Ana Sayfa Blog Sayfa 28

Makale: Kurgu Bir Dedektifin Portresi: Tony Chu

Bir dedektiflik hikâyesi -hangi türde, hangi dilde, hangi zamanda yazılmış olursa olsun- başkahramanına bazı ayrıcalıklar tanır. Keskin bir zekâya sahip olmak, küçük ipuçlarını takip ederek suçluların peşinde koşmakla görevlendirilen kurgu karakterin vazgeçilmez ve akla ilk gelen özelliğidir kuşkusuz. Yine de bir kurgu dedektif karakteri tanımlarken “zeki biri işte” deyip geçiştiremeyiz. O her zaman daha fazlasına sahiptir. Örneğin, Batman’in titanyum alaşımlı tellerle örülmüş kurşun geçirmez, yanmaz bir kostümü; gazeteci, sanat tarihçisi, televizyon programcısı, arkeolog ve antropolog olan Martin Mystère’in entelektüel birikimi; Müfettiş Gadget’ın kıyafetlerinin ve vücudunun farklı yerlerinden çıkan değişik cihazları vardır.

Bu özelliklere sahip olmak ya da Sherlock Holmes gibi “deha”, Miss Marple gibi “insan sarrafı” olarak anılmak hoşumuza gidebilir. Yine de özel yetenekleri olan bir kurgu dedektif karaktere dönüşmeyi dilemeden önce bir kez daha düşünmek gerekiyor. Dedektif Tony Chu’nun sahip olduğu türde özel bir yetenek insanın hayatını oldukça zorlaştırabilir.

 

Chew

john layman
John Layman – Haziran 2009 ile Aralık 2016 yılları arasında Image Comıcs tarafından gizem ve suç türü altında yayımlanan seri toplamda 60 ciltten oluşuyor. Eısner Awards for Best New Serıes (2010), Harvey Awards for Best New Serıes (2010), Çizer Rob Guıllory için Best New Talent (2010) ve Best Contınuıng Serıes (2011) ödüllerine layık görülen Chew serisinin ilk beş cildinin Türkçesi, İlke Keskin (ilk üç cilt) ve Tulgan Köksal (dördüncü ve beşinci ciltler) çevirileriyle Marmara Çizgi tarafından yayımlandı.

Hikâyesi John Layman tarafından yazılan, çizimleri Rob Guillory’ye ait olan Chew çizgi roman serisinin başkahramanı Tony Chu bir sibopatik. “Yediği şeylerden psişik imgelemler almak” şeklinde tanımlanan bu özelliği yüzünden daima aç olmasına rağmen yemek yiyemiyor. Neden mi? Çünkü ısırdığı herhangi bir şeyin varlığı boyunca yaşadığı ya da tanık olduğu olayların hepsini görebiliyor. Örneğin, bir elma yiyecek olursa bu elmanın ağaçta yetişmeye başladığı andan hasat zamanında toplandığı ana kadar başından geçenleri izlemek ya da yediği bir hamburgerdeki etin geldiği hayvanın henüz bir yavru olduğu günlerden başlayarak bir kasap tarafından derisinin yüzüldüğü ana kadar yaşadığı maceraları en ince ayrıntısına kadar öğrenmek zorunda kalıyor. Koskoca dünyada onunla anılarını paylaşmama nezaketini gösteren tek yiyecek ise “pancar”.

Chew, ölümcül bir kuş gribi salgını nedeniyle tavuk yetiştirmenin ve yemenin yasak olduğu bir dünyada geçiyor. Bu yasakla birlikte tavuğa olan ilgi artınca gıda suçları da artıyor ve bu suçları finanse eden bir yeraltı ekonomisi gelişiyor. GİD (Gıda İşleri Dairesi), Philadelphia’da bir polis memuru olarak çalışan Tony’nin gizli yeteneğini keşfedip peşini bırakmayınca bu özel büroda dedektif olarak çalışmaya başlayan Tony Chu kendini birbirinden tuhaf maceraların ortasında buluyor. Sıradan bir polis olarak geçirdiği günleri mumla arayan Tony, cinayetleri ve yasa dışı faaliyetleri çözmek için olay yerinde bulunan delillerin tadına bakmak zorunda kalıyor. Tony’nin yemeye mecbur kaldığı şeyler arasında ölü insanlar, hayvanlar, cesetlerden kopmuş parçalar ve tadını hayal bile etmek istemeyeceğimiz kadar korkunç şeyler var…

 

Tony Chu’nun geçmişi ve ailesi

Seride Tony’nin yaşam öyküsünden bütünüyle bahsedilmediği için kahramanın geçmişine dair her ayrıntıyı bilemiyoruz ama hemen her ciltte verilen ufak tefek bilgilerden dedektifin ilginç özelliklere sahip insanlarla dolu geniş bir ailesi olduğunu öğreniyoruz.

Tony’nin abisi meşhur bir aşçı. Çok izlenen bir televizyon programının yıldızı olan Chow Chu, tavuk yasağından sonra yasa dışı örgütlerden tavuk satın almaya başlayınca Tony ve abisi arasında gerilim yaşanıyor.

Tony’nin ikiz kız kardeşi, Toni Chu, NASA’da çalışıyor. Kardeşininkine benzeyen özel bir yeteneği olan Toni, yediği herhangi bir şeyin ya da vücudundan ısırık aldığı herhangi bir kişinin gelecekte yaşayacağı olayları görebiliyor.

rob guillory
Rob Guıllory

Dedektifin ailesinin tanıdığımız en genç üyesi ise lise öğrencisi olan kızı Olive Chu. Aklını kaçırmış bir annesi olan ve babasıyla büyüdükten sonra tanışan Olive, insanlardan uzak durmayı seviyor. Elbette ailesindeki herkes gibi o da yiyeceklerle ilgili bazı yeteneklere sahip. Babası gibi sibopatik olan Olive, bazı yiyecekleri istediği hedefe kusursuz bir şekilde fırlatıp onları silah olarak kullanabiliyor ve çikolatayı oyarak ona istediği herhangi bir nesnenin şeklini verebiliyor.

Tony’nin sevgilisi Amelia Mintz ise bir gazetede yemek eleştirmeni olarak çalışan bir sabokatibe. Amelia yediği yemekleri öyle ayrıntılı ve gerçekçi bir şekilde tarif edebiliyor ki bu yazıları okuyanlar yemekleri yemiş kadar oluyor.

 

Tony Chu’nun özel hayatıyla ilgili bilgilerimiz sınırlı olabilir ama sibopatik dedektifin, kahraman ya da anti kahraman rolü biçilmiş geleneksel kurgu dedektif özelliklerinden yoksun, birçok yönüyle sıradan, abartısız bir karakter olduğunu söyleyebiliriz. Yüzünde çoğu zaman acı çektiğini belli eden bir ifadeyle amirinin ve partnerinin davaların çözülmesi için önüne koyduğu şeyleri yerken, olay yerinde ya da morgda ölülerin kollarını ısırırken, dişlerini ölü bir köpeğin tüylerine geçirirken, kime ait olduğu belli olmayan kanlara bandığı parmağını diline değdirirken -kurgu evrendeki çoğu meslektaşının aksine- pek de havalı gözükmeyebilir. Yine de Tony Chu, artık bir çizgi roman klasiği olarak kabul edilen Chew serisiyle birlikte kurgu dedektif karakterlerin arasında yerini almış gibi gözüküyor.

Erkek Seri Katiller 6 – Kazıklı Voyvoda

Voyvoda III. Vlad Tepeş, Kont Drakula ya da Kazıklı Voyvoda genellikle seri katil olarak gündeme gelir. Ancak birçok seri katil uzmanının bu hususta hemfikir olmadıkları gözlemlenmektedir. Ben de, kendisinin seri katil olarak adlandırılmayacağını düşünmekteyim. Karakteristik özelliklerine bakacak olursak, kendisini tipik bir sadist olarak adlandırmak doğru olur. Birçok kişinin ölümüne sebep olduğu da şüphesizdir. Ancak arada çok ince bir çizgi var. Seri katiller zevk uğuruna öldürürken, Kazıklı Voyvoda gibi liderler ve diktatörler siyasi çıkar ve başkalarına karşı gözdağı vermek için öldürürler. Şayet Kazıklı Voyvoda’yı seri katil olarak kabul edersek, Adolf Hitler’i de seri katil kategorisine koymamız gerekir ki bu çok yanıltıcı olur. Bu tür diktatörlerin öncelikli amacı zevk için öldürmek değildir. Daha önce belirttiğim gibi farklı etkenlerden ötürü öldürür veya öldürtürler. Kazıklı Voyvoda’nın diğer özelliği ise, kimi otoritelere göre, yazar Bram Stroker’ın ölümsüz eseri “Dracula” için esin kaynağı olmasıdır. Ancak bu da tatışmaya açık bir iddiadır. Belki Vlad seri katiller için bir ilham kaynağı değildi ama farklı bir açıdan değerlendirecek olursak, seri katillerin vampirleri rol model olarak aldıkları daha gerçekçi bir yaklaşımdır.

Aristokrat bir ailenin çocuğu olan Vlad, Romanya’nın Transilvanya şehrinde dünyaya geldi. 15. yüzyılın ortalarında ise kötü namını her yerde duyurmaya başladı. Esir aldığı askerlere işkence yaparak öldürdüğü, askerleri kazığa oturttuğu ya da canlı canlı kaynar suya attığı rivayetler arasındaydı. Kimi kaynaklara göre kurban sayısı on binler ile anılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu, kendisini durdurmayı başarmıştır. Dolayısıyla daha da büyük bir katliamın önüne geçilmiş oldu. Ancak, dediğim gibi, Kazıklı Voyvoda’yı seri katil kategorisine sokacak olursak, başka çağlardan ve imparatorluktan olan birçok hükümdarı da aynı kategoride saymak zorunda kalırız.

Avrupa, büyük savaşların ve vebanın ardından, tekrar kalkınma çabasındaydı. Ticari ilişkiler tekrar kalkınmaya yol açarken, İtalya’da başlayan rönesans akımı ile sanatsal kalkınma da başlamıştı. Rönesans birçok sanatkârı ortaya çıkartmıştır. Leonardo da Vinci bunlardan bir tanesiydi. Ancak kalkınma, ressamlar ile sınırlı değildi. Gerçi Leonardo da Vinci örneğinde olduğu gibi birçok sanatkâr aynı zamanda birer mucitti. Orta Çağ’da mucitlerden bahsediyorsak, ilk akla gelen isimlerden bir tanesi de şüphesiz Johannes Gutenberg’tir. 1447 yılında hareketli parçalar ile yazı baskısını Avrupa’da başlatan Gutenberg, buluşu ile modern dönemin en önemli olayına, matbaa devriminin başlangıcına yol açmıştır. Sadece matbaacılığı icat etmekle kalmamış, aynı zamanda insanların kendi gelişimi için çok büyük bir adım atmıştır. Rönesanstan bahsediyorsak, bilim için önemli buluşlara imza atan Galileo’yu unutmamak gerekir. Galileo ile birlikte, dünyanın yassı olmadığını öğrendik. Teleskop icadı ile yıldızları araştırmaya başladık. Gutenberg sayesinde ise bu bililmsel keşifler, kitaplar aracılığıyla hızla

insanlara ulaştı. Ancak bir yandan doğayı keşfederken, insan bedeninin nasıl çalıştığına dair de ciddi keşifler yapıldı. 1628’de William Harvey kan dolaşımını açıkladı.

Filozoflar kiliseye karşı direnişe geçtiler. Luther, Protestan ayaklanmasını başlattı. Katolik kilisesi ise kitapları yakarak bu ayaklanmaya karşılık verdi. Ama insanların öğrenme açlığı karşısında fazla direnemedi. Bilim bir tür moda akımına dönüştü. İnsanlar yeni ülkeler ve yeni kültürleri keşfetmek için yollara düştü. Ancak bu yolculukların daha çok sömürmek için olduğu, sonradan anlaşıldı. Endüstriyel gelişim ile birlikte bilimsel gelişim de durdurulamaz bir hızla yol alıyordu. Özelikle adlî bilim ile ilgili gelişim çok hızlıydı. 1590’da iki Hollandalı kâşif, adlî bilimi de yakından ilgilendiren bir buluşa imza attılar. Zacharias Janssen ve oğlu Hans Janssen’in geliştirdikleri lens, daha sonradan Anton van Leeuwenhoek tarafından mükemmelleştirilerek, bugün bildiğimiz haliyle mikroskopu bize armağan etmişti. 1609’da Fransız bilim adamı Francois Demelle, el yazısı karakteristikleri üzerine ilk kez çalışmalar yayınlarken, Almanya’daki Leipzig Üniversitesi adlî tıp ile ilgili kurslar açtı. Yine aynı dönemde İtalyan biyolog Marcello Malpighi parmak izi analizi üzerine çalışmalar yayınlayarak, analizin bugünküne en yakın halini sunmuştur.

Bilim gelişim gösterse de hâlâ birçok kesim için batıl inançlar ön plandaydı. Bilimin hızlı gelişimine karşı çıkan güçlü bir yapı vardı. Hristiyan dünyası bilim adına tüm girişimleri lanetliyor ve engellemeye çalışıyordu. Bilimi şeytanın işi olarak nitelendiriyorlardı. İnsanların batıl inancını sıcak tutmak için tüm imkânlar seferber ediliyordu. Bilimin her bir keşifi rasyonel aydınlanmaya sebep olurken, bilim dini inançlar ile zaman zaman ters düşmekteydi. Bilim ile kilise çatışırken, başka bir fenomen ortaya çıktı. 1521 ile 1600 yılları arasında yeni bir av sezonu açıldı. Cadı avı sürerken, “lycantrophy” veya “therianthrophy” sebebiyle mahkemede insanlar yargılanıyordu.  “Lycantrophy” veya “therianthrophy” canavara dönüşmek anlamına gelir. 17. Yüzyılın ortalarına kadar bu tür davaların kaynaklarına rastlamak son derece olasıydı. Resmi kaynaklara göre, o dönemde 30 bine yakın kurt adam davasına rastlamak mümkündü. Engizisyoncuların hedefinde kurt adamlar vardı. Cadı avı çoğunlukla kadınları hedef alırken, şimdi de kiliseyle ters düşen erkekler için bir çözüm gerekiyordu. Kurt adam olmanın en önemli belirtisi kuşkusuz vücutta oluşan yoğun kıllanmaydı. Ancak engizisyoncular buna da bir çözüm buldular. Kurt adamların kamufle olmak için kıllarını vücudunun içlerine doğru uzattıklarını söylüyorlardı. Bu ve benzeri bahaneler ile birlikte birçok masum insan işkence gördü ve on binlerce kişi öldürüldü.

Cadı avcıları özellikle Fransa’da avlanmaktaydılar. O dönemin inancına göre suç işleyenlerin de içinde şeytan barınmaktaydı. Bazı katiller vahşi hayvanlar misali içgüdülerini geliştiriyorlardı. Bazıları kurbanlarını öldürdükten sonra, vahşi hayvanlar misali yiyor ya da kanını içiyorlardı. Kanibalizm (yamyamcılık) ve Necrophillia (ölüsevicilik) o dönemde hiç de sıradışı bir durum değildi. Fransa’nın kırsal bölgelerinde özel görevliler, orada yaşayan insanların evlerini ziyaret ederek, kurt adamı tanıma ve yakalama yöntemlerini öğretiyorlardı.  O zamanlar henüz tanısı konulmamış hastalıklara maruz kalmış insanların içlerine şeytan kaçtığı söylenmekteydi. Bu insanların içinden şeytan çıkartma ayinleri en ağır işkencelerden ibaretti. Kilise bunun, şeytana karşı büyük bir mücadele olduğuna insanları inandırmaya çalışıyordu. Ancak kurt adamın şeytanî güçlerine inananlar da vardı. Giydikleri kurt postları ile geceleri dışarı çıkan insanlar, kurt adam ile karşılaşıp ondan güç alma çabaları içerisindeydiler. Avcılar karşılaştıkları kurtların sol ön ayağını keserek, hayvanı öldürmeden serbest bırakıyorlardı. Ertesi gün aynı avcılar, kasabada sol eli kesilmiş ve sargılanmış insan peşine düşüyorlardı. Eğer şansızsanız gerçekten de sol eliniz yaralanmışsa, vay halinize… Avcı bir gece önce kestiği kurdun aslında kurt adam olduğunu ve gündüzleri insan olarak halk arasında olduğunu ispatlama peşindeydi. Ancak bu durumdan faydalananlar da vardı. Cinsellik de kilise adına tabuydu. Cinsel dürtülerine hâkim olamayıp kadınlara saldıran, tecavüz eden, hatta öldüren katiller, bu vahşi dürtülerin arkasına sığınırlardı. Aslında onlar da birer kurbandı ve içlerindeki şeytanı kontrol edemedikleri için bu suçları işliyorlardı.

Öykü: Nasıl Olsa

Bilgisayar ekranında hizmet verdiği kişi ve kurumların finansal tablolarını hazırlıyordu Halil İbrahim. Babasından kalma mesleği ve ofis katını muhafaza edip müşterileri dağıtmadan, muhasebecilik işini yapmaya devam ediyordu. Babası gibi değildi, üniversiteyi bitirmişti. Bir türlü veremediği Mali Müşavirlik sınavını bir geçse işlerini daha da büyütecekti. Muhasebe işlemlerini yaparken, müşterilerinin benzer küçük yolsuzluklarla tenezzül edilmez küçük rantlar için nasıl maymunluk yaptığını görüyordu. İnsanlar maymundan gelme diyorlar ya, çok zaman öyle olmalı diye düşünüyordu. Gördüklerini tekrar etmekten başka hayatına ne katabiliyordu ki insanoğlu. Çoğu yeniliklere açık olduğunu söylemesine karşın hiç de öyle değillerdi.

Bunları düşünerek çayını yudumladı Halil İbrahim. Elindeki çay bardağını şöyle gözünün hizasına kaldırıp bir rengine baktı, bir de bardağından dumanlar çıkıp çıkmadığına göz attı. Aklına televizyondan seyrettiği çay reklamları geldi. Bordo kahverengi yarı saydam rengi ile sanki ocak üstünden alınmışçasına üstünde dumanı tüten baş döndürücü bir ahenk içindeydi bu görüntü. Aslında çayı o kadar sıcak içemezdi. Aklından bunu geçirdi. Bir de kocaman kupalar ile çay içiyorlardı. Ona da çok kızıyordu. Bu da televizyonda gördüklerini taklit eden kişilerin davranışlarındandı. Halbuki yabancılar bile çayı ince belli Türk bardağı ile içmeye bayılırlardı.

Önünde duran dokümanlara bakıp “Ahh işte,” dedi kendi kendine. “Yapılmışını görmedi ya, kırk kere anlatsan defalarca tarif etsen beceremez.”

Şurada kaç tane sayıyı bir araya getirip adam gibi sıraya sokup enine boyuna birbiriyle ilişkilendirecekti ki?

“Ahh ben bu Hüseyin’i nereden buldum,” diyerek hayıflandı.

Sonra böyle dediğine pişman oldu. Bir an durup düşündü, diğer başvuruların yanında en düzgün giyimlisi, kendisine en dikkat edeni Hüseyin olmuştu. Sanki dergi sayfasından çıkmış gibi görünümü dikkat çekiciydi.

Ofiste konsantre olmaya çalışıp düşünmekten çok çalışmaya doğru evrilirken, sokaktan kuvvetli bir otomobil kornası sesi duyuldu. Ses öyle beklenmedik bir anda ve öyle yüksek bir tınıda duyulmuştu ki olduğu yerde neredeyse zıpladı. Oturduğu yerde döndü, arkasındaki camın güneşliğini aralayıp ne olup bittiğini anlamaya çalıştı. Aşağıdaki adam durmadan kornaya basıyordu. Sokakta herhalde korna sesini duymayan kalmamıştı.

Kornaya sürekli basan adam, elinde bir beyzbol sopasıyla arabadan indi. Neler oluyor diye irkildi birden. Beyzbol sopalı adam bağırmaya başladı aynı anda. Üstelik ağza alınmaz küfürleri fütursuzca sıralıyordu. Sokakta adamdan başka kimse yoktu. Halil İbrahim’in penceresinden sokak tam olarak da gözükmüyordu. Adam, Halil İbrahim’in arabasının olduğu yöne doğru yürüdü.

Dikkatle adamı izlemeye devam etti.

Bu adam da kesin televizyondan etkilenmiş diye düşündü. Elindeki beyzbol sopasına bakıyordu. Amerikan serserisi olmak istemese o beyzbol sopası ne arayacaktı adamın elinde? Adam kısa sayılacak bir boydaydı. Belki de kilolu oluşu adama bakınca boyunun kısa algılanmasına sebep oluyordu. Beyzbol sopasının dibinden tutmuş, yere doğru sallayarak arabasının olduğu yere kadar gelmişti.

Kendi aracının aynısından aynı renkte, aynı modelde bir tane daha hemen peşi sıra park edilmişti. Yoksa hemen arkasında mıydı? İki aynı renk, aynı model, peş peşe park etmiş iki araca dikkatle bakmaya devam etti. Öndeki mi onun aracıydı, yoksa arkadaki mi?  Araçların plakaları, bulunduğu yükseklikten ve dahası arabaların çok yakın park edildiğinden okunmuyordu. Ayırt edilemeyecek şekilde birbirine benzeyen iki araç peş peşe sokak içinde park halindeydiler.

Hangisi onun arabasıydı? Uzaktan kumandalı anahtarı aklına geldi. Ne yazık ki anahtarın işe yaramayacağını biliyordu. Yine de bir umutla anahtarın düğmelerine bastıysa da “tık” yoktu. Geçtiğimiz gün pili bitmişti. Her aklına geldiğinde geç saatte ofisten çıktığı için kimseye söyleme fırsatı ya da kendisi bir yere uğrayıp yaptırma fırsatı bulamamıştı. Aslında nereye uğrayacağını bilse böylesine çaresiz kalmayı beklemez, tamirini yaptırırdı. Şimdi arabanın uzaktan kumandalı anahtarı çalışsa, ışıkları yakıp söndürüp hangi aracın kendi aracı olduğunu şıp diye anlardı.

Gözünü ayırmadan aşağıda ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ne tartışmanın başını görmüştü; ne de tartışmanın neden çıktığını anlayabilmişti. Elinde beyzbol sopası tutan adam, sopasını kaldırdığı gibi park halindeki aracın ön camına indirdi. Halil İbrahim, içine buz gibi bir bıçak saplandığını hissetti. Ya benim arabamsa, diye geçirdi içinden. Bu onun arabası olabilirdi. Adam hangi arabaya sopayı indireceğini nereden biliyordu? Biliyor muydu? Bilmeden mi indiriyordu sopayı? İçi daraldıkça daraldı. Etrafa görebildiği kadar bakındı, sokakta kimseler yoktu. Herkes saklanmış gibiydi. Kimse de çıkıp “Ne yapıyorsun hemşerim?” demiyordu. Elinde beyzbol sopasını tutan adam az önce ön camına vurduğu aracın yan camına da sağlam bir vuruş yapıp yan camı da tuz buz etti.

Halil İbrahim’in aklına masa çekmecesinde bulunan beylik tabancası geldi. Şimdi silahı alıp adama, yok ne adamı havaya iki kurşun sıksa belki ortalık durulurdu. Önce davranıp pencereyi açmak için hamle yaptı. Pencerenin kulpunu öyle hızla çekmişti ki, kulp elinde kaldığında küçük bir şaşkınlık yaşadı.

Bulunduğu beşinci katta bunlar olurken aşağıdan başka bir bağırış sesi geldiğini duydu. Sesi duyuyor ama henüz sesin kimden geldiğini göremiyordu. Parmak uçlarında yükselerek biraz daha açı yakalayıp sokaktan daha geniş bir kesit görmeye çabaladı. Sesi, elinde beyzbol sopası olan adam da duymuştu. Pervasızca elindeki sopayı bir kez daha kaldırıp bu defa arabanın ön kaputuna şiddetle vurdu. Küfürler havada uçuşmaya başlamıştı artık. Halil İbrahim de duyulur duyulmaz bir sesle onlara eşlik ediyor, hâlâ gidip tabancasını almayı ve gerekirse pencerenin camını kırıp ateş etmeyi düşünüyordu. Kararsızlığı had safhaya ulaşmışken aşağıda diğer sesin sahibini gördü. Elinde bir samuray kılıcı sallayıp koşturan gençten bir adamdı. Aşağıda gördüğü yüzlerin hiç biri tanıdık gelmemişti. Kendisine yabancı olan bu insanlar, beyzbol sopası ve samuray kılıcı ile uluslararası bir gösteri sergiliyorlardı.

Aklına telefonu geldi. Telefon, odasının öteki ucunda şarjdaydı ve bir an olsun olanı biteni kaçırmamak için gidip odanın öteki ucundan telefonunu almaya üşendi. Yine de telefona göz ucuyla baktı. İşte tam o anda samuray kılıcını sallayan genç adam, beyzbol sopasını sallayan diğer adamın yanına doğru koşmaya başlayınca telefonu unuttu gitti. Nasılsa biri bu görüntüleri çekerdi. Üstelik nasıl olsa biri de polise haber vermiştir, diye düşündü. İçi rahatladı. Samuray kılıcı beyzbol sopasına doğru sallanıyordu. Bu iki savaş aracının kapışması iki insandan hangisinin daha güçlü olacağını belirleyecekti. Aklına çocukluk arkadaşı Mustafa’nın tekvando hamlesi ile oluşan çözümü geldi.

Şiddetli kar yağışlı bir İstanbul akşamında Mustafa işten dönmekteydi. Otobüsün içi öyle kalabalıktı ki kıpırdamak imkansızdı. Bu durum tatlı bir itiş kakışa sebep oluyordu. Bu itişmeler bazen rekabetçi bir üstünlük arayışına meylediyor, bazen sözlü sataşmalara kadar varıyordu. O gün de böyle bir tartışmanın ortasında Mustafa kalmıştı. İnince görüşeceklerdi. Nerede ineceklerini sormuşlardı birbirlerine, otobüsün içinde konuyu çözememiş fakat daha uzatmadan susmuş, inince görüşmek üzere karşılıklı birbirlerine sırtlarını dönmüşlerdi. Halbuki çözüm, sadece birbirlerine sırtlarını dönmeleri kadar basitti. Mır mır inene kadar her ikisi de öfkelerini beslemeye devam etmiş, öfkelerinin sıcaklığını kaybetmekten imtina etmişlerdi. İki adam da son durakta inecekti. Son durağa geldiklerinde otobüsün içinde on kişi ancak vardı. Otobüsten, önce Mustafa inip son durağın hemen yanındaki çimenlik bir alan olan parka doğru iki adım atıp hasmını bekledi. Karşısına dikilen genç, zayıftan çelimsiz bir tipti. Karşısına gelen bu genç adam, öne doğru eğilip tekvando ritüelinde bir selam verince Mustafa şaşırmıştı. Kendisi de aynı ritüel ile cevap verince iki hasım oldukları yerde donup kalmışlardı. Kısa süren şaşkınlık hali yerini diğer ritüellerin yerini almasıyla sonlanmıştı. Mustafa hızla bir hamle yapıp bir ayağını yere sabit basıp diğer ayağını rakibine doğru salladığı anda zeminin kar ve buzdan dolayı kaymasından ötürü sırt üstü yere düşmüştü. Tekvando nedeniyle birbirlerine ancak ayakları ile müdahale edebileceklerinden Mustafa ayağını sallamıştı. Kendisini sırt üstü yerde bulunca yüzü asılmıştı. Sonra rakibi gelip elini uzatıp kendisini yerden kaldırdı. Karşılıklı geçip tekrar selam verdiler ve Mustafa yenilgiyi kabul edip rakibinin elini sıkıp her ikisi de ayrı yönlere doğru ilerleyip ayrıldılar. Bir başka araç ile temassız bir çözüm bulmuşlardı. Saygı ve kurallar çerçevesinde sonuca ulaşmışlardı.

Sokaktaki adamların ise böyle bir kaygıları yoktu. Hâlâ birbirlerine samuray kılıcı ve beyzbol sopası sallayıp duruyorlardı. Şaşkınlık içinde olup biteni izliyordu Halil İbrahim. Ardından az önce kornasına uzun uzun basılan aracın arka camının yavaş yavaş aşağıya doğru inip açıldığını gördü. Bulunduğu yerden aracın arka camının olduğu yerde biri olup olmadığını tam göremiyordu. Cam aşağı doğru inince cama doğru odaklandı. Camdan yavaşça bir kolun uzandığını gördü. Elinde bir on dörtlü tutuyordu. Silah tüm haşmetiyle parlıyordu. İki el silah sesini duyduğu anda silahın namlusunda bir kıvılcım ve ardından bir duman gördü.

Silahın ateşlendiği yönde elinde samuray kılıcı sallayan genç adam istemsizce önce dizlerinin üzerine çöktü sonra da yana doğru yattı. Bu sırada elindeki samuray kılıcını bırakmıyordu. Elinde beyzbol sopası tutan adam hiçbir şey olmamış gibi yerinde döndü ve aracın bagaj bölümüne de iki kez sertçe sopasıyla vurdu. Öylesine rahat hareket etmesi insanın kanını donduruyordu. Sopasını yere doğru indirip geldiği aracın sürücü koltuğuna doğru ilerledi, diğer tarafına geçip araca bindi. Sokaktaki büyük sessizliği aracın patinaj çekerek sertçe kalkışı bozdu.

Halil İbrahim mafya özentiliğinin tamamen televizyondan insanların benliklerine sirayet ettiğini düşündü. O goril kılıklı adamın televizyonda gördüklerinden başka bir şeyi taklit etmediğinden emindi. Elbette yalnızca bunları düşünmüyordu. Orada kırık dökük arabanın kendi aracı olmamasına dua ediyordu. Eli telefona gidip iş hanının girişindeki odabaşının telefonunu tuşladı. Heyecandan eli titriyordu.

“Hayrullah Bey, aşağıda darp edilen araç benimki mi?” dedi sesinin titrediğini saklamaya çalışarak.

“Yok değil İbrahim Bey, sizinki onun hemen arkasındaki araç. Sizin aracınızda bir şey yok.”

“Haa, iyi tamam. Teşekkür ederim. Ben de sandım ki; neyse teşekkür ederim. Hadi kolay gelsin.”, dedi. Sesi rahatlamıştı. Tekrar bilgisayarını açıp sistemin kendisini güncellemesini bekledi. Nasıl olsa diğer olay için birileri polisi aramıştır diye düşündü yeniden işinin başına dönerken.

Hikaye: Öğrenci İşleri Katliamı

[bctt tweet=”Bu hikâyedeki kişi ve kurumlar ve de yaşanan olaylar tamamen hayal ürünüdür -gerçek olsaydı hatırlardınız, kolay unutulacak şeyler değil çünkü-.” username=”dedektifdergi”]

Her şey bir Bakanlar Kurulu kararıyla başladı. Memleketteki bazı üniversitelerin bölüneceğiyle ilgili bir karardı bu. İlgili üniversitelerini bölünmek istemeyen öğretim görevlileri ve öğrencileri çeşitli eylemler yaptılar. ‘’Ne alaka?’’ dediler. Ben de katıldım bu eylemlere zira İktisat Fakültesinde öğrencisi olduğum Songül Şendoğan Üniversitesi de bölünecekti ve artık Kadı Timuçin Üniversitesi öğrencisi olacaktım. Bu bazı öğrenci ve hocalar dışında memlekette bu olaya bir ses eden olmadı. Ve okul bölündü.

Bu mezuniyetimden bir yıl önceydi. Mezun olacağımız zaman bize, ister SŞ Üniversitesinden istersek de KT Üniversitesinden diploma alabileceğimizi söylediler. Elden ne gelir. Bari dedim SŞ’den alayım diplomayı.

Haziran ortasında diploma istem dilekçemi verdim. Belirtmem gerekirse, kamu yönetimi okumuştum. Hedefim ise, ilk KMSS’ye (Kamu Memuru Seçme Sınavı) girip kamu memuru olmaktı. Hayır, KMSS-A’ya girip üstü düzey bürokrat olmak gibi bir hedefim yoktu, sadece 3.000 lira maaşlı bir memur olacaktım. Belki sonraki yıllarda şansımı denerdim. Ancak şimdi bir an önce bir işe girmek, maaş almak tek gayemdi. Zira zengin bir aileden gelmiyordum ve okul bittiği zaman bursum kesilecekti. 17 yaşında imzalamak zorunda olduğum bir kredi yüzünden devlete 36.500 lira borçlu olacaktım. Devlete göre, ehliyet almak, evlenmek vb. için yaşım küçüktü, reşit değildim ama 36.500 lira KVK kredisi alabiliyordum. Üstelik buna mecburdum. Neyse. Seneye borcumu ödemeye başlamazsam, sürekli faiz binecekti. İşe girmekte acele etmemin sebebi buydu.

Bir yığın korsan KMSS kitabıyla memlekete döndüm. Yalan söylememe gerek yok.

[bctt tweet=”O kadar adamı öldürdükten sonra haberlere korsan kitap aldığım için çıkmayacağım kesin.” username=”dedektifdergi”]

Sınav Ağustos sonundaydı. Başında da başvuruları başlıyordu. Sıkı bir çalışmayla sınavı kazanmam hiç sorun olmazdı.

Nitekim çalışmalara başladım. Temmuz ortasına kadar günde yaklaşık 15 saat ders çalıştım, matematik, Türkçe, vatandaşlık. İlginç bir şekilde, düz KMSS kamu yönetimi okuyanlar için tasarlanmıştı sanki. Mesela Matematik öğretmeni, Türkçe ve vatandaşlık testlerinden çakabilirdi, bir sözelci de matematikten. Oysa bir kamu yöneticisi bunların üçünü de yapabilirdi, bunun için yetiştiriliyordu, üç beş muhasebe iktisat yapacak kadar matematik, kamuyla iletişime geçebilecek kadar düzgün Türkçe, kamuyu yönetecek kadar vatandaşlık.

14 Temmuz’da İ-Ülke’ye (İnternet Ülkesi, Ülkenin dış kapısı…) girdim. Mezuniyetim hala YÖMSİS’e (Yüksek Öğretim Merkezi Sistemi) yüklenmemişti. Hâlbuki bir haftaya yüklenir demişlerdi. Bir ay olmasına rağmen hala giriş yapılmamıştı.

Üzerinde çok fazla durmadım, başvurulara neredeyse bir ay vardı. Bu arada yüklenirdi. Bir hafta sonra sisteme tekrar girdim, hala olan biten bir şey yoktu. Aklıma okulun sistemini kontrol etmek geldi. SŞ’ye girmeye çalıştım, giremedim. Kadı Timuçin’i denedim, oldu. Hala öğrenci görünüyordum. Üstte yazan adrese e-posta attım, hala öğrenci olarak göründüğümü, YÖMSİS’e mezuniyetimin işlenmediğini söyledim.

Üç iş günü geçmesine rağmen bir cevap alamadım. Her gün sistemi kontrol etmeye başlamıştım. Üçüncü günün şafağında sistemden kaydım düştü. Sisteme giremedim. Oh iyi diye düşünerek hemen YÖMSİS’i kontrol ettim. Kaydım daha işlenmemişti. Herhalde 24 saat falan geçmesi gerekiyordur diye düşünerek ertesi günü bekledim.

Olmadı. İki gün, üç gün derken Ağustos başı gelip çatmıştı. Bu arada daha önce e-posta attığım yere yeniden e-posta attım, durumumun sürdüğünü belirttim. Ama yine cevap yoktu. Öğrenci işlerine telefon etmeye karar verdim. Okul bölündüğü için numaralar değişmişti, güç bela yeni fakülte sekreterinin numarasını buldum. Sabah ve öğleden sonra aradım, ikisinde de meşgule atıldı.

Ertesi gün tekrar aradım, sonraki gün de… Sonraki gün, gün boyunca aradım. Açan olmadı. Başka numaraları da denedim, diğer sekreterler de açmadılar. Bir sonraki gün KMSS başvuruları başlamıştı. O gün yine tek tek bütün numaraları aradım. Bu sefer birisi açtı, kendi bölüm sekreterimle görüşmem gerektiğini söyleyerek yüzüme kapattı. ‘’Açmıyor,’’ bile diyemedim.

Başkaları ne âlemde diye merak edip, mezun olan birkaç arkadaşı aradım, hepsi almıştı diplomalarını. İstem dilekçesinden bir hafta sonra hem de. Fakültenin sitesindeki bütün numaraları aradım, bütün e-posta adreslerine mesaj attım, dönen olmadı.

Danışman hocama sormak aklıma geldi. Kendisine durumumu anlatan bir e-posta attım. Sağ olsun, bana bir cep telefonu numarası verdi, bunu ara bu kişi senin sorununu çözecek diye. Hemen aradım, sesi hemen tanıdım, daha önce telefonu yüzüme kapatan öğrenci işleri personeliydi bu. Ama o beni tanımamış olduğundan, bozuntuya vermeden durumumu anlattım. Araştırıp döneceğini söyledi.

Elbette dönmedi. Artık sınava falan çalışmıyordum. Başvuruların bitmesine bir hafta vardı ve ben mezun görünmediğim için başvuru yapamıyordum. Sinirlerim bozulmaya başlamıştı. Başvuruların bitmesine üç gün kala tekrar aradım, bizim iş ne oldu diye. Adam sanki daha önce hiç konuşmamışız gibi davrandı. Tamamen aklından çıkmış! Yine ilgileneceğini söyleyerek kapattı. Ben de diğer numaraları aramaya devam ettim.

Böylece sınav başvurusunu kaçırdım. Sonra tamamen para tuzağı olan geç başvuruları da kaçırdım. Aynı sınav için başvuru açıyorsun -tamamen bilgisayar üzerinden-, sonra kapatıp iki gün tekrar açıyorsun ve iki katı fiyat kesiyorsun. Zaten 30 sayfa kâğıdın neden 400 lira olduğunu da anlamış değilim. Neyse.

Öfkeden ve üzüntüden ne yapacağımı bilemedim. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Ankara’ya gitsem de değişecek bir şey yoktu. Ne yapacaklardı ki? Telefonda söylediklerini bir de yüzüme söyleyeceklerdi o kadar. Bir sürü yol parası… Orada kalacak yerim de yoktu, gittiğim günün akşamı geri dönmem gerekiyordu.

Bir şekilde biraz rahatlamıştım da. Zira bir sonraki sınava kadar olurdu herhalde. Sınav ocaktaydı. Ocağa kadar diplomam çıkardı. Bir ay kadar bekledim. Eylül’ün ortası oldu. Benim meselede hiçbir ilerleme olmadı.

Yeniden telefonlara başladım. Bu sefer bir ilerleme kat ettim, kendi bölüm sekreterime ulaşmayı başardım. Görevli değişmiş. Yeni gelen bir şey bilmiyormuş. Durumumu anlattım. Döneceğini söyledi. Dönmeyeceğini bildiğimden üç gün sonra aradım. Bu sefer gerçekten bir şeyler yapmışlardı. Diplomamı Songül Şendoğan’dan almak istediğim için gerekli belgeleri onlara göndermişlerdi, onlar sisteme giriş yapacaklardı ama yapmamışlardı. Onlarla konuşmamı söyledi.

Hemen SŞ Üniversitesi diploma birimini aradım. Yok, gerekli belgelerin bize gönderilmedi Kadı Timuçin’i ara dediler. Kadı Timuçin’i tekrar aradığımda ise görevli bir önceki söylediğini tekrarlayıp, yapabileceği bir şey olmadığını söyledi. Ne yapmam gerektiğini sordum, ‘’ne yaparsan yap bana ne?’’ dedi. Ana arat dümdüz küfrederek telefonu kapattım.

Ertesi gün İ-Ülke’den Cumhurbaşkanına şikâyet ettim. Anladım ki kendi diplomamı savcılık emriyle, polis zoruyla almam gerekecekti. Cumhurbaşkanı iki gün sonra dönüş yaptı. Üniversitemle görüşmem gerektiğini söyledi. Bu neden benim aklıma gelmemişti ki!

Bu iş buradan olmayacaktı. KMSS için biriktirdiğim 400 lirayla Ankara’ya yola çıktım. Bu işi çözmeden dönmeyecektim. İlkin Kadı Timuçin’e gittim. Telefonda konuştuğumuz diyalogun aynısı tekrarlandı. 5 aydır ulaşmayan dosyanın hesabını sormak için sokağın karşısındaki SŞ Üniversitesine gittim daha sonra. SŞ’dekiler dosyamın gelmediğini, gelse hemen yapacaklarını söylediler. Tekrar öbür tarafa geçtim. Dedim, bu dosyadan bir tane daha çıkarın, ben götürüp vereyim. Tamam, yarın gel dediler.

Geceyi Aşti’de geçirdim. Sabahleyin hemen öğrenci işlerine gittim. Dosyanı çıkaramadık çünkü öğrenci kaydın yok dediler. Nasıl yok dedim hiddetle. Kaydın silinmiş dediler. Tabii silinecek, mezuniyet için bu gerekli değil mi dedim. Aman ne bileyim ben, git SŞ’ye sor onlarda kaydın vardır dedi. SŞ’ye gittim. SŞ’dekiler senin kaydın Kadı Timuçin’de, hangi okulda okuduğunu bilmiyor musun dediler.

Çıldırmak üzereydim. Kapıdan çıktığımda dayanacak gücüm kalmamıştı. Kapının önüne çöktüm ağlıyordum. İçeridekilerin kahkahalarını duydum. ‘’Gitti mi?’’ ‘’Gitti gitti, geri zekalı ha ha ha.’’ ‘’Bu iş daha ne kadar sürecek?’’ ‘’Merak etme delirmesine az kaldı.’’ ‘’Sıkıldım ben bundan, başkasını bulalım, 6 ay oldu deney başlayalı belli ki patlamayacak.’’

Tam olarak böyle konuşuyorlardı. Kulaklarıma inanamadım. Bir an sonra her şeyi anladım. Bu bir komploydu. Üzerimde deney yapıyorlardı. Allah bilir daha kaç kişinin üzerinde de! Buna bir son vereceğim dedim. İçeri daldım, hepsi şaşkın şaşkın bana bakıyorlardı. İlk masanın üzerindeki makası alıp, üçünü de öldürdüm. Hızla binadan çıkıp sokağın karşısına geçtim, asansöre binip, yedinci katta indim, kapıyı çalıp Kadı Timuçin’in öğrenci işlerine girdim. İçeride altı kişi vardı. En yakındakinden başlayarak hepsini öldürdüm. Kimsenin kaçmasına izin vermedim. Her yerim kan olmuştu. Koridora çıktığımda sağdan soldan insanlar koşarak bağırış çağırışa gelmeye başlamışlardı. ‘’Koşun koşun yardım edin!’’ diye bağırdım. İçeri bakan çığlık atıyordu. Asansörü binip, otoparka indim, oradan kaçtım.

Bir haftadır OTTÜ (Oran Tetkik Tedavi Üniversitesi) ormanında saklanıyorum. Geceleri kampus çöplerinden bulduklarımla karnım doyuyor. Biri gelip, ormandan yol geçirmezse, on yıl buradan çıkmadan saklanabilirim.

***

Bu sırada Ankara’da başka bir yerde, karanlık bir adam, karanlık bir masada, karanlık bir mektup yazıyordu: ‘’Lordum, Kadı Timuçin Deneyi başarılı oldu.’’

Ya Otopsi Yapılmasaydı… İğne İle Kuyu Kazanlar

Hasan Keskin; 43 yaşında, otopsi uzmanı bir Adli Tıp Doktoru. Hiç terk etmediği bir alışkanlığı var, uyanır uyanmaz kahve eşliğinde gazete okumak. Doğu Anadolu bölgemizin küçük bir ilçesindeki tek yerel gazetenin manşeti aynen şöyleydi: “Tek Kurşun, Temiz İnfaz” Başını hafifçe kaldırdı Dr. Hasan ve kısık sesle bir şeyler fısıldadı kendi kendine: “Ya Otopsi Yapılmasaydı”

 

İhbar Tüm İlçeyi Harekete Geçirdi!

Yer, Doğu Anadolu bölgemizin küçük ilçelerinden biriydi. Soğuk bir kış günüydü ve hain terör örgütünün dahi inine çekildiği ilçede sessiz bir ortam mevcuttu. Sabahın erken saatlerinde 155 Polis İmdat hattına gelen bir çağrı, bu duruma son verdi. Arayan kişi çarşı merkezinde esnaf olduğunu ve bitişiğindeki dükkanın önünde çuvala konmuş bir insan cesedinin bulunduğunu bildiriyordu. Ekipler ivedilikle olay yerine intikal etmişti fakat terör faaliyetlerinin yoğun olduğu bir bölge olduğundan güvenlik tedbirlerini üst düzeyde tutarak konuyu değerlendiriyorlardı. Kısa süre içerisinde cesedin kimlik belirlemesi yapıldı. Ceset, çuvalın önünde bulunduğu dükkanının işletmecisi Temel Çakır’a aitti. Çakır, henüz kırklı yaşlarındaydı ve birkaç gün önce ailesi tarafından kayıp ihbarında bulunulmuştu. Cesedine bu şekilde ulaşılması tüm ilçeyi kuşkulandırmıştı ve tüm gözler güvenlik güçlerine yönelmişti.

 

“Somut Şeylere İhtiyacımız Var”

Olayın yaşandığı yerin küçük bir kasaba olmasından dolayı hemen herkes konudan haberdar olmuştu. Borç sebebiyle öldürüldüğünü iddia edenler de vardı, yakınları tarafından pek sevilmediğini söyleyenler de. Bu tarz dayanaksız bilgiler halkın dilinde dolanıp duruyordu fakat, emniyet birimleri için bir şey ifade etmiyordu. Bunun için çok sıkı bir çalışma başlatıldı. Bölgede geniş güvenlik tedbirleri alındı ve olay yeri inceleme ekipleri detaylı çalışmalarına başladı. Geriye dönük olarak ipucu aranıyor, ilçenin tüm güvenlik kameraları inceleniyor ve ilgili olabilecek herkesin ifadesine başvuruluyordu. Parmak izi, ayakkabı izi, biyolojik ve kimyasal bulgu, görgü şahidi ve kamera görüntüsü… Somut bir şeylere ihtiyaç vardı, şüpheye yer bırakmayarak faile yakınlaşma sağlayacak bir şeylere.

 

Ölü Muayenesi ve Klasik Otopsi

Olay yeri inceleme ekipleri detaylı çalışmalarını bitirmişlerdi ve ele geçirdikleri bulguları inceleme için Kriminal Polis Laboratuvarı’na göndermişlerdi. Nöbetçi Cumhuriyet Savcısı da olay yerine gelerek incelemelerde bulunmuş, olay yerindeki araştırmaların son bulmasıyla cesete otopsi yapılması talimatını vermişti. Bu talimat üzerine Temel Çakır’ın cansız bedeni belediye ekiplerince cenaze nakil aracına alınarak İlçe Devlet Hastanesi’ne nakledildi. Bu ilçemizde otopsi birimi olmadığı için Savcı Bey’in eşliğinde yalnızca ölü muayene işlemi yapıldıktan sonra, ceset otopsi için il merkezine sevk edilecekti. Bu aşamada mevzuat hükümleri doğrultusunda, Cumhuriyet Savcısının başkanlığında bir Adli Tabip, bir Otopsi Teknisyeni ve Kamera-Fotoğraf Bilirkişileri görev yapıyordu. Ceset üzerinde cerrahi müdahalede bulunulmadan ölüm sebebi tespit edilmeye çalışılıyordu. Fakat şahsın ölümüne sebep olabilecek herhangi bir ize rastlanılmadı. Adli Tabibin önerisi ve Cumhuriyet Savcısının onayıyla ceset kesin ölüm nedeninin tespiti amacıyla “Klasik Otopsi” için il merkezine gönderildi.

 

“Tek Kurşun, Temiz İnfaz”

Yapılan otopsi sonucunda Çakır’ın beyninden 1 adet 7×65 mm çapında mermiye ait çekirdek çıkarılmış, kesin ölüm nedeni ise “Ateşli silah yaralanması neticesinde oluşan beyin kanaması ve vücut komplikasyonları”olarak ifade edilmişti. Ama bu nasıl olabilirdi?

İlçede yapılan ölü muayenesi sırasında, kafatasında bir fişek giriş deliğine rastlanılmamıştı. Hatta şahsın soğuktan ya da darp sebebiyle öldüğü dahi düşünülmüştü. Bu bulgu şu ana kadar ki her fikri yıkmıştı adeta. Acaba neden böyle olmuştu?

İl merkezinde otopsiyi yapan doktor, hemen ilçedeki Adli Tabip ile iletişim kurmuş konuyu bildirmişti. Karşılıklı olarak bir inceleme değerlendirmesi yapıldı. Gerçekten de ilçede yapılan ölü muayenesi fotoğraflarında kafatası arka yüzeyde herhangi bir iz gözükmüyordu. Cesedin il merkezine nakli de polis refakatinde gerçekleştiği için bu süreçte de bir şey olmuş olamazdı. Peki bunun açıklaması ne olabilirdi?

 

=Hastalık + Soğuk Hava + 7×65

Bir çıkarımda bulunamayan iki Adli Tabip hemen Adli Tıp Kurumu Başkanlığı ile iletişim kurarak yaşananları anlattılar. Bazı uzmanların görüşü alındı ve derlendirildi. Birkaç günlük bir çaba sonucunda eksiklik giderilmiş oldu. Üç sebep bulunmuştu. İlki fişeğin çapıydı, yani kullanılan silahın fişeği, pek yaygın olmayan küçük çapta bir mermiydi. İkincisi, şahsın “Hiperkoagülasyon” hastalığıydı. Yani aşırı kan pıhtılaşması ve yavaş dolaşım. Üçüncüsü de -20 derecenin de altında seyreden hava sıcaklıkları.

