Ana Sayfa Blog Sayfa 29

Hikaye: Geçmişte Kalanlar 🔊 🎧

Köşeyi dönünce olay mahalli karşıma çıktı. Her zaman olduğu gibi bir sürü insan, büyük bir merakla cesedi inceliyordu. Biraz daha ilerleyince kalabalığın artığını fark ettim. Hemen arabamdan inip olay yerinde beni bekleyen yardımcım Hakan’ın yanına geldim. Heyecanla  kolumdan tutup beni kenara çekti.

“Başkomiserim, ölen kişi Nergis Aksoy. 22 yaşında.”

“Aynı şekilde mi öldürülmüş?”

“Evet. Fakat daha önce bilmeniz gereken bir şey  var. Cesedin yanında siz için bırakılmış bir not bulduk.

Şaşkınlığımın geçmesini beklemeden cebinden çıkardığı notu bana uzattı. Notta şunlar yazıyordu:

Cevdet,

Akın,

Nergis

Bir süre elimdeki nota bakakaldım. Notun üstünde yazan isimlerin baş harfleri kırmızıya boyanmıştı. CAN…  sekiz yaşındaki oğlumun adı.

Aceleyle arabaya atlayıp eve doğru sürmeye başladım. Eve vardığımda, oğlumun odasının ışığı açıktı. Odaya girdim. Kapıyı açar açmaz ikinci şoku yaşadım. Çünkü, yatakta Can değil, parçalara ayrılmış bir ceset yatıyordu.

***

Gözümü açtığımda hastaneydim. Hakan gözümü açtığımı görür görmez hemşireyi çağırdı. Panik içinde dün geceyi hatırlamaya çalıştım. Hakan durumumu  fark etmiş olacak ki olayı anlattı.

“Başkomiserim oğlunuzu bulduk. Bizim otoparkın oraya bırakmışlar. Sağlık durumu iyi. Komşunuz sizin dairedeki sesi duyunca hemen gelmiş. Sonra da zaten ambulansı aramış.”

“Peki katili bulabildiniz mi?”

“Maalesef hayır. Üstelik oğlunuzla birlikte bir not daha göndermiş.”

“Peki Can nerede?”

“Emniyete aldık. Güvende.”

Hastaneden çıkıp otoparka doğru yürürken benim telsizden yeni bir cinayet ihbarı geldi. Hakan ile arabaya atlayıp olay yerine intikal ettik. Burası lüks bir otelin terasıydı. Cesede bakar bakmaz bu olayın diğerlerinden farklı olduğunu anladım. Maktulün kafasına  tam beş el ateş edilmişti. Otel görevlilerini sorguya çekmek için aşağıya indiğimizde, gençten bir çocuk yanıma yaklaşıp çekingen bir tavırla, “Onur Başkomiser siz misiniz?” diye sordu.

“Evet.”

Bana, üzerinde ismim yazılı bir not uzattı.

“Biri bunu sizin için bırakmış, efendim.”

***

Karını kimin öldürdüğünü biliyorum.

 

Merkeze gittikten sonra notu defalarca kez okudum. Bir süre sonra kenara koyup düşünmeye başladım. Hayatımdaki her şeyi bilen biri benim peşimde. Önce oğlum, şimdi karım… Peki ya sıradaki? Bunları düşünürken Hakan odaya girdi.

“Başkomiserim, katilin oğlunuzla birlikte gönderdiği notu getirdim.”

“Teşekkür ederim. Çıkabilirsin.”

Hakan çıktıktan sonra aceleyle zarfı açtım.

“Buse Yıldırım.”

Bu gece otelde öldürülen kız!

Bu kadarına artık tahammül edemezdim. Odadan çıkıp diğer yardımcım Özge’nin yanına geldim.

“Otelin kayıtlarından bir şey çıktı mı?”

“Maalesef başkomiserim. Bütün görüntüler silinmiş.”

Artık yapılacak başka bir şey kalmamıştı. Yine başka bir notun gelmesini bekleyecektim.

***

Sabah kahvaltıda, oğlumun en sevdiği şeyleri yaptım. Dün yaşadığı korkuyu unutmuş gibiydi. Onu okula yolcu ettikten sonra bazı dosyaları hazırlamaya koyuldum. Tam  evden çıkmayı üzereydim ki, kapının zili çaldı. Açtığımda kimse yoktu. Yere bakınca “Onur Başkomiser” yazılı siyah bir kutu gördüm. Kutuyu alıp odama çıktım. İçinde bir not daha vardı ve şunlar yazıyordu:

 

Gerçeklerle yüzleşmek yalanla yaşamaktan iyidir. Bu gece 21.30’da Atatürk Parkı’na gel.

***

Saat 20.45 gibi merkezden çıktım. Bizimkiler hâlâ katili bulmaya çalışıyordu. Oysa ben katilin yanına gidiyordum. Parkın köşesine arabamı park ettikten sonra bir banka oturup beklemeye başladım. On beş dakika sonra karşıdan bir ışığın bana doğru tutulduğunu fark ettim. Temkinli adımlarla ışığa doğru ilerlemeye başladım. Yaklaştıkça ışığın siyah bir arabadan geldiğini anladım. Arabanın dışında,  iki koruma beni bekliyor olmalılardı ki kapıyı yavaşça açıp kenara çekildiler. Arabanın içine girip beklemeye başladım.

Birkaç dakika sonra korumaların yanına biri geldi. Konuşmalarını duydum.

“İçeride mi?”

“Evet.”

“Tamam siz bekleyin. Bir şey olursa müdahale edersiniz.”

Ardından kapı açıldı ve içeri maskeli bir adam girdi.

“İsteğini yaptım,”  dedim. “Şimdi ne söyleyeceksen söyle.”

“Senden asıl istediğim bu değil. Seni buraya çağırma sebebim bana yardım edecek olman.””

“Ne istiyorsun?”

“Beş yıl önce beceremediğin işi bitirmeni istiyorum.”

“Benim hakkımda bu kadar şeyi nasıl biliyorsun?”

“Beni hafife alma Başkomiser. Sana iki gün veriyorum. Eğer başaramazsan ben de dün yarım kalan işimi bitiririm.”

“Peki o kadar kişiyi neden öldürdün?”

“Karının ölümüyle ilgili bazı kişileri ben temizledim, senin anlayacağın sana iyilik etmiş oldum. Ama asıl katili sana bırakıyorum. Biraz araştırsaydın belki anlardın. Ayrıca birazdan cep telefonuna bir video göndereceğim. Şimdi gidebilirsin Başkomiser, zamanın daralıyor.”

Bu kısa konuşmanın ardından kapı açıldı. Arabadan inip kendimi sakinleştirmek için parkta yürümeye başladım. Sonradan başka seçiğinim olmadığını kabullenip arabama geri döndüm. Katil aslında haklıydı. Gerçeklerle yüzleşmek, yalanla yaşamaktan daha iyiydi.

***

Beş yıl önce gizli istihbarat için çalışıyordum. Artık oradaki son görevimdi. Eski müsteşar suikasta kurban gitmiş, yerine yeni biri atanmıştı. Görevimiz eski müsteşarın katilini bulup karargâha getirmekti. Birkaç kez operasyon düzenleyip katili  kıstırmamıza rağmen ele geçiremedik. Yaptığımız tüm araştırmalar boşa çıkıp bir sonuç edemeyince, sahte bir katil bulup onun infaz etmeye karar verdik.

İşler bu yönde gelişirken elime şans eseri bir bilgi geçti. Sonunda gerçek katilin izini bulmuştum. Soruşturmayı tek başıma yürütmeye karar verdim. Olay hakkında etraflıca bilgi topladım. Katilin nerede olduğunu biliyordum. Gece vakti gizlice bir operasyon düzenledim. Çatışma çıktı ve onu omzundan vurdum. Yere yığılınca hızlıca gidip silahını aldım ve suratındaki maskeyi çıkardım.

Katil, yeni atanan müsteşardı.

Bana, dünyadan haberim olmadığını söyledi ve inanılmaz bir hikaye anlattı.  Eski müsteşar,  devlete sızmaya çalışan bir örgütün üyesi ydi ve istihbarattaki pek çok kişiyi ailesiyle tehdit ederek istifa ettirmişti. Bu söylediklerini kanıtlayınca müsteşara hak verdim. Cezasını çekmesi gerektiğini biliyordum fakat yapamadım. Bu olayın üstünü bir şekilde kapattık.

***

İyice araştırma yaptıktan sonra beş yıl önceki  müsteşarın  hâlâ sağ olduğunu ve nerede oturduğunu öğrendim. Yanına gidip gitmeme konusunda biraz tereddütlüydüm. En sonunda sabaha karşı arabaya atlayıp gittim. Malikane gibi  bir evde oturuyordu. Beni görünce bir süre sustu. Sonra, “Hoş geldin,” dedi.  “Açıkçası buraya gelmeni beklemiyordum.”

“Seninle konuşmam gereken özel bir mesele var,” diye cevap verdim.

“Konuşuruz.”

Ardından gizli bir odaya geçtik.

Bir koltuğa kurulup “Anlat bakalım,” dedi.

O an belimdeki silahı çekip ona doğrulttum. Kılı bile kıpırdamadı.

“Yanlış yapıyorsun,” diye gülümsedi başını iki yana sallayarak. “Beni öldürmeni kim söylediyse seni yalanlarıyla gene  kandırmış.”

“O gün beni kandırdığın gibi mi? Biraz araştırdıktan sonra, senin  o kadar da masum olmadığını öğrendim. Onca insana eziyet çektirmen pek de masumca görünmüyor.”

“Anlamıyorsun. O insanların hepsi suçluydu!”

“Peki ya karım? O da mı suçluydu?”

“Karın?”

“Karımın esas katili sen olmasan da. İçlerinde sen de vardın.”

“Bunların hepsi yalan! Sırf beni öldürmek için söylenen yalanlar…”

“Bu emri veren kişi… Seni öldürdükten sonra bana esas katili söyleyecekti. Bu yüzden buraya geldim. Ayrıca bana bir video gönderdi.”

Cep telefonumdan karıma çektirdiği işkencelerin videosunu gösterdim.

“Lütfen. Açıklayabilirim…”

Artık açıklama istemiyordum. Sadece karımın katilini istiyordum…

***

“Birini öldüreceksen haklı olduğundan emin ol,” derdi babam polisliğe başlarken.

Sanırım haklıydım. Bunları düşünürken bir yandan da karımın katilini öğrenmeyi bekliyordum. Dün akşam oturduğum bankta beklerken yeniden bir ışığın bana doğru tutulduğunu fark ettim. Bu sefer rahat adımlarla arabaya doğru ilerledim. Kapıdaki iki koruma geçen seferkinden daha rahat bir şekilde beni içeri aldı. İçeri girdiğimde maskeli adam beni bekliyordu.

“Tebrik ederim Başkomiser. Bunu yapabileceğini hiç düşünmemiştim.”

“Artık söyle. Karımın katili kim?”

“Önce bir anlaşma yapmamız lazım. Bundan sonra birisini öldürmeyeceğim. Sen de beni unutacaksın. Bunları kabul edersen karının katilini öğrenebilirsin.”

“Kabul ediyorum. Söyle.”

“Katili evine koydum. Orada seni bekliyor. Merak etme bağlı. Şimdi istediğini yapabilirsin.”

Hemen arabaya atlayıp eve doğru ilerlemeye başladım. En azından oğlumu yardımcım Hakan’a emanet etmiştim. Bir yandan aklımda şu soru vardı: Peki ya şimdi?

***

Arabadan inip eve doğru ilerledim. Evin kapısı ve bütün ışıkları açıktı. Silahımı çıkartıp yavaş yavaş içeri girdim. Evin zeminindeki okları fark edip, takip etmeye başladım. Ok, yatak odasına bitiyordu. Artık yapmam gereken tek bir şey vardı. Kapıyı açıp karımın katilini öğrenmek. Kapıyı büyük bir korkuyla açtım. Fakat içeride kimse yoktu. Bir an kandırıldığımı düşündüm fakat yatakta duran bir kutu vardı. İçind ki notu alıp okumaya başladım.

“Beş yıl önce çalıştığın istihbaratta bildiğin her şey yalandı. Eski müsteşar sizi birkaç sözde göreve gönderdi o kadar. Fakat gittiğiniz son görevde işi batırdınız. Dört kişi gittiğiniz o suikast görevinde yanlış birini vurdun. Müsteşar, bilgi almak için oğlunu oraya göndermişti. Tabiî oğlu talimatlara uymayınca, onu hedef zannettin ve vurdun. Müsteşar, haberi öğrenince çıldırdı ve karını kaçırdı. O günün akşamı müsteşar öldürüldü. Ama senden de intikamını almayı başardı. Kutunun içinde bir CD var. İzlersen ne demek istediğimi daha iyi anlarsın.”

Kutunun içindeki CD’yi bilgisayara taktım. Derin bir nefes alıp, videoyu başlattım. Bir sürü insan, kafalarına çuvallar geçirilmiş ve ağızları bantlanmış şekilde duvara zincirlenmişti. İlerleyen dakikalarda ben ve ekip arkadaşlarım odaya girdik. Müsteşar elimize birer silah verip kulağımıza bir şeyler söyledi. Herkes önündekine ateş edip, silahları müsteşara teslim ettik ve odadan çıktık. Birkaç dakika sonra, müsteşar öldürülenlerin kafalarından çuvalları çıkarttı. Benim vurduğum kişi…

Karımı ben öldürmüştüm.

Hikaye: Cellat

Hüzünlü bir ayrılığın darmadağın eden sızısını kalbinde hissettiren  vedalara benzemeyen onlarca veda yaşayıp  tonlarca veda cümlesi duymuş adamın adım sesleri koridorda yankılanıyordu. Birazdan yeniden vedalaşacak olsa da bu kez durum farklıydı. Bu kez beklemenin en güzelini yaşıyordu da kendini  o ana ait hissetmiyordu. Ne o anda ne o mekânda ne de o bekleyişte onun payına düşecek gerçek bir mutluluk vardı.  Hem her veda cümlesinin sonu ayrılığa bağlanmazdı ki! Bazılarının sonu aydınlık olmaz mıydı? Sonsuz bir aydınlık…

Filmlerde beyaz bir ışığa doğru yürürdü insanlar, oysa gerçek hayatta  karanlık onlara doğru yürürdü. Kimse göremese de ölmekte olana yaklaşan, onu bir çarşaf gibi kaplayacak olan karanlığı o görebiliyordu. Son nefesini bırakırken ciğerler, kapanan gözlerde sönen ışığı onlarca kez izlemişti. O son anda, son bir kuvvetle dudakların arasından bir veda cümlesi dökülürdü bazılarının. Kimi kavuşacağına inandığı yaratıcısına yakarır, af diler, kimisi bedbaht geçirdiğine inandığı hayatına söver, kimisi de celladına; yani ona yalvarırdı. Bir umut işte affedilmeyi dilerlerdi. Ancak yüreği buz gibi olmuş adam, sesi tüm kulaklar için mahrem kılınmışçasına susar, ağzını bile açmazdı. Affedilmeyi isteyenler için verdiği cevap her zaman aynıydı: Benim ne haddime affetmek, Tanrı affetsin. Lakin bu cevap beyninde başıboş bir at gibi dört nala koşturarak dudaklarına doğru yola çıksa da dudaklarındaki mühür kırılmazdı. O son nefes de verildiğinde ciğerlere hapsolmuş hava dışarıya çıkar ve o havanın yerini yenisiyle dolduramayan bedende göğüs, havası alınmış bir balon gibi iner giderdi. O anı onlarca kez izlemenin verdiği ezberle birlikte tüm insanların bir tek ölüm anında eşitlendiğini düşünürdü. Ta ki yaşadığı şu ana kadar. İnsanlar ölümle eşitlense bile ölürken eşit olamıyorlardı. İnsanın bu âlemde eşit olabildiği tek an varsa o da son nefeste değil, ilk nefeste olmalıydı. Çarpan kapı sesini duyunca durdu adam, arkasındaki kapıdan çıkan kuvözün içindeki, avuç içine sığacak büyüklükte bir baş, başın kalanını tamamlayan el kadar  bir bedenin sahibi sanki ona gülümsüyordu. Adam kuvöze yanaşıp vaktinden çok önce gelen bebeği selamladı, incecik kemikli eline dokundu ve aynı anda gözleriyle veda etti, yine tek kelime etmeden ayrıldı hastaneden.

Türk asıllı anne babanın evladı olarak yabancı bir ülkede doğan birçokları gibi, kendini hiçbir yere ait hissedemeden büyümüştü adam. Ne yaşadığı yeri, ne tatillerde ziyaret ettiği toprakları vatanı sayamamıştı. Üç ay öncesinde ani bir kararla ülkesine dönmesinin ardında yatan temel sebep;  Amerika’da artık can güvenliği olmadığını düşünmesiydi. Kurbanlarının aileleri değişen yasadan güç almış, kimliğini ifşa etmişlerdi. Ömrünün büyük kısmını ölüm anını izleyerek geçiren adam, ölüm meleğinin bu kez kendisi için gelmesinden korkmuştu.

 

Cellat uyandı yatağında bir gece

“Tanrım”  dedi “Bu ne zor bilmece:

Öldürdükçe çoğalıyor adamlar

Ben tükenmekteyim öldürdükçe…

 

Dudaklarının arasından dökülen bu dizeleri babasından duymuştu ilk kez, sonra odasının duvarına yazmıştı, unutmamak için. Yattığı yerde, duvardaki bu yazıyı okumadan uykuya teslim olmamıştı hiç.  İstedikleri kadar memur diyerek yumuşatmaya çalışsalar da o, cellatlığını kabullenmişti. Yasa değişmiş, yaşadığı eyalet idamı kaldırmıştı. Ellilerine merdiven dayamış, ömrünün neredeyse yarısını ölüm anını izleyerek geçirmiş bu adam, lanetli işini özleyecek kadar işine alışmıştı. Tüm birikimini alıp, memlekete döndüğünde artık amacı kalmamış bir adamdı. Aylardır kocaman bir boşlukta oradan oraya savrulmaktaydı. Belki bir köşede ölüp gidecek ve isimsiz bir mezar taşı konacaktı başucuna. Bir yerlerde okumuştu: Osmanlı’da cellatların mezarına isim yazılmazdı. Ömürlerinde pek dua almamış cellat, ölümünden sonra beddua da almasın istenirdi. Başına dikdörtgen bir mezar taşı konurdu, o kadar.

Issız sokakta kendi ayak seslerini dinleyerek yürümeye başladı. Kısa bir süre sonra tanıdık gelen ikinci ayak seslerini de duydu. Hastaneden çıktığında yeniden peşine düşeceğinden emin olduğu için dönüp bakmadı bile. Korkmuyor, sadece hedefine ulaşana kadar beklemesini diliyordu. Peşindeki adam günlerdir yapamadığı şeyi eğer bugün yapmaya cesaret edebilirse, doğru yerde yapsın istiyordu. Bebeğin yüzü gözlerinin önüne geldiğinde gülümsediğini fark etti. Gülümsemek eylemine alışkın olmayan yüz kasları kısa sürede eski formunu aldı. Adımları onu birkaç saat önce  geçtiği sokağa getirdiğinde, ağarmakta olan gökyüzünün  yıldızlı gecesini  düşündü. Geceki adamla aynı kişi değildi artık, biliyordu. Bebeğin minicik eline dokunduğunda cesaretin onu kuşattığı bir büyünün etkisinde kalmış gibi hissetmişti. Evet, kesinlikle artık korkmuyordu peşindekinden.

Kolundaki saatin akrep ve yelkovanı gece yarısını gösteriyorken, adımları başka adım seslerinden hızla uzaklaşıyorken karşılaşmıştı hastaneye yetiştirdiği kadınla. İnsan çığlığındaki her türlü duyguyu adından bile iyi bilen  adam, daha kadının çığlıklarını duyduğu ilk anda, köşe başını döner dönmez acı çeken bir kadın ile karşılaşacağını da biliyordu. Bu çığlık öfke, hüzün, korku barındırmıyordu. Düpedüz acı kuşanmıştı. Doğum sancıları başlayan kadın, bileğinden tutup yardımı için yalvardığında, tüm sükûnetini yitirmiş, eli ayağına dolaşmıştı. İnsanların son anlarının şahitliği ile geçen hayatında ilk defa bir hayatın ilk anına şahit olacak olmanın acemiliğini hissetmişti. Peşindekinin ne yapacağını umursamadan kadını kucaklamış ve hastaneye doğru yola koyulmuştu. Kadın bedeni ile bebeği için korunaklı bir yuvayken, peşindekinden de adamı korumuştu bilmeden. Karnı burnunda bu kadın kimdi, neyin nesiydi, o saatte sokakta ne işi vardı bilmiyordu, öğrenmek ihtiyacı hissetmemişti bile. Soru sorsa o mucizeyi bozacakmış gibi hissetmişti. Zaten soru sormayı da sevmezdi.

Hastanenin kendine has kokusu kıyafetlerine sinmiş, gün doğumu kokusuna karışmamakta direniyor gibiydi. İnfaz odasının da kendine has kokusu olurdu. Acı, feryat ve idrar karışımı… Düşünceleri eliyle savuşturmak ister gibi salladı elini havada.  Şehrin sokakları günün ilk ışıkları ile siyah cüppesinden sıyrılırken adımlarını sıklaştırdı. Gece başlayan yürüyüşü, peşindekini atlatma telaşına dönüşmüştü ama artık başka bir amacı vardı. Kadının karşısına çıkışı ilahi bir işaret olmalıydı. Bu işareti kabullenerek de hedefini belirlemişti. Peşindeki ona ulaşmadan  – ki ulaşmak gibi bir amacı var gibi görünmüyordu-  doğru yere varmalıydı.

Kilit taşlı dar yokuşun iki yanında birbirine yaslanmış evleri; zarafetini kaybetmemiş ancak sırtı bükülmüş kadınlara benzetti. Saymayı, yarısına gelmeden bıraktığı merdivenleri ağır ağır çıkarken başka bir şiiri anımsadı. Eteklerinde bir yığın yaprak var mıydı? Ne biriktirebilmişti bu hayatta  kederden başka? Ne aile kurabilmişti ne dostluklar. Atadan yadigâr üç göz eve kaçarcasına sığınmış, üç ay içinde bir kere bile tek gözden çıkıp diğer ikisinin kapısını aralamamıştı. Tek odalı bir yalnızlıktı onunki. Varlığının  farkına varmayan insanlar yokluğunun sızısını hissederler miydi? Şiirler bu hayatın hüzünlü günceleri gibiydi. İçinde kendini bulabildiği her şiir onun konuşma biçimiydi. Her an için bir şiir bulabilirdi.

Zeminde değişen taşlar hedefe geldiklerini söylüyordu. Tarihi mezarlık,  katledilmiş şehrin en bakir tepelerinden birindeydi. Haliç ayaklarının altına serilmiş, sararan ve biçimsizce uzayan otların arasından günü kucaklamaya başlamıştı. Cellatlar mezarlığının artık yerinde olmadığını bilse de taşları incelemeye koyuldu.  Zamanın en kudretli paşalarını, güzelliği dillere destan olmuş sultanlarını ve nice ulemayı kucaklamış olan toprak acaba dünyaya tek bir iz bırakamamış, aldığı her canla ruhundan  bir parçayı da öldürmüş bu zavallıyı bağrına basar mıydı? Böylesine ruhsuz yaşamanın bir anlamı var mıydı? Lanet olası dünyaya gelmesine yardım ettiği ama ismini bile öğrenemediği  aceleci canı düşündü. Acaba adı ne olacaktı bebeğin? Canını aldığı her ismi ezbere sayabilen adam,  bazılarının  iki elinin diğer tarafta yakasında olacağından emindi. Peşindeki Azrail’in elinden değil de onlarla yüzleşmekten kaçmıyor muydu aslında? Bugün  artık bu kaçışa son verecek cesareti vardı. Yaptığı iyiliğin de heybesine konulacağına inanarak dolaştı eski ve kısmen daha yeni mezar taşlarının arasında, aradığını bulana kadar her taşa dikkatle baktı. İşte oradaydı. Dikdörtgen ve isimsiz iki dikit… Cebindeki kimliği çıkardı, ayakkabısının burnu ile açtığı ufak çukura gömerek, yok olmadan önce adını yok etti, sonra taşlardan birine verip sırtını oturdu.  Kıvrılarak ilerleyen Haliç’e çevirdi yüzünü. Bir ağaca sırtını dayamış onu izleyen celladının yüzüne, gözlerinin içine ilk defa dikkatle baktı. Bilinci hiç olmadığı kadar açıktı ve celladının yüzünü daha önce nerede gördüğünü o anda hatırladı. Kardeşinin infazını seyrederken bayılan adamın kendisine yaklaşmasına, cebindeki silahı çıkarışına tepki vermeden sırtı mezar taşına yaslı oturmaya devam etti.

Zavallı mahkûmun sedyeye yatırılırken ağladığını, suçsuz olduğunu haykırdığını, bilekleri bağlanırken celladının elini sıkıca tutup yalvardığını dünmüş gibi hatırlıyordu. Zehirli iğnenin vücuduna tesiri her zamankinden uzun sürmüş, tıpkı Oklahoma’daki Clayton Lockett adlı idam mahkûmunun kırk üç dakika çırpınarak ölmesi gibi, bu adam da dakikalarca can çekişmişti. Bu konuda kabahatli olmadığına inanıyordu, can veren mahkûmun masum olduğuna inandığı kadar… Yapabileceği bir şey yoktu. Karar merci değildi, hiç olmamıştı. O sadece bir cellattı ve emri uyguluyordu, düşünmek ve sorgulamak ona haramdı. Karşısında dikilen ve intikam ateşi ile tutuşan adama bunları anlatsa belki kendini kurtarırdı ama açıklamayı düşünmedi bile, çünkü artık ölmeyi arzuluyordu. Bir bebek dünyaya gelmişken, kendisi çekilebilir ve yeni hayatlara yer açabilirdi.

“I’m ready! Do it!” diye bağırdı. Cellatlar mezarlığında bir cellat, kendi celladına teslim olmuştu. Namludan çıkan kurşunun sesiyle havalanan kuşlardan başka kimseyi etkilemedi gidişi. O hiç öğrenemeyecekti ama “Lara”* konmuştu bebeğin ismi.

*Lara: Latin mitolojisinde, Ölüm ve sessizlik perisi

Hikaye: Tesadüf

Saate baktı. Akşam tam beşti. Salondaki kalabalığa göz ucuyla bir bakış attı. Burası büyük bir sanat galerisiydi. Aybars Bey içeride yaklaşık yüz kişi olduğunu düşündü.  Biraz sonra söyleyecekleri hepsinde bir şok etkisi yaratacaktı. Zerrin kalabalığın arasında durmuş, Aybars Bey’in kürsüde yapacağı konuşmayı bekliyordu. Aybars Bey kürsüye yaklaştı. Bakışlar ona döndü. Mikrofonu eline aldı. Bu kez Zerrin bakışlarını onlara yöneltti. Acaba bekledikleri şüpheli durum şu an gerçekleşecek miydi?

Aybars Bey yüzünde bir hüzün ifadesiyle konuşmasına başladı.

“Sevgili dostlar, ben emekli polis Aybars Güntan. Biliyorum, şu an konuşma yapmasını beklediğiniz kişi ben değil, çok yakın dostum Kaya Bircan’dı. Bu haberi size üzülerek söylüyorum. Kendisi bu sabah evinde ölü bulundu.”

Kalabalıktan uğultular yükselmeye başladı. Hepsinin yüzünde korkuyla karışık şaşkınlık ifadesi belirdi. Zerrin ise bakışlarını onların üzerinde gezdiriyor, şüpheli  bir durumun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini düşünüyordu.

“Bugün bu güzel sanat galerisinin açılış konuşmasını yapacaktı. Fakat ne yazık ki bu mümkün olmadı. Ve şunu da belirtmek istiyorum, bu cinayeti gerçekleştiren kişi kendisine yaklaşık bir hafta önce tuzak kurmuş ve yine aynı hafta içerisinde kurduğu başka bir tuzakla zehirlenmesine sebep olmuştu. Yine aynı kişi bugün onu öldürdü. Bu cinayeti  kimin işlediğini çok iyi biliyorum ve hak ettiği cezayı alana kadar peşini bırakmayacağım.”

Sözlerini bu şekilde bitirdi Aybars Bey.  Şaşkın bakışlar arasında mikrofonu yerine koyarak kürsüden indi. Zerrin kalabalığın arasından geçerek öne çıktı. Aybars Bey’e muzipçe bir ifadeyle baktı.

“Pardon beyefendi. Bir şey sorabilir miyim?”

Aybars Bey, Zerrin’e sanki onu hayatında ilk defa görmüş bir yabancı edasıyla baktı.

“Buyrun hanımefendi”

Zerrin herkesin duymasını sağlamak için yüksek sesle konuştu.

“Biraz önce söylediklerinizi üzülerek ve endişeyle dinledim. Acaba, bize bu kişinin kim olduğunu söyler misiniz? Çünkü hepimiz kendimizi tedirgin hissediyoruz.”

Aybars Bey yüzündeki ifadeyi değiştirmedi.

“Bakın hanımefendi, size bir bilgi veremem. Çünkü bu kişi şu an aramızda olabilir. O yüzden size burayı hemen terk etmenizi öneriyorum.”

Kalabalıktan bağrışma sesleri yükselmeye başladı. Hepsi birden aynı anda hızla kapıya yöneldi. Zerrin Aybars Bey’e yaklaştı.

“Gelecek mi?” diye sordu.

“Gelecek. Mutlaka gelecek. Ama şimdi değil.”

“Ne zaman peki?”

“Bugün, gün bitmeden bir misafirimiz olacak,” dedi Aybars Bey.

Ve ikisi de diğerlerinin yaptığı gibi, hızla kapıya yöneldiler.

***

Aybars Bey, kendisini evine getiren taksiden inerek kapıyı yavaşça kapattı. Yüzünde zafer kazanmış insanlara özgü bir sevinç ifadesi vardı. Evin kapısını açtı. İçeriyi dinledi. Koridordan geçerek büyük salona geldi. Pencere kenarında ki koltuğa baktı. Misafiri orada oturuyor, meraklı gözlerle Aybars Bey’e bakıyordu. Aybars Bey pencere kenarına yaklaştı. Camdan dışarı baktı. Sonra misafirine göz ucuyla bir bakış attı.

“Zerrin birazdan gelir, arkamdakini takip ediyordu.”

“Seni kim takip etti?”

“Önemli olan bu değil mi? Merak etme. Eğer bir insanı yapmadığı bir davranışla suçlarsanız, bu davranışı yapmadığını kanıtlama gereği duyar. O da mutlaka buraya bunu kanıtlamak için gelecek.”

“Bu durumda yaptığı davranışları da inkâr edemeyecek.”

“Aynen öyle. İtiraf edecek.”

Zerrin evin önüne geldi.  Arabayı park ettikten sonra indi. Aybars Bey, Zerrin’in evin içine girdiğini görünce misafirine dönerek gülümsedi.

Zerrin büyük salona girdi. Misafire selam verdi. Daha sonra Aybars bey’e dönerek “Seni buraya kadar takip etti,” dedi.

“Biliyordum. Bu harika. Seni fark etti mi?”

“Sanmıyorum. Buraya geldiğini gördü, aşağı sokağa kadar indi. Kapıyı çalması an meselesi diyebilirim.”

“Güzel, kapıyı ben açarım. Siz ikiniz burada bekleyin. Onu küçük odaya davet edeceğim.”

Misafir yerinde kımıldamadan oturuyor. Merakla ikisine bakıyordu. Neden sonra dayanamayarak;

“Şüphelendiğimiz durum gerçekleşecekti değil mi?” diye sordu.

Aybars Bey ona döndü.

“Evet, ama kürsüye benim çıkmam her şeyi değiştirdi.”

“O zaman sana minnettarım.”

Kapı çaldı. Aybars Bey misafirine içten bir gülümsemeyle baktı.

“Bunları sonra konuşalım. Şimdi halletmemiz gereken bir durum var. Dediğim gibi dışarı çıkmayın.”

Zerrin’e baktı. Zerrin olur manasında başını sallayarak koltuğa oturdu. Aybars Bey hızla kapıya yöneldi. Kapıyı açarak karşısındaki yabancıyı süzdü. Karşısında otuz yaşlarında, genç bir adam duruyordu. Halinden tavrından endişeli olduğu anlaşılıyordu.

“Buyrun kime bakmıştınız?” diye sordu Aybars Bey.

Karşısındaki  adam, telaşını gizlemeye çalışarak “Sizinle görüşmek istiyorum Aybars Bey,” dedi.  “İçeri geçebilir miyim?”

Aybars Bey bu durumdan memnun olmuş bir tavırla, “Tabii, buyrun,” diye konuştu. “Şu karşıdaki odaya geçin.”

Küçük odaya geçince yabancı Aybars Bey’e yaklaştı. “Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz çok merak ediyorum.  Bugün söyledikleriniz neydi öyle?”

Aybars Bey sakin bir tavırla genç adama baktı.  “Anlayamadım. Siz neyden bahsediyorsunuz?”

“Bakın bu bir tesadüf olmalı. Bugün o konuşma da Kaya Bircan’ın öldüğünü söylediniz. Bu ölüm kesinlikle bir tesadüf.”

“Doğrusu pek çok şeyin tesadüf olduğunu duydum. Ama bir ölümün tesadüf olduğunu ilk defa sizden duyuyorum.”

“Onu ben öldürmedim.”

“Öyle mi? Ben de onu sizin öldürdüğünüzü söylemedim zaten.”

“Ama ima ettiniz.”

“Peki, şunları inkâr edebilir misiniz? O açılışta onu öldürecektiniz. Aynı zamanda başına gelen zehirlenme olayı ve tuzak girişimlerinin faili de sizsiniz. Öyle değil mi?”

Genç adam donuk bir ifadeyle Aybars bey’e baktı.

Aybars Bey gülümseyerek “Yoksa bunların hepsi bir tesadüf mü?” diye sordu.

Genç adam bıkkınlıkla, “Tamam, kabul ediyorum.,” dedi. H”epsini kabul ediyorum. Ama onu öldürmedim.”

“Tabiii ki de onu siz öldürmediniz. O zaten hiç ölmedi.”

Genç adamın yüzündeki endişe ifadesi, yerini şaşkınlığa bıraktı.

“Lütfen benimle gelin. Hayatınızda bundan daha büyük bir tesadüfle karşılaşmayacağınıza eminim.”

Genç adamın önüne geçerek büyük salonun kapısını açtı. Zerrin onların içeri girdiğini görünce ayağa kalktı.  Genç adam pencere kenarında oturan misafiri gördü.

“Bu o. Siz beni oyuna getirdiniz,” dedi telaşla.

“Evet öyle. Sevgili dostum Kaya Bircan.”

Kaya Bey ayağa kalkarak genç adama yaklaştı.

“Demek o sendin, senin yüzünden aylardır korku içerisinde yaşıyorum. Bugün ben o kürsüde konuşma yapacağım sırada beni öldürecektin”

Aybars Bey koltuğa geçerek oturdu. Sakin bir ses tonuyla konuşmasına başladı.

“Dostumun bu tuzaktan haberi vardı. Dün bana gelerek benden yardım istedi. Konuşma yapacağı sırada kendisini bir tehlikenin beklediğini söyledi. Biz de oturup bir plan yaptık. Güvenliği açısından oraya gitmesi doğru değildi. Onun yerine konuşmaya ben çıktım ve onun öldürüldüğünü söyledim. Bunu yapan kişinin başına gelen diğer tuzaklara sebep olan kişi olduğunu belirttim. O sırada siz o kalabalığın arasındaydınız. Diğer tuzaklara sebep olan kişi sizdiniz ama onu öldüren kişi siz değildiniz. Bu gerçeği bana anlatmanız gerektiğini düşündünüz ve beni buraya kadar takip ettiniz. Tam da düşündüğünüz gibi oyuna geldiniz. Ayrıca suçunuzu kendi ağzınızla itiraf ettiniz.”

Genç adamın yüzünde sinirle karışık bir gülümseme belirdi.

“Siz beni bunlarla suçlayamazsınız.”

“Suçlarım ve gördüğünüz gibi de suçluyorum. Yakalandınız.”

“Böyle bir şeye hakkınız da, yetkiniz de yok. Siz emekli polissiniz.”

Zerrin cebinden kelepçeyi çıkararak hızla genç adamın koluna taktı.

“Ben emekli değilim. Sizi yakalamaya hakkım da var yetkim de.”

Aybars Bey gülerek yerinden kalktı. Dostunun yanına gelerek genç adama baktı.

“İşte tesadüf diye buna denir.”

Bakışlarını pencereye çevirdi. Evin kapısının önüne bir polis aracı yaklaştı.

Aybars Bey’in dediği gibi,  gün daha bitmemişti.

Hikaye: Işıklar İçinde Yatsın

Seden, Koray’ın öğle tatilini, telefonlarına gelen mesajları cevaplandırarak geçirdiğini fark etti. Son günlerde epey dalgın görünen Koray, tamamlaması gereken raporları da yetiştirememişti. Mutlaka bir derdi vardı. Ama bunu paylaşmak istemediği sürece ona yardım edemezdi. Belki de Seden’e söylemeye cesaret edemiyordu.

“ Son birkaç gündür çok dalgınsın Koray, kendini işine veremiyorsun. Ayrıca raporları da zamanında yetiştiremedin. Hayrola! Bir sorun mu var? Eğer paylaşmak istersen, seni memnuniyetle dinlerim. Ayrıca yardımcı olabileceğim bir şey varsa, elimden geleni yaparım.”

“ Gerçekten yardım eder misiniz amirim?”

“ Sen konun ne olduğunu anlatırsan elbette, tabii.”

“ Amirim,  kuzenim evleniyor. Düğün, tanınmış bir otelde olacakmış. Dolayısıyla,  benim de çok şık bir takım elbise ya da smokin giymem gerekiyormuş. Annem her gün, hiç üşenmeyip mağaza mağaza geziyor. Ne kadar smokin ve takım elbise modelleri varsa hepsinin resmini çekip bana yolluyor. Düğüne daha iki ay var, hem sonra benim takım elbise ya da smokine ihtiyacım yok. Ne gerek var şimdi durduk yere masraf çıkarmaya? Bir de takı meselesi var tabii. Böyle söyleyince de kıyamet kopuyor. Haksız mıyım amirim?”

“ Özensiz giyindiğinizde elbiseniz fak edilir, kusursuz giyindiğinizde siz fark edilirsiniz,”[1] dedi Seden gülerek.

“ Annemi haklı buldunuz tabii!”

“ Bazı insanlar, lüksü yoksulluğun tersi olarak düşünüyor. Hâlbuki lüks, bayağılın tersidir.[2] Bence annen, senin sade ve şık olmanı istiyor. Takım elbiseni en son ne zaman giymiştin?”

“ Devrem Samet’in düğününde giymiştim, neredeyse beş yıl oluyor. Başka evlenen olmadı ki, resmi bir toplantıya da katılmadım. Biliyorsunuz, ben spor kıyafetleri tercih ederim. Tamam! Tamam anlaşıldı, smokin alınacak.  Takı işini nasıl çözeceğim peki?”

“ Bütçeni gözden geçireceksin ve sana yakışanı alıp takacaksın. Bu kadar basit Koray! Bunlar çok güzel ve anlamlı telaşlar, bakma bizler zorlaştırıyoruz.”

Seden’in cümlesi biter bitmez, telefon çaldı, Koray hemen ahizeyi kaldırdı.  Karşı tarafı dinlerken, Seden’in yüzüne hayretle bakıyordu

“ Amirim, hiçbir şey tesadüf değildir dersiniz her zaman, sizden korkmaya başladım doğrusu. Bu smokin olayı, evrene negatif enerji olarak yayıldı galiba. İldeniz Modaevi’nin sahibi Ayda İldeniz, defilede aksesuar olarak kullandığı sandığın içinde ölü olarak bulunmuş.”

“ Smokin ve takı meselesinden spritüel konulara geçme şimdi.  Olay yerinin tam adresini, ekip arkadaşlarımıza bildir de hemen çıkalım.”

***

Tunalı Hilmi Caddesindeki, Ayda İldeniz Modaevi’ne ait binanın önü gazetecilerle kaynıyordu. Seden ve Koray, görevli memurlar eşliğinde, modaevinin kapısından zar zor geçebilmişlerdi.

İçerisi ana –baba günüydü. Defileye katılan konukların, mankenlerin ve bütün çalışanların ifadeleri alınıyordu. Görevli memurlardan birisi hemen yanlarına geldi ve onları bilgilendirerek salonuna kadar eşlik etti.

Ayda’nın cansız bedeni, defilenin yapıldığı salonda, podyumun ortasındaki sedef kakmalı bir sandığın içinde yatıyordu.

“ Amirim, maktul Ayda İldeniz’in bugün defilesi varmış. Sekreteri Pınar Koç ve terzisi Belgin Şanlı’nın ifadelerine göre; maktul defileyi sürpriz bir kapanışla bitirmeyi planlamış. Sürpriz kapanış;  erkek mankenler, ellerinde sedef kakmalı bir sandıkla podyumda yürüyecek, birkaç dakika sonra da sandığı açacaklarmış. Sandığın içinden de, gece kıyafeti giymiş bir manken çıkacak…”

“ Ama sürpriz olarak Ayda İldeniz’in cesedi çıkmış!” dedi Koray, görevli memurun bitirmesini beklemeden.

“ Defile başlamadan önce, yine aynı tanıkların ifadelerine göre maktul; modacı Çiğdem Simli adlı şahısla çok kötü kavga etmiş.”

“ Kavganın sebebi neymiş peki?”dedi Seden.

“ Amirim, işte orası çok ilginç. Maktul, bu Çiğdem Simli adlı modacıya davetiye göndermediği halde şahsı kapıda görünce çıldırmış.”

“ Bunun neresi ilginç şimdi?”dedi Koray, sabırsız bir tavırla.

“ Çiğdem Simli, kendisine davetiyesi sorulunca çantasından davetiyesini çıkardığı gibi maktulun yüzüne fırlatmış. Sonra iki kadın fena halde kapışmış, zar zor ayırmışlar.  Modacı Çiğdem Simli’yi oradan uzaklaştırarak, arabasına bindirmişler.”

“ Amirim, benim iyice kafam karıştı! Kim, nerede nasıl ne yapmış? Hepsi birbirine girmiş vaziyette,” dedi Koray.

Seden, Koray’a döndü ve “ Maktulun sekreteri Pınar’ı, terzisi Belgin’i ve modacı Çiğdem Simli’yi, detaylı ifadelerinin alınması için büroya alın. Burada işim biter bitmez size katılırım,” dedi.

***

Seden, cesedin içinde bulunduğu sandığı incelemek için podyuma çıktı.  Olay yeri inceleme görevlileri cesedi henüz sandıktan çıkarmamışlardı.  Sandıktaki incelemeleri bitince büyük bir titizlikle, cesedi çıkarıp podyuma yatırdılar.

“ Amirim, herhangi bir darp izi görünmüyor. Yüzünün sol tarafındaki sıyrık ve morluklar;  ayrıca kollarında ve bacaklarında görülen sıyrıklar, ceset sandığa yerleştirilirken oluşmuş. Henüz katılaşma başlamadığı görülüyor, bu da tahminimce saat: 15.00 ila 17.30 arasında öldürülmüş olduğunu gösteriyor.  Şimdilik söyleyebileceklerim bu kadar.  Adli tıp doktoru, otopsiden sonra size ayrıntılı raporu gönderir.”

“ Peki, teşekkür ederim. Size verimli çalışmalar diliyorum.”

Seden, gazetecilerin patlayan flaşları ve burnuna kadar sokulan mikrofonların arasından hızlıca geçip aracına bindi.

***

Büroya vardığında,  Pınar ve Belgin ağlamaktan şişmiş gözlerle oturuyorlardı. Kısa bir selamlaşma faslından sonra hiç beklemeden hemen konuya girdi.

“ Pınar Hanım, önce sizinle başlayalım. İldeniz Modaevi’nde ne zaman çalışmaya başladınız?”

“ Üç yıl öce çalışmaya başladım. Ama onu ben öldürmedim yemin ederim! Be…ben..ben kapıda konuklarla ilgileniyordum. Tek suçum, Çiğdem Simli’nin geldiğini Ayda Hanım’a haber vermekti. Kavgaya ben sebep olduuum!”dedi Pınar ağlayarak.

Pınar, yirmi sekiz yaşında, üniversitenin iki yıllık moda tasarımı bölümünü bitirmiş, orta boylu esmer, genç bir kadındı. Ayda’nın kaprislerine katlanır ve bütün ayak işlerini hiç şikayet etmeden yürütürdü. Ayda’ya, en uzun süre dayanan sekreterlerden biriydi.

“ Sakin olun Pınar Hanım. Sadece ifade vermek için burada bulunuyorsunuz, kimse sizi suçlamıyor. Siz sadece sorularımıza yanıt verin olur mu?” dedi Seden, yumuşak bir ses tonuyla. “ Ayda ve Çiğdem neden kavga ettiler?”

“ Davetiyeleri, konuk sayısına göre bastırdık ve konukların arasında Çiğdem Hanım yoktu. Sonra davetiyeleri, kuryeye ben teslim ettim. Ona davetiye gönderdiğimi hatırlamıyorum.”

“ Pınar Hanım davetiye konusunu anladık, siz kavganın sebebine gelseniz artık,” dedi Koray.

“ İşte ben de onu anlatmaya çalışıyorum ya zaten! Kadın davetiyesini alıp gelmiş. Kavga, Çiğdem’in davetiyesi yüzünden çıktı. Şimdi anladınız mı?”

“ Siz,  Çiğdem’e davetiye göndermediniz ama Çiğdem elinde kapı gibi davetiyesiyle defileye geldi. Doğru mu anladım?” dedi Koray.

“ Evet, doğru anladınız. Ayda Hanım, davetiyelerin tanesine beş yüz lira ödemişti. Bir tanesi kayboldu diye, günlerce beni azarladı.”

“ Belki matbaadan eksik göndermişlerdir, olamaz mı?”

“ Bu mümkün değil! Çünkü Ayda Hanım, davetiyeleri sayılı olarak bizzat kendisi teslim aldı.”

Seden, Pınar’ın fazla üstüne gitmedi.

“ Belgin Hanım, siz ne zamandan beri İldeniz Modaevi’nde çalışıyorsunuz?”

“ On yıldır çalışıyorum. Ancak daha önce Çiğdem Simliyle birlikte çalıştım. Anlaşamayınca ben de Ayda’nın yanına geçtim.”

Belgin kırk yaşında, yalnız yaşayan, uzun boylu zarif bir kadındı. Kız meslek lisesinin, biçki dikiş bölümünü bitirmişti. Çiğdem ve Ayda ile çalışmaya başlamadan önce, hazır giyim sektöründe çalışıyordu.

“ Çiğdem Hanımın yanından neden ayrıldınız?”

“ Ayda, daha dolgun maaş teklif edince hiç düşünmeden ayrıldım. Hepsi bu.”

“ Sizce Ayda Hanımı kim öldürmüş olabilir? Düşmanı ya da ona kin besleyen birileri var mıydı?

“ Bildiğim kadarıyla yoktu. Moda dünyasında sevilen biriydi.”

“ O zaman neden öldürüldü peki? Hatta öldürmekle yetinmemiş bir de gösteride kullanılan sandığın içine tıkılmış zavallı kadıncağız!” dedi Koray.

“ Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum inanın!”

“ Peki, Ayda Hanımı en son ne zaman gördünüz?”

“ Ben, giyinme odasında mankenleri hazırlarken, güvenlik görevlilerimizden biri geldi. Ayda ve Çiğdem’in kavga ettiklerini söyledi. İşlerimi bırakıp hemen yanlarına gittim. Ayda’yı, Çiğdem’in elinden zor aldım ve hemen çalışma ofisine götürdüm. Saçı başı dağılmış vaziyetteydi, toparlanmasına yardım ettim. Ofisindeki kanepeye yatırdım ve tekrar işimin başına döndüm. Defile zamanında başladı ama Ayda ortalarda görünmüyordu. Sürpriz kapanışa kadar gelir diye düşündüm ama gelmedi. Kapanış gösterisinde kullanılan sedef kakmalı sandığın içinde ölü olarak gördüm.”

“ Bu sedef kakmalı sandık nerede duruyordu?” dedi Seden.

“ Ayda’nın ofisinde duruyordu. O sandığa, on bin dolar ödemişti ve kimsenin dokunmasına izin vermiyordu.”

“ Sandığı, Ayda’nın odasından kim aldı peki?”

“ Sahne tasarımı ekibindeki arkadaşlar aldılar. Mankenin, sandığın içinde hazır vaziyette beklediğini söylediler. Ben de hiç tereddüt etmeden podyuma çıkardım.”

“ Peki, sizleri daha fazla yormak istemiyorum, gene görüşeceğiz nasıl olsa. Bu arada, şehir dışına çıkma gibi bir planınız varsa hemen iptal edin lütfen. Gidebilirsiniz,” dedi Seden.

 

 

Seden, notlarına göz gezdirirken, Koray elinde iki kutu kahveyle içeri girdi.

“ Amirim, kahveleri alırken Çiğdem Simli’nin avukatı aradı. Müvekkili ile birlikte, yarın sabah 10.00’da burada olacaklarını söyledi. Neden avukatına ihtiyaç duydu acaba.”

“ Gelince öğreneceğiz. Neyse, Pınar ve Belgin’in ifadelerine dönelim şimdi. Pınar, davetiyelerden bir tanesinin eksik olduğunu söyledi. Muhtemel, bu kayıp davetiye Çiğdem’e gönderildi?” Ama kim veya kimler tarafından gönderildi?”

“ Ayda, gazetelere manşet olabilmek için planlamış olabilir bu davetiye işini. Biliyorsunuz, reklamın iyisi kötüsü olmaz.”

“ Olabilir. Asıl soru, Ayda İldeniz’i kim ve neden öldürdü? Ayda hakkında neler var elimizde.”

“ Asıl adı Naciye Telli.  İsmini meşhur olmaya başladıktan sonra değiştirmiş. Ankara doğumlu, elli beş yaşında ve hiç evlenmemiş. Annesi terzi,  babası, araba tamircisiymiş. Kendinden üç yaş büyük ağabeyi varmış, o da babasıyla birlikte araba tamirciliği yapıyormuş.  Kız Meslek Lisesinin biçki dikiş bölümünü bitirmiş, mahalleden ayrılana kadar Çıkrıkçılar Yokuşunda, küçük bir manifaturacıda çalışmış.  Ağabeyi ve babası, bir trafik kazasında ölmüş, hayatta kalan tek yakını annesi. O da Alzheimer hastası, özel bir bakımevinde kalıyor.”

“ Yine de araştırmaya devam edin, belki yakından tanıyan birileri çıkar.”

***

Ertesi sabah, Çiğdem Simli ve Avukatı Galip Kutlu, saat tam 10.00’da Seden’in odasında hazır bulundular. Kısa bir selamlaşma faslından sonra Avukat Galip Kutlu hemen konuya girdi.

“ Sayın amirim, müvekkilimi neden burada olduğunu anlayamadım. Çiğdem Hanım tanınmış bir modacıdır, ayrıca dürüst bir vatandaştır. Zaten bildiğiniz üzere, kendisi Ayda Hanımla üzücü bir tartışma yaşamıştır. Henüz bunun şokunu atlatamadan, Ayda Hanımın ölü bulunduğu haberiyle epey sarsıldı. Son olarak şunu belirtmek isterim, müvekkilim o üzücü tartışmadan sonra hemen İldeniz Modaevi’ni terk etmiş ve kendisini eve kapatmıştır.”

“ Galip Bey, o üzücü tartışmadan sonra, İldeniz Modaevi’nden ayrılan müvekkilinize ulaşamadık. Kendisi telefonlarımızı yanıtsız bıraktı. En nihayetinde, lütfedip aradı ve sizin eşliğinizde buraya geleceğini söyledi. Ayda İldeniz öldürülmeden önce, müvekkilinizle üzücü değil saç saça baş başa kavga etmiş. Tanıkların ifadesine göre Ayda Hanımı, müvekkilinizin elinden zor almışlar. Müvekkiliniz ifade vermek zorunda!” dedi Koray.

Çiğdem, ateş saçan gözlerle Koray’a baktı. Sonra çantasından bir fotoğraf çıkardı. Seden’in masasının üstüne bırakırken “ Güven bir ruh gibidir, terk ettiği bedene asla geri dönmez,”[3] dedi.

Fotoğraf, Ayda ve Çiğdem’in lise yıllarına aitti.

“ Benim gerçek adım, Sabriye Uncu. Naciye ve ben aynı mahallede büyüdük, aynı okula gittik, aynı hayalleri kurduk. Ama o ne yaptı? Benim hayallerimi çaldı! Lise yıllarında, elbise çizimlerine merak sarmıştım. Öyle kendi çapımda, resim defterine elbise ve gece kıyafetleri çiziyordum. Naciye, bir gün bu çizimlerle çok para kazanacağımızı söyledi.”

“ Ayda, asıl adıyla Naciye, sizin çizimlerinizle ünlü bir modacı oldu. Sizde buna daha fazla katlanamadınız. Zaten kavga da bunun bahanesiydi. Aslında evinize gitmediniz. Etrafın sakinleşmesini bekleyip, kimsenin olmadığı bir anda ofisine girip onu öldürdünüz. Sonra cesedini sandığın içine gizlediniz!” dedi Koray araya girerek.

Çiğdem, kahkahalarla gülmeye başladı. Öyle ki, gülerken gözlerinden yaşlar akıyordu.

“ Uzun zamandır hiç bu kadar gülmemiştim. Bütün bu anlattıklarınızı aklımdan geçirmedim desem yalan olur. O kavgadan sonra, aynen söylediğiniz gibi Naciye’yi öldürmek istedim! Ama o, buna değmezdi. Ben çizim yapmaya devam ediyorum, üstelik bunları çok yüksek fiyatlarla Avrupa’daki moda evlerine satıyorum. Telli Naciye’den daha iyi durumdayım!”

Avukat Galip, Çiğdem’i daha fazla konuşmaması için uyardı. Ama Çiğdem’in, Avukatını dinlemeye hiç niyeti yoktu.

“ Nerede kalmıştık?  Naciye, babasını ve ağabeyini kaybettikten sonra annesiyle birlikte mahalleden taşındı. Anlayacağınız, benim çizimlerimde Naciye ile birlikte gitti.  Bugünlere gelebilmek için, ikinci sınıf moda evlerinde terzi yamağı olarak çok çalıştım. Naciye’nin durumu da, benden farklı değildi. Bu çabalarımız, en nihayetinde meyvelerini verdi. Sonunda hayallerimize kavuştuk, ama dost kalamadık.  Onun, bir hırsız olduğunu, hiçbir zaman yüzüne vurmadım. Bir gün yaptığının bedelini çok pahallıya ödeyeceğini biliyordum. Kavga meselesine gelince;  Ayda’nın, adıma kurye ile davetiye yolladığını görünce çok şaşırdım çünkü şimdiye kadar beni, hiçbir defilesine çağırmamıştı. Bozuntuya vermedim ve davetine icabet ettim. Ama o ne yaptı? Kavga çıkardı! Maksadı beni gazetecilerin önünde küçük düşürmekti!”

“ Peki, Ayda’nın gönderdiği davetiye hala siz de mi?” dedi Seden.

Hayır! Neden saklamaya tenezzül edeyim ki? Yüzüne fırlattım gitti!” dedi Çiğdem, küçümseyen bir tavırla.

“ Çiğdem Hanım, evinizde olduğunuza dair size şahitlik edecek biri ya da birileri var mı?” dedi Koray.

“ Şahide gerek yok. Yüksek güvenlikle korunan bir sitede oturuyorum. Sitenin her tarafı, yedi-yirmi dört kameralarla izleniyor. Bakabilirsiniz!”

“ Siz orasını bize bırakın Çiğdem Hanım. Şimdilik bu kadar, gerekirse sizi yine ararız. Gidebilirsiniz,” dedi Seden.

 

Çiğdem ve Avukatı Galip, kapıdan çıkarken içeri teknik ekipten Nejat girdi.

“ Hoş geldin Nejat. Umarım güzel haberlerle gelmişsindir.”  dedi Seden.

“ Sen, her zaman güzel haberler bekliyorsun devrem. Ben de bu güzel haberler için deli gibi çalışıyorum. Çiğdem ve Ayda’nın kavgasına kadar olan görüntülerde güzel mankenlerden başka bir şey yok. Ama kavgayı ve sonrasındaki görüntüleri izleyin. Kolay gelsin!”

Seden ve Koray, kamera kayıtlarını izlemeye başladılar.

Giriş kapısındaki kameraların görüntülerinde, Ayda ve Çiğdem’in kavga sahneleri ifadelerle örtüşüyordu.

Ayda’nın odasındaki kamerada; Belgin’in,  Ayda’yı sakinleştirdiği ve kanepeye yatmasına yardımcı olduğu görülüyordu.  Ayrıca edef kakmalı sandığık çalışma masasının yanındaydı.  Belgin’nin ofisten çıkış Saati 14.30’du. Defile söylenildiği gibi saat 15.00’te başlamıştı. Saat 15.30’a kadar da ofisin önünde, kimse görülmedi.

Saat 15.30’da, mankenlerden birisi Ayda’nın ofisine geliyor ve kapıyı çalıp içeri giriyor. Ayda’nın kanepede yattığını görünce yanına gidip hafifçe omzuna dokunuyor. Ayda’nın tepki vermediğini görünce, onu biraz sarsıyor. Bu sarsmanın sonucunda Ayda, kanepeden yere yuvarlanıyor. Manken hemen, nefes alıp almadığını kontrol ediyor ve suni teneffüs uyguluyor. Sonuç alamayınca paniğe kapılıp sağa sola bakınıyor ve sandığı görüyor. Sandığı sürükleyerek  Ayda’nın yanına getiriyor ve onun cansız bedenini içine yerleştiriyor. Sonra başına geçip dua ediyor ve sandığı kapatıp ofisten çıkıyor.

Saat 16.30’da sahne tasarımı ekibinden üç kişi geliyor ve sandığı alıp sahne arkasına götürüyorlar. Belgin, erkek mankenlere sandığı alıp podyuma çıkmalarını söylüyor. Defile salonundaki kameralarda;  sandıkla podyumda ilerleyen mankenler, birkaç dakika sonra sandığı açıyorlar. Ayda’nın cansız bedenini görünce korkup podyumdan kaçıyorlar. Aydan’nın cesedini sandığa yerleştiren manken de, diğer mankenlerle birlikte çığlık atarak kaçıyor. Defile salonu bir anda karışıyor. Güvenlik görevlileri, polis gelene kadar durumu kontrol altına almaya çalışıyor.

“ Amirim, bu cinayet davası Matruşka bebeklerine benzedi. Ayda’nın içinden Naciye, Çiğdem’in içinden Sabriye, kayıp davetinin içinden postalanmış davetiye, manken çıkması gereken sandıktan ceset çıkıyor.  Ama katil çıkmıyor!”

 

***

Ertesi sabah, görevli memur otopsi raporunu ve laboratuar sonuçlarını Seden’in masasına bıraktı.

“ Amirim, Ayda’nın cesedini sandığa yerleştiren manken, Albina Yahantov isimli şahıs birazdan burada olur. Bu arada, Çiğdem’in oturduğu sitenin güvenlik kameralarını inceleyen arkadaşlar, Çiğdem’in ifadesini doğruladılar.”

“ Anlaşıldı,  ama yine de kendisi şüpheli listemizdeki yerini koruyor. Otopsi raporuna ve laboratuar sonuçlarına bakalım şimdi.”

Otopsi raporuna göre ölüm sebebi;  maktulun sağ kolunun koltuk altı hizasında, aksiler artere küçük uçlu enjektör kullanılarak, yılan zehri enjekte edilmesi sonucunda öldüğü tespit edilmiştir. Buna bağlı olarak, iskelet kaslarına giden sinir uçlarında bozukluk meydana gelmiş;  bu bozukluk, beyindeki solunum merkezini ve soluk alıp vermede rol oynayan kasları etkileyip solunumunu durdurmuştur.

Maktulun, yüzünün sol tarafında, kollarında ve bacaklarında görülen, sıyrık ve morluklar öldükten sonra meydana geldiği tespit edilmiştir Saç derisinde kökünden kopmalara rastlanılmıştır. Kopmaların yoğun olduğu ense kökü bölgesinde kanama olduğu tespit edilmiştir.

Toksikoloji raporuna göre; Maktulun, kanından alınan örneklerde yüksek miktarda yılan zehrine rastlanılmıştır. İncelemelerin sonucunda zehrin anavatanı Afrika ola Kara Mamba yılana ait olduğu tespit edilmiştir.

Ayda İldeniz’in odasından alınan parmak izlerinin sonucunda; sekreteri Pınar, terzisi Belgin ve Ayda’nın parmak izlerine rastlanılmıştır.

Sandıktan alınan parmak izlerinin sonucu; temiz bir ize rastlanılmadığı için sonuç alınamamıştır.

“ Amirim,  Ayda’ya yılan zehrini kim enjekte etmiş olabilir? Hadi etti diyelim, ne zaman oldu bu? Ayda’yı en son ofisinde görenler, Belgin ve manken Albina. Ama onlarında,  elinde enjektör olmadığı görülüyor.”

Seden, Koray’ın sorularını yanıtsız bırakmak durumundaydı çünkü görevli memur eşliğinde, manken Albina Yahantov gelmişti.  Albina o kadar uzundu ki neredeyse kapıdan eğilerek geçecekti. Sarışın, yeşil gözlü, beyaz tenli bir Rus güzeliydi. Albina’nın içeri girmesiyle birlikte, Koray’ın tavırları birden değişmişti.  Daha centilmen bir hava vermişti kendine.  Seden, yan gözlerle Koray’ı süzerken içinden de gülüyordu.  Kısa bir hoş geldin faslından sonra, soruları Koray’ın yöneltmesine izin verdi.

“ Bayan Yahantov, ne zamandan beri Hale Pekcan mankenlik ajansında çalışıyorsunuz?”

“ Aaaaa..şimdi ben geçen yaz geldi Ankara’ya. Once, Hale benim memleketteydi sonra aldı beni getirdi buraya. Ben çok mutlu burda, bir yıldır burda yaşıyor ben,” dedi Albina bozuk Türkçesiyle.

“ Biliyorsunuz, defilesinde mankenlik yaptığınız modacı Ayda İldeniz öldürüld…”

“ Ya ya ya… olmüş o kadin! Ben çok üzüldü! Onu sandığa koydum ve dua ettim, işiklar içinde yatsin diye.. Onu oyle bırakamazdım ben!” dedi Albina, heyecanla.

“ Peki, bize neler olduğunu anlatır mısınız?

“ Aaaaa… ben sandığın içinde podyuma çikacaktım ama sandığa sığmadı ben. Dikiş diken kadina soyledim ama beni anlamadi. Sonra ben gitti Ayda Hanim’a. O da yatiyordu, ben uyandirmaya çalıştı ama o uyanmadı. Ben biraz sarstım yuvarlandı yere, baktim nefes almiyor. Sonra ne diyorsunuz siz ona.. hah! İlk yardim. İşte ondan uyguladım, nefes almayinca oldüğünü anladım. Çok korktum ben, onu oyle bırakamazdı ben. Dua etmek lazım, saygı yapmak lazım olülere. İşiklar içinde yatsin. Ama ben oldürmedim onu, yemim ederim,” dedi Albina, göğsünün üzerinde ıstavroz çıkararak.

“ Peki, Ayda Hanımı neden gösteride kullanılan sandığa koydunuz? Neden haber vermediniz güvenlik görevlilerine?”

“ Dedi ya ben! Ona saygı olsun, son bir kez sahnede olsun diye. Ama o guvenlik,  sonra beni katil yapcakti.”

“ İfadenizi alan arkadaşlarımıza da, hiçbir şey görmediğinizi söylemişsiniz.  Bu yalan ifade verdiğiniz anlamına geliyor. Biliyorsunuz değil mi?”

“Evet, biliyorum ben. Ama doğruyu soylersem, bana kim inanacakti?

“ Ayda Hanımın terzisi Belgin, sizi sandığın içinde olmadığınızı fark etmedi mi?”

“ Ben ustümde olan elbiseyi çikardım. Sonra arkadaşlarımın arasına kariştım ben.”

Seden, Albina’nın ifadesi tamamlandıktan sonra, ona teşekkür etti ve Koray’ın kapıya kadar uğurlamasına izin verdi.

Seden tekrar, kamera kayıtlarını incelemeye başladı. Sonra, küçük bir ayrıntı çarptı gözüne, hemen adli tabibi aradı. Yılan zehrinin, küçük uçlu enjektör haricinde ona benzer başka nelerle enjekte edileceğine dair bilgi aldı. Tam telefonu kapattığı esnada Koray geldi.

“ Amirim, gelirken polis muhabiri arkadaşlardan biri aradı. Magazinciler, İldeniz Modaevi’nin Ayda’nın avukatları tarafından satışa çıkarılacağını öğrenmişler. Bilin bakalım, talipliler arasında ilk sırada kim var?”

“ Hemen Simli Modaevi’ne gidiyoruz! Ayrıntıları yolda konuşuz.”

***

Çiğdem, Seden ve Koray’ın iş yerine gelmelerinden hiç hoşlanmamıştı. Çok geçmeden, arkalarından Belgin girmişti içeri.

“ Avukatım olmadan sizinle görüşmem ne kadar doğru olur bilemiyorum,” dedi Çiğdem.

“ Bence gayet iyi idare ediyorsunuz Çiğdem Hanım. Bu arada, Belgin Hanımın da aramıza katılması ne ilginç bir tesadüf,” dedi Koray.

Koray’ın bu sözleri Belgin ve Çiğdem’de gerginlik yaratmıştı.

“ Çiğdem Hanıma iş görüşmesi için geldim. Malum, Ayda’nın bütün mal varlığı annesine kalıyor. Avukatları, en kısa zamanda modaevini satışa çıkaracaklar. Benimde hayatımı idame ettirmem gerekiyor,” dedi Belgin.

“ Vakit, nakittir tabii! Neyse biz konumuza gelelim. Şu kayıp davetiyeyi bir türlü bulamadık. Çiğdem Hanımda da değil maalesef. Belki siz bize yardımcı olursunuz,” dedi Koray.

“ Hiçbir fikrim yok.”

“ Peki, ben yardımcı olayım size. Kamera kayıtlarında,  sizin o hengamede Çiğdem Hanımın fırlatıp attığı davetiyeyi, kaşla göz arasında yerden aldığınız görülüyor.  Aslında davetiye kayıp değildi. Onu, gizlice siz aldınız ve Çiğdem Hanıma yolladınız. Neden?”

“ Evet, ben yolladım. Ne var bunda bu kadar büyütecek? İki eski dostun arasını düzeltmek ne zamandan beri suç sayılıyor?”

Belgin’in, sorusu havada kalmıştı. Herkesin gözü, bir anda kapıyı çalmadan içeri giren Avukat Galip’e çevrilmişti. Çiğdem ve Belgin’in gerginliği, Galip’in gelmesinden sonra iyice artmıştı.

“ Ne iyi ettiniz de geldiniz Galip Bey. Çiğdem Hanımın gözleri yollarda kaldı,” dedi Koray.

“ Avukatınızda geldiğine göre başlayabiliriz artık. Çocukluk arkadaşınız ve aynı zamanda rakibiniz olan Ayda Hanımın, sizin tasarımlarınızla ünlü olmasını daha fazla kaldıramadınız. Çünkü siz, sadece çizim yapabiliyordunuz, geri kalan bütün yaratıcı fikirler Ayda’ya aitti. Başarısının sırrı buydu. Şu anda gelirinizin tamamı, Avrupa’daki modaevlerine sattığınız çizimlerden geliyor. İçinizde giderek büyüyen intikam hissini Belgin’le paylaştınız. Ne de olsa onu, Ayda’nın yanına siz yerleştirdiniz. Böylelikle İldeniz Modaevi’nin bütün sırlarını, rahatlıkla öğrenebiliyordunuz. Aslında amacınız, Ayda’yı moda dünyasından silmekti. Ama fikrinizi Belgin değiştirdi. Öyle değil mi Belgin Hanım?” dedi Seden.

Çiğdem, yine gözlerinden yaşlar gelerek gülmeye başladı.

“ Hayal dünyanız ne kadar geniş Seden Hanım. Kanıtları görelim lütfen!”

“ Ben bu planın yürümeyeceğini başından beri biliyordum. Defalarca söyledim sana. Ayda’yı öldürmek,  beladan başka bir şey getirmez diye!” dedi Galip, bağırarak.

“ Evet, ben de kanıtları görmek istiyorum!” dedi Belgin, Galip’in hemen arkasından.

“ Kesin sesinizi beceriksizler! Görmüyor musunuz bizi birbirimize düşürüyorlar!” dedi Çiğdem çığlık çığlığa.

Ortalık bir anda karışmıştı. Koray, hemen ekip arkadaşlarını içeri çağırdı. Sonunda herkesi sakinleştirebilmişlerdi.

“ Belgin Hanım, elinizdeki yüzüğü lütfen görevli arkadaşımıza teslim edin!” dedi Seden.

“ Hayır, teslim etmeyeceğim. Özel bir tasarım o, üstelik çok pahallı.”

Belgin, istemeye istemeye titreyen eliyle, yüzüğü çıkardı ve görevli memura verdi. Sonra, ağlamaya başladı. Ortalık bir anda sessizleşti. Sessizliği bozan Çiğdem oldu.

“ Biliyor musun Galip? Avukat olarak ilk kez doğru bir şey söyledin. Ayda’yı öldürmek, beladan başka bir şey getirmez. Bu salak Belgin’i dinlediğime bin pişmanım!”

“ Sen de, en az benim kadar ölmesini istedin! Eteğimizdeki taşları dökelim o halde. Ayda, benim tasarımlarımı da çalıyordu. Kaç kere aldattı beni. Yaz defilesinde adını duyururuz Belgin, kış defilesini bekle Belgin! On yıllık emeğim heba oldu gitti. Ben de bir plan yaptım ve Çiğdem’e anlattım. O da Galip’e anlattı. İşin ucunda paradan çok, şöhret vardı. Davetiyeyi, Ayda’nın dalgın bir anında gizlice aldım ve Çiğdem’e gönderdim.  Böylece bütün gözler Çiğdem’in üstünde olacaktı. Bu basit bir şaşırtmacadan ibaretti. Böylece işin içine gazeteciler girecek, ortalıkta dedikodular dönecekti. Çiğdem dedikodularla uğraşırken, ben de  yurt dışına kaçacaktım. Bugün buraya, Galip’in hazırlattığı sahte pasaportumu almaya gelmiştim. Yüzüğü özel olarak yaptırdım. İçinde enjektör görevi gören bir mekanizma var ve içi yılan zehri ile zehir dolu. Kara Mamba, dünyanın en zehirli yılanlarından bir tanesi ve zehri neredeyse bir servet değerinde. Sağ olsun onun parasını da Çiğdem ödedi. Ayda’yı ofisine götürdükten sonra, yüzüğü elimde ters çevirdim ve kapağını açtım. Sonra onu kanepeye yatırma bahanesiyle koluna batırdım. İşte bütün hikaye bundan ibaret!”

Belgin’in itirafından sonra Koray, Galip ve Çiğdem’e de haklarını okudu ve görevli mamurlar tarafından kelepçelenip götürüldüler.

“ İstedikleri şöhrete, şimdi kavuştular amirim!”

“ Hayatın bize bahşettiği en büyük hazine, lekesiz bir ündür,” [4] dedi Seden.

[1] Coco Chanel

[2] Coco Chanel

[3] William Shakespeare

[4] William Shakespreare

Masallarda cinayet bir seri katil: kırmızı başlıklı kız

Masallar niçin vardı? Çocuklar nasıl büyürdü? İnsanı olgunlaştıran neydi? Eğitim bir insanı, insan da beraberinde bir toplumu nereye taşırdı? Masalların bundaki payı neydi? Kırmızı Başlıklı Kız masalını bu sorular çerçevesinde ele almaya çalışacağım bir yazı ile karşınızdayım.

Ferhan Oğuzkan “çocuk edebiyatı” kavramını ciddiye alan en önemli isimlerden birisi. 1977 yılında basılan Çocuk Edebiyatı isimli eserinde bakın ne diyor araştırmacımız: “Çocuk edebiyatı, 2-14 yaşlar arasının gereksinimlerini karşılayan bir edebiyattır. Çocuk edebiyatı çocukluk çağında bulunan kimselerin hayal, duygu ve düşüncelerine hitap eden sözlü ve yazılı bütün eserlerdir. Masallar, hikâyeler, romanlar, anılar, biyografik eserler, gezi yazıları, şiirler vb. bu eserlere girer. Çocuk edebiyatı, çocuklar için yazılmış olan eserlerdir” (Oğuzkan, 1977: 12) Burada dikkat çekmek istediğim nokta öncelikle çocuk edebiyatının kimlere hitap ettiği, araştırmacımız 2-14 yaş arasındaki çocukları işaret ediyor. Birçok pedagogun da birleştiği nokta insanların kişilik gelişimlerinin 0-7 yaş aralığında geliştiği ve bundan sonraki yaşamlarını etkileyecek kişiliklerinin iskeletinin oluştuğu biliniyor. O hâlde bu dönemde bir çocuğun maruz kaldığı her şey çok büyük önem arz ediyor. Psikolojide önemli yeri olan ve çoğu vakit diğer insanlar tarafından tiye de alınan “Çocukluğuna dönmek lazım.” ifadesi de buradan gelir. Bir seri katilin çocukluk döneminde yaşadığı travma tüm cinayetlerinin arkasındaki asıl sebeptir. Burada masal kelimesinin bazı sözlüklerdeki anlamlarına da yer vermek istiyorum.

Mustafa Nihat Özön’ün sözlüğüne baktığımızda masalı “Kendisinden ziyade altındaki mana yani kastedilen manası önemli olan dokunaklı, etkili ve terbiye ve ahlak için yararlı hikâye” olarak tanımlamaktadır.

Ferit Develioğlu’nun sözlüğünde “dokunaklı ve manalı söz, terbiye ve ahlaka faydalı, yararlı olan hikâye” şeklinde tanımlanır.

Burada da dikkat çekmeye çalıştığım nokta nettir: Masallar yararlı olmalı, çocuğu iyiye, güzelliklere taşımalıdır. Tanımların yalancısıyım.

Dedektif Dergi’nin 15. sayısında Hansel ve Gretel masalını ele almıştım, bu sayıda da Kırmızı Başlıklı Kız’ın yukarıda sözünü ettiğim hassasiyetlere ne kadar uyumlu olduğunu ele alacağım.

Kırmızı Başlıklı Kız’ın giriş bölümüne bakalım birlikte:

“Bir zamanlar küçük ve tatlı bir kız vardı; kim görse ondan hoşlanırdı, özellikle de büyükannesi. Öyle ki, torununa ne vereceğini bilemezdi. Bir keresinde ona kırmızı kadifeden bir başlık hediye etti. Şapka kıza o kadar yakıştı ki, başından çıkarmaz oldu. Bu yüzden de herkes ona Kırmızı Başlıklı demeye başladı. Bir gün annesi ona, “Gel bakalım Kırmızı Başlıklı, şu kurabiyeyle şarabı büyükannene götür. Kadıncağız hasta ve halsiz; bu ona iyi gelecektir. Acele et ki, sıcak basmadan oraya varasın. Anayoldan ayrılma sakın, oraya buraya sapma. Yoksa şişeyi düşürüp kırarsın; büyükannen de şarapsız kalır. Eve girince günaydın demeyi unutma, her köşeye da bakmaya kalkışma” dedi.

“Merak etme” diyen küçük kız annesiyle vedalaştı.

Büyükannenin evi köyden yarım saat mesafedeki ormandaydı. Kırmızı Başlıklı Kız ormana dalınca kurtla karşılaştı. Ama onun ne kötü bir hayvan olduğunu bilmediği için korkmadı.”

Masalın bu kısmına kadar olağanüstü bir durum yok gibi görünüyor. Ardından Kurt, Kırmızı Başlıklı Kız ile konuşacak, onun yol haritasını öğrenecek ve kendisinin büyükannesi için çiçek de götürmesini salık vererek onun yol boyunca oyalanmasını sağlayacak. Böylece kendisi Kırmızı Başlıklı Kız’dan daha önce büyükanneye gitme fırsatı bulacaktır. Tabii amacı sadece eve gitmek değil büyükanneyi öldürmektir de. Bir cinayetin öncül hâlini izliyoruz aslında bu sırada. Masal aktardığım özet bölümden sonra şöyle devam ediyor:

“Bu arada kurt doğru büyükannenin evine gitti. Kapıyı çaldı.

“Kim o?”

“Benim; Kırmızı Başlıklı. Sana kurabiyeyle şarap getirdim, aç kapıyı.”

“Mandalı bastır! Ben çok halsizim, kalkamıyorum” diye cevap verdi yaşlı kadın. Kurt mandalı bastırdı, kapı açıldı.

Hayvan hiçbir şey söylemeden doğru büyükannenin yatağına giderek zavallı kadını yutuverdi. Sonra onun giysilerini üstüne geçirerek başörtüsünü de başına taktı. Daha sonra da yatağa yatarak perdesini çekti.”

Bu kısımda araya girmek ve bir şeye dikkat çekmek istiyorum. Bildiğiniz üzere fabllarda yer alan hayvanlar insanların sembolik hâlidir. Burada da kurt bir insanı sembolize ediyor; uyanık, kötü yürekli bir caniyi. Aslında bunu çocuklar da biliyor. Masalın bu açıdan da değerlendirilmesi gerekir. Buraya kadar olan bölümde ilk cinayet gerçekleşti. Kurt zavallı yaşlı büyükanneyi öldürdü. Bir şeye daha dikkat çekmek istiyorum. Bir bileziğine ya da üç beş kuruşuna sahip olabilmek adına öldürülen yaşlı kadın haberleri gözünde canlandı mı? Onları kim öldürdü? Kurt! Kurt kim? Kırmızı Başlıklı Kız masalındaki iyi öğretiyi değil de kötü olanı alan çocuk!

Unutulmamalıdır ki masallarda iyinin övgüsü altı çizilerek yapılmalıdır. 

Masalımız şöyle devam ediyor:

“Büyükanne orada yatmış, başörtüsünü de iyice yüzüne kapatmıştı, yani biraz tuhaf görünüyordu.

“Aaa, büyükanne, senin ne kadar büyük kulakların var!”

“Seni daha iyi duyayım diye.”

“Aaa, büyükanne, senin ne kadar büyük gözlerin var!”

“Seni daha iyi görebileyim diye.”

“Aaa, büyükanne, senin ne kadar kocaman ellerin var?”

“Seni daha iyi yakalayayım diye!”

“Ama büyükanne, ağzın ne kadar da büyük!”

“Seni daha iyi ısırayım diye!”

Ve kurt, bunu söyler söylemez zavallı kızcağızı yutuverdi.”

İkinci cinayet de işlendi böylece… Kurt hâlinden memnun. Tabii bizler gazetelerin üçüncü sayfa haberlerini hatırlayan yetişkin bireyler olarak tatsızlaşıyoruz biraz. Çünkü gözümüzün önüne, basit bahanelerle katledilen çocuklar, genç kızlar geliyor! Her şeyin suçlusu olarak tabii ki masalları görmüyorum. Burada bunun altınız çizmek istiyorum tekrar. Fakat psikolojik travma yaratan böylesi masalların da bu yaşanılanlarda bir payı var, diyorum. Masalımız (!) devam ediyor:

“Karnı iyice doyduktan sonra da yatağa yattı, uykuya dalarak horlamaya başladı. Bu arada evin önünden bir avcı geçmekteydi. “Yaşlı kadın nasıl da horluyor; git bir bak bakalım bir şeye ihtiyacı var mı?” diye aklından geçirdi. Eve girdi ve yatağa yaklaştığında kurdu gördü. “Seni burda buldum, namussuz! Çoktandır arıyordum” diye söylendi.

Tam silahını doğrultmuşken düşündü. Kurt büyükanneyi yutmuş olabilirdi!

O zaman henüz onu kurtarabilirdi. Ateş etmeyip eline bir makas aldı ve uyuyan kurdun karnını kesmeye başladı. Biraz kesince Kırmızı Başlıklı’nın başı göründü; derken ufak kız dışarı sıçrayıverdi. “Uüü-üff, ama korktum! Kurdun karnı çok karanlıkmış” dedi. Derken büyükanne de canlı olarak kurtarıldı; zor nefes almaktaydı.”

Masalın burasında iyi niyetli bir avcı ile karşılaşıyoruz, bir kurtarıcı rolü üstlenmiş görünüyor. Fakat masalın devamında olanlar bizi şoka uğratıyor:

“Kırmızı Başlıklı hemen kocaman taşlar toplayıp onlarla kurdun karnını doldurdu. Kurt uyandığında yerinden fırlamak istedi, ama taşlar o kadar ağırdı ki, olduğu yere çöküverdi; ölmüştü!

Üçü de çok sevindi.

Üç kişi bir araya gelerek kurdu öldürüyor, üstelik bunu bir tarz deneyerek (karnını taşla doldurarak) gerçekleştiriyorlar. Yani birlikte cinayeti işliyorlar ve bundan keyif alıyorlar. Bakın burada nefsi müdafaa yok, isteseler onu bağlarlar ve örneğin güvenlik güçlerine teslim ederlerdi ya da masalsı bir dille konuşalım, ormanın yargıcına… Ama burada cezalandırma isteği var. Adeta kendi adaletimi kendim sağlarım mesajı da veriliyor. Masal burada da kalmıyor. Ve yeni bir cinayetle devam ediyor:

“Bir gün Kırmızı Başlıklı yine büyükannesine kurabiye getirdiğinde bir başka kurt karşısına çıkarak onu ana yoldan uzaklaştırmak istedi.

Ama küçük kız buna kanmayarak yoluna devam etti ve büyükannesine, kurda nasıl rastladığını, onun kendisine nasıl “Merhaba” dediğini, ama bakışlarını hiç beğenmediğini anlattı.

“Yani ana yolda olmasaydık herhalde beni yerdi” diye ekledi

“Gel” dedi büyükanne, “Şu kapıyı kapayalım da içeri girmesin!”

Az sonra kurt kapıyı çalarak, “Aç kapıyı büyükanne, ben geldim! Kırmızı Başlıklı! Sana kurabiye getirdim” diye seslendi. Büyükanneyle torunu sustu, ama kapıyı açmadılar. Bunun üzerine kurt evin etrafında birkaç kez dönendikten sonra dama çıktı; Kırmızı Başlıklı’nın eve dönüşünü bekledi. Küçük kızın peşinden giderek onu karanlıkta yemek istiyordu. Ama büyükanne onun niyetini sezdi. Evin önünde büyük bir taş yalak vardı. Torununa dönerek, “Kovayı al, yavrum; dün sucuk kaynattığım suyu al ve yalağı onunla doldur” dedi. Kırmızı Başlıklı yalağı ağzına kadar doldurdu. Sucuk kokusu kurdun burnuna gelince hayvan damdan aşağı baktı. Boynunu o kadar sarkıttı ki, birden dengesini kaybederek taş yalağın içine düştü ve boğuldu. Kırmızı Başlıklı da evine keyifle döndü ve kurda artık acımadı.”

Dikkat ederseniz son bölümdeki ifadenin açılımında cinayetin sıradanlaştığı yatıyor. Adeta bir seri katille karşı karşıyayız: Kırmızı Başlıklı Kız! Bizim zihnimizde hep masum, çaresiz, zavallı bir kız olarak gösterilen Kırmızı Başlıklı Kız’ın ne kadar acımasız olduğunun farkında mısınız? Masallarda cinayet olağanlaştırılamaz! Bugün bir çocuk kitabı yazsam, içerisinde bu tarz cinayetler serpiştirsem sizce normal karşılanır mı? Yoksa sosyal ağlarda linç mi yerim? Kararı size bırakıyorum sevgili okurum!

Siz siz olun, masalların kanlı yüzünden uzak tutun çocuklarınızı.

Hikaye: Balans Cinayeti

Hayatımızın içinde ‘Keşke’ olmasaydı nasıl olurdu, hiç düşündünüz mü? Geri dönülmez hataların ardından hepimizin keşke şöyle yapsaydım ve ya yapmasaydım dediğinizi duyar gibiyim. Beş harf iki heceden oluşan ‘keşke’, kısa ama bir o kadar da anlamlı kelime. Her insanın zihninden birilerini öldürmek ya da ne bileyim ona zarar vermek geçmiştir. Aslında öyle bir niyetim yoktu aslında bencilce düşüncenin tahammülsüzlüğüne kapılıp, bir anlık öfkeyle cinayet işleyeceğimi hiç düşünmemiştim.

Keşke o gece o kapıyı çarpıp evden çıksaydım…

İzmir yazının bunaltıcı sıcağına nem de eklenince daha da çekilmez haldeydi. Cinayet Büro’nun tek kadın komiseri Banu, güzelliği kadar uçuk kişiliğiyle de ün yapmış biriydi. Asayiş şube ekipleri karşılarına çıkan komiserin kadın olduğunu öğrendiklerinde fazla dayanamayacağını düşünmüşlerdi fakat zaman geçtikçe inatçı ve savaşçı ruhuyla herkesin takdirini kısa sürede kazanmayı bildi.

İhbar, güneşin gökyüzünü yeni aydınlatmaya başladığı saatlerde gelmiş Banu’da ayağına geçirdiği kot ve askılı bluz ile vakit kaybetmeden yola koyulmuştu. Cinayet mahalline vardığında, dört katlı binanın çevresi güvenlik bandıyla çevriliydi. Görevli memurlar meraklı kalabalığı uzak tutmaya çalışırken aralarından sıyrılıp içeri girdi. Rutubetli eski yapının girişinde ilaca maruz kalmış hamam böcekleri vardı, bazıları ters dönmüş hareket ederken bazıları cansızdı. Ne yılan ne fare, hayatında tiksindiği tek canlı türüydü.

Asansör olmadığı için merdivenlerden çıktı, dairenin kapısında iki memur duruyordu, ayağına galoşları geçirirken başıyla selam verdi.  Yardımcısı Orkun, geldiğini duyar duymaz koşup geldi.

“Durum nedir?” amiri etrafı incelerken Orkun anlatmaya başladı.

“Maktul yirmi dokuz yaşında, Umut Yakın, ilaç firmasında çalışıyormuş. Yalnız yaşıyor, ailesi Eskişehir’de. Ölüm sebebi, bıçak olduğunu tahmin ettiğimiz bir cisim doğrudan kalbine denk gelmiş. Boğuşma yaşanmamış. Ekipler, koltuk üzerindeki saç ve kıl kalıntılarını topluyor. DNA taraması için laboratuvara gönderilecek. Umut’un haricinde farklı üç kişiye ait parmak izi tespit edildi, kimlikleri araştırılıyor amirim. Cep telefonundaki tüm veriler silinmiş, bilgi işlemde incelemenin ardından içinde neler olduğunu öğrenebiliriz. Kapıda zorlamaya dair bir iz de yok. Maktul ve olay hakkında bilgi almak için komşularla görüşeceğim.”

“İhbarı yapan kim?”

“İş yerinden, eski ev arkadaşı Gürkan, İstanbul’a bu öğlen uçakları varmış, onu almak için gelmiş ama telefonlara cevap vermeyince eve girip kontrol etmek istemiş.”

“Peki, Gürkan eve nasıl girmiş?”

“Eski anahtarlar hâlâ kendisindeymiş. Gürkan evlendikten sonra ne olur ne olmaz diye Umut anahtarının onda kalmasını söylemiş.”

Bir yandan etrafı inceleyen Banu diğer yandan da yardımcısını dinliyordu. Apartman girişindeki o tanıdık parfüm kokusunu dairenin içinde de duyuyordu; kendisinin de bir zamanlar kullandığı Channel Coco Mademoiselle. Parfüm sıkmayı, Cinayet Büro’ya geçip kan kokusu ile tanıştığı günden bu yana kullanmayı bırakmıştı.

Evdeki düzensizlik ve yayıntıdan bekâr birinin yaşadığı olduğu açık şekilde anlaşılıyordu. Eşyalar eski ve sadece işe yarar mobilyalar vardı. Duvarlara asılı tablo, saat ve benzeri hiçbir obje yoktu. Oturma odasının tek aksesuarı izmaritlerin dağ gibi biriktiği kül tablasıydı.

Mutfağa giderek inceledi, beyaz parlak dolapların kulplarının altında kırmızı çizikler göze çarpıyordu. Diğer odaları kontrol ederken mırıldanmaya başladı.

Küçük ve apartman boşluğuna bakan oda karanlıktı, yerde dağınık yatak, yanı başında komodin olarak kullanılan sehpa vardı. Bezden giyim dolabında asılı gömlek ve pantolonların dışında birkaç çift kotla beraber tişört dürülüydü. Evin tamamı diğer oda gibi az eşyalarla döşeliydi.

Tekrar dairenin girişine geldi, ayakkabılığın üzerinde duran bakır anahtarlığın içini kurcaladı.

‘Chemex Coffee’ kabartmalı anahtarlık, bozuk paralaralar ve aynı kahve markasına ait tükenmez kalemden başka bir şey yoktu.

Banu, cesedin olduğu odaya döndü. Maktul son nefesini vermeden önce bir şeyler anlatmak istercesine parmağı ile bir yeri işaret ediyordu. İşaret ettiği noktada sehpanın üzerinde eczane poşeti duruyordu. İçinde ne olduğunu öğrenmek için açıp baktı.

Sadece iki ilaç vardı. Ocean Mummy ve siyah, göz alıcı Ocean Methyl Balance adlı ürün duruyordu. Ekiplere incelemeleri için delil poşetine koyup verdi.  İlaçların kutuları açılmamıştı.

Önündeki sehpada biri bitmiş, diğeri yarım iki bira şişesiyle soğumuş patates kızartması duruyordu. Ketçaba bulanmış çatallar kirliydi. Memurların işlerini daha rahat yapmaları için dairenin önüne çıktı. Apartmanın içinde, komşularla konuşan Orkun’un sesi yankılanıyordu. Arada da sönen ışığı düğmeye basarak yakmayı ihmal etmiyordu.

Yardımcısına katılmak için Banu merdivenleri hızlı adımlarla çıktı. Orkun bir üst katta yaşayan yaşlı bir kadınla görüşüyor, elinde defter ve kalemle söylediklerini not alıyordu. Yaşlı kadın Banu’yu görünce sustu.

Orkun, “Nesime Teyze de bildiklerini anlatıyordu Amirim,” dedi.

Yaşlı kadın şaşkınlık içinde itirafta bulunacağını söyleyince Banu ile Orkun birbirleriyle bakıştılar.

“Hayatımda ilk defa böylesine güzel bir komiser görüyorum. Bekâr mısın kızım sen?”

Tebessüm eden Banu başını evet anlamında salladı,

Muzipçe gülümseyerek konuşmasına devam etti, “Benim oğlum var, kendisi yurt dışında yaşıyor, işi de maddi durumu da güzel. Ben seni çok beğendim, sizi tanıştırayım mı?”

“Teşekkür ederim Nesime Teyzeciğim; bana yapacağınız en güzel iyilik bildiklerinizi anlatmanız. Ben hayatımda bir kez kısa çöpü çektim, şansımı tekrar denemek istemiyorum. On altı yaşında oğlum var, birlikte gayet iyiyiz.”

Önce suratını yaramaz çocuk gibi asan kadın sonra gülümsedi.

Sert mizaçlı görünmesine rağmen konuşmaya başlayınca cana yakın aynı zamanda şakacı kimliği ortaya çıkıyordu. Kibar hareketleri, nezaketi ve insanın ruhunu okşayan ses tonu karşısındakini etkiliyordu. Yaşına rağmen dimdik duruyordu.

“Apartmanın zil ve otomatları iki haftadır bozuk. Yöneticiliğimizi yapan Gökhan Bey’den rica ettim bir an önce yapılması için, artık bu zamanda yabancılara güvenilmiyor. Apartman kapısını kapatmaları konusunda sıkça ricada bulunmama rağmen pek dinleyen olmadı. Sanırım beni yaşlı ve kuruntulu biri olarak gördüklerinden olsa gerek. Bakın, gördünüz mü başımıza neler geldi? Zavallı oğlan.”

“Dikkatinizi çeken bir olay yaşandı mı dün gece Nesime Teyzem?”

“Saat on iki sularıydı sanırım, bir ara Umut’un sesinin yükseldiğini duydum, telefonla konuşuyor diye düşündüm, uzun sürmedi bağırması.”

“Neler dediğini duydunuz mu?”

“Net anlaşılmıyordu, kulaklarım yaşıma göre iyi duyar, maşallah.” Genç kız edasıyla gülerek devam etti. “Efendi, saygılı bir çocuktu. Ev arkadaşı Gürkan’la birlikte neredeyse üç yıldır oturuyorlar, ikisinin de terbiyesizliklerini görmedim.”

“Komşulardan, mahalle sakinlerinden tartıştığı biri oldu mu hiç?”

“Ben duymadım kızım.”

Teşekkür eden Banu yardımcısına baktı, sıra zemin katta oturanlar ile görüşmeye gelmişti. Merdivenlerden inmeye başladılar. Umut’un kapısının önünden geçerken içeride hareketlilik devam etmekteydi.

“Başka kalemin var mı?”

Hazırlıklı dolaşan Orkun cebinden çıkardığı diğer kalemi Banu’ya verdi. Siyah, uzun saçlarını toplarken onu izledi. Topuz yapıp boynunu açığa çıkardığında güzelliğine hayranlıkla baktı.

Bunu fark eden Komiser, “Hayırdır Orkun, bana mı yürüyeceksin?”

“Valla amirim, inanın başka şartlarda tanışmış olsaydık peşinizden koşardım.”

“Emin ol ben de gözümü kırpmaz bacağına sıkardım.”

Orkun’un kendisine içten içe yıllardır hayranlık beslediğini biliyordu. Belki âşıktı, belki kardeş, dost gibi görüyordu ama gözlerindeki parıldamayı her bakışında yakalıyordu. Tanıştıkları günden beri ters bir davranışı, söylemi olmamıştı. Olsaydı zaten ağzının payını verirdi fakat buna hiçbir zaman gerek kalmamıştı. Her daim birbirleriyle sırdaş olmuşlardı, belki de aralarındaki ilişkiyi farklı kılan da buydu.

Geçen uzun yıllar sayesinde iş arkadaşlığının çok ötesinde bir yakınlıkları olmuştu.

Sıcaktan bunalan ve ellerini yelpaze gibi yaparak kendini serinletmeye çalışan Banu’ya yardımcısı, “Nem çok, nem,” diyerek takıldı.

Öğlen olmak üzereydi. Tüm apartman sakinlerinin ifadeleri alınana kadar bir yere ayrılmamaları gerektiği söylenmişti.

Her geçen dakika tepede yükselen güneş yüzünden sıcak iyiden iyiye kendini hissettiriyor nefes almayı bile güçleştiriyordu.

Banu ile yardımcısı zemin katın kapısına geldiler. Dairenin çelik kapısı, koyu ahşap rengindeydi. Zaten karanlık olan apartman katına daha da kasvetli bir hava katıyordu. İlaçtan nasibini alan böcekler en çok bu kattaydı.

Tiksintiyle böcek ölülerine bakan Banu, insanların bu yaratıkların içinde nasıl rahatça yaşadıklarını düşünürken kapıyı kırk yaşlarında kadın açtı. Hemen arkasından gelmekte olan kocası da karısının yanında yerini aldı. Kalelerini koruyan savaşçıları andırıyorlardı.

Mustafa ve Gizem çifti dün akşam saat yediye doğru işten geldiklerinde kendilerinden önce siyah şapka takan genç birini gördüklerini ama onun kim olduğunu söylediler.

“Gece yarısı yüksek ses, şüpheli bir durum fark ettiniz mi?”

“Hayır, o saatte televizyon izliyorduk, klimayı açıp camı çerçeveyi kapattığımız için haberimiz yok,” dedi Mustafa. Henüz iki aydır apartmanda oturan çiftin Nesime Hanım dışında kimseyle merhabaları yoktu. Sabah iş, akşam da ev, monoton hayat sürenlerdendi.

Tam ayrılmak üzereydi ki aklına bir soru daha takılan Banu, “Sizden önce giren kişi nasıl girdi, apartman kapısı kapalı değil miydi?”

“Net göremesem de anahtarları vardı sanki Nesime Teyze tembihlediğinden beri dış kapı hep kapalı duruyor.”

Orkun, son görüşme de bittikten sonra çatı katında yaşayan aile ile yaptığı ilk konuşmadan bahsetti, “Gökhan Bey ve Eşi Asuman Hanım kızları Buket ile birlikte yaşıyorlar. Kızları muhasebe bürosunda çalışıyormuş, dün haftanın son günü olduğundan mesai bitiminden hemen sonra kızları arkadaşları ile Çeşme’ye gitmiş. Cinayet saatinde evde değilmiş. Karı koca da baş başa kalma fırsatı yakalayınca akşamüzeri dışarı çıkıp yemeklerini balık restoranında yemişler. Eve geldiklerinde saat gece yarısını geçiyormuş. Alkollü olduklarından Asuman Hanım hemen yatarken, Gökhan Bey duş alıp öyle uyumuş. Hiçbir şey bilmiyorlar. Bu sabah olayı öğrendiklerinden beri tedirginler.

Diğer komşulardan Gökhan Bey, Umut hakkında Nesime Teyze’den biraz farklı şeyler anlattı. Gürkan evlenip evden ayrılmadan önce herhangi vukuat yaşanmamış. Genç komşularının ikisinin de yardımsever olduklarını söyledi. Umut yalnız kaldıktan sonra da fazla ortalarda görünmemiş. Fakat bir gece sigara içmek için balkona çıktığında Umut’un telefonla konuştuğunu duymuş. Her kimle konuşuyorsa üzerine ne giydiğini soran ve tenini özlediğini belirten müstehcen muhabbete tanık olmuş. Genç ve bekâr olduğundan üzerinde durmamış ama kızını ondan uzak durması için de uyarmadan edememiş.”

Orkun’un telefonu çaldı, arayan numara yabancıydı. Kaşlarını çatarak cevapladı. Oldukça kısa süren konuşmada karşıdaki kişiye “Bekleyin birazdan geliyoruz,” dedi. Banu’ya dönüp,  Umut’un müdürünün ve iş arkadaşlarının dışarıda beklediklerini söyledi.

Banu ve yardımcı apartmanın kasvetli havasından kurtulup kendilerini sıcağın koynuna attı. Güneşin parlak ışıkları yüzünden görmekte kısa süreli zorluk yaşadılar.

Asfalta yumurta kırsalar buharı bile pişirmeye yeterdi.

Bir grup kalabalığın önünde zayıf, kır saçlı, uzun boylu bir adam bekliyordu. Arkasında bekleyen ekibi gibi yüzü endişeliydi aynı zamanda meraklı bir ifadesi vardı.

Elini Orkun’a uzatıp, “Ben Metin, Orzaks İlaç Bölge Müdürüyüm.”

Uzatılan eli Orkun’dan önce Banu sıktı, “Ben Cinayet Büro’dan Komiser Banu, öncelikle başınız sağ olsun. Umut hakkında size sormamız gereken sorularımız var, arkadaşlarla da teker teker görüşmemiz gerekiyor.”

Hem meraklı komşuların taciz eden bakışlarından hem de güneşin kavurucu sıcağından kurtulmak için, “En yakın karakola gidip ifadelerinizi alalım,” dedi.

Küçük yalanlarınız başınıza hiç büyük işler açtı mı? Yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış, benim de öyle oldu. Sevdiğim iki erkeğe de yalan söyledim. Şaşırdığınızı görür gibiyim, gözlerinizi patlatmış bakıyorsunuz değil mi? İki erkek!

Arayı bulmak için söylediklerim pembe yalanlardı, anladım ki yalanın pembesi, yeşili yok. Yalan yalandır. .

Gücüm tükendiği için yalanları sonlandırmak, arada kalmamak istiyordum. Size gerçekten değer veren birileri iyiliğiniz için bir şey söylüyorsa sakın onları yargılamayın. Yoksa siz de benim gibi kaybedenlerden olursunuz.

Prefabrik karakol binasının içinde on iki kişi vardı, Banu ve Orkun sorgulara ayrı ayrı başladılar.

Banu Bölge Müdürü Metin Bey ile görüşürken aynı zamanda hareketlerini gözlemliyordu. Orkun başka bir odada Umut’un iş arkadaşlarından biriyle birlikteydi. İş yeri hakkında, çalışma şartlarından ve işleyişle ilgili merak ettiklerini öğrendi.

“Umut’un nasıl bir karakteri vardı?”

“İyiydi, hoştu ama çok çabuk parlardı. Anlık öfke patlamaları yaşardı, ama sorumluluğunu bilen ve çalışkan biriydi. İş yüzünden çok sık tartışsak da özel hayatında saygısızlığını görmedim.”

“Ekip içinde uyumu nasıldı?”

“Gürkan ile çok samimiydi, diğer arkadaşlarıyla da anlaşıyordu ama Gürkan’la uzun süredir aynı evde yaşadılar. Şirkete yeni birini alacağım zaman da referans olup onu önerdi. Sahadan tanıyordum zaten Gürkan’ı, işe aldık. Evlenip kendine düzen kurdu, Umut yalnız yaşamaya devam etti. Ara sıra diğer arkadaşlarıyla atışmaları oldu, gerçi Umut’a has bir durum değil, çalışanlar arasında ufak tefek çatlak sesler çıkabiliyor. Bunlar da normal.”

“Anlaşamadığı birileri var mıydı çevresinde?”

“İşine son verdiğim Ejder diye çalışanımız vardı. Bizim yaptığımız işte spot diye tabir ettiğimiz ecza depolarının haricinde depo gibi eczanelere ürün gönderen yerler vardır. Ejder’in buralara mal sattığını tespit eden Umut durumu bana anlattı. Yaptığı satışları kontrol edip araştırdık, bizim tasvip etmediğimiz bir davranış olduğu için yollarımızı ayırdık.

