu sefer, içinde aşk da cinayet de olan bir hikaye ortaya çıkarsa hiç şaşırmayın derim.

 

 

İlk kitap, ilk heyecan… Kitabınızı raflarda gördüğünüzde ilk ne hissettiniz? Ben olsam müthiş heyecanlanır, yerimde duramazdım.

 

Sayfalar dolu cümlelerinizin iki kapak arasına girmiş olması çok heyecan verici tabii ki. Üstelik bu kapak bir meslektaşım olan Raziye Köksal Kartal’a ait bir fotoğraf. Ama henüz kitabımı raflarda görmedim çünkü Karabük’te kırtasiyeciler hariç kitap satan tek kitabevi D&R. Oraya da kitabımı sipariş ettiğim zaman “Depoda yok getirtemiyoruz.” dendi. “Ama internet sitenizde satışta!” dedim. “Genel müdürlüğü arayın hanımefendi!” dediler. Var mı aranızda D&R genel müdürünü tanıyan?

 

Kitabınızla ilgili etkinlik günleriniz varsa, okurlarımızla şimdiden paylaşırsanız çok seviniriz.

Şimdilik yok maalesef…

 

Sevgili Tuğba Turan… Bu güzel, keyifli söyleşimize konuk olduğunuz için, Dedektif Dergi ve okurlarımız adına tekrar teşekkür ederiz. Yeni romanınızın yolu açık, okuyanı bol olsun.

Buraya bir söz bırakmanızı istesek, bu ne olurdu diyerek selam ve sevgilerimizi paylaşıyoruz.

 

Ben teşekkür ederim efendim. Tekrar görüşene kadar hoşça kalın…

 

Son söz…

 

“İlk yazım intiharımdı, sonra gerisi geldi.”

Hikaye: Bir Katilin İtirafları 🔊🎧

“Nefret ediyorum. Şu mıcık mıcık tiplerden, her yerde koklaşanlardan, sevgisini ellere göstermelik yaşayanlardan… Birbirlerine “aşkitom, kediciğim, balım, böreğim, çöreğim…” gibi sözcüklerle hitap edenlerden de nefret ediyorum. Bir çukur açıp hepsini içine gömmek istiyorum. O kadar lüzumsuzlar ki! Toprağa karışıp en azından gübre olarak bir faydaları olsun bu dünyaya.

Sevda dediğin, aşk dediğin böyle ucuz bir şey mi ki, gösteriye dönüşüyor? Bizim zamanımızda böyle miydi ya? Sevdiceğinin gözlerine bakmaktan, elini tutmaktan imtina ederdin. Sanki o gözlere baksan dipsiz kuyularda kaybolmaktan, kendini yitirmekten korkardın. Ellerini tutsan, o tenden senin tenine kor ateşler akacak sanırdın. Yüreğin kaldırmazdı. De ki attın kendini o ateşe, mühürlenirdin. Şimdi bir tenden başka bir tene çorap değişir gibi geçmiyorlar mı, deli oluyorum…

Ben Efsun’u ilk gördüğümde anlamıştım, ömrümce başkasını sevemeyeceğimi. Onun altın saçlarında eriyeceğimi, derya gözlerinde yitip gideceğimi anlamıştım. Deli gibi korkup kaçmak istedim önce, beceremedim. Pervane oldum etrafında. Onun güzel yüzünde kayboluyor, izlemeye doyamıyordum. Beni gerçekten görmesinden ölesiye korkarken, beni görmesi için ne dualar ettim. Anlamadınız mı? Gerçekten görmek… Gerçek beni görmesi yani…

Her insanın dış kabuğunun altında saklanan bir özü vardır. Özümüz bizim en gizli hazinemizdir. Herkes görsün, herkes bilsin istemeyeceğimiz bir hazine. Çünkü o hazinenin içinde parlayan bilgeliklerimizin yanı sıra, başkalarının görmelerinden korkacağımız canavarlarımız da vardır. En çok da o canavarları saklamak için dış kabuğumuzu cilalarız. İyi insan maskelerimizi takınırız. Maskelerimizle, dış görünüşümüzle süslediğimizi başkalarına satmaya çabalarız. Oysa bizi gerçekten sevenler, canavarlarımızı görüp de kaçmayanlardır.

Annemi hep elinde tespihi, başucumda dualar okuduğu haliyle hatırlarım. Yedi saat sürmüş beni dünyaya getirmesi. Çığlıkları tüm köyü inletmiş. O zamandan belliymiş böyle iri yarı olacağım. Ben doğarken bile yakmışken onun canını. o beni hiç incitmedi ama daha süt bebesiyken terk etti bizi. Babamı terk etmesinin nedeni malumdu; şiddet. Ama beni neden terk ettiğini kimseler anlayamadı.  Çok konuştular arkasından. Özümü ilk o keşfetmiş, hazinemde saklı canavarlarımı görmüş olmalı.  Kızmıyorum ona. Nerededir, ne yapar, hayatta mı, yoksa kavuştu mu Rahman’a, bilmem… Onun canavarı korkaklığıydı. Onu affediyorum ama babamı affetmedim. Annemden sonra beni evimizden, köyümüzden koparışını, şehir denilen bu b*k çukuruna getirmesini, tenden tene gezişini affetmedim. Eve sarhoş gelişlerinde bana ettiği eziyetleri, annemin hatıralarına saygı duymadan yatağına soktuğu kadınlarla eğlenişlerini ve tüm bunları yaparken aç yattığım geceleri önemsemeyişini affedemedim. Birine sevdalansa ve onu evine kadın, bana ana yapsa saygı duyardım da, cezasını kesmek zorunda kalmazdım. Biraz serpilip güce kuvvete erdiğimde o da gitti. Onun gidişinde de herkes terk edilenin ben olduğumu sandı. Bir ben bilirim kimin kimi, nerede terk ettiğini. O ve içinde yaşayan acımasızlık canavarı hak ettiği yerde.”

“Babanı da öldürdüğünü itiraf ediyorsun sanırım.”

“Nasıl anlarsanız anlayın, artık umurumda değil.”

“Peki, Efsun’a ne oldu, yani karına?”

“Efsun… Biriciğim. Efsun’un bizim atölyeye geldiği ilk günde sanki atölyenin küf kokan yeşillenmiş duvarları yıkıldı da içeriye güneş doğdu. Makinelerin beynimizi şey eden sesleri, dünyanın en güzel şarkısına dönüştü. Efsun… Benim güzel kadınım, adı gibi efsunluydu. Güzelliğini bir ben görüyorum sansam da bu düşünce kısa sürdü. Baktım atölyede ne kadar bekâr erkek var, ağızlarının salyaları akıyor. Onlar sarı saçlara, mavi gözlere, sütun bacaklara bakıyorlar. Ben Efsun’un özüne… Efsun saf, Efsun iyi kalpli, cömert, saygılı; Efsun’un tek canavarı kıskançlığı… ‘Onlar benim gibi sevemezler bu nadide çiçeği,’ dedim, çabuk davrandım, Efsun’un gözlerine bakıp, seni seviyorum dedim, elini tuttum, sinemaya götürdüm de sağını solunu mu okşadım sanıyorsunuz? Hâşâ, öyle olmaz o işler. Efsun, babamın alkol kokan, pullu, boyalı kadınları gibi kara mıydı da, hemen koynuma alayım… O beyazın kendisiydi nazarımda, kirlenmemeliydi.  Bir iş çıkışı takip ettim, evlerini öğrendim. Birkaç gün sonra giyindim en kral kıyafetlerimi, limon sıktım saçlarıma, sinekkaydı tıraşlı dikildim babasının karşısına. Dedim, niyetim ciddi. Ustabaşıyım, gelirim de iyi. Kimim kimsem yok ama babadan kalma evim var, otomobilim de. İçki koymadım ağzıma, tütünü de sevemedim gitti. Kızınıza düşen gönlüm başkasına düşmemişti, düşmez de.

O vakitler benim yaş olmuş otuz dört, Efsun daha on dokuzunda. Nemrut anası pek beğenmedi beni. Neymiş yaşım çokmuş, bu zamana evlenmediysem bir kusurum olmalıymış… Mış, mış, mış… Muharrem baba he deyince itiraz edemedi. Kaynanamın canavarı paragözlülüğüdür. O da maaşıma, evime kandı da sevdi beni sonradan. Evlendik, bir yastığa baş koyduk. Efsun ürkek bir yavru kediydi önceleri. Sonra sonra evin içinde seke seke gezen bir ceylan, dışarı da namusuna laf getirmeyecek bir panter oluverdi. Kim yan bakabilir ki zaten Efsunuma. Başı önünde benimle işe gitti, benimle döndü, geldi.”

“E, amca sadede gelsen diyorum artık. Karına ne oldu?”

“Ana olamadı, yavru alamadı kucağına. Bunun için gücenmedim ona. Rabbim böyle istemiş demek ki, kararından sual olunmaz. Çok dil döktüm Efsun’a, inci tanelerini bu kadar akıtma, hasta olursun, bana sen lazımsın, dedim.”

“Hastalandı, dayanamadın öldürdün yani?”

“Yok hastalanmadı.”

“Tövbe estağfurullah. Bak amca, sen farkında değilsin sanırım durumun. Bir kere daha açıklayayım. İyi dinle. Karın Efsun Soykan, yaş 43. Cesedini ormanda bulduk. Neredeyse iki aydır ortada yokmuş. Yokluğunu bildirmemişsin. Sen de çok ortalarda görünmeyince komşular şüphelenmişler. Bir de, iki ay önce bir sabah evinizden yükselen çığlıkları duyan şahitler var. Karının bağrışı olduğuna yemin ediyorlar.  İyisin, hoşsun, güzel konuşuyorsun, hatta çok güzel konuşuyorsun da, gözünü seveyim yorma bizi artık.”

“Anlatıyorum ya evladım, dinlemiyorsun ki! Siz gençlerin saklamaktan çekinmediğiniz canavarınız da bu; sabırsızlık.”

Zafer Başkomiser aslında genç sayılmazdı, sabırlı biri hiç sayılmazdı. Lafı dolandıran insanlara karşı öfkesi çabuk kabarır, tepesinin tası atardı ama bu adama karşı oldukça sabırlı yaklaşıyordu. Adam, sorgu odasına girdiğinden beri bir dünya şey anlatmıştı ama laf karısına geldiğinde, bir türlü konuya giremiyordu. Zafer’in kafası çok karışıktı çünkü karşısında oturan bu nur yüzlü adamla ilgili övgü dolu sözler işitmişti. Kimse karısını öldürebileceğine ihtimal bile vermiyordu. Emekli olduğu iş yerinden çalışma arkadaşları, mahalledeki komşuları, adamı yere göğe sığdıramıyordu. Kaybolan eş Efsun’un babası Muharrem Bey bile damadından şüphe etmeyeceğini, ona sonuna kadar güvendiğini vurguluyordu. Üst katta oturan kadın bir süredir üniversitede okuyan oğlunun yanında kaldığını söylüyor, adamın katil olmasının mümkün olamayacağını ağıtlarla haykırıyordu. Adamın iyilik timsali olduğuna yeminler ediyordu. İfadeler bu minvalde olsa da adam karısının kaybolduğunu bildirmemişti. Bu normal bir durum değildi. Kadının cesedinin bulunduğu ormanlık alanda, adama ait bir av kulübesi vardı ve kadının cansız bedeni kulübenin yakınlarında bulunmuştu. Üzerine yağan kar yüzünden kısmen de olsa korunmuş olan maktulün kimliği tespit edildiğinde kadının kocasına ulaşılmaya çalışılmış ama adam ancak sekiz gün sonra, bir dostunun dağ evinde bulunabilmişti. Şimdi de babasını öldürmüş olabileceğine dair sözler söylüyordu ki bu sözler mecazî de olabilirdi.

Hüseyin Komiser kollarını birbirine bağlamış, sandalyede geriye doğru kaykılmış oturuyor, bir yandan da sağ dizini sallayıp duruyordu.

“Amca! Bak ben geriliyorum, sonra… La havle… Devam et haydi, seni dinliyorum.”

“Efsun bir bebe alamadı kucağına ama dört bebeye analık etti, büyüttü onları. Ben de babalık ettim sayılır hani. Giydirdim, aşlarını da harçlıklarını da eksik etmedim, okuttum.

Benim bir kayınım vardı, Sedat. Adı batasıca. Dört çocuğu peş peşe yaptı bıraktı hanımına. Ayfer kız çok içli, çok gariban. Onun canavarı beceriksizlik. Elinden pek iş, aş gelmez. Bebeleri de biz olmasak perişan ederdi. Beceriksiz falan ama yıllarca boyun eğdi kocasının haytalıklarına.

Sedat’ın canavarı bir değil, iki değil. Kumara bulaştı önce. Borç ettiğini duyduk sağa sola. Muharrem baba kapattı borçlarını, çekti oğlanın kulağını. Adam oldu sanıyoruz. Bir gün bizim atölyeden bir Kâmil vardı, Antepli, o geldi bana. Kâmil’in canavarı da dedikoduculuğudur, bu kez işe yaradı; bizimkini batakhanede gördüğünü fısıldadı. Yine gırtlağa kadar borçlanmış. Bu kez hırgür çıkmasın, Ayfer kız üzülmesin, Efsunum utançtan boyun bükmesin dedim de, ben kapattım borçlarını. Allah’tan bizimkisi çapsız da, büyük paralarla boyumuzu aşmamış. Neyse. Adam oldu bu, bir süre kapattı kumar defterini. Sonra duydum tütün çiğner, sigara sarıp içer olmuş. Aman dedik, kumara bulaşmasın da. Meğer onun kadar beter bir şeye bulaşmış mikrop. Bağımlılığın eşiğinden aldık, içi dışı temizlenene kadar evimizde baktık, sonra da üst katımızdaki kiracımızı çıkardık da bunları gözümüzün önüne yerleştirdik. Atölyede bir de iş ayarladık Sedat’a, bizimle birlikte gidip gelsin diye. Efsun nasıl utanır ağabeyinden anlatamam, ellerin yanında görmezden gelir.

Dördüncüye hamile olduğu vakitlerdeydi Ayfer bacımın. Sedat atölyeden bizimle çıkıyor ama yolda ayrılıyor. Duyuyorum ki eve geç geliyor, sağda solda takılıyor. ‘Aman’ dedim, ‘yoruluyordur, ilişmeyin de bunaltmayın oğlanı.’ Bir oldu, iki oldu derken bizimki atölyeye de eve de uğramaz oldu.”

Zafer derin bir nefes aldı ve sanki aldığından fazlasını dışarı saldı.

“Amca, anladık Sedat haytaymış da konuyla bir ilgisi var mı? Vallahi sabrım taşıyor. Böyle tatlı tatlı anlatıyorsun, masal dinler gibi dinletiyorsun kendini de bizim de vaktimiz değerli. Bak bu çocuk evine gidecek, yorgun, iki gündür uyumadı. Haydi, deyiver neden karını aramadın, bize haber vermedin? Sen mi öldürdün?”

“Evli misin sen evladım? İnsan yuva kurmalı. Yuvasız canlı gördün mü şu dünyada? Yuva güvendir, mutluluktur. Hele o yuvaya girip kapını kapattığında dünyanın dertleri de o kapının ardında kalabiliyorsa, o yuvayı bir eş şenlendiriyorsa, o yuva huzurdur. Ben yuvasız bir kuş gibi büyüdüm. Kanatlarım kırıla kırıla uçmayı öğrendim. Ne önüme düşenim vardı, ne ardımda dağ gibi duranım. Sedat hata etti. Hem de büyük hata etti. Yuvasını başka bir dişi kuş için dağıtmaya meyletti. Ben her şeyi affederim de bunu affetmem işte. Onu takip edip şıllığın koynundan çekip aldığımda ilk kez bana direndi. Direndi de ne oldu, yine de gitti. Hatta o şıllıkla beraber gitti.”

“Kayının evi terk etmiş. Başka kadınla çekmiş gitmiş. Bu da tamam da karın diyorum…”

“Hah işte, herkes de senin gibi düşündü, öyle bildi. Ayfer bacım da üzülmedi, hep beddua etti. Benim de işime geldi. Ama yıllar sonra ilk defa benim canavar çalıştığında, bir terslik oldu. Adamı vurduğumda sıçrayan kanı pantolonuma bulaşınca, benim Efsunum kirli çamaşırlarla birlikte pantolonu da yıkayayım deyince, kanı görünce…”

Hüseyin neredeyse uyumak üzereyken bir anda sandalyede dikleşti. Tıpkı Zafer gibi o da hayretle, sakin sakin konuşan adamın yüzüne dikti gözlerini. Adamda en ufak bir ses değişimi bile olmamıştı ama adam işlediği bir cinayeti, bu kez açıkça itiraf ediyordu.

“İçimdeki canavarı da gördü. Dedim ya, onun içindeki canavar kıskançlıktır. Beni, Ayfer bacımdan bile kıskandığı olmuştur. Benim içimdeki canavar da keşke onunki kadar masum olsaydı.”

“Bir dakika, bir dakika…” Zafer başını kaşıdı, aklı iyice karışmıştı, “Sen şimdi Sedat’ı da öldürdüğünü itiraf ediyorsun. Baban, Sedat, karın… Başkası da mı var?”

“Karım mı? Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin evladım? Efsun’un tırnağı kırılsa dünyayı yakardım ben.”

“Be adam o zaman neden merak etmedin, hiç aramadın, sormadın karını?”

“Aramam mı? Tabanlarım delinene kadar aradım. Sokak sokak aradım, fellik fellik aradım. Günlerce, gecelerce, ağlaya ağlaya aradım.”

“Bize niye gelmedin peki?”

“Efsun benden kaçtı sandım. İçimdeki canavardan korktu sandım.”

“Yani karını sen öldürmedin öyle mi? Kafasının arkasına sert bir cisimle vurmadın, onu ıssız ormanda bayır aşağıya yuvarlamadın?”

“Yapar mıyım hiç öyle bir şey? Efsun’un kılına zarar verir miyim? Ha o da babam gibi, Sedat gibi ya da diğerleri gibi başka tene meyletseydi, nefsine yenilseydi onu da öldürürdüm. Her şeye tahammül ederim de sevdaya ihanete edemem. İnsan dediğin sevdanın kendisine bile sevdalanmalı… ”

“Baban ve Sedat dışında başkaları da var, anladık o kadarını da amca sen ne dediğinin farkında mısın?”

“Evet evladım, elhamdülillah aklım da yerinde kuvvetim de.  Hepsi av kulübesinin orada gömülü… Babamı avlanma bahanesiyle götürdüm ve vurdum. Sedat alçağı kulübenin anahtarını evimden yürütmüş meğer orada şey edermiş karıyı. Tövbe tövbe… Ağzımı bozduracak, beni günaha sokacaklar. Sonra bizim mahallede bir kasap vardı, evliydi ve aynı zamanda oğlancıydı. Onu da kimselere görünmeden oraya gelmesi konusunda ikna ettim, ona sürprizim olduğunu söyledim. Beni de kendi gibi sandı p.zevenk. Efsun onun kanını gördü işte. Ha bir de… Daha eskilerde kaldı, babamdan hemen sonraydı, bir müdürümüz vardı, şerefsiz. Kızlara asılır, ses çıkarmayacakları odasına çeker, sağlarını sollarını mıncıklardı. Eşi de bir merhametli kadındı. Benim garibanlığımı bilir, bana kazak falan örer yollardı. Hak etmemişler mi evladım sen söyle? Hepsi kanserli bir hücre gibi insanlığın hastalıklı yanıydı. Islah edilmez canavarları vardı.”

“Amca onların cezasını vermek sana mı düştü? N’aptın sen?” Hüseyin’in ses tonunda merhamet ve acıma vardı. Kanunlar olmasa, Başkomiser’e “Gönderelim gitsin bu adamı,” diyecek gibi bakıyordu.

Zafer ona aldırmadan, sorguya yakışır sertlikte bir tonlamayla sordu, “Karın pantolonu bulunca ne yaptı?”

Adam da Zafer’in tersine, sanki dizine oturttuğu torununa masal anlatır gibi bir sakinlikle konuşmaya başladı. “Bastı yaygarayı. Kanın nereden geldiğini sordu. Ben karıma her şeyi anlatırdım, canavarlarımdan başka her şeyi. ‘İte köpeğe bulaşsan söylerdin, bu kan nereden bulaştı be adam?’ diye sordu durdu. Bunca yıllık karım anlar beni diye düşündüm, anlattım her şeyi. Diğerlerinde kılı bile kıpırdamadı fakat Sedat’ı duyunca çığlık çığlığa… Kötü de olsa, alçak da olsa kardeş işte, canı yandı meleğimin. Konu komşu duyacak deyip ağzını kapattım ama duymuşlar işte. Sonra konuşmadı benimle. Günlerce gözünü kırpmadı, yanıma sokulup yatmadı. Döndü durdu evin içinde. Bir gün çarşıya çıktım, döndüm ki benim ay yüzlüm gitmiş. Baktım kulübenin anahtar da yok. Anladım ağabeyini bulmaya gitti. Hemen peşine düştüm amma bulamadım. Ormana yakın köye giden araçlara sordum, resmini gösterdim, tanıyan çıkmadı. Zaten eve hiç girmemiş. Girse yerlerdeki tozlarda ayak izi kalırdı. Etrafa bakındım, yok. Derken kar başladı. Önce sulu sulu yağdı mübarek. Her yer çamur oldu. Kayıyor ayaklarım. Kulübe yamaçta; kayıp düşmek, kafayı gözü dağıtmak var işin ucunda.  Dedim, ‘Efsun çamuru, karı, yaşı sevmez dönmüştür eve.’ Belki de hiç gelmedi o yana, ben de döndüm eve. O gün bugün, bildiğim her yerde Efsun’u arar dururum. Beni terk ettiğini yediremediğimden, sebebini de sevdamı bilen herkese açıklayamayacağımdan, sessizce ararım hem de. Ben kıymet bilirim evladım. Efsunum da en kıymetlimdi…”

Yaşlı adam cebinden kolalı bir kumaş mendil çıkardı. Nemlenen gözlerini usulca sildi ve boynunu büküp sordu:

“Şimdi siz deyin bana, Efsunuma ne oldu?”

 

Okura Not: Herkesin içinde bir canavarı varsa, sizinki ne? Öykünün sonuna yorum olarak bırakabilirsiniz…

Hikaye: Ölmez Ağaç

Havari Petrus kutsal tohumu bırakınca kuru toprağa,

Büründü Ölmez Ağaç o anda dala, yaprağa,

Ve sundu kutsal meyvesini ölümlü insanoğluna.

Petrus koparıp meyveyi yedirdi marangozun oğluna,

Çocuk, Tanrı’nın izniyle ayağa kalktı ve iyi oldu,

Marangozun yorgun gözleri yaşlarla doldu,

Ve marangoz dedi, “Artık iman edenlerdenim,

Sizden yüz çevirmek için var mı nedenim?”

Ben Antakyalı Luka, sönmeden gözümün feri,

İşte anlatıyorum Ölmez Ağacın yeşerdiği yeri.

Kim ki adarsa ömrünü İsa Mesih’in yoluna,

Onu bulup, sonsuz yaşamı içsin diye kana kana…

 

“Ne içersin abi?”

Başımı bilgisayardan kaldırdım. Soluk mavi gömlekli muavin çocuk, iki elinde iki farklı renkte termosla başımda dikiliyordu. Çay istedim. Yarısına kadar doldurup uzattığı karton bardaktan kallavi bir yudum aldım. Kurumuş boğazıma klor kokulu bir dem tadı yayıldı. Sonra yeniden önümdeki ışıklı ekrana döndüm. Luka’nın kayıp mektubunun fotoğrafına bir kez daha, hayran hayran baktım. Kadim kaynaklarda sözü edilen, ancak uzun zamandır nerede olduğu bilinmeyen bu değerli parşömenin izini sürebilmek için şehir şehir dolaştığım, kütüphanelerin altını üstüne getirdiğim günler geldi aklıma. Onlarca el yazmasında geçen yüzlerce şifreli metni çözmeye, unutulup gitmiş dillerdeki gizemli yazıları okumaya çalışırken sabahladığım uykusuz geceleri anımsadım.

Tam yedi ay uğraştıktan sonra, nihayet üç gün önce Konya’da buldum onu… Şehrin hemen batısında, erken Hristiyanlık döneminin en önemli tapınaklarından biri olan Aya Elena Manastırı’nın arşivinde gizlenmişti Antakyalı Luka’nın kayıp mektubu. Tabaklanmış oğlak derisine tirşe mürekkebiyle yazılmış bu paha biçilmez belgeyi elime ilk aldığımda yaşadığım heyecanı, coşkuyu anlatamam. Aslına bakılırsa, mektup öyle sefil bir durumdaydı ki… Kenarları tarazlanmış, alt derisi kavlamış, üzeri öbek öbek küf tutmuştu. Üstelik de çürük yumurta gibi kokuyordu. Eğer belge gerçekse, zaten tam da böyle olması gerekiyordu -çünkü tam iki bin yaşındaydı…

Mektubun kopyasını çıkarıp aslını manastırın başrahibine teslim ettim. Sonra şehir merkezine, üç gündür konakladığım öğretmenevine döndüm. Bütün gece oturup çalıştım. Yazılanları Batı Aramice lehçesinden Türkçeye çevirdim. Şafak sökerken bilgisayarımın ekranında akan metin, düşlerimin de ötesindeydi…

Luka’nın mektubu, kutsal kitaplarda sözü edilen bir olayı, Hazreti İsa’nın en yakın havarisi Aziz Petrus’un Antakya’ya ziyareti sırasında yaşadıklarını anlatıyordu. Efsaneye göre Aziz Petrus ve yanındakiler, şehrin girişinde yaşlı bir marangoz ve yürüme engelli oğluyla karşılaşırlar. Petrus marangozun oğluna yardım etmek ister ve yanında getirdiği Ölmez Ağacın tohumunu toprağa bırakır. Kutsal ağaç oracıkta büyüyüp meyve verir. Aziz Petrus ağacın meyvesini koparır, çocuğa yedirir ve çocuk bir anda iyileşerek ayağa kalkar.

Ama mektubun asıl heyecan verici olan yanı, başka kaynaklarda da geçen bu olayın ilk ağızdan anlatımı değildi yalnızca. Luka, metnin devamında, Ölmez Ağacın dikildiği yerin tam tarifini de veriyordu… Hazreti Âdem’in tohumunu cennetten getirdiğine inanılan, insanlar tarafından binlerce yıldır aranan, ölümsüzlüğün ve yeniden doğuşun simgesi, efsanevi Ölmez Ağacın…

Cep telefonumun ekranındaki saate göz attım; on dört elli. Etrafıma bakındım. İçerisi, tavandaki tozlu sarı ışıkların loşluğunda, sabah sisine batmış gibi görünüyordu. Topu topu on beş, yirmi yolcu kalmıştı koca otobüste. Oysa Ankara’dan hareket ederken ön kapının yanındaki muavin koltuğu bile doluydu -yaşlı adamın birine bayan yanı satmışlar, muavin çocuk gayet pişkince “Seni şöyle öne alalım amca,” dedi. Adamcağız hiç itiraz etmedi. Aksaray’da birkaç yolcu inip de yer açılana dek, pala bıyıklı geveze şoförle yol boyu çene çalmak zorunda kaldı. Adana’ya kadar çok az durduk. Adana’dan sonra ise durum değişti. Köy minibüsü gibi, her kavşakta yolcu indirip bindirmeye başladı bizim otobüs -bu arada neyse ki benim yanımdaki ter kokan, gözlüklü adam da bir saat kadar önce indi, ben de böylece yolun geri kalan kısmını iki koltuğa yayılarak, rahat rahat gelebildim.

Dizüstü bilgisayarımı kapatıp üst rafta duran bordo sırt çantama yerleştirirken, altımızdaki turbo dizel motorun vınlama sesiyle bir kez daha yavaşlamaya başladık. Muavin çocuk yanımdan hızla geçti, tıslayarak açılmakta olan orta kapıya yöneldi. Birkaç saniye sonra elli-elli beş yaşlarında, sakallı bir adam belirdi merdivenlerde. Sırtında kum rengi bir kazak, ayağında haki bir şalvar. Başında kahverengi kasket, omzunda kilim dokuma bir heybe. Elleriyle koltuklara tutuna tutuna, otobüsün ön tarafına doğru ilerlemeye başladı. Tam benim bulunduğum sıradan geçiyordu ki, arkadan muavinin sesi duyuldu, “Boş bulduğun yere otur, dayı…”

Ve koca otobüste onca yer varken, adam gelip benim yanımdaki koltuğa bırakıverdi kendini…

“Hele bismillah…”

Heybesini bacaklarının arasına özenle yerleştirdi. Kısa bir süre mırıldanıp avuçlarını sırayla sakalında gezdirdi. Sonra bana dönüp “Selamünaleyküm yeğenim,” dedi.

Göz göze gelmemeye çalışarak, yarım ağızla cevap verdim, “Aleykümselam.”

“Memleket nere?”

Gönülsüzce, “Çanakkale,” diye cevap verdim. Sonra ekledim. “Ama Ankara’da oturuyorum.”

Adam sesimdeki isteksizliğe hiç aldırmadı. “Talebe misin yoksa?”

“Sayılır. Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü’nde araştırma görevlisiyim. Yüksek lisans çalışması yapıyorum, dinler tarihi üzerine.”

“Ha, imam-hatipte misin yani?”

Bir an duraksadım. Önce itiraz edip her şeyi en baştan anlatmayı düşündüm. Sonra vazgeçtim. Gözlerimi devirerek, “Evet,” dedim. “İmam-hatipteyim…”

Yanımdaki adamın yüzü aydınlandı birden. “Maşallah maşallah. Allah zihin açıklığı versin yeğenim…”

Bu zoraki sohbeti tadında bırakmak için eski bir numaraya başvurdum -yolculuğun başında dağıttıkları kulaklıkları minik poşetinden çıkardım, kulağıma takıp hafif müzik kanalını ayarladım. Yan koltuktaki  komşuma hafifçe sırtımı döndüm. Başımı arkaya yasladım, gözlerimi kapattım.

 

Gözlerimi tekrar açtığımda, muavin çocuğun soluk mavi gömleğini gördüm. Yine başımda dikiliyordu. Bir taraftan omzumu dürtüyor, bir taraftan da dudaklarını oynatıyordu. Koltuğa gömülü başımı zorlukla kaldırdım. Uyuşan boynumun ağrısı ense köküme yayıldı. Kulaklıkları çıkartmayı akıl edince, bezgin bir sesle “Antakya otogara geldik abi, inmeyecek misin,” dediğini duydum çocuğun. Koltuğun kenarından destek alarak doğruldum. Arkama baktım. Bütün otobüs boşalmıştı. Üst raftaki paltomla sırt çantamı alelacele kapıp aşağıya, gelen yolcu peronuna atladım.

Gökyüzünde asılı duran güneşe rağmen mart ayazı bıçak gibi keskindi. Serin hava bir anda içime işledi. Paltomu hızlıca sırtıma geçirdim, yakasını kaldırdım. Cep telefonuma baktım, ne yazık ki ekranı kararmıştı -bataryası bitmiş olmalıydı. Otobüste şarja takmadığım için kendime kızdım. Çantamın ön gözünden bir sigara çıkartıp yaktım. Birkaç derin nefes çektim. Sonra camekanlı yazıhanelerin önündeki kaldırımdan ağır ağır yürümeye başladım. Tam terminal binasına yaklaşmışken, arkamdan gelen sesle irkildim.

“Batuhan Bey!”

Başımı çevirdim. Gri ceketli, esmer, zayıf bir adam yaklaştı yanıma.

“Hoş gelmişsiniz Batuhan Bey,” dedi otuz iki dişini birden göstererek. “Otobüsten inmeyince merak etmişiz sizi.”

“Şey, uyuyakalmışım da, kusura bakmayın,” diye cevap verdim biraz utanarak. “İsfendiyar Hoca mı gönderdi sizi?”

Otuz yaşlarındaki adam bir an duraksadı. Sonra ince, kemikli yüzüne yine aynı sırıtış yayıldı.

“He, o gönderdi. Buyurun, araba hemen dışarıdadır.”

Otoparkın en uzak ucuna park etmiş eski model, kirli yeşil bir Lada’ya kadar yürüdük. Sağ arka kapıyı açtı. Bir an sigarayla araca binip binmeme konusunda tereddüt ettikten sonra elimdeki izmariti yere atıp üzerine bastım. Yıpranmış deri koltuğa yayılırken, İsfendiyar Hoca’ya içimden teşekkür ettim. Birinin beni karşılaması -ne yalan söyleyeyim- gururumu okşamıştı. Bizim enstitüyü ziyaret eden misafir öğrenciler sessizce gelir, sessizce dönerlerdi. Nasıl yolculuk ettikleri bizim hocaların hiç umurunda olmazdı. ‘Küçük şehir insanının içtenliği, sıcaklığı, kadirbilirliği bambaşka,’ diye düşündüm.

Sırt çantamı sol yanıma yerleştirip arkama yaslandım. Makam şoförüm park yerinden çıktı, gazı kökledi. Araba sarsılarak öne doğru hareket etti. Önce bir süre ana caddeden ilerledik, ardından dolambaçlı ara sokaklardan geçtik. Bir zamanlar yarım milyon insanın bir arada yaşadığı, yüzyıllar boyunca Roma İmparatorluğu’nun başkentten sonra en büyük ikinci metropolü olan bu benzersiz şehrin tarihi dokusunu imrenerek, hayranlıkla izledim. Eski, tozlu kenar mahallelerin o büyülü havasını derin derin içime çektim. Nihayet şehrin kıyısındaki son binaları da arkamızda bırakıp, yer yer kıraç düzlüklerin ve bodur çalıların kapladığı geniş araziye çıktık. Alçak tepelerin arasından kâh cetvelle çizilmiş gibi dümdüz, kâh yılankavi kıvrılarak uzayıp giden kurşunî asfaltta hızla yol almaya başladık.

İkindi güneşi sağ omzumun üzerinden bize eşlik ediyordu. ‘Demek ki güneye doğru gidiyoruz,’ diye geçirdim içimden. ‘Katolik Kilisesi’nin kurucusu ve ilk papası olan Aziz Petrus’un Kudüs’ten gelirken ayak izlerini bıraktığı, sayısız uygarlığa ev sahipliği yapmış kadim topraklardayız…’

Altınözü’ne on kilometre kaldığını gösteren tabelayı geçer geçmez, etrafımızdaki manzara ansızın değişti. Tekdüze maki örtüsünün yerini, rüzgâr değdikçe dalgalanan, uçsuz bucaksız zeytinlikler denizi aldı. Bütün dinlerde kutsal sayılan, barış ve bilgelik meyvesinin o baş döndüren kokusu genzime doldu. Birden içimi tarifsiz bir mutluluk kapladı. Belki de bu milyonlarca ağaçtan biri benim aradığım Ölmez Ağaç idi, kim bilir…

O sırada ana yoldan ayrılıp, toprak bir patikaya saptığımızı fark ettim. Bozuk zeminde bir süre daha hoplaya zıplaya ilerledik. Ardından terk edilmiş bir ağılı andıran, tek katlı, duvarları yıkık dökük, kerpiç bir yapının önünde aniden durduk. Benim kılkuyruk şoför aşağıya atladı, kapımı açtı. “Geldik,” dedi. Sırt çantamı kucaklayıp otomobilden indim. Nerede olduğumuzu anlamak için etrafıma bakındım. Ortalık ıpıssızdı. Ne bir üniversite yerleşkesi, ne bölüm binaları, ne de oradan oraya koşuşturan öğrenciler vardı etrafta. Dört bir yanımız asırlık ağaçlarla çevriliydi. Ara sıra asabileşen poyraz uğulduyor, cırcır böcekleri koro halinde ötüyorlardı. Ötelerde, belli belirsiz bir pus yorganıyla kaplı tarlalar uzanıyor, aşağıdaki vadide genişleyerek akan bir suyun zümrüt parıltısı göze çarpıyordu. Eski çağlarda Orontes adıyla anılan Asi nehri olmalıydı bu.

Kerpiç binanın yıkıntıları arasından devetüyü pardösülü, siyah güneş gözlüklü, iri yarı bir adam çıktı. Bize doğru yürüyüp birkaç adım ötemizde durdu. Bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım. Cılız bir sesle “Ne oluyor?” diyecek oldum. Sözlerimi tamamlayamadan, yanımda duran şoför sırt çantamı elimden sertçe kaptı. Pardösülü adama götürdü. Adam çantanın fermuarını açtı, elini içine soktu. Yüzünü buruşturdu. Çantayı ters çevirip içindekileri boşalttı. Üç-beş parça çamaşırımla bir-iki kitabım toprak zemine düştü. Bana dönüp gergin bir yüz ifadesiyle “Bilgisayar nerede,” diye sordu.

Bir an şaşkınlıkla, ne diyeceğimi bilemeden kalakaldım.

Adam elindeki çantayı öfkeyle yere fırlattı. Gözlerini bana dikip emir veren bir ses tonuyla sorusunu yineledi.

“Bilgisayar nerede? Otobüse binerken yanındaydı. Ne yaptın onu?”

Şakaklarım zonklamaya, avuçlarım terlemeye başlamıştı. “Şey, bilmiyorum,” dedim kekeleyerek.

Adam şoföre bir baş işareti yaptı. Şoför belinden kocaman, simsiyah bir tabanca çıkarıp üzerime doğrulttu. İstemsizce yere çömeldim, nefesimi tuttum.

Tam o anda hiç beklenmedik bir şey oldu. Birdenbire, yan taraftaki ağaçların arasından beş-altı kişi fırlayıverdi. Üzerlerinde “Polis” yazılı mavi yelekler, ellerinde otomatik tüfekler vardı. “At silahı, at!” diye bağırdılar. Koşarak gelip pardösülü adamla şoförün üzerine çullandılar. İki adam kaşla göz arasında kendilerini yüzüstü yere yatırılmış, kelepçelenmiş halde buldular. Her şey birkaç saniye içinde olup bitmişti. Bense çömeldiğim yerde öylece donakalmıştım.

Gruptakilerden genç biri yanıma yaklaşıp, “Geçmiş olsun Batuhan Bey, iyi misiniz,” dedi endişeyle.

Yaşadığım sarsıntının etkisiyle kaskatı kesilen bacaklarımı zorlayarak, güçlükle ayağa kalktım. Ellerimin titremesine, dudaklarımın seğirmesine engel olamıyordum. Birkaç derin soluktan sonra kendime geldim. Genç polise, “İyiyim,” dedim minnetle. “Çok teşekkür ederim. Çok sağ olun.”

Merakla sordum. “Bu adamlar da kim böyle?”

Polis aşağıda parıldayan nehrin ötesini göstererek, “El Muhaberat tabii ki,” dedi, “Mektubun peşindeydiler. Ankara’dan beri sizi izliyorlardı. Elbette biz de uzaktan takip ediyorduk sizi. Otogarda müdahale edebilirdik ama sizi karşılayan şoför sadece önemsiz bir kuryeydi. Bizi sorumlu ajana götürünceye kadar beklemek zorunda kaldık. Neyse ki zamanında yetişebildik. Verilmiş sadakanız varmış…”

“Çok geç,” dedim üzüntüyle. “Maalesef çaldılar mektubu. Sanırım otobüste birisi bilgisayarımı aldı…”

“Geçmiş olsun,” dedi arkamdan bir başka ses. Döndüm. O an şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım neredeyse; otobüste yanıma oturan şalvarlı, sakallı adamdı konuşan… Birden aklım başıma geldi. Yanımdaki polise telaşla kaş-göz işareti yapmaya, hırsızı göstermeye çalıştım.

Genç polis memuru hiç umursamadı beni. Şalvarlı adama dönüp seslendi.

“Operasyon başarıyla tamamlandı amirim. Bir emriniz var mı?”

Hikaye: Bankacı ve Karamel

“Mümkün değil,” dedi Adli Tabip. “Kafası, öldükten sonra küvetin kenarına vurulmuş olsaydı bu kadar kan olmazdı. Ölmeden önce almış darbeyi. Boğularak ölmüş.”

“Ölüm zamanını söyleyebilir misiniz?” diye sordu Amirim.

“Şimdilik kesin bir şey söyleyemem. Ama derideki buruşukluklara bakılacak olursa, en az üç ila altı saattir suyun içindeymiş.”

Apartman yöneticisi, İsmail İrtek’in bir bankada müdür yardımcısı olduğunu söyledi. Kapıcı Yılmaz, her cumartesi sabahı getirdiği ekmek ve gazetenin, öğlen olmasına karşın hâlâ kapıdan alınmadığını gördüğünde bir gariplik olduğundan şüphelenmiş ve kapıyı çalmış, yanıt alamayınca yöneticiye haber vermiş. Beraber aşağı inip zili tekrar tekrar çalmışlar, açan olmayınca da cep telefonundan İsmail Bey’i aramışlar. İçeride çalan telefonun sesini duymuşlar fakat kapıyı açan olmamış.

Yöneticinin çağırdığı karakol polisleri, kapıyı çilingire açtırıp içeri girdiklerinde İsmail İrtek’in küvetteki cansız bedeniyle karşılaşmışlar.

Küvetin yan tarafında duran viski şişesini işaret eden Oktay Komiser, “Kafayı çekmiş, banyoya girmiş,” dedi. “Küvette de devam etmiş… Ayağı kaymış… Kafasını vurup kendinden geçmiş…”

“Kapıda zorlama izi yok,” dedi Amirim. “Kavga, dövüş belirtisi de yok…”

“Masanın üzerinde pasaport bulduk,” dedi Oktay Komiser. “Bir de yarın tarihli uçak bileti. Azerbaycan’a.”

“Tatile filan mı çıkmak niyetindeydi acaba?” dedi Amirim.

“Herhalde,” dedi Oktay Komiser. “Çantasını da hazırlamış, giysiler filan.”

İsmail İrtek kırk iki yaşındaydı. Hiç evlenmemişti. Komşuları, kendi halinde bir adam olduğunu söylediler. Beş yıldır bu apartmanda oturuyordu. Her sabah yedide çıkar, akşam en geç dokuz gibi de evinde olurdu. Geleni gideni olduğunu gören olmamıştı.

“Pek arkadaşı yoktu,” dedi yönetici Hilmi Bey. “Apartmanda da kimseyle görüşmezdi. Yaz akşamları balkonunda kitap okurken görürdük ancak yüzünü.”

“Kimseyle bir sorunu yoktu diyorsunuz yani,” dedi Amirim.

“Yani,” dedi Hilmi Bey. “Birkaç gün önce karşı komşusuyla bir sorun yaşamıştı ama…”

“Ama…”

“Bedri Bey’le apartmanda sorun yaşamayan yoktur zaten.”

“Mesele neydi?”

“Valla bilmiyoruz… Apartmanın içinde birbirlerine girmiş bunlar.”

“Hem de ne girme!” diye araya girdi Yılmaz. “Tekme tokat!”

“Hiç sormayın. Küfrün, tehdidin bini bin paraydı,” dedi Hilmi Bey.

“Kim kimi tehdit etti?”

“İkisi de birbirlerini. Gebertirim seni! Burada yaşatmam! Daha neler neler…”

“Sonra?”

“Araya girip ayırdık bunları.”

“Ne iş yapar bu Bedri Bey?”

“Bir sürü işe girdi, hepsini batırdı,” dedi Hilmi Bey. “Şu sıralar ne yapıyor bilmiyorum.”

“Temizlik malzemeleri satan bir dükkanı var,” dedi Yılmaz. “Daha önce kafe açtı batırdı, tekel büfesi açtı batırdı.”

“Büfedeki bütün içkiyi kendisi içmiştir, o yüzden batmıştır,” dedi Hilmi Bey. “Her gece sarhoş gelir, ayık gezdiğini gören olmamıştır. Ama ne yaparsınız, mal sahibi olduğu için elden bir şey gelmiyor.”

“Bir iki daire daha var sorunlu ama diğerleri iyidir,” dedi Yılmaz.

Soruşturmanın apartman toplantısına dönüşmekte olduğunu fark eden Amirim müdahale etti hemen.

“İsmail Bey’in alkolle arası nasıldı?”

“Ev halini bilmem tabii ama ben hiç alkollü görmedim kendisini,” diye cevap verdi Hilmi Bey.

“Yukarıda Allah var,” diye lafa atladı Yılmaz. “İsmail ağabeyin çok siparişini getirdim marketten. Bir kere bile içki aldırmadı.”

“Evde mi şimdi bu Bedri Bey?”

“Değil,” dedi Yılmaz. “Dün akşam elinde çantayla çıkarken gördüm.”

“Dün akşam mı?”

“Evet,” dedi Yılmaz. “Arada bir böyle kaybolur birkaç gün.”

“Evli değil mi bu Bedri Bey?”

“Geçen seneye kadar evliydi,” dedi Hilmi Bey. “Sonunda karısı dayanamadı, çocukları aldı gitti.”

Hilmi Bey’den Bedri’nin telefonunu alıp aradık, ulaşılamıyordu.

***

Merkeze döndüğümüzde İsmail İrtek ve Bedri Karakul hakkında araştırma yaptım. Tahmin ettiğim gibi İsmail’in adı kayıtlarımızda mevcut değildi. Bedri’nin ise alkollü araç kullanma (ehliyetini kaptırmıştı), toplumun huzurunu bozma ve görevli polis memuruna mukavemet gibi suçlardan kaydı vardı.

İsmail İrtek’in, evinde bulduğumuz telefonunu inceledik. Arkadaş, sen niye bunca zaman boşuna hat parası verdin ki! İnsanın hiç mi arayanı soranı olmaz? Kısa mesaj kutusu da boştu. WhatsApp yüklü bile değildi. Böyle bir hayat yaşayan bir adam da okyanusta boğulacak değildi elbette!

***

Pazartesi sabahı, İsmail İrtek’in müdür yardımcısı olduğu banka şubesini aradık.

“Evet,” dedi banka müdürü. “Bir müdür yardımcımız ve iki milyon liramız kayıp.”

***

Banka bir hafta sonra teftiş geçireceğinden, son üç gündür fazla mesaiye kalınmıştı İsmail İrtek. Cumartesi günü de çalışacağını söylemişti. Müdürün odasında güvenlik kamerası kayıtlarını izledik. Bankaya öğleye doğru gelmişti. Saat altı gibi, boş bir spor çantasıyla kasa odasına girmiş, on dakika sonra da çanta dolu olarak bankadan ayrılmıştı.

“Her zaman en erken gelip en geç çıkanımızdı İsmail,” dedi banka müdürü. “Bekar olduğu, evde bekleyeni olmadığı için hafta sonları çalışmak onun için sorun olmazdı. Bugün iki kamu kuruluşunun maaş ödemesi vardı. Hepsini almış.”

“Bu sıralar tatile çıkmak gibi bir düşüncesi var mıydı?” diye sordu Amirim.

Müdür, bilgisayarında bir dosya açtı.

“Yıllık izin çizelgesine göre, izine çıkmasına daha iki ay varmış.”

***

Evde ne çanta ne de para bulunmuştu. Aklımıza önce en kötü ihtimal geldi. “İnşallah değildir,” dedi Amirim. “Bütün emniyet camiası zan altında kalır. Temizleyemeyiz bu pisliği.”

Olay yerine ilk giden karakol ekibiyle görüştük. Kapı açılmayınca kapıcıyı çilingir bulmaya gönderdiklerini söylediler. Sonra da yönetici ve kapıcıyla birlikte içeri girmişlerdi. Çanta filan görmemişlerdi.

Tekrar İsmail İrtek’in dairesine gittik. Yatak odasından banyoya, mutfaktan tuvalete kadar her yeri yeniden didik didik aradık. Ne çanta ne de paradan eser vardı.

Tam çıkmak üzereyken, merdivenlerden elinde küçük bir çantayla çıkmakta olan bir adamla karşılaştık. Biz İsmail’in kapısını kilitlerken, o da anahtarını karşı dairenin kapısına soktu.

“Hayırdır beyler?” dedi ters ters bakarak. “Bir durum mu var?”

“Hayır, hayır,” dedi Amirim.

***

Sorgu odasında kabadayılığından eser kalmamıştı Bedri’nin.

“Benim ne ilgim olabilir İsmail’in ölümüyle Amirim?” dedi. “Siz söyleyene kadar öldüğünden haberim bile yoktu.”

“Daha iki gün önce tehdit etmişsin adamı. ‘Öldüreceğim seni, yaşatmam buralarda’ demişsin.”

“Sinirden söylenmiş laflardı onlar Amirim. O da bana söyledi bu tür şeyler.”

“İsmail’in ölümünden birkaç saat sonra neden ortadan kayboldun?” diye sordu Amirim.

“Niye kaybolayım Amirim? Bir arkadaşla hafta sonu kaçamağı yapalım dedik. Kızılcahamam’da oteldeydim ben. Kontrol edin bana inanmıyorsanız.”

“Edeceğiz,” dedi Amirim. “Görüşür müydünüz siz bu İsmail’le?

“Ahbaplığımız yoktu, merhaba merhaba. O kadar.”

“Evine gitmedin mi hiç?”

“Yok valla. Hiç gitmedim.”

“O zaman neden evin her yerinde parmak izlerin var?”

Bedri’nin gözleri açıldı.

“Aman Amirim! O eve adımımı atmadım.”

“O zaman ne arıyor ulan parmak izlerin adamın evinde? İsmail’den dayağı yiyince gurur yaptın, intikam almak istedin. Aradan birkaç gün geçince de eline bir şişe içki alıp özür dileme ayağıyla adamın kapısını çaldın. Sonra da…”

Bedri ufak tefek suçlar konusunda tecrübeli olabilirdi ama cinayetle suçlanmak ayrı bir şeydi.

“Amirim, gerçekten… Hiç girmedim ben o eve.”

“İsmail’e neden bulaştın?” diye sordu Amirim.

“Ben neden bulaşayım Amirim? O geldi bana bulaştı.”

“Adam yıllardır aynı yerde oturuyor, kimseye sesini bile yükseltmemiş. Sana niye bulaşsın?”

“Hep o karının yüzünden Amirim. O dolduruşa getirmiş İsmail’i.”

“Hangi karı bu?”

” Üst katta oturan… Tülay.”

Önce kayıp iki milyon, şimdi de bir kadın… İsmail’in hayatı, komşularının sandığı kadar renksiz değildi anlaşılan.

“İsmail’le ne ilgisi var bu kadının?”

Bedri duraladı, derdini anlatmak için en doğru cümleyi arıyordu sanırım.

“İsmail, Tülay’a çakıyordu,” dedi. “Kocası haftanın iki üç günü evde olmazdı, Tülay da gizlice İsmail’in evine gelirdi.”

“Ee,” dedi Amirim. “Sana ne bundan?”

“Olur mu Amirim, kadın evli. Apartmanda herkesin ailesi, çoluğu çocuğu var…”

Amirim Bedri’ye bir solucana bakar gibi baktı.

“Bırak ulan bu ayakları! Apartmanın namus bekçiliğini yapmak sana mı düştü dallama!”

“Ama Amirim…”

Amirim gözlerini kısarak yüzünü masanın üzerinden ağır ağır Bedri’ye doğru yanaştırdı.

“Kadına asıldın değil mi? Madem İsmail’e veriyor, bana da versin diye düşündün.”

Bedri’nin burnunun ucunda bekleyen ter damlası, kendini yavaşça masanın üzerine bıraktı.

“Öyle olmadı mı?” diye üsteledi Amirim.

Bedri, gömleğinin koluyla yüzünde birikmiş ter damlacıklarını sildi.

“Bir gün,” dedi. “Merdivenlerde karşılaştım, eve çağırdım bir içki içmek için… O da gitmiş, İsmail’e anlatmış.”

Bedri’yi nezarethaneye attık. Büroya döndüğümüzde parmak izi sonuçları gelmişti. Evde İsmail’den başkasının parmak izine rastlanmamıştı.

Kızılcahamam’daki otel de Bedri’nin o gece tesislerinde kaldığını doğruladı.

“Bedri’yi bırakıyor muyuz Amirim?” diye sordum.

“Kalsın bu gece fırsatçı pezevenk!” dedi.

***

Aracımızı park ederken, “Bu Tülay’ın kocası öğrenmiş olabilir aralarındaki ilişkiyi,” dedi Amirim. “Umarım kadının cesediyle karşılaşmayız.”

Yukarı çıkıp çiftin dairesinin zilini çaldık. Açan olmadı. Yöneticiye uğrayıp Tülay Hanım’ın ya da kocasının telefonunun kendisinde olup olmadığını sorduk. Bir klasörden, apartman sakinleri tarafından doldurulması zorunlu olan formun kopyasını bulup söyledi. Alışık olduğumuz kadın sesi, abonelerine ulaşılamadığını, daha sonra tekrar aramamızı istedi.

Amirim, Savcı’yı arayarak durumu anlattı. Savcı, içeriye girebileceğimizi, arama iznini yetiştireceğini söyledi. Olay Yeri İnceleme Şubesi’ni aradık. Apartman görevlisini yine çilingire yolladık.

Hilmi Bey, “Ekrem Bey ve Tülay Hanım biraz sorunlu bir çifttir,” dedi. “Aralarında epey bir yaş farkı var. Bu kadar genç bir kadın alınca, haliyle kıskançlık durumları filan oluyor tabii. Tülay Hanım markete bile başı önünde gider gelirdi. Haftanın iki üç günü de döverdi kadını. Bütün apartman duyardı zavallının çığlıklarını.”

“Kadın dayak yerken siz de dinliyor muydunuz?” diye sordu Amirim. “Polis çağırmak aklınıza gelmedi mi hiç?”

“Aman Amirim, karı kocanın arasına girilir mi? Yarın barışırlar, kötü biz oluruz.”

“Ne iş yapar bu Ekrem?”

“Serbest çalışıyorum, ticaret yapıyorum filan demişti ilk taşındıklarında.”

İçeride ceset yoktu. Kimse yoktu. Doğru dürüst eşya bile yoktu. Birkaç yerinden yayları fırlamış bir üçlü kanepe, iki kıytırık koltuk, küçük bir portatif masa, üzerinde tüplü bir televizyonun durduğu bir sehpa. Salonun bütün eşyası bu kadardı. Odanın biri tamamen boştu. Yatak odasında da eski bir çift kişilik yatak ve fermuarlı, küçük bir gardırop vardı. Mutfaktan çıkan Amirim, “Doğru dürüst kabı kacağı da yokmuş bunların,” dedi.

“Parmak izleri bile yokmuş,” dedi Oktay Komiser.

“Nasıl?” diye sordu Amirim hayretle.

“Her yeri silmişler,” dedi Oktay Komiser. “Tek bir iz bile bulamadık. Kanepenin üzerinde bir sürü kıl var. Kedi kılı mı köpek kılı mı anlayamadım.”

***

Ekrem Özbaş (48) diye biri hiç var olmamıştı. Tülay Özbaş (26) da keza. Forma yazdıkları kimlik bilgileri gerçek değildi.

“Önce,” dedi Amirim, “İsmail’i küvette ölü bulduk. Alkollüydü ve kafasında darbe izi vardı. Otopsi raporu, darbenin ölüm meydana gelmeden önce olduğunu doğruladı.”

“Dengesini kaybetti, kafasını küvetin kenarına çarptı.  Ya da…” diye devam ettim.

“Ya da,” dedi Amirim, “birisi kafasını küvetin kenarına çarpmasına yardım etti.”

“Sonra, İsmail’in aynı gün, çalıştığı bankadan para çaldığını öğrendik.”

“Evde pasaport ve uçak bileti vardı. Abbas yolcuydu.”

“Bilet tek yönlüydü. Geri dönmeye niyeti yoktu.”

“Buraya kadar her şey tamam,” dedi Amirim. “Bu sefer de sahneye komşu kadın girdi. O efendi, kendi halinde İsmail’in gizli zampara olduğunu öğrendik. İsmail, Tülay’ın kocasından şiddet gördüğünü biliyordu. Tülay’la beraber kaçma planı yapmışlardı. Ekrem’den kurtulmanın tek yolu yurtdışına çıkmak ve orada yaşamaktı. Bunun için de bol paraya ihtiyaç vardı.”

“Kadına ait uçak bileti bulamadık.”

“Belki havaalanına ayrı ayrı gidip orada buluşacaklardı. O yüzden bileti kadına vermişti.”

“Son anda Ekrem, her nasılsa olaya uyandı… Peki Tülay’ı neden öldürmedi?”

“Öldürüp öldürmediğini bilmiyoruz… Belki başka bir yerde öldürdü… Belki de karısını affetti, İsmail’i cezalandırmakla yetindi.”

“Ne var ne yok? Var mı bir gelişme?” diyerek odaya girdi Oktay Komiser.

“Yok be Oktay,” dedi Amirim. “Tepinip duruyoruz. Sen de var mı bir şeyler?”

“Dediğim gibi,” diye karşılık verdi Oktay Komiser. “İşe yarar tek bir iz bile yok. Kanepenin üzerinde bulduklarımız da köpek kılıymış.”

***

Semtteki veteriner kliniklerini dolaştık. Bir tanesi hatırladı Tülay’ı. “Evet,” dedi, “Karamel’in sahibi.” Yorkshire Terrier cinsi bir köpekti Karamel. Bilgisayarından kayıtlara baktı. “Dört gün sonra iç ve dış parazit aşıları için gelecek Tülay Hanım, geçen ay kuduz aşısını yapmışız Karamel’in.”

“Hadi bakalım,” dedik. “İnşallah gelebilir.”

***

Sonraki üç günümüz çok yoğun geçti. Yüze yakın telefon görüşmesi yaptık.Bir sürü e-posta gönderdik. Morga getirilen her kimliği belirsiz cesedi kontrol ettik. Kayıp kişiler bülteninin en sadık okuru olduk. Ekrem ve Tülay’ın ne dirisinden ne de ölüsünden haber vardı.

***

Beş gün sonra, Tülay’ı, kucağında Karamel, Çankaya’da bir veteriner kliniğinin bekleme salonunda bulduk. Hayvanın gıdısını okşayan Amirim, “Çok şekermiş,” dedi. “Bakacak birileri var mı bari?”

Kadın, ürkerek baktı tepesinde dikilen Amirime.

“Pardon?”

“Siz diyorum, hapisteyken kim bakacak bu yavruya?”

Amirim bu cuk oturan final cümlesini önceden mi düşünmüştü yoksa doğaçlama mı yaptı, anlayamadım.

***

Ankara merkezde yüz yirmi üç, çevre ilçelerde ise otuz sekiz tane veteriner kliniği vardı. Eğer Ankara dışına kaçmadılarsa, Tülay’ın çok düşkün olduğu Karamel’i zamanında aşıya götüreceğini düşünmüştük. Veteriner Hekimleri Birliği’nden aldığımız listede bulunan bütün veterinerleri arayıp durumu anlattık, Tülay’ın eşkalini, köpeğin cinsini ve adını verdik. Çankaya’da yeni kiraladıkları eve yakın bir veterinere giden Tülay, kendi adını değiştirmiş fakat (belki de hayvanın kimlik bunalımı geçirmesinden korktuğu için) köpeğinin adını değiştirmeyi ihmal etmişti. Dikkatli veterinerin bizi aramasıyla yarım saat içinde kliniğe damlamıştık.

***

Evde viski eşliğinde maç keyfi yapan Ekrem’i de aldık. Paraları iki yüz elli bin lira eksiğiyle ele geçirdik. Lüks bir daire kiralamış, zengin bir gardırop düzmüş ve sıfır bir araba çekmişti altına asıl adı Ayhan olan sözde Ekrem. Asıl adı Deniz olan sözde Tülay’la birlikte ilk çevirdikleri dalavere değildi bu olay. Deniz’in, internet üzerinden olta atıp ilişkiye girdiği birkaç iş adamının uygunsuz durumlarda fotoğraf ve videolarını çekmişler, adamlara şantaj yapmışlardı. Sonuncu işlerinde, işin bokunu çıkarıp aynı adamdan üçüncü kez para sızdırmaya çalışınca adam polise başvurmuş, bunlar da ortadan kaybolmuşlardı.

Ayhan, susma hakkını kullandı, avukat istedi. Cinayetin üzerine kalacağından korkan Deniz’se bizi hiç zorlamadan iş birliği yaptı:

“Bankaya bir iş için gittiğimizde gözüne kestirmiş İsmail’i Ayhan. Adamın gözünü benden alamadığını söyledi. Birkaç kez daha bankaya gidip İsmail’le samimiyet kuracaktım. Sonra da ilişki sırasında fotoğraflarını çekip para isteyecektik. Evini öğrenmek için iş çıkışı adamı takip ettik. Oturduğu apartmanda kiralık daire olduğunu öğrenince hemen tuttuk. Sabahları İsmail’in işe gidiş saatinde Karamel’i dışarı çıkarmaya başladım. O sayede tanıştım kendisiyle. İçine kapanık ve çekingendi. Benden çok etkilenmişti. Benimle karşılaştığında heyecanlanıyor, eli ayağı birbirine karışıyordu. Bu yaşına kadar bir kadınla doğru dürüst bir ilişki yaşamadığı belli oluyordu. Ayhan beni dövüyormuş gibi bazı geceler dairede gürültü yapıyorduk. Mutsuz bir evliliğim olduğunu filan söylüyordum sürekli. Bir akşam, Ayhan yine bana saldırdı bahanesiyle İsmail’in evine sığındım. Güya beni gizledi, korudu. Erkeklik gururu okşanmıştı. O akşam onunla birlikte oldum. Birkaç hafta sonra, Ayhan’ı bırakmamı, kendisiyle evlenmemi istedi. Bunun mümkün olmadığını, Ayhan’ın nereye gidersek gidelim bizi bulacağını ve öldüreceğini söyledim. O da yurtdışına kaçarız dedi. Ne yaparız oralarda, nasıl geçiniriz diye sorduğumda, o işi bana bırak dedi. Bir hafta sonra da vakit tamam, bu hafta sonu yolculuk var, dedi.”