Bu sebeplerin birleşmesiyle şu sonuçlar söz konusuydu: Silahtan çıkan küçük çaplı çekirdek deri altına girip kafa tasını delmesinin ardından deri kendini hemen toparlamış ve sanki hiç delinmemiş gibi bir hal almıştır. Hastalık ve soğuk hava neticesinde kan kaybı yaşanmamıştır. Kan kaybı yaşanmış olsa bile, fazla değildir.  Az da olsa akan kan, silahı ateşleyen tarafından hemen temizlenmiştir.Bu işlem,  katilin bilerek/planlayarak yaptığı bir uygulama da olmasa da,  adli birimlerin işlerini zorlaştırmaya yetmiştir.

 

Eksik İtiraf!

Adli incelemelerin teknik kısmında bunlar yaşanırken asayiş birimleri şahsın telefon kayıtlarını inceleyerek son iletişim kurduğu kişileri ve aile-arkadaş çevrelerini kıskaca çoktan almıştı. Aradan üç-dört gün kadar bir süre geçmişti ve şartlar emniyet görevlilerinin istediği yönde ilerliyordu. Cumhuriyet Savcısı’nın talimatıyla, olayla ilgisi olduğu düşünülen dört şahısla alakalı olarak yakalama kararı ve 6 adrese de arama kararı çıkarıldı. Özel Harekat, Terörle Mücadele, Asayiş ve Olay Yeri İnceleme birimlerinin ortak düzenlediği eş zamanlı operasyonlar sonucunda dört şahıs da kıskıvrak ele geçirildi. Olay yeri inceleme ekipleri şüpheli şahıslardan alınan bilgiler doğrultusunda cinayetin işlendiği yeri tespit ederek cinayet silahını buldular ve failler ile cinayet saati hakkında da doğrulayıcı bilgilere ulaştılar. Şüphelilerden Kemal Kenar, cinayeti işlediğini kısa sürede itiraf etti fakat yalnız olduğunu iddia ediyordu. Cinayet mahallinde bulunan ve mukayese sonucu diğer üç şüpheli şahsa ait olduğu tespit edilen parmak izleri de bu itirafın eksikliğini kapatıyordu. Ayrıca telefon sinyalleri ve şahısların tutarsız ifadeleri de mahkeme heyetine gerçekleri görme konusunda ışık olacaktı.

 

4’te 4 tutuklama, Karar sonraki duruşmada

Cinayetin işlenmesinin üzerinden yalnızca on iki gün geçmişti. Toplumu derinden ilgilendiren böyle bir olayda adaletin hızlı tesisi oldukça önemliydi. Herkes üzerine düşeni yaptı ve dört zanlı on iki gün içinde mahkeme önüne çıkarıldı. Olayı aydınlatmaya yönelik çalışmaları çok başarılı bulduğunu ve görev alan herkesi tebrik ettiğini ileterek başladı mahkeme heyeti duruşmaya. İddianamedeki ayrıntıların ispatı ve şahıs ifadelerinin tutarlılığı ile ilgili dosyadaki eksiklerin giderilmesi için karar bir sonraki duruşmaya bırakıldı. Fakat 4 şahsın tutuklanarak cezaevine gönderilmesine de hükmedildi. Bu kadar kısa sürede elde edilenlerle başta Çakır’ın ailesi olmak üzere tüm toplumun vicdanı bir nebze rahatlamış oldu.

 

Otopsi Gerçekleri;

Yazımıza konu olan mesele, Adli Tıp Uzmanı Dr.Hasan’ın başından geçen bir gerçek bir olay. Onun da dediği gibi “Ya otopsi yapılmasaydı?” Bu olayda cinayet şüphesi aşikardı ve ilçedeki ölü muayene işlemi yeterli görülmeyerek klasik otopsi istenmişti. Peki bu ceset dükkan önünde genç bir şahsa değil de, ev içerisinde yaşlı bir şahsa ait olsaydı ne olurdu? Ölü muayenesinde yaş ve ölüm yeri dikkate alınarak “yaşa bağlı normal ölüm” ya da “demans” sonucuna varılabilir ve ölü şahıs için otopsi işlemine gerekli görülmezdi. Dolayısıyla bir cinayet soruşturması başlamadan biterdi. Adli incelemeler alanında çalışan personelin eğitim ve dikkatinin  yeterli olmadığı bu gibi durumlarla her zaman karşılaşılabilir.

Otopsi; kısa tanımıyla, ölü şahsın ölüm nedenini belirlemek için yapılan incelemedir. Adli vakalarda otopsi için aileden izin alınmasına gerek yoktur, adli durumlar dışındaysa ailenin talebi üzerine otopsi kararı çıkarılabilir. Otopsinin Ölü Muayeneden temel farkıysa, ölü muayene yalnızca dış bölüm incelemesidir. Otopsi incelemesi ise baş-göğüs-karın boşluklarının da açılarak ceset üzerinde yapılan iç incelemedir. Otopsinin de çeşitleri bulunmaktadır. Zehirlenerek öldüğü düşünülen ceset üzerinde incelemeyle yüksekten düşme sonucu öldüğü düşünülen ceset üzerindeki inceleme farklıdır. Ölüm sebebiyle ilgili detaylı ön bilgi yoksa klasik otopsi yapılır. En yaygın kullanılan bu yöntemde, şahsın tüm iç organları ölçülüp-tartılır, örnek alınır ve Kimya-Biyoloji İhtisas Dairelerine gönderilir. İşlem bitiminde ise cesedin derisi tekrar dikilir. Bu aşamaya çok önem verilir. Sebebiyse, yakınlarını kaybetmiş ailelere kötü bir görüntü göstererek üzüntülerinin artmasını önlemektir.

Ölümün üzerinden geçen süre de otopsi sonucunu etkileyebilir. Çünkü ölümün ardından çok kısa süre sonra kurtlanma olarak da tabir edilen biyolojik hareketlilikler ceset üzerinde başlar. Hava sıcaklığının yüksek olması, ortamın ıslak-nemli olması, cesette bulunan açık yaralar da bu evreleri etkiler. Uygun zaman ve koşullarda yapılan otopsi incelemesi sonucunda şahısların ölüm sebeplerinin bulunamaması,  çok küçük bir ihtimal olsa da mümkündür. %1-2  düzeyindedir bu oran…

Evet, konu otopsi olunca eğitimin de ötesinde bir öz başarı-yetenek söz konusu. Ceset fotoğrafı görmeye dayanamayan insanların olduğu bilinirken, ölü bir bedenin incelenmesi pek de kolay olmasa gerek. Bu ceset bir günlük de olabilir, iki haftalık da, altı aylık da… Fakat adaletin tesisi için bunu da birilerinin yapması gerekiyor. Bu fedakarlığı, Tıp Fakültesi mezunu Adli Tabiplerle birlikte Otopsi Teknisyenleri ve Adli Görüntüleme Uzmanları yapıyorlar. Dışarıdan bakıldığında nasıl görünüyor bilmiyorum ama, yıllarını-ömürlerini bu işe adamış insanların, başarılarıyla gurur duymaları için pek çok haklı nedenleri var…

***

Evet değerli takipçilerim… Sizlerden gelen geri bildirimler ile ziyadesiyle mutlu oluyorum. Artık her ay yayınlanan Dedektif’i “Adli Bilimler İncelemeleri” alanında temsil etmek de oldukça memnun edici. Keyifle okuduğunuz polisiye hikayelerde karşılaştığınız ve arka planını merak ettiğiniz teknik-bilimsel yöntemleri bize bildirebilir, o konuların Dedektif’de detaylı incelenmesine öncülük edebilirsiniz. Unutmayın, Adaletin tesisi için, “İğne İle Kuyu Kazanlar” var…

 

-F.S-

[email protected]

Hatalar ve Sonuçları | Makberden Malûmatlar- 2.Bölüm

Her insan hata yapmakta özgürdür. Fakat bu hataların bir sınırı vardır. Yapılan hataların ucu, başkalarına dokunmamalı ve onlara zarar vermemelidir. Bu çoğu zaman mümkün olmaz, çünkü hatalar sadece bir insana zarar vermekle kalmaz. Hatalar bulaşır, bir yerden başka bir yere sıçrar. Diyebilirsiniz ki; yaptığım hatalar sadece beni bağlar ve sonuçlarına da katlanırım. Öyleyse her insan, kendi hayatını heba etme konusunda da özgürdür.

Ama sorarım size! İnsan böyle bir çağda yaşadıktan sonra, kendi hayatını heba etmesi için, hatalar yapmasına gerek var mı?

Aybars Bey not kâğıdını çevirerek arkasında da bir yazı olup olmadığına baktı. Yoktu. Cümle burada sonlanmıştı. Temiz bir not kâğıdına, iri harflerle, düzgün ve okunaklı bir şekilde yazılmıştı bu cümleler.

Gözlerini kâğıttan ayırınca, karşısındaki şaşkın yüzlerle göz göze geldi Aybars Bey. Bir şeyler söylemesi gerektiğini hissettiği için, “Bunu, katil yazmış olmalı,” dedi. “Yazı oldukça okunaklı, elleri titrememiş, harfler birbirinden ayrı. Bu durumda katilimizin soğukkanlı olduğunu söyleyebiliriz. Tabii bu yazıyı başkasına yazdırmadıysa,”

Zerrin’in bir kulağı Aybars Bey’de, hem onu dinliyor hem de yerde sırt üstü yatan kadını inceliyordu. Doktor ise tam yanında, elindeki kalem ile birtakım notlar alıyordu.

Aybars Bey, yanında onun gibi ayakta bekleyen polise döndü. “Ne diyorsun Kemal? Sence katil evi böyle dağıtıp her yere parmak izini bırakmakla, bize ne anlatmak istiyor?”

Kemal bu sorudan pek emin değildi. Daha henüz yeni polis olmuştu ve mesleğindeki en önemli ilk olay da buydu. Bütün bu ayrıntılar onun tedirgin olmasına fazlasıyla yetmişti.

“Bana kalırsa, katilin tek derdi yakalanmak. Beni yakalayın ve hapse tıkın diyor.”

“Mezardan çıkmış, şimdi de beni hapse koyun diyor, öyle mi?”

Zerrin bu soruyu duyar duymaz ayağa kalktı. Kaç gündür, bu cinayetleri düşünmekten yorulmuştu.  ‘Kimse bu şekilde ölmeyecek’ diye kendine söz vermişti. Ama şimdi, yüzünde o dehşetli korku ifadesiyle yerde yatan kadın, Zerrin’in ruhuna acı veriyordu. Aybars Bey’e döndü. “Onun öldüğünden emin değilim, bir yanlışlık olması lazım. Her gün mezardan çıkıp bu insanların karşısına geçip onları korkudan öldürdükten sonra, mezara geri giriyor olamaz. Bu imkânsız.”

“Daha önce öldüğünü düşündüğün birini karşında görsen korkmaz mısın?” diye sordu Aybars Bey.

“Korkarım,” dedi Zerrin. “Elbette korkarım. Ama bu, halüsinasyon gibi bir şey olmalı.”

“Ya da ölmedi. Kendisine öldü süsü vermiş olabilir,” diye araya girdi Kemal.

Aybars Bey gülümsedi. “Belki, bu mümkün, o zaman parmak izlerine de bir açıklık getirilmiş olur.”

İçeri giren polis memuru kalabalıktan sıyrılarak Zerrin’in yanına geldi. Elindeki defteri ona uzattı. “Sanırım bu maktulün günlüğü, incelemek istersiniz diye düşündüm,”

Zerrin defteri eline aldı. “Bir bakalım,”

“Bir de bu arada kadının kim olduğunu araştırdık. Yonca Aziz, otuz yedi yaşında, Doktor. Ailesi yurt dışında yaşıyormuş, haber verdik. Birkaç güne kadar gelip cenazeyi alacaklar.”

“Pekala, bir de bu parmak izlerinin sahibi, o kadın…”

“Edilay Şenal mı? Mezarını bulduk. Kardeşi varmış bir de. Eğer görüşmek isterseniz, adresini bir kâğıda yazıp verebilirim.”

“Çok iyi olur. Onunla görüşmek istiyorum.”

“Ses kaydını tekrar dinlemekte de yarar var. O sırada polisi arayabildi. Bu durum da karşısındaki buna izin vermiş olmalı,” dedi Aybars Bey.

Doktor ayağa kalktı, Aybars Bey’e döndü. Yüzünde kendinden emin bir ifade vardı. “Düşünüyorum da, belki de katilin asıl amacı onu öldürmek değil, korkutmak. Öldürmek istese bunu farklı şekillerde de yapabilir.”

“Çünkü,” dedi Aybars Bey. “Katilin bu notta yazdığı gibi, onlar hatalılar ve bu şekilde ölerek cezalarını çekiyorlar.”

“Nasıl bir hata yapmış olabilirler?”

“Ucu başkalarına dokunan ve onların canını yakan bir hata,”

Zerrin düşünceli gözlerle Doktorun elinde ki not defterine bakıyordu. “Otopsi sonucu daha çıkmadı mı?” diye sordu.

“Yarın çıkıyor. Tahminimce, kalp krizi veya iç kanama. Bu, Yonca Hanım için de geçerli olabilir. Çünkü diğer iki vakanın aynısı, kesin sonucu size yollarım.”

“Peki, o zaman. Arkadaşlarımız civardakilere birkaç soru soracak.  Hem bu elimdeki günlük de bize bir yol gösterebilir. Bir de Edilay Hanım’ın kardeşi ile görüşelim. Zaten hayatta olup olmadığı merak konusu.” Saatine baktı. “Tabii bütün bunlar yarına kalıyor. Çünkü saat çok geç oldu.”

Aybars Bey gülümsedi. “Buraları Kemal’e bırak. O üstesinden gelir.”

Kemal bu iltifattan memnun olmuş bir şekilde, “ Sağ olun Aybars Bey,” dedi. “Bunları sizden duymak büyük onur.”

Zerrin de gülümsedi fakat halindeki endişeli tavır Aybars Bey’i huzursuz ediyordu.

“Zerrinciğim, bak bu not bize çok şey anlatmak istiyor. Bizi bilgilendirmek istiyor. Katilin kim olduğundan ziyade, maktullerin kim olduklarına, önceki yaşantılarına odaklanırsak düğüm çözülmüş olacak.”

“Yarın onların ailesi ile görüşeceğim zaten. Emniyet’e çağırdım. Bu üç kişi arasında ortak bir nokta olduğuna eminim. Tek bir korkum var, o da bu sayının yükselmesi,”

“Bu olay medyaya da yansımış durumda. İnsanlar bildiği, duyduğu her şeyi bizimle paylaşacak. Eğer kendini tehlikede hisseden biri var ise mutlaka bize ulaşacaktır,” dedi Kemal.

“İşte bu doğru! Bu arada Edilay Hanım’ın kardeşini çok merak ediyorum. Umarım, yarın yanında olmamda bir sakınca yoktur,” dedi Aybars Bey içten bir gülümsemeyle.

“Hayır, bilakis gelmen beni çok mutlu eder.

Aybars Bey elindeki not kâğıdını Zerrin’e uzattı. “Sende kalsın. Günlükle karşılaştırma yaparsın.”

Zerrin kâğıdı eline alarak yazılara baktı.  Bir cümle dikkatini çekti. ‘Yapılan hataların ucu, başkalarına dokunmamalı ve onlara zarar vermemelidir.’ Ortada bir intikam meselesi olduğu kesindi. Canı yanan birinin intikamı…

İntikam, korku, hatalar ve sonuçları. Bütün bu kavramlar Zerrin’in kafasının içinde tıpkı bu odalardaki dağınıklık gibi bir karmaşa oluşturuyordu. Elindeki not kâğıdını günlüğün arasına koydu. Kendine bir söz verdi. Bu karmaşadan kurtulacak sonra da bu düğümü, çözecekti.

***

Genç kadın, ağır adımlarla ilerleyerek pencereye yaklaştı. Perdenin arkasından, kendisine doğru gelen iki kişiyi gördü.  Birisi uzun boylu, uzun beyaz saçlarını ensesinde toplamış, hafif şişman denilebilecek yaşlı bir adam, diğeriyse kumral saçları arkadan toplanmış, zayıf ve oldukça genç bir kadındı. Onları tam kapıda karşılamayı düşündüğü için olduğu yerde dönerek, kapıya doğru yürüdü.

Aybars Bey, evin bahçesini inceliyordu. Gözlerini yan taraftaki toprağa çevirdi. Bahçe oldukça bakımsızdı. Daha önce birkaç fidan dikilmiş, fakat onlar da susuzluktan kurumuştu. Bahçede bir de küçük bir köpek yavrusu vardı. Aybars Bey onu fark edince yüzünde bir gülümseme oluştu. Yavru köpek de bunu hissetmiş olacak ki, onları görünce bir yabancı görmüş gibi davranmadı.

Zerrin ise ısınması için bir elini cebine koymuş diğer eliyle de Aybars Bey’in koluna girmişti. Düne göre bugün kendini daha iyi hissediyordu. Çok iyi dinlenmiş ve uykusunu da almıştı. Nitekim Aybars Bey’in yanında olması da, ona güç veriyordu.

Baba kız eve doğru yaklaşırken, açılan kapının arkasında onları karşılayan genç kadını gördü.  Yüzünde gülümsemesi ve zarif bir tavırla, “Buyrun, hoş geldiniz. Zannediyorum ki, misafirlerim Aybars Bey ve kızı Zerrin Hanım.”

Zerrin gülümseyerek içeri girdi. “Evet, öyle. Kusura bakmıyorsunuzdur umarım. Size Edilay Hanım ile ilgili birkaç soru soracaktık.”

“Rica ederim. Ne kusuru? Misafirleri çok severim, hem siz geleceksiniz diye biraz hazırlık yaptım.”

Aybars Bey de Zerrin’in arkasından içeri girdikten sonra, “Zahmet buyurmuşsunuz hanımefendi,” Dedi. “Zaten ziyaretimiz çok uzun sürmeyecek. Bendeniz, emekli polis Aybars Güntan, kızım da polistir, Zerrin Güntan.”

Genç kadın baba kıza içten bir gülümseme ile baktı.

“Ne şahane. O zaman ben de size kendimi takdim edeyim. Bahar Şenal. Bahsettiğiniz kişi benim ablam oluyor. İkimiz de birbirimizin hayattaki tek varlığıydık. Fakat kader, onu benden aldı ve beni de bu dünyada yapayalnız bıraktı.”

Genç kadın daha sonra Aybars Bey ve Zerrin’e çay ikram ederek karşılarındaki koltuğa oturdu.

Aybars Bey üzüntüyle, “Başınız sağ olsun hanımefendi,” dedi. “Eğer bir mahsuru yoksa ablanızın  ölüm sebebinin ne olduğunu öğrenebilir miyiz?”

Genç kadın iki elini bacağının üstünde birleştirdi. Zerrin genç kadının ellerline bakınca bir şey fark etti. Ellerinde dikiş izi vardı. Genç kadın ellerine çok yük binmemesi için yavaş hareketlerde bulunuyordu.

“Trafik kazası, yaklaşık iki yıl oldu.”

“Peki, mezarı da bu şehirde mi?” diye sordu Zerrin.

“Evet, burada,” dedi genç kadın bir an durdu ve sonra, “Biliyor musunuz? Siz polisler beni çok şaşırtıyorsunuz,” dedi. “Birkaç gündür bu haberleri izliyorum da ablamın adı sıkça haberlerde geçiyor. ‘Mezardan Çıkan Ölü’ gibi başlıklarla. Bütün bunların anlamı nedir?”

Zerrin yerinde doğruldu. Karşısındaki genç kadının hesap soran gözlerine baktı. “Bakın hanımefendi. Şu an üç cinayet vakası ile ilgileniyoruz. İki cinayetin yaşandığı olay yerinde Edilay Hanım’ın parmak izine rastlandı. Yaşanan son cinayette de büyük ihtimalle aynı parmak izine rastlanacak. Bu insanların ölümüne büyük bir korku sebep oluyor. Vücutlarının her hangi bir yerinde darbe izi yok. Kan yok. Bıçak yok ya da sıradan cinayet vakalarında görülen her hangi şeyler. Bunların hiçbiri yok. Sadece çok büyük bir korku var.”

Genç kadın şaşkın bir şekilde Zerrin’e baktı. “Zerrin Hanım, benim ablam öldü. Bu anlattıklarınızdan haberdarım zaten. Her gün haberlerde bu saçmalıkları dinliyorum. Siz benim ablamı katil olmakla suçluyorsunuz. Fakat tekrar hatırlatıyorum. O öldü.”

“Ölüm belgesini görebilir miyiz?” diye sordu Aybars Bey.

Genç kadın kolunu koltuğun yanındaki sehpaya uzattı. Sehpanın üzerinde duran mavi dosyayı alarak Aybars Bey’e verdi. “Buyrun. Ne arıyorsanız bunun içinde.”

Aybars Bey dosyayı açtı. Ölüm belgesine göz gezdirdi. Ölüm tarihi, yeri ve zamanı belgede yazıyordu. Zerrin hayretle dosyaya baktı. Aybars Bey kısık sesle konuştu. “Zaten sistemde de bulabileceğimiz bilgiler bunlar.”

Zerrin derin bir iç çekerek genç kadına dönerek “Ahmet Ayrın’ı tanıyor musunuz?” diye sordu.

“Hayır.”

“İlk vaka. Eşi tarafından evinde ölü bulundu. Ömer Erkin, çalıştığı avukatlık bürosunda ölü bulundu. Son olarak da Yonca Aziz, ölmeden kısa bir süre önce bizi aradı. Karşısında birinin durduğunu ve çok korktuğunu söyledi.”

“Bu kişilerin hiçbirini tanımıyorum. Emin olun ablam da onları tanımazdı. Yani mezardan çıkıp da onları korkutmaya gitmesi için bir sebep yok.”

Zerrin karşısında güçlü bir kadının oturduğunun farkındaydı.  Çantasından günlüğü çıkararak açtı. Şimdi en büyük kozunu oynayacaktı. “Bakın bu günlük, Yonca Hanım’ın evin de bulundu. Son sayfada ne yazdığını biliyor musunuz? Bunu size okumak istiyorum.”

Bu satırların, eğer ben ölürsem polislerin yolunu aydınlatması için bir ışık olmasını umuyorum…

Dün gece uyandım. Odamdan çıktım ve sokak kapısının açık olduğunu fark ettim. Belki dalgınlıkla unutmuş olabilirim. Bu çok normal, çünkü korkuyorum. Ahmet ve Ömer öldü. Sıranın bende olduğunu düşünüyorum. Öyle ki aklımda sadece bu var. Dalgınlıktan birçok şeyi unutuyorum. Kapıyı kapatmayı da unutmuş olabilirim.

Kapıyı kapattım. Odama geri dönüyordum ki, o sırada salonda birinin yürüdüğünü gördüm. Arkası bana dönüktü. Onu tanıdım. Bir an kâbus gördüğümü düşündüm. Hızlıca odama geçtim. Kapıyı kilitledim. Bütün gece bir saniye olsun gözüme uyku girmedi. O kadın, buraya kadar benim evime gelmiş. Ama onun öldüğüne emindim. Bütün bunlar nasıl olabilir aklım almıyor.

Öğlene kadar odamdan dışarı çıkmadım. Birden evin içinden sesler gelmeye başladı. Salonda bulunan bütün eşyaları yere atıyordu. Bir an aklımı yitireceğimi düşündüm.

İnsanlar bu satırları okurken bana kızacaklar biliyorum. ‘Neden kaçmadın’ diye soracaklar. Çünkü onunla yüzleşmek istiyorum. ‘Yaptığım her şey için senden özür dilerim Edilay!’ demek itiyorum.

Bu satırları şimdi odamda yazıyorum. Biraz sonra odamdan çıkıp yanına gideceğim. Elimde telefonum var. Çok korkarsam polisi de arayabilirim. Eğer bunu yaptığımı görürse belki gider.

Son olarak da şunu söylemek istiyorum; yaptığım her şey için çok pişmanım. Keşke o adama hiç güvenmeseydim.

Zerrin başını kaldırdı. Gözlerini karşısındaki genç kadına dikti. “Sizce bu satırlar, bize ne anlatıyor Bahar Hanım?”

Genç kadın gülümsemeye çalıştı. “Benim size anlatacak bir şeyim yok. Zaten buna mecbur da değilim. Ben bu kadını tanımıyorum. Yazdıklarıysa zerre umurumda değil,”

“Ablanızın mezarını açtırırız!” dedi Zerrin sert bir ifadeyle. “Belki o zaman yalanlarınız da ortaya çıkar.”

“Ben buna müsaade etmeden onun mezarına dokunamazsınız. Ayrıca mezarı açınca ne bulacağınızı zannediyorsunuz?” dedi genç kadın sesi yüksek çıkmıştı.

Aybars Bey Zerrin’e doğru eğildi. Odadaki bu gergin havadan hiç memnun kalmamıştı.

“Zerrinciğim, bu ölüm belgesi gerçek.”

“Bakın, babanız doğru söylüyor. Ayrıca size bir bilgi vereyim. Mezarda tam anlamıyla bir insan iskeleti bulmanız zor. Çünkü organlarını bağışlamıştı. Kazadan dolayı da kemiklerinden çoğu kırıktı. Belki, bu ayrıntı işinize yarar,” dedi genç kadın imalı bir gülüşle.

Aybars Bey onun ellerine ve koluna kadar uzanan derisine baktı. Bu durumda bir tuhaflık olduğunu düşündü.  Genç kadının elindeki deri ile yüzündeki derinin rengi bir zıtlık oluşturuyordu. Sanki elindeki deri, başka birine aitti.

Zerrin defterin arasından küçük notu çıkardı.  “Bu notu da dün olay yerinde bulduk.  Belki bunları ablanız yazmış olabilir,” dedi.

Genç kadın şaşkınlıkla Zerrin’e baktı. “Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz? Ama bu kadarı da fazla artık. Lütfen, hemen şimdi evimi terk edin.”

Baba kız aynı anda ayağa kalktı. Zerrin sinirlemişti. “Siz hata yapıyorsunuz. Bir şeyler bildiğiniz halde söylemiyorsunuz. Ama biz her şeyi öğreniriz.”

Genç kadın Zerrin’in gözlerinin içine baktı.

“Her insan hata yapmakta özgürdür Zerrin Hanım.”

Zerrin Aybars Bey’e döndü. Yüzündeki ifadeden büyük bir olay çıkacağını anlayan Aybars Bey, “Pekâlâ, bize müsaade! Çay için teşekkürler hanımefendi. Size de büyük geçmiş olsun. Elleriniz, zannediyorum ki kazada yanmış olmalı,”

Genç kadının yüzündeki alaycı ifade yerini endişeye bıraktı. “Kapı orada, size eşlik etmeme gerek yok sanırım.”

Zerrin dışarı çıkınca derin bir nefes aldı. Elindeki günlüğü çantaya koydu. Yüzüne vuran soğuk hava kendine gelmesini sağladı. Aybars Bey onun koluna girerek arabaya doğru ilerledi. “Zerrinciğim, bazen çok asabi oluyorsun. Biraz sakinleşmen yararımıza olacak.”

“O kadın yalan söylüyor. Maktulleri tanıdığına eminim. Ayrıca ne ima ettiğini duydun. ‘Her insan hata yapmakta özgürdür’ bu o küçük notta yazıyor,”

“Tamam, doğru söylüyorsun, evet haklısın. Ama bu şekilde olmaz,” dedi Aybars Bey yumuşak bir sesle.

“O kadının ellerinde ne var?”

“Bilmiyorum. Tam emin olamadım. Yanık gibi. Ya da ismini bilmediğimiz bir hastalık da olabilir.”

“Öğrenirim, her şeyi öğrenirim,” dedi Zerrin. Arabaya binerek, kapıyı kapattı.

***

Kemal kapıyı açarak, yanındaki yabancıya yol verdi. “ Buyrun beyefendi. Siz burada bekleyin. Zerrin Hanım şimdi gelecek. O gelince ona da anlatırsınız.”

Adamın yüzünde büyük bir tedirginlik vardı. Eliyle alnında biriken terleri sildi. Ayakları titriyordu. Boğazı kurumuştu. Kemal’e döndü. “Bir bardak su alabilir miyim?” Kemal masanın üstündeki sürahiden su doldurarak ona uzattı. Endişeli adam,  titreyen elleriyle suyu aldı. Bir yudum içip bekledi. Daha fazla içemeyeceğini anlayınca bardağı masanın üstüne koydu. Şimdi tüm vücudu titriyordu.

Zerrin hışımla kapıyı açtı. Kemal içeri giren baba kızı görünce ayağa kalktı. Zerrin’in aksine Aybars Bey’in yüzü gülüyordu. Masasına geçerek oturdu. Henüz odadaki yabancıyı fark etmemişti. Çantasındaki günlüğü çıkarıp masanın üstüne koydu.  Hemen yanındaki dosyayı eline aldı. Meraklı gözlerle Kemal’e bakarak “Otopsi sonuçları mı?” diye sordu.

“Evet. Biraz önce Doktor Bey getirdi,”

Dosyayı masanın üstüne geri bıraktı. “Sonra bakarım. Maktullerin yakınları gelmedi mi?”

“Sanırım, henüz toparlanamamışlar. Cenazelerle uğraşıyorlarmış. Galiba o da yarına kaldı,”

Zerrin derin bir iç çekti. Aybars Bey,  Zerrin’in bu haline güldü. “Sevgili Kemal. Keşke sen de bizimle Edilay Hanım’ın kardeşini görmeye gelseydin. Orada çok güzel ağırlandık. Kadıncağız bize çay ikram etti. Başka şeyler de hazırlamıştı ama yemeye fırsatımız olmadı. Çünkü Zerrin’le hanımefendi kavga etmeye başladılar. Neyse ki kadın bizi kovdu. Ama keşke o börekten biraz daha yiyebilseydim.”

Kemal de Aybars Bey’e güldü. “Aslında benim gelmediğim iyi olmuş. Bu beyefendi, bana bir şeyler anlattı. Kendisi size bir itirafta bulunacak.”

Zerrin bakışlarını odadaki yabancı adama çevirdi. Aybars Bey yerinde doğruldu. “Buyrun. Neyi itiraf edeceksiniz?” diye sordu Zerrin.

Endişeli adam sıranın kendisine gelmesinden memnun olmuştu. Fakat yüzündeki endişe kaybolmamıştı. “Ben, bu son yaşanan olaylarla ilgili konuşmak istiyorum.”

“Evet, sizi dinliyoruz.”

“O kadın. Ahmet, Ömer ve Yoncayı öldürdü. Şimdi de beni öldürecek,”

Zerrin hayretle karşısındaki adama baktı. “O kadının öldüğünü biliyorsunuzdur umarım.”

Endişeli adam ağlamaya başladı. “Biliyorum öldüğünü. Onu, ben öldürdüm.”

Odadakiler donuk bir ifadeyle adama baktılar.

“Daha önce öldürdüğünüz kişi, şimdi sizi mi öldürecek?” diye sordu Aybars Bey.

“Evet. O bizden bu şekilde intikam alıyor,”

“Neden?” diye sordu Zerrin. “Sizden niye intikam alıyor? Ayrıca sen onu nasıl öldürmüş olabilirsin? O trafik kazası geçirmiş.”

Endişeli adam gözyaşlarını sildi. “Ben, ona arabayla çarptım. Ölmesi için.”

“Bilerek öyle mi?”

“Evet, Çünkü o adam onu öldürmemi istedi. Karşılığında bana para verdi,”

“Sen bu maktulleri tanıyor musun?

“Evet, tanıyorum,”

“O zaman bildiğin her şeyi anlatacaksın,”

“Anlatırım. Söz veriyorum. Yeter ki beni sadece siz cezalandırın,”

Zerrin arkasına yaslandı. Uzun bir süreden sonra kendisini iyi hissediyordu. Artık emin olduğu bir şey vardı. O da Edilay Hanım’ın hayatta olmadığı gerçeğiydi. Şimdi olacakları merakla bekliyordu. Düğümün çözülmesine çok az kalmıştı.

SON

(DEVAMI GELECEK SAYI DA)

Öykü: Komiser Banu ve Orkun- Karşılıksız Aşkın Bedeli

“Çabuk buraya gel seni piç kurusu, yakalarsam kemiklerini kıracağım!”

Top oynarken zemin kattaki Ayten teyzenin camını kıran Ahmet, arkasına bakmadan kaçmaktaydı. Topallayarak takip eden kadından kurtulmak için çareyi, yılladır yarım bekleyen inşaatın içine girmekte buldu.

Soluklanmak için durduğu yerlerde sayamayacağı kadar sigara izmariti, kırık şişeler, ısınmak amacıyla içinde ateş yakılmış teneke vardı. Keskin idrar kokusu nefes almayı güçleştiriyordu. Beklemesine gerek yoktu, Ayten teyzeden kurtulmuştu. İnşaatın öteki ucundan çıkabilir, top oynarken kırdığı camın kaza olduğunu ablasına anlatabilirdi.

Ayten teyze yaşlı, huysuz ve geçimsiz biriydi. Bahçeden konuşarak geçenlere bile söylenir, içindeki öfkeyi kusacak neden arardı. Henüz on yaşında olan Ege, vurduğu topun falso alıp kadının camını kıracağını hesap edememişti.

Nemli ve ürkütücü inşaattan bir an önce uzaklaşmak istiyordu küçük çocuk.  İki adım attıktan sonra varillerin orada karşılaştığı sahne yüzünden çığlık çığlığa bağırmaya başladı.

***

“Ne var ne yok Orkun?”

“Cinayet var siz yoksunuz Komiserim.”

“Zevzeklik etme, olay ne?”

“Müteveffanın ismi Rıdvan, yirmi altı yaşında. Cinayet işlendikten birkaç saat sonra Ege adında on yaşında bir çocuk tarafından bulunmuş. Maktulün göğsünde, kollarında ve bacaklarında derin morluklar var. Bunlar, zemin katta varilin içinde bulduğumuz vücudundaki izler. Kafası ise çatı katındaydı. Kafasını bulunca anlaşıldı ki yediği dayaktan dolayı şişen gözleri kapanmış. Ön dişlerinden birini olay sırasında yutmuş, otopside diş, midesinden çıktı. Öldüren kişi ya da kişilerin adamla işi bittiğinde kafasını bedeninden ayırmışlar. Çocuk da birinden kaçarken şans eseri inşaata girmiş, varilin içinden sarkan eli ve kan gölünü görünce çığlık atmış. Polisi, çığlıkları duyan mahalle sakinleri aramış. Detayları araştırıyoruz, iş temiz halledilmiş, delil yok. Bilgi alır almaz haber veririm. Sizin orada durumlar nasıl?”

“Burası da karışık, Fatma’nın biraz sıkıntısı var, bu konuda yardımını isteyebilirim.”

“Yedi yirmi dört emrinize amadeyim.”

 

İzmir, 15.07.2019

Orkun bir hafta tek başına idare edebileceğini söylediğinde Banu uzun bir aradan sonra izin alarak yakın arkadaşı Fatma’nın yanına gitmişti. Cinayet mahallinde esnaf ve semt sakinleriyle görüşmüş ama herhangi bir sonuca varamamıştı. Öldürülen adamı tanıyorlardı ve hiç kimse onun için üzülmüşe benzemiyordu.

Herkes ağızları bir olmuşçasına aynı şeyleri söylemişti: tam bir pislikti, uyuşturucu satıp gençleri zehirlerdi, mahallede terör estirirdi, kavgası gürültüsü bitmezdi, su testisi suyolunda kırıldı…

Orkun mahallelinin takıldığı kahveye gittiğinde ikindi olmak üzereydi. Emeklilerle birlikte işsiz tayfasından okey oynayan gençler de takılıyordu kahveye. Ahaliye selam verip şöyle bir göz attığında ceset dün akşam bulunmuş olmasına rağmen olayın çabuk unutulduğunu gördü. Köşeye çekilmiş, kendi halinde gazete okuyan kahvenin sahibini görünce yanına doğru hareketlendi. Olayı soruşturmaya başladığında daha önce buradaki çoğu kişiyle görüşmüştü fakat cevabını aradığı farklı sorular vardı.

“Dayı, selamünaleyküm. Oturabilir miyim?”

Gazeteden başını kaldırıp gözlüklerinin üzerinden bakan yaşlı adam Orkun’u hemen tanıdı, “Ne demek Amirim buyur, istersen ben kalkarım.”

Eliyle oturmasını işaret etti, “Seninle laflayalım biraz.”

“Reşat! Bak hele şuraya, Amirim ne ister sor bakalım.”

“Tamam Remzi Abi!” dedi çay ocağının başındaki genç çocuk.

Orkun bardakları sıcak sudan geçiren gence çay işareti yaptı.

“Çaylar iki!” diye bağırdı kahvehane sahibi. “Buyur Amirim, nasıl yardımcı olabilirim?”

“Öldürülen şu Rıdvan, mahallede at koşturuyormuş. Her boku da yiyormuş. Hiç polise şikâyet etmediniz mi zamanında bu adamı?”

“Etmez miyiz Komiserim, hem de defalarca. Bir şekilde polisten paçayı kurtarıyor, şikâyet edeni öğreniyor, biniyordu tepesine deyyus!”

“Hiç ceza almadı yani?”

“Almadı, arada ortalardan kaybolurdu. Döndüğünde mahallede sigara satardı, burada da birkaç kişiye sattıydı. Güya kaçak ve kaliteliymiş, soranlara öyle diyordu. Son zamanlarda yanında iki tane çapulcu takılır olduydu. Rıdvan’ı son gördüğümde o adamlarla kahvenin önündeydiler, bir şeyler konuşup ayrıldılar. Sonra Memurlardan Ferdah geldi, üstünü arayıp araca bindirip gittiler.”

Reşat çayları masanın üzerine bırakırken, masalarda oyun oynayanların dikkati de Orkun’un üzerindeydi. Ne olup bittiğini, Remzi ile ne konuştuklarını anlamaya çalışıyorlardı. Orkun saklama gereği duymadığından herkesin işiteceği şekilde yüksek sesle soru sorarak olayla ilgili bilgisi olanın oltaya gelmesini bekliyordu.

“Bu çapulcuların adını sanını, nerede kaldıklarını bilir misin?”

“Bilmem amirim, o çakallar bu sokağın itleri değillerdi. Baş köpek ölünce başsız kaldılar. Onları en iyi Mehmet dayı tanır.”

“Kim bu Mehmet dayı?”

“Mahallenin eski kabadayılarından, sabahtan beri ortalarda görünmedi.”

Bardağındaki son yudumu da içen Orkun kartını uzattı. “Mehmet dayı mutlaka beni arasın, onunla da görüşeyim. Nerede oturuyor?”

Remzi Mehmet dayının evini tarif etti. “Yolda kime sorsan gösterirler.”

 

Orkun, Buca’nın Göksu Mahallesi’ne doğru metruk evleri geride bırakarak yürürken, Mehmet dayı denen adamı düşündü. Cesedin bulunmasından sonra hemen hemen herkesle görüşmesine rağmen böyle biriyle konuştuğunu hatırlamıyordu. Belediye otobüsleri, özel dolmuşlar ve araçların işgal ettiği caddelerde ayakları çıplak çocuklar korkusuzca koşturuyorlardı. Hayat buradaki insanların yaşam biçimine göre akıyordu. Özellikle yürümeyi tercih etmişti, gözleriyle bu semtin florasını canlı şekilde görmek istiyordu. Orkun’un adı bu semtin sahipleri tarafından artık biliniyor olacak ki, yabancılara müsamaha gösterilmeyen sokaklarda onlardan biri gibi rahatça dolaşıyordu.

Remzi’nin tarif ettiği adrese gelince şaşırdı, tam da cinayetin işlendiği inşaatın karşısındaydı Mehmet dayının evi. O sırada devriye gezen meslektaşlarını görüp yanlarına gitti, adlarını öğrendi. Mahalle sakinleri ve cinayet hakkında sorular sordu. İçlerinden eski olan memurların ilgisiz tavrı canını sıktı. Ortağı izinli olduğundan geçici olarak başka biriyle görevdeydi.

 

Bursa, aynı gün…

Çarşı ve hanlar bölgesi, 15. yüzyılda Fatih Sultan Mehmet’in Sadrazamı Mahmut Paşa tarafından İstanbul’daki Mahmutpaşa Külliyesi’ne gelir kaynağı olarak inşa ettirilmişti. Büyükçe avlusu, avlu ortasında şadırvanı ve mescidi ile artık turistlere ve gezmeye gelenlere hizmet veriyordu.

Banu’nun karşısında oturan Fatma’nın elleri titriyordu. Banu, gözyaşlarını tutamayan arkadaşının sakinleşmesini bekledi. Bursa’ya dün gece yarısı gelmişti. Fatma ile konuşmalıydı ama yanında eşi Kaan varken mümkün değildi.

Kaan evden gider gitmez Fatma ile evdeki dağınıklığı öylece bırakıp kendilerini dışarı atmışlardı. Sabırsızlık içinde neler olup bittiğini öğrenmek için can atan Banu, arkadaşının derdi ile uğraşmaya fırsat bulamadan İzmir’den cinayet haberini almıştı.

Banu uzanıp Fatma’nın ellerini tuttu. “Hayatım ilk önce sakin ol ve bana neler olduğunu tane tane anlat.”

“Ortaokula gittiğimiz zamanları hatırlıyor musun? Toy dönemlerimizdi. Pazar günleri pazar kurulurdu. Biz de çiçek satmaya gelen sarışın çocuğu izlerdik.”

Banu hatırlıyordu, Çiçekçi Gürbüz. Fatma ondan öyle hoşlanıyordu ki, gözünü ayırmadan izlerdi onu. Bir gün işi bittiğinde tezgâhı toplayıp yanlarına gelmişti ve Fatma ile tanışmışlardı. O zamanlar cep telefonları çocukların elinde oyuncak değildi.

Aynı günün akşamı arabayla kapının önüne gelip ‘Seni deli gibi seviyorum Fatma!’ diye haykırmış ve ailesinin Fatma’yı göz hapsine almasına sebep olmuştu. Gürbüz’ün sık sık mahalleden geçmesi başlarda sorun olmamıştı fakat Fatma’nın babası Şükrü amcanın karşısına çıkıp kızıyla evlenmek istediğini söylediğinde kıyamet kopmuştu.

Şükrü amca Gürbüz yüzünden Fatma’yı okula bile göndermemişti uzun süre. Maalesef Gürbüz pes etmek nedir bilmiyordu. Polise bile şikâyet edilmişti ama genç adam yaşa dışı bir şey yapmamıştı. Polisin yapabildiği adamı nezarete çekip korkutmaya çalışmak olmuştu, o da sonuç vermemişti.

Bu olayların üzerinden iki yıl geçmişti. Genç ve cahillerdi. Fatma unutmaya, uzak kalmaya çalışsa da Gürbüz her fırsatta varlığını hissettirmeye devam ediyordu. Aldıkları bir haberle rahatlamışlardı, Gürbüz cinayetten hüküm giymişti. Adamın hapse giriş sebebini bilmiyorlardı ama bir daha rahatsız edilmeyecekleri kesindi. Gürbüz’ün tutuklanmasıyla okula geri dönmüştü Fatma. Yıllar geçtikçe Gürbüz’ün adını bile unuttular. O olay kötü bir anı olarak kalmıştı hafızalarında.

Banu’nun geçmişi hatırladığını anlayan Fatma anlatmaya devam etti. “En son cinayetten hapse girdiğini biliyorduk, içerideyken birini daha öldürmüş fakat nefsi müdafaa olduğu için cezası çok uzamamış.”

Şaşıran Banu’nun gözleri fal taşı gibi açıldı. “Sen bunları nereden biliyorsun?”

“Gürbüz anlattı.”

Ses tonuna hakim olamayan Banu’nun sesi çığlık atarcasına çıktı. “Nasıl?”

“Hapisten çıktıktan sonra iş yerimin adresini bulmuş. Mesai bitiminde karşıma çıktı, konuşmak istediğini söyledi. Kabul etmek zorunda kaldım, etmeseydim evimin kapısına dayanmakla tehdit etti.”

“Bunca yıl sonra senden ne istiyormuş?”

“İlk cinayetini benim yüzümden işlemiş. Biliyorsun babam beni okula göndermediği dönemde sürekli evdeydim. Gürbüz bu durumu bilmiyordu ve aynı zamanda mahalleye giremiyordu. Beni görebilmek umuduyla okul çevresinde dolanırken okul kantinlerine simit servisi yapan çocuğun bizim kantini işleten Vejdin abiyle konuşmasına denk gelmiş. Simit taşıyan adam benim hakkımda ileri geri konuşunca Gürbüz atılmış ‘Hangi Fatma’dan bahsediyorsun?’ diye. Sonrasında aralarında yumruklaşma başlamış, çevredeki insanlar araya girip ayırmışlar. Olay kulağımıza kadar geldi, babamdan sağlam dayak yemiştim o gece. Beni ertesi gün evime ziyarete gelen arkadaşıma da babamın bana yaptıklarını yazarak Gürbüz’e bulup vermesini istedim. İçinde artık beni rahat bırakması için kısa bir not vardı. Yazdıklarımı okuyan Gürbüz adamı sıkıştırıp bıçaklayarak öldürmüş.

Hapis yattığı süre boyunca hep beni düşündüğünü söyledi. Karşılaşacağımız günün hayalini kurmuş. Evlendiğimi ve çocuğum olduğunu söylediğimde bunun bir önemi olmadığını söyledi. Geçmişteki kâbus geri geldi Banu. Adam hasta ruhlu, Kaan’a söylersem delirir, onun başına bir şey gelmesinden korkuyorum ama bu manyağın gözü dönmüş. Ben ne yapacağım?”

Arkadaşının gözyaşlarına kıyamayan Banu neşelendirmek istercesine, “Hiç merak etme, adaş olduğumuzu unuttun mu? Karşında İzmir Cinayet Şube’nin Erkek Fatma’sı var. Buradaki meslektaşlarımın yardımıyla izini bulur paketleriz. Ben biraz okşarım onu, yumuşattıktan sonra salarım. Sen rahat ol.” dedi.

 

İzmir, aynı günün akşamı…

“Soruşturmada ilerleme kaydedemediniz mi?”

Orkun, tek başına olduğu için, Amirinin şikâyet olarak algılamaması için sözcüklerini özenle seçiyordu cevap verirken. “Sağ olsun Başkomiser Cengiz, İlker’i görevlendirdi. Yardımcı oluyor.”

“Vay, Başkomiserime bak sen, kıyamamış sana.”

“Bana değil size kıyamadı. Mızmızlık yapar, ağlarım falan diye baştan koydu postayı. Sakın kızı arama, kırk yalın başında izne çıktı, bok etme, dedi.”

“Esaslı adam Başkomiser. Ben seni ne için aradım, bu kadar işinin arasında senden bir isteğim olacak, Gürbüz Akbaş diye birini araştırmanı istiyorum. Detaylı bilgileri mesaj olarak atarım ama en kısa zamanda bana dönüş yapmalısın.”

“Elbette, ne demek Amirim. Sesiniz beni endişelendirdi. Ters bir durum mu var?”

“Açık konuşayım, evet…” Banu arkadaşı Fatma’nın başındaki sıkıntıyı özetledi.

“Anlaşıldı Amirim, en kısa zamanda sizi bilgilendiririm.”

 

İzmir, ertesi gün…

Başkomiser Cengiz, gözlerinin altı morarmış ve çökmüş görünen Orkun’a takılmadan edemedi. “Ne o len gece beşik mi salladın?”

“Keşke sallasaydım Başkomiserim. Bir yandan dava ile ilgilenirken bir taraftan da amirim için küçük bir araştırma yaptım.”

Orkun detaya girmeyince Cengiz sorma gereği hissetmedi, “Bugün İlker’le birliktesin. Bana bakın ikinizin de aklı bir karış havada bu aralar, akıllı olun.”

“İlker’in adına konuşamam ama ben zaten uslu adamım Başkomiserim.”

“Biliyorum, o kadar uslusun ki geçenlerde meyhanenin işletmecine sırf ayar oldun diye milleti alakasız bir dava ile ilgili sorguya çektin.”

“Başkomiserim, lavuk beş liralık şişeye elli lira yazınca tepem attı. Ukala bir de bana Paran yoksa gelme kardeşim! diyor. Dua etsin daha fazlasını yapmadım.”

“Hadi uzatma. Akıllı durun yoksa döve döve akıllandırırım.”

 

İlker geldiğinde pek keyifli görünmüyordu. “Ne yapıyoruz kardeş?”

“Buca Polis Merkezi’ne gidelim. Gediz bölgesine bakan ekip hakkında bilgi almak istiyorum.”

“Hayırdır, meslektaşlara neden kafayı taktın?”

“Rıdvan öldürülmeden önce hakkındaki suçlamalar ile ilgilenen memurlar biraz işi savsaklamış gibi. İçlerinden biri de izinliydi. Ayaküstü konuştuk sadece. Rıdvan denen adamla husumet yaşamayan kalmamış. Son zamanlarda yanında iki de zibidi takılıyormuş. Kimliklerini teşhis edersek belki bir ipucu yakalarız. Bir de Mehmet dayı denen eski kabadayı varmış, onun hakkında da bilgi alalım.”

 

Buca Polis Merkezi’nde Rıdvan hakkındaki şikâyetlerle ilgilenen iki polis memurunun adını öğrenen Orkun, içlerinden birinin izinde olduğunu biliyordu. Diğerinin de devriyede olduğunu duyunca telefon açıp ikisiyle görüşmek istediğini söyledi.

 

İlker’le onların bulundukları yere gittiler. Daha önce Remzi ile çay içtikleri kahvede buluştular. İki polis memuru da o muhitin insanı gibi davranıyordu. Orkun çaycıya selam verdikten sonra meslektaşlarının masasına oturdu. İçlerinden zayıf, esmer, mavi gözlü olan uzattı elini, izinli olduğu sivil giyiminden belliydi. “Ben Ferdah.”

Gırtlaktan konuşan ve isminin anlamını merak eden Orkun sordu, “Nerelisin Ferdah, adının anlamı ne?”

“Tunceliliyim, ismimin anlamı da güçlü olan demek.”

Yanındaki adama dönen Orkun “Peki, ya sen?” diye sordu.