Tabii o günün gerginliği ile Ejder Umut’u arayarak tehdit etmiş. Telefonda kavga etmişler, dedim ya Umut da çabuk parlar, Ejder ile görüşmemesini, uzak durmasını söyledim. Düşündüğüm gibi anlık öfke ile hareket ettiği için ikisi arasında telefon konuşmasındaki kavgadan başka bir olay yaşanmadı.”

“Bu olay ne zaman oldu?”

“Beş ay önce.”

“Ocean Methyl Balance ve Ocean Mummy adlı ürünler sizin firmanızın sanırım.”

“Evet, biri yeni çıkardığımız diğeri de gebelere önerdiğimiz multivitamin içerikli bir ilaç.”

“Ocean Methyl Balance ne işe yarıyor bahseder misiniz?”

Metin Bey şaşırdı, cinayetin ilaçla olan ilişkisini anlamaya çalışıyordu.

“Metilasyon döngüsü denilen, vücudumuzun genetik şifrelemesi olan DNA yapısını düzenlemeye yarıyor. Vücudumuzda oluşan toksinlerin ve zararlı diğer maddelerin vücuttan temizlenmesini sağlayan bir ilaç… Aynı zamanda canlıların hayati faaliyetlerini yerine getirmesi için enerji kaynağı olan ATP (Adenozin Tifosfat) üretimini de arttırıyor. ATP dediğimiz, hareket edip yaşamımızı sürdürebilmemiz için hücrenin kullanabileceği bir enerji şeklidir. Vücutta meydana gelen yaralanma, tahriş ve iltihap gibi inflamasyonları,  kronik hastalıklara karşı metabolizmayı yani vücudun sistemik işleyişini düzenliyor. Biz tıp dilinde homosistein seviyesini düzenler diyoruz. Gıdalarda bulunan vitamin ve mineraller vücudun ihtiyacını karşılayamadığından içeriğindeki bileşenlerle takviye edilmesini sağlıyoru. Kolin, dışarıdan alınması mutlak gerekli olan besin maddelerinden bir tanesidir. Sessiz organımız olan karaciğer sağlığını ve beyin fonksiyonlarımızı korur. Betain ve Serin de aynı Kolin gibi birer besin maddeleridir. Bu maddeler de metabolizmamızın düzenlenmesinde kilit rol oynar. Aktif B6, B12 ve B2 vitaminleri mutluluk hormonu salgılamamıza yardım ediyor, uykumuzu düzene sokuyor. Daha sayamadığım birçok olumlu etkisi var.”

“Siz mucizevi ilacı keşfetmişsiniz, haberimiz yok.”

Çalıştığı firma ile gurur duyarcasına göğsü kabaran Metin Bey gülümsedi.

“Bu ilaçları hangi eczanenin aldığını öğrenmemizde yardımınız olur mu?”

“Ocean Methyl Balance olmasaydı samanlıkta iğne aramaktan farksızdı ama yeni olduğu için işinizin kolay olduğunu düşünüyorum, depo çıkışlarını hemen yarım saate alır size bilgi veririm.”

Gürkan ile yapılan sorgu sırasında öğrenmek istedikleri Umut’un özel hayatıydı. O uzun süredir birlikte olduğu kişiyle evlilik planları yaparken öldürülen ev arkadaşının küçük çapkınlıkları olduğunu anlattı.

On dört kişiyle biten sorgu sonrası karakoldan ayrıldılar. Banu, Metin Bey’den gelen bilgiye göre eczaneleri araştırıp o ilacı kimin aldığını öğrenecekti. Umut’un o ilacı işaret etmesinin bir sebebi vardı.

Bölge müdürü saat altıya doğru bilgi vermek için geri dönebilmişti. Eczaneler de saat yedide kapanıp araya hafta sonu girdiğinden soruşturmayı pazartesi sürdürmekten başka şanları yoktu.

“Amirim ilaçları neden öğrenmek istediniz?”

“Maktulün ölmeden önce bize bir şeyler anlattığını düşünüyorum, ilaçların hangi amaçla kullanıldığını o yüzden sordum.”

Kendinizi nerede görüyorsunuz diye sorsam ne cevap verirdiniz? Ben ne yazık ki bir yerde göremiyorum, karanlıkta kaybolmuş hissediyorum. Yaptığıma inanamadığım gibi bu kâbustan uyanmaya çalışıyorum.

  Banu’nun olay yeri inceleme raporlarından beklediği sonuç çıkmamıştı. Eşleşen parmak izlerinden birinin Gürkan’a ait olduğu tespit edilmişti, zaten eve girip çıktığını da saklamamıştı eski ev arkadaşı. Cinayetin işlendiği saatlerde de eşiyle birlikte olduğunu söylemişti. Sırf merak ettiği için Gürkan’ın karısıyla tanıştı. Asıl amacı onun kullandığı parfümü öğrenmekti. Ölüm gecesi duyduğu o koku ile alakası yoktu kadının kullandığı parfümün. Zaten aklından geçen bir acaba ile hareket etmişti, durmaktansa kafasındaki şüpheyi sonlandırmanın peşindeydi. ‘Olur ya’ dedi içinden, içeceği sütü döktü diye yirmi yedi yerinden babasını bıçaklayanından tut, eşinin babasıyla birlikte olabilmek için kocasını öldüren kadınlarla bile karşılaşmıştı. Meslek hayatında insanoğlunun yapacaklarının sınırı olmadığı gibi, bazı istek ve arzularına akıl sır ermiyordu.

Her gözümü kapattığımda dehşet anlarını tekrar tekrar yaşıyorum. Hıçkırıklarımı içime bastırmaya çalışsam da vicdanımın isyanı her geçen gün daha da büyüyordu. Sırf insanlarla yüz yüze gelmemek için bir yalan daha uydurup çevremdekilere hasta olduğumu söyledim. Bu halde dışarı çıkmamın imkânı yoktu, cinayetin üzerinden iki gün geçmesine rağmen zamana hapsolmuş hissediyordum.  

Haftanın ilk günüydü, bahsi geçen Ocean Methyl Balance adlı ürünü henüz piyasaya çıkalı birkaç gün olmuştu ve şimdiden İzmir’de beş eczane almıştı. Üç eczaneden ikisi Çiğli biri Karşıyaka’da diğerleri Bornova ve Göztepe’deydi. Yine de kendini şanslı hissediyordu. Banu, araştırmaya Çiğli’de bulunan iki eczane ile başlamaya karar verdi, uzaktakilere ekip gönderip bilgi aldırarak işleri hızlandıracaktı. Saat daha sabahın sekiziydi ve insanlar işe yetişme telaşındaydı. Yardımcısı ile buluştu.

Orkun, “Ne yapıyoruz amirim?”

“Bir fırın bulup sıcak boyoz yiyoruz. Eczaneler saat dokuzda açılıyor, karnımızı doyuralım.”

Yaklaşık altı yüz yıllık geçmişe sahip boyoz, İzmir’e has, incecik yufkaların bir araya gelmesi ile meydana gelen hamur işiydi. Unlu mamuller satan fırın bulup kahvaltılarını yapmaya başladılar. Bir yandan dumanı tüten küçük, yuvarlak boyozları yerken bir yandan da Umut’un iş arkadaşları hakkında konuşuyorlardı.

“Amirim, bu çalışanların ortamı mübarek cadı kazanı. Kimse birbirinin arkasından atıp tutmaktan çekinmiyor. Aslı denen kız, Umut’un eski eleman olduğu için bir taraflarının kalktığından bahsediyor. Ali ise, adamın uzun zamandır deli gibi çalıştığını ve ufak tefek sorunların onu gerçekten yorduğunu anlattı. Aslı’nın söylediklerinden bahsedince ne dese beğenirsin? ‘Bırak o kızı amirim, her şeyi bildiğini sanıyor. Satışları iyi diye kendini bulunmaz Hint Kumaşı zannediyor’  dedi. Kendisi gibi zor bölgede çalışsa da görse diye veryansın ediyor.” Güldü.

Banu ciddiyetini bozmadan, “Komik bir tarafı yok bunun Orkun. Satış işi zor iştir. Kotalar, baskılar, zamanla yarışmak insanı başka birilerine dönüştürür. Görüştüğümüz bu ekip yine iyi, bunlar ufak atışmalar. Daha beterlerini de gördüm, bölge müdürleri de gayet içten ve babacan bir adam. Cinayetin işle alakalı olduğunu düşünmüyorum.”

Orkun amirini iyice süzdü, söylediklerinde şaka yapmadığını anlayınca uzatmadı. Saat dokuza gelmek üzereydi. Hesabı ödeyip ilk eczaneye doğru hareketlendiler.

Ellili yaşlarda top sakallı bir adam kepenkleri kaldırıyordu. Masmavi gözleri, kırışmış cildi çil çildi. Saçları dökülmüş olduğundan daha yaşlı gösteriyordu. Yardım eli uzatan Orkun kendini tanıtırken son kepengi de birlikte kaldırdılar.

Teşekkür eden adam kendini tanıttı, “Eczacı Fehmi.”

İçeri geçtiklerinde Fehmi Bey birer çay söyledi. Banu uzatmadan konuya girip sorusunu sordu. İlacın adını duyan eczacı buruk bir gülümsemeyle cevapladı.

“Depolara girdiğini duyunca o ilacı kendim için sipariş verdim. Ben kullanacağım. Ailede Alzheimer riski var. Malum yaş ilerliyor, kendimizi korumamız gerek.”

Çaylarını hızlı bir şekilde yudumlayan ekip diğer eczaneye gitmek üzere ayrıldı.

Güneş gözlüklerini delip geçen sabah ışınları kör edercesine parlaktı. Fehmi Bey’in yerini tarif ettiği diğer eczane yüz metre ilerideydi. Park yeri aramak istemedikleri için aracı yerinden kıpırdatmayıp yürümeye karar verdiler. On adımda terlemişlerdi bile.

Beyaz önlükleri giymiş iki kişiden biri paspas yapıyor diğeri de rafları düzenliyordu. İlk eczaneye göre daha büyüktü, daha çok market havası vardı. Kadın ve bebek sağlığı için kocaman bölmeler, hemen yanında da vitaminler, diğer gıda takviyeleri adı altında envaiçeşit ürünler yer alıyordu. Büyük çoğunluğunu oluşturan ilaçların üzerinde artık aşina olduğu logo vardı; Orzaks İlaç.

Temizlik yapan genç, kafasını kaldırıp nasıl yardımcı olabileceğini sordu. Banu rafta duran ürünlerden Ocean Mummy ardından da Ocean Methyl Balance’ı alıp kabartmalı kutusunun üzerinde parmaklarını gezdirdi. Gerçekten insanın ilgisini çeken görselliği vardı, “Dün hastalarınızdan bu ilaçları alan oldu mu?”

Genç, rafları dizmekte olan kumral adama çevirdi başını, “İlhami Abi, bakar mısın?”

İlhami taburenin üzerinden sıçrayarak Banu’nun yanına geldi. “Evet, buralarda çalışan biri sanırım, sık sık görüyorum.”

“Adını biliyor musun?”

“Hayır, ilk defa geldi. İlaç da reçete ile satılmıyor. Cep telefonundan fotoğraflarını gösterdi, para vererek aldı.”

“Tarif eder misin, nasıl biriydi?”

“Ensesine kadar inen kısa, kıvırcık ve siyah saçları vardı. Sanırım gözleri elaydı. Boyu bir yetmiş civarındadır.”

“İyi düşün, belirtebileceğin başka fiziksel bir özelliği var mıydı?”

“Bileğinde ay üzerine oturmuş peri kızı dövmesi vardı.”

Kamera olmadığından gelen kişiyi de teşhis etmelerine imkân yoktu, tek tek iş yerlerini de gezemezlerdi. Diğer eczaneye de telefon etmeye karar verdiler. İlk eczanede olduğu gibi eczacının ürünü kullanmak için kendisinin aldığını duyunca, “Ne ilaçmış arkadaş!” dedi Orkun.

Yine de kısa bir mola sonrası eczaneye uğramaya karar verdiler.

Görevlendirilen memurlardan da bilgi gelmişti, birini doktorun kendisi sipariş etmiş, diğer eczane de çalışan mümessilin hatırı için depodan sipariş verip rafında bulunduruyordu.

Yaz sabahı benim için karanlık ve buz gibi soğuktu. Yaşadığım pişmanlığın tarifi yoktu, geriye döndüremeyeceğim, özür dileyemeyeceğim büyük bir hata yapmıştım. Bu hata sadece beni bağlamıyordu üstelik. Vicdanımla yaptığım muhasebede zararlı çıkan hep biz oluyorduk. Elimi sevdiğimin kanına bulamanın hiçbir şekilde ne özrü ne de açıklaması olabilirdi.

Saatini kontrol eden Banu, “Kahve zamanı,” dedi. Araca doğru yürürken küçük, butik bir kafe gözüne çarptı. İçerisi oldukça hoş ve sade döşenmişti. Sanayinin içinde böylesine güzel bir yer bulmayı beklemiyordu. Pastel renklerin tercih edildiği ortamın havasında huzur vardı. Kafenin kapısını açtıkları anda serin havayla birlikte buram buram boyanmış kahve kokusu onları karşıladı.

İkisi de orta şekerli Türk kahvelerini sipariş ettiler, makinenin sinyal sesini duyduklarında sabırsızlıkları biraz daha arttı. Günün ilk kahvesiydi bu. Ahşap, oyulmuş ağaç kovuğundan tepsi ile servis edildiğinde o ana kadar Banu’nun fark etmediği ayrıntı gözüne çarptı. ‘Chemex Coffee’ kabartmalı ve koyu şekilde işlenmişti. Adeta buz kesen Banu mırıldanırcasına, “Orkun burada çalışanların isim listesini al, servis yapan kızı da buraya çağır, hemen!”

Banu kızın adını öğrendikten sonra, kimliğini gösterip kendini tanıttı ve yetkili birini çağırmasını istedi. Korkudan titreyen kız arka tarafa koşar adım gitti ve bir adam ile geri döndü.

Top sakallı, zayıf, saçları uzun olan adam yaylanırcasına yürürken merakı gözlerinden okunuyordu. Kendini tanıttı. “Merhaba ben Caner, nasıl yardımcı olabilirim?” Bariton ses tonuna sahipti.

“Ben cinayet Büro’dan Banu,” diyerek girizgâh yapıp, özellikle kıvırcık saçlı çalışanı olup olmadığını sordu.

Kafede servis yapan kız haricinde başka kadın çalışanı yoktu. Sahada da dağıtım yapan iki elemanı da erkekti.

“Anahtarlık, kalem ve fincan gibi eşantiyonları kimlere dağıtıyorsunuz?”

“Anahtarlıklar az sayıda, çevremizdeki eşe dosta verdik, kalemleri bizden toptan mal alan müşterilerimize dağıtıyoruz, fincanlar da sadece burada satılmakta. Onlar promosyon olarak dağıtılmıyor.”

Raflarda Umut’un evinde gördüğü fincanların benzerini aradı ama bulamadı. Aklında kaldığı kadar tarif etmeye çalıştıysa da Caner hatırlayamadı. Komiser onu suçlayamazdı, yüzlerce müşteri, insanın yüzüne bakıp da alışveriş yapanların cinayet işleyeceğini anlayacak değildi ya.

“Orkun ben olay yerine gidiyorum tekrar. Sen sanayinin merkez bürosuna git, bu civarları gösteren güvenlik kameraları var mı öğren. Ben Gökhan Bey’in muhasebeci kızıyla da tanışıp görüşmek istiyorum. Belki onun Umut’la ilgili bir bildiği vardır.”

 

Aracı Orkun’a bırakan Banu taksi ile geldi cinayet mahalline, saat altıyı geçiyordu ve hava bir nebze olsun serinlememişti. Apartmanın önüne geldiğinde demir kapı kapalıydı. Zillerin çalışmadığını söylemişlerdi, doğru olup olmadığını tümüne basarak denedi. Ses yoktu, beklemeye başladı içeri girmenin yollarını düşünürken elinde poşet ile karşıdan gelmekte olan Gökhan Bey’i gördü. Yaşadığı apartmanda cinayet işlendiğini öğrendiğinde bile yüzü bu kadar solgun değildi, yürümekte güçlük çekiyor gibiydi. Yanına geldiğinde, “Hayırdır Gökhan Bey? Bir rahatsızlığınız mı var?” diye sordu.

Cevap verirken gözlerini kendisinden kaçırmasına anlam veremedi komiser. Onun tuhaf hareketlerini izliyordu.

“Dünden beri keyfim yok Komiser Hanım, eve çıkıp dinleneceğim. Sizi hangi rüzgâr attı, yoksa bir gelişme mi var? Buldunuz mu katili?”

“Ne yazık ki, arkasında hiç iz bırakmamış. Uğraşıyoruz.”

Banu dava ile ilgili bilgileri paylaşmayı sevmezdi. Bildiklerini kendine ve meslektaşlarına saklamayı yeğlerdi.

Gökhan Bey kapıyı açıp geçmesi için yol verdi. Merdivenleri çıkarken ikisi de konuşmadılar. Adamın yanından geçerken ilk anda insanın burnuna çalınan meyve kokularından sonra ardından çiçek notalarını barından zarif ve seçkin parfümü tanıdı. Yabancı olmayan bu koku Gökhan Bey’in üzerine nasıl sindiğini düşündü.  Koku, cinayet gecesi evde hissettiği o yoğun tazelikteydi. Banu’nun kalp atışları birden hızlandı. Umut’un katında durdu. Gökhan Bey’in dairesine girmesini bekledi. Işıklar söndüğünde karanlığın içinde yalnızdı. Sessizliği dinledi. Derinlerde, oldukça derinlerde ölümün fısıltısını duyabiliyordu.

Ardından apartmanın ışığını yakıp Banu da cinayet mahalline girdi. Delil niteliği taşıyan eşyalar incelenmek üzere alınmıştı ama her ayrıntı kafasının içinde saklıydı. Bakır vazonun içinde ‘Chemex Coffee’ marka anahtarlık ve kalem duruyordu.

Parfümün apartmandaki kadar etkili olmasa da Cuma akşamından kalan aroması ölüm kokusuna karışmıştı; hassas burnu sayesinde iki kokuyu birbirinden ayırt edebiliyordu. Mutfak dolaplarına baktı, kulpların altında bir kadına ait oje izleri duruyordu. Yeni olduğu anlaşılan bu izler sadece iki dolap ve bir çekmecedeydi. İşaretleri takip ederek kapakları araladı, aynı kahve firmasına ait kupa bardaklar temizlenmiş duruyordu, ikinci dolapta salata ve aperatif yiyecekler koymak için tabaklar vardı. Cinayet gecesi patates servisinin yapıldığı tabağın diğer eşi de yerindeydi. Çekmeceyi açtı, büyük bıçaklar, takım olmayan çatal, kaşık ve kahvaltı bıçaklarıyla doluydu içi. Umut’u buldukları salona gitti. Koltuğun üzerindeki kan kurumuştu. Tekrar gözlerini kapatıp kafasının içinde komşuların anlattıklarını dinledi.

Nesime Teyze gece birisine bağırdığını duymuş ama ne dediğini anlamamıştı; telefonla konuşuyor zannetmişti fakat o sırada katili ile tartıştığını bilmiyordu. Gökhan Bey karısı ile dışarıdaydı, gece yarısı dönmüştü. Zemin katta yaşan Mustafa ve Gizem çifti işten geldiklerinde şapka takan bir yabancının apartmana girdiğini görmüşlerdi. Apartmanda başka kimse olmadığından esrarengiz kişinin geldiği adres belliydi, Umut’un evi. Anahtarı olduğu için zorlanmadan içeri girmeyi başarmıştı. Yüzünü saklamasının sebebi de çevresindekiler tarafından tanınmak istemiyordu. Bu kişi Umut’un beklediği biriydi ve ölmeden önce poşeti işaret etmesinin bir amacı vardı. Banu cinayet gecesi tahmininde haklı çıktı. İlaçların ne için kullanıldığını biliyordu. O parfüm kokusu. Evin içerisindeki izler, maktulün duyulan telefon konuşmaları, eczaneden Umut’un çalıştığı ürünleri alan esrarengiz kadın. Parçaları birleştirmeye çalışıyordu ama bir eksiklik vardı.

Orzaks İlaç’ın Bölge Müdürüne ait kartviziti çıkardı ve numarayı tuşladı. Meşguldü. Şansını tekrar denedi. Bu sefer başka biriyle görüştüğünü söyleyen GSM operatörüne ait telesekreter konuştu. Telefonu kapattığı anda Metin Bey zaman kaybetmeden dönüş yaptı. Banu, Umut’un hangi bölgelerde çalıştığını sordu. Çiğli’de gördükleri Chemex Coffee’nin bulunduğu lokasyonda da görevliydi.

Telefonu çalmaya başladı, Orkun arıyordu. Cevap vermeden önce,  “Seni yakaladım!” dedi.

Hatalarımızın sonuçlarını çocuklarımıza yükleyebilir miyiz? Sanmıyorum, tüm sorumluluğu üstleniriz, onları korumak için elimizden ne geliyorsa yaparız. Ben de hataların kıyısında gezinirken buluyordum kendimi, kararım ne olursa olsun insan kendinden önce çocuğunu düşünüyormuş.

Öğle molalarımda Umut’la sınırlı vaktimizi Chemex Coffee’den aldığı kahveleri yudumlayarak geçirirdik. Her zaman benimle daha fazla zaman geçirmek istediğini söylerdi. O gece, her zamanki kaçamaklarımızdan çok farklıydı.  İlk defa geceyi onunla geçirmek için aileme yalanlar söylemiştim.

Yoğun tempo ile çalıştığından, bağışıklık sisteminin çökmek üzere olduğundan şikâyet edip duruyordu. Yeni çıkaracakları üründen bahsetmişti vakti zamanında, ilacın çıktığını öğrenir öğrenmez bir koşu eczaneden alıp sürpriz yamak istemiştim. İkimiz için de unutulmaz olmasını istiyordum. Aklımdakileri, kalbimdekileri ona açmak için can atıyordum.

Heyecanlıydık o gece. Geleceğimizden bahsetmeye başladığımda neşesinin kaçtığını fark ettim. Sadece kaygılarımı bilmesini, bana destek olup güç vermesini istiyordum.

Ben içimi ona açarken umursamaz bir şekilde sadece patates yiyordu. Herkesten sakladığımız ilişkimizi artık insanlar bilsin istiyordum.

İkimizin beklentilerinin birbirinden farklı olduğunu geç de olsa anladım. Ben gelecek hayalleri kurarken o günlük eğlencesini yaşıyordu.

Kararlı konuşmalarım yüzünün iyice düşmesine sebep oldu. Kurduğu ilk cümlesinde kulaklarım uğuldamaya başladı, bağırıyordu,  Umut için öncelik ben değildim, kariyeriydi. Gözyaşlarıma hakim olmaya çalışıp tuvalete gitmek üzere kalktım. Söyledikleri beni darmadağın etti, nasıl toparlanırım bilemiyordum. Sadece kaçmak istedim. Aynadaki yansımama baktım, aklımdakini yapabilir miydim? Eğer kararını değiştirmezse düşündüğümü gerçekleştirmek zorunda olduğuma ikna ettim kendimi.

Salondan önce mutfağa gittim, bıçak setlerinin içinden orta boy olanı seçtim, canımın yandığı gibi ben de onun canını acıtmak istiyordum. Her şey geride kalmış gibi davranarak döndüm geri, suratıma bakmıyor yokmuşum gibi davranıyordu. Yüzüm gülüyor ama yüreğim kanıyordu. Sorumu yineledim, “Biz ne olacağız?” beklediğim cevap her şeyin geçtiğini söylemesiydi ama ağzından çıkan gerçekler beni yerle yeksan etti.

Söyledikleri sürekli kulaklarımda çınlıyordu, “Ben sorumluluk almaya hazır hissetmiyorum kendimi, bu senin hatan, sen sorumlusun! Bu ilişkiye başlarken sana gelecek vaat etmedim.”

İşittiklerim şaka gibiydi, hayatıma girmiş, kalbimde yer etmişti. Kırık, zamanı geçmiş bir oyuncak gibi benden vazgeçmek üzereydi. Dudaklarından dökülen her sözcük gururuma dokundu. Nefesimin kesildiğini hissettim. Ben, herkese karşı durmayı göze almışken o benden bir anda vazgeçebilmişti. Ben kendimi ona adamışken o sadece kendini önemsiyordu.

İlk defa bu kadar hızlı düşünüyordum, hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti derler ya, işte öyle oldu benimde. Zaman durmuştu, her taraf sessizleşmişti, hayat bile akmıyordu o saniyelerde. Saniyeler dediysem bakmayın, bana o an asırlar gelmişti.

Sakladığım bıçağı çıkarıp tam kalbine nasıl denk getirdiğimi bile hatırlamıyorum. O an dünya olduğundan daha hızlı dönmeye başladı. Cinayet işledim, o adamdan uzak dur diyen babamı dinlememiş koynuna girmiştim. Son pişmanlık fayda etmiyordu işte, keşke dememin de anlamı yoktu. Bana ömrünü adayan babam, yerini hiç kimsenin alamayacağı adamı dinlememiştim. Meğer ne kadar da haklıymış, yaptıklarımı öğrendiğinde yaşayacağı hayal kırıklığını her düşündüğümde bin kere öldüm.

Diğer tarafta son nefesini veren, hayatımı paylaşmayı düşündüğüm adam cansız bir şekilde yanımda duruyordu. Gözleri açık, beni görmek istemiyormuş gibi başı aksi yöne dönüktü.

Öfke krizini atlatıp kendime geldiğimde pişman olup olmadığımı bile idrak edemiyordum. Aklımda başka bir düşünceyle, cinayet aletini yok etmek için geri çıkardım.

Ailem beni Çeşme’de bilirken hâlbuki ben çok yakınlarındaydım. Bana bol gelen kot pantolon ve tişört giyip saçlarımı da şapkanın altına gizleyerek girdiğim evden işimi bitirdiğimde aynı şekilde sessizce ayrılacaktım. İki sokak arkaya park ettiğim aracıma atlayıp kaçacaktım. Akşamüstü Ufuk Abi ve eşine az kalsın yakalanıyordum, bu sefer daha dikkatli hareket etmeliydim. Bu bekleyiş sırasında aynı evde ceset ile nasıl soğukkanlı bir şekilde durdum bilemiyorum. Nabız atışlarım normale döndüğünde parça parça aklıma yapmam gerekenler geliyordu. Telefonu alıp mesajlaşmaları ve son görüşmelerimizi sildim. Her ihtimale karşı işi sağlama almak için telefonu fabrika ayarlarına geri döndürdüm.

Evde parmak izim çıksa, Umut’un çevresinden birine ilişkimiz hakkında bir şey söyleme ihtimaline karşı beni herkes Çeşme’de sanıyordu, oradaki arkadaşlarımın arasına katıldığımda da geç kaldığım için bir yalan uydurabilirdim. Saat on ikide apartmanda babamın sesini duydum, anneme Müzeyyen Senar’dan Benzemez Kimse Sana adlı parçayı söylüyordu, keyiflilerdi. Eve girip kapının kapandığını duyunca dikkatli ve sessizce dışarı attım kendimi.

İlk defa İzmir’in bir yaz gecesinde soğuk soğuk terliyordum.      

Orkun telefonla geldiğini haber verince Banu anahtarları kapıyı açması için pencereden aşağıya attı. Kapının önünde beklerken, Orkun’un merdivenleri ikişer ikişer atlayarak çıktığını duyabiliyordu. Karşısına dikildiğinde soluk soluğa nefeslenmeye çalıştı. Onu izleyen Banu sinsice gülüyordu, “Oğlum iki merdiven çıktın mort oldun, gerdek gecesi ne yapacaksın?”

Duymazdan gelen Orkun, “Önemli bir ipucu yakaladım.”

“Oğlum beni yakalamak istiyorsan bisikletle değil uçakla gelmen gerektiğini söylemedim mi? Birazdan ben katilin kendisini yakalayacağım.”

Eliyle içeri girmesini işaret edip tüm ayrıntıları en ince noktasına kadar anlattıktan sonra peşinde oldukları katilin Gökhan Bey’in muhasebeci kızı Buket olduğunu söyledi.

Ağzı bir karış açık kalan Okan, “Nasıl?” diyebildi.

“İlişkilerini uzun süredir gizli yürütüyorlardı yoksa Gürkan’ı sorgularken mutlaka bize yakın arkadaşının bir ilişkisi olduğunu anlatırdı. Uzun süre aynı evi paylaştığı arkadaşının katilinin bulunması için sessiz kalamazdı, Umut özel hayatıyla ilgili biraz ketum bir tipmiş. Başta müdürü olmak üzere her arkadaşı karakteri hakkında yüzeysel konulardan bahsettiler. Çabuk sinirlenen, çalışkan ve sorumluluk sahibi işkolik bir tip. Özünde gerçek kimliğini Gökhan Bey gördü. Fakat kızının ondan uzak durmasına engel olamadı. Umut, Buket’le olan ilişkisini sır gibi saklıyordu. Son nefesini vermeden önce ilaçları göstermesinin sebebini tam çözemesem de bizi eczanelere yönlendirdi. Umut’un gittiğimiz kafede çokça zaman geçirdiğini evdeki malzemelerden anladım. Oraya sık gitmesinin başka bir sebebi daha olmalı. İlhami’nin tarif ettiği kıvırcık saçlı kadın, bahse girerim Buket bu tanıma uyuyor!

Dahası var, evin içindeki parfüm kokusu, apartmanda karşılaştığımızda Gökhan Bey’in üzerinde hissediliyordu. Belli ki kostümüne kızından sinmiş. Eğer bu dediklerimden yanılmıyorsam Umut’u öldürme sebebini onun ağzından dinleyebiliriz.”

Kapı çaldığında hâlâ yataktaydım, keşke kaybolmanın bir yolu olsaydı ve herkesi geride bırakıp beni kimsenin tanımadığı yerde hayatıma yeni bir başlangıç yapabilme şansım olsaydı. Gerçi zil sesi hayatımın bu saniyesinden sonra değiştiğinin sinyaliydi, sadece nelerin beni beklediğini bilmiyordum.

İçeride, hayatımın kahramanı olan babamın sesini duyuyordum. Yorgun ve üzgün olduğunu konuşma tarzından anlıyordum artık. Babaların, kız çocukların dünyasında ayrı bir yeri vardır. Normalde kapımıza gelen misafirlere neşe ve coşkuyla ‘Hoş geldiniz’ diye karşılayan canım babam hissiz bir tınıyla, “Buyurun,” dedi.

Konuşan kadını hayalimde canlandırmaya çalıştım, otoriter ve katı mizacı vardı, benim için geldiklerini biliyordum. Birini öldürmüş olsam bile biraz olsun merhametli olmasını diledim. Bu isteğim sadece kendim için değildi.

Gerginliği arttıran sessizlik biraz uzun sürünce aynı kadın tekrar konuştu, “Kızınız muhasebeciydi değil mi?”

Babam tereddütle, “Evet,” dedi.

“İş yeri nerede?”

“Çiğli.”

“İçeri girebilir miyiz?”

Adım atarken topuklarını yere vuran, sırtı dimdik, biraz da küstah birini canlandırdım gözümün önünde ama yüzünü hayal edemiyordum. ‘Bayan Ukala’ dedim içimden, babam ismini telaffuz edince adının Banu olduğunu öğrendim.

Oturma odasından yayılan boğuk konuşmaları anlayabiliyordum.

Bayan Ukala, Banu demektense takma adını daha çok sevdim, evde olup olmadığımı soruyordu, ilk kez annemin konuştuğunu duydum.

Hemen ardından adım sesleri odama doğru yaklaştığını gösteriyordu, kapımı tıklatıp içeri girdi. Temmuzun ortasında olmamıza rağmen yatağın örtüsünü boğazıma kadar çekmiştim, yaptıklarımdan bu şekilde korunabileceğimi sanıyordum. Artık benim için her şey çok geçti.

“Kızım, polisler seni soruyor.”

Annem ağlamamak için kendini zor tutuyordu, o da polislerin ne için geldiklerini biliyordu sanki. Yatağımdan kalktığımda tahmin etmediğim bir güç vardı içimde, dimdik ayaktaydım. “Geliyorum anne,” dediğimde sert çıkan ses tonuma ben bile şaşırdım.

Odaya doğru yürümeye başladığımda elimden geldiğince dik durmaya çalıştım. Evin duvarları üzerime hücum ediyor gibi hissediyordum, Umut’un çığlıklarını duyuyordum. Pişman mıydım? Belki evet, belki de hayır, gerçekten buna karar vermek zordu. Hayatımı alt üst eden ve sonrasında hiçbir şey olmamış gibi arkasını dönüp gitmek üzere olan birine siz de sinirlenmez miydiniz? Kabul ediyorum ben öldürecek kadar ileri gittim, hak etmedi de değil.

Keşke, ah keşke! Öldürmek yerine canını yaksaydım, vicdan azabını ömrü boyunca ben çekeceğime o çekseydi. Bir kere değil, bana yaptığı aklına her geldiğinde kendi kendine defalarca ölseydi. Keşke!

Kapıdan içeri girdiğimde tüm gözler üzerimdeydi. Kadın düşlediğimden çok daha güzeldi. Ne yapacağımı, ne diyeceğimi bekliyordu herkes. Bayan Ukala bana gözleriyle ateş ediyordu resmen, nedense artık canımı tek şey acıtabilirdi. Evet, tek şey, birazdan ailemin öğreneceği ve nasıl tepki vereceğini bilemediğim gerçek olan tek varlık.

Ellerimi karnıma koydum, gözyaşlarım akmaya başladı, aktıkça sanki daha da güçleniyordum, “Umut’u ben öldürdüm,” diyerek itirafla başladım sözlerime.

Komiser bana doğru bir adım daha attığında beklemesini işaret ederek durdum onu. Böyle tepki vermemi beklemiyordu besbelli. Neden yaptığımı ailemin anlaması, bilmesi gerekiyordu.

Kalbimi kıran adamı öldürmüştüm, acaba benim kalbini paramparça ettiğim hayatımın tek erkeği, babam beni affedecek miydi?

Banu kadının gözlerinin içine bakarken onun için üzüldüğünü, kalbinin sızladığını hissetti. Evin her köşesi Buket’e ait parfümün izlerini taşıyordu. Bakışlarını onun üzerinden ayırmadı. Kıvırcık saçlarını düzeltirken acı içinde kıvrandığını gördü. Bir an kısa saçlarını şapkanın altına saklamaya çalıştığını hayal etti.

Artık her şeyden emindi. İlaç poşetinin neden işaret edildiğini de biliyordu. Gösterişli, mucize niteliğindeki Ocean Methyl Balance Umut’a, gebelik döneminde kullanılan Ocean Mummy ise Buket’e aitti. Ses tonunu ayarlamaya çalışarak, “Cinayet gecesi kaçarken eczane poşetinin içinden ilacını almayı unutmuşsun.”

Bayan Ukala güzel olduğu kadar zekiydi. Evet, Umut’a o ilacı alırken kendime ait olanı poşetin içinde unutmuştum, son sözcükler dudaklarımdan dökülürken babamın gözlerinin içine baktım, çünkü ben onun kızıydım, af dilemeye utansam da kalbimi ısıtmasını bekleyerek açıkladım, “Ben çocuğumu doğurmak istiyorum!”  

Polisiye Hikaye: Son Samuray | İnsanlar Masum Doğarlar Fakat Masum Ölmezler

“Biliyor musunuz, on dokuz sene sonra ilk defa onsuz bir güne uyandım. İlkokula başladığımız günden düne kadar hiç ayrılmadık, bir an bile. Biliyorum, söylediklerim kulağınıza abartı geliyor fakat bunların hepsi hakikat emin olun. Şair İsmet Özel’in de dediği gibi ‘sevmek; mübalağa sanatıdır…’ gerçekten. O yüzden birini seviyorsanız abartabildiğiniz kadar abartın, sevdiğiniz kişi dünyada nefes almaya devam ederken. Biz Şahin ile bunun bilincindeydik. Bize verilen sürenin kısıtlı olduğunu, bu kısıtlı süreyi birbirimizi severek doldurabileceğimizi çok iyi biliyorduk. Dolu dolu yaşadık, her anı, her boşluğu sevgimizin yüceliğiyle doldurarak.”

Başkomiser Tekin masasından kalktı, gözleri üzerine yaz yağmuru yağmış toprağı andıran genç kadının karşısına geçerek bir ayağı aksayan sandalyeye oturdu. Etkilenmişti karşısındaki insandan. Ne yani, Cinayet Büro Başkomiseri diye insan değil miydi? Ömrünü katiller ile maktuller arasında geçirerek tüketse de, soğukkanlıyım diye geçinse de o da bir insandı sonuçta. Bu meslek onun soğukkanlı olmasını istemiyor, emrediyordu. Bunun bilincindeydi. Akademi günleri geldi aklına bir an. “Soğukkanlı olacaksın Tekin, istesen de istemesen de bu meslek seni başka bir insana dönüştürecek. Ya içindeki canavarın ortaya çıkıp benliğini ele geçirmesine izin vereceksin ya da içindeki canavarı öldürerek benliğinin önündeki en büyük engeli ortadan kaldıracak ve gerçek bir insan olacaksın. Unutma, bizler de birer insanız,” demişti suç sosyolojisi dersinde Hakan hoca.

“Tekin Bey! Tekin Bey!” diye ses tonunu azıcık yükselten Zeynep Hanım’ın kendisini dürtmesiyle daldığı geçmiş zamandan çıktı Başkomiser Tekin.

“Kusura bakmayın, Zeynep Hanım. Dün geceden beri uykusuzum. Haberlerden görmüşsünüzdür. Nişanlınız hariç nişanlınızın katili ya da katilleri tarafından, şu anlık böyle düşünüyoruz, iki cinayet daha işlendi dün. Üç tane cinayet dosyasının içinde rotasını kaybetmiş kaptandan farkım yok şu anda anlayacağınız. Nişanlınız Şahin Ertürk, üzerine katilin bıraktığı nottan anladığımız kadarıyla nişanlınızın öldürülmesine şahit olduğu için  öldürülen temizlik işçisi Recep Akoğlan ve gece yarısı Madalyon Psikiyatri Kliniği’nde katledilen Hemşire Feride Yalman. Bu üç cinayeti de bir an önce aydınlatmamız gerek.” Masanın üzerindeki A4 kâğıdını işaret ederek devam etti. “Sabah geldi. Emniyet müdürü bir insanı daha öldürmeden bu canavarı bulmamızı istiyor acilen. Acınızı anlıyorum fakat bize yardımcı olmazsanız birbirini seven bir insan daha birbirinden sonsuza dek ayrılmak zorunda kalabilir.”

Nemli gözlerini terlemiş avuç içleriyle silerken cılız bir sesle konuştu genç kadın. “Sizi anlıyorum. Zor da olsa metanetimi koruyup size elimden gelen desteği sağlayacağım. Ne istiyorsunuz benden?”

“Öncelikle sizi koruma altına almamız gerekecek. Bunun için savcı ile iletişime geçtik. Katilin sizinle de bir derdi olabilir. Bunu bilmediğimizden hayatınızı riske atamayız. İsteklerime gelecek olursak sizden şu anda istediğim, size eşlik etmesi için yanınıza vereceğim memur arkadaş ile Adli Tıp’a gidip nişanlınız Şahin Ertürk’ü teşhis etmeniz. Biliyorum sizin için oldukça zor bir durum ama bunu yapmak zorundayız. Diğer ve son isteğim ise kendinizi iyi hissettiğiniz bir vakit buraya uğrayıp nişanlınız ile ilgili soracağımız sorulara cevap vermeniz.”

Sesindeki titreme biraz azalmıştı genç kadının.

“Pekâlâ, Tekin Bey. İsteklerinizi yerine getireceğim. Kendinize iyi bakın tekrar görüşeceğimiz zamana kadar.”

“Siz de hanımefendi.”

Başkomiser Tekin, karşısında oturan genç kadından daha önce ayaklandı. Masasının üzerinde duran yıllanmış telefonu çevirdi ve tekdüze bir sesle konuştu. “Zeynep Hanım’a Adli Tıp’a kadar eşlik edin Cemal, sonra da evine bırakırsınız.”

***

Başkomiser Cengiz Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne C kapısından giriş yaparken vakit akşama evriliyordu. Asayiş Şube Müdürü Kadir Koç yol haritalarını çizecek toplantıda yer almasını kendisinden istemiş o da apar topar soluğu müdürlükte almıştı. Bir günde aynı şekilde işlenen üç cinayet meşhur ülke gündemimizin zirvesine oturmuştu. Durum oldukça acildi. Bu dosyada yer almasını İl Emniyet Müdürü bizzat arayarak kendisinden rica etmişti. Durumun aciliyeti ve emniyet müdürünün ricası üzerine tedavisini yarıda kesip dosyaya sahadan destek verecekti. Bu desteğin ilk ayağı olan Asayiş Şube Müdürü, Başkomiser Tekin ve kendisinden oluşan üçlü toplantıya katılmak için adımlarının ritmini bir kademe daha artırıp Asayiş Şube Müdürü’nün odasına doğru yöneldi.

***

“Bir kişiyi daha öldürmeden bu o. çocuğunu bulmamız lazım Tekin. Eğer bir kişi daha ölürse müdürün karşısına istifa dilekçem ile çıkacağım bir daha ki sefere. Sınırsız yetki sana, ne yapıp edip ölü ya da diri bu manyağı bulun!”

“Emredersiniz müdürüm. Cengiz başkomiserim ile birlikte bu gece başlıyoruz araştırmaya. Umarım bir ceset ile daha karşılaşmadan katili buluruz.”

Asayiş Şube Müdürü Kadir Koç durduğu yerde sıkıntıyla kıpırdandı.

“Cengiz nerede?”

Başkomiser Tekin, “Gelmek üzeredir müdürüm,” şeklinde kendisine yöneltilen soruyu yanıtlarken yeni döşenmiş odanın kapısı tıklatıldı. İçeriden “Gel,” komutunu duyan Başkomiser Cengiz, kalın ahşap kapıyı hafifçe araladı, içeridekileri kafasıyla selamlayarak Başkomiser Tekin’in karşısındaki deri koltuğa doğru ağır adımlarla yöneldi.

“Cengiz iyi görünmüyorsun. İstersen bugün dinlen. Biz başlarız. Yarın sen de katılırsın bize.”

“Hayır müdürüm, gayet iyiyim. Ayakta duramayacak kadar kötü olsam bile varımla yoğumla katili yakalamak için şu andan itibaren çalışmaya başlıyorum. Elimizdeki bilgileri bir düzene koyarak bir an önce yakalayacağız bu aşağılığı.”

Asayiş Şube Müdürü Kadir Koç, Başkomiser Cengiz’in bu cevabı üzerine masasının üzerinde duran gece mavisi desenli paketten bir dal çekti, dalı yavaş bir hareketle dudaklarının ucuna yerleştirdi ardından son derece profesyonelce bir hareketle dudaklarının arasındaki zehir yumağını clipper marka çakmağıyla yaktı ve ilk dumanı içine çekmenin verdiği hazzı bir kez daha yaşadı, dumanı ağzından dışarı verirken yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirerek konuşmaya başladı.

“Kararlı olmana sevindim Cengiz. Şu aşamada bize senin gibi kararlı, ne yaptığını bilen insanlar lazım.”

Müdürünün bu teşvik edici sözleri üzerine Başkomiser Tekin’de bir şeyler söyleme ihtiyacı duydu kendisinde.

“Cengiz başkomiserimle hemfikirim. Vakit kaybetmeden bir an önce araştırmaya başlamalı ve yeni bir cinayet işlemeden katili ya da katilleri bulmalıyız.”

Asayiş Şube Müdürü yarıya gelen sigarasını söndürmeden yenisini yaktı ve odadaki üçlü diyalogu gür sesiyle sonlandırdı.

“Haydi, o zaman. Bir an önce diri ya da ölü bulun şu manyağı.”

***

“Adli Tıp’tan gelirken yolda her üç maktulün de otopsi ve diğer raporlarını inceledim, fazla bir şey yok abi, üç maktulün de yapılan doku analizi karşılaştırması sonucunda aynı kesici aletle öldürüldüğünü biliyoruz. Yapılan kan ve toksikoloji analizlerinde maktullerin kanlarında herhangi bir etken maddeye rastlanılmadığını da raporlarda açıkça belirtmişler. Üç maktulün de yanına bırakılan aynı içeriğe sahip notlar ve aynı gün içerisinde birbirinin tıpatıp benzeri biçimde işlenen cinayetler, üç cinayetin de failinin aynı kişi ya da kişiler olduğunu gösteriyor.”

Başkomiser Tekin ve Başkomiser Cengiz Cinayet Büro’nun karanlık odasında araştırmaya başlamadan önce son kritiklerini yapıyorlardı.

“Bu bilgiler oldukça kritik ve değerli Tekin. Şu anda elimizdeki bilgiler ışığında üç cinayet için de aynı katil ya da katillerin peşinde olacağız. Ayrıca cinayet aleti olarak ta üç ayrı alet aramayacağız. Bunlar bu dosyada elimizi hem güçlendirecek hem de bizi hızlandıracak.”

Başkomiser Tekin, Asayiş Şube Müdürü’nün odasındaki üçlü toplantıdan beri içinde bir çıbana dönüşen soruyu Başkomiser Cengiz’e sordu sonunda.

“Cengiz abi sana bir şey söylemek daha doğrusu sormak istiyorum. Geçen gün klinikte bize anlattığın dosya ile bu cinayetler birbirinin aynısı. İşleniş biçimleri, maktullerin üzerlerine bırakılan notlar… O dosyanın rafa kalktığını, cinayetin failinin de bulunmadığını biliyoruz. Soracağım şey, eğer katil ölmediyse o günden bugüne kadar tekrar ortaya çıkmış olabilir mi?”

Meslektaşından beklediği soruyu alan Başkomiser Cengiz, karşı tarafı tatmin edici bir cevap verdi.

“Tekin, klinikte beni ziyarete gelip dosyayı incelemem için dosyayı bana verdiğiniz andan itibaren bu ihtimali ben de düşünüyorum. Biliyorsun ki cinayet demek ihtimaller zinciri demektir. Cinayeti çözen her kimse dedektif, başkomiser vs. bu ihtimallerin hepsini, birini dahi atlamadan her birerini teker teker gözden geçirip her birinin üzerinde ayrı ayrı kafa yormak zorundadır. Ayrıca bu ihtimallerin bazıları kuvvetliyken bazıları da zayıftır. İhtimallerin zayıflığını veya kuvvetliliğini ise kanıtlar ve olayı çözenlerin görüş açıları, bir diğer deyişle perspektifleri belirler. Soruna gelecek olursak dediğin duruma bu açıdan bakarsak oldukça kuvvetli bir ihtimal, katilin tekrar ortaya çıkması tabii eğer hala yaşıyorsa. Bu ihtimali kuvvetlendiren ise kanıtlar ve bizim bu kanıtlardan yola çıkarak yaptığımız saptamalar. Tüm bunlara ek olarak en son diyeceğim şu ki, bu ihtimal üzerinde atlamamamız gereken bir nokta var ki bu nokta oldukça önemli. Katilimiz yıllar önce işlenen bu cinayeti kendisine paravan olarak kullanıp işlediği cinayetleri diğer katilin üzerine yıkmak niyetinde de olabilir.”

Başkomiser Tekin, sorusunu mesleki ve hayat tecrübelerini harmanlayarak cevaplayan meslektaşına bir kez daha hayran oldu içten içe. Oturduğu yerde biraz daha gerinerek ağrıyan ayaklarını bir ileri bir geri oynattı, daha sonra koltuğunda geriye doğru adamakıllı yaslanarak konuşmaya başladı.

“Doğru söylüyorsun abi, hem de çok doğru. Umarım katil ya da katiller aynı çıkar da o minik yavruya kıyanları da yakalayabiliriz. Bence rafa kaldırılan dosyayı raftan indirmenin zamanı geldi. İstersen bu işi ben yapabilirim.”

Meslektaşının gözlerinin içinde yanan birer kor gibi iki mavi lekeye baktı Başkomiser Cengiz. “İyi çocuk, iş yapmaktan geri durmuyor,” diye geçirdi. Ardından aklına gelen bir diğer ihtimali de söyleme gereksinimi duydu kendisinde.

“Kesinlikle bakmalıyız Tekin. Aklıma gelen bir diğer ihtimali de yeri gelmişken söyleyeyim. Katilimiz eğer aynı kişi ise yıllar önceki cinayete benzer olarak kurguladığı cinayetleriyle bize bir mesaj da vermek, istiyor olabilir.”

“Ne gibi bir mesaj?”

“Şöyle, o dosya rafa kaldırıldı. Yani bir anlamda faili meçhul olarak kaldı o cinayet. Katilimizin tüm bu olanlardan haberi var ise, katilin aynı kişi olduğunu varsayıyorum, işlediği cinayetler aracılığı ile bize o dosyayı tekrar açtırmak istiyor olabilir ki bu da oldukça kuvvetli bir ihtimal. Geçmişte birçok defa karşılaştık bu tarz vakalarla.”

Başkomiser Tekin, hem karanlık odada akmakta olan koyu sohbetten hem de ayaklarındaki sızının biraz azalmasından memnun, odanın her geçen an artmakta olan ısısına paralel yüzündeki kızarıklığın da artmasıyla birlikte iyice mayışmış bir hal içerisinde konuştu.

“Bu da doğru abi. Emniyet müdürü tarafından aranıp dosyaya dahil edilecek kadar kıymetli bir polissin gerçekten. Bu iki ihtimal benim aklıma gelse bile hemen gelmezdi. Bu işi bir an önce bitireceğiz anlaşılan.”

“Umarım Tekin. Tecrübemin yanına senin çaylaklığını ekleyerek bu işin üstesinden geleceğiz. Peki, nereden başlıyoruz?”

“Abi, Şahin Ertürk’ün kredi kartı siliplerine baktığımızda gündüz Dost Kitabevi’ne girdiğini gece ise öldürüldüğü yere çok yakın olan bir kafeye gittiğini anlıyoruz. Ben o kafeye gideyim. İstersen sen de gel ama bence ikiye ayrılsak daha çabuk sonuç alırız bence. Tabi yine de sen bilirsin.”

“Doğru söylüyorsun Tekin. İkiye hatta üçe, dörde ayrılalım. Hızlı sonuç almamız lazım dediğin gibi. Ben de Feride’yi araştırayım o zaman ilk başta. Sonra yine bir araya gelip topladığımız bilgiler dahilinde akıl yürütürüz.”

“Tamamdır abi. Bizim Selçuk’ta temizlik işçisi Recep Akoğlan’ı araştırıyordu zaten. Hastaneden çıkmış, söyleriz yarın daha da yoğunlaşır maktul üzerine.”

“Anlaştık Tekin. Yolumuz açık olsun.”

“Yolumuz açık olsun abi.”

Başkomiser Tekin’in yüzündeki hafif gülümseme odada bulunan diğer başkomiserin de yüzünde ince bir tebessüme yol açtı. Ankara Cinayet Büro’nun emektarı Başkomiser Cengiz ile çaylak polis Başkomiser Tekin uzun gecenin uzun sabahı öncesinde katil ya da katilleri yakalamak için hazırlardı.

***

Ankara…  Frigler’in Gordion’u, Romalılar’ın Anadolu’daki vazgeçilmez kalesi… Kral Midas’ın mezarı, Hattiler’in Güneş Kursu… Cumhuriyet’in kadim başkenti, Mustafa Kemal Atatürk’ün sevgili yâri… Ankara…

Bu liste gittikçe uzardı ama Çorbacı Halil Usta’nın dükkânındaki duvarda asılı olan halıda yazanlar bu kadarla sınırlı idi. Başkomiser Tekin, Şahin Ertürk’ün ölmeden önce en son bulunduğu mekâna gitmiş, elle tutulur birkaç bilgiden sonra kendisini Ankara sokaklarına vurmuş, soluğu Çorbacı Halil ustada almıştı. Halil Usta’nın meşhur paça çorbasını kaşıklarken kafasındaki bilgileri düzene koyuyor, boşlukları birer birer kapatıyordu. Aslında pek te işe yarar bir şey öğrenememişti esmer tenli garsondan. Maktulün ölmeden önce içtiği sütle karışık sodayı Adli Tıp’ın tecrübeli cerrahı Haldun iki gün önce söylemişti kendisine. Gecenin en kritik bilgisi, maktul Şahin Ertürk’ün telefonunu kafede unutmasıydı. Şahin Ertürk’ün evi Karanfil Sokak elli iki numaradaydı. Başkomiser Tekin, maktulün yol güzergâhını gözünün önüne getirdiğinde Şahin Ertürk telefonunu kafede unuttuğunu fark etmiş, telefonunu almak için kafeye geri dönmeye karar vermiş ve geri dönüşe geçtiği sırada karşısına çıkan katili tarafından öldürülmüş olabilir ya da Şahin Ertürk telefonunu kafede unuttuğunu fark etmemiş, evine doğru giderken yine aynı şekilde karşısına çıkan katili tarafından öldürülmüş olabilirdi. Ayrıca Şahin Ertürk’ün kafeden ayrılma saati ile cesedinin evinin güzergâhında bulunması başka bir yerde öldürülüp kendisini buldukları yere cesedinin bırakılmasının önüne geçiyor, bu ihtimali oldukça zayıflatıyor hatta çürütüyordu. Birçok ihtimal vardı yine her cinayette olduğu gibi bu vakada da ama her zaman olduğu gibi bütün bilinmezleri teker teker yok ederek sonuca ulaşacaklardı. Ender de olsa sonuca ulaşamadıkları olurdu. Bunun bilincindeydi dosyayı yürüten her iki başkomiser de ama inanmak zorundaydı her ikisi de cinayetleri aydınlatıp katil ya da katilleri yakalayacaklarına. İnanmamak gibi bir lüksleri yoktu. İnanmak demek yolun yarısı demekti, inanmak demek katile giden yol demekti.

Düşüncelerine fonda çalmaya başlayan Müslüm baba eşlik etmeye başlamıştı. Yorgun başkomiserin gözlerindeki uyku parıltılarını fark eden Halil usta radyonun sesini biraz kıstı. Başkomiser Tekin, Halil ustaya kafasıyla eyvallah dedikten sonra saatine baktı. Üst üste uykusuz geçen ikinci gecesinin sabahına fazla bir şey kalmamıştı. Kalksa iyi olacaktı. Şahin Ertürk’ün nişanlısı Zeynep Korkmaz ile görüşecekti sabah. Genç kadına soracağı oldukça önemli soruları vardı. İki gündür eve uğramadığı için banyo yapmadığını anımsadı bir an. “Kadınla görüşmeden önce eve gidip bir duş almalı,” dedi kendi kendine. Masanın üzerine bir yirmilik bıraktı, ardından kendinden emin adımlarla dükkânın kapısına doğru yöneldi. Dükkânın kapısına sevdiği kadına dokunan bir erkek gibi uzun ve sert elleriyle usulcacık dokundu, mandalı devam eden bir müziğe giriş yapan ikinci şarkıcının diğer şarkıcıyı umursamazlığıyla çevirdi ve Anadolu’dan zorla evlendirilmemek için İstanbul’a kaçan taze genç fidanların umuduyla kapıyı arkasındakilerle birlikte sonsuza dek kapattı. Dışarıda keskin bir Ankara ayazı karşıladı kendisini. Ankara ayazı… İnsanın en ücra köşelerine kadar giren yüzsüz, ruhsuz ve korkusuz canavar… Bir katilde bulunması gereken özelliklere hatta daha fazlasına sahip diye düşündü içinden. Deri ceketinin yakasını biraz daha kaldırdı ayaza küfrederek ve ağır ağır yürümeye başladı şehre meydan okurcasına. Yolları süpüren temizlik işçilerine rastladı Kocatepe Camii’ne yaklaşırken. İşçilerin kendisine; geceden kalma, bakalım hangi hatunun koynundaydı, kendisini kime, kaç paraya satmış, tipini s.ktiğim, o.çocuğu gibi fırlattıkları bakışlardan rahatsız olmamıştı. Bütün bu bakışlara ve daha fazlasına alışkındı. Kendisi de ara sıra insanlara böyle bakışlar atıp yargı dağıtırdı. Bütün insanlar böyle değil miydi? Kendimiz hariç Dünya’daki canlı ve cansız bütün her şeyi amipten tutun da çok çeşitli hücrelerin bir araya gelip ahenkli bir bütün oluşturması sonucu teşekkül eden İnsan! a kadar her şeyi yargılamıyor muyduk? İçsel diyaloguna hemen cevabı yapıştırdı Başkomiser Tekin. “Evet, hem de dibine kadar.” Kızılay’a doğru yürüyüşünü sürdürürken uzun zamandır sigara içmediğini kafatasının içindeki canlının yaptığı baskıdan anladı ve bu reaksiyona paralel olarak sağ eli deri ceketinin yan cebine gitti. Yoğun bir arama sürecinden sonra hoşlanmayacağı bir manzara ile karşılaştı. Mavi Winston paketi her zaman olduğu yerde yoktu. Sabahın ilk ışıklarına dakikalar kala dışarıdaki keskin ayazla ahenk oluşturacak bir şekilde sunturlu bir küfür savurdu Başkomiser Tekin.

“Hay s.keyim, çorbacıda unuttum galiba.”

Bu, bir yerde unuttuğu kaçıncı paketti. Yakında unuttuğunu da unutacaktı bu gidişle. Bu mesleğin gecesi gündüzü yoktu. Gece ve gündüzün izlediği mutlak sıra değişince, bir günün iki yarısı birbirlerinin yerine geçince sürekli denge sıkıntısı yaşayan homo sapiens’in olmayan dengesi hepten gidiyordu bir daha hiç gelmeyeceksine. Son yıllarda unutkanlığı artsa da akademi yıllarını ezbere bildiği bir kitabın yapraklarını çevirircesine hatırlıyordu her zaman. Gelişim Psikolojisi dersinde Müge Hoca Piaget’in Bilişsel Kuramı’nı anlatırken şöyle demişti: “Bilişsel gelişimde dengeleme, bireyin özümleme ve düzenleme yoluyla çevremize uyum sağlayarak dinamik bir dengeye ulaşması sürecidir. Gelişen bireyin çevresiyle tüm etkileşimlerinde dengeleme süreci yer alır. Dengeleme süreci bireyin çevreye uyumunu ve dengeye ulaşmasını sağlar. Ancak, bireyin denge durumu durağan (statik) değildir. Dolayısıyla ortaya çıkan yeni uyarıcılarla, bireyin denge durumu bozulur. Bu dengesizlik, özümleme ve düzenleme yoluyla giderilir ve yeni bir denge durumu sağlanır. Öğrenme, büyük ölçüde organizmanın denge durumunun bozulmasına ve dengenin, yeniden daha üst düzeyde kurulmasına bağlıdır.”

İnsan yaşamının özeti niteliğindeydi bu cümleler. Hayatımız denge ve dengesizlik arasında kurulu bir düzenekti ve yaşanan her dengesizlik yeni bir şeyler öğrenmemize kapı aralıyordu. “Geçmişin tozlu sahifelerinde bu kadar gezinmek yeterli,” diyerek kitabın kapağını içindekileri rahatsız etmemek istercesine yavaş ve sessiz bir şekilde kapattı, başucu kitabını belleğinin uzun süreliler rafına yerleştirdi. Adımlarını bilinçsizce hızlandırdığından kan ter içinde kalmıştı. Deri ceketinin fermuarını yarıya kadar açtı, içinden gelen yoğunluğu oldukça yüksek isteği bastıramadı ve olanca gücüyle haykırdı; bir daha hiç uyanmayacaksına uyuyanlara, gözlerini açtığı günden beri hiç uyumayanlara ve yeni bir Ankara sabahına uyanmaya hazırlananlara.

“İnsanlar masum doğarlar fakat masum ölmezler.”

***

Başkomiser Cengiz arşivde sabahın erken saatlerine kadar çalışmış, siyah kaplıklı defterine bazı önemli notlar çiziktirmişti. Yıllar önce soğuk bir Aralık gününde, aldığı yoğun göçün etkisiyle yozlaşan başkentin kenar semtlerinin birinde buldukları küçük kız çocuğunun üzerine bırakılan nottaki yazı ile dün işlenen cinayetlerdeki yazıları karşılaştırmış, yazı stillerinin yazıların benzerliğini fark etmiş, detaylı incelenmesi için Farah Naz Koçyiğit dosyasındaki delili dosyadan çıkartıp diğer üç delil ile birlikte kriminale yollamıştı. Kriminal, adli grafolog aracılığı ile iki olayda da yazıları aynı el mi yoksa başka bir el mi yazdı? Yazılar hangi elle yazıldı? Sağ mı? Sol mu? Yazılar hangi pozisyonda yazıldı? Oturarak mı? Ayakta mı? Gibi dosyada yol almalarını sağlayacak oldukça önemli bilgileri içeren sorulara cevaplar arayacaktı. Ayrıca yazı stillerinden yola çıkarak karakter analizi de yapacak, katilin karakteri hakkında bilgilenmelerini sağlayacaktı.

Ağır adımlarla binanın en alt katından en üst katındaki Cinayet Büro’ya doğru yol alırken gözleri kapanmak üzereydi Başkomiser Cengiz’in. Bugün de dünü aratmayacak kadar oldukça yoğun bir gün olacaktı. İlk önce Madalyon Psikiyatri Kliniği’ne gidecek, maktul Feride Yalman’ı en son gören kişi olan Ahmet Susuz ile görüşecek – eğer görüşebilirse tabii, en son aklını kaybetmişti- daha sonra diğer maktul Recep Akoğlan’ın Erzurum’dan cenazeyi almak için gelen ailesiyle görüşecekti. Gün içerisinde ayakta durması için biraz kestirmesi gerekiyordu. Odasının önüne geldiğinde eli kapının koluna uzandığı anda kapı kendiliğinden açıldı. Kapıda buğday tenli, bıyığı yeni terlemiş bir polis memuru gözleriyle bastıramadığı bütün heyecanını belli ediyordu. Başkomiser Cengiz’in bakışlarının yavaş yavaş sertleşmeye başladığını görünce hemen atıldı genç polis.

“Başkomiserim, Feride Yalman’ın annesi geldi. Sizinle görüşmek istiyor. Ben de hanımefendiye işinizin olduğunu söyledim ve siz gelene kadar da odanızda beklemesinin uygun olacağını düşündüm.”

Aldığı yanıttan memnuniyetini dile getirmek için “Tamam Yunus. İyi yapmışsın,” diyerek sözcüklerle ifade ettiği takdiri bedeniyle daha da pekiştirmek istercesine genç polisin omzuna dokundu Başkomiser Cengiz ve ardından ekledi.

“Bana orta şekerli bir kahve ama önce hanımefendiye sor bakalım kahvesini nasıl içermiş?”

***

“Hemşerim oradan kalk da altını süpüreyim. Alo! Sana diyorum. Kalksana lan!”

Bankta yatmakta olan kişi kendisini ilk başta nazikçe uyaran daha sonra bu nazikliğin altını hafifçe kazıyarak uyarılarına devam eden temizlik işçisine herhangi bir tepki vermedi ve istifini bozmadan yapmakta olduğu uyuma eylemini sürdürmeye devam etti. Bunun üzerine çileden çıkan temizlik işçisi elindeki süpürgeyi hızlıca yere bıraktı ve “Sen şimdi görürsün şerefsiz,” diyerek banktaki kişinin insan olduğunu bir anlığına unutup şerefini az önce tayin ettiği Başkomiser Tekin’e tabiri caizse saldırdı.

Başkomiser Tekin, bedenine dokunan iri ellerin yaptığı etkiye tepki olarak kendisine uzanan elleri çevik bir hareketle kavradı, elin sahibi olan bedeni ters bir şekilde sabah sabah bu tatsızlığa sebep olan bankın üzerine yatırdı ve kükrercesine konuşmaya başladı.

“Ne dedin lan sen? Devletin polisine ki polisliği geçtim bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına hakaret ettin. Bu suç. Bilmiyor musun lan?”

Ne olduğunu anlamlandırmaya çalışan işçi bedenini gittikçe saran korku ve endişe içerisinde mırıldandı.

“Kusura bakma abi. Senin polis olduğunu nereden bileyim. Polis olduğunu bilseydim ekmek mushaf çarpsın böyle bir şey yapmazdım. Affet abi.”

Başkomiser Tekin, on iki rauntluk bir boks maçını henüz otuzuncu saniyesinde kazanmış bir boksör edasıyla erken zaferini kutlarcasına kükremeye devam etti.

“Sus lan. Sen benim ne olduğuma göre mi davranacaksın. Polis olmuşum, doktor olmuşum, bakan olmuşum… Ne fark eder? Hepimiz insanız. Hepimiz ölümlüyüz. Öldükten sonra dünyadayken ne b.k olduğumuza bakmayacaklar. Ama sen merak etme, ekmekten önce seni ben çarpacağım.”

Başkomiser Tekin’in gözlerindeki koyulaşmaya başlayan kızıllık daha da korkmasına neden oldu temizlik işçisinin. Yavaş yavaş durumu kabullenmeye başlamıştı.

“Keşke bizim Dilsiz’i dinleseydim. ‘Sen dengesizsin, dikkat et Ankara’da çok sivil polis var. Bir gün başına bela alırsın,’ demişti. Ah salak kafam.”

Başkent’te güneş çoktan doğmuş, insanları yakmaya başlamıştı. Gittikçe artan ısı dengesini yavaş yavaş bozarken temizlik işçisinin bu son söyledikleri bir anda dengesini kaybetmesine sebep oldu Başkomiser Tekin’in.

“Ne dedin sen? Dilsiz mi dedin?”

Bileklerine her geçen dakika uyguladığı baskıyı artıran adamın az çok deli olduğunu anlamıştı işçi ama iş işten geçmişti. Sabretmezse daha kötü sonuçlar onu bekliyor olabilirdi. Son derece sakin bir şekilde kendisine yöneltilen soruyu yanıtladı.

“Evet abi. Bizim Dilsiz Recep. Bakma lakabının dilsiz olduğuna çok iyi konuşur köftehor.”

“Bu dilsizin tam adı Recep Akoğlan mı?”

“Evet abi, kimliğinde görmüştüm. Abi, sen nereden tanıyorsun Dilsiz’i?”

“Şimdi seni de… Dilsiz’i de… Abini de… Bi sus lan. Sana sorduğum zaman konuş.”

Aldığı yanıt beyninden kaynar sular dökülmesine sebep olmuş, içinden hem Uzun Mustafa’ya hem de Dilsiz Recep’e iyi bir sövmüştü Başkomiser Tekin. Demek Dilsiz konuşuyordu. “O zaman neden gizledi bu yavşak Uzun Mustafa adamın konuştuğunu bizden?” diye içinden geçirirken sıcağın artmasıyla birlikte alnından terler dökülmeye başlayan işçi düşüncelerini böldü.

“Abi gözünü seveyim, bırak gideyim. Tövbe bir daha hiç kimseye bulaşmam.”

Başkomiser Tekin tuttuğu bilekleri biraz daha sıktı.

“Yok öyle yağma koçum. Seninle biraz sohbet edeceğiz Merkez’de,” dedi ve ardından belinden çıkardığı kelepçeyi büyük bir ustalıkla temizlik işçisinin ellerine bileklik takar gibi taktı ardından cebinden telefonunu çıkardı, rehberinin Komiser Yardımcısı Doğan yazan bölümüne parmaklarıyla hafifçe dokundu.

Aranan numara ikinci çalışta telefonu açtı.

“Buyrun başkomiserim, sizi dinliyorum.”

“Doğan sana atacağım konuma yanına bir ekip al, hemen gel. Bir de geçen sorguladığımız temizlik işçisi Mustafa Karakaya’nın evine de bir ekip yolla, adamı Merkez’e alsınlar, ben gelene kadar da hiçbir şey yapmasınlar ona…”

***

Cinayet Büro’nun karanlık odasında karşılıklı olarak oturmuş, ev sahibi orta şekerli misafir ise sade kahvesini yudumluyorlardı. Bu sırada ilk kez karşılaşan iki insanın farkında olmadan yaptıkları birbirini tartma eylemini gerçekleştirmişti odadaki her iki kişi de. Feride Yalman’ın annesi ellili yaşlarını süren, yüzündeki hafif makyajdan ve kısa kesilmiş saçlarından anladığı kadarıyla bakımlı oldukça hoş bir kadına benziyordu. Acaba kendisi hakkında ne düşünüyordu bu güzel kadın? Yaşlı ama gözleri alev gibi… Kendi kendine tebessüm etmesine neden oldu bu içsel diyalogu Başkomiser Cengiz’in. Bu tebessüm odadaki diğer kişinin de gözünden kaçmamış fakat herhangi bir tepki vermemiş, sessizce kahvesini içmeye devam etmişti kendisini görmek isteyen kadın. Artık konuşmaya başlama zamanının geldiğini düşünen Başkomiser Cengiz elindeki kahve fincanını sehpanın üzerinde duran altlığa bıraktı, boğazını temizledi, oturduğu koltukta geriye doğru yaslandı ve ne sesli ne de sessiz kendisine has ses tonuyla konuşmaya başladı.

“Gülçiçek Hanım’dı değil mi?”

“Evet, sizinki de Cengiz Bey olmalı.”

Odadaki her iki tarafta hoşnuttu konuşmanın başlangıcı açısından. Başkomiser Cengiz söz hakkının kendisine geçtiğini fark ederek konuşmasına kaldığı yerden devam etti.

“Kızınız Feride söylemişti adınızı. Çok akıllı ve oldukça çalışkan bir kız yetiştirmişsiniz hanımefendi. Toprağı bol olsun. Kısa sürede çok şey paylaştık kendisiyle.”

Sözlerine eşlik etmek üzere kadının gözlerinden birkaç iri damla hafif makyajlı çehresine doğru yavaş yavaş süzülüyordu. Bunu fark eden Başkomiser Cengiz masasının üzerinde duran rulodan bir peçete koparıp konuşmaya hazırlanan kadına uzattı ve ekledi.

“Kendinizi iyi hissetmiyorsanız başka müsait olduğunuz bir zaman da görüşebiliriz Gülçiçek Hanım. Takdir sizin. Ne dersiniz?”

Gözyaşları iri damlalardan bir yaz yağmuruna dönüşürken kısık sesle konuştu Gülçiçek Yalman.

“Şimdi konuşalım Cengiz Bey. Ankara’dan ayrılıyorum bu gece. Bu şehir, kızımdan sonra bana çok ağır gelmeye başladı artık. Nefes almakta zorlanıyorum her geçen dakika.”

Karşısındaki kadının çektiği acıyı daha doğrusu ızdırabı çok iyi anlıyordu Başkomiser Cengiz. Kendinin de ruhsal durumu gözleri birer nemli toprağı andıran karşısındaki kadından farksızdı fakat Feride’ye ve diğer maktullere olan insanlık borcunu katil ya da katilleri yakalayarak ödemesi için kelimenin tam anlamıyla direnmek zorundaydı. Direnmek… Bu kelime ağır koşullarda çalışan bir emekçi gibiydi. Nasıl o emekçi hayata karşı amansız bir mücadele içerisindeyse ‘direnmek’ te aynen öyleydi. Başkomiser Cengiz’in hiç uyanmak istemezcesine bir rüyaya daldığını fark eden Gülçiçek Hanım elini Başkomiser Cengiz’in elinin üstüne koydu ve uyandırmak istemezcesine konuşmaya başladı.

“Siz iyi bir insansınız Cengiz Bey. Feride her telefon konuşmamızda mutlaka sizden bahsederdi. Onunla yaptığınız sohbetlerle açılan ufku ve genişleyen ruhundan, yeni bir günün beraberinde taze umutlar ya da hayal kırıklıkları getirmesinin değişmez bir kural olduğunu naif bir dille anlatışınıza, yetiştirdiğiniz ve ona hediye etme nezaketi gösterdiğiniz begonvile kadar sizinle geçirdiği her anın içinde saklı olan güzellikleri anlatırdı. Sizden bir anne daha sonra bir insan olarak isteyeceğim şey, Feride’nin ölümünden dolayı kendinizi asla suçlu hissetmeyiniz, o gün Feride’nin öleceğini onu öldüren katili ve bu ölümü ezelde yazıya geçiren Tanrı’dan başka kimse bilmiyordu. Bu yüzden müsterih olunuz Cengiz Bey. Gözlerinizin içine bakınca bu cinayetin sorumlusu benim duygusunu okuyorum. Sizden rica ediyorum, şu dakikadan itibaren bu duygudan kurtulunuz ve size anlatacağım olaya kendinizi konsantre ediniz.”

***

Maktul Şahin Ertürk’ün nişanlısı Zeynep Taner’in Yenimahalle 462/2 sokaktaki evine varmak üzereydi Başkomiser Tekin. Olaylı bir sabah geçiriyordu. Sabaha doğru Çorbacı Halil Usta’nın dükkanından çıkmış, Kızılay’a doğru yürürken açık bulduğu tekelden iki şişe bira almış, içtiği bankta sızıp kalmıştı. Sabahın ilk saatleriyle yerleri süpürmeye başlayan temizlik işçisinin gayet insani bir uyarısıyla uyanmış devamında işçiyle yaptıkları sohbette arayıpta bulamayacağı bir bilgi elde etmişti. Uzun Mustafa’nın konuşmuyor dediği Recep Akoğlan namı diğer Dilsiz Recep meğer dilliymiş.

Bu işin aslını astarını bizzat Uzun Mustafa’ya sormak için Komiser Yardımcısı Doğan aracılığıyla Mustafa Karakaya’yı namı diğer Uzun Mustafa’yı ve kendisini yeni güne uyandıran temizlik işçisi Fuat Gülüşügüzel’i Merkez’e aldırmıştı ama ilk önce Zeynep Hanım’ı ziyaret edecek, geçen gün soramadığı ve dün gece elde ettiği bilgilerden kafasında oluşturduğu soruları kendisine yöneltecekti.

Bu düşünce deryası içinde son anda araçlar için yanan trafik lambasının içindeki parlak kırmızılığı fark etti. Yanan kırmızı ışık zihnine de biraz durmasını söylüyordu. Başkomiser Tekin kendisine gelen bu çağrıya kayıtsız kalmayarak zihninin de fren kısmına bastı ve bir buçuk dakika sonra yanacak yeşil ışığı beklemeye başladı. Kırmızıdan yeşile dönen ışık geçmesi için izin veriyordu fakat yukarıdan gelen araç kendisi için yanan kırmızı ışığı dikkate almamış olacak ki Başkomiser Tekin’in kullandığı Hyundai Accent’e neredeyse sıfır geçerek gitmek istediği yöne doğru kırdı direksiyonunu. Başkomiser Tekin ülke sınırları içerisinde çok sık rastlanılmayan alışılmışın dışında son derece sakin ve kontrollü bir şekilde kaza ile sonuçlanabilecek duruma herhangi bir tepki göstermeden yoluna devam etti,  direksiyonu 462/2 sokağa hızlıca kırdı ve gözleriyle Zeynep Hanım’ın mesajda yazdığı apartman ismini aramaya başladı. Bu arayışı fazla sürmedi, aradığı Menekşe Apartmanı’nın önündeki boşluğa Hyundai Accent’i park etti.

***

“Cengiz Bey, bu anlatacağım olay, cinayetleri aydınlatmanızda size nasıl bir fayda sağlar bilmiyorum. Kızımın cinayeti aydınlanırsa diğer iki cinayette çözülür diye düşünüyorum. Gazetelerden okuduğum ve televizyonlardan izlediğim kadarıyla her üç cinayetin de faili aynı. Öyle değil mi?”

“Gülçiçek Hanım size şunu söylemeliyim öncelikle. Ülkemizde yazılı ve görsel basını iki defa okumanız, farklı materyalleri okuyarak karşılaştırmanız ve en önemlisi de bu araçlara yüzde yüz itibar etmemeniz gerekli. Kesinlikle yanlış anlamayın beni bu konuda. Yaşanan acı tecrübelerden yola çıkarak bunları size söylüyorum. Maalesef medya Dünya’nın neresinde olursa olsun bir takım yönetim mekanizmaları tarafından ideolojik olarak propagandalarını yaymak amacıyla kullanılır. Yine aynı şekilde bazen de gündemi meşgul etmek amacıyla bazı olaylar kasıtlı olarak ön plana çıkarılır. Örneğin bir seri katil, bir terör saldırısı ya da devam etmekte olan çok önemli bir adli vaka.”

Masasının üzerinde duran bardağı yavaşça eline aldı, sehpanın üzerinde bir vazo gibi duran plastik şişenin kapağına sert elleriyle hafifçe dokunarak şişenin ağzını açtı, taşmayacak şekilde suyu pet bardağa boşalttı, bardağı usulca dudaklarına götürdü, bardaktaki su önce kuruyan dudaklarına ardından boğazına temas etti, bardaktaki sıvının tamamını bir sonraki sefere saklamak için bitirmedi, pet bardağı sehpanın üzerine bıraktı, cebinden çıkardığı mendili suyun bedeninde bıraktığı kalıcı olmayan izleri yok etmek için dudaklarında aşağı ve yukarı olacak şekilde iki tur gezdirdi, mendilini katlayıp cebine koydu ve konuşmasını sürdürdü.

“O yüzden demek istediğim şey; kızınız ve diğer iki maktulün üzerinde bulduğumuz deliller ve içerikleri, ayrıca her üç otopsi raporundan anladığımız kadarıyla her üç cinayetin de işlendiği keskin alet, henüz ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz, aynı gözüktüğüne göre emin olmamakla birlikte katil ya da katillerin aynı kişi veya kişiler olduklarını düşünüyoruz.”

Karşısındaki ellili yaşları sürmekte olan adama içten içe duyduğu hayranlığı gizlemek için kendini zor tutan kadın, Başkomiser Cengiz’in bardaktaki kalan suyu boğazını temizlemek için kullandığını görünce söz sırasının tekrar kendisine geçtiğini anladı ve konuşmasına kaldığı yerden devam etti.

“ Haklısınız Cengiz Bey. Bu açıdan hiç bakmamıştım.”

Başkomiser Cengiz bakışlarını önce duvardaki saate sonra karşısındaki kadına çevirdi. Bakışları anlatacağın şeyi bir an önce anlat, çözmem gereken bir seri cinayetler dosyası var diyordu. Başkomiser Cengiz’in gözlerindeki mesajı okuyan Gülçiçek Yalman kızının öldürülmeden bir gün önce telefonda anlattığı hadiseyi tane tane ince sesiyle anlatmaya başladı.

“Feride rutin olarak her akşam saat yedide klinikte nöbetçi olsa da olmasa da beni arardı. O gün, geçtiğimiz pazartesi akşam saat yedide bir kulağım televizyonda diğer kulağım da çalmasını beklediğim telefondaydı. Dakikalar birer birer geçiyor, beklentim artıyor fakat beklenen telefon bir türlü gelmiyordu. Daha fazla dayanamayıp kızımı aradım. İkinci çalışta telefonu açan kızımın sesi her gün ki sesinden uzak, ruhsuz, can çekişir bir haldeydi.”

 

Kadının eli pet şişeye uzanınca Başkomiser Cengiz ayağa kalkıp camın önündeki dolaba doğru seğirtti, dolaptan bir kupa alıp yeri henüz soğumamış koltuğuna geri döndü, bardağı kadının önüne bıraktı. Kadın, kendisine yapılan bu incelikten memnun, yaklaşık beş dakika önce Başkomiser Cengiz’in uyguladığı su doldurma ve içme seremonisini aynen tekrar etti. Daha sonra yarım bıraktığı konuşmasına kaldığı yerden devam etti.

“Kızımın bir sıkıntısı olduğunu anlamış, fazla üzerine gitmemiştim. Havadan sudan konuşarak telefonu kapatmış, sorunun ne olabileceği üzerine kafa yormuş, geçmişin karanlık dehlizlerine dalmak istememe rağmen dalmıştım. Tek başına bir kız çocuğu yetiştirmek nedir bilir misiniz Cengiz Bey? Ona hem ana hem baba olmak. ‘Hep bir tarafım eksik anne,’ derdi ara ara dertleştiğimizde. O yüzden aklıma ilk gelen bu sıkıntının nüksetmiş olabileceğiydi. O geceyi bu düşünceler eşliğinde tamamlayıp ertesi gün akşam yediyi beklemeye başladım. Akşam yediyi bir şekilde etmiş, saatler yediyi gösterirken bütün dikkatimi çalmasını beklediğim telefonuma vermiştim fakat telefonum yine çalmamıştı. Artık gerçekten bir sorunun varlığına hem kalbim hem aklımla ikna olmuş, çoktan kızımın telefon numarasını çevirmiştim. İlk çalışta açılan telefonun ucundaki sesin korktuğunu bir insan olmaktan ziyade anne içgüdüsüyle anlamıştım. Anlat demeden anlatmaya başladı. İzinli olduğu gün Kızılay’a kadar yürümüş, Dost Kitabevi’ne uğramış, kitaplara bakmış, birkaç tane de almış. Daha sonra kitapçının bulunduğu sokağın sola açılan kolunda yer alan Ardıç Kafe’de arkadaşıyla buluşmak üzere kitapçıdan çıkıp ağır ağır kafeye doğru yürümeye başlamış. Elinde tuttuğu kitap poşetini düşürmüş, eğilip yerden onu almak isteyince oldukça uzun boylu, yüzünün gözleri hariç her tarafı siyah peçeyle kapalı üzerinde de yüzündekini tamamlayan simsiyah bir kıyafet olan birisiyle karşılaşmış. Erkek mi yoksa kadın mı olduğunu anlayamamış ilk başta bu garip varlığın. Daha sonra kaba ve uzun ellerine dikkat ederek erkek olduğunu anlamış. Bu uzun boylu garip adam kızımla yüz yüze gelince bir anda koşmaya başlamış ve ortadan kaybolmuş. Feride’de delinin biri diyerek yoluna devam etmiş. Ertesi gün Feride tekrar kitapçıya gelmek zorunda kalmış. Çünkü arkadaşına doğum gününde hediye edeceği kitabı almayı unutmuş. Sadece o kitabı hediye ederdi sevdiği insanlara benim masum çocuğum. Kitabı alıp kitapçıdan çıkmış, kliniğe doğru yürümeye başlamış. İlk başta birinin onu takip ettiğini anlamamış. Yürüyüşünü sürdürürken arkasına dönmüş bir anlığına ve eli ayağı tutulmuş, olduğu yerde donmuş adeta. Dün kitapçıdan sonra karşılaştığı yüzü siyah peçeyle kaplı garip adammış arkasındaki kişi. Vakit akşama yaklaştığı için normal zamanda tenha olan sokak daha da tenhaymış. Kızım ani bir hareketle caddeye doğru koşmaya başlamış, tabi arkasından da bizim garip varlık. Bir an arkasından bir ses işitmiş Feride, arkasına dönüp bakınca uzun boylu garip adamı yere çömelmiş bir halde akşam karanlığında parlayan oldukça uzun bir şeyi almaya çalışırken görmüş. Garip adam yerdeki cismi eline almış, havaya kaldırmış. Feride olduğu yerde mıhlanmış bu sahne karşısında. Garip adamın elindeki garip cismin üç başı olan bir yaratık olduğunu görmüş. Bu bir kılıçmış. Üç başı olan bir ejderhanın üzerinde yer aldığı bir kılıç…”

***

Başkomiser Tekin iki bin on dört model resmi araç ile emniyetin otoparkına elli kilometre hızla girdiğinde güneş yükselişini tamamlamış, inişe geçmişti. Bir an önce Başkomiser Cengiz ile konuşmak istiyordu. Feride Yalman ve Şahin Ertürk cinayetlerinde üzerlerine bırakılan not harici bir ortak nokta daha yakalamışlardı. “Çalıkuşu.” Şahin Ertürk’ün nişanlısı Zeynep Taner, kitaplığını kendisine gösterdiğinde ağzı açık kalmıştı Başkomiser Tekin’in. Kadının kitaplığı boydan boya Çalıkuşu’nun ilk baskı yılından olduğumuz aydaki yeni baskısına kadar doluydu. Daha sonra Şahin ile aralarındaki ilişkide bu kitabın oldukça önemli bir yeri olduğunu, nişanlısının her yeni baskıda kendisine mutlaka bir adet Çalıkuşu hediye ettiğini gözyaşlarıyla birlikte anlatmıştı güzel kadın. Başkomiser Tekin yanında getirdiği, Şahin Ertürk’ün öldürülürken yanında olan poşeti kadına uzattığında üzerinde Dost Kitabevi yazan pakaetin içinden çıkan kitap her ikisini de şaşırtmamıştı. “Çalıkuşu.” Kadın, “Şahin her hediye edişinde mutlaka ilk sayfaya bir not yazar,” demiş ve ilk sayfayı açmıştı hemen. Notta şöyle yazmıştı yeryüzünde artık var olmayan aşık. “Benimle 12 Ekim’de evlenir misin sevgili?”

***

“Yoğun bir gün oluyor abi, şu temizlik işçilerini çapraz sorguya aldıktan sonra gidip bir tek atalım. Ne dersin?”

Cinayet Büro’nun karanlık odasında ruhları da kararmak üzere olan iki başkomiser sabah getirilen iki temizlik işçisini sorgulamadan önce iki çay eşliğinde sohbet ediyordu.

“Olur Tekin. Ben de ne zamandır içmiyorum. Feride’yi öldürülmeden önce en son gören Ahmet Susuz’u görmeye gidecektim kliniğe aslında. Neyse yarın giderim. Tedavi, ilaç falan derken üç ay olmuş şu mereti ağzıma sürmeyeli. Üç ay… Nereye gideceğiz? Benim bildiğim bir yer var istersen oraya gidelim. Adı da manidar aynı zamanda.”

“Adı ne abi mekanın?”

“Çalıkuşu.” Başkomiser Cengiz’in ağzından dökülen harfler birleşmiş, ortaya bir cadı çıkmış ve bu kötü kalpli varlık odadaki iki kişiye de katıla katıla gülme büyüsü yapmışçasına her iki başkomiser de mekanın adı üzerine güldüler. Gülmek ne kelime, haykırdılar.

Büyünün etkisinden kurtulup ilk kendine gelen Başkomiser Tekin oldu.

“Oraya da gideriz abi ama ben seni bugün başka bir mekana götüreceğim. Ayrıca ben götürdüğüm için de içkiler benden. Yalnız ikiden fazla içmek yok. Hesabı ödeyemeyebiliriz sonra.”

Cadı, değneğini iki başkomisere bir kez daha dokundurdu ve ilkinden daha şiddetli bir biçimde güldü her ikisi de.”

Bu sefer Başkomiser Cengiz büyüden kurtulup söz aldı.

“Doğru söylüyorsun Tekin. Paradan ziyade uzun süredir içmeyen bu bedeni pert eder iki bardak ve daha fazlası.”

Başkomiser Tekin konuşmak üzere oturduğu yerde doğrulduğunda içeri Komiser Yardımcısı Doğan girdi ve tok sesiyle devam eden güzel sohbetin bitişini ilan etti.

“Cengiz başkomiserim, her iki temizlik işçisinin sorgusu için de hazırız.”

***

Sorgu odası bir… Interrogation room one… Odanın girişinde içeriden dışarıyı göstermeyen camın yanında yer alan bu levhayı görünce Başkomiser Cengiz eğitim için Amerika’ya gittiği günleri anımsadı bir an. Drug Enforcement Administration kısacası DEA, Türkçesi Uyuşturucu ile Mücadele İdaresi olan kurumda görevli bir ajan olan Sam –asıl adı Samuel- ile ahbaplık etmişti kongre boyunca. Çalıştaylardan fırsat buldukça sert birer Brezilya kahvesi eşliğinde bolca sohbet etmişler, Türkiye’de ki ve Amerika’da ki güvenlik güçlerini masaya yatırmışlar, yaptıkları sohbetlerden her ikisi de çokça keyif almıştı. Bu sohbetlerin birisinde Sam ilk girdiği sorguyu anlatmış, Başkomiser Cengiz karşısındakinin cesaretine hayran, çılgın Amerikalıyı dinlemişti. Sam, tam bir yıldır peşlerinde oldukları büyük bir uyuşturucu kartelinin üst düzey karar organlarından birini Amerika’nın Meksika sınırında yer alan Türkiye’de ve Dünya’da aşırı şiddetiyle nam salmış meşhur Teksas eyaletinde yakalamış ve sorgulama için DEA’in ülkenin Kuzeydoğu kanadında yer alan Springfield, Virginia’ya da ki merkezine getirmişti. Yakalanan şahıs Marcel Dumas adında nam biri, kartelin Avrupa operasyonlarını yürüten bir şahsiyetmiş. Sam, bu zatı kendisinin yakaladığını ve Marcel’i sorgulamayı kendisinin hak ettiğini dolayısıyla da sorgulamak istediğini Şef’e bizzat kendisi iletmiş fakat Şef onun bu isteğine karşı çıkarak yakalanan şahsı kendisinin sorgulayacağını bizim zavallı Sam’e usturuplu bir dille küfredercesine söylemiş. Bunun üzerine Sam içinden Şef’e “Sen görürsün,” diyerek kafasında müthiş bir plan kurgulamış.

Ertesi sabah sorgulanması için sorgu odası bire getirilmiş Marcel Dumas. Onu sorgulamak için de Şef beklenilmeye başlanılmış fakat saatler geçmesine rağmen ortalıkta ne Şef varmış ne de yerine vekil tayin ettiği biri…

Akşama doğru telefonla sekreterliği arayarak çok rahatsız olduğunu, bugün Merkez’e gelemeyeceğini, sorguyu da Sam’in yapacağını bildirmiş muhterem Şef. Sam sohbet esnasında hiç gülmemiş ta ki Başkomiser Cengiz’in Şef’e ne yaptın sorusuna dek. Sorusunu katıla katıla gülerek cevaplamıştı Amerikalı. “Kahvesinin içine öyle bir şey kattım ki iki gün midesi onu rahat bırakmadı.” Sam’e sorguyu kendisinin yapacağı iletilince halinden memnun bir hal içerisinde uyuşturucu tacirinin sorgusuna girmiş ve sorguyu tamamlamış. Bu da böyle bir anıydı işte. Yaşam bu değil miydi zaten. ‘An’ ların birike birike oluşturduğu büyükçe bir yığın. An vardı, an vardı… Ne diyordu Danirmarkalı Sokrates? “Felsefi hipotez açısından hakikatin kavrandığı an, hatırlama tarafından tekrar yutulduğu için hayati bir öneme sahip değildir. Ancak koşulun Tanrı tarafından öğrenciye verildiği an, kişi için adeta bir yeniden doğum anıdır ve onda asla unutulamayacak bir dönüşüme neden olur. O andan sonra kişi daha önceden olduğu şey değildir artık. Bu dönüşüm anı sadece iman ile gerçekleştirilen bir sıçrama anıdır.” Kierkegaard’ı okumayı severdi Başkomiser Cengiz. Kierkegaard’ı okurken, okumanın verdiği hazzı tadar, keyif alırdı. Henüz kırk iki gibi oldukça erken bir yaşta doğduğu ‘an’ dan itibaren anlamlandırmaya çalıştığı dünyaya ve hayata veda eden bu genç Danimarkalı ‘an’ ı çok güzel tasvir etmişti. Kierkegaard’ tan yola çıkarak şöyle bir şey söylenebilirdi. Her ‘an’ ın insanı dönüştürdüğü muhakkak fakat hangi yöne ve neye dönüştürdü o ‘an’ lar seni? Bu noktada sorulacak soru tam da buydu. ‘An’ seni bir katil de yapabilirdi, bir kahraman da ya da yine Kierkegaard’ın deyimiyle bir iman şövalyesi de. Bu insanın elinde olan bir şeydi işte. İrade diğer adıyla istenç denen güçlü varlık seni ‘an’ etrafında yönlendirip şekillendirirken buna müdahale edebilirsin. Kafasının içinde Kierkegaard, “Doğru düşünüyorsun Cengiz, beni çok iyi anlamışssın,” şeklinde yeni bir nutka başlarken Başkomiser Cengiz’in bakışları kolundaki saate kaydı. Saatiyle olan bu ‘an’lık bakışma on dakikadır sorgu odasının asfalt renkli kapısının önünde elinde dosyasıyla dikilmekte olduğunu fısıldıyordu kulağına. Başkomiser Cengiz bu fısıltıya kulak verip yavaş hareketlerle kapıyı açtı. Bu ‘an’ ı sonlandırmanın yeni bir ‘an’ı başlatmanın zamanı gelmişti.

***

“Sana sadece ve sadece iki soru soracağım.”

Sorgu odası ikinin karanlık atmosferini biraz aydınlatmak adına masanın tepesinde sallanan lambayı eliyle temizlik işçisi Mustafa Karakaya’nın başının üzerine gelecek şekilde ayarladı Başkomiser Tekin ve soracağı soruları ardı ardına sıraladı.

“Neden yalan söyledin?”

“Recep Akoğlan kim?”

Sorgu odasının kendine has havası tüm bedenine sinen Uzun Mustafa yutkunarak konuşmaya başladı kesik kesik.

“Amirim, biliyorum yanlış yaptım yalan söyleyerek. Başına bir bela daha almasın istedim garip. Bu bizim Dilsiz memleketi Erzurum’dan bir kız sevmiş. Çocukluğundan beri gözü başka birini görmezmiş. Sevdalandığı bu kızı babası yüklü bir başlık parasına dedesi yaşında bir adama satmış. Kız düğününden bir gün önce gelip Dilsiz’e beni kaçır demiş. Bizim garip de ne yapacağını şaşırmış, o gün anne, babasıyla helalleşip sevdiğini de yanına alarak Ankara’nın yolunu tutmuş. İlk başlarda işsiz, aylak gezinip durmuş başkent sokaklarında. Kuruyemişçide çalışmış, simit satmış, otoparkçılık yapmış. Belediyeye yolu düşmesi için bir sene beklemesi gerekmiş. On beş Temmuz’da darbe girişimi olduğunda ilk sokağa çıkanlardanmış. O gece sabaha kadar eve girmemiş. Daha sonra dönemin Ankara Büyükşehir Belediye başkanı o gece gösterdiği büyük fedakarlık –kendisi böyle diyordu- için kendisini belediyeye temizlik işçisi olarak almış. İki sene sonra da Çankaya Belediyesi kadro açınca bizim buraya geldi.”

Başkomiser Tekin sorduğu ilk sorusuna aldığı cevaptan tatmin ayağa kalktı, daracık odada bir ileri bir geri gitti sonra sandalyeye oturup ikinci sorusunun cevabını almak üzere bakışlarını karşısındaki uzun boylu adama dikti.

Karşısında oturmakta olan sert polisin sert bakışlarının yüzüne dikildiği fark eden Uzun Mustafa konuşmaya devam etmesinin gerektiğini anlayıp anlatmaya devam etti.

“Tabi burada bu hayatlar yaşanırken Erzurum’da da kızın babası çıldırmış, kızın iki abisini de kız kardeşlerini temizlemek için başkente salmış. İşin acı tarafı burası. Dilsiz lakabını anlatacağım bu olaydan sonra kazandı garibim. Kızın iki abisi de Ankara’ya ayak basar basmaz resmi bir kurumda çalışan eniştelerinin adresini hemencecik buluvermişler. Bir gün işteyken telefon geldi Recep’e. Bizimkinin yüzü kireçten de daha açık bir renge büründü bu kara telefon üzerine. Koşa koşa bizlere bir şey söylemeden eve gitti. Biz de başında bela olduğundan ne olur ne olmaz diye arkasından gittik iki arkadaşla beraber. Gitmez olaydık. Evlerine vardığımız da kollarının arasında kanlar içinde sevdiceği kapının önüne oturmuş, gözlerini belertmiş boş boş bakıyor.  Onu son görüşüm o oldu ta ki bir hafta öncesine kadar. Bir hafta önce tekrar aramıza katıldı. Ağzını bıçak açmıyordu amirim. Dilini ağzında fazlalık diye kesmişlerdi sanki…”

***

“Ankara’nın bağlarında üzüm var. Yaşım on beş efelikte gözüm var. Eylen gözel sana bir çift sözüm var. Bura meydan değil sokak arası. Hem kurşun hem kama yarası.”

Ankaralı İbo sahnede, Başkomiser Cengiz ile Başkomiser Tekin en ön masada, garsonlar masaların arasında, müşterisinin peşinde olan hayat kadınları Anason’un önünde, katiller dışarıda, maktuller mezarda, düşünceler içeride…

Hafif bayıklaşan gözlerle Ankaralı İbo’nun sahneden inişini, Ayaşlı Emine’nin sahneye çıkışını izliyordu Başkomiser Tekin. İçinden sahneden konukları selamlayan kadın için “Ne güzel hatun,” diye geçirirken misafiri Başkomiser Cengiz kafasındaki bütün düşünceleri dağıtırcasına konuşmaya başladı.

“Tekin, elimizdeki bilgileri masaya yatırmanın tam zamanı. Katil ya da katiller şu an bir kişiyi öldürmüş ya da öldürmek üzere ya da öldürmenin planını, planlarını yapıyor olabilirler. Biliyorum bu işin tiksindirici daha doğrusu vicdanen huzursuz edici noktası tam da bu ucu açık ihtimaller. Biraz değil bayağı bir yol aldık dosyada.”

Başkomiser Cengiz’i zihnen yarı açık bir şekilde dinleyen Başkomiser Tekin, gelen sohbet çağrısına kayıtsız kalmayarak konuşmaya katıldı.

“Doğru söylüyorsun abi.  Katil ya da katiller dışarıda ve bu durum beni hem çok rahatsız hem de çok huzursuz ediyor. Ayrıca ölmüş olanlara ve onların yakınlarına olan vicdani borcumu ödeyemediğim için her gün biraz daha ufalıyorum o insanların karşısında. Neyse, şimdi bu faslı geçelim abi. Benim elimde maktul Şahin Ertürk’ün nişanlısı Zeynep Taner’in evinde gördüğüm bir kitaplık dolusu Çalıkuşu kitabı var öncelikle. Adam, nişanlısına her yeni baskısında bu kitabı hediye ediyormuş ve her hediye edişinde de mutlaka bir not yazıyormuş kitabın ilk sayfasına. Notların birçoğuna baktım. Çoğunda şiir, kitaplardan alıntılar var. Onun haricinde kadın nişanlısının her gün mutlaka saat yedi gibi evde olduğunu ve kendisini düzenli olarak akşam o vakitlerde aradığını söyledi. Öldürüldüğü gün ise maktulün kredi kartı silipinden anladığımız, gece yarısından birkaç dakika önce kendisini bulduğumuz yere çok yakın bir kafede soda içiyor oluşu da oldukça tuhaf. Her gün düzenli olarak evinde olan bir adamın gece vakti orada ne işi var? Bu sorunun cevabı için çok beklememiz gerekmedi. Şahin Ertürk’ün öldürülmeden bir gün öncesinin Dost Kitabevi’nin yer aldığı sokağın Meşrutiyet çıkışı ve Karanfil girişi mobese görüntülerini izleyince Şahin Ertürk’ün karşıdan karşıya geçerken dikkatsiz bir şekilde hareket ettiğini, bu dikkatsizliği sebebiyle hafif sıyrıklarla atlatılan can kaybı olmayan bir kazaya neden olduğunu gördük. Ayrıca esmer tenli garsonda maktulün çok gergin olduğunu, midesinin iyi olmadığını ve bu yüzden de kendisinden sodayla karışık süt istediğini söyledi. Maktul bu karışımı içmiş fakat midesi tam tersi bir reaksiyon göstererek istifra etmiş. Bunlara ek olarak şimdi anlatacağım olay ise oldukça önemli abi. Şahin Ertürk, Dost Kitabevi’nden çıktığı andan itibaren görüntülerden eşkalini tam olarak belirleyemediğimiz ama üzerinde siyah bir kıyafet olduğunu anladığımız bir şahıs kendisini kaza anına kadar takip ediyor. Belki katilimiz bu şahıs olabilir. Kazadan sonra ortalıktan kayboluyor. Kazanın olduğu saat yedi buçuk. Şahin Ertürk’ün kafede hesabı ödediği saat gece sıfır yirmi. Bu, şu demek olabilir. Maktulümüz takip edildiğinin farkına vardı ve bilinçsiz bir biçimde koşmaya başladı. Beynin kaygı anında bedene ilk olarak sunduğu kaç refleksi. Daha sonra izini kaybettirmek adına kafeye girdi ve beyni rahatladığına hükmedince evine gitmek üzere kafeden ayrıldı ve evinin yolu üzerinde öldürüldü. Ha bir de kafedeki garsonun hatırladığına göre saat sekiz otuza doğru giriş yapmış kafeye maktul. Maktulün kafeye sekiz otuzda girdiğini varsayarsak ki öyle, gece yarısında da ayrıldığını bildiğimize göre oraya kendi isteğiyle değil, günlük rutinlerinin dışına çıkarak, yaşadığı büyük kaygı ve korku nedeniyle ve peşindeki kişiyi atlatmak adına girdiğini söyleyebiliriz.”

O kadar uzun konuşmuştu ki eli hemen masadaki ağzına kadar beyaz sıvıyla dolu olan kadehe uzandı Başkomiser Tekin’in. Kadehi bir dikişte bitirdi. Kuruyan dudakları tekrar konuşması için eski nemliliğine kavuşmuştu.

“Şahin Ertürk cinayetinin öncesi ve sonrası bu abi. Sen de ne var?”

Başkomiser Cengiz’de önündeki kadehten bir yudum aldı ve konuşmaya başladı.