“Uçak biletlerinizi aldı. Bankayı soydu. Sonra?”

“Ertesi gün uçağa bineceğimizi söyledi. O hafta sonu Ayhan’ın şehir dışında olacağını sanıyordu. Dairesine gittim. Kutlamak bahanesiyle bir şişe de viski götürdüm. Alkole alışık olmadığı için hemen sarhoş oldu. Beraber banyo yapalım diye küveti doldurup kendisini banyoya soktum. O beni beklerken Ekrem’i içeri aldım.”

“Adamın kafasını küvete vurup sonra da boğdunuz.”

“Hayır, hayır! Ayhan bana İsmail’i bağlayacağını, paraları alıp gideceğimizi söylemişti. Öldüreceğinden haberim yoktu.”

“Senin için aldığı bileti yok ettiniz, evdeki izlerinizi de sildikten sonra ortadan kayboldunuz.”

Savcılığa sevk ederken, Ayhan’a istediği kadar susabileceğini, sevgilisinin her şeyi itiraf ettiğini söyledik. Susma hakkından vazgeçti: “Bu iti yanımızda gezdirip durma, bela olacak başımıza diye kaç kere söyledim o beyinsiz karıya!”

Emojilerle anlatılan bu Türk polisiye kitaplarını bulabilecek misin?

Siz polisiyeseveler için küçük bir oyunumuz var: Evlere kapandığımız şu günlerde size hoş vakit geçirtebilecek, hatta Whatsapp üzerinden arkadaşlarınız ile bile oynayabileceğiniz ufak bir oyun hazırladık. Bakalım emojilerle anlatılan bu Türk polisiye yazarlarına ait kitapların hangileri olduğunu bulabilecek misin?

Cevaplarını yorum kısmında bırakabilirsin.

Testin cevap anahtarını yine testin sonunda bulabilirsin.

Bu test bitti bunun yabancı kitaplar için olanı yok mu dersen onu da testin sonunda bulabilirsin:

Türk Polisiye Kitaplarını Emojilerle Anlat:

1. 🦶🌃
2. 🌫🗺🌫📕
3. 🍰😴💭
4. 😺+👨+💀
5. 🍎💇
6. 🕛🕧🎚👌🏫
7. 🔦🛣💀💀
8. 🔫🚫🌆
9. ⭐🔪 🔪
10. 🧥👩
11. 🙄💀💀💀
12. 🔇😱
13. 🌞💁‍♀
14. 👨👩👧👦🤫
15. 👟⚽
16. ❄♥♥
17. ♟🔪🔪
18. 😈🌉
19.😈🕺
20. 🚘👤❓
21. 🔍🐑
22. 🔮 🧙

Hikaye: Buse Çetin Cinayeti

Telsizden geçen cızırtılı anons şarkıcı Buse Çetin’in evinin önünde vurularak öldürüldüğünü duyurdu. Adresi alıp olay yerine hareket ettik. Yardımcım Şefik donuk bir sesle “Üzüldüm,” dedi. “Güzel kızdı.” Ben pek tanımıyordum. Televizyonla aram yoktur. Gençlere hitap eden gürültülü müzik ilgimi çekmez.

“Yazık olmuş,” diyebildim sadece. “Çok genç daha.”

Buse Çetin magazin dünyasında oldukça popülerdi. Medya cinayete büyük ilgi göstermiş, binanın önü muhabir ve kameraman ordusuyla sarılmıştı. Paparazzilerden hoşlanmazdım. Sorularını yanıtsız bırakıp çevik hareketlerle ilerledik. Maktul beton zeminde yüz üstü yatıyordu. Sırtından tek kurşunla vurulmuştu. Gördüğüm manzara canımı sıktı. Fark eden Şefik, “Bunu da hallederiz Amirim,” dedi. “Sıkmayın canınızı.” “Umarım Şefik,” dedim. “Genç ölümlerinden yoruldum.”

***

Buse’nin annesi Melahat Hanım’ın evinde aldık soluğu. Gösterişli bir evde oturuyordu. Sonradan zengin olduğu evinin abartılı, aşırı lüks dekorasyonundan belli oluyordu. Geçmişinden öç alır gibi bir tavrı vardı. Ama ne kadar zorlasa da şehirli, modern kadın imajı üzerinde yapmacık duruyordu. Zümrüt yeşili gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Ani bir hareketle ayaklarıma kapanıp, “Tahir öldürdü kızımı! Bulun onu!” diyerek yalvarmaya başladı.

“Kim bu Tahir?” diye sordum

“Buse’nin abisi.”

“Neden öldürsün kardeşini?”

“Yavrumun hem parasını alır, hem döverdi. Aldığı paraları kumara içkiye yatırdı. Kızı rahat bırakmazdı. Parayı kesince öldürdü kızımı.”

Kızı öldürülen bir anne, oğlunun katil olduğunu söylüyordu. Şefik’le göz göze geldik. Acılı anneyi daha fazla yormanın anlamı yoktu. Tahir’in evine gitmek en doğrusuydu. Yenidoğan’ın yıkıntılarından, izbe sokaklarından geçip köşedeki ilk gecekonduya baskın yaptık. Tahir’i uyurken enseledik. Kirli sakallı, psikopat görünümlü bir serseriydi. Her tarafı faça izi. Kendisine gelemeden Şefik’in okkalı tokadıyla neye uğradığını şaşırdı. Dudağının kenarından süzülen kanı elinin tersiyle silerek “Kimsiniz, ne istiyorsunuz benden?” diye cıyaklamaya başladı.

“Buse Çetin’i tanır mısın?” dedim.

“Tanımam,” dedi.

Şefik ikinci tokadı patlatacakken elini tuttum.

“Nasıl tanımazsın, kardeşin değil mi?”

“Benim öyle bir kardeşim yok!” dedi sertçe.

“Dün gece öldürüldü.” dedim.

Hiçbir duygu belirtisi olmadı yüzünde. Yastığının altından sigara paketini çıkarıp bir sigara yaktı. Derin bir nefes çekti. “Asuman bize yanlış yaptı,” dedi. “Namusumuzu kirletti. Yıllar önce ünlü olma hayaline kapıldı, yüzümüzü yere getirdi. Eski mahallesinden, bizlerden utanıyordu. Adını bile değiştirdi sonunda. Görüşmüyordum ne zamandır, ne annemle ne Asuman’la.”

“Kızı dövüyormuşsun, para isteyip tehdit ediyormuşsun?”

Alaycı bir gülümsemeyle yüzüme baktı genç adam.

“Annem mi söyledi bunları?”

“Bırak kimin söylediğini de soruma cevap ver.”

“Evet, öfkeme yenik düşüp hırpalardım kızı; ama kumarı da içkiyi de bıraktım. Taksicilik yapıyorum namusumla. Benim bir suçum yok inanın.”

***

Buse’nin sahne aldığı mekânın sahibi Gaffur’la tanışsak iyi olacaktı. Sıcaktan kavrulduğumuz bir öğleden sonra ofisine gittik. İki tane çam yarması duruyordu binanın önünde. Bizim Şefik içeriye hamle yaptığı sırada sarkık bıyıklı olanı müdahale etti. Kimliğimizi gösterince dondular. Gaffur’un olduğu odaya girdik. Gösterişli bir mekânda oturuyor, kehribar tespihini parmaklarının arasında dolaştırıyordu. Terleyen alnını ve ensesini mendiliyle silerek sıkılgan bir tavırla “Ne istiyorsunuz?” dedi. Uzatmadan konuya girdim.

“Buse Çetin cinayeti nedeniyle ifadenize başvuracağız,” dedim.

“Polise saygımız vardır, ama bir yanlış anlaşılma olmasın Amirim?” dedi.

“Bildiklerinizi anlatın yeter.”

“Buse en sevilen şarkıcımdı. Kim böyle bir şey yapar aklım almıyor.”

“Ona en yakın insanlardan biri sizdiniz. Şüphelendiğiniz biri var mı?”

“Hayır. O gece mekân gene tıklım tıklımdı. Herkesin keyfi yerindeydi.”

“Anlıyorum,” dedim. “Siz gene de buralarda olun. Size ihtiyaç olabilir.”

***

Feodal kültürle yetişmiş, namusu sadece bacak arasında arayan tipik bir lümpendi Tahir. Kardeşinin öldürülmesine zerre üzülmüyordu. Sorguda perişan etti bizim çocuklar Tahir’i. Israrla cinayetle ilgisinin olmadığını söylüyordu. Elimizde iki adres daha vardı. Çapkın futbolcu Tuncay ve sosyetik menajer Berke.

Buse öldürülmeden bir hafta önce kameralara Tuncay’la yakalanmıştı. “Yeni tanışmıştık, bir yerde oturup iki kadeh bir şey içtik,” diyen genç adam cinayetle ilgisinin olmadığını, adının böyle bir olayda geçmesinin dahi kariyerine zarar vereceğini söyledi. “Hem ben cinayetin işlendiği gün şehir dışında maçtaydım. O maçta gol bile attım,” dedi. Bencil herif tam dayaklıktı. Sıra Berke’nin ifadesini almaya gelmişti. Kırmızı pabuçlu, imaj gözlüklü Berke zorlama bir edayla konuştukça sinirleniyordum. Bu tipler hep böyle mi olmak zorundaydı? Alnına düşen perçemini zarif bir hareketle geriye atıp, çıtkırıldım bir tavırla, “Kıydılar Buse’me, nasıl kıydılar?” diye otomatiğe bağladı. “Sadece sorularıma cevap ver!”  dedim öfkeyle. “Buse tehdit alır mıydı, düşmanı falan var mıydı?” diye sordum. Gözlerini kısarak düşünmeye başladı. Bu haliyle daha da sinir bozucuydu. “Düşmanı yoktu Buse’nin,” diye mırıldandı. “O bir melekti. Kim bir meleği öldürmek ister ki?”

***

Tam uyumaya hazırlandığım sırada telefonum çalmaya başladı. Bıkkın bir sesle açtım. Şefik’in heyecanlı sesi duyuldu.

“Amirim, yeni gelişme var Buse cinayetinde.”

“Neymiş bakalım?”

“Geliyorum, zaten yoldayım.”

“Peki, öyleyse gelince konuşalım.”

Çok geçmeden zile basıldı. Kapıyı açar açmaz karga tulumba içeri daldı. Nefes nefeseydi.

“Asansörlü bir daire tutamadın gitti Amirim.”

“Bırak şimdi asansörü de anlat.”

“Buse sosyal medya üzerinden tehdit mesajları almış, N.S.O.Z rumuzlu âşık son zamanlarda “Seni kimseye yar etmem,” tarzı tehditler göndermiş kıza.”

“Neden son zamanlarda?”

“Topçu Tuncay’la adı anıldıktan sonra tehdit edilmiş.”

“Bu durumdan kimseye bahsetmiş mi. Polise başvurmuş mu?”

“Hayır, anlaşılan pek önemsememiş. Sanal bir sapık deyip geçiştirmiş.”

***
“Buse Çetin cinayeti” sabah akşam televizyon ekranlarına malzeme oluyor, katilin halen bulunamamış olması eleştiri konusu yapılıyordu. Yüksek yerlerden telefonlar almıştık. Sayın müdürler, güçlü bürokratlar, kurnaz politikacılar ve iş dünyasının kalantor birkaç ismi…

“Bu işi en kısa sürede çözmemiz gerek,” dedi Şefik, kaygılı bir sesle.

“Sus lütfen,” dedim. “Beynim karıncalanıyor.”

Önümdeki evrakları incelerken odaya bilişim bürosundan Arif girdi. Kral çocuktu, severdim Arif’i. Elindeki dosyayı uzatarak, “Buse’ye tehdit mesajlarının yazıldığı IP’leri tespit ettik Amirim.” dedi.

“İşte bu güzel haber.” dedim sevinçle. “Hemen gidiyoruz.”

Adres Cebeci’de bir internet kafeyi gösteriyordu. Kamera kayıtlarını alıp incelemeye başladık. Görüntü ilerledikçe merakımız artıyordu. Ekranda aniden Melahat Hanım’ın belirmesiyle ne diyeceğimi bilemedim. IP’leri tespit edilen bilgisayarlara oturuyordu. Şefik’le birbirimize bakakaldık. İkimiz de şaşkındık.

Melahat’ı hemen sorguya aldık. İnkâr ediyordu. “Ben neden kızımı tehdit edeyim?” diye ağlamaya başladı. “Biz de onu merak ediyoruz,” dedim. “Neden bir anne böyle bir şey yapar?” Konuşmamakta kararlıydı. Sadece ağlıyordu.

Kafam allak bullak olmuştu. Melahat kızını öldürmüş olabilir miydi? Şefik’e göre mümkündü. Ortada ne bir silah vardı, ne bir parmak izi, ne de en ufak bir ipucu. Bu durum beni tatmin etmiyordu. Bu işi öyle kolayından Melahat’a yıkamazdık, ama bu tehdit işi de neyin nesiydi? “Melahat’ın hesap hareketlerini bir inceleyin bakalım,” diyerek talimat verdim.

***

Buse’nin evine giden cadde ve sokaklardaki bütün kamera kayıtları incelendiğinde ortaya ilginç bir detay çıkmıştı. Buse’yi olay gecesi evine Gaffur bırakmıştı. Gerçekten de Buse otomobilini bir hafta önce bakım için servise teslim etmişti. Gaffur bu detaydan bize bahsetmemişti. Sakladığı bir şeyler vardı, çözecektik nasılsa. Yazıhanesine girdiğimde yorgun gözleriyle buldum onu karşımda. Bitkin görünüyordu.

“Keyifler nasıl Gaffur Bey?” dedim.

“Nasıl olsun Amirim,” dedi. “Olayın şokundayım halen.”

“Neden Buse’yi olay günü evine bıraktığını sakladın?”

Bu detayı anlamsız bulmuş gibiydi. Kendinden emin bir tavırla konuştu. “Buse bazen alkol alırdı. Ben bırakırdım evine. Bu gayet doğal Amirim,” dedi. Haklıydı belki ama bu durum canımı sıkıyordu. O sırada elinde çantasıyla içeriye genç bir çocuk girdi. Çantayı açıp içindeki malzemeleri çıkarmaya başladı.

“Hayrola rahatsız mısın?” diye sordum.

“Yok Amirim,” dedi, yüzündeki acıyı bastırmaya çalışarak. “Dövme yaptırmıştım. Arkadaş pansuman için geldi.” Gömleğini çıkarıp koltuğa uzanmaya hazırlanıyordu ki omzundaki afili karakterlerle yazılı dövmeyi fark ettim o an. Nereden Sevdim O Zalimi yazıyordu omzunda. Dövmeci Gaffur’un omzuna pansuman yaparken birden beynimde çakan bir şimşeğin etkisiyle yerimden fırladım. “N.S.O.Z” rumuzu bu şarkı sözünün baş harflerinden oluşuyordu.

***

Gaffur’u sorguya alıp Melahat’la yüzleştirdik. Başta inkâr etmeye çalıştılar ama hesap hareketlerinin dökümünü görünce çaresiz kaldılar. Gaffur, Melahat’ı parayla kandırıp Buse’yi tehdit ettiriyordu.

“Melahat, Buse’yi sahneye çıkarmam için bana getirmişti. Onu bataktan, yoksulluktan, o virane mahalleden kurtardım. Sahip olduğu her şeyi ona ben kazandırdım. Para kazandıkça, şöhreti arttıkça beni beğenmez oldu. Bu işi bırakıp sakin bir yere yerleşeceğini, artık çalışmayacağını söylüyordu. Melahat’ın paraya olan zaafını bildiğimden bu yola başvurdum. Çünkü Buse işi bırakırsa Melahat konforlu yaşamından, ben de Buse’den olacaktım. Körkütük âşıktım ona. O gece sahnesi bittikten sonra evine bıraktım.  Zaten şu züppe topçudan sonra da kafam bozuktu. Yol boyu tartıştık. Ona karışamayacağımı, kiminle isterse onunla beraber olacağını söyleyip durdu. Dayanamadım, otomobilden indiği sırada çektim tetiği,” diyerek itiraf etti suçunu.

Kısa bir sessizlikten sonra, “Onu çok sevmiştim Amirim,” dedi. “Keşke bu kadar sevmeseydim.”

Hikaye: Kayıp Paket

“Daha önce de söyledim size. Benim hiçbir şeyden haberim yok.”

“Bu görüntülerdeki kişinin sen olmadığını mı söylüyorsun?”

Demet gözlerini binanın güvenlik kameralarından alınmış görüntülere çevirdi. Ekranda kutuları taşıyan bantların önünde olduğu anlar vardı.

“Sen değil misin bu?”

“Evet benim… ama…”

Yorgun düşmüştü. Buraya nasıl ve neden geldiğini bilmiyordu. Gözlerini açtığında ellerinde plastik kelepçeler vardı. Bir sandalyede oturuyordu. Önündeki masadan kafasını kaldırınca karşısındaki adamın silüetini fark etmişti. Aslında ilk birkaç saniye boyunca onun beton duvarların ortasında yükselen bir kolon olup olmadığına karar verememişti. Böyle düşünmekte pek de haksız sayılmazdı; adamın boyu çok uzundu. Yüzünün hatlarını ise ancak susuz kalan gözlerini defalarca kırptıktan sonra görebilmişti. Onu tanımıyordu. Üzerine kusursuz oturan takım elbisesinin yakasındaki küçük iğneyi görünce zihninin uzak bir köşesinde adamın kim olduğuna dair cılız bir ışık belirmişti, ama Demet onu hızla söndürüp oradan uzaklaşmayı tercih etmişti. Saatlerdir aynı sorulara aynı cevapları veriyordu.

“Paketi neden çaldın? Onu kime verdin? Kim için çalışıyorsun?” Takım elbiseli adam odanın diğer tarafından yavaş adımlarla yanına yaklaşıp kalçasının yarısıyla masanın üzerine oturdu.

“Paketi çalmam için bir sebep yok. Olamaz da. Çünkü paketlerin içinde ne olduğunu bilmiyorum. Hiçbirimiz bilmiyoruz. Kurallar böyle. Hem… istesek de bunu öğrenemeyiz zaten. Siz de görüyorsunuz,” diyerek başıyla ekrandaki donmuş görüntüyü işaret etti. “Paketleri saklayan kutuların hepsi aynı boyutta, aynı şekilde; birbirlerinden hiç farkları yok. Ben sadece banttan geldikleri sıraya göre kutuların üzerine daha önceden belirlenip sıraya konmuş şifreleri yerleştiriyorum. Başka bir şey bilmiyorum.”

Adam elini masanın üzerine koyarak Demet’e doğru eğildikten sonra, “Hiç inandırıcı değilsin,” diye fısıldadı. Sonra hızla geri çekilip sandalyeye oturarak sakin bir ses tonuyla devam etti. “Bu binadan bir paket çalmak için onun içinde ne olduğunu bilmene gerek yok. Paketlerin içindekilerin paha biçilmez olduğunu biliyorsun. Bu bina ülkenin bütün bankalarında bulunan varlıklardan daha değerli şeyleri saklıyor içinde. En azından bunun farkındasın, öyle değil mi? Bu bilgiye sahip olmasan burada çalışamazdın.”

Demet kafasını sallamakla yetindi.

“O halde şimdi konuşmaya başla. Gel, bu işi birinci sorguda bitirelim.” Adam hafifçe öksürdükten sonra fısıldadı. “Sırrını biliyorum.” Kelimeleri ürkütücü bir şekilde, neredeyse heceleyerek söylemişti. Demet’i köşeye sıkıştırmaktan keyif aldığını gizlemiyordu. Bu cümleyi söylemek için bir süredir sabırsızlandığı her halinden belliydi. Odada bir sessizlik oldu. Birinci sorguda bitirelim. Bu cümle daha önce zihninin uzak bir köşesinde beliren ışığı titretmiş, ama onu söndürmek yerine kuvvetlendirmişti. Sırrını biliyorum. Gerçekten biliyor muydu? Demet, hangi cümlenin daha korkutucu olduğundan emin olamasa da hızlanan kalbinin bu ayrıntıya onun kadar takılmadığı anlaşılıyordu. Soluklarının ve kalp atışlarının sesinin duyulmaması için hiç hareket etmeden sakinleşmeye çalıştı.

“Soluklarının ve kalp atışlarının sesini duyabiliyorum,” dedi adam. “Söylediğim gibi, sırrını biliyorum. İşte tam da bu yüzden, şimdi bana ne işler karıştırdığını anlatacaksın. Bana bu kutuyla ne yaptığını anlatacaksın. Kafanı kaldır ve bu görüntülerde ne olduğunu anlat bana! Burada oturup bütün günümü seninle harcayamam!”

Adam elindeki kumandanın bir tuşuna basıp görüntüyü hareket ettirdi.

Ekrandaki Demet yürüyen bandın başındaydı. Oturuyordu. Sağında duran tekerlekli kasadaki küçük kartlardan birini aldı. Üzerinde elektronik devreler olan mavi kartı, şeffaf plastik kabından çıkarıp kutunun üzerindeki yuvasına yerleştirdi. İleriye doğru itti. Üzerindeki yeşil ışık yanınca paneldeki bir düğmeye basıp bandı durdurdu. Ayağa kalktı. Biraz ferahlamak istiyormuş gibi kenarda bulduğu birkaç kâğıtla yüzünü yelpazeledi. Sonra cebinden çıkardığı telefonla konuşup saatine baktı.

“Burada kiminle konuşuyorsun?”

“Sadece bir arkadaşımla. Akşam bir şeyler içmek için buluşmak istediğini söyledi. Ben de ‘tamam’ dedim.”

Bunu söyledikten sonra saatin kaç olduğunu bilmediğini fark etti. Yüksek tavanlı odanın duvarları bomboştu. Kolundaki saati de almışlardı. Yetişmesi gereken bir yer yoktu ama ne zamandır burada olduğunu bilmek istiyordu. Sadece kendine geldikten sonra olanları hatırlıyordu. Öncesine dair hiçbir fikri yoktu. Saatler ya da günler geçmiş olabilirdi.

Adam, yüzünde duyduklarına inanmadığını belli eden bir ifadeyle başını sağa sola sallayıp yeniden kumandanın düğmesine bastı.

Demet ellerini başına götürdü, dengede duramıyormuş gibi sendeledi, hatta destek almak için bandın kenarına dayandı. Birkaç saniye geçtikten sonra birden hiçbir şey olmamış gibi doğruldu. Neredeyse otomatik hareketlerle bandın üzerinden kutuyu alarak yürümeye başladı.

“Burada ne oldu böyle? Başın mı döndü? Paketi nereye götürüyorsun? Telefon eden kişiye mi?”

Demet şaşkın gözlerle ekrandaki görüntüsüne bakıyordu. “Kutuya dokunmadım. Onu banttan almadım…” diye inledi. O anı düşünmeye çalıştı. Öncesindeki birkaç dakikayı kafasında tekrar canlandırdı. Şifreli kartı alıp kutuya takmıştı. Bip sesini duyduktan sonra diğer kutu gelmeden bandı durdurmuştu. Yüzünü yıkamak için küçük bir ara vermek istemişti. Telefonla konuşmuştu. Sonra… Sonra… vücudundaki her noktaya aynı anda çarpan bir darbe aldığını hissetmişti. Evet, bunu çok net hatırlıyordu. Sanki birden… öylece donup kalmıştı. Kafasını kaldırıp gözünü kırpmadan karşısındaki yeni görüntüye bakarken “Kutuya elimi sürmedim,” dedi yavaşça.

Asansörde yalnızdı. Gitmek istediği katın düğmesine bastıktan sonra cebinden parlak gümüş renkli, dikdörtgen şeklinde bir nesne çıkardı. Üzerinde bir düğme ya da tuş gözükmüyordu ama Demet köşesine basınca bir ışık yanıp söndü ve nesnenin uç kısmından yassı bir çubuk çıktı. Çubuğu kutunun üzerindeki minik ekrana okutunca kutu açıldı. Demet, içerideki küçük paketi aldı. Gömleğinin düğmelerini hızla açtıktan sonra onu göğsüne yapıştırılmış gibi gözüken çantaya benzer şeffaf bir şeyin içine yerleştirdi.

Ağzı açık kalmıştı. Birbirine bağlı ellerini hafifçe kaldırarak ekranı işaret etti. “Başım dönüyordu. Başka… başka hiçbir şey hatırlamıyorum. Bunları… ben yapmadım.”

Adam şaşkınlığını ya da sesindeki yalvaran tonu umursuyormuş gibi gözükmüyordu. “Dalga mı geçiyorsun benimle?” Ayağa kalkıp odanın içinde dolaşmaya başlamıştı. “Gözümün önünde kutudan paketi çıkarıp gömleğinin altındaki tuhaf bir şeyin içine koyuyorsun. Sonra karşıma geçip hiçbir şey bilmediğini söylüyorsun. O elindeki şey neydi öyle? Seni yakaladıklarında üzerinde bulamamışlar.”

“O şeyi hayatımda hiç görmedim. Ne olduğunu bilmiyorum.”

Oradaydı. Asansörün içindeydi. Kutuyu almıştı. Paketi içinden çıkarmıştı. Bunu neden yaptığını bilmiyordu. Bütün bunları yapanın gerçekten kendisi olup olmadığını da bilmiyordu. Ama bu işten kurtulması imkânsızdı. Ona inanmayacaklardı. Neler olduğunu kendine bile açıklayamıyordu. Görüntüleri izlemeye devam etti.

Saatine göz attı. Asansörün kapısı açıldığında baş parmağını hâlâ elinde olan gümüş renkli dikdörtgen nesnenin tam ortasına bastırdı. Birden dengesini kaybedince asansörün kenarına tutundu. Doğrulunca sendeleyerek kabinden dışarı çıktı.

Bu anı hayal meyal hatırlıyordu. O sırada başı dönmüştü. Hafiflediğini… ya da çözüldüğünü hissetmişti. Evet evet, çözülmüştü. Bunun ne demek olduğunu bilmiyordu ama o anı düşündüğünde aklına gelen ilk kelime buydu.

“Bundan sonra nereye gittiğini gösteren bir görüntü yok. Seni zemin kattaki kafede yerde baygın halde yatarken bulmuşlar. Paket üzerinde değilmiş. Onu ne yaptın? Kime verdin?”

Demet’in gözleri adamın temiz ayakkabılarına takılmıştı. Bu sorulara cevap vermezse sorgulamanın ikinci aşamasına geçileceğini biliyordu. Dikkatini, ilk defa o anda, zihninin uzak köşesinde yanan ışığın aydınlattığı düşüncelere verdi. Bir kutu kaybolmuştu. Bütün deliller onu işaret ediyordu. Binadaki bir kutunun kaybolmasının ne demek olduğunu biliyordu… Kutulara elini sürenlere neler yaptıklarını duymuştu…

Kafasını yavaşça yerden kaldırıp korku dolu gözlerle adamın yüzüne bakarken soruya verebileceği tek cevap dudaklarından yavaşça döküldü. “Bilmiyorum.”

***

Arkadaş, bir sonraki görevi için binanın önüne geldiğinde gün henüz aydınlanmamıştı. İçeri girmeden önce kafasını kaldırıp binaya baktı. O kadar yüksekti ki son katın gökyüzünün tam olarak neresinde sonlandığını baktığı noktadan kestiremiyordu. Kilometrelerce uzaktaki evinden bu binayı her gün görmese onun gökyüzüne kadar uzandığına yemin edebilirdi.

Kapıdan geçerek kartını turnikeye okuttu. Seksen dokuzuncu kata çıktı. Asansörün sağındaki bankoya yaklaşarak cebinden çıkardığı dikdörtgen şeklindeki metal plakayı önünde durduğu küçük ekrana okuttu. Ekranın üzerindeki deliklerden mekanik bir ses yükseldi. “Yedi numaralı transfer odasına geçiniz. İyi günler.”

Arkadaş, uzun koridorda ilerleyerek kapısında harflerle yedi yazan odaya girdi. İçerideki masada bir kadın oturuyordu. Daha önce onu hiç görmemişti. Hiçbir şey söylemeden karşısındaki sandalyeye oturup bekledi. Birkaç dakikalık sessizlikten sonra kadın gülümsüyormuş gibi dudaklarını kıpırdattı. Arkadaş, hafifçe başını sallayarak karşılık verdi.

“Bugünkü göreve hazır mısınız?”

“Evet.”

Kadın, önündeki dosyayı uzattı. “Tüm ayrıntılar dosyada yazıyor. Bir sorunuz olursa karşıdaki odadayım.”

Arkadaş, başıyla onaylayıp kadının odadan çıkışını izledi.

Yalnız kalınca derin bir nefes aldı. Elindeki dosyanın kapağını hemen açmak istemiyordu. Önceki gün transfer olduğu bedeni düşünüyordu. Aslında saatlerdir ondan başka bir şey düşünemiyordu. Bedenine birkaç dakikalığına misafir olduğu kadının hayatını tamamen değiştirmişti. Bina kameralarla doluydu. Kadının masumiyetini ispat etmesi imkânsızdı.

Bu ilk defa olmuyordu. Daha önce de benzer riskler taşıyan görevleri yerine getirmişti. Transfer olduğu bedenlere karşı sorumluluk hissetmiyordu. Hayır. Böyle bir sorumluluğu yoktu. Yapması gerekeni yapmıştı. Suçluluk duymuyordu. Pakete ulaşmak için içeride çalışan birini kullanmaktan başka çareleri yoktu. Görevi ona vermişlerdi. Arkadaş, kurallara harfi harfine uymuş, görevini başarıyla tamamlamıştı. Peki, neden böyle hissediyordu?

Masadaki kaleme boş gözlerle baktığı dakikaların sonunda düşüncelerinden sıyrılıp kafasını sağa sola sallayarak kendini toplamaya çalıştı. Bu tür düşüncelere kapılıp zamanını boş yere harcayamazdı. Görev her şeyden önceydi.

Elindeki dosyanın kapağını açtı ve yeni beden hakkındaki ayrıntıları okumaya başladı.

Öykü: Kırmızı Gerdanlık – Bölüm 2 – Final

İSKENDERİYE

 

Karaya ayak basar basmaz yaptığı ilk iş bir hamam bulmak oldu. Antik çağdan kalma olduğu her halinden anlaşılan eski hamamın sıcaklığında sere serpe yıkanırken yan kurnadaki adam ile sohbete daldılar. Abdül yaşlı denizcinin İskenderiye feneri için anlattıklarını sordu yeni ahbabına. Adam gülümsedi, “Bir zamanlar bu yıkandığımız hamamların külhanlarında yüz binlerce kitap yakılmış. Benim bildiğim İskenderiye’nin laneti sadece denizkızlarına ait değil, o kitapların ve ilminde lanetine uğramış bir şehirdir. Bu şehre sahip olan herkes ondan bir şey götürmüş. Kimi fenerini yıkmış, kimi kütüphanesini yaktırmış, kimi de kalesini bombalamış ama öyle yosma bir şehirdir ki bu İskenderiye çektiği her acıdan sonra apayrı bir cilveyle kalkar yerden ve yine yürekler almaya devam eder. Ben buralıyım yıkılsa da, yakılsa da başka yere gitmem,” dedi.

“Öyleyse ben de doğru yere gelmişim. Benimde böyle her şey rağmen yeniden doğacak bir güce ihtiyacım var. Burası tam da onu bulacağım yer gibi görünüyor.”

Hamamdan sonra yeni ahbabından edindiği yol tarifi ile yine tarihi ama yenilenmiş bir han buldu. Hanı ararken gördüğü bir mintancıdan temiz kıyafetler aldı. Hancının hanımına kirli çamaşırlarını yıkaması için verip kendisi yatağın yolunu tuttu.  Sallanmadan, içi dışına çıkmadan rahat bir uykunun kollarına kendini bıraktığını zannederken iblisleri peşini bırakmıyordu. Kan ter içinde uyandığında gecenin çoktan yarılanmış olduğunu fark etti fakat sabaha daha çok vardı. Yeniden uyumaya cesaret edemedi, odadan çıkıp Hanın bahçesinde gezinmeye başladı. İlerde asma ağacının altına konulmuş kütük taburelerden birinde siyahlar giymiş bir adam gördü. Biraz çekinerek yanına gidip Allah selamını verdi ve bir kütüğe de o oturdu. Adam selamını aldı fakat yüzüne bile bakmadı.

“Hayrola pirim, sana bir kötülüğümüz mü dokundu da yüzümüze bile bakmazsın?” dedi sitemle

Adam yine yüzüne bakmadan, “Biz insanın yüzüne değil içine bakarız. Sana da baktık gördük,” dedi. Abdül kızmıştı delimiydi neydi bu adam böyle gece gece.

“Bana baksana sen hacı. Ne demek istiyorsan açık söyle ben öyle afili laflardan anlamam. Varsa bir derdin bilelim?”

Abdül’ ün bu sert çıkışı üzerine adam birden ona döndü simsiyah gözlerini kocaman açarak bakmaya başladı, “İşte içinde olan bu. Gör.”

Adamın gözlerinin birinde morarmış suratıyla Safinaz Hanım, diğerinde ipte sallanan bedeniyle Rüstem Bey vardı. Adam gözlerini kırptı şimdi birinde Tayfa Başı sırtından akan kanla duruyordu karşısında, diğerinde her bir lalesinden kanlar damlayan gerdanlık. Abdül dehşet içinde kalmıştı, birden adam değişti gemideki iğrenç dişli sarımsak kokulu yaşlı adam beliriverdi karşısında.

“Kanla alınan kanla verilir Abdül. Kefaret gerek kefaret, kefaret, ke…”

Çılgın bir haykırışla yerinden fırladığında ayağı yorgana takılıp tepetaklak yuvarlandı. O zaman anladı rüya görmekte olduğunu. Uyuyamayınca bahçeye çıkmak istemişti ama demek ki çıkamadan tekrar uyumuştu. Hanın beş günlük parasını peşin ödemişti o yüzden hancının sesi çıkamıyordu ama Abdül’den hiç memnun değildi. Adam hiç uyumuyor gibiydi uyursa da zaten ya çığlıklarla ya homurtularla inletiyordu hanı. Beş günün sonunda Abdül’ün çıkınını koyuverdi kapının önüne. Böylece handan da kovulmuş oldu. Elinde kıymetli torbası sırtını yıkık dökük İskenderiye kütüphanesinin duvarlarına verip sahil boyunca amaçsız yürüdü. Parası da azalmıştı, ya bir iş bulmalı ya da tez zamanda buralardan gitmeliydi. Sahildeki kayalıkların üzerine oturup denizin üstüne inip çıkan kuşları seyretti bir müddet. İkide bir kafasındaki takkeyi çıkarıp kel kafasını kaşıyordu. Elinde salladığı takkesini kararlı bir şekilde kafasına geçirdi. Madem kefaret gerekiyordu öyleyse o da kefareti ödeyecekti. Ölenleri geri getiremeyeceğine göre, gerdanlığı satacak parasıyla fakirlere yardım edecekti. Bu fikir içini rahatlattı. Safinaz Hanım’ı öldürdüğü o meşum geceden beri ilk defa kalbinde huzuru duydu. İskenderiye kütüphanesinin arka sokağında bir kuyumcu görmüştü. Adımlarını hızlandırıp hedefine doğru yürüdü.

 

 

KUYUMCU SIMON

 

Yahudi kuyumcu Simon o gün çok sinirliydi. Aslında öyle çabuk kızan bir adam değildi ama bugün çırağı onu deli etmiş sonunda kovup kurtulmuştu fakat bu kızgınlığını geçirmemişti. Çırağına yaptıramadığı işi kendisi yapıyor olmaktan rahatsız, elindeki çalı süpürgesini dükkanın kayrak taşı döşeli tabanına hırsla sürtüyor temizlemekten ziyade tozları oradan oraya savuruyordu. Kendi kendine söylenirken birden dükkanın küçük kapısından gelen ışık kesildi. Öfkeyle kafasını kaldırdığında kapıyı tamamen kaplayacak cüssede bir adamın kendine bakmakta olduğunu gördü. Osmanlı leventlerine benzettiği adama biraz ters ama çekinerek ne istediğini sordu.

“Sen kuyumcusun değil mi?”

Simon başıyla evet anlamında bir işaret yaptı. Korkmuştu. Sakın bu adam onu soymaya gelmiş olmasın?

“Ne istiyorsun?” dedi bozuk bir Türkçe ile sesi titrek çıkmıştı deminki öfkesinden eser yoktu şimdi.

Abdül küçük dükkanda bir adım daha attı ortada duran küçük konsolun üzerine torbasından kirli bir kese çıkarıp bıraktı, “ Bunu satmak istiyorum.”

Simon rahatladı, yüzüne sakin bir gülümseme yerleşti. Bu adam ticarete gelmişti. Doğrusu ticaret onun bu dünyada en iyi yaptığı işti. Konsolun arkasına geçip kesenin ucu boncuklu bağcığını çözdü içindekini konsolun üzerine döküverdi. Gördüğü şey karşısında bir hayret nidası atmaktan kendini alamadı.

“Ya Rabbi. Musa aşkına bu nedir?”

“Görmüyor musun gerdanlık işte! Kaça alırsın bunu?”

“Ah bilmem ki! Böyle bir şeyi ömrümde ilk defa görorum.”

“İyi sen almayacaksan ver başkasına götüreyim,”  gerdanlığa uzandı Abdül fakat Simon bırakmadı.

“Dur hele be adam. Hemen celallenme. Bir bakalım hesap yapalım demi ama. Hesapsız olmaz bu işler. Sen hele bir otur. Ben sana bir nane çayı yapayım. Bak benim çayım çok hususidir ha. Herkeze yapmam bilesin.”

Abdül adamın gösterdiği o ana kadar görmediği köşedeki küçük sedire oturdu. Biraz sonra eline porselen bir fincanda yeşil bir çay tutuşturulmuştu. Kuyumcu gerdanlığı eline aldı evirdi çevirdi. Gözüne bir şey takıp taşlarına tek tek baktı sonra kesenin içine geri koydu. Elinde çay fincanı küçücük sedirde ayaklarını büzüştürerek oturmak zorunda kalmış Abdül’e gizemli bakışlarla baktı. Abdül sonunda dayanamadı fincanı yere sertçe koyup ayağa kalktı.

“E, kuyumcu efendi şimdi sadede gel. Bu gerdanlık kaç para eder?”

Simon o gerdanlığın kaç para edeceğini gerçekten bilmiyordu ama çok para edeceğini biliyordu. Abdül’ün heybeti karşısında kendi küçük bedeni çok aciz durduğundan daha fazla uzatmadan, “Bin altın,” deyiverdi. Sonrasında sıkı bir pazarlık başladı. Doğrusu Abdül’ de kolay lokma değildi dört bin altın istedi. Sonunda iki bin beş yüz altın da anlaştılar. Abdül bir nane çayı daha içerken kuyumcu Simon dükkanın arkasında turşu küpünün içine sakladığı altınlardan birazını getirdi. Abdül’ün önünde tek tek saydı. Abdül altınları para kesesine doldurdu helalleşip ayrıldı dükkandan.

Sanki sırtından okkalarca yük kalkmış gibi hissediyordu. Soluğu yakınlarda ki bir kahve de aldı. Türk kahvesini içip yanında İskenderiye usulü yapılmış şırayı yudumlarken bir bahçıvan arandığından söz edildiğini duydu. Kulak kabarttı ve neresi olduğunu öğrenip yola düştü. İskenderiye’ nin çıkışında bir beyin evinde büyük bahçenin bakımı için bahçıvan aranıyordu. Hemen talip oldu. Birkaç gün denemek kaydıyla işe aldılar. Bir hafta sonra ise ona bahçede bir yer vermiş ve bahçeyi ona teslim etmişlerdi bile. Gerdanlıktan kazandığının çoğunu evsiz barksız kalmış fakirlere dağıttı. Gece kabusları git gide azaldı nihayet huzur içinde çalışarak yaşamaya başladı. Kurtulmuştu, ya da o öyle sanıyordu.

Kuyumcu Simon, Abdül gittikten sonra uzun müddet elinde gerdanlıkla oturdu. Tekrar tekrar inceledi. Ne yapması gerektiğine karar veremiyordu. Gerdanlığı yeniden ucu boncuklu kesesine koyup altınlarını sakladığı turşu küpünün içine koydu. İyi bir müşteriye en az on bin altına satabileceğini biliyordu.

Yıllar geçti ama gerdanlığa değerini verecek zenginlikte ve zevkte bir müşteri çıkmadı. Bu arada İskenderiye İngiliz dolmaya başlamıştı. Her milletten insan vardı ama Süveyş Kanalı’nı zapt etmiş olan İngilizler bu güzel Mısır şehrini sayfiyeleri haline getirmişlerdi. Mısır sözüm ona hala Osmanlı’nındı ama aslında içinde hüküm süren İngilizlerdi.

Simon’un yeni yetme kızı Elizabeth son zamanlarda süsüne düşmüştü. Sabah giydiğini akşam giymez eline koluna bilezik ayağına halhal takar olmuştu. Saçlarını İngiliz kadınlarından gördüğü gibi kıvırıyor, başörtüsünü çoktan atmış, yanaklarına allık basıp kokular sürünüyordu. Annesinin ve teyzelerinin zaman zaman sertleşen tembihleri bir kulağından girip bir kulağından çıkıyordu genç kızın.

“Bu kız bir an önce evlenmeli,” dedi bir gün büyük teyze.

“ Evet,” diye onayladı ablasını küçük teyze, “Başına bir iş getirecek sonra Salomon’da almayacak bunu. Ne yapıp edip bir an önce evlendirin bence.”

Simon’un karısı Hannah’da ablalarına hak veriyordu ama Salomon’un babası drahoma istediğinden Simon düğüne bir türlü yanaşmıyordu. Onları daha çocukken nişanlamışlardı. O zaman hiç drahoma lafı edilmemişti şimdi kayınpeder edepsizlik edip para istiyordu. Simon buna karşı çıkıyor, drahoma parasını kolaylıkla ödeyebilecekken ayak sürüyordu. Hannah artık onun kızını evlendirmek istemediğini düşünmeye başlamıştı.

Günlerden bir gün telaşla dükkandan içeri girdi Hannah. Halbuki Simon, ailesinin dükkana gelmelerini yasaklamıştı. Hele kadınlar hiç gelemezlerdi. O yüzden Hannah’ın gelişinde uğursuz bir şey olduğunu anladı. Karısı içerdeki müşterinin gidişini bekledi sonra feryatlar içinde dövünerek kızlarının evden kaçtığını haber verdi. Üç gün önce teyzeme gidiyorum diye evden çıkmış ama bir daha gelmemişti. Hannah onu teyzesinde sanıyordu bugün kardeşi gelince onda olmadığını öğrenmiş dehşete kapıldığından ne yapacağını bilemeyip buraya gelmişti. Simon önce karısını sakinleştirdi. Bu elbette kabul edilemez bir durumdu. Elizabeth uzaktan akrabaları Salomon ile evlenecekti daha bebekken kararlaştırılmıştı bu. Başkası kabul edilemezdi. Karı koca bir müddet ne yapacaklarını konuştular. Hannah kızın nereye kaçmış olabileceğini bilmiyordu iki koldan araştırmaya başladılar. Akşama doğru Elizabeth’in bir arkadaşının ağzından kaçırmasıyla onun Edward isimli bir İngiliz teğmenle görüştüğünü öğrendiler. Simon karısını eve gönderip kendisi İngiliz garnizon komutanlığının yolunu tuttu. Orada öğrendiklerinin utancı herhalde bir ömür ona yeterdi.

Elizabeth, Edward’a kaçıyorum diye garnizona gelmişti ama İngiliz komutanı Albay Forester’i görünce Edward’ı unutuvermişti. Ayran gönüllü kız daha akşam olmadan komutanın evine yerleşmiş çoktan adamın koynuna girmişti bile. Albay Forester aylardır karısını görmüyordu. Bekarlıktan bunaldığı bir sırada kendi ayağıyla gelen böyle güzel bir kısmeti karısı aklına geldiğinde vicdanı titrese de kaçırmadı. Karısını seviyordu ondan asla vazgeçmezdi ama çok uzun zamandır yalnızdı ve yalnızlığını gidermek için malum kadınlara gitmekten iğreniyordu. Böyle güzel ve sadece kendine arkadaş olacak bir metres çok işine gelmişti. Simon hadiseyi öğrendiğinde ne yapması gerektiğini bilemedi. Çünkü kızı Albayı bırakmak istemiyor Albayda kızından vazgeçmiyordu. Sorun genç teğmen olsa bir şekilde evlendirir en kötü biraz dedikodu malzemesi olurlar ama atlatırlardı fakat evli bir adamın metresi olmak kabul edilemezdi. İskenderiye’de Yahudi toplumunun sadık bir üyesinin kızı böyle bir çılgınlık yapsın, affedilir şey değildi. Hemen toplumdan dışlanırlar bütün müşterilerini kaybeder ve diğer çocukları evde kalırdı. Elizabeth’in eve dönmesi ve bu konunun hiç ortaya çıkmaması gerekiyordu. Albayla yanlarında Elizabeth olmadan konuşmak istedi.

Kızı oflaya puflaya yanlarından çıkınca, “Sayın Albay Forester, bir erkek olarak sizi anlıyorum,” diye söze başladı, “Yabancı bir ülkede hiç alışık olmadığınız bir iklimde ağır sorumluluklar yüklenmek üstelik birde ailenizden, eşinizden uzakta olmak eminim çok zordur. Kendinizi ne kadar yalnız hissettiğinizi tahmin edebiliyorum. Aslında bu yalnızlığı gidermek için kızımı seçmenizden gurur duyabilirdim fakat evlisiniz ve benim kızım henüz çok genç. Sizden rica ediyorum lütfen onu bırakınız. Yoksa hiç istemediğim bir şeyi yapıp karınıza bir mektup yazacağım ve sizin burada yalnızlığınızı gidermek için neler yaptığınızı anlatacağım.”

“Beni tehdit mi ediyorsun?”diye kükredi Albay.

“Ne münasebet efendim, sadece bir anlaşma yapabileceğimizi söylüyorum. Kızıma ve burada olanların hiç yaşanmamış kabul edilmesine karşılık bende sessizliğimi ve saygıdeğer eşinize vermeniz için eşsiz bir mücevheri size vereceğim. Ne dersiniz?”

Albay, Simon’un sakin tavrından etkilenmişti. Bu küçük kızla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki? Eninde sonunda bırakacaktı. Karısının bu olaydan haberdar olduğunda ne kadar üzüleceğini ve evliliklerinin nasıl bir yara alacağını düşününce Simon’un teklifini kabul etti. Elizabeth’in gözyaşları ile kalbi parçalansa da kızı babasıyla gönderdi.

Simon kızını eve getirdi ve odasına sokup kapıyı üzerinden kilitledi. Alt katta tedirginlikle bekleyen Hannah’a, “Kızı bir daha yalnız başına evden çıkartmayacaksın. Evde olduğu zamanda kimseyle görüşmeyecek,” emrini verip çıktı.

Dükkanına varınca hiç oyalanmadı. Turşu küpünün içindeki gerdanlığı alıp garnizonun yolunu tuttu. Nedense o gerdanlığı aldığı günden beri içinde hep kötü bir şeylerin olacağı hissiyle geziyordu ve olmuştu işte. Daha kötüsü başlarına gelmeden hiçbir zaman değerinde satamayacağını bildiği bu gerdanlığı Albay’a vererek ailesini, onurunu ve işini kurtarmış olacaktı. Bu hepsinin hayatları demekti ve bundan daha yüksek bir fiyat düşünemiyordu. Albay, Simon’un kırmızı keseden çıkarıp uzattığı gerdanlığı görür görmez Elizabeth’i unutmuştu. Bu kraliçelere layık bir mücevherdi ve karısı onun gönlünün kraliçesiydi. O gece gerdanlığa bakarak içkisini yudumlarken karısını İskenderiye’ye çağırmaya karar verdi.

Simon, uykusuz geçen bir gecenin sabahında kimseye bir şey söylemeden Salomon’un babasına gitti. Bu evlilik bir an önce gerçekleşmeli kızının marifetleri duyulmadan bu işi halletmeliydi. Drahoma ödemek istemiyordu eğer Yakop inat ederse bugüne kadar dostlukları şerefine sakladığı bir gerçeği ona karşı kullanmaktan çekinmeyecekti artık. Önceleri kızını düşündüğü için drahoma istemelerini bahane ederek uzak durduğu bu evlilik şimdi ailesinin adının korunması için şarttı.

Salomon’un babası,  ailelerine ait zahire dükkanın da bir iskemlenin üzerine oturmuş dişlerini karıştırıyordu. Simon’u görünce ona da bir tabure işaret etti. Simon oturdu. Selam ve hal hatır faslını çabuk geçip konuya balıklama daldı.

“Yakop, düşündüm taşındım ve madem bir söz verdik bu çocukları daha fazla uzatmadan evlendirelim diyorum ne dersin?”

“İstediğim drahomayı verecek misin?”

“Hayır. Elbette vermeyeceğim ama sende istemeyeceksin yoksa oğlunun sünnetinde bir kaza olduğunu ve Salamon’un erkek olmadığını söylerim. Asla evlenemez.”

“Bu doğru değil. Simon bunu yapamazsın.”

“Yaparım çünkü kaza gerçek. Sünnetçi ölürken bana itiraf etti Yakop. Her şeyi biliyorum.”

Yakop kıpkırmızı kesildi. Yanaklarının iki yanında sallanan buklelerini çekiştirip, burnunu çekti.

“Peki, sen bunu bildiğine göre kızının oğlumla evlenmesine nasıl izin veriyorsun?”

“Drahomasız sadece Salomon’la evlenebilir. Ayrıca ben kızımın işini bileceğine inanıyorum. Eminim birçok çocukları olacaktır.”

“Ya benim şerefim ne olacak?”

“Ya öyle, ya böyle karar senin Yakop.”  Bunları söylerken ayağa kalktı, Yakop’a arkasını dönüp mercimek çuvallarından birinin içine elini soktu bir avuç aldı.

“Bu mercimek güzelmiş. Bana bundan bir çuval gönderirmi…” Sözünü tamamlayamadan kafasına inen taburenin şiddetiyle yere savruldu Simon. Ne yapıyorsun demeye kalmadan Yakop ağır cüssesiyle göğsünün üzerine oturuvermişti. Elleri bir pençe gibi boynunu sardığında Simon’un ağzından köpüklü bir suyun dışında bir şey çıkmadı. Biraz debelendi fakat Yakop ellerini çekmedi sıkmaya devam etti. Çok geçmeden Simon’un cılız bedeni Yakop’un altında cansız kalıvermişti. Yakop bir robot gibi doğruldu dükkanı kapatıp tabureyi Simon’un başucuna getirdi. Oturdu, hiç hareket etmeden ve gözlerini yerde yatan arkadaşının mor suratından ayırmadan saatlerce öylece durup gece olmasını bekledi. Karanlık çöküp sokaklardan el ayak çekilince oturduğu yerden kalktı Simon’u sırtladı. Sessiz adımlarla aşağıda denizin anaforlar oluşturduğu dik kayalıkların ucuna geldi. Hiç tereddüt etmeden Simon’la birlikte aşağıya atlayıverdi.

 

ALBAY FORESTER’İN KARISI         

Albay John Forester yaşadığı bu garip maceradan şahane bir gerdanlığa sahip olarak çıkmıştı. Bu olay ona karısına nasıl ihtiyaç duyduğunu göstermiş başka üst düzey komutanların ailelerini İskenderiye’ye getirttiklerini bildiğinden kendiside karısına bir mektup yazıp yanına çağırmıştı.

Albay Forester’in karısı Nina kocasından gelen mektubu aldığında hem çok sevindi hem de endişelendi. O da kocasının yanında olmayı isterdi ama çocukları ne olacaktı. Birmingham Mosoley’de ağaçlıklı bir caddenin kenarına sıralanmış birbirinin benzeri üç katlı sıra evlerden birinde alt kattaki oturma odasında çocuklarının okuldan dönmelerini beklerken  aşçı aynı zamanda hizmetçi Sophie’nin  yapmış olduğu  elmalı turtanın  kokusunu içine çekip çocuklar gelince hep beraber çay içmek için masayı hazırlamasını emretti. Kendisi de koltuğa oturup kocasının özlem ve aşk dolu mektubunu belki onuncu kez okumaya başladı.

Ne olur aşkım gel ve beni bu adı sensizlik olan cehennem azabından kurtar. Onuncu evlilik yıldönümümüzü burada İskenderiye güneşi altında birlikte kutlayalım. Sana ihtiyacım var. Diğer komutanlar eşlerini kollarına takıp önümden geçerlerken sensizlik benim kalbimi acıtıyor. Lütfen gel.”

Kocası böyle sesleniyordu mektupta. “Oh John!” diye inleyerek mektubu göğsüne bastırdı gözünden damlayan yaşı bluzunun bileğinden çıkardığı mendile silip uzaklara daldı. İki yıla yakındır birbirlerini görmemişlerdi, o da çok özlemişti sevgili kocasını. Şu anda en kıymetli hazinesi o mektuptu, mektubu koynuna kalbinin üzerine sakladı. Hanımının üzüntüsünü fark eden Sophie sebebini öğrenince çocukların teyzeleri Alice’nin bu duruma çözüm olabileceğini söylediğinde Nina’nın kalbinde bir umut ışığı yandı.

Elmalı turta etrafında neşeli bir beş çayı seremonisi geçirirken çocuklarına babalarının isteklerinden bahsetti. Babalarından sonra annelerinden de ayrılacaklarını öğrenen iki oğlan önce hüzünlenseler de onlara bakmak için teyzeleri Alice’in gelebileceğini öğrenince sevindiler. Alice kafa dengi bir kadındı. Katı kuralları yoktu ve çocuklarla çok iyi anlaşıyordu. Çocuklarının olumlu tepkisi üzerine kardeşine yazan Nina birkaç gün sonra onu elinde valiziyle kapısında görünce kocasına kavuşmak için hiç bir engelinin kalmadığını anlayıp sevindi.

Yaklaşık bir buçuk aylık birkaç vasıta değiştirdiği zahmetli bir yolculuğun sonunda bir akşamüstü İskenderiye Limanına yanaşan buharlı gemiden başında üstü güllerle kaplı kocaman şapkası, kravatlı beyaz bluzu ve düğmelerle süslü uzun siyah etekliği ile iniverdi. John Forester karısını hasretle kucakladı. Kavuşmuş olmak ikisini de çok mutlu etmişti. Önceden garnizonda kalmakta olan Albay Forester karısının yanına geleceği haberini alır almaz bir ev tutmuş her zaman büyük bir bahçe isteyen karısına sürpriz yapmak için evin kocaman bir bahçesi olmasını özellikle istemişti. Birkaç yerli hizmetçi bir İngiliz uşak ve aşçı ile bir de bahçıvan gerekliydi. İngiltere’de olsa Albay maaşıyla bunları gerçekleştirmesi oldukça zor olabilirdi ama burada İskenderiye’de her şeye ulaşmak daha kolaydı. Karısının gelişine o kadar sevinmişti ki hiç tereddüt etmeden bahçıvanlığı konusunda methini duyduğu Abdül’ü çalıştığı yerde aldığının iki misli maaş vererek kendi evine transfer etti. Abdül’de kendisi için söylenenleri boşa çıkartmayıp Nina Forester gelmeden bahçeyi cennete çevirdi. Gemiden inip eve geldiğinde karısının oradan oraya koşturarak bir çiçekten diğerine gitmesini Albay memnuniyetle izledi. Doğrusu Abdül maaşını fazlasıyla hak etmişti.

Elbette sürprizler bununla bitmiyordu. Evliliklerinin onuncu yılını kutladıkları akşam evlerinin verandasına hazırlanmış şık ve romantik sofrada mutluluklarına kadeh kaldırdıktan sonra Albay karısının önüne boncuklu kordonla büzdürülmüş kırmızı bir kese bıraktı. Nina şaşırdı. Keseyi açıp içinden çıkan muhteşem gerdanlığı görünce attığı çığlık hizmetçinin verandaya dalmasına sebep oldu. Karı kocanın hararetli öpücüğünü görünce de utanarak geri gitti. Kocasının boynunu okşayarak taktığı gerdanlığın üzerinden elini çekemiyordu Nina.

“John, harika bir şey bu! Kesesi bile ne kadar orijinal. Baksana üzerindeki desene ne kadar değişik, kırmızının tonlarında hareler var üzerinde. Çok teşekkür ederim canım. Beni çok mutlu ettin,” derken o kırmızı harelerin sebebinin Tayfa Başının kanı olduğunu elbette tahmin bile edemezdi.

Abdül yeni hanımından çok memnundu. Kadının daima gülümseyen yüzü bahçeye olan merakı ve sevecenliği sayesinde aralarında sessiz bir dostluk başladı. Aynı dili konuşmuyorlardı, ama çiçekler, toprak ve iyi niyetin kelimelere ihtiyacı yoktu. Günler geçtikçe Abdül’ün bağlılığı arttı.  Nina ona İngilizce, Abdül’de Nina’ya Türkçe öğretmeye başladı. Yabancı bir ülkede, hiç alışık olmadığı bir iklimde kocası dışında kimseyi tanımayan kadın Abdül’ün arkadaşlığından memnundu.

İskenderiye’ye geleli neredeyse on yıl olmuş, elli yaşını çoktan geçmiş Abdül bir kadınla beraberliği hiç düşünmemişti bile. O kendi yalnızlığına razıydı fakat kaderin cilvesiyle karşısına çıkan bu dili başka dini başka üstelik evli kadına farkında olmadan tutuldu.  Beklentisi yoktu, onun kocasına olan sevgisini görüyor buna saygı da duyuyordu elbette ama Nina’nın bir gülücüğüne bütün İskenderiye’yi feda etmeye hazırdı.

Yılbaşı akşamı ılık bir rüzgarın estiği bu güzel Akdeniz şehrinde İngiliz Garnizonu bir balo tertiplemişti. Batan güneşin esrarlı kızıllığında beyaz güllerle süslü beyaz elbisesinin kat kat eteklerini sürüyerek merdivenlerden inen Nina’dan gözlerini ayıramıyordu Abdül. Bukleler halinde topladığı kızıl saçları alnına dökülen perçemle ikinci bir güneş gibiydi. Aniden esen yaramaz rüzgar, hınzır bir üfleyişle Nina’nın omuzlarına örtüp göğsünü kapattığı şalını açıverdi. Abdül neye uğradığını şaşırdı. Satıp kurtulduğunu düşündüğü o lanetli kırmızı gerdanlık sevdiği kadının boynunda yıldızlarla yarışırcasına parlıyordu. Gördüğü bu manzara estetik açıdan muhteşem olsa da Abdül daha fazla ayakta kalamadı, kalbini sıkıştıran eski bir korkuyla ayaklarının altındaki toprağa çöküverdi. Ne Albay ne de karısı onun buhranını fark etmediler. Geceki eğlenceye geç kalmamak için kendilerini bekleyen faytona binip garnizonun yolunu tuttular.

Kabuslar geri gelmişti. Bu sefer rüyaları işlediği cinayetlerle değil Nina ve gerdanlık ile doluydu. Her gece kan ter içinde uyanıyor Nina’yı gerdanlıktan nasıl kurtaracağını bir türlü bulamıyordu. Karı kocanın evde olmadıkları bir akşam gizlice eve girdi her yeri karıştırdı fakat gerdanlığı bulamadı. Merakı bir ay sonra evde verilen bir davette giderilecekti.

Evlerinde verdikleri davete İskenderiye’nin kalburüstü insanlarının neredeyse tümü gelmişti. Abdül bahçede ağaçların arasına gizlenerek daveti daha doğrusu sarı elbisesi ve kırmızı gerdanlığı ile misafirlerini ağırlamaya çalışan Nina’yı seyrediyordu ki davetlilerin arasında kendilerine Osmanlı diyen fakat İngilizlere yalakalık yapanları görüp tiksindi.

“Ben kötüyüm, cinayet işledim tam üç can aldım ama bunlar benden de kötü,” diye söylendi kendi kendine.

“Albayın karısının boynundaki gerdanlığı gördünüz mü Sami Paşa? Saraylılara layık bir şey, bir sümüklü İngiliz Albayının hanımında ne geziyor acaba?”

Duyduğu sesle irkilen Abdül uzaklaşmaya fırsat bulamadı. Türk oldukları konuşmalarından anlaşılan iki adam bahçeye çıkmış bir yandan ağızlıklarına taktıkları sigaralarını içiyorlar bir taraftan gecenin dedikodusunu yapıyorlardı.  O da kendi elleriyle diktiği şimşir ağaçlarının arasına gizlenip istemeden konuşulanlara kulak misafiri oldu.

“Ben de şaşırdım ama aile yadigarı olabilir mirim.”

“Valla ailelerinin öyle bir gerdanlığa sahip olacak asalette olduğunu hiç sanmıyorum. Hem biliyor musunuz Paşam?  Albay bu gerdanlığı komutanlıktaki odasında İngiliz devletine ait bir kasada saklıyormuş. Bu bence sadece etki yaratabilmek için düzenlemiş bir komplo.”

“Haklı olabilirsiniz Hamit Bey. Akıllarınca bakın ey Osmanlı bizim basit bir Albayımızın karısında bile böyle gerdanlıklar var oysa siz bizden aldığınız borçlarla geçiniyorsunuz demek istiyor olabilirler.”

“Öyle olduğuna pek ihtimal vermiyorum efendim ama bence de bir güç gösterisi bu. Mamafih bize karşı değil, Süveyş’te hak iddia eden Fransızlara karşı.”

İki adam komplo teorilerini konuşarak uzaklaşırken Abdül’ün dünyası bir kez daha karardı. Gerdanlığı ele geçirmesi imkansızdı artık. İngiliz garnizonuna girse bile o kasayı asla açamazdı.