“Benim adım Ömer Amirim. İzmirliyim ama yıllar içinde de Bucalı olduk.” Gülümserken diğer arkadaşına göre daha toy görünüyordu. “Siz bizimle konuşmak isteyince, diğer ekip arkadaşım beni buraya bırakıp göreve devam etti.”

Kahvede oturanların tüm dikkati polislerin olduğu masadaydı. Yakınlarda bir kavganın olduğu telsizden anons edilince Ömer çağrıya cevap vermek üzereydi ki İlker durmasını işaret etti. “Aslanım başka ekip mi yok, sizinle biraz işimiz var.”

Orkun, İlker’in üslubundan kendisi gibi onun da bu adamlardan hoşlanmadığını anladı.

O sırada telefonu çalan Ferdah kimin aradığına bakıp meşgule attıktan sonra cebine koydu.

Bu hareketinin ardından İlker meslektaşı ile uğraşmaya devam etti, “Vay, iPhone mu o? En son modeli sanırım, bakabilir miyim?”

Ferdah cebinden çıkardığı telefonu isteksizce uzatırken Orkun soruları sormaya başladı.

“Sürekli Rıdvan hakkında şikâyet geliyormuş. Adam karakolu market gibi kullanmış, girdiği gibi elini kolunu sallayarak çıkıyormuş. Ne diye şikâyet ediyorlardı onu?”

Bir gözü telefonunu kurcalayan İlker’de olan Ferdah anlatmaya başladı. “Adamın uyuşturucu sattığını söyleseler de bir türlü delil bulamadık. Adam ya çok zeki ya da mahalleli tarafından sevilmediği için ona böyle bir yakıştırmada bulunuyorlardı. Dediğim gibi, adamı hiç uyuşturucu ile yakalamadık. Sadece kaçak sigara satarak yolunu buluyordu, onu biliyoruz.”

“Mahallenin eski kabadayısı olduğunu duydum. Adı Mehmet dayı. Kimdir? Kimin nesidir?”

Ferdah ile Ömer birbirine baktı, konuşan kişi yine Ferdah’tı. “Zamanın bıçkın delikanlılarındanmış, nerede kirli bir iş varsa bu adam da oradaymış. Mahalledeki insanlar, o ne derse inanıyorlar. Biraz da bu sıkıntılar onun başının altından çıkıyor gibi.”

“Nasıl?”

İlker’in uzattığı telefonu alıp cebine koyan Ferdah devam etti. “Gereksiz yere üst üste Rıdvan hakkında şikâyetler gelmeye başlayınca dayanamayan Rıdvan şikâyet edenleri öğrenip kapısına dayanmaya başladı. Milleti galeyana getiren de bu Mehmet dayı işte.”

Gözünü bir an Ferdah’tan ayırmayan Orkun, “Bu arada hayırdır? Sen neden izinlisin? Hasta falan değilsin inşallah.” dedi.

Bir süre sessiz kalan Ferdah’ın yutkunurken âdem elması belirgin şekilde hareket etti. “İnşaatın içinde arama yaparken omzumun üstüne düştüm, birkaç günlüğüne ağrılarım geçsin diye izin aldım.”

 

Kahvehaneden ayrıldıktan sonra Orkun İlker’e ne düşündüğünü sordu.

“Kardeşim adamlarda kıllanmakta haklısın, ben kıçımdaki yırtık donu değiştirecek para bulamıyorum herifçioğlu on bin liralık telefonla geziyor. İsimlerini öğrendiğimiz iki ayakçıyla Mehmet dayıyı bir araştıralım.”

“Ferdah’ı senin de gözün tutmadı değil mi?”

“Aynen, diğeri zaten süt oğlan, Ferdah’ın dediklerinden dışarı çıkmıyordur. Baksana sakar herif düşüp kendini yaralamış.”

Gülüştüler.

 

Bursa, aynı gün…

Banu Orkun’dan Gürbüz hakkındaki her şeyi öğrenmişti. Hapse girmeden önce sokak serserisi olan, berduş tipli psikopat, hapis yattığı süre içerisinde palazlanmış, suç dünyasının karanlık isimlerinden, Kara Bekir lakaplı suç makinesi İhsan Cengiz ile yakınlaşmıştı. Bu iyiye işaret değildi.

Bursa Cinayet Büro Amirliği’ndeki meslektaşlarının da desteğiyle Gürbüz Akbaş’ı yakalayarak sorgu odasına getirmişlerdi. Adam hiçbir suç işlemediğini söyleyerek kendisini savunmuştu.

Gürbüz’ün gözünü korkutmak niyetindeydi ama adam karakolun abone müşterisi gibi alışıktı. Tabiri caizse kaşarlanmıştı.

“Bana bak, bir daha değil Fatma’nın karşısına çıkmak adını anarsan seni hadım ederim. Anlıyor musun beni?”

Gürbüz cevap vermedi, gözlerini dikmiş meydan okurcasına bakıyordu.

“Fatma’nın senden ayrı bir hayatı var artık, onu unutacaksın ve bir daha karşısına çıkmayacaksın.”

“Kadere inanır mısın polis? Seni hatırlıyorum, Fatma’mla tanıştığımda sen de vardın yanında, küçüktün o zamanlar. Ben onu nasıl sevdim sen bilir misin? Adı sadece kalbimde yazılı değil, varlığı tüm hücrelerimde dolaşıyor. Ondan vazgeçemem anlıyor musun? Ha, uzak dur dersen ben durmasına dururum ama bu saatten sonra rahat durmam onu bilesin.”

“Ne demek istiyorsun sen?”

“Ne anladıysan onu diyorum. Fatma’ya yaklaşmayacağım.”

 

İzmir, günün devamı…

Orkun İlker’in yanına geldiğinde arkadaşı kahve içiyordu. “Bizim bebeleri almışlar. Mehmet dayı denen adamdan iz yok.”

“Hangi ara Angaralı oldun len? Neredelermiş?”diyerek takıldı İlker.

“Ankara ikinci memleket oğlum, bilmiyor musun? Yoldalar, on dakikaya burada olurlar.”

“Gel otur, ben de sana bomba bir haber vereyim. Zibidiler geldiğinde iyice sıkıştıralım.” diyen İlker bilgisayarın ekranını Orkun’a doğru çevirdi. “Bizim çocuklar Ferdah ve Ömer’i araştırdılar. İkisinin de sicilleri temiz. Ferdah şark görevini Diyarbakır’da yapıp buraya tayin olmuş. Uzun süredir de Ömer’le birlikte çalışıyorlar. Herifçioğlunun telefonunu görünce kıllandım. Üzerine ev ya da araba falan yok fakat internette onların adına açılmış sayfalara göz attığımda gördüklerim şaşırttı beni. Altlarında son model araçlarla gezip lüks mekânlarda takılıyorlar. Boy boy fotoğrafları var, Ömer de hep yanında. Yapışık ikiz gibiler adeta. Ömer’i de araştırdım, onun da ekip arkadaşından kalır yanı yok. Bu değirmenin suyu nereden geliyor bilemedim.”

İlker devam etti. “Şu bebeler gelsin ifadelerini alalım bakalım. Mahalleli Rıdvan’ın uyuşturucu sattığını söylüyordu fakat Ferdah ve Ömer onu satarken hiç yakalayamadıklarını belirttiler. Abiye anlattım, o uyandı işe. Pahalı telefon, lüks araba falan bizim meslekte çalışarak sahip olamazsın bunlara. Vardır bir bit yeniği, avanta mı alıyorlar acaba? Dedi. Biraz yakından takip edelim, anlarız ne ayak bunlar…”

 

Polis memurlarından biri kapıyı çalıp iki zanlıyı getirdiklerini haber verdi. Orkun sorgu odasına girdiğinde İlker dışarıda kalıp izlemeyi tercih etti. Yirmili yaşların ortalarında görünen adam kafasının yanlarını kazıtmış, kazınan derisine de enteresan şekillerin olduğu dövme yaptırmıştı. Dik dik jölelediği saçlarını da sarıya boyamıştı.

Orkun dosyasına baktı, Levent Bonkör. Suç dosyasında gasp ve uyuşturucudan oluşan bir dizi suç vardı, sabıkası oldukça kabarıktı. Adamın ensesini sıkan Orkun, “Anlat lan! Rıdvan’la ne dolaplar çeviriyordunuz?”

Bakışlarından bela akan adam “Çevirdiğimiz bir şey yoktu.” dedi.

“Bana maval okuma lan! Rıdvan’la uyuşturucu satıyormuşsunuz, öldürüldükten sonra kayboldunuz. Sen mi öldürdün len yoksa, Rıdvan paranızı mı vermedi?”

“Yok, öyle bir şey! Ben niye öldüreyim Rıdvan ağabeyi? Melek değiliz tamam da katil de değiliz.”

“En son sizi Buca çevresinde onunla görmüşler Rıdvan öldürülmeden yarım saat önce?”

“Rıdvan abi işi olduğunu söyleyince ben de Beto’yla mahalleye döndüm. Bizim elemanlarla sabaha kadar takıldık. Rıdvan ağabeyle ayrıldık, sonra haber alamadık kendisinden.”

“Beto kim lan?”

“Benimle birlikte getirdiğiniz arkadaşım, Beytullah.”

 

Orkun Levent’in yanından çıkıp Beto denen serserinin yanına girdi. Onu da sıkıştırmasına rağmen elle tutulur bir sonuç elde edemedi. Levent’in dediği gibi kahvehanenin önünde dağılmışlar bir daha görüşmemişlerdi.

Beklenmedik anda çalan telefonda yabancı numarayı gören Orkun şaşkınlık içinde cevapladı. Arayan Mehmet dayıydı, doğrudan konuya girdi.  “Beni arıyormuşsunuz, bekliyorum.”

“Neredesin?”

 

Bursa, öğleden sonra…

Telefonuna cevap veren Banu, Fatma’nın ağlamaklı aynı zamanda telaşlı sesini duyunca Gürbüz’ün rahat durmadığını anladı. Fatma’nın eşi telefonlarına cevap vermiyordu, Kaan iş yerinden müşteri ziyareti için çıkmış ama geri dönmemişti.

Banu, Bursa emniyet birimlerine Gürbüz Akbaş hakkında suç duyurusunda bulunup görüldüğü yerde tutuklanmasını istedi. Fatma’nın kocasının gittiği yer tespit edildi. Telefonunun son sinyal verdiği noktaya ait tüm güvenlik ve MOBESE kameraları incelendiğinde beyaz Kartal marka araçla Kaan’ın kaçırıldığını gördüler.

Bu haberle Fatma’nın dünyası yıkıldı. Banu ne kadar arkadaşına kocasını bulacağını söyleyip güç vermeye çalışsa da kendi de emin değildi. Gürbüz Fatma’dan uzak duracağına söz vermişti ama onun ailesi hakkında herhangi bir söz vermemişti. Banu böyle tipleri iyi biliyordu. Tehdit edip insanları sindirerek, kendi rızalarıyla ayaklarına gelmelerini sağlayıp sonra onların üstünde hüküm sürerlerdi.

Banu’nun telefonu çaldığında Fatma pürdikkat arkadaşının konuşmasını dinledi. Kapattığında merakla ne olduğunu anlamaya çalışan Fatma’ya, “Gürbüz’ü almışlar, sorguya ben de gidiyorum. Evden ayrılma, çocuğunla kal. Kapıda sizi korumak için görevli iki polis memuru var. Merak etme hepsi geçecek.”

 

İzmir, aynı saatlerde…

Dayının karşısına gelir gelmez Orkun, “Seni her yerde arıyoruz, nerelerdesin dayı?” diye sordu.

Mehmet dayı anlatmaya koyuldu. “Bir işim vardı onu halletmeye çalışıyordum. Beni neden aradığınız tahmin ederim. Durun size her şeyi baştan anlatayım hele. Bu gün sabah namazını kılmak için hazırlık yapıyordum, tıkırtı duyunca işkillendim. Emaneti, yatarken bile ayırmam yanımdan. Sesi duyunca, kalkıp şöyle bir ortalığı kolaçan edeyim derken gördüm kansızı, maske takmıştı. Bizde adettir, destursuz mahreme dalan, niyeti bozuk birine silah doğrulttun mu o namludan mermi çıkmadan inmez aşağıya. Neyse, vurdum şerefsizi omzundan.”

Bu sözler üzerine Orkun ve İlker birbirine baktılar ama dayının sözünü kesmediler. Adam anlatmayı sürdürdü. “Sendeledi ama kaçmayı başardı it oğlu it. Kim olduğunu bilmiyorum. Benimle kimin ne hesabı var eş dosttan bir öğreneyim demiştim. Sizin de beni aradığınızı öğrenince tez ulaşayım dedim.”

İlker biraz sinirli şekilde karıştı söze. “Bize neden gelmedin?”

“Yanlış anlamayın, polislerin başım üstünde yeri var. Boynumuz kıldan ince fakat bu zamana kadar bu itlere bir çözüm bulunamayınca, üstüne birileri evime girmeye kalkışınca kendi işimi kendim çözeyim dedim. Cinayet işlendiğini bile dönünce öğrendim. Kırk yılı aşkındır burada yaşarım, ilk defa biri bana kafa tutmaya cüret etti.”

Kafasını kaşıyan Orkun düşünürken İlker girdi araya, “Dayı bu vurduğun adamın boyu posu nasıldı? Anlat bakayım sen bana bir.”

Eski toprak hafızasındaki tüm ayrıntıları anlatsa da eşkâl çıkarmak imkânsızdı.

Sorma sırası Orkun’daydı. “Rıdvan’ın cesedi bulunmadan bir gün önce çevreyi rahatsız ettiğine dair isimsiz ihbar gelmiş.”

Konuşmanın ucunun kime dokunacağını anlayan Mehmet dayı dinlerken gözlerini kocaman açtı.

“Şikâyeti senin yaptığını öğrendik, o it sana da musallat oldu değil mi?”

Başını öne eğen Mehmet dayı “Benim kendisini şikâyet ettiğimi öğrenmiş it oğlu it ama yemez bir tarafları bana bulaşmaya. Af buyur amirim, bakma yaşlı olduğumuza namımız Dayıysa elbet boşuna Dayı olmadık. İte uğursuza selam çakmışlığım çoktur gençliğimde ama boğazımdan haram lokma geçmedi, yanlış yola sapmadım bilesin. Neyse, derim ki Rıdvan iti benim şikâyet ettiğimi öğrenmiş, mahallemizi koruyup kollayan memur kardeşler geldi kapıma, Aman dayı bulaşma bu ite! dediler.”

“Ferdah ile Ömer mi?”

Kafasıyla onayladı Mehmet Dayı.

“Sonra ne oldu?”

“Ne olacak, her zamanki muamele yapıldı, göstermelik aldılar. Güle oynaya binip gitmelerini izledim. Bilirim o kansızı! Tövbe tövbe ölünün arkasından sürekli kötü konuşuyorum. Af buyurun, sinirden ağzımın ayarı kaçtı.”

“Devam et.” dedi İlker.

“Eve girmelerinden önceki gece, uyku tutmadı. Çay demleyip oturup keyif çatayım dediydim o sıra camdan bakarken yabancı bir araba gördüm. Siyah son model bir araba yanaştı inşaatın oraya. Camları koyu olduğundan karanlıktan içindeki görünmüyordu. Rıdvan indi, arkasından da şapkalı, siyahlar içinde biri takip etti bunu. Ne olacak diye bekledim, şapkalı adam elinde siyah poşetle geri döndü. Bagaja koydu elindekini ve arabaya binmeden önce benden tarafa baktı.  Sonra gittiler ama Rıdvan görünmedi ortalarda. İnşaatın diğer tarafından çıkmıştır dedim kendi kendime. Çayı tazeleyip uzunca süre oturdum televizyon karşısında, dalmışım. Sabah namazı için kurduğum alarm sayesinde uyandım. O sırada duydum sesi, arka odanın bahçeye açılan kapının sesiydi işittiğim. Silahı alıp bakmak için giderken o şapkalı adamı karşımda görünce beklemeksizin sıktım bir tane, paslanmışım ıskaladım namussuzu. Kaçtı. Evime hırsızlık için girmediler bence, amaçları başkaydı. Bir gece önce gördüğüm, arabaya binen siyahlı adamdı karşıma çıkan. Mahallede Rıdvan’ı aradım, ne olup bittiğini sorayım dedim. Göremeyince sokakların eski sahiplerinden birkaç tanıdık vardı, onlara durumu anlatayım, kulakları açık olsun, kim olduklarını öğrenirlerse haber etsinler diye gitmiştim. Kendimce sordum soruşturdum lakin bilen, eden çıkmadı. Eve döndüğümde mahallemizdeki veledin Rıdvan’ın cesedini bulduğunu öğrendim. Sonra Remzi gelip aradığınızı söyledi, numaranızı verdi aramam için.”

“Neyse olan olmuş, ifadeni almamız gerek, bu olay önemli. Sen asıl şu lüks aracın marka ve plakasını biliyorsan onu söylesene.”

“Yaşam mücadelemiz hayatta kalmakla, hayatımız tabanvayla geçti, otomobil markası bilmem de plakasını almayı akıl ederim, işte burada, ne olur ne olmaz diye cüzdanımın arasında taşıyordum yazdığım kağıdı.”

Önemli bir ipucu yakaladığını düşünen Orkun hafif tebessüm etti.

 

Bursa, akşam saatleri…

Banu yumruklarını şıkmış masadan destek alarak alev saçan gözlerle Gürbüz’e bakıyordu fakat adam oldukça rahattı.

“Söyle lan, Kaan nerede?”

“Ben nereden bileyim? Benim aldığımı nerden çıkardın?”

“Külahıma anlat sen onu!”

Kapı açıldı, Bursa Asayiş Şube Komiseri Olcay kafayı uzattı. “Banu iki dakika yanıma gelir misin?”

Sorgu odasından çıkan Banu sinirlerine hakim olamıyordu. “Ne oldu Olcay? Bir şey buldunuz mu?”

Üzgün ifadeyle kafasını iki yana salladı. “Beyaz Kartal’ı Jandarma ekipleri bulmuş. Araba çalıntı çıktı. Üzerinde inceleme yapılıyor, iş bitince sahibine teslim edeceğiz. Üzerine taktıkları plaka da sahte, şahısların kimliklerini şapka taktıkları için tespit edemiyoruz. Tam çıkmazdayız.”

Sorgu odasını işaret eden Banu “O iti ne yapıp edip konuşturmamız gerek, bu işin arkasında o var, bundan eminim.”

“Seni anlıyorum fakat olayın gerçekleştiği sırada Gürbüz arkadaşlarıyla oturmuş yemek yiyordu. Kanıtı sağlam.”

Banu parmaklarını saçlarının arasından geçirirken bağırdı. “Kahretsin!” Kendisini çakmazsa hissediyordu.

“Sen biraz sakinleş, arkadaşının yanına git, ben Gürbüz’le ilgilenirim. Çevresindeki adamları da araştırırız. İşin peşini bırakmayacağız emin ol.”

 

İzmir, akşamın ilerleyen vakitlerinde…

Orkun ile İlker Pasaport tarafında denize nazır kafenin birinde oturmuş birer soğuk bira, yanında da fıstık yerken Mustafa dayının anlattıkları üzerine konuşuyorlardı. İkisinin de ortak buluştukları nokta Ferdah denilen polis memurunda garip bir işler olduğuydu.

“Dur bakalım, dayının bize söylediği plakayı araştırıyor çocuklar. Kısa zamanda bu işi ne çözeriz.”

 

Geçen bir saatin ardından bekledikleri telefon geldi, “Komiserim bahsettiğiniz araç Ulukent tarafında görüntülenmiş.”

“Tam olarak nereye gittiği belli değil mi?”

“Hayır.”

“Ekip gönder, o civarı didik, didik gezsinler, arabayı bulmalarını istiyorum.”

“Emredersiniz.”

 

 

MOBESE kameralarından bahsi geçen aracı tespit ettiklerinde sürücüsünün 35. Sokak Villaları’na girdiklerini öğrendiler. Tüm camlar filmli olduğundan içindeki şahıslar görünmüyordu fakat artık ellerinde somut deliller belirmeye başladı, aracın plakası ve ziyaret ettikleri adres.

Bir yandan yardım etmek için yoğun çaba harcayan İlker edindiği bilgileri Orkun’la paylaşmaya başladı. “Araç Selim Kırdemir adına kayıtlı.”

“Selim Kırdemir de kim?”

“Tanıştırayım, bir hayalet. Adam üç sene önce sizlere ömür. Sicilinde kaçakçılık, uyuşturucu satıcılığı altın harflerle işlenmiş. Sağlam mafya babalarından. Adam, yüksek doz uyuşturucu yüzünden evinde ölü olarak bulunmuş. Bulan kişi de karısı.”

İlker sorunu çözmüşçesine sırıtırken kafası karışan Orkun’a anlatmaya devam ediyordu, “Asıl bombaya hazır mısın? Selim’in eşinin adı Lamia Sürer, Polis Memuru Ömer Sürer’in ablası.”

“Hass…”

“İlk öğrendiğimde ben daha okkalı bir küfür savurmuştum. Hazırlan çıkıyoruz, Selim Kırdemir’in uzun zamandır yanında çalışan eski bir adamına ulaştım, Davut Biçer. Alalım şu zat-ı muhteremi, bakalım bize neler anlatacak?”

 

Bursa, 17.07.2019, gün ağarırken…

Bursa Asayiş Şube’nin telefonu çaldı, arayan Fatma’ydı. Komiser Olcay ile görüşmek istediğini söyledi.

“Buyurun Fatma Hanım, eşinizin durumunu soracaksanız herhalde, çalışmalarımız devam ediyor.”

Hıçkırıklara boğulan Fatma konuşmakta güçlük çekiyordu, kekeleyerek söyleyebildiği tek şey, “Bbb.. Ba… nu…” oldu.

“Sakin olun, Banu yanınızda değil mi?”

“Hayır, o… o… onu da aldı… laf.”

Olcay beyninden vurulmuşa döndü. Gürbüz, Banu ayrıldığı sırada nezaretteydi. “Banu’yu aldıklarını nasıl öğrendiniz Fatma Hanım?”

Ağlama krizine tutulan Fatma daha fazla konuşamadı, arkadan panik halinde yayılan kadınların bağırışlarını duydu. İki ya da üç kaldın aynı anda “Fatma!” diyerek feryat etmişlerdi.

Kadınlardan biri ahizeyi alıp Fatma’nın bayıldığını söyledi.

 

Olcay zaman kaybetmeden Fatma’nın yanına gitti, Banu’nun başına gelenler yüzünden kendini suçluyordu. Kendine gelen kadına bakıp gülümsedi. “Geçmiş olsun Fatma Hanım, kocanızı bulduk. Hastanede müşahede altında, doktorlar durumunun iyi olduğunu söylediler, en kısa zamanda Banu’yu da bulacağız. Şimdi, sakin olup bana neler olduğunu anlatmanızı istiyorum.”

Başını sallayan Fatma konuşmaya başlamadan önce yanı başında duran sehpaya baktı. Bir bardak su vardı, tek nefeste bitirmişti fakat acıdan dağlanan yüreğini söndürmeye yetmemişti. “Biri kapımın önüne Banu’nun kimlik kartını koyduktan sonra zile basarak kaçtı, kapıyı açtığında koşan birini vardı fakat yüzünü göremedim. Durmayacak, istediğini elde edene kadar durmayacak. İlk önce Kaan’ı aldı, sonra Banu’yu. Eğer arkadaşıma bir şey olursa kendimi asla affetmem.”

Hayalet görmüş gibi kaskatı kesilen Fatma’nın bakışları donuklaştı, birden kötü bir sahne izliyormuşçasına boş duvara sabitlendi gözleri. “Ya oğluma bir şey yapmaya kalkışırsa? Yaşayamam, ölürüm!”

“Sakin olun, istediği de bu, sizin çaresiz kalmanızı istiyor. Bizden habersiz sakın bir şey yapmaya kalkışmayın. Anlaşıldı mı? Tekrar etmeme gerek var mı? Sakın!”

Olcay Fatma’nın aptalca bir işe kalkışmasından korkuyordu. Banu’nun kaybolmasından Olcay gibi Fatma da kendisini sorumlu hissediyordu. Arkadaşının serbest kalması için o psikopatın kollarına kendi isteğiyle gidebilirdi.

 

 

İzmir, yeni günde Güneş yüzünü göstermeye başlamıştı…

Davut’u iyice sıkıştıran Orkun ve İlker adamın ağzından tüm bilgileri almayı başarmışlardı. Adam sütten çıkma ak kaşık sayılmasa da eski patronuna oldukça sadık biriydi. İlker, normalde böyle adamları eski muhbiri sayesinde eliyle koymuş gibi bulunduğu delikten alıp çıkartırdı fakat ölüm korkusundan Lamia’dan saklanan adamı bulmak biraz zaman almıştı.

Lamia’nın uyuşturucu baronu olan kocası Selim Kırdemir’i başka biri ile aldattığını ileri Süren Davut, çarpıcı açıklamalarda bulundu. Patronunu işlerin başına konmak isteyen kadının öldürdüğünü iddia ediyordu ve bu iddiaları doğrulamak için Selim’in cesedini mezardan çıkartmak gerekebilirdi. En has bilgileri verdi: Lamia’nın uyuşturucuyu nerede ve nasıl sattıklarını. Uyuşturucuyu İzmir’e taşınmasını sağlayan isim Ferdah’tı. Özel bir sigara firmasının araçları gibi görünmesi için firma logosu ile giydirilen transit araçlar ile gün içinde dağıtıma çıkıyorlardı. Sigara paketlerinin içindeki uyuşturucu, insanlar tarafından kolay fark edilmediğinden satış oldukça kolay gerçekleşiyordu. Bu sistemi çok önce sigara firmasında çalışmış olan Selim kurmuştu. İşleyişi öğrenen Lamia, onun ölümünden sonra dümenin başına geçip kardeşiyle birlikte hareket ediyordu.  Ömer ve Ferdah’ın yaşadığı şaşalı hayata bakıldığında Davut’un cinayet teorisi kulağa mantıklı geliyordu.

 

İzmir Emniyet Müdürlüğü’nde son zamanların en hareketli anları yaşandı. Narkotik’in peşinde olduğu çetenin Orkun ve İlker’in çözmek için uğraştıkları cinayet davasıyla bağlantılı olduğunu öğrendiklerinde İzmir genelinde eş zamanlı operasyonlar düzenlendi.

Uyuşturucu çetesinin lideri, polis memuru Ömer Sürer’in ablası Lamia Sürer’di.  Çetenin elebaşı olarak yakalanan Lamia’nın evinde yüklü miktarda döviz ve para sayma makineleri bulundu. Aynı zamanda uyuşturucu taşıyan, özel şirkete ait gibi görünen araçlar da tespit edildi.

Narkotik Şube’nin üç aydır izledikleri çete ele geçirilmişti. Harekâtın sonunda Lamia, Ömer, Ferdah ve içlerinde market işleten on yedi zanlı tutuklandı. Lamia, Ferdah’ın anlattıklarından sonra suçunu itiraf ederken, Ömer sessiz kalmayı seçti.

Ferdah, soğukkanlılıkla olanları tüm çıplaklığı ile anlattı, “Uzun zamandır mallarımızdan ufak ufak birileri tırtıklıyordu, bunu yapanın kim olduğunu araştırıyorduk Ömer’le. Bir gece karakola telefon gelmişti, şikâyet edilen kişi yine Rıdvan’dı. Şu adamı takip edeyim dedim. Yanında iki kişi vardı onu takip ettiğim sırada. Buluşmamız gerekiyor dediğimde adamlar yanlarından hemen uzadı. Peşinde olduğumu anlaması için çıktım karşısına, kahvede oyun oynayanların gözleri önünde göstermelik üst taraması yapayım dedim. O sırada cebinde bizim sigara paketlerinden birkaç tane çıktı. Kelepçeleyip arabaya bindirdim. Karakol yerine Şahin Tepesine çektim arabayı. Issız, kimsenin olmadığı bir yere. Ellerimde iz kalmaması için deri eldiven giyip yer misin yemez misin, dağıttım gerçeği öğrenene kadar ağzını burnunu. İtiraf etti. Malı çalıp yanındaki o iki adama sattırıyormuş. Patronculuk oynamaya başlamış bizden habersiz. Diğer malları sakladığı yeri sordum, inşaatın içinde gizlemiş. Nöbet bittiğinde gelip hepsini alacağımı bir daha yaparsa onu öldüreceğimi söyledim. Olay Lamia Hanımın kulağına gidince Rıdvan’ın işini bitirmemizi söylemiş. O gece, Ömer rahmetli eniştesinin arabasıyla gelip beni aldı. Eniştesi ölünce onun arabasını ara sıra kullanıyordu. Rıdvan’ı alıp inşaata gittik. Ben mahallelinin tanımaması için şapka taktım. Rıdvan bana poşeti verdiğinde boynunu kırarak öldürdüm. Çeteler arası hesaplaşma gibi görünmesi için kafasını kesip en üst kata, bedenini de varilin içine attım. Daha sonra cesedin icabına bakarız diye düşünmüştüm. Arabaya binerken pencerede bize bakmakta olan Mehmet dayıyı fark ettim. Beni tanıyıp tanımadığını bilmiyordum, işimi şansa bırakamazdım. Sabahları namaz kıldığını biliyordum. Savunmasız anında öldürecektim, ama evine girdiğimde zamanlama da hata yaptım ve beni gördü. Ateş edip yaraladı. Karakolda da durum fark edilmesin diye düştüğümü söyleyip birkaç gün izin aldım.”

Orkun ve İlker hikâyenin geri kalanını zaten biliyorlardı. Baştan beri o iki polisten de hiç haz etmemişlerdi.

Asayiş Şube ekiplerinin gerçekleştirdiği operasyon sonrası, 70 kilo metamfetamin, 15 kilo esrar ve 30 kilo uyuşturucu ele geçirildi. Sorguların ardından adliyeye sevk edilecek suçluların işlemleri sürerken Orkun ve İlker davayı çözdükleri için rahat nefes almışlardı.

Lamia kardeşi Ömer sayesinde arkasında iz bırakmadan işlerini yürütüyordu. Saf olarak gördükleri Ömer ise aslında şeytanın en yakın yardımcısı çıkmıştı, İzmir’e tayini çıkan Ferdah’ı da ayartan oydu. Ekip arkadaşının bağlantılarını kullanarak uyuşturucuyu Tunceli’den daha kolay taşımaya başladılar, Buca ve civarında konuşlanan çete üyeleri diledikleri gibi hareket edebiliyorlardı. Ferdah ve Ömer’in asayişi sağladıklarını sandıkları vatandaşlar aslında çetenin işini rahatça yapabilmesi için çalışıyorlardı.

Yıllar içinde iki polis memuru da lüks hayat yaşamaya başlamıştı. Memurluklarının haricinde meslektaşlarının bilmediği ikinci hayatları vardı.

Düğümün çözülmesi Mehmet dayının Rıdvan’ı şüpheli biri ile inşaata girerken görmesi olmuştu. Şahit olduğu olay neredeyse hayatına mâl oluyordu fakat korkusuz, eski kurt şanslıydı.

Dava kısa süre içerisinde çözülmüştü. Narkotik ve Cinayet Şube Ekipleri başarılı bir operasyona imza atmışlardı. Şimdi sıra Orkun’un, amiri Banu’yu arayıp müjdeyi vermesindeydi.

 

 

Davanın çözülmesinden sonra…

Defalarca amirini arayan Orkun ona ulaşamıyordu. Aramalarını sürdürdü, sonuna biri cevapladı ama beklediği kişi değildi cevaplayan.

“Siz kimsiniz? Banu Komiserim nerede?”

“Ben Fatma,” kadının sesi ağlamaklı çıkıyordu. Güçlükle yaşadıklarını anlattı. Görüşme bittikten sonra Orkun zaman kaybetmeden aracın anahtarlarını alıp yola koyuldu.

 

Ortalama üç saatlik yol Orkun’a üç gün gibi gelmişti. Yol boyunca telefon trafiği de hiç durmamıştı. Komiser Olcay ile buluştuğunda tüm bilgileri ondan öğrendi. Amiri yer yarılıp içine girmişti sanki arkasında hiç iz yoktu. Banu’yu kaçırmak için Kaan’ın bulunduğu yeri ihbar eden kişilerin asıl amacının tüm birimleri o sırada oyalamak olduğunu düşünüyordu.

Orkun oturduğu sandalye tepesinde avucunun içinde tuttuğu telefonu sıkarken istemsiz şekilde ayaklarını hızla sallıyordu.

Bursa kazan emniyet güçleri kepçe her noktayı karış karış aramaya devam ediyorlardı. Banu’nun Emniyetten çıktıktan sonra nereye gittiğine dair kimsenin fikri yoktu, Komiser Olcay onu Fatma’nın yanına gittiğini sanıyordu.

Daha fazla dayanamayan Orkun “Kaan’la konuşmam gerek.” dedi.

“Kaan’la konuştuk, bildiği hiçbir şey yok.”

Komisere öfkeli gözlerle bakan Orkun suratını öyle bir yaklaştırdı ki, Olcay onun nefesini yüzünde hissediyordu. “Kaan’la görüşeceğim dedim! Bir sıkıntı var mı?”

“Sen ne saçmalıyorsun Orkun? Git konuş! Ben sakin kalmamız gerektiğini söylüyorum, bu şekilde fevri hareketlerle sonuç alamayız.”

Orkun onu dinlememişti bile, arkasını dönüp çoktan aracına doğru hareketlendi.

 

Hastaneye vardığında kapısının önünde polis memuru bekliyordu. İçeri girince ağlamaktan bitap düşmüş Kaan’ın karısı, neler yaşandığını anlayamayan bir çocuk ve üzgün ailesinin diğer üyeleri ile karşılaştı.

“Geçmiş olsun.” dedi içeri girer girmez. Kendisini tanıtıp Kaan’a neler hatırladığını sordu.

Kaan zaten tüm bildiklerini anlatmıştı, kendisini kaçıran iki kişi de maskeliydi. Ne istediklerini ya da ne yapacaklarını söylememişlerdi Kaan’a.

“Aralarında konuştular mı?” diye sordu Orkun ve ekledi “İyi düşün çünkü vereceğin en ufak ayrıntı Banu’yu bulmamıza yardımcı olabilir. Senden ne istediklerini değil ne yapacakları ve nereye gidecekleriyle ilgileniyorum.”

Kaan düşünmeye çalıştı. Gözlerini kapatıp adamların konuşmalarını bir yandan mırıldanırken bir yandan da aklında kalanları Orkun’a söylüyordu. “Yol boyunca neredeyse hiç sohbet etmemişlerdi. Yani ayıldığım andan itibaren demek istedim, baygınken neler olduğunu bilmiyorum. Bir saatten fazla sürdü sanırım yolculuğumuz. O sırada, ‘Bu iş bittiğinde ne yapacağız’ diye sordu biri.” dedi, duraksadı. Kısa sessizlikten sonra “Arkadaşı cevapladı: ‘Şu araçtan kurtulur Çınar’ın oraya kaçarız.’ dedi. Kafama bir şey geçirmişlerdi nerede olduğumu göremiyordum. Ellerim ve ayaklarım bağlıydı. İçlerinden biri arkadaşına beni kontrol etmesini söylediğinde başıma sert bir şeyle vurunca bağırdım. Kendime geldiğimi görünce karga tulumba arabadan atıp uzaklaştıklarını duydum, hepsi bu kadar.”

“Seni kim buldu?”

“Yoldan geçmekte olan insanlar, jandarmaya haber verdiler.”

“Kim bu insanlar daha fazla bilgi gerekli Kaan! Buldukları yer neresiydi?”

“Karacabey. Boğazköy yakınlarında motosikletli iki köylü genç buldu. Jandarma gelip beni Karacabey Devlet Hastanesi’ne götürdüler. Sonra Komiser Olcay buraya, Bursa Devlet Hastanesi’ne naklettirdi.”

Adı geçen yer Orkun’a yabancı gelmedi. Hemen telefonuna sarılıp Olcay’ı aradı, “Komiserim, Gürbüz hala elinizde mi?”

“Evet ne oldu? Bir şey mi öğrendin?”

“O orospu çocuğu Gürbüz Akbaş, Danışment Köyü’nden. Orada doğup büyümüş. Ailesi ölünce amcasının yanına yerleşmiş. Yıllarca pazarcılık yaptığı zamanlarda başı bir türlü beladan kurtulmamış. Uzun zamandır da hapisteydi. O ev çok uzun zamandır boşta olduğunu biliyorum. O adam hakkındaki tüm araştırmayı yapıp amirime ben bildirmiştim. Bizi oyalamak için Kaan’ı verdiklerinde Banu ellerindeydi ve hepimizi uyuttular. O evi kontrol etmeliyiz. Umarım hâlâ hayattadır!”

Dizi: Endeavour

SHERLOCK KADAR KESKİN ZEKÂLI ANCAK YETERİNCE KIYMETİ BİLİNMEMİŞ BİR İNGİLİZ BEYEFENDİSİ

Yazılacak yüzlerce sayfa, okunacak kitaplar, yarım kalmış örgü bir tarafta beni bekleyedursun, ben oturup sezon sezon dizi izleyeyim. Gündüzlü geceli çalışan bir beyin için ne güzel bir tembellik halidir bu, bilir misiniz?

Son iki aydır böylesi bir tembelliğin şefkatli kollarına bıraktım kendimi. Evdeki sesler kesilip, el ayak çekilince kalın bir battaniye çekip üzerime sömürürcesine dizi izliyorum bir süredir. Son olarak, bir akşamda, Netflix’te yayınlanan yerli dizimiz Atiye’yi bitirince yeni seçimim için arayışa girdim. İşte o arayışta gözüme bir afiş çarptı. “Ah, ben bunun birinci sezonunu çok önce izlemiştim. Neden devamını izlemedim ki?” diye düşünmemle kendimi 1960’ların incelikli dünyasına kaptırmam bir oldu.

İngiliz dizilerini oldum olası sevmişimdir, hatta oyuncuların aksanı için bile tercih edebilirim. Hele polisiye konusunda İngilizler her daim standartların üzerinde işler çıkarıyorlar kanımca. İzleyicilerin, daha doğrusu artık polisiye alanında kendini geliştirmiş ve türü fazlasıyla içselleştirmiş izleyici kitlesinin arayışlarını tam anlamıyla karşılayabilecek bir yapımdan bahsedeceğim sizlere: Endeavour.

Endeavour, 1987- 2000 yılları arasında ITV’de yayınlanmış olan Inspector Morse adlı dizinin “prequel”i olarak karşımıza çıkıyor. Şimdi aranızda prequel kelimesine takılanlar olabileceğini düşünerek bir açıklama yapma gereği hissediyorum. Maalesef kelimenin dilimizde tam bir karşılığı yok.  Bir filmin, kitabın ya da dizinin kahramanının veya işlenilen olayın öncesinin/geçmişinin anlatıldığı yapımlara prequel denilmekte. Endeavour dizisi de İngiltere’de çok sevilen bir karakter olan Müfettiş Morse’un gençlik yıllarının anlatıldığı bir yapım.

Colin Dexter tarafından yazılan on üç serilik bir polisiye romandan uyarlanan ilk dizi olan Inspector Morse, İngiltere’de öyle çok beğenilmiş ki yayımlandığı yıllar boyunca seyirciyi ekrana bağlamayı başarmış.  Inspector Morse dizisinin 25. yılı şerefine 2012 yılında, 90 dakikalık bir film olarak ekrana gelen Endeavour adlı filmin yakaladığı başarı da, 2013 yılı için dört bölümlük bir dizi siparişini peşinden getirmiş. Tıpkı Benedict Cumberbatch tarafından canlandırılan Sherlock dizisinde olduğu gibi her bölümü film tadında ve görsel bir şölen olan dizi daha ilk bölümüyle sizi kendisine bağlıyor.

1960’ların başında geçen dizi, kendine özgü ve matematiksel bir işleyişe sahip… Dizinin ilk sahneleri birbirinden bağımsız görüntüler ile başlıyor. Bu anlık imgeler dizinin bölüm konusuna dair ipuçları ya da karakterlerin tanıtımını içeriyor ve sona geldiğinde birbirinden bağımsızmış gibi duran bu kareler birleşiyor. Dedektif Morse’un opera ve klasik müzik sevmesinden kaynaklı olarak bu ilk girişlerde, türü sevenler için aynı zamanda bir müzik ziyafeti de mevcut diyebiliriz. Size,“Bu ezgiyi bir yerden hatırlıyorum.” ya da “Of, acaba bu hangi şarkı?” dedirtecek kadar çarpıcı müziklere sahip bir dizi olan Endeavour bu açıdan bile rakiplerine fark atabilecek kaliteye sahip. Laf aramızda, Atiye dizisindeki eksiklerden biri müzikti, diye düşündüğümden olsa gerek peşinden başladığım Endeavour’da müzikler normalden daha fazla dikkatimi çekti. Meğer ezgiler sahnelere ne kadar çok anlam katıyormuş., farkında değilmişim. Bir diziye anlam katan diğer bir unsur elbette dekordur. Bir dönem dizisi olan Endeavour’un dekor, kostüm ve mekân seçimi konusunda da sizi tatmin edeceğinden, hatta Oxford manzarasıyla kendine hayran bırakacağından hiç kuşkum yok.

Gelelim dizinin konusuna; Shaun Evans tarafından canlandırılan Morse karakteri, kendine has bir üsluba sahip, çok zeki biri. Bir gönül meselesi ve kişisel ilişkilerindeki kırılmalar sebebiyle Oxford Üniversitesi’ndeki eğitimini tam mezun olmak üzereyken sonlandıran Morse, önce orduda kriptocu olarak çalışır. Kendini tam olarak orduya ait hissetmeyen Morse’un ikinci durağı polis teşkilatı olur. Burada da aradığı huzuru bulamayan kahramanımız tam istifa mektubunu yazarken geçici bir görevle Oxford Emniyeti’ne çağrıldığını öğrenir. Kalp kırıklığı ile terk ettiği şehre geri dönmek ve orada yeni bir yaşam kurmak düşüncesi bir süre onu tedirgin eder. Emniyette kendisi gibi destek elemanlarına verilen görev, telefonlara bakmak ve kayıt tutmaktır. Roger Allam tarafından canlandırılan Emniyet Müdürü Fred Thursday, sıkıştığı anlarda Morse’dan destek istemeye başlar ve onun kendine has zekâsını kısa sürede keşfeder. Geleceğini parlak gördüğü bu gence babacan bir tavırla kol kanat gerer. Zaman içerisinde ailesinden biri gibi davrandığı bu yeni dedektife işin inceliklerini ve kayıt dışı hallerini öğretmeye çalışır. Eminim bu ikilinin ilişkisi sizin de duygusal yanınıza hitap edecek. Dizinin her bölümü bağımsız bir konu içeriyor. Fakat Thursday ailesi ve Morse arasında kurulan bağın gelişimi açısından dizinin bölüm takibi faydalı olacaktır. Cinayetlerin kusursuz kurguları ve birbirinden farklılıkları da Colin Dexter’dan şüphelenmeme sebep olmadı değil. Şakası bir yana senaristleri, orijinal kurgular sebebiyle gerçekten tebrik etmek gerekir. Russell Lewis’in yaratıcısı olduğu dizinin yedinci sezonu yakın zamanda başlamışken sekizinci sezonun onayını da aldığını biliyoruz.

Cinayet kurgularının arka planında baskın olarak Morse’un duygusal hallerini, sosyal ilişkilerindeki başarısızlıklarını izlediğimiz dizide beni en çok etkileyen şeylerden biri de kast ekibinin başarısı oldu. Daha ilk bölümlerinde karakterler ile oyuncuların mükemmel uyumu neticesinde bir dizi izliyor gibi değil de gerçek hayattan bir kesit izliyor gibi hissediyorsunuz. Hele Jim Strange isimli bir memur (ileride rütbeleniyor) var ki sevmekle nefret etmek arasında kaldığım bir karakter olduğunu söyleyebilirim. İngiliz sineması zaten oldu olası bu konuda başarılıdır. Amerikan polisiye dizilerinin zoraki esprileri, alkolik polisleri, fazlasıyla içli dışlı ekiplerinden sonra seviyeli iletişimi ile Morse ve Oxford Emniyet Teşkilatı, 1960’lar ve 70’lerin hayatının nezaketi eminim sizde de o dönemde yaşama isteği uyandıracaktır. Müze kıvamında evler, antika kıymetinde eşyalar, nizami sokaklar ile atmosfer oldukça göz alıcı.

Peaky Blinders, Agatha Christie’s Poirot ya da Miss Marple bölümleri izlerken de aynı şeyi hissetmiş ve hep aynı şeyi söylemişimdir: Yanlış zamanda doğmuşum ben. İnsanın insana değer verdiği, erkeklerin takım elbiseli, kadınların döpiyesli dolaştığı yıllarda yaşamalıydım. Ya siz 1930’larda ya da 60’larda yaşamak ister miydiniz?

Yazar mı? Katil mi? | Krystian Bala ve Liu Yongbiao

Polisiye öykü ve romanlar, ilk başlarda ayrı bir tür olarak kabul edilmese de uzun yıllardan beri edebiyatın köşe taşlarından birisini oluşturmakta ve özellikle son yıllarda giderek artan bir ilgiyle okunmaktadır.

Katil kavramı, suçun bir cinayet olduğu polisiye edebiyatın olmazsa olmazıdır. Sayfalar boyunca olaylar gelişir, kader ağlarını örer ve dedektifimiz türlü zorlukların üstesinden gelerek bir şekilde emeklerinin karşılığını alır. Bizler de okurlar olarak bu düğümün çözümüne büyük bir hayranlıkla tanıklık ederiz. Kitabın arka kapağını kapattığımızda katilin kim olduğunu öğrenmiş oluruz. Hatta tahminimiz doğru çıkmış ise büyük bir keyif ile bir sonraki macera için sabırsızlanırız.

Yazmak, zeka gerektiren bir iştir. Olayın kurgusu, karakterlerin gelişimi ve zaman döngüsü gibi kavramlar birbiri ardına cümlelerle dizilir ve zihnimizde adeta bir sinema perdesi gibi canlanır.

Yazar, çoğunlukla büyük bir ustalıkla katili okuyucudan gizler. Kitabın son satırlarına dek bu sır perdesi aralanmaz. Peki, okurlar olarak hiç düşündünüz mü; yazar bu olayları kurgulayıp sözcüklere dökerken nasıl bir hissiyat içerisinde olur? Cevabınızı duyar gibiyim; adeta yaşar gibi değil mi? Ya bu yaşamak olayı, gerçekten deneyimlenen bir hâl alırsa nasıl olurdu?

Çok ilginç bir biçimde, edebiyat dünyasında zaman zaman bu gibi olaylara rastlamak mümkün. Geniş kitlelerce okunan, olumlu eleştiriler alan, bazıları milyonlarca satmış eserlerdeki katilin, aslında  yazarın ta kendisi olduğuna ilişkin haberler, zaman zaman tüm dünyayı derinden sarsmıştır.

Birçok insan şiddete karşı olduğunu söyler. Doğal olan da budur. Ancak, hepimizin, içimizdeki kötülüğün dışa yansımasına engel olamadığımız anlar olmuştur, olmaktadır ve daima da olacaktır. Önemli olan, bu düşüncelere, eyleme geçmeden evvel engel olabilmektir.

Katillerin kirli tarihi, bizlere bu kişiler hakkında pek çok ortak çıkarım yapabilme imkânı verir. Bazı kişilerce, özellikle seri katillerin oldukça zeki olduğu dile getirilmektedir. Yazmak kavramının da zeka gerektiren bir eylem olduğundan bahsetmiştik. Bu durumda, karmaşık cinayet kurguları yaratabilen bir yazarın, pekâlâ bunları hayatının bir anında yaşayıp tecrübe etmiş olması da imkan dahilindedir.

Ben de bu yazıda, yakın tarihte buna benzer durumlara verilebilecek iki örneği sizlere sunmak istedim.

Liu Yongbiao
Şüphelilerin Liu Yongbiao ve Wang’ın polis imajı.

Liu Yongbiao

İlk örneğimiz Çinli yazar Liu Yongbiao. Kendisi 2010 yılında Günahkar Sır (The Guilty Secret) isimli bir kitap yazmış ve bundan üç sene sonra, 2013 yılında Çin Yazarlar Derneği’ne kabul edilmişti. Uzun yıllar boyunca yazarlık kariyerine devam eden yazar bu alanda yerel ödüller de kazanmıştı. Takvimler 2017’yi gösterdiğinde altmış dört yaşında olan yazar, Çin polisinin gelişen teknolojinin nimetlerinden yararlanarak çözdüğü bir cinayet soruşturmasının sonucunda, dört kişinin ölümünden sorumlu tutuldu. 29 Kasım 1995’te bir pansiyonda öldürülen bu dört kişinin katili, altmış bin parmak izinin analiziyle yazar Liu ile suç ortağı Wang çıktı.

Yazar, polis onu almaya geldiğinde “Uzun süredir sizi bekliyordum. Nihayet yıllardan beri çektiğim ızdıraptan kurtulacağım!” diyerek herkesi şaşırtmıştır.

Krystian Bala

Bu konudaki bir diğer örnek ise Polonya’dan. Polonya polisi takvimler 2007’yi gösterirken, 2000 yılında işkence edilerek öldürüldükten sonra nehre atılan bir işadamının katil zanlısı olarak polisiye roman yazarı Krystian Bala’yı tutukladı. Yazar, bir gazetede okuduğu cinayet haberinden etkilenerek kaleme aldığını belirttiği ve 2003’te yayınlanan Amok adlı romanında, işadamı Dariusz J’nin cinayetini, en ince ayrıntısına kadar anlatmıştı.

Polis soruşturmasında herhangi bir delil elde edilememişti. Faili meçhul cinayet, televizyonlarda bile aktüel programlara konu olmuş, kanala telefon eden ve Uzakdoğu’dan aradığını belirten bir kişi, cinayetin çözülmesinin pek mümkün görünmediğini bile söylemişti.