“Tekin, Şahin Ertürk cinayeti için yürüttüğün akıl yürütmelerine katılıyorum öncelikle. Ben de Feride Yalman’ın annesi Gülçiçek Yalman ile görüştüm bugün.  Feride’nin annesi de kızının az önce dile getirdiğin Şahin Ertük’ü takip eden kişiye benzer bir kişi tarafından iki gün üst üste takip edildiğini, bu takiplerinin sonuncusunda Feride’yi tenha bir sokakta öldürmek üzereyken belinden kılıcını düşürdüğünü ve Feride’nin kaçarak ölümden kurtulduğunu anlattı. İşin ilginç tarafı Feride Dost Kitabevi’ne arkadaşına doğum gününde hediye için Çalıkuşu’nu almaya gittiği gün iki gündür kendisini takip eden kişi Feride’yi öldürmeye kalkıyor. Feride’nin Çalıkuşu’na olan tutkusunu biliyordum zaten. Bana da hediye etmişti kinikte yatarken. Hatta birçok sohbet yapmıştık kitap üzerine, kitaptan yola çıkarak hayat üzerine. Şahin Ertrük’ün de Çalıkuşu ile münasebetini bildiğimize göre katilimizin bu kitap ile bir derdi var. Ona kim dokunduysa ölüyor Tekin.”

Başkomiser Tekin, Başkomiser Cengiz’i dinlerken masadaki şişenin boşaldığını fark etmiş, eliyle garsona işaret ederek yeni bir şişe istemişti. Garson atik davranmış, kendisi konuşmaya başlamadan önce şişeyi getirmişti. Boşalan iki bardağı da yarı yarıya su ve rakı ile doldururken bir yandan da konuşmaya başladı çaylak başkomiser.

“Abi, katilin Çalıkuşu ile bir derdi olabilir ki olduğu da aşikar. Katil diyorum. Eğer bir suç ortağı yoksa bu iki insanı da takip eden kişi büyük olasılıkla aradığımız katil. Cinayet aleti de her üç maktulün otopsi raporlarına ve maktul Feride Yalman’ın gözleriyle gördüğüne göre bir kılıç hem de oldukça derin kesen bir kılıç. Bunlar da hem fikirim seninle ama bence katilin maktullerde gördüğü başka bir şey var. Bir detay. Nasıl söylesem cinayet aleti, cinayetlerin işleniş tarzları… Sanki katil garip bir ritüeli uyguluyor ve bize de alın izleyin diyor gibi.”

Başkomiser Cengiz, içkiden hafif yanmaya başlayan midesi ve kızarmaya başlayan yüzü eşliğinde sohbeti kaldığı yerden devam ettirdi.

“Evet, katilin maktullerde bizim göremediğimiz bir şeyi gördüğü muhakkak. Az önce söylemeyi unuttum. Feride, peşindeki kişinin belinden düşürdüğü kılıcı görmüş dedim ya, kılıç üç başlı bir ejderha işlemeli bir kılıçmış. Bizim Yusuf’a araştırmasını söyledim. Mitolojik bir anlamı olabilir. Eğer cinayet aleti o kılıç ise katil bize tarihsel bir gönderme de yapıyor olabilir. Sen detay dedin ya az önce. Aklıma ne geldi biliyor musun?

“Ne?”

“Katil, maktullerin üzerine bıraktığı notlarda ne yazmıştı?”

“Şahin Ertük ve Feride Yalman’ın üzerine bırakılan notlarda, ‘İnsanlar masum doğarlar fakat ölmezler,’ Recep Akoğlan’ın üzerinde bulduğumuz notta ise “Beni bir canlıyı öldürürken gördün, sen de artık masum değilsin, bu dünyayı kirletmene izin veremem,’ yazıyordu.”

“İşte bu Tekin. Dediğin, bizim göremeyipte katilin maktullerde gördüğü şey bu. ‘Masumiyet.’ Katilimiz yeryüzündeki masumiyetini kaybetmiş insanları öldürüyor. Onları ortadan kaldırarak yeryüzündeki masumiyeti koruyacağını düşünüyor.”

“Tamam abi, bu konuda haklı olduğunu varsayalım. Şahin Ertürk ve Feride Yalman’ın masumiyetlerini yitirdiğine nasıl karar verdi o zaman katil?”

“Güzel soru Tekin. Bunu da sana Çalıkuşu ile açıklamaya çalışayım. Katilimizin bu kitapla bir derdi olduğu konusunda hemfikiriz. Yine aynı şekilde Recep Akoğlan dışında iki maktul de Dost Kitabevi’nden Çalıkuşu’nu alıp çıktıktan sonra takip ediliyorlar. Feride öldürülmekten son anda kurtuluyor ta ki onu öylece yerde cansız yatarken bulana dek. Şahin’de ilk başta kurtulsa da ertesi günü göremeden öldürülüyor. Cinayetlerin bu kitapla olan bağlantısına gelirsek Çalıkuşu kitabındaki ana temalardan biri masumiyettir. Reşat Nuri bizlere kurguladığı Feride öğretmen karakteriyle bir diğer ismiyle kitaba da adını veren Çalıkuşu aracılığıyla dünyada her geçen gün kirlenen, hor görülen bir şeyi anlatmaya çalışıyor. Bu anlatmaya çalıştığı şey, ‘masumiyet.’ Katilimiz Çalıkuşu’na her dokunan kişinin onun içindeki masumiyeti yok ettiğini düşünüyor. Ayrıca cinayet aleti de mitolojik ve tarihsel ögeler barındırıyorsa eğer ki bence barındırıyor katilimiz kendisine tarihi bir misyon yüklemiş bir koruyucu ya da muhafız olabilir ya da kendisini tarihte bu görevi üstlenmiş kişinin yerine koymuş olabilir.”

Başkomiser Tekin’in bayıklaşan gözleri Başkomiser Cengiz’in muhteşem akıl yürütmesi karşısında dört açılmıştı adeta. Bir dikişte doldurduğu kadehi kafasına dikerken içinde kalan son bir soru olduğunu hissetti ve dayanamayıp sordu.

“Recep Akoğlan sırf Şahin Ertürk cinayetine şahit olduğu için mi öldürüldü o zaman? Şahit olmasa yaşayacaktı yani.”

Başkomiser Cengiz’de kadehini bir dikişte yuvarladı ve kendisine yöneltilen cevabı oldukça acı olan soruyu yanıtladı.

“Maalesef öyle gözüküyor Tekin. Umarım öbür dünyada kavuşmuştur sevdiğiyle bir daha ayrılmayacaksına.”

Ayaşlı Emine söylediği Ankara havasını az önce tamamlamış, nefeslenmek için iki dakikalık su molası vermişti. İki başkomiser de devam eden sohbetlerini karşılıklı anlaşarak tamamlamış, rakının verdiği hafif uyuşukluk ile baygınlaşan bakışlarını sahnedeki kadına çevirmiş bir sonraki parçayı beklemeye başlamışlardı.

                                                                                                                Mersin, Temmuz’19

Kristal Kelepçe Ödülünü Farahnaz’ın Çiçeği Kazandı

0

Kristal Kelepçe Yaprak Öz’ün

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği tarafından ilk kez verilen Kristal Kelepçe Ödülünü Yaprak Öz’ün romanı Farahnaz’ın Çiçeği kazandı.

Caddebostan Kültür Merkezi’nde yapılan törende Kristal Kelepçe Ödülü Farahnaz’ın Çiçeği romanıyla Yaprak Öz’ün oldu.

Konusu, 1970’li yıllarda Zonguldak’ın Fener Mahallesi’nde geçen roman rahat polisiye (cozy mystery) türünün ülkemizdeki en iyi örneklerinden biri olarak gösterilmişti.

Dedektif Dergi olarak Yaprak Öz’ü kutlar, başarılarının devamını dileriz.

Kristal Kelepçe polisiye ödülünü kazanan Yaprak Öz’ü daha yakından tanımak için kendisi ile yaptığımız röportajı ve yazar hakkındaki bilgileri aşağıdaki sayfalarda okuyabilirsiniz:

Yaprak Öz Kimdir?

Yaprak Öz ile Röportaj:

Kadın Yazarlar: Tess Gerritsen ve Kahraman Kadınları

0

Tess Gerritsen kimdir, cevabı ulaşılması oldukça kolay bir soru olur bu. Bu yazının ana konusu bu olmayacak ancak biz yine de bir iyilik yapalım ve yazarla daha önce tanışmamış olanlara, yazarın hayatı ile ilgili kısaca bilgi verelim.

Tess Gerritsen,  12 Haziran 1953 yılında Kaliforniya’da doğumlu, Çin asıllı bir doktor. Bebek beklediği dönemde izne ayrılması, onun gerçek tutkusu olan yazarlık için de vakit bulmasına sebep olmuş. Bu dönemde, bir derginin hikâye yarışmasına başvurması üzerine aldığı birincilikle kendine olan güvenini sağlamlaştıran Gerritsen, doğum sonrası aldığı izin süresince Gece Yarısından Sonra Gelen Telefon adlı eserini yazmış ve böylece profesyonel anlamda yazarlığa ilk adımını atmıştır. Kendini “tıbbi gerilim yazarı” olarak nitelendiren yazar,  ilk kitabından sonra gerilim türünde peş peşe eserler vermiştir.

Rizolli & Isles

Hasat adlı kitabı uzun bir süre çok satanlar listesinde kalan yazarın asıl popülerliği Rizolli & Isles serisi ile olmuştur. Yazarın bağımsız olarak okunabilecek eserleri mevcuttur: Kemik Bahçesi,  Gece Nöbeti, Hasat gibi, ,ancak Rizolli & Isles serisi yayınlanış sırası takip edilerek okunmasını tavsiye edeceğimiz bir seridir ki işte şimdi bu yazının asıl konusuna geçme zamanı diyebiliriz. Güçlü bir kadının güçlü kadın kahramanlarını tanıma zamanı…

Jane Rizzoli ile okurun ilk tanışması 2001 yılında, Cerrah adlı kitapla gerçekleşti.  Konusu itibariyle gerçekten hak ettiği yere ulaşan romanla çıkagelen bu kadın polisin bu kadar sevilmesi, ayakları yere sağlam basan bir kadın karaktere ne kadar çok ihtiyaç duyulduğunun bir göstergesiydi.   Polisiye gerilim romanlarının artık okuru ciddi anlamda bıktıran; alkolle başı dertte, eşinden ayrılmış ya da ayrı yaşayan, öfkeli, kaba kuvvetle sorun çözme taraftarı erkek polis klişesinden sonra Jane Rizzoli, okura kendini tüm maskülen halleri ile kabul ettiren bir kadın polistir. En şık yerlere bile pantolon ve ceketi ile gitmeyi tercih eden, kıvırcık ve karışık saçlı, makyaj malzemeleri ile küs, geniş kalçalı, erkeksi ve  işine âşık bir İtalyan. Orta sınıf bir ailede dünyaya gelmiş, erkek kardeşleri ile çekişme halinde büyümüş ve polislik mesleğini tercih etmiş dominant karakterimiz için erkek egemenliğindeki Boston Cinayet Masası’nın tek kadın dedektifi olmak pek de kolay değildir hani.  Meslektaşları, onların yersiz şakaları ile uğraşmak ve kendini kanıtlamak için hep diken üzerindedir. Ancak yıllar içerisinde her birini dize getirecektir. Suyu buhar edecek bakışlarından çekinmeyen kalmayacaktır.  Erdemli öfkesi ile arada sırada ağza alınmayacak küfürleri sıralasa da bu öfke onun kontrolü kaybetmesine sebep olmaz. O her zaman temkinlidir ve öfkesi olayları çözmedeki itici gücüdür.

Hayatını ailesine hizmete, lezzetli yemeklerle donatılmış sofralara adayan annesi, Angela Rizzoli’nin tüm çabalarına rağmen hiçbir zaman pembe kurdeleler, organze kumaşlar kuşanıp, dikkat çekici ve kadınsı görünecek kızlardan olmamıştır. İki erkek kardeşle didişerek oğlan çocuğu gibi büyümüş olan Jane için kendi evi sadece arada bir uğrayacağı bir barınaktır ancak aile kutsal bir kavramdır.  Tüm yoğun iş temposu arasında ailesine de zaman ayıran; kardeşleri, annesi ve annesi ile sancılı bir ayrılık süreci geçiren babasının arasında dengeleri sağlayan genellikle Jane’dir.  Kardeşlerinden Frankie ile sürekli bir çekişme halindedir. Yazar seri boyunca arka planda bu İtalyan asıllı ailenin içinde yaşananlar olayları da okuyucuyla paylaşarak, Jane Rizzoli’yi okurun gözünde daha ete kemiğe bürünür bir hale getirmiştir. Annesinin muhteşem yemeklerini bile mızmızlanarak yiyen, kendine kalsa bir bira ve bir parça pizza ile günü geçiştirebilen, hatta bazen saatlerce yemek yemeden ve uyumadan yaşayan Rizzoli için hayat çok basittir ve onu zorlaştırmaya gerek yoktur.  Annesi gibi hayatını başkaları için yaşayan bir kadın olmayacağını ısrarla vurgulayan Jane için ilişkiler geçicidir hatta sıkıcıdır. FBI’da görevli Gabriel ile tanışana kadar…  Kendi hayatını kendisi yönetmeye, üzerindeki zırhın onu korumasına alışkın, bir erkeğe ihtiyaç hissetmeyi güçsüzlük kabul eden kadın için her şey Gabriel ile birlikte değişecektir. Önceleri otoritesini sorguladığını ve onu gözlemlediğini düşündüğü adamla bir evlat sahibi olacak hatta hayatını birleştirecektir. Erkeklerin baş belası, otoriter, alaycı Jane için yaşadığı şehri değiştiren, fedakâr Gabriel ve kızı Regina ile kurduğu küçük aileyle Rizzoli de süreç içinde bir parça değişime uğrar. Sert zırhı biraz yumuşar.

Dr. Maura Dorthea Isles, Gerritsen’ın diğer kadın kahramanıdır.  Dr. Arthur Isles ve Constance Isles tarafından evlat edinilmiş ve tek çocuk olarak büyümüştür. Çocukluğu boyunca biyolojik ailesi hakkında sorgulamaya gitmemiş, evlat edinen aileyi ailesi olarak kabullenmiştir. Öyle içine kapanık ve sessizdir ki bu sakinliği okul arkadaşlarının ona sıkıcı olduğuna dair lakaplar takmasına neden olmuştur.  Ancak yıllar sonra Maura Isles için, yüzüne söylenmese de ardından en çok kullanılan lakap Ölüm Kraliçesi’dir. O ise soğuk mizacını; mahkeme salonları, cinayet mahalleri ve morgdan oluşan üçgen içinde geçen hayatına bağlayan insanların taktığı bu lakaba aldırmaz.  Televizyona aktarılan serinin Maura’yı oynayan oyuncusu Sasha Alexander’ın aksine, Maura Isles, Kleopatra stili küt kesilmiş simsiyah saçlar ve bembeyaz bir tene sahiptir.  Minicik etekleri, ince topuklu ayakkabılarıyla gezindiği cinayet mahallerinde kıpkırmızı bir rujla tüm dikkatleri üzerine çekebilir. Ölümle arasında samimiyete varan bir ilişki vardır. Çoğu polisin bakmamak için başını çevirdiği cesetleri dikkatle inceler, soğukkanlılığını kaybetmeden koklar ve parlak ışıklar altında onları kesip biçer. Boston Adli Tıp için cevher niteliğinde bir doktordur.

Tess Gerritsen’ın tüm tıp bilgisini eserlerine yansıtmak için kusursuzca kullandığı Isles’ın aristokrat aile yapısı ile yetiştiği bir gerçek.  Isles, onu evlat edinen annesi Constance Isles’tan fazlasıyla çekinir. Onun gözüne girebilmek Maura için çok önemlidir. Dik oturur, modayı yakından takip eder, elit zevklere sahiptir. Kıyafetleri iyi tasarımcıların elinden çıkmalıdır. İçtiği şarap özel mahsul, bifteği az pişmiş olmalıdır. Kendisi de yemek yapmak konusunda oldukça becerikli olan kadın için hayat ciddiye alınacak bir meseledir. Kendisine ve sağlığına çok dikkat eder.  Evi adeta mabedidir. Düzenli, temiz olmalı, buzdolabında her zaman yemeklik malzeme bulunmalıdır.  Isles, Rizzoli’ye nazaran daha gizemli biridir. Kitaplar ilerledikçe onun hakkında pek çok sırra ulaşılır. Seriyi okumamış olanlar için kötülük yapmamak adına bu sırları elbette açıklayacak değiliz. Ancak diyebiliriz ki bazen biyolojik ailesinden ayrılmış olmak bir çocuk için büyük şans olabilir. Bu sırları aşama aşama öğrenmenin Maura’yı ne kadar sarstığına, onun buz gibi görünüşünde çatlaklar açtığına seri boyunca şahit oluruz.  Eski kocası, yeni aşkı, olmayacak aşkı derken Ölüm Kraliçe’sinin romantik yanına da değinilir seride.  Varsayımlar üzerine konuşmayı sevmeyen, bilimin ışığında ilerleyen kadın aynı zamanda dinine bağlıdır.

Rizzoli & Isles serisinin televizyona uyarlamasında ikiliyi çok yakın iki dost olarak görürüz. Oysa kitaplarda bu ikili arasında dostluktan çok iş arkadaşlığı mevcuttur.  Yer yer birbirlerini terslemekten çekinmeseler de birbirlerinin sırtını kolladıklarına da pek çok kez şahit oluruz. Daha doğrusu kendisine nazaran daha kırılgan olan Maura’yı kollayan Rizzoli’dir çoğunlukla. Meraklı, azimli ve istediğini elde edene kadar inadından vazgeçmemek de iki kadının ortak yanıdır. Jane Rizzoli ve Maura Isles; erkek karakter bolluğundaki polisiye dünyasında kadınlardan da başarılı karakterler yaratılabileceğinin en önemli kanıtlarındandır.

Tess Gerritsen tarafından yaratılmış bu iki kahramanın diziye ne kadar doğru yansıtıldığı elbette başka bir yazıda, detaylıca incelenmesi gereken bir konu. Lakin bir kadın olarak size sadece şu ipucunu verebilirim: Bir kadın tarafından kaleme alınan iki kadın karakter elbette diziyi uyarlayan bir erkeğin “bir kadın nasıl olmalı” sorusunun gölgesinde kalan kadın karakterlerden daha gerçekçi…

Mutlaka Okunması Gereken, En İyi 12 Casus Romanı ve Casus Romanlarının Tarihsel Süreci

0

CASUS ROMANLARININ TARİHSEL SÜRECİ

Casus romanları, bir başka deyişle ajan polisiyelerinin tarihsel gelişimine baktığımızda; bu tür romanların istihbar, yani bilgi ve haber alma kavramının revaçta olduğu dönemlerde ortaya çıktığını görüyoruz. Savaşların, ulusların birbirleri hakkındaki edindikleri bilgiler doğrultusunda kazanıldığı bir dönemde istihbaratın önemi de yadsınamazdı elbette. Özellikle I. Dünya Savaşı ve akabinde II. Dünya Savaşı ve peşinden gelen Soğuk Savaş yıllarında ajanların, savaşlar ve halkların kaderini değiştirecek görevlerde bulunmaları, edebiyat tarihi sürecinde Casus Romanları adında yeni bir roman türünün ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Başta polisiye romanın bir alt türü olarak görülmesine karşın, yaptıkları işlerle paralel olarak casusların ilgi çekici hayatları, heyecan ve macera dolu yaşamları, edebiyat türleri içinde casus romanları adı altında, polisiye romanlar dışında kendine ayrı bir yer edinmeyi başarmıştır.

Peki, ajan romanlarının yararlandığı kaynaklar sadece casuslar mıydı? Bir casusun kendi ağzından itiraflarıyla mı, yoksa kitabı yazanın hayal gücüne bağlı olarak mı ortaya çıkıyordu bu romanlar? Bu konuda referans alınabilecek ve ajan romanlarının yol gösterici gurusu olarak adlandırılan eser ise, M.Ö. 5-6. Yüzyılda yaşamış Çinli General Sun Tzu’nun Savaş Sanatı adlı yapıtıdır. Sun Tzu, savaşı kazanmanın önemli yollarından birinin de istihbarat olduğunu vurgulamaktadır. Bundan sonrası ise, savaş ortamlarında yaşanan gerçek olaylar doğrultusunda, roman yazarının hayal gücüne bağlı olarak şekillenmiştir.

CASUS ROMANI YAZARLARI

Casus romanları her ne kadar Batı Edebiyatı ile yurdumuza giriş yapmış olsa da, Türk edebiyat tarihi içinde şahsına münhasır bir yer edindiğini söyleyebiliriz. Mickey Spillano’nun Mayk Hammer’ı varsa, Ahmet Esat Tomruk’un oluşturduğu Türk Casusu İngiliz Kemal’imiz vardır mesela. Sadece bu değil elbette, Esat Mahmut Karakurt, Halil Kanargı, Ayşe Akdeniz, Bülent Rusçuklu, Bedirhan Çınar ve Osman Aysu gibi yazarlar da romanlarıyla bu türe katkıda bulunmuşlardır.

DÜNYANIN EN İYİ CASUS ROMANI YAZARI KİMDİR?

Polisiye Edebiyatı içinde yer alan en iyi 10 casus romanına göz atmadan önce, dünyanın en iyi ajan polisiye kitapları yazarı kabul edilen John Le Carre’den özellikle bahsetmek istiyorum. Asıl adı David John Moore Cornwell olan John le Carré, 19 Ekim 1931’de İngiltere’nin Dorset bölgesinde doğdu. 1950 ve 1960’larda, İngiliz istihbarat teşkilatları MI5 ve MI6 için çalıştı ve bu dönemde John le Carré mahlasıyla casus romanları yazmaya başladı. John Le Carré, 1963 yılında Soğuktan Dönen Casus (The Spy Who Came in from the Cold) ile casus romanları dünyasında adeta bomba etkisi yarattı. Roman, aynı yıl İngiliz CWA Dagger ödülü, ertesi yıl Amerikan MWA Edgar ödülü aldı, Time dergisinin “Tüm Zamanların En İyi 100 Romanı” listesine girmiş ve filmi de çevrilmiştir. CWA ayrıca 2005 yılında bu romana “Dagger of Daggers” (Dagger ödülü alanların arasında en iyisi) ödülünü verdi. Yazarın üçüncü romanı olan Soğuktan Gelen Casus, uluslararası başarı kazanınca MI6’den ayrılıp kendini tamamen yazmaya verdi ve romanlarıyla dünyanın en saygın casus romanı yazarlarından biri oldu. 2008 yılında The Times’ın “1945’ten Günümüze En Büyük 50 İngiliz Yazar” listesinde 22. oldu. 2011 yılında Goethe madalyasına layık görüldü. Yazarın; Köstebek, İnsan Avı ve Arka Bahçe romanları da ayrıca beyazperdeye uyarlanmıştır.

EN İYİ 12 CASUS ROMANI

Polisiye Edebiyat Tarihi içinde, Polisiye Gerilim Kitapları altında dikkat çekici bir tür olarak karşımıza çıkan, kendi alanında ünlü En İyi 10 Casus Romanına bir göz atalım şimdi de. Yüksek dozda gerilim ve macera içeren, heyecanın bir an bile düşmediği polisiye romanlara ek olarak, konusu dâhilinde tarihsel süreçlerden de bahsedilen ve mutlaka okunması gereken en iyi casus kitapları arasında dolaştırmak istiyorum sizi. Dünyanın en iyi ajan polisiyelerinde başrol oynayan ve meşhur casusların yer aldığı kitapların büyülü dünyasında bir gezintiye hazır mısınız? Kim bilir; belki de şeytan, casus romanlarındaki ayrıntılarda gizlidir.

casus kitapları soğuktan gelen casus john carre
Casus kitapları: Soğuktan Gelen Casus – John Carre

SOĞUKTAN GELEN CASUS / JOHN LE CARRE

 

‘’İstihbarat işinin ahlaki bir yasası vardır, başarı sonuçla ölçülür.’’

Time dergisi tarafından tüm zamanların en iyi 100 romanı listesine girmeyi başaran John Lae Carre’nin bu romanı, BAFTA ödülleri ve aynı zamanda birçok sinema ödülünün de sahibi olmuştur. Soğuk Savaş döneminde geçen kitapta, İngiliz istihbaratı için senelerce Doğu Alman istihbaratı ile mücadele eden ajan Alex Leamas, artık yorulduğu için İngiltere’ye geri dönmüştür. Ancak teşkilat, ajan Leamas’dan son bir görev daha ister. Yeniden Doğu Almanya’ya geçmesi gerekecektir. Lakin teşkilattan George Smiley’in, ajan Leamas’ın arkadaşı olan genç bir kadına yardım etmesiyle birlikte işler karışacaktır. Operasyonun çökmesi sonucunda roller değişecek ve ajan Leamas, kendisini korkunç bir siyasi komplonun içinde bulacaktır. Artık geri dönmesi, adeta kaderinin ellerine bırakılmıştır.

casus kitapları ingiliz kemal vatan uğrunda ahmet esat tomruk
Casus kitapları: İngiliz Kemal – Vatan Uğrunda – Ahmet Esat Tomruk

İNGİLİZ KEMAL, VATAN UĞRUNDA / AHMET ESAT TOMRUK

Türk casus kitapları içinde önemli bir yeri olan,  Ahmet Esat Tomruk’un eseri Vatan Uğrunda, milli casusumuz

İngiliz Kemal ile bizleri tanıştırmıştır.  Gerek filmlerden, gerekse araştırma ve tarih kitaplarından okuduğumuz üzere, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında istihbarat çalışmalarının da payı büyüktür. Bu durum, cephede savaşan askerilerin mücadelesine psikolojik boyutta bir katkı sağlayarak, savaşın askeri boyutunu psikolojik olarak da desteklemiş ve mücadelenin seyrini değiştirmiştir.
İngiliz Kemal lakaplı Ahmet Esat Tomruk (1892-93 / 1966) da savaşın söz konusu psikolojik boyutuna, İngiliz ve Yunan ordularının içine sızarak, hizmet etmiş önemli casuslardan biridir. İngilizceyi anadili gibi konuşan Kemal, Yunan ve İngiliz gizli servislerinin elinde bulunan raporları Ankara’ya bildirmiştir. Milli Mücadele’de görev almış ünlü Türk casusu İngiliz Kemal’in bu uğurda karşılaştığı güçlüklerle vatanı için göze aldığı fedakârlıkları, uğradığı ihanetleri, siyasi komplo teorilerini, kendisinin anılarından da yararlanarak hikâye eden tarihi bir casusluk romanıdır.

casus kitapları bay perşembe gilbert keith chesterton
Casus kitapları: Bay Perşembe – Gilbert Keith Chesterton

BAY PERŞEMBE / GİLBERT KEİTH CHESTERTON

İşte İngiliz Edebiyatından sıra dışı bir isim olan, yazar Gilbert Chesterton.  Efendim, kendisinin yazar kimliğinin dışında, siyaset ve toplum eleştirileri ve kimselere benzemeyen sıra dışı düşünceleri bulunmaktadır. Ortaçağ değerlerini savunan yazarın bu eğilimleri, edebi eserlerinde de iz bırakmıştır. Bir rivayete göre yazdığı şiirlerin ince küfür içerenlerini şarap şişelerine tıkıştırarak dostlarına hediye ettiği de söylenir.  En okunası casus kitapları listesinde yer alan Bay Perşembe’de ise, dünyayı yok etmek üzere 20. Yüzyılda gizli bir örgüt kurulmuştur. Bu uğurda yemin eden 7 konsey adamının arasına sızan ajan Syme, toplantılara katılarak örgütün eylem planlarını öğrenmeye çalışır. Ancak garip bir şeyler vardır ortada, adamların kimlikleri ve hedefledikleri ortaya çıktıkça ajanımızın kafası karışmaya başlar. Roman, mükemmel kurgusu ve ilginç karakterleriyle şüphe, gerçeklik ve anarşi arasındaki çatışmayı gözler önüne sermektedir. Alınıp bir solukta okunası kitaptır. Dünya düzenini tekrar sorgulatan bir romandır kendileri.

casus kitapları casus paulo coelho
Casus kitapları: Casus – Paulo Coelho

CASUS / PAULO COELHO

Paula Coelho, yazdığı bu casus romanı ile sevdiğim yazarların başında gelmektedir. Her şeyden öte, edebi kalemi temizdir, keyifle okunur. Casus kitabında, kapağındaki fotoğraftan da anlaşılacağı üzere ajan Mata Hari’den bahsetmektedir. Kadınlara karşı yasaklarla dolu bir dönemde yaşayan Mata Harimiz, kaderine boyun eğmeyen, kendi kaderini kendi iradesiyle şekillendiren bir kadındır. 1. Dünya Savaşı sırasında Almanlar hesabına çalıştığı için Fransızlar tarafından 20. Yüzyıl başında idam edilmiştir. Kitabı okuyana kadar Mata Hari’nin sıkı bir casusluk politikası izlediğini düşünürdüm hep. Lakin yazar Coelho’nun bilgi ve belgelere dayanarak yazdığı romanda, Mata Hari’nın dünyaya karşı sürekli bir isyan ve beraberinde getirdiği tatminsizlik içinde olduğu anlaşılıyor. Ajanlığı bile öyle ciddiye aldığını sanmıyorum. Sıkıcı yaşamına renk getirsin, kendisini eğlendirsin diye casusluk yaptığını düşünüyorum. Yazar, ajan Mata Hari’nin kadınca duygu ve davranışlarını öyle gerçekçi betimlemiş ki, keyif alarak okuyacağınıza eminim.

Casus kitapları: Bourne Serisi Robert Ludlum
Casus kitapları: Bourne Serisi Robert Ludlum

BOURNE SERİSİ / ROBERT LUDLUM

Robert Ludlum, Amerikalı bir roman yazarıdır. Yazdığı 29 kitabı, 210 milyondan fazla basılarak 32 dile çevrilmiştir. Casus romanları arasına Bourne Serisi ile ön plana çıkmıştır. ‘’Geçmişi Olmayan Adam, Medusa Darbesi ve Son Ültimatom’’ şeklinde üç kemik kitaptan oluşan serinin filmleri de çekilmiştir. Sürükleyici ve sağlam kurguları olan bu casusluk romanlarını okurken, dünyanın dört bir köşesini gezebilirsiniz. Filmleri izledim, ancak kitaplarını okumak elbette ki daha keyifli. 2001 yılında vefatından sonra Ludlum Vakfı, yazarın en ünlü eserlerinden olan Bourne serisini devam ettirme kararı almıştır ve yakın arkadaşlarından Eric Van Lustbader, bu seriyi hala devam ettirmektedir. Ki bence bir yazar için başlı başına bir başarı durumudur. Rivayete göre Ludlum için, Dan Brown’ın atası denilmektedir.

Casus kitapları: Casus - Osman Aysu
Casus kitapları: Casus – Osman Aysu

CASUS / OSMAN AYSU

Türk casus romanı yazarları arasında önemli bir yere sahip olan 1936 doğumlu Osman Aysu, üç asırdan beri İstanbul’da yaşan bir Osmanlı ailesine mensuptur. Casusluk romanları ile bu türe öncülük edenler arasındadır Osman Aysu. Anlatım tarzındaki sadeliği ve konuyu gereksiz uzatmaması ile sevdiğim yazarlar arasındadır. Casus kitabı da, polisiye gerilim türünde başarılı bir romandır. Kitabın baş karakteri Samim, MİT’den emekli olmuş birisidir. Eski bir KGB ajanının Türkiye’de olduğu düşünülerek onu teşhis etmesi için Samim Bey’den yardım istenir. Samim Bey, ajanı teşhis eder. Bu KGB ajanı, tam otuz yıl önce Samim’e, bir hafta boyunca korkunç işkenceler etmiş sadist birisidir. Eski bir arkadaşının kızı olan, yine kendisi gibi MİT ajanı Hazal, Samim Bey’den yardım ister. Sonrasında sürek avı başlar ve bize de heyecanla okuyacağımız sahneler kalır. Başlayınca hızla akan bir öykü Casus.  Eğer siz de benim gibi, bu sıcak havalarda sizi yormayan, belki de bir günde bitirilecek bir ajan kitabı arıyorsanız, Osman Aysu’nun Casus romanı tam size göre.

Casus kitapları: Huzursuz - William Boyd
Casus kitapları: Huzursuz – William Boyd

HUZURSUZ / WILLIAM BOYD

1952 yılında Gana’nın Akra şehrinde doğan yazar William Boyd, İskoç bir aileden gelmektedir ve çocukluğu Gana’da geçmiştir. 17 yaşına kadar İskoçya’da özel bir okula devam etmiş, ancak her yaz tatilini Afrika’da geçirmiştir. Biafra Savaşı sırasında Nijerya’da bulunan Boyd, bu savaş esnasında gördüklerini asla unutamadığını dile getirmiştir. Ki, romanlarındaki gerçekçilikte buradan gelmektedir. Derler ya, en iyi yaşayan bilir, aynen de öyledir. Huzursuz kitabındaki ajan karakter Eva Delectorskaya, Paris’te yaşayan, 28 yaşında genç bir kadındır. Savaş çıktığında ise yine bir ajan olan İngiliz Lucas Romer, genç Eva’yı gizli servise alıp kusursuz bir casus olmanın yollarını öğretir. Savaş sona erer ve ajan Eva, her görevinde olduğu gibi bu defa da iyi bir ev kadınına dönüşür. Anne olup geçmişi geçmişte bırakır. Tabii ki iyi bir ajanın görevi biter mi hiç. Eva, son bir görevi tamamlamak üzere ajan kimliğine bürünür, fakat bu defa üstesinden gelemeyeceği bir durum söz konusudur. Ve ajanımız, tek başına kesinlikle başarılı olamayacağı bir senaryonun içine düştüğünde, geri dönüşü olmayan bir yola girmiştir. Yazar, bu kitabında anlattıklarını öyle başarılı kurgulamış ki, okurken acaba gerçekten yaşanmış olabilir mi hepsi demekten kendinizi alamayacaksınız.

Casus kitapları: Yeşil Kaftan - John Buchan
Casus kitapları: Yeşil Kaftan – John Buchan

YEŞİL KAFTAN / JOHN BUCHAN

1875-1940 tarihleri arasında yaşamış İskoç yazar John Buchan’ın, ajan Richard Hannay karakterine hayat verdiği beş romanın ikincisidir Yeşil Kaftan. İlk defa 1916 yılında basılmıştır. 1. Dünya Savaşının başlamasından hemen önceki yaz aylarında geçen ve şimdiye kadar yazılmış en iyi kurgu, en başarılı gerilim ve ajan romanı kabul edilen Otuz Dokuzuncu Basamak ile birlikte, yazarın en bilinen bir diğer başarılı casusluk romanıdır Yeşil Kaftan. Açıkçası her iki kitabı da birbirinden ayıramadım. Ve iki romanı da okumanızı kesinlikle tavsiye ederim. Yeşil Kaftan’ın konusuna gelecek olursak; 1. Dünya Savaşı casusu olan Richard Hannay, Müslüman dünyasında patlak vermek üzere olan bir ayaklanmayı araştırması için görevlendirilir. İstanbul’daki arkadaşı Sandy’ye ulaşmak için uzun ve tehlikeli bir yolculuğa başlayan ajanımız, Almanların savaşı kazanmak için dini ayaklanmaları kullandığı gerçeğiyle karşılaşır. Büyük bir bölümü Türkiye topraklarında geçen Yeşil Kaftan, muhteşem kurgusu ve dönemin gerçeklerine cesur yaklaşımı ile özellikle casus romanlarına ilgi duyan her okurun kütüphanesinde bulundurması gereken bir kitaptır bence.

Casus kitapları: Rüzgar, Kan ve Kelebek - Ayşe Akdeniz
Casus kitapları: Rüzgar, Kan ve Kelebek – Ayşe Akdeniz

AYŞE AKDENİZ / RÜZGÂR, KAN VE KELEBEK

İngiltere’de, Yorkshire/Bradford Güzel Sanatlar Akademisi Uluslararası Fuar Alanları Mimarîsi ve Grafik Bölümü’nü bitiren yazar Ayşe Akdeniz, iki kızıyla birlikte San Francisco’da yaşamaktadır. Şubat 2002’de yayınlanan ‘’Rüzgar, Kan ve Kelebek’’ adlı romanın, Türk casus kitapları arasında en beğendiklerim arasında yer aldığını rahatlıkla söyleyebilirim. Romanın başkarakteri olan ünlü arkeolog Rüzgâr Kızıldeniz, özlemini çektiği ve doğduğu yer olan Ayastefanos’a yıllar sonra döner. Yaşadığı aşk acısını unutmak ve hayranı olduğu Piri Reis’in haritalarının çok az bilinen bir parçasında işaretli bir uygarlığı gün yüzüne çıkartmak için çalışacaktır. Bir akşam eğlenmek için bara gider ve işlenen bir cinayet, bütün hayatını kâbusa çevirir. Rüzgâr Kızıldeniz, bir anda Usame bin Ladin’in ve adamlarının da adının geçtiği uluslararası bir cinayet ve kaçakçılık ortamında buluverir kendisini. “Rüzgâr, Kan ve Kelebek”, Londra’dan İstanbul’a, Beyrut’tan Rodos Adası’na, Türk ve Yunan gizli servislerinin işbirliğini gerektiren bir serüvene açar kapılarını. Tüm bu karmaşanın ortasında yaşanan bir aşk, bakalım kendine yer bulabilecek midir?

Casus kitapları: Ani Tehlike - Len Deighton
Casus kitapları: Ani Tehlike – Len Deighton

ANİ TEHLİKE / LEN DEIGHTON

1929 Londra doğumlu İngiliz yazar Len Deighton, aynı zamanda gazeteci ve film yapımcısıdır. Özellikle casus kitaplarıyla tanınan Deighton’un The Ipcress File (1962; Ani Tehlike, 1965) adlı kitabı en tanınmış eseridir. Roman, başrolünde Michael Caine’in oynadığı aynı adla sinemaya da uyarlanmıştır. İkinci Dünya Savaşı ve ardından soğuk savaş dönemine ait birçok ajanlık kitabı bulunan yazar; aslında çok önemli bir askeri tarih araştırmacısı ve aynı zamanda Fransız mutfağı ve aşçılık konusunda önemli bir otorite olarak kabul edilmektedir. 90 yaşında halen çeşitli gazetelerde zaman zaman köşe yazıları çıkan, beş parmağında beş marifet olan bir yazardır. Gelelim bu ilginç konulu kitaba. İngiliz karşıtı bir casusun, dünyaca önemli bilim adamlarını kaçırıp beyinlerini yıkayan ve kendi amaçları doğrultusunda kullanan bir örgütün deşifre edilmesiyle görevlendirilmesi anlatılmaktadır. Kitap, ünlü ‘’Görevimiz Tehlike’’ film serisine de birçok yönden ilham vermiştir.

Casus kitapları: Havanadaki Adamımız - Graham Greene
Casus kitapları: Havanadaki Adamımız – Graham Greene

HAVANA’DA Kİ ADAMIMIZ / GRAHAM GREENE

Casusluk romanları denilince akla hep İngiliz yazarların gelmesi ve bu alanda en başarılı yazarların İngiltere kökenli olması sadece bir tesadüf müdür, yoksa tarihinde en fazla sömürgecilik yapan ülke olmalarından mı kaynaklanır bu durum bilinmez. Gerçi şahsi fikrim her ne kadar ikincide, yani sömürgecilik politikasının casusluk romanları üzerinde başlıca esin kaynağı olduğunu desteklese de, edebi başarıları da elbette yadsınamaz bir gerçek. Ve bu bağlamda, 1973 Nobel Edebiyat Ödülüne aday gösterilen bir kitap çıkıyor karşımıza. Henry Graham Greene, 1904, Berkhamsted, Birleşik Krallık doğumlu İngiliz öykü ve roman yazarı. Eserlerinin ekseriyetinde, modern dünyanın karmaşık ahlakî ve siyasi problemleri üzerinde duran yazarın, hemen hemen tüm romanlarında Katolik temalar bir şekilde kendilerine yer bulmaktadır. “Gelecekte belirsiz bir tarih “in Havana’sında yaşayan İngiliz işadamı Mr. Wormold, ülkesinin gizli Haber alma Servisi tarafından casusluğa sürüklenir. Zeki bir adam olduğu için her iki tarafı da idare etmektedir. Hikaye, Küba’da Batista Rejiminin olduğu dönemde geçer. Anlatımı sıkmayan, heyecan dozu yüksek ve akıcı bir kitap olduğundan tavsiye ettiğim casusluk romanları arasındadır.  1959 yılında İngiliz yönetmen Carol Reed tarafından, Küba Devrimi’nden 2 ay sonra Havana’da çekilmiş aynı isimli bir de filmi vardır.

Casus kitapları: Ankara Ekspresi - Esat Mahmut Karakurt
Casus kitapları: Ankara Ekspresi – Esat Mahmut Karakurt

ANKARA EKSPRESİ / ESAT MAHMUT KARAKURT

1902 İstanbul doğumlu yazar Esat Mahmut Karakurt, birbiri ardına yazdığı aşk ve macera konulu romanlarıyla, döneminin en çok okunan yazarlarından biri olmuştur. 1924 yılında Diş Hekimliği okulunu, 1930 yılında da Hukuk Fakültesini bitirmiştir. Vay canına dediğinizi duyar gibiyim. Evet, ben de okuyunca aynen o tepkiyi vermiştim. Gazetecilik, öğretmenlik, milletvekilliği ve senatörlük görevlerinde bulunmuştur. Yazarın ‘’Ankara Ekspresi’’ kitabı, tam anlamıyla ilk Türk casusluk romanıdır. Türk ordusunun gözüpek istihbarat subaylarından Binbaşı Seyfi ile Alman ajanları arasında, İstanbul-Ankara hattında geçen bir casusluk öyküsüdür. Dönemin güçlü devleti Almanya, Türkiye’yi istila etmek istemektedir. Bu amaçla, aralarında çok güzel bir kadın olan Frolein Hilda’nın da bulunduğu en acımasız ve en başarılı elemanlarıyla İstanbul’a gelirler. Harekâtın başlama parolası, ‘’Ankara Ekspresi’’dir. Kitabın en sevdiğim diyaloglarından biri ile bitirmek istiyorum yazımı.

Frolein Hilda: “Buraya geldiğim günden beri dikkat ediyorum, bütün Türk erkekleri yalnız kadınlarla meşgul oluyorlar. Yalnız kadınların peşinde koşmaktan başka bir şey bilmez misiniz siz. Biraz da kendinizi er meydanlarında, harp alanlarında göstersenize.”

 

Seyfi Hüget: “Tam üç yüz sene Frolayn, memleket memleket, diyar diyar dolaşarak, o söylediğiniz er meydanları ile harp alanlarında kendimizi göstermedik millet bırakmadık. Artık şimdi bıktık da, biraz da kadınlarla meşgul oluyoruz.”

Polisiyeseverlerin Mutlaka İzlemesi Gereken 5 İspanyol Polisiye Filmi

İspanya yapımı polisiye türü dizi ve filmler son zamanlarda ekranlarda daha sık karşımıza çıkmakta. İspanya Sineması, özgün kurguları ve şaşırtıcı finalleriyle dikkat çekerken her geçen gün çıtayı daha da yukarılara taşımayı başarıyor; kaliteli yapımlar gelmeye devam ederken filmlerin içinde hâlâ Franco’nun baskıcı rejiminin izlerini görebiliyorsunuz. Bu durum da sanırım İspanyol sinema dünyasının başarının sırrı olarak addedilebilinir…

Bu yazıda gizem, suç, gerilim, polisiye öğelerini içeren, sürpriz hikayeli ya da sonuyla şaşırtan fimler, İspanyol filmlerinden bahsedeceğim. Yüksek bütçelerin harcandığı filmlerin yanı sıra çok daha mütevazı harcamalar ile İspanyol sinemasının en çarpıcı polisiye yapımlarından beşini seçtim.

Bu filmleri sizler için yorumlamadan önce İspanya Sinema Dünyasına kısaca değinmek istiyorum. Geçmişten günümüze, beyaz perdeye taşınan sinema filmlerinin tarihini incelediğimizde bu sektörün engin bir deniz olduğunun farkına varılması güç olmamış. Görsel efektlerin etkilerinin sinemada önemli yer tuttuğu su götürmez bir gerçek, özellikle de polisiye filmlerinde yer alan aksiyon sahneleri, fizik kanunlarını hiçe sayılması, efektler izleyenlerde heyecan yaratsa da filmi izlenebilir kılan en önemli unsurun kurgu olduğunu düşünenlerdenim. Bu konuda da İspanya film sektörünü oldukça başarılı bulduğumu da belirtmeden geçemeyeceğim. İspanyol sinemasında polisiye filmlerinin en belirgin özelliklerinden biri finalde ters köşe yapmaları… Gerek konusu gerekse kurgusu itibarıyla gerçek bir polisiye izlediği hissine kapılıyorsunuz. Müthiş bir zekâ örneği oldukları kesin!

Kısaca İspanya Film Endüstrisinin Gelişimi

Franco’nun ölümünden (1975) sonra 1895 yılında sessiz filmler ile başlayan serüven, 1914 de İspanya Film Enstitüsü merkezi Barselona’dan 1920 de Madrid’e taşınmasıyla devam etmiştir. 1931 de İspanyol yapımcıların ekipmanları değiştirip sessiz filmlerden vazgeçmeleri İspanyol Sineması için yeniden doğuş anlamına gelmektedir fakat 1936- 1939 İç savaş dönemlerinde İspanya sinema sektörü en karanlık üç yılını geçirmiştir. Franco’nun diktatör rejimini de baskı altına almış Film Enstitüsü üzerinde şiddetin ve politik sansürün etkilerinden kurtulmak kolay olmamıştır. Bu dönemin en dikkat çekici filmi de 1936’da gösterimi yapılan Espana’dır.   

İspanya sinema dünyasında 1960’lı yıllarda film üreticileri varlıklarını sürdürebilmek için, dağılmış ekonomi ve savaşın izlerini geride bırakıp İspanya’nın doğal güzelliklerinden yararlanarak maliyeti düşük filmler çekmişlerdir.

Sürrealist akımın ardından uluslararası alanda İspanya Film Enstitüsü de bu günkü yerini almıştır.  Luis Bunuel başarıları ile başlayıp 1982 yılında beyaz perde de En İyi Yabancı Film Oscar’ını  Volver A Empazar / Başlangıca Dönmek filmi ile Jose Luis Garci kazanmıştır. Üstelik ödül alan ilk dedektiflik ve cinayet filmidir. Bu yapıtın ardından günümüz tarihine kadar İspanyol Sineması, polisiye filmleri dahil ödüllere doymayan bir gelişim ile devam etmektedir.

Mini yorum; İspanyol filmlerinin izleyiciyi etkisi altına almasına şaşmamak gerek, polisiye filmleri içinde işledikleri konu bakımından cinayet, gizem ve gerilimi gerçekten çok başarılı bir şekilde yansıtıyorlar. Aksiyon dozu yüksek, gerçeklikten uzak, abartılı sahnelerin olduğu Amerikan filmlerden ziyade izlediklerim konu olarak oldukça doyurucu filmlerdi. Arşivde saklayıp da tekrar izlerken aynı hazzı yaşayacağınız filmler. Akıldan kolay kolay çıkmıyor. Şimdiden iyi seyirler dilerim.

Mutlaka izlenmesi gereken, sürpriz hikayeli ya da sonuyla şaşırtan 5 İspanyol polisiye film:

  1. La Isla Minima – Bataklık 2014 ( IMDb puanı 7.3)

1980’li yıllarda İspanya’nın güneyinde, merkezden oldukça uzak bir kasabada genç kızların esrarengiz bir şekilde ardı ardına ortadan kaybolması ve işlenen cinayetleri konu alan bir film.

Karakter bakımından hiç uyuşmayan iki dedektif, Juan ve Pedro cinayetleri çözmek için kafa kafaya verirler. Son kaçırılan kızın ailesinden sorguya başlayarak çevresindeki tüm insanlarla görüşürler. Dedektifler hiç kimsenin kendilerine yardım etmeye niyeti olmadığının farkına varmaları uzun sürmez. En ufak delilleri bile değerlendirirken Juan ve Pedro ayrı ayrı kendi yöntemleri cinayeti çözmeye çalışırlar.

Filmin büyük bir çoğunluğu sorgu ve araştırma üzerine ilerliyor, kabul etmeliyim ki ağır ilerleyen aksiyon sahnelerinin oldukça düşük olduğu bir film fakat o dönemin konjonktürünü fevkalade ekrana taşımışlar. İzleyici olarak siz de delilleri toplayıp ayrıntılara dikkat edenlerdenseniz eğer, katili öğrenme içgüdüsüyle gözlerinizi ekrandan ayırmıyorsunuz. Filmin sonu ile ilgili yorum yapmıyorum. Çok fazla beklenti içine girmediğim filmi sıkılmadan izlediğimi söyleyebilirim, hatta bir ara kafamda cinayetle ilgili olasılıkları hesaplarken buldum kendimi. Dedektif rollerindeki, Juan rolündeki Javier Gutierrez ve Pedro karakterini canlandıran Raul Arevalo’nun oyunculuklarına hayran kaldım.

2015 yılında Goya Ödüllerinde, En İyi Film, En İyi Yönetmen ve daha beş ayrı dalda da ödül alan bir polisiye film.

Sizlerle paylaşacağım filmler arasında La Isla Minima / Bataklık filmine benim verdiğim puan  6/10.

  1. El Cuerpo / Ceset 2012 (IMDb 7.5)

Zeki bir iş kadını olan Mayka’nın morgda cesedinin kaybolmasıyla filmin başında yükselen gerilim, heyecan aynı tempo ile devam sürüyor. Tüm hayatını planlayarak yaşayan Bu davaya getirilen Dedektif Jaime Pena esrarengiz olayı araştırmaya başlıyor. Cesedin kaybolmasının yanı sıra daha birçok sıra dışı olaylar peş peşe geliyor. Filmi izlerken hiç kimsenin masum olmadığını, yapılanların şeytanın aklına bile gelmeyeceğini düşünüyorsunuz. Sır perdesinin aralandığını sanıyorsunuz ama film sizi daha çok karanlığın içine çekiyor. Dedektif rolündeki Jose Coronado ve Alex karakterini canlandıran Hugo Silva’yı ayrı bir hayranlıkla izledim.

Film hakkında eksik gördüğüm daha doğrusu ne olmamış diye zorlayacak olursam müzikler böyle polisiye – gerilim için biraz zayıf kalmış.

Oriol Paulo’nun yönetmenliğini yaptığı film kurgu ve işleniş bakımından çok kaliteli, tüm tahminleri boşa çıkaracak bir polisiye. Bir itirafta da bulunayım, izlerken her ne kadar sürükleyici olsa da mantık hatalarının olduğunu düşündüm. Bu olumsuz düşüncemi de filmin son sahneleri aldı, süpürdü götürdü. La Casa De Papel hayranları için filmde de küçük bir sürpriz olduğunu belirteyim.

Kurgusu, heyecanı ve izleyiciye akıl tutulması yaşatan bu filmi unutamayacağım. Arşivde saklanacak nitelikte. El Cuerpo / Ceset filmine puanım 9/10.

  1. Celda 211 / Hücre 2009 (IMDb 7.6)

Juan Oliver karakteriyle Alberto Ammann, hapishanede gardiyan olarak işe başlayacaktır. İlk iş gününden önce çalışacağı yeri görmeye gitmesiyle olaylar cereyan eder. Beklenmedik bir kaza sonucu başından yaralanan genç gardiyan bayılır iki meslektaşı da 211 numaralı hücreye taşır. Hapishanede başlayan ayaklanma sonrası arkadaşları Oliver’ı hücrede tek başına bırakarak kaçarlar. Juan kendine geldiğinde oldukça büyük bir sorunla karşı karşıyadır. Gardiyan olduğu anlaşılmaması için mahkûm gibi hareket eder.

İsyan çıkaran mahkumlar tüm dünyaya seslerini duyurabilmek için hapis yatmakta olan üç ETA üyesini rehin alıp onları öldürmekle tehdit ederler. Basit bir hapishane isyanı kontrol edilemez bir duruma dönüşür. Hükümeti yavaşlatmayı başaran bu tehdit sonrası hapishane içinde de bazı dengeler değişmeye başlar.

Mala Madre rolündeki Luis Tosar da filmin en etkileyici rollerinden birini canlandırmaktadır. Hapishanede sözü geçen bir hükümlüdür aynı zamanda. Oliver ayaklanmanın baş mimarlarından olan Madre karşısında sürekli sınanır. Madre’nin güvenini kazanmayı başaran Oliver’ın amacı kurtulup hamile olan eşine kavuşmaktır. İşler planlandığı gibi gitmediği gibi Oliver için hayatının dönüm noktası yaşanır. Gerçek hapishanede çekilen filmi soluksuz izleyeceksiniz. Kurgusunun yanında gerçekçiliği ile sizleri ekran karşısında esir alacağından şüphem yok. Hayatınızda hiçbir suçluya sempati duydunuz mu? Bu film ile bu algınız değişebilir dikkatli olun.

En iyi film, en iyi yönetmen, en iyi uyarlama, en iyi erkek oyuncu (Luis Tosar), en iyi yardımcı kadın oyuncu, en iyi yeni erkek oyuncu, en iyi kurgu ve en iyi ses ödülleri dalında 2010 da Goya Ödüllerine layık görüldü.

Etkisinden kolay kurtulamayacağınız bir film, Celda 211 / Hücre 211 filmini izlemediyseniz hapishane filmi seyretmemişsinizdir, 9/10.

  1. Thesis / Tez 2003 (IMDb 7,4)

Üniversite öğrencisi olan Angela, ‘Medyada Şiddet’ başlığı ile belirlediği tez konusunda kendisinin de beklemediği bir yolculuğun biletini almaktadır. Şiddet eğiliminden bihaberdir

Profesör Angela’ya yardım amaçlı arşivde bulduğu kaseti izlemeye başlar. Gördüğü karanlık gerçeğin dehşeti ile kalp krizi geçirerek hayatını kaybeder. Angela kontrol için profesörün yanına gittiğinde onun cansız bedeni ve karşılaşır.  Angela yıllar önce kaçırılan kızın nasıl şiddete maruz kaldığını ve öldürüldüğüne tanık olur. Angela polise gitmek yerine kendisi araştırmaya koyulur. Tez çalışması için asosyal biri olan Chema ile birlikte çalışmaya başlar. Chema Anegela’nın aksine ‘snuff’ film dünyasının karanlık yüzünü bilen biridir.

Birlikte yürüttükleri soruşturma sonucunda ulaştıkları isim Angela’yı çok daha zor duruma düşürecektir. Bundan sonraki süreçte de güven konusunda hiç kimseye güvenememektedir. Yürüttü soruşturmada kurban durumuna düşen Angela için işler daha da karmaşık bir hale gelmeye başlamaktadır.

Soluksuz geçen ve gerilimi düşmeyen filmin yönetmeni 24 yaşındaki Alejandro Amenabar müthiş bir cinayet filmine imza atmıştır.

İspanyol Sinemasının Oscar’ı olarak gösterilen Goya ödüllerinden yedisini kazanmayı başarıyor Tez filmi.  8/10

  1. Contratiempo / Görünmeyen Misafir 2016 (IMDb 7.9)

Son derece varlıklı aynı zamanda zeki bir işadamı Adrian Dora karakterini canlandıran Mario Casas. Otel odasında bir daha görüşmeme kararı aldığı sevgilisi Laura ile aralarında sakladıkları sır yüzünden tekrar bir araya gelmek zorunda kalırlar.

Geri dönüş sahneleri ile ilerleyen filmde sık sık zamanda yolculuk yapıyorsunuz. Bu da filme ayrı bir tat katmış doğrusu.

Otel buluşmasında Laura öldürülür ama polisler tarafından baş şüpheli olarak yakalanan Dora neler olduğunu hatırlamadığını iddia eder. Suçluları savunan ve oldukça başarılı olan avukat Goodman Adrina Dora’ya yaşananları en ince ayrıntısı ile anlatmasını söyler. Buradan sonrası tamamen bir akıl oyunları savaşına dönüşmektedir. Dora’nın anlattıklarından Goodman hiçbir şekilde tatmin olmaz ve kendi yöntemiyle işadamının ağzından tüm gerçeği öğrenmeye çalışır. İş seyahati olarak karısından kaçtığı bir gün Laura ile buluşan Dora havaalanına gitmek için farklı bir yol kullanır ve başlarına gelen kaza yüzünden başlarına hayatlarını tamamen değiştirecek kazayı anlatmaya başlar. Bu kazanın ve cesetten kurtulduktan sonra hayatlarına geri dönen ikili için hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Dora iş hayatında başarı basamaklarını hızla tırmanırken Laura kendi iç dünyasına kapanır.

Mahkeme öncesi Goodman ve Dora arasındaki sorgu sahneleri gerçekten etkileyiciydi. Ama filmi izlerken gerçekleri öğrendiğinizi düşünüp de rahatlamayın. Filmin sonunda ağzınızı açık bırakacak bir final sizleri bekliyor. 9/10

Arkin Geli̇şi̇n i̇le röportaj

1976 yılı İstanbul doğumlu olan Arkın Gelişin, psikoloji gerilim türünde kitapları olan bir yazardır. Romanları, seri katil biyografileri ve suç psikolojisi üzerine kuruludur. 2004 yılında EİPOS DRESDEN Üniversitesi Suç Psikolojisi bölümünü bitirmiştir. Edebiyat ve araştırmacı yazar kimliğinin yanı sıra, Suç Psikolojisi alanında ilgili üniversiteler ve özel güvenlik şirketlerinde konferanslar düzenlemektedir. Arkın Gelişin, uzmanlık alanına giren konularda emniyet müdürlüğü ile de ortak çalışmalar yapmaktadır. 2014 yılının Ocak ayında Gaziantep’te firar eden, halk arasında bilinen ismiyle Bebek Yüzlü Seri Katil Ali Kaya’nın yakalanması için Ankara Emniyet Müdürlüğü ile birlikte çalışmıştır. Evli ve 3 çocuk babası olan yazar, 2 yıldır Kanada’da yaşamaktadır.

 

Tüm Dedektif Dergi okurları adına hoş geldiniz Arkın Bey. Keyifli olacağını düşündüğüm sohbetimize zaman ayırdığınız için öncelikle teşekkür ederim.

 

  • Eğitim hayatınızı Almanya’da tamamlamışsınız. Peki, suç işlemenin bir dönem çok arttığı Almanya’da bu durumun etkisiyle mi karar verdiniz suç psikolojisi üzerine eğitim almaya? Yani sizi bu alanda çalışmaya iten özel bir şey, bir olay mı oldu?

Öncelikle bana bu fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Dünyanın neresinde olursam olayım, her halde yine aynı tercih hakkımı kullanırdım. Suçun temelini araştırmak istedim. Aynı koşullarda doğan ve yetişen insanları suça iten sebepler nelerdir. Mesela mesleği Doktor olup, hayatını insan kurtarmaya adayan birisi niçin seri katile dönüşür. Tip dünyasında bunun çok örnekleri var. Ancak bir itirafta bulunayım: Maalesef ben dahil, bu alanla ilgilenen hiç kimse bu soruya net bir yanıt bulamadı. Elbette beyin hasarları veya psikolojik etkenler insanı suça itebilir ama bu sadece bir tez.

 

  • Kitaplarınızda suç ve suçluların psikolojisini, suç işlemeye iten psikolojik eğilimlerini, suç işlerken neler hissettiklerini yazıyorsunuz. Ve ben de dâhil olmak üzere, tüm okuyucuların merak ettiği yegane şey, bu derinliği okuyucuya aktarmayı nasıl başardığınız.. Etkilenmemek mümkün görünmüyor açıkçası.

Yazarken etkilenmiyorum desem yalan söylemiş olurum. Bu suça meyıllı olduğuma dair bir gösterge değil ama yazarken karanlık bir dünyanın içersinde gezindiğim de bir gerçek. Okurları etkileyebilme başarım bence gerçek vakalar üzerinden yaptığım araştırmalara dayanıyor. Yarattığım her karakter ve kurgunun içerisinde mutlaka gerçek yaşanmışlıklar var. Bu etkilenme durumu ile ilgili komik olaylarla karşılaşmıyor değilim. İlk romanımı günlük formatında yazdım. Sanırım bazı okurlarım bunu çok ciddiye almışlar. Birçok kez şu soruyla karşılaştım: ‘Bu günlük gerçek mi? Bu günlüğün sahibin tanıyor musunuz?’ Hatta bir kaç kez aslında hikayedeki Efe karakterinin ben olduğum bile iddia edildi.

 

  • Sizin, seri katiller konusunda birçok araştırma kitabınız bulunuyor. Dedektif dergi okurlarına bunlardan biraz bahsedebilir misiniz? Okuyucularımız, seri katiller hususunda merak ettiklerini giderebilir mi?

Seri katiller üzerine biyografilar yazarken çok uzun bir araştırma evresinden geçiyorum. Seri katilin yaşadığı ülkenin yetkilierinden belgeler talep ediyorum. Seri katili şahsen tanıyan insanlarla irtibata geçiyorum. Her bir biyografida farklı profildeki bir seri katili ele almaya çalışıyorum. Böylelikle okurlar klişelerin ötesinde de seri katil vakaları olduğunu algılıyorlar. Kitaplarda daha çok seri katillerin blinmeyen yönlerine değinmeye çalışıyorum. Daha önce gün yüzüne çıkmamış bilgiler ve fotoğraflar araştırıyorum. Tüm biyografilar de daima bilimsel gerçeklere dayanmakta. Bununla ilgili Dedektif Dergide yayınlanan Kadın Seri Katiller serisini iki yıl boyunca başarı ile okurlara sunduk. Bir önceki sayımız itibariyle de Erkek Seri Katiller serisini okurlara sunmaya başladık.

 

  • Arkın Gelişin, suç psikolojisi ya da seri katiller dışında başka neler okumayı seviyor peki?

Hoşuma gidebilecek herşeyi okumaktayım. Ama favorilerim Korku, Gerilim ve Polisiye. Stephen King favori yazarım.

  • Aslında psikolojinin her alanında çalışan insanlara biraz temkinli yaklaşılıyor galiba. Çünkü duygu durumlarını ve insan karakterlerini iyi gözlemleyip iyi analiz ediyorlar. Ve bu da ister istemez, karşısındaki insanda bir gerilim yaratıyor, kişilik ve karakterinin hemen çözülebileceğini düşünüyor. Bu bağlamda, siz de mesleğin getirdiği deformasyonları yaşıyor musunuz? Örneğin tanıştığınız her kişiyi analiz eder misiniz ve sonraki ilişkilerinizde bu durum sizi rahatsız ediyor mu?

Farkında olmadan da ister istemez genel bir izlenim oluşuyor ama analiz etmek için ayaküstü sohbet etmek yeterli değil. Ayrıca fazla analiz özel hayatı bozar 😊

  • İnsanların neden suç işlediği ve bunu yapmaya iten sebepler hep merak edilmiştir. Ve özelikle seri katil profillerine baktığımızda, geçmişlerinde yaşanılan bir travma ya da ailevi sebeplerin tetikleyici olduğunu görüyoruz. Peki, sizce bu durum genetik bir yatkınlık mı yoksa herkesin suç işleme potansiyeli aynı mıdır?

Suç geni yok. Yani seri katil bir babanın çocuğu da bu yönde tercih yaptığına dair bir örnek hatırlamıyorum. Çocuklukta yaşanmış bazı travmalar tetikleyici olabiliyor. Nöroljik etkenler şiddete meyili arttırıyor. Bu durumda şiddet suçlarına sebep oluyor. Beyindeki Frontal Orbital Kortex bölgesi hasarlı olduğu zaman empati duygusu azalıyor. Şiddet suçu sebebiyle mahkum olanlar üzerinde yapılan MR çekimlerinde, beynin o bölgesi yeterli miktarda uyarılmadığı görülmekte. Ama bana göre en büyük sebep sosyoljik etken. Örneğin suçun normalleştirildiği bir ortamda yetişen bir çocuğun kodlamasında da suç işleme eylemini daha olası olduğu görülmekte.  

  • Kitaplarınızdaki ana karakter Efe’yi oluştururken esinlendiğiniz bir seri katil oldu mu? Karakter yaratma sürecinde nasıl oluşturdunuz Efe’yi?

Birçok seri katilin harmanı desem daha doğru olur ama Ted Bundy karakterini çok belirgin bir şekilde görebiliyoruz. Hikayenin devamında Charles Manson’a doğru bir evrilme var. Ted Bundy’nin narsizmi ve Charles Manson’nun tarikat lideri ruhu var.

  • Araştırmalarınıza dayanarak, gelmiş geçmiş en acımasız seri katil kim diyebilirsiniz? Ve onu diğerlerinden ayıran en önemli özellik nedir?

Çocukları hedef seçen her türlü kişi benim için yeryüzüne gelmiş en büyük kötülüktür.

  • Bir söyleşinizde, polisiye gerilim yazarı olmasaydınız aşçı olmak istediğinizi okudum. Peki, Arkın Gelişin iyi yemek yapar mı, en iyi yaptığı yemek nedir ve gelecekte bu konuyla da ilgilenme planları var mı?

Harika dolma sararım. Serçe parmağımdan ince ve tüm pirinçler sağ bakar. 😊 Şaka bir yana yemek yapmak bana terapi gibi geliyor. Bir tür sanat olarak görüyorum. Farklı lezzetleri harmanlamayı severim. Ayrıca Dünya mutfağından örnekleri pişirmeyi severim. Türk mutfağı haricinde Peru mutfağını beğeniyorum.

 

  • Polisiye gerilim yazmak bir yazara neler katıyor sizce? Ya da neler katabilir?

Okumak istediklerimi yazmak hoşuma gidiyor. Okurların zihni ve zekâsıyla oynamak hoşuma gidiyor. O yüzden hikâyelerimde bolca şaşırtmaca var. Bence her hangi bir kategoride yazmak, herkese değer katmakta. Özellikle gençlerimiz sosyal medya dili altında yabancı terimler ve kısaltmalar kullanmaya başladı. Bir tür iletişimsizliğe doğru gidiyoruz.

 

  • Son kitabınız ‘’Apokalips’’ de, üç kitaplık seri katil Efe yakalanıyor ve yakalayan polis ekibi ile yüzleşiyor. Belki de bir anlamda kendisi ile yüzleşiyor Efe. Peki, Efe karakteri son mu buldu, yoksa devam kitapları gelecek mi?

Apokalips ile birlikte Efe Sönmez serisi final yaptı. Ancak okurlar bu duruma pek sevinmedi. Epey tepki aldım bu konuda. Apokalips’ten sonra yeni romanıma odaklandım. Yüzsüz isimli yeni romanım bir aksilik olmazsa Temmuz 2019’da okurlarımızın beğenisine sunulacak. Yeni karakterler ve yeni bir kurgu. Ama okurlarımız merak etmesin. Yine bol gerilim ve bol ters köşe var. Ben yazarken kendi evrenimi yaratma çabasındayım. Bir hikâye tamamlansa da, farklı bir hikâyede geçmiş bir kitabın yan karakterine ana karakter olarak rastlamak mümkün. Örneğin yeni Romanım Yüzsüz Kanada’da geçmekte. Hikâyenin karakterlerinden bir tanesi Kanada’da yaşayan ve cinayet masasında görevli olan bir Türk. O karakter ise bolca Efe Sönmez’den bahsediyor. Ama okurlarım arasında güzel bir bağ oluştu ve onları asla üzmek istemem. Bu vesileyle bir müjdemi açıklayayım. Efe Sönmez hikâyesi dördüncü bir roman ile devam edecek. Efe Sönmez ölse de, mirası yaşıyor. Serinin finali olacak dördüncü romanın ismi Miras – Bir Seri Katilin Günlüğü 4.

 

  • Seri katillerin genellikle erkeklerden çıktığı bilinir. Yanlış biliyorsam lütfen düzeltin, ilk seri katil Locusta isminde, dönemin aristokratlarına hizmet vermiş bir kadın. Sizce erkeklerden mi yoksa kadınlardan mı daha fazla seri katil çıkıyor?

Öncelikle şunu belirteyim. Seri katiller ile ilgili istatistiklerden bahsederken, daima somut veriler üzerinden konuşuyoruz, yani yakalanmış seri katiller. İstatistiklere göre erkek seri katiller, kadın seri katillere göre daha fazla. Ancak şunu unutmayalım, kadınların planlama yeteneği ve manipülatif olma yeteneği erkeklere göre daha gelişmiş. Erkek seri katiller arasında spontane harekete geçen profil daha yaygın, oysa kadın seri katiller bazen yıllar süren bir plan neticesinde cinayet işlerler. Kim bilir? Belki henüz yakalanmamış kadın seri katiller aramızda ve sadece yakalanmayı bekliyorlar. 

 

  • Seri katiller ya da suç psikolojisi dışında bir kitap yazmak isteseydiniz, polisiye dışında da olabilir, en çok hangi konuda yazmak isterdiniz?

Özel hayatımda mizahı yönümle çok tanınırım. Şu anda hali hazırda notlarını tamamladığım gerçek bir olaydan esinlenmiş bir mizah kurgum hazır. Ayrıca kanser hastası bir çocuk ile yetişkin bir kanser hastası arasında gelişen bir hikâyenin notlarını da tamamlamış bulunmaktayım. O kurgu ise verdiğim ipucu üzerinden anlaşılacağı gibi dramatik bir kurgu. Ancak şu an için o projelere odaklanmadım. Ben gerilim kurguları ile tanındım. Şimdilik o yönde devam ediyorum. Okurlarım ne zaman yeni bir beklenti içerisine girerlerse, ben de bahsettiğim farklı projelere yönelirim.

 

  • Zaman tünelinde geriye gitme şansınız olsaydı, özellikle hangi seri katili durdurmak isterdiniz? Ve neden?

Çocuk ve kadın kurbanları tercih eden her türlü katili önlemek isterdim. Fakat farklı bir bakış açısıyla baktığım zaman ise, işlenen seri cinayetler sayesinde polis teşkilatları gelişiyor. Çünkü her bir cinayetten yeni profilleme teknikleri elde ediliyor. Örneğin Ted Bundy sayesinde ilk kez seri katil tanımı literatürümüze dâhil oldu ve profilleme teknikleri bu sayede gelişti. 1970-1990 yılları arasında seri katil vakaları artışları gözlemlenmekte ancak istatistikleri doğru okumak lazım. Aslında o tarihler arasında seri cinayetler artmadı. O tarihler arasında seri katiller daha sıklıkla yakalanmaya başladı. Bunun yansıması da istatistiklerde. 1990 sonrasında ise seri cinayetlerde ciddi bir düşüş var. Bunun yegane açıklaması şu şekilde. Yakalanan seri katiller üzerinden gelişen profilleme neticesinde, polis teşkilatları daha seri bir şekilde katilleri yakalamaya başladı. Bu vesileyle kurban artışlarında azalma yaşandı. 

 

  • Türkiye’de seri katiller ya da suç psikolojisi ile ilgili kitaplar yazan az sayıda yazarımız olduğunu biliyorum. Peki, sizce, standart bir klasik polisiye roman yazmak mı zor, yoksa adlı araştırma ve gerçek suç incelemelerine dayanan bir polisiye kitap yazmak mı daha zor?

Her ikisinin de farklı zorluk dereceleri var bence. İyi bir kurgu yaratmak için, uzun zaman harcıyorsunuz. Mekân ve karakter analizleri yapıyorsunuz. Yaratmaya çabaladığınız kurguyu mükemmelleştirmek adına gecenizi gündüzünüzü katıyorsunuz. Araştırma yine birçok detayla orantılı. Bu sefer yaşanmış olarak varsayılan olayların ispatı peşine düşüyorsunuz. Daha önceden bilinmeyen detayları araştırıyorsunuz. Resmi kurumlarla iletişime geçip, belge ve bilgi araştırıyorsunuz.

 

  • Polisiye romanların katil ya da katiller, bir başkomiser ve ekibi, olay yeri seçimi ve tüm bunların kurgulanması sonucunda oluştuğunu ve edebi bir yönünün olmadığı söylenir hep. Polisiye romanların edebiyat dünyasında zaman zaman küçümsendiği de olmuştur. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Polisiye bir kitap yazmak edebiyatın kolaycılığa kaçmış hali midir?

Asla katılmıyorum. Her polisiye içerisinde bir tutam dram mutlaka yer alır örneğin. Polisiye edebiyatın önemli bir parçası olsaydı, Sır Arthur Conan Doyle ve Agatha Christie ile tanışmazdık. Ben kendi romanlarım adına farklı düşünüyorum. Benim edebiyat dünyasında bir iz bırakma gibi bir çabam yok. Okurlarıma güzel vakit geçirebilecekleri ve gerilerek eğlenebilecekleri eserler sunmaya çalışıyorum. Ama edebi açıdan bir iz bırakma çabam yok. ‘Türkiye’nin Agatha Christie’si…’ gibi kıyaslamalar ile övünenlere gülüyorum. Kendi adını ölümsüzleştirmek en güzeli. Benim romanlarım Fast Food ürünler. Hızlı okunan ama bir lezzet bırakan kitaplar. 5 yıldızlık bir menü sunma çabam yok. Fast Food yediğiniz zaman doyuyor musunuz? Evet! Lezzetli mi? Evet!

 

  • Arkın Gelişin özel hayatında nasıl biridir? Kitap yazmak dışında vaktini nasıl geçiriyor?

Yemek yapmayı seviyorum. Mizahı yönüm daha ağırlıklı. Çok gülüyor ve güldürmeyi seviyorum. Çok iddialıyım, Stand Up metni yazacak kadar yaşanmışlığım var. Onun haricinde tüm enerjimi ve zamanımı eşime ve çocuklarıma adıyorum. Elbette kitap okuyorum. Film izlemeyi seviyorum. Konsol oyunlarında da iyiyim 😊 Ayrıca fırsat buldukça Tenis ve Futbol oynuyorum.

 

  • Son yıllarda televizyon programlarında sıkça cinayet haberleri işleniyor. Hatta suçlular bulunuyor, mağdur aileler ekranlara çıkıp adeta ifade veriyor, işlenen suçlar didik didik edilip gözler önüne seriliyor. Toplum bu konuda ikiye bölünmüş durumda. Bir kısım, bu programların suç işleme potansiyelini artırarak halkın psikolojisini olumsuz etkilediğini ve kaldırılması gerektiğini söylerken, diğer kısım ise suçluların bulunmasında önemli bir rol oynadığını belirterek, suç işlemenin caydırıldığı şeklinde görüş bildiriyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu tür programların yayınlanması, toplum üzerinde nasıl bir etki bırakıyor?

Her alanda olduğu gibi bu tip programlarda fazlasıyla bilgi kirliliği var. Bu tür programların yegâne çabası, reytingleri tutturmak. Bu tip programlardan çok teklif aldım ama hepsini kibarca geri çevirdim. Çok fazla detaya girmeden şu şekilde cevabımı vereyim. Bir ülkenin eğitim ve sağlık alanında özel sektörü gelişiyorsa, o devletin eğitim ve sağlık sisteminden ciddi sorunlar var demektir. 

 

  • Kitaplarınızın baş seri katili Efe ile ilgili bir sinema filmi ya da dizi projesi var mı? Olsa da izlesek diyesim geldi şimdi. Açıkçası bu kadar iyi yazan yazarlarımız var, kriminal konularda adlı tabipleri aratmayacak titizlikte konular işleniyor. Lakin bizim de dünya çapında ses getirmiş bir sinema ya da dizi filmimiz yok. Sizce Türk polisiyesi hak ettiği ilgiyi görmüyor diyebilir miyiz?

Yaklaşık 2 yıl önce, bir yapım şirketi ile Efe Sönmez serisi ve yeni çıkacak romanım Yüzsüz için film ve dizi sözleşmesi imzaladım ancak ülkemizdeki ekonomik kriz dönemine denk geldi. Oysa dizi ve film konusunda uluslararası en popüler olan dijital platform ile anlaşma noktasına dahi geldik. Kurgularım projelendirmek için çok müsait. Elbet virgül koyduğumuz yerden tekrar sinema ve dizi projelerine devam edeceğiz. Türk polisiyesi uluslararası anlamda hiç yer almıyor desem abartmamış olurum. Ülkemizde ne kadar değer görüyor ki? Kendi ülkemizde bile yabancı yazarlara karşı daha büyük bir ilgi var. Bu durumda uluslararası anlamda nasıl ses getirelim? Oysa çok iyi yazarlarımız ve kurgularımız var. Benim şu anki hedefim romanlarımı yabancı dile çevirttirip yayınlatmak. Yeni romanım Yüzsüz için Kanadalı bir yayıncı ile el sıkıştık ama tercüme kısmi ile ilgili bazı pürüzler var. Onları giderip yurt dışında da adımı duyurmak istiyorum. Ayrıca şu ana kadar Kanada’ da Türk yazar olarak iki kez Televizyon programlarına katıldım ve ayrıca bir dergiye röportaj verdim.

 

  • Polisiye yazar olmanın avantaj ve dezavantajları nedir peki? Polisiye roman yazmak isteyen, bu işe heves eden yazar adaylarına ilk söyleyeceğiniz cümle ne olurdu?

En büyük dezavantajı polisiyenin ülkemizde hak ettiği değeri görmemesi. Daha önce de belirttiğim gibi, hangi alanda yazarsanız yazın size avantaj katar. Polisiye yazarları adaylarına tavsiyem, Dünyadan örnekleri okusunlar. Kurgu Türkiye’de geçiyorsa, bize uygun hikâyeler yaratsınlar. Yabancı bir hikâyeden esinlenip, kopyala yapıştır kurgu yaratma yanılgısına kapılmasınlar. Dizi sektörümüzdeki kurguların halini görüyoruz 😊 Okur üzerinde gerçekçiliği arttırmak için uzmanlarla bir araya gelip görüşsünler. Ben öyle yapıyorum. Danışmanlarım arasında polis teşkilatında ve tıp alanında görevli olanlar var. En doğru bilgi onlarda. 😊 

  • Size rakip gördüğünüz, bunu ben yazmalıydım dediğiniz bir yazar var mı peki?

Hiç bir alanda kendime rakip görme felsefesine kapılmıyorum. Ancak takdir ederim ve alkışlarım. Tek ekleyebileceğim, keşke Türk yazarlarımız da yabancı yazarlar kadar ilgi görseler. Özellikle kendi ülkemizde.

  • Burcunuzun İkizler olduğunu biliyorum. İkizler burcu için, tehlikeli ve ne zaman ne yapacağı belli olmayan, karanlık bir zekâya sahip olduğu söylenir. Tıpkı kitaplarınızdaki seri katil Efe’nin ruh halleri gibi. Siz de burcunuzun özelliklerini taşıyor musunuz peki?

Kesinlikle taşıyorum 😊 Çok kolay bir karakter değilim (Eşime sorun). Ama İkizlere bu kadar yüklenmeyelim. Biz İkizleri anladıktan sonra bizlerle yaşamak çok eğlenceli ve renklidir.

  • Arkın Bey, bu güzel ve gayet keyifli söyleşimizle birlikte Dedektif Dergi okurlarına zaman ayırdığınız için tekrar teşekkür ederim. Buraya bir söz bırakmak isterseniz bu ne olurdu diyerek, son cümleyi size bırakıyorum.

Bana bu fırsatı verdiğiniz için ve samimi sohbet için çok teşekkür ederim. Ve son olarak unutmayalım:  Aslında hepimizin içinde bir katil gizlenmektedir… 😊

Polisiye Hikaye: Uykuluk Canavarı

Canını alırken öyle ürktü, öylesine felç oldu ki pembe ipek çamaşırlarıyla büründüğü sahte asaletini bir anda yitiriverdi. Altına kaçırdı. “Yapma, kıyma bana!” derken yalvarıyor, ağlıyordu. Oysa  ilk tanıştığımızda çok afili, çok mağrur bir ruh halindeydi. Ona fuhuş bedelini sorduğumda, “Beni kiralamaya paran yetmez, ufaklık” demişti bana. “Zengin bir dayın falan yok mu senin?”

Etme bulma dünyasında küçümsemelerin, aşağı görmelerin bedeli ödenir. Bütün o günahları bilip kaydeden ölüm meleğinin yeryüzündeki vekili olarak kötü kadınların birikmiş kötülüklerinin karşılığını tahsil ederim. Maneviyatın yanında bir de maddiyat tarafı var tabii. Peşin ödediğim parayı geri almak üzere —işimi görür görmez— ölü fahişelerin çantasındakileri hacılarım bir güzel. Kadının paraya ihtiyacı yoktur artık. Tahtalıköy’de bakkal çakkal bulunmaz.

Gerdanından söküp aldığım uykuluğu iri bir ceviz büyüklüğünde ve çok lezzetliydi. Şimdiye kadar yediklerimin en güzeliydi. Kibir yükseldikçe büyüyen uykuluk onu yiyen kişiye inanılmaz bir zihin açıklığı, bitmez tükenmez bir enerji ve en âlâ eroin kafasının ötesinde bir sarhoşluk verir. Etkisi hiç geçmesin istersin.

Bir taşla üç kuş avlıyor olsam da esas olarak öldürmenin şehvetine tutkunum ben. Bundan vazgeçemem; siz de bir kez tadını alsanız kesinlikle bağımlı hale gelirsiniz. Bir daha ve bir daha saldırmak, incecik tenin altındaki iç organları deşmenin peşine düşersiniz.  Öldürmenin tadını aldıktan sonra başka hiçbir şey sizi bu kadar tatmin etmez, uykuluğun kafasını yaşadıktan sonra alkollü içki bile içmezsiniz bir süre. Cinsel hazdan katbekat yüksektir, uçurur adamı.

Kurban olarak fahişeleri seçmemin nedeni, onları avlayabilmenin zahmetsizliği ve aleyhte kanıt oluşturabilecek iz bırakmamanın kolaylığıdır. Yoksa —eğer mümkün olsaydı— hanımefendi pozlarında dolaşan sosyetik kaltakları da paramparça eder uykuluklarını yerdim. Öyle nefret ediyorum kibirli orospulardan…

Anam da bunlardan biriydi. Onu ben öldürmedim; hastalanıp kendi eceliyle öldü ama bedenini sattığı adamlara hep üstten bakar, onları aşağılık eğlencesinin bir aracı, sağmal para makineleri olarak görürdü. Bir gün bile analık yapmadı bana, hep sarhoş, hep eğlence düşkünü, hep egoistti. Zaten istenmeyen bir bebek olarak yanlışlıkla dünyaya gözlerimi açmış; horlanmış, nefret edilmiş, hep bir ayak bağı olarak görülmüşüm. Babam mı? Bilmiyorum, onu hiç tanımadım.

Öldürmeye başladığım günden bu yana geçen iki buçuk yıldan beri her iş bitiminde uyguladığım olay yeri temizliğini sürdürdüm bir yandan. Köhne otel odasındaki üzeri lekelerle dolu pis çarşafların kan, sidik ve dışkı gölüne dönmesi ve etrafın darmadağın olması fazla önemli değildir. Bu görüntü bana zevk verir.

Fahişenin karnını deşmekte kullandığım uzun bıçağımı çarşafın ucuyla temizleyip deri kınına yerleştirdikten sonra ceketimin iç cebine attım. Takma bıyığı ve başımdaki perukayı çıkartıp sırt çantama tıkıştırdım. Tersyüz edince rengi değişen bu küçük çanta benim gardırobumdur.

Kıyafetimi yenilemiş,  makyajımı yapmış ve görüntümü değiştirmiştim. Hep böyle yaparım: Fahişelerin yanında içeri girer ve sonra alâkasız bir şahıs olarak otelden çıkıp giderim. Gazetelerde faili meçhul haberi okurum sonra; kimse aleyhimde tanıklık yapamaz, kimliğimi bulamaz, eşkâlimi belirleyemez. Fuhuş için kullanılan otellerden çıkmak için çoğunlukla kalabalık akşam saatlerini seçer, resepsiyon görevlilerinin meşgul olduğu anları kollarım. Kimi otel odalarının pencereleri yangın merdivenlerine açılır, işim kolaylaşır; aşağı inip arka sokakların karanlığında sır olurum.

İçi pislikten yosun bağlamış lâvabonun üstündeki kırık dökük aynanın önünde durup ifadesiz yüzüme baktım bir süre… Her zaman sinekkaydı tıraş olur, takma saç-sakal-bıyık ve makyaj malzemesi taşır, seçtiğim tipe göre inceltilmiş kaşlarımı özel kalemle boyarım. Temizliği ve kıyafet değişimini bitirir bitirmez paslı sac yangın merdiveninin çöple kaplanmış basamaklardan aşağıya kimsenin beni bulamayacağı kötü şöhretli yere yelken açmadan önce arkamda bıraktığım odaya son kez baktım.

Berbattı manzara…

Otel odasından içeri girdiğimizde vaziyet fecaatti, evet, bunu detayıyla anlatıp midenizi bulandırmak istemem. Zavallı kadın on dakika kadar önce katledilmişti ve bizler de o pislik herifi yakın takibe almış olmamıza rağmen cinayeti engelleyememiştik. Ahh, nasıl bir gaflete düşmüş, onu birkaç dakika farkla elimizden kaçırmıştık. Uykuluk Canavarı’nı içeri tıkacak kanıtları bulamamanın bedelini yeni bir cinayetle ödemiştik.

Bu sadist manyağın nasıl biri olduğuna dair profil çalışması, kamera görüntüleri ve —adresini bilmesek de— nerelerde takıldığına dair bilgi derlemek bizleri sonuca götürecek seviyelere ulaştıramamıştı. Mahkemeye sunulacak iz ve —DNA analizi için— doku kalıntısı bırakmıyordu, zira öldürdüğü kadınlara tam olarak cinsel saldırıda bulunmuyor, tecavüz etmiyordu. Belki hastalık korkusuyla, belki de erkekliği olmadığı için yapmıyordu bunu. Kim bilebilir?

Vatandaşın ‘Uykuluk Canavarı’ adını verdiği ve yirmili yaşlarının sonlarında olduğunu düşündüğümüz bu azılı seri katil çok kurnaz bir şahıstı. Kılık değiştirme, sahte isim ve adreslerle aldığı kontörlü telefon hatlarını kullanma gibi her türlü iblislikte ustalaşmış biriydi. Onu tanıyor ama kimliğini tespit edemiyorduk

Dosyaya bakan savcının şekilci pasifliği de onu yakalayıp içeri tıkmamızı engelliyordu, ama aslına bakarsanız bu korkunç caniyi gerçek anlamda tanımlayıp yaptıklarının farkına varmamız neredeyse yirmi ay sürmüştü, çünkü faili meçhul cinayet tahkikatları farklı savcılıklarla yürütülmüş ve bizler cinayetlerin işlenme biçimlerindeki benzerliklerin farkına ancak dördüncü cinayette varabilmiştik.

Daha da ötesi, ilk kurbanların otopsi raporlarından yola çıkıp kadınların timüs bezlerinin kesilip alınmış olduklarını anlayamamıştık. Adlî tabipler katilin kurbanın boynunu ince uzun bir fileto bıçağıyla kestiğini belirtmişlerdi. O kadar! Oysa katil bir operasyon yapıyordu ve gerçek imzası buydu: Bir cerrah kadar ustaca kesilip yerinden çıkarılan timüs bezleri… Bunları ne yapıyordu? Yiyor muydu bilmiyorum, o yüzden peşinde olduğumuz caniye ‘yamyam’ diyemeyeceğim.

Bilmeyenler için söyleyeyim, adına timüs denen ve soluk borusunun önünde bulunan esrarengiz bez insana yaşam enerjisi veren acayip kimyasallar ve hormonlar üretirmiş. Ben de adlî tabipten öğrendim. Neden öyle yaptığını anlayabilmek için haftalarca kafa patlattık, cevabî bir sonuca ulaşamadık amma ve lakin, bu döl kaçağına ilişkin pek çok ipucunu değerlendirerek anlamlı neticelere ulaştık esasında.

Evet, işimiz çok zordu belki, ama imkânsız değildi. Katilin kadınları nerede avladığını ve bu avlaklarla ilişkisi olanları biliyorduk. Onu tanıyanları öttürmüş ve —gerçek adını ve kimliğini öğrenemesek de—hakkında ayrıntılı bir veritabanı oluşturmuştuk. Bulgular tam olarak delil niteliği taşımıyordu, ancak doğru bir tamamlayıcı oyunla kanıta dönüşecek önemli karineler vardı elimizde. Sesini ve konuşma tarzını biliyor, tanıyorduk. Telefon konuşmalarından alınmış ses kayıtlarına sahiptik.

Olay Yeri İnceleme ekibi otel odasındaki işlerini sürdürürken, Fatmanur yanıma geldi. “Çok üzgünüm âmirim” dedi içten bir tonda. “Yeter artık! Mahkemeyi, savcıyı dinlemeyip infaz edelim artık şu pisliği yaa! ‘Bizi öldürmeye çalıştı, silâhla saldırdı’ deriz. Tanıklık yaparız. Caninin dosya konusu cinayetlerin tamamını işlediğine eminiz, öyle değil mi?”

Teskin etmeye çalıştım onu. Yargısız infaz yapamayacağımı gayet iyi biliyordu; yüz defa konuşmuştuk. Yirmi yıllık meslek hayatımda kanunların dışına taştığımı gören olmamıştır. Yasal prosedürü tam olarak uygulamazsan, başın belâya girer bizim işlerde.

Yaklaşık üç yıldan beri Cinayet Büro’da komiser yardımcısı olarak çalışan Fatmanur saldırgan erkeklere ve kadın katillerine karşı büyük bir hınç duyar. Feministtir biraz. Asker gibi giyinir, hatta üniformayı tercih eder, toplanmış saçları ekseriyetle kapalıdır ve makyaj yapmaz. Genç, güzel ve bekâr olmasına rağmen, kıskanç karımın en sevdiği elemandır.

Kafamdaki B plânından bahsettim ona. “Şerefsiz’i bu gece mutlaka gagalayacağız, göreceksin” dedim. Kelimeler ağzımdan öyle döküldü. “Kuvvetle hissediyorum bunu. Cinayeti işledikten sonra nereye gittiğini biliyoruz ve o bizim peşinde olduğumuzu bilmiyor.”

Fatmanur’a yaptığım plânı ve katili yakalamak için kurduğum düzeneği izah etmeye çalıştım. “Sen fahişe, bense kadın satıcısı kılığında onu yemleyip köşeye sıkıştıracağız” dedim. “Zokayı yiyince küt diye içeri atacağız.”

Ayrıntıya girince Fatmanur’un da aklına yattı bu iş. “Nasıl yapacağımızı anladım” dedi. Peşine düştüğümüz caniye karşı o kadar büyük bir nefretle dolmuş ki adamdan zerre kadar korkmadığını söyledi. “En küçük yanlışında kafasına sıkarım kurşunu!”

“Seni tehlikeye atar mıyız hiç, Fatmanur, deli misin?” dedim. “İş asla oraya kadar varmayacak. Allah muhafaza… Çözülüp konuşmasını sağladık mı, suç âletini veya çantasındaki malzemeleri tespit ettik miydi iş biter. Suçüstü şartları yerine gelmiş olur.”

Konuşurken birlikte aşağı indik, araca binip yardımcımın evine doğru yola çıktık. “Giyin, süslen şimdi” dedim.  Açık saçık kıyafetler giymesini, abartılı makyaj yapmasını sıkı sıkıya tembih ettim. “Seni arabada beklerken ben de tebdili kıyafet için bir şekil yapacağım.”

Talimatımı on beş dakikada yerine getiren Fatmanur aşağı indiğinde gözlerime inanamadım, neredeyse tanıyamayacaktım bizim erkekten bozma çaylağı. Siyah mini etek ve metal bantlı çizmeler, göğüslerini açıkta bırakan kırmızı bir blûz giymiş, koyu kırmızı ruju, parfümü ve takma kirpikleriyle tahrik edici şuh bir kadına dönüşmüştü. İnanılmaz! Gözümle görmesem tarif etmek mümkün değil… Hakikaten de şahane bir imitasyon fahişe olmuştu.

Evdeki haytaların etkisiyle ve on beş yılda yirmi kilo alan bizim demirbaş hatunun sayesinde yıllardır ölü bir kuşa dönüşen nefsim bile uyandı ne yalan söyleyeyim. Onu yanıma alıp bizdeki kod adı Şerefsiz Şeref —takıldığı yerlerde Şeref olarak tanıyorlardı onu, ama isim sahteydi— olan zanlımızın en gözde mekânı Turşu’ya doğru yola çıktık.

Liman’daki en sefil batakhane olan Turşu’dan içeri girer girmez gördük adamımızı. Oradaydı. Yanında gençten bir oğlanla bar tezgâhına yaslanmış, yüzü sanki maske takmış gibi ifadesiz, göz kapakları yarı kapalı içkisini içiyordu. Ahlâk zabıtası tarafından günaşırı mühürlenip kapatılan, ama ne hikmetse her kapatıldığı gecenin sabahında yeniden açılan tekinsiz bir kulüp olarak nam salmıştı burası. Şerefsiz’in avlağıydı. İçinde hiçbir dekoratif malzeme olmayan bir eğlence yeri olduğu halde, hıncahınç dolup taşıyordu her gece.

İçeri girer girmez Fatmanur’un farkına vardı, gözleri kızın üzerine kilitlendi. Böyle olacağını biliyorduk. Mağrur bir edayla kalçalarını sallaması, göz süzüp gerdan kırması gerektiğini arabada konuşmuştuk. Daha önce burada bizim çocuklarla ihtiyatlı bir tespit gerçekleştirmiş, mekânı ve personeli fotoğraflamış, Şerefsiz Şeref’le ilgili istihbarat toplamış, velhâsıl bu operasyona önceden hazırlanmıştık.

Peşinde olduğumuz şahsı kolayca teşhis etmiştik orada. Zayıf, ufak tefek bedeni, —saçları dökülmediği halde kazınmış— dazlak kafası, cımbızla alınarak inceltilmiş kaşları ve basık zenci burnuyla tipik bir suçluydu. Yanına ilişen Torbacı Selo’yla mırıl mırıl bir şeyler konuşuyor, muhtemelen esrar alışverişi yapıyordu. Narkotik Şube vasıtasıyla tanıyorduk Selo’yu. Bizim kim olduğumuzu anlamışlar mıydı acaba? Sanmıyorum, çünkü hiç istiflerini bozmadılar.

Yolda Fatmanur’a dilimin döndüğünce aktarmıştım: Turşu’nun tuvaletlerinin bittiği koridordan geçilen ve arkadaki küçük salonda —içinde barbut ve poker seansları düzenlenen ve her türlü uyuşturucu madde satışının döndüğü— bir kumarhane bulunduğunu izah etmiştim.

Şerefsiz Şeref’in oturduğu tezgâh köşesinin az yanındaki boşluğa geçip derme çatma bar koltuklarına iliştik. Birer bira söyleyip ortama ısınmak üzere on dakika kadar oyalanmıştık ki, bizimki hesabını ödeyip kalktı, tuvaletlerin ve kumarhane kısmının bulunduğu koridora doğru yöneldi.

Hemen hareketlenip koluna girdim. Kulağına eğilip reddedemeyeceği bir teklifim olduğunu söyledim Şeref’e. “Arkamdaki hatunun ismi Yosma” dedim. “Senden çok hoşlanmış ve eğer anlaşabilirsek… Anlarsın işte…”

“Bu akşam karnım aç değil” dedi umursamaz gözlerle. “Canım kadın çekmiyor. Kâğıt oynayacağım içeride, beni bekliyorlar.”

Yosma’nın yatakta çok mahir olduğunu, hiç nazlanmadan her numarayı çektiğini ballandıra ballandıra anlatıp para yerine bir ufak torba esrara da razı olduğumuzu söyleyince ilgilenir gibi oldu.

“Kaliteli mala benziyor” dedi Fatmanur’u süzerek. “Pezevengi sen misin?”

Tipe bak sen ya!

Başını salladı. “Evet benim” dedi. Salonda uzun süre takılmamıştım. Hesabımı kapatıp oradan uzamak üzere toparlandıktan hemen sonra kumar kısmına geçer gibi yapıp arka kapıdan tahliye olmak üzere hamle yapmıştım ki herifçioğlu yapıştı yakama. Yanındaki kızı pazarlama ayaklarında ağzımı arayacak şekilde dil dökmeye başladı. Fazla nazlanmak olmaz. Hele kaçmaya kalkışmak çok tehlikelidir böyle bir durumda.

Neyse, başa gelen çekilir. Bu herif birkaç aydır beni sağda solda sorup duran rütbeli aynasız olmalı. Turşu’dan içeri girer girmez çakozladım işi. Elli yaşlarında, ayı gibi kıllı ve iriyarı, göbekli, acemice jöleleyip atkuyruğu yaptığı saçları epeyce dökük, teni koyu esmer… Bir de kırmızı fular takmış, şahken şahbaz olmuş salak… Tam tarif ettikleri gibi hem korkak hem de kendini kurnaz sanan bu kokuşmuş moruğu atlatmak kolay olmasa da Turşu’dan tüymek için elimden geleni yapacağım.

Yanındaki şuh bakışlı manitayı —ki muhtemelen Şube’de görevli bir polis— yem olarak kullanıp beni enseleyecekler hesapta. Yer miyim bu numaraları? Kız da şahaneydi hani, ne yalan söyleyeyim. Operasyonun heyecanından dudakları titriyordu. Belli ki çaylak, el değmemiş bir bakire…

Üzerimde mal bulunduğunu hiç çaktırmadım. “Esrar karşılığı yapmam o işi” dedim. “Uyuşturucu kullanmıyorum.”

Bunlar başka suçlardan içeri alamadıklarını böyle tuzaklarla taklaya getirirler. Sık kullanılan bir polis dümenidir. Soygundan ispat yolu tıkanmış bir hırsızın cebine atarlar bir çıtır, hop, ayıkla nohudun taşını…

“Para da olur. Bir yüzlük attın mıydı, hatun senindir.”

Bir şey söylemediğim halde pazarlığı bitirdiğine karar veren heveskâr müdür, zokasıyla kucaklaştırdı beni oracıkta. Sarmaş dolaş olduk. “Hadi bakalım gençler!” diyerek gaz veriyordu bir yandan. “Kesin koliyi, göreyim sizi…”

Yosma kalçalarını önüme sürttü. Nasıl eğreti bir sırnaşmak, anlatamam. “Benim otele gidelim, kocacığım” dedi en ucuz numaraları çekerek. Ağzına yakışmayan cilveler yapıyordu. “Seninle sevişmek için sabırsızlanıyorum.”

Kumpasa bakın hele; suçüstü düzeneğine çekip ümüğüme çökecekler, hesapları bu… “Dur biraz ağabey. Beni burada küçük bir odam var, dışarı çıkmadan bitiririz işi” dedim. Kumarhanenin bitişiğinde kaldığım ardiyeden söz ediyordum, kimse bilmez bunu. Dışarıda aynasızlarla dolu kontrolsüz bir pusunun içine dalacağıma kendi yerimde zaman kazanıp kızı rehin tutmak bin defa daha iyidir.

Yapmam gerekeni yaptım ve parayı ödedikten sonra hatunu kapıp, geri durmasını söyledim gavata. “Senin işin buraya kadar” dedim. “Yarım saat sonra döner geliriz.”

Turşu’nun şef garsonu Azman Nuri’ye bizim aynasıza göz kulak olmasını işaret ettim. “Ağabey içerinin havasından zehirlenebilir” dedim. “Kendisine benden ikramda bulunun.”

Mesajı aldı Nuri. Lâfımı dinlerler burada, çünkü benim bitirimhanenin gizli ortağı olduğumu ve içerideki mal trafiğini idare ettiğimi bilirler. Barın önünde öylece kalakaldı lavuk. Kızla el ele arka tarafa geçtik. Burası benim en sık kullandığım sığınaklarımdan biridir. Barbut seanslarına katıldığım gecelerde döşekte kıvrılır, yatar uyurum. Bu penceresiz odada bir karyola, minik bir masa ve bir iskemleden başka eşya bulunmaz.

Kumarhane salonunun kenarından doğru sıyrılıp kaçmaya yeltenmedim; başımı daha fazla belâya sokmamın bir anlamı yoktu. Her hâlükârda gümbürtü kopup arıza çıkma ihtimali yüksek olsa da uslu durduğum sürece beni kolay kolay içeri atamayacaklarını biliyordum.

Odaya girince bizim çaylak orospunun gerginliği, dudak titremesi arttı, yüzü gözü seğirmeye başladı. “Korkma yahu, tipim değilsin zati, yemem seni” diyemedim ona. Yatağın kenarına ilişince onunla sevişmek istemediğimi, sohbet etmeyi tercih ettiğimi belirttim. Zararsız şekilde dertleşecektik. Nereden geldiği, bu işlere nasıl bulaştığı gibi pavyon klâsiklerine de hiç girmedim. Palavra dinleyecek halim yoktu.

“Senden tek bir şey istiyorum” deyince çok heyecanlandı. “Blûzunu, eteğini ve sutyenini çıkartacaksın, öyle sohbet edeceğiz. Seks olmasa da göz banyosu zevkinden mahrum kalamam.”

Duraksayıp bin dereden su getirdi, ama yemedim tabii. Israr etim. “Parasını verdim, ne dersem yapacaksın, şımarma!” diye bağırınca kendine geldi sahte orospu. Hemen soyundu tabii, hatta sutyeninin kopçalarını ben açtım. Miss! El değmemiş süt gibiydi teni, şahane çizgilerde bir kızdı, hakikaten böylesine hiç rastlamamıştım.

Soyundukça kokusunu aldığım şeffaf teninin altında, göğüs kafesinin ortasından çenesine doğru çıkan bölgede minik bir kalp gibi çırpınan o tazecik uykuluğunu görür gibi oldum. Tahrik oldum, ağzım sulandı. Bezesi büyümüş kabarmıştı, zira güzellik kadınları asilleştirir, asalet mağrurluk verir, kibirse uykuluğu şişirir.

Anadan üryan kalınca, üzerinden ne kayıt cihazı, ne silâh çıktı, ama yanında taşıyıp elinin altında sıkı sıkıya tuttuğu çantasında mutlaka bir altıpatlar gizlenmiştir, bilmez miyim bunları. Neyse, faça vermeden işimi görmenin peşindeyim nasılsa, arkamda iz bırakmadıktan sonra önemli değil hiçbir şey. Birazdan oda boşmuş gibi olacak ve onlar nereye gittiğimizi anlamak için koridorlarda koşuştururken, ben hoop…

Lüzumsuz bir iş gibi görünüyor, öyle değil mi?