Endişeleri devam etse de Nina ile geçirdiği zamanlar o kadar değerliydi ki bunları kuruntularıyla ziyan etmemeye karar verdi Abdül. Bahçe her geçen gün biraz daha güzelleşti. Ta ki; İstanbul’ un işgal edildiği haberinin geldiği, o kara güne kadar. Çünkü o günü, bütün İngilizler gibi Albay Forester ve Nina’da coşkuyla kutladılar.  Gramofonlarında şarkılar, marşlar çaldılar, şampanya patlatıp şerefe kadeh bile kaldırdılar. Oysa Abdül uzun süreden beri ilk defa memleketi ve İstanbul için gözyaşı döktü. İlk kez o gün sevdiği kadının işgalci, kendisinin ise esir olduğunu fark etti. Bu ona karşı olan duygularını değiştirmedi ama kalbini fena acıttı.

İşgal haberinin üzerinden bir ay bile geçmemişti ki bu kez gelen başka bir haberle yeniden sarsıldı Abdül. Albay Forester’in İstanbul’a tayini çıkmıştı. Yani gidiyorlardı. Nina gidiyordu. Kırmızı gerdanlık gidiyordu.

Bir geminin küpeştesinde sakin denize bakarken boynunda gerdanlıkla yanına geliyordu Nina. Ona sevgi dolu gözlerle bakıp tam elini uzatırken birden fırtına çıkıyor ve tıpkı Tayfa Başının düşerken çıkardığı gibi bir ses çıkararak Nina’da denize düşüyordu.  Bağırarak uyandığında daha sabah olmamıştı. Her gece böyle rüyalar gördüğünden doğru dürüst uyuyamıyor bu da sağlığını etkiliyordu. Nina eşyalarını toplamıştı, Abdül ayrılık vaktinin çok yakın olduğunu biliyordu. O kadar üzgündü ki içinden bahçeye bakmak bile gelmiyordu. Albay Forester’in onu,  İskenderiye’nin meşhur balzamik sirkesinden almaya gönderdiği gün daha önce çalıştığı evde uşaklık yapan bir arkadaşına rastladı. Onun İstanbul işgal altındayken ben burada duramam diyerek İstanbul’a gideceğini öğrenince Nina’ dan ayrılmasını gerektirmeyecek bir fikir geldi aklına. Eve dönüşünde aldığı sirkeyi teslim etmek için Albay’ın çalışma odasına gitti.

“Efendim sizden bir şey rica etsem münasebetsiz mi davranmış olurum acaba?”

Albay Forester şaşırdı ama renk vermedi, “Elbette Abdül Efendi eğer yapabileceğim bir şeyse neden olmasın?”

“Ben İstanbul’a gitmek istiyorum efendim. İçim memleketimin hasretiyle yanıyor. Lütfen beni de götürün. Yaşlanıyorum ve bundan sonrasını İstanbul’da yaşayıp orada ölmek istiyorum.” Albayın düşünceli gözlerle kendisine baktığını görünce ikna edebilmek için devam etti, “Arzu ederseniz orada da bahçıvanınız olurum ya da ne isterseniz onu yaparım. Anladığım kadarıyla İstanbul’a ilk defa gideceksiniz benim memleketim orası. Her yerini karış karış bilirim. Size çok faydam dokunabilir.”

“Abdül, İstanbul’a gitme arzunun bizim tarafımızdan zapt edilmiş olmasıyla bir ilgisi var mı?”

Şaşırma sırası Abdül’deydi. Öyle bir cevap bulmalıydı ki Albay onu götürmeye razı olsun. Sonunda başını önüne eğerek, “Evet,” dedi, “Memleketim işgal altında esir yaşarken burada hür olmak ağırıma gidiyor efendim. Ben de orada olmalıyım onların başına ne gelecekse benimde başıma gelmeli.”

“Siz Türk’ler tuhaf adamlarsınız ama dürüstlüğün için teşekkür ederim. Ne yapabileceğime bakacağım ama sanırım bahçıvanımız olarak seni yanımızda götürebiliriz. Buna Nina’da memnun olur. Yine birlikte cennet bahçeler yaparsınız artık orada.”

“Benim kimsem yok efendim. Siz bana burada aile oldunuz. Bende sizden ayrılmak istemem. Çok teşekkür ederim.”

Bir hafta sonra İstanbul’a gitmek için eşyasını toparlarken olanlara inanamıyordu Abdül, “Hem Nina’dan ayrılmıyorum hem İstanbul’a dönüyorum. Bundan daha iyisi olamazdı,”derken yüzündeki ifadeye mutlu bile denebilirdi.

 

DİRENEN İSTANBUL

İngiliz bandıralı buharlı bir geminin güvertesinden İstanbul’u gördüğünde gözlerinden akan yaşlara engel olamadı Abdül. Yaşlandıkça duygusal olmuştu galiba fakat İstanbul’u çok özlediği de bir gerçekti. Göklere uzanan zarif minareler, Galata Kulesi sanki ona, “Hoş geldin,” der gibiydiler. Geminin üstünde çığlıklarla uçuşan martılar bile gülümsemesine sebep oluyorlardı. Yüzünü boğazın rüzgarına bırakıp yüksek sesle İstanbul’a seslendi, “Ey güzel şehir, ey aziz İstanbul, evim… Nihayet sana döndüm.”

Galata’da Haliç’in mavi sularına komşu, kocaman bahçesi olan güzel bir eve yerleştiler. Her şey İskenderiye’deki gibi huzurluydu fakat tek fark İstanbul’un artık bıraktığı İstanbul olmayışıydı. Bahçede çalışırken kendisi hissetmese de evden dışarı çıktığı anda işgalin etkileri her yerde görülüyor her köşede ya bir İngiliz, ya bir Fransız askerine rastlanıyordu.  Şehrin telaşı bitmemişti ama mutluluğu bitmişti sanki. İnsanlar dünya durdukça duracağına inandıkları payitahtlarının düşman çizmeleriyle çiğnenmesine dayanamıyorlardı.

“Benim iki oğlum da Çanakkale’de kaldı,” dedi gittiği kahvede bir adam, “Ne oldu şimdi? Onlar İstanbul’a bir şey olmasın diye öldüler, İstanbul’un sahipleri onların şehit bedenlerine basıp İstanbul’u bu gavurlara veriverdi. Olan işte bu efendi. Bu!”

Kahvenin arka masalarından bir genç birden ayağa fırlayıp bağırmaya başladı.

“Kimsenin kimseye bir şey verdiği yok. İstanbul bizim, onu kimseye yar etmeyiz. Elbet geri alınacak. Korkma amca, oğullarının kanı bize emanet. Asla yerde bırakmayız.”

Abdül şaşırmıştı. İngiliz ve Fransızlar İstanbul’u işgal etmişlerdi etmesine ama gördüğü kadarıyla şehri teslim alamamışlardı. İstanbul direniyordu. Gittiği her kahvede Anadolu’da başlayan bir direnişten ve Mustafa Kemal adlı bir Paşadan söz ediliyordu. Gençlerin gizli gizli Anadolu’ya geçip bu direnişe katıldıkları da söylentiler arasındaydı.

Albay Forester ise siyasilerin geçici dedikleri ama kendilerinin kalıcı olmasını istedikleri işgal ile bu kadim şehri nihayet tekrar Hıristiyan egemenliğine alabilecek olmanın sevinciyle var gücüyle çalışıyor kendisine verilen görevleri kusursuz yerine getirmek için uğraşıyordu. Tek sıkıntı kendilerine Kuvayi Milliye’ci diyen direnişçilerdi. Albayın mükemmel Türkçesi nedeniyle ona verilen görevi bu asileri yok etmekti ancak bugün direnişçileri düşünmek istemiyordu doğrusu çünkü General Milne onu evinde verdiği bir partiye davet etmişti. İlk defa bu kadar üst düzey birinden böyle bir davet alıyordu.

“Bu gece çok güzel olmalısın hayatım. Mutlaka gerdanlığını tak, bu davet çok önemli.”

Albay çok heyecanlıydı. Kolay mı? Hayranı olduğu ve İngiliz gazetelerinin İstanbul Fatihi olarak lanse ettikleri General’in evine gidecekti. Nina’da kocasının heyecanına katıldı ve özenle hazırlandı. Kapıya gelen kapalı faytona binerken boynundaki kıymetli mücevher görünmesin diye şalına sıkı sıkıya sarılmıştı.  İstanbul’un Arnavut kaldırımı döşeli sokaklarından ilerlerken bir ses duydular, arabacı atların yularını çekerek zor bela durdurdu arabayı.  Ne olduğunu anlamak için kapıyı açtıklarında karşılarında eli silahlı üç Türk genciyle burun buruna geldiler. “Ne oluyor?” demeye kalmadan o silahlardan biri yüzlerine uzandı,

“Arabadan hemen inin!” diye bağırdı içlerinden biri. Karı koca çaresiz yavaş hareketlerle indiler. Arabacı çoktan toz olmuştu. Albay korumaları ya da emir eri olmadan sokağa çıktığına bin pişmandı şimdi. Oysa General Milne’ye işini çok iyi yaptığını sokakların ne kadar güvenli olduğunu göstermek istemişti.

Generale, “Sokaklar artık tamamen bizim kontrolümüzde öyle ki bakın ben eşimle birlikte sizin davetinize alelade bir faytonla, korumasız olarak hiç çekinmeden geldim efendim,” diyecekti ama maalesef sokaklar onun düşündüğü gibi onların hakimiyetinde değildi anlaşılan.

“Ne istiyorsunuz?” dedi Albay.

“Seni istiyoruz” dedi yine aynı genç, “Arkadaşlarımızı tutuklattın. Onları ölüme mahkum ettiler şimdi onları serbest bıraktıracaksın yoksa seni de şu yanındaki hanımı da öldürürüz.”

Bunu derken elindeki tabancayı her ikisi arasında gezdiriyordu.

“Eşkıyasınız siz. Tehditlerine pabuç bırakacağımı mı sanıyorsun ölürüm yine yapmam.”

“Demek yurdumuzu işgal eden sizler eşkıya değilsiniz ama biz onu savunduğumuz için eşkıyayız öyle mi? Hayır Albay gerçek eşkıya sizsiniz.”

Gencin öfkelendiğini ve kontrolünü kaybettiğini fark eden Albay Forester ani bir hareketle belindeki revolverini çekti. Nina arkadaki gencin silahından çıkan ateşi gördü ve ne yaptığını düşünmeden kendini kocasının önüne attı. Son duyduğu kalbindeki acı ve sevgili John’unun,  “ Nina!” haykırışı oldu. Gözleri bir karanlığa kapanırken kirpiklerinin arasından bir damla yaş süzüldü kocasının eline damladı. Albay John Forester acının verdiği kuvvetle ateşledi silahını ancak artık karşısında vurulacak kimse kalmamıştı. Üç genç, bir kadını vurmanın verdiği utanç ve görevlerini yerine getirememiş olmanın üzüntüsüyle döndüler Sarıyer’deki direniş karargahlarına.

Abdül, Nina’nın ölüm haberini aldığında onun için kamışlardan bir sepet yapmakla meşguldü. Önce inanamadı sonra kendini yerden yere vurdu. Yemedi içmedi, hasta oldu, yatağa düştü. Şu kısa ömründe iki kadın sevmiş birini kendi öldürmüş biri ise işgalcilerin günahını, canıyla ödemişti. Kırmızı gerdanlık yine yapmıştı yapacağını. Günler sonra kendini biraz toparladığında bu ölümün de sorumlusunun kendisi olduğunu düşünmeye başladı. O melun gerdanlığı bulmalı ve yok etmeliydi. Yoksa bu lanet hiç durmayacaktı.

Albay Forester, Nina’nın ölümünden sonra İngiltere’ye dönmek, karısını orada defnetmek istedi. Geri gelmeyecekti. Eşyalarını toplamasına yardım etmek için Abdül gönüllü oldu fakat niyeti yardımdan çok gerdanlığı bulmaktı. Eşyaları ayıklayıp kimini İngiltere’ye gitmek üzere ambalajlıyor, kimini burada kalmak üzere istifliyorlardı. Albay karısının eşyalarına kimsenin dokunmasına izin vermiyordu. Fakat acısını dindirmek için gece boyu içip sonra sızdığından bu fırsatı değerlendirdi Abdül. Fazla zaman kalmamıştı gerdanlığı bulmalı ve yok etmeliydi. Onun İngiltere’ye gitmesine izin veremezdi.

Nina’nın eşyalarına dokunmak kalbini acıtıyordu. Kimini kokladı kimine sarılıp ağladı fakat bir an önce gerdanlığı bulma mecburiyeti ona bu duygusallığı yaşama imkanını bile vermedi. Nihayet sandıkların birinin dibine özenle yerleştirilmiş kilitli ahşap bir kutu buldu. Kutunun kilidini açmak zor olmadı. İstediğine nihayet kavuşmuştu. İşte orada kırmızı hareli kese boncuklarıyla karşısında duruyordu. Keseyi açtı gerdanlığı son kez eline aldı. Kırmızı lalelerine yeşil yapraklarına nefretle baktı. Onu orada ezip yok etmek istedi fakat paranoyası buna engel oldu.  Kalacak bir parçanın bile tehlikeli olacağını düşünüp denize atmaya karar verdi. Deniz bu kez de kurban olarak bir iblisi alsındı koynuna. Kese koynunda evden çıktı tam Haliç kenarına gelmişti ki bir el omzundan tutup yere çalıverdi onu. Albay Forester tepesinde dikiliyordu.

“Demek bana bunu yapacaktın öyle mi Abdül? Karımın hatırasını çalacaktın benden öyle mi?”

Abdül Albayın elindeki silahı fark edince kendini topladı. Ona bir şey anlatması artık imkansızdı. Adamın gözleri deli deli bakıyor, ağzından etrafa köpükler saçılıyordu. Kontrolünü tamamen kaybetmişti o yüzden hiçbir açıklama onu kararından caydıracak gibi gözükmüyordu. Çaresiz, canını kurtarmak için saldırdı. Alt alta, üst üste boğuşurlarken elinden fırlayan kese düştü yokuş aşağı yuvarlandı, “cup,” diye bir ses çıkarıp Haliç’in sularında kayboldu. Abdül kesenin düştüğünü görünce rahatlayıp sarmaş dolaş dövüştüğü kavgayı bırakmak istedi ancak kulaklarını delen silah sesi her ikisinin de yere yuvarlanmasına sebep oldu. İlk doğrulan Abdül oldu. Albay’ın yerden kalkmasını bekledi ama Albay tıpkı karısı gibi göğsünün üzerinde kırmızı bir leke ile cansız yatıyordu. Silah sesi duyulmuş çevresi insanlarla sarılmıştı bile. Zaptiyeler ellerine demir kelepçeyi taktıklarında gideceği yerin karakol olduğunu sanırken onu Tophane Kışlasındaki İngiliz karargahına getirip bırakıverdiler. Adeta yerlerde sürüklenerek götürüldüğü hücrede İngilizlerin kendini öldüreceklerinden emindi. Sadece zamanını bilmiyordu.

“Seni neden sorgulamıyorum biliyor musun Abdül? Çünkü fark etmiyor. Albay Forester’i öldürmek için istersen bin geçerli sebebin olsun fark etmez. Çünkü O bir İngiliz subayı ve sen onu öldürdün. Bunun tek bir karşılığı var sen de öleceksin. Ancak belki bir şey yaparsan bir kurtuluş çaresi düşünebiliriz senin için.”

İngiliz karargahının sorgu odasında karşısında oturan subayın ne dediğini anlayamadı Abdül.

“Ne?”

“Sana diyorum ki bahçıvan Abdül, benim istediğimi yaparsan belki seni ölümden kurtarabilirim.”

“Nasıl olacak bu?”

“Şöyle olacak. Ben senin buradan kaçmanı ayarlayacağım. Sen buradan kaçmayı başarınca Kuvayi Milliye’ciler için bir kahraman olacaksın. Onların arasına katılacaksın. Yakın bir tarihte Anadolu’ya yine adam ve bizden çaldıkları silahları kaçıracaklar. Sen bana bu eylemin hangi gün ve nerede olacağını öğreneceksin. Eğer yapmazsan seni hemen öldürürüm. Fakat ölümün öyle kolay olmaz. Burada bir arkadaşımız var ona Katil Ned diyoruz. Konuşmayanları konuşturmakta ya da senin gibileri bizim istediğimiz şekilde öldürmekte ustadır. Bundan adeta zevk alıyor biliyor musun? Doğrusu eline düşmek istemezdim.”

Ölmekle kalmak arasında bir karardı bu Abdül kalmayı seçti.  O, mendebur suratlı İngiliz İstihbarat Subayının tertip ettiği bir oyunla bütün nöbetçileri atlatıp kaçmayı başardı. Kaçarken inandırıcı olması için ayağından vurmuşlardı.  Kaçışı İngiliz casusları marifetiyle şehirde duyuruldu.  Haberi alan Kuvayi Milliye’ciler kanlar içinde sahilde sığındığı kayık evinde onu bulup hemen sahip çıktılar. Önce saklanabileceği bir yer buldular sonra yarasını iyileştirdiler.  Abdül, güvenlerini kazanabilmek için İngiliz karargahında kendisine öğrettikleri gibi içerisi hakkında bütün bildiklerini anlattı.  Karargahın sözüm ona zayıf ve kuvvetli yerlerini çizerek gösterdi.  Kendine inandıklarından emindi. Aralarına karışıp onları yakından tanımaya başlayınca, hepsinin vatan aşkıyla yanıp tutuşan insanlar olduklarını gördü. Aralarında askerler olduğu gibi okumuşundan cahiline, cami hocasından, saraylısına kadar her çeşit insan vardı. Azim ve kararlılıklarına hayran olmuştu Abdül. Hayır, bu insanlara ihanet edemezdi ama şu İngiliz’i nasıl atlatacaktı.  Yine geceler boyu düşünmeye başlamıştı. Plan üzerine plan yapıyor fakat hiç birini beğenmiyordu. Karaköy’den İskenderiye’ye gidecek bir gemi olduğunu öğrenince İngiliz’i atlatıp bu gemiye ne pahasına olursa olsun binmeye karar verdi. Kaptanla konuştu ilerlemiş yaşına rağmen işine yarayacağına ikna etti onu ve tayfa olarak yazıldı. Geminin kalkacağı gün kimseye bir şey söylemeden sözde saklandığı evden çıktı ve limana gitmek üzere yollandı. Gemi karşısındaydı birkaç dakika sonra özgürlüne kavuşuyor olacaktı.

“Bir yere mi gidiyorsun Abdül?” Sırtında hissettiği revolverin soğukluğu duyduğu bu sözler kadar korkutmamıştı Abdül’ü. Arkasını döndüğünde yüzünde yılışık bir sırıtma ile kendine bakan İngiliz İstihbarat Subayı ile göz göze geldi.

“Ben sana ne dedim Abdül. Ya bana Kuvayi Milliye’cilerden haber getireceksin ya da seni öldüreceğim. Şimdi karar senin.”

“Bak onlar sadece memleketlerini savunuyorlar. Yerlerinde olsan eminim sende aynı şeyi yaparsın. Ne olur bana bunu yaptırma. Bırak şu gemiye binip gideyim.”

“Kararını bekliyorum Abdül.”

“Lütfen yapma. Zaten pek bir şey bilmiyorum.”

“Kararın Abdül?”

Subayın elindeki tabancanın şakası yoktu. Ona istediğini vermezse ölecekti. Bir şeyler uydurmaya karar verdi. Yalnız elini çabuk tutmalı sonrasında da karşısındaki mendeburun bir boşluğunu bulup onu alt etmeli ve gemiye yetişmeliydi.

“Tamam,” dedi, “Sen kazandın. Yarın akşam Sarıyer’de Nuri Usta’nın kahvesinin olduğu balıkçı barınağından Anadolu’ya silah ve adam geçirecekler.”

“Söylediklerinin doğru olduğunu nereden…” derken silahlar patlamaya başladı. İngiliz alnında kırmızı koca bir delikle yere uzanıverdi. Abdül bir anda Türk direnişçiler tarafından çevrilmişti.

“Sakın bir hareket yapma Abdül. Seni yakaladık,” diye bağırdı Mülazım Hasan.

“Ben bir şey yapmadım. Yemin ederim yapmadım. Ona söylediklerim yalandı. Yalandı!”

“Geldiğinden beri seni izliyorduk. Talimli askerlerin kaçamadığı o karargahtan yaşlı bir bahçıvan nasıl kaçabilir diye şüpheleniyorduk. Şüphelerimizde haklıymışız. Sen bir vatan hainisin Abdül. Yürü!”

Defalarca söyledi, direndi, yalvardı ama onlar gördüklerine inandılar. Ertesi günü üçayak bir taburenin üzerinde boynunda bir urganla dikiliyordu Abdül. Boynuna kocaman Vatan Haini yazılı pankart asılmıştı. Vatanını satanlara layık görülen son buydu. On beş yirmi kişilik bir seyirci topluluğu vardı. Kuvayi Milliye’ci birine ait Silivri taraflarında gözlerden uzak bir çiftliğin arazisindeydiler. Abdül birden seyircilerin önünde onu gördü gözlerine inanamadı. Sarı siyah iğrenç dişlerini göstererek bir şey söylüyordu.

“Kefaret.”

Çuval başına geçirildiğinde sarımsak kokusunu duyduğuna yemin edebilirdi. Ayaklarının altından tabure çekilip boşlukta sallanmaya başladığında işinin ustası cellat ipi öyle bir açıyla çekti ki Abdül ensesinin ortasında düğümü hissetti ve beyninin içinde “Tak,” diye bir ses duydu. Boynu kırılmıştı. Sonrası karanlık.

 

MÜZE

“Bak hayatım bu gerdanlığı ben çıkardım Haliç’ten.”

“Hakikaten dediğin kadar güzelmiş. Nasıl parlıyor baksana?”

“Haliç temizlenirken bulunan Bizans kalıntılarını incelemek için dalmıştık. Elimdeki ışıkta parladı birden. Ne olduğunu bilemedim. Yarısı çamura gömülmüş öylece duruyordu. Elime alınca inanamadım.”

“ Hakan’cığım, seninle gurur duyuyorum ne çok emeğin var bu işte. Sen olmasan kim çıkaracaktı onu denizin dibinden? ”

“Biliyor musun onu bulunca bir an sana getirmek istedim fakat yapamadım. Yüzyıllarca orada durmuş. Kim bilir hangi kraliçenin, hangi prensesin gerdanlığıydı? Daha fazla saklı kalmasın onu herkes görsün istedim. Yetkililere teslim ettim.”

“En iyisini yaptın canım bak yerini bulmuş işte.”

İki genç gerdanlığı bir müddet daha seyredip müzedeki diğer eserlere bakmak üzere uzaklaştılar. Cam bir muhafazanın içinde kırmızı kadife bir stantta ışıldıyordu Kırmızı Gerdanlık. Yakuttan laleler zümrütten yapraklar kendini görenleri mest ederek mağrur duruyordu.  Bir kadın, hayranlıkla baktığı cam muhafazanın altındaki plakayı yüksek sesle okudu.

“Bizans Dönemine Ait Paha Biçilemez Gerdanlık.”

Esra Gürel Şen- Ekim 2019

Emojilerle anlatılan bu Yabancı polisiye kitaplarını bulabilecek misin?

Siz polisiyeseveler için bu da 2. küçük bir oyunumuz: Evlere kapandığımız şu günlerde size hoş vakit geçirtebilecek, hatta Whatsapp üzerinden arkadaşlarınız ile bile oynayabileceğiniz ufak bir oyun hazırladık. Bakalım emojilerle anlatılan bu Yabancı polisiye yazarlarına ait kitapların hangileri olduğunu bulabilecek misin?

Cevaplarını yorum kısmında bırakabilirsin.

Testin cevap anahtarını yine testin sonunda bulabilirsin.

Bu test bitti bunun Türk polisiye kitaplar için olanı yok mu dersen onu da testin sonunda bulabilirsin:

 

Yabancı Polisiye Kitapları Emojilerle Anlat:

1. ☻☻☻☻☻☻☻☻☻☻
2. 😷🌕❤
3. 🐁🐀👩👦
4.  🌅🚂🔪
5. 💪🎁🌍
6. 🛵📒📒📒
7. 👍🌌🛸📙
8. 💯🌏⏳🏝
9. 🔪🔤
10. 3❌3💀
11. 🐘🤔
12. 👩🏫🔪
13. 🍾☣
14. 🎅🔪
15. 🔪📰
16. 🐀🔗
17. 🐱🐶🦊⚰
18. 🐉🎨👧
19. 😈👉🛌
20.🌳 🛣

Londra Postası: Agatha Christie’nin Kitapları Yüz Yıldır Raflarda

Aaa bir de ne göreyim? Her hafta en az bir kere uğrarım bizim mahalle kütüphanesine. Çocuklar küçükken hiç çıkmazdık desem yalan olmaz. Küçücük şipşirin bir yerdir. Meğer Agatha Christie’nin kitapları basılalı 100 sene olmuş. O yüzden kütüphane çalışanları bir köşe hazırlamışlar. Sanmayın Londra’da bütün mahalle kütüphaneleri böyle. İşini zevkle yapmak diye bir şey var bu dünyada, değil mi? Agatha Christie 101

Dile kolay tam yüz senedir Agatha Christie, okumayı seven – dikkat edin polisiye seven demiyorum – okumayı seven insanları eğlendiriyor. Bu gidişle bir yüz sene daha eğlendireceğe benziyor. Yine dikkat edin “eğlendiriyor” diyorum, “eğitiyor, öğretiyor, aydınlatıyor” demiyorum. Çünkü bütün kitaplar ansiklopediler de dahil olmak üzere aslında insanları eğlendirmek için yazılır. Çünkü kimisi bilgilenerek eğlenir, kimisi gülerek eğlenir, kimisi düşünerek eğlenir, kimisi korkarak eğlenir, kimisi heyecanlanarak eğlenir, hatta kimisi ağlayarak eğlenir. Agatha’nın okurları da kafalarını çalıştırarak eğlenenlerdendir. Tabii bu sudoku ya da bulmaca çözmek gibi değilse de onlardan izler taşır. Agatha Christie, insan ilişkileri muammasından tutun da kelime oyununa, saat aritmetiğine, güneşin hareketlerine, gölge oyunlarına, bitkilerin ve hayvanların davranışlarına, insanların sağ veya sol ellerini kullanmalarına, zehirlerin kimyasal özelliklerine, hizmetçilerin huylarına, insan zekasının karanlık dehlizlerinde yatan tehlikelere varana kadar muhteşem bir bulmaca ağını edebi betimlemelerle ve olay örgüleriyle donatarak okuyucunun gözleri önüne serer. Bakın “edebi” diyorum. Bugün bir telefon mesajı uzunluğunda hikayeler söz konusu edebiyatta, bilmem biliyor musunuz? “Flash fiction” deniyor, yani bildiğimiz 15-20 sayfa hatta daha uzun olan ‘kısa’ hikayeler değil, bir anda yanıp sönen bir kıvılcım kadar kısa, bir paragraflık bile olmayan hikayeler. Bunlar var bugünlerde yurt dışında. Her şey gibi edebiyat da değişiyor, anlayacağınız. Fakat Agatha Christie, her zaman bizi orada bir el uzatımı uzaklıkta bekliyor. Evinizdeki kitaplığınızda, mahalledeki kütüphanenizde, ya da kitapçınızda… Yüz yıldır sizleri eğlendirmek için beklemekte… Belki de internette veya elektronik okuma cihazınızda bir tıklık uzaklıkta… Agatha Christie’nin, eminim ilk kitabı Ölüm Sessiz Geldi (Mysterious Affair at Styles) çıktığında, gelecek yüz yıl boyunca bu kitabının hatta tüm kitaplarının baskıda kalacağı aklına bile gelmezdi. Hem de bütün dünyada en çok satan kitaplardan olacakları- elektronik baskıları da cabası.

agatha christie 100

Ben ise bugün onunla mahalle kütüphanemde karşılaşıverdim. Tabii hazırlanan köşedeki kitap ve filmler mıknatıs gibi çekti beni. Sanki evdeki kitaplıkta yoklar diyeceğim ama aynı şey değil işte. Eski bir dostu ummadık bir anda süslenmiş püslenmiş karşınızda görmek gibi bir şey. Bir gülümseme yayıldı yüzüme. Uzanıp tek tek onları elime aldım. Arka kapaklarını okudum. Konularını hatırladım. Ne kadar eğlendirici olduklarını düşündüm ve hem Agatha’ya bravo dedim hem de kütüphane çalışanlarına. Birkaç resim çektim, belki hakkında yazarım diye. Tabii aklımdan ilk geçen @dedektifdergi olduysa da önce instagram hesabımda (@necvagesen) paylaşmadan edemedim.

Resimde elimde tuttuğum kitabın adı Paddington’dan 4.50 Treni. Gayet heyecanlı bir Miss Marple macerası. Bilmem okudunuz mu? Miss Marple’ın arkadaşı olan, kendi gibi yaşlı bir bayan Londra’ya günübirlik alışverişe gider. Akşama şehrine geri dönerken trende bir cinayete tanık olur. Resmen gözlerinin önünde genç bir adam, genç sarışın bir kadını boğazlar. Fakat bu cinayet yaşlı kadının seyahat ettiği trende gerçekleşmez. Yanındaki raydan geçen bir trende olur. Bir anlık yavaşlama ve jaluzinin aniden açılması cinayeti sinema gibi gözler önüne serer. Tabii kadıncağıza kimse inanmaz, arkadaşı Miss Marple’dan başka. Miss Marple’ın ilk işi ertesi günkü gazetelerde cinayet haberini aramak olur ama bulamaz. Bunun üzerine kolları sıvar. Gerek polis teşkilatında gerekse genel olarak toplumda bulunan, kadınlara ve özellikle yaşlı kadınlara karşı yapılan olumsuz ayrımcılık, iki arkadaşı yıldırmaz. Umursamadan araştırmalarını sürdürürler…Okumadınızsa tavsiye ederim.

Bu gidişle daha önce de söylediğim gibi bir yüz sene daha Agatha insanları eğlendirmeye devam edeceğe benziyor. Yüz sene sonrasını hayal edebiliyor musunuz? Biraz zor değil mi? Ama sanırım bir tek şeyden emin olabiliriz: Agatha yine raflarda olacak, eğer hâlâ raflar kaldıysa tabii. Belki de başa takılan sanal bir ekranda, kim bilir? Sağlıcakla kalın, işinizi severek yapın.

Hikaye: Ötelenmiş Ölüm

I

Olay yerine girer girmez, Komiser Cemal’in yüzü ekşidi. Düzinelerce olay yeri görmüştü ama şu is kokusuna halen alışamamıştı. İs kokusu bazen yangın demekti, bazen de patlama. Muhtemelen ikinci nedenden dolayı, Terör Şube de odadaydı.

“Hayırdır Kerem, siz neden buradasınız?”

“Haydi ama Cemal! Kokuyu sen de almışsındır, eski kurt!”

“Aldım almasına ama sizin aldığınız başka kokular da var demek ki…”

Yerdeki maktülün başına gelen Kerem Komiser, rengi kararmış yemek masasını işaret ederek konuştu, “Aldığım tek koku patlayıcı, Cemal. Biliyorsun, bir yerde patlayıcı varsa biz de varız…”

Masaya diktiği gözlerini yerdeki üzeri örtülü maktüle kaydıran Cemal Komiser, çömelerek elindeki telsizin anteniyle maktülün yüzünü açtı. Ellili yaşlarında olmasına rağmen cildi oldukça genç görünen kadının yüzünde çok sayıda derin çizik ve kesi vardı. Sağ yanağındaki cam parçası yer yer kana bulanmıştı. Boynun ön bölümüne saplanmış olan parça ise hem daha büyüktü, hem de daha kırmızıydı.

“Neler biliyoruz Tevfik?” diye sordu Cemal Komiser.

Elindeki not defterine göz atan genç polis yanıtladı, “Amirim, maktülün adı Neyzen Çoşkun. Kadın elli altı yaşında. Emekli estetisyenmiş. Patlama sonucunda etrafa saçılan cam parçaları nedeniyle hayatını kaybetmiş gibi görünüyor. Muhtemelen öldürücü darbeyi…”

“Boğazından almış. Evet, bu belli oluyor evlat. Ne diyor Olay Yeri Ekibi? Parça tesirli bir bomba mıymış?”

“Hayır amirim.”

“Bu camlar nereden gelmiş o halde?”

“Borcamdan.”

“Borcam mı? Nasıl?”

“Patlama tam burada olmuş. Masanın üzerinde yanmış karton kutu ve borcam parçaları bulundu. Odanın her yerine saçılmış. Ok gibi saplanmışlar. On yedi parça tespit ettik.”

“Nasıl borcam?”

O sırada içeriye geren Ayşe söze girdi, “Amirim, borcam; yapımında borik asit kullanılan ve bu sayede sıcaklık etkisi ile daha az genleşen, sıcaklığa ve sıcaklık değişimlerine direnç kazandırılmış cam türü…”

Bu yanıt üzerine bir anda ayağa kalkan Cemal Komiser, hızla Ayşe’ye doğru dönerek hiddetli bir şekilde konuştu, “Ayşe! Yine kitap gibi konuşmaya başladın! Ben onu mu soruyorum? Borcamda patlayıcının işi ne? Onu soruyorum!”

Amirinin sözleriyle beyaz yüzü kıpkırmızı kesilen Ayşe, kekeleyerek yanıtladı, “Şey, ben… Ben sadece biraz okudum işte…”

“Yanındakileri hep haşlarsın, değil mi Cemal? Hiç değişmemişsin!” dedi Kerem Komiser.

“Amirim beni uyardı sadece,” dedi Ayşe.

“Yanındakiler toy ama saygılı,” dedi Kerem.

“Ekibimden memnunum Kerem. Kıskanma. Git kendi ormanına dön!”

Tevfik tam kıkırdıyordu ki, amirinin sert bakışlarını üzerinde hissedip sustu.

“Kerem, ne tür bir patlayıcıdan bahsediyoruz?”

“Beni şaşırtıyorsun Cemal! Sen, bizden yardım mı istiyorsun? Birine bir şey mi danışıyorsun? Hayatta inanmam!”

“Gevezelik etme Kerem! Bir şey sorduk, adamı pişman etme.”

“Tamam tamam. Bu fırsatı kaçıramazdım, kusura bakma. Tamam artık, bakma öyle sert sert… Hmm… Ciddileşelim o halde. Şu anda pek bir şey bilmiyoruz biz de. İlk tahminim, düşük tesirli bir plastik patlayıcı olduğu yönünde. Amonyum nitrat da olabilir. Normalde tesirini arttırmak için çiviler, metal ve cam parçaları kullanırlar ama borcam… Ben de pek bir anlam veremedim.”

“Ne alaka değil mi şimdi? O halde bir örgüt işi değil gibi.”

“Öyle gibi duruyor Cemal, haklısın. Ama tam tetkik etmeden de kesin kanaat bildirmek doğru olmaz, bunu biliyorsun.”

“Biraz daha bu dosyaya salça olacağız diyorsun yani, yanlış mı anladım?”

“Ha ha, evet eski dostum, sıra arkadaşım. Tam üstüne bastın! Dosyanın bir ucundan da biz tutacağız. Dedim ya, bir yerde patlayıcı varsa muhakkak biz de varız!”

“Ne yapalım, uzakta oynayın ama. Yoluma çıkayım demeyin.”

“Tamam tamam, biz işimizi biliriz. Merak etme,” dedi Kerem ve kapıya doğru yöneldi. Tam çıkarken yarı dönerek Cemal’e seslendi, “Birine bir şey danışman da bir gelişmedir, değil mi?” dedi gülerek.

“Yaşlanıyorum be Kerem,” diye cevapladı Komiser Cemal hafifçe tebessüm ederek. Ayşe ile Tevfik şaşırdı, pek gülümsediğine şahit olmazlardı amirlerinin. Hemen ardından tekrar ciddileşti Cemal Komiser. Ayşe’ye dönerek, “Başka neler bulduk Ayşe?” diye sordu.

Ayşe ekibe yeni katılmıştı. Bu vaka, birlikte çıktıkları üçüncü cinayetti. Tecrübesiz ama hevesliydi Ayşe, oldukça iştahlıydı. Çalışkandı da. Cemal Komiser onun ekipte olmasından memnundu. Teknolojiyle de arası iyiydi Ayşe’nin. Kendisinin ve sakar Tevfik’in bu açığını kapatmasını iyi biliyordu genç kız.

Öğretmeninin sorusunu bilen bir öğrenci edasıyla, hevesle yanıtladı Ayşe, “Kadın estetisyenmiş amirim.”

Tevfik sözünü kesti, “Emekli estetisyen…”

“Hayır, emekli değil.”

“Nasıl ya? Burada emekli yazıyor…”

“Nerede? Facebook’ta mı? Onu ben de gördüm ama sosyal medyada her gördüğüne inanmamalısın, Tevfik!” dedi Ayşe gülümseyerek.

Tevfik kızardı ama altta kalmamak için söyleyecek sözü vardı. “Ben okuduğumu söylüyorum, inandığımı değil!”

Cemal Komiser söze girdi, “Bırakın didişmeyi! Ayşe, emekli olmadığı sonucuna nasıl vardın?”

“Yan odadaki malzemelerden amirim.”

“Ne malzemesi? Estetik mi?”

“Evet amirim. Botoks malzemelerinden tutun da bazı cerrahî aletlere kadar, birçok şey var dolaplarda.”

“Emekli olunca malzemeleri evine getirmiş olamaz mı?” diye sordu Tevfik.

“Hayır, emekli olmamış.”

“Bunu nasıl anladın?”

“Defterden,” diyerek elindeki siyah kapaklı ajandayı gösterdi Ayşe.

Uzatılan ajandayı eline alıp inceleyen Cemal sordu,” Ee?”

“Defterdeki randevulara bakarak maktülün evinde halen işini devam ettirdiğini anlayabiliyoruz.”

“Niye emekli yazmış o zaman?” diye sordu Tevfik, “Sosyal medyada emekli yazınca potansiyel müşterilerini kaçırmış olmuyor mu bu kadın?”

“Onun yanıtı da UYAP sorgusunda.”

“Taksit taksit anlatmasana kızım. Ağaç olduk burada,” diye homurdandı Cemal Komiser.

“Emredersiniz amirim. Neyzen Çoşkun, yani maktülümüz adına süren bir dava var. Yapılan işlemden memnun olmayan bir müşteri, Neyzen Hanım’a dava açmış. Üstelik yapılan soruşturmaya göre Neyzen Hanım’ın sertifikalı bir uzman olmadığı da ortaya çıkmış. Yani ortada nitelikli bir dolandırıcılık var. Sanırım o da bu nedenle muayenehanesini kapatıp işini evinde sürdürmüş.”

“Aferin be kızım. Helal olsun valla… Utan Tevfik, sen anca face’lerde gez!”

“Ama amirim…”

“Aması maması yok evladım. Bak, kız ayaküstü ne bilgiler edinmiş.”

“Sağolun amirim. Mutfakta Murat Bey var. Görmek ister misiniz?”

“Murat mı? O da kim?”

“Maktülün erkek arkadaşıymış. Bu akşam bu eve yemeğe davetliymiş.”

“Demek öyle, bir bakalım o zaman.”

Üç kişi, koridorun sonunda, dış kapının hemen sağında yer alan mutfağa geçtiler. Burada, ufak masanın başındaki ahşap sandalyede boynu bükük oturan ihtiyar bir adam vardı.

Komiser hemen lafa girdi, “Başınız sağolsun. Ben Komiser Cemal. Neyzen Hanım’ın cinayetini araştırıyoruz.”

İhtiyar adam seslice yutkunarak karşılık verdi, sesi çatallydı. Üzgün olduğu her halinden belli oluyordu. “Ben, ben çok üzgünüm…” dedi ve sözünü tamamlayamadan hıçkırıklara boğuldu.

Tevfik elini adamın omzuna koyarak onu teselli etmeye yeltendi. “Murat Bey, acınız büyük. Anlıyoruz ama lütfen bize yardımcı olun. Sizin vereceğiniz bilgiler çok önemli olabilir.”

Ayşe’nin uzattığı bir bardak sudan birkaç yudum alan adam, güçlükle de olsa devam etti. “Ben, ben Murat Cemişir. Kuaförüm. Neyzen ile arkadaştık. Henüz yeni sayılır…” dedi ve sudan birkaç yudum daha içti. “Bir süredir arkadaşlık ediyorduk. Önce normal arkadaş olduk. Hemen alt sokaktaki dükkânıma gelir giderdi. Sohbet, muhabbet giderek koyulaştı ve biz, şey, birbirimizi biraz daha yakından tanımak istedik. Bu akşam için beni yemeğe davet etmişti. Çok şaşırmıştım. Normalde hep dışarıdan yerdi. Mutfakla, yemek pişirmek ile hiç arası yoktu. Beni yemeğe davet edince, üstelik bana kendi elleri ile yemek yapacağını söyleyince, nasıl mutlu olduğumu anlatamam. İnsan… İnsan ikinci bahar şansını her zaman yakalayamıyor…”

Komiser Cemal söze girdi, “Murat Bey, peki Neyzen Hanım’ın bir düşmanı var mıydı? Aldığı tehdit falan? Bir davası varmış, bunu biliyoruz.”

“Evet, bana bahsetmişti. Birine botoks uygulamış. Ancak kadın memnun kalmamış ve onu şikâyet etmiş.”

“Bu işe yetkisi yokmuş,” dedi Ayşe.

“Evet yoktu. Ama eli çok iyiydi. Uzmanlık çoğu kez bir kâğıt parçasıdır, önemli olan yetenektir; safî yetenek. Benim de bir çırağım var, çıraklık sınavını veremiyor üç seferdir ama o kadar yetenekli ki kerata. Ne yani, belgesi yok diye kovayım mı onu?”

“Sağlık işi şakaya gelmez ama,” dedi Tevfik, “Belgesi olmadığı halde bu işlerle uğraşması çok büyük bir risk değil mi?”

“Öyle elbette ama müşterileri bunu bilirlerdi. Onlardan saklamazdı ki bunu. Fiyatı da ona göreydi. Büyük merkezlerde büyük paralarla yapılan işlemleri, çok daha uygun fiyatlara ama onlardan çok daha büyük bir ustalıkla yapıyordu,” dedi ihtiyar adam gözlerindeki yaşları silerek.

“Sizce davalı olduğu müşterisinin bu işte bir parmağı olabilir mi?” diye sordu Cemal Komiser.

Başını iki yana sallayarak yanıtladı Murat Cemişir, “Hayır, yani sanmam. Davalı olduğu kadın hemen üst komşusu, Nemide Hanım.”

“Üst komşusu mu?” diye şaşkın bir yüz ifadesiyle sordu Ayşe, “Komşusu ile mi davalık olmuş?”

“Eski komşuluk ilişkileri kalmadı artık!” diye söylendi Tevfik ama Cemal Komiser’in çıkışmasıyla sözleri dudaklarının arasında kaldı. “Yaşın kaç evladım senin? Nereden bileceksin eski komşulukları sen?”

“Haklısınız amirim, tecrübeli olan sizsiniz.”

“Yaşlı olan demek istedin galiba,” dedi Cemal. Tevfik bir kez daha kızararak, “Estağfirullah amirim,” demekle yetinebildi.

“Tekrar başınız sağolsun,” dedi Cemal Komiser ve Tevfik’e dönerek, “Şu üst kata bir çıkalım bakalım,” dedi. Mutfaktan ayrılırken de, halen masada iki büklüm oturmakta olan ihtiyar adama seslendi. “Murat Bey, şehirden ayrılmayın. Sizi aradık mı bulalım.”

Kimi zaman uyumlu çoğu kez de uyumsuz bir görünüm çizen üçlü, hızlı adımlarla üst kata çıktı. Tevfik kapıyı çalacaktı ki, kahverengi çelik kapı gıcırdayarak açıldı.

“Buraya geleceğinizi biliyordum,” dedi titrek bir ses, “Ben yapmadım.”

Kapının arkasından yüzünün yarısı gözüken sarışın kadına baktı Cemal, “Siz yaptınız diyen olmadı,” dedi.

Kapıyı tamamen açan kadın eliyle üçlüye içeriye girmelerini işaret ederken devam etti, “Ama diyeceksiniz.”

Salona geçen ekip, cam kenarındaki üçlü koltuğa geçti. Sarışın kadın oldukça bitik görünüyordu ama yüzünde hiç mimik yoktu. Komiser Cemal’e bakarak, “Kahve?” diye sordu.

“Evet, lütfen,” dedi Cemal. Kadın mutfağa yöneldi.

Amirine doğru eğilen Tevfik fısıldayarak, “Bu kadında tuhaf bir şeyler var. Hiç gözüm tutmadı. Yüzü de bir garip hem… Şey gibi, hani derler ya; poker yüzü… Hah tam da öyle işte!”

Ayşe araya girdi, “Kadın botoks mağduru Tevfik! Mimik falan yok işte. Zavallı kadın…”

“Tamam, susun şimdi biraz,” diyordu ki amir, elindeki tepsi ile salona girdi kadın. Herkes kahvelerini aldı, bardağından bir yudum alan Cemal Komiser sordu, “Nemide Hanım, değil mi?”

“Evet, doğru. Ben Nemide Berksu.”

“Olay saatinde neredeydiniz?”

“Burada, evimde. Başka nerede olacağım?”

“Bunu kanıtlayabilir misiniz? Şahidiniz var mı?”

“Hayır yok. Ben yalnız yaşıyorum. Burada, kitaplarımla vakit geçiririm hep,” diyerek eliyle salonun duvar dibindeki büyük ahşap kitaplığı gösterdi. Kitaplıkta yerden tavana dek, dizi dizi yüzlerce kitap vardı. Kadın devam etti, “Şey, yüzümden dolayı pek dışarı çıkmıyorum. Bilirsiniz, insanlar. Her şeyle dalga geçmeye bayılırlar…”

“Neden davalık oldunuz Neyzen Hanım ile?”

“Nedeni açık değil mi? Yüzümü mahvetti! Mimiklerim, ifadelerim… Hepsi gitti!”

“Onun bir uzman olmadığını biliyor muydunuz?”

“Evet biliyordum.”

“O zaman, bu riski zaten göze almış olmuyor musunuz?” diye sordu Tefik.

“Haklısınız, ama eli çok iyiydi. Referanslarını gördüm, onlarcasını hem de. Onlarda hiç bir sorun yokken bende oldu! Bence bunu bilerek yaptı!”

“Bunu neden yapsın? Aranızda ne gibi bir sorun vardı?”

“Benim sevgilime göz koydu da, o yüzden!”

Ayşe şaşkın bir ifadeyle sordu, “Kime?”

“Ne yani? Benim yaşımda bir kadının sevgilisi olamaz mı?”

“Onu kastetmedim. Yoksa…”

“Evet, genç hanım. Murat’tan bahsediyorum.”

“Murat Bey sizin sevgiliniz miydi?”

“Platonik bir durumdu diyebiliriz. Murat benim kuaförümdü. Seviyordum onu, açılacaktım. Bunu en yakın arkadaşım, komşum Neyzen ile paylaşmıştım. Onu Murat’la da tanıştırdım. Bana akıl veriyordu. Şöyle yap, böyle konuş diyordu. Sonra bana bir gün dedi ki…” dedi Nemide Berksu. Yutkundu, gözleri doldu ve devam etti, “Murat’ı etkilemek istiyorsan sana bir kaç dokunuş yapmam gerekiyor, dedi. Ben estetik işlerine karşıydım. Doğal olandan, doğal olmaktan yanaydım. Ama işte, yaşımdan dolayı…” dedi ve artık soğumuş olan kahvesinden bir yudum alarak konuştu, “Yaşımdan dolayı açılamıyordum Murat’a…”

“Ama Murat Bey de yaşlı değil mi?” diye sordu Tevfik. Ayşe kırılan pota engel olmak istercesine araya girerek düzeltti, “Şey, yani onun da yaşı yaşınıza denk demek istedi, değil mi Tevfik?”

“Evet evet, öyle tabii.”

“Kibarlık size çok yakışıyor genç hanım,” dedi Nemide Hanım ve devam etti, “Ama genç adam da haklı. Evet, o da yaşlı ama işte erkekleri bilirsiniz. Genç de olsalar, yaşlı da olsalar gözleri hep daha genç olanda, değil mi Komiserim?”

Bakışların kendisine kaydığını farkeden Komiser Cemal, ciddiyetini bozmadan konuştu, “Lütfen devam edin, Nemide Hanım. Sizler de işinize bakın, ikiniz de!”

Bunun üzerine Nemide Berksu konuşmasına devam etti, “Tamam komiserim, kızmayın hemen. Sinirlerim bozuk işte, bazen ağzımdan ne çıktığına dikkat edemiyorum, kusuruma bakmayın. Yaşım, diyordum, yaşım ileri… Ne yalan söyleyeyim, Murat bana bakmaz diye düşündüm. Neyzen de böyle düşünüyordu, bana estetik işlem yapmayı teklif etti. Daha genç görüneceksin dedi. Sana bakar Murat dedi. Ben de…” diyerek yutkundu.

“Siz de kabul ettiniz,” dedi Komiser Cemal.

Başını aşağı yukarı sallayarak onayladı sarışın kadın, “Evet, istemeyerek de olsa ettim.”

“Sonra? Sonra ne oldu? Yani nesinden memnun kalmadınız?” diye sordu Tevfik.

Ayağa kalkan ev sahibi yavaş adımlarla kitaplığa doğru yürüdü ve ellerini hemen karşısındaki rafa dayayarak yanıtladı, “Belli olmuyor mu delikanlı? Yüzümde mimik yok! ‘Maske yüz’ diyorlar buna uzmanlar… O hain şıllık, yaptığı botoks iğneleri ile mimiklerimi yok etti!”

“Siz bunu kasten mi yaptığını düşünüyorsunuz?” diye sordu Cemal.

“Gayet tabii,” dedi Nemide Hanım, “Başka neden yapsın? Diğer tüm müşterilerinde olmayan yan etkiler bende mi ortaya çıktı? Bir tek benim yüzümde mi kaydı elleri?”

“Haklı olabilirsiniz, anlattıklarınız tutarlı,” diye yanıtladı Komiser Cemal. “O zaman…” dedi ama ev sahibi sözünü kesti. “Hayır tabii ki, onu ben öldürmedim. Bu dünyada onu öldürmek için haklı gerekçelerim olsa da, katili ben değilim Komiser Bey. Demek ki başkalarının da gerekçeleri varmış. Artık ne yaptıysa…”

Elindeki kahve kupasını sehpaya bırakan Komiser Cemal, birdenbire ayaklandı. Onu gören iki genç polis de peşinden ayağa kalktı.

“Başka sorumuz yok, Nemide Hanım. Bizden sonra iki memur arkadaş gelip ifadenizi alacak. Lütfen şehirden ayrılmayın. Sizi aradık mı bulalım.”

“Tabii, olur,” dedi Nemide Berksu mırıldanır bir sesle ve misafirlerini kapıya kadar geçirdi.

Merdivenlerde yankılanan üç çift ayak sesinin arasında Ayşe sordu, “Amirim, sanki bu kadın yapmamış gibi? Siz ne dersiniz?”

“Ben de pek işkillenmedim Ayşe. Yine de işimizi şansa bırakmayalım. Nemide Hanım’ın tanığı yok. Son görüşmelerinin kaydını çıkarttıralım. Parmak izlerini de çalışalım. Dava açtığına göre avukatı da vardır sanırım, onunla da bir görüşün yarın,” dedi Cemal.

“Emredersiniz amirim,” dedi Tevfik.

 

II

 

Cinayet Büro’nun eski demirbaş mobilyalarla döşenmiş odasının tam ortasındaki sehpaya uzatılmış ayaklar, yaşlı duvarlarda yankılanan sesle havalanıp uzaklaştı.

“Sana bir daha ayaklarını bu sehpaya uzatma demedim mi lan ben? Hayvan evladım!”

Ne olduğunu anlayamadan kendini ayakta bulan Tevfik kıpkırmızıydı yine. “Afedersiniz amirim, dalmışım,” diye kendini savunmaya koyuldu ama amiri buna müsaade etmedi, “Şimdi sana bir dalacağım, göreceksin dalmayı! Kalk git, çay kap gel!”

O sırada, elinde dizüstü bilgisayarı ile Ayşe girdi içeriye. Gülümsüyordu. Amirini görünce birden ciddileşti.

“Hayırdır Ayşe? Bu ne keyif sabah sabah?”

“Şey, amirim. Bir karikatür görmüştüm de, onu gösterdim Fatma’ya.”

“Fatma kim?”

“Narkotikten, amirim. Akademiden devrem…”

“Vaay, Ayşe… Ağzına yakışıyor ha bu devrem muhabbeti,” diye gülümsedi Komiser Cemal. Ardından ekledi, “Peki şu karikatür neymiş? Bana da gösteriver.”

“Belki siz komik bulmazsınız amirim.”

“Niye? Ara sıra sert davranıyorum diye hiç mi gülmeyeceğiz be kızım? Göster bakalım sen.”

Peki anlamında başını sallayan Ayşe, bilgisayar ekranını sandalyede oturan amirine çevirerek bir yandan da bilgi verdi, “Umut Sarıkaya’nın bir karikatürü amirim. Borcam ile ilgili.”

“Borcam mı? Dünden sonra mı aklına geldi?”

“Aklıma gelmedi amirim. Dünkü vakadan sonra sosyal medyada görünce bu kadar olur dedim. Komik geldi.”

Kaşlarını çatarak okumaya başladı Cemal karikatürdeki balonları, okudukça yüzü yumuşadı ve sonunda da yanaklarına bir tebessüm oturdu. Bu durum Ayşe’yi de keyiflendirdi, “Sizce de komik değil mi amirim?”

“Hah, evet komik geldi bana da kızım. Demek bir tane borcam üretmişler, tüm ülkeyi elden ele dolaşıyormuş ha? Ha ha!”

İkilinin muhabbetleri, elinde çaylarla odaya giren Tevfik ile sekteye uğradı.

“Çaylar geldi amirim. Taze simit de gelmiş, onlardan da kaptım.”

“Kaç tane aldın oğlum?”

“Üç çay, dört simit amirim.”

“Neden bir simit fazla?”

“Size bir özür hediyesi amirim.”

Cemal’in yüzündeki gülümseme yitip gitti. Tekrar o asık ifade yerleşti suratına.

“Ne gerek var evladım böyle şeylere? Şımartmayın beni,” dedi ve uzanıp paketten iki simit aldı. Tekrar gülümsedi ve “Madem zahmet etmişsin, boşa gitmesin nimetler,” dedi. Simitlerin tekini yarısına kadar ısırıp dolu ağızla konuşmaya başladı, “Otopsi raporu çıktı mı gençler?”

Tevfik atıldı, “Yok amirim, henüz çıkmadı. Yarın sabaha diyorlar ama sıkıştırıyoruz. Muhtemelen akşama sonuç alırız.”

Simidin kalan yarısı da yok olmuşken Cemal ciddiyetini koruyarak devam etti, “İyi iyi. Boş bırakmayalım.”

Ayşe araya girecekti ki, masadaki telefonun zırıltısı odada yankılandı. Telefonu Tevfik açtı.

“Amirim, Murat Bey gelmiş. Sizinle görüşmek istiyormuş.”

“Murat kim? Haa, yoksa…”

“Evet amirim. Dünkü yaşlı adam.”

“Odama alın da konuşalım.”

Bu talimat üzerine Ayşe adamı Cemal Komiser’in odasına aldı. Bu küçük odada, şimdi yaşlı adam ve üç polis duruyordu.

Komiser söz aldı. “Hoşgeldiniz Murat Bey. Bizimle ne konuşmak istiyordunuz?”

“Merhaba komiserim. Ben, ben dün çok sarsılmıştım. Korkmuştum da…”

“Korktunuz mu? Neden?” diye sordu Cemal Komiser. Üçlünün karşısında, sandalyede oturan adam her kelimesinde küçülüyordu sanki.

“Dün demiştim ya… Neyzen bana yemek yapacaktı diye…”

“Evet demiştiniz,” dedi Ayşe.

“Neyzen’in mutfakla arası yoktu. Yemek pişirmez, hep dışarıdan yerdi.”

“Evet amca, sadede gelsek,” dedi Cemal Komiser.

“Geliyorum tamam,” dedi Murat Bey ve devam etti, “Mutfakta doğru dürüst kap kacağı da yoktu. Bana sevdiğim yemeği sordu, ben de fırında makarna dedim. O da benim için pişirmek istedi. Bunun için borcam gerekiyordu.”

“Borcam mı?” diye sordu Tevfik gözlerini kocaman yaparak. Ayşe de pek farklı görünmüyordu.

“Evet, borcam,” dedi Murat Bey, “Benim evde vardı bir tane. Hediye gelmişti. Kaç zamandır da öylece duruyordu. Ben de alıp onu Neyzen’e götürdüm.”

Cemal Komiser birden ayağa kalktı, hiddetli görünüyordu.

“Bunu neden dün söylemedin be adam? Ne saklıyorsun?”

Adam şimdi daha da küçülmüş, iyice iki büklüm olmuştu. Üstelik bu sefer ağlıyordu da.

“Korktum dedim ya,” deyip yutkundu ve konuşmasına devam etti, “Nasıl olmuş anlamadım. Borcam kutusunda bomba varmış dediler. Hem vicdanen mahvoldum, hem de katil konumuna düştüm. Karışık duygular yaşıyorum dünden beri. Çok korktum. Bu yaştan sonra hapse düşemem ben,” dedi ve hıçkırarak ağlamaya başladı.

“Ayşe, söyle içeridekilere Murat Bey’i götürüp bir yüzünü yıkasınlar. Sonra yine buraya alalım.”

“Emredersiniz amirim,” dedi Ayşe ve Murat Bey’in koluna girerek onu içeriye götürdü. Hemen ardından ise odaya geri döndü. “Ne düşünüyorsunuz amirim? Bu adamın patlayıcı ile ne işi olur?” diye sordu.

“Benim de pek inanasım gelmiyor. Pek bağdaştıramadım yani. Yine de Murat Bey’in GBT’sine bir bakın. Son görüşmelerini de çıkarttıralım.”

Halen ayakta durmakta olan Ayşe sandalyesine geçerken mırıldandı, “Amirim, size gösterdiğim karikatürü hatırlıyor musunuz?”

“Karikatürlerle harcayacak vaktimiz var mı kızım sence?”

“Biliyorum amirim ama Murat Bey bu borcamı nereden almıştır acaba?”

“Ne demek istiyorsun?”

“Belki ona da hediye gelmiştir.”

Bu sırada Murat Bey odaya geri geldi. Sakinleşmiş görünüyordu. Komiser Cemal sordu, “Murat Bey, peki siz bu borcamı nereden aldınız? Mağazadan falan mı?”

“Yok, satın almadım. Bana hediye gelmişti.”

Ayşe havaya sıçradı, “Ben demiştim amirim!”

“Tamam tamam, şımarma hemen,” diye uçuşan genç polisi yerine oturtan Cemal, tekrar adama döndü, “Kim getirdi bunu size?”

“Düşünmem gerek. Hmm… Sigara… Bir sigara içebilir miyim?”

“Normalde izin yok ama iyi gelecekse yakın bari. Bir tane de bana verin.”

Tevfik atıldı, “Amirim, bırakmaya çalışıyordunuz ama…”

“Bir taneden bir şey olmaz be evlat, ver bakalım babalık.”

Odanın havası dumanlandıktan hemen sonra Murat Bey devam etti, “Evime taşındığım sıradaydı… Evet, yaklaşık bir sene kadar önceydi. Kuzenim Yiğit getirmişti bana onu. Ama neden böyle bir şey yapsın ki?”

“Onu da sorup öğreniriz, merak etmeyin,” dedi Komiser Cemal. Ardından yanında outran ikiliye talimat verdi, “Ayşe, Tevfik! Gidin bulun şu Yiğit’i de, öğrenin bakalım. Ama geç de kalmayın, oyalanmayın!”

Ayşe ile Tevfik, Murat Bey’den kuzeninin adresini alıp odadan çıktıktan sonra Cemal adama döndü, “Murat Bey, şimdi gidebilirsiniz. Ancak söylemek zorundayım ki, şu anda elimizdeki şüphelilerden birisiniz. Sizi gözaltına alacak değilim. Ama şehirden ayrılayım demeyin sakın.”

“Tamam, Komiserim,” dedi Murat Bey ve ağır adımlarla, gözyaşlarını silerek Cinayet Büro’dan ayrıldı.

 

III

 

Odasında bir uçtan diğerine volta atmakta olan Cemal Komiser saatine baktı, beşe geliyordu. Kaşları çatıldı. Yardımcıları saatlerdir ortalıkta yoklardı! Oysaki basit bir soruşturma yapıp geleceklerdi. Gelince onlara muhakkak kızacaktı. Evet, tam da öyle yapacaktı. Tam bu sırada kayıp ikili odaya girdi.

“Hoşgeldiniz gençler! Az daha dolaşsaydınız! Mesaiyi yemenize şunun şurasında ne kaldı!”

Oldukça yorgun görünen ikiliden Tevfik savunmaya geçti, “Amirim, vallahi bildiğiniz gibi değil. Oradan oraya koşuşturup durduk. Kaç vasıta değiştirdik sayamadım. Akbilimiz ağladı! Bize bir ekip arabası vermiyorsunuz ki?”

“Bak hergeleye! Rahat rahat sürtün diye bir de devletin arabasını, benzinini mi verecektik emrinize? Neredesiniz kaç saattir?”

Ayşe söze girdi, “Amirim nerelere nerelere gittik, bir bilseniz…”

“Buldunuz mu Yiğit’i?”

