Ana Sayfa Blog Sayfa 26

Ayla Koca İle Röportaj

Onur Okan: Ayla Hanım merhaba, bana ve okurlarımıza zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Kitaplarınızla ya da sizinle henüz tanışmamış okurlarımız için, biraz kendinizi tanıtır mısınız?  

Ayla Koca: Merhaba, ben Ayla Koca 7/7/77 Malatya doğumluyum. Hemşireyim, Türk Sağlık Sen Sendikasında il başkan yardımcısıyım. İlk yardım eğitmeniyim. 2 çocuk annesi ve polis eşiyim. Kısaca hepsi birbirinden zahmetli, ilgi isteyen işlerle uğraşan bir kadınım.

 

Onur Okan: Şimdiye kadar kimseye söylemediğiniz ancak okurlarımız ile paylaşarak “artık hakkımda bu da bilinsin” dediğiniz bir şey var mı? 

Ayla Koca: Çok iyi yemek yaparım, çevremdekiler tarafından taklit yeteneğim olduğu söylenir.

 

Onur Okan: Yazmaya nasıl ve neden başladınız?

Ayla Koca: Yazmaya ortaokulda başladım. Kendimi ifade etmenin en iyi yoluydu. Konuşmaya korktuğum zamanlardı. Aile baskısı, mahalle baskısı ve öğretmen korkusu her korkumu kâğıda dökerek rahatladığım dönemdi. Sonra yırtıp attığım sayfalara yıllar sonra başkalarının hikâyelerini yazmaya başladım ve artık parçalayıp atmaktan vazgeçtim. Kitap oldular.

 

Onur Okan: İlk romanınızın fikri nasıl oluştu? Kitap basılınca etrafınızda nasıl tepkilerle karşılaştınız? Sizi tanıyanlar tarafından Polisiye yazmanız tuhaf karşılandı mı? Bunu birçok okurunuz gibi ben de merak ediyorum.

Ayla Koca: Daha önce birkaç yerde bahsetmiştim aslında ama yine anlatayım. Rüyamda bir kitapçıda ilk romanımı gördüm, üzerinde kendi adımın yazdığını fark edince uykumdan uyandım. Eşime anlatınca yaz dedi ve yazdım. İlk satırları karalarken sonuna kadar yazacağım her kelime aklımdaydı. Kimi ilham diye adlandırabilir ben mucize diyorum. Bu benim mucizem oldu. Kitabım çıktıktan sonra beni tanıyan herkesten “ben zaten yazacağını biliyordum” şeklinde tepkiler aldım. Sosyal medyayı aktif kullanan ve uzun uzun yazan biriyim, beni takip edenler benim eğlenceli, komik yönümü görmüşlerdi, yazdıklarım hep eğlenceli şeyler olmuştu ancak dram içerikli bir polisiye yazınca şaşırdılar. Bana hala komedi içeren bir şeyler yaz diye baskı yapıyorlar ama benim gönlüm polisiye yazmaktan yana.

 

 

Onur Okan: İlk iki romanınız Türk polisiye edebiyatı içinde az rastlanan türden eserler, içerisinde bilim kurgu ve parapsikoloji öğeleri var. Bu iki eserinizi kaleme alırken polisiye okurları acaba beğenecekler mi diye endişelendiğiniz oldu mu? 

Ayla Koca: Romanlarım aslında Bilim Kurgu değil, çünkü inkar edilse de yüzyıllardır süregelen bir inanışın ve insanlara arasında konuşulan konulardan bahsediyorum. Parapsikoloji olarak edebiyat dünyasında sınıflandırıyoruz. Astral Seyahat, ölülerle konuşmak insanlara saçma gelse de bu olayları yaşayan çok fazla insanın yaşadığı da yadsınamaz bir gerçek. Ben okurun çılgınını ve yeniliğe açık olanını seviyorum.

 

Onur Okan: Bazı insanların özel güçleri olduğuna inanır mısınız? İnanıyorsanız örnek verir misiniz?

Ayla Koca: İnanıyorum ki yazıyorum 🙂 Bu özel güç değil aslında bu Allah’ın kullarına verdiği yetenek, ödül bence öyle düşünüyorum.

Onur Okan: Kitabınızda yer verdiğiniz karakterlerin bazı özel güçleri var. Bir polisiye romanda bu güçlere sahip karakterleri kullanmanın riskleri nelerdir? Farklılık yaratmak açısından yazara ne gibi fırsatlar sunmaktadır?

Ayla Koca: Türk okuyucusu çok uyanık, seçici ve eleştirmeyi seviyor, ben bunu heyecanlı buluyorum. Mesaj atıyor ve sorguluyorlar, bu durum beni motive ediyor. Riskine gelince galiba okuyucunun buna ikna olma süreci ile alakalı, eğer gerçekçi bulmuyorlarsa romanın içine giremezler. Ben okuyucuyu şaşırtmayı, ters köşe yapmayı ve romanımı okurken acaba olabilir mi deyip araştırma yapmalarına imkân sağlamayı seviyorum.

 

Onur Okan: Romanlarınızdaki karakterleri ve onların sahip olduğu özel güçleri daha iyi ifade edebilmek için yaptığınız araştırmalardan söz eder misiniz?

Ayla Koca: Kayıp Ruh Yitik Beden romanımı yazarken Alara’nın yaşadığının astral seyahat mi yoksa beden gezginliği mi olduğu konusunda kavram karmaşası yaşadım. Çünkü benim yaşadığım astral seyahat ile alakası yok bu olayın, Alara bedenlere girip onların hayatını düzene sokuyor. Acaba deyip bu konu ile ilgili araştırmaları, romanları okuyup film ve işime yarayacak ne bulduysam izledim. Sonra fark ettim ki Alara’nın bambaşka bir yükü var, tam olarak astral seyahat denemez aslında. İkinci romanımdaysa ölülerle konuşma konusunda araştırmalar yaptım, bu konu hakkında çok fazla içerik yok gibi, sadece psikiyatri alanında yazılmış tezlere ulaşabildim ve hepsi bu durumun şizofreniye bağlantılı olduğu sonucuna varıyor. Ben şöyle düşünüyorum insanlar korktukları her şeyi inkâr ediyor ve rahatlıyorlar. Bu korkulacak bir şey değil aslında ve yetenek, güç ya da ödül adı ne olursa olsun yerine göre güzel şeyler inceler araştırırsanız dünyada bu olayları yaşayan oldukça fazla insan olduğunu göreceksiniz.

 

Onur Okan: Karakterlerinizin özel güçlerine sahip olsaydınız, onlar kadar cesur davranıp iyilik için kullanır mıydınız? 

Ayla Koca: Alara veya Yasemin kadar cesur olmayabilirdim. Onlar benim olmak ve yapmak istediğim şeyleri yapan cesur kadınlar. Onların güçleri elimde olsaydı kesinlikle savaşları çıkartan dünya liderlerinin bedenlerine girer, ölen askerlerle konuşmalarını sağlar, onlarla yüzleştirirdim.

 

Onur Okan: Kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Ayla Koca: Deliyim, cesurum ve güçlü bir kadınım ama hepsi sonradan oldu. Hayat beni yoğururken şahit olduğum, yaşadığım şeyler beni bu hale getirdi. Seviyorum kendimi, delilik bana yakışıyor.

 

Onur Okan: Aktif ve yoğun bir iş hayatınız var, bir yandan da çocuklar ve aile sorumlulukları, yazmaya nasıl zaman ayırıyorsunuz? 

Ayla Koca: Benim uyku saati kavramım yok. Hemşirelik nedeniyle 24 saatlik nöbetlerimiz oluyor, koca bir gün uyumuyorsam ertesi gün iki saat uyuyorum ve bana yetiyor. Yazmak için vakit ayırmaya gelince, bunun sevgiyle alakası var aslında, mesela sevmediğin insanın yanında geçirdiğin dakikalar ömür gibi gelirken sevdiğimizin yanında geçen saatler hemen geçiyor ya aynen öyle oluyor. Hepsine yetişebiliyorum. Enerjim sevgime bağlı ama bir gün ailemi ihmal ettiğimi fark edersem ailemi seçerim.

 

Onur Okan: Yerli polisiye yazarlarına gerek yayınevleri, gerekse okura doğrudan satışın yapıldığı kitabevleri düzeyinde bir ilgi eksikliği var. Kitabevlerinin vitrinlerinde yerli polisiye kitaplarını pek göremiyoruz. Gördüklerimiz de belli birkaç isimle sınırlı. Sizce bunun sebebi nedir? Bu tutumun değişmesi için ne yapılmalıdır?

Ayla Koca: İnsanların ağzında “ben Türk yazar okuyamıyorum” diye bir laf dolaşıyor. Okumamışlar, bilmiyorlar, şans da vermiyorlar. Bu bir salgın gibi, sosyal medyada ne konuşulsa koyun psikolojisi misali bir anda herkesin fikri olabiliyor. Mesela Sabahattin Ali’nin romanları, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanı, sosyal medyada bir anda trend oluyor, bu durum için siz yeni bir akım oluşturma çabası deyin, ben telifi ücretsiz duruma gelmiş yazarların kitaplarından para kazanmak için yapılmış bir reklam kampanyası diyeyim. Sonrasında bilinir kişiler ya da hesaplar tarafından paylaşılmaya başlanınca herkes ben de okumalıyım fikrine kapılıyor. Bu Türk yazar okumam klişesinin kırılabilmesi için okuyucularımızın bizleri fırsat buldukları her ortamda önermesi gerekiyor.

Ülkenin içinden geçtiği ekonomik süreç nedeniyle popüler yazarlara yönelen yayınevlerine de pek yüklenemiyorum. Her şey pahalı ve maalesef arza talep olan işlere yöneliyorlar.

 

Onur Okan: Yazmak için emeklilik yıllarınıza sakladığınız bir fikir ya da uygun zamanı kolladığınız hassas konular var mı? Doğrudan sorayım, devlet memuru olmak yazarlıktaki yaratıcılığınızı kısıtlıyor mu? 

Ayla Koca: Memur olduğum için 657 sayılı kanuna tabiyim. Mesleki bilgiyi sızdırmam ya da devlet veya meslek sırrı diye nitelendirilecek şeyleri konuşmam ve yazmam yasak.

O yüzden yazdığım her şeyi defalarca okuyorum. Bu da beni tabii ki zorluyor. Emekli olunca daha rahat olacağım kesin.

 

Onur Okan: Hemşire olarak yıllardır görev yapıyorsunuz, meslek hayatınızda yaşadıklarınızın yazarlığınıza ne gibi katkıları oldu? 

Ayla Koca: Mesleğimin en güzel yanı çok fazla insana, hikayeye ve anıya şahitlik etmem. Ben insanları gözlemlemeyi, dinlemeyi seviyorum, bazen dinlediğim anıları aklıma mutlaka not ettiğim oluyor. Her yazar gibi beslendiğim bir yer var o da doğrudan insanların yaşanmışlıkları.

 

Onur Okan: Meslek hayatınızda şüpheli bir yaralanma, kaza ya da ölümle karşılaştınız mı? Yazarlık içgüdülerinizin devreye girdiği zamanlar oldu mu?

Ayla Koca: Hemşirelik formasını giydiğim andan itibaren hemşire, devlet memuru oluyorum. Yani hastayı iyileştirme çabasına giriyorum, şüphe benim görevim değil, o algılarımı baskılıyorum. Meraklı olmanın hemşirelik mesleğine pek faydalı bir şey olmadığı, 25 yıllık kariyerim boyunca öğrendiğim en önemli şey oldu.

 

Onur Okan: Romanlarındaki baş karakterlerinizi küçük yaşlardan itibaren zor koşullarda yetişmiş ve hayatta kalmaya çalışan, özel güçlere sahip kadınlardan seçtiğinizi görüyorum. Bunun sebebi nedir?

Ayla Koca: Evet, romanlarım geçmişinde yaşadığı olayların intikamını almak isteyen insanları konu alıyor. Yaşadıkları travmalardan izler dolu, küçük yaşta yaşadıkları acıların bedelini ödeyebildikleri bir dünyanın kapısını açıyorum. Ötelenen ve hep ezilen kadınların da eline kimi zaman sihirli bir güç, kimi zamanda keskin bir alet veriyorum ve git intikamını al diyorum. Biliyorum bu öyle insanlara güç ve huzur veriyor.

 

Onur Okan: Yazarlığınızı beslemek ya da geliştirmek için neler yapıyorsunuz?

Ayla Koca: Gözlem yapıyorum, okuyorum, insanları izliyor ve dinliyorum.

 

Onur Okan: Bir polisiye yazarı olarak bir polisle evli olmanın birtakım avantajlar sağlayabileceğini düşünüyorum. Gerçekten öyle mi? Eserlerinizi yaratma aşamasında eşinizin de bir katkısı oluyor mu?  

Ayla Koca: Evet, eşim her konuda bana çok destek oluyor ama meslek sırlarını paylaşıp, kurguya destek olma veya fikir verme gibi bir şeyi hiçbir zaman yapmadı. Sağlıkla ilgili dizilerde şahit olduğumuz saçmalıkların, polisiye romanımda olmasın diye kitabımı okuyacak polislerin “yok artık bu ne saçmalık” demelerinden çekindiğim için yazma sürecinde eşimin görüşlerini istiyorum. Olayın gidişatını anlatıp hangi şube bakar gibi o sadece onlara cevap veriyor.

 

Onur Okan: Hemşirelik zor mesleklerden biri. Yazarlığın da kolay olduğu söylenemez. Her iki işi de yapan biri olarak hangisi daha zor diye sorsam?

Ayla Koca: En zoru annelik ve eş olmak sorumluluğu ve vicdani olarak en büyük korkum veya “ya yetemezsem” çaresizliğini bunlar için yaşıyorum. Keza eğer hemşirelikte zorlanmaya başlarsam emekli olurum, yazarlığı bırakırım ama aile olmak, ebeveyn olmak en zoru.

 

Onur Okan: Türk polisiye edebiyatı hakkında görüşlerinizi nelerdir? Gelişimi hakkında ne düşünüyorsunuz? Yabancı polisiye edebiyatla kıyasladığınızda arada nasıl bir fark görüyorsunuz?    

Ayla Koca: Ben ciddi bir okuyucuyum. Ortaokuldan itibaren okumaya başladım, büyük bir kütüphaneye sahibim. Bu konudaki fikrim şu; Yabancı ülke yazarları özgürler, yazdıklarını okurken o hissi yakalıyorsunuz, seri cinayet işleyebiliyor, cinsellik ve her konuda rahatça yazabiliyorlar. Bizim toplum baskısı ve okuyucu ne der korkumuz ağır basıyor, daha önceki sorularda vardı, okuyucu ne der? Evet, okuyucumuzdan bile korkuyoruz. Oysaki okuyucu senin romanını alırken sürprizlere ve fikirlere açık olmalı. Bizde madem zoru seçtik bu sınırları zorlamalıyız diye düşünüyorum.

 

Onur Okan: Kitaplarınız için kendinize bir hedef kitlesi belirlediniz mi? Sizce kitaplarınızı en çok kimler okuyor? Neden?

Ayla Koca: Aslında yazarken hedefim bir kitap olsun, benim için anı kalsındı ama şimdi Türkiye’nin her köşesinden, her yaşta insandan mesaj alıyorum bu da beni heyecanlandırıyor. Hedef kitlem ya da okur yaşı planım yok ama gelen mesajlara bakarak söyleyebilirim ki genelde gençler okuyor. Nedenine gelince; çok okuyor olmalarının yanı sıra çok da meraklılar. Onları seviyorum.

 

Onur Okan: Türk polisiye edebiyatında eksikliğini gözlemediğiniz bir şey var mı ya da nelerin daha çok olmasını isterdiniz?

Ayla Koca: Maalesef en büyük eksiğimiz reklam ve yine maalesef insanların popüler şeylere yönelme eğilimi derim.

 

Onur Okan: Kendi tarzınıza yakın gördüğünüz yerli ya da yabancı yazarlar var mı?

Ayla Koca: Kendi tarzımda yazan olmadığı için isim veremiyorum.

 

Onur Okan: Siz kimleri okumaktan zevk alıyorsunuz?

Ayla Koca: Ben Lisa Gardner hayranıyım. Grange hayranıyım, Tami Hoag hayranı ve sıkı takipçisiyim.

 

Onur Okan: Bugüne kadar sizi en çok mutlu eden ve en çok üzen eleştiri ne oldu?

Ayla Koca: En çok üzen; Kayseri kitap fuarında bir kadın gelip dakikalarca soru sordu hepsine kibarca ve sabırla cevap verdim, sonra dudak büzüp ben de yazarım ne var ki bunda demişti. Sonra ben de ona; “inşallah yazarsınız, ben de gelip size kitap imzalatırım” demiştim ama tüm motivasyonum bozulmuştu.

En çok sevindirense; Gençlerden gelen merak dolu, enerji fışkıran sorular ve sonrasında fikirlerini cesurca paylaşmaları.

 

Onur Okan: Gerçekleştirmeyi hep arzuladığınız ama bir türlü imkân bulamadığınız projeleriniz, düşünceleriniz var mı?

Ayla Koca: Sosyal sorumluluk projelerinde yer almak, tacize uğrayan çocuklar için ve mağdur kadınlar için bir şeyler yapmak istiyorum. Planlarım var ama fikirlerimin olgunlaşması gerekiyor.

 

kıyam zamanı ayla koca dedektif dergi
Kıyam Zamanı – Şimdi Kitapçılarda!

Onur Okan: Son olarak yeni kitabınızı merakla bekleyenler için neler söylemek istersiniz?

Ayla Koca: Kitabımda bu kez herkes normal 🙂 Şaka-şaka, yine bizden, içimizden insanlar var. Üzülen, dağılan, acı çeken, ağlayan insanları yazdım. Yine bizden kandırılar, sömürülen ve dini duygularıyla oynanan insanlar var. Bu kez tarikatlar, polisler ve kurban edilen insanlar var.

Harika sorulardı. Teşekkür ediyorum. Videomu yollamayı başarabilirsem onda daha ayrıntılı cevap vermiştim. 

Şimdi birkaç ucunu kapalı bıraktığım ve merak uyandıracağını düşündüğüm birkaç soruya net cevaplar vereyim. Evet, astral seyahat yaşıyorum ama eğitimini alıp bilinçli yaptığım bir şey değil. Ölülerle konuşma konusuna gelince, yaşadığım birkaç olay var. Evet, gerçekler ve yaşadım. Ürkütücü ve çok korkutucu ama gerçekti. Ben biliyorum. 

 

İnteraktif Hikaye: Karar Ver!

Benim hayatım, benim seçimlerim, benim hatalarım, benim sorunlarım, benim yalnızlığım. Yani özetle, sizi ilgilendirmez…

Charles Bukowski

 

(Toplam 12 farklı kurgu ve 8 farklı finalden oluşan bu hikâyelerde yer alan kişi ve olayların gerçeklikle ilgisi yoktur, tamamen kurmacadır.)

 

Cuma akşamı saat 21:00 olmuştu ve hâlâ ofisteydi. Pazartesi günü önemli bir ihaleye gireceklerdi, o yüzden dosyanın eksiksiz olduğundan emin olmadan ofisten çıkmak istemiyordu. Hafta sonunu kafası rahat ve stressiz geçirmek niyetindeydi. Odasının kapısını kapatmış, penceresini açmış, klasik müzik eşliğinde bir taraftan sigarasını tüttürüyor, bir taraftan kahvesini yudumluyordu. Normalde ofiste sigara içmek yasaktı ama Bilge’ye böyle yoğun dönemlerde pek ilişmezlerdi. İhaleler konusunda deneyimliydi. Tek başına, dikkatle çalışmayı severdi, o yüzden bu kadarcık ayrıcalığı bari olsundu. Patronu Yüksel Bey ve müdürü Furkan Bey ile alışmışlardı birbirlerinin huyuna, suyuna,  beş senedir birlikte çalışıyorlardı. Yıllardır alışık olduğu sistemle, hiç gocunmadan, sıkılmadan ve acele etmeden dosyanın tüm detaylarını tek tek bir kez daha gözden geçirdi. Bu konuda tüm sorumluluk kendisindeydi ve ona fazlasıyla güveniyorlardı. Bu güveni boşa çıkarmaya niyeti yoktu. Nasıl olsa işin sonuna gelmişti ve en geç bir saat içinde Sakarya’daki favori mekânında içkisini yudumluyor olacaktı.

Kapısı tıklatıldı ve cevap beklemeden kafasını içeri uzattı Hüseyin.

“Bilge Hanım, size bi’şey lâzım mıydı, ocağı kapattım, çıkıyom ben,” dedi sigaradan sararmış bıyıklarının altından.

“Yok Hüseyin, kahvem falan var benim, çık sen, iyi tatiller,” dedi Bilge.

“Siz çıkmıyonuz mu daha? Eğlence yok mu bu hafta sonu?” diyerek sarı dişlerini gösterdi Hüseyin. Bilge’nin kalın, siyah kaşlarının altından ok gibi fırlattığı bakışları suratına saplandığı gibi de pişman oldu dediğine.

“Sana ne Hüseyin? Hı? Ben sana soruyor muyum kahvede pişpirikte misin yoksa hipodromda altılı mı kovalayacaksın bu hafta sonu diye? Hadi yürü git, sinirlendirme beni akşam akşam!” diye tersledi Bilge adamı, kovaladı kapıdan. Arkasından derin bir “Hoffff!” çekerek içindeki tüm nefesi boşalttı Bilge, “Zevzek herif!”. Gözlerini kapattı, derin bir nefes alarak dosyaya yeniden odaklanmaya çalıştı.

Son sayfalara geldiğinde kapısı tekrar çalındı. Kaan uzattı bu sefer başını içeri.

“Çıkmıyo musun kızım sen daha? Ne ihaleymiş be. Jandarma’nın mıydı?”

“Yok, Emniyet’in. On bin adet gaz bombası alımı,” dedi Bilge. “Az kaldı, bitiyor.”

“O bombaları sonra kafamıza yiyoruz kızım senin yüzünden. Bu kadar düzgün hazırlamak zorunda mısın o dosyaları?”

“Bizden almasalar başka bir güvenlik şirketinden alacaklar Kaan. O bombalar yenilecek yani, kaçarı yok. Ayrıca benimle kızım mızım diye konuşma, çok sinir oluyorum, kaç defa söyledim.”

“Öf iyi be, ağız alışkanlığı. N’apcan akşam? Ev mi, bar mı?”

“Bara bir uğrarım. Sonra da ev işte, ne olacak,” dedi Bilge, gözlerini dosyadan ayırmadan.

“Çok içme bak,” diye gevşek gevşek sırıttı Kaan da.

“Lan oğlum, sana ne? Anam mısın, babam mısın, yürü git, kendi işine bak!” diye masasından aldığı bir silgiyi fırlattı Kaan’a doğru. Kaan kapıyı kendine siper etti,  silgi kapıya çarpıp dosya dolabının arkasına doğru sekti:

“Evin yolunu bulamıyorsun kızım sonra, başına iş geliyor, yoksa bana ne!” diyerek yine sırıttı Kaan ve kapıyı çekerek gitti. Bu sefer daha sevimli göründü Bilge’nin gözüne. Biraz densizdi, mensizdi, ama iyi çocuktu aslında şu Kaan.

Saatler 21:45’i gösterdiğinde deri montunu giymiş, kasketini takmış, çantasını omzuna çapraz asmış, çıkmaya hazırdı. Kendisinden başka bir tek müdürü Furkan Bey kalmıştı şirkette. Asıl dosyayı ve tüm nüshaları ona kendinden emin bir şekilde teslim etti, “Haydi bana eyvallah, top sizde artık, kafanıza bir şey takılırsa ararsınız, bol şans!” diyerek ofisten dışarı attı kendini. Furkan Bey arkasından yorgun ve bezgin gözlerle bakarak şöyle bir el salladı. İyi niyetli, babacan bir adamdı Furkan Bey, Bilge’yi kızı gibi severdi. Asansörü beklerken “Zavallı adam,” diye geçirdi içinden Bilge. 25 yıldır bu şirkette çalışıyor, tüm enerjisini ve zamanını işine veriyor, yine de patronları olacak Yüksel Bey’i bir türlü memnun edemiyor, her türlü zorbalığına ve kabalığına maruz kalıyordu. Ne uzuyor, ne kısalıyordu. Ne bir sosyal hayatı vardı, ne ailesi, ne çoluğu çocuğu. Varsa yoksa işti tüm hayatı. Furkan Bey’in buna niye katlandığını anlamakta güçlük çekiyordu Bilge. Güvenilir, zeki ve tecrübeli biriydi sonuçta. Bu şirketten ayrıldığı anda rakip şirketler havada kaparlar, el üstünde tutarlardı onu muhtemelen. Ama yapmıyordu. Ne tuhaftı, bazı insanlar kendilerinin ve yeteneklerinin asla farkına varmıyorlardı ya da basiretleri bağlanıyordu herhalde.

Ofisin bulunduğu iş hanından Atatürk Bulvarı’na çıktığı gibi Ankara’nın serin sonbahar havası şöyle bir içinden geçti, ürpertti Bilge’yi. Bir an “Bara değil de doğruca eve mi gitsem acaba?” diye geçirdi aklından. Dışarıdan yemek sipariş etmiş, kanepeye uzanmış, birasını içerken dizi izlediğini hayal etti. Yoksa barda birkaç içki içip, biraz insan yüzü görüp, çok geç olmadan eve mi dönseydi? Karar veremedi.

[Bilge eve mi gitsin, bara mı gitsin?]

Karar Ver!

Öykü: Kırmızı Gerdanlık

KEHRİBARZADE KONAĞI

Bahçıvan Abdül, bir aydır plan yapıyordu. Yanlışlıkla Hanımın en sevdiği has gülleri kuruttu diye Beyefendiden kırbaç yediği o günden beri içine bir kin oturmuştu. Bu yediği ilk dayak değildi ama bunun o her zaman seve seve hizmet ettiği, içten içe hayran olduğu Safinaz Hanım’ın şikayetiyle olması canını kırbacın darbelerinden daha çok yakmıştı. Oysa onun için neler yapmamıştı ki Abdül; Rüstem Bey’e içirsin de adamı uyutsun diye kediotu ile çarkıfeleği ezip uyku ilacı mı hazırlamamıştı, gizlice evden çıkarıp Mülazım Devran’ın evine mi götürmemişti, sabaha kadar nöbet bekleyip sabah ezanı okunmadan gizlice geri mi getirmemişti daha neler neler. Hem de ne karşılığında? Bir gülücük ya da yanağa kondurulan bir buse için. Şimdi gidip bunları beyefendiye anlatamıyordu da. O da en az Hanım kadar suçluydu çünkü. Karısının başka bir adamla buluşmasına çanak tuttuğunu bilse öldürürdü Bey onu valla. Fakat yediği dayak aklından çıkmıyor kocası olacak boynuzlu ona vururken o yeşil gözlü aşüftenin, “Oh olsun!” der gibi kafasını sallaması gözünün önünden gitmiyordu. Her gece konağın bahçesindeki küçük bahçıvan kulübesinin önünde kendi elleriyle yaptığı sedirin üzerine uzanıp yıldızlara bakarak intikam planları yapıyordu. Henüz hiç birini uygulamaya değecek kadar beğenmemişti ama o gece nedense daha bir sakin kafayla düşünebiliyordu. Yıldızlardan bir tanesi diğerlerine göre daha çok parlıyordu. Dikkatini çekti Abdül’ün elmas gibi pırıl pırıldı yıldız. Birden yattığı yerden doğruldu. Kafasını kaldırıp parlak yıldıza tekrar baktı. Ellerini dizlerine vurarak yüksek sesle gülmeye başladı.

“Tabii ya! Nasıl düşünemedim ben bunu? Hem Beyi hem Hanımı tam ciğerlerinden vuracak şeyi biliyorum. Hay, sen sağ olasın parlak yıldız.”

Ne yapacağını bulmuştu ama nasıl yapacağını henüz bulamamıştı. Karar vermeye çalışırken hep yaptığı gibi ikide bir kafasındaki takkeyi çıkarıp kel kafasını kaşıyordu. Kocaman kafasında çocukluğunda bile çok saçı yoktu. Şimdi hiç kalmamıştı. Ama bıyıkları öyle mi ya? Allah saçına vermediğini bıyığına sakalına vermişti sanki. O da pala bıyıklarıyla sakalını birleştirmiş kafasında olmayan kılları yüzüne doldurmuştu. Hem kafasını hem sakalını kaşıdı, gözlerinde o güne kadar bilinmeyen bir şeyi icat etmiş bir mucidin bakışları vardı. Ağzı şeytansı bir sırıtışla yayıldı bıyıkları ve sakalı bu yayılışla neredeyse kulaklarını doldurdu. Kulaklarını kaşıyarak eve girdi köşedeki toprak çuvallarının arasında sakladığı şarap şişesini çıkardı kapının önüne oturup içmeye başladı. Keyiflenmişti, bir müddet sonra bir Rumeli türküsü söyleyip oynadı bile, “Bir evler yaptırdım more Ramizem, sazdan samandan.

Önce yarın akşam yaparım diye düşünmüştü ancak şarabın da etkisiyle gelen cesaret, “Neden bu gece olmasın?” dedirtiyordu ona.

“Kırmızı kadife kese olacak,” dedi kendi kendine. Rüstem Bey’in onu Safinaz Hanım’a verdiği günü dün gibi hatırlıyordu. Büyükhanım’ın odasındaki çiçek saksılarının topraklarını değiştiriyordu o gün. Saksının birinin işini bitirip diğerini almak için sürekli eve girip çıkıyordu ki; onun varlığından haberdar olmayan Rüstem Bey haremliğin oturma odasında iyi saklamasını tembih ederek vermişti karısına büyük kırmızı keseyi. Kadının merakla içinden çıkartıp baktığı mücevher Abdül’ün belki de hayatında gördüğü en güzel şeydi. Safinaz Hanım da çok beğenmiş olmalıydı ki sarılıvermişti kocasının boynuna. Karı kocanın bu mahrem anlarında izlendiklerini belli etmemek için nefes bile almamıştı Abdül. Büyükhanımın odasında beklemiş onlar aşağıya indikten sonra çıkmıştı evden.

Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Konak karşısında gri bir siluet halinde yükseliyor üç katının üçünde de hiç ışık görünmüyordu.  Bahçeyi de konağı da avucunun içi gibi bildiğinden ışığa ihtiyacı yoktu. Kedi gibiydi bahçeye dadanan porsukları yakalamak için çocukluktan alışmıştı karanlıkta görmeye. Hızlı ama sessiz adımlarla küçük mahzen kapısına yöneldi. İçeriden kilitli olurdu bu kapı ama kilit o kadar eskiydi ki Abdül’ün iki zorlamasıyla açılıverdi. Bu işte ustaydı. Hanımı gizlice hep bu kapıdan çıkarırdı dışarıya. Basık tavanlı mahzenin küf kokan karanlığını hızlı adımlarla geçti. Biraz sonra taşlıktaydı. Arkasında çamurlu izler bırakmamak için çarıklarını mahzende bıraktı. Yün çoraplarının sessizliğinde hızla merdivenleri tırmandı. Birinci kata yani konağın giriş katına ulaştığında etrafı dinledi. Ne hizmetkarların odalarından ne de mutfaktan ses geliyordu. Sofanın ortasında sağdaki selamlığa, soldaki haremliğe uzanan merdivenlerden haremliğe gideni hiç tereddütsüz çıktı. İkinci kata geldiğinde derin bir soluk aldı. Evin en mahrem bölgesindeydi artık. Beyefendinin yatak odası ile Hanımın yatak odası yan yanaydı. Bu katta bir banyoluk ile genişçe bir sofadan başka ilave bir oda yoktu. Çocuklarla, Büyükhanım’ın odaları ile hanımların oturma odası bir üst kattaydı. Eve gelen hanım misafirler burada ağırlanır mevsim yazsa odanın, bahçeye bakan kafeslerle dışarıya kapatılmış büyük balkonunda vakit geçirirlerdi. Çocukların, “İçeride umacı var!” diye korkutulduğu sandık odası ise çatı arasındaydı. Birinin aniden uyanması tehlikesine karşı yukarıdaki odalardan gelen sesleri dinleyen Abdül sessizlik karşısında rahatladı. Gündüz vakti çocukların sesleri ile şakıyan konak, ay ışığının da etkisiyle duvarlarından gelen çıtırtılar kadar efsunlu görünüyordu. Beyefendi’nin uyanmasından korkmuyordu çünkü nasıl olsa Safinaz Hanım ona yine o çaylardan içirmiş olmalıydı. Fosur fosur uyuyordu adam. Derin bir nefes aldı kalp atışları hızlanmıştı. Diğer zamanlarda kapısının önünden dahi geçemeyeceği Hanımın yatak odasının önünde bir an durdu. Sonra kararlı bir hareketle kulpu çevirdi birkaç saniye içinde odadaydı. Büyük yatak odasının ortasında kocaman bir karyolada uyuyordu Hanım.

Düzenli hatta biraz hırıltılı nefes sesleri odayı dolduruyordu. Kalın perdelerin ardından belli belirsiz sızan ay ışığında odaya hızlıca bir göz attı Abdül. Nerede olabilir diye düşündü. Karyolanın baş ucuna küçük bir komodin, yatağın diğer tarafına altı çekmeceli bir konsol konulmuştu. Karşıdaki duvarda bir yüklük, pencerenin yanında ise aynalı bir dolap vardı. Üzeri Hanımın süsleri, kokuları, tarakları ile doluydu. Kadının üzerinden çıkardığı elbise aynalı dolabın önündeki pufun üzerine atılıvermişti. Elini uzattı elbisenin üzerindeki küçük şalı alıp burnuna götürdü kadının leylak kokusunu içine çekti, kadına baktı. İçinden gidip koynuna girivermek geldi ama yapamazdı elbette, başka işleri vardı. Nefsine hâkim oldu. Sessiz olmaya dikkat ederek aynalı dolabın çekmecelerini açtı fakat bunlar çok küçüktü, onun aradığı büyük kırmızı bir keseydi buraya sığmazdı. Konsola geçti kadının dantelli, ipek çamaşırlarını okşayarak karıştırdı burada da yoktu. İnşallah Beyefendi’nin odasında değildir diye düşünerek çaresiz kadının yatağının yanındaki komodinin önüne diz çöktü. Kadının yüzü ona o kadar yakındı ki nefesi neredeyse yüzünü yalıyordu. Ses çıkarmamaya gayret ederek komodinin kapağını açmaya çalıştı. Hay Allah kilitliydi. İşte bunu hiç hesap etmemişti. Kuşağından küçük çakısını çıkardı kilidi biraz kanırttı. Safinaz Hanım’ın düzenli nefes sesi kesildi. Korkuyla bekledi Abdül, kadının uyumaya devam ettiğinden emin olunca çakının ucunu dolabın arasından sokup kilidin dilini itti, “Tık,” diye bir ses duyuldu ve açılıverdi kapak. Açar açmaz da bağırmamak için eliyle ağzını kapattı. Kırmızı kadife kese dolabın tam ortasında diğer başka keselerin arasında duruyordu. Bir de kapaklı hasır sepet vardı. Kilidi bu kadar çabuk açabildiğine kendi de şaşırmıştı.  Sevinçli bir hevesle kuşağını açtı dökülmeyecek şekilde keselerin hepsini ve hasır sepette yıldızlar gibi ışıldayan mücevherleri içine doldurdu, tekrar sımsıkı bağladı. Kırmızı keseyi kuşağına koymadı emin olmak istiyordu. Heyecandan tedbiri unutmuştu. Keseyi açtı kesenin püskülündeki boncuklar şıkırdadı kadın yatakta kıpırdandı fark etmedi bile Abdül. Onun gözü keseden çıkan muhteşem gerdanlıktaydı. Eline aldı lale formu verilmiş yakutlar, yaprak gibi duran zümrütler ve aralarındaki pırlanta tomurcuklar solgun ay ışığında belli belirsiz parladı. Diz çöktüğü yerden doğruldu tam kapıya doğru bir hamle yapıyordu ki kadın çığlık attı.

“Kimsin sen?  İmdat! Yetişin hırsız var!”

Yatağın üstüne panter gibi atladı Abdül. Oturur vaziyetteki korkmuş kadını altına aldı eski pehlivanlık günlerinden kalma bir alışkanlıkla boynunu koltuğuna kıstırıp yüzünü yastığa gömdü. Bütün bunlar o kadar kısa bir zaman dilimi içinde olmuştu ki kendisi bile tam algılayamadan tamamen refleksle kadını altına alıvermişti. Zavallı Safinaz Hanım altında çırpınıyor ama sesi çıkmıyordu. Kadını yatağa bastırmaya devam ederek etrafı dinledi. Hiç ses yoktu demek ki kimse duymamıştı. Bir an düşündü ve artık duramayacağını fark etti. Durmak demek yakalanmak demekti. Ne pahasına olursa olsun yakalanmayacaktı. Bastırmaya devam etti. Ne kadar geçtiğini bilmiyordu ama Hanımın artık hareket etmediğini fark edince kolunu gevşetti, öldürdüğünü biliyordu. Yüzüne bakmamaya çalışarak yorganı üstüne örttü. Boğazına yükselen kusmuğunu yuttu, kel kafasına bir şaplak indirip, “Hadi…” dedi kendine. O karmaşada fırlattığı keseyi yerden aldı iri cüssesinden beklenmeyecek kadar minik ve seri adımlarla odadan çıkıp hızla merdivenleri indi çarıklarını ayağına takıp mahzen kapısını kapattı, kulübesine gitti. Nefes nefese kalmıştı. Sedire oturdu kenarda duran şişeyi alıp şarabın kalanını kafasına dikti. Günün ilk ışıkları dünyayı aydınlatırken çaldığı mücevherleri kirli bir bez parçasına sarıp, kuruttuğu için dayak yediği has güllerin dibine gömdü.

Kuşluk vakti konak, bir türlü uyanmayan Hanımını uyandırmak için odasına giren oda hizmetçisi Fidan’ın çığlıkları ile sarsıldı. Kısa zamanda facia anlaşıldı. Beyefendi’nin haykırışları, çocukların ve hizmetkarların ağlamaklı çığlıkları devam ederken biri zaptiyelere haber vermiş olmalı ki bir anda konak zaptiyelerle doldu. Zaptiye Kumandanı konağın ortasına dikilip hiç durmadan sağa sola emirler yağdırıyor, zaptiyeler bir aşağı bir yukarı inip çıkıyorlardı.  Önce kadınları bir odaya, erkekleri bir odaya olmak üzere ev ahalisini topladılar. Abdül bir yerine böcek kaçmış gibi kaşınıyordu. Sıkıntıdan kurdeşen dökmüştü. Herkesi tek tek sorguya çektiler. Görmedim, duymadım, bilmiyorum dan başka bir şey söylemedi Abdül. Renk vermediğine emindi ama içindeki endişe hiç geçmiyor hatta sürekli büyüyordu. Beyefendi Safinaz Hanım’ın ziynetlerinin de çalınmış olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Abdül’ün bahçedeki kulübesi dahil bütün konağı aradılar. Hiçbir şey bulunamadı. Kadınlar feryat figan ağlarken, yaşlı Büyükhanım, annelerini kaybetmiş şaşkın şaşkın ortada gezinen üç çocuğu titrek kollarıyla kucaklayarak odasına götürdü. Bu arada Rüstem Bey ile Zaptiye Kumandanı arasında bir tartışma başlamış, karakola gelmeyi reddeden Rüstem Bey’in tavrı karşısında Zaptiye Kumandanı öfkelenmişti.

“Bakın Efendi, memlekette ortalık zaten karışık. Kanuni Esasi akdedildiğinden beri sular durulmuyor. Her yer ya ittihatçılarla, ya da onlara karşı olan zibidilerle dolu. Her gün akla hayale gelmez vakalarla uğraşıyorum. Bir de sizin bu manasız itirazlarınızla uğraşamam. Bu ev sizin mi efendi? Ölen kadın zevceniz mi? Çalınan ziynet size mi ait? O zaman, geleceksiniz. Şimdi düşün önüme gidiyoruz.”

Rüstem Bey, baktı olacak değil düştü Kumandan’ın önüne karakola gitti.  Onların ardından konağın sokak kapılarının önüne nöbetçi bırakılanlar hariç bütün zaptiyeler konağı terk etti. Giderken de konak ahalisine şehirden ayrılmamalarını sıkı sıkı tembih ettiler.

Kimsenin ne yapacağını bilemediği birkaç gün Abdül’ün kaçıp gitmekle, kalmak arasında bocaladığı günlerdi. Kimse ondan şüphelenmemişti ama yine de bir ara Karaköy’e inip İstanbul dışına giden gemileri araştırdı. Bir yük gemisine binip rahatlıkla Mısır’a gidebileceğini öğrenince sevindi.  Konuştuğu birkaç simsardan biri ona, “Kaptanlar sürekli tayfa alımları yapıyorlar buna sebep: memleket harplerle perişan, genç nüfusun pek çoğu cephelerde telef oldu.  Genç adamların ha bire askere alınmaları tayfalık gibi işlerde adam sıkıntısı yaşatıyor, senin gibi güçlü kuvvetli genç biri burada kolayca iş bulur. İstersen seni bugün bile bir gemiye tayfa yazdırırım,” deyince başı sıkıştığı anda kaçabileceğini anlayarak içi rahat konağa döndü. Mahzenin önünde ayak izlerini bulacaklar diye korkmuştu ama kendisininkinden başka, arabacının, Mahur Kalfa’nın ve evin küçük oğlu Şevket’in ayak izleri de aynı yerde bulununca bir sonuç çıkmadı Abdül iyice rahatladı.

Rüstem Bey’e okkalı bir zarar vermek isterken, Safinaz Hanım’ı öldürmüş, kırmızı gerdanlığı da çalmıştı ama yüreğindeki kin küllenmemişti. Yanağına kondurduğu buseleri hatırladığında öldürmek zorunda kaldığı için pişmanlıkla duysa da, “Bunu hak etti,” diye düşünüp vicdanını rahatlatıyordu fakat Rüstem Bey ortalıkta gezindikçe asıl ölenin o olması gerektiğini düşünüp hayıflanıyordu. Aradan neredeyse bir hafta geçmişti. Zaptiyelerin konaktan ayağı kesilmiş nöbetçiler bile gitmişti. Beyefendi’nin kız kardeşi Naime Hanım Erenköy’den Şehzadebaşı’na gelip konağın idaresini ele almıştı. Gereken bütün dini vecibeler yerine getirilmiş en son Safinaz Hanım için yedi mevlidinin de okutulmasının ardından hayat, yaşanılan kederin sisinde olabildiğince normale dönmüştü.

“Acıyan yer başka, acıkan yer başka,” dedi bütün hizmetkarları toplayıp yaptığı konuşmada Naime Hanım, “Herkes işini eskisi gibi yapacak. Yemekler pişecek, konak temizlenecek. Abdül bahçe ne öyle?  Her yeri ot, çöp bürümüş. Bugün temizlensin. Mahmut Ağa, Rüstem Bey’in arabası çamur içinde atın biri ise topallıyor derhal ilgilen, hayvanın derdini anla. Mahur Kalfa, evin düzeninden her zaman ki gibi sen mesulsün. Hadi iş başına!”

Bütün gün bahçeyle uğraşarak işini yapmak onu yorduğu kadar rahatlatmıştı da. Buradan gidecekti elbette ama şimdi değil. Her şey yolunda giderken dikkatleri üzerine çekmenin âlemi yoktu.

Mevsim sonbahara dönse de o gece nemli ve sıcaktı. Abdül kulübesinin önündeki sedire uzandı. Bedeni yorgundu kısa zamanda uyudu. Geç vakit bahçe kapısında duyduğu seslerle uyandı. Arabacı Mahmut körkütük sarhoş olduğu naralarından anlaşılan Rüstem Bey’i eve götürüyordu. Sarhoş adamı odasına bıraktıktan sonra da evden çıktı, arabayı ve atları ahıra götürdü. Abdül meraklanmıştı. Ne olduğunu öğrenmek için peşinden gitti arkasından seslendi,

“Hayrola Mamut Ağa, ne oldu Beye?”

“Bıktım vallahi Abdül ya! Hanım öldüğünden beri iyice azıttı. Eskiden ayda bir falan giderdik şimdi her gece gidiyoruz,”  diye dertlendi arabacı Mahmut. Bir taraftan da atın önüne saman yığıyordu.

Merakı iyice artan Abdül, “Nereye?” diye sordu.

“Beyoğlu’na.”

“İyi de ne yapıyorsunuz orada Mahmut Ağa?”

“Ben bir şey yapmıyorum. Arabada oturup beyi bekliyorum.”

Adamın baştan savma cevabına sinirlenen Abdül yine de sesini kontrol ederek ,“Bey ne yapıyor?” diye tekrar sordu.

“Orda bir konak var, sahibi Rum’muş galiba. Oraya gidiyor.”

“Seninde ağzından cımbızla laf alınıyor birader,” diye sonunda patladı Abdül, “Gördük işte sarhoş olduğunu şunu anlat da biz de anlayalım.”

Mahmut sesindeki şikayet tınılarını saklamadan, kenardaki saman balyasının üzerine oturup anlattı.

“Eskiden hiç böyle yapmazdı; sarhoş olduğunu görmemiştim bile. Eve girer, birkaç saat kalır sonra hiçbir şey olmamış gibi arabaya biner eve gelirdik. Oysa Hanım öldürüldüğünden beri her gece gidiyor, içip içip sarhoş oluyor. Öyle ki ben girip çıkarıyorum içeriden,” dedi.

“Vay! Napıyo orda sadece kafa mı çekiyor?” gerçekten şaşırmıştı şimdi Abdül.

“Ne gezer, asıl sebep kumar. Kumar oynamaya gidiyor senin kibar Rüstem Bey’in. Markos Ağa’nın konağı diye bir yer. Bu konağın işletmecisi eski bir Rum kabadayıymış milleti soyup burayı açmış. Şimdi böyle bizimki gibi zengin beylere kumar oynatıyor, içki, kadın satıyormuş.”

“Tövbe tövbe! Yasak değil mi Mahmut Ağa?  Abdülhamit Han’ın haberi olsa oyar bunları valla.”

“Yasak sana, bana Abdül. Paran varsa her durumda gemini yürütürsün. Zaten şu sıralar Padişahın da başı kalabalık.  Valla aslını bilmem ama saraydaki paşalar, meclisteki ittihatçılar bile gelip gidiyormuş buraya. Gözümle görmedim, orada benim gibi sahibini bekleyen arabacılardan duydum, onların yalancısıyım. Şu Jön Türk’ler var ya hep onların başının altından çıkıyor böyle icatlar. Din iman bırakmadılar memlekette.”

“Rüstem Bey’de mi Jön Türk?”

“Olur mu Abdül ya? Ne gezer bizimkinde öyle cesaret. Bıyıkları onlara benzetiyor ama beceremez o öyle şeyleri. Önceleri eğlencesine gidiyordu herhalde sonra nasıl olduysa epey borçlanmış. Geçen gün sarhoşken ağzından kaçırdı. Geçen ay çok borçlandım şimdi ödemek için oynuyorum ama bir türlü kazanamıyorum her seferinde daha çok borçlanıyorum dedi.”

“Valla arkadaş hiç aklım almadı. Her yerde Padişah Efendimizin adamları var deniyor. İçki içeni, kumar oynayanı ya da ne bileyim densizlik yapanı gördüler mi hemen zaptiyeye haber verip içeri atıyorlarmış. Bunlar böyle Beyoğlu’nun ortasında alenen nasıl yapıyorlar bu işi?”

“O ho! Sen nerdesin be oğlum? O eskidendi şimdi memlekette Meşrutiyet var, hürriyet var hem bu Markos iltimaslıymış. Her devirde olur böyle gemisini yürüten bilmez misin? Boş ver takma sen kafana. Bunlar bizi ilgilendirmez.”

“Ne kadar borcu var beyin?” Mahmut Ağa, “Sana ne?” der gibi bakınca, “ Hani yerimiz sağlam mı bilelim de ona göre davranalım diye soruyorum Ağa. İki günden batarsa konak monak da kalmaz bakılacak bahçe de. Ondan korktum.”

“La havle vela! Ne vesveseli adamsın birader. Sana da bir şey denmiyor. Korkma korkma bu Kehribarzade’lerin malı mülkü öyle üç, beş bin altınla yıkılmaz. Sen onu boş ver de bir tut şu saman balyasının ucundan. Hah, koyalım şöyle. Hayvana dar geliyor burası sonra.”

“Senin de işin zor be Mahmut Ağa. Bir de bu dilsiz hayvancıkların derdinden anlayacaksın.”

“O bir şey değil de Abdül, her gece beyi Beyoğlu’na götür, gece yarılarına kadar sokakta kal, sonra eve getir atları bağla, arabayı temizle, sabahleyin namazla kalk iş başı yap, uykusuzluktan öleceğim vallahi. Büyükhanımın hatırı olmasa bırakıp gideceğim ama onu kıramıyorum.”

“Allah kolaylık versin. Zor vallahi benim de başımda Naime Hanım belası var. Bugün bütün bahçeyi yoldurdu bana, yeni çiçekler ekecekmişiz. Gülhatmi dik diye tutturdu. Bu mevsimde olmaz diyorum dinlemiyor ben de bıktım vallahi. Neyse ben seni oyalamayayım. Git de biraz dinlen sabaha az kaldı.”

Öğrendiği bilgileri kafasının içinde evirip çevirdi sabaha kadar Abdül. Ertesi günü tutmayacağını bile bile Naime Hanım’ın gösterdiği yerlere gülhatmileri dikerken işini bitirmek için acele ediyordu. Kafasında yeni şekillenen plan onu heyecanlandırıyor, intikamının nihayet tamamlanacağını düşünerek kendi kendine gülüyordu. İşini bitirir bitirmez Naime Hanım’a gidip çiçeklerin tutması için güvercin gübresi alacağını söyledi. Kendini sokağa atınca da hızlı adımlarla konağın bulunduğu çıkmaz sokağı geçip meydana doğru yürüdü. Şans eseri tanıdığı arabacılardan biri selam verince nereye gittiğini sordu, “Eminönü,” cevabını alınca da yanına atlayıverdi. Eminönü’nden sonrası kolaydı artık. Biner bir atlı tramvaya Beyoğlu’nda inerdi. İşleri rast gidiyordu, “Hadi hayırlısı,” dedi içinden arabacı arkadaşının uzattığı dut pestilini kemire kemire yemeye başladı.

Beyoğlu’nun arka sokaklarında şimdiye kadar hiç görmediği bir yokuşun başında buldu Markos Ağa’nın Konağını. Konak değildi esasen, birkaç çıkma ve pervazla konak havası verilmiş büyükçe eski bir evdi. Aslan başlı, pirinç kapı şakşağını neyle karşılaşacağını bilememenin verdiği tedirginlikle çaldı. Kapıyı beli kuşaklı pehlivan kılıklı iri yarı bir adam açtı. Abdül de hiç fena sayılmazdı ama bu çam yarmasının yanında ufak tefek kalıvermişti. İlk defa içinde korkuya benzer bir şey duydu, “Yanlış gelmişim,” deyip uzaklaşmak isteğini intikam duygusunun vazgeçilmez arzusuyla yenip “Beni Kehribarzade Rüstem Bey gönderdi,” deyiverdi.

Kapı bu ismin sihriyle ardına kadar açıldı, çam yarması kolundan kaçacakmış gibi tutup taşlık avluyu geçirdi ve konağın arka kısmında bahçeye bakan büyükçe bir odaya iterek soktu onu.  “Burada bekle!” diye emrettikten sonra da gitti. Birkaç dakika ne yapacağını bilemez bir halde eski bir çalışma masası ile bir koltuktan başka bir şey bulunmayan odada gezinen Abdül. Yan taraftaki açık kapıdan bahçeye çıkma kararı verdiği sırada oda kapısı açıldı; içeriye bozuk Türkçesinden Rum olduğu anlaşılan sarı bıyıklı, çil yüzlü, ince uzun bir adam girdi.  Başı açık, ayağında kadife pantolon üzerinde yakasız bir mintan vardı.  Çam yarması hemen arkasında dikiliyor gözlerini bir an bile Abdül’den ayırmıyordu. Çil yüzlü adam sert ama meraklı bir sesle, “Seni Rüstem Bey’mi yolladı?” diye sordu. Abdül’ ün evet anlamındaki baş işaretinden sonra devam etti.

“Ne diye yollamis? Borc istior ise, yok borc morc. Önce aldiklarini ödesin.”

Abdül boynunu büktü fakat tok bir sesle, “Ben de onun için geldim ağam. Rüstem Bey borçlarını ödemek için yolladı beni,” dedi.

“Ah more öle mi? Ne ile ödeyezekmis borclarini. Pirelerle mi?” deyip sırıttı çil yüzlü. Çam yarması da sırıttı.

Elini kuşağına soktu Abdül, siyah bir kese çıkardı,“İşte bunlarla,” dedi. Şimdi sırıtma sırası ondaydı.

Çam yarması Abdül’ün elindeki keseyi kaparcasına çekti aldı ve Abdül’ün Markos Ağa olduğunu çoktan anladığı çil yüzlü adama verdi. Adam keseyi yavaş hareketlerle açtı. İçindekileri odada bulunan eski çalışma masasının üzerine döküp bir, “Vay vay vay!” çekti,    “Karisinin bütün ziynetleri çalindi diye duymus idim. Bunlar nereden çikti?”

“Ben orasını bilmem. Bana, götür borcuma mahsuben bunları Markos Ağa’ya ver dedi, ben de getirdim. Ben emir kuluyum ağam. Ne derlerse onu yaparım.”

Masanın üzerinde ışıldayan altın bileziklere, küpelere, değerli taşlarla, elmaslarla süslü mücevherlere bakıp içi gitse de yaptığından memnun,  “Yalnız, Bey borcun bittiğine dair bir vesika istiyor. Verin de ben gideyim,” dedi.

Markos, çalışma masasının gözünden çıkardığı kağıda borcun kalmadığına dair bir şeyler karalayıp altını mühürledi Abdül’e uzattı, “ Rüstem Bey’e selam söle. Burada yeri her bir vakit hazir istedigi gibi hiç çekinmeden gelebilir,” dedi.

Beyoğlu’nun renkli sokaklarında fazla oyalanmadan tekrar tramvaya binip Eminönü’ne geldi. Her zaman alışveriş yaptığı yemciyi bulup güvercin gübresini aldı. İkindi ezanı okunurken Şehzadebaşı Karakolundan içeri giriyordu. Namaz kılmak için abdest almış ellerini kurulamakta olan Kumandan onu görünce namazdan vazgeçip masasına oturdu.

“Hayrola Bahçıvan Efendi burada ne işin var?”

“Ben dini bütün bir adamım Kumandanım. Kul hakkından, yalandan korkarım.  Bugün olan şey beni çok rahatsız etti. Gelip size söylemeyi kendime vazife bildim.”

“Neymiş o rahatsız olduğun de bakalım.”

“Rüstem Bey beni bugün bir yere yolladı. Beyoğlu’nda Markos Ağa diye bir Rum’un evine.”

Markos Ağa adını duyan Kumandanın gözleri açıldı. Daha bir dikkatle dinlemeye başladı. Bu arada Abdül anlatmaya devam ediyordu.

“Bizim Beyin buna borcu varmış onları bir kese ziynetle ödetti bana aha bu da karşılığında aldığım vesika. Doğrusu ben çok şaşırdım. Bize bütün ziynetler çalındı denmişti. Siz yakinen biliyorsunuz Kumandanım, günlerce hepimizi hırsızmışız gibi ne kadar çok sorgu sual ettiniz. Kimseyi zan altında bırakmak istemem ama bugün olan ehemmiyetli gibi geldi. Ya bizim Bey çalınan ziynetleri buldu ya da bunun altında başka bir şey var dedim kendi kendime. Sonra içime sinmedi size geldim. Rahmetli Safinaz Hanım’ın bende çok hakkı vardır. Ölümüne, hele böyle namertçe öldürülmesine çok üzüldüm. Geldim işte.”

Komiser elindeki kağıda baktı. Birkaç sefer okudu. Şu kaytan bıyıklı, kendini beğenmiş Rüstem Efendi’yi hiç gözü tutmamıştı; adamda bir şeyler olduğundan şüpheleniyordu zaten. Masasının üstündeki çana uzanıp yardımcısını çağırdı.

“Zaptiyeleri toplayın, konağa gidin ve Kehribarzade Rüstem Bey’i tutuklayıp getirin.”

“Hangi suçla tutuklayacağız?”

“Karısını öldürüp ziynetlerini gasp etme suçuyla.”

Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Oda hizmetçisi Fidan’ın cinayet günü alınan ifadesinde karı kocanın o gece tartıştıklarını söylemiş olması şüpheleri kuvvetlendirdi. Rüstem Bey’in bütün itirazları Marcos Ağa’ya borcunun ve sık sık o meşum konağa yaptığı ziyaretlerin ortaya dökülmesi ile hiçbir işe yaramadı. Mahkemede Abdül, mücevherleri vermek üzere kendisini Bey’in gönderdiğini yemin billah anlattı. Rüstem Bey’in hakaretleri, tehditleri onun inandırıcılığını artırmaktan başka bir işe yaramadı. Sonunda karısını öldürmek suçundan idama mahkum edildi.

Karar sonrası ablası ile son kez görüşmesine müsaade edilen zavallı adam suçsuz olduğunu ağlayarak tekrarlıyor, hiç durmadan, “Bunu bana Abdül yaptı Allah ona gün yüzü göstermesin sonu benden beter olsun,” diye beddualar ediyordu ama kimse hatta ablası bile ona inanmadı. Rüstem Bey hapishanede her geçen gün kötüledi sonunda dayanamadı ve bu işi cellatlara bırakmayıp idamından bir gece önce kendini hücresinde asarak intihar etti.

Abdül, Rüstem Bey’i ihbar ettiği gün konaktan ayrıldı. Uğruna cinayet işlediği gerdanlık, bu intikam oyununun tek kazancıydı. Mahkeme süresince Sirkeci’de bir handa kaldı. Bu arada gemileri araştırdı daha önce tanıştığı simsarın yardımıyla, Rüstem Bey’in kendini öldürdüğü haberinin geldiği gün bir gemiye tayfa olarak yazılıp Mısır’a doğru yola çıktı.

 

MISIR’ A GİDEN GEMİ

Abdül gibi boğazda bindiği kayıkların dışında hayatında hiç gemiye binmemiş açık deniz nedir görmemiş biri için mavi sular, beyaz köpüklü kocaman dalgalar dehşet verici olabiliyordu. Geminin yalpası içini dışına çıkarmış tayfa olarak bindiği gemide hiçbir işe yaramayıp bir hasta adam olup kalmıştı. Kaptan şimdiden pişman olmuştu onu gemisine aldığına ama yola çıkılmıştı bir kere. Gemiden atacak halleri yoktu. Onu kendi haline bırakıp alışmasını beklediler fakat Abdül’ün alışacağı yoktu. Yemek yiyemiyor dalgalı günlerde başını bile kaldıramıyordu. Bütün bunlara bir de gece gördüğü kabuslar eklenmişti. Her gece ya Safinaz Hanım’ı öldürdüğünü ya da Rüstem Bey’in intiharını görüyordu rüyasında. Çoğu zaman Safinaz Hanım’ın kendi ağırlığı altında soluksuz kalırken çıkardığı hırıltıları, kadının bedeninin çaresizce titremesini, kollarına saplanan tırnaklarını yeniden yeniden yaşıyor, sanki onu tekrar öldürüyordu. Bazı kabuslar ise Rüstem Bey’in karanlık bir hücrede pencere demirine asılı kalmış hareketsiz bedeni ile başlıyor. Sonra o bedenin kolları sallandığı ipin ucundan uzanıp Abdül’ün boğazına yapışıp sıkıyor, güçlü kuvvetli Abdül bir türlü bu cılız adamın pençelerinden kurtulamıyor, sonunda Rüstem Bey kendi ölecekken Abdül’ü boğuyordu. Tayfa arkadaşları her gece tekrarlanan bu kabuslardan, gece attığı çığlıklardan ve çıkardığı seslerden rahatsızdılar onu defalarca uyandırıyorlardı ama ne zaman tekrar uykuya dalsa yine kabuslar beynini kaplıyor onu kan ter içinde bırakıyordu. Bir sabah baştayfa yanına gelip bağırdı.

“Abdül, topla pılını pırtını benimle gel!”

Midesi geceden beri bulanan biraz önce yediği bir lokma ekmeği yatağının yanına çıkarmış olan Abdül sararmış suratı ile bakakaldı.

“Nereye?”  diyebildi. Cevap olarak baştayfa kötü kötü bakıp sadece, “Yürü” dedi. Tek eşyası olan çuval bezinden dikilmiş torbasını boynuna geçirirken endişeyle düşündü. Onu denize falan mı atacaklardı yoksa? Yok canım, öyle şey yapmazlardı herhalde. Belki de ıssız bir adaya bırakıvereceklerdi. Geceki kabusların ve mide bulantılarının ruh haliyle,“Ne yapacaksınız bana?” diye bağırdı. Baştayfanın cevap vermemesi üzerine önden yürüyen adamı güverteye çıkan merdivenlerde omzundan yakaladı can havliyle kendine döndürüp merdivenlere itekledi.

“Nereye götürüyorsun beni. Bana bir şey yapamazsın kolay lokma değilim ben.”

“Deli misin be adam ne bir şey yapması? Gece bağırıp duruyorsun, durmadan kusuyorsun, şu haline bak leş gibisin. Bütün tayfalar bıktı senden. Onlar seni dertop edip bir gece denize atmadan ben seni başka bir yere götürüyorum. Yürü, geminin yük ambarında lombozun önüne ser şilteni yat. Kimseyi de canından bezdirme. Zaten adamlar çok yoruluyor bir de senin yüzünden gece uykusuz kalmasınlar.” Bunları söylerken bez torbasından tutup çekmişti onu. Torbanın içindeki kesenin boncukları şıngırdayınca baştayfa, “ Ne var bunun içinde şıngır mıngır?” diye sordu. Adama ters ters baktı Abdül, cevap bile vermedi. Torbasını bağrına basıp yürüdü.

Rahatlamıştı ama yük ambarının bağlarından kurtulup geminin yalpasında oradan oraya savrulan çuvallarının, sandıklarının arasında daha çok kusup daha çok kabus görmeye başladı. Ara sıra baştayfa ya da onun gönderdiği bir tayfa yanına uğrayıp ekmek, su falan bırakıyorlardı ama genelde tek başınaydı. Gördüğü kabusların hepsinin tek bir ortak yönü vardı o da kırmızı gerdanlık. Her gördüğü kabusun bir yerinde mutlaka eline o muhteşem gerdanlığı alıyor onu gökyüzüne doğru uzatıp atmak istiyor ancak gerdanlık sanki elleri ile bütünleşip onu bırakmıyordu. Hatta birinde gerdanlığın bütün bedenine dolandığını bir yılan gibi onu sıkıp öldürdüğünü gördü.

“Bırak beni, bırak beni,” diye bağırarak uyandığında baş ucunda dikilen baştayfayı kendisine merakla bakarken buldu.