Birbirine bağlı cep telefonlarından içeriyi dinliyor, sesleri kaydediyordum bir yandan. Şerefsiz Şeref’in —Narkotik Şube tarafından sürekli dinleme altındaki— Torbacı Selo’yla yaptığı ve işlediği cinayetlere gönderme yaptığı telefon konuşmaları vardı elimizde. Bu delillerin sağlam kanıtlara dönüşebilmesi için Savcı Bey’in bizlere verdiği talimatı yerine getirmeye çalışıyorduk. Katilin ses kayıtlarındaki bazı ayırt edici terim ve tabirleri kullanması aleyhine olan bulguları güçlendirecek ve namı diğer Uykuluk Canavarı’nın kimliği kesin olarak belirlenecekti.

Fatmanur’un ne halde olduğunu ve içeride neyle karşılaştığını tam olarak bilememek rahatsız edici bir tedirginlik bırakmıştı üzerimde. Bizim kısımdan en sağlam adamları acil kaydıyla yardıma çağırdım. İlk grup zaten daha önce ön ve arka kapıdaki güvenlik önlemlerini almıştı.

İyi ki yazmışım mesajı. Etrafı kolaçan edince, başta Torbacı Selo ve Turşu’nun iflâh olmaz rezillikteki patronu Kesik Kamil’in fedaîleri olmak üzere tüm bitirimlerin beni ateş çemberine almış olduklarını fark ettim. Belimdeki makineye davrandım. Allahtan ki bizimkiler tam zamanında içeri dalıp heriflerin marizine kaydılar, yoksa içeride neler döndüğünü kaçırabilirdim.

Ses kaydına geri döndüğümde Şerefsiz mütemadiyen anlatıyor, Fatmanur onu dinliyordu. “İnsanın babasını tanımamış olmasından ve kim olduğunu bilmemesinden daha kötüsü, babalığın ne demek olduğunu ve ne işe yaradığını öğrenmemektir.”

“Baban yok muydu senin?”

“Yoktu. Sarhoş birileri evimize gelip hem anamın hem de benim koynuma girerdi. Para ve lüks hayat peşinde onlara yol veren anam bu iğrenç adamlara baba dememi beklerdi üstelik…”

Hikâye mi uyduruyordu, yoksa sahiden mi kendi hayatından pasajlar anlatıyordu bilmiyordum, ama bir süre daha devam edip de Fatmanur’un sesi tamamen kesilince pirelenmeye başladım. Oyuna son vermek üzere koridora dalmıştım ki, istediğimiz repliği verdi. “Tut kedinin perçemini” dedi birden Şerefsiz. Lâfı tekrarladı üstelik. İşte savcının duymak istediği tanımlanmış özgün tabirlerden biri buydu!

İmzasını almış ve Uykuluk Canavarı’nın ses kimliğini tanımlayabilmiştik sonunda. Adı sanı önemli değildi. Zaten onu gözaltına alır almaz onu öyle bir öttürecektim ki elimizdeki ses kayıtları itirafnamesinin yanında yalnızca destekleyici vazife görecekti.

Harekete geçtim. Tuvaletlerin bulunduğu koridorun sonundaki kör duvar görünümündeki kapı kilitliydi. Bir tekmede indirdim aşağı. Kumarhanede telâşlı bir çözülme oldu. Bizimkiler arka kapıdan daldılar. Silâhına davrananları ufalayıp kelepçeledikten sonra dışarıda bekleyen araçlara götürmeye giriştiler.

Şerefsiz’in gizli garsoniyerinin kapısını da kırıp içeride kimsenin olmadığını görünce başımdan aşağı kaynar sular indi. Neredeydi bunlar? Kaşla göz arasında nereye kaybolmuşlardı? Dışarı çıkmış olamazlardı, çünkü her yeri çevirmiştik ve daha otuz saniye öncesine kadar dinlemedeydim. İçeriyi duyuyordum.

Panik halinde odanın duvarlarını yumruklamaya başlayınca belli belirsiz bir hıçkırık sesi işittim. Yatağın sol tarafındaki kenarı çıtalı duvarın arkasından geliyordu. Elimdeki on dörtlüğün emniyet mandalını açıp bodoslamadan içeri daldım. Duralit levha darmadağın oldu ve o pisliğin tam üzerine yıkıldım. Ellerini-ayaklarını-ağzını paket bantlarıyla sarıp sarmaladığı Fatmanur’un boğazına dayadığı uzun fileto bıçağını kullanamadı bile.

Çekip alıverdim her şeyi elinden, değil rehinesine sahip çıkmak, kendi canını zor kurtardı. O kadar hiddetlenmiştim ki gövdemin sırtına binmesiyle yere çöken Şerefsiz’in ağzını burnunu kırdım, kafasını patlatıp bayılttım orada. Ağzından kırık diş parçalarıyla beraber akan kanlı salyalarını toplayamayacak kadar aciz kalan Uykuluk Canavarı’nın bileklerine kelepçeleri de taktıktan sonra, ensesinden tutup bir patates çuvalı gibi odanın ortasına fırlatıp attım.

“Gelin, zabıt tutun burada!” diye haber edip bizimkileri hemen oraya çağırdım.

Ellerindeki bağları kestikten sonra giysilerini yanına getirdiğim Fatmanur’cuk çıplak memelerini kapamaya bile çalışmadan sarıldı bana. O küçücük dolapta kan, ter, tükürük ve pisliğin ortasında kucaklaştık. Teşekkür etti, olup biteni anlattı. Dışarıdan gelen gürültü patırtıyı duyunca gömme dolaba saklanmak üzere zorlamış bizimkini. “Siz gelmeseydiniz boğazımı kesecekti” dedi. “Korkup çantamı açınca, bıçağını çekip üzerime saldırdı, bağladı beni sonra…”

Dilim tutulmuştu, bir şey söyleyemedim. Ya zavallımın başına bir iş geleydi? Düşünmek bile istemiyordum bunu. “Aman Allah muhafaza!” dedim. “Fatmanur sana en küçük bir zarar gelseydi kendimi öldürürdüm.”

Sözlerim Fatmanur’un çok hoşuna gitti. Kollarını boynuma sardı, dudaklarını yüzüme doğru uzattı. Orada ilk ve son kez öpüştük ve ben bundan daha mutlu edici, daha baş döndürücü bir haz yaşamadım ömrü hayatımda. Kelimeler yetmez; o an hissettiklerim belki ancak Şerefsiz’in kızları öldürmekten aldığı zevkle karşılaştırılabilir.

Şaka yapıyorum tabii canım, yalnızca Uykuluk Canavarı’nı kıskıvrak yakalamanın zaferini kutladık orada. Hadi Şerefe!

Hikaye: Ölüm Korkusu

“Birinin ölmesini istemek çok vahşice öyle değil mi?”

“Kesinlikle öyle.”

“Peki ya birini öldürmeyi istemek?”

Nefes almalıyım. Oturduğum sandalye hiç rahat değil. Terlediğimi hissediyorum. Hayatım boyunca en nefret ettiğim şey, gömleğimin koltuk altı kısmında oluşan su kabarcıkları olmuştur. Bunu biri görecek diye çok korkuyorum ve utanıyorum. Tenime yapışan gömlek kumaşındaki ıslaklığı hissediyorum. Bu gömleği giymemeliydim. Bu ışıklar beni yakacak. Bir yudum su, sonra cevap vereyim.

“Bu ciddi bir karar. Bu isteği yerine getirmek için, üzerinde uzun uzun düşünüp planlar yapılıyor, sonucunu düşünmeden, bir anlık öfke ile sınırın öbür ucuna geçiliyor.”

Benim burada ne işim var? Neden bu teklifi kabul ettim, neden bu kadının karşısındayım? Dudakları, her ağzını açtığında beni içine hapsedecekmiş gibi. Ona teslim olmak istiyorum aslında. Göz göze gelmemem lazım. Ama gözünden başka, vücudunda bakacağım herhangi bir yer, bedenimde aynı etkiyi yaratıyor.  Neden bu yayını canlı yapıyorlar ki? Gözlerimi kaçırmak, beni tam bir salak gibi gösterir.

“O an, hani şu plansız olan, birden bire gerçekleşen ve suçu işlemeye neden olan o an, insan aklı nasıl çalışıyor, ruhumuz ne hissediyor?”

“Bir karar verme anı. Sabahtan akşam kötü geçirdiğiniz günlerden birini hayal edin. İş stresi, özel hayatınızdaki can sıkıcı şeyler. Hepsi bir yerlerde birikiyor. Ruhunuzda, beyninizde ve kalbinizde. İşte tam o sırada, bardağı taşıran bir damla, kulağınıza yüksek gelecek bir ses, ayakta beklerken sırtınızda hissedeceğiniz bir omuz darbesi, içinizde biriken tüm sıkıntıların bir merkezde toplanmasına neden oluyor. Öfke, böyle bir anda tepkiyle dışarı çıkıyor. Öfkesini bastıranlarımız, hâlâ sokaklarda özgür bir biçimde gezebiliyor, evlerinde eşleri ve çocuklarıyla mutlu bir şekilde yaşayıp gidiyor. Bastıramayanlarsa… Öfke, onlar için bir silahtan çıkan kurşun, bir elden savrulan bıçak, atılan yumruk ve dökülen kandan ibaret oluyor. Neyse ki, pek azımız bu karar verme anında, o sınırı geçip öfkesine yenik düşüyor.”

Bu teknik işe yarıyor, cümleleri olabildiğince uzatıyorum, ben konuşurken o önündeki kağıtlara bakıyor. Böylesi daha iyi ama soru sorarken yine gözlerini bana dikecek, gözlerine bakmamak için başımı öne eğiyorum ve bu sefer bacaklarına bakmış oluyorum. Ne olur kameralar bu anı yakalamamış olsun.

“Kitabınızın ismi, Gel De Katil Olma. Bu ikinci kitabınız. Kitabın içinde ilginç suç hikayeleri, katil profilleri ve onlar hakkında yaptığınız araştırmalar var. İlk kitabınız ise bir aşk romanıydı ve sanırım umduğunuz sayıda okuyucuya ulaşamadınız. Bu kitapla haftalardır en çok satanlar listesinden inmiyorsunuz. Bu nasıl oldu?”

“İlk kitabım aşk üzerine kurgulanmış bir romandı. İstediğim etkiyi yaratmadı, doğru. Bu kitabım ise gerçek olayları araştırdığım ve gün yüzüne çıkardığım bir kitap ve bu yaşanmış hikayeler insanların daha çok ilgisini çekti. Bundan dolayı memnunum.”

Yarım saat olmadı her halde. Neyse ki, iyi gidiyor. Bu kadın için; çok zorlar, çok sıkıştırır derlerdi. İlk romanım başarısızmış, peh, daha ne kadar zorlayıcı soru sorabilirsin? Bu su bitince yenisi nasıl isteyebilirim acaba?

“Peki, Engin Bey, bu kitapta benim en çok ilgimi çeken hikayeden biraz bahsetmek istiyorum. Belki daha çok detay verebilirsiniz.”

Hangi hikaye acaba? Banka soyup çaldığı paralarla camii yaptıran adamın hikayesini sorar her halde. Her yerde onu anlatıyorum. Dua edin, hacca gitmeden yakalandı esprisini yapıp güzel bir tebessüm alırım hem.

“Tabii, memnuniyetle.”

“Kitapta anlattığınıza göre, yirmi yedi yaşında bir erkek, bir gece annesi, kız kardeşi, en yakın arkadaşı, yan komşusu ve yan komşusunun iki çocuğunu öldürüp kaçıyor. Polis kısa süre sonra adamı, evinin yakında bir arazide alnına silah dayamış ve kendi canına kıymak üzereyken buluyor. Polis adamı ikna etmeye çalışsa da adam tabancasını ateşleyip intihar ediyor.  Bu hikayeyi biraz anlatabilir misiniz?”

Bu iyi olmadı işte. Son bir yudum su, çok kısa anlatıp buradan çıkıyorum.

“E, tabi. Bahsi geçen kişinin profili biraz ilginç. Küçük yaşta bir travma yaşamış.”

“Çocuk, gözlerinin önünde babasının ölümüne tanık oluyor sanırım, travma derken bunu kastediyorsunuz değil mi?

Buna daha ne kadar devam etmem gerekecek? Konuyu uzatacak belli. Sakin olmam lazım. Sakin ol. Alt dudağımı ısırmayı bırakmalıyım.

“Şey, doğru. Babası o gün eve erken gelmiş. Çocuğu da alıp parka gitmek için dışarıya çıkmış. Evden iki sokak aşağıda, iki adam önlerini kesmiş. İçlerinden biri bıçak çekip baba ile oğulun üzerine yürümüş. Adamların derdi, tiner almak için para istemekmiş. Çocuğun babası, cebinde ekmek almaya yetecek kadar parası olduğunu söyleyip yanındaki evladının hatırına onlara yol vermelerini istemiş. Elinde bıçak olan adam, babanın üstüne yürümüş ve oracıkta altı bıçak darbesiyle babayı öldürmüş. Çocuk ne yapacağını bilememiş, adamlar oradan koşarak uzaklaşırken, çocuk da tersi istikamete doğru korku içinde kaçmaya başlamış.”

Kadın hiç tepki vermiyor, insan hiç mi duygulanmaz? Kameranın arkasındaki kalabalık nedir acaba? Seçemiyorum. Neyse, neyse az kaldı.

“Çocuk büyüyor ve yıllar içinde bu olay onun ruhunda kalıcı bir iz bırakıyor değil mi?

“Evet, bu kişi etrafında sevdiği ne kadar insan varsa hepsinin o hayattayken öleceğini ya da öldürüleceğini düşünüyor. Düşünmek az kalır doğrusu. Sürekli kurguluyor ve kaygı duyuyor. Bir an geliyor, annesinin, evdeki ocağın gaz sızdırması sonucu ölü bulunduğunu, kız kardeşinin bir arabanın altında kalıp can verdiğini hayal ediyor.”

Onlar polis mi? Ne oluyor ya, polislerin burada ne işi var? Bu dava kapandı bitti. Bu kadın ne yapmaya çalışıyor? Nefes almam lazım. Derin derin nefes.

“Kaygı bozukluğu ile yaşamak zor olmalı. Tedavi görüyor sanırım değil mi?”

“Evet, bir dönem tedavi görüyor. Benim de hikayeyi öğrenmem bu sayede oldu zaten. Şey, ben, ben ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde çalışan bir arkadaşımı ziyaret etmiştim. O sırada bu kitap üzerinde çalıştığımı arkadaşıma anlattım. O da bana bu adamdan bahsetti. İyileşmek üzere olduğunu söylemişti, hatta benim ziyaretimden bir iki gün sonra hastaneden ayrılmıştı. Ondan bir ay sonra da malum olay yaşandı. Ben bir bardak su rica edebilir miyim?”

Allah kahretsin ter içindeyim.

“Tabii suyunuz geliyor. Biz devam edelim. Bu adam, tedaviyi tamamladıktan sonra hayatına devam ediyor. Bir gün, nasıl karar verdiği bilinmeyecek şekilde ailesi ve komşularını, evde topluyor ve hepsinin canına kıyıyor. Yaptığı şey büyük bir vicdan azabına sebep olmuş olmalı ki, ardından kendini öldürüyor. Sizce onu bunları yapmaya iten dürtü neydi? Hem hastane kayıtları hem de onunla en son iletişime geçenler, iyileşmiş olduğunu, ilaçlarını muntazam kullandığını söylerken.”

“Sanırım artık dayanamadı. Bu kaygı bozukluğu, herkesin öleceği endişesi hayatını yaşanmaz hale getirmiş olmalı. Herkes ölür, dünya üzerinde herkes ölecek, en çok sevdiğimiz de sevmediğimiz de.”

“Siz ölmekten korkuyor musunuz?”

Bu ne demek şimdi ya? Su hala neden gelmedi? Buradan böyle apar topar çıksam gitsem ne olur? O polisler neden bekliyor? Ben yanlış bir şey yapmadım. Bunu biliyorum.

“Ben, aslında, yani, herkes kadar ama daha çok, nasıl desem, öhö, ölmemekten korkarım. Ben az önce kaldığım yerden devam edeyim isterseniz. Adam, bence bir karar vermesi gerektiğini hisseti. Yani benim fikrim tabii. Her gün, birilerinin öleceğini ya da öldürüleceğini hayal etmektense, onları öldürüp bu kaygıların nedenini ortadan kaldırmak istedi. Bir anlığına, öhö, bir anlığına rahatlama hissetmiş olabilir ama sonrasında vicdan azabına yenik düştü.”

O monitöre verdikleri fotoğrafı iyi seçemiyorum. Bu gözlükler de bir işe yaramıyor artık, güvenlik kamerası görüntüsü gibi. Hassiktir. Olamaz.

“Engin Bey, şimdi size bir iki fotoğraf göstereceğim ve bazı sorularım olacak. Bu güvenlik kamerası görüntülerindeki kişi siz misiniz? Bu görüntüler M.T.’nin evinin etrafında çekilmiş, olay gününden birkaç gün önce. Orada ne yapıyordunuz?”

“Ben anlamıyorum, bu ne demek oluyor şimdi? Siz bana ne anlatamaya çalışıyorsunuz? Beni bir şeyle mi suçluyorsunuz? Yayını kesebilir miyiz acaba? Bu, bu çok tuhaf bir yere gidiyor? Polis falan çağırmışsınız ne oluyor?”

“Gitmekte özgürsünüz Engin Bey ama insanların bazı gerçekleri öğrenmesi lazım bence. Mesela, sizin hastanede çalışan bir tanıdığınız yok ve o hastaneye ziyaretçi olarak hiç gitmediniz. M.T. hakkında nasıl bilgi sahibi oldunuz bilmiyorum ama o hastaneden çıkınca onu takip ettiniz. Bakın elimde polis kayıtları var. Siz, bu olaydan kısa bir süre önce, kendisinin iş yerinin ve evinin yakınlarında en az iki ya da üç kez bulunmuşsunuz. En son göründüğünüz andan iki gün sonra bu vahim olay yaşanmış. Tesadüf o ki, bu olaydan kısa bir süre sonra kitabınız yayınlandı ve siz bu olayı anlatarak ün sahibi oldunuz.”

Ben artık gidiyorum. Buradan hemen çıkmam lazım. Polisler bana dik dik bakıyor. Bu dava kapandı ve ben de ifade verdim. Bunu eşelemek, böyle yönlendirmek nereden akıllarına geldi? Manyağın biri, hasta ruhlu psikopat herif, üç beş kişiyi öldürüyor, onunla olaydan önce biraz karşılaştım, onu biraz izledim diye suçlu mu oluyorum? O aptal polis, neydi adı, Can mı ne, o da böyle düşünüyordu. Sorgu odasında üstüme yürümüştü. Metin’e ne dedin, söyle diye bağırıyordu. Polisler sadece bakmakla yetindi, yanlarından öylece geçtim. Tuzak mı bu, hile mi? Allah’ım ne kadar aptalım. Şu kapıdan çıkmalıyım, hemen bir taksi bulmam gerek. Olay yayılmadan evde olmalıyım. Ben bir şey yapmadım, gerçekten bir şey yapmadım.

“Sevgili izleyiciler, Engin Bey stüdyoyu terk etti. Kendisi hiçbir zaman kabul etmese de kitabının en can alıcı hikayesini yazmak için M.T.’yi manipüle etti. Bu durum polis kayıtlarında da az önce bizim yaptığımız görüşmede de iddiadan öteye geçmedi.  Engin Bey’in M.T.’ nin ruhsal bozukluğundan nasıl haberdar olduğu bilinmiyor.  Ancak bildiğimiz bir şey var. O da M.T.’ nin annesinin, cep telefonuna gelen tehdit mesajları, kız kardeşinin yolda başına gelen taciz olayı ve üst kat komşularının yaşadığı hırsızlık olayları. Bunların hepsi birleşince M.T. için, kaygılarının cinnet getirme noktasına geleceği bir zemin oluşmuş oluyor. Engin Bey’in, sağlam bir hikaye elde etmek için M.T. üzerinde ruhsal zayıflığını kullanarak baskı kurduğu az çok ortada ve sonuç vahşet. Dediğim gibi, bu durum iddiadan öteye geçemedi. Şimdi kısa bir ara vereceğiz ve sonrasında Emniyet Teşkilatı’nın narkotik şube ekiplerinden iki polisi burada konuk edeceğiz, konumuz ise uyuşturucu ile okullarda yürütülen mücadele. Bizden ayrılmayın.”

***

Gece güne dönmek üzereydi. Telefon acı acı çaldı, ezan sesi ile karışarak. Leyla, gözlerini ovuşturdu, pencereden süzülen gün ışığını aradı, acil bir şey olmazsa bu saate hiçbir akıl sahibinin aramayacağını düşündü ve telefonuna uzandı.

“Leyla, günaydın. Ben Can, cinayet bürodan, önemli olmasaydı bu saatte aramazdım seni.”

Leyla, ellerinden destek alıp sırtını yatağının başlığına yasladı. Can ile kısa süre önce tanışmıştı ama değil sabahın dördünde, normal zamanlarda bile çok fazla konuşma şansları olmamıştı.

“Hayırdır Can, ne yapabilirim senin için?”

Can gergindi, bu hali sesine de yansıdı. İçinde hissettiği pişmanlık duygusunu nasıl ifade edebileceğine dair henüz herhangi bir fikri yoktu.

“Engin, yazar Engin, evinde ölü bulundu. İntihar etmiş, kendini asmış Leyla, yani…”

Sözcükler kesik kesik gelemeye başladığında Leyla, sesi hoparlöre verdi. Midesine bir acı saplandı. Bacaklarını karnına doğru çekti. Başını ellerinin ve bacaklarının arasına sıkıştırdı.

“Yani, ne diyeceğimi bilmiyorum, Leyla beni duyuyor muşunu? Bu bizim yüzümüzden oldu.”

Gözyaşını, kirpiğine bile değmeden elinin tersi ile sildi. Anlaşılan bu konuşmada, soğukkanlı davranması gereken kişi Leyla olacaktı.

“Can, Can, beni dinle şimdi. Biz bir şey yapmadık. Anlıyor musun?”

Can, yazarın binasının önündeydi. Ayakta durabilmek için elektrik direğini yaslanmıştı. Bundan bir ay önce adaleti sağlayamadığını düşünüp kendine duyduğu kızgınlık, şimdi pişmanlık hissiyle yer değiştirmişti.

“Adamı bütün gece linç etmişler. Sosyal medyada, internette, her yerde. Biri ev adresini bulup, sosyal medyada paylaşmış. Farklı zamanlarda buraya gelenler bir grup oluşturmuş. Bağır, çağır bir sürü gürültü çıkarmışlar. Engin, bir an camda görünmüş. O sıralarda mahalledekiler polisi aramışlar.  Polis yarım saat sonra gelip kalabalığı dağıtmış. Sonra yukarı çıkıp Engin iyi mi diye bakmak istemişler, kapıyı çalmışlar ama Engin açmamış. Korktuğu için açmıyor belki diyerek beş-on dakika beklemişler ve yine çalmışlar ama Engin yine açmamış. Şüphelenip kapıyı kırmışlar ve içeri girdiklerinde, hasiktir ya, adamı öyle kendi asmış bir halde bulmuşlar.”

Can, gevşeyen sinirlerinden doğacak gözyaşlarını gizleyebilmek için, olduğu yerden uzaklaşmaya başladı. Zor nefes alıyordu.

“Can, dinle beni. Sen bu adamın suçlu olduğunu düşünüyordun, yanılmıyorum değil mi? Engin, aylarca Metin’in peşinde dolaşmamış mı? Ne anlattı da o hasta adam, cinnet getirme noktasına geldi. Annesine, kız kardeşine olanlar peki? Olay gününden önce Engin’i, etrafta görenler yok muydu? Delilleriniz net değildi ama sen de bu ölümlerden Metin kadar Engin’in de suçlu olduğunu biliyordun, inanıyordun. Ben de sana inandım. Bana geldiğinde adalet yerini bulsun istiyordun. Sen elinden geleni yaptın ama Engin ceza almadı, bir de üstüne kitap yazdı ve şöhret oldu. Bu zoruna gittiği için bana geldin. Bunu yayınlamamı istedin. İnsanlar gerçekleri bilsin, kendileri karar versin istedin. Sonunun böyle olacağı belliydi. Dua et onu başkası öldürmedi, yoksa şu an uğraşacak daha büyük bir derdimiz olurdu.”

Leyla’nın söylediklerinde haklılık payı vardı. Can, Metin’in işlediği cinayetlere, kitabı için ilgi çekici bir hikaye arayan Engin’in sebep olduğunu biliyordu. Öyle tahmin ediyordu. Nefesini bile kaygı içinde alan bir adamın, aklıyla oynamak o kadar zor olmasa gerek diye düşünürdü hep.

“Leyla, sana gelebilirler, muhtemelen bu hikayeyi neden gündeme getirdiğini, yalnızca bizim bildiğimiz ve hatta dosya içinde bile olmayan bazı bilgileri nasıl bulduğunu soracaklar.”

“Merak etme Can, kaynağımın kim olduğunu söylemem. Hem, kamu vicdanında ben suçlu değil, suçluyu ifşa edenim, bana bir şey olmaz.”

İkisi de derin bir nefes aldı. Leyla, bilgisayarını açıp sosyal medyada neler yazıldığını görmek istemiyordu. Can, telefonu kapattığında uyumaya devam edecekti. Uyandığında bir şekilde her şeyi yoluna koyacağından emindi. Adaletin öyle ya da böyle yerini bulduğunu düşündü. Ben işimi yaptım, dedi içinden.

O sırada Can’ın boğazını temizleme sesi duyuldu.

“Ruhumun dinlenmeye ihtiyacı var.”

“Anlamadım.”

“Polisler, Metin’i alınana silah dayamış bir şekilde bulduklarında, son olarak bu sözleri söylemiş. Ve sonra silah ateş almış. Ruhumun dinlenmeye ihtiyacı var.”

 

 

Masallarda cinayet: Hansel ve Gretel

Cinayet yalnızca yetişkin öykü ve romanlarında güzel; ne masallarda ne de gerçek yaşamda…

HALUK SEYİT

 

Masal denilince akla gelen ilk şey çocuk oluyor. Çocuk denildiğinde de masumiyet. Peki, masumiyeti temsil eden çocuklara sunulan masallar yeterince masum mu? İşte bu makalemizde bunu sorgulamaya çalışacağız. Öncelikle çocuk, çocukluk, çocuk edebiyatı, masal gibi kavramları kısaca açmak istiyorum. Tabii bunu yaparken de özellikle akademik kaynaklardan yararlanmak istedim. Çünkü konumuzun halk bilimi, halk edebiyatı ve pedagojik arka planı olduğunu unutmamamız gerekir. Özellikle günümüzde çocuk edebiyatına karşı farkındalığın artması bu yazıyı yazmaya beni teşvik etti. Gün geçmiyor ki bir çocuk kitabında cinsel istismar, hayvanlara şiddet ya da şiddet görüntüleri sunulmasın. İnsanlarımızın eğitim seviyesinin yükselmesi, eğitime verdiği önemin artması ve ne yazık ki az önce sıraladığımız türevde olumsuz örnekleri çocuklar üzerinde denemeye çalışan sapık ruhlu insanların artması da bu hassasiyette etki sahibi. İlk olarak kısaca çocuk edebiyatını ve onun gelişimini, bu işe emek vermiş yazarlarımızdan dinleyelim.

“Çocuk, insanlıkla yaşıt olmasına karşın, çocukluk modern bir kavramdır. Modernlik öncesi ve sonrasındaki tarihî süreçlerde olduğu gibi, çocuk ve çocukluk, bugün de sorunludur. Geleneksel çocukluğun modern çocukluğa dönüşme süreci yeni çocukluğun miladı kabul edilse bile zayıflayarak da olsa geleneksel çocukluk varlığını sürdürüyor.”*

Kısacası çocukluk da geleneksel ve modern olmak üzere bir ayrım yaşıyor. Belki bunu şöyle örneklendirebiliriz; köyde, bahçede oynayan çocuk, şehir yaşantısının içerisinde annesiyle birlikte işyerine giden ve elindeki tablet ya da telefonla avunmak zorunda kalan çocuk. Şimdi bunun konumuzla nasıl bir ilgisi var?, dediğinizi duyar gibiyim. Tabletle henüz 2-3 yaşında tanışan bir çocuk düşünelim, eminim çok zor olmayacaktır. Zira birçoğunuzun çevresinde var böyle çocuklar. Bu tabletlerde sunulan oyunların içerisinde birçok cinsel uyaran ya da şiddete iten isteklerin olduğunu biliyoruz. En tipik örneği Milli Eğitim Bakanlığı’nın da üzerinde durduğu MOMO oyunu oldu. Geçtiğimiz dönem okullarda bu oyunla ilgili veli ve öğrencilere bilgilendirici bir seminer verildi. Tabi bizim konumuz oyunlar değil masallar. Oyun kavramı masumiyetini nasıl yitirdiyse masal kavramını erken bir dönemde yitirmiş gibi görünüyor. Çünkü “masal”ın uyması gereken bir form vardır, yani olmazsa olmazları. Bunların en başında, masalların “iyilik” üzerine hangi duygular varsa onu yüceltmesi gelir. İyilik, doğruluk, erdem gibi kavramlar öne çıkarılır. Ve daima kötüler kaybeder, iyiler kazanır. Ama kazanış da adil olmalıdır ve kötülük içermemelidir. Çünkü çocuğun psikolojisi bu kötülüğe hazır değildir. Fakat bazı masallarda bu forma uyulmadığını görüyoruz. Bunlardan en bilineni, sinemaya da aktarılmış olan Hansel ve Gratel’dir. Özellikle bu masal üzerine yoğunlaşmak istiyorum bu yazımızda. Masaldan (!) bir bölüm aktarıyorum.

“Ne olacak bizim halimiz? Zavallı çocuklarımızı besleyemiyoruz; kendimizi bile doyuramıyoruz” dedi. “Dinle beni bey…” diye cevap verdi karısı. “Yarın erkenden çocukları ormanın hiç balta girmemiş kısmına götürürüz. Orada onlara ateş yakar ve birer parça ekmek bırakırız; sonra da işimize bakarak onları yalnız bırakırız. Onlar evin yolunu bir daha bulamaz; böylece onlardan kurtulmuş oluruz!”

Bir babanın evlatlarını ormanın derinliklerinde ölüme terk edişi ile felaketler zinciri başlıyor. Üstelik bunu “üvey anne” istiyor. Şimdi düşünelim bunda ne sorun var diye!

1- Babana bile güvenme!

2- Üvey anne değil mi sonuçta!

Cümleleri zihnimizde canlanıyor. Yani bir çocuğun en çok güveneceği, dayanak noktası “baba” kavramı yıkılıyor burada. Bunun dışında “üvey anne” kavramı kötüleniyor. Oysa birçok üvey anne, öz anneden dahi iyi bir annelik yapabiliyor bir çocuğa.

Devam edelim masalımıza:

 “Cadı karı onlara mahsus böyle davranmıştı; aslında niyeti kötüydü. Çocukları sürekli buraya çekmek için yapmıştı bu kurabiyeli evi. Onları ele geçirdiğinde öldürüp kazanda pişiriyor, sonra da yiyordu. Cadıların gözü kırmızı olur ve uzağı göremez; ama hayvan gibi iyi koku alırlar ve bir insan yaklaştığında hemen sezerler.”

Korkunç bir manzara. Bir seri katilden bahsediliyor burada. Betimleniyor, öldürme yöntemi en acımasız haliyle veriliyor. Bir Stephen King ya da Grange romanından değil bu satırlar, çocuklara anlatılan bir masaldan. Aktarımımıza devam edelim:

 “Gir içeri, bak bakalım ekmek yapılacak kadar ısınmış mı?” diye ekledi. Asıl niyeti, kız içeri girer girmez fırının kapağını hemen kapatmaktı. Onu da kızartıp yiyecekti. Ama Gretel onun ne düşündüğünü anlayıverdi. “Ama içeri nasıl gireyim?” diye sordu. Cadı karı, “Aptal kız! Görmüyor musun, fırının ağzı yeterince açık. Ben bile sığarım” diyerek kafasını fırının içine doğru soktu. O anda Gretel onu tüm gücüyle içeri iterek fırının demir kapağını kapayıp sürgüledi. Cadı karı bar bar bağırmaya başladıysa da Gretel oradan uzaklaştı. Tanrı tanımaz cadı yana yana öldü.”

Gretel, sanırım ilk cinayetini işledi ve çocuk yaşta, canice bir cinayet. Plan, tasarı yaparak gerçekleştirdi bunu. Ve bu durumu masumlaştırmak isterken bir din savaşı kisvesine büründürmek ister anlatıcı: Tanrı tanımaz cadı… Eğer Tanrı tanımıyorsa neden olmasın, hadi öldürelim noktasına da getiriyor ki çocukları, pedagojik açıdan ve bilimsellik açısından çok tehlikeli. Devam edelim masalımıza:

 “Gretel hemen Hansel’in yanına vardı, ahırın kapısını açarak: “Hansel, kurtulduk; cadı karı öldü” diye haykırdı. Han- sel kapalı kafesten uçan kuş gibi ahırdan dışarı fırladı. İki kardeş sevinçle kucaklaşıp öpüştü. Artık korkmaları için bir neden yoktu. Cadı karının evine girdiler; her köşede içi inci ve kıymetli taşlarla dolu sandıklar vardı. “Bunlar çakıl taşından daha iyi” diyen Hansel onları ceplerine yerleştirdi. “Eve de götürelim biraz” diyen Gretel de önlüğünün cebini doldurdu.”

Bu bölümde kardeşler Cadı’nın ölümüne büyük bir sevinç gösterisi ile karşılık veriyorlar, ardından soğukkanlılıkla eve girerek hırsızlık yapıyorlar. Kısacası “ihanet, cinayet, hırsızlık” üçgeninde bir masal (!) ile karşı karşıya bırakılıyor çocuklar.

“Hansel ve Gretel”, Grimm kardeşlere ait bir masal. Burada Grimm Kardeşlerle ilgili güzel bir tespiti de sizlerle paylaşmak istiyorum: “Grimm kardeşlerin masalları yaklaşık 200 yıldır dünya literatürünün baş eserlerinden sayılır. Bu araştırma, günümüz şartlarına göre değişen dünyamızda çocuk ruhunun da farklılaştığı ve artık bu masalların bir “süzgeçten” geçirilerek değişen eğitim anlayışına göre yeniden değerlendirilmesi ve incelenmesini amaçlamaktadır. Söz konusu masallardaki baskı, şiddet ve diğer kötü örnekler nedeniyle bahsedilen masal sahneleri uzmanlara göre uzun süre çocuğun bilinçaltında depolanabilmekte ve çocuğun korkak, içe kapanık saldırgan olmasına sebep olabilmektedir. Burada söz konusu olan çocuktur ve onun dünyasıdır. Korku ve şiddetle çocuk dünyasına girmenin, ileride tamiri mümkün olmayan tahribatlar oluşturacağı açıktır. Bu temel sorunun giderilmesine yönelik olarak masalın aslına sadık kalınarak, bazı sahnelerin çıkartılması uygun olabilir. Özellikle şiddet ve korku içerikli sahnelerin, kısaca çocuğa kötü örnek olabilecek tüm sahnelerin masallardan, masal yapısını bozmadan çıkartılması gerekmektedir. Gözlerin oyulması, kellenin kopartılması sahnesi verileceğine kısaca “cezalandırılmıştır” denilip masal bitirilebilir. Yukarda bahsedildiği gibi bu tür sahneleri içeren masallar şayet çocuklara kötü örnek olacaksa, bunları hiç anlatmamaktansa biraz daha Dayıoğlu’nun tabiriyle “pembe tüllere sarılarak” ifade edilmelidir.”**

Masallardaki hassas noktalara dikkat çekmek adına Salih Uçak Hocamızın da toparlayıcı bir yaklaşımı var.

Neden Masal okumalıyız?

“Geleceğin inşasında rol alacak her çocuğun masalla büyümesi arzu ile şu önerilerimizi sıralayabiliriz:

  1. Her ebeveyn çocuğuna masal anlatmalı. Masal anlatma yetisi yoksa masal okumalıdır.
  2. İlk ve temel değer eğitiminin ailede olduğu unutulmamalıdır.
  3. Masal, çocuk için iyi bir iletişim ve eğitişim aracı olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.
  4. Özellikle anasınıfı ve ilköğretim 1. Kademe öğretmenleri masala zaman ayırmalıdır.
  5. Okullarda ikinci plana atılan “eğitim”, en az “öğretim” kadar yeniden önemsenmelidir.
  6. Okuldan dönen çocuğa ilk sorulan soruların “eğitim” içerikli olmasına ve çocuğun iyi ve doğru davranışlarının ödüllendirilmesine özen gösterilmelidir.
  7. Çizgi film yerine kitap okuma teşvik edilmeli, çocuğun bu yeteneklerinin gelişiminde masalın rolü dikkate alınmalıdır.
  8. Eğitimde tesadüflere yer olmadığı bilinciyle hareket edilmeli, her çocuğun ev veya okul ortamında milli ve manevi değerler ile tanışması sağlanmalıdır.
  9. İyi, güzel, doğru, adil, eşit gibi kavramların çocukların gündeminde yer almasına özen gösterilmelidir.
  10. Masalını kaybedenlerin geleceklerini kaybedecekleri fikri ile hareket edilmeli, masalın eğitim yönü herkesçe paylaşılmalıdır.”***

Masalların çocuklara güzel bir düş kurdurması, hayatta iyilik yolundan ayrılmamamız gerektiğini aşılaması ve daima –er veya geç- iyilerin kazanacağı güdüsüyle oluşturulması zorunluluğu unutulmamalıdır. Yeryüzüne gözlerini açmış yavruların gerçek dünya ile kademeli olarak yüzleşmesi gerekmektedir. Aksi takdirde çocuklarda travma oluşacağı unutulmamalıdır. Cinai roman kıvamındaki film veya dizileri izleyemeyen, bu tarz kitapları okuyamayan yeryüzünde milyonlarca insan varken her şeye tebessümle yaklaşan çocuk zihniyetine kanlı, bıçaklı cinayetler sunmamamız gerekir. Ebeveynlerin bu konuda daha hassas davranması dileğimi cinai hikâye ve roman peşinde olan biri olarak söylüyorum. Cinayet yalnızca yetişkin öykü ve romanlarında güzel; ne masallarda ne de gerçek yaşamda…

 

*(Mustafa Ruhi ŞİRİN / 2016 – Haziran – Çocuk Modernleşmesi ve Çocuk Edebiyatı s.31)

** “Grimm Masallarının Olumsuz Eğiticilik Boyutu” Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Dergisi. Cilt:III, Sayı: II.

*** Ulusal Öğretmenim Sempozyumu Bildiriler Kitabı, İstanbul,2010 s. 77-90 / MASALSIZ TOPLUM VE OKULDA DEĞERLER EĞİTİMİ – Salih Uçak

 

Hikaye: Dumna

Yatağa sırtüstü uzanmış, başını yastığa gömmüştü. Kendi terinden oluşmuş bir havuzda yüzüyordu kafası. Ağzındaki sigaradan çektiği dumandan halkalar yapıyor ve tavana doğru üflüyordu. Dumandan halkalar genişleyerek yükseliyor, sonra dağılıyor, yukarıda bir buluta dönüşerek içine puslu bir denizin mavisini, martıların çığlıklarını, gemilerin sirenlerini, kıyıya vuran dalgaların hışırtısını ve suyun kokusunu taşıyordu.

Tam o anda hissetti uğultuyu. Duydu demeyeceğim çünkü uğultu bir ses halinde gelmedi. Bir his olarak geldi. Odaya çıkan ahşap merdiven basamaklarının gıcırtısı zihninde çınladı. Aslında ses rüzgârın tahtanın girintileri arasındaki girdabıydı. Uğultu olarak uçuşup şimdi kapıyı hızla çarpanın rüzgâr gibi gelen ama esmeyen bir şey olduğunu biliyordu. Yatağın hemen ötesindeki koltuk gıcırdadı.

Sigarasından bir nefes daha çekti. Bu kez yan döndü. Sigaranın dumanını hemen iki metre ötesindeki, döşemesi eprimiş solgun kırmızı koltuğun üstündeki uğultuya üfledi. Bir halka, iki halka, üç halka… Nefes almak için durduğunda koltuktaki şey uğuldadı. Yataktakine bir mana ifade etmeyen bir uğultuydu. Homurdanmak gibi. Asıl homurdanması gerekenin kendisi olduğunu düşündü yataktaki. Yine de nazikçe,

“Hoş geldin,” diye mırıldandı.

Soluk kırmızı koltuğun altından lime lime sarkan ip ve kumaş parçaları ileri geri sallandı.

“Sağ ol,” dedi uğultu.

Yataktaki kıkırdadı. Gülmeye başladığında ağzındaki duman ciğerine doğru kaçıverince, gülüşü öksürüklere boğuldu.

“Gülünç mü?” diye uğuldadı koltuktaki.

“Sen o kelimeyi söyleyince biraz komik oluyor.” İki kez daha öksürdü sonra yine güldü. “Sağ ol,” diye mırıldandı birkaç kez. Koltuktakine doğru baktı.

“Gelmeni bekliyordum.”

“Umduğum gibi.”

“Pişti olduk desene.” Yeniden gevrek gevrek güldü karyoladaki.

“Kanını mürekkep yaptığın günlerde seni izlerdim,” dedi uğultu. “Hiçbir zaman bu kadar güldüğüne tanık olmadım.”

“Kaçırmışsın.” Yataktaki yanağını bir eline dayamış, başının tüm ağırlığını dirseğine vermişti. Gülümsedi. “Şimdi güldüğüm senin adın. Bizim dilimizdeki adın.”

“Adım her dilde soğuktur.”

“Kelimeler benim işim,” dedi yataktaki. Terli yastığın öteki tarafını çevirip dirseğini kuru tarafa dayadı. “Benimle edebi bir münakaşaya girmeyeceksin sanırım. Üstelik çok basit bir kelime; şanına yakışmayacak kadar basit.”

Uğultu kükredi :”Canın çıkarken de böyle düşünebilecek misin bakalım?”

“Canım çıkarken sanırım ölümü  tattığım halde bunu yazarak tarif edemeyeceğime üzülürüm.”

Adam, uğultu gelmeden önceki gibi sırtüstü dönüp tavana baktı. Sanki hayatının imgelerini yukarıdaki hâlâ dağılmamış duman bulutunun arasında görebilecekmiş gibi. Sonra kendi kendine söyler gibi mırıldandı:

“Öfkelenmen için sebep yok; ismin basit, sen de öylesin; gerisi boş.”

“Görünmemi istedin,” dedi uğultu.

“Onun için mi bu kılıkta geldin? Gölge ve ses oldun?”

“Başka türlü gelsem duymazdın. Hissetmezdin.”

“Anladım, benim gibileri ziyaret sana keyif veriyor. Sohbetinle tatlandırıyorsun karanlığı.”

“Alaycılığın beni yoruyor. Öte yandan bu muzip tarafın beni çekiyor. Çünkü senin gibilerden az kaldı.”

“Benim gibiler?”

Soluk kırmızı koltuk kelimelere ses vermek istermiş gibi gıcırdadı ama sadece bir uğultu duyuldu:

“Sanki tüm sırları çözmüşsünüz. Evreni alıp kafalarınızın içinde yeniden yaratmışsınız. Ölmek için her an hazırsınız. Bu yüzden sizi yok etmek zevkli değil. Oysa hayata tutkuyla bağlananların, hayata tapanların sevdiği şeylerden koparılması ne kadar heyecan vericidir.”

“Pek ama pek zevkliymişsin!”

“Kabalaşma! Adıma bile gülen sen değil misin?”

“Çünkü gülünç… ö-lüm.”

“Gülünç olduğunu değil de basit olduğunu kabul edebilirim.”

“Ölmek ve olmak kelimeleri ne de çok benziyor birbirine.”

Hamdım, yandım, piştim, diyorsun yani.”

“Diyemiyorum; gururumu yok ettim fakat kibrime yenik düştüm.”

Koltuk sanki bir fırtına varmış da sürükleniyormuş gibi gıcırtıyla kaydı.

Karyoladaki doğruldu. Yatağın üstüne bağdaş kurup oturdu. Bir sigara yaktı. Dumanını konuğuna doğru üfledi. Başucundaki komodinden sigara paketini alıp kırmızı koltuğa doğru uzattı.

“İster misin?”

“Hayır öksürtüyor.”

Karyoladaki bu sözlere pek güldü.

“İsteyince sen de komik olabiliyormuşsun.”

Bir süre çıt çıkmadı. Sonra ölüm uğuldadı yeniden:

“Beni komik yapan sensin. Belki bu yüzden yazdığın hikâyeler soğuk ve duygusuz.”

“Elbette ya, seni neşelendirecek bir şeyler yazmayı ihmal ettim.” Yazar sigarasından yeni bir nefes çekerken, başını önüne eğdi. İki ayağının bacaklarının altına kıvrıldığı yerde çarşafın kırışıklığında garip bir siluet tahayyül etti. Bu tuhaf silueti ölümün sureti olarak kurdu.

“Herkes korkuyor benden. Herkes nefret ediyor. Hayatlar benden ürküyor. Senin gibilerse…”

Başını uğultuya kaldırdı yazar, uğuldayıp duran ölüme.

“Hiçbir zaman küçümsemedim. Bilmem, belki ben de korktum senden. Bu yüzden cesur görünmeye çalıştım.”

“Hayır, korkmuyorsun. Korksan yanına böyle kolayca gelemezdim. Bu sohbeti yapamazdım. Ne korkuncum, ne ürkünç, ne de küçümsenecek bir şey; aslında tıpkı senin gibiyim.”

Yazar karyoladan indi. Odanın ortasında ayakta dikildi. Koltuğa doğru,

“Bu nasıl bir benzetme?” Diye sordu. “Nasıl benim gibi olabilirsin?”

“Negatif ya da pozitif değilim,” diye uğuldadı ölüm. “Bütün yazdığın öykülerin iki başkarakterinden biriyim. Evrende var olan her şeye nitelik kazandıran, anlamlandıran şey bizzat benim. Evreni bensiz tanımlayabilir misin?”

Uğultu giderek şiddetlenmişti. Yazar ellerini aşağı doğru salladı.

“Sakin ol,” diye fısıldadı. “İkimiz de bunları biliyor olmasak bu konuşmayı yapar mıydık?”

“Burayı hatırlıyorum,” dedi ölüm. “Çok insanlar gördüm burada.”

“Ve onları alıp götürdün.”

“Anlamıyorsun. Hiçbir şey bilmiyorsun.”

“Bildiğim, hayatın zaman zaman güzel olabildiği,” dedi yazar, kırık dökük pencereden dışarıdaki şehre bakarak.

Ölüm uğuldadı yeniden:

“Hiçbir şey kendi başına güzel değildir. Ben size çirkin görünürüm. Oysa her şey zıddıyla anlaşılır. Hayatsız bir ölüm düşünebilir misin? Hayata anlam kazandırırım ben. Sonsuzluk cezasından, acılardan, ıstıraplardan ben kurtarırım sizleri. Aslında hayat ve ben bir bütünüz.”

“Ölenleri nereye götürüyorsun?”

“Tarifi zor… Doğmadan önce geldikleri yere. Ben geldiğim zaman canlı algı kapanır. O yer yokluk değildir. Varlık da değildir. Hiçliktir.”

Pencerenin kenarına yaslandı yazar. Bakışları kırmızı, pejmürde koltuğa daldı gitti.

“Bu kadarcık tarifi ben de yapardım yahu.”

“Sen hâlâ hayata dair öyküler yaz dur. Ardından ağıtlar, şarkılar yazdığınız ölüleriniz niçin gözünüze sizden farklı bir kaderi paylaşıyormuş gibi görünürse!”

“Hayaletler nereden geliyor o zaman?”

“Zırva! İnsanların kibrinden geliyor. Sen hiçbir hayvan hayaletinden ya da bitki hayaletlerinden söz edildiğini işittin mi? İnsanlar görmek istediklerini görüyor. Gördükleri saçmalık kendilerinin bütün canlılar içindeki en yüce varlık olduğuna inanmaktan geliyor.”

Yazar, pencerenin önünden çekildi. Tepesindeki delikten bakınca koru sönmeye yüz tutmuş sobaya birkaç odun attı. Sobanın üstündeki ibriği aldı.

“Kahve içer misin?”

“Az şekerli ve lütfen iyice kaynamış olsun. Bu çevredeki sular hiç sağlıklı değil.”

Yazar gevrekçe güldü. Fincanını eline alıp, pencerenin pervazına omzunu yasladı.

“Lezzetli mi?”

“Fena değil.”

“Ben hiç kahve içmedim,” dedi ölüm. “Mümkün değil. Önemi de yok zaten.” Uğultusu azalmış, sönen bir balon gibi fısıldamıştı.

“Sağlıklı zamanlarında beni ne de çok düşünürdün. Oysa hastalandın, ateşler içinde yandın, kıvrandın; aklına hiç gelmedim.”

Yazar kahve telvesinin fincanın içindeki garip şekillerine bakarak başını salladı.

“Tuhaf, bunu ilk kez duyuyorum.” Başını kaldırdı. “Hastayken seni hiç hatırıma getirmedim mi?”

“Beni düşündüğün zamanlar korkmayışına, soğukkanlılığına hayranlık, sana sevgi duyardım.”

“Senin için sevgi diye bir mefhum var mıdır, hiç bilemiyorum.”

Yazar kahvesinden bir yudum aldı. Kahvenin lezzeti diline, kokusu genzine yayılırken pencereden dışarı baktı.

“Dışarıdaki şu güzellikleri görüyor musun? Görebiliyor musun?”

“Ya benim güzelliklerim,” diye yanıtladı ölüm. “Oradaki her şey ebedi olsa, böyle güzel görünür müydü onlar?”

Uğuldamıyordu artık, fısıltıya dönüşmüştü. Yazar elindeki fincanı bir kenara bıraktı. Ölümün yanına geldi. Elini uzattı. Dokunmak istedi.

“Çek elini!” Garip bir hışırtıyla kükredi ölüm. “Sakın ha, sakın ola bana dokunma!”

“Ağlıyorsun gibi geldi…”

“Ne saçma! Ne aptalca!”

“Fakat hüzünlüsün.”

Soluk kırmızı, eski püskü koltuk sarsıldı.

“Birinin canını almak öyle güzel bir şeydir ki… Hayatın nefes aldığı bedene yavaşça sızarsın. Ya da aniden yayılırsın o bedene. Hayata, o imrendiğim şeye dokunmak üzereyimdir. O sırra dokunmak öyle heyecanlıdır ki. Dokunurum. Dokunduğum an hayat çekilir. Beden soğumaya başlar. Asla ona ulaşmam mümkün olmaz. Hayat uçar gider. Bir başıma kalırım. O soğuk ve karanlık bedenin içine hapsolurum. Arkamdan lanet yağdırırlar. Oysa çaresizimdir. Ve o haldeyken, vuslata asla ermemişken insanlara öylesine korkunç ve ürkünç görünürüm ki…”

Yazar söyleyecek hiçbir kelime bulamadı. Sessizce bekledi bir süre. Zihnindeki karmaşık kelime tomarından üç beş kelime, üç beş hece bile çekip çıkaramadı. Yanı başındaki eski, solgun, kırık dökük koltuğun sarsıldığını hissetti. Nice sonra söyleyecek birkaç cümle yarattı ve konuştu:

“İnsanlar farklı zekâya, algı düzeyine göre şekillenmiştir. Kimine göre canlı olmak tek gerçektir. Kimine göre ölüm başka bir evrene giriş kapısıdır. Bu bir yorum ve algı sorunudur. Doğa böyle. Ben seni tevekkülle kabul ettim. Sen de kendi tevekkülüne dön.”

“Dünyayı karmaşıklaştıran zaten sizin düşünceleriniz,” diye uğuldadı ölüm. ” Dünyaya pasaportunuzla birlikte gözlerinizi açıyorsunuz. O Pasaportun açtığı tek bir kapı var: Ben. Ben olmasam hayatı tanımanız mümkün olmazdı.”

Kırmızı koltuğun hemen yanına başka bir koltuk çekip oturdu yazar.

“Haklısın.” Başını salladı bir süre. “Haklısın ama bunu insanlara anlatmak çok zor. İrademiz dışında gözümüzü açtığımız bu dünyada, aç, çıplak, acıyla dolu bir yaşam da sürsek tutkuyla bağlanırız. Çünkü görüp gördüğümüz, düşünüp bildiğimiz her şey buradadır. Başka bir âlem, başka bir var olma biçimi bilmeyiz. Bu yüzden takıntı yapıp canını sıkma.”

“Canımı?”

“Her neyse işte.”

Sükût geldi bir süre. Saatin tik takları zamanın tellerine vurdukça, sessizliği hatırlattı. Boğuk bir sesle,

“Gitmeliyim,” diye mırıldandı ölüm. Solgun, yıpranmış koltuk gıcırdadı. Bir esinti hissetti yazar yüzünde.

“Anlıyorum. Ben hazırım.” Gayrı ihtiyari ağaya kalktı yazar.

“Yalnız gidiyorum.” Ses öylesine yakından gelmişti ki, yüzünde soğuk bir nefes hissetti yazar. Belki soğuk bir yel.

“Benim için gelmemiş miydin?”

Kapı gıcırdadı. Aralandı. Kapıdan iç titreten bir esinti hücum etti; odada sıcak ne varsa ayaza atmak istedi.

“Yanlış zaman, yanlış yer,” diye uğuldadı ölüm. “Biraz acıyorum sana; Şu gururuna, şu kibrine, beni bir kavram olmaktan çıkarıp, bir canlı gibi konuşturmana. Daha doğrusu kendi kendine konuşup durmana.”

Yazar, sustu. Evrenin suskunluğunu dinledi bir süre. Eşya kendi adını terennüm ediyormuş gibi geldi. Evren kendi etrafında dönüyormuş gibi hissetti.

“Yine de gitmeden sana bir hediye vereceğim,” dedi uğultu.

Meraklandı yazar.

“Nedir o?”

“Zihnine yapışıp kalan bir soru.”

“Sayıklamak… Bütün hayatım boyunca yaptığım şey.”

“Öyle değil… Her yeni güne içinde derin bir karanlık hissiyle uyanmak… İşte hediyen bu.”

Kapı gıcırtıyla kapandı. Odanın içindeki ayaz yavaşça çekildi. Sobanın sıcaklığı kapladı odayı.

Ve yazar uyandı. Aynı rüyadan bilmem kaçıncı kez uyandı ve kendine bir kez daha sordu: “Her gece sayıkladığım bu rüya düş mü gerçek mi? Hâlâ uykuda mıyım uyuyor muyum? Ölüm tam da bu sonsuzca yinelenen karanlık değil mi?”

1989 -2015

Erkek seri katiller/2. Bölüm – karanlık çağ

Ayrıcalıklar Dönemi

İlk Avcılar

Dizinin giriş bölümünde de belirttiğim gibi, seri katiller insanlık tarihi boyunca var olmuşlardır. Kabullenmeliyiz ki, onlar da kültürel gelişmin bir parçasıdır. Tarih kitaplarından bildiğimiz farklı kültürlerin, savaşların ve olayların içerisinde yer aldılar. Seri katiller buz dağına benzerler. Bizim gördüklerimiz ve bildiklerimiz sadece su yüzünde olanlardır. Oysaki derinlerde gizlenmiş o kadar çok seri katil vardır ki… FBI istatistiklerine göre her yıl 35 ila 50 seri katil türemektedir. Bu rakam oldukça fazladır. Şu ana kadar tarih boyunca yakalananların sayısı sadece 2700 civarıdır. Çoğu seri katillerin hikâyesi bizlere sadece efsaneler vasıtasıyla aktarıldı. Çünkü seri katillerin çok az bir bölümü resmî kayıtlara geçmiştir. Oysa tarih, anlatılan kültürlerin, çağların ve dönemlerin karmaşalarından faydalanıp  kendi zevkleri uğruna öldürmüş seri katillerle doludur. Bir seri katil vakasının ilk resmî kaydına antik roma çağında rastlamaktayız.

Antik Roma denilince akla ilk gelen savaşlardır. Savaşlarda birçok masum insan ölür. Ancak cinayetler savaşlarla sınırlı değildir. Bu çağın çok daha karanlık bir yüzü var. O dönemde adlî bilim tekniklerinden ve yöntemlerinden bahsetmek mümkün olmadığından, zeki insanlar karanlık emellerini gerçekleştirirken bunu gizlemekte zorlanmamışlardır. Özellikle bu kana susamışlar aristokrat sınıfı mensubu iseler işleri çok daha kolay olmuştur. Bazıları kana susamışlıklarını aleni bir şekilde, bir tür eğlence gibi yaşarken, bazıları da karanlık yüzlerini gizlemeyi başarmışlardır. Cinayetleri işleme şekilleri, sebepleri ve kurban seçimleri bugünkü seri katiller tanımı ile örtüşmektedir. Modern çağ seri katilleri, eski çağ avcıları ile aynıdır. Roma ve Yunan Antik Çağı ile birlikte adlî, psikolojik ve tıbbî yöntemler gelişmiştir. En önemlisi bu gelişim sürecini kağıda dökmeye önem göstermişlerdir. Dolayısıyla ilk resmi seri katillere de bu çağlarda rastlamaktayız.

Yunan Çağı denince kuşkusuz ilk akla gelenler düşünürler ve bilgelerdir. Onlar sayesinde tıp, matematik, bilimsel düşünce, yasal yapılanma ve felsefe alanları gelişmiştir. Sokrates, Plato ve Aristoteles insanların ahlakî ve inançsal gelişimi adına yön vermişlerdir. Yunan mitolojisindeki tanrılar mükemmel insanı temsil etmekteydiler. Bunlar seri katillerin yoksun olduğu özelliklerdi.

Yunan imparatorluğu M.Ö IV. yüzyılda Büyük İskender’in katkılarıyla Asya’ya doğru açılırken, Roma imparatorluğu gücünü İtalya ve Orta Avrupa’da genişletti. Romalılar ilerleyen yüzyıllarda İspanya’dan Suriye’ye, Mısır’dan Britanya’ya genişleyerek; kanunlarını, alfabelerini, fikirlerini ve dillerini yaymayı ihmal etmediler. Kültürel açıdan da tüm dünyaya katkı sağlayan bu imparatorluk, Caesar ile birlikte bu kültürel gelişimden uzaklaştı. Çünkü Caesar hükümdarlığı ile birlikte zevk uğruna, vahşet de beraberinde geldi. İnsanlar zevk ve eğlence için arenalarda ölümüne dövüştürülüyorlardı. Köleler aslanlara yem oluyordu. Ancak Caesar döneminden önce de başka bir karanlık tür doğdu: Seri katiller. Hem de aristrokrat kesimin çıkarlarına hizmet eden seri katiller… Roma İmparatorluğu’nun doğuşu Roma’nın kuruluşu ile başlamıştır. Yani M.Ö 753’te. İmparatorluğun çöküşü ise bizleri de yakından ilgilendiren M.S 1453 yılını göstermektedir. Bu zaman dilimi arasında genişleyen ve güçlenen imparatorluk, altın çağına M.S. 503 yılında erişmiştir. Roma garnizonu Avrupa ve Kuzey Afrika olmak üzere her yerde gücünü fazlasıyla hissettirmekteydi. İmparatorluk, kanunlar ve yönetim şekli ile gücünü korumaktaydı. Bu kanunlara ve yönetime karşı gelen her kimse, acımasız bir şekilde cezalandırılmaktaydı. Roma İmparatorluğu’na bağlı askerî birlikler, farklı toplumları imparatorluğunun hükmüne almakla görevliydiler.

Yunan İmparatorluğu zihinsel ve felsefî gelişime önem gösterirken, Roma İmparatorluğu askerî strateji ve ticarî gelişime odaklanmış durumdaydı. Hiyerarşi yönetimi çabuk benimsenmişti. Senato tüm kararları alan büyük bir güçtü.

Forensic kelimesinin kökeni nereden geliyor?

Adlî bilimin doğuşu M.S. 50 civarını göstermektedir. Gelişim süreci M.Ö 54 ylında Caesar’ın tahta geçmesiyle durakladı. Roma İmparatorluğu’na acımasızlığı ve sapkınlığı beraberinde getirdi. Caesar, dünyanın tek hükümdarı olmak için her yolu deniyordu. Karşısında duran kim var ise, ya esrarengiz bir şekilde ölüyordu ya da aleni bir şekilde öldürülüyordu. Kendi elleriyle ektiği nefret tohumları, aynı zamanda sonu oldu. M.Ö 44 yılında bazı senato üyelerinin planladığı suikast girişimi neticesinde öldü. Ancak ölümü adlî bilime büyük bir katkıda bulundu. İlk kez bir tıp adamı Caesar’ın cesedi üzerinde bir otopsi gerşekleştirip bunu kayda geçirdi. Antistius isimli ilim insanı, yapmış olduğu otopsi neticesinde, Caesar’ın bedenine isabet eden 23 adet bıçak darbesinden sadece bir tanesinin ölümüne sebebiyet verdiğini rapor etti. Bu raporun önemi senatonun bir araya gelmeden önce resmî olarak Caesar’ın ölümü hakkında kesin bir sonuç çıkması ve bu sonucun bir sonraki senato toplantısında herkese sunulması açısındandı. Forensic kelimesinin kökeni de aslında buradan gelmektedir.  “Before the forum” (Mahkeme/Toplantı öncesi) demektir.

Caesar’ın ölümünden yaklaşık yüz yıl sonra resmi kayıtlara geçmiş ilk seri katile rastlarız. Kadın olması daha da ilginç bir durumdur. Çünkü seri katillerin erkek olduğunu düşünen büyük bir kitle bulunmaktadır. Az sonra bahsedeceğim kadın seri katil, Caesar’ın görkemi ve gücünden etkilendiği yöntemlerine bakılacak olursa, bu durum oldukça olasıdır. Caesar kendisini totaliter güce sahip bir tanrı olarak ilan etmişti. Yeğeni Octavian bugünün anlamıyla vali olarak göreve atandı. Doğuda Mark Antony ile girdiği savaştan sonra Augustus ünvanına hak kazandı. Octavian geçen zamanla daha da güçleniyordu. Sosyal yapılanmanın gelişmesi ile birlikte halk huzur ve refah içerisinde yaşıyordu. Ancak fakir halk ile aristrokat kesim arasındaki uçurum da git gide büyüyordu. Roma’da dünyaya gelen tüm erkek bebekler doğrudan vatandaşlığa alınıyordu. Çünkü askerî birliklerin geleceği güvence altına alınmalıydı. Asil kana sahip olanlar ise doğrudan toprak sahibi oluyorlardı. Ya da aileler para ile mükafatlandırılıyorlardı. Ancak paranın gücü farklı alanlarda da işliyordu. Rüşvet artık sıradanlaşmıştı. Statü sahibi kişiler, güçlerini para karşılığında kötüye kullanıyorlardı. M.S XIV. ile M.S XXXI. arasında Tiberius ve Caligula tüm sapkınlıklarını açık bir şekilde yaşıyorlardı. Ardından Claudius her şeyi kendi kontrolü altına aldı. Aynı dönemde Locusta ve ekibi zehirlerini tüm şehre salmaya başladı.

Locusta, tarihte resmi kayda geçmiş ilk seri katildir. Bu gerçek, birçok uzman tarafından da doğrulanmaktadır. (Detaylı bilgi için bkz. Kadın Seri Katiller yazı dizisi).

Geçiş ve Değişim Süreci

Roma İmparatorluğu artık kan kaybediyordu. İmparatorluk son 200 yılı içerisinde 80 imparator gördü. Barbarlardan kurulmuş askerler, Roma İmparatorluğu’nun merkezini ele gerçirmeyi başardılar. M.S. 268 yılında Atina’da Gothlar tarafından Roma İmparatorluğu’nun merkezi ele geçirildi. Ekonomik güç kaybıyla birlikte büyük göçler başladı. İnsanlar inançlarını yitirmek üzereydi. Sürekli fetihler gerçekleşiyordu. Düşman artık her yerdeydi. Tam o dönemde, yeni bir dinin tohumları atılmaya başlandı.

Caesar Augustus’un hükümdarlığı altında, Filistin topraklarında İsa isimli bir bebek dünyaya geldi. İsmi kısa zamanda her yere ulaştı. Ona inananlar kendisini Tanrı’nın oğlu olarak adlandırmaktaydılar. M.S. 29 yılında, tüm bu karmaşa içerisinde, bir din adamı olan Baptist John (Hazreti Yahya) Hazreti İsa’yı mesih olarak ilan etti. Yahudi rahipler bu durumdan oldukça rahatsızlardı. Takipçilerini her geçen gün arttıran bu adam, Yahudi din adamlarının oyunları ile çarmıha gerildi. Hazreti İsa’nın 12 müridi dünyanın dört bir yanına hikâyelerini yaymayı başardılar. İncil tüm kiliselere hızla ulaştı. Hazreti İsa her ne kadar çarmıha gerilerek idam edilmiş olsa da, ölümü yenebilmişti. Onun hikâyesi herkes tarafından bilinmekteydi. Hristiyanlık inancı hızla her yere yayılırken, Roma İmparatorluğu küllerinden doğmak üzereydi. M.S. 324 ile 330 yılları arasında Büyük Constantine önderliğinde İstanbul fethedilmişti. Konstantinopolis olarak ismi değiştirilen bu şehir, gücün sembolüydü. İstanbul, Bizans İmparatorluğunun merkezine dönüşmüştü. Ancak yeni din olarak adlandırılan İslâm dini hızlı bir şekilde yayılmaktaydı. Ortadoğu çatışmanın kalbine dönüşmüştü. O topraklar Müslümanlar ile Bizans İmparatorluğunun sıkça çatışmalarına sahne oluyordu.

M.S. 500 ile 1000 yılları arasındaki 500 yıl, tarihçiler tarafından, karanlık çağ olarak adlandırılmaktadır. Savaşçı topluluklar sürekli birbirleri ile çatışma içerisindeydiler. Düzen bozulmuştu. Hristiyanlar dinin tüm ayrıcalıklarını belli statülerde olanlara sunuyorlardı. Kilise sadece seçilmiş olanları himayesine alıyor ve koruyordu.

Bu yüzdendir ki Orta Çağ din merkezindeydi ve böyle yönetilmekteydi. Din aracılığıyla iyi ve kötünün savaşı her daim telkin edilmekteydi. Seri katiller de o dönemde böyle sosyolojik bir ortamda derinden ortaya çıkmaktaydı. O dönemin nice seri katilinden sadece bir kaçı kayıtlara geçmiştir. Hristiyanlık insanlığı günahlarla kuşatılmış olarak anlatmaktaydı. Batıda bulunan bütün büyük şehirlerde Hristiyanlık hakimdi. Kanunlar din üzerine gelişmekteydi. Roma şehri ise Hristiyanlığın merkezine dönüşmüştü. Yine Roma şehri bir güç gösterisine ev sahipliği ediyordu. Roma Piskoposu, Papa olarak ilan edildi. Papa, Hristiyanlar üzerinde totaliter bir güce dönüşmüştü ve tartışmasız bir otorite olmuştu. Kutsal Roma İmparatorluğu M.S. 800 yılında Büyük Şarlaman’ın papa tarafından taçlandırılması ile kuruldu. Yazar- okur olanların sayısı oldukça az olan bu dönemde, halk Papa’nın söylediklerine inanmakla yetinmekteydi. Papa “bir numaralı düşman” a çoktan işaret etmekteydi. Günahın sembolü düşen melek Lucifer’di. Şeytan, iyiliğin zıttı olan her şeyi temsil etmekteydi.

Peki şu ana kadar bu bölümde anlattıklarımın seri katiller ile ne ilgisi var? Seri katiller bu anlattıklarımın neresinde? Hristiyanlık âlemi insanlığın içerisindeki kötülüğü şeytanın işi olarak adlandırırken, resmî kayıtlara geçmiş tarihin ikinci seri katili, kötünün tarifine bire bir uymaktaydı. 5. Yüzyılın ortalarında Yemen topraklarında ortaya çıkan bir katile rastlamaktayız. Şüphesiz ilk 5 yüzyıl içerisinde birçok kişinin ölümüne sebep olmuş birçok seri katil vardır. Ancak hiçbir yerde resmî bir kayda ve kaynağa rastlamadığım için az sonra aktaracağım olayın kötü kahramanını insanlık tarihinin ikinci seri katili olarak ifade etmek durumundayım. Yoksa savaşın hâkim olduğu bu karmaşık dönemden faydalanmış katiller mutlaka olmuştur.

Yemen topraklarında Zu Shenatir isimli zengin bir adamın hikâyesi bu. Sokakta, kimsesiz ve aç olan çocukları sıcak bir tas çorba vaadiyle evine götürürdü. Ancak başta iyi niyetli gözüken bu adamın tek bir amacı vardı. Aç çocukları evine alıp onlara tecavüz ettikten sonra, bu kimsesiz çocukları evinin en üst katından aşağı atarak öldürmekteydi. Muhtemeldir ki bunu yaparken de zevk faktörü üst seviyedeydi. Birgün yine evine bir çocuk aldı Bu çocuk diğer kurbanlardan farklıydı. Zu Shenatir isimli seri katile karşılık verebilmişti. Çocuk, uzun süreli bir boğuşmanın ardından katili bıçaklayarak öldürmeyi başardı. O ana kadar kaç kurbanı olduğu bilinmemekteydi. Eğer kurbanı tarafından öldürülmeseydi, kötü emellerine devam edeceğini tahmin etmek çok zor değildi. Çünkü belli bir güce sahip olan bu adamlar, kanunları belirliyorlardı. İstedikleri bütün sapkınlıkları yaşanır bir hale dönüştürüyorlardı. Dolayısıyla Zu örneğinde olduğu gibi, gücünü parayla sergileyen birçok kötü örneğin geçmişte türediği de muhtemeldir. Tecavüzlerini ve cinayetlerini kendi kanunları ile yasallaştıran bu zenginlerin örnekleri her ne kadar kaynaklarda fazla bulunmasa da, sayılarının çok olduğu kolayca tahmin edilebilir. İçlerindeki sapkınlıkları ve kana susamışlıklarını gidermek oldukça kolaydı onlar için. O dönemde tekrarlama dürtüsünü tetikleyen psikonevroloji hakkında kimsenin bir bilgisi yoktu. Ancak birkaç yüzyıl sonra beyin üzerine bilimsel araştırmalar ciddi anlamda gelişti. Bugünün seri katilleri ile geçmiş dönemin birçok aristokratı arasındaki benzerlikleri görmek mümkündür. Ancak bu tespitleri ilerleyen bölümlerde daha detaylı bir şekilde irdeleyeceğiz.

Polisiye Öykü: Bile İsteye Yandım

Düşündükçe işin içinden çıkamıyorum. En iyisi yazmak. Böylece içimi dökeceğim. Hem de olayların bir yazılı muhasebesini yapmış olurum. Kendimle hesaplaştıktan sonra, muhtemelen, tüm bu yazdıklarımı yırtıp atacağım. Yaşadıklarım nefsi müdafaa olarak kabul görse bile, cinayet faili olarak yargılanmak istemiyorum. Diğer yandan da başıma bir şey gelir diye korkuyorum. Belki de bu mektubu büyükelçiliğe ulaştırmak daha doğru olur. Henüz karar veremedim.

Bugün Cuma. Aslında saatin gece yarısını geçtiğini hesaba katarsak, Cumartesi oldu. Sözünü edeceğim olaylar iki gün önce, Çarşamba gecesi, bu saatlerde başıma geldi. Durum biraz karışık. En iyisi her şeyi baştan anlatmak.

Hani hayatta en çok güvendiğiniz insanlar vardır ya; ailenizden sonra gelen, en yakın arkadaşlarınızdan bahsediyorum. İşte benim de öyle üç arkadaşım var. Liseden tanışırız. Tabii lise mezuniyetimizin üzerinden yaklaşık yirmi yıl geçti. Artık hepimiz işimizde gücümüzdeyiz. Eskiye nazaran daha az vakit bulabiliyoruz; ortak bir zaman yaratıp bir masa etrafında toplanmaya. İşte öyle, iki üç ayda bir organize edebildiğimiz bir buluşmaydı Çarşamba akşamki yemeğimiz.

19.00 sularında işten çıktım. Rotamı Kadıköy’e çevirdim. Yıllar olmuştu Bahariye havası almayalı. Tatlı bir ilkbahar meltemi yüzümü okşarken, Süreyya Operası’nın altındaki kapalı otoparktan çıktım. Arabamı güvenilir ellere teslim etmiştim. Bahariye Caddesi’nden aşağı doğru usul usul süzüldüm. Nostaljik Tramvay tam önümden geçti. Bana eski günleri hatırlattı. Yokuşu çıkıp gözden kaybolana kadar gülümseyerek arkasından baktım. Sonra aklıma geldi; Bilgeoğlu Baklavacısı’nın halen soldaki sokağın başında olup olmadığını merak ettim. Aynı yerinde duruyordu. Bir uğramak geldi içimden. İçerisi tam da beklediğim gibiydi; tepsi tepsi baklavalar müşterileri bekliyordu. İçeri girince tezgahın arkasında köşedeki taburede oturan elli yaşlarında, gözlüklü bey ayağa kalktı. Üzerinde beyaz önlüğü ile saygı ile doğrulup “buyrun” dedi.

“Merhaba” dedim, “buralara gelmeyeli yirmi yıl kadar oluyor, dükkanınızın halen yerinde durup durmadığını kontrol etmek istedim.”

Adam memnuniyetle gülümsedi. “Hoşgeldiniz” dedi, “buradayız efendim.”

“Aşağıda, çarşı içinde köşedeki dükkanınız da duruyor mu?”

“Hayır efendim, maalesef beş yıl kadar önce kapattık.”

“Tüh, üzüldüm. Oysa ne çok uğrardım. Bir de güzel limonata yapardınız. Baklava yanında iyi giderdi.”

“Halen yapıyoruz; sezonunda tabii…”

“Ama öyle ortalarda durmazdı. Meraklısı sorarsa, aşağıda buzdolabından çıkarırdınız sürahisinde. Bardağa koyup servis yapardınız.”

Küçük bir kahkaha attı. Belli ki keyiflenmişti. “Halen aynı usül devam ediyoruz.”

“Çok memnun oldum” dedim, “size uğrayacağım tekrar.”

“Hay hay” dedi kibarca.

“İyi akşamlar” dedim.

Aynı şekilde karşılık verdi. Dükkandan çıkarken arkamda dikilen, oldukça esmer bir adam dikkatimi çekti. Bana kötü kötü baktı. Herhalde baklava alacaktı ve muhabbetimizin bitmesini beklemekten hoşlanmamıştı. İnsanların birbirlerine tahammülü kalmadı artık diye düşündüm. Caddeden aşağıya doğru yürürken, etrafta bir çok yeni dükkan ve kafeterya açılmış olduğunu fark ettim. Eskisine nazaran daha bir kalabalıktı cadde. Sağdan adı sanatçılar ile anılan sokağa girdim. Girdiğim gibi de Fatih’i aradım. Çoktan buluşma noktasına çökmüştü bizim üç silahşörler. Dördüncüleri eksikti bir tek. Adımlarımı hızlandırdım. Soldan ikinci sokağın içindeki buluşma mekanımıza girdim. Hafif bir anason kokusu geldi burnuma. Birkaç haftadır ağzıma sürmediğim imamsuyunu özlemiş olduğumu fark ettim. Bizimkiler köşe masadaydı. Sofra kurulmuştu; mezeler yerli yerinde, kadehler doluydu. Yanlarına çöktüm.

Sanırım muhabbetimizin her daim renkli olmasının sebebi, her birimizin ayrı işlere yelken açmış olmamız.

Fatih, uluslar arası bir şirkette finans müdürüdür. Grubu birbirine bağlayan kişidir desem yalan olmaz. Üç ay görüşmeyelim, hemen mesaj atar bizlere ve ivedilikle bir buluşma ayarlar. Kırk yaşına merdiven dayamış olmamıza rağmen, aramızda evli olan tek kişi Fatih. Küçük bir de kız çocuğu sahibi. Dördümüze uzaktan bakan birine hangimiz evli ve çocuk sahibiyiz diye sorsak, kesin Fatih’i gösterir. Hafif dökük kır saçları, babacan tavırları ve olaylara ciddi yaklaşımı ile grubun lideridir.

Cavit ise oyuncudur. Şişli tarafında bir tiyatro ekibinde kariyerini sürdürür. Arada dizilerde yardımcı rollerde de boy gösteriyor. Tam bir çam yarmasıdır. Çiçek bozuğu yüzünün de etkisi ile genelde kötü adam rollerini alır. Çocuk yaştayken, annesini ve babasını bir trafik kazasında kaybetmiş. Hep sorunlu dönemleri olmuştur. Maddi ve manevi elimizden geleni yaptık onun için yıllarca. Ancak bir dönem uyuşturucuya bulaşmasını engelleyemedik. Onu kaç defa karşımıza alıp konuştuk sayısını hatırlamıyorum. Hiçbirinde bizi dinlemedi. En sonunda olan oldu; iki buçuk yıl içeride yattı. Çıkınca akıllandı sandık ama gizliden gizliye toz işine devam ediyormuş. Fatih bu durumu fark edince, Cavit’le ilişkimizi koparmamızı istedi. Onu bizim gruptan aforoz edilmekten ben kurtardım. Eski dostuma, sıra arkadaşıma sırt çeviremezdim.

Ertan, diş hekimidir. Her daim mizahi yaklaşımı ile bizleri güldürür. Her buluşmada ayrı hikayeler anlatır. Macerası boldur. Biraz bire bin katarak anlatma huyu vardır ama mazur görürüz. Yakışıklı ve çapkındır. Yalnız, biraz bencil karakterlidir. Aramızda ömür boyu bekar kalmaya en sıcak bakan kişidir. Ona kalırsa çocuk sahibi olmak deli işidir.

Bendeniz Haluk, iç mimarım. Arkadaşlarım arasında işini en çok severek yapan olduğumu düşünüyorum. Bir şeyler yaratıp, insanlar tarafından takdir edilmek hoşuma gidiyor. Biyolojik anne babamı hiç tanımadım. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na ait bir yuvada büyüdüm. Beni evlat edinen ailem hayattaki en büyük şansım oldu. Bana iyi eğitim aldırmak için her şeyi yaptılar. Artık kendi ayaklarım üzerinde duruyor, hatta iyi para kazanıyorum.

Sanırım lafı fazla uzattım. Şimdi dönelim o geceye…

Muhabbetimiz iyice ilerlemiş, saat 23.00 sularına gelmişti ki telefonum çaldı. Arayan numarayı tanımıyordum. Normalde tanımadığım numaralara geç saatlerde cevap vermem. Ancak ertesi gün bir müşterim ile sözleşmemize rağmen, buluşma saatimize tam karar verememiştik. O müşterim arıyor diye düşünerek telefonu açıverdim.

Tanımadığım bir kadın sesiydi kulağımdaki. Panik halinde, hızlı hızlı, İspanyolca olduğunu düşündüğüm bir dilde konuşuyordu. Herhalde yanlış numara diye düşünüp telefonu suratına kapattım.

Zannediyorum on beş yirmi dakika geçmişti ki, Fatih ve Ertan ertesi gün işleri olduğunu söyleyip bizden evvel masadan kalktılar. Cavit ile ikimiz kaldık.

Sonra yine telefonum çaldı. Yine aynı kadındı.

Tam yine kapatacakken, Cavit müdahale etti. “Kim arıyor” diye sordu.

“Yanlış numara herhalde, İspanyolca konuşan biri” dedim.

Cavit bir dönem Kültür Bakanlığı’nın bir değişim programı sayesinde kısa bir süre Meksika’da yaşamış olduğundan, arayan kişinin derdine derman olabilirdi. Kendinden emin bir şekilde elini uzattı. Telefonu avcuna bıraktım.

Cavit kadınla konuşurken yüzü gölgelendi. Göz bebekleri büyüdü. Bir sorun vardı. Hararetli bir şeyler konuştuklarını tahmin ediyorum. Tabii, anlamam imkansızdı.

Tekrar saatimi kontrol ettim. Kafam bir hayli iyiydi. Önceden rezervasyon yaptırdığım üzere, yarım saat içinde bir vale, beni ve arabamı alıp evime bırakacaktı.

Derken Cavit telefonu kapattı.

“Hayırdır” diye sordum.

“Hiç hayır değil” dedi. Cavit’i uzun süredir bu kadar canı sıkkın görmemiştim. “Meksika Başkonsolosluğu’ndan aradılar” dedi.

“Allah Allah, ne işim olur benim Meksika ile?” diye sordum. “Yoksa seninle ilgili bir konu mu?” diye de ekledim.

“Hayır” dedi Cavit, “seninle ilgili”

“Eee?” dedim, “neymiş mesele?”

“Gizli bir soruşturma yürütüyorlarmış. Senin yardımına ihtiyaçları varmış.”

Haklı olarak şaşırdım. “Benimle ne ilgisi var bunun?” diye çıkıştım.

“Adını telefonda vermek istemedikleri bir müşterin Meksika’da yasa dışı bir işlere bulaşmış. Senden bilgi isteyecekler.”

Aklımdan oldukça zengin birkaç müşterimin yüzü geçti. Hiçbirinin yasadışı bir işe bulaşmış olduğuna ihtimal veremedim.

“Beni nereden bulmuşlar? Gecenin bu saatinde ne alaka arıyorlar? Oğlum bak yine yediğin bir nane ile ilgili değildir umarım bu?”

“Ayıp ediyorsun oğlum. O işleri yıllar evvel bıraktım. Hem Meksika ile de bir ilgim kalmadı ki” dedi.

“Biz neyi konuşuyoruz?” dedim sertçe.

İfadesiz suratıma baktı.

Devam ettim. “Biri aradı dalga geçti işte, ne diye ciddiye alıyoruz?”

“Hayır” dedi Cavit, “dalga falan geçmedi, gayet ciddiydi.” Sonra doğruldu, “hadi ulan” dedi, “iddiasına var mısın?”

Beni zayıf yerimden yakalamıştı puşt. Severdim bu tip iddialaşmaları.

“Peki” dedim, “nesine?”

“Hani hep tanıştırayım diye başımın etini yediğin hatun var ya?”

“Hale?” dedim ani bir refleksle.

“He ya, Hale” dedi. “Onunla tanıştıracağım seni, yarın bir ev konseri var; akustik tarzda. Sadece yakın arkadaşlar davetli.”

İşi iyice dalgaya vurmuştu. Neyse dedim içimden. Kafam gerçekten bir dünyaydı. Saçma sapan şeyler konuşuyorduk. Konu ne ara Hale’ye gelmişti? Hem Hale’nin benimle ne işi olurdu? Kız Türkiye’nin en iyi seslerinden biri… Milyonların sevgilisi oldu olacak. Beni ne yapsın?

Yine de onu düşünmeden edemedim. O tatlı yüzü gözlerimin önüne geldi. Harika sesi, şarkı söylerken kafasını sağa sola hafif hafif sallayışı geldi. Tanışınca elini sıkışımı, kalabalık ortamda sesimi duyurmak için kulağına fısıldarken kokusunu burnuma çekişimi, dolgun dudaklarındaki minik gülümsemeyi hayal ettim. Hayali bile güzeldi. Nutkum tutuldu. Meksika’yı falan unutmuşum.

“Bile isteye yandım” dedim.

“Ne diyorsun oğlum sen” dedi Cavit.

“Hiç” dedim, “Hale’nin bir şarkısı…” Ya da bu tip bir şey saçmalamış olmalıyım. Ama o şarkı ile ilgili bir muhabbet döndüğüne eminim.

Cavit fırsattan istifade girdi lafa: “Eğer bu bir oyun ya da aldatmaca ise gülüp geçiyoruz ve yarın akşam Hale ile tanışıyorsun.”

“Ya değilse?” dedim.

“O zaman bana bir teklik çıkıyorsun!”

“Çüş!”

“O zaman iddia yatar.”

Sonrasında mekandan Cavit ile beraber çıktığımızı çok net hatırlıyorum. İddialaştık yine.

Ana caddeye yürürken “peki” dedim, “anlaştık.”

Fatih’in bana tam bir teklik değerinde bir kıyağı olmuştu geçen sene. Karşılık da beklemiyordu. O aklıma geldi. En kötü ona sayarım, üç dost arasında hesaplaşmış oluruz dedim. Nasıl bir akıl yürütme ise bunu düşündüğümü hatırlıyorum.

Aklıma yine Hale’nin yüzü geldi. “Bile isteye yandım” diyen sesi…

“Hadi” dedi Cavit, “gidiyoruz.”

“Nereye gidiyoruz” diye sordum.

“Nereye olacak? Meksika Başkonsolosluğu’na” dedi.

O arada tekrar telefonum çaldı. Arabamı ve beni eve götürecek vale gelmişti. Cavit telefonu elimden alıp “iptal oldu” dedi ve adamın suratına kapattı. Sarhoşlarla uğraşmaya alışmış olan vale tekrar geri aramadı.

Polisi mi arasak, avukat mı bulsak, bu saatte gidilir mi, salak mıyız ve bu gibi sorularıma cevap ararken kendimi taksinin arka koltuğunda buldum. Kafam iyiydi demiştim. Cavit ise ön yolcu koltuğunda oturuyordu. Yolda birileriyle İspanyolca konuştuğunu hayal meyal hatırlar gibiyim.

Taksiden inip biraz yürüdük. Sonra dışı mermer kaplama, şık bir binaya girdik. Levent dolaylarında bir villa olduğunu tahmin ediyorum. Yabancı devletlere ait tüm resmi dairelerin kapısında güvenlik olur. Orada yoktu. Şimdi düşününce anlıyorum ki gittiğimiz yer bir konsolosluk binası olamazdı.

Tedirgin olduğumu hatırlıyorum. Ancak, yanımda kapı gibi Cavit olduğundan ve tam akıl yürütemediğimden bir bilinmeze doğru yürüyebilmişim diye düşünüyorum.

Cavit binaya girince adımlarını yavaşlattı. Sağda bir kapıdan içeri daldık. Loş bir ışığın aydınlattığı, mermer merdivenlerden bir alt kata indik. İşte ne olduysa orada oluverdi.

Karşımıza esmer, gerçekten Meksikalı’ya benzeyen bir kadın çıktı. Selamlaşmalarından, Cavit ile önceden tanıştıklarını anladım. Cavit’in kadına karşı, enteresan bir şekilde el pençe divan duruşu gözümden kaçmadı. Kadın önde, biz arkada bir kat daha aşağı indik. Aslında tam olarak bilemiyorum, belki de iki kat indik. Kırmızıya boyanmış demir bir kapıdan girdiğimizi çok net hatırlıyorum, kulak tırmalayan bir gıcırdaması vardı. Sonra burnuma bir küf kokusu geldi. Rutubetli bir ortamdı. Toprağa bastığım çok belirgin bir şekilde aklımda. Duvarları koyu renk, köşelerdeki özel oyuklarda duran kalın ama bodur beyaz mumların aydınlattığı küçük bir odaya girdik. Tavanı oldukça alçaktı. Odada sadece üçümüz vardık. Bundan eminim.

“Neler oluyor Cavit?” dedim, içim ürpermişti, tüylerim diken dikendi.

Cavit yüzüme bakmıyor. Başını öne eğiyordu. Sonra bir ara ağzından “üzgünüm” çıktı sanki. Ya da bu benim uydurmam. Bu söz belki, onun da vicdanı olabileceğini düşünüp kafamda yarattığım bir hayaldir.

Kadın karşıma geçip ellerimi tuttu. Ellerim titriyordu. Neden bir mukavemet göstermediğimi inanın hiç bilmiyorum. İnsan bir kaçar, bağırır çağırır. Sonuçta bir bilinmezliğe gidiyorsun. En azından bir refleks gösterirsin. Sorgularsın. Ama hayır, ben yapmadım. Bir kabullenmişlik psikolojisi içerisinde hareket ettim. Küçükken yuvada edindiğim bir huydur bu. Muhtemelen yaşadığım bir travma buna sebep oldu. Nedenini hatırlayamıyorum. Tek bildiğim; bazen nutkum tutulur, elim ayağıma dolaşır, donar kalırım. O zaman da aynı durumu yaşadım.

Kadının gözlerinde sürme vardı. Bir yılanın dili gibi çatallı şekilde simsiyah gözlerinin iki yanına uzuyordu. Kırk yaşlarında olduğunu sanıyorum. Teni çok esmerdi. Bana İspanyolca bir şeyler söyledi. Sonra Cavit iki omzumdan tutup “çök” dedi.

Titreyen ellerimin temposuna dizlerim de eşlik etti. Cavit’in de güç kullanması ile yere çöktüm. O anda beni öldürme amaçları olduğunu anladım. Bu bir tür ayindi. Beni kurban edeceklerdi. Cavit nasıl bir işe bulaşmıştı? Düşündükçe anlam veremiyorum. Can havli ile sert bir cisim bulurum diye sağıma soluma baktım. Kafamı oynattığımı gören Cavit, ensemi sıkıca tuttu. Elim toprağa değdi.

İnsan ölümle yüz yüze gelince her şeyi yapabiliyormuş. Bir anlık Cavit’i kandırdım. Tüm gücümü yitirmiş şekilde ağlıyor numarası yaptım. O an enseme uyguladığı gücü biraz düşürdüğünü hissettim. Sol elime toprak alıp tüm gücümle dönerek Cavit’in gözüne savurdum. Ensemi bırakıp yere düştü. Gözünü tutuyordu. Kadına döndüm. Duvarın köşesinde yerde duran bıçağa uzanıyordu. Sırtına çullandım. Kulağı sağır edici bir çığlık attı. Birlikte yere düştük. Tüm ağırlığımı üzerine verdim. Altımda çırpınırken bir yandan da bağırıyordu. Önce beni sırtından atmaya çalıştı ama başaramadı. Sonra kıpırtısı kesildi. Hepsi birkaç saniye içinde oluvermişti. Arkamı döndüğümde Cavit’in gözünü ovuşturarak küfürler ettiğini ve doğrulduğunu gördüm. Kadının ellerinde bıçağı aradım. Yoktu. Sırt üstü çevirdim. Bıçak göğsüne saplanmıştı. Çekip çıkardım. Cavit’e “gelme üstüme” diye bağırdım. Yüzündeki ifadeden niyetini anlamaya çalışıyordum. Hani insan son bir umut arar ya, sanırım oydu benim aradığım. Ama Cavit’in yüzünde bulamadım.

“Haluk” diye bağırdı ve bana doğru koştu. Var gücümle bıçağı savurdum. Boğazına denk geldi. Derin bir kesik olmalı ki boynunu tutarak yere yığıldı.

Gözlerindeki nefreti okudum. Yardım falan dilenmiyordu. Bir kalksam seni mahvedeceğim diye bakıyordu bana. Bağrışı kesildi. Gözlerindeki nefret, önce çaresizliğe, sonra pişmanlığa döndü. Olduğum yerde kalakalmıştım. Ortalık kısa zamanda iki küçük kan gölüne döndü. Zemin toprak olmasa göl büyürdü muhtemelen. Ne yapacağımı bilemedim. Başka birilerinin gelebileceği aklıma geldi sanırım. Yerde hareketsiz yatan cesetlere bir kez daha bakıp yukarı çıktım. Bıçağı aşağıda, yerde bıraktığımı fark ettim. Önce arkadaşlarımı, sonra polisi aramak geldi aklıma. Aklıma geleni yapsaydım bu satırları cezaevinden yazıyor olurdum. Yapmadım. Tüm cesaretimi son bir kez daha toplayıp aşağı indim. Bıçak iki cesedin ortasında duruyordu. Yerden alıp kemerime soktum.

Tekrar yukarı çıktım. Kapının önünde üzerimdeki kıyafetlere baktım. Gözle görünür bir kan izine rastlamadım. Pantolonumun dizleri toprak olmuştu sadece. Silkeledim. Temizlemeyi başaramadım. Binanın dışına çıkarken kamera var mı diye bakmak aklıma gelmedi. Yüzüme çarpan soğuk havayı anımsıyorum. Akşamüstü esen o tatlı yelden eser yoktu.

Karanlıkta bir süre yürüdüm. Sonra bir taksiye atlayıp eve gittim. Sırt çantama bir iki gün ihtiyacım olabilecek ne aklıma geldiyse doldurdum. Çok hızlı bir duş aldım. Üzerimden çıkardığım kirli kıyafetleri bir torbaya koyup sırt çantam ile beraber yanıma aldım. Yarım saat içinde taksi ile Yeşilköy sahil yoluna varmıştım. Bulabildiğim en büyük taşı kirli kıyafetlerimin bulunduğu torbaya koyup, torbanın havasını aldım. Ağzını sıkıca bağlayıp, bıçak ve cep telefonum ile beraber denizin dibine yolladım. Bir saat içinde de havalimanına varmıştım. Pasaportumda Schengen ve ABD vizem vardı. Avrupa’ya kaçmayı daha akılcı buldum. Yolda taksiden ilk yurtdışı uçağının Münih’e olduğunu öğrendim. Ancak bilet yoktu. İkinci uçak ise Venedik’eydi. Şansıma boş koltuk vardı. Fazla düşünmeden uçağa atladım.

Bu satırları Casa Caburlotto adında bir otelden yazıyorum.

İki gündür ne yapacağımı düşünüyorum. Bir yandan da Cavit’in ve o kadının ölümü ile ilgili internetten haber araştırıp duruyorum. Ne Cavit, ne Meksikalı kadın haberlerde yok. Bir pislik olduğuna eminim. Birileri kendi çıkarları doğrultusunda cinayetlerimi örtbas etti diye düşünüyorum.

Az önce Google’a “tarikatlar, kurban verme ve cinayet” kelimelerini yazdım. İlk sayfada dördüncü sırada bir haber gözüme ilişti: “Meksika’da ölüm tarikatı ve cin kovma.” Uyuşturucu ticareti ile anılan bir suç örgütünün üyeleri günahlarının bağışlanmasına yönelik ettikleri duaların kabul olması için en yakın arkadaşlarını kurban ediyorlarmış. Haberi okurken kanım dondu. Bir süre kendime gelemedim. Cavit’in bulaştığı pislik bu olabilir mi? Birkaç gün içerisinde ne yapacağıma karar vereceğim.

Haluk Çevik

Yer: Roma, Türkiye Büyükelçiliği

“Sayın büyükelçim, bir vatandaşımızın Venedik’te ölü bulunduğu haberini aldık.”

“Kimmiş? Nasıl ölmüş?”

“Efendim, Haluk Çevik isminde bir mimar. Dört gün önce İstanbul’dan gelmiş. Tek başına Venedik’ta bir otelde kalıyormuş. Sabaha karşı kanala düşmüş olduğu rapor edildi. Cebinden boş bir Limoncello şişesi ve pistachio kabukları çıkmış. Muhtemelen alkolün etkisi ile dengesini kaybedip düşmüş. Sonrası malum. Cesedi şişmiş vaziyette kanal kenarında iplere takılmış. Gondolcular fark etmiş.”

“Allah rahmet eylesin. Adli tıptan ölüm şekli ile ilgili kesin rapor gelince bana haber verin. Dış işleri ile irtibata geçin, gerekli işlemleri başlatalım.”

Yer: Ankara, Meksika Büyükelçiliği

[İspanyolca telefon konuşmaları]

“Her seferinde daha yaratıcı oluyorsun. Adamın odasına zehirli limoncello ve pistachio göndermek nereden aklına geldi?”

“O akşam yemekten önce bir baklavacıya uğradı. Mekanın sahibi ile limonata üzerine sohbet ettiklerine şahit oldum. Bir de bana düşüncesiz dersiniz. İnsanların son yemeğine kadar düşünüyorum her ayrıntıyı.”

“Şu salak mektubu yazdıktan sonra, Hale yerine başka birine gönderseydi, başımıza iş açacaktı. Odaya bir daha baktırdın mı? Arkada bir delil kalmadığını umuyorum.”

“Odasına birini gönderip arattırdım. Mektubu bulup yok etti. Görüntüyü ilettiği e-posta hesabına da eriştik. Artık öyle bir ileti yok. Hale ile de birazdan tekrar konuşacağım.”

Yer: İstanbul, Hale Erdem Evi

[İspanyolca telefon konuşmaları]

“Adam bana yanıkmış. Bilsem en baştan kurban seçilmesine mani olurdum.”

“Şakayı bırak da başka ne yazmış onu söyle. Seninle detaylı konuşamadan herifi öldürme derdine düştük.”

“Tarikatın bir Türkçe tercümanlığını yapmadığım kalmıştı.”

“Uzatma Hale.”

“Mektupta o akşam yaşananları kaleme almış.”

“Bunu söylemiştin. Ayrıntıları alayım.”

“Bizim hakkımızda da amatörce araştırma yapmaya çalışmış. Bu Google da fazla oluyor. Birkaç anahtar kelime daha yazsa seceremizi dökecekmiş ortaya. Neyse ki vicdanen rahatlamak için ilk olarak benimle irtibata geçmiş.”

“Buna eminsin değil mi?”

“Evet, ekinde mektup olan e-postada bunu belirtmiş. Nedenini bilmiyorum ama -sanırım bana olan aşkından- ilk benimle irtibata geçti. Türkiye’ye dönüp her şeyi polise anlatmaya karar verdiğini de yazmış.”

“Öldürdüğümüz iyi olmuş o zaman desene… Başka kimseye haber vermemiştir değil mi? Şu yakın arkadaşlarına falan?”

“Hayır, hiç sanmıyorum. Arkadaşları Ertan ve Fatih de konudan habersiz. Eiza, mezarında rahat uyusun, Haluk’u aramadan önce mekandan ayrılmışlar.”

“Peki. Cavit öldüğüne göre, artık İstanbul temsilcimiz sensin. Haftaya Çarşamba aynı saatte buluşma yerinde ol.”

“Anlaşıldı. Tanrı bizi ve kardeşlerimizi korusun.”

Gerilim Hikayesi: Topuklu Ayakkabılar

Topuklu ayakkabıları ile ıssız sokakta öyle hızlı adımlarla yürüyordu ki, yıllardır nasıl düşmeden yürüyebildiğine hâlâ şaşırıyordu. Ayakkabılarının ince topuğundan gelen yankı, kendisine takip ediliyormuş hissini veriyordu. Yıllardır üzerinde yürümeye çalıştığı bu çelik ve on üç santimetrelik topuklara alışmak için harcadığı çabayı düşününce kendi kendine gülümsedi.

Topuklu ayakkabıları sevip sevmemek arasında gidip gelse de mesleği icabı onlarla yürümeye, bir parçası gibi görmeye alışmaya çalışıyordu.

Asla alışamayacağını biliyordu. Kendini her an düşecekmiş gibi hissettiği için her adımında yere daha sert basmaya çalışıyor, eve gittikten sonra ayaklarında oluşan ağrıyı geçirmek için çaba sarf ediyordu.  Bu gece dışarı çıkmış ve sadece gece kulübünde zamanını  barda oturarak; oradaki amaçsız insanları izleyip dünden kalan son parasını ise çıkmadan önce kafayı bulmak için kullanmıştı. Bu gece sahne almamıştı. Evde oturup öldürülen kadınları daha fazla düşünmemek için kendini sokağa atmıştı. Ne yaptığının farkında olmadan ayakları onu çalıştığı bu kulübe getirmişti. Bilinçsizce tükettiği saatlerden sonra eve gitme vaktinin geldiğine karar vererek oradan ayrıldı.

Sokağa çıkar çıkmaz sendeledi. Kafasının güzel olması sebebi ile yürüyebildiği kadar hızlı adımlar atmaya çalışıyordu. Sabah ışıklarının gökyüzüne düşmesi, bulunduğu ıssız sokağı aydınlatmaya yetmiyordu. Bu gece her gece yaşadığı öldürülme korkusu daha çok gün yüzüne çıkmıştı. Son zamanlarda eğlence  sektöründe çalışan kadınları işkence ile öldüren bir katil tüm şehri esir almış, bu meslekte çalışan kadınların içine korku tohumları ekmeyi başarmıştı. Onların toplum içinde bir değeri yoktu. Bunu yıllar önce sevgilisi tüm benliğini sömürdükten sonra  onu kaldıkların otelin sahibine sattığında öğrenmişti. Günlerce gördüğü şiddet ve tecavüzden sonra, otel sahibinin damar yolu ile enjekte ettiği madde ile  kendine gelemez fakat odayı ziyaret eden sayısız adamı ise vücudunun moraran ve şişen izlerinden dolayı hayal meyal hatırlar, bir köpek yavrusu gibi bir köşeye büzülüp adamın ona önce yemek, sonra madde, en son ise otel müşterilerini getirmesini yarı bilinçli yarı bilinçsiz bekler, içlerinden birinin kendisine merhamet ederek bu köhne ve kokuşmuş yerden götürmesi için dua ederdi. O gün ise hiç gelmemiş fakat daha on sekizine girmeden başka bir alıcıya hayvan gibi tekrar satılmıştı.

Topuklu ayakkabılar ile tanışması o yıllara dayanıyordu. Onu satın alan adam vurularak öldürülmüş, kendisini özgür olarak bu metropolün sokaklarında bulmuştu.

