Ana Sayfa Blog Sayfa 27

Öykü: Davetsiz

Çok katlı beş bloktan oluşmuştu Doğan Sitesi. Önünde toplanan kalabalığı görünce D bloğu aramamıza gerek kalmadı. Amirim bahçe kapısını tutmuş polis memuruna, “Bu arkadaşların kimliklerini ve telefonlarını topla, hepsini tanık olarak merkeze götüreceğiz,” dedi. Meraklı kalabalık bir anda sessizce dağılmaya başladı.

Bahçeden içeri girdiğimizde, blok kapısından çıkan Savcı Selim ve Adli Tabip Muttalip’le karşılaştık. “Dosya sizin ekibin,” dedi Savcı. “Toplantıya gidiyorum, akşam çıkmadan gelişmelerden haberdar edersiniz.”

Teşkilatta arkasından kendisine “Muttabip” denmesinin sebebi olarak Cinayet Büro’yu gören Muttalip, elindeki çantayı binaya doğru salladı ve “Oktay size anlatır,” diyerek yoluna devam etti.

Amirim, “İki dakikanı lütfedip sen anlatsan incilerin dökülür sanki,” diye homurdandı. Blok girişinin yan tarafında, çömelerek sırtını duvara vermiş, gözyaşları içinde bir genç kız ve onun elini tutmuş, kireç gibi bembeyaz yüzlü genç bir adam vardı.

Giriş katındaki dairede Olay Yeri İnceleme Şubesi’nin elemanları çalışıyorlardı. Ayaklarımıza galoş geçirip içeri girdik.

“Günaydın Oktay. Nasıl gidiyor?”

“Nasıl olsun, tepiniyoruz.”

İki odalı, fazla eşyası olmayan, derli toplu bir daireydi. Oktay Komiser yan odayı işaret etti, “Derya Alpman. Yirmi beş yaşında. Yatak odasında bıçaklanarak öldürülmüş.”

Üzerine beyaz bir örtü örtülmüştü Derya Alpman’ın. Amirim yavaşça kaldırdı örtüyü. Kanlar içindeydi genç kadının cesedi. Geceliği göğüslerine kadar sıyrılmıştı. Vücudunun alt tarafı çıplaktı. Aldığı darbelerden dolayı yüzü feci şekilde hasar görmüştü.

“Tecavüz bulgusu var mı?” diye sordu Amirim.

“Muttabip otopsiden sonra belli olacağını söyledi,” diye cevap verdi Oktay Komiser.

“Ölüm saatini söyledi mi?”

“Gece yarısı civarı olabileceğini söyledi. Kesin zamanı otopside mide içeriğine de baktığında saptayabilirmiş.”

“Suratını dağıtmış kızın,” dedi Amirim.

“Çetin cevizmiş ama kız da, kolay teslim olmamış.”

“Eve nasıl girmiş?”

Pencereleri işaret etti Oktay Komiser. “Pencereler demirli. Kapıda da zorlama izi yok. Kendisi içeri almış olabilir.”

“Olabilir,” dedi Amirim. “Cinayet aleti elimizde mi?”

“Bulamadık.”

“Evdeki bıçaklardan biri mi kullanılmış?”

“Muttabip avcı bıçağı olabileceğini söyledi.”

Büyükçe bir delil torbasının içindeki parçalanmış abajuru gösterdi Oktay Komiser.  “Yatağın yanında yerde bulduk. Camı tuz buz, üzerinde kan var.”

“Umalım da katile ait olsun,” dedi Amirim, “çalınan bir şey var mı?”

“Görünüşe göre yok gibi. Çekmeceler filan karıştırılmamış. Kızın cüzdanı ve telefonu yerdeydi. Cüzdanın içindekilere dokunulmamış, parası ve kredi kartları duruyor. Ama telefon işinize yarar mı bilemem. Üstüne basılmış sanırım, tuzla buz.”

“Gösteririz yine de bizim teknik ekibe. Belki bir şeyler kurtarabilirler.”

“Parmak izi için fazla umutlanmayın. Muttalip kızın boğazının sıkılmış olduğunu fakat boyun çevresinde tırnak izi olmadığını söyledi.”

“Eldiven takıyormuş yani.”

“Öyle görünüyor.”

“Ölüm nedeni bıçak yaraları mı yoksa boğulma mı?”

“Dudaklarda morarma yok. Gözde ve gözkapaklarında da noktavi kanamaya rastlamadığını söyledi.”

“Bıçaklanarak öldürülmüş yani… Cesedi kim bulmuş?”

“İşyerinden arkadaşları. Dışarıdalar.”

Elemanlarının delilleri toparlayıp paketlediklerini gören Oktay Komiser, “Bizden bu kadar,” dedi, “size kolay gelsin.”

***

Derya’nın arkadaşlarını içeri aldık. Adının Aysu olduğunu öğrendiğimiz kızı salondaki kanepeye oturtup bir bardak su verdik.

Amirim genç adama döndü. “Siz de mi Derya’nın arkadaşısınız?”

Genç adamın yüzünde renk namına bir şey kalmamıştı. “Evet” dedi, “üçümüz aynı yerde çalışıyoruz.”

“Yakın mıydınız?”

“Yakındık, iş dışında da görüşürdük.”

“Cesedi hanginiz buldunuz?”

Aysu ağlamaktan kızarmış gözlerini yere dikerek, “Ben buldum,” dedi. “Sabah işe gelmeyince merak ettim. Telefonunu açmayınca aklıma kötü şeyler gelmeye başladı. Doğalgazı açık unutabileceğini, banyoda kayıp düşebileceğini filan düşündüm.” Tekrar ağlamaya başladı. “Ama böyle bir şey aklımın ucundan bile geçmedi. Allahım, hâlâ inanamıyorum.”

“Nasıl hissettiğinizi tahmin edebiliyorum ama arkadaşınıza bunu yapanı yakalayabilmemiz için bize vereceğiniz her türlü bilgiye ihtiyacımız var.”

“Bir bardak daha su ister misiniz?” diye sordum.

Genç kadın elinde tuttuğu hamura dönmüş kağıt mendile gözlerinden akan yaşları silerken “Hayır, teşekkür ederim,” dedi, “daha iyiyim.”

“Pekala. Derya’dan bahsedin bize biraz. Nasıl bir insandı? Neler yapmayı severdi? Sizden başka samimi olduğu arkadaşları var mıydı?”

Aysu derin bir iç geçirdi. “O kadar iyi insandı ki… Okul arkadaşıydık biz. Aynı yurtta kaldık. Okulu bitirdikten bir süre sonra ben işe girdim. O Kütahya’ya döndü ama sınavlara girmeye, iş görüşmeleri yapmaya devam ediyordu. Altı ay kadar önce çalıştığım yer eleman alacaktı, referans oldum, o da sınavı kazanıp bizim şirkette çalışmaya başladı.”

Gözyaşları yanaklarından tekrar süzülmeye başladı. “Ben aracı olmasaydım belki hala Kütahya’da olacak, başına böyle bir şey gelmeyecekti.”

“Yapabileceğin en güzel şeyi yapmışsın.”

“Benim evimde kalıyordu. Şirkete de beraber gelip gidiyorduk.”

“Ne zaman başka eve çıktı?”

“Bir ilişkiye başlamıştı. Erkek arkadaşı istemiş tek yaşamasını.”

“Kim bu erkek arkadaş? Ne iş yapar?”

“Bilmiyorum. Bana onun hakkında hiçbir şey anlatmamıştı.”

“Bu kadar yakınsınız, yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmiyor ve seni erkek arkadaşıyla tanıştırmadı mı?”

“Onunki özel bir durumdu, bu yüzden ısrar etmedim.”

“Nasıl bir özellik vardı durumunda?”

Genç kadın sıkılarak, söyleyeceği şeyi sanki başkasının duymasını istemiyormuş gibi alçak sesle konuştu. “Adam evliymiş. O yüzden ilişkilerini gizli tutuyorlardı.”

“Dün işten çıktıktan sonra kendisiyle temasın oldu mu? Telefonla filan konuştunuz mu?”

“Şirketten bir arkadaşın doğum günü vardı, bara gittik hep beraber.”

“Barda olağandışı bir şey yaşandı mı?”

“Olağandışı?”

“Yani Derya’yı rahatsız eden biri oldu mu? Ya da keyfini kaçıran herhangi bir olay?”

“Olmadı. Her şey çok güzeldi. Bir ara midesi bulanınca lavaboya götürdüm, o kadar. Sonra da içmedi zaten.”

“Ne zaman çıktınız bardan?”

“Gece yarısını biraz geçmişti. Ertesi gün iş olduğundan fazla geçe kalmak istemedik. Nevzat önce beni sonra da Derya’yı bıraktı.”

Amirim yüzüne hâlâ renk gelmemiş gence çevirdi bakışlarını. O da sınıfta yoklama veren çocuk gibi hafifçe elini kaldırdı. “Ben bıraktım.”

“Derya’yı son gören siz oluyorsunuz bu durumda?”

“Ben alkol kullanmıyorum. Birlikte içkili bir mekana gittiğimiz zaman arabayı ben kullanırım. Gittiğimiz mekan Bahçelievler’de olduğu için önce Aysu’yu Emek’teki evine bıraktım, sonra da Derya’yı.”

“Eve girdiniz mi? Kahve içmek için filan.”

“Hayır, kapının önünde indirdim, dairesinin ışığının yandığını görünce de ayrıldım.

“Sonra nereye gittiniz?”

“Evime.” Nevzat gözlerini kısarak baktı. “Şüpheli miyim?”

“Soruşturmanın sağlığı açısından ilk önce en yakınlarını şüpheli listesinden çıkarmamız gerekir. O yüzden bu soruları size de sormak zorundayız. Standart uygulama.”

Muttabip Derya’nın katilinin eldiven taktığını söylemişti gerçi ama yine de Nevzat’ın ellerine baktım, herhangi bir kesik, yara görünmüyordu.

“Apartman görevlimiz size apartmana girdiğim saati söyleyebilir.”

“Hayırdır,” dedim, “apartmana giriş çıkışlarda imza mı veriyorsunuz yoksa?”

“Tabii ki vermiyoruz… İki-üç önce bir daireye hırsız girmişti, giriş kapısının kilidini değiştirmişler, kapıyı açamayınca adamı uyandırmak zorunda kaldım.”

Amirim sakin sakin Nevzat’ın solgun yüzüne baktı.  “Derya’dan hoşlanıyordun değil mi?”

Nevzat belli ki böyle bir soru beklemiyordu.

“Ben…” dedi, “yok öyle bir şey… Yani aramızda bir şey yoktu.”

Aysu’nun kendisine baktığını görünce, “Yani, evet,” dedi. “Hoşlanırdum kendisinden…”

“Ama seni reddetti.”

“Evet. Birlikte olduğu birisi olduğunu söyledi.”

“Senin tepkin ne oldu?”

“Üzüldüm… Ama daha sonra böyle bir şey olmadığına inanmaya başladım.”

“Sebep?”

“Derya’nın değişik bir enerjisi vardı. Bir yere gittiği zaman çevresindeki erkekler büyülenmiş gibi onun etkisinde kalırlardı. Bu nedenle, rahatsız edilmemek, çevreye karşı bir kalkan oluşturmak için sanki bir ilişkisinin olduğu imajını vermek istediğini düşündüm.”

Sessiz kalmamızdan, bu savının bizi tatmin etmemiş olduğunu düşünmüş olmalı ki, devam etmek gereğini duydu. “Geçen hafta bir sabah aradı, işe gelirken arabası bozulmuş. Gelip kendisine yardım edip edemeyeceğimi sordu.”

Yüzümüze onay bekler gibi bakıyor, kendisine neden hak vermediğimize şaşırmış görünüyordu.

“Ne var bunda?” dedi Amirim.

Nevzat, bakın size ne kadar önemli bir şey açıklıyorum havasında devam etti. “Soruyorum size, eğer gerçekten birlikte olduğu bir adam olsaydı, başı sıkıştığında onu mu arardı yoksa bir iş arkadaşını mı?”

A benim geri zekalı evladım! Adam belki o sabah Ankara dışındaydı. Belki bugünlerde araları iyi değildi ve kız onu aramak istememişti. Belki araları iyiydi de senin gibi yalakalık yapıp gözüne girmek için fırsat kollayan bir salak elinin altında hazır beklerken sevgilisinin değerli zamanını almak istememişti.

Nevzat’ın bu çıkarımı Amirimi de pek etkilemişe benzemiyordu. “Peki,” dedi, “bar çıkışı evine bırakırken konuyu tekrar açtın mı?”

“Yeri ve zamanı değildi. Çok sinirliydi.”

“Neden sinirliydi?”

“Arabadayken telefonu çaldı, açar açmaz ‘Beni bir daha arama! Sakın!’ diye bağırıp kapattı.”

“Kimin aradığını biliyor musun?

“Hayır, ismiyle hitap etmedi. Kimdi diye sorduğumda, ‘Allahını seversen bir de sen üstüme gelme Nevzat, zaten midem çok kötü,’ dedi sinirli bir şekilde. Telefon birkaç dakika sonra tekrar çaldı. Ekrana bakınca, “Hah! Bir sen eksiktin” deyip direk meşgule aldı.

Sustu, söylesin mi söylemesin mi karar verememiş gibiydi.

“Aslında araştırmanız gereken…”

“Söyle, aslında kimi araştırmamız gerekiyor?”

“Sancar denen o iti,” dedi Nevzat. “Elindekinin kıymetini bilemedi hiç. Aldattı Derya’yı.”

“Sonra?”

“Derya ilişkiyi bitirdi. O günden beri kızın peşini bırakmadı.”

“Derya’ya karşı şiddet uyguladı mı bu Sancar?”

“Bilmiyorum ama sürekli telefonla taciz eder, olur olmadık yerde karşısına çıkardı.”

“Ayrılmak istediğini söylediğinde biraz hırpalamıştı Derya’yı,” diye söze karıştı Aysu.

“Tanır mıydın Sancar’ı?” diye sordu Amirim.

“Derya’yla ben aynı evi paylaşırken birlikteydiler. Sonradan çok pişman oldu, defalarca af diledi ama Derya hiçbir zaman af etmedi.”

“Ne iş yapar bu Sancar?”

“Müzisyen. Barlarda gitar çalar, şarkı söyler.”

***

Aysu ve Nevzat’ı gönderdikten sonra Derya’nın birlikte olduğunu varsaydığımız adam ile ilgili bir şeyler bulabilecek miyiz diye evi baştan aşağı gözden geçirdik.

Amirim gardıroba göz gezdirirken ben de şifonyere göz attım. “Mesleğin alışamadığım tek yanı bu,” dedim Amirime, “insanların mahremine girmek kendimi röntgenci gibi hissetmeme neden oluyor.”

“Benim de pek hoşuma gittiğini söyleyemem,” dedi Amirim, dolabın ikinci kapağını da kapatırken, “burada bir erkeğe ait olabilecek hiçbir şey yok.”

“Burada da durum aynı,” diye karşılık verdim.

Komodinin çekmecelerinde de yüzükler, kolyeler, saç tokalarından başka bir şey yoktu.

“Çok garip,” diye mırıldandı Amirim. “Bir ilişki yaşıyorsun ve evinde sevgiline ait en küçük bir iz bile yok. Bir gömlek, bir çamaşır… Hiçbir şey… Bir hayaletle mi ilişkisi vardı bu kızın?”

“Belki de Nevzat haklıdır,” diye cevap verdim. “Belki de kendisini çevresindeki erkeklerden korumak için uydurdu bu sevgili hikayesini.”

“En yakın olduğu arkadaşına da mı yalan söyledi yani?”

Tüm eşyası  tek kişilik bir yatak, küçük bir kütüphane, üzerinde bilgisayar olan bir masadan oluşan ve hem çalışma hem de misafir odası olarak kullanıldığı belli olan ikinci odada da işimize yarayacak herhangi bir şey bulamadım.

Amirim elinde iki diş fırçasıyla banyodan çıktı. “Bizim hayaletin giysisi olmayabilir ama anlaşılan dişleri varmış.”

***

Komşularla yaptığımız görüşmelerden işimize yarayacak bir şey öğrenemedik. Deryanın komşuluk ilişkilerine pek önem vermediği belli oluyordu. Koskoca bloktan görüştüğü tek kişi bile yoktu. Komşuları sessiz, sakin bir kız olduğunu, kendisini ara sıra girip çıkarken gördüklerini söylediler. Geleni gideni olup olmadığını bilmiyorlardı.

***

Merkeze geçmeden önce Nevzat’ın oturduğu apartmana uğradık. Apartman görevlisi, söylediklerini doğruladı. Yöneticiyle de konuştuk. Apartman sakinleri tarafından sevilen bir insandı Nevzat. Çocukları ders çalıştırır, kimin ne derdi varsa koşardı. Örnek bir insandı. Yönetici, bir kızı olsaydı hiç tereddüt etmeden bu gence verebileceğini söyledi.  Adama kızların bu kadar iyi çocukları pek çekici bulmadıklarını söylemedik. Bu yaşa kadar mademki bu bilgiyi edinmeden gelebilmişti, bundan sonra da bu şekilde idare edebilirdi. Bize neydi.

***

Teknik ekipteki çocuklar Derya’nın telefondan bilgi kurtarmanın mümkün olmadığını söylediler. Biz de konuşma ve yazışmaların dökümünü almak için cep telefonu operatörüne yazı yazdık.

Aysu, Nevzat ve Sancar’ı araştırdık. Aysu ve Nevzat temizdi, daha önce bizim buralara yolları düşmemişti. Sancar Ongun’un ise uyuşturucu kullanmaktan halen süren bir davası vardı. Adresini tespit edip arama izni çıkardık.

***

Sancar’ın oturduğu dairenin giriş katında olduğunu görünce, Amirim benim pencerenin altında beklememi söyleyerek apartmana girdi. Birkaç dakika sonra altında beklediğim pencerelerden birinin açıldığını duyunca kafamı kaldırdım. Dosyasındaki fotoğrafından tanıdığım Sancar aşağıya atlamak üzereydi. Elimi uzattım. “Atlayacak mısın birader? Gel, yardım edeyim.”

Yardımımla aşağıya atlayan Sancar’ın bileğine kelepçe taktım. “Sancar Ongun değil mi? Yanlışlık olmasın!”

***

Evinde yaptığımız aramada üç-beş extasy ve birkaç fişeklik esrar bulduk. Asıl ilgimizi çeken ise, kafasındaki dikiş atılmış yara ve banyosunda bulduğumuz kan lekeli tişörttü.

“Beni neden buraya getirdiniz?” diye sordu sorgu odasına girdiğimizde.

“Sen söyle,” diye cevap verdi Amirim.

“Bilmiyorum,” dedi. “Evimde birkaç tane hap, iki üç gram da ot buldunuz. Neden Narkotik’te değil de Cinayet’teyim?”

“Dün gece neredeydin?” diye sordu Amirim.

“Çalışıyordum.”

“Nerede çalışıyordun?”

“Barda. Müzik yapıyorum ben.”

“Kaça kadar çalıştın?”

“Gece yarısı biter işim.”

“Çıktıktan sonra nereye gittin?”

“Eve. Bir kaç gündür uykusuzdum. Erken yattım.”

“Eve gitmeden önce nereye gittin?”

“Hiçbir yere. Doğrudan eve gittim.”

“Çayyolu’na neden gittin?”

” Çayyolu’na filan gitmedim, doğrudan eve gittim.”

“Derya’nın evine gitmedin mi?”

Sancar gözlerini kocaman açtı. “Ne? O mu şikayet etti? Ne yani, tacizden mi aldınız beni?”

“Cinayetten,” dedi Amirim.

Sancar dondu kaldı. Ya Derya’nın öldüğünden gerçekten haberi yoktu ya da müzisyenliğinin yanısıra oyunculuğu da vardı.

“Derya… Derya öldü mü?”

Sorusuna soruyla cevap verdi Amirim. “En son ne zaman gördün Derya’yı?”

“Ben… Hatırlamıyorum… Epey olmuştur.”

“Sürekli önüne çıkıp tehdit ediyormuşsun kızı?”

“Tehdit mi? Kim uydurdu bunu?”

“Seninle tekrar birlikte olması için zorluyormuşsun.”

“Bana dönmesini istiyordum ama zorlamadım, tehdit de etmedim.”

“Seninle birlikteyken de dövüyormuşsun kızı.”

“Yok öyle bir şey… Bir keresinde bardaki bir kızı kıskanıp bana tokat atmıştı. Bir tane de ben ona vurmuştum. Hepsi bu. Yoksa neden döveyim.”

Sanki aklına bir şey gelmiş gibi, “Tabii ya,” dedi, “bütün bunları size anlatan o işyerindeki sümsük değil mi?”

“Nevzat’tan mı söz ediyorsun?”

“Hah, Nevzat’tı adı… Derya’da gözü vardı herifin, ilişkimiz boyunca sürekli arkamdan çalıştı, kötüledi beni kıza.”

“Dün gece de Derya’nın kapısına dayanmışsın!”

“Yapmadım öyle bir şey… Telefon ettim, açmadı bile, direkt meşgule attı.”

“Sen de kızdın, atladın evine gittin.”

“Yemin ediyorum öyle bir şey yapmadım. Bardan çıktım, doğruca evime gittim.”

“Seni eve girerken gören var mı?”

“Kimseyle karşılaşmadım.”

Amirim kafasındaki dikiş izini gösterdi. “Kafanı nerede kırdırdın?”

“Evvelki gece barda kavga çıktı. Birkaç kişi kız yüzünden birbirlerine girdi. Arada kaldım. Lavuğun biri şişeyle vurdu.”

“Dikişi nerede attırdın?”

“Acilde…”

Sancar’ı gözaltına aldık. Eve gitmeden önce Sancar’ın çalıştığı bara uğradım. Barın işletmecisi ve garsonlar iki gece önceki kavgayı doğruladılar. Hastane kayıtlarında da kafasındaki yarığa dikiş atıldığı ve röntgen çekildiği belirtilmişti. Dikişi atan doktor, Sancar’ın kafasından cam kırıkları çıkardığını söyledi.

***

Sabah otopsi ve kriminal raporları elimize geçti. Ölüm zamanı gece yarısı ile iki arasıydı. Ölüm sebebi bıçak yaralarıydı. Tecavüz bulgusuna rastlanmamıştı. Evde Derya’dan başka üç kişinin daha parmak izi bulunmuştu. Aysu ve Nevzat’ın haricindeki parmak izleri Kerim Ekemen adında bir şahsa aitti. Kerim’in, Derya’nın çalıştığı şirketin müdürlerinden biri olduğunu öğrendik.

Şirkete gittiğimizde önce Aysu’nun yanına uğradık. Uykusuz ve yorgun bir hali vardı. Kerim Ekemen’in nasıl biri olduğunu sorduğumuzda duraladı, “Ben Derya’nın olayıyla ilgili geldiğinizi sanmıştım,” dedi.

“Onun için geldik,” dedi Amirim. “Derya’nın herkesten gizlediği sevgilisi Kerim Ekemen olabilir mi?”

Aysu’nun böyle bir olasılığı aklının ucundan bile geçirmediği belliydi, şaşkınlıkla, “Olamaz,” dedi, “niye böyle bir şey düşündünüz ki?”

“Derya’nın evinde parmak izlerini bulduk,” diye cevap verdi Amirim. “Senin ve Nevzat’ın dışındaki tek parmak izi onunki.”

“Bilemiyorum,” dedi Aysu. “Bazen geç vakte kadar çalıştığımız olur. Belki o günlerden birinde evine bırakmıştır.”

“Derya’nın arabası olduğunu söylemiştiniz.”

“Evet, var.”

“Derya’nın yatak odası Kerim’in parmak izleriyle dolu. Komodinin üstü, gardırop kapağı… Ayrıca parçalanmış abajurun metal kısmında da bulundu.”

“Bilemiyorum Kerim Beyin parmak izlerinin Derya’nın yatak odasında ne işi olduğunu… Ama kendisi öyle bir insan değildir.”

“Nasıl bir insan değildir?”

“Yani… Bir kere evli barklı… Çoluk çocuk sahibi bir insan… Hem Derya’nın babası yaşında… Bir de, ailesine bağlıdır yani… Hem muhafazakar, dindar bir insandır kendisi. Cuma namazlarını filan hiç kaçırmaz.”

İşin acı tarafı, kız bunları inanarak söylüyor gibi görünüyordu.

“Mutlu bir evliliği var. Daha dün gece barda konu olmuştu… Satın alma şubesinden bir arkadaşa evlilik yıldönümleri için bir kolye araştırmasını söylemiş, epey pahalı bir tane almış.”

“Bu konu açıldığında Derya’nın tepkisi ne oldu?”

“Ne bileyim? Yani, farkında değilim…”

“Başının ağrıdığını, kalkmak istediğini ne zaman söyledi?”

Aysu elini alnına götürdü. “Tabii ya… Nasıl da fark etmedim?”

***

“Mesaiye kaldığımız akşamlardan birinde bırakmıştım evine Derya’yı,” dedi Kerim Ekemen. “Yorgunluk kahvesi içmeye davet etmişti, o zamandan kalmış olabilir parmak izlerim evinde.”

“Ne zaman yapmıştınız bu fazla mesaiyi?”

“Zaman zaman yaparız, on beş gün kadar olmuştur herhalde.”

“On beş gündür etrafı süpürüp silmesiydi bok götürürdü evi. Halbuki her taraf pırıl pırıldı.”

Yüzü karardı Kerim’in. Bir şey demeye hazırlanıyordu ki, Amirimin telefonuna mesaj geldi. Okuyup tekrar Kerim’e döndü: “Yatak odasında mı içtiniz kahveyi?”

“Ne… Ne münasebet… Salonda içtik tabii ki…”

“O zaman parmak izleriniz yatak odasına nasıl gitti?”

“Yatak odası mı? Ha, şimdi hatırladım… Şeyi bozulmuştu… Abajuru… Uyumadan önce kitap okuyamadığını, tamir edip edemeyeceğimi sormuştu.”

“Tamir edemediniz herhalde.”

Kerim’in gömleğinde yer yer ter lekeleri belirmeye başlamıştı. “Yo, ettim. Elimden gelir öyle işler.”

Amirim elinde duran telefonuna çevirdi gözlerini. “Ne bileyim, dün gece size ‘Allah belanı versin. Beni bir daha arama sakın’ diye mesaj atmış da. Ben de abajurunu bozduğunuz için kızdı size sandım.”

Kerim aniden kalkıp bürosunun kapısını kapattı ve sanki arkadan ittirip açmaya çalışan birileri varmış gibi sırtını kapıya dayadı. “Bakın… Düşündüğünüz gibi değil!”

Amirim sakince tekrar oturmasını işaret etti. “Banyosunda da diş fırçanızı bulduk.”

Kocaman deri koltuğuna çöktü Kerim. Gözlüklerini çıkarıp yüzündeki terleri sildikten sonra alçak sesle, yalvarır gibi, “Bu iş ortaya çıkarsa mahvolurum,” dedi, “kariyerim, ailem mevzubahis.”

“Hayatın mevzubahis,” dedi Amirim, “karını aldatman ya da patronuna kendini nasıl gösterdiğin değil burada bizi ilgilendiren, cinayetten söz ediyoruz. Dün gece yarısı ile iki arasında neredeydin?”

Kerim yine alçak sesle, “Evlilik yıldönümümüzdü,” dedi, “karım, çocuklarım, baldızım ve banacağımla yemekteydim.”

“Eşiniz aldığınız kolyeyi beğendi mi bari?” dedi Amirim. Belli ki, o da benim gibi, bu ikiyüzlü, sinsi heriften hiç haz etmemişti, bıçağı soktuğu yetmiyormuş gibi bir de içeride çeviriyordu.

“Beğendi,” demekle yetindi Kerim.

“Kaçta ayrıldınız mekandan?”

“Kapanmak üzereydi neredeyse. En son biz kalmıştık. Yarımı geçmişti sanırım.”

“Doğrudan evinize mi gittiniz?”

“Hayır, önce baldızla bacanağı Keçiören’e bıraktık.”

“Mahkemelerce yakın akraba tanıklığının tek başına pek bir anlam ifade etmediğini hatırlatmama gerek yok sanırım.”

Kerim elini telefona attı, “Kasa… Kasa fişini gösterebilirim istersiniz.”

“İyi olur,” dedi Amirim.

Kerim muhasebeye telefon edip dün verdiği yemek fişini getirmelerini istedi. Fişin kesiliş saati 00.37’ydi.

***

“Kavaklıdere’den Keçiören’e gitmek nereden baksan en az yarım saat…” dedi Amirim Merkeze dönerken. “Karısını çocuklarını Ayrancı’ya bırakması da o kadar sürer. Sonra da Çayyolu’na gidecek de… I-ıh… Tutmaz bu hesap.”

“O saatte karısının yanından ne mazeret uydurup da ayrılacak zaten,” dedim.

Her ihtimale karşı, Kerim’in gittiğini söylediği restorana uğradık. Şef garson tüm söylediklerini doğruladı. Merkeze dönene kadar ikimiz de ağzımızı açmadık.

***

Cinayet Büro’nun gözbebeği, bilişim dehası Hacer, Sancar’ın tişörtünde bulunan kan izi analizinin geldiğini söyledi. Kan Sancar’a aitti.

Elimizde şüpheli olarak, Nevzat, Sancar ve Kerim vardı. Hepsinin de sağlam tanıkları vardı. Bir yerde bir şeyleri atlıyorduk ama…

Olayın üzerinden tüm ayrıntılarıyla bir kez daha geçtik. Sonra bir kez daha… Kanıtları yeniden gözden geçirdik… Şüpheli ifadelerini tekrar okuduk… Ne yaparsak yapalım bir sonuca varamıyorduk.

“Belki de bakış açımızı değiştirmeliyiz,” dedi Hacer.

Amirimin ‘devam et’ işaretinden sonra, “Adamın hırsızlık için girmediğini biliyoruz,” dedi Hacer, “belki amacı Derya’yı öldürmek de değildi.”

“Tecavüz etmemiş,” dedi Amirim.

“Belki amacı oydu, Derya direnince paniğe kapıldı, öldürmek zorunda kaldı.”

“Belki Derya kendisini tanıdı,” dedi Amirim, “son bir yıl içinde Ankara’da, özellikle de Çayyolu ve civarındaki benzer vakalara bir bak bakalım.”

“Siz dışarıdayken burada boş mu oturuyorum sanıyorsunuz Amirim,” dedi Hacer, “baktım bile.”

Son bir yıl içinde Ankara’da Emniyet’e intikal eden tecavüz olaylarından sekiz tanesinin failleri yakalanamamıştı. Sayfaları önümüze koyan Hacer, fosforlu kalemle işaretlenmiş iki tanesini gösterdi. “Biri üç ay, diğeri bir ay önceki olaylar. Bu olaylarla bizim dava arasında çok önemli bir benzerlik var,” dedi.”

Hacer zeki, esprili bir kızdı. Ayrıca, düşündüğünü çekinmeden, adamın yüzüne söyleyiveren bir yapısı vardı. Büroda kapalı kalmaktan, bütün gün bilgisayar işleriyle uğraşmaktan pek haz etmiyor, bizimle birlikte sokaklarda olmak istiyordu. Duraklayıp da yüzümüze bakınca, hah diye düşündüm, şimdi, “Bundan sonra beni de sahaya çıkarırsanız söylerim, yoksa söylemem,” diye Amirimle pazarlık edecek. Neyse ki beni yanılttı.

“Tecavüze uğrayan iki kadın da, akşam evlerine geldiklerinde tecavüzcünün evde kendilerini beklediğini söylemişler.”

“Adamların eve nasıl girdikleri anlaşılamamış mı?” diye sordu Amirim.

“Hayır,” diye devam etti Hacer. “Birisi duşa girdiğinde adam banyo kapısını açıp içeri girivermiş, öteki de yatağına girdiğinde birden yatak odasında bitivermiş.”

Kadınların ifadelerini okuduk. Evlerine geldiklerinde herhangi bir olağan dışılık fark etmediklerini söylemişlerdi. Sonra birden adamı karşılarında bulmuşlardı.

***

Kadınlarla görüşmeye giderken Hacer’i de aldık yanımıza. Her ikisi de başlarına gelen olayın etkilerini henüz üzerlerinden atabilmiş değillerdi. Biri hâlâ çalışamadığını, sokağa çıkmak şöyle dursun, evinde bile yalnız kalmaya korktuğunu söyledi. Adamın evlerine nasıl girdiğini bilmiyorlardı. Kar maskesi ve eldiven takmış, iri yapılı bir adamı birdenbire karşılarında bulmuşlardı. Adam elindeki bıçakla onları tehdit etmiş, tecavüz ettikten sonra da banyoya sokmuş ve yıkanmalarını istemişti. Banyodan çıktıklarında adamın evi terk ettiğini görmüşlerdi.

İkinci mağdurdan da birinciden öğrendiklerimizden fazlasını öğrenememiştik.

“İyice düşünün,” dedi Amirim, “olaydan önce sizi izleyen, yanaşmaya çalışan biri olmadı mı? Otobüste, ne bileyim markette, alışveriş merkezinde, sokakta…”

“Olmadı, dikkatimi çeken bir şey olmadı,” derken gözyaşlarını daha fazla tutamadı genç kadın. “Zaten o günlerde hiçbir şey yolunda gitmiyordu, aksilik aksilik üstüne gelmişti. Önce annemin hastalığını öğrendim, ertesi gün Kızılay’ın göbeğinde arabam bozuldu, sonra da bu olay…”

“Bir dakika,” dedi Amirim.

***

Bir saat kadar önce görüştüğümüz birinci mağduru arayıp olay gününden önce arabasının arıza yapıp yapmadığını sorduk. Yaptığını söyledi. Öğlen tamirciye bırakmış, akşamüzeri gidip almıştı.

“Olay yerinde Nevzat’la yaptığımız görüşmede, Derya’nın arabası bozulduğunda kendisini aradığını söylemişti,” dedi Amirim. Nevzat ve tecavüz mağduru iki kadının verdiği adres aynı oto tamircisini gösteriyordu.

***

Kaputu açık bir arabanın içine yarı beline kadar girmiş olan lacivert tulumlu adam doğrulup cebinden çıkardığı üstüpüyle ellerini sildi. “Buyurun, hoş geldiniz.”

“Buranın sahibi siz misiniz?” diye sordu Amirim. On üç-on dört yaşlarında bir çırak, yerdeki bir kabın içinde bazı parçaları yıkıyordu.

“Benim,” dedi adam, “sorun neydi?”

Amirim, üzerinde üç aracın plaka numaraları yazılı olan kağıdı uzattı adama. “Bu araçları siz mi tamir ettiniz?”

“Numaradan hatırlayamam,” dedi adam, “sorun neydi?”

“Cinayet Büro’dan geliyoruz,” dedi Amirim.

Adamın kaşları çatıldı, alnındaki kırışıklıklar derinleşti. “Cinayet büro mu? Sorun neydi?”

“Faturalara bir bakın,” dedi Amirim. “Sorun büyük.”

Adam masasının yanında duran raftan bir klasör çekip sayfalarını karıştırmaya başladı. Arada da masanın üstüne koyduğu kağıda bakıyordu.

“Evet,” dedi sayfanın birini klasörden çıkararak, “bu renoyu biz tamir etmişiz, bir buçuk ay önce gelmiş araç bize. Benzin otomatiğini değiştirmişiz.”

“Güzel,” dedi Amirim, “diğerleri?”

Adam raftan ikinci bir klasör daha indirdiği sırada bir araba yanaştı tamirhanenin önüne. Yirmi-yirmi beş yaşlarında, yapılı, kafası sargı bezi ile sarılı bir genç indi içinden, “Bu tamam usta,” dedi adama. Amirimle göz göze geldik.

***

“Tedavini kendin mi yaptın?” diye sordu Amirim sorgu odasında karşımızda oturmakta olan Mümtaz’a.

“Önemli bir şey değildi,” diye cevap verdi Mümtaz.

“Önemli olmaz mı?” dedi Amirim, “koskoca abajur kırıldı kafanda. Cam kırıkları kalmış olabilir yaranın içinde.”

“Abajur filan kırılmadı,” diye terslendi Mümtaz, “dükkanda raftan parça düştü kafama.”

“Pek belli etmiyorsun ama yine de çalışıyormuş o kalın kafan. Hastane kayıtlarını kontrol edeceğimizi tahmin ettiğin için tedavini kendin yapmaya çalışmışsın.”

Mümtaz yine ağzını açmadı. Amirim önündeki dosyadan çıkardığı fotoğrafları birer birer masanın üzerine koymaya başladı. İlk iki fotoğraf birkaç saat önce görüştüğümüz tecavüz mağdurlarıydı, sonuncusu Derya’nın. Diğer dördünü ben de ilk kez görüyordum.

“Yedi tecavüz, bir cinayet,” dedi Amirim.

Mümtaz kafasını iki yana salladı. “Benim bir ilgim yok.”

“Bak aslanım, cinayeti işlediğin bıçağı yok etmiş olabilirsin ama evlere girdiğinde kafana taktığın kar başlığını dolabında bulduk. Derya parmağının ucunu bile değmiş olsa DNA’sı kalmıştır üzerinde.”

Mümtaz’ın ağzını açmasına fırsat vermeden devam etti. “Senden aldığımız kan örneğiyle kafanda kırılan abajurdakinin de uyuşacağından eminim. Eli kulağında, az sonra alırız sonucu.”

Kanıtların henüz kesinleşmemiş olmasından dolayı Mümtaz hala kurtulma umudu taşıyor olmalıydı ki, suçlarını itiraf etmeye yanaşmıyordu. O sırada kapı açıldı, kafasını içeri uzatan Hacer, “Amirim, anahtarların kopyasını yapan anahtarcı bulundu. Fotoğrafından teşhis etti zanlıyı,” dedi.

Mümtaz’ın suratı karıştı, omuzları düştü. İlk iki fotoğrafı ve Derya’nınkini gösterdi.

“Diğer dördüyle benim ilgim yok,” dedi. “Onları hiç görmedim.”

Amirim diğer fotoğrafları kenara ayırdı.

“Pekala, şimdi başından anlat!”

Mümtaz, ilk tecavüz kurbanının fotoğrafını işaret etti. “Önemli bir arıza değildi. Akşama hazır olur dedim. Güzel kızdı. İyi davranmıştı bana, şaka falan bile yapmıştı. Arabayı bıraktı, iş çıkışı taksiyle gelip alacağını söyledi. Ben de arkadaşlık kurmayı düşünerek zahmet etmemesini, işyerine getirebileceğimi söyledim. Birden tavrı değişti, sert bir biçimde ‘Ne münasebet, yüz vermeye gelmiyor sizin gibilere de,’ dedi. Parçayı değiştirdikten sonra arabayı tecrübe etmek için biraz dolaştım. O sırada gözüm kontakta sallanan anahtarlara ilişti. Ev anahtarı da araba anahtarıyla aynı anahtarlığa takılmıştı. Dükkana dönmeden önce anahtarcıya uğrayıp yedeklerini yaptırdım.”

“Faturadan da adresini öğrendin.”

“Evet,” dedi Mümtaz, “birkaç akşam gözetledim evini. Giriş çıkış saatlerini öğrendim.”

“Uygun bir zaman bulduğunda da…”

Kafasını salladı Mümtaz.

“Neden banyo yapmalarını istiyordun?”

“Televizyonda görmüştüm, üzerlerinde kıl, saç, ter filan kalmasın diye banyoya sokuyordum, onlar banyodayken de kaçıyordum.”

“Peki Derya’yı neden öldürdün?”

“Bana tokat attı, küfür etti. Ben de suratına bir tane vurdum.”

“Bir tane mi vurdun? Dağıtmışsın kızın suratını.”

“Boğazına bıçağı dayamama rağmen rahat durmuyordu, boğuşurken başlığı kafamdan çıkardı.”

“Hatırladı mı kim olduğunu?”

“Hatırladı. Hakaretlerine devam edince sinirlendim ve…”

“Sapladın bıçağı.”

Amirim masada duran fotoğrafları toplayıp dosyasına koyduktan sonra ayağa kalktı, “Cezaevinde seks yapamayacağın için üzülme sakın. Tecavüzcü olduğun duyulduğunda bol bol seks yapma imkanın olacak!”

Funda Menekşe İle Röportaj

Öğretmenliği bir yaşam biçimi olarak gören Funda Menekşe, ilk, orta ve lise öğrenimini Kayseri’de tamamladıktan sonra Sınıf Öğretmenliği bölümünü bitirdi. Ailesi beş nesil boyunca öğretmenlik yapan yazar, Eğitim Koçu ve Sınıf Öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Yazarlık yolculuğuna, 2015 yılının Ocak ayında Polisiye Durumlar sitesinde okuduğu polisiye kitap ve yazarlar üzerine eleştirilerini kaleme alarak başlayan Menekşe, Dedektif Dergi ’de yazdığı polisiye öykülerle de profesyonel yazarlık yolculuğuna devam etmektedir. Paradigma Polisiye Yayınları kapsamında çıkan Kırmızı Battaniye, Dedektif Dergi.com Birinci Yıl, Bugün Kendini Nasıl Hissediyorsun adlı öykü seçkilerine birer öykü ile katkıda bulunan yazarın, Herdem Yayınlarından çıkan Velinimet Kırtasiyesi adlı kitapta da bir öyküsü vardır.  Yazarın,  2019 yılında yayınlanan ‘’Aklımdaki Cinayetler’’ isimli, 12 polisiye öyküden oluşan bir kitabı da bulunmaktadır.

 

 

Sevgili Funda, öncelikle hoş geldin. Bu kadar yoğun tempo arasında zaman ayırdığın için, Dedektif Dergi okurları ve kendi adıma teşekkür ediyorum. Ve yukarıda bahsettiklerime ekleyeceğin bir şeyler var mı, umarım hakkında atladığım bir şey yoktur J

 

Hoş buldum Özlem, aslına bakılırsa yazarlık yolculuğumun ilk durağı, ortaokul yıllarımda çıkardığımız Genç Kalemler isimli bir okul dergisiydi. Okul dergisi deyip geçmeyelim, epey okur kitlesi vardı ve işini profesyonelce yürüten bir ekibin ürünüydü. Bu ateşin ilk kıvılcımını yüreğime atan işte o ekiptir.  Bugün eğitim camiasının bir ferdi olduğum için daha net fark edebiliyorum ki o yıllarda bizleri yetiştiren öğretmenlerimizden çok sağlam temeller almışız.  Beni sürekli yarışmalara yönlendiren Erol ve Kezban Öğretmenlerime teşekkür ederek başlayayım ben de, çünkü daha o yaşlarda kalemime ve yazmanın gücüne inanmamı sağlayan onların bana olan güvenidir.

 

Yoğun temponu yakından takip ediyorum.  Sahi, bunca şeye nasıl zaman yetirebiliyorsun? Öğretmenlik yapıyorsun, bildiğim kadarıyla çocuklar için öyküler yazıyorsun. Yine çocuklar için metinler, şiirler ve etkinlikler kaleme alıyorsun. Ve günün 24 saat olduğunu düşünecek olursak, tüm bunlara eşit zaman ayırabiliyor musun? Evetse bunun sırrını rica edelim senden.

 

Yirmi dört saat… Nörobilimciler deneyimlerimizin ve hislerimizin zaman algımızda sıçramalara sebep olduğunu bilimsel birçok terimle açıklayadursunlar ben bunu şöyle açıklıyorum; sevdiğin işi yapıyorsan zamanı saatlerle ölçmezsin.  Çok yoğun tempoda olduğumu kabul ediyorum ama ben sevdiğim şeyleri yaptığım için yoğun hissetmiyorum. Beni zihnen yoracak işlerden uzak durduğumda bedenim tüm yoğunluğu kaldıracak gücü kendinde buluyor.

Uyku ile aram iyi değil. Çocukken o kadar çok uyurmuşum ki annem beni zorla uyandırırmış, sanırım hala o zamanlarda biriktirdiklerimi harcıyorum. Televizyon programlarını ve dizilerini vakit kaybı olarak görüyorum. Yani reçetem şu: Sana yetecek kadar uyu, vakit kaybı oyalanma etkinliklerinden uzak dur; evde bakımına muhtaç yaşlarda bir çocuk ya da sürekli bir biçimde ilgine talepkâr bir eşin de yoksa yirmi dört saat cidden uzun bir vakit.  

 

Çocukken ileride ünlü bir yazar olma hayalin var mıydı peki? Yoksa bu kadar bilgi birikimi ve deneyimlerin sonrasında, ben de yazar olmalıyım gibi bir şey mi oldu?

 

İlk gençlik yıllarımda hayalim büyük bir dergide genel yayın yönetmeni olmaktı. Yazar olmalıyım, diye bir hayalim hiç olmamıştı. Basın Yayın ve Radyo, Televizyon ve Sinema bölümleri üniversite tercihlerim arasında üst sıralardaydı, okumak kısmet olmadı.

Her eksik tamamlanmak için doğru zamanı kollar. Tamamlanmak kimi zaman yeni eksikleri doğurur, sonra bir bakarsınız ki o eksikler de kendi zamanına ve nihayetine ulaşır. Bugüne gelişim, doğaçlama gelişen bir süreç oldu.  Nasıl başladın düzenli yazmaya, diye sorulduğunda ; doğru zamanda doğru insanlarla karşılaştım, olarak özetliyorum. Her adım bir sonrakinin önünü açtı. Hala da yeni maceralara gebe… Sadece polisiye edebiyat geçmişimden –ki aslında çok kısa bir zaman dilimi sayılır- bahsetmiyorum. Çünkü bu türde ürettiklerimin en az üç katını çocuk yayınlarında ürettim. Buna rağmen uzunca bir zaman kendime yazar demekten kaçındım. Çünkü benim nazarımda yazarlık bir ustalık işiydi. Benden olsa olsa “yazan” olur dedim. Beşi polisiye türünde, ondan daha fazlası çocuklara yönelik kitaplar olmak üzere epey bir eser biriktirince ve kitapların iç kapağında kendi adımı yazar olarak gördükçe bu sıfatı artık kabullenmem gerektiğinin farkına vardım.   

 

Gerek Dedektif Dergi’de gerekse polisiyedurumlar.com sayfasında öykü ve makalelerin yayınlanırken beklentilerin neler oldu? Bu süreçte hayal kırıklığı yaşadın mı hiç?

 

Bu yola beklentilerle girmedim Özlem. Hala da büyük beklentilerim ya da hayallerim yok. Ben keyif aldığı şeyleri yapan, almadıklarından kaçan biriyim. Sevgili Turgut Şişman hatırlar, ben Polisiyedurumlar.com’a onun iteklemesiyle girdim. Okuduklarım üzerine sosyal medyada yaptığım yorumları görüp beni keşfeden(!) J  kendisidir. Her şey, “Neden bu uzun yorumları sayfamızda yazmıyorsunuz?” sorusu ile başladı. Haklıydı, çünkü yorum yazmıyor, kendimi tutamayıp paylaşımların altına uzun uzun yazılar yazıyordum.  İnceleme ve deneme yazıları bir süre sonra makalelere dönüştü. Bir, iki yıl sonra yine Turgut’tan, “Artık öykünün zamanı gelmedi mi sence?” sorusu geldi.  İlk polisiye öykümü yazdıktan sonra ise Gencoy Sümer Bey desteğini esirgemedi. Tıkandığım her noktada ya da küçük bir çocuk gibi mızıldandığımda bana yeni bir bakış açısı sunarak yönderlik yaptı.

Anlayacağın ben bu yola adeta sürüklendim. Ancak başta belirttiğim gibi, mantık süzgecimden geçmeyen bir şeyi yapmam, istemesem yapmazdım; yaptım, pişman değilim. Bu sorunun cevabını şöyle tamamlayayım: Hayal gücünden kuvvet alıp büyük hayallere kapılmadan ilerlediğinde hayal kırıklığın da olmuyor.

 

İmza günlerinde yaptığın söyleşilerde gördüğüm ve bildiğim kadarıyla Funda Menekşe naif biri, oldukça incelikli… Şiirlerinden de okudum. Onlarda da var bu hassasiyet ve romantik ruh. Hep merak etmişimdir, bu kadar incelikli ve hassas düşünceli biri nasıl oluyor da en kanlı cinayet sahnelerini bu kadar rahatlıkla yazabiliyor? Sence bu tezatlık nereden besleniyor?

 

Beni birazcık da olsa yakından tanıyan pek çok kişiden bu soruyu aldığım oldu. Eğer yazdıklarımız, kaynağını sadece deneyimlerimizden ya da karakterimizden alıyor olsaydı bu soru bana mantıklı gelebilirdi. Senin de bildiğin gibi hayal dünyamızın genişliği bizim en büyük hazinemiz. Bu hazine sandığından yıllarca şiirler, aşk mektupları, hiç yaşanmamış trajediler de çıktı. Bu yakın dönemde de polisiye öyküler, çocuk öykü ve şiirleri çıkıyor. Belki hazine sandığından bir gün iflah olmaz bir romantiğin aşk hikâyesi de çıkar, belli mi olur?

 

Türk Polisiyesi yerli okurlar arasında son zamanlarda hayli revaçta, hatta bu yıl bir ilk de gerçekleştirilerek en iyi polisiye roman ödülü verildi. Tabii bunun yanında eleştiriler de almıyor değil. Özellikle yabancı polisiye yazarların kitapları ile sürekli bir kıyas yapılma durumu var ki ben bunun doğru olmadığını düşünüyorum. Sonuçta farklı coğrafyalarda yaşıyoruz. Aynı olmak zorunda değiliz. Peki, sen ne düşünüyorsun bu konuda? Yani Türk Polisiyesi ile yabancı yazarların polisiye kitapları arasında yaratıcılık anlamında belirgin bir fark var mı?

 

Yerli polisiyenin yükselişiyle ben de gururlanıyorum. Daha önce birçok yerde utanarak belirttiğim üzere, bir zamanlar ben de yerli yazarlara burun kıvırıyordum. Geçtiğimiz son iki yılda bunu, cahil cesareti ile yapıyor olduğumun farkına vardım. Okuduğum bir iki kitaptan yola çıkıp ahkâm kesiyormuşum meğer. 2018’in sonu ve 2019 senesinin tamamını yerli polisiye yazarlarımızın kitaplarını okuyarak geçirdim. Bu tura başlarken amacım, aynı birlikte( Poyabir) yer aldığım, kimi ile dostluk kurup kimisiyle sadece selamlaştığım isimlerin en az bir kitabını okuyarak kalemleri hakkında bilgi sahibi olmaktı. Olay amacını aştı. Öyle yetkin kalemlerle tanıştım ki bir kitabı ile bırakmayıp yazdığı ne kadar kitap varsa toplayıp okudum.  Kristal Kelepçe ödülünün sahibi Yaprak Öz de bu isimlerden biridir.

Türk Polisiyesi ile yabancı yazarların polisiye kitapları arasında yaratıcılık anlamında belirgin bir fark var mı soruna gelince, yaratıcılık açısından bir fark görmüyorum. Ancak toplumsal yapımız girift cinayet kurguları için zemin hazırlamıyor. Yazar olarak bizde malzeme eksikliğine sebep olsa da aslında bu sevindirici bir durum. Bununla birlikte kurguyu destekleyecek materyal toplama konusunda eksiklerimiz olabiliyor. Zannetmiyorum ki ülkemizde hiçbir yayınevi, “Yeni kitabım için Madrid’e gitmeliyim. Hikâyenin, Kibele Sarayı’nın muhteşem bahçesinde geçen kovalamaca kısmını orada yazacağım,” diyen yazarına, “Elbette, hemen sizin ve çalışma ekibinizin biletini ayarlayalım,” diyordur. Yazarlarımız geçimlerini yazarlıktan sağlıyor olabilselerdi ve ihtiyaçları olan her türlü destek anında karşılanıyor olabilseydi, İskandinav polisiyesi değil de Türk polisiyesi kitapları internetin sık aranılanları arasında olurdu.  Ne yazık ki bazı şeyler dönüp dolaşıp hep Lidyalıların başımıza aştığı iş yüzünden kilitleniyor. Sanat ve edebiyat köklerini, refah düzeyi yüksek olan toplumlarda daha rahat salabiliyor.

 

Ve gelelim ‘’ Aklımdaki Cinayetler’’ kitabına. Neden roman değil de polisiye öykü peki? İlk kitabın olduğu için mi öykü yazmak daha az riskli geldi?

 

Öykü yazmak daha az riskli mi? Okurun polisiye öyküden beklentilerini karşılayacak türde bir öyküyü yazmak bence roman yazmaktan daha zor. Nedir bu beklenti? Giriş, gelişme, sonuç olsun. Eyvallah. Katil, kurban, polis ve soruşturma olsun. Başımız üstüne. Ha bir de gizem olsun ki tadından yenmesin. Ve son olarak bunların hepsini sekiz, dokuz sayfada anlatıver. Eyvah, eyvah. Kolay iş değil Özlem.  Beklentisi olanlar dışında bir de öykü sevmeyen ya da önyargılı davranan bir kitle var. Hatta direkt bir okurun beni çok şaşırtan bir ifadesini aktarayım sana: “Ben öykü kitabı aldığımda param boşa gitmiş gibi hissederim. Her şey yarım kalmış gibi.”

Bunları düşündüğümüzde, bence asıl risk ilk kitap için öykü kitabı çıkarmaktı. Ben sadece Dedektif Dergi ’deki öykülerimi derlemek, toparlamak, kitap haline geldiğinde o kitabı koklamak ve kitaplığımda bir rafa koymak istedim. Kitaptaki öykülerin büyük kısmı daha önce dergide yayımlanmıştı. Kitap için yeni öyküler de yazdım ve Aklımdaki Cinayetler sadece benim kitaplığımda değil, birçok kitaplıkta rafta yerini aldı, almaya da devam ediyor.

 

‘’Bana bir kelime ver, sana bir öykü yazayım’’ demiştin bir yerlerde. Hatta Instagram hesabında böyle öykü paylaşımların olduğunu da hatırlıyorum. Bence bu çok zor bir şey ve yaratıcılığı ön planda insanların başarabileceği bir yazma durumu. Hayal gücün oldukça geniş olmalı ki bir kelimeden yola çıkıp bunu bir hikâyeye dönüştürebiliyorsun. O zaman şimdi sana, rastgele kelimeler versem, aklına yeni bir cinayet öyküsü gelir mi?

 

’”Bana bir kelime ver, sana bir öykü yazayım” sadece iddialı bir cümle değil aslında, bir oyun. Lise yıllarımda arkadaşlarımla öğle paydoslarında sıkça oynadığımız, şimdi de öğrencilerime oynattığım bir oyun.  Sayısını kendinizin belirlediğiniz kadar kelimeyi, mümkünse birbirinden epey alakasız kelimeler olmalı, rakibinize söyler, onun o kelimelerle bir öykü oluşturmasını istersiniz. Sonuçta hangi öykü daha güzel yine birlikte seçersiniz. Sıkça oynadığın bir oyunun kurallarını ezberlemek gibi bir durum benimkisi… Yani bildiğim yerden soruyorsun, iste, istediğin her kelime ile sana bir öykü yazayım.

 

‘’Aklımdaki Cinayetler’’  kitabının bir hedef kitlesi var mı, yani daha çok kimler okuyor?

 

Kitap kendi tanıtımını kendisi yapıyor, kendi okurunu da kendisi seçiyor aslında. Daha çok polisiye türünü sevenler, onların gönülden önerisiyle alanlar okuyor diyebilirim. Gönülden diyorum çünkü ne yayınevim ne de ben hiç kimseye, “Buyurun size tanıtım yapmanız için ücretsiz kitap” dedik. “Türü sevmesem de bu öyküleri çok beğendim,” tarzı yorumlarla da karşılaştık. Çıktığı ilk günden beri beni en mutlu eden şey; yazar dostların da kitabıma samimiyetle destek vermiş olmalarıydı. Çıkarsız ve yürekle kurulan bağlar bir insanın gücüne güç katar.  Onlarda merak uyandırabilmiş olmak, kitabımı onların kitaplarının yanında ya da kıymetli yazarlarımızın ellerinde görmek ve sosyal medya sayfalarında yaptıkları paylaşımlar beni onurlandırdı.

 

Kayseri Kitap Fuarında bir söyleşini izlemiştim. Yerel bir tv kanalına çıktığını da görmüştüm. Peki, ilk kitabını çıkaran bir yazar olarak, okurlarınla buluşmak nasıl bir duygu oldu senin için, sana neler hissettirdi?

Okurla buluşmak çok farklı bir his… Sana destek olmak için gelen eş dost dışında hiç tanımadığın insanların gelişini, kitaba göz atışını sessizce izlemek,  birkaç cümle ile bile olsa onlarla sohbet etme, aslında her kelimenle görünmez imzanı attığın kitabın ilk sayfasına onlar için görünür bir imza bırakmak… Bu öyle bir şey ki ruhuna dokunulduğunu hissetmek gibi, için titriyor sanki.

Bazen ülkenin bir diğer ucunda çalışan öğretmenler yazdığım çocuk şiirlerini ezberleyen öğrencileri ile ilgili videoları benimle paylaşıyorlar, inan gözlerim bulutlanıyor. Ya da hiç beklemediğim anlarda, mesela tramvayda, ilkokul öğrencileri için yazdığım kitapları okuyan çocuklarla karşılaştığımda -bu da bir çeşit okurla buluşmak- ruhum gülümser.

 

Kitapların kapak basımlarının da okuru en az kitaplar kadar etkilediği bir gerçek. Aklımdaki Cinayetler’in kapağı da çok şık. Sen mi seçtin? Bize neyi anlatıyor?

 

Bir öykümden cümledir:  Herkes kendi cennet ve cehennemini yüreğinde taşır. Aklımızın bir köşesi de kendi karanlığını taşıyor. Farkındayız, değiliz ya da bastırıyoruz ama karanlık yanımız hep oralarda bir yerde.  Kapağın aklımızdaki karanlık yanı simgelemesini istemiştim.  Kapak gerçekten çok içime sindi. Çizimi, çok kıymetli bir öğretmen arkadaşım; Ulaş Deliktaş benim için yaptı. Kendisi gerçekten başarılı bir sanatçıdır.

 

Öğretmenlik yapmak mı yoksa yazar olmak mı diye sorsam? Her ikisi de diyeceğini tahmin eder gibiyim ama bir tanesini seçmeni isteseler hangisi olurdu?

 

Kimse beni öyle bir seçime zorlamasın isterim. Öğretmenlik benim için sadece bir meslek değil, benim yaşam biçimim. Yazarlığa gelince o da tutkum.  İkisi de artık benim bir parçam, vazgeçemem. Bir gün gelir meslekten emekli olurum, yine de bir şekilde öğretmeye devam ederim. Yine belki bir gün gelir kimselere okutmadığım yazılar yazmaya dönerim ama yine de yazmaktan vazgeçemem.

 

Funda, hikâyelerini yazarken seni tetikleyen bir şeyler oldu mu hiç? Yani etkisinde kaldığın herhangi bir olay, izlediğin bir film ya da okuduğun bir kitap? Ya da tamamen hayal gücünün yaratıcılığı mı öykülerini oluşturdu?

 

Farkında olmadan etkilendiğim ve bilinçaltına attığım birikimler belki yine farkında olmadığım şekilde ortaya dökülmüştür ve ben onları hayal gücüm sanmışımdır, kim bilir? Ben öyküyü bir cümleden ya da bir görüntüden yola çıkarak yazarım genelde. Mesela,

Cellat uyandı yatağında bir gece

“Tanrım”dedi “bu ne zor bilmece:

Öldürdükçe çoğalıyor adamlar

Ben tükenmekteyim öldürdükçe…”

Ataol Behramoğlu’nun sevdiğim bir dörtlüğüdür. Cellat öyküsü de bu dörtlüğü mırıldanmamdan doğdu. Uludağ’da Cinayet öyküsü ise tamamen kar özlemimden ortaya çıktı. Bazen de beni derinden etkileyebilen bir fotoğraf için öykü yazıyorum.

 

 

 

 

Peki, tamam, evlat ayırmak olmaz ama en çok sevdiğin öykünü merak ettim, daha doğrusu oldu mu öyle bir şey?

 

Hepsi benim evlatlarım gibi ayıramam, demeyeceğim. Kesinlikle en sevdiğim öyküm var ve başka ne yazarsam yazayım o en sevdiğim olarak kalacak: Sabun Kokusu. Daha iyilerini yazdığımı biliyorum ya da okurlardan duyuyorum. Mesela Kırmızı Boncuklu Kolye’yi beğenmeyen çıkmadı daha. Ben de çok beğenirim, onun tadı başkadır, o bizdendir, Anadolu dokusudur ama en sevdiğim Sabun Kokusu çünkü o benim ilk sancım ilk göz ağrım.   

 

Türkiye’de polisiye edebiyatı üzerine yazan bir kadın olmanın avantaj ve dezavantajları nedir sence? Yazma süreci ya da sonrasında herhangi bir kısıtlama ya da zorluk yaşadın mı?

 

Bu konuya bir girersek sadece ülkemizde kadın yazar olmak çerçevesinde kalamayız, tüm dünyada kadın olmanın dezavantajları üzerine üç ciltlik eser yazarız birlikte. Yazarlık sayesinde servete kavuşan nadir isimlerden biri olan J.K. Rowling bile kadın olduğu anlaşılmasın diye ismini kısaltmak zorunda kalmamış mıdır? Hem de İngiltere gibi bir ülkede… En iyisi bu konu böyle kalsın. 

 

Funda Menekşe’nin kendine örnek aldığı, ilham verici biri ya da birileri var mı peki? Gerçi pek mütevazı birisin, kabul etmeyebilirsin ama yaratıcı yönün görmezden gelinmeyecek kadar çok kuvvetli, sana ilham veren birileri varsa öğrenmek isterim.

 

Mütevazılık bu zamanda pek takdir gören bir özellik değil, “ben” diye ortada gezenlerin dünyasındayız aslında. Lakin ben bu devrin insanı olamamaktan mutluyum ve çok şanslı bir insanım. Çalışkanlıklarıyla, dürüstlükleriyle ve okuma tutkularıyla bana ilham vermiş bir aileye, iyi niyetli dostlara, merhametli ve anlayışlı bir eşe, zarif mizaçlı bir evlada sahibim. Çevremdeki tüm sevdiklerim ilham perilerimdir, hatta bazı öykülerde sevmediklerim bile…

 

Yazma sürecinde en çok desteği kimden aldın? Ailen de senin gibi yazar olan başkaları da var mı?

 

Annemin edebi yönü çok kuvvetlidir. Köşe yazıları, edebiyat dergilerinde yayımlanmış şiirleri var. Benim yazdıklarımın en sert eleştirmeni de odur ve iyi ki sert, eksilerimi görmemi sağlayarak bana kendimi geliştirme fırsatı sunuyor. En çok desteği kimden aldın sorusunun cevabı ise eşimdir. Özellikle çocuk yayınlarının üretim sürecinde bilgisayar başında sabahlamama gösterdiği anlayış ve saygı bile paha biçilmez bir destek. 

 

Kayseri’de yaşıyorsun, peki batıda yaşayan diğer yazarlara göre polisiye edebiyatı için düzenlenen etkinliklerden geri kaldığını düşünüyor musun?

 

Düşünüyorum, elbette ancak ülke gerçeklerini de kabullenmek gerek. Ülkemizdeki kültürel ve sanatsal etkinliklerin merkezi İstanbul’dur. Bu etkinliklerin tüm ülkeye yayılması için ülkenin ekonomik olarak daha güçlü olması gerek.  Kayseri’de yaşayan bir yazar olarak tek tesellim, Anadolu’nun bağrından çıkmış kalemi kuvvetli nice yazara sahip olmamızdır. Hem artık sosyal medya ve internet diye bir gücümüz var. Kayseri’de oturduğum yerden Almanya’da yaşayan bir yazarımızla fikir alışverişine girebiliyorsam, fiilen orada olamasam da bir ekran aracılığıyla söyleşiyi takip edebiliyorsam bu da kârdır hanemize eklenen. (Eğlencenin bir kısmını kaçırmış olmaktan dolayı kıskançlık krizine girdiğim anlar aramızda kalsın tabii.)

 

Yeni bir kitap projen var mı? Varsa bizlerle paylaşırsan çok sevinirim.

 

Son düzeltmeleriyle uğraştığım bir roman çalışmam var. Bitti sayılır. Piyasaya ne zaman çıkar orası muamma. O benden çıkınca mola vermeden yeni kitaba başlayacağım. Kitabı aklımda yazdım, tamamladım bile. Umarım hızla kâğıda da dökebilirim.

En son hangi kitabı okudun ya da okuyorsun?

 

Sevgili Gonca Çifçioğulları tarafından yazılan Ateşle Dans’ı okuyorum şu an. Bu aralar bir yandan ilkokullara yönelik projelerle uğraştığım için yavaş okuyorum maalesef.

 

Polisiye Edebiyatı yazmak isteyenlere söyleyeceğin tek şey ne olurdu?

Ne olursa nasıl olursa olsun yazın, kalem yazdıkça gelişiyor. En azından ben öyle yapmaya çalışıyorum, diyeyim. Ve asla ben oldum yanılgısına düşmeyin. Arayışınız bitmezse heyecanınız da bitmez.  

 

Sence polisiye romanları en çok hangi yaş grubu okuyor? Daha doğrusu bir yaş grubu var diyebilir miyiz?

 

Böyle bir genelleme yapabileceğim kadar çok gözlemde bulunmadım. Daha çok fuara katıldığımda belki bu soruya bir yanıt verebilirim.  Sadece lise gençliğinin Sherlock sevgisinin farkındayım.

 

Yerli polisiye edebiyatı yazarların kitapları yayınevlerinin ön raflarında pek yer almıyor, bunun nedeni ne olabilir dersin?

 

Tanıtıma ayrılan bütçenin yetersizliği, yerli üretime güven eksikliği, teknik destek zayıflıkları, farklı alanlarda öğrenilmiş çaresizlikler bile derim de asla yerli yazarlarımızın yetersizliği diye genellemelere gitmem artık. Çiçeği burnunda bir yazar olarak kimsenin yazarlığını kimseyle kıyaslamak haddim değildir, ancak neredeyse otuz yıllık bir okur olarak şunu diyebilirim, okuduğum yerli yazarlarımız içinde kendini geliştirmeli dediklerim de oldu, yabancı yazarlara taş çıkarır dediklerim de. İlk işinde harikalar çıkarıp ikincisinde beğenmediklerim de oldu, her işi birbirinden güzel dediklerim de. Emek veren herkesin destekçisiyim.  Biraz okur desteği de çok şeyi değiştirecek, eminim.

 

Sevgili Funda, bu güzel söyleşi için dedektifdergi okurları ve kendi adıma tekrar teşekkür ederim. Son olarak, buraya bir söz bırakmanı istesek bu ne olurdu?

 

Ben de bu keyifli sohbet için bir kez daha teşekkürümü sunayım.  Kendi yuvamda olmanın rahatlığındaydım.

Sınıfımda öğrencilerim için düzenlediğim bir okuma köşesi vardır, orada yazan mesajı sohbetimizde son söz olarak bırakayım:  “Oku, düşle, düşün”

Esrarengiz parmaklar hakkında

‘’Esrarengiz Parmaklar’’ ya da ‘’Arsenik’’ yahut ‘’Daktilodaki Parmak’’ veya ‘’Cinayet Reçetesi’’ … Dilimize türlü isimlerle çevrilen ‘’The Moving Finger’’ Agatha Christie’den bir Jane Marple romanıdır. Kitap ilk kez 1943’te çıkmış, Türkçede ilk çevirisi de Işıl İplikçi’nin 1962’de Akba’dan çıkan ‘’Daktilodaki Parmak’’ olmuştur. Yıllar içinde de, Ak, Şilliler, Başak ve Altın Kitapların farklı isimlerde baskıları yapılmıştır.

Altın Kitaplar, hem Gönül Suveren hem de Çiğdem Öztekin çevirilerini yayınladı.  Bu yazıda da Esrarengiz Parmaklar tercümesi esas alınmıştır. Pek çok Agatha Christie kitabı berbat çevirilere kurban gitmesine karşın, bu kitabın incelediğimiz -sadece dördüne ulaşabildik-  çevirileri oldukça başarılıdır.

 

Kitabın Adı Hakkında

Kitabın orijinal adı, Edward Fitzgerald’ın 19. yüzyılda yaptığı bir Ömer Hayyam rubaisine dayanmaktadır:

The Moving Finger writes; and, having writ,

Moves on: nor all thy Piety nor Wit

Shall lure it back to cancel half a Line,

Nor all thy Tears wash out a Word of it.[1]

Rubai’nin orijinali ve Sadık Hidayet’in bir kitabında bulduğumuz, Türkçe çevirisi ise şu şekildedir:

بر لوح نشان بودنی‌ها بوده‌است

پیوسته قلم ز نیک و بد فرسوده‌است

در روز ازل هر آنچه بایست بداد

غم خوردن و کوشیدن ما بیهوده‌است

Kader levhasına yazılacaklar yazılmış,

İyi, kötü peşinde koşmaktan kalem yorulmuş.

Ezelden yazılanlar mutlak bir borçmuş.

Gam çekmemiz, çalışmamız hep boşmuş![2]

Görüldüğü gibi, Fitzgerald’ın çevirisi oldukça ‘serbest’tir. Ancak Christie burada, kelimenin ‘hareket eden parmak’ manasını yani, mektupların yazıcısını kast etmiyor yalnızca, kadere de vurgu yapıyor. Bunu, Emily Barton’ın katil ve mektuplar hakkındaki düşüncelerini ifade ederken görebiliyoruz. Bu yüzden, kitabın ismini çevirirken, bu manayı da işaret eden bir başlık konulabilirdi.

 

Eser Hakkında

Eser, tipik bir Marple polisiyesidir. Trajik bir uçak kazası geçiren pilot Jerry Burton doktorunun tavsiyesi ile nekahet dönemini kırsalda bir kasabada geçirmeye karar vererek, kız kardeşi ile birlikte Lymstock’a yerleşir. Ancak huzur bulmayı beklediği kasaba, rastgele gönderilen kin dolu mektuplarla çalkalanmaktadır. Kasaba avukatının eşi Bayan Symmington’un intiharı da olayın ayyuka çıkmasına neden olacaktır. Jerry Burton, kendini tüm bu olayların ortasında bulur…

IMDB’ye göre roman iki kez de televizyona uyarlanmıştır. İlk uyarlama, 1984-1992 yılları arasında yayınlanan Mss. Marple dizisinin ilk sezonunun ikinci bölümü olarak 1985 Şubatında gösterilen uyarlamadır. İkincisi ise 2004-2013 arasında yayınlanan Agatha Christie’s Marple dizisinin 2006 Şubatında gösterilen üçüncü bölümündeki uyarlamadır.

Agatha Christie’s Marple bölümü olan uyarlama, açıkçası kötüdür. Karakterlerin görünümleri, köy betimlemeleri her ne kadar fena olmasa da karakterlerin birbirleriyle ilişkilerinde hiçbir derinlik olmaması, duygu durumlarının iyi yansıtılamaması –özellikle Jerry’nin-, kitaptaki imgelerin ekrana rastgele dağıtılması –sökük çorap, harfler vs-, bütünlükten uzak, kopuk ve dağınık bir anlatım olması, izleyen herkesin kitabı okumuş olduğunu varsaysak dahi bölümü anlaşılmaz kılmaya yetmektedir. Pek az rolleri olan France de la Tour ve Jessica Hynes dışında oyunculuklar da kötüdür ki bunun sebebi büyük oranda senaryodur.

Bölümü olduğundan daha kötü hale getiren bir diğer nokta da Megan’ın yansıtılamamasıdır. Kitapta tarifi yapılan Megan, aşağılanan, aptal olduğu düşünülen ancak göründüğünün ötesinde (biraz) derinliği olan bir karakterdir. Oysa ekranda onun aptallığını yansıtan davranışları, onun bunları neden yaptığına hiçbir şekilde işaret etmeyen bir betimlemedir –bahçede zıplayıp durup düşmesi vs.-. Ancak Megan’la ilgili en saçma nokta, bizim Yeşilçam filmlerindeki gibi, ‘güzel’ olan bir kadının, diğer karakterlerce ‘lafla’ hor görülmesi, ‘çirkinleştirilmesidir’.

1985 çekimi olan bölüm, 2006 çekimine göre çok daha gerçekçi, kitaba yakın ve tutarlıdır. Yukarıda eleştirdiğimiz durumların çoğunu burada görmeyiz. Megan, Jerry, Joanna daha iyi işlenmiştir. Karakterler 2006 çekiminde olduğu gibi karikatürize edilmemiştir; Marple sürekli örgü örüp durmuyordur veya katil sürekli kâğıt kesmemektedir veyahut kitaptaki konuşmalar, durumlar zorla göze sokulmamaktadır. Bu uyarlama daha bütüncüldür, derindir ancak bölümün sonu biraz aceleye getirilmiştir. Belirtmeden geçemeyeceğimiz bir nokta da Jerry ve Megan’ın Londra sahnelerinin betimlenmesindeki hoşluktur. Her iki uyarlamada da es geçilen bir husus, Jerry ile Joanna arasındaki Megan’ın ‘köpekliği’ esprisidir –ki bu anlaşılır bir durumdur-.

 

Jane Marple Bu Hikâyede Gerçekten Gerekli miydi?

Romana tekrar dönecek olursak, Jane Marple hikâyeye assolist gibi sonradan dâhil olmuştur. Onu ancak son çeyrekte görürüz. Ve her zamanki gibi, dinlemiş, izlemiş ve olayı çözmüştür. Ancak o bu hikâye de gerçekte lüzumlu mudur?

Zira hikâyede zaten bir dedektif vardır: Jerry. Her ne kadar istemese de olayı çözmek için motivasyona sahiptir. Yani kurguda olaya karışanlar, olayı izleyenler ve olayı çözmeye çalışanlar var, olayı çözmeye çalışanlar içinde de olaya karışmadığını bildiğimiz ve polis olmayan birisi var ki bu adam zaten hikâyenin başrolü, anlatıcısıdır. Marple hiç dâhil edilmeden Jerry ile sonuca ulaşılsa da bir eksiklik olmazdı. Zaten olayın büyük bir kısmında Jerry esas karakterdir. Bu durumun Marple’nın sonradan ortaya çıkmasıyla da pek ilgisi yoktur, daha ziyade Jerry’nin hikâyedeki rolünün ne olduğu ile ilgilidir. Jerry en baştan beri bir âşık veya etraftan biri olarak anlatılsaydı Marple’ın gelişi problem olmazdı. Fakat Jerry başta bir ‘başrol’ olarak yansıtılmış, ancak daha sonra rolü ‘sıradan aşığa’ indirilmiştir. Elbette Jerry’nin içinden bir Roger Ackroyd veya Michael Rogers çıksaydı başkaydı. Marple daha anlamlı olurdu.

Bölümleri izlediğimizde de aslında Marple’ın ‘fazlalığını’ rahatlıkla fark ederiz. Yirmi yıl arayla yapılan iki çekimde de Marple daha hikâyenin en başında belirmektedir. Ve de sürekli olayların içindedir. Oysa kitapta Marple çok sonraları ortaya çıktığı gibi, harekete geçmesi de ancak kitabın son sayfalarında olmuştur. Senaristler Marple’ı hikâyeye katabilmek için bir anlamda buna mecbur kalmışlardır. Sadece birkaç kez görünecek ve birden bire gelip olayı çözecek bir karakterin suni kaçacağını düşünmüş olacaklar ki, onu bölümün içine serpiştirip, ‘o zaten buradaydı’ şeklinde anlatmışlardır. –Elbette bunların film değil dizi olduğunu da dikkate almak gerekir, Marple’ı anlatan bir dizide daha fazla Marple gösterilmek istenmesi anlaşılabilir.- Bunun dışında Esrarengiz Parmaklar; ipuçlarının, olay örgüsünün, mantığının, karakter tahlillerinin ustaca bütünleştirilmesi ile muhteşem bir Christie romanıdır.

 

[1] E. Fitzgerald, The Rubaiyyat of Omar Khayam.

[2] S. Hidayet, Hayyam Teraneleri (Farsçadan çeviren Mehmet KANAR), YKY.

Erkek seri katiller 5 – gilles’in karanlık zevkleri

Bu olaydan sonra Gilles çok değişti. Aynı yıl içerisinde sapkınlıkları ile dikkat çekmeye başladı. Kendisine sunulan emekli olma fikrini geri çeviren Gilles, askerî hizmetine devam etti. Ancak gezginleri gasp eden bir birlik oluşturmaya başladı. Gilles bazı kesimlerce saygınlığını yitiriyordu. Özellikle siyasetin içerisinde olan bazı kişiler, Gilles’i düşürmek için fırsat bekliyorlardı. Kralı taçlandırdıktan iki yıl sonra bir çocuğu öldürdü. Çöküş devam ediyordu. Bir yıl sonra, onu büyüten  dedesi vefat etti. Jean d’Craon bir canavar yetiştirdiğinin farkındaydı. Ölmeden önce torunu Gilles’i mirasçıları arasından çıkartmıştı.

Gilles, öldürmenin zevkli yanını keşfetti. Kanunların hedefinden uzak olduğunu bildiği için, sapkınlıklarını dilediği gibi yaşayabileceğini düşünmekteydi. Dokunulmazlığını farklı şekilde tatmak istiyordu. Kiliseye olan bağlılığı ile bilenen Gilles, yeni bir ilgi alanı geliştirmişti. Kilisenin şiddetle karşı olduğu ve büyücülük ile suçladığı simyaya merak sarmıştı. Jeanne ile Orlèans’da çatışırken, arkadaşının duacıları, rüzgârın yönünü onların lehine nasıl çevirdiklerine şahit olmuştu. Bu sefer ise aynı şekilde rüzgârı kendi lehine çevirebileceğine inanmaktaydı. Kısa bir süre sonra, papazlık makamından aforoz edilmiş İtalyan Francisco Prelati ile tanıştı. Prelati, çocuk kanının demiri altına çevirdiğini söyleyince olanlar oldu. Sokakta gördükleri bir çocuğu kaçırıp öldürdüler. Çocuğun gözlerini oydular ve kalbini bedeninden söktüler. Ardından bir tasın içerisinde biriktirdikleri kan ile bir ittifak anlaşması yazdılar. Ancak şeytanın onları o gece terk etmeye niyeti yoktu. Gilles aynı gece, çocuklara işkence yapmanın tahrik edici bir haz olduğunu anladı.

Özellikle sarı saçlı erkek çocuklar onun ilgi alanıydı. Çok nadir de olsa kız çocuklarına da yöneliyordu. Roma İmparatorluğunun belki de en sapkın hükümdarı olan Caligula’ya hayranlık besliyordu. Askerlerine özel bir görev verdi. Ülkenin her bir yerine giden askerlerin görevi, çocuklu aileler ile temas kurmak ve çocuklarını Gilles’in “himayesine” vermeleri için ikna etmekti. Çocuklarını güzel bir geleceğin beklediğini düşünen aileler, çocuklarını “eğitime” göndermekte tereddüt etmiyorlardı. Oysaki çocuklarını kendi elleriyle ölüme gönderiyorlardı. Daha önceden korkudan suskun kalan şahitler konuşmaya başlayınca, yaşananların tüm çirkinliği ortaya çıkmaya başladı. Gilles dostlarını akşam yemeklerine davet edişiyle meşhurdu. O gecenin eğlence kısmı ise sapkınlığının en uç noktalarıydı. Yemekler yendikten kısa bir süre sonra, Gilles’e bir çocuk sunulurdu. Gilles o çocuğa herkesin gözü önünde tecavüz eder ve ardından tavanda bulunan kancalara canlı olarak asıp, ölünceye dek işkenceler yapardı. Bu onun eğlence anlayışıydı. Bazen ise kancada sallanan çocuğa bir anda şefkatle yaklaşıp onu kancadan aldırır, ona güven verdiğine emin olduktan sonra, ön sevişme olarak gırtlağını bir hamlede keserdi. Diğer bir eğlencesi ise çocukların üzerine oturarak kendisini tatmin etmekti. Tatmin olurken ise, görevlilerden birisi altında yatan çocuğun kafasını keserdi. Kestiği kafaları ise kazıklara oturtarak onları saatlerce izlerdi. Hatta hizmetkârlarına özel bir görev vermişti. Kazıklarda bulunan kafaların saçlarını yapmalarını ve yüzlerine makyaj sürmelerini emretmişti. Kurbanlarının kanlarını büyü için kullanmaktaydı.

Gilles’i durduran sapkınlıkları olmadı. Aralarında yaşanan bir mal anlaşmazlığı sebebiyle bir papaza saldırmaktan ötürü Katolik Kilisesi Mahkemesi’nin hedefine girmişti. Uzun zamandır fırsat kollayan bazı siyasiler ise bu durumu kaçırmazlardı. Nantes psikopozu ile bir anlaşma sağlandı. Gilles 1440’da tutuklandı. Araştırmalar derinleşirken, Gilles’in ardındaki gerçeklerin çok daha karanlık olduğu kısa sürede anlaşıldı. Çocuklarını eğitim amacıyla Gilles’in şatosuna gönderen 10 aile ortaya çıktı. Çocuklarını gönderdiklerinden beri, onları bir daha görememişlerdi. Eğitim için giden çocuklar kayıptı.

Gilles’in malikaneleri araştırılırken çok çarpıcı keşifler yapıldı. Bir malikanesinde yaklaşık 50 çocuğa ait eşyalar bulunurken, diğer bir malikanesin kulesinde, çocuklara ait olduğu anlaşılan kemikler bulundu. Deliller, daha da fazla olabileceğini göstermekteydi. Araştırmanın sonucunda, Lord Gilles de Rais, 140 çocuğun ölümüne sebebiyet vermekle yargılanmaya başladı.

İddiaları duyan Gilles, çılgına döndü ve tüm suçlamaları reddetti. Ancak ilk ceza kapıdaydı. Tüm çabalarına rağmen Katolik kilisesinden aforoz edildi. Ölümsüz ruhunun zarar göreceğinden korkuyordu. İddialardan 2 gün sonra mahkemeye çıkmayı kabul etti. Suçlamalar çok ağırdı. Görgü tanıkları çoğalıyordu. Birçok görgü tanığı, Gilles’in içerisindeki canavara şahit olduklarını beyan ediyorlardı. 5 gün sonra ise, ifadesinin aleni bir şekilde yayınlanmasını kabul etti. Bu diğerlerine bir uyarı olacaktı.

Ancak bu yeterli değildi. Gilles’e yakınlığı ile bilinen birçok insan tutuklanarak işkence altında itirafa zorlandılar. Gilles daha fazla direnemeyerek, 140 çocuğu kendi zevki uğruna öldürdüğünü kabul edip, tüm sorumluluğu üzerine aldı. Böyle bir suçu niçin işlediği sorulduğunda ise cevabı son derece açık oldu, “Onları kendi günlük zevkim ve hazlarım için öldürdüm. Beynimde canlanan hayaller beni eyleme geçirdi. Kendimi böyle tatmin ediyordum.”

Bu ifade ve samimi itiraf, birçok seri katil uzmanı için son derece aşinadır. Çünkü seri katiller eyleme geçmeden önce, uzun bir süre kafalarındaki şiddet içerikli hayaller ile yaşarlar. Anlattıkları bir gerçeği gözler önüne seriyordu. İşlediği seri suçların tek amacı cinsel dürtülerini tatmin etmekti. Suç eşittir cinsel hazlardı. “…bu çocuklar, zevkin doruklarında öldüler…” İtirafı dinleyenler rahatsız olduklarını gizleyemediler. İtiraflar peşisıra gelirken, onu dinleyen, orada bulunanlardan bazıları fenalaştılar.

Gilles öldürdüğü çocukların ailelerinden merhamet diledi. Çocukların ellerini, gözlerini ve kalplerini kötü ruhlardan arınmak için kullandığını söyledi. Orada bulunan azizlere ona dua etmeleri için yalvarıyordu. Mahkeme yaklaşık 1 ay sürdü. Elinde bulunan tüm mal varlığı çeşitli kurumlara bağışlandı. Kendisi iki yardımcısı ile birlikte idam cezasına çarptırıldı. Ekim 1440’da ise idamını izlemeye gelen büyük bir kalabalığa son konuşmasını yaptı. De Rais yaptıklarına sebep olarak çocukluğunu ve yaşadıklarını göstemekteydi. Aslında kurban kendisiydi (birçok seri katil yaptıklarını açıklamak için dış etkenleri asıl suçlu olarak gösterir). Orada bulunan ailelere, çocuklarına çok iyi bakmalarını ve kiliseye bağlıklarını hiçbir zaman yitirmemelerini öğütledi.

Cellat bu konuşmanın ardından, yağlı ilmiği Gilles’in boynua geçirdi. Bir müddet bekledikten sonra işaret geldi ve Gilles’in üzerinde durduğu kütük ayaklarının altından çekildi. Tam o esnada Aziz Michael’in adını haykırdığı duyuldu. Gilles de Rais’in öldüğü kesinleştikten sonra, beyaz cüppeli 6 kadın naaşını demirden yapılı bir tabuta yerleştirdi. Naaşı bir tören alayı eşliğinde Carmelite mezarlığına götürüldü ve orada gömüldü. Üç gün boyunca insanlar oruç tuttu. Ölümünün ardından birkaç yıl tuhaf törenler gerçekleşti. Her yıl Gilles’in ölüm yıldönümünde bir ayin düzenlendi. Çocuklar, aileleri tarafından kanayana dek kırbaçlanarak bu olayı andılar. 140 çocuk kurbandan bahsedilse de, kimi kaynaklara göre bu rakamın 800 civarında olduğu ileri sürülmektedir. Ancak delil yetersizliğinden ötürü, bu iddia bir rivayet olarak kalmıştır.

Gilles’in karanlık zevkleri yıllarca bilinmesine rağmen, kimse sesini çıkartmadı. Taa ki kendi çevresinin ve akrabalarının statülerini yitirmeleri korkusu başlayıncaya dek… Eylemleri başkalarının yaşam stilini etkileyebileceğinden, tüm gerçekler ortaya çıktı. Gözleri önünde çocuklar öldürülürken, birçok kişi olayı duygusuzca izlemişti. Farklı dedikodular dönmeye devam etti. Aslında Gilles hiçbir çocuğa zarar vermemişti. Kendi mülkiyetine göz diken akrabalarının bir oyunuydu bu. Ancak hiç kimse şatosunda bulunan yüzlerce kemiğin gerçek akıbetini açıklayamadı. Gilles, kendisinden önce ve sonra var olan seri katillerin neredeyse tamamının bir aynasıydı. Karanlık düşlerin gerçek hayatta canlanması için sadece birtakım mazeretler yeterlidir.

Gilles de Rais bir caniydi. Bir canavar olarak da anılmaya devam etti. Ancak eylemlerinde yalnız değildi. Kendisine sıkça eşlik edenler, sosyal statülerini ve güçlerini kullanarak başkalarının canlarını alan seri katillerdi.

Gilles olayının yankıları yıllarca sürdü. 1484’de Alman Papa VIII. Innocent, özel  engizisyoncular yetiştirilmesini emretti. Bu engizisyoncuların görevi cadıları avlamaktı. 1486’da Alman engizisyoncu Jakop Sprenger “Malleus Maleficarum” isimli kitabını yayınladı. Kitap, Avrupa’ya yayılmış cadı avcıları için bir kılavuz niteliğindeydi. Bu cadı avı asırlarca devam etti. Hristiyan âlemi ile Pagan dinleri arasındaki çatışmanın temelini oluşturdu. Kilise tarafından istenmeyenler kolaylıkla cadı ya da büyücü olarak ilan ediliyordu. Etnik bir temizlik başladı. Aslında kimlerin canavar kimlerin cadı olduğu artık anlaşılmıyordu. Son dönemlerde birkaç ülke farklı bir mücadeleye girişti. Artık yeni iki tür insanları korkutuyordu; vampirler ve kurtadamlar.

gillesin karanlık zevkleri

Pornografi

Pornografi sözcüğünün kaynağı

Cinsel anlamda tahrik amacıyla insan vücudunu veya cinselliğinin mahremini yansıtması olarak tanımlanan pornografi ve pornografik yayınların bilinen tarihi çok eskilere dayanmış olsa da da sözcüğün kaynağı Bizans Hipodrom’undaki —bugünkü Sultanahmet Meydanı— Pornai Sokağı’dır.

Sıra dışı erotik gösteriler ve vodvillerin sergilendiği bu şöhretli sokakta bulunan bir kabarede tanıştığı İmparator Jüstinyen’in kalbini kazanarak Bizans Tarihi’nin ölümsüz figürlerinden biri haline gelen İmparatoriçe Theodora (500–548) Pornai Sokağı’ndaki büyüleyici danslarıyla nam salmıştı.

Konstantinopolis ve Pornai sokağındaki gece hayatının dünya çapında ün kazanmasından yüzyıllar önce, 24 Ağustos 79 tarihinde Vezüv Yanardağı’nın iki gün süren faaliyeti sonucunda volkanik kül ve cürufun altına gömülerek yok olan Pompei’nin genelev duvarlarına nakşedilen resimlerden anladığımız odur ki adına pornografi denen yayıncılık hâdisesi fahişelerin ve genelevlerde sunulan hizmetlerin reklâm ve tanıtım faaliyeti olarak ortaya çıkmıştır.

Pornografik yayınlar görsel teknoloji devrimi de arkasına alarak büyük bir endüstri oluşturmuştur. Tahrik edici unsur, mal ve hizmet pazarlanmasında kullanılırken, daha sonraları reklâm içeriğinin kendisi ‘pazarlanan meta’ haline gelmiştir. Önce 8mm sinema bantları, daha sonra da videokasetlerin evlere girmesiyle başlayan film çılgınlığının hüküm sürdüğü 1970-80’li yıllar, pornografik filmlerin patladığı, satışlarının zirve yaptığı dönemler olmuştur.

Pornografik yayınların kurbanı olduğunu iddia eden seri katillerin en tanınmışlarından biri, işlediği inanılmaz vahşîlikteki cinayetleri Japon pornografisinden —bilhassa ‘porno manga’adı verilen sert erotik çizgi romanlardan— etkilenerek yaptığını iddia eden Tsutomu Miyazaki (1962–2008)’dir.

Nam-ı diğer ‘Otaku Katili’ Tsutomu Miyazaki, parka götürdüğü küçük kız çocuklarını —fotoğraflarını çektikten sonra— boğarak öldüren, kanlarını içip ellerini yiyen bir iblisti. Lâkabındaki ‘otaku’ terimi Japonya’daki manga/anime tutkunu asosyal kişiler için kullanılırken, manyak seri katilin 1989’da tutuklanmasıyla birlikte ‘tehlikeli derecede takıntılı’ anlamı içeren bir kelime haline gelmiştir.

Bir kolu doğuştan sakat olan Tsutomu Miyazaki, penis boyunu kendine sorun edinmiş, zayıf ve çirkin bir görüntüsü olduğu için yoğun aşağılık kompleksi içinde bir psikopattı. Daha önce bir kaç kez akrabalarına ve kendi kız kardeşine saldırmış olan Miyazaki, beşinci ve son kurban adayı olan küçük kızın babasının fedakârca çabasıyla yakalandığında, evinde yapılan aramada, öldürdüğü kızların giysileri ve fotoğraflarıyla birlikte üç bine yakın videokaset bulunmuştur.

Bu kasetlerin bir kısmı porno ve dönemin bol kanlı korku temalı filmleri olduğundan, kamuoyunda “Pornografik yayınlar insanları psikopatlaştırıp suça yönlendiriyor” algısı oluşmuştur.

Çoklu kişilik bozukluğu ve şizofreni hastası Tsutomu Miyazaki’nin avukatının mahkemede müvekkilinin pornografiden etkilenip de suç işlediğini savunması, birçok seri katil tarafından başvurulan geçersiz bir iddiadır. Kaldı ki şizofrenler çevrelerinde suçlanacak kişi ya da nesneler ararlar. Miyazaki 1997’de idama mahkûm olmasına rağmen, hüküm giydikten 11 yıl sonra, 2008’de asılarak infaz edilmiştir.

ABD’deki tüm dünyayı etkileyen seks serbestisi döneminden yaklaşık altmış yıl önce, kendisini ‘ahlâk savaşçıları’ olarak adlandıran bir grup aktivist, seks suçlarının artmasının baş nedeninin pornografi ve şiddet içerikli yayınlar olduğunu savunuyor, bu ideolojinin mücadelesini veriyordu.

Birçok ülkede örgütlenmeye çalışan bu sivil toplum örgütü ‘yasaklanması gerekli zararlı neşriyat’ diye adlandırdıkları ürünlerin basım, yayın ve ticaretini yapanların da ağır şekilde cezalandırılmasını talep ediyor ve ciddî bir kamuoyu baskısı oluşturuyordu.

Ahlâk savaşçılarına göre, seks suçlularının büyük bölümü pornografiye, sadomazoşist cinsellik içeren film ve kitaplara düşkündü. Toplumsal reformcuların baş hedefi kötü adamların, boğaz kesen korsanların, sert dedektiflerin tekinsiz maceralarını anlatan avantür kitaplardı. ABD’de bunlara ‘dime novels’ (ucuz roman) denmekteydi.

Bu sava karşı çıkanlar şehvet katillerin pembe aşk romanlarından hoşlanmasının daha şaşırtıcı olacağını öne sürdüler. Sorulması gereken esas soru, pornografinin ağır suç oluşturan hastalıklı eylemlere somut bir biçimde yönlendirip yönlendirmediğiydi.

Bostonlu çocuk katil Jesse Pomeroy davası esnasında, zararlı neşriyat karşıtı ahlâk savaşçılarının adliye önündeki gösterilerine hayli gergin günler yaşanırken, davadaki bilirkişi raporları, aktivist örgütün iddiasını çürüten bir antitez oluşturmuştur.

Tartışmaların odağındaki şahıs, tuhaf görünüşlü Jesse Pomeroy (1859–1932) daha on bir yaşındayken diğer çocuklara işkence yapmaya başlamış, on dört yaşındayken iki çocuğu vahşice öldürerek cinayete terfi etmiş olan, ABD’nin gelmiş geçmiş en genç seri katiliydi. İki erkek çocuklu bir ailenin küçük olan çocuğuydu. Tek gözü ağabeyi tarafından yaralanmış ve iris kısmı zarar görmüştü. Bu fiziksel kusuru, gerçekleştirdiği ağır suçlardan sağ kurtulan çocukların onu tanımlamasında belirleyici olmuştu.

Yaşadığı çevredeki çocukların fiziksel şiddette maruz kaldığına dair bazı kanıtlar olmasına rağmen, Jesse Pomeroy, o dönemdeki vahim olaylarla tam olarak ilişkilendirilememiş, ancak 1872 yılında bazı tanıkların kendisini teşhis etmeleriyle sadistik eylemlerinden suçlu bulunarak ıslahevine yollanmıştı.

Jesse Pomeroy ıslahevinde iki yıl yatıp serbest kaldıktan sonra, Boston’daki ailesinin yanında gitti. Bir manifatura dükkânı açmış olan annesi aynı zamanda gazete de satıyor ve ağabeyi bu işle ilgileniyordu. Jesse Pomeroy gazete dağıtımı işinde ağabeyine yardım etmeye başladı.

Jesse’nin Boston’a dönmesinden sonra, dokuz yaşındaki Katie Curran’ın kaybolduğu yolunda haberler kulaktan kulağa dolaşıyordu. Katie’den uzun bir süre haber alınamadı. Başına ne geldiği konusundaki arama ve soruşturmalar sonuçsuz kaldı.

Hemen akabinde, 1874 yılının Nisan ayında, Boston sahilinde Horace Millen adlı dört yaşında bir çocuğun cesedi bulundu. Boynu kesilmiş ve ağır bir şekilde işkenceye maruz kalmıştı. Polisler Jesse Pomeroy’dan şüphelenip onu gözaltına aldılar ve yüzündeki kesiklerin nedenini açıklamasını istediler. Pomeroy tıraş olurken yüzünü kestiğini iddia etse de, ifadesi inandırıcı bulunmadı. Kendisine ait bir bıçağı olup olmadığı sorulduğunda, evde bir çakısı olduğunu söyledi.
Tahkikatı derinleştirmeye karar veren ve arama izni çıkartan polisler, Pomeroyların evine gidip üzerinde kurumuş kan izleri olan bıçağı bulup getirdiler. Cinayet mahallinde tespit edilmiş olan ayak izleri de katil zanlısının ayak izlerine uymaktaydı.

Jesse’nin itirafına göre, Pomeroyların manifaturacı dükkânına gelen Katie bir defter almak istediğini söylemiş, Jesse Pomeroy aşağıdaki depoda bulabileceklerini söyleyerek onu merdivenlerden aşağıya inmeye ikna etmişti. Bodrumun basamaklarında Katie Curran’ın boynunu çakısıyla kesen Pomeroy, aşağıya düşen zavallı kızın kafasını taşla vurarak ezmiş ve Horace Millen’a yaptığı gibi onun da cinsel organını parçalamıştı.

Bu korkunç cinayet, işlediği ikinci cinayetten iki gün sonra ortaya çıkmış, bir ay önce öldürdüğü kızın cesedi mahzende tanınmaz halde bulunmuş, Jesse Pomeroy hemen tutuklanmıştır. Pomeroy’un yaptıklarını itiraf ederken, “Lütfen beni bir yere hapsedin ve kötü şeyler yapmamı engelleyin” diye ağladığı söylenir. Pomeroy davası sırasında, başta tüm öfkeli ahlâk savunucuları ucuz cinsel içerikli kitapların yozlaştırıcı ve suça yönlendirici etkisini gündeme getirmişler, ancak bu iddialar Pomeroy’un hayatında hiç kitap okumamış olduğu gerçeği karşısında boşa çıkmıştır.

Cinsellik, şiddet ve korku içeren filmler, oyunlar ve çizgi romanlar, gençlerin suç oranlarının artmasının başlıca nedeni olarak gösterilmeye devam etmektedir. Bu tür yayınlarla insan davranışı arasında doğrudan bir bağlantı kurmak hayli güçtür. Pornografinin suça yönlendirdiği konusu neredeyse yüz elli yıldır tartışmalıdır ve şiddet içerikli medya ile suç arasındaki ilişki bulanıktır. Doğrudan bağlantılı olduğu iddiasını savunan ahlâkçı uzmanlara karşılık, seks ve şiddet içeren yayınların saldırgan güdülerin fitilini söndürdüğünü öne süren uzmanlar da vardır. Onlara göre, pornografik film izlemek bir deşarj olma yoludur.

Dr Richard von Krafft-Ebbing cinsel içgüdünün duyarlılığı —hızlı uyarılma refleksi— veya aşırılığının —hiperseksüalite— cinsel eylemin sapkınlığı ile karıştırılmaması gerektiğini söyler. Cinsel psikopatlık ile ahlâksızlık arasındaki farkı ayırt edebilmek için, bireyin tüm kişiliğinin ve onu sapık eyleme yönelten özgün güdünün araştırılması gerekir. Hastalığın teşhis edilmesinin anahtarı oradadır.

Sapık olmayan kişinin normal seviyede bir uyaranla cinsel olarak tahrik olup normal ilişkiye ya da mastürbasyona yönlenmesi doğaldır, içgüdüsel bir eğilimdir. Sapık kişilik ise çevresinde gördüğü cinsellikle ilgili ya da ilgisiz her imgeyle uyarılabilir ve hatta hiçbir uyaranın olmadığı bir ortamda dahi düşünsel imgeler ve sanrılar üretebilir.

1930’ların yamyam katili Albert Fish, cinsel içerikli neşriyat konusunda son derece katı bir insandı ve yüzüne dahi bakmadığı bu tarz kitapları değil de İncil’deki bazı pasajları tahrik edici buluyordu. Din fanatiği Fish için öldürdüğü çocuklar Tanrı’ya sunulan kurbanlardı. Charles Manson cinayet fantezilerini kurarken, popüler sanatın en ılımlı, en yumuşak çalışmalarından biri olan (Beatles’ın) White Album’den esinlenmiştir. Bu şehvet katillerinin işlediği korkunç suçlarda bir pornografik etki söz konusu değildi.

Kara Orman Canavarı olarak bilinen ve yetiştirilişindeki muhafazakâr yapıyla içindeki taşkın şehvetin çatışması delice bir saldırganlığa dönüşen Alman şehvet katili Heinrich Pommerencke neşriyat yönlendirme tezine en aykırı vakalardan biri olarak suç tarihine geçmiştir.

Heinrich henüz on beş yaşındayken dans salonlarındaki kızları gözetleyip onlara tecavüz etmeye başlamış, 1953’te işlediği hırsızlık ve tecavüz suçlarının ortaya çıkmasından korktuğu için önce Avusturya, sonra İsviçre’ye kaçmış ve buralarda yirmiden fazla tecavüz suçu işlemişti. 50’li yıllar boyunca Pommerencke’nin sicilinde pek çok suçtan hüküm oluşmuş, sayısız kez hapse girip çıkmış ancak herhangi bir cinayet girişiminde bulunmamıştı.

1959’da Hamburg’da bir sinemaya giden ve filmin sahnelerinden birinde cıbıl cıbıl kadınların oynaştığını gören Pommerencke, tüm kadınların ölmeyi hak ettiğine kanaat getirdi ve filmi izledikten kısa bir süre sonra dört vahşî cinayetinden ilkini işledi. Bu ölümcül öfkeyi yaratan film, Cecil DeMille’in Musa Peygamber’in hayatını anlatan meşhur 10 Emir’iydi.

Heinrich Pommerencke’nin nefret dolu dini hislerle işlediği şehvet cinayetlerinin en az on katı sayıda genç kadını öldürmekten suçlu bulunan temiz yüzlü, sevimli bir üniversite öğrencisi görünümündeki Ted Bundy (1946–1989) çok erken yaşlarda cinsel şiddet görüntülerine bağımlı hale geldiğini ve pornografinin onu bir seks katiline dönüştürdüğünü iddia etmiştir. Hapishane duvarlarının dışında yüzlerce kişinin şampanyayla kutladığı idamına giderken tek suçlunun seks içerikli neşriyat olduğunu söylemiş ve “Bana bunları pornografi yaptırdı” demiştir.

Porno karşıtları, Ted Bundy’nin bu ifadesine dört elle sarıldılar ve o güne dek iddia ettikleri ‘pornografi suça sevk eder’ hipotezine güçlü bir kanıt olduğunu savundular. Ancak Ted Bundy’nin sözleriyle ilgili birkaç sorun vardı. Birincisi, bu vicdansız katilin 50’li yıllarda geçen çocukluğunda sadomazoşist pornoya erişmesi imkânsız denebilecek kadar güçtü. İkinci sorunsa Bundy’nin psikopat bir yalancı olması ve işlediği cinayetlerin suçunun hep başkalarında —hatta ikinci kişiliğinde— olduğunu iddia edip durmasıydı. Ted Bundy aslında masumdu; iç ve dış mihraklar suçluydu.

Cinsel içerikli neşriyatın insanları tahrik edip saldırganlaştığı yolundaki pek çok iddia somut gerçeklerle örtüşmemiş, tartışmalar yüz yıl boyunca sürüp gitse de kesin bir sonuç alınamamıştır. Gördüğünüz gibi, porno izliyorsunuz diye vicdan azabı çekmenizi gerektiren bir durum yoktur; “Seks filmleri suça yönlendirir” diye ahkâm kesemeyiz.

İstatistiklere göre, yalnızca cinsel suçluların değil, normal insanların da seks içerikli medyaya merakı yüksek orandadır. Batı’nın bu kadar çok seks suçlusu üretmesinin en büyük nedeni pornografi değil, yalnız ve ailesiz ortamlarda bozulan ve patolojik hale gelen psikolojilerdir. Eğer illâki bir suçlu bulmak gerekiyorsa, sorunu pornografide değil, belki de kahreden yalnızlıkta aramalıyız.