“Birader amma bağırıyorsun ya hu! Sesin neredeyse Mısır’dan duyulacak. Ne gerdanlıkmış be sanki seni boğuyor.”

Gördüğü rüyanın hâlâ devam edip etmediğinden şüphelenerek kolunu çimdirdi. Canı acıyınca rüya görmediğini anladı Abdül. Anlaşılan gerdanlık diye sayıklamış adam da merak edip soruyordu şimdi, “Ne gerdanlığı?” diye sorarak bilmeze yattı.

Adamın, “Sürekli bir gerdanlık sayıklıyorsun kusmuklu, yoksa gizli bir hazinen falan mı var?” diye üstelemesi üzerine, “Ya evet gizli bir hazinem var fakat çok aptal olduğumdan onu kullanmayıp burada böyle sersefil perişan yolculuk ediyorum,” diye alaycı bir gülümseme ile cevap verdi.

Sonrasında adama İstanbul’da çalıştığı evin sahibinin, karısını nasıl öldürdüğünü kendisinin de adamın davasında şahit olduğunu kadının böyle bir gerdanlığı olduğundan herhalde rüyalarına girdiğini anlatıp adamı uzaklaştırdı. Atlattığını sanıyordu ama anlattığı hikaye baştayfanın çok ilgisini çekmişti. Abdül’ün sürekli yanında taşıdığı içinde şıngır mıngır bir şey olan bez torbası da cabasıydı. Uyurken bile üzerine yatıyor hiç yanından ayırmıyordu. Ne vardı içinde acaba? Merakını çekmişti baştayfanın. Gözlemlemeye başladı. Adam kusmaya küpeşteye giderken bile torbasını boynuna asıp gidiyordu. Bir gün yardım etmek bahanesiyle yanına gitti. Abdül’ün içi dışına çıkıyordu yine. Midesindeki safraları Akdeniz’in engin sularına bırakırken boynundaki kese küpeşteye yanaşmasına mani oluyor öğürtülerle boğuşurken bir de onunla uğraşıyordu. Baştayfa kızmış gibi yapıp torbasını çekti aldı boynundan yere fırlattı. Abdül’ün ödü koptu gerdanlık ortaya çıkacak diye ama neyse bir şey olmadı. Nihayet içini boşaltıp rahatladı ama yürüyecek bile hali kalmamıştı. Yemek yiyemediğinden iyice güçsüz kalmış zayıflamıştı. Baştayfanın emriyle iki adam Abdül’ü sırtlayıp geminin altında barındırdıkları yatağına götürürken o, “Torbam nerde?” diye bağırıyordu. Torba baştayfanın eline geçmişti.

Adam halat kangallarının arasına gizlenip kimsenin görmemesine dikkat ederek torbayı açtı. Kırmızı, ağzı boncuklu kordonla büzdürülmüş keseyi Abdül’ün yedek iç donuna sarılmış vaziyette buldu. Heyecandan elleri titreyerek açtı. Gördüğü karşısında gözleri kamaştı adeta dili tutuldu. Üç küçük yakutun birleşmesiyle lale formu verilmiş kırmızı mücevherler ikişer zümrüt yaprağın ortasında parlıyorlardı. Yakutlar ve zümrütler küçük pırlantalarla birleştirilmiş, pırlantalar sanki minik tomurcuklar gibi dizayn edilmişti. Baştayfa, “ Vay anasını…” diye bir küfür salladıktan sonra birileri görür korkusuyla gerdanlığı kesesine koyup keseyi de koynuna soktu. Aşağıda per perişan yatan Abdül’ün yanına gelip torbasını üzerine attı, pis pis sırıttı. Pala bıyıklarını sıvayıp iki üç kere keseyi koyduğu yere vurdu gitti.  Abdül adamın gerdanlığı aldığını anlamıştı. Ardından koşacak hali yoktu ama biraz dinlenip kendine geldikten sonra baştayfayla konuşmaya karar verdi. Nasıl olsa denizin ortasında adamın gemiden gidecek hali yoktu.  Karanlık çöktü deniz sakindi. Gemi yelkenlerini indirmiş açık denizin ortasında nazlı bir gelin gibi salınırken tayfalar işsizliğin ve yumuşak havanın etkisiyle gevşemişler üçerli beşerli gruplar halinde ya dama oynuyor ya sohbet ediyorlardı. Midesi hâlâ rahat değildi ama kendini zorlayarak güverteye çıktı Abdül. Küpeşteye dayanıp bir müddet nefes aldı. Temiz hava ciğerlerine iyi gelmiş denizin kokusu onu canlandırmıştı. Bugün gemideki onuncu günüydü ve neredeyse ağzına lokma girmemişti. Girse ne olacaktı ki zaten içinde durmuyordu. Karnı kurt gibi açtı; az ileride kendi başına oturup halat tamir eden yaşlı tayfayı görünce belki yiyecek bir şeyler bulabilirim umuduyla gidip yanına oturdu.

“Karnım çok aç ağa, burada yiyecek nerden bulunur?”

Gemici önce ne demek istediğini anlamamış gibi baktı ona. Sonra acımış olmalı ki kuşağının içine sardığı kuru ekmeği çıkarıp verdi. Minnetle baktı Abdül. Eğer bu baştayfa ile baş edecekse kendini toplayıp güçlenmeliydi.

“Mide bulantısından kurtulamıyorsun değil mi?” diye sırıttı yaşlı adam. Dişleri sarı siyah arası bir renkti, ağzı sarımsak kokuyordu. İçinin yeniden bulandığını hissetti Abdül ama belli etmedi adamı dinlemeye devam etti.

“İlk seferimde bende de aynısı olmuştu sonra geçer ama önce adamı eski çaputa çevirir bu illet. Denizin huyudur, kendine geleni önce şöyle bir yoklar bana layık mı bakalım diye sonra ya kabul eder ya da def eder.”

“Beni def ediyor herhalde çünkü hâlâ kendime gelemedim. Bu gidişle gelemeyeceğim de.”

“Heh he!” diye güldü adam iğrenç dişlerini göstererek, “Çaresi var paşam.”

“Neymiş? Allah aşkına varsa bir çare bana söyle hemen yapayım. Kaptana da çok mahcup oldum. Adam beni çalışayım diye gemisine aldı hiç işe yaramadım.”

“Söylerim ama bedava olmaz. Kaç metelik vereceksin?”

Abdül kuşağını karıştırdı para kesesini bulup çıkardı içindeki metelikleri adamın önüne döküp, “Al,” dedi, “Hepsini al. Yeter ki beni şu mendebur mide bulantısından kurtar.”

“Gel,” dedi yaşlı adam. Elindeki işi bıraktı Abdül’ün meteliklerini kuşağına doldurdu, yürüdü, peşi sıra da Abdül’de gitti. Birlikte tayfaların uyudukları yere geldiler. İçerisi insan ve yemek artığı kokuyordu. Yaşlı adam en dipteki yatağının yanına varınca şilte gibi kullandığı keçeyi kaldırdı altından ucu oyalı tülbentte sarılmış bir çıkın çıkarıp açtı.

“Bunu benim kaşık düşmanı yapar. Şifacıdır, el almış ninesinden. Şimdi şu otu al, git temiz bir su bul içine koy sabaha kadar beklesin, sapsarı olur rengi bunun. Zehir gibi de acıdır. Buna akbaşlı derler. Sakın hepsini birden içme azar azar günde üç sefer iç. Akşama bir şeyin kalmaz. Yalnız söyleyeyim bu durgunluk hayra alamet değil, yarın fırtına olacak gibi dikkatli ol.”

Yaşlı adama defalarca teşekkür etti Abdül. Adam şiltesine uzanırken arkasından seslendi,

“Hey pehlivan, gönül pehlivanlık dinlemez. Herkesin celladı kendi gönlüdür. Vicdan ne kadar temizse gönül o kadar arınır yoksa unutma kanla alınan kanla verilir. Bazen gönlü, celladın olmaktan kefaret kurtarır. Unutma kefaret.”

Abdül, yukarıya güverteye çıkan beş altı basamak ahşap merdivenin önünde kalakaldı. Bu adam işlediği günahı biliyor muydu yoksa? Hızla geri döndü ama gördüğü, yaşlı adamın çoktan horlamaya başladığı oldu. Gaipten sesler duyduğunu buna gece onu rahat bırakmayan kabusların sebep olduğunu düşünüp herkesten ayrı yattığı geminin yüklerle dolu kıç kısmına gitti. Baş ucundaki testiyi alıp bulduğu ilk kaba su doldurdu, adamın verdiği otu içine attı, üstünü torbasıyla örtüp yattı. Sabah rüzgar ve yağmur sesine uyandı. Gemi öncekilerden de beter sallanıyordu. Tastaki su sapsarı olmuştu aceleyle birazını içti. Hakikaten zehir gibiydi. Ağzının içi barut yutmuş gibi olmuştu aldırmadı. Onu hasta bildiklerinden kimse yanına uğramıyordu bile. Yağmur ve rüzgar şiddetlenirken bir saat daha yattığı yerden kalkmadı. Bu kadar yalpaya midesinin dayandığını anlayınca hem şaşırdı hem sevindi. İlaç işe yarıyordu demek ki. Hemen kafasından bir plan yaptı. İlk iş; baştayfayı bulacak, sonra onu yalnız kıstıracaktı. Daha sonra ne olacağına bakardı artık. Gerdanlığı güzellikle vermezse Abdül’ün bir zamanlar herkesi yenen bir pehlivan olduğunu o da öğrenirdi. İlaçtan biraz daha içip yattı. Midesinin kendini rahat bıraktığını anlayınca dışarı çıkmaya karar verdi. Güverteye çıktığında havanın gece gibi kararmış olduğunu gördü. Denizin maviliğinden eser kalmamış dalgalar vahşi hayvanlar gibi homurdanarak çarpıyordu gemiye. Her vurduklarında gemi savruluyor ama şaşırtıcı bir biçimde denizin üstünde kalmayı başarıyordu. Etrafta birbirine bağıran, oraya buraya koşturan sırılsıklam tayfalar arasında sürekli onlara emirler yağdıran baştayfayı gördü. Vakit bu vakitti hemen bir plan yaptı. Onu, şu anda kimsenin olmadığı sağ tarafa çekmeliydi. Nasıl yapacağım diye düşünürken birden boşalan bir yelken direği imdadına yetişti. Bütün adamlar yelkeni yeniden bağlamak için uğraşırken kendisi baştayfanın yanına gitti ve adamı kolundan tuttuğu gibi kuytuya çekiverdi.

“Hop hop, napıyosun lan?”

“Aldığın şey nerde?”

“Ben bilmiyorum öyle bir şey, gerdanlık falan görmedim ben.”

“Bunu söylemen bile onu senin aldığının ispatı. Onu şimdi bana vereceksin yoksa seni mahvederim.”

“Hah hah ha, derdine yan kusmuk yumağı. Havada bulut sen onu unut. İki dünya bir araya gelse onu sana vermem ispinoz anladın mı? Hem bana babalanma canına ezan okurum ona göre.”

Adamın elini beline attığını geç fark etti Abdül. Baştayfa elinde parıldayan bıçağını çoktan ona doğrultmuş gırtlağına dayamıştı bile.

“Seni şurada gebertir denize atarım. Kimse ne olduğunu anlamaz. Kusarken düştü derim herkes inanır. Şimdi yaylan, beni kendine uydurma.”

Geminin yan yatması ile adamın bir adım geri çekilmesini fırsat bilen Abdül ani bir hareketle atıldı baştayfanın bıçak tutan elini tutup kıvırıverdi.  Başlarından aşan dalgaların altında iki adam kıyasıya bir kavgaya tutuşmuşlardı. Baştayfa da boş değildi, kısa zamanda kolunu kurtarıp yeniden saldırdı. Bıçağın keskin ucu az kalsın göğsüne giriveriyordu Abdül’ün, kıl payı kurtardı kendini. Fırtınanın koparıp yere attığı bir tahta parçasını kapıp adama fırlattı. Tahta adamın omzuna denk geldi dengesini bozdu. O düşerken Abdül üstüne atladı bıçağı tutan elini yeniden kavrayıp büktü. Elinin altında kırılan bileğin çatırtısını duydu.

Adam, “Anam, anam!” diye bağırırken bıçak Abdül’ün eline geçmişti şimdi. Güçlü kuvvetli baştayfa kırık kolunu tutarak kaçmaya çalışırken bıçağı sırtına saplayıverdi Abdül. Bir kere, yetmedi bir kere daha. Adam yere sürünürken bir daha. Fırtınanın yarattığı kargaşada kimse görmemişti onları. Adamın kanla yıkanan üstünü başını yokladı aradığı keseyi kuşağının içinde donuna yakın bir yerde gemici düğümüyle bağlanmış olarak buldu. Kesip aldı açıp içine baktı boncuklu kesenin. Gerdanlık çakan şimşeğin ışığında parladı adeta ona göz kırptı. Hemen toparlandı baştayfayı sırtlayıp en yakınındaki küpeşteye götürdü ve can çekişen adamı gözünü kırpmadan aşağıya atıverdi. Adamın denize çarparken çıkardığı ses dalgaların çılgın sesine karışıp yok oldu. Etrafına bakındı bütün adamlar hâlâ bir türlü bağlayamadıkları yelken direğiyle uğraşıyorlardı. Kaptanın dümenciye emir veren sesi çok uzaktan geliyormuş gibiydi. Abdül gerçeklik üstü bir an yaşıyordu sanki. Koynunda baştayfanın kanıyla ıslanmış kırmızı kese, kırbaç gibi inen yağmurun altında heykel gibi dikildi. Neden sonra kendine geldi ve koşarak yattığı yere gidip saklandı. Gören olmuş muydu olmamış mıydı bilmiyordu ama keseyi kurtarmıştı. Kendini şiltesinin üzerine atıp kafasını dizlerine değecek kadar karnına çekti midesi bulanıyormuş gibi birkaç kez öğürdü. Akşama doğru nihayet geminin sallantısı azaldı. Fırtınanın geçmekte olduğunu anlamıştı.  Ancak o zaman üstüne başına bakmak aklına geldi. Gördüğü şey, baştayfanın kanını emmiş olan kadife kesenin koynunda sakladığı yerden mintanın üstünde kıpkırmızı bir leke oluşturduğu oldu. Aceleyle üstünü çıkardı. Kusmuklu olduğu için kenara attığı iç gömleğini sırtına geçirdi. Gerdanlığı kanlı mintana sarıp torbasına soktu. Torbayı yanı başına koydu. Ne kadar saklarsa o kadar dikkat çektiğini anlamıştı. Yaşlı adamın ilacından tekrar içip derin bir uykuya daldı. Rüyasında baştayfa denizden çıkıp karşısına dikilse de uyandığında biraz dinlenmişti. Baş ucunda oturan yaşlı adamı fark ettiğinde eli istemsizce torbasına gitti. Yerinde durduğunu anlayıp rahatlayarak döndü adama.

“Hayrola ağam yine metelik mi istiyorsun? Valla hepsini sana verdim ama ilacın iyi geliyor galiba. Sabah yine çok kustum ama şimdi uyumuş rahatlamışım. Çok şükür gemi de önceki gibi sallanmıyor.”

“Fırtına diniyor. Diner tabii kurbanını aldı ne olacak kanlı deniz.”

“Ne demek o ağam kurban murban?”

“Baştayfa,” dedi yaşlı adam gözünde tuhaf bir bakışla. “Direk boşa çıktığında savrulmuş, denize düşmüş. Kimse fark etmemiş saatler sonra yokluğu anlaşıldı. Adam hayalet gibi bir var bir yok oldu. Bu denizin gazabı oğlum, mutlaka alır öcünü.”

“İyi de ağam öç alacak ne yapıyoruz ki biz ona?”

“Günah dolu ruhlarımızla üzerinde geziniyoruz yetmez mi?” dedi yaşlı adam öfkeyle. Gözleri hâlâ tuhaf bakıyordu. Abdül onun biraz kafadan çatlak olduğunu düşündü ama ses etmedi.

“Yarın değil öbür gün İskenderiye’ye varırız inşallah. Çok kabus görüyorsun. Uykunda bağırdın durdun. Huzur bulmak istiyorsan günahlarından kurtul.”

“Nasıl yapacağım onu ağa? Kolay mı günahsız olmak?”

“Bir yükün var besbelli o yük sana ağır gelmiş. At onu üstünden. Hiçbir yük vicdan rahatlığından daha kıymetli değil.  İşe ondan kurtularak başla sonra ibadet et yalvar Allah’a bakarsın affediverir belli olur mu?”

“Benim günahlarım öyle kolay affedilecek şeyler değil ağa, keşke öyle olsaydı.”

Abdül’ün yüzü kararmıştı. Eli hala torbasının üzerindeydi. Biran gerdanlığı hissetti avuçlarında sanki yanıyordu. Elini çekmek istedi, çekemedi. Avcundaki acı dayanılmaz olduğunda dehşet içinde doğruldu kan ter içinde uykudan uyandığını fark etti. Her şey yalandı, sadece yine kabus görmüştü. Ne yaşlı tayfa ne de başkası vardı etrafta. Rüzgarın sesi kesilmişti. Lombozdan tatlı bir esinti doluyordu içeriye.

Baştayfaya ne olduğunu kimse bilemedi. En sonunda fırtına sırasında denize düştüğünü varsaydılar. Gemiden karşılarında yarım ay gibi uzanan İskenderiye’ye baktı Abdül. Şehir mavi denizin etrafını iki koluyla kucaklayan bir ana gibi uzanmıştı. Gemi limanın içine doğru ilerledikçe bir uçta yıkıntılar halinde eski bir kale gördü.

“Orası Kayıtbay kalesi.”

Yanı başında aniden biten yaşlı adamın sesiyle irkildi Abdül. Merakla adamın yüzüne baktı. Adam sakin sakin karşılarında uzanan şehre bakarak anlattı.

“Çok güzel bir şehirdi burası ama yıllar önce İngilizler burayı işgal ettiler ve çok zarar verdiler. Şu gördüğün kaleyi de onlar yıktı. Denilir ki bu kalenin yerinde eskiden ama çok eskiden dünyanın en uzun deniz feneri varmış. Bu deniz fenerini iki denizkızı korurmuş. En tepesinde denizkızlarının saçlarını taradığı kocaman bir ayna varmış. Bu ayna güneş ışığını çok uzaklara taşırmış. Gece ise içinde büyük ateşler yanar bu ateşlerin etrafında dans eden denizkızları denizcileri korurmuş. Işığı çok uzaklardan göründüğü için hiçbir gemi batmaz, hiçbir denizci ölmezmiş.”

“Ee, sonra ne olmuş. Denizkızları kaçmış fener de kaybolmuş mu?” dedi pis pis sırıtarak Abdül.

Adam başını ona çevirip kınayan gözlerle baktı, sonra yeniden denize ve şehre dalarak gülümsedi.

“Sonrası, bir komutan gelmiş ve yıkmış feneri, yerine şu gördüğün kaleyi yapmış. Sebep şehri Osmanlı’ya karşı korumakmış ama ne mümkün. O zaman şehri Osmanlı’ya karşı koruyamayan kale şimdi de Osmanlı’yı İngiliz’e karşı koruyamıyor. Denizkızlarının laneti olsa gerek bu.”

Lanet gibi safsatalara pek inanmazdı Abdül. Ancak son zamanlarda gece uykularını kaçıran kabuslar, elindeki gerdanlığın kötü bir gücü olduğuna inandırmaya başlamıştı onu. Yoksa denizkızlarının lanetine uğramış bu şehre o gerdanlıkla gelmesi bir tesadüf değil miydi? Kafasını salladı karanlık düşünceleri kovdu sözüm ona. Gözlerini denize dikip geminin etrafında oynaşan köpükleri seyre daldı.

İskenderiye limanına vardıklarında, gemiden inerken yaşlı adam Abdül’ün yanına yaklaşarak “Unutma oğlum, kanla alınan kanla verilir,” deyip uzaklaştı. Arkasından baktığında göremedi onu Abdül, iliklerine kadar titredi. Gece karabasanları yetmiyormuş gibi şimdi bir de bu çıkmıştı. Gündüz karabasanı.

 

================================ BÖLÜM SONU =============================

Hikaye: Elif

Uykusuz geçirdiğim bir gecenin daha sabahında içim yine isyanla dolu, gözlerim yine her zamanki gibi yaşlı kalktım yatağımdan. Gece hıçkırıklar içinde sarsılmış, geçip giden gençliğime, yıkılan hayallerime, yok olan geleceğime ağlamıştım. Hemen her gece böyleydi artık benim için. Dört duvar arasında yaşamanın verdiği dayanılmaz acı ruhumu solduruyor, yaşama isteğimi de elimden çekip alıyordu. Oysaki nasıl da mutlu ve geleceğe umutla bakan bir kızdım ben. Acımasız bir şekilde çocukluğumu ve gençliğimi çaldılar benden. Üstelik bunu da ailem yaptı bana. Hiç acımadan, hiç umursamadan…

Ben artık hikâyeleri birbirine benzeyen o acınası kader mahkûmlarından biriyim. Ötekileşmiş, itelenmiş, dövülmüş, hırpalanmış, satılmış bir kadınım. Bunun sonucunda işlenmiş bir cinayet ve heba edilmiş bir hayat bıraktım arkamda. Benim de bir hikayem var içi acı dolu, ıstırap ve isyan çığlıklarıyla taşan. Aynı Ayşeler, Fatmalar gibi…

Neredeyse yıllardır hiç yüzüm gülmedi benim. Oysaki geleceğime dönük öyle güzel hayallerim vardı ki. Okuyup öğretmen olacak, aynı benim gibi babasının okutmaya bile değer görmediği kız çocuklarının eğitimine katkı sağlamak için köy okullarında gönüllü çalışacaktım. Bir de beyaz gelinlik hayalim vardı. Âşık olacak, sevdiğim adamla evlenecek ve dünya tatlısı çocuklarım olacaktı. Evet, şimdi dünya tatlısı bir kızım var ama sevdiğim adamla mutlu evlilik hayalim asla gerçekleşmedi. Öğretmen olma hayallerim de öyle. Çünkü ilkokuldan sonra babam, “Kız kısmı okuyup da ne yapacakmış, otur anana yardım et, kardeşlerine bak, tarlada çalış,” diyerek okutmadı beni. Oysa okumayı öyle çok seviyordum ki. Elime geçen her kitabı, ev işlerinden fırsat bulduğum o kısacık anlarda bile bir köşeye çekilip okurdum. Okulumuzun bir Melek öğretmeni vardı. Adı gibi bir melekti o da. Beni de çok severdi. Hayallerimi bir tek o dinler, o inanır, okuma konusunda o şevklendirirdi. Kitap okumayı da o sevdirdi bana. Bütün kitaplarımı o alıp getirirdi. Babam okuldan aldıktan sonra da sık sık kaçar giderdim okula onu görmeye. “Benim güzel kızım gelmiş,” diye bana sarılır, yanlardan iki örgü yaptığım sarı saçlarımı okşardı. “Bak sana yeni kitaplar getirdim,” derken kimi zaman gözleri buğulanır, ağlamamak için zor tutardı kendini. Böylece iki yıl geçti. Sonra onun tayini çıkıp gitti. Günlerce ağladım arkasından. Benim için öğretmenden çok öteydi. Sırdaşım, dostum, ablam. Yeri geldiğinde de annemdi.  O da ağlayarak gitti. Giderken kulağıma, “Elif, hayallerinden asla vazgeçme kızım, okumaktan da,” dedi.

Memleketine tayini çıkıp gitmişti ama bana fırsat buldukça kitap göndermeye devam ediyordu. Onunla irtibatımız birkaç yıl devam etti.  Ara ara birbirimize mektup yazıyorduk. Mektuplarımda ona günlük gibi her yaptığımı anlatıyordum. Belki de biraz fazla abartmıştım. Çünkü bir süre sonra ondan gelen mektuplar azalmaya başladı. Sonra da tamamen kesildi. O zaman anladım ki gözden uzak olan gönülden de uzak oluyormuş. Sonra bir gün tesadüfen haberleri izlerken gördüm Melek öğretmenimi. Aslında hiç de benim düşündüğüm gibi değilmiş mektuplarımın kesilmesi. Yani beni terk etmemiş.  Geçirdiği bir trafik kazasında ağır yaralanmış, bir bacağını kaybetmiş ve iç organlarında hasar meydana gelmiş. Haberlerde Melek öğretmenin yaşam savaşını kaybettiğini öğrendim. Onun mücadelesi günlerce gündem olmasına rağmen benim ancak o gün haberim olmuştu. Şoka girmiştim duyduğum haberle. Beni bırakmamış, hastanede yaşam savaşı verdiği için yazamamıştı. Hatta seyrek yazdığı zamanlarda da hastanedeymiş. Bunun farkına varmak beni daha kötü yapmıştı. Günlerce yemeden içmeden kesilmiştim. Annem ve babam da televizyonda haberi duymuşlardı ama Melek öğretmenin benim açımdan önemini bilmedikleri için, içine çekildiğim bunalımın kaynağını anlamadılar. Hatta babamın anneme bağırarak, “Bu kızın nesi var Hatçe? Bana hiç normal gelmiyor,” dediğini duymuştum.

“Heç bilmiyom bey. Bana bir şey demiyor ki,” demişti annem de.

Birkaç ay sürmüştü bu ruh halim. Sonra Yavaş yavaş toparlanmaya başladım. Bunda yine kitaplarımın etkisi vardı. Bulduğum her fırsatta okumaya devam ediyordum. Aslında bu günlerin benim için yine iyi günler olduğunu babamın bir akşam eve gelip, “Bu kızı isteyen var verelim gitsin,” dediği gün anlamam uzun sürmedi. O gün hayatımın bir daha aydınlanmamak üzere kararacağından haberim yoktu.

Annemin cılız bir sesle, “Elif daha küçük, evlenme yaşında değil,” diye itirazına babamın, “  Ne küçüğü, memeleri belli olan kız küçük mü olur?” dediğini duyduğumda utancımdan kıpkırmızı kesilmiş, bir daha babamın yüzüne bakamamıştım. On dört yaşındaydım ve ergenliğe erdikçe vücudumda meydana gelen değişimin farkındaydım fakat böyle dikkat çektiğinin bilincinde değildim. Beni evlendirmeyi kafasına koymuş olan babama itiraz edecek gücü bile bulamadım kendimde. Çünkü o dönemde maddi olarak da sıkıntı içindeydik. Bu yüzden babamın gözü, benim evlenmemle birlikte gelecek olan parada ve bize verilecek olan dört tane inekteydi. Benden küçük beş kardeşim daha vardı ve üçü okuyordu. Evimizin geliri tarladan yılda bir kere elimize geçen toplu paraydı ve yıl boyunca onunla idare etmek zorundaydık. Gerçi boğazımız dışında pek bir masrafımız olmazdı. Kıyafetlerimizi iyice eskiyinceye kadar giyerdik. Küçükler de büyüklerin temiz kalan küçülmüşlerini giyerdi. Annemin elinden dikiş geldiği için genelde kızların kıyafetini o dikerdi. İki erkek kardeşime de çok ihtiyaç duyduklarında pazardan alınırdı kıyafet. Zorunlu olmadıkça para harcamazdık ama yine de yetmiyordu kazancımız. Bu yüzden babamın aklı eline geçecek olan paradaydı.  Açıkçası beni, alacağı yirmi bine ve dört ineğe satıyordu. Hem de yetmiş beş yaşında bir adama. Üstelik gelinlik bile giymeden. Buna bile gerek görmeden.

Kocam olacak adam daha önce iki evlilik yapmış. İlk karısını boşamış, ikincisi de ölmüş. İkisinden biri üvey olmak üzere altı çocuğu varmış. ikinci eşinin ilk kocasından olan üvey oğluyla birlikte yaşıyormuş. Çocuklar içinde en küçüğü o olmasına rağmen benden neredeyse on yaş kadar büyüktü. Diğer iki oğlu daha büyüktüler. Biri evliydi, diğeri ise eşinden boşanmıştı. Üç de kızı vardı. Kızların üçü de evliydi ve beni görünce resmen acıyarak bakmışlardı. Onların babalarının evliliğini onaylamadıklarını o bakışlardan anlamıştım.

Kaderin önüne geçilmediğini de evlendiğim gün çok acı bir şekilde anlayacaktım. Yaşayacağım karanlık gecelerimin ilki gerdek gecem olmuştu. Ben neyin ne olduğunu bile bilmezken evlendiğimiz gece odama kocamla birlikte üvey oğlu da girmişti. Ben onların yüzüne şaşkınca bakarken kocam olacak aşağılık adam, “Bu gece seninle Nihat birlikte olacak. Zorluk çıkarma ona,” dedi.

“Sen… Sen ne demek istiyorsun?” diye korkuyla sorduğumda,

“Merak etme ben de burada olacağım ve sizi seyredeceğim,” demişti. O anda sanki dünya başıma yıkılıyor sanmıştım. Bir anda bütün vücudumu ateş basmış, korkuyla titremeye başlamıştım.

“Allah’ım ne olur bana yardım et!” diye içimden çığlıklar atarken, pis bir şekilde sırıtarak Nihat’ın üzerime doğru geldiğini gördüm ve kaçmak için odanın kapısına hızla atıldım. Ama o benim saçıma asılıp beni geri çekince kaçma şansım olmadı.  Üstüne üstlük bir de hem kocam olacak sapıktan hem de üvey oğlundan dayak yedim. Bir o vurmuştu yüzüme bir diğeri.

“Orospu! uslu dursana!” diyordu sapık kocam. Bir yandan da “Nihat kadın kısmı dayaktan hoşlanır. Vur şuna. Az mı para verdik şu orospu için. Uslu durmayanın hakkı kötekdir,” diye bağırıyordu durmadan. Nihat artık nerdeyse beni kum torbası haline getirmişti. Ağzımdan kan tadı alıyordum. Hem ağzımın içi hem de burnum kanıyordu. O ise buna rağmen vurmaya devam ediyordu. Bir ara gözlerim kararır gibi oldu. Bayılmak üzereydim ama ben ölmek istiyordum. Üzerime çöken karanlığa daha fazla direnemedim.  Bir anda her yer kapkaranlık oldu.

Uyandığımda bütün vücudum dayanılmaz ağrılar içindeydi. Odamdaki yatakta tek başıma çıplak bir halde yatıyordum. Yatağın üzerinde yer yer kan damlaları vardı. Muhtemelen ağzımdan ve burnumdan damlamış olmalıydı. Yattığım yerden zorlukla doğrulmaya çalıştığımda altımda kalan kanı gördüm. Ayrıca vücudumun birçok yerinde de morluklar vardı.  Aklıma getirmek istemediğim kâbusumla yüz yüzeydim şimdi. Ben baygınken Nihat bedenime sahip olmuş yani bana tecavüz etmişti. Sapık kocam da muhtemelen bunu izlemiş olmalıydı. İçim, vücudumdaki ağrılardan daha çok yanmaya ve acımaya başlamıştı. Kendimi kaybedercesine hıçkırıklar içinde ağladım. Saatlerce, akşama kadar ağladım. Odamdan hiç çıkmadım. O evde kimsenin yüzünü görmek istemiyordum. Kocam olacak sapık geldi birkaç kez odaya. “Giyin de gel yanıma,” diyordu. Hiç duymazdan geldim. Yüzünü dahi görmeye tahammülüm yoktu çünkü. Ben gitmeyince o da üstelemedi. Belki de umursamadı. Sadece bir duş alıp giyindim. Zorlukla da olsa kanlı yatak çarşaflarını topladım.  Çünkü o kirli çarşafı gördükçe yaşadığım kâbus geliyordu aklıma ve kendimi bayılacak gibi hissediyordum. Bu odadan, bu evden ve içinde yaşayanlardan ölesiye nefret ediyordum. Yatak odam bile yeni evli birinin odası gibi değildi. Eski demir başlıklı bir karyola, iki yanında üzeri çiziklerle dolu, renkleri solmuş iki ahşap etajer ve yatağın tam karşısındaki duvar dibinde bir sandık vardı ve üzeri, katlanmış ve gelişigüzel yerleştirilmiş yorgan ve yastıklarla doluydu. Yatağın yan tarafında da yine yıpranmış, rengi soluk, bir kapısı kırık, eski bir gardrop vardı. Yerdeki halı bile kim bilir kaç yıllıktı. Kirden renkleri bile tam seçilmiyordu. Böyle bir odada sığıntı gibi hissediyordum kendimi ve bir gece daha geçirmeye tahammülüm yoktu. Bu evden kaçmalı ve gidebileceğim kadar uzaklara gitmeliydim Ama bunu nasıl yapacaktım, hiç bilmiyordum.

Akşam olduğunda kâbusum girdi yine odaya. Hem de bu sefer başka bir erkekle. Öyle yılışık ve pis bir sırıtması vardı ki,  tahammül edilir gibi değildi.

“Bugün de Hasan Abin bakacak tadına,” dedi yılışık bir şekilde. Yanındaki adam da sapık kocamın dul oğluydu ve kızarmış suratına yapıştırdığı arsız bir ifadeyle sırıtıyordu karşımda. O anda ölmek istedim. Nasıl bir ailenin içine düşmüştüm böyle? Bütün bunlara dayanmam mümkün değildi. O anda aklıma intihar etmek geldi. Bu sapık insanların içinde yaşayamazdım.

“Kendimi pis hissediyorum, önce bir temizleneyim,” dedim zaman kazanmak için.  Nasıl olduysa Nihat, “Git çabuk temizlen de gel,” dedi sert bir sesle emir verir gibi. Onların yanından zorlukla geçip banyoya gittim. Beynimin verdiği komuta bacaklarım güçlükle karşılık veriyordu çünkü. Sanki bütün vücudumdan gücüm vakumla emilmiş gibiydi. Elimi yüzümü yıkayıp biraz kendime gelmeye çalıştım. Sonra mutfağa yöneldim. Salondan geçerken kocam olacak adamı gördüm. Kanepeye uzanmış, horlayarak uyuyor, açık olan ağzından da salyaları akıyordu. Öyle derin uykudaydı ki dünya yıkılsa ruhu duymazdı.

Mutfağa da ilk kez giriyordum. O kadar pisti ki. Her tarafta bulaşık vardı.  Babaları ile beraber toplam üç erkek kalıyordu bu evde. Ahlakları gibi temizlik becerileri de zayıftı anlaşılan. Bu insanlarla aynı evde yaşamam mümkün değildi. Bu düşünceyle çekmeceleri karıştırmaya başladım. Neyse ki aradığımı bulmuş ve elime aldığım bıçakla biraz rahatlık hissetmiştim. Ya kendimi öldürecektim ya da bana hayatımın kâbusunu yaşatan bu insanları.

“Bırak elindeki bıçağı da gel yanıma.”

Nihat’ın buyurgan sesini duyduğum anda olduğum yerde korkuyla irkilmiştim. Niyetimi anlamasından korkuyordum. Bana doğru hızla yaklaşıp yüzüme sert bir tokat attı. Sonra da elimdeki bıçağı zor kullanarak almaya çalıştı. Bu arada sürekli ağza alınmayacak küfürler edip duruyor, anama babama sövüyordu. Artık niyetimi anladığından yana hiç şüphem yoktu. Ben yine de son bir gücümle elimdeki bıçağı savurmaya kalkmıştım. Onun ağzından küçük bir feryat koptuğunda isabet ettirdiğimi anlayınca rahatladım. Fakat bu rahatlık uzun sürmedi. Çünkü bıçak sadece kolunu sıyırıp geçmişti. Artık daha bir güçle bana saldırıyor, yere kapaklanan bedenimi öldüresiye tekmeliyordu. Yine bayılmıştım.

O gün, keşke ölseydim dediğim günlerim de böylece başlamış oluyordu. Onlara ya da kendime zarar vereceğimden şüphelendikleri için artık evde gözetim altında tutuluyordum. Evde mutlaka yaşlı kocam dışında büyük oğlunun çocuklarından biri daha kalıyor ve beni sürekli izliyordu. Adamın on altı ve on sekiz yaşlarında iki oğlu vardı ve nöbetleşe gelip bana gardiyanlık yapıyorlardı. Gündüz hep iş yapıyordum. Ama attığım her adım izleniyordu. Özellikle mutfakta çalıştığım zamanlar gardiyanımın soluğu hep ensemde oluyordu. Geceler ise yaşamaktan tiksindiğim anlarımdı.  Nihat ile Hasan sırayla geceyi benimle geçiriyorlardı. Onlara direndiğimde ise hemen dayak yiyordum. Böylece neredeyse bir aya yakın zaman geçmişti. Ben artık o evde yaşayan bir ölüydüm. Bedenim nefes alıyordu ama ruhum artık canlı değildi. Bütün yaşama isteğimi ve arzumu kaybetmiştim. Geleceğe dair hiçbir hayalim kalmamıştı. Zaten benim için gelecek diye bir şey yoktu artık.

Adamın kızları hiç eve gelmemişlerdi. Sanırım benim neler yaşadığım hakkında ya bilgileri ya da öngörüleri vardı. Zaten onlardan çok umutlu değildim.  Gelseler de acıma dolu bakışları dışında bana bir faydaları olacağını düşünmüyordum. Artık şundan emindim ki, kendim dışında kimsenin bana faydası olamazdı. Ailem bile beni aramıyordu. Bir gün annem gelmiş, beni eli yüzü mor ve şiş bir halde görünce elleriyle dizlerini döverek ağlamıştı. Tuhaf bir şekilde içimde hiçbir şey hissetmemiştim. Annemin ağlaması bile hiç etkilememişti beni. Sonuçta onların suçuydu yaşadıklarım. O gün anneme bir daha gelmemesini söyledim. Çünkü gelmesi ona da bana da zarar verecekti. Beni görmemesi dayanmasını kolaylaştırırdı.  Polise gideyim demişti annem. Kocasından dayak diyor diye şikâyet edecekti. Çünkü kocamdan şiddet gördüğümü sanıyordu. Diğerlerinden haberi yoktu. Bunu nasıl söylerdim ki? Bu durumda bir anlamı da yoktu şikâyet etmesinin. Sonuçta kocası döver de sever de  diyeceklerdi ben şikayetçi olmadığım takdirde. Ben şikâyet etsem de inkâr eder, bütün suçu bana yıkar, kendilerini masum gösterirlerdi.  Artık bir şekilde kaderime razı gibiydim. Yol beni nereye sürüklerse oraya gidecektim. Ama iyi bir yere götürmeyeceğini de biliyordum.

Birgün kardeşlerin küçüğü başımda muhafızlık yaparken mutfakta yemek pişiriyordum. Çocuğun cep telefonu çalınca dikkatini ona vermek zorunda kaldı. Bu fırsattan istifade edip çekmeceden ekmek bıçağını kaptığım gibi eteğimin lastiğinin altına sıkıştırdım. Bluzumu da üstüne çektim. Akşama kadar da şüphe çekecek bir davranış içinde bulunmadım. Akşam Nihat eve gelince küçük oğlan kendi evine gitti. Nihat yalnızdı. Demek ki o gece ona ait olacaktım. Babasıyla ikisi hazırladığım yemeği yediler. Sonra kocam kanepeye uzanmış bir halde televizyon seyrederken yine uyuklamaya başladı. Bulaşıkları yıkayıp mutfaktaki işimi bitirdikten sonra Nihat yanıma geldi ve başıyla yatak odasını işaret etti. Şüphe çekmemek için yine her zamanki gibi sessizce boyun eğdim. Artık sessiz durmak konusunda tecrübe kazanmıştım yediğim onca dayaktan sonra.

İşte o gece esaretimin bittiği ama diğerinin başladığı gün oldu. Nihat hayvanca güdüleriyle bana saldırmadan önce arkası dönük bir halde üzerini çıkarırken, hemen bıçağı eteğimin lastiğinden çektiğim gibi sırtına sapladım. Böyle bir saldırı beklemediği için gafil avlanmıştı. Ben ise hızımı alamamıştım. Öyle nefret doluydum ki bıçağı çıkarıp tekrar tekrar sapladım. Hem hıçkırıyor hem de bıçaklıyordum. Resmen kriz geçiriyordum. Sonra kendimi kaybetmiş bir halde salona koştum. Oğlunun çığlıklarını bile duymamış ve hâlâ horul horul uyayan adama nefretle baktım ve bu sefer de bıçağı onun göğsüne sapladım. Ne olduğunu anlayamadan bir anda gözlerini açtı ve acıyla bağırırken ağzından çıkan son kelime,” Orospu!” oldu. Ölürken bile bana küfrediyordu. Bu beni daha da sinirlendirdi. Aynı oğlu gibi ona da defalarca bıçağı sapladım.  Bir süre sonra yorulmuş ve sakinleşmiştim. Üstüm, başım, elim, yüzüm hep onların pis kanlarıyla kaplanmıştı. İğrenmiştim bu halimden. Hemen banyoya gidip duş aldım ve üzerime temiz kıyafetler giydim. Bu sırada evdeki gürültüyü komşular duymuş olmalı ki kapı hızlı hızlı vuruluyordu. Hiç oralı olmadım ve telefonumu elime alıp polisi arayarak kendimi ihbar ettim.

Mahkemede hâkim planlayarak adam öldürme suçundan önce müebbet verdi sonra ise tahrik indirimiyle onu yirmi dört yıla çevirdi.

Artık mahkumiyetimin üç yılı geride kalmıştı ama acılarım burada da bitmemişti. Benim için önemi yoktu yaşadıklarımın ama kızım Asya için buradaki şartlar çok kötüydü. Gerçek dünyayı hiç görmemiş kızımın bu dört duvar arasında büyümesi içimi çok acıtıyordu.

Mahkemem bitip cezaevine girdiğimin haftasına öğrenmiştim hamile olduğumu.  Zaten her şey çabuk sonuçlanmış kısa sürede tutuklanmıştım. Hamile olduğumu öğrendiğimde başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. İstememiştim hiç bu çocuğu. İlk düşüncem aldırmak oldu. Çünkü bir aşk meyvesi değildi o. Ahlaksızca bir tatminin ürünüydü ve babasının kim olduğu da belli değildi. Gerçi babasının Nihat ya da Hasan olması önemli değildi. Önemli olan ahlak yoksunu bu insanların dölü olmasıydı. Bu yüzden ilk başlarda içimde filizlenmeye başlayan bu varlıktan nefret bile etmiştim. Allah’tan koğuş arkadaşlarım içinde aklı başında birkaç kişi vardı da beni ikna ettiler aldırmamam konusunda. Onun masum bir yavru olduğunu ve benim de bir parçam olduğunu söyleyerek içimdeki olumsuz duygulardan kurtulmama yardımcı oldular. Doğumdan sonra da yardımlarını çok gördüm. Koğuşta altı kişiydik. Üçü ile güzel anlaşıyordum ama diğer ikisi her şeyi sorun ediyorlardı. Bebeğim doğduktan sonra ağlaması bile sorun oldu. Param yoktu, bu yüzden ihtiyaçlarını bile karşılayamıyordum. Ailem katil olduğumu öğrenince beni reddetmişti. Ne gelenim vardı ne de gidenim. Bu yüzden maddi hiçbir gelirim yoktu. Çocuğuma da bakacak durumda değildim.  Allah’tan gardiyanlardan Fatma abla çok iyi bir insandı. Onun çok yardımını ve desteğini gördüm. Bana cezaevinde günlük yevmiye ile çalışacağım bir iş buldu. Ücreti az da olsa en azından kızım Asya’nın mama ve bez parasını karşılayabiliyordum. Ben çalışırken koğuştaki arkadaşlarım da kızıma bakıyorlardı.

Bir gün Fatma abla beni yanına çağırdı. Kız kardeşinin çocuğu olmadığını bunun için her türlü tedaviyi denediklerini ama başarılı olamadıklarını, eğer istersem Asya’yı evlat edinebileceklerini söyledi. Duyduklarım karşısında bütün vücudum buz tutmuşçasına donup kalmıştı. Ben koklamaya dahi kıyamadığım yavrumu bir başkasına nasıl verecektim? Şiddetle karşı çıktım bu isteğine, kabul etmedim. Fatma abla bozulduysa da bir şey demedi.

Üçüncü yılımın sonunda artık bunu ben istemeye başlamıştım. İki yaşındaki yavrumun cezaevinde güneşi görmeden, sokakta koşup oynayamadan büyüyor olması içimi çok acıtıyordu. Koğuş içinde de kimi zaman sorun çıkıyordu. Asya’mı sevip kollayan kardeş kadar yakın üç dostum vardı ama diğer ikisi için aynı şeyi söyleyemezdim. Çocuğun her hareketi resmen onlara batıyordu. Bu yüzden artık çocuğumun güvenliğinden de endişe eder olmuştum.

Bu arada serbest saatlerimizi geçirdiğimiz bahçe izinlerimizde yeni mâhkumlardan biriyle tanıştım. O da genç bir kadındı. Komşusunu öldürmekten içeri girmişti. Ona göre suçsuzmuş da suçu ona atmışlardı. Ağlayarak hikâyesini anlattığında üzüntüyle dinlemiştim onu. Ama suçu ona nasıl attıklarına dair şüphe de duymamış değildim. Kavga ettiği komşusu bu kadının çocuğunu dövmüş, bu da adamın kafasına taş atmış. Kafası kanamış ama gördüğünde yaşıyormuş. Ertesi günü adamın ölüm haberini almış sonra da kapısına polis dayanmış. Böylece tutuklanmış. Bana çok inandırıcı gelmemişti ama mecburen inanmış gibi yaptım. Suçsuz olsaydı mahkemede aklanacağını biliyordum çünkü. Bu arada kadın oturduğu mahalleden bahsedince irkildim. Çünkü kocamın evine yakın oturuyordu.  Fakat kadına kendimle ilgili bir şey anlatmadım. Cezaevinde öğrendiğim bir şey varsa o da kimseye güvenmemekti.

Asya ile ilgili düşüncelerimi Fatma ablaya açtığımda onun yine anlayışla beni dinlediğini görünce daha önceki teklifinin geçerli olup olmadığını sordum. Kardeşinin henüz evlat edinmediğini öğrendiğimde de çok rahatladım. Teklifleri hâlâ geçerliydi ama sadece tek bir şartları vardı. Çocuğumu bir daha göremeyecektim. Çünkü onlar kendi evlatları gibi yetiştirmek istiyorlardı. Bu kabul edilmesi çok ağır bir şarttı. Ama içim acıya acıya kabul etmek zorunda kaldım. Yeter ki kızım mutlu bir aile ortamı içinde büyüsün, korunsun istiyordum. En azından onun bir geleceği olsun, hayallerine ulaşsın istiyordum. Teklifini kabul edince kısa sürede işlemler başlatıldı ve ben yavrumu yıllardır evlat hasretiyle yanıp tutuşan bu aileye verdim.

Çok kısa bir süre içinde de çok isabetli bir karar verdiğimi anlayacaktım.

Asya’mı gönderdikten birkaç gün sonra bahçe iznindeyken yine karşılaştım komşusunu öldüren genç kadınla.  Bana doğru hızla yürüdüğünü görünce gülümseyerek ona doğru yaklaşmamla karnımda derin bir acı hissetmem bir oldu. Ne olduğunu anlamadan bir kaç kere daha hissettim aynı acıyı. Attığım çığlıklar yüzünden bahçedeki diğer kadınlar hemen etrafımızı çevirdiler. Kadını tutup benden uzaklaştıklarında gördüm elindeki tornavidayı. Öfkeyle ve kinle bakıyordu.

“Hasan’ın selamı var sana,” dedi gülerek. “Babasıyla kardeşinin kanını yerde bırakacağını sanmıyordun değil mi?” diye aynı pişkin gülümsemesiyle konuşmasına devam ediyordu. Ben ise aldığım yaradan dolayı yere yıkılmış, sadece boş gözlerle bakıyordum çevreme. Hasan’ı o günden sonra hiç aklıma bile getirmemiştim. Onların hepsini o gün hayatımdan çıkarmıştım çünkü. Benden intikam almak isteyeceği ve bunun için adam öldürerek bir kadını hapse göndereceği aklımın bir köşesinden bile geçmezdi. Şimdi artık tek endişem kızımın peşine düşmeleri olurdu. Yanıma yardım için gelen gardiyanlar içinde Fatma ablayı gördüğümde onu iyice kendime çekip, “Kızımın benimle bağını bulamasınlar. Yoksa onun da peşine düşerler. Lütfen abla kızımı koru,” diye adeta yalvardım.

“Merak etme Asya bize emanet. Ona hiçbir şey olmayacak,” dedi bana güven vererek.

O anda iyi ki kızımı vermişim. Belki de onun hayatını kurtardım böylece, diye düşünerek rahatladım. Yaramın ağır olduğunun farkındaydım. Hayatımın sonuna geldiğimi hissederken gözüm kapanmadan önce, sadece kızımı düşündüm ve onun hayallerine kavuşmasını diledim.

 

Öykü: Pazartesi Çıkmazı

İkinci katın merdivenlerinden aşağı inerken, bir şey unuttuğumu hissettiğim için duraksadım. Dördüncü yılını dolduran, bileklerinde küçük sıyrıkları olan yeşil montumun ceplerini yoklamaya başladım. Cüzdan, cep telefonu ve kalem… Hepsi buradalar fakat ucunda küçük maskotu olan anahtarım yok. Anahtarı almadan kapıyı çektim ve bu şimdi aklıma geliyor. Gövdemden başıma doğru olan sıcaklık hissi tüm vücudumu sardı. Mevsim kış olmasına rağmen, yazın gölgede kırk derecede gibiyim. Bu problemimi iş dönüşü mü halletsem, şu anda mı diye bütün olasılıkları düşündükten sonra, elime cep telefonumu alarak bir çilingir çağırmaya karar verdim. Çilingirin gelmesi en erken on beş dakikayı bulacağı için, dördüncü kattaki daireme çıkıp cüzdanımdan kullanmadığım bir kartla kapıyı açmaya çalıştım. En sonunda kırık bir kartla apartmanın önünde otururken buldum kendimi. Uğraşlarımın sonuç vermeyeceğini bildiğimden, ilk önce çilingiri aramakla iyi yapmıştım.

Yaşar Abi, bizim apartmanın kapıcısı, bir taraftan apartmanın önünü süpürürken bir taraftan da şarkı söylüyordu. Şarkı söylerken düşüncelere dalmış olacak ki, şarkının aynı yerlerini yineleyip duruyordu. “Kendim ettim kendim buldum. Gül gibi sararıp soldum. Eyvah, eyvah, eyyy…” Aklı kim bilir neredeydi? Çocukların okul masrafı, ev kirası, elektrik, su, eve giden ekstra masraflar sanki etrafında bir çember oluşturmuşlar, oradan çıkmasına geçit vermiyorlardı. Bu sırada birinci kattaki yaşlı teyze, elinde leyleğin gagasını andıran plastikten yapılmış sürahiyle balkondaki çiçeklerini suluyordu. Birden kendi kendine konuşmaya başladı, “Bu sene de açmadın. Kızayım mı şimdi sana? Bak, etrafındakilerin hepsi açtı. Bir tek sen açmadın…” Demek ki kendi kendine konuşmuyormuş. Açmayan bir çiçeğe ne kadar kızılabilirse, kızdıktan sonra içeriye girdi. Bu sırada beklediğim çilingir geldi. Acelem olduğunu, işe geç kalacağımı, biraz hızlı olması gerektiğini söyledim. Dördüncü kata asansörle çıktıktan sonra iki dakika bile sürmeden kapıyı açtı. Vestiyerde unuttuğum anahtarı yeşil montuma atıp kapıyı çekmek üzereydim ki, banyonun ışıklarının açık kaldığını fark ettim. Yeterince zaman kaybetmiştim. Ayakkabılarımı çıkarıp banyonun ışığını kapatmaya gidemezdim, kapıyı hızlıca çekip çıktım. Çilingir bu emeğinin karşılığında elli lira istedi. Cüzdanımda da altmış lira vardı, elli lirayı elim titreyerek çilingire verdim, on lira da bana kaldı. Saygı duyuyorum yaptığı zanaata ama iki dakikaya elli lira vermek, boğazımda kalmış olan son tükürüğü yutkunmama sebep oldu. Bugün işe gidebilirsem çilingire çalışacağım. Bu durumda eski çözüm metotları işe yarayabilir; paspas altına yahut kapı üstüne yedek anahtar bırakmakta fayda var…

Bugünün iyi bir gün olmadığına karar verdim. Otobüse yetişme çabasıyla koşturarak durağa varmak isterken, köşeden çıkan kırmızı bisikletli, sekiz-dokuz yaşlarında bir çocukla çarpıştım. Çocuk yere düşünce dizini tutarak, feryat figan ağlamaya başladı. Ben ise bir süre onu sakinleştirmeye çalıştım. Ben konuştukça o daha çok ağladı, çabalarım sonuç vermiyordu. Dizinin kanı pantolonuna çıkmıştı, bunu görünce daha da fazla bağırdı ve ağladı. Onu sakinleştiremeyeceğimi anlayınca ve de otobüsün geldiğini görünce durağa doğru koşturdum. Otobüse binen sonuncu kişi olmak, otobüste ayakta gitmekten daha kötü bir durumdu. Otobüs tıklım tıklım doluydu, nefes alacak hava kalmamıştı. İçerinin ağır havasını ben de solumaya başlamıştım. Bir sonraki durakta inenlere yol vermek adına inip tekrar bindim. Bir sonraki durakta yine aynı şekilde; önce ben indim sonra gerçekten inecek olanlar indi ve ben daha inecek olanı beklerken, otobüs hareket etti. Arkasından koşmaya başladım. Bir taraftan da, “Dur, bekle,” diye bağırıyordum fakat beni fark etmeden gaza basıp gitti, arkasından bakakaldım.

Şu anda işbaşı yapmam gerekirken, bu soğuk havada bir sonraki otobüsün gelmesini bekliyorum. Duraktaki banka oturmuş etrafı izlerken bazı tıkırtılar duydum. Nereden geldiğini öğrenmek için sağa sola bakındım ve bankın altında ters dönmüş bir kaplumbağa gördüm. Tüm gayretiyle çırpınıyordu fakat böyle çırpınmanın ona bir sonuç getirmeyeceğini anlayamazdı. Oldum olası kaplumbağa, kurbağa gibi sürüngen hayvanlardan, hatta insanlara zarar vermeyen süleymancıktan bile korkmuşumdur. Bu hayvancağızı nasıl ters döndüreceğimi düşünürken otobüs geldi ve binmek zorunda kaldım.

İkinci kez bindiğim otobüs, ilkine göre daha boştu. Yine ayaktaydım ama çok kalabalık değildi. İşe tam bir saat sekiz dakika geç kalmıştım. Bankanın genel müdürü beni görmek istemişti. Genel müdürün odasından içeri girdiğimde, bir telefon görüşmesi yapıyordu. Geldiğimi görünce eliyle otur işareti yaptı ve ben de oturmak için masanın solundaki ikinci koltuğu seçtim. Ne kadar uzak oturursam iyiydi. Telefon görüşmesi bittiğinde neden geç kaldığımı sordu. Sabahtan beri başıma gelen talihsizliklerden bahsettim. Yüz ifadesi anlattıklarıma pek inanmamış gibi duruyordu. Elindeki telefonu alarak, “Buna telefon denir, haberleşmek için kullanılır. Neden haber vermediniz?” diye sordu. Aklıma gelmediğini söylemem yine onu tatmin etmemiş olacak ki, bugünü maaşımdan keseceğini, istersem yarın işbaşı yapabileceğimi söyledi. Ben ise çareyi “Anlıyorum,” diyerek odadan çıkmakta buldum. Çilingirin parasını bile çıkartamadığım için, bankadan çıkana kadar kendime kızdım.

Bugünüm boşalmıştı. Nereye gideceğimi bilmeden yürüdüm. Bu olay beni epey yıpratmıştı. Soğuk havaya dayanamayıp damarlanan ya da sonbaharda sararan yapraklar gibiydim, dökülüyordum. İnsanların gittiği yönü takip ederek, önüme çıkan üç katlı bir alışveriş merkezine girdim. Zemin katta birkaç farklı stant vardı; kitap, oyuncak ve makyaj stantları. Giriş olduğu için iki tane de mağaza vardı. Bir çocuk, yerde olanca gücüyle debeleniyordu. Annesi ise hemen yanı başında hiç tepki vermeden oturmuş, yerde kıvranan çocuğunu izliyordu. Bu yüzden de, tıpkı benim baktığım gibi insanların bakışlarına maruz kalıyordu. Bir sonraki kata çıktığımda giyim mağazaları oldukça fazlaydı. Kendime bir şey almayalı uzun zaman olduğu aklıma geldi. İnsanlar ise kendilerinden geçmiş bir şekilde iki-üç tane hayatları varmış gibi alışveriş yapıyordu. Üst katta market ve çocuklar için oyun alanları, en üst katta restoranlar ile bir tane sinema vardı. Restoranları görünce sabahtan beri bir şey yemediğim aklıma geldi. Cebimdeki on lira ile bir mercimek çorbası içebildim. Yine insanlar iki-üç kişilik yemek yiyorlar. Kimisi vücudunda israf, kimisi tabağında israf yapıyor.

Alışveriş merkezinden çıktığımda akşam olmuş. Zamanın saçı olsa çeksem saçından ya da kolu olsa tutsam kolundan oturtsam ama ikisi de yok işte. Geçen zamanı tutamıyorum. Ancak evin yolunu tutabiliyorum. Eve varmadan önce biraz parkta oturup dinlenme gereği hissettim. Soğuk hava yüzüme çarptıkça, uyuyan hücrelerim ayıldı. Eve girdiğimde kötü bir koku vardı, dünden kalan mutfaktaki çöpü, kapıcının alması için kapının önüne çıkartmayı unutmuşum. Hemen mutfağa girip çöpün ağzını bağladım, kapının önüne koydum. Televizyonun kumandasını kanepenin üzerinden alıp açtım. Bir tartışma programı var. Tartışan iki erkek beyefendi tartışmanın dozunu aşmış olacak ki, bayan sunucu ikide bir araya girip, “İsterseniz sesimizi daha fazla yükseltmeyelim,” diye uyarılarda bulundu. Sunucunun ikazına aldırış etmeyen beyefendileri susturmak ancak bir reklamla mümkün oldu. Taraflar, reklamdan sonra gözüme biraz sakinleşmiş göründü. İzlemeye devam ettim. İzledikçe uyku bastırdı ve gözlerim kapandı. Gözlerimi açtığımda, saat gecenin üçüydü. Cep telefonumun saatini normalde yedi buçuğa kurarken, yaşadığım günün etkisiyle bu kez yediye kurup yattım.

Alarm çalmadan gözlerimi açtım ve hemen saate baktım; saatin yedi olmasına daha on dakika vardı. Telefona dokunarak, “Alarm, kalk hadi sabah oldu,” dedim. Sabah sabah eşi benzeri bulunmayan espriler yapabiliyordum. Bu on dakikalık süreyi de yatakta sağa sola dönerek geçirdim. Lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım. Sabah kahvaltı yapma gibi bir alışkanlığım olmadığından, kapıyı çekip çıktım. Yukarı çıkarken asansörü tercih ettiğimden dolayı, merdivenlerden inerken dünkü hissin aynısını yine ikinci katın merdivenlerinde yaşadım. Unutmuşluğun verdiği o hisle ceplerimi yokladım; küçük maskotu olan anahtarım yine yok… İnsan aynı hatayı üst üste yapar mı hiç? Üstelik cüzdanımda para da kalmadı. Buna rağmen cüzdanıma açıp bakma ihtiyacı hissettim. Şaşılacak şey doğrusu, altmış lira para cüzdanımdan bana göz kırpıyor… Dün elli lirayı çilingire verip kalan on lirayla da mercimek çorbası içtim. Bankamatikten falan da para çekmedim. Bugün altmış lira param cüzdanımda yine duruyor. Hayretler içerisinde dünkü çilingiri tekrar aradım, “Abi, ben yine anahtarı almadan kapıyı çektim, sen dünkü adrese yine geliversen,” dedim. Adam sanki beni hatırlamamış gibi, “Hangi adres? Adresi alabilir miyim?” diye sordu. Ben de daha fazla üstelemeden adresi verdim. Sonuçta insanların günlük kaygılarla kafası meşgul oluyor, hatırlayamaması normal. Dünkü tecrübeme dayanarak kartla falan uğraşmadım. Direkt apartmanın önüne çıktım. Yaşar Abi, bir taraftan apartmanın önünü süpürürken bir taraftan da şarkı söylüyor, “Kendim ettim kendim buldum. Gül gibi sararıp soldum. Eyvah, eyvah, eyyy…”  Şarkı söylerken yine düşüncelere dalmış. Hatta aynı şarkıyı söyleyip, şarkının aynı yerini yineleyip, aynı yeri süpürüyordu. Tıpkı dünkü gibi… Acaba her gün bu saatlerde aynı şeyi mi yapıyordu? Ben Yaşar Abiyi izlerken, birinci kattaki yaşlı teyze elinde yine aynı sürahiyle balkondaki çiçeklerini sulamaya başladı ve çiçekleriyle yine aynı konuşmayı yaptı. “Bu sene de açmadın. Kızayım mı şimdi sana? Bak etrafındakilerin hepsi açtı. Bir tek sen açmadın…” Bu yaşlı kadın niye her gün aynı konuşmayı yapıyordu? Ya ben dejavu yaşıyordum, ya da bu yaşlı teyzede bu çiçeğe kızmak alışkanlık olmuştu. Ben bunları düşünürken çilingir geldi. Bugün de anahtarı içerde unuttuğumu, tekrar nasıl böyle bir hata yaptığımı anlayamadığımı söyledim ama adamın söylediklerime anlam veremediği yüz ifadesinden okunuyordu. Beni ilk defa görüyor gibiydi, sanki hiç karşılaşmamıştık. İki dakika bile sürmeden kapıyı açtı. Ben de vestiyerdeki anahtarımı alırken banyonun ışığının açık kaldığını fark ettim, yine kapatmadan kapıyı çekip çıktım. Çilingir yine elli lira istedi ve altmış lira olan paramın elli lirasını verdim.