Annesiz büyümüştü. Babası ise kendi halinde bir adamdı. İki kız çocuğu ile ilgilenmek şöyle dursun, karısı ölür ölmez tekrar evlenmiş, o zaman beş yaşında olan kendisini ve yedi yaşında olan ablasını bu zalim kadının ellerine teslim etmekten çekinmemişti. İki üvey kardeşi olmuştu. Kadın  babalarının yanında onlara sevgi ve ilgi gösterir ama yalnız kaldıklarında onları aşağılar, küçücük bedenlerinin kaldıramayacağı ev işlerini yaptırır, beceremezler ise babalarının kemeri ile onları döverdi. Babasına ise moraran yerlerin düşmekten, sakarlıklardan meydana geldiğini, bunun çocukluk çağlarında çok olağan bir durum  olduğunu anlatır, adam da hiç sorgulamadan kahvesini içmeye devam ederdi.  Bir seferinde kolunu o kadar sert geriye doğru bükmüştü ki bileği iki yerden kırılmıştı. Kocasını ağlayarak aramış, bahçedeki kiraz ağacından düştüğü yalanını söyleyerek eve çağırmıştı. Kendisi çok sessiz ve korkak olduğu için kadını babasına hiç şikayet etmemiş ama ablası bu durumu babasına anlatmaya kalktığında babasından güzel bir dayak yiyerek bir daha konuşmamak üzere dilini lal etmişti. O yıllarda her gece annelerinin geri gelmesi için ettikleri duaların kabul olacağına inandıklarını hatırlayınca gülümseyerek, [bctt tweet=”“Çocukluk ne kadar  saf ve bir o kadar masum  evremiz,” diye kendi kendine söylendi.” username=”dedektifdergi”] O günlere geri dönebilmek için neleri vermezdi ki. O evde yediği dayaklar sonrasında gördüğü şiddetin yanında masum birer anı olarak kalmaya başlayalı yıllar olmuştu. Bunu her aklı başında olduğu an düşünüyor sonrasında ise kendini acımasızca suçlarken buluyordu. Kadının babasını doldurarak onların eğitim hayatını ilkokuldan sonra bitirmesini ise hiç affetmeyeceğini kendi kendine yineleyip duruyordu. Kız çocuğu okuyup da onun bunun kucağında o…mu  olacaktı? Babası,  bu söylemleri çok çabuk kabul etmiş, ablasının yalvarıp ağlamalarını dinlememişti bile. Kadından çok babasından nefret ettiğini düşünse de onu özlüyordu. Acaba babası hayatta mıydı? Ona ne kadar kızgın olursa olsun özleyen yüreğine asla söz geçiremiyor, yıllar içinde ona duyduğu nefretin artık sancılı ve imkansız bir acı ile göğüs kafesini sızlatmasına bir kaç yıldır dayanamıyordu. Her gün uykudan uyanır uyanmaz otobüs terminaline gidip bir bilet alarak doğruca doğduğu kasabaya gitmeye ve babasına bir kez daha sarılma isteği ile dolup taşmasına rağmen bu düşüncesini bir sonraki güne erteliyordu. [bctt tweet=”Acaba babasına bir kez sarılsa aldığı onca yara iyileşir miydi?” username=”dedektifdergi”]Bu düşünce burnunun direğinin sızlamasına sebep olur ve  “Birgün tüm cesaretimi toplayıp gideceğim,” diye kendisine söz vererek gözyaşlarını serbest bırakırdı. Ablası lise dönemi okul kayıtları başladığı gün alt mahallelerinde bulunan markete gitmek için evden çıkmış fakat geriye ölü bedeni dönmüştü. Trafik kazası geçirip olay yerinde gözlerini bu kötülüklerle dolu olan dünyaya bir daha açmamak üzere kapatmıştı. Sürücüye ve görgü tanıklarına göre elinde tuttuğu alışveriş poşetleri ile aracı gördüğü halde caddeye fırlamış ve altında kalmıştı. Aldığı meyveleri bugün gibi hatırlıyordu. O günden sonra tüm elma ve şeftalilerin kanlı olduğunu düşünerek bir daha ağzına sürmemişti. Ablasının kullandığı ve annesinden kalan altın bilezik ise hâlâ üzerinde onun kanı ile evinde ve ruhundaki en temiz hatıra olarak yatak odasındaki komidinin üzerini süslüyordu. Her gün sabaha karşı eve döndüğünde daha kapıyı açar açmaz üzerindeki ve ruhundaki kirlerden arınmak için önce banyoya gidiyor, bedenini hoyratça lifleyerek bütün gecenin üzerine sinen tiksindirici kokusundan arınmayı gözyaşları eşliğinde tekrarlıyordu. Sonra yatak odasına geçip bu kanlı bileziğe içini kanatan her onulmaz yarayı anlatırken uykuya dalıyordu. Tüm bu düşünceler ile bir an duraksadı. Kullandığı maddenin  etkisi ile tribe girmiş, en ufak bir sese tepki verir olmaya başlamıştı. Arkasından gelen ayak sesleri ise olduğu yerde kalmasına sebep oldu. Sonunun yaklaştığını düşünerek öylece kalmayı yeğledi. Geceleri ava çıkan şeytanın kendisini bulmasını ve yaşadığı onca işkenceyi sonlandırmasını dilediyse de yaptığı işkenceler aklına gelince bu düşüncesinden vazgeçti. İnançlarını kaybedeli uzun zaman olmuştu fakat şimdi annesinin kendisine öğrettiği dualar dilinden ve yüreğinden mırıltı halinde çıkmaya başlamıştı. Can ne olursa olsun tatlıydı. Bir kaç sefer intihara teşebbis etmiş ama başarılı olamamıştı. Bileklerini kestiği son seferinde yattığı hastanedeki hemşire ona intiharın ne kadar günah olduğundan bahsetmiş, o ise kadına kendisini bu kadar kötü bir hayata atanların günahlarını sormuştu. Hemşire de o günleri arkasında bırakabileceğini söyleyerek günahlarından arınması için ona yol göstermiş, hatta yardımcı olmuş ve bir mağazada iş bulmuştu. İki ay huzurla işine gitmiş fakat mağazaya gelen bir müşteri, bir gece kulübünde yarı çıplak halde dans edip kendini pazarladığından patronuna bahsederek kovulmasını sebep olmuştu. Akşamında ise kendisini arayıp, randevu istemiş eğer orada çalışmaya devam ederse eşinin sık gittiği bu mağazada kendisinin ne boklar yediğini anlatacağından korktuğu için kovdurduğunu anlatmıştı. Oysaki eşini tanımıyordu ama adama randevuyu kabul etmeyeceğini söylediğinde küfürler eşliğinde kendisi  gibi namussuzların, namuslu vatandaşların arasında işinin olmadığını duymuş, bu konuşmaya daha fazla tahammül edemeyerek telefonunu kapatıp numarasını engellemişti. Adamın namus hakkında söylediklerini düşünüp, namuslu olanların kendisi gibi kadınları ziyaret edip hâlâ namustan bahsediyor olmalarının ise ne derin bir çelişki olduğuna günlerce kafa yormuştu.  Daha sonrasında ise defalarca  iş arayıp bulmuş  ama ne yazık ki erkek olan patronları veya geçmişinde bıraktığını düşündüğü müşterileri kendisini taciz edip tehdit yolu ile faydalanmak isteyince bildiği sokaklara geri dönmüştü. Giyimine ne kadar dikkat ederse etsin güzelliği ile dikkatleri üzerine çekiyor, bu durumda da ne yapacağını bilmiyordu. Madde bağımlılığından kurtulmak için yattığı hastane çıkışında iki yıla yakın temiz kalmış ama yaşadığı onca travmadan sonra acıyı hafifletmek, duygularını köreltmek ve uyuşuk bir halde kalmak için tekrar kullanmaya başlamıştı. Tek fark,  artık damar yolu maddelerini vücuduna almıyordu.

Ayak sesleri iyice yaklaşmış ve durmuştu. Topuklu ayakkabıları sanki betona saplanan çiviler gibi hareket etmesini engellemiş, çaresizlik içinde kaderine razı olacağı anın geldiğini düşünerek, aldığı nefesi tutup gözlerini kapatmıştı.

Gelenin nefesini ensesinde hisediyordu. Kımıldamaya cesareti yoktu ve beklemeye devam etti.

Güçlü bir erkek sesi, “Okşan Hanım iyi sabahlar,” deyince sesin sahibini tanımakta geçikmedi. Bu öldürülen kadınlardan en sonuncusunun hakkında soruşturma yürüten, Komiser Ekrem’in sesiydi. Dört  kadın öldürülmüş fakat bu Komiserden önceki emekliliği yakın olan amir işi ciddiye almamıştı. Ne de olsa onlar etini satan ve toplumda kabul görmeyen kişilerdi. Ha bir fazla ha bir eksik ne fark ederdi? Fakat bu beğenmediği ve hor gördüğü kadınları ziyaret etmekten de geri durmadığı  söylentiler arasındaydı. [bctt tweet=”Sokakların kulağı delikti. Ne fısıldanırsa fısıldansın rüzgarla birlikte görünmeyen birileri tarafından etrafa yayılırdı.” username=”dedektifdergi”]  Dirileri ciddiye alınmamış, insan vasfına layık görülmemişti ki, ölülerini kim niye ciddiye alsındı?

Arkasındaki adam onun önüne geçerek cümlesini yineleyince, “Size de Komiserim,” diyebildi. Biraz önce duyduğu korku ve gerilim yerini rahatlamaya bırakmış ama bacaklarının da titremesine sebep olmuştu.

“Bu sokak çok ıssız, sizleri bu konuda uyarmıştık. Biraz daha dikkatli davranın. Arkanızdan on dakikadır yürüyorum ve siz beni son ana kadar fark etmediniz. Eminim katil de kurbanlarına bu şekilde yaklaşıyordur. Eğer yaşamak istiyorsanız söylediklerimizi biraz daha ciddiye alın.”

“Ben…ben ne demeliyim?” dedikten sonra konuşmasına devam etti. “Evime gitmek için bu yolu kullanmak zorundayım. Sizin arkamdan geldiğinizi fark ettim fakat dönüp bakma cesaretini bulamadım.”

Sesi kırılgan çıkmıştı.

Komiser Ekrem ona bir adım daha yaklaşıp “Sokak lambaları yanmıyor. Kuytu yerlerden uzak durmanızı söylemiştim. Katilin şakasının olmadığını siz de benim kadar iyi biliyorsunuz. Bizler katili ararken sizler de biraz daha temkinli davranın,” dedi.

Sesi davudi ve buyurgandı. Okşan onunla bir hafta önce görüşmüştü. Öldürülen kadın çalıştığı kulübe sık sık geliyor, ara sıra selamlaşıyorlardı. Yapılan incelemeler sonucu emniyet birimleri kendisine ulaşmışlardı. Kadının öldürüldüğü gece, kulüpte bulunan herkesi kamera kayıtlarından tespit etmiş ve sorgulamışlardı. Kadın kulüpten saat üçe doğru tek başına ayrılmış, bir taksiye binip evine gitmiş ve iki gün haber alınamayınca sürekli müşterisi olan bir adam tarafından evinde ölü bulunmuştu. Katil dört  kurbanı da aynı şekilde katletmişti. Öldürdüğü kadınların esmer olması ve birbirlerine benzemeleri, Okşan’ı daha da tedirgin etmiş, Komiser Ekrem de bu konuya dikkat çekerek onu son görüşmelerinde uyarmıştı. Zira katilin avladığı kadın profiline uyuyordu. Katil kurbanlarını evlerinde yataklarında öldürüyordu. Basında yer alan haberlere göre onları öldürmeden önce özellikle gögüs bölgelerine uzun ama derin olmayan kesikler atıyor, kalbe kullandığı bıçağı derince saplıyor ve tatmin olduktan sonra çelik topuklu ayakkabıların sağ eşini kullanarak, sol göğüs üstünde  imza olarak bırakıyordu. Bu da kadınların annelik vasfına saldırı olabileceğini akla getiriyordu. Zira bebekler özellikle sol göğüsü emerek anne ile bağ kurdukları bilimsel olarak kanıtlanmıştı. Bildiği kadarıyla hiçbir eve zorla girilmemişti. Mesleklerinden dolayı katilin, kurbanları tanıdığı konusunda tüm emniyet fikir birliği sağlamıştı. Emniyette verdiği ifadeden sonra Komiser Ekrem ona uyarı niteliğinde bilgi vermişti.  Toksikoloji raporlarında alkol ve madde kullanımına rastlanmıştı. Katil kurbanlarına ayrıca bir ilaç veya sakinleştirici enjekte etmiyor, onların hafif sersem hallerinden yararlandığı tahmin ediliyordu. Dört kurbanın da  kafa ve enselerinde kesikler vardı. Katil kurbanlara ilk darbeyi ona arkalarını döndükleri anda vuruyordu. Bu da olay yeri inceleme raporlarına göre koridorda oluyor, kurbanın şaşkınlıkla döndüğü an ise göğüs bölgesinde ilk darbe geliyordu. Şok ve korku birleşince kurbanlar muhtemelen katilin emirlerine uyup yatak odalarına geçiyorlardı. Tabii bunlar Komiser Ekrem’in elde ettiği bulgulara göre varsayımlarıydı. Basında paylaşılmayan bilgi ise, katilin  her kurbanının ağzına yapıştırdığı koli bandını,  el ve ayaklarına bağladığı plastik kelepçeleri çıkarıp yastıklarının üzerine bıraktıktan sonra, kurbanların cesetlerinin üzerine beyaz bir çarşaf sermesi ve üzerine kırmızı karanfil bırakmasıydı.  Acıyı derinden paylaşmanın, sevginin  ve özlemin temsilcisi olduğu söylenen bu çiçekle, katil kurbanlarına acıdığını, sevgi beslediğini mi ifade ediyordu? Bu konu hakkında Emniyet ve Adli Bilim kesin bir kanıya sahip değildi. Okşan başını öne eğip Komiserin tekrar konuşması için bekledi. Az evvel yaşadığı korku bacaklarının tüm gücünü çekmişçesine olduğu yerde durmakta zorlanıyordu.

Komiser Ekrem, “Okşan Hanım,” dedi. “Bu bir hafta içinde size tuhaf gelen bir şey oldu mu? Arkadaşlarınızla aranızda katil hakkında  konuştunuz mu?”

“Benim arkadaşım yok. Bunu size daha öncede söyledim.”

“Gece kulübüne çalışıyorsunuz. Son kurban sizin olduğunuz mekanı sıklıkla ziyaret ediyormuş. Müşterilerileri ile  orada buluşuyormuş. Hiç dikkatinizi çeken birşey olmadı mı? Ayrıca diğer üç kurban da mekana  gelenler arasındaymış. Kurbanlar bir şekilde sizin mekanı mesken tutmuşlar. Acaba sizi rahatsız eden veya başka herhangi olumsuz davranışta bulunan kimse ile karşılaştınız mı?”

“Ben, kurbanları tanımıyorum. Mekan çok büyük ve orada bulunan insanlara çok dikkat etmem.”

“Orada ki kayıtları inceledik. Hiçbir kurban oradan aynı adamla ayrılmamış. Bunu tespit ettik ama katilin çok yakınınızda olduğunu düşünüyorum. Alınan tüm ifadeleri okudum. Mekan sahibi ve eşi bu durumun mekanlarının adına zarar verdiğini düşünüyorlar. Gece kulübüne takılanlardan tutun da kapıda çiçek satanlara kadar herkesin ifadesi elimizde fakat bir arpa boyu yol alamadık. Sizden özellikle dikkatli olmanızı istiyorum katilin kurban profiline uyuyorsunuz. Biraz işinize ara verin. Bir arkadaşınıza gidip kalın veya birini evinize davet edin ama mümkün mertebe ortalıkta tek başınıza dolaşmayın. Şimdi size evinize kadar eşlik edeyim,” dedikten sonra iki adım attı.

Okşan, bir anlık tereddütten sonra onu izlemeye başladı.

Komiser Ekrem sabahın erken saatlerinde emniyete gelir gelmez ekibini topladı. Oğuzhan ve Nimet’i gündüz de açık olan fakat temizlik  yapılan mekana yönlendirdi. Düğüm burada başlıyordu, burada çözülecek gibi görünüyordu. Konuştukları onca insan, kamera kayıtları onlara katile dair bir şey vermemişti. Ama kulübün, kurbanların öldürüldükleri farklı günlerde son görüldükleri yer olması tesadüf sayılamayacak kadar gerçekti. Katil henüz hiç bir iz bırakmamıştı. Öldürdüğü her kurbanın evi titizlikle incelenmiş, ne bir saç teli ne de bir parmak izine rastlanılmıştı. Plastik kelepçeler; özellikle koli bandında aradıkları parmak izi umutlarını söndürmüş fakat pes ettirememişti. Katil mutlaka bir hata yapacaktı fakat onlar onun bir daha avlanmaması için o hatayı beklemeyeceklerdi.

Komiser Ekrem, ekibinin en dişli, en ele avuca sığmayan,  erkek mesleği diye bilinen ama kadınların da yüreklisinin yapabileceğini aldığı ödüllerle defalarca kanıtlayan yardımcısına dönerek, “Sina biz de dosyaları tekrar gözden geçirelim,” dedi. “Özellikle Adli Tıp dosyalarına yoğunlaşalım. İfadeleri, aile ve müşterilerin verdiği bilgileri değerlendirelim.”

Masasına geçti. Deri ceketini çıkarıp sandalyenin arkasına gelişigüzel bıraktı. Masasının dağınıklığını dışarıdan gören bir insan onun bu kargaşa arasında  hiçbir şey bulamayacağını düşünebilirdi fakat o aradığı her şeyi masayı karıştırmadan buluyordu. Kurbanlara ait dosyalar, adli veriler, not aldıkları onlarca kağıt, sıkıştıkları yığının arasından kendine bakıyordu. Sandalyeye oturdu. Sina ise yan masaya geçip, bilgisayarda kayıtlı raporların sayfalarını açmıştı. Her veriyi işledikleri panoda, sağ çaprazlarında bir çok soru işareti bulunan kurbanlar, yüzlerinde bir daha olmayacak bir gülümseme ile  donmuş bir şekilde kendilerine bakıyorlardı.  Topuklu Ayakkabı Cinayetleri başlığı ise olay yeri incelemenin son çektiği  fotoğraflarla odaya dehşet saçan bir görüntü sergilemeye devam ediyordu. Hiçbir canlı bu şekilde vahşice katledilmeyi hak etmiyordu. Ne acıdır ki bu vahşeti sergileyen yine bir insandı. İster hayvan olsun, ister insan herkesin anladığı dil olan sevgi ve merhamet gönüllerde tekrar yer etmeliydi. Yoksa bu gidiş daha çok can yakmaya devam edecekti.

Komiser Ekrem başını panodan kapıya çevirerek iki çay getirmeleri için görevli memura seslendikten sonra, Sina’ya döndü. “Dün gece kurbanların en son  göründüğü gece kulubündeydim. Neredeyse sabah kadar orada kalıp insanları inceledim. Bir şüpheli davranış, bir iz bulurum diye beynimi patlattım ama nafile. Tüm çalışanlarla tekrar tekrar konuştum, mekanın sahibi keyfime bakmamı söylerken eşi, müşterileri ürküttüğümü söyleyip tüm gece pitbull köpeği gibi peşimde dolandı. Dansçı kızları korkuttuğumu ileri sürdü.”

“E… haklı değil mi? Basın günlerdir mekanları hakkında yazıp duruyor.  Son uğradığım ile ilk uğradığım zaman diliminde  müşteri sayısındadağlar kadar fark var. Kadın, çalışanlarını kaybetmekten korkuyor bence.”

“Haklı olabilirsin fakat katil yakalandığı zaman onların mekanının ismi unutulacak. Neyse biz öldürülen kadınların yakınlarının verdiği ifadeler ile işe başlayalım. Bu ara aklıma gelmişken şu dansçı kız Okşan asıl ismi Fatma, soy ismini hatırlayamadım, onun ifadesine ve GBT’sine de tekrar bakalım.”

“Bir sorun mu var Komiserim?”

“Henüz yok fakat öldürülen kadınlarla fiziksel özellikleri uyuşuyor. Katilin menziline girmiş olabilir. Sen dosyayı bırak aile fertlerinin listesini çıkar.”

“Yani katil yakınlarından biri olabilir öyle mi?”

“Neden olmasın? Kadın evinden ayrılalı neredeyse yirmi yıl olmuş. Belki bir kardeşi veya babası peşine düşmüş olabilir?”

“Yirmi yıl sonra mı?”

“Sina… Kadın Malatya’nın Battalgazi ilçesinde dünyaya gelmiş. Şerefsizin biri ile yolu kesişmiş ve hayat hikayesi iradesi dışında değişmiş. On yedi yaşında eminim aile sevgisi görmeyen genç kız onun bunun çocuğu olan adamın süslü yalanlarına kapılıp kendini bir yıldan fazla bir otel odasında, madde bağımlısı ve çıldırma noktasına getiren tecavüzler sonucu başka birine satılmış bulmuş. Belki aile fertleri onu yirmi yıldır arıyordur. Bilemeyiz ama bu aramanın hayırlı bir sonuç için olmadığını da hesaba katmalıyız. Namus cinayetine kurban gidebilir. Kurbanlarla benzerliği dikkat çekici. Gözümden kaçırdığım delil bu olabilir.”

“İyi de Komiserim, diyelim ki katil dört kurbanını da bu mekanda gördü ve takip ederek öldürdü. Okşan ise hep o mekanda. Katil eğer dediğiniz gibi onun peşindeyse neden önce onu öldürmedi?”

“Bu soruyu ben de kendime defalarca sordum. Emekli olan meslektaşımın aldığı ifadeler ve notlarda bu benzerlikten hiç bahsedilmiyor. Ben ise daha dosyayı devir alıp mekana gittiğim gün benzerliği fark ettim. Kamera kayıtlarında her gün gelen üç müşteri keşfettik ama bu müşterilerin ikisi kadın biri ise torbacı, onu da narkotik aldı zaten. Kadının sahneye çıktığı saatlerde ise mekanın en dolu olduğu saatler. Burada büyük bir boşluk var. Adli Tıp’ın raporlarına göre katil, kadının sahne aldığı saatlerde kurbanlarını öldürüyor. Raporlara bir göz at. Kurbanlar gece saat bir ile üç arasında katledilmişler.”

“Belki de katil onunla ruhsal bir bağ kurup, onu bu hayattan diğer kadınları öldürerek kurtardığını düşünüyordur. Böyle manyaklar var ne de olsa. Keşke benim karşıma çıksa ona dünyanın kaç bucak olduğunu göstersem.”

Sina’nın son sözleri Ekrem’in gülümsemesine sebep oldu. “Allah senin eline düşmanımı bile düşürmesin. Eminim düşmanım bile senin elinden kurtulmak için benimle dost olurdu.”

“Aşk olsun Komiserim. Ne kötülüğümü gördünüz?”

“Allah için ben görmedim ama sorgu odasında geçen hafta seni izledim. Hani şu kadını altınları için öldüren ama altınları bulamayan yan komşunun itirafını almanı tarihi kayıt olarak zihnime yerleştirdim.

“O piç dua etsin elimden ucuz kurtuldu. Yoksa ona yaşlı bir kadını öldürmek neymiş öğretirdim.”

“Ağzını ve burnunu dağıtarak öğretmişsin zaten.”

“Üstüme iyilik sağlık. İlk yumruğu o attı. Hoş ben onu tahrik etmeyi başardım. N’aparsınız Komiserim, bu konuda elime kimse su dökemez. O odaya girerken tüm sinirlerimi kapının önünde bırakıyor şüphelinin sinirlerini oynatmayı beceriyorum. Yetenek işte. İlk hamle hep onlardan gelir. Ben de oturup beni dövmelerine izin vermeyeceğime göre yıllardır gittiğim yakın dövüş sanatına ahde vefa borcumu ödüyorum.”

“Yıllardır bu mesleğin içindeyim senin gibi cevval bir kadınla daha önce hiç çalışmadım. Yolun başındasın o yüzden aynı kalmaya gayret et. Şimdi, bu kadar konuşma yeter. İşimize dönelim.”

Komiser, son kurbanın Adli Tıp raporuna yoğunlaştı. Sina ise Okşan hakkında bilgi almak için doğduğu ilçenin emniyet müdürlüğü ile iletişime geçip bilgi almaya başladı. Getirilen çayları ise masalarının üzerinde unutmuşlardı.

Komiser Ekrem midesinin guruldaması ile başını daldığı dosyadan kaldırıp, Sina’ya baktı.  [bctt tweet=”“Zaman ne hızlı bir hırsız, fark ettirmeden ömür çalmayı başarıyor.” username=”dedektifdergi”]Biraz ara verip yemeğe gidelim.”

“Ben çıkmayacağım Komiserim. Önemli bir telefon bekliyorum ama gelirken bana da bir şeyler almanıza hayır diyemeyeceğim.”

Ekrem ise ceketini alıp kapıya yöneldi. Açlık sinirlerinin gerilmesine yol açıyordu. Bir an önce karnını doyurmalıydı.

Emniyete döndüğünde, Sina onun getirdiği kuşbaşılı pideyi elinden alırken elde ettiği bilgileri deaktarmaya başlamıştı.

“Komiserim, Okşan yani Fatma Yanık’ın tüm aile fertleri ile ilgili bilgilere ulaştım. Annesi ve ablası yıllar önce ölmüş. Babasının tekrar evlendiği kadından iki çocuğu daha olmuş. İkisi de erkek. Biri şu an vatani görevini yapmakta. Büyük olan kardeşi ise ulaştığım mahalle muhtarının verdiği bilgilere göre bir yıl önce iş bulma bahanesi ile oradan ayrılmış. Baba üç yıl önce vefat etmiş. Üvey anne ise benimle telefonda konuşmak yerine öyle bir kızlarının olmadığını söyleyerek telefonu yüzüme kapatmayı tercih etti. Tekrar aramalarım sonuç vermedi. İlçe emniyet müdürlüğünden öğrendiğime göre Okşan’ın hayatını kabusa çeviren Yalçın Boz adlı şahıs insan kaçakçılığı ve adam öldürmekten  dolayı on iki yıl önce müebbet yemiş.  Bilin bakalım kimi öldürmüş?”

“Kimi?”

“Okşan’ı köle gibi satan şu p….ki.”

“Adi şerefsizler. Su testisi su yolunda kırılmış ama kim bilir kaç masumun kanına girmişlerdir. Merak etmiyor değilim bu adamlar bu cesareti kimden alıyor?”

“Kimden alacaklar elbette ki içimizdeki çürük, kanı bozuk kanun adamlarından. Eğer herkes görevini layıkı ile yapsa bunlar türeyebilir mi? Etrafınıza bir bakın. Kadın, çocuk, hayvan katliamları yapılıyor. Bizler gecemizi gündüzümüze katıp failleri buluyoruz ya sonrası. Yok iyi hal, yol kaşınmıştır, yok gönüllüydü, yok namustu diye diye bunların azmasına sebep olduk. Bir hukuk devleti olarak uygulamada sorun yaşıyoruz. Din adamlarının sapkın fetvaları, cezaların yetersiz olması, iyi hal denen maskaralık bunların cesaret bularak çoğalmasına sebep oluyor. Sallandıracaksın bunları olup bitecek. Ben bu işlerin eğitimle çözüleceğine inanmıyorum eğer öyle olsaydı, Avrupa, Amerika gibi gelişmiş ülkelerde kadın cinayetleri ve çocuk tacizcileri olmazdı.”

“Sina nefes al istersen. Ne kadar dolmuşsun böyle.”

“Nasıl dolmam sinirden kendimi yiyorum. Her gün bir hemcinsim boktan sebeplerden dolayı katlediliyor. Merak ediyorum bu adamları kim yetiştiriyor? Onları da yetiştiren bir kadın, bir anne değil mi? Bu nasıl bir çelişki?”

“Çocukluk çağında aile ve toplum baskısı ile yapılan cinsiyet ayrımları, erkeklere güç kullanmayı, kızlara ise itaat etmeyi öğretiyor.  Bir çok ebeveyn düşünmeden, erkeğin itaat edilmesi gereken varlık olduğunu, daha kardeşler arasında çocukların zihnine, bilinç altlarına empoze ediyorlar. Sonrası ise ortada. Kadın sahiplenmiş modern köle haline getiriliyor ve erkek onun üstünde her şeyi yapma hakkına, gerekirse öldürme hakkına sahip oluyor. Burada eğitim işe yarayabilir ama bu sorunu kökten çözeceğine ben de inanmıyorum. Nasıl ki iyiliğin karşılığı sevgi ise, suçun karşılığı da ceza olmalı. Hele ceza  konusunda seninle aynı fikirdeyim.”

Ekrem masasının arkasındaki pencereyi açarak ceketinin cebinden çıkardığı sigarasını yaktı. Her ne kadar kamu alanlarında sigara içmek yasak olsa da ara ara odasında kaçamak yaptığını  geldiği günden beri emniyetteki tüm arkadaşları biliyor ve görmezden geliyorlardı. Koca şehri hüzünle seyrederken, insanların ne ara bu kadar acımasız ve merhametsiz hale geldiklerini düşünerek, sigarasını pencerenin önünde bulunan mermerin üzerinde söndürdü. Oğuzhan ve Nimet’in sesini duyunca dönüp masasına oturdu.

Elindeki izmariti çöpe attıktan sonra onların yeni bir bilgiye ulaşamadıklarını, bildikleri ifadeleri tekrar dinlediklerini, öğrenen Ekrem, “Arkadaşlar elimizde yeni bir bilgi var,” dedi.  “Gece kulübündeki  dansçı Okşan’ın ailesi ile iletişime geçtik. Kurbanların hepsinin fiziksel özellikleri bu kadınla uyuşuyor. Katilin bir sonraki hedefi bu kadın olabilir veya katil ona bu  şekilde psikolojik baskı yapıp akıl sağlığını karıştırabilir. Kurbanlarını  kadının etrafından seçtiği ihtimalini göz önünde bulunduralım. Tedbirli davranalım. Şu an elimizde hiçbir delil olmasa da Okşan’ın ailesi hakkında öğrendiğimiz bilgiyi yabana atmayalım. Üvey kardeşi ise bir yıl önce yaşadığı ilçeden ayrılmış. Katilimiz bu adam olabilir de olmayabilirde. Biz onun hakkında ulaşabileceğimiz her veriyi değerlendirmekle işe başlayalım.”

Sina’nın yazıcıdan çıkardığı Murat Yanık’ın fotoğrafını odadakilere verdi.

“Tüm ekip bu adam hakkında soruşturma yapmaya başlıyoruz. Sina sen onun GBT’sini incele. Bu adamla ilgili çöp kadar bile olsa bilgi istiyorum. Muhtarı tekrar ara, annesini ziyaret edip bir ağzını arasın, belki kadın nerede yaşadığı ile ilgili bilgi verebilir.”

O bunları anlatırken, Sina bilgisayar başında araştırmasına odaklanmıştı bile. Heyecan ile, “Bingo! Komiserim!” diye bağırdı. “Adam burada bir kavgaya karışmış ve bir gece nezarethanede tutulmuş. Yaralama olmadığı için serbest bırakılmış. Kayıtlı adresi de elimizde. Bugün sanırım şanslı bir günümdeyim.”

Yazıcının cızırdayan sesi ile oturduğu sandalyeyi döndürerek evrakları aldı.

Oğuzhan, “Komiserim, biz hemen çıkalım mı?” diye sordu.

“Elimizde şu an ona dair hiçbir şey yok Oğuzhan. Sen ve Nimet, önce gece kulübünün kamera kayıtlarını tekrar inceleyin. Bakın bakalım elimizdeki kayıtlarda ve ifadelerde Murat Yanık adı geçiyor mu? Bir de kulübün bulunduğu sokağı, park yerini izleyen MOBESE kayıtlarına göz atın. Bugün dosyaları incelerken bu kayıtlarla ilgili hiç bilgi olmaması dikkatimi çekti.”

“İncelemedik zaten Komiserim. Önceki amirimiz gerek görmedi.”

Cevap ekibin en sessizi olan Nimet’ten gelmişti.  Ekrem onun kendi halinde, zorda kalmadıkça konuşmayan tavırlarına alışamamıştı. Sina’nın söylediğine göre sahada çok iyi bir gözlemciydi.

Cinayet mahallinde tuttuğu raporlar ile sakin hallerini bağdaştırmakta zorlanan Ekrem, “Sizler neden önermediniz?” dedi. “Sonuçta amiriniz de olsa sizler de bu ekibin parçasısınız. Belki gözünden kaçmıştır.”

“Kaçmadı Komiserim. Vedat Amir, ölen kadınlara saygı duymuyordu. Onları aşağılayarak ölecek zamanı bulduklarını söyleyip küfür etmekten  başka bir şey yapmadı. Onun gözünde ölmeyi  hak etmişlerdi. Tecavüze uğramadıkları için neredeyse üzülüyordu. Katilin ne amaçla öldürdüğünü soruyor ama bunu kurbanlar adına değil, katilin uğraşlarını manyakça bulduğu için söylüyordu.”

Son cümleyi öfke ve tiksintiyle söyleyince Ekrem, Nimet’in amirinden hoşlanmadığını anladı. Belki de bu yüzden kendisi ile arasına mesafe koyduğunu, tanımaya çalıştığı için konuşmadığını düşündü.

“Biz şimdi yeniden başlıyoruz ve ben bu kayıtları incelemenizi istiyorum. Sina sen de Türkiye genelinde benzer cinayetler işlenmiş mi onları araştır. Hemen başlayın. Ben çıkıyorum. Bulduğunuz en küçük ayrıntıda bile bana dönüş yapın.”

Ceketini ve Murat’ın fotoğrafının olduğu kağıdı eline alıp kendini emniyetin dış kapısında karşılayan ilkbaharın taze kokusuna teslim ederek arabasına doğru yürüdü.

Okşan’ın oturduğu apartmanın önüne geldiğinde gün ikindiden akşama dönmeye başlamıştı. Zile basıp, kendini tanıttığında kapının otomatının açılma sesi ile birlikte kendini üçüncü katta buldu. Okşan kapıyı açmıştı. Gözlerinde merak okunuyordu. Ekrem onu ilk kez makyajsız görüyordu. Doğal hali, sahne halinden daha güzeldi. Siyah saçlarını at kuyruğu yapmış, kara gözleri ve yüzünde küçücük duran burnu ve dolgun dudakları ortaya çıkmıştı. Üzerinde yırtık bir kot pantolon ve beyaz bir gömlek vardı. Ayakları çıplaktı. Bu hali ile savunmasız küçük bir kız çocuğuna benziyordu.

Ekrem, “Vakitsiz geldiğimi biliyorum ama sizinle önemli bir konu hakkında konuşmam lazım,” dedi.

Okşan bedenini kapının önünden yana doğru çekerek, onun içeri girmesi için yol verdi, kapıyı kapattı. Evin sabun kokusu o kadar yoğundu ki, Ekrem bir an çocukluk anılarının içinde kayboldu. Annesi  beyaz sabun kokusunu çok severdi. Kocasının şehit olduğu haberini aldığı gün sabun kokusu da annesinin akıl sağlığı ile beraber kendisini terk etmişti.  O temizlikten ödün vermeyen kadın gitmiş yerine günlerce evle ilgilenmeyen, sokaklarda kocasını görenlerin olup olmadığını soran, saçı başı dağınık, kendinden habersiz bir kadın gelmişti.  Çocuğunu unutup yatırıldığı hastanenin çatısından kendini aşağıya atmaya kalkışmış, Ekrem’i çocuk yuvasının soğuk, sevgisiz duvarlarının arasına bırakmıştı. Kapının önünde kalakalmıştı. Yüreği sıkışmış, nefesi hızlanmıştı. Nasıl da özlemişti anne ve babasını. Okşan’ın sesi ona o an çok uzaklardan geliyordu. Sorduğu soru ile kendini toparlamaya çalıştı. Kadının yüzünde telaş vardı,

“Komiserim iyi misiniz? Su ister misiniz?”

Zorlukla, “İyiyim. Sanırım tansiyonum düştü,” diyebildi.

“Salon hemen karşı oda isterseniz oraya geçelim.”

Ekrem başını sallayarak onu onayladı. Bacakları külçe gibi ağırlaşmıştı. Yavaş adımlarla yanındaki kadınla ilerleyerek salondaki koltuğa oturdu. Yıllar sonra ilk kez bu kadar kötü olmuştu.

Okşan ona bir bardak su uzatarak “Daha iyi misiniz?” diye sordu.

“İyiyim. Geçti,” diyerek kendisine uzatılan suyu içti. Ne için gelmişti, ne yaşıyordu. Şu insanoğlu gerçekten garip ve değişik bir varlık diye düşündü.

Okşan,“Çay demlemiştim, siz de alır mısınız?”

“İyi olur.”

Okşan yanından ayrıldı. Ekrem zihnini toparlamak için bulunduğu odaya odaklanmaya başladı. Küçük salon koyu gri renklerin hakim olduğu koltuk takımı ve halı ile bütünlük sağlamıştı. Sol tarafta duran kütüphane ise önündeki beyaz sehpayla aynı renkteydi. Perdeler ise koltuklar ile uyumlu bir tondaydı. Koltuğun üzerinde duran kitap dikkatini çekti. Yazarın ismini duymamıştı. Adından anlaşıldığına göre polisiye bir eserdi. “Feneryolu Cinayetleri”. Gencoy Sümer ismini belleğine kayıt ederek biraz önceki duygusallığından az da olsa sıyrıldı. Okşan elindeki tepsiyi sehpanın üzerine bırakıp getirdiği börek ve çayı önce misafirine sonra kendisinede  alıp karşısındaki koltuğa oturdu.  Meraklı gözlerini Ekrem’in üzerine sabitlemişti.

Kendini toparlayan Ekrem, “Okşan Hanım size bir kaç sorum olacak,” dedi. “Bugün aileniz ile iletişime geçtik. Kurbanların size olan benzerliği yüzünden soruşturmayı bu yöne kaydırdık. Kardeşlerinizi en son ne zaman gördünüz?”

Okşan bu soru üzerine eline tuttuğu çay bardağını kavramakta zorluk çekerek önündeki sehpanın üzerine bıraktı. Sanki ellerini o an fazlalıkmış gibi bacaklarının altına aldı. Titrek bir sesle, “Ben… Evden ayrıldıktan sonra onları hiç görmedim. Yani neredeyse yirmi yıldır,” dedi.

“Size bir fotoğraf göstereceğim. Dikkatle bakmanızı istiyorum.”

Ekrem, cebindeki kağıdı çıkararak ona uzattı. Beden dili ile vereceği tepkileri gözlemek amacındaydı. Okşan’ın uzattığı eli titriyordu. Kağıdı sanki üzerindeki adamı incitecekmiş gibi dikkatle alması Ekrem’in gözünden kaçmadı. Okşan bir fotoğrafa bir karşısındaki adama baktı.

“Aman Tanrım. Bu benim kardeşim Murat mı?” diye heyecanla sordu.

“Evet. Onu hiç buralarda gördünüz mü?”

“Elbette gördüm,” diyerek ayağa kalktı. Canlanmış sanki kabuğuna sığmaz olmuştu. Ağlıyordu. Kağıdı göğsüne bastırarak “Ah be oğlum, neden kendini bana tanıtmadın?” diyerek söyleniyordu.

Ekrem, “Onu ne zaman, nerede gördünüz?” diye sordu.

“Murat yani kardeşim olduğunu bilmiyordum. O neredeyse her gün kulübe gelir, yanımdan geçerken bana gülümser.” Durakladı. “Buna inanamıyorum o benim kardeşimmiş. Onu en son gördüğümde ilkokula gidiyordu. Beni her gördüğünde bana içten gülümsemesi demek ki bu yüzdenmiş. Aman Allah’ım bu rüya olmalı. O gülüşün içtenliği beni etkilemişti. Bana bakışında bir şey var diye kendimi yiyip bitiriyordum. Meğer kardeşimmiş. Beni bulmuş!”

Sustu. Olduğu yerde durdu. Gözünde parlayan ışık kayboldu. Birden gerçekliğe dönerek, “Beni öldürmek için mi gelmiş?” sorusu sessiz kelimelerle dilinden dışarı süzüldü. Endişe dolu gözlerle cevap bekliyordu.

Ekrem, “Bu sorunun cevabını henüz bilmiyoruz fakat onunla görüşeceğim,” dedi. “Siz bu gece sahne alacak mısınız?”

“Evet.”

“Sizden özellikle dikkatli olmanızı istiyorum. Ben birazdan kulübe geçeceğim. Patronunuz ve eşi ile tekrar görüşeceğim. Muhtemelen ben oradayken siz de gelmiş olursunuz. Eğer Murat ile karşılaşırsanız ona bir şey belli etmeyin. Soruşturma bitene kadar bunu sizden özellikle istiyorum.”

“Eğer o beni öldürmek isteseydi şimdiye kadar yapmaz mıydı? Neredeyse bir  yıla yakın zamandır kulübe geliyor.”

“Belki sizi tek başınıza yakalayamamıştır. Veya doğru zamanı bekliyordur. Bilemeyiz. O yüzden tedbirli olalım.”

Okşan’ın gözlerinde şimdi hüzün vardı. Ekrem ayağa kalktı. Tam salondan çıkacaktı ki kadının fotoğrafı tekrar göğsüne bastırıp “Senin elinden ölürsem tüm acılarım, tüm yaralarım kapanacak,” diye fısıldadığını duydu. Babasının ölmüş olduğu bilgisini vermeden onu duyguları ile baş başa bırakıp evden ayrıldı.

Yola çıktığında Sina’yı arayarak bilgi aldı. Henüz bir ilerleme kaydedememişlerdi. Ekrem, önce yemek yiyebileceği bir kebapçıya gitti. Gecenin uzun olacağını biliyordu. Kulübe geldiğinde kalabalığı görünce insanların boş vakitlerinin olmasına gıpta ile baktı. Kendisinin boş vakitleri sadece bir kaç saat uyku için vardı. Mesleğini sevdiğini düşünerek bara doğru ilerledi. Bir maden suyu istedikten sonra etrafı incelemeye başladı. Barmenden aldığı bilgiye göre kulübün sahipleri henüz gelmemişlerdi. İnsanların yüzlerini incelemeye başladı. Murat’ı görürse onunla konuşacaktı. Elinde onun katil olma ihtimaline dair hiçbir şey yoktu fakat Okşan hakkında düşüncelerini öğrenebilirdi. Ortamdaki müzik sesinin yüksekliği migrenini tetiklemeye başlamıştı. Renkli ışıklar ise rahatsız ediciydi. Bardan ayrılarak köşede boş olan bir masaya geçip oturduğu sırada barmenin gönderdiği garson ona patronlarının geldiğini haber verince daha önce görüşme yaptığı arka taraftaki ofise doğru pistte dans eden insanların arasından geçerek ilerlemeye başladı. Müziğin sesi ve insanların dans ritmi hızlanmıştı.Tam zamanı diye geçirdi aklından.

Ofisin kapısına geldiğinde kapıyı açan Tülay Hanım biraz sinirli bir ses tonuyla, “Bakıyorum, Cemal’den ve benden uzak kalamıyorsunuz, Komiserim. Hayırdır yine ne oldu?” dedi.

Onu duymazdan gelerek masasının başında oturan Cemal’e doğru ilerledi. Bu kadına adamın nasıl tahammül ettiği düşüncesini zihninden kovmaya çalıştı.

Cemal ise karısına ters ters bakarak “Sen git müşterilerle ya da ne bileyim işte bir bokla ilgilen. Gel Komiser gel. Sen onun densizliğine bakma. Üstüne vazife olmayan konular hakkında boş konuşmayı sever,” dedi.

Ayağa kalkıp Ekrem’e karşısında yer gösterdi.

Tülay çıktıktan sonra, “Açıkçası sizi ben de beklemiyordum,” dedi. “Bu katil manyağı mekanıma çok zarar verdi. Allah’tan gazeteciler elini eteğini çekti. Bu konuda size bir teşekkür borçluyum. Katil ve mekanın tesadüfen bir araya geldiğini,  öldürülen kadınların buradan yalnız ayrıldığını söylemeniz onlara geri adım attırdı. Eğer biraz daha dindikleseler beni katil ilan edebilirlerdi.”

“Ben gerçeği söyledim. Teşekküre gerek yok. İçerisi oldukça kalabalık. İnsanlar olayları ya unutmuş ya da birçok şeyde olduğu gibi umursamıyorlar. Neyse. Sizi neden katil ilan etsinler? Siz cinayet saatlerinde onlarca şahidin verdiği ifadede burada olduğunuzu ispat ettiniz.”

“Siz bilmiyorsunuz. Bundan önceki mekanımda bizimle çalışmak isteyen bir kadın  öldürülmüştü. Allah’tan şahitlerim kalantor adamlardı da sadece ifadem ile yetindi emniyet. Hoş o şeref yoksunu kadın ölümü hak etti diyeceğim ama ölünün arkasından konuşmanın günah olduğunu biliyorum. Onu kim öldürdüyse bana geldiği günün dışında gün mü yoktu da o gün öldürmüştü? Bu alemde düşmanımız çoktur bizim. Rakiplerimi soruşturun. Kızları öldürüp beni bu piyasadan silmek istiyorlardır. Bu yeni cinayetlerle yıllar önceki olayı  gündeme getirirler diye hop oturup hop kalktım. Allah’tan on beş yıl öncesini araştırmak akıllarına gelmedi. Eğer yazsalardı belki siz de beni nezarete alırdınız. Elli sekiz yaşıma kadar bu pis dünyanın içinde sabıkam olmadan geldim bu saatten sonra oralarda ölürdüm.”

İşte bu bilgi yeniydi. Daha önce alınan ifadelerde adamın geçmişi irdelenmemişti.

Ekrem, “Bunu  neden önceki ifadelerinizde belirtmediniz?”

“Bakın siz de hemen bana katilmişim gibi bakmaya başladınız. İşte tam da bu yüzden anlatmadım. Üzerinden yıllar geçti.”

“İyi de bu kadar tesadüf olmaz. Yine kadınlar en son sizin mekandaymış. Dua et yapacağım araştırmada bir açığını yakalamayayım. Yakalarsam yakarım seni. Emniyetten bilgi saklamanın suç olduğunu bilmiyor musun?”

“İyi de ne Vedat Amir ne de siz bana bu konu hakkında hiç soru sormadınız ki. Vedat, kadınların öldürülmesini zaten ciddiye almadı. Onun gözünde ha bir hayvan ha bu kadınlar ölmüş farkı yoktu. Doğru düzgün araştırma bile yapmadı. Katil ben olsam emniyete tüm kamera kayıtlarını kimse istemediği halde gönderir miydim? Bak Komiser sen adam gibi adama benziyorsun. Benim anam tecavüzcüsünü öldürdükten sonra kendini astı. Bizim piyasayı araştır ben bu kızların daha kötü yerlere düşmemeleri için elimden geleni yapıyorum. Hele onları öldürmek emin ol dünyada son insan ben kalsam yine de katilleri olamam. Bak Tülay’a, onu kimlerin elinden alıp nikah kıydım. Anası olacak cadı onu on dört yaşında köylerinde baraj yapan bir işçiye para karşılığı satmış. Ben ise onu sokakta fuhuş yaparken bir gece yarısı buldum. Yirmi beş yaşındaydı. Şimdi ise beni beğenmiyor. Kızları kıskanıyor. Şu insanoğlunun kötülüğü kalbinde ve çoğu kişi bunu utanmadan, sıkılmadan ortalık yere döküyor. Ben senin aradığın adam değilim. Bana  ne dersen de ama katil diyemezsin. Çünkü o kızlar bir zaman anam kadar masumlardı.”

Sesi titredi. Başını sağ tarafa çevirdi. Nefesi göğüs kafesinden sıkışmış gibi derin nefesler aldı. Ekrem ise onun tüm hareket ve mimiklerini takip ediyordu. Adam masum olduğunu iddia edebilirdi ama o, geçmişte işlenen cinayeti soruşturacak, gerekirse dosyayı tekrar açacaktı.

“Cemal, sana bir fotoğraf göstereceğim. Dikkatlice bak. Bu çocuk hakkında bildiğin herhangi bir şey varsa söyle.”

Murat’ın fotoğrafını uzattı.

“Murat bu. Buraya neredeyse her gece takılır. Alkol almaz. Barmenimin dikkatini çekmiş benimle paylaştığı için biliyorum. Kızları  da çok izlemez, sanırım bir sorunu var. Genellikle Okşan sahne almadan gelir ama onu izlemek yerine barmenle sohbet eder. Sonra da geldiği gibi gider. Onunla sohbet ettim. Buralarda yeni olduğunu söyledi. Yalnız kalmamak için takılıyormuş buraya. Barmen ve garsonlar ondan rahatsız. Ben ise onlara talimat verdim. Gariban bir çocuk. Bir şey içmese de mekana girişte ücret almamalarını söyledim. Hatta ona bodygard olması yönünde yaptığım teklifi reddetti. Önemli işleri varmış o yüzden verimli olamam dedi. Neden sordunuz ki? Yoksa… Katil o mu?”

Son soruyu duymazdan gelen Ekrem, “Okşan’a veya mekandaki herhangi bir kadına taşkınlık veya benzer bir şey yaptı mı?” diye sordu.

“Yok Komiser yok. O kendi halinde biri. Bir taşkınlığı olmadı. En azından şu ana kadar.”

“Senin gözün yine de onun üzerinde olsun. Şimdilik bu kadar ama seninle tekrar görüşeceğim.”

Ekrem ayağa kalkmadan Cemal kapıya doğru ilerledi. Kapıyı açıp onu uğurladı. “Ne zaman isterseniz ben buradayım. Fakat katil ben değilim. Benimle boşa zaman harcıyorsunuz.”

Saat gece yarısını geçmiş, mekanda alkol ve müziğin ritmi tavan yapmıştı. Renkli spotlar yüzlere vurduğu için insanların görüntüsü zombileri andırıyordu. Tüm mekanı taramaya çalışarak Murat’tan bir iz aradıysa da başarılı olamadı. Boş bir masaya oturarak, Okşan’ın gelmesini beklemeye koyuldu. Tülay’ı barmenin yanında görünce tereddütte kaldı. Kalkmadan onu göz hapsinde tutmaya başladı. Cebindeki telefon titreyince çıkardı. Arayan Sina’ydı. Ses o kadar yüksekti ki, onu anlamayacağını bildiği için mesaj atmasını söyleyerek kapattı. Elindeki cihaza odaklanmıştı. Sina’dan gelen mesajda  “Komiserim, benzer bir cinayet on beş yıl önce Mersin’de işlenmiş. Dosyanın önemli bilgilerini size mail olarak gönderiyorum,” yazıyordu.

Telefona bakarken Okşan’ın sesi ile başını çevirdi.

“Bu saate kadar kalacağınızı bilseydim size eşlik ederdim. Murat’ı gördünüz mü?”

Bağırarak sorduğu soruda heyecanı açıkça fark ediliyordu.

Ekrem başını sağa sola sallayarak, aynı yüksek ses tonunda cevap verdi. “Hayır! Henüz göremedim.”

Okşan, yanına oturup oturmamakta kararsız kaldı. Ekrem ise ona oturması yönünde hiç bir hareket yapmayınca müsade istedi. Şu an ona ayıracak vakti yoktu. Mesaja cevabı acele ile yazdı. O dönemdeki tüm şüpheli listesinin bugün ikamet ettikleri yerleri öğrenmesini, yarın sabah toplanıp üzerinde konuşacaklarını  yazarak gönderdi. O tarihlerde Murat daha çocuk olduğu için, ilk sırada  olduğu şüpheli listesinden aşağıya inmişti. Maillerini açarken Murat’ın bara doğru yürüdüğünü görünce telefonunu acele ile cebine geri koydu. Tülay’ın yüzündeki ifade gözünden kaçmadı. Adama bir böcek gibi bakıyordu. Ayağa kalktı ve bara doğru ilerlemeye başladı. Murat’ın arkası ona dönüktü. O ise Murat’ın yanına yaklaşıp, Tülay’dan bir madensuyu istedi. Görev başında alkol almıyordu. Tülay onu duysa da ilgilenmemeyi tercih ederek başka müşterilere yönelince, Ekrem’e maden suyunu barmen uzattı. Ekrem ise yanında duran Murat ve kadını  izlemeye koyuldu.

Genç adam çok sakin görünüyordu. Okşan’ın sahne anonsu gelince mimikleri değişti. Oturduğu tabureden sahneye doğru döndü. Okşan’ı görünce yüzüne yayılan hafif tebessüm onun yılgın haline çocuksu bir görüntü kattı. Ekrem, Murat’ın aradığı katil olmadığını o an anladı. Okşan’a o kadar sevgi dolu bakıyordu ki ister istemez neden ona kendini tanıtmadığını merak etti. Kadın ise sanki başka bir dünyada kendinden geçmiş gibi figürlerini büyük bir estetikle sergiliyordu. Dansının arasında Murat’ı fark edince birkaç saniye sahnede olduğu yerde kalakaldı.

Topuklu ayakkabıları ile birden durduğunu görünce Ekrem, kadınların bu kadar yüksek topuklarla nasıl dengede durdukları düşüncesini aklından geçirerek, sahneye odaklanmış vaziyetteki Murat’a döndü. “Çok güzel dans ediyor. Sizce de öyle değil mi?”

Adam, o kadar sesin arasında duyduğu cümlelerden rahatsız olmuş gibi yerinde kıpırdadı fakat cevap vermedi. Ekrem, ceketinin önünü hafifce açarak ona rozetini gösterip, “Benimle biraz dışarı gelmenizi istiyorum,” dedi.

Tabureden doğruldu. Murat ona inanmayan gözlerle bakıyordu. Ekrem cümlesini tekrarlayınca onu takip ederek dışarı çıktılar. Mekanın kapısından park yerine doğru ilerlediler.

Ekrem, “Senin kim olduğunu biliyoruz Murat,” dedi. “Şimdi sana soracağım soruya odaklan. Burada ne arıyorsun?”

Adamın yüzünde öyle bir şaşkınlık ifadesi oluştu ki, gözlerinde korku mu, heyecan mı olduğunu Ekrem anlayamadı.

“Nasıl öğrendiniz?” diye fısıldadı.

Ekrem onu duymazlıktan geldi. “Okşan’ı her gece izlemeye geldiğine dair elimizde kanıt var. Şimdi soruma cevap ver. Burada ne arıyorsun? Ona zarar vermek için mi buradasın? Ya da şöyle sorayım. Öldürülen kadınları mutlaka duymuşsundur. Onların Okşan ile benzerliği gözünden kaçmamıştır. Basında fotoğrafları çıktı. Burada da görmüş olabilirsin. Onu öldürmeye mi geldin?”

“Siz ne dediğinizin farkında mısınız? Ben yıllarca ablamı aradım ve en sonunda buldum. Onu neden öldüreyim? “

“Ben de tam bunu soruyorum. Öldürülen kadınlar ile senin burada bulunman rastlantı olmayacak kadar gerçeklik arz ediyor. Yetiştiğin bölgeye bakarsak onu öldürmek için güçlü nedenlerin var. Ne de olsa evden kaçmış ve kötü bir hayata sahip. Onu öldürerek namusunuzu temizlemeye  gelmiş olabilirsin. Hem Okşan’a kendini tanıttın mı?”

“Ben… Korkmasından endişe duyduğum için ondan uzak duruyorum. Sadece uzaktan izliyorum. Bir gün mutlaka ona sarılmak için tüm cesaretimi toplayacağım. Benden korkmasını istemiyorum. Hem onu öldürecek olsam neredeyse bir yıldır  bu mekana geliyorum. Şimdiye kadar öldürürdüm.”

Sesindeki endişe yüzüne de yansımaya başlamıştı.

Ekrem, “Belki de onu korkutmak için diğer kadınları öldürdün,” dedi.

“Ben kimseyi öldürmedim. Anlamıyor musunuz? Ablamı hayal meyal hatırlıyorum.”

Elini pantolonunun arka cebine sokup cüzdanını çıkardı. İçinden bir fotoğraf alıp Ekrem’e uzattı. “Ondan bana sadece bu kaldı geriye. Annem onun ismini yani Fatma dememizi yasakladı. Babam ise kendini suçlayarak annemin ablama yaptığı eziyetleri zamanında fark etmediğini söyleye söyleye öldü. Ben büyüyüp ablamı bulacağımı söylediğimde annem öyle bir o…pu için evden ayrılırsam bana hakkını helal etmeyeceğini söyledi. Ben ise onu dinlemedim. O benim ablam, kanım, canım. Başına ne gelmiş olursa olsun benim için çocukluğumdaki kadar saf ve temiz. Belki bizim oralarda sizin dediğinizi yapacak çok insan vardır ama ben onlardan değilim. Sadece ona bir kez sarılmak için yıllarca bıkmadan usanmadan onun izini sürdüm. Başına gelenleri öğrendim ve ona sahip çıkamadığımız için küçük de olsam hep suçluluk duydum. Annem… annem onu  çok döver, küfürler eder, yarı aç yarı tok gezdirdi. Hiç merhamet duymaz, aksine garip bir şekilde ondan nefret ederdi.”

Durdu. Sesi titriyordu. Cebinden çıkardığı sigaradan Ekrem’e de uzatarak yaktı. Belli ki içinde biriktirdiği çok şey vardı. Ekrem onu sonuna kadar dinlemeye karar verdi. Ellerinde onun suçlu olduğuna dair hiçbir kanıt yoktu. O sadece yanlış zamanda, yanlış yerde ortaya çıkan, ablasını arayan, kendi büyümüş ama içindeki özlem çocukça kalmış bir adamdı.

Sigarasından derin bir nefes çektikten sonra, “Onun hayatını önce annem, sonra onu savunmayan babam yok etti,” dedi. “Sevgisiz büyüyen çocukların sevgiyi dışarıda aradığını siz benden daha iyi bilirsiniz. Ablam hiç değer görmedi. Yok farz edildi. Onun gözlerindeki hüznü anlamlandıramasam da hissederdim. Hep ürkek, hep korkarak bakardı. Bunları çocuk yaşımda anlayamaz, o ağladığı zaman sadece gidip sarılırdım. Acının rengini biliyor musunuz? Çoğu insana göre siyahtır ama bana göre kırmızıdır. Çünkü yürek kan ile kırmızı renge sahip olsa da derinlerden gelip gözyaşı ile  kendini gösterir. Ablamın sessiz hıçkırıklarında kankırmızı acı vardı ama kimse onun kanayan yarasını görmedi, görmek istemedi. Ben gördüm ve onun yaralarını sarmak için buradayım.”

Başını önüne eğip son nefesini çektiği sigarasını sanki dünyaya duyduğu öfkenin intikamını alırcasına ayakkabısı ile ezdi. Sonra gözlerini karşısında duran adamın gözlerine dikerek “Komiserim,” dedi. “Ben kimseye zarar vermedim. Hele ablama asla zarar vermem. İlla da katilin ben olduğumu düşünüyorsanız söyleyecek bir şeyim yok.”

Bunu dedeikten sonra, bir sigara daha yaktı.

Ekrem, “Mekanın dışında veya içinde hiç dikkatini çeken, özellikle öldürülen kadınlar ile ilgili bir olaya denk geldin mi?”

“Ben hiç dikkat etmedim. Ablamı görmek için buradayım. Sadece onu izliyor ve kendimce seviyorum. Başka hiçbir şey dikkatimi çekmedi.”

“Okşan’ın etrafında gezen onu takip eden birine denk geldin mi?”

“Sahneden inerken adamlar onun etrafını sarıyor ama o hiçbiri ile muhatap olmuyor.”

Bu sözleri söylerken yüzünü öne eğdi. Kendince utanıyordu.  Bu adamın gözlerinde öfke değil şefkatin sessiz bakışları vardı.

“Gerçekten onu öldürmek mi istiyorlar? İyi de neden? O kimseye birşey yapmadı aksine herkes onun ruhundan bir parça kopararak bedeni dışındaki her şeyini öldürdüler. Ablamın yüzüne hiç baktınız mı? Neredeyse hiç gülmüyor. Ona zarar verecek adam önce cesedimi çiğner. Ben gece gündüz onun peşindeyim. Onu kaç kez öldürdüler ama bu sefer bunun olmasına izin vermeyeceğim.”

Ekrem onu onaylayarak başını sallamakla yetindi. Konu aile olunca kendi yarası da olur olmaz yerde kanamaya başlıyordu. Aile, insanın özgürce uçabilmesi için kanatlarını açmış bir kartal gibi mağrur ve keskin bakışlı, alçaklara inse bile, tekrar havalanacak kadar güçlü olmalıydı. Murat’a kartını uzatıp herhangi bir şüpheli durumda mutlaka kendisi ile iletişime geçmesini söyleyerek onun yanından ayrıldı. Tekrar mekana girdi. Okşan gösterisini tamamlamıştı. Tülay ortalarda görünmüyordu. Onunla görüşmek için ofise doğru yöneldiği sırada Cemal ile karşılaştı. Tülay’ın ayrıldığını öğrenince bu görüşmeyi erteledi. Mekandan ayrılıp evin yolunu tuttu. Yorgunluğu artık göz kapaklarının ağırlaşmasına sebep oluyordu fakat daha Sina’nın mail olarak gönderdiği dosyaya bakma fırsatı bulamamıştı. Eve girer girmez doğruca banyoya yöneldi. Ilık bir duş alıp kahve eşliğinde tüm günü değerlendirecekti. Duştan çıkınca evinin en sevdiği bölümü olan salona gelerek koltuğuna oturdu. Gözleri uykusuzluktan yanmaya başlamıştı. Cep telefonunu eline alıp uzandı. Uykuya ne zaman daldığını fark etmeden huzursuz kabuslarına yelken açarak dalgalı denizlere doğru süzüldü.

Göğsünün üzerindeki titreşimle, ne zaman daldığını bilmediği uykusundan uyandı. Kayıtlı olmayan bir numara arıyordu. Açıp cevapladı. Murat arıyordu. Sesi telaşlıydı.

“Komiserim, duyuyor musunuz beni? Okşan’ın evinin oradayım. Hemen buraya gelmelisiniz.”

Ayağa kalkıp, yatak odasına yöneldi. Bir taraftan ona sakin olmasını söylüyor, bir yandan da üzerini giyiyordu. Telefon konuşmasını sonlandırıp koşar adım binadan çıktı, arabasına bindi. Neyseki gideceği mesafe yakındı. Sabahın serinliği ile adrenalin birleşince kendini günlerce uyuyup dinlenmiş kadar dinç hissetmeye başlamıştı. Gaz pedalına yüklendi.

Okşan’ın oturduğu mahalleye gelince hızını düşürüp birkaç blok ötesinde bulduğu park yerine arabayı bıraktı. Hızlı adımlarla yürümeye başladı. Sabahın ilk ışıkları arasında Murat’ı arıyordu.

Murat bir blok öteden onu görünce koşar adım yanına yaklaştı.

“Komiserim, sizi rahatsız ettim ama insanı bu tan vaktinde kim niye ziyarete gelir? Hem de simsiyah giyinip, şapka takarak.”

“Sen burada bekle ben yukarı çıkacağım. Dua edelim dış kapı kapalı olmasın.”

“Değil. Ben kapı kapanmadan yetişip arasına ayakkabımın tekini bıraktım.”

Murat gayriihtiyari yaklarına baktı.

“Acele edelim Komiserim.”

Ekrem onu kolundan tuttu.

“Sen burada kalıyorsun. Ben yukarı çıkıyorum. Belki tahmin ettiğimiz gibi katil değil de beklediği biridir. Ortalığı velveleye vermeyelim.”

“Bir kadın bu saatte ziyaret için gelir mi?”

Ekrem şaşkınlıkla Murat’a baktı. “Kadın mı dedin?”

“Evet Komiserim. Gelen Tülay Hanım’dı.”

Murat sözünü bitirmeden Ekrem binadan içeri girmişti bile. Okşan’ın kapısına geldiğinde içeriyi dinlemeye çalıştı. Ses yoktu. Kapıyı yokladı. Kapalıydı. Bir an tereddüt etse de omuzu ile kapıya yüklendi. İçerideki masum bir ziyaret  ise kapıya gelip bakarlardı ama kimse gelmeyince silahını çıkarıp gecenin sessizliğinde bir el ateş ederek kapının açılmasını sağladı. Koridora doğru önce silahını sonra bedenini soktu. Kimse yoktu. Bir inleme sesi duyunca koridorun sol tarafına doğru ilerlemeye başladı. Odanın aralık kapısından ışık sızıyordu. Ayağı ile kapıyı itince koluna çarpan bir cisim elindeki silahını düşürmesine sebep oldu. Acı dayanılmaz bir şekilde beynine ulaşsa da o yatakta çıplak el ve ayakları plastik kelepçe ile bağlanmış, ağzı bantlı olan Okşan’a odaklanmayı başardı. Kapının arkasındaki kadın bu anlık sürede üzerine atladı. Elinde bıçak parlıyordu. Kolundan akan ılıklığın kan olduğunu biliyordu. Kadının bıçaklı elini tutup arkasına doğru çevirip yatağın yanı başındaki berjer koltuğa doğru sürüklemeye başladı. Kadın hayvan gibi böğürüyor, küfürler edip debeleniyordu. Okşan’ın göğsünden sızan kanın dikkatini dağıtmasına izin vermeden arka cebinden kelepçeyi çıkarıp, kadının bir bileğine ve  karyolanın demirine geçirdi. Hemen telefonunu çıkardı, önce emniyeti sonra ambulansı aradı. Okşan’ın göğsüne, bulduğu bir havlu ile tampon yaptıktan sonra önce ağzındaki bantı çekerek çıkardı. Kadınla sonra ilgilenecekti. Mutfağı bulup, bir bıçak alıp tekrar odaya döndü. Suç aleti olan bıçak yerde olmasına rağmen delil olduğu için onu kullanamazdı. Okşan bilincini kaybetmeye başlamıştı. Hemen kelepçeleri kesti. Kanla ıslanmış yatak örtüsünü onun üzerine doğru çekip havlu ile tekrar göğsüne bastırmaya başladı. Onun gitmesine izin vermeyecekti.

“Okşan beni duyuyor musun? Bak her şey geçti. Benimle kal! Doktorlar yola çıktı. Hem senin için endişelenen biri var aşağıda. Hayatını ona borçlusun. Duyuyor musun beni?”

O anda Murat’ın şoke olmuş yüz ifadesi ile yatak odasının kapısında kendilerine inanmayan gözler ile baktığını gördü.

Ekrem, “Olduğun yerde kal!” dedi. “Burası bir suç mahali.”

Buna rağmen Murat, Okşan’ın baş ucuna geldi. Elini tutarak “Abla, yalvarırım sana beni bırakma!” diye acı içinde ağlamaya başladı. “Seni bulduğum gün kaybedemem. Yalvarırım kendini bırakma. Bu vicdan azabı ile yaşayamam. Beni duyuyor musun? Yalvarırım ses ver.”

Okşan’ın gözleri aralandı ve fısıltı halinde, “Seni gör-düm ya-artık öl-sem de…” sözünü tamamlayamadı.

Ekrem, tamponu biraz daha bastırdı. Kolundan akan kan ile Okşan’ın kanı birbirine karışmıştı.

Akşamzeri emniyete koluna dikiş atılmış, atele alınmış olarak dönebildi. Okşan’ı ameliyattan çıkmış, yoğun bakıma alınmış; Murat’ı ise, yoğun bakım ünitesinin kapısında ablasının kendine gelmesi için dua ederken bırakmıştı. Sorgu odasına girmek üzere ekibi onu bekliyordu.

Komiser Ekrem suçluların korkusu kendilerinin ise zaferlerine şahitlik eden sorgu odasından içeri girdi. Tülay odadaki sandalyede ellerini başının arasına almış oturuyordu. Ellerindeki kurumuş kan dikkat çekiciydi.

Ekrem ona yaklaşarak, “Sizi dört kadını öldürmek suçundan ve kasten Fatma Yanık’ı  öldürmeye teşebbüsten tutukluyorum,” dedi.

O anda kadın ellerini başından aşağıya indirip, öfke dolu gözler ile, “Ben onların kötülük yapmasını engelledim,” diye bağırdı. “Onların neler yapacağından senin zerre kadar haberin yok. Nefes almaları bile haram. Ben bu dünyadaki tüm genç kızlara iyilik yaptım! Onlar da vicdan, merhamet yok! İnsanlığın yanından bile geçmediklerini en iyi ben biliyorum. Anlıyor musun ben biliyorum! Annem beni on dört yaşımda para karşılığı sattı. Yaşadığım acılar benim onlara çektirdiğimin yanında hiç kalır. O kadınlar tıpkı annem gibilerdi. Ben aslında annemi öldürmek istemiştim fakat o, ben gücü elime almadan geberip gitti. İçimdeki ateş ilk olarak Mersin’de Cemal ile tanıştığımda yandı. İşlettiğimiz mekana bir anne, kızının para kazanması için getirmişti. Ben de onu takip ederek öldürmüştüm.”

Durdu, garip bir biçimde gülümsedi.

“Topuklu ayakkabılardan o günden sonra nefret ettim. Kız daha on üçündeydi ve ayağında yürüyemediği kırmızı topuklu ayakkabılar vardı. Ağlıyordu. Başına ne geleceğini bilmese de hıçkırarak ağlıyordu. Cemal kadına si.t..r çekti ama ben o gün anneme benzeyen tüm hayat kadınlarını öldürmek için yemin ettim. Onları her öldürdüğümde kendi ruhumda bir parçanın canlandığını hissettim. Ben hata yapıp Okşan’ın peşine düşmeseydim siz hâlâ kadınları avlayan bir erkeği arıyor olurdunuz. Oysa ben size imza olarak, “TOPUKLU AYAKKABI ve hiç görmediğim sevgi için karanfil, annelik duygusunu bilmeyen, hissetmeyen kadınların tümü için göğüslerinde kesiler bıraktım. Şimdi size soruyorum. Katil onlar mı yoksa ben miyim?…

Polisiye Hikaye: Beylik Silah

Kapı yumruklandığında ablam pazardan aldıklarını dolaba yerleştiriyordu, ben de odamda üzerimi değiştiriyordum. O kadar terlemiştim ki üzerimden çıkardığım tişörtün sıksam suyu çıkardı. Ablamın, “ Bu evde benden başka kapı açan yok,” diye söylenerek kapıyı açtığını duydum. Ben de kim geldi diye meraklanıp aceleyle temiz tişörtü başımdan geçirdim, koridora çıktım.

Kapının açılmasıyla içeriye ok gibi daldı Hasan. “Anne!” diye bağırdı, “Caminin önünde adamın birini vurdular.”

Çocuğun yüzü bembeyazdı titriyordu. Ablam oğluna sarıldı, bana bakarak, “Çok korkmuş bu Hülya, buz gibi olmuş şuna biraz nişasta kaynat,” dedi sonra da çocuğu koltuğunun altına alıp salona götürdü.

Salondan, “Anlat bana oğlum, anlat hadi ne gördün?” diyen sesi geliyordu.

Aceleyle mutfağa geçip cezvede nişastayı kaynattım, sulu bir paluze yaptım içine biraz şeker atıp karıştırdım salona götürdüm fakat Hasan içmedi. On bir yaşındaki çocuk bebek gibi annesine sokuluyor kesik hıçkırıklarla ağlıyordu.

“Ne olmuş?” diye sordum ablama.

“Saray camisine Kuran kursuna gidiyor ya. Hocanın namazdan çıkmasını bekliyormuş, camiden çıkan yaşlı bir adama biri ateş etmiş. Kanları falan görmüş çok korkmuş.”

“Ölmüş mü?” dedim heyecanlanarak.

Ablam, “Öldü mü adam, oğlum? Gördün mü?” diye sordu Hasan’ı dürterek.

Çocuk kesik kesik hıçkırdı, korku dolu gözleriyle bana doğru bakıp  “I ıh, eli kolu oynuyordu,” dedi.

Ablam oğluna tekrar sarıldı yanağından, alnından öptü. Başını saçlarına gömüp, kokladı.

“Hoca bunu camiye almış su falan içirmiş ama çıkınca yerde yatan adamı, polisleri görünce koşarak eve gelmiş. Korkmuş işte çocuk Hülya, kim olsa korkar.”

Hasan’ ı elinden tutup kaldırdı, “Gel yavrum, biraz yat odanda. Gitme bugün okula falan,” diyerek oğlunu odasına götürdü. Arkasından seslendim, “ Abla ben bilet almaya gideceğim sen evde misin?”

Ablamın başı odanın kapısından uzandı, “Sonra gidersin, akşama yemek yok. Enişten kalkınca ne yiyecek, pazardan aldıklarım da daha ortada. Sen mutfağa bak, ben biraz oğlanın yanında uzanacağım hâlâ titriyor çocuk.”

İçimden sunturlu bir küfür salladım, bunun için gitmek istiyorum işte. Bıktım artık bu evin hizmetçisi olmaktan. Mutfak yerine odama geçtim dolabın üstünden valizimi indirip ne kadar eşyam varsa hepsini içine doldurmaya başladım. Gitmeliyim buradan diye düşünüyordum ne yapıp edip bir an önce gitmeliyim. Eniştemin öfkeli sesini duyduğumda kendimi valiz yerleştirmeye o kadar kaptırmıştım ki yerimden sıçradım.

“Bu mutfağın hali ne?” diye bağırıyordu eniştem.

Koşarak mutfağa gittim. “Ablam pazardan geldi de enişte, ben de yerleştiriyorum şimdi,” dedim telaşla.

“Ablan nerede?” dedi yine terslenerek.

Kısaca olanları anlattım.

Polisti ne de olsa, ilgisini çekmişti olay ama uykusu ağır bastı, “Neyse, akşam karakolda öğrenirim ne olduğunu,” deyip bir bardak su istedi sonra tuvalete girip tekrar yatmaya gitti.

Gürültüsüne ablam kalktı, “Çocuk uyuyor, korkmuş zaten ses etmeyin” diye uyararak yanıma geldi. Ne kadar ısrar etsem de o gün evden çıkmama izin vermedi. Akşama kadar mutfakta temizlik yap, yemek yap, oyalandık.

Eniştemin akşam yemeğini hazırlıyordum ki sokak kapısı yine çalındı. Kapıyı ablam açtı. Duyduğum seslerden gelenin tanıdık biri olduğunu anladım. Hakan, eniştemin mesai arkadaşı toy bir polis memuru, bütün ailesi Trabzon’da olduğundan burada kimsesi yok. Eniştem, acıyor, ev yemeği yesin aile arasında olsun diye sık sık bize getiriyor. Benden küçük olmasa aramızı mı yapmaya çalışıyor diye şüpheleneceğim ama neredeyse sekiz yaş büyüğüm ben Hakan’dan, zaten bana da abla diyor, Hülya abla. Mutfak masasına hazırladığım tek kişilik sofraya bir tabak daha koydum yemeğe çağırmak için salona gittim. Vakit akşam yemeği için erken ama eniştem mesaiye gideceğinden şimdiden yiyecek, biz çocuklarla daha sonra yeriz nasıl olsa.

Salona girince bir tuhaflık olduğunu sezdim ama ne olduğunu anlayamadım.  Eniştem odanın ortasında sinirli sinirli dolaşıyor bir yandan da, “Bu nasıl olur oğlum? Ben sabahtan beri evdeyim dışarı çıkmadım ki hiç.  Mutlaka bir yanlışlık var bu işte…” diye söyleniyordu. İçim bir tuhaf oldu, kesin bir şey olmuştu.

Hakan durumdan sıkılmıştı anlaşılan, içini çekti. Çekingen ama ısrarlı bir sesle, “ Haklı olabilirsin Emin abi ama valla ben de bilmiyorum. Hemen haber ver gelsin dedi Komiserim. Bence gidip durumu orada izah edelim abi? Yoksa…”

“Ne yoksası Hakan, ne yoksası?” diye gürledi eniştem. “Kendim gitmezsem tutuklayıp mı götüreceksin yoksa beni? Yapar mısın bunu, yapabilir misin bana?” diye bağırdı.

Sesinin şiddeti her kelimede biraz daha artmıştı. Korkuyla kapının yanındaki sandalyeye çöktüm, ablam koltukta büzüldü. Hakan da sararmıştı ama cesur davrandı çocuk.

“Aşk olsun Emin abi, olur mu öyle şey. Sen benim babam gibisin, o yüzden beni gönderdi Komiser. Git haber ver, al getir dedi. Onlar da bu işin bir an önce açıklığa kavuşmasını istiyorlar. Vakit kaybetmeyelim bir an önce gidelim yolumuz uzun. Hadi abiciğim.”

Hakan’ın bu akıllı, alttan alan konuşması üzerine yumuşadı eniştem. Suratının kızarıklığı geçmemişti ama en azından bağırmadı tekrar. Hepimiz rahat bir soluk aldık, yoksa çok pistir eniştemin öfkesi. İyi adamdır, hoş adamdır falan ama bir kızarsa önünde kimse duramaz. Yıkar geçer, laf da dinlemez.  Kaç kere ablama sudan sebeplerle vurduğunu gördüm hatta ben de yedim bir tokat bir gün. Korkunçtu. Çocukların yediği dayakları saymıyorum bile.

“İyi hadi gidelim,  nasıl olsa mesaiye gidecektim bir saat önceden giderim,” deyip kapıya yöneldi eniştem.

“Yemek ne olacak? Hazırdı, yiyin de gidin bari…” dedim ama beni dinleyen olmadı.

Uzun bacakları ile iki adımda koridoru geçen eniştem çoktan sokak kapısına varmıştı bile.

Onlar gidince ablamı bir sessizlik aldı. Televizyonu açıp ha bire haber kanallarını seyrediyor, bir ona bir buna çevirip duruyordu.

Sonunda dayanamayıp sordum. “Abla neler oluyor Allah aşkına? Niye gitti şimdi eniştem? Yemek bile yemedi, sen ne arıyorsun?”

Ablam yüzüme anlamsızca baktı önce söylediklerimi kavramaya çalıştı. Kafası o kadar karışıktı ki beni anlamakta zorlanıyordu. Neden sonra, “Hasan’ın gördüğü adam var ya? Ölmüş,” dedi.

Gözlerimin büyüdüğünü hissettim, “Sözüm ona çıkan kurşunlar eniştenin silahına aitmiş. İşte sorun bu. Ben de bununla ilgili bir haber var mı diye arıyorum.”

Şoka girmiş olmalı diye düşündüm, yoksa bu kadar sakin nasıl konuşabilir çok feci bir durum bu.

“Allah Allah nereden anlamışlar onun silahından çıktığını?” dedim merakla. Sesim endişe doluydu.

“Demi ya! Bu kadar çabuk nasıl anlaşılır ki?”  diye atladı umutla, kocası ne de olsa korkmuştu tabii.

“Neyse abla üzülme sen, eniştem halleder nasıl olsa,” dedim hem kendimi hem de onu yatıştırmaya çalışıyordum.  “Koskoca polis onu suçlayacak halleri yok ya? Yemek sıcakken yiyelim mi, bir daha ısıtmayalım istersen?”

Niyetim onu konudan uzaklaştırmaktı nitekim her zaman olduğu gibi söz konusu yemek olunca hemen dikkati dağıldı ablamın. Benim canım ablam nasıl da sever boğazını ama o yedikleri nereye gidiyor hiç anlamıyorum vallahi, o yiyor ben şişmanlıyorum sanki. Antalya işi yattı bugün. Ablamı bu halde bırakamam.

Bir haber çıkmadığı gibi sabaha karşı mesaisinden de dönmedi eniştem. Ablamın söylediğine göre telefonunu da açmıyormuş.  Çocukları okula geçirir geçirmez, “Ben karakola gidiyorum daha fazla duramayacağım. Ne oldu bu adama öğrenip geleyim,” dedi. “Sen evde dur Hülya. Ne olur ne olmaz, gelir falan birimiz evde olsun,” diye de talimat verdi hırkasını giyerken.

“İyi ama abla…” diye itiraz ettim. “Ben bilet almaya gidecektim, Antalya’ ya gidiyorum ya…”

“Antalya’nın sırası mı şimdi kızım? Bakalım Emin’in başına ne geldi? Öğrenmeden bir yere gidemezsin otur oturduğun yerde, Antalya kaçmıyor ya?”

İşte bu olmadı, bütün planlarım suya düştü, hevesim kursağımda kaldı. Oysa kaç zamandır bu seyahate hazırlanıyordum ben, her şeyi ona göre ayarlamıştım. Hata yaptım, şimdi anlıyorum dün gidecektim. Karşılayanım bile hazırdı Antalya’ da. İlkokul arkadaşım Sena alacaktı beni otogardan sonra ver elini güneş, deniz ve özgürlük. Bütün bunlardan haberim bile olmayacaktı. Birkaç dakika kapıyı çekip gitmekle, kalıp ne olduğunu öğrenmek arasında bocaladım. Ümidimi kaybetmemek için odama geçip bavulumu kontrol ettim, her şeyimi koydum mu diye tek tek baktım. Sıkıntıdan terlemiştim,  önce duşa girmeye karar verdim. Çıktığımda ablamı arayacak, ne olduğunu öğrenip sonra da gidecektim.  Duştan sonra biraz rahatladım, giyinmeden üzerimde havlularımla telefonumu elime alıp ablamı aradım.

“Abla, neden bir haber vermiyorsun? Meraktan öldüm burada…“ diye çıkışıyordum ki sözlerim ablamın hıçkırıkları ile kesildi.

“Ah Hülya, enişteni tutuklamışlar, hem de adam vurmaktan,” diyerek daha yüksek sesle ağlamaya başladı.

“Ne demek tutuklamışlar? Sen şimdi neredesin?” diye adeta haykırdım. Boğazım kurumuş ellerim titriyordu.

“Karakoldayım. Beni de bırakmadılar şimdiye kadar. Hakan sağ olsun çok yardımcı oluyor.”

“Neden tutuklamışlar abla söylesene eniştemin ne alakası var vurulan adamla?” diye tekrar bağırarak sordum.

Ablam hıçkırıklar arasında anlattı “ Şu işte Hasan’ın gördüğü adam. Vurulan o. Bunun bizimle ilgisi ne dersen adamı vuran kurşunlar eniştenin beylik silahına aitmiş. Nasıl oldu, kim aldı bilmiyorum ama biri Emin’in silahı ile adamı vurmuş.”

“İyi ama adam ölmemiş, eli kolu oynuyor demişti Hasan,” dedim itirazla

“Sonra hastanede kalp krizinden ölmüş,” diye devam etti ablam. “Silah eniştenin olduğundan henüz silahı alan başkası da bulunmadığından zanlı olarak enişteni tutuklamışlar. Ah gitti memuriyeti, ah gitti hayatımız…”

Tekrar ağlamaya başlamıştı. Elimde telefon sırtımda havlularla kalakaldım.

***

“Vallahi Komiserim benim hiç bir şeyden haberim yok. Ben gece dizi bitince yattım, sabah da her zamanki gibi sekizde kalkıp kahvaltıyı hazırladım. Eniştem çoktan gelmiş yatmıştı,  ayakkabıları portmantonun önünde duruyordu oradan biliyorum. Sonra ablam kalktı, sonra da çocuklar. Eniştem akşama kadar uyudu. Öğlen ağlayarak Hasan geldi. Caminin önünde adamın birini vurmuşlar, olayı görmüş çok korkmuş, bize anlattı. Ablam korktu diye okula göndermedi onu. Akşamüzeri eniştem tam kalkmış yemek yiyecekti ki; Hakan geldi, eniştemi aldı götürdü.”

Burada sustum. Önümdeki pet şişeden bir yudum su içtim. Polis hepimizi soruşturuyordu. Eniştem silahı kendisinin kullandığını şiddetle reddetmişti. Fakat adama sıkılan kurşunların eniştemin silahından çıktığı bir gerçekti ve polis bunu çoktan tespit etmişti. Bu nedenle silaha erişebilecek durumda olanları yani çocuklar dâhil hepimizi sorguya aldılar. Polis bizi almaya geldiğinde daha yeni giyiniyordum saçım başım ıslaktı, onu bahane edip odama geçtim valizimi kapattım. Karakoldan döner dönmez çekip gideceğim. Ablamsa ablam, n’apayım bu da benim hayatım.

“Seni anlıyorum Hülya,” dedi sevecen bir ses tonuyla beni sorguya çeken Mete Komiser.

Yakışıklı adamdı ama ne yazık ki evli. Benim neyimi anlıyor acaba diye düşünürken onun ne dediğini kaçırdım, “Afedersiniz Komiserim, ne dediniz tam anlayamadım,” dedim.

Yorgunlukla derin bir nefes çeken Komiser Mete dediklerini tekrarladı.

“Diyorum ki, kimsesiz olmak, ablanın eniştenin yanında yaşamaya mecbur kalmak zor olmalı. Doğru mu?”

Doğruydu tabii, başımla evet anlamında bir işaret yaptım. Ev, ev üzerine olmaz derdi rahmetli annem çok haklıymış tek başınaydım ben ama o aileye ait değildim. Sonradan gelmiş hatta yamanmıştım. Benim de bir evim vardı bir zamanlar, bin bir umutla evlenmiş üç yıl boyunca bu evliliği yürütmek için uğraşmıştım ama nafile. Enişteme Kazım’ın uyuşturucu kullandığını söylediğim anda çekti aldı beni, bir daha da göndermedi. Polis olduğundan Kazım da korktu, yanaşamadı enişteme, hemen boşandık. Hiç pişman olmadım. Uyuşturucu denen illetin ne bela bir şey olduğunu iyi bilirim, onunla yaşamak cehennemde yaşamak gibi bir şey. Sağ olsunlar ablam da, eniştem de sahip çıktılar bana. Bir daha da bırakmadılar beni ama burası da başka bir âlem.  Eniştem iyi adam ama bir o kadar da sert, namusa takıntılı, üstelik kıskanç. “Polislerin çoğu böyle olur,” dedi bir gün bir komşu. Çok şey gördüklerinden evhamlı olurlarmış ama bizimki biraz fazla evhamlı. Zavallı ablam ne yapsın, tahsil yok, iş yok, kaderine razı eğiyor başını. Sürekli azarlansa da arada dayak yese de sesini çıkartmıyor katlanıyor.

“Ablanın evliliği nasıl?” diye birden konuyu başka bir tarafa çevirdi Komiser Mete.

“Nasıl, nasıl?” diye sordum şaşkınlıkla.

“İyi gidiyor mu yani, mutlular mı eniştenle diye soruyorum.”

“Benim bildiğim bir sorun yok. Mutlu olmalılar iki tane çocukları var,” dedim şaşkınlığım devam ederek.

“Hiç ablanın hayatında başka biri olabileceğinden şüphelendin mi?”

Bir yerime iğne batırılmış gibi sıçradım.

“Benim ablam öyle şey yapmaz. Çok namuslu kadındır benim ablam. Hem eniştemi de çok sever. Eve gelmedi diye deliye döndü dün, ne yapacağını şaşırdı,” diye bağırdım.

“İyi ama Hülya kardeş,  mobese kameraları cinayetten bir gün önce ablanı adamın öldürüldüğü Saray Mahallesi’nde tespit etmiş. Ne işi vardı ablanın orada? Ayrıca ölen adam da sık sık sizin mahalledeki kahveye gelip gidiyormuş, sakın adamı tanıyor falan olmasın? Ablanın bir ilişkisi olabilir mi bu adamla? İyi düşün”

“Kesinlikle yok,” deyip kestirip attım. Sinirden elim ayağım titriyordu. Zavallı ablam kocasıyla çocuklarıyla uğraştığı yetmiyor gibi bir de bu dedikodularla mı uğraşacaktı şimdi? Bunlar eniştemin kulağına bir gitse valla yaşatmaz öldürürdü onu.

Birden önüme bir CD fırlattı Komiser Mete.

“Bu CD de ablan ölen adamla aynı karede. Saray Mahallesi’ndeki şu küçük parkta ablan ve maktul yan yana aynı bankta oturuyorlar. Hem de adamın ölümünden bir gün önce.”

“Olamaz,” dedim tıslayarak ama beni dinlediği yoktu adamın.

“Benim tahminim ablan ilişkisini sonlandırmak istedi ama adam kabul etmedi. Kocasına yani polis memuru Emin Tünemiş’ e gitmekle tehdit etti, ablan da son çare onu vurdu”

“Hayır!” diye bağırdım. “Yanılıyorsunuz ablam asla böyle bir şey yapmaz. O ablam değildir yanlış görmüşsünüzdür siz, hem belki hırsız girmiştir eve silahı çalmıştır belki de eniştem vurmuştur ama ablam yapmaz!” diye veryansın ettim.

“Enişteni eledik,” dedi sakin sakin Mete Komiser. “Çünkü silahın üzerindeki parmak izleri tamamen temizlenmişti. Bir polis, silahıyla bir suç işlemiş bile olsa silah üzerindeki parmak izlerini niye silsin? Silahta onun parmak izinin olmaması anormal olur ki şimdi durum tam da böyle. Hırsız girmiş olma ihtimalini de değerlendiriyoruz tabii ama şu ana kadar bunu gösteren hiçbir ipucu bulamadık, ayrıca hırsız çaldığı silahı şarjörünü doldurup yerine neden koysun değil mi? Bu işte bir tuhaflık var Hülya. Şu ana kadar ölen adamla ilgisini ispatlayabildiğimiz tek aile üyesi ablan bence…”

Daha devam edecekti galiba ama kapı açıldı. Başka bir polisin başı uzandı, “Komiserim gelebilir misiniz?” dedi.

Komiser Mete bana burada beklememi söyleyerek çıktı. Saçmalık, sanki gitmeme izin verirler de, onu artık o kadar da yakışıklı bulmuyorum.

Neredeyse yirmi dakikadır bekliyorum ne gelen var ne giden, pet şişedeki su da bitti, tuvaletim de geldi. İnşallah ablama musallat olmazlar zavallı kadın delirir valla. Doğru mu acaba görüştü mü ki adamla? Yok, canım ne diye görüşecek imkânsız, bence zarf atıyor Komiser benim ağzımdan laf alacak aklınca.  Aptal mıyım ben, yedirir miyim size ablamı? Of, bitse şu sorgu da eve bir gitsem çok bunaldım diye düşünürken Mete Komiser gülümseyerek içeri girdi.

“Çok özür dilerim Hülya Hanım sizi beklettik ama gidebilirsiniz artık. Katili bulduk,” dedi

İçime bir ferahlık çöktü ama “Kimmiş?” diye sormadan da edemedim.

“Hasan Tünemiş olduğunu düşünüyoruz.”

“ Ne!” diye haykırdım. “Yeğenim Hasan’ mı?”

Komiser bir kaşını kaldırarak dudağını evet anlamında büktü.

“İmkânsız!” diye tekrar bağırdım. “Hasan karıncayı bile incitemez çok saygılı çok sakin bir çocuktur O.”

“Olabilir ama annesi maktulle görüntülendiği gün O da o civardaymış, kameralar onu da yakalamış. Cinayetten hemen önce ise camideymiş, ayrıca henüz itiraf etmedi ama çok çelişkili ifadeler veriyor, bir katili görünce tanırım ben. Hasan’a baktıkça onun katil olduğuna daha çok inanıyorum,” dedi gıcık gıcık Komiser

“Ya!  Bakın, öğlenleri Kuran kursuna yazdırdı ablam onu, o yüzden oradaydı. Saray Mahallesi’ne de o yüzden gitmişlerdir kurs aramak için. Olayı görmüş zaten korkmuş, ağlayarak geldi eve. Yeminle Komiserim, O daha çocuk silahı nasıl tutacağını bile bilmez,” dedim yalvararak.

“Bakın Hülya Hanım, çocuk on bir yaşında.  Bu yaşlardaki erkek çocukları aile kavramına çok bağlı olurlar, aslında onu anlıyorum, ben de annemi yabancı bir erkekle görsem bozulurum. Bu sadece biraz daha ileri gitmiş üstelik silaha erişimi çok kolaydı. Babası uyurken odaya girdi, silahı aldı, gidip adamı vurdu. Parmak izlerini temizleyip şarjörü doldurdu silahı yerine koydu.”

Hiç durmadan olumsuz anlamında başımı sallıyordum. Ne diyordu bu adam yahu? Hasan, benim aslan yeğenim hiç öyle şey yapar mı? Evlerine geldiğimde daha küçücüktü. Geceleri korkar koynumda yatardı, oğlum gibidir benim. Asla olmaz, buna izin veremem, hayır Hasan olmaz. Bütün gücümle tekrar itiraz etmek için ağzımı açıyordum ki Komiserin konuşmaya devam ettiğini fark ettim.

“Şarjörü boşaltmış ama atışlar amatörce ve çoğu isabetsiz. Maktule sadece dört tanesi isabet etmiş. Onlardan biri göğsünü sıyırmış,  ikisi bacaklarına, biri de kaba etine. Yani silahı kullananın profesyonel olmadığı çok açık, zaten çocuk daha önce silah kullanmadığını sadece bir iki kere babasının ona nasıl ateş edileceğini gösterdiğini söyledi. Ayrıca kurşunların geliş istikametine göre silahı ateşleyenin boyu kısa olmalı. Neresinden bakarsan bak Hasan buna cuk oturuyor. Neyse,  olay çözüldü, senin artık burada beklemene gerek yok gidebilirsin.”

Komiser Mete oturduğu sandalyeden kalktı elindeki dosyayı sallayarak odadan çıkmaya hazırlanıyordu ki dayanamadım. “Dur!” diye bağırdım. “Hasan yapmadı. Ben yaptım.”

Komiserin gülümseyerek bana dönüşünden onun bunu çoktan bildiğini amacının bunu benden duymak yani bana itiraf ettirmek olduğunu anladım. Oyuna gelmiştim ama pişman değilim. Bu yük benim taşıyamayacağım kadar ağırlaşmaya başlamıştı.

“Neden?” diye sordu Komiser, bense ezelden anlatmaya hazırmışım gibi anlattım.

“Eniştemin son zamanlardaki takıntısı benim ne olacağım. Benim dul oluşum adama dert oldu.  Her yaptığıma karışıyor azıcık kısa bir elbise giysem olay oluyor, biraz fazla gülsem kıyamet kopuyor. Neymiş efendim ben dulmuşum, herkes ne düşünürmüş, beni yollu sanırlarmış. Elinden gelse beni eve kapatacak hiç dışarı çıkarmayacak. Ablam da kocasının izinde, evde bile soluk aldırmıyor bana. Bir iş bulabilsem her şey daha kolay olacaktı ama yok işte kör olası iş. Temizliğe gideyim dedim eniştem göndermedi. Bir terzinin yanında iş buldum gibi oldum eniştem herif sana sulanır diye kıyameti kopardı. Bana tek çare, tekrar evlenmek kaldı.  Bir komşumuz var gizlice ona söyledim çünkü eniştem kendi bulduğundan başkasıyla evlenmeme de karşı. Kendi de bulmuyor çünkü kimseye güvenmiyor. Neyse bir müddet sonra komşu bu adamı bulup getirdi. Karısı ölmüş, iki oğlu bir kızı varmış oğlanlar Almanya’da yaşıyorlarmış kendisi ise kızının yanında kalıyormuş, damat torun hep birliktelermiş işte.  Öyle yaşamaktan bıkmış evlenmek istiyormuş. Zenginmiş evi arsaları dükkânları varmış beni rahat ettirirmiş de; adam yetmiş yaşında Komiserim ben daha otuz beşime bile girmedim, önce olmaz demek istedim ama kolsuz bluz giydim diye akşam eniştemden tokadı yiyince başka çarem kalmadı, kabul ettim. Ah benim kara talihim rahat yüzü gösterir mi hiç bana.  Komşu, adama benim telefonumu vermiş. Bana bir mesajlar atıyor inanamazsınız böyle resimli videolu falan, evlenince neler yapacağımızı gösteriyormuş. Komşuya söyledim bu adam sapık olmasın dedim güldü geçti. “ İyi işte her gece bir fantezi yaşarsınız,” dedi.  Adamdan çoktan vazgeçtim ama adam benden vazgeçmiyor sakız gibi yapıştı. Eniştem bir duysa öldürür beni. Düşündüm taşındım tek kurtuluşumun buradan gitmek olduğuna karar verdim. Antalya’da bir arkadaşım var onun beni davet etmesini sağladım ama bir hata yapıp adama bunu söyleme gafletinde bulundum. Adam delirdi “bırakmam” diye tutturdu. “Eve geleceğim eniştenle konuşup hemen nikâh kıyacağım,” diyor da başka şey demiyor. Bizim evin az ilerisinde bir kahve var oradan çıkmaz oldu. O gün sabah,  telefon etmiş, karakolu aramış eniştemin evde olduğunu öğrenmiş, “Gelip konuşacağım,” diye ısrar ediyor. “Eniştem şimdi uyuyor sonra gel,”dedimse de kandıramadım. “Öğlen namazını kılıp geleceğim hazır ol eniştenle anlaşıp bu hafta içinde alacağım seni nikâhıma,” demesin mi? Adam ciddi, ne yapacağımı şaşırdım. Ablamın korkusu, eniştemin korkusu, adamın baskısı canıma yetti. Sonunda aklıma böyle bir şey geldi. Aptalca olduğunu şimdi anlıyorum ama o zaman tek çarem sanmıştım. Panik insana olmaz şeyler yaptırıyor. Silahla korkutursam belki adam biraz uzaklaşır, ben de fırsattan istifade kaçar gider izimi kaybettiririm diye düşündüm. Adamın yaralanabileceği, hele hele öleceği hiç aklıma gelmedi. Ben kim, adam öldürmek kim Komiserim. Vallahi maksadım sadece biraz korkutmaktı. Neyse, eniştem uyuyunca ablam pazara gitti. Ben de usulca odalarına girdim. Eniştem silahını kılıfıyla birlikte her zaman kapının arkasındaki askılığa asar. Silahı aldım adamın camide olacağını biliyordum, sokak arasındaki çeşmenin yanına gizlendim. Hafta arası camiye gelen yok zaten. Üç beş ihtiyar, onlar da çıkışta dağıldılar. Etrafta kimse yok, herkes öğlen vakti evinde barkında. Camide bir tek bizim adam kaldı o da hocayla bir şeyler konuştu sonra çıkışa yöneldi.  Adamın bahçeden çıkışını bekledim sonra da ateş ettim. O stresle bütün şarjörü boşaltmışım, ardından sokak aralarından giderek eve döndüm. Beni kimsenin görmediğinden emindim. Parmak izlerimi silip eniştemin her zaman hazır tuttuğu yedek şarjörünü taktım silahı yerine koydum. Niyetim hemen o gün Antalya’ya gitmekti fakat ablam eve erken döndü, sonra Hasan ağlayarak geldi yetmezmiş gibi siz eniştemi tutukladınız. Doğrusu silahın eniştemin silahı olduğunun bu kadar kolay anlaşılacağını hiç tahmin etmemiştim,”  dedim. İstemeden ağlamaya başladım.

Komiser Mete kaşının birini kaldırarak baktı. “Bir şey soracağım,” dedi. “Hepsi iyi hoş da biz bu telefon mesajlarını ya da senin adamla yaptığın görüşmelerin hiç birinin kaydını adamın telefonunda bulamadık. Doğru söylediğini nereden bileceğim?”

Güldüm, “Adam sapıktı ama akılsız değildi,” dedim. “Kızı, damadı bir şey anlamasınlar diye torununun telefonundan arıyordu beni. O telefona bakarsanız hepsini bulursunuz, benim telefonumdakileri sildim ama siz onları da bulmanın bir yolunu biliyorsunuzdur herhalde.”

Bir müddet sustum.  Başım dönüyor, içim bulanıyordu. Sonra nereden geldiğini anlamadığım bir cesaretle, “Şimdi de ben bir şey sorayım o zaman,” diyerek başımı dikleştirdim. “Ben olduğumu nasıl anladınız?”

“Hasan,” dedi Komiser. “Görmüş seni ama elinde silah var mıydı yok muydu bilemiyordu. Bir de karakola edilen telefon var tabii, biraz araştırınca adamın senin peşinde olduğunu anladık. Ablanın ve oğlanın parkta oluşları tamamen tesadüf, dediğin gibi Kuran kursu için oradalarmış, ben sadece bunu sana karşı kullandım.”

Kapı açıldı içeriye iki polis daha girdi. Mete Komiser başıyla beni işaret etti, onlar bana kelepçe takmaya uğraşırken ben kapıdan çıkan Komiserin ardından seslendim.

“Herhalde çok ceza almam değil mi Komiserim? Sonuçta onu ben öldürmedim adam kalp krizinden öldü, benimki sadece yaralama.“

“Korkarım öyle değil Hülya Hanım,” dedi. Acıyarak bakıyordu yüzüme. “Göğsünü sıyıran kurşun kalbi tetiklemiş ve otopsiye göre kalp krizine bu sebep olmuş. Taammüden adam öldürmekle yargılanacaksın.”

Rehine Hikayesi: İblis

I

Başkomiser sorgu odasına girdi. İri yarı, kısa saçlı ve esmer tene sahip bir adamdı. Az evvel arkadaşlarının tutuklamış olduğu zanlının karşısına oturdu. Önüne bir dosya aldı. Bir süre hiç konuşmadan bekledi. Ardından, sessizliği oldukça rahatsız edici bir biçimde bozdu.

“Neden burada olduğunu biliyorsun, değil mi Cemal?”

“Hayır.”

Loş bir ışıkla aydınlanan sorgu odasına yeniden bir sessizlik çöküverdi. Başkomiser, bu defa sessizliği hışım içerisinde yerinden kalkarak ve bağırarak bozdu.

“Bana maval okuma lan!”

Cemal titredi. Korkmuştu. Bunu belli etmemek gibi bir kaygısı yoktu. Başını öne eğdi. Koca insanlıktan merhamet dilemek ister gibi bir hali vardı. Bu bağırış karşısında sessiz kalmayı yeğledi. Tam bu anda ne söylerse söylesin, dinlenmeyeceğinden emindi. Başkomiser, yeniden esas meseleye döndü.

“Bal gibi biliyorsun neden geldiğini. Hatta hayret ediyorsun değil mi? Hayret ediyorsun. ‘Nasıl buldular beni?’ diyorsun. Yemezler oğlum! Harbi yemezler!”

“Neden bahsettiğinizi anlamıyorum.”

Başkomiser, dosyayı açtı,  içinde bulunan birkaç fotoğrafı gösterdi. Sarışın ve güzel bir genç kadın, ihtiyar bir adam ve genç bir delikanlıya aitti bu fotoğraflar. İhtiyarın cesedi, sarışın ile delikanlının ise emniyette çekilmiş fotoğrafları görünüyordu. Cemal, pek çok şeyi anlayıverdi.

“Ama oradan ayrılmıştım ben. ‘Bu işe ortak olmayacağım.’ demiştim. Bulut yaptı bütün bunları. Onu neden yakalayamadınız?”

Başkomiser, bu sözün ardından dışarı çıktı. Yardımcısını orada bulacağını biliyordu.