Göl kıyısındaki ev – Gizem kitapları

Son yıllarda polisiye edebiyata yönelik görece ilgi, kendini yalnızca roman türünde eserlerde değil hikâye derlemeleri ve öykü kitapları şeklinde de gösterdi. Bu örneklerden birisi de Gencoy Sümer’in on bir gizemli öyküsünden oluşan Göl Kıyısındaki Ev isimli kitabı.

Göl Kıyısındaki Ev’i yazarın ilk romanı olan Feneryolu Cinayetleri’ni büyük bir beğeniyle okuduktan sonra aynı beklentiyle elime aldım. Gizemli öyküler alt başlığıyla sunulan kitap; dedektif serüveni, gerilim, korku, dram ve fantastik türde hikâyelerden oluşuyor. Şimdi bu hikâyelerin bazıları hakkında sürpriz bilgiler vermeden kısa değinilerde bulunmak ve sonda da genel bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Göl Kıyısındaki EvBir kapalı oda cinayeti başlıklı hikâye kitapta en çok beğendiğim hikâye oldu. Feneryolu Cinayetleri’nden tanıdığımız özel dedektif Kerim Ülkü bu öyküde kapalı bir odada işlenen bir cinayeti çözüyor. Genç bir kadınla evli olan bir profesörün çalışma odasından bir el silah sesi duyulur. Evin genç hanımı ve hizmetçi odaya koştuklarında kapı kilitli olduğundan içeri giremezler. Daha sonra bahçıvana kapıyı açtırdıklarında profesörü kafasından silahla vurulmuş halde bulurlar. İlk başta olay intihar gibi görünmekteyse de kısa süre sonra maktulün kendini öldürmüş olamayacağı anlaşılır. Çünkü kurşun yarası sol şakaktadır ve maktulün sol eliyle ateş etmesine engel olan bir sakatlığı vardır. Bu durumda işin içinden çıkamayan cinayet masası komiseri, Kerim Ülkü’ye başvurur. Ünlü dedektif, komiserin anlattıklarını uzun uzadıya dinler ve gerçekten de imkânsız gibi görünen bu muammayı büyük bir beceriyle çözer.

Otuz yıl sonra isimli hikâyede emeklilik günlerini geçirmekte olan bir hâkimin iç dünyasına şahit oluruz. Artık yaşlanmıştır, yapacak bir işi yoktur, günler sıkıcı bir şekilde geçmek bilmemektedir. Bu yüzden bu boğucu rutinin dışına çıkmak isteyen kahramanımız haftada bir gün ailesine yalan söyleyerek bir alışveriş merkezine gitmekte, orada bir kafeye oturup insanları incelemekte, onların hayatları hakkında tahminlerde bulunmaktadır. Bir gün yan masadaki bir adamla yanındaki kadın hakkında kendince yorumlarda bulunurken adamın kendisine dikkat kesildiğini görür ve bakışlarından rahatsız olduğunu zannetse de işin aslı farklıdır.  Geçmiş günahları insanın eninde sonunda yakasına yapışır mesajı veren hikâye şaşırtıcı ilerleyişi ile keyifle okunuyor.

Bir Zamanlar Yeşilçam’da isimli hikâye aslında Feneryolu Cinayetleri isimli romanda da yer alan bir parça. Romanı okumayanlar için yıldızı yavaş yavaş sönmeye başlamış yaşlı bir aktörle yapılan bir röportaj şeklinde de okunabilir bu hikâye. İçinde bir cinayetten de bahsediliyor ama bu cinayetin çözümü için Feneryolu Cinayetleri’ni okumak gerekiyor.

Aynadaki Cin:  Gencoy Sümer bu hikâyede Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalını esrarlı bir hikâye şeklinde yeniden yorumlarken başrole cadının aynasının içine hapsolmuş bir cini koymuş. Bu ilginç denemenin neticesinin tatmin edici olduğunu düşünüyorum.

Bir polisiye sever olarak kitaptaki öykülerin tamamının suç konulu olmasını yeğlesem de yazarın akıcı üslubu sayesinde kitabı elimden bırakamadan okuyup bitirdim ve çok keyif aldım. Kitaptaki bazı hikâyelerin Türkçe suç edebiyatı örnekleri arasında klasikleşeceğini düşünüyorum. Bu tür örneklerin çoğalması polisiye edebiyatımız için önemli bir kazanç olacaktır. Umarım okurlar da ilgi gösterirler.

Kayıp ruh yitik beden

Ayla Koca ‘nın yayımlanmış üç romanından ilki olan Kayıp Ruh Yitik Beden, gerilimin macerayla harmanlandığı, masum bir aşkla süslenmiş,  fantastik, mistik bir roman. İçinde polis var ancak bu romana sadece polisiye roman diyemeyiz. En azından yazarın ikinci romanı Kayıp Kurban kadar polisiye özelliklere sahip değil.

Spiritüel konulara az çok hepimizin ilgisi vardır. Ayla Koca’nın ilk iki kitabının ana karakterleri, doğa üstü güçlere sahip iki genç kızdan oluşuyor. Olağanüstü olaylara ilgisi olanların severek okuyacağı Kayıp Ruh Yitik Beden ‘in konusuna geçmeden spiritüalizm hakkında biraz bilgi vermek isterim. Spiritüel kelimesinin dilimizdeki sözlük anlamı tinsel, ruhsal demektir. Spiritüalizm ise ruhçuluk, öte alemcilik anlamına gelir. Kişinin akıl ve mantık yoluyla çözemediği gizemli hakikatleri sezgi yoluyla anlama çabasıdır. Günümüzde ruhani farkındalık kazanma, aydınlanma, kişisel uyanış, ruhu huzura kavuşturma adına bir sürü ritüel, bilgi ve öğreti bulunmaktadır. Öte dünyayla iletişime geçilebileceğini savunan bu akımda, ruhun öte dünyada gelişimini sürdürdüğüne ve dünyaya dair yararlı bilgiler verilebileceğine inanılır.

Reenkarnasyon: Ruhun sürekli yeniden bedenlenmesi; Karma: Ettiğini bulma; Astral Seyahat: Ruhun bedenden ayrılarak seyahat etmesi; Bedengezerlik: Ruhun uyku esnasında bedenden ayrılıp başka bedenlere girebilmesi; Aura: İnsanın etrafına yaydığı enerji; Reiki: Birinin bir diğerine enerji vererek iyileştirmesi; Yüksek Benlik: Doğruyu ve yanlışı ayırt etmemize yarayan üst bilinç, spiritüalizm denince akla ilk gelen kavramlardır.

İnsanoğlu yüzyıllardır, bilimsel yöntemler dışındaki ruhani yollarla gizli bilgilerin araştırılmasına ilgi duymuştur. Ancak tam tersi düşünenlerin yani bilimde ruh kavramının bulunmadığına inananların sayısı da oldukça fazladır. Örneğin, Astral Seyahat yaptığını söyleyenlerin, rüyaların etkisi altında kalarak, aslında hiç gerçekleşmemiş bir seyahatin varlığına inandıkları düşünülür. İki taraf da birbirlerinin tezlerini çürütme amaçlı girişimlerde bulunmuşlar, ispatlama çabasına girmişlerdir. 15. ve 18. yüzyıllar arasında doğa üstü güçlerin ispatına kalkışanlar cadı damgası yiyerek yakılmışlardır. Günümüzde de spiritüalizmin herhangi bir alt kavramı ile uğraşanlara medyum, falcı, şarlatan gibi yakıştırmalar sıkça yapılmaktadır.

Sonuç olarak bilimsel ya da değil, insanlar doğa üstü güçlere, olaylara inanmaya devam edecekler. Filmlere, romanlara konu olan gizli güçler, insanların ilgi odağı olmayı her daim sürdürecek. Çünkü insanoğlu, yapısı gereği bilinmeyenin peşinden koşmaya meyillidir. Süper kahramanların sadece dergilerde, filmlerde olduğunu biliriz aslında fakat derinlerde bir yerde, gerçek hayatta da süper güçlere sahip varlıklar görmek isteriz. Bu türde filmlerin, en çok izlenenler listesinde zirveyi zorlaması bu yüzdendir belki de. Gözleriyle ateş saçmak, bir bakışla nesneleri oradan oraya savurmak, düşünce gücüyle akıl okumak,  insanları hipnotize ederek her istediğini yaptırmak… Bunları yapabilmeyi kim istemez ki? Ya da Kayıp Ruh Yitik Beden romanının baş kahramanı Alara gibi bir bedengezer olmayı ve girdiği bedenlere yollarını bulmalarında yardım edebilmeyi…  Ben isterdim…

Yazar Ayla Koca’nın kalemi ile ilk kez ikinci romanı Kayıp Kurban ile tanışmıştım. Fantastik konusu, kurgusu, karakterleri ve sürükleyici anlatım tarzıyla gönlümü kazanmıştı.  Sade anlatımıyla birleştirdiği akıcı ve esprili dilini çok sevmiştim.  Hele romanda bir Antep Baklavası esprisi vardı ki, günlerce aklıma geldikçe kıkırdamıştım kendi kendime.

Ayla Koca’nın sosyal medya paylaşımlarını bilenler, onun oldukça esprili bir kişiliği olduğunu da bilirler. Bu yönü romanlarındaki kahramanlarının karakterlerine de yansıyor. “Hiç güleceğim yoktu,” deriz ya bazen. İşte, Ayla Koca’nın romanlarını okurken, hiç güleceğimiz yokken, hiç ummadığımız bir anda yapılan bir espri ile gülümserken buluruz kendimizi.

Elbette bu, yazar Ayla Koca’nın romanları sadece mizah içerikli demek değil. Aynı zamanda  vicdanları burkan, yürekleri sızlatan, düşündüren, yaşanan çaresizlikleri gözler önüne seren, hayatın acı gerçekleri de vardır romanlarında. Çocuğa ve kadına yapılan şiddet ve istismara değinilen bölümlerde verdiği satır arası mesajlarla birdenbire kendinizi sorgularken bulursunuz. Ne kadar duyarlıyım, onlar için ne yapabildim, ne yapabilirim, istismar ve şiddeti nasıl engelleyebilirim, vahşete susanların seslerini nasıl duyurabilirim?..

Ülkemizde ne yazık ki, çocuğa ve kadına yapılan şiddet ve istismarın cezası, hak edildiği kadar büyük değil. Bu durum da suçu işleyenleri sindirecek, korkutacak ve vazgeçirecek şartların oluşmadan yok olması anlamına geliyor.

Gün geçmiyor ki, kocasından, babasından, erkek arkadaşından ya da ağabeyinden şiddet görmüş, yetmemiş öldürülmüş bir kadının haberini almayalım; kaybolan çocukların, tecavüze uğrayıp, vahşice öldürülüp, oraya buraya gömüldüğü haberlerini okumayalım; kaçırılan çocukların satıldığını, dilendirildiğini, organlarının çalındığını, bir köşede ölüme terk edildiğini duymayalım; kadınların fuhuş tuzağına düşürülüp, zorla peşkeş çekildiği, uyuşturucu batağına sürüklendiği gerçeğini görmeyelim; gözü dönmüş bir caninin, gencecik canlara gözünü bile kırpmadan kıydığına yüreğimiz yanarak şahit olmayalım. Gün geçmiyor…

İstatistiki rakamlar vermeyeceğim çünkü rakamların doğruluğuna inanmıyorum. Yapmamız gerekenin, mağdur ya da maktül olan kadın ve çocukları saymak değil, onların çaresizliklerine çare bulmak olduğu kanaatindeyim. Bu konuda, devletin de hassasiyet göstermesi ve mevcut yasaları gözden geçirerek işlenen suçların cezalarını arttırması gerekmektedir. Karısını çocuğunun gözü önünde öldürmüş bir adama iyi hal indirimi yapmayan hakimler ve yasalar gerekli. Bir çocuğa tecavüz eden birine, akli dengesi yerinde değil tanısı koyup, bir kaç yıl içinde salıvermeyen doktorlar gerekli. Çocuklarına şiddet uygulamayan, çocuklarını geleceğin suçluları olmaktan koruyacak aileler gerekli. Kadına, çocuğa, hayvana, çaresiz olana zarar vermeyen vicdanlı bireyler gerekli. Vicdansızlığa dur diyecek yasalar gerekli. Adalet gerekli…

Yazar Ayla Koca,  Kayıp Ruh Yitik Beden romanında aşka da oldukça yer veriyor. Masum ve sonsuz bir aşkı sade ve etkili bir dille anlatıyor. Sevgi ve aşk insanoğlunun en ihtiyaç duyduğu ve vazgeçemediği duygudur. Yüzyıllardır aşk uğruna nelerden vazgeçmiştir insan? Sevenler, sevip de kavuşamayanlar, sevip de söyleyemeyenler ve severken ayrılanların hikayeleri dilden dile dolaşmıştır asırlar boyu. Polisiyenin ve aşkın dozunda harmanlandığı Kayıp Ruh Yitik Beden ve Kayıp Kurban romanlarından sonra yazar Ayla Koca üçüncü romanının ana temasında değişik bir tür kullanmış ve sadece aşk romanı olan Aşk Acıtır’ı yazmıştır. Kendi deyimiyle, onu pek heyecanlandırmayan bu türden sonra  polisiye romanlar yazmaya devam etmekte karar kılmıştır.

 

Kayıp Ruh Yitik Beden kitabının konusu:

 

“BİZ ÇOĞU KİMSEYE NASİP OLMAYAN BİR SEVGİNİN KAHRAMANLARIYDIK”

 

Alara, çocukluğundan beri, diğer insanlar gibi olmadığının farkındadır. Onu farklı kılan dış görünüşü değil, kendisine bahşedilmiş mistik güçleridir . Alara, bir bedengezerdir.

Geceleri yatağına girip uyuduğunda, o herkes gibi rüyalar görmez, ruhu bedeninden ayrılır ve en uzak diyarlara kadar gezinir.  Alara’nın yeteneğinin farkında olan, ona yol gösteren, onu eğiten ve güvendiği tek insan babaannesidir.

On yedi yaşına kadar süren bu amaçsızca gezintiler nihayet bir anlam kazanır ve ona ilk görevi verilir. Zor durumda olan birinin bedenine girecek ve ona, başına gelebilecek tehlikelerde yardım edecektir.

Ancak, elinden geleni yaptığı halde ilk görevinde başarısız olur. Brezilyalı bir ailenin bakım parası için evlat edindiği, şiddet gören, aç bırakılan çocuğa yardım edememek Alara’yı derinden sarsar.

Yaşadığı bu başarısızlık, ruhu başka bedenlerde gezerken nasıl davranması gerektiğini öğrendiği acı bir tecrübe olur. Artık görevini ve ne yapması gerektiğini daha iyi biliyordur.

Babaannesinin ölümünden sonra ailesiyle yaşayamayacağına karar veren Alara, evi terk eder ve İstanbul’a gelir. Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Bu şehir, ruhunun kaldıramayacağı kadar kötülükle doluyken, girdiği bedenlerin ızdırabı onu bambaşka maceralara sürükler. Bu macerada, hiç bilmediği bedenlerden kendisi hakkında öğrendiği sırlar, inandığı gerçekleri bir anda yok eder.

Doğru bildiği yalanlarla sırlar arasında sıkışıp kalan Alara’nın önüne gelen bir fırsat ona hayalini kurduğu ancak gerçekleşmesi imkansız sandığı bir hayatın kapılarını açar. O artık kendi ayakları üzerinde durabilen, güçlü, kararlı bir genç kadındır.

Hiç ummadığı bir anda karşısına çıkan aşk, onun hiç tanımadığı bir duygudur ve etrafına bir kalkan gibi ördüğü duvarlarını yıkmaya çalışan Hasan’a ve bu aşka geçit vermekten çok korkar. Her şeyden önce görevi bu aşka engeldir.

Alara bu şehrin kötülüklerinin önüne tek başına geçebilecek midir? Günün birinde karar vermek zorunda kalırsa aşkını mı yoksa başkalarının hayatını kurtarmayı mı seçecektir? Kararı onu nasıl bir yola sokacaktır? Girdiği bu yolda su yüzüne çıkmaya devam eden gerçeklerle nasıl yüzleşecektir? Acılarına şahit olduğu bedenlere nasıl yardım edecektir?

 

Yazar Ayla Koca hakkında:

 

Ayla Koca 7 Haziran 1977 Malatya doğumludur. Eğitimini Malatya’da tamamladıktan sonra Bursa şehrine hemşire olarak atanmış ve bu şehirde, bir polis olan eşiyle tanışıp evlenmiştir.  Eşinin mesleğinden dolayı taşındığı Yalova’da halen hemşirelik yapan Yazar Ayla Koca’nın bir oğlu ve bir kızı vardır. Hemşirelik ve yazarlığın yanı sıra sendikacılıkla da uğraşmaktadır. Küçük yaştan beri yazmaya hevesli olan Ayla Koca ortaokul yıllarında şiir  ve lise yıllarında hikayeler yazmaya başlamıştır. Sonraki yıllarda çeşitli sebeplerden ara verdiği yazma işine, gördüğü bir rüyayla tekrar geri dönmüş ve ilk romanı Kayıp Ruh Yitik Beden bu şekilde oluşmuştur. Çalışmayı, sürekli üretmeyi, faydalı işler yapmayı kendine ilke edinen Yazar Ayla Koca, yayımlanmış üç romanı Kayıp Ruh Yitik Beden,  Kayıp Kurban ve Aşk Acıtır’dan sonra, çok yakında raflarda olacak yeni romanıyla yine okurlarıyla buluşmaya hazırlanıyor.

 

Kayıp Ruh Yitik Beden Romanının Künyesi:

 

Yayınevi: Ren Kitap

Basım Tarihi: Ekim 2017

Sayfa Sayısı: 239

Türü: Fantastik- Gerilim- Polisiye

İğneyle kuyu kazanlar – bu parmak sizin mi evladım?

“Bu parmak sizin mi evladım…”

 

     Nevzat Güzel; 63 yaşında, emekli Türkçe öğretmeni. Kardelen Sokakta bulunan müstakil evinin çatısındaki kırık kiremitleri değiştirmek için çatıya çıkmıştı. Bu sırada sokakta bir kaç polis vardı ve sanki bir şey arıyorlardı. Kiremitlerin üzerinde duran kanlı ve kesik bir parmağa gözü ilişti Nevzat amcanın, yaklaştı ve inceledi. Sonra başını hafifçe sarkıttı sokağa ve elindeki kürekle işaret ederek seslendi görevli polislere.

“Pardon, bu parmak sizin mi evladım?..”

 

     Merhaba değerli “Dediktif” okurları. Öncelikle belirtmek isterim ki sizlerden gelen yorumlar sebebiyle memnun oluyor ve gayretimizi sürdürmeye çalışıyoruz. Bu çerçevede hikayelerimizde yaşanan olayların arka planını yani mutfağını sizlere aktarmaya devam ediyoruz. “İğne ile Kuyu Kazanlar” serimizde bu ay mesleki literatürde “DVI” yada “F2K” olarak anılan Felaket Kurbanlarını Kimliklendirme ekiplerini inceliyoruz.

 

 

Tek Gündemde Toplanan Ülke-Dünya

Şehrin en yoğun toplanma alanlarından biriydi, günde binlerce insan ayak basıyordu. Hiçbir zaman cesur olamamış, her zaman için ihanet ile yüz gösteren terör örgütleri de bunun farkındaydı. Türlü psikolojik baskılarla birini daha ikna etmiş ve “canlı bomba” olarak bilinen yöntemle hayatın güzelliklerine gölge düşürmek amacıyla kalabalıkların içlerine salmışlardı. Gelişen endüstri ve teknoloji sayesinde temini gitgide kolaylaşan patlayıcı madde, bahse konu şahsın valizinde infilak etmiş ve 34 kişi hayatlarını kaybetmişti…

Bölgeye çok sayıda ambulans, itfaiye ve polis ekibi sevk edildi. Her gelen ekip kendi görev alanında özveriyle çalışıyor, maddi ve manevi yaralar bir an evvel sarılmak isteniyordu. Konunun terör saldırısı olduğunun anlaşılmasıyla,  iş tüm ülke çapında en önemli konu haline geliverdi. Hatta öyle ki, hayatlarını kaybedenlerin içinde bir ABD ve üç Fransız vatandaşının da bulunduğunun ortaya çıkmasıyla tüm dünyanın gündemine oturdu…

 

 Kriz Yönetiminin Önemi

Herbirimiz hayatlarımızda zaman zaman yaşadığımız zorluklarda farkına varırız ki normalde yapabildiğimiz sıradan şeyleri zor koşullarda başaramayız. Sebebi ise kriz anlarında olağanüstü bir fiziksel ve psikolojik baskı altında olmamız. Bir de elimizdeki örnekte düşünelim; tüm dünya tarafından önemle takip edilen bir terör saldırısında “Kriz Masası Başkanı” olarak vazife aldık, neler olurdu? Susmayan telefonumuz, sürekli bilgi aktaran danışmanımız, gördüğümüz manzara karşısında beynimizin bize olan tepkisi ve daha nicesi…

Neyse ki bu konumda değiliz ve böyle görevler için özel olarak yetiştirilen insanlar var. Biz ise; vatandaş, polis, sağlık görevlisi ya da böyle olaylarda görev alabilecek kişiler olarak ne yapabiliriz, onları düşünmeli ve gerektiğinde profesyonelce uygulamalıyız.

 

İlk İnceleme ve Sonrası

Bu gibi önem arz eden konularda kamuoyu bilgilendirmesi çok önemlidir. Yayılacak yanlış bir bilginin nelere mal olabileceğini tahmin dahi edemeyiz. Dolayısıyla ülke-şehir yöneticileri böyle durumlarda ilk safhada doğru bilgi almak ve hemen kamuoyu İle paylaşmak isterler. Her koşulda mümkün olmasa da bu ve benzeri olaylarda ilk inceleme kamuoyunu bilgilendirme ve fail/faillerin peşine hemen düşme adına yapılır. Bu ilk incelemenin ardından ise daha dikkatli ve özenli bir şekilde detaylar aranır. Fail/failleri belirlemek ilk 6 saat içerisinde olursa bu aşama başarılı bir şekilde geçilmiş olur ve tüm görev alanlar özellikle psikolojik olarak rahatlar.

Fakat bu kez öyle olmamıştı. Patlama noktasına fail/faillerin nasıl geldiği hiçbir kamera ile tespit edilemiyordu. Patlamanın şiddetiyle fail/failler hakkında elde edilebilecek bulgular dağılmış ya da inceleme yapılamayacak bir hal almıştı. Elbette elde kimlik tespiti için elverişli bulgular ile terörle mücadele biriminin çalışma ve tezleri vardı fakat yanlış bir bilgiyi kamuoyuna servis etmeyi kimse istemiyordu.

 

100 KG Kuru Madde, Ateşleme Tertibatı ve Bir Kumanda

Evet, yapılan incelemelerin ardından anlaşılmıştır ki 34 kişinin hayatına mal olan bu bomba basit bir düzenekti. Hepimizin evvelce kullanmış olduğu radyolardan daha basit bir çalışma prensibi vardı. Üstelik bunun için gereken maddelerin temini de çok kolaydı. Bu olayda kullanılanlar tarım kimyasalları ve temizlik malzemeleriydi. Evimizde ve iş yerlerimizde bir kaçını farklı amaçlarla hali hazırda kullanıyoruz… Hal böyle olunca patlayıcı maddeler ile mücadale oldukça zor yapılıyor. Gelişen teknolojik imkanlardan, kötü niyetli grupların da faydalandığını düşündüğümüzde iş iyice farklı bir hal alıyor….

 

Başarı burnumuzun ucunda olabilir, ya da bir kilometre uzakta…

Ülke gündeminde aniden ilk sırayı alan terör saldırısının üzerinden yirmi sekiz saat geçmişti fakat adli açıdan teknik incelemeler hâlâ devam ediyordu. İlk incelemelerin ardından belirlenen patlama merkezinden kuş uçuşu yaklaşık 1 km. uzak alana kadar genişletilmişti inceleme-araştırma sahası. Geçen süre içerisinde elde edilen yüzlerce bulgu “İvedi” ibareli olarak çoktan Kriminal Laboratuvarda incelenmeye başlamıştı.

Dünya gündeminde olan böyle bir olayda elde edilebilecek her bulgu çok önemlidir. Öyle de oldu. Aradan geçen bir güne rağmen patlama noktasına 1 km uzaklıkta çalışmalarını sürdüren Olay Yeri İnceleme ekibi kesik ve kısmi yanık bir parmağa rastladı. Bulgu, hemen inceleme için ilgili kısma aktarıldı ve çok kısa süre içerisinde sonuç alındı. Daha önceki tüm çalışmaları doğrulayan bir parmak izi ve DNA profili elde edilmiş oldu. Fail, daha önce de bağlantılı suçlarla ilişiği bulunan bir teröristti. Bilgi kamuoyuna aktarıldı ve teröristin bağlantıları tespit edilmeye başlandı. Kısa bir süre içerisinde de bağlantısı tespit edilen on bir kişi gözaltına alındı ve gerekli işlemler yapılmaya devam edildi. Çalışmasını tamamlayan ekipler sıra sıra olay yerinden ayrıldılar ve normal görevlerini döndüler fakat çalışmaya devam eden birileri hâlâ vardı: DVI Ekibi, bir diğer değişle F2K Ekibi…

 

Fail Tespit Edildi, Peki Ya Mağdurlar Kim?

Örnek aldığımız olayımızda 34 kişinin hayatını kaybettiğini ve içlerinde yabancı şahısların da olduğunu söylemiştim. Peki failin parmağının 1 km öteden bulunduğu bu olayda mağdurlar tek parça kalmış mıdır? Kalmışsa tanınabilecek halde midir? Peki ya yabancıları kim teşhis edecek?…

Bu sorular uzar da gider. Fakat birileri cevap vermeli: DVI/F2K ekibi. Dünya üzerinde bu terim Disaster Victim Identification (DVI) olarak biliniyor. Ülkemizde ise Felaket Kurbanlarını Kimliklendirme (F2K/FKK). Bunlar kimlerdir, neler yaparlar gelin inceleyelim…

Bir olayda üç  kişiden fazla ölen şahıs varsa bu olay DVI ekibini ilgilendiriyor demektir. Şahıslar kolay teşhis edilebilecek dahi olsa bu konunun yine de ilgili uzmanlarca incelenmesi gerekiyor. Yaşanan felakete bağlı olarak bu ekibin içerisinde çok farklı alanlardan uzmanlar bulunabilir. Ancak genelde Genel Koordinatör, Parmak İzi Uzmanı, Adli Görüntüleme Uzmanı, Antropoloji Uzmanı, Diş Uzmanı ve Lojistik Sorumlusundan oluşur. Görevleri genel tanımla şöyledir; Doğal afet, terör saldırısı ve benzeri toplu ölümlerde, ölen şahısların kimliklerinin tespiti, tespit edilen cesetlere ait tüm parçaların bir araya getirilmesi ve ilgili adli/idari işlemlerin yapılarak yakınlarına teslim edilebilmesini sağlamak.

Ekip içi bireysel görevleri ise şöyle özetleyebiliriz. Genel Koordinatör, yapılacak işlemlerin planlanması ve yürütülmesini öncülük eder. Parmak İzi Uzmanı, ölen şahısların izlerini sistemdeki izlerle karşılaştırır. Adli Görüntüleme Uzmanı, çalışmaların her safhasının fotoğraf ve video kayıtlarını tutar. Antropoloji ve Diş Uzmanları ise ihtisas alanlarında olan konular üzerinden çeşitli örneklemler ile kimlik tespiti vasıtası ararlar. Ve lojistik sorumlusu ise bazen haftalarca süren çalışmalar boyunca bu ekibin maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamakla görevlidir.

Ülkemizde Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı, AFAD ve Adli Tıp Kurumu bünyelerinde DVI Ekipleri faaliyet gösteriyor. Onlara en fazla ihtiyaç duyulan olayların başında ise depremler geliyor. Binlerce insanımızı yitirdiğimiz Gölcük(1999), Düzce(1999)ve Van(2011) depremlerinde bu ekiplerin ihtiyaç ve kıymeti oldukça göz önüne çıkıyor. Yılın belki birkaç gününde ya da birkaç yılda bir ihtiyaç duyulan ekiplerimiz olay sıklığının aksine her zaman diliminde hazır bulunmaktalar. Karşılaşabilecekleri durumlara karşı da kendilerini sürekli eğiterek gelişmekteler. Özellikle son dönemlerde dile getirilen, büyük depremin kapıda olduğu tezine karşı DVI ekiplerinin de sayıları artırılmaktadır.

DVI ekiplerinde, en kısa zamanda en doğru sonuca ulaşma odaklı olarak psikolojik ve fiziksel yönden büyük bir çaba söz konusu. Yaşanan bir doğal afet sonucunda kendi yakınlarından dahi haber alamayan kişilerin, her yaştan cesedin kimliklendirmesini yapmak için çalıştığını düşünelim; belki de işin en zor kısmı bu psikolojik boyutu…

 

Patlama Olayı Sonrasında Ne Oldu Peki?

Hikayelerin ağırlıkta olduğu bir dergide makale yazmanın zorluğunu size nasıl anlatabilirim bilemedim. Hem ilgi çekici olmalı hem de bilgi vermeli. Hem hikayeleştirilmiş gerçek bir olay olmalı hem de makale sınıfında kalmalı… Oldukça zor değil mi?

En son on bir zanlının gözaltına alındığını söylemiştik. Ölen şahıslar gerekli incelemelerin ardından kimlikleri tespit edilmiş olarak yedi gün gibi bir süre içerisinde ailelerine teslim edildi. Dört yabancı şahsın kimlik tespitleri ise İNTERPOL ve Büyükelçilikler vasıtasıyla yapıldı. Canlı bomba olan teröristin patlama noktasına nasıl geldiği ve kimlerden ne tür yardım aldığı da büyük ölçüde netleşmişti. Konuyla ilgili görev yapan tüm ekiplerin takdire şayan çalışmaları sonucunda bir konu daha aydınlatılmış oldu. Belki içlerinde yabancı ülke vatandaşlarının da bulunmasının etkisiyle uluslararası camiadan birçok gayri samimi  kınama metni okuduk. Ülkemizde de birkaç ay sonra neredeyse hatırlayan kalmadı.

Otuz dört kişi ve aileleri… Hikayelerini bilmiyoruz, fikirlerini ve planlarını da… Neden olmuştu, nasıl olmuştu bilmiyorum ama… Ateş yine düştüğü yeri yakmıştı…

Beklenmeyen Şahit – Polisiye tiyatro oyunu – Londra

Agatha Christie’nin Beklenmeyen  Şahit adlı oyununun geçen yıl Londra’da yeniden sahnelenmeye başlanacağının duyulmasıyla birlikte, benim gibi Christie ve polisiye meraklılarını saran heyecanın derecesini herhalde tahmin edebilirsiniz. Heyecanımı daha da katmerlendiren ise, ünlü oyunun bu kez  tiyatro yerine, düpedüz bir mahkeme salonunda oynanacak olmasıydı. Eski Londra Belediye Meclisi (London County Hall), Agatha Christie’nin bu ilginç oyununda “salon” görevi üstlenmek üzere,  ünlü Old Bailey mahkeme salonuna dönüştürülmüştü.

Bilmeyenler için, Old Bailey’i biraz anlatayım. Burası Londra’nın merkezi ceza mahkemesidir. Adından da anlaşılacağı gibi, cinayet, hırsızlık, kundakçılık, isyan ve vatana ihanet gibi ağır cezalık davalara bakar. 1674’te kurulmuştur. 1834’te adı Merkezi Ceza Mahkemesi olarak değişitirilse de halk arasında bugün hâlâ Old Bailey olarak söylenegelmektedir. Yargılama kapsamına Büyük Londra Metropolitan alanına dahil bütün ilçeler girer. Bu Middlesex’in tamamını, Essex, Kent ve Surrey’in bir çok bölümünü kapsar.

Old Bailey’deki Mahkeme salonu, tarihin derinliklerinden gelen ürkütücü görünümüyle İngiliz hukuk geleneğinin bütün özelliklerini yansıtır. “My Lord” veya “My Lady” diye hitap edilen yargıçlar kendileri için ayrılan ve salonun tam karşısında bulunan yüksek bir bölmede otururlar.  Sanık yeri, onların  tam karşısındadır. Savunma makamı ile iddia makamı, birbirleriyle karşı karşıya gelecek şekilde yargıç kürsüsünün iki yanında yer alırlar. İçeriye dinleyici olarak girmek serbesttir. Dinleyiciler, tıpkı sinemalardaki localar gibi yanda ve sanığın arkasında bulunan dinleyici sıralarına otururlar.

Old Bailey’in ünü, ülkedeki önemli ve aynı zamanda sansasyonel cinayet davalarının görüldüğü mahkeme olmasındandır. Dr. Crippen, Ruth Ellis ve Yorkshire Ripper diye tanınan Peter Sutcliffe gibi birçok kötü şöhretli katil burada yargılanmış ve pek çoğu Londra’nın merkezinde, bugün de hâlâ faal olan Pentonville hapishanesinde idam edilmişlerdir.

Beklenmeyen Şahit
Old Bailey mahkeme salonu hazır. İzleyicilerini bekliyor.

South Bank’daki Londra Belediye Meclisi (London County Hall),  Old Bailey’i aratmayan görkemli bir bina. Thames nehri kıyısında ve parlamento binasının karşısında konumlanmış.  Oyunun sergilendiği yer ise, yapının Konsey Salonu. Yani, belediye meclisinin toplandığı ve önemli tartışmaları yaptığı yer. Bir nevi küçük bir parlamento.

Salon bir sekizgen şeklinde.  Meclis üyelerinin oturacakları yerler yarım ay  biçimindeki bir anfiteatır olarak düzenlenmiş. Tam karşıda başkanlık divanı var. Salona dört ayrı kapıdan giriliyor. Dinleyiciler için ayrılan kısım ise, başkanlık divanının her iki yanında yer alan balkonlar.

Tabii, salon, oyun için Old Bailey’e uygun bir şekilde tanzim edilmiş. Başkanlık divanı yargıçların, stenografın, mübaşir ve diğer görevlilerin bulunduğu kürsüye dönüştürülmüş. Jüri üyeleri, yargıçların sağında, şahitlerin dinlendiği bölüm ise solunda. Belediye meclisi üyelerine ayrılan koltuklara ise seyirciler oturuyor. Yani, bir tür açık hava tiyatrosu düzenindeyiz. Keza, yukardaki balkonlarda da seyirciler oturmakta. Avukat ve savcının yeri, seyircilerin oturduğu koltukların ilk sırasında ve her iki yanda. Sanık ise, ortadaki meydanın tam ortasında. Arkasında da, elinde copuyla iri yarı bir polis.

Salonunkaranlığa gömülmesi  ve sahne ışıklarının yanmasıyla birlikte, artık bulunduğumuz zamandan kopuyor ve 1930’ların Londra’sına, Old Bailey’in karanlık ve soğuk mahkeme salonuna doğru bir geçiş yapıyoruz. İlk olarak bir elinde terazi, diğerinde kılıç tutan gözleri bağlı bir kadınla temsil edilen devasa bir adalet heykelinin altında Başyargıç beliriyor. Kırmızı pelerini, uzun peruğuyla ve boşlukta yankılanan gür sesiyle o kadar heybetli ve ürkütücü ki anlatamam. Bize nerede olduğumuzu ve ne amaçla toplandığımızı söyledikten sonra sanığa yöneltilen suçlamayı okuyor. Ardından, salon yeniden karanlığa gömülüyor ve oyun başlıyor.

Beklenmeyen Şahit, bir mahkeme polisiyesi. Oyun boyunca bir cinayet davası yargılaması izliyoruz. Oyunun sonunda jüri üyeleri bir karar veriyorlar. İşin ilginç yanı, jüri üyeleri de bizim gibi bilet alıp oyunu izlemeye gelmiş kişiler. Birbirleriyle konuşmaları yasak. Ama bir soru sormak isterlerse, bunu bir kağıda yazıp mübaşir vasıtasıyla Başyargıca iletebiliyorlar.

Başyargıç gelmek üzere…

Yargılanan kişi Leonard Steven Vole adında temiz yüzlü bir genç. Temiz yüzlü ifadesini özellikle kullandım, çünkü, tavırlarından ve konuşmasından, oyun boyunca onun katil olamayacağını düşünüyorsunuz. Ama aleyhindeki kanıtlar çok güçlü. Emily Jane French adındaki bir kadını öldürmekle suçlanıyor. Bayan French, zengin bir kadın. Vole’dan da yaşlı. Ama bir şekilde bu delikanlıya aşık olmuş gibi. Vole da evli olmasına rağmen sık sık Bayan French’I ziyarete gitmekte bir mahzur görmemiş.

Kadının öldürülmesi, Vole’un onu ziyaret ettiği gece oluyor. Vole, cinayet saatinde -kadının ölüm saati kesin olarak tespit edilmiş- kendi evinde olduğunu iddia ediyor. En önemli tanığı ise karısı Christine. Ancak Bayan French’in bütün mirasını Vole’a bıraktığı ortaya çıkınca, delikanlı tek şüpheli durumuna geliyor. Bunun yanı sıra Bayan French’in hizmetçisi de aleyhte şahitlik yapınca tutuklanması ve hakkında dava açılması kaçınılmaz oluyor.

Vole’u savunan Sir Wilfrid Robarts  -ki, zor cinayet davalarını kazanmasıyla ünlü bir avukattır-  yargılama boyunca çeşitli ince taktikler ve akıl oyunlarıyla savcının bütün şahitlerini bertaraf etmeyi başarıyor. Biz seyirciler de aman şu çocuk kurtulsun diye dua edip seviniyoruz.

Şimdi diyeceksiniz ki, sanığın karısı Christine en önemli şahit olduğu halde neden savunma onu mahkemeye çıkartmıyor? Çıkartmıyor, çünkü zanlının birinci dereceden yakını olduğu için şahitliği güvenilir değil. Ama daha kötüsü, kadın, avukatta iyi bir izlenim bırakmıyor. Şahit kürsüsüne çıktığınde müphem birtakım ifadeler kullanabileceğinden endişe ediyor. Bunun da nedeni, Christine’nin İngiliz olmayışı. İngilizce’ye hakim olmadığı için, savcının şaşırtmacalı soruları karşısında bocalayabileceğinden korkuyor.

Mahkemenin gidişatı da Christine’nin şahitliğini gerekli kılmıyor açıkçası. Savcının kanıtları, ikinci dereceden dediğimiz tali kanıtlar. Cabbar avukatımız da şahitlerin hakkından gelmeyi başardığı için Christine’ye gerek yok.

Amaaa… İddiasını ispatta zorlanan iddia makamı, son bir şahit çağırıyor kürsüye. Ve ortalık karışıyor.

Bu son şahit, Vole’un karısı Christine’den başkası değil!

Tabii, savunma derhal itiraz ediyor. Hem de çok haklı bir gerekçeyle. Yargılanan kişinin eşi (ana baba ve çocuklar da buna dahil) sanık aleyhine şahitlik yapamaz!

Britanya adasında yasalar bizimkinden çok farklı…

Ancak, Savcı, Christine ile Leonard’ın evliliklerinin geçersiz olduğunu gösterince, Başyargıç, kadının şahitliğine izin veriyor. Christine, kocasının geç bir saatte eve geldiğini, üstünün başının kanlı olduğunu ve cinayeti işlediğini kendisine itiraf ettiğini söylüyor.

Avukat, Christine’yi çok sağlam argümanlarla yalancılıkla itham etse bile,  savcılık makamının bu beklenmeyen şahidi, mahkemenin seyrini değiştiriyor.

Oyunda söylendiği gibi, jüri, Leonard’a sempati duyuyor ama ona inanmıyor; Christine’den ise nefret ediyor ama ona inanıyor.

Sadece jüri üyeleri değil, biz seyircilerin durumu da aynı. Leonard, kurtulsun istiyoruz ama karısının alyhteki şahitliği karşısında yapacak bir şey yok gibi.

Oyunun İngilizce adı The Witnes of Prosecuation. Yani, Savcılık Makamının Şahidi.

İkinci derece kanıtlar ve avukatın becerikliliği sayesinde sanık lehine gelişen ve büyük ihtimalle Leonard’ın masum yüzü ve inandırıcı tavırlarının etkisiyle beraatle sonuçlanabilecek olan dava, Christine’nin şahitliği yüzünden çıkmaza giriyor.

Oyuncular, seyircileri selamlıyorlar. Kuvvetli bir alkışı hak ettiler.

Leonard’ın kurtulması için bir mucize gerekli artık.

O mucize gerçekleşecek mi?

Ben de bütün seyirciler gibi mucizenin gerçekleşmesini, Leonard’ın kurtulmasını istiyorum.

Ve sonunda mucize gerçekleşiyor. Ama bu bir Agatha Christie mucizesi. Olay öyle bir hale bürünüyor ki, finalde büyük bir sürprizle karşılaşıyoruz.

Son sahnede sadece avukat değil, bütün seyirciler, hepimiz şoktayız.

Kendimize gelemeden bir şok daha…

Ee, oyunun yazarı Agatha Christie olunca, finalin de finali oluyor haliyle.

Oyun bittiğinde, oyuncuları ayakta alkışlıyoruz. Son yarım saatte tutulan nefesler, yerini coşkulu bir “bravo”ya bırakıyor.

Mahkeme atmosferine öyle bir girmişim ki, dışarıya çıktığımda, kendimi hâlâ 1930’ların Londra’sında hissetmeye devam ediyorum. Yüzyılın en büyük cinayet davalarından birini izlemek beni zihnen yormuş, bitap düşürmüş.  Thames kıyısında biraz yürümeye karar veriyorum. Hafiften yağmur çiseliyor ama umurumda değil. Aklım hâlâ Old Bailey’de yaşanan büyük dramda.

Benim canım ailem üzerine düşünceler

Edebiyat, tüm sanat dalları gibi göreceli bir yapıya sahip. Okurdan okura bir kitabın değerlendirmesi değişebilmekte. Bir eser, bir okur için ufuk açıcıyken bir başka okur için tam bir vakit kaybı olarak nitelendirilebilmektedir. Edebiyatı güzel, biraz da cazip kılan belki de bu yönüdür. Bu açıdan bakarak kitap eleştirilerini okurum, bu düşüncemi hep kenarda tutarım. Bu yazımda ele alacağım kitabı da bu çerçevede düşünebilirsiniz. Bir içsel konuşma… Okuduğum kitabın arka kapağını kapattığımda -eğer buna değer bir kitapsa- kitabı ellerimin arasında sımsıkı tutar, yüzüme yaklaştırır, gözlerimi kaparım. Bunu edebiyatsever bir okurun ritüeli olarak değerlendirebilirsiniz. O an kitabın tadını tekrar hissetmeye çalışırım; bu yaptığım, bir gurmenin aldığı lezzeti damağında, tüm tat noktalarında ayrıştırma çabasından başka bir şey değildir.

Polisiye edebiyat yükselen bir değer olarak görülüyor Türk ve dünya edebiyatında, bu ivme doğru eserlerle desteklenirse uzun zamandır uğradığı haksızlığın acısını çıkartabilir. Sahi sizin aranız nasıl polisiye edebiyatla? Polisiye okur musunuz? Kaç polisiye yazarın ismini bilirsiniz? Bir liste oluşturacak olsanız, en sevdiğiniz polisiye yazarlardan ilk beşte kimler olur? Neyse… Bu sorularla biraz yordum sizi sanırım. İsterseniz gelelim asıl soruya…

Sevgili Çağatay Yaşmut‘un BENİM CANIM AİLEM isimli kitabını okudunuz mu? Eğer cevabınız hayırsa emin olun güzel bir heyecanı, gizemi kaçırıyorsunuz her geçen dakika. Kitabın içerisinde yazarımızın oluşturduğu efsane kahraman Başkomiser Galip’in yer aldığı üç hikâye var. Bu hikâyelerden en çok etkilendiğim ise BENİM CANIM AİLEM oldu. Diğer hikâyeler Yabancılar, Can Sıkıntısı. “Benim Canım Ailem” tam anlamıyla bir ters köşe oldu benim için. Bu hikâyenin en çok bu yönünü sevdim. Tabii ters köşe olmak her zaman keyif vermiyor çünkü bazı kitaplarda hiç beklemediğiniz biri katil olabiliyor fakat mantıksal anlamda güçlü bir kurgu ile desteklenmiyor. O zaman da yazarın sırf okuru şaşırtmak daha doğrusu okurun düşündüğü ismi katil yapmamak için hileye başvurduğunu görebiliyorsunuz. Çağatay Yaşmut bu kolaycılığa kaçmamış tabii ki. Zaten hikâyeyi beğenmemin de en büyük gerekçesi bu. İlk hikâyeyi tek solukta okudum bu yüzden. YABANCILAR isimli hikâyede bir film izliyor gibiydim. Bu hikâyenin de en çok bu özelliği dikkatimi çekti, beğendiğim yönü bu oldu. CAN SIKINTISI’nda ise en sevdiğim yazar olan Peyami Safa aklıma geldi nedense. Bunda sanırım kahramanın psikolojisinin bazı bölümlerde detaylı olarak aktarılması etkili oldu. Bu anlamda bambaşka bir teknikle yazıldığının farkındayım üç öykünün de. Polisiye hikâye kitaplarında kesinlikle dikkat edilmesi gereken bu noktayı Çağatay Yaşmut çok başarılı bir şekilde yerine getirmiş. Aynı teknikle yazılmış üç öykü okusaydım büyük ihtimalle ikinci veya en geç üçüncü hikâyede çoktan sıkılmış olacaktım. Kitabı mantıksal denklem, kurgu, psikolojik aktarım ve kullanılan anlatım teknikleri açısından çok üst seviyelerde buldum. Son zamanlarda okuduğum en iyi polisiye kitaplardan biriydi. Başta değerli yazarımız Çağatay Yaşmut’u ve Oğlak Yayınlarını tebrik ediyorum. Kitapla ilgili naçizane görüşlerimi iletmek istedim. Sürç ü lisan ettiysem affola!

Edebiyatla kalın güzel kalın.

Hikaye: Görünmeyen

Bir eliyle midesini sıvazlayarak içeri girdiğinde Burak’ın kendi masasında oturduğunu gördü. Başkalarının kendi koltuğuna oturmalarını sevmezdi Başkomiser Hakkı Yiğit. Gençliğinden beri bu böyleydi. Çalışma arkadaşları bilirlerdi ve özellikle dikkat ederlerdi. Burak böyle bir şey yaptıysa mutlaka bir nedeni olmalıydı.

“Hayrola Burak, seni benim masaya mı atadılar? Daha emekliliğime iki yılım var oğlum.”

Amirinin sesini duyan genç Komiser iri vücudunu etrafa çarparak telaşla kalktı masadan, “Afedersiniz amirim, Müdür Bey telefon etti de siz de yoktunuz ben cevap verdim. Telefonun kordonu bükülmüş ondan şey ettimdi…”

Koltuğuna oturmadan önce biraz bekledi. Burak’ın sıcaklığının koltuktan uçmasını istiyordu. Sonra eliyle oturma yerini bir iki defa süpürdü nihayet karar verip oturdu.

“Ne istiyormuş Müdür?”

“Oran’da Şale Evleri’nde bir ölüm meydana gelmiş amirim. Görünüşe göre intiharmış ama Müdür bizim de gidip incelememizi istiyor. Önemli bir iş adamının oğluymuş. İntihar olduğundan emin olun dedi.”

“Kesin yukarılardan talimat gelmiştir. Angarya işler bunlar bizimle ne ilgisi var?” diye söylenirken Tülay’ın odada olmadığını fark etti, “Tülay nerede?”

“Buradayım amirim. Fotokopi çekmeye inmiştim şimdi geldim.”

Atkuyruğundan kurtulup yüzüne yapışmış isyankar saçlarını eliyle geriye doğru iterken sık sık soluyordu.  Anlaşılan yine merdivenleri koşarak çıkmıştı. Elinde tuttuğu bir tomar fotokopiyi masasının üstüne koydu.

“Bizim makineye ne oldu da aşağılara iniliyor?”

Sesin sertliği Tülay’ı titretti. “İşte yine başlıyoruz,” diye umutsuzca düşünürken yüzündeki gülümseyen ifade silindi, inatla yüzüne gelmeye devam eden saçı ensesindeki tokaya sokuşturmaya çalışırken, “ Bozuldu amirim, tamirci gönderecekler. Evraklar beklemesin diye inmiştim aşağıya.”dedi. Sesi küskün ve kızgındı. Şu adam günü mahvetmeyi başarıyordu her zaman.

“Sen burada kal,” emri doğrudan Tülay’a vermişti Başkomiser, “Biz Burak’la Oran’a gideceğiz. Gelene kadar bir yere ayrılma her an lazım olabilirsin. Bu arada, şu işadamı adı neyse işte onun hakkında bilgi topla. Neymiş neyin nesiymiş öğren bize bildir.”

Tülay, henüz iki senelik Komiserdi. Bu şubeye de iki sene önce gelmişti. Polis olmak hayaliydi başarmıştı ama şu Başkomiser Hakkı yok mu hayatı zindan ediyordu bazen ona, “Sevmiyor beni,” diye düşündü saçının tokasını açıp kıvırcık saçlarını yeniden toplamaya çalışırken, “Ne yaparsam yapayım adam beni sevmiyor. Babamın sözünü dinleyip başka şubeye geçmeyi ciddi olarak düşünmeliyim. Bu böyle devam edemeyecek.”

Başkomiser ekibin, bin yıllık diye isim taktığı eskilikten parlayan paltosunu sırtına geçirirken seslendi, “Montunu al Burak. Dışarısı soğuk.” Hızlı adımlarla yürüyüp Tülay’ a hiç bir şey demeden çıktı odadan. Burak, montu elinde koşturdu ardından tam odadan çıkarken arkadaşına el sallayıp koridorda kayboldu. Tülay bir an koridorda yankılanan telaşlı ayak seslerini dinledi, nihayet toparlayabildiği yaramaz saçlarını yaptığı kuyruktan çekiştirerek biraz daha düzeltti sonra başını bilgisayarına gömdü.

Aralık ayının sonlarını yaşayan Ankara geçen hafta ki yazdan kalma günleri unuttururcasına soğumuştu. Kar bekleniyor diyordu hava durumu anlaşılan bu yıl yılbaşı karla gelecekti. Arabaya bindiklerinde şoför koltuğuna her zaman olduğu gibi Burak geçti. Komiser rütbesini alalı çok olmuştu ama Hakkı Başkomiserin gözünde daima çaylaktı.

“Necmi Komiserle mi buluştunuz yine amirim?” dedi bir konuşma başlatmaya çalışarak.

“Ya, onunlaydım bu öğlen. Karnımdan belli olmuyor mu oğlum. Doldurduk mideyi yine kebaplarla.” Yüzü gülüyordu Başkomiserin ama sesinde ince bir şikayet var gibiydi. Nitekim bunu sözlere dökerek devam etti, “Necmi’nin yanında olup da yememek imkansız. Ben hastayım ülserim var dedikçe o ısrar ediyor. Çok severim keratayı ama şu yemek düşkünlüğünden vazgeçiremedim. Sık görüşemiyoruz diye kalbini kırmak istemiyorum, ben de ona uyup yiyorum sonra iki gün hazımsızlık çekiyorum.”

Trafik yoğunlaşınca sustular. Hakkı Başkomiser çocukluktan beri arkadaşı Necmi’yi düşünmeye daldı. İlkokul, ortaokul hep birlikte okumuşlar polis olmaya beraber karar vermişlerdi.  Farklı yerlerde görev yapsalar da birbirlerinden hiç kopmamışlar zor zamanlarında hep yan yana durmuşlardı.

“Erken emekli oldu ama değil mi amirim? En verimli çağında bıraktı işi.”

Yardımcısının sorusunu önce algılamadı Başkomiser eski anılara dalmış gitmişti neden sonra cevap verdi, “Eh, öyle oldu biraz. Karısı hastalanınca emekli oldu.”

“Durumu ağır mı karısının?”

“Çok şükür değilmiş artık. Bugün konuştuk daha iyiymiş. Son tedavi iyi geldi diyor Necmi ama kanser bu belli olmaz tam iyileşti derken alıp götürüverir insanı.”

“Çocukları var mı amirim?”

“Amma çok soru sordun Burak ya! Napacan çoluğunu, çocuğunu Necmi’nin? Var. Üç tane. İkisi evli biri daha lisede, oldu mu? Tatmin oldun mu şimdi?”

Başkomiser Hakkı ile sohbet buraya kadardı işte. Burak bir iç geçirip dikkatini yola verdi.

“Şuradan döneceksin oğlum. Sola gir, sola diyorum Burak. Sola döneceksin…”

“Şale Evleri diye ok varda ilerde amirim o yüzden şey ediyor…”

“Bırak şeyi meyi biliyorum buraları ben, dediğimi yap dön şurdan sola. Necmi oturuyor bu evlerde kaç kere geldim. Burası kestirme.”

Gerçekten de Şale Evlerinin gösterişli giriş kapısı tam karşılarında duruyordu şimdi. Güvenliğe rozetlerini gösterip intiharın gerçekleştiği on sekiz numaralı villaya yönlendiler. Burak dayanamadı, bir yandan önünden geçtikleri villanın süslü köpek kulübesine bakarken amirinin öfkesini göze alarak sordu, “Necmi Komiser de baya varlıklıymış, değil mi amirim? Burada oturduğuna göre. Valla ben şu köpek kulübesini bile alamam herhalde buradan.”

“Yengenin ailesi zengin, babası ölünce kalan mirasla aldılar bu evi. Hem sana ne yahu elalemin malından mülkünden? Sen önüne bak geçeceksin şimdi on sekiz numarayı.”

Olayın gerçekleştiği evde onları genç bir Polis Memuru karşıladı. Ayaklarına galoş ellerine lastik eldiven giyip içeri girdiler. Antreyi geçtikten sonra salona açılan kapıdan bir kadınla erkeğin yan yana oturduğunu gördüler. Pahalı eşyalarla döşenmiş büyük ihtimalle bir iç mimarın dokunuşları ile şıklaştırılmış siyah, beyaz ve yeşilin hâkim olduğu ev şu anda ölüm kokuyordu. Polis Memuru onlara yolu gösterip alt kata indirdi. Necmi’nin evinden az çok planını hatırladığı evin üç katlı olduğunu biliyordu Başkomiser. Girişler orta kattan oluyor, yaşam alanı ve mutfak burada, üst katta yatak odaları, alt katta ise tercihe göre kiler olarak ya da başka amaçlarla kullanılabilecek iki oda bulunuyordu. Gürçay’lar bu odalardan birini spor odası şeklinde tanzim etmişlerdi. İçeriye girdiklerinde yerdeki bira şişeleri ilk gözüne çarpan şey oldu Başkomiserin.  Duvara bitişik siyah deri bir kanepe, üstünde küçük bir defter, koltuğun ayağının yanında yere düşmüş bir tükenmez kalem bira şişeleriyle birlikte fark ettikleriydi. Maktul yürüme bandının yanında yerde yatıyordu. Üzeri masa örtüsü olduğu tahmin edilebilecek bir örtü ile kapatılmıştı. Başlarını kaldırıp odanın tavanını boydan boya geçen barfikse ve ortasında sallanan mavi çamaşır ipine baktılar. İp yere kadar uzanıyor, ucundaki ilmek hangi amaçla kullanıldığının kanıtı olarak sarkıyordu.

Çocuk Şubeden Komiser Nedim onları görünce misafir karşılarmış gibi geldi yanlarına.

“Vay abim! Senin burada işin ne?”

Onu görünce yüzü bulutlanan Hakkı Başkomiser, adamın karşılamasına cevap verme gereği duymadan direkt konuya girdi.

“Ne buldun Nedim? İntihar mı gerçekten?”

“Öyle görünüyor abicim ama madem buradasın sen de bir bak. Senin gözün bizimkilere benzemez. Şahin gözlüsündür sen, bizim görmediğimizi görürsün.”

Adamın yalaka tavrından sıkılmıştı, duvardaki fotoğrafa bakan yardımcısına, “Burak, oyalanmada bak bakalım nasıl olmuş bu iş?” diye bağırdı. Onları getiren Polis Memuruna da çıkıştı, “Üstünü kim örttü maktulün?  Deliller toplanmadan üstü örtülür mü cesedin?”

Başkomiserin tavrına alışkın olmayan genç polis bozuldu, “ Biz geldiğimizde böyleydi. Biz örtmedik,” derken sesi sertti. Sözleri aynı sertlikte bir bakışla cevaplandı. Nedim Komiser, Başkomiserin hiç hoşlanmadığı şekilde omzuna dokunarak kendisine bakmasını sağladı, “Cesedi annesi bulmuş abi, o indirmiş ipten sonrada üstüne bunu örtmüş. Geldiğimizde böyleydi. Biz de yeni geldik sayılırız henüz bir şeye dokunmaya vaktimiz olmadı. Cesede bakmak için Doktoru ve Savcıyı bekliyorduk ama siz geldiniz.”

“Tamam, açın üstünü bir görelim.” sesi biraz yumuşamıştı Başkomiserin

Olsa olsa on altı, on yedi yaşında olabilecek ince, uzun bir delikanlı serildi ayaklarının ucuna. Hepsi bir tuhaf oldular.

“Kadın uzun boylu mu? İri yarı falan mı?”

“Nasıl Hakkı abi?”

“Kadın diyorum Nedim, sen görmüşsündür iri yapılı mı? Nasıl indirmiş cesedi ipten?”

“Şu sandalyeye çıkmış abi öyle söyledi. Can havliyle, annelik işte indirmiş herhalde.”

“İntihar notu ya da ne bileyim bilgisayarda falan bir şey var mı?”

“Henüz öyle bir şey bulamadık abicim ama dedim ya daha biz de yeni geldik.”

“Burak, ortalığı iyice gözden geçir. Olay yeri ile birlikte çalış. İşlerine karışma ama ne bulduklarını öğren. Ben şu aileyle konuşayım. Bakalım neden yaptığını biliyorlar mı?”

Merdivenleri çıkarken Nedim Komiser peşine takıldı, “Sence de intihar mı abi?”

“Bilmiyorum Nedim bakacağız.” Peşinden gelmesini istemiyordu ama bu dava, eğer cinayet olduğu anlaşılmazsa ölenin yaşı dolayısıyla Nedim’in davası sayılırdı sesini çıkarmadı.

İki kişilik yeşil kadife koltukta birbirlerinin eline sarılmış oturan karı koca onların içeri girmeleriyle başlarını kaldırıp donuk gözlerle baktılar. Hakkı Başkomiser yeşil koltukların üzerindeki siyah beyaz çizgili yastıklara, yerde üzerinde hiç gezinilmemiş gibi duran uzun tüylü beyaz halıya, duvardaki siyah beyaz soyut tablolara baktı. Siyah sandalyeli beyaz bir yemek masası geniş salonun bahçeye bakan penceresinin önünü boydan boya kaplamıştı. Üstünde yapma çiçeklerle dolu, tuhaf şekilli kocaman bir vazo vardı. Odanın bir diğer köşesinde ise iki basamak merdivenle çıkılan küçük bir platformda bir piyano dekorasyona zıt, eski zamanları hatırlatırcasına asil ve vakur duruyordu.

Beğenmeyen gözlerle etrafa bakındı ona göre değildi böyle gösterişli şeyler fakat şimdi mobilyaların önemi yoktu, olaya odaklanmalıydı. Deri taklidi siyah beyaz çizgili pufu kadınla erkeğin karşısına çekti, paltosunun eteklerini havalandırarak oturdu. Her zaman sorguya çekeceği insanların göz hizasında olmaya dikkat ederdi. Böylece o onları, onlarda onu görebilirlerdi. Yüzlerinde değişen bir mimik ya da gözlerinde oluşan yeni bir bakış çok şey anlatırdı tecrübeli Başkomisere.

“Öncelikle başınız sağ olsun efendim,” diyerek söze başladı, “ Ne durumda olduğunuzu tahmin bile edemem ama eminim çok zordur. Nedim Komiser sizin maktulün anne ve babası olduğunuzu söyledi. Doğrumudur?”

Adam ve kadın başlarını salladılar.

“O zaman siz Metin Gürçay olmalısınız hanım da?”

“Ben de Türkan Gürçay, Bora’nın annesiyim.”

“Oğlunuzu siz bulmuşsunuz öyle mi hanımefendi?”

“Evet, ben buldum.”

Sesi anlamsızdı. Hakkı Başkomiser yüzüne dikkatle baktı kadının. Tek bir mimik yoktu sararmış yüzde. Donmuş gibiydi zavallı.

“Bunu şimdi yapmak zorunda mısınız?”

Metin Gürçay aniden sormuştu. Başkomiser bakışlarını ona çevirdi, adamın dudakları bembeyazdı, titriyordu.

“Maalesef Metin Bey, zor geldiğini biliyorum ancak beyin tuhaf bir organdır. Hatırlamak istemediği şeyleri hemen unutuverir o nedenle sıcağı sıcağına konuşmak önemlidir. Unutmadan yani. Şimdi, Türkan Hanım bize neler olduğunu anlatabilir misiniz? Mümkün olduğunca hiçbir şey atlamayın lütfen.”

“Ben buldum onu, ah bulmaz olaydım, ah gitmez olaydım…” Ağlamıyordu ama sesi o kadar boğuklaşmıştı ki her an bir ağlama krizine girebilirdi. Başkomiser Hakkı müdahale etme gereği duydu.

“Hanımefendi evde değil miydiniz?”

Kadın bir an durdu içinde kaybolmak üzere olduğu acıyı itekler gibi eliyle bir işaret yaptı. Kocası omzuna sarıldı, “Sakin ol canım.”

Kadıncağız yutkundu, “Biz evde yoktuk,” diyerek anlatmaya başladı.

“Dün Sapanca’ya gitmiştik. Metin’in toplantısı vardı orada. Ben de gittim…” Ne söyleyeceğini hatırlamak ister gibi düşündü, dalgın bir sesle devam etti, “Çok severim gölü o yüzden gitmek istedim beni de götürdü Metin. Bora alışıktır onu bırakmamıza zaten gündeliğe gelen bir kadınımız var her gün geliyor yemek de yapıyor o nedenle gözüm arkada kalmaz. Bilemedim ki böyle olacağını. Ah gitmez olaydım, ayaklarım kırılsaydı da gitmeseydim.”

“Ne zaman döndünüz Sapanca’dan?”

“Sabah kahvaltıyı yapıp yola çıktık.”

“Eve saat kaçta geldiğinizi hatırlıyor musunuz?” biraz dolambaçlı yoldan gidip kadını acıya boğmadan önce bildiklerini öğrenmek istiyordu Başkomiser.

“Tam hatırlamıyorum ama sanırım bir ya da bir buçuk falan olmalı. Çünkü Metin’in saat ikide fabrikada olması gerekiyordu. Beni kapıda indirip gitti hemen. Bavulumu eve kendim taşıdım.”

“Yardımcı kadın yok muydu evde?”

“Dün biz Sapanca’ya giderken aradı. Kocası hastalanmış bugün için izin istedi ben de verdim. Bora kocaman çocuk, gündüzleri okulda zaten sonra basketbola gidiyor o gelene kadar ben eve dönmüş olurum diye izin vermiştim. Yani izin verdim ben ona, izin verdim, verdim…” gözleri dalgınlaşmıştı. Söylediği kelimeyi tekrarlamaya başlamıştı. Hemen yeni bir soruyla dikkatini kendine çekmeyi başardı Hakkı Başkomiser.

“Türkan Hanım, Bora okuldan eve kaç ta geliyor?”

Kadın toparlandı, “Okul üçte bitiyor aslında ama Bora’nın her gün basketbol antrenmanı oluyor. Takıma seçildi de. Çok güzel oynuyor, boyu da uzun hocası takım kaptanı yaptı onu bu sene.” Yüzüne hafif bir gülümseme yayılmıştı bununla gurur duyduğu belliydi, “ Ben de basketbol oynardım gençliğimde bana çekmiş.”  Metin Bey karısının omzunu sıktı. Adam hala titriyordu.

“Yani kaç ta evde oluyor?”

“Belli bir saati yok,”  diyerek konuşmaya tekrar katıldı Metin Gürçay, “Basketboldan sonra çoğunlukla arkadaşlarıyla bir yerlere giderler haftada iki gün üniversiteye hazırlık için özel bir hocaya gidiyor.  O yüzden belli olmaz kaçta eve geleceği.” Türkan Hanım başını sallayarak kocasının söylediklerini doğruladı.

“Son zamanlarda dikkatinizi çeken bir değişiklik, bir problem ya da onu mutsuz edecek herhangi bir şey olmuş muydu?”

Karı koca aynı anda “ Hayır!” dediler. Metin Bey devam etti, “Hiçbir sorunu yok. Dersleri iyi, her şeyi olan mutlu bir çocuk oğlumuz. Çok seviliyor, çok ilgileniliyor sadece biz değil bütün ailemiz babaanne, dede, halalar, teyzeler herkes çok sever Bora’yı.”

“Peki, arkadaşları ile arası nasıldı? Kız arkadaşı var mıydı mesela?”

Buna Türkan Hanım cevap verdi. “Çok arkadaşı vardır. Takım arkadaşları sık sık gelirler eve. Aşağıda spor odamız var orada oyun oynarlar, spor yaparlar. Bir kız arkadaşı var. Bana pek anlatmaz ama galiba adı Selen. Arkadaşları Bora’ya takılırken duydum. Oğlum Selen yenge kızar bak, diyordu birisi ne yapıyorsa artık bizimki. Ben yanlarına hiç gitmem. Genç çocuklar sıkılmasınlar rahat olsunlar isterim.”

Karı kocanın oğulları hakkında ölmemiş gibi konuştuklarını fark etmişti. Doğal olarak halen kabullenemiyorlardı ama şimdi soracağı sorular onları katı gerçekliğin dünyasına sokacaktı. O sırada Nedim Komiser ayakta dikilmekten yorulmuş olmalı ki kendini arkasındaki koltuğa pat diye bırakıverdi. Hepsinin başı ona doğru döndü. Dikkatleri dağılmıştı. Nedim’e ters ters baktı Başkomiser, sesini biraz yükselterek kadın ve erkeğin gözlerinin yeniden ona çevrilmesini sağladı.

“Şimdi soracağım soruya doğru cevap vermenizi özellikle rica ediyorum sizden. Çünkü olayı anlamamız için bu sorunun cevabı önemli.”

Adam ve kadın korkuyla baktılar yüzüne komiserin.

“Bora’nın psikolojik ya da fiziksel bir rahatsızlığı var mıydı?”

“Hayır.” Karı koca hiç tereddüt etmeden cevap vermişlerdi. Türkan Hanımın gözlerini bir iki kere kırptığını fark etti Hakkı Başkomiser fakat üstelemedi cevabı kabul etti.

“Uyuşturucu kullanıyor muydu? Ya da alkol sorunu var mıydı?”

Bu soruya da cevap tereddütsüz bir “ Hayır,” oldu. Hatta Türkan Hanım alınarak, “ Komiser bey siz bizi ne zannediyorsunuz. Bizim evimizde öyle şeyler asla olmaz.” dedi. Bunun üzerine Başkomiser yemek masasının yakınındaki ihtişamlı içki dolabını ve pahalı markaların ürünleri oldukları hemen anlaşılan çeşit çeşit içkileri göstererek sordu,  “Peki bunlar ne?”

“Onlar benim.”  Soru Türkan Hanıma sorulmuştu ama cevabı Metin Gürçay verdi,  “Ben koleksiyonunu yapıyorum. Arada da, çoğu zaman dostlarımla birlikteyken bir iki kadeh bir şey içerim ama o kadar.”

“Yani oğlunuzun alkol veya uyuşturucu gibi maddeleri kullanmadığından eminsiniz? Spor odası dediğiniz yerde bira şişeleri gördüm onları oğlunuz içmiş olamaz mı?”

“Bugüne kadar Bora’nın içkiyi ağzına koyduğunu görmedim. Çocuk sporcu, yapmaz. Öyle biliyorum ama belki de bira içiyordur. Gençlik ne de olsa.”

“Anlıyorum ama bira içtiğini bilmiyorsanız belki başka şeyler içtiğini de bilmiyor olabilirsiniz değil mi efendim?”

Metin Bey başını önüne eğdi. Türkan Hanım kocasına baktı bir şey söylemediler.

“Size göre alkol ve uyuşturucu gibi hiçbir kötü alışkanlığı olmayan, sevilen, başarılı, psikolojik bir sorunu da bulunmayan bu çocuk niye intihar etti?” En can alıcı soruyu sormuştu işte. Türkan Hanım bir çığlık atarak kocasının koynuna gömdü başını. Metin Bey yeniden titremeye başladı. Zar zor duyulabilen bir sesle, “Bilmiyoruz,” dedi.

“Sizin aranızda bir geçimsizlik, kavga ya da ne bileyim boşanma düşüncesi falan var mı?”

“Kesinlikle öyle bir şey yok. Ben karımı çok severim o da beni. Anlaşarak evlendik biz, birbirimizi çok seviyoruz.”

“Parasal durumunuz nasıl? Bora’nın geçimini siz sağlıyorsunuz herhalde. İhtiyaçlarını karşılayabiliyor muydunuz?”

“Ne biçim sorular bunlar? Elbette karşılıyorum. Tek çocuğum, varisim o benim. Her şeyim onun olacak bir gün. Olacak tı…” Adamcağız dalgınlaştı başını karısının saçlarına gömdü. Hıçkırdı.

Başkomiser Hakkı, Nedim’e döndü, “ Biraz su getirimisin Nedim kardeş. Durum ağırlaşıyor artık.”  Nedim’in ayrı bardaklarda getirdiği sudan birer yudum aldılar. Başkomiser yutkundu. Mesleğinin en zor yanı olarak hep anneleri sorgulamayı görmüştü. Bu ise en acı olanıydı galiba.

“Türkan Hanım, şimdi bize oğlunuzu nasıl bulduğunuzu anlatabilir misiniz lütfen? Saat bir, bir buçuk gibi eve geldiniz valizinizi kendiniz taşıdınız sonra ne oldu?”

Kadın rüyadan uyanır gibi dalgın baktı bir müddet, “ Eve girdim. Önce kimse yok zannettim. Öyle olması gerekiyordu normal olarak. Kevser, yani yardımcım gelmeyecekti bugün,  demiştim ya size izin vermiştim, Bora’da okulda olmalıydı. Valizi aşağıda bırakıp yukarı çıktım. Üzerimi değişmek ve biraz uzanmak istiyordum. Bora’nın odasının önünden geçerken yatağının hiç bozulmamış olduğunu gördüm. Okul çantası ayakucundaydı. Okul kıyafetleri ise yatağın üzerine atılmış vaziyette çıkarttığı gibi duruyordu. Okula gitmediğini anladım. Evde olmalıydı çünkü çok sevdiği için ayağından çıkartmadığı spor ayakkabıları da odadaydı. Ben evde ayakkabıyla gezilmesine izin vermem, o da her seferinde ayakkabıları eline alır odasına getirir. Pek kıymetlidir o eski şeyler. Birkaç kez seslendim cevap vermedi. Sonra spor odasında olabileceği geldi aklıma. Kulaklık kulağındaysa hiçbir şey duymaz. Gerisin geri aşağıya spor odasına indim. Kapı kapalıydı. Açtım ve açar açmaz onu gördüm. Gözümün nuru, biricik oğlum oradaydı, orada öyle ampul gibi sallanıyordu.” Bunu söylerken kafasını iki yana savurarak gördüğü manzarayı uzaklaştırmak zamanı geri almak ya da olmamasını sağlamak istiyor gibiydi. Metin Bey, ellerini yüzüne kapatmış başını neredeyse dizlerine değecek kadar eğmiş iki büklüm olmuştu.

“Sonra Türkan Hanım, sonra ne yaptınız? Zor olduğunu biliyorum ama önemli lütfen hatırlayın her ayrıntı önemli o anda başka ne gördünüz? Onu siz indirmişsiniz, nasıl indirdiniz?”

Nedim Komiser yeniden Hakkı Başkomiser’in omzuna dokundu, “ Abi istersen bitirelim. İnsanlar perişan zaten.”

Başkomiser hiddetle döndü Nedim’e , “Hayır efendim, bu olay enine boyuna incelenecek diye emir aldım. Öyleyse bu hanımefendi bu soruya cevap verecek. Kabul ediyorum acımasız bir durum ama başka zaman olmaz şimdi vermesi lazım. Yoksa unutur,” Nedim çaresiz tekrar koltuğuna geri döndü.

“Ben,” dedi kekeleyerek acılı kadın, “ Kafam biraz bulanık tam net değilim ama sandalyeye çıktım. Bora’ya sarıldım ve çektim. Birden ip boşaldı, ikimiz birlikte yere düştük. O altta ben üstte kaldım. Sonra ipi boğazından çıkardım. Boynunu okşadım. İp morartmış boynunu hep. Hiç nefes almıyordu. Gitmişti oğlum. Ciğerparem gitmişti,” hıçkırıklarla sarsıldı kadın.

“Devam edin lütfen, sonra ne yaptınız?”

Nedim Komiser arkadan sesli bir, “Of!” çekti

“Ne yapabilirim ki?” Bağırıyordu artık Türkan Hanım, “ Yine de sarstım, bağırdım, suni teneffüs yapmaya çalıştım ama nafile,” gözyaşları sel gibi akıyordu, “ Telefona sarıldım deli gibi Metin’i aradım çabuk eve gelmesini söyledim, sonra aklıma 112 geldi onları aradım ve galiba Nalan’a da telefon ettim çünkü ilk gelen o oldu.”

“Nalan kim?”

“ Benim,” dedi elinde çay tepsisiyle içeriye giren orta yaşlı bir kadın, “ Çay yaptım sıcak iyi gelir diye düşündüm. Kevser’i de çağırdım Türkan, birazdan burada olur.” Komiserin merakla bakan bakışlarını görünce, “Ben yan komşuyum Komiser bey. Türkan’la iyi arkadaşızdır. Telefonu alır almaz geldim. O andan beri de buradayım. Nedim Komiser ile konuştuk az önce. Ona söyledim komşu olduğumu.”

“Peki deminden beri neredeydiniz?”

“ Mutfaktaydım. Sizi yalnız bırakmak istedim bu arada da çay demledim. Buyurun lütfen hepimizin asabı bozuk sıcak iyi gelir.”

Türkan Hanım almak istemedi ama arkadaşı,“ Hiç olmazsa birkaç yudum Türkan lütfen,” deyip zorla verdi çayı eline. Tam o sırada sokak kapısından gürültülü feryatlarla yaşlı bir adam ve üç kadın girdi. Onları engelleyemediği belli olan kapıdaki Polis Memuruda onlarla birlikte girmişti içeri. Gelenler doğruca Metin Bey’e ve Türkan Hanım’a yöneldiler. Bir anda ortalığı bağrış, çağrış, ağlama sesleri kapladı.

“Kalk Nedim,” diye bağırdı Başkomiser,  “Anlaşılan akraba sökün edecek hemen odayı kapatın, kapısını kilitleyin. Savcı Bey’in, Doktor’un işleri bittiyse, cesedi Adli Tıpa yollayın. Evi de mühürlemeniz lazım. Burası olay yeri yahu, çay may olmuyor böyle şeyler müdahale et, bu insanları çıkar buradan. Başka yere gitsinler derhal.  Şu kadın; Neydi adı? Nalan, Nalan Hanım onunda ifadesini alın. Burak nerede?” Merdivene doğru yürüyüp aşağıya seslendi, “Burak Komiser! İşin bitirip gel artık. Gidelim buradan, burası panayır yerine döndü.”  Emrindeki polislere emirler yağdırmakta olan Nedim Komiser’e dönüp, “ Nedim, bütün delilleri ve bilgileri bana gönderirsin değil mi? Bazı şeyler kafamı karıştırdı bu işi hemen intihar diye kapatmayın bana bir iki gün verin bir bakayım. Ha, Nedim olay yeri ekibine söyle oğlanın odasındaki ayakkabılarını da alsınlar merkeze.”

Nedim Komiser’den olumlu cevabı aldıktan sonra merkeze gitmek üzere yeniden Ankara’nın yollarına sürdüler arabayı. Emniyet Müdürlüğü’ne vardıklarında tek tük kar atıştırmaya başlamıştı.

“ Hava biraz yumuşamış Burak. Böyle giderse gece kuvvetlenir sabaha tutar bu kar. Allah dışarıda işi olanlara, evsizlere, yoksullara yardım etsin. Böyle zamanlarda gidecek sıcacık bir evim olduğu için şükrederim hep.”

“Haklısınız amirim, Ankara’nın ayazında dışarıda kalmak çok zor valla.”

Yol boyunca hiç konuşmamışlardı. Başkomiserin düşündüğünü, kendine anlatılanları ve gördüklerini kafasında evirip çevirdiğini bildiğinden Burak’ da sessizliği bozmamıştı.

“İşte geldik Tülay Hanım. Biz yokken koltuğa serdiğin poponu kaldır da bize bir çay söyle sonra da işe başla bakalım.”

“Amirim valla çalıştım ben siz yokken. Göstereceğim şimdi hepsini size.”   Sesi alıngandı.

Bin yıllığını çıkarmaya çalışırken astara takılan kolunu kurtarmak için ufak bir savaş veren Başkomiser Hakkı güldü, “ Kız sana şaka da yapılmıyor. Git çayları söyle hadi. Hay Allah bu da yine yırtıldı. ”

“Adamın şakası bile azarlar gibi,” diye söylenerek çıktı odadan Tülay. Burak arkasından gülerek baktı.

“Amirim uğraşmayın şunun la gerçekten alınıyor. Üzülüyor sonra. Size de yeni bir palto alalım artık çok ucuzluk var AVM’ lerde.”

“Adı batsın ucuzluğun, öyle diye diye milleti borca gark ettiler beni daha çok götürür bu palto. Tülay Hanım’da alınmasın, iki sene oldu daha tanımadı mı beni çaylak?”

Nihayet paltodan kurtulmayı başarıp masasına oturdu, o yokken konulmuş evrakları inceledi. Kendince önemli gördüklerini sağ tarafa diğerlerini sol tarafa ayırdı.  Tülay’la birlikte içeriye giren çaycının getirdiği çaya özenle şekerini atıp karıştırdı, bardağı ağzına götürüp kocaman bir yudum aldı.

“Oh be! İçim ısındı. Evet, Burak Efendi neler buldun bakalım olay yerinde anlat.”

“Bir intihar notu falan yok ama adli tabibin ilk andaki görüşüne göre tipik bir intihar vakası. Boyundaki izleri asıldığı çamaşır ipi yapmış, yüzünün rengi boğulmuş olduğunun belirtisi dedi Adli Tabip. Kendini asarak gerçekleşen intihar vakalarında ilmek ustaca yapılmadığından boynun kırılması zor olurmuş. O nedenle boğularak ölürmüş insanlar. Yazık, oğlan asmış kendini, artık ne derdi vardıysa. Kesin olarak otopside belli olur ama galiba uyuşturucu kullanıyormuş. Çünkü kolunda bir iğne izi gördüm. Ben uyuşturucu görmedim sadece spor odasında televizyonun altındaki çekmecelerden birinde kokain çekmekte kullanıldığını düşündüğüm bir ayna ve bir kısa çubuk bulduk ama benden sonra buldularsa bilemem.  Hepsi laboratuara gönderildi. Ölüm saati içinde gece yarısından hemen sonra olabilir dedi doktor ancak kesin sonuç otopside belli olacak. Polis arkadaşlar, kanepenin üstünde günlük gibi bir şey bulmuşlar. Fakat İngilizce yazılmış. Ben bir şey anlamadım. Tülay tercüme edebilir diye buraya getirdim. Buyur Tülay’cığım, mübarek olsun,”  delil torbasının içindeki siyah deri kapaklı küçük defteri Tülay’a uzattı,  “Ha, bir de bir erkeğe ait ayak izi var amirim. Spor ayakkabı izi evin girişinde paspas gibi tüylü bir şey serili, onun üzerinde. Ne oğlanın ne de babasının ayakkabıları ize uymuyor. Fakat yinede bütün spor ayakkabılar toplandı laboratuara gönderildi paspas da tabii,” Burak sustu ve hepsi bu kadar der gibi baktı Başkomisere.

“Hm,” diye bir ses çıkardı Hakkı Başkomiser, “Evde yalnız olup olmadığını bilmiyoruz değil mi? Kapıdan girerken kamera gördüm. Bunlar zengin insanlar kesin evde ve bahçede başka kameralarda vardır. Bir de sokağın, diğer evlerin kamera görüntülerine filan bakılsın. Eve giren çıkan olmuş mu öğrenelim. Sen bu işle ilgilen Burak. Tülay kızım seni şimdi dinleyeceğim ama önce adli tıptan Makbule’yi bağla bana, işi çabuklaştıralım.”

Telefon görüşmesi bittikten sonra Tülay’ı dikkatle dinledi Başkomiser. Anlatılanlar ilgisini çekmişti. Metin Gürçay inşaat mühendisiymiş. Küçük bir inşaat firmasına sahipken siyasi tercihlerini kendine göre akıllıca kullanmış ve son on yıl içinde birden büyümüş. Ülke yöneticilerinin üretimden ziyade betona yatırım yapılmasına olanak veren politikalarını kendi çıkarı doğrultusunda kullanmayı becermiş, büyük devlet ihaleleri alarak zenginleşmiş. İnşaatlarına ek olarak birkaç yıl önce ıslak zemin malzemeleri üreten bir fabrika kurmuş. Kısa sürede bu alandaki pazar payını genişletmiş ve parasına para katmayı başarmış. En çok övündüğü şey sadece inşaat yapmayıp üretimde yaptığını böylece istihdam sağlayarak ve ihracat yaparak ekonomiye katkı sağladığı iddiasıymış.

“Buraya kadar çok iyi ancak bu kadar çabuk zenginleşen adamların rakipleri ya da düşmanları olur. Hiç bu açıdan araştırdın mı?”

Tülay dersini iyi çalışmış bir öğrencinin rahatlığıyla başını salladı ve dizüstü bilgisayarını getirip Başkomiserin masasına koydu, “Bakın amirim bir gazete haberi buldum. Tarihi yeni sayılır bir ay öncesi, bu haberde Metin Gürçay’ın işyerinden çıkarken saldırıya uğradığı yazıyor. Saldırgan yakalanmamış, Metin Gürçay’a da bir şey olmamış ama yanındaki Fabrika Müdürü’nün başı atılan taştan yarılmış. Adama beş dikiş atılmış.”

“İşte bu önemli, şimdi yapacağımız şey ne? Hadi söyle bakalım Tülay Komiser.”

“Amirim ben Metin Gürçay’a ve ev halkına herhangi bir tehdit alıp almadıklarını soralım, bilgisayarlarına, telefon mesajlarına bakalım derim. Eğer çocuğun ölümü şüphelendiğiniz gibi intihar değilse belki de babası yüzünden öldürülmüştür.”

“Şüphelendiğimi nereden çıkardın kız?”

“İntihar vakası olsa araştırmanız başka yönde olurdu hatta biz hiç karışmazdık ama siz inceliyorsanız mutlaka bir şeylerden şüphelenmişsinizdir amirim.” dedi genç Komiser gülerek. Gülerken yanakları kızarmıştı. Başkomiser’in karşısında hep sınavda gibi hissediyordu kendini.

“Aferin, hadi bakalım iş başına o zaman yarın ilk iş fabrikaya yollan. Ortalığı fazla velveleye vermeden usulca yap işini çünkü gerçekten intihar olması da kuvvetle muhtemel. Henüz emin değilim o kadar.”

Hakkı Başkomiser, kilitli çekmecesinden çıkardığı tuvalet kağıdını bir eline, kağıt havluyu diğer eline alıp tuvalete gitmek üzere kapıya doğru yürürken birden dönüp seslendi, “ Ha! Tülay, şu defteri bu gece tercüme et bir de şimdi, şu Bora’nın sosyal medya hesaplarını karıştır bakalım ne bulacaksın. Arkadaşlarını falan da bul araştıralım.”

“Şimdi onlara bakıyorum amirim.”

Bir müddet sonra kendi kendine, “Yahu bir daha gitmeyeceğim yemeğe falan, dokunuyor bana dışarının yemekleri,” diye söylenerek geri geldi Başkomiser, “Ben eve gidiyorum Tülay. Ayakları da üşüttüm herhalde iyi değil midem. Sen araştırmaya devam et. Bir şey bulursan aramaktan çekinme.”

Mesainin bitmesine yarım saat kala gitmişti amiri. Tülay rahatladı. O varken geriliyor yapacağı işi düzgün yapamıyordu. Başını bilgisayarına gömdü gerektiğinde notlar alarak Bora’nın sosyal hayatını incelemeye başladı.

Ertesi sabah mesainin başlamasına daha on beş dakika varken büroya girdi. Hakkı Başkomiserde yeni gelmişti anlaşılan çünkü binyıllık dedikleri paltosunu camın önünde silkeleyerek üzerindeki karları temizliyordu. Dün gece çok kar yağmıştı Ankara’ya, hâlâ da yağıyordu. Yollar bembeyaz olmuş okullar kar nedeniyle tatil edilmiş ancak bu ilan her zaman olduğu gibi çocuklar okul yoluna çıktıktan sonra yapıldığından trafik felç olmuş, çalışan anneler küçük çocuklarını bırakacak akraba, komşu arayışına başlamışlardı. Emniyette çocuk sesleri duyuluyordu, bırakacak kimse bulamayanlar işyerlerine yanlarında getirmek zorunda kalmışlardı çocuklarını.

“Madem okulları tatil ediyorsun bari analarını da tatil et de bir işe yarasın. Bizim kız da sabahın köründe bize getirdi oğlanı. Münevver’de grip. İnşallah toruna geçmez.”

“Günaydın amirim. Haklısınız ayrıca çocuklar okula ulaştıktan sonra tatilin bir anlamı yok. Bırakın kalsınlar akşama kadar okulda. Nasıl olsa varmışlar artık.”

“Değil mi ya? Hem eskiden böyle kar tatili filan bilmezdik biz. Karlara bata çıka giderdik okulumuza. Ne güzel de eğlenirdik. Şimdiki çocuklara iyilik olmuyor bu, zayıf yetişiyorlar. Bırakın karda yürüsünler, çamura batsınlar, ıslansınlar hayatı böyle öğrenecekler ama işte, kime anlatırsın? Yeni moda icatlar bunlar. Neyse Burak gelmedi mi daha?”

“Burak Komiser’im gelmedi ama amirim, çaylar geldi. İsteyene yanında simit de var.”

Çaycı İsmet elindeki tepsiyi tek elinde ustalıkla taşıyarak girdi odaya. Diğer elinde bir torba simit tutuyordu.

“Ooo, hizmeti artırmışsın İsmet. Simit ne iş?”

“Valla amirim sokakta bir bebe gördüm, titreye titreye satmaya çalışıyordu simitleri ben de hepsini aldım. Hadi git bugün sen de kar tatili yap dedim. O yüzden bugün simit de satıyoruz.”

“Alınacak oldu öyleyse ver bakalım oradan bize üç simit. Oh mis gibi de koktu. Kim ne derse desin arkadaş simit simit Ankara simidi, üstüne başkasını tanımam. Sen Burak’ın çayını da bırak, gelir o şimdi.”

Tülay, “Amirim dün akşam ben şu günlüğü…” diye söze başlıyordu ki eliyle susturdu onu Başkomiser.

“Dur kızım ya! Kırk yılın başında bir simit yiyeceğiz boğazıma tıkma. Sende ye sıcakken sonra anlatırsın.”

Simit kokusu, çay kaşığı sesleri arasında birkaç dakika sustular. Odanın penceresine kuşlar konmuştu. Kardan kaçıyorlardı anlaşılan. Kafalarını içlerine çekmiş büzülmüşlerdi. Tülay gidip camı açtı simidinden arta kalan birkaç parçayı camın önüne bıraktı. Kuşlar aniden uçuşup simitlere hücum ettiler. Neredeyse içeri dalacaklardı pencereyi zor kapattı genç komiser.

“Ay ay, elimi de yiyecekler valla. Çok açmış zavallılar.”

“Bana da simit almışsınız amirim İsmet söyledi. Çok teşekkür ederim valla makbule geçti. Sabah bir şey yememiştim.”  Kardan adam kılığında içeri girdi Burak. Kediler gibi silkelenerek üzerindeki karları attı kabanını çıkarıp kaloriferin üzerine serdi, “ Çok ıslandım fena yağıyor mübarek.”

Burak’ın çayını içip simidini yemesini bekledi Hakkı Başkomiser. Bu arada dünden kalan imzalaması gereken evraklara göz gezdirdi. Kimini imzaladı kiminin bazı yerlerini kırmızı kurşun kalemle işaretledi. İşi bitince başını kaldırıp elemanlarına baktı arkasına yaslanıp seslendi.

“Evet, hanımlar, beyler simit ve çay faslımız bittiğine göre artık işe başlayabiliriz.” Burak komiser hemen konuşmaya başlıyordu ki,  “Hayır Burak Efendi, sen ikincisin. Hem geç kalıp hem öne geçmek yok. Hadi Tülay anlat bakalım bize şu günlüğü.”

Tülay, Burak’a zafer dolu bakışlar atarak konuşmaya başladı. Konuşurken küçük siyah deri kaplı defteri eline almış sağa sola sallıyordu.

“Amirim, önce şunu söyleyeyim dün sizden sonra Metin Gürçay’ın fabrikasına telefon ettim. Başı yarılan Fabrika Müdürü ile konuştum. Olay çoktan kapanmış işten kovulan bir işçi yapmış sonradan yakalanmış şimdi darp suçundan hapisteymiş. Fabrika tarafı çıkmaz sokak gibi görünüyor ama ben Metin Gürçay’ın bilgisayarını merkeze getirmeleri için arkadaşları fabrikaya yolladım.”

Başkomiser memnun kalmış gibi başını salladı. Devam et anlamında bir el işareti yaptı.

“Dün gece bu günlüğü tercüme etmek için iki saat kadar burada kaldım. Günlük demek ne kadar doğru bilmiyorum ama bu defter tam olarak İngilizce yazılmamış. İngiliz diline uygun cümle yapısı kullanılmış ancak kelimelerin bazıları Türkçe okunuşlarıyla kullanılmış. Örneğin, Selen’le basketbol sahasına gidilecek, diye yazmak için Go to the basketball court with Selen yazması gerekirken, Go to the basketbol kort with Selen demiş.  Belki yazılışlarını bilmiyordu belki de böyle yazıp insanların okumalarını önlemek istemiş olabilir artık ne düşündüyse.”

“Anladık Tülay’cığım İngilizce biliyorsun da sonuç ne onu merak ediyoruz.”  Burak kızı sinir etmek istercesine sırıtarak bakıyordu.

“Bunun İngilizce bilgimle ilgisi yok sadece defterle ilgili durumu açıklamak istedim. Yoksa evet İngilizce biliyorum Burak Komiser.”

“Tamam, dalaşmayı kesin. Evet devam et Tülay ne yazıyor içinde?”

Başıyla olur işareti yapan Tülay , “Defteri ölen çocuğun yazdığını düşünürsek, çocuğun tuhaf bir zihin yapısı varmış demek isterim,”  ikisinin de yüzüne merakla baktıklarını görüp devam etti, “Bir kere çok dakik ve düzenli. Her şeyi yazmış ama bu kesinlikle bir günlük değil daha çok bir planlama defteri. O gün ne yapacağını önceden planlamış ve yazmış. Çoğu notun yanına bir işaret çizmiş. Örneğin Selen’le ilgili notların yanında çiçek, Çağrı ile ilgili notların yanında pota, Arda ile ilgili notların yanında ise yasak işareti gibi çarpı var. Sanırım bunlar arkadaşları veya tanıdığı kimseler mesela annesine kek, babasına para işareti koymuş. Planladıklarından biri gerçekleşmemişse bu durum tahminimce onu çok öfkelendiriyormuş üzerini koyu koyu adeta kağıdı yırtacak gibi çizip yanına kurukafa çizmiş.  Örnek gösterirsem bakın …” defteri karıştırıp bir sayfa buldu, “ hah şurası bakın; 13 Eylül 2019 tarihinde saat 16.30’a miting with the mami yazmış bak karalanmış ama görünüyor kek çizilmiş sonra üzerini dediğim gibi karalayıp yanına kurukafa çizmiş. Demek ki annesiyle buluşamamış. Aynı gün saat 20.05’e ask mami ekaunt yazmış yani anneye hesap sor. Onunda yanında kek var. Demek ki sormuş çünkü bunun üzeri karalanmamış ve kurukafa çizilmemiş. Defter böyle notlarla dolu ben psikolog değilim ama  agresif ve mükemmeliyetçi bir kişilik ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Saatlere dikkat ettim. Hep küsurlu. Saat başlarına hiçbir not koymamış. Bununla ilgili bir takıntısı olmalı. Ayrıca son sayfaya yani ölümünden bir gün önce son notu dikkatimi çekti. 19.25 çek if everything is redi- yani her şey hazır mı kontrol et demiş ve öldüğü güne ait sayfa yok yırtılmış.”

“Yırtılmış mı?” Hakkı Başkomiser dalgın bir sesle sormuştu soruyu.

“Evet amirim. Kendi mi yırttı yoksa başkası mı bilemiyorum ancak son sayfa yok.”  Tülay çekinerek sordu başkomisere,  “Amirim ben çocuğun arkadaşları ve öğretmenleri ile bir konuşsam diyorum ne dersiniz?”

“Konuş ama önce söyle bakayım o günlükte uyuşturucu kullanımı ya da bir kız ilişkisi falan gibi dikkat çeken ne var?”

“Şey amirim, bu çocuğun Selen isimli muhtemelen sınıf arkadaşı bir kızla ilişkisi varmış. Bir ara ayrılmışlar ama galiba yeniden birleşmişler. Günlüğün sondan birkaç sayfa öncesinde artık tercümelerini söylüyorum, 15.20 -Tuna Kafe’de Selen’le buluşma yazılmış yanına çiçek ve kalp konmuş fakat anlamadığım üzeri çizilmemiş ama kalbin yanına siyah kalemle bir de kurukafa çizmiş. Bu daha önce kullandığı hiçbir işarete benzemiyor.”

“Buluştular ama belki de istediği gibi gitmedi buluşma olamaz mı?” dedi Burak

“Olabilir tabi. Ayrıca her hafta Pazartesi ve Perşembe’leri 15.30’da Hoca diye biriyle buluşuyormuş. Bir de defterin ilk aylarında düzenli olarak her ay Nurdan Kükreci’ye git notu var. Hoca olarak alınan notların yanında çok af edersiniz bir pislik işareti, bu Nurdan Kükreci’nin yanında ise mecburi istikamet sembolü gibi ok var.”

Burak hemen internette Nurdan Kükreci ismini araştırmaya başladı. Birkaç dakika sonra “ Buldum Prof. Dr. Nurdan Kükreci, Psikiyatri Bölüm Başkanı, Özel Sıhhat Hastanesi.”

“Acaba defterde yazılan isim bu mu? Öğrenmenin tek yolu anne babaya sormak, evet Tülay not al gidince soracağız.”

Tülay böylece Başkomiserle birlikte olay yerine gideceklerini öğrenmiş oldu.

“Sen neler buldun Burak seni de dinleyelim sonra çıkalım. Yol uzun kar fena.”

“Amirim benim bulduklarımda en az Tülay’ınkiler kadar ilginç. Haklıydınız çok kamera var. Sadece Gürçay’lar da değil bütün komşularda sitenin her yerinde.”

“Spor odasında var mı? İşimizi çok kolaylaştırır bu”

“Maalesef amirim odalarda kamera yok sadece salonda, mutfakta ve kilerde var tabi bir de kapı girişinin sokak tarafında ve bahçede. Görüntülerden meçhul ayakkabı izinin sahibini bulduk büyük olasılıkla. Olaydan bir gece önce saat on bir civarında eve bir delikanlı gelmiş, gece yarısı üç gibi de gitmiş. Nedim Komiserler çocuğun kimliğine ulaştılar. Arda Solmaz.”

“Arda Solmaz’mı? Resmi var mı bu çocuğun?”

Burak telefonundan biraz önce bahsettiği çocuğun resmini Komisere gösterince, “Hay Allah, Hay Allah bu olmadı şimdi. İnşallah bir ilgisi yoktur,” sözleriyle karşılaşıp şaşırdı.

“Amirim siz bu delikanlıyı tanıyor musunuz yoksa?”

“Çok iyi tanıyorum. Bizim Necmi’nin oğlu Arda.”

Tülay çekinerek konuştu, “Defterde yazılı son sayfada not var. Saat 16.05 Arda.”

Birbirlerine baktılar. Başkomiser Hakkı masasından kalkıp ayaklı askılıkta asılan paltosuna uzandı, Tülay’da peşinden hareketlendi.

“Burak sen otopsiye git. Gerekirse başlarında bekle ama raporu almadan gelme. Yürü kızım biz çıkalım.”

Başkomiser, koşar adım koridoru geçip merdivenleri inmeye başladı. Neden acele ettiğini kendi de bilmiyordu ama kafasındaki düşünce bir an önce Necmi ve Arda’ya ulaşıp işin gerçeğini öğrenmekti.  Bu kez direksiyona kendi geçti. Bu karlı yollarda Tülay’ı tehlikeye atmak istememişti. Arabayı kullanırken kırk yıllık arkadaşına, onun kanserli karısına durumu nasıl izah edeceğini düşünüyordu. Bir şey olmama ihtimali kuvvetliydi ama içinde bir şey kurt gibi kemiriyordu onu. Arda basketbol oynuyor muydu diye düşündü, hatırlayamadı. Aslında çocuk hakkında pek bir şey bilmiyordu. Bir iki kere görmüştü bir de birkaç ay önce yemeğe getirmişti Necmi. Oğlan polis olmak istiyormuş baba da onu vazgeçirmeye çalıştığından mesleğin zorluklarını anlatsın diye alıp gelmişti. Boylu poslu, yakışıklı bir delikanlıydı. Düzgün konuşması, terbiyeli davranışları hoşuna gitmişti başkomiserin, “Böyle polislere ihtiyacı var teşkilatın keşke olsa,” diye geçirmişti içinden ama Necmi’ye bir şey belli etmemişti. Bakarsan haklıydı adam. Dünyanın parasını verip özel okulda okutuyordu Arda’yı, anlaşılan daha rahat bir mesleği olsun istiyordu. Bu devirde, aslında her devirde polislik zor meslekti. Her daim bir namlunun ucunda yaşayacaktın. Rütbeli olsan üst yönetimlere, rütbesiz olsan kendi amirlerine karşı hep tetikte olmak zorundaydın. Hata götürmez bir meslekti polislik. Kul hakkı vardı işin içinde sonuçta. Doğru davranmak her zaman ahlaklı olmak zorundaydın. İyi polis olmak istiyorsan en dikkat edeceğin şey buydu. Hak yemeyecektin, adil olacaktın, merhametli olacaktın, bir de kimsenin adamı olmayacaktın. Halkın emrinde ve sadece onun selameti için çalıştığını unutmayacaktın. İyi silah kullanırmış, çok akıllıymış, çok cesurmuş falan hikaye en önce insan olacaktın insan. Çok zor du yani, hele herkesin birilerinin adamı olduğu bu devirde daha da zor.

Düşüncelere dalmış araba kullanırken sapağı kaçırıyordu neredeyse buralar daha bir karlıydı. Zor bela dönüp siteye ulaştı. Güvenlik, rozeti görüp açtı hemen kapıyı. Arabanın yönünü sağa çevirip doğruca Necmi’nin evine kırdı direksiyonu. Tülay’la birlikte arkadaşının kapısını çalarken yüzü endişeliydi Başkomiserin.

“Hakkı, ne güzel sürpriz hoş geldin.”

Onları arkadaşının karısı Sevda karşılamıştı. Zayıflığından ve saçı olmayan başına sardığı tülbentten hasta olduğu hemen anlaşılıyordu. Onları içeri alırken sevinçle kocasına seslendi, “ Necmii! Bak kim geldi,” ayağındaki koca botları dışarıda çıkarmaya çalışan Tülay’a, “İçeride çıkarın lütfen soğukta bırakmayın botlarınızı,” dedi gülerek.

Hakkı Başkomiser’in ardından salona giren Tülay bu kadar gösterişli bir ev ancak bu kadar mütevazı döşenebilir diye düşündü. Pencere önündeki çekyata amirinin yanına ilişti.

“Vay benim eski dostum, hangi rüzgar attı seni buralara? Karda yolda kaldın da mecburen mi geldin yoksa?” diye koca sesiyle gürleyerek geldi Necmi.

“Hemen çay koy Sevda, bizim bu koca adam çay tiryakisi bilirsin,” Tülay’a doğru bir hamle yapıp elini uzattı. Tülay fırlayıp ayağa kalktı uzatılan eli sıktı, “Siz de hoş geldiniz,” dedi Necmi, sesinde ki neşe hepsini gülümsetti.

“Yardımcılarımdan Tülay Komiser, birlikte bir olay üzerinde çalışıyoruz da, kendisi çok yetenekli bir polistir senden iyi olmasın Necmi’ciğim”

“Seninle çalıştığına göre mutlaka öyle olması lazım zaten.”

Tülay, utanması mı gururlanması mı gerektiğini bilemedi ama neden geldiklerini hatırlayınca biraz sonra bu iyi insanların canını sıkacaklarını düşünüp huzursuz oldu.

“Biz buraya yardım almaya geldik Necmi. Acaba Arda evde mi? Kar tatili verildiği için evde olabileceğini düşündüm. Ona bir arkadaşını soracağım mümkünse?” Başkomiser konuya beklemeden girivermişti. Tülay oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı.

“Evet, evde bugün, yapabileceği bir şey varsa elbette yardım eder,”  mutfakta ki karısına seslendi, “Sevda, Ardayı çağır hayatım Hakkı onunla görüşmek istiyor.”

“Sizin sitede dün müessif bir olay meydana geldi.”

“Şu intihar eden çocuk mu? Duyduk ya! Çok üzüldük vallahi. Aileyi tanımıyordum ama babayı site toplantılarında görmüştüm bir iki kere. Bizim bu sitenin de müteahhidiymiş ama merhabamız bile yoktu. Çok kalabalık bizim burası…”  sözleri Sevda Hanımın araya girmesiyle kesildi. Mutfaktan gelmiş salonun kapısından başını uzatıp konuşmaya dahil olmuştu.

“ Ay, ben biliyorum o çocuğu. Oydu eminim. Geçenlerde kemoterapiden geldiğim gün çok hastaydım evde yatıyordum kapı çalındı. Bu çocuk gelmiş, Arda’nın matematik test kitabını alacakmış. Arda annem evde verir demiş.  Benim hasta olduğumu görünce rahatsız ettiğine üzüldü, siz hiç zahmet etmeyin teyzeciğim ben kendim alırım deyip bir şey söylememe fırsat vermeden koşarak merdivenleri çıktı birkaç dakika sonrada elinde kitapla indi. Pek kibar bir çocuktu. Aslan gibiydi vallahi çok üzüldüm,” Arda’nın mahmur gözlerle salona girmesiyle kadıncağız mutfağa geri döndü.

“Hoş geldin Hakkı amca. Nasıl yardım edebilirim?” Tülay’a başıyla selam verip karşılarındaki koltuğa oturdu delikanlı.

“Nasılsın Arda’cığım? Epey oldu seni görmeyeli.”