“Evet, bulduk,” dedi Ayşe, “Bulduk ama netice elde edemedik.”

“Ne demek elde edemedik?”

“Ona da hediye gelmiş amirim.”

“Ee?”

“Onun verdiği ismi arayıp bulduk. O da bir isim verdi. Sonraki de, ondan sonraki de…”

“Senin şu karikatür gerçek oldu desene be kızım.”

“Aynen amirim. Tam on iki farklı isim elde ettik ve hepsini de gidip bulduk. Allah’tan, hepsi de İstanbul’da ikamet ediyorlarmış.”

“Hepsini bulduk demesene kızım!” dedi Tevfik.

“Nasıl?” diye sordu Cemal Komiser yüzünü ekşiterek. Yükselmekte olan dalgayı farkeden Ayşe açıklamaya başladı, “Amirim, son ulaştığımız isim olan Burak Açıkel’e ulaşamadık da… Onu söylüyor Tevfik.”

Sandalyesine oturan Komiser daha fazla izahat beklercesine ellerini iki yana açarak baktı. Ayşe devam etti, “Amirim, Burak Açıkel bundan tam sekiz ay önce vefat etmiş.”

“Nasıl olmuş bu olay? Doğal ölüm mü?”

“Hayır. Aracına konan bombanın infilak etmesi ile can vermiş. Olayın faili de bulunamamış.”

“Dosyasına bakalım. Arşivden isteyin.”

“Elimizde bir isim daha var amirim,” diye araya girdi Tevfik, “Tuncay Erbülek.”

“O da kim?”

“Burak’ın annesi verdi bu ismi. Burak üniversite öğrencisi olarak ayrı eve çıktığında ona da borcamı annesi vermiş.”

Başını ellerinin arasına alan Cemal Komiser bir kez daha sordu, “Peki annesine kim vermiş bu kahrolasıca borcamı?”

“Nihat Soral amirim.”

“Burnuma pis kokular geliyor gençler. Kalkın çıkıyoruz. Ayşe, hemen adresini bul şunun. Biz aşağıda arabada bekliyoruz.”

On dakika kadar bir beklemenin ardından arabadaki sayıyı üçleyen ekip yola koyuldu. Ayşe kendisinden bilgi bekleyen amirini daha fazla merakta bırakmadı. “Amirim adamımız Kozyatağı’nda oturuyor. Emekli kimya mühendisiymiş.”

“Bak sen şu işe. Adam şarıl şarıl şüpheli be evlatlarım. Tevfik, hadi bas gaza oğlum…”

Bunun üzerine emektar gri ekip arabası hızla İstanbul arterlerini yararak hedefe vardı. Ekip araçtan inerek önüne geldikleri villanın bahçe kapısından girdi. Eve şaşkın gözlerle bakan Tevfik, hayretini daha fazla gizleyemedi. “Eve bak be! Ömür billah çalışsak böyle bir evde oturamayız biz!”

“Genel konuşmamak lazım evlat ama derler ki,” dedi ve bir sigara yaktı Cemal Komiser. Tevfik’in “İçmemelisiniz!” minvalindeki bakışları eşliğinde bir nefes çekerek devam etti, “Çok laf yalansız, çok mal haramsız olmaz derler…”

Ayşe başını salladı. Evin bahçesi o kadar ihtişamlı ve büyüktü ki, evin kapısına gelene dek Komiser’in sigarası dibine varmıştı.

Kapıyı, kıyafetinden hizmetçi olduğu anlaşılan bir kadın açtı. Konuşması yabancı uyruklu olduğunu düşündürüyordu. Kadın üçlüyü girişteki geniş salona aldı ve yerlerini gösterdi.

“Beyefendi birazdan gelecekler,” dedi ve salondan ayrıldı. Çok geçmeden içeriye uzun boylu, kır saçlı ve şık giyimli bir adam girdi. Selam dahi vermeden duvar dibindeki bara benzeyen bölmeye yürüdü ve burada durdu. Eline bir şişe alarak kapağını açtı ve arkası dönük halde sordu, “Ben viski içiyorum. Sizler?”

Tevfik boş bulunup atılacak oldu ama komiserinin sesi ile sustu.

“Biz görev başında kullanmıyoruz beyefendi!”

“Sinirlenmeyin canım, illâ alkollü içecek alacak değilsiniz. Kahve? Çay? Su?”

“Bir şey içmeyeceğiz,” dedi Komiser, “Size bazı sorularımız olacak!”

Adam yüzünü ekibe döndü. Gülümsüyordu. “Aslında sizleri daha erken bekliyordum. Biraz geciktiniz.”

“Bu da ne demek? Bizimle dalga mı geçiyorsunuz?” diye cevap verdi Komiser.

“Yok, beni sakın yanlış anlamayın. Buna çok üzülürüm. İzin verirseniz şöyle oturup izah edeyim. Ayakta içki içmek dokunuyor da bana,” dedi ve hemen önündeki tekli koltuğa oturdu.

“Dediğim gibi, daha önce gelirsiniz sanıyordum. Aslında ilk başta beni yakalayamayacağınızı düşünmekteydim. Belki de gerçekten öyle olacaktı. Ama işte, karşımdasınız…”

Bir şey sormaya hazırlanan Ayşe’yi bir el hareketi ile susturan Komiser Cemal, soru sorma sırasını kendine verdi, “Siz hangi olay nedeniyle burada olduğumuzu düşünüyorsunuz?”

“Hangisi olacak? Patlayan otomobil!”

“Ne oldu orada?”

“Ne olacak… Hiç günahsız bir genç yitip gitti. Ben de çok üzüldüm ama yapacak bir şey yok. Kötü şans!”

“Devam edin.”

“Yıllar önceydi. Yeni mezun, çulsuz bir mühendistim. Henüz iş bulamamıştım. Bir kızı sevdim. Ah, bir görseniz… Dünya güzeliydi. O da bana boş değildi. Usturuplu davrandım. Ailem yoktu belki ama gidip kızı ailesinden istedim. Onun da ana babası yoktu. Benzeşiyorduk, çok iyi bir çift olabilirdik. Ama o ablası yok mu? Vermedi bana kardeşini. Neymiş, beş parasızmışım. Bana vermediler Fatma’yı! Zengin bir köy ağasına verdiler. Onu da, beni de koca hayat boyu mutsuzluğa mahkûm ettiler!”

“Ne alakası olduğunu halen anlayamadım ben,” dedi Tevfik.

“Anlatıyorum ya işte. Ben de hırs yaptım. Çalıştım, didindim. İnanın çok ama çok çalıştım ve bu serveti edindim. Emin olun, hepsi ama hepsi alın teri ile kazanıldı. Her şeye sahip oldum. Yani, neredeyse her şeye… Fatmam olmadıktan sonra neye yarar ki? Sonra bir gün,” dedi ve bardağından büyük bir yudum alarak devam etti, “Bir gün öğrendim ki Fatmam, kocası tarafından darp edilmiş. Hastaneyi bulup başına vardım ama artık çok geçti… İnanır mısınız bilmem ama Fatmam bana kalırsa şu anda cennette. Başka bir yere ait değil çünkü o,” dedi.

“O zaman bu bir intikam işi,” dedi Cemal.

“Gayet tabii,” diye yanıtladı Nihat Soral, “Araştırıp buldum o namussuz köy ağasını. Sonra, parası neyse verip evimde bir laboratuvar kurdum. Bahçemden elde ettiğim gübreyi zenginleştirip yeter miktarda patlayıcı malzeme ürettim.”

“Demek öyle! Sonra ne oldu?”

“Gazeteleri okumadınız mı? Tabii uzun zaman oldu. Zengin ve ünlü köy ağası çiftlik evinde, haradaki patlamada öldü!”

“Bak sen! Otomobile gelsek beyefendi!”

“Evet, sıra şimdi ona geldi. İntikamımı kısmen almıştım ama yeterli değildi. Ölmesi ve bedel ödemesi gereken biri daha vardı! Remziye Açıkel…”

Ayşe araya girdi, “Bu soyisim yabancı gelmiyor,” dedi ve telefonundaki notlarına göz attıktan sonra Nihat Soral ile aynı anda aynı şeyi söyledi, “Burak Açıkel’in annesi!”

“Aynen öyle küçük hanım,” dedi Nihat Soral, “Bizi ayıran gaddar kadın! Sözde abla!”

“Ama ölen Burak olmuş,” dedi Tevfik.

“Arabayı hediye olarak oğluna vereceğini nereden bilebilirdim,” diye homurdandı viskisini yudumlayan adam.

Komiser Cemal ayağa kalktı ve adama doğru bir kaç adım atarak, “Peki borcam olayı nedir?” dedi.

“Ha, evet borcam. Aslında Remziye için ilk planım o borcamdı. Özenle hazırlamıştım kutuyu. Paketi açar açmaz son nefesini verecekti, hem de lâyıkıyla! Ama olmadı! Bir türlü o kutlu haber gelmedi. Aylar geçse de gelmedi. Ben ise çok sabırsızdım. Derhal yeni bir plan yapıp otomobili hazırladım. O patladı patlamasına ama yanlış yolcuyla!”

“Seni cani herif!” diye ayağa fırladı Tevfik, “Kaç kişiye kıymışsın!”

“Ama önce onlar bize kıydı, öyle değil mi? Bu arada… Bir dakika! Neden borcamı sordunuz şimdi ve nereden biliyorsunuz?”

“Burada küllük var. Sigara içebiliyor muyuz?” diye sordu Cemal Komiser. Adam başını sallayınca da tereddütsüz çakmağını çıkarıp sigarasını yaktı. Ortalık duman olmuşken konuştu Komiser, “Senin o borcam. Döndü dolaştı… Ve dün bir kadının canını aldı! Üç etti be adam! Üç can aldın! Bire üç…”

“Evet, haklısınız Komiser Bey. Biraz ağır olmuş olabilir. Ama bu kadarını tahmin edemedim. Ben sadece içimin soğumasını istedim!”

“Neden peki?” diye sordu Ayşe, “Neden şimdi konuştunuz? Tüm bunları kendiliğinizden itiraf ettiniz?”

“Vicdan küçük hanım, vicdan…” diye yanıtladı Nihat Soral, “Gece geç vakitlerde, herkes sustuğunda bir şey dile gelir; vicdan… Ne yaparsanız onu susturamazsınız. Para, pul, şan, şöhret… Hiç biri ama hiç biri, vicdanınızın çığlıklarını bastıramaz. Ve ben artık buna dayanamıyordum…”

Sigarasından son bir nefes daha çeken Komiser Cemal küllükteki işini bitirip Tevfik’e dönerek, “Haydi oğlum, tak kelepçeleri… Merkeze gidiyoruz,” dedi ve ardından Ayşe’ye döndü. “Kızım, sen de bak bakalım… Bize göstereceğin başka karikatürler var mı?”

Hikaye: Mavi Gözlü Dev Şehit

“Hani bazı insanların heybetinden korkulur ya, işte onlardandı benim abim. Gözü kara, gönlü genişti. Gözü kara dediğime de bakmayın. Masmavi, gök gibi gözleri vardı. Bir gün bana,

Kardeşim, insan derdi kadar insandır, o yüzden bu hayatta derdin olacak.

Sorma bana senin derdin ne diye.

Herkesin derdi kendisi kadardır.

Kiminin derdi memleketin dağlarında, sokaklarında aç kuş bırakmamaktır.

Kiminin derdi vatandır, kimininki ise neyse kötü konuşturma beni.’ demişti.

Benim abim vatan sevgisini, canını vererek göstermiş koca bir küheylandı. Daha dün gibi hatırlarım, vatanın evlatları zehirlenmesin diye günlerce uyuşturucu sevkiyat güzergâhında yatıp kalktığını. Kendi ufacık, el kadar Kemal’ini kundakta, anasını da geceler boyu merakta bırakıp başkalarının çocukları için koşuşturduğunu. Çocukken de böyleydi bu herif. Afyonkarahisar’da büyümüştük. Her ne kadar Egeli deseler de Anadolu’nun bozkırlarından birinde, soğuğunun sertliğiyle terbiye olmuştuk. Anamın bize, o kar kıyamette, kuzine sobada yaptığı patates közlemelerini, mercimekli bükmelerini hatırlarım. Sırf ben çok seviyorum diye kendi patatesini de verir fısıldayarak ‘Anneme söyleme tamam mı?’ derdi. Ta o yaşta bile kendini düşünmez, önce hep başkalarını önemserdi. İşte ben, örnek aldığım bu koca yürekli polis sayesinde jandarma olmuştum. Ama hayatımda ilk defa kızmıştım ben bu adama. Hayatımda ilk defa nefret etmiştim ondan. Beni ve henüz yedi yaşındaki Kemal’ini bırakıp gittiği o gün. Daha evlenmemişken, âşık bile olmamışken, hem de hiç bilmezken, yeğenime babalık yapmak zorunda kaldığım o gün kızmıştım işte ona. Bugün hayatta en çok sevdiğim de en çok nefret ettiğim de abimdir benim için.”

 

Geçmişten, çok eskilerden çekip almıştı Halil öğretmenin sesi Ensar’ı. Kafasını toparlayıp neden orada olduğunu hatırlamaya çalışmış ve sonunda Kemal’in okulda arkadaşı ile kavga etmesi yüzden geldiğini hatırlamıştı. Okulun bahçesinde cıvıl cıvıl oynayan çocukların anılarına çıkardığı yolculuğa ara vermek zorunda kalmış ve Halil öğretmeni dinlemeye başlamıştı.

“Ensar Bey, Kemal okula başladığından beri benim öğrencim. Babası şehit olmadan kısa bir süre önce onunla da konuşmuştum bu konuyu. Kemal hiperaktif bir çocuk. Ama aynı zamanda çok da zeki bir çocuk. Tabi bir de anne ve baba eksikliğini de düşünürsek, tüm bunlar arkadaşlarıyla anlaşmasını olumsuz yönde etkiliyor. Benin fikrim onunla daha çok zaman geçirmeniz. Anne ve baba eksikliğini ancak siz azaltabilirsiniz. Çünkü her sohbetimizde babası gibi güçlü ve sizin gibi korkusuz olmak istediğini söylüyor. Hatta büyük bir polis olup tüm katilleri yakalayacakmış. Farkındasınızdır ki bu cümle bile baba özlemini apaçık belli ediyor. Biliyorum, size amca yerine baba diyor. Ve kaybettiği baba özlemini sizde arıyor. Bence onunla daha çok zaman geçirmelisiniz. Bu arada yeni görev yeriniz hayırlı olsun. Şaşırmayın, Kemal’den duydum. Dediğim gibi sizden ve babasından çok bahsediyor.”

“Hımm, anladım. Tepkim için kusura bakmayın. Şaşırdım biraz. Tavsiyeniz için teşekkür ederim. Ayrıca haklısınız Halil Hocam, daha çok zaman geçirmeye çalışacağım Kemal ile.”

***

Henüz oluşum aşamasındaydı Ensar’ın ekibi. İl Jandarma Komutanlığı Cinayet Büro Amirliğine atanmıştı. Teşkilatta bu birim yeni kurulmaya başlanmış ve alanında uzman kişileri atamışlardı. Teklif geldiğinde İstanbul’un her yerinde at koşturabileceğini öğrenince sorgusuz sualsiz kabul etmişti. Şimdi İstanbul kazan o kepçe, dönüp duracaktı içinde.

“Alo, Ensar Yüzbaşım!”

“Emredin Komutanım!”

“Beyazıt meydanında bir ceset bulunmuş. Olay polisin. Biliyorum, ekibin hala yeterli mevcuda ulaşmadı ama yardımcını da al git. En azından gözlemci olarak bulunun.”

“Anlaşıldı Komutanım.”

Sabahın yedisinde, İstanbul’un iliklere işleyen soğuğunda, ciğerlerine çektiği nefesle başlamışlardı yeni güne. Polis olay yerindeki işlerini neredeyse bitirmek üzereydi.

“Günaydın Sezai Başkomiserim.”

“Hayırdır Ensar Yüzbaşım? Hoş geldin.”

“Sağ olasın. Gözlemci olarak geldik. Nedir durum?”

“Alnından vurulmuş. 19 yaşında bir erkek. İstanbul Üniversitesi öğrencisi. Muhtemelen susturucu kullanılmış. Yoksa böyle bir yerde, bu kadar geç bulunmazdı ceset.  Kapatmışlar bir de üstünü kartonla. Kimsede açıp bakmamış, muhtemelen evsiz sandılar. Bu iki arkadaş, hava aydınlanıp toprağa damlamış kanı gördüklerinde haberimiz oldu. Şimdilik bu kadar. Gelişme oldukça bilgi veririm sana. Beklemenize hiç gerek yok.”

“Eyvallah Sezai Başkomiserim. Eyvallah.”

Baştan savılmışlığın siniriyle ayrılmıştı Ensar. Yardımcısı Murat Üsteğmen bilirdi ki böyle zamanlarda sessiz kalmak can güvenliği için en makbul olanıdır.

“Görüyor musun Murat? Adam ayaküstü başından savdı bizi.”

“Biraz öyle oldu Komutanım. Bilirsiniz, yiğitliğe bok sürdürmek istemez Sezai Başkomiser.”

“Lan oğlum, eyvallah da insan nezaketen de olsa kalabilirsiniz der. Ezberlemiş üç beş kelimeyi, bir de gelişme oldukça bilgi veririm sana diyor. Neyse sistemden bakalım ne var ne yok diye. Allah’tan tüm bilgileri hemen sisteme girmek zorunlu oldu da beyefendinin keyfini beklememiz gerekmeyecek.”

“Telefonunuz çalıyor komutanım.”

“Ha tamam. Aloo, efendim babacığım. Tamam, gelirken alırım olur mu? Ben de seni seviyorum bir tanem. Hadi öpüyorum, güle güle.”

“Kemal mi komutanım?”

“Evet. Kerata pastel boya istiyor. Benim resmimi çizecekmiş.”

“Maşallah komutanım. Çok akıllı bir çocuk.”

“Öyle Murat. Kendi çocuğum olsa ancak bu kadar severdim herhâlde.”

***

Akşama doğru birçok bilgi sisteme girilmişti.

“Komutanım, sisteme neredeyse her şeyi girmişler. Gencin adı Aytekin Kestel. Anlından, yakın mesafeden tek kurşunla vurulmuş. Cüzdanı ve parası cebindeymiş. Bir de yanında ders kitabı varmış. Aslen Erzurumlu. 19 yaşında ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi birinci sınıf öğrencisi. Yurtta kalıyormuş. Annesin, babasının ve maktulü bulan iki kişinin de ifadesi alınmış.  Kayda değer bir şey yok. Otopsi raporu henüz gelmemiş. Kamera kayıtlarında yüzü seçilmeyen, tamamen siyah giyimli, 1.75 boylarında, şapkalı bir herif var. Kamera ile sokak sokak takip etmişler ama izini kaybettirmiş. Hassiktir. Kusura bakmayın komutanım.”

“N’oldu lan?”

“Komutanım, maktulün üzerinden bir not çıkmış. Notta ‘MUHACİR’DEN ENSAR’A UFAK BİR HEDİYE.’ Yazıyor.”

“Bakayım bir. El yazısı değil bu. Çıktı alınmış. Acaba bir hediye notu falan mı?”

“Komutanım, buraya yazıyorum, Sezai Başkomiser bu olayı çözemez.”

“Tükürükledin lan her yeri.”

“Biraz öyle oldu komutanım. Ama doğru değil mi?”

“Hakkın var, var da bu Ensar ne lan. Töre cinayeti falan olmasın. Seri ise affedersin ortaya bırakırlar. Temizlemek de muhtemelen bize kalır.”

“İşlerine burnumuzu mu soksak acaba? Hem biraz baskı yaparsak belki bir şeyler öğreniriz. Ne dersiniz komutanım?”

“Gerek yok Murat. Zaten olay eninde sonunda bize dönecekmiş gibi geliyor.”

***

“Ensar Yüzbaşım, polisin elindeki olayda bir gelişme var mı?”

“Yok komutanım. Ek olarak otopsi raporu gelmiş sadece. Maktul sabaha karşı beş sularında öldürülmüş. Kanında ciddi oranda uyuşturucu maddeye rastlanmış. Zaten leş gibi alkol kokuyordu. Bir de üzerinden çıkan not var tabi. Polis tutanak tutmuş, maktulün çevresinde Ensar ya da Muhacir adında birisi olmadığına dair. Tabi katilin kastettiği isim olmaya bilir. Üç gündür uğraşıyorlar. Bizi de pek yaklaştırmıyorlar yanlarına. Elde ettikleri bir ipucu var mı bilemiyoruz.”

“Anladım Ensar Yüzbaşım. Bir dakika, bir dakika… Ensar bu sana bir mesaj olmasın?”

“Doğrusu bunu ben de düşündüm komutanım. Eski defterleri karıştırdım biraz. Ama mantıklı bir şey çıkmadı. Tabi abimin ve yengemin şehit edilmesini saymazsak.”

“Katil bulunamamıştı değil mi o olayında?”

“Maalesef Komutanım. Hala araştırıyorum, ama bir arpa boyu yol alamadım. O gün Beyazıt’a girmişler yengemle. Ekipçe yemek yemişler. Bir mekan kiralayıp saatlerce soba başında muhabbet etmişler. Sabaha karşı çıktıklarında, tenha bir sokakta ikisi de kalbine yemiş bıçağı. Ne kamera ne de görgü tanığı var. Ama gafil avlandıkları çok belli. Abim kendini iyi savunabilen birisi. Belki de tanıdığı biriydi bilemiyorum.”

“Ya aynı kişiyse bu herif? Ensar’dan kastı da sensen? Bence dikkatli olmakta fayda var. Özellikle de yeğenine dikkat et Ensar.”

“Haklısınız Komutanım. Bu yüzden lojmana taşınmayı düşünüyordum. Evli olmadığım için sıkıntı oldu. Yardımcı olabilir misiniz?”

“Tamamdır. Sen merak etme, yarın taşınmak için hazır ol sadece. Ayrıca Vali yarım ağızla polis halledemezse olayı size devredebiliriz falan dedi. Tabi Emniyet Müdürü ‘Biz hallederiz.’ diyor ama siz yine de hazırlıklı olun. Ben de senin ekibe deneyimli personel kaydıracağım.”

“Personel sayımızın artması çok iyi olur komutanım. Eğer soruşturma bize devredilirse kendimizi kanıtlamamız için iyi bir fırsat olur bu. Zaten olay çarşaf çarşaf haber oldu her yerde. Ayrıca lojman için teşekkür ederim. Müsaadenizle.”

***

Ensar ertesi gün vakit kaybetmeden taşınmış, en azından bu konuda endişelerinden kurtulmuştu. Artık rahat rahat olaya odaklanabilirdi. Ama olayın çözülemeyişi ve artan baskılar poliste büyük etki yapmış olmalı ki bırakın bilgi vermek, ucundan dahi baktırmıyorlardı dosyaya. Cinayetin beşinci günü bir gazetede atılan manşet bardağı taşıran son damla olmuştu. Katilin kameraya yansıyan görüntülerini göstererek ‘SUÇ BELLİ, KATİL BELLİ AMA ORTADA POLİS YOK’ yazılmıştı. Vali bu konuda bayağı sinirlenmiş olmalı ki soruşturmaya jandarmayı dâhil etme kararı almıştı. Bu sayede Ensar dosyayı ayrıntılı inceleme olanağı bulmuş ama sistemdekinin dışında bir şey göremeyince hayal kırıklığına uğramıştı.

“Komutanım bir ceset daha bulunmuş.”

“Cidden mi lan? Nerede bulunmuş?”

“Gülhane’de Komutanım. Ama ayrıntıyı bilmiyorum. Hakan Albay koridorda gördü beni. Size haber vermemi istedi. Telefonunuza ulaşamamış. Bir an önce olay yerine geçip beni bilgilendirsin dedi.”

“Tamam, hızlıca çıkalım.”

Ceset Gülhane Parkı’nda, alnından yediği tek kurşun ile sırtı ağaca dayalı halde, sabaha karşı bulunmuştu. Olaya dâhil olmanın heyecanı ve Sezai Başkomiserin başarısızlığını da göz önünde bulundurunca sanki ortak değil de soruşturmayı Ensar Yüzbaşı yönetiyormuş gibi gözüküyordu.

“Murat, kamera kayıtlarını inceleyelim. Öldürme şekline bakacak olursak katilimiz galiba aynı kişi. Tabi taklit de olabilir. Otopsi raporu gelince netleşir. Kim bulmuş cesedi?”

“Bekçiler bulmuş Komutanım. İki dürtmüşler, bakmışlar kalkmıyor, başı da aşağıda olunca sızdı sanmışlar. Tabi hava karanlık olduğundan anlayamamışlar. Yana devrilince alnındaki izi ve yerdeki kanı fark etmişler.”

“Aman ne güzel. Koca parkta onca bekçi var ama ne olmuşsa kimsenin ruhu duymuyor.”

“Anlaşılan yine yakın mesafeden yemiş kurşunu Komutanım.”

“Evet. Bu maktulde leş gibi alkol kokuyor. Kimliğini ver bakayım. Emir Zengin. Yirmi bir yaşında. Bu da İstanbul Üniversitesi Hukuk öğrencisiymiş.”

“Komutanım, bence de katil aynı kişi. Olay seriye mi gidiyor? Ne diyorsunuz?”

“Ağzını hayra aç oğlum.”

“Emredersiniz Komutanım.”

“Yerdeki kana bakılınca burada öldürüldüğü anlaşılıyor. Zaten başka yerde öldürüp getirebileceği bir yer değil Gülhane. Diğer çocuk da Hukuk öğrencisiydi. Belki tanışıklıkları vardır. Araştıralım.”

Kalabalığı yarıp, koşarak gelen bir kadının ‘Oğluum’ diyen sesiyle inlemişti koca park. Bir ananın yaşarken ölüşünün feryadını işitmiş, ciğerlerinin parçalandığı, canından canının gittiği ana şahit olmuştu herkes. Tıpatıp aynısını, sanki bir yıl öncesinin tekrarını yaşıyor, kulaklarında kendi anasının feryadını, kapıya gelen polislerde abisinin şehitlik nişanını duyuyordu Ensar. Murat Üsteğmenin sesiyle irkilmiş, toparlanmıştı.

“Komutanım, iyi misiniz?”

“İyiyim, iyiyim kardeşim.”

“Valla Allah sabır versin kadıncağıza. Dayanmak çok zor komutanım.”

“Âmin âmin kardeşim.”

“Komutanım, eğer böyle giderse bir ceset daha bulacağız.”

“Öyle de Murat. Bu herifin derdi ne? Niye öldürüyor. Hadi ilkinde ufak bir hediye dedi. Tabi ya not, bak bakalım maktulün üzerine bir not var mı?”

“Bir kâğıt var komutanım. Buyurun.”

“VAKİT DOLMAK ÜZERE ENSAR. BU SANA MUHACİR’DEN SON HEDİYE!”

Notu görünce endişeyle Kemal’in öğretmeni Halil Hoca’yı aradı Ensar. İyi olduğunu öğrenince rahat bir nefes aldı.

“Komutanım, bir sıkıntı mı var? Ne yazıyor notta?”

“Bu herif her kimse anlaşılan kafayı bana baya takmış Murat. Sen buradaki işleri hallet. Ben Kemal’i okuldan alacağım. Bir müddet evde kalsa iyi olacak. En azından içim rahat eder.”

“Anlaşıldı komutanım. Siz burayı merak etmeyin. Gelişme olursa sizi haberdar ederim.”

***

Yıllar önce harçlıklarını biriktirip bir pikap satın almıştı Ensar. Arada Cem Karaca’nın, Barış Manço’nun plaklarını koyar, dinlerdi. Aslında abisi çok iyi bilirdi ki kafası karışık olduğunda ya da stresliyken çalardı o pikap.  Yine odayı Cem Karaca’nın o şahane sesinden bir sesleniş doldurmuştu. Koca üstat ‘Sen de başını alıp gitme!’ diyordu. Ensar bir yandan bu seslenişe kulak veriyor, bir yandan da iki cinayetin de fotoğraflarını inceliyordu. Kapının kenarından Kemal’in kendisini izlediğini fark edince fotoğrafları kapatmış, Kemal’e bakmadan ‘Sanki bir maymuncuk beni izliyor.’ demişti. Ayıcıklı mavi pijamasıyla, elleri arkasında bir şeyi gizlerken yavaş yavaş yaklaşmıştı. Ensar Kemal’in gözlerindeki yaşları görünce sordu:

“Oğlum, sen ağladın mı? Gözlerin neden yaşlı?”

“Babacığım, buna bakalım mı?”

Kemal cevap verirken arkasında sakladığı harici belleği çıkarmıştı. Abisinin tüm fotoğraf ve videoları bu bellekte sakladığını bildiği için görünce gözleri dolmuştu Ensar’ın. Fark etmesin diye de hızlıca silmişti gözyaşlarını. Ne zaman anne ve babasını özlese kapar gelirdi belleği Kemal. Gözü gibi bakardı, hatta saklayabilmek için kilitli dolap bile yaptırtmıştı Ensar’a.

Ensar Kemal’i kucağına almış, o küçücük başını boynuna dayamıştı. Fotoğrafları geçtikçe eline Kemal’in babası gibi mavi gözlerinden boncuk boncuk yaşlar düşüyor, derin derin nefes alışını hissettikçe, içi kahroluyordu. İşte o fotoğrafa gelince dur demişti Kemal. Dünyadaki en mutlu ailenin gülümseyişi vardı o fotoğrafta. Küçücük eliyle Ensar’ın başparmağını kavramış, yüzlerinin en ince ayrıntısını ezberleyene kadar bakmış ve uyuya kalmıştı. Yavaşça yatağına götürüp yatırmıştı Ensar. Parmak uçlarında yürüyüp sessizce kapatmıştı kapıyı.  Baba olmak zordu evet. Ama kalbi kırık bir yeğene baba olmak daha zordu sanırım. Kendini koltuğa bırakmış, gözlerinden gelen yaşlara mani olamamıştı. Telefonu çalınca hızlıca toparlanıp cevap verdi.

“Efendim Murat.”

“Kusura bakmayın Komutanım, rahatsız ettim.”

“Önemli değil Murat. Bir gelişme mi var?”

“Evet Komutanım. Otopsi raporu geldi. İlk cinayetle aynı her şey. Sabaha karşı saat beş sularında öldürülmüş. Kanında uyuşturucu maddeye rastlanmış. Ölüm sebebi alnından yediği kurşun.”

“Kamera kayıtlarından bir şey çıktı mı? Cesedin bulunduğu yeri gören bir kamera vardı sanki?”

“Aslında bunun için aradım sizi. Kamera kayıtları geldi. Katil 1.75 boylarında, şapkalı ve yüzü seçilmiyor. Ayrıca iki maktulde aynı silahla öldürülmüş. Kısacası katilimiz aynı kişi ve maalesef, kamerayla takipte yine izini kaybettirmiş.”

“Yarın sabah ilk işimiz maktullerin bir tanışıklığı var mı onu tespit etmek olsun. Sosyal medyada arkadaş olabilirler, ortak arkadaşları olabilir veyahut uyuşturucuyu aynı kişiden alıyor olabilirler. Her şeyi tek tek araştıralım. Tabi katilimiz hala bir gölgeden ibaret olduğu için onun hakkında bir şey diyemiyorum.”

“Komutanım ya yeni ceset bulursak. Bu polis kadar bizi de zorlayacaktır.”

“Merak etme Murat. Yeni bir ceset çıkmayacak. Neyse hadi çok yorma kendini. Git uyu. Yarın daha çok yorulacaksın.”

“Anlaşıldı komutanım.”

Murat’ın kafası karışmıştı. ‘Anlaşıldı komutanım.’ demişti ama aslında hiçbir şey anlamamıştı. ‘Nasıl yeni bir ceset çıkmayacak, nasıl bu kadar emin olabilir ki?’ diye kendi kendine sormuştu. Acaba kendisinden önce neyi keşfetmişti ki? Hangi ipucunu yakalamıştı da bu kadar rahattı. Hâlbuki iyi tanırdı Ensar Yüzbaşıyı. Gece gündüz uyumaz o şerefsizi yakalamak için elinden gelen her şeyi yapardı. Aklındaki sorular merakını artırırken kafasını da iyice karıştırıyordu. Yarın sabah alacağı cevapları düşünüp uyumanın daha isabetli olacağına karar verdi.

“Günaydın Murat. Hazırlan emniyete gidiyoruz. Sezai Başkomiser aradı. Emir Zengin’in Cemil diye bir arkadaşı varmış. Çocuğun annesinin yanına gitmiş bu Cemil. Abuk sabuk sorular sormuş. Annesi de ‘Oğlumu kesin bu çocuk öldürdü.’ diyormuş. Polisle beraber çocuğu alacağız.”

Sivil polis ekipleri ile beraber Ensar ve Murat da çocuğun kapısının önüne gelmişlerdi. Ev müstakil ve bahçeliydi. Bahçe çeşitli meyve ağaçlarıyla doluydu. Cemil perdeyi kaldırıp aradan bakmış ve hızlıca kapatmıştı tekrar. Ensar bunu fark edince kaçma ihtimalini de düşünüp Murat’ı evin arka tarafına göndermişti. Polis kapıyı üç kez çalmış ama cevap veren olmamıştı. Murat’ın bağırışıyla herkes dikkat kesilmişti.

“Komutanım, kaçıyor.”

Ensar sesi duyunca hızlıca evin etrafını dolaşıp Murat’a yetişmişti. Murat’ın yanına geldiğinde, arkada ne amir ne de memuru kalmıştı.

“Murat koş oğlum, nerde senin komandoluğun?”

“Valla ben yaşlanmışım komutanım da maşallah siz bayağı iyisiniz.”

“Ben gencim oğlum, sen kendi derdine yan.”

“Lan Cemiiil, lan veleeet!! Olum kaçabileceğini düşünüyorsan sıçtın. Ama yakalayınca bu kadar kibar olmayacağım.”

“Tamam, tamam durdum. Ateş etmeyin. Ben bir şey yapmadım.”

“Ne ateşi lan. Durmasaydın seni harbi döverdim. Ama akıllı çocukmuşsun.”

Sorgu odasında, korkusunu belli etmemek için ayaklarını sallayıp duran, yirmi bir yaşında uyuşturucu madde bağımlısı olduğu her halinden belli bir gençti Cemil. Kendini bu belaya kaptırmış, yitmeye yakın bir genç. Kendini suçlamıştı Ensar. Sorgu odasına girerken ‘Vatan evlatlarını nasıl kurtaracağız bu beladan?’ diye söylenmişti.

“Nasılsın Cemil?”

Cemil kendisini tazı gibi kovalayan bu jandarmayı karşısında görünce tedirgin olmuştu.

“İyiyim.”

“Ne kadar zamandır uyuşturucu kullanıyorsun?

“Kullanmıyorum komutanım.”

“Lan si* Tövbeee. Oğlum salak mısın? Niye yalan söylüyorsun?”

“Şey komutanım, üç yıldır.”

“Niye kaçtın bizden?”

“Korktum komutanım. Satıcı diye suçlarsınız diye.”

“Kafada hikâyeyi de yazmışsın oh.”

“Yok valla komutanım.”

“Nerden tanıyorsun sen bu Emir’i?”

“Emir benim okul arkadaşım komutanım. Öldüğünü duyuca çok şaşırdım. Hele öldürüldüğünü duyunca daha çok…”

“Niye şaşırdın? Burası İstanbul oğlum. Bu şehirde her gün kaç kişi öldürülüyor biliyor musun?”

“Valla bilmiyorum komutanım. Ama Emir kendi halinde sakin birisiydi. Dediğim gibi ben üç yıldır uyuşturucu kullanıyorum. Emir daha geçen sene başlamıştı. Aynı sınıfta olduğumuz için uyuşturucuya başlamadan önce de tanırdım onu. Bağımlı olduktan sonra bayağı agresif oldu. En son, malı Kesik Parmak’tan aldığını duyunca işte bu salak çok yaşamaz dedim.”

“Nerden vardın böyle bir kanıya? Hem Kesik Parmak da kim? Adı neymiş?”

“Valla komutanım, herkes Kesik Parmak diye bilir onu. Adını bilmiyorum. Bu Kesik Parmak kimseyi idare etmez. Acımaz vurur parasını vermezsen. Emir’in maddi durumunun iyi olmadığını da bildiğim için öyle demiştim. Dediğim gibi de çıktı. Zaten birkaç gündür gören de olmamış bu Kesik Parmak’ı.”

“Aytekin Kestel diye birini tanıyor musun?”

“Tanımıyorum Komutanım. Valla ilk defa duydum adını.”

Ensar sorgu odasından çıktığında Murat çoktan Kesik Parmak hakkında bilgi toplamıştı.

“Komutanım, herifin dosya bayağı kabarık. Ama aradığımız kişi değil. Emir’i öldürmüş olamaz. Çünkü Emir ölmeden bir gün önce uyuşturucu satarken suçüstü yakalanmış. Şu an hapiste.”

“Zaten bu olay bu kadar basit olmamalı Murat. Katil uyuşturucu satıcısı çıksaydı hayal kırıklığı olurdu.”

“Komutanım, sizin bildiğiniz bir şeyler var değil mi? Kafam allak bullak. Lütfen bana da söyleyin.”

“Aslında senden fazla, hatta katilin bilmemizi istediğinden başka bir şey bilmiyorum.”

“Dün gece başka bir ceset çıkmayacak dediniz. Bunu nereden biliyorsunuz?”

“Katil söyledi.”

“Komutanım, kafa bulmayın benimle.”

“Oğlum ne kafa bulacağım. Son notta ne yazıyordu? ‘Vakit dolmak üzere Ensar. Bu sana Muhacir’den son hediye.’ Hatırladın mı? Bu ceset benim göreceğim son ceset. Belki sen görürsün. Ama ben görmeyeceğim.”

“Ne demek istiyorsunuz Komutanım?”

“Diyorum ki, bana biçtiği vakit dolmadan onu bulamazsam diğer ceset ben olacağım. Yani şimdiki hedef benim ya da aklıma bile getirmek istemiyorum o ihtimali ama Kemal’de olabilir. Anladın mı?”

“Allah korusun Komutanım.”

“İşte o yüzden katil bulunana kadar Kemal’i okula göndermiyorum. Sağ olsun Hakan Albay da lojmandaki güvenliği artırdı.”

***

Ensar yine geri sayımın pençesinde, eli boş dönmüştü eve. Bu sefer Kemal’in değil de kendi burnunda tütmüştü abisi. Öyle bir çıkmazın içindeydi ki, abisinin fotoğraflarıyla dertleşmek istemişti. Dün geceden odasında kalan harici belleği takmış tek tek döndürmeye başlamıştı fotoğrafları. Her geçen fotoğrafta biraz daha doluyordu gözleri. Kemal’le bakarken sonuna varamadığı binlerce fotoğrafı bu sefer bitirecekti. Çünkü fark etmişti ki abisinin fotoğraflarına baktıkça verdiği öğütleri hatırlıyordu. Sabaha kadar binlerce fotoğrafa bakmıştı. Kendi çocukluklarından bu yana tüm fotoğraflara.

En son karşısına çıkan fotoğraf yıkmıştı Ensar’ı. Not olarak yazılmış bu fotoğrafta

‘BU SANA İLK VE SON HEDİYEM. VAKİT DOLMAK ÜZERE. BENİ BULAMAZSAN ÖLÜRSÜN’

yazıyordu. Kanı donmuştu adeta. Not çıktı olarak alınmış ve üzerine abisinin ölümünden on gün öncesinin tarihi yazılmıştı. Abisi daha önce hiç bu konudan bahsetmemişti kendine. Anlaşılan dikkate de almamıştı. Çünkü çalışma arkadaşları bile böyle bir konudan bahsetmemişlerdi. ‘Vakit dolmak üzere’den kastının abisine verdiği on günlük süre olduğunu anlamıştı. Evet, artık çok uzun zamandır aradığı o katil, şimdi kendisini hedef olarak seçmişti. Muhtemelen kendisine verdiği süre de aynıydı ve üç gün çoktan geçmişti. Soruşturmaya abisinin dosyası da dâhil edilerek genişletilmişti. Artık dört cinayet işlemiş ve sıradakinin kendisi olduğu bir soruşturmayı yürütüyordu Ensar. Zaman hızlıca geriye doğru akmaktaydı.

Hiç uyumadan İl Jandarma’ya gitmiş, konuyu hızlıca özetlemişti ekibine. Toplantı sonuna doğru bilişimden Aytekin Kestel ve Emir Zengin’in dijital materyallerinin ayrıntılı inceleme sonuçları gelmişti. İkisine de her biri ayrı hesaplardan olmak üzere ikişer e-posta atılmıştı. İlk e-posta maktullerin ölümünden on yedi gün önce gelmiş ve içinde ‘BENDEN SANA UFAK BİR HEDİYE’ notuyla beraber alnı delinmiş bir ayıcık fotoğrafı vardı. İkinci e-posta ise ölümlerinden on gün önce gelmişti ve şöyle yazılıydı: ‘VAKİT DOLMAK ÜZERE. BU SANA SON HEDİYE.’

Yine gün boyu hiçbir ilerleme kaydedemeden eve dönmüştü. Tüm gün evde durmaktan sıkılmış Kemal’le oyunlar oynamış ve çizdiği resimlere bakmışlardı. Her resmi tek tek anlatmaya başlamıştı Kemal. Ne kadar güzel şeyler hayal edip de kâğıda aktarabilmişti bunları Kemal. Yeteneği olduğu her halinden belliydi.

“Orman mı çizdin oğlum? Bu resimde çok güzel olmuş.”

“Burası orman değil baba. Burası Gülhane parkı. Bak bu da ceviz ağacı. Cevizleri görüyor musun?”

“Görüyorum oğlum.  Çok güzel çizmişsin.”

Ensar’ın gözünün önüne gelen Gülhane’deki cinayetin görüntüleri ve kulağında çınlayan o şarkı her şeyi bir bir anlamasını sağlamıştı. Sabahı beklemeden apar topar İl Jandarma’ya gitmiş, mesai başlarken gür sesiyle bağırmıştı. “Herkes toplantı odasına!” Murat Üsteğmen dâhil hepsindeki şaşkınlık gözle görülebiliyordu.

“Komutanım, bir şey mi oldu?”

“Oldu Murat.”

Evet, bir şeyler olmuştu. Her şey netleşmeye başlamış, profilleme için yeterli bilgi edinilmişti. Ensar kendinden emin ve sanki tanıyormuş gibi anlatmaya başlamıştı katili.

“Evet arkadaşlar. Herkesin bildiği gibi katilimizin şimdiki hedefi benim. Bundan önce de işlediği cinayetleri vardı. Ve eğer biz bir hata yaparsak muhtemelen sıradaki de ben olacağım. O yüzden herkes dikkatini bana versin. Katilimiz, orta yaşlarda ama çevik ve kuvvetli birisi. Cinayetlerin hepsinin sabaha karşı işlendiğini düşünürsek, katilimizin bekâr ve mesai saatleri içinde çalışabildiği bir işi olmalı. Dış görünümü ise tamamen sıradan. Eğer son iki cinayetten yola çıkarsak bağımlı ve özellikle de hukuk öğrencilerini, silahla öldürerek imzasını attığını biliyoruz. Ama biz katilin görünümü gibi imzasının da alışageldiğimiz tarzda olduğunu düşünerek yanıldık. Evet, katilimizin alışagelmedik ama zekice bir tarzı var. En önemlisi de kendisi saplantılı derecesinde Nazım Hikmet hayranı.”

“Komutanım bizimle dalga geçmiyorsunuz değil mi?”

Murat’ı gözlerinin içine bakarak azarlamıştı Ensar. Kapının çalmasıyla bakışlarının yönü değişti.

“Komutanım, böldüğüm için üzgünüm ama Halil Özner diye birisi geldi. Öğretmenmiş.   Size ulaşamamış. Oğlunuzun okula devamsızlığı hakkında görüşmek istiyormuş.”

“Tamam, buraya gönder.”

“Buraya mı?”

“İstersen bir daha tekrarlayayım.”

“Özür dilerim. Emredersiniz komutanım.”

Kısa bir sessizlikten sonra salona Halil Öğretmen girmişti.

“Ensar Bey, kusura bakmayın böldüm sanırım.”

“Olur mu öyle şey, buyurun oturun lütfen. Ama sizi biraz bekleteceğim.”

“Problem değil, beklerim.”

Ensar kaldığı yerden devam etmeye başlamıştı.

“Aranızda Nazım Hikmet’in ‘Beyazıt Meydanı’ndaki Ölü’ şiirini bilen var mı? Cevap veren olmadığına göre yok.”

“Valla ilk defa duydum komutanım.”

“Tahmin edebiliyorum Murat. Bu biraz ilgi meselesi.”

Halil Öğretmen bu söze biraz tebessüm etmişti.

“O zaman daha kolaydan başlayalım. ‘Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda.’ Bu mısra ile başlayan şiiri, hadi şiir kısmını geçelim şarkısını Cem Karaca’dan dinlemeyen yoktur. Varsa durmasın zaten bu odada.”

Ensar bu sözü söylerken tebessümle Murat’a dönmüş, bunun üzerine salonda ufak bir gülüşme olmuştu.  Ortam tekrar sessizliğe kavuşunca Ensar ciddiyet ile konuşmasına devam etti.

‘Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda,

Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında.’

“Ne Emir Zengin bunun farkındaydı ne de biz. Hangimiz dikkat ettik ki cesedin bir ceviz ağacı altında olduğunu. Katil bize Nazım Hikmet’tin dizeleriyle sesleniyor arkadaşlar. Diyor ki:

Bir ölü yatıyor

On dokuz yaşında bir delikanlı

Gündüzleri güneşte

Geceleri yıldızların altında

İstanbul’da, Beyazıt Meydanı’nda.

.

.

.

Bir ölü yatıyor

Vurdular

Kurşun yarası

Kızıl karanfil gibi açmış anlında

İstanbul’da, Beyazıt Meydanı’nda.

“Size bir şeyler anımsattı mı bu şiir? Alnından, şafak sökmeden önce, karanlıkta vurulup, gün doğumunda bulunan 19 yaşında ki Aytekin Kestel. Şaşırmayın arkadaşlar. Daha da ileri gidelim mi? Gidelim gidelim, durmanın bir manası yok.

Yine kitapları, türküleri, bayraklarıyla geldiler,

Dalga dalga aydınlık oldular,

Yürüdüler karanlığın üstüne.

Meydanları zapt ettiler yine.

Beyazıt’ta şehit düşen

Silkinip kalktı kabrinden,

Ve elinde bir güneş gibi taşıyıp yarasını

Yıktı Şahmeran’ın mağarasını.

Gözleri dolmuş, boğazı düğümlenmişti. Yutkunmak mı? Şu an en zor şeydi o. Masadaki şişeden iki yudum aldığı su bıçak gibi delip geçmişti kursağını.

“Katilin üçüncü cinayetinde anlatmak istediği bu şiirdi işte. Beyazıt Meydanı’nda bıçaklayarak şehit ettiği abim ve yengemle bu şiiri anlatmak istedi. Ve eğer devam edebilirse başka bir şiiri benim cesedim ile anlatacak. Evet, arkadaşlarım, bugünün en büyük dersine şimdi başlıyoruz.”

İlk şaşkınlığı atamadan ikinci şaşkın bakışlar dolaşmaya başlamıştı salonda. Hışma uğramak istemediklerinden sadece susuyordu herkes.

“Bir kolluk olarak suçluyu küçümserseniz, bir adım, belki de on adım geriden gelmek zorunda kalırsınız. Her biriniz bunu gayet iyi biliyorsunuz. Peki, katil gibi düşünün şimdi. Ya kolluğu küçümsemek? Hahaha! En zevk aldığım kısım burası işte. Çok severim böyle suçluları.  Ahhh tabi şunu unutmamak lazım ki en kötüsü de meraktır. Bazen katilin merak duygusu kendisine düşman olur çıkar. Karşı tarafa, yani kolluğa hizmet etmeye başlar. Ahh bu merak yok mu? Bazen öyle çok artar ki düşmanın evine kadar getirir o ayakları. Çok uzattım sanırım değil mi Halil? Ayaklarının seni buraya kadar getirecek şeyin ne olduğunu bende merak ettim doğrusu.”

Halil afallamıştı. Tüm konuşma boyunca kendinden o kadar emindi ki ibre birden kendine dönünce çok şaşırmış, tek kelime dahi edememişti. Cinayetlerin baş şüphelisi olarak gözaltına alınmıştı.

“Komutanım, neye dayanarak bu adamı gözaltına alıyoruz? Siz iyi misiniz?”

“Ben iyiyim Murat. Aklım da gayet başımda. Halil üç cinayette de hava aydınlandıktan bir saat sonra kameralara yakalanıyor. İlkinde kamera kaydında tesadüfen gördüm. Çok da önemsemedim doğrusu. Ama Kemal’e, hatta tüm sınıfa resim dersinde Gülhane Parkı’nda ceviz ağacı çizdirince şüphelenip tüm kayıtlara baktım. Hatta abim ve yengemin cinayetinde polisin olay yerinde kalabalığı çektiği videoya bile baktım. Her olayda da kameralara yakalandığını görünce şüphelerimi doğrulamış oldum. Tabi bunlar yine de tek başına yetmez. Çünkü şu an elimdeki tek şey şüphe. Bu şüpheyle Halil’i sadece 24 saat gözaltında tutabiliriz. O yüzden evinde, okuldaki odası, masası ya da her neyse hepsine bakacağız. Muhakkak bir şeyler çıkacaktır.”

“Emredersiniz komutanım.”

Halil’in evinde, okulundaki masa ve dolabında yapılan aramalarda bir adet Sarsılmaz Kılınç 2000 Mega marka silah, bir adet susturucu, beş adet şarjör ve 20 kutu fişek bulunmuştu. Bununla beraber zincirle kolye haline getirilmiş iki adet boş kovan ve evin her yerine, cesetlerin üzerlerine bırakılan notların benzerleri, buruşturulup top haline getirilerek atılmıştı. Ensar aradığı tüm delillere ulaşmıştı. Halil’in sorgusuna girdiğinde tek bir soru sormuştu. “Abimi neden öldürdün?!” alabildiği cevap ise adeta mide bulandırıcıydı. “Şiirleri yaşatmak için.” demişti.

Adliye koridorundan cezaevine götürülürken Ensar’a şu dizeleri sıralamıştı Halil:

Belki ben

                O günden

                Çok daha evvel,

                Köprübaşında sallanarak

                Bir sabah vakti gölgemi asfalta salacağım.

                Belki ben

                O günden

                Çok daha sonra,

                Matruş çenemde ak bir sakalın izi

                Sağ kalacağım…

                Ve ben

                O günden

Çok daha sonra:

Sağ kalırsam eğer,

Şehrin meydan kenarlarında yaslanıp

Duvarlara

Son kavgadan benim gibi sağ kalan

İhtiyarlara,

Bayram akşamlarında keman

Çalacağım…

Ensar Halil’e bakarak kahkaha atmaya başlamıştı.

“Sağ kalmak ha? Dur ben de sana bir şiir okuyayım. İyi dinle Halil.”

Şişman adamlar kolları alabildiğine uzun,

Omuzlarında altın çuvalları

Rap rap yürüyorlar…

Ne çok insan öldürüyorlar.

“Dikkat et kendine Halil, dikkat et. Maazallah bir gece ranzanda ölü bulurlar seni.”

Polisiye Öykü: Vicdansız Yedi

Belki de hayatımda ilk kez uzun uzun uyudum bu gece. Sabah ezanı ile uyandım. Yarım açık penceremin kenarından süzülen rüzgar, arka bahçedeki ıhlamur ağacının kokusunu içeri taşıdı. “Keşke bir daha hiç uyanmasan,” diye fısıldadı kulağıma. “Hayır,” dedim, “daha yeni başladım hesaplaşmaya.” Önümde uzun bir yol vardı. Başucumdaki vicdansızlar listeme bir göz attım. Bir kişinin üzeri çizilmişti. Kaldı altı.

***

– Merkez 2440!

– 2440 merkez, dinlemede…

– Cinayet ihbarı var. Olay Yeri yolda… Kadıköy Caferağa Spor Salonu önündeki çöp tenekesinde bir ceset bulunmuş.

– Anlaşıldı, olay yerine intikal ediyoruz.

***

Komiser Yardımcısı Merve, cinayet mahalline vardığında Olay Yeri İnceleme, halk için girilmez anlamına gelen bantlarını çekmiş, mıntıka sınırlarını belirlemişti. İncelemelerini tamamlamak üzere olan Başkomiser Taylan, Merve’yi görünce kalın kaşlarını çatıp söylendi: “Hayrola? Emir başkomiserim uyanamadı mı daha?”

“Yok amirim, yolda, birazdan burada olur,” dedi Merve. Çöp tenekesine yaklaştı. Burnuna keskin, kötü bir koku geliyordu. Rıhtıma doğru uçuşan martıların çığlığı kulağını tırmalarken parmak ucunda yükselip cesede baktı. Maktul kırklı yaşlarda, erkek, açık kahverengi kıvırcık saçlı, sinekkaydı tıraşlıydı. Gök yüzüne bakan bal rengi gözlerine şaşkınlık ifadesi oturmuştu. “Boğazındaki derin kesik, kan kaybından ölmesine yol açmış olmalı,” diye düşündü Merve. Sonra gördüğü şeye inanamadı; adamcağızın gömleğinin ön kısmı yırtılmış, seyrek tüylü göğsünün ortasına kesici bir aletle yedi (7) rakamı kazınmıştı. Muhtemelen adamın boğazı kesilirken kullanılan aletin marifetiydi bu. Çevreye göz atarken arkasından tanıdık bir ses yükseldi.

“Öldürüp çöpe mi atmışlar zavallıyı?”

“Ooo Emir başkomiserim hoş geldin.”

“Hoş bulduk Taylan’ım! Nedir durum?”

“Valla en fazla iki saat olmuş. Adamın boğazını kesmişler. Bir de göğsünde imza var: Rakamla ‘yedi’ yazmış katil.”

“Yapma be! Basın duyarsa yandık ha. Her yöne çekerler vallahi o yediyi. Maktulün kimliği belli mi? Kim bulmuş?”

Merve yaklaşıp lafa girdi: “Hilmi Terzi, kırk altı yaşında, evli. Spor salonunda güvenlik görevlisi olarak çalışıyormuş amirim. Belediyenin çöp arabası gelince bulunmuş. Maktulü bulan iki belediye işçisi minibüste bekliyor.”

Başını hafifçe sallayarak anladığını teyit etti Başkomiser. Hilmi Terzi’nin cansız bedenine göz attı. “Gözü açık gitmiş,” diye mırıldandı.

“Efendim amirim?”

“Hiç… Bu ‘yedi’ ne anlama geliyor acaba?”

“Bir manası vardır mutlaka. Umarım katilin yediden geriye sayma niyeti yoktur amirim.”

Emir gülümsedi. “O filmlerde olur evladım. Bana bu Hilmi Terzi’yi araştırın. Kimin nesiymiş? Alıp veremediği biri var mıymış? Ne bileyim, borcu, harcı, belalısı vesaire…”

“Emredersiniz amirim.”

“Ben şu belediye işçileriyle konuşayım. Sen de eşinin yanına uğrayıver. Cesedi teşhis etsin. Sonra merkeze getirirsin, ifadesini alırız.”

***

Penceresi bulunmayan, kasvetli, soğuk, bir masa üç sandalyeden ibaret sorgu odasının kapısında elinde ince bir dosya ile amirini karşıladı Merve.

“Amirim, Emine Terzi, yirmi sekiz yaşında. Kendisini evde bulamayınca komşularından bilgi aldım. Eşinden şiddet gördüğünden Mor Kulübe Derneği’ne sığınmış. Oradan alıp morgda eşini teşhis ettirdim. Yüzünde darp izleri var. Önden biraz konuşmaya çalıştım ama epey içine kapanık biri. Lafları kerpetenle çektim valla ağzından. Beş yıl önce evlenmişler Hilmi Terzi’yle. Çocukları olmuyormuş. ‘Bana evlat veremedin’ diye diye dövüyormuş kocası. Birkaç defa Mor Kulübe’ye başvurup orada kalmış. En son iki gün önce çok fena dayak yiyince gitmiş derneğe. O zamandan beri de dışarı adımını atmamış.”

***

Odadan içeri giren Başkomiser Emir, Emine Terzi’yi boynu bükük, içini çekerken buldu. Simsiyah iri gözleri vardı kadının. Başörtüsünün üst kısmından siyah bir perçem dökülmüştü alnına. Sağ gözü ve çenesindeki morluklar, yuvarlak hatlı, güzelce yüzünü gölgelemişti.

“Başınız sağolsun.”

Başkomiser ile göz göze gelmekten çekinerek korkak bir bakış attı Emine Terzi.

“Sağolun.” Kadının sesi o kadar kısık çıkmıştı ki Emir duymakta zorlandı.

“En son ne zaman gördünüz rahmetliyi?”

Sesini biraz yükselterek cevapladı kadın: “İki gün önce akşam gördüm.”

“Size karşı şiddet uyguluyormuş?”

Lafı dolandırmadı: “Döverdi, evet.”

“Anlıyorum. Sık sık gider miydiniz Mor Kulübe’ye?”

“Yok. Üçüncü gidişimdi bu. Yüzümün halini görüyorsunuz. Beter etti bu son sefer beni.”

“Çocuğunuz yok, değil mi?”

Başını öne eğen kadın utanarak ayrıntıya girmeden, “Yok, olmuyordu,” diye yanıt verdi.

“Rahmetlinin yüklü borcu ya da anlaşamadığı birileri var mıydı?”

“Yoktu. Kıt kanaat geçinirdik ama ne borcu vardı ne de anlaşamadığı biri. Yalnız… Şey…”

“Nedir? Çekinmeyin, söyleyin.”

“Muhtarla kavga etmişlerdi geçen. Yani tartışmışlardı.”

“Konu neydi?”

“Geçim sıkıntımız vardı. Muhtara bir dernek gelmiş, mahalledeki yardıma muhtaçların listesini istemiş. Muhtar da bizim adımızı listeye eklememiş. Bize yardım paketi gelmemişti o yüzden.”

***

“Merve, Emine Terzi’yi evine bırakır mısın? Yolda muhtarlığın yerini de öğrenir, bir uğrarsın. Hilmi Terzi, muhtarla geçenlerde kavga etmiş. Bir soruştur bakalım. Apartmanına uğrar, komşuları ile de konuşursun. Bir de mahallede takıldığı kahveye göz atıver. Şüpheli bir duruma rastlarsan haber ver, olur mu?”

“Anlaşıldı amirim.”

***

Gücünün farkına varmak ne güzel şey! Keşke yıllar önce yapabilseydim. Şimdi vicdanım çok rahat. Kendime tavşan kanı bir çay demledim. Belki sabah haberlerinde benden bahsederler de vicdansızların içine korku salmaya başlarım. Başucumdaki listede beş kişi kaldı.

***

– Merkez 2440!

– 2440 merkez, dinliyorum.

– Cinayet ihbarı var. Henüz ilgili karakoldan bir doğrulama alamadık ama Şengider Sokak, Fikirtepe Koleji karşısı numara on altıdaki rezidans inşaatı alanında bir erkek cesedi bulunmuş.

– Anlaşıldı merkez, intikal ediyoruz.

***

– Amirim şimdi Emine Terzi’yi bıraktım. Aynı mahallede bir cinayet ihbarı var. Oraya geçiyorum.

– Tamam Merve, ben de geliyorum.

***

Komiser Yardımcısı Merve inşaat alanı girişinde bekleyen polis memurlarını fark edince adımlarını hızlandırdı. Kimliğini gösterip soluğu maktulün yanında aldı.

“Hayret, Olay Yeri gelmedi mi henüz?”

“Taylan Başkomiser yoldaymış komiserim.”

“Üzerinden kimlik çıktı mı?”

“Çıktı komiserim. Bu mahallenin muhtarıymış kendisi.”

***

“Hoş geldiniz amirim.”

“Hoş bulduk Merve. Nedir durum?”

“Amirim vaziyet kötü. Maktul, Hilmi Terzi’nin kavga ettiği muhtar çıktı. Boğazı kesilince kan kaybından ölmüş. Göğsüne kesici bir aletle altı (6) rakamı kazınmış. Cinayet aleti yine ortalıkta yok.”

“Kızım, sen ne dediğinin farkında mısın?”

“Ben de çok şaşırdım amirim. Seri katilimiz hayırlı olsun.”

***

Cinayet Büro’da yoğun ve hararetli saatler yaşanıyordu. Ekibini toplayan Başkomiser Emir, serinin üçüncü cinayetinin haberini almadan önce eldeki delilleri değerlendiriyor, katilin bir an önce bulunması için tüm birimleri seferber ediyordu. Tahtadaki isimler Hilmi Terzi, eşi Emine Terzi, Muhtar Selim Yıldız ve Mor Kulübe Derneği’ydi.

“Muhtar hakkında ne öğrendiniz?” diye sordu.

Merve sözü aldı: “Selim Yıldız, elli üç yaşında, yeni boşanmış, iki çocuğu var…”

Cümlesini bitiremeden Komiser Bertan telaşlı bir şekilde içeri girdi: “Selim Yıldız’ın eski eşini getirmişler. O da şiddet mağduruymuş! Çocukları ile beraber Mor Kulübe Derneği’ne sığınmış.”

“Nerede şimdi?”

“Sorgu odasında.”

“Sen ifadesini al, ben Merve’yle şu derneğe gideyim.”

***

Komiser Bertan odaya girdiğinde masanın başında ufak tefek, sol gözü çevresinde koyu bir morluk bulunan açık tenli, kumral bir kadın oturuyordu. Karşısına geçip sandalyeye yerleşti.