“Şu kadınla adamın dedikleri doğru galiba. Bulut diye birinden bahsediyor.”

Yardımcısı es geçilmemesi gereken önemli bir noktayı yakalamış olmanın iştahıyla atıldı.

“Evet, Başkomiserim. Kendi kendine tartıştığını dahi söylediler.”

Başkomiserin canı sıkılmıştı. İş saçma sapan bir noktaya gidiyordu. Herkesin masum olduğunu rahatlıkla iddia edebileceği bir noktaya.

“Kamera kaydı falan çıktı mı bahsettikleri yerden?” diye sordu, henüz aklına gelmiş gibi bir tavırla.

“O işle Volkan ilgileniyor amirim,” şeklinde bir cevapla karşılaştı. Bu da can sıkıcıydı. Beklemesi gerekecekti.

Bir süre bekledikten sonra Volkan geldi. Cemal ise hâlâ odada tutuluyordu. Volkan, ayak işleri yaparak yükselebilme ümidi taşıyanlara has bir heyecanla, “Kamera kayıtları var amirim,” dedi. “Hem de içeride. Şüphelinin kendisi almış kayıtları.”

“Nasıl lan? Getirin, izleyelim.”

Başkomiser kayıtları izledikten sonra yeniden  Cemal’i bıraktığı sorgu odasına döndü.

Cemal, ağlamaya başlamıştı. “Her şeyi anlatacağım,” dedi. “Ne kadar anlatabilirsem, o kadar.”

Sonunda anlatmaya başladı.

II

 Ben esasında iyi bir insandım. Herkes öyledir ya! Neticede herkesin ardında bıraktığı, akça pakça bir çocukluk vardır. Kısacası, elimde beni aklayabilecek tek bir dayanak dahi yok. Kötülere yaraşır işler yaptım. Çocukluğuma ihanet ettim. Bir çocuktan bir alçak yarattım. Bu durumda, büyüdükçe, çocukluk yıllarında sahip olunan değerlerin hiçbirinin bir önemi kalmıyor geriye. Herkes bir çocuk olup yaşam serüveninde bu çocuğun şahsiyetini şekillendirmekle mükellefken ve bu kurala dayalı bir yaşam akıp giderken; bozuk bir şahsiyet meydana getirip,  yeniden başlamak için fırsat bulmayı dilemenin hiç de öyle affedilecek bir yanı yoktur. Siz, kendinizi affedecek olsanız dahi bir başkası tarafından asla affedilemeyeceğiniz gerçeği ortada, gözünüzün önünde duruverir. Bu gerçek, yaşamın yahut en azından bir kısmının bir rüya olduğunu dilemenize neden olur. Ben de bu arzu içerisindeyim. Dolayısıyla, ben kötü bir insanım. Ancak en başında, bu yolculuğun en şuursuz vakitlerinde budalalara taş çıkartır derecede iyi bir insandım.

Her şey, onun yüzünden oldu. Yaşam serüveninin şuurlu ve oldukça dolu vakitlerini kirleten o iblis olmasaydı, bu halde olur muydum, bilmiyorum. Bu iblis, kutsal kitaplarda sözü edilen İblis değildi elbette. Şayet o olsaydı; İblis’in varlığına en samimi duygularıyla inanan fakat onun oyunlarını, masumiyeti kanıtlamak için bir dayanak olarak görmeyi reddeden onlarca kimse, beni de rahatlıkla reddedebilirlerdi. Benim sözünü ettiğim iblis, bir insandı, belki de değildi, ancak her şeye karşın metotları kutsal kitaplardaki benzerine göre oldukça farklıydı.

Onu, ilk kez kapımı çaldığı gün görmüştüm. Tanımadığımı, daha evvel yüzünü dahi görmediğimi düşündüğüm bir insan kapımı çalmıştı. Akşam saatleriydi. İşsizliğin ve günün çoğunu evde geçirmenin verdiği yorgunlukla indim merdivenlerden aşağıya. Buna yorgunluk değil de belki, miskinlik demek daha doğru olacaktır. -Miskinliğimden işsiz kalmadım elbette. İşsizlik miskinleştirdi.- İşte bu hal içerisinde kapıyı açtım. Temiz yüzlü, traşlı, kısa saçlı, esmer bir adam gördüm. Üzerinde bir takım elbise vardı. Önce tanıyamadım. “Beni hatırlamadın mı?” dedi. “Ben Bulut. Mahalleden. Buraları ziyarete geldik, gelmişken de sana uğrayayım dedim.” Şaşırmıştım. Söylediklerinin sonucunda, suratı yavaş yavaş şekillendi zihnimde. Çocukluğumda gördüğüm yüz, kısa bir süre içerisinde, ilk defa gördüğümü düşündüğüm yüz ile eşleşti. İçeriye davet ettim. Oturduk. Kalıcı olmayacağını sanıyordum fakat durum hiç de öyle olmadı.

“Takım elbiseyle mi geldin ziyarete?”

“Yok, hayır. Buralarda bir işim vardı. Karışık meseleler, sonra anlatırım. Sen ne yapıyorsun? Hiç evden çıkmıyor dediler.”

“Doğrudur.”

Garip bir biçimde, bu onun günlük rutiniymişcesine mutfağa yöneldi. Dolaptan bir şişe bira aldığını işittim. Yanıma geldi. Birayı kafasına dikmiş, odanın içinde dolanıyordu. Pencereden dışarıyı seyretmeye başladı. Tahta pencerelerin yıkık dökük olması onu neredeyse hiç ilgilendirmiyordu. Nereye baktığını sordum. “Bir şeyler yapman lazım.” diye karşılık verdi. Ne demek istediğini anlayamadım. Yine de bir şey söylemedim. Ben de dolaptan bir bira alıp içmeye başladım.

Bulut, o gece bende kaldı. Ertesi gece de. Sonraki gün, ailesinin gittiğini ve kendisinin bir müddet daha burada kalacağını söyledi. Bu haber beni sevindirmişti. Yıllar sonra, yeniden iyi bir arkadaşlık bağı yakalayabilmiştik. Benim bir şeyler yapmıyor oluşum dışında önemli hiçbir meselemiz yoktu. Esasında bu, ilk vakitlerde hiç de mühim değildi. Zamanla önem kazandı meselemiz.

III

 Sonraki sabahlardan birinde, bir kaç kabus gördüm. Sonuncusu ancak uyandırabildi. Bu kabuslar, korkulardan çok saçmalıklar üzerine kurulu kabuslardı. Bazısı ise korku ile saçmalığı bir araya getiriyorlardı. Ancak halimden hoşnuttum. Neticede bir kabus görmek insanı fazlasıyla rahatlatır. İlk saatler için insanın tüylerini diken diken etse de, sonraki saatleri ve hatta günleri, daha ferah geçirmeye yarar. Ne de olsa bu,  insanın  günlerini endişelerle ve kısır döngü haline gelmiş düşüncelerle geçirmesinden iyidir.  Bu kabusların hemen sonrasında içimde müthiş derecede korkunç bir soğukluk hissettiysem de bu soğukluğun bir kaç saat içerisinde geçeceğini ve rahatlayacağımı biliyordum. Gerçekten de böyle olmuştu. Rahatlamamda Bulut’un da payı olmuştu. Uyanışımın iki saat sonrasında kapıyı açmış ve eve girmişti. Artık bir anahtarı bile vardı. Eve yerleşmişti. Bunun yanında, her güne böyle erken başlıyordu. Ne yaptığını bilmiyor olsam da sabahın erken saatlerinde çıkıyor ve yüklerini hafifletmiş, dahası kazanç sağlamış kimselere mahsus bir neşe içerisinde eve geri geliyordu.

Bulut, beni, yatağın kenarına oturmuş, dalgın bir vaziyette görünce doğrudan yanıma oturdu. Bir sigara uzattı. Sigaramı kendisi yaktı. İçimde oluşmuş olan soğukluğun, sigara ile birlikte oldukça leziz bir his haline geldiğini hissettim. Bulut, yalnızca yanımda oturuyor ve hiçbir şey sormuyordu. O da bir sigara yakmıştı. Biraz sonra, yerinden kalktı. Balkonun kapısından dışarıyı süzmeye başladı. İçeriye oldukça kavurucu bir güneş ışığı değiyordu. O, buna aldırmıyor ve dışarıyı seyretmeye devam ediyordu. Gözleri hiç kamaşmıyormuşçasına ilk andaki duruşunu bozmuyor ve başı dik bir biçimde karşılıyordu güneşi. Ellerini arkaya attı ve belinde birleştirdi. “Ne yapacağını biliyor musun?” diye sordu. İlk gündeki gibi bir tavırla söylemişti bunu. Yalnız arada bir fark vardı. Bu defa daha kendinden emindi ve ne söyleyeceğini bildiği rahatlıkla görülebiliyordu. Belki daha evvel düşünmüştü her şeyi ve söyleyeceklerini dile getirmek için uygun bir an bekliyordu. Ellerini belinde birleştirmesinden, güneşe inat kararlı duruşundan bu anın geldiğini çabucak anladım. Söyleyeceklerinden korkuyordum. Neden korktuğumu ise bilmiyordum. Nihayetinde teklifini yahut fikrini reddedebilirdim. Fakat Bulut konuştukça, garip bir biçimde, bunun mümkün olmadığını ve başımı eğip  söylenenleri kabul etmem gerektiğini hissediyordum. İkna edici ya da tehditkâr bir biçimde emredici tarzda bir konuşma değildi bu. Yine de çok tuhaftı; peşinden sürüklenmek arzusunu uyandırıyordu.

“İnsanın ne kadar kötü bir varlık olduğunu biliyor musun? Peki onu bu denli kötü kılanın ne olduğunu biliyor musun? Ben söyleyeyim. Düşünce! Ucu bucağı olmayan bir eylem. Her yere varabilir anlıyor musun? Bir insanı en iyi yine kendisi ikna edebilir. Hemen hemen her şeye.”

“Ne demek istediğini anlamıyorum.”

“Anlatayım. İnsan kötü bir varlıktır dedim ya! İşte! Bu kötülüğü ortaya çıkarmak için mutlaka bir anahtar işe yarar. Her insan için farklı bir anahtar söz konusudur. Belki ödül, belki ceza. Ama dilersen iyi bir insandan çok kolay bir biçimde bir zalim yaratabilirsin.”

“Yapmamı istediğin şey bu mu yani? Ne yapabilirim ki? Ayrıca neden yapayım?”

“Keyif almak için ya da gerçekleri kanıtlamak için. Hiç işine yaramayacak sanıyorsun ama çok işine yarayacak. Şu yaşamdan kurtulmanın vakti gelmedi mi? Ablandan para istemekten bıkmadın mı artık?”

“Sen bunu nereden…”

“Biliyorum işte! Yarın akşam şu adrese gel!” Bir kağıt uzattı.  “Ben her şeyi hazırladım.”

Bu lafının üzerine evden çıktı ve gitti. O gece eve de gelmedi. Muhtemelen yarın için bir hazırlık yapıyordu. Ne yapmak istediği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ancak o denli kendinden emin konuşmuştu ki, normal şartlarda ciddiye dahi almayacağım bir teklifi kabul edip etmemek arasında gidip geliyordum. En önemli olanı da ne olacağını merak etmemdi. Özellikle de hayatımın değişeceğine yönelik sözü, beni hem korkutuyor, hem de harekete geçmem için isteklendiriyordu. O gece sabaha kadar düşündüm. Bir sonuca varamadım. Sabah uyudum. Uyandığımda akşam olmak üzereydi. Bir karar verememiştim ancak nedense, bir dakika dahi düşünmeden evden çıktım ve Bulut’un verdiği adresin yolunu tuttum.

Burası, İstanbul’un kıyıda kalmış köşelerinden birinde bulunan müstakil bir evdi. Çevresinde ancak bir ya da iki ev vardı. Evin gözden uzak olması kuşkumu arttırıyorsa da adımlarımda hiçbir biçimde yavaşlama olmadı. Kapı kapalı değildi. Eve rahatça girdim. Ben içeri girdikten sonra evin ışıkları açıldı. İçeride bir kanepeye dizilmiş, elleri, ayakları ve ağızları bağlı üç kişi ile karşılaştım. Bunlardan biri kadın, ikisi ise erkekti. Kadının bana göre solunda bulunan adam, gençti ve oldukça sade kıyafetleri vardı. Kadının öteki tarafında bulunan adam ise yaşlı, şık giyimli biriydi. Kadın ise sarışın, şık giyimli, güzel bir genç kadındı. Üçünün de gözlerinde birbirinden pek de farkı olmayan korku ifadesi, rahatlıkla görülebiliyordu. Bu üç kişinin başında ise elinde tabanca, bana bakarak gülümseyen Bulut vardı. Gözleriyle kanepeye dizdiği insanları gösterdi. “Nasıl ama?” der gibi gülümsüyordu.

“Gelir misin benimle?” dedim.

Bir köşeye geçtik. Rehinlerimiz bunun üzerine daha fazla korktular. Ortadaki kadın çığlık atmaya çalıştı ama başaramadı.

“Ne yapıyorsun lan sen?”

“Ne yaptığım gayet açık değil mi?”

“Oğlum bu ne?”

“Senin için bir fırsat. Keyif alacaksın, gerçeği göreceksin ve zengin olacaksın.”

Bu andan itibaren, Bulut’un hazırlamış olduğu bu oyunun içinden asla çıkamayacağımı anladım. Başımı öne eğip rehinlerimizin yanına geçtim. Onlara çaresizce bakıyordum. Kime karşı rehin almıştık onları? Kendimize mi? Yaşamımıza mı? Cevabı her ne olursa olsun, bu manzaraya tanıklık etmektense teslim olmayı yeğlerdim, kendime ya da yaşama. Ancak elimden bir şey gelmeyeceğini de biliyordum. Dost olsak da silah Bulut’taydı ve öyle neşeliydi ki, oyunun bozulmasını isteyeceğini sanmıyordum.

IV

Oynanacak olan oyun basitti. Şık giyimli ihtiyar, ödüle sponsor olmak üzere buradaydı. Müthiş bir servete sahipti ve serveti, Bulut’un daha evvel sarf ettiği çabalarla çoktan elimize geçmiş vaziyetteydi. Sarışın kadın da ödül konumundaydı. Yoksul genç ise sınanacak olan kişiydi. Esasında sarışın da sınanacaktı. Tam olarak Bulut’un planı şuydu: Yoksul adama, ihtiyarı öldürmesi karşılığında kadına sahip olma şansı sunuluyordu. Bunun yanında yaşamının sonuna kadar kendisine ve müstakbel eşine yetecek parası da hazırdı. Tek yapması gereken ihtiyarı öldürmekti. Sarışın kadın ise bir fahişeydi. Ona sunulan teklif ise yoksul adamı bu cinayete ikna etmesi karşılığında, aynı işi bir daha yapmak zorunda kalmadan ömrünün sonuna kadar zengin bir yaşam sürmesi yönündeydi. O, teklifi çoktan kabul etmişti. Etmek zorundaydı çünkü adamı ikna edememesinin cezası ölümdü. Buraya, genç adamı, ona kendisini sunarak ikna etmek için gelmişti. Yaşamının sonuna dek sevmediği bir adamla olmayı ise çoktan kabul etmişti. Zaten bugüne kadar hemen hemen her gün bir başkasıyla birlikte oluyordu. Sayının bire inmesi, onun için de iyi olacaktı. Yalnız, tereddüt içindeydi. Çünkü yaşlı adama, dilediği kadar yalvarması için izin vermiştik. Bu yalvarışlar, hatta yalnızca yalvaran bakışlar, kadının tereddüt içine girmesine yol açıyordu. Genç adamın ise buraya tıkılana dek hiçbir şeyden haberi yoktu. Bu şekilde, insanın içindeki kötülüğün, insanın özünü teşkil ettiğini ispatlamaya çalışacaktık. Tarafların her birini, diğeriyle saatler boyunca baş başa bırakacaktık. İlk olarak, her biriyle, toplu halde konuşmak gerekecekti. Bunu, yoksul genç ile ihtiyarın görüşmesi takip edecekti. Sonra ise ihtiyarı, genç kadına yalvartacaktık. Son, vurucu darbe ise genç adamla genç kadının buluşması olacaktı. Muhtemelen ciddi bir tereddüt hali içinde olacak olan genci, bu güzel kadının sözcüklerine teslim edecektik. Suçun üzerinin kesin bir biçimde örtülecek olması ise ikisi için de bir mükafattı. Bu, yüksek ihtimalle suça giden yolu açacak en önemli etken olacaktı. Son olarak ise bütün bunları, kameralar vasıtasıyla an be an izleyebilecektik. İhtiyarın servetinden kalanlar ise Bulut ile beni doyuracaktı. Pek iğrenç bulduğum bu oyuna, nedenini anlayamadığım bir histen dolayı ortak olmaya mecbur hissediyordum kendimi.

Bulut, üçünün de ellerini çözdü. Şimdi, biraz daha rahatlardı.

“Tek tek kendinizi tanıtın!” dedi.

Üçü de birbirlerine şaşkınlık içinde baktılar.

“Başlasanıza lan!” denmesiyle kendilerine gelebildiler ancak.

Önce kadın başladı.  “Adım Selda.”

“Yaşını ve mesleğini de söyle!”

“Söylemiştim ya!”

“Ne diyorsam onu yap!”

Sonra bana döndü ve gülerek “Neymiş bak!” dedi.

Kadının o an için suratında oluşan dehşet ifadesini hala unutamıyorum.

“Ben, Selda Sevinç. 26 yaşındayım. Fahişeyim.”

“Güzel, sıradaki!”

Selda’dan sonra genç adam sözü aldı. Bütün bunlardan bıkmış bir hali vardı. Ancak yine de olan bitenin ne olduğunu anlamadığı da belliydi. Bitkin düşmüştü ama tabanca, konuşmak zorunda olduğunu gösteriyordu ona.

“Ben, Feyyaz Deniz. 24 yaşındayım. İşsizim.”

Bulut yine bana döndü. “Bir bok olamamış da değil he!” dedi. “Öğretmenmiş ama gel gelelim sahip olduğun statüyü gösteremedikten sonra, gerisi boş. Bak, hiç öğretmene benzer bir hali var mı? Saygın biri gibi görünüyor mu? Hayır. O halde öğretmen olmasının da hiçbir önemi yok. Bak bu aklında bulunsun! Ne olduğunun hiçbir kıymeti yok. Ne gösterdiğin önemli.”

Bu arada bu üç rehine de  Bulut konuştukça bana doğru, korku dolu gözlerle bakıyorlardı. Bunun nedenini anlayamıyordum. Durumdan o denli rahatsız oldum ki, ihtiyarı bizzat ben uyardım kendisini tanıtması için. O da tereddüt içinde, epey zaman harcayarak “Fazlı Konak. Yaşım 65. İşadamıyım.” deyiverdi.

Bulut kahkaha atarak çıktı odadan. “Çok eğleneceğiz Cemal!” dedi giderken.

O gittikten sonra rehinlerle baş başa kaldım.

“Her şey için özür dilerim.” dedim. “Böyle olmasını ben de istemezdim.”

Bulut geri dönene kadar bekledim. Sonra da bu oyuna ortak olmak istemediğimi söyleyip dışarı çıktım. Bundan sonrasını hatırlamıyorum.

V

 “Ben sana anlatayım,” dedi Başkomiser.  “Hatırlamıyorsun çünkü oradan hiç ayrılmadın. Bulut diye biri yoktu. Bu, kamera kayıtlarında görünüyor. Olayın başından sonuna kadar tek başınaydın. İstediğin oldu. Amacın, insanın kötü bir varlık olduğunu ispatlamaksa, bunu başardın. Kadın, adamı öyle bir ikna etti ki!”

Başkomiser sorgu odasının kapısına yöneldi. Tavrı, Cemal için fazla küçültücüydü. Genç adam, acınacak halde olduğunu, Başkomiserin yürüyüşünden rahatlıkla anlayabiliyordu.

Başkomiser, bir an duraksadı ve yeniden Cemal’e döndü.   “Ama sorun şu; kadın gelip teslim oldu ve her şeyi anlattı. Kurgun muhteşem ama bir hata var. Adam bu işi ödül için yaptı ama kadın, cezadan kaçındı. Hesap edemediğin tek şey, bu kadının vicdanıydı.”

Polisiye Hikaye: Şirket

Gecenin bir yarısı gelen ihbar üzerine Komiser Murat, ısmarladığı çorbayı yarım bırakıp olay yerine intikal etti. Telsizden duyduğu adres çok yakındı. Olay yeri inceleme ekibi bile henüz gelmemişti. Devriye polisinin çektiği sarı bandın arkasında bir süre dikildi. Cinayet mahalli, ardına kadar açık kapının gerisinden bile az çok seçilebiliyordu.  Bir yandan memurun bilgilendirme konuşmasını dinlerken bir yandan da binada oturanların halini inceledi. Yataklarından kalkmış, uyku mahmuru insanlar topluluğunun yüzlerinde aynı ifade vardı: Merak. Murat, odada kanlar içerinde yatan maktulün komşuları tarafından çok sevilmediği ya da tanınmadığını düşündü. İhbarı yapan adam durmadan başını kaşıyordu. Burnunun iki kenarındaki ezilmiş deri, normalde gözlük taktığının belirtisiydi. Arada bir sanki o gözlük hala burnunun üzerindeymiş de itmesi gerekiyormuş gibi eli yüzüne gidiyordu. Murat, adamı bir süre daha uzaktan izledikten sonra yanına çağırdı.

“Maktulü siz bulmuşsunuz sanırım. Karşı komşusuymuşsunuz.”

“Evet, efendim. Karşı dairede oturuyorum ama üst kattaki Raşit Bey’le birlikte bulduk adamı.”

“O saatte bina boşluğunda ne işiniz vardı peki?”

“İşimiz yoktu da Komiserim, biri; galiba şu kaçan adam, zilimize bastı. Gece vakti korkuyla fırladım yataktan. Üst komşunun da ziline basılmış. Baktım karşı komşunun kapısı da aralık, sandım ki biri onun da ziline bastı. Ancak komşu görünürde yoktu. O ara Raşit Bey de yanıma indi. Kendi aramızda konuşurken gözüm iyiden iyiye kapıya takıldı.”

“Siz de içeriye girelim dediniz.”

“Yok, önce seslendik, ses gelmedi. Akşamki olay yüzünden iyice şüphelendim.”

“Ne olayı?”

Huzursuzca başını kaşıyan adam cevap vermeye kalmadan olay yeri inceleme ekibinin beyaz kıyafetli memurları merdiven basamaklarında birer ikişer görünmeye başladılar. Murat, yaprak gibi titremeye başlayan adama bir yere kaybolmamasını, Raşit’i de bulup beklemelerini söyledi. İlk incelemede olay yerinde bulunmak istiyordu. Ayaklarına ve başına geçirmesi için verilen galoşları alelacele taktıktan sonra güneşin ilk ışıklarıyla aydınlanmış evin içine daldı. Bekâr bir erkeğe ait olduğu her halinden belli olan evde fazla eşya yoktu, içeriye yayılan parfüm, kan kokusu ile birbirine girmişti. Otuzlarının başlarında olduğunu tahmin ettikleri bir erkek, yerde, demode bir halının üzerinde biçimsizce yatıyordu. Açılan yaranın boyutlarına bakınca suç aleti maktulün yanı başında duran makas olmalıydı. Odaya saçılmış kâğıtlardan bazıları kan gölünün içindeydi, devrilmiş bir sehpa ve fışkıran kanla boyanmış bazı defterlerin yerdeki biçimleri şiddetli bir kavganın yaşandığını gösteriyordu. Daha fazla ayakaltında dolaşmak istemeyen Murat, fotoğraflar çeken memurun omzuna arkadaşça dokundu.

“Raporunuzu bekleyeceğim. Şimdilik dışarıdayım, bir şey olursa seslenin.”

Murat, kapının önünde kendisini bekleyen iki adamı da alıp binadan çıktı. Bir sigara yaktı. Paketi adamlara doğru uzattı. Diğerinden yaşça daha büyük olan Raşit Bey paketten bir sigara aldı.

“Anlatın bakalım, kimdir necidir bu komşunuz? Ne kadardır tanıyorsunuz?”

Raşit, sigaradan peş peşe nefesler aldıktan sonra diğer adama, Süleyman’a baktı. Kimin konuşmaya başlayacağına sessizce verilen karardan sonra anlatmaya başladı:

“Adı Erdem’di. Soyadını bilmem, zilinde de yazmaz zaten. Taşınalı çok olmadı. İçine kapanık bir tipti. Çok çalışıyor olmalı ki eve pek erken gelmezdi. Komşularla çok merhabası da olmadı, değil mi Süleyman? Sen karşı komşususun, sana bile pek selamı olmamıştır.”

Sigarayı içmekten öte sömüren adamın sözlerini başını sallayarak onayladı Süleyman. Murat derin bir nefesi havaya dumanla karışık bıraktıktan sonra; “Eve girişinizden itibaren anlatmaya başlayın o halde,” dedi.

“Dedim ya kapı aralıktı, seslendik ama cevap gelmedi. Akşam da evinden çıkan bir arkadaşı ona, başındaki beladan kurtulacaksın gibi laflar söylüyordu. Aklıma o sözler gelince eve girmeyi teklif ettim Raşit Bey’e. Ev karanlıktı, sadece oturma odasında bir masa lambasının cılız ışığı yanıyordu. Odaya doğru giderken mutfak tarafından bir hareketlenme oldu. Biri koşar adımlarla uzaklaştı. Adamın yüzünü ben görmedim.”

Raşit’e doğru bakan Murat’a, yaşlı adam da başını sallayarak ve ellerini iki yana açarak yanıt verdi:

“Bir şeye dokunmadığınızı söylemişsiniz gelen polis memuruna, cesede dokundunuz mu?”

“Komiserim ben emekli bir doktorum. Zamanında adli vakalarla karşılaştım. Az çok ne yapmak gerektiğini de bilirim, o şekilde yara almış birinin çabucak öleceğini de… Süleyman’ı da alıp çıktım hemen evden. Polisi aradık ve kapıdan ayrılmadık.”

“Binanın güvenlik kamerası var. Kayıtlar nerede tutuluyor?”

“Bina görevlisi Sadık Efendi size izletebilir kayıtları.”

Komiser Murat, yanaşan arabadan inen Savcı’yı karşılarken, omuzları birbirine değecek kadar yakın duran iki adama yazılı ifadelerinin alınacağını söyledi. Savcı çok babacan bir adamdı. Murat’ın hayatının kadını ile evlenmesine vesile olmakla kalmamış, aynı zamanda nikâh şahitliğini de yapmıştı. Onu gören Komiserin gözleri ışıldadı. Bu davada protokole dayalı sıkıntılar yaşamayacağından emin olmuştu.

ÖZGÜR SAVRAZ

Babam ilkokul öğretmeni, annem ise muhasebeciydi. Meslek icabı kalem, kağıt ile fazla haşır neşir olduklarından bana da bulaştı bu özellik. Yazmayı, çizmeyi hep sevmişimdir. Matematik hesabım da iyidir, annemi çalışırken hayranlıkla izlediğim çok olmuştu ama tercihim babamın da tutkunu olduğu edebiyattan yana oldu. Her ikisini yaklaşık beş sene önce iki ay arayla verdim toprağa. Annem kansere yenik düştü, onu ölümüne seven babam onsuzluğa dayanamadı. O da ardından göç etti annemin yanına.

Polisiye hikâyeler ve makaleler yazarım internet ortamında, okurlarım da sosyal medya hesapları üzerinden yazarlar bana. Erdem de sadık okurlardan biriydi, polisiye üzerine geçen yazılı sohbetler kısa zamanda sıkı bir arkadaşlığa dönüştü. Çok kez buluşup polisiye edebiyatı üzerine konuşmuşluğumuz vardır. Bazen de dertleşirdik. Erdem, kurumsal bir firmada finans işlerinden sorumluydu.  Tüm imza yetkisi Erdem’de olduğundan sorumluluğu büyüktü. Geç saatlere kadar çalışıyordu. Beni doğum gününe çağıracak kadar yakınlaşmıştık Erdem’le. Meryem ile tanışmak o gece kısmet oldu, görür görmez aklımı başımdan aldı. Erdem’in çalıştığı şirkette tahsilat bölümüne bakıyordu. Aradığım kişinin o olduğuna karar verdim. Belki de rahmetli annem gibi rakamlarla arasının iyi olması beni etkiledi, bilemiyorum. Bakışlarımı alamıyordum ondan, bakışlarımla rahatsız da etmek istemiyordum. Bir fırsat bulup sohbet ortamı yarattım. O gece havadan sudan konuşup bolca da kahkaha attık. Kaşla göz arasında telefon numarasını da almıştım. Yazar olmam epey dikkatini çekti. Bana bakan bir çift kahverengi gözün içinde adeta kayboluyordum. Gözümün içine baktığında ona olan duygularımın bedenimi ele geçirdiğini hissediyor, Meryem’in de bu durumu fark edip etmediğini merak ediyordum. Gülerken o kadar doğal ve içtendi ki kelimelerle onun güzelliğini anlatacak sözcükler bulamıyordum. Arada bir de Erdem’in bize attığı kaçamak bakışları yakalıyorduk. Çok önemsemedik aslında ikimiz de.

Peki, uzatmayayım ama her şey o gece başladı. O yüzden buradan başladım. Kalkmak üzereydik, heyecanlıydım çünkü Meryem ile kalabalıktan sıyrılıp baş başa kalacaktık. Kısmet değilmiş kapının önünde bir arkadaşına denk geldik. Adam oldukça kaslıydı, kolları neredeyse gömleği parçalayacakmış gibi duruyordu. Dev cüssesinden kuvvet alıyor olacak ki bakışlarında meydan okuma vardı. Meryem’le selamlaşırken bana kaçamak bir bakış attı. Kızı kolundan tutup çekiştirdi, işin ilginç tarafı Meryem’in ses çıkarmamasıydı. Uzaklaşırken bana dönüp bakmadı bile. Aralarında geçen fısıldaşmaları duyamadım. Adamın kim olduğunu ve ne istediğini bilmiyordum ama Meryem’in bu karşılaşmadan hoşlanmadığı ortadaydı.

Göt gibi öyle ortada kaldım ya neyse. Sinirim bozuldu, içerledim de aslında. Belli etmemeye çalışıp ayrıldım mekândan. Yaz gecesinin serinliği yüzüme vurup içeride kafa şişiren müzikten uzaklaşınca bir rahatlama hissettim. Arabama doğru yürürken Meryem’i uzaktan da olsa, sokak lambasının yaydığı parlak ışık sayesinde giydiği kıyafetten tanıdım. Adamla hararetli bir konuşma geçiyordu aralarında. Omuzlarını sergileyen beyaz bir bluz, altında da siyah, bol bir pantolon vardı. Uyumlu giyimi ve mükemmel fiziği ile aklımı başımdan alıyordu Meryem. Yanlarına gitmemek için kendimi zor tuttum. Kendimde ona karışma hakkını bulamıyordum. Alkol başımı döndürmüştü. Arabamı bırakıp, bir taksi ile evime döndüm.

Aradan iki saat nasıl geçti, ben haber alamadan nasıl dayandım ne siz sorun ne ben anlatayım. Merakıma yenik düşüp mesaj attım. İyi olup olmadığını öğrenmek istiyordum. Mesajı gördü ama cevap yazmadı. Hâlâ o adamla birliktedir, diye düşündüm. İçim içime sığmıyordu. Daha tanışalı birkaç saat olmuştu ama onun için endişe ediyordum. Aramaya karar verdim ama ilk çalışta meşgule attı. Beklemekten başka çarem yoktu. Sabah çalan telefonla uyandım. Cumartesi, hava sıcak, masmavi ve berrak gökyüzü, benim içimde ise kara bir fırtına vardı. Yabancı bir numaraydı beni arayan, ‘hayırdır’ diyerek açtım. Açtım açmasına da içimden bir ses gelen aramanın Meryem ile ilgili olabileceğini söylüyordu. Yanılmıştım, su arıtma cihazı kampanyası için arıyorlardı. Yaşadığım kısa süreli heyecanın ardından gelen hayal kırıklığıydı. Erdem’in instagram hesabında takip ettiği isimler arasından Meryem’i buldum. Arkadaşlık isteği yolladım, beklemediğim kadar hızlı kabul etmesi şaşırttı beni. Hâlbuki dün mesajlarıma ve aramalarıma cevap vermemiş, geri dönmemişti.  

Gece aracımı bıraktığım yerden almak üzere evden çıktım, sıcakta yürüyecek mecalim yoktu, işin kolayına kaçıp taksiye bindim. Yolda dayanamadım tekrar mesaj attım. Bu sefer kısa bir cevap geldi, özür dileyen bir mesaj… Hafta sonu yarım gün çalıştığını ve oldukça yoğun olduğunu söyledi. Kahvaltımı dışarıda yapmaya karar verdim, bu süre zarfında yapacak başka işim olmadığından ben de tüm fotoğraflarını beğendim, gülerken sergilediği dişleri ayrı bir hava katıyordu ona.

Neyse, fırsat buldukça yazışmayı sürdürdük. Sosyal medya hesapları insanların hayat hikâyeleri, zevkleri, karakterleri hakkında ipuçları verir size, tek yapmanız gereken fotoğrafın tamamına bakmaktır. Meryem de eğlenmeyi ve gezmeyi seven pozitif bir görüntü çiziyordu.

Birkaç gün böyle sohbet ederek geçirdik, o gece karşısında çıkan adam hakkında hiç konuşmadık. Onun anlatmasını bekliyordum, konuyu açmadığı sürece ben de sormadım zaten. Yine de merak ettiğim için cevabı Erdem’den öğrendim; “Meryem takıntılı sevgilisinden kurtulmaya çalışıyor,” dedi. Adam ayrılmak istemiyormuş. Canımı sıktı bu konu.

Meryem’in hesabını incelemeye devam ederken zihnimin derinliklerinde bu sorunu nasıl çözebilirim diye düşünüyordum. Eski fotoğraflara tekrar bakarken Meryem’in iş yerinde kutlanan doğum gününe ait bir kare dikkatimi çekti. Dedim ya dikkatli adamımdır diye, arka tarafta duran aynadan yansıyan kişi Meryem’i kolundan tutup sürükleyen adamın ta kendisiydi. Demek o zamanlarda birlikteydiler, tarihe baktığımda çok da eski değildi. Geçen seneydi. Adamı araştırmalıyım diye düşündüm.

Meryem’in burcunu da öğrenmiş oldum. İkizler burcuymuş, mantığa önem veren, her şeyi dengede tutmaya çalışan, anlık ve uç değişimler ile insanları şaşırtan bir özellikleri vardır İkizlerin. Bu özellikleri de yansıtıyordu. İlişki açısından zor bir kadına âşık olduğumu biliyordum. Telefon elimden düşmez oldu, internet üzerinden sürekli takip ediyor, onun da yaptığım paylaşımlara bakıp bakmadığını kontrol ediyordum. Onunla ilgili bir olayda aptal bir gülümseme yerleşiyordu suratıma. Arkadaşlarım bile bendeki değişimin farkındaydı. Fakat zaman ilerledikçe aramızdaki belirsizlik huzursuz etmeye başladı. Meryem’e karşı beslediğim duyguları açma zamanı gelmişti. Erdem de biraz beklememi öneriyordu. Sanki ilişkimizi istemiyor gibi geliyordu bazı söylemleriyle.

Meryem’e buluşmak, konuşmak istediğimi söyledim. Olur dedi ama iş yoğunluğundan fırsatımız olmadı bir türlü. Artık tahammülüm kalmadı ve biraz daha ısrarcı davranınca benden önce kendisi açıldı. Ona karşı ilgim olduğunu fark etmişti, Erdem’in bana söylediklerini düşünerek o malum gece hakkında bazı imalarda bulunuyordum. Konuşma biraz gerginleşince sebebini söyleyip kendimi açtım artık. Meryem’in bu kadar açık olmasını beklemiyordum. Neyse, uzatmıyorum. Çok mutlu olduğunu belirtse de yeni bir ilişki için erken olduğunu zamana bırakıp beni tanımak istediğini belirtti. Erdem’le de bu konu hakkında konuşmamam konusunda beni uyardı. Şaşırdım. Meryem’in kafası eski sevgilisi yüzünden rahat değil diye düşünüyordum, bu sorunu halletmeden de bize huzur yoktu. Meryem’in son yazdıklarından sonra içime şüphe düştü.

***

Komiser Murat, ekibine gerekli görev dağılımlarını ivedilikle vermişti. Bilişimcilerin o saatte binaya giren ve koşarak uzaklaşan iri kıyım adamın eşkâlini belirlemeleri uzun sürmedi. Katil zanlısının aksine zillere basan suç ortağı, uzun siperlikli bir şapka ile yüzünü iyice gizlemişti. Diğerinin geniş omuzları, gösterişli kasları; yüzünü gizleyen adamın ise sıradan bir vücut yapısı vardı. Kamera kaydından, ikisinin de çeşitli açılardan çekilmiş fotoğrafları bastırılmış ve dağıtılmıştı. Kriminal ekip, odanın her yanına dağılmış raporlardan ve defterlerden Erdem’in çalıştığı şirketle ilgili bazı ilginç bilgilere ulaşmıştı. Ortada büyük bir dümen dönüyordu. Şirket çalışanları ile yapılan görüşmelere bizzat katılan Komiser Murat’ın aklını karıştıran bir başka bilgi de çalışanlardan biriyle ilgiliydi. Genç kadın birden bire sırra kadem basmıştı.

Cinayetten hemen önce ortadan kaybolan başka bir çalışan, Murat’a bu olayın düşündüklerinden daha detaylı olabileceğini hissettiriyordu. Kadının en yakın iş arkadaşlarından biri ifadesinde; “Meryem son zamanlarda iş yerinde çok gergindi. Erdem’le aralarında bir sıkıntı olduğuna eminim. Meryem’in yüzünü güldüren tek şey; şu yazardan gelen mesajlardı. Evet, adamla tanıştım Komiserim. Erdem’in doğum günündeydik. Sonunda Meryem’in kendine uygun birini bulduğunu düşünmüştük. Bu yazarlar, sanatçılar biraz uçuk fikirlidirler ya belki de işi gücü bırakıp, onunla kaçmıştır,” demişti.

Yazarın kimliğini not alan Murat, “Şu yazara ulaşmaya çalışalım,” dedi.

Gösterilen iki fotoğraftan, kaçan katil zanlısını teşhis eden çıkmamıştı. Sadece şirkette getir götür işlerine bakan bir eleman, fotoğraftaki zanlıya benzeyen birini daha önceden şirket otoparkında gördüğünü anımsar gibi olduğunu söylemişti.

Personelden sorumlu müdürün de aynı fotoğrafta görünen adam için, “Bir yerde gördüğüme eminim ama nerede şu an emin olamıyorum,” şeklindeki ifadesi üzerine Murat, hatırlarsa araması için adama kendi telefon numarasını vermişti. Çalışanları bir kere daha ziyaret etmesi gerekebileceğini düşünerek şirketten ayrılırken aklında, bu işin kolay olmayacağı düşüncesi vardı.

 

 ÖZGÜR SAVRAZ

Ben yazarak hayatımı kazanıyorum. Polisiye romanlar kazandırmasa da aldığım ek işler, çeviriler az çok geçimimi sağlıyor. Biz polisiyeciler biliriz ki, küçük ayrıntılar önemlidir, insanların es geçtikleri detayları biz cebimizde sonrasında kullanmak üzere biriktiririz.

Meryem ile mesajlaşmalarımız aynı şekilde devam etti, buluşmaya bile başlamıştık. İlişkimizin adı konmasa da aramız oldukça iyiydi. Zamana bırakmıştım, böyle ne kadar sürecekti bilmiyordum. Fazlasını isteyip Meryem’i kaybetmekten korkuyordum.  

Yine bir buluşmamızda barda oturup biralarımızı yudumlarken konuşmamız döndü dolaştı Erdem’e ve tanıştığımız geceye geldi. Olanlar hakkında konuşmak istemiyordu, halledeceğini söyleyip durdu. Üstelemedim fazla, neler olduğunu kendim bulmaya çalışacaktım. Eski sevgili olup olmadığını sordum o adamın, bana gözlerini patlatarak baktı. Hiç alakası olmadığını sadece çalıştığı sorunlu firmalardan biri olduğunu söyleyerek, geçiştirdi. Erdem’in söyledikleri ile Meryem’in bana anlattıkları arasında farklılıklar vardı. Taşlar yerine oturmuyordu. Sorunu çözmek için yardımcı olmak istediğimi söylediğimde korku içinde bulaşmamam konusunda uyardı beni. Bu adamın adını bile söylemiyordu bana. Konuyu değiştirme çabasındaydı. Uzatmadım. İstediği olsun, dedim ancak yazdım bir kenara.

Keyifli bir gece geçirdik, bir yandan da mevzuyu düşünüp duruyordum. Kafam takılmıştı bir kere. Erdem’e o adamı sordum, tanımadığını söyledi. Ama Meryem’in fotoğrafında aynada yansıyan kare? Ayna yalan mı söylüyordu? Erdem’e şüpheyle yaklaşmaya başladım.

Folkart Towers’da çalışıyordu Meryem. İstanbul’daki iki yüz iki metrelik Spine Tower ve iki yüz otuz beş metrelik Sapphire Tower’dan sonra Folkart Towers da iki yüz metre yüksekliğinde üçüncü sırada olduğunu biliyor muydunuz? Bu gereksiz bilgiler hayat kurtarmasa da benim ilgimi çekiyor işte.  

Uzatmayalım, şirketin faaliyet yürüttüğü iş alanını ve çalıştığı firmaları araştırmaya başladım. Bir dedektif gibi… Erdem’le görüşmüştüm, o gün özel işleri olduğu için çalışmayacaktı. Bunu da fırsat bilip Meryem’e sürpriz yapacaktım. Belki de ağzından laf alabilirim, diye düşünüyordum. Tek tek parçaları toplayıp olayı çözüme kavuşturacaktım.  Neyse, öğle saati oldu, mesai bitimiyle çalışanlar dağılmaya başladı. Kalabalığın içinde onu gördüğümde kalbim heyecandan göğüs kafesimi parçalayacak gibi atmaya başladı. Bir an beni gördü sandım ama bakışları başka birine kitlenmişti. Dalgın görüntüsü dikkatimden kaçmadı, önceden planlanan rotaya göre yürüdü. Olduğum yerde takip ettim, eski sevgilisi olarak bildiğim gizemli kas yığını ofislerin altındaki Starbucks’ta bir masada oturmaktaydı. Meryem de karşısına kuruldu.

Karşılıklı oturup sohbet ediyordu. Daha doğrusu adam konuşuyor Meryem dinliyordu.  Ne konuştuklarını duymuyordum ama adam Meryem’e karşı parmağını tehditkâr şekilde sallıyor, Meryem de kafasıyla onaylıyordu. Adam bileğini sıkıca kavrayınca, Meryem korkudan olduğu yerde küçülüp korunmaya çalıştı. Adam bildiğin gözdağı verip tehdit ediyordu. Daha fazla seyirci kalamayacağım için yanlarına gittim. İkisi de beni karşılarında görmenin şaşkınlığı içindeydi, adam ayağa kalktı ve gitmemi istedi. Tabii bunu kibar bir dille söylemedi. Kafedeki herkes bize bakıyordu. Meryem’in elini tuttum, önüne geçip siper olduğum anda yediğim yumrukla arka masada oturanların üzerine düştüm.

Adam, beni kaldırmak için eğilen Meryem’e cevap vermesi için yirmi dört saat mühleti olduğunu, yoksa sonuçlarına katlanması gerekeceği konusunda tehditler savurup gitti.  Neye cevap vermesi gerektiğini bilmiyordum.

İnsanların meraklı bakışları arasında bulunduğumuz kafeyi terk ettik. Sinirimden sesime ayar veremeyerek, yüksek sesle neler döndüğünü sordum. Gözlerinden akan yaş yüreğimi parçaladı ama sadece neler olduğunu bilmek istiyordum. Dudakları titredi ve konuşmaya başlamak için o ilk kelimeyi aradı. Ne söyleyeceğini bilemiyordu, ağzını açtıysa da bir türlü beklediğim konuşma gelmedi. Koşarak uzaklaştı yanımdan.   

***

Şirkette yolsuzluk yapıldığına dair bulguları içeren dosya Murat’ın masasında duruyordu. Dosyada bir ismin altı, suça bulaşanların mali işleriyle ilgili dosyalarda uzmanlaşmış polis memuru tarafından birkaç defa çizilmişti. Komiser, sabah ilk iş olarak ekibini toplantıya çağırmıştı. Ekiptekiler, Komiserin zamanlama konusundaki hassasiyetini bildiklerinden ve normalde pamuk gibi olan adamın kızdığında nasıl yakıp yıkmaktan çekinmediğine pek çok kez şahit olduklarından, tam zamanında toplantı odasındaki yerlerini almışlardı.

Murat, masanın başındaki sandalyeyi çekerken,  “Herkes heybesini masaya boşaltsın bakalım millet! Dünden beri neler buldunuz, anlatmaya başlayın,” dedi. Komiserin ekibindeki en kıdemli yardımcısından başlayan ve kendiliğinden ilerleyen hiyerarşiye göre herkes söz almaya başlamıştı.

“Emrettiğiniz gibi, kamera kayıtlarını didik didik ettik Komiserim. Sadece binanın birkaç günlük kaydı değil, sokağınkilere de göz attık. Trafik kameralarına da bugün bakılacak ve şüphelinin arabası tespit edilmeye çalışılacak.  Şu karşı komşunun ifadesi doğru çıkıyor. Maktul akşam erken saatlerde bir misafir ağırlamış. Adını verdiğiniz yazarı da araştırdık. Akşam erken saatte geldiği söylenen misafirimizi de bulmuş olduk böylece. İlk ifadesini almaya bizzat gittim, cinayet saatinden epey önce Erdem’in evine geldiğini ve yaklaşık bir saat sonra ayrıldığını onaylıyor.  Meryem’i merak ediyormuş, onu sormaya gitmiş, öyle diyor. O, evden ayrılırken Erdem’in sağ olduğunu komşular da onaylamıştı zaten. Yine de isterseniz buraya aldırırız ama bana olayla bir alakası yokmuş gibi geldi.”

“Erdem’e, başındaki bela gibi birkaç laf etmiş onları sordun mu?”

“Sordum ama iş yoğunluğu için söylediğini, gerçek bir belayı kastetmediğini söyledi. İfadesini detaylı olarak masanıza bırakırım. Daha sonra kimliğini teşhis etmekte zorlandığımız şüpheli şahıs geliyor, bu sefer elinde siyah bir poşetle. Otopsi sonuçlandığında poşette tahmin ettiğimiz şeyin olup olmadığını anlarız. Erdem’in yanında ortalama kırk beş dakika kalıyor, konuşmanın tartışmaya dönmesi ve cinayetin işlenmesi için yeterli bir süre aslında. Aynı adamı, koşarak kaçan zanlımız eve girdikten birkaç dakika sonra zillere basarken görüyoruz yine kayıtlarda. Bu kaçan zanlı maktulün ev arkadaşı olabilir diye düşünmüştük ama maktul yalnız yaşıyormuş. Şimdilik bu ikisi baş şüphelilerimiz.”

“Ben Erdem’in ailesi ile akşam görüşme fırsatı buldum. Yaşlı bir çift… Köyde yaşıyorlar. Oğullarını çok sık görmüyorlarmış. Ancak yine de sitemkâr değiller. Özellikle son bir yıldır oğulları onlara düzenli bir şekilde yüklü miktarda yardımda bulunuyormuş. Başka da bir şey bilmiyorlar.”

“Kriminal, cinayet aletinin büro tipi bir makas olduğunu doğruladı. Her yerde bulunabilecek türden. Üzerinde parmak izi bulmuşlar. Bence bir tartışma yaşandı ve katil, eline geçen makası sinirle sapladı. Evde hırsızlık yapıldığına dair bulgu yok. Diğer odalarda bir şey bulamadılar. Kapıda bulunan dört parmak izinden ikisi komşulara ait çıktı. Diğerleri için veri tabanında arama yapıyor çocuklar. Biri makastaki izle de örtüşüyor. Varsa bir kimlikle eşleşme, kısa sürede haber getiririm Komiserim.”

“Meryem’in memleketi Adana’ya gitmek için bilet ayırttığını ama otobüse hiç binmediğini öğrendik. Arkadaşlar uçak şirketlerine bakıyor olmalılar şu ara. Haber verecekler efendim.”

Murat herkesi sabırla dinliyordu, cinayetin işleniş biçimi ve şüpheliler arasında kuramadığı bir bağlantı vardı. Erdem’in geçmişine bakıldığında sicilinin temiz olmadığı aşikârdı ancak şüphelilerin kimliklerine ulaşılamamış olması onu sinirlendirmeye başlamıştı.

Ekipteki tek kadın olan Elif, ısırmaktan boyasını kavlattığı kalemi ağzından çıkarıp ense hizasında yaptığı topuza sapladıktan sonra elindeki dosyayı sallayarak konuşmaya başladı. Sanki bir bomba patlatmak üzereymiş gibi hınzırca sırıtıyordu. Elif, erkek meslektaşlarından hep bir adım önde olmak ister, bunu başardığında da anın tadını çıkarmaktan keyif alırdı.

“Maktulün telefon kayıtları… Son mesajlar ilginizi çekecektir. Ama önce söylemem gereken bir şey var. O da katil zanlımızın adı,” diyerek sustu ve zaferinin diğerlerinin yüzlerinde oluşturduğu ifadeyi görmek için sandalyesinde geriye yaslandı.

 

ÖZGÜR SAVRAZ

Aradan sadece üç saat geçti, Meryem’e ulaşamadım. Telefonunu, internetteki hesaplarını kapatmıştı. Sanki kendisine ulaşılmasını istemiyordu. Onun için korkmaya başladım. O adamın Meryem’e bir şeyler yaptığını düşünüyordum. Yaptığım araştırmalar sonucunda hiçbir veriye de ulaşamamıştım. Öykülerdeki gibi bilgilere ulaşmak o kadar kolay olmuyordu. Çevremizde tanıdık polis de yoktu ki yardım etsin. Uzayan bekleyiş canımı sıktı, Erdem’e artık hesap sormam gerekiyordu.

Arkadaşımı görmek için çat kapı giden misafir edasıyla Erdem’in evinin yolunu tuttum. Konuşmaya ihtiyacım olduğunu söyleyip konuya girecektim. Alaybey’in dar sokaklarında park yeri bulmak zordur, genelde uzak noktalara bırakıp yürümeniz gerekir. İlk bulduğum boşluğa aracımı park edip yürümeye başladım. Apartman bahçesinin önünde iki kişi hararetli bir şekilde konuşuyordu. Batmakta olan güneşin kızıllığında sadece iki siluet görünüyordu. Fakat yaklaştıkça seslerinden tanıdım, fark edilmeden biraz daha sokuldum, akşamın berraklığı ve hafif esen meltemle konuşmaları duyabiliyordum. Karşılıklı konuşanlar Erdem ve beni yumruklayan adamdı.  

Erdem elini dostça karşısındaki adamın omzuna atıp merak etmemesini söylüyordu. Konuşmalarının arasında benim de ismim geçiyordu. Erdem, Meryem’in sorun yaratmayacağından emin olduğunu söyleyerek karşısındakini ikna etmeye çabalıyordu. Konuştukları konunun ne olduğunu anlamamıştım ama bir dolap döndüğü belliydi.

Neyse, adam arabaya binip giderken Erdem eve çıktı. Bir süre ne yapacağımı düşündüm. Kararımı verdikten sonra tekrar Erdem’in evine gittim, kapıda beni gördüğünce abartılı bir sevinçle karşıladı. Odaya girdiğimizde bir defteri aceleyle saklamaya çalıştığını fark ettim, görmemiş gibi yaptım. Oturup havadan sudan konuşurken yerimden kıpırdamadım. Konumuz tabii ki Meryem’di. Erdem’in o defteri ortadan kaldırmasına fırsat vermek istemiyordum. Bana Meryem’in nerede olduğunu bilip bilmediğimi sordu. Ben de ulaşamadığımı söylediğimde, eski sevgili yalanını uydurdu tekrar. O adama karşı beni kışkırtmaya çalıştığının farkındaydım. Anlaşılan Meryem’e olan aşkımı kullanıp beni üzerine salacaktı.

Kafaya koymuştum. Neler olduğunu öğrenecektim. Erdem’in tuvalete gidişi benim ekmeğime yağ sürdü. Apartmanın içinde sesler yankılanıyordu. Karşı daire sakinleri misafirlerini geçiriyordu belli ki. Bunu fırsat bilip kalktım ayağa, defteri saklı olduğu yerden alıp hızla sokak kapısına doğru yöneldim.

Erdem’in duyduğu sesler sonrası paniklediğinin farkındaydım. Sifonun sesi duyuldu, koşarak geldi kapıya. Ne olduğunu sorduğunda Erdem’e başındaki sorunu çözmesinde yardım edeceğimi söyledim. Kafası karıştı, ne demek istediğimi kavrayamadı. Ne diyeceğini de bilemedi, bana bakarken komşularını da huzursuz bir şekilde selamladı. Şaşkınlığından faydalanıp uzaklaştım, ne yaptığımı anlamamıştı. Anlaması uzun da sürmeyecekti.

Kafamın içindeki soru işaretlerini noktalayan cevaplar defterin içindeydi. Açıp incelemeye koyuldum, şirket isimleri, satış yapılan ürünler, miktarları ve tutarlar işliydi. Ayrı bir parantez açılmıştı satır sonuna. Satış yapılan tutar ile tahsil edilecek tutar arasında cüzi farklar vardı.  Birçok satıştan ufak meblağları kendi hesabına aktardığını anlamam zor olmadı. Dedim ya muhasebe işlerinden rahmetli anam sayesinde anlarım diye. Erdem çalıştığı şirketten çalıyordu. Yakup’la – konuştuğu adamın adı bu olmalıydı- şimdiye kadar kaldırdıkları tüm para kalem kalem bu defterde yazılıydı. Bu adamları hemen polise vermeli, diye düşündüm önce. Ama ya Meryem? Ya ona bir şey yaptılarsa? Ya da belki bu adamlardan kurtulursak kendiliğinden çıkıp gelecekti. Kafam karıştı anlayacağınız. Lakin bir edebiyatçının hayal gücüne bir yandan da genlerinden gelen sayısal zekâ eklendiğinde benim formül yazmam uzun sürmez efendim.

 

*

Tüm ekip Elif’in telefon kayıtları sayesinde ulaştığı bilgileri dikkatle dinledi. Katil zanlısı Yakup Sönmez eski bir sabıkalıydı. Dolandırıcılıktan hüküm giymişti. Bir süredir kendi şirketinin başında, temiz bir iş adamı gibi görünüyordu. Erdem ile birlikte onun çalıştığı şirketten epey para kaldırmışlardı. Telefon kayıtları, defterdeki bilgileri de onaylıyordu. Maktul son mesajında zanlıyı evine çağırmıştı. Muhtemel aralarında alacak verecek kavgası çıkmış olabilirdi. Ekibin en kıdemlisi Sedat, Elif’i takdir ettiğini ifade edercesine başıyla selamladıktan sonra;

“Bence planlı bir cinayet bu… Kamera kayıtlarında zillere basan kişinin eşkâlini bile tam belirleyemedik. Yakup’un ortağı olduğunu düşündük. Bu herif yanında birini getirmiş, orası kesin de adam neden zile basıp ortayı ayağa kaldırıyor, işte ben orasını anlamıyorum.”

“İşte, bu güzel bir nokta… Belki de şapkalı adam, kavga çıkmasından, olayın büyümesinden falan korktuğu için ortalığı ayağa kaldırmıştır. Olamaz mı? Aynı adamı gece binaya girerken de gösteren kamera kayıtları var. Belki asıl kavgayı onlar yaptı da cinayeti Yakup işledi.”

Murat olmayan sakalını sıvazlar gibi elini çenesinde gezdirerek, “Ölüm saati çok önem kazanıyor bu noktada. Gerçi ben olay yerine hemen ulaştım. Ölüm katılığı başlamamıştı. Olay yeniydi. Şu rapor bir gelsin hele, bakarız. Elif. Şu son mesajı bir kere daha okusana…”dedi.

Elif dosyadan son mesajı buldu ve işaret parmağıyla satırı takip ederek okumaya başladı:

“Acil bana gelmelisin! İşler karıştı, büyük bir sorun var. Tüm yaptıklarımız ortaya dökülebilir. Ben artık bu işte yokum…”

Elif, mesajın sonundaki küfrü sansürlemiş, okumadan geçmişti. “İkili arasındaki tüm mesajlar hatta silinenler bile dosyada Komiserim,” dedi Elif.

Sedat, “Sanal âlem öyle bir çöplük ki hiçbir şey ama hiçbir şey aslında kaybolmuyor. Ne sildim sandığınız yazışmalar ne fotoğraflar… Söz uçar yazı kalır, dememiş mi zaten atalarımız? Şimdi Komiserim hemen aldıralım mı adamı, ne dersiniz? ”diye sordu Murat’a.

Murat, “Beklemeniz hata. Ben yazışmaları detaylı incelemek istiyorum. Sanki hala yerine oturtamadığım bir şey var gibi. İşlerin karıştığını söyleyen mesajlar, şapkalı adam, basılan ziller…” dedikten sonra bir süre daha sessiz kaldı, “Şu yazar olan adam, Erdem’i en son gören kişi o. Onu da getirin bir de ben görüşeyim. ”

Herkes işinin başına dönerken Murat, şapkalı adamın fotoğrafına uzun uzun baktı. Tüm düğüm o adamla ve şu kayıp kızla çözülecek gibi hissediyordu.

Geçen üç günün ardından şüphelilerden Yakup Sönmez bir çalışanının köydeki evinde saklanırken bulundu. Merkeze getirilirken de ifade verirken de kendine son derece güvenli bir tavrı vardı. Önüne dosyalar konana kadar tüm suçlamaları reddetti. Mali Şubeden gelen Komiser ona ecel terleri döktürünce avukatını istedi. Avukatı ile görüştükten sonra, kamera görüntüleri ile telefon mesajlarının incelendiğini öğrenince eve gittiğini kabul etti. Ancak cinayeti işlediğini ısrarla reddediyordu. Ukala bir biçimde konuşmaya başladı.

“Ya amirim, kabul ediyorum birkaç dolap çevirdik ama cinayetle bir alakam yok. Gittim ama kapıyı açan olmadı.”

“Siktir lan! Eve girmemişmiş. Cinayet aletinde parmak izlerin ne geziyor o halde şerefsiz!” diye çıkıştı Murat.

Yakup çaresizlik içinde başını ve yelkenleri yere indirdi.  “Tamam, mesaj gelince eve gittim, kapı aralıktı. Erdem kanlar içinde yatıyordu. Aptallık edip Erdem’i kontrol etmeye kalktım, o sıra panikle makası da ellemiş olabilirim. Binada peş peşe çalan zilleri duyunca saklandım. Biri bana suçu yıkmaya çalışıyor,” dedi. Şapkalı adama dair hiçbir fikri yoktu, Erdem’in evine yalnız geldiğini söyledi. Meryem’in de nerede olduğunu bilmediğini iddia ediyordu.

Murat sorgu odasından çıkarken, bu adam ya çok iyi bir oyuncu ya da bu işin içinde başka bir iş var, diye düşünüyordu. Odasına dönerken sessize aldığı telefonuna baktı. Elif’ten dört cevapsız arama vardı. Geri arama yaparken odasından gelen telefon zil sesini duydu. Elif, aranan kızla birlikte odada bekliyordu.

Meryem Ersoy, gerçekten çok duru bir güzelliğe sahipti. Ağlamaktan şişmiş olsa da gözleri, bakışları insana huzur veriyordu. Başı öne eğik konuşmaya başladı.

“Korktum. İnanın bana çok korktum. Biliyorum, hemen polise gelmem gerekirdi. Bildiklerimi anlatmalıydım, onlara pabuç bırakmamalıydım ama o adam, beni sürekli tehdit ediyordu. Aileme zarar vereceğini söylüyordu. Hesaplardaki tutarsızlıkları ilk fark ettiğimde Erdem’e danıştım. Onu dostum sanıyordum, meğer o da işin içindeymiş. Yakup, şirkete benim sayemde yanaştı. Arkadaşımın kuzeniydi. Geçen yılki doğum günümde şirkete gelip bana sürpriz yapmışlardı. O gün Erdem’le kaynaştılar. İş çıkışı birlikte bir şeyler içmeye bile gittik. Ta o gün gözüm tutmadı onu. Arkadaşım da evlenip şehir dışına taşınınca bir daha onu da görmem sandım ama şirkete gelip gitmeye devam etti. Yakın zamanda Erdem sayesinde iş de bağladı. Meğer ikisi birlikte planlamışlar her şeyi. Erdem’in ölüm haberini alınca daha da korktum.  Elimde deliller var. Yakup’u köşeye sıkıştırabilecek deliller…”

“O iş çözüldü zaten. Personel müdürünüz de epey yardımcı oldu. Tüm suçunu kanıtlayabiliyoruz. Ancak cinayeti işlemediğini söylüyor. Siz bu konuda bir şey biliyor musunuz?”

Meryem başını iki yana salladı.

“Size bir fotoğraf göstereceğim. Burada yüzü pek belli değil ancak dikkatli bakmanızı istiyorum. Daha önce Yakup’un yanında böyle birini görüp görmediğinizi bilmek istiyorum. Suç ortağı olabilir. ”

Komiser Murat, şapkalı adamın fotoğrafını Meryem’e uzattığında kızın kaşları çatıldı. Tüm dikkatini fotoğrafa yoğunlaştırdığı belli oluyordu. Başını iki yana sallayınca Komiser diğer fotoğrafı koydu önüne. Erdem’in aracının polis kontrolü için durdurulduğu ana ait bir fotoğraftı bu. Birden elini ağzına götürdü.

“Ama bu… Bu mümkün olamaz!”

 

 

ÖZGÜR SAVRAZ

Öykülerimi yazarken ciddi araştırmalar yaparım, ilaçlar hakkında da bilgiye sahibim. Aramızdan su sızmayan bir arkadaşı arayıp SOJOURN adlı ilaca ihtiyacımın olduğunu söyledim. Nedenini ve ne yapacağımı sormadı bile, gidip aldım. Anestezi ilacı olan bu çözelti, ameliyatlarda kullanılıyordu ve pahalı bir maddeydi. Pahalı olması sorun değildi ama bulmak oldukça zordu. Doğru kaynakları bildiğiniz takdirde istediğiniz yasaklı ve nadir olan her şeye belirli bir ücret karşılığında sahip olabilirsiniz.  

Uzatmayayım, Erdem defterin yokluğunu hissettiği andan itibaren ısrarla aramalarını sürdürdü, şüphesiz o bu eksikliği fark edene kadar da benim çoktan uzaklaştığımı tahmin ettiği için peşime düşmedi. İlk önce tehdit dolu bir mesaj yazdı, cevap vermeyince her şeyi anlatacağına dair bir mesaj daha attı. Ardımda iz bırakmak istemediğim için cevap vermedim. Bu mesajları inceledikten sonra polisin bana ulaşacağını biliyordum.

Saat ondan sonra alkol satışı yasak olduğundan tekel bayiinden kavga dövüş aldım diyebilirim dört birayı. Bir şişeyi açıp kalan diğer biraların içine enjektörle ilaçtan enjekte ettim. Bu sayede refleksleri zayıflayacaktı. Neyse, sabırsızlıkla bekliyordu beni. Ben açtığım birayı yudumlarken sessizce çıktım merdivenlerden. Üstümü değiştirmiş yüzümün görünmemesi için de şapka takmıştım. Apartmanın ışığını yakmak istemedim görünmemek için. Kapıyı tıklattım. Kapıyı açan Erdem’e elimdeki bira poşetini uzattım. Yüzündeki kararsız bir ifadeyle karşıladı beni. Tepkilerime göre hareket edecekti kesin.

Oturduk, derin bir iç çekişten sonra başladı sıralamaya, defterdeki kayıtlarla neler yaptığını bir bir anlattı. Artık kartlarımızı açık oynuyorduk. Yaptığı hırsızlığı Meryem fark etmiş ve hesapları düzeltmesi için şans vermişti. Erdem özellikle ortaya attığı eski sevgili yalanıyla Meryem ve benim aramı uzak tutmaya çalışıyordu çünkü eski sevgilisi sandığım Yakup denen adamla büyük dolap çevirmeye hazırlanıyordu. Vurgun büyük olacaktı, bunu fark eden Meryem’i, Yakup korkutup sindirmeye çalışıyordu.

Tek kaşını kaldırıp ne tepki vereceğimi bekledi Erdem. Ona doğru eğilip bu işten yüzde otuz istediğimi ayrıca Meryem’i rahat bırakmalarını söyledim. Tereddütsüz başını salladı. Ortaklığımıza kadeh tokuşturduk. Erdem rahatladı, tuvalete gitmek üzere ayaklandığında ilacın etkisiyle sendeliyordu. El çabukluğu ile küçük şişedeki kalan ilacı cebimdeki beze boca edip Erdem’in arkasından yaklaştım ve yüzüne bastırdım. Aynı filmlerdeki gibi…

Kendinden geçmesi beş saniye, bilemediniz yedi saniye sürdü. Araba ve ev anahtarlarını, cüzdanını da alıp çıktım. Gecenin biriydi. Evime uğrayıp vücut hatlarımı gizleyecek kıyafetler seçtim. Yüzümü de gizlemeliydim. Her yerde güvenlik kameraları vardı. Polis elbette kayıtlara bakardı. Erdem’in çalıştığı ofisin yolunu tuttum. Bayraklı yolunda polislerin alkol muayenesine takıldım. Açtığım birayı öylece bıraktığımdan alkol çıkmadı.  

Aracın hangi şirkete ait olduğunu soran polise bilgi verip GBT kontrolü sonrası devam ettim. Elimden geldiği kadar soğukkanlı davranmaya çalıştım şüphe çekmemek için. Folkart personellerine ait olan giriş kartını kullanarak otoparka aracı park ettim. Saat epey geç olduğundan ortalıkta kimse yoktu. Erdem yetkili olduğundan ofisin anahtarları da vardı. İki denemeden sonra doğru anahtar ile açtım kapıyı. İçeriye şöyle bir göz atıp masasını buldum. Aradığım tahsilatlar ile ilgili dosyalar bir çekmece içindeydi. Şöyle üstünkörü göz atıp Yakup’a ait olan dosyaları, hesap makinesi, kalem ve makası alıp çıktım.

Çok heyecanlıydım, hayatımda hiç sigara içmemiştim ama canım istedi nedense. Erdem’in evine geri döndüğümde sakin kalıp dosyalara daha dikkatli baktım. Yakup’un firmasına ait sipariş föylerini tahsilat makbuzlarıyla birlikte bir kargaşa havası yaratmak için etrafa saçtım. Erdem’in de telefonundan önce bana attığı mesajları ve aramaları sildim. Yakup’a acil gelmesi gerektiğini, Meryem ile ilgili büyük sorun olduğunu söyleyen mesajı attım. Mesajı gören Yakup hemen aramıştı. Telefonu sessize alıp yastığın altına attım. Baygın halde yatan Erdem kendine gelmek üzereydi. Duvardan destek alıp doğrulduğunda elimdeki eldiven, takmış olduğum bone ve üzerime geçirdiğim muşambaya benzer önlüğün ne anlama geldiğini çözmeye çalışıyordu. Ofisinden getirdiğim makası, aort yayından ayrıldıktan sonra boyundan geçerek beyne doğru çıkan ‘arteria carotis communis’ adında, halk dilinde şah damarı diye bilinen damara sapladım ve ölümü hızlandırması için çektim.

Gırtlağından hırıltı çıkarıyordu sadece, bağıramıyordu. Yerde kandan bir göl oluşmaya başlarken üzerimdekileri çıkardım, sırt çantama tıktım kapıyı aralık bırakıp çıktım.  Apartman sakinlerinin hepsi uyuduğundan derin bir sessizlik hâkimdi. Karşı sitenin bahçesinde ağaçların arasına saklandım. Son hızla yaklaşan arabanın Yakup’un aracı olduğundan emindim. Yanılmamıştım, alelade kenarda park edip koşturmaya başladı. Yakup’un eve girmesini bekleyip Erdem’in komşularının zillerine ısrarla basıp kaçtım. Uykusu bölünen öfkeli birkaç kişinin küfürlerini duyabiliyordum.

Evet, Ofisindeki eşyaları evinde çalışıyor gibi göstermek için aldım. Erdem’in işlediği suçu ayan beyan ortaya dökmek için tüm dokümanları saçmıştım. Geçimsiz ve kavgacı olarak bilinen Yakup’un telaşla Erdem’in yanlışlıkla karşı dairesinin ziline bastığı düşünülecekti.  Aynı zamanda ikisinin bu soygunu nasıl yapacakları konusunda Erdem’in telefonundan attığım mesajlar delilleri kuvvetlendirecekti. Uyanan komşular cinayet mahallinde Yakup’u göreceklerdi, saatler önce beni evden çıkarken gören komşular söylediklerimden Erdem’in büyük bir sorunu olduğuna şahit olmuştu ve bu yüzden de öldürüldüğünü düşünecekler ifadelerini de o yönde vereceklerdi. Kayıp olan Meryem’i de bulmak polise kalıyordu.

Hiçbir zaman hırsızlık yapmadım, yapmam da Komiserim. Ama sevdiğim biri uğruna gözümü kırpmadan birini öldürebilirim. Öldürdüm de, başrolde olduğum kara öyküde kusursuz bir cinayet yazmak üzereyken trafik polisi kalemimi kırdı amirim.

*

Adamın ifadesini verirken sergilediği sakinlik, sanki bir hikâye anlatıcısıymış gibi tane tane konuşması, lafı uzatmaması için yapılan uyarılara aldırmadan kendi hayal dünyasında kaybolması gözlerinin önünden gitmiyordu. Hele hele sevdiği kadının kahramanı olduğunu düşünerek böbürlenişi yok mu, gören bir katil değil de bir süper kahraman konuşuyor zannederdi. Komiser Murat, Özgür Savraz’ın resmi ifadesini dosyaya koyup, dosyayı kapattı. Bürodan çıkıp yürümeye başladı.   Savcı Kenan Alıç ile öğle yemeğinde buluşmak için sözleşmişlerdi. Hasır tabureleri ile yıllar boyu her türlü değişime ayak direyen mekânın sahibi onu dostça selamladı. Şehrin en güzel ciğer sotesini yapan mekân her daim manevi babası ile birlikte geldiği bir yerdi. Savcı her zamanki gibi ondan önce gelmiş, alçak masalardan birine kurulup siparişi vermişti bile. Murat oturur oturmaz, Kenan; “Anlat bakalım nasıl gidiyor soruşturma?” diye sordu.

“Bitti bile. Artık top sizde… Dosyayı size ulaştıracaklar.”

“Güzel, fazla uzamamasına sevindim.”

Murat, siparişleri getiren garsonun uzaklaşmasını izledi. Garson yıllardır bu salaş mekânın demirbaşı gibiydi. Başka hiçbir yerde işini bu kadar ciddiye alan bir garson görmemişti. Saç tavada gelen yemeğinden ilk lokmayı üfleyerek ağzına atarken;

“İşini iyi yapan insanlara hayranım. Bizim katilimiz beceriksiz bir yazarmış. Kendince güzel bir plan yapmış ama  klasik polisiye romanların yazıldığı dönemde yaşamadığımızı unutmuş, hesaba katmadığı kameralara gülümsemiş,” dedi.

🔊 Hikaye: Kardeş Gibiydiler 🎧

Kentsel dönüşüm sebebiyle içindeki son kiracının da apar topar boşalttığı tuğla duvarlı bir viranenin, eskiden yatak odası olarak kullanılan kısmında,  dizlerinin üzerine çökmüş, gözleri eski bir atkı ile kapatılmış, elleri arkasında bağlanmış, atmışlarında bir adam titreyerek sonunu  bekliyordu. Sessizlikten aldığı cesaretle iki defa ayağa kalkmayı denemiş, her defasında dizlerinin arkasına aldığı bir darbe ile yeniden olduğu yere çökmüştü. Artık sessizliğin yalnızlık demek olmadığını biliyordu. Bir süre sonra sessizliği bozan bir kapı gıcırtısı, hemen ardından da adım sesleri duyduğunda kendisine yaklaşanın celladı olduğunu iliklerine kadar hissetti. Gözleri kapalı da olsa tüm duyuları harekete geçmişti. Adım sesleri yakınında kesildi. Birinin ona doğru eğildiğini hissedebiliyordu. Körebe oynamak gibi, elleri bağlı olmasa anında yakalayabilirdi diğer oyuncuyu. Suratına vuran nefeste mentol kokusu vardı. Naneli sakız, şeker ya da diş macunu…

“Hey gidi koca Yavuz, sen nasıl da heybetli bir adamdın. Şu haline bak, küçülmüş kalmışsın,” dedi nefesin sahibi.

Mentol kokusu yüzünden uzaklaşırken, sürüklenen bir metalin sesini duydu. Bir sandalye olmalıydı. İkinci kez aynı sesi duyduğunda kendisini de bir sandalyeye oturtacaklarını düşündü ama yanılmıştı. Soğuk beton üzerinden kaldırılmadı. Ka’de-i ûlâda oturur gibi oturmaktan uyuşan bacaklarını hafifçe kımıldattı. Bir süre sessizliği kokladı. Sessizliği bozan mentol kokulu nefesin sahibi haber spikeri gibi tane tane konuşuyordu.

“Bir yangın yerinde üç beş candık, toyduk, sana sığınmıştık. Bir kuru ekmeğine, küf kokan battaniyene tavdık. Sokaklarda uyumaktansa senin peşinde bir viraneden öbürüne sürüklenmeye razıydık. Anasız, babasızdık da seni ailemiz sanırdık. Beni bulduğunda daha on yaşında bile yoktum, hatırlıyor musun?”

Yavuz sustu, ses çıkarmadan dinledi. Susmasına neden ağzının kapatılmış olması değildi. Konuşanı tanıyabilmek için sesi dikkatle dinliyordu ama nereden tanısın, nereden hatırlasındı? Kapısından belki yüz çocuk  geçmişti, her birini ezberleyecek değildi ya! Başını iki yana salladı.

” Hatırlamıyorsun demek.  Ancak ben unutmadım. Bir ömür daha geçirsem seninle geçen yılların bir saniyesini bile unutamam. Ayakkabı boyayarak, araba camı silerek, kâğıt toplayarak kazandığımız parayı son kuruşuna kadar avucuna saydığımız halde toplanan miktarı beğenmezsen, sırtlarımıza inip kalkan kemerinin sesini, acısını unutamam. Yıllarca pis soluğunu ensemdeymiş gibi hissedişimi de unutamam. Kendine mezelerle donanmış sofralar kurarken, önümüze attığın helva ekmeğe şükredecek kadar çaresizdik de, bu çaresizliğimize rağmen seni baba bilirdik. Sana baba dedim diye bana ettiğin küfürleri nasıl unuturum.  Sen de bizi unutamayacaksın Yavuz!”

Sessizlik odayı yeniden doldurduğunda Yavuz, bacaklarını öne uzatmış oturur vaziyete geçmişti. Kubanları hareketlenirken sopayı havaya kaldıran adamı, celladın bir el hareketi durdurmaya yetti. Birbirlerini ve tepkilerini çok iyi tanıyan bu iki adam, her zaman konuşmadan anlaşmayı becermişlerdi zaten.  Mentol kokan nefesli adam sandalyede arkasına yaslandı. Ağzına bir naneli şeker daha attı.  Bacaklarını öne doğru uzattı ve kollarını bağlayarak beklemeye başladı. Sakinliğini korumalıydı. Kardeşlerine bir söz vermişti. Eğer o sözü vermiş olmasa şimdiye kadar çoktan,  belindeki silahın namlusundan çıkan bir kurşun Yavuz’un o fındık kadar beynini dağıtmış olurdu. Anca beraber kanca beraber, dememişler miydi? Bekleyecekti. Gözlerini kapattı, anıların onu kuşatmasına izin verdi.

İki ay kadar önceydi. İşten erken dönebildiği gün sayısı ayda iki ya da üç günü geçmezdi ama ne hassa o gün patronu olacak bodur,  onu yanında istememiş, evine gitmesini söylemişti. Onur da eve girer girmez kendini kanepeye atmış, televizyonu açmıştı. Bu miskinliğe uzun zamandır ihtiyacı vardı. Kanalları gezerken bir filmin başlamak üzere olduğunu fark etti. Neredeyse üç yıldır bir filmi başından sonuna kadar izleyecek zamanı olmamıştı. Düşünmeden, sorgulamadan kendisine ne söylenirse yapıyordu. Patronu adına adam öldürmüşlüğü bile vardı. Namı günden güne büyürken, o bunu hiç umursamıyordu. Çoğu zaman uyumadan önce,  normal bir hayatı olduğunu hayal ederdi. Bir fabrikada işçi olduğunu, iş çıkışında hemen evine döndüğünü, getirdiği ekmeği alan karısının hazırladığı sofrada bir tas çorba içerken çocuklarının konuşmalarını dinlediğini düşleyerek daldığı uykulardan mutlulukla uyanır, gerçek hayatta ise aynı gün hiç pişmanlık duymadan böyle bir yaşam süren borçlu bir adamı öldüresiye dövebilirdi. Filmi yine bitiremeden uyuyakalması kuvvetle muhtemel olduğundan kanepenin kenarındaki battaniyeyi üzerine çekti. Ancak hiç de düşündüğü gibi olmadı. Çünkü film onu içine çekmiş, ilerledikçe de bu duygusuz tetikçinin, dizlerini karnına çekip çocuklar gibi ağlamasına sebep olmuştu. Film bittiğinde kararını vermişti: Kardeşlerini bulacaktı. Hepsini yeniden bir araya getirecekti.

Sertçe çarpılan kapının sesi, Onur’u daldığı hatıralardan çekip çıkardı. Oda kapısında dikilen Adem ve çocukken olduğu gibi Adem’in arkasında saklanan Süleyman, gözlerini Yavuz’a dikmişlerdi. Adem, yaşlı adamın bacağını, yeni parlatılmış rugan ayakkabısının burnu ile dürterek; “Bu gerçekten o mu? İskelete dönmüş be bu!” dedi. Onur’un bir baş işaretiyle, elindeki sopayı hala sıkı sıkıya tutmakta olan Emre,  Yavuz’u ayağa kaldırdı. Adamın ağzındaki bant nefesinin buğusu ile yapışkanlığını kaybetmiş, bir uçtan sökülmeye başlamıştı. Sinirleri iyiden iyiye bozulan Yavuz öfke ile bağırdı:

“Kimsiniz siz Allah’ın belaları? Ne istiyorsunuz benden?”

Yıllar boyu onun öfkeli sesi ile sinmiş ancak bu sesi yıllardır duymamış olan dört adam, çocukluklarına dönmüşlercesine, aynı çaresizlik hissi ile sarsıldılar kısacık da olsa bir an. Beklenenlerin arasında beklenmeyen ilk tepki Süleyman’dan geldi. Kendi bedenini bile sarsacak kadar kuvvetli bir tokat Yavuz’un yüzünde patladı ve ses boş evin duvarlarında yankılandı.

Süleyman küçücük bir çocukken de çok yakışıklıydı. Sokağın kiri, tozu, çamuru bile onun saf güzelliğini kirletemiyor, onlarca sokak çocuğunun arasında bir beyzade gibi parlamasını engelleyemiyordu. Onur, onu ilk gördüğü anda sevmişti. Daha aralarına katıldığı ilk gecede onu her zaman koruyacağına söz vermişti. Süleyman ise kendini yaşıtı olan Adem’e yakın hissederdi. Ne zaman başı sıkışsa Adem’in arkasına sığınırdı. Kendisi ne kadar kırılgan ise Adem de o kadar sertti. Kendinden yaşça büyük olanlar bile Adem’e dalaşmak istemezlerdi. Bu deli fişek ise bir tek Onur’un sözünü dinler, onu ağabeyi sayardı. Çünkü Onur aralarında en zeki olanlarıydı. Emre ise üç yaşından beri Yavuz’un yanındaydı. Aralarında en eski olan oydu. Tazı gibi çevikti. Yan kesicilikte üstüne yoktu. Sokakta ne yaşadı, başına ne geldi kimse bilmez ama daha yedi yaşına yeni girmişken birden bire kekeleyerek konuşmaya başladı. Diğerleri onunla dalga geçtiklerinden, bir süre sonra konuşmayı tamamen kesti. Dilenmeye çıkan Süleyman’ı, ıssız bir köşede sıkıştıran bir ayyaşın elinden kurtardığı güne kadar, dört yıl boyunca hiç kimse sesini duymamıştı. Ayyaşa ağza alınmadık, hayal gücüne sığmadık küfürleri on dakika boyunca sıralayan Emre, tüm sokağı başlarına toplayana kadar bağırdı ve birden sustu. Sonraki yıllarda da mecbur kalmadıkça konuşmamayı adet edindi. Emre o gün yetişmeseydi Süleyman belki de yaşayacağı felaketi sessizce kabullenip, kimseye bir şey demeyecekti ama olay duyuldu. Diğer çocuklar bile, Adem’in olmadığı yerde artık ona “Kız Sülo” diyorlar, onunla alay ediyorlardı. Onun laneti güzelliği olmuştu. Süleyman’a en büyük kötülüğü ise baba saydıkları adam yaptı. O zavallının yaşadıkları hepsinin yaşadıklarından beterdi ve diğerlerinin de kendilerinde kaçma cesareti bulmalarına sebep olmuştu. Yaşları on ile on üç arasında değişen dört çocuk, Yavuz’un kurduğu düzene başkaldırmış, bir gün işe çıkar gibi çıktıkları barınaklarına bir daha dönmemişlerdi. Yavuz’un peşlerine düşeceğini, bulduğunda da akla hayale sığmayacak işkencelerle onları cezalandıracağını bilmelerine rağmen, sokaklarda türlü türlü belalara bulaşmaktan için için korkmalarına, çocuk ve güçsüz bedenlerine rağmen çocuk olamadan, kaçak büyümüşlerdi.  Birkaç yıl birbirlerinden ayrılmadan sokaklarda yaşadılar. Kâh dilendiler, kâh çaldılar ancak her gün, karınları tok yattıkları her Allah’ın günü şükrettiler. Aralarından ilk ayrılan Süleyman oldu. Kendine sarkıntılık eden adamı yaralamaktan ıslahevine düştü. Onur, onu beladan uzak tutamadığı, koruyup kollayamadığı için çok kahırlandı önceleri, sonra alıştı yokluğuna. Bakması gereken bir boğaz eksilmiş olan bir baba gibi rahatladı bile biraz. Adem tinercilere ve uyuşturucu belasına bulaşınca koptu kardeşlerinden. Emre ve Onur askere kadar ayrılmadılar birbirlerinden. Askerlik dönüşünde Onur, bir süre aradı Emre’yi, sonra hırsızlıktan içeride olduğunu öğrendi. Kendisi de bar fedaisi olarak başladığı çalışma hayatında, patronun sağ kolu olma mevkisine kadar yükseldi. İzlediği filme kadar çok da düşünmediği kardeşlerini, kısa sürede tek tek buldu. Onlar; kan bağları olmasa da aynı cehennemde büyüdükleri için kardeştiler.

“Kardeş Gibiydiler” Tıpkı o filmdeki gibi… Yeniden bir aile olabilirlerdi. Onur diğerlerine intikam vaktinin geldiğini söylediğinde hiçbiri itiraz etmedi. Adem kollarındaki sigara yanıklarını göstererek; “Bu izlerin sızısı bunca senedir bir gün bile geçmedi, belki artık diner,” dediğinde  hepsi ruhlarındaki sızıyı iliklerinde hissettiler. Yavuz’u bulmak çok uzun sürmedi. Hala çevresindeki üç beş çocuğun, orada burada çalışıp getirdikleri ile sarhoş oluyordu. İşte, artık eskisi kadar güçlü olmayan pislik karşılarında, korkudan altına etmek üzere bir çocuk gibi titriyordu. Bunca yıl neden aramadığına hayıflanacağı kadar rahatlatıyordu bu manzara Onur’u.

Süleyman’ın tokadı ile aralanan kapıdan her biri tek tek geçmeye başladığında, yılların kini, öfkesi, kaybolan çocuklukları, kirlenen bedenleri, kabuk bağlayamayan yaraları, yüreklerine yük ne var ne yoksa bir akım gibi boşaldı Yavuz’a. Onların yıllarca dayandıkları şiddete Yavuz’un sıska bedeni on dakika bile dayanamadı.

Son nefesini bile, kırılan dişlerinin arasından bir ıslık gibi çıkan küfürleri sıralarken verdi.
Bu; geç kalmış bir adalet miydi yoksa intikam mı?  O viranede o gün ne yaşandıysa, hayatları viraneye çevrilmiş dört adamın çocukluklarını geri alma isteğiydi bir bakıma. Yanlış mıydı doğru mu, hiçbirinin umurunda olmadı.

Tek arzuları, geçmişin, acınası hayatlarının üzerine düşen gölgesinden kurtulmaktı.

Tefrika: Dipsiz Kuyu | 5 – Son

Adalet, kazanandan ve güçlü olandan mı yoksa doğruluktan mı yana? Yalanlarla süslenen karanlığın sağladığı tablo ne kadar gerçekçi? İyi bir insan bununla savaşabilmek için merhametten ne kadar uzaklaşabilir? Kazanmak için karanlık yoldan mı geçmek gerek, ne kadar vicdanından vazgeçebilir insan? Kötülüklerle mücadele etmek için saf kalmanın imkânı var mıydı?

Bozyaka Hizmet Binasının tüm katları kalabalık ve içeride telaş hâkimdi. Evren beşinci kata Cinayet Büro Amirliğine geldiğinde savcı Zafer ile karşılaştı.

“Merhaba Sayın Savcım.”

“Ne durumdayız Evren?”

“Narkotikten arkadaşlarla gerekli ayarlamaları yaptık, eş zamanlı birçok noktada baskınlar yapılacak. Başkomiser Cengiz’in tutulma ihtimalinin bulunduğu yerlerden birine ben diğerine de İlker gidecek.”

“Hiçbir bilgi alınamadı mı daha Cengiz’den?”

“Hayır Savcım. Bir sorun daha var.”

“Nedir?”

“Yanarak ölen şahsın kimliğini belirleyemiyoruz.”

“İncelemeler sürüyor mu?”

“Evet.”

Sinan geldi yanlarına soluk soluğa, elindeki notu uzattı Evren’e, “Adamların gizli olarak kullandıkları adresler vardı. “Detaylı araştırma yaptığımda Buca’da Ege Giyim Organize Sanayi Bölgesinde oldukça büyük bir yer çıktı karşıma. Bunlarla ilişkili olarak giyim mağazaları var. Yavuz’un çalıştığı gece kulübündeki kadınlar buradan alışveriş yaptıklarını belirtmişler. Ama bu fabrikanın perakende satışı yok.”

Evren araya girdi, “Taşıyıcı olarak kadınları kullanıp satılacak malları kıyafetler aracılığıyla dikkat çekmeden çıkarıyorlar.”

Savcı sert bir kararlılıkla, “Bu şahısların hepsini alın!”

“Emredersiniz Savcım.”

İlker geldiğinde Savcı Zafer’in bakışları ona kaydı. Sorgulayan ve imalı bir üslupla, “Umarım ortalardan kaybolman için geçerli bir sebebin vardır.”

Kendini savunmaya imkân bulamadan Savcı yanından ayrıldı. Evren ile bakıştığında, gözünü kırparak anlaştıkları işin hallolduğunu ifade etti.

Hazırlıklar neredeyse tamamlanmak üzereydi, Cinayet Büro ve Narkotik Şubenin tüm çalışanları birlik olmuş operasyon saatini bekliyorlardı.

Amirinin nerede olduğunu ve ne yaptığını bilmediğinden Evren’in içinde büyüyen bir korku vardı. Bu his yüzünden ağzının içinde metalik bir tat ve karın ağrısı çekiyordu. Kurşungeçirmez yeleğini giyerken kafasının içinden geçen onca soruya cevap bulmanın imkânı yoktu. Silahını da beline taktı ve işlerin yolunda gitmesi için dua etmeye başladı.

Ofisin kapısının aniden açılmasıyla irkildi, memurlardan biri harekâtın başladığını bildirmeye geldi. Derin bir nefes aldı, Cengiz’in panoya yazdıklarına son defa göz attı ve kendi kendine, “Kuyudaki karanlığı aydınlatma vakti,” dedi.

Binanın önünde bekleyen araçlar çalışır haldeydi, gelen emirle birlikte tüm birimler harekete geçti. İzmir’in en büyük operasyonlarından biri gerçekleşmek üzereydi. Evren yol boyunca kulaklarındaki basınç yüzünden bir şey duymuyordu, bakışlarını tek bir noktaya sabitledi. İnsanların meraklı bakışları arasında sivil ve resmi otolara eşlik eden panzerlerle yola devam ediyorlardı. Asayiş Şube Müdürlüğü ve Uyuşturucu ile Mücadele ekiplerinin birleşimiyle toplam iki yüz elli polis görevliydi. On iki ayrı noktaya yapılacak eş zamanlı baskının başlaması için çok az bir süre kaldı.

Evren’in öncelikli düşüncesi Amirini sağ salim karşısında görmek ve günlerdir uğraştıkları davayı sonuçlandırmaktı. Son saatlerde oldukça büyük adımlar atmışlardı, Uyuşturucu İle Mücadele ekiplerinin de aylardır izlediği bazı isimlerden yola çıkarak operasyonun genel hatlarını belirlediler.

Pürüzsüz ve saf bir geceydi baskın için. Buca’nın merkezinden geçtiklerinde barlar ve eğlence mekânlarından yayılan gürültülü müzikler arasından son sürat geçip gittiler. Kendinden geçen çoğunluğunun üniversite öğrencilerinin oluşturduğu topluluk yaşanan kargaşanın farkında bile değildi.

Araçlar durdu ve kapılar açıldığında zaman kaybetmeden binanın çevresi kuşatılmaya başlandı. Sanayi sitesi akşam olduğundan dolayı boş ve sakindi, bekçi köpeklerinin havlamalarından başka ses duyulmuyordu. Oldukça büyük bir depoydu tespit ettikleri adres, tüm çıkışlar kontrol altında tutuluyordu. Narkotiğe bağlı detektör köpekler görev zamanının gelmesini bekliyorlardı. Rutubet ve nemle karışık ağır çöp kokusu vardı.

Gergin bekleyiş sürüyordu, diğer noktalarda da ekipler yerini aldıklarında harekât başlayacaktı. Evren bunaltıcı yaz sıcağı yüzünden ter içinde kaldı, giydiği çelik yelek rahatsız ediyordu. Düşüncelerini tek bir yere sabitlemeye çalıştı, komut vermek için eli havada nefesini tutuyordu.

Kapıyı kırmak için elindeki koçbaşıyla bekleyen polis ekipleri emirle birlikte tüm gücünü kullanarak savurdu. İlk darbede başarısız olunca hemen bir daha denedi, ikinci seferde kırılan kapı hızla açıldı ve duvara çarptı.

Fenerler sayesinde içeriyi aydınlatmaya çalıştılar, top kumaşlar, dikiş makinaları haricinde başka bir şey yoktu.

“Etrafı arayın!” dedi Evren. Tarif edemediği bir huzursuzluk vardı üzerinde. Duvarda gördüğü düğmeyi sağa doğru çevirdiğinde deponun içi sıralanmış beyaz floresan ışıklarıyla tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Uyuşturucu arayan özel eğitimli köpeklerden de tepki gelmiyordu. Küçük detaylar dikkatini çekti Evren’in ve birden depoyu hızla boşaltma emri verdi, “Çıkıyoruz! Hemen!”

Neler olduğunu anlamaya çalışan ekipler söyleneni yapmaya başladığında tekrar Evren’in sesi duyuldu, “İçeride patlayıcı var, hadi hadi hadi…”

İçeriden çıkmaları için yolu gösteren Evren en son kendisi yöneldi kapıya, koşturmaya başladı tam adımını eşikten attığı anda meydana gelen patlamadan kıl payı kurtuldu. Gözlerinde parlayan kor alevler deponun içini yakıp kül ederken çaresizce etrafına bakındı. Tüm ekibi tek parça halinde sağlam görmek mutlu etti kendisini.

Yardım için gelen iki polis memuruna eliyle iyi olduğunu işaret etti. Operasyonun diğer kısmını yürüten ekipleri uyarmak için telefona sarıldı.

Telsizlerden uyarılar yağmaya başladı aynı zamanda.

Sakinliğini koruyordu. Hiç olmadığı kadar kendinde olması çevresindekileri şaşırtmıştı.

Telefonla arkadaşını aradı, “İlker durumlar nasıl?”

“Patlama oldu, yaralanan yok.”

“Aynı patlama burada da oldu. Aldığımız istihbarat doğru çıktı, Savcı nerede?”

“Yanımda, telefonla görüşüyor. Sizde durumlar ne?”

“Etrafı kolaçan ederken kasaların boşaltılmış ve kapaklarının açık bırakıldığını gördüm, önceden haber verildiği belli.”

“Merkezde görüşürüz.”

“Yola çıkıyoruz.”

İlker’le görüşmesinden sonra diğer ekiplerin komuta Amirlerini armaya başladı, diğer noktalarda patlama olmaması iyi haberdi, ama geride iz bırakmamak adına temizlikler yapılmıştı. Başarısız operasyon yüzünden eli boş dönmenin getirdiği öfke vardı. Merkeze dönüp kritik toplantı için bir araya geldiler. Savcı Zafer ve Asayiş Şube Müdürü ayakta dikiliyor zaman zaman aralarında kısa fısıldaşmalar oluyordu. Tüm ekiplerin başındaki sorumlular ve rütbeliler toplantı odasına girdikten sonra kapılar kapandı.

Yaşananların ardından değerlendirmeler yapılırken Evren ve İlker sessizliğini koruyordu. Evren yanında oturan Savcının kulağına eğilip kendisiyle birlikte gelmesini istedi, neler olduğunu sonra anlatacağının cevabını verdi.

Toplantı odasının kapısı çalındı, içeri giren polis memurunun heyecanlı tavrı dikkatlerden kaçmadı, şüpheli kadınların yakalandığı bilgisini verdi. Kötü giden operasyonun ardından bir nebze de olsa tebessüm etmelerini sağlayacak bir haberdi. Savcı, Evren ve Narkotik Şubenin Başkomiseri Oğuz’la birlikte sorgu odasına girdi.

Sandalyede oturan ellili yaşlarda, beyaz, dağınık ve uzun saçlı, gözaltları çökmüş, haki renkli, bol kargo pantolon ve üstünde bir beden büyük gelen rengi solmuş beyaz tişört vardı. Ağzını açtığında altın kaplama köpek dişi göze çarpıyordu. Bozuk şivesi ile yarım yamalak Türkçe konuşuyor bazı cümleleri hatırlayamayınca Arapça geçiştiriyordu. Üzerindeki ağır ter kokusu, küçük odayı esir almıştı.

Sorulara benzer cevaplar vermeye devam ettikçe Evren ısrarla sorularını yineliyordu. Sabrı her geçen saniye tükeniyordu, elini masaya vurdu ve ayağa kalktı. Kadının yanına kadar sokuldu, onun nefesindeki pis kokuyu daha fazla hissediyordu. Tehditkâr ve öfkeli bakışlarını üzerinde yoğunlaştırıp sorulara devam etti. Kadının kendisini oyaladığını biliyordu. Devam etmesi için yerini Başkomiser Oğuz’a devredip dışarı çıktı.

Savcı sinirden koridorda bir aşağı bir yukarı volta atmaya başladı. Yakaladıkları şüphelileri konuşturmanın bir yolu olmalıydı, bir koz. Evren ve normalde çenesi hiç kapanmayan İlker oldukça sessizdi bu saatlerde.

İlker hızlı adımlarla Savcı Zafer’in yanına gelip çıkmaları gerektiğini söyledi.

“İlker neler dönüyor?”

“Savcım direksiyona geçme zamanı.”

Sessiz sedasız merdivenlerden inip dışarıya çıktıklarında Evren arabayla kapının önünde beklemekteydi, yan koltuğuna oturan Savcı, “Anlatacak mısın?”

“Anlatacak bir şey yok Savcım, Abiyi almaya gidiyoruz.”

“Neredeymiş? Kim söyledi? Neden sadece üçümüz gidiyoruz Evren?” Sinirden deliye dönmüştü.

“Şu kadarını söyleyeyim, içimizde çatlak var ve kim ya da kimler olduğunu bulamadık, merak etmeyin bu gece bu iş bitecek. Bilmeniz gereken bir detay var, Öldürülen şu çocuk, balistik raporuna göre abinin silahı ile vurulmuş ama ateş mesafesi bir metreden daha yakın, hal bu ki Amirimi gördüğümde çocuktan oldukça uzaktaydı. Ateş edilen mesafe ise oldukça yakındı.”

“Neler olduğunu neden anlatmıyor bize?”

“Kesinlikle bir numara var bu işte.”

***

Cengiz sigarasını yakmış bir koltukta otururken herkesin kendisini merak ettiğini ve nerede olduğunu bilmediğinden deliye döndüklerini tahmin ediyordu. Akşama doğru yapılacak operasyonların neticesini merak etse de kimseyi arayamazdı. En çok sevgilisi Ayla’yı düşünüyordu. Koşturmacadan bir kez bile arayıp iyi olduğunun haberini verememişti, bu saatten sonra da imkânsızdı, beklemek zorundaydı. Evlenince ne yapacaklardı, sevdiği kadın her gece hop oturup hop kalkarak ömür mü geçirecekti, ya hamile kaldığında. İki canla nasıl dayanırdı bu sıkıntıya, sonunun nereye çıkacağı belli olmayan davalarda koştururken onu da üzmeye hakkı yoktu. Bu dosyadan sonra kesin bir karar vermeliydi.

Kaldığı yer Basmane tarafında yer alan virane pansiyonlardan bir tanesiydi, geceleri kaçamak için kullanılan bu yerlerde duvarlara sinen alkol ve sigara kokusu yaşanmışlıkların izlerini taşıyordu. Tek kişilik odada bir yatak ve bir komodinden başka bir şey yoktu. Volta atacak yer olmadığından sararmaya yüz tutmuş çarşafların üzerinde kıyafetlerini ve ayakkabılarını çıkarmadan uzanıyor, sık sık saatini kontrol ediyordu. İzmir’in bunaltan sıcağına karşı pencereler açık sadece bir vantilatör yardımıyla serinlemeye çalışıyordu.

Behlül’ün belirttiği saate göre hareket edecekti. Artık hesaplaşma zamanı yaklaşıyor ipler kopma derecesinde iyice geriliyordu. Bu akıma kapılan Cengiz’in içinde inanılmaz bir heyecan vardı. En çok merak ettiği Patron ile bu akşam tanışma şerefine nail olacaktı. Odanın içinde tek başına gülerek konuşmaya başladı. Dikkatini dağıtacak düşüncelerden sıyrılıp kafasındaki planlara odaklandı.

Dinlenmek için gözlerini her kapattığında başından vurulan o genç çocuk geliyordu gözlerinin önüne. Kimdi, neden takip etti, nasıl öldürüldü?

Keskinler Hurdacılık dedi tıslayarak. Hesaplaşacakları adresi ezberine yazmıştı. Saatini tekrar kontrol etti, yelkovan adeta kaçınılmaz sonu ertelemek istercesine yavaşça ilerliyordu.

Soğuk suyun altına girip rahatlamayı düşündü, herhangi bir şampuan, sabun ve koku yayan kozmetik ürün kullanmayacaktı. Buluşma sırasında esecek hafif bir rüzgâr ile varlığının anlaşılmasını istemiyordu. Sadece su ile ferahlayacak ve zihnini aydınlatacaktı.

Zamanın gelmesini beklerken sabırsızlığının git gide artmasına engel olamıyordu. Kendisini yıllardır hayalini kurduğu oyuncağa sahip olacak bir çocuk gibi hissediyordu diğer yandan hurdalıkta yaşanacakları düşünüyordu. Mücadele ettikleri çete tahmin ettiklerinden de büyüktü, işleri sadece uyuşturucu olmadığını anlamaya başladı.

Kendisini korumak için ruhsatsız silahını da beline sıkıştırarak geceliğini peşin ödediği pansiyondan sessizce ayrıldı. Karanlık yüzünü gösterdiğinde hiç sevmediği halde dikkat çekmemek için taktığı şapkanın tereğini yüzüne doğru indirip öyle yürüdü caddelerde. Cuma gününün son saatlerinde yoğunluk ile boğuşuyordu insanlar. İşini bir an önce halletmek için koşturan insanlar, gidecekleri yere daha hızlı varabilmek için kural tanımayan araç şoförleri. Sakin gözle durup akan hayatı izlediğinde kaostan bir farkı yoktu yaşananların, herkes kendi telaşı içinde fark edemiyordu bunları. Sakin bir hayat sürmenin imkânı yoktu memlekette, özellikle peşinde koşturduğu suçluları düşününce böyle bir yaşamın hayal ürününden başka bir şey olmayacağını da biliyordu.

Taksi dolmuş sırasında bekleyenlerin arkasına geçti, yolcuların doldurduğu araç gidiyor bir yenisi beş dakika sonra durağa yanaşıyordu. Sıra kendisine geldiğinde şoförün yanına oturdu, yirmili yaşlarda, zayıf esmer bir çocuktu. Para alışverişini yaparken bir yandan araç kullanıyor diğer yandan hesaplayıp para üstü dağıtıyordu. Kuralları hiçe sayarak ilerliyordu sıkışık trafiğin içinde. Aniden durup yolcu indiriyor, müşteri kaçırmamak için diğer araçların önüne kırıyordu. Hiç sevmediği hareketler olmasına rağmen karışmadı, bir arıza çıkarmak istediği en son şeydi. Şu an resmi olarak polis de değildi. Gideceği yere varana kadar geceyi süsleyen ışıkları izleyerek devam etti yolculuğuna.