“Teşekkürler iyiyim amca. Doğru, birkaç ay oldu en son kebap yemiştik.”

“Hâlâ polis olmak istiyor musun bakalım?”

“İstiyorum istemesine ama babam hâlâ karşı.”

“ Hayırlısı olsun inşallah. Arda, buraya şunun için geldim. Dün sitenizde meydana gelen üzücü olaydan haberin vardır herhalde? Kaybettiğimiz delikanlıyı tanıyor musun?”

“Şey Bora’yı diyorsunuz herhalde. Aynı okuldaydık, sınıflarımız yan yana, tanırdım ama arkadaşım değildi. O basketbolcu ben futbol oynuyorum. Ortak arkadaşlarımız var.”

“Kendini öldürmesi için ne gibi bir sebep olabilir? Bir fikrin var mı?”

Delikanlının babasına tereddütlü gözlerle baktığını gören Başkomiser arkadaşına hitaben, “Necmi, Sevda’ya söyle bir şey yapmasın işimizi bitirip hemen kalkacağız biz. Hadi git de bir bak,” diyerek Necmi’ yi odadan uzaklaştırdı

“Baban gitti, şimdi rahat konuşabilirsin. Bildiğin ne varsa anlat oğlum hadi.”

Genç çocuk başını önüne eğdi, “Bir kız var Hakkı amca, daha önce Bora ile arkadaşmış sonra ayrıldılar. Bir aydır da biz çıkıyoruz. Buna bozuluyordu Bora.”

“Hepsi bu mu? Kızın adı ne?”

“Selen.”

“Peki, evvelsi gün gece neredeydin Arda’cığım?” Çocuk bir anda kıpkırmızı kesildi. Telaşla salon kapısına baktı,

“Ben, şey ben evdeydim.”

“Emin misin Arda? Bence doğruyu söylemiyorsun. Bak evladım şimdi burada seninle Hakkı amcan olarak konuşuyorum ama yalan söylemeye devam edersen seni emniyete alırız o zaman Hakkı Komiser olarak konuşurum inan bana hoşuna gitmez.”

“Biz Selen’le birbirimizi seviyoruz fakat Bora bunu kabul etmiyor. Selen’i hiç durmadan rahatsız ediyor. Geçen gün Selen bunun buluşma teklifini kabul etti. Sırf, aramızdaki her şey bitti. Ben Arda’yı seviyorum beni rahatsız etme, demek için ama inatla inanmıyor. Önce okulda yanıma geldi Selen’i bırakmam için tehdit etti sonra o gece beni evine çağırdı. Selen’i de çağırmış, üçümüz oturup bu meseleyi çözecekmişiz. Selen hangimizi istediğini yüzümüze söyleyecekmiş öyle dedi. Ben de gittim. Fakat Selen gelmedi. Onu beklerken konuştuk. Bana,  artık inandım Selen beni istese bu gece gelirdi buna bile gerek duymuyor. Demek ki gerçekten sevmiyor beni. Bundan sonra sizi rahat bırakacağım. Ne yapalım Selen şansına küssün benim yerime seni seçti. Tek kız o değil ya, deyip güldü. Kalkıp eve dönecektim ki bana bira ikram etti, medenice konuştuk bir kızın arkadaş olmamızı engellemesine izin vermemeliyiz dedi. Bana bilgisayar oyunu oynamayı teklif etti bende kalıp oynadım sonra da eve döndüm. Hepsi bu.”

“Gece kaçta döndün?”

“Hatırlamıyorum. Geç bir saatti.”

“Peki, sen çıkarken onun morali nasıldı. Biraz sonra intihar edecek gibi miydi?  Ne bileyim oğlum son gören sensin hiç emare yok muydu?”

“Ben içkiye alışkın değilim Hakkı amca o yüzden çarpmıştı beni biraz, hatırlamıyorum. Bence iyi gibiydi ama bilmiyorum.”

“Pekâlâ, şimdi bizimle emniyete geleceksin. Normal prosedür,  orada ifade verip imzalayacaksın. Tamam mı?”

Başıyla onayladı delikanlı, “ Ben gidip üzerimi değişeyim,” O salondan çıkarken Necmi ve karısı ellerinde çaylar, kek ve börek dolu tabaklarla geldiler.

“Ya hu görevdeyiz biz,” diye itiraz etseler de Sevda Hanım ısrarcıydı. Çaresiz tabaklara gömüldüler. Bu arada Hakkı Başkomiser Arda’yı neden emniyete götüreceğini anlattı.

“Bak köftehora hiç söylemedi bunları bize. Oğlanın öldüğünü duyunca neden bu kadar üzüldü anlaşıldı şimdi. İki gündür yas tutuyor evde. Dışarı bile çıkmadı. Benim de gelmem lazım mı Hakkı?”

“Yok, canım daha neler? Ben götürür sonra da biriyle yollarım merak etme.”

Dönüşte olay yerine tekrar uğradılar ama içeriye girmediler. Nedim Komiser zaten gerekeni yapmıştı. Ev mühürlenmiş kapısına nöbetçi konmuştu. Ev halkının, Metin Gürçay’ın iki sokak arkadaki babasının evinde kaldıklarını öğrendiler.  Arda’yı arabada bırakıp,  gidip başsağlığı ziyareti yapar gibi tekrar acılı anne babayı gördüler.  Tülay, Metin Bey’in ve Türkan Hanım’ın telefonlarına geçici bir süre için el koydu. Delil torbasına aldığı telefonları çantasına tıkıştırdı.

“Oğlunuzun defterinde Nurdan Kükreci ismine rastladık. Birkaç kez görüşmüş onunla, bu isimde birini tanıyor musunuz?”

Başkomiserin aniden sorduğu bu soru acılı anne babayı bir an duraklattı sonra Metin Bey izah ederek konuştu.

“Bu yıl üniversiteye hazırlık senesiydi Bora’nın, yaz başında adını çok duyduğumuz bir psikologla görüşmesini ve bu yılı sakin atlatmasını istedik. Bora bir iki kez gitti ama sonra, hiç faydası olmuyor diye bıraktı. Biz de üstelemedik.”

“Bu Doktorun adresi ya da telefonu falan var mı?”

“Var ama ne yapacaksınız ki bu Doktoru, ne alakası var şimdi Bora’nın olayıyla?”

“Bilemem sadece öğrenmek istedim. Belki kendisiyle konuşur Bora hakkında bize söyleyebileceği bir şey var mı diye sorarım. Olayı aydınlatmak için her taşın altına bakıyoruz sonuçta.”

İsteksiz hareketlerle cüzdanından bir kart çıkarıp uzattı Başkomisere Metin Bey,

“Size bir şey söyleyebileceğini sanmıyorum ama madem istediniz buyurun, Özel Sıhhat Hastanesi’ nin Doktoru kendisi.”

“Teşekkür ederim, biz artık gidelim.”

Aile olayın şokunu üzerlerinden atmış hatta biraz kabullenmiş görünüyordu. Bir an önce oğullarının cenazesini kaldırmaktı şimdi dertleri ama beklemeleri gerekiyordu.

Emniyete döndüklerinde Arda’nın ifadesini Burak Komiser aldı. İfade sırasında Arda Puborg bira içtiklerini söyledi ve öyle kayıt altına alındı.  İfadeyi okuyan Tülay şaşırdı, “ İyi de odadan toplanan bira şişeleri Truva Bira onun söylediğinden hiç bulmamış arkadaşlar. Olay yeri ön raporunda öyle yazıyor?”

Bu bilgi Burak’ı yeniden sorgu odasına döndürdü. Biraz önceki yumuşak sorgulamaya hiç benzemeyen bir tarzda sormaya başladı. Önce hikâyesine sadık kaldı Arda, biranın markasına dikkat etmediğini falan söyledi ama ısrarla markayı neden hatırlamadığı sorulunca itiraf etti.

“Bora bana kokain verdi. İçmem için ısrar etti. Kız arkadaşımın eski sevgilisinin önünde muhallebi durumuna düşmemek için çektim. Daha önce bir kere denemiş ama hiç sevmemiştim fakat bu sefer ki farklıydı çok etkiledi beni. Bora, senin içtiğin pudra şekeri oğlum bu kaliteli kok çek keyfine bak, dedi ama ben fena oldum. Pek bir şey hatırlamıyorum o yüzden. Kendime geldiğimde evin girişinde sokak kapısının iç tarafında yatıyordum. Şey biraz altıma kaçırdığımı fark ettim çok utandım hemen çıkıp gittim oradan. Saat kaçtı bilmiyorum. Hatta giderken yolda kustum bir kere.”

“O gün üzerinde ne vardı. Söylediklerini doğrulayacak şu ıslak pantolon nerede?”

“Ben onları attım Komiser’im. Kokain kokusu üzerime sindi annem anlar diye korktuğumdan hepsini attım. Anneme de sporda unuttum dedim.”

“Kokain öyle kokmaz oğlum.”

“Ben bilmiyorum. Bir kere sigara içtim annem kazağımda ki kokusundan anladı bunu da anlar diye attım işte.”

“Sen bu Bora ile arkadaş değilim diyorsun ama kitap falan almış sizin evden, bu ne iş?”

“Ya, o kitabı benden Çağrı istemişti o da ona söylemiş herhalde ne bileyim gelip almış işte. Ben evde yoktum.”

“Peki, neden yalan söyledin nasıl inanacağız sana şimdi?”

Buna cevap vermedi delikanlı üzgün bakışlarını önüne eğmekle yetindi.

Başkomiser Hakkı, delikanlının uyuşturucu aldığını öğrenince canı sıkıldı. Necmi sert bir baba, Sevda ise evhamlı bir anneydi. Onlara bunu anlatmak deveye hendek atlatmaktan zordu. Onları bir yana bırak bu uyuşturucu işi fenaydı. Bir polisin oğlu, kendi polis olmak isteyen biri böyle bir deliliği nasıl yapardı?

“ Otopsi sonuçları geldi amirim.” Tülay ekranına düşen evraka ilgiyle bakıyordu.

“İyi ne diyor?”

“Ölüm saati 01.00 ile 03.00 arası, ölüm nedeni ise asılma sonucu boğulma. Fakat kanda öldürücü miktarda eroin tespit edilmiş. Boğulmasa da ölecekmiş yani. Özetle böyle.”

“Burak, Arda saat kaçta çıkmış evden? Tam saatini istiyorum.”

“03.13 amirim onu görüntüleyen kamerada yazan saat bu. İntiharı görmüş olabilir. ”

Tülay şaşırdı,“Öyle olsa engel olmaz mıydı?”

“Kafası iyiymiş belki de olamadı.”

“Burak, yanına bir ekip al Necmi’ lere git şunun odasını ara. İçmiyorum demiş ama beklide müptela. İyice emin olalım tekrar sorgularız sonra, şimdilik misafirimiz olsun.  Ayrıca bu kokain diyor adli tıpta eroin çıkıyor ne iş anlamadım. Maktulün kolunda iğne izi gördüm demiştin değil mi? Tülay yazıyor mu raporda iğne izi ya da izleri hakkında bir şey?”

“Evet, amirim dirseğin iç kısmında yeni yapılmış tek bir iğne izi bulunmuş ancak burun mukozası ile dokusunda hiperemik doku ve kıkırdak yapısında da erime tespit edilmiş. Kanda eroinin yanı sıra kokainde bulunmuş. Burundaki bu bozulma kokain yüzünden oluyor amirim. Adli tıbba meraklıyım da biraz internette araştırmıştım.”

“Buradan anladığımız; maktul kokaini düzenli kullanıyor fakat eroini sadece o gün kullanmış. Ya da epeydir kullanmıyordur iğne izleri iyileşmiştir olamaz mı?”

Tülay omuzlarını silkti, “Eroin öyle sigara gibi bırak kullan bir şey değil bence amirim ama olabilir belki.”

“Bugün okul kapalı, arkadaşlarını bulamıyoruz ama sen yine de okula bir telefon et Müdür ya da memurlar falan vardır mutlaka. Olaydan haberleri var mı öğren bir de yarın gelip öğrencilerle konuşacağını Bora’nın ve Arda’nın dosyalarını istediğimizi söyle. Şu defterde Hoca diye birinden bahsediliyor demiştin. Uyuşturucuyu ondan alıyor olmasın bu çocuklar? Narkotikle bir konuş bakalım böyle biri var mı bildikleri, ben de şu Doktoru arayım adı Nurdan Kürekçiydi değil mi?”

“Kükreci amirim. Ne tuhaf soyadı değil mi?”

Telefonla uzun süre uğraştı ancak bir türlü Doktora ulaşamadı ama son telefonu açan Sekreter Doktorun bugün hastanede olmadığını kendisiyle ancak yarın görüşebileceklerini söyledi. Tecrübeli polis kızı konuşturup bundan altı ay önce Bora Gürçay’ın Doktorun hastası olduğunu teyit etti.

“Normalde hasta bilgileri gizlidir ama siz polissiniz ve bu hasta da artık gelmiyor onun için söylemekte sakınca görmedim.”

Sesinde çoktan pişman olmuş bir ton bulunan Sekretere kuru bir teşekkürle cevap verdi. Doktor bu bilgileri bana söylediğini öğrenince bakalım ne yapacak diye merak ederek telefonu kapadı.  “Umarım işinden olmaz,” dedi kendi kendine.

İşlerin hızlı yürümesini istiyordu ama engeller bitmiyordu. Canı sıkılmıştı masasına bırakılmış olay yeri ve parmak izi raporlarını gördü. İncelemeye başladı. Odanın her yerinde maktulün ve ailenin parmak izleri vardı. Yardımcı kadın Kevser’in de parmak izi bulunmuştu ve birde Arda’nın parmak izleri vardı, “Çocuk gittiğini saklamıyor parmak izinin bulunması normal,” diye düşündü. Fakat ilginç olan Bora’nın kendini asmak için kullandığı çamaşır ipinde hiç iz bulunamamıştı. İz bulunmayan yerlerden biri de odadaki kanepeydi. Otopsi sonuçlarına bakarken çocuğun midesinden tortop olup mide asinde bir kısmı erimiş bir kağıt yumağı bulunmuş olduğunu gördü. Acayip bir şeydi ama belki de kağıt yiyordu çocuk, duymuştu böylelerini. Raporlara dalmışken çalan cep telefonu ile yerinden sıçradı.  Kim olduğuna bakmadan açtı telefonu açar açmaz öfkeli bir salvoyla karşılaştı.

“Bu ne demek oluyor Hakkı? Hemen gönderirim deyip oğlumu aldın götürdün, şimdi evimi arattırıyorsun. Bana söylemediğin ne var? Polisliğin ben de sökmez anladın mı çabuk oğlumu gönder bana.”

Anlaşılan Burak ve ekibi Necmi’nin evine ulaşmıştı. Aferin çabuk gitmişler diye içinden geçirirken arkadaşını yatıştırmaya çalıştı Başkomiser.

“Bir dakika Necmi bir dinle hele, ortada şimdi anlatamayacağım konular var. Sakin ol. Ben buradayım Arda benim yanımda. Ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz daha.”

Ne kadar anlatmaya çalışsa da dinlemiyordu karşıdaki bağırmaya devam ediyordu telefonu kapatıverdi Hakkı Başkomiser. Tülay merakla baktı, “Dellenmiş iyice laf anlamıyor. Sakinleşince izah ederim ben ona.” Israrla çalmaya devam eden telefonu sessize alıp yeniden raporlara döndü. Farklı bir şey bulunmamıştı odada sadece kanepenin minder arasında az miktarda kokain televizyonun altındaki çekmecede ise kokain çekmekte kullanılan bir ayna ve kısa çubuk tespit edilmişti. Oğlanın pek kıymetli ayakkabılarının neden kıymetli olduğu ise ayakkabının astarı altından çıkan kokainden anlaşılmıştı fakat eroine dair bir iz yoktu.

“Allah Allah burada da kokain var. Peki, bu eroin nereden çıktı?”

“Narkotikle konuştum amirim. Tahmin ettiğiniz gibi Hoca lakaplı bir torbacı varmış, şansa bakın ki adamı dün gece tutuklamışlar.”  Görevini yerine getirmiş olmanın sevinciyle bakıyordu amirine.

“Çok iyi yapmışlar. Hemen git. Adam daha gözaltındadır. Bora’yla ilişkisi neymiş öğren bakalım.” Tülay kabanını giyip çıkarken beresini almayı unuttuğunu hatırlayıp geri döndü.

“Ne çok giyiniyorsun kızım alt tarafı aşağıya ineceksin.”

“Yok, amirim adam hala karakoldaymış. Oraya gideceğim,” eldivenlerini de giyerek çıktı odadan genç kız.

Yaşlı başkomiser odada yalnız kalmıştı. Çay ocağını arayıp çay söyledi. Her olayda yaptığı gibi defteri kalemi eline alıp bir zaman çizelgesi çerçevesinde olayı kağıt üzerinde sıraladı. Bulduğu sonuç canını sıkmıştı. Arda’nın evden ayrılış saati Bora’nın ölümünden sonraydı çocuk ölürken Arda’nın o evde olduğu muhakkaktı. Şimdi asıl soru şuydu ki Arda, Bora’nın ölümünü görmüş müydü? Sessize aldığı için artık çalmayan telefon masanın üzerinde titremeye başladığında arayanın Burak olduğunu görünce hemen açtı.

“Evet, Burak ne buldun? Çabuk söyle.”

“Amirim haberler pek iyi değil. Arda’nın karyolasıyla yatağının arasında bir poşete sarılı olarak ucu iğneli bir enjektör, küçük bir poşette iki gram kadar eroin, bir kaşık, limon tuzu ve bir çakmak bulduk. Arkadaşlar hepsini incelenmek üzere laboratuara götürdüler şimdi. Anne baba perişan oldu. Oğlanın odadaki bilgisayarına da el koyduk. Ben şimdi dönüyorum. Necmi Komiser de geliyor arabası hemen arkamda haberiniz olsun.”

“Anlaşıldı,” diyerek telefonu kapatan Başkomiser aceleyle masasından kalktı odadan koşar adım çıkıp Arda’nın tutulduğu sorgu odasına yöneldi. Kapıyı sertçe açıp bağırdı delikanlıya, “Çabuk kollarını aç!” Birden böyle bir emirle üzerine gelinmesinden korkan Arda bir an ne yapacağını şaşırdı emrin daha sert tekrarı ile üzerindeki kazağın kollarını sıvadı. Başkomiser dikkatle inceledi kollarını sonra, “Bacaklarına bakayım,”çocuk pantolonunu sıvadı,”İndir çabuk baldırlarına bakacağım!” oraya da bakıldı en son, “Çoraplarını çıkar!” diye emretti Başkomiser. Topuğunu parmak aralarını incelemeye başladı sağ ayağın orta parmağının arasında gördüğü küçük iğne izi ile sarsıldı, “İşte burada,” diyerek doğruldu. Doğrulur doğrulmaz da korkudan titreyen çocuğun yakasına yapıştı, “ Bunu nasıl yaparsın lan! Hasta anana o şerefli babana bunu nasıl yaparsın ahlaksız.”  Tam vurmak için eli havaya kalkmıştı ki içeriye dalan bir Polis Memuru tutarak engelledi,” Durun amirim ne yapıyorsunuz?”

“Geberteceğim bu şerefsizi, onun için çırpınan babasına nasıl yapar bunu adi şerefsiz!”

“Ben bir şey yapmadım yemin ederim bir şey yapmadım,” diye ağlayan delikanlıya kimse kulak vermedi. Odaya giren başka bir memurun da yardımıyla Başkomiseri yaka paça dışarı çıkarttılar. Yakındaki bir sandalye ye oturtup su verdiler, kolonya koklattılar sakinleştirmeye çalıştılar.

Odasına döndüğünde hala sinirden titriyordu. Yerine oturdu masasındaki buz gibi olmuş çayına baktı eli telefona gitti çay ocağını tuşladı ahize henüz elindeyken içeriye önce Necmi ardından Burak Komiser girdiler, “Çaylar üç olsun oğlum. Biraz çabuk getirin.”

Necmi yığılır gibi oturdu Hakkı Başkomiserin karşısına, “ Bu ne iş Hakkı, aklım almıyor. Benim oğlum nasıl yapar böyle bir şeyi? İnanamıyorum.”

“Ben de inanamadım o nedenle biraz önce gidip oğlunun vücuduna baktım. Maalesef sağ ayağının orta parmak arasında iğne izini gördüm. Elimden zor aldılar az kalsın paralıyordum.”

“Ah keşke paralasaydın o iti,” sinirden titreme sırası Necmi’deydi,  “Müsaade et ben yapayım hemen şimdi yapayım Hakkı. Mahvetti beni, annesini hiç sorma zavallı kadın şırıngayı görünce düştü bayıldı. Evde yalnız bıraktım kim bilir ne halde.”

“Ben Münevver’i arayım, hemen gitsin yanına. Yalnız kalmasın,”  cep telefonuna uzandı Başkomiser karısıyla kısa bir konuşma yapıp Necmi’lere gitmesini söyledikten sonra kapadı.

“Torun bizdeydi de neyse gelmiş almış anası. Şimdi gidecek Sevda’nın yanına merak etme. Metroya bindi mi bir saate kalmaz orada olur.”

“Tülay nereye gitti amirim?”  Burak ağır havayı yumuşatmak istemişti aklınca.

“Şu defterde adı geçen Hoca var ya hakikaten torbacıymış. Dün gece yakalamış narkotik. Onunla konuşmaya gitmiş. Ha iyi aklıma getirdin ara şunu, adama Arda’yı da sorsun.”

“Ne yapcam ben Hakkı bir akıl ver Allah aşkına. Beynim durdu düşünemiyorum. Hastaneye falan mı yatıralım ne yapalım bu oğlanı şimdi?”

“Hastaneden daha önemli şeyler var Necmi. Şimdi bir şey yapamazsın zaten çünkü burada kalacak. Henüz bırakmıyoruz.”

“Neler oluyor arkadaş bilmediğim ne var benim? İyice korkutuyorsun beni.”

“Biliyorsun devam eden bir soruşturma sırasında bilgi veremem ama şu kadarını söyleyeyim Bora öldüğünde senin oğlan oradaymış. Vahameti anladın mı şimdi?”

“Yarabbim neler oluyor?” diye korkuyla bir feryat kopardı acılı adam.

“Madem geldin o zaman oğlun hakkında ne biliyorsan anlat bana. Bu Bora ile ilişkisi neydi bunun, bir şey biliyor musun?”

“Hiçbir şey bilmiyorum. Benim bildiğim tertemiz bir çocuk yetiştirdiğim, çalışkan, dürüst, namuslu, anasına babasına saygılı bir çocuk. Ah Hakkı vurdun beni yüreğimden kardaş vurdun beni ya!” derken bir yan dan da dövünüyordu adamcağız sonra birden durdu, “Oğlumu görmek istiyorum. Göster onu bana Hakkı.” dedi.

Arda’yı tutuklamamışlardı hatta henüz gözaltında bile değildi çocuk bu nedenle babayla oğlu karşılaştırmakta bir sakınca görmedi Başkomiser. Arda’nın tutulduğu odaya gittiklerinde oğlanın babasına sarılışı, onun onu itişi gerçek bir trajediydi. Acıyı daha çok artırmaktan başka bir işe yaramayan sonuçsuz bir görüşme oldu. Oğlan yalvarmış baba ise dinlememişti bile.  Odadan çıktıklarında orada kalmak istemedi Necmi, “Ben eve gidiyorum Hakkı. Sevda meraktan ölmüştür hem biraz uzaklaşmak istiyorum kalırsam kalp krizi falan geçirebilirim. Biraz toparlanayım yine gelirim.”

Hakkı başkomiser arkasından endişeli gözlerle baktı. Kırk yıllık arkadaşını hiç böyle çaresiz görmemişti. Her zaman neşeli ve umutlu olan o olurdu oysa şimdi yıkılmıştı adeta koca adam.

Odasına döndü oyalanmak için geç vakte kadar evrak işleri yaptı. Burak’ı laboratuara yollamış sonuçları başında bekle al gel demişti. Gelene kadar gitmeyecekti. Ayrıca Arda’yı burada yalnız bırakmak içine sinmiyordu. Çok kızgındı delikanlıya ama ona emanetmiş gibi hissediyordu. Akşam saat dokuza doğru geldi Burak bu arada Tülay telefon etmiş Hoca lakaplı torbacının defterde bahsedilen kişi olduğunun kesinleştiğini torbacının Bora’yı hatırladığını ama Arda’yı bilmediğini söylemişti. Mesai çoktan bittiğinden evine gitmişti genç kız.

“Ne buldun Burak. Sevindirici bir şey söyle hadi.”

“Maalesef amirim sonuçlar çok kötü. İğnede iki DNA tespit etti arkadaşlar. Biri Bora’ya diğeri Arda’ya ait, gitmeden Arda’nın su içtiği bardağı yanımda götürmüştüm oradan tespit ettiler. Ayrıca enjektörde ve diğer malzemelerde sadece Arda’nın parmak izi var. Şimdi kan alıyorlar Arda’dan, uyuşturucu testi için bence çok geç çoktan temizlenmiştir ama yine de bakacaklar.”

“Aklıma kötü şeyler geliyor Burak. Bu Bora’nın ölümünde bizim oğlanın parmağı olmasın?”

“Valla amirim iki saattir aynı şeyi ben size söylemek için kıvranıyorum ama söyleyemiyordum.”

“Kalk kalk gidelim. Beni şöyle kafa dağıtacağım bir yere götür. Hanım yok evde nasıl olsa, uyuyabilmek için biraz alkol yardımına ihtiyacım var. Ha! Burak, yarın ilk iş Müdürle konuşacağım, davayı senin üstlenmen lazım. Benim yakınım, soruşturmayı ben yürütemem.”

“Sizsiz nasıl olacak amirim? Valla hakkından gelemem ben. Bırakmayın bizi ne olur?”

“Oğlum yürütmeyeceğiz dedikse bırakacağız demedik. Zahire karşı öyle olur yine birlikte götürürüz işte. İfade almaya falan siz girersiniz öyle yani. Hem alışın artık ya hu ben emekli olunca ne yapacaksınız? Hadi git, şu nöbetçi memurlara tembih et karnı acıkmıştır bu eşek sıpasının bir şeyler alıversinler ben yarın veririm parasını. Savcıyla irtibata geçtiniz değil mi? Başka yere göndermesinler burada kalsın çocuk gözümün önünde olsun.” Burak’ın olur anlamında başını sallaması üzerine dalgın bir sesle konuşarak askılıktan paltosunu aldı. “Resmi gözaltı süresi başladı yani?”

Sırtına binyıllığını ağır ağır geçiren Başkomiser kafası önünde yavaş adımlarla çıktı sokağa. Kar çoktan durmuş hava ayaza çekmiş buz kesiyordu her yer. Paltosunun yakasını kaldırdı bırakmaya uğraştığı için paket taşımıyordu ama kapıdaki polis memurundan bir tane isteyip bir sigara yaktı. Sigaranın dumanı soğuk hava ile birlikte girdi ciğerlerine yaktı içini, öksürttü.

“Namert şey sen de mi bugün hainlik ediyorsun bana?”

Burak ardından, “Amirim Kazım Karabekir caddesindeki ocak başına gidelim,” diye bağırdı.

“Vazgeçtim Burak eve gidiyorum ben. Hava çok soğuk.” Başkomiser yılgın hareketlerle arabasına binip motoru çalıştırdı.

Uykunun tutmadığı bir gecenin sabahında emniyete gelir gelmez ilk iş Müdürün odasına çıktı. Müdür henüz gelmediğinden biraz bekledi gelince de adamın paltosunu bile çıkarmasına fırsat vermeden konuya girip olayları anlattı.

“Yakınları sayılırım Müdürüm bu nedenle bu davayı ben yürütemem. Burak bakacak olaya, bende geriden izlerim. Çocuklar pekâlâ altından kalkabilirler bu işin.”

Müdür böyle söylese de görüntüyü kurtarmak için söylediğini biliyordu. Uzun zamandır birlikte çalıştığı Başkomiserin olayı asla bırakmayacağının farkındaydı ama o da bu yalana uydu ve kabul etti. Gereken düzenlemeler hemen yapıldı ve Burak olayın sorumlu Komiseri oluverdi.

Odasına inerken Tülay telefon etti. Çocukların okuduğu özel okula gideceğini öğrenci ve öğretmenlerle özelliklede çocukların arkadaşları ile konuşacağını söyledi. Olayın ortasında duran Selen’i ise emniyete getirip orada ifadesini alacaktı.

Başkomiser odasına girdiğinde gördüğü manzaraya şaşırsa da renk vermedi.  Kendi masasının önündeki misafir koltuğunda Metin Gürçay uzamış sakalları, kırmızı gözleri ile Tülay’ın koltuğunda Sevda Hanım başında türbanı ve sararmış yüzüyle, Burak’ın masasının önündeki koltukta Necmi hiddetten kararmış bir suratla, Burak ise kendi koltuğunda çaresiz bir ifadeyle oturmaktaydılar. Oda da neredeyse çıt çıkmıyordu denebilir.

“Günaydın” demem abes kaçabilir diye düşünerek, “Merhaba beyler, merhaba Sevda hoş geldiniz,” diyerek girdi içeri. Burak “Günaydın amirim,” dedi iki adam homurdanır gibi ses çıkardılar Sevda Hanım cevap vermedi. Masasına oturur oturmaz Metin Gürçay atıldı,

“Oğlumun cenazesini vermiyorlar Komiser Bey.” Burak’ın Başkomiser diye yaptığı düzeltme adamın öfkesinde kaybolup gitti.

“Ailece perişanız bırakında biricik yavrumuzun yasını tutalım mezarına defnedelim,” sesinde öfkenin yanı sıra çektiği acının izleri vardı. Necmi olduğu yerde kıpırdadı, Sevda Hanım’dan inler gibi bir ses çıktı.

“Maalesef henüz vermezler Metin Bey.”

Metin Gürçay, ağlamaktan ve uykusuzluktan akı kırmızıya dönmüş gözlerini kocaman açarak adeta kükredi, “Nedenmiş o?”

Başkomiser Hakkı yutkundu bir arkadaşı Necmi’ye, bir de zavallı Sevda’ya baktı, “Çünkü oğlunuzun ölümü muhtemel bir cinayet soruşturması.”

Burak hariç odada bulunan diğerleri, “Nee?” diye çığlık attılar. Başkomiser sadece önündeki adama bakarak, “Şüphelerim maalesef doğru çıktı. Evinize geldiğim gün bunun basit bir intihar vakası olmadığını anlamıştım.  Size şu anda ayrıntılı bilgi veremem ancak oğlunuzun öldürüldüğü yolunda ciddi şüphelerimiz var bu kadarını söyleyebilirim.”

“Kimmiş? Kim öldürmüş oğlumu?” Mosmor olmuştu Metin Bey sesinin tüm gücüyle bağırdığından koridordan geçenler ne oluyor diye içeriye doluştular.

“Henüz bilmiyoruz araştırmamız devam ediyor. Lütfen sakin olmaya çalışın Metin Bey. Çok zor olduğunun farkındayım ama şerefim adına söz veririm eğer oğlunuz öldürülmüşse, öldüreni bulup adalete teslim edeceğim. Şimdi evinize gidin ve benden haber bekleyin. Lütfen.” Adamın inanmaz gözlerle kendine baktığını görünce Burak’a seslendi, “ Burak, beyefendiye kapıya kadar eşlik et lütfen, benim kartımı da ver, şu kalabalığı da dağıt maymun oynamıyor burada.”

Burak önce, “Hadi arkadaşlar bir şey yok emniyette normal bir gün,” diyerek odaya doluşanları gönderdi sonra Metin Gürçay’ı kolundan tuttu. Adam gitmek istemedi, direniyor, “Nasıl olur? Kim öldürmek ister Bora’yı?” diye feryat ediyordu fakat Burak’ın ısrarlı davranışı karşısında yenildi ve odadan çıktı.

Başkomiser Hakkı, Metin Bey’in iyice uzaklaştığından emin olunca Necmi ve Sevda’ya dönerek, “Katil zanlımız, söylerken en az sizin kadar bende acı duyuyorum ama maalesef Arda.” dedi. Sevda Hanım ufak bir çığlıkla yerinden fırladı koşup Başkomiserin ellerine sarıldı,

“Benim oğlum katil olamaz Hakkı. Mümkün değil olamaz. Bu işte bir yanlışlık var. Ne olur Hakkı yalvarıyorum sana, bul hatayı, oğlumu kurtar ne olur, ne olur…” yüzünü ellerine sürüyor kadının gözyaşı Başkomiserin ellerine dizlerine bulaşıyordu. Onu kendinden uzaklaştırmaya çalıştıkça kadın daha çok yalvarıyor daha çok kapanıyordu ellerine, dizlerine. Sonunda Necmi karısını çekti aldı arkadaşının ayaklarından.

“Sevda, yapılacak ne varsa yapacak zaten Hakkı, dur biraz.”

“Evet, Sevda kardeş elimden geleni, hatta fazlasını yapacağım. Metin Gürçay’a da dediğim gibi Bora’nın katilini mutlaka bulacağım. Şimdilik bütün deliller Arda’yı işaret ediyor ama soruşturma henüz kapanmadı devam ediyoruz ve edeceğiz lütfen sakin olun.”

“Ne yapalım Hakkı?  Avukat tutalım mı ne dersin?”

“Bence çok iyi olur. Hemen bir Avukatla görüşün o size hukuki olarak yol gösterecektir. Yardımcı olacaktır.”

“Oğlumu görebilir miyim Hakkı?” Hıçkırıklı bir sesle sormuştu Sevda. Gözleri hala yalvarıyordu.

“Maalesef artık göremezsiniz. Resmi gözaltı süresi başladı. Fakat merak etme onu burada tutuyoruz. Durumu iyi sabah kahvaltı olarak poğaça aldırdım, yemiş. Ben de buradayım gözüm hep üzerinde. İçin rahat olsun.”

Kadın inledi, “Ah nasıl olur içim nasıl rahat olabilir…”

“Necmi, al Sevda’yı gidin buradan. Burada bir işe yaramazsınız bir an önce bir Avukat bulun çünkü siz görüşemezsiniz ama Avukat görüşebilir eğer bir tutuklama gelirse mutlaka lazım olacak.”

Karı koca birbirlerinin elini tutup birbirlerine yaslanarak sarsak adımlarla bir veda bile etmeden çıktılar odadan. Derin bir oh çekti Başkomiser, neyse göndermeyi başarmıştı. Şimdi çalışmaya başlayabilirdi. Cep telefonunu eline alıp Tülay’ı aradı. Hemen açıldı telefon.

“Buyurun amirim?” diyen kızın sesi duyuldu. Geriden gürültü geliyordu.

“Nerdesin sen? Bu gürültü de ne?”

“Okuldayım amirim şimdi teneffüs zili çaldı da çocukların gürültüsü bu. Bir dakika sessiz bir yere geçeyim,” birkaç saniye sürsen bir sessizlik oldu sonra sesi yeniden duyuldu Tülay’ın  “ Evet, amirim?”

“Buldun mu arkadaşlarını ne yaptın?”

“Buldum amirim. Hepsiyle konuştum. Selen’i ve Çağrı isimli bir çocuğu beraberimde merkeze getiriyorum. Anlatacaklarını ilginç bulacaksınız.”

“Tamam, gel bakalım.” Telefonu hiçbir veda cümlesi söylemeden kapatırken Burak elinde iki çay ve iki poğaça ile içeri girdi.

“Nerdesin oğlum sen? Adamı kapıya kadar götür dedik evine kadar değil.”

“Poğaça aldım amirim yanına da çay çaldım İsmet’ten. Çayları koymuş telefonla konuşuyordu bende ikisini kapıverdim.”

“Burası Emniyet ya hu, hırsızlık yapılır mı? Neyse ver bakalım şu çayın birini.”

“Buyurun amirim bu poğaçada sizin afiyet olsun.”

“Yiyecek halim yok ama neyse çayın yanı boş kalmasın madem almışsın.” Poğaçadan iri bir lokma ısırdı. Karnı açtı akşam bir şey yemeden yatmış sabah kahvaltı etmemişti.

“Burak! Tülay iki öğrenciyle geliyor. İkisinin de ifadesini siz alacaksınız ben izlerim arkadan.”

Ağzı ısırdığı poğaçayla dolu olduğu için konuşamayan Burak başını salladı.

“Dur oğlum, acelen ne? Ufak ufak ye, boğulacaksın.”

Boğulacaksın sözcüğü Bora Gürçay’ın yerde yatan mosmor siluetini hatırlattı, kendi kendine mırıldandı, “Gencecik çocuk ya, bunu hak edecek ne yaptı?”

Onlar ikinci çaylarını yeni bitirmişlerdi ki Tülay peşinde okul formalı iki gençle odaya girdi.

“Merhaba amirim geldim işte, bu Selen Yıldırım, bu da Çağrı Tümer.”

“Gelin bakalım çocuklar. Üşümüşsünüzdür birer çay içermisiniz? Burak şu İsmet’i yakala beş çay daha getirsin bizim odaya. Onlar çaylarını burada içsinler biz seninle şu karşı toplantı odasında içelim Tülay. Bizimkileri oraya yolla Burak.”  Tülay’ı peşine takıp toplantı odasına geçti Başkomiser. Odanın ışığını yakıp uzun masanın etrafındaki deri sandalyelerden birine oturdu. Karşısındaki yeri de Tülay’ a işaret etti,“Anlat bakalım.”

“Amirim, okulda herkes hem Bora’yı hem Arda’yı tanıyor biri basketbol takımının kaptanı diğeri futbol takımının yıldızı.  Arda’nın Bora’dan daha çok sevildiğini söyleyebilirim. Bora ne bileyim biraz gıcıkmış. Fazla kibirli fazla kuralcıymış. Bir de babasının parasıyla hava atmayı çok severmiş. İkisinin de dersleri çok iyi. Öğretmenler ikisinden de çok memnun okulda bir sorun yok yani. Bu Çağrı denen çocuk, Bora’ nın en yakın arkadaşı. Kokain kullandığını ve defterini biliyor. Geçenlerde bir parti olmuş başka bir arkadaşlarının evinde alkol ve uyuşturucu su gibi akmış Arda’da Bora’da varmış bu partide. Hatta bir ara beraber içki bile içmişler. Bora buna bir şeyler gösteriyormuş ne olduğunu tam görememiş çocuklar fakat Çağrı, eroin hakkında konuşuyorlardı, ellerinde şırınga vardı diyor. İçerken ne olduysa birden sinirlenmiş Bora, elindeki bira şişesini kırıp Arda’ya saldırmış Arda’nın eli kesilmiş, kanamış öyle ki kan yere akmış. Önemli bir şey değilmiş bir iki yara bandıyla halletmişler. Sonrasında Bora çok üzülmüş özür dilemiş hatta ev sahibinden özür dilemek içinde kanları kendisi temizlemiş.  Çağrı, Bora’nın öldüğü gün deftere bir şeyler yazdığını görmüş fakat ne yazdığını hatırlamıyor. Belki burada hatırlar diye getirdim. Selen’e gelince okul açıldıktan hemen sonra Bora ile sevgili olmuşlar. Oğlanın cazibesi çekmiş kızı fakat sonra aşırı kuralcılığı, kıskançlığı ile bunalmış. Ayrılmak istemiş önce ayrılamamış yalvarmış, yakarmış bırakmamış Bora. Sonra bir gün kafası iyiyken oğlan buna yumruk atmış bir şey olmamış, kız yana çekilmiş yumruk havaya savrulmuş ama Selen ipi koparmış. Kimse bana böyle davranamaz diyor. Evet, bence çok haklı kimse ona ya da başka bir kadına öyle davranamaz. Sebebi ne olursa olsun.”

“Sonra, devam et Tülay.”

“İki ay önce bir maçta Arda ile tanışmış. O günden beri beraberlermiş. Kız, Arda harika bir çocuk asla Bora’ya benzemiyor çok kibar, çok sakin ve güler yüzlü diye anlatıyor. Anladığım kadarıyla çok aşık.”

“Anladık devam,” Tülay’ın bu aşk meşk konularına merakını bildiğinden lafı uzatmasını önledi Başkomiser.

“Bora’nın ölümünden dört gün önce; Çağrı’nın anlattığını söylüyorum amirim. Bora antrenman sırasında Arda’nın soyunma odasına gitmiş. Çağrı’da yanındaymış. Arda’yı sahadan çağırıp çok çirkin sözler söylemiş hatta iş biraz itelemeye, yumruklaşmaya kadar gitmiş Arda’ya başkasının artığını yiyen faresin demiş Arda da ona bunu ödeteceğine yemin etmiş neyse ki antrenör yani beden öğretmeni yetişip olay büyümeden önlemiş. Fakat bu olay Arda’nın takım arkadaşlarının gözü önünde olmuş. Çağrı, Arda öfkeden adeta morardı diyor. Onlar giderken arkalarından sen öldün oğlum diye bağırmış Arda, bunu da hem öğretmen hem bütün takım duymuş.”

“ Bu iyi değil,” dedi Başkomiser, Tülay devam etti, “Olayı öğrenen Selen ertesi gün Bora’ yı arayıp buluşmak istemiş.  Bir gün sonra buluşmuşlar çünkü o gün Selen’in annesiyle bir işi çıkmış. Buluşunca da kız şekerim dilleri Bora’ya sıralamış. Artık onunla çıkmadığını ve çevresinde onu görmek istemediğini etrafındakileri de rahat bırakmasını istemiş. Eğer bırakmazsa Arda’nın babasının emekli bir polis olduğunu durumu ona anlatacağını söylemiş.”

“Bora ne yapmış?”

“Bora sadece gülmüş ve eğer arzusu buysa buna uyacağını söyleyip gitmiş. Hepsi bu Komiserim.  Arda, o gece Selen’ i de çağırmış Bora dedi ya kız böyle bir çağrı telefonu ya da mesaj almadığını söylüyor. Ben telefonuna baktım böyle bir kayıt görünmüyor tabi silinmiş olabilir. Şimdi çocuklarla siz konuşur musunuz yoksa ben mi devam edeyim? Burak şey dedi de…”

“Doğru demiş. Sen devam et ben bu soruşturmada aslında yokum. Varım da yokum. O nedenle sen sorgula, ifadelerini al imzalat. Biz de Burak’ la şu Özel Sıhhat Hastanesine gidelim. Bakalım doktor ne diyecek?”

Arabaya bindiklerinde direksiyona yine Burak geçti. Başkomiser emniyet kemerini bağlarken sordu, “İzni aldın mı?”

“ Aldım amirim. Sağ olsun Müdürün çok faydası oldu. Aşağı inerken telefonuma geldi arama izni. Böylece Doktor vermese bile Bora’nın dosyalarına erişebiliriz.”

Hastaneye vardıklarında Doktorun yanında bir hastası olduğundan bir müddet beklediler. En sonunda hasta çıktı ve onlar içeri girebildiler. Doktor onlara yer gösterdikten sonra kendinden son derece emin, “Size hiçbir bilgi veremem beyler. Dün sekreterim çok büyük bir hata yaparak Bora’nın benim hastam olduğunu söylemiş. Ben bu bilgiyi kesinlikle doğrulamıyorum.” dedi. Gitmelerini bekler gibi yüzlerine bakıyordu. Burak yavaş hareketlerle cebinden telefonunu çıkardı ve Whats up’ ına düşen arama emrini kadına uzattı. Kadın telefona baktı, omzunu silkti, kalkıp arkalarındaki bir dolabı anahtarıyla açtı sıralanmış klasörlerden birini onun içinden de mavi bir dosyayı çekip çıkardı.

“Her şey burada işte! Bora Gürçay, bana sadece üç ay gelmiş ayda bir defa. Altı ay önce de gelmeyi kesmiş. Aile ile görüşmeyi denedim. Fakat onlar görüşmek istemediler. Yapacak bir şeyim yoktu bende onu hasta listemden sildirdim.”

Hastaneden çıktıklarında ikindi ezanı okunuyordu, “Bir gün daha geçip gitti bir sonuca ulaşamadık,” dedi Burak.

“Belki de ulaşırız hemen karar verme,” dedi başkomiser. Emniyete geldiklerinde Tülay, öğrencilerin sorgularını tamamlayıp ifadelerini imzalatmıştı. Değişiklik yoktu.

Masasına oturup öğrencilerin ifadelerini okurken Doktor’un anlattıklarına takılı kalmıştı Başkomiser. Obsesif kompulsif demişti Nurdan Hanım, “Bu kesin teşhisim ama eğer bana gelmeye devam etseydi Psikopat olduğu konusundaki şüphelerimi giderebilirdim fakat aileye bundan bahsedemedim çünkü ulaşamadım, çocuk ta gelmedi bir daha zaten.” diye de ilave etmişti. Bu hastalıkların ne olduğunu biliyordu. Cinayet masasında çalışıp ta psikopat nedir, nasıl olur bilmemenin imkanı yoktu, obsesifliğin hafif bir şekli olan takıntılı olmayı kendinden bilirdi insanı nasıl rahatsız ettiğini de. Bora’nın defterinden ve saat başlarına olan takıntısından bahsedince hiç şaşırmamıştı Doktor, “Bora saat başında, gece yarısı 02.00 de dünyaya gelmiş. Doğum günü ve saati onun için kutsal bir anlam taşıyordu bu nedenle saat başını hiç kullanmamış olabilir” demişti. Doktorun bu izahı üzerine düşündü ölüm saati tam olarak kaçtı acaba keşke bunu bilebilseydik ama sadece bir saat aralığı veriyordu adli tıp.  Pek önemli değil artık bu ayrıntılar, şimdi Arda’ya yoğunlaşmalıyım diye düşüncelerini dağıttı ve kendi aralarında konuşan yardımcılarına dönüp seslendi.

“Çocuklar dedikoduyu kesip buraya bakın bakayım,” genç komiserler anında susup ona doğru döndüler.

“Şimdi bir şey yapacaksınız.”

Burak ve Tülay merakla amirlerinin yüzüne baktılar.

“Necmi Avukatla gelmeden önce ki her an gelebilir Arda’nın ifadesini alın. Unutmayın o bir çocuk değil karşınızda katil olma ihtimali olan bir zanlı. Ona göre yapın işinizi. Hadi göreyim sizi. Çünkü sadece bir itiraf bu çocuğun suçlu olduğuna inandıracak beni.”

Burak ve Tülay ikisi birden girdiler Arda’nın yanına. Bütün delilleri önüne sererek ifade için sormaya başladılar. Yan odada Başkomiser onları izliyordu. Odanın kapısı aniden açıldı ve Müdür girdi içeri.

“Bir sonuç aldınız mı?”

“Alamadık daha Müdürüm. Çocuklar uğraşıyorlar içeride. Eğer bu haltı işlediyse Avukat gelmeden bir itiraf koparmak istiyorlar ama pek mümkün görünmüyor. Çocuk hatırlamıyorum diyor da başka bir şey demiyor.”

“Keşke Savcı Beyde burada olsaydı. Haber verildi mi?”

“Verdik Müdürüm ama hemen gelemeyeceğini söyleyip ifadeyi bizim almamızı emretti. Gerekli görürse sonra zanlı ile oda konuşacakmış.”

Sorgu odasında Burak’ın sesi yükseldi dikkatlerini oraya verdiler.

“Bak Arda! Şu delilleri görüyorsun, arkadaşını herkesin önünde tehdit etmişsin, sonra evine gidip saatler kalmışsın. Yatağının altından eroin iğnesini bizzat ben kendim buldum. Sen oradayken ölmüş çocuk, oğlum anlasana sen oradaymışsın be. Nasıl oldu olay,  sen mi öldürdün hadi yorma bizi de güzel güzel anlat. Avukat bekliyorsan daha gelmeyecek Avukat haberin olsun. Onun için öt bence.”

“Abi, Avukat falan beklediğim yok,” Arda yüzü gözyaşlarından ıslanmış bıkkın bakıyordu, “Yemin ederim eroinden falan haberim yok. Nereden geldi odama bilmiyorum.”

“İyi de oğlum ayağındaki iğne izi ne olacak, yeme beni Arda bal gibi kullanıyormuşsun işte.”

“Bütün deliller aleyhime, ne söylesem inanmıyorsunuz ve ben sokak kapısının önünde uyandım. Mal gibi ondan öncesini hatırlamıyorum. Allah kahretsin beni, hiç bir şey gelmiyor aklıma. Kendimde değildim hiçbir şeyden emin değilim, kafam karmakarışık. Bana öldürdün mü diyorsun, bilmiyorum abi bil mi yo rum.”

Bu söz üzerine Müdür camı tıklattı Komiserleri odaya çağırdı. “Bu bence yeterli Hakkı, öldürmedim demiyor, asla yapmam falan demiyor. Bilmiyorum diyor. Bütün deliler aleyhine daha ne olsun?  Benim için kafi, tutuklayın Savcıya haber verin bundan sonra onlar uğraşsın.”

Başkomiser ve arkadaşları birbirlerine baktılar. Hakkı, “Gerekeni yapın çocuklar bizden bu kadar bundan sonrası Savcının, Hâkimin işi.”

Ondan bu teyidi alan Müdür kafasını memnun olduğunu gösterir şekilde salladı ve gitti. Onun arkasından Hakkı çıktı. Odaya giderken cep telefonunu açıp Necmi’yi aradı.

“O Avukat acil olarak lazım Necmi. Biraz önce Arda, Bora Gürçay’ı öldürmekten tutuklandı.”

Arkadaşının haykırışını daha fazla dinleyemeyip kapattı telefonu. Odaya gelip masasına geçerken uyuşmuş gibiydi. Bu yüzden arkasından odaya dalan Tülay’ı fark etmedi. Kız birden konuşunca irkildi.

“Amirim ben Arda’nın katil olduğuna inanmak istemiyorum. Bu kadar kolay vazgeçemezsiniz.”

“Ne yapayım Tülay eldeki delilleri görüyorsun, oğlan yapmadım ben böyle şey yapmam bile diyemiyor. Evinde bulunan şırıngada Bora’nın DNA sı var ama parmak izi yok, bunun ki ise ayan beyan.  Çocuk ölürken orada ve o sırada ne yaptığını bilemiyor. Aralarında bir sürü tartışma kavga geçmiş ilk etapta anlatmadı bunları bize ayrıca Bora’nın öldüğünü biliyormuş ama o sırada orada olduğunu haber vermediği gibi bir de saklamaya kalkıştı daha ne olsun kızım? ”

“Biliyorum deliller aksini söylüyor ama biraz önce onun gözlerinde korkuyu gördüm ben, masum korkuyu.” Amirinin soran bakışlarını görünce devam etti, “Benim Arda yaşlarında iki erkek kardeşim var, ikiz onlar. Bu yaşlardaki erkek çocukları kendilerini efe sanıyorlar ama tırsak birer çocuklar aslında. Geçen yaz kampa gittiğimizde bizim çadırda yılan çıktı benim efe kardeşler bir korktular ki görme gitsin. İşte Arda’nın gözlerinde de ben o masum korkuyu gördüm amirim. Bu yüzden onun katil olmasına inanamıyorum diyorum. O daha bir çocuk.”

“Ben de inanmak istemiyorum kızım ama unutma çocuklar da öldürür. Bütün deliller onu işaret ediyor ayrıca ben de dinledim sizi Müdür haklı, öldürmedim demedi. Bilmiyorum dedi demek ki kendisinden emin değil. Bu da öldürmüş olabileceğini gösteriyor. Bakalım, bu işin daha mahkeme safhası var ne olacak göreceğiz. Hadi evlerimize gidelim hepimiz çok yorulduk.”

Burak ve Başkomiser Hakkı gecenin bir vakti aynı anda geldiler emniyete merdivenleri birlikte çıkıp odaya birlikte girdiler. Tülay heyecanla onları bekliyordu.

“İşte geldik Tülay Hanım. Neymiş bu kadar önemli olan anlat bakalım.” Yatağından kaldırılmış olmanın öfkesi yansıyordu Başkomiserin sesine.

“Akşam siz çıktınız ya ben kaldım…”

“Evet, ne olmuş?”

“Bilgi işleme gittim. Orada bir arkadaşım var onun tepesine tüneyip şu Metin Gürçay’ın el koyduğumuz bilgisayarını, telefonlarını tepeden tırnağa incelettim. Neden derseniz bir şey kafamı kurcalıyordu. Banyo ve yatak odaları hariç evin birçok yerinde kamera var. Salonda, mutfakta hatta kilerde fakat spor odasında yok.  Tahmin ettiğim gibi Metin Gürçay bütün kamera görüntülerini fabrikasındaki bilgisayarından ve telefonundan izleyebiliyor.  Bilgi işlemdeki arkadaşla bakınca başka bir kameranın daha olduğunu gördük. Bilin bakalım nerede?”

Burak heyecanla atıldı, “Spor odasında! İyi ama kızım bizimkiler orada kamera falan bulamadılar.”

“Ama var fakat görüntüler kilitlenmiş. Çok uğraştı arkadaşım ama şifre istediği için açamadık şifre kırılabilir tabii ama ben bekleyemedim, bilgisayarı alıp doğruca Metin Gürçay’a gittim.”

“Sen bir delili dışarıya mı çıkardın?” Başkomiser suçlayarak sormuştu.

“Doğrudur amirim ama öncesinde bir tutanak imzaladım yani sorun yok.”

“Verdi mi adam şifreyi?”

“Önce hık mık etti biraz bastırınca itiraf etti. Bir kamera varmış ama gizli bir kamera. Bir yıl önce karısı belinden rahatsızlanmış evde fizik tedavi yaptırmışlar. Bu tedaviye spor odasındaki aletlerle yapılan hareketlerde dahilmiş. Metin Bey kıskanç bir adammış meğerse karısını bu Fizik Tedavi Teknisyeni’nden kıskanmış. Fakat Türkan Hanım’a bunu belli etmek istememiş. O günlerde fabrikaya kamera yerleştiriyorlarmış, eve de yerleştirtmiş, kamerayı takan adamın aklına uyup spor odasına gizli kamera taktırmış.”

“Nerdeymiş bu ya hu bizimkiler niye bulamadılar?”

“Hani duvarda bir resim var, bildiniz mi oğlanın resmi basketbol oynarken çekilmiş ben olay yeri fotoğraflarından görmüştüm,” ikisi de kafalarını salladılar, “İşte o resmin içine yerleştirmişler, oğlanın elindeki top aslında kamera.”

“İyi de adam bunu bize niye söylememiş?”

“Oğlunun ölümünün seyredilmesini istememiş öyle dedi valla. Delil saklamaktan getiriyor arkadaşlar onuda. Şimdi sıkı durun; çekil oradan Burak, senin ekranın daha büyük oradan seyredelim. Sesi yok ama sessiz seyredeceksiniz.”

Burak’ı yerinden kaldıran Tülay hemen geçip oturdu elindeki seyyar belleği bilgisayara taktı.  Başkomiser ve Burak heyecan içinde baktılar ekrana. Ekranda önce Bora, yalnız başına müzik dinlerken görünüyor. Sonra odadan çıkıyor ve kısa bir süre sonra yanında Arda ile geri dönüyor. İki genç önce kavga eder gibi el kol hareketleriyle tartışıyorlar sonra uzlaşmaya vardıkları görülüyor ikisi yan yana odadaki kanepeye oturuyorlar. Bir ara Bora kalkıp bira ve oyun konsolunu getiriyor duvardaki televizyonu açıyor. Bir müddet iki gencin oyun oynadıkları, oynarken bira içtikleri görülüyor ekranda, “Buraları biraz hızlı geçelim,” diyen Tülay ekran görüntüsünü ileri sardı. Görüntü yeniden normale döndüğünde  Bora cebinden çıkardığı küçük poşeti Arda’ya uzatıyor. Arda’nın kararsızlığına güldüğünü görüyorlar sonra da iki genç kokain olduğunu tahmin ettikleri tozu çekiyorlar.  Üst üste iki üç kez çekiyor Arda.  Ardından ayağa kalkmaya çalışıyor kalkamıyor sallanıyor, gülüyor ve kanepeye yığılıp kendinden geçiyor. O andan sonra Bora’nın hareketlendiği görülüyor. Televizyonun altındaki çekmeceden bir enjektör çıkarıyor. Arda’nın çorabını çıkarıp sağ ayağının orta parmağının arasına batırıyor iğneyi. Arda titriyor ama ayılmıyor. Sonra enjektörün iğnesini itinayla temizleyip yeniden çekmeceye koyan Bora, Arda’ya çorabını giydirip onu sarsıyor, yumrukluyor zor da olsa uyandırıyor. İtekleyerek gitmeye zorluyor. Arda sallanarak odadan çıkıyor. Burada Tülay görüntüyü durdurdu. “Saate bakın,” dedi. Hepsi ekranın sağ köşesindeki saate baktılar. Saat 01.20’ yi gösteriyordu.

“O zaman, oğlan ölmeden çıkmış odadan Arda,” diye bağırdı Burak.

“Bekle bakalım şampiyon film henüz bitmedi,” dedi gülerek Tülay ve yeniden bastı oynat tuşuna.

Arda gittikten sonra Bora meşhur siyah defterini eline alıp bir şeyler yazıyor, bir müddet okuyor.  Hiçbirinin beklemediği şekilde sayfayı aniden koparıyor, buruşturup hap yutar gibi suyla yutuveriyor.

“Mideden çıkan kâğıt bu işte,” diyerek elini masaya vurdu Başkomiser.

Devam eden görüntüde Bora kanepenin arkasından çıkardığı çamaşır ipini barfikse bağlayıp ilmeğini yapıyor. İpin bir ucunu, çekilince gerilecek şekilde yürüme bandının koluna bağlayıp birkaç kez kurduğu düzenek çalışıyor mu diye kontrol ediyor. Emin olunca ipi ve kanepeyi ıslak mendille bir güzel temizliyor, mekanik hareketlerle kanepeye oturup enjektörü eline alıyor ve dirseğinin iç kısmına batırıp içindeki sıvıyı koluna enjekte ediyor. Bir saniye olduğu yerde kalıyor sonra hızla ayaklanıp enjektörü oturduğu kanepenin dikişlerinin arasından içine atıyor. Burada görüntüyü tekrar dondurup bir delil torbasının içindeki enjektörü sallayarak gösterdi Tülay, yeniden bastı oynat tuşuna. Bora vurulduğu iğnenin etkisiyle sarsaklaşan hareketlerini zor kontrol ederek sandalyeyi ilmeğin altına getiriyor üzerine emekleyerek çıkıp boynuna geçiriyor ve sandalyeyi tepiyor. Burada kapattı Tülay ve dikkatlerini yeniden saate çekti. “Ölüm saati 02.01” dedi ve seyyar belleği bilgisayardan çıkarıp Başkomiser Hakkı’ya uzattı.

“Arda katil değil amirim. Katil Bora, kendi ölümünü planlamış suçu da Arda’ya atmak istemiş neredeyse başarıyordu.”

“İyi ama ya Arda’nın yatağında bulduğumuz enjektör? Onda Bora’nın da Arda’nın da DNA sı vardı.” Burak tereddütle sormuştu soruyu.

“Şu arkadaşlarının evinde olan parti, Arda’nın malzemelere dokunmasını sağladı orada anlaşılan. Çağrı denen çocuk ellerinde enjektör var demişti. Ben hep Arda’nın diye düşünmüştüm.”

Başkomiserin düşüncesini başıyla onayladı Tülay, “Yerdeki kanı neden temizlediği de belli oldu. Böylece Arda’nın DNA’sını iğneye bulaştırdı. Annesinin hasta olduğunu biliyordu muhtemelen Arda’nın evine gidip kitap bahanesiyle enjektörü ve diğer malzemeyi bırakmak çocuk oyuncağı olmuştur onun için. Vay canına şeytanın aklına gelmez, sen kendini öldür sonra da bir başkasını suçlu göster o yaşta inanılmaz vallahi.”

Birkaç saat içinde Arda ailesine kavuştu. Anne babasının sevinci hepsini gözyaşları içinde bıraktı. Metin Gürçay olayın intihar olduğu kesinleştiğinden nihayet oğlunun cenazesini alabilecekti fakat delil saklamak suçundan yargılanacak olduğundan ifade vermek üzere Savcı tarafından alıkonuldu. Başkomiser Hakkı yanında Tülay olduğu halde çıktı emniyetten. Bir müddet yeni ağaran gökyüzüne baktı, “ Biliyor musun Tülay,” dedi genç Komisere dönerek, “ Dedektiflik aslında görünmeyeni görmektir. Deliller bize bilgi verir ama bir de delillerin gösteremediği gerçekler vardır. İyi bir dedektif bunu görür ve soruşturmasını o yönde ilerletir. İşte kızım bugün sen o görünmeyeni Arda’nın gözlerinde gördün ve vazgeçmedin devam ettin. Sayende gencecik bir çocuk katil olarak suçlanmaktan kurtuldu. Sen iyi bir dedektif olacaksın.”

Tülay duymayı hiç beklemediği sözler karşısında önce şaşırdı sonra kollarını açıp Başkomiserin boynuna sarılıverdi.

“Burayı bırakmayı düşünüyordum ama bunları sizden duydum ya artık asla bırakmam amirim.”

Başkomiser önce şaşırdı sonra onun kolları da yavaşça sardı Tülay’ı. Ankara’nın sabah ayazı bile ikilinin sarılmalarındaki baba kız sıcaklığını bozamadı.

Esra Gürel Şen-2019

Kiralık Katil

Onur OKAN & Orçun YENİLMEZ ortak hikayesi: KİRALIK KATİL

İnsan hayatın kıymetini, elindekinin değerini kaybettiğinde anlıyor ancak. Bir ölümlü olarak dünyaya geliyoruz ve yaşlanana kadar Azrail bizi hiç ziyaret etmeyecekmiş gibi yaşıyoruz. En yakınım, çocukluk arkadaşım, dostum, gittiğim yolda bana ışık tutan, işlerimin büyümesinde pay sahibi olan Enver Dağ, beni yaşarken tabuta koyan kişiydi. Azrail ile pazarlık yaptınız mı, hiç kiralık katili nasıl bulacağınızı düşündünüz mü? Birini öldürecek cesaretim elbette yoktu, beni dipsiz kuyunun içine atan Şeytan’a dünyanın kaç bucak olduğunu göstermek için kiralık katil arıyordum. Aslına bakarsanız hayatta iz bırakan insanlardan değildim. Zengin olmasaydım silik bir hayata mahkûm olacaktım. Ama zeki bir adamdım ve öyle plan vardı ki kafamda, Şeytan’a ceketini astıracak cinstendi.

Geçmişe dönüp neden kiralık katil aramak istediğimden kısaca bahsedeyim. Çünkü bir sene öncesine kadar çok farklı bir hayatım vardı. Aşk, para ve güç… İstediğim her şey elimdeydi daha doğrusu öyle olduğunu zannediyordum.

Daha on beşimde babamın küçücük büfesinde ayakçılık yaparak başladım çalışma hayatına. Zeki olduğumu söylemiştim ve işi çabuk kavrardım ama rahmetliyi asla memnun edemezdim. Ya sille yerdim ya da laf. O marketin içine sığmayan hayallerim vardı. Orta ikide okul bitince yaz tatil döneminde babamın yanında değil de başka yerde çalışmak istedim. Enver’in karanlık dünyasından sıklıkla adını duyduğum mobilyacı Zeki abinin yanında çıraklığa başlamamla değişti hayatım. Ağaç işlerine elim yatkındı, becerikliydim. Önceleri zımpara yaparak işe girdiğim atölyede kısa süre sonra bana özgün modeller tasarlamaya başladım. Zeki abinin de bilmediğim karanlık yanlarını Enver’den dinlerdim. En yakın arkadaşım da sık sık dükkâna uğrardı, çalışmak için değil, ustam Zeki abi ile sigara içip çevrede olan bitenleri konuşmak için. Enver benden üç yaş Zeki abi ise altı yaş büyüktü. O yüzden iyi anlaştıklarını düşünürdüm. Enver kurnaz adamın tekiydi. Her deliğe girer çıkar tanımadığı adam yoktu. Zeki abinin yanında da onun sayesinde iş bulmuştum. İkisi iş dışında birlikte fazla zaman geçirir beni pek çağırmazlardı. Onlar ortamın abileri olarak karı kızla ilgilenirken ben elimdeki işlere bakan sünepenin tekiydim. Zeki abinin bana olan davranışları babamdan faksız değildi, hatta dilin kemiği olmadığı için daha da ileri giderdi söverken. Babam, kendi kanımdandı söyledikleri çok dokunmazdı ama Zeki abinin söyledikleri ağır gelirdi. İşe ihtiyacım vardı, ezilerek büyüdüm, gururumdan babamın yanına da dönemiyordum, ses çıkartamadan çalışmaya devam ettim.

Tamir, döşeme derken özel tasarımları hayata geçirmeye başladım. Hızlı gelişiyordum. Anamı toprağa vermiş, babamla baş başa kalmıştık. Yıllar önce Bulgaristan’dan göç eden ailemden anam babam dışında kimsecikler yoktu. Beni hor gören, adam yerine bile koymayan babama bakmaya başlamıştım fakat yine de yaranamamıştım. Oda ölünce çok gözyaşı döktüm.

Paranın sıcaklığını tadınca okumak yerine çalışmaya devam ettim. Zeki abi ile bağlarımızın kopması bir anlık öfke patlamasıyla yaşandı. İş yapıyordum, her ne olduysa gelip de sinirini benden çıkarmaya çalışınca karşılık verdim, kavgaya tutuştuk. Hayatımda ilk defa bu tarz tepki vermiştim. Biraz olsun kendime güven duymaya başlamıştım ve üzerimdeki tulumu yere atarak istifa ettim.

Biriktirdiğim para ile sokak arasında küçük bir dükkân tuttum. Mahallede hakkımda söylenenler kulağıma geliyordu; ‘Tek başına beceremez, insanlarla iletişim bilmez…’

İşlerim başlarda yavaş gitti. Zeki abinin işe aldığı ustadan memnun kalmayan eski müşteriler bir şekilde beni bulup geldi. Artık ekmek teknem kendini döndürmeye başladı. Enver uğramıyordu, Zeki abiyle aramızda yaşananları çoktan öğrenmiş olmalıydı. Belki de onun safında kalmayı tercih etti.

Tek tabanca savaşmaya devam ederken ömrü hayatımda paramla ilk kez kendime ait bir şey aldım, araba. Eski modeldi, kırık döküktü ama benimdi. Aradan geçen üç ay sonra Enver çat kapı damladı iş yerime. Hiçbir şey olmamış gibi, oturduk çay içtik, sohbet ettik. Özlediğini söyledi, bir akşam takılmak istedi.

Onu bir kalemde silemezdim, çocukluk arkadaşımdı. Çıktık bir meyhanede iki eski dosta yakışır masa kurduk. Yedik, içtik, kadehleri tokuşturduk. İşlerimin iyi gittiğini görünce neden büyütmediğimi sordu. Nasıl yapacaktım ki? Elimdeki işlerden kafamı kaldıramıyordum.

“Sen üret ben satayım,” dedi. “Nasıl olacak o iş,” dedim. Anlattı. Herkes işçiliğime bayılıyordu. Sınırlarımı genişletmem gerektiğini söyledi. Neden olmasın dedim. Uzun lafın kısası, yeni, modern çizgiler taşıyan oturma grupları, yemek masası ve yatak odası tasarladım. Müşterilerin modelleri görmeleri için Enver’le kataloglar bastırdık. Enver yanımda rüzgâr da arkamızda yelken açıp hız kazandık. Heyecanlıydım, hem de çok. Rahmetli anamın, beni beğenmeyen babamın hayatta olup yaptıklarımı görmelerini isterdim, oğullarıyla gurur duymalarını.

Gece gündüz ben atölyede, Enver de yollardaydı. Böyle yedik tüm gençliğimizi. Mahalle arasından kurtulup atölye ve tasarladığım mobilyaları sergileyeceğimiz büyükçe bir mağaza tuttuk. Sadece Bir yılımızı almıştı bunu gerçekleştirmemiz.

Akılda kalıcı, ileride marka olabilecek bir isim vermeliydik iş yerimize. Enver’in sağlamış olduğu destek yadsınamazdı, insanların aşina olduğu ismi kullanmamızın önümüzü açacağını söyleyerek mağazaya benim adımı koymamızı önerdi.

‘Dündar Mobilya’ isimli kabartma tabelanın üstünde de daha küçük puntolarla ‘Ali’ yazdık. Mobilya ustası Ali Dündar yani ben artık iş hayatındaki basamakları daha hızlı çıkıyordum. Mobilya, mobilyacılık denildiğinde adım ilk sıralarda anılıyordu. Resmi işlemler her şey benim üzerimeydi, şirketin tek sahibi ben görünüyordum ama ikinci sahibi gayri resmî Enver’di. Ben olmasam da tüm imza yetkisine sahip olması için gereken neyse ben de onu yaptım. Ben üretim kısmına ağırlık verirken o satış işlerini hallediyordu. Birkaç kez müşteri yemeğine çıktığımızda karşısındakinin altından nasıl girip de üstünden çıktığını görünce ağzım açık kaldı. Tehlikeli adamdı Enver. Bazen onun bu özelliğini kıskandığımda olurdu.

İnsanlarla iletişimim çok iyi değildi. Yakışıklı biri sayılmazdım ama çirkin de değildim çekingen, sıradandım. Anlayacağınız, basit biriydim ama Enver, fazlasıyla yakışıklıydı. Üstelik şeytan tüyüne sahipti. Arkadaşım her hafta don değiştirir gibi farklı kadınlarla birlikte olurken daha birinin elini tutmadığımı, tutamadığımı söyleyerek ona dert yandım. Güldü.

İş hayatım artık rayına oturmuştu sırada aile kurmak geliyordu. Bunun için yine dostumun yardımına ihtiyacım vardı. Halledeceğini fakat ilk önce işime odaklanmamı söyledi.

Zaman hızla geçiyordu. Kazandığım parayla aldığım ilk arabamı özenle garajda saklıyordum. Evet, özel garajım vardı, ciddi para kazanıyordum ve son derece lüks villada bir başıma oturuyordum. Üstelik atölye yetersiz kalmaya başlamış büyük fabrika kurmuş on bir tane de bayi açmıştık. Tek çözüm bulamadığım konu ise yalnızlıktı. Yaşlanıyordum.

Ofisten çıkmak üzereyken Enver’den bir telefon geldi, acil olarak adını verdiği ünlü restorana gelmemi söyledi. Kötü bir şey olduğunu düşünmeme sebep oldu. Her zaman yaptığı gibi kötü şakalarından biriydi sadece, kötü ama güzel bir şaka. İki kadınla beraber masada oturuyorlardı. Enver beni görünce ayağa kalktı, bir eli yanındaki kadının kalçasındaydı, tanıştırdı, Gülizar. Kalbimin hızla çarpmasına yüzümün kızarmasına neden olan kadının ismi ise Ela’ydı. Hayatımda ilk defa karmaşık duyguları bu kadar yoğun yaşıyordum.

Yüzüme bile bakmayan kadınların aksine birlikte olduğumuz her dakika Ela benimle ilgilendi. Enver ve adını unuttuğum diğer kadın yanımızda değil gibiydi. Büyülenmiştim. Gecenin sürprizi bitmemişti. Son bombayı Enver patlattı. Ela’nın şirketimizin yeni muhasebe müdürü olduğunu açıkladı. Şaşkınlık içindeydim ama onunla aramızda oluşan elektriğin cazibesine kapılıp tek kelime etmedim. Bu, hep birlikte olacağımız daha sık görüşeceğimiz anlamına geliyordu. Yıldırım aşkı dedikleri bu olsa gerekti.

Ela işe başladı, şirkete adaptasyon konusunda sorun yaşamadı. Kısa bir süre sonra onu Enver’in zoruyla yemeğe davet ettim. Kabul etmeyecek diye korkuyordum açıkçası ama kabul etti. Yemekte alkolün de bana vermiş olduğu güç ve yetkiyle kendisinden hoşlandığımı, aile kurmak istediğimi söyledim. Aslında bunları dile getirmemi Enver söylemişti. Karşımdaki kadına açılmak o kadar kolay olmadığından sarhoş olana kadar içmekte bulmuştum çareyi. Hayatımda ilk kez âşık olmuştum ve ilk kez o gece sarhoş olup kustum. Aşkımın karşılıksız olmadığını duymak beni o gece dünyanın en mutlu adamı yapmıştı. Ela, yeşil gözlü, kumral tenli ve erkeklerin taş gibi kadın olarak tarif ettikleri fiziksel özelliğe sahipti. Hangi özelliğimden etkilendi bilmiyordum, umurumda da değildi. Birbirimizi sevdiğimizi hissediyordum.

İş resmiyete dökülene kadar üç kişi arasında ilişkimizi gizli tutmaya karar verdik. Bir an önce bu işin adını koymak istiyordum çünkü kıskançlık denen duygunun ne kadar çekilmez olduğunu o dönemlerde öğrendim. En yakın arkadaşımla Ela’nın sohbet edip gülüşmelerinde bile anlamsız manalar çıkarıyordum.

Dillere destan, masalsı bir düğünle dünya evine girdik. Balayına çıktığımızın ikinci günü iş yerinde kriz patlak verdi. Daha karımın kokusunu içime çekemeden, sıcaklığını hissedemeden iş yerindeki sorunların üzerime yıkıldığının haberi geldi. Enver’e ulaşılamıyordu. Rüya gibi geçmesini beklediğim balayı tatili kâbusa dönüp üzerime çöktü.

Ela’yı eve bırakıp fabrikaya gittim, amacım sorunu çözüp tatilimize kaldığımız yerden devam etmekti. Kriz, sandığımdan daha da büyüktü. Ödeme bekleyen malzemeci ve tedarikçiler, verdiği siparişlerin eline ulaşmadığını söyleyen bayilerin haberleri kara bulut gibi tepeme çöktü. Fabrikanın imalatı için tedarik edilen malzemeler benim çalıştığım firma değil başka yerden sipariş edilmişti üstelik ikinci kalite ve iki katı fiyatına. Alım satım işlerine Enver bakıyordu. Şirketin kasası adeta boşaltılmıştı. Ela’nın bu durumdan haberi olabileceğini düşünüp aradım. Duyduklarına inanamadı. Benim gibi o da Enver’e güvenip istediği miktarlardaki paraların çıkışını kontrol etmemişti. Üstelik bankadan yüklü miktarda krediler çekildiğini evrakları tararken öğrendim. Çocukluk arkadaşım arkamdan iş çevirmişti. Ortada dönen paralar şirket kasası yerine doğrudan Enver’in cebine girmişti.

Kafamdaki tatil hayali buharlaşıp uçarken kendimi bayilerin alacaklarına karşılık açtıkları davalarla boğuşurken buldum. Derdime düşmüş yeni evlenmeme rağmen karımı unutmuştum. Çıkış yolu arıyordum. Elimde avucumda ne varsa tüm varlığımı kaybedecektim. Yaşadığımız villa, iş yerlerim, dükkânlarım, arabalarım… İlk kaybettiğim fabrika oldu. Elimden bir şey gelmiyordu.

Evde oturmuş bir yandan kara kara düşünüyor bir yandan da içki içiyordum. Ela geldi, tüm mal varlığını onun üzerine yapıp resmi olarak boşandığımızda işin içinden sıyrılabileceğimizi söyledi. Etik olmasa da mantıklı bir fikirdi, bu tarz işleri karımın daha iyi bildiğinden emindim. Eski yaşantıma geri dönmek istemiyordum. Ela’nın fikrini gerçekleştirdik, bir gün içerisinde sahibi olduğum tüm gayrimenkulleri karımın üzerine geçirdim. Ardından da tek celsede boşandık. Bakıldığında ayağımdaki pantolon, gömlek ve kapitone mont dışında bir şeyim kalmamıştı.

Tabi ki alacaklılarım yakamdan düşmedi, mahkeme kararınca suçlu bulundum. Borçlarımı ödeyecek beş kuruş param olmadığından dokuz aylık hapis cezasına çarptırıldım.     İçeri girdiğimde ilk anlar katlanılması zor, dayanılmaz dakikalardı. İnsan her şeye zamanla alışıyormuş bunu da hapiste öğrendim.

Askerde şafak saymadım ama demir parmaklık ve dört duvarlar günleri, dakikaları saydırdı. Ziyaretime gelen olmadı, Ela’yı bekledim ama o da gelmedi.  Telefon etme şansı buluğumda karımı cep telefonundan aradım, ‘Aradığınız numara kullanılmamaktadır…” Ev telefonunu aradım, çaldı, çaldı açan olmadı. Başına kötü bir iş gelmesinden korkuyordum. Sonuçta iş yaptığımız insanların hepsi düzgün sayılmazdı, özellikle de işin içinde Enver’in olduğunu düşününce, içlerinde mafyavari tipler de vardı.

Hapiste yattığım süre boyunca düşünecek çok fırsatım oldu. Koğuşta tecavüzcü ve katil olmadığından bahsetmiştim fakat hapiste tanıştığım, hatırı sayılır suçlulardan Paytak Ömer’in tanıdığı her cinsten suçlu vardı.

Başıma gelenleri sorduğunda anlatmıştım. Bana acıyıp teselli vermesini beklerken aptallığıma, saflığıma gülüp alay etmişti. ‘Hayatta senin gibiler oldukça çakallar çok dans eder’ demişti. Paytak Ömer başkasının suçunu üstlendiği için ceza aldığını söylemişti ama herkese farklı bir hikâye anlatırdı. Gardiyanların bile bir sözünü iki etmediği bu adamı nedenini bilmediğim halde kendime yakın hissediyordum. Belki de bana hayatın acı gerçeğini yüzüme vurarak göstermesindendi.

İçeriden çıkacağım gün yaklaştıkça kiralık katil tutma fikri kafamda her geçen gün daha çok belirginleşiyordu. Böyle birini nasıl ve nerede bulacağımı bilmiyordum, Paytak Ömer bana kılavuzluk yapabilirdi. Yine bir gün ellerimiz belimizde bağlı avluda volta atarken kiralık katil aradığımı söyleyince, “Paran var mı,” diye sordu tek kaşını kaldırarak.

Nereden olacaktı, tüm mal varlığımı şerefsiz Enver’le Ela ile benden çalmışlardı.  Olumsuz cevap verdiğimde bu işi unutmamı söyledi.

“Kaç para gerektiğini sorduğumda, “Tahsilatçılık yapanlar bile komisyon harici dünya kadar para istiyor; sence bir kişiyi temizlemek kaça mal olur? Katilin yakalanma olasılığını düşünürsen, küçük meblağlar karşılığında alınacak bir risk değil,” diyerek benim yiyebileceğim bir nane olmadığını anlatmaya çalıştı.

Doğru söylüyordu, borç isteyebileceğim kimse de yoktu. Olsaydı, zaten dört duvar arasında bulunmazdım.

Bana yardım etmesini istedim. “Buradan çıkınca sıkı çalışıp, gecemi gündüzüme katar işlerimi eskisinden daha iyi hale getiririm, onlara rakip olur hatta onları piyasadan silerim. Hem istersen sen de buradan çıkınca yanımda işe başlarsın,” dedim. Hiç unutmuyorum, dakikalarca güldü. Gülmekten yoruluyor, durup bir nefes alıyor, sonra yüzüme bakınca dayanamayıp yeniden gülmeye başlıyordu.  Bu durum bir saat kadar sürerken ciddiyetimi hiç bozmadım. Sonunda bendeki kararlılığı anladığında dakikalardır gülen gözlerinde, bir tedirginlik ifadesi belirdi. ‘Sen ciddisin,’ dedi. Gözlerinin içine bakarak kararlı bir şekilde kafamı salladım. Gömleğinin cebindeki sigara paketini çıkarıp bir tane yakarken, paketten kopardığı bir kâğıdı dizinin üstüne koydu. “Hey Allah’ım,”  dedi hayretle, aldığı derin nefesi duman eşliğinde geri verirken. Cebimdeki kurşun kalemi istedi, uzattım.

“Çıktığın zaman bu yazdığım adrese git, adımı ver, selamımı söyle. Bana anlattıklarını aynen ona da anlat. Beni güldürdün ama belki seninle o ilgilenir,” diyerek küçük kâğıt parçası üzerine kargacık, burgacık bir adres yazıp elime tutuşturdu.

 

Hazırlık aşaması hakkında notlar.

Tarih: 11.11.2004

Birini takip edecekseniz, dikkat etmeniz gereken bazı şeyler var. Ayakkabılardan başlayalım mesela. Uzun süre dışarda zaman geçirebilirsiniz, ya da yürümek zorunda kalabilirsiniz, bu yüzden tabanı rahat bir ayakkabı giymelisiniz. Unutmadan, attığınız adımlar ne kadar sessiz olursa, sizin için o kadar iyi olur. Rahatlık, keşif ve takip görevleri için çok önemli bir unsur. Mevsimine göre seçeceğiniz kıyafetler, size hem hızlı ve çevik bir hareket gücü sağlamalı, hem de renkleri itibariyle dikkat çekmemelidir. Benim tercihim genelde koyu renklerden yana oluyor.  Fiziksel özelliklerinize ya da takibi gerçekleştirdiğiniz mekana göre şapka ve gözlük kullanımı gerekebilir. Örneğin, kel birinin ayna gibi parlayan kafası, ya da sarışın bir kadının alev alev yanan saçları, akla ilk gelebilecek şeylerden olabilir. Bu tip durumlarda dikkat çekici fiziksel özellikleri, en aza indirmek için aksesuar kullanımı önemlidir. Tabi bunun da bir dengesi olması. Kışın ortasında güneş gözlüğü takmak, elinde seni takip ediyorum tabelasıyla gezmek demektir.

Vücudunuz sizin her şeyiniz. Bu işi yapıyorsanız, birilerini öldürerek hayatınızı kazanıyorsanız, zinde bir vücuda sahip olmanız gerekir. Düzenli spor yapmalı ve yediğinize içtiğinize dikkat etmelisiniz. Kuvvetli kollar ve yumruklar, çıplak elle birini yere indirmek istediğinizde, silahınız olur. Geniş omuzlar ve güçlü bir sırt cesetleri taşırken yükünüzü hissettirmez. Sıkı baldırlar ve sağlıklı ciğerler, eğer tabanları yağlamanızı gerektirecek bir durum olursa, sizi kanatlandırır.

Uyanıklık, bu işte sahip olunması gereken en önemli meziyetlerden biri. Keskin bir akıl ve işine adanmış bir ruh, aynı bedende buluştuğunda, ardında iz bırakmayacak cinayet planlarını kurgulanabilir. Pratik zekâ, yalan söyleme kabiliyeti, insanları manipüle edebilme beceresi ile hızlı düşünebilme gibi melekeler, cinayet anında kullanılırsa plan başarıyla uygulanabilir. Bahsi geçen cin fikirli olma durumu, insanın tabiatında yani mayasında olmalı. Ancak, bu iş için gereken yetkinlikleri, sürekli çalışarak, tecrübe ederek geliştirmek mümkün. Bu durumun vücut bulmuş hali için, bizzat kendimi örnek verebilirim. Bir yerde okumuştum, iyi bir cani olabilmek için, uzun yıllarca namuslu bir insan gibi yaşamak gereklidir. Sanırım o yılların süresi, yaşadıklarım göz önüne alındığında benim için su gibi geçti. 

Uyum, gözlem ve takip sırasında zırhınız olur. Üzerinizde sanki bir görünmezlik pelerini varmış gibi hareket etmelisiniz. Kurban hakkında temel bilgilere sahip olduğunuzu varsayalım. Kurban için tasarlayacağınız planın kusursuz olması adına, attığı her adımı takip etmeniz, nefes alma sıklığını bile ezbere bilmeniz gerekebilir. Ev ve iş arasındaki rutinlerini, yol güzergâhlarını, sıklıkla gittiği mekânları, varsa yakın arkadaşlarını ve hatta alışveriş yaptığı marketi, manavı, kasabı ve eczaneyi öğrenmelisiniz. Kurbanınızın alışkanlıklarını bilmek de size avantaj sağlayacaktır. Kahve sipariş etmek için beklediği sıranın yakınlarında olup, içtiği kahveyi, yemek yediği restoranda, ona yakın bir masaya oturup, yediği yemeği öğrenin. Bunları yaparken doğal olun. O ortamın ve o anın bir parçasıymış gibi davranın. Bunun için biraz oyunculuk yapmanız gerekebilir. Bazen, kahve sırasında, telefonda heyecanlı ve hararetli bir şekilde, iş arkadaşıyla yapacağı sunum üzerinde tartışan bir beyaz yakalı, bazen de marketteki takip anında, manav bölümünde çalışan görevliye, bir önceki gelişinde aldığı salatalıkların kötü olduğundan dert yanan müşteri rolünü oynayabilirsiniz.

 

Plan, yöntem ve silah seçimi hakkında notlar.

Tarih: 13.11.2004

Dikkat çekmeyen bir gözlem çalışmasının ardından, sizi başarıya ulaştıracak kanlı planınızı yapmaya başlayabilirsiniz. Kurbanınızın günlük rutinleri, en sevdiği yemek ve içecekler, alerji yapan meyve ve sebzeler, her zaman kullanmak zorunda olduğu ilaçlar ve elde ettiğiniz diğer detaylar, müşteriniz ve kendiniz hakkında en ufak bir iz bırakmamak için belirleyeceğiniz öldürme yöntemini seçmeniz için rehberlik eder.

Sondan bir önceki adım, silah seçimi. Müşterilerin, kurban hakkında arzu ettikleri ölüm şekline göre, bir silah seçilir. İhtiras kurbanı olacak biri için, zehir ya da boğma teknikleri kullanılırken, her hangi bir mesaj vermeden ortadan kaldırılmak istenen biri içinse ateşli silahların hünerlerine başvurulur. İşin yapılacağı ortama göre de silah seçimi önemlidir. Hareket halinde ya da açık alanda gerçekleştirilecek bir cinayet sırasında, katil üzerinde hafif ama etkili bir ateşli silah bulundurmalı, yakın mesafeden gerçekleştireceği bir saldırı planladıysa, keskin bir bıçak ya da iğneyle enjekte edilecek bir zehir kullanmalıdır.

***

Hapiste kaldığım günlerden unutamadığım bir başka şey de, yatağın altına çiziktirilmiş bir aforizmaydı. ‘Allah’ım, bana acı çektirip de şimdi mutlu olanların hepsini benim elime düşür.’ Kim bilir hangi kader mahkûmu yazmıştı bu sözcükleri. Bir de; ‘Affetmek ve unutmak iyi insanların intikamıdır.’ Ben artık İyi bir insan değildim ve bana acı çektirenlerin elime düşmesini beklemeyecektim.

Ufku görünmeyen bir boşluğun içinde buldum kendimi. Cezam bitip dışarı çıktığımda evim olarak bildiğim yer çoktan satılmış, yabancılar yerleşmişti bile. Yeni ev sahipleri satın alırken sadece emlakçı ile muhatap olduklarını söylediler. Çaresizdim, bana yardım edebilecek iki kişiyi tanıyordum ama ne Ela ne de Enver’den haber vardı.

Her şeyimi, ama her şeyimi buna umudum da dahil yitirmiştim. Aylarca sokaklarda yatıp çöplerden topladığım atıklarla doyurdum karnımı. Mobilya satan mağazaların önünden geçmemeye gayret ediyor, geçsem de başımı diğer tarafa çeviriyordum. Arkadaş bildiğim herkes sırtını dönmüştü.

Kendi ayaklarımın üzerinde durmak zordu, tüm insanoğluna karşı tek başıma mücadele ediyordum. Yüreğimdeki yara artık kabuk bağlayıp canımı daha az yakmaya başladığında eski karım Ela ve Enver’in akıbetini de merak ettiğimden nerede olduklarını neler yaptıklarını gizliden gizliye araştırdım. Birbirlerine âşık olduklarını öğrendiğimde; hazırladıkları tiyatroyu aralarında defalarca konuşup düştüğüm durumla alay edip attıkları kazığın hazzını yaşamak için çılgınca seviştiklerinin hayalini kurdukça, içimdeki öfke daha da kabarıyordu.

 

Bedenim aydınlığa kavuştu ruhum karanlığa teslim.

Tarih: 21.02.2005

Kararlılık ve saf kötülük. Çoğu zaman, tetiğe basan emri beyin vermez. Birini öldürmek için olabildiğince kararlı, bütün riskleri hesaplamış ve sonrasında yaşanacakları göze almış olmalısınızdır. Birinin gözlerinin içine baktığınızda, eliniz titremiyor, vicdanınız sızlamıyor, merhamet ve üzüntü duymuyorsanız, ruhunuz kötülüğün saflığıyla yıkanmış demektir. İşte o an profesyonelce bir cinayet işlemek için önünüzde bir engel kalmaz.

İlk cinayet, ele buluşan ilk kan. Zihnime, öfkeyle ekilen tohumların ilk hasat anı… Hayatımın o döneminde, içimde biriken öfke ve nefretle nasıl baş edebileceğimi bilemeden hareket ediyorum. Buna, savruluyordum demek daha doğru olur. Beş parasızdım, sahipsizdim. Dış dünyamda her şeyi yoluna koymak için iş bulmam gerekiyordu. İç dünyamdaki hezeyanı atlamak içinse, aklımın iplerini, vicdanımın elinden alıp, ruhumun karanlıklarına salmalıydım.

Bugün, bir konfeksiyon dükkanının kepengine asılı olan ilanı görüp, dükkândan içeri girdim. Haftalık yevmiye ile çalışacak bir ortacı arıyorlardı. Aradıkları adam bendim. Bir hafta bitine kadar cebimdeki para kirama anca yeterdi. Öğlenleri iş yerinde yiyeceğim yemekle, bütün günü geçirmeliyim. Birinci haftanın sonunda paramı aldığımda eksilen öz güvenimin de yerine gelmeye başlayacağını umuyordum. Karanlığa hapsedeceğim ruhumu saklamak için bedenimi aydınlığa kavuşturacak iş buydu.  

 

Elveda masumiyet.

Tarih: 12.05.2005

Geçen hafta bugün, herkesin çay molasında olduğu bir saatte, kalite kontrol yapan kadınlardan birinin makasını alıp, önce gazete kâğıdına sardım ve sonra bir torbanın içine koydum. Torbayı iyice büzüştürüp, hışırtı çıkarmayacak şekilde pantolonumun iç kısmına soktum ve kapıda duranların yanından, bakkala gitme bahanesiyle sıyrılıp dışarı çıktım. Dükkânın yüz metre ilerisindeki bir apartmanın, açık kapısından içeri girdim. Üst kata çıkan merdivenlere yöneldim. Su saatlerini muhafaza eden tahta dolabın kapağını açıp, pantolonum ve karnım arasına sıkıştırdığım poşeti çıkararak buraya koydum. İki gün sonra iş çıkışı, herkesin dağılmasını bekledim, etrafta tanıdık kimse olmadığından emin olunca, apartmana doğru yürüdüm. Dış kapı kapalıydı, en üst kattaki zile bastım, kısa bir beklemeden sonra kapı açıldı. Koşar adım merdivenleri tırmandım ve dolabın kapağını açıp, bıraktığım poşeti yerinden aldım. Ziline bastığım kişi bina içindeki varlığımı fark etmesin diye girdiğim hızla kendimi dışarı attım. İlk cinayet silahım elimdeydi.

Fizik olarak güçsüz, kafa olarak yorgundum. Baş edebileceğim kolay bir hedef bulmam gerekiyordu. Kaldığım eve giden yol üzerinde metruk bir arazi vardı. Bu arazinin içinde yıkık dökük bir ev ve bu evin içinde birkaç berduş yatıp kalkıyordu. Birkaç akşam bu araziyi karşıdan gören bir kahvede oturup, berduşları gözlemlemeye çalıştım. İki kişilerdi. Birinci berduş saat dokuz gibi, ellinde şarap şişeleriyle, ikinci berduşsa ondan bir saat sonra elinde ekmek poşetleriyle geliyordu. Bu rutin, onları gözlemlediğim gecelerde, aynı şekilde devam etti. Saatler ve geliş sırası hep aynıydı. Elinde şarap şişesiyle gelen berduşu, hedef olarak seçtim. O gün Pazar’dı, kahvenin ve arazinin çevresindeki sokaklar kalabalık değildi, o yüzden o geceyi seçtim. Hava karardıktan sonra evden çıktım, saat sekiz buçuğa yaklaşırken arazinin arka tarafından eve doğru süzüldüm. Berduşların girdikleri kapıyı karşıdan görecek bir duvar yıkıntısının ardına saklanıp, adamımı beklemeye başladım. Beklediğim gibi oldu. Adam elinde şarap şişeleriyle içeri girdi. Belime sakladığım makası çıkardım. Adam elindeki poşeti yavaşça yerine bırakıp, zemine serdiği süngerin üzerine çökmeye hazırlanırken, üstüne çullandım. Yüzüstü yere düşen adam, birkaç kez silkinmeye çalışsa da beni üzerinden atamadı. Bu silkinmelerin peşini, bir imdat çığlığı takip eder diye düşünüp, sol dirseğimle ense kökünü, süngere doğru bastırdım. Bütün gücümle adamı yerde tutmaya çalışıyordum. Nefes alabilmek için dudaklarını ve burnunu süngerden kurtarıp, yüzünün sağ tarafını bana doğru döndü. O an sağ elimde tuttuğum makası adamın boynuna sapladım. Boğuk bir “Ah” sesi duyuldu, aynı anda boynundan akan kanlar, tozdan ve kirden kahverengiye çalan süngeri, kırmızıya boyamaya başladı. Adamın üzerinden çekildim. Yaklaşık on beş, yirmi saniye kadar bekleyip, adamın soluk alış verişi kontrol ettim. Nefes almıyordu. Kana bulanmış pardösüsünü, yerde duran bir demir parçasıyla kaldırıp, pantolon ceplerini kontrol ettim. Son kalan iki yüz altmış lirasını da cebe atıp, arazinin arka tarafından sıvıştım.

O an içimde hissettiğim huzuru anlatamazdım. Öldürmeye devam etmem gerekiyordu, yoksa bu ruh bu bedendeyken, başka türlü huzur bulamayacağımı hissediyordum.

 

İşimde Gücümdeyim.

Tarih: 12.11.2005

İlk cinayet ve sonrasında olanları hayal meyal hatırlıyordum. Zaman ne kadar çabuk geçti. Aklımda, sadece Hikmet’e gittiğim ilk gün canlı bir şekilde duruyordu. Her şey ne kadar normaldi. Oturduk konuştuk, çay içtik, havadan sudan sohbet ettik, arada gelip, kiralık ev soranlar bile olmuştu. Hikmet, konuşmamızın ilerleyen saatlerinde gözlerimin içine bakıp, bendeki çaresizlikle karışan öfkeyi gördü. Bana, “bunu yapmayı gerçekten istiyorsan önce bana güven vermelisin” dedi. Onu ikna etmek için her şeyi yapmaya hazırdım o an. Ve her hangi bir ücret almadan yaptığım ilk işimi verdi. Dişçi Namık.

Tasarladığım o gözlem ve takip tekniklerini ve öldürme yöntemlerini uygulamak için nasıl heyecanlanmıştım? Kendimi ispat etmek istedim. Dişçiyi iki gün izledim. En uygun anı buldum ve adamı otoparkta yakalayıp, işini bitirdim.

Olay yerinden uzaklaşırken ilk başarılı infazın gururuyla Hikmet’i aradım. “Kendine yeni bir dişçi bulman lazım” dediğimi hatırlıyordum, of be ne havalı sözdü. Hikmet’le konuşmalarımız artık daha kısa sürüyordu. Bana öldürmemi istediği kişinin bilgilerini ulaştırıyordu, infazın ardından onu arayarak ‘Evi beğendiler,’ diyordum, o da ‘Bana evin satışı 2 güne tamamlanır, paranı gelip elden al,’ diyerek zaman veriyordu.

Şu ana kadar onun için 6 işi hallettim, bu sefer kendim için bir iş aldım. Bunun karşılığında bir ücret almayacaktım, sadece bir alacağı tahsil edecektim.

 

Enver artık piyasada Enver Bey olarak anılıyordu, Ela ise sıradan bir muhasebeci değildi, giydiği göz kamaştırıcı kıyafetler ve pahalı parfümüyle gittiği her yerde kraliçe muamelesi gördüğünü öğrendim. Tavrı, yaklaşımı insanlar üzerinde hayranlık etkisi bırakıyordu ancak gerçek Ela’yı tanıdığım için masumane görünen o gülüşünün altındaki şeytani ifadeyi sadece ben görebiliyordum.

Mobilya sektöründe Ali Dündar devri kapanmış Enver’in pardon Enver Bey’in kurduğu ve iki sevgilinin baş harflerinden oluşan yeni marka, ‘El-En Mobilya’ dönemi başlamıştı. Enver, zamanında çizimini yaptığım ve hayata geçirme şansı yakalayamadığım modellerin hepsini kendi tasarımı gibi piyasaya çıkarıp satışa sunmuştu.

Güçlükle bulduğum iş sayesinde kazandığım üç kuruşu biriktirmeye çalışıyordum, bu paralara hayatımı idame ettirmeme imkân yoktu. Paytak Ömer’in içerdeyken verdiği adrese gitmeye karar verdim, kendimi hazır hissediyordum. İntikam alma zamanı gelmişti. Adreste yazan yere gittiğimde bir emlak dükkânıyla karşılaştım. İçeri girdim, genişçe bir masanın ardında, oturduğu koltuktan taşan cüssesiyle Hikmet bulunuyordu. Hoş geldiniz dedi, kiralık mı bakıyorsunuz yoksa satılık mı? Kiralık katil tutmak için harika bir paravan olmuş diye düşündüm. Kiralık dedim, Hikmet, oturmam için masasının önündeki sandalyeyi gösterdi. Karşısına kuruldum ve konuşmaya başladım. Paytak Ömer’in selamını iletip doğrudan konuya girdim.

Hikmet, şaşkın gözlerle başımdan geçenleri dinledi. Çaycının dükkâna girip, çıkması dışında soluk almadan bütün hikâyeyi, yaklaşık bir saat içinde anlatım. Önündeki deftere birkaç not aldı. Ben sustuktan sonra arkasına yaslandı ve yüzüme uzun uzun baktı. ‘Seni çok iyi anlıyorum,’ dedi. ‘Senin, arkasında iz bırakmadan, bu ikisini ortadan kaldıracak birine ihtiyacın var, bu kişi işinde oldukça uzmanlaşmış olmalı,’ bir an durakladı, çekmecesini açıp küçük bir not defteri çıkarıp, içinden sayfaları karıştırdı. Aradığını bulmanın verdiği keyifle yüzünde bir gülümseme belirdi.

Fiyatta anlaşabilirsek, böyle çetrefilli işi halledebilecek birini tanıyorum.’ Dediğinde ben de keyiflendim ve sorduğum soru şuydu; ‘Bu iş için ne kadar istiyor?’

Hikmet’in dudaklarından dökülen rakamı duyunca, güçlükle yutkundum. Adem elmamın hareketini hissettim, ‘Çok para,’ diyebildim. O ana kadar biriktirdiğim ya da önümüzdeki iki üç yıl boyunca, yemeden içmeden biriktireceğim para, bu ücreti karşılamaya yetmeyecekti. Hikmet, sakin bir tavırla defterini kapatıp, çekmesine koydu ve yüzüme baktı.

“Ne yapmayı düşünüyorsun?”

 

Sen Bir Meleksin

Tarih: 04.12.2005

Üç haftadır takipteydim. Sabah evden çıkıp işe gitmesi, iş saatlerinde çok az dışarı çıkması, bazı akşamlar da kimi zaman karısıyla, kimi zamanda bazı arkadaşlarıyla hep aynı restoranda yemek yemesi dışında rutini bozacak bir hareketine rastlamadım. Bu gözlem sırasında en çok dikkatimi çeken sürekli nakit kullanmasıydı, hiçbir zaman kartına başvurduğunu görmedim. İlk başta bunu bir alışkanlık ya da prensip meselesi olarak yaptığını düşünmüştüm ama ikinci haftanın sonunda, bunun bir yalana alıştırma süreci olduğunu öğrendim. Kimi mi? Bu sorunun cevabını takibimin ikinci haftasının ortalarında anlayabildim. Elbette karısını.

Bir gün öğlen vakti, arabasına atladı ve iş yerinden ayrıldı. Ben de peşine takıldım. Önce benzinciye girdi. Oradan ayrılıp, hem evinden hem de iş yerinden farklı bir konuma doğru yol almaya başladı. Peşini bırakmadım, tahminimce dikkat çekmemek için hız yapmıyordu, bu sayede ben de kiraladığım düşük sınıf araçla çok zorlanmadan takibime devam edebiliyordum. Bu takip yaklaşık yirmi dakika sürdü, yolun iki şeride düştüğü ve araç sayısının azalıp, her an kendimi ele vermek üzere olduğum bir anda, yolun etrafını çeviren iki üç katlı evlerden birine doğru yanaştı ve arabayı park etti.

Yola bakan cephedeki camlardan birinde satılık ilanı bulunuyordu. İlandaki telefonu not etmeye çalışırken, kapıyı bir kadın açtı ve bizimkini içeri aldı. Bir aldatma vakasıyla karşı karşıya olabilirdim ve bunu kendi lehime çevirebilirim diye düşünmeye başladım ama önce durumdan emin olmak istedim. Eğer içerideki görüşme yasak bir ilişkinin kaçamağıysa, en şehvetli anında sabote etmek yerinde olacaktı. Yirmi dakika bekledim ve satılık ilanında yazan telefonu çevirdim. Bir kez çaldı, sonra ikinci, üçüncü, dördüncü, açana kadar bırakmaya niyetim yoktu, ısrarım sonuç verdi ve yedinci çalışında arayana lanet eden bir sesle kapıda yüzü görülen kadının sesini duydum. “Alo, ne vardı?”

“Telefonu bu soruyla açarsanız evi satamazsınız hanımefendi,” dememek için kendimi zor tuttum.  “Yanlış oldu sanırım, ben Hamdi’yi aramıştım” deyip fazla uzatmadan kapattım, kadının sesi ilk kanıt olarak bana yetti. Sabotajı sonra eğlenceye çevirmek istedim. Telefon navigasyonundan bulunduğum yerin tam adresini buldum. 187 doğalgaz acili aradım, adresi verip, evde yoğun bir gaz kokusu olduğunu ve gaz sızıntısı olabileceğini düşündüğümü söyleyip telefonu kapattım. Normal şartlarda bir doğalgaz acil müdahale ekibini böyle bir şikâyete on beş dakika içinde müdahale etmesi gerekirdi ama sağ olsunlar daha aramamım üzerinden on dakika bile geçmeden gelip kapıyı çaldılar. Ben de arabayı park ettiğim yerden karşı kaldırma geçip, onlar zili çalarken kapıya en iyi görebileceğim açıyı bulmaya çalışıyordum. Ekipten biri, “doğalgaz acil, gaz kaçağı ihbarı için geldik,” diye seslendikten iki dakika sonra, kapı aralandı ve önde kadın, arkasında gömleğinin düğmelerini iliklemeye çalışan adam göründü. Ve bu anı ölümsüzleştirmek bana düştü.

İhbarın asılsız olduğu hakkında gelen ekibi ikna etmeye çalıştıkları sırada arabaya atlatmış, planımın bir sonrakini adımını uygulamak için yol alıyordum. Radyoyu açtım, keyfim yerindeydi. Ne umdum ne buldum derken, Kargo Grubundan uzun zamandır dinlemediğim ‘Sen Bir Meleksin’ şarkısı çalıyordu, ben de ıslığımla onlara eşlik ettim. “Sen bir meleksin, meleksin. Her şeyden güzlesin…” 

 

Hikmet’e verecek cevap bulamadım. Aklıma hiç bir şey gelmedi. İntikam almak istiyordum, acı çektirmek istiyordum, ruhum ve aklım uğradığım hayal kırıklığı sonrası büyük bir çöküntü yaşıyordum.