Otobüse yetişmek isterken, köşeden çıkan kırmızı bisikletli çocukla yine çarpıştım. Çocuk yine olanca gücüyle ağlamaya başladı. Benim konuşmalarım yine sonuç vermedi ve gelen otobüsü gördüğüm gibi durağa koşturdum. Otobüs yine hınca hınç doluydu. Sanki bu yüzleri ikinci kez görüyordum. İnenlere yol vermek adına inip bindim. Bir sonraki durakta tekrar inip binecekken otobüs hareket etti. Arkasından ne kadar bağırıp koştursam da otobüs gaza basıp gitti. Durakta otobüsün gelmesini beklerken tıkırtılar duydum. Bu kez direkt bankın altına baktım ve ne göreyim? Ters dönmüş bir kaplumbağa. Kaplumbağanın sonuç vermeyecek olan hareketlerini izlerken otobüs geldi ve ben otobüse bindim. İşe yine geç kalmıştım. Konuşurken ağzından tükürükler saçan genel müdür, bu kez beni işten atacaktı. Genel müdürün odasının kapısını iki kez çaldıktan sonra odaya girdim, telefon görüşmesi yaptığı için eliyle otur işareti yaptı. Ağzından çıkan tükürüklerin yüzüme isabet etmemesi adına ikinci koltuğu seçtim. Telefon görüşmesi bittiğinde neden geç kaldığımı sordu. Dünkü yaşanan talihsizliklerin aynısının bugün de başıma geldiğinden bahsettim. Bu kez yüz ifadesi anlattıklarıma pek inanmamış gibi değil de, “Bu ne saçmalıyor?” der gibi duruyordu. “Hep dünden bahsediyorsunuz, pazar gününüzün nasıl geçtiği beni ve bankamızı ilgilendirmez. Haftanın ilk iş gününde geç kalmak da ne demek oluyor? Buna telefon denir. Haberleşmek için kullanılır. Neden haber vermediniz?” diye sordu. Ben ise bir gafletle, “Müdürüm bugün günlerden pazartesi mi?” diye sorma cesaretini gösterdim. O ise daha da sinirlenerek, “Bir de bugün günlerden pazartesi mi diye soruyor! Daha hangi gün olduğundan haberi yok, biz de böylelerine bankayı emanet ediyoruz,” diye esip gürledi. Ne vardı bu kadar kızacak? Alt tarafı bugünün hangi gün olduğunu sormuştum. Bu kadar sinir iyi değildi, insanın sağlığına zararlıydı. İşe geç kalmak değil de, sırf şu adamla yüz yüze gelmek beni geriyordu.

Sahi bugün günlerden neydi? Yolda birisini durdurup bugünün hangi gün olduğunu sordum. Beklemediği anda yumruk yiyen boksör gibi yüzüme baktı ve “Pazartesi,’ dedi. Bu kez ben yumruk yemiş gibiydim. Daha dün pazartesiydi, bugün nasıl oluyor da pazartesi oluyordu? Hemen akıllı telefonumu çıkarıp bugünün tarihine baktım; dünün tarihiydi, yani pazartesiydi. İnanılmaz bir şeydi bu! Dün nasıl oluyor da hiç yaşanmamış gibi oluyordu? Rüya falan değildi, yaşadıklarım bugünün aynısıydı. Dünkü gittiğim alışveriş merkezine gittim. Aynı çocuk olanca gücüyle aynı yerde debeleniyordu. Annesi de onu izliyordu. Sonuncu kata kadar çıkıp indim. Hiçbir yerde oyalanmadan evin yolunu tuttum. Televizyonu açtım. Dün tarihli haberleri izledim. Sonra dünkü izlediğim program başladı. İki erkek beyefendi yine programın konuklarıydı. Tartışmaya başladılar. Bayan sunucu ikide bir araya girip uyardı. Aklıma birden dün attığım çöp geldi. Mutfağa girip baktığımda çöp sanki hiç atılmamış gibi yerinde duruyordu. Tüm bu şaşkınlıklar beni yormuştu, olanları tekrar zihnimden geçirdim ama değişen bir şey yoktu. Kesin deliriyordum, bu hayat bana yavaş yavaş kafayı yediriyordu ya da ben bir süper kahraman falandım da, bugüne kadar haberim yoktu. Soğuk bir duşa girip kendime gelmek istedim ama o da kâr etmedi. Bu kez de bir esrime hali almış başını gidiyor, gözyaşlarıma engel olamıyordum. Güç toplamak isteyen bir duvar örücüsünün deliksiz hafta sonu uykusuna yattığı gibi, ben de pazar uykusuna yatıyorum.

Uyuyup uyanınca geçecek hissiyle yataktan fırladım.  Odanın penceresini açıp kendime gelmeye çalıştım. Lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım. Elbise dolabını açtım, özensizce bir şeyler seçip giydim ve kapıyı çekip çıktım. Merdivenlerden inerken ikinci katta yine anahtarı unuttuğum aklıma geldi ve bu kez sanki başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Kendime söylene söylene, nasıl bunu yaptığıma şaşırdım. Bu kez çilingir falan çağırmadan apartmanın önüne indim. Cüzdanımı çıkarıp baktığımda altmış liranın durduğunu gördüm. Yaşar Abi yine apartmanın önünü süpürüyor ve yine o şarkı, “Kendim ettim kendim buldum. Gül gibi sararıp soldum. Eyvah, eyvah, eyyy…” Sonra birinci kattaki yaşlı teyze, yine aynı konuşmalar… Koşturmaya başladım. Köşede yine aynı çocukla çarpıştım. Otobüse yetiştim yine aynı insanlar… Sonra ikinci durakta bankın altında kaplumbağa var mı diye baktım, hâlâ orada. Bir sonraki otobüse binip bankaya gittim. Direkt genel müdürün odasına çıktım. Kapıyı çalıp içeri girdiğimde yine aynı tavrı vardı. Telefon görüşmesi bittiğinde yine aynı azarlamayla karşılaştım. Ama ben bunları yaşamıştım zaten. Oradan çıkıp alışveriş merkezine gittim, yine debelenen çocukla annesi. Telefona baktım; pazartesi günü. Alışveriş merkezinde birisini durdurup sordum. Cevap, “Pazartesi.” Eve gidip pazartesi günkü haberleri izledim. Sonra o tartışan iki erkek. Kronik hale gelen bir pazartesi ya da kapana sıkışmış bir fare ya da delirmek üzere olan ben. Ertesi sabah direkt telefondan ve televizyondan tarihe baktım. Tarih pazartesinin tarihi… Nasıl oluyor da aynı günü defalarca yaşayabiliyorum? Bu kez evden çıkarken anahtarı unutmadan çıktım. Kapıcı aynı yerindeydi sonra yaşlı teyzeyi balkona çıkarken gördüm ve yürümeye devam ettim. Bu kez, yürürken kafasının üzerinde meyveler taşıyan Afrikalı bir kadın kadar dikkatliydim. Köşeden çıkan kırmızı bisikletli çocukla çarpışmadan durağa gittim. Tam otobüse binecekken kendi kendime, “Ben niye işe gidiyorum ki?” dedim. Ya da bankaya gidip şu genel müdürü görmeliydim. Genel müdürün odasında bilmiyorum kaçıncı kez aynı azarı yerken bir dakika deyip konuşmasını yarıda kestim, “Şimdi yüzüme bakın, iyi bakın,” dedim ve hemen bir nanik işareti yapıp dil çıkardım. Madem pazartesiden çıkamıyorum, madem yarın yine bugün, bunu yapmamın da bir sakıncası yok bence… Şu güvenliği severim, sağ olsun beni kapı önüne kadar geçirdi. Lüks bir restorana gidip menüdeki en pahalı şeyleri söyledim, masayı donattım. Sonra da azar azar hepsinden afiyetle yedim. Nasıl olsa yarın hiç harcamamış gibi olacaktım. Param vardı, yemek de yemiştim ama mutlu değildim. Yine düşünceler silsilesiyle fikirler girdabının içine girmiş, bilinmezlik çemberinde patinaj çekiyordum. Benden üstün bir güç beni mi yönetiyordu? Ya da uzaylılar falan mı kaçırdı beni? Oynadığım oyunlardan birisinin içine hapsoldum… Yahut bir simülasyonun içindeyim… Neredeyim ben? Ne yapıyorum? İyi değilim ben… Nasıl iyi olayım? Sokağın ortasına oturup ağıt yakmaya başladım, “Bugün kalktım pazartesiii, yarın yine pazartesiii, ondan sonraki gün pazartesiii, zaten dün de pazartesiydiii, hep pazartesiii… Napıcam ben şimdiii, pazartesiii…”

Ağlamaktan gözlerimin şiştiğini, başımın dayanılmaz bir şekilde ağrıdığını hissedebiliyorum. Bir karınca sürüsü kafamın derisini aynı anda ısırmış gibi uyuştuğunu, seslerin uğultu şeklinde kulağıma gelip kulak kepçemde bir-iki tur atıp geri çıktığını ve ancak etrafıma toplanan kalabalığı bir müddet sonra fark edebildiğimi söyleyebilirim. Herkes bana deliymişim gibi bakıyor ve bunda da haksız sayılmazlar. Ama kalabalığın içinden bir kadın bana doğru geliyor sanki sıcacık ellerini alnıma koyarak ve belli belirsiz fısıldayarak, “Durakta bekleyen diğer iki yolcuyu kaybettik,” diyor.

Başka bir ses şöyle diyor, yine aynı kesik kesik cümlelerle: “Hızlı ve Öfkeli’yi aratmayan kaza anı gibiydi güvenlik kamerası görüntüleri, iyi mücadele ediyor.”

Burnuma keskin, aynı zamanda da mide bulandırıcı o hastane kokusu ve kulaklarıma, kalabalığın arkasına saklanmış gibi yapan ve ortaya çıkıveren o bip bip bip sesi misafir olarak geliyor.

Gözlerimi hafif aralıyorum ve ilk gördüğüm şey, yoğun bakım ünitesinin kapısı oluyor. Hayatla ölüm arasındaki o kapıya bakarken göz kapaklarım ağırlaşıyor ve derin bir uykuya dalmadan önce şu cümleleri işitiyorum: “Bugün on üçüncü günü, günlerden pazartesi…”

Öykü: Acemi Hırsız

Şık bir takım elbise giymiş sinekkaydı tıraşlı oldukça ciddi bir adam odaya girince tam karşı duvar dibinde sıralanmış sandalyelerde oturan yaklaşık on kişilik topluluk heyecanla kımıldandı. Adam oturan insanların suratlarına bile bakmadan iki isim söyledi ardından da tekdüze bir sesle mırıldandı.

“İsmi okunanlar lütfen benimle gelsin. Üzgünüm ama diğerleri gidebilirler.”

Kalabalık ayaklanarak yavaşça dağılırken esmer, iriyarı, dört köşe suratlı genç bir adam yerinden hiç kımıldamadı. İsmi okunmamıştı. Demek ki bu iş yerine de kabul edilmemişti. Nedenini çok iyi biliyordu.

Dayanamadı. Yanındaki iki kişiyle çıkışa ilerleyen takım elbiseli adama iki adımda yetişerek adamın omzuna dokundu. Şaşkınca dönen adam nedenini öğrenmek için bekledi.

Dört köşe suratlı genç adam önce cesaretini toplamak için yutkundu sonra çekingen bir sesle meramını dile getirdi.

“Şey, af edersiniz. Benim adım Gazi, Gazi Kodaman. Mehmet Akbıyık’ın referansı ile gelmiştim ama. Bana işin tamam demişti.”

“Güvenlik için miydi?”

Gazi hevesle söylendi. “Evet.”

Adam elindeki kâğıda baktı bir süre. Sonra üzgün yüzünü Gazi’ye çevirdi.

“Evet, sizi alacaktık aslında. Mehmet Bey’in sözleri bizim için değerlidir ama şey… Maalesef, sabıkanız varmış.”

Gazi’nin aklına gelen başına gelmişti işte. Biliyordu zaten. Sabıkası yüzünden arada tanıdık olsa bile iş bulamıyordu. Üzgünce kafasını sallayarak başını eğdi. Hiç konuşmadı.

Takım elbiseli adam birşeyler söylemek için, “Şirket politikası Gazi Bey” dedi. “Kusura bakmayın.” Az önce seçilen iki elemanla beraber odadan çıktı.

Her şey dört sene önce olmuştu. İki serseri arkadaşının gazına gelmiş, soygun için bir eve girmişlerdi. Kendisi tam olarak hırsızlık yapmamıştı bile aslında ama evde ellerinde paralar ve elektronik eşyalarla beraber polis tarafından suçüstü enselenmişlerdi. Kime ne anlatacaksın ki? Tek celsede suçu sabit görülmüş üç sene içeride yatmıştı. Hapisten çıkalı sekiz aydan fazla olmuştu ancak doğru dürüst bir iş bulamıyordu. Sabıkası hep engeldi.

Akşama kadar orada burada dolaştıktan sonra Ümraniye’deki mahallesine döndü. Tek katlı annesinden kalma basit bir gecekonduda yaşıyordu. Allah’tan evi kira değildi. Yoksa bu kadar zamana kadar dayanması imkansızdı. Nevşehirliydi. Memlekette dededen kalma bir arsası vardı. İmar, iskân izni falan da vardı. Şehre ve Kapadokya’ya da yakındı aslında. Oraya bir butik otel yapabilse… Şöyle on odalı bir yer, yeter de artardı bile. Ah ulan ah! Hep hayaliydi bu. Tabii sermaye lazımdı. Semt kahvesine giderek biraz oturdu. Dertleştiler, konuştular. Gazi sabahki reddedilmeyi anlatırken sinirlerine hâkim olamadı. Güçlü elleriyle masaya bir yumruk indirdi.

“Ulan şeytan diyor yine git hırsızlık yap!”

Yaşlı bir adam hemen müdahale etti. “Aman oğlum, getirme aklına öyle şeyler. Geçti gitti artık, aman.”

“Ne yapayım peki Remzi dayı, kimse iş vermiyor. Bırak iş vermeyi kimse adamdan bile saymıyor!”

“Olsun evladım Allah büyük, geçer bu günler de.”

“Vallaha geçmiyor be dayı, artık dayanacak gücüm kalmadı.”

Masada oturan kendi yaşlarında iki adam ve Remzi dayı sustular. Gazi’ye verecek cevapları yoktu.

Ertesi gün de diğer günlerden farksızdı. Sabah aynı kahveye giderek iş ilanlarını inceleyen Gazi öğleden sonra iyice sıkıldı. İki sokak ötedeki ganyan bayiine gitmeye karar verdi. Belki atlardan yana şansı olurdu, kim bilir?

Daha yarışların başlamasına vardı. Boş bir masaya oturarak bülteni inceledi, diğer atçılarla muhabbet etti biraz. Sigaradan sararmış sapsarı dişleri olan bıyıklı bir adam üçüncü ayakta beş numara tek diye yırtınıyordu. Yanındaki kelli felli adamsa saçmalama ulan diyordu. Asıl iki Numara favori, belki beş de gelebilir ama iki numarayı yazmazsan yatarsın…

Gazi bir iki tane kupon doldurdu sonra sıkıldı, yırtıp attı. Nasılsa yine tekten yatacaktı. Zaten iki kuruş parası vardı o da cebinde kalsa daha iyiydi. Tuvalete gitti. Ganyan bayiinin tuvaletinde kapalı bir bölme, bir de dışarıda pisuar vardı. Gazi pisuarda yapmasını hiç sevmezdi sanki herkes onu izliyor gibi gelirdi. Bu yüzden kapalı bölmeye girdi. Kapısını kilitledi. Biraz sonra dışarıdan sesler geldi. Birisi daha tuvalete girmiş olmalıydı. Gazi önemsemedi. İşini görmüş tam çıkacakken bir telefon melodisi çalındı kulağına. Dışarıdaki adamın telefonu çalmış olmalıydı.

Aynı anda sinirli ama fısıltıyla konuşan bir ses, “Ne var ulan yine!” diye söylendi. “Ne oldu ne var yine niye arıyorsun? Bak sana bunu yapmayacağımı söyledim artık ben bu hırsızlık işlerinde yokum.”

Gazi’nin eli kapının kilidine gitmişken durdu. Konuşma ilgisini çekmişti.

Adam devam ediyordu. “Evi soymanın kolay olduğunu biliyorum be salak! Tamam Kamuran Poyraz’ın müstakil evi Yeşilköy’de tamam ilk kattaki mutfak penceresi bozuk hiç kapanmıyor. Biraz ittirince hemen açılıyor, biliyorum bunları herhalde ben de. Oradan kolayca girebileceğimin farkındayım elbette ama yapmak istemiyorum kardeşim Allahallah ya? Yokum bu işlerde diyorum sana artık.”

Sessizlik… En fazla on saniye sonra adam konuşmasına devam etti. Gazi pür dikkat dinliyordu. Adam kendisinin burada olduğunu fark etmesin diye adeta nefes bile almıyordu.

“Hayır daha fazla. Yatak odasındaki kasada iki milyondan fazla nakit var. Ayrıca kasanın şifresini de biliyorum, adamın doğum yılı… Tabii ki eminim. Sen beni aptal mı sanıyorsun? Kamuran Bey yarın, yani Cuma günü memleketine gidecek. Hafta sonu ev boş. Vallahi beni sayma sen ne istiyorsan yap ama ben yokum bu işte… Tabii bensiz yapamayacağını sen de iyi biliyorsun değil mi?”

Adam yine susmuştu. Gazi yutkundu. Bu konuşma çok ilginç bir hal almaya başlamıştı. Biraz sonra aynı ses yine duyuldu ama bu sefer artık baştaki kadar sinirli değildi.

“Üff tamam ya… Bak o zaman bunu yarın akşam konuşalım eve gireceksek cumartesi günü girmeliyiz. Ama bak söz vermiyorum yarın akşam konuşuruz. Sakın benden habersiz bir salaklık yapmaya kalkma!”

Ardından bir küfür duyuldu. Biraz sonra da su sesleri. Galiba telefon konuşması sona ermişti. Adam hâlâ kısık sesle söylenerek tuvaletten çıkıp gitti. Kilit ve kapı sesleri duyuldu sonra tamamen sessizlik…

Gazi bir süre daha bekledi. Artık dışarıdan hiç ses gelmiyordu. Yavaşça kapıyı kilitten kurtararak açtı ve tuvaletin içindeki kapalı bölmeden çıktı. Evet, kimse yoktu adam gitmişti. O da hemen aceleyle tuvaletten çıktı. Ganyan bayiinde etrafı incelemeye başladı. Adamın sesini duymuştu ama kendisini görmemişti ki? Kim olduğunu hatta neye benzediğini bile bilmiyordu. Ne önemi var diye düşündü? Adam nasıl olsa onunda tuvalette olduğunu ve herşeyi duyduğunu bilmiyordu.

Aceleyle ganyan bayiinden çıktı. Düşünmesi gerekiyordu. Müthiş bir fırsattı bu. Adam Yeşilköy’de oturan Kamuran diye birinden bahsetmişti. Hafta sonu evde kimse olmayacaktı. İlk kattaki mutfak penceresi bozuktu, itince açılıyordu ve kasada nakit iki milyon Türk lirası vardı. İki milyon! Gazi’nin neredeyse ağzının suyu akacaktı. Kasanın şifresi de adamın doğum yılıydı. Heyecanla yutkundu. Derin bir nefes alarak sağına soluna baktı.

Çok kolaydı Allah kahretsin çok kolay…

Oturamadı. Kalkarak yürümeye başladı. Son bir defa diye düşünüyordu. Son bir iş daha yaparım. İki milyon bu ya! İki milyon Türk lirası… Alıp hemen memlekete giderim. Butik otel de açarım hatta istersem apartman bile alırım o parayla memlekette. Uzun zamandan sonra yine gülümsemeye başlamıştı. Hayali bile insana umut veriyordu. Terleyen avuçlarını pantolonuna sildi. Heyecandan mıdır, korkudan mıdır yoksa umuttan mıdır bilinmez ağzı kurumuştu. Bir büfeden yarım litrelik plastik şişede su alarak yaklaşık yarısını içti.

Kararını vermişti, yapacaktı…

Son bir defa…

Telefondaki adam cumartesi girmeliyiz demişti, o zaman o erken davranmalıydı. Evet Cuma akşamı girebilirdi. Bugün perşembeydi. Yani güzel bir plan yapıp hazırlık yapabilmek için önünde koskoca tam bir gün vardı. Önce mahalledeki arkadaşının internet kafesine giderek Kamuran Poyraz’ı arattırdı. Adam oldukça yaşlı, Yeşilköy’deki evinde yalnız yaşayan emekli bir ağır ceza hâkimiydi. Yazmış olduğu hukuki bir kitabı da vardı. Bu suretle izini bulması daha kolay olmuştu. Açık ev adresi yoktu ama semte gidip herhangi birine sorarsa bulacağından emindi. Öyle bir adamı semtinde herkes tanırdı. Türkçe ansiklopedik bilgiler yayınlayan bir sitede adamın kısa yaşam öyküsünü okuyunca ağzı kulaklarına vardı. Kamuran Poyraz 1931 doğumluydu.

Ertesi gün erkenden Yeşilköy’e gitti. Bütün hazırlığı tamamdı. Trenden indi ancak fazla uzaklaşmadı. Hemen istasyonun yakınlarındaki bir büfeye ve biraz ilerideki bir markete Kamuran Poyraz’ı sordu. Ancak tanımadıklarını söylediler. Biraz hayal kırıklığı olmuştu ama yılmadı. Parkta oturup gazete okuyan yaşlı bir adamın yanına banka oturdu. Bu tür yaşlı adamlar muhabbet etmeye bayılırlardı. Üstelik adam belli ki emekliydi ve buralarda oturuyordu. Bilse bilse bu amca bilir diye düşündü.

Konuyu açmasına gerek kalmadı. Yaşlı amca önce selam verdi, sonra parktaki ağaç eksikliğinden bahsetmeye başladı. Banklar da azdı. Belediye çalışmıyordu canım, biz emeklileri düşünen yok diye şikâyetlere başladı. Tam çocuklarının sorumsuzluğuna geçmişti ki Gazi araya girmek zorunda kaldı.

“Buralarda Kamuran Poyraz diye bir adamın evi varmış amca siz tanıyor musunuz? Emekli hâkimmiş.”

Yaşlı adam toparlandı. Bu iriyarı genç adama biraz da şüpheyle bakmaya başlamıştı şimdi. “Hayırdır delikanlı?”

“Bahçıvan arıyormuş sanırım. Bir arkadaşım bahsetti. Ben de iş arıyordum, onun için gelmiştim ama adresini almayı unutmuşum.”

“Doğrudur, arıyordur ya… İhtiyar kurt. Kocaman bahçesi var, artık sarmaşıklar yabani otlar bürümüş her tarafı.”

“Siz tanıyorsunuz galiba Kamuran Bey’i?” diyen Gazi heveslenmişti.

“Tabii tanırım. Yeni yetmeler bilmez ama eskiler tanır. Yeşilköy’ün en eskilerindendir. Doksanına merdiven dayadı ama sağlıklıdır. Eski toprak derler ya o türden. Şeyde oturuyor, Yeşilköy sosyete pazarı vardır meşhur onu geç, Köse Raifpaşa sokakta evi. Zaten hemen fark edersin kocaman arsası ve bahçesi var. İki katlı konak gibi bir evdir.”

“Sağ ol amca. Ben geç kalmadan gideyim.”

İşleri yolunda gidiyordu. Evi de kolaylıkla buldu. Hakikaten geniş bir bahçesi vardı. Duvarlar bir metre betondu. Üzerinde demir pimler uzuyordu ama Gazi için bu duvarı aşmak çocuk oyuncağıydı. Evet, ilk kat mutfak penceresi hakikaten açıksa bu iş çok kolay olacaktı.

Kendi kendine gülümseyerek oradan ayrıldı. Fazla dikkat çekmeden o civarlarda dolaşarak akşamı etti.

***

Komiser Fırat kıvırcık siyah saçlı esmer başını sallayarak cesede eğildi. Maktul, suratı kırışık içinde çok yaşlı bir adamdı. Üzerinde pijaması vardı, ayakları da çıplaktı. Belli ki uyuyorken sesler duymuş ve iki katlı evinde aşağıya inince katille karşılaşmıştı. Herhalde katil buraya hırsızlık amacıyla girmişti. Yaşlı adamın ölüm sebebi bıçaklanmaydı. Tam kalbinin üzerinde bir yara vardı. Başka bir yara da gözükmüyordu. Katil işini tek bıçak darbesi ile halletmişe benziyordu. Bıçak da bulunmuştu zaten. Hemen cesedin yanındaki kanlı bıçak olay yeri ekibi tarafından delil torbasına konup götürülmüştü.

Cinayet aletinin bulunmasından daha da ilginci katilin de yakalanmış olmasıydı. İhbar üzerine eve gelen polis ekipleri evde Kamuran Poyraz adlı emekli ağır ceza hâkiminin cesedinin hemen yanında iriyarı, uzun boylu, siyahlar içindeki bir adamı baygın yatarken görmüşler ve adamı hemen kelepçelemişlerdi. Adam bağlandığını ve tutuklandığını ancak uyanınca öğrenmişti. Adamın kafasının arkasında ve alnında iki yara izi vardı. Muhtemelen yine bıçak, ceset ve faille beraber yerde bulunan ağır, geniş gövdeli demir şamdanla adamın kafasına vurulmuştu. Katilin bayılma sebebi bu olmalıydı. Demir şamdan da olay yeri tarafından götürülmüştü.

Patlıcan burunlu, birbirine yakın ufak siyah gözlü geniş suratlı bir polis Fırat’ın yanına geldiğinde Fırat da cesedin başından ayağa kalkıyordu.

“Ne diyorsun devrem bu işe? Adam emekli ağır ceza hâkimiymiş. Yandık yine! Başkomiserim gelen telefonların acısını bizden çıkartacak.”

Fırat komiser derin nefes alarak kafasını salladı. “Bu iş bana saçma geliyor.”

“Neden ki? Herşey açık. Kamuran Bey uyuyormuş, herhalde aşağıdan sesler duydu ve alt kata indi. Hırsızla burun buruna geldiler. Adam da onu bıçakladı.”

“Bıçaklandıktan sonra da doksan yaşında, bir altmışlık adam o ağır şamdanla hırsızın kafasına vurdu yani? Hem de iki defa…”

“Olabilir devrem. İnsanlar can havliyle yapamayacakları yoktur. Sonra adamın kimliğini bulmuş bizim çocuklar. Gazi Kodaman, sekiz ay öncesine kadar hırsızlıktan hapisteymiş. Adam sabıkalı yani. Cebinde de beşbin Türk lirası nakit para bulundu. Ayrıca yukarıdaki kasa açılmış, içi de bomboş. Alt kattaki mutfak penceresinden girmiş olabilirmiş. Plastik pencere üzerinde parmak izi arıyor bizim çocuklar. Belli ki pencereyi iterek aralayıp içeri girdi. Yukarıda, adamın yatak odasındaki kasayı da açtı, içindeki parayı aldı. Giderken yakalandı, panik olunca adamı bıçakladı. Bıçak da hırsızın olabilir. Sustalı bir şey çünkü. Bilirsin genelde hırsızlar kullanır bu tür bıçakları. Bıçakta ve kasada parmak izleri varmış. Sonuçlar çıksın, veririz savcıya gider.”

Fırat sıkıntıyla derin bir nefes aldı. Arkadaşı haklı gözüküyordu ama ona göre bu işte yanlış bir şeyler vardı. Beyazlar içindeki olay yeri elemanları nefes almadan çalışıyorlardı. Biraz ileride kapıya yakın bir yerde amiri İlhami Tuna ve savcı konuşuyorlardı. Alpay’ın dediği gibi Gazi adlı sabıkalı hırsızı tutuklarlar ve bu iş en geç öbür güne biterdi.

Tam bu sırada içeriye genç bir adam girdi. Aşırı heyecanlı olan adam hızlı adımlarla salona girmek isteyince İlhami Başkomiser tarafından tutuldu. Yanında da bir memur vardı. Fırat hemen yanlarına gitti. Hafif sarıya çalan kumral saçlı, sakalsız bıyıksız uzun burunlu bir adamdı. Eliyle koluyla konuşarak birşeyi anlatmak istiyordu.

Beş dakika içinde durum aydınlandı. Adamın adı Oktay Yıkılmaz’dı. Kamuran Beyin torunuydu. İlhami başkomiser adamı hemen ayaküstü sorguya aldı.

“Öncelikle başınız sağ olsun. Maalesef dedeniz hırsızı fark etmiş ve müdahalede bulunmak istemiş. Hırsız da onu bıçaklamış.”

Adam sesini çıkarmadı. Üzgünce başını eğmişti. “Buna hâlâ inanamıyorum. Yani dedem, nasıl anlatayım bilmem ki… Dedem bana hiçbir zaman ölmezmiş gibi gelirdi.”

“Burada mı yaşıyorsunuz?”

“Hayır, şey… Hayır, ben evliyim Bakırköy’de oturuyorum. Dedem yalnız yaşardı.”

“Bakıcısı veya hizmetçisi yok mu?”

“Günlük gelip ev işlerini yapan bir kadın vardır ama akşam kalmaz. Hemşire de istemiyordu. Ben yatalak hasta mıyım deyip kızardı bize.”

“Gazi Kodaman adlı bir adamı tanıyor musunuz?”

“Hayır efendim. Şey… Katil yani hırsız o muymuş?”

Başkomiser adamın üzgün suratına bakarak kafasını salladı ancak konuşmadı.

“Ne istedi ki dedemden? Allah kahretsin, ne istiyorsan al git be adam!”

“İlk kattaki mutfak penceresi açık kalmış. Kilitte zorlama yok. Gündelikçi kadın veya dedeniz açık bırakmış olabilir mi?”

“Belki de olabilir, bilemiyorum.”

“Dedeniz çok zengindi sanırım. Mirasçıları kimler? Vasiyetname yapmış mıydı?”

“Asla. Böyle şeylerin uğursuzluk getirdiğine inanırdı o. Vasiyetname yaparsam ertesi gün ölürüm derdi. Biz de güler geçerdik. Gerekten hâlâ inanamıyorum onun öldüğüne. Sapasağlam adamdı, hastalık nedir bilmezdi.”

“Mirasçılarını sormuştum?”

“Ah pardon Komiser Bey. Ben varım tabii. Annem vefat etti geçen sene. Babam da öldü uzun yıllar önce. Kamuran dedem benim annemin babasıdır. Teyzem yok, bir tane de dayım var. Herhalde ben ve dayım arasında bölüştürülecek miras. Doğrusu pek anlamam bu işlerden.”

“Dayınız nerede oturuyor neden gelmedi?”

“Gelir herhalde. Haber verdim ben. Karşıda oturuyor o, belki trafiğe takılmıştır. Dedemle pek araları yoktur onların. İkisi de biraz aksi ve inatçı adamlardır.”

“İsmi nedir dayınızın?”

“Necati Poyraz yani o da genç sayılmaz artık, 66 oldu.”

Başkomiser İlhami Tuna iri kafasını sallayarak ellerini belinde birleştirdi. “Tamam Oktay Bey. Arkadaşlar yazılı ifadenizi alacaklar. Ayrıca tükürük ve parmak izi örneği de alacağız sizden.”

“Tabii nasıl isterseniz.”

Burada yapılacak bir şey kalmamıştı. Fırat Komiser ve amiri Alpay’ı olay yerinde bırakarak Oktay Beyi de alarak merkeze döndüler. Kamuran Beyin tek oğlu Necati Poyraz da ertesi gün merkeze gelip ifadesini verecekti.

***

İki gün sonra Fırat yakın arkadaşı Tolga’nın evinde caddeyi gören pencerenin kenarında dışarı bakıyordu. Tolga Ateş iki sene öncesine kadar İlhami Başkomiserin emrinde cinayet masasında bir komiserdi. Ancak karısının öldürülmesi ile sonuçlanan o uğursuz olaydan sonra kısa süreli bir travma geçirmiş ve istifa etmişti. Şu sıralar da polislerin tıkandığı olaylarda bir tür danışman olarak çalışıyordu. Müşterileri de genelde isminin duyulmasını istemeyen kimseler olurdu.

“Bu kadar yüksekte tırsmıyor musun oğlum sen?” diye sordu Fırat.

“Üzerimde üç kat daha var,” diyen Tolga gülümseyerek salona geçti. Fırat’ın keyfi yoktu hiç bugün. Sıkıntılı bir nefes alarak pencerenin kenarından ayrılıp o da Tolga gibi salona geçti. Tekli bir koltuğa oturup kafasını arkaya dayadı.

Tolga elindeki fincanı arkadaşının önüne bıraktı. “Ne oldu, keyfin yok?”

Fırat boşver gibisinden bir el hareketi yaptı ancak konuşmadı. Tolga sırıtarak devam etti. “Acemi hırsızı tutuklamışsınız?”

Fırat Tolga’nın ikram ettiği sade kahvesinden büyük bir yudum alırken dayanamayarak sırıttı. “Acemi hırsız ha? Evet hakikaten de güzel isimmiş.” Sonra yine ciddileşerek devam etti. “Çoktan tutukladık zaten. Başkomiser olaya inanmadığı için savcıyı oyalayıp duruyor ama artık kaçacak yer kalmadı. Ek gözaltı süresi de yarın bitiyor.”

“Amirim olaya inanmıyorsa kesin arkasında başka bir şeyler vardır.”

“Vardır, belki vardır da öldürülen adam eski ağır ceza hâkimi. Yukarıdakiler durmadan baskı yapıyorlar adama. Her gün telefon geliyor. Dosyayı verin savcıya kapansın bu konu diye. Televizyonlara çıkıp katili bulduk diye hava atacaklar ya!”

“İlhami amirim pabuç bırakmaz onlara.”

Fırat aklına geldiğinden midir bilinmez gülmeye başladı. Tolga, arkadaşının kısa da olsa kahkahasının bitmesini bekledi. Fırat’ın gülmesinden olsa gerek o da sırıtıyordu.

“Ne oldu yine?”

“Yahu aklıma geldikçe… Dün müdürü azarlıyordu oğlum adam. Vallahi korkuyorum artık ben bu adamdan.”

“Biliyorum ben o müdürü. Amirimin alt sınıfındaymış. Arkasından demediğini bırakmazdı. Hatta bir sürü şeyi ben ona öğrettim derdi ya, bilmezmiş gibi sen de. Ayrıca İlhami Başkomisere iki defa müdürlük verdiler kendisi gitmedi. Yani o kadar da olsun artık.”

“İyi de basbayağı azarlıyordu adamı. Koskoca müdür ne de olsa.” Susarak biraz daha kahve içti. “Neyse aslında son çare sana geldim kardeşim. İlhami Başkomiserim de onayladı. Belki bize yardım edebilirsin.”

Tolga kaşlarını çatarak kafasını salladı. “Acemi hırsız davası değil mi? Size yardım etmek isterim tabii. Hatta olayı da biliyorum az çok ama dünden beri düşünüyorum. Eğer Gazi’nin masum olduğuna inanıyorsak o zaman başka birisi adamı öldürmüş olmalı.”

“Evet bunu çok düşündüm. Adam zengindi. Miras yüzünden iki şüpheli var. Biri adamın oğlu Necati Poyraz ve torunu yani ölmüş kızının oğlu olan Oktay Yıkılmaz. Necati Bey 66 yaşında huysuz ihtiyarın teki ama sağlıklı gözüktü bana. Babamla anlaşamazdık hiç dedi, araları iyi değilmiş. O da babası gibi hukuk fakültesi mezunu ancak avukatlık yapmış zamanında. Şu anda emekliymiş. Ancak pek paraya ihtiyacı yok gibiydi. Adamın evine bizzat ben gittim, lüks bir evde yaşıyor. Karısı ölmüş. Bir oğlu ve gelini iki de torunu var ancak oğlu Selim Poyraz ve ailesi İngiltere’de yaşıyorlar. Onları listeden silebiliriz. Necati Bey cinayet gecesi evdeymiş. Yalnız yaşadığı için ispatı yok. Torununa gelince, Oktay Yıkılmaz Bakırköy’de oturuyor. Evli ancak çocuğu yok. Genç, temiz yüzlü bir adam. O da evdeymiş ancak şahidi yok. Karısını birkaç günlüğüne kayınvalidesinin yanına göndermiş. Cinayet gecesi evde yalnızmış o da.”

“Başka şüpheli var mı?”

“Bir de yakın zamanda kovduğu bir bahçıvanı var. Adı Nihat Yağlı. Genç bir adam dediğine göre Kamuran Bey durduk yerde buna bağırıp çağırmış ve kovmuş. Parasını da vermemiş. İki hafta önce olmuş bu olay. Nihat iki defa adamın evine gelmiş parasını istemeye ama Kamuran Bey kapıyı bile açmamış. Adamı merkeze alıp sorguladık her ihtimale karşı. Ödü patlamıştı. Sorgu odasında kekeleyip durdu.”

“Onun şahidi var mı?”

“Yok sayılır. Zeytinburnu’nda yaşlı annesiyle beraber oturuyor, bekâr. Gece dışarı çıkmışsa bile annesine duyurmadan yapmış olabilir. Kadın yaşlı ve hasta zaten. Her akşam erkenden de yatarmış genelde.”

Fırat dikkatle arkadaşını izlerken Tolga işaret parmağını dudaklarına vurarak düşünüyordu. Yaklaşık yarım dakika sonra işin muhakemesine geçti.

“Deliller tarafından bakarsak işe başka birinin karıştığını gösteren bir işaret yok ortada, değil mi? Kamuran Bey’in ölüm saati belli, ölüm nedeni belli, kalbinden bıçaklanmış, ne bileyim başka bir yerde öldürülüp salona getirilmemiş, salonda öldürülmüş… Bıçağın üzerinde Gazi’nin parmak izleri var. Üzerinde Kamuran Bey’in kanı var. Şamdanın üzerindeki kan ve saç da Gazi’nin. Öyle değil mi, sen söylemiştin. Sonra şamdanın üzerindeki parmak izleri de Kamuran Bey’in.”

“Evet, tamamen öyle. Kamuran elindeki o ağır şamdanla Gazi’ye iki defa vurmuş, Gazi de onu bıçaklamış. Öyle gözüküyor ama parmak izleri ayarlanabilir biliyorsun. Katil zaten baygın olan adamın eline sustalıyı tutturabilirdi.”

“Parmak izlerini ayarlayabilir ama kan izlerini nasıl ayarlayacak?”

“Evet, o imkânsız gibi. Gazi’nin hastane kayıtlarında kafasının filmi çekilmiş. Kafadaki zedelenme şamdanın çıkıntılı yüzeyiyle bire bir örtüştü.” Fırat derin bir nefes alarak devam etti. “Evde herhangi bir boğuşma da olmamış. Etraf dağılmamış sadece telefon ahizesi yerinde değildi, kablosunun ucunda yere doğru sallanıyordu. Ayrıca Kamuran’ın kanı hemen yanındaki telefonun üzerinde durduğu sehpaya sıçramış. Kanın fışkırmasına göre bulunduğu yerde bıçaklandığı kesin. Ayrıca ölüm saati neredeyse dakikası dakikasına belli. Biliyorsun yaşlı adam evimde biri var diyerek polisi aramış.”

“Sizinkiler ihbarı saat kaçta almıştı?”

“Polis ihbar hattına saat gece biri kırk bir geçe ihbar gelmiş. Konuşma kısa sürmüş. Telefondaki adını vermiş evimde biri var demiş sonra kapanmış. Adresini vermemiş sadece Yeşilköy’deki evimdeyim demiş. Bizimkiler kısa bir araştırmada Kamuran Poyraz adlı emekli bir hâkimin hakikaten de Yeşilköy’de yaşadığını öğrenmişler. Karakol polisine haber vermişler. Polis eve gidip kapıyı kırıyor ve saat iki olmadan adamı ölmüş, Gazi’yi de yerde baygın olarak buluyorlar işte.”

“Şöyle yapalım. Kafamıza takılan sorulara mantıklı cevaplar arayalım. Bulduklarımızı geçelim, bulamadıklarımız üzerinden düşünelim.”

“Tamam kardeşim, burada patron sensin. Başla bakalım?”

“Birincisi doksan yaşında, bir altmış beş boyunda ve zayıf, naif bir adam olan Kamuran Bey; iriyarı, 1.85 boyunda ve genç bir adamın kafasına o ağır demir şamdanı nasıl indirmiş olabilir? Üstelik iki defa bıçaklanmışken.”

“Alpay can havliyle vurmuştur diyor.”

Tolga sırıtarak elini şöyle bir salladı. “Her zamanki Alpay işte… Neyse ikinciye geçelim. Madem Kamuran Bey evde birinin olduğunu duydu neden odasındaki cep telefonundan polisi aramadı da aşağıya indi. Neden aşağıdaki telefondan aradı? Ahizenin üzerinde parmak izi var mıydı?”

“Hayır silinmişti.”

“Silinmişti demek, ilginç. Bak bunu bilmiyordum ben. Sana da saçma gelmiyor mu?”

“Hangi birinden bahsediyorsun ki? Olay baştan aşağıya saçma zaten.”

“Katil ya da Gazi neden ahizenin üzerindeki izleri sildi? Ayrıca ne zaman sildi? Zamanı yoktu ki! Kamuran onu görünce veya Gazi Kamuran’ı görünce ona doğru hamle yapmış ve bıçağı saplamış olmalı. Herhalde oturup muhabbet etmediler. Bıçağı yiyen Kamuran da eline geçirdiği demir şamdanı alıp adamın kafasına iki defa vurdu. Gazi düşüp bayılırken Kamuran da öldü… Adam uyanmadan zaten polisler eve baskın yaptı. Parmak izleri ne ara silindi peki?”

“Evet, saçma gözüküyor. Belki de Kamuran Bey farkında olmadan silmiştir. Pijaması telefona sürtünmüştür silinmiştir belki, olamaz mı?” Fırat saçmaladığını düşünerek sustu.

“Başka yerde paralel hat yok, değil mi?”

“Hayır sadece salonda bir tane sabit hat var. Ayrıca şunu da söyleyeyim konuşmayı Telekomdan sordurduk. Gece saat 01.41’de Kamuran Bey’in sabit hattından 155 aranmış. Kesin bu.”

“Bu da olayı daha da ilginç bir hale getiriyor. Neyse bunu da sonradan düşünmek üzere şimdilik geçiyorum. Üçüncüsü baştan beri kafama takılan bir soru. Gazi’nin eldivenleri yok muydu? Artık 5 yaşındaki çocuk bile eldivensiz hırsız olmadığını bilir.”

“Bunu Gazi’ye sorduk. Adam elimde eldiven vardı diye ısrar ediyor. Hatta başında da siyah beresi varmış. Eve girince bereyi çıkarıp cebine atmış. Aslında doğru olabilir çünkü mutfak penceresinde hiç parmak izi bulamadık.”

“Yani içeri girerken beresi ve eldiveni vardı. İçeride mi çıkarmış?”

“Beremi çıkardım ama eldivenlerimi çıkarmadım diyor. Polisler geldiğinde eldivenleri yokmuş ama. Bizim Musa adlı memur adamı ben kelepçeledim ağabey elinde eldiven falan yoktu diye yemin etti bana. Gazi yalan söylüyor da olabilir.”

“Bu konuda yalan söylemesi için bir sebebi var mı sence?”

“Yok gibi duruyor.”

“Neyse devam edelim dördüncü önemli nokta da şu: Kamuran’ın odasındaki kasa açık olduğuna göre hırsız işini bitirmiş parayı almıştı. Zaten cebindeki para bunu doğruluyor. Peki neden evden hemen gitmedi? Kamuran onu yatak odasında fark ettiyse yanındaki komodinin üzerindeki cep telefonuyla neden aramadı da salona inip sabit telefondan aramaya kalktı?”

“Belki de evde başka değerli bir şeyler bulurum diye hemen gitmemiş olabilir. Bu sırada gürültü yapınca Kamuran uyandı. Kasayı açık ve boş görünce aşağıya indi.”

Tolga arkadaşının lafını sertçe kesti. “İşte bu! Uyandı kasayı boş ve açık gördü. Bu durumda hemen yanındaki komodinin üzerinde duran cep telefonundan polisi veya oğlunu araması gerekmez miydi?”

“Emin olamamış olabilir. Bir kontrol edeyim diyerek aşağıya inmiştir.”

“Aşağıda emin oldu o zaman. Çünkü biri kırk geçe sabit telefon hattından 155’i arayarak ‘Evimde biri var, Ben emekli ağır ceza hakimi Kamuran Poyraz çabuk gelin’ deyip telefonu birden kapattığına göre.”

Fırat dudaklarını büzerek başını yana eğdi. Bu hareket, herhalde olabilir demekti. Tolga üzerinde durmadı.

“Beşinci önemli nokta kasadaki olmayan parmak izleri… Gazi akıllılık edip kasadaki numaralar üzerindeki parmak izlerini silmiş. Veya onun da iddia ettiği gibi elinde eldiven olduğundan kasada parmak izi bırakmadı.”

“Senin bir konuya kafanı takmanı iyi bilirim Tolga. Çoğu zaman da haklı olduğun ortaya çıkar ama bu konuyu fazla uzattın gibi geliyor bana. Bence Gazi’nin eldiveni vardı. Pencereyi iterken de kasayı soyarken de eldivenliydi. Sonra aşağıya inince bir şey oldu ve eldivenini çıkardı. Bize de çıkarmadım diyerek yalan söylüyor. Tamam yalan söylemesi için bir sebep yok haklısın ama bazen bilirsin işte suçlular akla hayale gelmeyecek saçmalıklar, hatalar yaparlar.”

“Tamam işte ben de onu diyorum. Adamın doğru söylediğini varsayalım. Ne oldu da eldivenleri çıkardı? Neyse o zaman bunu da aklımızın köşesine yazalım. Sırada ne var?”

“Sanırım bütün olayları konuştuk. Aklıma başka bir şey gelmiyor.”

“Ya adamın sorgusu? Gazi ne diyor?”

Fırat hiç itiraz etmedi. “Sorgusunu bizzat ben yaptım. Adam herşeyi inkâr etti. Hırsızlık için eve girdiğini kabul ediyor ancak kimseyi öldürmedim ben diye tekrarlayıp durdu. Ne yaptıysak da bir itiraf alamadık. Paradan haberi olmadığını söyledi, adamın yatak odasına hiç çıkmamış bile. Salona girmiş etrafa bakarken biri başına sert bir şeyle vurmuş. Vuranı görmemiş ama hemen de bayılmamış. Sendeleyip yere düşmüş, sonra başına bir kere daha vurulmuş. Gözünü açtığında kelepçeli bir haldeymiş.”

Tolga kaşlarını alnının ortasına kadar kaldırarak kollarını birleştirdi ve arkasına yaslandı. “Ne inanılmayacak bir hikâye.”

“Yani…”

“İşte bu yüzden de doğru olabilir,” Tolga sırıtıyordu.

Fırat da gülümsedi. “Yine başlama Allah aşkına ya. Yarın son gün diyorum. Öbür gün vereceğiz savcıya artık adamı.”

“Belki de o öldürmüştür.”

“O da olabilir tabii ama nedense bana o değilmiş gibi geliyor.”

Tolga ayaklandı. “Bana da!” Sonra Fırat’ın bir şey demesine kalmadan devamını getirdi. “Gazi ile görüşmem mümkün mü?”

Fırat’ın gözleri büyüdü. “Manyak mısın oğlum sen?”

“Haydi ama… İlhami Başkomiserimin haberi var dedin ya. O isterse görüşebilirim. Merak etme sadece tek bir soru soracağım.”

Fırat da ayaklanarak montunu kaptı. “Kahve için teşekkürler. Amirimin haberi var tabii buraya geldiğimden ama resmi bir kurumda suçlu ile görüşme ayarlamanın imkânı yok. Bir duyulursa hepimizi açığa alırlar. Ne soracaksan bana söyle ben ileteyim?”

Tolga düşündü bir süre. Sonra kafasını salladı. Bu sırada gitmek için kapıya doğru yürüyen arkadaşına yetişerek omzuna dokundu.

“Tamam anlaştık. İyi dinle. Gazi’ye Kamuran Bey’in varlığını nasıl duyduğunu, eve nasıl bu kadar kolay girdiğini, kasada nakit parasının olup olmadığını nasıl bildiğini sormanı istiyorum.”

Fırat kaşlarını çatmış kapının dibinde dikiliyordu. Birkaç defa gözlerini kırpıştırdı. Tekrar etti. “Ona Kamuran Bey’den nasıl haberinin olduğunu mu soracağım?”

“Evet, adam Ümraniye’de oturuyor. İstanbul’un diğer ucu Yeşilköy’de oturan Kamuran Bey’in evde yalnız yaşadığını, kasada nakit parası olduğundan nasıl haberinin olduğunu, hatta mutfak penceresinden girmesi gerektiğini nasıl bildiğini soracaksın, bu kadar.”

Fırat bir süre daha düşündü. Sonra dudaklarını büzerek omuzlarını silkti. Kapıyı açan arkadaşına yalapşap bir selam verdikten sonra asansöre yürüdü.

“Nasıl istersen, benden haber bekle.”

***

Ertesi gün öğlen saatlerinde telefonu çalan Tolga ekranda Fırat arıyor yazısını görünce hemen açtı.

“Alo? Evet söyle bakalım sordun mu?”

“Evet sordum. Gazi bunları tesadüfen duyduğunu söyledi. Semtindeki ganyan bayiinde tuvaletteyken bir adamın sesini duymuş, adam telefonda konuşuyormuş. Kamuran Bey’in adını adresini, mutfak penceresinin bozuk olduğunu ve hep açık kaldığını, yatak odasındaki kasada iki milyon nakit olduğunu ve kasanın şifresinin de adamın doğum yılı olduğunu söylemiş konuştuğu kişiye. Şansa duydum ben dedi Gazi. Hatta telefonla konuşan kişi, Kamuran Bey’in cuma günü memleketine gideceğini evin boş olduğunu da söylemiş. Telefondaki, karşısındaki adama ben bu işlerde yokum diyormuş, eve girmek istemiyormuş sanırım. Ancak karşısındaki adam zorlamış herhalde, tamam o zaman cuma akşamı bu konuyu konuşalım, cumartesi gecesi için bir plan yaparız demiş en sonunda. Gazi de bu yüzden ben de elimi çabuk tutup onlardan önce eve girmeyi düşündüm dedi. Bu yüzden cuma gecesini seçmiş.”

“Telefondaki Kamuran’ın memleketine gideceğini ve kasasında iki milyon nakit tuttuğunu söylemiş demek…”

“Evet ama bu konularda yanılmış. Kasada iki milyon falan yoktu. Adam son aylarda hiç nakit çekmemiş hesabından. Araştırdık. Zaten genelde nakit çekmezmiş, ancak ihtiyacı olanını çekermiş. Adamın bankada hakikaten iki milyondan fazla nakdi var. Sonra adamın oğlunun ve torununun da Kamuran Bey’in hafta sonu için bir yerlere gitmeyi planladığından falan haberleri yokmuş. Hatta oğlu, babasının bir yere gitmeyeceğinden emin olduğunu söyledi.”

“Yani babasıyla hiç anlaşamayan şu huysuz Necati Poyraz?”

“Evet. Herhalde adamdan şüphelenmiyorsun? Adam 66 yaşında.”

“Ama sağlıklıymış, sen dedin.”

“Evet ama… Yani…”

“Tamam, tamam kendini zorlama. Necati Poyraz emekli avukat dedin, torunu Oktay Bey ne iş yapıyor?”

“Derici Holding’te İnsan kaynakları bölümünde çalışıyormuş adam.”

“Yani zengin değil.”

“Evet, değil. Kendi yağında kavrulan biri.”

“Tamam Fırat, bir yere uğramam gerekiyor görüşürüz.” Fırat bir  şeyler daha soruyordu ancak Tolga onu dinlemeden kapatmıştı telefonu. Düşünmesi gerekiyordu. Ufak bir ipucu yakalamıştı. Eğer düşündüğü gerçekten olmuşsa katili biliyordu. Akşama kadar sağda solda dolaştı. Gece boyunca da düşündü. Olmayacak bir şey değildi ama Allah kahretsin kanıtı yoktu.

Ertesi gün erkenden Vatan Caddesi’ndeki İstanbul Emniyet Amirliği’ne geldi. Kapıda tüfekle nöbet bekleyen memurlar biraz şüpheyle yaklaşsalar da İlhami Tuna’nın ismini verip yukarıdan da onay aldıktan sonra ancak içeri aldılar.

Tolga eski amirinin odasına girdiğinde saat daha on bile olmamıştı. Gür bir ses “Geeeel!” diye bağırınca odaya girdi.

Kocaman kıpkırmızı suratlı, beyaz tenli, sarıya çalan beyaz saçlı, iri yarı bir adam kafasını kaldırarak gelene baktı. Tolga’yı tanıyınca açık mavi gözleri büyüdü.

“Bir şey bulamadıysan çizerim seni! Bugün acemi hırsızı savcıya veriyorum artık!”

“Amirim, olayı çözdüm sanıyorum ancak kanıtım yok.”

İlhami’nin kaşları alnının ortasına kadar kalktı bu sefer de. “Gel ulan gel, siktir et şimdi kanıtı. Anlat çabuk…”

“Katil Gazi değil. Adamın dedikleri doğru. Yani Kamuran’ın evine hırsızlık amacıyla girmiş ama onu öldürmemiş, imkânı yok bunun. Katil Gazi’nin o akşam Kamuran’ın evine gireceğini biliyordu. Peşinden gitti. Mutfak penceresi bozuk falan da değildi. Katil onu mahsus Gazi içeri girebilsin diye açık bıraktı.”

“Nasıl yani, ortaklar mıydı?”

“Hayır, hayır alakası yok. Katil Kamuran’ın evine girip çıkan biriydi. Büyük ihtimal anahtarı bile vardı. Pencereyi açık bıraktı, Gazi’nin oradan gireceğini biliyordu.”

“Lan manyak mısın nereden bilecek bunu?”

Çünkü ona söyledi…

İlhami mavi gözlerini kırpıştırarak karşısındaki heyecansız bir sesle konuşan adama baktı. Yıllarca emrinde çalışmış bu hafif uzun saçlı yeşil gözlü adamı zaten polisken de hiç anlayamazdı.

“Ne demek ona söyledi? Nasıl söyledi?”

“Durun amirim, anlatıyorum. Gazi’nin ganyan bayisinin tuvaletinde duydukları, planın bir parçasıydı. Yani Gazi’nin yüzünü hiç görmediği tuvalette konuşan adam katildi.”

“Ha siktir lan!”

“Evet. Katil Gazi’yi seçti çünkü adam eski sabıkalıydı üstelik hırsızlıktan. Yakalanınca kimsenin ona inanmayacağını biliyordu. Düşünsenize hırsızlıktan hüküm yemiş adama kim inanır? Böylece planını yaptı. Gazi’nin duyması için mahsus adamın peşinden tuvalete girdi ve o ilginç konuşmayı yaptı. Kamuran’dan, yalnız yaşadığından, kasasındaki nakit paradan ve mutfak penceresinin itilince hemen açıldığından bahsetti. Sadece adamın hafta sonu evde olmaması ve kasadaki paranın miktarı konusunda yalan söyledi. Bilerek kasada iki milyon nakit var ve de evde kimse yok dedi ki Gazi’yi iyice iştahlandırdı. Gazi, tesadüfen duyduğunu sandığı konuşma yüzünden hakikaten de umutlandı. Son bir iş daha yaparım diye düşündü. Ve eve girmeye karar verdi. Katil de bunu istiyordu zaten.”

“Yani suçu Gazi’ye atmak için mi?”

“Evet. Ortada bir ceset ve cinayet olması demek bir katil olması gerektiği sonucunu doğurur öyle değil mi? Katil de bir şüpheli yarattı. Bu da Gazi’ydi.”

“Ulan nefret ediyorum böyle karışık cinayetlerden be! Bana bak Tolga şu işi baştan tane tane anlat bana çıldırtma adamı!”

“Emredersiniz. Şimdi katil suçu atacağı adamı seçmişti, onu eve getirtecek peyniri de kapana koymuştu. Yapması gereken en zor işi halletmişti. Gece Kamuran’ın evine gitti. Adamın yatmasını bekledi. Zaten adam en geç on bir buçukta yatıyordu. Yattıktan sonra eve girdi, anahtarı vardı sanıyorum. Mutfak penceresine giderek açık bıraktı ve Gazi’yi beklemeye başladı. Gazi, saat 01.30 civarında geldi. Mutfak penceresini iterek açtı ve içeri girdi. Elinde eldivenler vardı bu yüzden parmak izi bırakmadı. Gazi salona girince katil arkasından yaklaştı. Demir şamdanla kafasına vurdu fakat Gazi oldukça sağlam ve yapılı bir adam. İlk vuruşta yıkılmadı. Sersemledi, arkasını dönmeye çalıştı. Bunun üzerine katil bir defa daha vurdu. Bu seferki vuruş kulağının üzerinde alnına yakın bir yere geldi. Gazi nihayet bayıldı.

Katilin ilk işi adamın eldivenlerini çıkartarak cebine atmak oldu. Sonra yukarı çıktı. Kamuran Bey uyuyordu. Adamın cep telefonunu aldı cebine attı. Sonra bir yere gizlenip kapıya vurdu, ses çıkardı. Kamuran’ı uyandırdı. Telaşla yataktan kalkan yaşlı adam, cep telefonunu aradı ancak bulamadı. Komodinin üzerinde yoktu. Bir yerlerde unuttuğunu sandı. Son çare yatak odasından çıkıp aşağıya indi. Ve salonda yerde siyahlar içinde, hiç tanımadığı, baygın bir adam buldu. Bu sırada katil birden ortaya çıkarak emekli hakimi bıçakladı. Kanı telefon sehpasına sıçrayan Kamuran hemen öldü.”

“Sonra da polise telefon etti öyle mi?”

“Aynen öyle.”

“Neden peki?”

“Çünkü Gazi uyanmadan polisin gelmesi gerekiyordu ki Gazi, suçüstü yakalanabilsin?”

“Vay uyanık kereste!”

“Evet, katil gerçekten iyi bir cinayet planı yapmış. Neyse devam edelim. Elinde eldivenler vardı, telefon ahizesinin üzerindeki izleri bozmayacağını düşündü. Ama aynı gün gündelikçi kadının telefonun tozunu iyice aldığını bilemezdi tabii. Telefonda önceden Kamuran Beyin bıraktığı izler temizlenmişti. Katil eldivenli elleriyle telefona dokunduğu için telefon tertemiz kaldı. Bu yüzden telefon ahizesinde veya numaraların üzerinde parmak izi bulamadınız.”

“Devam et.”

“Polis imdat hattını arayıp, ‘Ben emekli ağır ceza hâkimi Kamuran Poyraz, Yeşilköy’deki evimdeyim. Burada biri var hemen gelin çabuk’ dedi ve telefonu kapattı. Sesi anlaşılmasın diye mendille telefonun ağızlığını kapatmış olabilir. Polisin Kamuran’ın izini bulup gelmesi en fazla on dakika sürerdi. Bu yüzden acele etti. Yukarıya çıkarak önce Kamuran’ın cep telefonunu aldığı yere bıraktı, sonra şifresini bildiği kasayı açtı içindeki paraları artık ne kadar varsa hepsini aldı. Beş bin Türk lirası vardı. Zaten katil kasada ne kadar olduğunu bilmiyordu önemli değildi miktarı. Gazi kasada iki milyon olduğunu duymuştum dese bile kimsenin ona inanmayacağını biliyordu. Paraları Gazi’nin ceplerine sıkıştırdı. Sonra Gazi’yi hafifçe sürükleyerek telefonun yanına, Kamuran’ın yakınına bıraktı. Ahizeyi de açık halde yere doğru sallandırdı. Sanki Kamuran Bey telefon ederken Gazi onu görmüş ve bıçaklamış, ahize de yere yuvarlanmıştı. Olup bitenlerin bu şekilde gerçekleştiğinin kabul edileceğini düşündü. Tek hatası da bu oldu sanırım. Nasıl olsa ahizede daha önceden kalan Kamuran’ın parmak izi vardır diye tahmin etmişti. Şamdanı ve bıçağı sildi. Şamdanı Kamuran’ın eline, bıçağı da Gazi’nin eline tutuşturdu. Sonra da evden çıkıp gitti.”

İlhami Başkomiser uzun bir süre Tolga’nın kararlı yüzüne baktı. Bir iki defa yutkundu. Tolga’nın söylediklerini kafasında tartıyordu. Sonunda konuştu.

“Haklı olabilirsin ama hiç kanıt yokmuş.”

“Bunu da çok düşündüm amirim. Birkaç ihtimal var. Mesela ihbar kayıtlarını incelettirebilirsiniz. Derin ses analizinde belki Kamuran’ın sesi olmadığı anlaşılır. Salonun ortalarında detaylı bir kan araması yapabilirsiniz. Belki katil adamın kafasına vurduğunda kanı yere sıçramış olabilir. Sonra belki kâğıt para üzerinde de parmak izi ve DNA taraması yapmalısınız. Gazi’nin izlerini asla bulamayacaksınız. Bir şey daha var ama bilmiyorum işe yarar mı?”

“Nedir?”

“Belki Gazi, katilin sesini tanıyabilir. Yani ona dinletirseniz…”

“Adam güvenilmez. Cinayet suçundan kurtulacağını düşünerek emin olmasa bile duyduğu ilk sesin sahibinin o tuvaletteki adam olduğunu söyleyebilir.”

“Evet maalesef böyle bir ihtimal de var.”

“Peki katil kim?”

“Sizce katil Gazi’yi nasıl seçti amirim? Nerede buldu?”

“Lan oğlum yorma beni, sinirleniyorum bak! Güzel güzel söyle şu katili…”

“Zaten bu iki soru birbiriyle bağlantılı amirim. Yani katil Gazi’yi nasıl buldu, nasıl seçti sorusunun cevabını bulunca katili de buldum.”

Başkomiser derin bir nefes alarak dişlerini sıktı. Mavi gözlerini kocaman açmıştı. Tolga onun bu hallerini bildiğinden hemen lafa girdi.

“Tamam, tamam anlatıyorum amirim sinirlenmeyin. Gazi bir hafta kadar önce Derici Holding’e iş başvurusunda bulunmuş, güvenlik görevliliği için ancak kabul edilmemiş.”

“Ee ne alaka?”

“Kamuran’ın torunu Oktay Yıkılmaz aynı holdingin insan kaynaklarında çalışıyor. Katil o. Adamın eski sabıkalı bir hırsız olduğunu da bu sayede öğrenmiş. Bunu öğrenince bu planı kurdu. Büyük ihtimal uzun zamandır dedesini öldürmeyi düşünüyordu. Adamın mirasına ihtiyacı vardı. Bu iş başvurusu ona belki de aylardır beklediği fırsatı karşısına çıkardı o da bunu değerlendirdi.”

“İş başvurusu sebebiyle adını, adresini öğrendiği adamı izledi, yalnız bir anını yakalamayı bekledi. Tuvalete girdiğini görünce de peşinden girip önceden planladığı konuşmayı yaptı, adamın duymasını sağladı.”

“Aynen öyle, sonrası zaten kolay. Uzun zamandır işsiz ve paraya ihtiyacı olan, üstelik yapacağı işin çok basit olduğunu düşünen eski hırsız Gazi’nin zayıf tarafı ağır bastı. Hemen eve girmeyi düşündü.”

Başkomiser derin bir nefes alarak arkasına yaslandı. “İyi de tüm bunları nasıl ispat edeceğiz?”

“Dediğim gibi bazı şeyler yapılabilir ama en sağlamı Oktay’ı sıkıştırıp itiraf etmesini sağlamak.”

Başkomiser olmayan sakallarının çevrelediği çenesini ovuşturarak kafasını sallıyordu. Sonunda birden sırıtmaya başladı. Tolga bu gülümsemeyi iyi bilirdi.

“Tamam. Sen bu işi bize bırak artık,” dedi Başkomiser. “Ben halledeceğim.”