“Başınız sağ olsun.”

Kadın sesi titreyerek cevap verdi: “Sağ olun.”

“En son ne zaman görmüştünüz rahmetliyi?”

“Üç gün oldu. Beni bu hale getirdi.”

“Sizce onu kim öldürmüş olabilir?”

“Bilemiyorum.”

“Bakın, iki cinayetin bağlantılı olduğunu düşünüyoruz. İlk maktulün eşi de Mor Kulübe Derneği’ne sığınmış. Lütfen iyi düşünün.”

Kadın başını öne eğip sağ eliyle yüzünü kapattı. Belli ki kafasını toparlamaya çalışıyordu.

Sonra “Neriman Abla,” dedi, “O yapmış olamaz.”

***

Mor Kulübe Derneği’nin kayıtlı adresi Kadıköy’de Cengizoğlu Pasajı’ndaydı. Başkomiser Emir ve yardımcısı Merve pasajın girişinde derneğe ait herhangi bir tabelaya rastlamadılar.

“Haklı olarak tabela koymamışlar.” dedi Emir, “Belli ki eşi buraya sığınan bir ton manyak var.”

Hemen girişte soldaki dükkanın kapısında “Berber Fatih” yazıyordu. Kafayı uzatıp “Birader, burada Mor Kulübe Derneği varmış?” diye yokladı.

İçeride bir başına oturmuş kitap okuyan kır saçlı genç adam, Emir’i alıcı gözle süzdükten sonra “İki yan dükkanda gizli bir girişi var komiserim,” dedi gülümseyerek.

Emir, adamın insan sarraflığına şapka çıkarıp Merve’ye dönerken, Merve “Amma da çok kitap varmış burada,” deyiverdi, “sanki berber değil, kütüphane…”

Emir bir kez daha dönüp baktı içeriye; bir duvarı kaplayan kitaplıkta bin kadar kitap vardı.

İki polisin şaşırdığını gören genç adam, “Baba oğul okumaya meraklıyız da,” dedi hafifçe gülümseyerek.

“Ne güzel,” dedi Emir ve iki yan dükkana yöneldi.

Burası bir çiçekçiydi. Bu işte bir yanlışlık olduğunu sezdi. Tam gerisin geri dönecekti ki çiçekçinin “Hayırdır, birine mi bakmıştınız?” sorusuna muhatap oldu.

Adamın beden dili her an kavgaya hazır olduğunu gösteriyordu. Budadığı gülü kenara bırakıp sanki elindeki bıçağı göstermeye hevesli bir şekilde göğüs hizasında tutması, sert tavrı üzerine tuz biber oldu.

“Cinayet Büro’dan geliyoruz,” dedi Merve araya girip. Başkomiserine bıraksa, adamın gırtlağına sarılması an meselesiydi.

Çiçekçi hemen yumuşayıp alttan aldı. Affedersiniz komiserim, yanlış anlamayın, iti kopuğu, her türlü insanı geliyor buraya. Kırdığı potu telafi etmeye çalışan iyi niyetli bir gülümseme yerleştirmişti suratına: “Size nasıl yardımcı olabilirim?”

“Mor Kulübe Derneği’nin girişini arıyorduk,” dedi Emir.

Adam, “Buyurun,” dedi, “size göstereyim.”

Arkasını dönüp köşedeki kapıyı açtı. “Bu merdivenlerden çıkınca girişe ulaşırsınız.”

“Gizlilik falan anlaşılabilir de, bu kadar tedbir garip,” diye düşündü Emir.

Merdiveni tırmanıp üst kata, derneğin lobisine ulaştılar. Basit, ahşap görünümlü pvc kaplama bir bankonun arkasında oturan ellili yaşlarda esmer, gözlüklü bir kadın elindeki gazeteyi okumakla meşguldü.

Kafasını gazeteden kaldırıp “Buyurun?” diye sordu ilgisiz bir tavırla.

“Polis,” dedi Emir, “Cinayet Masası… Yetkili siz misiniz?”

“Hayır,” dedi kadın, “Neriman Hanım’a haber vereyim.” Önündeki telefondan bir numara tuşladı, “Polisler geldi abla, sizi soruyorlar… Peki…” Telefonu kapatan kadın, “Buyurun,” dedi arkasındaki koridoru işaret ederek, “karşıda, en sondaki oda.”

On kadar beyaz kapı açılan, bembeyaz uzun koridoru geçip Neriman Hanım’ın odasına girdiler.

Cam bir masanın arkasında oturan, yüz elli kiloluk, sert bakışlı, sarışın bir kadındı Neriman.

“Hoş geldiniz,” dedi.

Önündeki iki deri misafir koltuğuna yerleşirken, “Hoş bulduk,” dediler bir ağızdan.

“Size nasıl yardımcı olabilirim?”

“Bakın,” dedi Emir, “lafı dolandırmayı sevmem.”

“Hay hay,” dedi sert bir şekilde Neriman.

“İki cinayet var. Ölen adamların eşleri buraya sığınmış.”

“Yani?”

“Yani, katil her kimse ya burada çalışıyor ya da bu kadınlar ile bir bağlantısı var.”

Neriman alaycı bir ses tonuyla, “Beni mi suçluyorsunuz? Avukatımı aramalı mıyım?” diye sordu.

“Söylediğim gibi, burayla bağlantılı herkes şüpheli.”

“En iyisi avukatımı arayayım.”

“Kimi isterseniz arayın. Burada kalan ve çalışan herkesin ifadesini almamız gerekiyor.”

***

Asayiş Şube Müdürlüğünde, misafir edilen yirmi beş kişi nedeniyle curcuna yaşanıyordu. Dernek çalışanları, şiddet mağduru kadınlar, çocukları ve avukatlar bekleme salonunda derin bir uğultu oluşturmaktaydı.

“Lütfen, biraz sessiz olun!” diye bağırdı Komiser Bertan. “Söz veriyorum ifadelerinizi hızlıca alıp sizi derneğe geri bırakacağız.”

“Çoluk çocuk bizi buraya sürüklediniz!” diye karşılık verdi genç bir kadın. Kafasında beyaz bir sargı bezi vardı.

“Lütfen, sakin olun,” diyerek alttan aldı Bertan, “Bir ihtiyacınız varsa hemen karşılayalım.”

“İstemez,” diye tersledi kadın, “yeter ki çabucak salıverin bizi.”

***

“Üç avukat, dört dernek çalışanı, yedi şiddet mağduru kadın, on bir çocuk… Elde var sıfır!” diye içinden söylendi Başkomiser Emir. Sinirliydi. Saatler süren ifade alma işlemi sonrası, doğru düzgün bir delile ulaşamamışlardı. Muhtar Selim Yıldız’ın Terzi ailesini yardıma muhtaçlar listesine almamasından dolayı Hilmi Terzi ile kavgalı oldukları; her ikisinin de eşlerine şiddet uygulaması; iki kadının da aynı derneğe sığınmış olması dışında, ellerinde hiçbir net bilgi yoktu. Konuştukları kişiler arasında cinayet işleme ihtimali olan tek şüpheli ise dernek başkanı Neriman Tutucu’ydu.

İfadesi alınırken rahat tavırlar sergileyen Neriman Hanım, “Bana kemik kıran Neriman derler,” demişti. Derneğin adresini bulup eşlerini almak üzere pasaja dalan iki adamın kemiklerini beyzbol sopası ile kırması sonrası kendisine bu lakap takılmıştı. “Berber Fatih ve Çiçekçi Suat araya girmese, adamları çoktan öldürmüştüm,” bile demişti. Bu söylemlerine rağmen, elinde delil bulunmayan Cinayet Büro Amiri Emir, diğerleri gibi onu da serbest bırakmış, ancak uzaktan izlemeye aldırmıştı.

Başını iki elinin arasına almış düşünürken kapısı çalındı.

Merve, “Amirim, eşleri öldürülen iki kadın haricindeki diğer beş kadının eşlerinden üçüne ulaşmayı başardık. Yoldalar, buraya geliyorlar. Ancak ikisi ile henüz irtibata geçemedik,” dedi.

“Onları da bulmamız lazım. Her an cinayete kurban gidebilirler.”

“Elimizden geleni yapacağız amirim. Bu arada ilk kurbanın otopsi sonuçları çıktı. Oldukça ince bir kesici alet kullanılmış. Maktul boğazı kesilince hemen can vermiş. Göğsündeki ‘yedi’ öldükten sonra yapılmış.”

“Derneği, orada kalan kadınları ve özellikle Neriman’ı izlemeye devam edin. Bu gece de bir cinayet işlenirse yarın tüm gazetelere manşet oluruz bak!”

***

“O zaman diye mırıldandım dönüp giderken, gerçekler bazen hayal gücünden nasıl da daha tuhaf olabiliyor,” diye yazmış üstat Edgar Allan Poe. O halde ben de şöyle ilave ediyorum: Gerçekler hayalin ötesinde güzel bazen. Özellikle aldıkları nefes dahi haram olan birilerini bu dünyadan koparmak, müthiş bir haz! Ayrıca Orhan Veli’nin Gün Olur şiirinde dediği gibi: “Dünyalar vardır, düşünemezsiniz; Çiçekler gürültüyle açar…” Ah benim güzel çiçeklerim, çıkardığım gürültü size şiir gibi gelmeye devam edecek. Kaldı dört…

***

– Merkez 2440!

– 2440 merkez, dinliyorum.

– Cinayet ihbarı! Yeldeğirmeni Sokak, Rasimpaşa Sanat Merkezi yanındaki basketbol sahasında bir erkek cesedi bulunmuş. Olay yerine intikal edin.

– Anlaşıldı. Yoldayız.

***

“Seyfullah Odabaşı, otuz sekiz yaşında, evli, bir çocuk sahibi, işsiz. Boğazı kesilerek öldürülmüş. Göğsüne beş (5) rakamı kazınmış. Maalesef onun da eşi Mor Kulübe’ye sığınanlardan. Dün ifadesini almıştık; Handan Odabaşı.”

“Bertan, şaka mı bu? İpimizi çekerler evladım! Göz göre göre gitti ha bu adam da?”

“Amirim, Seyfullah Odabaşı’na dün ulaşmaya çalışmıştık, fakat telefonu kapalıydı.”

“Yer tespiti de mi yapılamıyor? Bile isteye ölüme mi terk ettik adamı?”

“Amirim…”

“Dışarı çık Bertan. Tüm ekibi harekete geçir, kalan dört adamı burada görmek istiyorum hemen! Anlaşıldı mı?”

“Anlaşıldı amirim.”

***

– Evet müdürüm… Anlaşıldı… Olay kontrol altında müdürüm… Başka bir cinayet olmayacak… Evet. Adamlar yoldalar… Yok, katiyen salmayız müdürüm… Basına sızmayacak… Anlaşıldı müdürüm…

“Merve! Gelmediler mi halen o üç adam? Emniyet Müdürü ile akraba olacağım yakında!”

“Şimdi sizi arıyordum amirim. Emniyete giriş yaptılar. Aşağı aldırıyorum.”

“Diğer ulaşamadığınıza ne oldu? Yerini tespit edebildiniz mi?”

“Maalesef amirim. Yer yarıldı, adam içine girdi. Telefonu sinyal vermiyor. Her yere baktık, yok.”

“Aramaya devam edin!”

***

“Komiserim teşekkürler, hayatımızı kurtardınız.”

“Sizin ben hayatınızı…”

“Aaah, komiserim vurmayın!

“Ne yapıyorsunuz amirim?”

“Aaah!”

***

Kan ter içinde sorgu odasından çıkan Başkomiser Emir, elini yüzünü yıkamak için tuvalate girmişti. Şiddet yanlısı adamlara yarım saat boyunca ağır şiddet uygulayarak neredeyse tüm hırsını çıkardığından, biraz rahatlamış hissediyordu.

Odasına girerken Merve seslendi.

“Amirim ikinci maktulün otopsi raporu geldi. İlk cinayetle aynı kesici alet kullanılmış.”

“Oldukça ince bir kesici alet,” diye geçirdi içinden. Aklına çiçekçinin gülleri budadığı ufak bıçak geldi.

“Hadi,” dedi Merve’ye, “pasaja gidiyoruz!”

***

Çiçekçi Suat’ın yerinde yirmilerinde gösteren bir delikanlı oturuyordu.

“Suat Abi yok,” dedi, “memlekete gitti, cenazesi varmış.”

Çocuğun başka bir söz söylemesine müsaade etmeden arkasındaki polislere seslendi Emir, “Alın bunu, alın!”

Olay Yeri İnceleme Ekibi de gelmiş, çiçekçide ne kadar bıçak varsa hepsini analiz için toplamıştı.

***

Çocuk çiçekçinin yeğeni çıktı. Suat’ın hikakaten cenazesi olduğu, kayınpederinin sabaha karşı kalp krizi geçirip vefat ettiği, bu yüzden apar topar memleketi Bursa’ya doğru yola çıktığı anlaşıldı. Cenaze sonrası sorgu için alınıp İstabul Emniyet Müdürlüğüne getirildi. Ne sorgudan bir şey çıktı, ne de çiçekçiden toplanan bıçakların analizinden…

“Elde var sıfır!” dedi Emir, “O sonuncu adamı buldunuz mu?”

“Hayır amirim, henüz ulaşamadık.”

“Hayır! Hayır! Hayır!”

***

Bir saat geçmişti ki Bertan büroya girdi.

“Amirim Neriman’ı öldürmüşler!”

“Ne! Ne diyorsun evladım? Kim? Nasıl?”

“Şu ulaşamadığımız adam var ya amirim; Fethi Düdek. Derneğe gelip öldürmüş kadıncağızı! Yayan kaçmaya çalışırken ilçedeki ekipler yakalamış.”

“Ulan, bizim yüzümüzden gitti kadın! Çiçekçinin yeğenini aldık! Adam elini kolunu sallaya sallaya girdi derneğe! Siz de kadını uzaktan izleyecektiniz güya! Kim izliyordu ulan kadını? Bulun getirin bana çabuk!”

***

Yüz elli kiloluk cüssesi ile yerde yatıyordu Neriman. Duvar köşesine dayalı beyzbol sopasına uzanırken iki el ateş etmişti Fethi Düdek. Sonra paniklemiş, silahı yere atıp tüymüştü.

Maktul ceset torbasına alınırken Emir de dernekten ayrıldı. Pasajdan çıkmadan berbere uğradı. Fatih içeride kitap okuyordu.

“Başın sağ olsun.”

“Sağ olun amirim.”

“Yine tek takılıyorsun bakıyorum?”

“Baba oğul çalıştırıyoruz amirim burayı. Babam yarım gün geliyor. Müşterisi belli; otuz beş yıldır aynı müşteriler…”

“Peki. Yakın mıydınız Neriman Hanım’la?”

“Sabahtan akşama ‘merhaba merhaba’ amirim. Ama komşuyduk sonuçta. Allah rahmet eylesin. İyi kadındı. Sahip çıkardı mağdur kadınlara. Kim yapmış amirim? Yakalandı diyorlar?”

“Evet yakalandı; manyağın teki! Sakal tıraşı için vaktin var mı?”

“Tabii amirim, buyurun.”

“Ne okuyorsun?”

Platon’un Devlet isimli kitabını gösterdi Fatih. “Devlet,” dedi.

“Epey kalın bir kitap, ne anlatıyor?”

“Adil bir devletin oluşmayabileceğini ama insanın adil olması gerektiğini anlatıyor amirim.”

“Adalet ha,” dedi içinden Emir, “ne devlet, ne de insanlar adil bu diyarda…”

***

“Herkes seçtiği hayattan kendi sorumludur,” der Eflatun. Ben seçtim, ben sorumluyum. Kusursuz dediğim plan, suçsuz birinin canına mal oldu. Giden üç, kalan dört. Sanırım ben mağlup oldum.

***

Sabah Emir’in ilk işi, üçüncü maktulün otopsi raporunu incelemekti.

Boyunda yine aynı derin kesik… Sağ kulak arkasından başlayarak, sağdan sola ve yukarıdan aşağıya doğru oluşan kesiğin açtığı yara…

“Yani katil solak!” dedi.

Yara dudaklarında çentik yok. Jilet ya da ustura kullanılmış olması muhtemel. Aynı ilk iki maktulde olduğu gibi.

“Jilet ya da ustura!”

Düşündü. Hayır, Fatih solak değildi. O olamazdı. Kimdi peki katil?

“Merve, şu çiçekçi Suat’ı ve berber Fatih’i alın getirin evladım.”

***

İkisi de solak değildi. İkisinin de cinayetlerin işlendiği saatte başka yerde olduğu katiydi. Şahitleri vardı. Evlerinde yapılan aramalarda da herhangi bir delil bulunamamış, şüpheli bir durumla karşılaşılmamıştı.

***

Araştırmalar netice vermiyordu. Katil bir haftanın sonunda bulunamamıştı. Neyse ki, kalan dört kişi nezarette olduğundan, seri cinayetlerin arkası gelmemişti. Basının da olayın peşini bırakması, Cinayet Büro üzerindeki baskıyı bir nebze hafifletmişti.

Emir yine pasaja gitti. Niyeti derneğe uğrayıp ortalığı kolaçan etmekti. Berber Fatih’e selam vermek için kafasını uzattığında yaşça ondan büyük bir adam gördü. Aynı Fatih gibi, koltuğa oturmuş dikkatlice kitabını okuyordu.

“Merhaba,” dedi, “siz Fatih’in babası olmalısınız?”

“Evet, ama ben sizi tanıyamadım, kusura bakmayın.”

“Ben Emir. Fatih’in eski bir arkadaşıyım, ama uzun süredir uzaklardaydım.”

“Ben Fatih’in tüm arkadaşlarını tanırım. Fakat sizi çıkaramadım. Eski mahalleden miydiniz?”

“Evet. Ama pek kalmamıştık orada.”

“Pekala. Fatih gelince uğradığınızı söyleyeyim.”

“Aslında, vaktiniz varsa, bir sakal tıraşı olmak isterim.”

“Tabii, buyurun.”

Platon’un, nam-ı diğer Eflatun’un, Devlet kitabını kenara bırakıp usturayı sol eliyle aldı yaşlı adam.

Hikaye: Melek

Oldum olası butik işleri daha çok sevmişimdir. Sırf bu yüzden, eve daha yakın olan semt marketine girmem, mahalle bakkalına kadar yürürüm. Marketi avam bulduğumu düşündüğüm için bakkala böyle özel bir durum yüklemiş olabilirim. Mahallenin bakkalı da öyle ahım şahım, baş döndürücü bir yer değildir. Böyle düşüncelerle kafam karışmış, seçimimin doğru olduğu yönünde kendime yaptığım telkinlerle bakkalın kapısına kadar gelmiştim.

Dükkânın dışındaki kaldırımın üzerine serilmiş, giriş kapısının sağında ve solunda zerzevatlar, meyveler, sebzeler, bir sürü yeşillik yer alıyordu. Onların aralarında, onlara tamamen tezat bir de dondurma makinası duruyordu. Ne bulunduğu yerle, ne de anlattığım hikâyeyle ilgiliydi. Hayatın tazelikleri içinde, dondurulmuş bir geçmiş saklıyordu sanki. Açık kapıdan içeri usulca girdim. Tavan, öyle çok yüksek değildi. Bu nedenle içerideki tüm raflar insanın üzerine üzerine gelir gibi oluyordu ilk anda. Dışarıdaki genişlik algısını unuttuğunuz anda, o sıkışmışlık duygusu da silinip gidiyordu.

Bakkalın sahibi Sami ile selamlaştık. Süt ve çay almak için arka raflara doğru yürürken, içeriye küçük bir çocuğun girdiğini hayal meyal gördüm. Dikkatimi çekmesinin nedeni, küçük yaştaki çocuğun bir şalvar giymiş olmasındandı.

“Hay Allah,” dedim içimden, “Bu yaşta çocuğa şalvar giydirmek nedir?” Çok dikkat etmeden sütlerin bulunduğu reyona doğru yürüdüm.

Sessizce kutuların üzerindeki son kullanma tarihlerini bulup okumaya çalışırken, çocuğun şen kahkahalı, neşeli sesini duydum. Doğrusu merak ettim. Öyle davetkâr bir gülüştü ki, kim olsa merak ederdi. Çabucak süt ve çay seçimimi yapıp kasanın olduğu girişe yöneldim.

“Sami abi doğru diyorum, neden inanmıyorsun? Babam Allah’ın meleğini görmüş.” Çocuk inanılıp inanılmadığını kontrol etmek için Sami’nin gözlerinin içine bakıyordu.

“Nereden biliyorsun Yusuf, gelip sana mı anlattı?” Yusuf anladı ki Sami abi bir ispat istiyor.

“Sami abi, sabah babamı balkonda buldum. Yerde secde ediyordu. Daha doğrusu, secde ederken öylece uyuyakalmış. Gittim uyandırdım. Sordum, ‘Ne oldu baba,’ dedim. Gece balkonda otururken Allah’ın bir meleğinin yere yaklaştığını görmüş, o saatten beri de secde ediyormuş. Vallahi diyorum…”

Sami, Yusuf’un başını okşadı. İki yüz elli gram beyaz peynir ve bir ekmeği tül kadar ince bir poşetin içine koyup çocuğa verdi. Gülerek, “Babana söyle, Allah’ın meleklerinden bir yardım istesin de şu defterdeki hesabı biraz hafifletsin,” dedi. Sami de dini bütün bir adamdı fakat sakalı dışında dindarlığını dışa vuracak pek bir şey göstermezdi. Elbette kot pantolon giydiğini gördüğüm olmamıştı. Daima kumaş pantolon tercih eder ve evet, biraz da bol kıyafetler giyerdi. Bunlar bir dindarlık göstergesi ya da ritüeli sayılmaz sanırım.

Yusuf’un peşi sıra bakkaldan çıktım. Çocuğun, sırtındaki yakasız beyaz gömleği -ki buna mintan da deniyor olabilir- belindeki kuşağı, altındaki şalvarı ile küçük bir hoca efendiye benzediğini düşündüm. Mahallemizde böyle bir çocuk olduğu bugüne kadar hiç dikkatimi çekmemişti. Çocuğu izlerken sokakta bir polis arabasının olduğunu fark ettim. Bizim sokakta pek polis arabası olmazdı. Geldiğine göre bana gelmiş olabilirlerdi. Yani bir gazeteci olarak olsa olsa bana gelmişlerdir. Çocuğu unuttum ve tamamen polis arabasına odaklandım. Arabanın üzerindeki mavi ve kırmızı ışıklar yandığına göre, araç görevli gelmişti. Durduğu yer benim evimin önü değildi. Bir memur, aracın önünde durduğu apartmanın bina kapısını açıp dışarı çıktı. Elinde, şeffaf kapağından içindeki dosya kâğıtlarının gözüktüğü ince bir dosya tutuyordu. Ağır ağır merdivenleri inip arabaya doğru ilerlerken, polis memuru ile bir an göz göze geldik. Gözlerimizi birbirinden ayırmadan yavaşladık. Durduk ve ardından ikimizde de ışıyan kocaman bir gülümsemeyle birbirimize yöneldik. Ben elimde bir poşet, o elinde bir dosya ile birbirimizi kucakladık.

“Hayırdır Mehmet, neyin peşindesin gene?” dedim muzipçe. Hafifçe koluna dokundum, “Çok oldu be görüşmeyeli.”

“Vay benim haberci abim, vay! Yoksun ortalarda ne zamandır, özlettin yahu kendini. Vay, abim benim ya!”

“Hakikaten hayırdır? Olay mı var?” dedim gözlerimle apartmanı göstererek.

“Yahu sen ne biçim bir habercisin abi? Senin mahallede olay oluyor, senin haberin yok…”

“Vallahi haberim yok.” Bunu söylerken ondan haber sızdırmak için böyle bir şey söylemediğimi hissettirecek samimiyet ile konuşmaya çalışmıştım, “Ne olmuş ki?”

“Abi, dün gece bir ihbar alıp geldik ilk olarak. Bir kadın, şurada, marketin ilerisindeki parkın girişine yakın, yerde hareketsiz yatıyordu. Gece saat iki falandı. Tekinsiz bir durumdu. Kadın cinayeti sandık evvela ama pek öyle durmuyordu. Kadın daha çok bir yerden geliyormuş gibiydi. Başına sert bir darbe almış. Kesici aletle bir yaralama falan yoktu üzerinde. Kadının evi de şurasıymış.” Sakin sakin bunları anlatırken eliyle evi gösteriyordu.

“Vay be neler olmuş gece, işe bak… Dün akşam biraz fazla kaçırıp bilgisayarın başında sızmışım. Malum cuma akşamı maçtan geldim, biraz da evde devam ettim. Hakikaten hiçbir şey duymamışım. Kadın nerede şimdi? Durumu iyi mi? Kim yapmış? Haber var mı?”

Mehmet, arabanın direksiyonunda kendisini bekleyen diğer memura baktı, “Bir dakika daha ver,” dercesine bir bakış atıp tekrar bana döndü. “Abi, kadın şu arkadaki devlet hastanesine kaldırıldı. Şanslıymış, zamanında hastaneye yetiştirilmiş.  Dediğim gibi, kadın baygındı evvela. Doktorlar önce uyandırdı. Fazla bir şey demedi kadın. İki kelimeyi tekrarlayıp duruyordu; Melek Uçar… Başka da bir şey demedi, birkaç kez bu ismi tekrarladı. Sonra beyin kanaması riski ile kadını tekrar uyuttular. Biz de şüpheli olabilir, diye gelip Melek Uçar kimmiş, ailesine, komşularına sormak istedik. Ama tanıyan kimse yok. Faili meçhul biri darp etmiş sanırım.”

“Allah Allah, bizim buralarda darp olaylarına pek rastlanmaz. İlginç bir vaka, ben de ilgileneyim bari. Haber gazetecinin ayağına böyle gelir.” Gururla gülümsedim Mehmet’e.

“Abim şimdi gidelim biz. Emniyet’e uğrarsan görüşürüz. Kal sağlıcakla,” dedi. Tekrar gelip kucaklaştı, aracın kapısını hızla açıp kendisini koltuğa bıraktı. Yanındaki memur göz ucuyla bana bakıp, başıyla hafifçe selamladı. Arabayı, düz sokakta ok gibi ilerlemesine sebep olacak bir ivmeyle hareket ettirdi.

Ilık bir sonbahar sabahında, elimde bir poşet ile öylece sokakta kalmıştım. Fazla durmadım olduğum yerde. Önce bir-iki adım attım ama nedense yapmayı isteyeceğim şey için elimde tuttuğum poşet çok uygun olmayacakmış gibi geldi. Aklımdan markete gidip kameralara bakmak geçmişti. Hem böyle pijamalı, hem de elimde süt ve çay dolu bir paket ile gitmesem daha iyi olurdu. Hızla eve gidip yapmayı düşündüğüm zengin kahvaltıdan vazgeçtim. Mısır gevreğini alelacele bir tabağa boşaltıp üstüne de biraz süt döktüm. Giyinirken hızlı hızlı kaşıkladım.

Marketin kameralarının duruş açısı ve duruş şekline bakılırsa, daha yakın bir alanı görüntülüyor olmalıydı. Malum, objektif yakın planda geniş bir alanı ya da uzak planda dar bir açıyla daha kısıtlı bir alanı görüntüleyebilir. Marketin müdürü ile konuştuğumda ilk seçeneğin, yani kameranın geniş açıyla yakın planı çektiklerini anlattı. Görüntülerin olduğu saat için ekranın başına oturup izlememe de izin verdi -komşuluk hatırı diyelim. Baktık, gerçekleşen olayın tarif edildiği yer tam olarak gözükmüyor. Boş boş ekrana baktık, hiçbir hareket yoktu. Ardından iki saniye kadar bir süreliğine, ekranın üst kısmından, daha doğrusu görüntünün onda birlik üst kısmında beyaz bir nesne hareket ederek kadraja girdi. Sadece ekranın üst kısımda, havada olduğunu tahmin ettiğimiz bir nesnenin bir kısmını gördük. Soldan sağa doğru düz bir yol izleyerek önce yatay bir doğrultuda girdiği kadrajdan, ekranın ortasını biraz geçtikten sonra tam olarak dikey şekilde yükselerek ekranın görüş alanından çıktı. Önce videoyu durdurduk, geri aldık. Yavaş çekimde bir kez daha izledik. Beyaz nesne marketin tabela ışıklarından dolayı öyle çok parlıyordu ki, tam olarak ne olduğu anlaşılamıyordu. Açık kalan bir pencereden uçuşan tüle benziyordu. Çok şaşırtıcıydı. Görüntüye yakalandığı kısa an içinde cismin bir bölümü gözüküyordu. Yalnızca alt kısmı olduğunu tahmin ettiğim bir şeye benziyordu. Yani ya yukarıdan bir başka şeye bağlıydı, ya da havada uçuyordu… Görüntü içinde yatay olarak hareket ediyor, ardından bir an olduğu yerde duruyor ve sonra büyük bir ivme ile gökyüzüne doğru yükseldiğini sanacağımız şekilde görüntüden çıkıyordu. Cep telefonumu çıkartıp görüntüyü hem normal hızda hem de ağır çekim hızında hemen kayda aldım. Firma görüntüleri vermek için bin türlü prosedür çıkartacak, belki de vermek istemeyecekti. Marketin müdürüne teşekkür edip elini sıktım. Olayın geçtiği yer olduğunu tahmin ettiğim alana gitmeyi düşünürken, marketin içindeki iki kadından yaşlı olanının konuşmasını duydum.

“… Yok kızım, böyle havada uçuyordu. Bembeyaz bir şey… Aklım yerinden oynadı. Zannettim bir cin gelmiş de sokakta uçuyor. Havada öylece süzülüp gidiyordu. Bembeyazdı diyorum sana. Mavi gözlerinden ışık saçıyordu. Çok korktum. Gece kalktım, abdest alıp namaz kıldım. Sabaha kadar uyuyamadım. Korkudan pencereden dışarı bile bakamadım. Bir ara bütün sokak masmavi oldu. Ölüyorum zannettim. Kızım sen şimdi annem aklını oynattı diyeceksin. Vallahi değil, billahi değil… Kızım şu çamaşır sularından da…”

Kadının çaresizliğini görüp lafa karışmak ihtiyacında bulundum. “Dün gece uçan beyaz şeyi siz de gördünüz mü hanımefendi,” dediğimde yaşlı kadının yüzü aydınlandı. “Hah evet! İşte bak beyefendi de görmüş.” Kızına dönüp beni gösterdi. Sonra sanki aramızda bir konuşma geçmemiş, kızı ile konuşmasının arasına reklam almış gibi beni önemsemeden kızına anlatmaya devam etti.” Bir süre daha onları dinledim ve kadıncağızın sürekli aynı hikâyeyi tekrarlamasından sıkılıp hastanedeki kadının gece bulunduğu yere gitmeye karar verdim.

Her şey normal gözüküyordu. Sokak ve etraftaki nesnelerin hepsi normal görünüyordu. Hiçbir şey için açık delil yoktu. Fazla oyalanmadan hastanenin yolunu tuttum. Hastanede kadının yakınlarını buldum. Kadın hâlâ baygındı. Daha doğrusu doktorlar tarafından uyutuluyor, riskli durumun geçmesi bekleniyordu. Kadın kendisine geldiğinde, gördüklerinden ve yaşadıklarından bir ipucu bulmak mümkün olabilirdi ancak. Elbette kendisine gelebilirse böyle bir olasılık mümkün olabilirdi. Bir süre kadının yakınlarıyla sohbet ettik. Sonuçsuz konuşmalar geçti aramızda. Tam artık gideyim diye aklımdan geçirdiğim sırada, yanımdan geçip koridor boyunca yürüyen bir gence takıldı gözüm. Şalvarlı bu genç adamın başında, bakkalda gördüğüm çocuğun kıyafetine ilave olarak, bir de sarığı vardı. Öyle büyük bir sarık gelmesin aklınıza. Küçük bir takkeye bir bez dolamış, onu da aşağı sarkıtmıştı. Öylece bu delikanlıyı izlerken aklıma sabahki çocuğun anlattıkları geldi. Onun da babası bir melek gördüğünü söylememiş miydi? Birden kafama dank etti. Kadının yakınlarıyla hızlıca vedalaşıp hastaneyi terk ettim.

Kendimi dedektif gibi hissediyordum.

Gece yarısı arkadaşlarıyla gittiği eğlenceden dönen kadının evine birkaç yüz metre kala başına gelenler ilginçti. Marketin kamerasına yakalanan, uçan bir nesnenin görüntüsü garipti. Uçan nesneyi gören ve ona isim takan ihtiyar enteresandı. Üstelik polis, “Melek Uçar” diye bir kadını arıyordu. Dahası şimdi şu küçük oğlanın babasının gece gördüğünü söylediği “Allah’ın meleği” hakkında bilgi almaya gidiyordum. Her şeyi anlamlı bir şekilde derleyip toplasam, yılın gazetecilik haberi olabilirdi. Gece parapsikolojik varlıkların kameraya takılmış halleri ve görgü tanıklarının ifadeleri. Bu haberi sayfa sekreteri basmaya ikna olur muydu?

Yeniden başladığım yere dönüp bakkal Sami’nin kapısına dayandım.

“Hayırdır Abdi Bey, ne bu telaş?” dedi Sami. Durumu izah edip sabah karşılaştığım çocuğun babası ile görüşmek istediğimi belirttim. Dükkânın dışına çıktık, Sami el yordamıyla adresi tarif etti. Sokağı uzaktan gören bir binaydı. Birinci kat, pimapen ile kapalı beyaz balkon onlarınkiymiş. Tüm bilgileri aldım. Sami’ye teşekkür edip yanından ayrıldım.

Zili çaldım, zilin üzerinde adamın adı yazıyordu, “Ercan Emin” Otomatik kapının sesi duyuldu. Kapı ağır olmayan ve fakat görüntüsü böyle vücut bulan bir demir kütlesiydi. Apartmanın birinci katına çıktığımda kapının yarı yarıya açık olduğunu ve orta yaşa yakın, sakallı bir adamın kapıda beklediğini gördüm.

“Selamünaleyküm,” dedim.

“Aleykümselam,” dedi kapıdaki adam.

“Ercan Bey’e bakmıştım,” dedim.

“Buyurun benim,” dedi adam, “Ne istemiştiniz? Ne için aradınız beni?” Ses tonu huşu içindeydi.

Durumu kendisine izah ettim. Oğlunun sabah bakkalda anlattıklarını ve sonrasında ortaya çıkan gelişmeleri anlattım. Hâlâ şüphe içindeydi. Gazeteci kimliğimi gösterdim. Hâlâ şüphe ediyordu. Kaygılıydı. Yine de merak ve korkusunu yenemedi. Ürkekçe birkaç soru daha sordu.

“Bak kardeşim, akşam balkonda oturmuş tespih çekip zikir yapıyordum. Gece o saatte kimse yoktu. Sokak bomboştu. Gökyüzünde süzülen bir şeyin bana doğru geldiğini gördüm. Havada uçuyordu. Bir kefen gibi beyaz, bir huri gibi nur içindeydi.”

“Canlı mıydı? Canlı olup olmadığını anlayabildiniz mi?” dedim şaşırarak.

“Canlı mı? Bir melek gibiydi. Arkası dönük ilerlediğini başta anlamadım. Neden sonra havada durdu, bana döndüğünde masmavi, nur gibi gözleri olduğunu gördüm. Sanki o gözlerden çıkan ışık ta kalbime işliyordu. Benim için döndüğünü anladım. Tekrar arkasını döndü, önce bir süre sakince düz giderek benden uzaklaştı. Marketin önüne geldiğinde, hızla yukarı doğru çıkıp gözden kayboldu.”

“Sen ne yaptın? Yani o gidince demek istiyorum.”

“Seccadem önümdeydi. Saatlerce namaz kıldım, başımı hiç yerden kaldırmadım. Allah dualarımı kabul ettiğini bildirmişti. Allah’ın sevdiği kullarından olduğumu bildirmişti. Gece boyunca namaz kıldım. Sonra sabaha karşı seccadenin üzerinde, başım secdede uyuyakalmışım. İşte bizim afacan beni öyle bulmuş. O dürtünce uyandım.”

“Allah kabul etsin dualarınızı,” dediğimde, adamcağız kendisinin erenlerden olduğunu düşünmeye başlamıştı. Vedalaşıp ayrıldım yanından.

Tam bir fenomendi. Ne yapacağımı bilmiyordum. Gazeteden amirimi aradım, konuyu ona anlattım. Önce güldü. Sonra bir melek olamayacağına dair söylemlerde bulundu. Sonuçta hakkı vardı. Şehrin ortasında bir melek, hem ne arayacaktı bizim sokakta… Konuştukça bir melek olmadığı konusunda beni ikna etti.

“Araştır,” dedi. “Eğer bir melek ise yılın haberini yapmış olursun. Hafta sonu istediğin gibi araştır. Pazartesi işinin başında olmanı istiyorum. Bir haber çıkartabiliyorsan ne âlâ…”

Sabah karşılaştığım Mehmet geldi aklıma. Emniyet’e gittim. Onlar, olayın bir darp işi olduğunu varsayıp araştırmayı bu alanda yapıyordu. Video görüntülerini almışlar fakat bunun olayla bir ilgisi olmadığını düşünmüşlerdi. Buradan da bir sonuç çıkmadı.

Artık eve dönmeye, olanları belirli bir sırayla yazıp haber metni hazırlamaya karar verdim. Eve doğru yürürken, yürüdüğüm sokağı dik kesen iki sokağın iz düşümü boyunca havada uçan bir cisim gördüm. Beyaz bir kıyafeti yoktu. Pervaneli bir drondan başka bir şey değildi… Tam sokakların kesiştiği yerde havada durdu. Olduğu yerde doksan derece dönüp yüzünü bana çevirdiğinde, tepesinde iki adet mavi ışığın parladığını gördüm şaşkınlıkla. O an aklım başıma geldi. Gece gördükleri bu drondan başkası değildi. Ama beyaz kıyafet neydi? Bir süre sokaklar arasında uçan dronu takip etmeye çalıştım. Cisim yeterince dolaştıktan sonra bir apartmanın terasında kayboldu. Bir daha da görünmedi.

Apartmanın kapısına dayanıp görevlinin ziline bastım. Kapı açıldı. Kim olduğumu, ne istediğimi sordular. Durumu anlatınca beni dördüncü kata çıkarttılar. Her şey kendiliğinden çözülmüştü. Dördüncü kattaki dairenin kapısını çaldığımda, orta yaşlı bir kadın kapıyı açtı. Ona da durumu izah ettim. O da içeriden iki delikanlıyı çağırdı. Olanı biteni anlattım onlara, dehşetle korktukları belliydi. Korkmalarına karşın içten içe muzırca gülüyorlardı. İçlerinde kopan kahkaha tufanını, korkularıyla gizlemeye çalışıyorlardı. Babaları onlara bir dron almıştı. Onlar da drona mavi renkli iki led ampul ve annelerinin kullanmadığı bir tülden yaptıkları pelerini takmışlardı. Gece ortalıkta kimse olmaz böylece rahatça uçururuz, diye düşünmüşler ve gece yarısı herkes uyuduktan sonra terasa çıkıp dronu uçurmuşlardı.

Ne melekti, ne de cin!

Her şey tatlıya bağlanmıştı. Hastanedeki kadın birkaç gün sonra kendine gelmiş ve olayların nasıl gerçekleştiğini anlatmıştı. Kadın beyaz elbiseli, uçan nesneyi görünce korkup kaçmaya çalışmış, hızla dönüp gerisingeriye uzaklaşmak istediğinde başını elektrik direğine sertçe çarpmış. Önce sendelemiş, birkaç adım sonra da baygınlık geçirip boylu boyunca yere serilmişti.

Çocuklar birkaç defa hastaneye gidip bin bir özürle durumu kurtarmaya çalıştılar. Allahtan kadıncağız şikâyetçi olmadı. Anlayacağınız, babaları bu gençlerin kulaklarını sertçe çekmiş olmalı. Bu arada kadının adı Meryem’miş. İki günlük müşahede sonrasında taburcu oldu. Bir süre alnında bir şişlikle yaşamak zorunda kaldı.

Unutmadan, Ercan Bey’e bu konular hakkında bir şey söyleyemedim. O kendisinin hâlâ erenlerden olduğunu düşünüyor olabilir…

Kurt Adamlar

1521’de, Fransa’da, Pierre Burgot ve Michel Verdun şeytanî cinayetler ile suçlanmaktaydılar. Mahkemeye çıkartıldıklarında, yedi yaşındaki bir erkek çocuğu, ergen bir kadını ve bir kız çocuğunu parçalayarak öldürmekten yargılanıyorlardı. Kurbanlarını parçaladıktan sonra, etlerini yedikleri iddia ediliyordu. Sıcak kana bulanmanın hazı ile öldürmeye devam ettiler. Ayrıca dişi kurtlara tecavüz ettikleri de iddialar arasındaydı. Verdun, bir kurbanını öldürmeden önce kurbanı tarafından ağır yaralandı. Zorlanarak eve geldiğinde eşi yaralarını yıkayarak temizledi. Ancak Verdun ortağı Burgot ile birlikte kısa süre sonra yakalandı. Suçlarını itiraf eden ikili, idam edildiler.

Yıllar sonra Gilles Garnier’in benzer hikâyesi ile karşılaşıyoruz. Gilles, eşi ve birkaç çocuğu ile birlikte Lyon dışında bulunan Dole kasabasında yaşıyordu. Ailesine yiyecek bulmak adına sık sık ormanlarda avlanıyordu. Yine bu avların bir tanesinde yarı insan yarı kurt olan bir adamla karşılaşmıştı. Ancak o yaratık Garnier’e kurda nasıl dönüştüğünü gösterdi. Garnier o günden sonra çok değişti. Öldürmeye başladı. 1574’de konu mahkemeye intikal edince, halkı bu konularla ilgili uyarmak için el ilanları dağıtıldı. El ilanı Garnier’in itirafını içeriyordu: St. Michael şenliğinden kısa bir süre sonraydı. On yaşındaki bir kız, bir üzüm bağına girdi. Garnier bir kurt edasıyla kıza yaklaşıp onu avladı. Sadece ellerini ve dişlerini kullanarak kızı oracıkta öldürdü. Kızın bedenini ormanın derinliklerine sürükledikten sonra, çiğ insan etine karşı duyduğu hazzı tatmin etti. Ayrıca kızın bedeninden koparttığı et parçalarını, evde aç bekleyen ailesine götürmeyi de ihmal etmedi. Bir süre sonra başka bir kızı gözüne kestirdi. Tam kıza saldıracakken, yakında bulunan insanları farketti ve vazgeçerek kaçtı. Yaklaşık bir hafta sonra yine bir kız çocuğuna saldırıp öldürdü. Kalça ve bel bölgesinde et parçalarını kopartarak ete olan doyumsuzluğunu giderdi. Ayrıca çocuğun sağ bacağını da kasıklarından koparttı. Ardından büyük bir hata yaptı. Daha önceleri kurt (saldırı anında üzerinde kurt postundan yapılmış özel bir kıyafet giyiyordu) şeklinde gerçekleştirdiği saldırıların aksine, insan olarak tekrar saldırdı. Bu sefer görgü tanıkları vardı. Garnier anında tutuklandı.

Mahkeme heyeti ve olayı duyan herkes büyük bir dehşet içerisindeydi. Onlara göre bir kurt adam yargılanıyordu. 1573’de dava karara bağlandı ve Garnier canlı canlı yakılarak öldürüldü. Mahkeme kararını açıklarken, kendisinin bir hayvan olmadığını, içinde şeytan barındıran bir insan olduğunu beyan etti. O dönemin inançlarına göre, bedenler yakılarak kötü ruhlardan arınabiliyordu. Bu sebepten yakılarak öldürülmesi uygun görüldü.

Bu ve benzeri olayların “kahramanları” erkeklerden ibaret değil elbette. Kaynaklarda ayinler esnasında çocukları kurban eden kadınlara rastlamak mümkündür. Örneğin Francois Secretain. İçindeki aç kalan kötü ruhu doyurmak için birçok masum çocuğu öldürmüştür. Mahkeme kararı neticesinde idam edilmiştir.

Aynı yıl içerisinde bu sefer yine dehşet verici bir dava mahkemeye taşındı. “Demon Tailor” ya da “Werewolf of Chalons” başlığı ile bilinen bu olay o kadar dehşet vericiydi ki, mahkeme 1598’de sonuçlanınca, dava ile ilgili tüm belgeler yakılarak imha edildi. İsmi asla açıklanmayan adam, çocukları Paris’teki dükkanına bir bahaneyle götürüp çeşitli işkenceler yapıyor, tecavüz ettikten sonra boğazlarını keserek öldürüyormuş. Öldürdüğü çocukların bedenlerini parçalara ayırıp etlerinin çoğunu yiyerek yok ediyormuş. Çocukları ikna edemediği zaman, ıssız yerlere gidip kurbanlarını orada avlarmış. Yakalanana kadarki kurban sayısının yüzün üzerinde olduğu düşünülmekteydi. Olay gün yüzüne çıktıktan sonra adam tutuklandı ve terzi dükkanında yapılan aramada çok sayıda insan kemiği bulundu. Hatta çürümeye yüz tutmuş insan eti bile vardı bunların arasında.

O döneme ait buna benzer birçok hikayeye rastlamak mümkündür. Bazen yarısı yenmiş çocuk veya kadın cesetleri bulunurdu. Cesetlerin bulunduğu bölgede erişkin bir insan büyüklüğünde kurt veya kurt sürülerine rastlandığı sıkça duyulan tanıklıklardan bir tanesiydi. Sürü görülmesinin sebebi ise, kişilerin aynı ailenin mensupları olmasıydı.

Bu ve benzeri hikâyelere resmi kaynaklardan ulaşmak kolaydır. Çünkü burada anlattıklarımın tamamı mahkemelere intikal etmiş olaylardır. Tamamında itiraflar da mevcuttur. Gerçi o dönemlerde itiraflar genellikle acımasız işkencelerle geliyordu. Dolayısıyla bu inanılmaz itirafların oluşumu konusunda ciddi şüpheler var. Mahkemeyi değerlendirken, şunu belirtmeliyim ki, o dönemlerde mahkeme kilise tarafından kurulmaktaydı. Özetle kanunlara dayalı bir yargınlanma sürecinden bahsetmek de çok abartı olur. Mahkemeye çıkarılan kişinin, ormanda bulunan bir çocuğun cesedi ile ilgili ufak bir ortak noktası bulunsa dahi, o kişinin suçlu olarak karara bağlanması çok olağan bir durumdu. Ancak bir dava, adlî tarihin tüm seyrini değiştirdi. Bahsi geçen davada suçlu bulunan kişinin konuşma bozukluğu sebebiyle yakılarak idam edilme yerine hastaneye yatırılmasına karar verildi. Bu karar emsal olarak kabul edildi ve birçok kişi idam edilmekten kurtuldu. Böylece ilk kez ruhsal sağlık, akli denge gibi unsurlar göz önünde bulundurularak karar alındı.

 

1603’de kurt adam oldukları iddia edilen yaklaşık 600 shapeshifters (şekil değiştirici) yakılarak öldürüldü. Birçok bilge adam, bu çılgınlığı kitaplar yayınlayarak durdurmaya çalışsa da,  işkenceler devam etti. 1764’de kan emici “Beast of Gevaudon” (Gevaudon Canavarı) üç  yıl boyunca Fransa’da korku saldı.

Kayıtlara göre bir kurdu andıran bu yaratık, özellikle kadınlara ve çocuklara saldırmayı tercih ediyordu. Üç korku dolu yılın sonunda bu yaratık bir askerin tüfeğinden çıkan gümüş kurşun ile öldürülmüştü.

O dönemlerde suç bilimi bilinmiyordu. Parçalanmış olarak bulunan cesetlerin bir insan tarafından yapılmış olabileceğine insanlar inanmak istemiyorlardı. Belki de bu sebepten ötürü kurt adam efsaneleri türedi. Aslında bu kurt adam efsanesi, seri katil profillemesine çok uzak değildi. Çoğu seri katilin avlanan hayvanların içgüdüsü ile hareket ettiği gözlemlenmekteydi. Her zaman seri katillerin içlerindeki “canavardan” bahsedilmekteydi. Ama şunu da belirtmeliyim ki, birçok “iyi” insanın içerisinde de sapkın ve vahşi duyguların barındığı gözlemlenmiştir.

Almanya’da da benzer olaylar yaşanmıştır. 16. Yüzyılın ortalarına doğru Bedburg kasabası sakinliği ile bilinmekteydi. Köln yakınlarında bulunan Bedburg kasabası ve sakinleri 25 yıl sürecek bir olay ile sarsıldı.  Yaklaşık 25 yıl boyunca, değişken zaman aralıklarıyla parçalanmış cesetler bulunmaya başlandı. Kurbanların çoğunun ilginç bir ortak özelliği vardı. Aynı kasabada yaşayan Peter Stubb (çeşitli kaynaklarda Stumpp, Stump ya da Stubbe olarak geçmektedir) isimli adam ile kurbanlar geçmişte bir husumet yaşamıştır. Ancak kurbanlar arasında genç kızlar da bulunmaktadır. Onlar ile Peter arasında hiçbir ortak özellik bulunmamaktadır.

Bir dönem, tarlalarda ve boş arazilerde insan uzuvları bulunmaya başlayınca, halk arasında büyük bir kurt söylentisi çıktı. Halk birleşerek bu kurdu yakalamak adına bir av başlattı. Ne var ki bazı kişiler büyük kurdu evlerinin bahçelerinde gördüklerini ve kurdun bir insana dönüştüğünden bahsettiler. Bu dedikodu çabuk yayıldı. Daha sonra bu kişinin Peter Stumpp olduğu iddiaları dolaşmaya başladı. Katil bulunmuştu. Peter çok kısa sürede yakalandı ve kısa sürecek bir mahkeme neticesinde, katil, işkence ve yamyamlık suçlarından ötürü idam cezasına çarptırıldı. İtiraf etti mi bilinmez ama çocuklara tecavüz ettiği ve kalplerini bedenlerinden söktükten sonra henüz sıcakken ve avuçlarının içerisinde atarken yediği belirlendi. 1589’da mahkeme sadece Peter’i yargılamadı. Peter’in eşi ve kızı da aynı davada yargılandılar. Seçilen idam türü ise en az suçlama kadar dehşet vericiydi. Peter ve ailesi ahşap bir tekerleğe çiviler çakılarak bağlandı. İşkence uzun sürdü. Canlı olarak bedeninden et parçaları kesildi. Neredeyse vücutlarında bulunan tüm kemikler büyük balyozlar ile kırıldı. Son olarak kafaları gövdelerinden ayırlarak kasabanın meydanında uyarı anlamında bir süre sergilendi.

Bu tür kişilerin seri katil olduklarını kesin olarak kabul etmek oldukça zordur. Yargı sürecinin taraflılığı, işkence altındaki itirafın gerçekliği tartışmaya açıktır. Birçok davada yanıtılcı itiraflar olmuştur ve halen olmaktadır. Baskıya dayanamayan birçok kişi, davayı sonuçlandırmak adına yanlış itirafta bulunmuştur. Belki de Orta Çağ’da yaşanmış birçok olayın ardında bu ve benzeri durumlar yaşanmıştır. Ancak birçok kurt adam ve vampir hikâyesinin temelinde seri katiller yatmaktadır. Dolayısıyla kaynakları şüpheci bir yaklaşımla kabullenmekten başka çaremiz bulunmamaktadır. Dünya tarihinde birçok seri katil, vahşi bir hayvandan daha vahşi olabileceğini göstermiştir.

Başak Sayan – Nigahdar

 

GÖRDÜĞÜN, DUYDUĞUN, DENEYİMLEDİĞİN HER ŞEY İLLÜZYONDUR. TEK GERÇEK SENİN İÇİNDEDİR.

 

Başak Sayan son romanı Nigâhdar ile okurlarına tadına doyum olmayan tarihi bir seyahat yaptırıyor. Gerçek olaylardan esinlenerek yazılmış olan Nigâhdar  romanı  iki ayrı zamanda ilerliyor. Onuncu yüzyılda, Abbasi İmparatorluğu döneminde yaşamış olan Sufi Hüseyin Bin Mansur ‘un, bilinen adıyla Hallâc-ı Mansur’un hayat felsefesi ve öğretileri günümüzde işlenen bir cinayete ışık tutuyor. Tasavvuf ile polisiyenin zekice harmanlandığı, Tanrı kavramının bilimle, tasavvufun fizikle iç içe geçtiği, gizem ve heyecanın son sayfalara kadar devam ettiği kurgunun derin araştırmaların eseri olduğu daha ilk sayfalarda anlaşılıyor. Romanın son sayfalarına gelindiğindeyse, mucizelere inandıracak kadar olağanüstü bir ilhamın ürünü olan Nigâhdar’ın  nasıl oluştuğunu açıklayan bir teşekkür yazısı karşılıyor okuru.

Ayrıca güçlü kurguyu daha da güçlü hale getiren ve yazarın diğer romanlarında da sıkça kullandığı betimlemelerin okuyucuyu derin bir hayal aleminde yolculuğa çıkartacağı kanaatindeyim. Hayal gücünün sınırlarını zorlayan, yazarın kalemini daha da çok sevmeme neden olan bu betimlemelerden birkaç örnek vermeden duramayacağım. “Kızıl bir pençe gibi alçalan güneş; uyuyan bir canavarın soluğunda kaybolmuş şehir; zümrüt gibi parlayan gözler; dişsiz bir hayvan gibi saldıran soğuk; gümüş bir tepsi gibi parlayan ay; buzdan gözyaşları gibi gökyüzünden süzülen kar taneleri; bembeyaz bir battaniyenin altında kalmış şehir; yerini kış denizlerinin soluk maviliğine bırakmış alacakaranlık;  yıldızsız bir gece kadar kara gözler; hayalet gibi şehrin üzerine çöreklenmiş sis; göz kamaştırıcı, sivri bir hançer gibi şehrin kalbine oturtulan gökdelen; buzdan bir çekiç gibi vuran soğuk…” Bakın, gördünüz mü? Şu bir kaç cümleyle sizin de zihninizin derinliklerinde kocaman bir dünya oluştu bile, değil mi?

Romanlarının hepsininde geçtikleri dönemin siyasi olaylarına cesurca değinen yazar, Nigâhdar romanında da yakın geçmişte ülke siyasetinde meydana gelen olayları arka planda okura sunmuş. Bu durum kurguyu daha gerçekçi bir hâle getirip zenginleştirmiş.

Başak Sayan Nigâhdar romanında tasavvuf ilmine ve dinler tarihine oldukça geniş bir yer ayırmış. Maneviyatı yükselten satırlarda okuru tasavvuf felsefesi hakkında bilgilendirirken hiç sıkmadan kurgunun içine çekmeyi de ustaca başarmış. Okurken bu ilmin etkisine girmemek mümkün değil. Öğrenirken büyük keyif aldığım bu bilgileri sizlerle de paylaşmak isterim.

 

DİNLER TARİHİ

 

İnsanoğlunun din kavramı ile tanışması ihtiyaçtan doğmuştur. Yerleşik hayata geçen insanlar gündelik hayatlarında karşılaştıkları sorunlardan sonra başlarına gelen afetlerin yüce bir güç tarafından yönetildiğine inanarak, bu güce kurbanlar sunarak, saygılı olarak onun gazabından korunacaklarına, mahsullerini yerle bir eden afetlerden kurtulacaklarına inanmışlardır. Gelişen toplumlarda din kavramı daha organize bir hal alarak din ile alakalı çeşitli kural ve ritueller oluşturulmuştur. Din yeryüzünde insanların bir arada yaşamalarını sağlayan en önemli etken olmuştur. Tarihi kalıntıların anlattıklarına göre organize din kavramı yerleşik hayatta oluşan zaruretten doğmuşsa da, Tanrı kavramı bundan çok daha öncesine dayanmaktadır.

Yıllarca ihtiyaçları doğrultusunda çeşitli tanrılara (güneş tanrısı, gök tanrısı, savaş tanrısı) tapan insanlar, ne olmuştur da tek tanrı inancına geçmişlerdir?  Antik Mısır’ın firavunlarından olan Akhenaton, asıl adı Amenhotep, tarihte tek Tanrı inancını ortaya atan ilk kişidir. Tahta geçtiğinde diğer tanrılara tapınmayı yasaklamış ve tek Tanrı olduğunu, kendisinin de onun elçisi olduğunu bildirmiştir. Bu durum, dönemin Firavundan sonra gelen en önemli söz sahibi kişilerince, yani rahiplerce hiç hoş karşılanmamıştır. Tek Tanrı inanışı yüzünden, ellerinde tuttukları, Firavunları bile dize getirebildikleri güç yok olmak üzeredir. Bunun üzerine Akhenaton, hâlâ nasıl olduğu bilinmeyen bir şekilde ortadan kaldırılmış, yerine oğlu Tutankamon getirilmiştir. Oğlu babasının ardından yine çok tanrılı eski sisteme geri dönmüştür. Daha sonra gelen Firavunlar Akhenaton’un varlığını tarihten silebilmek için ellerinden geleni yapmışlardır.  Ancak silinmeye çalışılan tek Tanrı’ya inanış yıllar sonra  Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’le tekrar vücut bulmuştur. Ancak günümüzde dünyaya hakim olan tek tanrılı inanışlarda da bazı insanlar dualarını Tanrı yerine azizlere, rahiplere, evliyalara, ermişlere sunmaktadırlar.

 

TASAVVUF İLMİ

 

Tasavvuf ilmi insanoğlunun göremediği gerçekleri anlama yoludur. Hakikati anlama yolu her dinde vardır. Tasavvuf hal işidir tarif ile anlaşılması mümkün değildir, bunu ancak yaşayan bilir. Hakikati anlamak beş duyuyla mümkün değildir. Bunu her canlı anlayamaz. Anlatabilmek için işaretlere sembollere başvurulur. Ancak sembolleri algılama ve yorumlama da çeşitlidir. Hakikati anlamaya çalışmak sadece tasavvuf ilmiyle olabilir. İlahi sırlara ait bilgilere ancak Tanrı’nın bahşettiği ilham ile erişilir. Tasavvufa göre insan iyi ve kötünün, aydınlık ve karanlığın vücut bulmuş halidir. Bir insanı iyi ya da kötü yapacak hammadde içindedir.

İnsan nefsini öldürmeden Hakk’ı bulamaz. Ölmeden evvel ölmesi gerekmektedir insanın ancak o zaman içindeki gerçek beni keşfeder. Sadece gerçek beni keşfeden insan hakikati anlayabilir. Bunun için de teslim olmalıdır. Kişiyi kendi aldatmacaları ve kendi nefsi dışında kimse engelleyemez.

Tasavvuf felsefesine göre merkezde Allah vardır. O merkeze ulaşmak için doğruluk denizini aşmak gerekmektedir. O öyle bir denizdir ki, kişi öğrendiği bilgilerle merkezde kendisinin olduğunu zannettiği anda doğruluk denizinde boğulmaktan başka çaresi kalmaz. Kendi nefsinin esiri olup çıkar. Nefsini yenebilen insanoğlu rabbini fark ettiği anda en dıştaki sezgi dairesine adım atmış demektir. Rabbini hissetmeye, onun yolunda yürümeye, onu aramaya başlamıştır. İhtiyacı olan tek şey benliğini bırakmasıdır. Ancak o zaman Rabbine yaklaşır.

Varlığın tasavvufta dairesel bir yapısı vardır. Buna göre en dıştaki daire Zahir’dir. Beş duyuyla algıladığımız dünyadır. Canlı cansız tüm varlıklar bu dairede yer alır. İkinci daire Batin’dir yani görünen anlamların dışında daha derin anlamların bulunduğu yerdir. Üçüncü daire Lev-i mahfuz’dur; insanlığın başına gelebilecek olan her türlü bilgiyi kapsar. Ortadaki nokta tanrının ifadesidir.

Tasavvufta bahsedilen dört ulu kapı insanın hakikate ulaşma yolunda uğradığı manevi kapılardır. Şeriat, tarikat, marifet ve hakikat. Marifet kapısına kadar ilim öğrenerek gelebilen insan oraya ulaştığında bilgiler artık ilimle değil ilhamla gelir. Bunu da ancak, örneğin peygamberler gibi arınmış kişiler başarabilir.

Sufizmde sayısal ifadeler vardır. Sıfır yaratandır, ne varlıktır, ne yokluktur. Hiçliğin ifadesidir. Sıfırdan yansıyıp aleme vücut veren birin doğuşuyla kainattaki ilk nefes doğar. İki ise birin ters yansımasıdır, zıtlığı temsil eder.

Tasavvufun kuantum teorisiyle de, insanı hayretlere düşürecek kadar çok ortak noktası vardır. Sufilerin dünya görüşleri kuantum fiziği kurallarıyla benzerlik gösterir. Hallâc-ı Mansur felsefesine göre tek hakikat tanrısal özdür. Her form bu özün bilgilerini taşır. Soyuttan somuta geçiş yaparken ilahi özünden uzaklaşan varlık genişleyip yayıldıkça netliği azalır, titreşimleri kabalaşır ancak titreşimi değişse de öz bilgisi içinde saklıdır, hiç kaybolmaz. Yaratılan her varlık ilahi noktadan kopmuş birer parçadır ve özlerinde O’nun izlerini taşırlar. İlahi noktadan uzaklaşan öz aslını unutur. Unutsa da bu bilgi onun içinde hep vardır. Tanrı en büyük hatırlatıcıdır. Hatırlatma eylemini seçilmiş kişiler sayesinde yapar. Seçilmiş kişi hatırlayan kişi demektir. Titreşimleri değişse de içinde saklı olan Tanrısal Öz su yüzüne çıkmış kişilerdir. Hallâc-ı Mansur’un “Ene’l Hak” sözü aslında her insanın içinde Tanrıdan bir parça taşıdığını anlatma çabasıdır. Aslında noktadan kopan her parça bütüne bağlıdır. Ene’l Hak (Ben Tanrıyım) sözü Kuantum Fiziği ile birbirini tamamlayan bir sözdür. Hallâc-ı Mansur’un bin yıl önce dile getirdiği bu öğretide olduğu gibi Kuantum dünyasında da bir kopuş mümkün değildir. Parçalara ayrılmış bir atomun çekirdeğine yapılacak bir müdahale diğer parçalarında aynı etkiye uğramış gibi davrandığını göstermiştir. Her parça görünmez bağlarla birbirine bağlıdır. Parçalar bütünün bilgisini taşır. Kuantum dolanıklık ilkesi denen bu kural evrenin yaradılış kuralıyla tıpatıp aynıdır. Üstelik bu, tasavvufla kuantum fiziğinin benzerliklerine sadece ufacık bir örnektir.