Ancak gelen bir ihbar işin seyrini tamamen değiştirdi! Kimliğini açıklamayan itirafçı, cinayetin çözümü için yazar Bala’nın Amok adlı romanını işaret ediyordu. Yapılan incelemede, kitaptaki cinayetin işadamı Dariusz’un olayı ile tamamen örtüştüğü saptandı. Soruşturmada ayrıca, Bala’nın boşandığı eşinin işadamını tanıdığı da ortaya çıktı.

Bala mahkemede, mükemmel cinayet kurgusu yaratma tutkusunun olduğunu ve romanını da gazete haberinden yola çıkarak yazdığını söyleyerek suçlamaları reddetti. Ancak kitapta, kurbana ait kimsenin bilemeyeceği bilgiler de yer alıyordu. Polis baskını ile gözaltına alınan yazarın evindeki notlardan, başka bir cinayeti daha planladığı ortaya çıktı. Ayrıca cinayetin incelendiği televizyon kanalını arayan kişinin de o olduğu anlaşıldı! Mahkeme sonucunda Bala, yirmi beş yıl hapse mahkum edildi.

Halen cezaevinde cezasını çekmekte olan yazarın, katil olduğu medyaya yansıyınca, ilk zamanlarda çok fazla satmayan Amok romanı, başta Polonya olmak üzere tüm dünyada satış rekorları kırdı.

Görüyorsunuz, kimi zaman polisiye yazarları da akıl almaz bir şekilde olayların gerçek faili olabiliyor. Kim bilir; şu anda okumakta olduğunuz polisiye kitabın faili de yazarıdır, olamaz mı?

Cinayetlerin yalnızca kitap satırlarında kalması dileği ile, iyi okumalar dilerim.

Unutmayın; iyi polisiye iyi edebiyattır!

Makale: Aydın Arıt’ın “Sapıklar” İsimli Romanı

Aydın Arıt, polisiye severler tarafından İsveçli karı koca yazarlar Per Wahlöö ve Maj Sjowall’ın birlikte yazdıkları efsane polisiye serisi Martin Beck’in çevirmeni olarak tanınır. Gerçekten de bu seriyi bana göre eşi zor bulunur bir ustalıkla dilimize kazandırmış, pek çok has polisiye severi de mest etmiştir. Ne yazık ki 2003 yılında aramızdan ayrılan Aydın Arıt’ın suç romanı türündeki iki romanı pek bilinmiyor.

Bu iki kitaptan Sapıklar isimli roman ilginç hikâyesi, sonuna kadar okuyucuyu diken üstünde tutan kurgusu ve sürükleyici anlatımıyla kaliteli bir suç romanı. İlk defa 1959 yılında yayınlanan, en son baskısı ise 2005 tarihli (İnkılap Yayınları) olan romanda üç kişiden oluşan bir çetenin hikâyesi anlatılıyor. Çete dediysek bunlar alelade bir sokak çetesi değil, tabir yerindeyse hepsi okumuş yazmış insanlar. Tam olarak ne iş yaptığı anlaşılamasa da Ruhi Bey çetenin kurbanlarını bulan kişi, görevi çok parası olan ancak başları bir şekilde derde girmiş kişileri tespit etmek. Bu noktadan sonra devreye çetenin bir anlamda yöneticisi gibi görünen Avukat Huruç Hünkâr giriyor. Romanın başında Ruhi Bey, ortağına zengin bir iş adamı olan Rüstem Bey’den bahsediyor. Rüstem Bey’in kardeşi de varlıklı biridir ve ölmek üzeredir. Ne var ki borçları yüzünden batmak üzere olan Rüstem Bey’in kardeşinden kalacak olan mirası alarak iflas etmekten kurtulması için yeğeninin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Huruç Hünkâr Rüstem’le görüşerek belli bir ücret karşılığında yeğenini öldürebileceklerini söyler. Zor durumdaki iş adamı gönülsüz de olsa teklifi kabul eder.

Çetenin üçüncü üyesi ve tetikçisi olan Mehmet, romanın ileriki bölümlerinde göreceğimiz gibi kitapçılıkla iştigal eden, hiçbir olağanüstü veya dikkat çekici özelliği olmayan bir adamdır. Ne var ki bu sıradan görünüşün altında şeytani bir zekâ ve acımasızlık gizlidir. Kendisinden ölesiye nefret eden ancak kendi canını yakamadığı için başkalarının canını yakarak kısa süreliğine rahatlayan, ardından içinde biriken kinin kabarmasıyla yeniden öldürerek adeta bir kısır döngüyü yaşayan bir adamdır. Avukat Huruç Hünkâr’ın intihar edecekken kurtardığı ve vicdansız bir katil haline getirdiği Mehmet, hedefindeki kişileri öyle bildiğimiz suikastçılar gibi uzun namlulu tüfek ya da bıçak gibi aletlerle öldürmez. Onun cinayetlerinin şeytana şapka çıkartacak kurnazlıkta olduğunu söyleyebiliriz. Rüstem Bey’in yeğeninin ölümünü de akıllara durgunluk verecek bir planla gerçekleştirir. Bu cinayet gerçekleştiğinde romanın henüz ortalarındayız. Bundan sonrasında acaba ne olabilir derken roman yazarın büyük bir becerisiyle yeni bir yola giriyor. Avukat Huruç Hünkâr gönlünü bir kadına kaptırıp evlilik hayalleri kurmaya başlıyor. Ne var ki evlenmek istediği kadının ayrı yaşadığı kocası Arap iş adamı Londra’da yaşamakta, kadın ise artık sevmediğini söylediği kocasından nedense boşanmamaktadır. Avukatın önündeki tek seçenek bu defa Mehmet’i Londra’ya gönderip sevdiği kadının kocasını öldürtmektir. Tabii ki belli bir ücret karşılığında. Niyeti bu işten sonra bir yuva kurup eski hayatını geride bırakmaktır. Öte yandan artık öldürmeden duramayan bir canavar haline gelmiş olan Mehmet’i zapt edip edemeyeceği konusunda içten içe kaygılanmaktadır.

Hikâyenin Londra’ya taşınmasıyla roman bir kez daha yeni bir yola girip ivme kazanıyor. Londra’da işlenmesi planlanan cinayetten polisin haberdar olmasıyla işe bu defa Scotland Yard karışıyor ve Michael Fullbright isminde bir müfettişle tetikçi Mehmet’in mücadelesi başlıyor. Yazar, bu mücadelenin nihayetinde öyle bir sürpriz yapıyor ki zannımca benzeri ancak Sherlock Holmes hikâyelerinde bulunabilir. Öyle ki müfettişin yardımcısı çavuş Mac Intosh “Scotland Yard’ın tarihinde bu türlü ikinci bir olayın kaydına rastlanacağını tahmin etmem” demekten alamaz kendini. Polisle katilin Londra’daki düellosundan sonra çetenin üyeleri arasındaki yine fevkalade ilginç bir hesaplaşmayla bitiyor roman.

Aydın Arıt yalnızca üç roman yazmış olmasına karşın usta bir anlatıcı. Zaten polisiye roman ya da çevirilerinden başka tiyatro oyunları da yazmış. Akıcı bir üslubu, zengin bir anlatımı var. Sapıklar romanını okuduktan sonra keşke daha fazla polisiye yazsaymış diye düşündüm. Bütünüyle cinayet failinin bulunması şeklinde ilerleyen bir polisiye olmamakla birlikte muamma içeren suçu konu alan, karakterleri iyi işlenmiş, yayınlandığı tarih eski olsa da dili hala yeni kalmış iyi bir roman Sapıklar. Ne yazık ki artık yalnızca sahaflarda bulunabiliyor ve okunup keşfedilmeyi bekliyor.

Makale: Cahit Sıtkı Tarancı İle Ölüm Üzerine

Dedektif Dergi’nin bir önceki sayısında yer alan incelememde Attila İlhan şiirlerini ele almış, cinayet ve ölüm üzerine yazdığı dizeler üzerinde durmuştum. Uzun zamandır kafamı kurcalayan bir soru var: “Şiir cinayete, ölüme neden bu kadar yakın?” Aslında sorunun cevabı, sorunun kendisi kadar doğal. Şair duygularını coşkun bir şekilde yaşayan özel insandır. Cinayet de tutkunun, hırsın coşkunluğu nedeniyle aklın ve mantığın devreden çıkmasının bir sonucudur. Şairlerin potansiyel bir suçlu olduğu savına bağlamayacağım sözlerimi. Onlar, estetiğin peşinde koşan, dünyayı bambaşka algılayan insanlardır. Sanatçı duyarlılığı fiili bir cinayetten çok uzaktadır. Sait Faik Abasıyanık’ın “Dülger Balığının Ölümü”, Ömer Seyfettin’in “İlk Cinayet” isimli öykülerini okuduysanız (veya okursanız) bir sanatçının ne denli hassas bir yüreğe sahip olduğunu fark etmişsinizdir.

Bu yazıda Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiirlerinde yer alan “ölüm” kavramı üzerinde duracağım. Cahit Sıtkı Tarancı, Türk edebiyatında “ölüm” kavramını en çok ele alan şairler arasındadır. Öyle ki şairin Otuz Beş Yaş isimli eserini elinize alıp “İçindekiler” kısmına bakarsanız birçok şiir başlığının içerisinde bile doğrudan “ölüm” kelimesini görürsünüz. Tabii burada sizlere bütün bu şiirlerden örnekler sunmayacağım. Benim ele alacak olduklarım daha çok sert ölüm duygularının ele alındığı dizeler olacak, arka planı olan ölümler. Bu “ölümler”, her seferinde bizi şaşırtan, farklı açılardan ele alınan ölümler olur. Örneğin “Benimsin” isimli şiirindeki şu dizelere bakın:

Gündüz kelebeklerin

Gece yıldızlarındır,

Ölüler böceklerin,

Azap günahkârlarındır

Sen de benimsin benim.

 

Bu dizelerde bizi bir korku filmi sahnesinin kesitine götürür adeta. Bize korkunç bir görüntü sunar, oysa vermeye çalıştığı sadece bir “aşk” temi değil midir? Şair “ölüm” kavramını aklından çıkarmakta zorlanıyor, her an -aşkta bile- ölümü düşünüyor. Bir başka ünlü şiiri olan “Desem ki”de:

Şayet sesimi farkedemezsen,

Rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden,

Bil ki ölmüşüm.

Fakat yine üzülme, müsterih ol;

Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini…

diyor. Kulağa garip gelebilir ama şair; kabir (mezar), naaş ve böcek ilişkisini sevmiş gibi. Şiirlerinde ısrarla buralarda dolaşıyor.

Şair “Son Gece” isimli şiirinde yine “mezar”ı mekan olarak seçmiş kendisine:

Ey her gün bir mezarın taşını omuzlayan;

Kalmadı gökte bile senin için ağlayan

Kalkmamak ümidiyle haydi toprağa kapan.

“Ölüm” onun için bazen bir istek olmuştur, bir intihar arzusu… Neden şair bu kadar ölümü düşünmüştür, diye sorarsak eğer. Cevabı nettir aslında: ölüm korkusu. İnsan korktuğu şeyi çok fazla dile, kaleme döker. Psikoloji bunu söylüyor. Örneğin kendisi korkak olan bir baba, oğluna sürekli erkekliğin gereklerinden ve cesur olmaktan bahseder. Durumun bundan pek de farkı yok. Cahit Sıtkı Tarancı’nın tüm şiirlerinin toplandığı “Otuz Beş Yaş” isimli kitabının “İçindekiler” bölümüne baktığınızda dahi birçok şiirinin başlığında “ölüm” kelimesini bulacaksınız.

Şairin “Ölüm-I” başlıklı şiirindeki şu dizelere bakalım birlikte:

Ne yapsam gün doğmuyor gönlümce;

Sudur akar kendi bildiğince,

Hangi pencereye koşsam gece;

Gitmiyor bu ten bu canda ölüm.

Şair “ölümü” arzulamakta, hayata karşı bir bıkkınlık hissi içerisinde. Hayatın seyri istediği şekilde ilerlemiyor. Ne geçmiş günlerde yaşadıkları onu memnun etmiş ne de gelecekle ilgili güzel hayalleri var. Ölüm, yaşanan ve yaşanacak olan kötü anların bir sonu; şair için bir kurtuluştur. Sabırsızlıkla o anı beklemektedir. Sözlerimizin dayanağı sadece bu dizeler değil tabii. Şiirin devamı şöyle:

Ne vefasız geçmişten hayır var,

Ne gelecekler imdada koşar,

Çoktandır tekneyi aldı sular;

Çoktandır ümitler sende ölüm. 

“Ölüm-II” başlıklı şiirinde de benzer bir bekleyiş var:

Ne gün aslına dönecek bu ten?

-Taş, toprak, çiçek, su veya maden-

Ruha ebediyeti vadeden

Efsanevi yalan nerde ölüm?

Şair ölümü arzuladığı gibi ölümden sonra da yaşama inanmakta, “Desem ki” şiirinde bunun izlerini görebilmekteyiz:

Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini,

Ve neden sonra

Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede,

Hatırla ki mahşer günüdür

Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.

Şair kabir yaşantısına ve ondan sonra gerçekleşeceğine inandığı mahşer gününe yer vermiştir şiirinde.

Birçok şiirinde ölümü arzulayan şairin dünyayı arzulayan şiirleri de mevcut. Biraz da ümitvar bir son oluşturmak adına, ölümle ilgili yazdığı onlarca şiire rağmen “Gün Eksilmesin Penceremden” şiiriyle noktalayalım yazımızı. Şairimizi de bu yazıyı da bu dizelerle hatırlayalım:

Ne doğan güne hükmüm geçer,

Ne halden anlayan bulunur;

Ah aklımdan ölümüm geçer;

Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.

 

Ve gönül Tanrısına der ki:

– Pervam yok verdiğin elemden;

Her mihnet kabulüm, yeter ki

Gün eksilmesin penceremden!

 

Bu dünyadan ölümü arzulayan ve çok genç yaşta hayata gözlerini yuman güzel bir insan geçti.

Edebiyatla kalın, güzel kalın.

 

Cahit Sıtkı Tarancı

  • Doğum 4 Ekim 1910, Diyarbakır – Ölüm 13 Ekim 1956, Viyana
  • Galatasaray Lisesi mezunudur.
  • Mülkiye Mektebi’nde okudu.
  • Sümerbank’ta çalıştı.
  • BBC Paris Radyosu’nda Türkçe yayınlar spikerliği yaptı.
  • Çeşitli devlet memurluklarında çalıştı.
  • Geçirdiği kısmi felç nedeniyle konuşma yeteneğini kaybetti, tedavi için gittiği Viyana’da yaşamını yitirdi.
  • Fransız sembolizminden etkilendi.
  • En yakın arkadaşı Ziya Osman Saba’ydı.
  • Sanatçının arkadaşı Ziya Osman Saba’ya yazdığı mektuplar, “Ziya’ya Mektuplar” adıyla yayımlanmıştır.
  • Henüz 46 yaşındayken hayata gözlerini yumdu.

Öykü: Felaket Senaryoları | Bir Zamanlar Adana’da

Bir zamanlar Adana’da…

Temmuz ayında yapışkan bir sıcak Adana’nın tozlu sokaklarından dört katlı bir binanın üçüncü katında yer alan evin içine kadar giriyordu. Contası çürümüş musluktan akan su damlaları, mermeri çatlamış mutfak lavabosuna çarparak aralıklarla pat, pat diye ses çıkarıyordu. AEG marka eski buzdolabının uzaktan gelen araba motoru sesine benzeyen sesi, musluk suyunun damla seslerine karışıyordu. Üzerinde birkaç yırtık da bulunan eskimiş, beyaz bir tül ile kaplı mutfak penceresindeki bir karasineğin camdan dışarı kaçma denemelerinden kaynaklanan vızıldamaları, cama çarpma anlarında yükseliyor ve yeni bir denemeden önce, bir aralık sessizce cama konması ile son buluyordu. Eski buzdolabı bir ara büyük bir gümbürtü ile çalışmaya başladı. Sonra aniden sanki hiç çalışmıyormuş gibi bir sessizliğe gömüldü. Karasinek, camdan çıkamayacağını anlamış olacak, tülün kenarında bir boşluk bulup damlayan mutfak musluğunun üzerinden uçarak artık kirliliği nedeniyle sarıya dönmüş, eskiden beyaz olan ahşap mutfak kapısının üzerine kondu.

Salondan gelen belirli belirsiz televizyon sesi, yerel bir müzik kanalının açık kaldığını duyuruyordu. Siyah saçlı, esmer, tombul bir kadın, yarı açık dekoltesi ve arkasında biri sonradan sarıya boyanmış saçları ile esmer genç bir kadınla, diğeri uzunca, kumral, sivri burunlu genç bir adamın dansları eşliğinde şarkı söylüyordu. Karasinek mutfak kapısından havalanıp salonun kapısını da geçerek koridorun sonunda aralık duran yatak odası kapısının dikey, dikdörtgen koyu sarı renkte buzlu camına kondu. Yatak odasından gelen ağır sarımsak ve ter kokusunu, ucuz bir kadın deodorantına karışan, yine ucuz bir erkek parfümünün kokusu bastıramamıştı. Karasinek, aralık kalan yatak odasının kapısından içeri doğru tekrar uçtu. Yatakta yatmakta olan kadın ve erkeğin üzerinde bir tur attıktan sonra, kadının bir tarafı hafif morarmış yüzüne kondu.

Üzerinde çiçek figürleri olan pembe gecelikli, yarı uykulu kadın, eli ile sineği kovaladı. Sinek, kadının yüzünden havalanıp kahverengi giysi dolabının üzerine kondu. Saçlarının sarı olan boyası geçmiş, siyah saçları açığa çıkmış, esmer, dolgunca ve yapılı bir vücudu olan genç kadın, sağ gözünü açmaya çalıştı. Yanında beyaz iç çamaşırı ile yatmakta olan, ince, uzun, kara kuru, ağır sarımsak kokusunun geldiği otuzlu yaşlardaki kocasına baktı.

Belli ki gece yine eve sarhoş geldi diye düşündü. Kocası ölü gibi uyuyordu. Keşke ölse diye geçirdi içinden bir an, sonra utandı kendi düşüncesinden. Dün geceki tartışmaları sonrasında suratına yediği yumruk nedeniyle yüzünün sol tarafı hâlâ acı içindeydi. Yataktan doğruldu ve gözlerini ovaladı. Kocasının sağa, sola fırlattığı gömleği, pantolonu ve çoraplarını gördü. Çoraplardan gelen ekşi ter kokusu ile keskin sarımsak kokusu midesini bulandırdı. Yataktan kalktı ve koyu kahverengi perdeyi aralayıp, zaten açık olan pencerenin önünü tümüyle açtı. Sokaktan bir arabanın geçtiğini duydu.

Kadın yatak odasından çıkıp, koridordan geçerek banyoya gitti. Banyo musluğuna uzandı ve musluğu açıp yüzünü yıkadı. Bir ara aynada yüzüne bakarken sol yanağındaki şişkinliği ve morluğu gördüğünde yine kendisine engel olamadı. “Geber e mi?” dedi.

Yüzünü kurulayıp saçlarını toparladıktan sonra salondan gelen televizyon sesine doğru yöneldi. Yerel müzik kanalında bu sefer siyah bıyıklı, göbekli bir adam, gömleğinin üstten iki düğmesi açık, göğüs kılları dışarı fırlamış, bir sandalyede oturarak sazı ile türkü söylüyordu. Gece televizyonu kapatmayı bile becerememiş. Televizyonu kapattı ve mutfağa geçti. Buzdolabından soğuk su şişesini, mutfak dolabından da üzerinde kedi çizimleri olan kupayı aldı. Soğuk suyu kana kana içti. Kendisine her sabah yaptığı gibi bir Türk kahvesi yapmaya karar verdi. Mutfak tezgâhına elindeki kupayı bıraktı. Üst mutfak çekmecelerinden bir tanesi açtı, cezveyi, fincanı ve Türk kahvesini çıkardı. Cezveye, elindeki soğuk su şişesinden fincana döktüğü suyu boşalttı. Alt tarafındaki mutfak çekmecesinden bir çay kaşığı aldı. Türk kahvesini koyduğu kavanozu açıp, üç kez çay kaşığını kavanoza daldırıp cezveye boca etti. Ocağın en küçük olanını yaktı ve cezveyi üzerine koydu. Çay kaşığını da lavabonun içine attı. Mutfak masasının üzerinde olan sigarasına ve hemen yanında, gazı bitmek üzere olan kırmızı çakmağa uzandı. Masanın pencereye yakın sandalyelerden birine oturdu. Bir sigara yaktı ve içmeye başladı.

Gözü mutfak masasının üzerinde duran bir önceki günün gazetesine takıldı. Gazeteyi hızlıca çevirdi ve resimlere baktı uzun uzun. Dün akşam da bakmıştı gazeteye biraz. Siyasetçiler, magazin ünlülüleri, sporcular hepsinin fotoğrafına baktı uzun uzun tekrar. Okumadığı haberlere göz gezdirmeye başladığı sırada kahvenin taşmakta olduğunu gördü. Gazeteyi masaya bıraktı. Ayağa kalkıp kahve cezveden ocağa taşarken ocağı söndürdü. Kahvesini fincana boca edip sandalyesine oturdu. Sigarasının külü sandalyeye otururken geceliğine döküldü. Geceliğin üzerine düşen külü eliyle alarak kül tablasına attı. Elinde kalan kısmını yine geceliğine sürterek temizledi. Gece yatmadan başlayan ve uzunca bir süre, ağrı kesici almadan kendisini uyutmayan baş ağrısı daha hafiflemiş de olsa hâlâ devam ediyordu. Bir şeyler atıştırdıktan sonra bir tane daha ağrı kesici almaya karar verdi. Biraz önce bıraktığı gazeteye tekrar uzandı. Gazetenin sayfalarını çevirmeye başladı. At yarışları ile ilgili bölüme gözü takıldı. Üzerine tükenmez kalemle bazı notlar alınmıştı. İçindeki nefret duygusu bir volkan gibi patlamaya hazırdı. Yazıları görünce “Adı batasıca, yine maaşını alır almaz, gidip ata para yatırmış,” diye kısık sesle söylendi.

Derin derin nefes alarak kahvesini yudumladı ve sigarasından bir nefes aldı. Gazetenin sayfalarını çevirmeye devam etti. Ünlü pop yıldızı kadının fotoğraflarının olduğu sayfaya gözü takıldı. İstanbul’da bir mekândan çıkan, üzerinde kırmızı mini elbise olan kadının yanında sevgilisi ile lüks arabalarına binerken fotoğraflarını çekmişlerdi. Haberde “Birlikte yaşamaya karar verdiler,” şeklinde bir manşet vardı. Dikkatlice yazıyı okumaya koyuldu. Bir yandan da pop yıldızı kadının üzerindeki elbisenin güzelliğini inceliyordu. Yazıyı okumayı bitirdikten sonra diğer sayfalara bakmak için gazetenin sayfalarını çevirmeye devam etti. Gözü Adana ile ilgili bir habere takıldı. Bir kadın kocasını öldürmüştü. Kocasından gördüğü şiddete dayanamayan, polise şikâyet etmesine rağmen herhangi bir sonuç alamayan kadın, en sonunda kocasının kendisini fuhuş yapmaya zorlaması sonucu, yine kocasına ait bir tabanca ile adamı altı yerinden vurmuştu. Bir de kızları olduğunu okudu. Kadının elleri kelepçeli, yanında iki kadın polis varken çekilen fotoğrafında omuzları geride, kafası dik bir şekilde iken yüzündeki gülümseme dikkatini çekti. Habere göre, kadın bir de “Hep kadınlar mı ölecek, biraz da erkekler ölsün,” diye bir şeyler söylemişti. Helal olsun kadına diye geçirdi içinden önce. Ne kadar zulüm gördüyse artık kocasından, kavat bir de karısını satmaya kalkmış. Erkek milleti değil mi, soyları kurusun. Kadının kocasını öldürmesini kendisine bir zafer nişanı olarak görüp keyifle sigarasından bir nefes aldı. İçindeki sinir harbi biraz olsun yatışmıştı ki sağ eli ile hafifçe yanağına dokundu. Suratındaki şişliğin acısı ile bir anlık keyfi yeniden kaçtı. Kafasının içinde yeniden dün gece Kemal ile yaşadıkları dönmeye başladı.
Bana orospu dedi ibne. Allah korusun ya, babam bana böyle küfür ettiğini duysa, rezil rüsva olurum. Köpek herif telefonumu karıştırmış yine, Cemal’in “Merhaba, nasılsın? Bir görüşelim mi?” yazan mesajını okuduktan sonra, telefonumu alıp duvara çarptı. Bana da orospu diye bağırdı. Ben de kendimi tutamayıp “Ne atıyorsun lan ibne!” diye küfrettim.
Küfrettiğim için de vurdu. Küfür etmesem vurmazdı belki. Ama bu kaçıncı kez beni dövmesi kıskançlığından? Ben de ağır bir şey söyledim gerçi, insan kocasına öyle şey söyler mi? Ama o karısına orospu diyor? Ne, yalan mı yani? Karı gibi cır cır konuşması yok mu, sonra da salya sümük ağlaması? Katlanamıyorum artık bu herife. Sinirlendiği için kapıyı çekip çıktı. Arkadaşları ile içmeye gitmiş demek ki cehennem olasıca…

Evleneli iki yıl olmuştu. Liseyi ikinci sınıfta terk ettikten sonra, üç kız kardeşten en büyüğü olduğu ve yaşlandığı için artık eskisi gibi inşaat işçiliği yapamayan babasına destek olması gerektiğinden, Yeni Adana’nın merkezinde bulunan Saray Züccaciye dükkânında çalışmaya başlamıştı. Züccaciye dükkânına babasının bir tanıdığı vasıtası ile girmişti. Hâlâ da orda çalışmaya devam ediyordu. Annesi, Esra ortaokula giderken kanserden ölmüştü. Bu yüzden evdeki tüm işleri ve kardeşlerinin bakımını o üstlenmişti. Zor ve parasız bir hayat yaşamıştı. Evlendiğinde rahata kavuşacağını umuyordu.

Önceleri birlikte çalıştığı kocası ile Saray Züccaciye’de tanışmışlardı. Kemal, sonradan bir gıda firmasında satış elemanı olarak çalışmaya başlamıştı. Altına araba bile vermişlerdi. İşinde de başarılı sayılırdı. Belki bir gün müdür bile olabilirdi. Gıda firmasında çalışmaya başladığında her Allah’ın günü arabasını züccaciye dükkânının önüne çekiyor, takım elbisesi ile havalı havalı dükkâna geliyordu. Hatta akşamları Esra’yı iş yerinden alıp, eve bırakıyordu. Esra birlikte çalışırken hiç düşünmemişti, bu adamla bir gün evlenebileceğini. Kemal iyi bir insandı ama uzak dururdu, pek konuşmazdı. İş ile ilgili konuşurlar, zaman zaman da öğle yemeğine çıkıp diğer arkadaşları ile çay içerlerdi. Gıda firmasına girdikten sonra bir gün Esra’yı arabası ile eve bırakırken, “Seyhan’ın kenarında bir çay içelim mi?” diye sormuştu. Esra da “İçelim,” demişti. Zaten tavırları değişmişti Esra’ya karşı, daha bir kendinden emindi hareketleri eskiye nazaran. Esra da anlamıştı ya, anlamazlığa veriyordu. Sonra evlenme teklif etmişti Esra’ya. Esra çok mutlu olmuştu.

Kemal ilk zamanlar çok anlayışlı ve kibar davranıyordu. Evlenmeden önce küçük kıskançlıklar yapsa da fazlaca bir sorunları yoktu. Evlendikten sonra başladı, Esra’nın telefonlarını kontrol etmeye, erkeklerle konuşmasından rahatsız olmaya, her konuştuğu erkeğin şeceresini sormaya.

Esra boğulacak gibi hissediyordu böyle zamanlarda. Bunları düşünürken kahvesini bitirdi. Telefonun ekranı kırılmıştı ama hâlâ çalışıyordu. Kırık camdan zar zor da olsa isimler okunuyordu. Gece telefonuna birkaç reklam mesajı gelmişti. Mesajlarına bakıp, sildi. Daldığı düşünceler nedeniyle ikinci sigarasının kül tablasında bittiğini fark etti. Bu sırada yatak odasından sesler geliyordu. Uyandı benimki dedi içinden.

Kemal dört çocuklu memur bir ailenin en küçük çocuğuydu. Diğer üçü kendisinden büyük ablalarıydı. Kendisine en yakın olan ablası ile arasında on yaş fark vardı. Çocukluğu boyunca annesinden ve en büyük ablasından dayak yiyerek büyüdü. Ortanca ablaları Kemal’i severlerdi. Hatta bazen dayak yememesi için annesi ve en büyük ablaları ile Kemal’in arasına girerlerdi. Ancak onlar için de bir şey lazım olduğunda bakkala falan gönderilecek küçük kardeşti. Ergenliği döneminde kadınlardan hep uzak durdu. En büyük yakınlaşması platonik olarak âşık olmaktı. Yirmili yaşlarda birkaç kısa süreli, yüzeysel ilişki yaşamıştı. Liseden sonra Saray Züccaciye’de çalışmaya başladı. O da arkadaşları gibi evlenmek, çocuk sahibi olmak istiyordu. Yaşadığı bir aşk bunalımından sonra askere gitti. Askerliğini İzmir’de denizci olarak yaptı. Acemilikte aldığı eğitimi bitirdikten sonra yazıcı oldu. Nöbet defterlerini yazmak dışında bir sorumluluğu yoktu. Bütün gün askeri tesiste çay içip, gelen-gidenle muhabbet ediyordu. Komutanları sözlerini harfiyle dinleyen, yerine getiren Kemal’i severlerdi.

Esra’dan önce bir tane ciddi ilişkisi olmuştu uzatmalı. Uğruna intihara bile kalkmıştı. Eski sevgilisi başkası ile evlenmeye karar verdiğini Kemal’e söylediğinde bütün gün barda votka içmiş, sonrasında Eski Toros Bulvarı’nda bulunan, ailesi ile yaşadığı eve gidip buzdolabındaki tüm ilaçları içmişti. İlaçları içtikten sonra eski sevgilisini aramış, ağlamış ve “Benim yüzümden,” diye kendisini suçlamıştı. Kızcağız telefon konuşmasından hemen sonra mahallede bir komşularına misafirliğe giden ailesine haber verdi. Ailesi de Kemal’i Acil Servis’e yetiştirdi de hayatı kurtuldu. Midesi yıkandı, karaciğere kömür verildi. Birkaç gün yoğun bakımda kaldı. Yoğun bakımda zaman zaman “Benim yüzümden,” diye ağlama krizlerine giriyordu. Ailesi perişan olmuştu. Sonrasında psikiyatri bölümüne sevk ettiler Kemal’i. İki hafta sonra hasta olduğu için gitmediği Saray Züccaciye’deki işine geri dönmüştü. İş yerindekilere midesinde bir rahatsızlık olduğu, bir operasyon geçirdiği söylendi. Doktorlar Kemal’e ağır antidepresanlar ve anti-psikosomatik ilaçlar verdiler. İşe gitmediği bu iki haftanın çok büyük bir bölümünü uyuyarak geçirmişti. Bu süre zarfında babası çekti bir gün Kemal’i. “Bir kadın için bu yapılmaz ki!” dedi sert bir üslupla. Annesi “Hayırlısı değilmiş,” diye teselli etti. Birkaç ay sonra askere gitti.

Askerliği bitirdikten sonra bir yıl kadar iş aradı. Bu dönemde parasız pulsuz kaldığı için ufak tefek işlere koşturuyor harçlığını çıkarmaya çalışıyordu. Sonra bir gıda firmasında satış temsilcisi olarak işe başladı. Kısa bir süre sonra da Esra ile evlendi. Her ay şefleri önlerine bir satış hedefi koyuyordu. Kemal de diğer satış temsilcileri gibi bütün bir ay at gibi bu hedefi tutturmaya çalışıyordu. Altında arabası vardı ya, arabası olmasa çekilecek iş değildi doğrusu. Bütün gün bakkal-market sipariş topluyor, siparişlerin gelmesini, ürünlerin raflarda düzgün dizilmesini sağlıyordu. Çok fazla olmasa da fena olmayan bir maaş alıyor, Esra’nın maaşı da eklenince geçimlerini sağlıyorlardı.

Kemal yatağın sağ tarafında ağzından salya akarken uyanmıştı. Eliyle ağzını sildi. Beyaz yastık kılıfının üzerine kadar akmıştı salyaları. Yastık kılıfı ıslanmıştı. Kemal’in bunu görecek hali yoktu. Yataktan doğruldu. Dün geceyi hatırlamaya çalıştı. Arkadaşları Hasan ve Kaya ile eski Adana’nın merkezinde her zaman gittikleri Yeni Onbaşılar meyhanesinde rakı içmişlerdi. İkisi de yeni iş yerinden kendisi gibi satış temsilcisi olan kişilerdi. Kemal, Esra’nın kendisine küfretmesine sinirlenmiş ve onları rakı içmeye çağırmıştı. Canının sıkkın olduğu her halinden belliydi. Gece boyunca alınan rakının etkisi ile Kemal, kafasının içinde Esra ile yaptığı kavgayı daha fazla içinde tutamayıp arkadaşlarına anlattı. Bugüne kadar Esra’yı ne kadar çok sevdiğini, onun için nelere katlandığını anlattı durdu. Esra’nın kendisine küfür ettiğinden ve kendisini aldatıyor olabileceğinden bahsetti. Zaman zaman sesi yükseliyordu, “Öldüreceğim hem Esra’yı hem de Cemal denen o piçi, o olacak!” diye hiddetleniyordu.

Kaya ve Hasan kendisini sakinleştiriyorlardı, “Olmaz öyle şey,” diye. Ama Kemal’in içinde büyük bir hınç vardı. Arkadaşları ne derlerse desinler, bozuk plak gibi birkaç duble sonra yeniden Esra’ya küfürler savuruyordu. Arada da kafasında dönen düşünceler nedeniyle uzun uzun dalıyordu.

Ya gerçekten Esra beni aldatıyorsa, ya ben gerçekten bir ibneysem? Bu nasıl mümkün olabilir? Nasıl yaşarım bununla? Ben nasıl bir ibne olabilirim. Yoksa tüm bunlar Esra’nın fikirleri mi sadece? Baksana, erkek arkadaşlarım bana hiçbir zaman böyle bir şey söyleyemez. Kesin beni aldattığı için kendince bana laf sokuyor orospu! diye hiddetleniyordu.

Dün gece yavaş yavaş gözlerinin önüne gelmeye başlamıştı. Kalbi hızla ve düzensiz bir şekilde çarpıyordu. Kafasını tutarak ayağa kalkmaya çalıştı. Bir an için gözü kararsa da elinin yardımıyla duvara tutunarak ayağa kalktı. Etrafına şöyle bir göz gezdirdi. Sonra yine ellerinin yardımıyla yürüye yürüye banyoya kadar gitti. Hemen suyu açıp duşa girdi. Önü beyaz üzerine kırmızı renkli çiçekli bir naylon duş perdesi olan, beyaz küçük bir küvetin içindeydi. Kalbi hızla çarpmaya devam ediyordu. Son zamanlarda iş yerinde de birkaç kez kalp çarpıntısı ile nefes darlığı yaşamıştı. Böyle zamanlarda hemen kendini dışarı atıyor ve derin derin nefes almaya çalışıyordu. İçindeki suçluluk hissinin altında, bir hamalın sırtındaki yükün ağırlığında ezilmesi gibi eziliyordu. Burada olmak istemiyordu. Banyoları sevmezdi. Annesi çocukken birkaç kez banyoda hortum ile kendisini dövmüştü. Bu yüzden banyoda gerektiğinden fazla zaman geçirmezdi. Şampuana uzandı ama yanlışlıkla vücut jelini eline döktüğünü ancak jeli kafasına sürdüğünde ve elindeki kutuya baktığında anladı. Huzursuzluğu daha da arttı. Bir an önce çıkmak istiyordu duştan. Suyun soğuk tarafını açtı sonuna kadar, kafasını soğuk suyla yıkadı iyice ayılmak için. Birkaç dakika soğuk suyun altında kalınca biraz olsun rahatladı. Yine de içinde huzursuzlukla duştan çıktı. Banyo kapısının arkasındaki askıda sadece Esra’nın pembe havlusu asılıydı. Onu aldı, sarındı ve dışarı çıktı. Esra sigarasını bitirmiş, çayı koymuştu. Kahvaltı hazırlamak için, sebzeleri lavabonun içinde yıkamış ve bir yemek bıçağı ile patatesleri doğruyordu. Kemal mutfağa girip doğruca buzdolabındaki soğuk suya yöneldi. Soğuk suyu ve raftan cam su bardağını alıp birkaç bardak arka arkaya içti. İçi yanıyordu hâlâ. Başının ağrısı azalsa da devam ediyordu. Bir tane ağrı kesici aldı buzdolabından attı ağzına, içtiği soğuk suyla yuttu. Esra, Kemal’in üzerindeki havluya bakıp gülümsedi. Kemal rengine takılmadan üzerine almıştı, ama Esra’nın gülmesine sinirlendi.

“Neye gülüyorsun kızım sen?’’ diye bağırdı.

Esra ‘Havlumu giymişsin, ona güldüm,” dedi biraz ciddi, ama hâlâ muzip bir tavırla.

“Yoktu başka temiz havlu banyoda, yıkamıyorsun ki!” diye bağırdı yeniden Kemal

“Temiz havlular banyo dolabının içinde, oradan alsana!” diye bağırdı Esra da dayanamayıp. Ne kadar unutmak isterse istesin Kemal’e olan siniri bir türlü geçmiyordu. Sinirden ellerinin titrediğini fark etti.

Kemal sinirle çıktı mutfaktan, yatak odasına gitti. Üstüne bir şort geçirdi. Sabah saatleri olmasına rağmen duvarlardan dahi sıcaklık geliyordu ve yapışkan sıcak insanın yüzüne çarpıyor, nefes almasını zorlaştırıyordu. Kafasının içinde hâlâ Esra’nın kendisini aldattığı ve kendisine ibne demesi dönüyordu.

“Geberteceğim ben bu orospuyu, o olacak sonunda!” diye homurdandı odadan. Yerde oraya buraya saçılan eşyalarını toparlarken düşüncelere daldı.

Geçenlerde de yanımda süslenip, püslenip bana nispet yaparcasına, ilk zamanlarda benimle yaptığı gibi Hasan ile kıvırtarak konuşmuştu orospu. Yine beni çileden çıkarmıştı. Hasan çok sevdiğim bir arkadaşım benim, yapmaz öyle şey. Ama kadın milletine de güven olmaz ki anasını satayım diye kendisini haklı çıkartmaya çalıştı düşüncelerinde.

Bu sırada Esra’nın cep telefonu çaldı. Arayan Cemal’di. Cemal parasızlık nedeniyle Esra’dan borç isteyecekti ama bunu telefonda direk istemeye çekiniyordu. Esra ile birlikte bir yerlerde bir kahve içip öyle istemeyi düşünüyordu. Kemal telefonun çaldığını, Esra’nın “Merhaba Cemal,” dediğini duydu. Bir kafeden bahsediyordu Esra, bahsedilen saatte kafeye gelemeyeceğini geveliyordu…
Kemal’in Cemal ismini duymasıyla kan beynine sıçradı. Elindeki eşyaları bir kenara atıp hiddetle mutfağa doğru koşar adım gitmeye başladı. Esra, Kemal kızmasın diye Cemal’e kendisi ile görüşemeyeceğini anlatmaya çalışıyordu. Cemal’in ısrarları üzerine mecburen “Olur görüşelim,” deyivermişti ki Kemal mutfağa girdi. Mutfak tezgâhının üzerinde duran yemek bıçağını aldı. Esra, Kemal’in elinde bıçakla kendisine doğru geldiğini görünce bir çığlık atarak elindeki telefonu Kemal’e fırlattı. Kemal telefondan sakınmak için sağa çekilse de telefon göğüs kafesine çarptı ve canını epey yaktı. Bunun siniri ile elindeki bıçağı daha bir kuvvetle kavradı. Esra korku içinde çığlık atarken kendisine uzanan bıçaktan kaçabilmek için bir adım geri çekildi. Bu sırada Kemal’in savurduğu bıçak Esra’nın sol kolunu kesti. Esra kolundan damlayan kanları ve kesiği görünce can havliyle Kemal’in üzerine çullandı. Kemal bıçağı kısmen boşluğa savurduğundan dengesini kaybetti. Esra’nın tüm gücü ile itmesiyle dengesini tümüyle kaybetti ve arkası üstü yere yapıştı. Düşerken kafasını sandalyelerden birine çarptı ve sersemledi. Bu sırada bıçak elinden düştü. Esra gözü dönmüş gibi yerde duran bıçağa doğru hamle yaptı ve bıçağı kavrayıp tüm gücüyle Kemal’in sol göğsüne sapladı. Kemal’in acı bağırışları ve güçsüz kolları ile Esra’dan kurtulma çabası işe yaramıyordu. Esra, Kemal’in üzerine tamamen yüklendi ve bıçağı sonuna kadar soktu. Sonra da Kemal’in çıplak göğsünde bıçağı bırakarak geriye doğru kendini attı. Ne yaptığını bilmez bir şekilde etrafına, Kemal’e ve göğsündeki bıçağa bakıyordu. Yaptığına inanamıyor, ancak nedenini bilmediği bir rahatlama yaşıyordu aynı zamanda. Derin bir nefes aldı oturup kaldığı mutfak zemininde.
Kemal şaşkınlıkla bıçağa bakıyordu. Ağzından ‘Orospu’ diye bir inleme çıktı. Kan bıçağın üzerinden ve Kemal’in çıplak, kara kuru vücudundan süzülerek yerdeki kilime ve mutfak fayanslarına akmaya devam ediyordu. Kemal bir yandan göğsünden akan kanı eli ile tutmaya çalışıyor, diğer yandan acıyla haykırıyordu. Bir zaman sonra gözleri kararmaya ve içi geçmeye başladı. Sonra da hareketsiz şekilde yerde kalakaldı.

Esra şoka girmiş bir şekilde uzun uzun Kemal’i izledi oturup kaldığı mutfak zemininde. Kendine geldiğinde Kemal’e yardım etsem mi diye düşündü bir an. Sonra Kemal’in acı içinde karşısında inlemesini ve hareketsiz kalışını ses çıkarmadan, büyük bir kayıtsızlıkla izledi.

Karasinek uçarak geldi ve Kemal’in kanlı göğsünün üzerine kondu. Sonra da açık olan mutfak penceresinden uçup gitti.

Karar Ver: Polisi Arasın (7)

0

Uzun uzun çaldı telefon. Cevap veren olmadı.

Sağlık ekipleri ve polis olay yerine geldiğinde,  parktan geçerken Bilge’nin belinde bıçakla hareketsiz yattığını gören ve yardım çağıran orta yaşlı bir adam onları panikle karşıladı. “Nerede kaldınız?” dedi telaşla. “155’i aradım defalarca, cevap yok. 112 Acil Servis hemen cevap verdi neyse ki. Kızcağız çok kan kaybetmiş. Ben müdahale etmeye çalıştım, ama…”

Sağlık ekipleri hemen koştular Bilge’nin hareketsiz ve soğumaya başlamış bedenine. Adamcağız üzerinden çıkardığı atkısını ve polar ceketini kanamayı durdurmak için beceriksizce yara yerine bastırmaya çalışmıştı.

“Ex olmuş,” dedi ilk kontrolleri yapan Doktor, Emniyet Amirine dönerek. “Yarım saatten fazla geçmiş.”

“Yuh anasını!” dedi Amir sıkıntıyla. “Meclis’in burnunun dibinde kızı deşmişler, kimse duymamış mı?”

Boynunu büktü doktor çaresizce. Sağlık ekibi sedyeyi getirdi. Bilge’nin halen omzunda asılı duran çantasını çıkarıp polislere verdiler, kızı torbaya koydular ve fermuarı çektiler. Bilge’yi bulan adam polis memurlarından birine ifade veriyordu. Adamcağız gerçekten çok üzgündü. Yıllardır Ayrancı’da, Ankara’nın en eski ve nezih semtlerinden birinde yaşardı, böyle bir şey ne görmüş, ne duymuştu. Neler oluyordu bu insanlara böyle? Nereye gidiyordu bu dünya, nereye gidiyordu bu memleket? Çok yazık olmuştu gencecik kızcağıza. Anasına, babasına Allah sabır versindi. Bir gece bekçisi falan yok muydu şu parkta? Meclis’in güvenlikleri uyuyor muydu? Peki ya kamera? Kamera var mıydı? Akıl vermek gibi olmasındı ama kimin yaptığını oradan bulabilirlerdi belki.

Olay yeri inceleme ekibi olay mahallinden kan örnekleri ve ayak izleri aldı. Sağı solu incelediler. Bilge’nin yerde, toprağın üzerinde duran cep telefonunu getirdiler Amir’e. Eldivenini giyip ucundan tutarak aldı telefonu. Üzerinde kanlı parmak izlerini gördü Bilge’nin. Düğmesine dokununca son ekran açıldı. Kızcağız 155’i aramıştı can havliyle. Konuşma süresi “0 sn” görünüyordu. Cevap veren olmamıştı. Memurlardan birini el edip çağırdı, verdi telefonu. “Parmak izi taraması yaptıktan sonra ailesini bulun, çağırın, haber verin,” dedi. Sonra kafasını yaklaştırdı, “155’i aramış, cevap veren olmamış. Basına sızdırmayın sakın, canımıza ot tıkarlar, zaten bahane arıyorlar,” diye fısıltıyla ekledi.

Furkan Bey halen şirkette ihale dosyasını inceliyor, “Yarın Bilge’yi bir arayayım, bu belgenin noter tasdikli olması gerekmiyor muydu?” diye geçiriyordu aklından, iki saat içinde Emniyet Genel Müdürlüğü’nden bir tanıdığın kötü haberi vermek üzere kendisini arayacağından habersiz…

Burak adında genç bir adam barda birasını yudumluyor, gözü kapıda, belki Bilge gelir diye bekliyordu. Biraz daha zaman geçsindi bakalım. Gelmezse gözünü karartıp arayacaktı kızı, telefona Cinayet Büro’dan bir memurun çıkacağından habersiz…

Kaan evde çay içip çekirdek çitliyor, saçma sapan bir yarışma programına gözleri takılmış, uyumamak için direniyordu. “Şapşal Bilge ne yaptı acaba?” diye geçirdi bir an aklından. Kendi kendine sırıttı. Huysuzdu muysuzdu ama tatlı kızdı aslında şu Bilge. “Haftaya bir yere çağırayım,” diye düşündü, Pazartesi cenazesine gideceğinden habersiz…

Kedisi evde Bilge’yi bekliyordu, bir daha hiç gelmeyeceğinden ve Bilge’nin annesi tarafından Ayrancı kaldırımlarına şutlanacağından habersiz…

Bilge’nin ölümü ülkede büyük tepkilere neden oldu. Ana haber bültenlerinde ve sosyal medyada bir numaralı gündem maddesi oldu. Öldürüldüğü parkta kadınlar eylem yaptılar, karşılığında bolca gaz ve dayak yediler, o gazları Bilge’nin elleriyle getirttiğinden habersiz…

Bilge’yi bıçaklayan çocuklar ise hiç yakalanamadı.

*** bu hikâyenin sonu ***

Karar Ver: Daha Fazla İçmesin, Eve Gitsin (6)

0

Bugün tatsız, uğursuz bir gündü, hissedebiliyordu. Geceyi fazla uzatmadan, herhangi sorun yaşamadan eve dönse iyi olacaktı galiba.

“Haklısın Ercan ya,” dedi son derece makul bir sesle, “Epey yorgunum zaten. Sen bira falan da verme bana, montumla çantamı ver de eve kaçayım ben.” Ercan müdahalesinin bu kadar kolay sonuçlanmasını beklemiyordu. Bir an şaşkınlıkla Bilge’nin suratına baktıysa da hemen toparlandı ve ikiletmeden eşyalarını verdi. “Akıllıca, şekerim,” dedi. “Keşke mümkün olsa da ben de şu kalabalıktan kaçıp evime gidebilsem.” Gülümsedi Bilge. Montunu sıkıca giyindi, çantasından çıkardığı şalını boynuna doladı, kasketini taktı, çantasını omzuna çapraz astı. “Haftaya maaş alınca geliyorum hesabı kapatmaya,” dedi ve eliyle bir öpücük attı Ercan’a çıkarken.

Sakarya’nın hafta sonu kalabalığı biraz üstüne üstüne gelse de açık havaya çıkmak iyi geldi Bilge’ye. Taksiye binmek için bulvara çıkıp karşıya geçmeye karar verdi. Karşıdan binince eve daha az yazıyordu, yoksa döndürüp dolaştırıyorlardı. Caddeden karşıya geçer geçmez kenarda bekleyen taksilerden birine atladı, “Ayrancı” dedi. Anında gazladı taksici. Oturur oturmaz ne kadar yorulmuş olduğunu fark etti Bilge. Taksinin içi sıcacıktı, temiz kokuyordu. Eklemleri kıtır kıtır gevşedi, kollarını önünde kavuşturdu, iyice yerleşti, gömüldü koltuğa. Tatlı tatlı sallanan taksinin camından kayıp giden görüntüleri boş gözlerle izlerken hafiften içi geçti, göz kapakları yavaşça kapandı.

Gözlerini kırpıştırarak açtığında nerede olduğunu hatırlayamadı bir an için. Taksiyle eve gidiyordu en son, ama camdan gördüğü manzara tanıdık değildi. Neresiydi burası? Ayrancı değildi, orası kesin.

“Neredeyiz biz? Nereye gidiyoruz?” dedi dikiz aynasından taksiciye bakarak sertçe. Taksiye bindiğinden beri adamın yüzüne ilk kez baktığını fark etti.

“Nereye gideceğimizi söylemedin ki abla? Bindin, direkt uyudun,” dedi şoför.