İzmir’in meşhur Hurdacılar Sitesi, gece hayalet şehir haline dönmüştü, mesailer çoktan bitmiş birkaç işyeri haricinde çalışan yoktu. Havaya sinen gaz kokusu, caddelerin pisliği ve düzensizliğine aldırış etmeden kafasına kazıdığı adrese doğru ilerledi. Tahmininden de büyük bir yerle karşılaştı, çevresi yüksek duvarlarla çevrili, girişinde nöbetçi bulunan bir fabrikaydı burası. Tırmanabileceği bir yer bulana kadar duvarın dibinden yürüdü, güvenlik için kurulan kameralardan yüzünü saklayarak. Gece gibi, kötülük gibi simsiyahtı bu akşam, kendisi de onların içine böyle sızacaktı.

Kenara atılmış eski ahşap dolabın üstüne basarak duvara tutundu, kendisini yukarı çekerek aştı engeli. Yaklaşık iki metre yüksekliğindeki duvardan betonun üzerine atladığında dizlerinin üzerinde yaylandı. Cılız ışıklar orta alandaki geniş çalışma bölgesini aydınlatıyordu. Karanlığın içinde saklanacak yer aradı, demir hurdaların atıldığı yere doğru çömelerek hızlı adımlarla ilerledi. Saklandığı yerden çevreyi oldukça rahat görebiliyordu. Güvenlik kulübesinin olduğu taraf boş ofis olarak kullanılan prefabrik kısım ise karanlıktı. Belindeki silahı çıkardı ve emniyetini açtı. Hazır olmakta fayda vardı, saati belli olmadığı için bekleyecekti. Patron denen her kimse Behlül için görüşmeye geldiğinde onları uzaktan izleyecekti. Hazır olduğunda da etkisiz hale getirecek ve sorularına cevap arayacaktı. Behlül’ün konuştuğu isimlerde Yavuz ilk gelen oldu. Elleri cebinde ekseni etrafında dönüyor çevreye göz atıyordu.

“Seni şerefsiz piç!” dedi Cengiz kısık sesle.

Ortalık hareketlenmeye başladı, siyah bir BMW çıktı piyasaya, orta alanda sonra geniş bir kavis çizerek durdu meydanda. Aracın içinden çıkmalarını bekledi ama kapılar açılmıyordu. Yavuz yanan farlara arkasını dönmüş bir şeyin gerçekleşmesini bekliyordu.

‘Hadi artık’ dedi fısıltıyla. Elinde tuttuğu silahı sıkıca kavradığı anda ensesine dayanan namlunun soğukluğunu hissetti.

“Yanlış bir hareket yapayım deme sakın!”

Sesin sahibi Doğan’dan başkası değildi. Cengiz ihanete uğramanın verdiği yıkıntıyla silahının işaret parmağında sallanmasına izin verdi. Tüm bu yaşananlardan sonra böyle olmaması gerekiyordu, olmamalıydı.

“Doğan,”

“Kapa çeneni!”

Doğan eliyle kendisini iterek saklandığı yerden çıkmasını sağladı, kısa adımlarına arkasından eşlik ediyordu.

Şansını bir kez daha denemeye karar verdi “Büyük hata yapıyorsun.”

“Konuşma!”

İçindeki yaşam kırıntıları bir bir ufalanırken ilk aklına gelen Ayla oldu, onunla kurmayı düşlediği hayat, karşılık veremediği sevgisi. Bunların dışında hepsi boş gelmeye başladı o an. Arabanın önünde durduklarında farlar gözlerini alıyor ve karşıyı göremiyordu, tek duyduğu kapıların açılma ve kapanma sesiydi. Karartı şeklinde iki adamın siluetleri görünüyordu, ama kim olduklarını seçmek mümkün değildi. Diğerleri de Yavuz’un yanına geldiğinde arabanın farları kapandı, geçici bir körlük yaşayan Cengiz gözlerini kıstı, biri daha indi araçtan. Karanlığa alışmaya başladığında karşısındaki görüntü netleşti. Şoför mahalli tarafında dikilen Orhan, Yavuz’un yanında gördüğü kişiyi tanıdı. Evren’in mesajla fotoğrafını gönderdiği kaslı adam, yine takım elbisesiyle kanlı canlı karşısında dikiliyordu, aradıkları adamın ta kendisiydi. Üçüncüsünü de tanıyordu, en çok da onu görünce şaşırdı, Öldüğü sanılan Remzi karşısında duruyordu. Oldukça iyi giyinmişti bu gece için, vücudunu saran polo yaka açık mavi bir tişört, dar beyaz pantolon altında da uyum sağlayan mavi, süet bir ayakkabı. Şoförlükten uzaklaşmış görüntüsüne hayretle bakıyordu Cengiz.

Remzi’nin yüzünde beliren zafer ifadesi can sıkıcıydı. Elleri cebinde küçümseyerek bakıyordu, galip gelmenin, devletin teşkilatı ile kedinin fareyle oynadığı gibi alay etmenin hazzını yaşıyordu.

“Benimle bu kadar tanışmak istemene çok şaşırdım açıkçası,” dedi sesindeki alaycı tonla.

Bu adamı hafife almamalıydı, büyük bir hata yaptığını geç de olsa anlamıştı. Kurtulmanın yolunu bulmalıydı, ama nasıl. Çevresinde yardım edecek tek kişi dahi yoktu, planında Doğan’ın kendisine ihanet edeceğini hesap etmemişti. Hayatta kalma mücadelesinde yalnızdı, beşe bir. Ölecekse bile cevapları almadan bu dünyadan göç etmeye niyeti yoktu.

Beklenen girişi kendisinden önce Remzi yaptı, “Şaşırdın değil mi Cengiz? Hakkında çok şey duydum. Dedikleri gibi sıkı herifmişsin.”

“Beni gururlandırıyorsun Remzi. İzin verirsen birkaç sorum olacak sana.”

“Tabii ki, idam mahkûmlarının son istekleri geri çevrilmezmiş.”

Remzi küçük yaşına rağmen savaşta güçlü taraf olmasının avantajını kullanarak Cengiz’le bir tutuyordu kendisini.

Dik duruşunu bozmamaya gayret ederek, “Baştan beri bu oyunu neden bu kadar uzattın?”

“İşleri büyük bir titizlikle yürütüyordum. Oldukça kaliteli bir mal bulmuş ve ‘Dream’ adıyla piyasaya sürmüştüm. Neden uyuşturucu baronu olmayacaktım ki? Kendi semtimden başladım işe. Murat dâhil hiç kimse bana çalıştığını bilmiyordu. Remzi benim dedemin adıydı, ufaklığımdan beri bana hep böyle seslendiler, kimse gerçek adımın Barış Andaç olduğunu bilmiyordu. Yapılan uyuşturucu satışlarını engelleyip ben girdim devreye, başkaldıranları Özcan tek tek halletti. Böylelikle korku salmış olduk sokaklara. Benim yüzüm Özcan olmuştu, isteklerimi hep o iletti çalışanlara, böylelikle büyük patronun ben olduğumu kimse anlamadı. Dağıtımı belirlediğim takma isimlerle yapıyorduk. Vaziyeti kontrol için ara sıra mahalleye gelip Murat’tan bilgi alırdım. Kullandığım lüks araçları merak edenlere de bir işadamının şoförlüğünü yaptığımı söyledim. Bu sayede göze batmıyordum.”

Remzi güldü kendi kendine kafayı salladı, “Ümit akıllı çıktı, benim geçmişimi biraz kurcaladığından gerçek kimliğime ulaşmış ve işadamı safsatasını yemediğini söylemişti. Satışın yüzde ellisini kendisiyle paylaşmam karşılığında sessiz kalacağını söyleyerek tehdit etti beni. Devreye Özcan girdi…”

Konuşmasını yarıda kesen Cengiz elini cebine soktu, yavaşça çıkardığı yüzüğü göstererek, “Yavuz’dan yardım aldı, tanıdık birine kapıyı açmıştı Ümit, alkol aldıktan sonra tuvalete gitti o sırada Yavuz Özcan’ın içeri girmesine yardımcı oldu. Özcan görür görmez sağlam bir yumrukla yere indirdi, ardından bıçaklayarak işini bitirdi.”

Remzi sırıtmaya devam ediyordu, “Bravo, öyle bir anlattın ki sanki olaya canlı tanıklık yapmış gibisin. Aynen öyle oldu ama Adnan’ın işini o gece bitiremedik, bunun için de Doğan’ın yardımı oldu…”

“Kendini şoför olarak tanıtman, çalıştığın birinin avukatı büroya gelmen, çok zekice, tebrik ederim. Hepimizi kandırmayı başardın. Biz senin söylediğin iş adamını ararken Patronun asıl senin çıkacağın hiç aklıma gelmedi.”

“Yıllarca hayalet gibi yaşadım, bu saatten sonra yeni bir hayata yelken açıyorum. Güçlü insanların her zaman arkasında karanlık bir geçmişi vardır değil mi, bu günlerin üzerini parayla kapatabilirim. Paranın satın alamayacağı adam yok, parayla olmazsa başka bir motivasyon yolu buluruz…”

“Yakalanacaksın!”

“Söylediğin gibi, zeki biriyim, bir yolunu bulup kurtulacağım.”

Cengiz suskunluğa gömüldü, arkasında duran Doğan’ı tek hamlede etkisiz hale getirebilirdi ama onun elinden silahı alana kadar işi tek kurşunla bitirebilirdi. Hızlı düşünmeli ve bir karar vermeliydi. Planladığı gibi gitmemişti, ‘Patrona elimde vermem gereken çok önemli bir şey var, bu hepimizin hayatını kurtaracak!’ sözlerini hatırladı Behlül’ün. Vermesi gereken şeyin kendisi olduğunu geç de olsa anlamıştı. Tahmin ettiğinden daha kurnaz, daha zekiydi çocuk.

Remzi kuru bir sesle “Diz çök!” diye emretti.

Onun bu isteğine meydan okuyan bakışlarla karşı çıktı.

“Diz çök dedim!” diye tekrarladı, “Direnmenin anlamı yok,” bir baş hareketiyle Özcan elbisesini çıkardı ve arabanın üstüne koydu, beyaz gömleğinin kollarını kıvırırken Cengiz’e doğru yürümeye başladı.

Remzi bu sahneden aldığı keyifle pis pis sırıtıyordu, “Özcan neden sürekli takım elbise giyiyor biliyor musunuz? Annesi onun büyüyünce hep işadamı olacağını, takım elbiseler giyip herkesin gıptayla bakacağını söylemiş. Zavallı kadın, oğlunu böyle görmek nasip olmadı ama o işini ciddiyetle yaparak annesini gururlandırıyor.”

Cengiz, adamın arkasına geçmesini yan gözle izledi, beklemediği anda dizkapağının arkasına yediği tekme ile diz çöktü, ilk darbenin acısı dinmeden ikincisi geldi. Zorla diz çöktürülmek kırdı gururunu.

Sıcak yaz akşamında koyu bir sessizlik hâkimdi, rüzgârın bile saklandığı ortamda çıt çıkmıyordu.

Remzi, “Senin merakını gidermek istiyorum, teşkilatın içinde yer alan herkes hakkında bilgiye sahibim. Olay günü orada bulunmamın sebebi yakından görmekti. Doğan’a ailesinin fotoğraflarını yolladığım zaman ne yapması gerektiğini yazdım. Adnan’ın yanından ayrılması yeterliydi. Doğan istemeden de olsa bizden biri oldu o günden sonra, kabullenmese de artık bizim bir parçamız. ”

Doğan düşman gibi bakıyordu Remzi’ye sadece başını salladı.

Remzi pis pis sırıtmaya devam etti.

Cengiz, Genç Polis Memurunun nasıl pisliğin içine çekildiğini anlamıştı. Evliliği düşünmeye başladı istemeden, artık bunun için geç kaldığından kafasından bu bozuk fikirleri atmaya çalıştı.

Başıyla yanında duran Yavuz’u işaret etti, “Kahveden ajandayı Özcan, Yavuz’un kızına aldırdıktan sonra senin kapısını çalacağını biliyorduk, o yüzden ailesini memleketine yolladı. Daha önceden planladığımız gibi küçük kız, yabancı birinin korkusundan söyleneni yapmış babacığı da ona kızmıştı. Güzel hikâye ama değil mi? Ama sen Behlül’ü kaçırmakla beklediğimizin dışında bir plan yaptın. Doğan sayesinde çocuğun yerini ve güvende olduğunu da öğrendik.”

Cengiz’in kafası oldukça karıştı bu sözle, Behlül nasıl oldu da Nevzat’a hissettirmeden Doğan’a haber vermişti. İşler bitene kadar Nevzat çocuğa bakmaya gönüllü olmuş ve gözü gibi koruyacağına söz vermişti ama iletişimini kesmeyi neden akıl edememişti.

Başkomiser istediğini elde etmiş Büyük Patronla yüz yüze gelmişti hatta tuzağa düşme ihtimalini de hesaba katsa da aklının ucundan Doğan’ın kaypaklık yapacağı geçmemişti.

“Foça’da arabanın içinde bulunan kimdi?”

“Aykut. Aracın ruhsatı benim resmi adıma kayıtlı, tabii o isimde bir işadamı aradığınız için kimlik bilgilerine ulaşamadınız. Sonrası için planlarım var, ebediyen Barış’ı öldürüp dedemin ismi ile yaşamaya devam edeceğim.”

Cengiz, ensesindeki silahın namlusuna merminin sürüldüğünü duydu.

“Son bir soru,” diye atıldı Başkomiser.

“Ne?” kuru bir sesle karşılık verdi Remzi.

“O çocuk kimdi ve kim öldürdü?”

Abartılı bir kahkaha attı Remzi, “Garibanın biriydi, okul ve hastane masraflarını karşılıyordum. Yardım ettiğim kişiler benim bir nevi askerim oluyor, Murat onunla oldukça iyi ilgileniyordu, karşılığında da bizim ayak işlerimizi yapıyordu. Düzenimizi bildiği için konuşması oldukça tehlikeliydi. Seni bitirmek için Doğan, sorguya girdiğin anda silahının aynısıyla değiştirdi. Bunu fark etmemen çok şaşırttı beni doğrusu, gerçi sen de haklısın, kafan o kadar karışıktı ki ayrıntıyı gözden kaçırman oldukça doğal. Özcan senin silahınla bitirdi işini, sonra Doğan tekrar emaneti yerine bıraktı. Al Capone gibi parayı seven bir adamım, ama ondan farkım popüler olma gibi bir niyetimin olmaması. Sayemde güç ve kariyer sahibi olan kişiler var ve bana borçlular, anlayacağın arkam oldukça güçlü, sırtım yere gelmez bu saatten sonra…” kibirli duruşuyla daha da kasıldı, “…öncelikle kendi mahallemden başladım uyuşturucu satıcılarını temizlemeye. Polis ve politikacıları da devreye sokup rakiplerimi saf dışı bıraktım. Onların yetersiz kaldığı yerde Özcan ile gözdağı verdim. Güçlenmek için para harcadım, harcadıkça daha çok kazandım, yakında bu karanlık dünyanın yeni babası ben olacağım! Nerelere nasıl ulaşabileceğimi anlıyorsun artık değil mi?”

Cengiz tükürükler saçarak, “Sen ruh hastasısın, manyaksın sen.”

Güçlükle yutkundu Cengiz, kulakları uğulduyor konuşmaya devam eden Remzi’nin sözlerini anlayamıyordu. Kendisini açığa aldırmanın ve davadan uzaklaştırmanın yolunu bulmuştu, böylelikle ekibi dağıtarak ortadan kaldırmanın daha kolay olacağı yadsınamaz bir gerçekti.

“Aloooo! Orada mısın Başkomiser!”

Remzi’nin sesinin yükselmesiyle, gözyaşlarının yanaklarından süzüldüğünü ve gücünün tükendiğini hissetti. Ayla, arkadaşları geçti sırayla aklından. Film şeridi dedikleri olay bu olsa gerek diye düşündü. Bir veda edemeden gitmenin burukluğu vardı içinde.

“Başka merak ettiğin bir konu yoksa vedalaşalım mı?”

“İzin verirseniz ben yapmak istiyorum,” dedi Doğan. Onun bu sözleri büyük şaşkınlık yarattı. Remzi başıyla onay verdiğinde Özcan’ın elindeki silahı aldı.

Cengiz’in yüreğindeki öfke, acısının üstündeydi, “Doğan sıkarken gözlerimin içine bakmasını istiyorum!”

Doğan bir anda buz kesti, gözbebekleri büyüdü. Başkomisere başını çevirmeye cesaret edemezken gözlerinin içine bakarak nasıl çekecekti tetiği.

Özcan’ın yanından sıyrıldı, Cengiz’in karşısına geçtiğinde içinde ömür boyu taşıyacağı pişmanlığın ağırlığını hissediyordu. Ağır hareketler sergilerken etrafına göz attı. Kolunu kaldırıp saatine baktığında zaman kaybına tahammülü kalmayan Remzi’nin haykırışı duyuldu.

“Ne o, Randevun mu var?”

“Hayır,” sesinin korkak çıkmasını istemiyordu ama buna engel olamamıştı. Nedeni belli olmayan bir seğirtme oldu dudağının kenarında.

Cengiz onun bu hareketi istemsiz mi yoksa bir mesaj vermek amacıyla mı yaptığını anlayamadı. Yüzünde şüpheci bir tavır aldı.

Doğan silahını Başkomiserin alnına doğrulttuğunda elinin titrememesi, ne kadar soğukkanlı duruşu dikkat çekiyordu.

Cengiz onun cesaretini kırmak istercesine, “Kaç kez yaptın bu işi Doğan? Ha?”

Cevap vermedi, gözlerine bakıldığında derinlere gittikçe sanki yardım istiyordu, konuşmaya devam etti, “Bu yaptığın aileni kurtarmayacak, aksine daha çok bataklığa götürecek. İsteklerine boyun eğdikçe borçlanacaksın, borçlandıkça onlardan olacaksın. Bu şekilde ailene temiz bir gelecek…”

“Yeter!” Remzi girdi araya, “Şu işi yapacaksan yap, yapamayacaksan silahı Özcan’a ver. Çok uzadı…”

Gecenin içine derin sessizlik çöktü, Doğan’ın kararını vermesi için bakışlar üzerindeydi.

Gergin bekleyiş uzadıkça sabırsızlanmaya başlamışlardı, Doğan omzunun arkasında duran Remzi’ye sonra da karşısındaki Özcan’a baktı. Tetiği çektiğinde kimsenin beklemediği bir şey gerçekleşti. Geriye sendeleyen Özcan’ın göğsünde açılan kurşun deliğinden kan süzülmeye başladı. Yaşanan şok dalgasından faydalanan Doğan’ın hedefinde bu sefer Remzi vardı.

Duygu karmaşası yaşayan Cengiz, Büyük Patronun uğradığı ihaneti şaşkınlıkla izliyordu.

“Kıpırdamayın, Polis!”

Doğan’ın kendisine uzattığı eli tutarak kalktı yerden Cengiz. Nasıl olduğunu anlamadı, Evren, İlker, Savcı, Emekli Başkomiser Nevzat ve ekibi beklemediği bir anda baskın yapmışlardı. Kurduğu plan altüst olmuş olsa da artık Remzi ellerindeydi ve hayatta olmanın mutluluğunu yaşıyordu. Merak ettiği tüm soruların cevaplarını da almıştı. İlker ve Doğan suçluları kelepçelerken Evren Cengiz’e doğru yürüdü, sımsıkı sarıldı.

İçten, sıcacık ve karşılıksız bir sevgi ile “Abim!” dedi kollarının arasında sıkarken.

Cengiz’in şaşkınlığı sürüyordu, “Nasıl?” dedi.

***

Remzi’nin ifadesinden sonra bu şebekenin içinde yardım ve yataklık eden tüm polisler tespit edilip açığa alındı. Sorgu sırasında Remzi’nin çalışma sistemini bildiklerini ve suçlulara yardım ettiklerini itiraf ettiler. Operasyonun çapını daha da genişlettiklerinde siyasetçi ile iş adamlarının uyuşturucunun temininden taşınmasına ve satışına yardım edenlerin hepsi tutuklandı. İzmir’de eşi benzeri görülmemiş suç şebekesini çökerten Cinayet Masası ekipleri büyük bir başarıya imza atmayı başardılar.

Günlerce süren operasyon sırasında izini kaybetmeyi başaranlar olsa da ‘Dream’ adındaki uyuşturucunun satışı artık kesilmişti. Cinayetle başlayan kıvılcım büyük patlamayla son bulmuştu.

Dipsiz görünen kuyun sonunda en derinine ulaşmayı başarmıştı Başkomiser ve ekibi. Doğan’ın ise yaptıklarını, gizli görev amacıyla olduğunu söyleyen Cengiz oyunun en büyük parçasının olduğunu söylemiş Savcının da destek çıkmasıyla Genç Polis Memurunu ipten almıştı.

Zamanla işleyiş eski haline dönerken Cengiz’in soruşturmasında da sona yaklaşıldı. Evren ve İlker, Amirlerinin tekrar göreve gelmesini heyecanla bekliyorlardı. Moral yemeği için toplanmak üzere herkes ertesi akşam Başkomiserin evine davetliydi.  

***

Güzel bir yaz akşamında Ayla, tek tabanca olarak Evren ve Emekli Başkomiser Nevzat’ı karşıladı. Ardından İlker sevgilisi Damla, Doğan ise eşi ve çocukları ile katıldı davete. Herkesin yüzünde bir arada olmanın ve kara bulutları dağıtmanın rahatlığı vardı. Kadehler doldurulup, yemekler yendikten sonra sohbet dönüp dolaşıp o geceye geldi.

Evren’in yüzünde haklı bir gurur ifadesi, kendinden daha emin duruyordu eskisine göre, bunu fark eden Cengiz, “Şu operasyonu anlatın bakalım,” dedi.

Komiser Yardımcısı oturduğu yerde toparlanırken boğazını temizledi, “Gelişmeler çok ani oldu, sürekli yanlış cevabın peşinde koşup durduğumuzu fark ettim.”

Rakısından koca bir yudum alırken, Amiri anlatacaklarını nefesini tutmuş bekliyordu, anın tadını çıkarmak istercesine bir parça da beyaz peynir attı ağzına, “Kafamda birçok şüphe vardı, Zenciyi arayarak Ümit ve Adnan’ın suç geçmişini araştırmasını istedim. Onların da zamanında temiz olmadıklarını ve uyuşturucu sattıklarını öğrendim, tanınmayan, sadece Barış diye biri yürütüyormuş bu işleri, mahallede işleri Behlül ve Yavuz’un yürüttüğünü çözdük. Yavuz’u takibe almaya başladık. Araştırmayı daha da hızlandırmak için Kasap ile görüşmeye gittim, bana isim istediğimde direkt adamın ta kendisini verdi,” Doğan’a bir bakış attı, “Onun karşıma çıkmasına hiç şaşırmamıştım, Hatta ona tuzak kuracaktım ki gerek kalmadı ama durumunu ve ailesinin tehdit altında olduğunu öğrenince hemen gerekli tedbirleri aldık. İşler yolundaydı, beklemediğim tek şey Nevzat Abinin aramasıydı, senin yaptığın plandan ve giriştiğin tehlikeli oyunundan bahsetti. Tek başına oradan sağ çıkamayacağını biliyorduk. Müdahale etmemesini ve seni gizlice takip etmesini istedim. Buluşma yeri ve saatini öğrendiğimizde yerimizi alıp bekledik. Baştan sonra her gelişmeyi izledik.”

Doğan konuşmasına öncelikle herkesten özür dileyerek başladı. Canından çok sevdiği ailesini korumak için elinden geleni yaptığını, Adnan’ın yanında dururken gelen fotoğrafların gelmesiyle beyninden vurulmuşa döndüğünü, çaresizlik içinde kendisinden istenen işi yapmaktan başka çaresi kalmadığını söyledi. en çok üzüldüğü nokta, Başkomiserin silahını değiştirdiğinde cinayette kullanacaklarını tahmin etmemesiydi. Karakolda kendisine birinin isimsiz bir zarf vermesiyle korkusu giderek tırmanmış, notta ‘Aileni düşün!’  yazdığını söyledi. Anlatırken sesinin titremesine engel olamıyordu. Zarfı vereni bir daha görememişti. Kafası oldukça karışmış ve kendisini çaresiz hissediyor, ne isteniyorsa yapıyordu, ta ki cinayetler işlenene kadar. Bu sefer kendisinden Cengiz’in ekibine sızarak bilgi alması söylendiğinde kurtulmanın bir yolunu düşündüğünü ama Başkomisere durumu nasıl izah edeceğini bilemediğinden bahsetti. Başta Evren olmak üzere istenmediğini biliyordu, Doğan’ın durumunu bilen Kasap aracı olmuştu bataklıktan çıkmasına. Evren’e yaşananları anlatmış ve birlikte plan yapmışlardı. Bir kez daha ihanet eden adam rolünü oynaması gerekiyordu. Hem çeteyi yakalayarak ailesinin güvende olmasını sağlayacak hem de Başkomiseri kurtarabilecekti. Bir taşla iki kuş… Yaşananları anlatırken gözleri buğulandı, istemediği işleri zorla yapsa da pişmanlık vardı içinde.

Son sözü Cengiz aldı, “Her birinize yaptıklarınız için teşekkür ederim. Öldürülen çocuk ile ilgili hakkımdaki karar yarın açıklanacak, tahmin ettiğiniz gibi tekrar göreve dönebileceğim. Baştan beri benim öldürmediğimi neden söylemediğimi merak ediyorsunuzdur, beni saf dışı bırakmak için suçu üzerime atmaya çalıştılar. Sessiz kalarak başarmalarını sağladım.  Savaşmak için bazen kuralları bir kenara bırakmak gerekiyor diye düşündüm. Haklı olup olmadığımı ise hâlâ bilemiyorum. Doğan arkadaşımız da bundan sonra sizinle birlikte olacak.”

“Sizinle derken, sen?” diye atıldı Evren.

“Bu olaylar yaşanırken üstünde çok düşünmeye başladım, biliyorsunuz yakında Ayla ile evleniyorum. Hakkım olmadan onu defalarca üzdüm, yalnız bıraktım.”

Konuşmanın nereye varacağını kestiren Evren ve İlker’in suratı asıldı, geri kalanlar ise şaşkınlıkla dinliyordu. En büyük şaşkınlığı ise böyle bir konuşmayı beklemeyen Ayla yaşıyordu.

Sözlerini noktalamak üzere olan Cengiz artık görevi bırakacağını açıkladığında İlker kolunu Damla’dan çekti ve öne doğru eğildi, Evren karşısında oturan Ayla’ya döndü ve bir şeyler söylemesini bekler gibi “Abla!” dedi. Doğan gelişmeleri sessizlik içinde izliyordu.

Başkomiser fikrini açıklamanın verdiği rahatlıkla arkasına yaslandı, Evren ve İlker’e bakarak, “Biliyorum arkadaşlar özellikle sizin için sürpriz bir haber oldu,” sinsi bir gülümseme belirdi dudaklarında, söyleyecek çok şeyi vardı ama yeri ve zamanı değildi. Aslında bundan sonra yapacaklarının mesajını inceden verdiğini düşünüyordu. Arkadaşlarının yalnız olmadıklarını belli edercesine, “Ama emin olun bundan sonrası için daha sık görüşüp daha çok tehlikelere atılacağız,”  dedi.

-SON-

Bir Alpaslan Kaya Polisiyesi | Baskın | Bölüm – 3

Alpaslan Başkomiser, arabasını meyhanenin önüne çekip araçtan indi. Kapıdan içeri gireceği sırada telefonu çaldı. Bermutat Suavi’nin Tükenme şarkısının melodisiyle ötüyordu telefon. Arayan kızıydı. Masada kendisini bekleyen narkotikten Ziya’ya eliyle biraz daha bekleteceğini söyledi. Sonra telefonu açtı.

“Alo?”

Nasılsın babacığım?

“İyiyim kızım, sağ ol, sen nasılsın?”

Ben de iyiyim. Şimdi yurda dönüyorum da, arayayım dedim. Sen hiç aramıyorsun!

“Haklısın kızım, işlerden dolayı ihmal ediyorum,” dedi, üzünçlü bir ses tonuyla. “Nasıl İspanya bakalım?”

Bildiğin gibi be baba!

Alpaslan tebessüm etti.

“Sıkıcı yani.”

Çok!” deyip güldü kızı da.

“E gel kızım, sıkılmadın mı artık, özledim seni.”

Sabret babacığım biraz daha. Erasmus’u herkes kazanamıyor.

“İyi bakalım, öyle olsun. Kızım, hani sana bahsettiğim Ziya amcan var ya, biz onunla rakı içeceğiz, beni bekliyor. Seni sonra arasam olur mu?”

Rakı içeceksin demek! Sana Antalya pek yaramadı herhalde babacığım…

Alpaslan kızının takılmasını anladı, normalde olsa o da katılırdı, ama sırası değildi. “Yok kızım, kaygılanma, çoğaltmadım,” dedi.

İyi madem… Öyle olsun. Tamam, ben seni yarın öğlen ararım. Hadi iyi akşamlar, öptüm.

“Sana da iyi akşamlar, kızım.”

Telefonu kapatıp pantolonunun cebine koydu. Üç masa ötede oturan meslektaşının yanına doğru yürüdü.

Sandalyeyi çekip oturdu masaya. Ziya garsona el kaldırıp hemen bir büyük ile meze getirmesini söyledi. Garson Ziya’yı tanıyordu. Gide gele Alpaslan’ı da tanımıştı artık. İsteklerini hazırlamak üzere mutfak bölümüne geçti.

Alpaslan iyice yerleştikten sonra da konuşmaya başladılar.

“Ne iyi ettin de geldin be Alpaslan,” dedi dertli dertli.

“Hayırdır?”

“Çok canım sıkılıyordu. Anlatırım. Sen ne yapıyorsun? İşin yoktu ya?”

“Yok be devrem. Bir aydır işler kesat.”

“Aman böyle olsun. Kimse kimseyi öldürmesin,” dedi Ziya. Sonra düşünceli tavrını koruyup sordu: “En son stadyum çıkışındaki cinayet miydi?”

“Evet,” dedi başkomiser. “Kardeşim, eğer öyle sonu ahmakça bitecek olaylar olacaksa hiç olmasın daha iyi. Her şeyi yapmışız, tamam mı, katile ulaşabilmek için gereken her şeyi yapmışız: Kime sorduysak, yok ben yapmadım, diyor. En sonunda artık ümidimizi kesmiş, bekliyoruz, hop bir hata, yakalıyoruz. Yani iki gün sonra, bir hafta sonra yapsa o hatayı belki bilemeyeceğiz.”

“Ne yapacaksın Alpaslan. Kader.”

“Orası öyle Ziya da… İnsanın aklıyla dalga geçiyor bu katil milleti.”

Garson istekleri masaya getirip bıraktı. Sonra yalnız bıraktı iki polisi de. Alpaslan ters durumdaki bardakları çevirdi, sonra rakı şişesini bir hızla aldı, ağzını açıp bardakların yarısına kadar doldurdu. Ziya da buzlu suyu doldurdu, bembeyaz bir görüntü çıktı ortaya. Diğer bardaklara da su doldurdu. Sonra sürahiyi bıraktı. İkisi de kadehlerini en çok değer verdikleri şeye kaldırdılar, yudumladılar. Kadehler yerlerine konunca meze olarak gelen haydariden birer kaşık aldılar.

“Anlat bakalım,” dedi Alpaslan. “Neye içiyoruz?”

Necati Coşkunses’in Gayrı Dayanamam’ı çalmaya başladı.

“Çok mutsuzum be Alpaslan. Makam mevki boş.”

“Hayırdır?”

“Çok üstüme geliyorlar. Dürüst olmak çok zor. Sana bunu söyleyebilirim. Belki çok beylik bir söz. Evet. Ama dürüst olanın götünden kan alıyorlar. Ulan ben miyim narkotiğin müdürü siz mi? İşimi bana niye yaptırmıyorsunuz? Çok meraklıysanız buyurun. Değil mi ama Alpaslan? Birisi senin işine karışsa ne yaparsın?”

Cinayet masasının başkomiseri birden savcıyı düşündü. Kendisini rahatsız edecek şekilde takip ediyordu. Bu kadar da olmazdı ama! Karşısında kendisinden yanıt bekleyen arkadaşını “Bozulurdum,” deyip geçiştirdi.

“Bozuldum işte kardeşim ben de,” dedi Ziya.

“Kimden bahsediyorsun? Kim senin işine karışıyor? Teşkilattan mı?”

“Başka nerede ola…”

“Ziya Müdür!”

Gür bir ses meyhanenin girişinden tüm müşterilerin dikkatini çekti. Herkes kapıya bakıyordu, iki polis de oraya baktılar.

“Müdürümüzün selâmı var.”

Belinden tabancasını çıkarıp nişan aldı ve hepsi beş saniye süren işlemlerle Ziya’yı iki karşının ortasından vurdu. Alpaslan’ın masadan kalkmasına yahut silahına davranmasına fırsat tanımadan tabancasını şakağına dayayıp sıktı. Alpaslan sandalyeden kalkıp Ziya’nın yanına gitti, nabzını kontrol etti, ölmüştü. Sonra kapının önünde yatan katile baktı, o da ölmüştü. Kapıdan çıkıp sağına soluna bakındı. Etrafta kimseler yoktu. Meyhanede bir ölü sessizliği hâkimdi. Her şey birdenbire olmuştu. Adam birdenbire. Tabancadan çıkan ses Necati Coşkunses’ten sadece kısa bir ân etkili olmuştu.

Türkü hâlâ devam ediyordu.

Okurlardan Gelen Hikayeler: Abide’ye Selam Cinayeti

Abide’nin karşısındaki kulübenin camını taşlarcasına vuran yağmura bakarak; “sanki gök yarıldı da bütün suyunu yarımadaya döküyor,” dedi Necmi.

“Yağmur dinene kadar kapıdan dışarıya adımımı bile atmam, kontrole de yağmur durunca çıkarız,” dedi Selin.

Sabah beşe kadar yağmur hiç durmadı. Ne dalgalar kıyıya vurmaktan  ne de rüzgâr ağaç dallarını dövmekten bıktı. Güneş ilk ışıklarını utangaç bir eda ile gösterirken, yağmurun da dinmesiyle Selin, Abide ve çevresini kontrole çıktı. Necmi de yeni gelecek ekiple değişim için hazırlık yapmaya başladı, ta ki Selin’in çığlığını duyana kadar. Necmi sesin geldiği yöne, Abide’ye doğru koşmaya başladı. Merdivenlere geldiğinde Selin’i dizleri üstünde şoka girmiş halde gördü. Hızla merdivenlerden çıktı ve gördükleri karşısında dehşete düştü.

“Yaşıyor mu?” diyebildi sadece.

Telefonun o iğrenç melodisi yine çalmaya başlamıştı. Soner yataktan doğrulup “Bir gün seni duvara fırlatacağım,” diye kükredi. “Sabahın köründe kim bu?”

Söylenerek telefonunu açtı. Arayan Uzman çavuştu.

“Komutanım, Abide’de bir cinayet olayı var, hemen gelmeniz emredildi.”

“İyi  de güzel kardeşim, ben görevli değilim bugün.”

“Komutanım, İl Jandarma Komutanı bizzat olay yerine geliyor, İlçe Jandarma Komutanı da sizin gelmenizi emretti. Sizi almaya araç yolladık,” dedi.

 

Soner kendisini almaya gelen araçla olay yerine giderken telefonu çaldı. Arayan İlçe Jandarma Komutanı’ydı. Cinayet hakkında yüzeysel bilgi vererek çok hızlı Abide’ye gelmesini emretti. Bu işte bir gariplik var da hadi hayırlısı diye içinden geçirdi Soner. Araç, ‘Jandarma Girilmez’ şeritlerine yakın durdu. Soner araçtan inerken yardımcısı Kerem Astsubay’ın kendisine doğru koştuğunu gördü.

“Hayrola çömez, senin ne işin var burada?”

“Komutanım, İlçe Jandarma Komutanı arayıp Soner Astsubay’ın timini topla acil Abide’ye gel dedi. Şimdi İl Jandarma Komutanı ile İlçe Jandarma Komutanı olay yerinde sizi bekliyorlar.”

Soner İl Jandarma Komutanın yanına geldiğinde selam verdi ve “Astsubay Kıdemli Çavuş Soner Hatcı” diye kendini tanıttı.

İl Jandarma Komutanı,  “Gel Soner Astsubayım, bu cinayet olayı senin ve timinin sorumluluğunda.”

Soner kekeleyerek “Anlaşılmadı Komutanım,” diyebildi.

İl Jandarma Komutanı,  “Soner, sen suçlu profilleme üzerine yüksek lisans yapmışsın. Genel Komutanlık,  olayın bu şekilde çözülmesini istiyor. Yani iş beni de aşıyor. Tabii bu süreçte olayın çözülmesine yönelik her türlü talebin yerine getirilecek, hadi kolay gelsin,” dedi ve gözden kayboldu.

“Patlamaya hazır bombayı kucağıma bıraktı, kaçtı” dedi Soner kendi kendine.

İlk şaşkınlığı atlattıktan sonra olaya odaklanmaya çalıştı. Abide’nin merdiven çevresiyle sınırlandırılan emniyet şeridini giriş meydanındaki Türk bayrağına kadar genişletmelerini emretti. Yardımcısı Kerem Astsubay’ı yanına çağırdı, emniyet şeridine kimseyi sokmaması için uzman çavuşlara talimat vermesini söyledi. Katilin halen buralarda olabileceğini hesaba katarak Şehitlik turu için gelip  emniyet şeridine yaklaşanları kameraya aldırmasını istedi. Ardından cesedi incelmek için tekrar Abide’ye yöneldi.

Olay Yeri İnceleme Tim Komutanı Serdar Başçavuş, Soner’e “İşin zor kardeşim,” dedi. “Gece, şiddetli yağmurluydu. Varsa bile, delil falan kalmamıştır.”

“Çok moral verdiniz komutanım sağ olun.”

“Şaka bir yana, üzerinden kimlik çıkmadı. Boynunda morluklar var. Ölüm sebebi kalın bir iple boğulma olabilir.”

“Ya eli? Elini nasıl bu şekle sokabilmişler? Baksanıza adeta asker selamı veriyor. Bulunduğu yerde verdiği selam için manidar doğrusu.”

“Muhtemelen kuvvetli bir yapıştırıcı kullanılmış. Ayrıca ceset daha yeni, tabii kaç günlük olduğu otopsi sonrası netleşir.”

Soner’in aklına takılan “Ceset nasıl buraya geldi?” sorusuydu. Yarımadanın her yeri kameralarla çevriliydi. Her yerde güvenlik görevlisi vardı ve Jandarma devriyeleri de cabasıydı. Çanakkale’de en riskli yer burası. İyi de neden burada ceset? Ve neden selam veriyor?

“Ahh kafam çatlayacak,” dedi.

Öğleden sonra ancak bitmişti Abide’deki incelemeler. Ceset otopsi için morga kaldırılmış, Olay Yeri İnceleme’den de bir şey çıkmamıştı. Soner, karakolda masasına oturmuş, aklındaki bin bir soruyla cebelleşirken yardımcısı Kerem Astsubay girdi içeriye. Telaşla Soner’e baktı ve “Kimliği tespit edildi komutanım” dedi.

Soner Kerem’deki telaşı görünce “Sakın maktul yabancı deme bana çömez.”

“Maalesef komutanım, İngiliz’miş. Adı John Brooks. 34 yaşında. Bundan yaklaşık iki ay önce Türkiye’ye turistlik amaçlı giriş yapmış. Elimizdeki bilgiler şimdilik bunlarla sınırlı. Hakkında araştırmalar devam ediyor komutanım.”

“Olay zaten medyatikti, şimdi bir de diplomatik sıkıntılar çıkacak. Abide’ye gidelim, tekrar görmek istiyorum olay yerini. Belki gözden kaçırdığımız bir şeyler vardır.”

Soner, Saroz Körfezi ile Boğaz arasında kalan bölgeye dalmış bakıyordu.

Kerem, “Komutanım ne olacak şimdi?” dedi.

“Bak çömez, hemen şu sağımız Morto Koyu. 25 Nisan’da İngiliz’ler Alçıtepe Köyü’nü almak için beş çıkarma noktası belirlediler. Onlardan birisi de Morto Koyu’ydu. İlerleme, kahraman askerlerimiz tarafından durdurularak başarısızlığa uğratıldıktan iki gün sonra koy, İngilizlerden Fransızlara devredildi. Topçularımızın attığı üç torpido Fransız gemisi Goliath’ı 570 denizcisiyle sulara gömdü. Fransızlar o günden sonra buraya Morto Koyu dediler. Çömez, Morto ne demek biliyor musun?”

“Hayır Komutanım.”

“Ölüm kardeşim, ölüm demek. Abide’ye yani 59.408 şehidimize ve bayrağımıza asker selamı veren bir İngiliz. Evet, görünürde ırkçı bir saldırı.”

“Desenize komutanım, başımız fena ağrıyacak.”

“Evet, ağrıyacak çömez. Genel Komutanlık olayı biran önce çözmemiz için baskı yapacak. Diplomatik sıkıntılar baş gösterecek  ve olay seri cinayete dönerse işte o zaman işin içinden çıkamayacağız.”

Kerem’in telefonu çaldı, müsaade isteyerek ayrıldı Soner’in yanından. Az sonra döndüğünde kamera incelemelerinin bittiğini ama kayda değer bir şey çıkmadığını söyledi.

Soner, “Kayda değer bir şey çıkmadı,” diye mırıldandı kendi kendine.

“Çömez, karadan değil de ya denizden geldiyse?”

“Olabilir Komutanım. Ama aşırı yağış ve rüzgârla denizden gelmesi bayağı zor olmamış mıdır? Geldiyse bile geldiğini belli eden bir iz kaldığını sanmıyorum.”

“Evet, ama bakmaya değer,” dedi Soner.

Karış karış, sahile inen tüm yamacı kontrole başladılar. Soner özellikle yanaşması kolay olduğundan Morto Koyu yani Ölüm Koyu’na inen yamaçla ilgileniyordu. Hava kararmak üzereydi. Neredeyse her yere bakmışlardı. Ümitsizce geri dönerlerken bir iz fark etti. Çalılığın dibinde bozulmamış ancak numarası okunmayan bir ayakkabı izi. Önce kendi ayakkabısıyla sonra da Kerem’in ayakkabısıyla karşılaştırdı. Tahmin ettiği gibi farklı bir ayakkabı iziydi.

Kerem’e,  “Hemen Olay Yeri İnceleme’yi çağır, alçı ile ayakkabı numarasını öğrenelim,” dedi.

Olay Yeri İnceleme ayakkabı numarasını kırk beş olarak tespit etti.

“Çömez, eğer bu ayakkabı numarası gerçekten katile ait ise katil iri yarı birisi olmalı. Ayrıca emin olmak için bugün görevli herkesin ayakkabı numarasını öğren. Umarım bizim çocuklara ait değildir. Ha bir de şu güvenlik görevlileri bekliyorlar mı karakolda?”

“Bekliyorlar Komutanım”

“Tamam. Güvenlik amiriyle görüş, tüm güvenlik görevlilerinin listesini iste.”

Gece görevli güvenlik görevlisi Selin ve Necmi akşam en son saat 24.00’da kontrole çıktıklarını, cesedin bulunduğu saat 06.15’e kadar da yağmur nedeniyle hiç çıkmadıklarını, araçlı güvenlik görevlilerinin ise iki saatte bir gelip güvenlik kulübesinin önünden tekrar döndüklerini söyledi. Ayrıca göreve başladıkları saat 20.00’dan cesedin bulunduğu ana kadar şüpheli hiçbir şey görmediklerini söylediler. Soner ayrıca ayakkabı numaralarını kontrol etti ama ikisininki de kırk beş numara değildi. İfadeleri kamera kayıtlarıyla uyuşuyordu. Kerem’e tüm güvenlik görevlilerinin ayakkabı numaralarını kontrol ettirmesini söyledi. Hiçbirinin ayakkabı numarası kırk beş çıkmayınca, numaranın katile ait olabileceği şüphesi kuvvetlenmeye başladı. Soner saat 23.00 olmasına rağmen masa lambasının altında, elinde not defteri, profil çıkarmaya çalışıyordu. Ancak hem otopsi raporu gelmediğinden hem de elinde maktul hakkında yeterli bilgi bulunmadığından profil oluşturmakta sıkıntı yaşıyordu.

 

Kapının çalmasıyla irkilerek uyandı Soner. Daha sonra “Gir” diye seslendi. Gelen Kerem’di.

“Komutanım otopsi raporu çıktı. Ayrıca maktul ile ilgili yeni bilgilere ulaştık.”

“Çok iyi. Saat kaç çömez?”

“ Sabahın yedisi Komutanım.”

“Uyuya kalmışım. Önce maktulle ilgili bilgileri ver bakalım.”

“İstanbul’da Moon adlı otele rezervasyonu varmış. Beş günlük ödemeyi peşin yapmasına rağmen burada hiç kalmamış. Geldiğinden bu yana, yani iki aydır nerede kaldığı belli değil.”

“O zaman Türkiye’de bir tanıdığı olabilir ya da gediğinden beri katilin elinde esirdi.”

“Olabilir Komutanım. Mesleği gemi kaptanıymış.”

“İşte bu ilginç.”

“Komutanım adam tam bir maceraperestmiş. Durmadan ülke ülke geziyormuş. Bekâr, hiç evlenmemiş. Anne ve babası vefat etmiş. Tek çocukmuş. Bu kadar Komutanım.”

Soner otopsi raporunu incelemeye başlamıştı. Kerem de henüz raporu incelemediğinden merakla Soner’e bakıyordu.

“Yok artık!”

“Ne oldu Komutanım?”

“Maktulün midesinde Çanakkale Savaşı’ndan kalma boş kovan ve kuş tüyü bulunmuş.”

“Ne alaka bunlar Komutanım?”

“Bilmiyorum ama bizimki ilk maktul olmayabilir. Ölüm sebebi kalın bir iple boğma. Elinde adını okuyamadığım bir çeşit tutkal tespit edilmiş. İlginç olan, hiçbir yerinde darp, yara, morluk yok. Sanki her şeyi kendi rızası ile yapmış gibi. Ölüm zamanı,  maktulün bulunmasından on beş saat önce. Kerem, hemen Genel Komutanlık’a ve Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yazı yaz. Ellerinde buna benzer dava var mı öğren. Olsa şimdiye kadar duyardık ama sormakta fayda var.”

Eldeki verilerle profilleme yapmaya karar verdi Soner.

1-Suç yerinin sembolik olması ve şahsın İngiliz olması, maktulün özel olarak seçildiği.

2-Türkiye’ye girişinden bu yana rezervasyon yaptırdığı otelde kalmaması ve kaldığı yerin tespit edilememesi nedeniyle, katilin maktul tarafından tanındığı ya da maktul Türkiye’ye girmeden önce katil tarafından takip edilerek seçildiği.

3-Failin cinayeti işlemek için ciddi hazırlıklar yaptığı ve maktulde herhangi darp izi olmadığından kandırarak ya da tehdit ile etkisi altına aldığı.

4-Olay yeri, güvenlik açısından denetimin yüksek olduğu ve yakalanma riskine rağmen tercih etmesi ile bölgeyi iyi tanıdığı ya da bölge halkından biri olduğu.

5-Tespit edilen kırk beş numara ayakkabı izinin katile ait olması durumunda katilin maktulü denizden getirdiği, bu sebeple denizcilik bilgisinin yüksek olduğu, şahsın iri yarı, maktulü taşıyabilecek kadar kuvvetli olduğu.

6-Maktul Türkçe bilmediğinden, katilin şahsı etkisi altına alabilmesi için İngilizce konuşuyor olabileceği, bu sebeple katilin iyi eğitim almış, kültürlü, dikkat çekmeyecek kadar iyi görünümlü bir erkek şahıs olduğu ve muhtemelen Türkçe bildiği.

7-Vermek istediği mesaj ise Çanakkale Savaşı’nda yaşamını yitiren 59.408 şehidimize karşılık bir İngiliz’in kurban edildiği.

Soner profili tekrar tekrar gözden geçirdikten sonra ya hiçbir şey göründüğü gibi değilse diye düşündü. Kerem, benzer bir dava olmadığı haberini getirince Soner, “Ya henüz olaylar açığa çıkmadı ya da….” dedi ve sustu. “Ya da diğer suçlar Türkiye’de işlenmedi.”

Kerem şaşırmış halde bakarken, Soner internette sembolik yerlerde işlenen suçlar hakkında araştırma yapmaya başlamıştı. Maktulden dolayı özellikle İngilizce’nin konuşulduğu ülkelere bakmaya çalışıyordu. ‘Faili Meçhul Cinayetler’ adı altında bir listeye ulaştı. Aralarındaki bir cinayet dikkat çekiciydi. ‘Amerika’nın Güney Dakota eyaletinde Black Hills de, Crazy Horse Dağ anıtında bulunan ve elleri birbirine tutkalla yapışık bir İngiliz cesedi’ açıklamasını gördü. Ceset bundan üç yıl önce bulunmuş ve faili meçhul olarak kalmıştı. Maktulün adı Mark Turn‘dü. Crazy Horse Dağ anıtı neydi? Bu anıta neden bir İngiliz kurban edilmişti? İnternette araştırmaya devam edince cevaplar bir bir ortaya çıkmaya başladı. Crazy Horse Dağ anıtı bir Kızılderili kabilesi olan Lakotaların ünlü lideri Crazy Horse anısına inşa edilmeye başlanmış ve henüz tamamlanmamıştı.

Soner, Kerem’e dönerek “Kızılderililere kurban edilen bir beyaz adam. Çömez, hemen bakanlık vasıtası ile Amerika’dan Crazy Horse Dağ anıtı cinayeti ile ilgili bilgi talep edelim. Olay bizimkine neredeyse bire bir uyuyor. Otopside adamın içinden bir şey çıkmış mı orası çok önemli. Umarım taklit cinayet değildir. Devamı ise, en azından elle tutulur bir şeyimiz olacak. Konsolosluktan da Mark Turn hakkında bilgi talep edelim. Ayrıca Sahil Güvenlik’le iletişime geçelim. Sanmıyorum ama belki GPS üzerinden olay günü tekne ya da benzer bir şey tespit edilebilir. Bir de o saat aralığında devriyeleri var mı onu öğrenelim. Ben de Çanakkale’de ve Eceabat’ta tekne kiralayan ve satanları araştırayım. Amerika’dan cevabın gelmesi zaman alabilir, cevap gelene kadar her yolu deneyelim. Unutuyordum, bir de Liman Başkanlığı’ndan kayıtlı vasıtaların listesini alalım.”

 

 

Üç Gün Sonra

 

Zaman geçtikçe Soner’in üzerindeki baskılar daha da artıyor, basında ise durmadan komple teorileri üretiliyordu. Soner’in bütün ümidi, Amerika’dan gelecek haberdeydi. Ne Sahil Güvenlik’ten ne de Liman Başkanlığı’ndan işe yarar bir bilgi çıkmıştı. Elle tutulur tek delil kırk beş numara ayakkabı iziydi. Dördüncü gün, sabah bakanlık vasıtası ile Amerika’dan gelen rapor herkesi umutlandırdı. Çünkü raporda otopside cesedin midesinden kuş tüyü çıktığını öğrendiler. Maktulün cesedi, Amerika’ya turistik gezi için girdikten iki ay sonra bulunmuştu. Bekâr, hiç evlenmemiş, ana babası ölmüş ve tek evlattı. Daha da ilginci ise mesleğinin gemi kaptanlığı oluşuydu. Abidedeki maktul ile Amerika’daki maktulün özellikleri tıpa tıp uyuyordu.

Soner, “Çömez, katil yabancı olabilir. Hatta İngiliz olma ihtimali çok yüksek. Cesedin Abide’ye bırakılması, sanki ırkçı bir saldırı gibi gösterilerek soruşturmayı saptırmaya çalışmak içindi. John Brooks ve Mark Turn’nün hangi üniversiteden mezun olduklarını bul. Muhtemelen aynı üniversite çıkacaktır. Aynı dönem mezunların fotoğraflı isim listesine ulaşmaya çalış. Ayrıca John Brooks’un Türkiye’ye girişinden geriye doğru üç aylık dilimde, Türkiye’ye giriş çıkışların hepsini, cinayet gününden bu güne yine giriş çıkışların hepsini bul. Aynısını Amerika için de talep et,” dedi.

İngilizlerin ve Amerikalıların davanın çözülmesine yönelik işbirliği, taleplerin hızla yerine getirilmesini sağladı. Tahmin edildiği gibi maktuller aynı üniversiteden mezundular. Elde John Brooks ve Mark Turn’nün mezun oldukları döneme ait liste, Türkiye’ye ve Amerika’ya giriş çıkış yapanların listesi olmak üzere üç ayrı liste vardı. Uzun uzadıya giden listelerden ortak tek bir isim çıkmıştı ve isim ‘Ronald Waynen’ dı. John Brooks ve Mark Turn ile aynı okuldan mezun bir gemi kaptanı. Mark Turn’nün ölümünden iki ay önce Amerika’ya giriş, ölümünden iki gün sonra ise çıkış yapmıştı. John Brooks’un ölümünden iki ay önce Türkiye’ye giriş yapmıştı ama hâlâ çıkış yapmamıştı.

“Çömez hemen Ronald hakkında mahkemeden yurtdışı yasağı ve yakalama talebinde bulunalım. Konsolosluktan da hakkında detaylı bilgi talep edelim.”

 

Yakalama kararından iki gün sonra yurt dışına çıkmaya çalışırken İstanbul Havalimanı’nda yakalanıp gözaltına alındı Ronald. Soner, sorguyu tek başına yapmaya karar verdi. İlçe Jandarma Komutanı, Kerem ve meraklı kalabalık camın arkasındaydı.

Soner sorguya girdiğinde Ronald Waynen’in gözaltına alındığını haber alınca İl Jandarma Komutanı köpürerek gelmişti karakola. İlçe Jandarma Komutanı’na dönerek “ Bu Soner neyine güvenip de gözaltı kararı çıkarttırıyor? Savcı aptal mı da buna izin veriyor?  Türkiye’ye ya da Amerika’ya girip çıkması veya maktullerle aynı okulda okumuş olması suçlamaya yeterli delil mi sanki? Neymiş efendim kırk beş numara ayakkabı iziymiş, e ne olacak bu adamın ayak numarası kırk beş numara ise?” diye söylendi durdu.

“Ben de bilmiyorum Komutanım,” demekle yetindi İlçe Jandarma Komutanı.

Kerem ise çıt çıkarmadan sorguya odaklanmıştı.

Soner,  “Merhaba Bay Ronald,” dedi. “Nasılsınız?”

“Beni buraya nasıl olduğumu sormak için getirmediniz herhâlde?”

“Olur mu canım? Sadece bunun için rahatsız eder miyiz sizi?”

Kapı çalınıp içeriye avukat girince Soner, “ Vayy, doğrusu bayağı hızlısınız Bay Ronald. Avukatı ne ara ayarladınız? Biz size barodan isterdik bir tane. Neden masraf ettiniz kendinize?” dedi.

Ronald küçümser bir tavırla, “ Para mühim değil,” diye tısladı.

Soner tebessümle, “ Bay Ronald, ilk defa ne zaman Türkiye’ye giriş yaptınız?” diye sordu.

“Yaklaşık üç yıl önce.”

“Peki, Çanakkale’ye ilk defa ne zaman geldiniz?”

“Çanakkale’ye yaklaşık iki yıl önce geldim sanırım. Atalarımın savaştığı toprakları görmek için.”

“Evet haklısınız. Atalarınızın savaşmaya gelip hezimete uğrayarak döndüğü torakları görmeye geldiniz.”

Cevap vermedi Ronald.

“Doğrusu ayaklarınız da epeyce büyükmüş. Ayrıca iri yarı, bayağı kuvvetli birisiniz. Kaç numara ayakkabı giyiyorsunuz?”

“Lütfen sadede gelebilir miyiz?”

“Hemen sinirleniyorsunuz siz de. İki sohbet edelim dedik. Peki, son zamanlarda Çanakkale’ye geldiniz mi Bay Ronald?”

“Hayır gelmedim. Hep İstanbul’daydım.”

“Son zamanlarda hiç gelmediniz. Anladım. John Brooks adında birini tanıyor musunuz?”

“John Brooks mu, tanımıyorum.”

“Aaa, insan hiç üniversite arkadaşını tanımaz mı?”

“Üniversite arkadaşı mı?”

“Evet, tanımıyor musunuz?”

“Neredeyse mevcudumuz 300 kişiydi, her birini tanımam imkânsız sonuçta.”

“O zaman siz Mark Turn’ü de tanımıyorsunuzdur?”

“Mark Turn? Yok tanımıyorum. O da mı benimle aynı dönem mezun olmuş?”

“Evet, o da sizin üniversite arkadaşınız.”

“Peki, benim bu insanlarla ne alakam var?”

“İşte onu siz söyleyeceksiniz Bay Ronald.”

“Ne demek istiyorsunuz?”

“Şu an sizi John Brooks’un katil zanlısı olarak ağırlıyoruz Bay Ronald.”

“Ben kimseyi öldürmedim. Saçma sapan iddialarda bulunmayın lütfen.”

“Şimdi size John Brooks’un öldürüldüğü günden iki gün önce, Abide’de kamera kayıtlarından görüntünüzü göstersem kesin ben değilim dersiniz. Buyurun, bakın.”

“Bu görüntü bana ait değil.”

“Haklısınız Bay Ronald. İlk etapta ben de sizin gibi dedim. Bu arada söylemeden edemeyeceğim, çok güzel Türkçe konuşuyorsunuz.”

“Şu saçmalıkları artık sonlandırır mısınız?

“A tabii, itiraf ederseniz hemen biter. Ama inkâr etmeye devam ederseniz biraz uzayacak maalesef.”

“Bakın son kez söylüyorum, benim bu cinayetle hiçbir alakam yok.”

“Tabii tabii. Ama size bir hikaye anlatmak istiyorum. Yalnız, lütfen üzerinize alınmayın. John Brooks’un cesedinin bırakıldığı gece aşırı yağmur vardı. Neyse, bizim katil bindirmiş bunu tekneye, getirmiş Morto Koyu’na. Oradan da sırtlamış Abide’nin ortasına bırakmış. Ama işte biraz salak bizim bu katil, her yer çamur, kayar mıyım diye düşünmemiş. Şu Allah’ın işine bak, bir de kayıp düşmesin mi?”

“Bana hikâye anlatmayı bırakın, çıkmak istiyorum.”

“Tamam tamam. Ben de sıkıldım zaten senden. Bir an önce göndereceğim seni içeriye. Ama hikâye bitmeden vallahi olmaz. Çok uğraştım bu hikâye için, lütfen ama. Nerede kalmıştık? Ha evet, bizim salak katil düşmüştü. E tabii düşünce yaralanmasın mı? Bakın size ne göstereceğim Bay Ronald. Bu elimde gördünüz dosyada salak katile ait doku ve kan numuneleri var.”

Camın arkasında Kerem dışında herkes böyle bir delilin varlığından haberdar olmadıkları için şoke olmuşlardı.

“Sizce Bay Ronald, bu salak katil kim acaba?”

“Salak deyip durma!” diye bağırdı Ronald.

“Bak yine sinirlendiniz. Neden üzerinize alındınız ki?”

Ronald birden bir kahkaha attı. “Gerçekten şaşırttın beni Soner. Peki, ben seni sonuna kadar dinledim. Şimdi sıra sende. Ama beni sonuna kadar dinlemek zorundasın.”

“Merak etme Ronald, zevkle dinleyeceğim.”

“Çıkarın şu salak avukatı,” dedi Ronald.

“Seni dinliyorum”

“Haklısın. Ben bir salağım. Yaralandım ama yağmura güvenerek salaklık ettim. Fakat yanıldığın bir nokta var Soner. Çok şaşıracaksın, çünkü fark edemedin. Bu cinayeti tek başıma işlediğimi mi sanıyorsun?”

Soner şaşkınlığını gizleyemeden “Suç ortağın mı vardı?” dedi.

“Sözümü kesme ve sonuna kadar dinle. Tabii ki vardı. Tek başıma nasıl cesaret edebilirdim ki? Benim suç ortağım Tanrı. O emretti, öldürdüm. Öldürdükten sonra aferin Ronald, aferin Ronald dedi. Nasıl haz aldığımı bilemezsin. Tanrı ilk kez benimle konuştuğunda Mark’ı öldür, o büyük bir günahkâr dedi. Ne yaptığının önemi yoktu, ne günah işlediğinin hiçbir önemi yoktu. Tanrı benimle konuşmuş, öldür onu demişti. Daha ne olabilirdi ki? Emri aldıktan sonra çok düşündüm. En ince ayrıntısına kadar planlamaya başladım. Nasıl öldürürsem benden şüphelenmezler diye çok sordum kendime. Sonunda Mark’ı Amerika’da öldürüp Crazy Horse Dağ anıtına bırakmaya karar verdim. Eğer anıta bırakırsam Kızılderililerin onu öldürüp Crazy Horse’a kurban ettiklerini düşünecek ve soruşturmanın seyri değişecekti. Tabii cinayeti Kızılderililerin yaptığına inandırabilmek için tek başına yeterli değildi bu. Mark’ı öldürmeden önce kuş tüyü yutmasını sağladım. İşte kusursuz bir cinayet planıydı. Evet kusursuzdu. Çünkü öldürdükten sonra Tanrı aferin Ronald demiş, takdir etmişti beni. Ama dikkatli olmalıydım. O yüzden hemen ayrıldım Amerika’dan. Yakalanabilirdim. Eğer yakalanırsam Tanrı’nın vereceği emirleri yerine getiremezdim. Amerika’da herkes seferber oldu. Sözde benim profilimi çıkardı salaklar. Bütün özel birimler, akademisyenler, ünlü dedektifler, hepsi görevliydi. Ama yüzlerce salak yığını, bir adım bile ilerleyemediler. Artık Tanrı’nın yeni emrini beklemeye başladım. Ta ki Tanrı John’u öldür diyene kadar. İkici kez Amerika’ya giremezdim, riskli olurdu. Daha kolay, faili meçhul olayların çok ve kanunların esnek olduğu bir ülke lazımdı bana. Ve Türkiye’de öldürmeye karar verdim. Mark’ı öldürdükten bir ay sonra Türkiye’ye geldim. Bir yıl burada yaşadım. Şehir şehir gezdim, Türkçe’yi öğrendim. Televizyonda 18 Mart törenini görünce, işte tam o an karar verdim. John’u Abide’ye bırakacak, Türk’ler atalarına Çanakkale Anıtı’nda bir İngiliz’i kurban etmiş olacaktı. E tabii soruşturma bu yönde ilerleyecek ve kimse bir İngiliz’in başka bir İngiliz’i öldürdüğünden şüphelenmeyecekti. Ama yine tek başına yeterli değildi. John’u öldürmeden önce Eceabat’ta bulduğum, savaştan kalma boş bir kovanı yutmasını sağladım. Şimdi sen tüyü neden yutturduğumu merak ediyorsundur. Bu cinayet bana ait, kimsenin üstlenip kahramanlık etmesine müsaade edemezdim. O yüzden Mark ile bağlantılı olmalıydı. Biraz da medyatik olsun diye selam verdirdim işte. Neyse benim tek hatam, yok hayır, ilk hatam salak gibi düşmekti. İkincisi ise seni küçümsemek oldu Soner. Öldürdükten sonra hemen çıkmalıydım Türkiye’den. Ama soruşturmaya senin gibi basit, tecrübesiz bir memuru atadıklarını duyunca, biraz daha kalıp hiç bir şey yapamayışını izleyerek eğlenmeye karar vermiştim. Havaalanında yakalanıncaya kadar, yeterince eğlenmiştim aslında. Bunca şeyi, neden bu kadar kolay anlattığımı merak ediyorsundur. Bu da Tanrı’nın, çabalarına karşılık sana hediyesi. Ben ise artık Tanrı’nın talimatlarını uygulamaya içeride devam edeceğim.

Soner ayağa kalktı “Tanrı dediğin şeytana söyle, bundan sonra sana verebileceği tek emir Ronald delisinin kendisini asmasıdır,” dedi.

Kapıdan çıkarken dönerek “ Duydun mu Ronald?” diye sordu.

“Neyi?”

“Şeytanın, çürüyene kadar tek kişilik hücrede yat Ronald diyor. Sanırım şeytan seni kullanmış Ronald.”

Polisiye Hikaye: Baba Seni Kim Öldürdü?

“Savcı az önce ayrıldı,” dedi Olay Yeri İnceleme Şubesi’nden Oktay Komiser. “Söylenip durdu geciktiğiniz için.”

“Keyfimizden gecikmedik ya!” diye cevap verdi Amirim. “Konya yolunda kaza vardı.”

Yol kenarına park edilmiş, sürücü kapısı açık bir aracın yanında yatan, üzeri beyaz bir çarşafla örtülmüş cansız bedeni işaret etti Oktay Komiser. “Muttalip Gürdoğmuş. Sabah işine gitmek üzere arabasına binmek üzereyken, sokağın aşağısında bakkal dükkanı olan Bedri adlı şahıs tarafından öldürülmüş.”

Çarşafı kaldırmış, maktulün üzerindeki kurşun yaralarına bakmakta olan Amirim, “Tanık var mı?” diye sordu.

Önünde bulunduğumuz apartmanı işaret etti Oktay Komiser. “Maktulün karısı cinayeti balkondan görmüş.”

Ayağa kalkan Amirim, “Adamın üzerine bütün şarjörü boşaltmış,” dedi, “paylaşamadıkları neymiş acaba?”

“Maktulün oğulları ikili arasında herhangi bir husumet olmadığını söylüyorlar.”

“Vardır bir şeyler. Çıkar ortaya.”

“Bu Bedri’nin uyuşturucu kullandığını herkes bilirmiş mahallede.”

“Uyuşturucu kullanmayan var mıymış bu mahallede?”

“Olay anında yine kafası iyiymiş belli ki. Maktulün karısının söylediğine göre, adama sıkarken, ‘Bu babam için şerefsiz, bu da çaldığın gençliğim için!’ diye bağırıyormuş.

Soru dolu gözlerle yüzüne baktığımızı gören Oktay Komiser, “Bedri’nin babası on üç yıl önce öldürülmüş,” dedi.

“Muttalip mi öldürmüş?”

“Yok,” dedi Oktay Komiser, “daha doğrusu belli değil. Katili yakalanamamış.”

“Muttalip zanlılar arasında mıymış?”

Oktay Komiser ellerini iki yana açtı. “Değilmiş öğrendiğim kadarıyla.”

Maktulün karısıyla görüşmek üzere apartmana doğru yürümeye başlamıştık ki, az ileride duran ekip aracından gelen sesleri duyunca durduk. Aracın arka koltuğunda oturan iki adam camlara vuruyor, bağırıp çağırıyorlardı.

Amirim Oktay Komiser’e döndü. “Bunlar da kim?”

“Maktulün oğulları.”

“Neden kelepçeliler?”

“Babalarının ölümünü duyunca bir hışımla geldiler. Büyük olanda silah vardı. Bedri’nin peşine düşmeye kalkınca aldım ben de.”

“İyi yapmışsın,” diyen Amirim aracın yanına gidip arka kapıyı açtı. “Hayırdır beyler? Derdiniz nedir?”

Tek kaşlı, kafası hariç her tarafından kıllar fışkıran, elindeki kelepçeleri gösterdi. “Burada babamızı öldürdüler, siz bizi tutukluyorsunuz. Sizin gibi polisin ta amına koyum!”

O anda, sanki bir film izliyormuşum da, film makinesi birkaç kareyi atlamış duygusuna kapıldım. Amirimin eli ne zaman kalktı, o tokat ne zaman herifin suratına indi göremedim.

Tek kaşın yediği tokadın şiddetiyle arkaya doğru giden kafası, kardeşinin yüzüne gelmiş, burnunun kırılmasına yol açmıştı.

Ağızlarından burunlarından kan fışkıran, şaşkın gözlerle bakan kardeşlere doğru eğildi Amirim. “Şimdi burada efendi gibi bekleyin, sesinizin çıktığını duyarsam geri gelir, kırk üç numara ayakkabılarımı bir tarafınıza sokarım.”

 

***

Maktulün dairesi girişin üzerindeydi. Kapı açıktı ve görünüşe bakılırsa sekiz daireli apartmanda yaşlı, genç, ne kadar kadın varsa hepsi oradaydı. Büyük bir bölümü, salondaki üçlü kanepeye uzanmış, on yedi-on sekiz yaşlarında, ağlayan bir genç kızın başına üşüşmüştü. Kimi kızın elini ayağını ovuyor, kimi de elindeki ıslak bezi alnına, yanaklarına sürüyordu.

İçeri girdiğimiz fark edince toparlandılar.

“Başın sağ olsun kızım,” dedi Amirim, “biz annenle görüşecektik.”

Genç kızın yaşlar akan gözlerinde bir an bir şaşkınlık ifadesi belirdi. Yanağından süzülen gözyaşlarını ince, narin parmaklarıyla silerek, “Annemle mi?” diye sordu.

“Evet,” dedi Amirim, “Muttalip beyin hanımıyla?”

Genç kız kanepeden doğrulurken, “Muttalip beyin hanımı benim” dedi.

Muttalip beyin hanımı Gülbahar, beyinin şirkete gitmek üzere sabah dokuzda evden çıktığını söyledi.

“Ne şirketi bu?” diye sordu Amirim.

“İnşaat şirketi,” diye cevap verdi Gülbahar, “beyim mütahittir.” Durakladı, tekrar ağlamaya başlamamak için kendini tuttu. “Yani mütahitti.”

“Her sabah aynı saatte mi çıkardı evden?”

“Evet,” dedi Gülbahar, “iki oğlu var, onlar erken gidip açarlar şirketi.”

“Anladım,” dedi Amirim, “kocanın vurulduğunu balkondan görmüşsün.”

Gülbahar’ın kara gözlerinde yine yaşlar birikti. “Gördüm,” dedi gözyaşlarının inmesine engel olmaya çalışarak. “Yeni çıkmıştı evden. Birkaç dakika sonra silah sesleri duydum. Çok yakından gelmişti. Merak edip balkona koştum. Beyim yerde yatıyordu, gömleği kan içindeydi. Bedri elinde silahla başında duruyordu. Sonra birkaç kere daha ateş edip kaçtı.”

“Bu arada Bedri bir şeyler söylemiş.”

“Söyledi. Bir yandan ateş ediyor, bir yandan da ‘Bu babam için, bu mahvettiğin hayatım için,’ diye bağırıyordu.”

“Beyinle bu Bedri arasında bir anlaşmazlık, düşmanlık var mıydı?”

“Yok abi, ben duymadım öyle bir şey.”

“Sen bu Bedri’yi tanır mıydın?”

“Sokağın aşağısında bakkalları var. Mahallenin çocuğu.”

“O tamam,” dedi Amirim, “senin onunla arkadaşlığın filan var mıydı?”

Gülbahar’ın yanakları al al oldu. “Yok abi, ne arkadaşlığım olacak!”

“Yani bakkala alışverişe filan gittiğinde…”

Gülbahar, Amirimin cümlesini tamamlamasına fırsat vermedi. “Ben dışarı çıkmam hiç. Alışverişi beyim yapardı.”

***

Bedri yirmi bir yaşındaydı, sekiz yaşındayken babası öldürülmüş, katil ya da katilleri yakalanamamıştı. Geçen sene de annesini kaybetmişti. Mahalleli, uyuşturucu kullandığı bilinen gencin annesinin ölümünden sonra iyice sapıttığını söyledi. Artık kafasına göre açtığı dükkana mal bile almıyor, sabah akşam kafası dumanlı dolaşıyor, orda burda yıkılıp kalıyordu.

Bakkal dükkanı açıktı. Raflarda mal yerine bir parmak toz vardı.

“Ortalığı bok götürüyor,” dedi Amirim. Dip tarafta, depo olarak kullanılan yere inen demir merdivenler vardı. Silahlarımızı çekip, ses çıkarmamaya çalışarak indik merdivenlerden. Boş bira ve şarap şişeleri, ortaya serilmiş bir şilte, hemen yanı başında sehpa niyetine kullanılan, üzerine gazete kağıdı serilmiş bir plastik kasadan başka bir şey yoktu içeride. Kasa/sehpanın üzerinde duran şarap şişesini ve hemen yanındaki, küçük bir poşetin içindeki az miktardaki esrarı işaret etti Amirim. “Dükkanda çekiyormuş. Sabah sabah kuruyu suluyu karıştırırsan olacağı bu.”

İçeride çalınacak bir şey yoktu ama yine de çıkarken kapıyı kapadık.

Mahalle kahvesindeki gençler, Bedri’nin pek arkadaşı olmadığını, ara sıra eski mahallesinden arkadaşı Cengiz’le takıldığını söylediler.

Cengiz’i garsonluk yaptığı lokantada bulduk. Bedri’yi cinayetten aradığımızı öğrenen Cengiz’in gözleri açıldı. “Emin misiniz Amirim? Bedri adam öldürecek biri değildir.”

Çocukluklarında aynı sokakta, yan yana evlerde oturduklarını, beraber büyüdüklerini söyledi. Cengiz altı yaşındayken babası çalıştığı inşaatın beşinci katından düşerek ölünce Bedri’nin babası ona da babalık yapmıştı. Üç sene sonra da Abdullah amca öldürülünce iki arkadaş okulu bırakmak, yaşıtlarının okula gittiği, oyun oynadığı çağda eve ekmek getirmek için çalışmak zorunda kalmışlardı.

“Dükkanda olmadığı zamanlar nerelere takılır bu Bedri?” diye sordu Amirim.

“Maltepe’deki birahanelere gider çoklukla,” diye cevap verdi Cengiz.

***

Tahir’le Zübeyir’in burunlarına tampon yapılmıştı. Gömleklerinin önü ve pantolonları kurumuş kan lekesi içindeydi. Sorgu odasında uslu uslu oturuyorlardı.

Karşılarındaki sandalyelerde yerlerimizi alırken, “Ne oldu burunlarınıza?” diye sordu Amirim.

Tahir, altları mora kesmiş gözlerini devirdi. “Kapıya çarpmışız! Memur beyler öyle söyledi.”

“Geçmiş olsun, daha dikkatli olun” dedi Amirim. “Şimdi söyleyin bakalım, bu Bedri’yle alıp veremediğimiz nedir?”

Tahir duyduklarına inanamıyormuş gibi bir an dondu kaldı. Hah, yine dellenecek diye düşündüm ama birkaç saat önceki anısı aklına gelmiş olmalı ki, kendine hakim oldu.

“Şerefsiz herif babamızı öldürdü Amirim, daha ne olsun? Babamızın kanını yerde mi koyacağız?”

“Daha önceden olanları soruyorum. Sizin aileyle Bedri arasındaki düşmanlığın nedenini.”

“Düşmanlık filan yok Amirim. Allahın eziğiyle ne işi olur bizim gibi adamların?”

Amirim la havle çekti. “O ezik de siz kraliyet soyundan geliyorsunuz amına koyum! Babanızı hiçbir sebep yokken, durup dururken mi öldürdü lan bu herif?”

“Yeminle öyle oldu Amirim. Mahallenin soytarısı olmuş bir keşle ne derdimiz olur!”

Kapı açıldı ve içeri giren bir polis memuru Amirimin kulağına bir şeyler fısıldadı. Amirimin işaretiyle sorgu odasından çıktık.

“Bedri’yi parkta sızmış vaziyette bulmuşlar,” dedi. “Biraz kendine gelmesini bekleyip sorgusunu yapalım.”

“Cinayet silahı?”

“Üzerindeymiş.”

“Kardeşler ne olacak?”

“Ruhsatsız silah taşımaktan işlem yapıp savcılığa sevk et. Bedri yakalandığına göre artık dışarıda olmalarının bir sakıncası yok.”

***

Bedri’nin uyuşturucu bulundurma suçundan sabıkası vardı. Maktul ve oğullarının ise bir arazi meselesi yüzünden birkaç yıl önce hasımlarıyla silahlı çatışmaya girdiklerini öğrendik.

***

Bedri yirmi değil de otuz yaşındaymış gibi görünüyordu. Bakımsızlıktan avurtları çökmüş, gözlerinin altında torbalar oluşmuştu. Bir deri bir kemikti.

“Niye öldürdün lan adamı?”

Bedri kanlı gözleriyle boş boş baktı. “O da benim babamı öldürmüştü.”

“On üç sene olmuş baban öldürüleli. Yeni mi aklın başına geldi?”

“Katilinin kim olduğunu yeni öğrendim.”

Bedri’nin kendine gelmesini beklerken babasının cinayetiyle ilgili dosyayı incelemiştik. Abdullah Şenkal, bir akşam evine dönerken bıçaklanarak öldürülmüştü. Cinayetin soygun amaçlı olduğu üzerinde durulmuşsa da katili/katilleri yakalanamamıştı.

“Allah allah, nereden öğrendin peki?”

“Kendisi söyledi.”

Amirim bir an durakladı.

“Kendisi derken?”

“Babam.”

Amirimle göz göze geldik. “Anlaşıldı,” dedi, “daha ayılmamış bu.”

Bedri gayet sakin, “Koca adam yalan söyleyecek değil ya Amirim,” dedi.

Amirimin masaya inen yumruğunun çıkardığı ses odanın boş duvarlarında yankılandı. “Taşşak mı geçiyosun lan sen benimle!”

Bedri’nin zayıflıktan incecik kalmış boynu omuzlarının arasında kayboldu.

“Estağfurullah Amirim, vallaha doğruyu söylüyorum.”

Odada kamera olduğundan, yeni bir kapıya çarpma durumu olmaması için araya girdim.

“Rüyana mı girdi baban? Rüyanda mı söyledi sana katilinin kim olduğunu?”

“Yok,” diye cevap verdi Bedri, “geçen gün oturuyorduk, o zaman söyledi.”

“Nerede oturuyordunuz lan!” diye tısladı Amirim. “Sırat köprüsünün üzerinde mi?”

“Dükkanda,” dedi Bedri sakin sakin, “yeniden doğdu babam.”

Amirim derin bir nefes aldı. “Hay bağını bahçesini siktiğimin adamı! Otla bokla olacak kafa değil bu! Ne içtin lan sen?”

Konu nereye bağlanacak iyice merak eder olmuştum. “Nasıl yeniden doğdu?” diye sordum.

Bedri’nin alnı kırıştı, masanın üzerinde birleştirdiği elleri çaresizlik içinde devindi, söyleyeceği şey sanki dilinin ucundaydı da, ızdırap çekiyor, çıkartamıyordu bir türlü. “Şey oldu babam… reanstorasyon oldu.”

Amirim bana döndü. “Ne olmuş?”

“Reenkarnasyon mu demek istedin Bedri?” diye sordum.

“Hah,” dedi Bedri, “ondan oldu işte. Yeniden doğdu.”

Kafası karışmış görünen Amirime döndüm. “Babasının enkarne olduğunu söylüyor.”

Amirimin kaşları çatıldı, gözleri kısıldı, sağ kaşı havaya kalktı.

“Yani?”

“Yani; ruhu bir başka bedende tekrar dünyaya gelmiş… Yani, Bedri öyle söylüyor.”

Amirimin kelime tasarrufuna önem veren bir yapısı vardır. Gevezeliği sevmez. Kısa ve öz konuşur. Her düşündüğünü de kelimelere dökmez, çoğu zaman mimikleriyle, küçük jestlerle anlatır söylemek istediklerini. Şu anda da bakışlarıyla bana, “Ben de seni kafası çalışan bir adam sanırdım, böyle zırvalara inanıyor musun yoksa?” diyordu. Gerçi bu kadar kibar kelimelerle kompozisyonlamamış olabilirdi yüzüme karşı içinden geçirdiklerini, ama ana fikir buydu.

“Yani,” diye açıklamaya çalıştım, “kesin olarak kanıtlanmış bir şey yok, fakat dünyanın bir çok yerinde bu türden vakalara rastlanmış. Bazı üniversitelerde bu konuda araştırmalar halen yapılıyor.”

Amirimden ses çıkmadı.

“Peki,” dedim Bedri’ye dönerek, “babanı nasıl buldun? Yoksa o mu seni buldu?”

“Televizyonda gördüm,” diye cevap verdi Bedri. “Bir çocuk çıkarmışlardı programa. Babamın ve ailemizin bütün özelliklerini sayıp döküyordu çocuk.”

Amirim masaya dayadığı kolunun yumruğunu yanağına dayamış, bana bakıyordu. “Devam edecek misin bu saçmalığa?” bakışını yakaladım hemen. Ben de boynumu büküp kaşlarımı Küçük Emrah biçimi yaptım. O da benim, “Amirim lütfen, izin verin devam edeyim,” demek istediğimi anladı.

“Ben dükkandaydım,” diye devam etti Bedri. “Cengiz diye bir arkadaşım var eski mahalleden. O telefon etti, ‘filanca kanalı aç’ diye. Çalıştığı lokantanın televizyonunda denk gelmiş. On-on iki yaşlarında bir çocuk konuşuyordu kanalı açtığımda. Stüdyoda sunucudan başka çocuğun anası, psikolog filan da vardı. Çocuk daha önce de dünyaya geldiğini, o zamanki adının Abdullah Şenkal olduğunu, Mücella adında bir karısı ve Bedri adında bir oğlu olduğunu söyledi. Çocuk benim ve ailem hakkındaki her şeyi biliyordu. Sunucu karı telefon numarası verdi, eğer çocuğun bahsettiği bu kişilerden birini tanıyan varsa programı aramalarını söyledi.”

“Aradın sen de…”

“Evet. Kim olduğumu söyleyince hemen bağladılar. Babamla benden başka kimsenin bilemeyeceği şeyler sordum çocuğa. Beni nerelere götürürdü, ölmeden önceki doğum günümde bana ne almıştı… Evi, dükkanı, babamın arkadaşlarını, hatırladığım ne varsa sordum. Çocuk bütün sorularıma doğru cevap verdi. Ertesi gün beni de çıkardılar televizyona. Yine sorular sordum çocuğa, onları da bildi. Annemin geçen sene öldüğünü öğrenince de gözyaşlarını tutamadı.”

“Bu çocuğun babanın yeniden dünyaya gelmiş hali olduğuna ikna oldun yani?”

“Sadece ben değil, programdaki herkes oldu. Psikolog da bunun mümkün olabileceğini, Amerika’da araştırmalar filan yapıldığını söyledi. Ertesi gün dükkana geldi. Daha kapıdan girer girmez, ‘Benim yeşil bir minderim vardı. Nerede o? Attın mı yoksa?’ diye sordu.”

“Görüşmeye başladınız yani?”

“Okuldan çıkınca bazı günler dükkana uğruyordu. Eski günlerden söz ediyorduk.”

“Sonra da sana katilinin kim olduğunu mu söyledi?”

“Ben ilk günden beri bunu soruyordum kendisine ama ‘Olan olmuş oğlum, başını belaya sokmanı istemem,’ deyip söylemiyordu. Bir gün ısrarlarıma dayanamayıp söyledi.”

“Muttalip miymiş kendisini bıçaklayan?”

“Evet, oymuş. Memlekette dedemin bağı bahçesi vardı. Ölümünden sonra babam onları satıp kendi payına düşen parayla eve dönerken bu Muttalip önünü kesip babamı öldürmüş. Paraları da bir daha gören olmamış tabii.”

***

“İfadesini bu şekilde alır da savcılığa gönderirsek bütün teşkilatın maskarası oluruz,” dedi Amirim. “Bedri için birkaç gün daha gözaltı süresi isteyip şu işi biraz kurcalayalım.”

“Sözünü ettiği televizyon programına bir göz atsak mı Amirim?” diye sordum.

“İyi olur,” dedi, “kanalı ara da program bandını göndersinler.”

Hangi çağdayız Amirim! Bant mı kaldı! Kanalın internet sitesine girip programın videosunu buldum.

Sarı boyalı, eski arabeskçi dişlek bir kadın sunuyordu programı. Kadının açılış konuşmasından sonra program psikoloğu olarak takdim edilen genç bir kadın konuştu, dünyada daha önce yaşanmış olduğu iddia edilen reenkarnasyon vakalarından örnekler verdi.

Bedri’nin babası olduğunu iddia eden Gürsel on iki yaşındaydı. Görünüş olarak çocuktu ama konuşması ve tavırları yaşından çok büyüktü. Klasik tabirle; çocuk büyümüş de küçülmüş gibiydi. Hiç sevmem böyle çocukları. Ulan çocuksan çocukluğunu bil, yaşının çocuğu ol!

Gürsel, babası olduğunu söyleyip sorularına gayet mantıklı cevaplar verdikçe Bedri önce şaşırdı, sonra duygusala bağladı, gözyaşlarını tutamaz oldu. Sunucunun da gazıyla, program sonunda Gürsel ve Bedri birbirlerine sarılmış, alkışlar arasında salya sümük ağlıyorlardı.

***

Çocuk savcılığına müracaat ettik. Ertesi gün yanında annesi ve bir pedagog da bulunması koşuluyla çocukla görüşmemize izin verildi.

Oğlan nuh dedi peygamber demedi. Papağan gibi, televizyonda söylediklerini burada da tekrar etti durdu. Anlaşılan televizyon ekranında görünmek, çevresinde popüler bir çocuk olmak hoşuna gitmişti. Sık sık, “Televizyon programımda da belirttiğim üzere…” gibisinden cümleler kuruyordu.

“Bak evladım,” dedi Amirim, “burada televizyon programı çekmiyoruz. Çok ciddi bir durumla karşı karşıyayız. Senin söylediğin bir şey yüzünden bir insan öldürüldü.”

“Bu suçlamayı kabul etmem mümkün değil,” dedi velet, “ben Bedri’ye kimseyi vurmasını söylemedim.” Bir elinin üstünü diğer elinin avuç içine vurdu. “Ah şu çocuk! Küçüklüğünde de böyle laf dinlemezdi.”

Büroya dönene kadar ikimiz de tek kelime etmedik.

***

Sabah büroya gelince Bedri’nin savcılığa sevki için gerekli kırtasiye işlerine giriştim. Tam işimi bitirmek üzereyken, polis memuru Hacer elinde tuttuğu telefon almacını salladı. “Amirim, çocuk tacizi şikayeti varmış.”

“Bize niye bağlamışlar kızım,” dedi Amirim, “Çocuk Şube’ye yönlendir.”

“Arayan Çocuk Şube zaten Amirim. İlginizi çekeceğini düşünmüşler.”

***

Çocuk Şube’den bir elemanla birlikte çaldığımız kapıyı Gürsel’in annesi açtı.

“Hah Amirim, siz mi geldiniz? Şikayetçiyim o Cengiz denen puşttan!” dedi.

Kadına sakin olmasını söyleyip içeri girdik. Gürsel ortalıkta görünmüyordu. Annesi kapısı kapalı odayı işaret etti. “Kapattım odaya. Okula da göndermedim,” dedi bir hışımla.

“Tamam,” dedi Amirim, “şimdi sakince anlat bize neler olduğunu.”

Kadın elbisesinin cebinden bir cep telefonu çıkardı. “Sabah Gürsel’in elinde yakaladım bunu.”

“E?” dedi Amirim.

“E’si var mı Amirim! Bizim evin dört aylık kirasıymış bu telefonun fiyatı!”

“Nereden bulmuş peki?”

“Ben de onu sordum, söylemek istemedi.” Sağ elinin avucunu gösterdi. “Söylettim ben de! Az ilerde oturan Cengiz diye oğlan var, çarşıdaki lokantada garsonluk yapar. O hediye etmiş. Niye diye soruyorum, söylemiyor, etti işte diyor. Sonunda ‘Ben ona bir iyilik yapmıştım, o yüzden hediye etti,’ dedi. “Bu kadar pahalı bir şey hediye edecek ne yaptın diye soruyorum, söylemiyor. Şikayetçiyim ben bu Cengiz’den. Oğlumun da doktor kontrolüne götürülmesini istiyorum.”

“Tamam, sakin ol, götürürüz,” dedi Amirim. “Sen çağır hele şunu.”

Kadın, Gürsel’i çıkartmak için oda kapısının kilidini açarken ben de belki taciz konusunda bir şeyler bulabilirim umuduyla, sehpanın üzerine bıraktığı telefonu aldım.

Odadan çıkan Gürsel’in yanakları kıpkırmızıydı. Alt dudağını sarkıtıp annesinin ite kaka yönlendirdiği sandalyeye oturdu.

“Cengiz mi verdi sana bu telefonu?” diye sordu Amirim.

“Evet,” diye cevap verdi ağlamamak için kendini zor tutan Gürsel.

“Neden verdi peki?”

“Arkadaşım da ondan.”

“Arkadaşın olmak için biraz büyük değil mi? Sen daha çocuksun, o kocaman adam.”

“Ben de kocaman adamım, adım Abdullah,” demesini bekledim bir an, ama demedi.

Biz sessiz kalıp vereceği cevabı beklerken, annesi bir hışımla yerinden kalkıp çocuğun üzerine yürüdü. “Doğru söyle lan! Bir şey yaptı mı sana o it?”

Amirim kadını kolundan tutup yerine oturttu. “Sakin ol,” dedi, “anlatacak şimdi Gürsel bize neler olduğunu. Öyle değil mi evladım?”

Elimdeki telefondaki WhatsApp mesajlarını Amirime gösterdim. “Anlatmasa da olur Amirim.”

***

Lokantadan içeri girdiğimizi gören Cengiz, elindeki kuru fasulye ve pilav tabaklarıyla dondu kaldı. “Biraz konuşalım seninle,” dedi Amirim, “çıkmadan patronuna da kendine yeni bir garson bulmasını söyle istersen.”

***

“Babası sana sahip çıkmış, babalık yapmış. Ekmeklerini yemiş, sularını içmişsin. Neden yaptın bunu Bedri’ye?” diye sordu Amirim. “Katil oldu çocuk senin yüzünden.”

“Yakında uyuşturucudan kendini öldürecekti zaten,” diye cevap verdi Cengiz.

“Sen de, gitmeden bana bir kıyak yapsın bari, dedin.”

Cengiz cevap vermedi.

“Muttalip’le ne alıp veremediğin vardı? Neden öldürttün adamı?”

Cengiz anlayış bekler gibi baktı yüzümüze. “Çocuklarından daha küçük kızı karı diye aldı kendine sapık herif!”

“Mesele şimdi anlaşıldı,” dedi Amirim, “En başından başla bakalım anlatmaya.”

“Askere gitmeden önce, çalıştığım lokantanın bitişiğindeki markete kasiyer olarak girdi Gülbahar. Bir süre sonra yakınlık başladı aramızda. Yakınlık dediysem, öyle gezip tozmuyoruz. Müşterilere ve diğer personele çaktırmadan küçük notlar, mektuplar filan alıp veriyoruz. Buluşalım diyorum, babam seni de beni de öldürür, diyor. Bir kere bile bir pastaneye oturup sohbet etmek, elini tutmak nasip olmadı.”

“Romantik bölümleri sonra hatıra defterine yazarsın, sadede gel,” dedi Amirim.

“Sonra askere çağırıldım,” diye devam etti Cengiz. “Askerden dönünce kendisini babasından isteyecektim, vermezse kaçacaktık. Babası cep telefonu kullanmasına izin vermediğinden mektuplaşıyorduk. Birkaç kere yazdı bana, sonra mektupların arkası kesildi. Meraktan çıldıracaktım. Sürekli onu düşünüyordum, gözüme uyku girmez olmuştu.”

Amirim derin bir nefes aldı. “Oğlum sıçtırtma gagana! Uzatmadan anlat şunu!”

“Bir ay kadar operasyonda kaldık. Birliğe döndüğümüzde Gülbahar’dan mektup vardı. Babasının kendisini nişanladığını, on beş güne kadar düğünlerinin yapılacağını, eğer kendisini seviyorsam gelip kaçırmamı yazıyordu.”

“Sen operasyondan dönene kadar kız çoktan gitmişti. Güneydoğuda yaptığın için askerliğin zaten zordu, bir de üstüne aşk acısı eklenince daha da çekilmez oldu.”

“Aynen Amirim, nöbette olsun, gece ranzama yattığımda olsun Gülbahar’ın yüzü bir an bile gözlerimin önünden…”

“Evladım ben işin o kısmını özetledim senin anlatmana gerek kalmasın diye. Askerden sonra ne oldu? Gülbahar’la tekrar bağlantı kurdun mu?”

“Yok Amirim, nerde!.. Kocası olacak herif kızın balkona çıkmasına bile izin vermiyormuş. O namusuna çok düşkün babası, kızını iki odalı bir daire için otuz yaş büyük adama satmıştı resmen.”

“Bedri’yi nasıl alet ettin bu işe?”

“Bir gece dükkanda içerken babasını çok özlediğini, onun öldüren adamın yalnız babasını değil, kendisini de öldürdüğünü, geleceğini çaldığını söyledi. ‘Köydeki tarlalardan kendi hissesine düşen parayla işi büyütecekti babam, büyük bir market açacaktı. Eğer öldürülmeseydi şimdi bir marketler zincirinin sahibiydim. Katilinin kim olduğunu bilsem hiç tereddüt etmeden gider kafasına sıkarım,’ dedi. İyice kafayı bulunca da, ‘Babam bir gece rüyama girse de katilinin kim olduğunu söylese bana keşke’ diye zırvalamaya başladı. O günlerde televizyonda reenkarnasyonla ilgili bir film izlemiştim.”

“Eşeğin aklına karpuz kabuğu oradan düştü yani” dedi Amirim.

Kompozisyonu iyi olan ama anlaşılan deyimlerle pek arası olmayan Cengiz, “Nasıl Amirim?” diye sordu boş bakışlarla.

“Yok bir şey,” dedi Amirim, “Gürsel’i nasıl bulaştırdın bu işe”

“Mahallenin en uyanık çocuğudur o. Velette doğuştan liderlik özellikleri var ve zerre kadar utanması, sıkılması yok. Peynir ekmek yer gibi, rahatlıkla yalan söyleyebilme yeteneğine sahip.”

“Tam siyasete girip kitleleri ardından sürükleyecek çocukmuş desene,” diye mırıldandım. Amirim bıyık altından gülerek kaşlarıyla kamerayı işaret etti.

“Elimdeki telefona göz koymuştu hergele,” diye devam etti Cengiz. “Bir kere internete girip oyun oynamasına izin vermiştim. O günden sonra tebelleş oldu, ‘Cengiz abi bu telefonu bana sat,’ diye. İki bin liralık telefonu elli liraya almaya çalışıyordu uyanık.”

Tam Amirimin sinirleri ne zaman dingildeyecek diye düşünürken topa girdi. “Çocuğa telefonu kendisine vereceğini fakat karşılığında bir iyilik yapması gerektiğini söyledin.”

“Balıklama atladı teklifime. Eğer söylediklerimi harfiyen uygularsa televizyona bile çıkabileceğini söyledim.”

“Bedri’yle birlikte büyüdüğünüz, evlerine girip çıktığın için de ailesi hakkında her şeyi biliyordun. Bunları Gürsel’e bir güzel ezberlettin.”

“Gürsel orda burda ‘Ben Abdullah’ım, benim böyle böyle bir ailem var,’ filan diye konuşmaya başladı. Mahallelinin bir kısmı çocuğun geri zekalı olduğunu söylerken, bir kısmı da böyle bir şeyin mümkün olabileceğini söylüyordu.

“Televizyoncuların nerden haberi oldu bu olaydan?”

“Ben aradım. Bizim mahallede böyle böyle bir çocuk var, dedim. Hemen atladılar.”

“Maksat reyting olsun! Gürsel’in televizyona çıktığı gün de Bedri’yi arayıp programı izlemesini söyledin.”

“Hemen aradı kanalı, bahsettiğiniz Bedri benim diye. Ertesi gün onu da aldılar programa, görmeliydiniz.”

“Gördük,” dedi Amirim. “Bedri, babasının ruhunu taşıdığına ikna olduğu çocuğu görmeye başladı. Sonra bir gün babası kendisini kimin öldürdüğünü ağzından kaçırıverdi.”

Masadan dosyayı alıp ayağa kalktı. “Gürsel’e bizimle konuşurken söylemesi gerekenleri whatsApp mesajlarıyla göndermeseydin belki de birkaç ay sonra Gülbahar’a kavuşacaktın. Bu durumda vuslatınız on-on beş yıl kadar uzayacak!”

Cengiz, “Ne Amirim? Neyimiz?” diye sorarken sorgu odasından çıktık.

Necati Göksel’in kafam bozuk romanı üzerine

Necati Göksel’in Kafam Bozuk isimli romanı, yazarın yedinci kitabı olarak, Eylül 2018’de okuyucu ile buluştu. Polisiye edebiyatının çok yönlü kalemi Necati Göksel, eserlerinde kullandığı sade ve samimi dilin yanı sıra, son derece akıcı anlatımı ve kurduğu zeki olay örgüsü ile adından söz ettirmeye devam ediyor.

Kafam Bozuk’un Konusu

Kafam Bozuk, Necati Göksel’in ilk romanı ile hayat bulan romantik ve naif Metin Kara karakterine zıt bir mizaca sahip olan, sert ve pragmatik bir eski polis Ayaz Batur’un hızlı geçmişini arkasında bırakıp yerleştiği kasabada insanlardan uzak ve huzurlu bir hayat düşlerken, içine düştüğü bir cinayet vakası başta olmak üzere, mafyavari iş adamlarının uzlaşmasına aracılık etmesi dahil birçok beklenmedik olaya karışmasını konu alıyor.

Ayaz Batur, adeta bir mıknatıs gibi parayı, güzel kadınları ve en çok da belayı üzerine çekiyor. Biraz egoist, sivri, acımasız ve hiddetli karakteri, çevresindeki herkesle hesaplaşma isteğini kızıştırıyor. Bu isteğine rağmen, çevresinde gelişen olayları, üstün zekası ve iradesi ile olabildiğince kontrol etmeye ve çıkarı doğrultusunda sonuçlandırmaya çabalıyor.

Kasabanın önde gelenlerinden, fırın ve otel sahibi, müteahhit iş adamı Muhittin, nam-ı diğer Semyonov, domuz avına gidip ortadan kaybolan ve bir cinayete kurban gittiğini düşündüğü yeğenini bulma gayreti içindeyken, Ayaz Batur’un bu işe bulaştığından şüpheleniyor. Eski mesleğinden ötürü, ona temkinli yaklaşıp arkadaş olmak istiyor. Hatta ona yakın olabilmek için himayesindeki Dolores’i (D ile başlayan gerçek adı anılmak istenmiyor) onunla “arkadaşlık” etmeye yolluyor. Kısa sürede gönül ilişkisine dönen bu arkadaşlık, Ayaz’ın hayata karşı isyanına ayrı bir boyut katıyor. Semyonov’un Ayaz ile yakınlık kurma arzusunun altında, yeğenini bulmak istemenin yanı sıra; İzmir’li iş adamı Ağa ile –Ayaz’ın “koruması” altında– yapmak istediği arazi devri anlaşması yatmakta. Bu arazi devri, devlet ve mafya ilişkisini de gözler önüne seriyor.

Ayaz Batur, kartlarını açık oynama kisvesi altında herkese eşit mesafede olmayı başarırken, dahice kurguladığı planlarını, kendi çıkarları doğrultusunda uyguluyor. Ancak, tabii ki, bazı şeyler planladığı gibi gitmiyor. Hiç hesapta yokken karşısına çıkan eski sevgilisi ve onun peşini bırakmayan belalı yavuklusu, bir cinayete daha bulaşmasına sebep oluyor.

Eski polis, tüm yaşadıklarına rağmen; aynı anda birkaç kişi ile satranç oynayan ve her hamlesi sonrası olabilecekleri önceden hesaplayan dahi bir satranç oyuncusu gibi hareket etmeyi başarıyor.

Kafam Bozuk’u Henüz Okumamış Olanlara Bir Not

Kafam Bozuk’ta ana karakter, eski polis Ayaz Batur’un ağzından, yalın ve içten bir üslupla anlatılan hikayede okuyucu, gerçekçilik ve içselleştirme hislerini derinlemesine yaşıyor. Oldukça sürükleyici ve merak uyandırıcı bu serüveni okurken, sıklıkla zeka çalıştırmak da gerekiyor. Zira tüm gizemi çözdüğünü zannedip, boşluğa düşmek pek olası. Ancak bu “kandırılmışlık hissi” insanı üzmüyor, tam tersine mutlu ediyor. Zaman zaman hayata karşı bir başkaldırı niteliğine bürünen, bu çok katmanlı ve keyif veren polisiye romanı okumanızı şiddetle tavsiye ederim!

Necati Göksel Hakkında

Necati Göksel, çocukluk yıllarından itibaren hikayeler yazdı. Elle yazılıp çizilmiş tek nüshalık dergiler çıkardı. Karikatürler çizdi ve bunların ilki ortaokul yıllarında Tercüman Çocuk Dergisi’nde yayınlandı. Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. TRT İstanbul TV’de Prodüktör olarak çalıştı. Değişik türde çok sayıda programa imza attı. Bu programlarla çok sayıda ödüller kazandı. [Kaynak: www.altinkitaplar.com.tr/necati-goksel/]

İlk romanı Hayat Askıda 2004 yılında yayınlandı. Bu romanı sırasıyla Kara Kadife (2005), Kayıp Yolcu (2008), Saatçi Peygamber (2012), Gece Gündüz (2014), Hayallerim Senin Olsun (2016) ve son olarak Kafam Bozuk (2018) izledi.

Son olarak 2019 yılında, Dedektif Dergi’de Gabriel isimli bir hikayesi yayınlanmıştır.

Okumak için tıklayınız: https://dedektifdergi.com/hikaye-gabriel/

Polisiye Hikaye: Küçük Pastanenin Gizemi

Serin bir yaz akşamında, Aybars Bey’in haberi alır almaz binmiş olduğu taksi, ara sokaklardan geçerek küçük bir pastanenin önünde durdu. Takside şoförle birkaç kelam ettikten sonra araçtan indi ve kapıyı sertçe kapattı. Gökyüzüne daha akşam karanlığı çökmemişti. Sokağa dikkatli bakınca kendisini pastanenin önünde bekleyen Zerrin dışında başka hiç kimsenin olmadığını gördü.