 

NİGÂHDAR ROMANINDA ANLATILAN HALLÂC’I MANSUR KİMDİR?

 

“BENİ GÖREN TANRIYI GÖRÜR, TANRIYI GÖREN İKİMİZİ BİRDEN GÖRÜR”  – Hallâc-ı Mansur –

 

Nigâhdar romanının iki ayrı bölümünden birini oluşturan bölümde Abbasi İmparatorluğu döneminde yaşamış olan Hüseyin Bin Mansur ‘un hayat hikayesi ile tanışıyoruz. Hallâc-ı Mansur’un, sadece hayat hikayesinden değil, felsefesinden öğretiler de barındıran bu bölümlerin hemen hemen hepsi gerçekten yaşanmış. Nigâhdar romanında Hallâc-ı Mansur ‘un hayatını anlatan hikayeyi kısaca aktarmaya çalışacağım.

Hüseyin Bin Mansur dokuzuncu yüzyılın sonlarında İran’ın Beyzâ bölgesinde el-Tur’ da doğmuştur. Büyük bir islam sufisi olan Hallâc-ı Mansur spiritüalist bir yazar ve mistik bir şairdir. Hasta insanları iyileştirebildiği rivayet edilir. Hallac ismi babasının mesleğinden gelmiştir. Yün eğiren kişi demektir. Çocuk yaşta babasıyla çeşitli şehirlerde dolaştıktan sonra Irak’ın Vasit şehrine yerleşmiş oradaki ünlü bir Kur’an okuyucuları okulunda okumuş ve on iki yaşındayken Kur’an’ı hatmetmiş, hafız olmuştur. Çocuk yaşta çevresindekilere Allah’ın gönderdiği Kur’an ayetlerinin gerçek mesajını anlatmasıyla üne kavuşmuştur. On altı yaşına geldiğinde eğitimini tamamlamış, İran’ın Tüster şehrine gitmiştir. Orada Şeyh Sehl Tüstirî’nin müridi olmuştur. Tüstirî’den iki yıl boyunca öğrendikleri onun kalbindeki hakikat ateşini yaksa da içinde hep bir eksiklik hisseder. On sekiz yaşındayken Tüsterî’den el alıp sufilik hırkasını giydiğinde, içindeki boşluğu ve hakikat arayışını orada kalarak dolduramayacağını anlar ve  bu da onu başka şehirlere ve başka Şeyh’lere iter. Son durağı, bulunduğu coğrafyada altın değerinde olan Bağdat şehridir.

Romandaki hikaye Hallâc’ın Bağdat şehrine gelmesiyle gelişir.

Hallâc-ı Mansur şehre ayakbastığı andan itibaren en yakın dostu haline gelen Ebubekir Şıblî sayesinde Şeyh Cüneyd-i Bağdâdî ile tanışmıştı. Şeyhin öğretileri Hallâc’ın gözünde çok değerli bilgiler olsa da  Cüneyd-i Bağdâdî ile fikir ayrılığına düştükleri bir çok mesele vardı. Tasavvuf ilmi Bağdat şehrinde çok hoş karşılanan bir ilim değildi. Takipçilerine sapkın, hatta zındık gözüyle bakanlar vardı. Cüneydi’ye göre tasavvuf ilmi kapalı kapılar ardında konuşulmalıydı. Zira diğer insanların onları anlayabilecek mertebede olmadıklarına inanıyordu. Bu bilgileri anlayacak eğitimi olmayanlarca yanlış anlaşılıp bu yüzden otoritenin hışmına uğramaktan korkuyordu. Kentteki tüm sufiler ve dervişler ilimlerini kapalı kapılar ardında konuşurlardı. Bu durum Hallâc-ın hayat görüşüne tersti. O, yüreğindeki tüm bilgileri bütün insanlığa yayma ateşiyle yanmaktaydı. En yakın dostu ve kendisi gibi Cüneyd-i Bağdâdî’nin müritlerinden olan Ebubekir Şıblî onu bu görüşten uzaklaştırmak için çok uğraşmış hatta “Ben ve Hallac aynı şey idik; beni divaneliğim kurtardı, onu aklı batırdı,” sözünü söylemiştir.

Hallâc-ı Mansur’un sıklıkla dile getirdiği sözler halk ve ulema arasında huzursuzluklara sebep oluyordu. Zenci köleler haklarını talep etmek için ayaklanmışlardı. Bunlara Karmati denilen bir grup köylünün de katılmasıyla isyanlar büyüyordu. Hallâc-ı Mansur’un bu kişilerin isyanlarını haklı bulması, bu duruma sıcak bakması ve bu konuda da sarf ettiği sözler onu Abbasi imparatorluğu’nun halifesi Muktedir Bi’llâh ile karşı karşıya getirmişti. Ancak Muktedir çok hastaydı ve bu gidişle ağabeyi ile aynı kaderi paylaşacak ve genç yaşında bu hastalık onu yok edecekti. O sırada, devleti yıkmak için isyancıları kışkırtmak gerekçesiyle tutuklu olan Hallac sayesinde hastalıktan kurtulmuştu. Bu durum halifenin Hallâc-ı Mansur’a sempati duymasını sağlamıştı.

Her geçen gün hakikat arayışında, öğrendiği bilgilerle ruhunu doyurmaya çabalayan Hallac için vakit yerinde durma vakti değildi. Vakit Rabbine ulaşmanın yollarını aramak için uzak ülkelere gitme vaktiydi. Bu uğurda ailesini bile geride bırakıp yollara düştü. Dolaştığı her ülke ona yeni şeyler öğretmişti. Gezdiği yerlerdeki halkın İslam’a girmelerinde etkili oldu. Çin’in ve Hindistan’ın din bilginleriyle yaptığı sohbetlerle onların düşüncelerini öğrenmişti. Bu öğretilerden anladığı kadarıyla bütün dinler aynı denize dökülen nehirlerdi. Tüm dinler Hakk’a giden yollardı. Hindistan seyahati hayatının dönüm noktası olmuştu. Oradan döndüğünde var olan her şeyin Allah olduğuna, Allah’tan olduğuna inanmış bunu yaymıştı.

“Yeryüzündeki her şey O’nun bir parçasını taşır. Var olan yalnız Allah’tır. Gözün gördüğü her varlık O’nun tezahürüdür. Tek gerçek Bir’dir ve çokluk bu Bir’in farklı yansımalarıdır. Her şey ve herkes Allah’ın bir parçasıdır. Gerçek benlik bu dünyaya doğan beden değildir. Her şey O’dur. Ben O’yum (Ene’l Hak).” Hallâc-ı Mansur öğretilerini kaleme aldığı kitabı, Kitâbü’t-Tavasin’den başka bir çok risaleler yazmıştır. Ancak kırk dokuz adet olduğu sanılan bu risalelerin hepsi kayıptır.

Hint seyahatinden döndükten sonra Hallâc-ı Mansur bir çok mürid toplamıştı. Etrafına topladığı insanlar çoğaldıkça dedikodular da artıyor onun insanları etkilemeyi başaran bir büyücü olduğu haberi yayılıyordu. Vaaz verirken kendinden geçerek “Ene’l Hak”, demesi, zaten Hallâc’ı yok edebilmek için fırsat kollayan Vezir Hamid Abbas’ın eline büyük bir koz vermişti. Ancak ne yaptıysa da kadılardan idam kararının çıkmasını sağlayamamıştı. Bunda Halife Muktedir’in başmabeyincisi Nasr el-Kaşuri’nin Hallac’ın tarafını tutmasının büyük rolü vardı. Yine de başmabeyinci, Hallâc’ın tutuklanmasını engelleyememişti. Uzun süre tutuklu kalan Hallac’ın ünü ve müridleri hızla artmaya devam ediyordu.  Vezir Hamid için kadıları idama ikna etmekten başka çare yoktu. Nihayet sonunda Hallac’ın idamı yönünde fetvayı elde etmeyi başardı.

Günlerce şehrin ortasında çarmıha gerilmiş bir vaziyette işkence görürken en yakın arkadaşı Ebubekir Şıblî bir an bile yanından ayrılmamış, ona manevi destek olmaya çalışmıştı. Dayanılmaz işkencelerden sonra  burnu, kolları ve ayakları kesilen Hallac en sonunda başı kesilerek idam edildi. Kesik başı günlerce Dicle kıyısında teşhir edildi.

Ölümünün ardından birçok İslam ülkesinde türbeleri yapılmıştır. Hallâc’ı Mansur makamı denilen bu türbelerin yedi adet olduğu söylenir. Asıl türbesi Bağdat’tadır. Ülkemizde de Çanakkale’nin Gelibolu ilçesinde bir türbesi vardır.

 

NİGÂHDAR ROMANININ KONUSU:

 

SEN NE DOĞDUN NE DE ÖLECEKSİN! BİR BEDEN OLMADIĞINI ANLADIĞINDA EN BÜYÜK HAKİKATİ KEŞFEDECEKSİN!

 

Başak Sayan’ın Nigâhdar romanının,  Hüseyin Bin Mansur bölümleriyle dönüşümlü gelişen ikinci bölümünde günümüzde işlenen bir cinayete ışık tutuluyor. Yazarın zekice kurguladığı bu bölümlerde okuyucu Nigâhdar kelimesinin ne anlama geldiğini ve Nigâhdar’ların görevlerinin ne olduğunu öğrenmekle kalmıyor, nefes nefese bir koşuşturmacanın, şifreleri bin yıldır çözülmeye çalışılan bir bulmacanın, ardında cevapsız sorular bırakan bir cinayet soruşturmasının tam ortasında buluyor kendisini.

Columbia Üniversitesi’nde atom fiziği dersleri veren Şirin Özdemir Amerikalı bir anneyle Türk bir babanın tek çocuğudur. Kendini bildi bileli ailesiyle mesafeli bir ilişkisi olmuştur. Lise yıllarındayken babasını ve annesini kaybettikten sonra tek başına kalan Şirin, ayakta kalmayı,  bir meslek sahibi olmayı başarmıştır ancak bu başarıyı elde etmek hiç de kolay olmamıştır. Yaşadığı sıkıntıları kendisine reva gören Tanrı mıdır? Tanrı kendi yarattığı bir varlığa bu kadar acıyı neden çektirir? Tanrı’ya olan bitmeyen öfkesi onu fizik okumaya ve Tanrı diye bir varlığın olmadığını bilimsel olarak ispatlama çabalarına itmiştir. Sevgilisi Amir de onun gibi bir ateisttir. Ancak Şirin kendini daha çok panteist olarak adlandırmaktadır. (Panteizm evren ya da doğanın Tanrı ile aynı olduğunu savunan ve doğaüstü bir tanrıya inanmayan bir görüştür.) Türk Büyükelçiliğinden aldığı bir telefon Şirin’in tüm hayatının bir çırpıda değişmesine sebep olur. Görevli, Türkiye’deki babasının öldüğü haberini verdiğinde Şirin nasıl bir karışıklığın içine düştüğünü anlayamaz. Onun babası yıllar evvel ölmüştür zaten. Kafasında dönüp duran soru işaretleriyle İstanbul’un yolunu tutar.

Yetmiş sekiz yaşındaki eski sanayici ve TÜSİAD başkanı Haydar Doğaner tarihi köşkünde öldürülmüş olarak bulunur. Başkomiser Mestan ve ekibi olay yerine geldikleri anda bu cinayetin altında görünenden farklı bir amaç olduğunu anlarlar. Oldukça varlıklı  olan Haydar Doğaner evinden çok çıkan, etrafta görünen biri değildir. Bahçede bıçaklandığı anlaşılan maktul evinin salonunda bulunmuştur. Gariplikler bu kadarla sınırlı değildir. Sürünerek salona kadar gelen maktul ölmeden önce etrafında bir sürü ipucu bırakmıştır. Ancak ipuçlarının hiç biri katili işaret etmiyordur. Ölmek üzere olan bir adam geride kalanlara katili işaret etmiyorsa ne anlatmak ister? On dokuz oda ve iki salondan oluşan tarihi Cemil Molla Köşkü’nü alt üst eden katilin bir şey aradığı kesindir zira katil para edecek hiç bir eşyaya dokunmamıştır. Maktulün kucağında tuttuğu arapça yazılmış kitaptan, yere kanıyla çizdiği şekillerden ve avucundaki kağıtta bulunan esrarengiz şemadan pek bir şey anlayamayan Başkomiser Mestan, cinayet soruşturmasının ilerleyebilmesi için tanınmış yazar ve felsefeci Algan Ataman’dan yardım ister.

Algan Ataman Başkomiser Mestan’dan aldığı, Haydar Doğaner ‘in ardında bıraktığı gizemli delilleri incelediğinde, kitabın Hallâc’ı Mansur’un günümüze ulaşan tek eseri Kitâb-ût Tavâsin’in bir kopyası olduğunu anlar. Kitap arapça ve farsça yazılmıştır ancak bazı bölümlerde gizli bir terminoloji kullanılmıştır. Kitabın arka sayfasına, kullanılan mürekkepten de anlaşıldığı üzere, günümüzde eklenmiş bir yazı yazılmıştır; “Ararsan Bulursun…” Bu sözde anlatılan, aranması ve bulunması gereken şey nedir? Algan Ataman, Haydar Doğaner ‘in yere kanıyla çizdiği iç içe geçmiş daireler ve ortasında bir nokta bulunan şeklin tasavvufu işaret ettiğini, maktulün avucunda bulunan kağıttaki şemanın da şifreli bir mesaj olduğunu düşünür. Şemanın altına tersten yazılmış “Hakikati bulmak için marifet kapısından geç!” sözü neyi ifade etmektedir? Aradığı cevapları, bundan yıllar evvel bir televizyon programında tanıştığı, ülkenin en önemli tarihçilerinden ve ilahiyatçılarından olan, İstanbul Üniversitesi’nde uzun yıllar Türk-İslam Tasavvuf Tarihi ve Edebiyatı dersleri vermiş profesör Abdülrahim Ürgüplü’den alabileceğini düşünür. Ancak düşündüğü şeyi yapmaya fırsat bulamaz çünkü elindeki delillerin anlamlarını tek isteyen Başkomiser Mestan değildir.

Türkiye’ye geldiği andan itibaren, o zamana kadar yaşadığı hayatın koca bir yalandan ibaret olduğunu öğrenen Şirin, küçük yaşındayken kendisini evlatlık vermiş olan gerçek babasının bir cinayete kurban gittiği haberiyle sarsılır. Oysa babasına sormak istediği çok şey vardır. Neden onu istememiştir, neden evlatlık vermiştir, varlıklı biri olduğu halde neden öz kızının yabancıların elinde büyümesine izin vermiştir? Artık bu sorulara cevap verebilecek bir babası yoktur ve bir gün içinde yine kimsesiz kalmıştır. Babasına duyduğu öfkeyi yenemeyen Şirin’in tek isteği bir an önce gerekli bürokratik işlemleri halledip Amerika’ya sevgilisi Amir’in yanına dönmektir. Fakat olaylar hiç de planladığı gibi gelişmez. Bir anda kendini tanımadığı bir adamın elinde esir alınmış olarak bulur. Üstelik tutulduğu odada yalnız değildir.

Algan Ataman ile Şirin Özdemir, ısrarla Haydar Doğaner’in sakladığı sırrın yerini soran kişinin ne demek istediğini anlayamazlar. Şirin’e Nigâhdar’ın kızı olduğunu söyleyen bu adam kimdir? Nigâhdar ne demektir? Sonunda kim tarafından, hangi sebeple kapatıldıklarını bilmedikleri yerden kaçmayı başarırlar. Haydar Doğaner bıraktığı delillerle kızı Şirin’e ne anlatmak istemiştir? Şirin’i ve Algan’ı kaçıran adam hangi sırrın peşindedir?  Sorularının yanıtlarını bulmak için soluğu Profesör Abdülrahim Ürgüplü’nün evinde alırlar. Şirin öğrendikleri karşısında şaşkına döner. Babası gerçekten de bir Nigâhdar’dır. Hallâc’ın ölümünden sonra oluşturulan bir tarikatın en büyük amacı, içinde insanlığın henüz yüzleşmeye hazır olmadığı, Hallâc’ı Mansur’un risalelerini korumaktır.  Adına Nigâhdar denilen koruyucular tarafından sır günümüze kadar saklanmıştır. Nigâhdarlar sırrı saklamak pahasına hayatlarındaki herşeyden vazgeçmek zorundadırlar. Onlar, geçmişten günümüze gelen ve tüm dinleri derinden etkileyecek olan bu sırrın sadık bekçileridirler. Ancak bu sırrı saklayanlar kadar onu yok etmek isteyenlerde vardır. Ve yüzyıllardır onlar da sırrın peşindedirler. Çünkü sır ortaya çıkarsa, çok uzun zamandır bir üst akıl tarafından yönetilen  dünya kaosa sürüklenecektir. Kayıp risalelerin ortaya çıkmasıyla, avuçlarında tuttukları ülkeleri yönetmek zorlaşacak, devletlerin içlerine sızmaları için kullandıkları tarikatlar işlerine yaramayacak,  ellerindeki güç de yerle bir olacaktır. Şirin bir gün içinde öğrendiği gerçeklerle bocalarken kendini inanmadığını söylediği tanrıya dua ederken bulur. Kalbinde Tanrı’ya duyduğu öfke, yeni yeni öğrendiği Tasavvuf ilmi ve Hallâc’ı Mansur’un felsefesi sayesinde yumuşamaya başlar.

Algan Ataman ve Şirin  kaçırıldıklarını Başkomiser Mestan’a haber vermeye bile fırsat bulamadan kendilerini olayların ortasında, zanlı konumunda bulurlar. Kaçırıldıkları sırada Algan Ataman’ın profesör olduğu üniversitede patlak veren protestolar kısa sürede hükümet karşıtı bir gösteriye dönüşür. Algan Ataman’ın protestoların fitilini ateşleyen kişi olduğu ve terör örgütüyle bağlantılı çalışan bir vatan haini olduğu haberi yayılmıştır. Ülkede patlak veren hiç bir olayın tesadüf olmadığını, birçoğunun çeşitli güçler tarafından kurgulanmış olaylar olduğunu, bu kişilerin ellerinde tuttukları gücü kaybetmemek için insanları piyon gibi kullandıklarını çok iyi bilen Başkomiser Mestan, yaşanan gelişmeler karşısında şaşkındır. Sadece bir cinayet soruşturmasına yardım etmesi için çağırdığı Algan Ataman  nasıl olmuştur da bir terör zanlısı olmuştur? Üstelik Gelibolu’da Hallâc’ı Mansur’un türbesinde işlenen bir cinayetin de Algan Ataman ve Şirin Özdemir tarafından işlendiği ihbarı gelmiştir. Haydar Doğaner cinayeti, sandığından da zor çözülecek gibi görünmektedir.

Algan ve Şirin bir gün içinde hayatlarını değiştiren, ellerindeki her şeyi kaybetmelerine sebep olan olaylar yumağından kurtulabilecekler midir? Onlar için artık Nigâhdar’ın sakladığı sırrı bulmak ve bu sırrı bulabilmek için de Haydar Doğaner’in geride bıraktığı izleri çözmekten başka yol yoktur. Tesadüfler eseri kesişen yolları, Algan ve Şirin’i sonu belli olmayan bir maceraya iterken farkında olmadan birbirlerine duydukları hisler ikisine de çok yabancıdır. Şirin sevgilisi Amir’e karşı duyduğu suçluluk hissiyle boğuşurken Algan’da yıllar sonra tekrar bir kadın tarafından incitilmek istemiyordur. Ancak kaderin planları onların planlarıyla uyuşmaz. Aşk engel tanımaz.

Haydar Doğaner’in ölürken geride bıraktığı izlerin anlamları ne?  Kahramanlarımız bin yıldır saklanan sırra erişebilecekler mi? Son Nigâhdar kim olacak? Algan Ataman ve Şirin Özdemir peşlerindeki küresel güçle baş edebilecekler mi? Gücü ellerinde tutanların hain planları ülkeyi nereye götürecek? Dost kim, düşman kim? En güvendiğin mi, en sevdiğin mi seni kötülüklerden koruyabilir? Hayatta tesadüfler mi yollarımızı birleştirir yoksa bu, ilahi bir gücün isteği midir? Ölmek bir bitiş midir yoksa yeniden başlayış mı? Tüm soruların yanıtları Başak Sayan’ın son romanı Nigâhdar’da okuyucuyla buluşuyor.

 

NİGÂHDAR ROMANININ KÜNYESİ:

 

Yayınevi: İnkılap Kitabevi

Basım Tarihi: 2019

Sayfa Sayısı: 526

 

BAŞAK SAYAN KİMDİR:

 

Asker bir baba ve öğretmen bir annenin dört çocuğundan biri olan Başak Sayan, 17 Haziran 1977’de Ankara’da doğmuştur. Küçük yaşlarında tiyatroya ve yazmaya meraklı olan Başak Sayan, okul çağında tiyatro kollarında çalışmış ve öyküler yazmıştır. İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara’da tamamlamıştır. Üniversite eğitimini İstanbul’da tamamladıktan sonra oyunculuk yapmaya karar vermiştir. Önce çeşitli televizyon programları hazırlayıp sunan Başak Sayan ardından pek çok dizi ve sinema projesinde yer almış ve bir gazetede köşe yazarlığı yapmıştır. Çocukluğundan beri en büyük iki hayalinden biri gerçekleşmiş, oynadığı diziler ve filmlerle başarıyı yakalamıştır. Yazmak onun ikinci hayalidir ve artık sırada o hayali gerçekleştirmek vardır.

başak-sayan-kitap

2010 yılında yayımlanan ilk kitabı “Aşk ve Baştan Çıkarma” kitlesel etkileme metodlarıyla ilgilidir. Hemen ardından çıkan ilk romanı “Bağlanma Korkusu” ile destansı bir aşkı anlatmıştır. 2015’te raflarda yerini alan ikinci romanı “Kelebeğin Kaderi” uzun süre çok satanlar listesinde yerini korumuştur. Polisiye romana geçiş yaptığı üçüncü romanı “Ölü Kuşların Sessizliği” macera dolu bir polisiye roman olmasının yanı sıra, tıpkı “Kelebeğin Kaderi” romanında olduğu gibi, okuyucuya felsefe ve psikoloji üzerine de bilgiler vermektedir.

Başak Sayan Türk filmlerini aratmayan bir tanışma hikayesiyle tanıştığı eşi Murat Vardal ile 15 Ağustos 2015’te Washington’da evlenip oraya yerleşmiştir. Bir yıl sonra eşiyle beraber Türkiye’ye kesin dönüş yapmıştır. Mutlu evlilikleri 2017 yılında ikiz bebeklerle taçlanan çift, bebeklerine Ares ve Milan ismini vermiştir.

2018 yılında ilk çocuk kitabını yazmış “Rüzgar Olmak İsteyen Çocuk” adlı kitabıyla minikleri küçük Milo’nun maceralarıyla tanıştırmıştır. Oğlu Milan’a yazdığı bu çocuk kitabının ardından oğlu Ares için de benzer bir kitap yazmak için çalışmaları devam etmektedir.

Son romanı Nigâhdar, yazarın kendi deyimiyle, tuhaf bir anda, aniden gelen bir ilham sayesinde oluşmuştur. İki yıla yakın süren yazım aşamasında yazar binlerce sayfalık araştırma yazıları okumuş, okudukça Hallâc-ı Mansur’a olan hayranlığı daha da artmış ve bu kitabı yazmasının asla bir tesadüf olmadığını kanıtlayan olaylara şahit olmuştur. Araştırmaları sırasında Hallâc-ı Mansur’un felsefesi ve öğretisi yazarı çok etkilemiş, tüm bakış açısını değiştirmiş, düşünce dünyasında değişim oluşmuştur.

Başak Sayan’ın geçtiğimiz günlerde yayımlanan ilk otobiyografik kitabı “Sen Değişirsen Her Şey Değişir” de kendi hayatının iplerini nasıl eline aldığı ve içsel yolculuğunda nelerle karşılaştığı anlatılmaktadır. Aynı zamanda yazar inancın ve düşüncelerin neler yaratabileceğini yirmi bir günlük bir çalışmayla okura sunarak, kişinin gerçek özüyle bağlantıya geçmesini sağlamayı hedeflemiştir.

Makale: Polisiye Romanlar Çevrilirken…

Polisiye edebiyatın diğer roman türlerine göre dikkat çekici özelliklerinden birisi de genellikle seriler halinde -A. Conan Doyle’un Sherlock Holmes’u, Maurice Leblanc’ın Arsen Lupen’i gibi- yayınlanmış olmasıdır. Günümüzde de polisiye yazarları bu geleneği daha da geliştirerek sürdürmekteler.

Öyle ki günümüz suç edebiyatında olayın geçtiği mekân ve zamanın gerçekçiliğine verilen önem kadar ana kahramanın tıpkı gerçek yaşamdaki sıradan bir insan gibi yıllar içinde fiziksel ve ruhsal açıdan da değişmesi karakterin stereotip olmaktan sıyrılarak her romanda değişen bir karakter olmasını sağlıyor ve hikâyenin etkileyiciliğini artırıyor.

Bu noktada yerli olsun yabancı olsun polisiye serilerin belli bir sıra gözetilerek yayınlanması önem kazanıyor. Polisiye duayeni Erol Üyepazarcı bir söyleşisinde Peyami Safa’nın Cingöz Recai serisinin sırasıyla yayınlanmadığı için okur tarafından yeterince anlaşılamayacağını hatırlatmıştı (neyse ki artık bu seri sırasıyla yayınlanıyor). Yabancı dillerden dilimize çevrilen polisiye romanların pek çoğunun bu hususa dikkat edilmeden yayınlanması polisiye severlerin her daim mustarip olduğu bir sorun. Hakan Nesser’in Türkçeye çevrilen ilk romanı Van Veeteren serisinin yedinci kitabıydı. Jo Nesbo’nun dilimizdeki ilk romanı Harry Hole serisinin üçüncü romanıydı. Neyse ki bu iki yazarın ve İan Rankin, Philip Kerr gibi pek çok yazarın kitapları son yıllarda sırasıyla yayınlanmaya başladı ama örneğin Arnaldur İndridason’un kitapları için aynı şeyi söyleyemiyoruz. Bu önekleri çoğaltmak mümkün ancak neticede her romanda ilişkileri, karakterleri, hayata bakış açıları yaşadıkları olayların etkisiyle değişip başkalaşan dedektif ya da polis karakterlerimizin hikâyelerini sırasıyla okumak hem serinin bütününü daha iyi anlamak hem de okuma zevkini eksiksiz tatmak açısından olmazsa olmaz bir gereklilik.

Polisiye serilerin sırasıyla yayınlanması dışında yabancı romanların dilimize kazandırılırken ihmal edildiğini düşündüğüm bir noktaya değinmek istiyorum ki bu az önce bahsettiğim meseleyle de bağlantılı. Bu konuyu çok sevdiğim bir yazar olan Henning Mankell’in Huzursuz Adam romanını okurken fark ettim. Huzursuz Adam Kurt Wallander serisinin son kitabı. Bu kitapta artık yaşlanmış ve bir anlamda kızağa çekilmiş bir polis olan Wallander biz okuyucularına veda ederken sık sık geçmişini hatırlayarak serinin önceki romanlarına da göndermelerde bulunuyor. Kitabın bir yerinde de Hintli bir delikanlıdan bahsediliyor. Bunu okuduğum zaman önce bir anlam veremedim çünkü serinin önceki kitaplarında Hintli birisiyle ilgili hiçbir olay yoktu. Biraz düşündükten sonra deyim yerindeyse jeton düştü. Burada bir çeviri sıkıntısı söz konusuydu. Hintli kelimesinin İngilizcesi ‘indian’dı ve hem Hintli hem de Kızılderili anlamına geliyordu. Wallander serisinin üçüncü romanı olan Yanlış Yol’daki katil kendini Kızılderili zanneden birisiydi. Dolayısıyla burada ‘indian’ kelimesi Hintli şeklinde değil Kızılderili olarak çevrilmeliydi. Peki, bunda çevirmenin bir hatası mı söz konusuydu? Hayır, çünkü Huzursuz Adam kitabında çevirmenin bu iki kelimeden ‘Kızılderili’ olanı seçmesi gerektiğine dair bir işaret yoktu. Ama yazarın önceki kitaplarını da aynı çevirmen dilimize kazandırsaydı durum farklı olurdu.

Sonuç olarak orijinali seri halinde yayınlanan polisiye romanların bir taraftan sıra gözetilerek yayınlanmasının yanında aynı çevirmen tarafından çevrilmesinin, bu mümkün değilse çevirmenin yayınevinin talebiyle veya kendi isteğiyle önceki kitapları da okumasının daha doğru olacağını düşünüyorum. Böylece aynı eseri yabancı dilde okuyan bir okurla ikinci bir dilde okuyan okurun aldığı lezzet mümkün olduğunca birbirine yaklaşmış olacaktır.

Felaket Senaryoları : Bir Zamanlar İzmir’de

Akşamüzeri zamansız grileşen bulutlarla dolu gökyüzü, üzerindeki yükü boşaltırcasına İzmir’in üstüne sağanak olarak yağıyordu. Gültepe’de deniz manzaralı, küçük bir bahçesi de bulunan, tuğla kızılı gecekondunun sarı ışıkla aydınlatılan salonunda, yerel bir Ege kanalı açık olan televizyonda, İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşu üzerine olan bir programın tekrarını izliyordu. Konuşmacılardan her birinin Mustafa Kemal’in büyük komutanlığına övgüler yağdıran konuşmaları üzerine göğsünü gere gere bir yandan televizyona bakıyor, diğer yandan oturduğu yeşil kanepenin önünde yer alan kahverengi sehpanın üzerindeki rakı dublesinden bir yudum alarak iç çekiyordu. Rakısının yanında meze olarak beyaz peynir ve bir de hazır aldığı fava vardı. Favanın tadı meyhanede yediklerinden çok uzaktı. Bu yüzden de yerken ara ara yüzünü ekşitiyordu. Bir küçük rakıyı bitirmişti şimdiden. Yarın izinliydi nasıl olsa, rahat rahat içebilirdi. Televizyondaki programın bitmesi üzerine eline kumandayı alıp, kanalı değiştirdi. Kral TV’de Tarkan şarkı söylüyordu. İyiden iyiye keyiflendi. Şarkıya eşlik etmeye başladı. Bir tane sigara daha yaktı. Sehpanın üzerindeki kül tablası artık doluluğu nedeniyle neredeyse taşmak üzereydi, aldırmadı. Sigarasından derin bir nefes aldı. “Yolla kaderim yolla, acıları bana yolla” diye coşkuyla şarkıya eşlik etmeye çalıştı. Tam bu sırada telefonu çaldı. Arayan mahallenin gediklilerinden Murat’tı. Telefonu açtı.

“Alo Murat, neredesin lan?”

“Merhaba Volkan komiserim. Mahalledeyim, ne yapıyorsun diye bir arayayım, dedim.”

“İyi ne olsun? Evde rakı içiyorum. Gel istersen.”

“Abi ne yapacağız evde cuma akşamı. Gel seni de alayım Alsancak’a gidelim.              Kafaları dağıtırız biraz.”

“Olur aslında, yarın izinliyim nasıl olsa.”

“Tamam komiserim bir yarım saate gelir alırım seni.”

Volkan, memleketi Sakarya’dan iki yıl önce tayini çıktığı için İzmir’e gelmişti.  Sakarya’da başladığı polis okulundan mezun olduktan sonra yine Sakarya’da Çevik Kuvvet olarak göreve başlamıştı. Daha sonra da tayini çıktığı İzmir’de Çevik Kuvvet polisi olarak çalışmaya devam ediyordu. Asabi yapısı nedeniyle birkaç disiplin cezası almıştı. Otuz yaşında, esmer, kaba saba bir adamdı. Komiser değildi, ama Murat, ona yaranmak için “komiserim” diye hitap ederdi.

Oturduğu kanepeden ayağa kalktı, iyice bir gerindi. Sol elindeki bandajı kontrol etti. Televizyonu kapattı. Bardağındaki rakıyı kafasına dikti. Mutfağa geçip elindeki kadehi mutfak tezgahının üzerine bıraktı. Tezgâhın üzerinde dün geceden ve sabahtan kalan kirli tabak ve bardaklara bir göz gezdirdi. Bunları da makineye yerleştirmek lazım, diye geçirdi içinden. Ortalığı bir toparlasam mı, diye düşündü. Sonra “Sikerler,” dedi, “yarın toparlarım.” Banyoya geçti. İhtiyacını giderdi; elini, yüzünü yıkadı. Aynada saçlarını düzeltti. Yatak odasına geçip siyah deri ceketini üzerine geçirdi.  Beylik tabancasını beline soktu. Tam o sırada telefonu çaldı yeniden.

“Geldin mi Murat?”

“Geldim komiserim. Arabada bekliyorum.”

“Geliyorum birkaç dakikaya,” dedi ve kapattı telefonunu.

Arabaya bindiğinde Murat’ın elinde bir şişe bira vardı, onu içiyordu. Radyoda arabesk bir kanal açıktı.

“Komiserim birkaç bira aldım. Önce bizim şu tepede bunları bir ezelim, ne dersin?”

“Olur aslanım, ezeriz,” dedi Volkan.

Ayaklarının yanındaki siyah bakkal poşetinden kendine bir bira aldı ve kapağını açıp bir yudum içti. Murat, bu arada arabayı çalıştırdı ve birkaç sokak yukarıda, İzmir körfezini kabak gibi gören bir tepeye çekti arabasını. Kontağı kapattı, radyonun sesini biraz daha açtı. Ümit Besen’in “Seni Unutmaya Ömrüm Yeter mi” şarkısı çalıyordu. Murat, Volkan’ın sol eline sarılı bandajı fark etti.

“Hayırdır komiserim? Geçmiş olsun, ne oldu eline?” diye sordu.

“Geçenlerde komünist piçler Cumhuriyet Meydanı’nda bir eylem yaptı. Onlara müdahale ederken, bir tanesi salladığım copu tuttu. Ben de elimle kafasına indirdim yumruğu ya kafası sertmiş puştun.”

“Aman komiserim dikkat et kendine, sen bize lazımsın.”

“Boş ver, geçer gider,” dedi Volkan sol elinin parmaklarını açıp, sıkarak.

“Karıya gidelim komiserim bugün Alsancak’ta. İyi gelir sana da. Kafanı dağıtırsın biraz.”

“Olur gidelim lan. Dağıtalım biraz bu gece anasını satayım,” dedi Volkan.

İkinci biralara geçtiklerinde, Murat, arabayı çalıştırdı. Gültepe’den aşağı Alsancak’a doğru sürmeye başladı. Gecekondu mahallesinin ara sokaklarında, yavaş yavaş ilerlerken, mahalleden birkaç tanıdık gençle karşılaştı. Arabayı durdurdu. Camdan onlarla muhabbet etti. Sonra yoluna devam etti. Alsancak’a geldiklerinde yağmur hala devam ediyordu. Arabayı Alsancak Garı’nın karşındaki sokakta bir otoparka park etti. Arabada bir tane şemsiye vardı, onu yanlarına aldılar ve barlar sokağına kadar yürüdüler. Hareketli gördükleri ilk bara girmek istediklerinde, kapıdaki görevli genç kendilerine damsız alamayacaklarını söyledi. Volkan polis kimliğini gösterince çocuğa, “Kusura bakma abi. Buyurun.” dedi çocuk kenara çekilerek. Bara oturdular. Birer bira söylediler. Yanlarında yalnız başına içen kumral, genç, güzel bir kadın vardı. Volkan, kadına fors atmak için bara oturduğunda;

“Serseriye bak, bir de beni içeri almayacak,” dedi.

Kadın, “Neden serseri olsun ki? Ayrıca sizin özelliğiniz nedir?” diye konuya girdi.

Volkan, “Ben polisim,” dedi.

“E ne olmuş polis isen?” diye sordu kadın.

Volkan biraz gevşekçe sırıtarak, “Ne olacak canım,” dedi ve hemen ardından “Yalnız mısın?” diye sordu.

Kadın, “Yalnızım ama bu sana, bana asılma hakkı vermez,” diye cevapladı.

“Neden canım? Beğenmedin mi?” diye sırıttı Volkan.

“Beğenmedim. Seninle yatmam ben,” dedi kadın ve bardan kalktı.

Volkan, “Siktir git!” dedi kısık sesle ve Murat’a dönerek. “Bunların da götü çok kalkık canım’ diye ekledi.

Murat, ‘Boş ver komiserim. Sana hatun mu yok?” diye cevap verdi ve içkisini içmeye devam etti.

Volkan’ın canı sıkılmıştı. Birasını içerken yine etrafında ki kadınlara bakıyordu. Yüzündeki gerginliği görenler ondan uzak durmayı ve Volkan’a arkalarını dönmeyi tercih ediyorlardı. Bunun üzerine hızlı hızlı birasını bitirdi ve Murat’a dönüp, “Hadi başka bir mekâna gidelim,” dedi.

**** * ***

Alsancak’ın arka sokaklarında kimisi kırık dökük, kimisi yeniden restore edilerek iş yeri ya da kafe yapılmış olan eski Levanten evlerinin olduğu sokakta bekliyordu. Bilen bilir, İzmir’de bu mevsimde yağmurlar hiç bitmeyecek gibi günlerce sürerdi. Sadece zaman zaman biraz hafifler, bazen kısa bir süre, güneş açar, sonra sert lodosun da etkisiyle yine, aniden bulutlar gökyüzünü kapatır, ardından yeniden sağanak şeklinde yağmaya devam ederdi. Levanten evlerin çatısından, akşamüzeri patlayan sağanak yağışın artık sonlarına geldiğini de gösteren suların sokak zeminine düştüğünde çıkardıkları seslerin arasında, hafif esen lodosun üzerinde bıraktığı serinliğe aldırmadan bekliyordu. Geceleri çalışmaya alışmıştı. Artık eskisi kadar korkmuyordu gece saatlerinde karanlıkta yaşamaktan. Seks işçiliğinde, müşteriler genellikle gece düşerlerdi.

Hande, sokakta sigarasını içerken içinden bir ürperti geçti. Üşüdüğünü düşünüp, elleri ile kollarını ovaladı. Zaman zaman kaygılı, zaman zaman da merakla sokaktaki evlere, kafelere ve insanlara bakıyordu. Kahverengi gözlerinin üzerine sürdüğü pembe far gecenin karanlığı içinde parıldıyordu. Ailesinin ona verdiği ismi Burak’tı, ama o kendisine Hande denmesini istiyordu. Yanında birlikte aynı evde yaşadığı arkadaşı Lale vardı. Akşamüzeri başlayan yağmur duraklamıştı da sokak biraz olsun hareketlenmişti. Dün gece polis yine birkaç arkadaşını karakola götürmüştü. Sabaha kadar tutacaklar, belki sözlü ve fiziksel şiddet uygulayacaklardı. Sonra da ‘Toplumu Rahatsız Etme’ suçundan ceza kesip bırakacaklardı. Üzerinde bunun huzursuzluğu vardı. Her an bir polis ekibi gelecek ve kendisini de karakola götürecek diye endişeleniyordu.

“Ne olmuş bizim kızlara, öğrendin mi? Bırakmışlar mı sabah?” diye sordu Hande.

“Bırakmışlar, bırakmışlar,” dedi Lale.

“Var mı bir şeyleri?”

“Yok canım aynı terane, küfür kıyamet sonra da sabaha kadar hücrede tutmuşlar. Sabahta bırakmışlar. Düşerler birazdan sokağa.”

Kendi oturdukları evin önü de olsa geceleri tekinsiz oluyordu bu sokaklar. Evleri yine bu Levanten evlerinden biri idi. İki katlı, bakımsız, eski, birkaç kez yangın tehlikesi atlatmış evlerden. Beş trans arkadaş birlikte kalıyorlardı. Hande, elinde sigarası, üzerinde pembe askılı elbisesi, kırmızı çantası ve topuklu ayakkabıları ile sokağın en güzellerinden biriydi.  Ailesi Aydın’da yaşıyordu. Trans kimliği nedeniyle ailesi, kendisi ile görüşmüyordu. Yalnızca annesi ile zaman zaman, o da gizli kapaklı bir görüşme yapıyordu. O annesinin, annesi de onun halini, hatırını soruyordu. Tek hayali yeterince para biriktirdiğinde, kendisine İzmir’de bir butik açmak ve orada güzel elbiseler tasarlamaktı.

Lodos biraz daha sertleşti gecenin ilerleyen saatlerinde. Yağmurun yeniden hızlanmasıyla sokağın hareketliliği de kısa sürdü. Diğerleri de indi sokağa. Hep birlikte sokakta biraz gullüm yaptılar. Kendi durumları ile eğlendiler. Arada biri madilik yapıyor, diğerini sinirleniyordu. Sonra da bir şekilde tatlıya bağlıyorlardı. Eski tanıdıklardan birkaç müşteri geldi sokağa sadece, ki onlar da her hafta sonu muhakkak düşerlerdi. Gecenin ilerleyen saatlerinde de pek iş olmadığı için birer ikişer ayrılıp evlerine çıktılar.

Hande ve Leyla, belki bir iş çıkar diye beklemeye devam etti sokakta.

*******

Gecenin sonuna kadar Alsancak’ta, kordon kenarındaki barlarda oturarak biralarını içtiler.  O bardan diğerine geçerek de geceyi tamamladılar. Yine de Volkan’ın keyfi yerine gelmiyordu. İçtiği içkilerin etkisi ile daha bir rahat davranıyordu. Arada bir garsonlarla münakaşa ediyor. Murat’a küfürler sıralıyordu. Çünkü Murat da tüm gece kimseyle tanışamamış, bir muhabbet geliştirememişti.

“Hani oğlum bu gece aksiyon olacaktı, dallama,” diye saydırıyordu Volkan.

“Abi istersen arayalım hatunları gelsinler hemen.”

“Belki biz gideriz? Basmahane ’de oturmuyorlar mı bu orospular hala?

“Evet abi orada oturuyorlar. Seninle daha önce gittiğimiz evde.”

Bu şekilde arabaya kadar gittiler. Arabayı alıp, Alsancak’ın arka sokaklarında dolaşırlarken, trans kadınların iş tuttuğu sokağa geldiler. Araba sokakta yavaşça ilerlerken, Lale arabaya yaklaştı.

“İyi geceler beyler? Yardımcı olalım.” dedi. Hemen arkasından da Hande yaklaştı arabaya.

Volkan, Murat’tan arabayı durdurmasını ve camı açmasını istedi.

“Kaç liraya veriyorsun?” diye sordu Volkan.

“250 olur sana,” diye cevap verdi Lale.

Volkan pis pis gülerek “150 olmaz mı?” diye sordu.

Bir yandan da Murat’a devam etmesini söyledi. Bu sırada Hande, Volkan’ın dalga geçmesine sinirlendi ve ayağıyla arabanın arka sol tekerine bir tekme salladı. Tekere hafifçe vurduğunda çıkan ses gecenin üzerindeki sessizliğe düşmüştü. Volkan, Murat’a, “Bir tur atalım. Sokağa geri dönelim. Ben gösteririm şimdi onlara. Aslında karıya gideceğimize, bunları sikelim biz bu gece,” dedi. Sokağın başına aracı park ettiler. Yürüyerek Hande ve Lale’nin yanlarına geldiler. Volkan yine para pazarlığı yaptı. Ücrette anlaştılar ve eve çıktılar. Volkan, Hande’yi alıp alt kattaki yatak odalarından birine geçti. Murat, Lale ile salonda kaldı. Bu sırada Hande ile Volkan arasında ücretin peşin yapılması ile ilgili bir tartışma çıktı. Volkan aniden sinirlendi ve içindeki nefreti kusarcasına Hande’ye bir tokat attı. Sonra silahını belinden çekip, Hande’ye iki el ateş etti. Hande ayağından ve omzundan yaralanmıştı. Buna rağmen kaçarak salona geçti. Volkan’da arkasından “Hani lan erkeklik yapıyordunuz biraz önce,” diye bağırarak salona girdi. Ve birkaç el daha silahını ateşledi. Bu sırada Hande’nin arkasına saklandığı Lale de kolundan vuruldu. İçeride bağırış çağırış kopuyordu. Gürültüyü duyan üst kattaki kadınlar da aşağı indiler. En son yine tavana ateş ederek herkesi susturdu Volkan. Murat, “Abi yapma ne yapıyorsun?” diyordu.

Lale, “Abi ne istersen yapalım öldürme bizi,” diye sayıklıyordu.

Volkan ise “Kimse çıkmayacak lan bu evden!” diye bağırıyordu. Ardından da evdeki tüm kadınlardan ne kadar paraları varsa getirmelerini istedi. Yoksa Lale’yi ve Hande’yi öldürmekle tehdit etti. Tüm kadınlar biriktirdikleri ne kadar para varsa Volkan’a verdiler. Sonrasında Volkan, Lale ve Hande dışında herkesin evden çıkmasını istedi. Diğer kadınlar ve Murat dışarı çıktılar. Bu arada dışarı çıkanlar, hemen polisi aradılar. Murat, bir an önce arabasına binerek oradan uzaklaştı.

Volkan, suratında nefretin biçim almış ifadesiyle yerde kanlar içinde, yaralı olarak yatan Hande’ye, “Öldüreyim mi seni?” deyip üç el daha ateş etti. Lale, gözleri önünde ölen arkadaşının üzerine kapaklanıp bir yandan avazı çıktığı kadar bağırmaya, diğer yandan içi geçercesine ağlamaya başladı. Bu sırada Volkan, silahı Lale’ye dayayıp “Çıkar lan üzerindekileri. Göstereceğim ben şimdi size, erkeklik neymiş?” diye tehdit ederek Lale’nin üzerindeki elbiseyi çıkarttırdı. Daha sonra Lale’nin arkasına geçerek, onu becermeye çalıştı. Lale evine, ruhuna, bedenine yapılan bu tecavüzün şoku ile bayılmak üzereydi ki sokaktan gelen bir polis arabasının sesi ile bir an için kendisine geldi. Volkan, polis arabasının sesini duyunca Lale’yi olduğu yerde bıraktı. Lale’nin kanlar içinde kalmış çıplak bedeni, hemen yanı başında yatıyor olan arkadaşının cesedinin yanına yığıldı.

Volkan kıyafetlerini giydi. Silahını beline soktu ve polis kimliğini çıkardı.

 

  • İzmir’de Hande Şeker adlı trans seks işçisi kadın, bir polis tarafından 9 Ocak 2019 tarihinde öldürüldü. Cinayeti işleyen polise, kasten öldürme, silahlı yağma, kişinin hatırasına hakaret ve nitelikli cinsel saldırı dahil dört suçtan dava açıldı. Soruşturma aşamasında dosyaya ‘gizlilik’ kararı getirildi. Hande Şeker’in ve nefret cinayetleri nedeniyle ölen tüm kadınların anısına saygılarımla…

Ödüllü Yönetmenden Yerli Polisiye Dizi: “ALEF”

Geçtiğimiz yıllarda Masum, Bozkır ve Behzat Ç. gibi dikkat çekici projelere imza atan internet platformu BluTV, yepyeni bir polisiye diziyi ekranlara taşımaya hazırlanıyor.

Yapımcılığını May Prodüksiyon’un üstlendiği BluTV-FX ortak yapımı dizinin yönetmen koltuğunda, yeni kuşak Türk sinemasının önemli isimlerinden Emin Alper oturuyor. Son dönemde yazıp yönettiği Tepenin Ardı, Abluka ve Kız Kardeşler adlı filmleriyle yurtiçi ve yurtdışındaki festivallerden pek çok ödülle dönen Emin Alper, bu kez “Alef” için kamera arkasına geçiyor.

Senaryosu Emre Kayış tarafından kaleme alınan dizinin başrollerini Kenan İmirzalıoğlu, Ahmet Mümtaz Taylan ve Melisa Sözen paylaşırken, Ece Dizdar, Osman Alkaş, Rıza Akın, Kıvanç Baran Arslan ve Erdem Kaynarca gibi oyuncular da onlara eşlik ediyorlar.

Sekiz bölümden oluşan Alef’in konusu şöyle:
İstanbul şehri, Boğaz sularında bulunan bir ceset ve ardından gelen gizemli cinayetlerle sarsılır. Cinayet Bürodan genç ve hırslı dedektif Kemal (Kenan İmirzalıoğlu) ile deneyimli ortağı Settar (Ahmet Mümtaz Taylan) katilin peşine düşerler. Bu ikiliye, üniversitede öğretim görevlisi olan Yaşar (Melisa Sözen) da katılır. Soruşturma derinleştikçe ipuçları onları, temelleri tarihe, tarikatlara ve tasavvufa dayanan, mistik bir dünyaya götürür. Ekip bir yandan yap-bozun parçalarını bir araya getirip katile ulaşmaya çalışırken, diğer yandan da yüzyıllardır saklı kalan bir sır perdesini aralamaya başlar.

Yahudiler tarafından kullanılan İbrani alfabesindeki ilk harfin okunuşu olan “Alef” ismiyle de özellikle ilgi ve merak uyandıran dizinin, 2020’nin ilk yarısında BluTV ve FX ekranlarında izleyiciyle buluşması bekleniyor.

Ayla Koca İle Röportaj

Onur Okan: Ayla Hanım merhaba, bana ve okurlarımıza zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Kitaplarınızla ya da sizinle henüz tanışmamış okurlarımız için, biraz kendinizi tanıtır mısınız?  

Ayla Koca: Merhaba, ben Ayla Koca 7/7/77 Malatya doğumluyum. Hemşireyim, Türk Sağlık Sen Sendikasında il başkan yardımcısıyım. İlk yardım eğitmeniyim. 2 çocuk annesi ve polis eşiyim. Kısaca hepsi birbirinden zahmetli, ilgi isteyen işlerle uğraşan bir kadınım.

 

Onur Okan: Şimdiye kadar kimseye söylemediğiniz ancak okurlarımız ile paylaşarak “artık hakkımda bu da bilinsin” dediğiniz bir şey var mı? 

Ayla Koca: Çok iyi yemek yaparım, çevremdekiler tarafından taklit yeteneğim olduğu söylenir.

 

Onur Okan: Yazmaya nasıl ve neden başladınız?

Ayla Koca: Yazmaya ortaokulda başladım. Kendimi ifade etmenin en iyi yoluydu. Konuşmaya korktuğum zamanlardı. Aile baskısı, mahalle baskısı ve öğretmen korkusu her korkumu kâğıda dökerek rahatladığım dönemdi. Sonra yırtıp attığım sayfalara yıllar sonra başkalarının hikâyelerini yazmaya başladım ve artık parçalayıp atmaktan vazgeçtim. Kitap oldular.

 

Onur Okan: İlk romanınızın fikri nasıl oluştu? Kitap basılınca etrafınızda nasıl tepkilerle karşılaştınız? Sizi tanıyanlar tarafından Polisiye yazmanız tuhaf karşılandı mı? Bunu birçok okurunuz gibi ben de merak ediyorum.

Ayla Koca: Daha önce birkaç yerde bahsetmiştim aslında ama yine anlatayım. Rüyamda bir kitapçıda ilk romanımı gördüm, üzerinde kendi adımın yazdığını fark edince uykumdan uyandım. Eşime anlatınca yaz dedi ve yazdım. İlk satırları karalarken sonuna kadar yazacağım her kelime aklımdaydı. Kimi ilham diye adlandırabilir ben mucize diyorum. Bu benim mucizem oldu. Kitabım çıktıktan sonra beni tanıyan herkesten “ben zaten yazacağını biliyordum” şeklinde tepkiler aldım. Sosyal medyayı aktif kullanan ve uzun uzun yazan biriyim, beni takip edenler benim eğlenceli, komik yönümü görmüşlerdi, yazdıklarım hep eğlenceli şeyler olmuştu ancak dram içerikli bir polisiye yazınca şaşırdılar. Bana hala komedi içeren bir şeyler yaz diye baskı yapıyorlar ama benim gönlüm polisiye yazmaktan yana.

 

 

Onur Okan: İlk iki romanınız Türk polisiye edebiyatı içinde az rastlanan türden eserler, içerisinde bilim kurgu ve parapsikoloji öğeleri var. Bu iki eserinizi kaleme alırken polisiye okurları acaba beğenecekler mi diye endişelendiğiniz oldu mu? 

Ayla Koca: Romanlarım aslında Bilim Kurgu değil, çünkü inkar edilse de yüzyıllardır süregelen bir inanışın ve insanlara arasında konuşulan konulardan bahsediyorum. Parapsikoloji olarak edebiyat dünyasında sınıflandırıyoruz. Astral Seyahat, ölülerle konuşmak insanlara saçma gelse de bu olayları yaşayan çok fazla insanın yaşadığı da yadsınamaz bir gerçek. Ben okurun çılgınını ve yeniliğe açık olanını seviyorum.

 

Onur Okan: Bazı insanların özel güçleri olduğuna inanır mısınız? İnanıyorsanız örnek verir misiniz?

Ayla Koca: İnanıyorum ki yazıyorum 🙂 Bu özel güç değil aslında bu Allah’ın kullarına verdiği yetenek, ödül bence öyle düşünüyorum.

Onur Okan: Kitabınızda yer verdiğiniz karakterlerin bazı özel güçleri var. Bir polisiye romanda bu güçlere sahip karakterleri kullanmanın riskleri nelerdir? Farklılık yaratmak açısından yazara ne gibi fırsatlar sunmaktadır?

Ayla Koca: Türk okuyucusu çok uyanık, seçici ve eleştirmeyi seviyor, ben bunu heyecanlı buluyorum. Mesaj atıyor ve sorguluyorlar, bu durum beni motive ediyor. Riskine gelince galiba okuyucunun buna ikna olma süreci ile alakalı, eğer gerçekçi bulmuyorlarsa romanın içine giremezler. Ben okuyucuyu şaşırtmayı, ters köşe yapmayı ve romanımı okurken acaba olabilir mi deyip araştırma yapmalarına imkân sağlamayı seviyorum.

 

Onur Okan: Romanlarınızdaki karakterleri ve onların sahip olduğu özel güçleri daha iyi ifade edebilmek için yaptığınız araştırmalardan söz eder misiniz?

Ayla Koca: Kayıp Ruh Yitik Beden romanımı yazarken Alara’nın yaşadığının astral seyahat mi yoksa beden gezginliği mi olduğu konusunda kavram karmaşası yaşadım. Çünkü benim yaşadığım astral seyahat ile alakası yok bu olayın, Alara bedenlere girip onların hayatını düzene sokuyor. Acaba deyip bu konu ile ilgili araştırmaları, romanları okuyup film ve işime yarayacak ne bulduysam izledim. Sonra fark ettim ki Alara’nın bambaşka bir yükü var, tam olarak astral seyahat denemez aslında. İkinci romanımdaysa ölülerle konuşma konusunda araştırmalar yaptım, bu konu hakkında çok fazla içerik yok gibi, sadece psikiyatri alanında yazılmış tezlere ulaşabildim ve hepsi bu durumun şizofreniye bağlantılı olduğu sonucuna varıyor. Ben şöyle düşünüyorum insanlar korktukları her şeyi inkâr ediyor ve rahatlıyorlar. Bu korkulacak bir şey değil aslında ve yetenek, güç ya da ödül adı ne olursa olsun yerine göre güzel şeyler inceler araştırırsanız dünyada bu olayları yaşayan oldukça fazla insan olduğunu göreceksiniz.

 

Onur Okan: Karakterlerinizin özel güçlerine sahip olsaydınız, onlar kadar cesur davranıp iyilik için kullanır mıydınız? 

Ayla Koca: Alara veya Yasemin kadar cesur olmayabilirdim. Onlar benim olmak ve yapmak istediğim şeyleri yapan cesur kadınlar. Onların güçleri elimde olsaydı kesinlikle savaşları çıkartan dünya liderlerinin bedenlerine girer, ölen askerlerle konuşmalarını sağlar, onlarla yüzleştirirdim.

 

Onur Okan: Kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Ayla Koca: Deliyim, cesurum ve güçlü bir kadınım ama hepsi sonradan oldu. Hayat beni yoğururken şahit olduğum, yaşadığım şeyler beni bu hale getirdi. Seviyorum kendimi, delilik bana yakışıyor.

 

Onur Okan: Aktif ve yoğun bir iş hayatınız var, bir yandan da çocuklar ve aile sorumlulukları, yazmaya nasıl zaman ayırıyorsunuz? 

Ayla Koca: Benim uyku saati kavramım yok. Hemşirelik nedeniyle 24 saatlik nöbetlerimiz oluyor, koca bir gün uyumuyorsam ertesi gün iki saat uyuyorum ve bana yetiyor. Yazmak için vakit ayırmaya gelince, bunun sevgiyle alakası var aslında, mesela sevmediğin insanın yanında geçirdiğin dakikalar ömür gibi gelirken sevdiğimizin yanında geçen saatler hemen geçiyor ya aynen öyle oluyor. Hepsine yetişebiliyorum. Enerjim sevgime bağlı ama bir gün ailemi ihmal ettiğimi fark edersem ailemi seçerim.

 

Onur Okan: Yerli polisiye yazarlarına gerek yayınevleri, gerekse okura doğrudan satışın yapıldığı kitabevleri düzeyinde bir ilgi eksikliği var. Kitabevlerinin vitrinlerinde yerli polisiye kitaplarını pek göremiyoruz. Gördüklerimiz de belli birkaç isimle sınırlı. Sizce bunun sebebi nedir? Bu tutumun değişmesi için ne yapılmalıdır?

Ayla Koca: İnsanların ağzında “ben Türk yazar okuyamıyorum” diye bir laf dolaşıyor. Okumamışlar, bilmiyorlar, şans da vermiyorlar. Bu bir salgın gibi, sosyal medyada ne konuşulsa koyun psikolojisi misali bir anda herkesin fikri olabiliyor. Mesela Sabahattin Ali’nin romanları, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanı, sosyal medyada bir anda trend oluyor, bu durum için siz yeni bir akım oluşturma çabası deyin, ben telifi ücretsiz duruma gelmiş yazarların kitaplarından para kazanmak için yapılmış bir reklam kampanyası diyeyim. Sonrasında bilinir kişiler ya da hesaplar tarafından paylaşılmaya başlanınca herkes ben de okumalıyım fikrine kapılıyor. Bu Türk yazar okumam klişesinin kırılabilmesi için okuyucularımızın bizleri fırsat buldukları her ortamda önermesi gerekiyor.

Ülkenin içinden geçtiği ekonomik süreç nedeniyle popüler yazarlara yönelen yayınevlerine de pek yüklenemiyorum. Her şey pahalı ve maalesef arza talep olan işlere yöneliyorlar.

 

Onur Okan: Yazmak için emeklilik yıllarınıza sakladığınız bir fikir ya da uygun zamanı kolladığınız hassas konular var mı? Doğrudan sorayım, devlet memuru olmak yazarlıktaki yaratıcılığınızı kısıtlıyor mu? 

Ayla Koca: Memur olduğum için 657 sayılı kanuna tabiyim. Mesleki bilgiyi sızdırmam ya da devlet veya meslek sırrı diye nitelendirilecek şeyleri konuşmam ve yazmam yasak.

O yüzden yazdığım her şeyi defalarca okuyorum. Bu da beni tabii ki zorluyor. Emekli olunca daha rahat olacağım kesin.

 

Onur Okan: Hemşire olarak yıllardır görev yapıyorsunuz, meslek hayatınızda yaşadıklarınızın yazarlığınıza ne gibi katkıları oldu? 

Ayla Koca: Mesleğimin en güzel yanı çok fazla insana, hikayeye ve anıya şahitlik etmem. Ben insanları gözlemlemeyi, dinlemeyi seviyorum, bazen dinlediğim anıları aklıma mutlaka not ettiğim oluyor. Her yazar gibi beslendiğim bir yer var o da doğrudan insanların yaşanmışlıkları.

 

Onur Okan: Meslek hayatınızda şüpheli bir yaralanma, kaza ya da ölümle karşılaştınız mı? Yazarlık içgüdülerinizin devreye girdiği zamanlar oldu mu?

Ayla Koca: Hemşirelik formasını giydiğim andan itibaren hemşire, devlet memuru oluyorum. Yani hastayı iyileştirme çabasına giriyorum, şüphe benim görevim değil, o algılarımı baskılıyorum. Meraklı olmanın hemşirelik mesleğine pek faydalı bir şey olmadığı, 25 yıllık kariyerim boyunca öğrendiğim en önemli şey oldu.

 

Onur Okan: Romanlarındaki baş karakterlerinizi küçük yaşlardan itibaren zor koşullarda yetişmiş ve hayatta kalmaya çalışan, özel güçlere sahip kadınlardan seçtiğinizi görüyorum. Bunun sebebi nedir?