“Ayrancı dedim ya? Niye uyandırmıyorsun? Niye seslenmiyorsun? Neresi burası?!” diye çemkirdi Bilge tekrar.

“Keklikpınarı.”

“Yuh anasının örekesi!” dedi Bilge.

“Abla ayıp oluyor ama ha!” dedi bu sefer şoför ters ters. Tavrı bir anda değişmişti. Dikiz aynasından göz göze geldiler ve adamın bakışlarını hiç beğenmedi Bilge. Bela ‘geliyorum’ diyordu.

“Kes lan! Çek hemen kenara, durdur, ineceğim!” dedi Bilge hiç taviz vermeden.

Adam duymamış gibi Keklikpınarı’nın sonundan Konya Yolu’na çıktı. Kavşaktan sola kırdı ve Gölbaşı’na doğru sürmeye devam etti.

“Dursana lan! İneceğim dedim!” diye bağırdı Bilge.

Yine duymazdan geldi adam. Konya Yolu’na çıkınca hızını iyice arttırmıştı.

Alarm zilleri çalmaya başladı Bilge’nin beyninde. Bayağı bayağı kaçırılıyordu. Gazetelerin üçüncü sayfalarına haber olan, tecavüz edilip öldürülen kadınlar geldi gözünün önüne. Böyle oluyordu demek. Durduk yere. Evine gitmeye çalışırken. Elini çantasına attı, Furkan Bey’in iki sene önce “Yanında bulunsun, ne olur ne olmaz, burası Türkiye,” diyerek zoraki verdiği ve varlıklarını neredeyse unuttuğu şok tabancasını ve gaz spreyini yavaşça çıkardı. Çalıştıkları şirketlerden gelen numunelerdi bunlar. Yıllardır hiç kullanmasına gerek olmamıştı. “İnşallah çalışıyorlardır, yoksa s*ki tuttuk,” diye geçirdi içinden. Derin birkaç nefesle soluğunu dengeledi, sakince emniyet kilitlerini açtı her ikisinin de.

Doğru anı bekleyip ani bir hamleyle sol eliyle tuttuğu şok tabancasını koltuğun arkasından dolaştırıp adamın şahdamarına sertçe dayadı, sağ eliyle de biber gazını sağ taraftan tuttu suratına doğru.

“Hemen dur dedim, ebeni s*kicem yoksa! Çabuk dur!”

Şoför şok olmuştu. Ufak tefek ve sarhoş bir kızdan hiç böyle bir hamle beklemiyordu. Aslında bu kadar küçük ve kapalı alanda gaz spreyini kullanamayacağını, kendisinin de etkileneceğini Bilge tabii ki biliyordu, ama adam bunu bilmiyordu neyse ki…

“Abla dur, n’apıyosun? Yanlış anladın,” dedi yılışıkça.

“Kes sesini, hemen dur dedim!”

“Abla, ben dönecek yer yok diye yani… İleriden U çekecektim!”

Çok kısa, çok hafif bastı Bilge şok tabancasına. Adamı bayıltıp kaza yapmak istemiyordu. Adam acıyla haykırdı, araba şöyle bir yalpaladı sağa sola, güçlükle toparlandı tekrar. “Kes dedim! Çek sağa!”

Gözleri acıyla belermiş halde yavaşlayarak mecburen arabayı sağa yanaştırdı adam.

“Abla, valla yanlış anladın, yapma gözünü seveyim, çoluğum çocuğum var! Bırak beni gideyim!” diye yalvarmaya başladı bu kez.

Araba durunca önce tek eliyle şok tabancasını tutmaya devam ederken diğer eliyle kapıyı kontrol etti, açtı Bilge. Bacakları titreyerek dikkatle dışarı çıktı. Kendini garantiye alınca şok tabancasını adamın boynuna bastırıp kökledi bu sefer, üç saniye tuttu son ayarda. Bedeni cazırtılar içinde sarsılarak bayıldı adam. Şoför tarafına uzanıp arabanın anahtarlarını aldı Bilge. Kapıları güzelce kapatıp kilitledi. Çantasından cep telefonunu çıkardı, bir de sigara yaktı, derin bir nefes çekip yerleştirdi dudaklarının arasına. Elleri ve bacakları zangır zangır titriyordu hâlâ, ama yine de iyi idare etmişti, çaktırmamıştı korkusunu. Korktuğunu belli ederse karşısındaki daha da cesaretlenirdi, çok küçük yaşlardan beri biliyordu bunu.

Titreyen ellerle telefonunu açtı, arabanın plakasının fotoğrafını çekti önce. Kısa bir tereddütten sonra da tuşları çevirdi.

 

[Bilge polis mi çağırdı, Furkan Bey’i mi aradı?]

Karar Ver!

Karar Ver: Bir İçki Daha İçsin (5)

0

“Eeeh, s*kerler!” dedi sonra içinden, canı dağıtmak istiyorsa dağıtacaktı. Ne vardı bunda? “Ercan, canım sıkkın zaten, ver bana şuradan bir Jack, seninle de bozuşmayalım şimdi!” diye terslendi.

Ercan “Sen bilirsin şekerim,” diyerek kafasını çevirdi, üç parça buzun üzerine yağ gibi akıttı viskiyi, göz teması kurmadan koydu Bilge’nin önüne. Anlaşılmıştı. Bu saatten sonra uğraşılmazdı Bilge’yle. Bilge bara sırtını yaslayıp viskisini yudumlamaya başladı. O bardağı bitirdiğini hatırlıyordu. Sonra birisi barda oturan herkese tekila ısmarladı. Sonra bir tane daha.

Sonrası epey bulanık.

Bir ara sahnede dans etmeye çalıştığını hatırlıyordu. Kızın biriyle el ele tutuşmuş dönüyorlar, yalpalayarak sağa sola, insanlara ve masalara çarpıyorlar, ayakta duramayıp yerlerde sürünüyorlar, delirmiş gibi kahkahalar atıyorlardı.

Bir ara tuvalette kustuğunu hatırlıyordu. Leş gibi zeminde dizlerinin ve ellerinin üzerinde emeklediği bir an geldi gözünün önüne hayal meyal.

Bir ara birileriyle ağız dalaşına girmişti galiba. Adamın birine bağırdığını, parmağını suratına suratına salladığını, tekme atmaya çalıştığını hatırlar gibi oldu. Birileri arkasından tutuyordu.

Gece ayazının etkisiyle kafası biraz açılır gibi olduğunda Atatürk Bulvarı’nda ayakları birbirine dolana dolana eve doğru yürümeye çalışırken buldu kendini. Ne montu vardı üzerinde, ne de omzunda çantası. Ne olmuştu acaba? Muhtemelen birilerine sinirlenmiş, bir anda öfkeyle çıkıp gitmişti mekândan. Montuyla çantası da barın içinde kalmıştı. “Hay kafama sıçayım!” dedi ağzı yamularak. Epey de uzaklaşmıştı Sakarya’dan, Güven Park’ı geçmiş, Akay Kavşağı’na gelmişti neredeyse. Buradan sonra geri dönmenin bir anlamı yoktu. Yürüye yürüye eve ulaşmak en iyi seçenek gibi görünüyordu.

Elinin tersiyle ağzını şöyle bir sildi, gözlerini ovuşturdu. Kendini leş gibi hissediyordu. Yalpalamamaya, ayıkmış gibi davranmaya çalışarak yürümeye devam etti Bilge. Saat kaçtı acaba? Barda bir ara 02:00’yi gördüğünü hayal meyal hatırlıyordu. Sonra kim bilir ne kadar daha geçmişti üzerinden. Bir titreme geldi bedenine. Kollarını göğsünde kavuşturdu, elleriyle gömleğinin üzerinden kollarına sürterek ısıtmaya çalıştı kendini biraz. Adımlarını hızlandırdı. Bulvardan geçen tek tük araçlar yanından geçerken kornaya basıp tacizkâr davetlerde bulunuyorlardı. Kafasını hiç onlara çevirmeden, dümdüz, hızlı hızlı yürümeye devam etti Bilge. Bu gece başına bir bela daha açılsın istemiyordu. Tek isteği bir an önce sıcak evine varıp kendini yatağa atmaktı.

Güç bela Meclis Parkı’na ulaştı. Mahallesine gelmenin tanıdık huzuru doldu bir an içine. Karanlık parkın içine daldı, köpeklerin havladığını duydu uzaktan. Ağaçların arasından geçerek Güvenlik Caddesi’ne çıkmaya çalıştı. Tam parktan caddeye çıkmak üzereydi ki kedi miyavlamasına benzer bir ses duydu sanki derinden. Kulak kesilip bekledi. Ses falan yoktu. Yanılmıştı. Yürümeye devam etmesiyle birlikte uzaktan, parkın kuytularından cılız bir kadın çığlığı geldi kulağına: “İmdat!” Nefesini tutup yine bekledi. “İmdat! Yardım edin!” Köpek havlamaları eşlik etti kadının çığlığına. Tuttuğu nefesini “Hofff!!” diye verirken öne eğilip ellerini dizlerine yasladı. “Bir bu eksikti!”

Ne yapacaktı şimdi? Telefonu yoktu, polisi arayamıyordu. Yardıma koşsa; gecenin kör vaktinde, tek başına, üzerinde montu bile olmayan, dımdızlak bir kadındı.  Üstelik hâlâ sarhoştu ve ayakta zor duruyordu. Ama yardıma ihtiyacı olan birini bırakıp gitmeye de gönlü hayatta razı olmazdı. Meclis’in Güvenlik Caddesi üzerindeki personel girişi geldi aklına. Güvenlik kulübesi içinde 7/24 bir polis memuru muhakkak olurdu. Oraya kadar koşarak gitse, yardım çağırsa geç kalmış olur muydu? Yoksa şuradan bir odun falan bulup bodoslama dalsa mıydı olay mahalline?

 

[Bilge yardım mı çağırsın, kendisi yardıma mı koşsun?]

Karar Ver!

Karar Ver: Kavgaya Girsin (4)

0

Üç tane zibidi çocuktan korkup da para verme fikri ağırına gidiyordu. Bu neydi artık böyle canım? Şehrin göbeğinde, üstelik yıllardır yaşadığı mahallesinde rahatça yürüyemeyecek miydi? Bu sümüklü veletlere pabuç bırakacak değildi. “Krav maga biliyorum” dedi Bilge, çocuklara gözlerini dikerek. Çocuklar bön bön suratına baktılar. Biri “Grav ney?” dedi, üçü birden gevrek gevrek gülüştüler. Bilge en uzun olanını iterek aralarından sıyrılıp geçmeye çalıştı. İlk karşılaştığı, en bücürleri arkasından çantasına yapıştı ve aynı anda ağzının ortasına tekmeyi yiyerek birkaç metre geriye yuvarlandı. Bu sırada uzun boylu olan Bilge’nin kollarını tutmaya, arkasında kilitlemeye çalışıyor, üçüncü velet ise daha ayılamamış, bön bön bakmaya devam ediyordu. Kollarını tutmaya çalışan çocuktan iki teknik hamleyle kolaylıkla kurtuldu Bilge. Çocuğu arkasındaki ağaca sinek gibi yapıştırdı, sağ kolunu boğazına sıkıca dayadı, sağ dizini de apış arasına öyle bir geçirdi ki, çocuğun gözlerinden yaş geldi, ama hiç sesi çıkmadı. “Oğlum, siz niye laftan anlamıyorsunuz, yürüyün gidin demedim mi ben size?” dedi Bilge, çocuğu bırakmadan.

O esnada belinin sol boşluğunda hafif bir yanma hissetti. Ne olduğunu anlamadı önce, pek önemsemedi. Derken yanma alanı genişledi, genişledi, keskin bir acıya döndü. Gözlerini beline çevirince gözlerine inanamadı! En son bön bön bakarken bıraktığı üçüncü velet deri montu ile kot pantolonu arasındaki açıklıktan beline bir bıçak saplamış, elindeki poşeti koklayarak öylece duruyordu. Bıçağın saplandığı yerdeki kan lekesi büyürken yere, toprağın üzerine tıp, tıp damlayan kan göleti de giderek genişliyordu. Bilge bir bıçağa, bir çocuğa baktı. “Has*ktir, n’aptın oğlum?” derken dizlerinin bağı çözüldü ve dizleri üstüne çöküverdi. Ağaca yapışık duran çocuk birkaç kez öksürüp şoku atlattıktan sonra harekete geçti, bıçağı sapladığı yerde öylece dikilen çocuğu kaptığı gibi koşmaya başladı. “Kaç lan, kaç!” diye bağırdı yediği tekmeyle hâlâ kıçüstü yerde oturmuş kanayan burnunu tutan diğerine de. Üçü birden palas pandıras kaçarlarken Bilge belinde bıçakla yere devrildi. Kısa sürede bilincini kaybedeceğini anladı. “İmdat! Yardım edin!” diye bağırmaya çalıştı birkaç kez. Aksilik bu ya, her zaman birilerinin dolaştığı parkta kimseler görünmüyordu bu saatte. Bayılmadan önce son enerjisiyle elini çantasına attı, telefonunu el yordamıyla, güçlükle buldu. Derin nefeslerle odaklanmaya, anda kalmaya çalıştı: “Sakin ol Bilge, bayılma sakın. Kimi aramalı? En çabuk kim yetişir? Polise mi dert anlatmak daha kolay, yoksa Furkan Bey’i mi aramalı direkt? Meclis’in dibindeyim, polis hemen gelir herhalde. Furkan Bey de ofistedir hâlâ. Ortalığı ayağa kaldırır, hemen müdahale eder. Çabuk Bilge, çabuk, ara işte birini!” Gözleri kararırken telefonu tuşlamaya başladı.

[Bilge polisi mi arasın, Furkan Bey’i mi?]

Karar Ver!

Karar Ver: Para Versin (3)

0

“Bu seferlik bir istisna yapsam?” diye geçirdi aklından. Canı hiç girişmek istemiyordu bacak kadar veletlere gecenin bu vakti, üstelik bu yorgunlukla. “Bir 10 lira ver, kurtul Bilge, ne uğraşıyorsun,” dedi kendi kendine, “sanki sen para vermesen bali almayacaklar.” “Tamam, sakin olun!” dedi çocuklara sertçe. “Bakayım bozuk var mı üzerimde.” Çantasını açtı, karıştırdı, cüzdanını eline alınca Furkan Bey’in ne olur ne olmaz diye iki sene önce kendisine zorla verdiği küçük biber gazı spreyi ve şok tabancası geldi aklına. Çantasının gizli gözünde saklıyordu onları yıllardır. Öyle uzun zamandır saklıyordu ki varlıklarını unutmuştu neredeyse. “Yok artık!” dedi içinden, el kadar bebelere bunları kullanacak değildi. Hiç denememişti ayrıca, çalıştıkları bile meçhuldü.

O ara Bilge’nin bir anlık dalgınlığından faydalanan veletlerden biri elinden cüzdanı kaptığı gibi kaçmaya başladı. Diğerleri de peşinden. Bilge ne olduğunu anlayıp toparlanana kadar depar attılar. “Hooop! Durun lan eşşoğlueşşekler!” diye bağırarak düştü peşlerine Bilge. “Hay senin kafana sıçayım Bilge, bravo!” diye söylene söylene koşuyordu. Bilge atletikti, gayet de iyi koşardı, ama bu veletler tazı gibiydiler maşallah. Önce Paris Caddesi üzerinden biraz koştular, oradan ara sokaklardan birine daldılar hızla, gözden kayboldular. Şaştı kaldı Bilge. Daha az önce kafaları kıyak, mal mal bakan bebeler nasıl bir anda bu kadar çevik davranmışlardı? Peşlerinden ara sokağa daldı o da. Çocuklardan hiçbir iz yoktu. Az ötedeki çöp tenekesinin dibine fırlatılmış, sarı renkli bir şey dikkatini çekti o karanlıkta, koştu hemen. Oh, evet, cüzdanıydı. İçinde tabii ki para falan yoktu, olmasını da beklemiyordu. Zaten 150-200 liradan fazla nakit taşımazdı. En azından kimliğini, ehliyetini, banka kartlarını kurtarmıştı. Onları tekrar çıkarmakla uğraşmak para kaptırmaktan çok daha sinir bozucuydu. Derin bir nefes aldı. Ucuz atlatmıştı. “Ben sizi yine görürüm, nasıl olsa elime düşersiniz, a*ına koduğumun bebeleri sizi!” diye söylene söylene geri döndü.

Karakola gidip şikâyet etmek lazımdı şu çocukları. Şimdi de buraları mesken tutmuşlardı demek. Bugün Bilge’nin canını sıkmışlardı, yarın başkasına yapacaklardı. Engel olmak gerekirdi. Peki, karakolda derdini anlatabilecek bir muhatap bulabilecek miydi acaba Bilge? Polisin bu tip durumlara yaklaşımı malûmdu. Umursamaz, ilgisiz, hatta kaba… Boşu boşuna zamanını harcadığıyla ve sinirlerini bozduğuyla mı kalırdı acaba? Onun yerine basıp bara mı gitseydi? Kafasını dağıtırdı biraz. “Senin neyine gerek hafta sonu erkenden eve gitmek?” diye homurdandı kendi kendine. Yoksa hiçbirini yapmayıp ilk planladığı gibi eve mi gitseydi? Başı ağrımıştı, yorulmuştu iyice. Bir duş alır, vurur kafayı yatardı. Kararsız kaldı…

 [Bilge karakola mı gitsin, eve mi gitsin, bara mı gitsin?]

Karar Ver!

Karar Ver: Furkan Bey’i Aradı (12)

0

Bilge, Emniyet’te ifadesini vermiş, koridorda Furkan Bey’le birlikte bekliyordu. Yüksel Bey sürekli telefonda birileriyle konuşuyor, bir aşağı, bir yukarı yürüyüp duruyordu. Bilge, Yüksel Bey’in de gelmesine şaşırmıştı. O saatte birlikte miydiler hâlâ? Yoksa Furkan Bey, Yüksel Bey’in güçlü ilişkilerinin faydası olacağını mı düşünüp çağırmıştı? Sormak istemedi.

Yalnız, Furkan Bey’in ödü patlamıştı gerçekten, nasıl da kemiklerini kırarcasına sarılmıştı Bilge’ye, karşısında sağ salim görünce. “Bak!” demişti, “Bir de o biber gazıyla şok tabancasını almak istemiyordun!” Haklıydı adam. İyi ki vermişti onları Bilge’ye.

Yüksel Bey telefonu kapatıp hızlı adımlarla yanlarına geldi. “Bize iki kahve alır mısın?” dedi Furkan Bey’e, yarı emir, yarı rica içeren ses tonuyla. “Tabii” deyip, boynunu büküp gitti Furkan Bey. Canı sıkıldı Bilge’nin, çok utandı. Bu adam neden böyle davranıyordu Furkan Bey’e yahu? Burada bari yapmasaydı.

“Taksici de senden şikâyetçi olmuş. Sarhoş bir halde taksiye bindiğini, Gölbaşı’na gitmek istediğini, sonra takside sızdığını söylüyor. Uyanınca da çıngar çıkartmış, onu darp etmişsin güya.”

“Yok öyle bir şey!” dedi Bilge telaşla. “Ayrancı dedim ben! Sonra biraz uyumuşum, doğru, ama adam düpedüz beni kaçırmaya çalıştı! Dur, dedim durmadı!”

“Ben senin doğru söylediğini biliyorum Bilge, telaş yapmana gerek yok. Alkollü müsün? Onu söyle bana önce.”

“Yani evet, dört tane cin içmiştim taksiye binmeden önce.”

“Ne kadar geçti üzerinden?”

“Bir buçuk saat falan.”

“Tamam. Senden hastane raporu, kan tahlili istiyorlar. Ben süreci biraz geciktireceğim, iki, üç saat kadar oyalayacağım onları. Haberin olsun. Sen bu arada bir şeyler ye, bolca su, soda, kahve falan iç, tamam mı? Alkol seviyeni düşürelim.”

Başını salladı Bilge.

“Halledeceğiz, merak etme. Bizim avukatlar devrede,” diyerek göz kırptı Yüksel Bey, Bilge’nin omzuna pat pat vururken.

O sırada Furkan Bey elinde kahvelerle geldi. Yüksel Bey kahvesini alıp telefon görüşmelerine devam etmek üzere yanlarından ayrıldı.

Bilge’yle Furkan Bey de kafeteryaya indiler, Bilge’ye kahvenin yanına bir tost, bolca da su, soda aldılar. “Hadi gel, hava alalım,” dedi Furkan Bey biraz sonra, açık havaya çıktılar birlikte, sigara içmeye.

Bir müddet hiç konuşmadan durdular.

“Neden katlanıyorsunuz?” diye sordu Bilge birdenbire, kendi de ağzından çıkanlara şaşarak.

Şöyle bir an yüzüne baktı Bilge’nin ve ‘Bilmem?’ dercesine omuzlarını yukarı kaldırıp indirdi Furkan Bey.

Sessizce sigaralarını içmeye devam ettiler.

Uzaktan telefonunu kapatıp hızlı adımlarla ve keyifle yanlarına gelen Yüksel Bey’i gördüler.

“Bizim şirketin kişisel savunma amaçlı gaz spreyi ve şok tabancası sosyal medyada aldı başını gidiyor! Herkes bunu konuşuyor! İstesek böyle reklam yapamazdık. Bravo be Bilge!” dedi Yüksel Bey, sevincini bastıramayan bir sesle.

“Nereden haberleri olmuş ki?” dedi Bilge saf saf.

Göz kırpıp uzaklaştı Yüksel Bey, telefonunu yeniden kurcalamaya başlarken.

Arkasından bakakaldılar.

“Yahu, bu adam neden böyle?” dedi Bilge kendini tutamayıp.

Bir an durdular ve kahkahayı bastılar ikisi birden,  korkunç bir gecenin gerginliğini üzerlerinden atarcasına güldüler, güldüler.

Dava aylarca sürdü. Sosyal medya epeyce çalkalandı.

Sonucunda taksici bir ceza almadı. Bilge de almadı.

Bilge’nin çalıştığı güvenlik şirketi ise muazzam sayıda biber gazı ve şok tabancası sattı.

 

*** bu hikâyenin sonu ***

Karar Ver: Polis Çağırdı (11)

0

Emniyet’te ifadesini vermesi saatler sürdü Bilge’nin. Hastane raporu istediler, genel muayeneden geçti, kan tahlili aldılar. Avukat arkadaşı Ebru’yu da aramış, yardıma çağırmıştı Bilge. Yanlış bir adım atmak istemiyordu.

“Taksi şoförü sizden şikâyetçi,” dedi ifadesini alan Polis Memuru, elindeki kâğıtlardan gözünü kaldırmadan.

“Nasıl yani?!” dedi Bilge hayretler içinde.

“Sarhoş bir şekilde taksiye binip Gölbaşı’na gitmek istediğinizi, sonra takside sızdığınızı, kendinize gelince de olay çıkarıp kendisini darp ettiğinizi söylüyor. Hastaneden rapor almış.”

“Oha, daha neler artık!” dedi Bilge yüksek perdeden.

Dik dik suratına baktı memur. Tekrar eğdi bakışlarını.

“Hastane raporları söylediklerini doğruluyor,” dedi sakince. “Sizin kanınızda yüksek oranda alkol var. Kendisi de boyun bölgesinden uzun süreli elektrik şokuna maruz kalmış.”

“Alkol ve elektrik şoku doğru, ama söyledikleri yalan!” diye haykırdı tekrar Bilge. “Beni düpedüz kaçırmaya çalıştı! Taksiye binince Ayrancı’ya gitmek istediğimi söyledim ben. Sonra biraz içim geçmiş. Uyandığımda Keklikpınarı’ndan Konya Yolu’na çıkıyordu. Defalarca durmasını söyledim, durmadı. Gölbaşı’na doğru sürmeye devam etti! Kendimi savunamasam başıma neler gelecekti Allah bilir!”

“Sizin sözünüze karşılık, onun sözü. Takside kamera yokmuş ne yazık ki. Ortada şahit falan da olmadığına göre…”

“Ne olacak şimdi?”

“Elbette şikâyetçi olabilir, suç duyurusunda bulunabilirsiniz. Bu sizin yasal hakkınız. Aynı şekilde, beyefendinin de sizden şikâyetçi olma hakkı var. Yargılama sürecinin nasıl sonuçlanacağını biz bilemeyiz. Orası hâkimlerin ve savcıların bileceği şey.”

“Tutuklanmayacak mı yani?”

“Şu anda tutuklanmasını gerektiren bir durum yok. Ortada sizin şikâyetinizi destekleyen herhangi bir kanıt yok. Sizin alkollü olmanız ve onun darp edilmesi dışında.”

“Eeh, sıçayım ben böyle işin içine be!” diyerek paldır küldür odadan çıktı Bilge. Polis sinirle ayağa kalkıyordu ki, Avukat arkadaşı Ebru, “Kusura bakmayın lütfen, kötü bir gece geçiriyor…” diyerek Bilge adına özür diledi, çıktı peşinden.

“Nasıl olabiliyor böyle bir şey Ebru? Bu kadarcık mı gerçekten? Ceza almayacak mı o dallama? Elini kolunu sallayarak çıkıp gidecek mi?” diye öfkeyle çemkirmeye devam etti Bilge.

Ebru kolundan çeke çeke ortamdan uzaklaştırdı Bilge’yi. Kafeteryaya geçtiler. Birer kahve alıp sigara içmek üzere açık havaya çıktılar.

“Ne yazık ki öyle Bilge’ciğim. Buna kendini hazırlasan iyi olur. Hukuk böyle bir şey. Aksi ispatlanana kadar herkes masumdur.”

“Hiçbir şey yapamıyor muyuz yani?”

“Sosyal medyada kamuoyu oluşturmaya çalışabiliriz. Kamuoyu desteği ve baskısı bazı durumlarda çok olumlu sonuçlar doğurabiliyor. Ama Memur Bey’in söylediği doğru. Senin sözüne karşılık onun sözü. Ortada kanıt olmayan durumlarda kamuoyu baskısı da bir işe yaramaz. Dua et de sana ceza çıkmasın.”

Hayretle bakakaldı Bilge.

“O derece diyorsun!”

‘Maalesef’ anlamında başıyla onayladı Ebru.

Sigaralarını bitirene kadar bir daha konuşmadılar. Sonra da çekip gittiler Emniyet’ten.

Bilge adamın ceza almasından umudu kesince davayla hiç ilgilenmedi. Kamuoyu oluşturmakla falan da uğraşmadı. Yok saymayı tercih etti. Ama telefonuyla çektiği taksinin plakasının resmini sık sık açıp baktı.

İki ay sonra çok sarhoş olduğu bir gece bardan çıkınca, aynı yerde park halinde bekleyen taksinin plakasını tanıdı ve arka camını kaldırım taşıyla paramparça etti. Geceyi nezarette geçirdi. Sağlam da bir para cezası yedi. 

*** bu hikâyenin sonu ***

Karar Ver: Yardıma Koşsun (10)

0

Geç kalmayı göze alamayacağına karar verdi Bilge, ne olacaksa olsundu. Sağa sola bakındı, şöyle uzun, kalınca bir ağaç dalı buldu şansına. Derin birkaç nefesle kafasını ve bedenini toparlamaya çalıştı ve köpek havlamalarının geldiği yöne, parkın karanlık kuytularına doğru koşmaya başladı.

Daha 10 metre koştu, koşmadı, biri kolunu yakaladı arkadan. Korkuyla kısa bir çığlık atarak döndüğünde gözlerine inanamadı:

“Burak?! Sen ne yapıyorsun burada?”

Burak kararlı bir şekilde Bilge’nin elinden odunu alıp köpek havlamalarına doğru koşar adım ilerlemeye devam etti.

“Seni izliyorum başımın belası… Geride durur musun? Lütfen!”

Bilge arkasından bakakaldı Burak’ın. Yaşadığı korku ve panik, yerini büyük bir rahatlama ve güven duygusuna bıraktı birden. Bu duyguya daha çok şaşırdı Bilge,  en son ne zaman böyle hissettiğini hatırlamıyordu bile. Çabucak toparlanıp Burak’ın peşinden seğirtti. Olay mahalline vardığında arkalarına bakmadan kaçan üç tane çocuk, yerde oturmuş hıçkıra hıçkıra ağlayan gencecik bir kız, elindeki odunu bir kenara atmış, kıza yardım eden Burak’ı gördü. Yanlarına varıp diz çöktü Bilge. Burak sırt çantasından su çıkarıp kıza içirmeye çalıştı, biraz sakinleştirdi kızı. Sonra, “Hadi,” dedi Bilge’ye. “Yardım et, karakola götürelim bir an önce.” Kızın iki yanından koluna girdiler, caddeye çıkıp ilk bulabildikleri taksiye atladılar, bölgedeki polis karakoluna çektiler. Burak kızla birlikte taksiden inerken, “Bilge sen takside bekle, ben Deniz’i teslim edip, ifademi verip geliyorum,” dedi. Sessizce itaat etti Bilge. Sıcak takside ilikleri ısındı. Burak’ın dönmesini beklerken göz kapakları yavaşça kapandı.

Burak’ın taksiye binmesiyle uyandı Bilge. Ne kadar zaman geçti, bilmiyordu, ama hava aydınlanmaya yüz tutmuştu. “Hadi, gidip birer çorba içelim mi? Kendimize geliriz,” dedi Burak. Hoşdere’deki meşhur çorbacıya doğru taksiyle devam ettiler. Sıcak, sarımsaklı kelle paça ilaç gibi gelmişti gerçekten Bilge’ye. Bu gecenin en güzel olayıydı galiba. Neredeyse hiç konuşmadan içtiler çorbalarını. Sıcak çaylarıyla sigaralarını içerlerken Bilge nihayet sormaya cesaret etti, duyacaklarını az çok tahmin ederek. “Neden takip ettin beni?”

İnanamaz gözlerle şöyle bir baktı Burak: “Bardan paldır küldür çıktığında öyle sarhoş, öyle berbat bir haldeydin ki, belli bir mesafeden sana göz kulak olmaya karar verdim. Eve sağ salim girdiğini görünce, gidecektim. Parka girince senin gibi ben de çığlıkları duydum. Sonrasını biliyorsun zaten…”

Küçük bir çocuk gibi bakışlarını önüne eğdi Bilge. Utanmıştı.

“Özür dilerim ya,” dedi, “Çok uğraştırdım seni gece gece… Diğer taraftan, iyi ki gelmişsin peşimden. Baksana, belki de birinin hayatını kurtardın.”

Gülümsedi Burak. “Ben olmasam, sen kurtaracaktın belli ki…” dedi tatlılıkla. Ne güzel gülümsüyordu bu adam yahu?

Hesabı ödeyip çıktıklarında hava iyice aydınlanmıştı. Bilge kapıcıdan yedek anahtarını alabileceğini söyleyince, taksiyle Bilge’nin evine geldiler. Burak vedalaşmak için indi taksiden. “Gelmeyecek misin?” dedi Bilge mahcup mahcup. “Gelmeyeyim Bilge, ben de çok yorgun ve uykusuzum. Evime gitmek istiyorum. Sen iyisin, değil mi? Bana ihtiyacın var mı?” ‘Yok,’ anlamında kafasını sağa sola salladı Bilge.

Burak gülümseyerek Bilge’nin yüzünü ellerinin arasına aldı. Gözlerini ta içine baktı.

“Bilge… Canım…… Az iç!” dedi ve iki yanağından öptü.

Başını yukarı aşağı sallayarak çocuk gibi onayladı Bilge.

Burak taksiye bindi ve hareket etmeden önce Bilge’nin apartmana sağ salim girdiğini görene kadar bekledi.

 

*** bu hikâyenin sonu ***

Karar Ver: Yardım Çağırsın (9)

0

Cengâverliğin lüzumu yoktu bu saatte. Meclis’in personel kapısına doğru koşmaya başladı. Alkol bünyesinin her zerresinden fışkırıyor, koştukça beyni zonkluyordu. İçi dışına çıkacak gibiydi. Soluk soluğa kulübeye yaklaşırken, içerideki polis memurunun gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Bu soğukta üzerinde montu bile olmayan, saçı başı dağılmış bir kız ellerini, kollarını havaya kaldırmış iki yana sallayarak kendisini dışarı çağırıyor, “Yardım edin, yardım edin!” diye bağırıyordu bir taraftan. Pek alışıldık bir görüntü değildi. Polis güvenmez gözlerle sağa sola bakındı, ayağa kalktı, tuzak ihtimaline karşı elini beline, silahına götürdü. Silahını çekerek kulübesinden dışarı temkinli bir adım attı. Caddede başka kimse olup olmadığını bakışlarıyla kontrol etti, silahını doğrultarak “Geri çekil!” diye bağırdı Bilge’ye. Anlayacak durumda değildi Bilge, nefes nefese, “Parkta yardım isteyen biri var, çığlıkları geliyor, yardım edin ne olur!” diye derdini anlatmaya çalıştı. “Geri çekil! Çabuk!” diye tekrarladı memur. Biraz geriledi Bilge. Ellerini havada tuttu. “Benim telefonum yok, polisi arayamadım. Yardım edin!”

Polis memuru tekrar sağa sola bakındı. Ters bir durum görünmüyordu. Elini cebine atıp telsizini çıkardı. “Sen hemen kapıdan uzaklaş! Ben yardım gönderiyorum!” diye sert bir sesle çıkıştı Bilge’ye. Bilge elleri havada, birkaç adım geri geri yürüdü, sonra arkasını dönüp tekrar parka doğru koşmaya başladı.

Parka geri geldiğinde hücrelerinde bir gram su kalmamış, saçlarının dipleri bile zonkluyordu. Koşmayı bıraktı, köpek havlamalarının geldiği yöne doğru hızlı, ama nispeten temkinli adımlarla yaklaştı. Soluk soluğa yaklaştıkça karanlık kuytudaki görüntü netleşmeye başladı. Köpekler Bilge’yi fark ettiler, yıllardır tanıdıkları, kendilerine yemek veren birini görünce biraz sakinleşip kuyruk sallamaya başladılar. Yere, ağacın dibine gencecik bir kız oturmuş hıçkıra hıçkıra ağlıyor, yanı başına diz çökmüş yapılı, genç bir adam ise ona su içirmeye, sakinleştirmeye çalışıyordu. Birinin yaklaştığını fark edince ikisinin de bakışları bir anda Bilge’ye döndü. Bilge gözlerine inanamadı:

“Burak?”

“Evet, Bilge.”

“Sen ne yapıyorsun burada?”

“Gördüğün gibi. Yardımcı olmaya çalışıyorum. Polisi aradım, gelmek üzeredirler.”

“Buraya nasıl geldin sen? … Beni mi takip ediyordun yoksa?”

Bir an sessiz kaldı Burak. Sonra düz bir sesle devam etti:

“Aslına bakarsan, evet. Bardan paldır küldür çıktığında öyle sarhoş, öyle berbat bir haldeydin ki, belli bir mesafeden sana göz kulak olmaya karar verdim. Eve sağ salim girdiğini görünce, gidecektim. Parka girince senin gibi ben de çığlıkları duydum. Sonra sen bir yere doğru koşmaya başladın, ben de bir seçim yapmak zorunda kaldım. Buraya koştum. İyi ki de öyle yapmışım. Son anda yetiştim. Saldırganlar kaçtılar.”

Ne diyeceğini bilemedi Bilge. Yanlarına gidip dizlerinin üzerine çöktü. Bayılacak gibiydi.

“Bilge, bana bak,” dedi Burak sakin ve kendinden emin bir sesle. “Sen şimdi şu parayı al, bir taksiye atla ve doğruca eve git. Hâlâ sarhoşsun. Bu işe hiç karışma bence. Polisler gelmek üzeredir. Ben onları bekleyip kızı teslim edeyim, ifademi vereyim, sonra gelip seni kontrol edeyim, olur mu? Lütfen dediğimi yap.” Uysalca başını salladı Bilge.

Evin önüne geldi, parasını verip taksiyi gönderdi. Dış kapıya yaklaştı ve “Has*ktir!” dedi, “Anahtar! Barda, çantada kaldı.” Umutsuzlukla çöktü kapının önündeki basamağa. Kapıcıda acil durumlar için yedek anahtarı vardı, ama bu saatte adamcağızı uyandıramazdı. Havanın aydınlanmasına ne kadar kalmıştı acaba? Şurada kıvrılıp bekleyecekti, yapacak bir şey yoktu artık. Kollarını önünde kavuşturdu, başını yan duvara yasladı ve gözlerini kapattı.

Alacakaranlıkta biri omzunu sarsarak uyandırmaya çalışırken kendine geldi Bilge. Korkuyla bir an irkildi, Burak olduğunu görünce rahatladı. Çok üşümüştü. Başı çatlayacak gibi ağrıyor, boğazı acıyordu. “Ah be Bilge,” dedi Burak üzüntüyle. Oturduğu yerden kaldırdı Bilge’yi, “Hadi yürü,” dedi, “bana gidiyoruz.” Hiç itiraz etmedi Bilge, çocuk gibi itaat etti, kolunun altına girdi Burak’ın. 10 dakikalık bir taksi yolculuğuyla Sokullu’ya vardılar. Sıcak eve girince önce banyoya sokup elini yüzünü yıkadı Burak, Bilge’nin. Sonra temiz üst baş giydirdi. Sıcak bir çorba, bolca suyla birlikte bir aspirin, bir de vitamin içirdi. Yatağa yatırdı, üstünü sıkıca örttü. Saçlarını okşayarak biraz yanında oturdu. Sonra uyumak için salona gitmek üzere ayağa kalktı. Tam kapıdan çıkacakken, “Burak…” dedi Bilge, gözleri kapalı. “Efendim canım?” dedi Burak şefkatle. “İçkiyi bırakmam lazım…” dedi fısıltıyla, derin bir uykuya yuvarlanmadan hemen önce Bilge. Gülümsedi Burak ve kapıyı çekip çıktı.

 

*** bu hikâyenin sonu ***

Karar Ver: Furkan Bey’i Arasın (8)

0

Derin bir kuyunun dibinden elleriyle tutuna tutuna yukarı doğru tırmandığını görüyordu Bilge. Tam tepede ışık vardı, gökyüzü oradaydı işte. Tırmandı, tırmandı, kuyunun başına kadar geldi. Kolunu dışarıdaki toprağa yasladı, bedenini yukarı çekti. Işığa alışmak için gözlerini hafif hafif kırpıştırarak açtığında kendini bir ferah ve aydınlık bir hastane odasında yatarken buldu. Koluna serum ve kan torbası bağlıydı. Pek bir ağrı sızı hissetmiyordu aslında, sadece çok ama çok yorgundu. Neler olmuştu böyle? Hafızasında bekleyen olaylar zinciri, birazcık kıpırdamaya teşebbüs ettiğinde beline saplanan keskin acıyla birlikte hızlıca geri yüklendi. Muhtemelen iç organlarından başlayıp dışarı doğru güzelce bir dikmişlerdi Bilge’yi.

Yatağın yanından sarkan kabloların birinde Hemşire Çağırma Butonu gördü, bastı hemen. Birkaç saniye içinde erkek bir hemşire girdi içeri, “Nasılsınız? Geçmiş olsun. Çok şanslısınız,” dedi Bilge’ye gülümseyerek. Şanslı mı? Pöh!  Dönebilse, götüyle gülerdi Bilge adama. Sakin sakin evine giderken başına gelmedik kalmamış, üstüne üstlük bıçaklanmıştı. Bunun neresi şanstı acaba? “Konuşabilecek durumda mısınız? Polisler uyanmanızı bekliyordu, ifadenizi almak için.” “Olur, konuşalım,” dedi Bilge kısık sesle, boğazında birikmiş gıcığı temizleyerek.

Hemşire dışarıya çıkıp onay verince odaya müdürü Furkan Bey, patronu Yüksel Bey, iş dolayısıyla sık sık görüştükleri bir Emniyet Amiri, iki de Polis Memuru girdi. Furkan Bey hemen yanına koştu Bilge’nin, “Bilge’ciğim, kızım iyi misin? Çok korkuttun bizi,” diyerek elini tuttu. Yüksel Bey yatağın diğer yanına geçmiş, daha dik ve mesafeli durmakla birlikte sesinde nadir görülür bir şefkatle, “Geçmiş olsun Bilge, neler oldu böyle? İyi ki bizi aradın da hemen müdahale edebildik,” diye onaylıyordu. “Ailene haber verdik, iyileşeceğini, korkmamalarını söyledik. Yola çıktılar, geliyorlar. Sabaha burada olurlar,” dedi Furkan Bey, her zamanki babacan tavrıyla. “Sana verdiğim gaz spreyini, şok tabancasını neden kullanmadın kızım? Böyle durumlar için yanından ayırma demiyor muyum ben sana?” diye sitem etti. “Gerek olduğunu düşünmedim, hallederim sandım,” dedi Bilge sıkıntıyla. Aklına bile gelmemişti gerçekten çantasındaki savunma gereçleri. “Sen şimdi yetkililere her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlat. Şirket avukatlarımız bizzat ilgilenecekler davayla. Herkes elinden geleni yapacak, hiç merak etme,” diye destekledi Yüksel Bey.

Bu kadar ilgi ve şefkat içinde kalmak bir anda gözlerini yaşarttı Bilge’nin. Yardım istemeyi, destek almayı, sırtını yaslamayı bilmeyen, kabul edemeyen bir bünyeye sahipti eskiden beri. Kendiliğinden böyle olmamıştı elbet, zamanla bu hâle gelmişti. Ne yapacaksa kendi yapacaktı, takıntılıydı bu konuda. Ama işte, insanın gücünün yetmediği yerler, durumlar oluyordu hayatta. “Evet, gerçekten şanslıyım, hemşire doğru demiş,” diye geçirdi içinden, gözlerini çaktırmadan silerken.

Polise rahat rahat ifadesini versin diye Furkan Bey ile Yüksel Bey odadan dışarı çıktılar. Bilge yaşadıklarını hatırlayabildiği tüm detaylarla anlattı polise. Ara ara gözü odanın cam kapısına takılıyordu. Koridordaki Furkan Bey ile Yüksel Bey’i görebiliyordu o açıdan, onlar farkında olmasa da. Ayakta konuşuyorlardı. Furkan Bey çok etkilenmişti galiba. Elleriyle yüzünü kapatıp ağlamaya başladı koca adam ciddi ciddi. Bilge, “Ah yazık ya,” diye içinden geçirirken, Yüksel Bey’in onun yüzünü elleri arasına almasını, saçlarını ve yüzünü şefkatle okşamasını, sonra da ona sevgiyle sarılıp öpmesini görmesin mi? Ağzı açık kaldı bir an. Ne anlattığını unuttu. “Ne aptalım, tabii ki aşk yüzünden, başka ne olacaktı!” dedi içinden taşan kikirdemesini bastırarak. Polisler, Bilge’nin durduk yere pişmiş kelle gibi sırıtmasına anlam veremeden yüzüne bakarlarken, “Pardon ya, çok pardon!” dedi ve ağzını kapatmaya çalışarak kaldığı yerden anlatmaya devam etti.

 

*** bu hikâyenin sonu ***

Karar Ver: Eve Gitsin (14)

0

Hiçbir şey yapmaya hali ve keyfi kalmamıştı. Canı içki bile istemiyordu. Bir an önce kendini sıcak evine, duşun altına atmaya karar verdi. Yürüdüğü yol üzerinde ilk gördüğü bankamatikten biraz para çekip, bu saatte halen açık olan kebapçıda sıcak bir çorba içti, bir lahmacun yedi eve geçmeden önce. Üzerine de sıcak bir çayla sigara.

Kilidi çevirip eve girdiğinde evinin tanıdık kokusu çarptı yüzüne, kendini biraz daha iyi hissetti. Çelik kapıyı kapatıp sıkıca tüm kilitleri kilitledi. Ayaklarına dolanan kedisini aldı kucağına, öptü, kokladı. Montunu, çantasını salondaki koltuğun üzerine fırlattı, banyoya doğru üzerindekileri çıkara çıkara gidip attı kendini duşa.

Sıcak su saçlarından süzülüp tüm vücudunu şefkatle sararken, “Oh!” dedi, “İyi ki eve geldim!” Uzun uzun yıkandı, yıkandıkça rahatladı, ısındı bedeni. Bornozuna sarınıp çıktı banyodan. Saç kurutma makinesini salondaki prize takıp, televizyonu da açtı. Saçını kuruturken ayaküstü baktı biraz ekrana. Her zamanki saçmalıklardan ibaret gündemi bir süre boş gözlerle izledi. Saçını kurutmayı bitirip kapattı televizyonu. Erkenden yatıp dinlenecekti bugün, anlaşılmıştı. Telefonu geldi aklına. Çantasını karıştırıp buldu telefonu. Bir cevapsız çağrı vardı. Numara tanıdık değildi. “S*ktir et, kimse kim!” dedi kendi kendine. Telefonu sessize alıp odasına geçti. Temiz bir eşofman alt üst giyip, attı kendini yatağına. Kedisi de geldi, kıvrıldı ayakucuna. Kısa süre içinde solukları düzene girdi, derin bir uykuya yuvarlandılar birlikte.

Ertesi sabah pırıl pırıl bir güne uyandı. Öğlen olmuştu neredeyse. Bu kadar derin ve uzun uyuduğuna şaşırdı. Kendini çok iyi dinlenmiş hissediyordu. Rahat rahat gerindi, biraz yuvarlandı yatakta. Sonra kalktı, perdeleri açtı. Güneş ışıkları doldurdu odayı. Önce mutfağa geçip filtre kahve makinesini çalıştırdı, kahvesi hazırlanırken de elini yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı banyoda.

Kahvesi hazır olunca büyük kupaya doldurdu, geçti salona, yayıldı geniş koltuğa. Televizyonu da açtı kısık sesle. Sigarasını keyifle yaktı. Kahvesini yudumlayarak kanallar arasında gezinirken, tanıdık görüntüler takıldı gözüne. Haberlerde Meclis Parkı’nı gösteriyordu. Dondu kaldı. Hemen televizyonun sesini açtı.

Dün gece sabaha karşı Meclis Parkı’nda henüz 18 yaşındaki gencecik bir kız, Deniz Özdilek, bıçaklanarak öldürülmüştü. Hemen cep telefonuna sarıldı. Sosyal medya bu haberle çalkalanıyordu. Gündemin ilk sırasına yerleşmişti. Son zamanlarda aynı bölgeden benzer saldırı ve gasp şikâyetleri gelmesine rağmen gerekli önlemler neden alınmamıştı? Meclis’in dibinde böyle bir olay oluyordu da, nasıl kimsenin ruhu duymuyordu? İnsanlar öfkeliydi.  Tepkiler çığ gibi büyüyordu. Elleri titremeye başladı Bilge’nin, gözyaşları göz pınarlarına hücum etti, yuvarlanmaya başladı tane tane. “Kahretsin!” dedi, “Ah! Kahretsin!” Telefonu bir kenara attı, hıçkıra hıçkıra, sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. “Polise gitmeliydim! Şikâyetçi olmalıydım… Belki gece için önlem alacaklardı, belki devriye gezeceklerdi, güvenlik yerleştireceklerdi parka? Belki kızcağız ölmeyecekti? Kafana sıçayım senin Bilge!” Uzun uzun ağladı. Gözleri kurbağa gibi şişene, burnu domates gibi kızarana, gözyaşları kuruyana dek ağladı. “Başkaları şikâyette bulunmuş, ama bir işe yaramamış,” diye teselli etmeye çalıştı kendini, ama olmadı, kendini affedemiyordu.

Akşam 18:00’de eylem vardı parkta Deniz için, ama Bilge’nin gitmeye ne yüzü ne mecali vardı. O hafta sonunu evden hiç çıkmadan, telefonlara hiç cevap vermeden, içerek geçirdi. Bu cinayetle ilgili tek bir yorum yapmadı, uğradığı saldırıdan kimseye bahsetmedi. Utancını içine gömdü.

Deniz’in katilleri ise hiç yakalanamadı.

*** bu hikâyenin sonu ***

Karar Ver: Karakola Gitsin (13)

0

Yok, içi rahat etmeyecekti. En azından resmi bir kanal üzerinden şikâyette bulunmaya karar verdi. Yarın bir gün başka birine daha fena bir şey olursa, vicdan azabından kendini yer bitirirdi, biliyordu huyunu.

Cadde üzerinde ilk gördüğü taksiye atladı, yol üstünde gördüğü bir bankamatikten biraz para çekti. Kısa sürede bölgedeki polis karakoluna vardı. Fazla beklemesine gerek kalmadı. Gençten bir polis memuru ifadesini aldı kısa bir süre içinde. Şaşırtıcı derecede nazik ve ilgiliydi. Tüm detayları sordu, uzun uzun konuştu Bilge’yle. Ön yargılı düşüncelerinden biraz utandı Bilge. İçi rahatladı, iyi ki buraya gelmişti.

“İlk şikâyet sizinki değil,” dedi memur, “son hafta içinde üç benzer şikâyet geldi aynı bölgeden. Araştırıyoruz. Bölgedeki kamera kayıtları inceleniyor. Pazartesi itibariyle gece devriyemiz de başlayacak park bölgesinde. Siz ifadenizi imzalayın. Birilerini teşhis etmeniz gerekirse, size ulaşacağız,” diye ekledi.

Kuş gibi hafiflemiş şekilde karakoldan çıktı Bilge. Evinin bulunduğu sokağa doğru yürürken, her zaman uğradığı tanıdık bakkaldan birkaç bira, sigara ve pratik, atıştırmalık bir şeyler aldı. Nihayet, geç de olsa eve ulaşmanın mutluluğu içinde anahtarını kapı kilidinde döndürüp girdi içeri. Evinin tanıdık kokusu çarptı yüzüne. Kedisi ayaklarına dolandı sevinçle guruldayarak. Kontrol etti, yemeği de suyu da doluydu beyefendinin. Özellikle hafta sonları sabah çıkarken mutlaka bolca doldururdu Bilge kedinin tabaklarını, eve geç gelme, hatta gelmeme ihtimaline karşı. Aldıklarını hızlıca buzdolabına yerleştirdi, birasının birini açtı hemen, dikti kafasına. Kâselere atıştırmalık bir şeyler hazırlayıp salona geçti, ışıkları açtı, geniş TV koltuğuna yayıldı, televizyonun kumandasına basıp ayaklarını uzattı. “Oh be!” dedi nefesini seslice verirken. “Ne gündü ama!” Tüm eklemleri sızlıyordu yorgunluktan. Olsundu. Dinlenir, geçerdi.