Tolga, amirim hallederim derse halleder diye düşünerek gönül rahatlığıyla ayrıldı merkezden. Hakikaten de işin kokusu üç günde çıktı. Fırat’tan öğrendiğine göre, İlhami Başkomiser önderliğinde polis, en sonunda sağlam bir itiraf almayı başarmıştı. Tolga, önce sorguda konuşturmuş olabileceklerini düşündü ama İlhami amiri her ne kadar biraz küfürbaz ve sert bir adam olsa da sanıklara sorguda çizgiyi aşan şekilde davranmazdı. Yine Fırat’tan öğrendiğine göre, telefon kaydına derin bir ses analizi yapmışlar ve sesin Kamuran Bey’e ait olmadığını kanıtlamışlardı. Ayrıca büyük tesadüf eseri Kamuran Bey’in komşusu bir adam o gece uyuyamamış, balkona çıkmış ve gece iki sularında Oktay Bey’i evden çıkarken görmüştü. Komşu, Oktay Bey’i daha önceden de birçok kez gördüğü için o olduğundan emindi. Bu son sarsılmaz delilden sonra da Oktay Bey suçunu itiraf etmişti.

Gazi de yargılanacaktı elbette ama bu olayda asıl mağdur olduğu ispatlanabilirse az bir ceza ile kurtulur diyordu Fırat. Bu işten de alnımızın akıyla çıktık kardeşim diyerek de konuşmayı sonlandırmıştı.

Evet bir kere daha adalet yerini bulmuş masumlar aklanmış suçlular cezasını çekmişti. Ama bu ne ilk ne de sondu. Bu şehrin ne suçu biterdi ne de olayı.

Tolga’nın düşünceleri telefonunun melodisiyle bozuldu. Oldukça heyecanlı ve sinirli olduğu anlaşılan bir kadın, biraz da tiz bir sesle, çok müşkül durumda olduğunu ve ne yapacağını bilemediğini anlatıyordu. Bu iş ayyuka çıkmadan halledilmeli diyor ve acil bir randevu talep ediyordu. Yaklaşık iki dakika aynı tiz sesle bağırarak ve söylenerek konuştuktan sonra, “Bunu ancak siz çözebilirsiniz Tolga Bey!” diyerek laflarını bitirdi.

Tolga derin bir nefes alarak gözlerini kapattı.

Evet, bu şehrin suçu da bitmezdi, olayı da…

Bir Alpaslan Kaya Polisiyesi | Bebeğini Öldüren Adam | Bölüm – 6

Alpaslan Kaya, rüyasında kendisini emekli gördü. Emekli olurmuş güya. Bahçeli bir ev alıp sebzeler yetiştirir, köpek beslermiş. Kızı yanında olmazmış, ama köyden bir hatunla mı evlenirmiş ne, köylü kıyafeti giyinen hiç bilmediği bir kadını görmüştü rüyasında. Alarmın sesine uyandı. Salondaki açılmayan çekyatta uyuyakalmış yine. Sağ kolunun üzerine yatmış, kolu müthiş bir şekilde ağrıyor. Salyası da akmış herhalde. Sehpanın üzerinde ötmeye devam eden alarmı susturdu. Sol elinin içiyle gözlerini ovuşturdu ve sonra gözlerini kısıp dışarıya baktı. Karanlıktı. Ama işe gitmesi gerekiyordu.

“Bu karanlıkta işe mi gidilir la?” diye söylendi. Rüyası iyiydi ama. Emeklilik yakındı gerçi. Önceki gün elli bir yaşına girmişti.

Sağ kolu kanlanmıştı yeni yeni. Kalktı, banyoya girdi, elini yüzünü yıkadı, kuruladı. Yatak odasına geçip üstünü giyindi. Aynada saçını eliyle düzelttikten sonra ayakkabısını dolaptan alıp kapıyı açtı ve evden çıktı.

Hayatı yüklemlerden oluşuyordu başkomiserin. Gider gelir, suçluları yakalar, adalete teslim eder, eve girip film izler ve sonra uyur. Bunun aksi bir yaşam da mümkün değildi ya pek, yine de yoruluyordu insan. Yani bir insan…

“Bir insan yirmi dört saat boyunca hiçbir şey yapmadan oturamaz. Oturmak bile bir eylemdir zaten,” diyordu simidini yerken.

“Çok yorulduysanız yıllık izne çıkın başkomiserim,” dedi Ferdi, ağzındaki susamlı pişmiş hamuru ıslatmak için çayını yudumlarken.

“Bu çocuk beni hiç anlamıyor ve de anlamayacak,” diye düşündü Alpaslan. İçinden.

Masanın üzerindeki telsizden seslenildi. Alpaslan telsizi alıp anonsu dinledi. Bir iş çıkmıştı yine. Bir iş. Birileri ölmüştü yine. Onun işi buydu. Birilerinin ölümü üzerine şekillendirilmişti bu. Adalet sağlanıyordu. Güya.

 

***

 

I

Olay yeri incelemeden Komiser Ateş, Alpaslan ve rütbedaşı Ferdi’yi kapıda karşıladı. Olayları bir bir anlattı. Ellerinde bir bebek ve bir de anne cesedi vardı. Özellikle anneye dikkat kesildi Alpaslan. Ne belliydi anne olduğu? Ateş niçin böyle tanıtmıştı kadını? Düşünürken cesetlerin bulunduğu odaya geldiler.

“Ben bu dünyanın gelmişini, geçmişini!” deyip yumruğunu havaya doğru salladı Ferdi. Devamını getiremedi. Gördüğü manzara karşısında adeta donakalmıştı.

Odanın ortasında kanlı yatan iki cansız beden.

Alpaslan da Ferdi ile aynı tepkiyi veriyordu. Kapının girişinde kalmışlardı, ne bir ileri ne de bir geri. Orada, öylece duruyorlardı. Hareketsizlerdi.

“Çocuk ne kadarlık?” diye sorabildi savcı gittikten ve cesetler kaldırıldıktan sonra Başkomiser.

“Bilmiyoruz başkomiserim. Ama iki aylık bile olmayabilir.”

“Çevreyle konuştunuz mu? Gören, duyan?”

Bu sırada Cinayet Bürosu’nun elemanı, Cemil, biraz eğilip olayın önemini bilen bir insan edasıyla, “Bir karı koca yaşıyormuş burada Başkomiserim,” dedi. “Adam işsiz. Mahalle muhtarına göre serserinin önde gideni. Zaten kadını, yani maktulü kaçırarak evlenmiş. Herhalde kadının da kimi kimsesi yok ki, nikahsız yaşıyorlarmış.”

“İmam nikahlıdır kesinkes,” dedi Ateş.

Cemil, Ateş’in araya girmesine aldırmadı ve öğrendiklerini anlatmaya devam etti.

“Sürekli kavga ediyorlarmış. Komşular artık bıkmış bunlardan.”

“Bugüne gel Cemil!” diye yüksek tondan azarladı Alpaslan.

“Emredersiniz Başkomiserim.”

Cemil olayı özetledi: Sabaha karşı, kulakları sağır edecek bir ses duyulmuştu. Ama çok uzun sürmemişti bu ses. O da kesilmişti hemen. Sonra bu kerpiç evin, demir kapısının kapandığı duyulmuştu. Ne olduğunu merak eden meraklı komşular odanın penceresinden baktıklarında cansız kadını ve bebeği görmüşlerdi ve doğruca polisi aramışlardı.

“Kansız, piç!”

Ferdi, Alpaslan’dan çekinmeden tepkisini veriyordu.

 

II

Adamın yatak odasındaki aynalı dolabın çekmecesinde bulunan kimliğine ulaşıldıktan sonra, hakkında genel bir araştırma yapıldı. Yapılan araştırma sonucunda adamın akrabalarına ulaşıldı.

Alpaslan ile Ferdi, adamın babasının evine doğru yola çıktılar. Eve giden yol araba girmez, dar bir yokuştan geçiyordu. Bunun için arabayı bırakmışlardı. Evin önüne kadar yürüyerek geldiklerinden iki polis de epey yorulmuştu. Bu ev de bir gecekonduydu. Zilin düğmesine bastılar. Biraz bekledikten sonra duyulur duyulmaz bir sesle, “Kim o?” sesini duydular.

Alpaslan kendini tanıttı.

Kapı aralandı, yaşlı bir adamdı bu.

“Korcan İpekçi burada mı?”

“Yine ne yaptı deyyus!”

“Bir olaydan ötürü ifadesine ihtiyacımız var. Evine gittik yoktu,” dedi Alpaslan.

“Yok burada. Bayağıdır gelmiyor. Sen bir polissin, senin sözünü dinler belki, ya da dinler görünür, söyle de uğrasın buraya. Evde yapılacak işler var. Onu bekliyoz.”

“Nerede bulabiliriz amca biz bu Korcan’ı, nerelere takılır?”

“Hey adam, nereden bileyim ben!”

“Arkadaşı falan?”

“Bilmem ben arkadaşlarını. Uğursuzun teki işte. Arkadaşları da öyle uğursuzdur.”

Babasının evinden bir bilgi alamadan ayrıldılar, arabaya vardıklarında, yokuş inmekten mecalleri kalmamıştı. Alpaslan şoför koltuğuna oturup nefesini kontrol altına almaya çalışırken, Ferdi ise arabanın dışında elini karnına bastırıp eğilmiş, duruyordu.

Her şey kontrol altına alınıp arabayı hareketlendirdiklerinde, Korcan’ın ablası Naime’nin evine gidiyorlardı. Yol boyunca iki polis de konuşmadı. Alpaslan, iyi bir şoför olarak yola odaklanmasaydı, bu sabah gördüğü manzara gözlerinin önüne gelir, cansız yatan bebeği düşünürdü. Belli etmese de bu olay onu çok etkilemişti. Bir babaydı sonuçta. Kızı vardı ve kızına altı yaşından bu yana hem anne hem de babalık ediyordu.

Naime’nin maddi durumu daha iyiceydi. Bir gecekonduda oturmuyor, bir apartmanın üçüncü katında bir dairede yaşıyordu, fakat yine varoşlardaydı bu apartman. Başkomiser, kendini tanıttıktan sonra Naime iki polisi de içeri aldı. Evi topluydu. Düzenli bir kadına benziyordu ilk bakışta. Eşyalar, duvar renkleri, kadının kıyafeti; ezcümle her şey uyumluydu birbiriyle.

“Kardeşim,” diye başladı sözüne. Kahvesinden bir yudum aldı. İyi yapmıştı kahveyi. “Sorumsuzun tekiydi. Bir evin bir oğlu. Şımarık büyüdü. Yetiştiğimiz mahalleden doğru düzgün insan çıkmaz zaten. Arkadaşları oldu zamanla. Onlar da kendisi gibiydi. Üç sene önce uyuşturucudan dolayı gözaltına alındı ama serbest bırakıldı. Karısını inanın hiç görmedim. Fakat kardeşimin karısını ve çocuğunu öldürmesine, affedin ihtimal vermiyorum. Sonuçta onu da aynı ana-baba büyüttü. Ben yapamam. O da yapmaz.”

Kahvesinden derin bir yudum aldıktan sonra Alpaslan, “Korcan’a ulaşamıyoruz. Nerelere gidebileceği hakkında bir bilginiz var mı?” diye sordu.

Naime, “Bir-iki arkadaşını biliyorum. Birinin iki sokak aşağıda bilardo salonu var. Oraya bakabilirsiniz,” dedi.

Alpaslan elindeki kahve fincanını sehpanın üstüne bırakıp kadına misafirperverliğinden ötürü teşekkür etti.

Arabayı, resimli tabelasında Kurt Bilardo & Kafe yazılı mekânın önüne çektiler. Alpaslan, Ferdi’ye dönerek silahını kontrol etmesini söyledi. Ferdi, Başkomiserinin ikazından sonra olayın tehlikesini kavradı ve araçtan inmeden önce, annesinin geçen sene verdiği muskanın boynunda olup olmadığına baktı; yerindeydi, bir şey olmazdı. Bu muska onu tüm kötülüklerden koruyabilirdi. Yoksa niçin taksındı?

Doğruca kasada oturan bir seksenlik, iri kıyım adamın yanına gittiler. Alpaslan kimliğini gösterince, adam masanın altında olduğu için görünmeyen, bacak üstüne oturuşunu düzeltti. Sonra meselenin ne olduğunu sordu.

“Korcan İpekçi.”

Adam düşündü.

“Cinayetten aranıyor.”

Gözleri büyüdü.

“Ne biliyorsan anlat, yararına olur.”

“Ben Korcan’ı pek tanımam Başkomiserim. Ama bizim patronla iyi anlaşırlar. İsterseniz ona bir sorabilirim.”

Alpaslan bir an gevşeklik ederek, araması için izin verdi. Adam telefonuna sarıldı ve patron dediği kişiyi aradı.

“Mesut ağbi, polisler geldi. Yok, bunlar cinayetten. Korcan ağbi vardı ya, onu arıyorlarmış. Sana da soracakları varmış.” Her cümlesinden sonra kafasını kaldırıp yaşlı polise bakıyordu, sanki onay veya takdir bekler gibi. “Neredesin ağbi? Öyle mi?” Yarım dakikaya yakın sessiz kaldıktan sonra devam etti. “Yok ağbi, polisler içeride, tamam çay ikram ederim ben. İki dakikaya… Tamamdır ağbi.”

Telefonu kapattıktan sonra polislere döndü, “Bir haftadır görüşmüyorlarmış Komiserim, ama birkaç dakikaya buradaymış. Buyurun oturun şöyle, çay ikram edelim.”

Ferdi doğma büyüme buralı olduğu için varoşlarda ne pis işler döner bilirdi. Tedirgindi bu yüzden. Karşısında bulunan adamın doğru söylediğine bir türlü emin olamıyordu.

“Ben biraz dolaşayım,” dedi. “Var mı arka odanız falan?”

“Ne odası ağbi?” dedi adam heyecanla. “Sıkıntı olmaz ağbi bizde,” diye böbürlendi.

“Lan dingil,” diye tersledi Ferdi. “Ne artistlik yapıyorsun sen? Alırım merkeze şimdi seni!”

Adam suspus oldu.

İki polis etrafta gezindi, ama hiçbir ipucu bulamadılar. Çaresizce, buranın sahibi olduğu iddia edilen Mesut’u beklemeye koyuldular. Ama içeride değil, kapının önüne çıktılar, birer de sigara yaktılar.

“Başkomiserim, kim bilir nereye saklandı bu şerefsiz!”

“Yakalarız. Fark ettiysen kaçabileceği çok yer yok.”

“Yakalarız, ama bir türlü kendimi bastıramıyom. Bir insan nasıl olur da bebeği öldürür. Bu nasıl bir düzendir Başkomiserim? Mesleğin en şey anı bugün.”

“Trajik.”

“Nasıl?”

“Mesleğin en trajik anı bugün, diyorsun.” Sigarasından hızlıca birkaç derin nefes aldıktan sonra, “İşin tuhaf yanı ne biliyor musun?” diye sordu. “Katillerin polis, polislerin de katil olabileceği başka bir evren de mevcut olabilir. Bu açıdan bakarsak hiçbir insan masum değildir.”

Okumayı pek sevmese de birkaç bilimkurgu filmi izlemiş olan Ferdi, bu konuda bilirkişi gibi sordu: “Paralel evrenden mi söz ediyorsunuz?”

“Evet.”

İki polis konuşmaya devam ederken, içeriden bir altmış beş boylarında bir adam çıktı, polislerden yana bakıp gülümseyerek selam verdi.

“Polis misiniz ağbi, Allah kolaylık versin,” deyip gitti.

Bir dakika sonra Mesut geldi. Arabasını, polis arabasının arkasına bırakıp içeriye girdi. İçeride, koltukların olduğu yere geçip oturdular. Mesut, çok içeri girmiş çıkmış, polis tezgâhından geçmiş, tecrübeli biriydi. Hangi büronun polisinin nasıl karakteri var, iyi bilirdi.

“Korcanla bayağı oldu görüşmeyeli Komiserim,” dedi çayını yudumlarken. “İtin önde gideni. Düzensiz. Sebatsız. Siz arayınca telefonunu aradım, amma yok, ulaşılmıyor. Ne halt yemiş yine?”

“Cinayet.”

“Deme! Kimi?”

“Karısıyla kızını.”

“Bebeğini hea? Vay pezevenk! Vallahi izine ulaşırsam hemen ararım sizi Komiserim, bana bi iletişim numarası bırakırsanız…”

Alpaslan, Mesut’un iyi niyetli davranışlarına kanmamıştı, ama yapacak bir şey de yoktu.  Numarayı bırakıp kafeden ayrıldılar. Arabanın önünde arkasında bir araç olmadığı için park ettikleri yerden çıkmaları kolay oldu.

 

III

Yol üzerinden aldıkları simidi yiyordu iki polis de. Alpaslan’ı bir hıçkırık nöbeti tuttu. Nefret etti bu özellikten. Hıçkırık da ne? Bombok bir şey.

“Korcan’ın fotoğrafı var mıydı elimizde?” diye sordu iki hıçkırık arasında.

“Olacaktı,” dedi Ferdi. Elindeki simidi dizine koyup telefonunu açtı, WhatsApp uygulamasına girip ekibin konuşma grubunu açtı. Bugün konuşma olmamıştı. Bu yüzden de cinayetle ilgili gereken bilgilere kolayca ulaştı. Korcan’ın evde çok fotoğrafı yoktu, ama bir tane bulmuşlardı ve ne olur olmaz diye onun fotoğrafını çekip grupta paylaşmışlardı. Ferdi, fotoğrafı Alpaslan’a uzattı.

Hıçkırarak, “Bilardocudan çıkan herif değil mi bu?” diye sordu.

“Hasss…”

Ferdi verdiği olağan tepkinin üzerine bir daha hasss… dedi.

“Başkomiserim, kafeden çıkarken Mesut’un arabası yoktu herhalde.”

“Mesut’un evinde saklanıyor şerefsiz!”

Alpaslan, meslektaşına hak verdi ve hemen merkezi arayıp Mesut’un ev adresini istedi.

 

IV

Mesut’un evinin adresi gelince hemen araç hareket etti. Çok da uzak değildi bilardocuya. Beş dakika içinde eve geldiler. Ferdi’nin kuşkusu haklı çıkmıştı. Araba buradaydı, ancak Mesut da gelmiş olabilirdi. İki ihtimalli bir vakaydı bu. Bir gecekonduydu yine. Zile bastılar, lakin açan olmadı. Son çare olarak kapıyı kırdılar. Çok uğraşmadılar bununla. Bir tekme yeterli olmuştu.

Odaları aradılar.

Hiç kimse yoktu ortada.

Alpaslan, yatak odasına girdi, bakmadıkları bir tek gardrop kalmıştı. İki kapaklı gardrobu açınca, gömleklerin altına gizlenen Korcan’ı seçti. Omuzundan tutup içeriye doğru savurdu. Ferdi’ye seslendi.

Genç komiser, yıllardır karşılaşmayı beklediği bir kan düşmanını görmüş gibi hiddete kapılarak Korcan’ın üstüne saldırdı ve yumruklarla adamı eskitti. Ağzı burnu dağılmış, yüzü gözü kan içinde kalmıştı. Ferdi adamın üstünden kalktı. Nefes nefeseydi. Alpaslan deminden beri koruduğu sakin tavrını bir an kaybedip tekmelerle girişti.

Beş dakika sonra sürükleyerek ekip arabasına bindirdiler. Asayiş’in yolunu tuttular.

 

V

Elli bir yaşına önceki gün giren Alpaslan Kaya, sorgu odasının kasvetli havasını derin derin soluduktan sonra, varoluşsal kaygılar güden filozoflara özgü bakışlarla odanın siyaha boyalı duvarlarını süzdü. Ona göre boş bir bakıştı bu. Kafasının içinden düşünce, düşünce kırıntısı dahi geçmiyordu. Kırıntı. Evet, en önemlisi de buydu işte. Her şeyin bir kırıntısı mevcuttu şu evrende. Canlı veya cansız, her şey. Ekmeğin, kalem ucunun, gofretin… İnsanın kırıntısı da bebekti. Ama insandan başka hiçbir varlık kırıntısını öldürmezdi. Geçmiş zamanda, gazetelerin köşe haberlerinde, az izlenen yerel televizyon kanallarının haberlerinde aç kaldığı için yavrusunu yiyen köpeğe de denk geldiğini anımsadı birden, ama bu öyle bir şey değildi. Sırf rahatsız edildiği için, uyandırıldığı için öldürmüştü yavrusunu.

Koyu kahve gözlerini karşısındaki yaratığa dikti Başkomiser.

“Benim kızım doğduğu zaman,” diyordu dişinin arasından. “Yeni doğdu, nefes almayı bilmez de ölür diye üç gün nöbet tuttum lan başında!”

Bir tepki verecek halde değildi Korcan.

Odaya Ferdi girdi.

“Başkomiserim, Savcı Bey aradı. Sevk edilmesini ve can güvenliğinin sağlanmasını istiyor.”

Alpaslan sandalyeden kalktı. Hiçbir şey söylemeden odadan çıktı.

Korcan’a yardım ve yataklık ettiği için Mesut ve kafenin çalışanı da savcılığa sevk edildi.

 

***

 

Başkomiser Alpaslan Kaya, alarmın korkunç sesi ile uyandı. Hemen aklına gördüğü rüya geldi. Bir yunus balığının kuru fasulye yediğini görmüştü.

Öykü: Aynı Çatı Altında

Nişantaşı’nda babadan kalma eski dairemde, sessiz salonumun baş köşesinde duran koyu kahverengi deri berjerime yayılmış, sabah kahvemi içerken küçük dostum Totti’nin havlamasıyla irkildim. Buna bir de kapımın belli belirsiz tıkırdatılması eklenince, bir konuğum olduğunu düşündüm. Kapı zilini çalan eden yoktu, fakat “Foks Teriye” cinsi akıllı ama biraz sabırsız dostum kapı önünde bitmiş, hırlamaya başlamıştı. Bir kontrol edeyim dedim.

Kapıyı açtığımda yerde arabamın torpido gözüne sığacak boyutta, koyu kırmızı bir kutu vardı. Bu cismi kapı önüme bırakan şahıs hızlıca toz olmuştu belli ki. Kendimi, kapısına konan bomba ile öldürülmeye teşebbüs edilecek biri değerinde görmediğimden, kutuyu sakince yerden alıp salona geri döndüm. Mesleğim gereği, gizlilik arz eden durumlarda bazen müşterilerim bana mektupla ulaşırdı. Mektuba alışık olan ben, kutuyu da fazla yadırgamadım.

Kucağımda kutuyla beraber cam kenarındaki berjerime kuruldum. Tam kutuyu açacakken, kutu titreyerek müzik çalmaya başladı. Bu marifetin esas sahibinin bir cep telefonu olduğu aşikardı. Kapağı kaldırıp telefonun azabına bir son verdim.

“Alooo!”

Müslüm Gürses henüz ölmemiş olsaydı, o an onun aradığına yemin edebilirdim.

“Buyrun?”

“Dedikleri kadar var mısın ula İrfan Pat?” diye sordu. Yok yok, Müslüm ölmemişti, bu kesin oydu.

“Pardon, kiminle görüşüyorum?” diye sordum.

“Pencereden selamımı al da gideyim,” dedi.

Kaldırımdan geçen herhangi birinin açık perdelerimden içeri bakıp kütüphanemin üst rafındaki kitapları sayabileceği yükseklikteki dairemin camından dönüp aşağı baktım. Apartmanımın önünde, yol ortasında duran siyah, büyük kasa, koyu renk camlı Mercedes’in iki karış açık arka camından, saçı sosyal medyada görmeye alışık olduğum mafya tipler gibi üstü kısa altı sıfıra yakın kesili, köşebent kafanın sahibi, tesbih tuttuğu eli ile laubali bir selam çaktı. Yüzünde hafif bir tebessümle şoföre bir şeyler söyledi. Cam kapanırken araba voltasını aldı.

“Selamın aleyküm İrfan Pat,” dedi kulağıma.cza

“Aleyküm selam,” dedim.

“Beni tanıdın mı?” diye sordu, sokağa çıksa üç kişiden ikisinin tanıyıp fotoğraf çektireceği yeni nesil dizi oyuncusu öz güveniyle.

“Sesiniz Müslüm Gürses, ama görüntünüzü çıkaramadım,” dedim hafif dalgaya vurarak.

“Benzetirler rahmetliye,” dedi. “Yani sadece konuşmamı,” diye ekleme gereği gördü, Müslüm’ü tip olarak beğenmediğini belli eden bir vurguyla.

Hay götüm dedim içimden. “Kiminle görüşüyorum” diye sordum.

“Ben Şahin Taştan ula!…” dedi.

Öz güvenin nedeni belli dedim içimden. Ülkenin en meşhur mafyalarından biriydi Şahin Taştan. Gözümün önüne geldi tipi yine. Hay tipini sevdiğim…

“Memnun oldum” dedim. Yalandı. Başıma bir bela açılacaktı. Haydi hayırlısı…

“Seninle iletişimi bu şifreli telefondan sağlayacağım,” dedi. Dinledim, başka ne sağlayacaktı acaba?

“Alooo!…” dedi.

“Buyrun, sizi dinliyorum,” dedim.

“Sana bir iş vereceğim ula İrfan Pat,” dedi. “Bir arkadaşım tavsiye etti seni. Ülkenin en iyi dedektifi olduğunu söyledi.”

“Sağolsun, teveccüh göstermişler,” diyerek alttan aldım.

“Şimdi bir işim var. Benimle iki saat sonra Rumeli Hisarı’nın otoparkında buluşabilir misin?” diye sordu. Vurgusundan bunun aslında bir soru olmadığını hissettirdi.

“Olur,” dedim.

“Haydi eyvallah o zaman,” dedi. Karşılık vermemi beklemeden telefonu kapadı.

Karşılık almadan telefonu kapatmak racona aykırı değil mi dedim içimden. Uzatmadım. Ondan daha iyi mi bilecektim?

Totti’yi mahallede gezdirip, ihtiyaçlarını gördürdüm. Karşıdaki yeni nesil kahveci Vi İstanbul’dan aldığım iki parça fındıklı kek ile karnımı doyurdum. Eve dönüp, Google’dan Şahin Taştan hakkında bilgi edindim. Yaşı 55 olmuş. Şaşırdım. Yaşlanıyorsun İrfan Pat dedim kendi kendime. Evliymiş. Yirmili yaşların başında ikiz kız çocuğu sahibiymiş. Kızlar bekar ve güzel görünüyordu. Allah bağışlasın da damadı olmak istemezdim diye mırıldandım, damızlık koyun gibi gezer, Pavlov’un köpeği gibi komut bekler durursun. Adam hapisten çıkalı dokuz yıl olmuş. Hakkında yasa dışı örgüt kurma, adam yaralama, cinayete azmettirme, haraç alma dahil birçok suçtan ceza hükmü varmış. Devam eden davaları ve bu gibi birçok bilgi…

Peki bu adam benden ne istiyor diye düşündüm. Bu tip insanların kendileri için sağa sola koşturup bilgi toplayacak, emirlerinde çalışan bir ton adamları vardır. Ayrıca üst düzey emniyet mensuplarıyla da iyi kötü bağlantıları olur. Demek ki öyle bir konu vardı ki, yakın çevresi tarafından duyulmasını istemiyordu.

Şahin Taştan’a beni tavsiye eden arkadaşının kim olduğunu fazla düşünmedim. Geçen yıl mühim bir işini çözdüğüm Rizeli bir kabadayı vardı. O olduğuna adım gibi emindim. Yardım ettiğime edeceğime pişman ettirecek bollukta çay göndermişti evime. Mutfak çay bahçesine dönmüştü resmen. Halen iki üç yıllık stoğum vardı. Neyse… Allah böyle dert versin, amin…

Hafif bir duş aldım. İyi geldi. Nedense, cenazeye gider gibi simsiyah giyindim. Çıkmadan önce, pencereden dışarıyı süzdüm. Hafif yağmur atıştırıyordu. Siyah deri ceketimi sırtıma alıp dışarı çıktım. Köşeden bir taksi çevirdim. Buluşma saatine on dakika kala, Rumeli Hisarı otoparkında volta atıyordum.

Siyah balina beni fazla bekletmedi, tüm heybetiyle önümde durdu. Koyu renk arka cam bir karış açıldı.

“Atla,” dedi Müslüm etkili sesini sevdiğim.

İkiletmeden kapı kulbuna yapıştım. Kapı, görüntüsünün aksine, tereyağ üzerinde kayarcasına narince açıldı.

“Gel bakalım ula İrfan Pat,” dedi içerideki.

Google’ın marifeti nedeniyle, yüzünün botokslu son haline aşina olduğum Şahin Taştan, hafifçe bana dönük vaziyette beni süzerek “Selamın aleyküm,” dedi.

“Aleyküm selam,” dedim yerime kurulurken, küçük bir baş selamı eşliğinde.

“Garaja çek,” dedi şoförüne.

Hoppala dedim içimden. Filmlerde garaja götürülen yabancıların başına genellikle pek iyi şeyler gelmezdi.

“Garaj?” diye sordum, yüzümde cevap bekleyen bir ifade ile.

“Bizim garaj işte ula,” dedi, sanki o garajda doğmuşum da hatırlamıyormuşum gibi.

“Sizin garaj?” diye sordum, o doğan ben değilmişim, o yanlış hatırlıyormuşçasına.

“Korkma ula,” dedi, “Oturup rahat konuşabileceğimiz, güvenli bir yer işte!”

Yolda mecburi iki hoş beş ettik. İş konuşmadık.

Garaj dediği yer, Sarıyer’de bir açık otoparktı. Derme çatma bir kulübeden, iki otobüs ve üç kamyonetten başka bir şey görünmüyordu ilk bakışta. Kulübenin arkasındaki gizli bir kapıdan geçip, sığınağa benzeyen, güneş görmeyen bir alt kata indik. Oldukça rutubetli bir yerdi. Sorgulama yapılan işkence mekanlarını anımsatan ve sarkık lambaların aydınlattığı dar koridor, kapısı kapalı odalara açılıyordu. Şahin Taştan önde, ben arkada, sidik kokulu loş koridorun sonundaki odaya kadar yürüdük. Sağlı sollu yedi oda kapısı saydım. Sekizinci ve sonuncu kapının önünde dönüp bana baktı Şahin Taştan.

“Gel bakalım ula içeri,” dedi. Cebinden çıkardığı anahtar ile kapıyı açıp girdi. Arkasından girerken burnuma kanalizasyon kokusu geldi. Kedilerin marifetidir dedim içimden.

Kabaca dörde dörtten, on altı metrekare bir odanın ortasında, yere devrilmiş demir bir sandalyeye bağlı, çıplak bir adam vardı. Yaşıyor mu acaba diye düşünmeme fırsat vermeden, titreyen sesiyle, “bir su verin Allah rızası için” diye haykırdı.

“Kes ula!” dedi bizimki, “Ötsen suyunu da alırdın yemeğini de!”

“Reisim, gözünün yağını yiyeyim. Yemin ederim ben bir şey yapmadım!”

Köşebent kafa bana döndü, kızgınlıkla, “Ha bu herif aşçı olarak girdi bizim eve, beni ve ailemi zehirlemeye kalktı, pişirdiği yemeği benim yerime korumalarım yedi, şimdi hastanedeler, durumları fena,” dedi.

“Peki,” dedim, “Dışarıda konuşalım isterseniz.”

Adamı öylece bırakıp açık havaya çıktık. Temiz havaya kavuşunca onu ciğerlerime çektim, iyi geldi.

Hikayeyi baştan anlatmasını istedim. Bir ay kadar önce eski aşçısının referansı ile yanlarında çalışmaya başlamış adam. Adı Serkan Yanlı’ymış. Önceki akşam evde yemek yemeye karar vermişler. Şahin Taştan çok sevdiği için, eşi Serkan’dan haşlama yapmasını istemiş. Ancak, o akşam çok eski bir aile dostlarının trafik kazası geçirdiğini ve hastaneye kaldırıldığını öğrenince, yemeği yiyemeden apar topar hastaneye gitmişler. Yemeği de evde hazır bulunan üç koruması yemiş. Müslüm seslinin tabirine göre, adamlar şimdi hastanede can derdiyle cebelleşiyorlarmış.

“Peki niye ben?” diye sordum.

“Adam suçunu inkar ediyor,” dedi. “Önceki tecrübelerimden bu kadar ağır işkence sonrası çözülmesi lazımdı; bu işin içinde başka iş var ve ne olduğunu çözemiyorum.”

Sıkıntılı görünüyordu. Elini omzuma atıp sözlerine devam etti.

“Bak ula İrfan Pat,” dedi. “Sana gelmemin asıl sebebi bu işte yakın çevrem dahil herkesten şüphelenir hale gelmiş olmam. Bir de konu bizim camiada pek duyulsun istemiyorum ha. Bizi zayıf gösterir alimallah. Kendi adamı tarafından zehirlenmek de ne demek yahu? Gerçi mazide ne hükümdarlar var en yakınları tarafından zehirlenen… Ama ben onlardan biri olarak anılmak istemiyorum ha. Bak, sana tam yetki vereceğim. Eve girip çıkacak, eşim dahil herkesi sorgulayacaksın. Sana ters laf eden, karşısında beni bulacak, ona göre…”

Durakladı. Sonra ekledi. “Ha bu arada hak ettiğinin karşılığını alacaksın, al bu sana avans olsun, suçluyu ve arkasında kim olduğunu bana söyleyince bir bu kadar daha alacaksın. Sakın ha yanlış yapma. Bana vereceğin bilgiler, birilerinin canına mal olabilir.”

Elimle tarttığımda, hak edeceğimin üzerinde bir bedel içerdiğine kanaat kıldığım zarfı alıp ceketimin iç cebine koydum. Anlaşmıştık.

“Önce şu aşağıdaki ile bir yalnız konuşayım, sonra hemen sizin eve geleyim,” dedim.

“Olur,” dedi. “Bir taksi tutarsın buradan, al bu da ev adresim.” Elime ev adresinin yazılı olduğu bir kağıt tutuşturdu ve çalışır vaziyette onu bekleyen arabasına doğru yürüdü. Arkasından bakarken bir an durdu, dönüp “Ha bu anahtarı al o zaman işine yarar.” Dedi. “Bir de polisi molisi karıştırma bu işe; komiser momiser tanıdıkların varmış, duymasınlar ha, bu iş aile arasında kalacak, dışarıya sızmayacak ona göre!”

Başımı sallayarak onayladım. Ufak bir tebessüm edip arabasına bindi.

Vakit kaybetmeden gerisin geri odaya döndüm. Şahin Taştan’ın verdiği anahtarla kapıyı açtım. Serkan Yanlı hareketlendi yine.

“Abi, Allah rızası için…”

“Tamam, su vereceğim sana, ama sorularıma doğru yanıt vereceksin,” dedim.

“Emret abi” dedi. Pazarlık edecek hali yoktu. Birkaç saat daha susuz kalsa, kendini hepten kaybederdi.

“Şahin Taştan ve eşi çıkınca haşlamayı neden sen yemedin?” diye sordum.

“Kendisi haşlamayı evde kalanların yemesini istedi. Evde beş kişi kaldık. Benim biraz midem bozuktu, o yüzden et yemek istemedim.”

“Yemeyen diğer kişi kimdi?”

“Temizlik işlerine bakan Fadime Hanım var. O yemedi. Erkenden odasına çekilip yattı,” dedi, sesi titriyordu. Bir yandan da biraz su içeceği için umutlanmıştı. “Abi gözünün yağını yiyeyim…”

“Tamam,” dedim. “Bir soru daha…”

“Buyur abim. Canına kurban, buyur…”

“Evde kalanlar ilk ne zaman ve nasıl anladılar zehirlendiklerini?”

“Yemeği yer yemez Selim tuvalete koştu ve kustu. O zaman bir terslik olduğunu anladık ama zehirlenmiştir demedik. Sonra üçünün birden karnı ağrıdı, soğuk soğuk terlemeye başladılar. Ali yere yığıldı. Hemen Fadime Hanım’ı kaldırdım. Reisimize haber verip, ambulans çağırdım.”

“Sonra?”

“Ambulanstan hemen önce bahçıvan Aydın Abi geldi. Yakındaymış zaten. Reisimizden haber alır almaz koşmuş gelmiş. Ali’nin durumu kötüydü. Hep beraber onu ambulansa koyduk. Ben ve Fadime Hanım’a evde kalmamızı söyledi Aydın Abi. Kendi de çocukların yanına ambulansa bindi gitti.”

“Devam et…”

“Daha ne diyeyim abim? Sor söyleyeyim.”

“Seni yemeğe zehir koymakla kim itham etti?”

“Valla orasını bilemiyorum ama geç vakitte reisimizin yakın korumaları Raşit ve Mehmet geldiler eve. Beni alıp buraya getirdiler. Güzel bir dövdüler. Sonra işkence başladı. Reisimiz de katıldı işkenceye. Canımdan can aldılar abim. Bitirdiler beni. Şerefsizim ben yapmadım dedim. Allah Kuran çarpsın dedim. İnanmadılar. Ara ara bayılmışım. Ayıltıp ayıltıp işkence ettiler. Ha bak tırnaklarımı bile çektiler. Kim var arkanda diye sordular. Kimsem yok abim, ne diyeyim onlara? Yalan mı diyeyim?! Bitirdiler beni abim, yalvarırım kurtar beni.”

“Tamam,” dedim içimi çekerek. Midemde bir bulantı hissettim. Yukarı çıktım. Otoparkın köşesinde dikilen bekçiye el ettim. Koşarak geldi. Köşedeki marketten bir litre su aldırdım. Serkan’ı bağlı olduğu sandalye ile beraber kaldırdım. Suyu azar azar döktüm ağzına. Hepsini kana kana içti. Benim için sesli dualar ederken çıkıp ana caddeye yürüdüm. Bir taksi çevirip Şahin Taştan’ın evine doğru yollandım.

Yolda telefonum çaldı. Reis kötü haberi verdi. Ali ve Fatih sizlere ömür… Selim ise yaşıyormuş.

Hava kararırken, Sarıyer’in sırtlarında Boğaz’ı gören görkemli malikanenin girişinde beni Raşit karşıladı. Ülkemizdeki ortalama erkek boyunun üzerinde olsam da benden iki baş uzun bu insan azmanının yanında küçücük kaldım.

“Bu adamların hepsi aynı berberden çıkma herhalde,” diye düşünmemi sağlayacak biçimde kesilmişti saçları. Yanlar sıfıra yakın, üstler üç numara… Kısa ve biçimli sakalları, köşeli çenesini çevrelemişti. Takım elbise giymesine rağmen, tam bir kas yığını olduğu apaçık belliydi.

Sert bakışlarına ve tipine pek uygun düşmeyen ince sesi ile “Buyrun bu yönden,” dedi.

Önüne düştüm. Epey bir basamak inip evin yanından aşağı, bahçeye geldik. Ev, birkaç set üzerine kurulmuştu. Aşağı doğru indikçe, evin kot farkından dolayı yoldan göründüğünden çok daha büyük olduğunu fark ettim. Bahçenin her köşesinde ayrı bir hareketlilik vardı. Etrafta dolaşan on kişi saydım gözümle. Raşit kadar olmasa da iri yarı ve münakaşaya girmek istemeyeceğiniz tiplerdendi hepsi. Koyu takım elbise giymişlerdi. Her an bir saldırı olacakmış gibi tetikte görünüyorlar, huzursuzca etrafı kolaçan ediyorlardı.

Hava sıcaklığı, dışarıda ince bir ceketle dolaşmaya izin verecek düzeydeydi. Hafif bir rüzgar esiyor ama üşütmüyordu. Öğleden sonra atıştıran yağmur durmuş, ama nemli çimlerin arasından süzülen toprak ve çim kokusu henüz kesilmemişti. Bahçede on dakika kadar bekledik. Sanki sözleşmiş gibi, Raşit de ben de havanın dışında bir sohbet konusu açmadık. Nihayet evin bahçeye açılan kapısında Şahin Taştan göründü. Gayri ihtiyari ona doğru birkaç adım attım. Acele etmeden yanıma geldi. Üzgün görünüyordu. Bu sırada Raşit önce el pençe divan duruşa geçti, sonra baş selamı verip uzaklaştı.

“Hoş geldin ula İrfan Pat,” dedi Şahin Taştan.

“Hoş bulduk, başınız sağolsun,” dedim.

“Acımız büyük, dostlar sağolsun,” dedi. “Sen ne yaptın ondan haber ver?”

Benden beklentisi büyüktü belli ki. Gözlerinden anlamlı bir yanıt beklediği okunuyordu.

“Henüz bir karara varmak için erken ama Serkan’ın bu işi düzenlediğini düşünmüyorum,” dedim.

Sonra bunu söylediğime pişman oldum. Adam iyice gerginleşti. Serkan değilse evin içinden başka biriydi bu işi organize eden.

“Kim ula o zaman?” diye kükredi, “Eşim mi?”

Bir soluklanıp devam etti. “Çocuklarım mı? Korumalarım mi? Fadime Bacım mı? Kim ula?!”

Derin bir nefes alıp sakince “Şu an için bilmiyorum ama öğreneceğim,” dedim.

Daha anlamlı bir cevabım yoktu maalesef. O arada ‘Buradan sağ salim çıkarım inşallah,’ diye düşündüm içimden. Neyse ki tansiyonu biraz düşmüştü. Ağır ağır konuşmayı sürdürdü.

“Bana bak İrfan Pat,” dedi. “Sana bir oda ayarladım, istediğin kişiyi odaya çağırıp her türlü soruyu sorma hakkına sahipsin, ama bana bunu kimin yaptığını bulacaksın.”

“Peki,” dedim. “Selim hastanede mi halen?”

Bir an duraksadı. Sonra “Evet, ama iyiye gidiyor, yarına taburcu olur,” dedi.

“Selim’le de konuşmak istiyorum,” dedim.

“Olur, buradan hastaneye geçersin, görmene izin verirler,” dedi.

Sonra anlaştığımız üzere odaya geçtim. Bahçe katında, ufak bir çalışma odasıydı burası, bir duvarı beklemediğim kadar çok kitap barındıran bir kütüphane kaplamıştı. Camdan bakınca çaprazdan Boğaz manzarası görünüyordu. Cama sırtımı verip genişçe koltuğa yerleştim.

İlk olarak Fadima Hanım’ı çağırdım. Ellili yaşlarının sonunda, başı örtülü, kumral, tipik bir karadeniz kadınıydı. Başı öne eğik bir şekilde gelip karşımdaki koltuğa oturdu. Oldukça üzgün görünüyordu. Olayı bir kere de onun ağzından dinledim. Ali ve Fatih’i oğulları gibi severmiş. Konuşmamız süresince en az beş defa “Allah rahmet eylesin evlatlarıma” dedi. Şahin Taştan’ın uzaktan akrabası olurmuş. Eşi erken yaşta vefat ettiğinden beri, yaklaşık yirmi yıldır yanında çalışıyormuş. Serkan’ı sordum. “İyi çocuktu,” dedi. Onun böyle bir şey yapacağı aklının ucundan geçmezmiş. Kuşkulandığı birileri olup olmadığını sordum. “Selim’i gözüm tutmazdı,” dedi. Söylediğine göre Selim’in gözü hep yükseklerdeymiş. “Şahin Taştan’ın yanında çalışmaya başlayalı en fazla bir yıl olmuştur,” dedi.

Sonra Aydın’ı çağırdım. Kırklı yaşlarda, sarışın, sert görünüşlü biriydi. On yılı aşkın süredir malikanede bahçıvanlık ve bakım, onarım işlerini yapıyormuş. O da Şahin Taştan’dan reisim diye bahsediyordu. Olayı ona da anlattırdıktan sonra fare zehiri ve benzeri bir madde bulundurup bulundurmadığını sordum. Bodrum katta ufak bir odası varmış. Malzemelerini orada saklarmış. Fare, böcek ve haşerelere karşı önleyici malzemeleri olduğunu söyledi. “Fare zehiri de olmalı,” dedi. Ama iki yıldır hiç kullanmadığını belirtti. Birlikte aşağı inmeyi teklif ettim. Kapıda bekleyen Raşit de bize katıldı. Hep beraber bodrum kata indik. Aydın, iki paket fare zehiri buldu. Birinin ambalajı açılmış, yarısı kullanılmış görünüyordu. Şaşırdı. “İki paketin de hiç açılmamış olması lazımdı sanki,” dedi. Yüzündeki ifadeden pek emin olamadığına kanaat getirdim. Yine de katilin haşlamaya fare zehiri katmış olma ihtimalini göz ardı edemezdim.

“Güvenlik için kapıyı kilitli tutmalıydın,” dedim. Kızarıp bozardı. Kapıyı çocuklar ufakken kilitlermiş, ancak büyüdüklerinden kilitlemeyi bırakmış. Evin içini gören güvenlik kamerası olmadığından, odaya kimin girip çıktığını saptamamız da mümkün değildi. Çıkınca Raşit’e Ali ve Fatih’e otopsi yapılıp yapılmayacağını sordum. Olay duyulmasın diye bir şekilde organize edip ev dışında bir yerde kaza süsü vermişler. Kimse de şikayetçi olmadığından, otopsi falan yapılmadan yarın defnedileceklermiş. Bu durumda fare zehiri kullanıldığı varsayımımı teyit ettiremeyecektim. Yine de iyi kötü bir fikre varmıştım.

Biraz çekinsem de Şahin Taştan’ın eşini bana tahsis edilen odaya davet ettim. Dilruba Hanım’ın girişi ile birlikte, odanın içini biraz tatlı, biraz baharatlı bir koku sardı. Platin sarısına boyalı, fönlü saçları ve abartılı makyajı altında korku dolu bakışları vardı. Yeşil gözleri ile beni süzerek “Buyrun Dedektif Bey” dedi. “Ne soracaksanız sorun bana, yeter ki gerçeği ortaya çıkarın, çocuklarım ve ben çok tedirginiz.”

Hareketlerini biraz aceleci gördüm.

“Hanımefendi dün olanları bir de sizden dinlemek istiyorum,” dedim.

“Kızlar arkadaşları ile dışarıdalardı. Biz de Serkan’a haşlama yaptırmıştık. Eşim çok sever. O yüzden özellikle istemiştim. Ne bilirdim ki o hain içine fare zehri katacak?”

“Hangi hain?” diye sordum.

“Kim olacak? Serkan!” dedi. Peşinen hükmünü vermişti. Konuşması ve net tavırları ile kendinden emin bir görüntü çizmeye çalışıyordu ama gözleri bir şeyleri örtbas etmeye çabaladığını haykırıyordu.

“Onun suçlu olduğu henüz kesinleşmedi” dedim.

“Başka kimse olamaz” dedi.

Üstelemedim. Kızlarıyla görüşmeye gerek duymadım. Selim’le görüşmek için hastaneye doğru yola çıktım.

İyileşiyor dedikleri Selim’in durumunu pek iyi görmedim. Rengi atmış vaziyette yatıyordu. Koluna bir serum bağlanmıştı. Hemşire kendisi ile kısa süre görüşebileceğimi söyledi. Ufak bir yoklama yapıp çekip gidecektim zaten.

Kendimi tanıtıp, herkesi sorguya çektiğimi söyleyerek hemen konuya girdim. Evdeki açılmış fare zehiri paketini bulduğumu, üzerinden parmak izi alınması için laboratuvara yolladığımı söyledim. İyice gerginleşti.

“Yemeği yemen ve sonra tuvalete koşup boğazını parmaklaman akıllıca olmuş,” dedim. Ona ne yapacağımı sorgularcasına gözleri ile beni süzdü. Hastalığının vermiş olduğu halsizlik hali altına sığınarak tek kelime etmedi.

Bana bir isim verirse, kaçmasına müsaade edeceğimi söyledim.

Derin bir soluk alıp kısık sesle “İsim veremem,” dedi. Sonra yastığının altına uzanıp eline aldığı siyah metalik cismi bana doğrulttu.

Elinin titrediğini fark ettim. Henüz beni vurup vurmamaya karar vermemişti ki, tabancasını indirmeden bir şeyler söylememi beklercesine yüzüme baktı.

“Beni öldürsen bile, laboratuvar sonucunu Şahin Taştan teslim alacaktır,” dedim.

“Ancak, seninle bir anlaşma yaparsak, kaçmana müsaade edebilirim” diye ekledim. Aklıma daha mantıklı bir şey gelmemişti.

Elinin titremesi arttı. Bakışları ifadesizleşti. Sonra elindeki tabanca düşüverdi. İki elini birden kalbine götürdü.

Sanırım o an öleceğini anladı. Gözlerimin içine bakıp son nefesi ile bir kelime söylemeye çalıştı: “Di di di dil…” Sesi kesildi. Kafası soluna doğru düştü. Kusması, zehrin yayılmasına mani olamamıştı demek. Yalnızca biraz daha vakit kazandırmıştı ona.

Ufak bir tebessümle “di” ile başlayan isimleri aklımdan geçirdim: “Dilay, Dilek, Dilruba…”

Dilruba Hanım’ın ben daha “ze” demeden fare zehrini bilmesine şaşmamalıydı.

Şifreli telefonum çaldı. “Ne yaptın ula İrfan Pat?” dedi arayan.

“Katil bulundu,” dedim, “Selim’miş.” Cevap bekledim, gelmedi. “Arkasındaki kişiyi söyleyemeden ölüverdi,” dedim.

“Tüh ula!” dedi, bir ton küfür savurdu.

“Pat pat İrfan Pat,” dedim kendi kendime. “Yine pat diye söyleyiverdin, ama bu sefer ufak bir detayı atlayarak…”

Telefonu kapattıktan sonra düşündüm. “İyi ettim,” dedim. “Aynı çatı altında yaşayanların, özellikle de eşlerin arasına girilmez,” diyerek içimi rahatlattım.

Şahin Taştan, sözünün eri olduğunu gösterdi. Ertesi gün Raşit ile ikinci zarfı gönderdi.

Akşam haber kanalında gördüm; soba zehirlenmesi sonucu üç genç hayatını kaybetmişti. “Hayat ne acı,” dedim. “Ali ve Fatih, katilleri Selim ile ortak kadere teslim görünmüşlerdi yine aynı çatı altında.”

02.12.2019

Makale: Kurgu Bir Dedektifin Portresi: Tony Chu

Bir dedektiflik hikâyesi -hangi türde, hangi dilde, hangi zamanda yazılmış olursa olsun- başkahramanına bazı ayrıcalıklar tanır. Keskin bir zekâya sahip olmak, küçük ipuçlarını takip ederek suçluların peşinde koşmakla görevlendirilen kurgu karakterin vazgeçilmez ve akla ilk gelen özelliğidir kuşkusuz. Yine de bir kurgu dedektif karakteri tanımlarken “zeki biri işte” deyip geçiştiremeyiz. O her zaman daha fazlasına sahiptir. Örneğin, Batman’in titanyum alaşımlı tellerle örülmüş kurşun geçirmez, yanmaz bir kostümü; gazeteci, sanat tarihçisi, televizyon programcısı, arkeolog ve antropolog olan Martin Mystère’in entelektüel birikimi; Müfettiş Gadget’ın kıyafetlerinin ve vücudunun farklı yerlerinden çıkan değişik cihazları vardır.

Bu özelliklere sahip olmak ya da Sherlock Holmes gibi “deha”, Miss Marple gibi “insan sarrafı” olarak anılmak hoşumuza gidebilir. Yine de özel yetenekleri olan bir kurgu dedektif karaktere dönüşmeyi dilemeden önce bir kez daha düşünmek gerekiyor. Dedektif Tony Chu’nun sahip olduğu türde özel bir yetenek insanın hayatını oldukça zorlaştırabilir.

 

Chew

john layman
John Layman – Haziran 2009 ile Aralık 2016 yılları arasında Image Comıcs tarafından gizem ve suç türü altında yayımlanan seri toplamda 60 ciltten oluşuyor. Eısner Awards for Best New Serıes (2010), Harvey Awards for Best New Serıes (2010), Çizer Rob Guıllory için Best New Talent (2010) ve Best Contınuıng Serıes (2011) ödüllerine layık görülen Chew serisinin ilk beş cildinin Türkçesi, İlke Keskin (ilk üç cilt) ve Tulgan Köksal (dördüncü ve beşinci ciltler) çevirileriyle Marmara Çizgi tarafından yayımlandı.

Hikâyesi John Layman tarafından yazılan, çizimleri Rob Guillory’ye ait olan Chew çizgi roman serisinin başkahramanı Tony Chu bir sibopatik. “Yediği şeylerden psişik imgelemler almak” şeklinde tanımlanan bu özelliği yüzünden daima aç olmasına rağmen yemek yiyemiyor. Neden mi? Çünkü ısırdığı herhangi bir şeyin varlığı boyunca yaşadığı ya da tanık olduğu olayların hepsini görebiliyor. Örneğin, bir elma yiyecek olursa bu elmanın ağaçta yetişmeye başladığı andan hasat zamanında toplandığı ana kadar başından geçenleri izlemek ya da yediği bir hamburgerdeki etin geldiği hayvanın henüz bir yavru olduğu günlerden başlayarak bir kasap tarafından derisinin yüzüldüğü ana kadar yaşadığı maceraları en ince ayrıntısına kadar öğrenmek zorunda kalıyor. Koskoca dünyada onunla anılarını paylaşmama nezaketini gösteren tek yiyecek ise “pancar”.

Chew, ölümcül bir kuş gribi salgını nedeniyle tavuk yetiştirmenin ve yemenin yasak olduğu bir dünyada geçiyor. Bu yasakla birlikte tavuğa olan ilgi artınca gıda suçları da artıyor ve bu suçları finanse eden bir yeraltı ekonomisi gelişiyor. GİD (Gıda İşleri Dairesi), Philadelphia’da bir polis memuru olarak çalışan Tony’nin gizli yeteneğini keşfedip peşini bırakmayınca bu özel büroda dedektif olarak çalışmaya başlayan Tony Chu kendini birbirinden tuhaf maceraların ortasında buluyor. Sıradan bir polis olarak geçirdiği günleri mumla arayan Tony, cinayetleri ve yasa dışı faaliyetleri çözmek için olay yerinde bulunan delillerin tadına bakmak zorunda kalıyor. Tony’nin yemeye mecbur kaldığı şeyler arasında ölü insanlar, hayvanlar, cesetlerden kopmuş parçalar ve tadını hayal bile etmek istemeyeceğimiz kadar korkunç şeyler var…

 

Tony Chu’nun geçmişi ve ailesi

Seride Tony’nin yaşam öyküsünden bütünüyle bahsedilmediği için kahramanın geçmişine dair her ayrıntıyı bilemiyoruz ama hemen her ciltte verilen ufak tefek bilgilerden dedektifin ilginç özelliklere sahip insanlarla dolu geniş bir ailesi olduğunu öğreniyoruz.

Tony’nin abisi meşhur bir aşçı. Çok izlenen bir televizyon programının yıldızı olan Chow Chu, tavuk yasağından sonra yasa dışı örgütlerden tavuk satın almaya başlayınca Tony ve abisi arasında gerilim yaşanıyor.

Tony’nin ikiz kız kardeşi, Toni Chu, NASA’da çalışıyor. Kardeşininkine benzeyen özel bir yeteneği olan Toni, yediği herhangi bir şeyin ya da vücudundan ısırık aldığı herhangi bir kişinin gelecekte yaşayacağı olayları görebiliyor.

rob guillory
Rob Guıllory

Dedektifin ailesinin tanıdığımız en genç üyesi ise lise öğrencisi olan kızı Olive Chu. Aklını kaçırmış bir annesi olan ve babasıyla büyüdükten sonra tanışan Olive, insanlardan uzak durmayı seviyor. Elbette ailesindeki herkes gibi o da yiyeceklerle ilgili bazı yeteneklere sahip. Babası gibi sibopatik olan Olive, bazı yiyecekleri istediği hedefe kusursuz bir şekilde fırlatıp onları silah olarak kullanabiliyor ve çikolatayı oyarak ona istediği herhangi bir nesnenin şeklini verebiliyor.

Tony’nin sevgilisi Amelia Mintz ise bir gazetede yemek eleştirmeni olarak çalışan bir sabokatibe. Amelia yediği yemekleri öyle ayrıntılı ve gerçekçi bir şekilde tarif edebiliyor ki bu yazıları okuyanlar yemekleri yemiş kadar oluyor.

 

Tony Chu’nun özel hayatıyla ilgili bilgilerimiz sınırlı olabilir ama sibopatik dedektifin, kahraman ya da anti kahraman rolü biçilmiş geleneksel kurgu dedektif özelliklerinden yoksun, birçok yönüyle sıradan, abartısız bir karakter olduğunu söyleyebiliriz. Yüzünde çoğu zaman acı çektiğini belli eden bir ifadeyle amirinin ve partnerinin davaların çözülmesi için önüne koyduğu şeyleri yerken, olay yerinde ya da morgda ölülerin kollarını ısırırken, dişlerini ölü bir köpeğin tüylerine geçirirken, kime ait olduğu belli olmayan kanlara bandığı parmağını diline değdirirken -kurgu evrendeki çoğu meslektaşının aksine- pek de havalı gözükmeyebilir. Yine de Tony Chu, artık bir çizgi roman klasiği olarak kabul edilen Chew serisiyle birlikte kurgu dedektif karakterlerin arasında yerini almış gibi gözüküyor.

Erkek Seri Katiller 6 – Kazıklı Voyvoda

Voyvoda III. Vlad Tepeş, Kont Drakula ya da Kazıklı Voyvoda genellikle seri katil olarak gündeme gelir. Ancak birçok seri katil uzmanının bu hususta hemfikir olmadıkları gözlemlenmektedir. Ben de, kendisinin seri katil olarak adlandırılmayacağını düşünmekteyim. Karakteristik özelliklerine bakacak olursak, kendisini tipik bir sadist olarak adlandırmak doğru olur. Birçok kişinin ölümüne sebep olduğu da şüphesizdir. Ancak arada çok ince bir çizgi var. Seri katiller zevk uğuruna öldürürken, Kazıklı Voyvoda gibi liderler ve diktatörler siyasi çıkar ve başkalarına karşı gözdağı vermek için öldürürler. Şayet Kazıklı Voyvoda’yı seri katil olarak kabul edersek, Adolf Hitler’i de seri katil kategorisine koymamız gerekir ki bu çok yanıltıcı olur. Bu tür diktatörlerin öncelikli amacı zevk için öldürmek değildir. Daha önce belirttiğim gibi farklı etkenlerden ötürü öldürür veya öldürtürler. Kazıklı Voyvoda’nın diğer özelliği ise, kimi otoritelere göre, yazar Bram Stroker’ın ölümsüz eseri “Dracula” için esin kaynağı olmasıdır. Ancak bu da tatışmaya açık bir iddiadır. Belki Vlad seri katiller için bir ilham kaynağı değildi ama farklı bir açıdan değerlendirecek olursak, seri katillerin vampirleri rol model olarak aldıkları daha gerçekçi bir yaklaşımdır.

Aristokrat bir ailenin çocuğu olan Vlad, Romanya’nın Transilvanya şehrinde dünyaya geldi. 15. yüzyılın ortalarında ise kötü namını her yerde duyurmaya başladı. Esir aldığı askerlere işkence yaparak öldürdüğü, askerleri kazığa oturttuğu ya da canlı canlı kaynar suya attığı rivayetler arasındaydı. Kimi kaynaklara göre kurban sayısı on binler ile anılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu, kendisini durdurmayı başarmıştır. Dolayısıyla daha da büyük bir katliamın önüne geçilmiş oldu. Ancak, dediğim gibi, Kazıklı Voyvoda’yı seri katil kategorisine sokacak olursak, başka çağlardan ve imparatorluktan olan birçok hükümdarı da aynı kategoride saymak zorunda kalırız.

Avrupa, büyük savaşların ve vebanın ardından, tekrar kalkınma çabasındaydı. Ticari ilişkiler tekrar kalkınmaya yol açarken, İtalya’da başlayan rönesans akımı ile sanatsal kalkınma da başlamıştı. Rönesans birçok sanatkârı ortaya çıkartmıştır. Leonardo da Vinci bunlardan bir tanesiydi. Ancak kalkınma, ressamlar ile sınırlı değildi. Gerçi Leonardo da Vinci örneğinde olduğu gibi birçok sanatkâr aynı zamanda birer mucitti. Orta Çağ’da mucitlerden bahsediyorsak, ilk akla gelen isimlerden bir tanesi de şüphesiz Johannes Gutenberg’tir. 1447 yılında hareketli parçalar ile yazı baskısını Avrupa’da başlatan Gutenberg, buluşu ile modern dönemin en önemli olayına, matbaa devriminin başlangıcına yol açmıştır. Sadece matbaacılığı icat etmekle kalmamış, aynı zamanda insanların kendi gelişimi için çok büyük bir adım atmıştır. Rönesanstan bahsediyorsak, bilim için önemli buluşlara imza atan Galileo’yu unutmamak gerekir. Galileo ile birlikte, dünyanın yassı olmadığını öğrendik. Teleskop icadı ile yıldızları araştırmaya başladık. Gutenberg sayesinde ise bu bililmsel keşifler, kitaplar aracılığıyla hızla

insanlara ulaştı. Ancak bir yandan doğayı keşfederken, insan bedeninin nasıl çalıştığına dair de ciddi keşifler yapıldı. 1628’de William Harvey kan dolaşımını açıkladı.

Filozoflar kiliseye karşı direnişe geçtiler. Luther, Protestan ayaklanmasını başlattı. Katolik kilisesi ise kitapları yakarak bu ayaklanmaya karşılık verdi. Ama insanların öğrenme açlığı karşısında fazla direnemedi. Bilim bir tür moda akımına dönüştü. İnsanlar yeni ülkeler ve yeni kültürleri keşfetmek için yollara düştü. Ancak bu yolculukların daha çok sömürmek için olduğu, sonradan anlaşıldı. Endüstriyel gelişim ile birlikte bilimsel gelişim de durdurulamaz bir hızla yol alıyordu. Özelikle adlî bilim ile ilgili gelişim çok hızlıydı. 1590’da iki Hollandalı kâşif, adlî bilimi de yakından ilgilendiren bir buluşa imza attılar. Zacharias Janssen ve oğlu Hans Janssen’in geliştirdikleri lens, daha sonradan Anton van Leeuwenhoek tarafından mükemmelleştirilerek, bugün bildiğimiz haliyle mikroskopu bize armağan etmişti. 1609’da Fransız bilim adamı Francois Demelle, el yazısı karakteristikleri üzerine ilk kez çalışmalar yayınlarken, Almanya’daki Leipzig Üniversitesi adlî tıp ile ilgili kurslar açtı. Yine aynı dönemde İtalyan biyolog Marcello Malpighi parmak izi analizi üzerine çalışmalar yayınlayarak, analizin bugünküne en yakın halini sunmuştur.