Ayla Koca: Evet, romanlarım geçmişinde yaşadığı olayların intikamını almak isteyen insanları konu alıyor. Yaşadıkları travmalardan izler dolu, küçük yaşta yaşadıkları acıların bedelini ödeyebildikleri bir dünyanın kapısını açıyorum. Ötelenen ve hep ezilen kadınların da eline kimi zaman sihirli bir güç, kimi zamanda keskin bir alet veriyorum ve git intikamını al diyorum. Biliyorum bu öyle insanlara güç ve huzur veriyor.

 

Onur Okan: Yazarlığınızı beslemek ya da geliştirmek için neler yapıyorsunuz?

Ayla Koca: Gözlem yapıyorum, okuyorum, insanları izliyor ve dinliyorum.

 

Onur Okan: Bir polisiye yazarı olarak bir polisle evli olmanın birtakım avantajlar sağlayabileceğini düşünüyorum. Gerçekten öyle mi? Eserlerinizi yaratma aşamasında eşinizin de bir katkısı oluyor mu?  

Ayla Koca: Evet, eşim her konuda bana çok destek oluyor ama meslek sırlarını paylaşıp, kurguya destek olma veya fikir verme gibi bir şeyi hiçbir zaman yapmadı. Sağlıkla ilgili dizilerde şahit olduğumuz saçmalıkların, polisiye romanımda olmasın diye kitabımı okuyacak polislerin “yok artık bu ne saçmalık” demelerinden çekindiğim için yazma sürecinde eşimin görüşlerini istiyorum. Olayın gidişatını anlatıp hangi şube bakar gibi o sadece onlara cevap veriyor.

 

Onur Okan: Hemşirelik zor mesleklerden biri. Yazarlığın da kolay olduğu söylenemez. Her iki işi de yapan biri olarak hangisi daha zor diye sorsam?

Ayla Koca: En zoru annelik ve eş olmak sorumluluğu ve vicdani olarak en büyük korkum veya “ya yetemezsem” çaresizliğini bunlar için yaşıyorum. Keza eğer hemşirelikte zorlanmaya başlarsam emekli olurum, yazarlığı bırakırım ama aile olmak, ebeveyn olmak en zoru.

 

Onur Okan: Türk polisiye edebiyatı hakkında görüşlerinizi nelerdir? Gelişimi hakkında ne düşünüyorsunuz? Yabancı polisiye edebiyatla kıyasladığınızda arada nasıl bir fark görüyorsunuz?    

Ayla Koca: Ben ciddi bir okuyucuyum. Ortaokuldan itibaren okumaya başladım, büyük bir kütüphaneye sahibim. Bu konudaki fikrim şu; Yabancı ülke yazarları özgürler, yazdıklarını okurken o hissi yakalıyorsunuz, seri cinayet işleyebiliyor, cinsellik ve her konuda rahatça yazabiliyorlar. Bizim toplum baskısı ve okuyucu ne der korkumuz ağır basıyor, daha önceki sorularda vardı, okuyucu ne der? Evet, okuyucumuzdan bile korkuyoruz. Oysaki okuyucu senin romanını alırken sürprizlere ve fikirlere açık olmalı. Bizde madem zoru seçtik bu sınırları zorlamalıyız diye düşünüyorum.

 

Onur Okan: Kitaplarınız için kendinize bir hedef kitlesi belirlediniz mi? Sizce kitaplarınızı en çok kimler okuyor? Neden?

Ayla Koca: Aslında yazarken hedefim bir kitap olsun, benim için anı kalsındı ama şimdi Türkiye’nin her köşesinden, her yaşta insandan mesaj alıyorum bu da beni heyecanlandırıyor. Hedef kitlem ya da okur yaşı planım yok ama gelen mesajlara bakarak söyleyebilirim ki genelde gençler okuyor. Nedenine gelince; çok okuyor olmalarının yanı sıra çok da meraklılar. Onları seviyorum.

 

Onur Okan: Türk polisiye edebiyatında eksikliğini gözlemediğiniz bir şey var mı ya da nelerin daha çok olmasını isterdiniz?

Ayla Koca: Maalesef en büyük eksiğimiz reklam ve yine maalesef insanların popüler şeylere yönelme eğilimi derim.

 

Onur Okan: Kendi tarzınıza yakın gördüğünüz yerli ya da yabancı yazarlar var mı?

Ayla Koca: Kendi tarzımda yazan olmadığı için isim veremiyorum.

 

Onur Okan: Siz kimleri okumaktan zevk alıyorsunuz?

Ayla Koca: Ben Lisa Gardner hayranıyım. Grange hayranıyım, Tami Hoag hayranı ve sıkı takipçisiyim.

 

Onur Okan: Bugüne kadar sizi en çok mutlu eden ve en çok üzen eleştiri ne oldu?

Ayla Koca: En çok üzen; Kayseri kitap fuarında bir kadın gelip dakikalarca soru sordu hepsine kibarca ve sabırla cevap verdim, sonra dudak büzüp ben de yazarım ne var ki bunda demişti. Sonra ben de ona; “inşallah yazarsınız, ben de gelip size kitap imzalatırım” demiştim ama tüm motivasyonum bozulmuştu.

En çok sevindirense; Gençlerden gelen merak dolu, enerji fışkıran sorular ve sonrasında fikirlerini cesurca paylaşmaları.

 

Onur Okan: Gerçekleştirmeyi hep arzuladığınız ama bir türlü imkân bulamadığınız projeleriniz, düşünceleriniz var mı?

Ayla Koca: Sosyal sorumluluk projelerinde yer almak, tacize uğrayan çocuklar için ve mağdur kadınlar için bir şeyler yapmak istiyorum. Planlarım var ama fikirlerimin olgunlaşması gerekiyor.

 

kıyam zamanı ayla koca dedektif dergi
Kıyam Zamanı – Şimdi Kitapçılarda!

Onur Okan: Son olarak yeni kitabınızı merakla bekleyenler için neler söylemek istersiniz?

Ayla Koca: Kitabımda bu kez herkes normal 🙂 Şaka-şaka, yine bizden, içimizden insanlar var. Üzülen, dağılan, acı çeken, ağlayan insanları yazdım. Yine bizden kandırılar, sömürülen ve dini duygularıyla oynanan insanlar var. Bu kez tarikatlar, polisler ve kurban edilen insanlar var.

Harika sorulardı. Teşekkür ediyorum. Videomu yollamayı başarabilirsem onda daha ayrıntılı cevap vermiştim. 

Şimdi birkaç ucunu kapalı bıraktığım ve merak uyandıracağını düşündüğüm birkaç soruya net cevaplar vereyim. Evet, astral seyahat yaşıyorum ama eğitimini alıp bilinçli yaptığım bir şey değil. Ölülerle konuşma konusuna gelince, yaşadığım birkaç olay var. Evet, gerçekler ve yaşadım. Ürkütücü ve çok korkutucu ama gerçekti. Ben biliyorum. 

 

İnteraktif Hikaye: Karar Ver!

Benim hayatım, benim seçimlerim, benim hatalarım, benim sorunlarım, benim yalnızlığım. Yani özetle, sizi ilgilendirmez…

Charles Bukowski

 

(Toplam 12 farklı kurgu ve 8 farklı finalden oluşan bu hikâyelerde yer alan kişi ve olayların gerçeklikle ilgisi yoktur, tamamen kurmacadır.)

 

Cuma akşamı saat 21:00 olmuştu ve hâlâ ofisteydi. Pazartesi günü önemli bir ihaleye gireceklerdi, o yüzden dosyanın eksiksiz olduğundan emin olmadan ofisten çıkmak istemiyordu. Hafta sonunu kafası rahat ve stressiz geçirmek niyetindeydi. Odasının kapısını kapatmış, penceresini açmış, klasik müzik eşliğinde bir taraftan sigarasını tüttürüyor, bir taraftan kahvesini yudumluyordu. Normalde ofiste sigara içmek yasaktı ama Bilge’ye böyle yoğun dönemlerde pek ilişmezlerdi. İhaleler konusunda deneyimliydi. Tek başına, dikkatle çalışmayı severdi, o yüzden bu kadarcık ayrıcalığı bari olsundu. Patronu Yüksel Bey ve müdürü Furkan Bey ile alışmışlardı birbirlerinin huyuna, suyuna,  beş senedir birlikte çalışıyorlardı. Yıllardır alışık olduğu sistemle, hiç gocunmadan, sıkılmadan ve acele etmeden dosyanın tüm detaylarını tek tek bir kez daha gözden geçirdi. Bu konuda tüm sorumluluk kendisindeydi ve ona fazlasıyla güveniyorlardı. Bu güveni boşa çıkarmaya niyeti yoktu. Nasıl olsa işin sonuna gelmişti ve en geç bir saat içinde Sakarya’daki favori mekânında içkisini yudumluyor olacaktı.

Kapısı tıklatıldı ve cevap beklemeden kafasını içeri uzattı Hüseyin.

“Bilge Hanım, size bi’şey lâzım mıydı, ocağı kapattım, çıkıyom ben,” dedi sigaradan sararmış bıyıklarının altından.

“Yok Hüseyin, kahvem falan var benim, çık sen, iyi tatiller,” dedi Bilge.

“Siz çıkmıyonuz mu daha? Eğlence yok mu bu hafta sonu?” diyerek sarı dişlerini gösterdi Hüseyin. Bilge’nin kalın, siyah kaşlarının altından ok gibi fırlattığı bakışları suratına saplandığı gibi de pişman oldu dediğine.

“Sana ne Hüseyin? Hı? Ben sana soruyor muyum kahvede pişpirikte misin yoksa hipodromda altılı mı kovalayacaksın bu hafta sonu diye? Hadi yürü git, sinirlendirme beni akşam akşam!” diye tersledi Bilge adamı, kovaladı kapıdan. Arkasından derin bir “Hoffff!” çekerek içindeki tüm nefesi boşalttı Bilge, “Zevzek herif!”. Gözlerini kapattı, derin bir nefes alarak dosyaya yeniden odaklanmaya çalıştı.

Son sayfalara geldiğinde kapısı tekrar çalındı. Kaan uzattı bu sefer başını içeri.

“Çıkmıyo musun kızım sen daha? Ne ihaleymiş be. Jandarma’nın mıydı?”

“Yok, Emniyet’in. On bin adet gaz bombası alımı,” dedi Bilge. “Az kaldı, bitiyor.”

“O bombaları sonra kafamıza yiyoruz kızım senin yüzünden. Bu kadar düzgün hazırlamak zorunda mısın o dosyaları?”

“Bizden almasalar başka bir güvenlik şirketinden alacaklar Kaan. O bombalar yenilecek yani, kaçarı yok. Ayrıca benimle kızım mızım diye konuşma, çok sinir oluyorum, kaç defa söyledim.”

“Öf iyi be, ağız alışkanlığı. N’apcan akşam? Ev mi, bar mı?”

“Bara bir uğrarım. Sonra da ev işte, ne olacak,” dedi Bilge, gözlerini dosyadan ayırmadan.

“Çok içme bak,” diye gevşek gevşek sırıttı Kaan da.

“Lan oğlum, sana ne? Anam mısın, babam mısın, yürü git, kendi işine bak!” diye masasından aldığı bir silgiyi fırlattı Kaan’a doğru. Kaan kapıyı kendine siper etti,  silgi kapıya çarpıp dosya dolabının arkasına doğru sekti:

“Evin yolunu bulamıyorsun kızım sonra, başına iş geliyor, yoksa bana ne!” diyerek yine sırıttı Kaan ve kapıyı çekerek gitti. Bu sefer daha sevimli göründü Bilge’nin gözüne. Biraz densizdi, mensizdi, ama iyi çocuktu aslında şu Kaan.

Saatler 21:45’i gösterdiğinde deri montunu giymiş, kasketini takmış, çantasını omzuna çapraz asmış, çıkmaya hazırdı. Kendisinden başka bir tek müdürü Furkan Bey kalmıştı şirkette. Asıl dosyayı ve tüm nüshaları ona kendinden emin bir şekilde teslim etti, “Haydi bana eyvallah, top sizde artık, kafanıza bir şey takılırsa ararsınız, bol şans!” diyerek ofisten dışarı attı kendini. Furkan Bey arkasından yorgun ve bezgin gözlerle bakarak şöyle bir el salladı. İyi niyetli, babacan bir adamdı Furkan Bey, Bilge’yi kızı gibi severdi. Asansörü beklerken “Zavallı adam,” diye geçirdi içinden Bilge. 25 yıldır bu şirkette çalışıyor, tüm enerjisini ve zamanını işine veriyor, yine de patronları olacak Yüksel Bey’i bir türlü memnun edemiyor, her türlü zorbalığına ve kabalığına maruz kalıyordu. Ne uzuyor, ne kısalıyordu. Ne bir sosyal hayatı vardı, ne ailesi, ne çoluğu çocuğu. Varsa yoksa işti tüm hayatı. Furkan Bey’in buna niye katlandığını anlamakta güçlük çekiyordu Bilge. Güvenilir, zeki ve tecrübeli biriydi sonuçta. Bu şirketten ayrıldığı anda rakip şirketler havada kaparlar, el üstünde tutarlardı onu muhtemelen. Ama yapmıyordu. Ne tuhaftı, bazı insanlar kendilerinin ve yeteneklerinin asla farkına varmıyorlardı ya da basiretleri bağlanıyordu herhalde.

Ofisin bulunduğu iş hanından Atatürk Bulvarı’na çıktığı gibi Ankara’nın serin sonbahar havası şöyle bir içinden geçti, ürpertti Bilge’yi. Bir an “Bara değil de doğruca eve mi gitsem acaba?” diye geçirdi aklından. Dışarıdan yemek sipariş etmiş, kanepeye uzanmış, birasını içerken dizi izlediğini hayal etti. Yoksa barda birkaç içki içip, biraz insan yüzü görüp, çok geç olmadan eve mi dönseydi? Karar veremedi.

[Bilge eve mi gitsin, bara mı gitsin?]

Karar Ver!

Öykü: Kırmızı Gerdanlık

KEHRİBARZADE KONAĞI

Bahçıvan Abdül, bir aydır plan yapıyordu. Yanlışlıkla Hanımın en sevdiği has gülleri kuruttu diye Beyefendiden kırbaç yediği o günden beri içine bir kin oturmuştu. Bu yediği ilk dayak değildi ama bunun o her zaman seve seve hizmet ettiği, içten içe hayran olduğu Safinaz Hanım’ın şikayetiyle olması canını kırbacın darbelerinden daha çok yakmıştı. Oysa onun için neler yapmamıştı ki Abdül; Rüstem Bey’e içirsin de adamı uyutsun diye kediotu ile çarkıfeleği ezip uyku ilacı mı hazırlamamıştı, gizlice evden çıkarıp Mülazım Devran’ın evine mi götürmemişti, sabaha kadar nöbet bekleyip sabah ezanı okunmadan gizlice geri mi getirmemişti daha neler neler. Hem de ne karşılığında? Bir gülücük ya da yanağa kondurulan bir buse için. Şimdi gidip bunları beyefendiye anlatamıyordu da. O da en az Hanım kadar suçluydu çünkü. Karısının başka bir adamla buluşmasına çanak tuttuğunu bilse öldürürdü Bey onu valla. Fakat yediği dayak aklından çıkmıyor kocası olacak boynuzlu ona vururken o yeşil gözlü aşüftenin, “Oh olsun!” der gibi kafasını sallaması gözünün önünden gitmiyordu. Her gece konağın bahçesindeki küçük bahçıvan kulübesinin önünde kendi elleriyle yaptığı sedirin üzerine uzanıp yıldızlara bakarak intikam planları yapıyordu. Henüz hiç birini uygulamaya değecek kadar beğenmemişti ama o gece nedense daha bir sakin kafayla düşünebiliyordu. Yıldızlardan bir tanesi diğerlerine göre daha çok parlıyordu. Dikkatini çekti Abdül’ün elmas gibi pırıl pırıldı yıldız. Birden yattığı yerden doğruldu. Kafasını kaldırıp parlak yıldıza tekrar baktı. Ellerini dizlerine vurarak yüksek sesle gülmeye başladı.

“Tabii ya! Nasıl düşünemedim ben bunu? Hem Beyi hem Hanımı tam ciğerlerinden vuracak şeyi biliyorum. Hay, sen sağ olasın parlak yıldız.”

Ne yapacağını bulmuştu ama nasıl yapacağını henüz bulamamıştı. Karar vermeye çalışırken hep yaptığı gibi ikide bir kafasındaki takkeyi çıkarıp kel kafasını kaşıyordu. Kocaman kafasında çocukluğunda bile çok saçı yoktu. Şimdi hiç kalmamıştı. Ama bıyıkları öyle mi ya? Allah saçına vermediğini bıyığına sakalına vermişti sanki. O da pala bıyıklarıyla sakalını birleştirmiş kafasında olmayan kılları yüzüne doldurmuştu. Hem kafasını hem sakalını kaşıdı, gözlerinde o güne kadar bilinmeyen bir şeyi icat etmiş bir mucidin bakışları vardı. Ağzı şeytansı bir sırıtışla yayıldı bıyıkları ve sakalı bu yayılışla neredeyse kulaklarını doldurdu. Kulaklarını kaşıyarak eve girdi köşedeki toprak çuvallarının arasında sakladığı şarap şişesini çıkardı kapının önüne oturup içmeye başladı. Keyiflenmişti, bir müddet sonra bir Rumeli türküsü söyleyip oynadı bile, “Bir evler yaptırdım more Ramizem, sazdan samandan.

Önce yarın akşam yaparım diye düşünmüştü ancak şarabın da etkisiyle gelen cesaret, “Neden bu gece olmasın?” dedirtiyordu ona.

“Kırmızı kadife kese olacak,” dedi kendi kendine. Rüstem Bey’in onu Safinaz Hanım’a verdiği günü dün gibi hatırlıyordu. Büyükhanım’ın odasındaki çiçek saksılarının topraklarını değiştiriyordu o gün. Saksının birinin işini bitirip diğerini almak için sürekli eve girip çıkıyordu ki; onun varlığından haberdar olmayan Rüstem Bey haremliğin oturma odasında iyi saklamasını tembih ederek vermişti karısına büyük kırmızı keseyi. Kadının merakla içinden çıkartıp baktığı mücevher Abdül’ün belki de hayatında gördüğü en güzel şeydi. Safinaz Hanım da çok beğenmiş olmalıydı ki sarılıvermişti kocasının boynuna. Karı kocanın bu mahrem anlarında izlendiklerini belli etmemek için nefes bile almamıştı Abdül. Büyükhanımın odasında beklemiş onlar aşağıya indikten sonra çıkmıştı evden.

Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Konak karşısında gri bir siluet halinde yükseliyor üç katının üçünde de hiç ışık görünmüyordu.  Bahçeyi de konağı da avucunun içi gibi bildiğinden ışığa ihtiyacı yoktu. Kedi gibiydi bahçeye dadanan porsukları yakalamak için çocukluktan alışmıştı karanlıkta görmeye. Hızlı ama sessiz adımlarla küçük mahzen kapısına yöneldi. İçeriden kilitli olurdu bu kapı ama kilit o kadar eskiydi ki Abdül’ün iki zorlamasıyla açılıverdi. Bu işte ustaydı. Hanımı gizlice hep bu kapıdan çıkarırdı dışarıya. Basık tavanlı mahzenin küf kokan karanlığını hızlı adımlarla geçti. Biraz sonra taşlıktaydı. Arkasında çamurlu izler bırakmamak için çarıklarını mahzende bıraktı. Yün çoraplarının sessizliğinde hızla merdivenleri tırmandı. Birinci kata yani konağın giriş katına ulaştığında etrafı dinledi. Ne hizmetkarların odalarından ne de mutfaktan ses geliyordu. Sofanın ortasında sağdaki selamlığa, soldaki haremliğe uzanan merdivenlerden haremliğe gideni hiç tereddütsüz çıktı. İkinci kata geldiğinde derin bir soluk aldı. Evin en mahrem bölgesindeydi artık. Beyefendinin yatak odası ile Hanımın yatak odası yan yanaydı. Bu katta bir banyoluk ile genişçe bir sofadan başka ilave bir oda yoktu. Çocuklarla, Büyükhanım’ın odaları ile hanımların oturma odası bir üst kattaydı. Eve gelen hanım misafirler burada ağırlanır mevsim yazsa odanın, bahçeye bakan kafeslerle dışarıya kapatılmış büyük balkonunda vakit geçirirlerdi. Çocukların, “İçeride umacı var!” diye korkutulduğu sandık odası ise çatı arasındaydı. Birinin aniden uyanması tehlikesine karşı yukarıdaki odalardan gelen sesleri dinleyen Abdül sessizlik karşısında rahatladı. Gündüz vakti çocukların sesleri ile şakıyan konak, ay ışığının da etkisiyle duvarlarından gelen çıtırtılar kadar efsunlu görünüyordu. Beyefendi’nin uyanmasından korkmuyordu çünkü nasıl olsa Safinaz Hanım ona yine o çaylardan içirmiş olmalıydı. Fosur fosur uyuyordu adam. Derin bir nefes aldı kalp atışları hızlanmıştı. Diğer zamanlarda kapısının önünden dahi geçemeyeceği Hanımın yatak odasının önünde bir an durdu. Sonra kararlı bir hareketle kulpu çevirdi birkaç saniye içinde odadaydı. Büyük yatak odasının ortasında kocaman bir karyolada uyuyordu Hanım.

Düzenli hatta biraz hırıltılı nefes sesleri odayı dolduruyordu. Kalın perdelerin ardından belli belirsiz sızan ay ışığında odaya hızlıca bir göz attı Abdül. Nerede olabilir diye düşündü. Karyolanın baş ucuna küçük bir komodin, yatağın diğer tarafına altı çekmeceli bir konsol konulmuştu. Karşıdaki duvarda bir yüklük, pencerenin yanında ise aynalı bir dolap vardı. Üzeri Hanımın süsleri, kokuları, tarakları ile doluydu. Kadının üzerinden çıkardığı elbise aynalı dolabın önündeki pufun üzerine atılıvermişti. Elini uzattı elbisenin üzerindeki küçük şalı alıp burnuna götürdü kadının leylak kokusunu içine çekti, kadına baktı. İçinden gidip koynuna girivermek geldi ama yapamazdı elbette, başka işleri vardı. Nefsine hâkim oldu. Sessiz olmaya dikkat ederek aynalı dolabın çekmecelerini açtı fakat bunlar çok küçüktü, onun aradığı büyük kırmızı bir keseydi buraya sığmazdı. Konsola geçti kadının dantelli, ipek çamaşırlarını okşayarak karıştırdı burada da yoktu. İnşallah Beyefendi’nin odasında değildir diye düşünerek çaresiz kadının yatağının yanındaki komodinin önüne diz çöktü. Kadının yüzü ona o kadar yakındı ki nefesi neredeyse yüzünü yalıyordu. Ses çıkarmamaya gayret ederek komodinin kapağını açmaya çalıştı. Hay Allah kilitliydi. İşte bunu hiç hesap etmemişti. Kuşağından küçük çakısını çıkardı kilidi biraz kanırttı. Safinaz Hanım’ın düzenli nefes sesi kesildi. Korkuyla bekledi Abdül, kadının uyumaya devam ettiğinden emin olunca çakının ucunu dolabın arasından sokup kilidin dilini itti, “Tık,” diye bir ses duyuldu ve açılıverdi kapak. Açar açmaz da bağırmamak için eliyle ağzını kapattı. Kırmızı kadife kese dolabın tam ortasında diğer başka keselerin arasında duruyordu. Bir de kapaklı hasır sepet vardı. Kilidi bu kadar çabuk açabildiğine kendi de şaşırmıştı.  Sevinçli bir hevesle kuşağını açtı dökülmeyecek şekilde keselerin hepsini ve hasır sepette yıldızlar gibi ışıldayan mücevherleri içine doldurdu, tekrar sımsıkı bağladı. Kırmızı keseyi kuşağına koymadı emin olmak istiyordu. Heyecandan tedbiri unutmuştu. Keseyi açtı kesenin püskülündeki boncuklar şıkırdadı kadın yatakta kıpırdandı fark etmedi bile Abdül. Onun gözü keseden çıkan muhteşem gerdanlıktaydı. Eline aldı lale formu verilmiş yakutlar, yaprak gibi duran zümrütler ve aralarındaki pırlanta tomurcuklar solgun ay ışığında belli belirsiz parladı. Diz çöktüğü yerden doğruldu tam kapıya doğru bir hamle yapıyordu ki kadın çığlık attı.

“Kimsin sen?  İmdat! Yetişin hırsız var!”

Yatağın üstüne panter gibi atladı Abdül. Oturur vaziyetteki korkmuş kadını altına aldı eski pehlivanlık günlerinden kalma bir alışkanlıkla boynunu koltuğuna kıstırıp yüzünü yastığa gömdü. Bütün bunlar o kadar kısa bir zaman dilimi içinde olmuştu ki kendisi bile tam algılayamadan tamamen refleksle kadını altına alıvermişti. Zavallı Safinaz Hanım altında çırpınıyor ama sesi çıkmıyordu. Kadını yatağa bastırmaya devam ederek etrafı dinledi. Hiç ses yoktu demek ki kimse duymamıştı. Bir an düşündü ve artık duramayacağını fark etti. Durmak demek yakalanmak demekti. Ne pahasına olursa olsun yakalanmayacaktı. Bastırmaya devam etti. Ne kadar geçtiğini bilmiyordu ama Hanımın artık hareket etmediğini fark edince kolunu gevşetti, öldürdüğünü biliyordu. Yüzüne bakmamaya çalışarak yorganı üstüne örttü. Boğazına yükselen kusmuğunu yuttu, kel kafasına bir şaplak indirip, “Hadi…” dedi kendine. O karmaşada fırlattığı keseyi yerden aldı iri cüssesinden beklenmeyecek kadar minik ve seri adımlarla odadan çıkıp hızla merdivenleri indi çarıklarını ayağına takıp mahzen kapısını kapattı, kulübesine gitti. Nefes nefese kalmıştı. Sedire oturdu kenarda duran şişeyi alıp şarabın kalanını kafasına dikti. Günün ilk ışıkları dünyayı aydınlatırken çaldığı mücevherleri kirli bir bez parçasına sarıp, kuruttuğu için dayak yediği has güllerin dibine gömdü.

Kuşluk vakti konak, bir türlü uyanmayan Hanımını uyandırmak için odasına giren oda hizmetçisi Fidan’ın çığlıkları ile sarsıldı. Kısa zamanda facia anlaşıldı. Beyefendi’nin haykırışları, çocukların ve hizmetkarların ağlamaklı çığlıkları devam ederken biri zaptiyelere haber vermiş olmalı ki bir anda konak zaptiyelerle doldu. Zaptiye Kumandanı konağın ortasına dikilip hiç durmadan sağa sola emirler yağdırıyor, zaptiyeler bir aşağı bir yukarı inip çıkıyorlardı.  Önce kadınları bir odaya, erkekleri bir odaya olmak üzere ev ahalisini topladılar. Abdül bir yerine böcek kaçmış gibi kaşınıyordu. Sıkıntıdan kurdeşen dökmüştü. Herkesi tek tek sorguya çektiler. Görmedim, duymadım, bilmiyorum dan başka bir şey söylemedi Abdül. Renk vermediğine emindi ama içindeki endişe hiç geçmiyor hatta sürekli büyüyordu. Beyefendi Safinaz Hanım’ın ziynetlerinin de çalınmış olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Abdül’ün bahçedeki kulübesi dahil bütün konağı aradılar. Hiçbir şey bulunamadı. Kadınlar feryat figan ağlarken, yaşlı Büyükhanım, annelerini kaybetmiş şaşkın şaşkın ortada gezinen üç çocuğu titrek kollarıyla kucaklayarak odasına götürdü. Bu arada Rüstem Bey ile Zaptiye Kumandanı arasında bir tartışma başlamış, karakola gelmeyi reddeden Rüstem Bey’in tavrı karşısında Zaptiye Kumandanı öfkelenmişti.

“Bakın Efendi, memlekette ortalık zaten karışık. Kanuni Esasi akdedildiğinden beri sular durulmuyor. Her yer ya ittihatçılarla, ya da onlara karşı olan zibidilerle dolu. Her gün akla hayale gelmez vakalarla uğraşıyorum. Bir de sizin bu manasız itirazlarınızla uğraşamam. Bu ev sizin mi efendi? Ölen kadın zevceniz mi? Çalınan ziynet size mi ait? O zaman, geleceksiniz. Şimdi düşün önüme gidiyoruz.”

Rüstem Bey, baktı olacak değil düştü Kumandan’ın önüne karakola gitti.  Onların ardından konağın sokak kapılarının önüne nöbetçi bırakılanlar hariç bütün zaptiyeler konağı terk etti. Giderken de konak ahalisine şehirden ayrılmamalarını sıkı sıkı tembih ettiler.

Kimsenin ne yapacağını bilemediği birkaç gün Abdül’ün kaçıp gitmekle, kalmak arasında bocaladığı günlerdi. Kimse ondan şüphelenmemişti ama yine de bir ara Karaköy’e inip İstanbul dışına giden gemileri araştırdı. Bir yük gemisine binip rahatlıkla Mısır’a gidebileceğini öğrenince sevindi.  Konuştuğu birkaç simsardan biri ona, “Kaptanlar sürekli tayfa alımları yapıyorlar buna sebep: memleket harplerle perişan, genç nüfusun pek çoğu cephelerde telef oldu.  Genç adamların ha bire askere alınmaları tayfalık gibi işlerde adam sıkıntısı yaşatıyor, senin gibi güçlü kuvvetli genç biri burada kolayca iş bulur. İstersen seni bugün bile bir gemiye tayfa yazdırırım,” deyince başı sıkıştığı anda kaçabileceğini anlayarak içi rahat konağa döndü. Mahzenin önünde ayak izlerini bulacaklar diye korkmuştu ama kendisininkinden başka, arabacının, Mahur Kalfa’nın ve evin küçük oğlu Şevket’in ayak izleri de aynı yerde bulununca bir sonuç çıkmadı Abdül iyice rahatladı.

Rüstem Bey’e okkalı bir zarar vermek isterken, Safinaz Hanım’ı öldürmüş, kırmızı gerdanlığı da çalmıştı ama yüreğindeki kin küllenmemişti. Yanağına kondurduğu buseleri hatırladığında öldürmek zorunda kaldığı için pişmanlıkla duysa da, “Bunu hak etti,” diye düşünüp vicdanını rahatlatıyordu fakat Rüstem Bey ortalıkta gezindikçe asıl ölenin o olması gerektiğini düşünüp hayıflanıyordu. Aradan neredeyse bir hafta geçmişti. Zaptiyelerin konaktan ayağı kesilmiş nöbetçiler bile gitmişti. Beyefendi’nin kız kardeşi Naime Hanım Erenköy’den Şehzadebaşı’na gelip konağın idaresini ele almıştı. Gereken bütün dini vecibeler yerine getirilmiş en son Safinaz Hanım için yedi mevlidinin de okutulmasının ardından hayat, yaşanılan kederin sisinde olabildiğince normale dönmüştü.

“Acıyan yer başka, acıkan yer başka,” dedi bütün hizmetkarları toplayıp yaptığı konuşmada Naime Hanım, “Herkes işini eskisi gibi yapacak. Yemekler pişecek, konak temizlenecek. Abdül bahçe ne öyle?  Her yeri ot, çöp bürümüş. Bugün temizlensin. Mahmut Ağa, Rüstem Bey’in arabası çamur içinde atın biri ise topallıyor derhal ilgilen, hayvanın derdini anla. Mahur Kalfa, evin düzeninden her zaman ki gibi sen mesulsün. Hadi iş başına!”

Bütün gün bahçeyle uğraşarak işini yapmak onu yorduğu kadar rahatlatmıştı da. Buradan gidecekti elbette ama şimdi değil. Her şey yolunda giderken dikkatleri üzerine çekmenin âlemi yoktu.

Mevsim sonbahara dönse de o gece nemli ve sıcaktı. Abdül kulübesinin önündeki sedire uzandı. Bedeni yorgundu kısa zamanda uyudu. Geç vakit bahçe kapısında duyduğu seslerle uyandı. Arabacı Mahmut körkütük sarhoş olduğu naralarından anlaşılan Rüstem Bey’i eve götürüyordu. Sarhoş adamı odasına bıraktıktan sonra da evden çıktı, arabayı ve atları ahıra götürdü. Abdül meraklanmıştı. Ne olduğunu öğrenmek için peşinden gitti arkasından seslendi,

“Hayrola Mamut Ağa, ne oldu Beye?”

“Bıktım vallahi Abdül ya! Hanım öldüğünden beri iyice azıttı. Eskiden ayda bir falan giderdik şimdi her gece gidiyoruz,”  diye dertlendi arabacı Mahmut. Bir taraftan da atın önüne saman yığıyordu.

Merakı iyice artan Abdül, “Nereye?” diye sordu.

“Beyoğlu’na.”

“İyi de ne yapıyorsunuz orada Mahmut Ağa?”

“Ben bir şey yapmıyorum. Arabada oturup beyi bekliyorum.”

Adamın baştan savma cevabına sinirlenen Abdül yine de sesini kontrol ederek ,“Bey ne yapıyor?” diye tekrar sordu.

“Orda bir konak var, sahibi Rum’muş galiba. Oraya gidiyor.”

“Seninde ağzından cımbızla laf alınıyor birader,” diye sonunda patladı Abdül, “Gördük işte sarhoş olduğunu şunu anlat da biz de anlayalım.”

Mahmut sesindeki şikayet tınılarını saklamadan, kenardaki saman balyasının üzerine oturup anlattı.

“Eskiden hiç böyle yapmazdı; sarhoş olduğunu görmemiştim bile. Eve girer, birkaç saat kalır sonra hiçbir şey olmamış gibi arabaya biner eve gelirdik. Oysa Hanım öldürüldüğünden beri her gece gidiyor, içip içip sarhoş oluyor. Öyle ki ben girip çıkarıyorum içeriden,” dedi.

“Vay! Napıyo orda sadece kafa mı çekiyor?” gerçekten şaşırmıştı şimdi Abdül.

“Ne gezer, asıl sebep kumar. Kumar oynamaya gidiyor senin kibar Rüstem Bey’in. Markos Ağa’nın konağı diye bir yer. Bu konağın işletmecisi eski bir Rum kabadayıymış milleti soyup burayı açmış. Şimdi böyle bizimki gibi zengin beylere kumar oynatıyor, içki, kadın satıyormuş.”

“Tövbe tövbe! Yasak değil mi Mahmut Ağa?  Abdülhamit Han’ın haberi olsa oyar bunları valla.”

“Yasak sana, bana Abdül. Paran varsa her durumda gemini yürütürsün. Zaten şu sıralar Padişahın da başı kalabalık.  Valla aslını bilmem ama saraydaki paşalar, meclisteki ittihatçılar bile gelip gidiyormuş buraya. Gözümle görmedim, orada benim gibi sahibini bekleyen arabacılardan duydum, onların yalancısıyım. Şu Jön Türk’ler var ya hep onların başının altından çıkıyor böyle icatlar. Din iman bırakmadılar memlekette.”

“Rüstem Bey’de mi Jön Türk?”

“Olur mu Abdül ya? Ne gezer bizimkinde öyle cesaret. Bıyıkları onlara benzetiyor ama beceremez o öyle şeyleri. Önceleri eğlencesine gidiyordu herhalde sonra nasıl olduysa epey borçlanmış. Geçen gün sarhoşken ağzından kaçırdı. Geçen ay çok borçlandım şimdi ödemek için oynuyorum ama bir türlü kazanamıyorum her seferinde daha çok borçlanıyorum dedi.”

“Valla arkadaş hiç aklım almadı. Her yerde Padişah Efendimizin adamları var deniyor. İçki içeni, kumar oynayanı ya da ne bileyim densizlik yapanı gördüler mi hemen zaptiyeye haber verip içeri atıyorlarmış. Bunlar böyle Beyoğlu’nun ortasında alenen nasıl yapıyorlar bu işi?”

“O ho! Sen nerdesin be oğlum? O eskidendi şimdi memlekette Meşrutiyet var, hürriyet var hem bu Markos iltimaslıymış. Her devirde olur böyle gemisini yürüten bilmez misin? Boş ver takma sen kafana. Bunlar bizi ilgilendirmez.”

“Ne kadar borcu var beyin?” Mahmut Ağa, “Sana ne?” der gibi bakınca, “ Hani yerimiz sağlam mı bilelim de ona göre davranalım diye soruyorum Ağa. İki günden batarsa konak monak da kalmaz bakılacak bahçe de. Ondan korktum.”

“La havle vela! Ne vesveseli adamsın birader. Sana da bir şey denmiyor. Korkma korkma bu Kehribarzade’lerin malı mülkü öyle üç, beş bin altınla yıkılmaz. Sen onu boş ver de bir tut şu saman balyasının ucundan. Hah, koyalım şöyle. Hayvana dar geliyor burası sonra.”

“Senin de işin zor be Mahmut Ağa. Bir de bu dilsiz hayvancıkların derdinden anlayacaksın.”

“O bir şey değil de Abdül, her gece beyi Beyoğlu’na götür, gece yarılarına kadar sokakta kal, sonra eve getir atları bağla, arabayı temizle, sabahleyin namazla kalk iş başı yap, uykusuzluktan öleceğim vallahi. Büyükhanımın hatırı olmasa bırakıp gideceğim ama onu kıramıyorum.”

“Allah kolaylık versin. Zor vallahi benim de başımda Naime Hanım belası var. Bugün bütün bahçeyi yoldurdu bana, yeni çiçekler ekecekmişiz. Gülhatmi dik diye tutturdu. Bu mevsimde olmaz diyorum dinlemiyor ben de bıktım vallahi. Neyse ben seni oyalamayayım. Git de biraz dinlen sabaha az kaldı.”

Öğrendiği bilgileri kafasının içinde evirip çevirdi sabaha kadar Abdül. Ertesi günü tutmayacağını bile bile Naime Hanım’ın gösterdiği yerlere gülhatmileri dikerken işini bitirmek için acele ediyordu. Kafasında yeni şekillenen plan onu heyecanlandırıyor, intikamının nihayet tamamlanacağını düşünerek kendi kendine gülüyordu. İşini bitirir bitirmez Naime Hanım’a gidip çiçeklerin tutması için güvercin gübresi alacağını söyledi. Kendini sokağa atınca da hızlı adımlarla konağın bulunduğu çıkmaz sokağı geçip meydana doğru yürüdü. Şans eseri tanıdığı arabacılardan biri selam verince nereye gittiğini sordu, “Eminönü,” cevabını alınca da yanına atlayıverdi. Eminönü’nden sonrası kolaydı artık. Biner bir atlı tramvaya Beyoğlu’nda inerdi. İşleri rast gidiyordu, “Hadi hayırlısı,” dedi içinden arabacı arkadaşının uzattığı dut pestilini kemire kemire yemeye başladı.

Beyoğlu’nun arka sokaklarında şimdiye kadar hiç görmediği bir yokuşun başında buldu Markos Ağa’nın Konağını. Konak değildi esasen, birkaç çıkma ve pervazla konak havası verilmiş büyükçe eski bir evdi. Aslan başlı, pirinç kapı şakşağını neyle karşılaşacağını bilememenin verdiği tedirginlikle çaldı. Kapıyı beli kuşaklı pehlivan kılıklı iri yarı bir adam açtı. Abdül de hiç fena sayılmazdı ama bu çam yarmasının yanında ufak tefek kalıvermişti. İlk defa içinde korkuya benzer bir şey duydu, “Yanlış gelmişim,” deyip uzaklaşmak isteğini intikam duygusunun vazgeçilmez arzusuyla yenip “Beni Kehribarzade Rüstem Bey gönderdi,” deyiverdi.

Kapı bu ismin sihriyle ardına kadar açıldı, çam yarması kolundan kaçacakmış gibi tutup taşlık avluyu geçirdi ve konağın arka kısmında bahçeye bakan büyükçe bir odaya iterek soktu onu.  “Burada bekle!” diye emrettikten sonra da gitti. Birkaç dakika ne yapacağını bilemez bir halde eski bir çalışma masası ile bir koltuktan başka bir şey bulunmayan odada gezinen Abdül. Yan taraftaki açık kapıdan bahçeye çıkma kararı verdiği sırada oda kapısı açıldı; içeriye bozuk Türkçesinden Rum olduğu anlaşılan sarı bıyıklı, çil yüzlü, ince uzun bir adam girdi.  Başı açık, ayağında kadife pantolon üzerinde yakasız bir mintan vardı.  Çam yarması hemen arkasında dikiliyor gözlerini bir an bile Abdül’den ayırmıyordu. Çil yüzlü adam sert ama meraklı bir sesle, “Seni Rüstem Bey’mi yolladı?” diye sordu. Abdül’ ün evet anlamındaki baş işaretinden sonra devam etti.

“Ne diye yollamis? Borc istior ise, yok borc morc. Önce aldiklarini ödesin.”

Abdül boynunu büktü fakat tok bir sesle, “Ben de onun için geldim ağam. Rüstem Bey borçlarını ödemek için yolladı beni,” dedi.

“Ah more öle mi? Ne ile ödeyezekmis borclarini. Pirelerle mi?” deyip sırıttı çil yüzlü. Çam yarması da sırıttı.

Elini kuşağına soktu Abdül, siyah bir kese çıkardı,“İşte bunlarla,” dedi. Şimdi sırıtma sırası ondaydı.

Çam yarması Abdül’ün elindeki keseyi kaparcasına çekti aldı ve Abdül’ün Markos Ağa olduğunu çoktan anladığı çil yüzlü adama verdi. Adam keseyi yavaş hareketlerle açtı. İçindekileri odada bulunan eski çalışma masasının üzerine döküp bir, “Vay vay vay!” çekti,    “Karisinin bütün ziynetleri çalindi diye duymus idim. Bunlar nereden çikti?”

“Ben orasını bilmem. Bana, götür borcuma mahsuben bunları Markos Ağa’ya ver dedi, ben de getirdim. Ben emir kuluyum ağam. Ne derlerse onu yaparım.”

Masanın üzerinde ışıldayan altın bileziklere, küpelere, değerli taşlarla, elmaslarla süslü mücevherlere bakıp içi gitse de yaptığından memnun,  “Yalnız, Bey borcun bittiğine dair bir vesika istiyor. Verin de ben gideyim,” dedi.

Markos, çalışma masasının gözünden çıkardığı kağıda borcun kalmadığına dair bir şeyler karalayıp altını mühürledi Abdül’e uzattı, “ Rüstem Bey’e selam söle. Burada yeri her bir vakit hazir istedigi gibi hiç çekinmeden gelebilir,” dedi.

Beyoğlu’nun renkli sokaklarında fazla oyalanmadan tekrar tramvaya binip Eminönü’ne geldi. Her zaman alışveriş yaptığı yemciyi bulup güvercin gübresini aldı. İkindi ezanı okunurken Şehzadebaşı Karakolundan içeri giriyordu. Namaz kılmak için abdest almış ellerini kurulamakta olan Kumandan onu görünce namazdan vazgeçip masasına oturdu.

“Hayrola Bahçıvan Efendi burada ne işin var?”

“Ben dini bütün bir adamım Kumandanım. Kul hakkından, yalandan korkarım.  Bugün olan şey beni çok rahatsız etti. Gelip size söylemeyi kendime vazife bildim.”

“Neymiş o rahatsız olduğun de bakalım.”

“Rüstem Bey beni bugün bir yere yolladı. Beyoğlu’nda Markos Ağa diye bir Rum’un evine.”

Markos Ağa adını duyan Kumandanın gözleri açıldı. Daha bir dikkatle dinlemeye başladı. Bu arada Abdül anlatmaya devam ediyordu.

“Bizim Beyin buna borcu varmış onları bir kese ziynetle ödetti bana aha bu da karşılığında aldığım vesika. Doğrusu ben çok şaşırdım. Bize bütün ziynetler çalındı denmişti. Siz yakinen biliyorsunuz Kumandanım, günlerce hepimizi hırsızmışız gibi ne kadar çok sorgu sual ettiniz. Kimseyi zan altında bırakmak istemem ama bugün olan ehemmiyetli gibi geldi. Ya bizim Bey çalınan ziynetleri buldu ya da bunun altında başka bir şey var dedim kendi kendime. Sonra içime sinmedi size geldim. Rahmetli Safinaz Hanım’ın bende çok hakkı vardır. Ölümüne, hele böyle namertçe öldürülmesine çok üzüldüm. Geldim işte.”

Komiser elindeki kağıda baktı. Birkaç sefer okudu. Şu kaytan bıyıklı, kendini beğenmiş Rüstem Efendi’yi hiç gözü tutmamıştı; adamda bir şeyler olduğundan şüpheleniyordu zaten. Masasının üstündeki çana uzanıp yardımcısını çağırdı.

“Zaptiyeleri toplayın, konağa gidin ve Kehribarzade Rüstem Bey’i tutuklayıp getirin.”

“Hangi suçla tutuklayacağız?”

“Karısını öldürüp ziynetlerini gasp etme suçuyla.”

Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Oda hizmetçisi Fidan’ın cinayet günü alınan ifadesinde karı kocanın o gece tartıştıklarını söylemiş olması şüpheleri kuvvetlendirdi. Rüstem Bey’in bütün itirazları Marcos Ağa’ya borcunun ve sık sık o meşum konağa yaptığı ziyaretlerin ortaya dökülmesi ile hiçbir işe yaramadı. Mahkemede Abdül, mücevherleri vermek üzere kendisini Bey’in gönderdiğini yemin billah anlattı. Rüstem Bey’in hakaretleri, tehditleri onun inandırıcılığını artırmaktan başka bir işe yaramadı. Sonunda karısını öldürmek suçundan idama mahkum edildi.

Karar sonrası ablası ile son kez görüşmesine müsaade edilen zavallı adam suçsuz olduğunu ağlayarak tekrarlıyor, hiç durmadan, “Bunu bana Abdül yaptı Allah ona gün yüzü göstermesin sonu benden beter olsun,” diye beddualar ediyordu ama kimse hatta ablası bile ona inanmadı. Rüstem Bey hapishanede her geçen gün kötüledi sonunda dayanamadı ve bu işi cellatlara bırakmayıp idamından bir gece önce kendini hücresinde asarak intihar etti.

Abdül, Rüstem Bey’i ihbar ettiği gün konaktan ayrıldı. Uğruna cinayet işlediği gerdanlık, bu intikam oyununun tek kazancıydı. Mahkeme süresince Sirkeci’de bir handa kaldı. Bu arada gemileri araştırdı daha önce tanıştığı simsarın yardımıyla, Rüstem Bey’in kendini öldürdüğü haberinin geldiği gün bir gemiye tayfa olarak yazılıp Mısır’a doğru yola çıktı.

 

MISIR’ A GİDEN GEMİ

Abdül gibi boğazda bindiği kayıkların dışında hayatında hiç gemiye binmemiş açık deniz nedir görmemiş biri için mavi sular, beyaz köpüklü kocaman dalgalar dehşet verici olabiliyordu. Geminin yalpası içini dışına çıkarmış tayfa olarak bindiği gemide hiçbir işe yaramayıp bir hasta adam olup kalmıştı. Kaptan şimdiden pişman olmuştu onu gemisine aldığına ama yola çıkılmıştı bir kere. Gemiden atacak halleri yoktu. Onu kendi haline bırakıp alışmasını beklediler fakat Abdül’ün alışacağı yoktu. Yemek yiyemiyor dalgalı günlerde başını bile kaldıramıyordu. Bütün bunlara bir de gece gördüğü kabuslar eklenmişti. Her gece ya Safinaz Hanım’ı öldürdüğünü ya da Rüstem Bey’in intiharını görüyordu rüyasında. Çoğu zaman Safinaz Hanım’ın kendi ağırlığı altında soluksuz kalırken çıkardığı hırıltıları, kadının bedeninin çaresizce titremesini, kollarına saplanan tırnaklarını yeniden yeniden yaşıyor, sanki onu tekrar öldürüyordu. Bazı kabuslar ise Rüstem Bey’in karanlık bir hücrede pencere demirine asılı kalmış hareketsiz bedeni ile başlıyor. Sonra o bedenin kolları sallandığı ipin ucundan uzanıp Abdül’ün boğazına yapışıp sıkıyor, güçlü kuvvetli Abdül bir türlü bu cılız adamın pençelerinden kurtulamıyor, sonunda Rüstem Bey kendi ölecekken Abdül’ü boğuyordu. Tayfa arkadaşları her gece tekrarlanan bu kabuslardan, gece attığı çığlıklardan ve çıkardığı seslerden rahatsızdılar onu defalarca uyandırıyorlardı ama ne zaman tekrar uykuya dalsa yine kabuslar beynini kaplıyor onu kan ter içinde bırakıyordu. Bir sabah baştayfa yanına gelip bağırdı.

“Abdül, topla pılını pırtını benimle gel!”

Midesi geceden beri bulanan biraz önce yediği bir lokma ekmeği yatağının yanına çıkarmış olan Abdül sararmış suratı ile bakakaldı.

“Nereye?”  diyebildi. Cevap olarak baştayfa kötü kötü bakıp sadece, “Yürü” dedi. Tek eşyası olan çuval bezinden dikilmiş torbasını boynuna geçirirken endişeyle düşündü. Onu denize falan mı atacaklardı yoksa? Yok canım, öyle şey yapmazlardı herhalde. Belki de ıssız bir adaya bırakıvereceklerdi. Geceki kabusların ve mide bulantılarının ruh haliyle,“Ne yapacaksınız bana?” diye bağırdı. Baştayfanın cevap vermemesi üzerine önden yürüyen adamı güverteye çıkan merdivenlerde omzundan yakaladı can havliyle kendine döndürüp merdivenlere itekledi.

“Nereye götürüyorsun beni. Bana bir şey yapamazsın kolay lokma değilim ben.”

“Deli misin be adam ne bir şey yapması? Gece bağırıp duruyorsun, durmadan kusuyorsun, şu haline bak leş gibisin. Bütün tayfalar bıktı senden. Onlar seni dertop edip bir gece denize atmadan ben seni başka bir yere götürüyorum. Yürü, geminin yük ambarında lombozun önüne ser şilteni yat. Kimseyi de canından bezdirme. Zaten adamlar çok yoruluyor bir de senin yüzünden gece uykusuz kalmasınlar.” Bunları söylerken bez torbasından tutup çekmişti onu. Torbanın içindeki kesenin boncukları şıngırdayınca baştayfa, “ Ne var bunun içinde şıngır mıngır?” diye sordu. Adama ters ters baktı Abdül, cevap bile vermedi. Torbasını bağrına basıp yürüdü.

Rahatlamıştı ama yük ambarının bağlarından kurtulup geminin yalpasında oradan oraya savrulan çuvallarının, sandıklarının arasında daha çok kusup daha çok kabus görmeye başladı. Ara sıra baştayfa ya da onun gönderdiği bir tayfa yanına uğrayıp ekmek, su falan bırakıyorlardı ama genelde tek başınaydı. Gördüğü kabusların hepsinin tek bir ortak yönü vardı o da kırmızı gerdanlık. Her gördüğü kabusun bir yerinde mutlaka eline o muhteşem gerdanlığı alıyor onu gökyüzüne doğru uzatıp atmak istiyor ancak gerdanlık sanki elleri ile bütünleşip onu bırakmıyordu. Hatta birinde gerdanlığın bütün bedenine dolandığını bir yılan gibi onu sıkıp öldürdüğünü gördü.

“Bırak beni, bırak beni,” diye bağırarak uyandığında baş ucunda dikilen baştayfayı kendisine merakla bakarken buldu.

“Birader amma bağırıyorsun ya hu! Sesin neredeyse Mısır’dan duyulacak. Ne gerdanlıkmış be sanki seni boğuyor.”

Gördüğü rüyanın hâlâ devam edip etmediğinden şüphelenerek kolunu çimdirdi. Canı acıyınca rüya görmediğini anladı Abdül. Anlaşılan gerdanlık diye sayıklamış adam da merak edip soruyordu şimdi, “Ne gerdanlığı?” diye sorarak bilmeze yattı.

Adamın, “Sürekli bir gerdanlık sayıklıyorsun kusmuklu, yoksa gizli bir hazinen falan mı var?” diye üstelemesi üzerine, “Ya evet gizli bir hazinem var fakat çok aptal olduğumdan onu kullanmayıp burada böyle sersefil perişan yolculuk ediyorum,” diye alaycı bir gülümseme ile cevap verdi.

Sonrasında adama İstanbul’da çalıştığı evin sahibinin, karısını nasıl öldürdüğünü kendisinin de adamın davasında şahit olduğunu kadının böyle bir gerdanlığı olduğundan herhalde rüyalarına girdiğini anlatıp adamı uzaklaştırdı. Atlattığını sanıyordu ama anlattığı hikaye baştayfanın çok ilgisini çekmişti. Abdül’ün sürekli yanında taşıdığı içinde şıngır mıngır bir şey olan bez torbası da cabasıydı. Uyurken bile üzerine yatıyor hiç yanından ayırmıyordu. Ne vardı içinde acaba? Merakını çekmişti baştayfanın. Gözlemlemeye başladı. Adam kusmaya küpeşteye giderken bile torbasını boynuna asıp gidiyordu. Bir gün yardım etmek bahanesiyle yanına gitti. Abdül’ün içi dışına çıkıyordu yine. Midesindeki safraları Akdeniz’in engin sularına bırakırken boynundaki kese küpeşteye yanaşmasına mani oluyor öğürtülerle boğuşurken bir de onunla uğraşıyordu. Baştayfa kızmış gibi yapıp torbasını çekti aldı boynundan yere fırlattı. Abdül’ün ödü koptu gerdanlık ortaya çıkacak diye ama neyse bir şey olmadı. Nihayet içini boşaltıp rahatladı ama yürüyecek bile hali kalmamıştı. Yemek yiyemediğinden iyice güçsüz kalmış zayıflamıştı. Baştayfanın emriyle iki adam Abdül’ü sırtlayıp geminin altında barındırdıkları yatağına götürürken o, “Torbam nerde?” diye bağırıyordu. Torba baştayfanın eline geçmişti.

Adam halat kangallarının arasına gizlenip kimsenin görmemesine dikkat ederek torbayı açtı. Kırmızı, ağzı boncuklu kordonla büzdürülmüş keseyi Abdül’ün yedek iç donuna sarılmış vaziyette buldu. Heyecandan elleri titreyerek açtı. Gördüğü karşısında gözleri kamaştı adeta dili tutuldu. Üç küçük yakutun birleşmesiyle lale formu verilmiş kırmızı mücevherler ikişer zümrüt yaprağın ortasında parlıyorlardı. Yakutlar ve zümrütler küçük pırlantalarla birleştirilmiş, pırlantalar sanki minik tomurcuklar gibi dizayn edilmişti. Baştayfa, “ Vay anasını…” diye bir küfür salladıktan sonra birileri görür korkusuyla gerdanlığı kesesine koyup keseyi de koynuna soktu. Aşağıda per perişan yatan Abdül’ün yanına gelip torbasını üzerine attı, pis pis sırıttı. Pala bıyıklarını sıvayıp iki üç kere keseyi koyduğu yere vurdu gitti.  Abdül adamın gerdanlığı aldığını anlamıştı. Ardından koşacak hali yoktu ama biraz dinlenip kendine geldikten sonra baştayfayla konuşmaya karar verdi. Nasıl olsa denizin ortasında adamın gemiden gidecek hali yoktu.  Karanlık çöktü deniz sakindi. Gemi yelkenlerini indirmiş açık denizin ortasında nazlı bir gelin gibi salınırken tayfalar işsizliğin ve yumuşak havanın etkisiyle gevşemişler üçerli beşerli gruplar halinde ya dama oynuyor ya sohbet ediyorlardı. Midesi hâlâ rahat değildi ama kendini zorlayarak güverteye çıktı Abdül. Küpeşteye dayanıp bir müddet nefes aldı. Temiz hava ciğerlerine iyi gelmiş denizin kokusu onu canlandırmıştı. Bugün gemideki onuncu günüydü ve neredeyse ağzına lokma girmemişti. Girse ne olacaktı ki zaten içinde durmuyordu. Karnı kurt gibi açtı; az ileride kendi başına oturup halat tamir eden yaşlı tayfayı görünce belki yiyecek bir şeyler bulabilirim umuduyla gidip yanına oturdu.

“Karnım çok aç ağa, burada yiyecek nerden bulunur?”

Gemici önce ne demek istediğini anlamamış gibi baktı ona. Sonra acımış olmalı ki kuşağının içine sardığı kuru ekmeği çıkarıp verdi. Minnetle baktı Abdül. Eğer bu baştayfa ile baş edecekse kendini toplayıp güçlenmeliydi.

“Mide bulantısından kurtulamıyorsun değil mi?” diye sırıttı yaşlı adam. Dişleri sarı siyah arası bir renkti, ağzı sarımsak kokuyordu. İçinin yeniden bulandığını hissetti Abdül ama belli etmedi adamı dinlemeye devam etti.

“İlk seferimde bende de aynısı olmuştu sonra geçer ama önce adamı eski çaputa çevirir bu illet. Denizin huyudur, kendine geleni önce şöyle bir yoklar bana layık mı bakalım diye sonra ya kabul eder ya da def eder.”

“Beni def ediyor herhalde çünkü hâlâ kendime gelemedim. Bu gidişle gelemeyeceğim de.”

“Heh he!” diye güldü adam iğrenç dişlerini göstererek, “Çaresi var paşam.”

“Neymiş? Allah aşkına varsa bir çare bana söyle hemen yapayım. Kaptana da çok mahcup oldum. Adam beni çalışayım diye gemisine aldı hiç işe yaramadım.”

“Söylerim ama bedava olmaz. Kaç metelik vereceksin?”

Abdül kuşağını karıştırdı para kesesini bulup çıkardı içindeki metelikleri adamın önüne döküp, “Al,” dedi, “Hepsini al. Yeter ki beni şu mendebur mide bulantısından kurtar.”

“Gel,” dedi yaşlı adam. Elindeki işi bıraktı Abdül’ün meteliklerini kuşağına doldurdu, yürüdü, peşi sıra da Abdül’de gitti. Birlikte tayfaların uyudukları yere geldiler. İçerisi insan ve yemek artığı kokuyordu. Yaşlı adam en dipteki yatağının yanına varınca şilte gibi kullandığı keçeyi kaldırdı altından ucu oyalı tülbentte sarılmış bir çıkın çıkarıp açtı.

“Bunu benim kaşık düşmanı yapar. Şifacıdır, el almış ninesinden. Şimdi şu otu al, git temiz bir su bul içine koy sabaha kadar beklesin, sapsarı olur rengi bunun. Zehir gibi de acıdır. Buna akbaşlı derler. Sakın hepsini birden içme azar azar günde üç sefer iç. Akşama bir şeyin kalmaz. Yalnız söyleyeyim bu durgunluk hayra alamet değil, yarın fırtına olacak gibi dikkatli ol.”

Yaşlı adama defalarca teşekkür etti Abdül. Adam şiltesine uzanırken arkasından seslendi,

“Hey pehlivan, gönül pehlivanlık dinlemez. Herkesin celladı kendi gönlüdür. Vicdan ne kadar temizse gönül o kadar arınır yoksa unutma kanla alınan kanla verilir. Bazen gönlü, celladın olmaktan kefaret kurtarır. Unutma kefaret.”

Abdül, yukarıya güverteye çıkan beş altı basamak ahşap merdivenin önünde kalakaldı. Bu adam işlediği günahı biliyor muydu yoksa? Hızla geri döndü ama gördüğü, yaşlı adamın çoktan horlamaya başladığı oldu. Gaipten sesler duyduğunu buna gece onu rahat bırakmayan kabusların sebep olduğunu düşünüp herkesten ayrı yattığı geminin yüklerle dolu kıç kısmına gitti. Baş ucundaki testiyi alıp bulduğu ilk kaba su doldurdu, adamın verdiği otu içine attı, üstünü torbasıyla örtüp yattı. Sabah rüzgar ve yağmur sesine uyandı. Gemi öncekilerden de beter sallanıyordu. Tastaki su sapsarı olmuştu aceleyle birazını içti. Hakikaten zehir gibiydi. Ağzının içi barut yutmuş gibi olmuştu aldırmadı. Onu hasta bildiklerinden kimse yanına uğramıyordu bile. Yağmur ve rüzgar şiddetlenirken bir saat daha yattığı yerden kalkmadı. Bu kadar yalpaya midesinin dayandığını anlayınca hem şaşırdı hem sevindi. İlaç işe yarıyordu demek ki. Hemen kafasından bir plan yaptı. İlk iş; baştayfayı bulacak, sonra onu yalnız kıstıracaktı. Daha sonra ne olacağına bakardı artık. Gerdanlığı güzellikle vermezse Abdül’ün bir zamanlar herkesi yenen bir pehlivan olduğunu o da öğrenirdi. İlaçtan biraz daha içip yattı. Midesinin kendini rahat bıraktığını anlayınca dışarı çıkmaya karar verdi. Güverteye çıktığında havanın gece gibi kararmış olduğunu gördü. Denizin maviliğinden eser kalmamış dalgalar vahşi hayvanlar gibi homurdanarak çarpıyordu gemiye. Her vurduklarında gemi savruluyor ama şaşırtıcı bir biçimde denizin üstünde kalmayı başarıyordu. Etrafta birbirine bağıran, oraya buraya koşturan sırılsıklam tayfalar arasında sürekli onlara emirler yağdıran baştayfayı gördü. Vakit bu vakitti hemen bir plan yaptı. Onu, şu anda kimsenin olmadığı sağ tarafa çekmeliydi. Nasıl yapacağım diye düşünürken birden boşalan bir yelken direği imdadına yetişti. Bütün adamlar yelkeni yeniden bağlamak için uğraşırken kendisi baştayfanın yanına gitti ve adamı kolundan tuttuğu gibi kuytuya çekiverdi.