Zerrin, Aybars Bey’in yanına yaklaştığını görünce, “Umarım bir işinden alıkoymamışımdır. Burada ilgileneceğini düşündüğüm bir olay var,” dedi.

Gözleriyle bir Aybars Bey’e, birde pastanenin içindeki kalabalığa bakıyordu.

Aybars Bey düşünceli bir şekilde Zerrin’e baktıktan sonra gülerek, “Ne yazık ki beni alıkoyacağın bir işim yok Zerrinciğim. Biliyorsun ki evde ahşap boyama ve bahçe işleriyle uğraşmaktan başka bir şey yapmıyorum. O yüzden sen haber verir vermez hemen geldim,” dedi.

Zerrin bu durumdan memnun bir şekilde, “O zaman harika… Mahalleliye senin geleceğini haber verdim. İçeride seni bekliyorlar,” dedi.

Bunları söylerken gözleriyle içeridekileri işaret ediyordu. Aybars Bey biraz yaklaşarak pastanenin içindeki kalabalığa baktı. Küçük bir pastane olmasına rağmen içerisi oldukça kalabalıktı. Masalar tamamen dolmuştu, hatta ayakta duranlar vardı. Konuştukları konuya kendilerini o kadar kaptırmışlardı ki, kendilerini dikkatli bir şekilde izleyen Aybars Bey’i fark etmiyorlardı.

Aybars Bey, Zerrin’e döndü, yüzünde ciddi bir ifadeyle, “Cinayet mi?” diye sordu.

“Evet, dün gece bu sokağın aşağısındaki durakta, genç bir adam silahla öldürülmüş”

“Silah sesini duymuşlar mı?”

“Birkaç kişi duyduklarını söylüyor. Onların söylediklerine göre de saat gece birmiş.”

Aybars Bey dikkatli bir şekilde dinliyordu. Zerrin bir ara durduktan sonra devam etti

“Aslında bu durumu ilginç kılan şey şu ki; geçen hafta da burada, aynı durakta bir cinayet işlendi.”

Aybars Bey başını kaldırarak merakla baktı. “Bir hafta arayla iki cinayet öyle mi?”

“Evet, fakat geçen hafta işlenen cinayetin suçlusu yakalandı.”

“O cinayetin sebebi neydi?” diye sordu Aybars Bey.

“İki kişi arasında yaşanan bir intikam meselesi. Bahsettiğim durakta beklerken, diğeri gelip iki el ateş etmiş. Olayın üzerinden iki gün geçtikten sonra yakalandı zaten. Yani bu kişi dün gece aynı durağa gelip başka bir kişiyi aynı şekilde öldüremez,” dedi Zerrin.

“İki cinayet arasında bir bağlantı var mı, yok mu, bunu anlamamız lazım. Şu mahalleliyle bir konuşalım bakalım neler söyleyecekler?”

İçeri girince pastanenin sahibi olduğunu düşündüğü kişi Aybars Bey’e bakarak gülümsedi. Otuz yaşlarında, orta boylu, esmer bir adamdı. Gözünde gözlük, kolunda da sargı vardı. Tek başına herkese hizmet ediyordu. Aybars Bey’e oturması için bir sandalye getirdikten sonra gülümseyerek “Hoş geldiniz,” dedi.

“Teşekkür ederim. Burada mahalleliye birkaç soru sormamın bir sakıncası yoktur umarım”

“Hayır, hiçbir sakıncası yok. İşinizi rahatlıkla yapabilirsiniz. İstediğiniz bir şey olursa ben buradayım.”

Aybars Bey, “Nezaketiniz için teşekkür ederim” dedikten sonra bakışlarını mahalleliye çevirdi. Mahalleli de meraklı bir şekilde ona bakıyordu.

Aybars Bey içtenlikle konuşmaya başladı.

“Sevgili Dostlar. Size öncelikle kendimi tanıtmak istiyorum. Ben emekli polis Aybars Güntan. Kızım Zerrin Başkomiserden aldığım bilgilere göre bu mahallede bir hafta arayla aynı yerde iki cinayet işlenmiş. Bildiğiniz üzere son cinayet dün gece gerçekleştirilmiş. Size bu işlenen cinayetler hakkında birkaç soru soracağım. Çok vaktinizi almayacağım. Öncelikle. Şunu sormak istiyorum; öldürülen şahısları tanıyor musunuz?”

Yan masada oturan genç bir kadın atıldı. “Hiç birimiz bu şahısları tanımıyoruz. Sanırım bu mahalleden değiller.”

Zerrin araya girdi. “Dün gece öldürülen şahıs bu sokağın bir arkasındaki sokakta oturuyormuş. Daha yeni taşınmış. O yüzden tanımıyor oluşunuz çok normal, oturduğu apartmanda da pek tanıyan yokmuş.”

Arka masalardan birinde oturan yaşlı bir adam, “Aybars Bey!” diye seslendi.

Aybars Bey başını bu adamdan yana çevirerek “Buyurun beyefendi,” dedi. “Söylemek istediğiniz bir şey mi var?”

“Evet. Ben yıllardır bu mahallede yaşıyorum. Emekli bir Öğretmenim. Fakat bu kadar senedir, bu mahallede böyle bir olaya hiç denk gelmedim. Yakın zamanda yine bir cinayet gerçekleşmeyeceğinin garantisini bize kim verebilir?”

Aybars Bey kesin bir tavırla “ Bunu bilemeyiz,” dedi. “Umarım böyle bir olay gerçekleşmez. Peki ya siz, gece saatlerinde silah sesi duydunuz mu?”

“Evet duydum.”

“O sırada saatin tam olarak kaç olduğunu bize söyleyebilir misiniz?

Yaşlı adam bir an düşündükten sonra tereddüt ederek “Açıkçası tam olarak bilemiyorum,” diye mırıldandı. “Zannediyorum ki gece on ikiyi geçmişti.”

Bir diğer masada oturan kadın, “ Ben biliyorum. Saat gece bire yaklaşıyordu.” dedi.

Mahallelinin hepsi bu kadının söylediğini onaylayarak başını salladı.

Aybars Bey bir an bu meraklı kalabalığa baktıktan sonra, “Anladığım kadarıyla mahalleli arasında güçlü bir bağ var. Bu pastaneye çok sık gelir miydiniz?” diye sordu.

Zerrin bu sorunun sebebini anlayamayarak Aybars Bey’e baktı.

Kapıya yakın masada oturan yaşlı bir kadın, “Doğrusu ben kaç yıldır bu mahallede yaşıyorum. Aslında çoğumuz burada bir pastane olduğunu yeni öğrendik,” dedi.

Bu kez mahalleli yaşlı kadının söylediklerini onayladı.

En önde oturan genç bir adam izin isteyerek konuştu. “Aybars Bey, işinize yarar mı bilmiyorum ama o gece ben de bir fren sesi duydum. Silah sesinden yaklaşık on dakika falan sonraydı. Sanırım birine araba çarptı.”

Aybars Bey buna şaşırmıştı.

“Bu doğru mu? Siz de böyle bir ses duydunuz mu?” diye herkese sordu.

En arkada oturan emekli öğretmen “Ben duydum,” dedi

Diğerleri de bunu onayladılar.

“Eğer böyle bir kaza olduysa bunu mobese kayıtlarından tespit edebiliriz. Kayıtlara bakalım,” dedi Zerrin. Bu durum onu da şaşırtmıştı.

Aybars Bey bir an düşünceye daldıktan sonra ayağa kalktı. Mahalleliye bakarak, her zamanki güler yüzüyle “Pekâlâ dostlar,” dedi. “Size çok teşekkür ederim. Yardımlarınızdan dolayı minnettarım. Zaten olayla ilgili bilgi kısıtlı, geri kalan her şeyi kendi imkânlarımızla öğreneceğiz. Umuyorum ki, mahalleniz en kısa zamanda eski huzuruna kavuşacak.”

Mahalleli yine kendi aralarında konuşarak, sırayla pastaneden ayrıldı.

Zerrin herkesin çıkmasını bekledikten sonra Aybars Bey’in yanına geldi.

“Bu araba olayıyla ilgili ne düşünüyorsun? Cinayetle bir alakası olabilir mi?”

“Bana kalırsa cinayetle bir ilgisi var. Ama kesin sonucu mobese kayıtlarından sonra öğreniriz,” diye cevapladı Aybars Bey.

“Öyleyse ben Emniyet’e gidiyorum. mobese kayıtlarına bakalım, dün öldürülen genç çocukla ilgili bir araştırma yapalım. Bir yakını var mıdır? Yok mudur? Bir de geçen haftaki olayla ilgili bir sorgulama yapalım,” dedi.

Aybars Bey buna memnun oldu. “Harika.. Beni de yeni gelişmelerden haberdar et olur mu?”

“Sen ne yapacaksın?”

“Ben de, biraz mahallede dolaşacağım. Bir de pastanenin sahibiyle konuşmak istiyorum.”

Pastane sahibi o sırada içerideki dağınıklığı topluyordu. Zerrin ekiple beraber mahalleden ayrıldı. Aybars Bey pastanede hiç kimsenin kalmadığını görünce, “Sizle tanışamadık” dedi pastane sahibine içten bir gülümsemeyle bakarak.

Genç adam da aynı şekilde gülümsedi.

“İsminiz neydi?”

“Orhan,” dedi genç adam.

“Orhan Bey kaç yıldır bu sevimli pastaneyi işletiyorsunuz?”

“Yaklaşık dört yıldır.”

“Dört yıl çok iyi bir süre. Fakat sanırsam bu pastaneye pek bir talep yoktu.”

Aybars Bey’in yüzünde muzipçe bir ifade vardı.

Orhan Bey bu durumdan memnun olmadığını belirtir bir halde, “Maalesef,” dedi. “İnsanlar eskisi kadar pastanelere gitmiyorlar. Ama bu yaşanan olaylardan sonra çok fazla kişi geldi. Bu mahalleli, biraz meraklıdır.”

“Bazı İnsanlar cinayet olaylarına karşı meraklı oluyor,” dedi Aybars Bey.

“Kesinlikle. Bana kalırsa aralarından biri bu cinayeti işlemiş olabilir. Sırf oturup bunun dedikodusunu yapabilmek için.”

Aybars Bey güldü. “Doğrusu bu farklı bir bakış açısı. Genelde çok meraklı insanlar bu huylarından dolayı öldürülebiliyorlar. Fakat henüz bir meraklının cinayet işlediğini görmedim. Ama neden olmasın, şu hayatta her şey mümkün.”

Genç adam da aynı şekilde güldü.

“Zannediyorum ki gece geç saatlere kadar açık değildir bu pastane,” dedi Aybars Bey.

“Hayır, gece dokuzda kapatıyorum.”

“Anladım. Peki, gün boyu pastanenin önünden geçen şüphelendiğiniz birileri oldu mu? Durak buraya çok yakın.”

“İnsanlar bu sokağı çok kullanmazlar. Burası çok işlek değil. O yüzden şüpheli birini gördüğümü anımsamıyorum.”

Aybars Bey bir an genç adama baktı, sonra merakla “Kolunuzda sargı var. Umarım çok ciddi bir durum yoktur,” dedi.

Orhan Bey koluna baktıktan sonra yüzünü buruşturdu. “Evet, maalesef kolumda kırık var.”

“Öyle mi? Çok büyük geçmiş olsun.”

“Sağ olun.”

Gözündeki gözlüğü göstererek, “Bende ileri derece miyopluk var,” diye açıkladı. “Dün gece su içmek için kalktığımda gözlüğümü bulamadım. Bir şey olmaz diye umursamadım, ama merdivenden aşağı inerken önümü göremediğim için düştüm. Sağ kolum kırıldı. Aslında bu tarz yaralanmalara alışığım. Başıma hep böyle şeyler gelir.”

Aybars Bey üzüntüyle, “O halde biraz dikkatli olmakta fayda var,” dedi.

“Doğru söylüyorsunuz.”

Bu sırada içeri genç bir hanım girdi. Elindeki kâğıdı Orhan Bey’e uzatarak “Şu adrese arıyorum. Neresi olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu.

Orhan Bey kâğıdı alarak baktı. Aybars Bey çok dikkatli bir şekilde onu izliyordu. Elindeki kâğıdı okuyuşunu ve masanın üstünde duran gözlüğüne baktı. Orhan Bey kâğıdı geri verdi.

“Bu yolu takip edin. Yüz metre kadar ileride.”

Genç kadın teşekkür ederek pastaneden ayrıldı.

Orhan Bey başını çevirince Aybars Bey’in kendisini izlediğini gördü.

“Aslında benim bildiğim pek bir şey yok. Ne yazık ki bu konuda daha fazla yardımcı olamayacağım.”

“Peki, o zaman, her şey için teşekkürler. Size kolay gelsin,” dedi Aybars Bey.

O, pastaneden çıkarken içeri bir grup genç girerek masalara oturdu. Sokağa çıktıktan sonra pastanenin dışarıdan görünümüne baktı. Orhan Bey yeni müşterilerine çoktan hizmet etmeye başlamıştı. Ve gözlüğü hâlâ masanın üstünde duruyordu.

Aybars Bey yürüyerek olayın yaşandığı durağa geldi. Taksisi gelen kadar orada bekledi. Gökyüzüne baktı, hava çoktan kararmıştı. Ve şu an düşündüğü tek şey, bu pastanenin o kadar da masum olmadığıydı.

 

Zerrin ekip aracından inerek kapıyı kapattı. Aybars Bey ondan önce inmiş, sokağı kontrol ediyordu. Yüzünde ciddi bir ifadeyle Zerrine dönerek “Her şey yaptığımız plana uygun olmalı,” dedi.

“Merak etme. Her şey tam da düşündüğümüz gibi olacak,” dedi Zerrin. Yüzünde büyük bir sevinç vardı.

Pastanenin içerisi yine kalabalıktı. Aybars Bey ve kızı, kapıya yakın olan masaya geçerek oturdular. Orhan Bey onların geldiğini görünce yanlarına yaklaştı.

“Hoş geldiniz. Yine bir sorun mu var?”

Endişeli görünüyordu.

Aybars Bey yumuşak bir ses tonuyla “Yok hayır. Biz öylesine uğradık. Hem haberiniz yoksa söyleyelim; Katil yakalandı,” dedi.

Orhan Bey şaşkınlıkla Aybars Bey ve Zerrin’e baktı.

“Nasıl yani. Benim haberim yoktu. Kimmiş?”

Zerrin kendinden emin bir şekilde “Kim olduğunu boş verin. Gördüğüme göre pastane yine kalabalık. Sanırım bu durum sizi yeterince memnun ediyordur,” dedi.

Orhan Bey’in yüzündeki endişe ifadesi yerini korkuya bıraktı.

“Ayrıca gözlüğünüzü takmamışsınız. Yoksa bana gözlerinizin bozuk olduğu yönünde yalan mı söylediniz?” dedi Aybars Bey. Sesi hâlâ sakindi.

“Bu durumda kolunuzu kırma sebebiniz merdivenden düşmek değildi herhalde. Belki de araba çarpmıştır,” dedi Zerrin.

Aybars Bey heyecanla, “Ha şu araba! Silah sesinden yaklaşık on dakika sonra bir fren sesi duyduklarını söylüyordu mahalleli. Sanırım o araba size çarptı beyefendi. Çünkü mobese kayıtlarından öyle gözüküyor,” dedi.

Orhan Bey bir şey söylemiyor, sadece dinliyordu. Başını kaldırarak kapıya baktı.

Zerrin, “Zannediyorum ki, gözünüzde gözlük olmadığı için bu cinayeti işlediniz,” dedi. “Çünkü ne yaptığınızı görmüyordunuz öyle değil mi?”

Orhan Bey bu sözleri duyduktan sonra kapıya yönelerek hızla koşmaya başladı.

Zerrin telsizi eline alarak “Yakalayın kaçıyor” diye haber verdi.

Pastanenin içinde ki kalabalık şaşkınlıkla olanları izliyordu.

Aybars Bey onları sakinleştirdi. “Merak etmeyin, sokağın dört bir yanında ekipler var. Etrafı sarılmış bir durumda, kaçacak yeri yok.”

Zerrin masadan kalktı. “Bu kadar kolay olacağını tahmin etmemiştim. Gidip şuna bakalım.”

Dışarı çıkınca pastane’nin önünde durdular. Zerrin sokağın ilerisine baktı.

“Yakalamışlar bile. Benim anlamadığım, bu kadar zaman niye kaçmadığı. Yeterince vakti vardı. Ayrıca böyle bir sebepten dolayı cinayet işlendiğini de ilk defa görüyorum.”

Aybars Bey “Çünkü, bu oyunu biraz daha sürdürmeyi düşünüyordu,” diye açıkladı.

“Nasıl anladın?” dedi Zerrin babasına gülümseyerek.

“Açıkçası bu cinayetin, geçen hafta işlenen cinayetle bir bağlantısı olduğunu düşünmüyordum. Ama olayın aynı yerde yaşanmış olması biraz kafa karıştırıyordu. Gözünde bir sorun olmadığı gerçeğini içeri adres sormak için gelen müşteri sayesinde anladım. Kolunu kırmıştı ama nasıl? Mahallelinin bahsettiği fren sesi bu noktada devreye giriyordu. Cinayeti işledi ve o an hızla kaçarken araba çarptı. Bu gerçeği de mobese kayıtlarından anladık. Geriye bu cinayeti neden işlediği kalıyordu. Bunu da şöyle açıklamak gerekirse; Mahalleli bu cinayetlerden önce bu Pastaneye pek gelmiyordu. Bu durumda işleri biraz kesattı. Fakat ne zaman ki bu sokakta bir cinayet işlendi. İşte o zaman bu meraklı mahalleli pastaneye gelerek bunun hakkında konuşmaya başladılar. Yani cinayetten sonra bu pastanedeki müşteri sayısı artmıştı. Bu da onun işine geldi tabii ki. Fakat ilk cinayetin etkileri kaybolmaya başladı. O an şöyle bir plan yaptı. Eğer bu sokakta bir cinayet daha gerçekleşirse, insanlar bu pastaneye gelmeye devam edeceklerdi. O yüzden kimin öldüğünün bir önemi yoktu. Birinin durağa gelmesini bekledi ve ateş etti.”

“Fakat bu ona çok pahalıya mal olacak.”

“Ama bunun bir önemi yok. Mahalleli artık bir ömür boyu bu Pastaneyi konuşacak,” dedi Aybars Bey.

Başını çevirerek etrafındaki insanlara baktı. Sokaktaki kalabalık artmıştı. Ama küçük pastanenin içi bomboştu.

Polisiye Hikaye: Son Samuray | Bir Ankara Ayazı

“Yeryüzündeki masumiyetin ebedi koruyucusu”

“Yıllar boyunca yüce imparatorumuzu koruma vazifemi şerefimle yerine getirdim. Büyük savaşta sol kolumu kaybetsem de imparatorumuz kutsal vazifem olan kendisini koruma görevimden beni uzaklaştırmadı, ta ki o güne kadar. O lanetli, uğursuz güne kadar. Yüce imparatorumuz büyük hasat başlangıcında bir gün beni huzuruna çağırdı. İmparatorumuzun haşmeti karşısında başım yerde katanam(1) kınımda sürüne sürüne huzuruna çıktım. Huzuruna girdiğimi gören Büyük Higashiyama(2) ayağa kalktı, ağır adımlarla bana doğru yaklaştı. Yanıma geldiğinde nefesinin soğukluğunu yüzümde hissettim. Gözlerim istemsizce imparatorumuzun yüzüne kaydı. Gözleri bir şah kartalınınki kadar keskin, burnu bir atmacanınki kadar sivriydi. Yıllardır aşina olduğum bu yüzde farklı bir şeyler vardı bu sefer, bunu hissetmiştim. Kutsanmış elleriyle bana dokundu, ayağa kaldırdı. Ardından son derece zarif bir hareketle katanasını kınından çıkardı. Daha önce başıma böyle bir olay gelmediğinden ne tepki vereceğimi bilmiyordum. Ani bir hareketle yere kapanıp yüce imparatorumuzun eteklerini öptüm. İmparatorumuzun “Ayağa kalk Samuray!”(3) diye bir aslan gibi kükremesiyle tekrar ayağa kalktım. Bedenim iradem dışında tepkiler vermeye başlamıştı. Titrediğimi fark eden Yüce İmparator Higashiyama kollarımdan tutarak beni sarstı ve tok sesiyle konuşmaya başladı.”

“Artık benim korumam değilsin. Sana daha özel bir vazife vereceğim. Verilen görevleri büyük bir itina ve sadakat ile yerine getirdiğini biliyorum. Artık sarayda bulunmayacak, halkın arasında bir münzevi gibi yaşayacaksın. Senin görevin yeryüzündeki masumiyeti muhafaza etmek bundan sonra.”

“Yüce imparatorun karşısında bir sinekten farkım yoktu. O kadar küçülmüştüm ki bir an önce yok olmak istiyordum. Büyük Higashiyama elinde tuttuğu katanayı bana uzattı ve konuşmasına kaldığı yerden devam etti.”

“Bu kılıç artık senin Samuray. Yetiştireceğin çocukların, onların yetiştireceği çocuklar ile o da yaşamını nesiller boyu sürdürecek. Son olarak unutma ki yeryüzünde masumiyeti canlı olarak görmek istiyorsan bakacağın iki yer var. Bu iki yer; kadınların ve çocukların yüzleridir.”

“Yüce imparatorumuz tahtına ağır ağır yönelirken konuşmanın tamamladığını huzuru terk etmenin vaktinin geldiğini anladım. Elimde duran üç başlı ejderhalı katanama baka baka yüce imparatorumuzun huzurundan çekildim.”

***

“Benim adım Son Samuray. Ön görüşlü ve son derece dirayetli olan yüce imparatorumuz tarafından sonsuza dek yeryüzündeki masumiyeti korumakla görevlendirildim.”

***

BİRİNCİ BÖLÜM

-Ankara Ayazı-

“İyi ki gelmişsin buraya, iyi ki tanımışım seni. Sen gelene, seni görene kadar bu hayatı yaşamamışım, daha doğrusu yaşadığımın farkına varmamışım… Seni her geçen gün daha çok seviyorum…”

“Ben de Feride, ben de. Bu yüzü… Bu burnu… Bu gözleri… Bu kaşları… Bedeninin sıcaklığını… Terlemiş ellerinin soğukluğunu… Dudağındaki hafif kıvrımları… Elmacık kemiğinin yüzünde yarattığı çıkıntıyı… Kaşlarının aynı anda yaptığı kavisli ahengi…  Saçlarının boynundan omzuna kıvrıl kıvrıl dökülüşünü… Boynun ile omzunun birleştiği büyülü sessiz vadiyi… Susadığım zaman kana kana içtiğim su yeşili gözlerini… Güldüğün zaman yüzünde açan gamzeleri… Yüzünü iki ayrı gül tarhına bölen burnunun zarafetini… Gözlerinden süzülen iri damlalara eşlik eden hafif makyajını… Teninden yayılan baharatlı parfüm kokusunu… Her bir detayını ayrı ayrı seviyorum.”

Kliniğin, yaprakları dökülmeye başlamış ağaçları arasında yürüyorlardı. Güneşin son parıltılarıyla birlikte pembeleşmeye başlayan gökyüzünün altında yüzü hafif güneş yanığı olan kadını seyretti bir süre. Yeryüzünde masumiyetin hâlâ var olduğunun kanıtıydı bu yüz. Masumiyet, insan diye adlandırılan canlı türünün doğuştan getirdiği, sonradan kazanılmayan bir erk, bir yaşam özü, insanın yaşamını devam ettirebilmesi için sürekli koruması gereken bir varoluş meselesiydi. Yeryüzünün en üstün yaratılmış, eşrefi mahlûkat diye adlandırılan ve aynı zamanda bütün bu nitelemelere karşı tam bir tezat olarak en nankör varlığı olan biz insanlar masumiyetimizi kendimiz yitirmiyor, başka insanlar masumiyetimizi elimizden alıp yerine kötülüğün tohumlarını ekerek kötülüğün çocuklarının kök salmasını sağlıyorlardı. Kendini dünyanın ebedi hükümranı sanan insanın iki yüzünden biri olan erkekler kadınlara oranla masumiyeti yok etmede daha iyilerdi.

Ahmet, “Bu gidişle dünyanın sonunu biz erkekler getireceğiz galiba,” diye içinden geçirirken siyah saçları hafif esinti eşliğinde usul usul dalgalanan Feride yanındaki hassas adamın düşüncelere daldığını fark etti.

“Niye öyle garip garip bakıyorsun? Ne düşünüyorsun Ahmet?”

“Hiç, Feride. Hiçbir şey”

Aldığı cevaptan tatmin olmayan Feride’nin keskin bakışları Ahmet’in kalbine bir bıçak gibi saplandı adeta. Bu delici bakışlar bir şeyler söyleme zorunluluğu hissettirdi genç adama.

“Güneş batarken seni seyredince ömrüm uzuyor sanki.”

Feride’nin yüzüne yayılan pembelik daha da koyulaştı Ahmet’in bu sözleri üzerine. Güneşin yükselmesiyle artan sıcaklık damarlarında akan kanın sıcaklığını artırmıştı. Buğday tenli genç adam siyah saçlı kadına biraz daha sokuldu, Feride’nin pamuksu ellerine yıllardır kimseye dokunmamış elleriyle hafifçe dokundu, lavanta kokulu ürkek bedeni kendine doğru çekti ve konuşmasını tamamladı.

“Senin masumiyetini kimsenin elinden almasına izin vermeyeceğim.”

***

Üç ay olmuştu buraya geleli. Yardımcısının gözlerinin önünde intihar etmesinden sonra ruhsal bir boşluk yaşamış, kendisini toplamak için Madalyon Psikiyatri Kliniği’ne yatmıştı. Hayatta bir amacı kalmadığına inanıyordu artık. Bu meslek elinde hiçbir şey bırakmamış, en son masumiyetini de elinden almıştı. ‘İnsanlar masum doğarlar fakat masum ölmezler.’ Hangi kitapta okumuştu bu sözü hatırlamıyordu. Hafızası yıpranmış, hatıralar silikleşmişti. Onu kaldırdıkları hastanede, “Beyefendi hipotalamusunuz(4)  zarar görmüş, acilen ameliyat olmanız gerek,” demişti gözlüklü genç doktor. Hipotalamusu okumuştu, ne olduğunu biliyordu. O çalışmazsa boş bir saksıdan ibaret olacağını da biliyordu. Doktorun, “Bu oldukça riskli bir operasyon, masadan kalkmama ihtimaliniz var, buna rağmen kabul ediyor musunuz?” sorusuna, sadece kısa bir “Evet,” diye cevap vermişti. Sabaha kadar süren ameliyattan sağ çıkmış, ameliyattan sonra hastanede geçen bir hafta boyunca emeklilik dilekçesini yazıp yazmamayı düşünmüştü sürekli. Sonunda kararını vermiş, kısa yalın bir dilekçe kaleme almıştı. Yazdığı üç satırlık emeklilik dilekçesini emniyetin posta kutusuna bırakmış ve ölümü bekleyeceği dünyadaki son durağı olan Madalyon Psikiyatri Kliniği’ne gelmişti. Yattığı yerde doğruldu, komodinin üzerindeki sürahiye elini uzattı, kenarı kırık bardağa sürahideki renksiz sıvıyı boşalttı, bardağı ağzına götürdü. Bir an duraksadı, kalbi bu kenarı kırık bardak gibiydi, eski haline dönemeyecek şekilde parçalara ayrılmıştı. Zeki’yi hatırladı. Hem kendisini hem Başkomiserini öldürmüştü. Yardımcısının azılı bir seri katil çıkması onu incitmemiş, gözlerinin içindeki koyulaşmış nefret kalbini parçalamıştı. Zeki’nin, silahının kabzasıyla kafasına vurduğu darbeler sonucunda ezilen hipotalamusu umurunda değildi. Keşke o silahı kafasına dayayıp ateşleyeceğine kendi kafasına iki kez daha vursaydı da gün geçtikte kirlenen, masumiyetini yitiren hayatına son verseydi. Gözleri, duvarda bir örümcek gibi asılı duran saate kaydı. Saat altıyı bir geçiyordu. Kuruyan göz pınarlarından süzülen iki damla yaş usul usul ağarmış sakallarına doğru iniyordu. Elinin tersiyle nemlenmiş gözlerini sildi, bardağı komodinin üzerine bıraktı. Bardaktaki renksiz sıvı yavaş yavaş kırmızılaşıyordu. .

***

Dost Kitabevi’nden çıkmış, içine Ankara ayazını doldurarak yavaş adımlarla Karanfil Sokak’taki evine doğru yürümeye başlamıştı Şahin. Bıçak gibi kesen Ankara ayazını seviyordu. “İstanbul’un boğazı varsa Ankara’nın da ayazı vardı. Kendine has, insanı baştan aşağı titreten soğuk ve büyülü bir güzellik.” Böyle yazmıştı Ankara’yı anlatan bir yazısında. Etrafındaki dükkân ve insanları izleyerek yavaş yavaş evine doğru adımlarken bir parmağı eksik olduğu için taşımakta zorlandığı poşete kaydı bakışları bir an. Her ay düzenli bir şekilde takip ettiği dergilerin yeni sayılarını almış, yanına da nişanlısı Zeynep’e doğum gününde hediye edeceği Reşat Nuri Güntekin’in kült eseri Çalıkuşu’nu eklemişti. “Zeynep,” diyerek içine bir kez daha Ankara ayazını doldurdu. Zeynep… İlkokuldan beri hayatında olup, kendisini sevmekten bir an bile vazgeçmediği bal renginde gözlere sahip olan muhteşem kadın… Gözlerini poşetten alarak gökyüzüne çevirdi bir an. Geçmişin tozlu sayfalarına göz gezdirirken gökyüzüne bakardı genellikle. Zeynep ile ilk yakınlaşmalarını hatırladı. Lisedeyken edebiyat dersinde hocaları Şeref Soykan Milli Edebiyat Dönemi’ni işlerken kura çekmiş, kurada birbirine çıkan öğrencilerinden birbirlerine Milli Edebiyat Dönemi’nde yazılmış birer kitap hediye etmelerini istemişti. Kurada Şahin ile Zeynep birbirine çıkmış, ikisi de birbirlerine Çalıkuşu’nu hediye etmişlerdi. Şahin ilk defa okuduğu kitabın etkisinden uzun süre çıkamamış, ergenliğin verdiği karşı cinse duygusal yakınlığın ilk titreşimleriyle Zeynep’e aşık olmuştu. Uzun süre bunu dillendirememiş, derslerindeki ani düşüşün ailesine iletilmesiyle durumun vahametini ilk önce annesi fark etmişti. Şahin annesinden beklediğinin aksine olumlu bir tepki görmüş, daha sonra annesiyle birlikte durumu babasına da açmışlardı. Babası da annesine göz kırparak ”Bu dünyada aşk diye bir şey var. Buna inan oğlum. Biz inanmazsak yok olup gidecek,” demiş; gayet olumlu bir tepki vermişti. Şahin’in kendisine karşı boş olmayıp bir şeyler hissettiğini Zeynep de fark etmiş, ona göre davranmaya başlamıştı. O da boş değildi Şahin’e karşı fakat onun gelmesini ve kendisini sevdiğini söylemesini istiyordu. Akıp giden zaman Şahin’in Zeynep’i sevdiğini söylemesi için bir an durmuş ve Şahin, Zeynep’in karşısına çıkarak kendisini çok sevdiğini söylemiş, dünden hazır olan Zeynep de kendisine gelen bu daveti kabul etmişti. İşte böyleydi Şahin, Zeynep ve Çalıkuşu’nun hikâyesi…

Geçmişten günümüze yaptığı kısa zaman yolculuğu kitapçıdan çıktığından bu yana onu takip eden gölgeyi fark etmesiyle son buldu. Evine bir an önce varabilmek için yüzünü cam gibi kesen ayaza aldırmadan adımlarını hızlandırdı. Caddenin sonuna gelip karşıdan karşıya geçmek için hamle yaptığı sırada araçların geçmesi için yanan trafik lambasının içindeki parlak yeşilliği fark etmedi. Kızılay yönünden gelen son model otomobilin sürücüsü kendisine çarpmamak için direksiyonu kırdı fakat arabayı toplayamayıp köşedeki Meşrutiyet Taksi Durağı’na daldı. Bu karmaşadan yararlanıp Konur-2 Sokak’tan geçerek Tunalı’ya doğru koşmaya başladı Şahin. Kocatepe’ye vardığında nefeslenmek için durakladı, arkasından gelen olup olmadığını kontrol etti, kimsenin kendisini takip etmediğine ikna olunca biraz olsun rahatladı. Sıhhiye’ye doğru uzanan, başkentin atardamarlarından biri olan Mithatpaşa Caddesi’ne baktı. Normal zamanda bir an olsun motor sesi eksik olmayan caddede az önce kendisinin sebep olduğu kaza yerine ulaşmaya çalışan ambulanstan başka araç yoktu. Nefes alış verişi yavaş yavaş eski ritmine kavuşuyordu. Eve gidemezdi şu anda. Tunalı’ya çıkıp bir kafede bir şeyler içmeye karar verdi.

Son bir kez daha arkasını iyice kontrol ettikten sonra ağır adımlarla şehrin en işlek caddesine doğru yürümeye başladı.

***

Zaman, yaratıcıdan aldığı kutsal emirle dünya kurulduğu andan itibaren eksiksiz yerine getirdiği görevine devam etmiş, vakit gece yarısına yaklaşmıştı. İki saat Cafe des Cafes’de oturmuş, yaşadığı korkunç anlardan etkilenen midesini rahatlatmak için garsondan özel olarak istediği yarım bardak süt ile karıştırılmış sodasını içmiş fakat midesi bu içeceği kabul etmemiş, kusmuştu. Garsona temizlik bedelini de ödeyerek kafeden çıkmış, Karanfil Sokak elli iki numaradaki evine doğru yürümeye başlamıştı.

Dışarıda nefes aldırmayan keskin bir soğuk vardı. Paltosunun yakasını biraz daha kaldırdı ve adımlarını hızlandırdı. Olaylar yüzünden Zeynep’i aramayı unutmuştu. Her gün mutlaka çoğunlukla akşam saatlerinde olmak üzere telefonda görüşürlerdi. Henüz evli olmadıkları için ayrı evlerde kalıyorlardı. Zeynep’e ve Şahin’e göre aynı evde kalmalarında sorun yoktu fakat iki aile de evlenene kadar ayrı evlerde kalmalarının uygun olacağını söylemişti. Onlar da büyüklerin sözünü dinlemiş, karşı çıkarak işi yokuşa sürmemişlerdi. Soğuktan eli donmak üzereyken son anda elini cebine attı fakat telefonu her zaman olduğu yerde yoktu. “Hay Allah! Kafede unuttum herhalde,” derken gözleri kolundaki saate kaydı. Saat bire geliyordu. Kafe gece ikiye kadar açıktı. Çok uzaklaşmamıştı. Kafeye dönüp telefonunu şimdi almak ile yarın almak arasında gidip gelirken geri dönüp telefonunu almaya karar verdi. Bir an önce Zeynep’in sesini duymak istiyordu. Ona her zamankinden daha çok ihtiyacı vardı. Ağır adımlarla, indiği yokuşu tırmanmaya başladı. Ensesinde sıcak bir nefes hissetti bir an. Arkasına döndü.  Kendisini takip eden uzun boylu gölgeydi bu. Şahin’in gözleri yuvalarından fırlayacaktı nerdeyse. Midesi, içinde kalmış olanları dışarı çıkarmak için kasılmaya başlamıştı çoktan. Daha fazla dayanamayıp bir kez daha kustu. Karşısında dikilmekte olan siyah pelerin içindeki kişi, üzerine doğru gelen sulu yemek parçalarından kaçmadı. Uzun boylu gölgenin sadece kendisine bakan simsiyah gözlerini görebildi Şahin. Yüzü siyah bir peçe ile kaplıydı. Üzerindeki kıyafeti ile bir samuraydan farksızdı. Bakışları, samurayın –gerçekten bir samuray gibiydi- birer siyah demir bilyeyi andıran gözlerinden sağ eline kaydı. Samuray, pelerinin altındaki kınından ejderha başlıklı kılıcını yavaş hareketlerle çıkardı. Üç başlı yaratık ay ışığında daha da korkunç gözüküyordu. Şahin gördükleri karşısında dili tutulmuş, olacakları kabullenmiş bir hal içerisinde katilinin gözlerine son bir kez daha baktı. Samuray, elinde tuttuğu canavarı büyük bir ustalıkla havaya kaldırdı. Havadayken şahlanmış bir atı andıran kılıç ustasının onu yapma nedeni olan can alma görevini bir kez daha uyguladı. Şahin’in ağzından çıkan son kelime Ankara sokaklarında gecenin sessizliğinde yankılandı.

“Zeyneppp!…”

***

Gece başlayan yağmur daha sonra kaldığı yerden devam etmek üzere güneş ile anlaşmış, şehrin üzerinde kurduğu geçici hükümranlığına biraz olsun ara vermişti. Başkent soğuk bir gecenin ardından yine soğuk bir geceye kapı aralayacak yeni bir günü karşılamaya hazırlanıyordu. Dükkânlar birer birer açılıyor, şehrin boş caddeleri bir daha sanki hiç boşalmayacakmışçasına araçlarla doluyordu yavaş yavaş.  Bakışlarını yerdeki başsız bedenden alıp gökyüzündeki bulut kümelerine çevirirken söylendi Başkomiser Tekin. “Bu ne biçim bir iştir yahu. Şehrin göbeğinde adamın kafasını kes, üzerine bir not bırak, sonra da s.ktir olup git!”

Yeni atanmıştı Ankara Cinayet Büro’ya. Akademiden mezun olduktan sonra ilk görev yeri olan Konya’da sekiz sene görev yapmış, görev süresi boyunca sayısız cinayet dosyasını aydınlatmış, Ankara Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube‘ye bağlı Cinayet Masası’nın amiri Başkomiser Cengiz’in, yaşadığı travma nedeniyle birtakım psikolojik sebepler öne sürerek emeklilik dilekçesini emniyete iletmesiyle Ankara Cinayet Büro Amirliği’ne geçici bir süreliğine vekâleten atanmıştı.  Uyuşturucu parası vermediği için annesini bıçaklayarak öldüren Cihan’ı bu sabah savcılığa sevk etmiş, gelen cinayet ihbarı üzerine soluğu Kocatepe’de almıştı. Yanına yaklaşan polis memuru eliyle Kocatepe Camii’nin girişinde karşılıklı sigara içerek sohbet eden temizlik işçilerini işaret ederek “Tekin Başkomiserim, cinayet ihbarını yapan temizlik işçileri bunlar,” dedi ve Başkomiserinin geçmesi için bir adım geri çekildi. Bunun üzerine Başkomiser Tekin, “Tamam Selçuk, onlarla ben konuşurum. Siz burayı toplayın yavaş yavaş,” diyerek temizlik işçilerine doğru yöneldi.”

***

Başkomiser Tekin’in, iri cüssesiyle adeta bir meteor gibi kendilerine doğru yaklaşmakta olduğunu gören temizlik işçileri, orkestradaki müzisyenlerin birbirleriyle olan uyumlarına benzer bir biçimde yaslandıkları duvardan aynı anda ayrıldılar, bitmekte olan sigaralarını aynı anda yere attılar ve aynı anda botlarının sert kısmıyla izmaritlerin üzerlerini ezdiler.

İşçilerin, durdukları yerde sıkıntıyla kıpırdandıklarını fark eden Başkomiser Tekin, elini istemsizce deri ceketinin iç cebine attı, gün boyu sürekli açma kapanma eylemine maruz kalmaktan yırtılmak üzere olan yıpranmış Winston paketini çıkardı. Arada bir içtiği sigara markasını değiştirir, bazen onu da beğenmez tütün sarıp içerdi. Bu sefer Winston almıştı. Dün akşam Bakkal Çakal Nuri’den aldığı mavi renkli paketin kapağını açtı, içine şöyle bir göz attı. Sadece iki dal kalmıştı. Dışından, “Hay anasını satayım ben böyle işin. Alkol ile sigaraya verdiğim para yüzünden bir gün aç kalacağım gerçekten” derken, içinden de “Bir de Ayaşlı Emine var tabi,” dedi. Ankara’ya geldiğinden beri, Salı ve Cuma akşamları Anason Pavyon’da sahne alan bu sarı afetin -kendisi böyle diyordu- müptelası olmuştu. Ayaşlı Emine’nin sahne aldığı gün cinayet de olsa mutlaka Anason’a uğrar, Sarı Afet’i en ön masadan dinlerdi.

İşçiler, karşılarındaki adamın ne yaptığını zihinlerinde anlamlandırmaya çalışırlarken Başkomiser Tekin kendi kendine konuştuğunu fark etti, elinde tuttuğu ağzı açık Winston paketini işçilere sırasıyla tuttu, “Rahat olun beyler, alın buradan yakın,” dedi. İşçiler, sabahın erken saatinde kendilerine uzatılan bu cömert teklifi geri çevirmediler, yine orkestra uyumu içerisinde sigaraları aynı anda yavaşça ağızlarına götürüp aynı anda yaktılar.

Başkomiser Tekin bu aralıktan faydalanarak soracağı soruları zihninde toparladı. Ardından elini uzun boylu işçiye uzattı. “Cinayet masasından Başkomiser Tekin.” Uzun boylu işçi kendisine uzatılan sert eli sıkarak gür sesiyle meydan okurcasına karşılık verdi. “Memnun oldum amirim, Uzun Mustafa.” Başkomiser Tekin, Uzun Mustafa’ya uyguladığı ritüelin aynısını uygulamak için Uzun Mustafa’dan da uzun olan diğer işçiye elini uzattığı zaman eli havada kaldı. Tek gözü olmayan işçi sokağın köşesini dönmüş, arkasından bakakalmıştı Başkomiser Tekin. İşçinin ardında bıraktığı tek iz olan sigara ise dünyayı zehirlemeye devam ediyordu.

***

Yeni bir gün bazıları için taze, tüketilmemiş umutlar demekken bazıları için de yeni hayal kırıklıkları demekti. İnsan ne olursa olsun umudunu kaybetmemeliydi asla. Onu yıldırmaya çalışanlar elbette olacaktı ama sonuna kadar direnmeyi, pes etmemeyi öğrenecekti yeryüzünün evrimini henüz tamamlayamamış yaşlı varlığı. Çünkü hayat bunu gerektiriyordu. Hava, su, güneş gibi yaşamımızı devam ettirebilmemiz için zorunlu olanlara bir de umudu eklemeliydik. Pencerenin önündeki begonvilleri sularken düşüncelere dalıp gitmişti Başkomiser Cengiz. Kapının art arda iki defa tıklatılmasıyla düşüncelerinden sıyrıldı. Begonvillere son bir kez göz attıktan sonra pencereyi kapattı. Meşhur Ankara ayazından bugün de nasibini almış, eli yüzü buz kesmişti. Gözleri masasının üzerinde eski bir kitabın sayfalarının arasında unutulmuş bir krizantemi andıran kitaba kaydı. “Çalıkuşu-İnkılap ve Aka Kitabevi, 1964.” Hemşire Feride hediye etmişti bu muazzam şaheseri kendisine. Feride,  kendisini kontrole geldiğinde birlikte okuyorlardı. Bazen Feride okuyor kendisi dinliyor bazen de kendisi okuyor Feride dinliyordu. Kapının arkasındaki içeri giriş bileti için ısrarla kapıyı çalmayı sürdürüyordu. Başkomiser Cengiz, kapının ardındaki kendinden emin kişiyi daha fazla bekletmedi. “Bir dakika, geliyorum,” diyerek kapıya yöneldi. Ağır ağır odanın küflenmeye başlamış kapısını açtı, bir çift renkli göz karşıladı kendisini.

***

 Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün labirente benzer binasından çıkmış, Akköprü Metro İstasyonu’na doğru ağır adımlarla yürümeye başlamıştı Başkomiser Tekin. Temizlik işçisi Uzun Mustafa’yı sorguya almışlar, kaçan diğer temizlik işçisini sormuşlardı. Uzun Mustafa, kaçan temizlik işçisi –Dilsiz Recep’ti adı- hakkında ismi dışında hiçbir şey bilmiyordu. Adı gibi dilsiz olduğundan pek fazla iletişim kuramamıştı Dilsiz ile. Başkomiser Tekin, Uzun Mustafa’dan Dilsiz Recep ile ilgili elle tutulur bir şey çıkmayacağını anlayınca Cinayet Büro’nun kalifiye elemanlarından Selçuk’u yanına çağırmış ve Dilsiz Recep’i araştırmasını istemişti. Sorgunun devam eden bölümünde ise cesedi sabah yedi gibi Kocatepe Camii’nin Tunalı Hilmi Caddesi’ne bakan tarafını süpürmeye başladıklarında çöp poşetlerinin arasında bulduklarını anlatmıştı Uzun Mustafa. Cesedi bulduklarında başının yerinde olmadığını görünce korkmuşlar, hatta Uzun Mustafa’nın bedeni bu alışılmadık manzaraya daha fazla dayanamamış tepki olarak kusmuştu. Cesedin kayıp olan başı ise Olay Yeri İnceleme tarafından camiinin avlusunda bulunmuştu. Başkomiser Tekin kafasındakiler eşliğinde metro istasyonuna ulaşmıştı. Güvenlik görevlisine polis kimliğini gösterip bekleme alanına doğru hareketlendiği sırada önündeki kadın pat diye olduğu yerde durunca kadına çarpmamak için sağa doğru hamle yaptı. İçinden, “Bu şehirde ne yürümesini biliyorlar ne de durmasını,” diye geçirdi. Saatine baktı. Dokuza geliyordu. Asayiş Şube Müdürü Kadir Koç ile Madalyon Psikiyatri Kliniği’nde buluşacaklardı Başkomiser Cengiz’i ziyaret için. Hızlı adımlarla merdivenleri indi, Batıkent yönünden gelen metroyu beklemeye başladı.

***

“Feride, ünlü Alman filozof Goethe şöyle seslenir biz insanlara: Dünya hassas kalpler için cehennem gibidir. Buna ek olarak dünya masumlar için de bir cehennemdir diyebiliriz. Masumiyet, yeryüzünün en saf, en katışıksız, en bozulmamış duygularından biridir. Maalesef biz insanlar diğer insanlardaki bu saflığı görür ve onu yok etmek için elimizden geleni yaparız. Yıllardır bu meslekte yaşadığım, gördüğüm budur maalesef. Bazı katiller bu saflığı kasıtlı olarak ortadan kaldırırlarken bazıları da bilinçsiz bir şekilde bunu yaparlar. Yeryüzünde masumiyet azaldıkça, masumiyetin yarattığı boşluğu kibir, ego, yalan gibi kötülüğün çocukları doldurmaya başladıkça insanlar yabancı oldukları benliklerine daha da yabancılaşacak, kişisel doyumun zirvesine ulaşan birey daha da yalnızlaşacak maalesef. Bugünlük bu kadar felsefe yeter. Sana bir konu hakkında teşekkür etmek istiyorum.”

Komodinin üzerindeki kitabı eline alarak konuşmasını sürdürdü. “Çalıkuşu’nu lisedeyken okumuştum ve o günden sonra hayat koşuşturmacasının da etkisiyle nerdeyse kapağının yüzünü bile unuttum diyebilirim. Yıllar boyunca katillerin peşinde koşmaktan, yerini kötülük ele geçirmesin diye masumiyeti korumaya çalışmaktan kendi benliğime yabancılaşmışım daha doğrusu yabancılaştığımın farkına varmamışım. Bunu bana duyumsattığın için çok teşekkür ederim Feride.” Başkomiser Cengiz uzun nutkunu tamamlamış bir bardak su istediğini eliyle belirtmişti. Sürahideki renksiz sıvıyı cam bardağın içine boşaltırken “Asıl ben teşekkür ederim Cengiz abi, ne demek. Seninle konuşmak bana huzur veriyor gerçekten,” diyerek ince beyaz elleriyle Başkomiser Cengiz’in omzuna hafifçe dokundu Feride.

“Ben gideyim artık, sonra yine gelirim.”

“Tamam Feride, görüşmek üzere.”

Feride kapıdan çıkarken uzun boylu, biri kirli sakallı ve uzun saçlı diğeri tıraşlı ve takım elbiseli iki adam ağır adımlarla içeriye giriyordu.

***

“Seni iyi gördüm Cengiz, yakında aramıza dönüyorsun, unut o emeklilik dilekçesini.”

Başkomiser Cengiz’in yüzünde acı bir gülümseme belirdi Asayiş Şube Müdürü Kadir Koç’un bu sözleri üzerine. “Müdürüm eğer hayat tekrar dönmemi isterse dönerim, şayet istemezse dönemem.”

“Yahu Cengiz, nerde ne konuşulacağını bilen adamdın, buraya geldikten sonra iyice filozof olmuşsun be kardeş. Ben onu bunu bilmem. Sana ihtiyacımız var birader.”

Yanındaki sandalyede eğreti bir biçimde oturan Başkomiser Tekin’in elinden sarı kapaklı dosyayı aldı, Başkomiser Cengiz’e uzattı kıdemli müdür. Başkomiser Cengiz, ezbere bildiği bir kitabı açarcasına dosyayı açtı, ne ile karşılaşacağını çok iyi biliyordu. Sayfaları ağır ağır çevirdi. Büyük bir duyarsızlıkla dosyayı kapatıp meslektaşına uzattı. Yattığı yerde doğruldu, ayaklarına hastane terliklerini geçirdi ve cama doğru yöneldi. Camı açtı, içeriye sakin bir Ankara ayazı doldu. İki meslektaşına doğru dönüp kesik kesik konuşmaya başladı. “Sene 2002’de buna benzer bir vaka ile karşılaşmıştım. Keskin bir bıçak ile kafası bedeninden ayrılmış küçük bir kız çocuğu… Üzerinde bir not… İnsanlar masum doğarlar, fakat masum ölmezler… Aylardan Aralık… Öyle bir kar yağıyordu ki kızın bedeni sabah bulduğumuzda geceden kalma donun etkisiyle buz tutmuştu. Kafasını bulamamıştık. Emniyete gelen bir paket içerisinde katilimiz göndermişti. Yapılan otopsi sonucunda kızın defalarca tecavüze uğradığı ortaya çıkmıştı. Kızdan alınan sperm örnekleriyle herhangi bir eşleşme saptayamamıştık. Katile dair ne bir ipucu ne de bir iz vardı ortada. Dosya belirli bir süre sonra delil yetersizliğinden dolayı rafa kaldırıldı. Bir daha da açan olmadı. Yıllardır bu işin içinde olduğum halde çok etkilenmiştim, daha doğrusu sarsılmıştım. Asayiş Şube Müdürü Ekrem abiye –Ekrem Taşoğlu- çıkarak tayin istediğimi belirttim. Anlayışlı biriydi kendisi. Daha sonra İzmir Cinayet Büro’ya tayinim çıktığını öğrendim. Ankara’ya tekrar döndüğümde ise dosyayı tekrar açacak cesareti bulamadım kendimde. Ankara ayazında donuklaşan minik gözler ile karşılaşmaktan korkuyordum açıkçası.” Başkomiser Tekin komodinin üzerinde duran paketten bir peçete alarak Başkomiser Cengiz’e uzattı. Ağarmış sakalları git gide ıslanıyordu Başkomiser Cengiz’in.

***

Madalyon Psikiyatri Kliniği’nden çıkmışlar, ağır adımlarla Tunalı’ya doğru yürümeye başlamışlardı.

“Katiller olay yerine geri dönerler Tekin. Kimisi yaptığı işin keyfini sürmek için kimisi de yaptığı işin ruhunda açtığı hasarı ortadan kaldırmaya yönelik vicdanıyla pazarlık yapmak için.”

“Haklısınız müdürüm. Sabah biz olay yerindeyken katil bizi uzaktan seyretmiş ya da yanımıza kadar sokulup bizle konuşmuş olabilir.”

“Kaçan temizlik işçisini atlamayın, o da olabilir. Neydi adı?”

“Recep Akoğlan müdürüm.”

“Hatırlayamadım bir an. Araştırıyorsunuz değil mi?”

“Araştırıyoruz müdürüm. Bizim Selçuk ne eder ne yapar bulur onu.”

“Tamam, boş ver şimdi onu. Sen söyle bakayım. Nasıl buldun Cengiz’i?”

“Ölümünü bekleyen bir münzevi gibiydi müdürüm. Bence onu bu işe dahil etmemeliyiz ama takdir tabii ki sizin.”

“Öyle düşünme Tekin, Cengiz eski topraktır, ayrıca bu dosyada bize çok faydası olacaktır. Sana bu dosya ile ilgili şahsi fikrimi söylemedim henüz.”

“Bu dosya ile ilgili şahsi fikriniz nedir müdürüm?”

“Bence katil tekrar ortaya çıkacak Cengiz’in de dediği gibi bu öyle rastgele işlenmiş bir cinayet değil. Sen de biliyorsun bunu. Katilin bıraktığı notta ne yazıyordu?”

“Haklısınız müdürüm. Cinayetlerin devamı gelebilir gelmeye de bilir. Cinayet açık uçlu bir soru gibidir. Her ihtimali düşünmeliyiz.”

“Bu da doğru. Birçok ihtimalin olması işimizi zorlaştırıyor her seferinde maalesef. Katilin bıraktığı notta ne yazıyordu?

“İnsanlar masum doğarlar, fakat masum ölmezler.”

“Bu, kafamı kurcalıyor Tekin. Cengiz’in anlattığı olaydaki katil de aynı notu bırakmış maktulün üzerine ve yakalanamamış kendisi. Ayrıca cinayetlerin işlenme biçimlerinin de aynı olması var bir de.”

“Yani katil tekrar ortaya mı çıktı demek istiyorsunuz müdürüm?”

“Neden olmasın.”

“Eğer o ise bu sefer elimizden kaçamayacak müdürüm, emin olun.”

“Sana güvenim tam Tekin, güvenimi boşa çıkarmazsın umarım.”

Başkomiser Tekin, amirinin son cümlesine ısrarla çalan telefonu yüzünden cevap veremedi. Durumu fark eden amiri, “Telefonunu aç, önemli bir şey olabilir,” deyince Başkomiser Tekin’in eli ekrandaki kabul et yazısına dokundu. Arayan Selçuk’tu.

“Amirim, Dilsiz Recep’i bulduk. Buraya gelseniz iyi olur. Adresi gönderiyorum.”

“Tamam koçum, geliyorum hemen,” deyip telefonu kapattı Başkomiser Tekin.

Telefonunu deri ceketinin derinliklerine gönderirken amiriyle göz geldi bir an. Kadir müdür gözleriyle bir an önce gitmesini ve gelişmelerden de kendisini haberdar etmesini söylüyordu.

***

Abidinpaşa… Yıllar boyunca Doğu ve Güneydoğu’dan aldığı göçlerle yozlaşan Ankara’nın demografik olarak çok uluslu semti… Adını, Ankara’ya on dokuzuncu yüzyılda suyu getiren son dönem Osmanlı valisinden alan semtteydi Dilsiz Recep’in evi. Selçuk’un telefonu üzerine bir taksi çevirip hemen olay yerine gelmişti Başkomiser Tekin. Asayiş Şube Müdürü Kadir Koç ile Tunalı’ya kadar yürümüşler, yürürken katil üzerine akıl yürütmüşlerdi fakat kafasında hala birçok soru işareti vardı. Az sonra karşılaşacağı manzara da bu soru işaretlerinden birisiydi yalnızca.

Evin olduğu sokağa girince olay yeri inceleme ekiplerinin çektiği sarı renkli ‘girilmez’ bandıyla karşılaştı. Bütün mahalle kapılarının önüne çıkmış, bir Alfred Hitchcock filmi izlercesine pür dikkat Cinayet Büro ve Olay Yeri İnceleme Şube’nin ortak çektiği filmi izliyorlardı.

Mahalleliden biri Başkomiser Tekin’in olay mahalline doğru yöneldiğini görünce avazı çıktığı kadar “Katiller, ne istediniz elin garibinden. Allah belanızı versin hepinizin!” diye bağırmaya başladı. Bu öncü çağrıya diğer mahalleliler de eşlik ettiler. Her bir ağızdan bela ve ağız dolusu küfürler dört bir yandan üzerlerine doğru gelen ekipler ne yapacaklarını şaşırdılar. Dışardan gelen sesin şiddetinin giderek artması üzerine Selçuk’ta kapının önüne çıkmış, amiri ile göz göze gelmişlerdi. Başkomiser Tekin eliyle bütün ekiplere sakin olmasını işaret etti önce. Polis memurlarından birini yanına çağırarak megafonu acilen getirmesini istedi. Mahallede kalabalık git gide artıyordu. Başkomiser Tekin, “Bu olayı devlete karşı kullanıp, provakasyon yapacaklar, sanki devlet öldürdü adamı,” diye içinden geçirirken kafasının yanından bir füze gibi geçen büyükçe bir taş Selçuk’un kafasına isabet etti. Selçuk aldığı darbenin etkisiyle yere yığılırken Başkomiser Tekin daha fazla beklemeden silahını belinden çıkardı ve havaya iki el ateş etti.

Polis memuru megafonu getirmiş, olanların şaşkınlığı içerisinde Başkomiser Tekin’e vermeyi unutmuştu. Başkomiser Tekin ani bir hareketle silahını beline yerleştirirken megafonu eline aldı ve konuşmaya başladı.

“Bir daha uyarmayacağım, olay yerini bir an önce terk etmezseniz sizinle böyle sakin bir biçimde de konuşmayacağım. İçerdeki insanı devlet öldürmedi, tam tersi onu öldüreni bulup cezalandırmak için devlet burada şu anda. Aranızda sizi kullanıp provake etmeye çalışanlar var. Bu tür insanlara kanmayın. Şimdi burayı sakince terk edin ve çalışmamıza izin verin.”

***

Hayat… İnsanın iki büyük trajedisi: Yaşam ve ölüm… Neden yaşıyoruz öleceğimizi bile bile? Değer mi bu kadar koşuşturmaya, bu kadar çabaya? Sabah varsın akşam yoksun, akşam varsın sabah yoksun.

Cam bardaktaki beyaz sıvının içinde eriyordu… Ayaşlı Emine’nin nağmelerinde dağılıyordu… Keskin Ankara ayazında buz tutuyordu… Katillerin bıçaklarında parçalanıyordu: ‘Düşünceleri.’

Çalan telefonu kendine getirdi Başkomiser Tekin’i. Ayaşlı Emine sahneden inmiş, yerine Ankaralı İbo çıkmıştı. Gözleri sarı saçlı kadını aradı bütün pavyonda fakat bulamadı. Evine gitmiştir ya da patronunun yatağına… diye düşündü. Telefon, ritmini bulmuş bir virtüöz gibiydi aynı. Çaldığı parçayı bitirmiş yeni bir parçayı çalmaya hazırlanırken Başkomiser Tekin yeni parçayı dinlemek istemediğini virtüöze belirterek telefonu açtı.

“İyi geceler, Tekin Başkomiserim. İki otopsi raporu da hazır. Müsaitseniz buyrun gelin. Hem bir sıcak çayımızı da içersiniz,” dedi telefonun öteki ucundaki yabancı olmayan ses. Bardağın dibindeki son birkaç damlayı da kurumuş dudaklarını ıslatmak için kullandıktan sonra gür sesiyle konuştu Başkomiser Tekin.

“Tamam Haldun, geliyorum. Yarım saate oradayım.”

***

 “Mektup parçası burada bitiyor, bana sadece teyzemin matemini anlatıyordu. Kamran görüyorsun ki, bizi her şey birbirimizden ayırıyor. Seninle artık iki düşman bile değiliz; birbirimizi hiç, ama hiç görmeyecek iki yabancıyız.” (5)

Yılların, zamanın öğütemediği insanların öyküsünü anlatan kitabı kapattı, nemlenen gözleriyle Feride’ye baktı. “Bugünlük bu kadar yeter. Çok yorgunum. Yarın kaldığımız yerden devam ederiz.” Feride’nin, Çalıkuşu’nun dudaklarının tıpatıp benzeri olan dudaklarından yalnızca sıcak bir “Tamam,” döküldü. Yüzüne yayılan mahcubiyetten bir an önce kurtulmak istercesine aceleyle, “Ben artık gideyim Ahmet, kontrol etmem gereken hastalar var,” diyerek oturduğu sandalyeden kalktı ve karanlık odanın içinde büyük bir tezat olarak beyaz duvarın üstünde siyah bir lekeye benzeyen çelik kapıya doğru yöneldi. Parmakları kapının koluyla temas ettiği anda odadaki her şey karardı, nesneler silikleşti, kapının yer aldığı duvar boydan boya kapkara bir tabloya dönüştü. Aynı anda kapkara tablonun içindeki siyah leke ağır ağır açıldı ve kapıda uzun boylu bir gölge belirdi. Oda bir anda o kadar kararmıştı ki kapıda dikilen gölgenin yüzünü seçemedi fakat uzun boylu gölgenin elinde parlayan ejderha başlıklı gümüş kılıcın soğukluğunu bedenine dokunmadan önce hissetti. Feride sessizce, ölümün verdiği teslimiyet duygusuyla olacakları kabullenmiş bir halde beklerken gümüş renkli canavar karanlık odada son kez parladı ve Feride’nin kuğu gibi incecik boynunu bedeninden ayırdı. Ahmet, gördükleri karşısında yatağında kasılmış bir halde krize tutulmuş, ağzından etrafa saçılan köpükler eşliğinde “Yapma! Yapma!” diye kendi kendine sessizce bağırıyordu.

 

***

Ankara’da korkunç cinayetler!

Bir günde iki kişi katledildi!

Maktullerin üzerlerinde bulunan notlar katilin aynı kişi olduğunu kanıtlıyor!

Seri katili yakalamak için Ankara’da emniyet güçleri alarma geçti!

Haber kanallarını sırayla gezerken karşılaştığı birkaç başlıktan bazılarıydı bunlar. Emniyetin elinde olmayan ya da çok gizli bir biçimde saklanan deliller hemen piyasaya sürülmüştü her zaman olduğu gibi. Başkomiser Tekin ile telefonda görüşmüş öldürülen temizlik işçisi hakkında bilgi almıştı. Katil, sabah bulunan başsız cesedin katiliyle aynı kişiydi. Dilsiz Recep’in üzerine bıraktığı notta şöyle yazmıştı: “Beni bir insanı öldürürken gördün, artık sen de masum değilsin. O yüzden yaşayarak bu Dünya’yı daha fazla kirletmene izin veremem.” En azından iki farklı katilin peşine düşmeyeceklerdi. Kendisi bu dosyaya klinikten destek verecekti elinden geldiği kadar. Başkomiser Tekin iki olay yerinin de raporunu kendisine göndermişti. “Otopsi raporları da çıkmak üzeredir,” diye kendi kendine söylenirken odanın elektrikleri aniden gitti. Telefonunun fenerini açtı, yatağında doğruldu, hastane terliklerini ayaklarına geçirdi. Komodinin çekmecesini açarak uzun zamandır kullanmadığı tabancasını eline aldı ve yavaş adımlarla kapıya yöneldi. Kapıyı yavaşça açtı, koridora şöyle bir göz attı. Koridorun ışıkları da yanmıyordu. Bütün binanın elektriği gitmiş diye düşündü önce fakat ortalıkta kimsenin özellikle de güvenlik görevlisinin olmayışı durumun normal olmadığını gösteriyordu. Klinikte şu anda yatarak tedavi gören kendisi dahil toplam dört kişi vardı. Bugün Hemşire Feride nöbetçiydi. “Onu bulmalıyım, dedi,” içinden. Nöbetçi hemşire odasına doğru yürümeye başladı. Odaya ulaştığında kapıyı açtı, feneri boşluğa doğru doğrulttu. Odada akvaryumdaki balık haricinde canlı tek bir varlık dahi yoktu. Aceleyle nöbetçi hemşire odasından çıktı. Diğer hastaların odalarına sırayla uğradı. Aldıkları ağrı kesicilerin etkisiyle uyuyorlardı. Koridorun sonundan “Yapma! Yapma!” diye inleyen tiz bir ses duydu. Son gücüyle koridorun sonundaki odaya doğru koşmaya başladı. Koridorun sonuna gelmişti, odanın kapısı açıktı. Elindeki telefonun sönük fenerini yerdeki nesneye tuttu. Başsız bir melek bedeniyle ile karşılaştı. Ölmüş bir kumru yavrusunu andırıyordu. Çaresizce, sessizce, masumca yerde yatıyordu öylece…

-DEVAM EDECEK-

 

Dipnotlar:

 

(1)  Japonca “kılıç” demektir. Samuraylar tarafından kullanılmış, yek yönlü ve eğri kılıçlardır. Bir mermiyi ikiye ayırabilecek kadar keskin ve dayanıklıdırlar.

(2)  Japon imparatoru. Japonya’nın geleneksel veraset düzenine göre 113. İmparatorudur. Saltanatı 1687’den 1709 yılına kadar sürmüştür. İmparator Higashiyama’nın saltanatı genellikle Edo döneminin altın çağı olarak bilinir.

(3)  Samuray, eski Japonya’da soylu asker sınıfı için kullanılan bir terimdir. Eski Japoncada ‘hizmet etmek’ manasına gelen ‘saburau’ kelimesinden türemiştir.

(4)  Yunanca ‘oda altı’ demektir. Talamusun hemen altında bulunan, beyin ve endokrin sistem arasındaki bağlantıyı kuran badem şeklindeki bölgedir. Başlıca görevleri beslenme, cinsel davranışlar, vücut ısısı, ve biyolojik saatin düzenlenmesidir.

(5)  Güntekin Reşat N. (2007). Çalıkuşu. İnkılap Kitabevi, s.215.

 

Suç Dizileri: La Casa De Papel

0

Suç dizileri arasında farklı bir yapım olan La Casa De Papel’in üçüncü sezonunda bir Türk karakterin diziye gireceği konuşulurken biz de İstanbul’u kimin oynayacağını merak ediyoruz. La Casa De Papel’e girecek olan Türk karakterin, 2-3 bölüm misafir oyuncu olarak ünlü yapımda yer alacağı konuşuluyor.

La Casa De Papel’de İstanbul’u kim oynayacak?

Ünlü suç dizisinde yer alacak ve İstanbul karakterini canlandıracak ismin Nesrin Cavadzade olduğu konuşuluyor. Azeri asıllı güzel oyuncunun İstanbul’u rolüne yakışacağını düşünüyoruz ancak sizin aklınıza gelen daha uygun bir isim varsa lütfen yorum kısmında bizimle ve okurlarımız ile paylaşın.

La Casa De Papel, İstanbul, Nesrin Cavadzade kimdir?

nesrin cavadzade la casa de papel istanbul kim oynuyor dedektif dergi
nesrin cavadzade la casa de papel istanbul kim oynuyor dedektif dergi

İstanbul karakterini canlandırması beklenen Nesrin Cavadzade, 1982 yılında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de doğmuş. 11 yaşında Türkiye’ye taşınan Nesrin Cavadzade, Marmara Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü mezunu. Nesrin Cavadzade’yi “Yersiz Yurtsuz” adlı TV dizisinden, “Dilber’in sekiz günü” ya da “Acı” adlı filmlerden hatırlayabilirsiniz.

Şimdi isterseniz La Casa De Papel’in neden farklı bir suç dizisi olduğuna, konusuna ve yapımın karakterlerine daha yakından bakalım.

La Casa De Papel, uluslararası adıyla Money Heist, Alex Pina imzalı bir İspanyol suç dizisi. Netflix’te en çok izlenen yerel orijinal yapımlardan biri olan La Casa De Papel, ülkemizde de bir hayli ses getirdi. İspanyol Antena 3 kanalında yayınlandıktan hemen sonra, Netflix tarafından hakları satın alınarak, iki sezon yirmi iki bölüm olarak izleyicinin beğenisine sunulan bu 2017 yapımı özgün İspanyol dizisi hakkında merak edilenleri alt başlıklar halinde toplamaya çalıştım. Not: Yazıda, diziyi henüz izlemeyenler için çok fazla spoiler vermemeye gayret ettim.

La Casa De Papel’in Konusu

La Casa De Papel, diğer güncel soygun dizilerinden farklı olarak, “kimsenin parasını çalmamak” fikri ekseninde olgunlaşmış, tarihin en büyük soygunlarından birini konu alıyor. Bu dahice fikrin sahibi karakter, dizide karşımıza Profesör olarak çıkıyor. Bu deha, birbirlerini daha önceden tanımamış, her biri ayrı ayrı roman konusu olabilecek kadar özgün karakterlere sahip, daha önceden suça bulaşmış ve hayatta kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış sekiz kişilik ekibinin üyelerini soygundan aylar önce bir araya topluyor. Ekibin görevi, Profesör’ün önceden -yıllarca- üzerinde düşünüp kurguladığı, karşılaşılabilecek her durumda B-C-D senaryolarını barındıran kusursuz soygun planını hayata geçirmek: Rehineler alarak kendilerini İspanyol Kraliyet Darphanesi’ne kilitlemek; dünyada dönen kirli ekonomi siyasetine başkaldıran bir grup anarşist rolü üstlenerek -burası çok önemli- halkın sevgisini kazanmak; seri numaraları takip edilemeyecek birkaç milyar Euro basarak aralarında paylaşıp, izlerini kaybettirerek gezegenin farklı yerlerine dağılmak. Planın tüm kusursuzluğuna rağmen, hesaba katılamayan en önemli etken, Profesör ve soygunu bertaraf etmeye yönelik kurulan ekibinin başındaki polis amiri Raquel arasında yeşeren amansız aşk oluyor. Hayır, plansız olarak gönlü sevdaya düşen tek bir çift olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Tarihin en büyük soygununa sahne olan darphanenin soğuk odalarında, iki aşk daha peyda oluyor. Profesör’ün koyduğu “ekip içinde aşk yok” kuralını hiçe sayarak, birbirlerine sarılan Tokyo ve Rio bunların ilki olurken, ikincisi ise Stockholm Sendromu’na bağlanabilecek düzeyde bir aşka imza atan rehine Monica ve soygun ekibinden Denver arasında yaşanıyor.

La Casa De Papel ve Müzik Deyince Akla Gelen Şarkı: Bella Ciao!

Ülkemizde “Çav Bella” olarak hafızalara kazınan, mahiyetinin çok üzerinde sosyalizm, komünizm, anti-faşizm, anarşi, başkaldırı, hükümet ve parti karşıtlığı, özgürlük, barış, kardeşlik, dostluk ve hatta çevreciliğin sesi haline gelmiş, birçok ideoloji ve hak kavramlarını ister istemez kucaklayan bu nadide şarkı, La Casa De Papel deyince akla gelen ilk müzik olacak seviyede dizinin iliklerine işlenmiş olarak karşımıza çıkıyor. İşte size bu diziyi sevmek için bir sebep daha!

La Casa De Papel’in müziği Bella Ciao’nun ilk çıkış yılları, 2. Dünya Savaşı’na kadar uzanıyor. Faşizme karşı savaş halinde olan İtalyan Partizanları’nın marşı olarak biliniyor. Ancak, sonraki yıllarda dünyada meydana gelen ne kadar farklı başkaldırı varsa, neredeyse hepsinin ortak sesi haline geliyor bu şarkı. “Hoşçakal Güzelim” gibi naif bir anlam taşıyan nakaratının sözleri, yıllarca milyonların ağzından birçok toplumsal ve ırksal meseleleri işaret etmek adına, farklı anlamlar yüklenerek telaffuz edilmiş ve edilmekte.

Haydi “Çav Bella Çav Bella Çav Bella Çav Çav Çav” diyerek dizideki karakterlere geçelim.

La Casa De Papel’deki Karakterler

“La Casa De Papel’in milyonlarca izleyicinin gönlünü kazanmasını sağlayan en önemli unsurlardan biri özgün karakterleridir” desem, kimsenin itiraz edeceğini düşünmüyorum. Bu tarihi soygunda yer alan ekip üyeleri başta olmak üzere, darphane içinde ve dışında önemli roller üstlenen karakterlere aşağıda kısaca yer verdim.

  • Profesör:

Kuşkusuz tüm planın arkasındaki tek kişi o. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar, alternatif senaryolar dahilinde yıllarca kurgulayan, dizideki “flash-back” sahneleri ile “bunu da mı düşünmüş” diye izleyiciye sorduran, soğukkanlı ve tutarlı bir deha. Adı Sergio, ama kendisine Profesör diye hitap edilmesini istiyor. Topladığı ekip üyelerinden de kendilerine birer takma şehir adı bulmalarını istiyor. Çünkü gizlilik esas ve planın en büyük parçası. Ayrıca kimse ekipten başka biri ile kişisel bağ ya da aşk ilişkisi kurmamalı, ne için bir arada olduklarını unutmamalı. Kimse onun talimat ve emirlerinden ayrılmamalı. Kendisi, planın parçası olarak, ekip ile birlikte darphaneye girmiyor. Ancak onları dışarıdan destekliyor ve daha önceden kurduğu, polisler tarafından dinlenemeyen bir kablolu telefon hattı aracılığıyla onlarla sürekli iletişimde kalıyor.

  • Berlin:

Ekibin “Alfa”sı desek yanlış olmaz sanırım. Aroganlığı, narsist kişiliği, soğukkanlılığı, karizması ve disiplin anlayışı ile takma adının hakkını veriyor. Planda çıkan aksilikler sonrası ekip içinde fikir ayrılığına düşüldüğünde, bir cephenin başını Berlin çekiyor. Bu cepheleşme sonrası, ikinci sezonun son bölümüne kadar, izleyicinin bir bölümünün antipatisini toplandığını söyleyebiliriz. Ancak son bölümde ölüm ile yaşam arasındaki o ince çizgi üstünde öyle bir seçim yapıyor ki, arkadaşlarının hayatını kurtarıyor.

  • Tokyo:

Asi, güzel ve çekici olmasının yanı sıra muhalif kişiliği ile ön plana çıkıyor. Geçmişte yaşadığı travmanın etkisi altında yanlış kararlar alıyor. Ekip arkadaşlarının hayatını da kendininki ile beraber riske atıyor. Her şeye rağmen, tutkulu başkaldırısı ve Rio ile yaşadığı -yasak- aşkı ile dizideki en sevilen karakterlerden biri olmayı başarıyor. Evet, Tokyo heyecandır!

  • Rio:

Ekibin en genç ve yakışıklı üyesi. Kendisi bir yazılım dehası olduğundan bilgi teknolojisi ve güvenliği alanında Profesör’ün en büyük yardımcısı oluyor. Biraz toy olduğundan dolayı, hatalı kararları ile planda defolar meydana getiriyor. Tokyo ile aşk yaşayarak, Profesör’ün koyduğu ilk kuralı çiğniyor.

  • Nairobi:

Ona dizideki en renkli karakter denebilir. Soygun öncesi uyuşturucu satıcılığı dahi yapmış biri olarak, suç kariyeri hayli kabarık. Güçlü, savaşçı bir kadın olan Nairobi, ekip içinde muhalif cephede liderliğe kalkışıyor. Cesareti ve hızlı karar alma özelliği ile adından söz ettiriyor. Türk izleyiciler tarafından sosyal medyada “caps”lerde “Nairobi Reis” şeklinde bahsedilmesinin hakkını veriyor.

  • Denver:

Dizinin kas gücü yüksek, kurnazlığı epey düşük, saf ama umutlu genci Denver, ekibin parçası olan babası Moskova’yla olan sıkıntılı ilişkisi ve Stockholm Sendromu etkisi ile kendisine çarpılan rehine sevgilisi Monica’yla yaşadıkları ile izleyicinin sevgisini kazanıyor. Antipatik gülüşü dillere destan olmasına rağmen hiç üzülmesini istemiyorsunuz.

  • Moskova:

Kan bağı olarak bakarsak sadece Denver’in babası. Ancak, ekibin en yaşlısı olması ve babacan tavırları ile herkesin manevi babası haline geliyor. Çocukluğundan beri sorunları olan oğluna destek olmak için elinden geleni ardına koymuyor. Onu korumak pahasına canını ortaya koyuyor.

  • Helsinki ve Oslo:

Ekip içinde güçlü fizikleri ile sivrilen kuzenler, karakter derinliği ve aldıkları rollerin büyüklüğü anlamında, dizide diğer anti-kahramanların biraz altında konumlandırılmış görünüyor. Yine de, geçmiş savaş tecrübelerini düşününce bir düşman edinecekseniz, onları seçmemenizi tavsiye ediyorum.

  • Raquel Murillo:

Rehineleri kurtarmak ve soygunu önlemek için kurulan kolluk kuvvetleri ekibini yönetiyor. Profesör ile “rastlantı” eseri karşılaşıp, ona aşık oluyor. Bu ilişki, Profesör’ün kusursuz planının altına dinamit koyup patlatmak anlamına geliyor gibi görünse de, bazen aşk insana her şeyi yaptırıyor; Raquel ve Profesör’ün ise, toplumun biçtiği polis iyidir ve hırsız kötüdür rollerinden sıyrılmalarını ve ortak bir paydada buluşmalarını sağlıyor.

  • Monica Gaztambide:

Karnında yasak ilişkisinin meyvesi, müdürü Arturo’dan bebeği ile, çalıştığı darphaneyi soyan ekibin en toy oğlanına aşık oluyor. Hayata karşı umudunu ve yaşam hevesini kaybettiği bir anda karşısına çıkan bu tutkulu delikanlı, onun elinden tutuyor. İzleyicinin önce yakıştıramadığı, sonra -çoğunlukla- destek verdiği bir garip aşk hikayesinde başrol oynuyor.

  • Arturo Roman:

Çapkın, bencil, kaypak ama sevimli bir darphane yöneticisi. Sözüne güven olmayacağı gibi, rehine olarak da “görevini” sürekli ihlal ediyor. Tam kırmızı kart görecek dediğimiz anda, kendini acındırarak hayata tutunuveriyor.

Son olarak La Casa De Papel’i sevilir kılan bir unsur da soygun ekibinin -ve yeri geldiğinde rehinelerin de- giydiği kıyafetler: Kırmızı tulum ve Salvador Dali maskeleri! “Neden Dali” sorusunun cevabı; sanırım ünlü ressamın deli dolu bir deha oluşu ve yaşamı boyunca her türlü düzene karşı başkaldırı içinde bulunuşu ile açıklanabilir.

Dizinin 19 Temmuz’da Netflix’te yayınlanacak üçüncü sezonunu merakla bekliyor, herkese iyi seyirler diliyorum!

Celi̇l Oker, Remzi̇ Ünal ve ateş etme istanbul

Celil Oker’in Ateş Etme İstanbul isimli romanı, on kitaplık Özel Dedektif Remzi Ünal serisinin dokuzuncu kitabı olarak, 2013 yılında yayınlandı.Geçtiğimiz Mayıs ayında aramızdan ayrılan, polisiye edebiyatının usta kalemi merhum Celil Oker, yarattığı Remzi Ünal karakteri ile edebiyatımıza sert polisiye türünde özgün eserler kazandırdı. 

Ateş Etme İstanbul’un Konusu

Ateş Etme İstanbul, Remzi Ünal’ın önceki maceralarından farklı olarak, İstiklal Caddesi’nin iki arka sokağında, kendisinin adını bile vermeye utandığı bir otelde başlıyor. Sevgilisi Yıldız Turanlı’dan ayrıldıktan sonra, otele yerleşen özel dedektif, uzun süredir iş almamaktadır ve kendini paslanmış hissetmektedir. Bununla beraber eski günlerine dönmekle ilgili de herhangi bir çaba sarf etmemektedir. Bir gün, “sığınma odası” olarak bahsettiği otel odasından çıkıp günlük rutini dahilinde gittiği Kaktüs Kahvesi’nde, “ayılmak için” sıcak kahvesini içerken, genç bir doktor onu ziyaret eder ve ondan yardım ister. Genç doktorun talebi ilk başta kulağa basit gelmektedir; Remzi Ünal’dan dört gündür kayıp olan sevgilisini bulmasını ister. Önce bu genç müşteri adayının iş teklifini reddeden özel dedektif, daha sonra, biraz da Yıldız Turanlı ile olan “yitik” ilişkisinin hatrına, genç sevgilileri kavuşturmak ister ve işi kabul eder. Kayıp sevgiliyi bulmak için, kızın hemşire olarak çalıştığı hastaneden ve yakın arkadaşlarından araştırmaya başlar. Onu bulması çok da zor olmaz. Ancak başlangıçta küçük gibi görünen bu görev, ortaya çıkan bir ceset ve kaçak bir sağlık merkezi aracılığıyla planlanan bir çıkar oyunu ile iyice karmaşıklaşır. Sürprizlerle dolu maceraları sırasında, doktorlar, hemşireler, taksi şoförleri, yasa dışı çete üyeleri ve onların ayakçıları ile karşılaşır Remzi Ünal. Gelişen olaylar örgüsü içinde karşısına çıkan bu kişilerin bazılarıyla küçük anlaşmalar yapar. Bu kişiler bir nevi müşterisi haline gelir. Özel dedektif, kitabın klasik ama doyurucu finalinde, romandaki ana karakterlerin bir araya geldiği bir çözüm toplantısı organize eder. Bu toplantının sonunda katilin ortaya çıkmasının yanı sıra, bir dizi muamma da çözüme kavuşur.

 

Ateş Etme İstanbul’un Önceki Remzi Ünal Romanları ile Kıyaslanması

Ateş Etme İstanbul, yazarın önceki kitaplarına göre daha uzun, ayrıca daha karmaşık bir kurgu yapısına sahip. Bu sebeple dikkatli okunmalı. Aksi halde bazı ayrıntıların atlanması, isimlerin unutulması ya da karakterlerin karıştırılması söz konusu olabilir.

Öncekilerden farklı olarak, Remzi Ünal’ın sevgilisi Yıldız Turanlı’ya olan hasreti, hatta biraz da aşk acısı, dedektifin hayata karşı olan karamsarlığı ve genel bıkkınlığı ön plana çıkıyor. İlk defa içki içtiğine rastlıyoruz bu kitapta; bunu kitabın henüz başında “insan eski dostlarını kaybedince, daha eski dostlarını çağırıyor” şeklinde gerekçelendiriyor.

Özel dedektifin bu macerasında, evvelkilerinin aksine, evine uğramadığını, tekinsiz bir otelin ıssız bir odasında yaşamını sürdürdüğünü, bu nedenle uçak simülasyon oyunu oynayamadığını, kendine “adam gibi” bir kahve yapamadığını, bu ihtiyacını gittiği mekanlarda karşıladığını görüyoruz. Eski evinin parkında görev bekleyen arabasını da kullanmadığından, yolda giderken çok sevdiği Cream’i, Blues Brothers’ı, Kardaşlar’ı, Cem Karaca ve Apaşlar’ı dinleyemiyor.

Celili Oker’in bu romandaki Remzi Ünal‘ı, biraz melankolikleşmiş karakteri ile bazı Amerikan sert polisiyesi dedektiflerine, eskiye nazaran daha çok benziyor. Bu -kimine göre küçük- değişimin ilk sinyallerini yazarın 2010’da çıkardığı yedinci Remzi Ünal kitabı Yenik ve Yalnız’da aldığımız söylenebilir.

Okuryazar.tv’deki bir röportajında yazar, Remzi Ünal’ı özel ilişkisinde, bir gerilim unsuru olarak, rahat ettirmeye niyeti olmadığını belirtiyor. Bu gerilimin son derece yavaş ilerlemesi gerektiğini ilave ederek, örnek olarak Hercule Poirot’nun emeklilik kararını, bu kararını hayata geçirmesini ve emeklilikten geri dönüşünün kitaplar boyu sürmesini gösteriyor.

Ne yazık ki merhum Celil Oker’in ömrü vefa etmediğinden, okurları Remzi Ünal’ın Yıldız Turanlı ile olan ilişkisi, geleceğe dair planları ve hayata bakış açıları hakkında bilgi sahibi olamayacak ve bu gerilim unsurundan daha fazla sebeplenemeyecekler.

 

Remzi Ünal Hakkında

Remzi Ünal, kendi deyişiyle, “Hava Kuvvetleri’nden müstafi, THY’den kovulma, kendine saygısı olan hiç bir ‘frequent flyer’ın adını bile duymadığı sekizinci sınıf charter şirketlerinde bile tutunamayan, sayenizde MS Flight Simulator’ın Cessna’sını bile adam gibi indirmekten aciz eski pilot, ex-kaptan, nevhuzur bir özel detektif.”

Kendisi, geniş kitlelerce sevilen sert polisiye akımının ülkemizdeki temsilcilerinden. 90’lı yıllarda Celil Oker tarafından yaratılıyor. 1999’da Kaktüs Kahvesi Polisiye Roman Yarışması’nda birincilik ödülü alan Çıplak Ceset kitabı ile ilk defa bir romana bürünüyor. Ardından, sonraki on beş yıl içinde, serinin diğer dokuz kitabı yayınlanıyor.

Remzi Ünal’ın karıştığı olaylar genellikle ufak ve önemsiz görünen bir arayış ile başlıyor. Sonrasında temsilcisi olduğu akımın gerektirilerinden olan büyük ve tekinsiz şehrin çeşitli mekanlarında geçen, karma karışık bir olay örgüsüne dahil oluveriyor. Önemsiz görünen olaylar önem kazanmaya, önceleri ortada olmayan cesetler peyda olmaya başlıyor. Olayları, sorduğu akılcı sorular ile çözümleme yoluna gidiyor. Gerekmediği sürece kaba kuvvete başvurmayan özel dedektif, gerektiği zaman Aikido tecrübesini pratiğe dökmekten çekinmiyor.

Klişeleşmiş ama okuyucunun beklentisine uygun, keyif veren çözüm toplantılarında ise, başta katil gibi görünmeyen karakterlerin katil olduğu ortaya çıkıyor. Bu sırada ortaya dökülen yalnızca katilin kimliği olmuyor; masum görünen bazı kimselerin de aslında masum olmadığı, ustaca tespitler ile ortaya seriliyor. Toplantıya iştirak eden herkes, bu sergiden payına düşeni alarak kendi yoluna gitmekte özgür. Hayır, Remzi Ünal’ın lügatında suçluları polise teslim etmek yok; polisler ile yüz yüze gelmekten de özellikle imtina ediyor. Suçluların adalete teslim edilmesi konusunda en ufak bir kaygıya da sahip değil. Müşterilerinden aldığı görevleri layıkıyla nihayetlendirmek ve olay örgülerindeki tüm düğümlerin çözüldüğüne emin olmak onun için yeterli. Remzi Ünal’ın kuvvetli hafızası ve keskin zekası ile şaşırttığı, ince mizah anlaşıyı ile gülümsettiği okuyucusu da bu finallerden genellikle haz alıyor ve mutlu ayrılıyor.

Celil Oker, kitaplarında katilin bulunup olayların tüm bağlarının çözüldüğü o final bölümünden önce, okuyucunun kitaptan mutlu ayrılmasını, “hem katil bu hissini verip, galiba bu değil kuşkusunu da son ana kadar taşıyarak” sağladığını belirtiyor. Polisiyedurumlar.com ‘da yayınlanan söyleşisinde Celil Oker, bu işi Raymond Chandler, Dashiell Hammet ve Mickey Spillane’in çok iyi yaptığına inandığını belirtiyor.

 

Ateş Etme İstanbul’u Henüz Okumayanlara Son Bir Not

Celil Oker, Ateş Etme İstanbul’un yayınlanmasından yaklaşık bir sene sonra, Polisiyedurumlar.com’daki söyleşisinde, o günkü son eserine şöyle değiniyor: “Yaptığınız işi en iyi, yaparak öğrendiğiniz için, son kitaplar teknik ve dil açısından öncekilerden daha iyi kotarılmış gibi geliyor bana.” Yazarın bu söylemine göre, dokuzuncu kitabın, önceki Remzi Ünal polisiyelerine göre, en azından Celil Oker’in gözünde, daha ileri bir boyutta olduğu söylenebilir. Keyifli okumalar!

Celil Oker Kimdi?

Reklamcı? Yazar? Çevirmen? Gazeteci? Hepsi ve daha ötesi… Ancak benim nazarımda en kıymetlisi: Öğretmendi. Mesleğinde epeyce mesafe katetmiş bir öğretmen olarak ve camiadaki gözlemlerime dayanarak diyorum ki; öğreten olmakla öğretmen olmak arasında fark var. Öğreten olan kişi, öğrenecek olan kitlenin karşısına dikilir, vermesi gereken konuyu aktarır ve çekilir. Öğretmen olmuş kişi ise kitlesinin yanında ve arkasında durur, onların hayatlarına dokunur, kalıcı değişimler bırakır ve sevgi eker yüreklere. Celil Oker iyi bir öğretmendi.

İnsan doğmakla insan olmak arasında da büyük fark var. Her ölümlü insanlıktan nasibini alamıyor maalesef.  Bazıları ise insanlığıyla ardında güzel izler bırakarak göçüp gidiyor işte. Her vefatla birlikte, hayat denilen şeyin aslında geride bırakabildiklerimiz olduğunu düşünürüm. Bizi hatırlayacak son insan yok olana kadar geride bıraktıklarımızla yaşamaya devam ederiz. Kral Antiochus gibi, hatırlanmak için tahtlara kurulmuş devasa heykeller yaptırmak mümkün değilse bile gönüllerde tahtlar kurmak mümkün. Celil Oker’i kaybettiğimizde ardından yazılanlara göz attım. O an anladım ki bizler sadece büyük bir edebiyat insanını değil, aynı zamanda gönüllerde tahta sahip olmuş bir öğretmeni de kaybetmişiz.  Yazar olarak eserleri ile ölümsüzlüğe ulaşan bu güzel insan,  danışılanların danıştığı isim olarak da yıllarca yaşayacak, yazılanlardan o kadar belli ki. Hele Öğretmen Celil Oker için yazılanlar beni derinden etkiledi. Belki acıda bile kendimizden bir parça arama aciziyetimizdendir, öğrencileri beni çok duygulandırdılar.  Herkes kendince Celil Oker kimdir sorusunu yanıtlıyordu aslında.

Itır Erhart’ın , “Canım Celil Hocam, yarın daima açık kapının önünden nasıl geçeceğim? İçimde öyle büyük bir boşluk bıraktın ki giderken… Çok özleyeceğim seni…” ifadesi bize Celil Oker’in herkesi kucaklayan geniş yüreğinin, açık kapılarının bir yansımasıydı.  Bu zamanda kolay iş değil herkese gönül kapılarını sonuna kadar açabilen olmak…

“Sizden çok şey öğrendim. Eğitim hayatımın dönüm noktalarından biri üniversitede sizin öğrenciniz olma şansını yakalamış olmamdır. Bana kattığınız her şey için sonsuz teşekkürler…”diyordu Emirhan Yılmaz ve bize Celil Oker’in öğreten değil, öğretmen oluşunu bir kere daha kanıtlıyordu. Hayatına bırakılan bir dokunuşun izini, bir öğretmenin bir yolda nasıl dönüm noktaları oluşturabildiğini vurguluyordu.

Yaşarken yüzümüze söylenilenlerden daha dürüstçedir öldüğümüzde arkamızdan söylenilenler. Ne mal mülk, ne şan şöhret, ardımızda bıraktığımız inceliklerden kıymetli değiller. Çoğunlukla eğitim verdiği Bilgi Üniversitesi öğrencileri tarafından yapılan onlarca paylaşımda bildirilen onlarca taziye, şükran, keder… Hepsinde ortak bir isme dair ortak duygu: Sevgi…

En dokunan paylaşımlardan biri, Bülent Timurlenk’in şu sözleriydi: “İnsan sevdiği bir yazarı kaybedince olmayan daktilosundan harfler kopuyor…”  Her nihayetle, bir kahraman için esaret başlıyor. Remzi Ünal’ın esaretine, yeni maceralara yelken açamayacak oluşuna, yeniden sokaklarda turlayamayacak ya da bir kötünün yakasına yapışamayacak oluşuna da üzülüyor insan. Lakin yine yaşantımdan yola çıkarak bilirim;  gerçek bir usta ile yolu kesişen her çırak, ustasından bir parçayı mutlaka taşır sanatında.  Kendinde de varsa maharet, ustasından aldıklarına katarak kendi özünü, ileriye taşır sanatını. Celil Oker; atölyelerde, dersliklerde elinde ne varsa sunmuş öğretmenliğiyle. Şimdi asıl mesele, onun mutfağından geçenlerin ustalarının maharetini ne kadar yaşatabileceğini görmekte. Celil Oker’i bir kere daha ölümsüzleştirmekte.

Westworld konusu, karakterleri̇ ve oyuncuları

Westworld dizisi, ilginç konusu ve ünlülerden oluşan oyuncu topluluğu ile dikkat çeken yapımlar arasında yer alıyor. Şunu kabul etmeliyim ki, son zamanlarda seyrettiğim en yaratıcı yapımlardan biri. Ancak Westworld yeni bir fikir değil. Bu başarılı dizi ile ilgili bilgilere geçmeden önce kısaca Westworld’ün konusuna değinelim.

Westworld’un konusu nedir?

Westword, zengin yetişkinlerin keyifle zaman geçirebileceği, çeşitli fantazilerini gerçekleştirebileceği bir eğlence parkı. Westworld’de, ev sahibi olarak adlandırılan yüksek teknoloji ürünü robotlar, ziyaretçilere eşlik ediyor ve onların, çeşitli hikayelere katılarak fantazilerini yerine getirmelerine olanak sağlıyor. Ancak tahmin edersiniz ki bu zengin ziyaretçilerin fantazileri her zaman çok da masum ya da sıradan değil. Çok zengin biriyseniz ve gerçek karakterinizi ortaya çıkarmak üzere tasarlanmış, istediğiniz her şeyi yapabileceğiniz bir eğlence parkındaysanız, çok fazla zaman geçmeden, keyif için işlenen cinayetler, tecavüzler, soygunlar Westworld’ün olağan hayat akışı olarak karşımıza çıkıyor. Westworld’deki robot ev sahipleri de zaten bunun için tasarlanmış. Ancak gün gelir ve robotların yapay zekasında bir değişiklik yaşanır. Ve işte asıl hikaye de bundan sonra başlar.

Hemen burada belirtmek isterim:  Günümüzdeki yapımın eski yapımdan ufak da olsa bazı farkları var. Bu da belki Westworld’ü seyrettikten sonra 1973 yılındaki filmini seyretmek isteyenler için  sürpriz olarak kalsın.

Westworld hangi yapımdan uyarlandı?

Westworld, 1973 yılında yayınlanan bir filmin uyarlaması. Orijinal Westworld’ün senaryosu, Michael Crichton tarafından yazılmış ve yapım da yine kendisi tarafından yönetilmiş. Bu yapımın ardından 1976 yılında Futureworld adlı bir devam filmi yapılmış. Daha sonra da 1980 yılında Beyond Westworld adında bir yapım, televizyon  izleyicisinin önüne gelmiş. Ancak hiçbiri serinin ilk filmi kadar tutmamış.  Westworld’ün ilk yapımında zamanın ünlü oyuncusu Yul Brynner oynamış.

Michael Crichton kimdir?

Michael Crichton Amerikalı yazar, yapımcı, yönetmen ve senaristtir. Yazarın içinde yer aldığı, adı en fazla duyulmuş projelerin başında Jurassic Park gelir. Önce, ünlü Harvard Koleji’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı eğitimi alan yazar bu bölümü yarıda bırakmış ve daha sonra Harvard Tıp Fakültesi’nde okumuştur. Daha çok aksiyon ve bilim kurgu türünde yazan Michael Crichton, tekno gerilim türünün öncülerindendir. Jurassic Park filminde genetik mühendisliği ve kaos kuramını, The Andromeda Strain’de biyo-tehlike, Timeline’da kuantum mekaniği, Prey  ve Korsan Günlükleri’nde nanoteknolojiyi işlemiştir.

Westworld’e giriş ücreti ne kadar?

Westworld’de çılgın fantaziler ile bir gün geçirmenin bedeli 40,000 dolar. Bunu 1. sezonun 3. bölümünde dizideki karakterlerden birinin ağzından öğreniyoruz. Ancak bu ucuz paket. 1973 yılında çevrilen filmde, parka giriş ücreti 1,000 dolarmış. Bu rakama gerçek faizi işlediğimizde, günlük 38,000 dolar rakamına erişiyoruz. O nedenle, 40,000 dolar günümüz için makul bir rakam diyebiliriz. Dizinin websitesinin verdiği bilgiye göre, altın paket ile Westworld’ü ziyaret etmek isterseniz günlük 200,000 doları gözden çıkarmanız gerekmekte.

Westworld karakter isimleri ve oyuncuları

Hikaye büyük bir eğlence parkında geçtiğinden dizide pek çok karakter yer almakta. Dizinin ana karakterlerinden bazılarına biraz daha yakından bakalım:

Dr. Robert Ford: Westworld’ün direktörü ve kurucuları arasında yer alan bu karakteri hepimizin yakından tanıdığı Anthony Hopkins oynuyor.

westword karakterler ve oyuncular dr robert ford - anthony hopkins
westword karakterler ve oyuncular dr robert ford – anthony hopkins

Genç Robert Ford: Direktörün gençlik hali de Westworld içinde bir robot olarak yer almakta.

westword karakterler ve oyuncular genç dr robert ford - anthony hopkins
westword karakterler ve oyuncular genç dr robert ford – anthony hopkins

Dolores Abernathy: Güzeller güzeli, Dolores aslında Westworld’ün en yaşlı ev sahibi, yani robotu. Hikayesi gereği elinden düşürdüğü konservesiyle, Westworld’ü ziyarete gelen birçok zengini kendisine hayran bırakıp hikayesine çekiyor. Bu basit çiftçi kızı android, hikayenin gelişmesi ile bakalım nasıl bir geleceğe yürüyecek?  Elbette robot olarak bir geleceği olacaksa! Dolores karakteri, Rachel Wood tarafından canlandırılmakta.

westword karakterler ve oyuncular dolores abernathy - rachel wood
westword karakterler ve oyuncular dolores abernathy – rachel wood

Arnold: Jeffrey Wright tarafından canlandırılan karakter, Westworld’ün yönetiminde önemli bir konumda ve Dr. Robert’in bir anlamda sağ kolu diyebiliriz.

westword karakterler ve oyuncular arnold - jeffrey wright
westword karakterler ve oyuncular arnold – jeffrey wright

Elsie Hughes: Barnerd ile çalışan Elsie bir davranış bilimci ve robotların davranışlarını inceleyerek onların beklendiği gibi hareket edip etmediklerini inceliyor. Bu karakter Shannon Woodward tarafından canlandırılıyor.

westword karakterler ve oyuncular elsie hughes - shannon woodward
westword karakterler ve oyuncular elsie hughes – shannon woodward

Ashley Stubbs: Westworld’ün güvenlik sorumlusu. Robotlara pek güvenmiyor. Acaba işin sonunda haklı mı çıkacak, yoksa çok mu evhamlı biri? Bu karakteri Luke Hemsworth oynamakta.

westword karakterler ve oyuncular ashley stubbs - luke hemsworth
westword karakterler ve oyuncular ashley stubbs – luke hemsworth

Lee Sizemore: Westworld’ün hikayelerinin ve diyaloglarının büyük bir kısmını yazan, Westworld’ün hikayecisi Lee, Simon Quarterman tarafından canlandırılıyor.

westword karakterler ve oyuncular lee sizemore - simon quarterman
westword karakterler ve oyuncular lee sizemore – simon quarterman

Theresa Cullen: Westworld’ün kalite güvence sorumlusu. Bir anlamda robotların zengin müşterilerin istedikleri tüm fantazileri gerçekleştirmesinden sorumlu. Sidse Babett Knudsen karşımıza bu rolde çıkıyor.

westword karakterler ve oyuncular theresa cullen - sidse babett knudsen
westword karakterler ve oyuncular theresa cullen – sidse babett knudsen

Charlotte Hale: Westworld’ün yönetici müdürü, yeri geldiğince ev sahiplerini kendi fantazileri için denemekten çekinmeyen bu karakteri Tessa Thompson oynamakta.

westword karakterler ve oyuncular theresa cullen - sidse babett knudsen
westword karakterler ve oyuncular theresa cullen – sidse babett knudsen

Maeve Millay: Westworld’de elbette bir genelev de bulunmakta ve bu işletmenin madamı da Maeve. Son derece kuvvetli bir karakter olan Maeve’yi Thandie Newton oynuyor.

westword karakterler ve oyuncular maeve millay - thandie newton
westword karakterler ve oyuncular maeve millay – thandie newton

James Delos: Her işletme gibi Westworld de bir yatırımcıya ihtiyaç duyuyor. Dizide farklı beklentileri olan yatırımcılardan biri de James ve bu karakter Peter Mullan tarafından canlandırılmış.

westword karakterler ve oyuncular maeve millay - thandie newton
westword karakterler ve oyuncular maeve millay – thandie newton

William: William, Westworld’e James’in damadı olmak üzere geliyor. James’in oğlu ile bir bekarlığa veda partisi için eğlence parkına gelen William’ın başından elbette birçok olay geçecek. Jimmi Simpson bu rolde karşımıza çıkıyor.

westword karakterler ve oyuncular william - jimmi simpson
westword karakterler ve oyuncular william – jimmi simpson

Siyahlı adam, Man in Black: Bu gizemli karakteri Ed Harris canlandırıyor.

westword karakterler ve oyuncular man in black - ed harris
westword karakterler ve oyuncular man in black – ed harris

Gördüğünüz üzere Westworld’ün hem karakter hem de oyuncu kadrosu oldukça geniş ve zengin. Bazı ana karakterleri burada tanıtmaya çalıştım ama diziyi izledikçe çeşitli farklı karakterler eminim ki sizi şaşırtacak ve beğeninizi kazanacaktır. Yapım hakkında daha fazla bilgi almak isterseni ya da 3. sezonun tanıtım videosunu izlemek isterseniz Westworld‘ün sayfasını ziyaret edebilirsiniz.