Boş gözlerle televizyona bakıp kanallar arasında gezmeye devam ederken, telefonu çaldı. Numara tanıdık değildi. “Efendim?” diye açtı, donuk bir sesle. “Alo Bilge?” dedi bir erkek sesi, arka fonda feci gürültülü bir müzik eşliğinde.

“Evet, benim?”

“Ben Burak!”

“Hangi Burak?”

“Burak Sönmez yahu! Spor hocası olan…”

Aaaa, o Burak! Geçen hafta sonundan beri aklına bile gelmemişti Bilge’nin. Telefonunu ne ara vermişti acaba? Onu bile hatırlamıyordu.

“Ah selam Burak, kusura bakma, bende kayıtlı değilmişsin, nasılsın?”

“İyidir, sen nasılsın? Bardayım. Gelirsin belki diye bekledim, ama görünmeyince bir bakayım dedim.”

“İyi sayılırım. Evdeyim, gelemedim bugün. Yorgunum biraz.”

“Anladım. Kusura bakma, rahatsız ettim bu saatte seni. İyi dinlenmeler o zaman sana, sonra görüşürüz…”

“Aslında, baksana… Hmm… Bana gelmek ister misin?”

Bir anda çıkıvermişti ağzından. Tekrar görüşmeyi hiç düşünmemişti aslında bu Burak denen çocukla. Şimdi sesini duyunca, nedense, göresi gelmişti.

Burak da böyle bir teklif beklemiyordu belli ki. Bir anlık şaşkınlık yaşasa da, ikiletecek değildi. Sesindeki sevinç pırıltısını fark etmemek için kör olmak lazımdı.

“Olur tabii… Ne getireyim gelirken? Bir şey lazım mı?”

“Şarap iyi olur aslında. Evi hatırlıyorsun, değil mi? Konum atayım mı?”

“Yoo, gerek yok. Hatırlıyorum tabii ki.”

Burak gelmeden ortalığı şöyle bir topladı Bilge. Müzik kanalı açtı, ışıkları biraz kıstı. Üzerine rahat, ev haline uygun bir şeyler giydi, dişlerini fırçaladı, yüzünü yıkadı. Meyve ve peynir hazırladı bambu tabaklara. Tam zamanında geldi Burak. Gece kötü başlamıştı, ama giderek güzelleşiyordu neyse ki…

Ertesi gün öğleni buldu kalkıp güne başlamaları. Pırıl pırıl, yumuşak bir bahar havası vardı dışarıda. Kahvaltı için dışarı çıkmaya karar verdiler. Sokak arasında çok sevdiği bir kafe vardı Bilge’nin, oraya gittiler. Siparişlerini verip çay içerek gazete-dergi keyfi yapmaya koyuldular.

“Dün gece sabaha karşı Meclis Parkı’nda bir kız öldürülmüş!” dedi cep telefonundan gündelik haberlere bakan Burak. Şok oldu Bilge, hemen cep telefonunu çıkardı o da. Doğruydu haber, Deniz adında, henüz 18’ine yeni girmiş bir kız bıçaklanarak öldürülmüştü. Katil ya da katiller henüz yakalanamamıştı. Sosyal medya yıkılıyordu. Gündemin ilk sırasına yerleşmişti kızcağızın ölüm haberi. Aynı bölgeden daha önce de saldırı ve gasp şikâyetleri gelmesine rağmen neden herhangi bir önlem alınmamıştı? Meclis’in burnunun dibinde nasıl ellerini kollarını sallayarak cinayet işliyorlardı da kimsenin ruhu duymuyordu? Tüm ülkeden tepkiler sel gibi yağıyordu.

Bilge allak bullak oldu birden, midesi bulanmaya başladı. “Dün akşam eve gelirken bana da saldırdılar, biliyor musun?” dedi Burak’a sessizce. “Ne?! Neden bir şey söylemedin?” dedi Burak şaşkınlıkla. “Karakola şikâyet ettim. Sadece para çaldırmıştım, çok önemsemedim. Ufacık bebelerdi. Bıçak mıçak aklıma bile gelmedi,” dedi Bilge üzüntüyle. Saat 18:00’de parkta kadınlar toplanıp eylem yapacaktı. Katılmaya karar verdiler. Kahvaltılarını keyifsizce ve zoraki yapıp kalktılar.

Eylemde mahalleden tanıdığı epey bir insanı gördü Bilge. İnsanlar acılı ve öfkeliydi. Polis sert müdahale etti. Bol bol gaz ve cop yediler.

Bilge o hafta çalıştığı şirketten istifa etti.

Deniz’i bıçaklayanlar ise hiç yakalanamadı.

*** bu hikâyenin sonu ***

Karar Ver: Bara Gitsin (2)

0

“Boşver ya, bara gideyim,” dedi içinden.  Biraz dağıtmak, stres atmak iyi gelecekti. Tanıdık birileriyle laflamak da öyle. Dudaklarının arasına bir sigara yerleştirip yaktı ve ellerini cebine sokup hafta sonu kalabalığının içine karışarak Sakarya’ya doğru yöneldi. Karşısına çıkan ilk bankamatikten biraz para çekti. Bir süre daha yürüdükten sonra barın kapısında güvenlikle selamlaşıyordu.

“N’aber Ahmet?”

“İyidir Bilge, kalabalık işte, uğraşıyoruz, ne olsun.”

Kapıda bekleşen, ‘damsız’ içeri girmeye çalışan birkaç adamın arasından bir omuz hamlesiyle sıyrılıp içeri girdi. Klasik Cuma’ydı işte. Bahçedeki masalar da, içerisi de tıklım tıklımdı. İçeride eski kırkbeşlikler çalıyor, sahnenin önünde millet kıvırta kıvırta dans ediyordu. Yıllardır değişmeyen manzara.

Her zamanki gibi barın en dip köşesine yanaştı, sırtını duvara verdi. Tek başına geldiğinde en çok burada oturmayı severdi. Hem bardakilerle muhabbet edebileceği, hem sahneyi hem de geleni gideni rahatlıkla görebileceği bir konumdu. Şu anda boşta sandalye yoktu, ama birazdan nasıl olsa biri dayanamayıp dans etmeye gider, sandalyesi ona kalırdı.

Barın içi de dışı gibi vızır vızır yoğundu. Bardakların biri dolup biri boşalıyor, siparişler üçer beşer geliyordu. “N’aber Ercan? Bir cin versene bana?” dedi hemen. Fazla oyalanmak da, oyalamak da istemedi. “Hemen geliyor şekerim,” dedi Ercan, iki arada bir derede Bilge’nin cinini siparişlerin arasına kaynattı, önüne tak diye koydu. Bilge ilk yudumunu yağ gibi yuvarladı boğazından aşağı. Tam istediği kıvamdaydı; cin, tonik, nane yaprağı, buz ve limonun muhteşem birlikteliği. Sağa sola bakınarak, dans edenleri izleyerek, girip çıkan tanıdıklarla selamlaşarak, aralarda çerez atıştırarak ilk bardağını hızlıca bitiriverdi. Bu arada bir de sandalye kapmış, sırtını sağlama almıştı. Çantasını ve montunu da Ercan’a vermişti, barın içine koyması için. Kafası bir nebze rahatlamış, keyfi yerine gelmeye başlamıştı.

Bir boşluğunda Bilge’ye biraz yanaşıp sessizce “Hafta içi Burak uğradı, seni sordu,” dedi Ercan. Şöyle hafiften bir göz kırpmayı da ihmal etmedi. Gözlerini devirerek omzunu silkti Bilge. Geçen hafta sonundan beri aklına bile gelmemişti Burak denen çocuk. İz bırakacak türden biri değildi Bilge için. Geniş omuzlu, yapılı, yakışıklıydı ama konuşacak bir şeyi yoktu. “Aman boşver onu, bir cin daha ver sen bana,” dedi kayıtsızca. “Şekerim yavaş, gece uzun,” dediyse de cini hazırlamaya koyuldu Ercan. Bilge’nin damarına basmak istemezdi.

Arada bir, iki arkadaşı uğradı Bilge’nin yanına, bazen de o dışarı çıktı sigara içmek için. Muhabbet kurmaya çalışan birkaç adam, hatta kadın da oldu ama bu hafta sonu hiç flört havasında değildi Bilge. Sadece içkisini içip, evine gidip zıbarmak niyetindeydi. Üçüncü cinin sonuna geldiğinde epey gevşemiş, keyiflenmiş, hatta gözlerini dans pistine dikmişti. O sırada hemen dibinde tanıdık bir ses duydu: “N’aber Bilge, nasılsın?” Burak’tı bu.

“İyidir, senden?”

“Ben de iyiyim.”

“…”

“Hiç haber alamadım senden tüm hafta?”

“Alman mı gerekiyordu?”

“Bilmem?”

“…”

“Geçen hafta sonu bayağı yakın davranıyordun da?”

“Eeee Burak? Ne demek bu? Şimdi davranmıyorum. Oldu mu?”

“Neden peki? Ters bir şey mi yaptım?”

“Yoo… O kadar samimiyet yetti galiba. Bu şekilde kalmasını tercih ederim.”

“…”

“Gerçekten, senlik bir şey yok, kusura bakma. Unutalım gitsin geçen haftayı da. Tek gecelik bir şeydi. Boşver, keyfine bak sen de…”

“…”

“…”

“Bu mudur yani? Bu kadar mı?”

“Daha ne olsun Burak? Ne söyleyeyim istiyorsun? Bu kadar, evet.”

Gözlerinden çelik gibi bir parıltı geçti Burak’ın. Bu bakışı tanırdı Bilge; babası başta olmak üzere geçmişindeki bazı erkeklerle olan tatsız münasebetlerinden aşinaydı, ama pabuç bırakacak değildi. Artık değildi. O yıllar ve yaşlar çok gerilerde kalmıştı. O da sertçe dikti bakışlarını Burak’ın gözlerine. İlk kim gözünü kaçıracak oyunu oynarmış gibi bir müddet dik dik bakıştılar, sonra hırsla arkasını dönüp gitti Burak.

“Çattık,” dercesine kafasını şöyle bir salladı Bilge. Sinirleri bozulmuştu. Cin bardağının dibindeki son fırtı çekip havada salladı Ercan’a doğru. Başıyla siparişi aldı Ercan. Yeni içkisini yudumlarken keyfi kaçmış, dikkati dağılmıştı. Dans pistini, geleni gideni boş gözlerle izliyordu. Sinirin de etkisiyle iyice hızlanmıştı içmesi. Kafası iyiydi. O kafayla yirmi dakikada bitirdi dördüncü cinini.

“Ercan bana bir duble Jack versene!” diye bağırdı ağzı çarpılarak.

“Karıştırma istersen Bilge, kötü oluyorsun sonra bak. Çok hızlı içtin zaten.”

“Ya ver sen, n’apıcan iyiyi kötüyü, hayret bi’şey!”

“Boşver sen viskiyi, ben sana bir yolluk birası vereyim, cilanı çek…”

Bir an ağzını bozacak gibi oldu, ama tuttu kendini Bilge. Ercan’ın iyi niyetli olduğunu biliyordu. Doğru söylüyordu aslında. Tam eşik sınırdaydı. Bu sınırı geçti mi durmak bilmezdi, tecrübeyle sabitti. “Bir içki daha içmesem, eve gidip zıbarsam mı acaba?” diye geçirdi içinden. Kararsız kaldı.

[Bilge bir içki daha içsin mi, içmesin mi?]

Karar Ver!

Karar Ver: Eve Gitsin (1)

0

Saatine baktı, 22:00 olmuştu neredeyse. “Boşver barı,” dedi içinden bir ses, “yürü git evine.” İşyerinden Ayrancı’daki evine yarım saatlik bir yürüyüşle rahatça gidebiliyordu. Şöyle akşam serinliğinde bacaklarını esnete esnete yürümek fena olmazdı aslında. Bu hafta spor salonunu da aksatmıştı, iyi gelirdi kısa bir akşam yürüyüşü. Dudaklarının arasına bir sigara yerleştirip yaktı. Ellerini cebine sokup vurdu kendini yola. Kafasının içinde halen son üç haftadır uğraştığı ihale dosyası dönüp duruyordu. Caddenin kalabalığında hafta sonunun ve açık havanın neşeli etkisi hissediliyordu. Kavşaktaki alt geçitten geçerek Meclis Parkı’na yöneldi. Yıllardır alışık olduğu parkın köpeklerini gördü hemen girişte. Birileri kocaman kemikler vermişti, yattıkları yerden keyifle kemiriyorlardı. Bir, ikisinin başını okşadı ve yanlarından geçip ağaçların arasından ilerlemeye devam etti. Köpekler kalkıp eşlik etmeye zahmet etmediler bile.

Parkın ortalarında, “Abla, hişşt, abla!” dedi bir ses. Önce duymazdan geldi, yürümeye devam etti. Israrlı ses iyice dibine kadar yaklaşınca arkasını döndü ve üstü başı dökülen, on beş, on altı yaşlarında bir çocukla karşılaştı. Gözleri kaymış, kafası kıyaktı. Daha önce gördüğü bir tip değildi. Bu parkta genelde orta sınıf ailelerin ergen çocukları kaykay biner, kuytularda bira ve sigara içerlerdi. “Abla paran var mı, açım abla!” dedi çocuk.

“Gel şuradan yemek alayım sana,” dedi Bilge tereddüt etmeden. Prensip olarak yardım için para vermeyi değil, ihtiyaç gidermeyi tercih ederdi.

“Yemek alma abla, para ver,” dedi çocuk.

“Yemek istiyorsan gel, para mara vermem,” dedi ve arkasını dönüp yürümeye devam etti Bilge. Çocuk koluna yapıştı.

“Abla, para ver!”

“Hoop!” diye sertçe kolunu çekti Bilge, “Ağır ol, eline koluna hâkim ol! Para vermem dedim!”

Ağaçların arasından zombi gibi iki oğlan daha çıktı bu sefer. Boyları biraz daha uzundu, muhtemelen bir-iki yaş daha büyüktüler. Esmer, zayıf, pejmürde tiplerdi. Birinin elinde ağzını sımsıkı tuttuğu bir poşet vardı. Diğerinin elleri cebindeydi. Bilge’yle çocuğa doğru yaklaşıyorlardı. Bilge’nin nabzı hızlandı, kalp atışları göğüs kafesinden şakaklarına doğru tırmanmaya başladı. “Aha!” dedi içinden, “Şimdi s*çtık!”

“Abla, para ver!”

“Bana bak çocuk, seni döverim. Yemek istiyorsan gel, istemiyorsan s*ktir git şuradan, benim asabımı bozma akşam akşam!” diyerek tekrar arkasını döndü, yürümeye çalıştı. Ama arkasından bir el çantasının askısını sertçe çektiği için yürüyemedi, geriye doğru sendeledi. Diğer iki oğlan da yetiştiler, önünü kesip üç taraftan çevrelediler Bilge’yi. Artık bir şey söylemiyor, sadece feri kaymış gözlerini dikmiş bakıyorlardı. Bilge’nin bedeni yay gibi gerilmiş, adrenalin bombasına dönmüştü. İki bacağının üzerinde duruşunu dengeledi, hafifçe yaylandı, omurgasını dikleştirdi. Zihninden düşünceler ışık huzmeleri gibi akıyordu: “Para verip kurtulayım mı, yoksa şunlara ağız burun dalayım mı?”

[Bilge para mı versin, kavgaya mı girsin?]

Karar Ver!

Öykü: Davetsiz

Çok katlı beş bloktan oluşmuştu Doğan Sitesi. Önünde toplanan kalabalığı görünce D bloğu aramamıza gerek kalmadı. Amirim bahçe kapısını tutmuş polis memuruna, “Bu arkadaşların kimliklerini ve telefonlarını topla, hepsini tanık olarak merkeze götüreceğiz,” dedi. Meraklı kalabalık bir anda sessizce dağılmaya başladı.

Bahçeden içeri girdiğimizde, blok kapısından çıkan Savcı Selim ve Adli Tabip Muttalip’le karşılaştık. “Dosya sizin ekibin,” dedi Savcı. “Toplantıya gidiyorum, akşam çıkmadan gelişmelerden haberdar edersiniz.”

Teşkilatta arkasından kendisine “Muttabip” denmesinin sebebi olarak Cinayet Büro’yu gören Muttalip, elindeki çantayı binaya doğru salladı ve “Oktay size anlatır,” diyerek yoluna devam etti.

Amirim, “İki dakikanı lütfedip sen anlatsan incilerin dökülür sanki,” diye homurdandı. Blok girişinin yan tarafında, çömelerek sırtını duvara vermiş, gözyaşları içinde bir genç kız ve onun elini tutmuş, kireç gibi bembeyaz yüzlü genç bir adam vardı.

Giriş katındaki dairede Olay Yeri İnceleme Şubesi’nin elemanları çalışıyorlardı. Ayaklarımıza galoş geçirip içeri girdik.

“Günaydın Oktay. Nasıl gidiyor?”

“Nasıl olsun, tepiniyoruz.”

İki odalı, fazla eşyası olmayan, derli toplu bir daireydi. Oktay Komiser yan odayı işaret etti, “Derya Alpman. Yirmi beş yaşında. Yatak odasında bıçaklanarak öldürülmüş.”

Üzerine beyaz bir örtü örtülmüştü Derya Alpman’ın. Amirim yavaşça kaldırdı örtüyü. Kanlar içindeydi genç kadının cesedi. Geceliği göğüslerine kadar sıyrılmıştı. Vücudunun alt tarafı çıplaktı. Aldığı darbelerden dolayı yüzü feci şekilde hasar görmüştü.

“Tecavüz bulgusu var mı?” diye sordu Amirim.

“Muttabip otopsiden sonra belli olacağını söyledi,” diye cevap verdi Oktay Komiser.

“Ölüm saatini söyledi mi?”

“Gece yarısı civarı olabileceğini söyledi. Kesin zamanı otopside mide içeriğine de baktığında saptayabilirmiş.”

“Suratını dağıtmış kızın,” dedi Amirim.

“Çetin cevizmiş ama kız da, kolay teslim olmamış.”

“Eve nasıl girmiş?”

Pencereleri işaret etti Oktay Komiser. “Pencereler demirli. Kapıda da zorlama izi yok. Kendisi içeri almış olabilir.”

“Olabilir,” dedi Amirim. “Cinayet aleti elimizde mi?”

“Bulamadık.”

“Evdeki bıçaklardan biri mi kullanılmış?”

“Muttabip avcı bıçağı olabileceğini söyledi.”

Büyükçe bir delil torbasının içindeki parçalanmış abajuru gösterdi Oktay Komiser.  “Yatağın yanında yerde bulduk. Camı tuz buz, üzerinde kan var.”

“Umalım da katile ait olsun,” dedi Amirim, “çalınan bir şey var mı?”

“Görünüşe göre yok gibi. Çekmeceler filan karıştırılmamış. Kızın cüzdanı ve telefonu yerdeydi. Cüzdanın içindekilere dokunulmamış, parası ve kredi kartları duruyor. Ama telefon işinize yarar mı bilemem. Üstüne basılmış sanırım, tuzla buz.”

“Gösteririz yine de bizim teknik ekibe. Belki bir şeyler kurtarabilirler.”

“Parmak izi için fazla umutlanmayın. Muttalip kızın boğazının sıkılmış olduğunu fakat boyun çevresinde tırnak izi olmadığını söyledi.”

“Eldiven takıyormuş yani.”

“Öyle görünüyor.”

“Ölüm nedeni bıçak yaraları mı yoksa boğulma mı?”

“Dudaklarda morarma yok. Gözde ve gözkapaklarında da noktavi kanamaya rastlamadığını söyledi.”

“Bıçaklanarak öldürülmüş yani… Cesedi kim bulmuş?”

“İşyerinden arkadaşları. Dışarıdalar.”

Elemanlarının delilleri toparlayıp paketlediklerini gören Oktay Komiser, “Bizden bu kadar,” dedi, “size kolay gelsin.”

***

Derya’nın arkadaşlarını içeri aldık. Adının Aysu olduğunu öğrendiğimiz kızı salondaki kanepeye oturtup bir bardak su verdik.

Amirim genç adama döndü. “Siz de mi Derya’nın arkadaşısınız?”

Genç adamın yüzünde renk namına bir şey kalmamıştı. “Evet” dedi, “üçümüz aynı yerde çalışıyoruz.”

“Yakın mıydınız?”

“Yakındık, iş dışında da görüşürdük.”

“Cesedi hanginiz buldunuz?”

Aysu ağlamaktan kızarmış gözlerini yere dikerek, “Ben buldum,” dedi. “Sabah işe gelmeyince merak ettim. Telefonunu açmayınca aklıma kötü şeyler gelmeye başladı. Doğalgazı açık unutabileceğini, banyoda kayıp düşebileceğini filan düşündüm.” Tekrar ağlamaya başladı. “Ama böyle bir şey aklımın ucundan bile geçmedi. Allahım, hâlâ inanamıyorum.”

“Nasıl hissettiğinizi tahmin edebiliyorum ama arkadaşınıza bunu yapanı yakalayabilmemiz için bize vereceğiniz her türlü bilgiye ihtiyacımız var.”

“Bir bardak daha su ister misiniz?” diye sordum.

Genç kadın elinde tuttuğu hamura dönmüş kağıt mendile gözlerinden akan yaşları silerken “Hayır, teşekkür ederim,” dedi, “daha iyiyim.”

“Pekala. Derya’dan bahsedin bize biraz. Nasıl bir insandı? Neler yapmayı severdi? Sizden başka samimi olduğu arkadaşları var mıydı?”

Aysu derin bir iç geçirdi. “O kadar iyi insandı ki… Okul arkadaşıydık biz. Aynı yurtta kaldık. Okulu bitirdikten bir süre sonra ben işe girdim. O Kütahya’ya döndü ama sınavlara girmeye, iş görüşmeleri yapmaya devam ediyordu. Altı ay kadar önce çalıştığım yer eleman alacaktı, referans oldum, o da sınavı kazanıp bizim şirkette çalışmaya başladı.”

Gözyaşları yanaklarından tekrar süzülmeye başladı. “Ben aracı olmasaydım belki hala Kütahya’da olacak, başına böyle bir şey gelmeyecekti.”

“Yapabileceğin en güzel şeyi yapmışsın.”

“Benim evimde kalıyordu. Şirkete de beraber gelip gidiyorduk.”

“Ne zaman başka eve çıktı?”

“Bir ilişkiye başlamıştı. Erkek arkadaşı istemiş tek yaşamasını.”

“Kim bu erkek arkadaş? Ne iş yapar?”

“Bilmiyorum. Bana onun hakkında hiçbir şey anlatmamıştı.”

“Bu kadar yakınsınız, yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmiyor ve seni erkek arkadaşıyla tanıştırmadı mı?”

“Onunki özel bir durumdu, bu yüzden ısrar etmedim.”

“Nasıl bir özellik vardı durumunda?”

Genç kadın sıkılarak, söyleyeceği şeyi sanki başkasının duymasını istemiyormuş gibi alçak sesle konuştu. “Adam evliymiş. O yüzden ilişkilerini gizli tutuyorlardı.”

“Dün işten çıktıktan sonra kendisiyle temasın oldu mu? Telefonla filan konuştunuz mu?”

“Şirketten bir arkadaşın doğum günü vardı, bara gittik hep beraber.”

“Barda olağandışı bir şey yaşandı mı?”

“Olağandışı?”

“Yani Derya’yı rahatsız eden biri oldu mu? Ya da keyfini kaçıran herhangi bir olay?”

“Olmadı. Her şey çok güzeldi. Bir ara midesi bulanınca lavaboya götürdüm, o kadar. Sonra da içmedi zaten.”

“Ne zaman çıktınız bardan?”

“Gece yarısını biraz geçmişti. Ertesi gün iş olduğundan fazla geçe kalmak istemedik. Nevzat önce beni sonra da Derya’yı bıraktı.”

Amirim yüzüne hâlâ renk gelmemiş gence çevirdi bakışlarını. O da sınıfta yoklama veren çocuk gibi hafifçe elini kaldırdı. “Ben bıraktım.”

“Derya’yı son gören siz oluyorsunuz bu durumda?”

“Ben alkol kullanmıyorum. Birlikte içkili bir mekana gittiğimiz zaman arabayı ben kullanırım. Gittiğimiz mekan Bahçelievler’de olduğu için önce Aysu’yu Emek’teki evine bıraktım, sonra da Derya’yı.”

“Eve girdiniz mi? Kahve içmek için filan.”

“Hayır, kapının önünde indirdim, dairesinin ışığının yandığını görünce de ayrıldım.

“Sonra nereye gittiniz?”

“Evime.” Nevzat gözlerini kısarak baktı. “Şüpheli miyim?”

“Soruşturmanın sağlığı açısından ilk önce en yakınlarını şüpheli listesinden çıkarmamız gerekir. O yüzden bu soruları size de sormak zorundayız. Standart uygulama.”

Muttabip Derya’nın katilinin eldiven taktığını söylemişti gerçi ama yine de Nevzat’ın ellerine baktım, herhangi bir kesik, yara görünmüyordu.

“Apartman görevlimiz size apartmana girdiğim saati söyleyebilir.”

“Hayırdır,” dedim, “apartmana giriş çıkışlarda imza mı veriyorsunuz yoksa?”

“Tabii ki vermiyoruz… İki-üç önce bir daireye hırsız girmişti, giriş kapısının kilidini değiştirmişler, kapıyı açamayınca adamı uyandırmak zorunda kaldım.”

Amirim sakin sakin Nevzat’ın solgun yüzüne baktı.  “Derya’dan hoşlanıyordun değil mi?”

Nevzat belli ki böyle bir soru beklemiyordu.

“Ben…” dedi, “yok öyle bir şey… Yani aramızda bir şey yoktu.”

Aysu’nun kendisine baktığını görünce, “Yani, evet,” dedi. “Hoşlanırdum kendisinden…”

“Ama seni reddetti.”

“Evet. Birlikte olduğu birisi olduğunu söyledi.”

“Senin tepkin ne oldu?”

“Üzüldüm… Ama daha sonra böyle bir şey olmadığına inanmaya başladım.”

“Sebep?”

“Derya’nın değişik bir enerjisi vardı. Bir yere gittiği zaman çevresindeki erkekler büyülenmiş gibi onun etkisinde kalırlardı. Bu nedenle, rahatsız edilmemek, çevreye karşı bir kalkan oluşturmak için sanki bir ilişkisinin olduğu imajını vermek istediğini düşündüm.”

Sessiz kalmamızdan, bu savının bizi tatmin etmemiş olduğunu düşünmüş olmalı ki, devam etmek gereğini duydu. “Geçen hafta bir sabah aradı, işe gelirken arabası bozulmuş. Gelip kendisine yardım edip edemeyeceğimi sordu.”

Yüzümüze onay bekler gibi bakıyor, kendisine neden hak vermediğimize şaşırmış görünüyordu.

“Ne var bunda?” dedi Amirim.

Nevzat, bakın size ne kadar önemli bir şey açıklıyorum havasında devam etti. “Soruyorum size, eğer gerçekten birlikte olduğu bir adam olsaydı, başı sıkıştığında onu mu arardı yoksa bir iş arkadaşını mı?”

A benim geri zekalı evladım! Adam belki o sabah Ankara dışındaydı. Belki bugünlerde araları iyi değildi ve kız onu aramak istememişti. Belki araları iyiydi de senin gibi yalakalık yapıp gözüne girmek için fırsat kollayan bir salak elinin altında hazır beklerken sevgilisinin değerli zamanını almak istememişti.

Nevzat’ın bu çıkarımı Amirimi de pek etkilemişe benzemiyordu. “Peki,” dedi, “bar çıkışı evine bırakırken konuyu tekrar açtın mı?”

“Yeri ve zamanı değildi. Çok sinirliydi.”

“Neden sinirliydi?”

“Arabadayken telefonu çaldı, açar açmaz ‘Beni bir daha arama! Sakın!’ diye bağırıp kapattı.”

“Kimin aradığını biliyor musun?

“Hayır, ismiyle hitap etmedi. Kimdi diye sorduğumda, ‘Allahını seversen bir de sen üstüme gelme Nevzat, zaten midem çok kötü,’ dedi sinirli bir şekilde. Telefon birkaç dakika sonra tekrar çaldı. Ekrana bakınca, “Hah! Bir sen eksiktin” deyip direk meşgule aldı.

Sustu, söylesin mi söylemesin mi karar verememiş gibiydi.

“Aslında araştırmanız gereken…”

“Söyle, aslında kimi araştırmamız gerekiyor?”

“Sancar denen o iti,” dedi Nevzat. “Elindekinin kıymetini bilemedi hiç. Aldattı Derya’yı.”

“Sonra?”

“Derya ilişkiyi bitirdi. O günden beri kızın peşini bırakmadı.”

“Derya’ya karşı şiddet uyguladı mı bu Sancar?”

“Bilmiyorum ama sürekli telefonla taciz eder, olur olmadık yerde karşısına çıkardı.”

“Ayrılmak istediğini söylediğinde biraz hırpalamıştı Derya’yı,” diye söze karıştı Aysu.

“Tanır mıydın Sancar’ı?” diye sordu Amirim.

“Derya’yla ben aynı evi paylaşırken birlikteydiler. Sonradan çok pişman oldu, defalarca af diledi ama Derya hiçbir zaman af etmedi.”

“Ne iş yapar bu Sancar?”

“Müzisyen. Barlarda gitar çalar, şarkı söyler.”

***

Aysu ve Nevzat’ı gönderdikten sonra Derya’nın birlikte olduğunu varsaydığımız adam ile ilgili bir şeyler bulabilecek miyiz diye evi baştan aşağı gözden geçirdik.

Amirim gardıroba göz gezdirirken ben de şifonyere göz attım. “Mesleğin alışamadığım tek yanı bu,” dedim Amirime, “insanların mahremine girmek kendimi röntgenci gibi hissetmeme neden oluyor.”

“Benim de pek hoşuma gittiğini söyleyemem,” dedi Amirim, dolabın ikinci kapağını da kapatırken, “burada bir erkeğe ait olabilecek hiçbir şey yok.”

“Burada da durum aynı,” diye karşılık verdim.

Komodinin çekmecelerinde de yüzükler, kolyeler, saç tokalarından başka bir şey yoktu.

“Çok garip,” diye mırıldandı Amirim. “Bir ilişki yaşıyorsun ve evinde sevgiline ait en küçük bir iz bile yok. Bir gömlek, bir çamaşır… Hiçbir şey… Bir hayaletle mi ilişkisi vardı bu kızın?”

“Belki de Nevzat haklıdır,” diye cevap verdim. “Belki de kendisini çevresindeki erkeklerden korumak için uydurdu bu sevgili hikayesini.”

“En yakın olduğu arkadaşına da mı yalan söyledi yani?”

Tüm eşyası  tek kişilik bir yatak, küçük bir kütüphane, üzerinde bilgisayar olan bir masadan oluşan ve hem çalışma hem de misafir odası olarak kullanıldığı belli olan ikinci odada da işimize yarayacak herhangi bir şey bulamadım.

Amirim elinde iki diş fırçasıyla banyodan çıktı. “Bizim hayaletin giysisi olmayabilir ama anlaşılan dişleri varmış.”

***

Komşularla yaptığımız görüşmelerden işimize yarayacak bir şey öğrenemedik. Deryanın komşuluk ilişkilerine pek önem vermediği belli oluyordu. Koskoca bloktan görüştüğü tek kişi bile yoktu. Komşuları sessiz, sakin bir kız olduğunu, kendisini ara sıra girip çıkarken gördüklerini söylediler. Geleni gideni olup olmadığını bilmiyorlardı.

***

Merkeze geçmeden önce Nevzat’ın oturduğu apartmana uğradık. Apartman görevlisi, söylediklerini doğruladı. Yöneticiyle de konuştuk. Apartman sakinleri tarafından sevilen bir insandı Nevzat. Çocukları ders çalıştırır, kimin ne derdi varsa koşardı. Örnek bir insandı. Yönetici, bir kızı olsaydı hiç tereddüt etmeden bu gence verebileceğini söyledi.  Adama kızların bu kadar iyi çocukları pek çekici bulmadıklarını söylemedik. Bu yaşa kadar mademki bu bilgiyi edinmeden gelebilmişti, bundan sonra da bu şekilde idare edebilirdi. Bize neydi.

***

Teknik ekipteki çocuklar Derya’nın telefondan bilgi kurtarmanın mümkün olmadığını söylediler. Biz de konuşma ve yazışmaların dökümünü almak için cep telefonu operatörüne yazı yazdık.

Aysu, Nevzat ve Sancar’ı araştırdık. Aysu ve Nevzat temizdi, daha önce bizim buralara yolları düşmemişti. Sancar Ongun’un ise uyuşturucu kullanmaktan halen süren bir davası vardı. Adresini tespit edip arama izni çıkardık.

***

Sancar’ın oturduğu dairenin giriş katında olduğunu görünce, Amirim benim pencerenin altında beklememi söyleyerek apartmana girdi. Birkaç dakika sonra altında beklediğim pencerelerden birinin açıldığını duyunca kafamı kaldırdım. Dosyasındaki fotoğrafından tanıdığım Sancar aşağıya atlamak üzereydi. Elimi uzattım. “Atlayacak mısın birader? Gel, yardım edeyim.”

Yardımımla aşağıya atlayan Sancar’ın bileğine kelepçe taktım. “Sancar Ongun değil mi? Yanlışlık olmasın!”

***

Evinde yaptığımız aramada üç-beş extasy ve birkaç fişeklik esrar bulduk. Asıl ilgimizi çeken ise, kafasındaki dikiş atılmış yara ve banyosunda bulduğumuz kan lekeli tişörttü.

“Beni neden buraya getirdiniz?” diye sordu sorgu odasına girdiğimizde.

“Sen söyle,” diye cevap verdi Amirim.

“Bilmiyorum,” dedi. “Evimde birkaç tane hap, iki üç gram da ot buldunuz. Neden Narkotik’te değil de Cinayet’teyim?”

“Dün gece neredeydin?” diye sordu Amirim.

“Çalışıyordum.”

“Nerede çalışıyordun?”

“Barda. Müzik yapıyorum ben.”

“Kaça kadar çalıştın?”

“Gece yarısı biter işim.”

“Çıktıktan sonra nereye gittin?”

“Eve. Bir kaç gündür uykusuzdum. Erken yattım.”

“Eve gitmeden önce nereye gittin?”

“Hiçbir yere. Doğrudan eve gittim.”

“Çayyolu’na neden gittin?”

” Çayyolu’na filan gitmedim, doğrudan eve gittim.”

“Derya’nın evine gitmedin mi?”

Sancar gözlerini kocaman açtı. “Ne? O mu şikayet etti? Ne yani, tacizden mi aldınız beni?”

“Cinayetten,” dedi Amirim.

Sancar dondu kaldı. Ya Derya’nın öldüğünden gerçekten haberi yoktu ya da müzisyenliğinin yanısıra oyunculuğu da vardı.

“Derya… Derya öldü mü?”

Sorusuna soruyla cevap verdi Amirim. “En son ne zaman gördün Derya’yı?”

“Ben… Hatırlamıyorum… Epey olmuştur.”

“Sürekli önüne çıkıp tehdit ediyormuşsun kızı?”

“Tehdit mi? Kim uydurdu bunu?”

“Seninle tekrar birlikte olması için zorluyormuşsun.”

“Bana dönmesini istiyordum ama zorlamadım, tehdit de etmedim.”

“Seninle birlikteyken de dövüyormuşsun kızı.”

“Yok öyle bir şey… Bir keresinde bardaki bir kızı kıskanıp bana tokat atmıştı. Bir tane de ben ona vurmuştum. Hepsi bu. Yoksa neden döveyim.”

Sanki aklına bir şey gelmiş gibi, “Tabii ya,” dedi, “bütün bunları size anlatan o işyerindeki sümsük değil mi?”

“Nevzat’tan mı söz ediyorsun?”

“Hah, Nevzat’tı adı… Derya’da gözü vardı herifin, ilişkimiz boyunca sürekli arkamdan çalıştı, kötüledi beni kıza.”

“Dün gece de Derya’nın kapısına dayanmışsın!”

“Yapmadım öyle bir şey… Telefon ettim, açmadı bile, direkt meşgule attı.”

“Sen de kızdın, atladın evine gittin.”

“Yemin ediyorum öyle bir şey yapmadım. Bardan çıktım, doğruca evime gittim.”

“Seni eve girerken gören var mı?”

“Kimseyle karşılaşmadım.”

Amirim kafasındaki dikiş izini gösterdi. “Kafanı nerede kırdırdın?”

“Evvelki gece barda kavga çıktı. Birkaç kişi kız yüzünden birbirlerine girdi. Arada kaldım. Lavuğun biri şişeyle vurdu.”

“Dikişi nerede attırdın?”

“Acilde…”

Sancar’ı gözaltına aldık. Eve gitmeden önce Sancar’ın çalıştığı bara uğradım. Barın işletmecisi ve garsonlar iki gece önceki kavgayı doğruladılar. Hastane kayıtlarında da kafasındaki yarığa dikiş atıldığı ve röntgen çekildiği belirtilmişti. Dikişi atan doktor, Sancar’ın kafasından cam kırıkları çıkardığını söyledi.

***

Sabah otopsi ve kriminal raporları elimize geçti. Ölüm zamanı gece yarısı ile iki arasıydı. Ölüm sebebi bıçak yaralarıydı. Tecavüz bulgusuna rastlanmamıştı. Evde Derya’dan başka üç kişinin daha parmak izi bulunmuştu. Aysu ve Nevzat’ın haricindeki parmak izleri Kerim Ekemen adında bir şahsa aitti. Kerim’in, Derya’nın çalıştığı şirketin müdürlerinden biri olduğunu öğrendik.

Şirkete gittiğimizde önce Aysu’nun yanına uğradık. Uykusuz ve yorgun bir hali vardı. Kerim Ekemen’in nasıl biri olduğunu sorduğumuzda duraladı, “Ben Derya’nın olayıyla ilgili geldiğinizi sanmıştım,” dedi.

“Onun için geldik,” dedi Amirim. “Derya’nın herkesten gizlediği sevgilisi Kerim Ekemen olabilir mi?”

Aysu’nun böyle bir olasılığı aklının ucundan bile geçirmediği belliydi, şaşkınlıkla, “Olamaz,” dedi, “niye böyle bir şey düşündünüz ki?”

“Derya’nın evinde parmak izlerini bulduk,” diye cevap verdi Amirim. “Senin ve Nevzat’ın dışındaki tek parmak izi onunki.”

“Bilemiyorum,” dedi Aysu. “Bazen geç vakte kadar çalıştığımız olur. Belki o günlerden birinde evine bırakmıştır.”

“Derya’nın arabası olduğunu söylemiştiniz.”

“Evet, var.”

“Derya’nın yatak odası Kerim’in parmak izleriyle dolu. Komodinin üstü, gardırop kapağı… Ayrıca parçalanmış abajurun metal kısmında da bulundu.”

“Bilemiyorum Kerim Beyin parmak izlerinin Derya’nın yatak odasında ne işi olduğunu… Ama kendisi öyle bir insan değildir.”

“Nasıl bir insan değildir?”

“Yani… Bir kere evli barklı… Çoluk çocuk sahibi bir insan… Hem Derya’nın babası yaşında… Bir de, ailesine bağlıdır yani… Hem muhafazakar, dindar bir insandır kendisi. Cuma namazlarını filan hiç kaçırmaz.”

İşin acı tarafı, kız bunları inanarak söylüyor gibi görünüyordu.

“Mutlu bir evliliği var. Daha dün gece barda konu olmuştu… Satın alma şubesinden bir arkadaşa evlilik yıldönümleri için bir kolye araştırmasını söylemiş, epey pahalı bir tane almış.”

“Bu konu açıldığında Derya’nın tepkisi ne oldu?”

“Ne bileyim? Yani, farkında değilim…”

“Başının ağrıdığını, kalkmak istediğini ne zaman söyledi?”

Aysu elini alnına götürdü. “Tabii ya… Nasıl da fark etmedim?”

***

“Mesaiye kaldığımız akşamlardan birinde bırakmıştım evine Derya’yı,” dedi Kerim Ekemen. “Yorgunluk kahvesi içmeye davet etmişti, o zamandan kalmış olabilir parmak izlerim evinde.”

“Ne zaman yapmıştınız bu fazla mesaiyi?”

“Zaman zaman yaparız, on beş gün kadar olmuştur herhalde.”

“On beş gündür etrafı süpürüp silmesiydi bok götürürdü evi. Halbuki her taraf pırıl pırıldı.”

Yüzü karardı Kerim’in. Bir şey demeye hazırlanıyordu ki, Amirimin telefonuna mesaj geldi. Okuyup tekrar Kerim’e döndü: “Yatak odasında mı içtiniz kahveyi?”

“Ne… Ne münasebet… Salonda içtik tabii ki…”

“O zaman parmak izleriniz yatak odasına nasıl gitti?”

“Yatak odası mı? Ha, şimdi hatırladım… Şeyi bozulmuştu… Abajuru… Uyumadan önce kitap okuyamadığını, tamir edip edemeyeceğimi sormuştu.”

“Tamir edemediniz herhalde.”

Kerim’in gömleğinde yer yer ter lekeleri belirmeye başlamıştı. “Yo, ettim. Elimden gelir öyle işler.”

Amirim elinde duran telefonuna çevirdi gözlerini. “Ne bileyim, dün gece size ‘Allah belanı versin. Beni bir daha arama sakın’ diye mesaj atmış da. Ben de abajurunu bozduğunuz için kızdı size sandım.”

Kerim aniden kalkıp bürosunun kapısını kapattı ve sanki arkadan ittirip açmaya çalışan birileri varmış gibi sırtını kapıya dayadı. “Bakın… Düşündüğünüz gibi değil!”

Amirim sakince tekrar oturmasını işaret etti. “Banyosunda da diş fırçanızı bulduk.”

Kocaman deri koltuğuna çöktü Kerim. Gözlüklerini çıkarıp yüzündeki terleri sildikten sonra alçak sesle, yalvarır gibi, “Bu iş ortaya çıkarsa mahvolurum,” dedi, “kariyerim, ailem mevzubahis.”

“Hayatın mevzubahis,” dedi Amirim, “karını aldatman ya da patronuna kendini nasıl gösterdiğin değil burada bizi ilgilendiren, cinayetten söz ediyoruz. Dün gece yarısı ile iki arasında neredeydin?”

Kerim yine alçak sesle, “Evlilik yıldönümümüzdü,” dedi, “karım, çocuklarım, baldızım ve banacağımla yemekteydim.”

“Eşiniz aldığınız kolyeyi beğendi mi bari?” dedi Amirim. Belli ki, o da benim gibi, bu ikiyüzlü, sinsi heriften hiç haz etmemişti, bıçağı soktuğu yetmiyormuş gibi bir de içeride çeviriyordu.

“Beğendi,” demekle yetindi Kerim.

“Kaçta ayrıldınız mekandan?”

“Kapanmak üzereydi neredeyse. En son biz kalmıştık. Yarımı geçmişti sanırım.”

“Doğrudan evinize mi gittiniz?”

“Hayır, önce baldızla bacanağı Keçiören’e bıraktık.”

“Mahkemelerce yakın akraba tanıklığının tek başına pek bir anlam ifade etmediğini hatırlatmama gerek yok sanırım.”

Kerim elini telefona attı, “Kasa… Kasa fişini gösterebilirim istersiniz.”

“İyi olur,” dedi Amirim.

Kerim muhasebeye telefon edip dün verdiği yemek fişini getirmelerini istedi. Fişin kesiliş saati 00.37’ydi.

***

“Kavaklıdere’den Keçiören’e gitmek nereden baksan en az yarım saat…” dedi Amirim Merkeze dönerken. “Karısını çocuklarını Ayrancı’ya bırakması da o kadar sürer. Sonra da Çayyolu’na gidecek de… I-ıh… Tutmaz bu hesap.”

“O saatte karısının yanından ne mazeret uydurup da ayrılacak zaten,” dedim.

Her ihtimale karşı, Kerim’in gittiğini söylediği restorana uğradık. Şef garson tüm söylediklerini doğruladı. Merkeze dönene kadar ikimiz de ağzımızı açmadık.

***

Cinayet Büro’nun gözbebeği, bilişim dehası Hacer, Sancar’ın tişörtünde bulunan kan izi analizinin geldiğini söyledi. Kan Sancar’a aitti.

Elimizde şüpheli olarak, Nevzat, Sancar ve Kerim vardı. Hepsinin de sağlam tanıkları vardı. Bir yerde bir şeyleri atlıyorduk ama…

Olayın üzerinden tüm ayrıntılarıyla bir kez daha geçtik. Sonra bir kez daha… Kanıtları yeniden gözden geçirdik… Şüpheli ifadelerini tekrar okuduk… Ne yaparsak yapalım bir sonuca varamıyorduk.

“Belki de bakış açımızı değiştirmeliyiz,” dedi Hacer.

Amirimin ‘devam et’ işaretinden sonra, “Adamın hırsızlık için girmediğini biliyoruz,” dedi Hacer, “belki amacı Derya’yı öldürmek de değildi.”

“Tecavüz etmemiş,” dedi Amirim.

“Belki amacı oydu, Derya direnince paniğe kapıldı, öldürmek zorunda kaldı.”

“Belki Derya kendisini tanıdı,” dedi Amirim, “son bir yıl içinde Ankara’da, özellikle de Çayyolu ve civarındaki benzer vakalara bir bak bakalım.”

“Siz dışarıdayken burada boş mu oturuyorum sanıyorsunuz Amirim,” dedi Hacer, “baktım bile.”

Son bir yıl içinde Ankara’da Emniyet’e intikal eden tecavüz olaylarından sekiz tanesinin failleri yakalanamamıştı. Sayfaları önümüze koyan Hacer, fosforlu kalemle işaretlenmiş iki tanesini gösterdi. “Biri üç ay, diğeri bir ay önceki olaylar. Bu olaylarla bizim dava arasında çok önemli bir benzerlik var,” dedi.”

Hacer zeki, esprili bir kızdı. Ayrıca, düşündüğünü çekinmeden, adamın yüzüne söyleyiveren bir yapısı vardı. Büroda kapalı kalmaktan, bütün gün bilgisayar işleriyle uğraşmaktan pek haz etmiyor, bizimle birlikte sokaklarda olmak istiyordu. Duraklayıp da yüzümüze bakınca, hah diye düşündüm, şimdi, “Bundan sonra beni de sahaya çıkarırsanız söylerim, yoksa söylemem,” diye Amirimle pazarlık edecek. Neyse ki beni yanılttı.

“Tecavüze uğrayan iki kadın da, akşam evlerine geldiklerinde tecavüzcünün evde kendilerini beklediğini söylemişler.”

“Adamların eve nasıl girdikleri anlaşılamamış mı?” diye sordu Amirim.

“Hayır,” diye devam etti Hacer. “Birisi duşa girdiğinde adam banyo kapısını açıp içeri girivermiş, öteki de yatağına girdiğinde birden yatak odasında bitivermiş.”

Kadınların ifadelerini okuduk. Evlerine geldiklerinde herhangi bir olağan dışılık fark etmediklerini söylemişlerdi. Sonra birden adamı karşılarında bulmuşlardı.

***

Kadınlarla görüşmeye giderken Hacer’i de aldık yanımıza. Her ikisi de başlarına gelen olayın etkilerini henüz üzerlerinden atabilmiş değillerdi. Biri hâlâ çalışamadığını, sokağa çıkmak şöyle dursun, evinde bile yalnız kalmaya korktuğunu söyledi. Adamın evlerine nasıl girdiğini bilmiyorlardı. Kar maskesi ve eldiven takmış, iri yapılı bir adamı birdenbire karşılarında bulmuşlardı. Adam elindeki bıçakla onları tehdit etmiş, tecavüz ettikten sonra da banyoya sokmuş ve yıkanmalarını istemişti. Banyodan çıktıklarında adamın evi terk ettiğini görmüşlerdi.

İkinci mağdurdan da birinciden öğrendiklerimizden fazlasını öğrenememiştik.

“İyice düşünün,” dedi Amirim, “olaydan önce sizi izleyen, yanaşmaya çalışan biri olmadı mı? Otobüste, ne bileyim markette, alışveriş merkezinde, sokakta…”

“Olmadı, dikkatimi çeken bir şey olmadı,” derken gözyaşlarını daha fazla tutamadı genç kadın. “Zaten o günlerde hiçbir şey yolunda gitmiyordu, aksilik aksilik üstüne gelmişti. Önce annemin hastalığını öğrendim, ertesi gün Kızılay’ın göbeğinde arabam bozuldu, sonra da bu olay…”

“Bir dakika,” dedi Amirim.

***

Bir saat kadar önce görüştüğümüz birinci mağduru arayıp olay gününden önce arabasının arıza yapıp yapmadığını sorduk. Yaptığını söyledi. Öğlen tamirciye bırakmış, akşamüzeri gidip almıştı.

“Olay yerinde Nevzat’la yaptığımız görüşmede, Derya’nın arabası bozulduğunda kendisini aradığını söylemişti,” dedi Amirim. Nevzat ve tecavüz mağduru iki kadının verdiği adres aynı oto tamircisini gösteriyordu.

***

Kaputu açık bir arabanın içine yarı beline kadar girmiş olan lacivert tulumlu adam doğrulup cebinden çıkardığı üstüpüyle ellerini sildi. “Buyurun, hoş geldiniz.”

“Buranın sahibi siz misiniz?” diye sordu Amirim. On üç-on dört yaşlarında bir çırak, yerdeki bir kabın içinde bazı parçaları yıkıyordu.

“Benim,” dedi adam, “sorun neydi?”