Haklıydı, para olmadan bu işi yapamazdım ama bir yolunu bulmak istiyordum. Derin düşüncelere daldım, ne diyeceğimi bilemedim. Düşünmek için Hikmet’ten biraz vakit istedim. Niyetimin ciddi olmasını anlaması için polise gitmeyeceğime dair söz verip, üzerine kaparo olarak cebimdeki paranın büyük bir kısmını bıraktım.

Kaybettiklerim umurumda değildi, önüme bakmalıydım. Hikmet’in yanından ayrıldıktan sonra harabeye dönen hayatımı nasıl yoluna sokabileceğimi düşünmeye başladım, düşünsem de çıkar yol bulamıyordum.

 

Sen Bir Melektin

Tarih: 25.12.2005

Üç hafta daha izlemeyi sürdürdüm. Aldatma seanslarını bile rutine bağlamıştı. İki haftada bir mutlaka aynı kadınla buluşuyor iki saat geçirip, ayrılıyordu. Benim tanık olduğum ikinci buluşma yine, üzerinde satılık ilanı olan ve ilanın üzerinde aynı kadının numarası olan farklı bir evde gerçekleşti. Gaz kaçağı numarası tutmaz diye düşünüp, eve girip, çıkarken fotoğraflarını çektim ve oradan uzaklaştım.

Profesyonel olarak duygularımla hareket etmemeyi öğrendim. Benim için kurbanlarımın isminin, cinsiyetinin ve yaptıklarının hiçbir önemi yoktu. Hassasiyet duyduğum tek nokta aldatmaydı, istemeden de olsa bu durumda işe duygularımı da katabiliyordum. Eğer infaz edeceğim kişi aldatanlardan birisiyse öldürürken daha fazla acı çekmesini sağlıyordum.

Tanınmamak için ufak bir makyaj ve karakteristik maskelerle yüzümü değiştirdim. Kemerli bir burun, gözümün altında siyah bir ben, uzun zamandır bırakmak istediğim gür sakalın takmasını kullandım. Kapıyı açan kadın bana şaşkınca bakıyordu, kim olduğumu ve ne için geldiğimden haberi yoktu. Elimde tuttuğum silaha gözleri kaydığında rengi kireç gibi oldu. Ölmeden önce yaşamının son demlerinde insanların böyle tepkiler vermesine bayılıyordum. O kısacık sürede beyinleri çok fazla şeyi düşünebiliyordu. Sakince içeri girdim ve kapıyı arkamdan kapattım. Kadın bir şey söylemek istese de, boğazında bir düğüm onu tutuyor, dudaklarını her hareket ettirişinde bir yutkunma sesi duyuluyordu. “Zahmet etme,” dedim, “bir şey demene hiç gerek yok.” Namlunun ucuyla önce mutfağa doğru itekledim, çekmeden bir bıçak alıp, montumun iç cebine koydum. Oradan salona geçtik ve koltuğa oturmasını işaret ettim.

“Ne istersen verebilirim, para mesela ne kadar istersen, ne istersen, lütfen söyle.” “Para işi kolay,” sesim donuk ve duygusuzdu. Müzik çalmasını ve sesini açmasını istedim Anılarının derinliklerinde bir şeyi hatırlamış olacak ki bakarken gözlerini kıstı.

Onu şaşırtmak için planımın ikinci aşamasındaydı sıra, cevap beklemeden cebimden çıkardığım fotoğrafları ona doğru uzattım ve neredeyse iki aydır yaptığım takibin kısa bir özetini geçtim. Aldatılmışlığın verdiği o çöküntüyü buğulanan gözlerinde görebiliyordum.  Gözyaşlarına ve sinirden titreyen ellerine hâkim olamıyordu. Bu sırada zil çaldı. Namlunun ucunu kadının sırtına bastırarak birlikte kapıya doğru yürüdük.

Enver’i içeri alırken, ben kapının ardında saklanıyordum, kadının gözleri yaşlarla doluydu. Enver içeri girdiği sırada silahımı belime sokup, ceketimin iç cebindeki bıçağı çıkardım. Enver, aramızda kalmıştı, ne olduğunu anlamadan ilk bıçak darbesini karın boşluğuna, ikincisini kasıklarına ve üçüncü darbeyi göğüs kafesine indirdim. Enver şok içindeydi, ruhu bedenini terk etmek için hazırlanırken gözbebekleri büyüdü. O sırada gösterişli müzik sisteminden rahmetli Erkin Koray’dan Çöpçüler şarkısı çalıyordu.

‘Dün gece çok aradım,

Aradım bulamadım.

Kör olası çöpçüler

Aşkımı süpürmüşler…’

Kadın şoka girmişti elinden tutup, yanıma çektim, cebimden çıkardığım bezle bıçağın üzerini sildim ve onun eline tutuşturdum. Ne olduğunu anlayamadan eline vurup, bıçağı yere düşürmesini sağladım. Silahımı çıkartıp, evin bahçeye bakan arka kapısına doğru yöneldik ve planımın son hamlesine doğru ilerledik. 

 

Hikmet’in söylediklerini hatırladım.

“Bak güzel kardeşim, Ömer’den adresimi almış gelmişsin, Ömer içeride, ben seni tanımam. İşimi gücümü biliyorsun, artık benim için bir tehditsin. Bu kapıdan elini kollunu sallayarak çıkman benim için risk. Ben de senin kim olduğunu, ne yapmak istediğini öğrendim. Ben de senin için bir tehdit sayılırım. Bir yerde çıkar çatışması yaşıyoruz. Sen hem kendi işini halledip, hem de benim için çalışmaya ne dersin?”

Hikmet, bu karmaşayı ikiye katlayacak bir söz etti.

“Sen öldürsene kardeşim, işini neden başkasına bırakıyorsun?”

Neden olmasındı?

 

Bir berduş öldürerek başladığım cinayet serüvenine dişçi ile devam ettim. Öldürmeye devam ettikçe tecrübe kazanıyor ve daha soğukkanlı hareket ediyordum fakat derler ya ilkler her zaman özeldir diye. O berduşun gözünün feri sönene kadar izlemiştim, kısa süreli yaşadığım pişmanlığın ardından alacağım intikamı düşününce yaşadığım tatmin olma duygusunu tarif edecek sözleri daha henüz bulamadım.

Tam altı cinayet! Polisler şu ana kadar kurbanları kimin öldürdüğüne dair hiçbir kanıt bulamamışlardı. Her defasında farklı bir metot uyguladığımdan, öldürülen kişilerin birbirleri ile bağlantısı da ortaya çıkarılamadığından, katilin aynı kişi olduğunu bilmelerine de imkân yoktu. Cinayetleri zevk için ya da polislerle köşe kapmaca oynamak için işlemiyordum, bu işi tamamen para için yapıyordum. Bir zamanlar mobilya dünyasının kralı Ali Dündar artık ölüm kokan karanlık dünyanın hükümdarıydı.

Sıradaki isimler benim için çok önemliydi, bu sefer para için cinayet işlemeyecektim sadece ve sadece içimdeki acıyı dindirip ayaklar altına alınan gururumu, çöplüğe atılan şahsiyetimi kurtarmak içindi.

Kapının arkasından çıkıp da Enver’e bıçağı saplarken, yüzümdeki makyaja ve değişikliğe rağmen kim olduğumu anlamıştı eski dostum. Onun cansız bedeni yere serildiğinde Ela’nın da fark etmesini bekledim fakat onun beni Enver kadar sevmediğini anladım. Erkin Koray’ın şarkısı bitmiş, Cem Karaca’nın İşte Geldik Gidiyoruz başlamıştı.

‘Bir çiviyi çakar gibi

Vura vura günlere

Bir çiviyi çakar gibi

Vura vura günlere

Dörtnala gidiyoruz

Dörtnala gidiyoruz

Bizi bekleyen yere

Bizi bekleyen yere…’

Gitmeden önce bir işimiz daha vardı. Benden çaldıkları paralar! Bankada yatan tüm paralarını yurt dışında, izini sürmeleri neredeyse imkânsız başka hesaba transfer etmesini söyledim Ela’ya. Kendi bilgisayarından sorunsuz bir şekilde hallederken evde şiddetli bir kavga yaşandığı izlenimini vermek için etrafı epeyce kırıp döktüm. Gözüme batan, dekorasyona uyum sağlamayan tabloları, bibloları fırlattım yere. Samimi olarak söyleyeyim öldürmek kadar rahatlatıcı değildi. Artık bizi bekleyen yere dört nala gidebilirdik.

Şehirden oldukça uzakta, yıllardır insan yüzü görmemiş ve kaderine terk edilmiş eski bir fabrikanın bulunduğu yerdi gittiğimiz. Tüm paralarını almıştım, Enver’in hayatını da…  Şimdi sırada Ela vardı. Elleri ve ayaklarını bağladıktan sonra sesi çıkmaması için ağzını da bantladım. Artık sadece nefes alabilecek ve görebilecekti, tek göreceği ise karanlık tabutun içiydi. Onun için hazırladığım tabuta yatırırken boşuna debeleniyordu. Ölümü beklemesi için onu kaderiyle baş başa bırakacak yaptıkları ile yüzleşmesi için zaman tanıyacaktım. Yüzümdeki makyajı ve takma sakalı çıkarmaya başladığımda Ela sonunda beni tanıdı. İhanete uğramanın  vermiş olduğu o yakıcı duyguyu tattığını bakışlarından anladım. Geçmişte canlı canlı gömdükleri Ali’nin intikamıydı bu.

Kapağı kapatmadan önce son kez gözlerinin içine bakıp “Elveda sevgilim,” dedim. Artık kendimi özgür hissediyordum, damarlarımdaki kana bulaşan zehirden arınarak yeniden doğmuş hissediyordum.

 

Uzun İnce Bir Yoldayım

Tarih: 26.12.2005

Arka fonda Aşık Veysel’den Uzun İnce Bir Yoldayım çalarken bir yandan kahvemi içiyor bir yandan da haberleri okuyordum;

‘Aşk Cinayeti

Magazin ve iş dünyasının tanınan simalarından Ela Beyazlı, polis tarafından aranıyor. Polisin verdiği bilgilere göre; başarılı iş kadını Ela, sevgilisi ve iş ortağı Enver Dağ tarafından aldatıldığını öğrenince aralarında şiddetli bir tartışma yaşandı. Tartışma sırasında Ela Beyazlı ünlü iş adamını üç yerinden bıçaklayarak öldürdü ve hesabındaki tüm para ile kayıplara karıştı.

Tüm emniyet güçlerinin cinayet zanlısı Ela Beyazlı’yı arama çalışmaları sürüyor…’   

‘Dünyaya geldiğim anda

Yürüdüm aynı zamanda

İki kapılı bir handa

Gidiyorum gündüz gece

Gündüz gece

Gündüz…’

 

Onur Okan & Orçun Yenilmez

Hikaye: Bir Seri Şairin Güncesi

Ceset gölün kıyısındaki parkın içinde, çalılıkların arasında yüzükoyun yatıyor. Başının arkası ezilip yassılaşmış. Ensesindeki gür siyah saçları, kurumuş kan ve et parçalarından kemre tutmuş. Deve tüyü trençkotu yana doğru hafifçe sıyrılmış. Uçuk mavi gömleğinin yakası, koyu kırmızıyla siyah arası bir renge bürünmüş.

Görüntü midemi bulandırıyor. Dönüp, kıyıya doğru yürüyorum. Birkaç adım ötede işlenmiş korkunç cinayete inat, Mogan Gölü huzurlu bir kartpostal gibi sere serpe uzanıyor önümde. Ortalık öyle sakin, öyle dingin ki. Yemyeşil suların üzeri pamuksu bir sis yorganıyla kaplı hâlâ. Havadaki kar ve yosun kokusu genzimi yakıyor. Yüzüme çarpan sabah ayazı, bıçak gibi kesiyor tenimi. Kot montumun yakalarını biraz daha kaldırıyorum. Cep telefonumun ekranına göz atıyorum. Saat neredeyse sekiz olmuş ama güneş bulutların arasından bir türlü göstermek bilmiyor o sevecen yüzünü.

Yolun kenarına park etmiş resmi polis araçlarının önüne yanaşan beyaz Hyundai’yi görünce, o tarafa yöneliyorum. Gelen bizim Başkomiser. Aracından inerken boş bulunup kapının kulpuna yapışıyorum. Tam o anda da yaptığım hatanın farkına varıyorum ama iş işten geçiyor. “Goygoyculuk yapma lan,” diye kükrüyor bizimki, “Benim elim kolum yok mu, ben açarım kendi kapımı. Sen kendi işine bak…”

İşgüzarlığım için kendime kızıyorum. Dakika bir, gol bir. Güne azar işiterek başlıyoruz.

Ağaçların arasına gerili sarı bantların altından geçip cesedin yanına gidiyoruz. Yine her zamanki hardal rengi fitilli kadife pantolon ve balıkçı yaka yün kazağı ile soluk kahverengi gocuğu var üzerinde -ne çirkin giyiniyor bu adam yahu.

Soğuk topraktaki cansız bedene hızlıca bir göz atıyor. Paltosunun fermuarlı yan cebinden bir sigara çıkartıp yakıyor. Bir-iki nefes çekiyor. Sonra yüzüme bakmadan soruyor, “Kimmiş?” Bir taraftan da, üst dudağından sarkan gümrah, kırçıllı bıyıklarının uçlarını ısırıyor -zaten varoluşsal bir meselesi var şu bıyıklarıyla. Her daim ya ısırır, ya da çekiştirip durur.

Ceketimin cebinden kareli, küçük defterimi çıkartıp çalakalem tuttuğum notlarımı okumaya çalışıyorum. “Fuat Tekin. Kırk sekiz yaşında. Şair. Şey, cinayet şiirleri yazıyormuş amirim…”

Birden donup kalıyor Başkomiserim. Geldiğinden beri ilk kez başını kaldırıyor, “Cinayet şiiri mi?” diye soruyor, “Kafa mı buluyon lan?”

“Yok amirim, ne kafası? Estağfurullah…”

“Ne şiiri be? Cinayetin şiiri mi olur?”

Ne yanıt vereceğimi bilemiyorum. Sanki aslında bütün şiirleri ben yazmışım gibi, suçlu gözlerle bakıyorum yüzüne -bu çekingen bakışta, öldürülen adamın geçmişte birkaç kitabını okumuş olmamın etkisi de var elbet. Ama bu ayrıntıyı şu anda amirime itiraf etmek yürek ister.

“Ne şiiri lan?” diye yineliyor Başkomiserim, bu kez bıyığının kenarında alaylı bir gülümseme ile, “Romanı, öyküsü filan neyse de, cinayetin şiirini de ilk kez duyuyorum yani. Cinayetin şiiri mi olur yahu? Tövbe tövbe, daha neler göreceğiz bakalım…” Sigarasından uzunca bir nefes daha çekip, bakışlarını indiriyor. Eski haline dönüyor. Yine ortaya soruyor, “Cesedi kim bulmuş?”

Diğer konudan uzaklaşmış olmaktan dolayı memnun, istekle cevaplıyorum sorusunu, “Şuradaki eşofmanlı teyzeler, amirim. Göl kenarında sabah yürüyüşü yapıyorlarmış.”

Gösterdiğim yöne bakmaya gerek bile duymuyor. Gelirken zaten görmüş olmalı onları. Tekrar not defterime dönüyorum, “Başının arkasına sert bir cisimle vurmuşlar. Muhtemelen birden fazla defa. Cinayet aleti bulunamadı. Olay Yeri İnceleme Ekibi yolda. Uzman doktorun söylediğine göre, dün saat yirmi bir ile yirmi üç arasında öldürülmüş gibi görünüyor. Çevredeki kamera kayıtlarında şimdilik bir şey bulamadık, amirim. Araştırıyoruz.”

Elindeki yarısı içilmiş sigarayı atıp üzerine basıyor. Aniden dönüp, arabaya doğru yürüyor, “Büroya geçelim biz.”

İkiletmeden peşine takılıyorum.

***

Saat ona doğru, Cinayet Büro’nun ortasındaki boşluğu dolduran, suntasının kenarları yer yer sıyrılmış, oval masanın etrafında toplanıyoruz. Ön araştırma görevini, altı kişilik ekibin çömez komiser yardımcıları olarak Anıl’la ikimiz yürütüyoruz. Ben telefon ve bilgisayar başında, öldürülen şair ve yakınları hakkında bilgi topluyorum. Anıl da olay yerinde detaylı inceleme yapıyor. Şimdi öğrendiklerimizi ekibe aktarma zamanı.

Herkes masadaki yerini alınca, anlatmaya başlıyorum. Hiçbir şey atlamamak için, küçük defterimin sayfalarına da göz atıyorum ara sıra. “Maktul Fuat Tekin. 1970 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun. Bir süre öğretmenlik yapmış. Sabıkası yok. Teröre, siyasete, herhangi başka bir olaya bulaşmamış. İncek’te bir kooperatif sitesinde oturuyor. Evli değil, altı yıl önce boşanmış. Eski karısı Füsun Akay emekli coğrafya öğretmeni, İzmir’de yaşıyor. On dokuz yaşında bir de oğulları var; Ayhan Tekin. Annesiyle oturuyor. Liseden terk. Oğlanın GBT’si kabarık. Türk soluyla bağlantısı var. İzinsiz gösteri yürüyüşü, yasadışı bildiri, daha neler neler. Ara sıra babası ile görüşüyormuş. Çocuk, birkaç gündür Ankara’daymış. Dikmen’de, teyzesinin yanında kalıyor. Uğrayıp konuşabiliriz kendisiyle emrederseniz.”

Bizim Başkomiser, ela gözlerini Cinayet Büro’nun kirli yeşil duvarlarına dikmiş halde, bıyıklarını çekiştirip duruyor. Konuşulanları dinlemiyor gibi görünse de, ağzımızdan çıkan her sözcüğü hafızasına kazıdığını iyi biliyorum.

Bir saniyeliğine duraksayıp, başka bir konuya geçiyorum. “Fuat Tekin’in ana babası hayatta değil. Kendisinden iki yaş küçük bir kardeşi var; Suat Tekin. Evli, çocuksuz. Çankaya’da, orta halli bir turizm acentesinin sahibi. Sabıkası yok. TÜRSAB ve Mali Şube ile görüştüm, düzgün bir şirket gibi görünüyor. Yalnız, bu yaz turist sayısı azalınca rezervasyon iptallerinden dolayı ciddi mali kriz yaşamışlar. Suat Bey, söylediğine göre, dün iş için Antalya’daymış. Bu sabah dönmüş Ankara’ya. Otopsiden sonra cesedi teşhis için öğlen on ikide Adli Tıp Kurumu’nda olacak.”

Hafifçe yutkunuyorum. Şimdi Başkomiserimin hassas olduğu, tehlikeli sulara girmek üzereyim yine. “Amirim, geçtiğimiz beş yılda cinayet şiirlerinden oluşan toplam sekiz kitabı yayımlanmış maktulün. Satışları iyiymiş anlaşılan, çok sayıda yeni baskı yapmış.” Bunu söylerken, “Cinayet şiirlerini hangi manyak okur be,” diyerek beni azarlayacağından çekinerek, göz ucuyla amirime bakıyorum. Bu defa hiç istifini bozmuyor neyse ki. Belki de Fuat Tekin artık kibirli bir cinayet şairi değil amirimin gözünde, sadece zavallı bir cinayet kurbanı. Rahatlıyorum. “Kitapları Üstün Yayınevi’nden çıkıyor. Sahibi Ali Naci Koçak. Büroları Kızılay’da. Kendisiyle konuştum, ‘ne zaman isterseniz buyurun,’ dedi. Bendeki bilgiler bu kadar, amirim.”

Söz sırası Anıl’a geçiyor. Olay Yeri İnceleme Ekibi ile birlikte elde ettikleri bulguları aktarıyor. Benim aksime notlarına filan bakmadan, ezberden konuşuyor artist. “Sayın Amirim, olay akşamı maktul saat sekiz gibi aracını arka taraftaki otoparka bırakıp, Mogan Gölü’nün kıyısındaki kafe-barlardan birine girmiş. Garsonların ifadesine göre, yalnız başınaymış. İki bira içmiş, hesabı ödeyip kalkmış. Kasa fişinde kayıtlı saat, yirmi bir kırk sekiz. Demek ki, saat ona doğru mekândan ayrılmış. Kapıdaki vale ile konuştum. Adamı hemen hatırladı. ‘Aracınızı getirelim mi abi,’ diye sormuş çocuk, o da ‘Hayır, teşekkürler. Yürüyeceğim biraz,’ diye cevap vermiş. Yine de cebinden çıkarıp bir yirmilik vermiş valeye. Sonra caddenin karşısına geçip, gölün kıyısındaki parkta bir süre yürümüş. Yalnız, park şu anda tadilatta, her yer kazı alanı gibi. Etraf molozlar, kalaslar, kaldırım taşı yığınları ile dolu. Sokak lambaları ve MOBESE’ler de inşaat nedeniyle geçici olarak kaldırılmış. Caddenin diğer tarafındaki mekânların güvenlik kameraları ne yazık ki o bölgeyi görmüyor. O nedenle elimizde şimdilik ne bir görüntü kaydı var, ne de görgü tanığı…”

Birkaç saniye duruyor. Gırtlağını temizleyip kravatını düzeltiyor. Sonra devam ediyor. “Kriminal ile konuştum, parmak izi ve DNA bulgusu negatif. Katil cesede hiç temas etmemiş. Zaten adamın cüzdanı, cep telefonu, her şeyi yerli yerinde duruyor. Hırsızlık söz konusu değil gibi. Adli Tıp ile de görüştüm, ön otopsi raporuna göre ölüm sebebi art loba alınan şiddetli darbeye bağlı, fatal kafatası kırığı ve beyinde yaygın lezyon. Islak imzalı kesin rapor bu akşam çıkacakmış. Uygun görürseniz gidip alabilirim. Saygılarımla arz ederim, sayın amirim.”

Hepimiz gözlerimizi Başkomisere çeviriyoruz. Birkaç saniyelik bir sessizlikten sonra, duvara sabitlediği bakışlarını indirip, Nietzsche bıyıklarını azat ediyor. Sonra talimatlarını sıralıyor. İlk emir, kıdemli komiser abilerimize geliyor. “Tuğrul, Metehan, siz hemen Dikmen’e gidin. Fuat’ın eski karısı ile konuşun. Maddi durumlarına bakın. Adam kadına nafaka veriyor mu, öğrenin. Şu oğlanı da hele iyice bir sorgulayın. Babası ile arası nasılmış, iyi geçiniyorlar mı, adamdan harçlık alıyor mu, her şeyi sorun soruşturun…”

Sonra bana dönüyor, “Sen benimle gel. Önce yayınevine uğrayalım, oradan da Adli Tıp’a geçeriz. Anıl, sen büroda kal, olay yeri inceleme raporunu takip et. Bir de maktulün cep telefonu kayıtlarına ulaş. Bak bakalım cinayet gecesi kimlerle görüşmüş.” Büroya tıkılıp kalacağı için Anıl’ın yüzü düşüyor sanki. Amirim aldırmıyor.

Masada oturan son kişi olan Sultan Komiser’e de iş verecek mi diye bakıyorum. Yok. Vermiyor. Yine bilgisayar ekranının başına oturup, öğlene kadar iskambil falı açacak bizim Valide Sultan. Amirim kapıdan her girdiğinde, çalışmaktan bunalmış da az önce mola vermiş gibi rol kesecek. Bu arada devletin kesesinden bardak bardak ıhlamur, fincan fincan dibek kahvesi tüketecek. Yemekten sonra bahçeye çıkıp, beyaz filtreli, ince sigaralarından iki-üç tane tüttürecek. Öğleden sonra üç buçuk-dört gibi, “Ay, bizim oğlanı okuldan alacağım,” diyerek çıkıp gidecek. Günleri, haftaları, ayları böylece sayacak. Emekliliğinin dolmasını bekleyecek. Başkomiserim de, vali yardımcısı olan ağabeyine şikâyet etmesin de Büro’nun huzuru kaçmasın diye, durumu idare edecek…

Amirim hızla yerinden kalkıp, toplantının sona erdiğini ilan ediyor, “Öğlen saat bir gibi tekrar buradayız. Hadi bakalım, kolay gelsin herkese…”

Sandalyeler gıcırtıyla geriye çekiliyor. Verilen görevleri yerine getirmek üzere, çil yavrusu gibi dağılıyoruz.

***

Üstün Yayınevi’nin Konur Sokak’taki yazıhanesine ulaşmak için, eski bir apartmanın mozaik kaplı, rutubet kokan beton merdivenlerinden üçüncü kata tırmanıyoruz. Dairenin içi, apartmandan çok daha bakımlı. Şirketin sahibi Ali Naci Koçak bizi kapıda saygıyla karşılıyor. Akçaağaçtan lambriyle kaplı, modern stilde döşenmiş aydınlık odasında, jaluzili pencerenin hemen önündeki deri koltuklara gömülüp oturuyoruz. Adaçaylarımızı yudumlarken, hüzünlü bir sesle Fuat Tekin’den bahsediyor bize. Oldukça sarsılmış görünüyor.

“Amirim, nasıl böyle bir şey olabilir? Duyunca şok oldum, inanamadım. Kendisiyle birkaç yıldır birlikte çalışıyorduk. Yayınevimizin en gözde, en sevilen yazarıydı. Sadece yazar-yayıncı ilişkisi değildi bizimkisi, aynı zamanda bunca yıllık dostluğumuz da vardı. Karıncayı bile incitmeyen, entelektüel bir sanat ve edebiyat insanıydı Fuat Bey. Daha yıllarca birlikte çalışmayı planlıyorduk. Yazık oldu adama. Kim böyle bir şey yapmış olabilir, onun gibi bir değere nasıl kıyarlar, gerçekten aklım almıyor…”

Adam konuşmasına ara verip, porselen fincanındaki sıcak pembe sıvıdan höpürdeterek bir yudum alıyor. Keçi sakalında asılı kalan damlalar, pencereden vuran ışıkla yaprağa düşmüş çiğ taneleri gibi parlıyor. Ağzındakini yutunca gözlerini kırpıştırarak konuşmaya devam ediyor, “Katili yakalayabildiniz mi bari amirim? Şüpheli biri var mı?”

Bizim kurt Başkomiser, bir cinayet soruşturması sırasında polise sorulmayacakların en başında gelen bu aptalca soruyu duymazlıktan geliyor. “Fuat Tekin’i en son ne zaman görmüştünüz,” diyerek sorguya başlıyor.

Ali Naci Bey oturduğu koltukta hafifçe öne eğiliyor. Boynundan yayılan losyon kokusu burnuma çarpıyor. “Daha dün akşamüzeri bu ofiste beraberdik kendisiyle, amirim,” diyor, “Üzerinde çalıştığı yeni kitap projesini anlattı bana. Ayrıca, bugün İstanbul’da başlayacak olan kitap fuarına ilişkin detayları konuştuk. Fuarda şiir kitaplarını imzalayacaktı. Bu sabah erkenden İstanbul’a uçmayı planlamıştık.”

Merakla soruyorum, “Fuara katılacak mısınız yine de?” Neden merak ettiğimi bilmiyorum ama.

Geriye yaslanıp, ellerini iki yana açıyor. “Bu saatten sonra iptal de edemeyiz ki, “diyor gözlerini kırpıştırarak, “Okuyucular beklerler. Gideceğiz mecburen.” Kolundaki saate bakıyor, “Birazdan ben de geçerim havaalanına…”

Amirim klasik sorularla devam ediyor, “Peki kendisinin bir düşmanı, rakibi, sorun yaşadığı herhangi birisi var mıydı? Problemli bir gönül ilişkisi, alacak verecek davası, kumar borcu… Ne bileyim, adama kafayı takmış kaçık bir okur ve saire… Son zamanlarda dikkatinizi çeken, şüpheli bir durum oldu mu?”

Adam gözlüğünü düzeltiyor. Bir süre düşünüp, başını iki yana sallıyor, “Yok amirim, hiçbir şüpheli durum olmadı,” diyor kararlı bir ses tonuyla, “Zaten kendi halinde, melek gibi bir insandı rahmetli. Kitapları dışında bir işi, bir meselesi yoktu. Tüm dünyası kitaplarıydı…”

***

Kızılay’dan çıkarken, memur kentinin öğle arası trafiğine denk geliyoruz. Sıhhiye’deki, Ulus’taki, Dışkapı’daki bütün trafik ışıklarına takılıp, ancak üçüncü yeşilde geçebiliyoruz her bir kavşaktan. Geç kalacağımız belli olunca Başkomiserim Adli Tıp’ı arayıp, bizi beklemeden cesedin teşhisini yaptırtmalarını istiyor.

Keçiören’deki Adli Tıp Kurumu’nun bekleme odasında, üniformalı bir polis memurunun eşlik ettiği Suat Tekin karşılıyor bizi. Maktule olan benzerliği dikkatimi çekiyor. Aynı kemerli burun, iri siyah gözler, köşeli bir çene. Alnı daha açık, boyu da bir karış daha uzun sadece. Adamcağızın yüzüne bakınca üzülüyorum. Kan çanağı gözlerinden, soğuk, metal bir sedyede yatmakta olan öz ağabeyinin cansız bedenini teşhis etmenin ıstırap ve şaşkınlığı okunuyor.

“Başınız sağ olsun,” diyerek konuya giriyor amirim -sesindeki elemin tonunu, Adli Tıp’ın sevimsiz ortamına uygun olsun diye biraz arttırıyor sanki. Sorulara başlıyor. Ne yazık ki cinayete ışık tutacak önemde bir bilgi veremiyor bize Suat Bey. Acentenin yoğun işleri nedeniyle çok sık seyahat ediyormuş. Antalya ya da Bodrum’da değilse yurt dışında olurmuş. Ağabeyi ise zamanının büyük bir kısmını evinde, okuyarak ve yazarak geçirirmiş. Zaten Fuat’ın tüm dünyası kitaplarıymış. Bu nedenle pek fazla bir araya gelemiyorlarmış. Zaman zaman telefonla görüşüyorlarmış. En son bir ay kadar önce, bir Pazar sabahı Çayyolu’nda buluşup birlikte kahvaltı etmişlermiş. Eski günleri anmışlarmış. Mışmış da, mışmış… Dönüş yolunda, “Onca trafiği boşuna çekmişiz,” diye söyleniyorum kendi kendime.

Başkomiserin odasındaki elli bir ekran televizyonda on üç haber bülteninin tanıtım müziği girerken, bir kez daha oval masanın çevresine çekiyoruz sandalyelerimizi. Amirim, alışkın olduğumuz üzere, pek konuşmuyor. Eli bıyığında, bakışlarıyla duvarı delmekle meşgul yine. Gelişmeleri anlatma görevi bana kalıyor. Yayınevinin sahibi ve maktulün kardeşi ile yaptığımız görüşmeleri, defterimden de kopya çekerek özetliyorum ekibe. “Sonuç olarak, ikisinden de işimize yarayacak bir bilgi elde edemedik,” diye bitiriyorum sözlerimi. “Yani bir halta yaramadı o kadar yol gittiğimiz,” diye de eklemek istiyorum sonunda ama cesaret edemiyorum. Dilimin ucuna kadar geliyor. Söylemiyorum.

Sonra anlatma sırası Tuğrul Komisere geliyor. Yılgın bir sesle, maktulün eski eşi ve oğlu ile görüşmelerinden çıkanları aktarıyor. Rutin bilgilerin yanında, önemli olabilecek bir şey öğrendiklerini söylüyor. Çocuğun ifadesine göre amcası Suat Tekin, rahmetli annelerinden kalan Akçay’daki yazlık evi satmak için bir süredir ağabeyini ikna etmeye çalışıyormuş. Ancak Fuat Tekin, annesinin yadigârı olduğu gerekçesiyle evin satılmasına bir türlü ‘evet’ demiyormuş. Geçen ay bu işi konuşmak üzere Çayyolu’nda buluşmuşlar -bu bizim kahvaltı buluşması olmalı. Suat Tekin ağabeyine bir sürü dil dökmüş ama diğeri Nuh demiş, Peygamber dememiş. Sonuçta biraz gergin ayrılmışlar. Bunun üzerine amcası Ayhan’ı arayıp, babasını satışa razı etmesini istemiş.

Ardından sözü Anıl alıp, maktulün cep telefonundan yaptığı görüşmelerin dökümünden bahsediyor. Sabah saatlerinde oğlu Ayhan’la uzun bir konuşması olmuş. Akşamüzeri ise, önce oturduğu sitenin yöneticisiyle, ardından da üniversitede öğretim üyesi olan bir kadın arkadaşı ile telefonlaşmış. Ölmeden önceki son görüşmesini saat dokuz civarında, Türk Hava Yolları çağrı merkezi ile yapmış. Muhtemelen İstanbul uçuşunun onay işlemi için.

Son bilgilerin paylaşımı da tamamlanınca, gözlerimizi yeniden Başkomisere çeviriyoruz. Şahitleri dinlemeyi bitiren mahalle kadısının vereceği şer’i hükmü boynu bükük halde bekleyen ahali gibi, amirimizin yeni talimatlarını almak üzere sessizce bekleşiyoruz. Birkaç saniye sonra duvardaki bakışlar bir kez daha aşağıya, bizim üzerimize iniyor. Ardından emirler, memur ıslatan gibi yağmaya başlıyor, “Tuğrul, Metehan, resmi ekiple gidin, şu Suat Tekin denen herifi alıp büroya getirin. Analarının yazlık evi meselesini bize iyice bir anlatsın bakalım. Geçerken Dikmen’e uğrayın. Şu anarşist oğlanı da alın. İkisini bir yüzleştirelim hele.”

Sonra bana dönüyor, “Sen de hemen İstanbul’a uç. Şu kitap fuarına git. Kendini göstermeden ortalığı bir kolaçan et. Kuşkulu bir durum, ne bileyim, saplantılı bir okur filan var mı diye, iyice bir bak hele. Bu arada yayınevinin sahibini de gözden kaçırma. Herifi hiç tutmadı benim gözüm. Anıl, sen benimle gel. İncek’e geçip Fuat’ın komşularıyla bir konuşalım. Sitenin yöneticisine de uğrayalım. Hadi bakalım, marş marş…”

***

Balgat’taki bekâr evime uğruyorum. Gece İstanbul’da kalmam gerekirse diye, birkaç parça giysiyi yıpranmış bordo sırt çantama tıkıştırıyorum. Bir de çalışma masamın rafından Fuat Tekin’in kitaplarından birini alıp fermuarlı ön göze atıyorum. Beni eve getiren resmi polis aracı, şimdi de Esenboğa’dan saat üçü yirmi geçe kalkacak İstanbul uçağına yetiştirmeye çalışıyor. Şoför koltuğundaki on dokuz-yirmi yaşlarındaki esmer çocuk, Ulus-Sincan hattında dolmuş kullanır gibi sürüyor arabayı. Yakıyor tepe lambalarını, önündekilere makas ata ata, basıyor da basıyor. Yüreğim ağzımda, yan pencerenin üzerindeki kola sıkı sıkıya yapışıyorum. Bir taraftan da, beni akşam vakti apar topar İstanbul’a gönderdiği için bizim Başkomisere içimden okkalı sövüyorum.

Kabin ekibini kalkış için yerlerine çağıran anonsun yapılmasıyla, yanımdaki kasketli amcanın başının benim koltuğun kenarına düşmesi bir oluyor. Tıslaya kükreye, fosur fosur uyumaya başlıyor adam. Gıptayla bakıyorum yan koltuk komşuma. Ben bunu hiç yapamıyorum işte. Yorgunluktan ölsem de, yolculuklarda gözümü bile kırpamıyorum.

Tekerlekler yerden kesilince, geçenlerde Sakarya Caddesi’ndeki kaldırımdan ucuza aldığım, lakin işlerin yoğunluğundan dolayı kitaplığımda öylece unuttuğum kitabı çıkarıyorum çantamdan. Kapağında, beyaz bir mezar taşı üzerine kan kırmızı gotik harflerle “Bir Seri Şairin Güncesi” yazıyor. On üçüncü baskı. Arka kapağına bakıyorum. Bandrolsüz. Bir polis olarak, korsan kitap almaktan utanıyor muyum? Bilmem -komiser yardımcısının maaşı da belli sonuçta. Rastgele bir sayfasını açıp, önüme çıkan dizeleri okuyorum.

“Gitme bu gece,” dedim, kaldı.

Eli elime değdi sonra, zehirli şarabı aldı,

Yudum yudum içti keyifle -zehir değil sanki baldı.

Vadesi dolarken kadehi boşaldı,

Ağırlaştı hareketler, hülyalandı yeşil gözler,

Başı düştü yastığa, derin uykuya daldı.

Soyunup uzandım yanına sere serpe,

Yüzü öylesine güzeldi ki, ak bedeni körpe.

Sonra birden kesiliverdi o tatlı nefesi,

Oyuncak balon gibi söndü göğüs kafesi.

Bekledim, ölüm gelip onu alsın diye,

Öldürdüm, hep yanımda kalsın diye…

***

İstanbul’da uçaktan indiğimde ılık, kıpırtısız bir hava karşılıyor beni. Güneş yavaş yavaş batı ufkuna yaslanmaya başlamış. Neyse ki fuar merkezi havaalanına çok yakın. Taksiyle on beş dakikada ulaşıveriyorum. Kitap fuarı, rengârenk bir panayır alanı gibi. Her yaştan binlerce kitapsever, birkaç metre arayla kurulmuş küçüklü-büyüklü pek çok yayınevinin stantları arasında, coşkun bir nehrin kolları gibi dört bir yana akıyor. Yüksek asma tavandaki hoparlörlerden yayılan klasik müzik ara sıra, “Falanca yazarın imza etkinliği, şu saatte, filanca salonda başlamak üzere,” diyen davudi bir kadın sesiyle kesiliyor.

Fuar alanını gezmeye başlamadan önce Anıl’ı arayıp, İstanbul’a indiğimi haber veriyorum. “Bir gelişme var mı,” diye de soruyorum. Ağzını doldura doldura anlatıyor bizim briyantinli bebe, “Ohoo oğlum, neler kaçırdın neler… Bu Suat Tekin dün Antalya’da olduğunu söylemişti ya, biraz sıkıştırınca itiraf etti, aslında bütün gece Ankara’daymış. Meğer eşine Antalya’ya gidiyorum deyip, Eryaman’da bir hanım arkadaşının evinde kalmış zampara herif. Fuat’ın oğlu da dün telefonda babasıyla fena kapışmış. Adam siyasî işleri bırakmasını istemiş çocuktan. Aksi takdirde evlatlıktan reddetmekle tehdit etmiş. Her ikisi de sorguda şimdi…”

Cinayetle ilgili bütün gelişmelerin beş yüz kilometre uzağında kaldığım için canım sıkılıyor. Fuarın ortalarına doğru yürüyorum. Üstün Yayınevi’nin standını görüyorum. Yaklaşık onar metre uzunluğunda tezgâhlarla çevrilmiş, kare biçimli bir alan. Çaprazdaki bir başka yayınevinin fon tahtasının gölgesinde sotaya yatıp, gözetlemeye başlıyorum. Standın neredeyse tamamı sadece Fuat Tekin’in kitaplarıyla dolu. Üst üste dizili yüzlerce kitabın oluşturduğu yığın, sıra sıra devam ediyor. Fuat Tekin, arka duvarda asılı, kırmızı karanfillerle süslenmiş altuni bir çerçevenin içinden, gelen geçene bakıyor. Ama asıl kayda değer olay, standın çevresindeki inanılmaz kalabalık. Millet çıldırmış gibi. Kitaplardan ciltlerce, üçer beşer, kapış kapış alıyorlar. Havadaki sabırsız eller, sıkı sıkıya tuttukları kredi kartlarını ya da banknotları diğerlerinin başlarının üzerinden uzatıp, satış görevlilerinden birine ulaştırabilmek için zorlu bir mücadele içindeler. Tezgâhların arkasında durup bu aşırı talebi karşılamaya çalışan sekiz-on genç kızın alnında boncuk boncuk terler birikmiş. Ali Naci Bey ise, ortadaki bölüme yerleştirilen masaya oturmuş. Önündeki deftere bir şeyler karalıyor.

Bir süredir yanında dikildiğim Müşfik Yayınları’nın standından kravat iğneli, gözlüklü, yaşlıca bir bey nezaketle yanıma yaklaşıyor. Karşıdaki tuhaf manzarayı şaşkınlıkla izlediğim dikkatinden kaçmamış olmalı. “Herkesin bir gün ölecek olması ne korkunç, değil mi üstadım,” diyor.

Yıllar önce okuduğum bir kitaptan aklımda kalan felsefi cümleyle, kibarca yanıtlıyorum adamı, “Evet ama bazılarımız ölüp, bazılarımız ölümsüz olsaydı daha korkunç olmaz mıydı?”

Hemen cevap vermiyor. Kurduğum cümle şaşırtıyor onu sanırım. Birkaç saniye sonra, “Haklısınız, azizim,” diyor. İçini çekiyor. Kederli bir sesle devam ediyor, “Ama yine de ölüm kimilerine hiç yakışmıyor. Keşke sonsuz bir yaşam sunabilse böyle seçkin sanatçılara, bu acımasız dünya.” Bir an susuyor. “Hem beyefendi bir insan, hem de çok yetenekli bir şairdi Fuat Bey,” diyor, “Çok değerli bir kültür ve edebiyat adamıydı. Tüm dünyası kitaplarıydı…”

Kaşlarımı kaldırıyorum. Bu sözü son yirmi dört saatte üçüncü defadır duyduğumu fark ediyorum -tüm dünyası kitaplar olan birinin, ölümü de kitaplarla ilgili olursa şaşırmam yani. Adamın ağzından biraz daha laf almaya karar veriyorum, “Tanır mıydınız kendisini?”

“Tanışıklığımız vardı elbet,” diyor başını ağır ağır sallayarak, “Hatta biliyor musunuz, daha iki gün önce telefonla görüşmüştük. Kendisi yayınevimizden sitayişle bahsedip, artık bizimle çalışmak istediğini söylemişti. Kim bilir, hayatta olsaydı bir sonraki kitabını belki de birlikte çıkaracaktık…” Tekrar içini çekiyor, “Ömrü vefa etmedi maalesef, nasip olmadı. Nurlar içinde yatsın. Öleceğini sanki bilirmiş gibi, bana ‘Fuar için İstanbul’a gelemeyeceğim, sizinle daha sonra görüşürüz,’ dediydi. Takdir-i İlahi işte. Kısmetten öteye yol yok. Yarına sağ çıkacağımız bile belli değil şu üç günlük dünyada…”

Sesini alçaltıp, bilgece bir tavırla devam ediyor, “Üstadım, sanatçılar niye ölümsüzdür biliyor musunuz? Çünkü bedenleri bu âlemden göçüp gitse dahi, neşrettikleri şeyler hâlâ yaşamaya devam eder. İşte bakınız, adamcağız yakında toprak olacak. Fakat eserlerinden editörü de, yayıncısı da, efendime söyleyeyim, kitapçısı da, sahafı da ekmek yemeye devam edecek. Hatta belki korsancısı bile…”

Birden beynimde bir şimşek çakıyor. Sanki kafamın içindeki gizemli bir yapbozun, serseri gibi dönüp duran parçaları bir araya gelmeye başlıyor. Adama teşekkür edip, alelacele ayrılıyorum yanından. Üstün Yayınevi’nin standına yaklaşıyorum. Kalabalığın arasından güçlükle kolumu uzatıyorum. “Bir Seri Şairin Güncesi” kitabından bir tane alıyorum. Sırt çantamdaki kendi kitabımı çıkartıp, ikisini yan yana tutuyorum. Aralarındaki benzerlik çok açık. Boyutu, kâğıdın kalınlığı, baskı kalitesi, kapaktaki renklerin canlılığı, her şey ama her şey tıpatıp aynı. Tek farkları, birinin arka kapağındaki gümüş renkli fosforlu pul.

Kitabı tezgâha bırakıp, tuvaletlerin olduğu koridora doğru hızlı adımlarla yürüyorum. Cep telefonumdan bir kez daha bizim Anıl’a ulaşıp, iki konuda çok acil olarak bana bilgi vermesini istiyorum. Sonra beni geri aramasını bekliyorum. Bir türlü geçmek bilmeyen, upuzun bir yirmi dakikadan sonra telefonumun ekranında komiser yardımcısı arkadaşımın adı yanıp sönüyor. “Haklıymışsın oğlum,” diyor Anıl, “Organize Şube’nin kayıtlarına baktırdım. Ali Naci’nin kayınbiraderi korsandan dolayı birkaç defa gözaltı yemiş. Ayrıca Fuat Tekin’in ölmeden önce Türk Hava Yolları çağrı merkezi ile yaptığı son konuşma İstanbul uçuşunun rezervasyon onayı için değilmiş. Adam rezervasyonunu iptal ettirmek için aramış havayollarını. Fuara gitmekten vazgeçmiş yani…”

Resim artık az çok netleşiyor. Anıl’a teşekkür edip, hemen Başkomiserin numarasını tuşluyorum. Suat Tekin’in sorgusunda yakalıyorum onu. Yarım saat sonra İstanbul Asayiş Şube’den sivil giyimli bir komiser ve iki üniformalı polis ile fuarın girişinde buluşuyoruz. Birlikte Üstün Yayınevi’nin standına giderek, içeride oturmakta olan Ali Naci Koçak’ı, Fuat Tekin cinayetinin şüphelisi olarak gözaltına alıyoruz. Akşam sekizdeki Ankara uçağına yetişip, birlikte biniyoruz.

Ali Naci’nin sorgusu o gece geç saatlere kadar sürüyor. Önce bir süre direniyor. İnkâr ediyor. Sonra, yan odada çapraza aldığımız korsancı kayınbiraderi dayaktan korkup ötmeye başlıyor. Eniştesini ele veriyor. Her şeyi anlatıyor. Ali Naci köşeye sıkıştığını anlayınca yıkılıyor. Bağırıp çağırmaya başlıyor. Kayınbiraderine sövüyor da sövüyor. Keçi sakallı, şık giyimli, nazik, beyefendi yayıncının dudaklarından, hayatımda duymadığım, iğrenç küfürler dökülüyor. Sonra birden duruyor. Gözleri doluyor. Sonunda her şeyi itiraf ediyor.

Son bir yıldır Fuat Tekin’in kitaplarından fazla miktarda kayıt dışı basıp, kayınbiraderi aracılığıyla korsan satış yaptığını… Bu şekilde vergisiz ve telifsiz çok para kazandığını… Fuat’ın yakın zamanda bu durumu fark ettiğini… Dün Ali Naci’ye gelip, kitapların tüm satış haklarıyla birlikte başka bir yayınevine geçmek istediğini… Kendisine engel olmaya kalkarsa, polise giderek korsan olayını ihbar etmekle tehdit ettiğini… Fuat Tekin’i acilen ortadan kaldırma kararını işte o zaman verdiğini… Böylece bir taşla iki kuş vurmayı planladığını… Yazar gizemli bir cinayete kurban gidince, hem kitap satışlarının birden patlayacağını, hem de korsana güvenle devam edebileceğini düşündüğünü… Dün akşamki toplantıdan sonra adamı takip ettiğini… Bardan çıkıp, gölün kıyısındaki ıssız parkta dalgın dalgın yürüdüğünü görünce, beklediği fırsatın ayağına kadar geldiğini anladığını… Molozların arasından bulduğu bir kalasla, arkasından sessizce yaklaştığını… İşini bitirdikten sonra cinayet aletini uzak bir noktadan göle attığını… Hepsini tek tek anlatıyor.

Eve girdiğimde saat gecenin bir buçuğunu gösteriyor. Yatağıma uzanıyorum. Uykuya dalmadan önceki tek dileğim, Fuat Tekin’in o güzelim cinayet şiirlerinden birkaç dize okumak…

Hikaye: Göldeki Ceset

“Otopsi yapmadan kesin ölüm zamanını söyleyemem,” dedi Adli Tabip. “Hem hava soğuk hem de sıvı ortamda bulunan ceset, açık havada kalan bir cesede oranla daha çabuk soğur. Fakat parmak uçlarında oluşmuş çamaşırcı eli manzarasına bakarak en az üç-altı saat su içerisinde kaldığını söyleyebilirim.”

“Ölüm nedenini söyleyebilir misiniz?” diye sordu Amirim.

“Onu da söyleyemem. Maktulün kafasının arka tarafında darbe izi var. Ölümüne bu darbe mi neden oldu yoksa suda mı boğuldu otopside belli olur. Yarın sabahı bekleyeceksiniz.”

Göl kenarında, çift katlı on iki evden oluşan bir sitenin sınırları içindeki, göle uzanan iskelenin üzerindeydik.

“Bu mevsimde, inin cinin top oynadığı yerde ne işi varmış bu kadının?” diye sordu Amirim.

“Doçent mi olacakmış ne, tez hazırlamak için gelmiş,” dedi Olay Yeri İnceleme Şubesi’nden Oktay Komiser. “Üniversitede hocaymış.”

Amirim Oktay Komiserin uzattığı kimliği aldı.

“Eda Kortan… Otuz üç yaşında.”

“Sabahları koşuya çıkarmış kocasının dediğine göre. Bu sabah da adam kadını bırakıp işine gitmiş. Öğleden sonra aramış, telefon açılmayınca meraklanıp atlamış gelmiş. Karısını evde bulamayınca çevreyi aramış. Kadını gölün içinde bulmuş.”

“Siteden gören var mı kadını koşarken?”

“Kalan kimse yok ki. Birkaç aile hafta sonları gelip pazar akşamı gidiyormuş.”

İskelenin ucuna doğru ilerleyen Oktay Komiser, en uçtaki korkuluğu işaret etti.

“Korkulukta kan izi ve birkaç tel saç bulduk. Savcı, ayağı kayıp kafasını çarpmış olabileceğini düşünüyor.”

“Kocası nerede?”

“Evde. O da başka bir üniversitede hocaymış.”

***

“Doçentlik için hazırlanıyordu,” dedi Egemen Kortan. Uzun boylu, fit, eli yüzü düzgün bir adamdı. Şöminenin önündeki üçlü koltukta oturuyordu. Alt kat, büyükçe bir salon ve açık mutfaktan oluşuyordu. Şöminenin önündeki oturma grubunun haricinde küçük bir kitaplık, pencere kenarında da büyük, ahşap bir çalışma masası vardı. Masanın üzerinde dizüstü bilgisayar, notlar, defterler ve kitaplar duruyordu.

“Önümüzdeki hafta tezini teslim etmesi gerekiyordu. Üniversiteden izin almıştı. Sessiz, sakin bir yer olduğu için buraya gelmek istedi. Ben de sabah bıraktım kendisini. Akşam okuldan çıktıktan sonra ben de gelecektim. Akşamüzeri bir şey lazım mı diye sormak için aradım. Telefonu cevap vermeyince merak ettim. Soracak kimse de olmayınca atlayıp geldim.”

“Sizden başka kalan kimse yokmuş sitede. Yalnız başına böyle tenha bir yerde kalmaktan korkmuyor muydu?”

“Yalnız değildi,” dedi Egemen,”Kont vardı yanında.”

“Köpeğiniz mi?”

“Evet, Alman çoban köpeği. Eğitimlidir ve karıma çok bağlıdır.”

“Kont ha? Ne kadar da yaratıcısınız!” diye düşündüğüm sırada üst kattan havlama sesleri geldi.

“Memur beyler geldiği zaman saldırmasın diye odaya kapattım kendisini,” diye açıkladı Egemen Kortan.

Eda Kortan’ın üst katta bulunan odasına göz attık. İçinde birkaç giysi ve kitabın bulunduğu bir çanta, yatağının yanında duruyordu. Yatağın üstüne ise bir blucin ve kazak atılmıştı.

***

Dışarı çıktığımızda Oktay Komiser, “Gözüm hiç tutmadı bu herifi. Yalan söylüyor.” dedi.

Akademide öğrenciyken beden dili ve mikro mimikler hakkında bir şeyler öğrenmiştik. İnsanlar inandıklarını söylerken sağa, yarattıklarını söylerken sola bakarlar; yalan söyleyenlerde sağ omuz 1-2 saniye arasında kalkıp iner, gibi. Egemen konuşurken çok dikkat etmeme karşın bu tür bir ip ucu yakalamayı başaramamıştım. Oktay Komiser’in deneyiminden yararlanıp bilgi dağarcığıma yeni bir şeyler ekleyebilmek umuduyla sordum.

“Nereden anladınız yalan söylediğini Komiserim?”

“Tipinden belli pezevengin,” dedi.

Oktay Komiser’in bu hallerine alışık olan Amirim gülerek, “Ne varmış tipinde?” dedi. “Adam artist gibi.”

“Sorun da bu ya,” dedi Oktay Komiser, “herif lüzumundan fazla yakışıklı.”

Merakla baktığımızı görünce devam etti.

“Yakışıklı olmak o kadar özenilecek bir şey değildir. Hatta çoğu zaman bir lanettir. Adamın başını belaya sokar.”

“Sen nerden biliyorsun lan yakışıklı olmanın nasıl bir şey olduğunu?” dedi Amirim. “Yoksa bir zamanlar sen de yakışıklıydın da sonra kamyon mu çarptı?”

Amirime bir şey söyleyemeyen Oktay Komiser, güldüğümü görüp de hıncını benden çıkarmasın diye arkamı dönmek zorunda kaldım.

“Lan oğlum,” dedi, “hem bu kadar yakışıklı olacaksın hem üniversitede hoca olacaksın. Etrafın kanı kaynayan çıtırlarla dolu, evinde de seni bekleyen çirkin bir karın olacak. Alın size ipucu. Buradan yürüyün.”

“Aşk üçgeni diyorsun yani.”

“Artık üçgen mi, beşgen mi bilemem. Araştırın bakın, mutsuz bir evlilik çıkacak karşınıza. Daha nasıl yardımcı olayım ben size?”

“Adamın yakışıklı olmasından mı çıkardın bu kadar sonucu?”

“Ya arkadaş, bu kalın kafalılıkla bu kadar cinayeti nasıl çözdünüz bugüne kadar? Ben size hikayeyi anlatayım: Bu kadar yakışıklı bir adamın, bu kadar çirkin bir kadınla evlenmesinin nedeni ne olabilir? Birincisi; para. Kadının babası zengindir, adam paraya tav olmuştur. İkincisi; aşk. Aşk dediğin nedir? Hastalık. Beynin kimyasının değişmesi, hormonların cozutması. Bu aşk dediğin hastalık ne kadar sürer? Bilim adamlarına göre iki, hadi bilemedin, iki buçuk yıl. Bir sabah bizim yakışıklı uyanır, bir de bakar ki, yanındaki kadın beş okka balla bile yenecek gibi değil!”

***

Emniyet’e dönüp Kortan çifti hakkında araştırma yaptık. Yasalarla herhangi bir sorun yaşamamışlardı. Geçen yıl Egemen Kortan’ın, karısından boşanmak için dava açtığını öğrendik. Daha sonra davasını geri çekmişti.

***

Eda Kortan’ın öğretim üyeliği yaptığı okula gidip arkadaşlarıyla konuştuk. Hepsi de haber karşısında şoke olmuşlardı.

Oda arkadaşı, Yardımcı Doçent Sema Tomruk, “Yakın değildik, aynı odayı paylaşan iki meslektaş olarak kaldık hep,” dedi. “İş dışında görüşmezdik. Eda’nın pek fazla arkadaşı yoktu bildiğim kadarıyla. Bütün dünyası işi ve eşiydi.”

“Egemen bey geçen yıl boşanma davası açmış,” dedi Amirim.

“Eda benimle paylaşmadı bu durumu,” dedi Tomruk, “fakat aynı odada çalışınca ister istemez bir takım konuşmalara kulak misafiri oluyorsunuz.”

“Eda hanım nasıl karşılamıştı bu durumu?”

“Telefonda çok sık tartışırlardı. Ben de odayı terk ederdim bu durumlarda. Ama yan odalardan bile duyulurdu sesi. Kocasına, boşanmak istemediğini, bunu aklından çıkarması gerektiğini haykırdığı, buradaki hemen herkesin malumu.”

“Her zaman sorunlu muydu ilişkileri?”

“Hayır, evliliklerinin ilk başlarında çok iyiydiler. Sabahları Egemen bey getirirdi okula kendisini, akşamları da alırdı.”

“Egemen beyin çapkınlıkları mı sorun oluyordu ilişkilerinde?”

Kadın durakladı, ne diyeceğini düşündü bir süre.

“Ben… Bilemiyorum… Birkaç telefon konuşmasından anladığım kadarıyla, böyle bir şey vardı galiba… Ama kesin bir şey söyleyemem.”

***

Üniversitedeki gezimizin son durağı, Eda Kortan’ın almak istediği doçentlik kadrosunun diğer adayı Mücahit Mollaoğlu oldu.

“Ne yani,” diye terslendi herif, “rakip olduğumuz için Eda Hanımı benim öldürdüğümü mü düşünüyorsunuz?”

“Şimdilik bir şey düşünmüyoruz,” dedi Amirim. “Standart prosedür. Her türlü ihtimali değerlendirmek zorundayız.”

“Kaza sonucu öldüğünü duymuştum ben.”

“Ölüm nedeni henüz açıklığa kavuşmuş değil. Şu anda şüpheli ölüm kategorisinde.”

Adamın badem bıyıklarına uyuz olmuştum. Bunların cinsinden olanların devletin birçok kurumunda nasıl yuvalandıkları, terfilerde, sınavlarda, kendi ikballeri için başkalarının haklarını nasıl hiçe saydıkları herkes tarafından bilinen gerçeklerdi.

Adam perşembe gecesi ve cuma sabahı evinde olduğunu, bir yere çıkmadığını söyledi.

“Bakacağız,” dedi Amirim. “Mobese kayıtlarından çıkar evinde miydin yoksa başka bir yerde mi? Yarın sabah cinayet büroya uğra, yazılı ifadeni ver.”

Binadan çıkarken, “Mücahit’in katil olma ihtimali var mı sizce?” diye sordum.

“Yok canım,” dedi. “Bunun gibiler, yıllardır insanları her yerde huzursuz ediyorlar. Birkaç gün de bu pezevenk huzursuz olsun.”

***

Sabah otopsi raporu gelmişti: “… paryeto-temporal bölgelere yapılan tazyik sonucu kafa kaidesinde horizontal tarzda kırıklar… ağızda ve burunda mantar köpüğü… ciltte ve göz konjuktievasında ufak kanamalar… nefes yollarında boğulma mayi… akciğerlerin çok büyümüş ve kalp üzerini tamamen örtmüş olduğu… akciğer içinde, midede, on iki parmak bağırsağı ve ince bağırsakta boğulma mayi… mayinin içerisinde bulunan planktonların, örneği alınan göl suyu ile uyuştuğunun görülmesi…”

Uzun lafın kısası; Eda Kortan’ın gölde boğulduğu kesinleşmişti. Cinayete kurban gittiğini gösterecek herhangi bir kanıt bulamamıştık.

Amirim, polis memuru Hacer’e, tahtadaki olay yeri fotoğraflarını toplayıp dosyasına kaldırmasını söyledi. “Savcıyı arayıp şüpheli bir durum olmadığını söyleyelim.”

Dosyayı eline alan Hacer, “Bir dakika Amirim, bir dakika,” dedi, “aramayın.”

Elinde, dosyanın içinden aldığı bir fotoğraf vardı.

“Bu fotoğrafı neden tahtaya asmadınız Amirim?” diye sordu.

Amirim, Hacer’in elinden aldığı fotoğrafa baktı, “Ha, bu mu? Gölden yansıyan ışık görüntüyü bozuyordu.”

Hacer, parmağını fotoğrafın üzerinde bir noktaya koydu. “Bence bu ışık gölden yansımıyor Amirim.”

Yakın gözlüklerini taktıktan sonra fotoğrafa tekrar bakan Amirim, “Sahi ya,” dedi, “ben nasıl oldu da bunu fark edemedim.”

***

Gölbaşı’nda, Eda Kortan’ın cesedinin bulunduğu iskeledeydik. İskelenin sonundaki, kadının başını çarptığını varsaydığımız korkuluğa bakıyorduk.

“Fotoğraftaki ışık gölden değil, bu çividen yansıyordu,” dedi Amirim.

Korkuluğu iskeleye sabitleyen çivilerin bir tanesi diğerlerinden farklıydı.

“Diğer çivilerdeki pas bunda yok,” dedi Amirim, “gıcır gıcır.”

Yakından bakıldığında, paslı çivilerden birkaçının da sökülüp yeniden çakıldığı belli oluyordu.

“Birisi korkuluğu yerinden sökmüş,” dedim.

“Kadının kafasını kırıp göle yuvarladıktan sonra da tekrar yerine çakmış,” dedi Amirim. “Site yöneticisini ara ve yakın zamanda iskelede herhangi bir tadilat yapılıp yapılmadığını öğren.”

Yapılmamıştı. Adam kimsenin düzenli aidat ödemediğini, yapılması gereken tadilatlar olduğunu fakat parasızlık yüzünden yapamadıklarını söyleyip gevezelik etmeye başlayınca kapadım telefonu.

Hacer’i arayan Amirim, hem burası hem de Kortan’ların Beysukent’teki evleri için arama izni çıkartmasını istedi.

Nasıl olsa arama izni gelecekti. Evin kapısındaki mührü söküp içeri girdik. Merdiven altında bulduğumuz alet çantasından aldığımız keseri kullanarak korkuluktaki çiviyi söktük. Çantanın içindeki çivilerden bir bölümüyle aynı boy ve kalınlıktaydı.

Eda Kortan’ın çalışma masasına tekrar göz atarken, bir şeylerin eksik olduğu hissi uyandı bende. Masanın etrafında birkaç tur atmama karşın bu şekilde hissetmeme neden olan şey hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bir anda gözüm bilgisayarın usb portuna takılı kablosuz mouse alıcısına takıldı. Alıcı takılı olmasına takılıydı da ortada mouse yoktu. Kadının üniversitedeki masasında duran dizüstü bilgisayarın mouse’u olduğunu hatırladım. Emindim bundan. Yukarı çıkıp çantasının bütün ceplerini aradım. Mouse yoktu

“Çok mu önemli bu mouse?” diye sordu, teknolojiyle arası epey açık olan Amirim.

“Olmaz mı Amirim?” dedim, “kendimden biliyorum. Mouse kullanmaya alışkın bir insan için işkencedir touch pad ile çalışmak. Touch pad ile çalışıyor olsaydı, bilgisayarının usb portunda alıcı olmazdı zaten.

“Yani?” dedi Amirim, “Türkçe meali ne bu söylediklerinin?”

“Yani,” dedim, “çantayı hazırlayan, eşyalarını buraya getiren kadın değildi bence.”

***

Hacer’in arama izniyle gelmesinden on dakika sonra Olay Yeri İnceleme Ekibi de damladı. Silinmiş, temizlenmiş kan lekesi bulabilmek için bütün eve baştan aşağı luminol uygulandı. Sonuç sıfırdı. Tek bir damla kan izine bile rastlayamadık.

“Beysukent’e gidiyoruz,” dedi Amirim.

***

Biz kapıyı kırarken, bahçedeki kulübesine zincirle bağlı olan Kont ortalığı yıktı, bütün mahalleyi ayağa kaldırdı.

“Bize mi lan kabadayılığın?” diye söylendi Amirim. “Sahibin öldürülürken nerelerdeydin?”

Belki kanlı giysi bulabilirim diye banyodaki kirli sepetine, çöplere bakıyordum ki, Oktay Komiser’in davudi sesi evi çınlattı. “Buraya gelin, mutfağa.”

Perdeleri kapatılmış mutfağın luminol sıkılmış zemininde, kocaman, solgun mavi bir leke parlıyordu.

“Çok kan kaybetmiş,” dedi Amirim. “Kadının kafasına burada vurmuş olmalı.”

“İyi de,” dedi Oktay Komiser, “bu kadar kan kaybettiyse, Gölbaşı’na gidene kadar yaşaması mümkün değil. Çoktan kan kaybından ölmüş olurdu. Siz demediniz mi, otopside gölde boğulduğu çıktı diye.”

“Evet,” dedi Amirim. “Haklısın. Bir gariplik var.”

“İzler devam ediyor Amirim,” dedi ışığı tutan olay yeri elemanı.

Kan lekeleri damlalar halinde mutfaktan dışarı doğru gidiyordu.

“Burada lekeler yıldız şeklinde,” dedi Amirim izleri takip ederken, “damlalar yüksekten düşmüş.”

“Kucağında taşımış kadını,” diye ekledi Oktay Komiser.

Mutfak kapısının solundaki bir kapıya götürdü izler bizi. Kapı açılınca evin yan tarafına yapılmış, iki araba sığacak büyüklükteki garajın içinde bulduk kendimizi. Açık mavi renkte bir araç duruyordu garajda.

“Egemen’in arabası jeep,” dedi Amirim, “bu, Eda’nınki olmalı.”

Olay Yeri İnceleme’nin elemanları zemine luminol sıkarken etrafa göz attık. Duvardaki panoya asılmış alet edevat, bir köşeye atılmış bahçe hortumu ve iki bisiklet dışında, bir tane de varil duruyordu bir köşede.

“Benim aklım hala almıyor,” diye söylendi Oktay Komiser, “bu kadar yolu bu kan kaybıyla çıkarması mümkün değil kadının.”

Kimyasal işlem tamamlanınca, kapıdan itibaren yıldız şeklindeki kan lekelerini takip etmeye başladık. Kan izleri duvar dibinde duran varilin önünde son buluyordu.

“Allah Allah! Arabaya koymamış kadını,” dedi Oktay Komiser.

Amirim varili yan yatırarak kafasını içine soktu, kokladı. Parmağını, varilin dibinde bir parmak kalmış suya soktuktan sonra diline değdirdi.

“Ne yapıyorsun oğlum sen? Zehirli olabilir,” şeklinde kendisini uyaran Oktay Komiser’e uzattı parmağını.

“Tatsana şunu.”

Dilini Amirimin parmağına değdiren Oktay Komiser,”Musluk suyu değil bu,” dedi, “içme suyu hiç değil.”

“Göl suyu,” dedi Amirim. “Egemen, Eda’nın kafasına vurduktan sonra, göl suyuyla doldurduğu varilin içinde boğmuş kadını.”

***

Kont’un yaptığı şamatayı duyan yan komşusu Egemen’e telefon etmiş, evine birilerinin girdiğini haber vermiş. Bir telaşla atladı geldi de, bizi kendisini almak için üniversiteye kadar gitme zahmetinden kurtardı.

***

“Severek evlendim Eda’yla. Üniversitede aynı sınıftaydık. Okul bitince hemen evlendik. İlk birkaç yıl gayet iyi geçti. Sonra sorunlar başladı. Hata yaptığımı anladım. Eda’nın ısrarlarıyla evlilik danışmanına filan gittik. Yok, olmuyordu, boşanmak istiyordum. Eda’ysa ısrarla evliliği sürdürmek istiyordu. Bu arada birkaç geçici ilişki yaşadım. Üniversite çevresinde dedikodu bol. Bir yaptıysam bin katarak anlattılar orada burada. Eda’nın haberi oldu tabii. Evliliğimizin ilk günlerinden beri var olan kıskançlığın dozunu artırdıkça artırdı. Artık nefes alamaz oldum. Bir de üstüne çocuk yapalım diye başımın etini yemeye başladı. Bu evliliğin süreceğine aklım kesmediğinden yanaşmadım.

Geçen sene öğrencilerimden biriyle ilişki yaşamaya başladım. Gizli tutuyor, ortaya çıkmaması için çok tedbirli davranıyorduk. Hayatımı geçirmek istediğim kadın oydu. Boşanmak için dava açtım. Evden ayrılmaya karar vermiştim. Kendime bir ev tutup orada yaşamaya başladım. Sinir krizleri geçirdi, ortalığı yıktı. Birkaç gün sonra kalan kişisel eşyalarımı almak için eve gittim. Çalışma odamda eşyalarımı toparlarken portmantoya astığım ceketimin cebindeki telefonumu karıştırmış ve birlikte olduğum kadının bana göndermiş olduğu özel fotoğrafları bulmuş. Fotoğrafları ve yazışmalarımızı kendi telefonuna göndermiş ve bilgisayarına kaydetmiş. Beni başkasına yar etmeyeceğini, boşanma davasını geri çekmez ve ilişkimi bitirmezsem fotoğraf ve yazışmaları üniversite yönetimine göndereceğini, sonra da internete yükleyeceğini söyledi. Bu, bunca yıl emek verdiğim kariyerimin son bulması demekti.”

“Sen de onun hayatına son vermenin yolunu aramaya başladın.”

“Eda dengesizdi. Eve dönsem ve onun yanında olsam da önünde sonunda bir neden bulup dediğini yapacaktı. Kendimi onun insafına bırakamazdım.”

“Planı sevgilinle birlikte mi yaptınız?”

“Hayır, hayır! Onun bu işle hiçbir ilgisi yok. Böyle bir şey yapacağımı söylesem beni anında terk ederdi.”

“Göreceğiz… Gerçekten ilgisi yoksa, çıkar ortaya. Evet… Gölbaşı’ndaki evinizin rıhtımından söktüğün tahtayla kadının kafasını kırdın mutfakta…”

“Garaja götürdüm…”

“Garaja evin içinden girildiği için komşuların görme ihtimali yoktu.”

” Daha önceden gölden bidonlarda getirdiğim suyu koyduğum varilin içinde boğdum.”

“Sonra Gölbaşı’na götürüp kadını göle attın, tahtayı yerine çaktın. Okuluna geri döndün. Öğleden sonra da arayıp telefonu cevap vermeyince merak etmiş gibi gidip cesedi buldun.”

“Gençliğimde yaptığım bir hatanın bedelini ömür boyu çekmek istemiyordum. Bunu bir türlü anlamak istemedi.”

“Yaptığın bu hatanın bedelini ömür boyu çekeceksin ama.”

Hikaye: Öğretmenevinde Cinayet

I

Fatih mesaiden çıktığında saat yediyi geçiyordu. Koşar adım kalkmakta olan minibüse yetişti. Kendisine güçlükle kapı eşiğinde yer bularak seyahat etti ve sonunda öğretmenevine varabildi. Yaklaşık iki haftadır buradaydı. Yalnızca iki haftaydı ama bunu bir de ona sormalıydı; iki hafta ona iki ay gibi gelmişti. Evinden, ailesinden ayrı geçen tam iki koca hafta! Mesailerin biri bitip biri başlıyor ama zaman bir türlü eriyip o son güne varamıyordu. O da bu durumu çaresiz kabullenerek her gün takvimden bir yaprak daha eksiltmeye bakıyordu.

Bunları düşünürken durağa vardı. Minibüsten indikten sonra hızlı adımlarla son yokuşu da geçti. Birden yokuşun sonundaki öğretmenevinin önündeki kalabalık dikkatini çekti. Bu iki katlı eski yapının küçük sayılabilecek avlusunda, mahşeri bir kalabalık vardı. Endişeli gözlerle ortamı süzdü Fatih. Acaba prize takılı bıraktığı şarj aleti mi sorun çıkarmıştı? Yüzü kızardı birden, kalp atışları hızlandı. Daima böyleydi; takıntılıydı. Ne zaman evden çıkacak olsa ocağı, prizleri tekrar tekrar kontrol ederdi. Buna rağmen yine de emin olamazdı kendisinden. Doktordu ama, kendisine çare bulamamıştı. İlaçlar, terapiler fayda etmemiş, o da bu haline alışmak durumunda kalmıştı.

Çatıya baktı, herhangi bir duman falan yoktu. Demek ki yangın çıkmamıştı. “Ya yangın olmuş da söndürmüşlerse?” diye geçirdi içinden. Bu durumda duman görmemesi son derece normal olurdu. Adımlarını sıklaştırdı, yol tükendi ve kalabalığın içerisine daldı. Avluda toplanmış onlarca insan merakla kapıya bakıyordu. Binanın kapısı sarı bir güvenlik şeridi ile kapatılmış, bunun hemen önünde de iki polis memuru bekliyordu. Kalabalıktan yükselen fısıltıyla karışık hayıflanma seslerini işitti. “Yazık, çok yazık olmuş,” diyordu biri. Diğeri de “Resmen vahşet bu!” diye onaylıyordu onu. Etrafta itfaiye aracı yoktu. Demek ki bir yangın da yoktu. O zaman vahşet olan ne olabilirdi ki? Merak içerisinde kapıya yanaştı, merdivenlerden çıktı. Güvenlik şeridinin önüne geldiğinde bekleyen iki memurdan biri atıldı.

“Hop, nereye hemşerim? Giremezsin!”

“Ama ben burada kalıyorum,”

“Ben onu bilmem. Amirim kimseyi almayın dedi.”

Yüzü asıldı Fatih’in. Bugün çok yorulmuştu. Tam kendisini yatağına atıp dinlenecekken şimdi dış kapıdan dahi giremiyordu. Öfkesi merakını bastıracak gibi oldu ama dayanamadı ve sordu.

“Ne olmuş ki burada?”

“Açıklama yapamıyoruz arkadaşım. Emir böyle,” dedi diğer memur.

Öteki söze girdi. “Başkasına söyledik, hak geçmesin.” Fatih’e dönerek ekledi. “Cinayet işlenmiş.”

“Nasıl yani? Kim?” dedi Fatih.

İlk memur diğerine dönerek çıkıştı. “Emiri niye çiğniyorsun Murat? Açıklama yok demediler mi?”

“Tamam tamam. Bu sondu.”

“Dilini tutsan iyi edersin. Şimdi gazeteci falan da gelir, onlara da böyle ötersen kendine haritadan yer beğen.”

“Nerede olduğumuzun farkında değilsin heralde. Daha nereye sürebilirler ki?”

Bu cevabı alan memur, arkadaşına okkalı bir karşılık vermeye hazırlandığı sırada Fatih araya girdi.

“Bakın ben doktorum. Bir aylığına geçici görevle geldim. Buradan başka gidebilecek bir yerim yok. İzin verin geçeyim.”

İki memur birbirine bakarak bir süre bakışlarla anlaştı ve az evvel ağzındaki baklayı kaçırmış olan konuştu. “Tamam Hocam. Normalde giriş çıkışa izin yok ama siz girebilirsiniz.”

“Eyvallah,” dedi Fatih ve şeridin altından eğilerek geçti. İçeriye girdiğinde resepsiyonun önünde de bir kalabalık olduğunu fark etti. Tüm öğretmenevi personeli konuşmuyor, boş gözlerle birbirlerine bakıyorlardı. Herkesin yüzünden gerginlik akıyordu. Yaklaşıp sordu.

“Mahmut Abi, n’oldu burada?”

Kafasında kalmış yegane saç tellerini soldan sağa yetiştirip kelini bir miktar gizlemeyi başarmış olan resepsiyon görevlisi oldukça sıkıntılı gözüküyordu, yüzü asıktı.

“Hiç sormayın hocam, Necla Hanım’ı kaybettik.”

Buna çok şaşırdı Fatih.

“Nasıl? Nasıl olmuş? Daha dün gece beraber okey oynamıştık. Sen de vardın,”

“Evet Hocam, maalesef onu öldürmüşler!”

Duyduklarına inanamayan genç doktor hızla merdivenlere yöneldi. Büyük adımlarla basamakları ikişer üçer çıkıp kendini üst kata attı. Koridorda beyaz kıyafetli kişiler vardı ve durmadan bir şeylerle uğraşıyorlardı. Bunlar olay yeri ekibi olmalıydı. Tam onlara yönelecekken birisi arkasından Fatih’e seslendi.

“Hey sen? Buraya nasıl girdin?”

Arkasını dönen Fatih kendisine bir hışımla yaklaşmakta olan adamı gördü. Orta yaşlı, uzun boyu bu adam, elindeki telsizinden çıkan hışırtıların eşliğinde aradaki mesafeyi hızla kapatarak yanına geldi. Sinirli olduğu her halinden belli oluyordu.

“Sana dedim arkadaşım. İçeriye girmek yasak, sana demediler mi?”

Merdivenden aşağıya eğilerek bağırdı. “Evladım, neden içeriye alıyorsunuz bunları? Hayret bir şey ya!”

Fatih ona dönerek “Merhaba, ben Doktor Fatih,” dedi ve elini uzattı. Karşısındaki adam doktorun elini sıkarak konuştu. “Hah, merhaba. Ben de Komiser İhsan, Cinayet Şube’den. Ben de sizi bekliyordum. Savcı Bey de yoldadır.”

“Yanlış anladınız sanırım. Ben doktorum ama burada sadece konaklıyorum.”

Komiser bozuldu. “Ne, öyle mi?” Ardından telsizini ağzına yaklaştırarak “Adli tabip nerede kaldı oğlum? Ağaç olduk burada!” dedi ve arkasını dönerek uzaklaştı. Giderken hâlâ söyleniyordu. “Göt kadar ilçenin bir ucundan gelemiyorlar, ağzımı bozacağım, tövbe tövbe.”

Fatih, Komiserin arkasından ilerleyerek sordu.

“Afedersiniz. Burada neler olduğunu öğrenebilir miyim?”

Komiser arkasını yarı döndü ve gayet memnuniyetsizce karşıladı bu isteği. Peşinden gerisin geri Doktora doğru yürüdü, ellerini beline koydu. Derin bir nefes aldı ve “Bak Doktorum,” dedi. “Burada bir kadın ceseti bulunmuş. Aradılar geldik.”

“Sanırım Necla Hanım…” dedi Doktor ama Komiser sözünü kesti.

“He ya, Necla’ymış adı. Tanıyor muydun?”

“Evet, yani biraz.”

“Nasıl biraz?”

“Biraz işte. Daha önceden de görüyordum onu ama son iki üç gündür muhabbetimiz oldu.”

“Nasıl muhabbetler bunlar?”

“Nasıl olacak? Havadan sudan. Okey oynuyorduk akşamları. Sonra da dağılıyorduk.”

Telsizinin anteniyle alnını kaçıyan İhsan Komiser istediği yanıtları alamamanın verdiği hoşnutsuzlukla devam etti. “Tamam Doktor, sen gidebilirsin. Burada daha çok işimiz var, ortalık karışır daha.”

“Nasıl olmuş bu olay?”

“Siz doktorlar hep böyle meraklısınız değil mi? Bazen işimizi arttırmakta üstünüze yok.”

“Diğer meslektaşlarımı bilmem,” dedi Fatih. “Onu görebilir miyim? Daha önce birçok kez harici muayeneye katıldım.”

Bir süre düşünen İhsan ardından ikna oldu ve koridorun arka tarafına doğru ilerlemeye başladı. Doktorun yanından geçerken bir eliyle de gel işareti yaptı. Fatih de Komiserin peşine takıldı, ikili koridorda yürümeye başladı.

“Cesedi temizlikçiler bulmuş. Odanın kapısı açıkmış. Seslenmişler önce, yanıt gelmeyince de içeri girmişler. Yerde yatan kadını görünce de basmışlar çığlığı. Ardından diğer görevliler gelip görmüş. Allah’tan birinin aklına ambulansı ve polisi aramak gelmiş de işte buradayız.”

Bunları dinlerken odanın önüne gelmişlerdi bile. İçerideki ekibin işi bitmiş olmalıydı, oda boş gözüküyordu. Kapıdan girerken duraksadı Doktor, kapının üzerindeki plakaya gözü ilişti; yüz dört numara yazıyordu.

Doktorun duraksadığını fark eden Komiser seslendi. “Olay yerinin işi bitti. İçeri gelebilirsin Doktor.”

Kapı eşiğinden geçti Fatih, birkaç adım attıktan sonra etrafa bir bakındı. Odanın ortasındaki iki kişilik yatağın sağ yanında bir çift ayak görünüyordu. Yatağın diğer tarafında da yerde yatık duran, devrilmiş bir tekerlekli sandalye vardı. Bedensel engelliydi Necla Hanım. Fatih ona nedenini hiç sormamış, o da söylememişti.

Komiserin peşinden yatağın diğer yanına vardı. Necla Hanım yerde yüzükoyun uzanmış, öylece kalakalmıştı. Kızıl saçları kana bulanmış, rengi kıpkırmızı kesilmişti. Doktor eğilerek çömeldi ve sordu. “Neler saptadınız amirim? Ben de bir bakayım mı?”

“Bence gerek yok. Maktülün kafasının arkasında bir yara var, gardrobun aynasındaki çatlağa bakılırsa buraya çarpmış olabilir. Ardından da buraya, yere düşmüş gibi duruyor.”

Bir yandan Komiseri dinleyip diğer yandan da cesedi incelemeye başlayan Fatih, “Demek kafa travması,” dedi ama hemen ardından cesedin sol avcundaki kesiyi fark ederek sordu. “Bunu gördünüz mü peki?”

Komiser şaşırdı. Eğilerek Fatih’in ona doğru çevirdiği kadının eline baktı. Yarayı görmemiş olmanın verdiği utangaçlığı belli etmemek istercesine  “Şöyle üstün körü baktık biz, dedi. “Gerisini Adli tabip halleder.”

Yarayı biraz daha inceleyen Doktor, “Bıçak kesiğine benziyor, düzgün kenarlı,” dedi. Konuyu kapatmak isteyen Komiser, “Hadi çıkalım,” diyerek kapıya yöneldi.

Olduğu yerden doğrulan Fatih odaya bir kez daha baktı. Kapıdan çıkmak üzere olan İhsan Komiser’e seslendi. “Sizce de çok garip değil mi?”

Arkasını dönen Komiser, “Garip olan neymiş?” diye soruya soruyla karşılık verdi.

“Kadın bedensel engelli. Oraya kendi gitmiş olabilir mi?”

“Yatakla ayna arasında bir buçuk metre kadar mesafe var. Belki tam kalkacakken dengesini kaybetmiş, ardından da kafasını çarpmıştır.”

“Niye o taraftan kalkmak istesin ki? Sandalyesi bu tarafta.”

Yine alnını telsizle kaşıyan Komiser, bir süre düşündükten sonra, “Evet, düşününce bana da şüpheli geldi şimdi,” dedi ve ekledi. “Kadın kızıyla kalıyormuş odada. Ona da bir soralım o zaman.”

“Evet, kızını gördüm. Burada öğretmenmiş. Üç yıldır burada kalıyorlarmış. Bir insan burada neden üç yıl kalsın ki?”

Buna bozulan Komiser çıkıştı. “Ne var? Biz de yıllardır burada yaşıyoruz!”

“Onu demek istemedim amirim. Hadi ben bir aylığına buradayım. Geçici olarak. Bu nedenle öğretmenevinde konaklamam mantıklı. Ama yıllarca bu ilçede kalacak olsaydım, bir ev tutardım. Bir gariplik yok mu bu işte sizce de?”

“Kafamı çok karıştırdın be Doktor,” dedi Komiser.

“Sadece düşünüyordum ben,” diye karşılık verdi Fatih. “En iyisi, gideyim artık, bugün oldukça yorucu geçti.”

“Hepimiz için Doktorum, hepimiz için,” dedi İhsan Komiser.

 

 

II

 

Komiserin yanından ayrılan Fatih, yavaş adımlarla odasına geçti. Odaya girdiğinde içerisi boştu. İki gündür odasını paylaştığı misafir henüz gelmemişti. “Oh, iyi bari. Rahatça soyunup dökünüp yatabilirim,” diye söylendi.

Buraya ilk geldiğinde çift kişilik bu odada epeyce bir süre tek kişi kalmıştı. Kalmıştı kalmasına ama sürekli tedirgindi. Hani otobüsle şehirlerarası yolculuk edecek olursunuz, bir bakarsınız yanınız boştur. Yayılarak, rahatça seyahate başlarsınız ama içinizde hep o tedirginlik olur; her durakta birisinin o koltuğa gelebilme ihtimali… Fatih de öyle hissetti sürekli ve bunda da haklı çıktı. İki gün önce, resepsiyondaki Mahmut Bey. “Hocam boş odamız yok. Ne yazık ki birkaç günlüğüne odanıza bir misafir gelecek. Çok değil ama, başka bir oda boşalır boşalmaz oraya geçer,” demişti. Yapacak bir şey yoktu, Fatih de kabullendi. Bu yaştan sonra aynı odayı bir yabancı ile paylaşmak, hiç de kolay değildi. Rahatça hareket edemiyordu insan. Tuvalette dahi özgür olamıyordu; hep bir dikkatli olma zorunluluğu kaplıyordu içini. Bir insan, tuvalette dahi kendini rahat hissedemezse, nasıl olacaktı bu iş? Zaten halihazırda geçmek bilmeyen geçici görev günleri, bu tür zorluklarla daha da bir katlanılmaz hale geliyordu.

Gülümsedi birden Fatih. Şanslı bir anındaydı, yatağında doğruldu. Pantolonunu çıkarıp attı. Montunun cebinden bir sigara aldı, yakarak banyonun yolunu tuttu. Sonunda dilediğince işini görebilecekti. Banyonun ışığını yaktı, tam eşikten adımını atacaktı ki yerdeki çantanın yanında bir parlaklık gözüne ilişti. Odadaki yabancının çantasıydı bu. Çok konuşmayan, esmerce bir adamdı bu yabancı. Gezmeye geldim demişti. Etrafı dolaşacak ve fotoğraf çekecekmiş, öyle demişti. Zaten son zamanlarda herkes fotoğraf meraklısı olmamış mıydı? Genç nesil sosyal medyanın da etkisi ile hergün yüzlerce kare fotoğraf çekiyordu ama bu yaşta bir adamın bu meraka sahip olması çok ilginçti. “Sosyal medyanın yaşı yok ki oğlum,” dedi Fatih kendi kendine. Eğilip parlak şeye baktı. Bir şarj kablosunun çantadan sarktığını fark etti. Neredeyse çantadan düştü düşecekti. Şarjsız kalmanın ne denli önemli bir problem olabildiğini pek çok kez tecrübe ettiğinden, dayanamadı. Elini uzatıp kabloyu kavradı, çantanın gözüne sokuşturmaya çalıştı ama başaramadı. Vazgeçecek oldu. Kalkmaya niyetlenmişti ki kablo daha da sarktı. O da bir daha denemeye karar verdi. Normalde başkasının eşyasını değil karıştırmak, dokunmak bile yapmayacağı bir şeydi ama bu sefer iyi bir amaca hizmet edecekti. Gözün fermuarını açtı ve hafifçe araladı. Araladı ama gördüğü ile bir süre dondu kaldı. Gözün içerisinde kocaman bir komando bıçağı vardı. Bıçağı itip kabloyu yerleştirmeyi düşündü ama bir anda zihninde çakan şimşekle ağzındaki sigarayı düşürdü. Birden Necla Hanım’ın avcundaki kesi gözlerinin önüne geldi! Bir adam iki gün önce çıkıp gelmiş, ardından bugün Necla Hanım odasında ölü bulunmuştu! “Düzgün sınırlı kesi, bıçak, çanta, adam…” diye düşündü ve birden ayağa kalktı. Henüz çıkmamışsa Komisere haber vermeliydi. Odanın kapısını açtı ve koridorda birkaç adım attı. Merdivene yönelecekti ki altında pantolon olmadığı kafasına dank etti ve hızla odaya döndü. Pantolonunu giydi, tekrar çıkmaya hazırlandı ama bu seferde az evvel düşürdüğü sigara aklına geldi. Zemindeki halıflekse göz gezdirdi ve onu buldu. Yüzü asıldı; halıda bir miktar yanık oluşmuştu bile. İzmariti aldı, eliyle geride kalan siyahlığı biraz olsun temizlemeye çalıştı ancak bu çabası pek faydalı olmadı. “Ulan Fatih, ne yapıp edip az daha yangın çıkaracaktın!” diye kızdı kendine. Tekrar bıçak geldi aklına, gözü çantaya ilişti bir kez daha. Yapılacak çok daha önemli bir iş vardı. Halıdaki ufak bir hasarı düşünmenin sırası değildi. Bıçağı aldı ve merdivenlerden hızla aşağıya indi. Resepsiyon masası boştu, içeride kimse yoktu. “Gitmişler mi yani?” dedi fısıltıyla. Ana kapıdan dışarı çıkıp hemen soldaki masalara baktı. Burası da boştu. Her akşam iğne atsan yere düşmeyecek şekilde dolu olan bu masalarda şimdi sinekler dahi yoktu. Adeta ölüm sessizliği çökmüştü öğretmenevine. “Yapacak bir şey yok, en iyisi karakola telefon etmek,” dedi ve içeriye yöneldi. Bu sırada binanın yan tarafından gelen tanıdık bir ses dikkatini çekti. Buna eklenen telsiz sesi de düşüncesini destekledi. Binanın köşesini dönen ve peşi sıra yürüyen iki karaltının başında İhsan Komiser vardı. Fatih onların gelmesini beklemeden yanlarına gitti. “Komiserim, Komiserim. Size bir şey söylemem lazım.”

Onu gördüğüne şaşıran İhsan Komiser, sigarasından bir nefes daha alarak konuştu. “Dur, dur bir soluklan Doktor. Ne bu telaş?”

“Komiserim, bakın ne buldum!” diyerek sağ elinde tuttuğu komando bıçağını gösterdi Fatih.

Sigarası dudaklarında konuşmasına devam eden Komiser. “Nedir bu?” diye sordu.

“Bıçak işte,” dedi Fatih. Odamdaki adamın çantasında buldum.”

“Ne adamı? Kim bu adam?”

“Tanımıyorum ben de. İki gündür aynı odada kalıyoruz. Gezmeye gelmiş buraları. Gezip fotoğraf çekiyormuş. Bunu…” dedi bıçağı sallayarak, “bunu onun çantasında buldum!”

“Her bıçak taşıyanı şüpheli mi kabul edeceğiz?” dedi ve ekledi. “Bak bir bulunduğun coğrafyaya. Belki biraz kanunsuz ama, burada yolda kimi çevirsek çakı çıkar, bıçak çıkar, döner bıçağı dahi çıkar.”

“Ama amirim,” dedi Fatih. Bu adam dün bütün gün odadan çıkmadı. Bugünse bu saat oldu ortalıkta yok. Hem, maktülün elindeki yarayı gördünüz. Düzgün sınırlı, bıçak yarası gibiydi.”

Sigarasını atan Komiser yeni bir tane yaktı. “Yemek sonrası ilk sigaramı hiç ettin be Doktor,” dedi.

“Afedersiniz ama bu bence çok önemli,” dedi Fatih. “Bu arada, benimkini yukarıda unuttum, bir tane de bana verir misiniz?” diye de sordu.

“Veririm vermesine de…” dedi Komiser. “Diyelim ki bu olay bir cinayet. Diyelim ki bu bıçakla işlendi. Sen şimdi bunu eline aldın, bir güzel tuttun. Biz nasıl parmak izi bulacağız bundan?”

Gözlerini elindeki bıçağa kaydıran Fatih birden onu yere attı. “Ben, ben bunu düşünemedim o panikle.”

“Doktor dediğin panik yapar mı abicim?”

“Benim alanım değil ki bu amirim, cinayet bu!”

Bu sırada Komiserin arkasındaki genç konuştu. “Amirim, belki de bu hakikaten bir cinayet ve gerçekten bu bıçakla işlendi. Peki…” dedi. “Peki ya bu cinayeti bu doktor işlediyse?”

“O ne demek be Orhan?” dedi İhsan Komiser. Aynı anda da Fatih panik bir halde. “Yok daha neler? Ben niye cinayet işleyeyim? Ben, ben doktorum. Benim işim öldürmek değil yaşatmak.”

“Doktor,” dedi Komiser. “Pek ihtimal vermiyorum ama siz bu okeyi sırf eğlencesine parayla falan oynamıyorsunuz değil mi?”

“Asla,” dedi doktor.

“Nereden bilelim?” diye çıkıştı Orhan. Siz de burada yenisiniz. Amirim anlattı; maktülü tanıyormuşsunuz.”

“Yalan değil, tanıyorum. Ama toplasan 5-6 saat kadar.”

Komiser araya girdi. “Tamam uzatma Orhan. Doktordan niye şüphelenelim şimdi durduk yere?”

Orhan hemen savundu iddiasını. “Türlü türlü doktor var amirim. Her gün gazetelerde okuyoruz.”

“Uzatma dedim ya oğlum,” diye çıkıştı Komiser. Cebinden şeffaf bir poşet çıkardı, ters düz etti. Eğilerek bıçağı özenle aldı ve poşeti tekrar düzeltti. Ardından da Orhan’a uzattı.

“Al bunu delillerin arasına ekle. Söyle de ne kadar parmak izi varsa baksınlar,” dedi ve doktora dönerek konuşmasını sürdürdü. “Tabii bu durumda sizin de parmak izinizi almamız gerekecek. Durduk yere iş çıkardınız yine. Ama sizin sayenizde hiç değilse olası bir cinayet aleti var elimizde.”

Başını sallayarak Komiseri onayladı Fatih. “Adamı yakalamayacak mısınız?”

“O da olacak. En azından bir sorgulamak gerek. Nerededir şimdi?”

“Nereden bileyim? Doğru dürüst tanımıyorum ki?”

“Orhan git şu girişteki adamdan bilgilerini al şu şüphelinin,” dedi ve tekrar Fatih’e döndü. “Oda numaran kaçtı?”

“114.”

“Orhan git 114’teki diğer adamın adını sanını bir öğren. Eşgalini de tabi, sonra da anons geç!”

“Emredersiniz amirim,” diyen Orhan selamını vererek içeriye girdi.

Cebinden iki dal sigara çıkaran Komiser tekini doktora uzatarak yaktı.

“Eyvallah,” dedi doktor. “Normalde arada sırada içerdim ama burada arttırdım.”

“Olur öyle,” dedi İhsan Komiser. “Hadi gel Doktor, şurada birer de çay içelim.”

İkili öğretmenevinin hemen girişinde bulunan masalardan birine oturdu. İhsan arkasında bulunan camdan içeriye iki çay işareti yaparak doktora baktı. Sigarasından bir nefes çekti ve doktoru süzerek sordu. “Yaş kaç Doktorum?”

“Otuz iki.”

“Yaşını göstermiyorsun. Şakaklarındaki aklar olmasa inanmazdım.”

“Doktor dediğin kır saçlı olur,” dedi Fatih gülerek.

Yüksek perdeden bir kahkaha attı Komiser.

“Tanışmamız pek iyi olmadı ha Doktor?”

“Evet, biraz öyle oldu.”

“Bizim meslek de zor. Görüyorsun işte.”

“Haklısınız. Hele de burada.”

“Burasıyla bir sorunumuz yok Doktor. Bu iş memleketin her yanında zor.”

Masaya bırakılan çayları paylaşıp yudumladılar. Fatih devam etti. “Müsaadenizle konuyu değiştireceğim. Necla Hanım’ın kızıyla görüştünüz mü?”

“Evet görüştük.”

“Ne dedi?”

“Sabah erkenden çıkmış.”

“Kameralarda var mı?”

“Çalışan kamera var mı ki?”

“Yok mu?”

“Yok tabii.”

“Resepsiyona sorsaydınız,” dedi Fatih, ardından bir süre düşünerek ekledi. “Gerçi orada da pek duran olmuyor ki.”

“Kızın çıktığını gören olmamış. Derse girmiş. Müdüre ulaşıp sorduk. Mesai bitmiş olmasına rağmen sağolsun gidip bakmış. Kız doğru söylüyor. Dersteymiş.”

“Sonra?”

“Bunları neden seninle konuşuyorum inan bilmiyorum Doktor.”

“Sesli düşünüyorsunuz diyelim. Bir çeşit beyin fırtınası yani.”

“Bizde beyin mi kaldı be Doktor? Zaten açtık, tam yemeğe oturacakken anons geldi çıktık buraya geldik. Nasıl çalışsın bu kafa?”

“Bir şeyler ısmarlayayım isterseniz amirim.”

“Yok, çay var ya işte. Hem ne diyorduk, hah. Kızı tüm gün görmemiş annesini. O çıkarken odasındaymış.”

“Bıçak işine ne diyorsunuz?”

“Olabilir tabii. Adli tabip de sizinle aynı kanıda; bıçak yarası diyor eldeki için. Bir de otopsi sonucunu görmek lazım.”

“Evet o zaman daha net konuşabiliriz.”

Bu sırada içeriden çıkan Orhan telaşla amirinin yanında bitti. Telefonunun ekranını ona gösterek. “Amirim. Adamın GBT’sini sorgulattık. Dosyası var.”

“Neymiş peki?”

“Adam yaralamadan bir süre yatıp çıkmış.”

Doktor araya girdi. Heyecanla “İşte bu! Şüphelerimde haklıymışım,” dedi.

“Her sicili bozuk olan şüpheli olacak diye bir şey yok be hocam,” dedi Komiser.

Doktor heyecanını devam ettirerek. “Amirim. Benim aklıma gelen bir şey var. İzah edeyim. Necla Hanım’ın eve çıkmayıp senelerdir burada, öğretmenevinde kalıyor olması bana dün de garip gelmişti. Aklıma bir olasılık geldi şimdi.”

“Açık konuş Doktor. Lafı geveleme, bak yorulduk.”

“Kadın tekerlekli sandalyede. Belden aşağısı felç. Kızıyla senelerdir burada.”

“Ee?”

“Şöyle olmuş olamaz mı? Kocası bir nedenden dolayı kadını bıçaklar. Omuriliği zedelenen kadın felç kalır. Adam hapse girer. Adamın bir yakını ya da arkadaşı, belki de yatıp çıktıktan sonra kendisi kadının peşine düşer. Onlar da kaçıp bu ücra yere gelirler.”

“Daha neler!”

“Evet çok saçma,” dedi Orhan.

“Bir dinleyin amirim,” diye üsteledi Fatih. “Niye eve çıkmadılar? Ben söyleyeyim; çünkü burası daha güvenli. Yoksa yarı fiyatına eve çıkabilirlerdi. Öğretmen maaşıyla burada kalmak çok ama çok mantıksız.”

“Yani diyorsun ki…” dedi Komiser. Bir sigara daha yaktı. “Bu adam da bunun üzerine çıkıp buraya kadar geldi. Kadının bir şekilde icabına baktı, sonra da çekip gitti.”

“Evet, tam da bunu diyorum.”

Orhan araya girdi. “O zaman niye çantasını bıraksın ki? Hem çantasını bırakacak, hem de bıçağı içine koyacak!”

“Evet, bak bu da mantıklı,” diye Orhan’ı onayladı Komiser.

Fatih ise iddiasından vazgeçmemeye kararlıydı. “Ondan şüphelenileceğini düşünmemiştir belki. Unutmayın, bıçağı ben buldum. Tamamen tesadütfü.”

Bardağındaki son yudumu da içen Komiser ayaklandı. “Aslında bu kadar muhabbet yeter Doktor, öyle değil mi? Biz artık gidelim, bunları da biraz düşünelim. Burada yapılacak bir şey kalmadı.”

Doktor sakinleşmiş görünüyordu, o da kalktı. Elini uzatarak “Sizinle tanıştığıma memnun oldum İhsan Komiserim. Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim. Kolay gelsin. Umarım Necla Hanım’ın katilini bir an evvel bulursunuz, ama lütfen bu olasılığı da düşünün.”

Doktorun sözünü bitirmesiyle Orhan konuştu. “Amirim, son bir evrak kaldı. İçeriden alıp geleyim müsaadenizle,” diyerek tekrar içeri girdi.

Komiser,Fatih’e baktı ve “Tamam, düşüneceğiz,” diye karşılık verdi elini sıkarken.

Tam bu sırada Doktorun gözleri yana kaydı ve büyüdü. Bunu fark eden Komiser soracaktı ki Fatih fısıltıyla “İşte geldi,” dedi.

İhsan Komiser de arkasını dönerek Doktorun bakışlarının kilitlendiği yere baktı. “Kim doktor?” diye sordu.

“O işte. O. Bıçağın sahibi!”

Komiser bunun üzerine bir anda atılarak kapıya kadar gelen adamın karşısına dikildi. Kararlı bir ifade takınarak. “Hey ahbap. Baksana bir,” dedi.

Şaşırmış görünen adam sordu. “Ne var? Kimsiniz?”

“Ben Cinayet Şube’den Komiser İhsan. Bizimle geliyorsun.”

“Niyeymiş, ne yapmışım?”

“Buluruz bir şeyler, gel hele sen,” dedi ve adamın bileğini kavrayarak kelepçesini geçirdi. Adam bağırdı. “Burada gezip dolaşmak suç mu? Bu yaptığınızın hesabını vereceksiniz!”

“Veririz merak etme,” dedi İhsan Komiser ve içerideki yardımcısına seslendi. “Haydi ama Orhan, haydi oğlum! Bak burada bir misafirimiz var!”

Amirinin bağırmasıyla elinde kağıtlarla dışarıya fırlayan Orhan şaşkın gözlerle amirine ve yanındaki elleri kelepçeli adama baktı.

“O kağıtlara pek de gerek kalmadı,” dedi İhsan. “Adamımız bu işte.”

 

III

 

Komiser ve yardımcısının yanlarındaki adamla birlikte ekip arabasına binip gözden kaybolmasıyla odasına çıkan Fatih, yine kendisini yatağına attı. Gözlerini bir süre tavana dikerek düşündü. Sonra birden doğrularak yerdeki çantaya baktı. Yaşadıklarına inanamadı. Son iki gün içerisinde neler olmuştu öyle? Buradaki sayılı günlerini geçirmek için geldiği bu öğretmenevinde daha dün tanıştığı bir kadın öldürülmüş ve katili de onun sayesinde yakalanmıştı. Gülümsedi Fatih, kendisiyle gurur duydu. Severek okuduğu polisiye romanlardaki kahramanlara benzetti halini. Adeta bir dedektif gibi davranmış ve olayın üzerindeki sır perdesini çekip almıştı. Ya o kabloyu yerine koymaya kalkışmasaydı? Ya işine baksaydı? Bir sigara yakıp düşünmeye devam etti. Ürktü sonra birden. O adam, o yabancı, o katil! Evet o katille aynı odayı paylaşmıştı. O da içerideyken dönüp arkasını uyumuştu! Kalbi hızla çarptı, yüzü kızardı gene. Yanakları alev alev yandı. Ya o adam ona da bir şey yapsaydı? “Ucuz yırttın oğlum Fatih!” dedi ve bir çırpıda pantolonunu çıkararak ağzında sigarasıyla banyoya koştu.

Tuvalette her zamankinden daha kısa sürede kalmak zorunda kaldı. Çünkü koridordan gelen sesler buna engel oldu. Söylenerek tekrar pantolonunu giydi ve dışarı çıktı. Tüm öğretmenevi sakinleri koridordaydı. Koridorun sonundan gelen sesler dayanılacak gibi değildi. Fatih de diğerleri gibi seslerin geldiği yöne ilerledi. Adımını attıkça da sesin kaynağının ayırdına vardı; sesler 104 numaralı odadan geliyordu. Kapı aralıktı. Kalabalığın üzerinden boynunu uzatıp içeriye baktı. Necla Hanım’ın kızıydı bu. Ağlıyor, zırlıyor, çığlıklar atıyordu. Kalabalığı yarıp içeriye girdi. Oda tamamen dağılmıştı. Anlaşılan Neca Hanım’ın kızı bir sinir krizi geçiriyordu. “Zavallı kız,” diye geçirdi içinden.  Baba zaten yoktu, şimdi anne de yok,” dedi. Ardından kontrolü ele alma gereği duydu. Arkasını dönüp kapı eşiğindeki iki kıza seslendi. “Arkadaşlar haydi siz biraz destek olun, sakinleşmeye ihtiyacı var,” dedi ve o sırada içeriye gelen Mahmut Bey’e baktı. “Abi ecza dolabınız falan var mı? İlaç falan bulunur mu?”