Bilim gelişim gösterse de hâlâ birçok kesim için batıl inançlar ön plandaydı. Bilimin hızlı gelişimine karşı çıkan güçlü bir yapı vardı. Hristiyan dünyası bilim adına tüm girişimleri lanetliyor ve engellemeye çalışıyordu. Bilimi şeytanın işi olarak nitelendiriyorlardı. İnsanların batıl inancını sıcak tutmak için tüm imkânlar seferber ediliyordu. Bilimin her bir keşifi rasyonel aydınlanmaya sebep olurken, bilim dini inançlar ile zaman zaman ters düşmekteydi. Bilim ile kilise çatışırken, başka bir fenomen ortaya çıktı. 1521 ile 1600 yılları arasında yeni bir av sezonu açıldı. Cadı avı sürerken, “lycantrophy” veya “therianthrophy” sebebiyle mahkemede insanlar yargılanıyordu.  “Lycantrophy” veya “therianthrophy” canavara dönüşmek anlamına gelir. 17. Yüzyılın ortalarına kadar bu tür davaların kaynaklarına rastlamak son derece olasıydı. Resmi kaynaklara göre, o dönemde 30 bine yakın kurt adam davasına rastlamak mümkündü. Engizisyoncuların hedefinde kurt adamlar vardı. Cadı avı çoğunlukla kadınları hedef alırken, şimdi de kiliseyle ters düşen erkekler için bir çözüm gerekiyordu. Kurt adam olmanın en önemli belirtisi kuşkusuz vücutta oluşan yoğun kıllanmaydı. Ancak engizisyoncular buna da bir çözüm buldular. Kurt adamların kamufle olmak için kıllarını vücudunun içlerine doğru uzattıklarını söylüyorlardı. Bu ve benzeri bahaneler ile birlikte birçok masum insan işkence gördü ve on binlerce kişi öldürüldü.

Cadı avcıları özellikle Fransa’da avlanmaktaydılar. O dönemin inancına göre suç işleyenlerin de içinde şeytan barınmaktaydı. Bazı katiller vahşi hayvanlar misali içgüdülerini geliştiriyorlardı. Bazıları kurbanlarını öldürdükten sonra, vahşi hayvanlar misali yiyor ya da kanını içiyorlardı. Kanibalizm (yamyamcılık) ve Necrophillia (ölüsevicilik) o dönemde hiç de sıradışı bir durum değildi. Fransa’nın kırsal bölgelerinde özel görevliler, orada yaşayan insanların evlerini ziyaret ederek, kurt adamı tanıma ve yakalama yöntemlerini öğretiyorlardı.  O zamanlar henüz tanısı konulmamış hastalıklara maruz kalmış insanların içlerine şeytan kaçtığı söylenmekteydi. Bu insanların içinden şeytan çıkartma ayinleri en ağır işkencelerden ibaretti. Kilise bunun, şeytana karşı büyük bir mücadele olduğuna insanları inandırmaya çalışıyordu. Ancak kurt adamın şeytanî güçlerine inananlar da vardı. Giydikleri kurt postları ile geceleri dışarı çıkan insanlar, kurt adam ile karşılaşıp ondan güç alma çabaları içerisindeydiler. Avcılar karşılaştıkları kurtların sol ön ayağını keserek, hayvanı öldürmeden serbest bırakıyorlardı. Ertesi gün aynı avcılar, kasabada sol eli kesilmiş ve sargılanmış insan peşine düşüyorlardı. Eğer şansızsanız gerçekten de sol eliniz yaralanmışsa, vay halinize… Avcı bir gece önce kestiği kurdun aslında kurt adam olduğunu ve gündüzleri insan olarak halk arasında olduğunu ispatlama peşindeydi. Ancak bu durumdan faydalananlar da vardı. Cinsellik de kilise adına tabuydu. Cinsel dürtülerine hâkim olamayıp kadınlara saldıran, tecavüz eden, hatta öldüren katiller, bu vahşi dürtülerin arkasına sığınırlardı. Aslında onlar da birer kurbandı ve içlerindeki şeytanı kontrol edemedikleri için bu suçları işliyorlardı.

Öykü: Nasıl Olsa

Bilgisayar ekranında hizmet verdiği kişi ve kurumların finansal tablolarını hazırlıyordu Halil İbrahim. Babasından kalma mesleği ve ofis katını muhafaza edip müşterileri dağıtmadan, muhasebecilik işini yapmaya devam ediyordu. Babası gibi değildi, üniversiteyi bitirmişti. Bir türlü veremediği Mali Müşavirlik sınavını bir geçse işlerini daha da büyütecekti. Muhasebe işlemlerini yaparken, müşterilerinin benzer küçük yolsuzluklarla tenezzül edilmez küçük rantlar için nasıl maymunluk yaptığını görüyordu. İnsanlar maymundan gelme diyorlar ya, çok zaman öyle olmalı diye düşünüyordu. Gördüklerini tekrar etmekten başka hayatına ne katabiliyordu ki insanoğlu. Çoğu yeniliklere açık olduğunu söylemesine karşın hiç de öyle değillerdi.

Bunları düşünerek çayını yudumladı Halil İbrahim. Elindeki çay bardağını şöyle gözünün hizasına kaldırıp bir rengine baktı, bir de bardağından dumanlar çıkıp çıkmadığına göz attı. Aklına televizyondan seyrettiği çay reklamları geldi. Bordo kahverengi yarı saydam rengi ile sanki ocak üstünden alınmışçasına üstünde dumanı tüten baş döndürücü bir ahenk içindeydi bu görüntü. Aslında çayı o kadar sıcak içemezdi. Aklından bunu geçirdi. Bir de kocaman kupalar ile çay içiyorlardı. Ona da çok kızıyordu. Bu da televizyonda gördüklerini taklit eden kişilerin davranışlarındandı. Halbuki yabancılar bile çayı ince belli Türk bardağı ile içmeye bayılırlardı.

Önünde duran dokümanlara bakıp “Ahh işte,” dedi kendi kendine. “Yapılmışını görmedi ya, kırk kere anlatsan defalarca tarif etsen beceremez.”

Şurada kaç tane sayıyı bir araya getirip adam gibi sıraya sokup enine boyuna birbiriyle ilişkilendirecekti ki?

“Ahh ben bu Hüseyin’i nereden buldum,” diyerek hayıflandı.

Sonra böyle dediğine pişman oldu. Bir an durup düşündü, diğer başvuruların yanında en düzgün giyimlisi, kendisine en dikkat edeni Hüseyin olmuştu. Sanki dergi sayfasından çıkmış gibi görünümü dikkat çekiciydi.

Ofiste konsantre olmaya çalışıp düşünmekten çok çalışmaya doğru evrilirken, sokaktan kuvvetli bir otomobil kornası sesi duyuldu. Ses öyle beklenmedik bir anda ve öyle yüksek bir tınıda duyulmuştu ki olduğu yerde neredeyse zıpladı. Oturduğu yerde döndü, arkasındaki camın güneşliğini aralayıp ne olup bittiğini anlamaya çalıştı. Aşağıdaki adam durmadan kornaya basıyordu. Sokakta herhalde korna sesini duymayan kalmamıştı.

Kornaya sürekli basan adam, elinde bir beyzbol sopasıyla arabadan indi. Neler oluyor diye irkildi birden. Beyzbol sopalı adam bağırmaya başladı aynı anda. Üstelik ağza alınmaz küfürleri fütursuzca sıralıyordu. Sokakta adamdan başka kimse yoktu. Halil İbrahim’in penceresinden sokak tam olarak da gözükmüyordu. Adam, Halil İbrahim’in arabasının olduğu yöne doğru yürüdü.

Dikkatle adamı izlemeye devam etti.

Bu adam da kesin televizyondan etkilenmiş diye düşündü. Elindeki beyzbol sopasına bakıyordu. Amerikan serserisi olmak istemese o beyzbol sopası ne arayacaktı adamın elinde? Adam kısa sayılacak bir boydaydı. Belki de kilolu oluşu adama bakınca boyunun kısa algılanmasına sebep oluyordu. Beyzbol sopasının dibinden tutmuş, yere doğru sallayarak arabasının olduğu yere kadar gelmişti.

Kendi aracının aynısından aynı renkte, aynı modelde bir tane daha hemen peşi sıra park edilmişti. Yoksa hemen arkasında mıydı? İki aynı renk, aynı model, peş peşe park etmiş iki araca dikkatle bakmaya devam etti. Öndeki mi onun aracıydı, yoksa arkadaki mi?  Araçların plakaları, bulunduğu yükseklikten ve dahası arabaların çok yakın park edildiğinden okunmuyordu. Ayırt edilemeyecek şekilde birbirine benzeyen iki araç peş peşe sokak içinde park halindeydiler.

Hangisi onun arabasıydı? Uzaktan kumandalı anahtarı aklına geldi. Ne yazık ki anahtarın işe yaramayacağını biliyordu. Yine de bir umutla anahtarın düğmelerine bastıysa da “tık” yoktu. Geçtiğimiz gün pili bitmişti. Her aklına geldiğinde geç saatte ofisten çıktığı için kimseye söyleme fırsatı ya da kendisi bir yere uğrayıp yaptırma fırsatı bulamamıştı. Aslında nereye uğrayacağını bilse böylesine çaresiz kalmayı beklemez, tamirini yaptırırdı. Şimdi arabanın uzaktan kumandalı anahtarı çalışsa, ışıkları yakıp söndürüp hangi aracın kendi aracı olduğunu şıp diye anlardı.

Gözünü ayırmadan aşağıda ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ne tartışmanın başını görmüştü; ne de tartışmanın neden çıktığını anlayabilmişti. Elinde beyzbol sopası tutan adam, sopasını kaldırdığı gibi park halindeki aracın ön camına indirdi. Halil İbrahim, içine buz gibi bir bıçak saplandığını hissetti. Ya benim arabamsa, diye geçirdi içinden. Bu onun arabası olabilirdi. Adam hangi arabaya sopayı indireceğini nereden biliyordu? Biliyor muydu? Bilmeden mi indiriyordu sopayı? İçi daraldıkça daraldı. Etrafa görebildiği kadar bakındı, sokakta kimseler yoktu. Herkes saklanmış gibiydi. Kimse de çıkıp “Ne yapıyorsun hemşerim?” demiyordu. Elinde beyzbol sopasını tutan adam az önce ön camına vurduğu aracın yan camına da sağlam bir vuruş yapıp yan camı da tuz buz etti.

Halil İbrahim’in aklına masa çekmecesinde bulunan beylik tabancası geldi. Şimdi silahı alıp adama, yok ne adamı havaya iki kurşun sıksa belki ortalık durulurdu. Önce davranıp pencereyi açmak için hamle yaptı. Pencerenin kulpunu öyle hızla çekmişti ki, kulp elinde kaldığında küçük bir şaşkınlık yaşadı.

Bulunduğu beşinci katta bunlar olurken aşağıdan başka bir bağırış sesi geldiğini duydu. Sesi duyuyor ama henüz sesin kimden geldiğini göremiyordu. Parmak uçlarında yükselerek biraz daha açı yakalayıp sokaktan daha geniş bir kesit görmeye çabaladı. Sesi, elinde beyzbol sopası olan adam da duymuştu. Pervasızca elindeki sopayı bir kez daha kaldırıp bu defa arabanın ön kaputuna şiddetle vurdu. Küfürler havada uçuşmaya başlamıştı artık. Halil İbrahim de duyulur duyulmaz bir sesle onlara eşlik ediyor, hâlâ gidip tabancasını almayı ve gerekirse pencerenin camını kırıp ateş etmeyi düşünüyordu. Kararsızlığı had safhaya ulaşmışken aşağıda diğer sesin sahibini gördü. Elinde bir samuray kılıcı sallayıp koşturan gençten bir adamdı. Aşağıda gördüğü yüzlerin hiç biri tanıdık gelmemişti. Kendisine yabancı olan bu insanlar, beyzbol sopası ve samuray kılıcı ile uluslararası bir gösteri sergiliyorlardı.

Aklına telefonu geldi. Telefon, odasının öteki ucunda şarjdaydı ve bir an olsun olanı biteni kaçırmamak için gidip odanın öteki ucundan telefonunu almaya üşendi. Yine de telefona göz ucuyla baktı. İşte tam o anda samuray kılıcını sallayan genç adam, beyzbol sopasını sallayan diğer adamın yanına doğru koşmaya başlayınca telefonu unuttu gitti. Nasılsa biri bu görüntüleri çekerdi. Üstelik nasıl olsa biri de polise haber vermiştir, diye düşündü. İçi rahatladı. Samuray kılıcı beyzbol sopasına doğru sallanıyordu. Bu iki savaş aracının kapışması iki insandan hangisinin daha güçlü olacağını belirleyecekti. Aklına çocukluk arkadaşı Mustafa’nın tekvando hamlesi ile oluşan çözümü geldi.

Şiddetli kar yağışlı bir İstanbul akşamında Mustafa işten dönmekteydi. Otobüsün içi öyle kalabalıktı ki kıpırdamak imkansızdı. Bu durum tatlı bir itiş kakışa sebep oluyordu. Bu itişmeler bazen rekabetçi bir üstünlük arayışına meylediyor, bazen sözlü sataşmalara kadar varıyordu. O gün de böyle bir tartışmanın ortasında Mustafa kalmıştı. İnince görüşeceklerdi. Nerede ineceklerini sormuşlardı birbirlerine, otobüsün içinde konuyu çözememiş fakat daha uzatmadan susmuş, inince görüşmek üzere karşılıklı birbirlerine sırtlarını dönmüşlerdi. Halbuki çözüm, sadece birbirlerine sırtlarını dönmeleri kadar basitti. Mır mır inene kadar her ikisi de öfkelerini beslemeye devam etmiş, öfkelerinin sıcaklığını kaybetmekten imtina etmişlerdi. İki adam da son durakta inecekti. Son durağa geldiklerinde otobüsün içinde on kişi ancak vardı. Otobüsten, önce Mustafa inip son durağın hemen yanındaki çimenlik bir alan olan parka doğru iki adım atıp hasmını bekledi. Karşısına dikilen genç, zayıftan çelimsiz bir tipti. Karşısına gelen bu genç adam, öne doğru eğilip tekvando ritüelinde bir selam verince Mustafa şaşırmıştı. Kendisi de aynı ritüel ile cevap verince iki hasım oldukları yerde donup kalmışlardı. Kısa süren şaşkınlık hali yerini diğer ritüellerin yerini almasıyla sonlanmıştı. Mustafa hızla bir hamle yapıp bir ayağını yere sabit basıp diğer ayağını rakibine doğru salladığı anda zeminin kar ve buzdan dolayı kaymasından ötürü sırt üstü yere düşmüştü. Tekvando nedeniyle birbirlerine ancak ayakları ile müdahale edebileceklerinden Mustafa ayağını sallamıştı. Kendisini sırt üstü yerde bulunca yüzü asılmıştı. Sonra rakibi gelip elini uzatıp kendisini yerden kaldırdı. Karşılıklı geçip tekrar selam verdiler ve Mustafa yenilgiyi kabul edip rakibinin elini sıkıp her ikisi de ayrı yönlere doğru ilerleyip ayrıldılar. Bir başka araç ile temassız bir çözüm bulmuşlardı. Saygı ve kurallar çerçevesinde sonuca ulaşmışlardı.

Sokaktaki adamların ise böyle bir kaygıları yoktu. Hâlâ birbirlerine samuray kılıcı ve beyzbol sopası sallayıp duruyorlardı. Şaşkınlık içinde olup biteni izliyordu Halil İbrahim. Ardından az önce kornasına uzun uzun basılan aracın arka camının yavaş yavaş aşağıya doğru inip açıldığını gördü. Bulunduğu yerden aracın arka camının olduğu yerde biri olup olmadığını tam göremiyordu. Cam aşağı doğru inince cama doğru odaklandı. Camdan yavaşça bir kolun uzandığını gördü. Elinde bir on dörtlü tutuyordu. Silah tüm haşmetiyle parlıyordu. İki el silah sesini duyduğu anda silahın namlusunda bir kıvılcım ve ardından bir duman gördü.

Silahın ateşlendiği yönde elinde samuray kılıcı sallayan genç adam istemsizce önce dizlerinin üzerine çöktü sonra da yana doğru yattı. Bu sırada elindeki samuray kılıcını bırakmıyordu. Elinde beyzbol sopası tutan adam hiçbir şey olmamış gibi yerinde döndü ve aracın bagaj bölümüne de iki kez sertçe sopasıyla vurdu. Öylesine rahat hareket etmesi insanın kanını donduruyordu. Sopasını yere doğru indirip geldiği aracın sürücü koltuğuna doğru ilerledi, diğer tarafına geçip araca bindi. Sokaktaki büyük sessizliği aracın patinaj çekerek sertçe kalkışı bozdu.

Halil İbrahim mafya özentiliğinin tamamen televizyondan insanların benliklerine sirayet ettiğini düşündü. O goril kılıklı adamın televizyonda gördüklerinden başka bir şeyi taklit etmediğinden emindi. Elbette yalnızca bunları düşünmüyordu. Orada kırık dökük arabanın kendi aracı olmamasına dua ediyordu. Eli telefona gidip iş hanının girişindeki odabaşının telefonunu tuşladı. Heyecandan eli titriyordu.

“Hayrullah Bey, aşağıda darp edilen araç benimki mi?” dedi sesinin titrediğini saklamaya çalışarak.

“Yok değil İbrahim Bey, sizinki onun hemen arkasındaki araç. Sizin aracınızda bir şey yok.”

“Haa, iyi tamam. Teşekkür ederim. Ben de sandım ki; neyse teşekkür ederim. Hadi kolay gelsin.”, dedi. Sesi rahatlamıştı. Tekrar bilgisayarını açıp sistemin kendisini güncellemesini bekledi. Nasıl olsa diğer olay için birileri polisi aramıştır diye düşündü yeniden işinin başına dönerken.

Hikaye: Öğrenci İşleri Katliamı

[bctt tweet=”Bu hikâyedeki kişi ve kurumlar ve de yaşanan olaylar tamamen hayal ürünüdür -gerçek olsaydı hatırlardınız, kolay unutulacak şeyler değil çünkü-.” username=”dedektifdergi”]

Her şey bir Bakanlar Kurulu kararıyla başladı. Memleketteki bazı üniversitelerin bölüneceğiyle ilgili bir karardı bu. İlgili üniversitelerini bölünmek istemeyen öğretim görevlileri ve öğrencileri çeşitli eylemler yaptılar. ‘’Ne alaka?’’ dediler. Ben de katıldım bu eylemlere zira İktisat Fakültesinde öğrencisi olduğum Songül Şendoğan Üniversitesi de bölünecekti ve artık Kadı Timuçin Üniversitesi öğrencisi olacaktım. Bu bazı öğrenci ve hocalar dışında memlekette bu olaya bir ses eden olmadı. Ve okul bölündü.

Bu mezuniyetimden bir yıl önceydi. Mezun olacağımız zaman bize, ister SŞ Üniversitesinden istersek de KT Üniversitesinden diploma alabileceğimizi söylediler. Elden ne gelir. Bari dedim SŞ’den alayım diplomayı.

Haziran ortasında diploma istem dilekçemi verdim. Belirtmem gerekirse, kamu yönetimi okumuştum. Hedefim ise, ilk KMSS’ye (Kamu Memuru Seçme Sınavı) girip kamu memuru olmaktı. Hayır, KMSS-A’ya girip üstü düzey bürokrat olmak gibi bir hedefim yoktu, sadece 3.000 lira maaşlı bir memur olacaktım. Belki sonraki yıllarda şansımı denerdim. Ancak şimdi bir an önce bir işe girmek, maaş almak tek gayemdi. Zira zengin bir aileden gelmiyordum ve okul bittiği zaman bursum kesilecekti. 17 yaşında imzalamak zorunda olduğum bir kredi yüzünden devlete 36.500 lira borçlu olacaktım. Devlete göre, ehliyet almak, evlenmek vb. için yaşım küçüktü, reşit değildim ama 36.500 lira KVK kredisi alabiliyordum. Üstelik buna mecburdum. Neyse. Seneye borcumu ödemeye başlamazsam, sürekli faiz binecekti. İşe girmekte acele etmemin sebebi buydu.

Bir yığın korsan KMSS kitabıyla memlekete döndüm. Yalan söylememe gerek yok.

[bctt tweet=”O kadar adamı öldürdükten sonra haberlere korsan kitap aldığım için çıkmayacağım kesin.” username=”dedektifdergi”]

Sınav Ağustos sonundaydı. Başında da başvuruları başlıyordu. Sıkı bir çalışmayla sınavı kazanmam hiç sorun olmazdı.

Nitekim çalışmalara başladım. Temmuz ortasına kadar günde yaklaşık 15 saat ders çalıştım, matematik, Türkçe, vatandaşlık. İlginç bir şekilde, düz KMSS kamu yönetimi okuyanlar için tasarlanmıştı sanki. Mesela Matematik öğretmeni, Türkçe ve vatandaşlık testlerinden çakabilirdi, bir sözelci de matematikten. Oysa bir kamu yöneticisi bunların üçünü de yapabilirdi, bunun için yetiştiriliyordu, üç beş muhasebe iktisat yapacak kadar matematik, kamuyla iletişime geçebilecek kadar düzgün Türkçe, kamuyu yönetecek kadar vatandaşlık.

14 Temmuz’da İ-Ülke’ye (İnternet Ülkesi, Ülkenin dış kapısı…) girdim. Mezuniyetim hala YÖMSİS’e (Yüksek Öğretim Merkezi Sistemi) yüklenmemişti. Hâlbuki bir haftaya yüklenir demişlerdi. Bir ay olmasına rağmen hala giriş yapılmamıştı.

Üzerinde çok fazla durmadım, başvurulara neredeyse bir ay vardı. Bu arada yüklenirdi. Bir hafta sonra sisteme tekrar girdim, hala olan biten bir şey yoktu. Aklıma okulun sistemini kontrol etmek geldi. SŞ’ye girmeye çalıştım, giremedim. Kadı Timuçin’i denedim, oldu. Hala öğrenci görünüyordum. Üstte yazan adrese e-posta attım, hala öğrenci olarak göründüğümü, YÖMSİS’e mezuniyetimin işlenmediğini söyledim.

Üç iş günü geçmesine rağmen bir cevap alamadım. Her gün sistemi kontrol etmeye başlamıştım. Üçüncü günün şafağında sistemden kaydım düştü. Sisteme giremedim. Oh iyi diye düşünerek hemen YÖMSİS’i kontrol ettim. Kaydım daha işlenmemişti. Herhalde 24 saat falan geçmesi gerekiyordur diye düşünerek ertesi günü bekledim.

Olmadı. İki gün, üç gün derken Ağustos başı gelip çatmıştı. Bu arada daha önce e-posta attığım yere yeniden e-posta attım, durumumun sürdüğünü belirttim. Ama yine cevap yoktu. Öğrenci işlerine telefon etmeye karar verdim. Okul bölündüğü için numaralar değişmişti, güç bela yeni fakülte sekreterinin numarasını buldum. Sabah ve öğleden sonra aradım, ikisinde de meşgule atıldı.

Ertesi gün tekrar aradım, sonraki gün de… Sonraki gün, gün boyunca aradım. Açan olmadı. Başka numaraları da denedim, diğer sekreterler de açmadılar. Bir sonraki gün KMSS başvuruları başlamıştı. O gün yine tek tek bütün numaraları aradım. Bu sefer birisi açtı, kendi bölüm sekreterimle görüşmem gerektiğini söyleyerek yüzüme kapattı. ‘’Açmıyor,’’ bile diyemedim.

Başkaları ne âlemde diye merak edip, mezun olan birkaç arkadaşı aradım, hepsi almıştı diplomalarını. İstem dilekçesinden bir hafta sonra hem de. Fakültenin sitesindeki bütün numaraları aradım, bütün e-posta adreslerine mesaj attım, dönen olmadı.

Danışman hocama sormak aklıma geldi. Kendisine durumumu anlatan bir e-posta attım. Sağ olsun, bana bir cep telefonu numarası verdi, bunu ara bu kişi senin sorununu çözecek diye. Hemen aradım, sesi hemen tanıdım, daha önce telefonu yüzüme kapatan öğrenci işleri personeliydi bu. Ama o beni tanımamış olduğundan, bozuntuya vermeden durumumu anlattım. Araştırıp döneceğini söyledi.

Elbette dönmedi. Artık sınava falan çalışmıyordum. Başvuruların bitmesine bir hafta vardı ve ben mezun görünmediğim için başvuru yapamıyordum. Sinirlerim bozulmaya başlamıştı. Başvuruların bitmesine üç gün kala tekrar aradım, bizim iş ne oldu diye. Adam sanki daha önce hiç konuşmamışız gibi davrandı. Tamamen aklından çıkmış! Yine ilgileneceğini söyleyerek kapattı. Ben de diğer numaraları aramaya devam ettim.

Böylece sınav başvurusunu kaçırdım. Sonra tamamen para tuzağı olan geç başvuruları da kaçırdım. Aynı sınav için başvuru açıyorsun -tamamen bilgisayar üzerinden-, sonra kapatıp iki gün tekrar açıyorsun ve iki katı fiyat kesiyorsun. Zaten 30 sayfa kâğıdın neden 400 lira olduğunu da anlamış değilim. Neyse.

Öfkeden ve üzüntüden ne yapacağımı bilemedim. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Ankara’ya gitsem de değişecek bir şey yoktu. Ne yapacaklardı ki? Telefonda söylediklerini bir de yüzüme söyleyeceklerdi o kadar. Bir sürü yol parası… Orada kalacak yerim de yoktu, gittiğim günün akşamı geri dönmem gerekiyordu.

Bir şekilde biraz rahatlamıştım da. Zira bir sonraki sınava kadar olurdu herhalde. Sınav ocaktaydı. Ocağa kadar diplomam çıkardı. Bir ay kadar bekledim. Eylül’ün ortası oldu. Benim meselede hiçbir ilerleme olmadı.

Yeniden telefonlara başladım. Bu sefer bir ilerleme kat ettim, kendi bölüm sekreterime ulaşmayı başardım. Görevli değişmiş. Yeni gelen bir şey bilmiyormuş. Durumumu anlattım. Döneceğini söyledi. Dönmeyeceğini bildiğimden üç gün sonra aradım. Bu sefer gerçekten bir şeyler yapmışlardı. Diplomamı Songül Şendoğan’dan almak istediğim için gerekli belgeleri onlara göndermişlerdi, onlar sisteme giriş yapacaklardı ama yapmamışlardı. Onlarla konuşmamı söyledi.

Hemen SŞ Üniversitesi diploma birimini aradım. Yok, gerekli belgelerin bize gönderilmedi Kadı Timuçin’i ara dediler. Kadı Timuçin’i tekrar aradığımda ise görevli bir önceki söylediğini tekrarlayıp, yapabileceği bir şey olmadığını söyledi. Ne yapmam gerektiğini sordum, ‘’ne yaparsan yap bana ne?’’ dedi. Ana arat dümdüz küfrederek telefonu kapattım.

Ertesi gün İ-Ülke’den Cumhurbaşkanına şikâyet ettim. Anladım ki kendi diplomamı savcılık emriyle, polis zoruyla almam gerekecekti. Cumhurbaşkanı iki gün sonra dönüş yaptı. Üniversitemle görüşmem gerektiğini söyledi. Bu neden benim aklıma gelmemişti ki!

Bu iş buradan olmayacaktı. KMSS için biriktirdiğim 400 lirayla Ankara’ya yola çıktım. Bu işi çözmeden dönmeyecektim. İlkin Kadı Timuçin’e gittim. Telefonda konuştuğumuz diyalogun aynısı tekrarlandı. 5 aydır ulaşmayan dosyanın hesabını sormak için sokağın karşısındaki SŞ Üniversitesine gittim daha sonra. SŞ’dekiler dosyamın gelmediğini, gelse hemen yapacaklarını söylediler. Tekrar öbür tarafa geçtim. Dedim, bu dosyadan bir tane daha çıkarın, ben götürüp vereyim. Tamam, yarın gel dediler.

Geceyi Aşti’de geçirdim. Sabahleyin hemen öğrenci işlerine gittim. Dosyanı çıkaramadık çünkü öğrenci kaydın yok dediler. Nasıl yok dedim hiddetle. Kaydın silinmiş dediler. Tabii silinecek, mezuniyet için bu gerekli değil mi dedim. Aman ne bileyim ben, git SŞ’ye sor onlarda kaydın vardır dedi. SŞ’ye gittim. SŞ’dekiler senin kaydın Kadı Timuçin’de, hangi okulda okuduğunu bilmiyor musun dediler.

Çıldırmak üzereydim. Kapıdan çıktığımda dayanacak gücüm kalmamıştı. Kapının önüne çöktüm ağlıyordum. İçeridekilerin kahkahalarını duydum. ‘’Gitti mi?’’ ‘’Gitti gitti, geri zekalı ha ha ha.’’ ‘’Bu iş daha ne kadar sürecek?’’ ‘’Merak etme delirmesine az kaldı.’’ ‘’Sıkıldım ben bundan, başkasını bulalım, 6 ay oldu deney başlayalı belli ki patlamayacak.’’

Tam olarak böyle konuşuyorlardı. Kulaklarıma inanamadım. Bir an sonra her şeyi anladım. Bu bir komploydu. Üzerimde deney yapıyorlardı. Allah bilir daha kaç kişinin üzerinde de! Buna bir son vereceğim dedim. İçeri daldım, hepsi şaşkın şaşkın bana bakıyorlardı. İlk masanın üzerindeki makası alıp, üçünü de öldürdüm. Hızla binadan çıkıp sokağın karşısına geçtim, asansöre binip, yedinci katta indim, kapıyı çalıp Kadı Timuçin’in öğrenci işlerine girdim. İçeride altı kişi vardı. En yakındakinden başlayarak hepsini öldürdüm. Kimsenin kaçmasına izin vermedim. Her yerim kan olmuştu. Koridora çıktığımda sağdan soldan insanlar koşarak bağırış çağırışa gelmeye başlamışlardı. ‘’Koşun koşun yardım edin!’’ diye bağırdım. İçeri bakan çığlık atıyordu. Asansörü binip, otoparka indim, oradan kaçtım.

Bir haftadır OTTÜ (Oran Tetkik Tedavi Üniversitesi) ormanında saklanıyorum. Geceleri kampus çöplerinden bulduklarımla karnım doyuyor. Biri gelip, ormandan yol geçirmezse, on yıl buradan çıkmadan saklanabilirim.

***

Bu sırada Ankara’da başka bir yerde, karanlık bir adam, karanlık bir masada, karanlık bir mektup yazıyordu: ‘’Lordum, Kadı Timuçin Deneyi başarılı oldu.’’

Ya Otopsi Yapılmasaydı… İğne İle Kuyu Kazanlar

Hasan Keskin; 43 yaşında, otopsi uzmanı bir Adli Tıp Doktoru. Hiç terk etmediği bir alışkanlığı var, uyanır uyanmaz kahve eşliğinde gazete okumak. Doğu Anadolu bölgemizin küçük bir ilçesindeki tek yerel gazetenin manşeti aynen şöyleydi: “Tek Kurşun, Temiz İnfaz” Başını hafifçe kaldırdı Dr. Hasan ve kısık sesle bir şeyler fısıldadı kendi kendine: “Ya Otopsi Yapılmasaydı”

 

İhbar Tüm İlçeyi Harekete Geçirdi!

Yer, Doğu Anadolu bölgemizin küçük ilçelerinden biriydi. Soğuk bir kış günüydü ve hain terör örgütünün dahi inine çekildiği ilçede sessiz bir ortam mevcuttu. Sabahın erken saatlerinde 155 Polis İmdat hattına gelen bir çağrı, bu duruma son verdi. Arayan kişi çarşı merkezinde esnaf olduğunu ve bitişiğindeki dükkanın önünde çuvala konmuş bir insan cesedinin bulunduğunu bildiriyordu. Ekipler ivedilikle olay yerine intikal etmişti fakat terör faaliyetlerinin yoğun olduğu bir bölge olduğundan güvenlik tedbirlerini üst düzeyde tutarak konuyu değerlendiriyorlardı. Kısa süre içerisinde cesedin kimlik belirlemesi yapıldı. Ceset, çuvalın önünde bulunduğu dükkanının işletmecisi Temel Çakır’a aitti. Çakır, henüz kırklı yaşlarındaydı ve birkaç gün önce ailesi tarafından kayıp ihbarında bulunulmuştu. Cesedine bu şekilde ulaşılması tüm ilçeyi kuşkulandırmıştı ve tüm gözler güvenlik güçlerine yönelmişti.

 

“Somut Şeylere İhtiyacımız Var”

Olayın yaşandığı yerin küçük bir kasaba olmasından dolayı hemen herkes konudan haberdar olmuştu. Borç sebebiyle öldürüldüğünü iddia edenler de vardı, yakınları tarafından pek sevilmediğini söyleyenler de. Bu tarz dayanaksız bilgiler halkın dilinde dolanıp duruyordu fakat, emniyet birimleri için bir şey ifade etmiyordu. Bunun için çok sıkı bir çalışma başlatıldı. Bölgede geniş güvenlik tedbirleri alındı ve olay yeri inceleme ekipleri detaylı çalışmalarına başladı. Geriye dönük olarak ipucu aranıyor, ilçenin tüm güvenlik kameraları inceleniyor ve ilgili olabilecek herkesin ifadesine başvuruluyordu. Parmak izi, ayakkabı izi, biyolojik ve kimyasal bulgu, görgü şahidi ve kamera görüntüsü… Somut bir şeylere ihtiyaç vardı, şüpheye yer bırakmayarak faile yakınlaşma sağlayacak bir şeylere.

 

Ölü Muayenesi ve Klasik Otopsi

Olay yeri inceleme ekipleri detaylı çalışmalarını bitirmişlerdi ve ele geçirdikleri bulguları inceleme için Kriminal Polis Laboratuvarı’na göndermişlerdi. Nöbetçi Cumhuriyet Savcısı da olay yerine gelerek incelemelerde bulunmuş, olay yerindeki araştırmaların son bulmasıyla cesete otopsi yapılması talimatını vermişti. Bu talimat üzerine Temel Çakır’ın cansız bedeni belediye ekiplerince cenaze nakil aracına alınarak İlçe Devlet Hastanesi’ne nakledildi. Bu ilçemizde otopsi birimi olmadığı için Savcı Bey’in eşliğinde yalnızca ölü muayene işlemi yapıldıktan sonra, ceset otopsi için il merkezine sevk edilecekti. Bu aşamada mevzuat hükümleri doğrultusunda, Cumhuriyet Savcısının başkanlığında bir Adli Tabip, bir Otopsi Teknisyeni ve Kamera-Fotoğraf Bilirkişileri görev yapıyordu. Ceset üzerinde cerrahi müdahalede bulunulmadan ölüm sebebi tespit edilmeye çalışılıyordu. Fakat şahsın ölümüne sebep olabilecek herhangi bir ize rastlanılmadı. Adli Tabibin önerisi ve Cumhuriyet Savcısının onayıyla ceset kesin ölüm nedeninin tespiti amacıyla “Klasik Otopsi” için il merkezine gönderildi.

 

“Tek Kurşun, Temiz İnfaz”

Yapılan otopsi sonucunda Çakır’ın beyninden 1 adet 7×65 mm çapında mermiye ait çekirdek çıkarılmış, kesin ölüm nedeni ise “Ateşli silah yaralanması neticesinde oluşan beyin kanaması ve vücut komplikasyonları”olarak ifade edilmişti. Ama bu nasıl olabilirdi?

İlçede yapılan ölü muayenesi sırasında, kafatasında bir fişek giriş deliğine rastlanılmamıştı. Hatta şahsın soğuktan ya da darp sebebiyle öldüğü dahi düşünülmüştü. Bu bulgu şu ana kadar ki her fikri yıkmıştı adeta. Acaba neden böyle olmuştu?

İl merkezinde otopsiyi yapan doktor, hemen ilçedeki Adli Tabip ile iletişim kurmuş konuyu bildirmişti. Karşılıklı olarak bir inceleme değerlendirmesi yapıldı. Gerçekten de ilçede yapılan ölü muayenesi fotoğraflarında kafatası arka yüzeyde herhangi bir iz gözükmüyordu. Cesedin il merkezine nakli de polis refakatinde gerçekleştiği için bu süreçte de bir şey olmuş olamazdı. Peki bunun açıklaması ne olabilirdi?

 

=Hastalık + Soğuk Hava + 7×65

Bir çıkarımda bulunamayan iki Adli Tabip hemen Adli Tıp Kurumu Başkanlığı ile iletişim kurarak yaşananları anlattılar. Bazı uzmanların görüşü alındı ve derlendirildi. Birkaç günlük bir çaba sonucunda eksiklik giderilmiş oldu. Üç sebep bulunmuştu. İlki fişeğin çapıydı, yani kullanılan silahın fişeği, pek yaygın olmayan küçük çapta bir mermiydi. İkincisi, şahsın “Hiperkoagülasyon” hastalığıydı. Yani aşırı kan pıhtılaşması ve yavaş dolaşım. Üçüncüsü de -20 derecenin de altında seyreden hava sıcaklıkları.

Bu sebeplerin birleşmesiyle şu sonuçlar söz konusuydu: Silahtan çıkan küçük çaplı çekirdek deri altına girip kafa tasını delmesinin ardından deri kendini hemen toparlamış ve sanki hiç delinmemiş gibi bir hal almıştır. Hastalık ve soğuk hava neticesinde kan kaybı yaşanmamıştır. Kan kaybı yaşanmış olsa bile, fazla değildir.  Az da olsa akan kan, silahı ateşleyen tarafından hemen temizlenmiştir.Bu işlem,  katilin bilerek/planlayarak yaptığı bir uygulama da olmasa da,  adli birimlerin işlerini zorlaştırmaya yetmiştir.

 

Eksik İtiraf!

Adli incelemelerin teknik kısmında bunlar yaşanırken asayiş birimleri şahsın telefon kayıtlarını inceleyerek son iletişim kurduğu kişileri ve aile-arkadaş çevrelerini kıskaca çoktan almıştı. Aradan üç-dört gün kadar bir süre geçmişti ve şartlar emniyet görevlilerinin istediği yönde ilerliyordu. Cumhuriyet Savcısı’nın talimatıyla, olayla ilgisi olduğu düşünülen dört şahısla alakalı olarak yakalama kararı ve 6 adrese de arama kararı çıkarıldı. Özel Harekat, Terörle Mücadele, Asayiş ve Olay Yeri İnceleme birimlerinin ortak düzenlediği eş zamanlı operasyonlar sonucunda dört şahıs da kıskıvrak ele geçirildi. Olay yeri inceleme ekipleri şüpheli şahıslardan alınan bilgiler doğrultusunda cinayetin işlendiği yeri tespit ederek cinayet silahını buldular ve failler ile cinayet saati hakkında da doğrulayıcı bilgilere ulaştılar. Şüphelilerden Kemal Kenar, cinayeti işlediğini kısa sürede itiraf etti fakat yalnız olduğunu iddia ediyordu. Cinayet mahallinde bulunan ve mukayese sonucu diğer üç şüpheli şahsa ait olduğu tespit edilen parmak izleri de bu itirafın eksikliğini kapatıyordu. Ayrıca telefon sinyalleri ve şahısların tutarsız ifadeleri de mahkeme heyetine gerçekleri görme konusunda ışık olacaktı.

 

4’te 4 tutuklama, Karar sonraki duruşmada

Cinayetin işlenmesinin üzerinden yalnızca on iki gün geçmişti. Toplumu derinden ilgilendiren böyle bir olayda adaletin hızlı tesisi oldukça önemliydi. Herkes üzerine düşeni yaptı ve dört zanlı on iki gün içinde mahkeme önüne çıkarıldı. Olayı aydınlatmaya yönelik çalışmaları çok başarılı bulduğunu ve görev alan herkesi tebrik ettiğini ileterek başladı mahkeme heyeti duruşmaya. İddianamedeki ayrıntıların ispatı ve şahıs ifadelerinin tutarlılığı ile ilgili dosyadaki eksiklerin giderilmesi için karar bir sonraki duruşmaya bırakıldı. Fakat 4 şahsın tutuklanarak cezaevine gönderilmesine de hükmedildi. Bu kadar kısa sürede elde edilenlerle başta Çakır’ın ailesi olmak üzere tüm toplumun vicdanı bir nebze rahatlamış oldu.

 

Otopsi Gerçekleri;

Yazımıza konu olan mesele, Adli Tıp Uzmanı Dr.Hasan’ın başından geçen bir gerçek bir olay. Onun da dediği gibi “Ya otopsi yapılmasaydı?” Bu olayda cinayet şüphesi aşikardı ve ilçedeki ölü muayene işlemi yeterli görülmeyerek klasik otopsi istenmişti. Peki bu ceset dükkan önünde genç bir şahsa değil de, ev içerisinde yaşlı bir şahsa ait olsaydı ne olurdu? Ölü muayenesinde yaş ve ölüm yeri dikkate alınarak “yaşa bağlı normal ölüm” ya da “demans” sonucuna varılabilir ve ölü şahıs için otopsi işlemine gerekli görülmezdi. Dolayısıyla bir cinayet soruşturması başlamadan biterdi. Adli incelemeler alanında çalışan personelin eğitim ve dikkatinin  yeterli olmadığı bu gibi durumlarla her zaman karşılaşılabilir.

Otopsi; kısa tanımıyla, ölü şahsın ölüm nedenini belirlemek için yapılan incelemedir. Adli vakalarda otopsi için aileden izin alınmasına gerek yoktur, adli durumlar dışındaysa ailenin talebi üzerine otopsi kararı çıkarılabilir. Otopsinin Ölü Muayeneden temel farkıysa, ölü muayene yalnızca dış bölüm incelemesidir. Otopsi incelemesi ise baş-göğüs-karın boşluklarının da açılarak ceset üzerinde yapılan iç incelemedir. Otopsinin de çeşitleri bulunmaktadır. Zehirlenerek öldüğü düşünülen ceset üzerinde incelemeyle yüksekten düşme sonucu öldüğü düşünülen ceset üzerindeki inceleme farklıdır. Ölüm sebebiyle ilgili detaylı ön bilgi yoksa klasik otopsi yapılır. En yaygın kullanılan bu yöntemde, şahsın tüm iç organları ölçülüp-tartılır, örnek alınır ve Kimya-Biyoloji İhtisas Dairelerine gönderilir. İşlem bitiminde ise cesedin derisi tekrar dikilir. Bu aşamaya çok önem verilir. Sebebiyse, yakınlarını kaybetmiş ailelere kötü bir görüntü göstererek üzüntülerinin artmasını önlemektir.

Ölümün üzerinden geçen süre de otopsi sonucunu etkileyebilir. Çünkü ölümün ardından çok kısa süre sonra kurtlanma olarak da tabir edilen biyolojik hareketlilikler ceset üzerinde başlar. Hava sıcaklığının yüksek olması, ortamın ıslak-nemli olması, cesette bulunan açık yaralar da bu evreleri etkiler. Uygun zaman ve koşullarda yapılan otopsi incelemesi sonucunda şahısların ölüm sebeplerinin bulunamaması,  çok küçük bir ihtimal olsa da mümkündür. %1-2  düzeyindedir bu oran…

Evet, konu otopsi olunca eğitimin de ötesinde bir öz başarı-yetenek söz konusu. Ceset fotoğrafı görmeye dayanamayan insanların olduğu bilinirken, ölü bir bedenin incelenmesi pek de kolay olmasa gerek. Bu ceset bir günlük de olabilir, iki haftalık da, altı aylık da… Fakat adaletin tesisi için bunu da birilerinin yapması gerekiyor. Bu fedakarlığı, Tıp Fakültesi mezunu Adli Tabiplerle birlikte Otopsi Teknisyenleri ve Adli Görüntüleme Uzmanları yapıyorlar. Dışarıdan bakıldığında nasıl görünüyor bilmiyorum ama, yıllarını-ömürlerini bu işe adamış insanların, başarılarıyla gurur duymaları için pek çok haklı nedenleri var…

***

Evet değerli takipçilerim… Sizlerden gelen geri bildirimler ile ziyadesiyle mutlu oluyorum. Artık her ay yayınlanan Dedektif’i “Adli Bilimler İncelemeleri” alanında temsil etmek de oldukça memnun edici. Keyifle okuduğunuz polisiye hikayelerde karşılaştığınız ve arka planını merak ettiğiniz teknik-bilimsel yöntemleri bize bildirebilir, o konuların Dedektif’de detaylı incelenmesine öncülük edebilirsiniz. Unutmayın, Adaletin tesisi için, “İğne İle Kuyu Kazanlar” var…

 

-F.S-

[email protected]

Hatalar ve Sonuçları | Makberden Malûmatlar- 2.Bölüm

Her insan hata yapmakta özgürdür. Fakat bu hataların bir sınırı vardır. Yapılan hataların ucu, başkalarına dokunmamalı ve onlara zarar vermemelidir. Bu çoğu zaman mümkün olmaz, çünkü hatalar sadece bir insana zarar vermekle kalmaz. Hatalar bulaşır, bir yerden başka bir yere sıçrar. Diyebilirsiniz ki; yaptığım hatalar sadece beni bağlar ve sonuçlarına da katlanırım. Öyleyse her insan, kendi hayatını heba etme konusunda da özgürdür.

Ama sorarım size! İnsan böyle bir çağda yaşadıktan sonra, kendi hayatını heba etmesi için, hatalar yapmasına gerek var mı?

Aybars Bey not kâğıdını çevirerek arkasında da bir yazı olup olmadığına baktı. Yoktu. Cümle burada sonlanmıştı. Temiz bir not kâğıdına, iri harflerle, düzgün ve okunaklı bir şekilde yazılmıştı bu cümleler.

Gözlerini kâğıttan ayırınca, karşısındaki şaşkın yüzlerle göz göze geldi Aybars Bey. Bir şeyler söylemesi gerektiğini hissettiği için, “Bunu, katil yazmış olmalı,” dedi. “Yazı oldukça okunaklı, elleri titrememiş, harfler birbirinden ayrı. Bu durumda katilimizin soğukkanlı olduğunu söyleyebiliriz. Tabii bu yazıyı başkasına yazdırmadıysa,”

Zerrin’in bir kulağı Aybars Bey’de, hem onu dinliyor hem de yerde sırt üstü yatan kadını inceliyordu. Doktor ise tam yanında, elindeki kalem ile birtakım notlar alıyordu.

Aybars Bey, yanında onun gibi ayakta bekleyen polise döndü. “Ne diyorsun Kemal? Sence katil evi böyle dağıtıp her yere parmak izini bırakmakla, bize ne anlatmak istiyor?”

Kemal bu sorudan pek emin değildi. Daha henüz yeni polis olmuştu ve mesleğindeki en önemli ilk olay da buydu. Bütün bu ayrıntılar onun tedirgin olmasına fazlasıyla yetmişti.

“Bana kalırsa, katilin tek derdi yakalanmak. Beni yakalayın ve hapse tıkın diyor.”

“Mezardan çıkmış, şimdi de beni hapse koyun diyor, öyle mi?”

Zerrin bu soruyu duyar duymaz ayağa kalktı. Kaç gündür, bu cinayetleri düşünmekten yorulmuştu.  ‘Kimse bu şekilde ölmeyecek’ diye kendine söz vermişti. Ama şimdi, yüzünde o dehşetli korku ifadesiyle yerde yatan kadın, Zerrin’in ruhuna acı veriyordu. Aybars Bey’e döndü. “Onun öldüğünden emin değilim, bir yanlışlık olması lazım. Her gün mezardan çıkıp bu insanların karşısına geçip onları korkudan öldürdükten sonra, mezara geri giriyor olamaz. Bu imkânsız.”

“Daha önce öldüğünü düşündüğün birini karşında görsen korkmaz mısın?” diye sordu Aybars Bey.

“Korkarım,” dedi Zerrin. “Elbette korkarım. Ama bu, halüsinasyon gibi bir şey olmalı.”

“Ya da ölmedi. Kendisine öldü süsü vermiş olabilir,” diye araya girdi Kemal.

Aybars Bey gülümsedi. “Belki, bu mümkün, o zaman parmak izlerine de bir açıklık getirilmiş olur.”

İçeri giren polis memuru kalabalıktan sıyrılarak Zerrin’in yanına geldi. Elindeki defteri ona uzattı. “Sanırım bu maktulün günlüğü, incelemek istersiniz diye düşündüm,”

Zerrin defteri eline aldı. “Bir bakalım,”

“Bir de bu arada kadının kim olduğunu araştırdık. Yonca Aziz, otuz yedi yaşında, Doktor. Ailesi yurt dışında yaşıyormuş, haber verdik. Birkaç güne kadar gelip cenazeyi alacaklar.”

“Pekala, bir de bu parmak izlerinin sahibi, o kadın…”

“Edilay Şenal mı? Mezarını bulduk. Kardeşi varmış bir de. Eğer görüşmek isterseniz, adresini bir kâğıda yazıp verebilirim.”

“Çok iyi olur. Onunla görüşmek istiyorum.”

“Ses kaydını tekrar dinlemekte de yarar var. O sırada polisi arayabildi. Bu durum da karşısındaki buna izin vermiş olmalı,” dedi Aybars Bey.

Doktor ayağa kalktı, Aybars Bey’e döndü. Yüzünde kendinden emin bir ifade vardı. “Düşünüyorum da, belki de katilin asıl amacı onu öldürmek değil, korkutmak. Öldürmek istese bunu farklı şekillerde de yapabilir.”

“Çünkü,” dedi Aybars Bey. “Katilin bu notta yazdığı gibi, onlar hatalılar ve bu şekilde ölerek cezalarını çekiyorlar.”

“Nasıl bir hata yapmış olabilirler?”

“Ucu başkalarına dokunan ve onların canını yakan bir hata,”

Zerrin düşünceli gözlerle Doktorun elinde ki not defterine bakıyordu. “Otopsi sonucu daha çıkmadı mı?” diye sordu.

“Yarın çıkıyor. Tahminimce, kalp krizi veya iç kanama. Bu, Yonca Hanım için de geçerli olabilir. Çünkü diğer iki vakanın aynısı, kesin sonucu size yollarım.”

“Peki, o zaman. Arkadaşlarımız civardakilere birkaç soru soracak.  Hem bu elimdeki günlük de bize bir yol gösterebilir. Bir de Edilay Hanım’ın kardeşi ile görüşelim. Zaten hayatta olup olmadığı merak konusu.” Saatine baktı. “Tabii bütün bunlar yarına kalıyor. Çünkü saat çok geç oldu.”

Aybars Bey gülümsedi. “Buraları Kemal’e bırak. O üstesinden gelir.”

Kemal bu iltifattan memnun olmuş bir şekilde, “ Sağ olun Aybars Bey,” dedi. “Bunları sizden duymak büyük onur.”

Zerrin de gülümsedi fakat halindeki endişeli tavır Aybars Bey’i huzursuz ediyordu.

“Zerrinciğim, bak bu not bize çok şey anlatmak istiyor. Bizi bilgilendirmek istiyor. Katilin kim olduğundan ziyade, maktullerin kim olduklarına, önceki yaşantılarına odaklanırsak düğüm çözülmüş olacak.”

“Yarın onların ailesi ile görüşeceğim zaten. Emniyet’e çağırdım. Bu üç kişi arasında ortak bir nokta olduğuna eminim. Tek bir korkum var, o da bu sayının yükselmesi,”

“Bu olay medyaya da yansımış durumda. İnsanlar bildiği, duyduğu her şeyi bizimle paylaşacak. Eğer kendini tehlikede hisseden biri var ise mutlaka bize ulaşacaktır,” dedi Kemal.

“İşte bu doğru! Bu arada Edilay Hanım’ın kardeşini çok merak ediyorum. Umarım, yarın yanında olmamda bir sakınca yoktur,” dedi Aybars Bey içten bir gülümsemeyle.

“Hayır, bilakis gelmen beni çok mutlu eder.

Aybars Bey elindeki not kâğıdını Zerrin’e uzattı. “Sende kalsın. Günlükle karşılaştırma yaparsın.”

Zerrin kâğıdı eline alarak yazılara baktı.  Bir cümle dikkatini çekti. ‘Yapılan hataların ucu, başkalarına dokunmamalı ve onlara zarar vermemelidir.’ Ortada bir intikam meselesi olduğu kesindi. Canı yanan birinin intikamı…

İntikam, korku, hatalar ve sonuçları. Bütün bu kavramlar Zerrin’in kafasının içinde tıpkı bu odalardaki dağınıklık gibi bir karmaşa oluşturuyordu. Elindeki not kâğıdını günlüğün arasına koydu. Kendine bir söz verdi. Bu karmaşadan kurtulacak sonra da bu düğümü, çözecekti.

***

Genç kadın, ağır adımlarla ilerleyerek pencereye yaklaştı. Perdenin arkasından, kendisine doğru gelen iki kişiyi gördü.  Birisi uzun boylu, uzun beyaz saçlarını ensesinde toplamış, hafif şişman denilebilecek yaşlı bir adam, diğeriyse kumral saçları arkadan toplanmış, zayıf ve oldukça genç bir kadındı. Onları tam kapıda karşılamayı düşündüğü için olduğu yerde dönerek, kapıya doğru yürüdü.

Aybars Bey, evin bahçesini inceliyordu. Gözlerini yan taraftaki toprağa çevirdi. Bahçe oldukça bakımsızdı. Daha önce birkaç fidan dikilmiş, fakat onlar da susuzluktan kurumuştu. Bahçede bir de küçük bir köpek yavrusu vardı. Aybars Bey onu fark edince yüzünde bir gülümseme oluştu. Yavru köpek de bunu hissetmiş olacak ki, onları görünce bir yabancı görmüş gibi davranmadı.

Zerrin ise ısınması için bir elini cebine koymuş diğer eliyle de Aybars Bey’in koluna girmişti. Düne göre bugün kendini daha iyi hissediyordu. Çok iyi dinlenmiş ve uykusunu da almıştı. Nitekim Aybars Bey’in yanında olması da, ona güç veriyordu.

Baba kız eve doğru yaklaşırken, açılan kapının arkasında onları karşılayan genç kadını gördü.  Yüzünde gülümsemesi ve zarif bir tavırla, “Buyrun, hoş geldiniz. Zannediyorum ki, misafirlerim Aybars Bey ve kızı Zerrin Hanım.”

Zerrin gülümseyerek içeri girdi. “Evet, öyle. Kusura bakmıyorsunuzdur umarım. Size Edilay Hanım ile ilgili birkaç soru soracaktık.”

“Rica ederim. Ne kusuru? Misafirleri çok severim, hem siz geleceksiniz diye biraz hazırlık yaptım.”

Aybars Bey de Zerrin’in arkasından içeri girdikten sonra, “Zahmet buyurmuşsunuz hanımefendi,” Dedi. “Zaten ziyaretimiz çok uzun sürmeyecek. Bendeniz, emekli polis Aybars Güntan, kızım da polistir, Zerrin Güntan.”

Genç kadın baba kıza içten bir gülümseme ile baktı.

“Ne şahane. O zaman ben de size kendimi takdim edeyim. Bahar Şenal. Bahsettiğiniz kişi benim ablam oluyor. İkimiz de birbirimizin hayattaki tek varlığıydık. Fakat kader, onu benden aldı ve beni de bu dünyada yapayalnız bıraktı.”

Genç kadın daha sonra Aybars Bey ve Zerrin’e çay ikram ederek karşılarındaki koltuğa oturdu.

Aybars Bey üzüntüyle, “Başınız sağ olsun hanımefendi,” dedi. “Eğer bir mahsuru yoksa ablanızın  ölüm sebebinin ne olduğunu öğrenebilir miyiz?”

Genç kadın iki elini bacağının üstünde birleştirdi. Zerrin genç kadının ellerline bakınca bir şey fark etti. Ellerinde dikiş izi vardı. Genç kadın ellerine çok yük binmemesi için yavaş hareketlerde bulunuyordu.

“Trafik kazası, yaklaşık iki yıl oldu.”

“Peki, mezarı da bu şehirde mi?” diye sordu Zerrin.

“Evet, burada,” dedi genç kadın bir an durdu ve sonra, “Biliyor musunuz? Siz polisler beni çok şaşırtıyorsunuz,” dedi. “Birkaç gündür bu haberleri izliyorum da ablamın adı sıkça haberlerde geçiyor. ‘Mezardan Çıkan Ölü’ gibi başlıklarla. Bütün bunların anlamı nedir?”

Zerrin yerinde doğruldu. Karşısındaki genç kadının hesap soran gözlerine baktı. “Bakın hanımefendi. Şu an üç cinayet vakası ile ilgileniyoruz. İki cinayetin yaşandığı olay yerinde Edilay Hanım’ın parmak izine rastlandı. Yaşanan son cinayette de büyük ihtimalle aynı parmak izine rastlanacak. Bu insanların ölümüne büyük bir korku sebep oluyor. Vücutlarının her hangi bir yerinde darbe izi yok. Kan yok. Bıçak yok ya da sıradan cinayet vakalarında görülen her hangi şeyler. Bunların hiçbiri yok. Sadece çok büyük bir korku var.”

Genç kadın şaşkın bir şekilde Zerrin’e baktı. “Zerrin Hanım, benim ablam öldü. Bu anlattıklarınızdan haberdarım zaten. Her gün haberlerde bu saçmalıkları dinliyorum. Siz benim ablamı katil olmakla suçluyorsunuz. Fakat tekrar hatırlatıyorum. O öldü.”

“Ölüm belgesini görebilir miyiz?” diye sordu Aybars Bey.

Genç kadın kolunu koltuğun yanındaki sehpaya uzattı. Sehpanın üzerinde duran mavi dosyayı alarak Aybars Bey’e verdi. “Buyrun. Ne arıyorsanız bunun içinde.”

Aybars Bey dosyayı açtı. Ölüm belgesine göz gezdirdi. Ölüm tarihi, yeri ve zamanı belgede yazıyordu. Zerrin hayretle dosyaya baktı. Aybars Bey kısık sesle konuştu. “Zaten sistemde de bulabileceğimiz bilgiler bunlar.”

Zerrin derin bir iç çekerek genç kadına dönerek “Ahmet Ayrın’ı tanıyor musunuz?” diye sordu.

“Hayır.”

“İlk vaka. Eşi tarafından evinde ölü bulundu. Ömer Erkin, çalıştığı avukatlık bürosunda ölü bulundu. Son olarak da Yonca Aziz, ölmeden kısa bir süre önce bizi aradı. Karşısında birinin durduğunu ve çok korktuğunu söyledi.”

“Bu kişilerin hiçbirini tanımıyorum. Emin olun ablam da onları tanımazdı. Yani mezardan çıkıp da onları korkutmaya gitmesi için bir sebep yok.”

Zerrin karşısında güçlü bir kadının oturduğunun farkındaydı.  Çantasından günlüğü çıkararak açtı. Şimdi en büyük kozunu oynayacaktı. “Bakın bu günlük, Yonca Hanım’ın evin de bulundu. Son sayfada ne yazdığını biliyor musunuz? Bunu size okumak istiyorum.”

Bu satırların, eğer ben ölürsem polislerin yolunu aydınlatması için bir ışık olmasını umuyorum…

Dün gece uyandım. Odamdan çıktım ve sokak kapısının açık olduğunu fark ettim. Belki dalgınlıkla unutmuş olabilirim. Bu çok normal, çünkü korkuyorum. Ahmet ve Ömer öldü. Sıranın bende olduğunu düşünüyorum. Öyle ki aklımda sadece bu var. Dalgınlıktan birçok şeyi unutuyorum. Kapıyı kapatmayı da unutmuş olabilirim.

Kapıyı kapattım. Odama geri dönüyordum ki, o sırada salonda birinin yürüdüğünü gördüm. Arkası bana dönüktü. Onu tanıdım. Bir an kâbus gördüğümü düşündüm. Hızlıca odama geçtim. Kapıyı kilitledim. Bütün gece bir saniye olsun gözüme uyku girmedi. O kadın, buraya kadar benim evime gelmiş. Ama onun öldüğüne emindim. Bütün bunlar nasıl olabilir aklım almıyor.

Öğlene kadar odamdan dışarı çıkmadım. Birden evin içinden sesler gelmeye başladı. Salonda bulunan bütün eşyaları yere atıyordu. Bir an aklımı yitireceğimi düşündüm.

İnsanlar bu satırları okurken bana kızacaklar biliyorum. ‘Neden kaçmadın’ diye soracaklar. Çünkü onunla yüzleşmek istiyorum. ‘Yaptığım her şey için senden özür dilerim Edilay!’ demek itiyorum.

Bu satırları şimdi odamda yazıyorum. Biraz sonra odamdan çıkıp yanına gideceğim. Elimde telefonum var. Çok korkarsam polisi de arayabilirim. Eğer bunu yaptığımı görürse belki gider.

Son olarak da şunu söylemek istiyorum; yaptığım her şey için çok pişmanım. Keşke o adama hiç güvenmeseydim.

Zerrin başını kaldırdı. Gözlerini karşısındaki genç kadına dikti. “Sizce bu satırlar, bize ne anlatıyor Bahar Hanım?”

Genç kadın gülümsemeye çalıştı. “Benim size anlatacak bir şeyim yok. Zaten buna mecbur da değilim. Ben bu kadını tanımıyorum. Yazdıklarıysa zerre umurumda değil,”

“Ablanızın mezarını açtırırız!” dedi Zerrin sert bir ifadeyle. “Belki o zaman yalanlarınız da ortaya çıkar.”

“Ben buna müsaade etmeden onun mezarına dokunamazsınız. Ayrıca mezarı açınca ne bulacağınızı zannediyorsunuz?” dedi genç kadın sesi yüksek çıkmıştı.

Aybars Bey Zerrin’e doğru eğildi. Odadaki bu gergin havadan hiç memnun kalmamıştı.

“Zerrinciğim, bu ölüm belgesi gerçek.”

“Bakın, babanız doğru söylüyor. Ayrıca size bir bilgi vereyim. Mezarda tam anlamıyla bir insan iskeleti bulmanız zor. Çünkü organlarını bağışlamıştı. Kazadan dolayı da kemiklerinden çoğu kırıktı. Belki, bu ayrıntı işinize yarar,” dedi genç kadın imalı bir gülüşle.

Aybars Bey onun ellerine ve koluna kadar uzanan derisine baktı. Bu durumda bir tuhaflık olduğunu düşündü.  Genç kadının elindeki deri ile yüzündeki derinin rengi bir zıtlık oluşturuyordu. Sanki elindeki deri, başka birine aitti.

Zerrin defterin arasından küçük notu çıkardı.  “Bu notu da dün olay yerinde bulduk.  Belki bunları ablanız yazmış olabilir,” dedi.

Genç kadın şaşkınlıkla Zerrin’e baktı. “Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz? Ama bu kadarı da fazla artık. Lütfen, hemen şimdi evimi terk edin.”

Baba kız aynı anda ayağa kalktı. Zerrin sinirlemişti. “Siz hata yapıyorsunuz. Bir şeyler bildiğiniz halde söylemiyorsunuz. Ama biz her şeyi öğreniriz.”

Genç kadın Zerrin’in gözlerinin içine baktı.

“Her insan hata yapmakta özgürdür Zerrin Hanım.”

Zerrin Aybars Bey’e döndü. Yüzündeki ifadeden büyük bir olay çıkacağını anlayan Aybars Bey, “Pekâlâ, bize müsaade! Çay için teşekkürler hanımefendi. Size de büyük geçmiş olsun. Elleriniz, zannediyorum ki kazada yanmış olmalı,”

Genç kadının yüzündeki alaycı ifade yerini endişeye bıraktı. “Kapı orada, size eşlik etmeme gerek yok sanırım.”