Amirim, üzerinde üç aracın plaka numaraları yazılı olan kağıdı uzattı adama. “Bu araçları siz mi tamir ettiniz?”

“Numaradan hatırlayamam,” dedi adam, “sorun neydi?”

“Cinayet Büro’dan geliyoruz,” dedi Amirim.

Adamın kaşları çatıldı, alnındaki kırışıklıklar derinleşti. “Cinayet büro mu? Sorun neydi?”

“Faturalara bir bakın,” dedi Amirim. “Sorun büyük.”

Adam masasının yanında duran raftan bir klasör çekip sayfalarını karıştırmaya başladı. Arada da masanın üstüne koyduğu kağıda bakıyordu.

“Evet,” dedi sayfanın birini klasörden çıkararak, “bu renoyu biz tamir etmişiz, bir buçuk ay önce gelmiş araç bize. Benzin otomatiğini değiştirmişiz.”

“Güzel,” dedi Amirim, “diğerleri?”

Adam raftan ikinci bir klasör daha indirdiği sırada bir araba yanaştı tamirhanenin önüne. Yirmi-yirmi beş yaşlarında, yapılı, kafası sargı bezi ile sarılı bir genç indi içinden, “Bu tamam usta,” dedi adama. Amirimle göz göze geldik.

***

“Tedavini kendin mi yaptın?” diye sordu Amirim sorgu odasında karşımızda oturmakta olan Mümtaz’a.

“Önemli bir şey değildi,” diye cevap verdi Mümtaz.

“Önemli olmaz mı?” dedi Amirim, “koskoca abajur kırıldı kafanda. Cam kırıkları kalmış olabilir yaranın içinde.”

“Abajur filan kırılmadı,” diye terslendi Mümtaz, “dükkanda raftan parça düştü kafama.”

“Pek belli etmiyorsun ama yine de çalışıyormuş o kalın kafan. Hastane kayıtlarını kontrol edeceğimizi tahmin ettiğin için tedavini kendin yapmaya çalışmışsın.”

Mümtaz yine ağzını açmadı. Amirim önündeki dosyadan çıkardığı fotoğrafları birer birer masanın üzerine koymaya başladı. İlk iki fotoğraf birkaç saat önce görüştüğümüz tecavüz mağdurlarıydı, sonuncusu Derya’nın. Diğer dördünü ben de ilk kez görüyordum.

“Yedi tecavüz, bir cinayet,” dedi Amirim.

Mümtaz kafasını iki yana salladı. “Benim bir ilgim yok.”

“Bak aslanım, cinayeti işlediğin bıçağı yok etmiş olabilirsin ama evlere girdiğinde kafana taktığın kar başlığını dolabında bulduk. Derya parmağının ucunu bile değmiş olsa DNA’sı kalmıştır üzerinde.”

Mümtaz’ın ağzını açmasına fırsat vermeden devam etti. “Senden aldığımız kan örneğiyle kafanda kırılan abajurdakinin de uyuşacağından eminim. Eli kulağında, az sonra alırız sonucu.”

Kanıtların henüz kesinleşmemiş olmasından dolayı Mümtaz hala kurtulma umudu taşıyor olmalıydı ki, suçlarını itiraf etmeye yanaşmıyordu. O sırada kapı açıldı, kafasını içeri uzatan Hacer, “Amirim, anahtarların kopyasını yapan anahtarcı bulundu. Fotoğrafından teşhis etti zanlıyı,” dedi.

Mümtaz’ın suratı karıştı, omuzları düştü. İlk iki fotoğrafı ve Derya’nınkini gösterdi.

“Diğer dördüyle benim ilgim yok,” dedi. “Onları hiç görmedim.”

Amirim diğer fotoğrafları kenara ayırdı.

“Pekala, şimdi başından anlat!”

Mümtaz, ilk tecavüz kurbanının fotoğrafını işaret etti. “Önemli bir arıza değildi. Akşama hazır olur dedim. Güzel kızdı. İyi davranmıştı bana, şaka falan bile yapmıştı. Arabayı bıraktı, iş çıkışı taksiyle gelip alacağını söyledi. Ben de arkadaşlık kurmayı düşünerek zahmet etmemesini, işyerine getirebileceğimi söyledim. Birden tavrı değişti, sert bir biçimde ‘Ne münasebet, yüz vermeye gelmiyor sizin gibilere de,’ dedi. Parçayı değiştirdikten sonra arabayı tecrübe etmek için biraz dolaştım. O sırada gözüm kontakta sallanan anahtarlara ilişti. Ev anahtarı da araba anahtarıyla aynı anahtarlığa takılmıştı. Dükkana dönmeden önce anahtarcıya uğrayıp yedeklerini yaptırdım.”

“Faturadan da adresini öğrendin.”

“Evet,” dedi Mümtaz, “birkaç akşam gözetledim evini. Giriş çıkış saatlerini öğrendim.”

“Uygun bir zaman bulduğunda da…”

Kafasını salladı Mümtaz.

“Neden banyo yapmalarını istiyordun?”

“Televizyonda görmüştüm, üzerlerinde kıl, saç, ter filan kalmasın diye banyoya sokuyordum, onlar banyodayken de kaçıyordum.”

“Peki Derya’yı neden öldürdün?”

“Bana tokat attı, küfür etti. Ben de suratına bir tane vurdum.”

“Bir tane mi vurdun? Dağıtmışsın kızın suratını.”

“Boğazına bıçağı dayamama rağmen rahat durmuyordu, boğuşurken başlığı kafamdan çıkardı.”

“Hatırladı mı kim olduğunu?”

“Hatırladı. Hakaretlerine devam edince sinirlendim ve…”

“Sapladın bıçağı.”

Amirim masada duran fotoğrafları toplayıp dosyasına koyduktan sonra ayağa kalktı, “Cezaevinde seks yapamayacağın için üzülme sakın. Tecavüzcü olduğun duyulduğunda bol bol seks yapma imkanın olacak!”

Funda Menekşe İle Röportaj

Öğretmenliği bir yaşam biçimi olarak gören Funda Menekşe, ilk, orta ve lise öğrenimini Kayseri’de tamamladıktan sonra Sınıf Öğretmenliği bölümünü bitirdi. Ailesi beş nesil boyunca öğretmenlik yapan yazar, Eğitim Koçu ve Sınıf Öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Yazarlık yolculuğuna, 2015 yılının Ocak ayında Polisiye Durumlar sitesinde okuduğu polisiye kitap ve yazarlar üzerine eleştirilerini kaleme alarak başlayan Menekşe, Dedektif Dergi ’de yazdığı polisiye öykülerle de profesyonel yazarlık yolculuğuna devam etmektedir. Paradigma Polisiye Yayınları kapsamında çıkan Kırmızı Battaniye, Dedektif Dergi.com Birinci Yıl, Bugün Kendini Nasıl Hissediyorsun adlı öykü seçkilerine birer öykü ile katkıda bulunan yazarın, Herdem Yayınlarından çıkan Velinimet Kırtasiyesi adlı kitapta da bir öyküsü vardır.  Yazarın,  2019 yılında yayınlanan ‘’Aklımdaki Cinayetler’’ isimli, 12 polisiye öyküden oluşan bir kitabı da bulunmaktadır.

 

 

Sevgili Funda, öncelikle hoş geldin. Bu kadar yoğun tempo arasında zaman ayırdığın için, Dedektif Dergi okurları ve kendi adıma teşekkür ediyorum. Ve yukarıda bahsettiklerime ekleyeceğin bir şeyler var mı, umarım hakkında atladığım bir şey yoktur J

 

Hoş buldum Özlem, aslına bakılırsa yazarlık yolculuğumun ilk durağı, ortaokul yıllarımda çıkardığımız Genç Kalemler isimli bir okul dergisiydi. Okul dergisi deyip geçmeyelim, epey okur kitlesi vardı ve işini profesyonelce yürüten bir ekibin ürünüydü. Bu ateşin ilk kıvılcımını yüreğime atan işte o ekiptir.  Bugün eğitim camiasının bir ferdi olduğum için daha net fark edebiliyorum ki o yıllarda bizleri yetiştiren öğretmenlerimizden çok sağlam temeller almışız.  Beni sürekli yarışmalara yönlendiren Erol ve Kezban Öğretmenlerime teşekkür ederek başlayayım ben de, çünkü daha o yaşlarda kalemime ve yazmanın gücüne inanmamı sağlayan onların bana olan güvenidir.

 

Yoğun temponu yakından takip ediyorum.  Sahi, bunca şeye nasıl zaman yetirebiliyorsun? Öğretmenlik yapıyorsun, bildiğim kadarıyla çocuklar için öyküler yazıyorsun. Yine çocuklar için metinler, şiirler ve etkinlikler kaleme alıyorsun. Ve günün 24 saat olduğunu düşünecek olursak, tüm bunlara eşit zaman ayırabiliyor musun? Evetse bunun sırrını rica edelim senden.

 

Yirmi dört saat… Nörobilimciler deneyimlerimizin ve hislerimizin zaman algımızda sıçramalara sebep olduğunu bilimsel birçok terimle açıklayadursunlar ben bunu şöyle açıklıyorum; sevdiğin işi yapıyorsan zamanı saatlerle ölçmezsin.  Çok yoğun tempoda olduğumu kabul ediyorum ama ben sevdiğim şeyleri yaptığım için yoğun hissetmiyorum. Beni zihnen yoracak işlerden uzak durduğumda bedenim tüm yoğunluğu kaldıracak gücü kendinde buluyor.

Uyku ile aram iyi değil. Çocukken o kadar çok uyurmuşum ki annem beni zorla uyandırırmış, sanırım hala o zamanlarda biriktirdiklerimi harcıyorum. Televizyon programlarını ve dizilerini vakit kaybı olarak görüyorum. Yani reçetem şu: Sana yetecek kadar uyu, vakit kaybı oyalanma etkinliklerinden uzak dur; evde bakımına muhtaç yaşlarda bir çocuk ya da sürekli bir biçimde ilgine talepkâr bir eşin de yoksa yirmi dört saat cidden uzun bir vakit.  

 

Çocukken ileride ünlü bir yazar olma hayalin var mıydı peki? Yoksa bu kadar bilgi birikimi ve deneyimlerin sonrasında, ben de yazar olmalıyım gibi bir şey mi oldu?

 

İlk gençlik yıllarımda hayalim büyük bir dergide genel yayın yönetmeni olmaktı. Yazar olmalıyım, diye bir hayalim hiç olmamıştı. Basın Yayın ve Radyo, Televizyon ve Sinema bölümleri üniversite tercihlerim arasında üst sıralardaydı, okumak kısmet olmadı.

Her eksik tamamlanmak için doğru zamanı kollar. Tamamlanmak kimi zaman yeni eksikleri doğurur, sonra bir bakarsınız ki o eksikler de kendi zamanına ve nihayetine ulaşır. Bugüne gelişim, doğaçlama gelişen bir süreç oldu.  Nasıl başladın düzenli yazmaya, diye sorulduğunda ; doğru zamanda doğru insanlarla karşılaştım, olarak özetliyorum. Her adım bir sonrakinin önünü açtı. Hala da yeni maceralara gebe… Sadece polisiye edebiyat geçmişimden –ki aslında çok kısa bir zaman dilimi sayılır- bahsetmiyorum. Çünkü bu türde ürettiklerimin en az üç katını çocuk yayınlarında ürettim. Buna rağmen uzunca bir zaman kendime yazar demekten kaçındım. Çünkü benim nazarımda yazarlık bir ustalık işiydi. Benden olsa olsa “yazan” olur dedim. Beşi polisiye türünde, ondan daha fazlası çocuklara yönelik kitaplar olmak üzere epey bir eser biriktirince ve kitapların iç kapağında kendi adımı yazar olarak gördükçe bu sıfatı artık kabullenmem gerektiğinin farkına vardım.   

 

Gerek Dedektif Dergi’de gerekse polisiyedurumlar.com sayfasında öykü ve makalelerin yayınlanırken beklentilerin neler oldu? Bu süreçte hayal kırıklığı yaşadın mı hiç?

 

Bu yola beklentilerle girmedim Özlem. Hala da büyük beklentilerim ya da hayallerim yok. Ben keyif aldığı şeyleri yapan, almadıklarından kaçan biriyim. Sevgili Turgut Şişman hatırlar, ben Polisiyedurumlar.com’a onun iteklemesiyle girdim. Okuduklarım üzerine sosyal medyada yaptığım yorumları görüp beni keşfeden(!) J  kendisidir. Her şey, “Neden bu uzun yorumları sayfamızda yazmıyorsunuz?” sorusu ile başladı. Haklıydı, çünkü yorum yazmıyor, kendimi tutamayıp paylaşımların altına uzun uzun yazılar yazıyordum.  İnceleme ve deneme yazıları bir süre sonra makalelere dönüştü. Bir, iki yıl sonra yine Turgut’tan, “Artık öykünün zamanı gelmedi mi sence?” sorusu geldi.  İlk polisiye öykümü yazdıktan sonra ise Gencoy Sümer Bey desteğini esirgemedi. Tıkandığım her noktada ya da küçük bir çocuk gibi mızıldandığımda bana yeni bir bakış açısı sunarak yönderlik yaptı.

Anlayacağın ben bu yola adeta sürüklendim. Ancak başta belirttiğim gibi, mantık süzgecimden geçmeyen bir şeyi yapmam, istemesem yapmazdım; yaptım, pişman değilim. Bu sorunun cevabını şöyle tamamlayayım: Hayal gücünden kuvvet alıp büyük hayallere kapılmadan ilerlediğinde hayal kırıklığın da olmuyor.

 

İmza günlerinde yaptığın söyleşilerde gördüğüm ve bildiğim kadarıyla Funda Menekşe naif biri, oldukça incelikli… Şiirlerinden de okudum. Onlarda da var bu hassasiyet ve romantik ruh. Hep merak etmişimdir, bu kadar incelikli ve hassas düşünceli biri nasıl oluyor da en kanlı cinayet sahnelerini bu kadar rahatlıkla yazabiliyor? Sence bu tezatlık nereden besleniyor?

 

Beni birazcık da olsa yakından tanıyan pek çok kişiden bu soruyu aldığım oldu. Eğer yazdıklarımız, kaynağını sadece deneyimlerimizden ya da karakterimizden alıyor olsaydı bu soru bana mantıklı gelebilirdi. Senin de bildiğin gibi hayal dünyamızın genişliği bizim en büyük hazinemiz. Bu hazine sandığından yıllarca şiirler, aşk mektupları, hiç yaşanmamış trajediler de çıktı. Bu yakın dönemde de polisiye öyküler, çocuk öykü ve şiirleri çıkıyor. Belki hazine sandığından bir gün iflah olmaz bir romantiğin aşk hikâyesi de çıkar, belli mi olur?

 

Türk Polisiyesi yerli okurlar arasında son zamanlarda hayli revaçta, hatta bu yıl bir ilk de gerçekleştirilerek en iyi polisiye roman ödülü verildi. Tabii bunun yanında eleştiriler de almıyor değil. Özellikle yabancı polisiye yazarların kitapları ile sürekli bir kıyas yapılma durumu var ki ben bunun doğru olmadığını düşünüyorum. Sonuçta farklı coğrafyalarda yaşıyoruz. Aynı olmak zorunda değiliz. Peki, sen ne düşünüyorsun bu konuda? Yani Türk Polisiyesi ile yabancı yazarların polisiye kitapları arasında yaratıcılık anlamında belirgin bir fark var mı?

 

Yerli polisiyenin yükselişiyle ben de gururlanıyorum. Daha önce birçok yerde utanarak belirttiğim üzere, bir zamanlar ben de yerli yazarlara burun kıvırıyordum. Geçtiğimiz son iki yılda bunu, cahil cesareti ile yapıyor olduğumun farkına vardım. Okuduğum bir iki kitaptan yola çıkıp ahkâm kesiyormuşum meğer. 2018’in sonu ve 2019 senesinin tamamını yerli polisiye yazarlarımızın kitaplarını okuyarak geçirdim. Bu tura başlarken amacım, aynı birlikte( Poyabir) yer aldığım, kimi ile dostluk kurup kimisiyle sadece selamlaştığım isimlerin en az bir kitabını okuyarak kalemleri hakkında bilgi sahibi olmaktı. Olay amacını aştı. Öyle yetkin kalemlerle tanıştım ki bir kitabı ile bırakmayıp yazdığı ne kadar kitap varsa toplayıp okudum.  Kristal Kelepçe ödülünün sahibi Yaprak Öz de bu isimlerden biridir.

Türk Polisiyesi ile yabancı yazarların polisiye kitapları arasında yaratıcılık anlamında belirgin bir fark var mı soruna gelince, yaratıcılık açısından bir fark görmüyorum. Ancak toplumsal yapımız girift cinayet kurguları için zemin hazırlamıyor. Yazar olarak bizde malzeme eksikliğine sebep olsa da aslında bu sevindirici bir durum. Bununla birlikte kurguyu destekleyecek materyal toplama konusunda eksiklerimiz olabiliyor. Zannetmiyorum ki ülkemizde hiçbir yayınevi, “Yeni kitabım için Madrid’e gitmeliyim. Hikâyenin, Kibele Sarayı’nın muhteşem bahçesinde geçen kovalamaca kısmını orada yazacağım,” diyen yazarına, “Elbette, hemen sizin ve çalışma ekibinizin biletini ayarlayalım,” diyordur. Yazarlarımız geçimlerini yazarlıktan sağlıyor olabilselerdi ve ihtiyaçları olan her türlü destek anında karşılanıyor olabilseydi, İskandinav polisiyesi değil de Türk polisiyesi kitapları internetin sık aranılanları arasında olurdu.  Ne yazık ki bazı şeyler dönüp dolaşıp hep Lidyalıların başımıza aştığı iş yüzünden kilitleniyor. Sanat ve edebiyat köklerini, refah düzeyi yüksek olan toplumlarda daha rahat salabiliyor.

 

Ve gelelim ‘’ Aklımdaki Cinayetler’’ kitabına. Neden roman değil de polisiye öykü peki? İlk kitabın olduğu için mi öykü yazmak daha az riskli geldi?

 

Öykü yazmak daha az riskli mi? Okurun polisiye öyküden beklentilerini karşılayacak türde bir öyküyü yazmak bence roman yazmaktan daha zor. Nedir bu beklenti? Giriş, gelişme, sonuç olsun. Eyvallah. Katil, kurban, polis ve soruşturma olsun. Başımız üstüne. Ha bir de gizem olsun ki tadından yenmesin. Ve son olarak bunların hepsini sekiz, dokuz sayfada anlatıver. Eyvah, eyvah. Kolay iş değil Özlem.  Beklentisi olanlar dışında bir de öykü sevmeyen ya da önyargılı davranan bir kitle var. Hatta direkt bir okurun beni çok şaşırtan bir ifadesini aktarayım sana: “Ben öykü kitabı aldığımda param boşa gitmiş gibi hissederim. Her şey yarım kalmış gibi.”

Bunları düşündüğümüzde, bence asıl risk ilk kitap için öykü kitabı çıkarmaktı. Ben sadece Dedektif Dergi ’deki öykülerimi derlemek, toparlamak, kitap haline geldiğinde o kitabı koklamak ve kitaplığımda bir rafa koymak istedim. Kitaptaki öykülerin büyük kısmı daha önce dergide yayımlanmıştı. Kitap için yeni öyküler de yazdım ve Aklımdaki Cinayetler sadece benim kitaplığımda değil, birçok kitaplıkta rafta yerini aldı, almaya da devam ediyor.

 

‘’Bana bir kelime ver, sana bir öykü yazayım’’ demiştin bir yerlerde. Hatta Instagram hesabında böyle öykü paylaşımların olduğunu da hatırlıyorum. Bence bu çok zor bir şey ve yaratıcılığı ön planda insanların başarabileceği bir yazma durumu. Hayal gücün oldukça geniş olmalı ki bir kelimeden yola çıkıp bunu bir hikâyeye dönüştürebiliyorsun. O zaman şimdi sana, rastgele kelimeler versem, aklına yeni bir cinayet öyküsü gelir mi?

 

’”Bana bir kelime ver, sana bir öykü yazayım” sadece iddialı bir cümle değil aslında, bir oyun. Lise yıllarımda arkadaşlarımla öğle paydoslarında sıkça oynadığımız, şimdi de öğrencilerime oynattığım bir oyun.  Sayısını kendinizin belirlediğiniz kadar kelimeyi, mümkünse birbirinden epey alakasız kelimeler olmalı, rakibinize söyler, onun o kelimelerle bir öykü oluşturmasını istersiniz. Sonuçta hangi öykü daha güzel yine birlikte seçersiniz. Sıkça oynadığın bir oyunun kurallarını ezberlemek gibi bir durum benimkisi… Yani bildiğim yerden soruyorsun, iste, istediğin her kelime ile sana bir öykü yazayım.

 

‘’Aklımdaki Cinayetler’’  kitabının bir hedef kitlesi var mı, yani daha çok kimler okuyor?

 

Kitap kendi tanıtımını kendisi yapıyor, kendi okurunu da kendisi seçiyor aslında. Daha çok polisiye türünü sevenler, onların gönülden önerisiyle alanlar okuyor diyebilirim. Gönülden diyorum çünkü ne yayınevim ne de ben hiç kimseye, “Buyurun size tanıtım yapmanız için ücretsiz kitap” dedik. “Türü sevmesem de bu öyküleri çok beğendim,” tarzı yorumlarla da karşılaştık. Çıktığı ilk günden beri beni en mutlu eden şey; yazar dostların da kitabıma samimiyetle destek vermiş olmalarıydı. Çıkarsız ve yürekle kurulan bağlar bir insanın gücüne güç katar.  Onlarda merak uyandırabilmiş olmak, kitabımı onların kitaplarının yanında ya da kıymetli yazarlarımızın ellerinde görmek ve sosyal medya sayfalarında yaptıkları paylaşımlar beni onurlandırdı.

 

Kayseri Kitap Fuarında bir söyleşini izlemiştim. Yerel bir tv kanalına çıktığını da görmüştüm. Peki, ilk kitabını çıkaran bir yazar olarak, okurlarınla buluşmak nasıl bir duygu oldu senin için, sana neler hissettirdi?

Okurla buluşmak çok farklı bir his… Sana destek olmak için gelen eş dost dışında hiç tanımadığın insanların gelişini, kitaba göz atışını sessizce izlemek,  birkaç cümle ile bile olsa onlarla sohbet etme, aslında her kelimenle görünmez imzanı attığın kitabın ilk sayfasına onlar için görünür bir imza bırakmak… Bu öyle bir şey ki ruhuna dokunulduğunu hissetmek gibi, için titriyor sanki.

Bazen ülkenin bir diğer ucunda çalışan öğretmenler yazdığım çocuk şiirlerini ezberleyen öğrencileri ile ilgili videoları benimle paylaşıyorlar, inan gözlerim bulutlanıyor. Ya da hiç beklemediğim anlarda, mesela tramvayda, ilkokul öğrencileri için yazdığım kitapları okuyan çocuklarla karşılaştığımda -bu da bir çeşit okurla buluşmak- ruhum gülümser.

 

Kitapların kapak basımlarının da okuru en az kitaplar kadar etkilediği bir gerçek. Aklımdaki Cinayetler’in kapağı da çok şık. Sen mi seçtin? Bize neyi anlatıyor?

 

Bir öykümden cümledir:  Herkes kendi cennet ve cehennemini yüreğinde taşır. Aklımızın bir köşesi de kendi karanlığını taşıyor. Farkındayız, değiliz ya da bastırıyoruz ama karanlık yanımız hep oralarda bir yerde.  Kapağın aklımızdaki karanlık yanı simgelemesini istemiştim.  Kapak gerçekten çok içime sindi. Çizimi, çok kıymetli bir öğretmen arkadaşım; Ulaş Deliktaş benim için yaptı. Kendisi gerçekten başarılı bir sanatçıdır.

 

Öğretmenlik yapmak mı yoksa yazar olmak mı diye sorsam? Her ikisi de diyeceğini tahmin eder gibiyim ama bir tanesini seçmeni isteseler hangisi olurdu?

 

Kimse beni öyle bir seçime zorlamasın isterim. Öğretmenlik benim için sadece bir meslek değil, benim yaşam biçimim. Yazarlığa gelince o da tutkum.  İkisi de artık benim bir parçam, vazgeçemem. Bir gün gelir meslekten emekli olurum, yine de bir şekilde öğretmeye devam ederim. Yine belki bir gün gelir kimselere okutmadığım yazılar yazmaya dönerim ama yine de yazmaktan vazgeçemem.

 

Funda, hikâyelerini yazarken seni tetikleyen bir şeyler oldu mu hiç? Yani etkisinde kaldığın herhangi bir olay, izlediğin bir film ya da okuduğun bir kitap? Ya da tamamen hayal gücünün yaratıcılığı mı öykülerini oluşturdu?

 

Farkında olmadan etkilendiğim ve bilinçaltına attığım birikimler belki yine farkında olmadığım şekilde ortaya dökülmüştür ve ben onları hayal gücüm sanmışımdır, kim bilir? Ben öyküyü bir cümleden ya da bir görüntüden yola çıkarak yazarım genelde. Mesela,

Cellat uyandı yatağında bir gece

“Tanrım”dedi “bu ne zor bilmece:

Öldürdükçe çoğalıyor adamlar

Ben tükenmekteyim öldürdükçe…”

Ataol Behramoğlu’nun sevdiğim bir dörtlüğüdür. Cellat öyküsü de bu dörtlüğü mırıldanmamdan doğdu. Uludağ’da Cinayet öyküsü ise tamamen kar özlemimden ortaya çıktı. Bazen de beni derinden etkileyebilen bir fotoğraf için öykü yazıyorum.

 

 

 

 

Peki, tamam, evlat ayırmak olmaz ama en çok sevdiğin öykünü merak ettim, daha doğrusu oldu mu öyle bir şey?

 

Hepsi benim evlatlarım gibi ayıramam, demeyeceğim. Kesinlikle en sevdiğim öyküm var ve başka ne yazarsam yazayım o en sevdiğim olarak kalacak: Sabun Kokusu. Daha iyilerini yazdığımı biliyorum ya da okurlardan duyuyorum. Mesela Kırmızı Boncuklu Kolye’yi beğenmeyen çıkmadı daha. Ben de çok beğenirim, onun tadı başkadır, o bizdendir, Anadolu dokusudur ama en sevdiğim Sabun Kokusu çünkü o benim ilk sancım ilk göz ağrım.   

 

Türkiye’de polisiye edebiyatı üzerine yazan bir kadın olmanın avantaj ve dezavantajları nedir sence? Yazma süreci ya da sonrasında herhangi bir kısıtlama ya da zorluk yaşadın mı?

 

Bu konuya bir girersek sadece ülkemizde kadın yazar olmak çerçevesinde kalamayız, tüm dünyada kadın olmanın dezavantajları üzerine üç ciltlik eser yazarız birlikte. Yazarlık sayesinde servete kavuşan nadir isimlerden biri olan J.K. Rowling bile kadın olduğu anlaşılmasın diye ismini kısaltmak zorunda kalmamış mıdır? Hem de İngiltere gibi bir ülkede… En iyisi bu konu böyle kalsın. 

 

Funda Menekşe’nin kendine örnek aldığı, ilham verici biri ya da birileri var mı peki? Gerçi pek mütevazı birisin, kabul etmeyebilirsin ama yaratıcı yönün görmezden gelinmeyecek kadar çok kuvvetli, sana ilham veren birileri varsa öğrenmek isterim.

 

Mütevazılık bu zamanda pek takdir gören bir özellik değil, “ben” diye ortada gezenlerin dünyasındayız aslında. Lakin ben bu devrin insanı olamamaktan mutluyum ve çok şanslı bir insanım. Çalışkanlıklarıyla, dürüstlükleriyle ve okuma tutkularıyla bana ilham vermiş bir aileye, iyi niyetli dostlara, merhametli ve anlayışlı bir eşe, zarif mizaçlı bir evlada sahibim. Çevremdeki tüm sevdiklerim ilham perilerimdir, hatta bazı öykülerde sevmediklerim bile…

 

Yazma sürecinde en çok desteği kimden aldın? Ailen de senin gibi yazar olan başkaları da var mı?

 

Annemin edebi yönü çok kuvvetlidir. Köşe yazıları, edebiyat dergilerinde yayımlanmış şiirleri var. Benim yazdıklarımın en sert eleştirmeni de odur ve iyi ki sert, eksilerimi görmemi sağlayarak bana kendimi geliştirme fırsatı sunuyor. En çok desteği kimden aldın sorusunun cevabı ise eşimdir. Özellikle çocuk yayınlarının üretim sürecinde bilgisayar başında sabahlamama gösterdiği anlayış ve saygı bile paha biçilmez bir destek. 

 

Kayseri’de yaşıyorsun, peki batıda yaşayan diğer yazarlara göre polisiye edebiyatı için düzenlenen etkinliklerden geri kaldığını düşünüyor musun?

 

Düşünüyorum, elbette ancak ülke gerçeklerini de kabullenmek gerek. Ülkemizdeki kültürel ve sanatsal etkinliklerin merkezi İstanbul’dur. Bu etkinliklerin tüm ülkeye yayılması için ülkenin ekonomik olarak daha güçlü olması gerek.  Kayseri’de yaşayan bir yazar olarak tek tesellim, Anadolu’nun bağrından çıkmış kalemi kuvvetli nice yazara sahip olmamızdır. Hem artık sosyal medya ve internet diye bir gücümüz var. Kayseri’de oturduğum yerden Almanya’da yaşayan bir yazarımızla fikir alışverişine girebiliyorsam, fiilen orada olamasam da bir ekran aracılığıyla söyleşiyi takip edebiliyorsam bu da kârdır hanemize eklenen. (Eğlencenin bir kısmını kaçırmış olmaktan dolayı kıskançlık krizine girdiğim anlar aramızda kalsın tabii.)

 

Yeni bir kitap projen var mı? Varsa bizlerle paylaşırsan çok sevinirim.

 

Son düzeltmeleriyle uğraştığım bir roman çalışmam var. Bitti sayılır. Piyasaya ne zaman çıkar orası muamma. O benden çıkınca mola vermeden yeni kitaba başlayacağım. Kitabı aklımda yazdım, tamamladım bile. Umarım hızla kâğıda da dökebilirim.

En son hangi kitabı okudun ya da okuyorsun?

 

Sevgili Gonca Çifçioğulları tarafından yazılan Ateşle Dans’ı okuyorum şu an. Bu aralar bir yandan ilkokullara yönelik projelerle uğraştığım için yavaş okuyorum maalesef.

 

Polisiye Edebiyatı yazmak isteyenlere söyleyeceğin tek şey ne olurdu?

Ne olursa nasıl olursa olsun yazın, kalem yazdıkça gelişiyor. En azından ben öyle yapmaya çalışıyorum, diyeyim. Ve asla ben oldum yanılgısına düşmeyin. Arayışınız bitmezse heyecanınız da bitmez.  

 

Sence polisiye romanları en çok hangi yaş grubu okuyor? Daha doğrusu bir yaş grubu var diyebilir miyiz?

 

Böyle bir genelleme yapabileceğim kadar çok gözlemde bulunmadım. Daha çok fuara katıldığımda belki bu soruya bir yanıt verebilirim.  Sadece lise gençliğinin Sherlock sevgisinin farkındayım.

 

Yerli polisiye edebiyatı yazarların kitapları yayınevlerinin ön raflarında pek yer almıyor, bunun nedeni ne olabilir dersin?

 

Tanıtıma ayrılan bütçenin yetersizliği, yerli üretime güven eksikliği, teknik destek zayıflıkları, farklı alanlarda öğrenilmiş çaresizlikler bile derim de asla yerli yazarlarımızın yetersizliği diye genellemelere gitmem artık. Çiçeği burnunda bir yazar olarak kimsenin yazarlığını kimseyle kıyaslamak haddim değildir, ancak neredeyse otuz yıllık bir okur olarak şunu diyebilirim, okuduğum yerli yazarlarımız içinde kendini geliştirmeli dediklerim de oldu, yabancı yazarlara taş çıkarır dediklerim de. İlk işinde harikalar çıkarıp ikincisinde beğenmediklerim de oldu, her işi birbirinden güzel dediklerim de. Emek veren herkesin destekçisiyim.  Biraz okur desteği de çok şeyi değiştirecek, eminim.

 

Sevgili Funda, bu güzel söyleşi için dedektifdergi okurları ve kendi adıma tekrar teşekkür ederim. Son olarak, buraya bir söz bırakmanı istesek bu ne olurdu?

 

Ben de bu keyifli sohbet için bir kez daha teşekkürümü sunayım.  Kendi yuvamda olmanın rahatlığındaydım.

Sınıfımda öğrencilerim için düzenlediğim bir okuma köşesi vardır, orada yazan mesajı sohbetimizde son söz olarak bırakayım:  “Oku, düşle, düşün”

Esrarengiz parmaklar hakkında

‘’Esrarengiz Parmaklar’’ ya da ‘’Arsenik’’ yahut ‘’Daktilodaki Parmak’’ veya ‘’Cinayet Reçetesi’’ … Dilimize türlü isimlerle çevrilen ‘’The Moving Finger’’ Agatha Christie’den bir Jane Marple romanıdır. Kitap ilk kez 1943’te çıkmış, Türkçede ilk çevirisi de Işıl İplikçi’nin 1962’de Akba’dan çıkan ‘’Daktilodaki Parmak’’ olmuştur. Yıllar içinde de, Ak, Şilliler, Başak ve Altın Kitapların farklı isimlerde baskıları yapılmıştır.

Altın Kitaplar, hem Gönül Suveren hem de Çiğdem Öztekin çevirilerini yayınladı.  Bu yazıda da Esrarengiz Parmaklar tercümesi esas alınmıştır. Pek çok Agatha Christie kitabı berbat çevirilere kurban gitmesine karşın, bu kitabın incelediğimiz -sadece dördüne ulaşabildik-  çevirileri oldukça başarılıdır.

 

Kitabın Adı Hakkında

Kitabın orijinal adı, Edward Fitzgerald’ın 19. yüzyılda yaptığı bir Ömer Hayyam rubaisine dayanmaktadır:

The Moving Finger writes; and, having writ,

Moves on: nor all thy Piety nor Wit

Shall lure it back to cancel half a Line,

Nor all thy Tears wash out a Word of it.[1]

Rubai’nin orijinali ve Sadık Hidayet’in bir kitabında bulduğumuz, Türkçe çevirisi ise şu şekildedir:

بر لوح نشان بودنی‌ها بوده‌است

پیوسته قلم ز نیک و بد فرسوده‌است

در روز ازل هر آنچه بایست بداد

غم خوردن و کوشیدن ما بیهوده‌است

Kader levhasına yazılacaklar yazılmış,

İyi, kötü peşinde koşmaktan kalem yorulmuş.

Ezelden yazılanlar mutlak bir borçmuş.

Gam çekmemiz, çalışmamız hep boşmuş![2]

Görüldüğü gibi, Fitzgerald’ın çevirisi oldukça ‘serbest’tir. Ancak Christie burada, kelimenin ‘hareket eden parmak’ manasını yani, mektupların yazıcısını kast etmiyor yalnızca, kadere de vurgu yapıyor. Bunu, Emily Barton’ın katil ve mektuplar hakkındaki düşüncelerini ifade ederken görebiliyoruz. Bu yüzden, kitabın ismini çevirirken, bu manayı da işaret eden bir başlık konulabilirdi.

 

Eser Hakkında

Eser, tipik bir Marple polisiyesidir. Trajik bir uçak kazası geçiren pilot Jerry Burton doktorunun tavsiyesi ile nekahet dönemini kırsalda bir kasabada geçirmeye karar vererek, kız kardeşi ile birlikte Lymstock’a yerleşir. Ancak huzur bulmayı beklediği kasaba, rastgele gönderilen kin dolu mektuplarla çalkalanmaktadır. Kasaba avukatının eşi Bayan Symmington’un intiharı da olayın ayyuka çıkmasına neden olacaktır. Jerry Burton, kendini tüm bu olayların ortasında bulur…

IMDB’ye göre roman iki kez de televizyona uyarlanmıştır. İlk uyarlama, 1984-1992 yılları arasında yayınlanan Mss. Marple dizisinin ilk sezonunun ikinci bölümü olarak 1985 Şubatında gösterilen uyarlamadır. İkincisi ise 2004-2013 arasında yayınlanan Agatha Christie’s Marple dizisinin 2006 Şubatında gösterilen üçüncü bölümündeki uyarlamadır.

Agatha Christie’s Marple bölümü olan uyarlama, açıkçası kötüdür. Karakterlerin görünümleri, köy betimlemeleri her ne kadar fena olmasa da karakterlerin birbirleriyle ilişkilerinde hiçbir derinlik olmaması, duygu durumlarının iyi yansıtılamaması –özellikle Jerry’nin-, kitaptaki imgelerin ekrana rastgele dağıtılması –sökük çorap, harfler vs-, bütünlükten uzak, kopuk ve dağınık bir anlatım olması, izleyen herkesin kitabı okumuş olduğunu varsaysak dahi bölümü anlaşılmaz kılmaya yetmektedir. Pek az rolleri olan France de la Tour ve Jessica Hynes dışında oyunculuklar da kötüdür ki bunun sebebi büyük oranda senaryodur.

Bölümü olduğundan daha kötü hale getiren bir diğer nokta da Megan’ın yansıtılamamasıdır. Kitapta tarifi yapılan Megan, aşağılanan, aptal olduğu düşünülen ancak göründüğünün ötesinde (biraz) derinliği olan bir karakterdir. Oysa ekranda onun aptallığını yansıtan davranışları, onun bunları neden yaptığına hiçbir şekilde işaret etmeyen bir betimlemedir –bahçede zıplayıp durup düşmesi vs.-. Ancak Megan’la ilgili en saçma nokta, bizim Yeşilçam filmlerindeki gibi, ‘güzel’ olan bir kadının, diğer karakterlerce ‘lafla’ hor görülmesi, ‘çirkinleştirilmesidir’.

1985 çekimi olan bölüm, 2006 çekimine göre çok daha gerçekçi, kitaba yakın ve tutarlıdır. Yukarıda eleştirdiğimiz durumların çoğunu burada görmeyiz. Megan, Jerry, Joanna daha iyi işlenmiştir. Karakterler 2006 çekiminde olduğu gibi karikatürize edilmemiştir; Marple sürekli örgü örüp durmuyordur veya katil sürekli kâğıt kesmemektedir veyahut kitaptaki konuşmalar, durumlar zorla göze sokulmamaktadır. Bu uyarlama daha bütüncüldür, derindir ancak bölümün sonu biraz aceleye getirilmiştir. Belirtmeden geçemeyeceğimiz bir nokta da Jerry ve Megan’ın Londra sahnelerinin betimlenmesindeki hoşluktur. Her iki uyarlamada da es geçilen bir husus, Jerry ile Joanna arasındaki Megan’ın ‘köpekliği’ esprisidir –ki bu anlaşılır bir durumdur-.

 

Jane Marple Bu Hikâyede Gerçekten Gerekli miydi?

Romana tekrar dönecek olursak, Jane Marple hikâyeye assolist gibi sonradan dâhil olmuştur. Onu ancak son çeyrekte görürüz. Ve her zamanki gibi, dinlemiş, izlemiş ve olayı çözmüştür. Ancak o bu hikâye de gerçekte lüzumlu mudur?

Zira hikâyede zaten bir dedektif vardır: Jerry. Her ne kadar istemese de olayı çözmek için motivasyona sahiptir. Yani kurguda olaya karışanlar, olayı izleyenler ve olayı çözmeye çalışanlar var, olayı çözmeye çalışanlar içinde de olaya karışmadığını bildiğimiz ve polis olmayan birisi var ki bu adam zaten hikâyenin başrolü, anlatıcısıdır. Marple hiç dâhil edilmeden Jerry ile sonuca ulaşılsa da bir eksiklik olmazdı. Zaten olayın büyük bir kısmında Jerry esas karakterdir. Bu durumun Marple’nın sonradan ortaya çıkmasıyla da pek ilgisi yoktur, daha ziyade Jerry’nin hikâyedeki rolünün ne olduğu ile ilgilidir. Jerry en baştan beri bir âşık veya etraftan biri olarak anlatılsaydı Marple’ın gelişi problem olmazdı. Fakat Jerry başta bir ‘başrol’ olarak yansıtılmış, ancak daha sonra rolü ‘sıradan aşığa’ indirilmiştir. Elbette Jerry’nin içinden bir Roger Ackroyd veya Michael Rogers çıksaydı başkaydı. Marple daha anlamlı olurdu.

Bölümleri izlediğimizde de aslında Marple’ın ‘fazlalığını’ rahatlıkla fark ederiz. Yirmi yıl arayla yapılan iki çekimde de Marple daha hikâyenin en başında belirmektedir. Ve de sürekli olayların içindedir. Oysa kitapta Marple çok sonraları ortaya çıktığı gibi, harekete geçmesi de ancak kitabın son sayfalarında olmuştur. Senaristler Marple’ı hikâyeye katabilmek için bir anlamda buna mecbur kalmışlardır. Sadece birkaç kez görünecek ve birden bire gelip olayı çözecek bir karakterin suni kaçacağını düşünmüş olacaklar ki, onu bölümün içine serpiştirip, ‘o zaten buradaydı’ şeklinde anlatmışlardır. –Elbette bunların film değil dizi olduğunu da dikkate almak gerekir, Marple’ı anlatan bir dizide daha fazla Marple gösterilmek istenmesi anlaşılabilir.- Bunun dışında Esrarengiz Parmaklar; ipuçlarının, olay örgüsünün, mantığının, karakter tahlillerinin ustaca bütünleştirilmesi ile muhteşem bir Christie romanıdır.

 

[1] E. Fitzgerald, The Rubaiyyat of Omar Khayam.

[2] S. Hidayet, Hayyam Teraneleri (Farsçadan çeviren Mehmet KANAR), YKY.

Erkek seri katiller 5 – gilles’in karanlık zevkleri

Bu olaydan sonra Gilles çok değişti. Aynı yıl içerisinde sapkınlıkları ile dikkat çekmeye başladı. Kendisine sunulan emekli olma fikrini geri çeviren Gilles, askerî hizmetine devam etti. Ancak gezginleri gasp eden bir birlik oluşturmaya başladı. Gilles bazı kesimlerce saygınlığını yitiriyordu. Özellikle siyasetin içerisinde olan bazı kişiler, Gilles’i düşürmek için fırsat bekliyorlardı. Kralı taçlandırdıktan iki yıl sonra bir çocuğu öldürdü. Çöküş devam ediyordu. Bir yıl sonra, onu büyüten  dedesi vefat etti. Jean d’Craon bir canavar yetiştirdiğinin farkındaydı. Ölmeden önce torunu Gilles’i mirasçıları arasından çıkartmıştı.

Gilles, öldürmenin zevkli yanını keşfetti. Kanunların hedefinden uzak olduğunu bildiği için, sapkınlıklarını dilediği gibi yaşayabileceğini düşünmekteydi. Dokunulmazlığını farklı şekilde tatmak istiyordu. Kiliseye olan bağlılığı ile bilenen Gilles, yeni bir ilgi alanı geliştirmişti. Kilisenin şiddetle karşı olduğu ve büyücülük ile suçladığı simyaya merak sarmıştı. Jeanne ile Orlèans’da çatışırken, arkadaşının duacıları, rüzgârın yönünü onların lehine nasıl çevirdiklerine şahit olmuştu. Bu sefer ise aynı şekilde rüzgârı kendi lehine çevirebileceğine inanmaktaydı. Kısa bir süre sonra, papazlık makamından aforoz edilmiş İtalyan Francisco Prelati ile tanıştı. Prelati, çocuk kanının demiri altına çevirdiğini söyleyince olanlar oldu. Sokakta gördükleri bir çocuğu kaçırıp öldürdüler. Çocuğun gözlerini oydular ve kalbini bedeninden söktüler. Ardından bir tasın içerisinde biriktirdikleri kan ile bir ittifak anlaşması yazdılar. Ancak şeytanın onları o gece terk etmeye niyeti yoktu. Gilles aynı gece, çocuklara işkence yapmanın tahrik edici bir haz olduğunu anladı.

Özellikle sarı saçlı erkek çocuklar onun ilgi alanıydı. Çok nadir de olsa kız çocuklarına da yöneliyordu. Roma İmparatorluğunun belki de en sapkın hükümdarı olan Caligula’ya hayranlık besliyordu. Askerlerine özel bir görev verdi. Ülkenin her bir yerine giden askerlerin görevi, çocuklu aileler ile temas kurmak ve çocuklarını Gilles’in “himayesine” vermeleri için ikna etmekti. Çocuklarını güzel bir geleceğin beklediğini düşünen aileler, çocuklarını “eğitime” göndermekte tereddüt etmiyorlardı. Oysaki çocuklarını kendi elleriyle ölüme gönderiyorlardı. Daha önceden korkudan suskun kalan şahitler konuşmaya başlayınca, yaşananların tüm çirkinliği ortaya çıkmaya başladı. Gilles dostlarını akşam yemeklerine davet edişiyle meşhurdu. O gecenin eğlence kısmı ise sapkınlığının en uç noktalarıydı. Yemekler yendikten kısa bir süre sonra, Gilles’e bir çocuk sunulurdu. Gilles o çocuğa herkesin gözü önünde tecavüz eder ve ardından tavanda bulunan kancalara canlı olarak asıp, ölünceye dek işkenceler yapardı. Bu onun eğlence anlayışıydı. Bazen ise kancada sallanan çocuğa bir anda şefkatle yaklaşıp onu kancadan aldırır, ona güven verdiğine emin olduktan sonra, ön sevişme olarak gırtlağını bir hamlede keserdi. Diğer bir eğlencesi ise çocukların üzerine oturarak kendisini tatmin etmekti. Tatmin olurken ise, görevlilerden birisi altında yatan çocuğun kafasını keserdi. Kestiği kafaları ise kazıklara oturtarak onları saatlerce izlerdi. Hatta hizmetkârlarına özel bir görev vermişti. Kazıklarda bulunan kafaların saçlarını yapmalarını ve yüzlerine makyaj sürmelerini emretmişti. Kurbanlarının kanlarını büyü için kullanmaktaydı.

Gilles’i durduran sapkınlıkları olmadı. Aralarında yaşanan bir mal anlaşmazlığı sebebiyle bir papaza saldırmaktan ötürü Katolik Kilisesi Mahkemesi’nin hedefine girmişti. Uzun zamandır fırsat kollayan bazı siyasiler ise bu durumu kaçırmazlardı. Nantes psikopozu ile bir anlaşma sağlandı. Gilles 1440’da tutuklandı. Araştırmalar derinleşirken, Gilles’in ardındaki gerçeklerin çok daha karanlık olduğu kısa sürede anlaşıldı. Çocuklarını eğitim amacıyla Gilles’in şatosuna gönderen 10 aile ortaya çıktı. Çocuklarını gönderdiklerinden beri, onları bir daha görememişlerdi. Eğitim için giden çocuklar kayıptı.

Gilles’in malikaneleri araştırılırken çok çarpıcı keşifler yapıldı. Bir malikanesinde yaklaşık 50 çocuğa ait eşyalar bulunurken, diğer bir malikanesin kulesinde, çocuklara ait olduğu anlaşılan kemikler bulundu. Deliller, daha da fazla olabileceğini göstermekteydi. Araştırmanın sonucunda, Lord Gilles de Rais, 140 çocuğun ölümüne sebebiyet vermekle yargılanmaya başladı.

İddiaları duyan Gilles, çılgına döndü ve tüm suçlamaları reddetti. Ancak ilk ceza kapıdaydı. Tüm çabalarına rağmen Katolik kilisesinden aforoz edildi. Ölümsüz ruhunun zarar göreceğinden korkuyordu. İddialardan 2 gün sonra mahkemeye çıkmayı kabul etti. Suçlamalar çok ağırdı. Görgü tanıkları çoğalıyordu. Birçok görgü tanığı, Gilles’in içerisindeki canavara şahit olduklarını beyan ediyorlardı. 5 gün sonra ise, ifadesinin aleni bir şekilde yayınlanmasını kabul etti. Bu diğerlerine bir uyarı olacaktı.

Ancak bu yeterli değildi. Gilles’e yakınlığı ile bilinen birçok insan tutuklanarak işkence altında itirafa zorlandılar. Gilles daha fazla direnemeyerek, 140 çocuğu kendi zevki uğruna öldürdüğünü kabul edip, tüm sorumluluğu üzerine aldı. Böyle bir suçu niçin işlediği sorulduğunda ise cevabı son derece açık oldu, “Onları kendi günlük zevkim ve hazlarım için öldürdüm. Beynimde canlanan hayaller beni eyleme geçirdi. Kendimi böyle tatmin ediyordum.”

Bu ifade ve samimi itiraf, birçok seri katil uzmanı için son derece aşinadır. Çünkü seri katiller eyleme geçmeden önce, uzun bir süre kafalarındaki şiddet içerikli hayaller ile yaşarlar. Anlattıkları bir gerçeği gözler önüne seriyordu. İşlediği seri suçların tek amacı cinsel dürtülerini tatmin etmekti. Suç eşittir cinsel hazlardı. “…bu çocuklar, zevkin doruklarında öldüler…” İtirafı dinleyenler rahatsız olduklarını gizleyemediler. İtiraflar peşisıra gelirken, onu dinleyen, orada bulunanlardan bazıları fenalaştılar.

Gilles öldürdüğü çocukların ailelerinden merhamet diledi. Çocukların ellerini, gözlerini ve kalplerini kötü ruhlardan arınmak için kullandığını söyledi. Orada bulunan azizlere ona dua etmeleri için yalvarıyordu. Mahkeme yaklaşık 1 ay sürdü. Elinde bulunan tüm mal varlığı çeşitli kurumlara bağışlandı. Kendisi iki yardımcısı ile birlikte idam cezasına çarptırıldı. Ekim 1440’da ise idamını izlemeye gelen büyük bir kalabalığa son konuşmasını yaptı. De Rais yaptıklarına sebep olarak çocukluğunu ve yaşadıklarını göstemekteydi. Aslında kurban kendisiydi (birçok seri katil yaptıklarını açıklamak için dış etkenleri asıl suçlu olarak gösterir). Orada bulunan ailelere, çocuklarına çok iyi bakmalarını ve kiliseye bağlıklarını hiçbir zaman yitirmemelerini öğütledi.