Adam ellerini iki yana açarak yanıtladı. “Yok Doktor Bey. İlaç falan olmaz bizde.”

Kapıdaki kızlar, doktorun isteğiyle ağlamaktan perişan olan kıza yanına gelip bir nebze de olsa onu sakinleştirmeye çalıştılar. Sarışın olan “Esra, güzelim. Biliyorum çok zor. Ama metanetli olman lazım,” dedi usulca.

Fatih bu kez kalabalığa dönerek. “İçinizde aracı olan var mı?” diye sordu.

Genç bir adam atıldı. “Evet bende var.”

“Haydi o zaman, kızı hastaneye götürün. Biraz olsun sakinleşmesi iyi olur.”

Başını salladı adam. Kızlar da güçlükle ikna ettikleri Esra’yı kollarına girerek odadan çıkardı.

Kızların çıkmasıyla derin bir of çeken Mahmut. “Yazık kızcağıza,” diye söylendi. Fatih de homurtuyla karışık “Şerefsiz adam. Nelere sebep oldu,” dedi ama onu kimse işitmedi.

 

IV

 

Sabah erkenden uyandı Fatih. Tabii gece yaptığına uyumak denebilirse. Gece boyunca sağdan sola dönüp durmuş ama doğru dürüst uyuyamamıştı. “Ne lanet bir gündü,” dedi. Güçlükle yataktan çıktı, banyoya gidip yüzünü yıkadı. Ağzındaki acı tada aldırış etmeden bir sigara yaktı. Sigaranın ucundaki ateş izmarite ulaşana dek ancak ayılabildi. İzmariti küllük niyetine kullandığı su şişesine attı ve kalkıp giyindi.

Koridora çıktığında her şey her günkü gibiydi. Ortalıkta ses seda yoktu. Bu kadar kişinin kaldığı yerde bu denli sessizlik ve tenhalık nasıl olabiliyordu? Bu tenhalıkta adam öldürüldüğüne tabii ki kimse şahitlik edemezdi. “Neyse ki o bıçağı farkettim de olay aydınlandı,” dedi içinden. Katili yakalatmış ve polislerin işini kolaylaştırmıştı. Kim bilir? Belki de adamın sonraki hedefi Necla’nın kızı Esra’ydı. “Bak onun da hayatını kurtardın işte!” diyerek gülümsedi. “Doktorluk dışında da hayatlar kurtarılabiliyormuş,” diye de ekledi. Sonra düşündü. Evet, yalnızca kızı kurtarmakla kalmamıştı; aynı zamanda kendini de kurtarmıştı bir anlamda. O cani ona da zarar verebilirdi. Derin bir nefes çekti. Neşesi yerine gelmişti. Doğruca hastane servislerinin kalktığı durağa doğru yola koyuldu.

Hastaneye vardığında muayene odalarını ve gözlem yataklarını dolaştı. Sıkıntılı bir vaka yoktu. O da odasına döndü. Odaya girdiğinde ise koltukta onu bekleyen İhsan Komiser’i gördü.

“Günaydın Doktor. Beni beklemiyordun değil mi?”

“Evet. Oldukça şaşırdım demeliyim. Size de günaydın bu arada.”

Yüzü asıldı birden Komiserin. “Sana bozuğum ama doktor. Başımıza iş açtın.”

“Neden?” N’oldu?”

“O adam temiz çıktı.”

“Nasıl yani?”

“Adam bütün gün dışarıdaymış. Şahitleri var. Telefon sinyalleri de onu doğruluyor.”

“Demek öyle,” dedi Doktor. Dalgın görünüyordu.

“Dahası da var. Senin gazına gelip biz de biraz sert çıktık işte. Avukatlarını salacakmış üzerimize. Durduk yere yaktın bizi!”

“Ben, ben çok özür dilerim. Ama teorim çok mantıklıydı.”

Sertçe bir kahkaha attı Komiser. “Evet mantıklıydı. Biz de bundan inandık ya zaten.”

Doktor onu dinlemiyordu. Kendince devam etti. “Ama bıçak…”

“Bıçak onun. Ama adam dışarıda Doktor. Bunu kanıtladı da.”

“Yanlış düşünmüşüm, çok afedersiniz. Sizi de zor duruma soktum.”

“Merak etme, biz alışığız,” dedi Komiser. “Ama haksız da sayılmazsın tam olarak…”

“Nasıl?”

“Kadını gerçekten kocası bıçaklamış. Yani eskiden. Adam hâlâ cezaevinde.”

“Demek bir miktar tutturmuşum hikayeyi.”

“Evet, ama sadece bir miktar.”

“O zaman kim yaptı?”

“Belki de biri yapmadı.”

“Olamaz.”

“Neden olmasın be doktor. Belki kadın bu hayattan bıktı, canına kıymak istedi. Bileğini kesecekti tutturamadı avcunu kesti. Sonra başı döndü kafasını vurdu bayıldı.”

Gözlerini yere eğen Doktor pek de yüksek olmayan bir tonda karşılık verdi. “Belki de böyle oldu, evet haklı olabilirsiniz. Ama o zaman bıçak nerede?”

“Evet bak, bıçak ortalıkta yok,” dedi Komiser ve sonra başını iki yana sallayarak ekledi. “Zaten dosya artık savcılıkta. Bizim işimiz bitti. Bana kalırsa dosya cinayetten alınacak, kaza veya intihar olarak kapatılacak.”

“Madem öyle, yapacak bir şey yok,” dedi Doktor. Yüzü asıldı. “Şimdi kusura bakmazsanız içeriye gitmem gerekiyor. Sizin için yapabileceğim bir şey yoksa tabii.”

Başını iki yana salladı Komiser. “Yok Doktorum. İyi mesailer.”

“Teşekkürler,” dedi Fatih, kapıya yöneldi. Tam çıkacaktı ki Komiser seslendi. “Aslına bakarsan, madem acil doktorusun; telefonunu versene.”

“Tabii olur,” dedi Fatih.

İkili birbirinin telefon numaralarını kaydettikten sonra ayrıldı ve Fatih gözlem odasına geçti.

Diğer günlerin aksine sakin bir gün geçirdi doktor. Öyle çok hasta gelmedi; gelenlerin de çoğu sıkıntısızdı. Bedeni yorgun değildi doktorun ama aksine zihni çok ama çok bitkindi. Hâlâ dünü düşünüyordu. Ne yani, şimdi yok yere mi suçlamıştı o yabancıyı? Onun yersiz komplo teorileri yüzünden kelepçelenmiş ve geceyi nezarette geçirmişti adam. Utandı Fatih, odaya gidince onu görürse ne diyecekti? Nasıl izah edecekti olanları? Keyfi daha da kaçtı, kafasını dağıtmak için muayene alanına geçerek kendine işler icat etti.

 

 

V

Takvimden bir gün daha eksilmiş, o günlük mesai bitmiş ve yine öğretmenevine gelmişti Doktor. Canı sigara istedi. Bir sigara yaktı ve avluda dolaşmaya başladı. Odada o adamla karşılaşma düşüncesi canını sıktı. Çok utanıyordu, gün boyunca kendisini suçlayıp durmuştu. Adama nasıl bir izahat yapacağını kafasında kurmaya çalışmış ama mantıklı bir açıklama bulamamıştı. En doğrusu olayı olduğu gibi anlatmak ve özür dilemekti. Evet, karar vermişti; tam da böyle yapacaktı.

Karar vermişti vermesine ama bunu uygulamak için cesaret de gerekiyordu. Bir sigara daha yaktı, öğretmenevinin etrafını dolaşmaya başladı. Binanın arkasına geldiğinde bu tarafı hiç görmediğini fark etti. Adeta bir çöplüktü burası.

“O kadar para alıyorlar ama etrafa hiç bakmıyorlar!” diye söylendi. “Sonra bu kadar sivri sinek nereden geliyor? Gelir tabii, şu pisliğe bak!”

Peşi sıra yaktığı ikinci sigarasının da sonuna geldi ve izmariti baş ve işaret parmaklarının arasına alarak ileriye doğru fırlattı. Fırlattı ama hedeflediği hemen ilerideki su birikintisini tutturamadı. “Söner heralde,” diye düşünerek gerisin geri yürümeye başladı. Tam köşeyi dönecekken yine takıntısı tuttu. Ya izmarit sönmezse? Ya sönmeyip de oradaki çer çöpü tutuşturursa? İçi rahat etmedi ve tekrar geri dönerek aynı yere geldi.

İstemeye istemeye çöplerin arasından geçerek izmariti aramaya başladı. Bakındı, bakındı ama göremedi. Burası o kadar karışıktı ki izmariti bulması neredeyse imkansızdı. Buna karşın bulmadan da gidemeyeceğini adı gibi biliyordu!

Bir on dakika kadar aradı, taradı ama bulamadı. Gözüne izmaritvari hiçbir şey ilişmedi. “Bu saate kadar bir şeyler tutuşsa tutuşurdu heralde,” diye düşündü ve biraz olsun içi rahatladı. Geriye dönüp adımını atmasıyla ayağı bir şeye takıldı. “Kahretsin, cama mı bastım?” diye düşünüp oraya baktığında gördüğüne inanamadı. Hemen telefonunu çıkarıp bir numara çevirdi.

Yirmi dakika kadar sonra Komiser İhsan da oradaydı.

“N’oldu Doktorum? Neden apar topar beni buraya çağırdın?”

“Geldiğiniz için teşekkürler. Size göstermek istediğim bir şey var.”

“Yine ne var?” diyerek Doktorun yanına geldi Komiser.

Ayağının hemen ucunu işaret eden Fatih. “Bakın işte, bir bıçak daha!” dedi.

“Tüm bıçaklar da gelip seni buluyor. Orhan gibi şimdi ben de senden şüphelenmeye başlayacağım artık bak!”

“Bu kez ona dokunmadım bile.”

“Eh, iyi bari,” dedi Komiser ve ilk seferde olduğu gibi dikkatli bir şekilde tam da usulüne uygun olarak yeni bir delil poşetine koydu bıçağı.

“Bunu da inceleyeceğiz, bakalım ne çıkacak?” dedi ve hemen ardından oradan ayrıldı.

Yarım saattir ayağını kımıldatmadan dikilen Fatih parmaklarının uyuşukluğuna aldırmadan ön tarafa döndü. Mutluydu, şanslıydı da. Tesadüfen de olsa, Necla Hanım’ın başına gelenlerin kaza olmadığını açıklayabilecek yeni bir ipucu bulmuştu. Bunlar onun işi değildi belki ama bu işin bu şekilde yürümesinden de oldukça keyif almıştı. Bir kez daha kendini dedektif gibi hissetti ve öğretmenevine girdi.

Üst kata çıkmak için merdivene yöneldi. Küçük adımlarla odasına çıktı. Anahtarını taktı ve çekinerek kapıyı açtı. Oda boştu. Hemen yere baktı; çanta da yoktu. Demek ki oda arkadaşı olan o yabancı gitmişti. Bu durumu resepsiyondan da teyit etmek istedi ama sonra üşendi. Yatağına uzanıp gözlerini kapadı.

Fatih tekrar gözlerini açtığında saatine baktı. Saat sekizi çeyrek geçiyordu, iki saat kadar içi geçmişti demek ki. “En iyisi gidip bir çay içmek,” dedi ve kalkıp kantinin yolunu tuttu.

Kantine vardığında sol taraftaki televizyonun karşısındaki masada tek başına oturan Esra’yı gördü. O da gidip yanındaki sandalyeye geçti. Kız televizyona bakıyor ama pek de seyrediyor görünmüyordu. Şefkatli bir ses tonu takınmaya çalışarak konuştu.

“Başına gelenlere çok üzüldüm. Başın sağolsun. Senin için yapabileceğim bir şey var mı?”

Esra hâlâ donuk gözlerle ekrana bakmaya devam ediyordu. Bunun üzerine Doktor sesini yükselterek yineledi. “Çok geçmiş olsun. Başın sağolsun.”

Bakışlarını televizyonun renkli ekranından Doktora taşıyan kızın gözleri doldu, göz yaşları yanaklarını ıslattı. Doktorun da içi ezildi. Titrek kısık bir sesle fısıldadı Esra.

“Teşekkür ederim, dostlar sağolsun.”

“Sizin için yapabileceğim bir şey olursa, lütfen çekinmeden söyleyin.”

Yutkunarak cevap verdi kız. “Yok, sağolun. Atlatmaya çalışacağım.”

Bu sırada masadaki ikilinin yanına gelen kantin görevlisi ile gözgöze geldi doktor. “İki çay versene bize,” dedi.

“Vereyim vermesine de, bizim çay bu kızın içindeki ateşi söndürmeye yetmez!”

Bunu duyan Esra hıçkırıklara boğuldu.

Kaşlarını çatan Doktor çıkıştı. “Ne ateşi be adam! Görmüyor musun kızın halini?”

“Görüyorum da o yüzden böyle diyorum ya. Dün gece yok yere üzdü kadını. Bir adam için anasını üzer mi insan? Yazık!”

“Ne adamı?” Ne diyorsun sen açık konuşsana.”

“Necla Abla’mızı biz çok severdik hocam. Senelerdir beraberdik. Yedi gün yirmi dört saat beraberdik. Bu kız, bu hayırsız kız son zamanlarda hep üzerdi onu. Kadın da kızına bir şey diyemez, hep içine atardı.”

“Bu adam kimmiş?”

“Kim olacak? Bu kızın okuldan öğretmen arkadaşı. Neymiş, o adamla evlenecekmiş.”

“Bir genç kızın evlenmek istemesinden daha doğal bir şey ne olabilir ki?”

“Yeter!” diye bağırdı Esra ve tekrar hıçkırıklara boğuldu.

Kantinci devam etti. “Yetmez kızım yetmez. Anlatmazsam vicdanım rahat etmez,” dedi ve tekrar Doktora dönerek konuştu. “Hocam. Bu evliliğe onay vermiyordu Necla Abla. Ona göre uygun değildi. Bu yüzden de durmadan kavga ederdi ana kız. Bak işte, anne üzüntüsüyle göçtü gitti. Değdi mi be kızım? Gözü arkada gitti kadıncağızın!”

Doktor araya girme gereği duydu. “Hadi abicim, bu kadarı yeter. Ana kız arasına girmek doğru değil. Zaten o da yeterince pişmandır. Hadi bize iki çay getir.”

Bu sözler üzerine kalkıp gitti kantinci. Az sonra iki çay bıraktı ama bu sefer hiç konuşmadan geri döndü. Bir sigara yaktı Fatih, bir tane de Esra’ya uzattı. Hiç düşünmeden alıp yaktı kız da. Derin derin bir iki nefes aldı, gözleri hala dolu doluydu.

Bir süre hiç konuşmadan çaylarını yudumladı masadakiler. Çaylar bitmek üzereydi ki bu sessizliği kantinde yankılanan telsiz sesi bozdu. Kapıya baktı Fatih ve onlara doğru gelmekte olan İhsan Komiser’i gördü.

Hızlı adımlarla gelip masaya kuruldu Komiser. Fatih’e hiç bakmadan eğilerek Esra’ya yöneldi.

“Esra Hanım, çayınızı da içtiğinize göre artık bizimle gelebilirsiniz.”

Tekrar hıçkırıklara boğuldu kız, başını ellerinin arasına alıp masaya koydu. Fatih şaşkınlığını gizleyemedi ve sordu. “Amirim, neler oluyor?”

“Ne olacak doktorum. Bahçede bulduğun bıçak bil bakalım kimin çıktı?”

“Kimin? Esra’nın mı?”

“Aynen öyle,” dedi Komiser başını aşağı yukarı sallayarak. “Bıçaktaki parmak izleri Esra Öğretmen’e ait!”

Bu sırada aniden ayaklanan Esra ağlayarak uzaklaşmak istedi ama bir el omzundan bastırarak kalkmasına engel oldu; Orhan’dı bu.

“Nereye nereye?” dedi gülerek.

Fatih’in sesi titredi bu kez. “Ama nasıl olur? Bütün gün okulda dememiş miydiniz?”

“Öyle sanıyorduk. Ama işin aslı başkaymış. Öğleden sonraki derslerden ikisine girmemiş kızımız.”

“Bu anlaşılırdı ama,” dedi doktor.

“Yerine başka arkadaşı girince idare anlamamış.”

“Siz nasıl anladınız?”

“Bıçaktaki parmak izlerinin öğretmen hanıma ait olduğu anlaşılınca kalkıp okula gittik Doktor. Evet, önceden kameralarda aksi bir şey görmemiştik. Bu seferse Orhan, öğrenci kantininin kamerasına bakmayı akıl etti. Bir de ne görelim? Esra Öğretmen kantin kapısından çıkıp gidiyor, bir saat sonrasında ise telaşlı bir halde koşarak yine aynı kapıdan geri giriyor.”

Doktor öfke ile Orhan’ın hâlâ omzuna bastırarak zaptetmekte olduğu kıza baktı. Gözlerini masaya dikmiş duruyordu. Ardından o da konuştu. “Banka’ya yetişmem gerekiyordu. Borcum vardı, son günüydü,” dedi.

Orhan söze girdi arkadan. “Ona da baktık hoca’nım. Adınıza hiç bir bankada işlem kaydı yok!”

“Evet çünkü çok sıra vardı. Ben de derse yetişebilmek için çabucak okula döndüm. Müdür Bey’e yakalanmamak için de öğrenci kantinini kullandım.”

“Yerine derse giren İlyas Hoca böyle demiyor ama!” diye çıkıştı Komiser. “Annenle konuşmak için buraya, öğretmenevine geldiğini söylüyor!”

“Aptal şey!” diye fısıldadı Esra. Bunu duyan doktor bağırmaya başladı. “Bu da ne demek oluyor be kadın! Yalanlarına bir son ver artık!”

“Yeter be! Tamam!” diye bağırarak karşılık verdi öğretmen. “Yeter, itiraf edeceğim, tamam. Ben yaptım, ben. Evlenmeme izin vermedi. Kendi kötü bir evlilik yaptı diye benim de evlenmememi istiyordu; mutluluğuma mani olmak istiyordu!” dedi ve tekrar ağlamaya başladı. “Amacım sadece konuşmaktı. Gelip konuştum. Dinlemedi bile, bağırıp çağırdı. Ben de onu korkutmak istedim. Okul aramasında bir öğrenciden aldığım bıçağı çıkarıp bileğime dayadım. Kendime zarar vermekle tehdit ettim onu; amacım evlenmeme izin vermesiydi. Yine karşı çıktı, elimdeki bıçağı eliyle tuttu. Ben de çekip alınca avcu kesildi. O an çok kötü oldum. Hiç ister miydim? Gitmek istedim sonra. Bana engel olmaya çalıştı, ben de onu ittim. Nereden bilecektim kafasını çarpacağını? Çok pişmanım…” dedi ağlayarak.

“Sonra,” dedi Komiser. Esra da devam etti. “Sonra panik oldum, koşarak uzaklaşmak istedim. Hatta giderken annemin sandalyesine takıldım. Çok fazla gürültü çıkmıştı. Paniğim girerek arttı. Koşarak dışarı çıktım. Elimdeki bıçağı arka bahçeye fırlatıp okula döndüm.”

“Sonrasını zaten biliyoruz,” dedi Orhan.

Ayağa kalktı Komiser ve “Esra Öğretmen! Sizi anneniz Necla Hanım’ın ölümüne sebebiyet vermekten tutukluyorum!” dedi ve eliyle Orhan’a işaret etti. Orhan da belinden çıkardığı kelepçeleri Esra’nın bileklerine taktı.

Orhan ile Esra kantinden çıkarken kantinci arkadan bağırdı. “Ne istedin ulan günahsız kadından! Allahsız!”

Bir sigara yaktı Komiser ve bir tane de Doktora uzattı. Öfkeyle karışık büyük bir şaşkınlık yaşayan Fatih derin bir nefes çekerek Komisere baktı. “Tüm bunlara inanamıyorum,” dedi.

Gülerek karşılık verdi İhsan Komiser. “Biz her gün neler neler görüyoruz Doktorum. Bu daha ne ki?”

Kapıya yöneldi. Çıkmak üzereyken doktora seslendi yarı dönerek.

“Belki de doktorluğu bırakıp dedektif olmalısın ha? Bunu bir düşün.”

Gülümsemesini sürdürerek kapıda kayboldu.

Hikaye: Ölmeli

Ağustos ayının bilindik sıcak günlerinden biriydi. Yaz tatili denildiğinde daha henüz memlekete gitmenin yerini tatil köylerine gitmenin almadığı sıcacık günlerdeydik. Aylak aylak dedemin köydeki evinin avlusunda hiçbir işe yaramamanın verdiği can sıkıntısıyla oyalanacak bir şeyler arıyordum. Henüz öğle ezanı okunmamış, öğle sıcağı tam manasıyla ortalığı kavurmamış olmasına karşın sessizlik havanın daha da sıcak hissedilmesine sebep oluyordu. Erik ağacının altına oturup elime aldığım bağ bıçağı ile kırılıp yere düşüp kurumuş olan bir dalın kabuğunu yavaş yavaş sıyırmaya çalışıyordum. Şekil vermekten çok dalı çıplak bırakmaya çalışan amaçsız bir kazımaydı yaptığım.

Dedemin evi köyün içinden geçen karayoluna cephe olduğu için arada arabalar, insanlar ve kimi zaman da inekler, köpekler geçip gidiyordu. Şimdi kimselerin geçmediği bu yol bazen bir kentin sokakları gibi kalabalık olurdu. Böyle yazdığıma bakıp aklınıza İstiklal Caddesi’ni getirmeyin hemen. Eski zamanlarda şehrin kenarındaki caddeler kadar bir kalabalık olurdu.

Dedem kendi merakını besleyip köyde kimsenin sahip olmadığı bir bahçeye sahip olmuştu. Evin önündeki avlu ve hemen ardındaki damı geçince bir dönümlük bir bahçe içinde bulurdunuz kendinizi. Bahçe her ağaçtan iki tane olmak üzere elma, nar, armut, erik, dut, fındık, zerdali, badem, zeytin, kiraz, şeftali ve adını bilmediğim meyve ağaçları ile doluydu. Fakat kim her dakika meyve yemeyi ister? Bir süre sonra Cennetten sıkılıyor insan.

Erik ağacının altında elimi kesmemeye dikkat ederek kabuklarını sıyırdığım kuru ağaç dalını evirip çeviriyor can sıkıntımı geçirecek bir sürpriz bekliyordum. Bağ bıçağı başı ve sonu teneke ile kaplanmış, kaplanan teneke kısımlar hafifçe paslı, yuvarlak eğri bir odun parçası gibi duran, avuç içinden taşan bir kabzadan ibaretti. Bu kabzanın orta yerinde derin ve boydan boya bir yarık vardı. Bu yarığa paslanmaya yüz tutan eğri bıçak yüzeyi tam olarak girdiği için görünüşü ilgi çekiciydi. Bu kaba, kalın bir dal parçasını andıran bağ bıçağının yayı gevşemişti. Açıldığında tam olarak sabit durmuyor, elimle hem sapı hem de bıçağı tutmak zorunda kalıyordum. İçimin sıkıntısı bu iğretilikle daha da çekilmez hale geliyordu. Başımı dala eğmiş, tüm dikkatimi vermiş, yavaş yavaş kabukları sıyırıp dış dünyayı unutmaya çabalıyor, elimi kesmemek için gösterdiğim dikkatten dolayı da çevremi gözlemleyemiyordum.

Ayaklarımın ucunda dikilen Hilmi’yi görünce bir an şaşırdım. Bıçak, dal parçasının içine derinlemesine girmiş benim hassasiyetle ileri itip dalı kırmadan kabuğu almamı bekliyordu. Hiç zorlamadan ellerimi gevşetip başımı kaldırdım. Gülümseyen kavruk yüzüyle bakan Hilmi’ye ben de gülümsedim. Hilmi, dedemin yan komşusunun büyük oğluydu. İkimiz de on beş yaşındaydık. Bir de kardeşi vardı, Ahmet. O da abisinden sadece bir yaş küçüktü ve üçümüz iyi anlaşırdık.

Hilmi hınzırca “Ne yapıyorsun?” dedi.

Elimde eğreti tuttuğum bıçağı işaret ederek “Can sıkıntısı,” dedim. Hilmi’nin yüzüme bakarken aklından bir şey geçirdiğini anlamıştım. Elimi uzattım, tuttu. Okula gittiği için elleri diğer köylü çocukları gibi kalın ve nasırlaşmış değildi. Yer yer derisi kurumuş olsa da henüz hoyratça kaba olmayan elleri diğer çocukların elleri kadar güçlüydü. Elimden tuttuğu gibi kalkmam için kuvvetle çekti.

“Biz inekleri tarlaya salacağız, işin yoksa sen de gel,” dedi.

“Ahmet’te geliyor mu?” dedim.

Başını salladı.

“Ne zaman?” dedim heyecanla.

Yarım saate çıkarlarmış. Yarım saate sözleştik.

Anneme gideceğimi haber verdim. Anneannem yanıma bir çıkın yapmamız gerektiğini söyledi. Elime boyu bir metre civarında bir değnek verdiler. Ucuna naylon poşet içine konulmuş kuru ekmek, domates, kendi yaptığı köy peyniri, birkaç parça bahçeden kopardıkları biberlerden koymuşlardı. Kendimi Keloğlan gibi hissettim.

Utana sıkıla avludan yola çıktığımda Hilmi ile Ahmet’i gördüm. Bana el sallıyorlardı. Ahmet’in de yanında küçük bir çıkın vardı. Onların da yanlarına yemek için bir şeyler aldığını anlayınca rahatladım.

Yirmi kadar ineği önümüze katıp köyün bitimindeki şoseye doğru ağır ağır ilerlemeye başladık. Değneğimin ucuna bağladığım poşetimi omzumun arkasında sallaya sallaya son ineğin peşi sıra ilerliyordum. Ahmet ineklerin sağında Hilmi ise ineklerin solunda hayvanların dağılmamasını sağlayacak şekilde yürüyorlardı. Bir süre sonra inekleri, biçileli bir kaç hafta olmuş buğday tarlalarına doğru sürdüler. Sırasıyla çaprazlamasına tatlı bir eğimi olan birçok tarlayı geçtik. Karşıda dört tarlanın kavuştuğu bir köşede bir çeşme olduğunu gördüm. Kimi dürterek kimi bağırarak inekleri çeşmeye doğru sürdük.

Çeşmeye varınca inekleri başıboş bıraktık. Hayvanlar dört tarlaya dağıldılar.  Ahmet bize gölgelik hazırlarken, Hilmi’yle ben de yalaklardan birinin taşına oturduk. Tarihi bir çeşmeydi bu. Beş yalağı vardı ama kavurucu yaz sıcağından nasibini almış, son iki tanesi tamamen kurumuştu.

Derken, karşıdaki tarlanın ucunda, yerde yatan, hayvana benzer bir şey gözümüze çarptı. Ne olduğunu anlamak için, Hilmi’yle birlikte oturduğumuz yerden kalkıp merakla yanına gittik.

Yaklaşınca onun bir koyun olduğunu anladık. Güneşin yakıcı sıcağı altında öylece yatıyordu. Ölü gibiydi ama belli belirsiz inip çıkan karnı henüz yaşadığını gösteriyordu.

Hilmi hayvanın etrafında dolaştı, sonra ellerini iki yana açarak “yapacak bir şey yok”  dercesine yüzüme baktı.

“Yalağa götürelim,” dedim. “Hayvan ölecek, yazık.”

Hilmi şaşkınlıkla yüzüme baktı.

“Bırak karışma, sayacılarındır” dedi.

“Olmaz,” dedim. “Ölecekse bile hayvanı böyle terk edemeyiz. Biz elimizden geleni yapalım o ölecekse yine ölsün.”

Oldukça zayıflamış olan hayvanı ikimiz güç bela kucakladık. Sarsak adımlarla sendeleye sendeleye çeşmenin son yalağının başına kadar taşıdık. Yere bırakıp önce yalağın içini çevreden topladığımız otlarla doldurduk. Sonra, hayvanı tekrar kucaklayıp yalağın içinde hazırladığımız yumuşak yatağa yatırdık.

Ahmet bizim için hazırladığı gölgeliği koyunun üzerine getirdi. Hayvancağızı biraz olsun güneşten korumuş olduk böylece. Sonra çeşmeden avcumuzla aldığımız suyu ağzına dayadık. Başlarda hiç kıpırdamadı ama sonra suyun her gelişinde dilini oynatmaya başladı. Hilmi’nin yanında getirdiği şişedeki suyu toprağa döktüğünü görünce şaşırdım. Ne yaptığına bir anlam veremedim.

Elinde su şişesi ile yürüdü gitti. İneklerin arasına varınca birinin altına bağdaş kurdu. İnek sakince otlamaya devam ederken yavaş yavaş memelerini büze çeke süt sağmaya başladı. Geri geldiğinde akıllıca bir iş yapmış olmanın gururuyla şişeyi bana uzattı. Ben de aldım. Şişe, içindeki sütün sıcaklığı ile ısınmıştı. Merakla ağzıma götürüp bir yudum içtim. Beklediğim gibi değildi. Ağır yağ kokuyordu. Belki de ineğin kokusunu duymuştum sütte.

Ahmet, koyuna ot yedirmeye çalışıyor fakat hayvan yemek istemiyordu. Hilmi, süt şişesini elimden kapıp hayvanın üzerine eğildi. Başını şefkatle kaldırdı, elleriyle çenesini aralayıp azar azar içeri süt dökmeye çalıştı.

Bu besleme işi öyle yavaş oluyordu ki ağustos sıcağında koyununun canlanmasını beklerken biz kendi terimizde eriyip gidecektik. Yine de sabırla Hilmi’nin koyuna sütü olabildiğince yavaş içirmesini izledik. Bu manzarayı izlerken bir yandan üzülüyor bir yandan da koyunun hayatta kalabileceği umudum arttığı için heyecanlanıyordum. Hiç kıpırdmadan sütün bitmesini bekliyorduk. Bir canlıyı kurtarıyorduk. Hayata tutunmasını sağlıyorduk. Bu, şehirde pek yaşayacağım türden bir olay değildi. İçim kabarıyor, sevinçten ağlayacakmışım gibi hissediyordum. Yine de kendime hakim olmaya çalışıyordum.

Aradan üç saat geçmişti. Koyun artık boynunu kaldırıp etrafına bakabiliyordu. Yalağın içinde yaşam belirtileri her dakika artıyordu. Biz de yemeklerimizi yemiş keyifle koyunun her yeni hamlesini bir zafer gibi izliyorduk.

Hilmi kolundaki saatine bakıp,  “Artık yavaş yavaş dönmemiz gerekiyor,” dedi.

Ahmet hemen ayaklandı.

“Durun!” dedim. “Koyunu ne yapacağız?”

Koyunu önce burada bırakmak istediler. Yanımıza alamazmışız. Zaten yaşlı bir hayvanmış. Dişleri döküldüğü, artık yürüyemez hale geldiği için ölmeye terk edilmiş olabileceğini söylediler. Ben de onlara sırtımızda taşıyabileceğimizi söyledim. O da bir candı. Böyle ölüme terk edemezdik. Hangi sayacınınsa ona verirdik. O ne yapacaksa yapardı ama biz onu burada bu şekilde ölüme terk edemezdik. Sonunda ikisini de ikna ettim.

Gelirken tatlı bir eğimle indiğimiz tarlalar dönüşte sarp dağlar gibi duruyorlardı önümüzde. Halbuki gene hafif bir eğimden başka bir yükseklik yoktu. Ama sıra ile sırtımızda taşıdığımız koyun, eğimi bir yokuş gibi algılamamıza neden oluyor, gelirken çarçabuk biten yollar uzadıkça uzuyordu. Hayvancağız ise, hiç sesini çıkartmıyor, biz yorulunca kendisini yere indirdiğimizde dizlerini kıvırıp olduğu yere çöküyor bizi bekliyordu.

Hilmi ve Ahmet öyle yorulmuş gözükmüyorlardı. Ben ise gerçekten zor adım atıyordum. Bu halimi görüp artık bana koyunu taşıtmamaya karar verdiler. Köyün içindeki asfalt yola çıktığımızda artık Hilmi’nin de yorulmuş olduğunu anladım. Öylesine bir bakışı vardı ki ona bu koyunu taşıttığıma pişman olmuştum. Yine de son kalan enerjisiyle koyunu sabah yola çıkmadan önce oturduğum erik ağacının altına bırakmayı becerdi. Tam o sırada dedem köyün kahvesinden geliyordu, koyunu görünce önce bana sonra Hilmi’ye soru dolu gözlerle baktı.

Olup biteni dedeme anlattığımda  kaşları çatıldı. Kimsenin hayvanını alamazmış. Hırsız gibi ağılına başkasının koyununu mu sokacakmış?

Daha da söylenecekti ama hiç sesimi çıkartmadığımı görünce, biraz yumuşadı.

“Sen dur bakalım neyin nesiymiş bir öğrenelim,” dedi ve gerisin geriye kahveye gitti.

Neredeyse yarım saat geçmişti ki geri döndü. Sayacıların hayvanı ölmeye bıraktığını o da doğruladı. Hayvan çok yaşlıymış. Dişleri kırıldığı için hiçbir şey yiyemiyormuş. Zaten bir yerde çöküp ölecekmiş. “Torununa hediyemiz olsun,” demişler.

Dedem yine de memnun değildi. Başkasının hayvanını ölse de almamalıymışız. Daha bir sürü şey söyledi. Onu beklerken başını okşayıp rahatlattığım koyun, sakince erik ağacının gölgesi altında yatıyordu.

Dedem sözlerini bitirince dut ağacının dibini gösterip “Git şimdi ağacın şu kalın dalının altına büyükçe bir çukur kaz,” dedi. Sonra da eliyle avlu duvarının dibinde uzanan kazmayı gösterdi.

Ne olacağını anlayamadım. Bana ceza veriyordu. Dedem böyleydi. Hiçbir suç cezasız kalmazdı onun nezdinde. Bu yorgunlukla neye yarayacağı belli olmayan bu çukuru kazmak kadar ağır bir ceza olamazdı. Çaresiz kazmayı aldım ve ağacın altında usul usul kurumuş toprağı kazmaya başladım. Ne annem ne ananem bir şey demediler. Annem uzaktan uzağa beni izliyordu. Ben ise bir gözümle koyuna bakıyor ve onun için bu acıya katlanarak çukuru kazmaya devam ediyordum. On beş dakika sonra dedem geldi. Sağ omzu üzerinde bir peşkir vardı. Mintanının kolları dirseklerine kadar sıvanmıştı. Sanki abdest almış gibiydi. Çukura baktı, ayağıyla kenardaki toprakları bir tarafta toplanmaları için yeri sıyırdı. Yeterince derin kazdığıma inanmış olacak ki,  “Yeter,” dedi. Ben kazmayı yine duvarın dibine bırakırken dedem çevik hareketlerle koyunu bir seferde kucaklayıp kazdığım çukurun başına bıraktı.

Anlamıştım. Anlamıştım… Ama ben o koyunun hayatını kurtarmıştım…. Ama o koyunun canını kurtarmıştım ben…

İçim daraldı, kalbim sıkıştı. Ağlamaya başladım…

O yaşasın diye sırtımda taşımıştım… Onu celladına teslim etmek için mi getirmiştim buraya?

Annem halime dayanamayıp yanıma geldi. Gözyaşlarımı silerken, dedem koyunu kıbleye doğru çevirmiş, gözüne omzundaki peşkiri bağlamış, boynunu okşuyordu.

Sonra anneme döndü, “Çocuğu götür,” dedi.

Şehir çocuğu alışkın değilmiş, korkarmış falan filan. Yapacak hiçbir şey yoktu. Gözlerimi tekrar gözlerine dikemeden kendimi evin serinliğine bıraktım. Yorgunluktan mı moralsizlikten mi kıvrıldığım sedirin üzerinde uyumuşum. Uyandığımda üzerimde ince bir örtü vardı. Sıyırdım attım. Avludan neşeli insan sesleri geliyordu. Ne olduğunu anlayamadım. Kendimi dışarı attığımda birbirinden iğreti iki masanın birleştirildiğini etrafına bir sürü sandalyenin dizildiğini gördüm. Kimileri dolu kimileri daha dolmamıştı.

Sonra anneannem geldi yanıma. Elimden tuttu.

“Bak kızanım,” dedi. “Zamanı geldiğinde herkes ölmeli. Öldüğünde herkesi birleştiriyorsan iyi bir ölüm olur. Sen öldün diye herkes sırtını dönerse birbirine hayırlı bir ölüm değildir. Şimdi senin taşıyıp getirdiğin koyun sayesinde komşularımız dahası sıyacılar ve hısımlarımız bu sofrada bir araya geleceğiz. Bu güzel bir ölüm değil mi? Zaten hayvan ölecekmiş. Madem ölecekmiş, en iyisi böyle ölmeli.”

Hikaye: Sadi Bey’i Kim Öldürdü?

Ajanslar yetmiş yaşındaki emekli müzik öğretmeni Sadi Kızılırmak’ın Bahçelievler’de yalnız yaşadığı evinde öldürüldüğünü son dakika haberi olarak duyuruyordu. Hazır havalar ısındı şöyle bir hafta izne çıkarım diye düşündüğüm sırada odaya giren yardımcım Şefik müjdeli haberi vermekte gecikmedi.

“Başkomiserim iş bize verildi.”

“Hangi iş Şefik?”

“Şu emekli öğretmen cinayeti… Bahçelievler’deki…”

“Sabah sabah ağzından bal damlıyor Şefik, teşekkür ederim.”

Sırıtarak, “bir şey değil amirim, görevimiz,” diyerek uzaklaşıyordu ki, “Nereye?” diye sordum.

“Bir kahve alıp gelecektim.”

“Bırak şimdi kahveyi. Çıkalım.”

Az önceki şen şakrak halinden eser kalmadı Şefik’in. “Emredersiniz,” diyebildi isteksizce.

Hazırlanıp aşağı indim. Dışarıda ılık bir baharın tatlı esintileri vardı. Gökyüzü alabildiğine mavi ve açıktı. İznimin yattığına üzülmüştüm. Umarım şu iş çabuk çözülür de, bir an önce izne çıkarım diye söylenmeye başladım. Az sonra Şefik bizim külüstürle yanaştı. Cinayet mahalline doğru hareket ettik. Kaç gündür oldukça yorulmuştum. Sabaha karşı eve gelmiş birkaç saat uykudan sonra tekrar büroya gitmiştim. Araba sallandıkça gözlerim kapanıyor, tatlı bir uykunun ağırlığı bedenimi ele geçiriyordu. Uykumu açmak için radyo kanallarını çevirdim. Şefik’e cam açmasını söyledim. Kuş cıvıltıları ve hoş bir koku doldurdu arabanın içini.

“Yorgun görünüyorsunuz,” dedi Şefik.

Gerinerek “Yorgunum,” dedim.

“İsterseniz rapor alın.”

Hüzünlü bir gülüşle Şefik’e baktım.  “Çok var mı daha?”

“Az kaldı köşeyi dönünce ilk bina.”

Bahçelievler’in dar sokaklarından güçlükle ilerleyip olay mahalline ulaştık. Binanın önüne geldiğimizde görevli arkadaşlar bütün tedbirleri almışlardı. Apartman girişindeki memur kimlik kontrolü yapıyor, birkaç arkadaş bahçede delil arıyor ve olay mahallinin fotoğraflarını çekiyordu. Gerekli bilgileri aldıktan sonra maktulu görmek istedim. Maktul yatak odasında sırtı üstü yatar vaziyette, kolları iki yana açılmış uyuyor gibiydi. Kır saçlı, düzgün fizikli, yaşından genç gösteren talihsiz adamın göğsü kana bulanmıştı. Ben dikkatle cesedi incelerken olay yerinde görevli bizim sarı Alper heyecanla yanıma sokuldu.

“Boğazında usta işi bir kesik var Başkomiserim.”

“Bıçak mı?”

“Baya keskin bir alet olmalı. Falçata gibi.”

“Apartman sakinlerinin ifadesi alındı mı?”

“Arkadaşlar alıyorlar. Yalnız kapıcı burada.”

“Bir görelim bakalım.”

Kırk, kırk beş yaşlarında, esmek, kirli sakallı, gariban görünümlü apartman görevlisi bizi görür görmez telaşla ayağa kalktı.

“Adın ne senin?” diye sordum.

“İdris, Komiserim. İdris Pektemiz.”

“Kaç yıldır bu binada çalışıyorsun?”

“On sene oldu. On senedir kapıcıyım burada.”

“Polisi sen aramışsın.”

“Evet, ben aradım. Rahmetli Sadi Bey amca apartman yöneticisiydi. Bu sabah hesap kitap işlerimiz vardı. Sabah erkenden gel demişti. Kapıya vurdum vurdum açan olmadı. Rahmetli çok uyumazdı, erken kalkar yürüyüş yapar, sağlığına dikkat ederdi. Asker gibi düzenli tertipli adamdı.”

“Kimi kimsesi yok muydu Sadi Bey’in?”

“Ben bunca yıldır tanırım kimseyle görüşmezdi. Komşularla bile arası yoktu.”

“Neden arası yoktu?”

“Ölenin arkasından konuşulmaz ama rahmetli biraz huysuz adamdı. Gelene gidene çok karışırdı. Gürültüye tahammül edemez, binanın önüne biri yanlışlıkla araba park etse hemen pencereden seslenir uyarırdı. Daha geçen hafta üst katındaki öğrenci ile kavgaya tutuşmuştu. Ama Allah rahmet etsin çok üzüldüm.”

“Anladım,” dedim İdris’e. “Sen buralarda ol gene ifadene başvuracağız.”

“Olur beyim.”

Ben kapıcıyla konuşurken Şefik evin içinde dolanıyor, etrafı inceliyordu.

“Ne çok dosya var dolaplarda,” dedi.

Haklıydı Şefik. Salondaki dolaplar dosya ile doluydu.

“Apartman sakinlerini dinleyelim,” dedim Şefik’e.

“Emredersiniz Başkomiserim.”

***

Sadi Bey’in komşuları genellikle kamudan emekli yaşlı insanlardı. Cinayetin şokuyla konuşmakta zorlanıyorlardı. Bu nezih semtte bırakın cinayeti, tek tük hırsızlık vakası dışında yıllardır herhangi bir asayiş olayı yaşanmadığını söylüyorlardı. Ancak komşuların buluştukları ortak ifade Sadi Bey’in üstü katında oturan üniversite öğrencisi Aytekin isimli gençle geçen hafta yaşadığı şiddetli tartışma idi. Güçlükle müdahale etmişler, ikiliyi ayırmışlardı. Aytekin’in zilini ısrarla çalmamıza rağmen kapıyı açan olmadı. İdris yanıma sokularak,

“Evde yoktur. Derstedir o bu saatte,” dedi.

Şefik’e dönerek “Delikanlıyı merkeze alın,” dedim. “Tanışalım kendisiyle.”

“Emredersiniz,” dedi Şefik.

Binadan ayrılırken İdris tekrar yanıma geldi, “Valla Başkomiserim,” dedi, “Bu işte Aytekin’in parmağı var gibi. Öldüreceğim bu herifi deyip azgın boğa gibi saldırıyordu. Zor aldık rahmetliyi elinden.”

Sorgu odasında korku dolu gözlerle bizi bekliyordu Aytekin. Stresten tırnaklarını yiyordu. Odadaki aynadan onu gözetlediğimizin farkında değildi.

Şefik’e “Hadi girelim,” dedim. İçeri girdiğimizde ayağa kalkıp kalkmamak arasında kararsızlık yaşadı.

Şefik “Otur!” dedi sertçe. Sandalyenin ucuna ilişti genç adam. Aniden bağırmaya başladı.

“Ben bir şey yapmadım. Katil değilim.”

“Sus!” diye bağırdı Şefik. “Neden öldürdün adamı?”

“Vallahi öldürmedim Komiserim,” diyerek sindi.

“Herkesin içinde söylemişsin, öldüreceğim,” demişsin. “Bütün bina şahit.”

“Bir anlık öfkeyle söyledim. Gelenime karışır, yüksek sesle müzik dinlesem kapıcıyı yollar, sürekli huzursuzluk çıkarırdı. O gün arkadaşlarımla eve gelirken gürültü yaptığımız için uyardı, kafam güzeldi zaten, bir anda saldırmışım, hatırlamıyorum çok alkollüydüm.”

Bir sigara yakıp uzattım genç adama. İstekle aldı. Derin bir nefes çekti. Onu rahatlatmak istiyordum. Sakinleştikten sonra anlatmaya başladı.

“Ben kimseyi öldürmedim. Ara sıra tartışırdık ama onu öldürecek kadar aptal değilim. Bu sene son sınıftayım zaten, neden hayatımı mahfedeyim.”

“Şu an şüphelisin ve gözaltındasın Aytekin,” diye söze girdim.

“Zaten suçlu değilsen merak etme bizim için zor değil bu cinayeti çözmek. Banyonda kurumuş kan lekeleri tespit edildi. Elindeki bandaj ne öyleyse?”

“Yemin ediyorum birkaç gün önce kız arkadaşımla kavga edip aynaya yumruk atmıştım. Önemli bir kesik değildi. Evde kendimiz müdahale ettik.”

Şefik dayanamayıp lafa karıştı. “Oğlum ne vukuatlı çıktın sen. Psikopat mısın nesin?”

“Komiserim, seviyorum ne yapayım.”

“Ya odandan çıkan bir tomar paraya ne demeli?” diye devam ettim. “Binaya kamera sistemi takılması için toplanan paralar da kayıp. O gece eve girdin, Sadi Bey’in gırtlağını kesip paraları aldın.”

İyiden iyiye korkmuştu delikanlı. Derin nefeslerle sigaraya asılıyordu.

“Sevgilimle biriktirdiğimiz para o. Yurtdışına yerleşeceğiz ileride. Para biriktiriyoruz. Söyledim ya ben kimseyi öldürmedim.”

Aytekin’i sorgu odasında bırakıp büroya geçtik. Şefik birer kahve hazırlayıp karşıma oturdu.

“Kesin bu psikopat öldürdü adamı,” dedi kendinden emin bir ifadeyle.

Kahvemden bir yudum aldıktan sonra, “Eline sağlık,” dedim, “Kahve güzel olmuş.”

Sadi Bey’in görünürde düşmanı yoktu, kendi halinde emekli bir öğretmeni kim öldürür diye düşünüyordum. Aytekin şüpheliydi. Katil olma ihtimali yüksekti. Arkadaşların yaptıkları tespite göre kapı zorlanmamış, katil içeriye rahatça girmiş, boğuşma olmadan maktulun gırtlağını kesmiş, evi dağıtmadan paraları almış, çıkıp gitmişti. Ardında hiçbir delil bırakmamıştı. Odamda bunları düşünürken telefonum çaldı. Sekreterim ziyaretçim olduğunu söyledi. İçeri almasını söyledim. Odaya yüzündeki yorgun ifadeye rağmen duru güzelliği ilk bakışta dikkati çeken kırklı yaşlarda bir kadın girdi.

“Merhaba,” dedi. “Ben Sadi Kızılırmak’ın kızı İmge.”

Beklemiyordum böyle bir ziyareti. Gerçi Sadi Bey’in bir kızı olduğunu biliyorduk ama yıllar önce Bodrum’a yerleştiğini tespit etmiştik.

“Buyurun İmge Hanım,” diyerek kendisine yer gösterdim.

Teşekkür ederek oturdu. Üzüntülü olduğu belliydi.

“Sizinle konuşmak istedim” diyerek söze girdi.

“Başınız sağ olsun. Çok zor bir durum.”

“Evet, öyle gerçekten. Babamla yıllardır görüşmezdik. Üniversite eğitimim bittikten sonra Bodrum’a yerleştim. Orada evlendim. Bağımız kopmuştu nerdeyse. Haberi internette gördüm.”

“Sadi Bey nasıl biriydi?”

“Babamın her zaman renkli bir kişiliği vardı. Müziğe tutkundu. Bir de anneme. Annemi kaybedince kabuğuna çekilmişti. Sanırım bana da kırgındı yaptığım evlilikten ötürü.”

“Torunlarını özlemez miydi?”

 

Genç kadının yüzüne ince bir hüzün dalgası yayıldı.

“Çocuğumuz olmadı.” dedi. “Belki de bu nedenle dargındı bana.”

“Babanızı son olarak ne zaman görmüştünüz?”

“En son yılbaşında gelmiştim. Tatsızdı. Yalnızlığı kabullenmiş gibiydi. Açıkçası artık beni kızı gibi görmediğini anlamıştım. Ama dediğim gibi gene yürüyüşünü yapıyor, gereksiz bütün evrakları saklıyor, müzikle ve apartmanın işleriyle zaman geçiriyordu. ”

“Teşekkür ederim hanımefendi. Gelişme oldukça sizinle irtibata geçeceğiz. Daha fazla yormayalım sizi.”

“Ben teşekkür ederim,” dedi İmge Hanım hüzünle. Ağır aksak adımlarla odadan çıktı.

Odamın penceresinden sokağı izliyordum. Doğa uyanmış, ağaçlar yeşermişti. İçimde tarifi zor bir neşe vardı. Baharı çok seviyorum diye düşünüyordum ki telefonum çalmaya başladı. Açtığımda karşımda Şefik’i buldum. Heyecanlıydı.

“Başkomiserim size geliyorum.”

“Ne oldu oğlum, ne bu heyecan?”

“Gelince anlatırım. İşler karıştı.”

“Tamam, acele et.”

Abartmaya bayılırdı Şefik. Tez canlı çocuktu. Gene her zamanki gibi anlamsız işleri büyütecek diye düşündüm. Ocağa çay suyu koymak için mutfağa yöneldiğim sırada kapı çaldı. Açar açmaz içeri girdi Şefik.

“Yavaş be oğlum.”

“Kusura bakmayın amirim. Anlatacaklarım çok mühim.”

“Anlat bakalım.”

“Şu bizim kapıcı İdris gözaltında. Sadi Bey’in evindeki paraları meğerse o çalmış.”

“Nasıl olur?”

“Vallahi Başkomiserim ben de şaşırdım. Birkaç gündür arkadaşlar takipteydiler İdris’i. Şüpheli hareketleri vardı. Sürekli bankalara, döviz bürolarına girip çıkıyordu. Sorguya almışlar. En sonunda ötmüş. Evinde yapılan aramada da Sadi Bey’in evinin yedek anahtarı çıktı.”

“Ya cinayet? Cinayeti de o işlemiş olmasın?”

“Orası şimdilik belli değil. Nuh diyor peygamber demiyor hergele. Hırsızlık tamam ama ben öldürmedim diyor.”

Şefik’in anlattıkları beni bir hayli şaşırtmıştı. İdris sorgusunda olay günü Sadi Bey’in zilini ısrarla çaldığını, içeriden yanıt gelmeyince de yedek anahtarla kapıyı açtığını, Sadi Bey’in cesediyle karşılaştığını, apartman sakinlerinden toplanan paraların yerini bildiği için şeytana uyarak paraları aldığını, sonra da polisi aradığını, ama cinayeti kendisinin işlemediğini söylüyordu. İşler karmaşık bir hal almıştı. İki şüpheli de reddediyordu cinayeti işlediklerini. Ama tutuklanmaktan kurtulamamışlardı. İçimi kemiren bir şüphe vardı gene de. Bu cinayetin tam olarak aydınlatıldığını düşünmüyordum nedense. Önsezi mi yoksa mesleki deneyim mi bilemiyordum. Şefik’e de bahsettim bu şüphemden.

“Başkomiserim, yanlış anlamayın ama gayet açık her şey.”

“Neymiş açık olan Şefik?”

“Ne olacak. İkisi bir olup öldürmüşler adamı işte. İdris de ilk başta şüpheyi Aytekin’in üzerine çekip paralara konacağını düşündü.”

“Bilemiyorum Şefik. İçimde bir huzursuzluk var.”

“Yoruldunuz. Hazır bu işi çözmüşken isterseniz şu ertelediğiniz tatile çıkın.”

İmge Hanım babasının gereksiz evrakları bile sakladığını söylemişti. Gerçekten de Sadi Bey’in evindeki dosyaları incelediğimizde su, elektrik, telefon faturalarını yıl yıl tasniflediğini, apartman gelir ve giderlerini düzenli olarak kaydettiğini, hiçbir resmi evrakı atmadığını, hatta yaptığı en küçük alışverişin bile fişini sakladığını görmüştük. Günlerdir bu dosyaları inceliyordum. Son altı aydır Sadi Bey’in harcamalarında dikkatimi çeken bir şey vardı. Sağlığına dikkat eden, her gün aksatmadan yürüyüşünü yapan, yaşına göre genç görünen Sadi Bey’in aynı pizzacıdan bu kadar çok sipariş vermesi ister istemez kuşku uyandırmıştı içimde. Altı aydır günde en az bir defa pizza sipariş etmişti. Bu sayı bazen iki hatta üç oluyordu. İçimi kemiren şüpheye daha fazla engel olamadım. Zaman kaybetmeden Şefik’i de yanıma alıp fişte yazılı adrese gitmeye karar verdim. Yolda bizimkine bundan bahsetmedim.

“Nereye gidiyoruz Başkomiserim?” diye merakla sordu Şefik.

“Pizza seversin değil mi?”

“Sevmez miyim?”

“İyi öyleyse öğlen yemeğin benden.”

Anlamsızca yüzüme bakıyordu Şefik. Bu da nereden çıktı diyordu içinden biliyorum. Pizzacıdan içeri girdiğimizde birkaç genç masalarında pizzalarını yiyorlardı. Görevlinin yanına giderek cinayet masasından olduğumu, dükkân sahibini görmek istediğimi söyledim. Sipariş vermek için sabırsızlanan Şefik şaşırmıştı.

“Hani pizza yiyecektik. Ne yapacaksınız dükkân sahibini?”

“Biraz daha sabret Şefik. Şu işi bir halledelim de daha çok pizza yeriz merak etme.”

İşletme sahibi ürkmüş bir ifadeyle yanımıza geldi. Kendisine duruma anlattım. Cinayeti medyadan öğrendiğini söyledi. Ondan şüphelenmemiştim zaten. Personel bilgilerine ihtiyacımız olduğunu söyledim. Bahçelievler’e hangi kuryenin sipariş götürdüğünü sordum. Tuğrul adında bir gencin o civara baktığını ama bugün izinli olduğunu söyledi. Hemen genç adamın adresini alıp hızla dükkândan çıktım. Arkamdan koşturan Şefik halen ne yapmak istediğimi anlamamıştı.

“Başkomiserim Allah aşkına bir durun nereye gidiyoruz?”

“Az kaldı Şefik birazdan öğreneceksin.”

Adrese geldiğimizde kapıyı yaşlı bir kadıncağız açtı. Tuğrul’un evde olmadığını söyledi. Kimliklerimizi gösterip içeri girdik. Bir cinayet soruşturması yürüttüğümüzü, Tuğrul’u aradığımızı söylediğimde yaşlı kadıncağız koltuğa zor attı kendini. Tuğrul’um yapmaz öyle şey diyerek ağlamaya başladı. Kocasını kaybettikten sonra tek göz ağrısı olan oğlunu ne zorluklarla büyüttüğünü anlatmaya başladı.

“Tuğrul daha önce çalışır mıydı?” diye sordum yaşlı kadına.

Kanlı gözlerini elinin tersiyle silerek yanıtladı sorumu.

“Hiç gün yüzü görmedi ki garibim. Babasının kundura ustası bir arkadaşı vardı onun yanında çalışırdı daha çocukken.”

“Kundura ustası mı?” diye sordum birden.

Şefik şaşırmıştı bu tepkime.

Kadıncağız sözlerine devam etti.

“Evet, rahmetli kocamın bir ahbabı vardı Durmuş adında. Tuğrul’u yanına vermişti bir zanaat öğrensin de eli ekmek tutsun diye. Ama Tuğrul sevmedi o işi. Babası ölünce ayrıldı oradan. Kalfa olmuştu hâlbuki.”

O sırada kapı açıldı. Karşımızda beliren genç adam sakin adımlarla yürüyüp annesinin yanına oturdu. Kumral, kıvırcık saçlı, koyu yeşile çalan gözleriyle bir aktör kadar yakışıklıydı. Hepimizin şaşkın bakışları altında, annesinin elini tutarak konuşmaya başladı.

“Neden burada olduğunuzu biliyorum. Zaten bir gün geleceğinizi biliyordum, ama açıkçası bu kadar erken beklemiyordum sizi. O yaşlı herifi ben öldürdüm, evet. Apartmandaki öğrencinin siparişlerini götürdüğümde kapıyı açar dikkatle yüzüme bakardı. Önceleri tesadüf sanıyordum bu karşılaşmaları. Daha sonra sıklaştı. Kendisi de sipariş vermeye başladı ilerleyen zamanlarda. Sizin pizzalarınızı çok beğeniyorum, derdi. Gün içinde birkaç kez pizza götürdüğüm bile oluyordu ona. Meğer kendi yemezmiş de hayvanlara verirmiş çoğu zaman. Gel zaman git zaman hareketlerinden şüphelendim, pizza paketini uzatırken elimi okşuyor, içeri davet ediyor, bir şeyler ikram edebileceğini söylüyordu. Sonunda davetini kabul ettim. Başta oyun gibi gelmişti. Sonra işi abarttı, udunu alıp küçük konserler vermeye başladı bana. Beni içeri alıyor, bir sahne sanatçısı gibi süsleniyor ve sanatını icra ediyordu. Tabii ufak ufak taciz etmeye de başlamıştı. Gözlerime anlamlı anlamlı bakıp saçımı okşuyor, yalnızlıktan bıktığını söylüyordu. O gün ondan kurtulmaya karar verdim. Zaten evine rahatlıkla giriyordum. Kimseye görünmeden içeri aldı beni. Gene güzel şarkılar, içli nameler döktürdü. İlerleyen saatlerde yatak odasına geçtik. O anda ellerini yüzümde gezdirmeye, parmaklarıyla saçlarıma dokunmaya başlayınca kendimi kaybetmişim. Cebimdeki falçatayı çekip bir anda gırtlağını kestim.”

Genç adam konuştukça annesi ağlayıp dövünüyordu. Bizim Şefik de donmuştu, hiçbir tepki göstermeden anlatılanları dinliyordu. Bakışlarını boşlukta sabitleyen Tuğrul devam etti.

“Çocukken yapmaya cesaret edemediğim şeyi büyüyünce yapmıştım. Ustam Durmuş Efendi de oramı buramı sıkar, seviyor gibi görünüp taciz ederdi beni. Sözde babamın arkadaşıydı. Büyüdükçe kavrıyordum. Sevmekten öte şeylerdi yaptıkları. Kalfa olduğum gün bana bir kalfa bıçağı hediye etmişti. Masatta her gün bileylerdim bıçağımı. Durmuş’un gırtlağını keseceğim günü hayal ederdim hep, ama yapamazdım. Babam hastaydı, çalışmam gerekiyordu. Yıllarca bu nefreti içimde taşıdım amirim. Sonrası da işte bildiğiniz gibi.”

Hikaye: Selam Anne

“Size nasıl yardımcı olabilirim?”

Genç kadın, önce gölgesiyle yüzünü gizleyen şapkasını sonra sol elindeki eldiveni yavaşça çıkardı. Saçlarını düzeltip kafasını dedektife doğru çevirdi.

“Bana en iyisi olduğunuzu söylediler. Çok titiz çalışıyormuşsunuz. Büyük sırları, çözülmez denen davaları bile çözüyormuşsunuz. Gözünüzden hiçbir şey kaçmıyormuş.”

Dedektif sessiz kaldı.

“Öncelikle paranın benim için hiç önemli olmadığını bilmenizi istiyorum. Emeğinizin karşılığını fazlasıyla alacağınızdan emin olabilirsiniz.”

Paranın kadın için sorun olmayacağını zaten anlamıştı. Kıyafetleri, jestleri, konuşması varlıklı olduğunu ele veriyordu. Ölçülü hareketleri, sakin ses tonu, karşısındakinde kendine çekidüzen verme ihtiyacı uyandırıyordu.

Kadın derin bir nefes alarak devam etti.

“Bir adam var,” dedi ve yeniden duraksadı. Nereden başlayacağını bilemiyor gibiydi.

Her zaman bir adam vardır, diye düşündü dedektif. Kadını biraz cesaretlendirmek için “Rahat olun lütfen,” dedi.

“Bir adam var. Ona yardım etmek istiyorum. Biri ona zarar verecek… Ve ben…”

“Zarar vermek derken neyi kastediyorsunuz?”

“Onu öldürecek. Ne zaman olduğunu bilmiyorum ama çok yakında bunu yapacak.”

“O halde buraya gelmek yerine—”

“Polise gidemem. Adamın nerede yaşadığını bilmiyorum. Aslında hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Polise gitmek sadece zaman kaybı olur.”

Dedektif, oturduğu koltuğa yaslanıp gözlerini ovuşturduktan sonra yeniden masaya yaklaştı. Hafifçe çenesini okşarken genç kadına baktı.

“Ben insanlara, gizli kalması gereken kişisel konuların çözülmesinde yardım ederim. Aldatılan eşler, ailevi sorunlar, velayet davalarında bir tarafın lehine delil toplamak, kayıp kişileri bulmak, finansal sahtekârlık ve bunun gibi başka konular üzerinde çalışırım. Cinayet benim işim değil.”

“Ben sizden bir cinayet için yardım istemiyorum ki. Tam da söylediğiniz konularda yardıma ihtiyacım var: gizli kalması gereken ailevi bir sorun ve kayıp bir kişiyi bulmak. Bu yüzden özel bir dedektife, size geldim. En azından anlatacaklarımı dinlemenizi rica ediyorum.”

Dedektif, genç kadının kararlı ve sakin bir tavırla söylediği bu sözlere itiraz etmedi. Böyle bir davaya karışmak istemiyordu, bu işi kabul etmeyeceğinden de emindi. Yine de genç kadının nazik talebini geri çevirmek istemedi. Derin bir nefes alıp verdikten sonra yerinden kalkarak masanın solunda kalan küçük tezgâha doğru ilerledi.

“İçecek bir şey ister misiniz? Kahve ya da bitki çayı? Bir sigara içsem sorun olur mu sizin için? İsterseniz size de ikram edebilirim.”

Kadın başını salladı.

“Teşekkür ederim. Belki bir su alabilirim. Varsa tabii…”

“Elbette,” diye cevap verdi dedektif ve tezgâhın altındaki mini buzdolabından bir şişe çıkararak uzun cam bardağı ağzına kadar doldurdu. Kadına bardağı uzatıp yerine oturdu. Çekmeceden küçük bir kutu çıkardı. Kapağını açıp içindeki sigaralardan birini alarak çakmağı yaktı.

“Sizi dinliyorum. Bahsettiğiniz adamı kim, neden öldürmek istiyor?”

Kadın biraz daha rahatlamış gözüküyordu. Hiç vakit kaybetmeden anlatmaya başladı.

“Annem, bizi ben çok küçükken terk etti. Babam kısa bir süre sonra intihar etti. Bir sabah kalktığımda onu salonun ortasında, tavanda sallanırken gördüm. O günü asla unutamam. İkiye bölünmüş gibiydim. Ağlamak, çığlık atmak istedim. İçimde büyük bir öfke duyuyordum…”

Duraksadı. Karşısındaki camdan dışarı baktı. O anı yeniden yaşıyormuş gibiydi.

“Bir yandan da tuhaf bir şekilde sakin hissediyordum. Uyuşmuş gibi. Ağlamadım. Sessiz kaldım. Sadece yere, odadaki kırmızı koltuğun yanına oturdum ve gözlerimi hiç ayırmadan onu izledim. Üç gün boyunca. Evet, tam üç gün.”

Dedektif, az önce yakıp bir nefes çektikten sonra kül tablasına bıraktığı sigarasını yeniden eline almanın uygun olup olmayacağını düşünüyor, bir yandan da bu korkunç hikâyenin nasıl ilerleyeceğini merak ediyordu.

“Yaz mevsimiydi. Babamın cesedi çürüyordu. Babam çürüyordu. Odada dayanılmaz bir koku vardı. Yine de yerimden kıpırdamadım. Annemi düşünüyordum. Bizi neden bırakıp gittiğini merak ediyordum. Odaya sinekler dolmaya başlamıştı. Ama ben sadece annemi düşünüyordum. Sonra babam kafasını çevirip bana baktı. Gözlerimin içine. ‘Annen,’ diye başladı ve annemin neden gittiğini anlattı. Başka şeyler de söyledi. Anlattığı her şeyi dikkatle dinledim. Ağlıyordu. O kadar çok ağlıyordu ki gözyaşları, bozuk bir musluktan akan su damlaları gibi parkeye düşüyordu. Yere düşen damlaların çıkardığı ses hâlâ kulaklarımda. Pıtt… Pıtt… Pıtt… Sonra kafası tekrar göğsüne düştü. Ama gözyaşları bir süre daha yere damladı.”

Dedektif, gözlerini kadından ayırmadan, hiçbir şey söylemeden dinlemeye devam etti.

Kadın bir iç çekip ona döndü, kafasını hafifçe yana eğerek gülümsedi.

“Deli olduğumu düşünüyorsunuz. Merak etmeyin, bugün bunun küçük bir kız çocuğunun hayal dünyasının ürünü olduğunun farkındayım. Çok çabuk büyüdüm. İnanın bana,” dedi arkasına yaslanarak. “İnsan sevdiği birinin gözünün önünde çürüdüğünü görünce hemen büyüyor. Birileri ne zaman çocuklarının bir türlü olgunlaşmadığını söylese onlara sevdikleri birini öldürüp çocuğu onun karşısına oturtmasını öğütleyesim gelir.” Eliyle saçını kulağının arkasına özenle yerleştirirken yüzünde gözlerini de içine alan geniş bir gülümsemeyle dedektife baktı. “Ama insanlara bu tür şeyler söyleyemezsiniz.”

Dedektif belli belirsiz kafasını salladı. Genç kadının hikâyesini soğukkanlılıkla hatta gülümseyerek anlatmasını garipsemiş olsa da bunu belli etmek istemiyordu. Rahat olduğunu göstermek için durduğu yerde yarısına kadar yanan sigarasına bir fiske vurdu, onu baş parmağıyla işaret parmağı arasına alarak dudaklarına yaklaştırdı. Bir nefes çekip üfledikten sonra yeniden arkasına yaslandı.

“Devam edin, lütfen.”

“Evet, babamın konuşması hayal ürünüydü. Ya da öyleydi, diyelim. Ama kesin olan bir şey vardı. Her şeyin sorumlusu annemdi. Dördüncü gün eve gelen bir komşu sayesinde herkes olanları öğrendi. Çığlıklar, polisler, hiç bitmeyecekmiş gibi gözüken sorular… Sonunda kendimizi yetimhanede bulduk. Kardeşim ve ben.”

“Kardeşiniz?” diye sordu dedektif bir kaşını kaldırarak.

“Evet, kız kardeşim.”

“Bu olaylar olurken o neredeydi peki?”

“Onu komşu geldiğinde gördüm. Birkaç gün komşuda kalmış olmalı. Bazen komşumuzda kalırdık. Tam hatırlayamıyorum ama onu bu olay sırasında ilk kez o an gördüğüme göre böyle olmalı.”

Dedektif bir şey söylemedi.

“Ne diyordum… Evet, yetimhane. Güzel bir yerdi. İnanmayacaksınız belki ama orada mutluyduk. En azından ben öyleydim. Olanları unutmamıştım ama bir şekilde her şeyi geride bırakmıştım. Oysa kardeşim için durum farklıydı. Kendi kabuğuna çekilmişti. Çok fazla konuşmuyordu. Konuştuğunda da sadece annemden bahsediyordu. Ondan ne kadar nefret ettiğini, zamanı geldiğinde onu bulup intikam alacağını söylüyordu. Bunları söylediğinde sözünü kesip güzel şeylerden bahsediyordum. İkimiz de babamız gibi doktor olmaya karar vermiştik. Bunun için çok çalışmamız gerekiyordu. Bir yıl sonra hayatımızı baştan aşağı değiştiren bir olay olmasaydı herhalde bu hedefimiz de çocukluk hayallerinden öteye gitmezdi. Evlat edinildik. Kuzeydeki bir ülkede yaşayan çok zengin bir karı kocaydı. Yıllar önce bir erkek çocukları olmuştu. Çocuk iki yaşını doldurmadan hayatını kaybetmişti. Bir daha çocuk sahibi olmamaya karar vermişlerdi ama yıllar sonra fikirlerini değiştirip bizi evlat edinmişlerdi. Eğitimimize çok önem verdiler. Biz de çok çalıştık. Ve hedefimize ulaştık.”

Genç kadın, o ana kadar hiç dokunmadığı su dolu bardağı alıp dudaklarına yaklaştırdı ama dedektifin sorduğu soruyla eli havada kaldı.

“Ya anneniz? Ondan bir daha haber almadınız mı?”

Kadın bardağı sehpaya bıraktıktan sonra kafasını sağa sola salladı.

“Hayır. İzini kaybettirmişti. Onu bulamadılar.”

“Peki siz? Yani daha sonra kardeşinizle birlikte onun nerede olduğunu, neler yaptığını öğrenmeye çalışmadınız mı?”

“Onun babamın ölümünden sorumlu olduğunu hiç unutmadım ama bir insan olarak ya da bir kadın, bir anne olarak varlığını tamamen unutmuştum. Beni seven bir annem ve babam vardı. Çok güzel bir ülkede yaşıyordum…”

Gözleri havadaki görünmeyen bir noktaya daldı.

“Soğuğu öyle severim ki!” dedi birden. “Yaşadığım yerde, dışarı çıktığınızda rüzgâr olmasa bile yüzünüze buz gibi bir hava çarpar. Yılın büyük bir kısmında her yer karla kaplıdır. Dışarı çıkarsınız, iliklerinize kadar üşürsünüz. Soğuk, omuzlarınızı titretir, bütün vücudunuzda dolaşır. Isınabilmek için sık sık, hızlı hızlı nefes alırsınız. Yaşadığınızı hissedersiniz. Hep canlı kalırsınız. En önemlisi de soğukta kolay kolay çürümezsiniz. Gömmeye ya da yemeye niyetli olmadığınız ölü bir hayvan günlerce korunur… Affedersiniz, çocukluğumun güzel anılarına daldım bir an.”

Yüzündeki neşe yerini endişeli bir ifadeye bıraktı. Camdan dışarı bakarak devam etti.

“Ben unutmuştum ama kardeşim asla unutmadı. Gizlice annemizin izini sürdü. Başlangıçta bunu çok umursamadım çünkü onu bulamayacağını düşünüyordum. Polis bile ona ulaşamadığına göre kimliğini değiştirmiş olmalıydı.”

Kafasını çevirip dedektifin gözlerine baktı. “Belki ölmüştür, diye düşünüyordum.”

Dedektif eliyle boynuna masaj yaparken gözlerini kaçırdı.

“Affedersiniz, hikâyemi uzatıp canınızı sıktıysam özür dilerim. Bütün bunlar birbiriyle bağlantılı olduğu için anlatmam gerektiğini düşünüyorum.”

“Yo, hayır. Hikâyenizin sonunu merak ediyorum. Sadece yorucu bir gündü. Bir kahve alacağım. Siz de ister misiniz?”

“Hayır, teşekkür ederim.”

Dedektif, yan taraftaki tezgâhta kahvesini hazırlarken odada sadece kaynayan suyun sesi duyuluyordu.

“Peki onu buldu mu? Annenizi?” diye sordu yerine oturduktan sonra.

“Evet buldu. Evli olduğunu, mutlu bir hayat sürdüğünü ve artık buna son vereceğini söyledi. Onun da bizim gibi sevdiği birini kaybetmesi gerektiğine, mutlu olmaya hakkı olmadığına inanıyordu. Evli olduğu adamı öldüreceğini söyledi. Yıllardır intikam almak istediğini söylüyordu ama ben bunun geçici bir öfke olduğuna inanıyordum. Hastanede, evde, birlikte vakit geçirdiğimiz her yerde onunla konuşup öfkesini dindirmeye çalışıyordum. Geçmişi geride bırakmasını istiyordum. İstediğimiz her şeye sahip olduğumuzu, bizi umursamayan bir kadını düşünüp yıllarımızı boşa harcamamamız gerektiğini söylüyordum.”

“Aynı hastanede mi çalışıyorsunuz?” diye sordu dedektif merakla.

“Ah, evet,” dedi kadın iç çekerek, “hiç ayrılmadık biz. Birlikte okuduk. Çalışmak zorunda değildik. Bu yüzden ikimizi birden kabul edecek bir hastane bulana kadar bekledik.”

“Benden bulmamı istediğiniz kişi annenizin eşi mi?”

“Evet,” dedi kadın. “Kardeşim onları birkaç hafta önce buldu. Bana adamı öldüreceğini, başının derde girmeyeceğini çünkü bunun bir cinayet olduğunu hiç kimsenin anlamayacağını söyledi… Onu zehirleyecek. Ne yaptığını bilen biri için bir insanı iz bırakmadan öldürmek çok kolaydır.”

Dedektif hafifçe başını salladı.

“Bana onların nerede olduğunu söylemedi. Ona engel olmak isteyeceğimi biliyordu.”

Ellerini iki yana açıp yüzünde çaresiz bir ifadeyle dedektife baktı.

“Onu takip etmek istedim. Eşyalarını karıştırdım. Hiçbir şey bulamadım. O kadını seviyor değilim ama bir insanı öldürmek… ölümüne sebep olmak çok fazla değil mi sizce de?”

Bu soruya gerçekten cevap almak istiyor gibiydi.

“Lütfen bana yardım edin,” dedi birden. “Çok geç olmadan bir şeyler yapmalıyım. Henüz harekete geçmediğini biliyorum…”

“Onları bulmak çok zor olmayacaktır. Ben yine de bu koşullar altında polisten yardım istememizin daha—”

“Lütfen…” diye mırıldandı genç kadın, “en azından cevap vermeden önce biraz düşünün.”

Bu defa yüzünde yalvaran bir ifade, koyu renkli gözlerinde dedektifin bir türlü çözemediği tuhaf bir pırıltı vardı. Neden olduğunu bilmiyordu ama başından beri bu işe bulaşmamaya kararlı olduğu halde bu genç kadını geri çevirmeye gücü yetmiyordu. Çok güzeldi. İnsanı çeken, ilgi uyandıran garip bir havası vardı.

Dedektif, izini kaybettiren kişi bir kadın olduğunda her zaman temkinli davranırdı. Hayatta ve mesleki yaşamında karşılaştığı olaylar bir kadının sebepsiz yere iz bırakmadan ortadan kaybolmayacağını öğretmişti ona. Daha fazlasını bilmeye ihtiyacı vardı. Ama şimdi değil. Çok yorgundu. Uzun bir gün olmuştu. Genç kadın, tam ofisten çıkmak üzereyken gelmişti. Hayır, buna şimdi karar veremezdi. Kafasını toplaması, olan biteni gerçekten ve doğru şekilde anlayabilmek için ona başka sorular sorması gerekiyordu. Hafifçe öksürdü.

“Şimdilik hiçbir şey için söz vermiyorum. Çok geç oldu. Sizi bir kez daha görmek, bu işi alıp almayacağıma da o zaman karar vermek istiyorum.”

Genç kadın, dedektife defalarca teşekkür ettikten sonra eldivenini ve şapkasını taktı, mantosunu omuzlarına aldı. Kapıya yönelip bir iki adım attıktan sonra birden arkasına döndü.

“Ah, size telefonumu bırakmayı unuttum!” dedi neredeyse neşeli bir tavırla.

Masada bulduğu küçük bir kâğıda numarayı yazdı. Sonra bir kez daha teşekkür ederek odadan ayrıldı.

Dedektif, pencereden yola doğru yürüyüp karanlıkta gözden kaybolan kadını izledi. Sonra masadaki küçük kâğıdı alıp cebine koydu. Işıkları söndürdü.

Eve gitmek üzere ofisten çıktı.

 

Yirmi beş dakika sonra evine ulaştı. Holdeki ışığı açtı. Yukarı çıkmadan önce kedinin mama kâsesinin boş olduğunu fark etti. Dolaptan mamayı alıp kâseyi çabucak doldurdu. Merdivenlerden çıktı. Üzerindekileri çıkarıp banyoya girdi ve hızlı bir duş aldı. Kısa saçlarını sadece havluyla kurutarak yatağına uzandı. Bu akşam ofisine gelen kadını unutamıyor, gözlerindeki ifadeyi aklından çıkaramıyordu. Kendi kendine bu konuyu yarın düşüneceğini söylese de gözünü kapadığında yüzü, bakışları gözünün önünden gitmiyordu.

“Bir insanın ölümüne sebep olmak çok fazla değil mi sizce de?”

Dakikalar ilerliyor, ara sıra dalacak gibi olsa da bir türlü derin uykuya geçemiyordu. Sonra birden gözünün önünde dört sayı belirdi. 2 6 6 3. Onları bugün görmüştü. Bundan emindi. Sadece ne zaman, nerede olduğunu bir türlü hatırlayamıyordu. Kredi kartı değildi. Bir dosya numarası? Hayır.

Yerinden kalktı. Komodinin üzerindeki abajuru yaktı. Hiç düşünmeden mekanik adımlarla gardırobun önüne geldi. Yere eğildi. Banyoya girerken alelacele çıkarıp yerde bıraktığı pantolonu aldı. Cebindekileri eline alıp içlerinden aradığı küçük kâğıdı buldu. Yatağına, abajurun yanına dönerek ikiye katlanmış kâğıdı açtı. Sayıları okudu.

735-262-663.

Bu bir telefon numarası değildi. Aslında son dört sayının ne olduğunu biliyordu. Sadece henüz kendine bunu itiraf etmemişti. Üç gruba ayrılmış sayıları birleştirip zihninde ikiye ayırdı.

73526 2663.

Kalbi çok hızlı atıyordu. Telefonu aldı. Tuşlara baktı. Harfleri çözmeye çalıştı.

Yedi; dört sessiz harften biri olmalıydı. İkinci sayı sesli bir harf olmalı. Yani E. Üçüncü ve beşinci harfi de bir kenarda tuttu.

Kelimeleri anlamak çok zamanını almadı. Hayatını bulmaca çözmeye, ipuçlarını bulmaya ve gerektiğinde onları yok etmeye adamıştı. Kâğıt elinden düştü. Hızla yerinden kalkarken komodinin üzerindeki boş bardak yere devrildi. Kendini yatağın diğer tarafında buldu. Soluk soluğa kalmıştı. Terliyordu. Hızla yorganı kaldırdı. Elini adamın boynuna koydu. Aradığı şeyi orada bulamamıştı. Uykusundan uyanmayan adamı sarsarak bileğini kontrol etti. Sonra elini kalbine koydu.

Kalbi atmıyordu. Kocası ölmüştü.

 

***

 

Genç kadın, koltuğa başını yaslayıp gözlerini kapadı. Derin bir nefes aldı. Sonra aynı şeyi birkaç kez daha yaptı. Nefes almayı yeni öğreniyor ya da onu yeniden hatırlıyor gibi görünüyordu. Uzun süredir ilk kez bu kadar rahatlamış hissediyordu. Hafiflemişti.

“İçecek ya da yiyecek bir şey ister misiniz, efendim?”

Hostesin sesini duyunca gözlerini açtı. Kafasını koltuktan kaldırmadan kadına gülümsedi.

“Evet. Kakaolu kek alabilir miyim? Şu üstü çikolata kaplı olanlardan.”

“Tabii, buyurun,” dedi hostes gülümseyerek.

“Bir tane de kardeşim için alabilir miyim?”

Hostes, kadının yanındaki boş koltuğa baktı.

“Tuvalete gitti. Uçak onu biraz tedirgin ediyor, uçarken sık sık tuvalete gider.”

Hostes bir çikolatalı kek daha uzatıp ön koltuktaki yolcuyla ilgilenmek için servis arabasını geri çekti. O sırada koridordan ona doğru ilerleyerek kadının yanına oturan iri yarı, kel adamı görünce şaşırdı. Böyle bir adamın uçmaktan ya da herhangi bir şeyden korktuğuna inanamamıştı.

Genç kadın elindeki kalemle küçük bir not defterine birkaç sayı yazdı. 73526 2663. Sonra yüzünde kulaklarına kadar genişleyen bir gülümseme belirdi. Sayılarla yazı yazmayı bana o öğretmişti. Bulmaca yapmayı ve bulmaca çözmeyi de. Kalemin ucunu iyice bastırarak sayıların üzerine harfleri yazdı. Sonra onları daha da belirginleştirmek için üzerlerinden birkaç kez geçti. Not defterini hafifçe kaldırarak yazan iki kelimeye baktı. Altına adımı da yazsam daha mı iyi olurdu acaba? Hayır, anlayacaktır zaten.

Not defterini yeniden kucağına koydu. Kalemi yanında oturan iri yarı, kel adama uzattı. “Teşekkür ederim.”

Tekrar başını koltuğa dayadı. Karşısındaki ekranda oynayan filme baktı. Sahnedeki otel odasının kapısında üç yüz elli iki yazıyordu. Başını sağa sola sallayarak gülümsedi.

“Çöplerinizi alabilir miyim?” diyen hostese önündeki masada duran boş kek ambalajlarını verdi.

“Bir dakika,” diyerek not defterindeki kâğıdı çekip kopardı ve çöpe atması için onu da kadına uzattı.

Hostes, önündeki siyah torbaya atmadan hemen önce neredeyse kâğıdı delecek kadar sert yazılan yazıyı fark etmişti.

Kâğıdın üzerinde sadece iki kelime vardı.

Selam anne.

Tek Gözlü Sosyolog

Kumun sıcaklığının yanağımı yakmasıyla uyandım. Ağzımın içi kumla dolmuş. Başımı çevirip tükürdüm. Gövdemi yerden kaldıramadım. O gücü kendimde bulamadım. Ellerimi yere koyup destek yaptım ama olmadı. Tekrar kuma düştüm. Aynı şekilde kımıldamadan yatmaya devam ettim. Sol gözüm aklıma geldi. Ne durumda merak ediyorum, içim içimi yiyor ama elimi atıp bakmaya korkuyorum. Ne kadardır yerde yattığımı bilmiyorum. Ağrı ve acıdan başka bir şey hissedemiyorum. Kalkmayı tekrar deniyorum. Yok, olmuyor, kalkamıyorum. Bu kez gözlerimden yaşlar boşanıyor. İçimden dalga dalga ağlamak geliyor. Yüzümdeki kumlar gözyaşımla birleşip çamur oldu. Kumsalda boylu boyunca tekrar yattım. Bir süre sonra ağlamam kesildi, sakinleştim. İki elimi destek yapıp tekrar denedim, bu kez başardım. Olduğum yere oturdum. Bulanık mı görüyorum, ne?  Evet, net değil, hâlâ bulanık görüyorum. Boş boş bakıyorum. Önümde bir enkaz duruyor, ona ve mavileşmiş ufka bakıyorum. Görüntüler sonra sonra netleşiyor. Sol gözüm aklımdan çıkmıyor. Bütün cesaretimle sağ elimi sol gözüme götürerek hafifçe dokundum.  Canım yanınca hemen geri çektim. Şimdi de sağ elimle sağ gözümü kapattım: Karanlık. Sol gözüm görmüyor. Tekrar tekrar aynı şeyi yaptım: Karanlık. Sağa döndüm aynı şeyi yaptım, sola döndüm aynı şeyi yaptım. Belki bu kez görürüm diye ama yine karanlık. Sol gözüm görmüyor. Yüz kez de bin kez de yapsam göremiyorum. İçim kan ağlıyor. Kahroluyorum. Göremiyorum. Sol gözümle göremiyorum. Ağlıyorum, ağlamalarım hıçkırıklara dönüşüyor. Bağırıyorum, haykırıyorum: “Gözüm, sol gözüm!”

Bir süre sonra sakinleştim. Düşünmemeye çalıştım. Aklıma gelmemesi için uğraştım. Fakat aklımdan çıkmıyor. Denemeler yaptım. Sağ gözümle sol tarafta olan ağaçları göremiyorum. Sol gözümün olmaması görüş alanımı daraltıyor.  Bunun için başımı sola çevirmem gerekiyor. Ayağa kalktım. Birkaç adım attım. Yutkunmakta güçlük çektiğimi fark ettim. Dilim damağım kurumuştu, dudaklarım çatlamıştı. Geri dönüp denizin tuzlu suyundan iki yudum içtim. Susuzluğumu dindirdi mi, daha mı fazla susattı bilmiyorum. Ayaklarım beni az ilerideki ormana götürüyor. Yürüyorum ama yürüdüğümü bile anlamıyorum. Kendimi en yakın ağacın altına attım. Akşamın serinliğiyle biraz olsun kendime geldim. Tekrar ayağa kalktım. Yürümeye başladım. Uzun, keskin otlar yara bere içinde olan yüzümü kesti; kanattı. Aldırmadım. Hiçbir şey sol gözüm kadar kötü olamaz. Yoruldum ve ağzıma tek lokma koymadım. Ağır adımlarla yürümeye devam ettim. Ben şimdi ne yapacağım? Nereye gideceğim? Zihnimi bir türlü toparlayamıyorum. Ne düşünsem sonu sol gözüme çıkıyor. Sağ gözümle etrafa bakınıyorum. Güney olduğunu sandığım yerde kıyı devam ediyor, ağaçlar seyrekleşiyor. Kuzey olduğunu sandığım yönde ise gittikçe yükseliyor. Ağaçlar sıklaşıyor. Farklı ağaç türleri kümeleniyor sanki. Düşündükçe bir şey yapabilme umudum artıyor. Zihnimden kötü düşünceleri uzaklaştırmaya çalışıyorum. Etrafı anlamaya kafa yoruyorum. Kıyı şeridinin yer yer kayalık olduğunu fark ediyorum. Bu adaya benim gibi kazara düşen insan olmuş mudur? Yardım isteyebileceğim birileri var mıdır acaba?  Nasıl yiyecek bulacağım, nereden bulacağım? Bu coğrafyayı anlamaya çalışarak zihnimi meşgul etmeye devam ediyorum. Ormandaki kuş sesleri ve diğer hayvanların sesleri birbirine karışıyor, tüm sesleri senfoni halinde duyuyorum. Kokular karışıyor. Midem bulanıyor. Başım dönüyor. Sol gözümün acısı geçmek bilmiyor. Bayılacak gibi hissediyorum. Bulunduğum yere oturuyorum.

Aralıksız uyumuşum. Kalktığımda ortalık ağarmıştı. Kendimi eskimiş bir ayakkabıda hâlâ sağlam kalabilmeyi başarmış bir ayakkabı bağcığı gibi hissediyorum. Sesimi kimseye duyuramıyorum: “ Ben hâlâ sağlamım beni bu kokuşmuş ayakkabıyla atmayın, beni fark edin.” diyemiyorum. Çaresizlik bunun adı. İlk defa çaresiz kalmıyorum ama hiç bu kadar çaresiz kaldığımı da hatırlamıyorum. Kaza yerine dönüp yardım gelmesini mi beklesem? Ya bekleyecek olduğum yardım hiç gelmezse?  Üzerime bir karamsarlık abandı. Öğle vakti olmasına rağmen etraf ıssız ve cansız görünüyor. Adımlarımı korka korka atıyorum. İkide bir dönüp arkama bakıyorum, sağımı solumu kontrol ediyorum. Bir ağaca yaslanmamla birlikte bir çıtırdama sesi duydum. Bir şey ezdiğimi hissettim. Ayağımı kaldırıp baktığımda bunun bir böcek olduğunu anladım. Daha önce hiç böyle bir böcek görmemiştim. Beyaz üzerine üçgen şeklinde mavi benekleri olan böceğin kabuğu kalındı. Zırhlanmış süper güçlü bir kahraman gibi. Üçgen benekli olmasına rağmen yuvarlak başı ve yuvarlak gövdesi var. Uzun antenleri ve kısa kanatları da ilgi çekici. Asıl ilgi çekici olan ise o sert ve kalın kabuğu kırıldıktan sonra ‘vıckkk’ şeklinde ses çıkaran ak ve yumuşak bir yapının varlığıydı. Böceği dikkatle incelerken üç, dört adım öteden bir şeyin geçtiğini fark ettim. Kafamı kaldırıp baktığım anda yılan olduğunu gördüm. Derim, nokta nokta kabardı; ansızın titredim. Demek yılanlar da var. Yılanlar varsa vahşi hayvanlar da olabilir. Kendimi bir korku filminin içerisindeymişim gibi hissettim. Sanki insanların ölmesine sebep olan bu adada hayatta kalmaya çalışan garip bir sosyologdum. Dikkatlice yürümeye devam ettim. Yürüdükçe açıldım. İçim ferahladıkça yürüdüm. Bu sırada adanın bazı güzelliklerini de fark ettim. Yükseklere çıktıkça farklılaşan bitki örtüsünü gördüm sağ gözümle. Farklı ağaç türleri de dikkatimi çekti. Bir ağaç üç, dört kola ayrılmış. En tepesinde turuncu renginde meyve gibi olan şeyler var. Acaba yenir mi bu meyveler? Başıma yeni bir dert açmak istemediğim için yeme fikrinden hemen vazgeçtim. Bazı ağaçların görkemi ve güzelliği göz kamaştırıcıydı. Ot ve sarmaşık türleri de oldukça fazla. Burası geçirdiğim diğer yaz mevsimlerine göre serindi. Tozlaşma, bu hafif hafif esen rüzgâr sayesinde oluyor demek ki. Bir ağacın üzerinde küçük bir kuş gördüm. Gagasıyla ağacın tohumlarını çentikliyor. Tohumlar kuşların ve kemiricilerin besin kaynağıydı. Her ne kadar insanlarca yenmese de burada hayatta kalmak adına bazı şeyler yapılabilir. Fakat buna şu anda cesaretim yok. Yukarı doğru ilerledikçe bitki ve böcek türlerinin bu kadar çok olması beni şaşkına çevirdi. Şu ana kadar hayatımda gördüğüm bitki ve böcek türlerinden kaç kat fazlaydı, bilmiyorum. Sonunda kuzey kısmın sonu diyebileceğim yere geldim. Yer yer kayalıklar, adanın kuzey burnunda çoğaldı. Denize yakın bir kayanın üzerinde çömeldim. Elimi serin suya daldırıp yüzümü yıkadım. Birkaç yudum su içtim. İlerlemeyi sürdürüp kayalıkların arka kısmına doğru geldim. Burayı küçük küçük havuzcuklar oluşturmuş. Bu havuzcuklara dalga çarptığında su bir doluyor bir boşalıyor. Kayalıkların suya yakın kısmında kırmızı bir yengeç gördüm. O zaman göç etmeyen, kaya diplerinde yaşayan balıklar da olmalı. Deniz mahsullerini severim fakat bilinen balık türleri dışında farklı şeyler denemedim. Bugünkü yemeğim bu yengeç olabilir. Yengeçler tehlikeli hayvanlar o yüzden dikkatli davranmalıyım. Yürürken elime aldığım çomağı bunu avlamak için kullanacağım ama nasıl? Suya daldırsam kaçar mı? Dikkatimi toparladım. Çomağı suya daldırıp kaçmasına fırsat tanımadan olanca hızla yengeci savurdum. Gözümün önünden fırlayarak bir yere düştü. Sudan çıktı çıkmasına da nereye gitti? Yengecin savrulduğu tarafa doğru kayalardan zıplaya zıplaya gittim. Bir iş yapayım dedim, onu da elime yüzüme bulaştırdım. Şaşkın şaşkın etrafa bakınırken ayağımın dibinde ters dönmüş yengeci gördüm. Kalkmaya çalışıyordu. Vakit kaybetmeden yine aynı şekilde iki yanında bulunan bacaklarına vurarak etkisiz hale getirdim. Cansız olduğundan emin olmak için çomakla kontrol ettikten sonra elime aldım. Birisi: “ Hadi yengeç yemeye gidelim.” deseydi, hayatta yemezdim. İnsan zorda kalınca neler yapıyor.  Şimdi şu tadını bilmediğim şeyi pişirip yiyecektim. Ateşe ihtiyacım var. Ateş yakmak için ise çakmak taşları bulmam gerekiyor. Çakmak taşlarının renginin açık olması gerek. Açık renkli taşları topladım. Çeşitli kuru otlar, yapraklar, ağaç kabukları da topladım. Taşları olanca hızla birbirine sürttüm. Olmadı, yanmıyor. Bir taşı alıp bir taşı bıraktım. Deneme yanılma yolu zamanımı aldı. Uzun uğraşlar sonunda ateşi yakmayı başardım. Ateş yakma konusunda tecrübeli olmama rağmen beni epey uğraştırdı. Meslek merakından yaylada, ovada, köyde konaklayıp insanları gözlemleme fırsatını yakalıyordum. Buralardaki insanlarla tanışıp kaynaştıktan sonra sohbet uzarsa ateş yakıp etrafında toplandığımız oluyordu. İşte böyle ortamlarda çok şey öğrenmiştim. Şimdi küçücük bir ateşin başında perişan bir halde tek başımayım. Elimdeki şeyi pişirirken biraz olsun ısındım. Yengeç, ateşin üzerinde biraz kaldıktan sonra pişti mi pişmedi mi emin olamadım. Sabırsızlandığım için ateşten alıp yere koydum. Biraz soğuduktan sonra elime alıp kabuğunu kırmaya çalıştım. Taşla, çomakla kabuğunu kırdıktan sonra içindeki beyaz et göründü. Çekinerek küçük bir parça aldım. Tadı tavuk etinin tatlı haliydi. Çok geçmeden yedim, bitirdim. Bunca şeyden sonra susuzluğumu giderdim, açlığımı biraz olsun bastırdım. Aklıma birden tekne kazasında yaşadıklarımdan kesitler geldi. Önce bir patlama sesi, ardından yangın… Teknenin kenarında gri ufka bakarken patlama sesiyle beraber denize atlamam… O sırada sol gözüme yapışan kor parçasına rağmen kıyıya ulaşana dek yüzmem… Patlamanın etkisi ve gözümün acısıyla günlerce yattığım yerden kalkamamam. İçim pişmanlıkla doldu.  O tekneyi kiralayıp açılmasaydım, başıma bunların hiçbirisi gelmeyecekti. Üstelik sol gözüm… Sol gözüm acıyordu ama onu kaybetmiş olmam daha acıydı. Tek gözlü olarak hayatımı sürdürecektim. Benden bahsedilirken ‘hani şu tek gözlü sosyolog’ diyeceklerdi. Geride kaldı, çok geride değil ama şu anda hayatta olacak kadar geride. Keşke Yahya Kemal’ in dediği gibi olsaydı: “Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden/ Birçok seneler geçti dönen yok seferinden.”

Denizden karaya doğru nemli ve soğuk bir rüzgâr esti. Yağmurdan korunmak için sessiz ve tenha kayalıklardan ormana doğru koştum. Yüz metre koşucusu gibiydim. En yakın ağaç altı bitiş noktamdı. Tam ormana girerken sağanak yağmur bastırdı. Bir ağacın altında yağmurun sesini dinledim. Kurdun, kuşun, böceğin de sesi kesildi. Onlar da benim gibi yağmurun sesini dinliyordu. Akşamın karanlığı da çöktü. Derken çok da uzak olmayan bir yerden alçak frekanslı bir ses işittim. Hayvan sesini andırıyordu fakat insan sesleriydi bu. Aklımda tezahür edemediğim insan sesleri… Mendilim olsaydı akan burnumu silmek yerine herhâlde sevinç gözyaşlarımı silerdim. Umudun sesiydi bu, ormanda yitip gitmemenin, kurda kuşa yem olmamanın sesi. Sesi takip ediyorum ama içimde bir korku var. Sese yaklaştım derken ses kesildi. Bulunduğum yönde ilerlemeye çalıştım. Neyle karşılaşacağımı bilmediğim için ihtiyatlı olmalıydım. Biraz soluklanmak biraz da ortalığı kolaçan etmek için bir ağacın altında bekledim. Kafamı kaldırdım ve taştan yapılmış ağılı andıran küçük bir yer gördüm. Bu yer kulübeye de benziyor.  Ben bunu gündüz nasıl da fark edemedim. Sol gözümün yokluğundan mıydı acaba? Ağır adımlarla yaklaştım. Tamamen taşlarla yapılmış bir yer değil burası. Üzeri ağaç dalları, kütükler ve otlar kullanılarak kapatılmış. Sanki yerdeki her şeyin, bir araya toplanmasına karar verilmiş. Birileri ellerine ne geçtiyse toplamış, yapmış. Bunun yapımında belli ki çamur kullanılmış. Etrafta kimsecikler görünmüyor. Gaipten sesler mi işittim yoksa? Az özce insan sesi duyduğuma yemin edebilirim. Yine dönüp arkama baktım, sağımı solumu kontrol ettim. Bu davranış biçimi kısa sürede alışkanlık haline geldi. Gölgemden bile korkar oldum. Önceden bu kadar korkak mıydım yoksa bu ormandan dolayı mı böyle davranıyorum, bilmiyorum. Sanki ihtişamlı bir villaya hırsızlık yapmaya girmişim de bir anda ışıkların açılmasıyla yakayı ele verecekmişim gibi bir his oluştu. Yaklaştıkça kulübe diyebileceğim bu yerin şekilsiz şemalsiz bir yer olduğunu gördüm. Burası kulübe değil zavallı bir kulübeydi. Bir kapının olduğunu ve irili ufaklı taşların üst üste konulmasıyla oluştuğunu fark ettim. Yarıdan fazlası taş, azıcık bir kısmı ise açıklıktı. Sıkıntıdan sırtımdan bir damla ter süzülerek aktı, gitti. Sandığımdan daha zordu işim. Buraya kadar gelmişken geri dönemezdim. Birkaç taşı alıp yere koydum. İçerisini göremedim. Birkaç taş daha koyduktan sonra diz üstü çöküp kafamı içeri soktum. İçerisi karanlıktı. Sanki sağ gözümü kapatmışım gibi oldum. Karanlık beni korkutuyordu. Fakat içeri girebilmem için daha fazla taş yere koymalıydım. Taşları teker teker yere koydum. Kendimi içeri attım. Odanın kenarları kuru otlarla kaplanmış. Bu otlarla yer yükseltilmiş adeta upuzun oturaklar yapılmış. Başka da bir şey yok. Gördüğüm şey bundan ibaret. Bu gece burada kalmayı düşündüm. Burası sahipsizse burada kalmam zaten sorun olmaz. Buna üzülsem mi sevinsem mi bilemedim. Eğer buranın bir sahibi ya da sahipleri varsa; burayı kalacak yer olarak kullanmış olmama bir şey demezler. Otların üzerine kıvrıldım. Dışarıda olsam soğuktan hastalanırım ya da vahşi hayvanlara yem olurum. Gündüz olsa neyse de gece rahat uyuyamam. Bu taş duvarlar dışarının ürkünçlüğünü kesiyor. Gözümü kapattım ve yarının iyi olması için dua ettim.