Zerrin dışarı çıkınca derin bir nefes aldı. Elindeki günlüğü çantaya koydu. Yüzüne vuran soğuk hava kendine gelmesini sağladı. Aybars Bey onun koluna girerek arabaya doğru ilerledi. “Zerrinciğim, bazen çok asabi oluyorsun. Biraz sakinleşmen yararımıza olacak.”

“O kadın yalan söylüyor. Maktulleri tanıdığına eminim. Ayrıca ne ima ettiğini duydun. ‘Her insan hata yapmakta özgürdür’ bu o küçük notta yazıyor,”

“Tamam, doğru söylüyorsun, evet haklısın. Ama bu şekilde olmaz,” dedi Aybars Bey yumuşak bir sesle.

“O kadının ellerinde ne var?”

“Bilmiyorum. Tam emin olamadım. Yanık gibi. Ya da ismini bilmediğimiz bir hastalık da olabilir.”

“Öğrenirim, her şeyi öğrenirim,” dedi Zerrin. Arabaya binerek, kapıyı kapattı.

***

Kemal kapıyı açarak, yanındaki yabancıya yol verdi. “ Buyrun beyefendi. Siz burada bekleyin. Zerrin Hanım şimdi gelecek. O gelince ona da anlatırsınız.”

Adamın yüzünde büyük bir tedirginlik vardı. Eliyle alnında biriken terleri sildi. Ayakları titriyordu. Boğazı kurumuştu. Kemal’e döndü. “Bir bardak su alabilir miyim?” Kemal masanın üstündeki sürahiden su doldurarak ona uzattı. Endişeli adam,  titreyen elleriyle suyu aldı. Bir yudum içip bekledi. Daha fazla içemeyeceğini anlayınca bardağı masanın üstüne koydu. Şimdi tüm vücudu titriyordu.

Zerrin hışımla kapıyı açtı. Kemal içeri giren baba kızı görünce ayağa kalktı. Zerrin’in aksine Aybars Bey’in yüzü gülüyordu. Masasına geçerek oturdu. Henüz odadaki yabancıyı fark etmemişti. Çantasındaki günlüğü çıkarıp masanın üstüne koydu.  Hemen yanındaki dosyayı eline aldı. Meraklı gözlerle Kemal’e bakarak “Otopsi sonuçları mı?” diye sordu.

“Evet. Biraz önce Doktor Bey getirdi,”

Dosyayı masanın üstüne geri bıraktı. “Sonra bakarım. Maktullerin yakınları gelmedi mi?”

“Sanırım, henüz toparlanamamışlar. Cenazelerle uğraşıyorlarmış. Galiba o da yarına kaldı,”

Zerrin derin bir iç çekti. Aybars Bey,  Zerrin’in bu haline güldü. “Sevgili Kemal. Keşke sen de bizimle Edilay Hanım’ın kardeşini görmeye gelseydin. Orada çok güzel ağırlandık. Kadıncağız bize çay ikram etti. Başka şeyler de hazırlamıştı ama yemeye fırsatımız olmadı. Çünkü Zerrin’le hanımefendi kavga etmeye başladılar. Neyse ki kadın bizi kovdu. Ama keşke o börekten biraz daha yiyebilseydim.”

Kemal de Aybars Bey’e güldü. “Aslında benim gelmediğim iyi olmuş. Bu beyefendi, bana bir şeyler anlattı. Kendisi size bir itirafta bulunacak.”

Zerrin bakışlarını odadaki yabancı adama çevirdi. Aybars Bey yerinde doğruldu. “Buyrun. Neyi itiraf edeceksiniz?” diye sordu Zerrin.

Endişeli adam sıranın kendisine gelmesinden memnun olmuştu. Fakat yüzündeki endişe kaybolmamıştı. “Ben, bu son yaşanan olaylarla ilgili konuşmak istiyorum.”

“Evet, sizi dinliyoruz.”

“O kadın. Ahmet, Ömer ve Yoncayı öldürdü. Şimdi de beni öldürecek,”

Zerrin hayretle karşısındaki adama baktı. “O kadının öldüğünü biliyorsunuzdur umarım.”

Endişeli adam ağlamaya başladı. “Biliyorum öldüğünü. Onu, ben öldürdüm.”

Odadakiler donuk bir ifadeyle adama baktılar.

“Daha önce öldürdüğünüz kişi, şimdi sizi mi öldürecek?” diye sordu Aybars Bey.

“Evet. O bizden bu şekilde intikam alıyor,”

“Neden?” diye sordu Zerrin. “Sizden niye intikam alıyor? Ayrıca sen onu nasıl öldürmüş olabilirsin? O trafik kazası geçirmiş.”

Endişeli adam gözyaşlarını sildi. “Ben, ona arabayla çarptım. Ölmesi için.”

“Bilerek öyle mi?”

“Evet, Çünkü o adam onu öldürmemi istedi. Karşılığında bana para verdi,”

“Sen bu maktulleri tanıyor musun?

“Evet, tanıyorum,”

“O zaman bildiğin her şeyi anlatacaksın,”

“Anlatırım. Söz veriyorum. Yeter ki beni sadece siz cezalandırın,”

Zerrin arkasına yaslandı. Uzun bir süreden sonra kendisini iyi hissediyordu. Artık emin olduğu bir şey vardı. O da Edilay Hanım’ın hayatta olmadığı gerçeğiydi. Şimdi olacakları merakla bekliyordu. Düğümün çözülmesine çok az kalmıştı.

SON

(DEVAMI GELECEK SAYI DA)

Öykü: Komiser Banu ve Orkun- Karşılıksız Aşkın Bedeli

“Çabuk buraya gel seni piç kurusu, yakalarsam kemiklerini kıracağım!”

Top oynarken zemin kattaki Ayten teyzenin camını kıran Ahmet, arkasına bakmadan kaçmaktaydı. Topallayarak takip eden kadından kurtulmak için çareyi, yılladır yarım bekleyen inşaatın içine girmekte buldu.

Soluklanmak için durduğu yerlerde sayamayacağı kadar sigara izmariti, kırık şişeler, ısınmak amacıyla içinde ateş yakılmış teneke vardı. Keskin idrar kokusu nefes almayı güçleştiriyordu. Beklemesine gerek yoktu, Ayten teyzeden kurtulmuştu. İnşaatın öteki ucundan çıkabilir, top oynarken kırdığı camın kaza olduğunu ablasına anlatabilirdi.

Ayten teyze yaşlı, huysuz ve geçimsiz biriydi. Bahçeden konuşarak geçenlere bile söylenir, içindeki öfkeyi kusacak neden arardı. Henüz on yaşında olan Ege, vurduğu topun falso alıp kadının camını kıracağını hesap edememişti.

Nemli ve ürkütücü inşaattan bir an önce uzaklaşmak istiyordu küçük çocuk.  İki adım attıktan sonra varillerin orada karşılaştığı sahne yüzünden çığlık çığlığa bağırmaya başladı.

***

“Ne var ne yok Orkun?”

“Cinayet var siz yoksunuz Komiserim.”

“Zevzeklik etme, olay ne?”

“Müteveffanın ismi Rıdvan, yirmi altı yaşında. Cinayet işlendikten birkaç saat sonra Ege adında on yaşında bir çocuk tarafından bulunmuş. Maktulün göğsünde, kollarında ve bacaklarında derin morluklar var. Bunlar, zemin katta varilin içinde bulduğumuz vücudundaki izler. Kafası ise çatı katındaydı. Kafasını bulunca anlaşıldı ki yediği dayaktan dolayı şişen gözleri kapanmış. Ön dişlerinden birini olay sırasında yutmuş, otopside diş, midesinden çıktı. Öldüren kişi ya da kişilerin adamla işi bittiğinde kafasını bedeninden ayırmışlar. Çocuk da birinden kaçarken şans eseri inşaata girmiş, varilin içinden sarkan eli ve kan gölünü görünce çığlık atmış. Polisi, çığlıkları duyan mahalle sakinleri aramış. Detayları araştırıyoruz, iş temiz halledilmiş, delil yok. Bilgi alır almaz haber veririm. Sizin orada durumlar nasıl?”

“Burası da karışık, Fatma’nın biraz sıkıntısı var, bu konuda yardımını isteyebilirim.”

“Yedi yirmi dört emrinize amadeyim.”

 

İzmir, 15.07.2019

Orkun bir hafta tek başına idare edebileceğini söylediğinde Banu uzun bir aradan sonra izin alarak yakın arkadaşı Fatma’nın yanına gitmişti. Cinayet mahallinde esnaf ve semt sakinleriyle görüşmüş ama herhangi bir sonuca varamamıştı. Öldürülen adamı tanıyorlardı ve hiç kimse onun için üzülmüşe benzemiyordu.

Herkes ağızları bir olmuşçasına aynı şeyleri söylemişti: tam bir pislikti, uyuşturucu satıp gençleri zehirlerdi, mahallede terör estirirdi, kavgası gürültüsü bitmezdi, su testisi suyolunda kırıldı…

Orkun mahallelinin takıldığı kahveye gittiğinde ikindi olmak üzereydi. Emeklilerle birlikte işsiz tayfasından okey oynayan gençler de takılıyordu kahveye. Ahaliye selam verip şöyle bir göz attığında ceset dün akşam bulunmuş olmasına rağmen olayın çabuk unutulduğunu gördü. Köşeye çekilmiş, kendi halinde gazete okuyan kahvenin sahibini görünce yanına doğru hareketlendi. Olayı soruşturmaya başladığında daha önce buradaki çoğu kişiyle görüşmüştü fakat cevabını aradığı farklı sorular vardı.

“Dayı, selamünaleyküm. Oturabilir miyim?”

Gazeteden başını kaldırıp gözlüklerinin üzerinden bakan yaşlı adam Orkun’u hemen tanıdı, “Ne demek Amirim buyur, istersen ben kalkarım.”

Eliyle oturmasını işaret etti, “Seninle laflayalım biraz.”

“Reşat! Bak hele şuraya, Amirim ne ister sor bakalım.”

“Tamam Remzi Abi!” dedi çay ocağının başındaki genç çocuk.

Orkun bardakları sıcak sudan geçiren gence çay işareti yaptı.

“Çaylar iki!” diye bağırdı kahvehane sahibi. “Buyur Amirim, nasıl yardımcı olabilirim?”

“Öldürülen şu Rıdvan, mahallede at koşturuyormuş. Her boku da yiyormuş. Hiç polise şikâyet etmediniz mi zamanında bu adamı?”

“Etmez miyiz Komiserim, hem de defalarca. Bir şekilde polisten paçayı kurtarıyor, şikâyet edeni öğreniyor, biniyordu tepesine deyyus!”

“Hiç ceza almadı yani?”

“Almadı, arada ortalardan kaybolurdu. Döndüğünde mahallede sigara satardı, burada da birkaç kişiye sattıydı. Güya kaçak ve kaliteliymiş, soranlara öyle diyordu. Son zamanlarda yanında iki tane çapulcu takılır olduydu. Rıdvan’ı son gördüğümde o adamlarla kahvenin önündeydiler, bir şeyler konuşup ayrıldılar. Sonra Memurlardan Ferdah geldi, üstünü arayıp araca bindirip gittiler.”

Reşat çayları masanın üzerine bırakırken, masalarda oyun oynayanların dikkati de Orkun’un üzerindeydi. Ne olup bittiğini, Remzi ile ne konuştuklarını anlamaya çalışıyorlardı. Orkun saklama gereği duymadığından herkesin işiteceği şekilde yüksek sesle soru sorarak olayla ilgili bilgisi olanın oltaya gelmesini bekliyordu.

“Bu çapulcuların adını sanını, nerede kaldıklarını bilir misin?”

“Bilmem amirim, o çakallar bu sokağın itleri değillerdi. Baş köpek ölünce başsız kaldılar. Onları en iyi Mehmet dayı tanır.”

“Kim bu Mehmet dayı?”

“Mahallenin eski kabadayılarından, sabahtan beri ortalarda görünmedi.”

Bardağındaki son yudumu da içen Orkun kartını uzattı. “Mehmet dayı mutlaka beni arasın, onunla da görüşeyim. Nerede oturuyor?”

Remzi Mehmet dayının evini tarif etti. “Yolda kime sorsan gösterirler.”

 

Orkun, Buca’nın Göksu Mahallesi’ne doğru metruk evleri geride bırakarak yürürken, Mehmet dayı denen adamı düşündü. Cesedin bulunmasından sonra hemen hemen herkesle görüşmesine rağmen böyle biriyle konuştuğunu hatırlamıyordu. Belediye otobüsleri, özel dolmuşlar ve araçların işgal ettiği caddelerde ayakları çıplak çocuklar korkusuzca koşturuyorlardı. Hayat buradaki insanların yaşam biçimine göre akıyordu. Özellikle yürümeyi tercih etmişti, gözleriyle bu semtin florasını canlı şekilde görmek istiyordu. Orkun’un adı bu semtin sahipleri tarafından artık biliniyor olacak ki, yabancılara müsamaha gösterilmeyen sokaklarda onlardan biri gibi rahatça dolaşıyordu.

Remzi’nin tarif ettiği adrese gelince şaşırdı, tam da cinayetin işlendiği inşaatın karşısındaydı Mehmet dayının evi. O sırada devriye gezen meslektaşlarını görüp yanlarına gitti, adlarını öğrendi. Mahalle sakinleri ve cinayet hakkında sorular sordu. İçlerinden eski olan memurların ilgisiz tavrı canını sıktı. Ortağı izinli olduğundan geçici olarak başka biriyle görevdeydi.

 

Bursa, aynı gün…

Çarşı ve hanlar bölgesi, 15. yüzyılda Fatih Sultan Mehmet’in Sadrazamı Mahmut Paşa tarafından İstanbul’daki Mahmutpaşa Külliyesi’ne gelir kaynağı olarak inşa ettirilmişti. Büyükçe avlusu, avlu ortasında şadırvanı ve mescidi ile artık turistlere ve gezmeye gelenlere hizmet veriyordu.

Banu’nun karşısında oturan Fatma’nın elleri titriyordu. Banu, gözyaşlarını tutamayan arkadaşının sakinleşmesini bekledi. Bursa’ya dün gece yarısı gelmişti. Fatma ile konuşmalıydı ama yanında eşi Kaan varken mümkün değildi.

Kaan evden gider gitmez Fatma ile evdeki dağınıklığı öylece bırakıp kendilerini dışarı atmışlardı. Sabırsızlık içinde neler olup bittiğini öğrenmek için can atan Banu, arkadaşının derdi ile uğraşmaya fırsat bulamadan İzmir’den cinayet haberini almıştı.

Banu uzanıp Fatma’nın ellerini tuttu. “Hayatım ilk önce sakin ol ve bana neler olduğunu tane tane anlat.”

“Ortaokula gittiğimiz zamanları hatırlıyor musun? Toy dönemlerimizdi. Pazar günleri pazar kurulurdu. Biz de çiçek satmaya gelen sarışın çocuğu izlerdik.”

Banu hatırlıyordu, Çiçekçi Gürbüz. Fatma ondan öyle hoşlanıyordu ki, gözünü ayırmadan izlerdi onu. Bir gün işi bittiğinde tezgâhı toplayıp yanlarına gelmişti ve Fatma ile tanışmışlardı. O zamanlar cep telefonları çocukların elinde oyuncak değildi.

Aynı günün akşamı arabayla kapının önüne gelip ‘Seni deli gibi seviyorum Fatma!’ diye haykırmış ve ailesinin Fatma’yı göz hapsine almasına sebep olmuştu. Gürbüz’ün sık sık mahalleden geçmesi başlarda sorun olmamıştı fakat Fatma’nın babası Şükrü amcanın karşısına çıkıp kızıyla evlenmek istediğini söylediğinde kıyamet kopmuştu.

Şükrü amca Gürbüz yüzünden Fatma’yı okula bile göndermemişti uzun süre. Maalesef Gürbüz pes etmek nedir bilmiyordu. Polise bile şikâyet edilmişti ama genç adam yaşa dışı bir şey yapmamıştı. Polisin yapabildiği adamı nezarete çekip korkutmaya çalışmak olmuştu, o da sonuç vermemişti.

Bu olayların üzerinden iki yıl geçmişti. Genç ve cahillerdi. Fatma unutmaya, uzak kalmaya çalışsa da Gürbüz her fırsatta varlığını hissettirmeye devam ediyordu. Aldıkları bir haberle rahatlamışlardı, Gürbüz cinayetten hüküm giymişti. Adamın hapse giriş sebebini bilmiyorlardı ama bir daha rahatsız edilmeyecekleri kesindi. Gürbüz’ün tutuklanmasıyla okula geri dönmüştü Fatma. Yıllar geçtikçe Gürbüz’ün adını bile unuttular. O olay kötü bir anı olarak kalmıştı hafızalarında.

Banu’nun geçmişi hatırladığını anlayan Fatma anlatmaya devam etti. “En son cinayetten hapse girdiğini biliyorduk, içerideyken birini daha öldürmüş fakat nefsi müdafaa olduğu için cezası çok uzamamış.”

Şaşıran Banu’nun gözleri fal taşı gibi açıldı. “Sen bunları nereden biliyorsun?”

“Gürbüz anlattı.”

Ses tonuna hakim olamayan Banu’nun sesi çığlık atarcasına çıktı. “Nasıl?”

“Hapisten çıktıktan sonra iş yerimin adresini bulmuş. Mesai bitiminde karşıma çıktı, konuşmak istediğini söyledi. Kabul etmek zorunda kaldım, etmeseydim evimin kapısına dayanmakla tehdit etti.”

“Bunca yıl sonra senden ne istiyormuş?”

“İlk cinayetini benim yüzümden işlemiş. Biliyorsun babam beni okula göndermediği dönemde sürekli evdeydim. Gürbüz bu durumu bilmiyordu ve aynı zamanda mahalleye giremiyordu. Beni görebilmek umuduyla okul çevresinde dolanırken okul kantinlerine simit servisi yapan çocuğun bizim kantini işleten Vejdin abiyle konuşmasına denk gelmiş. Simit taşıyan adam benim hakkımda ileri geri konuşunca Gürbüz atılmış ‘Hangi Fatma’dan bahsediyorsun?’ diye. Sonrasında aralarında yumruklaşma başlamış, çevredeki insanlar araya girip ayırmışlar. Olay kulağımıza kadar geldi, babamdan sağlam dayak yemiştim o gece. Beni ertesi gün evime ziyarete gelen arkadaşıma da babamın bana yaptıklarını yazarak Gürbüz’e bulup vermesini istedim. İçinde artık beni rahat bırakması için kısa bir not vardı. Yazdıklarımı okuyan Gürbüz adamı sıkıştırıp bıçaklayarak öldürmüş.

Hapis yattığı süre boyunca hep beni düşündüğünü söyledi. Karşılaşacağımız günün hayalini kurmuş. Evlendiğimi ve çocuğum olduğunu söylediğimde bunun bir önemi olmadığını söyledi. Geçmişteki kâbus geri geldi Banu. Adam hasta ruhlu, Kaan’a söylersem delirir, onun başına bir şey gelmesinden korkuyorum ama bu manyağın gözü dönmüş. Ben ne yapacağım?”

Arkadaşının gözyaşlarına kıyamayan Banu neşelendirmek istercesine, “Hiç merak etme, adaş olduğumuzu unuttun mu? Karşında İzmir Cinayet Şube’nin Erkek Fatma’sı var. Buradaki meslektaşlarımın yardımıyla izini bulur paketleriz. Ben biraz okşarım onu, yumuşattıktan sonra salarım. Sen rahat ol.” dedi.

 

İzmir, aynı günün akşamı…

“Soruşturmada ilerleme kaydedemediniz mi?”

Orkun, tek başına olduğu için, Amirinin şikâyet olarak algılamaması için sözcüklerini özenle seçiyordu cevap verirken. “Sağ olsun Başkomiser Cengiz, İlker’i görevlendirdi. Yardımcı oluyor.”

“Vay, Başkomiserime bak sen, kıyamamış sana.”

“Bana değil size kıyamadı. Mızmızlık yapar, ağlarım falan diye baştan koydu postayı. Sakın kızı arama, kırk yalın başında izne çıktı, bok etme, dedi.”

“Esaslı adam Başkomiser. Ben seni ne için aradım, bu kadar işinin arasında senden bir isteğim olacak, Gürbüz Akbaş diye birini araştırmanı istiyorum. Detaylı bilgileri mesaj olarak atarım ama en kısa zamanda bana dönüş yapmalısın.”

“Elbette, ne demek Amirim. Sesiniz beni endişelendirdi. Ters bir durum mu var?”

“Açık konuşayım, evet…” Banu arkadaşı Fatma’nın başındaki sıkıntıyı özetledi.

“Anlaşıldı Amirim, en kısa zamanda sizi bilgilendiririm.”

 

İzmir, ertesi gün…

Başkomiser Cengiz, gözlerinin altı morarmış ve çökmüş görünen Orkun’a takılmadan edemedi. “Ne o len gece beşik mi salladın?”

“Keşke sallasaydım Başkomiserim. Bir yandan dava ile ilgilenirken bir taraftan da amirim için küçük bir araştırma yaptım.”

Orkun detaya girmeyince Cengiz sorma gereği hissetmedi, “Bugün İlker’le birliktesin. Bana bakın ikinizin de aklı bir karış havada bu aralar, akıllı olun.”

“İlker’in adına konuşamam ama ben zaten uslu adamım Başkomiserim.”

“Biliyorum, o kadar uslusun ki geçenlerde meyhanenin işletmecine sırf ayar oldun diye milleti alakasız bir dava ile ilgili sorguya çektin.”

“Başkomiserim, lavuk beş liralık şişeye elli lira yazınca tepem attı. Ukala bir de bana Paran yoksa gelme kardeşim! diyor. Dua etsin daha fazlasını yapmadım.”

“Hadi uzatma. Akıllı durun yoksa döve döve akıllandırırım.”

 

İlker geldiğinde pek keyifli görünmüyordu. “Ne yapıyoruz kardeş?”

“Buca Polis Merkezi’ne gidelim. Gediz bölgesine bakan ekip hakkında bilgi almak istiyorum.”

“Hayırdır, meslektaşlara neden kafayı taktın?”

“Rıdvan öldürülmeden önce hakkındaki suçlamalar ile ilgilenen memurlar biraz işi savsaklamış gibi. İçlerinden biri de izinliydi. Ayaküstü konuştuk sadece. Rıdvan denen adamla husumet yaşamayan kalmamış. Son zamanlarda yanında iki de zibidi takılıyormuş. Kimliklerini teşhis edersek belki bir ipucu yakalarız. Bir de Mehmet dayı denen eski kabadayı varmış, onun hakkında da bilgi alalım.”

 

Buca Polis Merkezi’nde Rıdvan hakkındaki şikâyetlerle ilgilenen iki polis memurunun adını öğrenen Orkun, içlerinden birinin izinde olduğunu biliyordu. Diğerinin de devriyede olduğunu duyunca telefon açıp ikisiyle görüşmek istediğini söyledi.

 

İlker’le onların bulundukları yere gittiler. Daha önce Remzi ile çay içtikleri kahvede buluştular. İki polis memuru da o muhitin insanı gibi davranıyordu. Orkun çaycıya selam verdikten sonra meslektaşlarının masasına oturdu. İçlerinden zayıf, esmer, mavi gözlü olan uzattı elini, izinli olduğu sivil giyiminden belliydi. “Ben Ferdah.”

Gırtlaktan konuşan ve isminin anlamını merak eden Orkun sordu, “Nerelisin Ferdah, adının anlamı ne?”

“Tunceliliyim, ismimin anlamı da güçlü olan demek.”

Yanındaki adama dönen Orkun “Peki, ya sen?” diye sordu.

“Benim adım Ömer Amirim. İzmirliyim ama yıllar içinde de Bucalı olduk.” Gülümserken diğer arkadaşına göre daha toy görünüyordu. “Siz bizimle konuşmak isteyince, diğer ekip arkadaşım beni buraya bırakıp göreve devam etti.”

Kahvede oturanların tüm dikkati polislerin olduğu masadaydı. Yakınlarda bir kavganın olduğu telsizden anons edilince Ömer çağrıya cevap vermek üzereydi ki İlker durmasını işaret etti. “Aslanım başka ekip mi yok, sizinle biraz işimiz var.”

Orkun, İlker’in üslubundan kendisi gibi onun da bu adamlardan hoşlanmadığını anladı.

O sırada telefonu çalan Ferdah kimin aradığına bakıp meşgule attıktan sonra cebine koydu.

Bu hareketinin ardından İlker meslektaşı ile uğraşmaya devam etti, “Vay, iPhone mu o? En son modeli sanırım, bakabilir miyim?”

Ferdah cebinden çıkardığı telefonu isteksizce uzatırken Orkun soruları sormaya başladı.

“Sürekli Rıdvan hakkında şikâyet geliyormuş. Adam karakolu market gibi kullanmış, girdiği gibi elini kolunu sallayarak çıkıyormuş. Ne diye şikâyet ediyorlardı onu?”

Bir gözü telefonunu kurcalayan İlker’de olan Ferdah anlatmaya başladı. “Adamın uyuşturucu sattığını söyleseler de bir türlü delil bulamadık. Adam ya çok zeki ya da mahalleli tarafından sevilmediği için ona böyle bir yakıştırmada bulunuyorlardı. Dediğim gibi, adamı hiç uyuşturucu ile yakalamadık. Sadece kaçak sigara satarak yolunu buluyordu, onu biliyoruz.”

“Mahallenin eski kabadayısı olduğunu duydum. Adı Mehmet dayı. Kimdir? Kimin nesidir?”

Ferdah ile Ömer birbirine baktı, konuşan kişi yine Ferdah’tı. “Zamanın bıçkın delikanlılarındanmış, nerede kirli bir iş varsa bu adam da oradaymış. Mahalledeki insanlar, o ne derse inanıyorlar. Biraz da bu sıkıntılar onun başının altından çıkıyor gibi.”

“Nasıl?”

İlker’in uzattığı telefonu alıp cebine koyan Ferdah devam etti. “Gereksiz yere üst üste Rıdvan hakkında şikâyetler gelmeye başlayınca dayanamayan Rıdvan şikâyet edenleri öğrenip kapısına dayanmaya başladı. Milleti galeyana getiren de bu Mehmet dayı işte.”

Gözünü bir an Ferdah’tan ayırmayan Orkun, “Bu arada hayırdır? Sen neden izinlisin? Hasta falan değilsin inşallah.” dedi.

Bir süre sessiz kalan Ferdah’ın yutkunurken âdem elması belirgin şekilde hareket etti. “İnşaatın içinde arama yaparken omzumun üstüne düştüm, birkaç günlüğüne ağrılarım geçsin diye izin aldım.”

 

Kahvehaneden ayrıldıktan sonra Orkun İlker’e ne düşündüğünü sordu.

“Kardeşim adamlarda kıllanmakta haklısın, ben kıçımdaki yırtık donu değiştirecek para bulamıyorum herifçioğlu on bin liralık telefonla geziyor. İsimlerini öğrendiğimiz iki ayakçıyla Mehmet dayıyı bir araştıralım.”

“Ferdah’ı senin de gözün tutmadı değil mi?”

“Aynen, diğeri zaten süt oğlan, Ferdah’ın dediklerinden dışarı çıkmıyordur. Baksana sakar herif düşüp kendini yaralamış.”

Gülüştüler.

 

Bursa, aynı gün…

Banu Orkun’dan Gürbüz hakkındaki her şeyi öğrenmişti. Hapse girmeden önce sokak serserisi olan, berduş tipli psikopat, hapis yattığı süre içerisinde palazlanmış, suç dünyasının karanlık isimlerinden, Kara Bekir lakaplı suç makinesi İhsan Cengiz ile yakınlaşmıştı. Bu iyiye işaret değildi.

Bursa Cinayet Büro Amirliği’ndeki meslektaşlarının da desteğiyle Gürbüz Akbaş’ı yakalayarak sorgu odasına getirmişlerdi. Adam hiçbir suç işlemediğini söyleyerek kendisini savunmuştu.

Gürbüz’ün gözünü korkutmak niyetindeydi ama adam karakolun abone müşterisi gibi alışıktı. Tabiri caizse kaşarlanmıştı.

“Bana bak, bir daha değil Fatma’nın karşısına çıkmak adını anarsan seni hadım ederim. Anlıyor musun beni?”

Gürbüz cevap vermedi, gözlerini dikmiş meydan okurcasına bakıyordu.

“Fatma’nın senden ayrı bir hayatı var artık, onu unutacaksın ve bir daha karşısına çıkmayacaksın.”

“Kadere inanır mısın polis? Seni hatırlıyorum, Fatma’mla tanıştığımda sen de vardın yanında, küçüktün o zamanlar. Ben onu nasıl sevdim sen bilir misin? Adı sadece kalbimde yazılı değil, varlığı tüm hücrelerimde dolaşıyor. Ondan vazgeçemem anlıyor musun? Ha, uzak dur dersen ben durmasına dururum ama bu saatten sonra rahat durmam onu bilesin.”

“Ne demek istiyorsun sen?”

“Ne anladıysan onu diyorum. Fatma’ya yaklaşmayacağım.”

 

İzmir, günün devamı…

Orkun İlker’in yanına geldiğinde arkadaşı kahve içiyordu. “Bizim bebeleri almışlar. Mehmet dayı denen adamdan iz yok.”

“Hangi ara Angaralı oldun len? Neredelermiş?”diyerek takıldı İlker.

“Ankara ikinci memleket oğlum, bilmiyor musun? Yoldalar, on dakikaya burada olurlar.”

“Gel otur, ben de sana bomba bir haber vereyim. Zibidiler geldiğinde iyice sıkıştıralım.” diyen İlker bilgisayarın ekranını Orkun’a doğru çevirdi. “Bizim çocuklar Ferdah ve Ömer’i araştırdılar. İkisinin de sicilleri temiz. Ferdah şark görevini Diyarbakır’da yapıp buraya tayin olmuş. Uzun süredir de Ömer’le birlikte çalışıyorlar. Herifçioğlunun telefonunu görünce kıllandım. Üzerine ev ya da araba falan yok fakat internette onların adına açılmış sayfalara göz attığımda gördüklerim şaşırttı beni. Altlarında son model araçlarla gezip lüks mekânlarda takılıyorlar. Boy boy fotoğrafları var, Ömer de hep yanında. Yapışık ikiz gibiler adeta. Ömer’i de araştırdım, onun da ekip arkadaşından kalır yanı yok. Bu değirmenin suyu nereden geliyor bilemedim.”

İlker devam etti. “Şu bebeler gelsin ifadelerini alalım bakalım. Mahalleli Rıdvan’ın uyuşturucu sattığını söylüyordu fakat Ferdah ve Ömer onu satarken hiç yakalayamadıklarını belirttiler. Abiye anlattım, o uyandı işe. Pahalı telefon, lüks araba falan bizim meslekte çalışarak sahip olamazsın bunlara. Vardır bir bit yeniği, avanta mı alıyorlar acaba? Dedi. Biraz yakından takip edelim, anlarız ne ayak bunlar…”

 

Polis memurlarından biri kapıyı çalıp iki zanlıyı getirdiklerini haber verdi. Orkun sorgu odasına girdiğinde İlker dışarıda kalıp izlemeyi tercih etti. Yirmili yaşların ortalarında görünen adam kafasının yanlarını kazıtmış, kazınan derisine de enteresan şekillerin olduğu dövme yaptırmıştı. Dik dik jölelediği saçlarını da sarıya boyamıştı.

Orkun dosyasına baktı, Levent Bonkör. Suç dosyasında gasp ve uyuşturucudan oluşan bir dizi suç vardı, sabıkası oldukça kabarıktı. Adamın ensesini sıkan Orkun, “Anlat lan! Rıdvan’la ne dolaplar çeviriyordunuz?”

Bakışlarından bela akan adam “Çevirdiğimiz bir şey yoktu.” dedi.

“Bana maval okuma lan! Rıdvan’la uyuşturucu satıyormuşsunuz, öldürüldükten sonra kayboldunuz. Sen mi öldürdün len yoksa, Rıdvan paranızı mı vermedi?”

“Yok, öyle bir şey! Ben niye öldüreyim Rıdvan ağabeyi? Melek değiliz tamam da katil de değiliz.”

“En son sizi Buca çevresinde onunla görmüşler Rıdvan öldürülmeden yarım saat önce?”

“Rıdvan abi işi olduğunu söyleyince ben de Beto’yla mahalleye döndüm. Bizim elemanlarla sabaha kadar takıldık. Rıdvan ağabeyle ayrıldık, sonra haber alamadık kendisinden.”

“Beto kim lan?”

“Benimle birlikte getirdiğiniz arkadaşım, Beytullah.”

 

Orkun Levent’in yanından çıkıp Beto denen serserinin yanına girdi. Onu da sıkıştırmasına rağmen elle tutulur bir sonuç elde edemedi. Levent’in dediği gibi kahvehanenin önünde dağılmışlar bir daha görüşmemişlerdi.

Beklenmedik anda çalan telefonda yabancı numarayı gören Orkun şaşkınlık içinde cevapladı. Arayan Mehmet dayıydı, doğrudan konuya girdi.  “Beni arıyormuşsunuz, bekliyorum.”

“Neredesin?”

 

Bursa, öğleden sonra…

Telefonuna cevap veren Banu, Fatma’nın ağlamaklı aynı zamanda telaşlı sesini duyunca Gürbüz’ün rahat durmadığını anladı. Fatma’nın eşi telefonlarına cevap vermiyordu, Kaan iş yerinden müşteri ziyareti için çıkmış ama geri dönmemişti.

Banu, Bursa emniyet birimlerine Gürbüz Akbaş hakkında suç duyurusunda bulunup görüldüğü yerde tutuklanmasını istedi. Fatma’nın kocasının gittiği yer tespit edildi. Telefonunun son sinyal verdiği noktaya ait tüm güvenlik ve MOBESE kameraları incelendiğinde beyaz Kartal marka araçla Kaan’ın kaçırıldığını gördüler.

Bu haberle Fatma’nın dünyası yıkıldı. Banu ne kadar arkadaşına kocasını bulacağını söyleyip güç vermeye çalışsa da kendi de emin değildi. Gürbüz Fatma’dan uzak duracağına söz vermişti ama onun ailesi hakkında herhangi bir söz vermemişti. Banu böyle tipleri iyi biliyordu. Tehdit edip insanları sindirerek, kendi rızalarıyla ayaklarına gelmelerini sağlayıp sonra onların üstünde hüküm sürerlerdi.

Banu’nun telefonu çaldığında Fatma pürdikkat arkadaşının konuşmasını dinledi. Kapattığında merakla ne olduğunu anlamaya çalışan Fatma’ya, “Gürbüz’ü almışlar, sorguya ben de gidiyorum. Evden ayrılma, çocuğunla kal. Kapıda sizi korumak için görevli iki polis memuru var. Merak etme hepsi geçecek.”

 

İzmir, aynı saatlerde…

Dayının karşısına gelir gelmez Orkun, “Seni her yerde arıyoruz, nerelerdesin dayı?” diye sordu.

Mehmet dayı anlatmaya koyuldu. “Bir işim vardı onu halletmeye çalışıyordum. Beni neden aradığınız tahmin ederim. Durun size her şeyi baştan anlatayım hele. Bu gün sabah namazını kılmak için hazırlık yapıyordum, tıkırtı duyunca işkillendim. Emaneti, yatarken bile ayırmam yanımdan. Sesi duyunca, kalkıp şöyle bir ortalığı kolaçan edeyim derken gördüm kansızı, maske takmıştı. Bizde adettir, destursuz mahreme dalan, niyeti bozuk birine silah doğrulttun mu o namludan mermi çıkmadan inmez aşağıya. Neyse, vurdum şerefsizi omzundan.”

Bu sözler üzerine Orkun ve İlker birbirine baktılar ama dayının sözünü kesmediler. Adam anlatmayı sürdürdü. “Sendeledi ama kaçmayı başardı it oğlu it. Kim olduğunu bilmiyorum. Benimle kimin ne hesabı var eş dosttan bir öğreneyim demiştim. Sizin de beni aradığınızı öğrenince tez ulaşayım dedim.”

İlker biraz sinirli şekilde karıştı söze. “Bize neden gelmedin?”

“Yanlış anlamayın, polislerin başım üstünde yeri var. Boynumuz kıldan ince fakat bu zamana kadar bu itlere bir çözüm bulunamayınca, üstüne birileri evime girmeye kalkışınca kendi işimi kendim çözeyim dedim. Cinayet işlendiğini bile dönünce öğrendim. Kırk yılı aşkındır burada yaşarım, ilk defa biri bana kafa tutmaya cüret etti.”

Kafasını kaşıyan Orkun düşünürken İlker girdi araya, “Dayı bu vurduğun adamın boyu posu nasıldı? Anlat bakayım sen bana bir.”

Eski toprak hafızasındaki tüm ayrıntıları anlatsa da eşkâl çıkarmak imkânsızdı.

Sorma sırası Orkun’daydı. “Rıdvan’ın cesedi bulunmadan bir gün önce çevreyi rahatsız ettiğine dair isimsiz ihbar gelmiş.”

Konuşmanın ucunun kime dokunacağını anlayan Mehmet dayı dinlerken gözlerini kocaman açtı.

“Şikâyeti senin yaptığını öğrendik, o it sana da musallat oldu değil mi?”

Başını öne eğen Mehmet dayı “Benim kendisini şikâyet ettiğimi öğrenmiş it oğlu it ama yemez bir tarafları bana bulaşmaya. Af buyur amirim, bakma yaşlı olduğumuza namımız Dayıysa elbet boşuna Dayı olmadık. İte uğursuza selam çakmışlığım çoktur gençliğimde ama boğazımdan haram lokma geçmedi, yanlış yola sapmadım bilesin. Neyse, derim ki Rıdvan iti benim şikâyet ettiğimi öğrenmiş, mahallemizi koruyup kollayan memur kardeşler geldi kapıma, Aman dayı bulaşma bu ite! dediler.”

“Ferdah ile Ömer mi?”

Kafasıyla onayladı Mehmet Dayı.

“Sonra ne oldu?”

“Ne olacak, her zamanki muamele yapıldı, göstermelik aldılar. Güle oynaya binip gitmelerini izledim. Bilirim o kansızı! Tövbe tövbe ölünün arkasından sürekli kötü konuşuyorum. Af buyurun, sinirden ağzımın ayarı kaçtı.”

“Devam et.” dedi İlker.

“Eve girmelerinden önceki gece, uyku tutmadı. Çay demleyip oturup keyif çatayım dediydim o sıra camdan bakarken yabancı bir araba gördüm. Siyah son model bir araba yanaştı inşaatın oraya. Camları koyu olduğundan karanlıktan içindeki görünmüyordu. Rıdvan indi, arkasından da şapkalı, siyahlar içinde biri takip etti bunu. Ne olacak diye bekledim, şapkalı adam elinde siyah poşetle geri döndü. Bagaja koydu elindekini ve arabaya binmeden önce benden tarafa baktı.  Sonra gittiler ama Rıdvan görünmedi ortalarda. İnşaatın diğer tarafından çıkmıştır dedim kendi kendime. Çayı tazeleyip uzunca süre oturdum televizyon karşısında, dalmışım. Sabah namazı için kurduğum alarm sayesinde uyandım. O sırada duydum sesi, arka odanın bahçeye açılan kapının sesiydi işittiğim. Silahı alıp bakmak için giderken o şapkalı adamı karşımda görünce beklemeksizin sıktım bir tane, paslanmışım ıskaladım namussuzu. Kaçtı. Evime hırsızlık için girmediler bence, amaçları başkaydı. Bir gece önce gördüğüm, arabaya binen siyahlı adamdı karşıma çıkan. Mahallede Rıdvan’ı aradım, ne olup bittiğini sorayım dedim. Göremeyince sokakların eski sahiplerinden birkaç tanıdık vardı, onlara durumu anlatayım, kulakları açık olsun, kim olduklarını öğrenirlerse haber etsinler diye gitmiştim. Kendimce sordum soruşturdum lakin bilen, eden çıkmadı. Eve döndüğümde mahallemizdeki veledin Rıdvan’ın cesedini bulduğunu öğrendim. Sonra Remzi gelip aradığınızı söyledi, numaranızı verdi aramam için.”

“Neyse olan olmuş, ifadeni almamız gerek, bu olay önemli. Sen asıl şu lüks aracın marka ve plakasını biliyorsan onu söylesene.”

“Yaşam mücadelemiz hayatta kalmakla, hayatımız tabanvayla geçti, otomobil markası bilmem de plakasını almayı akıl ederim, işte burada, ne olur ne olmaz diye cüzdanımın arasında taşıyordum yazdığım kağıdı.”

Önemli bir ipucu yakaladığını düşünen Orkun hafif tebessüm etti.

 

Bursa, akşam saatleri…

Banu yumruklarını şıkmış masadan destek alarak alev saçan gözlerle Gürbüz’e bakıyordu fakat adam oldukça rahattı.

“Söyle lan, Kaan nerede?”

“Ben nereden bileyim? Benim aldığımı nerden çıkardın?”

“Külahıma anlat sen onu!”

Kapı açıldı, Bursa Asayiş Şube Komiseri Olcay kafayı uzattı. “Banu iki dakika yanıma gelir misin?”

Sorgu odasından çıkan Banu sinirlerine hakim olamıyordu. “Ne oldu Olcay? Bir şey buldunuz mu?”

Üzgün ifadeyle kafasını iki yana salladı. “Beyaz Kartal’ı Jandarma ekipleri bulmuş. Araba çalıntı çıktı. Üzerinde inceleme yapılıyor, iş bitince sahibine teslim edeceğiz. Üzerine taktıkları plaka da sahte, şahısların kimliklerini şapka taktıkları için tespit edemiyoruz. Tam çıkmazdayız.”

Sorgu odasını işaret eden Banu “O iti ne yapıp edip konuşturmamız gerek, bu işin arkasında o var, bundan eminim.”

“Seni anlıyorum fakat olayın gerçekleştiği sırada Gürbüz arkadaşlarıyla oturmuş yemek yiyordu. Kanıtı sağlam.”

Banu parmaklarını saçlarının arasından geçirirken bağırdı. “Kahretsin!” Kendisini çakmazsa hissediyordu.

“Sen biraz sakinleş, arkadaşının yanına git, ben Gürbüz’le ilgilenirim. Çevresindeki adamları da araştırırız. İşin peşini bırakmayacağız emin ol.”

 

İzmir, akşamın ilerleyen vakitlerinde…

Orkun ile İlker Pasaport tarafında denize nazır kafenin birinde oturmuş birer soğuk bira, yanında da fıstık yerken Mustafa dayının anlattıkları üzerine konuşuyorlardı. İkisinin de ortak buluştukları nokta Ferdah denilen polis memurunda garip bir işler olduğuydu.

“Dur bakalım, dayının bize söylediği plakayı araştırıyor çocuklar. Kısa zamanda bu işi ne çözeriz.”

 

Geçen bir saatin ardından bekledikleri telefon geldi, “Komiserim bahsettiğiniz araç Ulukent tarafında görüntülenmiş.”

“Tam olarak nereye gittiği belli değil mi?”

“Hayır.”

“Ekip gönder, o civarı didik, didik gezsinler, arabayı bulmalarını istiyorum.”

“Emredersiniz.”

 

 

MOBESE kameralarından bahsi geçen aracı tespit ettiklerinde sürücüsünün 35. Sokak Villaları’na girdiklerini öğrendiler. Tüm camlar filmli olduğundan içindeki şahıslar görünmüyordu fakat artık ellerinde somut deliller belirmeye başladı, aracın plakası ve ziyaret ettikleri adres.

Bir yandan yardım etmek için yoğun çaba harcayan İlker edindiği bilgileri Orkun’la paylaşmaya başladı. “Araç Selim Kırdemir adına kayıtlı.”

“Selim Kırdemir de kim?”

“Tanıştırayım, bir hayalet. Adam üç sene önce sizlere ömür. Sicilinde kaçakçılık, uyuşturucu satıcılığı altın harflerle işlenmiş. Sağlam mafya babalarından. Adam, yüksek doz uyuşturucu yüzünden evinde ölü olarak bulunmuş. Bulan kişi de karısı.”

İlker sorunu çözmüşçesine sırıtırken kafası karışan Orkun’a anlatmaya devam ediyordu, “Asıl bombaya hazır mısın? Selim’in eşinin adı Lamia Sürer, Polis Memuru Ömer Sürer’in ablası.”

“Hass…”

“İlk öğrendiğimde ben daha okkalı bir küfür savurmuştum. Hazırlan çıkıyoruz, Selim Kırdemir’in uzun zamandır yanında çalışan eski bir adamına ulaştım, Davut Biçer. Alalım şu zat-ı muhteremi, bakalım bize neler anlatacak?”

 

Bursa, 17.07.2019, gün ağarırken…

Bursa Asayiş Şube’nin telefonu çaldı, arayan Fatma’ydı. Komiser Olcay ile görüşmek istediğini söyledi.

“Buyurun Fatma Hanım, eşinizin durumunu soracaksanız herhalde, çalışmalarımız devam ediyor.”

Hıçkırıklara boğulan Fatma konuşmakta güçlük çekiyordu, kekeleyerek söyleyebildiği tek şey, “Bbb.. Ba… nu…” oldu.

“Sakin olun, Banu yanınızda değil mi?”

“Hayır, o… o… onu da aldı… laf.”

Olcay beyninden vurulmuşa döndü. Gürbüz, Banu ayrıldığı sırada nezaretteydi. “Banu’yu aldıklarını nasıl öğrendiniz Fatma Hanım?”

Ağlama krizine tutulan Fatma daha fazla konuşamadı, arkadan panik halinde yayılan kadınların bağırışlarını duydu. İki ya da üç kaldın aynı anda “Fatma!” diyerek feryat etmişlerdi.

Kadınlardan biri ahizeyi alıp Fatma’nın bayıldığını söyledi.

 

Olcay zaman kaybetmeden Fatma’nın yanına gitti, Banu’nun başına gelenler yüzünden kendini suçluyordu. Kendine gelen kadına bakıp gülümsedi. “Geçmiş olsun Fatma Hanım, kocanızı bulduk. Hastanede müşahede altında, doktorlar durumunun iyi olduğunu söylediler, en kısa zamanda Banu’yu da bulacağız. Şimdi, sakin olup bana neler olduğunu anlatmanızı istiyorum.”

Başını sallayan Fatma konuşmaya başlamadan önce yanı başında duran sehpaya baktı. Bir bardak su vardı, tek nefeste bitirmişti fakat acıdan dağlanan yüreğini söndürmeye yetmemişti. “Biri kapımın önüne Banu’nun kimlik kartını koyduktan sonra zile basarak kaçtı, kapıyı açtığında koşan birini vardı fakat yüzünü göremedim. Durmayacak, istediğini elde edene kadar durmayacak. İlk önce Kaan’ı aldı, sonra Banu’yu. Eğer arkadaşıma bir şey olursa kendimi asla affetmem.”

Hayalet görmüş gibi kaskatı kesilen Fatma’nın bakışları donuklaştı, birden kötü bir sahne izliyormuşçasına boş duvara sabitlendi gözleri. “Ya oğluma bir şey yapmaya kalkışırsa? Yaşayamam, ölürüm!”

“Sakin olun, istediği de bu, sizin çaresiz kalmanızı istiyor. Bizden habersiz sakın bir şey yapmaya kalkışmayın. Anlaşıldı mı? Tekrar etmeme gerek var mı? Sakın!”

Olcay Fatma’nın aptalca bir işe kalkışmasından korkuyordu. Banu’nun kaybolmasından Olcay gibi Fatma da kendisini sorumlu hissediyordu. Arkadaşının serbest kalması için o psikopatın kollarına kendi isteğiyle gidebilirdi.

 

 

İzmir, yeni günde Güneş yüzünü göstermeye başlamıştı…

Davut’u iyice sıkıştıran Orkun ve İlker adamın ağzından tüm bilgileri almayı başarmışlardı. Adam sütten çıkma ak kaşık sayılmasa da eski patronuna oldukça sadık biriydi. İlker, normalde böyle adamları eski muhbiri sayesinde eliyle koymuş gibi bulunduğu delikten alıp çıkartırdı fakat ölüm korkusundan Lamia’dan saklanan adamı bulmak biraz zaman almıştı.

Lamia’nın uyuşturucu baronu olan kocası Selim Kırdemir’i başka biri ile aldattığını ileri Süren Davut, çarpıcı açıklamalarda bulundu. Patronunu işlerin başına konmak isteyen kadının öldürdüğünü iddia ediyordu ve bu iddiaları doğrulamak için Selim’in cesedini mezardan çıkartmak gerekebilirdi. En has bilgileri verdi: Lamia’nın uyuşturucuyu nerede ve nasıl sattıklarını. Uyuşturucuyu İzmir’e taşınmasını sağlayan isim Ferdah’tı. Özel bir sigara firmasının araçları gibi görünmesi için firma logosu ile giydirilen transit araçlar ile gün içinde dağıtıma çıkıyorlardı. Sigara paketlerinin içindeki uyuşturucu, insanlar tarafından kolay fark edilmediğinden satış oldukça kolay gerçekleşiyordu. Bu sistemi çok önce sigara firmasında çalışmış olan Selim kurmuştu. İşleyişi öğrenen Lamia, onun ölümünden sonra dümenin başına geçip kardeşiyle birlikte hareket ediyordu.  Ömer ve Ferdah’ın yaşadığı şaşalı hayata bakıldığında Davut’un cinayet teorisi kulağa mantıklı geliyordu.

 

İzmir Emniyet Müdürlüğü’nde son zamanların en hareketli anları yaşandı. Narkotik’in peşinde olduğu çetenin Orkun ve İlker’in çözmek için uğraştıkları cinayet davasıyla bağlantılı olduğunu öğrendiklerinde İzmir genelinde eş zamanlı operasyonlar düzenlendi.

Uyuşturucu çetesinin lideri, polis memuru Ömer Sürer’in ablası Lamia Sürer’di.  Çetenin elebaşı olarak yakalanan Lamia’nın evinde yüklü miktarda döviz ve para sayma makineleri bulundu. Aynı zamanda uyuşturucu taşıyan, özel şirkete ait gibi görünen araçlar da tespit edildi.

Narkotik Şube’nin üç aydır izledikleri çete ele geçirilmişti. Harekâtın sonunda Lamia, Ömer, Ferdah ve içlerinde market işleten on yedi zanlı tutuklandı. Lamia, Ferdah’ın anlattıklarından sonra suçunu itiraf ederken, Ömer sessiz kalmayı seçti.

Ferdah, soğukkanlılıkla olanları tüm çıplaklığı ile anlattı, “Uzun zamandır mallarımızdan ufak ufak birileri tırtıklıyordu, bunu yapanın kim olduğunu araştırıyorduk Ömer’le. Bir gece karakola telefon gelmişti, şikâyet edilen kişi yine Rıdvan’dı. Şu adamı takip edeyim dedim. Yanında iki kişi vardı onu takip ettiğim sırada. Buluşmamız gerekiyor dediğimde adamlar yanlarından hemen uzadı. Peşinde olduğumu anlaması için çıktım karşısına, kahvede oyun oynayanların gözleri önünde göstermelik üst taraması yapayım dedim. O sırada cebinde bizim sigara paketlerinden birkaç tane çıktı. Kelepçeleyip arabaya bindirdim. Karakol yerine Şahin Tepesine çektim arabayı. Issız, kimsenin olmadığı bir yere. Ellerimde iz kalmaması için deri eldiven giyip yer misin yemez misin, dağıttım gerçeği öğrenene kadar ağzını burnunu. İtiraf etti. Malı çalıp yanındaki o iki adama sattırıyormuş. Patronculuk oynamaya başlamış bizden habersiz. Diğer malları sakladığı yeri sordum, inşaatın içinde gizlemiş. Nöbet bittiğinde gelip hepsini alacağımı bir daha yaparsa onu öldüreceğimi söyledim. Olay Lamia Hanımın kulağına gidince Rıdvan’ın işini bitirmemizi söylemiş. O gece, Ömer rahmetli eniştesinin arabasıyla gelip beni aldı. Eniştesi ölünce onun arabasını ara sıra kullanıyordu. Rıdvan’ı alıp inşaata gittik. Ben mahallelinin tanımaması için şapka taktım. Rıdvan bana poşeti verdiğinde boynunu kırarak öldürdüm. Çeteler arası hesaplaşma gibi görünmesi için kafasını kesip en üst kata, bedenini de varilin içine attım. Daha sonra cesedin icabına bakarız diye düşünmüştüm. Arabaya binerken pencerede bize bakmakta olan Mehmet dayıyı fark ettim. Beni tanıyıp tanımadığını bilmiyordum, işimi şansa bırakamazdım. Sabahları namaz kıldığını biliyordum. Savunmasız anında öldürecektim, ama evine girdiğimde zamanlama da hata yaptım ve beni gördü. Ateş edip yaraladı. Karakolda da durum fark edilmesin diye düştüğümü söyleyip birkaç gün izin aldım.”

Orkun ve İlker hikâyenin geri kalanını zaten biliyorlardı. Baştan beri o iki polisten de hiç haz etmemişlerdi.

Asayiş Şube ekiplerinin gerçekleştirdiği operasyon sonrası, 70 kilo metamfetamin, 15 kilo esrar ve 30 kilo uyuşturucu ele geçirildi. Sorguların ardından adliyeye sevk edilecek suçluların işlemleri sürerken Orkun ve İlker davayı çözdükleri için rahat nefes almışlardı.

Lamia kardeşi Ömer sayesinde arkasında iz bırakmadan işlerini yürütüyordu. Saf olarak gördükleri Ömer ise aslında şeytanın en yakın yardımcısı çıkmıştı, İzmir’e tayini çıkan Ferdah’ı da ayartan oydu. Ekip arkadaşının bağlantılarını kullanarak uyuşturucuyu Tunceli’den daha kolay taşımaya başladılar, Buca ve civarında konuşlanan çete üyeleri diledikleri gibi hareket edebiliyorlardı. Ferdah ve Ömer’in asayişi sağladıklarını sandıkları vatandaşlar aslında çetenin işini rahatça yapabilmesi için çalışıyorlardı.

Yıllar içinde iki polis memuru da lüks hayat yaşamaya başlamıştı. Memurluklarının haricinde meslektaşlarının bilmediği ikinci hayatları vardı.

Düğümün çözülmesi Mehmet dayının Rıdvan’ı şüpheli biri ile inşaata girerken görmesi olmuştu. Şahit olduğu olay neredeyse hayatına mâl oluyordu fakat korkusuz, eski kurt şanslıydı.

Dava kısa süre içerisinde çözülmüştü. Narkotik ve Cinayet Şube Ekipleri başarılı bir operasyona imza atmışlardı. Şimdi sıra Orkun’un, amiri Banu’yu arayıp müjdeyi vermesindeydi.

 

 

Davanın çözülmesinden sonra…

Defalarca amirini arayan Orkun ona ulaşamıyordu. Aramalarını sürdürdü, sonuna biri cevapladı ama beklediği kişi değildi cevaplayan.

“Siz kimsiniz? Banu Komiserim nerede?”

“Ben Fatma,” kadının sesi ağlamaklı çıkıyordu. Güçlükle yaşadıklarını anlattı. Görüşme bittikten sonra Orkun zaman kaybetmeden aracın anahtarlarını alıp yola koyuldu.

 

Ortalama üç saatlik yol Orkun’a üç gün gibi gelmişti. Yol boyunca telefon trafiği de hiç durmamıştı. Komiser Olcay ile buluştuğunda tüm bilgileri ondan öğrendi. Amiri yer yarılıp içine girmişti sanki arkasında hiç iz yoktu. Banu’yu kaçırmak için Kaan’ın bulunduğu yeri ihbar eden kişilerin asıl amacının tüm birimleri o sırada oyalamak olduğunu düşünüyordu.

Orkun oturduğu sandalye tepesinde avucunun içinde tuttuğu telefonu sıkarken istemsiz şekilde ayaklarını hızla sallıyordu.

Bursa kazan emniyet güçleri kepçe her noktayı karış karış aramaya devam ediyorlardı. Banu’nun Emniyetten çıktıktan sonra nereye gittiğine dair kimsenin fikri yoktu, Komiser Olcay onu Fatma’nın yanına gittiğini sanıyordu.

Daha fazla dayanamayan Orkun “Kaan’la konuşmam gerek.” dedi.

“Kaan’la konuştuk, bildiği hiçbir şey yok.”

Komisere öfkeli gözlerle bakan Orkun suratını öyle bir yaklaştırdı ki, Olcay onun nefesini yüzünde hissediyordu. “Kaan’la görüşeceğim dedim! Bir sıkıntı var mı?”

“Sen ne saçmalıyorsun Orkun? Git konuş! Ben sakin kalmamız gerektiğini söylüyorum, bu şekilde fevri hareketlerle sonuç alamayız.”

Orkun onu dinlememişti bile, arkasını dönüp çoktan aracına doğru hareketlendi.

 

Hastaneye vardığında kapısının önünde polis memuru bekliyordu. İçeri girince ağlamaktan bitap düşmüş Kaan’ın karısı, neler yaşandığını anlayamayan bir çocuk ve üzgün ailesinin diğer üyeleri ile karşılaştı.

“Geçmiş olsun.” dedi içeri girer girmez. Kendisini tanıtıp Kaan’a neler hatırladığını sordu.

Kaan zaten tüm bildiklerini anlatmıştı, kendisini kaçıran iki kişi de maskeliydi. Ne istediklerini ya da ne yapacaklarını söylememişlerdi Kaan’a.

“Aralarında konuştular mı?” diye sordu Orkun ve ekledi “İyi düşün çünkü vereceğin en ufak ayrıntı Banu’yu bulmamıza yardımcı olabilir. Senden ne istediklerini değil ne yapacakları ve nereye gidecekleriyle ilgileniyorum.”

Kaan düşünmeye çalıştı. Gözlerini kapatıp adamların konuşmalarını bir yandan mırıldanırken bir yandan da aklında kalanları Orkun’a söylüyordu. “Yol boyunca neredeyse hiç sohbet etmemişlerdi. Yani ayıldığım andan itibaren demek istedim, baygınken neler olduğunu bilmiyorum. Bir saatten fazla sürdü sanırım yolculuğumuz. O sırada, ‘Bu iş bittiğinde ne yapacağız’ diye sordu biri.” dedi, duraksadı. Kısa sessizlikten sonra “Arkadaşı cevapladı: ‘Şu araçtan kurtulur Çınar’ın oraya kaçarız.’ dedi. Kafama bir şey geçirmişlerdi nerede olduğumu göremiyordum. Ellerim ve ayaklarım bağlıydı. İçlerinden biri arkadaşına beni kontrol etmesini söylediğinde başıma sert bir şeyle vurunca bağırdım. Kendime geldiğimi görünce karga tulumba arabadan atıp uzaklaştıklarını duydum, hepsi bu kadar.”

“Seni kim buldu?”

“Yoldan geçmekte olan insanlar, jandarmaya haber verdiler.”

“Kim bu insanlar daha fazla bilgi gerekli Kaan! Buldukları yer neresiydi?”

“Karacabey. Boğazköy yakınlarında motosikletli iki köylü genç buldu. Jandarma gelip beni Karacabey Devlet Hastanesi’ne götürdüler. Sonra Komiser Olcay buraya, Bursa Devlet Hastanesi’ne naklettirdi.”

Adı geçen yer Orkun’a yabancı gelmedi. Hemen telefonuna sarılıp Olcay’ı aradı, “Komiserim, Gürbüz hala elinizde mi?”

“Evet ne oldu? Bir şey mi öğrendin?”

“O orospu çocuğu Gürbüz Akbaş, Danışment Köyü’nden. Orada doğup büyümüş. Ailesi ölünce amcasının yanına yerleşmiş. Yıllarca pazarcılık yaptığı zamanlarda başı bir türlü beladan kurtulmamış. Uzun zamandır da hapisteydi. O ev çok uzun zamandır boşta olduğunu biliyorum. O adam hakkındaki tüm araştırmayı yapıp amirime ben bildirmiştim. Bizi oyalamak için Kaan’ı verdiklerinde Banu ellerindeydi ve hepimizi uyuttular. O evi kontrol etmeliyiz. Umarım hâlâ hayattadır!”

Dizi: Endeavour

SHERLOCK KADAR KESKİN ZEKÂLI ANCAK YETERİNCE KIYMETİ BİLİNMEMİŞ BİR İNGİLİZ BEYEFENDİSİ

Yazılacak yüzlerce sayfa, okunacak kitaplar, yarım kalmış örgü bir tarafta beni bekleyedursun, ben oturup sezon sezon dizi izleyeyim. Gündüzlü geceli çalışan bir beyin için ne güzel bir tembellik halidir bu, bilir misiniz?

Son iki aydır böylesi bir tembelliğin şefkatli kollarına bıraktım kendimi. Evdeki sesler kesilip, el ayak çekilince kalın bir battaniye çekip üzerime sömürürcesine dizi izliyorum bir süredir. Son olarak, bir akşamda, Netflix’te yayınlanan yerli dizimiz Atiye’yi bitirince yeni seçimim için arayışa girdim. İşte o arayışta gözüme bir afiş çarptı. “Ah, ben bunun birinci sezonunu çok önce izlemiştim. Neden devamını izlemedim ki?” diye düşünmemle kendimi 1960’ların incelikli dünyasına kaptırmam bir oldu.

İngiliz dizilerini oldum olası sevmişimdir, hatta oyuncuların aksanı için bile tercih edebilirim. Hele polisiye konusunda İngilizler her daim standartların üzerinde işler çıkarıyorlar kanımca. İzleyicilerin, daha doğrusu artık polisiye alanında kendini geliştirmiş ve türü fazlasıyla içselleştirmiş izleyici kitlesinin arayışlarını tam anlamıyla karşılayabilecek bir yapımdan bahsedeceğim sizlere: Endeavour.

Endeavour, 1987- 2000 yılları arasında ITV’de yayınlanmış olan Inspector Morse adlı dizinin “prequel”i olarak karşımıza çıkıyor. Şimdi aranızda prequel kelimesine takılanlar olabileceğini düşünerek bir açıklama yapma gereği hissediyorum. Maalesef kelimenin dilimizde tam bir karşılığı yok.  Bir filmin, kitabın ya da dizinin kahramanının veya işlenilen olayın öncesinin/geçmişinin anlatıldığı yapımlara prequel denilmekte. Endeavour dizisi de İngiltere’de çok sevilen bir karakter olan Müfettiş Morse’un gençlik yıllarının anlatıldığı bir yapım.