Cellat bu konuşmanın ardından, yağlı ilmiği Gilles’in boynua geçirdi. Bir müddet bekledikten sonra işaret geldi ve Gilles’in üzerinde durduğu kütük ayaklarının altından çekildi. Tam o esnada Aziz Michael’in adını haykırdığı duyuldu. Gilles de Rais’in öldüğü kesinleştikten sonra, beyaz cüppeli 6 kadın naaşını demirden yapılı bir tabuta yerleştirdi. Naaşı bir tören alayı eşliğinde Carmelite mezarlığına götürüldü ve orada gömüldü. Üç gün boyunca insanlar oruç tuttu. Ölümünün ardından birkaç yıl tuhaf törenler gerçekleşti. Her yıl Gilles’in ölüm yıldönümünde bir ayin düzenlendi. Çocuklar, aileleri tarafından kanayana dek kırbaçlanarak bu olayı andılar. 140 çocuk kurbandan bahsedilse de, kimi kaynaklara göre bu rakamın 800 civarında olduğu ileri sürülmektedir. Ancak delil yetersizliğinden ötürü, bu iddia bir rivayet olarak kalmıştır.

Gilles’in karanlık zevkleri yıllarca bilinmesine rağmen, kimse sesini çıkartmadı. Taa ki kendi çevresinin ve akrabalarının statülerini yitirmeleri korkusu başlayıncaya dek… Eylemleri başkalarının yaşam stilini etkileyebileceğinden, tüm gerçekler ortaya çıktı. Gözleri önünde çocuklar öldürülürken, birçok kişi olayı duygusuzca izlemişti. Farklı dedikodular dönmeye devam etti. Aslında Gilles hiçbir çocuğa zarar vermemişti. Kendi mülkiyetine göz diken akrabalarının bir oyunuydu bu. Ancak hiç kimse şatosunda bulunan yüzlerce kemiğin gerçek akıbetini açıklayamadı. Gilles, kendisinden önce ve sonra var olan seri katillerin neredeyse tamamının bir aynasıydı. Karanlık düşlerin gerçek hayatta canlanması için sadece birtakım mazeretler yeterlidir.

Gilles de Rais bir caniydi. Bir canavar olarak da anılmaya devam etti. Ancak eylemlerinde yalnız değildi. Kendisine sıkça eşlik edenler, sosyal statülerini ve güçlerini kullanarak başkalarının canlarını alan seri katillerdi.

Gilles olayının yankıları yıllarca sürdü. 1484’de Alman Papa VIII. Innocent, özel  engizisyoncular yetiştirilmesini emretti. Bu engizisyoncuların görevi cadıları avlamaktı. 1486’da Alman engizisyoncu Jakop Sprenger “Malleus Maleficarum” isimli kitabını yayınladı. Kitap, Avrupa’ya yayılmış cadı avcıları için bir kılavuz niteliğindeydi. Bu cadı avı asırlarca devam etti. Hristiyan âlemi ile Pagan dinleri arasındaki çatışmanın temelini oluşturdu. Kilise tarafından istenmeyenler kolaylıkla cadı ya da büyücü olarak ilan ediliyordu. Etnik bir temizlik başladı. Aslında kimlerin canavar kimlerin cadı olduğu artık anlaşılmıyordu. Son dönemlerde birkaç ülke farklı bir mücadeleye girişti. Artık yeni iki tür insanları korkutuyordu; vampirler ve kurtadamlar.

gillesin karanlık zevkleri

Pornografi

Pornografi sözcüğünün kaynağı

Cinsel anlamda tahrik amacıyla insan vücudunu veya cinselliğinin mahremini yansıtması olarak tanımlanan pornografi ve pornografik yayınların bilinen tarihi çok eskilere dayanmış olsa da da sözcüğün kaynağı Bizans Hipodrom’undaki —bugünkü Sultanahmet Meydanı— Pornai Sokağı’dır.

Sıra dışı erotik gösteriler ve vodvillerin sergilendiği bu şöhretli sokakta bulunan bir kabarede tanıştığı İmparator Jüstinyen’in kalbini kazanarak Bizans Tarihi’nin ölümsüz figürlerinden biri haline gelen İmparatoriçe Theodora (500–548) Pornai Sokağı’ndaki büyüleyici danslarıyla nam salmıştı.

Konstantinopolis ve Pornai sokağındaki gece hayatının dünya çapında ün kazanmasından yüzyıllar önce, 24 Ağustos 79 tarihinde Vezüv Yanardağı’nın iki gün süren faaliyeti sonucunda volkanik kül ve cürufun altına gömülerek yok olan Pompei’nin genelev duvarlarına nakşedilen resimlerden anladığımız odur ki adına pornografi denen yayıncılık hâdisesi fahişelerin ve genelevlerde sunulan hizmetlerin reklâm ve tanıtım faaliyeti olarak ortaya çıkmıştır.

Pornografik yayınlar görsel teknoloji devrimi de arkasına alarak büyük bir endüstri oluşturmuştur. Tahrik edici unsur, mal ve hizmet pazarlanmasında kullanılırken, daha sonraları reklâm içeriğinin kendisi ‘pazarlanan meta’ haline gelmiştir. Önce 8mm sinema bantları, daha sonra da videokasetlerin evlere girmesiyle başlayan film çılgınlığının hüküm sürdüğü 1970-80’li yıllar, pornografik filmlerin patladığı, satışlarının zirve yaptığı dönemler olmuştur.

Pornografik yayınların kurbanı olduğunu iddia eden seri katillerin en tanınmışlarından biri, işlediği inanılmaz vahşîlikteki cinayetleri Japon pornografisinden —bilhassa ‘porno manga’adı verilen sert erotik çizgi romanlardan— etkilenerek yaptığını iddia eden Tsutomu Miyazaki (1962–2008)’dir.

Nam-ı diğer ‘Otaku Katili’ Tsutomu Miyazaki, parka götürdüğü küçük kız çocuklarını —fotoğraflarını çektikten sonra— boğarak öldüren, kanlarını içip ellerini yiyen bir iblisti. Lâkabındaki ‘otaku’ terimi Japonya’daki manga/anime tutkunu asosyal kişiler için kullanılırken, manyak seri katilin 1989’da tutuklanmasıyla birlikte ‘tehlikeli derecede takıntılı’ anlamı içeren bir kelime haline gelmiştir.

Bir kolu doğuştan sakat olan Tsutomu Miyazaki, penis boyunu kendine sorun edinmiş, zayıf ve çirkin bir görüntüsü olduğu için yoğun aşağılık kompleksi içinde bir psikopattı. Daha önce bir kaç kez akrabalarına ve kendi kız kardeşine saldırmış olan Miyazaki, beşinci ve son kurban adayı olan küçük kızın babasının fedakârca çabasıyla yakalandığında, evinde yapılan aramada, öldürdüğü kızların giysileri ve fotoğraflarıyla birlikte üç bine yakın videokaset bulunmuştur.

Bu kasetlerin bir kısmı porno ve dönemin bol kanlı korku temalı filmleri olduğundan, kamuoyunda “Pornografik yayınlar insanları psikopatlaştırıp suça yönlendiriyor” algısı oluşmuştur.

Çoklu kişilik bozukluğu ve şizofreni hastası Tsutomu Miyazaki’nin avukatının mahkemede müvekkilinin pornografiden etkilenip de suç işlediğini savunması, birçok seri katil tarafından başvurulan geçersiz bir iddiadır. Kaldı ki şizofrenler çevrelerinde suçlanacak kişi ya da nesneler ararlar. Miyazaki 1997’de idama mahkûm olmasına rağmen, hüküm giydikten 11 yıl sonra, 2008’de asılarak infaz edilmiştir.

ABD’deki tüm dünyayı etkileyen seks serbestisi döneminden yaklaşık altmış yıl önce, kendisini ‘ahlâk savaşçıları’ olarak adlandıran bir grup aktivist, seks suçlarının artmasının baş nedeninin pornografi ve şiddet içerikli yayınlar olduğunu savunuyor, bu ideolojinin mücadelesini veriyordu.

Birçok ülkede örgütlenmeye çalışan bu sivil toplum örgütü ‘yasaklanması gerekli zararlı neşriyat’ diye adlandırdıkları ürünlerin basım, yayın ve ticaretini yapanların da ağır şekilde cezalandırılmasını talep ediyor ve ciddî bir kamuoyu baskısı oluşturuyordu.

Ahlâk savaşçılarına göre, seks suçlularının büyük bölümü pornografiye, sadomazoşist cinsellik içeren film ve kitaplara düşkündü. Toplumsal reformcuların baş hedefi kötü adamların, boğaz kesen korsanların, sert dedektiflerin tekinsiz maceralarını anlatan avantür kitaplardı. ABD’de bunlara ‘dime novels’ (ucuz roman) denmekteydi.

Bu sava karşı çıkanlar şehvet katillerin pembe aşk romanlarından hoşlanmasının daha şaşırtıcı olacağını öne sürdüler. Sorulması gereken esas soru, pornografinin ağır suç oluşturan hastalıklı eylemlere somut bir biçimde yönlendirip yönlendirmediğiydi.

Bostonlu çocuk katil Jesse Pomeroy davası esnasında, zararlı neşriyat karşıtı ahlâk savaşçılarının adliye önündeki gösterilerine hayli gergin günler yaşanırken, davadaki bilirkişi raporları, aktivist örgütün iddiasını çürüten bir antitez oluşturmuştur.

Tartışmaların odağındaki şahıs, tuhaf görünüşlü Jesse Pomeroy (1859–1932) daha on bir yaşındayken diğer çocuklara işkence yapmaya başlamış, on dört yaşındayken iki çocuğu vahşice öldürerek cinayete terfi etmiş olan, ABD’nin gelmiş geçmiş en genç seri katiliydi. İki erkek çocuklu bir ailenin küçük olan çocuğuydu. Tek gözü ağabeyi tarafından yaralanmış ve iris kısmı zarar görmüştü. Bu fiziksel kusuru, gerçekleştirdiği ağır suçlardan sağ kurtulan çocukların onu tanımlamasında belirleyici olmuştu.

Yaşadığı çevredeki çocukların fiziksel şiddette maruz kaldığına dair bazı kanıtlar olmasına rağmen, Jesse Pomeroy, o dönemdeki vahim olaylarla tam olarak ilişkilendirilememiş, ancak 1872 yılında bazı tanıkların kendisini teşhis etmeleriyle sadistik eylemlerinden suçlu bulunarak ıslahevine yollanmıştı.

Jesse Pomeroy ıslahevinde iki yıl yatıp serbest kaldıktan sonra, Boston’daki ailesinin yanında gitti. Bir manifatura dükkânı açmış olan annesi aynı zamanda gazete de satıyor ve ağabeyi bu işle ilgileniyordu. Jesse Pomeroy gazete dağıtımı işinde ağabeyine yardım etmeye başladı.

Jesse’nin Boston’a dönmesinden sonra, dokuz yaşındaki Katie Curran’ın kaybolduğu yolunda haberler kulaktan kulağa dolaşıyordu. Katie’den uzun bir süre haber alınamadı. Başına ne geldiği konusundaki arama ve soruşturmalar sonuçsuz kaldı.

Hemen akabinde, 1874 yılının Nisan ayında, Boston sahilinde Horace Millen adlı dört yaşında bir çocuğun cesedi bulundu. Boynu kesilmiş ve ağır bir şekilde işkenceye maruz kalmıştı. Polisler Jesse Pomeroy’dan şüphelenip onu gözaltına aldılar ve yüzündeki kesiklerin nedenini açıklamasını istediler. Pomeroy tıraş olurken yüzünü kestiğini iddia etse de, ifadesi inandırıcı bulunmadı. Kendisine ait bir bıçağı olup olmadığı sorulduğunda, evde bir çakısı olduğunu söyledi.
Tahkikatı derinleştirmeye karar veren ve arama izni çıkartan polisler, Pomeroyların evine gidip üzerinde kurumuş kan izleri olan bıçağı bulup getirdiler. Cinayet mahallinde tespit edilmiş olan ayak izleri de katil zanlısının ayak izlerine uymaktaydı.

Jesse’nin itirafına göre, Pomeroyların manifaturacı dükkânına gelen Katie bir defter almak istediğini söylemiş, Jesse Pomeroy aşağıdaki depoda bulabileceklerini söyleyerek onu merdivenlerden aşağıya inmeye ikna etmişti. Bodrumun basamaklarında Katie Curran’ın boynunu çakısıyla kesen Pomeroy, aşağıya düşen zavallı kızın kafasını taşla vurarak ezmiş ve Horace Millen’a yaptığı gibi onun da cinsel organını parçalamıştı.

Bu korkunç cinayet, işlediği ikinci cinayetten iki gün sonra ortaya çıkmış, bir ay önce öldürdüğü kızın cesedi mahzende tanınmaz halde bulunmuş, Jesse Pomeroy hemen tutuklanmıştır. Pomeroy’un yaptıklarını itiraf ederken, “Lütfen beni bir yere hapsedin ve kötü şeyler yapmamı engelleyin” diye ağladığı söylenir. Pomeroy davası sırasında, başta tüm öfkeli ahlâk savunucuları ucuz cinsel içerikli kitapların yozlaştırıcı ve suça yönlendirici etkisini gündeme getirmişler, ancak bu iddialar Pomeroy’un hayatında hiç kitap okumamış olduğu gerçeği karşısında boşa çıkmıştır.

Cinsellik, şiddet ve korku içeren filmler, oyunlar ve çizgi romanlar, gençlerin suç oranlarının artmasının başlıca nedeni olarak gösterilmeye devam etmektedir. Bu tür yayınlarla insan davranışı arasında doğrudan bir bağlantı kurmak hayli güçtür. Pornografinin suça yönlendirdiği konusu neredeyse yüz elli yıldır tartışmalıdır ve şiddet içerikli medya ile suç arasındaki ilişki bulanıktır. Doğrudan bağlantılı olduğu iddiasını savunan ahlâkçı uzmanlara karşılık, seks ve şiddet içeren yayınların saldırgan güdülerin fitilini söndürdüğünü öne süren uzmanlar da vardır. Onlara göre, pornografik film izlemek bir deşarj olma yoludur.

Dr Richard von Krafft-Ebbing cinsel içgüdünün duyarlılığı —hızlı uyarılma refleksi— veya aşırılığının —hiperseksüalite— cinsel eylemin sapkınlığı ile karıştırılmaması gerektiğini söyler. Cinsel psikopatlık ile ahlâksızlık arasındaki farkı ayırt edebilmek için, bireyin tüm kişiliğinin ve onu sapık eyleme yönelten özgün güdünün araştırılması gerekir. Hastalığın teşhis edilmesinin anahtarı oradadır.

Sapık olmayan kişinin normal seviyede bir uyaranla cinsel olarak tahrik olup normal ilişkiye ya da mastürbasyona yönlenmesi doğaldır, içgüdüsel bir eğilimdir. Sapık kişilik ise çevresinde gördüğü cinsellikle ilgili ya da ilgisiz her imgeyle uyarılabilir ve hatta hiçbir uyaranın olmadığı bir ortamda dahi düşünsel imgeler ve sanrılar üretebilir.

1930’ların yamyam katili Albert Fish, cinsel içerikli neşriyat konusunda son derece katı bir insandı ve yüzüne dahi bakmadığı bu tarz kitapları değil de İncil’deki bazı pasajları tahrik edici buluyordu. Din fanatiği Fish için öldürdüğü çocuklar Tanrı’ya sunulan kurbanlardı. Charles Manson cinayet fantezilerini kurarken, popüler sanatın en ılımlı, en yumuşak çalışmalarından biri olan (Beatles’ın) White Album’den esinlenmiştir. Bu şehvet katillerinin işlediği korkunç suçlarda bir pornografik etki söz konusu değildi.

Kara Orman Canavarı olarak bilinen ve yetiştirilişindeki muhafazakâr yapıyla içindeki taşkın şehvetin çatışması delice bir saldırganlığa dönüşen Alman şehvet katili Heinrich Pommerencke neşriyat yönlendirme tezine en aykırı vakalardan biri olarak suç tarihine geçmiştir.

Heinrich henüz on beş yaşındayken dans salonlarındaki kızları gözetleyip onlara tecavüz etmeye başlamış, 1953’te işlediği hırsızlık ve tecavüz suçlarının ortaya çıkmasından korktuğu için önce Avusturya, sonra İsviçre’ye kaçmış ve buralarda yirmiden fazla tecavüz suçu işlemişti. 50’li yıllar boyunca Pommerencke’nin sicilinde pek çok suçtan hüküm oluşmuş, sayısız kez hapse girip çıkmış ancak herhangi bir cinayet girişiminde bulunmamıştı.

1959’da Hamburg’da bir sinemaya giden ve filmin sahnelerinden birinde cıbıl cıbıl kadınların oynaştığını gören Pommerencke, tüm kadınların ölmeyi hak ettiğine kanaat getirdi ve filmi izledikten kısa bir süre sonra dört vahşî cinayetinden ilkini işledi. Bu ölümcül öfkeyi yaratan film, Cecil DeMille’in Musa Peygamber’in hayatını anlatan meşhur 10 Emir’iydi.

Heinrich Pommerencke’nin nefret dolu dini hislerle işlediği şehvet cinayetlerinin en az on katı sayıda genç kadını öldürmekten suçlu bulunan temiz yüzlü, sevimli bir üniversite öğrencisi görünümündeki Ted Bundy (1946–1989) çok erken yaşlarda cinsel şiddet görüntülerine bağımlı hale geldiğini ve pornografinin onu bir seks katiline dönüştürdüğünü iddia etmiştir. Hapishane duvarlarının dışında yüzlerce kişinin şampanyayla kutladığı idamına giderken tek suçlunun seks içerikli neşriyat olduğunu söylemiş ve “Bana bunları pornografi yaptırdı” demiştir.

Porno karşıtları, Ted Bundy’nin bu ifadesine dört elle sarıldılar ve o güne dek iddia ettikleri ‘pornografi suça sevk eder’ hipotezine güçlü bir kanıt olduğunu savundular. Ancak Ted Bundy’nin sözleriyle ilgili birkaç sorun vardı. Birincisi, bu vicdansız katilin 50’li yıllarda geçen çocukluğunda sadomazoşist pornoya erişmesi imkânsız denebilecek kadar güçtü. İkinci sorunsa Bundy’nin psikopat bir yalancı olması ve işlediği cinayetlerin suçunun hep başkalarında —hatta ikinci kişiliğinde— olduğunu iddia edip durmasıydı. Ted Bundy aslında masumdu; iç ve dış mihraklar suçluydu.

Cinsel içerikli neşriyatın insanları tahrik edip saldırganlaştığı yolundaki pek çok iddia somut gerçeklerle örtüşmemiş, tartışmalar yüz yıl boyunca sürüp gitse de kesin bir sonuç alınamamıştır. Gördüğünüz gibi, porno izliyorsunuz diye vicdan azabı çekmenizi gerektiren bir durum yoktur; “Seks filmleri suça yönlendirir” diye ahkâm kesemeyiz.

İstatistiklere göre, yalnızca cinsel suçluların değil, normal insanların da seks içerikli medyaya merakı yüksek orandadır. Batı’nın bu kadar çok seks suçlusu üretmesinin en büyük nedeni pornografi değil, yalnız ve ailesiz ortamlarda bozulan ve patolojik hale gelen psikolojilerdir. Eğer illâki bir suçlu bulmak gerekiyorsa, sorunu pornografide değil, belki de kahreden yalnızlıkta aramalıyız.

Göl kıyısındaki ev – Gizem kitapları

Son yıllarda polisiye edebiyata yönelik görece ilgi, kendini yalnızca roman türünde eserlerde değil hikâye derlemeleri ve öykü kitapları şeklinde de gösterdi. Bu örneklerden birisi de Gencoy Sümer’in on bir gizemli öyküsünden oluşan Göl Kıyısındaki Ev isimli kitabı.

Göl Kıyısındaki Ev’i yazarın ilk romanı olan Feneryolu Cinayetleri’ni büyük bir beğeniyle okuduktan sonra aynı beklentiyle elime aldım. Gizemli öyküler alt başlığıyla sunulan kitap; dedektif serüveni, gerilim, korku, dram ve fantastik türde hikâyelerden oluşuyor. Şimdi bu hikâyelerin bazıları hakkında sürpriz bilgiler vermeden kısa değinilerde bulunmak ve sonda da genel bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Göl Kıyısındaki EvBir kapalı oda cinayeti başlıklı hikâye kitapta en çok beğendiğim hikâye oldu. Feneryolu Cinayetleri’nden tanıdığımız özel dedektif Kerim Ülkü bu öyküde kapalı bir odada işlenen bir cinayeti çözüyor. Genç bir kadınla evli olan bir profesörün çalışma odasından bir el silah sesi duyulur. Evin genç hanımı ve hizmetçi odaya koştuklarında kapı kilitli olduğundan içeri giremezler. Daha sonra bahçıvana kapıyı açtırdıklarında profesörü kafasından silahla vurulmuş halde bulurlar. İlk başta olay intihar gibi görünmekteyse de kısa süre sonra maktulün kendini öldürmüş olamayacağı anlaşılır. Çünkü kurşun yarası sol şakaktadır ve maktulün sol eliyle ateş etmesine engel olan bir sakatlığı vardır. Bu durumda işin içinden çıkamayan cinayet masası komiseri, Kerim Ülkü’ye başvurur. Ünlü dedektif, komiserin anlattıklarını uzun uzadıya dinler ve gerçekten de imkânsız gibi görünen bu muammayı büyük bir beceriyle çözer.

Otuz yıl sonra isimli hikâyede emeklilik günlerini geçirmekte olan bir hâkimin iç dünyasına şahit oluruz. Artık yaşlanmıştır, yapacak bir işi yoktur, günler sıkıcı bir şekilde geçmek bilmemektedir. Bu yüzden bu boğucu rutinin dışına çıkmak isteyen kahramanımız haftada bir gün ailesine yalan söyleyerek bir alışveriş merkezine gitmekte, orada bir kafeye oturup insanları incelemekte, onların hayatları hakkında tahminlerde bulunmaktadır. Bir gün yan masadaki bir adamla yanındaki kadın hakkında kendince yorumlarda bulunurken adamın kendisine dikkat kesildiğini görür ve bakışlarından rahatsız olduğunu zannetse de işin aslı farklıdır.  Geçmiş günahları insanın eninde sonunda yakasına yapışır mesajı veren hikâye şaşırtıcı ilerleyişi ile keyifle okunuyor.

Bir Zamanlar Yeşilçam’da isimli hikâye aslında Feneryolu Cinayetleri isimli romanda da yer alan bir parça. Romanı okumayanlar için yıldızı yavaş yavaş sönmeye başlamış yaşlı bir aktörle yapılan bir röportaj şeklinde de okunabilir bu hikâye. İçinde bir cinayetten de bahsediliyor ama bu cinayetin çözümü için Feneryolu Cinayetleri’ni okumak gerekiyor.

Aynadaki Cin:  Gencoy Sümer bu hikâyede Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalını esrarlı bir hikâye şeklinde yeniden yorumlarken başrole cadının aynasının içine hapsolmuş bir cini koymuş. Bu ilginç denemenin neticesinin tatmin edici olduğunu düşünüyorum.

Bir polisiye sever olarak kitaptaki öykülerin tamamının suç konulu olmasını yeğlesem de yazarın akıcı üslubu sayesinde kitabı elimden bırakamadan okuyup bitirdim ve çok keyif aldım. Kitaptaki bazı hikâyelerin Türkçe suç edebiyatı örnekleri arasında klasikleşeceğini düşünüyorum. Bu tür örneklerin çoğalması polisiye edebiyatımız için önemli bir kazanç olacaktır. Umarım okurlar da ilgi gösterirler.

Kayıp ruh yitik beden

Ayla Koca ‘nın yayımlanmış üç romanından ilki olan Kayıp Ruh Yitik Beden, gerilimin macerayla harmanlandığı, masum bir aşkla süslenmiş,  fantastik, mistik bir roman. İçinde polis var ancak bu romana sadece polisiye roman diyemeyiz. En azından yazarın ikinci romanı Kayıp Kurban kadar polisiye özelliklere sahip değil.

Spiritüel konulara az çok hepimizin ilgisi vardır. Ayla Koca’nın ilk iki kitabının ana karakterleri, doğa üstü güçlere sahip iki genç kızdan oluşuyor. Olağanüstü olaylara ilgisi olanların severek okuyacağı Kayıp Ruh Yitik Beden ‘in konusuna geçmeden spiritüalizm hakkında biraz bilgi vermek isterim. Spiritüel kelimesinin dilimizdeki sözlük anlamı tinsel, ruhsal demektir. Spiritüalizm ise ruhçuluk, öte alemcilik anlamına gelir. Kişinin akıl ve mantık yoluyla çözemediği gizemli hakikatleri sezgi yoluyla anlama çabasıdır. Günümüzde ruhani farkındalık kazanma, aydınlanma, kişisel uyanış, ruhu huzura kavuşturma adına bir sürü ritüel, bilgi ve öğreti bulunmaktadır. Öte dünyayla iletişime geçilebileceğini savunan bu akımda, ruhun öte dünyada gelişimini sürdürdüğüne ve dünyaya dair yararlı bilgiler verilebileceğine inanılır.

Reenkarnasyon: Ruhun sürekli yeniden bedenlenmesi; Karma: Ettiğini bulma; Astral Seyahat: Ruhun bedenden ayrılarak seyahat etmesi; Bedengezerlik: Ruhun uyku esnasında bedenden ayrılıp başka bedenlere girebilmesi; Aura: İnsanın etrafına yaydığı enerji; Reiki: Birinin bir diğerine enerji vererek iyileştirmesi; Yüksek Benlik: Doğruyu ve yanlışı ayırt etmemize yarayan üst bilinç, spiritüalizm denince akla ilk gelen kavramlardır.

İnsanoğlu yüzyıllardır, bilimsel yöntemler dışındaki ruhani yollarla gizli bilgilerin araştırılmasına ilgi duymuştur. Ancak tam tersi düşünenlerin yani bilimde ruh kavramının bulunmadığına inananların sayısı da oldukça fazladır. Örneğin, Astral Seyahat yaptığını söyleyenlerin, rüyaların etkisi altında kalarak, aslında hiç gerçekleşmemiş bir seyahatin varlığına inandıkları düşünülür. İki taraf da birbirlerinin tezlerini çürütme amaçlı girişimlerde bulunmuşlar, ispatlama çabasına girmişlerdir. 15. ve 18. yüzyıllar arasında doğa üstü güçlerin ispatına kalkışanlar cadı damgası yiyerek yakılmışlardır. Günümüzde de spiritüalizmin herhangi bir alt kavramı ile uğraşanlara medyum, falcı, şarlatan gibi yakıştırmalar sıkça yapılmaktadır.

Sonuç olarak bilimsel ya da değil, insanlar doğa üstü güçlere, olaylara inanmaya devam edecekler. Filmlere, romanlara konu olan gizli güçler, insanların ilgi odağı olmayı her daim sürdürecek. Çünkü insanoğlu, yapısı gereği bilinmeyenin peşinden koşmaya meyillidir. Süper kahramanların sadece dergilerde, filmlerde olduğunu biliriz aslında fakat derinlerde bir yerde, gerçek hayatta da süper güçlere sahip varlıklar görmek isteriz. Bu türde filmlerin, en çok izlenenler listesinde zirveyi zorlaması bu yüzdendir belki de. Gözleriyle ateş saçmak, bir bakışla nesneleri oradan oraya savurmak, düşünce gücüyle akıl okumak,  insanları hipnotize ederek her istediğini yaptırmak… Bunları yapabilmeyi kim istemez ki? Ya da Kayıp Ruh Yitik Beden romanının baş kahramanı Alara gibi bir bedengezer olmayı ve girdiği bedenlere yollarını bulmalarında yardım edebilmeyi…  Ben isterdim…

Yazar Ayla Koca’nın kalemi ile ilk kez ikinci romanı Kayıp Kurban ile tanışmıştım. Fantastik konusu, kurgusu, karakterleri ve sürükleyici anlatım tarzıyla gönlümü kazanmıştı.  Sade anlatımıyla birleştirdiği akıcı ve esprili dilini çok sevmiştim.  Hele romanda bir Antep Baklavası esprisi vardı ki, günlerce aklıma geldikçe kıkırdamıştım kendi kendime.

Ayla Koca’nın sosyal medya paylaşımlarını bilenler, onun oldukça esprili bir kişiliği olduğunu da bilirler. Bu yönü romanlarındaki kahramanlarının karakterlerine de yansıyor. “Hiç güleceğim yoktu,” deriz ya bazen. İşte, Ayla Koca’nın romanlarını okurken, hiç güleceğimiz yokken, hiç ummadığımız bir anda yapılan bir espri ile gülümserken buluruz kendimizi.

Elbette bu, yazar Ayla Koca’nın romanları sadece mizah içerikli demek değil. Aynı zamanda  vicdanları burkan, yürekleri sızlatan, düşündüren, yaşanan çaresizlikleri gözler önüne seren, hayatın acı gerçekleri de vardır romanlarında. Çocuğa ve kadına yapılan şiddet ve istismara değinilen bölümlerde verdiği satır arası mesajlarla birdenbire kendinizi sorgularken bulursunuz. Ne kadar duyarlıyım, onlar için ne yapabildim, ne yapabilirim, istismar ve şiddeti nasıl engelleyebilirim, vahşete susanların seslerini nasıl duyurabilirim?..

Ülkemizde ne yazık ki, çocuğa ve kadına yapılan şiddet ve istismarın cezası, hak edildiği kadar büyük değil. Bu durum da suçu işleyenleri sindirecek, korkutacak ve vazgeçirecek şartların oluşmadan yok olması anlamına geliyor.

Gün geçmiyor ki, kocasından, babasından, erkek arkadaşından ya da ağabeyinden şiddet görmüş, yetmemiş öldürülmüş bir kadının haberini almayalım; kaybolan çocukların, tecavüze uğrayıp, vahşice öldürülüp, oraya buraya gömüldüğü haberlerini okumayalım; kaçırılan çocukların satıldığını, dilendirildiğini, organlarının çalındığını, bir köşede ölüme terk edildiğini duymayalım; kadınların fuhuş tuzağına düşürülüp, zorla peşkeş çekildiği, uyuşturucu batağına sürüklendiği gerçeğini görmeyelim; gözü dönmüş bir caninin, gencecik canlara gözünü bile kırpmadan kıydığına yüreğimiz yanarak şahit olmayalım. Gün geçmiyor…

İstatistiki rakamlar vermeyeceğim çünkü rakamların doğruluğuna inanmıyorum. Yapmamız gerekenin, mağdur ya da maktül olan kadın ve çocukları saymak değil, onların çaresizliklerine çare bulmak olduğu kanaatindeyim. Bu konuda, devletin de hassasiyet göstermesi ve mevcut yasaları gözden geçirerek işlenen suçların cezalarını arttırması gerekmektedir. Karısını çocuğunun gözü önünde öldürmüş bir adama iyi hal indirimi yapmayan hakimler ve yasalar gerekli. Bir çocuğa tecavüz eden birine, akli dengesi yerinde değil tanısı koyup, bir kaç yıl içinde salıvermeyen doktorlar gerekli. Çocuklarına şiddet uygulamayan, çocuklarını geleceğin suçluları olmaktan koruyacak aileler gerekli. Kadına, çocuğa, hayvana, çaresiz olana zarar vermeyen vicdanlı bireyler gerekli. Vicdansızlığa dur diyecek yasalar gerekli. Adalet gerekli…

Yazar Ayla Koca,  Kayıp Ruh Yitik Beden romanında aşka da oldukça yer veriyor. Masum ve sonsuz bir aşkı sade ve etkili bir dille anlatıyor. Sevgi ve aşk insanoğlunun en ihtiyaç duyduğu ve vazgeçemediği duygudur. Yüzyıllardır aşk uğruna nelerden vazgeçmiştir insan? Sevenler, sevip de kavuşamayanlar, sevip de söyleyemeyenler ve severken ayrılanların hikayeleri dilden dile dolaşmıştır asırlar boyu. Polisiyenin ve aşkın dozunda harmanlandığı Kayıp Ruh Yitik Beden ve Kayıp Kurban romanlarından sonra yazar Ayla Koca üçüncü romanının ana temasında değişik bir tür kullanmış ve sadece aşk romanı olan Aşk Acıtır’ı yazmıştır. Kendi deyimiyle, onu pek heyecanlandırmayan bu türden sonra  polisiye romanlar yazmaya devam etmekte karar kılmıştır.

 

Kayıp Ruh Yitik Beden kitabının konusu:

 

“BİZ ÇOĞU KİMSEYE NASİP OLMAYAN BİR SEVGİNİN KAHRAMANLARIYDIK”

 

Alara, çocukluğundan beri, diğer insanlar gibi olmadığının farkındadır. Onu farklı kılan dış görünüşü değil, kendisine bahşedilmiş mistik güçleridir . Alara, bir bedengezerdir.

Geceleri yatağına girip uyuduğunda, o herkes gibi rüyalar görmez, ruhu bedeninden ayrılır ve en uzak diyarlara kadar gezinir.  Alara’nın yeteneğinin farkında olan, ona yol gösteren, onu eğiten ve güvendiği tek insan babaannesidir.

On yedi yaşına kadar süren bu amaçsızca gezintiler nihayet bir anlam kazanır ve ona ilk görevi verilir. Zor durumda olan birinin bedenine girecek ve ona, başına gelebilecek tehlikelerde yardım edecektir.

Ancak, elinden geleni yaptığı halde ilk görevinde başarısız olur. Brezilyalı bir ailenin bakım parası için evlat edindiği, şiddet gören, aç bırakılan çocuğa yardım edememek Alara’yı derinden sarsar.

Yaşadığı bu başarısızlık, ruhu başka bedenlerde gezerken nasıl davranması gerektiğini öğrendiği acı bir tecrübe olur. Artık görevini ve ne yapması gerektiğini daha iyi biliyordur.

Babaannesinin ölümünden sonra ailesiyle yaşayamayacağına karar veren Alara, evi terk eder ve İstanbul’a gelir. Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Bu şehir, ruhunun kaldıramayacağı kadar kötülükle doluyken, girdiği bedenlerin ızdırabı onu bambaşka maceralara sürükler. Bu macerada, hiç bilmediği bedenlerden kendisi hakkında öğrendiği sırlar, inandığı gerçekleri bir anda yok eder.

Doğru bildiği yalanlarla sırlar arasında sıkışıp kalan Alara’nın önüne gelen bir fırsat ona hayalini kurduğu ancak gerçekleşmesi imkansız sandığı bir hayatın kapılarını açar. O artık kendi ayakları üzerinde durabilen, güçlü, kararlı bir genç kadındır.

Hiç ummadığı bir anda karşısına çıkan aşk, onun hiç tanımadığı bir duygudur ve etrafına bir kalkan gibi ördüğü duvarlarını yıkmaya çalışan Hasan’a ve bu aşka geçit vermekten çok korkar. Her şeyden önce görevi bu aşka engeldir.

Alara bu şehrin kötülüklerinin önüne tek başına geçebilecek midir? Günün birinde karar vermek zorunda kalırsa aşkını mı yoksa başkalarının hayatını kurtarmayı mı seçecektir? Kararı onu nasıl bir yola sokacaktır? Girdiği bu yolda su yüzüne çıkmaya devam eden gerçeklerle nasıl yüzleşecektir? Acılarına şahit olduğu bedenlere nasıl yardım edecektir?

 

Yazar Ayla Koca hakkında:

 

Ayla Koca 7 Haziran 1977 Malatya doğumludur. Eğitimini Malatya’da tamamladıktan sonra Bursa şehrine hemşire olarak atanmış ve bu şehirde, bir polis olan eşiyle tanışıp evlenmiştir.  Eşinin mesleğinden dolayı taşındığı Yalova’da halen hemşirelik yapan Yazar Ayla Koca’nın bir oğlu ve bir kızı vardır. Hemşirelik ve yazarlığın yanı sıra sendikacılıkla da uğraşmaktadır. Küçük yaştan beri yazmaya hevesli olan Ayla Koca ortaokul yıllarında şiir  ve lise yıllarında hikayeler yazmaya başlamıştır. Sonraki yıllarda çeşitli sebeplerden ara verdiği yazma işine, gördüğü bir rüyayla tekrar geri dönmüş ve ilk romanı Kayıp Ruh Yitik Beden bu şekilde oluşmuştur. Çalışmayı, sürekli üretmeyi, faydalı işler yapmayı kendine ilke edinen Yazar Ayla Koca, yayımlanmış üç romanı Kayıp Ruh Yitik Beden,  Kayıp Kurban ve Aşk Acıtır’dan sonra, çok yakında raflarda olacak yeni romanıyla yine okurlarıyla buluşmaya hazırlanıyor.

 

Kayıp Ruh Yitik Beden Romanının Künyesi:

 

Yayınevi: Ren Kitap

Basım Tarihi: Ekim 2017

Sayfa Sayısı: 239

Türü: Fantastik- Gerilim- Polisiye

İğneyle kuyu kazanlar – bu parmak sizin mi evladım?

“Bu parmak sizin mi evladım…”

 

     Nevzat Güzel; 63 yaşında, emekli Türkçe öğretmeni. Kardelen Sokakta bulunan müstakil evinin çatısındaki kırık kiremitleri değiştirmek için çatıya çıkmıştı. Bu sırada sokakta bir kaç polis vardı ve sanki bir şey arıyorlardı. Kiremitlerin üzerinde duran kanlı ve kesik bir parmağa gözü ilişti Nevzat amcanın, yaklaştı ve inceledi. Sonra başını hafifçe sarkıttı sokağa ve elindeki kürekle işaret ederek seslendi görevli polislere.

“Pardon, bu parmak sizin mi evladım?..”

 

     Merhaba değerli “Dediktif” okurları. Öncelikle belirtmek isterim ki sizlerden gelen yorumlar sebebiyle memnun oluyor ve gayretimizi sürdürmeye çalışıyoruz. Bu çerçevede hikayelerimizde yaşanan olayların arka planını yani mutfağını sizlere aktarmaya devam ediyoruz. “İğne ile Kuyu Kazanlar” serimizde bu ay mesleki literatürde “DVI” yada “F2K” olarak anılan Felaket Kurbanlarını Kimliklendirme ekiplerini inceliyoruz.

 

 

Tek Gündemde Toplanan Ülke-Dünya

Şehrin en yoğun toplanma alanlarından biriydi, günde binlerce insan ayak basıyordu. Hiçbir zaman cesur olamamış, her zaman için ihanet ile yüz gösteren terör örgütleri de bunun farkındaydı. Türlü psikolojik baskılarla birini daha ikna etmiş ve “canlı bomba” olarak bilinen yöntemle hayatın güzelliklerine gölge düşürmek amacıyla kalabalıkların içlerine salmışlardı. Gelişen endüstri ve teknoloji sayesinde temini gitgide kolaylaşan patlayıcı madde, bahse konu şahsın valizinde infilak etmiş ve 34 kişi hayatlarını kaybetmişti…

Bölgeye çok sayıda ambulans, itfaiye ve polis ekibi sevk edildi. Her gelen ekip kendi görev alanında özveriyle çalışıyor, maddi ve manevi yaralar bir an evvel sarılmak isteniyordu. Konunun terör saldırısı olduğunun anlaşılmasıyla,  iş tüm ülke çapında en önemli konu haline geliverdi. Hatta öyle ki, hayatlarını kaybedenlerin içinde bir ABD ve üç Fransız vatandaşının da bulunduğunun ortaya çıkmasıyla tüm dünyanın gündemine oturdu…

 

 Kriz Yönetiminin Önemi

Herbirimiz hayatlarımızda zaman zaman yaşadığımız zorluklarda farkına varırız ki normalde yapabildiğimiz sıradan şeyleri zor koşullarda başaramayız. Sebebi ise kriz anlarında olağanüstü bir fiziksel ve psikolojik baskı altında olmamız. Bir de elimizdeki örnekte düşünelim; tüm dünya tarafından önemle takip edilen bir terör saldırısında “Kriz Masası Başkanı” olarak vazife aldık, neler olurdu? Susmayan telefonumuz, sürekli bilgi aktaran danışmanımız, gördüğümüz manzara karşısında beynimizin bize olan tepkisi ve daha nicesi…

Neyse ki bu konumda değiliz ve böyle görevler için özel olarak yetiştirilen insanlar var. Biz ise; vatandaş, polis, sağlık görevlisi ya da böyle olaylarda görev alabilecek kişiler olarak ne yapabiliriz, onları düşünmeli ve gerektiğinde profesyonelce uygulamalıyız.

 

İlk İnceleme ve Sonrası

Bu gibi önem arz eden konularda kamuoyu bilgilendirmesi çok önemlidir. Yayılacak yanlış bir bilginin nelere mal olabileceğini tahmin dahi edemeyiz. Dolayısıyla ülke-şehir yöneticileri böyle durumlarda ilk safhada doğru bilgi almak ve hemen kamuoyu İle paylaşmak isterler. Her koşulda mümkün olmasa da bu ve benzeri olaylarda ilk inceleme kamuoyunu bilgilendirme ve fail/faillerin peşine hemen düşme adına yapılır. Bu ilk incelemenin ardından ise daha dikkatli ve özenli bir şekilde detaylar aranır. Fail/failleri belirlemek ilk 6 saat içerisinde olursa bu aşama başarılı bir şekilde geçilmiş olur ve tüm görev alanlar özellikle psikolojik olarak rahatlar.

Fakat bu kez öyle olmamıştı. Patlama noktasına fail/faillerin nasıl geldiği hiçbir kamera ile tespit edilemiyordu. Patlamanın şiddetiyle fail/failler hakkında elde edilebilecek bulgular dağılmış ya da inceleme yapılamayacak bir hal almıştı. Elbette elde kimlik tespiti için elverişli bulgular ile terörle mücadele biriminin çalışma ve tezleri vardı fakat yanlış bir bilgiyi kamuoyuna servis etmeyi kimse istemiyordu.

 

100 KG Kuru Madde, Ateşleme Tertibatı ve Bir Kumanda

Evet, yapılan incelemelerin ardından anlaşılmıştır ki 34 kişinin hayatına mal olan bu bomba basit bir düzenekti. Hepimizin evvelce kullanmış olduğu radyolardan daha basit bir çalışma prensibi vardı. Üstelik bunun için gereken maddelerin temini de çok kolaydı. Bu olayda kullanılanlar tarım kimyasalları ve temizlik malzemeleriydi. Evimizde ve iş yerlerimizde bir kaçını farklı amaçlarla hali hazırda kullanıyoruz… Hal böyle olunca patlayıcı maddeler ile mücadale oldukça zor yapılıyor. Gelişen teknolojik imkanlardan, kötü niyetli grupların da faydalandığını düşündüğümüzde iş iyice farklı bir hal alıyor….

 

Başarı burnumuzun ucunda olabilir, ya da bir kilometre uzakta…

Ülke gündeminde aniden ilk sırayı alan terör saldırısının üzerinden yirmi sekiz saat geçmişti fakat adli açıdan teknik incelemeler hâlâ devam ediyordu. İlk incelemelerin ardından belirlenen patlama merkezinden kuş uçuşu yaklaşık 1 km. uzak alana kadar genişletilmişti inceleme-araştırma sahası. Geçen süre içerisinde elde edilen yüzlerce bulgu “İvedi” ibareli olarak çoktan Kriminal Laboratuvarda incelenmeye başlamıştı.

Dünya gündeminde olan böyle bir olayda elde edilebilecek her bulgu çok önemlidir. Öyle de oldu. Aradan geçen bir güne rağmen patlama noktasına 1 km uzaklıkta çalışmalarını sürdüren Olay Yeri İnceleme ekibi kesik ve kısmi yanık bir parmağa rastladı. Bulgu, hemen inceleme için ilgili kısma aktarıldı ve çok kısa süre içerisinde sonuç alındı. Daha önceki tüm çalışmaları doğrulayan bir parmak izi ve DNA profili elde edilmiş oldu. Fail, daha önce de bağlantılı suçlarla ilişiği bulunan bir teröristti. Bilgi kamuoyuna aktarıldı ve teröristin bağlantıları tespit edilmeye başlandı. Kısa bir süre içerisinde de bağlantısı tespit edilen on bir kişi gözaltına alındı ve gerekli işlemler yapılmaya devam edildi. Çalışmasını tamamlayan ekipler sıra sıra olay yerinden ayrıldılar ve normal görevlerini döndüler fakat çalışmaya devam eden birileri hâlâ vardı: DVI Ekibi, bir diğer değişle F2K Ekibi…

 

Fail Tespit Edildi, Peki Ya Mağdurlar Kim?

Örnek aldığımız olayımızda 34 kişinin hayatını kaybettiğini ve içlerinde yabancı şahısların da olduğunu söylemiştim. Peki failin parmağının 1 km öteden bulunduğu bu olayda mağdurlar tek parça kalmış mıdır? Kalmışsa tanınabilecek halde midir? Peki ya yabancıları kim teşhis edecek?…

Bu sorular uzar da gider. Fakat birileri cevap vermeli: DVI/F2K ekibi. Dünya üzerinde bu terim Disaster Victim Identification (DVI) olarak biliniyor. Ülkemizde ise Felaket Kurbanlarını Kimliklendirme (F2K/FKK). Bunlar kimlerdir, neler yaparlar gelin inceleyelim…

Bir olayda üç  kişiden fazla ölen şahıs varsa bu olay DVI ekibini ilgilendiriyor demektir. Şahıslar kolay teşhis edilebilecek dahi olsa bu konunun yine de ilgili uzmanlarca incelenmesi gerekiyor. Yaşanan felakete bağlı olarak bu ekibin içerisinde çok farklı alanlardan uzmanlar bulunabilir. Ancak genelde Genel Koordinatör, Parmak İzi Uzmanı, Adli Görüntüleme Uzmanı, Antropoloji Uzmanı, Diş Uzmanı ve Lojistik Sorumlusundan oluşur. Görevleri genel tanımla şöyledir; Doğal afet, terör saldırısı ve benzeri toplu ölümlerde, ölen şahısların kimliklerinin tespiti, tespit edilen cesetlere ait tüm parçaların bir araya getirilmesi ve ilgili adli/idari işlemlerin yapılarak yakınlarına teslim edilebilmesini sağlamak.

Ekip içi bireysel görevleri ise şöyle özetleyebiliriz. Genel Koordinatör, yapılacak işlemlerin planlanması ve yürütülmesini öncülük eder. Parmak İzi Uzmanı, ölen şahısların izlerini sistemdeki izlerle karşılaştırır. Adli Görüntüleme Uzmanı, çalışmaların her safhasının fotoğraf ve video kayıtlarını tutar. Antropoloji ve Diş Uzmanları ise ihtisas alanlarında olan konular üzerinden çeşitli örneklemler ile kimlik tespiti vasıtası ararlar. Ve lojistik sorumlusu ise bazen haftalarca süren çalışmalar boyunca bu ekibin maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamakla görevlidir.

Ülkemizde Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı, AFAD ve Adli Tıp Kurumu bünyelerinde DVI Ekipleri faaliyet gösteriyor. Onlara en fazla ihtiyaç duyulan olayların başında ise depremler geliyor. Binlerce insanımızı yitirdiğimiz Gölcük(1999), Düzce(1999)ve Van(2011) depremlerinde bu ekiplerin ihtiyaç ve kıymeti oldukça göz önüne çıkıyor. Yılın belki birkaç gününde ya da birkaç yılda bir ihtiyaç duyulan ekiplerimiz olay sıklığının aksine her zaman diliminde hazır bulunmaktalar. Karşılaşabilecekleri durumlara karşı da kendilerini sürekli eğiterek gelişmekteler. Özellikle son dönemlerde dile getirilen, büyük depremin kapıda olduğu tezine karşı DVI ekiplerinin de sayıları artırılmaktadır.

DVI ekiplerinde, en kısa zamanda en doğru sonuca ulaşma odaklı olarak psikolojik ve fiziksel yönden büyük bir çaba söz konusu. Yaşanan bir doğal afet sonucunda kendi yakınlarından dahi haber alamayan kişilerin, her yaştan cesedin kimliklendirmesini yapmak için çalıştığını düşünelim; belki de işin en zor kısmı bu psikolojik boyutu…

 

Patlama Olayı Sonrasında Ne Oldu Peki?

Hikayelerin ağırlıkta olduğu bir dergide makale yazmanın zorluğunu size nasıl anlatabilirim bilemedim. Hem ilgi çekici olmalı hem de bilgi vermeli. Hem hikayeleştirilmiş gerçek bir olay olmalı hem de makale sınıfında kalmalı… Oldukça zor değil mi?

En son on bir zanlının gözaltına alındığını söylemiştik. Ölen şahıslar gerekli incelemelerin ardından kimlikleri tespit edilmiş olarak yedi gün gibi bir süre içerisinde ailelerine teslim edildi. Dört yabancı şahsın kimlik tespitleri ise İNTERPOL ve Büyükelçilikler vasıtasıyla yapıldı. Canlı bomba olan teröristin patlama noktasına nasıl geldiği ve kimlerden ne tür yardım aldığı da büyük ölçüde netleşmişti. Konuyla ilgili görev yapan tüm ekiplerin takdire şayan çalışmaları sonucunda bir konu daha aydınlatılmış oldu. Belki içlerinde yabancı ülke vatandaşlarının da bulunmasının etkisiyle uluslararası camiadan birçok gayri samimi  kınama metni okuduk. Ülkemizde de birkaç ay sonra neredeyse hatırlayan kalmadı.

Otuz dört kişi ve aileleri… Hikayelerini bilmiyoruz, fikirlerini ve planlarını da… Neden olmuştu, nasıl olmuştu bilmiyorum ama… Ateş yine düştüğü yeri yakmıştı…