Uyandığımda gün ağarmış. Gecenin soğukluğundan eser kalmamıştı. Gün ışığından ve sıcaklığından faydalanmak için dışarı çıktım. İçimi temiz havayla doldurdum. Aradan bir gün geçti diye sol gözümü iyileşmiş gibi hissettim. Sol gözüme hafifçe dokundum. Gözüme yanıcı bir cisim kaçalı iki gün olmuştu. Gözümü kaybettiğime inanasım gelmiyor. Hâlâ içten içe üzülüyorum. Üzüldükçe bir gözümün noksanlığının hayatımın geri kalanını nasıl etkileyeceğini düşünüyorum. İnsan kaybetmeyince bir şeylerin değerini anlayamıyor. Ama bunları düşünmemin sırası değil. Hayatımın geri kalanının olması için öncelikle bir hayatımın olması gerekiyor. Kaldığım yerin kapısının taşlarını üst üste geri koydum. Eski haline getirdim.  Tekne kazasının olduğu yere gitmeye karar verdim. Bugün bütün gün orada bekleyeceğim. Gemi, uçak ya da helikopter ne geçerse buradan kurtuluşum olabilir. Yürümeye başladım. Düne göre çok daha iyiyim. Ortalıkta kimsecikler yok. Hayvanların çıkardıkları seslere alıştım bile. Ormandan çıktım. Denizin kıyısında oturmaya başladım. Dalgalar da buradaki hayvanlar gibi vahşi. Topladığım taşları denizde kaydırdım. Taşlar, denizde ne kadar çok sekerse gitme ihtimalim o kadar artıyor gibi düşünüyorum. Bunu düşündükçe hırslandım ve daha çok taş kaydırdım. Bunu yapmaktan yorulunca uzun bir süre oturdum. Ne gelen var ne de giden. Gece kaldığım yere, kulübeye, gitmeye karar verdim. Ormanda yürürken şu turuncu meyveleri gördüm. Ağaca tırmanıp bir tane kopardım. Yine tereddütlerim başladı. Ya yenilmeyecek bir meyveyse? Ya beni zehirlerse? Aç olduğum için tadına bakmaya karar verdim. Tadı kötüyse zaten yiyemem. Bir ısırık alıp attım. Çukur kalan yere dilimi değdirdim, dolaştırdım. Tadı fena değildi, sulu ve lifliydi. Bu meyveyle adeta bayram ettim. Bir tane daha mı yesem acaba? Yine de temkinli olmak lazım. İlki bir şey yapmadı ama ikincisinin de bir şey yapmayacağı anlamına gelmez. Bu adını bilmediğim meyveden giderken iki, üç tane yanımda götürmeyi düşündüm. Hava serinledi ve karanlık çöktü. Rüzgâr nedeniyle denizden gelen nem arttı. Aşağı yukarı her gün bu saatlerde rüzgâr esiyor, ardından yağmur yağıyordu. Buraya düşmeden önce berbere saçlarımı üç numaraya vurdurduğuma sevindim. Bu nemli havada bir de o saçların ağırlığını taşıyamazdım. Kulübeye vardığımda her şey bıraktığım gibiydi. Anladım ki burada insan yaşamıyordu. Yağmur başladı, tam zamanında gelmiştim. Bir köşeye geçip oturdum. Oturmamla birlikte dışarıdan sesler gelmeye başladı ve o sesler şu anda kapının tam ağzında. Daha iyi dinlemeye çalışıyorum, dikkat kesiliyorum. Bir anda kalbimin atışı hızlanıyor, kulaklarım uğuldamaya başlıyor. Hemen oturduğum yerden kalktım ve odanın en dibine geçtim. Yüzümü duvara dönüp çömeldim. Ufaldıkça ufaldım. İçeriye bir sürü kişinin girdiğini anlıyorum ama köşeye sinmiş vaziyetteyim. Kafamı kaldırıp bakmaya korkuyorum.  O korkunun içerisinde Atilla İlhan’ın şiirinden dizeler geliyor aklıma : “ Gözlerin gözlerime değince felaketim olurdu ağlardım.” Gerçekten de birisinin gözü gözüme değse felaketimin olacağı şüphesiz. Nerden geldi aklıma şimdi bu. Vücuduma bir titreme geldi. Üst dudağım dahil titriyorum. Birisinin arkamdan el atıp  : “Sen burada ne arıyorsun, bizim mekânımızda senin ne işin var?” demesini bekliyorum. Artık sonra hepsi bir olup döver mi? Öldürür mü? Gece sabaha karşı vahşi hayvanlarda cesedimi bulup yerler. O da boşa gitmemiş olur. Bir yandan ölüm korkusu bedenimi sarıyor, bir yandan değişik konuşmalar duyuyorum, hiçbir şey anlamıyorum. Bir anda aynı ritim, aynı tonda anlamadığım sesler çıkıyor. Kaç kişi bunlar? Olanca güçleriyle bağırıyorlar. Kendilerinden geçtikleri için beni görmüyorlar. Dinlemeye devam ediyorum fakat hep aynı ritim hep aynı şeyler duyuyorum. Gırtlaktan “ kışahı, tıciha” gibi, benim için herhangi bir anlam taşımayan, kelimeler çıkarıyorlar. En sonunda dayanamayıp kafamı hafifçe kaldırıp sağıma doğru döndürdüm. Halka olmuş bir topluluk gördüm. Hepsinin boylarının kısa oluşu dikkatimi ilk çeken şeydi. Boyları bir buçuk metre ya vardı ya yoktu. Bunu görünce vücudumun titremesi kesildi. Heybetli bir dış görünüşleri olsaydı eğer vücudumun titremesi iki kat artardı. Topluluğun ortasında iki kişi duruyor. Bu iki kişiyle beraber tam on yedi kişiler. Bu yüzden bu topluluğun bir kabile olduğunu düşünüyorum. Ortadaki kişiler, elleriyle birbirlerinin kafalarına dokunuyorlar. Burnuna dokunuyorlar. Ellerini avuç içleri karşılıklı gelecek şekilde üç kez çarpıyorlar. Ayaklarını birbirlerine çapraz değdirdikten sonra kollarını da çapraz yapıp birbirlerinin kollarını tutuyorlar. Karşılıklı iki kişi bunu yaparken diğerleri de göğüslerine ritmik bir şekilde vurarak dönüyor. Bir yandan da gırtlaktan aynı heceleri çıkarıyorlar. Bir tür ritüel, ayin ya da dini bir törene şahit olmuştum sanırım. O kadar topluluk araştırdım. Daha önce böyle bir kabile ne duydum ne de gördüm. Ortadaki iki kişi bunları yaptıktan sonra içinden birisi ayrılıp dönen gruba katılıyor. O da onlarla bir dönüyor. Sonra ortadaki kişi başka birinin koluna dokunup onu seçince onunla da aynı şeyleri yapıyor. Sanırım ortadaki kişi kabile reisi ya da kabilenin başı. Kendinden geçtikleri için beni fark etmiyorlar. Bu ne zaman bitecek? Bitince beni fark ederler mi acaba? Aynı dili konuşmuyoruz, nasıl birbirimizi anlarız? Onlara nasıl yaklaşmalıyım? Belki de insancıl bir kabiledir. Buraya daha önce gelip gidenler olmuştur. Belki de beni görünce halime bakıp acırlar, yemem için bir şeyler verirler. Ben bunları düşünürken bir anda ses kesildi. Topluluk oturmak için dağılıyor. Duvarların kenarındaki kuru otların üst üste konulmasıyla oluşmuş oturaklara yöneldiler. Ben de başımı duvara çevirip eski halimi aldım. Benden sayıca çok oldukları için şu anda beni görmemeleri gerek. Bir süre oturdular ama ne konuştular zaten anlayamadım. Daha çok tek heceli sözcükler ve homurtuya benzer sesler duydum. Dışardaki yağmurun sesi kesildi. Odanın içindeki sesler de giderek azaldı. Gittiklerini düşündüğüm bir anda başımı çevirdim, gitmişler. Hepsi gitmiş. Derin bir nefes aldım.  Beni fark etmeden gittiler. Bu benim için güzel bir şeydi. Bugün çok şanslıyım. Böylece onları gözlemleme imkânım olacak. Hemen arkalarından dışarı çıktım. Aradan çok geçmemişti ama nereye gitmişti bunlar? Yukarı doğru hızlıca yürüdüm. Şimdi onları görebildim. Akşamın karanlığında nereye gittiklerini anlamak zor oldu. Arkalarından ben de yürümeye başladım. Bunlar akşam akşam nereye gidiyorlar? Gündüzler çuvala mı girmiş ki? Yan taraflarında ip gibi uzunca bir şey tutarak tek sıra halinde yürüyorlar. Bunlar neden karışık, serbest bir halde yürümüyor? Bu işte bir gariplik var ama anlayamıyorum. Merakla takip ettim. Kuzeydeki kayalıklara geldiğimizde üçer, dörder şekilde bir araya gelerek farklı yerlere ayrıldılar. Ben de uzaktan izlemeye devam ettim. O kadar çok bekledik ki bir ara: “ Ben ne yapıyorum, neredeyim, benim burada ne işim var?” sorularını kendime sormadım değil. Beklerken kıyıya bir fokun çıktığını gördüm. Bunun dışında ne ses vardı ne soluk, beklemeye devam ettik. Sonra fokun ‘öğh,öğh,öğh’ diye ses çıkardığını duydum. Bunun ardından bir hareketlenme oldu. İki kişi sessizce foka doğru yaklaşıp üzerine bir şey attılar. Bu kez fok daha güçlü ses çıkarmaya başladı, sağa kıvrıldı, sola kıvrıldı, sendeledi ve kendi etrafında döndü. Diğerleri de foka doğru yöneldiler, yakınlaştıklarında ellerindeki çomakları fırlattılar fakat çomakların birkaçı boşa çıktı. Fok neye uğradığını şaşırmış bir halde bağırdı, bu kez bağırışları inleme şeklindeydi. İçlerinden birkaçı foka iyice yaklaşıp anladığım kadarıyla başladıkları bu işi bitirmeye çalıştı. Nitekim de başarılı olmuşlardı, fokun sesi azalan bir doğrulukla kesilmişti. Benim anlamadığım ise neden bu kadar beklemişlerdi? Fok karaya ilk çıktığında yine sessizce hareket edip vurabilirlerdi. Bunu neden gece yapıyorlardı ve neden bu şekilde yapıyorlardı? Soruların cevabını bulabilmek için izlemeye devam ettim. Foku yerden kaldırarak sağ taraflarına aldılar ve sıraya geçtiler. Sondan iki veya üç kişi foku taşımaya başladı. Ben de takibi bırakmadım. Ormana girdiklerinde yine hepsi yuvarlak oldu, dört kişi ortada kalarak fokun önce kürkünü yüzdüler sonra da parçaladılar. Yine bu dört kişi ortada ateş yakıp parçalamış oldukları etleri pişirdiler. Parçalara ayrılmış ve pişirilmiş olan etleri teker teker kabile üyelerine verdiler. Eti alan kabile üyesi, eti yemeye başladı. Gördüklerim karşısında şaşkına döndüm ve izlemeye devam ettikçe zihnim allak bullak oldu.  En son kalan etleri foku avlamak için onun üzerine attıkları şeye koydular. Fokun kürkünü de içlerinden bir kadına verdiler. Şimdi anlamıştım. Üzerlerine giydikleri şeyler fok kürküydü. Burada yazlar bile serin kış kim bilir nasıldır? Bu yüzden fok kürküyle örtünüyorlar. Yine de gördüğüm şeyler çok vahşiydi. Nesli tükenmekte olan fok balıklarını bu şekilde katlediyorlardı. İçim bir an öfkeyle doldu. Sonra tekrar izlemeye devam ettim. Tek sıra halini alıp yürümeye başladılar. Kulübeye yaklaştığımız sırada her biri ayrılıp etraftaki üç, dört kola ayrılmış ağaçlara tırmandılar. Kalan etleri de içlerinden birisi alarak o da ağaca tırmandı ve ben ortada kalakaldım. Çıktıkları ağaçlara aşağıdan bakmaya devam ettim. Hepsi gözlerini kapatmış ve uyuyor gibiydiler. Tabi bütün gece yorulmuşlardı. Kendilerince güzel bir uykuyu hak etmişlerdi fakat bu gece olanlar da neydi böyle? Bu insanlar neden gece avlanıyordu? Neden ağaçlara çıkmışlardı? Medeniyet bu kadar uzak mıydı bu insanlara? Bu gece o kadar hızlı geçmişti ki güneşin doğduğunu bile şimdi fark etmiştim.

Güneş, gece yaşananların soğukluğuna rağmen sıcacıktı. Madem kulübede kalmadılar ben de kulübeye gideyim. Fakat yine beni görmemeliler çünkü ne yaptıklarını anlamaya çalışmalıyım. Kulübeye gittim. Gecenin verdiği yorgunlukla uykuya dalmam zor olmadı. Güzel güzel uyurken gördüğüm kâbustan sıçrayarak uyandım. Rüyamda kabile üyelerinin fok balığı gibi beni avlayıp derimi yüzdüklerini gördüm. Biraz soluklandıktan sonra havanın kararmış olduğunu fark ettim. Ben epeyce uyumuşum. Yağmur da başlamış, sesi geliyor. Başka sesler de duydum. Gördüğüm rüyanın etkisinden kurtulamamışken kabile üyeleri içeri girmeye çalışıyordu. Köşeye çekilip tedirgince aynı pozisyonumu aldım. Onlar gelmeden önce çıkmalıydım. Şimdi ya fark ederlerse beni işte o zaman sonum hiç iyi olmaz. Bu kez gerçekten derimi yüzerler. Onlar yine dünkü gibi ritüellerine başladılar. Ben yine bitene kadar tek gözümle sağa doğru dönüp onları izledim. Yağmur dindiğinde ise çıktılar. Beni yine görmediler. Nasıl oluyor da beni görmüyorlar anlamıyorum. Herhâlde yaptıkları şeye odaklandıkları için diğer bütün alıcılarını kapatıyorlar. Çünkü bunun başka açıklaması olamaz. Yine peşlerinden gidiyorum. “Dünden etler kalmıştı acaba bugün ne yapacaklar?” derken bugün de aşağı doğru tek sıra halinde yürüyüp üç gruba ayrıldılar. Yeterince aşağı indikten sonra bu gruplar üç ağaç bulup ağaçları çevreledi. Ellerini ağacın gövdesinde gezdirip bir şey yakalıyorlar sanki. Ne yakaladıklarını anlamak için risk alarak yakınlaştım. Birisinin elinde üçgen şeklinde fosforlu mavi benekli böceği gördüm. Hani şu üzerine bastığım, hani ‘vıckkk’ diye ses çıkaran o güzel böcek. O gün üzerine bastığımda bile üzülmüştüm, şimdi daha çok üzüldüm. Sonra kabilenin reisi olduğunu düşündüğüm aynı kişi, “ratıta” diye bağırdı ve onlar yine tek sıraya geçtiler. Bu onların toplanma uyarısıydı. Dün net anlayamamıştım ama bugün anlamayı başardım. Yukarı doğru yürüdüler, yürüdük veya yürüdüm. Dünkü yere gelmiştik. Yine halka oldular, yine ateş yaktılar, bu kez önce böcekleri sonra dünkü etleri pişirdiler. Mavi benekli böceğin içindeki ak ve yumuşak olarak gördüğüm o yapıyı yiyorlardı. Dünden kalan etler bugün bitti. Bakalım yarın ne yapacaklar?  Sonra gecenin bitmesine yakın ağaçlarına dağıldılar, ben de kulübeye gitmeden önce ağaçlardaki tohumlardan yedim. Yarın bunları gözlemlemeye dalıp kendi beslenmemi unutmayacağım. Kulübeye geldim, uyuyacağım uyumasına da onlar gelmeden önce kalkmalıyım. Tam olarak olmasa da bazı şeyler kafamda oturmaya başladı. Akşamın olmasına yakın rüzgâr çıkıp ardından yağmur yağdığında uyanıp buraya geliyorlar. Peki ama neden gece avlanıyorlar? Hâlâ bunu anlayamadım. Bu gündüz temkinli uyudum,  birkaç kez kalkıp akşam olmuş mu diye baktım. Benim de uyku düzenim değişmişti. Artık gündüzleri uyuyorum geceleri uyanığım. Akşam olmuştu, bu kez onları kulübenin dışında bekledim. Bakalım bugün ne yiyecekler? Bu kez kayalıklara değil de ters yönde aynı doğrultuda ilerledik. Yine gruplara ayrılıp ağaçlara çıkıp o turuncu meyvelerden topladılar. Biraz daha ilerleyip benim daha önce fark edemediğim yerde yetişen patates veya yer elmasını andıran şeyleri topladılar. Bu sırada ben de boş durmadım, ben de topladım. Aynı yere gelip, ateş yakıp, ellerindekini pişirip meyveleri yediler. Ben de onlar gittikten sonra aynı şekilde elimdekileri yedim. Bir sonraki günün akşamında bu kez yine fok avına çıktılar. Demek ki üç günde bir fok avlamaya çıkıyorlar. Ben yine onları izledim. Hareketlerinin yavaş ve düzenli oluşu dikkatimi çekti. Yaptıkları hareketler ve yürüyüş tarzları hiç değişmiyordu, sanki programlanmış robot gibiydiler. Bunları düşünerek kulübeye doğru yürümeye başladım. Eyvah! Yine bir şey ezdim galiba. Ama bu kez böcek değildi üzerine bastığım şey. Bir hayvanın dışkısıydı bu. Bir taş yardımıyla temizlemeye çalıştım fakat gün tam olarak ağarmadığı için ne kadar temizlediğimi anlayamadım. Sonra kulübenin yolunu tuttum. Her zaman ki gibi en köşeye geçip kıvrıldım. Buradan kurtulma isteğim hâlâ ilk günkü gibi, hiç geçmedi. Fakat bu toplulukla ilgili bazı şeyleri kafamda oturtmadan buradan gidemeyeceğimi anladım ve bu düşüncelerle uykuya daldım. Aralıksız uyumuşum, gözlerimi açtığımda odanın içerisinde kabile üyelerinden bazılarının elleriyle etrafı yokladıklarını gördüm. Bazıları da eğilmiş etrafı kokluyor gibiydi. İki yandan duvar diplerini yoklayarak bana kadar gelmişler ve ben o sırada uyumuşum. Çok yakınlaştılar ve etrafımı daralttılar. İşte şimdi bunların elinden hayatta kaçamam, bu demek oluyor ki kesinlikle yakalandım. Fakat bunlar beni nasıl görmedi? Ben buradayım, işte yatıyorum. İçeri girer girmez beni görmeleri gerekirdi. Ama görmediler ya da göremediler. Çünkü bunlar kör! Hepsi kör. Hiçbirisi göremiyor.

Şu anda üzerimde kaç tane el var bilmiyorum. Kimisi başıma dokunuyor, kimisi kulaklarımı çekiyor, kimisi bacaklarımı ısırıyor kimisi de parmaklarını burun deliğime sokuyor. Nefes alamayacak duruma geldiğimde dayanamayıp bağırdım. Onları korkutmak istemezdim ama canımın yanmasına da daha fazla müsaade edemezdim. Bağırmamla birlikte hepsi geri çekildi. İçlerinden birkaçı tehdit olarak algıladığı için tısladı. Benim ise yüreğim ağzıma gelmişti, tehdit olarak algılanmamak için olduğum yerde aynı şekilde durmaya devam ettim. Kısa bir sessizlikten sonra tekrar yaklaşmaya başladılar ama bu kez daha naziktiler. İçlerinden birisi merakla bir benim kulağıma dokunuyor bir kendi kulağına dokunuyordu. Bu kez kolumda ıslaklık hissettim, baktığımda birisi kolumu yalıyordu, kolumun üzerindeki tüyleri çekiyordu. Diğeri, bir yandan kokluyordu. Her biri dokundu, yaladı, kokladı, ısırdı ve sonunda geri çekildiler. Benim de onlar gibi insan olduğumu anlamışlardı. Kulak aynı kulaktı, burun aynı burundu. Bağırdığımda çıkarttığım ses, onların sesine benziyordu. Bana bir şey yapmadıklarına göre zararsız olduğumu anladılar. Homurtuyla karışık kelimelerle konuşuyorlar. Bu kez tekrar yaklaşıyorlar. Ama neden? Arkamdan itenler, kolumdan çekenler var. Şimdi de kendimi kulübenin dışında buldum. Beni dışarı çıkarttılar, kapıyı taşlarla kapattıktan sonra ip gibi dizilip gittiler. Demek ki zararsız olduğumu anladılar fakat kulübede bulunmamı istemiyorlar. Birçok şeyi şimdi daha iyi anlıyorum. Dün gece üzerine bastığım o dışkının kokusundan dolayı beni buldular, diğer günler orada olduğumu anlamadılar bile. Kör oldukları için gece avlanıyorlar. Çünkü gece ve gündüz kavramları yok. Fakat sonradan kör olmuş insanlar gece ve gündüzü bir şekilde ayırt eder. Akşamın ayazı vurduğunda ya da günün sıcaklığını hissedip bunun ayrımına varabilirler. O zaman bu insanlar doğuştan kör, yani görmenin ne demek olduğunu hiç bilmiyorlar. Bu yüzden burada her şey ters işliyor. Güneş doğduğunda sıcak olduğu için uyuyorlar. Akşam olduğunda denizden gelen nemli rüzgâr uyanmalarını sağlıyor. Aslında bu durum onların lehine sonuçlanıyor çünkü gündüz vahşi hayvanlar tarafından daha kolay öldürülebilirler. Gece vahşi hayvanlar göremediği için şartlar eşitlenmiş oluyor ve daha rahat avlanıyorlar. Doğuştan kör oldukları için kendilerine ait barınaklar yapamamışlar ya da kendilerini toprağın üzerinde koruyamamışlar. Yani ataları birer birer yırtıcılara yem olduğundan barınak inşa etmek yerine ağaçlarda yaşamayı tercih etmiş de olabilirler. Bir ağacın gövdesine sırtımı yaslayarak yaşadıklarımı düşündüm. Günlerce onları izlemiştim ama kör olduklarını fark edemedim. Asıl kör olan onlar değil benmişim. Fok avlanırken anlamalıydım. Fokun ses çıkarmasıyla harekete geçtiklerinde, daha fazla ses çıkarmasıyla foka doğru yürüdüklerinde ya da böceği, çıkardığı seslerle avladıklarında anlamalıydım. Bitki ve meyveleri de daha önceden tadına bakıp yenilecek şeyler olduğunu test etmişlerdir. Hatta çeşitli bitki ve meyveleri yerken zehirli olanlarına denk gelip hayatını kaybedenler bile olmuştur. Doğanın gizemini dokunarak tanımışlar, koklayarak iz sürmüşler ve tadarak hayatlarınca ödemişler. Buradaki körlerin gözü elleri, ayakları, burunları ve dilleri olmuş. Bunun dışında onların gözleri, yardımlaşma olmuş. Bu yüzden iş birliği ve dayanışma hayati bir önem taşıyor. Burada geceler soğuk olduğundan örtünme ihtiyacı ortaya çıkmış. Bu şekilde bir düzen kurmaları belki de yıllarca sürdü, düşünme gücü onları bu seviyeye getirdi. Yavaş yavaş, sözcük sözcük kendilerine özgü yeni bir lisan öğrendiler.

Karanlığa hiç küsmediler ki barışsınlar. Fakat sağ gözümü de kaybetseydim ben küsebilirdim. Bana hiç görememek uzak değil, bu yüzden bu izole olan kör toplumu incelemek istiyorum, onların arasına girmek istiyorum. Bunun için bütün gece düşündüm ve bir şey buldum. İşe yarayacak mı, denemeden bilemem. Bu kez sabaha karşı kulübeye tekrar girdim. Bir taraftan yorgunluk bir taraftan açlık beni perişan etti. Onlar gelene kadar uyudum. Planım işe yarayacak mı yoksa ters mi tepecek bilmiyorum. Onlar gelmeden önce kalktım. Nihayet kulübeye teker teker girmeye başladılar. Beni göremedikleri için orada olduğumu da anlamadılar. Yuvarlak olup yaptıkları ritüele başladılar. Bende ağır adımlarla aralarından geçip yuvarlağın içine girdim. Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu ama cesaret edip bunu yapmalıyım. Ortadaki kabilenin başı, tam başka birini seçecekken önüne geçtim ve koluma dokunmuş oldu. Ortaya geçtik ve ritüeli yapmaya başladık. Çok geçmeden benim farklı bir kişi olduğumu ya da o günkü teşhis ettikleri kişi olduğumu anladı. Bunu kokumdan mı anladı tenimden mi bilemiyorum. Şaşırmak, kızmak, utanmak veya gülmek bütün insanlıkta aynıdır. Kısacık bir şaşkınlığın yerini tedirginlik aldı ama ritüeli bozmadan devam etti. Ben de hatırladığım kadarıyla yapmaya çalıştım. Hata yaptığımda hemen düzeltmek için çabaladım. Yaşının olgunluğundan veya içinde bulunduğu durumdan dolayı tedirginliğin yerini vakarlık almıştı. Ritüel bitince iki kişinin arasına geçtim. Bütün heyecanım gitti, kendimi kuş misali hafiflemiş hissettim. Ritüel tamamen bitince kendimi hatırlatmak ister gibi kabile başının yanına gidip elini tuttum. Kendimi yürek yemiş gibi hissettim, o da tuttuğum eli bırakmadı. Toplanma uyarısını verdi ve bir şeyler demeye başladı. Konuşması bitince tek sıra halinde olan kabile üyelerine elimi tek tek tutturdu. Sanki büyük bir zafer kazanmış gibiydim, beni aralarına kabul etmişlerdi. Kabilenin başı beni en arka sıraya koymuştu o gece hep birlikte böcek avına çıktık. O güzel böcekleri yakalamak istemiyordum fakat hem açlıktan hem de kabul edilmişken yanlış bir şey yapmak istemiyordum.

Sanırım mutlu bir rüzgâr esiyor, eğlenceli veya komikte olabilir. Bunu nereden mi anlıyorum? Çünkü hepsinin yüzünde bir gülümseme var. Burada karamsar yönüm törpülendi, sağ gözüm hâlâ çok kıymetli bir o kadar da kıymetsiz. Çünkü dünyayı onların gözlerinden görmeye başladım. Rüzgâr, her gün farklı bir mesaj veriyor. Kaçımız yüzümüze ılık ve nemli bir rüzgâr esince gülümseriz ki? Bu mesajı duyabilmek kolay olmuyor. İnsanlar gibi her ağacın sesi de farklı. Yapraklarının eşsizliği ile birlikte çıkarttıkları hışırtılar farklı. Onlar yönlerini bulmada rüzgârdan olduğu kadar ağaçlardan da faydalanıyorlar. Onlar anlıyor fakat ben anlayamıyorum. Her gün aynı yol üzerinde gördüğüm, önünden geçtiğim birçok ağacın sesini duyamadım. Kör olsalar da ağaçlara veya herhangi bir şeye çarpmadan yönlerini seslerden yararlanarak bulabilir durumdalar. Biz tüm bunları başımızdaki gözle yapamayız. Bunların hepsi kulakta başlayıp kalpte bitiyor. Her biri birey olmuş yani her birinde gidip kendi işini yapma potansiyeli var. Doğuştan körler ama her biri yaşadıkları bu yerle ilgili fazlasıyla bilgi sahibi olmuşlar. Yollardaki dönüşü veya eğimi unutmadan hareket edebilir hale gelmişler. Yerdeki taşların küçüklüğünden, büyüklüğünden; toprağın sertliğinden, yumuşaklığından bile haberdarlar. Her gün üzerine basıp geçtiğimiz taş veya toprak ne zaman ilgimizi çekti ki? En önemlisi de biz görenler gibi egoları, düşmanca duyguları, kıskançlıkları veya kibirleri yok. Dolayısıyla da kendi aralarında herhangi bir stratejileri de yok. Kör olan bu toplumda yardımlaşma ön planda ama bizdeki yardımlaşma gibi ısrarcı ve dayatmacı bir yardımlaşma değil. Burada insana saygı yardım ederken bile ön planda. Ben yine kulübede kalmaya devam ediyorum. Burada uyku düzenim, beslenme tarzım olmak üzere her şey değişti. Geceleri ava çıkıyoruz ve ben bütün zamanımı onları anlamaya çalışmakla ve adanın kıyısında uçak, gemi veya başka bir şeyin gelmesini beklemekle geçiriyorum. Bu kez buradan gitme umuduyla değil. Başka insanlara görmeden neler yapıldığını göstermek için. Zihinlerde oluşan engellerin bertarafı için. Dünyayı buradaki bu kör toplumun gözlerinden görebilmek için…

 Son Samuray / 4 – Katil Gibi Düşünmek

Genç adam az sonra hayatının kırılma noktalarından birisiyle karşılaşacağından habersiz, pastanedeki tek dolu masaya ağır adımlarla yöneldi. Sabahın erken saatinde karşı taraftan gelen buluşma isteğine her zamanki rutin buluşmalarından biri diye fazla kafa yormamıştı, yüzünü yeni yeni kaplamaya başlayan sakallarından genç yetişkinliğe doğru yol aldığı anlaşılan kara yağız delikanlı. Dün evlerinin telefonunu alacaklı gibi durmadan çaldıran buluşmayı ayarlayan genç kız, az sonra yaşanacaklardan dolayı yüzüne çöken kara bulutları dağıtırcasına konuşmaya başladı.

“Cengiz biz ayrılmalıyız!”

Genç kızın ağzından çıkan bu tek cümle yüzündeki kara bulutların yüklerini bir anda oturdukları masaya boşalttı. Dışarıda hafif çiselemeye başlayan yağmur kırıntılarına masadaki iki gencin göz pınarlarından süzülen taze damlalar eşlik etmeye başladı.

***

“Başkomiserim! Cengiz Başkomiserim!”

Kapı aralığından odaya sızan gün ışığı, Cinayet Büro’nun karanlık atmosferini biraz olsun dağıtmıştı. İki gündür emniyette sabahlayan Başkomiser Cengiz, aldığı ilaçların etkisiyle yine bir kabusla güne uyanmıştı. Zihnini son zamanlarda fazlasıyla meşgul eden Süveyda’yı bir şekilde unutması lazımdı. Bunun için aldığı ilaçlar tam tersi etki yapmıştı. Ne zaman gözlerini kapasa belleğinin ortasından Süveyda fırlıyordu. En son gördüğü rüyayı zihninin en arka yerlerine saklamıştı oysa. Freud, insanların bastırma, bilinçaltına atma sayesinde yaşamlarına kaldığı yerden sorunsuz bir şekilde devam edebileceklerini, ayrıca rüyaların bilinçaltını açığa çıkardığını söylüyordu. Evet, bu ikisi de doğruydu, bizzat tecrübe etmiş, yaşayarak görmüştü. Bu durumun tam tersi olması için, yani bilinçaltına sakladığımız şeylerin tekrar gün yüzüne çıkması için rüyaların yanı sıra günlük yaşantımızda karşılaştığımız uyaranlarda etkiliydi.  Bastırdığımız duygularımız, dürtülerimiz onlara benzeyen uyarıcılara tekrar maruz kalmamızın derecesine bağlı olarak tekrar ortaya çıkıyordu. Bu durumun çok anormal şartlarda meydana geldiğini bilen Başkomiser Cengiz telefonuna gelen cevapsız çağrıları kontrol ederken kapıda dikilmekte olan yardımcısı ile göz göze geldi bir an. Komiser Yardımcısı Doğan aceleyle konuşmaya başladı:

“Başkomiserim, Ankara’da bu kılıcı yapabilen bir usta bulduk.”

***

Başkomiser Cengiz Ulus’ta bulunan Demirciler Çarşısı’ndan ayrılırken vakit öğle yarısını biraz geçmişti. Doğan’ın kendisine mesaj attığı adresteki dükkanda umduğunu bulamaması, cinayet dosyasının her geçen gün biraz daha genişleyerek zihninde kapladığı alanın artması, katil ya da katilleri yakalaması geciktiğinden dolayı maktullere ve yakınlarına karşı duyduğu mahcubiyetin yakasını bir türlü bırakmaması gibi çeşitli sebeplerden ötürü nefes alamaz hale gelmişti nerdeyse. Bu gidişle emeklilik dosyasını Bakanlığa teslim etmeden önce mesleğinin son yıllarını geçirmek üzere ülkenin uzak bir köşesine süreceklerdi kendisini. Kendisiyle beraber Asayiş Şube Müdürü ve Başkomiser Tekin’i de ülkenin başka yerlerine göndermeleri içten bile değildi. Bu dosyada yetki üçünün elindeydi çünkü ve çözüme ulaşamadıkları her an bu şehirdeki kalış süreleri kısalıyordu.

Emek Garajı’na bıraktığı emniyetin resmi aracını almak için yolun karşısına doğru geçmek üzere adımını atarken telefonu arsız bir çocuğun ağlayışına benzer bir tonda çalmaya başladı Başkomiser Cengiz’in. Bunun üzerine yola koyduğu sağ ayağını tekrar kaldırımın üzerine aldı ve arsız çocuğu bir an önce susturmak adına renkli ekrana dokundu.

“Başkomiserim! Demirci Yakup Usta’nın cesedini bulduk.”

***

Olay yerindeki meraklı kalabalık git gide artıyordu. Yoldan geçen herkes “Burada bedava bir şeyler dağıtılıyor galiba,” diyerek Manolya Apartmanı’nın önünde alıyordu soluğu. Bedava bir şeylerin dağıtılmadığını anlayanlardan bazıları burun kıvırarak yollarına devam ediyor, bazıları da “Biz Türk’üz! Aksiyon izlemeyi severiz,” diyerek polisin çektiği sarı bandın içlerine sokularak meraklı gözlerle olanı biteni kendi deyişleriyle AKSİYONU! meraklı bakışlarla süzüyorlardı.

Başkomiser Cengiz’in dükkanında bulamadığı Demirci Yakup korkunç bir şekilde katledilmişti. Bir film senaryosundan farksız olan olay mahallinde mesleğe yeni başlayan genç savcı karşılaştığı ilk ceset karşısında bayılmış, Başkomiser Tekin başsız, karnı delik deşik olmuş cesedi inceledikten sonra paketinde bulunan sigaraların yarısını bir saat içerisinde tüketmişti. Bozuk olan psikolojisi bu dosyadan sonra daha da bozulmuştu. Şu dosyayı kapattıktan sonra yıllık izne ayrılacaktı fakat bir türlü kapatamıyorlardı dosyayı. Her hafta yeni bir cinayet, yeni bir olay mahalli… Artık biri bu kısır döngüye dur demeliydi…

Kalabalığı yararak güçlükle ilerledikten sonra giriş kattaki kapısı açık daireye yöneldi Başkomiser Cengiz. Oturma odası olduğu anlaşılan odanın krem rengi ahşap zemini üzerinde yatan başsız cesede kanıksamış bir bakış fırlattıktan sonra bakışlarını odanın köşesinde sessizce dikilmekte olan genç başkomisere çevirdi ve konuşmaya başladı.

“Harakiri yapmış. Bu da demek oluyor ki Demirci Yakup eski bir samuraymış.”

Makberden Malûmatlar- 1.Bölüm

Genç Polis memuru elindeki adres yazılı kâğıda göz attıktan sonra karşısındaki tabelaya baktı. Arabanın içinde dönerek, arkasındaki ekip arkadaşlarının duyabileceği bir ses tonuyla “İşte bu ev!” diye onay verdi.

Zerrin montunu eline alarak araçtan çıktı. Yüzüne vuran soğuk hava titremesine sebep oldu. Montunu giyerek kapüşonunu başına geçirdi. Bakışlarını eve çevirdi. Adresin burası olduğu pekâlâ belliydi zaten. Lapa lapa yağan kara ve bu iç titreten soğuğa rağmen evin önünde toplanmış kalabalık burada istenmeyen bir takım olaylar olduğunun kanıtıydı.

Kalabalığın arasından geçerek eve girdi. Şimdi yüzüne bir sıcaklık vurmuştu. Ev sıcak fakat içerdekilerin yüz ifadesi buzdan da soğuktu. Zerrin odaya girer girmez yerde sırt üstü yatan adamı gördü. Başında duran genç kadının yüzünde, korkuyla karışık şaşkınlık ifadesi vardı. İçeride iki polis memuru bir de doktor eğilmiş yerde yatan adamı inceliyorlardı.

Zerrin bakışlarını odanın içinde gezdirdi. Eşyaların hepsi bir yere dağılmıştı. Cam sürahi bir yerde, vazo bir yerde, diğer eşyalar da odanın farklı köşelerinde bir karmaşa oluşturmuştu. Yerde hareketsiz bir şekilde yatan adama baktı. Gözleri açık, sabit bir noktaya kilitlenmişti. Yüzünde de nedeni bilinmez bir korku ifadesi vardı.

Merakla, ayakta çaresiz bir şekilde duran genç kadına döndü.

“Yakınınız mı?” diye sordu.

“Eşim”

Polis memuru başını kaldırarak Zerrin’e baktı.

“İhbarda bulunan hanımefendiymiş. Eve geldiğinde eşi böyle hareketsiz bir şekilde yatıyormuş.”

“Saat kaçta eve geldiniz?” diye sordu Zerrin.

“Akşam iş çıkışı, saat altı’yı biraz geçmişti.”

Zerrin eğilerek talihsiz adama yakından baktı. Yüzünde insanı dehşete düşüren bir korku ifadesi vardı. Başına baktı. Bir darbe izi aradı, vücudunun herhangi bir yerinde de buna benzer bir iz yoktu.

Zerrin Doktora bakarak;

“Kalp krizi mi?” diye sordu.

“Açıkçası kalp krizine benzer bir vaka,ama hasta çok genç. Yüzündeki bu ifadeye de bakılırsa buna büyük bir korku sebep olmuş. Başında ya da hiçbir yerinde kavgaya dair bir iz yok,” diye cevap verdi Doktor.

Zerrin yanındaki Polise döndü.

“Kimse eve giren birini görmemiş mi?”

“Görmediklerini söylüyorlar.”

Zerrin bir şeyler anlamak için kendini zorluyordu.

“Burada bir tartışma olmuş. Ama eşyalara bakılırsa yere fırlatmaktan ziyade bilerek ve kasıtlı olarak rastgele odanın farklı yerlerine dağıtılmış gibi”

“O hiç kimseyle kavga etmez,” dedi genç kadın.

“Peki, oda da herhangi bir şeye dokundunuz mu?”

“Hayır. Zaten hemen polisi arayıp öylece bekledim.”

“Sanki bilerek her yere dokunulmuş. Her yerde parmak izi olduğuna eminim,” dedi polis memuru.

“Bakalım o zaman. Hiçbir yere dokunulmasın.”

Daha sonra Doktora dönerek;

“Belki de vücuduna bir zehir enjekte edilmiştir. Bu yüz ifadesinin sebebi bu olabilir mi?”

Doktor gözlerini yerde yatan adamdan ayırmadan “Otopsi sonucunda çıkar,” dedi. “Ama insanın yüz ifadesini böyle dehşete düşüren bir zehire denk gelmedim.”

Zerrin derin bir iç çekerek genç kadına baktı. Çaresiz bir şekilde odanın içindeki polisleri izliyordu. Sakin bir ses tonuyla “Hanımefendi, kendinizi biraz toparlayın,” dedi. “Arkadaşlarımız sizin ifadenizi alacaklar.”

Genç kadın endişeyle Zerrin’e baktı. “Benim anlatacak bir şeyim yok. Eve geldim. Öylece yerde yatıyordu. Evin diğer odalarına baktım dışarı çıktım. Hiç kimse yoktu.

“Peki, biraz daha bekleyelim. Mutlaka bir şeyler buluruz,” dedi anlayışla.

Yanındaki polise dönerek “Civardaki bütün kamera kayıtlarına bakılsın,” dedi. “Tartışma seslerini duyan illa birileri olmuştur. Soralım herkese. Evin her köşesine bakılsın. Parmak izlerini araştıralım.”

Sözlerinin karşısındakiler tarafından tam anlaşıldığından emin olunca, arkasını dönerek evden çıktı. Telefonuna baktı. Aybars Bey aramıştı. Bunu görünce yüzünde buruk bir ifade oluştu. Tekrar eve dönüp baktı.

“Her şeyi unutuyorum” dedi kendi kendine. Bu sözlerini duyan tek bir kişi vardı. Zerrin dahi hiç kimse onu fark edemiyordu. Ve bundan sonraki günleri onu aramakla geçecekti.

 

Aybars Bey elindeki tabakları masanın üstüne koydu. Mutfağa giderek yemeği getirdi. Onu da masanın üstüne bırakarak dönüp duvarda ki saate baktı. Sekiz buçuktu. Kapıdan gelen ses gülümsemesine sebep oldu.

Zerrin içeri girince Aybars Bey’i masanın başında kendisini bekler bir halde buldu. Yüzünde mahcup bir ifade vardı.

Aybars Bey hemen atılarak “Ne kadar unutkan bir insansın. Hem insanlara randevu veriyor hem de gelmiyorsun,” diye alaycı bir şekilde konuştu.

“Sana yemek sözüm vardı. Ama inan ki aklımdan çıkmış. Fark ettiğimde zaten çok geç olmuştu. Hem baksana sen yemek yapmışsın.”

“Elbette yemek yapacağım Zerrin. Sana kalsa ikimiz de aç kalacağız.”

“İnsan Polis olunca kafası hep meşgul oluyor,” diye cevap verdi Zerrin.

Aybars Bey gülerek “Neyse ki polisliğin ne olduğunu çok iyi biliyorum,” dedi.

Zerrin masaya oturdu.

“Peki, o zaman ne yiyoruz?”

Aybars Bey tencerenin kapağını açarak;

“En sevdiğin yemek, Bamya.

Zerrin elini başına koyarak güldü.

“Keşke unutmasaydım. Hiç değilse bugün bamya yemezdim.”

“Zerrinciğim. Hazır sen her şeyi unutuyorken hatırlatayım dedim. Sen polis olmak istediğinde sana iki tavsiye de bulunmuştum. Onları hatırlıyor musun?”

Zerrin, Aybars Bey’in önüne koyduğu tabağa bakarak düşünmeye başladı. Yüzündeki boş ifadeden Aybars Bey onun ne düşündüğünü anlıyordu. Başını kaldırınca göz göze geldiler. Zerrin sakin bir ses tonuyla cevap verdi.

“Bamya sevmiyorum. Bir daha yapma.”

Aybars Bey derin bir iç çekti.

“Bu havada dışarı böyle mi çıkıyorsun?” diye sordu biraz sertçe.

Zerrin aklına yeni bir şey gelmiş gibi, “Hah, hatırladım,” dedi. “Polislik sokaklarda geçer ve sokaklar soğuktur. O yüzden kalın giyinmelisin Zerrinciğim.”

Aybars Bey, bundan memnun olmuş bir şekilde güldü.

“Harika. Bu ilk tavsiyemdi. Peki ya diğeri?”

Zerrin gerçekten de hatırlayamamıştı. Kafası o kadar yoğundu ki birçok şeyi unutuyordu.

“Hatırlayamadım,” dedi babasına bakarak.

“Peki, o zaman. Ama hatırladığında sana çok faydası dokunacak bir şey.”

“Söyler misin ne olduğunu?” diye sordu meraklı bir şekilde.

“Hayır”

“Niye?”

“Çünkü sen benim yaptığım yemeği beğenmedin. O yüzden kendin hatırla,” diyerek yemeğini yemeğe devam etti Aybars Bey.

Şimdi Zerrin düşünmeye başlamıştı. Hem bu tavsiyeyi hem de yerde yatan adamın yüzündeki korku ifadesini.

 

Pencereyi açarak içeri giren temiz havayı içine çekti. Masanın üstünde duran yarım kalmış su dolu bardağı alarak cam kenarındaki küçük saksılara su verdi. Daha sonra dönerek masadaki dosyayı eline alıp incelemeye başladı. Dosyadaki isme baktı. Birkaç kere bu ismi mırıldandı.

“Ahmet Ayrın. 34 yaşında.”

Bu isim dün evinde ölü bulunan adama aitti. Sayfaları çevirdi, henüz daha erken olduğu için elle tutulur bir bilgiye ulaşılamamıştı. İsminin altında yazan yazıya baktı.

“Mesleği fotoğrafçılık.”

Bunun üzerine düşünecekti ki, çalan kapı dikkatini dağıttı. Başını kaldırarak kapıda duran polise baktı. Polis içeri girmeden acele bir tavırla “İhbar var.” diye konuştu.

Zerrin elindeki dosyayı masanın üstüne bırakarak yerinden kalktı. Askıdaki montunu alarak odadan çıktı. Dışarı çıkınca yüzüne vuran sert soğuk aklına Aybars Bey’in vermiş olduğu tavsiyeyi getirdi.

“Atkımı yine unuttum,” diyerek kendi kendine sitem etti. Daha fazla üşümemek için hızlı davranıp arabaya bindi.

Yanına oturan polis memuru, “Bu aralar ne çok ihbar alıyoruz değil mi?” diye bir soru sorarak Zerrin’e baktı.

“Her zamanki gibi,” dedi Zerrin camdan dışarı bakarak.

Ön koltukta oturan Polis memuru, “Bu seferki avukatmış.” dedi.

Zerrin başını çevirerek “Olay ne?” diye sordu.

“Bürosunda ölü bulunmuş,” diye cevap verdi yanında ki.

“Kalp kriziymiş galiba.”

Bu durum Zerrin’in aklına dünkü olayı getirdi. O yüz ifadesini tekrar hatırladı. Nasıl bir korku buna sebep olmuştu? Bunu düşünüyordu ki arabanın durmasıyla, bu düşünceler dağıldı.

Hepsi bir bir araçtan indi. Zerrin arkalarından giderek onları takip etti. Apartmana girip dördüncü kata çıktılar. Büronun bulunduğu dairenin kapısı açıktı.

Kapının önünde bekleyen temizlik görevlisi endişeyle onlara bakarak “Sizi ben aradım,” dedi.

“Nerede?” diye sordu polis memuru.

Adam önden yürüyerek onlara yol gösterdi. Dairenin içinde kısa bir koridordan geçip aralık duran kapıyı iterek içeri girdiler. Zerrin odaya girer girmez dün hissettiği duyguların aynısını yaşadı. Gözlerini odanın içinde gezdirdi, etraftaki karmaşıklığa baktı. Odaya yine gelişi güzel bir dağınıklık hakimdi. Zerrin bakışlarını yerde yatan adama çevirdi. Yüzündeki o korku dolu ifade ona tanıdık gelmişti. Yaklaşarak dikkatlice inceledi. Gözleri açık, sabit bir noktaya kilitlenmişti. Yüzü kıpkırmızı eli de kalbinin üstünde bir yumruk oluşturmuştu. Zerrin başını kaldırarak karşısında Doktoru gördü.

Doktor onun ne söyleyeceğini tahmin ettiği için hemen atılarak “Kalp krizi,” dedi. “Dünkü vakanın aynısı. Buna yine büyük bir korku sebep olmuş.”

“İkisi arasında bir bağlantı olmalı,” dedi Zerrin. Daha sonra dönerek temizlik görevlisine sordu.

“Onu ne zaman buldunuz?

Adam telaş içerisinde, “Yaklaşık bir saat kadar oluyor,” diye cevap verdi.

“İçeri kimlerin girip çıktığını biliyor musunuz?” diye sordu polis memuru.

“Hayır. Ben sadece haftada bir gün geliyorum. O da bu daireyi temizlemek için. Kapıyı çaldım hiç kimse açmadı. Elimde dairenin anahtarı var. Kapıyı açıp içeri girdim. Baktım böyle sırt üstü yerde yatıyor. Herhalde bir hastalığı var. Kalp krizi geçirmiş.”

“Sadece hasta mı? Peki ya bu içerideki dağınıklık ne olacak? İçeri biri girmiş. Karşısında gördüğü, yaşadığı her ne ise çok büyük bir korkuya sebep olmuş,” diye araya girdi Zerrin.

“İçeri kimin girdiğini bilmiyorum. Dediğim gibi haftada bir gün geliyorum çalışmaya. Zaten bu adamı da tanımam etmem. Bir ay önce başladım çalışmaya.”

“Bu daire de kamera sistemi yok mu?” diye sordu Zerrin etrafına bakarak.

“Hayır yok. Apartmanda da yok. Varsa sokakta vardır.”

Zerrin masaya yaklaşarak üstündeki isme baktı.

“Ömer Erkin. Avukat… Ailesine haber verelim,” dedi arkasındakilere dönerek;

Polis memuru onaylayarak başını salladı.  Zerrin doktorun yanına gelerek merakla sordu.

“Ne tür korkular vardır? Bu bir insanın veya herhangi bir şeyin varlığından korkmak gibi mi? Yoksa öleceğini hissetme korkusu mu?”

Doktor ona dönerek “Sanki daha çok, ölü görmüş gibi,” dedi

Bu söz Zerrin’in tüylerini ürpertti.

“Ölülerin parmak izleri yoktur, “ dedi polis memuru, çevresindeki eşyaları göstererek. “Bakın yine her şeye dokunmuş. Sanki bilerek yakalanmak istiyor. Bu parmak izlerinin kime ait olduğunu bulduğumuz da ona da ulaşmış olacağız.”

İçinden bir ses Zerrin’e bunun bu kadar kolay olmayacağını söylüyordu.

“Bana kalırsa dikkatimizi bu noktaya çekmeye çalışıyor. Bu dağınıklığı bu yüz ifadesini görüyoruz. Çünkü o bunu istiyor. Bunların dışında başka bir şey daha olmalı. Ayrıca yakalanmak istese gelir teslim olurdu.”

Doktor Zerrin’in bu sözleri üzerine “Belki de daha işi bitmemiştir. Belki de sıra da diğer kurbanlar var,” dedi.

Zerrin karşı çıktı.

“Buna izin vermeyeceğiz. İşlek bir cadde, her yerde kamera var. Bu apartmana kimlerin girdiğini bulacağız. Hiç kimse duvarlardan geçemez.” Biraz düşündükten sonra, “Ölüler hariç,” dedi.

Polis memuru temizlik görevlisine dönerek “Bizimle Emniyet’e kadar gelin. İfadenizi alacağız,”

Dedi.

Adam başıyla onay vererek arkalarından dışarı çıktı. Zerrin son bir kez yerde yatan adamın yüzüne baktı ve “Bir daha kimse bu şekilde ölmeyecek,” diye birkaç kere içinden tekrarladı.

 

Aybars Bey, karşısındaki kapıya birkaç kez tıkladı. Kulağını kapıya dayadı ama bir ses duyamadı. Kapıyı açarak içeri girdi. Oda bomboştu. Odaya girince gözüne askıda duran atkı ilişti. İçerisi buz gibi soğuktu. Pencereye yaklaşarak camı kapattı. Hemen önünde duran küçük saksıları gördü. Birini eline alarak baktı.

“Size ne kadar çok su vermiş,” dedi.

Zerrin kapıyı açarak telaşla içeri girdi. Arkasında da bir polis memuru vardı. Karşısında Aybars Bey’i görünce, “Ne o? Yoksa yine verdiğim bir sözü mü unuttum?”diye sordu.

Aybars Bey gülümsedi. Zerrinin, masasının önünde bulunan sandalyelerden birine geçerek oturdu. “Yok canım. Öylesine bir ziyarete geldim,” dedi.

Polis memuru Aybars Bey’e başıyla selam vererek, karşısındaki sandalyeye oturdu.

Zerrin ona dönüp “Bir tek kamera dahi, o apartmanın önünü çekmiyor mu?” diye sordu. Sesi biraz yüksek çıkmıştı.

“Onun haricin de bütün sokağı çekiyor,” diye cevap verdi Polis memuru.

Aybars Bey merakla ikisini izliyordu.

“Bu nasıl oluyor? Odaya giriyor, karşısına geçiyor, ona hiç dokunmadan vücudunun herhangi bir yerinde darbe izi bırakmadan, onu öylece korkudan öldürebiliyor. Ondan sonra odayı dağıtıyor. Bilerek her yere parmak izini bırakıyor.”

“Avukatların düşmanı çok olur. En son ilgilendiği davalara bakalım.”

“Peki ya dünkü olay? O da fotoğrafçıymış,” dedi Zerrin.

“Ortak bir noktaları olmalı.”

Kapı çaldı. Üçü de bakışlarını oraya yöneltti. Bir polis memuru içeri girerek kapıyı kapattıktan sonra, elindeki dosyayı masanın üstüne bıraktı.

“Parmak izlerinin kime ait olduğunu bulduk,” dedi.

Zerrin merakla sordu. “Kim? Hemen gidip bulalım.”

Polis memuru yüzünde bir şaşkınlık ifadesiyle “Bu parmak izi Edilay Şenal’a ait.”

Zerrin buna şaşırmıştı.

“Kadın mı?” diye sordu. Nedense onun erkek olduğunu düşünmüştü.

“Zerrin Hanım. Asıl şaşırmanız gereken şey şu ki bu kadın iki yıl önce ölmüş”

“Nasıl yani?” dedi Zerrin ayağa kalkarak. O sırada telefon çaldı. Telefonu kulağına götürerek “155 Polis. Buyrun,” dedi.

“Alo”

“Buyrun”

“Bana yardım edin,” dedi telefondaki korku dolu ses.

Zerrin anlamaya çalışarak “Hanımefendi, sorun nedir? Söyleyin,” dedi.

“O burada.”

“Kim?”

“Karşımda duruyor… Çok korkuyorum… Lütfen bana yardım edin.”

“Adresinizi verin. Alo… Hanımefendi!”

Telefon kapandı. Zerrin elindeki telefonu yerine bıraktı.

“Bir ihbar daha,” dedi.

İçini büyük bir hüzün kapladı. Dönerek babasına baktı. Şimdi Aybars Bey’in ona verdiği tavsiyeyi hatırlamıştı.

“Hiç kimseye güvenme, dirilere ve hatta ölülere bile.”

 

DEVAMI GELECEK SAYIDA

 

Seri Katiller Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey

Seri katil denince kimimizin ilk olarak aklına Ted Bundy ya da Karındeşen Jack gibi gerçek seri katiller gelirken, kimimiz ise ilk olarak Hannibal Lecter gibi kurgusal karakterleri anımsarız.

Peki, kime seri katil denir? FBI tanımlamasına göre, seri katiller 30 günden fazla bir zaman içinde iki ya da daha fazla kişiyi öldürmüş, çeşitli kişilik bozukluklarına sahip kişilerdir. Öldürme nedenleri ise değişiklik gösterir.

Polisiye, suç ve gerilim ile az çok ilgili herkes için önemli bir merak konusu olan seri katiller hakkında bilmek istediğiniz her şeyi aşağıdaki alt başlıklar altında topladık.

İlk Resmi Seri Katiller

Resmi olarak kayıtlara geçmiş ilk seri katiller, henüz adli bilim doğmadan, MS. 1. YY. itibariyle tarih sayfalarında yerlerini almışlardır.

İlk resmi seri katil kimdir?

Tarihte ilk kez resmi olarak kayıtlara geçmiş seri katil Locusta adında bir kadındır. Bu gerçeği birçok uzman doğrulamıştır. MS. 1.YY.’da Roma İmparatorluğu topraklarında yaşamış bu kadın, kurbanlarını zehir ile öldürmüştür.

İkinci resmi seri katil kimdir?

Tarihte ikinci kez resmi olarak kayıtlara geçmiş seri katil MS. 5. YY.’da Yemen topraklarında yetişmiş zengin işadamı Zu Shenatir‘dir. Sokakta, kimsesiz ve aç çocukları bir tas çorba vaadiyle evine götürüp, onlara tecavüz ettikten sonra, bu kimsesiz çocukları evinin en üst katından aşağı atarak öldürmekteydi. Nihayet, kendine direnmeyi başaran bir çocuk tarafından uzun süreli bir boğuşmanın ardından bıçaklanarak öldürülmüştür. Seri cinayetleri, öldürüldükten sonra ortaya çıkmış ve kayıt altına alınmıştır.

En Ünlü Seri Katiller

Hep bir merak unsuru olan seri katillerin bazıları, işlemiş olduğu cinayetlerin niteliği ya da niceliğine göre, diğer seri katillere kıyasla daha ünlü olmuşlardır.

En ünlü seri katiller kimlerdir?

Adından en çok söz ettiren seri katilleri şunlardır:

  1. Ted Bundy: Kuşkusuz, tarihin en ünlü seri katilidir. 1974-78 yılları arasında ABD’nin çeşitli yerlerinde çok sayıda genç kadına tecavüz etmiş ve öldürmüştür. Kurbanlarının sayısı tam olarak bilinmemekle beraber, 30’dan fazla cinayet işlediğini itiraf etmiştir. Hakkında yazılan çok sayıda kitap, çekilen onlarca dizi, film ve belgesel mevcuttur. İdamı öncesi sorulan “otuz altı kurbanın olduğu doğru mu?” sorusuna verdiği “bir basamak daha ekleyin” yanıtı mahkeme kayıtlarına geçmiştir.
  2. Jack the Ripper (Karındeşen Jack): 1888 yılında Londra’daki Whitechapel semti ve yakınlarındaki yoksul mahallelerde faal olduğuna inanılan kimliği hiçbir zaman tespit edilememiş bir katile verilen en genel isimdir. Bıçakla en az beş hayat kadınını öldürmüştür. Hakkında onlarca film ve dizi çekilmiştir.
  3. Albert Fish: 1924-1934 yılları arasında 15’ten fazla kurbanını işkence ile öldüren Amerikalı seri katil, hem sadist, hem de mazoşist bir yamyamdır. Kendisine Brooklyn Vampiri, Gri Adam, Wysteria’nın Kurt Adamı lakapları verilmiştir. 1935 yılında yakalanarak idam edilmiştir.
  4. Elizabeth Bathory: MS. 16-17. YY.’da Macaristan’da zengin ve güçlü bir ailenin ferdi olarak yaşamış, genç kızlardan seçtiği kurbanlarına işkence edip öldürdüğü için Kanlı Kontes lakabını almıştır.
  5. Andrei Chikatilo: “Rostov Kasabı” olarak anılan, Ukrayna doğumlu Sovyet seri katil, 1978-1990 yılları arasında 53 cinayet işlemiştir.
  6. Jeffrey Dahmer: Amerikalı seri katil ve tecavüzcü, 1978-1991 yılları arasında çoğu Asya ve Afrika kökenli 17 kişiyi öldürmüştür.
  7. Pedro Lopez: “Andes Canavarı” lakabıyla tanınan Lopez, 1970’li yıllarda Güney Amerika’da 300’ün üzerinde çocuğa tecavüz etmiş ve öldürmüştür.
  8. Charles Manson: Amerikalı seri katil, 1960’lı yıllarda işlediği 7 cinayetten idama mahkum olmuş, daha sonra cezası ömür boyu hapse çevrilmiştir. Kurduğu Manson ailesi isimli tarikatı tarafından öldürülen kişiler arasında ünlü yönetmen Roman Polanski’nin hamile eşi Sharon Tate de bulunmaktadır.
  9. Ed Gein: Amerikalı mezar hırsızı ve seri katilin 1950’li yıllarda kesinleşen iki cinayeti bulunmasına rağmen, ünlenmesinin nedeni; cesetlerden yaptığı tuhaf eşyalar sayesinde Teksas Testere Katliamı dahil birçok korku ve gerilim filmine konu olmasıdır.
  10. Aileen Wuornos: 1989 ve 1990 yıllarında Florida’da yedi adamı öldürmüş bir hayat kadınıdır. 2002 yılında idam edilmesinin ardından, 2003 yapımı Cani (orijinal adıyla Monster) isimli filme konu olmuştur.
  11. Herman Howard Holmes: 1861-1896 yılları arasında yaşamış, kayıtlara geçen ilk Amerikalı seri katildir. Tasarladığı seri cinayetleri işlemek için otel açmış; bu cinayetlerden 27’sini itiraf etmiş ve idama mahkum olmuştur.
  12. William Bonin: 1970-80’li yıllarda “Freeway Killer” adıyla nam salan bir Amerikalı kamyon sürücüsü ve seri katildir. Zevk için genç erkek kurbanlarına tecavüz edip öldürmüştür.
  13. Richard Ramirez: 1984-85 yıllarında 14 kişiyi öldüren, “Gece Avcısı” lakaplı İspanyol asıllı Amerikalı hırsız ve ırz düşmanı, karanlık evlere sızıp uyuyan kurbanlarını katletmiştir.
  14. John Wayne Gacy: Amerikan tarihinin en vahşi seri katillerinden anılan Gacy, 1972-78 yıllarında 30’un üzerinde genç erkeği öldürmüş, idam cezası almıştır.
  15. Bonnie ve Clyde: Bonnie Parker ve Clyde Barrow, 20. YY.’ın başında yaşamış ünlü Amerikalı kanun kaçaklarıdır. 1930’lu yıllarda Amerika’da birçok banka ve dükkan soymuşlardır. Kapitalizme ateş püsküren halkın gözünde Robin Hood statüsüne yükselerek kahraman olmuşlardır. Bunun yanında, Bonnie ve Clyde‘ın büyük aşkları da ünlerine ün katmıştır. Resmi olarak on iki kurbanları vardır. Bu cinayet serisi sebebiyle seri katil tanımına uymaktadırlar.
  16. Yukarıdaki kişilere ek olarak Edmund Kemper, Dennis Rader, David Berkowitz, Gary Ridgway, Henry Lee Lucas, Harold Shipman, Dennis Nilsen ve Richard Speck de tarihin en ünlü seri katilleri arasında sayılabilir.

En çok cinayet işleyen seri katiller kimlerdir?

En çok cinayet işleyen seri katiller şu şekilde sıralanmaktadır:

  •  Luis Garavito (300+),
  • Pedro Lopez (110),
  • Jaled Ikbal (100),
  • Mikhail Popkov (78),
  • Daniel Camargo Barbosa (72),
  • Pedro Rodrigues Filho (71),
  • Kampatimar Shankariya (70),
  • Yang Xinhai (67),
  • Andrei Chikatilo (53),
  • Anatoly Onoprienko (52) ve
  • Samuel Little (50) olarak kayıtlara geçmiştir.

Seri katillerin ortak özellikleri nelerdir?

Seri katillerin karakteristik özellikleri, cinsiyetleri, milletleri, zeka seviyeleri hep tartışma konusu olmuştur. Seri katillerin çoğunluğunun erkek olduğu, en fazla seri katilin ABD’li olduğu gerçeği dillere pelesenk olmuştur. Ancak seri katiller hakkında cevabı birçok kişi için net olmayan sorular vardır. Seri katillerin özellikleri ile ilgili merak edilen soruları ve cevapları şöyle sıralayabiliriz:

Seri katil olunur mu doğulur mu?

“Seri katil doğulur” şeklinde bir genelleme yapmak mümkündür. Buna itiraz edenler de elbet olacaktır. Dünyanın en ünlü seri katili Ted Bundy’nin Doğum Haritası, bu genellemeyi destekler niteliktedir.

Seri katillerin zeka seviyesi normalin üzerinde midir?

Hayır, böyle bir genelleme yapılamaz. Arkın Gelişin’in yapmış olduğu araştırmaya göre seri katillerin IQ seviyeleri ortalama 97-99 arasındadır. Yani dahilikten uzak, normal bir zekaya sahiptirler.

Seri katiller en çok hangi ülkeden çıkmıştır?

Kuşkusuz ABD, seri katil sayısı en yüksek ülkedir. Onu İngiltere, Güney Afrika, Kanada, Rusya ve İtalya izler. Danimarka ve Avusturya da özellikle sağlık sektöründen seri katilleri ile gündeme gelmiştir.

Erkeklerden mi yoksa kadınlardan mı daha çok seri katil çıkmıştır?

İstatistiki olarak seri katillerin çoğu erkektir. Ancak kuşkusuz birçok kadın seri katil de vardır.

En çok adından söz ettiren kadın seri katiller kimlerdir?

Kadın seri katillerin en ünlülerinden biri; MS. 16-17. YY.’da Macaristan’da zengin ve güçlü bir ailenin ferdi olarak yaşamış, Kanlı Kontes lakaplı Elizabeth Bathory’dir. Sonrasında kurbanlarını 17. YY.’a damgasını vuran zehir olan arsenik ile öldüren Catherine Monvoison, Marie Madeleine de Brinvilliers, Sweeney Todd, Mary Blandy ve Anna Schönleben‘in ismi akla gelir.

Delphine Lalaurie ise en acımasız kadın seri katildir. 19.YY.’da New Orleans’ta yaşamış olan Delphine, çalıştırdığı onlarca köleyi işkence ederek öldürmüştür. Yakalanması ise evinde çıkan bir yangın sonrası tesadüfi olarak gerçekleşmiştir. Yangın söndürüldükten sonra kırılan kilitli bir kapının arkasından kimisi canlı, kimisi ölmüş zincirlenmiş köleler çıkar.

  1. YY.’ın hemen başında yanında göreve başladığı bir ailenin dört ferdini zehirleyerek öldürmesiyle gündeme gelen Hemşire Jane Toppan, daha sonra otuzun üzerinde insanı öldürdüğü ve bu cinayetlerden cinsel haz duyduğunu itiraf etmiştir. Jeanne Webber ise, aynı dönemde en az on çocuğu boğarak öldürmüş, yakalandıktan sonra gönderildiği tımarhanede kendini asmış ve boğularak ölmüştür.

Seri katillerin yüzde kaçı çifttir?

Arkın Gelişin’in yaptığı araştırmaya göre, istatistiki olarak seri katillerin yüzde 20’si çiftlerden oluşmaktadır.

Seri katiller konusu neden hep ilgi çekici olmuştur?

Bu konuda yazılan ve söylenen birçok şey vardır. Bunların temelinde gayet insani bir duygu olan merak ve ilk başta korkutucu gelse de gizli bir hayranlık vardır. Arkın Gelişin, Seri Katiller Tarihi isimli kitabında bu soruya yanıt vermeye çalışmıştır.

Seri katillerin işlediği cinayetler hangi kategorilere indirgenebilir?

Seri cinayetler, üç ana kategoride toplanabilir:

  • Kitle katliamı: Planlanmış ve aynı gün içinde geçen seri cinayetlerdir.
  • Eğlence, alem, çılgınlık katliamı: Otoban katilleri buna örnektir.
  • Seri katliam: En az iki kişinin ölümü ile sonuçlanır. Daha çok bıçaklama, boğazlama ya da kurşunlamaya rastlanır. Öldürme nedeni çok çeşitlidir.

Seri Katiller Hakkında Diğer Merak Edilenler

Femme Fatale nedir?

Seri katilleri incelerken, karşımıza Femme Fatale terimi çıkar. “Femme Fatale”, ilişkide bulunduğu erkeklere sonrasında büyük sıkıntılar yaşatan, çekici ve baştan çıkarıcı kadın anlamına gelir. Tarihte akla gelen ilk örnek; bir yargıcın üç kızı Virginia, Caroline ve Mary Wardlow kardeşlerdir. Eşlerini öldüren bu kadınların çocuklarının ölümleri de şüphelidir. Yine 20. YY.’ın başında Indiana’da yaşamış Belle’nin yaptığı arka arkaya evlilikler, eşlerinin ölümleriyle sonlanmıştır. Bir yangında başka birinin cesedini, kendine “öldü” süsü vermek için kullanıp firar etmiştir.

Bonnie ve Clyde dışında seri cinayet işleyen çiftler kimlerdir?

1960’larda işledikleri seri cinayetlerle ilk akla gelen örnek Hindley ve Brady ‘dir. Onlara göre “seri katiller dünyanın normaliyken, diğer insanlar anormaldi.” Hindley, yaşadıkları evin çevresindeki çocukları piknik yapma bahanesiyle kandırıyor, Brady ise çocukları öldürüp gömüyordu. Suçlarını hiçbir zaman kabul etmeseler de yakalanıp ömür boyu mahkum olmuşlardır.

1950’li yıllarda asi duruşu ile gençleri etkileyen en önemli isim kuşkusuz James Dean’di. Kendisi henüz çok gençken, 24 yaşında, trafik kazası nedeniyle ölmüştü. Onu gözünde ilahlaştıran Charles Starkweather ve kız arkadaşı Caril Ann Fugate, birlikte kanlı bir yolculuğa başlamışlardır. Aileleri, arkadaşları ve yolda rastladıkları yabancıları öldürmüşlerdir. Yakalandıktan sonra Charles idam edilmiş, Caril Ann ise hapse mahkum olmuştur.

En yaşlı seri katiller kimlerdir?

En yaşlı seri katil ünvanının sahibi Albert Fish, nam-ı diğer Brooklyn Vampiri, 1924-1934 yılları arasında 64 yaşına kadar 15’ten fazla cinayet işlemiştir.

1950’li yıllarda Mary Elizabeth Wilson, İngiltere’de arka arkaya evlendiği üç eşini de zehirleyerek öldürüp, miras sahibi olmuştu. 66 yaşında mahkemeye çıkarılmış ve suçlu bulunmuştur. Cinayetlerde zehirli madde olarak ilk kez fosforun kullanılmış olması, bu davayı ayrıca ilginç kılmıştır.

Kendisine Şirin Nine ve Thally Hala lakapları yakıştırılmış olan Caroline Grills acımasız bir seri katildir. Mahkemeye çıkarıldığında 63 yaşındadır. Kendisine “Thally Hala” denmesinin sebebi dört kurbanını talyum maddesi ile zehirlemiş olmasıdır.

Çocuk seri katil var mıdır?

1960’lı yılların sonunda ABD’de yakalanan 11 yaşındaki Mary Flora Bell, iki erkek çocuğunu öldürmekten suçlu bulunmuştur. O dönemde basının ilgi odağı olan Mary, anormal, saldırgan, pişmanlıktan yoksun bir çocuktur. Ayrıca, yaşıtlarının ötesinde üstün bir zekaya ve inanılması güç bir kurnazlığa sahiptir.

Seri cinayetlerin en etkin yılları hangileridir?

Özellikle 1980’lerdeki seri cinayetler, önceki çok seri cinayetli yıllara göre, örneğin 1960’lara göre, üç kat artış göstermiştir.Bu dönemde özellikle hastanelerde yaşanan şüpheli ölümler dikkat çekmektedir.

Suçlu profillemecilerinin seri katillerin yakalanmasındaki katkısı nedir?

1950’li ve 1960’lı yıllarda çokça seri katile rastlanmasının ardından, başta FBI olmak üzere birçok kurumda kriminoloji dışında, psikoloji ve sosyoloji üzerine de uzmanlaşmalar başlamıştır. Suç analizi ve psikolojik profilleme sayesinde, birçok seri katilin karakteristik verileri ortaya çıkarılmıştır. Bu sayede, önemli sayıda seri katil yeni cinayet işlemeden yakalanmışlardır.

Seri katillerin yakalanmasını anlatan en güncel ve popüler dizi hangisidir?

Bir dizi anılacaksa o Mindhunter’dır. Mindhunter’da FBI’ın geliştirdiği seri katil tespit etme yöntemleri, gerçek hikayelerden yola çıkarak anlatılmıştır.

Türkiye’nin Seri Katilleri

Türkiye, her ne kadar seri katil niceliği bakımından ülkeler sıralamasında çok gerilerde kalsa da, mazisinde yer alan birkaç seri katilden söz edebiliriz. Bunlardan en popülerleri şunlardır:

Hiristo Anastadiyas

1900’lü yılların başında İstanbul’da işlediği 21 cinayet ile adından söz ettirmiş, en azılı Rum seri katildir. Öldürdüğü kişilerin 10’u polistir. Doğmuş olduğu Beyoğlu semtinde başta gasp ve soygun olmak üzere birçok yasa dışı faaliyete karışmıştır. Yakalanması için 2000 lira ödül konması sonrası, 7 Eylül 1920’de yaralı olarak bir eve sığınmış, Agaton Gargaraça isimli bir Rum balıkçı tarafından yeri ihbar edilmiştir. Polisin gecikmesi ile beraber yine aynı Rum balıkçı tarafından silahla öldürülmüştür.

Abdullah Palaz

“Antep Canavarı” adıyla anılan seri katil, 43 kişiyi öldürmüş, yüzlerce kişiyi de yaralamıştır. Haksızlıklara başkaldırmak amacıyla cinayet işlediğini savunan Abdullah Palaz’ın hayatının 48 yılı cezaevlerinde geçmiştir. Abdullah Dayı olarak anılmış, kendisinden esinlenilerek yaratılan Ramiz Dayı karakterine ilham kaynağı olmuştur. Nazım Hikmet ile de bir dönem aynı koğuşta kalmıştır. 1991 yılında hapisten çıktığı dönemde yaşamını yazar Turhan Temuçin’e anlatmıştır. Yazar, 1995’te yayınlanan “Azrailin Öbür Adı” isimli kitabında Abdullah Dayı’nın anılarına yer vermiştir.

Yavuz Yapıcıoğlu

1967 Adana doğumlu’dur. 1994-2002 yılları arasında polis kayıtlarına göre 18, ailesi ve görgü tanıklarına göre 43 kişiyi öldürmüştür. Bazı cinayetlerinde kullandığı tornavida nedeniyle, adı “Tornavidalı Katil” olarak anılmıştır.

Ali Kaya

Yakışıklılığı ve masum görüntüsü nedeniyle “Bebek Yüzlü Katil” lakabını alan Ali Kaya, Alanya’da 10 kişiyi öldürmüştür. İlk cinayetini 1997 yılında amcasını öldürerek işlemiştir. Kişilik bozukluğu teşhisi ile bir süre akıl hastanesinde yatmıştır. Gaziantep cezaevinden firar etmiş, daha sonra yakalanmıştır.

Adnan Çolak

1992-1995 yılları arasında Artvin ve ilçelerinde 11 kişiyi öldürmüştür. Öldürdüğü kişilerin tamamı 65 yaş üzerinde olup mahkemede “yaşlı insanları öldürüyorsam da bunlar zaten zamanlarını doldurmuşlar. Onlar bizim yerimize fazladan yaşıyorlar. Belki de bizim kısmetimizi yiyorlar. Hem kendimi tatmin ediyordum, hem de onları öldürerek toplumu rahatlatıyordum” şeklinde açıklamada bulunmuştur.

Hamdi Kayapınar

1994-2001 yılları arasında Kayseri’de yedi kişiyi öldürmüştür. Kendisinden “Avcı” olarak bahsetmiştir. İşlediği 7 cinayet sonrası 16 yıl cezaevinde kalmış, 2017 yılında tahliye edilmiştir. Tahliyesinden birkaç ay sonra bir güvenlik görevlisini öldürüp tabancasını gasp etmiştir. Daha sonra yakalanarak ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasına mahkum olmuştur.

Mehmet Karahasan ve Yiğit Bekçe

“Otoban Katilleri” olarak anılan ikili, 20 Ekim 2006’da Bursa’da başladıkları kanlı yolculukta 52 saat içerisinde 7 kişiyi öldürmüşlerdir. Kızılcahamam’da yakalanıp ömür boyu hapse mahkum olmuşlardır.

Süleyman Aktaş

1986 yılı itibariyle Manisa’da 7 kişiyi öldürmüştür. Öldürdüğü kurbanların kafalarına çivi çakması nedeniyle kendisinden “Çivici Katil” adıyla bahsedilir. Bir dönem Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’nde tedavi görmüştür.

Seyit Ahmet Demirci

“Mobilyacı Katili” olarak anılır. 1998 yılında İstanbul’da üç mobilyacıyı dükkanlarının bodrum katında kafalarına kurşun sıkarak öldürmüştür. Bu mobilyacıları daha önce tanımadığını ve rastgele seçtiğini anlaşılmıştır.

Orhan Aksoy

1971 Samsun doğumlu Orhan Aksoy 2000-2001 yılları arasında beş kişiyi evlerinde boğarak öldürmüştür. Kurbanlarını boğduktan sonra koliye koyup şehrin tenha bölgelerine bıraktığından dolayı ismi “Kolici Katil” olarak anılmıştır. Yargılandığı mahkemede ömür boyu hapse mahkum olmuştur.

Erdinç Tümer

1999 yılında İzmir ve Bursa’da beş kişiyi öldürmüştür. Mafya tetikçisi olarak bilinen Erdinç Tümer, cinayetlerinde Uzi marka silah kullandığından “Uzi’li Terminatör” olarak anılır. Mahkemede yargılanmış, 24 yıl hapse mahkum olmuştur.

Özkan Zengin

2008 yılında İstanbul’da dört kişiyi öldürmüştür. Öldürdükleri kişilerin hepsi eşcinseldir. Bu kişileri öldürdükten sonra kuyuya attığı için kendisinden “Kuyucu Katil” olarak bahsedilir.

Ayhan Kartal

1985-1989 yılları arasında İzmir’de iki erkek çocuğa tecavüz edip öldürmüştür. “İzmir Canavarı” olarak anılan Kartal, kaldığı koğuşta arkadaşları tarafından bıçaklanarak öldürülmüştür.

Hamdi Ayri

2010’da İzmir’de üç gün içerisinde ikisi kadın, biri travesti olmak üzere üç kişiyi silahla öldürmüş ve gasp etmiştir. Son cinayetinin ertesi günü yurtdışına kaçmaya hazırlanırken Muğla’da yakalanmıştır. Polise verdiği ifadede hedef olarak güzel kokulu kişileri seçtiğini belirtmiştir.

Durmuş Anuçin

İlk olarak işlediği gasp ve tecavüz suçlarından hapse girmiş, afla salıverilmiştir. Hapiste girdiği iddia sonrası hapisten çıktıktan sonra seri cinayetler işlemiştir. İstanbul’da beş kişiyi öldürmüş, 2002 yılında yakalanmıştır.

Özgür Dengiz

1980 doğumlu Özgür Dengiz, ilk olarak 17 yaşındayken bir arkadaşını öldürmüş, 14 yıl hapis yattıktan sonra serbest kalmıştır. Daha sonra Ankara’da işlediği iki cinayet sonrası yakalanarak ömür boyu hapse mahkum olmuştur. Öldürdüğü iki kişinin etlerini kesip yediğini itiraf ettiğinden dolayı kendisinden birçok haber kaynağında “Ankara Yamyamı” olarak bahsedilmiştir.

Algan Sezgintüredi ile Röportaj

Algan Sezgintüredi; babasının yedek subaylık görevi nedeniyle 1968 yılında Erzurum’da dünyaya geldi. Önce Saint Benoit Lisesi, sonrasında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümünden mezun oldu. Yazarlığının yanı sıra çevirmenlik de yapan Sezgintüredi, 1995 yılından beri eşi ve oğlu ile birlikte İzmir’de yaşamaktadır. Türk polisiye edebiyatı içinde kaleme aldığı eserleri; Katilin Şeyi (2006), Katilin Meselesi (2007), Katilin Uşağı (2010), Katilin Şahidi (2013), Maktulün Şansı (2014), Süperben (2017) şeklindedir.

 

Merhaba Algan Bey. Dedektif Dergi okurlarına ve bize zaman ayırdığınız için öncelikle teşekkür ederiz.

Merhaba, ben de ilginize teşekkür ederim.

Algan Bey, çizerlik eğitimi almışsınız. Babanız Ertan Sezgintüredi ise 2001 sigarası üzerindeki Tekel yazısını düzenleyen kişi olarak biliniyor. Eğitimini aldığınız meslek üzerine sizin de bir çalışmanız oldu mu?

Öncelikle belirteyim: 2001 logosunun babama ait olduğu bilgisi doğru değil. Babam o sigaralar piyasaya çıkmadan çok önce, 1983’te hayatını kaybetti. Haraç mezat satılmadan önce dünyanın en büyük üçüncü devlet kurumu olan Tekel’in reklam şubesinde çalışıyordu. Yeni Rakı’nın eski, kahverengi üzerine yaldızlı etiketi ve Tekel Birası logosu başta, bugün hemen hiçbiri kullanılmayan birçok Tekel görsel tasarımı ona ve o dönemlerdeki çalışma arkadaşlarına aittir. Sorunuza gelince: Evet, oldu. 1989-96 arasında birkaç reklam ajansında grafikerlik yaptım.

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nde (POYABİR) yönetim kurulu başkanısınız, polisiye romanlar yazıyorsunuz, çevirmenlik yapıyorsunuz ve aslında grafikerlik eğitimi almışsınız. Bunların hangisi iş ya da hobiniz ya da hepsi birden mi?

Sanatın herhangi bir dalıyla sanatçı sıfatına layık olmaya çabalayarak uğraşmak, sevmeden, zevk almadan yapılmaz ama sonuçta hobinin çok ötesinde bir şey. Dolayısıyla yazmak benim için hobi değil. Ama iş de değil çünkü yazdıklarımla geçinmiyorum. İşim eskiden grafikerlikti; şimdi çevirmenlik, çeviri editörlüğü ve editörlük yapıyorum. Güzel yanı, işim dediklerim, severek yaptığım şeyler. O konuda şanslıyım herhalde. Polisiye Yazarları Birliği yönetim kurulu başkanlığımsa yazar arkadaşlarımın teveccühüdür. İş değil, elbette. Dar anlamda polisiyemize, geniş anlamda kültürümüze karşı bir görev, bir borç ödeme demek daha doğru.

Çevirmenlik demişken, çeviri yapmak zor bir iş midir? Çevirmenler ne gibi sorunlarla karşılaşabiliyor?

Dil, coğrafya ve iklimle birinci derecede bağlantılıdır. Çölde doğup gelişen bir dilin sahip olacağı kavramlar, yemyeşil, su sıkıntısı çekilmeyen bir yerdeki dilin sahip olacaklarından çok farklı olmak durumundadır. Coğrafyaya ilaveten tarihsel süreçler, ticaret, savaşlar, keşifler ve daha pek çok etken var. Binlerce yıl dış dünyayla hiçbir ilişkisi olmamış bir adada konuşulan dilin kavramları, aynı süre içinde farklı medeniyetler tarafından defalarca işgal edilmiş bir yerde konuşulanlarla aynı olamaz. Dolayısıyla herhangi bir dilde yazılmış bir metnin, bir diğerini konuşanlar tarafından anlaşılmasını sağlamak, günümüzde teknoloji sayesinde bilgiye erişimin çok kolaylaşması sayesinde eskiye göre biraz daha kolaylaşmış olsa bile hâlâ son derece zordur. Bir de bunun üzerine fiziksel zorluğu eklemek gerekiyor: çevirmenlik, yapanın “oturduğu yerde aşırı yorulduğu” bir iştir. Daha ileri gideyim: çeviri, ölüm tehlikesi içeren meslekler haricinde dünyanın sağlığa zarar verme ihtimali bakımından en tehlikeli mesleklerinden biridir. Çevirmenlerin bunlar dışındaki sorunlarıysa esasen bulundukları ülkelerin yapılarıyla ilgili. Bizim ülkemizde kitap çevirmenliği yasalarla tanımlanmış bir meslek değil. Haliyle yasal güvenceleri yok. Bunun getirdiği sıkıntıların dışında kalanlarsa ülkenin genel sıkıntılarıyla aşağı yukarı aynı.

Bir roman ne kadar iyi olursa olsun, çevirisi kötü yapıldıysa tatsız tuzsuz bir his bırakıyor okurken. Örneğin benim çok sevdiğim bir Arsen Lüpen romanının, ünlü bir yayınevinden çıkan çevirisi o kadar kötüydü ki, adeta kitaptan soğuttu beni. Bir romanın çevirisinde de şive kullanıldığını anımsıyorum. Sizce; önünüze gelen eserlerden yola çıkarak bunu soruyorum, yazarlarımız çeviri yaparken Türkçeye ne kadar hâkimler?  Yani yabancı dil bilen herkes çeviri yapabilir mi, bu işin ölçüsü nedir?

Son sorunuza cevap vermemin yeterli olacağı kanaatindeyim: Herhangi bir yabancı dili bilmek, teknik, anında çeviri ve diğer dalları dâhil, çevirinin hiçbir alanında çalışmaya yetmez. Çeviri, yabancı bir dilden önce kişinin anadilini, imlasından sözdizimine çok iyi bilmesini gerektirir. Bunun üzerine, çevirenin çeviri yaptığı konuyu, eğer bildiği bir konu değilse öğrenmesini de şart koşar. İlaveten, edebiyat metni çevirenin, yazarın dilini, melodisini yakalamaya çalışması gerekir. (Kimi noktada evet, şive de kullanılabilir, küfür de.) Dikkat, özen, işe saygı ve benzeri diğer profesyonel gereklilikleri saymaya gerek yoktur herhalde.

Çevirmenlerin yanı sıra editörlerin işi de çok zor. Bir kitapta karşılaşılan bir hata, romanın yazarından ziyade editörün omuzlarına yüklenebiliyor. Sizce de bu böyle midir?

Editörlerin özellikle dil ve genel kültür açısından donanımlı olmaları gerekir, evet ama ürün olarak kitap, toplu bir çabanın sonucudur. Sorumluluk yazar veya çevirmenden başlayıp editöre, düzeltmene, son okumacıya hatta sayfa tasarımcısına kadar gider. Bir kitapta rastlanabilecek herhangi bir hata, bu saydığım kişilerin herhangi birinden kaynaklanıp diğerlerinin dikkatinden kaçmış olabilir. Bir kitabı yayına hazırlamak, yazmak, çevirmek veya düzenlemek kadar meşakkatlidir ve dolayısıyla hata ihtimali daima vardır. Mümkün en doğru halini ortaya çıkarmak amacıyla okumakla zevk için okumak bambaşka şeylerdir.

Üretim sektöründe son kalite kontrolcü vardır, ürünün en son aşamasında tüm kontrol ve onay ondadır.  Bu işi yapanlar bir hayli önemlidir. Peki, Türkiye’de editörlere yeteri kadar değer veriliyor mu? Bu husus hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

Ülkemizde herhangi bir fikrî üretim alanında (sanat, felsefe, bilim) kimseye yeterince değer verildiğini zannetmiyorum. Daha da ötesi, istisnalar dışında, genel anlamda kimseye yeterince değer verilmediği kanısındayım.

Geçmiş yıllara kıyasla, Türk polisiye romanlarına karşı okurların ilgisi bir hayli artmış görünüyor. Ancak yine de en çok yabancı polisiye yazarları tercih edilmekte. Üstelik bizim, istikrarla devam eden bir polisiye dizimiz de yok. Bunun birçok nedeni olabilir tabii ama okurların en çok dile getirdiği şey, kurgudaki hayal gücümüzün eksikliği.. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

İstikrarla devam eden polisiye diziden kastınız seri romanlarsa Suphi Varım’a, Armağan Tunaboylu’ya, Ahmet Ümit’e, Çağatay Yaşmut’a, Alper Canıgüz’e, Alper Kaya’ya, Mehmet Murat Somer’e, Celil Oker’e, Esra Türkekul’a, Deviş Şentekin’e ve daha pek çok yazar ve bana haksızlık ediyorsunuz derim. Televizyon dizilerini kast ediyorsanız onu, içlerinde “Polisiye roman yazanlar polisiye senaryo yazamaz” diyeninden “Seyircimiz polisiye dizi takip edemiyor, polisiyeler reyting almıyor” diyenine kadar her türlüsü bulunan TV yapımcılarına sormalısınız. Kurgudaki hayal gücü eksikliğinden yakınan okurlara, başta hayal gücünden neyi kast ettikleri, hangi eserleri yüksek hayal gücüne sahip gördükleri, kaç yerli yazarın kaç eserini okudukları, edebiyat bilgi ve görgülerinin ne olduğu olmak üzere tonla soru sormak gerekiyor. Kafadan yahut sınırlı bilgiyle böyle bir yargıya varmak, kusura bakmamanızı rica ediyorum, bence hadsizlik. Ben, yazardan önce bir okurum ve Tanpınar’ın, Güntekin’in, Karaosmanoğlu’nun, Atay’ın, İki Kemal’in, Tahir’in, Nesin’in, Atılgan’ın, Abasıyanık’ın ve daha nicesinin çıktığı bir ülkede kurguda hayal gücünün eksikliğinden bahsetmek aklımın ucundan geçmez. Bu tür şikâyetlerde bulunanlar polisiye edebiyatı edebiyattan ayırarak konuşuyorlarsa gene ayıp ediyorlar. Kendilerine başta saydıklarıma ilaveten Gencoy Sümer’i, Doruk Ateş’i, Ercan Akbay’ı, Günay Gafur’u, Cenk Çalışır’ı, Banu Akeloğlu’nu, Piraye Şengel’i, Ulaş Özkan-Emrah Poyraz ikilisini, Yaprak Öz’ü, Ayfer Kafkas’ı, Jake W. Stephenson mahlasıyla yazan Ahmet Sönmez’i, Ayşe Erbulak’ı, Çağan Dikenelli’yi, Gökçe İspi Turan’ı, Tuğba Sarıünal’ı, Başak Sayan’ı, Akif Toktaş’ı, Nuray Atacık’ı, Necati Göksel’i, Ekin Açıkgöz’ü, Burcu Argat’ı, Fatih Şahin Işık’ı, Musa Polat’ı, Ayla Koca’yı, Verda Pars’ı, Nurhan Işkın’ı, Sibel Köklü’yü bir denemelerini öneririm. Bir çırpıda sayamadığım için özür dilediğim daha fazlası için www.poyabir.com adresine bakabilirler. Okusunlar, ondan sonra kalemi kırsınlar, lütfen.

Kahramanlarınız Vedat ve Tefo’nun başrolde olduğu 5 adet seri polisiye kitabınız yayımlandı. Kitaplarınızda polisiyeyi mizah ile gayet güzel harmanlamışsınız. Bu da okunmasını oldukça zevkli ve akıcı bir hale getiriyor. Peki, birçok okur ya da yazar, seri polisiye roman yazmanın, yazarı için kolaycılık olduğu görüşünde. Okur bir süre sonra sıkılabilir, sürekli aynı isimlerle karşılaşmaktan dolayı sürmenaj olduğunu düşünebilir. Ki çoğu okurdan aldığımız tepkiler de bunu doğruluyor. Örneğin Ahmet Ümit’in en son kitabı hatırı sayılır bir okur kitlesinde (Ben dâhil olmak üzere) hayal kırıklığı yarattı.  Bir marka gibi göründüğü için sadece meraktan alıp okuyanlar var artık. Böyle bir durumla karşılaşmak sizi de korkutuyor mu? Yani aynı kahramanlarla, sadece zaman ve mekân isimlerini değiştirip seri polisiye roman yazmak sizce sıkıcı mı, zor mu, yoksa kolaycılık mı?

Bir veya birkaç karakterin maceralarını işleyen seriler derken TV dizilerini kastetmediğinizi umarak işin kitap kısmını cevaplayayım: Bugün dünyada satılan ve okunan kitapların üçte biri polisiyedir. Bu polisiyelerin ne kadarı seri, bilmiyorum ama azımsanmayacak sayıda olduklarını biliyorum. Bir veya birkaç karakterin maceralarını birden fazla eserde okumaktan sıkılanlara önerim basit: Okumasınlar. Sonuçta okumanın, özellikle roman okumanın birinci amacı zevk almaktır. “Hoşça vakit geçirmek”tir. Sherlock Holmes ve Doktor Watson, Harry Bosch, Kurt Wallander, Bernie Rhodenbarr, Matthew Scuder, Rizzoli ve Isles, Philip Marlowe, Nero Wolfe ve Archie Goodwin, Arsène Lupin ve daha nicesi okur sıkıntısı çekmiyor, sorun edeceklerini zannetmiyorum. Sorunuza gelince: Korkutmuyor ve kolaycılık, roman yazmakla uğraşan herkesin hemfikir olacağını umduğum üzere, kesinlikle değil. Bilakis, devamlılık başta, pek çok öğeye özellikle özen gerektirdiğinden bence daha da zor. Sıkıcı da değil; sıkıcı olsa büyük bir kazanç sağlamayacağım bir şeyle neden uğraşayım? Bir de sonuçta kitaptan, insanın belki en harika, en güzel yaratımından bahsediyoruz. Bir yazar, bir kitap yazmış; bir okur beğenmiş, bir başkası beğenmemiş. Bunun kötü bir tarafı yok ki.

Agatha Christie de bu durumu sıradanlık olarak görmüş olacak ki, romanlarında sık sık başka kahramanlar yaratmış. Örneğin çok sevdiği Hercule Poirot’yu erken öldürerek, Miss Marple, Harley Quin, Mr. Pane, Mr. Satherwite, Albay Race, Tommy ve Tuppence gibi başka kahramanlar oluşturmuş. İleride sizin de Vedat ve Tefo dışında başka kahramanlar yarattığınız romanlarınızı okuyabilecek miyiz?

Agatha Christie’nin ne düşünerek farklı karakterler yarattığını bilemem elbette ama olabilir, belki dediğiniz gibidir. Yalnız Hercule Poirot’yu erken öldürmediğini belirteyim: Poirot’nun öldüğü son macera, meşhur hafiyenin ilk sahneye çıktığı kitaptan elli beş sene sonra, Christie’nin ölümünden bir yıl önce yayınlanmıştır. Aynı yolu izleyip başka kahramanları başrole oturtacak polisiyeler yazacak mıyım, bilmiyorum. Olabilir.

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nden bahsetmek istiyorum, bu yıl ilk defa verilen ödül sonrasında okurlarımız merak ediyor çalışmalarınızı. Son genel kurulda ise, birliğin faaliyetlerine dernek olarak devam edeceğini öğrendik. Bize biraz bu süreçten bahsedebilir misiniz? Birliğin çalışmaları içinde yazarlara ve Türk Polisiyesine ne gibi katkılar sağladınız?

Birlik 2017 yılının Mayıs’ında yirmi polisiye yazarının bir araya gelmesiyle kuruldu. Bugün üye sayımız yüzü aşmış durumda ki polisiye edebiyatımız için gurur verici bir başarı olduğunu düşünüyorum. İlk genel kurulumuzda yönetim kurulu ve alt gruplar belirlendi. Bu gruplar, özellikle üyelerimizin ve eserlerinin tanıtımı üzerinde çaba sarf ettiler. Okurların ilgisini çekme, satış artırma konusunda bir etkimizin olduğunu biliyorum ve daha fazlası için elbette çabalayacağız. Bunlar dışında da planladığımız etkinlikler, vesaire var. Dediğiniz gibi, son genel kurulumuzda tartıştık, artı ve eksilerini tarttık ve dernekleşme, yani resmileşme kararı aldık. Dernek olmanın getireceği avantajları polisiye edebiyatımız yararına kullanmaya çalışacağız. Ancak unutmayın, Türkiye Polisiye Yazarları Birliği henüz bebek sayılır. Aramızda birkaç kişi haricinde daha önce bu tür bir çalışmada yer almış hiç kimse yok. Yapılanların büyük kısmı, tabiri caizse “el yordamıyla” yapıldı ve kazanılan deneyimler ışığında yapılmaya devam edecek. Ayrıca hiçbirimiz birlikle ilgili işleri profesyonel anlamda yapmıyoruz. Herkes gönüllü çalışıyor. Herkes vaktinden ve cebinden harcıyor. Örneğin, ödül gecesinin düzenlenmesi ve ödüllerin yaptırılması gibi masrafları yönetim kurulu karşıladı. Kristal kelepçe değerlendirmesine sunulan eserlerin (on altı ayrı tarihte yollanan on altı kitap) jüri üyelerine iletilmesini bir üyemiz gönüllü olarak üstlendi. Hatalarımız elbette oldu ve aramızda tartışıp çözüm yolları aradık ve bulduk. Hataları görüp bir daha yapmayacak denli kafası çalışan bir grup olduğumuzu söylesem herhalde hayır demezsiniz.

Birlik olarak bu yıl bir ilk gerçekleştirdiniz ve en iyi polisiye roman ödülü verdiniz. Polisiye roman kategorisi dışında en iyi polisiye öykü, polisiyeye katkıda bulunan en iyi kitap şeklinde başka kategoriler de görebilecek miyiz? Yoksa sadece en iyi roman ile sınırlı mı kalacak?

Elbette, olmasını çok istiyoruz. Ama farklı kategorilerde ödül vermek için farklı kategorilerde değerlendirmeye alınacak miktarda ürün gerekiyor ki şimdilik böyle bir durum söz konusu değil. İlaveten, Birlik, en azından şimdilik, üyelerinin eserleri arasında, üyelerin değerlendirmeye sunduğu eserlere ödül veriyor. Belirttiğiniz gibi, Kristal Kelepçe, kendi alanında (polisiyede yazarların yazarlara ödül vermesi anlamında) ülkemizde ilk defa verilen bir ödül. Ülkemiz şartlarında örgütlenmenin, meslek erbabını bir araya getirmenin zorluklarını takdir edersiniz. Bir kültürün oturması, gelenekleşmesi uzun zaman alır ve sabır ister. Gelecekte çok daha iyisinin olacağından kuşkum yok.

Kristal Kelepçe En İyi Polisiye Roman ödülünü kadın bir yazarımız aldı, sevgili Yaprak Öz. Kendisini tekrar tebrik ediyorum. Polisiye roman yazmanın daha çok erkek işi olduğunu düşünenlere de güzel bir örnek oldu. Bu ödülü verirken hangi kıstaslara göre değerlendirdiniz? Ödül oy birliği ile mi verildi?

Polisiye roman yazmanın erkek işi olduğunu düşünenler ciddi yanılıyorlar. Dünyadaki polisiye yazarları arasında kadın/erkek oranı, kadınların lehine 60’a 40 civarındadır. Kristal Kelepçe için araştırdık ve dünyada geçerli edebi değerlendirme kıstaslarını temel alan on iki kıstas belirledik. Ancak bir sanat eserinin asla sadece nesnel kıstaslarla değerlendirilemeyeceği de açık. Sonuçta sanattan haz almak, kişisel birikimden tutun, kişinin karakterine dek uzanan pek çok iç ve dış etkenin devreye girdiği, öznel bir meseledir. Dolayısıyla jüridekilerin kişisel beğenilerinin de değerlendirmede, söz konusu kıstaslarla birlikte doğal olarak rol oynadığını tahmin edersiniz. Oylamada her üye, değerlendirmeye alınan her kitaba, toplam kitap sayısı olan on altı üzerinden puan verdi. Bu puanlar toplanıp veren üyelerin sayısına bölünerek sonuca ulaşıldı.

Ödülü aldığına göre, aday olan diğer romanlardan belli ki bir farkı olmalı. Kazanan Farahnaz’ın Çiçeği romanını, diğerlerinden ayıran özellik ne oldu peki?

Kapağındaki çiçeklere bayıldık. Şakası bir yana, hemen belirteyim: değerlendirmeye sunulan eserlerin geneldeki yüksek kalitesi nedeniyle yapılan oylamada elde edilen sonuçlar için rahatlıkla “kıl payı” terimi kullanılabilir. On altı eser arasında birinci gelen Farahnaz’ın Çiçeği’yle ikinci gelen eser ve en düşük puanı alan arasında muazzam puan farkları yoktu. Farahnaz’ın Çiçeği’ni diğerlerinden ayıran neydi sorusuna her jüri üyesi farklı cevap verecektir. Kendi adıma öne çıkan yanının kurulan atmosfer ve ayakları yere basan muamma olduğunu söyleyebilirim.

Kristal Kelepçe ödülü, ilk yılı olması nedeniyle bazı yazar ve okur çevrelerinin de eleştiri ve merak konusu oldu. Tabii ki böyle güzel bir organizasyonla ilgili birçok soru geliyor. Örneğin, en merak edileni de jüri üyelerinin seçimi konusu. Jürideki isimler elbette ki değerli insanlar, lakin madem edebi konuda bir değerlendirme yapılacak, karar verici jürinin de bu konuda kendisini kanıtlamış, tecrübeli roman ustalarından seçilmesi daha doğru ve objektif bir karara varılmasında etkili olmaz mıydı?

Sorunuz, seçimin “doğru ve objektif” olmadığı imasını taşıyor. Jürinin belirlenmesinden başlayayım: Kristal Kelepçe ödülünü verme kararı başta olmak üzere, tüm kararlarımızı genel kurulumuzda, oylamayla alıyoruz. Dünyadaki diğer benzer oluşumları, verdikleri ödülleri, jürileri nasıl belirlediklerini araştırdık, bize uygun olan şekli bulmaya çalıştık. Öneriler getirildi, oylandı, ret veya kabul edildi. Sonuçta jürinin, yönetim kurulu ve okuma grubu üyelerinden oluşturulmasına karar verildi. Hazırladığımız şartname uyarınca, jüride bulunan ama değerlendirmeye eseri sunulanların jüri üyelikleri düştü. Değerlendirme sürecinde jüriye yönelik hiçbir üyemizden itiraz gelmedi. Gene değerlendirme sürecinde jüri üyeleri, aralarında hiçbir görüş alışverişinde bulunmadılar. Sonunda kararlaştırılan günde bir araya gelindi ve kazanan, o gün her üyenin yanında getirdiği puanların orada açıklanması, kıstasların tartışılması ve daha önce anlattığım şekliyle nihai puanların hesaplanmasının ardından belli oldu ve sonuç, ödül töreninde ödülün verildiği ana dek gizli tutuldu. Değerlendirmemizin olabilecek en adil şekilde gerçekleştiğine eminiz. Önümüzdeki yılın ödülleri için jüri, bu sefer genel kurula katılıp jüride yer almak istediklerini belirten üyelerimize ilaveten yönetim kurulundan jüride yer almak isteyen üyelerden oluştu. Tüm jüri üyeleri Genel Kurul tarafından oybirliğiyle kabul edildi. “Kendisini kanıtlamış, tecrübeli roman ustaları” derken kimleri kastettiğinizi, neyi kıstas aldığınızı bilemiyorum. Polisiye roman yazarlarının neredeyse tümü üyemiz. Dolayısıyla söz konusu “kendisini kanıtlamış, tecrübeli roman ustalarının aramızda olmaları gerekiyor. Eksik gördüğünüz, jüride mutlaka olmalıydı dedikleriniz varsa illa kongreye katılıp oy kullanmışlardır. Öte yandan, polisiye dışındaki roman üstatlarından bahsediyorsanız iki şey söyleyeceğim: birincisi, adından anlaşılacağı üzere, Polisiye Yazarları Birliği’yiz. Yazarlar birliği değil. İkincisi, polisiye dışında yazan üstatlarımız arasında polisiye eser değerlendirebilecek bilgi ve birikime sahip çok fazla kimsenin bulunduğundan kuşkuluyum.

Polisiye yazarlarının birçoğu, kitaplarının -ellerinde olmasına rağmen-, kitapevlerinin raflarına konulmamasından şikâyet ediyor. Bu durum yayınevlerinin performansına bağlı olmakla birlikte, POYABİR’in bu konuda bir çözüm önerisi var mı ya da gelecekte olabilir mi?

Bahsettiğiniz durum maalesef sadece yayınevlerinin yahut eser tanıtımıyla uğraşan diğer kurum ve kişilerin performanslarına bağlı değil artık. Ülkenin en büyük kitap satıcısı, alımlarını ve raf yerleştirmelerini, yazarların eserlerinin geçmiş satış performanslarını değerlendirerek gelecekteki satış olasılıklarını belirleyen yahut öngören diyelim, bir algoritmaya dayanarak yapıyor. Dolayısıyla mesela ilk iki romanı mağazanın belirlediği kârlılık oranına uzak kalmış bir yazarın üçüncü kitabını, kitap bir başyapıt, ne bileyim, mesela yeni bir “Suç ve Ceza” olsa bile vitrine, yeni çıkanlar rafına koymuyor. Hatta hiç almayabiliyor. Tam tersi durumun geçmişte çoksatar seviyesine ulaşmış yazarların yeni eserleri için geçerli olacağını tahmin edebilirsiniz. Satıcı açısından kâr amacı, bu düzen içinde anlaşılır bir şey elbette. Ama kitap, beyaz eşya veya (bir açıdan öyle olmasına rağmen) temel gıda değil. Dolayısıyla aynı zihniyetle satmaya çalışmak edebiyata, sadece edebiyata değil, eğitimden kültüre, her şeye zarar veriyor. Öte yandan bu durum, kitap satışları özelinde konuşuyorum, sürdürülebilir bir durum değil. Değişecektir. Şartlar, ülkenin ve dünyanın hali göz önüne alındığında kolay değil elbette. Sadece Poyabir değil, konuyla ilgili diğer kurumların da önerileri, çabaları var ama değişimin bugünden yarına olabileceğini düşünmek, had safhada hayal kırıklığına yol açabilir.

Peki, mevcut yayıncılık sektörünün durumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Artık çok iyi kitapların değil, kötü yazılmış bile olsa çok satan kitapların yazarlarına önem verildiği bilinen bir gerçek. Kalitenin değil de, ticaretin işlediği bir anlayış hakim. Yazarlıkla alakası olmayan herkes kitap yazıyor, parası olan da kitabını bir şekilde bastırıp tanıtımını yapıyor. Polisiye kitaplar için de aynı eleştiri var. Buna katılıyor musunuz?

Parası olan kısmına kadar söylediklerinizin hepsine katılıyorum. Kitap bastırma meselesinde bir durup düşünmek lazım: Ülkemizde, hele muteber sayılan bir yayınevinden kitap bastırmak hiç kolay değil. Bunlar dışında kalanların çoğunluğu ya yazara telif ödemiyor ya da kitabı basmak için para istiyor. Başka, ülkenin durumuyla doğrudan bağlantılı can sıkıcı şeyler de var. Dolayısıyla “parasını verip” kitabını bastıranların tümünü hakir görmek bence mümkün değil. Sırf polisiyede değil, tümünde durum bu.

Dünyada kitap okuma oranları ve Türkiye’nin istatistiklerdeki yerine baktığımızda, ülke olarak ne yazık ki alt sıralarda bulunuyoruz. Örneğin; Japonya’da 1 kişi yılda ortalama 25 kitap okurken, Türkiye’de 6 kişi 1 kitap okuyor. Hal böyleyken, insanların kitap yanında bir de dergi satın alıp okumalarını bekleyemiyoruz. Alışverişten tutun, televizyon sektörüne kadar hemen her alanda dijitale döndük artık. Dedektif Dergi olarak biz de web platformu üzerinden okurlarımıza ulaşmaya çalışarak, özellikle yeni yazarları ve hikâyelerini okurlarla buluşturuyoruz.  Bu sayede polisiyeci birçok yeni yazar kazandık.  Peki, dijital yayıncılık hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Polisiye yazarı ve POYABİR başkanı olarak Dedektif Dergi’nin yayınları hususundaki düşüncelerinizi merak ediyoruz. Beklentileriniz ve/veya tavsiyeleriniz varsa bizimle paylaşır mısınız?

Dijital yayıncılık yakından bildiğim bir konu değil maalesef. Ama polisiyeye hizmetin her türlüsünün hem şahsen hem Poyabir nezdinde baş tacı olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Bizlerin, polisiye için çabalayanların en önemli işlevlerinden biri, eğitmek, öğretmektir. Dedektif Dergi, edebiyatın yanı sıra bu alanda da çok önemli bir boşluğu dolduruyor bence. Emek veren herkesi (ki yanılmıyorsam tamamı değilse bile çoğunluğu birliğimizin üyesi zaten) yürekten kutluyor ve ne olursa olsun yılmadan devam etmelerini diliyorum.

Biraz da magazine dönelim, Algan Sezgintüredi nasıl biridir, çabuk mu sinirlenir, gerçekçi mi yoksa hayalci biri midir, burcu nedir mesela? Ne yer ne içer, yazmak dışında başka nelerden hoşlanır? Kitaplarını okuduğu yazarın bu yönlerini de merak eden, tanımak isteyen okurlarımız var çünkü.

Gülmeyi, sohbeti severim. Gerçekçi olacak kadar hayalperestim. Haksızlığa tahammül edemem; o tip durumlar dışında sakinimdir. Bir faydasını görüyor muyum veya bir etkisi var mı, bilmiyorum ama burcum Koç, yükselenim Yay. Dereotu, pırasa ve bakla yemem. Nadiren kahve, çok değilse bile çay içerim. Sanatın istisnasız her dalını ve futbol ile basketbol başta, her tür spor müsabakasını izlemeyi severim. Beşiktaş taraftarıyım. Mümkün her ânımda müzik vardır.

Polisiye roman yazarlarının korkusuz oldukları düşünülüyor. Mesela karanlıktan korkmazlar, katillerden korkmazlar, vahşi cinayetler onları ürkütmez gibi şeyler.. Sizin korktuğunuz bir şey var mı peki? Ya da sizi en çok korkutan ne olabilir?