Colin Dexter tarafından yazılan on üç serilik bir polisiye romandan uyarlanan ilk dizi olan Inspector Morse, İngiltere’de öyle çok beğenilmiş ki yayımlandığı yıllar boyunca seyirciyi ekrana bağlamayı başarmış.  Inspector Morse dizisinin 25. yılı şerefine 2012 yılında, 90 dakikalık bir film olarak ekrana gelen Endeavour adlı filmin yakaladığı başarı da, 2013 yılı için dört bölümlük bir dizi siparişini peşinden getirmiş. Tıpkı Benedict Cumberbatch tarafından canlandırılan Sherlock dizisinde olduğu gibi her bölümü film tadında ve görsel bir şölen olan dizi daha ilk bölümüyle sizi kendisine bağlıyor.

1960’ların başında geçen dizi, kendine özgü ve matematiksel bir işleyişe sahip… Dizinin ilk sahneleri birbirinden bağımsız görüntüler ile başlıyor. Bu anlık imgeler dizinin bölüm konusuna dair ipuçları ya da karakterlerin tanıtımını içeriyor ve sona geldiğinde birbirinden bağımsızmış gibi duran bu kareler birleşiyor. Dedektif Morse’un opera ve klasik müzik sevmesinden kaynaklı olarak bu ilk girişlerde, türü sevenler için aynı zamanda bir müzik ziyafeti de mevcut diyebiliriz. Size,“Bu ezgiyi bir yerden hatırlıyorum.” ya da “Of, acaba bu hangi şarkı?” dedirtecek kadar çarpıcı müziklere sahip bir dizi olan Endeavour bu açıdan bile rakiplerine fark atabilecek kaliteye sahip. Laf aramızda, Atiye dizisindeki eksiklerden biri müzikti, diye düşündüğümden olsa gerek peşinden başladığım Endeavour’da müzikler normalden daha fazla dikkatimi çekti. Meğer ezgiler sahnelere ne kadar çok anlam katıyormuş., farkında değilmişim. Bir diziye anlam katan diğer bir unsur elbette dekordur. Bir dönem dizisi olan Endeavour’un dekor, kostüm ve mekân seçimi konusunda da sizi tatmin edeceğinden, hatta Oxford manzarasıyla kendine hayran bırakacağından hiç kuşkum yok.

Gelelim dizinin konusuna; Shaun Evans tarafından canlandırılan Morse karakteri, kendine has bir üsluba sahip, çok zeki biri. Bir gönül meselesi ve kişisel ilişkilerindeki kırılmalar sebebiyle Oxford Üniversitesi’ndeki eğitimini tam mezun olmak üzereyken sonlandıran Morse, önce orduda kriptocu olarak çalışır. Kendini tam olarak orduya ait hissetmeyen Morse’un ikinci durağı polis teşkilatı olur. Burada da aradığı huzuru bulamayan kahramanımız tam istifa mektubunu yazarken geçici bir görevle Oxford Emniyeti’ne çağrıldığını öğrenir. Kalp kırıklığı ile terk ettiği şehre geri dönmek ve orada yeni bir yaşam kurmak düşüncesi bir süre onu tedirgin eder. Emniyette kendisi gibi destek elemanlarına verilen görev, telefonlara bakmak ve kayıt tutmaktır. Roger Allam tarafından canlandırılan Emniyet Müdürü Fred Thursday, sıkıştığı anlarda Morse’dan destek istemeye başlar ve onun kendine has zekâsını kısa sürede keşfeder. Geleceğini parlak gördüğü bu gence babacan bir tavırla kol kanat gerer. Zaman içerisinde ailesinden biri gibi davrandığı bu yeni dedektife işin inceliklerini ve kayıt dışı hallerini öğretmeye çalışır. Eminim bu ikilinin ilişkisi sizin de duygusal yanınıza hitap edecek. Dizinin her bölümü bağımsız bir konu içeriyor. Fakat Thursday ailesi ve Morse arasında kurulan bağın gelişimi açısından dizinin bölüm takibi faydalı olacaktır. Cinayetlerin kusursuz kurguları ve birbirinden farklılıkları da Colin Dexter’dan şüphelenmeme sebep olmadı değil. Şakası bir yana senaristleri, orijinal kurgular sebebiyle gerçekten tebrik etmek gerekir. Russell Lewis’in yaratıcısı olduğu dizinin yedinci sezonu yakın zamanda başlamışken sekizinci sezonun onayını da aldığını biliyoruz.

Cinayet kurgularının arka planında baskın olarak Morse’un duygusal hallerini, sosyal ilişkilerindeki başarısızlıklarını izlediğimiz dizide beni en çok etkileyen şeylerden biri de kast ekibinin başarısı oldu. Daha ilk bölümlerinde karakterler ile oyuncuların mükemmel uyumu neticesinde bir dizi izliyor gibi değil de gerçek hayattan bir kesit izliyor gibi hissediyorsunuz. Hele Jim Strange isimli bir memur (ileride rütbeleniyor) var ki sevmekle nefret etmek arasında kaldığım bir karakter olduğunu söyleyebilirim. İngiliz sineması zaten oldu olası bu konuda başarılıdır. Amerikan polisiye dizilerinin zoraki esprileri, alkolik polisleri, fazlasıyla içli dışlı ekiplerinden sonra seviyeli iletişimi ile Morse ve Oxford Emniyet Teşkilatı, 1960’lar ve 70’lerin hayatının nezaketi eminim sizde de o dönemde yaşama isteği uyandıracaktır. Müze kıvamında evler, antika kıymetinde eşyalar, nizami sokaklar ile atmosfer oldukça göz alıcı.

Peaky Blinders, Agatha Christie’s Poirot ya da Miss Marple bölümleri izlerken de aynı şeyi hissetmiş ve hep aynı şeyi söylemişimdir: Yanlış zamanda doğmuşum ben. İnsanın insana değer verdiği, erkeklerin takım elbiseli, kadınların döpiyesli dolaştığı yıllarda yaşamalıydım. Ya siz 1930’larda ya da 60’larda yaşamak ister miydiniz?

Yazar mı? Katil mi? | Krystian Bala ve Liu Yongbiao

Polisiye öykü ve romanlar, ilk başlarda ayrı bir tür olarak kabul edilmese de uzun yıllardan beri edebiyatın köşe taşlarından birisini oluşturmakta ve özellikle son yıllarda giderek artan bir ilgiyle okunmaktadır.

Katil kavramı, suçun bir cinayet olduğu polisiye edebiyatın olmazsa olmazıdır. Sayfalar boyunca olaylar gelişir, kader ağlarını örer ve dedektifimiz türlü zorlukların üstesinden gelerek bir şekilde emeklerinin karşılığını alır. Bizler de okurlar olarak bu düğümün çözümüne büyük bir hayranlıkla tanıklık ederiz. Kitabın arka kapağını kapattığımızda katilin kim olduğunu öğrenmiş oluruz. Hatta tahminimiz doğru çıkmış ise büyük bir keyif ile bir sonraki macera için sabırsızlanırız.

Yazmak, zeka gerektiren bir iştir. Olayın kurgusu, karakterlerin gelişimi ve zaman döngüsü gibi kavramlar birbiri ardına cümlelerle dizilir ve zihnimizde adeta bir sinema perdesi gibi canlanır.

Yazar, çoğunlukla büyük bir ustalıkla katili okuyucudan gizler. Kitabın son satırlarına dek bu sır perdesi aralanmaz. Peki, okurlar olarak hiç düşündünüz mü; yazar bu olayları kurgulayıp sözcüklere dökerken nasıl bir hissiyat içerisinde olur? Cevabınızı duyar gibiyim; adeta yaşar gibi değil mi? Ya bu yaşamak olayı, gerçekten deneyimlenen bir hâl alırsa nasıl olurdu?

Çok ilginç bir biçimde, edebiyat dünyasında zaman zaman bu gibi olaylara rastlamak mümkün. Geniş kitlelerce okunan, olumlu eleştiriler alan, bazıları milyonlarca satmış eserlerdeki katilin, aslında  yazarın ta kendisi olduğuna ilişkin haberler, zaman zaman tüm dünyayı derinden sarsmıştır.

Birçok insan şiddete karşı olduğunu söyler. Doğal olan da budur. Ancak, hepimizin, içimizdeki kötülüğün dışa yansımasına engel olamadığımız anlar olmuştur, olmaktadır ve daima da olacaktır. Önemli olan, bu düşüncelere, eyleme geçmeden evvel engel olabilmektir.

Katillerin kirli tarihi, bizlere bu kişiler hakkında pek çok ortak çıkarım yapabilme imkânı verir. Bazı kişilerce, özellikle seri katillerin oldukça zeki olduğu dile getirilmektedir. Yazmak kavramının da zeka gerektiren bir eylem olduğundan bahsetmiştik. Bu durumda, karmaşık cinayet kurguları yaratabilen bir yazarın, pekâlâ bunları hayatının bir anında yaşayıp tecrübe etmiş olması da imkan dahilindedir.

Ben de bu yazıda, yakın tarihte buna benzer durumlara verilebilecek iki örneği sizlere sunmak istedim.

Liu Yongbiao
Şüphelilerin Liu Yongbiao ve Wang’ın polis imajı.

Liu Yongbiao

İlk örneğimiz Çinli yazar Liu Yongbiao. Kendisi 2010 yılında Günahkar Sır (The Guilty Secret) isimli bir kitap yazmış ve bundan üç sene sonra, 2013 yılında Çin Yazarlar Derneği’ne kabul edilmişti. Uzun yıllar boyunca yazarlık kariyerine devam eden yazar bu alanda yerel ödüller de kazanmıştı. Takvimler 2017’yi gösterdiğinde altmış dört yaşında olan yazar, Çin polisinin gelişen teknolojinin nimetlerinden yararlanarak çözdüğü bir cinayet soruşturmasının sonucunda, dört kişinin ölümünden sorumlu tutuldu. 29 Kasım 1995’te bir pansiyonda öldürülen bu dört kişinin katili, altmış bin parmak izinin analiziyle yazar Liu ile suç ortağı Wang çıktı.

Yazar, polis onu almaya geldiğinde “Uzun süredir sizi bekliyordum. Nihayet yıllardan beri çektiğim ızdıraptan kurtulacağım!” diyerek herkesi şaşırtmıştır.

Krystian Bala

Bu konudaki bir diğer örnek ise Polonya’dan. Polonya polisi takvimler 2007’yi gösterirken, 2000 yılında işkence edilerek öldürüldükten sonra nehre atılan bir işadamının katil zanlısı olarak polisiye roman yazarı Krystian Bala’yı tutukladı. Yazar, bir gazetede okuduğu cinayet haberinden etkilenerek kaleme aldığını belirttiği ve 2003’te yayınlanan Amok adlı romanında, işadamı Dariusz J’nin cinayetini, en ince ayrıntısına kadar anlatmıştı.

Polis soruşturmasında herhangi bir delil elde edilememişti. Faili meçhul cinayet, televizyonlarda bile aktüel programlara konu olmuş, kanala telefon eden ve Uzakdoğu’dan aradığını belirten bir kişi, cinayetin çözülmesinin pek mümkün görünmediğini bile söylemişti.

Ancak gelen bir ihbar işin seyrini tamamen değiştirdi! Kimliğini açıklamayan itirafçı, cinayetin çözümü için yazar Bala’nın Amok adlı romanını işaret ediyordu. Yapılan incelemede, kitaptaki cinayetin işadamı Dariusz’un olayı ile tamamen örtüştüğü saptandı. Soruşturmada ayrıca, Bala’nın boşandığı eşinin işadamını tanıdığı da ortaya çıktı.

Bala mahkemede, mükemmel cinayet kurgusu yaratma tutkusunun olduğunu ve romanını da gazete haberinden yola çıkarak yazdığını söyleyerek suçlamaları reddetti. Ancak kitapta, kurbana ait kimsenin bilemeyeceği bilgiler de yer alıyordu. Polis baskını ile gözaltına alınan yazarın evindeki notlardan, başka bir cinayeti daha planladığı ortaya çıktı. Ayrıca cinayetin incelendiği televizyon kanalını arayan kişinin de o olduğu anlaşıldı! Mahkeme sonucunda Bala, yirmi beş yıl hapse mahkum edildi.

Halen cezaevinde cezasını çekmekte olan yazarın, katil olduğu medyaya yansıyınca, ilk zamanlarda çok fazla satmayan Amok romanı, başta Polonya olmak üzere tüm dünyada satış rekorları kırdı.

Görüyorsunuz, kimi zaman polisiye yazarları da akıl almaz bir şekilde olayların gerçek faili olabiliyor. Kim bilir; şu anda okumakta olduğunuz polisiye kitabın faili de yazarıdır, olamaz mı?

Cinayetlerin yalnızca kitap satırlarında kalması dileği ile, iyi okumalar dilerim.

Unutmayın; iyi polisiye iyi edebiyattır!

Makale: Aydın Arıt’ın “Sapıklar” İsimli Romanı

Aydın Arıt, polisiye severler tarafından İsveçli karı koca yazarlar Per Wahlöö ve Maj Sjowall’ın birlikte yazdıkları efsane polisiye serisi Martin Beck’in çevirmeni olarak tanınır. Gerçekten de bu seriyi bana göre eşi zor bulunur bir ustalıkla dilimize kazandırmış, pek çok has polisiye severi de mest etmiştir. Ne yazık ki 2003 yılında aramızdan ayrılan Aydın Arıt’ın suç romanı türündeki iki romanı pek bilinmiyor.

Bu iki kitaptan Sapıklar isimli roman ilginç hikâyesi, sonuna kadar okuyucuyu diken üstünde tutan kurgusu ve sürükleyici anlatımıyla kaliteli bir suç romanı. İlk defa 1959 yılında yayınlanan, en son baskısı ise 2005 tarihli (İnkılap Yayınları) olan romanda üç kişiden oluşan bir çetenin hikâyesi anlatılıyor. Çete dediysek bunlar alelade bir sokak çetesi değil, tabir yerindeyse hepsi okumuş yazmış insanlar. Tam olarak ne iş yaptığı anlaşılamasa da Ruhi Bey çetenin kurbanlarını bulan kişi, görevi çok parası olan ancak başları bir şekilde derde girmiş kişileri tespit etmek. Bu noktadan sonra devreye çetenin bir anlamda yöneticisi gibi görünen Avukat Huruç Hünkâr giriyor. Romanın başında Ruhi Bey, ortağına zengin bir iş adamı olan Rüstem Bey’den bahsediyor. Rüstem Bey’in kardeşi de varlıklı biridir ve ölmek üzeredir. Ne var ki borçları yüzünden batmak üzere olan Rüstem Bey’in kardeşinden kalacak olan mirası alarak iflas etmekten kurtulması için yeğeninin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Huruç Hünkâr Rüstem’le görüşerek belli bir ücret karşılığında yeğenini öldürebileceklerini söyler. Zor durumdaki iş adamı gönülsüz de olsa teklifi kabul eder.

Çetenin üçüncü üyesi ve tetikçisi olan Mehmet, romanın ileriki bölümlerinde göreceğimiz gibi kitapçılıkla iştigal eden, hiçbir olağanüstü veya dikkat çekici özelliği olmayan bir adamdır. Ne var ki bu sıradan görünüşün altında şeytani bir zekâ ve acımasızlık gizlidir. Kendisinden ölesiye nefret eden ancak kendi canını yakamadığı için başkalarının canını yakarak kısa süreliğine rahatlayan, ardından içinde biriken kinin kabarmasıyla yeniden öldürerek adeta bir kısır döngüyü yaşayan bir adamdır. Avukat Huruç Hünkâr’ın intihar edecekken kurtardığı ve vicdansız bir katil haline getirdiği Mehmet, hedefindeki kişileri öyle bildiğimiz suikastçılar gibi uzun namlulu tüfek ya da bıçak gibi aletlerle öldürmez. Onun cinayetlerinin şeytana şapka çıkartacak kurnazlıkta olduğunu söyleyebiliriz. Rüstem Bey’in yeğeninin ölümünü de akıllara durgunluk verecek bir planla gerçekleştirir. Bu cinayet gerçekleştiğinde romanın henüz ortalarındayız. Bundan sonrasında acaba ne olabilir derken roman yazarın büyük bir becerisiyle yeni bir yola giriyor. Avukat Huruç Hünkâr gönlünü bir kadına kaptırıp evlilik hayalleri kurmaya başlıyor. Ne var ki evlenmek istediği kadının ayrı yaşadığı kocası Arap iş adamı Londra’da yaşamakta, kadın ise artık sevmediğini söylediği kocasından nedense boşanmamaktadır. Avukatın önündeki tek seçenek bu defa Mehmet’i Londra’ya gönderip sevdiği kadının kocasını öldürtmektir. Tabii ki belli bir ücret karşılığında. Niyeti bu işten sonra bir yuva kurup eski hayatını geride bırakmaktır. Öte yandan artık öldürmeden duramayan bir canavar haline gelmiş olan Mehmet’i zapt edip edemeyeceği konusunda içten içe kaygılanmaktadır.

Hikâyenin Londra’ya taşınmasıyla roman bir kez daha yeni bir yola girip ivme kazanıyor. Londra’da işlenmesi planlanan cinayetten polisin haberdar olmasıyla işe bu defa Scotland Yard karışıyor ve Michael Fullbright isminde bir müfettişle tetikçi Mehmet’in mücadelesi başlıyor. Yazar, bu mücadelenin nihayetinde öyle bir sürpriz yapıyor ki zannımca benzeri ancak Sherlock Holmes hikâyelerinde bulunabilir. Öyle ki müfettişin yardımcısı çavuş Mac Intosh “Scotland Yard’ın tarihinde bu türlü ikinci bir olayın kaydına rastlanacağını tahmin etmem” demekten alamaz kendini. Polisle katilin Londra’daki düellosundan sonra çetenin üyeleri arasındaki yine fevkalade ilginç bir hesaplaşmayla bitiyor roman.

Aydın Arıt yalnızca üç roman yazmış olmasına karşın usta bir anlatıcı. Zaten polisiye roman ya da çevirilerinden başka tiyatro oyunları da yazmış. Akıcı bir üslubu, zengin bir anlatımı var. Sapıklar romanını okuduktan sonra keşke daha fazla polisiye yazsaymış diye düşündüm. Bütünüyle cinayet failinin bulunması şeklinde ilerleyen bir polisiye olmamakla birlikte muamma içeren suçu konu alan, karakterleri iyi işlenmiş, yayınlandığı tarih eski olsa da dili hala yeni kalmış iyi bir roman Sapıklar. Ne yazık ki artık yalnızca sahaflarda bulunabiliyor ve okunup keşfedilmeyi bekliyor.

Makale: Cahit Sıtkı Tarancı İle Ölüm Üzerine

Dedektif Dergi’nin bir önceki sayısında yer alan incelememde Attila İlhan şiirlerini ele almış, cinayet ve ölüm üzerine yazdığı dizeler üzerinde durmuştum. Uzun zamandır kafamı kurcalayan bir soru var: “Şiir cinayete, ölüme neden bu kadar yakın?” Aslında sorunun cevabı, sorunun kendisi kadar doğal. Şair duygularını coşkun bir şekilde yaşayan özel insandır. Cinayet de tutkunun, hırsın coşkunluğu nedeniyle aklın ve mantığın devreden çıkmasının bir sonucudur. Şairlerin potansiyel bir suçlu olduğu savına bağlamayacağım sözlerimi. Onlar, estetiğin peşinde koşan, dünyayı bambaşka algılayan insanlardır. Sanatçı duyarlılığı fiili bir cinayetten çok uzaktadır. Sait Faik Abasıyanık’ın “Dülger Balığının Ölümü”, Ömer Seyfettin’in “İlk Cinayet” isimli öykülerini okuduysanız (veya okursanız) bir sanatçının ne denli hassas bir yüreğe sahip olduğunu fark etmişsinizdir.

Bu yazıda Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiirlerinde yer alan “ölüm” kavramı üzerinde duracağım. Cahit Sıtkı Tarancı, Türk edebiyatında “ölüm” kavramını en çok ele alan şairler arasındadır. Öyle ki şairin Otuz Beş Yaş isimli eserini elinize alıp “İçindekiler” kısmına bakarsanız birçok şiir başlığının içerisinde bile doğrudan “ölüm” kelimesini görürsünüz. Tabii burada sizlere bütün bu şiirlerden örnekler sunmayacağım. Benim ele alacak olduklarım daha çok sert ölüm duygularının ele alındığı dizeler olacak, arka planı olan ölümler. Bu “ölümler”, her seferinde bizi şaşırtan, farklı açılardan ele alınan ölümler olur. Örneğin “Benimsin” isimli şiirindeki şu dizelere bakın:

Gündüz kelebeklerin

Gece yıldızlarındır,

Ölüler böceklerin,

Azap günahkârlarındır

Sen de benimsin benim.

 

Bu dizelerde bizi bir korku filmi sahnesinin kesitine götürür adeta. Bize korkunç bir görüntü sunar, oysa vermeye çalıştığı sadece bir “aşk” temi değil midir? Şair “ölüm” kavramını aklından çıkarmakta zorlanıyor, her an -aşkta bile- ölümü düşünüyor. Bir başka ünlü şiiri olan “Desem ki”de:

Şayet sesimi farkedemezsen,

Rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden,

Bil ki ölmüşüm.

Fakat yine üzülme, müsterih ol;

Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini…

diyor. Kulağa garip gelebilir ama şair; kabir (mezar), naaş ve böcek ilişkisini sevmiş gibi. Şiirlerinde ısrarla buralarda dolaşıyor.

Şair “Son Gece” isimli şiirinde yine “mezar”ı mekan olarak seçmiş kendisine:

Ey her gün bir mezarın taşını omuzlayan;

Kalmadı gökte bile senin için ağlayan

Kalkmamak ümidiyle haydi toprağa kapan.

“Ölüm” onun için bazen bir istek olmuştur, bir intihar arzusu… Neden şair bu kadar ölümü düşünmüştür, diye sorarsak eğer. Cevabı nettir aslında: ölüm korkusu. İnsan korktuğu şeyi çok fazla dile, kaleme döker. Psikoloji bunu söylüyor. Örneğin kendisi korkak olan bir baba, oğluna sürekli erkekliğin gereklerinden ve cesur olmaktan bahseder. Durumun bundan pek de farkı yok. Cahit Sıtkı Tarancı’nın tüm şiirlerinin toplandığı “Otuz Beş Yaş” isimli kitabının “İçindekiler” bölümüne baktığınızda dahi birçok şiirinin başlığında “ölüm” kelimesini bulacaksınız.

Şairin “Ölüm-I” başlıklı şiirindeki şu dizelere bakalım birlikte:

Ne yapsam gün doğmuyor gönlümce;

Sudur akar kendi bildiğince,

Hangi pencereye koşsam gece;

Gitmiyor bu ten bu canda ölüm.

Şair “ölümü” arzulamakta, hayata karşı bir bıkkınlık hissi içerisinde. Hayatın seyri istediği şekilde ilerlemiyor. Ne geçmiş günlerde yaşadıkları onu memnun etmiş ne de gelecekle ilgili güzel hayalleri var. Ölüm, yaşanan ve yaşanacak olan kötü anların bir sonu; şair için bir kurtuluştur. Sabırsızlıkla o anı beklemektedir. Sözlerimizin dayanağı sadece bu dizeler değil tabii. Şiirin devamı şöyle:

Ne vefasız geçmişten hayır var,

Ne gelecekler imdada koşar,

Çoktandır tekneyi aldı sular;

Çoktandır ümitler sende ölüm. 

“Ölüm-II” başlıklı şiirinde de benzer bir bekleyiş var:

Ne gün aslına dönecek bu ten?

-Taş, toprak, çiçek, su veya maden-

Ruha ebediyeti vadeden

Efsanevi yalan nerde ölüm?

Şair ölümü arzuladığı gibi ölümden sonra da yaşama inanmakta, “Desem ki” şiirinde bunun izlerini görebilmekteyiz:

Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini,

Ve neden sonra

Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede,

Hatırla ki mahşer günüdür

Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.

Şair kabir yaşantısına ve ondan sonra gerçekleşeceğine inandığı mahşer gününe yer vermiştir şiirinde.

Birçok şiirinde ölümü arzulayan şairin dünyayı arzulayan şiirleri de mevcut. Biraz da ümitvar bir son oluşturmak adına, ölümle ilgili yazdığı onlarca şiire rağmen “Gün Eksilmesin Penceremden” şiiriyle noktalayalım yazımızı. Şairimizi de bu yazıyı da bu dizelerle hatırlayalım:

Ne doğan güne hükmüm geçer,

Ne halden anlayan bulunur;

Ah aklımdan ölümüm geçer;

Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.

 

Ve gönül Tanrısına der ki:

– Pervam yok verdiğin elemden;

Her mihnet kabulüm, yeter ki

Gün eksilmesin penceremden!

 

Bu dünyadan ölümü arzulayan ve çok genç yaşta hayata gözlerini yuman güzel bir insan geçti.

Edebiyatla kalın, güzel kalın.

 

Cahit Sıtkı Tarancı

  • Doğum 4 Ekim 1910, Diyarbakır – Ölüm 13 Ekim 1956, Viyana
  • Galatasaray Lisesi mezunudur.
  • Mülkiye Mektebi’nde okudu.
  • Sümerbank’ta çalıştı.
  • BBC Paris Radyosu’nda Türkçe yayınlar spikerliği yaptı.
  • Çeşitli devlet memurluklarında çalıştı.
  • Geçirdiği kısmi felç nedeniyle konuşma yeteneğini kaybetti, tedavi için gittiği Viyana’da yaşamını yitirdi.
  • Fransız sembolizminden etkilendi.
  • En yakın arkadaşı Ziya Osman Saba’ydı.
  • Sanatçının arkadaşı Ziya Osman Saba’ya yazdığı mektuplar, “Ziya’ya Mektuplar” adıyla yayımlanmıştır.
  • Henüz 46 yaşındayken hayata gözlerini yumdu.

Öykü: Felaket Senaryoları | Bir Zamanlar Adana’da

Bir zamanlar Adana’da…

Temmuz ayında yapışkan bir sıcak Adana’nın tozlu sokaklarından dört katlı bir binanın üçüncü katında yer alan evin içine kadar giriyordu. Contası çürümüş musluktan akan su damlaları, mermeri çatlamış mutfak lavabosuna çarparak aralıklarla pat, pat diye ses çıkarıyordu. AEG marka eski buzdolabının uzaktan gelen araba motoru sesine benzeyen sesi, musluk suyunun damla seslerine karışıyordu. Üzerinde birkaç yırtık da bulunan eskimiş, beyaz bir tül ile kaplı mutfak penceresindeki bir karasineğin camdan dışarı kaçma denemelerinden kaynaklanan vızıldamaları, cama çarpma anlarında yükseliyor ve yeni bir denemeden önce, bir aralık sessizce cama konması ile son buluyordu. Eski buzdolabı bir ara büyük bir gümbürtü ile çalışmaya başladı. Sonra aniden sanki hiç çalışmıyormuş gibi bir sessizliğe gömüldü. Karasinek, camdan çıkamayacağını anlamış olacak, tülün kenarında bir boşluk bulup damlayan mutfak musluğunun üzerinden uçarak artık kirliliği nedeniyle sarıya dönmüş, eskiden beyaz olan ahşap mutfak kapısının üzerine kondu.

Salondan gelen belirli belirsiz televizyon sesi, yerel bir müzik kanalının açık kaldığını duyuruyordu. Siyah saçlı, esmer, tombul bir kadın, yarı açık dekoltesi ve arkasında biri sonradan sarıya boyanmış saçları ile esmer genç bir kadınla, diğeri uzunca, kumral, sivri burunlu genç bir adamın dansları eşliğinde şarkı söylüyordu. Karasinek mutfak kapısından havalanıp salonun kapısını da geçerek koridorun sonunda aralık duran yatak odası kapısının dikey, dikdörtgen koyu sarı renkte buzlu camına kondu. Yatak odasından gelen ağır sarımsak ve ter kokusunu, ucuz bir kadın deodorantına karışan, yine ucuz bir erkek parfümünün kokusu bastıramamıştı. Karasinek, aralık kalan yatak odasının kapısından içeri doğru tekrar uçtu. Yatakta yatmakta olan kadın ve erkeğin üzerinde bir tur attıktan sonra, kadının bir tarafı hafif morarmış yüzüne kondu.

Üzerinde çiçek figürleri olan pembe gecelikli, yarı uykulu kadın, eli ile sineği kovaladı. Sinek, kadının yüzünden havalanıp kahverengi giysi dolabının üzerine kondu. Saçlarının sarı olan boyası geçmiş, siyah saçları açığa çıkmış, esmer, dolgunca ve yapılı bir vücudu olan genç kadın, sağ gözünü açmaya çalıştı. Yanında beyaz iç çamaşırı ile yatmakta olan, ince, uzun, kara kuru, ağır sarımsak kokusunun geldiği otuzlu yaşlardaki kocasına baktı.

Belli ki gece yine eve sarhoş geldi diye düşündü. Kocası ölü gibi uyuyordu. Keşke ölse diye geçirdi içinden bir an, sonra utandı kendi düşüncesinden. Dün geceki tartışmaları sonrasında suratına yediği yumruk nedeniyle yüzünün sol tarafı hâlâ acı içindeydi. Yataktan doğruldu ve gözlerini ovaladı. Kocasının sağa, sola fırlattığı gömleği, pantolonu ve çoraplarını gördü. Çoraplardan gelen ekşi ter kokusu ile keskin sarımsak kokusu midesini bulandırdı. Yataktan kalktı ve koyu kahverengi perdeyi aralayıp, zaten açık olan pencerenin önünü tümüyle açtı. Sokaktan bir arabanın geçtiğini duydu.

Kadın yatak odasından çıkıp, koridordan geçerek banyoya gitti. Banyo musluğuna uzandı ve musluğu açıp yüzünü yıkadı. Bir ara aynada yüzüne bakarken sol yanağındaki şişkinliği ve morluğu gördüğünde yine kendisine engel olamadı. “Geber e mi?” dedi.

Yüzünü kurulayıp saçlarını toparladıktan sonra salondan gelen televizyon sesine doğru yöneldi. Yerel müzik kanalında bu sefer siyah bıyıklı, göbekli bir adam, gömleğinin üstten iki düğmesi açık, göğüs kılları dışarı fırlamış, bir sandalyede oturarak sazı ile türkü söylüyordu. Gece televizyonu kapatmayı bile becerememiş. Televizyonu kapattı ve mutfağa geçti. Buzdolabından soğuk su şişesini, mutfak dolabından da üzerinde kedi çizimleri olan kupayı aldı. Soğuk suyu kana kana içti. Kendisine her sabah yaptığı gibi bir Türk kahvesi yapmaya karar verdi. Mutfak tezgâhına elindeki kupayı bıraktı. Üst mutfak çekmecelerinden bir tanesi açtı, cezveyi, fincanı ve Türk kahvesini çıkardı. Cezveye, elindeki soğuk su şişesinden fincana döktüğü suyu boşalttı. Alt tarafındaki mutfak çekmecesinden bir çay kaşığı aldı. Türk kahvesini koyduğu kavanozu açıp, üç kez çay kaşığını kavanoza daldırıp cezveye boca etti. Ocağın en küçük olanını yaktı ve cezveyi üzerine koydu. Çay kaşığını da lavabonun içine attı. Mutfak masasının üzerinde olan sigarasına ve hemen yanında, gazı bitmek üzere olan kırmızı çakmağa uzandı. Masanın pencereye yakın sandalyelerden birine oturdu. Bir sigara yaktı ve içmeye başladı.

Gözü mutfak masasının üzerinde duran bir önceki günün gazetesine takıldı. Gazeteyi hızlıca çevirdi ve resimlere baktı uzun uzun. Dün akşam da bakmıştı gazeteye biraz. Siyasetçiler, magazin ünlülüleri, sporcular hepsinin fotoğrafına baktı uzun uzun tekrar. Okumadığı haberlere göz gezdirmeye başladığı sırada kahvenin taşmakta olduğunu gördü. Gazeteyi masaya bıraktı. Ayağa kalkıp kahve cezveden ocağa taşarken ocağı söndürdü. Kahvesini fincana boca edip sandalyesine oturdu. Sigarasının külü sandalyeye otururken geceliğine döküldü. Geceliğin üzerine düşen külü eliyle alarak kül tablasına attı. Elinde kalan kısmını yine geceliğine sürterek temizledi. Gece yatmadan başlayan ve uzunca bir süre, ağrı kesici almadan kendisini uyutmayan baş ağrısı daha hafiflemiş de olsa hâlâ devam ediyordu. Bir şeyler atıştırdıktan sonra bir tane daha ağrı kesici almaya karar verdi. Biraz önce bıraktığı gazeteye tekrar uzandı. Gazetenin sayfalarını çevirmeye başladı. At yarışları ile ilgili bölüme gözü takıldı. Üzerine tükenmez kalemle bazı notlar alınmıştı. İçindeki nefret duygusu bir volkan gibi patlamaya hazırdı. Yazıları görünce “Adı batasıca, yine maaşını alır almaz, gidip ata para yatırmış,” diye kısık sesle söylendi.

Derin derin nefes alarak kahvesini yudumladı ve sigarasından bir nefes aldı. Gazetenin sayfalarını çevirmeye devam etti. Ünlü pop yıldızı kadının fotoğraflarının olduğu sayfaya gözü takıldı. İstanbul’da bir mekândan çıkan, üzerinde kırmızı mini elbise olan kadının yanında sevgilisi ile lüks arabalarına binerken fotoğraflarını çekmişlerdi. Haberde “Birlikte yaşamaya karar verdiler,” şeklinde bir manşet vardı. Dikkatlice yazıyı okumaya koyuldu. Bir yandan da pop yıldızı kadının üzerindeki elbisenin güzelliğini inceliyordu. Yazıyı okumayı bitirdikten sonra diğer sayfalara bakmak için gazetenin sayfalarını çevirmeye devam etti. Gözü Adana ile ilgili bir habere takıldı. Bir kadın kocasını öldürmüştü. Kocasından gördüğü şiddete dayanamayan, polise şikâyet etmesine rağmen herhangi bir sonuç alamayan kadın, en sonunda kocasının kendisini fuhuş yapmaya zorlaması sonucu, yine kocasına ait bir tabanca ile adamı altı yerinden vurmuştu. Bir de kızları olduğunu okudu. Kadının elleri kelepçeli, yanında iki kadın polis varken çekilen fotoğrafında omuzları geride, kafası dik bir şekilde iken yüzündeki gülümseme dikkatini çekti. Habere göre, kadın bir de “Hep kadınlar mı ölecek, biraz da erkekler ölsün,” diye bir şeyler söylemişti. Helal olsun kadına diye geçirdi içinden önce. Ne kadar zulüm gördüyse artık kocasından, kavat bir de karısını satmaya kalkmış. Erkek milleti değil mi, soyları kurusun. Kadının kocasını öldürmesini kendisine bir zafer nişanı olarak görüp keyifle sigarasından bir nefes aldı. İçindeki sinir harbi biraz olsun yatışmıştı ki sağ eli ile hafifçe yanağına dokundu. Suratındaki şişliğin acısı ile bir anlık keyfi yeniden kaçtı. Kafasının içinde yeniden dün gece Kemal ile yaşadıkları dönmeye başladı.
Bana orospu dedi ibne. Allah korusun ya, babam bana böyle küfür ettiğini duysa, rezil rüsva olurum. Köpek herif telefonumu karıştırmış yine, Cemal’in “Merhaba, nasılsın? Bir görüşelim mi?” yazan mesajını okuduktan sonra, telefonumu alıp duvara çarptı. Bana da orospu diye bağırdı. Ben de kendimi tutamayıp “Ne atıyorsun lan ibne!” diye küfrettim.
Küfrettiğim için de vurdu. Küfür etmesem vurmazdı belki. Ama bu kaçıncı kez beni dövmesi kıskançlığından? Ben de ağır bir şey söyledim gerçi, insan kocasına öyle şey söyler mi? Ama o karısına orospu diyor? Ne, yalan mı yani? Karı gibi cır cır konuşması yok mu, sonra da salya sümük ağlaması? Katlanamıyorum artık bu herife. Sinirlendiği için kapıyı çekip çıktı. Arkadaşları ile içmeye gitmiş demek ki cehennem olasıca…

Evleneli iki yıl olmuştu. Liseyi ikinci sınıfta terk ettikten sonra, üç kız kardeşten en büyüğü olduğu ve yaşlandığı için artık eskisi gibi inşaat işçiliği yapamayan babasına destek olması gerektiğinden, Yeni Adana’nın merkezinde bulunan Saray Züccaciye dükkânında çalışmaya başlamıştı. Züccaciye dükkânına babasının bir tanıdığı vasıtası ile girmişti. Hâlâ da orda çalışmaya devam ediyordu. Annesi, Esra ortaokula giderken kanserden ölmüştü. Bu yüzden evdeki tüm işleri ve kardeşlerinin bakımını o üstlenmişti. Zor ve parasız bir hayat yaşamıştı. Evlendiğinde rahata kavuşacağını umuyordu.

Önceleri birlikte çalıştığı kocası ile Saray Züccaciye’de tanışmışlardı. Kemal, sonradan bir gıda firmasında satış elemanı olarak çalışmaya başlamıştı. Altına araba bile vermişlerdi. İşinde de başarılı sayılırdı. Belki bir gün müdür bile olabilirdi. Gıda firmasında çalışmaya başladığında her Allah’ın günü arabasını züccaciye dükkânının önüne çekiyor, takım elbisesi ile havalı havalı dükkâna geliyordu. Hatta akşamları Esra’yı iş yerinden alıp, eve bırakıyordu. Esra birlikte çalışırken hiç düşünmemişti, bu adamla bir gün evlenebileceğini. Kemal iyi bir insandı ama uzak dururdu, pek konuşmazdı. İş ile ilgili konuşurlar, zaman zaman da öğle yemeğine çıkıp diğer arkadaşları ile çay içerlerdi. Gıda firmasına girdikten sonra bir gün Esra’yı arabası ile eve bırakırken, “Seyhan’ın kenarında bir çay içelim mi?” diye sormuştu. Esra da “İçelim,” demişti. Zaten tavırları değişmişti Esra’ya karşı, daha bir kendinden emindi hareketleri eskiye nazaran. Esra da anlamıştı ya, anlamazlığa veriyordu. Sonra evlenme teklif etmişti Esra’ya. Esra çok mutlu olmuştu.

Kemal ilk zamanlar çok anlayışlı ve kibar davranıyordu. Evlenmeden önce küçük kıskançlıklar yapsa da fazlaca bir sorunları yoktu. Evlendikten sonra başladı, Esra’nın telefonlarını kontrol etmeye, erkeklerle konuşmasından rahatsız olmaya, her konuştuğu erkeğin şeceresini sormaya.

Esra boğulacak gibi hissediyordu böyle zamanlarda. Bunları düşünürken kahvesini bitirdi. Telefonun ekranı kırılmıştı ama hâlâ çalışıyordu. Kırık camdan zar zor da olsa isimler okunuyordu. Gece telefonuna birkaç reklam mesajı gelmişti. Mesajlarına bakıp, sildi. Daldığı düşünceler nedeniyle ikinci sigarasının kül tablasında bittiğini fark etti. Bu sırada yatak odasından sesler geliyordu. Uyandı benimki dedi içinden.

Kemal dört çocuklu memur bir ailenin en küçük çocuğuydu. Diğer üçü kendisinden büyük ablalarıydı. Kendisine en yakın olan ablası ile arasında on yaş fark vardı. Çocukluğu boyunca annesinden ve en büyük ablasından dayak yiyerek büyüdü. Ortanca ablaları Kemal’i severlerdi. Hatta bazen dayak yememesi için annesi ve en büyük ablaları ile Kemal’in arasına girerlerdi. Ancak onlar için de bir şey lazım olduğunda bakkala falan gönderilecek küçük kardeşti. Ergenliği döneminde kadınlardan hep uzak durdu. En büyük yakınlaşması platonik olarak âşık olmaktı. Yirmili yaşlarda birkaç kısa süreli, yüzeysel ilişki yaşamıştı. Liseden sonra Saray Züccaciye’de çalışmaya başladı. O da arkadaşları gibi evlenmek, çocuk sahibi olmak istiyordu. Yaşadığı bir aşk bunalımından sonra askere gitti. Askerliğini İzmir’de denizci olarak yaptı. Acemilikte aldığı eğitimi bitirdikten sonra yazıcı oldu. Nöbet defterlerini yazmak dışında bir sorumluluğu yoktu. Bütün gün askeri tesiste çay içip, gelen-gidenle muhabbet ediyordu. Komutanları sözlerini harfiyle dinleyen, yerine getiren Kemal’i severlerdi.

Esra’dan önce bir tane ciddi ilişkisi olmuştu uzatmalı. Uğruna intihara bile kalkmıştı. Eski sevgilisi başkası ile evlenmeye karar verdiğini Kemal’e söylediğinde bütün gün barda votka içmiş, sonrasında Eski Toros Bulvarı’nda bulunan, ailesi ile yaşadığı eve gidip buzdolabındaki tüm ilaçları içmişti. İlaçları içtikten sonra eski sevgilisini aramış, ağlamış ve “Benim yüzümden,” diye kendisini suçlamıştı. Kızcağız telefon konuşmasından hemen sonra mahallede bir komşularına misafirliğe giden ailesine haber verdi. Ailesi de Kemal’i Acil Servis’e yetiştirdi de hayatı kurtuldu. Midesi yıkandı, karaciğere kömür verildi. Birkaç gün yoğun bakımda kaldı. Yoğun bakımda zaman zaman “Benim yüzümden,” diye ağlama krizlerine giriyordu. Ailesi perişan olmuştu. Sonrasında psikiyatri bölümüne sevk ettiler Kemal’i. İki hafta sonra hasta olduğu için gitmediği Saray Züccaciye’deki işine geri dönmüştü. İş yerindekilere midesinde bir rahatsızlık olduğu, bir operasyon geçirdiği söylendi. Doktorlar Kemal’e ağır antidepresanlar ve anti-psikosomatik ilaçlar verdiler. İşe gitmediği bu iki haftanın çok büyük bir bölümünü uyuyarak geçirmişti. Bu süre zarfında babası çekti bir gün Kemal’i. “Bir kadın için bu yapılmaz ki!” dedi sert bir üslupla. Annesi “Hayırlısı değilmiş,” diye teselli etti. Birkaç ay sonra askere gitti.

Askerliği bitirdikten sonra bir yıl kadar iş aradı. Bu dönemde parasız pulsuz kaldığı için ufak tefek işlere koşturuyor harçlığını çıkarmaya çalışıyordu. Sonra bir gıda firmasında satış temsilcisi olarak işe başladı. Kısa bir süre sonra da Esra ile evlendi. Her ay şefleri önlerine bir satış hedefi koyuyordu. Kemal de diğer satış temsilcileri gibi bütün bir ay at gibi bu hedefi tutturmaya çalışıyordu. Altında arabası vardı ya, arabası olmasa çekilecek iş değildi doğrusu. Bütün gün bakkal-market sipariş topluyor, siparişlerin gelmesini, ürünlerin raflarda düzgün dizilmesini sağlıyordu. Çok fazla olmasa da fena olmayan bir maaş alıyor, Esra’nın maaşı da eklenince geçimlerini sağlıyorlardı.

Kemal yatağın sağ tarafında ağzından salya akarken uyanmıştı. Eliyle ağzını sildi. Beyaz yastık kılıfının üzerine kadar akmıştı salyaları. Yastık kılıfı ıslanmıştı. Kemal’in bunu görecek hali yoktu. Yataktan doğruldu. Dün geceyi hatırlamaya çalıştı. Arkadaşları Hasan ve Kaya ile eski Adana’nın merkezinde her zaman gittikleri Yeni Onbaşılar meyhanesinde rakı içmişlerdi. İkisi de yeni iş yerinden kendisi gibi satış temsilcisi olan kişilerdi. Kemal, Esra’nın kendisine küfretmesine sinirlenmiş ve onları rakı içmeye çağırmıştı. Canının sıkkın olduğu her halinden belliydi. Gece boyunca alınan rakının etkisi ile Kemal, kafasının içinde Esra ile yaptığı kavgayı daha fazla içinde tutamayıp arkadaşlarına anlattı. Bugüne kadar Esra’yı ne kadar çok sevdiğini, onun için nelere katlandığını anlattı durdu. Esra’nın kendisine küfür ettiğinden ve kendisini aldatıyor olabileceğinden bahsetti. Zaman zaman sesi yükseliyordu, “Öldüreceğim hem Esra’yı hem de Cemal denen o piçi, o olacak!” diye hiddetleniyordu.

Kaya ve Hasan kendisini sakinleştiriyorlardı, “Olmaz öyle şey,” diye. Ama Kemal’in içinde büyük bir hınç vardı. Arkadaşları ne derlerse desinler, bozuk plak gibi birkaç duble sonra yeniden Esra’ya küfürler savuruyordu. Arada da kafasında dönen düşünceler nedeniyle uzun uzun dalıyordu.

Ya gerçekten Esra beni aldatıyorsa, ya ben gerçekten bir ibneysem? Bu nasıl mümkün olabilir? Nasıl yaşarım bununla? Ben nasıl bir ibne olabilirim. Yoksa tüm bunlar Esra’nın fikirleri mi sadece? Baksana, erkek arkadaşlarım bana hiçbir zaman böyle bir şey söyleyemez. Kesin beni aldattığı için kendince bana laf sokuyor orospu! diye hiddetleniyordu.

Dün gece yavaş yavaş gözlerinin önüne gelmeye başlamıştı. Kalbi hızla ve düzensiz bir şekilde çarpıyordu. Kafasını tutarak ayağa kalkmaya çalıştı. Bir an için gözü kararsa da elinin yardımıyla duvara tutunarak ayağa kalktı. Etrafına şöyle bir göz gezdirdi. Sonra yine ellerinin yardımıyla yürüye yürüye banyoya kadar gitti. Hemen suyu açıp duşa girdi. Önü beyaz üzerine kırmızı renkli çiçekli bir naylon duş perdesi olan, beyaz küçük bir küvetin içindeydi. Kalbi hızla çarpmaya devam ediyordu. Son zamanlarda iş yerinde de birkaç kez kalp çarpıntısı ile nefes darlığı yaşamıştı. Böyle zamanlarda hemen kendini dışarı atıyor ve derin derin nefes almaya çalışıyordu. İçindeki suçluluk hissinin altında, bir hamalın sırtındaki yükün ağırlığında ezilmesi gibi eziliyordu. Burada olmak istemiyordu. Banyoları sevmezdi. Annesi çocukken birkaç kez banyoda hortum ile kendisini dövmüştü. Bu yüzden banyoda gerektiğinden fazla zaman geçirmezdi. Şampuana uzandı ama yanlışlıkla vücut jelini eline döktüğünü ancak jeli kafasına sürdüğünde ve elindeki kutuya baktığında anladı. Huzursuzluğu daha da arttı. Bir an önce çıkmak istiyordu duştan. Suyun soğuk tarafını açtı sonuna kadar, kafasını soğuk suyla yıkadı iyice ayılmak için. Birkaç dakika soğuk suyun altında kalınca biraz olsun rahatladı. Yine de içinde huzursuzlukla duştan çıktı. Banyo kapısının arkasındaki askıda sadece Esra’nın pembe havlusu asılıydı. Onu aldı, sarındı ve dışarı çıktı. Esra sigarasını bitirmiş, çayı koymuştu. Kahvaltı hazırlamak için, sebzeleri lavabonun içinde yıkamış ve bir yemek bıçağı ile patatesleri doğruyordu. Kemal mutfağa girip doğruca buzdolabındaki soğuk suya yöneldi. Soğuk suyu ve raftan cam su bardağını alıp birkaç bardak arka arkaya içti. İçi yanıyordu hâlâ. Başının ağrısı azalsa da devam ediyordu. Bir tane ağrı kesici aldı buzdolabından attı ağzına, içtiği soğuk suyla yuttu. Esra, Kemal’in üzerindeki havluya bakıp gülümsedi. Kemal rengine takılmadan üzerine almıştı, ama Esra’nın gülmesine sinirlendi.

“Neye gülüyorsun kızım sen?’’ diye bağırdı.

Esra ‘Havlumu giymişsin, ona güldüm,” dedi biraz ciddi, ama hâlâ muzip bir tavırla.

“Yoktu başka temiz havlu banyoda, yıkamıyorsun ki!” diye bağırdı yeniden Kemal

“Temiz havlular banyo dolabının içinde, oradan alsana!” diye bağırdı Esra da dayanamayıp. Ne kadar unutmak isterse istesin Kemal’e olan siniri bir türlü geçmiyordu. Sinirden ellerinin titrediğini fark etti.

Kemal sinirle çıktı mutfaktan, yatak odasına gitti. Üstüne bir şort geçirdi. Sabah saatleri olmasına rağmen duvarlardan dahi sıcaklık geliyordu ve yapışkan sıcak insanın yüzüne çarpıyor, nefes almasını zorlaştırıyordu. Kafasının içinde hâlâ Esra’nın kendisini aldattığı ve kendisine ibne demesi dönüyordu.

“Geberteceğim ben bu orospuyu, o olacak sonunda!” diye homurdandı odadan. Yerde oraya buraya saçılan eşyalarını toparlarken düşüncelere daldı.

Geçenlerde de yanımda süslenip, püslenip bana nispet yaparcasına, ilk zamanlarda benimle yaptığı gibi Hasan ile kıvırtarak konuşmuştu orospu. Yine beni çileden çıkarmıştı. Hasan çok sevdiğim bir arkadaşım benim, yapmaz öyle şey. Ama kadın milletine de güven olmaz ki anasını satayım diye kendisini haklı çıkartmaya çalıştı düşüncelerinde.

Bu sırada Esra’nın cep telefonu çaldı. Arayan Cemal’di. Cemal parasızlık nedeniyle Esra’dan borç isteyecekti ama bunu telefonda direk istemeye çekiniyordu. Esra ile birlikte bir yerlerde bir kahve içip öyle istemeyi düşünüyordu. Kemal telefonun çaldığını, Esra’nın “Merhaba Cemal,” dediğini duydu. Bir kafeden bahsediyordu Esra, bahsedilen saatte kafeye gelemeyeceğini geveliyordu…
Kemal’in Cemal ismini duymasıyla kan beynine sıçradı. Elindeki eşyaları bir kenara atıp hiddetle mutfağa doğru koşar adım gitmeye başladı. Esra, Kemal kızmasın diye Cemal’e kendisi ile görüşemeyeceğini anlatmaya çalışıyordu. Cemal’in ısrarları üzerine mecburen “Olur görüşelim,” deyivermişti ki Kemal mutfağa girdi. Mutfak tezgâhının üzerinde duran yemek bıçağını aldı. Esra, Kemal’in elinde bıçakla kendisine doğru geldiğini görünce bir çığlık atarak elindeki telefonu Kemal’e fırlattı. Kemal telefondan sakınmak için sağa çekilse de telefon göğüs kafesine çarptı ve canını epey yaktı. Bunun siniri ile elindeki bıçağı daha bir kuvvetle kavradı. Esra korku içinde çığlık atarken kendisine uzanan bıçaktan kaçabilmek için bir adım geri çekildi. Bu sırada Kemal’in savurduğu bıçak Esra’nın sol kolunu kesti. Esra kolundan damlayan kanları ve kesiği görünce can havliyle Kemal’in üzerine çullandı. Kemal bıçağı kısmen boşluğa savurduğundan dengesini kaybetti. Esra’nın tüm gücü ile itmesiyle dengesini tümüyle kaybetti ve arkası üstü yere yapıştı. Düşerken kafasını sandalyelerden birine çarptı ve sersemledi. Bu sırada bıçak elinden düştü. Esra gözü dönmüş gibi yerde duran bıçağa doğru hamle yaptı ve bıçağı kavrayıp tüm gücüyle Kemal’in sol göğsüne sapladı. Kemal’in acı bağırışları ve güçsüz kolları ile Esra’dan kurtulma çabası işe yaramıyordu. Esra, Kemal’in üzerine tamamen yüklendi ve bıçağı sonuna kadar soktu. Sonra da Kemal’in çıplak göğsünde bıçağı bırakarak geriye doğru kendini attı. Ne yaptığını bilmez bir şekilde etrafına, Kemal’e ve göğsündeki bıçağa bakıyordu. Yaptığına inanamıyor, ancak nedenini bilmediği bir rahatlama yaşıyordu aynı zamanda. Derin bir nefes aldı oturup kaldığı mutfak zemininde.
Kemal şaşkınlıkla bıçağa bakıyordu. Ağzından ‘Orospu’ diye bir inleme çıktı. Kan bıçağın üzerinden ve Kemal’in çıplak, kara kuru vücudundan süzülerek yerdeki kilime ve mutfak fayanslarına akmaya devam ediyordu. Kemal bir yandan göğsünden akan kanı eli ile tutmaya çalışıyor, diğer yandan acıyla haykırıyordu. Bir zaman sonra gözleri kararmaya ve içi geçmeye başladı. Sonra da hareketsiz şekilde yerde kalakaldı.

Esra şoka girmiş bir şekilde uzun uzun Kemal’i izledi oturup kaldığı mutfak zemininde. Kendine geldiğinde Kemal’e yardım etsem mi diye düşündü bir an. Sonra Kemal’in acı içinde karşısında inlemesini ve hareketsiz kalışını ses çıkarmadan, büyük bir kayıtsızlıkla izledi.

Karasinek uçarak geldi ve Kemal’in kanlı göğsünün üzerine kondu. Sonra da açık olan mutfak penceresinden uçup gitti.

Karar Ver: Polisi Arasın (7)

0

Uzun uzun çaldı telefon. Cevap veren olmadı.

Sağlık ekipleri ve polis olay yerine geldiğinde,  parktan geçerken Bilge’nin belinde bıçakla hareketsiz yattığını gören ve yardım çağıran orta yaşlı bir adam onları panikle karşıladı. “Nerede kaldınız?” dedi telaşla. “155’i aradım defalarca, cevap yok. 112 Acil Servis hemen cevap verdi neyse ki. Kızcağız çok kan kaybetmiş. Ben müdahale etmeye çalıştım, ama…”

Sağlık ekipleri hemen koştular Bilge’nin hareketsiz ve soğumaya başlamış bedenine. Adamcağız üzerinden çıkardığı atkısını ve polar ceketini kanamayı durdurmak için beceriksizce yara yerine bastırmaya çalışmıştı.

“Ex olmuş,” dedi ilk kontrolleri yapan Doktor, Emniyet Amirine dönerek. “Yarım saatten fazla geçmiş.”

“Yuh anasını!” dedi Amir sıkıntıyla. “Meclis’in burnunun dibinde kızı deşmişler, kimse duymamış mı?”

Boynunu büktü doktor çaresizce. Sağlık ekibi sedyeyi getirdi. Bilge’nin halen omzunda asılı duran çantasını çıkarıp polislere verdiler, kızı torbaya koydular ve fermuarı çektiler. Bilge’yi bulan adam polis memurlarından birine ifade veriyordu. Adamcağız gerçekten çok üzgündü. Yıllardır Ayrancı’da, Ankara’nın en eski ve nezih semtlerinden birinde yaşardı, böyle bir şey ne görmüş, ne duymuştu. Neler oluyordu bu insanlara böyle? Nereye gidiyordu bu dünya, nereye gidiyordu bu memleket? Çok yazık olmuştu gencecik kızcağıza. Anasına, babasına Allah sabır versindi. Bir gece bekçisi falan yok muydu şu parkta? Meclis’in güvenlikleri uyuyor muydu? Peki ya kamera? Kamera var mıydı? Akıl vermek gibi olmasındı ama kimin yaptığını oradan bulabilirlerdi belki.

Olay yeri inceleme ekibi olay mahallinden kan örnekleri ve ayak izleri aldı. Sağı solu incelediler. Bilge’nin yerde, toprağın üzerinde duran cep telefonunu getirdiler Amir’e. Eldivenini giyip ucundan tutarak aldı telefonu. Üzerinde kanlı parmak izlerini gördü Bilge’nin. Düğmesine dokununca son ekran açıldı. Kızcağız 155’i aramıştı can havliyle. Konuşma süresi “0 sn” görünüyordu. Cevap veren olmamıştı. Memurlardan birini el edip çağırdı, verdi telefonu. “Parmak izi taraması yaptıktan sonra ailesini bulun, çağırın, haber verin,” dedi. Sonra kafasını yaklaştırdı, “155’i aramış, cevap veren olmamış. Basına sızdırmayın sakın, canımıza ot tıkarlar, zaten bahane arıyorlar,” diye fısıltıyla ekledi.

Furkan Bey halen şirkette ihale dosyasını inceliyor, “Yarın Bilge’yi bir arayayım, bu belgenin noter tasdikli olması gerekmiyor muydu?” diye geçiriyordu aklından, iki saat içinde Emniyet Genel Müdürlüğü’nden bir tanıdığın kötü haberi vermek üzere kendisini arayacağından habersiz…

Burak adında genç bir adam barda birasını yudumluyor, gözü kapıda, belki Bilge gelir diye bekliyordu. Biraz daha zaman geçsindi bakalım. Gelmezse gözünü karartıp arayacaktı kızı, telefona Cinayet Büro’dan bir memurun çıkacağından habersiz…

Kaan evde çay içip çekirdek çitliyor, saçma sapan bir yarışma programına gözleri takılmış, uyumamak için direniyordu. “Şapşal Bilge ne yaptı acaba?” diye geçirdi bir an aklından. Kendi kendine sırıttı. Huysuzdu muysuzdu ama tatlı kızdı aslında şu Bilge. “Haftaya bir yere çağırayım,” diye düşündü, Pazartesi cenazesine gideceğinden habersiz…

Kedisi evde Bilge’yi bekliyordu, bir daha hiç gelmeyeceğinden ve Bilge’nin annesi tarafından Ayrancı kaldırımlarına şutlanacağından habersiz…

Bilge’nin ölümü ülkede büyük tepkilere neden oldu. Ana haber bültenlerinde ve sosyal medyada bir numaralı gündem maddesi oldu. Öldürüldüğü parkta kadınlar eylem yaptılar, karşılığında bolca gaz ve dayak yediler, o gazları Bilge’nin elleriyle getirttiğinden habersiz…

Bilge’yi bıçaklayan çocuklar ise hiç yakalanamadı.

*** bu hikâyenin sonu ***

Karar Ver: Daha Fazla İçmesin, Eve Gitsin (6)

0

Bugün tatsız, uğursuz bir gündü, hissedebiliyordu. Geceyi fazla uzatmadan, herhangi sorun yaşamadan eve dönse iyi olacaktı galiba.

“Haklısın Ercan ya,” dedi son derece makul bir sesle, “Epey yorgunum zaten. Sen bira falan da verme bana, montumla çantamı ver de eve kaçayım ben.” Ercan müdahalesinin bu kadar kolay sonuçlanmasını beklemiyordu. Bir an şaşkınlıkla Bilge’nin suratına baktıysa da hemen toparlandı ve ikiletmeden eşyalarını verdi. “Akıllıca, şekerim,” dedi. “Keşke mümkün olsa da ben de şu kalabalıktan kaçıp evime gidebilsem.” Gülümsedi Bilge. Montunu sıkıca giyindi, çantasından çıkardığı şalını boynuna doladı, kasketini taktı, çantasını omzuna çapraz astı. “Haftaya maaş alınca geliyorum hesabı kapatmaya,” dedi ve eliyle bir öpücük attı Ercan’a çıkarken.

Sakarya’nın hafta sonu kalabalığı biraz üstüne üstüne gelse de açık havaya çıkmak iyi geldi Bilge’ye. Taksiye binmek için bulvara çıkıp karşıya geçmeye karar verdi. Karşıdan binince eve daha az yazıyordu, yoksa döndürüp dolaştırıyorlardı. Caddeden karşıya geçer geçmez kenarda bekleyen taksilerden birine atladı, “Ayrancı” dedi. Anında gazladı taksici. Oturur oturmaz ne kadar yorulmuş olduğunu fark etti Bilge. Taksinin içi sıcacıktı, temiz kokuyordu. Eklemleri kıtır kıtır gevşedi, kollarını önünde kavuşturdu, iyice yerleşti, gömüldü koltuğa. Tatlı tatlı sallanan taksinin camından kayıp giden görüntüleri boş gözlerle izlerken hafiften içi geçti, göz kapakları yavaşça kapandı.

Gözlerini kırpıştırarak açtığında nerede olduğunu hatırlayamadı bir an için. Taksiyle eve gidiyordu en son, ama camdan gördüğü manzara tanıdık değildi. Neresiydi burası? Ayrancı değildi, orası kesin.

“Neredeyiz biz? Nereye gidiyoruz?” dedi dikiz aynasından taksiciye bakarak sertçe. Taksiye bindiğinden beri adamın yüzüne ilk kez baktığını fark etti.

“Nereye gideceğimizi söylemedin ki abla? Bindin, direkt uyudun,” dedi şoför.

“Ayrancı dedim ya? Niye uyandırmıyorsun? Niye seslenmiyorsun? Neresi burası?!” diye çemkirdi Bilge tekrar.

“Keklikpınarı.”

“Yuh anasının örekesi!” dedi Bilge.

“Abla ayıp oluyor ama ha!” dedi bu sefer şoför ters ters. Tavrı bir anda değişmişti. Dikiz aynasından göz göze geldiler ve adamın bakışlarını hiç beğenmedi Bilge. Bela ‘geliyorum’ diyordu.

“Kes lan! Çek hemen kenara, durdur, ineceğim!” dedi Bilge hiç taviz vermeden.

Adam duymamış gibi Keklikpınarı’nın sonundan Konya Yolu’na çıktı. Kavşaktan sola kırdı ve Gölbaşı’na doğru sürmeye devam etti.

“Dursana lan! İneceğim dedim!” diye bağırdı Bilge.

Yine duymazdan geldi adam. Konya Yolu’na çıkınca hızını iyice arttırmıştı.

Alarm zilleri çalmaya başladı Bilge’nin beyninde. Bayağı bayağı kaçırılıyordu. Gazetelerin üçüncü sayfalarına haber olan, tecavüz edilip öldürülen kadınlar geldi gözünün önüne. Böyle oluyordu demek. Durduk yere. Evine gitmeye çalışırken. Elini çantasına attı, Furkan Bey’in iki sene önce “Yanında bulunsun, ne olur ne olmaz, burası Türkiye,” diyerek zoraki verdiği ve varlıklarını neredeyse unuttuğu şok tabancasını ve gaz spreyini yavaşça çıkardı. Çalıştıkları şirketlerden gelen numunelerdi bunlar. Yıllardır hiç kullanmasına gerek olmamıştı. “İnşallah çalışıyorlardır, yoksa s*ki tuttuk,” diye geçirdi içinden. Derin birkaç nefesle soluğunu dengeledi, sakince emniyet kilitlerini açtı her ikisinin de.

Doğru anı bekleyip ani bir hamleyle sol eliyle tuttuğu şok tabancasını koltuğun arkasından dolaştırıp adamın şahdamarına sertçe dayadı, sağ eliyle de biber gazını sağ taraftan tuttu suratına doğru.

“Hemen dur dedim, ebeni s*kicem yoksa! Çabuk dur!”

Şoför şok olmuştu. Ufak tefek ve sarhoş bir kızdan hiç böyle bir hamle beklemiyordu. Aslında bu kadar küçük ve kapalı alanda gaz spreyini kullanamayacağını, kendisinin de etkileneceğini Bilge tabii ki biliyordu, ama adam bunu bilmiyordu neyse ki…

“Abla dur, n’apıyosun? Yanlış anladın,” dedi yılışıkça.

“Kes sesini, hemen dur dedim!”

“Abla, ben dönecek yer yok diye yani… İleriden U çekecektim!”

Çok kısa, çok hafif bastı Bilge şok tabancasına. Adamı bayıltıp kaza yapmak istemiyordu. Adam acıyla haykırdı, araba şöyle bir yalpaladı sağa sola, güçlükle toparlandı tekrar. “Kes dedim! Çek sağa!”

Gözleri acıyla belermiş halde yavaşlayarak mecburen arabayı sağa yanaştırdı adam.

“Abla, valla yanlış anladın, yapma gözünü seveyim, çoluğum çocuğum var! Bırak beni gideyim!” diye yalvarmaya başladı bu kez.

Araba durunca önce tek eliyle şok tabancasını tutmaya devam ederken diğer eliyle kapıyı kontrol etti, açtı Bilge. Bacakları titreyerek dikkatle dışarı çıktı. Kendini garantiye alınca şok tabancasını adamın boynuna bastırıp kökledi bu sefer, üç saniye tuttu son ayarda. Bedeni cazırtılar içinde sarsılarak bayıldı adam. Şoför tarafına uzanıp arabanın anahtarlarını aldı Bilge. Kapıları güzelce kapatıp kilitledi. Çantasından cep telefonunu çıkardı, bir de sigara yaktı, derin bir nefes çekip yerleştirdi dudaklarının arasına. Elleri ve bacakları zangır zangır titriyordu hâlâ, ama yine de iyi idare etmişti, çaktırmamıştı korkusunu. Korktuğunu belli ederse karşısındaki daha da cesaretlenirdi, çok küçük yaşlardan beri biliyordu bunu.

Titreyen ellerle telefonunu açtı, arabanın plakasının fotoğrafını çekti önce. Kısa bir tereddütten sonra da tuşları çevirdi.

 

[Bilge polis mi çağırdı, Furkan Bey’i mi aradı?]

Karar Ver!

Karar Ver: Bir İçki Daha İçsin (5)

0

“Eeeh, s*kerler!” dedi sonra içinden, canı dağıtmak istiyorsa dağıtacaktı. Ne vardı bunda? “Ercan, canım sıkkın zaten, ver bana şuradan bir Jack, seninle de bozuşmayalım şimdi!” diye terslendi.

Ercan “Sen bilirsin şekerim,” diyerek kafasını çevirdi, üç parça buzun üzerine yağ gibi akıttı viskiyi, göz teması kurmadan koydu Bilge’nin önüne. Anlaşılmıştı. Bu saatten sonra uğraşılmazdı Bilge’yle. Bilge bara sırtını yaslayıp viskisini yudumlamaya başladı. O bardağı bitirdiğini hatırlıyordu. Sonra birisi barda oturan herkese tekila ısmarladı. Sonra bir tane daha.

Sonrası epey bulanık.

Bir ara sahnede dans etmeye çalıştığını hatırlıyordu. Kızın biriyle el ele tutuşmuş dönüyorlar, yalpalayarak sağa sola, insanlara ve masalara çarpıyorlar, ayakta duramayıp yerlerde sürünüyorlar, delirmiş gibi kahkahalar atıyorlardı.

Bir ara tuvalette kustuğunu hatırlıyordu. Leş gibi zeminde dizlerinin ve ellerinin üzerinde emeklediği bir an geldi gözünün önüne hayal meyal.

Bir ara birileriyle ağız dalaşına girmişti galiba. Adamın birine bağırdığını, parmağını suratına suratına salladığını, tekme atmaya çalıştığını hatırlar gibi oldu. Birileri arkasından tutuyordu.

Gece ayazının etkisiyle kafası biraz açılır gibi olduğunda Atatürk Bulvarı’nda ayakları birbirine dolana dolana eve doğru yürümeye çalışırken buldu kendini. Ne montu vardı üzerinde, ne de omzunda çantası. Ne olmuştu acaba? Muhtemelen birilerine sinirlenmiş, bir anda öfkeyle çıkıp gitmişti mekândan. Montuyla çantası da barın içinde kalmıştı. “Hay kafama sıçayım!” dedi ağzı yamularak. Epey de uzaklaşmıştı Sakarya’dan, Güven Park’ı geçmiş, Akay Kavşağı’na gelmişti neredeyse. Buradan sonra geri dönmenin bir anlamı yoktu. Yürüye yürüye eve ulaşmak en iyi seçenek gibi görünüyordu.

Elinin tersiyle ağzını şöyle bir sildi, gözlerini ovuşturdu. Kendini leş gibi hissediyordu. Yalpalamamaya, ayıkmış gibi davranmaya çalışarak yürümeye devam etti Bilge. Saat kaçtı acaba? Barda bir ara 02:00’yi gördüğünü hayal meyal hatırlıyordu. Sonra kim bilir ne kadar daha geçmişti üzerinden. Bir titreme geldi bedenine. Kollarını göğsünde kavuşturdu, elleriyle gömleğinin üzerinden kollarına sürterek ısıtmaya çalıştı kendini biraz. Adımlarını hızlandırdı. Bulvardan geçen tek tük araçlar yanından geçerken kornaya basıp tacizkâr davetlerde bulunuyorlardı. Kafasını hiç onlara çevirmeden, dümdüz, hızlı hızlı yürümeye devam etti Bilge. Bu gece başına bir bela daha açılsın istemiyordu. Tek isteği bir an önce sıcak evine varıp kendini yatağa atmaktı.

Güç bela Meclis Parkı’na ulaştı. Mahallesine gelmenin tanıdık huzuru doldu bir an içine. Karanlık parkın içine daldı, köpeklerin havladığını duydu uzaktan. Ağaçların arasından geçerek Güvenlik Caddesi’ne çıkmaya çalıştı. Tam parktan caddeye çıkmak üzereydi ki kedi miyavlamasına benzer bir ses duydu sanki derinden. Kulak kesilip bekledi. Ses falan yoktu. Yanılmıştı. Yürümeye devam etmesiyle birlikte uzaktan, parkın kuytularından cılız bir kadın çığlığı geldi kulağına: “İmdat!” Nefesini tutup yine bekledi. “İmdat! Yardım edin!” Köpek havlamaları eşlik etti kadının çığlığına. Tuttuğu nefesini “Hofff!!” diye verirken öne eğilip ellerini dizlerine yasladı. “Bir bu eksikti!”

Ne yapacaktı şimdi? Telefonu yoktu, polisi arayamıyordu. Yardıma koşsa; gecenin kör vaktinde, tek başına, üzerinde montu bile olmayan, dımdızlak bir kadındı.  Üstelik hâlâ sarhoştu ve ayakta zor duruyordu. Ama yardıma ihtiyacı olan birini bırakıp gitmeye de gönlü hayatta razı olmazdı. Meclis’in Güvenlik Caddesi üzerindeki personel girişi geldi aklına. Güvenlik kulübesi içinde 7/24 bir polis memuru muhakkak olurdu. Oraya kadar koşarak gitse, yardım çağırsa geç kalmış olur muydu? Yoksa şuradan bir odun falan bulup bodoslama dalsa mıydı olay mahalline?

 

[Bilge yardım mı çağırsın, kendisi yardıma mı koşsun?]

Karar Ver!

Karar Ver: Kavgaya Girsin (4)

0

Üç tane zibidi çocuktan korkup da para verme fikri ağırına gidiyordu. Bu neydi artık böyle canım? Şehrin göbeğinde, üstelik yıllardır yaşadığı mahallesinde rahatça yürüyemeyecek miydi? Bu sümüklü veletlere pabuç bırakacak değildi. “Krav maga biliyorum” dedi Bilge, çocuklara gözlerini dikerek. Çocuklar bön bön suratına baktılar. Biri “Grav ney?” dedi, üçü birden gevrek gevrek gülüştüler. Bilge en uzun olanını iterek aralarından sıyrılıp geçmeye çalıştı. İlk karşılaştığı, en bücürleri arkasından çantasına yapıştı ve aynı anda ağzının ortasına tekmeyi yiyerek birkaç metre geriye yuvarlandı. Bu sırada uzun boylu olan Bilge’nin kollarını tutmaya, arkasında kilitlemeye çalışıyor, üçüncü velet ise daha ayılamamış, bön bön bakmaya devam ediyordu. Kollarını tutmaya çalışan çocuktan iki teknik hamleyle kolaylıkla kurtuldu Bilge. Çocuğu arkasındaki ağaca sinek gibi yapıştırdı, sağ kolunu boğazına sıkıca dayadı, sağ dizini de apış arasına öyle bir geçirdi ki, çocuğun gözlerinden yaş geldi, ama hiç sesi çıkmadı. “Oğlum, siz niye laftan anlamıyorsunuz, yürüyün gidin demedim mi ben size?” dedi Bilge, çocuğu bırakmadan.

O esnada belinin sol boşluğunda hafif bir yanma hissetti. Ne olduğunu anlamadı önce, pek önemsemedi. Derken yanma alanı genişledi, genişledi, keskin bir acıya döndü. Gözlerini beline çevirince gözlerine inanamadı! En son bön bön bakarken bıraktığı üçüncü velet deri montu ile kot pantolonu arasındaki açıklıktan beline bir bıçak saplamış, elindeki poşeti koklayarak öylece duruyordu. Bıçağın saplandığı yerdeki kan lekesi büyürken yere, toprağın üzerine tıp, tıp damlayan kan göleti de giderek genişliyordu. Bilge bir bıçağa, bir çocuğa baktı. “Has*ktir, n’aptın oğlum?” derken dizlerinin bağı çözüldü ve dizleri üstüne çöküverdi. Ağaca yapışık duran çocuk birkaç kez öksürüp şoku atlattıktan sonra harekete geçti, bıçağı sapladığı yerde öylece dikilen çocuğu kaptığı gibi koşmaya başladı. “Kaç lan, kaç!” diye bağırdı yediği tekmeyle hâlâ kıçüstü yerde oturmuş kanayan burnunu tutan diğerine de. Üçü birden palas pandıras kaçarlarken Bilge belinde bıçakla yere devrildi. Kısa sürede bilincini kaybedeceğini anladı. “İmdat! Yardım edin!” diye bağırmaya çalıştı birkaç kez. Aksilik bu ya, her zaman birilerinin dolaştığı parkta kimseler görünmüyordu bu saatte. Bayılmadan önce son enerjisiyle elini çantasına attı, telefonunu el yordamıyla, güçlükle buldu. Derin nefeslerle odaklanmaya, anda kalmaya çalıştı: “Sakin ol Bilge, bayılma sakın. Kimi aramalı? En çabuk kim yetişir? Polise mi dert anlatmak daha kolay, yoksa Furkan Bey’i mi aramalı direkt? Meclis’in dibindeyim, polis hemen gelir herhalde. Furkan Bey de ofistedir hâlâ. Ortalığı ayağa kaldırır, hemen müdahale eder. Çabuk Bilge, çabuk, ara işte birini!” Gözleri kararırken telefonu tuşlamaya başladı.

[Bilge polisi mi arasın, Furkan Bey’i mi?]

Karar Ver!

Karar Ver: Para Versin (3)

0

“Bu seferlik bir istisna yapsam?” diye geçirdi aklından. Canı hiç girişmek istemiyordu bacak kadar veletlere gecenin bu vakti, üstelik bu yorgunlukla. “Bir 10 lira ver, kurtul Bilge, ne uğraşıyorsun,” dedi kendi kendine, “sanki sen para vermesen bali almayacaklar.” “Tamam, sakin olun!” dedi çocuklara sertçe. “Bakayım bozuk var mı üzerimde.” Çantasını açtı, karıştırdı, cüzdanını eline alınca Furkan Bey’in ne olur ne olmaz diye iki sene önce kendisine zorla verdiği küçük biber gazı spreyi ve şok tabancası geldi aklına. Çantasının gizli gözünde saklıyordu onları yıllardır. Öyle uzun zamandır saklıyordu ki varlıklarını unutmuştu neredeyse. “Yok artık!” dedi içinden, el kadar bebelere bunları kullanacak değildi. Hiç denememişti ayrıca, çalıştıkları bile meçhuldü.

O ara Bilge’nin bir anlık dalgınlığından faydalanan veletlerden biri elinden cüzdanı kaptığı gibi kaçmaya başladı. Diğerleri de peşinden. Bilge ne olduğunu anlayıp toparlanana kadar depar attılar. “Hooop! Durun lan eşşoğlueşşekler!” diye bağırarak düştü peşlerine Bilge. “Hay senin kafana sıçayım Bilge, bravo!” diye söylene söylene koşuyordu. Bilge atletikti, gayet de iyi koşardı, ama bu veletler tazı gibiydiler maşallah. Önce Paris Caddesi üzerinden biraz koştular, oradan ara sokaklardan birine daldılar hızla, gözden kayboldular. Şaştı kaldı Bilge. Daha az önce kafaları kıyak, mal mal bakan bebeler nasıl bir anda bu kadar çevik davranmışlardı? Peşlerinden ara sokağa daldı o da. Çocuklardan hiçbir iz yoktu. Az ötedeki çöp tenekesinin dibine fırlatılmış, sarı renkli bir şey dikkatini çekti o karanlıkta, koştu hemen. Oh, evet, cüzdanıydı. İçinde tabii ki para falan yoktu, olmasını da beklemiyordu. Zaten 150-200 liradan fazla nakit taşımazdı. En azından kimliğini, ehliyetini, banka kartlarını kurtarmıştı. Onları tekrar çıkarmakla uğraşmak para kaptırmaktan çok daha sinir bozucuydu. Derin bir nefes aldı. Ucuz atlatmıştı. “Ben sizi yine görürüm, nasıl olsa elime düşersiniz, a*ına koduğumun bebeleri sizi!” diye söylene söylene geri döndü.

Karakola gidip şikâyet etmek lazımdı şu çocukları. Şimdi de buraları mesken tutmuşlardı demek. Bugün Bilge’nin canını sıkmışlardı, yarın başkasına yapacaklardı. Engel olmak gerekirdi. Peki, karakolda derdini anlatabilecek bir muhatap bulabilecek miydi acaba Bilge? Polisin bu tip durumlara yaklaşımı malûmdu. Umursamaz, ilgisiz, hatta kaba… Boşu boşuna zamanını harcadığıyla ve sinirlerini bozduğuyla mı kalırdı acaba? Onun yerine basıp bara mı gitseydi? Kafasını dağıtırdı biraz. “Senin neyine gerek hafta sonu erkenden eve gitmek?” diye homurdandı kendi kendine. Yoksa hiçbirini yapmayıp ilk planladığı gibi eve mi gitseydi? Başı ağrımıştı, yorulmuştu iyice. Bir duş alır, vurur kafayı yatardı. Kararsız kaldı…

 [Bilge karakola mı gitsin, eve mi gitsin, bara mı gitsin?]

Karar Ver!

Karar Ver: Furkan Bey’i Aradı (12)

0

Bilge, Emniyet’te ifadesini vermiş, koridorda Furkan Bey’le birlikte bekliyordu. Yüksel Bey sürekli telefonda birileriyle konuşuyor, bir aşağı, bir yukarı yürüyüp duruyordu. Bilge, Yüksel Bey’in de gelmesine şaşırmıştı. O saatte birlikte miydiler hâlâ? Yoksa Furkan Bey, Yüksel Bey’in güçlü ilişkilerinin faydası olacağını mı düşünüp çağırmıştı? Sormak istemedi.

Yalnız, Furkan Bey’in ödü patlamıştı gerçekten, nasıl da kemiklerini kırarcasına sarılmıştı Bilge’ye, karşısında sağ salim görünce. “Bak!” demişti, “Bir de o biber gazıyla şok tabancasını almak istemiyordun!” Haklıydı adam. İyi ki vermişti onları Bilge’ye.

Yüksel Bey telefonu kapatıp hızlı adımlarla yanlarına geldi. “Bize iki kahve alır mısın?” dedi Furkan Bey’e, yarı emir, yarı rica içeren ses tonuyla. “Tabii” deyip, boynunu büküp gitti Furkan Bey. Canı sıkıldı Bilge’nin, çok utandı. Bu adam neden böyle davranıyordu Furkan Bey’e yahu? Burada bari yapmasaydı.

“Taksici de senden şikâyetçi olmuş. Sarhoş bir halde taksiye bindiğini, Gölbaşı’na gitmek istediğini, sonra takside sızdığını söylüyor. Uyanınca da çıngar çıkartmış, onu darp etmişsin güya.”

“Yok öyle bir şey!” dedi Bilge telaşla. “Ayrancı dedim ben! Sonra biraz uyumuşum, doğru, ama adam düpedüz beni kaçırmaya çalıştı! Dur, dedim durmadı!”

“Ben senin doğru söylediğini biliyorum Bilge, telaş yapmana gerek yok. Alkollü müsün? Onu söyle bana önce.”

“Yani evet, dört tane cin içmiştim taksiye binmeden önce.”

“Ne kadar geçti üzerinden?”

“Bir buçuk saat falan.”

“Tamam. Senden hastane raporu, kan tahlili istiyorlar. Ben süreci biraz geciktireceğim, iki, üç saat kadar oyalayacağım onları. Haberin olsun. Sen bu arada bir şeyler ye, bolca su, soda, kahve falan iç, tamam mı? Alkol seviyeni düşürelim.”

Başını salladı Bilge.

“Halledeceğiz, merak etme. Bizim avukatlar devrede,” diyerek göz kırptı Yüksel Bey, Bilge’nin omzuna pat pat vururken.

O sırada Furkan Bey elinde kahvelerle geldi. Yüksel Bey kahvesini alıp telefon görüşmelerine devam etmek üzere yanlarından ayrıldı.

Bilge’yle Furkan Bey de kafeteryaya indiler, Bilge’ye kahvenin yanına bir tost, bolca da su, soda aldılar. “Hadi gel, hava alalım,” dedi Furkan Bey biraz sonra, açık havaya çıktılar birlikte, sigara içmeye.

Bir müddet hiç konuşmadan durdular.

“Neden katlanıyorsunuz?” diye sordu Bilge birdenbire, kendi de ağzından çıkanlara şaşarak.

Şöyle bir an yüzüne baktı Bilge’nin ve ‘Bilmem?’ dercesine omuzlarını yukarı kaldırıp indirdi Furkan Bey.

Sessizce sigaralarını içmeye devam ettiler.

Uzaktan telefonunu kapatıp hızlı adımlarla ve keyifle yanlarına gelen Yüksel Bey’i gördüler.

“Bizim şirketin kişisel savunma amaçlı gaz spreyi ve şok tabancası sosyal medyada aldı başını gidiyor! Herkes bunu konuşuyor! İstesek böyle reklam yapamazdık. Bravo be Bilge!” dedi Yüksel Bey, sevincini bastıramayan bir sesle.

“Nereden haberleri olmuş ki?” dedi Bilge saf saf.

Göz kırpıp uzaklaştı Yüksel Bey, telefonunu yeniden kurcalamaya başlarken.

Arkasından bakakaldılar.

“Yahu, bu adam neden böyle?” dedi Bilge kendini tutamayıp.

Bir an durdular ve kahkahayı bastılar ikisi birden,  korkunç bir gecenin gerginliğini üzerlerinden atarcasına güldüler, güldüler.

Dava aylarca sürdü. Sosyal medya epeyce çalkalandı.

Sonucunda taksici bir ceza almadı. Bilge de almadı.

Bilge’nin çalıştığı güvenlik şirketi ise muazzam sayıda biber gazı ve şok tabancası sattı.

 

*** bu hikâyenin sonu ***

Karar Ver: Polis Çağırdı (11)

0

Emniyet’te ifadesini vermesi saatler sürdü Bilge’nin. Hastane raporu istediler, genel muayeneden geçti, kan tahlili aldılar. Avukat arkadaşı Ebru’yu da aramış, yardıma çağırmıştı Bilge. Yanlış bir adım atmak istemiyordu.

“Taksi şoförü sizden şikâyetçi,” dedi ifadesini alan Polis Memuru, elindeki kâğıtlardan gözünü kaldırmadan.

“Nasıl yani?!” dedi Bilge hayretler içinde.

“Sarhoş bir şekilde taksiye binip Gölbaşı’na gitmek istediğinizi, sonra takside sızdığınızı, kendinize gelince de olay çıkarıp kendisini darp ettiğinizi söylüyor. Hastaneden rapor almış.”

“Oha, daha neler artık!” dedi Bilge yüksek perdeden.

Dik dik suratına baktı memur. Tekrar eğdi bakışlarını.

“Hastane raporları söylediklerini doğruluyor,” dedi sakince. “Sizin kanınızda yüksek oranda alkol var. Kendisi de boyun bölgesinden uzun süreli elektrik şokuna maruz kalmış.”

“Alkol ve elektrik şoku doğru, ama söyledikleri yalan!” diye haykırdı tekrar Bilge. “Beni düpedüz kaçırmaya çalıştı! Taksiye binince Ayrancı’ya gitmek istediğimi söyledim ben. Sonra biraz içim geçmiş. Uyandığımda Keklikpınarı’ndan Konya Yolu’na çıkıyordu. Defalarca durmasını söyledim, durmadı. Gölbaşı’na doğru sürmeye devam etti! Kendimi savunamasam başıma neler gelecekti Allah bilir!”

“Sizin sözünüze karşılık, onun sözü. Takside kamera yokmuş ne yazık ki. Ortada şahit falan da olmadığına göre…”

“Ne olacak şimdi?”

“Elbette şikâyetçi olabilir, suç duyurusunda bulunabilirsiniz. Bu sizin yasal hakkınız. Aynı şekilde, beyefendinin de sizden şikâyetçi olma hakkı var. Yargılama sürecinin nasıl sonuçlanacağını biz bilemeyiz. Orası hâkimlerin ve savcıların bileceği şey.”

“Tutuklanmayacak mı yani?”

“Şu anda tutuklanmasını gerektiren bir durum yok. Ortada sizin şikâyetinizi destekleyen herhangi bir kanıt yok. Sizin alkollü olmanız ve onun darp edilmesi dışında.”

“Eeh, sıçayım ben böyle işin içine be!” diyerek paldır küldür odadan çıktı Bilge. Polis sinirle ayağa kalkıyordu ki, Avukat arkadaşı Ebru, “Kusura bakmayın lütfen, kötü bir gece geçiriyor…” diyerek Bilge adına özür diledi, çıktı peşinden.

“Nasıl olabiliyor böyle bir şey Ebru? Bu kadarcık mı gerçekten? Ceza almayacak mı o dallama? Elini kolunu sallayarak çıkıp gidecek mi?” diye öfkeyle çemkirmeye devam etti Bilge.

Ebru kolundan çeke çeke ortamdan uzaklaştırdı Bilge’yi. Kafeteryaya geçtiler. Birer kahve alıp sigara içmek üzere açık havaya çıktılar.

“Ne yazık ki öyle Bilge’ciğim. Buna kendini hazırlasan iyi olur. Hukuk böyle bir şey. Aksi ispatlanana kadar herkes masumdur.”

“Hiçbir şey yapamıyor muyuz yani?”

“Sosyal medyada kamuoyu oluşturmaya çalışabiliriz. Kamuoyu desteği ve baskısı bazı durumlarda çok olumlu sonuçlar doğurabiliyor. Ama Memur Bey’in söylediği doğru. Senin sözüne karşılık onun sözü. Ortada kanıt olmayan durumlarda kamuoyu baskısı da bir işe yaramaz. Dua et de sana ceza çıkmasın.”

Hayretle bakakaldı Bilge.

“O derece diyorsun!”

‘Maalesef’ anlamında başıyla onayladı Ebru.

Sigaralarını bitirene kadar bir daha konuşmadılar. Sonra da çekip gittiler Emniyet’ten.

Bilge adamın ceza almasından umudu kesince davayla hiç ilgilenmedi. Kamuoyu oluşturmakla falan da uğraşmadı. Yok saymayı tercih etti. Ama telefonuyla çektiği taksinin plakasının resmini sık sık açıp baktı.

İki ay sonra çok sarhoş olduğu bir gece bardan çıkınca, aynı yerde park halinde bekleyen taksinin plakasını tanıdı ve arka camını kaldırım taşıyla paramparça etti. Geceyi nezarette geçirdi. Sağlam da bir para cezası yedi. 

*** bu hikâyenin sonu ***

Karar Ver: Yardıma Koşsun (10)

0

Geç kalmayı göze alamayacağına karar verdi Bilge, ne olacaksa olsundu. Sağa sola bakındı, şöyle uzun, kalınca bir ağaç dalı buldu şansına. Derin birkaç nefesle kafasını ve bedenini toparlamaya çalıştı ve köpek havlamalarının geldiği yöne, parkın karanlık kuytularına doğru koşmaya başladı.

Daha 10 metre koştu, koşmadı, biri kolunu yakaladı arkadan. Korkuyla kısa bir çığlık atarak döndüğünde gözlerine inanamadı:

“Burak?! Sen ne yapıyorsun burada?”

Burak kararlı bir şekilde Bilge’nin elinden odunu alıp köpek havlamalarına doğru koşar adım ilerlemeye devam etti.

“Seni izliyorum başımın belası… Geride durur musun? Lütfen!”

Bilge arkasından bakakaldı Burak’ın. Yaşadığı korku ve panik, yerini büyük bir rahatlama ve güven duygusuna bıraktı birden. Bu duyguya daha çok şaşırdı Bilge,  en son ne zaman böyle hissettiğini hatırlamıyordu bile. Çabucak toparlanıp Burak’ın peşinden seğirtti. Olay mahalline vardığında arkalarına bakmadan kaçan üç tane çocuk, yerde oturmuş hıçkıra hıçkıra ağlayan gencecik bir kız, elindeki odunu bir kenara atmış, kıza yardım eden Burak’ı gördü. Yanlarına varıp diz çöktü Bilge. Burak sırt çantasından su çıkarıp kıza içirmeye çalıştı, biraz sakinleştirdi kızı. Sonra, “Hadi,” dedi Bilge’ye. “Yardım et, karakola götürelim bir an önce.” Kızın iki yanından koluna girdiler, caddeye çıkıp ilk bulabildikleri taksiye atladılar, bölgedeki polis karakoluna çektiler. Burak kızla birlikte taksiden inerken, “Bilge sen takside bekle, ben Deniz’i teslim edip, ifademi verip geliyorum,” dedi. Sessizce itaat etti Bilge. Sıcak takside ilikleri ısındı. Burak’ın dönmesini beklerken göz kapakları yavaşça kapandı.

Burak’ın taksiye binmesiyle uyandı Bilge. Ne kadar zaman geçti, bilmiyordu, ama hava aydınlanmaya yüz tutmuştu. “Hadi, gidip birer çorba içelim mi? Kendimize geliriz,” dedi Burak. Hoşdere’deki meşhur çorbacıya doğru taksiyle devam ettiler. Sıcak, sarımsaklı kelle paça ilaç gibi gelmişti gerçekten Bilge’ye. Bu gecenin en güzel olayıydı galiba. Neredeyse hiç konuşmadan içtiler çorbalarını. Sıcak çaylarıyla sigaralarını içerlerken Bilge nihayet sormaya cesaret etti, duyacaklarını az çok tahmin ederek. “Neden takip ettin beni?”

İnanamaz gözlerle şöyle bir baktı Burak: “Bardan paldır küldür çıktığında öyle sarhoş, öyle berbat bir haldeydin ki, belli bir mesafeden sana göz kulak olmaya karar verdim. Eve sağ salim girdiğini görünce, gidecektim. Parka girince senin gibi ben de çığlıkları duydum. Sonrasını biliyorsun zaten…”

Küçük bir çocuk gibi bakışlarını önüne eğdi Bilge. Utanmıştı.

“Özür dilerim ya,” dedi, “Çok uğraştırdım seni gece gece… Diğer taraftan, iyi ki gelmişsin peşimden. Baksana, belki de birinin hayatını kurtardın.”

Gülümsedi Burak. “Ben olmasam, sen kurtaracaktın belli ki…” dedi tatlılıkla. Ne güzel gülümsüyordu bu adam yahu?

Hesabı ödeyip çıktıklarında hava iyice aydınlanmıştı. Bilge kapıcıdan yedek anahtarını alabileceğini söyleyince, taksiyle Bilge’nin evine geldiler. Burak vedalaşmak için indi taksiden. “Gelmeyecek misin?” dedi Bilge mahcup mahcup. “Gelmeyeyim Bilge, ben de çok yorgun ve uykusuzum. Evime gitmek istiyorum. Sen iyisin, değil mi? Bana ihtiyacın var mı?” ‘Yok,’ anlamında kafasını sağa sola salladı Bilge.

Burak gülümseyerek Bilge’nin yüzünü ellerinin arasına aldı. Gözlerini ta içine baktı.

“Bilge… Canım…… Az iç!” dedi ve iki yanağından öptü.

Başını yukarı aşağı sallayarak çocuk gibi onayladı Bilge.

Burak taksiye bindi ve hareket etmeden önce Bilge’nin apartmana sağ salim girdiğini görene kadar bekledi.

 

*** bu hikâyenin sonu ***

Karar Ver: Yardım Çağırsın (9)

0

Cengâverliğin lüzumu yoktu bu saatte. Meclis’in personel kapısına doğru koşmaya başladı. Alkol bünyesinin her zerresinden fışkırıyor, koştukça beyni zonkluyordu. İçi dışına çıkacak gibiydi. Soluk soluğa kulübeye yaklaşırken, içerideki polis memurunun gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Bu soğukta üzerinde montu bile olmayan, saçı başı dağılmış bir kız ellerini, kollarını havaya kaldırmış iki yana sallayarak kendisini dışarı çağırıyor, “Yardım edin, yardım edin!” diye bağırıyordu bir taraftan. Pek alışıldık bir görüntü değildi. Polis güvenmez gözlerle sağa sola bakındı, ayağa kalktı, tuzak ihtimaline karşı elini beline, silahına götürdü. Silahını çekerek kulübesinden dışarı temkinli bir adım attı. Caddede başka kimse olup olmadığını bakışlarıyla kontrol etti, silahını doğrultarak “Geri çekil!” diye bağırdı Bilge’ye. Anlayacak durumda değildi Bilge, nefes nefese, “Parkta yardım isteyen biri var, çığlıkları geliyor, yardım edin ne olur!” diye derdini anlatmaya çalıştı. “Geri çekil! Çabuk!” diye tekrarladı memur. Biraz geriledi Bilge. Ellerini havada tuttu. “Benim telefonum yok, polisi arayamadım. Yardım edin!”

Polis memuru tekrar sağa sola bakındı. Ters bir durum görünmüyordu. Elini cebine atıp telsizini çıkardı. “Sen hemen kapıdan uzaklaş! Ben yardım gönderiyorum!” diye sert bir sesle çıkıştı Bilge’ye. Bilge elleri havada, birkaç adım geri geri yürüdü, sonra arkasını dönüp tekrar parka doğru koşmaya başladı.

Parka geri geldiğinde hücrelerinde bir gram su kalmamış, saçlarının dipleri bile zonkluyordu. Koşmayı bıraktı, köpek havlamalarının geldiği yöne doğru hızlı, ama nispeten temkinli adımlarla yaklaştı. Soluk soluğa yaklaştıkça karanlık kuytudaki görüntü netleşmeye başladı. Köpekler Bilge’yi fark ettiler, yıllardır tanıdıkları, kendilerine yemek veren birini görünce biraz sakinleşip kuyruk sallamaya başladılar. Yere, ağacın dibine gencecik bir kız oturmuş hıçkıra hıçkıra ağlıyor, yanı başına diz çökmüş yapılı, genç bir adam ise ona su içirmeye, sakinleştirmeye çalışıyordu. Birinin yaklaştığını fark edince ikisinin de bakışları bir anda Bilge’ye döndü. Bilge gözlerine inanamadı:

“Burak?”

“Evet, Bilge.”

“Sen ne yapıyorsun burada?”

“Gördüğün gibi. Yardımcı olmaya çalışıyorum. Polisi aradım, gelmek üzeredirler.”

“Buraya nasıl geldin sen? … Beni mi takip ediyordun yoksa?”

Bir an sessiz kaldı Burak. Sonra düz bir sesle devam etti:

“Aslına bakarsan, evet. Bardan paldır küldür çıktığında öyle sarhoş, öyle berbat bir haldeydin ki, belli bir mesafeden sana göz kulak olmaya karar verdim. Eve sağ salim girdiğini görünce, gidecektim. Parka girince senin gibi ben de çığlıkları duydum. Sonra sen bir yere doğru koşmaya başladın, ben de bir seçim yapmak zorunda kaldım. Buraya koştum. İyi ki de öyle yapmışım. Son anda yetiştim. Saldırganlar kaçtılar.”

Ne diyeceğini bilemedi Bilge. Yanlarına gidip dizlerinin üzerine çöktü. Bayılacak gibiydi.

“Bilge, bana bak,” dedi Burak sakin ve kendinden emin bir sesle. “Sen şimdi şu parayı al, bir taksiye atla ve doğruca eve git. Hâlâ sarhoşsun. Bu işe hiç karışma bence. Polisler gelmek üzeredir. Ben onları bekleyip kızı teslim edeyim, ifademi vereyim, sonra gelip seni kontrol edeyim, olur mu? Lütfen dediğimi yap.” Uysalca başını salladı Bilge.

Evin önüne geldi, parasını verip taksiyi gönderdi. Dış kapıya yaklaştı ve “Has*ktir!” dedi, “Anahtar! Barda, çantada kaldı.” Umutsuzlukla çöktü kapının önündeki basamağa. Kapıcıda acil durumlar için yedek anahtarı vardı, ama bu saatte adamcağızı uyandıramazdı. Havanın aydınlanmasına ne kadar kalmıştı acaba? Şurada kıvrılıp bekleyecekti, yapacak bir şey yoktu artık. Kollarını önünde kavuşturdu, başını yan duvara yasladı ve gözlerini kapattı.

Alacakaranlıkta biri omzunu sarsarak uyandırmaya çalışırken kendine geldi Bilge. Korkuyla bir an irkildi, Burak olduğunu görünce rahatladı. Çok üşümüştü. Başı çatlayacak gibi ağrıyor, boğazı acıyordu. “Ah be Bilge,” dedi Burak üzüntüyle. Oturduğu yerden kaldırdı Bilge’yi, “Hadi yürü,” dedi, “bana gidiyoruz.” Hiç itiraz etmedi Bilge, çocuk gibi itaat etti, kolunun altına girdi Burak’ın. 10 dakikalık bir taksi yolculuğuyla Sokullu’ya vardılar. Sıcak eve girince önce banyoya sokup elini yüzünü yıkadı Burak, Bilge’nin. Sonra temiz üst baş giydirdi. Sıcak bir çorba, bolca suyla birlikte bir aspirin, bir de vitamin içirdi. Yatağa yatırdı, üstünü sıkıca örttü. Saçlarını okşayarak biraz yanında oturdu. Sonra uyumak için salona gitmek üzere ayağa kalktı. Tam kapıdan çıkacakken, “Burak…” dedi Bilge, gözleri kapalı. “Efendim canım?” dedi Burak şefkatle. “İçkiyi bırakmam lazım…” dedi fısıltıyla, derin bir uykuya yuvarlanmadan hemen önce Bilge. Gülümsedi Burak ve kapıyı çekip çıktı.

 

*** bu hikâyenin sonu ***

Karar Ver: Furkan Bey’i Arasın (8)

0

Derin bir kuyunun dibinden elleriyle tutuna tutuna yukarı doğru tırmandığını görüyordu Bilge. Tam tepede ışık vardı, gökyüzü oradaydı işte. Tırmandı, tırmandı, kuyunun başına kadar geldi. Kolunu dışarıdaki toprağa yasladı, bedenini yukarı çekti. Işığa alışmak için gözlerini hafif hafif kırpıştırarak açtığında kendini bir ferah ve aydınlık bir hastane odasında yatarken buldu. Koluna serum ve kan torbası bağlıydı. Pek bir ağrı sızı hissetmiyordu aslında, sadece çok ama çok yorgundu. Neler olmuştu böyle? Hafızasında bekleyen olaylar zinciri, birazcık kıpırdamaya teşebbüs ettiğinde beline saplanan keskin acıyla birlikte hızlıca geri yüklendi. Muhtemelen iç organlarından başlayıp dışarı doğru güzelce bir dikmişlerdi Bilge’yi.

Yatağın yanından sarkan kabloların birinde Hemşire Çağırma Butonu gördü, bastı hemen. Birkaç saniye içinde erkek bir hemşire girdi içeri, “Nasılsınız? Geçmiş olsun. Çok şanslısınız,” dedi Bilge’ye gülümseyerek. Şanslı mı? Pöh!  Dönebilse, götüyle gülerdi Bilge adama. Sakin sakin evine giderken başına gelmedik kalmamış, üstüne üstlük bıçaklanmıştı. Bunun neresi şanstı acaba? “Konuşabilecek durumda mısınız? Polisler uyanmanızı bekliyordu, ifadenizi almak için.” “Olur, konuşalım,” dedi Bilge kısık sesle, boğazında birikmiş gıcığı temizleyerek.

Hemşire dışarıya çıkıp onay verince odaya müdürü Furkan Bey, patronu Yüksel Bey, iş dolayısıyla sık sık görüştükleri bir Emniyet Amiri, iki de Polis Memuru girdi. Furkan Bey hemen yanına koştu Bilge’nin, “Bilge’ciğim, kızım iyi misin? Çok korkuttun bizi,” diyerek elini tuttu. Yüksel Bey yatağın diğer yanına geçmiş, daha dik ve mesafeli durmakla birlikte sesinde nadir görülür bir şefkatle, “Geçmiş olsun Bilge, neler oldu böyle? İyi ki bizi aradın da hemen müdahale edebildik,” diye onaylıyordu. “Ailene haber verdik, iyileşeceğini, korkmamalarını söyledik. Yola çıktılar, geliyorlar. Sabaha burada olurlar,” dedi Furkan Bey, her zamanki babacan tavrıyla. “Sana verdiğim gaz spreyini, şok tabancasını neden kullanmadın kızım? Böyle durumlar için yanından ayırma demiyor muyum ben sana?” diye sitem etti. “Gerek olduğunu düşünmedim, hallederim sandım,” dedi Bilge sıkıntıyla. Aklına bile gelmemişti gerçekten çantasındaki savunma gereçleri. “Sen şimdi yetkililere her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlat. Şirket avukatlarımız bizzat ilgilenecekler davayla. Herkes elinden geleni yapacak, hiç merak etme,” diye destekledi Yüksel Bey.

Bu kadar ilgi ve şefkat içinde kalmak bir anda gözlerini yaşarttı Bilge’nin. Yardım istemeyi, destek almayı, sırtını yaslamayı bilmeyen, kabul edemeyen bir bünyeye sahipti eskiden beri. Kendiliğinden böyle olmamıştı elbet, zamanla bu hâle gelmişti. Ne yapacaksa kendi yapacaktı, takıntılıydı bu konuda. Ama işte, insanın gücünün yetmediği yerler, durumlar oluyordu hayatta. “Evet, gerçekten şanslıyım, hemşire doğru demiş,” diye geçirdi içinden, gözlerini çaktırmadan silerken.

Polise rahat rahat ifadesini versin diye Furkan Bey ile Yüksel Bey odadan dışarı çıktılar. Bilge yaşadıklarını hatırlayabildiği tüm detaylarla anlattı polise. Ara ara gözü odanın cam kapısına takılıyordu. Koridordaki Furkan Bey ile Yüksel Bey’i görebiliyordu o açıdan, onlar farkında olmasa da. Ayakta konuşuyorlardı. Furkan Bey çok etkilenmişti galiba. Elleriyle yüzünü kapatıp ağlamaya başladı koca adam ciddi ciddi. Bilge, “Ah yazık ya,” diye içinden geçirirken, Yüksel Bey’in onun yüzünü elleri arasına almasını, saçlarını ve yüzünü şefkatle okşamasını, sonra da ona sevgiyle sarılıp öpmesini görmesin mi? Ağzı açık kaldı bir an. Ne anlattığını unuttu. “Ne aptalım, tabii ki aşk yüzünden, başka ne olacaktı!” dedi içinden taşan kikirdemesini bastırarak. Polisler, Bilge’nin durduk yere pişmiş kelle gibi sırıtmasına anlam veremeden yüzüne bakarlarken, “Pardon ya, çok pardon!” dedi ve ağzını kapatmaya çalışarak kaldığı yerden anlatmaya devam etti.

 

*** bu hikâyenin sonu ***

Karar Ver: Eve Gitsin (14)

0

Hiçbir şey yapmaya hali ve keyfi kalmamıştı. Canı içki bile istemiyordu. Bir an önce kendini sıcak evine, duşun altına atmaya karar verdi. Yürüdüğü yol üzerinde ilk gördüğü bankamatikten biraz para çekip, bu saatte halen açık olan kebapçıda sıcak bir çorba içti, bir lahmacun yedi eve geçmeden önce. Üzerine de sıcak bir çayla sigara.

Kilidi çevirip eve girdiğinde evinin tanıdık kokusu çarptı yüzüne, kendini biraz daha iyi hissetti. Çelik kapıyı kapatıp sıkıca tüm kilitleri kilitledi. Ayaklarına dolanan kedisini aldı kucağına, öptü, kokladı. Montunu, çantasını salondaki koltuğun üzerine fırlattı, banyoya doğru üzerindekileri çıkara çıkara gidip attı kendini duşa.

Sıcak su saçlarından süzülüp tüm vücudunu şefkatle sararken, “Oh!” dedi, “İyi ki eve geldim!” Uzun uzun yıkandı, yıkandıkça rahatladı, ısındı bedeni. Bornozuna sarınıp çıktı banyodan. Saç kurutma makinesini salondaki prize takıp, televizyonu da açtı. Saçını kuruturken ayaküstü baktı biraz ekrana. Her zamanki saçmalıklardan ibaret gündemi bir süre boş gözlerle izledi. Saçını kurutmayı bitirip kapattı televizyonu. Erkenden yatıp dinlenecekti bugün, anlaşılmıştı. Telefonu geldi aklına. Çantasını karıştırıp buldu telefonu. Bir cevapsız çağrı vardı. Numara tanıdık değildi. “S*ktir et, kimse kim!” dedi kendi kendine. Telefonu sessize alıp odasına geçti. Temiz bir eşofman alt üst giyip, attı kendini yatağına. Kedisi de geldi, kıvrıldı ayakucuna. Kısa süre içinde solukları düzene girdi, derin bir uykuya yuvarlandılar birlikte.

Ertesi sabah pırıl pırıl bir güne uyandı. Öğlen olmuştu neredeyse. Bu kadar derin ve uzun uyuduğuna şaşırdı. Kendini çok iyi dinlenmiş hissediyordu. Rahat rahat gerindi, biraz yuvarlandı yatakta. Sonra kalktı, perdeleri açtı. Güneş ışıkları doldurdu odayı. Önce mutfağa geçip filtre kahve makinesini çalıştırdı, kahvesi hazırlanırken de elini yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı banyoda.

Kahvesi hazır olunca büyük kupaya doldurdu, geçti salona, yayıldı geniş koltuğa. Televizyonu da açtı kısık sesle. Sigarasını keyifle yaktı. Kahvesini yudumlayarak kanallar arasında gezinirken, tanıdık görüntüler takıldı gözüne. Haberlerde Meclis Parkı’nı gösteriyordu. Dondu kaldı. Hemen televizyonun sesini açtı.

Dün gece sabaha karşı Meclis Parkı’nda henüz 18 yaşındaki gencecik bir kız, Deniz Özdilek, bıçaklanarak öldürülmüştü. Hemen cep telefonuna sarıldı. Sosyal medya bu haberle çalkalanıyordu. Gündemin ilk sırasına yerleşmişti. Son zamanlarda aynı bölgeden benzer saldırı ve gasp şikâyetleri gelmesine rağmen gerekli önlemler neden alınmamıştı? Meclis’in dibinde böyle bir olay oluyordu da, nasıl kimsenin ruhu duymuyordu? İnsanlar öfkeliydi.  Tepkiler çığ gibi büyüyordu. Elleri titremeye başladı Bilge’nin, gözyaşları göz pınarlarına hücum etti, yuvarlanmaya başladı tane tane. “Kahretsin!” dedi, “Ah! Kahretsin!” Telefonu bir kenara attı, hıçkıra hıçkıra, sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. “Polise gitmeliydim! Şikâyetçi olmalıydım… Belki gece için önlem alacaklardı, belki devriye gezeceklerdi, güvenlik yerleştireceklerdi parka? Belki kızcağız ölmeyecekti? Kafana sıçayım senin Bilge!” Uzun uzun ağladı. Gözleri kurbağa gibi şişene, burnu domates gibi kızarana, gözyaşları kuruyana dek ağladı. “Başkaları şikâyette bulunmuş, ama bir işe yaramamış,” diye teselli etmeye çalıştı kendini, ama olmadı, kendini affedemiyordu.

Akşam 18:00’de eylem vardı parkta Deniz için, ama Bilge’nin gitmeye ne yüzü ne mecali vardı. O hafta sonunu evden hiç çıkmadan, telefonlara hiç cevap vermeden, içerek geçirdi. Bu cinayetle ilgili tek bir yorum yapmadı, uğradığı saldırıdan kimseye bahsetmedi. Utancını içine gömdü.

Deniz’in katilleri ise hiç yakalanamadı.

*** bu hikâyenin sonu ***

Karar Ver: Karakola Gitsin (13)

0

Yok, içi rahat etmeyecekti. En azından resmi bir kanal üzerinden şikâyette bulunmaya karar verdi. Yarın bir gün başka birine daha fena bir şey olursa, vicdan azabından kendini yer bitirirdi, biliyordu huyunu.

Cadde üzerinde ilk gördüğü taksiye atladı, yol üstünde gördüğü bir bankamatikten biraz para çekti. Kısa sürede bölgedeki polis karakoluna vardı. Fazla beklemesine gerek kalmadı. Gençten bir polis memuru ifadesini aldı kısa bir süre içinde. Şaşırtıcı derecede nazik ve ilgiliydi. Tüm detayları sordu, uzun uzun konuştu Bilge’yle. Ön yargılı düşüncelerinden biraz utandı Bilge. İçi rahatladı, iyi ki buraya gelmişti.

“İlk şikâyet sizinki değil,” dedi memur, “son hafta içinde üç benzer şikâyet geldi aynı bölgeden. Araştırıyoruz. Bölgedeki kamera kayıtları inceleniyor. Pazartesi itibariyle gece devriyemiz de başlayacak park bölgesinde. Siz ifadenizi imzalayın. Birilerini teşhis etmeniz gerekirse, size ulaşacağız,” diye ekledi.

Kuş gibi hafiflemiş şekilde karakoldan çıktı Bilge. Evinin bulunduğu sokağa doğru yürürken, her zaman uğradığı tanıdık bakkaldan birkaç bira, sigara ve pratik, atıştırmalık bir şeyler aldı. Nihayet, geç de olsa eve ulaşmanın mutluluğu içinde anahtarını kapı kilidinde döndürüp girdi içeri. Evinin tanıdık kokusu çarptı yüzüne. Kedisi ayaklarına dolandı sevinçle guruldayarak. Kontrol etti, yemeği de suyu da doluydu beyefendinin. Özellikle hafta sonları sabah çıkarken mutlaka bolca doldururdu Bilge kedinin tabaklarını, eve geç gelme, hatta gelmeme ihtimaline karşı. Aldıklarını hızlıca buzdolabına yerleştirdi, birasının birini açtı hemen, dikti kafasına. Kâselere atıştırmalık bir şeyler hazırlayıp salona geçti, ışıkları açtı, geniş TV koltuğuna yayıldı, televizyonun kumandasına basıp ayaklarını uzattı. “Oh be!” dedi nefesini seslice verirken. “Ne gündü ama!” Tüm eklemleri sızlıyordu yorgunluktan. Olsundu. Dinlenir, geçerdi.

Boş gözlerle televizyona bakıp kanallar arasında gezmeye devam ederken, telefonu çaldı. Numara tanıdık değildi. “Efendim?” diye açtı, donuk bir sesle. “Alo Bilge?” dedi bir erkek sesi, arka fonda feci gürültülü bir müzik eşliğinde.

“Evet, benim?”

“Ben Burak!”

“Hangi Burak?”

“Burak Sönmez yahu! Spor hocası olan…”

Aaaa, o Burak! Geçen hafta sonundan beri aklına bile gelmemişti Bilge’nin. Telefonunu ne ara vermişti acaba? Onu bile hatırlamıyordu.

“Ah selam Burak, kusura bakma, bende kayıtlı değilmişsin, nasılsın?”

“İyidir, sen nasılsın? Bardayım. Gelirsin belki diye bekledim, ama görünmeyince bir bakayım dedim.”

“İyi sayılırım. Evdeyim, gelemedim bugün. Yorgunum biraz.”

“Anladım. Kusura bakma, rahatsız ettim bu saatte seni. İyi dinlenmeler o zaman sana, sonra görüşürüz…”

“Aslında, baksana… Hmm… Bana gelmek ister misin?”

Bir anda çıkıvermişti ağzından. Tekrar görüşmeyi hiç düşünmemişti aslında bu Burak denen çocukla. Şimdi sesini duyunca, nedense, göresi gelmişti.

Burak da böyle bir teklif beklemiyordu belli ki. Bir anlık şaşkınlık yaşasa da, ikiletecek değildi. Sesindeki sevinç pırıltısını fark etmemek için kör olmak lazımdı.

“Olur tabii… Ne getireyim gelirken? Bir şey lazım mı?”

“Şarap iyi olur aslında. Evi hatırlıyorsun, değil mi? Konum atayım mı?”

“Yoo, gerek yok. Hatırlıyorum tabii ki.”

Burak gelmeden ortalığı şöyle bir topladı Bilge. Müzik kanalı açtı, ışıkları biraz kıstı. Üzerine rahat, ev haline uygun bir şeyler giydi, dişlerini fırçaladı, yüzünü yıkadı. Meyve ve peynir hazırladı bambu tabaklara. Tam zamanında geldi Burak. Gece kötü başlamıştı, ama giderek güzelleşiyordu neyse ki…

Ertesi gün öğleni buldu kalkıp güne başlamaları. Pırıl pırıl, yumuşak bir bahar havası vardı dışarıda. Kahvaltı için dışarı çıkmaya karar verdiler. Sokak arasında çok sevdiği bir kafe vardı Bilge’nin, oraya gittiler. Siparişlerini verip çay içerek gazete-dergi keyfi yapmaya koyuldular.

“Dün gece sabaha karşı Meclis Parkı’nda bir kız öldürülmüş!” dedi cep telefonundan gündelik haberlere bakan Burak. Şok oldu Bilge, hemen cep telefonunu çıkardı o da. Doğruydu haber, Deniz adında, henüz 18’ine yeni girmiş bir kız bıçaklanarak öldürülmüştü. Katil ya da katiller henüz yakalanamamıştı. Sosyal medya yıkılıyordu. Gündemin ilk sırasına yerleşmişti kızcağızın ölüm haberi. Aynı bölgeden daha önce de saldırı ve gasp şikâyetleri gelmesine rağmen neden herhangi bir önlem alınmamıştı? Meclis’in burnunun dibinde nasıl ellerini kollarını sallayarak cinayet işliyorlardı da kimsenin ruhu duymuyordu? Tüm ülkeden tepkiler sel gibi yağıyordu.

Bilge allak bullak oldu birden, midesi bulanmaya başladı. “Dün akşam eve gelirken bana da saldırdılar, biliyor musun?” dedi Burak’a sessizce. “Ne?! Neden bir şey söylemedin?” dedi Burak şaşkınlıkla. “Karakola şikâyet ettim. Sadece para çaldırmıştım, çok önemsemedim. Ufacık bebelerdi. Bıçak mıçak aklıma bile gelmedi,” dedi Bilge üzüntüyle. Saat 18:00’de parkta kadınlar toplanıp eylem yapacaktı. Katılmaya karar verdiler. Kahvaltılarını keyifsizce ve zoraki yapıp kalktılar.

Eylemde mahalleden tanıdığı epey bir insanı gördü Bilge. İnsanlar acılı ve öfkeliydi. Polis sert müdahale etti. Bol bol gaz ve cop yediler.

Bilge o hafta çalıştığı şirketten istifa etti.

Deniz’i bıçaklayanlar ise hiç yakalanamadı.

*** bu hikâyenin sonu ***

Karar Ver: Bara Gitsin (2)

0

“Boşver ya, bara gideyim,” dedi içinden.  Biraz dağıtmak, stres atmak iyi gelecekti. Tanıdık birileriyle laflamak da öyle. Dudaklarının arasına bir sigara yerleştirip yaktı ve ellerini cebine sokup hafta sonu kalabalığının içine karışarak Sakarya’ya doğru yöneldi. Karşısına çıkan ilk bankamatikten biraz para çekti. Bir süre daha yürüdükten sonra barın kapısında güvenlikle selamlaşıyordu.

“N’aber Ahmet?”

“İyidir Bilge, kalabalık işte, uğraşıyoruz, ne olsun.”

Kapıda bekleşen, ‘damsız’ içeri girmeye çalışan birkaç adamın arasından bir omuz hamlesiyle sıyrılıp içeri girdi. Klasik Cuma’ydı işte. Bahçedeki masalar da, içerisi de tıklım tıklımdı. İçeride eski kırkbeşlikler çalıyor, sahnenin önünde millet kıvırta kıvırta dans ediyordu. Yıllardır değişmeyen manzara.

Her zamanki gibi barın en dip köşesine yanaştı, sırtını duvara verdi. Tek başına geldiğinde en çok burada oturmayı severdi. Hem bardakilerle muhabbet edebileceği, hem sahneyi hem de geleni gideni rahatlıkla görebileceği bir konumdu. Şu anda boşta sandalye yoktu, ama birazdan nasıl olsa biri dayanamayıp dans etmeye gider, sandalyesi ona kalırdı.

Barın içi de dışı gibi vızır vızır yoğundu. Bardakların biri dolup biri boşalıyor, siparişler üçer beşer geliyordu. “N’aber Ercan? Bir cin versene bana?” dedi hemen. Fazla oyalanmak da, oyalamak da istemedi. “Hemen geliyor şekerim,” dedi Ercan, iki arada bir derede Bilge’nin cinini siparişlerin arasına kaynattı, önüne tak diye koydu. Bilge ilk yudumunu yağ gibi yuvarladı boğazından aşağı. Tam istediği kıvamdaydı; cin, tonik, nane yaprağı, buz ve limonun muhteşem birlikteliği. Sağa sola bakınarak, dans edenleri izleyerek, girip çıkan tanıdıklarla selamlaşarak, aralarda çerez atıştırarak ilk bardağını hızlıca bitiriverdi. Bu arada bir de sandalye kapmış, sırtını sağlama almıştı. Çantasını ve montunu da Ercan’a vermişti, barın içine koyması için. Kafası bir nebze rahatlamış, keyfi yerine gelmeye başlamıştı.

Bir boşluğunda Bilge’ye biraz yanaşıp sessizce “Hafta içi Burak uğradı, seni sordu,” dedi Ercan. Şöyle hafiften bir göz kırpmayı da ihmal etmedi. Gözlerini devirerek omzunu silkti Bilge. Geçen hafta sonundan beri aklına bile gelmemişti Burak denen çocuk. İz bırakacak türden biri değildi Bilge için. Geniş omuzlu, yapılı, yakışıklıydı ama konuşacak bir şeyi yoktu. “Aman boşver onu, bir cin daha ver sen bana,” dedi kayıtsızca. “Şekerim yavaş, gece uzun,” dediyse de cini hazırlamaya koyuldu Ercan. Bilge’nin damarına basmak istemezdi.

Arada bir, iki arkadaşı uğradı Bilge’nin yanına, bazen de o dışarı çıktı sigara içmek için. Muhabbet kurmaya çalışan birkaç adam, hatta kadın da oldu ama bu hafta sonu hiç flört havasında değildi Bilge. Sadece içkisini içip, evine gidip zıbarmak niyetindeydi. Üçüncü cinin sonuna geldiğinde epey gevşemiş, keyiflenmiş, hatta gözlerini dans pistine dikmişti. O sırada hemen dibinde tanıdık bir ses duydu: “N’aber Bilge, nasılsın?” Burak’tı bu.

“İyidir, senden?”

“Ben de iyiyim.”

“…”

“Hiç haber alamadım senden tüm hafta?”

“Alman mı gerekiyordu?”

“Bilmem?”

“…”

“Geçen hafta sonu bayağı yakın davranıyordun da?”

“Eeee Burak? Ne demek bu? Şimdi davranmıyorum. Oldu mu?”

“Neden peki? Ters bir şey mi yaptım?”

“Yoo… O kadar samimiyet yetti galiba. Bu şekilde kalmasını tercih ederim.”

“…”

“Gerçekten, senlik bir şey yok, kusura bakma. Unutalım gitsin geçen haftayı da. Tek gecelik bir şeydi. Boşver, keyfine bak sen de…”

“…”

“…”

“Bu mudur yani? Bu kadar mı?”

“Daha ne olsun Burak? Ne söyleyeyim istiyorsun? Bu kadar, evet.”

Gözlerinden çelik gibi bir parıltı geçti Burak’ın. Bu bakışı tanırdı Bilge; babası başta olmak üzere geçmişindeki bazı erkeklerle olan tatsız münasebetlerinden aşinaydı, ama pabuç bırakacak değildi. Artık değildi. O yıllar ve yaşlar çok gerilerde kalmıştı. O da sertçe dikti bakışlarını Burak’ın gözlerine. İlk kim gözünü kaçıracak oyunu oynarmış gibi bir müddet dik dik bakıştılar, sonra hırsla arkasını dönüp gitti Burak.

“Çattık,” dercesine kafasını şöyle bir salladı Bilge. Sinirleri bozulmuştu. Cin bardağının dibindeki son fırtı çekip havada salladı Ercan’a doğru. Başıyla siparişi aldı Ercan. Yeni içkisini yudumlarken keyfi kaçmış, dikkati dağılmıştı. Dans pistini, geleni gideni boş gözlerle izliyordu. Sinirin de etkisiyle iyice hızlanmıştı içmesi. Kafası iyiydi. O kafayla yirmi dakikada bitirdi dördüncü cinini.

“Ercan bana bir duble Jack versene!” diye bağırdı ağzı çarpılarak.

“Karıştırma istersen Bilge, kötü oluyorsun sonra bak. Çok hızlı içtin zaten.”

“Ya ver sen, n’apıcan iyiyi kötüyü, hayret bi’şey!”

“Boşver sen viskiyi, ben sana bir yolluk birası vereyim, cilanı çek…”

Bir an ağzını bozacak gibi oldu, ama tuttu kendini Bilge. Ercan’ın iyi niyetli olduğunu biliyordu. Doğru söylüyordu aslında. Tam eşik sınırdaydı. Bu sınırı geçti mi durmak bilmezdi, tecrübeyle sabitti. “Bir içki daha içmesem, eve gidip zıbarsam mı acaba?” diye geçirdi içinden. Kararsız kaldı.

[Bilge bir içki daha içsin mi, içmesin mi?]

Karar Ver!

Karar Ver: Eve Gitsin (1)

0

Saatine baktı, 22:00 olmuştu neredeyse. “Boşver barı,” dedi içinden bir ses, “yürü git evine.” İşyerinden Ayrancı’daki evine yarım saatlik bir yürüyüşle rahatça gidebiliyordu. Şöyle akşam serinliğinde bacaklarını esnete esnete yürümek fena olmazdı aslında. Bu hafta spor salonunu da aksatmıştı, iyi gelirdi kısa bir akşam yürüyüşü. Dudaklarının arasına bir sigara yerleştirip yaktı. Ellerini cebine sokup vurdu kendini yola. Kafasının içinde halen son üç haftadır uğraştığı ihale dosyası dönüp duruyordu. Caddenin kalabalığında hafta sonunun ve açık havanın neşeli etkisi hissediliyordu. Kavşaktaki alt geçitten geçerek Meclis Parkı’na yöneldi. Yıllardır alışık olduğu parkın köpeklerini gördü hemen girişte. Birileri kocaman kemikler vermişti, yattıkları yerden keyifle kemiriyorlardı. Bir, ikisinin başını okşadı ve yanlarından geçip ağaçların arasından ilerlemeye devam etti. Köpekler kalkıp eşlik etmeye zahmet etmediler bile.

Parkın ortalarında, “Abla, hişşt, abla!” dedi bir ses. Önce duymazdan geldi, yürümeye devam etti. Israrlı ses iyice dibine kadar yaklaşınca arkasını döndü ve üstü başı dökülen, on beş, on altı yaşlarında bir çocukla karşılaştı. Gözleri kaymış, kafası kıyaktı. Daha önce gördüğü bir tip değildi. Bu parkta genelde orta sınıf ailelerin ergen çocukları kaykay biner, kuytularda bira ve sigara içerlerdi. “Abla paran var mı, açım abla!” dedi çocuk.

“Gel şuradan yemek alayım sana,” dedi Bilge tereddüt etmeden. Prensip olarak yardım için para vermeyi değil, ihtiyaç gidermeyi tercih ederdi.

“Yemek alma abla, para ver,” dedi çocuk.

“Yemek istiyorsan gel, para mara vermem,” dedi ve arkasını dönüp yürümeye devam etti Bilge. Çocuk koluna yapıştı.

“Abla, para ver!”

“Hoop!” diye sertçe kolunu çekti Bilge, “Ağır ol, eline koluna hâkim ol! Para vermem dedim!”

Ağaçların arasından zombi gibi iki oğlan daha çıktı bu sefer. Boyları biraz daha uzundu, muhtemelen bir-iki yaş daha büyüktüler. Esmer, zayıf, pejmürde tiplerdi. Birinin elinde ağzını sımsıkı tuttuğu bir poşet vardı. Diğerinin elleri cebindeydi. Bilge’yle çocuğa doğru yaklaşıyorlardı. Bilge’nin nabzı hızlandı, kalp atışları göğüs kafesinden şakaklarına doğru tırmanmaya başladı. “Aha!” dedi içinden, “Şimdi s*çtık!”

“Abla, para ver!”

“Bana bak çocuk, seni döverim. Yemek istiyorsan gel, istemiyorsan s*ktir git şuradan, benim asabımı bozma akşam akşam!” diyerek tekrar arkasını döndü, yürümeye çalıştı. Ama arkasından bir el çantasının askısını sertçe çektiği için yürüyemedi, geriye doğru sendeledi. Diğer iki oğlan da yetiştiler, önünü kesip üç taraftan çevrelediler Bilge’yi. Artık bir şey söylemiyor, sadece feri kaymış gözlerini dikmiş bakıyorlardı. Bilge’nin bedeni yay gibi gerilmiş, adrenalin bombasına dönmüştü. İki bacağının üzerinde duruşunu dengeledi, hafifçe yaylandı, omurgasını dikleştirdi. Zihninden düşünceler ışık huzmeleri gibi akıyordu: “Para verip kurtulayım mı, yoksa şunlara ağız burun dalayım mı?”

[Bilge para mı versin, kavgaya mı girsin?]

Karar Ver!