“Hop hop, napıyosun lan?”

“Aldığın şey nerde?”

“Ben bilmiyorum öyle bir şey, gerdanlık falan görmedim ben.”

“Bunu söylemen bile onu senin aldığının ispatı. Onu şimdi bana vereceksin yoksa seni mahvederim.”

“Hah hah ha, derdine yan kusmuk yumağı. Havada bulut sen onu unut. İki dünya bir araya gelse onu sana vermem ispinoz anladın mı? Hem bana babalanma canına ezan okurum ona göre.”

Adamın elini beline attığını geç fark etti Abdül. Baştayfa elinde parıldayan bıçağını çoktan ona doğrultmuş gırtlağına dayamıştı bile.

“Seni şurada gebertir denize atarım. Kimse ne olduğunu anlamaz. Kusarken düştü derim herkes inanır. Şimdi yaylan, beni kendine uydurma.”

Geminin yan yatması ile adamın bir adım geri çekilmesini fırsat bilen Abdül ani bir hareketle atıldı baştayfanın bıçak tutan elini tutup kıvırıverdi.  Başlarından aşan dalgaların altında iki adam kıyasıya bir kavgaya tutuşmuşlardı. Baştayfa da boş değildi, kısa zamanda kolunu kurtarıp yeniden saldırdı. Bıçağın keskin ucu az kalsın göğsüne giriveriyordu Abdül’ün, kıl payı kurtardı kendini. Fırtınanın koparıp yere attığı bir tahta parçasını kapıp adama fırlattı. Tahta adamın omzuna denk geldi dengesini bozdu. O düşerken Abdül üstüne atladı bıçağı tutan elini yeniden kavrayıp büktü. Elinin altında kırılan bileğin çatırtısını duydu.

Adam, “Anam, anam!” diye bağırırken bıçak Abdül’ün eline geçmişti şimdi. Güçlü kuvvetli baştayfa kırık kolunu tutarak kaçmaya çalışırken bıçağı sırtına saplayıverdi Abdül. Bir kere, yetmedi bir kere daha. Adam yere sürünürken bir daha. Fırtınanın yarattığı kargaşada kimse görmemişti onları. Adamın kanla yıkanan üstünü başını yokladı aradığı keseyi kuşağının içinde donuna yakın bir yerde gemici düğümüyle bağlanmış olarak buldu. Kesip aldı açıp içine baktı boncuklu kesenin. Gerdanlık çakan şimşeğin ışığında parladı adeta ona göz kırptı. Hemen toparlandı baştayfayı sırtlayıp en yakınındaki küpeşteye götürdü ve can çekişen adamı gözünü kırpmadan aşağıya atıverdi. Adamın denize çarparken çıkardığı ses dalgaların çılgın sesine karışıp yok oldu. Etrafına bakındı bütün adamlar hâlâ bir türlü bağlayamadıkları yelken direğiyle uğraşıyorlardı. Kaptanın dümenciye emir veren sesi çok uzaktan geliyormuş gibiydi. Abdül gerçeklik üstü bir an yaşıyordu sanki. Koynunda baştayfanın kanıyla ıslanmış kırmızı kese, kırbaç gibi inen yağmurun altında heykel gibi dikildi. Neden sonra kendine geldi ve koşarak yattığı yere gidip saklandı. Gören olmuş muydu olmamış mıydı bilmiyordu ama keseyi kurtarmıştı. Kendini şiltesinin üzerine atıp kafasını dizlerine değecek kadar karnına çekti midesi bulanıyormuş gibi birkaç kez öğürdü. Akşama doğru nihayet geminin sallantısı azaldı. Fırtınanın geçmekte olduğunu anlamıştı.  Ancak o zaman üstüne başına bakmak aklına geldi. Gördüğü şey, baştayfanın kanını emmiş olan kadife kesenin koynunda sakladığı yerden mintanın üstünde kıpkırmızı bir leke oluşturduğu oldu. Aceleyle üstünü çıkardı. Kusmuklu olduğu için kenara attığı iç gömleğini sırtına geçirdi. Gerdanlığı kanlı mintana sarıp torbasına soktu. Torbayı yanı başına koydu. Ne kadar saklarsa o kadar dikkat çektiğini anlamıştı. Yaşlı adamın ilacından tekrar içip derin bir uykuya daldı. Rüyasında baştayfa denizden çıkıp karşısına dikilse de uyandığında biraz dinlenmişti. Baş ucunda oturan yaşlı adamı fark ettiğinde eli istemsizce torbasına gitti. Yerinde durduğunu anlayıp rahatlayarak döndü adama.

“Hayrola ağam yine metelik mi istiyorsun? Valla hepsini sana verdim ama ilacın iyi geliyor galiba. Sabah yine çok kustum ama şimdi uyumuş rahatlamışım. Çok şükür gemi de önceki gibi sallanmıyor.”

“Fırtına diniyor. Diner tabii kurbanını aldı ne olacak kanlı deniz.”

“Ne demek o ağam kurban murban?”

“Baştayfa,” dedi yaşlı adam gözünde tuhaf bir bakışla. “Direk boşa çıktığında savrulmuş, denize düşmüş. Kimse fark etmemiş saatler sonra yokluğu anlaşıldı. Adam hayalet gibi bir var bir yok oldu. Bu denizin gazabı oğlum, mutlaka alır öcünü.”

“İyi de ağam öç alacak ne yapıyoruz ki biz ona?”

“Günah dolu ruhlarımızla üzerinde geziniyoruz yetmez mi?” dedi yaşlı adam öfkeyle. Gözleri hâlâ tuhaf bakıyordu. Abdül onun biraz kafadan çatlak olduğunu düşündü ama ses etmedi.

“Yarın değil öbür gün İskenderiye’ye varırız inşallah. Çok kabus görüyorsun. Uykunda bağırdın durdun. Huzur bulmak istiyorsan günahlarından kurtul.”

“Nasıl yapacağım onu ağa? Kolay mı günahsız olmak?”

“Bir yükün var besbelli o yük sana ağır gelmiş. At onu üstünden. Hiçbir yük vicdan rahatlığından daha kıymetli değil.  İşe ondan kurtularak başla sonra ibadet et yalvar Allah’a bakarsın affediverir belli olur mu?”

“Benim günahlarım öyle kolay affedilecek şeyler değil ağa, keşke öyle olsaydı.”

Abdül’ün yüzü kararmıştı. Eli hala torbasının üzerindeydi. Biran gerdanlığı hissetti avuçlarında sanki yanıyordu. Elini çekmek istedi, çekemedi. Avcundaki acı dayanılmaz olduğunda dehşet içinde doğruldu kan ter içinde uykudan uyandığını fark etti. Her şey yalandı, sadece yine kabus görmüştü. Ne yaşlı tayfa ne de başkası vardı etrafta. Rüzgarın sesi kesilmişti. Lombozdan tatlı bir esinti doluyordu içeriye.

Baştayfaya ne olduğunu kimse bilemedi. En sonunda fırtına sırasında denize düştüğünü varsaydılar. Gemiden karşılarında yarım ay gibi uzanan İskenderiye’ye baktı Abdül. Şehir mavi denizin etrafını iki koluyla kucaklayan bir ana gibi uzanmıştı. Gemi limanın içine doğru ilerledikçe bir uçta yıkıntılar halinde eski bir kale gördü.

“Orası Kayıtbay kalesi.”

Yanı başında aniden biten yaşlı adamın sesiyle irkildi Abdül. Merakla adamın yüzüne baktı. Adam sakin sakin karşılarında uzanan şehre bakarak anlattı.

“Çok güzel bir şehirdi burası ama yıllar önce İngilizler burayı işgal ettiler ve çok zarar verdiler. Şu gördüğün kaleyi de onlar yıktı. Denilir ki bu kalenin yerinde eskiden ama çok eskiden dünyanın en uzun deniz feneri varmış. Bu deniz fenerini iki denizkızı korurmuş. En tepesinde denizkızlarının saçlarını taradığı kocaman bir ayna varmış. Bu ayna güneş ışığını çok uzaklara taşırmış. Gece ise içinde büyük ateşler yanar bu ateşlerin etrafında dans eden denizkızları denizcileri korurmuş. Işığı çok uzaklardan göründüğü için hiçbir gemi batmaz, hiçbir denizci ölmezmiş.”

“Ee, sonra ne olmuş. Denizkızları kaçmış fener de kaybolmuş mu?” dedi pis pis sırıtarak Abdül.

Adam başını ona çevirip kınayan gözlerle baktı, sonra yeniden denize ve şehre dalarak gülümsedi.

“Sonrası, bir komutan gelmiş ve yıkmış feneri, yerine şu gördüğün kaleyi yapmış. Sebep şehri Osmanlı’ya karşı korumakmış ama ne mümkün. O zaman şehri Osmanlı’ya karşı koruyamayan kale şimdi de Osmanlı’yı İngiliz’e karşı koruyamıyor. Denizkızlarının laneti olsa gerek bu.”

Lanet gibi safsatalara pek inanmazdı Abdül. Ancak son zamanlarda gece uykularını kaçıran kabuslar, elindeki gerdanlığın kötü bir gücü olduğuna inandırmaya başlamıştı onu. Yoksa denizkızlarının lanetine uğramış bu şehre o gerdanlıkla gelmesi bir tesadüf değil miydi? Kafasını salladı karanlık düşünceleri kovdu sözüm ona. Gözlerini denize dikip geminin etrafında oynaşan köpükleri seyre daldı.

İskenderiye limanına vardıklarında, gemiden inerken yaşlı adam Abdül’ün yanına yaklaşarak “Unutma oğlum, kanla alınan kanla verilir,” deyip uzaklaştı. Arkasından baktığında göremedi onu Abdül, iliklerine kadar titredi. Gece karabasanları yetmiyormuş gibi şimdi bir de bu çıkmıştı. Gündüz karabasanı.

 

================================ BÖLÜM SONU =============================

Hikaye: Elif

Uykusuz geçirdiğim bir gecenin daha sabahında içim yine isyanla dolu, gözlerim yine her zamanki gibi yaşlı kalktım yatağımdan. Gece hıçkırıklar içinde sarsılmış, geçip giden gençliğime, yıkılan hayallerime, yok olan geleceğime ağlamıştım. Hemen her gece böyleydi artık benim için. Dört duvar arasında yaşamanın verdiği dayanılmaz acı ruhumu solduruyor, yaşama isteğimi de elimden çekip alıyordu. Oysaki nasıl da mutlu ve geleceğe umutla bakan bir kızdım ben. Acımasız bir şekilde çocukluğumu ve gençliğimi çaldılar benden. Üstelik bunu da ailem yaptı bana. Hiç acımadan, hiç umursamadan…

Ben artık hikâyeleri birbirine benzeyen o acınası kader mahkûmlarından biriyim. Ötekileşmiş, itelenmiş, dövülmüş, hırpalanmış, satılmış bir kadınım. Bunun sonucunda işlenmiş bir cinayet ve heba edilmiş bir hayat bıraktım arkamda. Benim de bir hikayem var içi acı dolu, ıstırap ve isyan çığlıklarıyla taşan. Aynı Ayşeler, Fatmalar gibi…

Neredeyse yıllardır hiç yüzüm gülmedi benim. Oysaki geleceğime dönük öyle güzel hayallerim vardı ki. Okuyup öğretmen olacak, aynı benim gibi babasının okutmaya bile değer görmediği kız çocuklarının eğitimine katkı sağlamak için köy okullarında gönüllü çalışacaktım. Bir de beyaz gelinlik hayalim vardı. Âşık olacak, sevdiğim adamla evlenecek ve dünya tatlısı çocuklarım olacaktı. Evet, şimdi dünya tatlısı bir kızım var ama sevdiğim adamla mutlu evlilik hayalim asla gerçekleşmedi. Öğretmen olma hayallerim de öyle. Çünkü ilkokuldan sonra babam, “Kız kısmı okuyup da ne yapacakmış, otur anana yardım et, kardeşlerine bak, tarlada çalış,” diyerek okutmadı beni. Oysa okumayı öyle çok seviyordum ki. Elime geçen her kitabı, ev işlerinden fırsat bulduğum o kısacık anlarda bile bir köşeye çekilip okurdum. Okulumuzun bir Melek öğretmeni vardı. Adı gibi bir melekti o da. Beni de çok severdi. Hayallerimi bir tek o dinler, o inanır, okuma konusunda o şevklendirirdi. Kitap okumayı da o sevdirdi bana. Bütün kitaplarımı o alıp getirirdi. Babam okuldan aldıktan sonra da sık sık kaçar giderdim okula onu görmeye. “Benim güzel kızım gelmiş,” diye bana sarılır, yanlardan iki örgü yaptığım sarı saçlarımı okşardı. “Bak sana yeni kitaplar getirdim,” derken kimi zaman gözleri buğulanır, ağlamamak için zor tutardı kendini. Böylece iki yıl geçti. Sonra onun tayini çıkıp gitti. Günlerce ağladım arkasından. Benim için öğretmenden çok öteydi. Sırdaşım, dostum, ablam. Yeri geldiğinde de annemdi.  O da ağlayarak gitti. Giderken kulağıma, “Elif, hayallerinden asla vazgeçme kızım, okumaktan da,” dedi.

Memleketine tayini çıkıp gitmişti ama bana fırsat buldukça kitap göndermeye devam ediyordu. Onunla irtibatımız birkaç yıl devam etti.  Ara ara birbirimize mektup yazıyorduk. Mektuplarımda ona günlük gibi her yaptığımı anlatıyordum. Belki de biraz fazla abartmıştım. Çünkü bir süre sonra ondan gelen mektuplar azalmaya başladı. Sonra da tamamen kesildi. O zaman anladım ki gözden uzak olan gönülden de uzak oluyormuş. Sonra bir gün tesadüfen haberleri izlerken gördüm Melek öğretmenimi. Aslında hiç de benim düşündüğüm gibi değilmiş mektuplarımın kesilmesi. Yani beni terk etmemiş.  Geçirdiği bir trafik kazasında ağır yaralanmış, bir bacağını kaybetmiş ve iç organlarında hasar meydana gelmiş. Haberlerde Melek öğretmenin yaşam savaşını kaybettiğini öğrendim. Onun mücadelesi günlerce gündem olmasına rağmen benim ancak o gün haberim olmuştu. Şoka girmiştim duyduğum haberle. Beni bırakmamış, hastanede yaşam savaşı verdiği için yazamamıştı. Hatta seyrek yazdığı zamanlarda da hastanedeymiş. Bunun farkına varmak beni daha kötü yapmıştı. Günlerce yemeden içmeden kesilmiştim. Annem ve babam da televizyonda haberi duymuşlardı ama Melek öğretmenin benim açımdan önemini bilmedikleri için, içine çekildiğim bunalımın kaynağını anlamadılar. Hatta babamın anneme bağırarak, “Bu kızın nesi var Hatçe? Bana hiç normal gelmiyor,” dediğini duymuştum.

“Heç bilmiyom bey. Bana bir şey demiyor ki,” demişti annem de.

Birkaç ay sürmüştü bu ruh halim. Sonra Yavaş yavaş toparlanmaya başladım. Bunda yine kitaplarımın etkisi vardı. Bulduğum her fırsatta okumaya devam ediyordum. Aslında bu günlerin benim için yine iyi günler olduğunu babamın bir akşam eve gelip, “Bu kızı isteyen var verelim gitsin,” dediği gün anlamam uzun sürmedi. O gün hayatımın bir daha aydınlanmamak üzere kararacağından haberim yoktu.

Annemin cılız bir sesle, “Elif daha küçük, evlenme yaşında değil,” diye itirazına babamın, “  Ne küçüğü, memeleri belli olan kız küçük mü olur?” dediğini duyduğumda utancımdan kıpkırmızı kesilmiş, bir daha babamın yüzüne bakamamıştım. On dört yaşındaydım ve ergenliğe erdikçe vücudumda meydana gelen değişimin farkındaydım fakat böyle dikkat çektiğinin bilincinde değildim. Beni evlendirmeyi kafasına koymuş olan babama itiraz edecek gücü bile bulamadım kendimde. Çünkü o dönemde maddi olarak da sıkıntı içindeydik. Bu yüzden babamın gözü, benim evlenmemle birlikte gelecek olan parada ve bize verilecek olan dört tane inekteydi. Benden küçük beş kardeşim daha vardı ve üçü okuyordu. Evimizin geliri tarladan yılda bir kere elimize geçen toplu paraydı ve yıl boyunca onunla idare etmek zorundaydık. Gerçi boğazımız dışında pek bir masrafımız olmazdı. Kıyafetlerimizi iyice eskiyinceye kadar giyerdik. Küçükler de büyüklerin temiz kalan küçülmüşlerini giyerdi. Annemin elinden dikiş geldiği için genelde kızların kıyafetini o dikerdi. İki erkek kardeşime de çok ihtiyaç duyduklarında pazardan alınırdı kıyafet. Zorunlu olmadıkça para harcamazdık ama yine de yetmiyordu kazancımız. Bu yüzden babamın aklı eline geçecek olan paradaydı.  Açıkçası beni, alacağı yirmi bine ve dört ineğe satıyordu. Hem de yetmiş beş yaşında bir adama. Üstelik gelinlik bile giymeden. Buna bile gerek görmeden.

Kocam olacak adam daha önce iki evlilik yapmış. İlk karısını boşamış, ikincisi de ölmüş. İkisinden biri üvey olmak üzere altı çocuğu varmış. ikinci eşinin ilk kocasından olan üvey oğluyla birlikte yaşıyormuş. Çocuklar içinde en küçüğü o olmasına rağmen benden neredeyse on yaş kadar büyüktü. Diğer iki oğlu daha büyüktüler. Biri evliydi, diğeri ise eşinden boşanmıştı. Üç de kızı vardı. Kızların üçü de evliydi ve beni görünce resmen acıyarak bakmışlardı. Onların babalarının evliliğini onaylamadıklarını o bakışlardan anlamıştım.

Kaderin önüne geçilmediğini de evlendiğim gün çok acı bir şekilde anlayacaktım. Yaşayacağım karanlık gecelerimin ilki gerdek gecem olmuştu. Ben neyin ne olduğunu bile bilmezken evlendiğimiz gece odama kocamla birlikte üvey oğlu da girmişti. Ben onların yüzüne şaşkınca bakarken kocam olacak aşağılık adam, “Bu gece seninle Nihat birlikte olacak. Zorluk çıkarma ona,” dedi.

“Sen… Sen ne demek istiyorsun?” diye korkuyla sorduğumda,

“Merak etme ben de burada olacağım ve sizi seyredeceğim,” demişti. O anda sanki dünya başıma yıkılıyor sanmıştım. Bir anda bütün vücudumu ateş basmış, korkuyla titremeye başlamıştım.

“Allah’ım ne olur bana yardım et!” diye içimden çığlıklar atarken, pis bir şekilde sırıtarak Nihat’ın üzerime doğru geldiğini gördüm ve kaçmak için odanın kapısına hızla atıldım. Ama o benim saçıma asılıp beni geri çekince kaçma şansım olmadı.  Üstüne üstlük bir de hem kocam olacak sapıktan hem de üvey oğlundan dayak yedim. Bir o vurmuştu yüzüme bir diğeri.

“Orospu! uslu dursana!” diyordu sapık kocam. Bir yandan da “Nihat kadın kısmı dayaktan hoşlanır. Vur şuna. Az mı para verdik şu orospu için. Uslu durmayanın hakkı kötekdir,” diye bağırıyordu durmadan. Nihat artık nerdeyse beni kum torbası haline getirmişti. Ağzımdan kan tadı alıyordum. Hem ağzımın içi hem de burnum kanıyordu. O ise buna rağmen vurmaya devam ediyordu. Bir ara gözlerim kararır gibi oldu. Bayılmak üzereydim ama ben ölmek istiyordum. Üzerime çöken karanlığa daha fazla direnemedim.  Bir anda her yer kapkaranlık oldu.

Uyandığımda bütün vücudum dayanılmaz ağrılar içindeydi. Odamdaki yatakta tek başıma çıplak bir halde yatıyordum. Yatağın üzerinde yer yer kan damlaları vardı. Muhtemelen ağzımdan ve burnumdan damlamış olmalıydı. Yattığım yerden zorlukla doğrulmaya çalıştığımda altımda kalan kanı gördüm. Ayrıca vücudumun birçok yerinde de morluklar vardı.  Aklıma getirmek istemediğim kâbusumla yüz yüzeydim şimdi. Ben baygınken Nihat bedenime sahip olmuş yani bana tecavüz etmişti. Sapık kocam da muhtemelen bunu izlemiş olmalıydı. İçim, vücudumdaki ağrılardan daha çok yanmaya ve acımaya başlamıştı. Kendimi kaybedercesine hıçkırıklar içinde ağladım. Saatlerce, akşama kadar ağladım. Odamdan hiç çıkmadım. O evde kimsenin yüzünü görmek istemiyordum. Kocam olacak sapık geldi birkaç kez odaya. “Giyin de gel yanıma,” diyordu. Hiç duymazdan geldim. Yüzünü dahi görmeye tahammülüm yoktu çünkü. Ben gitmeyince o da üstelemedi. Belki de umursamadı. Sadece bir duş alıp giyindim. Zorlukla da olsa kanlı yatak çarşaflarını topladım.  Çünkü o kirli çarşafı gördükçe yaşadığım kâbus geliyordu aklıma ve kendimi bayılacak gibi hissediyordum. Bu odadan, bu evden ve içinde yaşayanlardan ölesiye nefret ediyordum. Yatak odam bile yeni evli birinin odası gibi değildi. Eski demir başlıklı bir karyola, iki yanında üzeri çiziklerle dolu, renkleri solmuş iki ahşap etajer ve yatağın tam karşısındaki duvar dibinde bir sandık vardı ve üzeri, katlanmış ve gelişigüzel yerleştirilmiş yorgan ve yastıklarla doluydu. Yatağın yan tarafında da yine yıpranmış, rengi soluk, bir kapısı kırık, eski bir gardrop vardı. Yerdeki halı bile kim bilir kaç yıllıktı. Kirden renkleri bile tam seçilmiyordu. Böyle bir odada sığıntı gibi hissediyordum kendimi ve bir gece daha geçirmeye tahammülüm yoktu. Bu evden kaçmalı ve gidebileceğim kadar uzaklara gitmeliydim Ama bunu nasıl yapacaktım, hiç bilmiyordum.

Akşam olduğunda kâbusum girdi yine odaya. Hem de bu sefer başka bir erkekle. Öyle yılışık ve pis bir sırıtması vardı ki,  tahammül edilir gibi değildi.

“Bugün de Hasan Abin bakacak tadına,” dedi yılışık bir şekilde. Yanındaki adam da sapık kocamın dul oğluydu ve kızarmış suratına yapıştırdığı arsız bir ifadeyle sırıtıyordu karşımda. O anda ölmek istedim. Nasıl bir ailenin içine düşmüştüm böyle? Bütün bunlara dayanmam mümkün değildi. O anda aklıma intihar etmek geldi. Bu sapık insanların içinde yaşayamazdım.

“Kendimi pis hissediyorum, önce bir temizleneyim,” dedim zaman kazanmak için.  Nasıl olduysa Nihat, “Git çabuk temizlen de gel,” dedi sert bir sesle emir verir gibi. Onların yanından zorlukla geçip banyoya gittim. Beynimin verdiği komuta bacaklarım güçlükle karşılık veriyordu çünkü. Sanki bütün vücudumdan gücüm vakumla emilmiş gibiydi. Elimi yüzümü yıkayıp biraz kendime gelmeye çalıştım. Sonra mutfağa yöneldim. Salondan geçerken kocam olacak adamı gördüm. Kanepeye uzanmış, horlayarak uyuyor, açık olan ağzından da salyaları akıyordu. Öyle derin uykudaydı ki dünya yıkılsa ruhu duymazdı.

Mutfağa da ilk kez giriyordum. O kadar pisti ki. Her tarafta bulaşık vardı.  Babaları ile beraber toplam üç erkek kalıyordu bu evde. Ahlakları gibi temizlik becerileri de zayıftı anlaşılan. Bu insanlarla aynı evde yaşamam mümkün değildi. Bu düşünceyle çekmeceleri karıştırmaya başladım. Neyse ki aradığımı bulmuş ve elime aldığım bıçakla biraz rahatlık hissetmiştim. Ya kendimi öldürecektim ya da bana hayatımın kâbusunu yaşatan bu insanları.

“Bırak elindeki bıçağı da gel yanıma.”

Nihat’ın buyurgan sesini duyduğum anda olduğum yerde korkuyla irkilmiştim. Niyetimi anlamasından korkuyordum. Bana doğru hızla yaklaşıp yüzüme sert bir tokat attı. Sonra da elimdeki bıçağı zor kullanarak almaya çalıştı. Bu arada sürekli ağza alınmayacak küfürler edip duruyor, anama babama sövüyordu. Artık niyetimi anladığından yana hiç şüphem yoktu. Ben yine de son bir gücümle elimdeki bıçağı savurmaya kalkmıştım. Onun ağzından küçük bir feryat koptuğunda isabet ettirdiğimi anlayınca rahatladım. Fakat bu rahatlık uzun sürmedi. Çünkü bıçak sadece kolunu sıyırıp geçmişti. Artık daha bir güçle bana saldırıyor, yere kapaklanan bedenimi öldüresiye tekmeliyordu. Yine bayılmıştım.

O gün, keşke ölseydim dediğim günlerim de böylece başlamış oluyordu. Onlara ya da kendime zarar vereceğimden şüphelendikleri için artık evde gözetim altında tutuluyordum. Evde mutlaka yaşlı kocam dışında büyük oğlunun çocuklarından biri daha kalıyor ve beni sürekli izliyordu. Adamın on altı ve on sekiz yaşlarında iki oğlu vardı ve nöbetleşe gelip bana gardiyanlık yapıyorlardı. Gündüz hep iş yapıyordum. Ama attığım her adım izleniyordu. Özellikle mutfakta çalıştığım zamanlar gardiyanımın soluğu hep ensemde oluyordu. Geceler ise yaşamaktan tiksindiğim anlarımdı.  Nihat ile Hasan sırayla geceyi benimle geçiriyorlardı. Onlara direndiğimde ise hemen dayak yiyordum. Böylece neredeyse bir aya yakın zaman geçmişti. Ben artık o evde yaşayan bir ölüydüm. Bedenim nefes alıyordu ama ruhum artık canlı değildi. Bütün yaşama isteğimi ve arzumu kaybetmiştim. Geleceğe dair hiçbir hayalim kalmamıştı. Zaten benim için gelecek diye bir şey yoktu artık.

Adamın kızları hiç eve gelmemişlerdi. Sanırım benim neler yaşadığım hakkında ya bilgileri ya da öngörüleri vardı. Zaten onlardan çok umutlu değildim.  Gelseler de acıma dolu bakışları dışında bana bir faydaları olacağını düşünmüyordum. Artık şundan emindim ki, kendim dışında kimsenin bana faydası olamazdı. Ailem bile beni aramıyordu. Bir gün annem gelmiş, beni eli yüzü mor ve şiş bir halde görünce elleriyle dizlerini döverek ağlamıştı. Tuhaf bir şekilde içimde hiçbir şey hissetmemiştim. Annemin ağlaması bile hiç etkilememişti beni. Sonuçta onların suçuydu yaşadıklarım. O gün anneme bir daha gelmemesini söyledim. Çünkü gelmesi ona da bana da zarar verecekti. Beni görmemesi dayanmasını kolaylaştırırdı.  Polise gideyim demişti annem. Kocasından dayak diyor diye şikâyet edecekti. Çünkü kocamdan şiddet gördüğümü sanıyordu. Diğerlerinden haberi yoktu. Bunu nasıl söylerdim ki? Bu durumda bir anlamı da yoktu şikâyet etmesinin. Sonuçta kocası döver de sever de  diyeceklerdi ben şikayetçi olmadığım takdirde. Ben şikâyet etsem de inkâr eder, bütün suçu bana yıkar, kendilerini masum gösterirlerdi.  Artık bir şekilde kaderime razı gibiydim. Yol beni nereye sürüklerse oraya gidecektim. Ama iyi bir yere götürmeyeceğini de biliyordum.

Birgün kardeşlerin küçüğü başımda muhafızlık yaparken mutfakta yemek pişiriyordum. Çocuğun cep telefonu çalınca dikkatini ona vermek zorunda kaldı. Bu fırsattan istifade edip çekmeceden ekmek bıçağını kaptığım gibi eteğimin lastiğinin altına sıkıştırdım. Bluzumu da üstüne çektim. Akşama kadar da şüphe çekecek bir davranış içinde bulunmadım. Akşam Nihat eve gelince küçük oğlan kendi evine gitti. Nihat yalnızdı. Demek ki o gece ona ait olacaktım. Babasıyla ikisi hazırladığım yemeği yediler. Sonra kocam kanepeye uzanmış bir halde televizyon seyrederken yine uyuklamaya başladı. Bulaşıkları yıkayıp mutfaktaki işimi bitirdikten sonra Nihat yanıma geldi ve başıyla yatak odasını işaret etti. Şüphe çekmemek için yine her zamanki gibi sessizce boyun eğdim. Artık sessiz durmak konusunda tecrübe kazanmıştım yediğim onca dayaktan sonra.

İşte o gece esaretimin bittiği ama diğerinin başladığı gün oldu. Nihat hayvanca güdüleriyle bana saldırmadan önce arkası dönük bir halde üzerini çıkarırken, hemen bıçağı eteğimin lastiğinden çektiğim gibi sırtına sapladım. Böyle bir saldırı beklemediği için gafil avlanmıştı. Ben ise hızımı alamamıştım. Öyle nefret doluydum ki bıçağı çıkarıp tekrar tekrar sapladım. Hem hıçkırıyor hem de bıçaklıyordum. Resmen kriz geçiriyordum. Sonra kendimi kaybetmiş bir halde salona koştum. Oğlunun çığlıklarını bile duymamış ve hâlâ horul horul uyayan adama nefretle baktım ve bu sefer de bıçağı onun göğsüne sapladım. Ne olduğunu anlayamadan bir anda gözlerini açtı ve acıyla bağırırken ağzından çıkan son kelime,” Orospu!” oldu. Ölürken bile bana küfrediyordu. Bu beni daha da sinirlendirdi. Aynı oğlu gibi ona da defalarca bıçağı sapladım.  Bir süre sonra yorulmuş ve sakinleşmiştim. Üstüm, başım, elim, yüzüm hep onların pis kanlarıyla kaplanmıştı. İğrenmiştim bu halimden. Hemen banyoya gidip duş aldım ve üzerime temiz kıyafetler giydim. Bu sırada evdeki gürültüyü komşular duymuş olmalı ki kapı hızlı hızlı vuruluyordu. Hiç oralı olmadım ve telefonumu elime alıp polisi arayarak kendimi ihbar ettim.

Mahkemede hâkim planlayarak adam öldürme suçundan önce müebbet verdi sonra ise tahrik indirimiyle onu yirmi dört yıla çevirdi.

Artık mahkumiyetimin üç yılı geride kalmıştı ama acılarım burada da bitmemişti. Benim için önemi yoktu yaşadıklarımın ama kızım Asya için buradaki şartlar çok kötüydü. Gerçek dünyayı hiç görmemiş kızımın bu dört duvar arasında büyümesi içimi çok acıtıyordu.

Mahkemem bitip cezaevine girdiğimin haftasına öğrenmiştim hamile olduğumu.  Zaten her şey çabuk sonuçlanmış kısa sürede tutuklanmıştım. Hamile olduğumu öğrendiğimde başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. İstememiştim hiç bu çocuğu. İlk düşüncem aldırmak oldu. Çünkü bir aşk meyvesi değildi o. Ahlaksızca bir tatminin ürünüydü ve babasının kim olduğu da belli değildi. Gerçi babasının Nihat ya da Hasan olması önemli değildi. Önemli olan ahlak yoksunu bu insanların dölü olmasıydı. Bu yüzden ilk başlarda içimde filizlenmeye başlayan bu varlıktan nefret bile etmiştim. Allah’tan koğuş arkadaşlarım içinde aklı başında birkaç kişi vardı da beni ikna ettiler aldırmamam konusunda. Onun masum bir yavru olduğunu ve benim de bir parçam olduğunu söyleyerek içimdeki olumsuz duygulardan kurtulmama yardımcı oldular. Doğumdan sonra da yardımlarını çok gördüm. Koğuşta altı kişiydik. Üçü ile güzel anlaşıyordum ama diğer ikisi her şeyi sorun ediyorlardı. Bebeğim doğduktan sonra ağlaması bile sorun oldu. Param yoktu, bu yüzden ihtiyaçlarını bile karşılayamıyordum. Ailem katil olduğumu öğrenince beni reddetmişti. Ne gelenim vardı ne de gidenim. Bu yüzden maddi hiçbir gelirim yoktu. Çocuğuma da bakacak durumda değildim.  Allah’tan gardiyanlardan Fatma abla çok iyi bir insandı. Onun çok yardımını ve desteğini gördüm. Bana cezaevinde günlük yevmiye ile çalışacağım bir iş buldu. Ücreti az da olsa en azından kızım Asya’nın mama ve bez parasını karşılayabiliyordum. Ben çalışırken koğuştaki arkadaşlarım da kızıma bakıyorlardı.

Bir gün Fatma abla beni yanına çağırdı. Kız kardeşinin çocuğu olmadığını bunun için her türlü tedaviyi denediklerini ama başarılı olamadıklarını, eğer istersem Asya’yı evlat edinebileceklerini söyledi. Duyduklarım karşısında bütün vücudum buz tutmuşçasına donup kalmıştı. Ben koklamaya dahi kıyamadığım yavrumu bir başkasına nasıl verecektim? Şiddetle karşı çıktım bu isteğine, kabul etmedim. Fatma abla bozulduysa da bir şey demedi.

Üçüncü yılımın sonunda artık bunu ben istemeye başlamıştım. İki yaşındaki yavrumun cezaevinde güneşi görmeden, sokakta koşup oynayamadan büyüyor olması içimi çok acıtıyordu. Koğuş içinde de kimi zaman sorun çıkıyordu. Asya’mı sevip kollayan kardeş kadar yakın üç dostum vardı ama diğer ikisi için aynı şeyi söyleyemezdim. Çocuğun her hareketi resmen onlara batıyordu. Bu yüzden artık çocuğumun güvenliğinden de endişe eder olmuştum.

Bu arada serbest saatlerimizi geçirdiğimiz bahçe izinlerimizde yeni mâhkumlardan biriyle tanıştım. O da genç bir kadındı. Komşusunu öldürmekten içeri girmişti. Ona göre suçsuzmuş da suçu ona atmışlardı. Ağlayarak hikâyesini anlattığında üzüntüyle dinlemiştim onu. Ama suçu ona nasıl attıklarına dair şüphe de duymamış değildim. Kavga ettiği komşusu bu kadının çocuğunu dövmüş, bu da adamın kafasına taş atmış. Kafası kanamış ama gördüğünde yaşıyormuş. Ertesi günü adamın ölüm haberini almış sonra da kapısına polis dayanmış. Böylece tutuklanmış. Bana çok inandırıcı gelmemişti ama mecburen inanmış gibi yaptım. Suçsuz olsaydı mahkemede aklanacağını biliyordum çünkü. Bu arada kadın oturduğu mahalleden bahsedince irkildim. Çünkü kocamın evine yakın oturuyordu.  Fakat kadına kendimle ilgili bir şey anlatmadım. Cezaevinde öğrendiğim bir şey varsa o da kimseye güvenmemekti.

Asya ile ilgili düşüncelerimi Fatma ablaya açtığımda onun yine anlayışla beni dinlediğini görünce daha önceki teklifinin geçerli olup olmadığını sordum. Kardeşinin henüz evlat edinmediğini öğrendiğimde de çok rahatladım. Teklifleri hâlâ geçerliydi ama sadece tek bir şartları vardı. Çocuğumu bir daha göremeyecektim. Çünkü onlar kendi evlatları gibi yetiştirmek istiyorlardı. Bu kabul edilmesi çok ağır bir şarttı. Ama içim acıya acıya kabul etmek zorunda kaldım. Yeter ki kızım mutlu bir aile ortamı içinde büyüsün, korunsun istiyordum. En azından onun bir geleceği olsun, hayallerine ulaşsın istiyordum. Teklifini kabul edince kısa sürede işlemler başlatıldı ve ben yavrumu yıllardır evlat hasretiyle yanıp tutuşan bu aileye verdim.

Çok kısa bir süre içinde de çok isabetli bir karar verdiğimi anlayacaktım.

Asya’mı gönderdikten birkaç gün sonra bahçe iznindeyken yine karşılaştım komşusunu öldüren genç kadınla.  Bana doğru hızla yürüdüğünü görünce gülümseyerek ona doğru yaklaşmamla karnımda derin bir acı hissetmem bir oldu. Ne olduğunu anlamadan bir kaç kere daha hissettim aynı acıyı. Attığım çığlıklar yüzünden bahçedeki diğer kadınlar hemen etrafımızı çevirdiler. Kadını tutup benden uzaklaştıklarında gördüm elindeki tornavidayı. Öfkeyle ve kinle bakıyordu.

“Hasan’ın selamı var sana,” dedi gülerek. “Babasıyla kardeşinin kanını yerde bırakacağını sanmıyordun değil mi?” diye aynı pişkin gülümsemesiyle konuşmasına devam ediyordu. Ben ise aldığım yaradan dolayı yere yıkılmış, sadece boş gözlerle bakıyordum çevreme. Hasan’ı o günden sonra hiç aklıma bile getirmemiştim. Onların hepsini o gün hayatımdan çıkarmıştım çünkü. Benden intikam almak isteyeceği ve bunun için adam öldürerek bir kadını hapse göndereceği aklımın bir köşesinden bile geçmezdi. Şimdi artık tek endişem kızımın peşine düşmeleri olurdu. Yanıma yardım için gelen gardiyanlar içinde Fatma ablayı gördüğümde onu iyice kendime çekip, “Kızımın benimle bağını bulamasınlar. Yoksa onun da peşine düşerler. Lütfen abla kızımı koru,” diye adeta yalvardım.

“Merak etme Asya bize emanet. Ona hiçbir şey olmayacak,” dedi bana güven vererek.

O anda iyi ki kızımı vermişim. Belki de onun hayatını kurtardım böylece, diye düşünerek rahatladım. Yaramın ağır olduğunun farkındaydım. Hayatımın sonuna geldiğimi hissederken gözüm kapanmadan önce, sadece kızımı düşündüm ve onun hayallerine kavuşmasını diledim.

 

Öykü: Pazartesi Çıkmazı

İkinci katın merdivenlerinden aşağı inerken, bir şey unuttuğumu hissettiğim için duraksadım. Dördüncü yılını dolduran, bileklerinde küçük sıyrıkları olan yeşil montumun ceplerini yoklamaya başladım. Cüzdan, cep telefonu ve kalem… Hepsi buradalar fakat ucunda küçük maskotu olan anahtarım yok. Anahtarı almadan kapıyı çektim ve bu şimdi aklıma geliyor. Gövdemden başıma doğru olan sıcaklık hissi tüm vücudumu sardı. Mevsim kış olmasına rağmen, yazın gölgede kırk derecede gibiyim. Bu problemimi iş dönüşü mü halletsem, şu anda mı diye bütün olasılıkları düşündükten sonra, elime cep telefonumu alarak bir çilingir çağırmaya karar verdim. Çilingirin gelmesi en erken on beş dakikayı bulacağı için, dördüncü kattaki daireme çıkıp cüzdanımdan kullanmadığım bir kartla kapıyı açmaya çalıştım. En sonunda kırık bir kartla apartmanın önünde otururken buldum kendimi. Uğraşlarımın sonuç vermeyeceğini bildiğimden, ilk önce çilingiri aramakla iyi yapmıştım.

Yaşar Abi, bizim apartmanın kapıcısı, bir taraftan apartmanın önünü süpürürken bir taraftan da şarkı söylüyordu. Şarkı söylerken düşüncelere dalmış olacak ki, şarkının aynı yerlerini yineleyip duruyordu. “Kendim ettim kendim buldum. Gül gibi sararıp soldum. Eyvah, eyvah, eyyy…” Aklı kim bilir neredeydi? Çocukların okul masrafı, ev kirası, elektrik, su, eve giden ekstra masraflar sanki etrafında bir çember oluşturmuşlar, oradan çıkmasına geçit vermiyorlardı. Bu sırada birinci kattaki yaşlı teyze, elinde leyleğin gagasını andıran plastikten yapılmış sürahiyle balkondaki çiçeklerini suluyordu. Birden kendi kendine konuşmaya başladı, “Bu sene de açmadın. Kızayım mı şimdi sana? Bak, etrafındakilerin hepsi açtı. Bir tek sen açmadın…” Demek ki kendi kendine konuşmuyormuş. Açmayan bir çiçeğe ne kadar kızılabilirse, kızdıktan sonra içeriye girdi. Bu sırada beklediğim çilingir geldi. Acelem olduğunu, işe geç kalacağımı, biraz hızlı olması gerektiğini söyledim. Dördüncü kata asansörle çıktıktan sonra iki dakika bile sürmeden kapıyı açtı. Vestiyerde unuttuğum anahtarı yeşil montuma atıp kapıyı çekmek üzereydim ki, banyonun ışıklarının açık kaldığını fark ettim. Yeterince zaman kaybetmiştim. Ayakkabılarımı çıkarıp banyonun ışığını kapatmaya gidemezdim, kapıyı hızlıca çekip çıktım. Çilingir bu emeğinin karşılığında elli lira istedi. Cüzdanımda da altmış lira vardı, elli lirayı elim titreyerek çilingire verdim, on lira da bana kaldı. Saygı duyuyorum yaptığı zanaata ama iki dakikaya elli lira vermek, boğazımda kalmış olan son tükürüğü yutkunmama sebep oldu. Bugün işe gidebilirsem çilingire çalışacağım. Bu durumda eski çözüm metotları işe yarayabilir; paspas altına yahut kapı üstüne yedek anahtar bırakmakta fayda var…

Bugünün iyi bir gün olmadığına karar verdim. Otobüse yetişme çabasıyla koşturarak durağa varmak isterken, köşeden çıkan kırmızı bisikletli, sekiz-dokuz yaşlarında bir çocukla çarpıştım. Çocuk yere düşünce dizini tutarak, feryat figan ağlamaya başladı. Ben ise bir süre onu sakinleştirmeye çalıştım. Ben konuştukça o daha çok ağladı, çabalarım sonuç vermiyordu. Dizinin kanı pantolonuna çıkmıştı, bunu görünce daha da fazla bağırdı ve ağladı. Onu sakinleştiremeyeceğimi anlayınca ve de otobüsün geldiğini görünce durağa doğru koşturdum. Otobüse binen sonuncu kişi olmak, otobüste ayakta gitmekten daha kötü bir durumdu. Otobüs tıklım tıklım doluydu, nefes alacak hava kalmamıştı. İçerinin ağır havasını ben de solumaya başlamıştım. Bir sonraki durakta inenlere yol vermek adına inip tekrar bindim. Bir sonraki durakta yine aynı şekilde; önce ben indim sonra gerçekten inecek olanlar indi ve ben daha inecek olanı beklerken, otobüs hareket etti. Arkasından koşmaya başladım. Bir taraftan da, “Dur, bekle,” diye bağırıyordum fakat beni fark etmeden gaza basıp gitti, arkasından bakakaldım.

Şu anda işbaşı yapmam gerekirken, bu soğuk havada bir sonraki otobüsün gelmesini bekliyorum. Duraktaki banka oturmuş etrafı izlerken bazı tıkırtılar duydum. Nereden geldiğini öğrenmek için sağa sola bakındım ve bankın altında ters dönmüş bir kaplumbağa gördüm. Tüm gayretiyle çırpınıyordu fakat böyle çırpınmanın ona bir sonuç getirmeyeceğini anlayamazdı. Oldum olası kaplumbağa, kurbağa gibi sürüngen hayvanlardan, hatta insanlara zarar vermeyen süleymancıktan bile korkmuşumdur. Bu hayvancağızı nasıl ters döndüreceğimi düşünürken otobüs geldi ve binmek zorunda kaldım.

İkinci kez bindiğim otobüs, ilkine göre daha boştu. Yine ayaktaydım ama çok kalabalık değildi. İşe tam bir saat sekiz dakika geç kalmıştım. Bankanın genel müdürü beni görmek istemişti. Genel müdürün odasından içeri girdiğimde, bir telefon görüşmesi yapıyordu. Geldiğimi görünce eliyle otur işareti yaptı ve ben de oturmak için masanın solundaki ikinci koltuğu seçtim. Ne kadar uzak oturursam iyiydi. Telefon görüşmesi bittiğinde neden geç kaldığımı sordu. Sabahtan beri başıma gelen talihsizliklerden bahsettim. Yüz ifadesi anlattıklarıma pek inanmamış gibi duruyordu. Elindeki telefonu alarak, “Buna telefon denir, haberleşmek için kullanılır. Neden haber vermediniz?” diye sordu. Aklıma gelmediğini söylemem yine onu tatmin etmemiş olacak ki, bugünü maaşımdan keseceğini, istersem yarın işbaşı yapabileceğimi söyledi. Ben ise çareyi “Anlıyorum,” diyerek odadan çıkmakta buldum. Çilingirin parasını bile çıkartamadığım için, bankadan çıkana kadar kendime kızdım.

Bugünüm boşalmıştı. Nereye gideceğimi bilmeden yürüdüm. Bu olay beni epey yıpratmıştı. Soğuk havaya dayanamayıp damarlanan ya da sonbaharda sararan yapraklar gibiydim, dökülüyordum. İnsanların gittiği yönü takip ederek, önüme çıkan üç katlı bir alışveriş merkezine girdim. Zemin katta birkaç farklı stant vardı; kitap, oyuncak ve makyaj stantları. Giriş olduğu için iki tane de mağaza vardı. Bir çocuk, yerde olanca gücüyle debeleniyordu. Annesi ise hemen yanı başında hiç tepki vermeden oturmuş, yerde kıvranan çocuğunu izliyordu. Bu yüzden de, tıpkı benim baktığım gibi insanların bakışlarına maruz kalıyordu. Bir sonraki kata çıktığımda giyim mağazaları oldukça fazlaydı. Kendime bir şey almayalı uzun zaman olduğu aklıma geldi. İnsanlar ise kendilerinden geçmiş bir şekilde iki-üç tane hayatları varmış gibi alışveriş yapıyordu. Üst katta market ve çocuklar için oyun alanları, en üst katta restoranlar ile bir tane sinema vardı. Restoranları görünce sabahtan beri bir şey yemediğim aklıma geldi. Cebimdeki on lira ile bir mercimek çorbası içebildim. Yine insanlar iki-üç kişilik yemek yiyorlar. Kimisi vücudunda israf, kimisi tabağında israf yapıyor.

Alışveriş merkezinden çıktığımda akşam olmuş. Zamanın saçı olsa çeksem saçından ya da kolu olsa tutsam kolundan oturtsam ama ikisi de yok işte. Geçen zamanı tutamıyorum. Ancak evin yolunu tutabiliyorum. Eve varmadan önce biraz parkta oturup dinlenme gereği hissettim. Soğuk hava yüzüme çarptıkça, uyuyan hücrelerim ayıldı. Eve girdiğimde kötü bir koku vardı, dünden kalan mutfaktaki çöpü, kapıcının alması için kapının önüne çıkartmayı unutmuşum. Hemen mutfağa girip çöpün ağzını bağladım, kapının önüne koydum. Televizyonun kumandasını kanepenin üzerinden alıp açtım. Bir tartışma programı var. Tartışan iki erkek beyefendi tartışmanın dozunu aşmış olacak ki, bayan sunucu ikide bir araya girip, “İsterseniz sesimizi daha fazla yükseltmeyelim,” diye uyarılarda bulundu. Sunucunun ikazına aldırış etmeyen beyefendileri susturmak ancak bir reklamla mümkün oldu. Taraflar, reklamdan sonra gözüme biraz sakinleşmiş göründü. İzlemeye devam ettim. İzledikçe uyku bastırdı ve gözlerim kapandı. Gözlerimi açtığımda, saat gecenin üçüydü. Cep telefonumun saatini normalde yedi buçuğa kurarken, yaşadığım günün etkisiyle bu kez yediye kurup yattım.

Alarm çalmadan gözlerimi açtım ve hemen saate baktım; saatin yedi olmasına daha on dakika vardı. Telefona dokunarak, “Alarm, kalk hadi sabah oldu,” dedim. Sabah sabah eşi benzeri bulunmayan espriler yapabiliyordum. Bu on dakikalık süreyi de yatakta sağa sola dönerek geçirdim. Lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım. Sabah kahvaltı yapma gibi bir alışkanlığım olmadığından, kapıyı çekip çıktım. Yukarı çıkarken asansörü tercih ettiğimden dolayı, merdivenlerden inerken dünkü hissin aynısını yine ikinci katın merdivenlerinde yaşadım. Unutmuşluğun verdiği o hisle ceplerimi yokladım; küçük maskotu olan anahtarım yine yok… İnsan aynı hatayı üst üste yapar mı hiç? Üstelik cüzdanımda para da kalmadı. Buna rağmen cüzdanıma açıp bakma ihtiyacı hissettim. Şaşılacak şey doğrusu, altmış lira para cüzdanımdan bana göz kırpıyor… Dün elli lirayı çilingire verip kalan on lirayla da mercimek çorbası içtim. Bankamatikten falan da para çekmedim. Bugün altmış lira param cüzdanımda yine duruyor. Hayretler içerisinde dünkü çilingiri tekrar aradım, “Abi, ben yine anahtarı almadan kapıyı çektim, sen dünkü adrese yine geliversen,” dedim. Adam sanki beni hatırlamamış gibi, “Hangi adres? Adresi alabilir miyim?” diye sordu. Ben de daha fazla üstelemeden adresi verdim. Sonuçta insanların günlük kaygılarla kafası meşgul oluyor, hatırlayamaması normal. Dünkü tecrübeme dayanarak kartla falan uğraşmadım. Direkt apartmanın önüne çıktım. Yaşar Abi, bir taraftan apartmanın önünü süpürürken bir taraftan da şarkı söylüyor, “Kendim ettim kendim buldum. Gül gibi sararıp soldum. Eyvah, eyvah, eyyy…”  Şarkı söylerken yine düşüncelere dalmış. Hatta aynı şarkıyı söyleyip, şarkının aynı yerini yineleyip, aynı yeri süpürüyordu. Tıpkı dünkü gibi… Acaba her gün bu saatlerde aynı şeyi mi yapıyordu? Ben Yaşar Abiyi izlerken, birinci kattaki yaşlı teyze elinde yine aynı sürahiyle balkondaki çiçeklerini sulamaya başladı ve çiçekleriyle yine aynı konuşmayı yaptı. “Bu sene de açmadın. Kızayım mı şimdi sana? Bak etrafındakilerin hepsi açtı. Bir tek sen açmadın…” Bu yaşlı kadın niye her gün aynı konuşmayı yapıyordu? Ya ben dejavu yaşıyordum, ya da bu yaşlı teyzede bu çiçeğe kızmak alışkanlık olmuştu. Ben bunları düşünürken çilingir geldi. Bugün de anahtarı içerde unuttuğumu, tekrar nasıl böyle bir hata yaptığımı anlayamadığımı söyledim ama adamın söylediklerime anlam veremediği yüz ifadesinden okunuyordu. Beni ilk defa görüyor gibiydi, sanki hiç karşılaşmamıştık. İki dakika bile sürmeden kapıyı açtı. Ben de vestiyerdeki anahtarımı alırken banyonun ışığının açık kaldığını fark ettim, yine kapatmadan kapıyı çekip çıktım. Çilingir yine elli lira istedi ve altmış lira olan paramın elli lirasını verdim.

Otobüse yetişmek isterken, köşeden çıkan kırmızı bisikletli çocukla yine çarpıştım. Çocuk yine olanca gücüyle ağlamaya başladı. Benim konuşmalarım yine sonuç vermedi ve gelen otobüsü gördüğüm gibi durağa koşturdum. Otobüs yine hınca hınç doluydu. Sanki bu yüzleri ikinci kez görüyordum. İnenlere yol vermek adına inip bindim. Bir sonraki durakta tekrar inip binecekken otobüs hareket etti. Arkasından ne kadar bağırıp koştursam da otobüs gaza basıp gitti. Durakta otobüsün gelmesini beklerken tıkırtılar duydum. Bu kez direkt bankın altına baktım ve ne göreyim? Ters dönmüş bir kaplumbağa. Kaplumbağanın sonuç vermeyecek olan hareketlerini izlerken otobüs geldi ve ben otobüse bindim. İşe yine geç kalmıştım. Konuşurken ağzından tükürükler saçan genel müdür, bu kez beni işten atacaktı. Genel müdürün odasının kapısını iki kez çaldıktan sonra odaya girdim, telefon görüşmesi yaptığı için eliyle otur işareti yaptı. Ağzından çıkan tükürüklerin yüzüme isabet etmemesi adına ikinci koltuğu seçtim. Telefon görüşmesi bittiğinde neden geç kaldığımı sordu. Dünkü yaşanan talihsizliklerin aynısının bugün de başıma geldiğinden bahsettim. Bu kez yüz ifadesi anlattıklarıma pek inanmamış gibi değil de, “Bu ne saçmalıyor?” der gibi duruyordu. “Hep dünden bahsediyorsunuz, pazar gününüzün nasıl geçtiği beni ve bankamızı ilgilendirmez. Haftanın ilk iş gününde geç kalmak da ne demek oluyor? Buna telefon denir. Haberleşmek için kullanılır. Neden haber vermediniz?” diye sordu. Ben ise bir gafletle, “Müdürüm bugün günlerden pazartesi mi?” diye sorma cesaretini gösterdim. O ise daha da sinirlenerek, “Bir de bugün günlerden pazartesi mi diye soruyor! Daha hangi gün olduğundan haberi yok, biz de böylelerine bankayı emanet ediyoruz,” diye esip gürledi. Ne vardı bu kadar kızacak? Alt tarafı bugünün hangi gün olduğunu sormuştum. Bu kadar sinir iyi değildi, insanın sağlığına zararlıydı. İşe geç kalmak değil de, sırf şu adamla yüz yüze gelmek beni geriyordu.

Sahi bugün günlerden neydi? Yolda birisini durdurup bugünün hangi gün olduğunu sordum. Beklemediği anda yumruk yiyen boksör gibi yüzüme baktı ve “Pazartesi,’ dedi. Bu kez ben yumruk yemiş gibiydim. Daha dün pazartesiydi, bugün nasıl oluyor da pazartesi oluyordu? Hemen akıllı telefonumu çıkarıp bugünün tarihine baktım; dünün tarihiydi, yani pazartesiydi. İnanılmaz bir şeydi bu! Dün nasıl oluyor da hiç yaşanmamış gibi oluyordu? Rüya falan değildi, yaşadıklarım bugünün aynısıydı. Dünkü gittiğim alışveriş merkezine gittim. Aynı çocuk olanca gücüyle aynı yerde debeleniyordu. Annesi de onu izliyordu. Sonuncu kata kadar çıkıp indim. Hiçbir yerde oyalanmadan evin yolunu tuttum. Televizyonu açtım. Dün tarihli haberleri izledim. Sonra dünkü izlediğim program başladı. İki erkek beyefendi yine programın konuklarıydı. Tartışmaya başladılar. Bayan sunucu ikide bir araya girip uyardı. Aklıma birden dün attığım çöp geldi. Mutfağa girip baktığımda çöp sanki hiç atılmamış gibi yerinde duruyordu. Tüm bu şaşkınlıklar beni yormuştu, olanları tekrar zihnimden geçirdim ama değişen bir şey yoktu. Kesin deliriyordum, bu hayat bana yavaş yavaş kafayı yediriyordu ya da ben bir süper kahraman falandım da, bugüne kadar haberim yoktu. Soğuk bir duşa girip kendime gelmek istedim ama o da kâr etmedi. Bu kez de bir esrime hali almış başını gidiyor, gözyaşlarıma engel olamıyordum. Güç toplamak isteyen bir duvar örücüsünün deliksiz hafta sonu uykusuna yattığı gibi, ben de pazar uykusuna yatıyorum.

Uyuyup uyanınca geçecek hissiyle yataktan fırladım.  Odanın penceresini açıp kendime gelmeye çalıştım. Lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım. Elbise dolabını açtım, özensizce bir şeyler seçip giydim ve kapıyı çekip çıktım. Merdivenlerden inerken ikinci katta yine anahtarı unuttuğum aklıma geldi ve bu kez sanki başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Kendime söylene söylene, nasıl bunu yaptığıma şaşırdım. Bu kez çilingir falan çağırmadan apartmanın önüne indim. Cüzdanımı çıkarıp baktığımda altmış liranın durduğunu gördüm. Yaşar Abi yine apartmanın önünü süpürüyor ve yine o şarkı, “Kendim ettim kendim buldum. Gül gibi sararıp soldum. Eyvah, eyvah, eyyy…” Sonra birinci kattaki yaşlı teyze, yine aynı konuşmalar… Koşturmaya başladım. Köşede yine aynı çocukla çarpıştım. Otobüse yetiştim yine aynı insanlar… Sonra ikinci durakta bankın altında kaplumbağa var mı diye baktım, hâlâ orada. Bir sonraki otobüse binip bankaya gittim. Direkt genel müdürün odasına çıktım. Kapıyı çalıp içeri girdiğimde yine aynı tavrı vardı. Telefon görüşmesi bittiğinde yine aynı azarlamayla karşılaştım. Ama ben bunları yaşamıştım zaten. Oradan çıkıp alışveriş merkezine gittim, yine debelenen çocukla annesi. Telefona baktım; pazartesi günü. Alışveriş merkezinde birisini durdurup sordum. Cevap, “Pazartesi.” Eve gidip pazartesi günkü haberleri izledim. Sonra o tartışan iki erkek. Kronik hale gelen bir pazartesi ya da kapana sıkışmış bir fare ya da delirmek üzere olan ben. Ertesi sabah direkt telefondan ve televizyondan tarihe baktım. Tarih pazartesinin tarihi… Nasıl oluyor da aynı günü defalarca yaşayabiliyorum? Bu kez evden çıkarken anahtarı unutmadan çıktım. Kapıcı aynı yerindeydi sonra yaşlı teyzeyi balkona çıkarken gördüm ve yürümeye devam ettim. Bu kez, yürürken kafasının üzerinde meyveler taşıyan Afrikalı bir kadın kadar dikkatliydim. Köşeden çıkan kırmızı bisikletli çocukla çarpışmadan durağa gittim. Tam otobüse binecekken kendi kendime, “Ben niye işe gidiyorum ki?” dedim. Ya da bankaya gidip şu genel müdürü görmeliydim. Genel müdürün odasında bilmiyorum kaçıncı kez aynı azarı yerken bir dakika deyip konuşmasını yarıda kestim, “Şimdi yüzüme bakın, iyi bakın,” dedim ve hemen bir nanik işareti yapıp dil çıkardım. Madem pazartesiden çıkamıyorum, madem yarın yine bugün, bunu yapmamın da bir sakıncası yok bence… Şu güvenliği severim, sağ olsun beni kapı önüne kadar geçirdi. Lüks bir restorana gidip menüdeki en pahalı şeyleri söyledim, masayı donattım. Sonra da azar azar hepsinden afiyetle yedim. Nasıl olsa yarın hiç harcamamış gibi olacaktım. Param vardı, yemek de yemiştim ama mutlu değildim. Yine düşünceler silsilesiyle fikirler girdabının içine girmiş, bilinmezlik çemberinde patinaj çekiyordum. Benden üstün bir güç beni mi yönetiyordu? Ya da uzaylılar falan mı kaçırdı beni? Oynadığım oyunlardan birisinin içine hapsoldum… Yahut bir simülasyonun içindeyim… Neredeyim ben? Ne yapıyorum? İyi değilim ben… Nasıl iyi olayım? Sokağın ortasına oturup ağıt yakmaya başladım, “Bugün kalktım pazartesiii, yarın yine pazartesiii, ondan sonraki gün pazartesiii, zaten dün de pazartesiydiii, hep pazartesiii… Napıcam ben şimdiii, pazartesiii…”

Ağlamaktan gözlerimin şiştiğini, başımın dayanılmaz bir şekilde ağrıdığını hissedebiliyorum. Bir karınca sürüsü kafamın derisini aynı anda ısırmış gibi uyuştuğunu, seslerin uğultu şeklinde kulağıma gelip kulak kepçemde bir-iki tur atıp geri çıktığını ve ancak etrafıma toplanan kalabalığı bir müddet sonra fark edebildiğimi söyleyebilirim. Herkes bana deliymişim gibi bakıyor ve bunda da haksız sayılmazlar. Ama kalabalığın içinden bir kadın bana doğru geliyor sanki sıcacık ellerini alnıma koyarak ve belli belirsiz fısıldayarak, “Durakta bekleyen diğer iki yolcuyu kaybettik,” diyor.

Başka bir ses şöyle diyor, yine aynı kesik kesik cümlelerle: “Hızlı ve Öfkeli’yi aratmayan kaza anı gibiydi güvenlik kamerası görüntüleri, iyi mücadele ediyor.”

Burnuma keskin, aynı zamanda da mide bulandırıcı o hastane kokusu ve kulaklarıma, kalabalığın arkasına saklanmış gibi yapan ve ortaya çıkıveren o bip bip bip sesi misafir olarak geliyor.

Gözlerimi hafif aralıyorum ve ilk gördüğüm şey, yoğun bakım ünitesinin kapısı oluyor. Hayatla ölüm arasındaki o kapıya bakarken göz kapaklarım ağırlaşıyor ve derin bir uykuya dalmadan önce şu cümleleri işitiyorum: “Bugün on üçüncü günü, günlerden pazartesi…”