İnanır mısınız, ilk defa duyuyorum bunları. Başka yazarları bilemem ama korkularım var elbette. En büyük korkumsa korkularımın neler olduklarının başkaları tarafından öğrenilmesidir.

İzmir’de yaşıyorsunuz, ancak kitap tanıtımı, yayın ve kültür faaliyetlerinin büyük bölümü İstanbul’da gerçekleşiyor. Bu sizin için bir dezavantaj olmuyor mu? Sonuçta yazarlık, editörlük ve çevirmenlik yapıyorsunuz. POYABİR’de İstanbul’da olduğuna göre, hepsini birden takip etmek zor değil mi?

Olmaz olur mu, elbette oluyor. Ama hem gerekli olduğundan, hem severek yaptığımdan ve ayrıca, başka seçenek olmadığından, zor da olsa bir şekilde, becerebildiğimce hepsine yetişmeye çalışıyorum. Ayrıca, Erzurum doğumluyum ama sonuçta İstanbulluyum; annem ve pek çok akrabam, yakın arkadaşım orada. Üstelik İstanbul’daki bir yayınevinin editörüyüm. Dolayısıyla bir ayağım zaten hep İstanbul’da.

Sizin polisiye roman dışında yazdığınız, Süperben isminde farklı bir kitabınız daha var. Yapay zekâ, paralel evrenler, sicim teorisi gibi üzerinde çok konuşulacak bilimsel konulara değiniyorsunuz. Hepsi de bilimsel bir alt yapı gerektiren şeyler. Yazarken zorlanıp zorlanmadığınızı merak ettim. Tüm bunları bir araya getirip yazmak kolay şey değil doğrusu. Bize bu süreçten bahseder misiniz?

Doğru bilgiler aktarmak, doğru soruları sormak gibi hassas hususlar bir yana, diğer romanlarımdan daha fazla zorlanmadığımı söylersem yalan olur. Zorlandım, evet. Farklı bir anlatım tarzını yahut tadını denediğim için. Büyük hayranlık duyduğum Kurt Vonnegut’ı taklide veya isterseniz anıştırmaya da diyebiliriz, çalıştığım için. Bilimkurguyu çok sevdiğim için. Daha büyük sorumluluk hissettim açıkçası. Kitabın basılan halinin, yazdığım yirmi ikinci hali olduğunu söylesem inanır mısınız?

Süperben kitabının yazarına sormak istiyorum, sizin de bir süper kahramanınız var mı?

Süper kahraman kavramının altında insanın hayat karşısındaki çaresizliği yatıyor. “Kaçış edebiyatı” dedikleri şeyin bir parçası, bir tezahürü denebilir belki. Şudur diyebileceğim kahramanlarımın hiçbiri süper güçlere sahip değil. Üç tanesini hemen sayayım: Sherlock Holmes, Komiser Columbo ve Mister Spock. Bunlar hayali kahramanlar elbette ama ortak noktaları aynı. Hatta son ikisi, ilkinden türemiş karakterler ve Süperben’de söylemeye çabaladığım üzere, süper gücün “gri hücrelerimizde” yattığına inanıyorum. Ortaya çıkarılması öyle sihirli yüzük bulmakla, radyoaktif örümcek tarafından ısırılmakla, laboratuvar patlatmakla olmuyor. (Sihirli yüzük yok ve diğer ikisi muhtemelen canınıza mal olur.) Emekle, çabayla, çalışmakla, okumakla, öğrenmekle, cesaretle, istekle, fedakârlıkla oluyor. Sonuçta gerçek ortada: hepimiz insanız. Süper kahraman mı dediniz? Nutuk’un yazarı orada duruyor.

Beğendiğiniz yabancı polisiye yazarlar kimler, en çok kimleri okursunuz?

Arthur Conan Doyle ve Agatha Christie klasiğiyle başlayıp aklınıza gelebilecek Altın Çağ yazarlarının çoğunu severek okudum, okuyorum. Raymond Chandler ve Dashiel Hammet’ı severim. Daha yakındakilerden Maj Sjöwall/Per Wahlöö ikilisini, Michael Connely’yi, Eduardo Mendoza’yı, Petros Markaris’i, Henning Mankell’i, Lawrence Block’ı, Tess Gerritsen’i, Patricia Highsmith’i, Leo Malet’yi sayabilirim. Yakın dönemin gözdeleri İskandinav yazarları, çevirisini yaptığım biri haricinde şimdiye dek okumadım.

Sizce polisiye roman mı yoksa polisiye hikâye yazmak mı daha zor? Profesyonel diye tanımlayabileceğimiz polisiye yazarlarının büyük bölümü polisiye hikâye yazma konusunda tabir caizse tembeller. Sizce bunun sebebi nedir? 

Sadece polisiye değil, hikâye yazmak zor bence. Ayrı bir beceri, ustalık gerektiriyor. Ben yazamadığım için yazmıyorum, diğer meslektaşlarımın sebeplerini bilemem ama tembellikle ilgisi olduğunu zannetmiyorum.

Romanlarınızda mizahi üslup hâkim ve kitaplarınızda yaşanan maceraları kahramanınız Vedat’ın ağzından öğreniyoruz. Bu bana, sevgili Armağan Tunaboylu’nun seri polisiye kitaplarını hatırlattı. Onda da bolca mizah var ve roman kahramanı Metin Çakır’ın ağzından dinliyoruz her şeyi.  Sizce bir polisiye de mizah unsurunun bu kadar ağır basması, onun polisiye roman olma özelliğini geri planda bırakmış olmuyor mu? Sonuçta mizah ögesine fazlaca ağırlık verilmesi, polisiye unsurları da gölgede bırakabiliyor.

Tanıyıp arkadaşım diyebilme onuruna eriştiğim Armağan Tunaboylu’nun anlatım tarzının, hiçbir şey değilse bile sırf neleri yapabileceğime ışık tutması açısından, kendisine de söylediğim üzere, beni etkilediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Mizah kısmına gelince: Polisiye roman, ne açıdan bakılırsa bakılsın hayata ayna tutar. Gülmeden yaşanan hayat, bilemiyorum katılır mısınız, pek katlanılacak şey değildir. Şöyle bakın: Oku atmak için önce yayı gerer, bir noktaya ulaştığınızda bırakırsınız. Bırakmayıp germeye devam ederseniz ya yay kırılır ya ip kopar. Dolayısıyla gerilim yüklü polisiye romanların iyileri mizahla bezelidir. Mesela Hercule Poirot, huylarını, kendi başına zaten bir karikatür olan Hastings’e dediklerini falan bir yana bırakın, sırf tipiyle bile komik bir karakterdir. Öyle olmasa başrol oynadığı öyküler ne kadar beğenilirdi, şu anki kadar beğenilmezdi bence. Keza Holmes’ün abartılı üstünlüğü karşısında Doktor Watson’ın adeta ayaklarına kapanır hali de gülünçtür. Gülünçtür çünkü özelliklerine bakarsanız (doktor, asker, cesur, dürüst, mert, vesaire) Watson, pek çok polisiye roman karakterinden daha sevilesi, daha sayılası bir kahramandır. Ama öte yandan gülünç değildir çünkü Conan Doyle’un Watson’a yaptırdığı şey, esasen aklın önünde eğilmek, yani bildiğiniz hümanizmdir. Nero Wolfe’un oturduğu yerden muamma çözmesi, Mike Hammer’ın “yumruklarıyla sevişmesi” ve diğer sert kahramanların bitirim hazırcevaplıkları, yaşlı bir kız kurusunun dedikodulara kulak vererek suçluları ortaya çıkarması, kanlı katillerle uğraşıp mütevazı aile hayatı süren komiserler, sürekli koka kola aşeren akıl hastanesi kaçkını dedektif, beş yaşında hayatın sırrını çözmüş bir çocuk ve daha pek çoğu mizah değilse nedir, bilemiyorum. Ama evet, elbette doz önemli: mizahta da gerilimde de.

Yeni çalışmalarınız var mı? Roman, çeviri, ya da farklı bir proje?

Çeviri ve editörlükle geçindiğimi söylemiştim. Dolayısıyla o tarafta yeni proje sürekli var. Biri bitiyor, yenisi başlıyor. Roman da var ama ne zaman fırsat bulup yazabileceğimi bilmiyorum şimdilik.

Algan Bey; bu keyifli, dolu dolu sohbetimize ve bize ayırdığınız zaman için tekrar teşekkür ederiz. Son olarak, buraya bir cümle bırakmanızı istesek bu ne olurdu?

Ben de ilginiz için teşekkürümü bir kez daha, sepetimdeki tek yumurtamla sunayım öyleyse: “Okuyun.”

 

Suç ve Polisiye

POLİSİYE, GİZEM EDEBİYATININ DEVAMIDIR

1833 yılında Vidocq ilk özel dedektiflik bürosunu Paris’te açtı. O aynı zamanda Fransız polis örgütünün kurucusuydu ama aslında hapishanede yıllarını geçirmiş biriydi. Onun suçlu geçmişi, daha sonra kaleme alacağı hatıraları sayesinde pek çok yazara ilham vermekle kalmadı, neredeyse yüz yıldan beri dünyanın en popüler edebi türü olan polisiyenin  de doğmasına vesile oldu.

Suç ve suçlularla ilgili anlatılar, Habil ve Kabil’in hikayesini düşününce, insanlık tarihi kadar eskidir desek yalan olmaz. Edebi bir tür olarak ortaya çıkışı ise 19. Yüzyılın ortalarıdır.

Polisiyenin beslendiği en önemli kaynak, Gotik Edebiyat olmuştur. Issız yerlerdeki şatoların ürkütücü koridorlarında, karanlık ve soğuk mahzenlerinde yaşanan olayların hikaye edildiği bu romanlarda, hayaletler, mucizeler, batıl inançlar ve ölüm en gözde temalardı. Korku, gizem ve romantizmin egemen olduğu ilk Gotik roman  1764’te Horace Walpole’un yazdığı Otranto Şatosu’dur. Ann Radcliffe’in The Misteries of Udolpho’su, Clara Reeve’in Old English Baron’u ve Mary Shelley’in 1818’de yayınlanan Frankestein’ı türün en çarpıcı örnekleridir.

Gotik Edebiyatı zirveye taşıyan yazar ise Edgar Allen Poe’dur. O aynı zamanda polisiyeyi edebi bir tür haline getiren kişidir. 1841’de yayınlanan The Murders In The Rue Morgue (Morg Sokağındaki Cinayetler) adlı eseri ile polisiyenin bugüne kadar fazla değişmemiş olan yapısını kurmuş, şablonunu ortaya çıkarmıştır. Eserinde Gotik Edebiyat’ın birçok yansımaları olsa da gizem, bütün bir metni kapsayan asıl unsurdur Polisiye, en başından itibaren bir Gizem Edebiyatı (Mystery Fiction) olarak doğmuş ve gelişmiştir.

 

DEDEKTİF ROMANLARI

Polisiye ve suç, birbirinden ayrılmaz bir ikili olsalar da 1930’lardan itibaren edebi bir tür olarak farklılaşmaya başladılar. Polisiye edebiyat suçun kendisini bir kenara itip gizeme/muammaya odaklanırken,  suç edebiyatı gizemi/muammayı yapısından çıkararak suçun ve suçlunun tasvirine yöneldi.

Polisiye roman, her şeyden önce, içinde bir gizem/muamma barındıran bir romandır. Ama bu da yetmez. Gizemin mutlaka çözülmesi gerekir. Çözülmemişse, o romanı polisiye olarak tanımlayamayız. Bir polisiye, asla muğlak veya belirsiz bir biçimde sona eremez. Polisiyede gizem, suçun üzerini örten esrardan oluşur. Bu suç genellikle de cinayettir. Katil kim? Cinayet nasıl ve neden işlendi? Polisiye bu sorulara cevap arar. Bu cevabı arayan ve sonunda bulan kişi ise dedektiftir. Dedektif, polis örgütüne bağlı biri olabileceği gibi, serbest çalışan ve müşterilerinden gelen talep doğrultusunda araştırma yapan biri de olabilir.Hatta resmi ya da özel hiçbir çalışma belgesine sahip olmayan birisi de polisiye romanda dedektiflik görevi üstlenebilir. Bu nedenle polisiye roman, dedektif romanı olarak da adlandırılır. Bir dedektif romanında suçun kendisi ikinci plandadır. Çoğu kez önemi yoktur. Onun yerine, suçun gizlenmesi öne çıkar.  Sonuçta katil yakalanır, cezasını bulur, adalet tesis edilir.

Dedektif romanının iki alt-türü vardır. Bunlardan biri, Edgar Allen Poe ile başlayıp Arthur Conan Doyle ve Agatha Christie ile devam eden geleneksel dedektif romanları (Traditional Mystery), diğeri ise Dashiel Hammet ve Raymond Chandler’la başlayan sert dedektif romanlarıdır (Hard Boiled Mystery).

Her iki alt-türün benzer yanlarına bakarsak şunları görürüz:  İkisinde de suç gizemlidir. Katilin kim olduğu romanın sonuna kadar açıklanmaz. Dedektif, konuştuğu kişilerden aldığı bilgileri ve ipuçlarını mantığa uygun biçimde değerlendirip rasyonel bir çözüme ulaşır. Her iki alt-türde de suçlu yakalanır ve cezasını bir şekilde ödeyeceği (yargılanma, intihar, yalnızlık) okuyucuya hissettirilir. Böylece adalet yerini bulur.

Ayrıldıkları noktalara gelince… Geleneksel polisiyede suç hemen hemen her zaman cinayettir ve köy, tren, malikane, sayfiye gibi dışarıya kapalı bir ortamda işlenir. Şiddete, sapkınlığa, saldırgan bir dile, cinselliğe hemen hemen hiç yer verilmez. Araştırmacı; ister polis, ister özel dedektif, isterse bir amatör olsun, nazik ve entelektüeldir; zerafetle hareket eder. Genellikle şiddete hiç başvurmaz. Zaten geleneksel dedektif romanlarındaki dünya, şiddetten uzak bir dünyadır. Cinayet, bu dünyadaki huzuru bozar, kaos yaratır. Dedektif katili adalete teslim ettikten sonra, huzur geri döner, toplum eski düzenine kavuşur. Genellikle, olayla ilgili insanlar bu suçtan pek etkilenmezler. Eski ilişkilerinde dikkate değer bir değişiklik olmaz. Katiller hemen her zaman kötü kalpli, bencil ve çıkarcıdır. Kıskançlık, para, aşk, tutku ve kendini koruma gibi kişisel sebeplerle cinayet işlerler.

Sert dedektif romanlarında ise suçun gerçekleştiği ve soruşturmanın yapıldığı yer şehrin sokakları, batakhaneleri, karanlık köşeleridir. (Bu bakımdan Gotik Edebiyat’a sanki daha yakın gibi duruyor. Hele bir de sert dedektiflerin şövalyelere benzediği düşünülürse!) Bu yüzden dedektif sokaktadır ve sık sık yumruklarını o da olmazsa silahını konuşturur. Sert bir mizaca sahiptir, zerafete önem vermez, nazik davranmaz. Karşısındaki suçlular ekonomik ve sosyal bakımdan güçlü kişilerdir. Genellikle siyaset-sermaye-mafia sarmalındaki organize suçlara bulaşmış yoz politikacılarla, bürokratlarla ve iş insanlarıyla mücadele ederler. Geleneksel polisiyenin aksine, sert polisiyede dünya baştan itibaren adil bir yer değildir, huzur ve güven yoktur. Suçlunun yakalanması dünyayı adaletli bir yer yapmaz, huzur ve  güven getirmez. Suç tasviri ve soruşturma yöntemleri söz konusu olduğunda, sert dedektif romanlarının geleneksel dedektif romanlarına göre daha gerçekçi bir yaklaşımı vardır. Bundan dolayı, şiddete, sapkınlığa, saldırgan bir dile ve cinselliğe yer verilir. İlk örneklerde  çok daha az olan bu eğilim giderek artmıştır.

 

RAHAT POLİSİYE

Geleneksel ve sert dedektif romanlarının zamanla kendi alt-türleri de oluştu. Örneğin; Rahip Brown ve Miss Marple’ın başını çektiği, şiddetten, küfürden, kanlı ceset tasvirlerinden ve grafik seksten tamamen uzak, amatör dedektif romanları günümüzde Rahat Polisiye (Cozy Mystery) olarak adlandırılıyor. Polisiyenin altın çağında böyle bir adlandırma yoktu. Cozy terimi, 20. yüzyılın sonlarında bazı yazarların altın çağ polisiyesini yeniden kurma çabalarının bir sonucu olarak, kendilerini tanımlama ve çalışmalarını geleneksel dedektif romanlarından ayırma gereksinimi yüzünden kullanıldı. Bu tür romanlarda, dedektif daima amatör, genellikle de kadındır. Sezgileri güçlü ve iyi eğitimlilerdir. İçinde bulundukları toplumla kolay temas kurabilecekleri bir işle uğraşırlar. Polisle bağlantılarını kocaları, kayınbiraderleri, babaları vb. gibi yakın bir akrabaları sağlar. Bu tip romanlarda sıkça karşılaşılan bir tema da dedektifin mesleğinin ya da hobisinin tanıtılmasıdır. Cinayetler her zaman şiddetten ve vahşetten uzak, basit yöntemlerle işlenir. Katiller kesinlikle seri katil ya da psikopat değildir. Gerilim ve şiddetin yerini mizah ve romantizm almıştır. Alexander McCall Smith, Alan Bradley, Lillian Jackson Braun bu türün iyi yazarlarından birkaçı.

 

POLİS PROSEDÜRÜ

Sert polisiyede ise, polis posedürü denilen alt-tür oldukça yaygınlaştı. Polis prosedürü aslında en gerçekçi polisiye türü olarak gösterilebilir. Çünkü burada araştırmacı, gerçek hayatta olduğu gibi sadece resmi polistir. Bu tür romanlarda cinayeti dedektiflerden, adli tıpçılardan, psikologlardan, fotoğrafçılardan, ressamlardan vs. den oluşan bütün bir ekip çözer. Polis Prosedürü, cinselliğe, argoya, şiddete,  kaba ceset ve ayrıntılı otopsi tasvirlerine geniş yer verir. Karakol toplantıları, polislerin birbirleriyle mücadeleleri, amirleriyle zıtlaşmaları, özel hayatlarındaki karmaşa, bu türün belli başlı klişeleri arasında yer alır.

Türün ilk örnekleri olarak Dickens, Collins ve Andre Gide’e göre dedektif romanlarının babası sayılan Gobariau gösterilir genellikle. Günümüzde ise polis prosedürünün en iyi temsilcileri Jo Nesbo, Ian Rankin, James Ellroy, Michael Connelly, John Harwey gibi yazarlardır.

 

SUÇ ROMANI, POLİSİYE DEĞİLDİR

Polisiye ve suç romanları birbirlerine yakın türler olsa da aynı değillerdir. Bu nedenle polisiye romanı, suç ve suçluyu anlatan roman olarak tanımlamak yanlıştır. Suç romanında gizem yoktur. Dolayısıyla gizemin çözümü de yoktur. Yukarıda da belirttiğim gibi, gizem ve çözüm yoksa, o roman polisiye türüne dahil edilemez.

Suç romanının en belirgin özelliği gizemin olmayışıdır. Onun yerine suçun ve suçlunun yaşamının tasviri vardır. Örneğin, bir soygunu ya da bir cinayeti planlama ve  gerçekleştirme gibi.

Amerika’da organize suçlardaki artış, gangster hikayelerinin daha çok yazılmasına ve okunmasıne sebep olmuştur. Bunların en bilineni Mario Puzo’nun Godfather romanıdır. Mafya ilişkilerinin gerçekçi anlatımı sayesinde dünyada en çok satan suç romanı unvanı ona aittir. Bu türün başlangıcında ise Sefiller, Suç ve Ceza gibi klasik eserleri görüyoruz. Bu romanlarda, suç, suçlu ve amansızca onu izleyen bir polis olduğu halde bunlar polisiye roman değildir. Çünkü suçlunun kim olduğu açık seçik ortadadır. Hikayede gizem  ve  gizemin çözümü yoktur.  Ayrıca Shakespeare’in bazı oyunları, Charles Dickens’ın birçok eseri, suç romanının öncüsü sayılabilir. Suç edebiyatının en önemli eserleri ise James M. Cain’in Postacı Kapıyı İki kere Çalar, Çifte Tazminat; Patricia Highsmith’in Becerikli Bay Ripley, Strangers in the Train ve W.R. Burnett’in Little Ceaser romanlarıdır.

 

NOİR

Kara roman dediğimiz noir ise, suç romanının bir alt-türüdür. Kaynağı sert polisiye olsa da bir gizeme sahip olmadığından onu polisiye türüne sokmak doğru olmaz. Ayrıca, Hammet ve Chandler’ın sert dedektifinin ahlaki değerleri, kara romanın kahramanlarında yoktur. Onlar zaten kahraman değil, kaybetmeye mahkum anti-kahramanlardır. Herkesin açgözlü, kıskanç, şehvet düşkünü ve ahlaki çürümüşlük içinde olduğu bu hikayelere alabildiğine bir nihilizm ve umutsuzluk egemendir. Zaten sonları da genellikle iyi bitmez. Türün öncüsü ve en iyi temsilcisi yukarıda da belirttiğim James M. Cain’dir. Onun Postacı Kapıyı İki kere Çalar ve Çifte Tazminat romanları kara romanın şaheserleri arasındadır.

Hikaye: Ballı Börek

“Polis Bey, şaşırdınız mı siz? Ben neden öldüreyim kocamı. Hem seviyodum ben onu. Uyuyodu ben giderken. Onun ilaçlarını yazdırmaya gittim, keyfime gitmedim ki sonra da pazara uğradım. Vallahi ben yapmadım, iki gözüm önüme aksın, çocuklarımı görmek nasip olmasın ben yapmadım.”

Karşımda oturan polis dik dik baktı yüzüme.

“Şunu baştan anlat bakayım.”

“Kaç kere anlatacağım polis bey, anlattım ya içerdeki memurlara. İki gündür buradayım anlat anlat bir hal oldum vallahi.”

“Bir de bana anlat.”

Sertti sesi, öyle bir bakıyordu ki korku iliklerime işliyordu. Nerden düştüm ben buralara Allah’ım, nedir bu başıma gelenler? Aklım almıyor vallahi delirecek gibi hissediyorum. Hadi Zübeyde, sakin ol. Paniğin sırası değil, anlat bir daha. Bırakma kendini. Bak yoksa kimse inanmaz sana!

“Tamam, bir daha anlatayım ama siz de anlayın artık ben öldürmedim kocamı.”

Öyle zavallı bakıyordum ki adamın yüzüne acıdı herhalde biraz yumuşattı sesini komiser.

“Hadi hanım uzatma da anlat neler olduğunu. Anlat ki, ben de sana yardımcı olabileyim.”

Derin bir soluk alıp anlatmaya başladım.

“Pazarda işimi bitirip evin sokağına geldiğimde gördüğüm ilk şey yanıp sönen ışıklarıyla bizim apartmanın önünde duran ambulans oldu. -Eyvah teyzeye bir şey oldu- korkusuyla elimdeki yüke aldırmadan koştum. Nurettin aklıma bile gelmedi ben karşı komşum yaşlı teyzeyi düşündüm hemen. Ambulansın etrafına bütün komşular toplanmıştı. Kapının önünde üvey kızımın kocasını gördüm. Tam -bunun burada ne işi var?- derken Lamia teyze balkondan; -çok şükür geldin Zübeyde nerelerdesin kızım?- diye seslendi.-Ay teyze, sana bir şey olmamış çok şükür. Çok korktum vallahi. İyi de bu ambulans ne diye burada?-diye sordum rahatlamış bir merakla. Lamia teyzenin cevap vermesine fırsat kalmadan sedyeyi taşıyan ambulans görevlileri bağırdılar.-Hanım çekil kapıdan. Cenazeye yol ver.-  Ben kenara çekilip , Kim öldü? diye soracakken sedyenin arkasından dışarı çıkan Nefise beni görür görmez üstüme saldırdı. Ne oluyor demeden,-Geldin mi mendebur kadın? Ah sonunda yaptın yapacağını öldürdün babamı.- diye bağırmaya başladı.  Hem sarsıyor hem kokar ağzını yüzüme yüzüme yanaştırıp, -öldürdün babamı sonunda!- diye haykırıyordu. O zaman anladım ölenin Nurettin olduğunu. Elim ayağım koyuverdi. Elimdeki torbalar bir yana ben bir yana savrulmuşum. Bir kolumdan komşunun biri, diğer kolumdan Nefise’nin kocası tutup kaldırdılar. Bahçe duvarına oturttular beni. Ölmüş meğerse Nurettin. Torunu bulmuş evde. Anasına, babasına haber vermiş hemen. Eve girmek istedim sokmadılar, o şirret Nefise karısı bas bas bağırdı, – Giremez o kadın, babamın evine giremez- diye. Orası sekiz yıldır benim de evim ayol, giremezmişim. Asıl ben onu sokmasam sokmam değil mi ama?”

Manasız manasız baktı bana polis hiçbir hareket yapmadı. Ben çaresiz devam ettim.

“Neyse, ben gircem diye o sokmucam diye itişirken sizinkiler geldi. Ne olduğumu anlamadan beni yaka paça sürükleyip polis arabasına bindirdiler buraya getirdiler. Gerisini biliyorsunuz zaten polis bey, ne olur bırakın beni gideyim. Benim kocam öldü ya, daha yasını tutcam, duasını okutcam bırakın beni.”

Ağlamaya başladım. Nurettin’in ölümüne mi ağlıyorum yoksa kendi zavallılığıma mı bilmiyorum ama ağlıyorum işte. Karşımda ki sert adam arkasındaki aynalı duvara eliyle bir şey içer gibi bir işaret yaptı. Hemen kapı açıldı üniformalı bir polis su getirdi. Gelen suyu bana uzattı. Plastik şişenin kapağını açıp birkaç yudum içtim. Su serin, iyi geldi. Boğazımdan geçerken biraz rahatladım.

“Teşekkür ederim, yani su için.”

“Şimdi en baştan başla bakalım Zübeyde Hanım. Maktul ile kaç yıllık evliydin, aranızda geçimsizlik, kavga falan var mıydı? Maktulün kızı seni neden suçladı? Hatta suçlamakla kalmadı bir de şikâyet etti. Neden, senin babasını öldürdüğünü düşünüyor? Hadi konuş bakalım.”

Adama çaresizlikle baktım. Nereden başlayacağımı bilemediğim içim en başından başladım.

“Valla polis bey kardeş Nefise o işleri neden yaptı bilmem benim bir suçum günahım yok ben onu bilirim. Anlat diyorsan başından anlatayım. Çerkez asıllıyım ben. Bozüyük’ de dünyaya gelmişim, orada büyüdüm babam okumamı çok istemişti ama ben lise sona geçtiğim sene Ahmet’le karşılaştım, ilk kocam yani. Bir görseniz öyle yakışıklıydı ki Ahmedim, aslan gibiydi. Şöyle pos bıyıklı, geniş omuzlu, uzun boylu, Tarık Akan gibiydi valla. Neyse lafın kısası âşık oldum ben buna. O da bana tabi. Ben de güzeldim, tazeydim o zamanlar. Şimdiki gibi kokmuş turşu suyuna benzemiyordum. On sekiz yaşımı doldurur doldurmaz kararlaşıp kaçıverdik. Çerkezlerde gelenek sayılır kaçarak evlenmek. Fakat babam inat etti, -Okutacaktım ben onu. Madem beni çiğnedi gitti benim öyle bir kızım yok.- diye ayak diretti. Epey bir süre affetmedi sonunda araya akrabalar girdi falan, aylar sonra iş tatlıya bağlandı.  Çok güzel bir Çerkez düğünü yaptı bize kayınbabam, nur içinde yatsın pek severdi beni. Düğün olurken dört aylık hamileydim ben ama kimse aldırmadı nikâhımız kaçtığımız gün kıyılmıştı belediyede. Gençtik, âşıktık her şey daha kolay geliyor o zaman. Para sıkıntısı çok çektik ne yalan söyleyim polis bey, çok dar günlerimiz oldu ama mutsuz olmadık Ahmet’ le. Art arda iki çocuk verdi Allah. Ben de çalışıp yardım etmek istedim, evde dikiş dikmeye falan çalıştım ama evin işi, çocuklar derken olmadı. Ben de kocamın getirdiği ile yetinip evime adadım kendimi ta ki, bir gün Ahmet’in trafik kazasında öldüğü haberi gelene kadar. Dünyam başıma yıkıldı sanki. Sevdiğimin öldüğüne mi yanayım, çocuklarımla aç açıkta kaldık ona mı yanayım.”

“Kimse yok muydu size yardım edecek?”

Polisin ilgisini çekmişti anlaşılan benim miş’li geçmiş, masal dinler gibi dinliyordu.

“Ahmet’in ne sigortası vardı ne de birikmiş bir parası. Nerde iş bulursa eve ekmek getirmek için çalışırdı. Annem çoktan ölmüş, babam eski evine kiracı koyup abimlerle kalmaya başlamıştı yani onlara gidemezdim. Evi sana vereceğim demişti babam ama onun da geçim kaynağı bir o kiraydı. Bana verse o parasız kalacak diye istemedim. Kayınvalidemin yanına sığındık bir müddet sonra baktım başka çare yok sırf çocuklarımı büyütebilmek için bir akrabanın ayarlamasıyla yeniden evlendim.”

“Maktul Nurettin’le herhalde?”

“ Yok, polis bey daha oraya gelmedik. Arada Tahir var. Meymenetsiz Tahir, kendi karısını hıltından çatlatıp kanser etmiş, sonunda ölüp kurtulmuş kadın, sıra bana gelmişti.”

“İyi de hanım nüfus kaydın elimde burada böyle bir evlilik gözükmüyor. Bir Ahmet Gümüş var bir de Nurettin Boyacı.”

“Tarihlere iyi bakın polis bey Ahmet’le Nurettin’in arasında bu Tahir. Bana resmi nikâh kıymadı mendebur,  imam nikâhıyla evli kaldık biz o yüzden göremiyosundur.”

“ Ha, tamam arada baya, yirmi yıl kadar bir boşluk var doğru dikkat etmemişim. E sonra? Tahir’le imam nikâhıyla evlendin o da mı öldü?”

“Hayır, o ölmedi. Hiç ölür mü o şerefsiz, geziyor daha Bozüyük’te höt höt. Napayım kayınvalidemin kocasından kalan azıcık dul maaşı hepimize yetmedi. Bununda karısı sizlere ömür olmuş, iki çocukla kalmış ortada. Akrabalar alladılar pulladılar beni kandırdılar. Kanmasam ne yazar, başka çare mi vardı? Gittim vardım işte herife. Onun çocuklarını da bastım bağrıma. Adamda içki, kumar, karı, kız ne ararsan var. Canını sıktın mı dayak sopa hazır, Allah’tan pinti değil. Napayım, katlandım çocukların hatırına. Oğlan büyüdü, okutamadım hayırsızı, bir gün ben Almanya’ya gidiyom iş buldum dedi, gidiş o gidiş, dönmedi bir daha. Arada mektup yazar bazen içine para koyar, şimdi telefon ediyo, şu vatsapmı ne var ya, oradan. Kız desen öğretmen çıktı, okulda anlaştığı bir çocuk varmış kendi gibi öğretmen onunla evlencem dedi. Olur dedim ne diyeyim, o da evlendi. Allaha şükür sizden iyi olmasın iyi çocuktur damadım bana pek hürmet eder. Evlendikten sonra Malatya’ya tayin oldular. Yani anlayacağın polis bey, o da gitti. Tahir’in çocuklarına gelince, valla ikisi de zehir gibi çıktılar maşallah. Üniversiteyi kazandılar İstanbul’a okumaya gittiler. Babaları ev açtı bunlara orda. Bak günahını almayım şimdi benim kızı da o evlendirdi sayılır. Abisi az bir şey yolladı Almanya’ dan ama masrafın büyüğünü Tahir karşıladı. Doğruya doğru.”

“Madem bu kadar iyilik yaptı sana, neden ayrıldın?”

“Ben ayrılmadım ki polis bey o kovdu beni evden. Tam on sekiz sene kahrını çektim, gitti üstüme genç bir Rus karısı bulmuş, onu getircem diye bana boş ol deyip çıkarıverdi evden bir gün. Çok yalvardım ama nafile dinlemedi beni. Şimdi pişmanmış bakma. O Rus kadın bırakıp gitmiş bunu kalmış zerzebil ortalıkta. Oh olsun. Canıma değsin. Ee, polis bey mazlumun ahını almıyacan bu dünyada işte böyle aheste aheste çıkar.  Neyse gittim mecburen abime, babamdan kalan evi istedim. Aksi maksidir ama ikiletmedi abim içindeki kiracıyı çıkarttı beni oturttu. Ev tamam da ne yiyip ne içeceğim. Elden gelen öğün olmuyor o da vaktinde gelmiyor, ben de temizliğe gitmeye başladım evlere. Yaşım gelmiş elliye, bir zor geliyor el pisliği temizlemek sorma polis bey, geceleri hem yorgunluktan hem kederimden hep ağlıyorum. Allah kulundan vazgeçmez derler ya işte böyle sıkıntılı günlerimden birinde temizliğe gittiğim evlerden birinin sahibi kadın beni Nurettin ile tanıştırdı. Onun da karısı ölmüş bir müddet önce. Üç kızı varmış ama hepsi İstanbul’da evlilermiş. Sakin huylu, emekli maaşı var, Eskişehir’de evi var falan. Bir iki kere görüştük. Sonunda  – Zübeyde Hanım gel yalnızlığımızı paylaşalım.- dedi bir gün bana “Sen evimin kadını ol, ben de senin koruyucun olayım. Bu saatten sonra aşk meşk bize göre değil. Kalan ömrümüzde birbirimize koltuk değneği olalım ne dersin?- deyince -olur- deyivermişim birden. Utandım bu kadar çabuk dediğime ama dedim bir kere. On beş gün içinde evlendik. Eskişehir’e onun evine yerleştik. Kızı Nefise Eskişehir’e taşınıncaya kadar her şey iyiydi de o gelince biraz karıştı. Annesinin yerini aldım ne de olsa. Göz görmeyince gönül katlanıyor da görünce olmuyor demek ki. Biraz kıskanıyor. Bir de babasının maaşını tırtıklamasa aldırmayacağım ama üç kuruş emekli maaşı bize yetmiyor zaten, bir de ona verince vallahi ay sonu zor geliyor. Neyse bunlar teferruat, velhasıl kelam üçüncü evliliğimi de Nurettin ile yaptım polis bey işte böyle benim hayat hikâyem daha ne anlatayım?”

Uykudan uyanır gibi gerindi komiser. Esnedi yine arkasındaki duvara çay bardağı işareti yaptı bana döndü. Ummadığım bir sertlikle, “İyi valla, ballı börekmiş hayatın. O olmazsa öbürü, öbürü olmazsa diğeri. Şimdi bırak bu masalları da nasıl öldürdün üçüncü kocanı? Anlat,” dedi.

Çok şaşırdım, ben iki saattir ona bütün hayat hikâyemi anlatmıştım o bana hâlâ -nasıl öldürdün?- diyordu boşuna mı konuştum ben bu kadar zaman?..

“Ben kimseyi öldürmedim,” dedim. Kelimelerin üstüne bastıra bastıra söylemiştim. Öyle yaparsam daha inandırıcı olur gibi geldi ama nafile. Üniformalı polisin getirdiği çayı alıp afiyetle höpürdetti. İnsan bir tane de bana söyler değil mi ayıp vallahi. Nasıl özendim o çaya, içim gitti ama sadece yutkunabildim. Komiser, bardağı tabağa bıraktı, bırakırken bardağın altından bir damla çay gömleğinin önüne damlayıverdi. Oh olsun çıkmaz da leke kalır inşallah.  Arkasına yaslandı, gözlerini gözlerime dikip “Dövüyor muşsun hasta adamı, çok mu bıktın bakmaktan?” demesin mi bir de? Artık öfkelendim. Ne bu ya? Sorguysa sorgu, bu kadar insafsızlık olur mu?

“Kim dedi? Kim dediyse yalan demiş. Cani miyim ben? Oradan öyle mi görünüyorum ha polis bey söylesene öyle mi ha?”  sandalyemden doğrulup, burnumu karga gibi ileri uzattım zaten büyük, boynumu uzatınca yüzüm sadece burundan ibaret oldu biliyorum. Yumruğumu masanın üstüne koydum koluma yüklendim her an adamın üstüne atlayabilirim yeter artık be. Bıktım saçma sapan sorularından.

Benim celallenmem üzerine biraz geri çekildi komiser sesini değiştirdi daha makul bir tonla konuştu.

“Dur bakalım hanım, hemen parlama otur oturduğun yere. Unutma burası Emniyet. Burada soruları biz sorarız sen cevap verirsin. Duyduk, biri söyledi işte. Öldüğü günün sabahı çok kızmışsın maktule. Bağırdığını duymuş komşular, ne oldu anlat bakalım.”

“Bildim ben kim olduğunu…” dedim elimi masaya vurarak.  “Lamia teyze değil mi? Ah ben ona ne evlatlık yaptım ne evlatlık. Kendi çocukları gelmedi de hastalandı ben koştum, düştü ben doktora götürdüm ama böyle işte insanlar. Bir düşmeye gör bir tekme de onlar vururlar hemen.”

“Neyse boş ver şimdi felsefeyi de niye dövdün kocanı onu anlat.”

Dövdü lafını duyunca kötü kötü baktım karşımda çayının son yudumunu içen adama.

“Ben temizliği çok severim,” dedim pat diye. Ne alaka der gibi baktı, aldırmadım devam ettim. “O gün, bütün gün ev temizledim her yerleri, banyoyu, tuvaleti pırıl pırıl ettim. Yağ dök yala yani öyle. Gece de yorgunluktan sızmış gibi uyumuşum. Normalde Nurettin’in tuvalete kalktığını duyarım. Zaten sabah namazı için ayakta olurum o saatte ama uyumuşum o gün işte. Bir uyandım ki seninki tuvalette. Son zamanlarda hastalığı iyice ilerledi. Bu Alzheimer çok fena bir hastalık Allah düşmanımın başına vermesin.  Beni hiç tanımıyor artık. Eski karısı Nusret’i arıyor durmadan. Geçen gün -sen iyi bir kadınsın bana çok hizmet ediyorsun ama sakın heveslenme benim çok genç ve güzel bir karım, çok mutlu da bir evliliğim var.- demesin mi? Güleyim mi ağlayım mı bilemedim. Neyse, konuya dönersek… Artık bunun beyni nasıl çalışıyor, neden yapıyor vallahi bilmiyorum ama affedersin polis bey pisliğini üstüne başına sürüyor. Böyle bir icat çıkardı son günlerde. O nedenle tuvalete girdi mi vallahi kapıda bekliyorum. Bitti mi diye soruyorum çocuk gibi sonra hemen çıkarıyorum. Fakat o sabah uyumuşum işte bekleyemedim. Bir gitsem ne göreyim sadece üstü başı değil bütün tuvalet bok içinde. Allah seni inandırsın polis bey böyle bir şey yok. Vallahi beynimden vurulmuşa döndüm. Daha bir gün önce çamaşır suları, tuz ruhları ile kazıdım ben oraları ellerimin acısı geçmedi daha. Çok sinirlendim tabi ama çare yok. Bizim tuvaletle banyomuz ayrı yani banyoda tuvalet yok. Eski ev işte, bizimkiler öyle yapılmış zamanında. Neyse hemen üstünü başını tuvalette soydum. Çıscıplak bıraktım.  Koridora gazeteleri serdim çünkü eleri ayakları hepsi pis. Bunu banyoya geçirdim. Duşa kabine sokup bir güzel yıkadım.”

“İşte,  galiba burada komşular maktulün ağlar gibi sesler çıkardığını canı yanar gibi bağırdığını duymuşlar ne dersin?”

“Ya! Olabilir polis bey. Duymuş olabilirler. Ne yani ben de insanım. Belki biraz iteklemişimdir belki bir iki çimdiklemişimdir…” Birden hatırladım,  utangaç bir gülümseme kondu dudağıma başımı önüme eğdim.   “Ha bir de şey; Su önce soğuk sonra sıcak aktı ayarlayana kadar bir dondu bir yandı yazık, o zaman bağırdı biraz. Sonradan üzüldüm ama çok kızmıştım o anda ne yapayım?”

Sesim yine yükseldi arsız arsız baktım adamın yüzüne.

Benim bakışıma gıcık olmuş olmalı ki, “Sonra ne yaptın, o kızgınlıkla adamı yatırıp boğdun herhalde?” dedi komiser.

“Bak polis bey kaç kere söyleyeceğim, ben Nurettin’ e bir iki sumsuğun, bir iki çimdiğin dışında bir şey yapmadım. Onu orada yıkadım, kuruladım. İyice kurusun başka yere bir şey yapmasın diye bırakıp tuvalete geçtim tam orayı temizlerken kapı çalındı. Karşıdaki teyze gelmiş. Börek getirmiş bana.”

“Şu yaşlı, adı Lamia olan mı?”

“Evet, O. Hatta bana nasihat falan etti. Bak bakıyorsun sevap kazanıyorsun kötü davranıp günaha girme falan dedi. Neyse uzatmayım, içerden Nurettin’in sesini duyunca da kaçar gibi evine gitti. Ben de onu banyoda unuttuğumu hatırlayıp yanına gittim. Üzülmüştüm, üşümüştü adamcağız. Hemen odasına götürdüm. Sinirim de geçmişti zaten. Üstünü başını giydirip ilaçlarını verip,  yatırdım. Hep uyuyor. Gün yirmi dört saat, bizimki uyuyor. Doktor normal dedi, bu hastalıkta kimi çok uyur kimi hiç uyumazmış, Nurettin uyuyan cinsi. Ben öğlene kadar temizlik yaptım banyoda tuvalette yeniden pırıl pırıl oldu. Sonra Nurettin’i kaldırdım birlikte yemek yedik. Ben börek yedim o paça çorbası içti. Pek seviyor paçayı ben de hiç sevmem ağzıma koymam ama onun için ta Savaş Caddesi’ne gidip alıyorum. Ölümünü istesem niye yapayım polis bey?”

Polis yüzüme bir tuhaf baktı devam et der gibi elini salladı.

“Yemekten sonra yine yattı. Eczaneden ilaçları alınacaktı, pazara gidecektim nasıl olsa uyuyor diye gönlüm rahat çıktım evden. İlaçlarını aldım, pazara uğradım, eve geldim. Bir de ne göreyim ortalık karışmış. Nurettin ölmüş sonra ben daha ne olduğunu anlamadan sizinkiler beni buraya getirdi. İşte benim bütün anlatacaklarım bu kadar,” dedim kafamı kapıya doğru çevirip sustum.

“Bu kadar değil Zübeyde Hanım. Öğrendiğimize göre kocan evini senin üzerine yapmış, adamın malını da almışsın ölünce maaş da sana kaldı. Oh! Ne saadet! Ayrıca saatlerde tutarsızlık var. Evden çıktım dediğin saatle arka sokaktaki eczaneye varışın arasında tam bir saatlik bir tutarsızlık var. Hadi yürümen on dakika sürmez ama sürdü diyelim tam kırk dakikalık bir tutarsızlık. Bu da senin kocanı öldürüp evden çıkmana yeter de artar bile. ”

“Belki saate yanlış bakmışımdır ya da eczacı yanlış bakmıştır.” Hay Allah bu saat de neyin nesi? “Hem evi Nurettin kendisi isteyerek verdi bana. İki sene önce kalp krizi geçirince korktu, -bana bir şey olursa kızlar sana yar etmezler bu evi ortada kalırsın. Bu ev olursa benim maaşım da kalır, sana yeter- dedi.”

Yerimde huzursuzca kıpırdandım bunun altından kesin bir şey çıkacak.

“Eczacı yanlış bakmış olamaz çünkü reçetenizi işleme koyduğu saat bilgisayarında kayıtlı. 13.40 Bu kesin bilgi, bir kesin bilgi daha var ki elimizde, o da maktulün ölüm saati. Yani 13.25. Eğer sen yanlış gördüm ben evden daha önceki ifademde dediğim gibi 12.40 ta çıkmadım diyorsan ben de sana öldürmek için zamanın vardı derim. Çünkü karşı komşun Lamia Hanım ölümün gerçekleştiği saatlerde namaz kılarken sizin dairenizden gelen garip sesler duymuş. Bunu nasıl açıklayacaksın?”

“Ah o Lamia teyze! Ne müzevirmiş de benim haberim yokmuş.” dedim kendi kendime.

Komiser kızdı.

“Hanım kendi kendine konuşmayı bırak da nerdeydin ona cevap ver. Ne yaptın o saat aralığında? Yoksa kocanı öldürmekle mi meşguldün?”

“Yeter ama yahu!” diye bağırdım “ Kocanı öldürdün, kocanı öldürdün başka laf bilmez misiniz siz? Ben öl-dür-me-dim!”

“Neredeydin o zaman?”

Yutkundum söylesem bir türlü söylemesem bir türlü şimdi. Tereddüt ettiğimi görünce iyice üstüme geldi polis. Sonunda canhıraş bir sesle, “Oğlumlaydım!” diye haykırdım. “Oğlum geldi Almanya’ dan ama kaçak gelmiş, başı oradaki birtakım adamlarla belaya girmiş. Kumar işi dedi bana. Para lazımmış benden istedi. Evladım benim, nasıl yüzüstü bırakırım?”

Ağlıyorum artık. İstemiyorum ağlamayı ama ağlıyorum işte. Burnumu çektim, karşımdaki polise baktım sabırla bekliyordu devam ettim.

“Nurettin’le evliliğimiz boyunca bana verdiği paralardan biriktirip birkaç altın bilezik yapmıştım, götürüp onları verdim oğluma. Atatürk Bulvarı’nda Siyah Pastanesi’nde buluştuk oradakiler doğrular beni.”

Allah kahretsin niye ağlıyorum ya.

“Hemen araştıralım,” dedi komiser yine sırtındaki duvara. “ Neden sakladın? Niye söylemedin?”

“Ne bileyim korktum. Oğlumu da karıştırırsınız bu işlere diye zaten başı belada bir de bununla mı uğraşsın çocuk?”

Kapı açıldı çay getiren üniformalı polis komiseri dışarı çağırdı. Kapı kapanırken -tanığın dediği doğru çıktı komiserim.- dediğini duydum. Kalbim hızla atmaya başladı, tanık demek belki de her şey ortaya çıktı demek, ne yapacağım Allah’ım ben nasıl kurtulacağım buradan. Dakikalar geçmiyor sanki terden sırılsıklamım kalkıp odada dolaşmak istiyorum ama kalkarsam beni… Of Allah’ım yardım et ne olur. Şu işten kurtulayım vallahi kırk Yasin okuyacağım, fakirlere yardım edeceğim ama nasıl ah nasıl kurtulacağım. Kapı o kadar sert açıldı ki sandalyeden sıçradım, nerdeyse düşecektim. Komiser bu sefer elinde iki çayla gelmişti şaşırdım.

“Hadi bakalım Zübeyde Hanım, bu buradaki ilk ve son çayın olsun. Bundan sonra çaylarını evinde komşularınla içersin artık.”

“Hayrola polis bey, ne demek şimdi bu?” dedim afallayarak.

“Seninle işimiz bitti, güle güle,” demesin mi? Güleyim mi ağlayım mı bilemedim. İçimden koşup boynuna sarılmak geldi ama yapmadım, tuttum kendimi. Çayı filan içmeden fırladım yerimden kaçarcasına, koşarak çıktım Emniyet’ten.  Kapıdaki polisler bile güldüler arkamdan. Kim yapmış?  diye sormadığım aklıma geldi ama geri dönmedim. Nasıl olsa öğrenirim.  Eve geldiğimde sokakta kimse yoktu. Ben bir gün iki gece kalmıştım Emniyet’te çoktan gün ortası olmuş, hatta vakit öğleyi bulmuştu bile. Yanımda anahtar yok, çanta yok, hiçbir şey yok peki eve nasıl gircem ben? Kapı bana ben kapıya baktım bir müddet. Zili çaldım kimse açmadı. Çaresiz istemeye istemeye dedikoducu komşum Lamia teyzenin kapısına yöneldim. Ben çalmadan açtı kapıyı. Delikten beni gözlüyordu anlaşılan.

“Hoş geldin Zübeyde. Geçmiş olsun, Allah bir daha göstermesin kızım. Gel, gir içeri. Yorgunsundur gel bende biraz dinlen,” deyip içeri aldı beni.

“Teyze kapı kapalıda sana anahtar bırakan oldu mu?” diye sordum sesim küskün çıktı ister istemez.

“Olmadı.  O, üvey kızın olacak Nefise kapıyı bacayı çarpıp gitti.”

“O zaman bir çilingir çağırayım bari, sende hiç telefon falan var mı?”

“Buluruz, daha olmadı benim torun gelir birazdan onu yollar bir çilingir getirtiriz. Kız seni benim torun kurtardı Zübeyde biliyon mu?” derken yaşlı çenesini titreterek gülüyordu.

“Nasıl?” dedim şaşırarak.

“Kız sen nasıl çıktın mahpustan bimiyon mu?” dedi gülmeye devam ederek. Merakım ikiye katlandı. Salona girip kadının kendi kadar yaşlı divanına oturdum. “Şunu bana bir güzelce anlatsana teyze, polis bana hiçbir şey söylemedi; nasıl olmuş? Gerçekten Nurettin öldürülmüş mü?”

“Öldürülmüş yazık,” dedi karşıma üstüne iki kat minder konmuş koltuğuna otururken. “Benim torun o gece bende kaldı. Çok üzüldüm ben, sana üzüldüm. Torun da hasta falan olurum diye endişelendi. Zaten sizin olay olurken de bendeydi o. Benden gitti öğlen okula.  Gece yatarken düşünmüş bu, sonrada hatırlamış. Sabah erkenden ben Emniyet’e gideceğim, bir şey hatırladım dedi, ne olduğunu bana bile söylemedi, koşarak gitti. Meğerse bu, öğlen okula gitmek için benim kapıdan çıkıyor ya? O sırada senin kapının kapandığını görmüş. Biri girmiş yani eve, senin evde olmadığın saatte senin anlayacağın. Bizimki bunu polise anlatınca polis başlamış bu eve kim girebilir diye araştırmaya. Çünkü, girenin muhakkak anahtarı olması lazım. Zili çalsa biz de duyarız. Bir tek Nefise’de varmış anahtar.”

Başımı onaylar manada salladım. Doğru yedek anahtar bir tek onda vardı. Teyze iştahla anlatmaya devam etti.

“O da aramış taramış bulamamış sonra bir anlamışlar ki anahtar Nefise’nin şu işe yaramaz zambak kızında. İşsiz ya bu ne zamandır, bankaya borcu varmış meğerse annesinin falan haberi yokmuş ödeyememiş. Azıcık sıkıştırınca kız itiraf etmiş. Meğer senin altınları biliyormuş, tesadüfen senin evden çıktığını görünce dedesinin uyuduğunu tahmin edip usulca eve girmiş.  Senin odanı karıştırırken Nurettin Bey uyanmasın mı? Üstüne gelmiş kızın. Zavallı tanımamış torununu, ölen karısı zannetmiş. Hakikaten de benziyor biraz kız anneannesine. Rahmetli, o da uzun boyluydu. Neyse, kız korkmuş, bağıramamış da. İtivermiş adamı sonra da yastıkla bastırmış yüzüne. Adamcağız orada teslim etmiş ruhunu.  Allah rahmet eylesin. Bunları bana üst kattakinin kocası anlattı. Kızı polisler götürünce, o götürdü o gün Nefise ile kocasını Emniyet’e. Orada her bir şeyleri duymuş öğrenmiş. Kız Zübeyde, bir mevlit okut artık adamın ardından, lokma filan dağıt bari kız. Olmaz böyle boş boş.”

Ne diyebilirim ki, Nurettin’in öldüğüne üzüldüm desem üzüldüm tabi ama rahatladım da, çok zordu artık bakımı.  Elime geçen her ilacı üçer beşer veriyordum uyusun da bir an önce ölecekse ölsün ben de kurtulayım diye ama aptal torun kısadan kestirivermişti işte. Doğrusu kendimi tebrik etmem lazım öyle dikkatli vermişim ki ilaçları, polis bile anlamadı. Çok korktum sabah verdiğim ilaçlardan öldüyse diye. Bir ara tanık manık deyince aklım alınıyordu billâh. İki saat düşündüm çenem durmaz birine falan söyledim mi diye dememişim demek ki. Neyse bunu da atlattın Zübeyde. Severdim aslında Nurettin’i bana hiç zararı olmadı adamın. Cennet mekânı olsun ne yapayım zaten ölecekti. Ben biraz süreci hızlandırmak istemiştim torunu benim yerime halledivermiş işte. Ondan da Allah razı olsun.

Bak şimdi, evle maaş bana kaldı. Ona mı sevinsem, yoksa şu üvey kızlardan kurtuldum diye mi sevinsem bilemedim. Yüzüme bir sırıtmanın yayıldığını hissediyorum, toparlanmam lazım. Şu müzevir Lamia hemen çakar bir şey olduğunu. Peki ya oğlum? O kurtuldu mu acaba başındaki dertten? Bilezikleri görünce pek üzüldü. -Hepsi bu mu anne? – deyişi gözümün önünden gitmiyor eşek sıpasının. İçim yanıyor. Teyzenin elime tutuşturduğu börek tabağına baktım nasıl da acıkmışım fark etmeden. İştahla bir lokma kopardım, bu kadın müzevir filan ama bu börek işini çok iyi biliyor vallahi. Böreği yerken aklıma gelen fikirle rahatladım birden. Eğer oğlana para yetmediyse satarım evi, yarı parasını ona veririm, yarısı da ablasının hakkı. Napalım evlat, boş bırakacak halim yok ya. Bana gelince; ben de, ne zamandır sulanıp duran şu köşedeki yufkacı ile bir imam nikâhı kıyarım onun evinde oturur Nurettin’in maaşını da almaya devam ederim. Valla iyi fikir, evi de üstüme yaptırdım mı hiç sorun kalmaz, zaten adam yaşlı öksürüp duruyor çok yaşamaz.  Ay,  börek de pek güzel.

“Teyze şu börekten varsa bir tane daha ver kız. Eline sağlık valla bal mı katıyon sen bu böreğin içine napıyon? Nefis olmuş inan ki.”

221c Sherlock’un Komşusuyum / Yolculuk Aşıkların Buluşmasında Biter

Bunca yıldır aynı mahallede oturmamıza rağmen komşumla bir kere yüzyüze gelip konuşmak fırsatını yakalayamadım. Mahallenin bütün sakinleri gibi ben de, bu kadar ünlü bir komşu sahibi olmanın verdiği gururla, her fırsatta, sokağı bir baştan ötekine arşınlayıp durduğumuz halde, o, bütün marifetini kanıtlarcasına bir kere olsun hiç birimizle yüzyüze gelip selam sabah etmiş değildir. Bunu nasıl becerdiğini ise eminim hepiniz kolaylıkla tahmin edersiniz. Cevap onun ünlü sözüyle: “çok basittir!”

İşte bu yüzden mahalleli biraraya geldik ve bu sene doğum gününde komşuma güzel bir süpriz hazırlamaya karar verdik.

Şimdi diyeceksiniz ki, onunla karşılaşmayı bırakın, komşumun kendisiyle ilgili asla ortaya dökmediği sırların başında ne zaman, nerede doğduğu meselesi var. Ve aranızda şu an bunu düşünenler var ise, yerden göge haklı.

Fakat dünyanın dört bir yanındaki hayranları, New York’lu Baker Sokağı Düzensizleri’nin dedektiflik oyununa  dayanarak ortaya attığı üzre, onun doğum gününü 6 Ocak’ta kutlarlar.

Şebnem-Şenyener

Dedektif komşumun din ile uzaktan yakından alakası olmamasına rağmen, New York’lu “düzensizlerin” ısrarla dünyaya kabul ettirdiği bu 6 Ocak tuhaf bir tarih.

6 Ocak tarihi’nin Onikinci Gün olarak bilinmesinin sebebi ise İngiliz oyun yazarı, şair  Shakespeare’in marifeti.  O vakitlerde, bir geceliğine ustanın çırak, çırağın usta, patronun işçi, isçinin patron kılığına girip, kiminin maske takıp takınarak yirmi dört saat biri birinin rolünü oynadığı, bu şekilde karşılıklı kimlik değiştirelerek kutlanan bir “anlama, anlaşma” günü.

Noel kutlamalarının  son günü kabul edilen “aydınlanma” ya da “tezahür” yortusu, ki kimine göre 5 Ocak, kimine göre 7 Ocak hesaplanageldiği halde, Kraliçe’nin özel isteği üzerine,  Shakespeare’in yazdığı olgunluk döneminin en neşeli oyunlardan biri olan “Onikinci Gün”ün Saray’da ilk kez sahnelendiği tarih 6 Ocak olunca, o günden itibaren 6 Ocak, Onikinci Gün olarak biline gelmiş.

Shakespeare’in eserleri komşumun en büyük tutkularından, malum. Her oyununu ezbere bildiği için şairden edindiği ipuçlarıyla pek çok suçu aydınlattığı da malum.  Yine de dört roman, elli iki hikayeye yayılan maceralarında, şairden topu topu iki hikayede, ve de sadece “Onikinci Gün”den öğrendiği aynı alıntıyı yapması hayranları için çok şaşırtıcı bir durumdur. Söz konusu maceraları, “Kırmızı Daire Macerası” ve  “Boş Ev”dir.

Scotland Yard dedektifini karşısında gören Holmes dayanamaz: “Ooo dedektif sizi buraya hangi rüzgar attı böyle? Yol aşıkların buluştuğu yerde biter” der. Shakespeare’in Onikinci Gün oyununda bu ifadenin aslı ise: “Yolculuklar aşıkların buluşmasında biter”dir.

Komşumun “Korku Vadisi” adlı macerasının  7 Ocak’ta başlaması, ve o sabah akşamdan kalma vaziyette uyanması nedeniyle Doktor Watson’a ettiği aksiliklerin sebebi de bir gün önce doğum gününü kutlamasındandır şüphesiz diye düşünür onu izleyenler.

İşte bu iki önemli kanıt sayesinde bizim New York’lu Düzensizler de, haklı olarak, yağmur çamur demez,  komşumun doğum gününü New York’un en soğuk günlerinden 6 Ocak’ta, karda kıyamette kutlar dururlar.

Fakat Holmes’ün esas doğum gününün 2 Aralık olduğunu düşünenler de oldukça ciddi kanıtların sahibi. Çünkü ona en büyük ilhamı veren Doktor Joseph Bell’in doğum günü 2 Aralık. Bu fikir de, Shakespeare’den iki kez tekrarladığı Onikinci Gün oyununun kimlik sorgulaması ile uyum içinde. Holmes’ün okurlarını durmadan şaşırtan kimlik değiştirme oyununun ilham kaynağına işaret ediyor.

Bu arada ilk macerasının yayınlandığı “Bayan Beeton’ın Noel Yıllığı” tarihi 1 Aralık’da komşuma yakıştırılan ihtimal doğum günlerinden biri.

Doğum yılının tahmini ise biraz daha karışık bir araştırma konusu. “Son Görev” adlı macerasında  Holmes’un 1914 yılında 60 yaşında olduğu kayıtlı. Bu hesaba göre doğum yılı 1854’e tekabül eder.

Böylece mahalle olarak ona hazırlayacağımız süprizi şimdiden sizlerle paylaşmakta bir sakınca görmedik. Ona bir nüfus kağıdı hazırladık: 6 Ocak 1854 yılında doğan William Sherlock Scott Holmes, Siger ve Violet Holmes’ün oğlu, Mycroft ve Sherrinford Holmes’ün küçük kardeşidir ifadesiyle nüfus kağıdı Wesminster belediyesinden de  tastik olundu.

Bu küçük hediyeyi ona bizzat yüz yüze gelerek verme işine gelince sevgili okurlar, o süprizi şimdiden yazarsam komşum derhal bozacaktır. O yüzden o karşılaşmayı anlatmak bir dahaki maceraya…

www.sebnemsenyener.com

Köle ya da Efendi

Freud ekolüne ilham veren nöropsikiyatr Dr. Kraft-Ebbing’in kült eseri ‘Cinselliğin Psikopatolojisi’nde acı çekmekten zevk almaya alıştırılan mazoşist kişilerin, bir süre sonra, başkalarına işkence etme arzusu duyan sadist kişilere dönüşebileceğinden bahseder. Sadizm ve mazoşizm birbiriyle iç içedir, zira işkence edilme zevkinin kaynağı olan aşağılık kompleksine karşılık gelen zorbalıkla hükmetme kibri aslında aynı duygu durumunun öteki kutbudur.

Seri katillerin önemli bölümünün sadist psikopatlardan oluştuğunu biliyoruz. Bu kişilerdeki hastalıklı kösnüllük yalnızca saldırgan dürtüler uyandırmaz, kimi zaman bunun tersi de olur; acımasız düşünce ve eylemler cinsel heyecan yaratır. Bir fetiş nesnesi, hatta kazaen kan görmek dahi önceden biçimlenmiş düzeneği harekete geçirir ve kişinin hasta zihnindeki vahşî çekirdeği uyarır.

 

İnsanlardaki sadistik eğilimlerin nasıl oluştuğuna dair pek çok teori vardır. Doğuştan suçlu kavramını ortaya atmış olan ünlü İtalyan suçbilimci ve hekim Dr Cesare Lombroso şehvet hissiyle öldürme arzusu arasındaki ilişkiyi enine boyuna araştırmış, özgün —kalıtımsal— ve sonradan edinilmiş —öğrenilmiş— sadizm ve mazoşizm olgularını birbirinden ayırt etmenin çok güç olduğu sonucuna varmıştır.

Psikopatik davranış bozukluğu olan kişiler, sapık içgüdülerine egemen olmak için yoğun çaba gösterseler de, ahlâkî ve estetik engeller aşılıp da yinelenen deneyimler doğal cinsel eylemin yetersiz kaldığını kanıtladığında, anormal içgüdüler öne çıkar.

On beşten fazla kurbanını işkenceyle öldüren ABD’li seri katil Albert Fish oğlan çocuklarını hadım edip acılar içinde ölmelerini izlemeyi severdi. Fish, çocukları işkence ederek öldürmekle kalmamış, kendini de —kasıklarına dikiş iğneleri batırmak ve dikenli gül saplarını idrar yolundan içeri sokmak gibi— bir dizi işkenceye tabi tutmuştur. Fish hem bir sadist hem de mazoşistti.

1870’te Washington’da doğan Albert Fish, henüz beş yaşındayken, annesinden kırk üç yaş büyük olan babasını kaybetmişti. Hasta kardeşlerine güçlükle bakan annesi, büyük oğlunu dokuz yaşına gelinceye kadar yetimhaneye bırakmak zorunda kalmış, küçük Albert iğneli fırçayla dövülmek ve kırbaçlanmak dâhil her türlü kötü muameleyi ilk olarak burada görüp öğrenmişti.

Annesi bir iş bulur bulmaz, küçük Albert’i tekrar yanına aldı, ancak en hassas olduğu döneminde aile ortamından uzakta sahipsiz bırakılan oğlu zihnen hastalanmıştı. İlk cinselliğini yetimhaneye gelip giden telgrafçı bir çocukla yaşamış olan Albert Fish, boş zamanlarında semtteki yüzme havuzlarını ziyaret ederek, soyunan erkek çocuklarını izliyor, yetimhanede edindiği idrar içmek ve dışkı yemek gibi çeşitli sapkınlıklardan hoşlanıyordu.

Elektrikli sandalyede idama mahkûm edildiği 1935 yılındaki duruşmasında, kendisini muayene etmesi için mahkemeye çağrılan psikiyatr Dr Frederic Wertham, sanığın suç tarihinde kimsenin duymadığı türden bir psikopat olduğunu belirtmiş, Albert Fish’in hapishanede çekilen pelvis bölgesi röntgeninde, mesanesinin çevresine saplanmış yirmi dokuz adet dikiş iğnesi tespit edilmişti.

Albert Fish kategorisindeki seri katillerin pek çoğu kurbanlarına işkence etmekten büyük haz duyar, çünkü aslında kendisi de ıstırap içerisindedir. Erotik doğalarını alt üst eden yetiştirilme süreçlerinden geçen bu insanlar, cinselliklerini sevgi ve şefkatle değil, saldırganlık ve hükmetme duygusuyla birleştirirler.

Popüler kültür içerisindeki sadomazoşizm, acı çekme ve güce maruz kalma isteği olarak sunulsa da, bir dönem sonra saldırganlık uyandıran satiriyazis durumu fetişlerle dolu fikir ve duygularla renklenmiş aşk oyunlarından ibaret kalmaz. Sadomazoşist cilveleşmelerden cinsel doyum alınmaz olunur ve şehvet duyarsızlığı —ya da körelmesi—cinsel şiddete doğru evrilebilir.

Psikanalizin babası Sigmund Freud’a göre, tüm sadomazoşist eğilimlerin kaynağı libidodur. İçsel enerji tetiklendiğinde normal yollarla söndürülmediği takdirde, kısa sürede abartılı şehvete dönüşür. Sadomazoşist fikirlerin öznesi olanlar için tüm dış dünya saldırgan eylemlere esin kaynağı olur. Öğretmenin öğrencisinin yüzüne attığı bir şamar, bir jokeyin atını kırbaçlaması, birileri tarafından azarlanma-aşağılanma gibi hayatın akışı içinde sıkça rastlanılan normal izlenimler, abartılı libidonun yönünü çarpıtarak kişiyi psikopatolojik eylemlere yönlendirebilir.

Suç dünyasının en zalim seri katilleri; Henry Lee Lucas, John Wayne Gacy, Edmund Kemper ve Jeffrey Dahmer çocukluklarında işkence görerek ve acı çekerek büyümüşlerdir. Yine benzer şekilde, 70’li yılların ortalarında bir dizi oğlan çocuğunu —aralarında kendi oğlu da vardı— işkenceyle öldüren Joseph Kallinger, kendisini sürekli olarak kırbaçla döven ve hadım etmekle tehdit eden ebeveynler tarafından yetiştirilmiştir.

Philadelphia doğumlu Joseph Kallinger henüz iki yaşındayken babası evi terk edince, annesi tarafından bir yetimhaneye bırakılmıştı. 1939 yılında Stephen ve Anna Kallinger tarafından evlât edinilen küçük Joseph her iki ebeveyni tarafından da o kadar ciddî şekilde istismara maruz kaldı ki, daha altı yaşındayken —üvey babasının dayaklarıyla— yarı kötürüm hale geldi.

Küçük Joseph’in baba Kallinger’ın ona sıkça uyguladığı —sivri taşların üzerinde dizlerinin üzerinde durdurulmak, tuvalete hapsedilmek, sıcak ütüyle yakılmak, kemerle dövülmek ve aç bırakılmak gibi— sadistik cezalandırma yöntemleriyle iç içe yaşamaktan başka çaresi yoktu.

Üstüne üstlük, dokuz yaşına geldiğinde bir grup komşu çocuğu tarafından cinsel tacize uğradı. Bu dönemde öğretmenlerine ve üvey anne-babasına karşı gelmeye başladı. Oyun yazarı olmayı hayal ediyordu ve dokuzuncu sınıfta okuldaki bir yılbaşı piyesini sahneye koydu. On beş yaşındayken, okul arkadaşı Hilda Bergman ile cinsellik yaşamaya başladı. Ailesi görüşmelerini yasaklamasına rağmen evlendiler ve iki çocukları oldu. Bir süre sonra, uğradığı şiddet nedeniyle karısı onu terk etti.

1958 yılında akıl hastanesine giren Joseph Kallinger, oradan çıktıktan sonra tekrar evlendi ve yeni karısından beş çocuk daha yaptı. Karısına ve çocuklarına karşı aşırı kötü ve tacizci bir insan oldu. Daha sonraki yıllarda, intihar girişimleri ve kundakçılık nedenleriyle çeşitli akıl hastanelerine girip çıktı ve üç kez kendi evini yaktı.

1972 yılında kendi çocuklarından üçünün şikâyeti üzerine yakalandı ve çocuk istismarı suçu ile mahkûm edildi. Hapisteyken kendisine paranoid şizofreni teşhisi kondu. Psikiyatrlar, onun ailesi tarafından gözetim altında tutulmasını önerdiler. Çocuklar babalarına karşı iddialarından vazgeçtiler ve iki yıl sonra da Kallinger öz oğlunu boğarak öldürdü.

1974 Temmuzunda Joseph Kallinger, on üç yaşındaki diğer oğlu Michael ile birlikte Philadelphia, Baltimore, Maryland ve New Jersey’i kapsayan bir suç turuna çıktı. Altı hafta boyunca, dört aileyi soydular, cinsel saldırıda bulundular, üç kişiyi öldürdüler. Bıraktıkları kanıtları inceleyip görgü tanıklarıyla konuşan polis, bir süre sonra korkunç baba-oğula ulaştı. Kallinger ve oğlu, New Jersey’de çocuk kaçırma ve tecavüz etme suçlarından tutuklandı.

Joseph Kallinger, 1976 yılında yapılan mahkemede delilik kisvesine bürünerek, öldürme emrinin kendisine tanrı tarafından verildiğini iddia etmiş olsa da, mahkeme bu savunmayı ciddîye almayıp onu suçlu buldu. Ömür boyu hapse mahkûm oldu. Babasının etki alanından çıkacak gücü bulamadığına kanaat getirilen oğlu Michael ise ıslahevine yollandı.

Kalinger hapishanedeyken —biri kendini yakmaya kalkışmak olmak üzere— pek çok intihar girişiminde bulundu. Kendine zarar verme eğiliminden ötürü akıl hastanesine gönderildi. Son on bir yılını burada intihar gözetiminde geçiren Joseph Kallinger, 26 Mart 1996’da geçirdiği bir epilepsi krizi sonrasında hayatını kaybetmiştir.

Seri katilin itkilerinden en başta geleninin sadistçe şehvet olduğu varsayılsa da, bu genel motifin dışında kalan saiklarla işlenen seri cinayetler önemli oransal büyüklük oluştururlar. Sadizmin dozu da sınıflamada fark yaratır. İçinde merhamet barındırmayan bir şehvet düşkünü, sırf şekilsel nedenlerle bir sadist olarak kabul edilemez.

Sadomazoşist psikopat caniler, aynı zamanda başka kategorilerde yer alan seri katiller sınıfında yer alabilirler.  Hollanda doğumlu ABD’li suç makinesi Herman Drenth (1889–1932) bilinmeyen sayıda kurbanını evindeki kendi imalâtı olan gaz odasında öldürmüş, 1932’de beş cinayetten suçlu bulunup asılarak idam edilmişti.

Drenth iflâh olmaz bir sadist olmanın yanı sıra miraslarına ya da paralarına konmak için kadınları öldüren türden bir seri katildi. Cinayetlerinden yalnızca maddî kazanç sağlamakla kalmamış, aynı zamanda —kendi itirafına göre— cinsel hazların zirvesine ulaşmıştır. Kurbanlarının can çekişerek ölmelerini izlerken, “Gittiğim tüm genelevlerden aldığım zevkten daha güçlü bir haz sarhoşluğu yaşadım” demiştir. Drenth kendi idamını büyük bir sevinç ve coşkuyla karşılamıştır.

Sadizmin zirvesindeki Fish, Kallinger ve Drenth’e ek olarak dikkat çeken bir diğer örnek, bizden biri, iki çocuk babası Orhan Aksoy (D: 1971)’dur. Aksoy, 2001’de başladığı sadistik eylemlerine, toplam beş kişiyi içkiyle uyutup iple boğarak devam etmiştir. Kurbanlarının vücut boşluklarına silikon doldurmuş ve cesetlerini kolilere yerleştirip, her birini İstanbul’un başka bir semtine bırakmıştır.

17 Ocak 2001 günü akşam saat 21.00 sularında, Gaziosmanpaşa’da bir park bekçisi, parkın Mevlâna Caddesi’ne bakan kapısında, sahipsiz kolilerin içerisinde iki çıplak erkek cesedi bulmuştur. Kafalarına naylon poşet geçirilmiş olan cesetler, elleri ve ayakları bağlandıktan sonra kolilerin içine cenin pozisyonunda yerleştirilmişlerdi.

Penisleri koli bandıyla defalarca sarılmış, ağız ve kulak delikleriyle anüsleri tutkal kıvamında bir maddeyle doldurulmuş olan yarı çürümüş cesetler, Adlî Tıp Kurumu’na götürülüp otopsi yapıldı. Bir hafta önce Fatih’te işlenen cinayetle kurulan benzerlik, polis detektiflerine karşılarında bir seri katil bulunduğunu işaret etmekteydi.

Kimlikler tespit edildi ve her üç maktulün ortak otopsi bulgularının üzerine gidilerek soruşturma derinleştirildi. Maktullerin telefonu kayıtları incelendi, kayıp telefonlar takibe alındı ve seri katil Orhan Aksoy Bursa’da bir kafede yemek yerken yakalandı.

Tutuklandığında öldürdüğü şahısların özel eşyalarını üzerinde taşımakta olan Aksoy’un itirafları sonunda iki benzer cinayet daha işlediği anlaşıldı ve evinde yapılan incelemede pek çok yeni kanıt bulundu.

Gayet mazbut ve sakin bir adam olarak tanındığı halde, ruhunda şiddetle iç içe bir hayat süren Orhan Aksoy, kurbanlarını önce içine sedatif bir kimyasal kattığı içkiyle sarhoş ediyor ve sonra boğazlarını iple sıkarak yavaş yavaş öldürüyordu. Cinayet nedeni önem arz etmese de kurbanlarının kimini hırsız olduğu, kimini dolandırıcı, kiminiyse karısına kötü imada bulunduğu için katletmişti ve yaptıklarından pişman değildi, çünkü işkenceyle öldürmekten büyük bir zevk duyuyordu.

Kendisi çelimsiz, zayıf yapıda biri olduğu halde, kurbanlarını —babasına benzeyen— iriyarı adamlar arasından seçen Kolici lâkaplı Orhan Aksoy küçüklüğünde öz babasının sistemli fiziksel şiddetine maruz kalmıştı. Ablası Rüveyde Aksoy’un ifadesine göre, babasının küçük Orhan’a uyguladığı şiddetin boyutu çok büyüktü. İnşaat işçisi Ahmet Aksoy oğlunu sudan sebeplerle, kimi zaman kemeriyle, kimi zaman da kazma sapıyla dövüyordu.

Küçük Orhan sakin bir çocuktu, ama akşamları babasının motorunun sesini duyduğu anda altını ıslatıyor, yatağın altına saklanıyordu. Bazı geceler uykusundan kan ter içinde, bağırarak uyanıyor, babası yanına yaklaştığında feryat ediyor, annesi onu kucağında sakinleştirene kadar susmuyordu.

Dayak ve işkenceyle hasar gören zihni, büyüdüğünde psikopatik bir kişilik yaratmış, biriktirdiği intikam hırsı patlamaya hazır bir bombaya dönüşmüştü. Eh, rüzgâr ekilirse fırtına biçilir; çevrenizdeki ebeveynlerin çocuklarına şiddet uygulamasına göz yumarsanız, bilin ki o çocuk ileride bir başkasının —belki de sizlerin— canını yakacaktır.

Şiddete maruz kalan çocuk sonunda şiddetin kendisi olur, zira dayak cennetten değil, cehennemden çıkmadır. Gelişmekte olan kişiliğe dayakla verilen ayarın, çocuğun ruhunda bıraktığı hasarın tamiri yoktur. Dayak arsızı olup da acı çekmeye kayıtsız kalmaya başlayan ergen, psikolojik bozulmaya iyice yakınlaşmış demektir.

5. Kara Hafta Festivali

Pera Palace’ın Büyüsünde Kara Hafta Festivali

Pera Palace Hotel’in ev sahipliğinde düzenlenen Türkiye’nin tek polisiye edebiyat festivali Kara Hafta İstanbul, 21-23 Kasım tarihlerinde gerçekleştirildi.

Önceki yıllarda Agatha Christie, Georges Simenon, Ian Fleming ve Mickey Spillane anısına düzenlenen festivalin bu yılki teması ise beyaz perdenin unutulmaz korku ve gerilim ustası, yönetmen Sir Alfred Hitchcock’tu.

Kara Hafta’nın 5. yılına özel bir öykü yarışması düzenlendi. Gençlerin ilgisini polisiye edebiyata çekmek amacıyla düzenlenen “Kara Hafta İstanbul Polisiye Öykü Yarışması”na 30 yaş ve altındaki gençler katıldı. Birinci olan öykü ile dereceye giren 8 öykü Vapur Yayınevi tarafından kitaplaştırılarak okurların beğenisine sunuldu.

Yurt içi ve yurt dışından önemli yazarların katıldığı festivalde korkunun ve polisiyenin, gizemin ve suçun kodları iki gün boyunca tartışıldı. Ayrıca bu yılki kara hafta festivali yakın zamanda kaybettiğimiz büyük usta Celil Oker’e saygı duruşu niteliğindeydi.

 

Bu Yılın Teması: Alfred Hitchcock

Kara Hafta, Fatma Cihan Akkartal yönetiminde; Taner Ay, Sevin Okyay ve Armağan Tunaboylu’nun katılımıyla Afred Hitchcockun 120. yaşının kutlandığı oturumla açıldı. Bu oturumda ünlü yönetmen hakkında Sevin Okyay, Alfred Hitchcock’un küçük bir çocukken babası tarafından hapse attırıldığını ve bunun onda travmaya yol açtığını, bu durumun yönetmenliğini de yansıdığını ifade etti.

Taner Ay ise, kadınlarla arasının iyi olmamasına rağmen kadın oyuncu seçiminde başarılı olduğunu belirtti. Armağan Tunaboylu, yönetmenin filmlerinde kullandığı macguffin tekniği hakkında kısaca bilgi verdi.

Macguffin tekniği ise kısaca şöyle tanımlandı; filmde oynayan karakterler üzerinde etkisi olan ancak seyircinin çoğu zaman dikkatinde olmayan şeydir.

 

Cingöz Recai

Günün ikinci oturumunda, Seval Şahin yönetiminde; Erol Üyepazarcı ve Didem Ardalı Büyükarman ile birlikte Cingöz Recainin Pera Palace maceralarına değildi.

Konuşmacılar,  Ahmet Mithat Efendi’nin kaleme aldığı ‘Esrarı Cinayet’ isimli eserin tarihimizin ilk yerli polisiyeyi olduğunu belittiler.

Didem Ardalı Büyükarman, Peyami Safa’nın Server Bedi takma adıyla yazdığı ünlü eseri Cingöz Recai’nin birçok öyküsünün Pera Palace’te geçtiğini belirtirken,

Erol Üyepazarcı ise şu anekdotu aktardı. “ Bir gün gazeteciler Necip Fazıl’a sormuşlar, şu sıralar kimde kalıyorsunuz? Necip Fazıl’sa, Peyami Safa’nın evinde kalıyorum, demiş. Aynı soru Peyami Safa’ya yöneltiğinde ise, Cingöz Recai’nin evinde kalıyorum demiş.” Gülüşmeler eşiliğinde oturum sonlandı.

 

Celil Oker’e Saygı

Üçüncü oturum, Can Erol yönetiminde; Elçin Poyrazlar, Çağatay Yaşmut, Suat Duman ve Cenk Çalışır ile birlikte yakın zamanda kaybettiğimiz sevgili Celil Oker anıldı.

“Polisiyemiz bir uçaksa, pilotumuz Celil Oker’di.” sözüyle Celil Oker’in yerli polisiyeye katkısını anımsatan Suat Duman’ın ardından, Çağatay Yaşmut öğrencisi olarak hocasıyla ilgili anılarını paylaştı. Elçin Poyrazlar,  yazdığı kitabını değerlendirmesini istediğinde Celil Oker, “Bir yazarı başka bir yazar değerlendiremez.” der ve “Bir yazarı ancak ve ancak okuru ve editörü değerlendirebilir” diyerek katkıda bulunur. Cenk Çalışır ise Celil Oker’in tam adının Celil Remzi Oker ve annesinin soyadının da Ünal olduğunu hatırlatarak, onun yarattığı Remzi Ünal karakterinin belki de kendisi olduğuna dair ipuçları verdi. Can Erol bir okur olarak, kendi deyimiyle kişisel polisiye serüveninde Celil Oker’in çok önemli bir yer tuttuğunu bizimle paylaştı.

 

Polisiye ve Sinema

Günün son oturumunda, Metin Celâl yönetiminde; Su Turhan ve Petros Markaris Polisiyede Sinema, Sinemada Polisiyeyi konuştular.

Goethe’nin eserlerini Yunanca’ya çevirdiği için, “Alman dili ve uluslararası kültürel ilişkilere seçkin katkısı” nedeniyle prestijli Goethe Madalyası ödülüne sahip yazar Petros Markaris, her zaman yazar olmak istediğini belirtti. Senaryosunu kaleme aldığı “Bir Cinayetin Anatomisi” isimli diziden bahsedip, kitaplarının baş karakteri Komiser Haritos’u nasıl yarattığı anlattı. Bir de kendisinin beğendiği yazarları isimlerini (Manuel Vazquez Montalban ve Andrea Camilleri) dinleyicilerle paylaştı.

Almanya’da yaşayan Türk yönetmen ve yazar Su Turhan, kendi yazarlık yolculuğunu yarattığı Komşer Paşa karakteri ile özetledi. Dinleyicilerden gelen soru üzerine ise beğendiği yazarın Henning Mankell olduğunu belirtti.

 

Katiller ve Dedektifler

Kara Hafta’nın ikinci günü, Algan Sezgintüredi yönetiminde; Mesut Demirbilek ve Av. Oğuzhan Aslan’ın katılımıyla Geleceğin Suçlarının tartışıldığı oturumla açıldı.

Eski bir polis olan Mesut Demirbilek gelecekte bizleri hangi siber suçların beklediği hakkında bilgiler paylaştı ve kayıtlara geçen ilk siber cinayetin 1998 yılında Amerika’da işlendiğini söyledi.

Avukat Oğuzhan Aslan, hukuk sisteminin gelişen teknoloji ve artacak siber suçlara karşı nasıl önlemler alınması gerektiği hakkında düşüncelerini dinleyenlere aktardı.

Günün ikinci oturumunda, İrem Uzunhasanoğlu yönetiminde; Teresa Solana, Kurtcebe Turgul , Andrew Finkel ve Ahmet Ümit ile birlikte Sıradışı Katiller ve Dedektifler konuşuldu.

“Zeki bir katil mi, zeki bir dedektif mi?” sorusunun cevabının arandığı bu oturumda, her yazar sırasıyla kendi yazma süreci ile ilgili deneyimlerini paylaştı.

 

Norveç ve Yunan Polisiyesi

Üçüncü oturum, Nazlı Berivan Ak yönetiminde; Kostas Kalpoulos, Vassilis Dannelis, Ercan Akbay ve Algan Sezgintüredi ile beraber Egenin İki Yakasında Polisiye konuşuldu.

Konuşmacılar, her iki ülkenin de polisiye edebiyatındaki gelişim sürecinin birbirine yakın olduğu konusunda görüşlerini belirttiler. Algan Sezgintüredi ve Ercan Akbay, Türkiye Polisiye Yazarlar Derneği (POYADER) hakkında bilgi verirken, Vassilis Dannelis ve Kostas Kalpoulos ise Yunan Polisiye Yazarlar Birliği’nden (ELSAL) bahsedip yakın gelecekte bu iki oluşumun ortak projeler gerçekleştirebileceğinin müjdesini verdiler.

Kara Hafta’nın kapanışı, Ceyhan Usanmaz yönetiminde; Ayşe Erbulak ve Michael Katz Krefeld ile beraber Kuzey Polisiyelerinin masaya yatırıldığı oturumla yapıldı.

Uzun yıllar Norveç’te yaşamış olan Ayşe Erbulak, kuzey polisiyesinin günümüzde popülerliğini nasıl arttırdığı hakkında bilgiler verdi.

Danimarkalı bir yazar olan Michael Katz Krefeld, kuzey ülkelerinde yazarlar için verilen devlet desteğinin yazma ve üretme sürecinde olumlu bir etkiye sahip olduğu ifade etti.

 

Gelecek yılı büyük bir heyecanla şimdiden beklemeye başladım. Polisiye sever olmasanız bile Pera Palace’ın büyülü atmosferini solumak için bu festivale katılmanızı öneririm.

Bir Polisiye Anlatısında Dolaşan Edebi Hayaletler

Metindilbilim, dilbilimin bir metni oluşturan öğeleri inceleyen bir alt ulamıdır. Beaugrande ve Dressler, bağlaşıklık, tutarlılık, amaçlılık, kabuledilebilirlik, bilgisellik, durumsallık ve metinlerarasılık olmak üzere yedi metinsellik ölçütü belirler. Bunlardan metinlerarasılık, 1960’lı yıllarda Kristeva tarafından ortaya atılmıştır. Kristeva’nın metinlerarası kavramı, Baktin’in söyleşimcilik kavramına dayanır ve yazınsal metinlerin çözümlemesinde kullanılırken kimi yönleriyle ortaklıklar göstermekle birlikte kimi yönleriyle de Kristeva’nın kavramı, Baktin’den farklılaşır. Metinlerarasılığı yazınsallığın temel ölçütü olarak kabul eden Kristeva, bir metnin, kendisinden önce yazılmış metinlerdeki göstergelerin değiştirilmesi, dönüştürülmesi ve sonuç olarak önceki metinlerden başka bir dizge oluşturulmasıyla ortaya çıkması sürecini metinlerarası olarak tanımlar. Bu tanımda da görüldüğü gibi metinlerarasılık, önceki metinlerin taklidi ya da bu metinlerdeki göstergelerin olduğu gibi yeni metinlerde kullanılması değil, bu göstergelerin başka bir bağlamda ele alınarak yeni bir metin oluşturulmasıdır. Roman ve benzeri metin türlerini kapalı bir metin olarak çözümlemenin yapılan çalışmayı tekanlamlılıkla sınırlandırdığını ileri süren araştırmacı, söz konusu türlerdeki çoksesliliğe gönderimde bulunarak yazın eleştirisinin eşsüremli değil, artsüremli bir yaklaşımla olması gerektiğini savunur. Bu nedenle Kristeva’nın kavramı, Baktin’le beraber Chomsky’nin “dönüşümsel çözümleme” yöntemine de dayanır. Araştırmacı, bu yöntemi, bir anlamda, üst-okumaya tabi tutar ve yeni bir yöntem geliştirir. Kristeva, Chomsky’nin yöntemine eşsüremli yaklaşım üzerinden bir eleştiri getirir ve yazın eleştirisinin eşsüremli bir yaklaşımla yapılması durumunda toplumsal ve tarihsel bağlamın göz önünde bulundurulmadan bir çözümleme yapılabileceğine, dolayısıyla böyle bir çözümlemenin eksik yönlerinin bulunacağına dikkat çeker (Aktulum, 2014: 34 – 45).

Kristeva’nın yazınsallığın temel ölçütü kabul ettiği metinlerarasılık kavramı üzerinden bir polisiye anlatısını çözümlemenin bize getirileri neler olur? Bir yazın kuramı çerçevesinde yapılan bir çözümleme, incelenen metnin yazınsallığı hakkında da bir sonuca ulaştırır ve artık akademide kendine yer bulsa da, uzun yıllar yazının (edebiyatın) “üvey evladı” muamelesi gören polisiye anlatıların da diğer tüm metin türlerinde olduğu gibi, nitelikli örneklerinin karşımıza çıktığını ortaya koyar. Bunun dışında, incelenen metnin metinlerarası ilişki kurduğu diğer metinlerdeki göstergelerin değişimi ve dönüşümünün çözümlenmesiyle söz konusu polisiye anlatısı için daha kapsamlı bir okuma önerisi sunmak mümkündür. Türk yazınında polisiyenin en üretken yazarlarından Ahmet Ümit, metinlerinde hem kendi yazdığı önceki metinlerine hem başka yazarların metinlerine ve elbette en çok da polisiye yazınının önde gelen yazarlarından Agatha Christie’ye gönderimde bulunur. Ümit’in anlatılarında karşımıza çıkan Başkomser Nevzat, Ali ve Zeynep’in yanı sıra önceden yayımlanan kimi metinlerindeki kahramanların da zaman zaman adı geçer; ancak kahramanlar, önceki metinlerden başka bir bağlamda yeni metne dahil olmazlar. Yazarın son yapıtıyla aynı adı taşıyan “Aşkımız Eski Bir Roman” adlı anlatısında ise Türk ve dünya yazınından birçok gerçek ve kurmaca kişi, anlatı kişisi olarak başka bir bağlamda yeni bir dizge oluşturarak var olurlar. Reşat Nuri Günteki’nin Çalıkuşu romanının Feride’si, Halid Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnû’sunun Bihter’i ve bu defa “ete kemiğe bürünmüş” bir Agatha Christie, 2019 tarihli bu yeni anlatıda karşımıza çıkarlar ve tam da Kristeva’nın kavramında vurgulandığı gibi kaynak metinlerden bambaşka bağlamlarda.

Başkomser Nevzat ve ekibi, bu anlatıda Pera Palas’taki bir odada cesedi bulunan Edip’in katilinin peşindedirler. Tanıklar, Edip’in ilişkisi olduğu insanlar dinlenmeye başlanır. Otelin kat görevlilerinden biri, Edip’in öldürüldüğü gece, Agatha Christie’nin hayaletini gördüğünü söyler. Kat görevlisinin gördüğü, hayalet midir yoksa gerçekten Agatha Christie’ye benzeyen bir kadın, o gece otelde midir, bunu anlatı ilerledikçe öğreniriz. Ümit’in metinlerinde yapıtlarına gönderimde bulunulan bir yazar olan Agatha Christie, bu anlatıda bir anlatı kişisine dönüşerek metne girer. Metin dışında, nesnel gerçeklikte, var olmuş bir kişinin metin içinde, kurmaca gerçeklikte, anlatı kişilerinden biri olması, Agatha Christie’nin bir polisiye yazarı olması bir tarafa, bağlamı büsbütün değiştirmiştir. Bir anlatı kişisi olan Agatha Christie’nin kurmaca mekânda neden dolaştığının ipuçlarını Edip’in psikiyatrı ve yakın arkadaşı Zihni verir. Başkomser Nevzat, bu cinayet soruşturmasında gerçeklik algısını büsbütün yitirmiş bir patolojik vaka olan maktulle karşı karşıyadır. Edip, ya okuduğu romanlarda adı geçen bir kahramanın adaşı olan ya da roman kahramanlarının kılığına giren kadınlarla beraberlikler yaşamıştır. İlk evliliğini Feride ile yapmıştır. Reşat Nuri’nin metninde Anadolu’nun çeşitli yerlerinde görev yapan, idealist bir öğretmen olarak karşımıza çıkan Feride’nin yaşamı, nişanlısı Kâmran’ın onu aldatması nedeniyle değişir ve yaşamında kendi ayakları üzerinde durduğu yeni bir dönem başlar. Çalıkuşu’nun Feride’sini edilgen bir konumda yaşamını sürdürmek yerine harekete geçiren ihanet, “Aşkımız Eski Bir Roman”ın Feride’sini farklı biçimde etkiler. Başkomser Nevzat’a eski eşi Edip’le evliliklerinin çatışmasız sona erdiğini söylese de diğer tanıklar, başka başka ifadeler verir Feride – Edip arasındaki bağ üzerine. Evet, evlilikleri bitse bile, maddi nedenlerle iletişimleri devam etmiştir.

Kaynak metinlerdeki kahramanların yaşadıkları mekânlar da, anlatı kişileri gibi dönüşmüştür “Aşkımız Eski Bir Roman”da. Çalıkuşu’nun Feride’si, Anadolu’nun çeşitli kasabalarında yaşamını sürdürürken Ahmet Ümit’in anlatısında Feride’nin evi şöyle betimlenir: “Modası çoktan geçmiş mobilyaların olduğu genişçe salonun zemini kocaman bir İran halısıyla kaplıydı, duvarlarda Hoca Ali Rıza, İbrahim Çallı, Şeker Ahmet Paşa, Osman Hamdi Bey’in olduğunu tahmin ettiğim tablolar asılıydı. El yapımı uzun ahşap sehpaların arasından geçerek Hoca Ali Rıza’nın bir manzara resminin altındaki koltuğa yerleştim. Zengin bir evin gösterişli salonundan çok mütevazı bir müzeyi andırıyordu. Her zaman böyle karanlık mıydı, yoksa yas nedeniyle mi kalın kadife perdeler sıkı sıkıya örtülmüştü anlamak zordu” (Ümit, 2019: 20). İki anlatıda iki kadın da benzer deneyimler yaşamış, eşi ya da nişanlısı tarafından aldatılmıştır. İki kadının yaşamları birbirinden ayrı güzergahlarda ilerlemiştir. Çalıkuşu’nun idealist Feride’si başka insanların yaşamlarına dokunurken kendi yaralarını iyileştirmek üzere de o yola çıkmıştır. Oysa “Aşkımız Eski Bir Roman”ın Feride’si kalın kadife perdeler arkasında yaşamını sürdürmektedir. Kaynak metnin anlatı kişisi harekete geçerken o başka bir yol seçmiş ama girdiği yolun başında durup bekleyerek yaşamını dönüştürmek, diğer bir deyişle yeni bir sayfa açmak için eyleme geçmemiş gibidir. Belki de bu nedenle birini bekleyen mutlu son, diğerinin karşısına çıkmaz ya da başında beklediği yola devam edip yürümediği için o mutlu sona ulaşamaz. Bu farklı seçimlerde, öğretmen Feride’den yaşça epey büyük olan bu yeni anlatının Feride’sinin, yüksek olasılıkla, yaşı nedeniyle çevresinin ondan beklediği ve beklemediği davranışların da etkisi vardır. İhanet ya da başka bir nedenle ellili yaşlarında boşanan bir kadının mutlu olma hakkı ve ihtimali ne kadardır ataerkil toplumların gözünde? Bir polisiye anlatısı, kurduğu metinlerarası ilişkiler sayesinde, bana bu soruyu sordurdu örneğin. İki anlatının Feride’sinin kararları, seçimleri, ulaştıkları ve ulaşamadıkları, elbette toplumsal etkenler tarafından biçimlendirilmiştir. Bu da çözümlememizin kavramsal çerçevesini oluşturan ve bir metne tarihsel ve toplumsal bağlamları da göz önünde bulundurarak yaklaşmamız gerektiğini ileri süren yöntemin uygunluğunu ortaya koymaktadır. Farklı zaman ve mekânlarda yaşayan iki adaş kadından birini, yalnızca yeni anlatıyla sınırlandırılmış bir çözümlemeyle anlamak mümkün değildir.

“Aşkımız Eski Bir Roman”ın metinlerarası ilişki kurduğu bir diğer metin, Halid Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnû adlı romanıdır. Romanın baş kişilerinden Bihter’in adaşı, Ahmet Ümit’in anlatısında maktul Edip’in ikinci eşi olarak karşımıza çıkar. Kaynak metinde on dokuzuncu yüzyılın sonlarında yaşayan, kendisinden yaşça büyük bir adamla evlenen ama bu evlilikte kendini yeni yeni tanımaya başlayan ve buna bağlı yaşadığı çatışmaların sonu intihara varan bir Bihter’le yalnızca kimi fiziksel özellikleri açısından benzerlik gösteren; ancak yaşadığı koşulları bambaşka olan bir polisiye anlatı kişisi Bihter, Ahmet Ümit’in anlatısına dahil olur. Yine kaynak metne göre değişmiş, dönüşmüş ve başka bir bağlamda var olmuştur. Polisiye anlatısında bir hikâye yazarı Bihter vardır. Aşk-ı Memnû’nun sonunda intihar eden Bihter’in yerine kocasını kaybetmiş, bitap düşmüş bir kadınla tanışırız Bihter’in Başkomser Nevzat’la konuştuğu ilk sahnede. Aşk-ı Memnû’daki ölüm, her ne kadar bir intihar da olsa Bihter’i intihara sürükleyen insanlar ve etkenler vardır. “Aşkımız Eski Bir Roman”da ise her ne olursa olsun hayatta kalmaya kararlı bir Bihter görürüz. Edip’in ilk eşi Feride’den de farklı bir yol izlemiş ya da izlemek zorunda kalmıştır bunun için. İki anlatının Bihter’inin ortak özelliği ise her iki kadının yaşamı da, farklı sonuçlansa bile, yaşamındaki erkekler sayesinde allak bullak olmuştur ama biri pes ederken diğeri, direnmeyi seçmiştir. İlk metindeki Bihter’in yaşamını, hiçbir sorumluluk üstlenmeyen, bedel ödemekten ve sahip olduğu olanaklardan vazgeçmekten korkan Behlül; ikinci metindeki Bihter’in yaşamını ise roman kahramanlarıyla ilişkiler kuran, hasta bir Edip kabusa çevirir. Behlül, Bihter’in intiharının baş sorumlusuyken “Aşkımız Eski Bir Roman”ın Bihter’i hayatta kalır; ancak Edip’in gerçeklik algısı büsbütün dağıldığında çatışmalar artar. Feride ve Bihter’den sonra Edip, başka roman kahramanlarını gerçeğe dönüştürmenin peşindedir. Feride ve Bihter gibi gerçek yaşamda adaşları karşısına çıkmadığında bu defa tamamıyla kurmaca bir dünyanın içine girerek yaşamını sürdürür.

Emma Bovary, Anna Karenina, Esmeralda, Maria Puder ve Lokaste, Edip’in birlikte olduğu kadınların girmek zorunda kaldıkları kılıklardır. Anlatı boyunca, yalnız bu anlatı kişilerinin karşımıza çıktığı metinlerin değil, Boris Vian’dan Sade’a birçok yazarın ve yapıtlarının adı geçer. Edip’in kendine ve yaşamındaki kadınlara verdiği zarar giderek artar ve bütün bunlar, Pera Palas’ın 411 numaralı odasında bir gün son bulur. Ahmet Ümit’in geçtiğimiz yıl yayımlanan romanı Kırlangıç Çığlığı, çocuklara yönelik şiddeti odağına alırken yeni yapıtıyla aynı adı taşıyan “Aşkımız Eski Bir Roman” da gerçekle tüm bağlarını koparmış bir adamın kendine ama daha önemlisi yaşamındaki kadınlara nasıl zararlar verdiğini gösteren bir öyküyü okura anlatır. Kırlangıç Çığlığı üzerine yazdığım yazımda da belirttiğim gibi, polisiye anlatıları yalnızca “Katil kim?” sorusunun neden olduğu merak duygusuyla okumazsak bu tip metinlerin iyi örneklerinde önümüze farklı katmanlar da açıldığını görmek mümkün. Ahmet Ümit, Türk ve dünya yazınından birçok yazar ve metinle metinlerarası ilişkiler kurduğu bu yeni anlatısında okurlara kaynak metinle yeni metindeki karakterler, mekânlar ve olaylar üzerinden karşılaştırma ve sorgulama olanağı sunarken bu yazının kavramsal çerçevesini oluşturan yöntemle yapılacak okumalar da polisiye okurlarının eline yeni anahtarlar verir.

 

Kaynakça:

Aktulum, K., Metinlerarası İlişkiler, Kanguru Yayınları, Ankara, 2014.

Ümit, A., Aşkımız Eski Bir Roman, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2019.

İğne İle Kuyu Kazanlar / Hatır İçin Hapis Yatılır Mı?

Hatır İçin Çiğ Tavuk Yenir Derler, Ya Hapis Yatılır Mı?

(Tamamen gerçek olaylardan uyarlanmıştır. Olayla ilgisi bulunan şahısların etkilenmemesi için isimler ve mekanlar bilinçli olarak değiştirilmiş-gizlenmiştir.)

 

Merhaba kıymetli “Dedektif” okurları. Serimize ikinci yazımızla devam ediyoruz. Yine yaşanmış bir olayı uyarlayarak sizlere sunacağım. Dolayısıyla şahıs ve mekanları farklı isimlerle, olayları ise özgününe bağlı ancak kısmen uyarlanmış şekilde okuyacaksınız. Adli Bilimler İncelemelerine yeniden hoşgeldiniz…

Simsiyah gözlerini aynaya bakar gibi ikizi Ali’nin gözlerine çevirmişti Mustafa, birlikte geçirdikleri on sekiz yılda olduğu gibi. Tek bir fark vardı, cezaevindeki görüş odasının parmaklık demirleri…

Mustafa ve Ali Açık bundan 6 yıl evvel henüz 18 yaşlarına yeni adım atmış ikiz kardeşlerdir. Tek yumurta ikizi olmalarından kaynaklı olarak fiziksel olarak aynı görünüşe sahiplerdi ancak davranışsal olarak bunu söylemek pek mümkün değildi. Ve bu farklılık onlara ve ailelerine yeni şeyler yaşamak için, biz okuyuculara da yeni şeyler öğrenmek için kapı olmuş oldu…

 

3 Telefon, 1 Şahit ve 27 Yıl Hapis

İkiz kardeşlerden Ali, bulundukları şehrin pek de tekin olmayan semtlerinden birinde kalan iki arkadaşıyla birlikte gasp olaylarına karışmış ve toplamda üç telefon çalmıştı. Çaldığı telefonları satan Ali, kendine yeni kıyafetler almış ve gasp olayında kullandığı montu da ikizi Mustafa’ya hediye etmişti. Gasp mağdurlarından alınan eşkal doğrultusunda şüpheliyi arama çalışmaları yapan emniyet görevlileri, ikizi tarafından hediye edilen montu giymekte olan Mustafa’yı gözaltına aldı. Soruşturma işleyişine istinaden gasp mağdurlarından biri tarafından da “Evet, kesinlikle bu yaptı. Bakışlarını dahi hatırlıyorum, buydu,” şeklinde teşhis edildi Mustafa. Keskin ifadeli bir teşhis de olunca soruşturma dosyasının derinleştirilmesi için daha fazla çaba sarf edilmedi ve mahkemece de mevzuat gereği suçlu bulundu. Gasp edilenlerin çocuk yaşta olması, olayda kesici bir alet ile tehdit unsurunun bulunması ve olayın birden fazla kez işlenmesi gibi suçun ağırlaştırıcı sebeplerinden dolayı yirmi yedi yıl hapse mahkum edildi. Soruşturma ve kovuşturma evreleri dahil tüm ifadelerinde kendisine yüklenilen suçlardan haberi dahi olmadığını söyleyen Mustafa Açık, ne yazık ki kimsenin ilgisini çekemedi…

 

Teşhisten İbaret Bir Soruşturma!

Adli mercilere intikal eden soruşturma dosyalarının ön sayfalarında “Dizi Pusulası” adlı bir evrak bulunur. Bu evrakta soruşturma dosyası içerisinde hangi evrakların olduğu ve detayları yer alır. Misal vermek gerekirse yirmi yedi yıl hapis cezasıyla neticelenen bir gasp suçunun soruşturma doyasının dizi pusulasında en az otuz-kırk başlık ve yüz sayfalık bir dosya dökümü olması gerekir denebilir. Konumuzla ilgili olan bu soruşturmada ise adı geçen evrakların oranı beşte birden daha az seviyede kalmış gözüküyor. Bunun sebebi ise soruşturma ve kovuşturma evresinde bulunan görevlilerin Mustafa’nın teşhis edilmesiyle birlikte kesin kanaate varmış, bilimsel hiçbir araştırmaya başvurmamış olmalarıdır. Bilimsel delil araştırması yapılmadan hatta bilimsel delilleri de birbirleri ile ilişkilendirmeden kanaate varmak doğru bir karar olamaz. Bu yanlış karardan dolayı bir masum suçsuzluğunu ispat edemiyor, aynı aileden olan suçluya ise suç isnat edilemiyor. Ta ki, vicdan hareketi geçene kadar…

 

Teşhis > İtiraf

Olayın gerçek faili olan Ali, olanları uzunca yıllar sessizlikle izledi. Ailesi, çevresi ve hatta ikizi dahi gerçeği bilmiyordu. Aradan tam beş yıl geçmişti. Bu sürede Ali başka bir hırsızlık suçundan dolayı bir ay cezaevinde tutuklu kalmış ve tahliye olmuştu. Belki orada yaşadıklarının da etkisiyle gerçeği babası Şahin Açık’a anlattı. Duydukları karşısında büyük şok yaşayan Baba Açık, çözüm için planlar kurgulamaya başladı. Bir oğlunu kurtarmak istiyor ancak diğerini de kaybetmek istemiyordu. Fakat bu mümkün gözükmüyordu. Suçunu itiraf eden oğlu Ali’yle birlikte adli mercilere giderek başvuruda bulundular ancak başvuruları kabul edilmedi. Başvurularını tekrarladılar ancak sonuç yine aynı… Gerekçe olaraksa kovuşturma safhalarının bitmiş, hükmün Yargıtayca onanmış olması ile soruşturmada bir teşhisin bulunması gösteriliyor. Bu yaşanmış örnek akıllarımıza teşhis ve itirafın önem tartışmasını getiriyor. Evet, teşhis itiraftan büyüktür. En azından mevcut mevzuatımızla yapılan bu soruşturma, söylemimize bir örnek durumunda…

 

AİHM Son Noktayı Koyacak

İç hukuk yollarını tüketen aile, suçsuz evlatlarını kurtarmak ve suçunu kabul eden evlatlarını adalete teslim etmek için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel olarak başvuruda bulundu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde benzer örneklemde oldukça fazla uygulama olması aileye büyük ümit oluyor. Uzunca zaman sürmesi öngörülse de netice almak ailenin adalet adına gerçek beklentileri arasında. Beş yıl sonra gelen itiraf üzerine yaklaşık bir yıldır sürdürdükleri mücadelelerini zaferle sonuçlandırmak istiyorlar. Bir evlatlarını vererek de olsa suçsuz olduğu halde altı yıldır hapiste bulunan evlatlarını kurtarma zaferi…

 

İkizler Hakkında Bilinen Yanlışlar

Tek yumurta ikizleri için en çok söylenenlerden biri mutluluk ve hüzünlerinin birbirleri ile eş zamalı oluşu. Kemal Sunal’ın başrol oyunculuğunu üstlendiği 1978 yapımı İyi Aile Çocuğu filmini hepimiz biliriz. Cemal’in yaşadığı acı Kemal’i istemsizce üzerken, Kemal’in sevinciyle de Cemal seviniyordu. Peki bu gerçek mi? Bu çıkarım bilimsel bir gerçeğe dayanmıyor ancak telepati denilen psikolojik olguyla açıklanmaya çalışılıyor. Şöyle ki; birbirine yakın olan insanların psikolojik halleri birbirlerini etkileyebiliyor. Bunun açıklaması en kısa deyişle ruhların yakınlığının yaşama etkisi olarak söylenebilir. Bir diğer yanlış ise yeteneklerinin de aynı doğrultuda oluşu konusunda. Zannedilenin aksine ressam olan birinin ikizi çubuktan ev dahi çizemeyebilir. Ya da ses sanatçısı olan bir ikizin diğer yarısı görsel sanatlar konusunda yetenekli olabilir. Elbette bu fikri doğrulayan örnekler de mevcuttur. Sebebi ise ikiz doğmanın fizyolojisi değil, kıyafetlerini ve hatta saç tarayış şekillerini dahi bire bir aynı tercih eden aileler olabilir…

 

 

Biraz da Bilimsel Konuşalım

Aynı gebelikle doğan çocuklara ikiz diyoruz. Dünya nüfusunun yüzde ikisi kadarını oluşturan ikizler, tek yumurta ve çift yumurta olmak üzere iki farklı yapıda oluşabilir. Tek yumurta ikizleri mutlaka aynı cinsiyette olurlar fakat çift yumurta ikizleri için aynı şey geçerli değildir. Yani farklı da olabilirler. Düşünülenin aksine günümüzde Avrupa’da değil, Afrika’da daha yoğun şekilde görülüyor.  Çift yumurta ikizlerinin genlerinin farklı oluşunu gözlerimizle gördüğümüz fiziksel özellikleri ile de anlayabiliriz. Peki tek yumurta ikizlerinin genleri aynı mıdır? Bu sorunun cevabı son dönem araştırmalarına kadar evet olarak biliniyordu ama farklı oluşu artık tespit edildi. DNA dizilimlerinin incelenmesi çok geniş çeşitliliğe sahip. Yakın dönem incelemelerine kadar bu farklılığı saptayabileceğimiz kısımlar incelenmiyordu. Alabama Üniversitesi öncülüğünde yapılan araştırmalar bu alanı genişletti ve tek yumurta ikizlerinin gen farklılığı da artık saptanabiliyor. Tabi kesin farklılığı tayin edebilmek için bir şeye daha ihtiyaç var; “Parmak İzi”.

Tek yumurta ikizlerinin parmak izleri aynı mıdır?

Anne karnında oluşumunu tamamlayan parmak izleri tek yumurta ikizleri dahil her birey için farklıdır. Adli bilimler dünyasının en yaygın kullandığı tespit yöntemlerinden biri olan parmak izi, cilt hastalıkları gibi nedenler dışında değişime de uğramıyor. Çok bulaşık yıkayan ev hanımları ve inşaat işçileri gibi meslek grupları için ise parmak izlerinin tahrip olması çoğu zaman karşılaşılan bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Son olarak ise çok nadir gözükse de mümkün olan bir örnek verebiliriz; Tek yumurta üçüzlerini. Yani döllenen tek yumurtadan fiziksel olarak çok benzer olan ancak parmak izi ve DNA incelemeleriyle farkları gözlemlenebilen 3 bireyin tek hamilelik döneminde doğması…

 

“İğne Ele Kuyu Kazanlar” serimizin bu bölümünde dünya nüfusunun yüzde ikisini oluşturan ikizleri anlatmaya çalıştık. Örnek olarak ele aldığımız yaşanmış olayda eğer bilimsel delillerin araştırılması için çalışılsaydı belki de bir DNA profili elde edilecekti ve AİHM’e kadar uzanan bu yola hiç çıkılmayacaktı… İkizler ile ilgili benzerlik ve farklılıklar elbette ki anlattığımız kadarla sınırlı değil. Bilimsel araştırmalar ve gözlemlerle elimizdeki verilere her geçen gün yenileri ekleniyor. Ancak yaratılışın bu konudaki tüm sırlarını da dünyanın tüm ömrü boyunca dahi elde etmiş olamayacağız.

İkizlerin bilimsel temelli benzerlik ve farklılıklarını biz anlatmaya çalıştık. Bu konuda okuduklarınızın içerisinde rastlamadığınız bilgileri bizimle paylaşabilirsiniz. Böylece başka bir yazımızda onlardan bahsedebilir ve belki yıllar yıllar sonraki bir suç soruşturmasına katkıda bulunabiliriz…

[email protected]

Erkek Seri Katiller/4: Kutsal Canavar

Otuz altı yaşındaki kara sakallı adam, kilisenin kurduğu mahkeme heyetinin karşısında dururken, jüri üyeleri şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı. Nasıl olur da kiliseye bu kadar katkı sağlamış, bu saygın kişilik bunca kötülüğü yapabilmişti? Bir tanığın ifadesine göre, üzerlerinde oturduğu çocukların kafası kesilirken, o kendisini tatmin etmekteymiş. İddialar inanılmazdı. Askerî birliğin en yüksek rütbesine sahip,  aristokrat bir ailenin çocuğu olan bu adam, bahsedilen canavar olamazdı. Fransa Kraliyeti adına vermiş olduğu hizmetlerden ötürü saygınlığının en üst seviyelerindeydi. Özellikle Fransa’yı, İngilizlerin elinden kurtarması, adını Fransa tarihinin en önemli isimlerinden birisi olarak yazdıracakken, bambaşka bir suçlama yüzünden yine tarih kitaplarında çok karanlık bir olay ile anılacaktı.

Mahkemenin işi oldukça zordu. Bu adamın ve askerlerinin yaptıklarına dair ortada iddialar vardı. Ancak bunlar yeterli değildi. İtiraf olmadığı sürece deliller yetersiz kalacaktı.

Fransa,  15. yüzyılın ortalarında, Avrupa’daki konumunu korumakla meşguldü. İngiltere ile Fransa arasındaki husumet daha da eskiye dayalıydı. Tarih kitaplarında Yüz Yıl Savaşları olarak bilinen bu çatışmanın geçmişi dört yüz yıl öncesinde 911’de başladı. Carolingionlu Charles The Simple[1],  Carolingion Hanedanlığı’nın bir üyesiydi. Batı Fransa’yı kral olarak 883-922/923 e kadar yönetti. Viking Rollo’nun[2] krallığının Normandiya kısmına yerleşmesine izin verdi. 1066’da Normanlar savaşta William’ın komutası altındaydılar ve İngiltere’yi zaptettiler. Anglo-Saxon liderlerini Hasting savaşında yenerek yeni bir Anglo-Norman güç yapısını kurdular. Gelecekteki Viking Rollo ile başlayan olaylara dikkat çekmek önemlidir. Daha sonra İngiltere kralı olsalar bile Norman liderler, Fransa kralının vasalı[3] idi.

İngiltere’de anarşi olarak bilinen birbirini takip eden bir savaş ve huzursuzluk döneminde (1135-1154) Anglo-Norman Hanedanlığı’nı Angevin kralları başarı ile yönetiyordu. Gücün en yükseğindeki Angevin’ler Normandy ve İngiltere’nin yanı sıra Maine, Anjou, Touraine, Gaskonya, Saintogne ve Akitanya’yı kontrol ediyordu. Bu toprak kalabalığı bazen Angavin İmparatorluğu olarak biliniyordu. İngiltere kralı hâlâ Fransa kralının vasalı idi. O zamanki Fransa kralından başka doğrudan doğruya pek çok Fransa toprağını yönetiyordu. Bu durum sürekli çatışma sebebi idi. Fransa bu durumu bir dereceye kadar savaşla çözdü: Normandy’nin zaptı (1214), Saintogne Savaşı (1242) ve sonuncusu Saint-Sardos Savaşı (1324).

1413 yılında İngiltere tahtına V. Henry geçerken, Fransa kralı VI. Charles’in delirmek üzere olduğu söylenmekteydi. Ruh sağlığı açısından sorunlar yaşayan kral, paranoyalar yaşamakta, tuhaf hayaller görmekteydi. 1415 yılında aldığı karar ile hem kendi tahtının hem de ülkesinin mezarını kazmaktaydı. İngiltere’yi işgal etme fikri, hem zamanlama açısından, hem de ülkesinin konumu açısından tamamıyla yanlış bir karardı.

Kral VI. Charles çok zor durumdaydı. Fransa bölgesinde, Burgundy, Orleans ve Britany gibi bulunan küçük kraliyetlere birçok olanak sağlamıştı. Bu küçük kraliyetlerin kendi kanunları ve kendi para birimlerini oluşturmalarına dahi izin vermişti. Böylelikle her bir kraliyet ciddi biçimde bağımsız güce sahipti. Kral Charles için hizmet edebilecekleri gibi, Kral Henry ile ittifak oluşturarak güçlerine güç katabilirlerdi. Charles kime güveneceğini bilemez haldeydi. Agincourt, büyük bir çatışmaya sahne oldu. Ancak Fransızların bu istila harekâtı hüsranla sonuçlandı. V. Henry Fransa’da bile saygınlık kazanırken, ciddi akıl hastalığı belirtileri gösteren VI. Charles ise oğlu VII. Charles’i mirasından mahrum bırakmak ile meşguldü. Hatta biraz daha ileri giderek düşmanı olan V. Henry’yi Fransa tahtının yeni sahibi olarak ilan etti. Kralın delilik seviyesindeki sağlık sorunlarını göz önünde bulunduran Fransız soyluları, Henry’i kralları olarak kabul etmiyorlardı. Ne var ki 1422 yılında her iki kral Henry ve Charles öldüler. Fransa ve İngiltere’nin yeni kralı VI. Henry oldu. Ancak tahtın gerçek veliahtı bu durumu kabullenemiyordu. VII. Charles, en büyük destekçisi olan Gilles de Rais ile birlikte, İngiltere sömürgeliğine son vermekte kararlıydı.

Gilles de Rais 1404 yılında Fransa’da dünyaya geldi. Doğduğu yıl, VI. Charles çoktan delirmiş kabul edilmekteydi ve Fransa Papası, Roma Papası ile savaş halindeydi. De Rais’in ebeveynleri uzaktan akrabaydı ve aile baskısıyla evlenmeye zorlanmışlardı. Bu soylu aile, gücünü dışarıdan birisi ile paylaşmak niyetinde olmadığı için bu karar alınmıştı. Aile yapısı son derece disiplinliydi ve askerî düzen üzerine kuruluydu. İşkence ve askerî eğitim bu aile içerisinde son derece sıradandı. Gilles henüz on yaşındayken annesini ve babasını kaybetti. Aynı yıl ülkesi Fransa, Agnicourt’ta İngiltere’ye karşı büyük bir hezimete uğradı. Dedesi Jean d’Craon, Gilles ve kardeşini himayesi altına aldı. Artık şansı dönecekti. Henüz on sekiz yaşında, siyasî çıkarlar sebebiyle evlenen Gilles, eşinin soylu ailesi sebebiyle, kendisini Fransa’nın önde gelen soylularından yapacaktı. Kapkara sakalı ve duruşu ile kısa sürede soylular tarafından kabul edilmişti.

Kayıtlar başka bir Gilles de Rais’den bahsetmekteydi. Kendisinin kibirli ve bencil birisi olduğu söylenmekteydi. Şiddetten hoşlanan savaşçı bir kimliği vardı. Ama aynı zamanda katolik kilisesini desteklemekteydi.

Fransa, VI. Charles’in yönetimi altında sarsılırken, 1425 yılında, bu sefer veliahtın önderliğinde Yüz Yıl Savaşları tekrar canlanıyordu. Gilles, bu savaşın önderliğini üstlenerek, ülkenin en iyi iki yüz  şövalyesini belirleyerek cepheye doğru ilerledi. Lude’da gerçekleşen çatışma, bu sefer Fransa’nın zaferi ile sonuçlandı. Gilles bir kahraman olarak ülkesine geri döndü. Diğer yanda Gilles’in kuzeni, kralın danışmanı olarak, bu zaferin mimarı olan akrabasının şöhretini her yere duyurmayı ihmal etmiyordu. 1428’de İngiliz güçleri Orléans’ı kuşattı.

Yaklaşık bir yıl sonra Orlèans’lı Jeanne[4], veliahta bağlılığını sunarak, kuşatma bölgesine gitmeyi teklif etti. Kendisinden çok etkilenen Charles, karşısında duran genç kızın tüm isteklerini kabul etti. Onun için özel beyaz zırh yaptırdı. Yanına da danışman olarak Gilles’i verdi. 10 bin askerlik büyük bir birlik eşliğinde kuşatılmış bölgeye doğru ilerlediler.

Jeanne ne öngörüyorsa, tamamı gerçekleşiyordu. Gilles her gerçekleşen kehanet ile birlikte, Jeanne’ye karşı inanılmaz bir saygı ile bağlıydı. Bu ikilinin kader birliği, çok sıkı bir dostluğa dönüştü. Jeanne kararlar alıyordu, Gilles ise askerlerini bu karar doğrultusunda yönetiyordu. Jeanne bir çatışma esnasında ölümcül sayılabilecek derecede yaralanmıştı. Ancak Jeanne mucizevi bir şekilde, Gilles’in gözleri önünde hızlıca iyileşerek, tekrar savaşa katıldı. Bu ve benzeri durumlar, Gilles’i ona karşı daha da bağlamaktaydı. Sadece dört gün içerisinde kuşatılmış bölge tekrar geri alınmıştı ve İngiliz askerler Orlèans bölgesinden kaçarak uzaklaşmışlardı. Bu olağanüstü zafer ödülsüz kalmayacaktı. Gilles, kral tarafından Fransa mareşali ilan edilmişti. Bu yirmi beş yaşındaki birisi için erişilebilecek en büyük ünvandı. Gilles daha sonra kendi elleri ile VII. Charles’i Fransa kralı olarak taçlandırmıştır. VI. Henry artık kral değildi.

Kral bu harekâtı sonlandırmak istese de, Jeanne ve Gilles aynı fikirde değildi. Jeanne savaşmaya devam etti ve çatışmaların bir tanesinde yaralanarak Burgundy dükü tarafından esir alındı. Çok iyi korunan bir hapishaneye atıldı. O’nu kurtarabilecek herkesten uzak bir yerde tutuldu. Gilles de Rais çaresizdi. Jeanne 1431’de kâfir ilan edilerek yakıldı. Bunu duyan Gilles, ciddi ruhsal sorunlar yaşadı. Rivayetlere göre Jeanne’nin bedeninin tümü yanarken, yanmayan tek organı kalbi olmuştu.

[1] 18 Eylül 879-7 Ekim 929  yılları arasında yaşayan Carolingionlu Charles, Simple (basit) diye adlandırılıyordu.

[2] Vikingler’in ilk Kralı. 860-932 yılları arasında yaşadı.

[3] Avrupa feodal sisteminde, derebeyine (feodal lord) hizmetleri karşılığında kendisine toprak ve köylü tahsis edilen kişi.

[4] Jeanne d’Arc

Şiirde cinayet: Attila İlhan dosyası

Şiir, duygu ve düşüncelerin söz sanatlarından yararlanılarak ahenkli, etkili bir şekilde dizeler hâlinde dile getirildiği edebî türdür. İnsanlık tarihi kadar eskilere dayanır kökeni. İnsanlar, yüreklerinden taşan ne ise onu, normal dilin dışında sunma gayreti içerisine girdiler. Farklı olmak, estetik olanı oluşturmak ve bunu diğer insanlara sunarak beğeni kazanmak gibi birçok öncül duygu, dürtü de vardı içinde barındırdığı. Şiir, günlük dilin dışına çıkmasıydı insanın, en etkili olana ulaşması… Fakat şiirde sadece güzelden, çiçeklerden, baharın güzelliğinden bahsedilmedi. Modern dünyanın insanı ittiği çıkmazlar, yalnızlık, melankoli, acının binbir tonu… Her şey şiirin konusu oldu. Ve tabii ki vazgeçilmez konulardan biri de “ölüm”dü.

Ölüm de tıpkı diğer temalar gibi çok farklı açılardan ele alındı. Bizim makalemizde ölümün              arzulanması, cinayet işleme isteği, işlenen bir cinayetin kördüğümü gibi açılardan “ölüm” temasını ele alacağız. Ve bunu Türk edebiyatının önemli şairlerinden biri olan Attila İlhan’ın şiirlerinden yola çıkarak gerçekleştireceğiz.

Roman, makale, deneme, senaryo, gezi yazısı gibi türlerde eserler kaleme alan Attila İlhan’ı Türk okuru daha çok şairliği ile tanır. Ki sanatçının şairliğinin yazarlığına kıyasla daha güçlü olduğunu da bu vesileyle belirtmekte yarar vardır. Sanatçı “romantik” bir duruş ile “bıçkın delikanlı” bir tavrı harmanlamıştır birçok şiirinde. Ve şiirlerinde geçen ölümler dikkat çekicidir. Örneğin “Ölmek Zamanı” isimli şiirindeki ;

bana susar bir hayalle konuşurdunuz
hani fakülteden çıkarken vurmuşlardı
kollarınızda ölen tıbbıyeli çocuk
birbirinize nasıl da uymuştunuz
sevginizde yüceltici bir şeyler vardı
korku bulaşığı garip bir mutluluk
bir filmi hatırlatan belki bir romanı

dizelerinde, işlenen faili meçhul bir cinayeti okurun gözleri önüne sermekte şairimiz. Şairimizin en romantik şiirlerinden biri olan “Aysel Git Başımdan” şiirinde dahi yer alan;

Aysel git başımdan ben sana göre değilim,
ölümüm birden olacak seziyorum,
hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.

Aysel git başımdan seni seviyorum…

dizelerindeki “ölümüm birden olacak seziyorum,” ifadesine dikkat etmeliyiz. Bu dize şiirde iki kez geçiyor. Şair “ani bir ölüm”den söz etmektedir. Bu ani ölümle kastedilen “faili meçhul” bir cinayete kurban gitme korkusu mudur? Duygusal bir şiirin başında ve sonunda evrilip çevrilerek tekrar edilen bu dizeler neyi sezdirmek istemektedir bizlere?

“Belki Gelmem Gelemem” şiirindeki;

Sen istinyede bekle ben burdayım
İçimde köpek gibi havlayan yalnızlığım
Çünkü ben buradayım karanlıktayım
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git
Çünkü elimi kestim beni kan tutuyor

Belki ölmek hakkımı kullanıyorum
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git!

dizelerinde hayata karşı umutsuzluğa bürünmüş anlatıcı, intiharı mı düşünmektedir? İntihar öncesi bir kararsızlık mı yaşamaktadır?

“Sisler Bulvarı” şiirindeki;

eğer sisler bulvarı olmasa
eğer bu şehirde bu bulvar olmasa
sabah ezanında yağmur yağmasa
şüphesiz bir delilik yapardım
hiç kimse beni anlayamazdı
on beş sene hüküm giyerdim

dördüncü yılında kaçardım
belki kaçarken vururlardı.

 

dizelerinde dile getirdiği acaba nasıl bir deliliktir? On beş yıl hüküm giymesine neden olacak bir delilik ne olabilir? Kendisini ne için tutmaktadır anlatıcı? Ve öyle ki kahraman anlatıcı, hapiste de rahat duramayacağını, muhtemeldir ki kaçarken de vurulacağını düşünmektedir. Şairin aklında ölüm vardır!

“Sokaklarda Mızıka Çalma Çocuk” isimli şiirini bilir misiniz? Size aktarayım:

Boynuna o yeşil fuları sarma çocuk
Gece trenlerine binme, kaybolursun
Sokaklarda mızıka çalma çocuk
Vurulursun…

Kim, neden vurur mızıka çakan birisini? Üstelik bir çocuğu? Mızıka neyi temsil etmektedir? Özellikle sokaklarda çalınmamasını istememesinin sebebi nedir şairin?

“Tut ki Gecedir” şiirinde bir anda

tut ki gecedir
katiller huzursuz

der şair. Katiller, cinayetler, ölüm şairin şiirlerini sarmış gibidir.

“Usturanın Ağzında” şiirindeki şu dizeleri okuyalım bir de;

yıllar var ki serçeleri unutmuşum
kuruş kuruş beni vurmuş öldürmüşler
boşa çıkmış başkaldırmam sarhoşluğum
onlarsa benim için ışık biriktirirlermiş.

sanatçının barış iklimine dair düşünceleri olan bir kahramanın duygularını, düşüncelerini görüyoruz karşımızda. Çocukluktan yetişkinliğe geçerken hayatın güzelliğini simgeleyen değerlerin gözden düştüğünü fakat asla kaybolmadığını dile getiriyor şair. Yetişkinliğe geçerken her geçen gün, adım adım ölüme sürüklendiğini söylüyor şair. “Korkunun Krallığı” şiirindeki;

nasıl oluyor anlamıyorum
gece yayın bitmiş televizyonu kapamışım
ekranda ansızın birileri
kapalı demir bir kapı gibi suratları
gözleri ateş saçıyorlar
gözlerinde tarifsiz bir hışım
bıyıkları zifiri karanlık
ele geçirebilirlerse beni öldürmek
besbelli maksatları
(yanılıyor muyum neyim)

dizelerde cinayet öncesi -muhtemel- maktulün duygularına, değişken ve ürkek düşüncelerine yer verilmiştir. Attila İlhan’ın cinayet tutkusu, maktul psikolojisine olan merakı ortaya çıkmıştır âdeta.

Peki, bir cinayetin baştan sona tutanağının anlatıldığı “Cinayet Saati”ne ne demeli? Şiir baştan sona sembolik bir cinayetten ve tutarsızlıklardan yanadır. Örneğin şu dizelerde;

Haliç’te bir vapuru vurdular dört kişi
Demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu

denirken vapurun, kişileştirme yoluyla insan gibi ağladığı söylenmiştir. Bir diğer dizede;

Dört bıçak çekip vurdular dört kişi

“bıçak” ve “vurmak” fiili yan yana getirilmiştir. Oysa bıçak vurulmaz, saplanır. Silahla vurabiliriz oysa. Fakat şair bizi biraz düşündürmek istiyor bu cinayetle ilgili.

Cinayeti kör bir balıkçı gördü
Ben gördüm kulaklarım gördü

denilerek anlatımdaki tutarsızlığa da devam edilmiş. “Kör” bir balıkçının “görmesi” ya da “kulaklarının” “görmesi” okuru düşündürmeye devam ediyor. Şair;

Demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
On üç damla gözyaşını saydım.

dizelerinde vapurun ağladığını ifade ederken neden “on üç” sayısını kullanmıştır? Bir uğursuzluğa, şeytani bir plana işaret mi etmek i istemiştir?

Haliç’te bir vapuru vurdular dört kişi
Polis kaatilleri arıyordu
Deli cafer ismail tayfur ve şaşı
Üzerime yüklediler bu işi
Sarhoştum Kasımpaşa’daydım
Vapuru onlar vurdu ben vurmadım
Cinayeti kör bir balıkçı gördü

Ben vursam kendimi vuracaktım.

dizelerinde de kendini aklamaya çalışan fakat bu sırada tek şahidi de -şahitliği kabul görmesi pek zor olan- “kör bir balıkçı” olan birinin çaresizliği anlatılmaktadır. Şiirin son dizesi her türlü ölümü göze aldığını da kanıtlıyor kahramanımızın. Fakat niyetinin öldürmek değil en fazla intihar olduğunu da açıkça ifade etmektedir.

“Üçüncü Şahsın Şiiri”ni bilmeyeniniz yoktur. Makaleyi de bu noktaya kadar okumayı bırakmadıysanız tahminime göre bir Attila İlhan hayranısınız. Üçüncü Şahsın Şiiri’ni bu yüzden biraz da sona sakladım. Bu şiiri en iyiler hak eder. Şiir şöyle başlıyor:

Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu, ağlardım
Beni sevmiyordun, bilirdim
Bir sevdiğin vardı, duyardım
Çöp gibi bir oğlan, ipince
Hayırsızın biriydi fikrimce
Ne vakit karşımda görsem
Öldüreceğimden korkardım
Felaketim olurdu, ağlardım.

Üçüncü şahıs bir anlatıcı, yani aşkın dışında kalmış melankolik bir âşık var karşımızda. Ve gizli bir şekilde sevdiği kızı kıskanması, zihninde cinayet işleme arzusu uyandırmaktadır.

Akşamlar bir roman gibi biterdi
Jezabel kan içinde yatardı

derken de adı dini kitaplarda da “lanetlenmiş” olarak geçen bir kralın eşi anılmaktadır. Günümüzde dahi çeşitli bahanelerle öldürülen kadınları temsil eder “Jezabel”; kadın cinayetlerini

Attila İlhan ve şiir dünyası inanılmaz geniş bir yelpazedir. Ölüm ve onun çevresinde dönen temalar Attila İlhan için vazgeçilmez duygular aynı zamanda. En romantik yaklaşım içerisine girdiği şiirlerinde bile en az bir dizede bu duyguyu, kavramı ele aldığını yukarıda yer alan ve tabii ki makalemize sığdıramadığımız şiirlerinde çokça işlemiştir. “Şiirde Cinayet” dosyası burada kapanır mı bilmem! Bunu önümüzdeki sayılarda göreceğiz.

Edebiyatla kalın, güzel kalın!

Oğullar ve Renci̇de Ruhlar

Polisiye romanlarda ana kahraman üç aşağı beş yukarı bellidir. Ya bir polistir o ya bir özel dedektif ya da amatör dedektif. Seçenekler kısıtlı olsa da suç romanı yazarlarının sıra dışı, ilginç, tuhaf kahramanlar yaratmakta üstlerine yoktur. Maurice Leblanc’ın Arsen Lüpen’i zeki ve centilmen bir hırsızdır, Agatha Cristie’nin Miss Marple’ı tonton ama cingöz bir ninedir, Armağan Tunaboylu’nun Metin Çakır’ı iyi kalpli bir pezevenktir. Bu örnekler arasında beni polisiye okumaya yönlendiren amatör dedektif karakteri yalnızca beş yaşındaki bir çocuk olan Alper Kamu’dur.

Alper Kamu’nun ilk macerası hakkında kısa bir tanıtım yapmadan önce sık sık kendi kendime sorduğum bir sorunun, “Neden polisiye roman okuruz?”   sorusunun en hoşuma giden yanıtlarından birini bu kitaptan aldığımı söylemeden geçemeyeceğim.  Evet, polisiye romanın ilk akla gelen özelliği okuyucunun merak duygusunu tabir yerindeyse gıdıklaması,  sürükleyici bir kurgu ve sürpriz bir finalle eğlenceli zaman geçirmesini sağlamasıdır.  Bununla birlikte pek çok şeyde olduğu gibi polisiyede de meselenin keyifli zaman geçirmekten daha başka yönleri olmalı. Aksi takdirde insanoğlu yaşamındaki her ediminde yalnızca hazla yetinmeyip daha yüksek tatmin duyguları aramazdı. Yazar Alper Canıgüz de “Polisiye ne işe yarar? Haddi zatında edebiyat ne işe yarar?” sorusuna esaslı bir cevap olabilecek bir cümle kuruyor kitapta:  “(…) insanlığa dair kavrayışımızı biraz daha ileri götürmeyecekse bir cinayeti çözmek neye yarar ki?” (sf.87). Evet, insanlığa dair, insana ve kendimize dair kavrayışımızı ilerletmek. Umberto Eco’nun en metafizik ve felsefi tür olarak tanımladığı suç roman ve hikâyelerinin temel işlevi bu olmalı.

Romana dönersek,  kahramanımız Alper Kamu,  -henüz 5 yaşında olmasına rağmen-  Shostakovich dinlemekte, yaşına bakmadan Dostoyevski ve Oğuz Atay okumakta,  ismini yazarken bile zorlandığım Nietzsche’yi çerez niyetine götürmektedir. Anaokulundan nefret etmekte, gerektiğinde mahallenin psikopatına kafa tutmaktan çekinmemekte, fırsat buldukça da divanın altına girip kimsenin bilmediği bir şeyler yapmaktadır.  Derken aynı mahalledeki emekli emniyet müdürü boğazı kesilerek evinde öldürülür.  Cinayet mahallinde mahallenin zararsız delisi şüpheli olarak yakalanır. Herkes katilin o olduğunu düşünse de kahramanımız buna inanmayacak ve olayı araştırmaya başlayacaktır. Kendi ifadesiyle cinayeti kimin işlediği umurunda değildir ancak sadece delilerin değil en aklı başında insanların bile birilerinin gırtlaklarını kesebileceğini herkesin anlamasını istiyordur; böyle de felsefi bir amaçla dedektifliğe soyunur. Kahramanımızın filozofik tarafı yanı sıra her bakımdan Sherlock Holmes,  Mayk Hammer ve Philip Marlowe’dan fazlası var eksiği yoktur;  zekâ, cesaret, kahramanlık gibi herkesin takdir edeceği nitelikler yanında,  bir dedektifin olmazsa olmazı olan süper zekâlı hiperaktiflik,  patavatsız hazırcevaplık ve iyi kalpli küstahlık gibi özellikler de fazlasıyla mevcuttur kendisinde. Üstelik gerektiğinde eli de ağırdır ve dahi çapkındır. Tek dezavantajı yaşının küçüklüğü olsa da, o bunu da avantaja çevirmesini bilir ve boyundan büyük işlerin altından kalkar.   Bunun gibi daha pek çok yönüyle her polisiye severin maceralarını merakla takip edeceği bir karakterdir kahramanımız.

Böylesi ilginç bir karakterin başrolde olduğu roman insanın dimağında ve damağında hoş bir tat bırakmayı başarıyor. Öte yandan afacan mı afacan bir çocuğun dedektiflik öyküsünün anlatıldığı kitapta mahalle hayatının hoş ve nahoş yönlerinin, büyümüş de küçülmüş bir çocuğun iç dünyası ve hayallerinin yanı sıra, Camus’ dan Sartre’a ve daha pek çoklarına kadar yerinde göndermeler ve dozunda bir mizah yer alıyor. Sürükleyicilik ve muamma yönüyle de tatmin edici olan ‘Oğullar ve Rencide Ruhlar’, polisiyeye soğuk bakanların bu türe ısınmaları için birebir.

 

KİTAPTAN TADIMLIK SATIRLAR

-Gerçek acı sessizdir( …) bir huzurevi gibi.

– Beş yaş insanın en olgun çağıdır, sonra çürüme başlar.

-Doğum günüm yaklaşırken vaktimin büyük kısmını pencerenin önünde, dışardaki insanları izleyerek geçiriyordum. Hızlanarak, yavaşlayarak, türlü sesler çıkararak ve bir yerlere bakarak yaşayıp gidiyorlardı. Bir gün onlardan biri haline geleceğimi düşünmek beni hasta ediyordu. Ne yazık ki bundan kaçış yoktu. Zaman acımasızdı ve ben hızla yaşlanıyordum.

-Çocuklara bakıp da saflık, masumiyet ve güzellik edebiyatı yapanların aklına şaşarım. Ben (…) insanoğlunun en alçakça eğilimlerinin en çıplak halinden başka bir şey görmüyorum. Kendimi onlardan çok farklı bir yere yerleştiriyor değilim. Sadece ben hasbelkader, içimdeki çirkinliği dışa vurmanın daha rafine yöntemlerini geliştirmiş bulunuyorum.

-Sen tanrıdan nefret ediyorsun. Seni peygamber yapmadığı için.

-Tanrı, içindeki tahammülfersa boşluğu doldurabilmek için evreni yaratır. Evrenin içine gezegenleri, gezegenlerin içine dünyayı, dünyanın içine hayatı, hayatın içine insanı yerleştirir. Ve onun içine koyacak bir şey bulamaz. İşte insan denen tuhaf hayvanın, varlıkların en yücesi ve en anlamsızı kılınışının hikâyesi. Evrenin orasını, burasını felsefeyle, sanatla, aşkla, hatta ironik bir biçimde tanrıyla bezerken, ortak anlamsızların en küçüğünün elbette bir gerçeği unutması gerekmektedir. Hakikatte bütün kitaplar sayfaları doldurmak için yazılır.

-İnsan yüreği bir sarkaç gibidir işte böyle. İstediği noktaya ulaştığı anda tüm hızıyla tam tersi tarafa kaymaya başlar.

– Hiçbir şey, hiçbir zaman daha iyiye gitmezdi. Sadece insan için daha rafine sarhoşluk yöntemleri geliştirmek mümkün olabilirdi.

– Tarih tereddütten ibarettir.

 

Kitabın Künyesi;

 

Yayın Tarihi: 01/06/2017

Baskı Sayısı: 21. Baskı

Sayfa Sayısı: 204

Yayınevi: İletişim yayınları

 

Hikaye: Editörün Dünyası

Editör Ceren Yonca, odasının kitaplarla dolu dünyasında kaybolmaya başlamıştı. Editörlüğünü yaptığı son dosyadan sonra uzun bir tatile çıkmayı düşünüp bunu asla gerçekleştiremeyeceğini, hayal olarak kalacağının farkındaydı. Önünde bilgisayarda açık duran dosyadan başını kaldırıp hayatındaki en büyük eseri olan kütüphanesine bakarak keyiflenmesi kısa sürdü. Zamanı daralıyor dosyadaki kurgunun içine bir türlü giremiyordu. Onların dünyasında sessizlik önemliydi. Mesleği ile bu mümkün olmuyordu. Keşke yurt dışında bir yerde yaşasaydım diye hayıflandı.

Editör olarak işe başladığı yayınevi  ona tecrübe dışında hiçbir şey kazandırmamış, asıl mesleği olan öğretmenlik ile hayatını idame ettirmeyi başarmıştı. Bekar ve yalnızdı. Anne ve babasının şiddete dayalı evliliği kendisine ömür boyu bekar kalma kararını aldırmış, küçük yaşlarında ayrılan ebeveynlerini ise hiç affetmemişti.  “[bctt tweet=”Sözlerin yükünü dil değil, gönül çekermiş.” username=”dedektifdergi”]” Diye düşündü. Bu cümleyi kendisine annesi öğretmişti. Hem annesine hem kendisine uygulanan sözlü ve fiziksel şiddet, eğitmen de olsa içine kapanık, insanlardan kaçan, zorunlu olmadıkça da insanlarla muhatap olmayan biri haline getirmişti. Çocukları  çok sevmesine rağmen veliler ile diyaloğunu kısıtlı tutmayı başarıyordu. Ne acıdır ki okuduğu ve düzelttiği  polisiye kitaplarla sık sık geçmişine gidip olayları kendi hayatı ile bağdaştırıyordu. Bu işi hem seviyor hem de nefret ediyordu. Bu dosya o kadar vahşet doluydu ki uzun bir süre başka kitap dosyasına bakmayacaktı. Hele kitabın yazarını tanıdığı aklına gelince bu kararının ne kadar yerinde bir karar olduğunu kendi kendine telkin etti. Artık yazmayacaktı. Gözlerinde tıpkı kitabında bahsettiği gibi donuk, karanlık, bir hava vardı. Tüm bu düşünceler eşliğinde tekrar önünde açık duran dosyaya odaklanmaya çalıştı. Duyduğu bir ses ile başını kaldırdığında gülümseyen bakışlarla gelen ziyaretçisini süzdü. Birazdan hayatının son bulacağından habersiz ayağa kalktı. Ölüme, sayılı nefesi kaldığını bilmeden mutfağa doğru ilerlemeye başladı…

 

Cesedin başına tekrar geldiğimde ne düşündüğümü ne hissettiğimi bilmiyordum. Görüntü zihnimin en can alıcı noktasında olan bilinçaltımda  yerini almıştı. Bu durumun gözümü her kapattığımda veya rüyalarımda, bana eşlik edeceğine adım kadar emindim. Zira kurban benim ile olan bağından dolayı öleceğim güne kadar  yaşayacaktı. Bu günden sonra hayatının eskisi gibi olmayacağını bilerek odadan banyoya doğru titreyen ayaklarımla ve bana eşlik etmek için çaba sarf eden gözyaşlarımla ilerlemeye başladım. Aynaya baktığım da gördüğüm görüntü donup kalmama sebep oldu. Sanki yıllar geçmiş ve ben onlarca yıl yaşlanmış, gözlerimin korku ve heyecan dolu bakışı ile  karşılaşmıştım. Fakat umursamadım. Yaşadığım tatmin duygusu korkularımı alaşağı edecek güçteydi.   Kan kokusunu hiç bu şekilde duyumsamamıştım. Hele kadının bana yalvarması beynimde bir bombanın patlamasına sebep olmuş gibi her düşüncemi yerle bir etmiş fakat anında kendini yenilemesine sebep olmuştu. Kayıplarımı hiçbir şey geri getiremezdi. İçimdeki kin ve öfkenin yakıcı alevini dünyadaki bütün okyanuslar bir araya gelse söndüremezdi. Bu kadın ölmeliydi ve ölecekti. Bana aşağılayarak bakan gözleri bir daha görmemek üzere kapanıp zehirli dili susmalıydı. Şimdi güç benim elime geçti. Bu günü yıllarca hayal edip bekledim.  Bu iş bitmeliydi. Bana elleri ile hazırladığı kahveye el çabukluğu ile koyduğum sakinleştiriciyi, istediğim soğuk suyu almak için mutfağa gittiği için fark etmedi. Sanırım biraz fazla miktarda koymuş olmalıyım ki sakinleştiriciye bu kadar kısa sürede tepki vereceğini hesap edemedim. Bu işimi kolaylaştırdı. Ne de olsa  her gün birini öldürmüyordum. Onun gözlerindeki korkuyu görebiliyordum. Onu oturduğu sandalyeye bağlamama, ağzına tıkadığım beze hiç itiraz etmedi. Şoktaydı. Beni karşısında görünce eminim kendisine zarar vereceğimi aklından bile geçirmemiştir. Şimdi ise ona uygulayacağım ve daha önce filmlerden öğrendiğim imza bölümüne geçeceğim. Hayvanlar üzerinde uyguladığım her şeyi bugün ilk kez insan üzerinde deneyecektim. Bu ilk ve son cinayetim olacak. Kesinlikle kusursuz bir iş çıkarmalıydım…

 

Başkomiser Aylin Türkoğlu, olay yerine geldiğinde, binanın kapısının önüne sarı şeritler çekilmiş; cenaze arabası, ambulans ve Olay Yeri İnceleme ekibinin kendisini beklerken buldu. Savcı gelmiş, raporunu kurbanı bulan ekibe teslim etmiş mahkeme salonundaki davaya yetişmek için kendisini beklemeden ayrılmıştı. Aylin buraya gelirken yolunun üzerinde meydana gelen bir trafik kazası yüzünden geçikmişti. Hemen arabasından inip binanın içine girdi. Merdivenlerden ikinci kata çıkmaya başladı. Mesafe azaldıkça ense tüyleri diken diken olmaya, burnuna kadar gelen kanın metalik kokusunu iyice duyumsamaya başladı.Yardımcısı Sinan onu görünce açık duran kapının önünden ayrılıp kendisini karşıladı. Sinan’a başı ile selam verdikten sonra cinayet mahalline girmek için adımlarını hızlandırdı. Kan kokusu yoğunlaşmış, tüm duyuları harekete geçmişti. Derin birkaç nefes aldı. Mesleğini severek, adaletin yerini bulmasına yardımcı olmak için seçse de her olay yerinde kendini uyaran ense tüylerinin, hangi psikolojik neden ile uyarı yaptığını, altta yatan sebebin ne olduğunu henüz çözememişt. Hazırlıklarını bitirip, kapıdan içeri girdi. Koridorda ilk dikkatini çeken şey temizlik oldu. Zira koridordan itibaren açık duran her kapıdan duvarların beyaz boyası sanki boyacı işini yeni bitirip çıkmış kadar temiz görünüyordu. Koridordan ilerleyerek salona yönelince kendisini koyu gri renkte olan televizyon ünitesi ile aynı rengin tonlarından olan koltuk takımı ve perdeler karşıladı. Tüllerin beyazlığı dikkat çekiciydi. Salonun balkon tarafına bakan duvarı ise boydan boya kitaplarla dolu bir kütüphaneydi. Onun önünde duran beyaz büyük yazı masasının arkasındaki gri konforlu olduğu her halinden belli sandalye ise koltuk takımı ile aynı renge sahipti. Bu koltuk karışımı sandalye eşyaların arasında en dikkat çekici olanıydı. Ne de olsa kurban kitap dünyasının ünlü bir editörüydü. Zamanının çoğunu bu sandalyede geçirdiğine göre hem konforlu hem de göz alıcı olmalı diye düşünmeden edemedi. Kurban ise bu kadar temiz ve düzenli salonda oraya ait değilmiş gibi masanın sol tarafında yüzü duvara dönük kendi kan gölünün ortasında yatıyordu. Aylin ona doğru ilerledi. Önüne geldiğinde ise şaşkınlıktan bir on saniye hareket edemedi. Kendini toparlar toparlamaz kurbana yaklaşıp yere diz çöktü. Bu cinayeti işleyen ruh hastasının nasıl bir pislik olabileceği düşüncesini zihninden kovmak ister gibi sağ elini baş hizasında boşlukta salladı. Kadının yüzü kesici bir aletle tanınmayacak hale getirilmiş, boynu ise boydan boya kesilmişti. Kurbanın ölümüne boynundaki derin kesi sebep olmuş gibi görünüyordu. Yüzünden akan kanın yanında  bir nesne kana bulanmış halde duruyordu. Aylin bunun  ne olduğunu önce çözemedi. Dikkatini tekrar kurbana çevirdi. Kadının kıyafetlerinin kana bulanmış halinden şu an  başka yarası olup olmadığı belli olmuyordu. Otopside her şey netleşirdi.  Aylin tekrar yüze odaklandığında, kurbanın kapalı olan göz çukurlarının içe çökük olduğunu fark etti. Gözleri yerinde yoktu. Yanında duran uzvun ise ne olduğunu anlayınca kısa süreli bir şok yaşadı. Yerde duran kadının kesilmiş diliydi. Kendini, kadının dilinin ve gözlerinin öldürüldükten sonra oyulup, kesilmiş olmasını dilerken buldu.

Mide bulantısı artıyordu. Ayağa kalkıp, Sinan’a dönerek “Kurban hakkında elimiz de ne var? Onu kim bulmuş?” diye sordu.

“Ceren Yonca. Elli bir yaşında. Öğretmen. Bekar. Halen aktif görevde ve editör. Kurban iki gündür çalıştığı okula gitmemiş. Aramalara cevap vermeyince bir öğretmen arkadaşı olan Neriman Hanım kapıcı ile birlikte yukarı çıkmış. Zile basmışlar açan olmamış. Kapıcı, kurbanın karısına temizlik yapması için verdiği anahtar ile kapıyı açmış ve içeri girmişler. Kapıcı şokta, öğretmen arkadaşı ise geçirdiği baygınlık sebebi ile hastaneye kaldırıldı. Emniyet’e ihbarı yapan kapıcı alt katta. Sedat ve Emir’in yanında Komiserim.”

“İki gün mü?”

“Evet, çünkü Ceren Hanım kitap edite etmeye başladığında kendisini kimsenin rahatsız etmemesi için cep telefonunu kapatıp ev telefonunun fişini çekiyormuş. Okula gidip geldikten sonra dış dünya ile bağlantısını tamamen koparıyormuş. Kapıcıdan bu dönemlerde hiçbir şey istemiyor, okuldan gelirken ihtiyaçlarını alıyormuş. Edindiğim bilgiler şu an bu kadar.”

Aylin, Olay Yeri İnceleme ekibine kurbanı bırakıp, yazı masasının üzerinde açık duran bilgisayar ve not defterine yöneldi. Bilgisayarın şifresinin olmamasını dileyerek ekranın açılması için fareye dokundu. Ekran kurbanın düzeltmesini yaptığı dosyanın belirmesi ile açıldı. Not defterine hızlıca göz atarken, zihnine dolan düşünce ile savaşıyordu. İnsan;  kendini en güvende hissettiği evinde, öldürüleceğini acaba hiç düşünüyor muydu? ” [bctt tweet=”Ölümün geleceği bilindiği halde, onu karşılamak için hep hazırlıksız yakalanan insan, bunu unutup, her doğumu sevinçle nasıl karşılayabiliyordu?” username=”dedektifdergi”]” Aylin her olay yerinde bu dünyaya çocuk getirmenin onlara karşı haksızlık olduğu düşüncesine daha çok sarılıyordu. Tüm bu düşünceler eşliğinde not defterinin sayfalarını hızlıca karıştırmaya devam etti.  Kurban, kitaba dair düzeltmelerin notlarını tarih ve saat dilimlerini deftere kayıt etmişti. Doksan ikinci sayfaya kadar eserin düzeltmesini yapmıştı. Defteri eline alıp delil torbasına koyacaktı ki içinden bir not kağıdı ayaklarının dibine düştü. Eğilip aldı. Kısa ve tek bir kelime yazıyordu.

“Korkuyorum.”

Aylin bu kelimenin kitaptan bir kelime mi  yoksa kurbanın kendi düşüncesi mi olduğuna anlamadı. Tüm delilleri toplayan Olay Yeri İnceleme ekibine elinde tuttuklarını teslim edip kurbanı bulan kapıcı ile görüşmek üzere evden merdivenlere doğru Sinan ile birlikte ilerlemeye başladı.

Aşağıya indiklerinde Sedat, “Komiserim, apartmanda oturan komşular ile görüşmeleri tamamladık,” dedi. “Kurban kimse ile yakın değilmiş. Komşuluk ilişkileri yok denecek kadar zayıfmış. Selam alıp vermek dışında kimse ile muhattap olmuyormuş.”

Aylin, “Sedat, Emir’i de yanına al, okula gidip kurban hakkında bilgi toplayın. Yakın akraba listesini çıkarın,” dedi. Sonra, koridorun sonundaki kapıdan kendisine doğru ilerleyen Emir’e döndü. “Sedat’a neler yapmanız gerektiğini söyledim.”

Emir’in cevabını beklemeden kapıcının bulunduğu odaya girdi. Adam başını ellerinin arasına almış, yere bakar bir vaziyette, oraya ait değilmiş gibi odada bulunan iki kanepeden birinin ucunda eğreti biçimde oturuyordu. İçeride bulunan bir polis memuru, Aylin ve Sinan’a başı ile selam verdikten sonra odadan ayrıldı.

Aylin, adamın önüne doğru adım atıp “Ben Cinayet Masası Başkomiseri Aylin Türkoğlu. Bu da yardımcım Sinan,” dedi.

Bir tepki bekledi fakat adam sanki onu duymamış gibi tepkisizdi. Aylin cümlelerini tekrarlayınca, adamın boş gözleri ile karşılaştı. Sanki uykudan uyanmış gibi bakışlarını tüm odada gezdirdikten sonra Aylin’in gözlerinde sonlandırdı.

Aylin, “Adınız ve mesleğinizi öğrenebilir miyiz?” diye sordu.

“Ben, Ferhat. Ferhat Yaman. Bu apartmanın kapıcısıyım.”

“Ferhat Bey, size bir kaç sorumuz olacak. Ceren Hanım’ı siz bulmuşsunuz. Onu iki gündür görmediğinizi söylemişsiniz. Bu süreçte hiç bir şey dikkatinizi çekmedi mi? “

“Öğretmenim, kitap düzeltmeye başladığında bana hiç seslenmez. Sadece okula gidip gelir. Bana sıkı sıkı tembih eder rahatsız edilmek istemez. Ben de hiç kapısını çalmam. Bugün okuldan onu aramaya gelen arkadaşını görünce çok şaşırdım. Bu yıllardır ilk kez oldu. Kadın çok endişeliydi. Ona birşey olmadığını söyledim ama inanmadı. Ben de hanımdan anahtarı alıp yukarı çıktım.  Sessizce kapıyı açtım. O ara arkadaşı arkamdan gelmişti. Öğretmenime seslendim ama cevap gelmedi.”

Durakladı. Etrafına bakındı. Sanki görünmez birilerinden yardım bekliyor gibiydi ama kimse yoktu. Tekrar gözlerini, Aylin’e çevirdi.

“ Ben…Ben de salona doğru yürüdüm. Onu yerde gördüm ama yanına gitmedim. Her yerde kan vardı.”

Durdu nefes aldı.. Güçlü görünmeye çalışsa da başaramadı. Gözleri doldu. Olayın ilk şokunu atlatmaya başlamış, gerçekliğe geri dönmüştü.

“Bu günlerde apartmana giren yabancı biri dikkatinizi çekti mi?

“Yabancı biri geldiyse bile ben görmedim.”

“Ferhat Bey, acele etmeyin, iyice düşünün. Ceren Hanım’ı ziyaret edenler oluyor muydu? Onu son gördüğünüzde nasıldı?”

“Kimse gelmezdi. Her zamanki gibiydi. Bana marketten istediklerini söylemişti. Günlük ihtiyaçlarını kendi temin eder market alışverişine beni gönderir.”

“Onun anlaşamadığı, düşmanı olan biri var mıydı?”

“Öğretmenim çok konuşmaz. Kimse ile tartışmaz sadece çocukları özellikle kız çocuklarını okutmamızı bana ve tüm mahallede gördüğü babalara söyler.”

“Hiç tepki aldı mı?”

“Yok almaz. Öğretmene bizim gibi cahil kalmış, okumamış insanlar ne desin? O söyler mahalleli ise bildiği sınav kağıtlarına bakar. O kimse ile konuşmaz. Yapılacakları söyler o kadar. Okulda nasıl bilmem ama mahalledeki çocukları çok sever, onların ihtiyaçlarını giderir, kız çocuklarını kendi çocuğu gibi gözetmeye çalışır.”

Kapıcı, gözünden akan yaşı sildi. Israrla kurbanın öldüğünü kabul etmiyor hâlâ kurban sağmış gibi konuşuyordu.

“Onu ziyaret eden birileri var mıydı?”

“Bazen öğrencileri gelir.”

“Ceren Hanım editörlük yapıyormuş. Hiç kitaplarını düzelttiği yazarlar gelmez miydi?”

“Evine kimseyi kabul etmez. Sanırım okulda görüşüyor.”

“Anladım. Siz yine de iyi düşünün eğer aklınıza bir şey gelirse bizi mutlaka arayın.”

“Ben gidebilir miyim?”

“Elbette gidebilirsiniz. Birazdan eşiniz ile de görüşeceğim.”

“Ben kendisine haber vereyim, yukarı çıksın.”

Ferhat ayrılınca Aylin, Sinan’a döndü. “Sen kurbanın kitabını düzelttiği yazar ve yayınevi ile iletişime geç. Bir de bilgisayarı Adli Bilişim’e ilet. Düzeltilen kitap ve önceki kitaplarda  kurbanın ölüm şekli ile bir bağ veya benzerlik var mı araştırsınlar.”

“Hemen ilgileniyorum Komiserim.”

Kapıcı Ferhat yanında ufak tefek bir Anadolu kadını ile geri gelmişti. Kadının hıçkırıkları o kadar yoğundu ki  başındaki tülbent ile ağzını kapatmış, hıçkırıklarına engel olmaya çalışıyordu. Aylin onların kanepeye doğru ilerleyebilmesi için yol verdi. Kadın o kadar korkmuştu ki gözleri sanki katil odadaymış gibi dehşetle bakıyordu. Aylin onlara oturmalarını söyledikten sonra karşılarına geçti.

“Seher Hanım, kurbanı ne zamandır tanıyorsunuz?”

“Ben bu mahallede doğup büyüdüm; ben değil ama o beni doğduğum günden beri tanıdığını söylerdi. Oysa babaevim bir üst sokakta.”

“Yani yakındınız öyle mi?”

Kadın başını hızlıca salladı. “Hayır, değildik. Ben evlenince bu binaya gelin geldim.”

“Seher Hanım, siz Ceren Hanım’la ne sıklıkla görüşüyordunuz?”

Kadın o kadar boş bakıyordu ki sanki soru ona değil başkasına sorulmuştu. Soru tekrarlanınca, “Ben… sadece haftada bir ev işlerini yapıyordum,” dedi.

“Evde olduğunuz süre zarfında dikkatinizi çeken bir şey oldu mu? Bir telefon görüşmesi, herhangi bir tehdit dikkatinizi çekti mi?”

“Yok. Ceren abla çok konuşmazdı. Bana yapacağım işleri bir kere söyledi ve hiç değiştirmedi.” Hıçkırıkları artmaya başlamıştı.

“Peki, eve gelen kimse olmuyor muydu?”

“Bazen öğrencileri geliyordu ama onlar da çok kalmıyordu. Çocuklara, özellikle kız çocuklarına kitap veriyor okumalarını tembihliyor bir sonraki görüşmede kitapla ilgili sorular soracağını söylüyordu.”

“Mahalleli ile arası nasıldı?”

“Kimseye gitmezdi. Gördüğü kişilerle çok kısa konuşurdu. Mahalledeki adamlara biraz kızardı. Babama özellikle beni okula göndermediği için nerede görse söylenirdi. Bir de kayınpederim yanımda kalıyor ona da kızlarını neden küçük yaşta kocaya verdiğini sorup duruyordu. Allah’tan kayınpederim geçirdiği felç yüzünden konuşamıyor yoksa Ceren ablayı sözleri ile haşlardı.  Hüseyin Efendi’ye ise herkesten daha çok kızardı. İki kız çocuğunu da okula göndermeyip  köye yollamış diye ona selam bile vermiyordu. Adamı görünce yolunu değiştiriyordu. Hüseyin Efendi’nin iş yeri aha bizim iki bina aşağımızda. Her gün okula gidip gelirken onu gördüğü için mi ne bilmiyorum ona kızıp duruyordu.”

“Babanızı, kayınpederinizi  ne sıklıkla görüyordu? Hüseyin Efendi dediğin adam ona tehdit edici veya düşmanca bir şey söylüyor muydu?”

“ Babamı en son üç dört ay önce gördü. Memlekete gitmeden bana uğramıştı. Ceren abla okuldan gelmiş ve kapıda karşılaşmışlardı. Babam onunla konuşmamak için alelacele gitmişti.  Babam onu görünce yolunu çeviriyordu ama dönünce kesin üzülecektir. Kayınpederime de kızardı. O konuşamadığı için çok üstünde durmaz ama onu da iğnelemeden geçmezdi. Rahmetli keskin dilliydi. Hüseyin Efendi ise  selam veriyor, hatırını soruyordu ama Ceren abla onunla konuşmadığı gibi, çocuklara ondan hiçbir şey almamalarını söylüyordu.”

“Seher Hanım, şu birkaç günde Ceren Hanım’ı gördün mü?”

“Görmedim o kitap yazınca beni eve çağırmazdı.”

“Akrabası, sevgilisi yok muydu?”

“Tövbe, tövbe o öğretmendi. Sevgilisi yoktu. Bir kardeşi varmış yıllar önce ölmüş. Onu anardı ara sıra ama akrabası varsa da ben hiç görmedim.”

“İyi düşün bakalım. Siz oradayken bir telefon konuşması, çocukların velileri veya başka biri ile tartışması oldu mu?”

Kadın biraz düşündükten sonra, “Ceren abla sessiz biriydi,” dedi. “Niye tartışsın ki? Hem ben de Ferhat’la çok kavga ediyorum bunda ne var ki?”

Aylin soruyu duymamazlıktan gelerek “Size hiç korktuğundan bahsetti mi?” diye sordu.

“Kocaman kadın neden korksun ki?”

“Ben de size onu soruyorum. Böyle bir şeye şahit oldunuz mu?”

“Yok olmadım.”

“Tamam. Şimdilik soracaklarım bu kadar. Aklınıza bir şey gelirse bize haber verin.”

Aylin odadan çıkmaya yöneldiği sırada Seher, “Dur Komiserim dur!” diye seslendi.

Aylin geri döndü. “Seni dinliyorum.”

“Söyleyeceğim önemli mi bilmem ama bundan iki ay kadar önce Ceren ablaya bir kutu gelmişti. O okulda olduğu için paketi kapısının önünde ben bulmuştum. Kimse almasın diye eve götürdüm. Ceren abla okuldan gelince ona götürmek için paketi aldığımda kutunun altının ıslak olduğunu fark edemedim. Ona götürdüm ama Ceren abla kutunun yanlış geldiğini söyleyip durdu. İsmi yazmıyordu. Kutunun üstünde pul olmadığını anlamıştım. Kutuyu kim göndermiş ise demek ki kutuyu getirip kendi bırakmıştı. Bana önce götür çöpe at dedi sonra dur bir açıp bakalım belki çocuklarım göndermiştir diyerek içeri girmemi söyledi. Mutfağa gittik. Kutunun bantlarını bıçakla kesti. Ben biraz arkasında duruyor, ne olduğunu merak ediyordum. O ara elimin yapış yapış olduğunu fark ettim.Ceren abla öyle bir çığlık attı ki duyan olsa bizim köydeki Behiye abla doğuruyor sanardı. Ben ona ne oldu diye sordum ama o cin görmüş gibi kutuya bakıyor ve kekeliyordu. Kadın kireç sürülmüş duvar gibi bembeyaz olunca ben kutuya doğru yaklaştım ve içini gördüm. Zavallı kedi boğazı kesilmiş gözleri oyulmuş, kokusu ise dünyayı almıştı. Midem bulanınca kustum. ben köyde çok ölü hayvan gördüm ama onlar eceli ile ölürdü. Bu ise kesilmişti. Elimdeki ıslaklık hayvanın kutuyu ıslatan kanından yapış yapış olmuş meğer. Kendimi biraz toparladım. Kadının evini batırmıştım ama kımıldamadım. İkimizde orada öylece durduk. Sonra Ceren abla bana kutuyu hemen çöpe götürmemi bu eşek şakasını kim yaptıysa bulacağını söyledi. Kutuyu kapatıp elime tutuşturdu. Beni dürtükleyip çabuk olmamı söyledi. Kutuyu aldım aşağıya inip çöpe attım. Hemen eve gidip, ellerimi yıkadım. Sonra burnumdaki koku gitsin diye sarımsak soyup kokladım. Birden kustuğum aklıma gelince geri yukarı çıktım ki ne göreyim? Ceren abla mutfağın yerini temizliyor. Nasıl şaştım anlatamam. Hemen koşup bezi elinden aldım. O ise bana iyi olup olmadığımı sordu. İyi olduğumu söyleyince kendime dikkat etmemi, çok yorulduğumu, midemi üşütmüş olduğumu söyledi. Çok şaşırdım. Ben hasta değilim dedim. O bana eve gidip dinlenmem gerektiğini, Ferhat’ın beni çok yorduğunu filan söyleyince, kusmama kedinin sebep olduğunu söyledim. Bana ne dese beğenirsin? Ne kedisi kızım senin ateşin mi var dedi. Aptallaştım. Ona kutunun hikayesini, neler olduğunu söyleyince, ilahi çocuk sen gerçekten hastasın. Şimdi git evine dinlen. Nerden çıkardın kediyi diye söylenerek beni kapıya kadar götürüp bir şey dememe fırsat vermeden yüzüme kapattı.”

“Daha sonra bu konuyu konuştunuz mu?”

“Ben sordum ama o hep benim ateşimin olduğunu o yüzden gerçekle hayali ayıramadığımı, bu kedi meselesini kimseye söylemememi, yoksa adımın deliye çıkacağını söyledi. Birkaç gün geçince ben de hasta olduğumu kabul ettim. Bir daha bu konuyu hiç konuşmadık.”

“Kutu da dikkatini çeken bir not var mıydı?”

“Varsa bile görmedim.”

“Kutuyu çöpe götürdüm dedin. Ferhat veya başka biri götürürken seni gördü mü?”

“O gün Ceren abla yerleri temizlerken ben aşağıya indim. Birden kendimi kötü hissettim. Gerçekten kutu var mıydı yok muydu onu düşündüm. Kayınpederim televizyon izliyordu.  Ferhat ise oturmuş meyve yiyordu.Olayı anlattım ama o bana değil Ceren ablanın haklı olduğunu, ateşimin olduğunu söyledi. Çünkü çöpte kutu yokmuş olsaymış dikkatini çekermiş. Defalarca çöp götürmüşmüş. Ben de bir daha hiç kimseye kutudan bahsetmedim.”

“İyi de öyle bir kutu olsa size neden yoktu desinler ki?”

“Bilmiyorum.”

“Sizin sağlığınızla ilgili bir sıkıntınız var mı?”

“Ne?”

“Sağlığınız nasıl? Bir rahatsızlığınız var mı?”

“Ben deli değilim! Ne gördüğümü biliyorum. Kutu vardı! Şüpheye düşsem de vardı! Yoksa durup dururken niye elin evine kusayım ki? Neden bana kimse inanmıyor? Gördüm! Boğazı kesilmiş kediyi gördüm! Görmesem nereden uydurayım bu hikayeyi?”

“Sakin olun. Bunlar sormam gereken sorular.” Bakışlarını Ferhat’a çevirdi. “Neden Seher’e inanmadınız?”

“Gerçek gibi gelmedi. Ceren abla yani öğretmenim aynı günün akşamı ona ekmek götürdüğümde, Seher’in çok yorulduğunu, onun evinde kustuğunu ve hafif şuur kaybı yaşadığını söyledi. Ateşi de varmış. Ben de eve inince baktım gerçekten ateşi vardı. Çöp kutusunda ise öyle bir kutu yoktu. Onu da kontrol ettim. O yüzden de inanmadım.”

Seher’in üzüntüsü yüzüne yansıdı. Kocasına yorum yapmayarak Aylin’e baktı. “Ceren abla çok acı çekmiş mi?”  Gözünden yanağına doğru süzülen yaşı sildi.

“Bu konu hakkında sizinle konuşamam. Şimdi onun özellikle kız çocuklarını okutmayan babalara çok kızdığını, tepki verdiği söylediniz. Hüseyin Efendi dışında kimler vardı kızdığı?”

“Bilmiyorum ki! Bazı günler ben burada iş yaparken çok kızgın gelir, kendi kendine konuşur kızardı ama başka isim söylemedi hiç.”

“Ceren Hanım kitap düzeltmesi yapıyormuş yazarlar hakkında konuşur muydu?”

“Bazı zamanlar konuşurdu. Kendi kitabını yazacağını söylerdi. Şu son okuduğu kitapların hep taklit olduğunu, beğenmediğini anlatırdı.”

“Siz herhangi bir yazarla karşılaştınız mı?”

“Hayır, karşılaşmadım.”

“Tamam. Aklınıza bir şey gelirse ne olursa olsun bizimle iletişime geçin.”

Aylin, kadının kocasına daha da sokulduğunu gördü. Korkusu zaman geçtikçe artıyordu. Gözlerindeki endişeyi görmemek için kör olmak lazımdı.

Emniyet birimleri var güçleri ile çalışmalarını sürdürüyordu. Aylin biraz önce bahsedilen Hüseyin Efendi’yi görmeye gitmeden önce Sinan’ı aradı. Sedat ve Emir henüz okuldan dönmemişlerdi.

Aylin, Hüseyin Efendi’nin işyerine girmeden önce girip çıkan müşterileri gözlemlemek için karşı kaldırımda biraz zaman geçirdi. Her çıkan müşteri onunla sohbeti dışarı çıkana kadar sürdürüyordu. Son giren müşteri ile dışarı çıkan oldukça güler yüzlü ve babacan adamın yaşı yetmişlere merdiven dayamış gibi görünüyordu. Sokakta oynayan çocuklar Hüseyin Efendi’yi kapıda görür görmez oyunlarını bırakıp onun etrafını sarmaya başladılar. Elinde tuttuğu şeker torbasından çocuklara ikram eden adamın yüzündeki gülüş daha da aydınlandı. Son çocuk da şekerini alır almaz Aylin karşıya geçerek kendini tanıttıktan sonra, ziyaret sebebinden kısaca bahsetti. Adamın onu içeri davet etmesi üzerine küçük ama geçmişin tozlu fotoğraflarından fırlamış bakkal dükkanına girdi. Ekmeğin kokusu tüm alanı sarmıştı. Büyük marketlere karşı bu küçücük bakkalda olmayan bir şey yoktu. İnsana yuva hissi veriyordu. Köşede ise bir delikanlı çay paketlerini istifliyordu. Aylin’in konuşmalarını dinlerken işine devam ediyor gibi görünmeye gayret ettiyse de elindeki paketi bırakıp onların yanına doğru gelip saygı ile Hüseyin Efendi’nin yanında durdu. Hüseyin Efendi’nin yüzündeki tebessüm yerini üzgün bakışlara bırakmıştı.

“Hüseyin Bey size birkaç sorum olacak,” dedi Aylin. “Ceren Hanım’ı tanıyor muydunuz?”

“Elbette tanıyorum. O mahallemizin en değerli öğretmenlerinden biriydi. İnanın çok üzüldüm. Kim ne için ona zarar versin ki kızım?”

“Ben de bu soruyu size soracaktım. Kim ona zarar vermiş olabilir?”

“Ceren kızım biraz mesafeliydi. Kimseyle doğru düzgün konuşmazdı ama çocukları çok severdi. Çocukları seven biri içinde kötülük barındırmaz. Büyüklerle iletişiminde biraz ketumdu ama iyi bir insandı. Allah rahmet eylesin.”

“Onunla ne sıklıkta görüşüyordunuz?”

“Benimle pek konuşmazdı. İhtiyaçlarını ya Ferhat ya da karısına aldırırdı. Bana karşı bilmediğim bir düşmanlığı vardı. Her gün okula gidip gelirken buradan geçer verdiğim selamı almaz, yanındaki çocuklara benden bir şey almamalarını tembih ederdi. Birkaç kez sordum bir yanlışım mı oldu diye ama o sorumu duymamazlıktan geldi hep. Ben kendimi bildim bileli bu mahalledeyim. Babam bu bakkalı açtığı yıl dünyaya gelmişim. Şimdiye kadar hiç kimseyle bir alıp veremediğim olmadı. Mahalleli beni, ben de onları sayıp severim. O yüzden bana karşı tavrını hiç anlamadım rahmetlinin.”

Hüseyin Efendi, bunları söylerken sesinin titremesine engel olamamıştı. Eli ile yüzünü çevreleyen sakalını sıvazladı. Gözlerini Aylin’den ayırmadan,“Seher kızım, onun bana kızlarımı okutmadığımdan dolayı kızgın olduğunu söylemişti. İyi de benim hiç çocuğum yok ki? Buna bir türlü anlam verememiştim. Ceren kızıma bunu birkaç kez anlatmaya çalıştım ama o beni hiç dinlemedi. Ruhuna ağırlık varmasın ama biraz kendi dünyasında yarattığı hayallerle yaşıyordu rahmetli.”

“Böyle bir düşünceye nasıl sahip olmuş? Seher Hanım iki kızınızı okula göndermemek için köye yolladığınızı söyledi. Siz ise hiç çocuğunuzun olmadığını söylüyorsunuz. Ceren Hanım bunu kafasından mı uydurdu?”

“Siz polissiniz. Doğru söyleyip söylemediğimi hemen bulursunuz.”

Bu sırada, Hüseyin Efendi’nin yaşlarında bir adam girdi bakkaldan içeriye. Selam verdikten sonra, “Hüseyin Efendi, bu akşam hastanede eşimin yanında kalacağım,” dedi. “Sen yatsı ezanını okuyabilir misin, zahmet olmaz ise?”

“Elbette okurum Mustafa Hocam. Emine Hanım nasıl oldu? Doktorlar ne diyor?”

“Ah yarenim için hiç iyi şeyler söylemiyorlar. Mendebur hastalık tüm iç organlarını sarmış. Allah’tan kendinde değil de acı çekmiyor. Mevlam çok çektirmesin,” diyerek gözünden akan yaşı elinin tersiyle sildi.

Aylin yeni dikkatini çekmişti. Ona da başı ile selam verince Aylin, hemen kendini tanıtıp “Siz mahallenin imamı mısınız Mustafa Bey?” diye sordu.

“Evet, Komiserim.”

“Öncelikle geçmiş olsun. Siz Ceren Hanım’ı tanıyor muydunuz?”

“Elbette tanıyorum. Benim torunlarımın öğretmeniydi. Çok üzüldüm haberi duyunca. Elin garibinden kim ne istemiş ki?”

“Ona düşmanlık besleyen, tartışan birine hiç denk geldiniz mi?”

“Yok gelmedim. Ceren kızımız kendi halinde biriydi. Kimse ile doğru düzgün konuşmazdı. Okul toplantılarında bile az ve öz konuşurdu. Mahallede ise kimse ile ahbaplık yapmaz misafir de kabul etmezdi.  Onun için en kıymetli varlıklar çocuklardı. Özellikle kız çocuklarına daha çok değer verirdi. Torunum kız olduğu ve okula gönderdiğim için bana teşekkür etmişti. Birçok hocanın, kız çocuklarının okutulmasına karşı olduklarını, vaizlerin de bunu dile getirdiklerini söylemişti. Benden özellikle cuma hutbesinde bu konuyu ele almamı rica etmiş, sonrasında ise teşekkür notu göndermişti. Yazık oldu kızcağıza.”

“Ceren Hanım’ı ziyaret eden birilerine denk geldiniz mi hiç?”

“O yalnız bir kızcağızdı. Bir derdi vardı ama ne kadar ısrar ettiysem de anlatmadı. Herkesten korkar, kendini evine kapatırdı. Kaç sefer oğlumu, gelinimi onu ziyarete gönderdiysem de kabul etmedi. Neredeyse sadece okula gidip gelir, okul tatil olduğunda ise hiç ortalıkta görünmezdi.”

“Ya kitaplarını düzelttiği yazarlar… Onlar da mı hiç gelmezdi?”

İki yaşlı adam birbirleri ile bakıştıktan sonra, imam, “Yıllardır bu mahallede oturdu ben bir tek ziyaretçi bile görmedim,” dedi. “Belki okulda görüşüyordu bilmiyorum. Eğer başka sorunuz yoksa ben hastaneye yetişeceğim Komiserim. Çok üzgünüm çok. Ona bunu yapanı bulun. Ceren kızım bu sonu hak etmedi.”

Aylin ise yanlarında sessizce duran delikanlıya döndü. “Delikanlı, sen bu mahallede mi yaşıyorsun?”

“Evet, efendim.”

“Ceren öğretmeni tanıyor musun?”

“Tanıyorum. Çok fazla konuşmasak da onun editörlüğünü yaptığı bütün kitapları aldığım için benimle kitaplar hakkında iki cümle olsun karşılaştığımızda konuşuyordu. Kendisine kitapların yazarı ile tanışmak istediğimi söylediğimde hep “zamanı gelince tanışırsın” diyerek kitaplarımı kendisi imzalamıştı. Ne zaman yazar hakkında soru sorsam geçiştiriyordu.”

Delikanlının gözleri dolmuş, gözyaşlarının akmaması için direniyordu. Yutkundu. Aylin dikkatle onu gözlemliyordu. Nefes alıp zorlukla, “Şey… Ceren öğretmen nasıl ölmüş?” diye sordu.

“Bunu sana söyleyemem. Bu aradqa, senin ismin ne?”

“Caner. Caner Ayvaz.”

“Caner, biraz önce bütün kitaplarını okudum dedin. Bu kitaplardaki cinayetlerden bana örnek verebilir misin?”

“Anlamadım.”

“Yani editörlüğünü yaptığı kitaplarındaki katillerin işlediği cinayetlerden bahseder misin?”

Delikanlının yüzünde sanki sınava kalkmış, tüm soruların cevabını biliyormuşcasına gururlu bir ifade belirdi.

Engerek adlı kitaptaki katil, kurbanını kaçırıp, işkence ederek öldürüyor. Kayıp adlı eserde ise seri bir katil var. O da çocukları kötülüklerden kurtarmak için onlara iyilik yaptığını söyleyerek öldürüyor. Son adlı eserdeki katil, kurbanlarını hayranı olduğu sanatçılardan seçip onları öldürmeden önce sakinleştirici veriyor, önce gözlerini oyuyor sonra dillerini en son ise boğazlarını keserek öldürüyor.”

Aylin bir anda buz kesti.

Son adlı eserdeki katil tüm bu işkenceleri ne sebeple yapıp kurbanlarını öldürüyor? Bunun açıklaması mutlaka kitapta yer almıştır.”

“Elbette yazıyor yoksa bir katil sadece cinayet işlemek için kimseyi öldürmez ki. Hem yazar sebebini yazmaz ise o kitap eksik kalır. Son adlı kitaptaki katil, kendi hayatının intikamını alıyor. Sebebi ise çocukluğunda yaşadığı bir travma. Katilin annesi şarkıcı, babası onları terk ediyor. Kadın her sahneye çıktığında sözlü ve fiziksel tacize uğrayıp aşağılanıyor. Katil ise tüm bunlara şahit olarak büyüyor ama katil olmasına sebep olan olayı, onuncu yaş gününde yaşıyor. Annesinin şarkı söylediği bara gelen ünlü bir şarkıcı, arka kulise girip makyajını tazelediği sırada kendisine görüyor. Tiksintiyle cılız haline bakarak ne kadar zavallı ve acınacak durumda olduğunu söyleyip ona babasını soruyor. Verdiği cevabı beğenmeyen kadın, onun gibi piçlerin nefes almaması gerektiğini, kim bilir annesinin kendisini kimden peydahladığını, babasının belli olmadığı için annesinin kendisini kandırdığını, büyüyünce adının piç kalacağını söyleyip kulisten ayrılırken kendisine dil çıkararak dalga geçiyor. Katil, içine düşen öldürme dürtüsüne engel olamayarak, bir yıl sonra bar sahibinin Pamuk adlı kedisini öldürüp dilini kesiyor. Fakat kimse bu kendi halindeki cılız çocuğun büyüyüp sanat dünyasının starı olarak katil olacağını ön göremiyor ve bilin bakalım ilk kimi öldürüyor? Tabi ki kendisini aşağılayan kadını.”

Aylin, tüm bunları dinlerken kadının bilmeden katiline yol gösterdiğine karar verdi. Bahsedilen kitaba göz atmayı zihninde not aldı. Caner’e birkaç soru daha sorup bakkaldan ayrılarak kurbanın evine doğru yürüdü. Geldiğinde Olay Yeri İnceleme ekibi işini bitirmiş, toparlanmaya başlamıştı.  Aylin; Sinan, Sedat ve Emir ile görüştükten sonra Emniyet’e gitmek için ayrıldı. Ekibi ile orada toplantı yapacak, tüm verileri değerlendirecekti.

Odasında ilk verileri panoya işlemeye başladığı sırada Sinan açık kapıdan içeri girerek, “Bu cinayet oldukça gizemli olacak Komiserim,” dedi.

Aylin dikkatle ona baktı. “Ee, anlatacak mısın yoksa ağzından kerpetenle mi almam gerekecek sözlerini?”

“Yayınevi ile bizzat gidip görüştüm. Bilin bakalım ne oldu?”

“Of Sinan of! Bilmiyorum ve sen de artık bu huyundan vazgeçip olayı anlatsan olmaz mı? Sinirimi zıplatınca sana madalya mı takıyorlar? Her seferinde aynı şeyi yapıyorsun. Tepem bir gün bir atacak ve sen bilmiyorum kendini nerede bulacaksın? Şimdi anlatmaya başlasan iyi edersin. Yoksa seni masa başına alır o çok sevdiğin saha çalışmasını rüyanda görmeni sağlarım.”

“Tamam anlatıyorum hemen. Yayınevine gittim ve Ceren Hanım’ın düzeltmelerini yaptığı kitapların yazarın bilgilerini istedim ama yayınevi sahibi Şeyda Hanım, yazarı tanımadıklarını, Ceren Hanım’ın özellikle yazarın gizli kalmasını ve düzelttiği kitapların sahte bir isimle yayınlanmasını istediğini bildirmiş. Bana yazar ve yayınevi arasında imzalanan sözleşmenin kopyasını verdiler.” Diyerek elinde tuttuğu kağıdı Aylin’e uzattı. Sözleşme Kemal Atlı adına yapılmış ve imzalanmıştı.

“İyi de bu isim sahte ise gerçek kimliği ne bu adamın? Hem bir insan kitap yazıp neden gerçek kimliğini saklama gereği duyar ki?”

“Belki düşmanları vardır veya bizzat yasalar ile başı derttedir Komiserim. Adamın sıkı hayran kitlesi var. Şeyda Hanım’a göre yayınevini ayakta tutan bu yazar okurlara gizemli geldiği için çok satanlar listesinde yer alıyormuş.”

“Şeyda Hanım hiç mi yazarını merak etmemiş?”

“Etmiş. Ceren Hanım’a yazara imza ve söyleşi günü yapmak istediğini bildirmiş ama hep ret cevabı almış. Beş yıldır teklifini yinelediğini bildirdi.”

“İlginç bir durum bu. Sen yine de ismi sorgulat bir de Adli Bilişim’i ara sor bakalım kurbanın cep telefonu ve bilgisayarında neler bulmuşlar?”

“Hemen ilgileniyorum Komiserim,” diyerek odadan çıkan Sinan’ın arkasından bakarken, onun ne kadar değerli olduğu düşüncesini zihninden geçirmeden edemedi. Sinan ile sert konuşmayı seviyordu. O çok naif biriydi ve Aylin onun biran önce sert kabuğuna bürünmesini istiyordu. İzmir’in güzel bir semtinde dünyaya gelen bu çocuğun suç dünyasının acımasız gerçeklerine dayanması için zırhını güçlü tutmasını,  bunun zorunluluk olduğunu anlamasını istiyordu ama yıllardır bu anlamda bir arpa boyu yol alamamıştı. Sinan onun olmayan kardeşiydi. Tüm bu düşüncelerden Sedat’ın sesi ile sıyrıldı.

“Komiserim, okulda yaptığımız araştırmalarda kurbanın sessiz, kendi halinde, sadece görevini yapan bir öğretmen olduğu dışında bir bilgiye ulaşamadık. Koca okulda sadece bir kişi ile yakınmış. O da kapıcı ile beraber kurbanı bulan Neriman öğretmenmiş. Bildiğiniz gibi o hastaneye kaldırıldı. Hastane ile iletişime geçtim. Kadın hâlâ şoku atlatamamış olsa da daha sakinmiş. Şimdilik elde ettiklerimiz bunlar.”

“Onu okulda ziyaret eden kimse var mıymış?”

“Yokmuş efendim. Yalnızlığı seven biriymiş. Kendi dünyasına öğrencileri dışında kimseyi kabul etmiyormuş. Görüştüğümüz herkese kitaplarını düzenlediği yazarları sorduk ama kimse onu bir yazar veya okul dışından biri ile görmemiş.”

“Anlaşıldı Sedat. Sinan, Adli Bilişim ile görüşüyor. Gelsin bakalım bize neler söyleyecek.”

Aylin kahve yapmak için ısıtıcıya su ekleyip kupalara kahve koydu. Kafeine ihtiyacı vardı. Kurbanın kesik dili gözünün önünden gitmiyordu. Sinan’ın apar topar odaya girmesi ile, “Yavaş ol oğlum!” diye bağırdı. “Bir gün koştururken düşüp bir yerini kıracaksın o zaman bir yerini de ben kıracağım.”

Sinan, odada bulunan herkesin merakla kendisini izlediğini görünce adımlarını yavaşlattı.

“Komiserim, Kemal Atlı diye bir şahıs varmış. Bundan yirmi altı yıl önce bir soruşturma geçirmiş ve iki yıl sonra ölü bulunmuş. Arkasında bir not bırakmış. Kısacası olay intihar diye geçmiş dosyasına fakat asıl bombayı henüz söylemedim.”

“Ben kime ne söylüyorum, ne anlatıyorum? Sinan biraz önce sana ne söyledim!? Adamı hasta etme de konuş! Neymiş asıl bomba?”

“Kemal Atlı öğretmenmiş ve kendisi yirmi dört yaşında iken Anadolu’da görev yaptığı bir köy okulunda on dört yaşındaki bir kız çocuğunu evlenme vaadi ile kaçırmış. Ailenin uzun takibi sonunda yakalanmış ve bu kız çocuğu ile evlenmesini yoksa kızın babası tarafından öldürüleceği tehdidi ile karşı karşıya kalarak çocuğun reşit olmaması yüzünden ailenin baskısı ile imam nikahı ile evlenmiş. Kız bir yıl sonra başına vurulan sert bir cisim ile köye yakın bir tarlada ölü olarak bulununca olay adli mercilere intikal etmiş. İlk şüpheli olan Kemal Atlı delil yetersizliğinden tutuksuz yargılandıktan sonra beraat etmiş. Bu olaydan bir yıl sonra ise arkasında bir not bırakıp intihar etmiş. Kemal Atlı’nın dosyasını olayın geçtiği Başıbüyük köyünün bağlı olduğu Sivas Emniyet Müdürlüğü’nden istedim. Birazdan fakslayacaklar.”

Emir lafa karıştı. “Olay hiç beklemediğimiz yerlere doğru gidiyor. Bu tesadüf olmayacak kadar birbiri ile bağlantılı görünüyor, Komiserim.”

“Doğru söylüyorsun Emir. Şu dosya elimize ulaşana kadar sen de Ceren Yonca’nın seceresini çıkart. Bakalım bu Kemal Atlı ile nasıl bir bağlantısı varmış? Sinan, Adli Bilişim kurbanın cep telefonu veya bilgisayarında bir şey bulamamış mı?”

Emir bilgisayar başına geçerken Sinan, “Araştırma devam ediyormuş,” dedi.

“Hızlansınlar biraz. Kaç saat oldu alt tarafı en son görüşülen numaraları verecekler bize. Kaplumbağa kadar yavaş çalışmak zorundalar mı? Sedat sen kurbanın yazdığı kitapları en yakın kitap evinden al gel. Bugün görüştüğüm bir delikanlı cinayetin nasıl gerçekleştiğini bilmediği halde kurbanın edite ettiği Son adlı eserinden bahsetti ve bilin bakalım ne anlattı? Kurban bahsettiğim kitaptaki katilin öldürme şekli ile öldürülmüş. Delikanlı yani Caner Ayvaz doğru söylüyorsa kitapta cinayetin ayrıntıları var ve katil o değilse, eseri okuyan biri olması kuvvetle ihtimal. Delikanlının anlattıklarından yola çıkacak olursam ve cinayet aynı sebeplerden dolayı işlendiyse işimiz biraz daha kolaylaşacak gibi görünüyor. Sebebi ise kurban ya birinin travma yaşaması için elinden geleni yaptı veya bu cinayet tamamen tesadüfe dayalı. Ben tesadüf olduğuna inanmıyorum. Evin kapısında zorlama yok, demek ki kurban katilini tanıyordu. Evde hiç dağınıklık yoktu bu da kurbanın katiline karşı koymadığının göstergesesi. Bir de ajanda da “Korkuyorum” diye yazılmış bir not var. Tüm bunları alt alta koyduğumda, kurbanın katilini bizzat eve aldığına neredeyse adım kadar eminim. Kapının önünde şiddete dair hiçbir iz yoktu. Eğer kurban kapıyı açar açmaz şiddete maruz kalsaydı, katil içeri girmeden once, kurban kapının giriş açısına göre sağ tarafa düşer ve hemen yanındaki büyük vazoyu düşürürdü. Oysa  vazo yerinde duruyordu. Yaptığım ilk incelemede kurbanın baş kısmında darbeye dair hiç iz yok. Tabii bu otopsi raporu ile daha da netleşir. Toksikoloji raporunu bekliyorum. Kurbanın kanında bakalım herhangi bir maddeye rastlayacak mıyız? Yine ön görüme göre rastlayacağız yoksa kurban boğazı kesilirken nasıl olmuş da hiç mücadele etmemiş? Bu cinayette yerine oturmayan taşlar var. Kapıcı ve öğretmen arkadaş iki gün sonra kurbanı merak edip cesedini buluyorlar. Kapıcının karısı Seher, kurbana gelen ve içinde ölü  kedinin olduğu bir kutudan bahsetti ama kocası bile bunun sanrı olduğunu, gerçeği yansıtmadığını kurbanın sözlerine inanmayı seçerek karısını ciddiye almadığını belirtiyor. Bir de mahallenin bakkalı var, Hüseyin Efendi. Adam orada doğup büyümüş evli hiç çocuğu olmamış fakat kurbanın ona karşı büyük bir öfkesi varmış. Sebebi ise Hüseyin Efendi’nin hiç olmayan kızlarını okula değil köye göndermesiymiş. İmam efendi, Hüseyin Efendi’nin çocukluk arkadaşı ve hiç çocuğu olmadığını teyit etti. Şimdi, kurban veya Seher ikisinden birinin ruhsal sorunları var ki bana göre kurban bu tezime çok daha yakın. Gelen kutuyu yok sayıp, olmayan çocukları var sayması bu düşüncemi teyit ediyor. Bir de düzelttiği kitaplarda kullandığı isim yirmi altı yıl önce yaşamış ve ölmüş. Kurban ve sahte yazarın arasında mutlaka bir bağ var. Peki de kurbanın ölümünden çıkar sağlayacak kim var elimizde? Şu an hiç kimse.”

Sözlerini bitirince, tüm anlattıklarını panoya işlemeye başladı.

“Komiserim, kurban ile Kemal Atlı kardeşmiş.”

Emir bilgisayara bakarak sözlerine devam etti.

“Kurban annesinin, Kemal ise babasının soy ismini kullanıyormuş. Ebeveynleri boşanmış. Kurban çocukluk yıllarını Çocuk Esirgeme Kurumu’nda geçirmiş. Üniversiteyi burslu kazanıp okumuş. Aile bireylerinden kimse şu an hayatta değil. Üzerinde taşınmaz olarak sadece öldürüldüğü ev var. Adli kaydı yok. Kemal Atlı’nında mirasçısı yok dolayısı ile bu cinayetten çıkar sağlayacak kimse de yok.”

Bilgisayardan başını kaldırdı. “Bana göre bu bir intikam cinayeti olabilir. Belki Kemal Atlı’nın kaçırdığı kızın ailesinden birileri kurbanın izini bulmuş ve öldürmüştür.”

“İyi de Emir neden bu kadar yıl beklemişler? Sence bu mantıklı mı?”

“Hangi cinayet mantıklı ki Komiserim?”

“Onda da sen haklısın. Biz araştırmaya devam edelim. Sinan sen Adli Tıp ile görüş, Sedat sen kitapları alma işini hallet. Ben Neriman öğretmeni ziyarete gideceğim fakat çıkmadan şu buz gibi olan kahvemi içmek istiyorum.”

Aylin, çocukluğunu bu yuva denen ama duvarları buz kadar soğuk olan, hastalandığında kendi sesine uyanıp bir şefkatli elin alnına bakmasını beyhude olarak bekleyen çocuklardan sadece biri olduğunu hatırladıysa da geçmişinin sokaklarında dolaşmak için yanlış zaman diliminde olduğunu fark edip kendisini soğumuş kahve kupasına odaklamaya çalıştı. Başaramayacağını anlar anlamaz kendini dışarı attı.

Aylin emniyetten çıktığında gün akşama dönmüş, sonbahar rüzgarı kışın öncülüğünü yapıyordu. Ayaklarının altına doğru savrulan sarı yaprakları görünce içini saran hüznü duyumsayarak,  “[bctt tweet=”Sarı yapraklar değildi hüznü hatırlatan, ömrün sonbaharı olmasıydı hazanı derin yaşatan.” username=”dedektifdergi”]” diye düşündü.

Neriman öğretmen kendini toparlamıştı. Fakat kalp rahatsızlığından dolayı hala müşahade altında tutuluyordu. Aylin, hemşireden aldığı bilgilerle kadını ziyaret için odasına girdiğinde karşısında kurbanın yaş ortalamasına yakın bir arkadaş beklemişti fakat Neriman öğretmen boş bakan gözleri, dağınık saçlarına rağmen otuzlu yaşların başlarında bir görüntü sergiliyordu. Genç yaşına bakılırsa kalp rahatsızlığı genetik olmalı diye düşünerek yatakta yatan kadına kendini ve geliş amacını söyledi.

“Neriman Hanım, siz Ceren Hanım’ın görüştüğü tek kişi ve en yakın arkadaşıymışsınız. Ondan iki gün haber almadığınız için evine gitmişsiniz. Bana neler olduğunu en ufak ayrıntısına kadar anlatmanızı istiyorum.”

Kadın yatağından biraz yukarı doğru oturduktan sonra korku dolu ve hâlâ boş bakan gözlerini Aylin’e çevirdi.

“Öncelikle şunu söyleyeyim, biz çok yakın değildik. Ceren abla ile ortak yürüttüğümüz projeler dışında başka bir arkadaşlığımız yoktu. Ben okulda göreve başlayalı iki yıl oldu. Bu hafta kitap edite edeceğini söylemiş ve rahatsız edilmek istemediğinden bahsetmişti. Çocuklara özellikle tembih etmişti. Öğrencilerimiz aynı mahallenin çocukları olduğu için en ufak bir zorlukta onun kapısını çalıyorlardı. Bu durumu engellemek için öncesinde çocukları uyarıyordu. Ceren abla kitaba başlayınca telefon ve kapı zilini devre dışı bırakırdı lakin okula gelmemezlik etmezdi. İki gün onu okulda göremeyince merak ettim çünkü Müdür Bey’e de mazeret bildirmemişti. Evine gittim, kapıcı Ferhat ile yukarı çıktım. Kapı kapalıydı. Birkaç kez kapıya vurduk ama açılmadı. Endişem artmıştı. Kapıcı eşinden anahtarı aldı. İçeri girdik ve… onu yerde yatarken bulduk. Ben başka bir şey görmedim. Bayılmışım. Gözümü açtığımda ise kendimi burada buldum.”

Konuşurken zor zaptettiği gözyaşlarını serbest bıraktı. Sakinleştiricilerin etkisinde olmasına rağmen huzursuzdu. Aylin ona biraz zaman vererek bekledi. Neriman zorlukla konuşmasına tekrar başladı.

“Nasıl desem ki? O çocuklar dışında kimse ile konuşmaz, veliler ile toplantılarını kısa tutardı. Onun hayatında sadece çocuklar ve kitapları vardı. Diğer meslektaşlarımızla zorunlu olmadıkça muhatap olmazdı. İçine kapanıktı. Ben yine de kendisini severdim. Gözlerinde garip bir hüzün vardı. Gülümsediğini neredeyse hiç görmedim. Kimseye karışmaz, kendi fikirlerine de karışılsın istemezdi.”

“Ona düşmanlık besleyen veya nefret eden birine denk geldiniz mi?”

“Gelmedim. Hayatında sayılı kişiler vardı. Kapıcı Ferhat ve eşi Seher’in dışında kimseden bahsetmezdi. Onları da kitap düzeltmesi yapacağı zaman yok sayardı. Özellikle Seher’den bahsederken tedirgin olurdu.”

“Nasıl bir tedirginlik di bu?”

“Tam olarak ne olduğunu bilmiyorum ama ondan bahsederken ruh hastası diye söz ederdi. Ben ise madem ondan memnun değilse neden onu evine temizlik için aldığını sormuştum. Ceren Abla ise ruh hastası da olsa onu tanıdığından başka birini evine almayacağından bahsetmişti. Dediğim gibi biraz ketumdu.”

“Size hiç korktuğundan bahsetti mi?”

“Bir kez çocuklarımızdan biri karanlıktan korktuğundan bahsedince, onlar ne ki hele büyü benim gibi gölgenden bile korkarsın demişti. Ben ise neden öyle söylediğini sorduğumda bunu sözün gelişi söylediğini belirtmişti. Ben de ısrar etmemiştim. Keşke üzerinde daha çok dursaymışım. Ceren abla korkmakta haklıymış baksanıza…” Sözünü tamamlayamadı ve gözlerini kapattı. Ağlıyordu. Aylin,

“Neriman Hanım, Ceren Hanım kitap düzeltmeleri yapıyormuş bu konu hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz?”

“Kitap edite edeceği zaman daha da içine kapanıyor çocuklarla bile doğru düzgün ilgilenmiyordu. Sanırım kendini düzenlemesini yaptığı kitaplara kaptırıyor daha tedirgin davranıyordu.”

“Tedirgin derken?”

“Huzursuz ve aşırı tepki veren biri oluyordu. Normalde çok konuşmasa da çocuklarla iletişimini güçlü tutuyordu fakat kitap edite etmeye başladığında daha  sessiz fakat daha agresif davranıyordu.”

“Onu okulda ziyaret eden bir yazara denk geldiniz mi?”

“Hayır, gelmedim.”

“Şimdilik soracaklarım bu kadar. Eğer sizin aklınıza bir şey gelirse bizi mutlaka haberdar edin.”

Aylin yatağın başucunda duran komodinin üzerine bir kartvizit bırakıp oradan ayrıldı.

 

Emniyete giderken Sinan’dan aldığı bir telefon ile olay yerine doğru çevirdi yönünü. Sinan, Sedat ve Emir’in de kurbanın evine gelmelerini isteyerek gaz pedalına yüklendi.  Aylin binanın önüne geldiğinde ortalığın ne kadar sakin göründüğüne şaşırdı. Bu mahallede daha yeni bir cinayet işlenmiş kurban ise hemen unutulmuştu. Sokaklarda kimse yoktu. Kurbanın oturduğu binanın önündeki bahçede yaşlı bir adam sandalyesinde oturmuş elindeki kitabı okuyordu. Aylin dikkat bakınca, adamın elindeki kitabın Hüseyin Efendi’nin çırağı Caner’in bahsettiği Son isimli kitap olduğunu gördü. Adamın yanına, ekibinin geri kalanını beklemeden gitmeye karar verdi. Bahçe kapısını açmıştı ki Sedat, Emir ve Sinan’ın araçtan inip kendine seslenince vazgeçti. Hemen onların yanına doğru ilerledi.

Sedat, “Komiserim, kitapları temin ettim,” dedi. “Siz arayana kadar özellikle cinayet ile benzerlik taşıyan kitabı incelemeye aldım. Kitaptaki kurgu ile cinayetimiz bire bir uyuyor. Katil bu kitaptaki cinayeti uygulamakta sakınca görmemiş. Toksikoloji raporlarında ise kurbanın kanında sakinleştiriciye rastlanmış. Siz apar topar bizi çağırınca incelemem yarım kaldı.”

Aylin, “Sinan, sen bu bilgiden emin misin?”

“Elbette, Komiserim. Kemal Atlı’nın dosyası elimizde. Orada ismi geçen kız çocuğu kapıcı Ferhat’ın teyzesiymiş. Olaydan sonra tüm aile buraya taşınmış. Bir de Adli Bilişim, kurbanı son arayan numarayı tespit etti. Bu numara kapıcı Ferhat adına kayıtlı çıktı. Ajandanın içinde bulunan not ile kurbanın yazısı eşleşmemiş.”

“Seher ve Ferhat’ı tekrar sorgulayacağız. Sedat, Emir, siz şu bahçedeki şahıs ile ilgilenin. Kimin nesi öğrenin. Sinan biz içeri giriyoruz. Sorguda biraz zorlayıcı ol! Bakalım bize ne anlatacaklar?”

Bahçe kapısına yönelip içeri girdiler. Kitap okuyan adam onlara baktı. El kol hareketleri ile bir şeyler söylemeye çalışınca, bu adamın Ferhat’ın babası olduğunu anlamaları uzun sürmedi. Adam elindeki kitabı işaret ederek ayağa kalktı. Kitabın sayfalarını hızlıca çevirip Aylin’e doğru uzattı. Kurumuş kan lekeli parmak izi sayfanın alt köşesindeki kıvrımın üzerinde net bir şekilde görünüyordu. Aylin cebinden çıkardığı lateks eldivenleri takıp, kitabı eline aldı. Kıvrılan sayfaya çabucak göz attı. Katil, kitaptaki cinayetin işlendiği sayfayı kıvırmış ve kanlı parmak izini bırakmıştı. Adam ise hâlâ onlara garip sesler çıkararak bir şeyler söylemeye çalışıyordu.Telaşlıydı. Sedat adamın koluna girip onu sakinleştirmek için çaba sarf ediyordu. Aylin kitap elinde, Sinan ile binadan içeri girip kapıcı dairesine indi. Kapı aralıktı. Aylin ve Sinan silahlarını çıkarıp  içeri doğru seslendiler. Ses yoktu. Aylin sırtını kapıya yaslayıp, Sinan’a başı ile işaret verdikten sonra içeri adım attı. Ferhat ve Seher’e seslenerek küçük koridorda ilerlemeye başladılar. Bir inleme sesi ile önce duraklasalar da hemen toparlanıp koridorda tek kapalı kapı olan odaya doğru adımlarını hızlandırdılar. İnleme sesi artmıştı. Aylin kapının mandalına uzanıp son kez seslendikten sonra kapıyı açıp içeri girdi. Sinan ise hemen arkasındaydı. İçerideki manzara ise dehşet vericiydi. Kanın kokusu etrafı sarmaya başlamıştı. Ölüm ise pusuya yatmış çıkacak canı çoktan almıştı. Aylin yavaş adımlarla yerde yatan kurbana ve başındaki katiline doğru yürümeye başladı. Sinan hemen cep telefonunu çıkarıp, ambulans istedi. Olay Yeri İnceleme ekibini ve Savcıyı aradı. Katil katatonik bir vaziyette kurbanın baş ucunda sallanıyor ve inliyordu. Aylin yavaş hareketlerle Ferhat’ın omzuna dokundu. Yerde yatan Seher ise kesik boğazını iki eliyle tutmuş kendi kan gölünün içinde yatmaktaydı. Aylin okkalı bir küfür savurdu. Seher ölmüştü. Dışarıda oyalandığı için kendine kızdı. Bir masum daha kabuslarına girmek için suçluluk sahnesinde yerini almıştı. Aylin, Ferhat’ın ismini söyleyip bıçağı bırakmasını emretti. Ferhat ise elinde tuttuğu bıçağa bakarak, kendi kendine konuşuyor, onları duymuyordu.

“Sana kaç kez söyledim onunla  işbirliği yapma diye. Bak ne oldu? Mutlu musun? Ceren sürtüğü seni yoldan çıkardı. Tıpkı yıllar önce abisinin teyzemi baştan çıkardığı gibi o da seni zehirledi. Onu öldürdüğümü şimdi nasıl söyleyeceksin polislere?  Ceren kaltağı abisinin hikayesini anlatıp ismini kullanarak kitaplar yazdığını anlattı da ne oldu? Bak senin de canını yaktılar. Anlıyor musun? Sana da teyzeme yaptıklarını yaptılar. Annem kardeşinin acısına dayanamayıp öldü. Babamı ve beni bir başımıza bıraktı. Sen hâlâ onlara değil bana söylen! Sana defalarca dilini tut dedim. Demedim mi? Dedim… Dedim, ama sen her seferinde o yılandan aldığın güçle beni zehirlemeye kalktın ama bak ne oldu? Sen benim karımsın onu araştırdığımı söylediğimde korkmuştun hatırlıyor musun? Tabi hatırlamazsın! Ona yazdığın notu görmedim sanıyorsun ama masasının üzerinde duruyordu. Hani perdelerini takmam için beni çağırmıştı ya o zaman gördüm ve senin yazını nerede olsa tanırım bilmiyor musun? Dünya küçükmüş işte! Sen git yurtlarda büyü, sonra gel Azrail’inin dibinde yaşa! Olacak iş mi? Ama oldu bak! Nerede büyürse büyüsün kan aynı kan. Bana can borcu vardı. Babamı her gördüğümde, annemin acısı yüzünden felç geçirdiği aklıma geliyor. Tabii sana göre hava hoş. Ben de ona gözdağı vermek için kedinin kafasını kesip gönderdim, sen ise onu alıp aşağıya geldin. Benden mi, ondan mı yanasın anlamadım ki? Sürtük benden hiç şüphelenmedi! Seni doldurup üstüme salıyordu. Neymiş çok yoruluyormuşsun, mecbur değilmişsin, ben sana eziyet ediyormuşum. Adam dediğin karısını sever de döver de. Ona mı soracaktım?  Mendebur! O önce abisinin yediği halta bir baksın! Seher hadi konuşsana! Biraz önce aslan gibi kükrüyordun! Şimdi niye suspus oldun? Ceren kaltağının beni nasıl aşağıladığını anlatsana! Bana böceğe bakar gibi baktığını söylesene! Kız çocuklarını okutun diye ortaya düşen ama teyzemi okutan dedeme yaşattıkları acıdan bahsetmeyen kaltağın ikiyüzlülüğünü anlatsana! Hadi kalk!”

Ölmüş kadını elinde tuttuğu bıçak ile dürttü. Sonra  Aylin’in sert emri ile rüyadan uyanır gibi bir eline, bir de yerde yatan Seher’e çevirdi gözlerini. Aylin ve Sinan’ın kendisine söylediklerini duymadı. Feryat etmeye, karısının öldürülmüş olduğunu söyleyip dövünmeye başladı.

Aylin, onun elindeki bıçağı aldı.

Ferhat aynı cümleleri tekrarlayıp duruyor, “Biri Seherimi öldürmüş! Görüyor musunuz? Öldürmüş! Yardım edin!” diyerek bağırıyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu…