Ana Sayfa Blog Sayfa 28

Bir Alpaslan Kaya Polisiyesi | Vaka-i Hassasiye | Bölüm – 5

Nisan ayının dördüncü günü, öğleden önce Konyaaltı Plajı’nda yürüyordu, Erol. Bir yandan denize bakıyor, bir yandan da sevgilisinden gelecek mesajı bekliyordu. Sürekli telefonunun kilidini açıyor, mesaj gelmiş mi diye kontrol ediyor, umutsuzlukla yeniden gözlerini denize çeviriyordu. Bu ayrılıklarının dördüncü günüydü. Erol, yeniden kendisine döneceği umudunu bir ân olsun yitirmiyordu.

Doğu yönünde yürüyüşünü sürdürdü. Yaklaşık altı dakika kadar yürüdükten sonra bir sandal dikkatini çekti. Eski, sarı renkte, kıyıya vurmuş bir sandal. Yüz metre kadar önündeydi. Hızını hiç bozmadan o yana doğru yürüdü. Bu esnada telefonunu bir kez daha kontrol etti, ama onu sevindirecek bir gelişme yoktu.

Sandala vardığında etrafına bakındı, dikkatini çeken kimse yoktu. Sonra sandalın içine doğru kafasını uzattı ve bir anda onu gördü: Bir altmış beş boylarında, sarışın, çırılçıplak bir kadın bedeni. Üzerinde kan yoktu. Erol, şaşkınlıktan ne yapacağını bilemez hâlde kadına bakmaya devam etti.

Aradan birkaç dakika geçtikten sonra yavaş yavaş kendine gelen Erol, telefonun mesaj sesiyle iyice kendine geldi. Telefonu açtı, mesaja hiç bakmadan 155’i çevirdi.

***

Alpaslan Başkomiser, Ziya’nın öldürüldüğü gece meyhaneyi gören güvenlik kameralarının kayıtlarını izliyordu, bir anda kapısı çalındı ve uygulamayı masaüstünden kaldırdı, polis teşkilatının logosu bulunan masaüstüne göz attıktan sonra gür sesiyle “Gir,” dedi.

İçeriye giren komiser yardımcısı Cemil, telsizi gösterdikten sonra, “Başkomiserim, Konyaaltı Plajı’nda ölümü şüpheli bir kadın cesedi bulmuşlar,” dedi.

Masasının üstündeki telsizi eline alıp sesini kontrol etti, Alpaslan. Sahiden de sesi kapalıydı. Bu yüzden de anonsu duymamıştı. Yeniden bilgisayarın masaüstünü kontrol ettikten sonra, monitörün düğmesine basıp kapattı. Çekmeceden silahını ve cüzdanını alıp kalktı.

On beş dakika sonra da cinayet büro çalışanları olay mahalline intikal ettiler. Olay yeri inceleme ekibi çoktan sandalı çevirmişler, işlerini yapmaya koyulmuşlardı. Bu sırada olay yeri inceleme ekibinin amiri, Alpaslan Başkomiser’i görünce kalktı, üstünün yanına geldi.

“Ne buldunuz?” diye sordu Alpaslan.

“Hoş geldiniz başkomiserim. Sandaldan parmak izlerini aldık, cesetten de özellikle tırnak aralarından bulgular topladık,” dedi, yerdeki izleri gösterdi. “Lastik izlerinden de örnek aldık. Savcı beyin izniyle birazdan cesedi kaldıracağız, otopsi yapıldıktan sonra belli olur.”

Olay yeri inceleme komiserinin verdiği rapordan memnun olan Alpaslan, yanındaki Ferdi’ye işaret yaptı, bu, bir de sen bak, demekti. Ferdi, işareti aldıktan sonra cesedin yanına doğru yol aldı. Komiser hâlâ Alpaslan’ın yanında, olayı anlatmak için yeni bir soru bekliyordu.

“Kimliğine ulaşamadınız değil mi?”

“Yok başkomiserim. Geldiğimizde çırılçıplak yatıyordu. Ama tahminen yirmi, yirmi bir yaşında.”

Alpaslan’ın bir anda içi cız etti! Kız çok küçüktü, bu yaşta ölüm ona ağır bir cezaydı.

“Demek o kadar küçük ha!” dedi Alpaslan yine de, içinden geçenleri dışa vurdu. “Kim ihbar etmiş peki?”

“Erol Tatar. Kendisini ekip aracında misafir ediyoruz başkomiserim. Sizi bekledik.”

Selda’ya işaret yaptı.

“Peki, komiserim, size iyi çalışmalar. Biz Selda Komiser ile Erol’u sorgulayalım. Kolay gelsin.”

“Sağ olun başkomiserim.”

Alpaslan ve Selda, olay yeri inceleme ekiplerinin Erol’u tuttukları ekip aracına doğru yollandılar. Henüz cesedi görmemiş olan Alpaslan’ın kafasında hep aynı düşünce dolaşıp duruyordu: Ne kadar da gençti. Kızıyla yaşıt neredeyse. Kim bilir hangi babanın, annenin, kardeşin içi yanacak. Kim? Hangi cani, böyle bir şeyi yapabilir? Eğer ortada bir katil varsa eğer… Katil yoksa, niçin çırılçıplak bir şekilde bulunmuştu? Bu çıplak ceset bırakma da nereden çıkıyordu? Bir tarikatın oyunu olabilir miydi? Mesaj veriyor olabilirlerdi, ki bu zamanda en çok onlar, kadınların giyim kuşamına tepki gösteriyor, hatta ileri seviyeye geçiyorlardı. Alpaslan’ın kafasında düşünceler düşünceleri doğururken, böyle bir olayın yaratacağı siyasal ve sosyal sorunları da düşünmeden edemiyordu.

Nihayet araca geldiler. Alpaslan kimliğini gösterdi Erol’a. Sonra da aynı işlemi Selda yaptı.

“Erol Bey, cesedi nasıl bulduğunuzu anlatır mısınız?”

“Komiserim polislere anlatmıştım ben…”

“Bana anlatmadınız ama. Olaya ben bakıyorum, bu yüzden de bana anlatmanız gerekiyor.”

“Amirim, bir saat önceydi işte. Canım sıkıldı, buraya geldim. Kız arkadaşımla mesajlaşıyorduk. O sırada sandalı gördüm. Yanına gitmek istedim. Yanına gittiğimde de cesedi gördüm.”

“İlk tepkiniz neydi?”

“Şaşırdım vallahi. Mesaj gelene kadar da öylece… hiçbir şey yapmadan durmuşumdur. Sonra kendime gelince de direkt sizi aradım.”

“Başka bir şey var mı? Etrafta birilerini gördünüz mü mesela?”

“Yok, kimse yoktu. Etrafıma bakmıştım önce. Birileri olsaydı hiç yanaşmazdım.”

“Peki, buradan ayrılmayın, arkadaşlarımız sizden örnekler alacak.”

“Şüpheli miyim ben?”

“Hayır. Teknik meseleler. Korkacak bir şey yok.”

Alpaslan, Erol’un anlattıklarından bir şey çıkaramamıştı. Antalya’daki en zor görevi bu olabilirdi. Tabii bir de Ziya’nın öldürülmesi söz konusuydu. Kendisine hiçbir şekilde bir bilgi vermeseler de Alpaslan el altından olayı inceliyor, Ziya’nın öldürülmesinde emri kim verdiyse bulmaya çalışıyordu. Alpaslan, Selda’nın sorusuyla kendine geldi.

“Başkomiserim, sizce kim böyle bir şey yapmış olabilir? Küçücük bir kız yani…”

“Bilmiyorum, Selda. Bakacağız.”

Cesedin yanına hareketlendiler.

“Boğularak ölmüş başkomiserim. Hiçbir kan izi yok,” dedi Ferdi.

“Öyle görünüyor. Selda, kızım sen maktulün fotoğrafını çek, kayıp ilânlarına bak bakalım. Belki bir şey çıkar.”

“Emredersiniz başkomiserim.”

“Cemil, sen de Selda’ya yardım et.”

“Emredersiniz başkomiserim.”

“Ferdi, biz de MOBESE ve güvenlik kamera kayıtlarını inceleyelim. Belki bir şey buluruz. Belli olmaz.”

“Emredersiniz başkomiserim.”

 

Alpaslan ve Ferdi, ilk önce plaja giden yollardaki güvenlik kameralarının kayıtları incelemek için sokaktan sokağa gezdiler. Buldukları üç kamera kaydından da plaja doğru giden araçları saptadılar. Ferdi ve olay yeri inceleme ekipleri, maktulün yaklaşık dokuz saat önce öldüğünü tahmin ediyorlardı. Bu yüzden de son dokuz saate baktılar, plaja giden sadece dört araç vardı. Bunlardan üç tanesinin plakası okunmuyordu. Okunan aracın plakasını not alıp çıktılar.

Asayişe geldiklerinde Selda ve Cemil büroda, masalarında oturuyorlardı. Alpaslan’ın geldiğini görünce kalktılar ve başkomiserin yanına geldiler. Direkt odaya girdiler. Alpaslan sandalyeye oturdu ve monitörün düğmesine bastı, polis teşkilatının logosu göründü. Alttaki görev çubuğunda sabah açtığı uygulamanın hâlâ açık olduğunu gördü. Sonra ekibine döndü ve rapor vermeye hazırlanan Selda ve Cemil’e bakıp “Ne buldunuz?” dedi.

Selda, rütbe farkından dolayı söz aldı.

“Cemil ile tüm ilânlara baktık, ancak bir sonuca varamadık. Henüz kayıp ilânı yok.”

“Zaten daha gece öldürülmüş amirim,” dedi Ferdi. “Bir gün geçmeden kayıp ilânı vermezler.”

“Siz ne buldunuz başkomiserim?” dedi Selda.

Ferdi, yine söze karıştı. “Gece ve sabaha karşı dört tane araç plaja doğru giderken güvenlik kameralarına yakalanmış. Ama maalesef bir tanesinin plakası okunuyor.”

“Ne yapacağız?”

“Trafik Şube’ye plakayı verdik, ayrıca plakası okunmayan araçların da MOBESE’den takibi yapılacak. Eli kulağındadır, birazdan haber gelir.”

“Araçtan yakalayabilir miyiz sizce başkomiserim?”

“Bakacağız Cemil,” dedi Alpaslan. “Araçtan da yakalayamazsan, zaten geçmiş olsun.”

“Kesin tarikatın işi,” diye iç geçirdi Ferdi. “Geçen yıl da bir kızı soyup sokağa bırakmışlar, üzerine de şu tahta kalemiyle Arapça bir ayet yazmışlardı.”

“Burada mı yaşandı o olay?” diye sordu Alpaslan, dikkat kesilerek.

“Evet,” dedi Ferdi. “Kepez’de oldu. Hatta kıza ilaç vermişler, hiçbir şey hatırlamıyor. Sonra yapılan araştırmalarda kıza tecavüz ettikleri de ortaya çıktı. Ama kimin tecavüz ettiği bulunamadı. O olaydan sonra kız hastaneye yatmış.”

“Tarikatın yaptığını nereden biliyorsunuz?” diye sordu Alpaslan.

“Tüm teşkilat öyle adlandırdı.”

“Hiç duymamıştım bunu,” dedi Alpaslan.

Ferdi’nin telefonu çaldı. Arayan Trafik Şube’dendi. Ferdi açtı telefonu.

Plakası okunan araç Salih Karagülle adına kayıtlıymış, ev ve iş yeri adreslerini bir küçük kâğıda yazdı genç komiser. Ardından da gelen bilgi ekibi bir nebze de olsa rahatlatmıştı. Plakası okunmayan araçların da MOBESE’den belli bir yere kadar takip edilmiş, plakalarına ulaşılmıştı. O araçların da sahiplerinin ev ve iş yeri adresleri alındı.

Bilgilerin yazılı olduğu kâğıtları inceleyen Alpaslan, bir tanesini kendisine, bir tanesini Ferdi’ye, bir tanesini Selda’ya kalanı da cinayet masasının diğer komiserlerinden Yakup’a verdi.

Bir saat sonra dört aracın da sahipleri cinayet büroya getirildi.

İlk sorguya alınan kişi güvenlik kameralarından plakası okunan kişiydi, yani Salih Karagülle. Bir altmış sekiz boylarında, zayıf, genç biriydi. Yüzünde sakal yoktu, yer yer sivilceler ve sivilce izleri vardı. Alpaslan sordukça birinci sorgulanan terledi. Olayla hiçbir bağının olmadığını, o saatte oraya sadece içmek için gittiğini ve hiçbir şey görmediğini söyledi, ağladı, yeminler etti. Parmak izi alınmak üzere odadan çıkarıldı.

İkinci sorgulanan -Ahmet- ise yine bir altmış sekiz boylarında, saçı dökülmüş, orta yaşlarda biriydi. O da ilk sorgulanan gibi içmek için gittiğini, araçta yalnız olmadığını, bir de “bayan arkadaşı”nın olduğunu söyledi. Parmak izi ve “bayan arkadaşı”nın numarasını vermek üzere odadan çıktı.

Üçüncü sorgulanan ise birinci sorgulanan gibi her soruda ağlıyor, sızlanıyordu. Olayla hiçbir ilgisinin olmadığını, o saatte orada bulunmadığını, evde, uyuduğunu söylüyordu. Şahit olarak da annesini gösteriyordu. “Çünkü yatmadan yarım saat önce annem ile telefonla konuştum,” diyordu. Bu söylediği bir şahitlik doğurmazdı. Sonuçta annesi ona tanıklık edemezdi. Ama adı Can olan üçüncü sorgulanan yeni bir bilgi verdiğinde Alpaslan’ın kafasında neredeyse aklandı. Dün gece arabasını üniversiteden arkadaşı olan İbrahim’e verdiğini söyledi. Kırklı yaşlardaki Can’ın ikinci üniversitesini okuyor olması, iddiasını bir nebze de olsun güçlendirdi. Alpaslan ve Cemil, hiç soğukkanlılığını bozmadan soru sormaya devam ediyordu. Ancak Can’ın gerçekten korktuğunu, bu yüzden de yalan söyleyemeyeceğini anlayan Alpaslan, yeniden sözü İbrahim’e getirdi.

“Niçin arabayı verdiğini bir kez daha anlat, kafamda oturmayan bazı yerler var,” dedi.

“Amirim, yemin ederim, saat sekiz gibi beni aradı. İsterseniz arama kaydına bakın. Aradı beni. ‘Ağbi, bana acilen araban lazım, kıza söz verdim, gezdirecem,’ dedi.”

“Sen bu kızı daha önce gördün mü?”

“Hayır.”

“İbrahim’e güvenir misin?”

“Güvenirim tabii ki başkomiserim. İyi çocuktur. Kitap okur sürekli. Hatta geçen ay, ben de kitap alsın diye cebine biraz para koydum.”

“İbrahim sence böyle bir şey yapmış mıdır?”

“Sanmıyorum amirim. Dediğim gibi iyi çocuktur.”

“Peki, şimdi parmak izin alınacak. Sonra da arabandan örnekler alınacak. Dua et, İbrahim, yalanlamasın.”

Can ağlamayı sürdürdü, Cemil’in yardımıyla odadan çıktı.

Dördüncü sorgulanan kişi -Mehmet-, oldukça iriyarı biriydi. Saçları uzun, küpeli ve kolları dövmeliydi. Belirtilen saatte orada olmadığını söyleyince Alpaslan’ın işi iyice zora girdi. Alpaslan soruyor, adam inkâr ediyordu. Başkomiser arabayı başkasına verip vermediğini sordu, sorgulanan ise vermediğini söyledi. O zaman nasıl oluyordu bu? Bir yanlışlık olmalıydı. Üstelik adamın evde olduğunu kanıtlayacak şahitleri de vardı. Parmak izi ve şahitlerin iletişim bilgileri alındıktan sonra serbest bırakıldı.

Şüphelilerin sorgusu bittikten sonra odasına çıkan Alpaslan, öncelikle Ziya’nın ölümüyle ilgili izlediği güvenlik kamerasını izlemeye devam etti. Ancak hiçbir şey görünmüyordu. Ümitsizlikle uygulamayı kapattı, çok iyi bir zaman seçilmişti, kim, kim öldürmüştü Ziya’yı? O gün, öldürülmeden önce kendisine sır verecekti. Belki bu yüzdendi. Ama niçin Alpaslan’a bir şey olmamıştı? Alpaslan, bu soruların içinden çıkamıyordu.

Cemil kapıyı çalmasaydı, kafasının içinde kurduğu çıkmazda kaybolacaktı. Cemil odaya girdi, İbrahim’in getirildiğini söyledi. Alpaslan yavaşça yerinden kalktı ve sorgu odasına yol aldı. Odaya girdiğinde ayakta duran, takım elbiseli, orta boylu, sakallı, genç ile karşılaştı. Yüzünde gerçekten görünür bir korku vardı. Bu odaya şüpheli konumunda giren herkeste olduğu gibi. Bazen Alpaslan da korkuyor bu odaya girdiğinde. Ama onu korkutan katilin varlığı, bir adam öldürürken soğukkanlılığı, insanlıktan çıkışı.

İbrahim’i oturttu. Can’ın söylediklerini anlattı, sonra da sorularına başladı. İbrahim inkâr etmedi, evet, Can’dan arabasını aldığını, kız arkadaşıyla gece on ikiye kadar dolaştıklarını, içtiklerini ve arabada öpüştüklerini anlattı. İbrahim’in son sözüyle yüzü kızardı. Ama o kadar güzel bir Türkçe ile konuşuyordu ki, âdeta, virgülleri bile atlamıyordu. Bu kadar olumsuz havada bile diksiyonunun kusursuzluğu Alpaslan’ın hoşuna gitti.

“Sonra?” diye sordu Alpaslan.

“Onu evine bıraktım, sınıftan iki kızla evde kalıyorlar. Eve bıraktıktan sonra da plaja gittim.”

“Evet, bizi ilgilendiren kısım da burası zaten. Plaja gittiğinde birileriyle karşılaştın mı?”

“Hayır, yemin ederim. Arabada kalan iki birayı içtim yalnızca. Denizin huzur verici sesi ile o iki lanet birayı içtim. İçmez olsaydım. İçtikten sonra da evime gittim. Evde kimse yoktu ama. Çok oturmadım, biranın etkisiyle uyudum.”

“Kız arkadaşını bıraktıktan sonra kimseyle görüşmediğine, arabana kimseyi almadığına emin misin?”

“Eminim başkomiserim.”

“Peki, parmak izin alınacak. Sonra kız arkadaşının da numarasını verip gidebilirsin. Ona da sormamız lazım.”

“Siz nasıl uygun bulursanız. Ben size yardımcı olacağım.”

İbrahim’in sorgusundan da bir sonuç elde edemeyen Alpaslan, üzerindeki baskıyı iyice hissetti. Parmak izi ve plajda bulunan lastik izi sonucu gelene kadar hiçbir şey yapamayacaktı.

Mesai saati dolmuştu, cinayet masasındaki bazı polisler gitmişti. Yalnızca nöbetçi olan Cemil, Selda ve iki polis kalmıştı. Alpaslan odasına girdi, ceketini aldı, bilgisayarını kapattı, ışığı söndürdü ve çıktı. Polislere hiçbir söz söylemeden terk etti mekânı.

***

Ertesi sabah herkesten önce gelen Alpaslan, ifade tutanaklarını yeniden inceledi, ancak dünkü gibi yine bir sonuca varamadı. Yalnızca o gece dışarı çıkmadığını ifade eden Mehmet’in, doğru söyleyip söylemediği konusunda ikilemde kalıyor, Trafik Şube’nin yanılmış olabileceğini düşünüyordu.

Yarım saat sonra polisler teker teker gelmeye başladılar, en geç ise -8.35’te- Ferdi geldi. Ferdi’nin arkasından da olay yeri incelemeden Ilgaz, raporları getiriyordu ve yolda Ferdi’ye seslenip durdurdu ve raporları komisere teslim ettikten sonra mesai yerine döndü.

Ferdi, iki kez kapıya vurduktan sonra içeriden ses gelmeden kapıyı açtı, Alpaslan’ı kitap okurken gördü. Bu sefer daha bir temkinli bir şekilde kapıda bekledi, ta ki Alpaslan kafasını kaldırıp ona bakıncaya kadar.

“Ne oldu?” dedi başkomiser.

“Olay yeri inceleme,” dedi Ferdi.

Alpaslan kitapta kaldığı sayfaya ayracı koyup kapattı ve masanın üstüne koydu, Ferdi’den raporları aldı ve tıpkı kitap okurken ki gibi ciddiyetle incelemeye başladı. “Ne kadar çabuk geldi bu sefer, değil mi?” diye Ferdi’ye takılıyordu. Sandaldan çokça parmak izi alınmıştı, bunlardan bir tanesinin katile ait olduğu düşünülüyordu. Sandaldan alınan parmak izlerinin birçoğunun kimliği ve adresleri tespit edilmişti. Tespit edilemeyen parmak izi sayısı on üç taneydi. Maalesef dün sorgulananlardan hiçbirinin parmak izi, sandalda bulunan parmak izi ile uyuşmuyordu. Bu onların suçsuz olduğu anlamına gelmiyordu, Alpaslan, parmak izlerinden sonra da lastik izlerinin karşılaştırılmasına bakmak üzere diğer dosyayı açtı, ne tuhaftır, dört aracın da lastiği vardı dosyada. Yani, bu durum, gece araçların orada olduğunu ispatlıyordu, lâkin bu da suçlu olduklarını ifade etmezdi. Üçüncü dosyada ise araba incelemelerinin raporu vardı. Alpaslan, bin bir ümitle dosyayı açtı: Bu işin bu kadar zor ve profesyonelce işlenmiş bir cinayet olduğunu düşünmüyordu, meslek kariyeri ona bir şey öğretmişse, o da çokça bilinen beylik laftı. Kusursuz cinayet yoktur. Veya: Bizde henüz kusursuz cinayet işleyecek katil yetişmedi. Ama yine başkomiserin umduğu gibi olmadı, araçlarda maktulün DNA’sına rastlanmamıştı. Son bir dosya kalmıştı. Ferdi, başkomiserinin son derece dikkatle incelediği dosyalardan bir şey çıkmaması karşısında başkomiserin aldığı tavırdan, katile ulaşabilecek hiçbir yolun olmadığını anlıyordu. Ferdi ise meslek hayatı boyunca üç cinayette katile ulaşamamıştı. Alpaslan diğer dosyayı açmadan önce Ferdi’ye döndü.

“Bu dosyadan da bir şey bulamazsak katile ulaşabileceğimiz hiçbir somut delil yok elimizde, demektir.”

Ferdi, sessizlikle karşıladı bu lâfı. Sonra aklına takılan bir soruyu yöneltti.

“Başkomiserim, sizin katili bulamadığınız olay oldu mu?”

“Tabii,” dedi başkomiser, henüz dosyayı açmamıştı. “İki kez oldu hem de.”

“Sizce bu da üçüncüsü olur mu?”

“Sanmıyorum,” dedi kendinden emin bir şekilde Alpaslan.

“Çok emin konuştunuz.”

“Tecrübelerimden yararlanıyorum, kitaplardan da,” deyip masanın üstündeki yerli polisiye romanı gösterdi.

Hayatında bir elin parmak sayısı kadar kitap okumuş olan Ferdi, kitap meselesine anlam veremese de tecrübeden yana itimadı tamdı.

Komiserin cevap vermeyeceğini anlayan Alpaslan, son dosyanın da kapağını çevirdiğinde yüz ifadesi bir anda değişti.

“İşte bu,” dedi. “Maktulün kimliğine ulaşılmış.”

“Sahi mi?” diye şaşırdı Ferdi.

“Evet, sana söylemedi mi?”

“Kim?”

“Sen dosyaları kimden aldın oğlum?”

“Olay yeri incelemeden bir polis getirdi.”

“Hiçbir şey sormadın mı? Baksana burada maktulün parmak izinden Naz Dil olduğuna ulaşılmış, on dokuz yaşında, Akdeniz Üniversitesi Siyasal Bilimler birinci sınıf öğrencisi. Adresi de burada. Kim getirdi sana bu dosyayı, onu bana bulacaksın, işini yerine getirmeyen polisler var aramızda!” dedi Alpaslan, tehditkâr bir ses tonuyla.

“E o zaman eve mi gidiyoruz?”

“Biz kızın evine gidelim, Yakup da yanına iki polis alıp şu sandalda parmak izi olanları sorgulasın bakalım.”

“Emredersiniz başkomiserim.”

Dosyayı da alıp sandalyeden kalktı ve odadan çıktı. Yakup Komiser’e gerekli emri verdi, sonra da Ferdi ile maktulün kayıtlı ev adresine doğru yola çıktı.

Kepez’de bir mahallede bulunan altı katlı apartmanın dördüncü katındaydı ev. Ferdi ve Alpaslan, asansörün bozuk olmasından dolayı merdivenleri kullanmışlar, sokakta zanlı kovalasalar bu kadar yorulmayacaklarına şaşırmışlardı. İkisi de nefes nefeseydi.

Alpaslan zile bastı.

Kapıyı açan olmayınca bir kez daha bastı.

Sonra kapının arkasından gelen ince ayak seslerini duydu.

Kapı “Kim o?” denmeden açıldı, kapıyı açan da gençti; bir elli dokuz boyunda, esmer, kilolu bir kızdı. Alpaslan kimliğini gösterdi. Ardından da Ferdi gösterdi. Kız sabahın bir vakti, kapısında iki tane polis görünce şaşırıp kalmıştı. Bir anda korku ve panik karışımı bir sese büründü.

“Buyurun,” diyebildi bu ses tonuyla.

“Naz Dil’in evi burası mı?” diye sordu Ferdi.

“Evet, ev arkadaşım.”

Alpaslan arka cebinden maktulün fotoğrafını çıkardı, gösterdi.

“Naz mı?”

“Evet. Bir şey mi oldu?”

“Müsaitseniz içeride konuşalım,” dedi Alpaslan.

Kız o zaman kapının önünden çekildi ve iki polis eve girdi. Ev küçüktü. Nereden bakılırsa bir öğrenci eviydi, kızlar da kalsa, dağınıktı. Halının üzeri yanık izleriyle doluydu. Duvarlar kirliydi. Kapıyı açan kız oturma odasını gösterdi. Alpaslan içeri girdiğinde birinin yattığını fark etti ve geri çekildi. Kız durumu fark edince odada yatan erkek arkadaşını uyandırdı. Uyanan çocuk da karşısında erkekleri görünce uyanıp uyanmadığını anlamaya çalıştı, bir rüya görüyor olabilirdi. Ama aradan bir dakika geçip Alpaslan ve Ferdi kendilerini tanıtınca ve kız da onaylayınca durumun ciddiyetini anladı. Kız hemen odanın penceresini açtı ve içerideki sigara ve alkol kokusu dışarıdan gelen hava ile karışmaya başladı. “Geç kızım otur şuraya, sana soracaklarımız var,” demeseydi Alpaslan, kız bu hızla evi baştan sona temizleyebilirdi. Kız uygun bir yere oturdu. İki polis de karşısındaydı. Erkek arkadaşı hemen yanında oturuyordu.

“Şimdi sana bir şey söyleyeceğiz, güçlü ol,” dedi Alpaslan. Polislik mesleğinin en zor anlarından belki birincisi buydu. “Arkadaşın Naz Dil, önceki gün ölü bulundu.”

Kız bir şey demedi, ama gözlerinden ipince yaşlar süzüldü.

“İyi misin?”

“…”

Kızın erkek arkadaşı da tepkisiz kaldı. Naz’la aynı sınıftalardı.

“Kızım, kendini topla. Sorularımıza cevap ver.”

“İstediğinizi sorun amirim,” diyebildi çok ama çok zayıf bir tonla.

“Naz Dil’i kim öldürmüş olabilir?”

“Bilm.yor.m”

“Tehdit eden birileri?”

Kız başını iki yana çevirdi.

“Ailesi ile arası nasıldı, nereli bu kız?”

“Tra…n”

Alpaslan, Ferdi’ye döndü.

“Burada konuşamayacağız, merkeze alalım, kendisine gelir o zamana kadar. Sen ekip çağır.”

“Emredersiniz başkomiserim.”

Erkek, kıza sarıldı ve ağlaması için omzunu verdi. Kız işte o ân hıçkırıklarla ağlamaya başladı.

Alpaslan, daha güçlü olan adama baktı.

“Sen tanıyor musun Naz’ı?” dedi.

“Aynı sınıftaydık komiserim.”

“Ne biliyorsun hakkında?”

“Öyle kendi hâlinde bir kızdı komiserim. Yalnız gezerdi genelde.”

“Peki, eve gelmeyince şüphelenmediniz mi?”

“Sınav zamanı komiserim. Naz, kütüphanede kalır sınav zamanları. İlk dönem tüm derslerde başarı elde etti bu sayede. İki gündür gelmeyince biz de öyle olduğunu düşündük. Aramak… aklımıza bile gelmedi.”

Alpaslan kızın yüzüne iyice baktı. Aramadığı için pişmandı.

“Birazdan ekip gelecek kardeşim,” dedi Ferdi. “Sizi merkeze alacağız. Sevgilinin durumu şimdi iyi değil, orada konuşuruz.”

“Bu Naz’ın anne ve babasına nasıl ulaşırız?”

Kız, erkeğin omzundan kafasını kaldırdı, ama hıçkırmayı sürdürüyordu.

“Bende numaraları ol.caktı.”

“Ferdi sen hem onların numarasını hem de Naz’ın numarasını al. Sonra Naz’ın numarasını merkeze söyle, baksınlar bakalım, son sinyal nerede.”

“Emredersiniz başkomiserim.”

Ekipler geldi, evdekiler merkeze götürülmek üzere evden çıkarıldı. Alpaslan da bu zaman zarfında Yakup’u aradı ve parmak izi dosyasında son durumun ne olduğunu sordu. Sonuç olarak kocaman bir sıfır vardı elde. Alpaslan en azından kızın kimliğine ulaşabilmenin verdiği küçük sevinçle avundu. Telefonu henüz kapatmamıştı. Dün plaja gitmediğini iddia eden dördüncü sorgulananı -Mehmet’i-bir kez daha merkeze almaları için emir verdi. Sonra evden çıktılar.

Üniversiteye doğru yol aldılar. Yolda kızın anne ve babasını arayan Ferdi, uygun bir şekilde Antalya’ya çağırdı.

 

Fakültenin dekanı Doç. Dr. Kâmuran İncesu, iki polisi fakülte kütüphanesinin girişinde buldu. İki polis de dekanı bekliyordu. Selâmlaştılar. Dekan, kütüphanenin kapısını açtı ve kütüphane memuru ile tanıştırdı. Ferdi, Naz Dil’in fotoğrafını memura gösterdi. Memur elli yaşlarında kısa boylu, kilolu biriydi. Gözlüklerini çıkarıp fotoğrafa baktı. Naz’ı tanıdı. “Naz, kütüphaneyi sık sık kullanır, personel ve kullanıcılarla iyi geçinirdi.” Naz’ın öldürülmüş olmasına hiçbir anlam veremedi.

Dekan da tıpkı kütüphaneci gibi bu olaya bir türlü anlam veremiyordu. İşleri nedeniyle derslerine giremediğini ama okutmanlar aracılığıyla ve ders notları bakımından Naz’ın iyi bir öğrenci olduğunu söylüyordu.

Alpaslan, Naz’ın ödünç aldığı kitapları sordu.

Kütüphane memuru programdan Naz’ın adını yazdı ve okuduğu kitapları ekranda görünce başkomisere okudu, aldığı son üç kitap bölüm üzerineydi. Alpaslan, bir roman üzerinden yola çıkabileceklerini düşünmüştü oysaki. Yine de kitapların adlarını yazdı.

Dekandan, Naz’ın ders programını ve derslerine giren hocaların adlarını istedi. Dekan hepsini verdi. Okulda olanlarla okulda, olmayanlarla da telefonla görüşüldü. Ama Alpaslan, hep aynı cümleyi duymaktan yoruldu: “Çok iyi bir öğrenciydi. Mekânı cennet olsun. Arkadaşlarıyla, bizlerle iyi geçinirdi. Hiçbir problem yaşamadık.” İçlerinden sadece dekanın dersine giren okutman farklı bir şey söylediyse de, o da yine dersleriyle alakalıydı.

Daha sonra merkeze dönmek üzere üniversiteden ayrıldılar.

Merkeze döndüklerinde Mehmet, Naz’ın ev arkadaşı ve ev arkadaşının sevgilisi başkomiseri bekliyordu.

İlk olarak odaya dördüncü sorgulanan girdi.

Ferdi, dünkü ifade tutanağını adamın yüzüne okudu.

“Hani evden çıkmamıştın?” diye sordu Alpaslan.

“Ya, yemin ederim ki evdeydim. Allah belâmı versin.”

Alpaslan: “Yemin edip durma! Oğlum, sen salak mısın? Plajda izi bulunan lastiklerden biri senin aracına ait. Tesadüfe bak ki, lastiklerinde de plaj kumuna rastlandı. Daha neyi inkâr ediyorsun? Kimden çekiniyorsun?”

“Evdeydim. Başka bir diyeceğim yok. Arabamın oraya nasıl gittiğini bilmiyorum.”

Ferdi gülmeye başladı. Ortada sahiden de gülünecek bir durum vardı. “Yani senin araban uyurgezer mi?” diye sordu genç komiser.

“Komiserim bizim sokağı gören bir iş yerinin güvenlik kamerası var. İnanmazsanız oraya bakın,” dedi.

Alpaslan inanmadı yine.

“Peki, iki gündür yeni mi aklına geldi bu kamera? Ne oldu, sildirttin değil mi?”

“Yemin ederim ki amirim, yeni aklıma geldi. Niye sildirteyim? Ortada geleceğim, ismim söz konusu iken böyle bir şey yapar mıyım?”

“Bilmem. Yapar mısın?”

“Yapmam.”

Alpaslan, yine de kameranın incelenmesi için Cemil’i çağırttı. Cemil, izinli olmasına rağmen, mesleğine bağlılığı sebebiyle bir saat önce gelmişti. Sorgu odasına indi. Başkomiserden emri aldı ve çıktı. Bu sırada sorgulanan adam da çıkarıldı odadan.

Odaya ev arkadaşı -Ayşegül- alındı. Ferdi ve Alpaslan sorguya devam ettiler.

“Naz’ın iyi anlaştığı arkadaşı var mıydı?”

“Naz herkesle iyi anlaşırdı. Kimsenin kalbini kırmazdı. Ama siz ‘Kimlerle gezerdi’ diyorsanız, Jale vardı, memleketlisi. Onunla gezerdi.”

“Sende numarası var mı Jale’nin?”

“Var.”

“Peki, Naz’ın sevgilisi var mıydı? Ya da ondan hoşlanan biri.”

“Yok amirim. Naz çok güzeldi. Ama sevgilisi yoktu. Ondan hoşlanan biri vardı. Ama kısa bir zaman önce Naz’la anlaştılar, hatta Naz çocuğa sevgili arıyordu. İyi arkadaş olmuşlardı yani.”

“Sevgili mi arıyordu?” diye sordu Ferdi.

“Evet. Böyleydi Naz işte.”

“Kim bu çocuk?”

“Onun da numarasını veririm.”

 

Yarım saat sonra Jale ve Selman, merkeze alındı. Jale’yi Ferdi sorguluyordu. Selman ise Alpaslan’ın karşısındaydı.

“Naz’la o işi halletmiştik amirim. İsterseniz mesajlarımıza bile bakabilirsiniz. Hiçbir problemim yoktu. Bir insan bir zamanlar sevdiği bir insanı her zaman iyi anımsar, onun arkasından kötü konuşmaz, kötülüğünü istemez. Hele de Naz gibi kalbi bembeyaz olan bir kızın kötülüğünü istemez!”

“Selman, bak gözümde büyük şüphelisin oğlum. Bana sağlam bir tanık göster. O gece senin Naz’ı öldürmediğini kanıtlayacak bir tanık!”

“Çok iyi dediniz amirim. O gece şehir dışından gelen bir arkadaşımla bizim evde içtik. Affedersiniz, bayağı içtik, zil zurna sarhoştuk. Dün sabah ağır bir baş ağrısı ile uyandım, bütün gün de evdeydim,” dedi Selman. Sesinde hiç şüphe uyandıracak bir kırılma yoktu.

“Şimdi parmak izi ve arkadaşının numarasını alacaklar senden. Sonra gidebilirsin.”

“Tamam, amirim.”

Odasına çıktı Alpaslan. Gün boyunca koşturmaktan yorulmuştu. Masanın üstünde duran kitaba uzanmıştı ki, sabit telefonu çalmaya başladı. Müdür veya savcı olmalıydı arayan. İkincisi ile uzun zamandır, bu cinayet olayında ise hiç görüşmemişlerdi. Telefonu açtı. Arayan savcıydı. Olayın seyri hakkında bilgi verdi. Telefonu kapattığında da odaya Ferdi girdi.

Ferdi, ifade tutanağını masanın üzerine bıraktı ve sandalyeye oturdu. O an Cemil de geldi ve kamera kaydının olduğu CD’yi masanın üzerine bıraktı. Alpaslan, CD’yi eline aldı ve izlemektense güvendiği meslektaşına sormayı tercih etti.

“Var mı bir yamuk?”

“Başkomiserim izleyince göreceksiniz. Araba dün gece birileri tarafından alınıyor ve saatler sonra da yerine bırakılıyor.”

“Ne diyorsun?”

“Yüzleri maalesef seçilemiyor. İkisi de erkek.”

Ferdi’ye döndü: “Adam elimizde mi?”

“Elimizde,” diye yanıtladı.

“Cemil ile gidip sorgulayın, CD’yi izletin,” dedi.

“Tamamdır.”

İki polis odadan çıkınca Alpaslan, Jale’nin ifadesini okumaya başladı.

Naz ile kantinde tanıştık ve kısa sürede arkadaş olduk. İkimiz de Trabzonluyduk ve ikimiz de birinci sınıftık. Ben yurtta kalıyordum, onun evi vardı, özel. Bazen evine misafir olarak giderdim. Ayşegül de iyi bir kızdır. İkisi çok iyi anlaşırlardı. Naz ile genelde mağazaları gezerdik. Ders çalışmak dışında tek aktivitesi buydu. Bir şeyler alsın ya da olmasın gezmeyi, bakınmayı severdi. Kafelerde otururduk. Neden sevgilisi olmadığını sorardım. Kuzenini sevdiğini, kuzeni de kendisini sevdiğini söylerdi. Onun ailesinde olağanmış bu durum. Kuzenini bir iki kez gösterdi. Yakışıyorlardı da. Anlattığına göre çok iyi anlaşıyorlarmış. Hatta son görüşmemizde kuzeninin geleceğini söyledi. Son görüşmemiz de zaten iki gün önceydi. Sınav zamanları dışarıyı bırakın, okulda bile benimle bir araya gelmezdi. Okula başlayalı altı ay kadar oldu işte. Naz’ı tanımıştım çabucak. Anlatacaklarım bu kadar, çok üzgünüm, umarım katili bulunur. Canım arkadaşım…

Alpaslan ifade tutanağını bıraktı. Sandalyesinden kalktı. Pencereyi açtı. Bir sigara yaktı. İki nefes çektikten sonra pencerenin pervazında söndürdü. İzmaritini de dışarı fırlattı.

Kapısı çalındı.

İçeriye giren Ayşegül ve erkek arkadaşıydı.

“Komiserim, iznimizle Naz’ı son bir kez daha görebilir miyim?”

“Olur,” dedi başkomiser. “Buyurun beraber gidelim.”

Yol boyunca konuşmadılar.

Otopsinin yapıldığı hastaneye geldiler. Adlî hekim eşliğinde maktulü gösterdi Alpaslan, Ayşegül’e. İyice bakmasını istiyordu. Ama kız, ağlamaktan ve sızlanmaktan bakamıyordu doğru dürüst. Çıkarttılar kızı. Morgdan çıktılar. Adlî hekim Alpaslan’ı odasına davet etti.

“Buraya gelmeniz iyi oldu başkomiserim,” dedi hekim. “Ben de şimdi dosyayı size gönderecektim. Otopsi tamamlandı. Tahmin ettiğiniz gibi boğularak öldürülmüş. Ama ölmeden önce birkaç kez ilişkiye girmiş. Bekâreti yeni…”

“Tecavüz mü sizce?”

“Hayır.”

“Anladım hocam, başka bir şey var mı?”

“Ne gibi?”

“Katili yakalamamızda herhangi bir yararlı bilgi.”

“Maalesef.”

“Pekâlâ. Kolay gelsin o zaman.”

Alpaslan çıktı. Asayişe döndü.

Cemil ve Ferdi, Mehmet’e CD’yi izletmişlerdi: Adam, arabasını alıp götürenlerden birini tanımıştı. O gün evde kalan ağabeyinin oğluydu. Alpaslan, çocuğun merkeze alınması için ekiplere emir verdikten sonra odasında yalnız kaldı ve çocuk gelene kadar da kitaba devam etti.

 

Saat ona yaklaşıyordu. Sabahtan bu yana hiçbir şey yemediğini yeni fark etti. Kitabın ise son kırk sayfası kalmıştı. Ayracı kaldığı yere koyup kitabı masaya bıraktı. Tam çıkmaya hazırlanıyordu ki, kapısı çalındı. İçeriye Ferdi girdi. Çocuğu getirdiklerini haber ediyordu.

Sorgu odasına indiler.

Çocuk korkudan tir tir titriyordu. Alpaslan bunun farkına varınca kaşının altından bakıp bu çocukta bir şeyler olduğunu sezdi. Cemil de odadaydı. Ferdi, izin alıp evine gitmişti.

“Cemil, sen de bana yiyecek bir şeyler söyle. Çok acıktım.”

“Emredersiniz başkomiserim,” deyip çıktı.

Alpaslan masanın üstüne bıraktığı dava dosyasından Naz’ın fotoğrafını çıkartıp karşısındakine -Halit’e- gösterdi. Çocuk fotoğrafa iyice baktı.

“Tanıyor musun bu kızı sen?” diye sordu başkomiser.

“Tanımıyorum amirim. Öldürülen kız mı?” diye sordu.

“Öldürüldüğünü nereden biliyorsun?”

“Amcam bahsetmişti.”

“Neden burada olduğunu biliyor musun?”

“Amcama şahitlik yapmak için değil mi? Hani onun gece evde olduğuna. Bunun için getirdiler beni. Öyle değil mi?”

“Sen ne iş yaparsın evladım?”

“Babama yardım ederim başkomiserim. Galerimiz var. Alanya’daki şovrumda ben duruyorum.”

“Demek durumunuz iyi. Bir de galeriniz var.”

“Evet.”

“Madem galeriniz var, ne demeye amcanın arabasını çalıyorsun lan puşt!” deyip masaya bir yumruk attı.

Çocuk iyice korktu, kendisinden şüphelenilen her insan gibi ve kekeleyerek izah etmeye girişti.

“Ammim… açıklaaaayyym…”

“Düzgün konuş!”

Çocuk yutkundu. Nefes alıp verdi.

“Arkadaşım gelmişti. Amcamdan rica etsem ve-ve-vermezdi. Ben de herkes uyu-uyu-uyuduktan sonra amcamdan arabanın anahtarını aldım. Arkadaşım beni bekliyo-yo-yordu zaten, yarım saat önce haber vermiştim. Gez-gezdik.”

“Galerideki arabalardan niye almadın?”

“Hepsi sıfır a-a-ara-ba amirim, çıkartırsam babam a-a-an-anlardı.”

“Nerelere gittiniz?”

“Öyle bir tur attık.”

“Öyle bir tur ne oğlum? Delikanlı değil misin sen? Müşterilerinle de mi böyle konuşuyorsun? Anlat hadi!”

“Amirim belli bir yere gitmedik. Zaten amcam fark etmeden yerine koymam gerekiyordu.”

“Plaja gittiniz?”

“Hangi plaj?”

“Konyaaltı Plajı.”

“Yemin e-e-ede-de-rim gitmedik.”

“Sus lan puşt!” deyip bir yumruk daha attı masaya. Canı olsaydı sakınırdı kendini bu masa.

Bu sırada odaya Cemil girdi. Hiçbir şey söylemeden dinlemeye başladı.

“Oğlum, nasıl gitmediniz lan? Arabada plaj kumu bulundu. Plajda da lastik izi var. Hem de bir genç kız cesedinin bulunduğu olay mahallinde.”

“Ne-ne-ne diyorsu-nuz siz? Biz bir şey yap-ma-dık.”

“Kim senin bu arkadaşın?”

“Ali İhsan. Yeni geldi Antalya’ya. ‘Beni gezdir ka-kanka,’ dedi.”

“Nereden geldi?”

“İstanbul.”

“Arabayı ona verdin mi? Tek başına bir yerlere gitti mi?”

“Yok.”

Alpaslan düşündü. Sorgu odasında bu denli korkup yalan söyleyen insanla hiç karşılaşmamıştı. Lâkin yine de karşısındaki iyi bir oyuncu, soğukkanlı bir insan da olabilirdi, yani numaradan korkmuş gibi davranıp aldatabilirdi. Bunu anlamanın tek yolu onu serbest bırakmaktı.

“Tamam, şimdi parmak izi ve Ali İhsan’ın numarasını bize vereceksin. Sonra da kaybolmamak şartıyla serbestsin. Takip edeceğiz. Bir yamuk hareketinde alırım seni yine karşıma. Bu sefer masa olmaz hedefim. Tamam mı?”

Çocuk kısık bir sesle, “Tamam,” dedi.

Alpaslan kükredi: “Anlamadım?”

“Tamam,” diye yineledi çocuk yüksek sesle.

 

Alpaslan, Cemil’in sipariş ettiği kebabı odasında yedikten sonra çıktı. Acıktığı için epey hırçınlaşmıştı.

***

Büroya geldiğinde herkes yerini almıştı. Bugün ev faturalarını yatırdığı için geç kalmıştı başkomiser. Sandalyelerden birine oturdu. Tüm polisler kendisini takip ediyordu.

“Cemil, Ali İhsan’a ulaştınız mı?”

“Beş defa arandı gece, ama kullanım dışı. Numarayı verdik araştırıyorlar.”

“Naz’ın telefonundan bir haber var mı?”

“Henüz yok,” diye cevap verdi Ferdi.

“Hiçbir gelişme yok. Biz niye sabahın köründe buradayız o zaman? Oturmaya mı geldik?” Alpaslan, dünden kalma sinirle cinayet masasının polislerini payladı. “Kızın ailesi geldi mi?”

“Bizden biri otogara almaya gitti başkomiserim.”

“İyi, güzel!”

 

On beş dakika sonra otopsinin yapıldığı hastanenin önünde kızın ailesini Ferdi ile beraber karşıladı Alpaslan. Kızın babası altmış beş yaşında, saçsız bir adamdı. Bastona dayanarak yürüyordu. Annesi ise babasına nispeten daha gençti. Adamın ikinci evliliğiymiş. Kırk sekiz yaşında, kilolu, bir Karadeniz kadınıydı. Alpaslan ve Ferdi kimliklerini gösterdiler. Sonra acılı aileyi morga götürdüler… Hekim Naz’ı gösterdi. Adam düştü. Kadın düştü.

Yarım saat sonra kadın kendine geldi. Başında Selda ve Cemil vardı. Hemşire çağırıldı. Kadın kızını istiyordu, gözyaşları bir türlü dinmiyordu.

Diğer odada bulunan baba da beş dakika sonra kendine geldi. Kadına göre daha dirayetliydi. Ağlamamaya, üzülmemeye çalışıyordu. Ferdi hemşire çağırdı. Adam yatakta oturur vaziyete geçti. Alpaslan sorgulayıp sorgulamama konusunda kararsızdı. Ferdi ile sık sık göz göze geliyor, ne yapacağını bilemiyordu.

İmdadına adam yetişti.

“Nasıl ölmüş kuzum, başkomiserim?”

Ferdi, topu Alpaslan’a attı. Alpaslan odada volta atıyordu o sırada. Gözlerini adama dikti.

“Boğularak ölmüş amca.”

“Kim?”

“Bilmiyoruz. Ama merak etme. Yakalanması an meselesi.”

“Saldırmışlar mı?”

Alpaslan, adamın ne sormak istediğini anlamıştı. Ama yaralı bir adamı daha fazla üzmemek için geçiştirmeyi tercih etti.

“Yok, öyle bir olay değil.”

“Başkomiserim. Ben de bir zamanlar teşkilattaydım. Bilirim yani. Yalan söylediğinizi biliyorum. Zaten yaralıyım, ne olur doğruyu konuşun.”

Alpaslan iyice sıkışmıştı. Bu anda, adamın tercihine saygı duyup doğruyu söylemek en doğrusuydu.

“Saldırma olmamış amca, ama kızınız bilerek biriyle beraber olmuş.”

“Kim?”

“Bilmiyoruz, bulmaya çalışıyoruz.”

“Başkomiserim! Boğulmuş mu? Emin misiniz?”

“Evet.”

“Başkomiserim…”

Bir anda adamın kafası yana düştü. Ferdi, bir hızla odadan çıkıp hemşire, hekim çağırdı.

 

Adamın birden rahatsızlanması üzerine ve kadının konuşamayacak durumda olmasından dolayı çaresizce büroya döndü, Alpaslan ile Ferdi. Her ihtimale karşı Selda ve Cemil hastanede kaldı. Başkomiserin geldiğini gören bir polis hemen ayağa kalkıp bilgi verdi, “Başkomiserim, maktulün ve Ali İhsan’ın telefon kayıtları geldi, masanıza koyduk.” Alpaslan, buna çok sinirleniyordu. Neden daha önce haber edilmiyordu da, illa büroya dönmesi bekleniyordu. Daha önce de olmuştu burada bu olay, ikaz etmişti, yine oluyordu. Bu sefer olayın uzamasından dolayı sinirle daha şiddetli uyarmayı tercih etti: “Oğlum sizin kafanız çalışmıyor mu? Nasıl polissiniz siz? Neden benim buraya gelmemizi bekliyorsunuz? Ha?” Neye uğradığını bilemeyen polis, takdir beklerken azarla karşılaşmanın psikolojisiyle masasının üstüne bakıyor, bir lâf daha duymamak için kafasını kaldırmıyordu. Alpaslan, sinirle odasına yöneldi, kapısını açtı ve masanın üstündeki dosyaları alıp sandalyeye oturdu, kapısı açıktı, Ferdi de girdi içeriye ve başkomiserden bir emir almadan kapıyı kapattı, masanın karşısındaki sandalyelerden birine oturdu.

Alpaslan iki dosyayı karşılaştırıyordu.

“İkisinin de son sinyallerine ulaşılamamış.”

Dosyayı incelemeye devam etti.

“Naz’ın numarası babasının adına kayıtlı. Ali İhsan’ın numarası da Seyfi Karaman adında birinin üstüne kayıtlı. Babası olabilir mi acaba?”

“Araştıralım başkomiserim.”

“Neyi araştırıyorsun, Ali İhsan’ın soyadını mı aldık? Bir daha alalım şu çocuğa sorguya.”

“Emredersiniz başkomiserim, ben gönderirim şimdi birilerini.”

“Daha da ilginç bir şey var burada,” dedi kaşlarını çatarak. “Ali İhsan ile Naz, sürekli konuşmuşlar.”

“Nasıl yani?”

“Bak, son gün altı defa, toplamda üç saate yakın konuşmuşlar. Büyük ihtimalle son gün bu; Jale ve Selman ile de defalarca konuşmuş. Hatta son konuşması Selman ile. Selman’ı bir daha alalım sorguya.”

“Emredersiniz başkomiserim.”

“Hadi oğlum, hadi, ne bekliyorsun, gönder birilerini. Zaten uzadı bu iş iyice.”

Ferdi çıktı.

Cinayet bürodan bir polisi odasına çağırdı başkomiser. Seyfi Karaman hakkında detaylı bilgi istedi, beş dakika sonra da tarama yapılıp rapor başkomisere sunuldu: Seyfi Karaman, yirmi iki yaşında, Marmara Üniversitesi Almanca İşletme bölümünde okuyan, Rizeli bir ailenin çocuğuydu. Alpaslan, Seyfi Karaman ile Ali İhsan’ın aynı kişi olabileceğini düşündü. Fotoğrafının bulunmasını istedi.

 

Halit ile Selman bir kez daha sorgu için merkeze alındılar. Alpaslan öncelikle Ali İhsan’ın adını veren Halit’in odasına girip Seyfi Karaman’ın bulunan bir fotoğrafını gösterdi. “Ali İhsan bu mu?” diye sordu Alpaslan. Çocuk doğruladı. Bu Ali İhsan’dı, Ali İhsan ise Seyfi! Çocuk gerçek adını bilmediğini, sosyal medyada –Facebook ve Instagram’da-, Ali İhsan adıyla tanıştığını iddia ediyor, yeminler ediyordu.

“O gün buluştunuz, ne oldu?”

“Amirim anlattım size. Buluştuk ve gezdik sadece. Bu kadar. Vallahi de billahi de başka bir şey olmadı.”

“Oğlum, bak Ali İhsan diye bize adını verdiğin çocuğun gerçek kimliği Seyfi Karaman çıktı. Belli ki bu çocuk bir haltlar karıştırıyor. Bak, altından kalkamayacağın suçlamalar ile yargılanabilirsin.”

“Ya-ya valla…”

“Yemin edip durma oğlum!”

“Ah, Ali İhsan! Başıma ne işler açtın!”

“Kaldığı yeri söyledi mi sana, bir şeyler anlattı mı?”

“Kepez’de bir pansiyonda kaldığını söyledi. Evet amirim, bir şeyler an-anlat-tı. Ali İhsan aslında o gün sabah gelmişti. Ama burada sevgilisi varmış sanırım. Onunla berabermiş akşama kadar. İki gün daha kalıp gideceğini anlattı bana.”

“Pansiyonun adını verdi mi?”

“Hayır.”

“Başka bir şey anlattı mı?”

“Yok amir-im.”

“Peki, neden yalan söylemiş olabilir? Hiç kimliğini, ne bileyim, kredi kartını falan görmedin mi sen?”

“Yemin ederim amirim, hiçbir şey bilmiyorum. Ni-ni-ye ya-yalan söyle-di-di-ğine dair.”

Alpaslan derin bir iç çekip odadan çıktı.

Çocuk serbest kalmadı bu sefer. Nezarethaneye konuldu.

Alpaslan Selman’ın sorgusuna girdi bu sefer. Naz’ın öldürüldüğü gün son kez kendisiyle konuştuğunu, ne konuştukları soruldu. Selman, önce anlattıklarını tekrarladı. Yine kızlar üzerine ve hâl hatır konuşması olduğunu söyledi. Alpaslan bu sefer inanmazdan gelerek, “Sana bir şeyler anlattı mı?” diye sordu. Selman anlatmadığını söyledi. Selman’ı elde tutacak hiçbir delil olmadığını için serbest bıraktılar. Büroya döndüğünde Ferdi de yeni dönüyordu. Alpaslan’dan iki adım sonra girdi.

“Başkomiserim, ben de şimdi sizi arayacaktım. Seyfi Karaman ve Naz Dil hakkında ilginç bir bilgiye ulaştık.”

“Söyle.”

“Seyfi’nin anneannesi ile Naz’ın babaannesi aynı kişi. Dolayısıyla dedeleri de aynı kişi. Bu da demek oluyor ki Seyfi Karaman ve Naz Dil, kuzendir.”

“Yani Jale’nin anlattığı kuzen, Seyfi.”

“Olabilir. Siz Seyfi’nin nerede olabileceğini öğrendiniz mi?”

“Şimdi aratacağım. Kepez’de bir pansiyonda kaldığını söylemiş. Sanırım sona geliyoruz. Olayın yaşandığı gün, Seyfi ile Naz beraberlermiş. Çocuk öyle anlatıyor.”

“Öyleyse bitmiştir bu iş başkomiserim. Seyfi’nin fotoğrafını tüm ekiplere dağıtıyorum,” dedi Ferdi.

Alpaslan, odasına girdi, Cemil’i aradı. Adamın kendine geldiğini, büroya yaklaştıklarını öğrendi.

On dakika sonra da Naz’ın babası, Alpaslan’ın odasında sandalyede oturuyor, elinde bir mendille arada bir akan gözyaşlarını siliyor, Alpaslan’ın anlattıklarını dinliyordu. Seyfi’den haberi olduğunu söyledi, baba Dil.

“Ne bacım ne de ben, bu ikisini birbirinden ayıramadık. Seyfi İstanbul’da okuyordu. Ara ara buraya geldiğini biliyordum. Kızımı Seyfi öldürmüş olabilir mi komiserim? Yeğenim yapmamıştır de mi?”

“Seyfi’nin bir pansiyonda kaldığını öğrendik. Arkadaşlar araştırıyor, pansiyonu bulur bulmaz çıkacağız. Tüm sonuçlar Seyfi’ye çıkıyor. Şu an için bir şey demem, senin içini rahatlatmam, kandırmak olur.”

“Anladım başkomiserim. Şey… Kızımı ne zaman götürebiliriz?”

“Yarın çıkartabilirsiniz.”

“Sağ olun başkomiserim.”

“Seyfi’nin babası Rizeli sanırım?”

“Evet, Rizeli. Biz de Trabzonluyuz.”

Bu sırada odanın kapısı çalındı. Odaya Cemil girdi. Seyfi’nin kaldığı pansiyonu öğrendiklerini, çıkabileceklerini söyledi. Alpaslan çekmeceden silahını aldı ve odadan çıktı. Kızın babası odada kaldı. Alpaslan, Ferdi ve Cemil, Kepez’deki pansiyona doğru yola çıktılar.

 

Naz’ın evine üç sokak uzaklıktaki pansiyonun önüne arabayı çekti, Alpaslan. Arabadan indi üç polis, pansiyonun açık kapısından içeri girdiler, resepsiyon bankosundaki zile bastı Ferdi. Kimse gelmeyince bir daha bastı, bir daha, bir daha. Ancak o zaman merdivenlerden inen ayak sesleri duyuldu. Gelen kişi görülünce pansiyonda bir yetkili olduğu anlaşıldı. Fakat gelen kişi, karşısındaki bu üç kişinin polis olduğunu bilmediği için sert çıktı, Alpaslan hiç cevap vermeden direkt kimliğini gösterince adam utanarak bankonun arkasına geçti ve “Nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordu.

Alpaslan Seyfi’nin fotoğrafını gösterdi. Adam tanıdı.

“Burada kalıyor amirim, ama iki gündür ortada yok,” dedi.

“Yanında gelen oldu mu? Kız, erkek?”

“Bir sabah bir kızla beraber geldiler,” dedi adam. Ama karşısındaki polisler tarafından yanlış anlaşılmamak için düzeltti, “Durdurdum önce. Ama kızın kuzeni olduğunu söyleyince, izin verdim geçmelerine. Burada ahlaksızlığa izin vermeyiz.”

“Geç şimdi bunları,” dedi Alpaslan. Naz’ın da fotoğrafını gösterdi. Adam, gelen kızın Naz olduğunu doğruladı. “Ne kadar kaldı kız?” diye sordu.

“Amirim geldiklerinde saat 3 desen 9’da çıkmıştır kız. Oğlanla beraber gittiler. Oğlan sabaha karşı döndü.”

“Sabaha karşı mı? Emin misin?”

“Evet.”

“Peki, yanında biri var mıydı?”

“Yok, ama ondan bir saat sonra biri geldi, kendisini beklediğini falan söyledi.”

“Kim? Adını sordun mu?”

“Yok sormadım.”

Alpaslan, Seyfi’nin arkadaşının fotoğrafını gösterdi. Adam, gelenin o olmadığını söyledi.

“Sen yirmi dört saat mi çalışırsın?” diye sordu Ferdi.

“Hayır, komiserim. Bana denk geldi. Bir tane daha arkadaşımız var.”

“Onu ara bakalım,” dedi Alpaslan. “Başka gelen olmuş mu?”

Adam aradı, olumsuz cevap alıp kapattı. Son olarak da odaya hangi adla kayıt yaptırdığını sordu başkomiser, gerçek adıyla kayıt yaptırdığını, pansiyonda kimliksiz kayıt yapılmadığını öğrendi.

Sorgu bitince beraber 18 numaraya çıktılar. Resepsiyondaki yedek anahtarla kapı açıldı. Üç metre uzunluğunda, altı metre genişliğindeki odada bir metre uzunluğunda eski masa ve masanın üstünde devrilmiş eski tabure, duvarın eski tip ev lambasının yanındaki kancaya sarılmış ipin ucunda sallanan bir yetmiş boyunda, zayıf ve çıplak Seyfi’nin cansız bedeni ile karşılaştılar. Perdeler kapalıydı. Camlar da. İçeride keskin bir ölüm kokusu vardı. Pansiyon yöneticisi hemen dışarı çıktı. Alpaslan, Ferdi’ye olay yerini araması için emir verdi. Alpaslan yatağın üzerindeki Naz ve Seyfi’nin elbiselerini inceledi. Seyfi’nin gömlek cebine sıkıştırılmış kâğıdı gördü. Cemil’den eldivenlerini istedi, aldı, giydi, sonra kâğıdı cepten alıp açtı, okumaya başladı.

İlk başta intihar mektubunu anımsatıyordu, aynen şöyle yazıyordu:

Kuzenim Naz’ın önce namusuyla oynadım, sonra canını aldım. Dayımı çok severim. Bu vicdan azabıyla yaşayamayacağım. Beni bağışlayın canım ailem. Ölümümden yalnızca şeytan sorumludur. Ona uydum.

Alpaslan dışarıya çıktı. Olay yeri inceleme ekipleri gelene kadar peş peşe üç sigara içti.

***

Ertesi gün büroda tüm ekip beyaz duvara projeksiyon aletinden yansıtılmış vaka şemasını inceliyordu. Naz’dan Seyfi’ye ok çizilmişti, okun üstünde maktul-katil yazıyordu. Olay esnasında sorgulananların da adları alt alta yazılmıştı. Selda ifade tutanaklarını okuyordu sesli bir şekilde.

Alpaslan bu işi Seyfi’nin yapmadığına inanıyordu. Ferdi ise olayın kapandığını, hâlâ neyi tartıştıklarını düşünüyordu.

Olay yeri incelemeden bir polis Seyfi’nin odasından alınan parmak izi sonuçlarını getirdi, Alpaslan’a verip gitti. Alpaslan dosyayı açtığında büyük şaşkınlık yaşadı. Ferdi başkomiserinin şaşkınlığına şaşırmıştı. Cemil de şaşırıyordu. Ne olmuştu?

Alpaslan, “Ferdi, Cemil’i de yanına al, Selman’ı bulup getirin buraya. Naz ve Seyfi’nin katili o.”

“Emredersiniz başkomiserim,” dedi Ferdi ve Cemil ile beraber çıktılar.

“Yakup, sen de ekip al yanına, Selman’ın fotoğrafını pansiyonere göster. Bakalım tespit edebilecek mi?”

 

Alpaslan, Selman’ın getirilmesini beklerken bir haber de adlî hekimden geldi, telefonda bildiriyordu hekim, “Naz’ın tırnak aralarından aldığımız dokular ile Seyfi’nin DNA’sı uyuşuyor.

Alpaslan bu haberden sonra ikilemde kaldı. Naz’ın katili Seyfi olabilirdi, Selman ise eski sevdiğini hem kirleten hem de öldüren adamı öldürerek intikam almıştı aklı sıra.

Bu sırada olay yeri inceleme ekiplerinden yeni bir rapor geldi, Seyfi’nin intihar mektubundaki yazı, Seyfi’ye ait olamazdı, çünkü Seyfi’nin cüzdanında bulunan başka bir nottaki yazı ile benzeşmiyordu. Bu durumda Seyfi’nin Selman tarafından öldürüldüğüne dair tahminleri güçlendi Alpaslan’ın.

 

Yarım saat sonra Selman, sorgu odasındaydı.

Alpaslan, her şeyden habersizmiş gibi odaya girdi. Selman aynı soğukkanlılıkla başkomiserin geldiğini görünce ayağa kalktı ve saygıda kusur etmedi. Alpaslan masaya bir kâğıt ve kalem koydu.

“Selman biz senden yazılı ifade almayı unutmuşuz, seni bu yüzden rahatsız ettik. Kusura bakma. İfadeni yazıp gidebilirsin,” dedi.

Selman aynı rahatlıkla yazmaya başladı, Naz’la olan son telefon görüşmelerini. İmzaladıktan sonra uzattı. Alpaslan kâğıda baktı, ilk anda odada okuduğu yazıya benzetti ancak uzmanların da görmesi için Cemil’e seslendi ve kâğıdı ona verdi.

Beş dakika kadar geçti aradan, bu zaman esnasında Alpaslan ile Selman sürekli sohbet ettiler. Selman’ı oyalıyordu, Selman, artık yolun sonuna geldiğinin farkında olarak paniklemeye başlamıştı, ama yine de iyice ipleri elden bırakmıyordu. Beşinci dakikanın sonunda odaya Yakup girdi, pansiyonerin ifadesini başkomiserin önüne koydu, adam doğrulamıştı, Seyfi öldürülmeden önce son görüştüğü kişi Selman’dı.

Her şey Selman’ın aleyhine işlemeye devam ediyordu: Selda, Seyfi’nin otopsi raporunu getirip Alpaslan’a verdi ve odada bulunan iki polis de beraber çıktı. Alpaslan otopsi raporunu inceledi, tavana asılmadan önce boğularak öldürülmüş olduğunu gördü. Tıpkı Naz gibi. Alpaslan artık emindi. Katil bulunmuştu. Doğrusu mükemmel bir cinayet tasarlamış, soğukkanlılıkla da oynamıştı.

Cemil, yazı inceleme raporunu getirdi. Selman’ın az önce yazıp imzaladığı kâğıttaki yazıyla odada bulunan yazı aynıydı.

Alpaslan masanın üstündeki tüm dosyaları Cemil’e verdi, kamerayı kapattırdı, sonra da çıkmasını söyledi.

Alpaslan, “E, Selman, yolun sonuna geldik, hadi oğlum anlat. Naz Dil ve Seyfi Karaman’ı niçin ve nasıl öldürdün?”

Selman deminden beri farkında olduğu sonun, her şeyin bittiğini numaradan şoka uğramış gibi karşıladı.

Bu anda Alpaslan hiçbir tepki vermeden, yalnızca “Anlat, bitti,” dedi.

Birden ağlamaya başladı. Başını masaya koydu ve masanın altından masaya vura vura ağladı. Ağlıyordu, “Çok sevdim amirim, hayal edemeyeceğiniz kadar sevdim,” diye bağırıyordu. Alpaslan yılların getirdiği alışkanlıkla Selman’ın kafasını bir kez kaldırdı ve masaya vurdu.

“Oğlum, madem o kadar çok sevdin, niye öldürdün?”

“Başkasının altına yattı. Kirlendi. Kirlenmiş aşka…”

Selman böylelikle Naz’ı da öldürdüğünü itiraf etmişti.

“Sus lan!” dedi Alpaslan. Ayağa kalktı ve bir kez daha vurmaya hazırlandığı sırada vazgeçti. Odadan çıktı. Kapının önünde duran Cemil’e ifadesini almasını söyledikten sonra büroya çıktı. Büronun önünde kızın babası karşıladı.

“Yeğenim değilmiş, öyle mi?”

“Yeğenini de götür, ailesine teslim et.”

“Katili buldun he mi?”

“Amca, bacını ara, oğlunun öldüğünü, ona getireceğini söyle.”

***

Alpaslan saatin ilerlemesine aldırış etmeden savcıyı özelden aradı, katilin bulunduğunu, yarın ilk iş olarak karşısına çıkartacağını söyledi ve muzaffer insan edasıyla ve içinde hâkim olamadığı çocuksu bir övünme ile savcının akşamına dair iyi dileklerde bulunup kapattı. Alpaslan, elli yaşında, çok soruşturmalar görmüş geçirmiş bir başkomiserdi. Kendi kendisine itiraf etmeyi unutmadı: Bu olay meslek hayatının en zor olayıydı. Parmak izi ve DNA gibi katili bulmada yardımcı kaynaklar olmasaydı Selman’dan nasıl şüphelenebileceklerdi? Bu olay elli yıl önce yaşansaydı sonuç belliydi: Fail-i meçhul!

Ziya’yı düşündü. Gelişen teknoloji zavallı arkadaşı için kullanılmamıştı. Soruşturma bir süre emniyet müdürü kontrolünde TEM tarafından yürütülmüş, sonra da kapatılmıştı. Alpaslan’ın soruşturmayı el altından incelediğini bilseler, muhakkak ki görevden alırlar yahut ceza verirlerdi. Masanın üzerinde duran kitabı aldı. Bu cinayet davası bir roman konusu olabilirdi. Ama her roman konusu bir cinayet davası olamazdı. Kitabın sağını, solunu, kapağını inceleyip yerine bıraktı. Masasının tam karşısındaki duvarda bulunan saatte Asayiş Şube Müdürlüğü yazıyordu. Bu yazıyı okudu. Kendisinden genç bir sürü şube müdürü vardı. Onları kıskanmadı.

Masasının üstündeki kızının fotoğrafına baktı. Özlemişti. Canı kızı. Bir an önce gelse de beraber tatile çıksalardı. Babalar kız çocuklarına düşkün olurdu, bunu biliyordu, karısı ölmeseydi de bir de oğulları olsaydı. Karısını da özlüyordu. Ama en çok evde yalnız uyuduğu için yatağın diğer tarafında var olan bir ısıyı özlüyordu. Bir kalbe dokunuşu da ara sıra özlüyordu. Evde sohbet edilmesini özlüyordu. Yeniden evlenmeyi karısına ve kızına saygısızlık olacağını düşündüğü için özlüyordu. Özlüyordu. Özlemek, beklemek kadar güzel bir fiildi belki de, belki de özlemek, beklemenin kaynağıydı, bunu düşünüyordu.

Cemil girdi. Selman’ın ifade tutanağını Alpaslan’a uzattı. Alpaslan, gerildiği sandalyesinde düzeldi ve kâğıdı aldı. Cemil izin alarak çıktı.

Alpaslan masanın üzerine koydu kâğıdı. Okumaya başladı.

Çok kez yalvardım. Her seferinde beni reddetti. O kadar iyi bir insandı ki, onun her davranışını ben yanlış anlıyor, kendi kendime umutlanıyordum. Sonra yine yalvarıyordum, yine reddediyordu. Buna rağmen ben selâm verince, cevap veriyor, konuşuyordu. Hani biliyorsunuz komiserim, bazı insanlar, kendilerini seven insanlara düşman olurlar ya, Naz iyi bir kızdı, kadir kıymet bilirdi. Keşke bilmeseydi.

Bana kuzenini anlattı. Ben de o zaman ona bir teklif yaptım, ‘Bana bir kız ayarla, senden vazgeçeyim,’ dedim. Güldü. Ondan vazgeçmeyeceğimi biliyordu. ‘Gülme,’ dedim, ‘ben ciddiyim.’ Bana kız gösteriyordu. Kaşımı, gözümü, kirpiğimi, ellerimi, parmaklarımı övüyordu, ama yine de sevmiyordu. Kızları gösteriyordu, ben ‘Olmaz,’ diyordum.

Sonra bir gün kuzeninin geleceğini, sınavlardan fırsat bulduğu bir gün onunla beraber zaman geçireceğini söyledi. Tabii ona karşı memnuniyetle karşıladım. Ama içim! ‘Kuzeninle beni tanıştırır mısın?’ dedim. Tanıştıracağını söyledi. Benden kuzenine pansiyon bulmamı istedi. Buldum.

Hani son kez benimle konuşmuştu ya? İşte biz o gün buluştuk onunla. Bana geldi. Bana gelmesine o karışmamış. Bir insan aşkını, nasıl bir erkeğin evine yollar?

Geldi. Bir hâller olduğunu anladım. Zorladım. Anlattırdım: Onunla birlikte olmuşlar! Bir de öyle bir şekilde anlatıyordu ki, görmeniz gerekir. Kan beynime sıçradı! Cinnet geçirdim. Saldırdım. Bağırmaya başladı, bağırmasın diye de ellerimle ağzını kapattım. Ama bilemedim ben. Hareketsiz kaldı. Korktum. Hemen bir halıya sardım ve plaja götürdüm. Çok ağırlaşmıştı. Ama yine de taşıdım. Çok yürüdüm. Arabam yoktu, taksici bir ton soru soracaktı. Yürüdüm işte. Sonra bir sandalın içinde sardığım halıyı açtım. İz bırakmamak için de kıyafetlerini aldım. Çırılçıplaktı. O an neler yapmak istemedim. Parçalamak! Kesmek! Ama aşkım, izin vermedi.

Hava aydınlanıyordu. Pansiyona gidip onu da ortadan kaldırmak istedim. Gittiğimde iyice aydınlanmıştı hava. Çıktım. Kapıyı açtı. Kendimi tanıttım, Naz bahsetmiş benden, zaten beni merak ediyormuş, tanışacağı anı bekliyormuş. Oturduk, konuştuk. Bahar günü niçin eldiven taktığımı sordu: Elimde eldiven vardı, iz bırakmamak için. Israr etti, çıkarttım. Naz’ın elbiselerini bir çantada saklıyordum. Çantamı yanımdan almak istediği an saldırdım. Aynı şekilde boğdum. Sonra intihar süsü vermek için odada şans eseri bulduğum ipi kancaya geçirdim. İnanın çok zor oldu. Masanın üstüne çıkarttım, oraya astım. İntihar ettiğine inanın diye de mektup yazdım. Şimdi anımsıyorum da, eldiven yoktu elimde. B vitamini eksik bende. Unutuyorum işte arada böyle. Beni bu şekilde yakaladınız değil mi?

Alpaslan ifade tutanağını imzaladı. Odadan çıktı, polisler hâlâ oturuyordu.

“Adam hiç tanımadığı birine otel ayarlamış,” dedi Alpaslan. “Burada mı bu adam?” diye sordu.

“Burada başkomiserim,” diye yanıtladı Cemil.

Alpaslan, Selman’ı nezarethanede buldu.

“Sen bu adamı hiç görmedin mi daha önce, Seyfi’yi.”

Selman kederle kalktı sıradan. Alpaslan Başkomiser’e doğru yaklaştı. Kederli kederli “Yok,” dedi.

“E o zaman nasıl otel ayarladın? Hem pansiyoncu seni sadece sabah geldiğinde görmüş.”

“Telefonla aramıştım, oda olup olmadığını sormuştum.”

Alpaslan’ın kafasında artık her şey tamamdı. Bütün sorular cevaplanmıştı. Nefretle baktı Selman’a. Eskiden olsa, iyice döverdi, şimdi yaptırmıyorlar. Elleri ceplerinde büroya kadar yürüdü.

Ferdi, “Başkomiserim, benim anlamadığım bir şey var,” dedi.

Alpaslan gülümsedi: “Neymiş?”

“Bu Seyfi, neden kendini Ali İhsan olarak tanıttı?”

Ciddileşti, demek tüm sorular cevaplanmamıştı. Sahi, niçin? Bilmiyordu. Kendisinden yanıt bekleyen komisere, “Yaşasaydı öğrenecektik. Bunu bir tek o biliyordu,” dedi.

Fantezi Hikaye: Bir Fantezi Dört Ölüm

İçeri girmek için Olay Yeri İnceleme Şubesi’nin işini bitirmesini bekledik.

Metin Gönce’nin cesedini sabah işe gelen çırağı Kemal bulmuştu.

“Kapı kapalıydı ama kilitli değildi. İçeri girdiğimde ustamın cesediyle karşılaştım,” dedi.

“Tam olarak ne iş yapıyorsunuz bu dükkânda?” diye sordu Amirim.

“Bilgisayar işleriyle uğraşıyoruz biz. Format atma, program yükleme, tamir. İkinci el bilgisayar, film filan da satarız.”

Olay Yeri’nin elemanları işlerini tamamlayınca içeri girdik. Adli Tabip ölüm saatini 21-24 arası olarak tahmin ettiğini, kesin zamanın otopsiden sonra belli olacağını söyledi. Ortalık karmakarışıktı. Bilgisayar parçaları, DVD’ler ve ne olduklarını bilmediğim daha bir sürü şey, taş çatlasa yirmi metrekare dükkânın her yanına saçılmıştı. Metin Gönce’nin cesedi, alnının ortasında bir kurşun deliğiyle birlikte bu karmaşanın ortasında sırt üstü yatıyordu. Amirim kapı önünde bıraktığımız Kemal’i çağırdı. “Bak bakalım, kayıp bir şeyler gözüne çarpacak mı?”

Delikanlı odaya umutsuzca göz gezdirdi, “Valla amirim, raflardaki yerlerini biliyordum her şeyin ama böyle olunca…”

Odada biraz dolaştı, etrafa saçılmış parçaları inceledi. “Ustamın dizüstü bilgisayarı gitmiş, bir de bir iki gün önce bir müşterinin tamir için getirdiği vardı, o da gitmiş.”

Ayağıyla yerdeki yığını birkaç kez dürttü, “Bir de, bizim müşterilere kopyaladığımız filmlerin olduğu harici diskler vardı, Metin Ağabeyin masasında dururdu, onlar da gitmiş.”

“Sadece film mi vardı içlerinde?”

“Evet amirim, üç-dört bine yakın film vardı içlerinde.”

“Şimdi anlaşıldı,” dedim, “ustanı Amerikan film şirketlerinden biri vurdurmuş olabilir.”

Kemal’in gözleri büyüdü.

“Kopya film satarak adamları zarara uğratıyorsunuz. Son zamanlarda kiralık katil tutup yüze yakın korsan filmciyi öldürttüler” diye devam ettim.

Delikanlının beti benzi attı. “Ben daha çok tamir işlerine bakıyordum. Kopyalama işlerini Metin abi yapardı.”

Eline geçen ilk fırsatta ustasını satan çırağa birkaç soru daha sorduktan sonra kimlik bilgilerini ve adresini alıp gönderdik. Ustası dükkânı açalı beş yıl olmuştu… Ustasının kavgalı olduğu kimse yoktu… Kayıp olduğu saptanan bilgisayarlar eski modeldi, kim n’aapsındı. Son zamanlarda dükkâna şüphesini çekecek biri/birileri gelmemişti…

Dükkân komşuları ve mahalleliden de bir şey gören duyan çıkmadı. Silah sesini de mi duyan olmamıştı? “Bizim buralarda silah sıkıldı diye kimse rahatını bozmaz. Burada iki bira yuvarlayan aşka gelip havaya sıkar, maç izlerken takımı gol kaçıran televizyona,” dediler. Sokakta güvenlik kamerası olmaması da duruma tüy dikti.

Tamam, dükkândan çalınan bazı şeyler vardı fakat amaç hırsızlık olsa neden Metin dükkândayken içeri girmişlerdi? Kocaman camlı vitrinden içeride birinin olup olmadığını yolun karşısındaki kaldırımdan bile görebilirlerdi. Amaç cinayetse dükkânı neden dağıtmışlardı? Aradıkları şey neydi? Bu şeyi bulmuşlar mıydı? Yoksa cinayete hırsızlık süsü mü vermeye çalışmışlardı? Kafamızda bu ve benzeri sorularla maktulün evine gittiğimizde benzer bir manzarayla karşılaştık. Çekmeceler, dolaplar açılmış, içindekiler yerlere saçılmıştı. Evin bu anası ağlamış halini görünce olayın basit bir hırsızlık olabileceği ihtimali de böylece elenmiş oldu. Yalnız yaşadığı için kayıp bir şeyler olup olmadığını saptamamız mümkün olmadı.

***

Merkeze döndüğümüzde, Metin Gönce aleyhine birkaç yıl önce çalıntı mal alıp satmaktan dava açıldığını ve cezanın ertelendiğini öğrendik. Kemal’in kaydı yoktu.

***

Öğlen yeni bir cinayet ihbarıyla soluğu aynı mahallenin başka bir sokağında aldık. Cinayetin işlendiği apartmanın üçüncü katına çıktığımızda, daire kapısının önünde sigara içen Olay Yeri Şubesinden Komiser Oktay’la karşılaştık.

“Ne mahalleymiş arkadaş!” dedi. “Bu sefer de bir kadını doğramışlar.”

“Zaman belli mi?”

“Adli tabip, üç-dört saat önce öldürüldüğünü söyledi. Kocası öğlen eve gelince bulmuş.”

“Katil eve nasıl girmiş?”

“Kapıda zorlama yok, ya kendisi içeri aldı ya da balkon kapısından girdi.”

“Gündüz vakti üçüncü kat balkonuna mı tırmanmış?”

“Öyle görünüyor. Altı ay önce de hırsız girmiş eve.”

Biz mahallede bir cinayeti soruştururken  iki sokak ötemizde bir başka cinayet işlenmişti. Katil belki de sokakta yanımızdan geçip gitmişti.

Salonun ortasında kanlar içinde yatıyordu Fidan Dönmezoğlu. Feci şekilde dövülmüş, defalarca bıçaklanmıştı..

“Bu nasıl bir öfke,” dedi Amirim. “Kadını öldürdükten sonra da bıçaklamaya devam etmiş.”

“Tanıdığı biri mi?” dedim.

“Öyle olmalı. Kadınla bir derdi varmış belli ki,” diyerek ayağa kalktı Amirim. “Tecavüz belirtisi var mı?”

“Adli Tabip ancak otopside belli olacağını söyledi” diye cevap verdi Oktay Komiser.

“Bıçağı bulduk mu?”

“Yanında götürmüş olmalı.”

“Ayakkabı izleri?”

“Kocasının. Karısını bu halde bulunca paniklemiş, hastaneye götürmek için kaldırmak istemiş.”

“Nerde kocası?”

Oturma odasındaki İbrahim Dönmezoğlu’nun yanına gittik. Bitkin görünüyordu. Başsağlığı diledik. Sabah oğlunu okula gönderdikten sonra dükkânına gittiğini söyledi. İki sokak aşağıda mobilya satan bir dükkânı varmış.

“Her öğlen eve gelir misiniz?” diye sordu Amirim.

“Yok,” dedi İbrahim. “Bugün ödemem gereken bir senet vardı, onu evde unutmuşum. Çırağı gönderdim alsın diye. ‘Usta yengem evde yok’ diye geri geldi. Dışarı çıkacağını söylememişti. Merak ettim, banyoda filan düşmüş olmasın diye.”

“Eve geldiğinizde kapı kapalı mıydı?”

“Kapalıydı. Anahtarımla açtım.”

“Balkon kapısı?”

“Açıktı.” Salon tarafına bakamıyordu. “Altı ay kadar önce de hırsız girmişti evimize. Balkon kapısından girmiş olabileceğini söylemişti polis.”

“Kayıp bir şey var mı?”

“O olaydan sonra para bulundurmuyordum evde.” Eliyle yatak odasını işaret etti. “Karımın üç beş bileziği vardı, onlar kayıp.”

“Anlaşamadığınız, tartıştığınız, size husumet besleyen birileri var mı çevrenizde?”

“Kimseyle alıp veremediğimiz yoktu… Allahım, oğluma ne söyleyeceğim ben şimdi?”

***

Komşular hiçbir şey duymamış, apartmana girip çıkan yabancı birini görmemişlerdi.

“Kadının çığlıklarını hiçbir komşunun duymamış olması mümkün mü?” dedim merdivenlerden inerken.

“Birini kalbinden bıçaklarsan bağırabilir, ciğerinden bıçaklarsan sesi çıkmaz” diye cevapladı Amirim.

***

İbrahim’i ve çırağı Selim’i merkeze götürüp ifadelerini aldık. Selim, İbrahim’in söylediklerini doğruladı. İfadelerini imzalattıktan sonra serbest bıraktık.

Sistemden İbrahim ve Selim’i araştırdım. Her ikisi de temizdi, yolları daha önceden bizim buralara düşmemişti.

***

Tacize varan ısrarlarımız ve ricalarımız sonuç verdi de, ertesi gün öğleye doğru balistik ve otopsi raporları elimize geçti. Metin Günce’yi öldüren silahtan çıkan kurşun ateşli silahlar veritabanında kaydı bulunan hiçbir silahla eşleşmemişti. Dükkânda ise kendisinin, Kemal’in ve daha birçok kişinin parmak izleri vardı. Bu parmak izlerinden birkaçı, ufak tefek hırsızlık suçlarından sabıkası olan ya da halen aranan bazı kişilere aitti. Araştırmaya en taze parmak izi sahiplerinden başlamaya karar verdik.

Dönmezoğullarının evinde ise karı-koca ve çocuklarından başkasının parmak izine rastlanmamıştı. Cesette tecavüz bulgusu yoktu.

***

Ziyaret ettiğimiz ilk şüpheli, kayıtlarda bulunan adresinden aylar önce ayrılmıştı. Komşularının deyimiyle, hangi cehenneme gittiğini bilen yoktu. İkinci arkadaşın ikametgahı ise Sincan Cezaevi olarak değişmişti. Üçüncüden de bir şey çıkmazsa önümüzdeki şüphelilere bakacaktık. Son başı belaya girdiğinde verdiği ikametgah adresi, uyuşturucu satıcıları, hırsız ve uğursuz yuvası bir semtteki tek odalı bir gecekonduydu. Kapıyı çaldık, açılmadı. Kapı dediğime bakmayın, bir üfürüklük canı olan, derme çatma bir tahta parçasıydı. O canı da bir tekmeyle ben aldım. Ceyhun Durmaz, duvar dibine yerleştirilmiş çift kişilik kanepede, kusmuk içinde yatıyordu. Nabzını tuttum, tık yoktu.

Adli Tabip 12-16 saat önce ölmüş olabileceğini söyledi. Ölüm nedeni aşırı dozdu.

Odasında yaptığımız aramada iki dizüstü bilgisayar, üç televizyon ve beş adet bilezik bulduk. Yatağının altında, içinde bol miktarda uyuşturucu hap olan bir naylon torba ve bir tabanca vardı.

Çırak Kemal, bilgisayarların Metin’in dükkânından çalınanlar olduğunu doğruladı.

***

“Herif gece Metin’in dükkânına giriyor, adamı öldürüyor, birkaç bilgisayar çalıyor, sabah Dönmezoğulları’nın evine giriyor, kadını öldürüyor, bilezikleri çalıyor, evine geliyor, kanepesine uzanıp aşırı dozdan gidiyor. Metin’le alacak verecek meselesinden kapıştılar diyelim, hırsızlık için girdiği evdeki kadını neden öldürdü? Hadi tam iş üzerindeyken kadın üzerine geldi, öldürmek zorunda kaldı, bu hınç neden? Fidan’la alıp veremediği neydi bu keşin?”

Verecek bir cevabım ya da soruşturmaya katkı sağlayabilecek bir fikrim yoktu, sesimi çıkarmadım.

O sırada her zamanki paldır küldürlüğüyle Oktay Komiser daldı içeri. “Hayırdır beyler? Canınız sıkkın gibi. O zaman neşenizi yerine getirecek bir şey söyleyeyim size. Bilin bakalım hangi koyduğumun mahallesine gidiyoruz?”

***

Talip Durukan’ın evi Metin’in dükkânına üç, Dönmezoğulları’nın evine iki sokak uzaklıktaydı. Kapısının önündeki kanlı ayak izlerini gören bir komşusu polisi aramıştı. Defalarca bıçaklanmış, cinsel organı kesilmiş, ağzına sokulmuştu.

“Namus cinayeti,” dedi Amirim.

“Kim bilir kimin karısını, kızını bafiledi,” diye mırıldandı Oktay Komiser.

Evdeki bütün çekmece ve dolaplar karıştırılmış, içlerindeki ıvır zıvır ortalığa saçılmıştı. Talip’in cüzdanı yatak odasındaki komodinin üzerinde duruyordu. Cep telefonu ortada yoktu.

Komşuları, Talip’in bir fabrikada gece bekçisi olduğunu söylediler. Geceleri çalışır, gündüzleri uyurmuş. Bekar olduğunu fakat arada sırada bir kadının gelip gittiğini söylediler. Kadın kapalı giyinen biri olduğundan boyu bosu haricinde eşkalini verebilen çıkmadı.

Talip Durukan cinayetten dört yıl cezaevinde yattıktan sonra üç yıl önce afla salıverilmişti. Bir süre inşaatlarda çalıştıktan sonra gece bekçiliği işini bulmuştu, iki yıldır aynı fabrikada çalışıyordu. Karısını öldürdüğü için cezaevine girmişti. Karısının akrabaları intikam için adamı öldürmüş olabilir miydi?

“Öyle bir şey yapacak olsalar bu kadar beklemezlerdi, hapisten çıktığı gün indirirlerdi,” dedi Amirim, “hem neden aletini kesip ağzına soksunlar?”

***

İşyerindeki amirleri ve diğer çalışanlarla konuştuk. Geceleri çalıştığı için çoğunun Tahir’in varlığından bile haberi yoktu.

Merkezde, Talip ile ilgili araştırma yaparken, semt karakolu tarafından düzenlenmiş bir tutanak gözüme çarptı. Bir hafta kadar önce Talip’in evine hırsız girmişti. Bir miktar para, televizyon ve cep telefonu çalınmıştı.

İşyerinden telefon numarasını öğrendik. Gerekli izinleri alıp GSM şirketinden konuştuğu numaraların dökümünü istedik. Gerçekten de pek arkadaşı yoktu. Bir sabit telefonla ise her gün defalarca görüşmüştü.

***

Arama ve gözaltı emri çıkartıp İbrahim’i merkeze aldık. Sorgu odasına girdiğimizde başı ellerinin arasında sessizce oturuyordu. Sessizliği bozan Amirim oldu. “Her şeyi anlatmanın zamanıdır.”

İbrahim kan çanağına dönmüş gözlerini ovuşturdu. “Önce siz bana neden burada olduğumu anlatın.”

Amirim elindeki dosyanın içinden çıkardığı fotoğrafları İbrahim’in önüne koydu. “Tanıyor musun?”

İbrahim parmağıyla Metin Günce’nin fotoğrafını işaret etti. “Bilgisayarcı… Mahalleden.”

“Ya diğerleri?”

İbrahim arkasına yaslandı. “Hiç görmedim.”

Amirim dosyadan çıkardığı zarfın içindeki CD’yi önüne bıraktı. “Peki bu tanıdık geliyor mu?”

İbrahim’in ağzı oynadı fakat dışarıya herhangi bir ses çıkmadı.

“Dükkânındaki bilgisayarın içinde unutmuşsun.”

Amirimin önüne sürdüğü paketten bir sigara alıp yaktı. Öyle bir nefes çekti ki, sigaranın yarısı kül oldu.

İbrahim, Amirimin “CD’yi nasıl ele geçirdin?” sorusuna filtresine kadar sömürdüğü sigarayı küllüğe basarken cevap verdi. “Sabahları dükkâna çalışanlardan önce gelirim, malum, ev yakın. İki gün önce kapıyı açtığımda yerde bir zarf gördüm. İçinden bu CD ve bir not çıktı.”

“Ne yazıyordu notta?”

“Akşam dokuzda mahalledeki parkta tarif edilen yere elli bin lira bırakmazsam CD’deki görüntüyü internete yükleyeceğini yazıyordu. Merak ettim tabii içinde ne var diye. Bilgisayara takıp da açınca dünya başıma yıkıldı. On beş yıllık karım başka bir adamla yataktaydı. İnanmak istemedim. Tekrar izledim görüntüleri. Oydu, karımdı. Yatağın yanındaki komodinin üzerinde, altı ay önce evimize giren hırsızın çaldığı saati görünce iyice dellendim. Demek ki evimize hırsız filan girmemişti. Demek ki karım saatimi ve paralarımızı kendi elleriyle aşığına vermişti. Dükkândan çıktım, eve gidip karıma bunun hesabını soracaktım.”

“Ama gitmedin.”

“Gitmedim… Karımı öldürdükten sonra yakalanırsam aşığı cezasız kalacaktı. Hem karımı becerip hem de bana şantaj yapan şerefsizin cezasını kesmeden yakalanmamalıydım.”

“Sonra ne yaptın?”

“Orada burada biraz dolaştıktan sonra dükkâna döndüm. Videoyu tekrar izleyip adamın kim olduğunu anlamaya çalıştım. Görüntü ilişki sırasında adam tarafından çekilmişti, yüzü görünmüyordu. Dışarı attım kendimi yine, sonra bankaya gidip parayı çektim.”

“Silahı nereden buldun?”

“Yıllar önce bir arkadaşımdan almıştım, dükkânda tutuyordum korunma amaçlı.”

“Takip mi ettin Metin’i?”

“Parayı tarif ettiği yere bıraktıktan sonra bir saat kadar saklanıp bekledim gelmesini. Tam umudumu kesmek üzereydim ki geldi, parayı aldı. Ahbaplığımız yoktu ama biliyordum kim olduğunu, dükkânının nerede olduğunu. Çalıntı mal alıp sattığı söylenirdi mahallede.”

“Ardından sen de girdin dükkâna…”

“Yemin billah etti videodaki adamın kendisi olmadığına. Kolunu açıp bakınca o olmadığını anladım. Videodaki adamın kolunda dövme vardı. Kim olduğunu bilmediğini söyledi.”

“Nereden bulmuş videoyu?”

“Bunun dükkânı hırsızın uğursuzun uğrak yeriydi. Hırsızın birinden bir cep telefonu almış.”

“Ceyhun Durmaz’dan.”

“Evet. O telefonun içinden çıkmış görüntü. Küçük mahalle, herkes birbirini tanır. Karımı tanıyınca şantaj fikri gelmiş aklına.”

“Ceyhun’un yaşadığı yeri öğrendin sen de. Sonra da Metin’i öldürdün.”

“Videoyu seyrettiğimde bu pisliğe bulaşanların hepsini öldüreceğime ant içmiştim. Sıktım kafasına şerefsizin.”

“Olaya hırsızlık süsü vermek için de dükkanı dağıttın, bir kaç şey aldın.”

“Tarif ettiği adrese gittim. Kapıyı açtığında Ceyhun’un ayakta duracak hali yoktu, uçmuştu. Telefonu çaldığı evin adresini söylettikten sonra…”

“Evinde bulduğun uyuşturucu hapları yutturdun, zaten kafası iyiydi, karşı koyamadı. Metin’in dükkânından aldığın öteberiyi oraya buraya sakladın. Silahtan kendi parmak izlerini sildin. Ceyhun’un eline tutuşturduktan sonra da yatağın altına koydun. Böylece Metin’i soyup öldürdükten sonra aşırı dozdan gitmiş gibi olacaktı.”

İbrahim bir sigara daha yaktı. Müebbet hapis cezasını gözü yememişti de bir an önce kanserden gitmek istiyor gibi bir hali vardı.

“Sonra da eve dönüp karını öldürdün.”

“Aslında Fidan’ın cezasını en son kesmeye niyetliydim. Fidan’ı öldürdüğümü duyarsa Talip sıranın kendisinde olduğunu düşünüp ortadan kaybolabilirdi. Ceyhun’dan, Talip’in geceleri çalıştığını öğrendiğim için evinde bulamayacağımı biliyordum. Onun hesabını sabah işten döndüğünde görmeye karar verdim. Eve döndüğümde gece yarısını geçmişti. Fidan uyumuştu. Yüzünü görürsem sinirlerime hakim olamayıp boğazını sıkarım diye salondaki kanepede uyudum. Sabah oğlanı okula gönderdikten sonra, bir haftalığına memlekete anasıgilin yanına gitmek istediğini söyledi. İzin vermedim. Sinirlendi, sesini yükseltti. ‘Ananın mı yoksa aşığının yanına mı gideceksin?’ deyince panik oldu. Kendimi tutamadım, iki tokat attım. Bunun üzerine kendini kaybetti, beni aldattığını, pişman olmadığını söyledi. ‘Erkek olaydın da karına sahip çıkaydın,’ deyince gözüm karardı, bıçağı ne zaman elime aldım, kaç kere vurdum hatırlamıyorum.”

“Yirmi yedi kere vurmuşsun” dedim. Sesini çıkarmadı.

“Nasıl olsa kendi evindi,” dedi Amirim, “rahatça temizlenip üstünü başını değiştirdin. Kanlı giysilerini ve bıçağı ne yaptın?”

“Poşete koyup kalorifer kazanının içine sakladım.”

“Sonra tekrar yukarı çıkıp polisi aradın. Gelelim Talip’e…”

“Ceyhun’un verdiği adresi bulmam zor olmadı. Bizim evin iki sokak arkasındaydı. Kapıyı çaldım, uyku mahmurluğuyla açtı. Ne olduğunu anlamadan soktum bıçağı. Yere yatırdım, dayadım boğazına, anlattırdım bir bir arkamdan çevirdikleri dolapları… İki senedir ilişkileri varmış, markette düşmüş Fidan’ın peşine, çelmiş aklını… Benden izinsiz dışarı adımını atmaz bildiğim karım meğer haftada iki üç gün evine gidermiş bu yılanın…”

İfadesini imzalatıp savcılığa sevk ettik İbrahim’i. Fidan cinayetinden o  meşhur “tahrik indirimi”ni alsa bile diğer üç cinayetten ötürü ağırlaştırılmış müebbetten kurtulması mümkün görünmüyordu.

Hikaye: Poker Arkadaşları

Kadının gereğinden fazla endişelenmiş ve korkmuş olduğu suratındaki ifadeden açıkça belliydi. Doğu Ataşehir’de ana caddeyi gören yüksek bir binanın en üst katındaki dairede, siyah saçları ense köküne kadar uzun, koyu yeşil gözlü, sivri burunlu biraz paspal görünüşlü bir adamın karşısında oturuyordu. Kadın karşısındaki adama göre çok şık giyinmiş, kızıla boyanmış saçlarını da tepesinde topuz yapmıştı. Elli yaşlarındaydı. Ellerini sinirle ovuşturuyor ara sıra da yutkunuyordu. Sonunda derin bir nefes alarak konuşmaya karar verdi.

“Tolga Bey sorunum telefonda anlatılamayacak derecede mühim ve acil. Telefonda bahsetmiştim adım Sevgi, Sevgi Aloğlu. Beni evinizde kabul ettiğiniz için de ayrıca teşekkür ederim.”

“Rica ederim.”

Adının Tolga olduğu anlaşılan uzun saçlı, paspal görünümlü adam hafifçe gülümsedi. “Fakat ben, belki bilmiyorsunuzdur, her davaya bakmıyorum maalesef.”

“Biliyorum, biliyorum, Esat Albay bahsetmişti.”

Bir an duraklayan kadın acaba yanlış mı yapıyorum diye düşündü. Aile dostları emekli Albay Esat Ayhan, bu adam hakkında çok iyi konuşmuş adamı yere göğe sığdıramamıştı adeta. ‘Bu adam olaya insanın başka bir gözle bakmasını sağlıyor, kimsenin görmediklerini görüyor. Hatta göz önünde olan ama sizin fark edemediğiniz şeyleri görüyor’ diyerek övmüştü. Sevgi Hanım’ın da aklına adli bir sorunu olduğunda hemen Tolga Ateş adlı bu adam gelmiş, albaydan telefonunu alarak adamı aramıştı. İşte şimdi de buradaydı.

Tolga, kadının çekingen hallerini giderebilmek amacıyla, “İsterseniz sorununuzu anlatın hanımefendi,” dedi. “Beraber ne yapabileceğimize bakalım, olur mu?”

“Tamam, pekâlâ anlatıyorum. Dediğim gibi adım Sevgi Aloğlu ve sorun kocam Feridun. Yok yanlış anlamayın kocamı takip etmenizi falan istemeyeceğim. Sizin bu tür davalara bakmadığınızı biliyorum. Benim kocam dün cinayet şüphesi ile tutuklandı. En az on yıllık arkadaşı Mehmet Soyluhan’ı öldürdüğü şüphesi ile. Fakat kocam masum.”

Tolga’nın yeşil gözleri kısıldı. İşaret parmağını dudağına vurarak “Evet, sanırım bu haberi duymuştum,” dedi. “Mehmet Soyluhan Silivri’deki yazlığında iki katlı müstakil evinin  ikinci katındaki salonunda yerde, tabanca ile vurulmuş ve ölmüş olarak bulunmuştu değil mi?”

“Evet ama kocam yapmadı.”

“Polis nedensiz yere kimseyi tutuklamaz hanımefendi.”

“Ama o masum. Karıncayı bile incitemez Feridun. Otuz yıllık kocamı benden daha iyi kimse tanıyamaz.”

Tolga gülümsedi ancak kadınla tartışmaya girmekten kaçındı. Onun yerine başka bir soru sordu. “Avukatınız ne diyor?”

“O herif beceriksiz bir şarlatan, hiç güvenim yok. Çıkmazdayım Tolga Bey. Polis kararını çoktan vermiş yakacaklar kocamın başını. Sonra aklıma siz geldiniz. Esat Albay sizden öyle övgüyle bahsetmişti ki… Ben de sizinle konuşmaya karar verdim. Açıkça sizin gerçeği ortaya çıkartmanızı istiyorum. Fiyat hiç önemli değil.”

“Para mühim tabii ama gerçeği derken bu çok önemli; ya kocanızın gerçekten suçlu olduğunu ortaya çıkartırsam?” Tolga’nın gözleri yeşil yeşil parlıyordu şimdi.

Kadın geri adım atmadı. Vakur bir ifadeyle derin bir nefes aldı. “O zaman paranızı alamazsınız maalesef Tolga Bey.”

Tolga bu sefer tüm dişlerini gösterir biçimde gülümsedi. Kadının açık sözlülüğü hoşuna gitmişti. “Tamam Sevgi Hanım” dedi. “Bu olayı araştıracağım ama ben sadece gerçeklerden yanayımdır. Sonucu ne olursa olsun.”

Kadın sesini çıkartmadı. Tolga bunu anlaşmış olmalarına yordu.

***

Geçen seneye kadar cinayet masasında acar bir komiser iken bazı nahoş olaylar sonucunda istifa eden ve özel danışman sıfatıyla çalışmaya başlayan Tolga Ateş son zamanlarda polisin tıkandığı yerlerde ortaya çıkarak sonuca ulaşmış, birçok vakada polise yardım ederek ünlenmişti. Özel dedektif olduğunu kabul etmezdi. Hiçbir yerde reklamı veya ilanı da yoktu. Genelde müşterileri onu kulaktan kulağa yayılan söylentiler ve fısıltı gazetesi ile bulurlardı. Bu sefer de öyle olmuştu zaten. Ancak yine de Tolga’nın hiç boş zamanı olmazdı genelde. Mesela en son birkaç hafta önce, müsteşar yardımcısının çiftliğinde işlenen bir cinayeti de aslında polisin değil Tolga’nın aydınlattığı, çoktan şehir efsaneleri arasında yerini almıştı bile.

Tolga, Sevgi Hanım ayrıldıktan hemen sonra işe başladı. Önce olayın ayrıntılarını öğrenmesi gerekiyordu. Akademiden beraber mezun oldukları, aynı dönemden hem okul hem mesai arkadaşı olan ve işine hâlâ ilk günkü gibi bağlılıkla devam eden komiser arkadaşı Fırat’ı aradı.

“Kardeşim nasılsın? Yardımın lazım.”

“Ne oldu yine? Bu sefer hangi olaya karıştın?”

“Mehmet Soyluhan cinayeti… Siz mi bakıyorsunuz?”

Fırat önce uzun bir ıslık çaldı, sonra kısa bir kahkaha attı. Başka bir takım acayip sesler de çıkardı. Tolga sabırla beklerken arkadaşı nihayet konuşmaya karar verdi. Sesinde alay vardı.

“Ooo kardeşim baltayı taşa vurdun bu sefer. Bizim ekip bakmadı o işe ama o olay kapandı biliyorum ben. Feridun Aloğlu adlı bir adam, sanırım mali müşavirmiş, tutuklandı savcıya verildi bile. Yakında mahkemesi var, tutuklu yargılanacak.”

“Biliyorum. Olay hakkında bilgiler lazım bana. Bu akşam bana gelsene, hem laflarız. Ne zamandır görüşmedik.”

“İşin düştü tabii yine değil mi? İlhami başkomiserim öğrenirse beni kazığa oturtur. Hem bilmiyor musun bunlar gizli bilgidir, ne çabuk unuttun polisliği?”

“Elbette biliyorum da Feridun Bey’in karısı bana geldi. Kadın hata yaptığınızı düşünüyor, söyleyeyim. Olayı incelememi istedi, ben de kabul ettim.”

“Her zamanki gibi şüphelilerle konuş sen bence. Tıkandığın yerde yardım ederim.”

“Yahu Fırat, fıtık edersin adamı. Sadece bilgi vereceksin be oğlum, ille yalvartacaksın. Hem belki hata yaptınız; olamaz mı? Suçsuz bir insanın hüküm yemesini mi istiyorsun?”

“Of ya! Senden kurtuluş yok değil mi?”

“Yok. Sen gelmezsen ben gelirim akşam evine.”

Fırat bir süre sessiz kaldı. Tolga acaba uyudu mu diye düşünmeye başlamışken Fırat’ın süngüsü düşmüş sesini duyunca rahatladı.

“Barbunya var mı? Varsa gelirim.”

Tolga dayanamayarak sırıttı. “Ulan tam rüşvetçi oldun. Şu anda yok maalesef ama ilk fırsatta sana özel yaptıracağım söz, tamam mı?”

“İyi, iyi tamam. Olaya Başkomiser Cevdet’in ekibi bakmıştı sanırım. Oradaki komiseri tanırım. Metin’i… Ondan tutuklamaya neden olan kanıtları öğrenirim sorun olmaz. Ama bak sadece olayı sana anlatacağım o kadar benden başka bir şey bekleme. İlhami başkomiserim duyarsa seninle beni aynı kodese tıkar, bilirsin.”

“Bilmez miyim?”

Gülümsemesi devam eden Tolga aşırı sert, biraz da küfürbaz İlhami başkomiserini düşündü bir an. İstifa edip cinayet masasını bırakana kadar ne maceralar yaşamışlardı beraber. Cinayet soruşturmalarında en aranan ve saygı gösterilen ekip olmuşlardı. En zor davalar hep onlara verilirdi. Başkomiser İlhami de o kocaman beyaz seyrek saçlı, uçuk mavi gözlü, beyaz tenli, kıpkırmızı suratını buruşturur ve daima söylediği lafları söyleyerek yakınırdı. “Karışık cinayetlerden nefret ederim!” Ama sonunda yine de işi muhakkak çözerlerdi.

Tolga derin nefes alarak düşüncelerinden sıyrıldı. Hayallere ara verip bugüne dönmeliydi. O artık ne bir polis komiseriydi ne de İlhami amirinin emrinde çalışıyordu. Tabii birçok vakada onlara yardım etmişliği vardı ama resmi bir sıfatı artık yoktu. Polislikten istifa etmesine sebep olan olayı düşündü. Yüzü gölgelendi. Bir kere daha acaba hata mı ettim diye içinden geçirmekten kendini alamadı. Bu soru son zamanlarda kafasına çok sık takılıyordu nedense.

***

Fırat, akşam ona doğru ancak gelebildi. Selam sabahı bıraktılar. Fırat, Tolga’nın Ataşehir’deki dairesinden içeri girerek salona yürürken iç cebinden bir not defteri çıkartıyordu.

“Ulan Metin komiser beni amma da uğraştırdı yahu! Yok niye istiyormuşum bu bilgileri, yok zaten dava kapanmışmış, yok ne diye kurcalıyormuşum. Bir ton laf etti, neyse ki herşeyi öğrendim. Kardeşim kusura bakma ama Cevdet başkomiser ve ekibi haklı yani. Adamın aleyhine bir sürü delil var.”

Tolga arkadaşının peşinden salona geçti. “Seni dinliyorum” diyen sesi heyecanlıydı.

Fırat ise aksine çok sakindi. Sabah saatlerinde Sevgi Hanım’ın oturduğu yere çökerken not defterini önündeki cam sehpaya atar gibi bıraktı.

“Mehmet Soyluhan kendisine ait Silivri’deki yazlık evinde iki adet tabanca kurşunu ile öldürülmüş. Tabancadan en az üç mermi çıkmış olmalı, çünkü ikisi adama isabet etmiş biri de salondaki saksıyı delmiş. Adam herhalde hemen ölmüş. Gerçi polis doktoru cesedin duruşundan biraz kuşkulanmış. Maktulün kol bacak gibi uzuvları kıvrık veya açık falan değil hatta dümdüzmüş. Bu pek olağan değildir, demiş. Ayrıca can çekiştiğini gösteren bir belirti de yokmuş. Sanki birisi oraya adamı yatırmış gibiymiş ama cinayetin başka bir yerde işlenmiş sonradan salona getirilmiş olması imkânsız. Çünkü kurşunlardan biri adamın hemen arkasında kalan saksıya girmiş. Ayrıca şu da var ki, kurşunlardan biri tam kalbine isabet etmiş adamın. Belki de adam vurulur vurulmaz öldü ve o yüzden o şekilde yere düşmüş de olabilir.”

“Cinayet aleti?”

“Ortada yok maalesef. Kurşunları çıkartıp saksıdaki de dâhil balistiğe göndermişler tabii ama tabanca ortada olmadığı için karşılaştıramamışlar.”

Tolga şaşkınlıkla kaşlarını alnının ortasına kaldırarak sordu. “Eee? Daha cinayet aleti yok ortada, Feridun nasıl tutuklanıyor ki?”

“Başka önemli kanıtlar var çünkü. Feridun, maktulü en son gören kişi ve ondan sonra eve ne giren olmuş ne de çıkan. Şöyle anlatayım. Dört poker arkadaşı akşam Mehmet’in evinde toplanmışlar, diğer iki kişi gece 12’yi geçerken gitmişler ama Feridun, Mehmet’le konuşacaklarımız var diyerek geride kalmış. Herkes gittikten yirmi dakika sonra evden telaşla çıktığını gösteren kamera görüntüleri var. Ayrıca adamın çok güçlü bir nedeni var. Mehmet’in şirketinin mali müşaviri ve tüm hesapları kontrol eden tek adam. Hesaplarda usulsüzlükler olduğunu tespit ettik. Feridun Mehmet’ten para tırtıklıyormuş. Herhalde Mehmet bunu öğrendi ve bu yüzden adamla konuşmak istedi. Sonra tartıştılar ve Feridun da adamı vurdu. Ayrıca giderken puro makasını düşürmüş. Grupta tek puro içen o ve üzerinde parmak izleri var.”

“Zaten bütün akşam beraber değiller miydi? Puro makasını evde unutmuş olabilir.”

“Ama puro makası Mehmet’in yatak odasında bulundu. Nasıl gitmiş oraya?”

Tolga kaşlarını çatarak arkadaşının hafif bilmiş alaycı surat ifadesine baktı bir süre. Derin bir nefes aldıktan sonra sıkılgan bir ifadeyle suratını buruşturdu. Bu işten para kazanamayacaktı galiba.

“Şu olay gecesini araya reklam almadan anlatsan?”

“Anlatıyoruz ya oğlum işte. Sen sordun diye konu dağıldı. Dediğim gibi bunlar dört arkadaş. Her Çarşamba olduğu gibi o akşam da toplanıp poker oynamışlar. Tanınmış bir bankanın şube müdürü Hamdi Karagülle, mali müşavir Feridun Aloğlu, iş adamı Fikret Aydıngil ve otomotivci Mehmet Soyluhan. Hepsi de eski arkadaşlar. Mehmet ve Hamdi Bey’in arkadaşlıkları on-on beş yıllıkmış hatta. Aralarına en son katılan Fikret Aydıngil’miş. Saat sekizde Mehmet Bey’in Silivri’deki yazlığında buluşmuşlar. Hep orada toplanırlarmış.”

“Yazlığın tek girişi mi var?”

“Evet. Zaten Mehmet Bey geçen sene evine hırsız girdiğinden beri aşırı pimpirikli bir adam olmuş çıkmış. Duvarları üç metreye çıkartmış. Bir de duvarın bittiği yerden bir metre kadar yükseklikte dikenli telle çevirmiş evini.”

Tolga dayanamadı. “Yuh! hapishane gibi…”

Fırat da gülerek ekledi. “Aynen. Hatta bu da yetmemiş adama. Evin tek giriş kapısını gören sağdan sola doğru ve soldan sağa doğru iki uca yüksek çözünürlüklü birer adet güvenlik kamerası koydurtmuş.”

“Demin bahsettiğin kameralar yani. Kayıtlara baktınız tabii?”

“Eh tabii bakmışlar. Ben de izledim bugün. Eve saat akşam sekize kadar önce Fikret sonra Feridun en son da Hamdi geliyor. Kapıda bekleyen Mehmet Bey’in Şoförü de herkes geldikten sonra evine gidiyor. Sonra gece yarısına kadar hareket yok. On ikiyi birkaç dakika geçe bu sefer önce iş adamı Fikret Bey sonra Hamdi çıkıyorlar. Peş peşe sayılır aralarında beş dakika yok ama Feridun on iki buçuğu geçerken çıkıyor evden.”

Tolga bir şey demedi ama kaşlarını yukarı kaldırarak oturduğu yerde dikleşti.

Fırat devam ediyordu. “Dediğim gibi, kurbanı en son gören kişi. Ayrıca evden çıkarken çok telaşlı. Kapının önünde duruyor ve eve doğru kafasını çevirerek şöyle bir bakıyor. Cebinden mendilini çıkartarak alnındaki teri siliyor ve arabasına binip gidiyor. Sonra sabaha kadar bir daha gelen giden yok.”

“Bahçe duvarından kimse atlayamaz diyorsun?”

“Çok zor hatta imkânsız. Dediğim gibi üç  metre duvar üzerinde de bir metre dikenli tel. Bir adamın yaralanmadan oradan geçebilmesi mümkün değil. Dikenli telleri tek tek incelemiş olay yeri. Hiçbir yerinde kesik, yırtık veya delik de yokmuş.”

“Cesedi kim bulmuş?”

“Hizmetçi. Adı Aysel. Anahtarı varmış. Yine güvenlik kamerasından öğrendiğimize göre ertesi sabah saat tam 07.55’de bahçe kapısını açıp içeri giriyor. On dakika kadar sonra koşarak dışarı çıkıyor. Telefonunu çıkartıp birini arıyor. Daha sonra bu aradığı kişinin Mehmet Bey’in özel şoförü Yakup olduğunu öğrenmiş bizim çocuklar. Şoför de zaten yoldaymış. Kadın Yakup gelene kadar bir daha içeri girmiyor kapıda bekliyor. Hizmetçi işe gireli daha bir ay bile olmamış aslında. Fikret Aydıngil’in evine her hafta temizliğe giden bir gündelikçiymiş. Fikret Bey, Mehmet’in dağınıklılığına dem vurup sana bir kadın lazım evi çekip çevirecek demiş ve Aysel’i göndermiş. Mehmet de kadını işe almış. Her sabah geliyor, yemek falan yapıp akşam saatinde evine dönüyormuş kadın. Kamera kayıtlarına göre Aysel eve girdiğinde saat 07.55, çıktığında ise sekizi yedi geçiyormuş. Tabii Metin komiser hemen on iki  dakika neden beklediniz diye sormuş kadına ama kadın ifadesinde eve gelince önce tuvalete gitmiştim demiş. Zaten genelde Mehmet Bey uyurmuş onun geldiği saatte. Kadın her sabah, önce akşamki sofrayı toplar, sonra kahvaltıyı hazırlar, en son Mehmet Bey’i uyandırırmış. Tuvaletten çıkıp yukarı çıkınca manzarayı gördüm hemen kapının önüne çıktım diye ifade vermiş. Telefon kapıda aklıma geldi ve Yakup’u aradım demiş. Yakup da olayı doğrulamış. Aysel aradığında yoldaydım zaten gelmek üzereydim demiş. Hakikaten de kamera kayıtlarına göre Aysel dışarı çıktıktan beş dakika sonra Yakup geliyor. Aysel’le birşeyler konuşuyorlar. Yakup içeri giriyor iki dakika geçmeden tekrar dışarı çıkıyor. Herhalde merak edip patronuna bakmaya gitmiş. İfadesinde hiçbir şeye dokunmadığını sadece Mehmet Bey’in nabzını kontrol ettiğini söylemiş bizim Metin’e. Sonra da Silivri karakolundan gelen polisler gelene kadar dışarıda beklemişler. Polisler gelince de hep beraber içeri girmişler.”

Uzun konuştuğundan olsa gerek derin bir nefes alan Fırat sakince ekledi. “Polis doktoru Mehmet’in gece saat ikiden sonra öldürülmüş olmasının imkânsız olduğunu söylemiş zaten. Yani şoför ve hizmetçinin bu olayla ilgileri yok.”

Tolga düşünceli biçimde kafasını sallıyordu. Gözlerini sabit bir noktaya dikmişti, bir süre konuşmadı. Sonra sakince sordu.

“Mehmet Bey’in otopsisinden ilginç bir şey çıktı mı?”

“Dediğim gibi biri kalbine giren iki el tabanca kurşunu ile vurularak öldürülmüş. Bütün akşam poker oynadıkları, üzerinde hâlâ fişler ve iskambil kâğıtları olan masanın tam yanında yerde yatıyormuş zavallı adam. Cesedi görmedim tabii ama fotoğraflara baktım. Düştüğü yere göre bakarsak katil salon kapısına yakın bir yerden adama ateş etmiş olmalı. Doktor da zaten atış mesafesi hakkında bir şey diyemedi. Sadece yakından ateş edilmediğini söyleyebilirim demiş. İki kurşun vücuduna, bir kurşun da adamın hemen arkasındaki sehpanın üzerindeki saksıya saplanmış. İçinde kıpkırmızı antoryum denilen çiçeklerin olduğu saksıya da adamın kanı sıçramış. Yerde çok az kan varmış. Hepsi olay yeri tarafından analize gönderilmiş ve incelenmiş. Kan, Mehmet Bey’in kanı. Kesin sonuç bu ve başka da kan izi bulunamamış.”

“Zeminde daha fazla kan olması gerekmez miydi?”

“Aslında gerekirdi ama doktorun da tahmin ettiği gibi adam hemen öldüyse kan da çabuk pıhtılaşmış ve fazla akmamış olabilir. Adamın akşam giydiği açık mavi gömleği kandan kıpkırmızıydı ama yerde fazla kan lekesi yoktu.” Fırat kafasını sallayarak devam etti. “Daha da ilginci salonda boş kovanlar bulunamamış. Herhalde adam tabanca ile beraber kovanları da delil olmasın diye topladı ve yanında götürdü.”

“Feridun Bey’in elinde barut artığı var mıydı?”

“Bulunamamış. Belki eldiven giyiyordu belki de adamı tutuklayana kadar elini dezenfekte etmiş olabilir. Bu adamın lehine bir kanıt sayılmaz yani.”

“Peki evde başka parmak izi veya yabancı ayak izi var mıymış?”

“Poker oynadıkları masada bardaklar ve bir şişe boşalmış viski şişesi var. Onun üzerinde hepsinin de parmak izi varmış tabii. Ayrıca masada çerez tabakları falan da var. Bilirsin işte dört adam yiyip içip keyifli bir oyun akşamı geçirmişler. Salonun diğer taraflarında Mehmet Bey’in ve hizmetçinin parmak izlerinden başka iz bulunamamış. Eh bu da normal. Ayak izleri hakkında da bir kanıt dosyası yoktu. Herhalde ya bakmadılar ya da hiç yoktu. Rapora yazmamışlar.”

“Evden en son Feridun’un ayrıldığını kimden öğrendiniz?”

“Şu bankacı olan Hamdi Karagülle söylemiş sorgusunda. Zaten kamera kayıtlarında da gözüküyor. Hamdi Bey, Fikret’in oyunda kaybettiği için moralinin bozulduğunu ve evi ilk olarak onun terk ettiğini, sonra kendisinin de Feridun’a dönüp haydi biz de çıkalım dediğini söylemiş ama Feridun sen git benim Mehmet’le görüşeceklerim var demiş. Adam da uzatmadan evden ayrılmış.”

“Ve şu hesaplardaki yolsuzlukları konuşmuşlar öyle mi?”

“Feridun inkâr etmiş bunu. Ben Mehmet’ten ne para çaldım ne de onu bu sebepten öldürdüm diye ifade vermiş. Metin komiser ne kadar sıkıştırdıysak ta itiraf alamadık dedi.”

“Peki gerçekten para çalıyor muymuş adamdan?”

“Metin bundan kesin emin ama bilirkişi hâlâ inceliyormuş hesapları. Ama tabii ilk incelemesinde bazı yolsuzluklar fark etmiş. Savcının en büyük dayanağıydı bu hesaplar zaten. Herhalde ilk mahkemesine kadar incelemeler biter ve kesin bir sonuç çıkar. Ona göre dava dosyası oluşturulur.”

“Puro makasını sormuşlar mı?”

“Tabii ki sormuşlar. Feridun o makasın kendisinin olduğunu kabul etmiş ancak Mehmet’in yatak odasında ne aradığının cevabını verememiş. Dediğine göre o akşam puro içmiş ve makas yanındaymış hâlâ cebinde sanıyormuş.”

“Fikret ne diyor peki bu konuda?”

“Fikret Mehmet’in bu hesaplardaki yolsuzluklarını fark ettiğini biliyormuş. Doğrudan Mehmet söylemiş ona. Fikret ifadesinde, ‘Mehmet ilk bana geldi, bana danıştı. Ona Feridun’un böyle bir şey yapmış olamayacağını, belki de yanlış anlamış olabileceğini söyledim’ demiş. Orta yol bulmaya çalışmış adam yani. Ama Mehmet kararını vermiş gibiydi diye de eklemiş. Bundan kesin olarak anlıyoruz ki Mehmet Feridun’dan fena halde şüpheleniyormuş. Bu yüzden Feridun’un gitmesine izin vermedi. Feridun da adamın herşeyi bildiğini öğrenince paniğe kapılıp öldürdü arkadaşını.”

“Tabancayı yanında mı taşıyormuş?”

“Tabii bunu itiraf etmemiş. Hatta benim tabancalarla işim olmaz nasıl kullanılacağını bile bilmem demiş ama tabii ona inanmamışlar. Ona göre Hamdi ve Fikret tabancalardan iyi anlarlarmış. Hatta zaman zaman poligona gider ateş ederlermiş. Doğru olsa bile fark etmez. Zaten o mesafeden bir insanın diğerini vurabilmesi için talim yapmasına gerek yok. Salonun kapısı ile adamın bulunduğu yer arası en fazla iki metredir.”

“Tabanca bulanamazsa Feridun ceza alır mı sence?”

“Bilmiyorum. Belki akıllı bir avukat adamı kurtarabilir ama Metin’in dediğine göre Başkomiser Cevdet’in emriyle olay yeri aramaya devam ediyor. Tarlayı arıyorlar sanırım.”

“Ne tarlası?”

“Mehmet’in yazlığının arka tarafında kocaman bir ayçiçeği tarlası var. Mehmet’in arazisi dışında tabii ama belki Feridun arabayla giderken panikleyip tabancayı camdan dışarı tarlaya fırlatmış olabilir.”

“Peki ya para meselesi? Adamın zengin bir tip olduğu belli. Yani mirası kime kaldı? Adam yalnız yaşıyor dedin, ailesi yok mu?”

“Bir oğlu varmış sadece yakın akrabası olarak. Adı Burak, Burak Soyluhan ve mirası da ona kalıyor tabii. Mehmet Bey karısını iki sene önce bir trafik kazasında kaybetmiş. Oğluyla da o zamandan sonra araları açılmış. Çocuk annesinin öldüğü kazadan dolayı babasını suçlamış galiba ve evden ayrılmış. Antalya’da animatörlük yapıyormuş. Babasının hali vakti yerinde ancak çocuk para sıkıntısı çekiyormuş.”

“Nereden biliyorsunuz konuştunuz mu?”

“Metin komiser bizzat ben konuştum dedi. Şoför Yakup’dan çocuğun numarasını bulup aramışlar. Babasının öldürüldüğünü ve ifade vermesi gerektiğini söylemişler. Genç adam önce Antalya’dayım ancak yarına orada olurum demiş ancak İstanbul’daymış meğerse.”

Tolga’nın kaşları hayretle açıldı.

Fırat onun bu haline hafifçe gülerek, “Ben de aynı tepkiyi verdim Metin komisere,” dedi. “Metin akıllı adam, çocuğun heyecanlı sesinden ve ara sıra kekelemesinden kuşkulanıp benim orada bir adamım var yerinizi söyleyin yarım saatte yanınıza gelir deyince çocuk panikleyip telefonu kapatmış. Metin de hemen otogarla bağlantıya geçip çocuğun adını ve eşkâlini vermiş. Bir saat kadar sonra bir otobüs firmasının yetkilisi Burak Soyluhan’ın Antalya’ya otobüs bileti aldığını ihbar edince çocuğu olmuş armut gibi toplamışlar otogardan.”

Tolga’nın ilgisi uyanmıştı. Sanki güzel bir filmin final sahnesini izliyormuş gibi koltuğunda öne doğru eğilerek arkadaşıyla arasındaki mesafeyi kısalttı. “Vay be helal olsun Metin komisere! Eee sonra peki?”

“Sonrası malum. Çocuğu hemen merkeze almışlar. Cinayet günü öğlen 12 gibi yine otobüsle gelmiş İstanbul’a. Uçağa verecek parası yokmuş zavallının. Gerçi otobüs fiyatları da uçağa yaklaştı ya her neyse konuyu dağıtmayalım. Önce babasının galerisine gitmiş ancak adam orada yokmuş. Cebini aramış konuşmuşlar. Mehmet biraz terslemiş oğlunu ve ‘Seninle ancak yarın görüşebiliriz, sabah Silivri’deki yazlığa gel’ demiş. Burak da ucuz bir otelde oda tutmuş. Gece ikiye kadar tek başıma Taksim’de bir bardaydım demiş ifadesinde. Şahidi yok.”

“Peki neden gelmiş?”

“Para isteyecekmiş babasından. Tipik sebep işte…”

“Metin bu çocuktan şüphelenmemiş mi?”

“Tabii şüphelenmiş hatta iki gün merkezde tutmuşlar ancak o sırada Feridun lehine deliller bulunmuş. Çocuğun yazlığa gittiğine dair hiçbir delil de bulamayınca bırakmışlar Burak’ı. Dört senedir Mehmet Soyluhan’ın yanında çalışan Şoför Yakup’la Burak’ın arası iyiymiş. Ona da sormuşlar Burak’ı gördün mü diye ama şoför, uzun zamandır görmediğini söylemiş.”

Tolga ayağa kalkarak salonda turlamaya başladı. Bazen nadir de olsa duvara tosladığı, işin içinden çıkamadığı zamanlar olurdu. Bu sefer de öyle bir zamandı galiba. Böyle zamanlarda arkadaşının biraz asabileştiğini bilecek kadar onu tanıyan Fırat konuşmadan arkasına yaslandı.

Dakikalar geçti. Tolga bu zaman zarfında üç defa salonu turlamış iki defa mutfağa gidip gelmiş bir seferinde bir bardak su içmiş, bir kere de odalardan birine muhtemelen tuvalete gidip gelmişti. Az önce kalktığı yere otururken hâlâ düşünceli, kızgın ve sessizdi. Fırat da ona uyarak hiç sesini çıkartmıyordu. Sonunda yine konuşan Tolga oldu.

“Başka önemli bir detay var mı söyleyeceğin?”

“Aklıma gelmiyor, galiba herşeyi anlattım. Ufak bir şey var ama…”

Tolga hevesle atıldı. “Nedir?”

“Balkon kapısının camı kırılmış. Önce bir boğuşma olduğunu düşünmüşler bizimkiler ama yerde cam kırıkları falan bulamamışlar. Yani temizlenmiş. Zaten Mehmet Bey’in katiliyle boğuştuğunu gösterecek başka bir delil yok. Adam hiçbir şey anlamadan dünya değiştirmiş gibi geliyor bana. Her neyse dediğim gibi aklına gelen ilginç bir şey var mı diye sorunca anlatayım dedim.”

“Cam ille de o akşam kırılmış olmayabilir.”

“Evet. Zaten bizimkiler de öyle düşünmüşler. Cam belki de günler öncesinden kırılmıştı herhalde. Metin Komiser; Hamdi, Fikret ve Feridun’a bu konuyu sormuş ama hiçbiri de balkon camını fark etmemişler. Zaten oturdukları masa ile balkon zıt taraflarda kalıyor. Önünde perde de var. Görmeleri çok zordu.”

“Belki bu konuda Aysel veya Yakup bir şeyler bilebilir. Onlara da sormuşlar mı?”

“Evet, Metin işi sıkı tutmuş. İkisi de hiç haberlerinin olmadığını söylemişler. Hatta Yakup’u ikinci kata çıkartıp balkon camını göstermiş. Şoför, camın kırık olduğunu bilmediğini ama Mehmet Bey’in böyle konularda çok pimpirikli olduğunu söylemiş. Eğer Mehmet Bey camı görseydi anında değiştirirdi demiş.”

Tolga bir süre sessiz kalınca Fırat devam etti. “Dediğim gibi Tolga, eve giren çıkan yok. Başka yerden eve girmenin imkânı da yok. Katil Feridun olmalı. Sebebi de var. Ayrıca puro makası nasıl gitti adamın yatak odasına?”

“Sence nasıl gitti?”

“Herhalde Feridun, Mehmet’i vurduktan sonra adamın yatak odasına gidip özel kâğıtlarını falan araştırmaya kalktı. Belki yaptığı yolsuzluğu gösteren deliller veya belgeler bulabileceğini düşündü. Bulup yok etmeyi planlıyordu. O sırada makası düşürdü ve fark etmedi.”

Tolga yine kendini sessize almıştı şimdi. Pek kabul etmek istemese de arkadaşı haklı olabilirdi. İşaret parmağını dudaklarına vuruyordu yine.

Birden Fırat ayaklandı. “Geç oldu ben gideyim artık. İstediğin gibi tüm olayı anlattım işte sana. Feridun Bey’in karısına artık sen münasip bir dille gerçeği anlatırsın. Üzgünüm kardeşim ama katil o.”

Tolga da kapıya doğru yürüyen arkadaşını geçirmek için ayaklanmıştı. Fırat’ın sırtını sıvazlayarak, “Dur bakalım” dedi. “Bu olayı bu gece etraflıca düşüneceğim. Ayrıca yazlığa gidip bakmam ve şoförle konuşmam gerekebilir.”

Fırat kapıda durarak korkuyla Tolga’ya döndü. “Lan oğlum manyak mısın! Yakacaksın beni! İlhami başkomiserim bir duyarsa…”

“Merak etme, seninle konuştuğumu söylemem.”

“Tabii amirim de salaktı anlamayacaktı…”

“Uzatma be moruk tamam işte, belki giderim dedim zaten. Hemen endişelenme.”

Fırat derin bir nefes alarak dış kapıyı açtı ve dışarı çıktı. Asansöre ilerlerken hâlâ söyleniyordu. “Tabii salak kafam kabahat bende. Barbunya da yiyemedik zaten. Resmen boşa çalışıyoruz burada vallaha.”

Tolga arkadaşı asansör beklerken bir yandan gülüyor bir yandan da barbunyanın sözünü veriyordu. “Tamam be oğlum işte yaptırtacağım sana barbunyadan. Hem de zeytinyağlı, sen seversin…”

Tolga ne kadar söz verirse versin Fırat’ın yakınmalarının, asansör gelene kadar sürmesine engel olamamıştı.

***

Kısa saçlı, top sakallı, siyah gözlü adam ellerini oynatarak, “Vallahi şoke olduk Tolga Bey!” diye lafa girdi heyecanla. “O sabah da her sabahki gibi yazlığa giderken Aysel Hanım arayınca kötü bir şey olduğunu hemen anladım. Sabahın köründe kadın beni neden arasın ki? Vallahi billahi hissettim. Zaten böyle şeyler içime doğar benim.”

Fırat’a bahsettiği fikri uygulayarak Silivri’de Mehmet Bey’in yazlığına gelen Tolga, kapının önünde gördüğü şoför Yakup’la konuşuyordu. Aslında konuşmaya sadece çalışıyordu çünkü adam biraz gevezeydi ve konuşmaya başladı mı susmak bilmiyordu.

Araya girmeye çalışarak, “Size sormak istediğim bir konu var aslında” deyince adam susmak zorunda kaldı. Tolga bu fırsatı kaçırmadı. “Benim sorum şu balkon camı. Polis arkadaşlar size camı göstermiş herhalde.”

“Ah evet bildim! Cam ne zaman kırılmış bilmiyorum ama Mehmet Bey’in fark etmediği kesin. Yoksa gece de olsa beni camcıya yollar mutlaka yeni cam taktırtırdı. Çok pimpirikli adamdı rahmetli.”

“Akşam dört arkadaş oyun oynarlarken nasıl fark etmemiş olabilirler?”

“Soğuk falan girmedi mi diye soruyorsanız şöyle söyleyeyim, kırılan ufak bir bölüm. Kasım ayındayız gece de soğuk oluyor ama oradan çok soğuk girmez. Önünde perde de varsa bence fark etmemişlerdir.”

“O gece kırılmış olabilir mi?”

“Vallahi bilemedim. Hamdi beylere sorun isterseniz. Gece ben orada değildim. Belki akşam bir kaza oldu cam kırıldı. Sonra da cam kırıkları ayaklarına batmasın diye temizlediler.”

Tolga, yeşil gözleri parıldayarak sordu. “Belki de bir kurşun kırdı camı?”

Yakup yutkununca boğazındaki âdem elması oynadı. “Aman yani…” Adam bir kere daha yutkundu. Korkuyla karşısındaki bu uzun saçlı adama bakıyordu. Onu görmeyi kabul ettiğine şimdiden pişman olmuştu bile. Tolga’nın ısrarlı bakışları Yakup’u rahatsız etmeye başlamıştı artık. Elinde olmadan gözlerini kaçırdı. Bir şey söylemek için, “Ama Mehmet Bey’in bulunduğu yerle balkon camı tam aksi taraflarda…” diye mırıldandı. “Yani kurşun nasıl oraya gitsin?”

“Mehmet Bey’e atılan kurşundan bahsettiğimi nereden çıkartınız?”

Adam iyice şaşaladı. Oturduğu yerde kımıldanmaya başlamıştı şimdi. “Siz… yani siz ne demek istiyorsunuz, anlamadım?”

Tolga gülümsedi. Biraz gerginleşen ortamı yumuşatmak adına, “Bir şey dediğim yok” diye cevap verdi. “Sesli düşünüyordum sadece. Size bir şey daha sormak istiyorum. Şu saksı ve içindeki çiçekler, antoryum bitkisi hatırladınız mı?”

“Ah evet bildim onu da. Kıpkırmızı yaprakları var.”

Tolga suratını beğenmediği bir yemeği yiyormuş gibi büzerek, “Salonun o köşesine hiç yakışmamış bence,” dedi. “Sanki güneş isteyen bir bitki gibi gelmişti bana.”

“Evet, öyledir. Zaten balkonda dururdu normalde. Neden bilmem Mehmet Bey onu içeriye almış.”

“Yani normalde balkonda mı duruyordu?”

Adam kafasını olumlu anlamda sallayınca Tolga devam etti. “Belki Aysel Hanım almıştır içeriye.”

“Olabilir, bilmiyorum…”

Adam derin bir nefes alarak Tolga’ya sıkılgan bir ifade ile baktı. Tolga anlamıştı bu bakışları tabii ki. Hemen ayaklandı.

“Teşekkür ederim Yakup Bey,” dedi. “Aysel Hanım burada mı? Onunla da görüşseydim fena olmazdı ama?”

“Yok ayrıldı Aysel Hanım. Artık burada çalışmıyor.”

“Anladım. Evi dolaşmamın bir mahzuru var mıdır?”

“Yani Burak Bey’e sorsak daha iyi, buna ben karar veremem.”

“Ah Burak Bey burada mı? Onunla da konuşurdum hem.”

“Evet burada evde, buyurun.”

Böylece Yakup önde eve girdiler.

Burak gülümseyen bir yüzle onlara yaklaştı.

“Buyurun? Hayırdır Yakup abi?”

“Arkadaş polis adına çalışıyor Burak Bey,” dedi Yakup. “Hem sizinle görüşmek istiyor hem de evi dolaşacakmış. Tabii izniniz olursa.”

Burak’ın gülümsemesi söndü bir anda. İlgiyle kaşlarını çatarak Tolga’ya baktıktan sonra, “Olay kapanmadı mı?” diye sordu. “Polis hâlâ babamın ölümüyle neden ilgileniyor?”

Tolga tüm şirinliğiyle sırıtarak, “Gecikmiş formaliteler Burak Bey,” dedi. “Çok zamanınızı almayacağım. Hatta evi dolaşmak falan da istemiyorum. Gerek yok. Sadece görmek istediğim ikinci kattaki salon ve balkon.”

“Pekâlâ, buyurun.”

Bu sefer Burak önde yukarı çıkan merdivenlere yöneldiler. Şoför Yakup sessizce yanlarından ayrılmış, kaçar gibi uzaklaşmıştı bile. Tolga onunla ilgilenmedi. Ahşap merdivenleri tırmanarak ikinci kata çıkarken, “Sanırım bir kaza neticesinde annenizi kaybetmişsiniz Burak Bey,” diye lafa başladı. “Başınız sağ olsun.”

Burak ona dönerek anlamsız bir bakış attı. Belki başka şeyler de söyleyecekti ama kendini tutarak sadece, “Teşekkür ederim,” dedi.

“Nasıl oldu kaza?”

Burak bu sefer durdu ve arkasını döndü. “Neden sordunuz?”

“Olayda babanız aleyhine dava açılmış ancak kaza olduğuna karar verilmiş galiba.”

“Kötü bir olaydı, kazaydı işte. Bundan bahsetmeyi pek sevmem. Babam hatalı sollama yapmış karşıdan gelen araçla çarpışmışlar. Karşı tarafta da şoför mahallinde tek bir adam varmış. O da ölmüştü. Çok elim bir olaydı. Bakın bundan bahsetmeyi istemiyorum.”

Tolga ciddi bir ifadeyle, “Tabii nasıl isterseniz,” dedi ve konuyu uzatmadı. Aslında olayın ayrıntılarını öğrenmişti çoktan. Ölen adamın ailesi, yani adamın o sırada yurt dışında oturan erkek kardeşi, karısı, kız kardeşi ve oğlu o zaman davacı olmuş, ancak Mehmet güçlü avukatları sayesinde yırtmıştı bu işten.

Sonunda merdivenler bitmiş üst kata çıkmışlardı. Geniş bir antreyle başlayan üst katta sağda bir kapı vardı. Sol tarafa doğru da bir koridor uzanıyordu. Burak sol tarafı göstererek, “O tarafta yatak odaları var,” dedi. “Salon burada buyurun.”

Sağdaki kapıyı açıp içeri girdi. Tolga kapının yanında durarak salona baktı. Fotoğraflardan gördüğü üzere Mehmet Bey hemen karşısında, yerde bulunmuştu. Sehpa ve üzerindeki saksı içindeki  antoryum bitkisi de hemen adamın arkasındaydı. Tabii şimdi ikisi de yerlerinde değillerdi. Sağ tarafta o akşam poker oynadıkları geniş yemek masası sol tarafta ise oturma grubu yer alıyordu. Balkon camı ve kapısı oturma grubunun da solundaydı. Şoför Yakup’un da dediği gibi; cesedin bulunduğu yer bir uçta, balkon ve kapısı diğer uçtaydı.

Burak arkasını dönerek kapının dibinde bekleyen Tolga’ya baktı. “Buyurun içeri gelebilirsiniz, çekinmeyin.”

Tolga’nın çekindiği yoktu elbette. Böyle gereksiz görgü kurallarına aldırmazdı o. Adama neden içeri girmediğinin açıklamasını yapmaya kalkmadı. Ağır adımlarla salona girerek balkona doğru yürüdü. Kırılan camın pek tabii ki çoktan yenisi takılmıştı. Balkon kapısını açarak dışarı çıktı. Balkon evin arka tarafına bakıyordu. Önünde göz alabildiğince uzayıp giden ayçiçeği tarlası vardı. Duvarlar ise hakikaten de Fırat’ın tarif ettiği gibiydi. Hatta arkadaşı belki de az bile söylemişti. Kocaman, kalın ve uzundular. Ayrıca duvarın üzerinden bahçe çiti başlıyor bir metre kadar yükseliyordu. Dikenli teller ise yeşil boyalı bahçe çitine sarmalanmıştı. Buradan birinin atlayıp geçmesi gerçekten de imkânsızdı. Dışarıdan merdiven dayayıp duvara tırmansa içeriye nasıl atlayacaktı? Haydi atladı diyelim, geriye nasıl dönecekti? Dikenli tellerle sarmalanmış bahçe çiti ile beraber duvar dört metreden uzundu.

Tolga derin bir nefes alarak balkonun parmaklıklarına kadar yürüdü. Zaten çok geniş bir balkon değildi. Parmaklıkların orada durarak arkasını döndü. Şimdi eve doğru bakıyordu. Geniş bir çerçeveden bakabilmek için kafasını kaldırdı sağa sola bakındı. Bir şey arar gibiydi. Sonunda gözleri cama sabitlendi. Hareketsiz bekledi.

Biraz endişelenmiş gibi duran Burak kaşlarını çatarak adama yaklaştı. “İyi misiniz?”

Tolga onu duymadı bile. Gözleri parlıyordu şimdi. Burak bir kere daha sorusunu sorunca Tolga ona doğru parmağını kaldırarak susmasını işaret etti. Sonra gözlerini kapayarak düşünmeye başladı.

Şimdi herşey yerli yerine oturmuştu işte.

***

Tolga Ateş olayı anladı. Peki ya siz? Katili bulabildiniz mi?

Eğer bulamadıysanız bir daha okuyabilirsiniz çünkü katilin kim olduğu ve nasıl yaptığı ile ilgili bütün bilgiler yukarıda yazıyor. J

Ya da okumaya devam edin ve Tolga’nın gerçeği açıklamasını dinleyin.

Zorlama yok, karar sizin… J

***

Fırat şaşkınca gözlerini kırpıştırarak bakıyordu Tolga’ya. Önce iki defa yutkundu sonra parmaklarını kıtırdatmaya başladı. Sonunda dayanamayarak sordu.

“Emin misin?”

Tolga kararlı biçimde kafasını salladı. Bir gün önceki gibi kendi dairesinde aynı yerlerde oturuyorlardı. Tolga bu sefer kollarını kavuşturmuş ve rahat tavırlarla arkasına yaslanmıştı. “Evet adım gibi eminim. Feridun katil değil. Mehmet’i diğer poker arkadaşı öldürdü. Nedenini de artık biliyorum…”

“Kim? Hangisi?”

“Fikret Aydıngil.”

“Nasıl peki?”

“Bence Mehmet Bey, Fikret’e, Feridun’un çevirdiği işlerden kuşkulanıyorum deyince Fikret Aydıngil, planını kurdu. Mehmet’i öldürdükten sonra suçu Feridun’a atabilirim diye düşündü. Sebep zaten hazırdı. Mehmet ona akıl danışınca bence Feridun böyle bir şey yapmaz, son bir defa daha onunla konuş diyerek Feridun’la Mehmet’in güya arasını bulmaya çalıştığını zaten biliyorsunuz. Bence size anlatmadığı bir fikir daha verdi Mehmet’e. ‘Çarşamba nasıl olsa buluşacağız ya, herkes gittikten sonra rahatça konuşursunuz’ dedi. Mehmet’in aklına yattı bu hakikaten. Konuşmak için uygun bir zamandı. Kimse onları rahatsız etmezdi. Fikret o akşam evden ilk ayrılandı ancak uzaklaşmadı. Kuytu bir köşede Feridun’un evden çıkmasını bekledi. Mehmet’in Feridun’la konuşmak için onu tuttuğunu biliyordu.”

“İyi ama eve girmiş olmasına imkân yok! Kamera kayıtları ortada. Değiştirmesi de imkânsız. Herhalde bahçeden o dikenli tellerle beraber uzunluğu dört metreyi geçen duvardan uçtuğunu söylemeyeceksin bana…”

“Hayır geçmedi. Bahçeye ve eve hiç girmedi…”

Fırat ekşi bir şey yemiş gibi yüzünü buruşturdu. “Eee nasıl öldürdü peki adamı?”

“Feridun evden ayrılana kadar sabırla bekledi. Arabasında merdiven vardı sanırım. Şu piyasada satılan katlanır merdivenlerden, dört metreye kadar uzuyor. Feridun evden ayrılır ayrılmaz merdiveni de yanına alarak evin arka tarafından ayçiçeği tarlasından yaklaştı. Orada hiç ev yok kimsenin kendisini görmesine de imkân yok. Tarladan geçti. Evin arka bahçesine bakan duvarına merdiveni dayayıp tırmandı. Eline aldığı taşları balkona doğru fırlatmaya başladı. En sonunda bir tanesi camı kırdı. Mehmet Bey daha yatmamıştı sesi duyarak balkona çıktı ne olduğuna baktı. Fikret duvarın öte tarafında merdivenin tepesinde elindeki tabancayla bekliyordu. Mehmet’i görünce hemen üç el ateş etti. İkisi adama geldi biri ise o sırada balkonda duran, aslında her zaman balkonda duran, sehpa üzerindeki antoryum çiçeğinin saksısına saplandı. Mehmet hemen öldü yere düştü. Fikret merdivenden indi ve geldiği gibi tarladan geçerek arabasına gitti ve evine döndü.”

Fırat önce hafifçe gülümsedi. Sonra kısa bir kahkaha attı. Aslında sinirden güldüğü belli oluyordu tabii. Sonunda dayanamayarak öfkesini belli etti. “Ulan bana bak şimdi kafa göz dalacağım sana artık ama yaa! Sen benimle dalga mı geçiyorsun oğlum! Adam salondaydı ya!”

Tolga sırıtarak devam etti. “Hemen sinirlenme kardeşim anlatıyorum. Mehmet arabasına döndükten sonra ortağını aradı ona işi bitirdiğinin müjdesini verdi. ‘Balkonda 3 ya da 4 adet taş var ayrıca taşlardan biri ne yazık ki camı kırdı. Taşları ve cam kırıklarını yok etmen gerekiyor’ dedi. ‘Ayrıca bir kurşun da saksıya saplandı. Ona da bir çare bulmalısın, olayın balkonda olduğunun anlaşılmaması gerekiyor’ diye de ekledi. Sanırım tabancayı da tarlaya bir yere attı. Sonra da evine döndü.”

“Ortağı mı? Nasıl yani? Kim?”

“Anlamadığını söyleme bana artık. Tabii ki hizmetçi Aysel. Kadının içeri girdiğini ve 12 dakika sonra telaşla dışarı çıktığını gördünüz ancak evin içinde ne yaptığını bilmiyorsunuz. Size tuvalete gittiğini cesedi geç gördüğünü söylemişti, inandınız. Aslında eve biraz da erken geldi. Şoför gelmeden işleri halletmesi gerekiyordu çünkü. Hemen içeri girerek yukarı koştu. Fikret’in dediği gibi balkona çıktı. Mehmet’i kollarından tutarak içeri sürükledi. Kapının önüne masanın yanına yatırdı. Adamın sabaha kadar kanı kurumuş pıhtılaşmıştı. Bu yüzden sürüklediği yerde iz bırakmadı. Ama az da olsa cesedin yanında biraz kan bulunmalıydı. Kanı biraz sulandırarak cesedin çevresine yaydı. Yerde hiç kan bulunmazsa cinayetin orada işlenmediğini kesin anlardınız çünkü. Balkon zeminindeki cam kırıklarını ve yerdeki kanları yer paspası ile temizledi. Balkonda zemindeki taşları alarak uzağa fırlattı. Cam için yapabileceği bir şey yoktu. Fark edilmeyeceğini umdu. Saksıdaki çiçeğe gelince…”

Fırat gözlerini kocaman açarak araya girdi. “Allah kahretsin saksıdaki deliği görünce altındaki sehpa ile beraber içeri taşıyarak cesedin hemen arkasına duvara dayadı. Biz de böylece cinayetin orada işlendiğine kesin emin olduk. Doktorun kanı çok az akmış demesini de dikkate almadık. Yuh bize be!”

Tolga kafasını sallıyordu. “Evet, aynen. Şoför Yakup’un dikkati olmasa belki de kimse fark etmeyecekti. Ayrıca suçu Feridun’a yıkmak istediği için aynı gece adamın puro makasını da çalmıştı. Herhalde gece yarısı Aysel ile buluştular ve ona verdi. Mehmet’in yatak odasına hemen bulunabilecek bir yere bırakmasını tembihledi. Polis böylece tamamen Feridun’dan şüphelenecekti. Nedeni de vardı zaten. Kadın herşeyi eksiksiz becerdi ve toplam 12 dakika sürdü. Sonra heyecanla kapının önüne çıkarak şoförü aradı. Bir daha da içeri girmedi çünkü kameranın kayıt yaptığını biliyordu.”

“Ama neden cinayetin balkonda işlendiğini gizlemeye çalıştılar?”

“Çünkü balkonda işlendiğini anlasaydınız dışarıdan ateş edilebileceğini çözecektiniz. O zaman başka şüphelilerin ve nedenlerinin peşinde koşacaktınız. Evde salonda bulunan bir ceset, hemen arkasındaki saksıda kurşun deliği ve yerde kan izleri… Fazla düşünmeye gerek yoktu. Katil evin salonunda kapının yanında durmuş ve o sırada salonun ortasında ayakta dikilen Mehmet Soyluhan’a üç el ateş etmiş ikisi adama biri de saksıya gelmiş ve adam olduğu yerde düşerek ölmüş kabul edilecekti. Tek şüpheli de evden en son ayrılan, sadece kendisine ait olabilecek bir eşyası adamın kimsenin girmeyeceği bir yerde, yatak odasında bulunan ve açıkça Mehmet’i öldürmesi için de sağlam bir sebebi olan Feridun Aloğlu olacaktı.”

“Peki Fikret… Mehmet’i o kadar mesafeden nasıl vurabildi?”

“Feridun sorgusunda Hamdi ile beraber Fikret’in ateş etmeye meraklı olduğundan bahsetmiş. Hatırla! Adam talimliydi bu konuda, poligona falan gidip atış talimi yapıyordu devamlı. Onun için zor olmamıştır. Ben balkonu bizzat gördüm zaten. En fazla 6-7 metre var duvarla arasında. Çok zor değildi yani.”

“Peki neden Fikret? Hamdi de olabilirdi veya oğlu ya da tamamen yabancı biri? Neden Fikret’ten şüphelendin? Az önce sebebini de biliyorum dedin?”

“Adamın geçmişini ve ailesini araştırsaydınız öğrenirdiniz Fırat’cım. Tabii sana lafım yok neticede İlhami amirim bakmamış olaya. O baksaydı eminim ki araştırırdı. İki sene önce Burak Bey’in annesini kaybettiği kazada karşı tarafta ölen bir adam daha varmış. Adamın adı Saffet Aydıngil. Yani Fikret’in ağabeyi. Bir de kız kardeşleri varmış. Adını da belki tahmin edebilirsin. Aysel... Tabii kadın evli olduğu için soyadı değişmiş. Yani Fikret, o kazada ölen Saffet’in yurt dışında yaşayan erkek kardeşi. Aysel de ailedeki en küçük kız kardeş.”

Fırat itiraz etti. “Ama öyle olsa Mehmet, Fikret’i en kötü Aysel’i tanımaz mıydı?”

“Mehmet olaydan sonra zaten bir hafta hastanede yatmış. Sonra da açılan davaya hiç gitmemiş, hep avukatlarını göndermiş. Karşı tarafın ailesinden kimseyi görmediğinden eminim ben. Zaten mahkeme de bir defa ertelendikten sonra diğer celsede karara bağlanmış ve konu kapanmış. Tanıyamamış olması çok normal.”

“Fikret Bey’in gruba en son katılan olduğunu söylemişti Metin komiser aslında. Birkaç sene öncesine kadar kimse adamı tanımıyormuş.”

“Yurt dışında yaşıyormuş çünkü. Kazadan sonra Türkiye’ye yerleşmiş… Bak bence Fikret, abisinin ölümünden mesul olduğunu düşündüğü adamla önce bir şekilde arkadaş olmuş. Adam iş adamı. Mehmet Bey de saygın bir işadamı, mutlaka yolları bir yerde kesişmiştir. Fikret’in bunu ayarlaması gayet kolay. Sonuçta ortak dostları vardır. Her neyse, Mehmet’le arkadaş olduktan sonra da yaklaşık üç hafta kadar önce kız kardeşi Aysel’i hizmetçi olarak adamın yanına işe sokmuş. Hatırlarsan Mehmet’in gündelikçi bir kadına ihtiyacı olduğunu söyleyen, adamı hizmetçi tutması konusunda ikna eden, kendisine temizliğe geldiğini söylediği bir kadını ona tavsiye eden ve nihayet Aysel’i onun yanına yerleştiren de Fikret’ti. Böylece planın hazırlık aşaması tamamlanmıştı. Belki amacı adamın oğluna veya Hamdi’ye suçu atmaktı ama aynı sıralarda Mehmet, Feridun’dan şüphelendiğini ve ne yapması gerektiğini bilmediğini Fikret’e söyleyince suçu Feridun’a atmaya karar vermiş olmalı.”

Fırat derin bir nefes alarak arkasına yaslandı. Önce saçlarını düzeltti sonra kollarını kavuşturdu. Ondan da vazgeçerek yine parmaklarını takırdatmaya başladı. Sonunda kafasını iki yana sallayarak konuştu. “Gerçekten inanılmaz…”

“İnanılmaz ama gerçek bu kardeşim. Balkonda detaylı bir olay yeri incelemesi yapılırsa, derz aralarında kan izleri bulursunuz büyük ihtimalle. Ayrıca tarlayı da iyice araştırmalısınız. Bence silahı oraya atarak kurtulmuş olmalı. Silahı bulursanız Fikret’i de yakalarsınız. Çünkü şu durumda ortada adamı tutuklayıp Feridun’u temize çıkartacak çok fazla delil yok maalesef.”

“Evet tabancayı bulamazsak işimiz zor gibi görünüyor…” Fırat hemen ayaklandı. “Tamam ben… şey… ben gitmeliyim. Önce İlhami amirime konuyu açayım o ne yapılacağını bilir.”

“Benden bahsedecek misin?”

Tolga sırıtıyordu.

Fırat ona bir süre baktıktan sonra dayanamayarak gülmeye başladı.

***

Bir hafta kadar sonra çalan cep telefonunu bakan Tolga, ekranda Fırat yazısını görünce hiç şaşırmadı.

“Alo ne haber Fırat?”

“İyidir, senden ne haber?”

“Haberler sende. Ne oldu?”

“Haklıymışsın. Tarlada silahı bulduk çok şükür, üzerinde Fikret’in parmak izleri var. Ayrıca balkonda yerde kan izleri bulundu. Detaylı aramada derz aralarına girmiş cam kırıkları da bulmuş bizim çocuklar. Arka taraftaki duvarın dibinde de üç adet boş mermi kovanı bulundu. Tabancayla uyuşuyor. Aysel’le Fikret’i çapraz sorguya alınca önce adam çözüldü. Her şeyi itiraf ettiler. Senin Feridun bugün hapisten çıkıyor. Gözün aydın…”

“Hepimizin gözü aydın; neyse ki büyük bir yanlıştan kısa zamanda dönüldü.”

“Vallahi öyle… Unutmadan söyleyeyim, İlhami başkomiserimin selamı var sana.”

Tolga eski amirini çok iyi tanıdığından neler söylemiş olacağını iyi biliyordu. Kaşlarını çatarak korkuyla sordu. “Eyvah… Ne dedi?”

“Söylediklerinin yüzde yetmişi küfür içeriyor, yine de dinlemek ister misin?”

Tolga sırıtarak, “Tahmin ederim” dedi. “Boşver o zaman söyleme. Bu arada barbunyan hazır kardeşim, dolapta bekliyor. Ne zaman istersen yani.”

Telefonun diğer ucundan gelen kahkaha sesinden sonra Fırat’ın sesi daha canlı çıkıyordu şimdi.

“İyi, aferin sözünü tutmuşsun. Fazla uzatmaya gerek yok, bu akşam sendeyim.”

 

 

Kerem KAŞ – Kasım 2019

Hikaye: Raci Firarda

– 2430 merkez!

– Merkez 2430, devam et!

– Teşvikiye Mahallesi, Ahmet Fetgari Sokak 31 numara, Senar Apartmanı’na acil ekip yönlendirin. Silahlı çatışma halindeyiz! Bir silahlı saldırgan var, birinci kattan aşağı ateş ediyor!

– Anlaşıldı. Şişli, Teşvikiye civarındaki tüm ekipler, Ahmet Fetgari Sokak 31 numara Senar Apartmanı’na! Silahlı çatışma var! Tekrar ediyorum: Şişli, Teşvikiye civarındaki tüm ekipler, Ahmet Fetgari Sokak 31 numara Senar Apartmanı’na! Silahlı çatışma var!

– 2250 merkez!

– Merkez 2250, devam et!

– Ahmet Fetgari Sokak’a intikal ediyoruz.

– Anlaşıldı 2250! Dikkat edin! Bir takviye ekip daha yönlendiriyorum.

Gece geç saatte eve gelip, kafayı vurup yatmıştım. Henüz iki saat bile geçmemişken telefonum ötmeye başladı. Mesleğimden ötürü, iyi bir olayın habercisi olmadığını bilirdim bok yiyenin. Yine bir cinayet vardı belli ki.

“Buyur evladım” diyerek açtım, arayan Bertan’dı.

Sesi telaşlıydı.

“Amirim cinayet var. Nişantaşı’ndayız. Delinin biri kardeşini öldürmüş. Adamı yakaladık.”

“Eee? Adamı yakalamışsınız, beni neden arıyorsun evladım?” diye sordum.

“Amirim konu basına yansır diye bilgilendirmek istedim.”

“Yansırsa yansısın kardeşim, cinayetlerin birçoğu yansıyor zaten!” Evet, bağırdım. Beni aramasına harbiden anlam verememiştim.

“Öyle değil amirim, öldürülen kişi Raci Çeşmeli!” dedi heyecandan sesi titreyerek.

Teyit ihtiyacı hissettim: “Ne? Şu bildiğimiz Raci Çeşmeli mi? Raci firarda?”

“Evet amirim! Sağolsun gazeteciler peşinde dolaştığından, hemen haberleri oldu! Birkaç dakikaya televizyonlar verir! Yarın sabaha da tüm gazetelerin manşetlerinde olur!”

Anlaşılmıştı. Emir komuta bilgi zincirini başlatmam lazımdı.

“Anladım evladım, ne diyeyim, başımız sağolsun. Emniyet Müdürü’ne haber vereyim hemen, haberi Bakan Bey’e kadar bildirmek isterler muhtemelen.”

“Var mı bir emriniz amirim?” Artık sorumluluğu bana devrettiğinden, rahatlamıştı.

“Olay Yeri geldi mi?”

“Evet amirim, incelemelere başladılar.”

“Peki. Zanlıyı merkeze götürsün ekipler. Senin yanında kim var?”

“Merve burada amirim.”

“Tamam, sen zanlıyla merkeze git. Merve olay yerinde beni beklesin. Oralar karışacak belli ki. Az sonra çıkıyorum.”

“Anlaşıldı amirim.”

Senar Apartmanı’nın sokağı ana baba günüydü. Bir televizyon kanalı ve iki ayrı haber ajansına ait minibüsler sokağı kapatmak suretiyle, yol ortasına park etmişti. Gecenin 02:00’ında televizyonu kim izleyecek diye düşünmeksizin, ulusal TV kanalı canlı yayına geçmişti. Apartmana girerken kapıdaki ekibe yolu açmaları talimatını verdim. Binada en az on polis memuru vardı. İşi olmayanların apartmanın dışında beklemesini ve dış güvenliği sağlamasını istedim. Apartman dışarıdan göründüğünden daha eskiydi. “Herhalde dış cepheyi kaplatmışlar” diye düşündüm. Dik merdiven taşlarında yükselirken burnuma rutubet kokusu geldi.

Merve, açık kahverengi kahküllerinin altındaki koyu renk kaşları çatık vaziyette, ikinci kattaki dairenin kapısında beni bekliyordu.

“Hoş geldiniz başkomiserim” dedi.

“Hoş bulduk evladım, nedir durum?”

“Olay Yeri İnceleme içeride, maktulün başında amirim. Başından tek el ateş edilerek öldürülmüş. Cinayet silahı ruhsatsız bir Beretta! Zanlı Salih Çeşmeli kardeşini öldürmüş, sonra dışarıya sekiz el ateş etmiş. Civardaki ekipler olay yerine intikal edince, zanlı ile çatışmaya girmişler. Çatışma on beş dakika kadar sürmüş. Mermisi biten zanlı, aşağı inip teslim olmuş. Şunu da eklemeliyim ki zanlının hal ve tavırları, şok etkisinden ya da ruhsal bir hastalığı olduğundan, çok garipmiş.”

“Nasıl yani?”

“Delirmiş gibi çığlık çığlığa kardeşimi öldürdü diye bağırıyormuş.”

“Ee? Belki adam doğru söylüyordur? Biri gelip öldürmüştür belki Raci’yi?”

“Öyle değil amirim. Adamın kafayı sıyırmış bir hali varmış. Öldüren kişinin yukarıda dairede olduğunu söylüyormuş. Maciiiit, neden yaptın Macit diye bağırıyormuş yukarı! İşte orada bakın camdan bakıyor diyormuş, ama camdan bakan ya da dairede kimse yokmuş amirim.”

“Komşularla konuş bakalım. Bu Salih’in akli dengesi yerinde miymiş? Bir sıkıntısı olabilir. Bir de bu saatte olmaz ya, görgü tanığı var mı soruştur bakalım. Duyan eden vardır, çatışma ile uyanan, ne bileyim işte sor soruştur. Civardaki MOBESE kayıtlarını da al, Bertan’la beraber inceleyin.”

“Tamam amirim, ben ilgileniyorum.”

Daireden içeri girdiğimde beni Olay Yeri İnceleme Ekibi’nin emektar amiri Taylan Başkomiser karşıladı. Kalın kaşlarını yukarı kaldırıp “hoşgeldin Emir” dedi. Yine ekip olarak çok hızlı intikal etmişler, incelemelere başlamışlardı. Beraber, maktulün bulunduğu salona girdik. Meşhur Raci Çeşmeli yerde sırtüstü yatıyordu. Başının altında ufak bir kan birikintisi vardı. Tek bir kurşunla şakağından vurulmuştu. Eğilip inceledim, gözleri açık vaziyette tavana bakıyordu. Gözlerinde garip bir şaşkınlık ifadesi yer etmişti. Kurşunun çıkış yerini aradım, bulamadım. Kurşun içeride kalmıştı. Otopside çıkarıp inceleyeceklerdi nasılsa ama Taylan Başkomiser ilk izlenimini paylaştı.

“Emir, burnuma pis kokular geliyor” dedi.

“Hayırdır Taylan?” diye sordum.

“Maktulün cildinde duman isi, alev yanığı ya da tutuaj bulunmamasından dolayı, yakın mesafeden ateş edilmediği anlaşılıyor, ayrıca en ufak bir barut artığı da yok. Bir de giriş deliği çizgi şeklinde. Bu iz, en az beş metreden ateş edildiğine işaret ediyor. Etrafa sıçrayan kan yok. Tabii kurşunun kafatasına saplanıp dışarı çıkmaması da bunda etken. Ancak gördüğün gibi yerde de pek kan yok.”

“Yani diyorsun ki cinayet başka yerde işlenmiş, maktul buraya taşınmış, öyle mi?”

“Evet, kesinlikle…”

Yere sızmış kana baktım. Taylan’ın dediği gibi cesetten sızan kan miktarı oldukça azdı. Olay ilk anda görüldüğü gibi değildi. Belki de deli deli bağıran Salih doğru söylüyordu. Raci’yi o öldürmemişti.

Savcı da aramıza katıldıktan sonra, evdeki incelemelere devam ettik. Maktulün ayakkabıları ayağında değildi. Girişteki iki çift ayakkabıdan biri ona ait olabilirdi. Muhtemelen katil, maktulün ayakkabılarını çıkarıp girişe koyarak bizi yanıltmak istemişti. Katil her kimse, pek profesyonel olmadığını düşündüm. Ayakkabıların, incelenmek üzere ekip tarafından alındığına emin oldum.

Daha sonra Merve’ye dönüp “ben zanlıyı görmeye merkeze geçiyorum. Burası sana emanet” dedim.

Apartmandan çıktım. Etrafı saran basın ordusu epey kalabalıklaşmıştı. Kameralar kayıttaydı. Görevli memura güvenlik koridonunun sokağın başına taşınması talimatını vererek merkezin yolunu tuttum. Yolda gelirken Raci’nin kız kardeşini de merkeze çağırttım. Kendisini abisinin TV kanalında sunduğu bir spor programından hatırlıyordum.

Salih’i sorgu odasına almak için beni beklemişti Bertan. İçimden aferin dedim.

Adamı ürkütmeden, sakin sakin konuşmak istediğimden, sorguya yalnız girmeye karar verdim.

Öncesinde Raci’nin kız kardeşi Yasemin Çeşmeli ile görüşmek istedim. Kendisini bekleme salonunda ağlarken buldum. Yanında bir adam vardı. Erkek arkadaşıymış. Yasemin Hanım bekardı ve annesi ile yaşıyordu. Erkek arkadaşı haberi duyar duymaz onu almaya gelmiş. O arada ben aramışım. Bu sebeple dosdoğru Emniyet Müdürlüğü’ne gelmişler.

“Yasemin Hanım, kaybınız için çok üzgünüm, başınız sağolsun” dedim.

“Dostlar sağolsun” dedi. Bunu derken dost musun düşman mısın sorusuyla beni tartar gibi süzdü.

“Ben Başkomiser Emir, Cinayet Büro Amiri’yim. Abinizin dosyası ile ben ilgileniyorum. Sizi fazla yormak istemiyorum. Çok kısa birkaç soru soracağım, sonra gidebilirsiniz, ancak sizi tekrar çağırmamız gerekebilir” dedim.

Kendisini rahat ve sessiz bir odaya alarak bir kahve ısmarladım.

“Abiniz Raci Bey ile yakın mıydınız?”

“Tabii, beraber çalışıyorduk zaten. Her gün görüşürdük. Görüşemezsek mutlaka telefonda konuşurduk.”

Sesi epeyce ağlamış olduğundan çatallı çıkıyordu. Kalemle çizilmiş gibi görünen estetik harikası küçük burnunu çekerek derin derin nefesler alıyor, elleri ile güzel iri gözlerinden ara ara süzülen yaşları siliyordu.

“Bildiğiniz bir düşmanı ya da kendisini tehdit eden birileri var mıydı?”

“Bilemiyorum ki. Aklıma kimse gelmiyor. Bizim piyasa biraz karışıktır. Elbet hoşlaşmadığı kimseler vardır. Ama Raci çok eli açık biriydi. Herkesin yardımına koşardı.”

“Kendisini Salih Bey’in evinde bulduk. Kardeşinizin elinde cinayet silahı vardı. Onu kardeşiniz öldürmüş olabilir mi?”

Gözleri yuvalarından çıkacakmış gibi oldu. Şaşkın vaziyette bana baktı.

“Nee?! Hayır tabii ki!”

Bir an sustu, düşündü. İlk şoku atlatıp konuşmaya devam etti.

“Salih böyle bir şey yapmaz. Yapamaz. Kendisi şizofreni hastası. Yatılı bir bakıcı ile yaşıyor. Ayrıca Raci’yi çok severdi. Birlikte sık vakit geçiremeseler de, iki haftada bir mutlaka birlikte dışarı çıkarlardı.”

Şaşırmıştım ama taşlar yerine oturuyordu. Şizofreni hakkında az çok bilgi sahibiydim.

“Demek Salih Bey şizofren. Peki ne tip bir davranış bozukluğu var? Halüsinasyonlar mı görüyor? Biraz anlatır mısınız?”

“Evet, önceleri, yirmili yaşlarda, gerçekte var olmayan sesler duyardı. Bir anlam veremezdik. Sonra bunların boyutları arttı ve görsel halüsinasyonlar da hayatına girdi. Ara sıra hayali birileri ile konuştuğuna şahit oluyoruz. Kendisine on yıl kadar önce psikoz teşhisi konmuştu. O zamandan beri ilaç tedavisi görüyor. İlaçları sayesinde epey bir gelişme gösterdi. Ancak hiç evlenmedi. Sosyal bir çevresi de yok. Biz de hem o sıkılmasın, hem de ona mukayet olsun diye yatılı bir bakıcı tuttuk birkaç yıl önce. Salih’in hayatında, sadece bizler, bakıcısı Süleyman ve bir de abimin menajeri Macit vardır. Sahi Salih nerede şimdi? Macit’le beraber mi?”

“Hayır Yasemin Hanım, Salih Bey burada. Kendisi şimdilik nezarethanede konuğumuz. Birazdan onu sorguya alacağım. Bana Salih Bey’in doktorunun ve arkadaşı Macit’in telefon ve adreslerini verebilir misiniz?

Solgun yüzünde kocaman bir soru ifadesi ile bana baktı.

“Tabii hemen vereyim. Yalnız Salih’i sorgulayıp ne yapacaksınız? Kendisinin bu işle bir ilgisi olamaz ki?”

Sesi titriyordu. Halen kardeşinin olayın bir numaralı şüphelisi olduğunu kavrayamamıştı. Biraz alttan almaya karar verdim.

“Lütfen endişelenmeyin Yasemin Hanım. Kendisini büyük bir dikkatle sorgulayacağız. Eğer gerçekten masumsa, serbest kalacak.”

Yasemin Çeşmeli, aile avukatlarını çağırmak istediğini söyledi. “Hay hay” dedim, “buyursun.”

Avukatı gelmeden az da olsa Salih’i görmek istiyordum. Sorgu odasına aldırdım.

Salih Çeşmeli kırklı yaşların başında, uzun temiz yüzlü, esmer, ablası Yasemin ve abisi Raci’ye göre daha boylu poslu biriydi. Tip olarak her ikisine de pek benzemiyordu. Bitkin durumdaydı.

Önce, hızlı ve patavatsız bir giriş ile yoklama çektim.

“Abini neden öldürdün?”

Yere bakan gözlerini bana dikti. Bakışları sert ve kaygılıydı.

“Ben öldürmedim abimi” dedi.

“Evde sizden başka kimse yokmuş” dedim, “üstelik cinayet silahı da elindeydi, önce abini vurmuş, sonra etrafa ateş açmışsın!”

“Hayır” dedi bağırarak, yerinden kalkmak için doğrulacak oldu. Ondan önce davranıp kalktım, omzundan bastırdım. Olduğu yerde kaldı.

“Bana bak” dedim, “akıllı uslu dur, bozuşmayalım!”

Bir anda sandalyeye sindi. Çatık kaşları gevşedi. Yere doğru anlamsızca bakmaya başladı.

Sesimi yumuşatıp devam ettim.

“Madem sen öldürmedin, silah ne arıyordu sende?”

Beni duymadı sandım. Hiçbir tepki vermeden öylece yere bakmaya devam ediyordu. Sorumu biraz yüksek sesle tekrar ettim.

Yavaşça bakışlarını yerden kaldırdı. Bana baktı.

“Silah Macit’indi” dedi, “abimi o öldürdü.”

“Abinin menajeri olan Macit mi” diye sordum sakince.

“Evet. Abimin menajeri.”

“Nerede öldürdü abini? Sen gördün mü öldürürken”

“Hayır görmedim. Gece ben yatağımdayken geldi eve, elinde devasa bir bavulla!”

“Devam et” dedim.

“Beni uyuyor sandı yatakta. Ben de onu Süleyman sandım, ses etmedim.”

“Bakıcın Süleyman mı?”

“Ev arkadaşım.”

“Peki. Ev arkadaşın olsun. Nerede şimdi Süleyman?”

“Bilmiyorum. İzne gitmişti. Eve erken döndü sandım. Meğerse gelen o değilmiş.”

Duraklaya duraklaya konuşuyordu. Sakinliğimi korudum.

“Eee? Sonra?”

“Yatarken gözlerimi hafifçe aralayıp baktım. Macit’i tanıdım. Ses etmedim. Bakalım ne yapacak…”

“Ne yaptı?”

“Cebinden ufak bir sprey çıkardı. Bana sıkacağını anladım. Uyuyor numarası yaparken gözlerimi sıkı sıkı yumdum, nefesimi tuttum.” Sanki o anı yaşar gibi gözlerini yumdu.

Yine de nefesini tutmayı akıl etmesi, Salih’in sandığımdan akıllı olduğunu gösteriyordu. O an aklıma şizofren matematik dahisi John Nash geldi.

“Spreyi sıkıp gitti mi?” diye sordum.

“Hayır, spreyi sıktıktan sonra elime tabanca tutuşturdu.”

“Yaa.. Sonra?”

Sesi ağlamaklı devam etti.

“Sonra içeri gitti. Çaktırmadan doğrulup odamın kapısından baktım. Dev bir bavulu güç bela salona sürükledi. İçinden abimi çıkarıp yere yatırdı. Ayakkabılarını çıkadı. Ayağıyla şöyle bir sarsaladı. Abim bayıldı sandım, onu uyandırmaya çalışıyor gibi geldi. Sonra bavulunu alıp, hızlıca kapıyı çekip gitti.”

“Devam et.”

Salya sümük ağlamaya başladı. Mendil uzattım. Kendisini toparlaması için birkaç dakika bekledim.

“Sonra ne oldu?” diye sordum.

Burnunu çeke çeke anlatmaya devam etti.

“Hemen abimin yanına koştum. Başından vurulmuştu. Kulağımı kalbine koydum, ses yoktu! Ölmüştü. Camdan aşağı baktım. Macit dışarıdaydı. Elimdeki silahla ateş ettim. Apartmanın içine kaçtı.”

“Sonra da polisler geldi herhalde?”

“Evet, onları Macit’in adamları sandım. Birkaç el de onlara ateş ettim. Mermim bitince polis olduklarını fark ettim. Teslim oldum.”

“Onlara Macit yukarıdan bakıyor demişsin?”

“Evet, Macit üst komşunun camından aşağı bakıyordu. Bağırdım. Polislere anlatmaya çalıştım ama beni dinlemediler. Arabaya tıkıp buraya getirdiler.”

Onu daha fazla yormanın bir anlamı yoktu. Nezarete geri gönderdim. Sabahı etmiştik. Odama geçtim. Ayaklarımı masanın üzerine uzatıp, sandalyemde hafifçe kaykılıp biraz uyukladım.

Masa telefonumun çalışı ile uyandım. Saat 08.00’i gösteriyordu. Arayan Asayiş Şube Müdürü’ydü. Emniyet Müdürü ile beraber basın açıklaması yapmadan önce benimle görüşmek istiyorlardı.

Üst kata çıkıp amirlerime rapor verdim. Salih Çeşmeli’nin elimizdeki deliller dahilinde halen birinci şüpheli konumunda olduğunu, ancak işin içinde bir pislik olabileceğini, tüm detay bilgiler ile beraber anlattım. Şimdilik fail ile ilgili bir açıklama yapmamalarını tavsiye ettim.

Bana faili hemen kesinleştirip savcıya teslim etmemi söylediler. İki gün içinde dosyayı çözemezsem basın üzerimize gelip bizi mahvedebilirdi. Sonuçta, Türkiye’nin en tanınır televizyon yapımcısı öldürülmüştü.

Ofisime inince hemen ekibi topladım.

“Arkadaşlar” dedim, “muhtemelen yılın haber değeri en yüksek cinayeti ile karşı karşıyayız.”

Ekipten çıt çıkmıyordu. Herkes pür dikkat beni dinliyordu.

Tahta kalemini alıp, Merve’ye verdim. “Yaz evladım” dedim, “akşam 19.00’a kadar şu sorularımın cevabını istiyorum.”

“Bir; Salih’in ev arkadaşı ve bakıcısı olan Süleyman nerede?”

“İki; Raci’nin menajeri Macit nerede?”

“Üç; MOBESE kayıtlarından ne çıktı?”

“Dört; Raci’yi dün en son kim görmüş? Ne yapıyormuş?”

“Beş; servis sağlayıcısından aldığınız Raci’nin cep telefonu kayıtlarından bir şey çıktı mı?”

Merve hızlıca soruları not etmişti.

“Bir ve iki Merve’de, üç Bertan ve Merve’de, dört Bertan’da, beş Caner’de!”

Yardımcılarım kafalarını teyit amaçlı salladı.

“Şimdi herkes işinin başına” dedim. Ekip dağıldı.

Bertan, Raci’nin ortağı Bekir Büyükhan’ı da merkeze çağırtmış. Toplantımızdan hemen sonra gelmesi isabet oldu.

Adamcağız haberi alır almaz Almanya’daki iş gezisini yarıda bırakıp ilk uçakla İstanbul’a gelmişti. Ellili yaşların sonunda gösteriyordu. Sarışın, seyrek uzun düz saçlı, mavi gözlü, yuvarlak yüzlü, boylu poslu, oldukça şık bir beyefendiydi.

Raci’nin iş nedeniyle çok fazla kişi ile görüştüğünü, elbette işin içinde zaman zaman anlaşmazlıklar da olabildiğini, ancak cinayet işleyebilecek kimsenin aklına gelmediğini söyledi.

Biraz daha düşünmesini istedim.

Bir süredir boşandığı eski eşiyle takıştığını söyledi. Raci oğlunun velayetini aldıktan sonra kadıncağız oğlundan ayrı kalmak istemediğinden ara sıra Raci’yi arayıp tehdit ediyormuş. Magazinel boyutu yüksek olduğundan, Raci’nin eski eşi ile kavgası hakkında az çok bilgi sahibiydim. Şule Hanım’ın bu işe bulaşma ihtimalini pek olası görmesem de bu konuyu notlarıma ekledim.

Çeşmeli ailesinin kalantor kılıklı avukatı Rüştü Altınok gelince üçlü bir görüşme yaptık. Salih’in cezai ehliyetinin olmadığına dair psikiyatrist profesörden imzalı bir rapor ile beraber gelmişti. Müvekkilini sandığı kadar hızlı salıvermeyeceğimizi bile bile, raporu hemen savcılığa sunup Salih’i çıkarmak istediğini belirtti. Adamın ensesi kalın, arkası sağlam olsa da, bürokrasinin çarklarını yavaşlatarak birkaç gün kazanabilirdim.

Avukatı eli boş yollayıp tekrar ekibi topladım.

Tahtadaki soruların cevaplarının üzerinden geçtik.

“Bir” dedi Merve, “Salih’in ev arkadaşı ve bakıcısı olan Süleyman kayıp, telefonundan da bir gündür sinyal alınamıyor. En son Salih’in evinde sinyal alınmış.”

“İki” diye ekledi, “Raci’nin menajeri Macit’e ulaştık, az sonra burada olur.”

“Üç” diyerek devam etti Bertan, “en yakın MOBESE bir arka caddede. Kayıtları Merve ile beraber inceledik, şüpheli bir kayda rastlamadık.”

Bozulduğumu anladığından yutkunmadan devam etti.

“Yalnız” dedi, “sokağı gören iki dükkanın dış güvenlik kameraları kayıtlarına da ulaştık, Salih ile çatışma başlamadan yarım saat önce sokağa bir taksi giriyor, arka koltukta bir yolcu var ama teşhisi zor. İyi haber; taksinin plakasını tespit ettik. Şoför yolda.”

“Aferin size” dedim, “dört?”

“Dört” diye devam etti Bertan, “şirketinden Raci’nin günlük programına ulaştık; dün öğleden sonra Yeteneğini Göster yarışması için kanalın stüdyolarına gelip çekimlere katılmış, ardından 18.00’de tek başına çıkıp Bebek’te Macit ile buluşmaya gitmiş. 21.00’de yine Bebek’te Sadi Ulu isimli yönetmen ile bir akşam yemeği randevusu varmış. Yemekten sonra programı yokmuş. Arabasını kendi kullanarak evine doğru yola çıkmış olduğunu söylüyor asistanı.”

“Yönetmen” dedim.

“Yönetmen” dedi Bertan. “Sadi Ulu’yu aradığımda Ankara’daydı, sabah uçağı ile bir görüşme için gitmiş. Şu an uçakta, İstanbul’a dönüyor.”

“Doğruca buraya gelsin” dedim.

“Doğruca buraya geliyor amirim” dedi.

Güzel dedim içimden. “Sonra” dedim Caner’e dönüp.

“Amirim Raci’nin telefonu oldukça aktifmiş. Gün içinde en az yirmi telefon görüşmesi oluyormuş. Görüşme yaptığı numaraların kayıt listesini çıkardım” diyerek listeyi bana verdi.

Ben listeye göz gezdirirken devam etti: “Telefonu gece yarısına kadar açıkmış, son görüşmesini Salih ile yapmış, bizler olay mahalline intikal etmeden üç saat önce sinyal kesilmiş. Son olarak Sarıyer’de bir yerde bulunmuş görünüyor.”

Uzun kayıt listesini incelerken algıda seçicilik yaparak Şule Bescel, Sadi Ulu, Salih Çeşmeli, Yasemin Çeşmeli, Macit Kurddan ve Rüştü Altınok isimlerine gözüm ilişti. Diğerleri bana bir şey anımsatmadı.

Tahtaya şunları not ettirdim:

Şule Bescel – Eski eş, çocuk velayeti nedeniyle kavgalı

Sadi Ulu – Yönetmen, son yemek

Salih Çeşmeli – Kardeşi, şizofren, baş şüpheli, son telefon konuşması

Yasemin Çeşmeli – Kardeşi, kanalda çalışıyor

Macit Kurddan – Menajer, Salih’e göre Raci’yi eve ölü olarak o getirdi

Rüştü Altınok – Avukat

Bekir Büyükhan – Raci’nin ortağı

Hepsinin yakın zamanda çekilen fotoğraflarının bastırılıp tahtaya isimlerinin yanına asılmasını istedim. Salih hariç hepsi medyatik tipler olduğundan fotoğraflarına ulaşmak çok kolay olacaktı. Salih’inkini de aşağıda çekerlerdi.

Şule Bescel’in nerede olduğunu bulmalarını isteyecektim ki Merve, Şule Hanım’ın Instagram’daki son gönderisinden kendisinin yüksek olasılıkla Miami’de olduğunu söyledi. “Ona bir an önce ulaşın” dedim.

Sonra aklıma takıldı; bizimkiler Salih’i götürürlerken “Macit yukarı kattaki camdan bakıyor” demiş. Fakat üst kattan bakan kimse yokmuş. Merve’ye sordum. Apartman sakinleri ile o görüşmüştü. Şüpheli kimse olduğunu düşünmediğini, dört dairelik apartmandaki diğer üç dairenin ikisinde yaşlı kimseler oturduğunu, bir tek Salih’in üst katındaki dairenin sahibinin altı ay önce vefat ettiğinden ve kimsesi de bulunmadığından, dairenin boş olduğunu söyledi. Bir gidip göz atmakta fayda vardı. Taksi şoförü ve Sadi Ulu’nun sorgu işlerini Merve ve Bertan’a bıraktıp çıktım. Macit’in sorgusunu ben döndüğümde halledecektim.

Senar apartmanı girişindeki olay yeri bandı, yoldan geçenlere içeride sıkıntılı bir olayın cereyan ettiğini anlatıyordu. Kaldırıp altından geçtim. Rutubet kokusu eşliğinde Salih’in dairesinin bir üst katına çıktım. Daireyi yoldan bölge karakoluna telefon edip açtırmıştım. Kapıdaki memur arkadaşa selam verip içeri girdim. Daire oldukça havasızdı. İçeride epey eski ve tozlu eşyalar vardı. Salona, banyoya ve mutfağa göz attım. Kayda değer bir şeye rastlamadım. Arkada iki göz oda vardı. Birinde hiç eşya yoktu. Diğerinde ise ceviz ağacından yapılma eski bir yatak ve takımı gardırop vardı. Mesleki sezilerim bana gardırobu açmamı söyledi. Beni kaldır, altımda bir ceset var diye bağıran kalın kırmızı battaniyenin altından, Süleyman’a ait olduğunu sonradan anlayacağımız, ellili yaşlarda, beyaz saçlı, boz bıyıklı, çelimsiz bir ceset çıktı. Cesedi Olay Yeri İnceleme’ye teslim edip, merkeze dönerken Merve aradı.

“Amirim şimdi taksici ile görüştük. Kendisine tahtadaki fotoğrafları gösterdim. Macit’i teşhis etti. Kendisini dün gece cinayetin işlendiği sokağın başında indirmiş. Oldukça büyük bir bavulu varmış.”

“Hadi ya” diye bağırdım, “işin rengi değişti, Macit geldi mi?”

“Amirim o da geldi, kendisini sorgu odasına aldık, kapıda bir memur nöbet tutuyor. Sorgu için sizi bekliyoruz.”

“Harika” dedim, “az sonra oradayım.”

Merkeze geldiğimde önce tahtanın başına geçtim. Fotoğraflara bakınca başımdan aşağı kaynar sular döküldü.

“Bir dakika” diye bağırdım, “bu Macit değil ki!”

“Hayır, Macit bu” dedi Bertan, kendinden emin bir şekilde, “adam az önce geldi, sorgu için bekletiyoruz.”

“Tamam da, ben bu adamı sabah Yasemin Çeşmeli’nin yanında görmüştüm. Erkek arkadaşıymış. Adı da…” hatırlayamadığım için cümlenin sonunu getiremedim.

Hemen Yasemin Hanım’ı aradım. Sabah yanında bulunan kişiyi sordum. “Sacit Kurddan” dedi. Aynı zamanda Macit’in ikiz kardeşi olurmuş kendisi.

Aralarında bir gönül ilişkisi olduğunu öğrendim. Pek önemsememiş gibi yaparak kendisini telaşlandırmadan, beraber merkeze gelmelerini, Macit ile ilgili bir hususta ifadelerine ihtiyacım olduğunu ilettim.

Macit’in yanına girdiğimde, yüzü solgundu. Birkaç gündür gözüne hiç uyku girmemiş bir hali vardı. Kendisine Raci’yi en son ne zaman gördüğünü ve önceki gece nerede olduğunu sordum. Soruları sorarken sesim biraz sert çıkmış olacak ki, üzüntüsü gerginliğe dönüştü, avukatını çağırmak istedi. Yumuşayıp sadece bilgi almak istediğimi söyleyince gönülsüz de olsa avukattan vazgeçti.

En son Bebek’te ayrıldıklarını, Raci’nin yönetmen Sadi Ulu ile yemekte buluştuğunu, kendisinin de eve dönüp geç vakte kadar eşiyle dizi izlediğini söyledi. Evden hiç çıkmamış. Elinde bir bavulla Salih’in evine falan gitmiş olması söz konusu olamazmış. Şahidi eşi de olsa, sonuçta bir şahidi vardı. Ayrıca güvenlikli bir sitede oturduğunu, giriş çıkışlarının kamera kayıtlarında mutlaka olacağını söyledi.

Sacit’i sorduğumda fazlasıyla gerildi. Bir süredir kavgalılarmış. İkiz kardeşinin, kendisinin aksine bencil ve tembel bir yapıda olduğunu, pek bir iş güç sahibi olmadığını, kendisinin sırtından para kazandığını söyledi. Yasemin’e de para için yanaştığını, daha önce de zengin kadınları kendisine hedef seçerek kendisini Raci’nin menajeri olarak tanıtıp, kısa süreli ilişkiler yaşadığını anlattı. Ayrıca dolandırıcılıkla ilgili bir sabıkası olduğunu söyledi. Bir de esrar satmaktan göz altına alınıp serbest kalmış. Kısacası ne kadar pis iş varsa bulaşmayı görev edinmiş. Sacit artık ana şüphelimiz konumuna gelmeyi başarmıştı.

Macit’e kendisini bir süre daha misafir etmek istediğimi söyledim. Avukatını istedi. “Hay hay, buyursun” dedim.

O arada Yasemin Hanım geldi. Sacit’e ulaşamamış ama kendisi hızlıca gelmiş. “O beni arar birazdan, aramadan duramaz” dedi.

Yasemin Hanım’a belli etmeden, Sacit’in tüyme ihtimaline karşın ekibi teyakkuza geçirdim. Telefonunun da takibe alınması için gerekli işlemi başlattım.

Önceki geceyi sordum. İfadesiz bir şekilde Sacit’le beraber evde olduklarını söyledi. Gece geç saatte Sacit spor için yürüyüşe gitmiş. Döndüğünde çoktan uyumuş olduğundan, tam olarak kaçta eve geldiğini bilemiyormuş. Bir süredir beraber yaşıyorlarmış. Sacit’in gece yürüyüşlerine alışıkmış.

Sacit’ten zerre kadar şüphelenmediğini fark ettim. Ona aşıktı belli ki. Böyle şeytan tüylü herifler vardı hayatta. Saf buldukları kadınlara yanaşır, etkileri altına alırlar. Yüzlerine bakıp, kendilerinden emin tavırlar takınarak kırk yalan söylerler. Hep aynı hikaye…

Böyle adamların maskesinin nasıl düşürüleceğini çok iyi biliyordum. “Bir elime geçirsem…” dedim içimden.

O esnada Yasemin Hanım’ın telefonu çaldı. Arayan Sacit’ti. Yasemin Hanım sakin olmaya çalışarak polis merkezinde olduğunu, ifade verdiğini anlattı. Kendisini de çağırdığımızı iletti. Telefon o anda suratına kapandı. Geri arayınca da Sacit’e ulaşılamadı. Adamın o anlık zaman kazanma eğilimi olmalıydı bu. Gerekirse sonradan şarjım bitti tarzı bir numara yapabilirdi. Yasemin Hanım’ı fazla endişelendirmemeye çalışarak Sacit’e ulaşınca bizi aramasını söyleyip yolcu ettik.

Ben Yasemin Hanım ile konuşurken yönetmen Sadi Ulu da emniyete teşrif etmiş. Fotoğrafına tıpatıp benzeyen, kırklı yaşlarda, orta boylu, oldukça esmer, kavruk, göbekli bir adam olduğunu söyledi Bertan. İfadesine göre gece 21.00’de Bebek’te bir lokantada buluşup 23.00’te ayrılmışlar Raci Çeşmeli ile. Yemekten sonra Raci kendi arabasına yalnız olarak binmiş. Şoförü yokmuş. Yemekte önümüzdeki sezon için planlanan bir proje hakkında konuşmuşlar. Sadi Ulu yemekten hemen sonra eve gidip yatmış. Sabah da erkenden kalkıp iş için uçakla Ankara’ya gitmiş. Tüm gece evde olduğunu eşi ve çocukları doğrulayabilirmiş. Bunun yanında oturduğu apartmanın 7/24 güvenlik kameraları kayıttaymış. İstendiği takdirde güvenlik şirketinden alınabilirmiş.

Akşama doğru tüm oklar Sacit’i işaret ederken Olay Yeri İnceleme’den Raci Çeşmeli’ye ait otopsi raporu geldi. Kesin bulgular, Raci’nin evin dışında bir yerde öldürülüp eve taşındığını gösteriyordu. Kıyafet ve derisi üzerindeki toprak ve bitki kalıntıları, ormanlık bir arazide öldürülmüş olabileceğine dair fikir yürütmemizi sağladı. Telefonundan son sinyal alınan yer Sarıyer-Bahçeköy yolu üzerindeki Mehmet Akif Ersoy Milli Parkı’ydı. Bir şekilde Bebek’ten Bahçeköy’deki evine dönerken yol üzerinde bir yerde cinayete kurban gitmişti. Maalesef otopsi raporunda, olay yerindeki tespitlerimizin dışında faydalı bir ek bilgi yoktu. Yaklaşık 6-7 metreden Beretta ile ateş edildiği, 7.65 mm’lik tek bir merminin başına isabet edip, kafatasına saplanmak suretiyle çekirdeğin içeride kaldığı yazıyordu. Maktulün üzerinde başka birine ait bir deri parçası, saç teli ya da kana rastlanmamıştı. Evde kapı önünde bulunan iki çift ayakkabıdan biri Raci’ye, diğeri Salih’e aitti. Üzerlerinde başka birine ait bir parmak izi ya da kalıntı bulunmuyordu. Yalnız her iki ayakkabıda da toprak ve bitki kalıntısına benzer kalıntılara rastlanmıştı. Sacit’in yatağının altındaki zulada ise sekiz dal esrarlı cigara bulunmuştu.

Dirseklerimi masaya koyup, kafamı iki elimin arasına almış düşünürken, Merve geldi. Şule Bescel’in Miami’den ilk uçakla döndüğünü, sabaha merkezde olacağını söyledi. İfadesi sonrası, otopsi nedeniyle geciken cenazaye de yetişmiş olacaktı.

Taylan’ı aradım. Süleyman’ın otopsisini ve olay yeri raporunu sordum. “Neredeyse hazır” dedi. Israr edince telefonda bilgi verdi: Adama önce eter koklatıp bayıltmışlar. Dolaptan minik bir eter spreyi de çıkmış. Maktulün boynu kırılmış. Daire içinde parmak izine rastlanmamış. Bir tek odanın cam kenarına sıkışmış bir izmarit bulmuşlar. Tükürük kalıntısındaki DNA, sistemdeki kişi verileri ile uyuşmamış ama faili bulursak DNA karşılaştırması yapılabilecekmiş.

Geç vakit olmuştu. Sacit’ten ses yoktu. Eve gidip kafayı vurup yattım. Her insan gibi, benim de uykuya ihtiyacım vardı.

Sabah merkeze gelince Raci’nin arabasının Mehmet Akif Ersoy Milli Parkı’nda terk edilmiş şekilde bulunduğunu söylediler. Araç acemice gizlenmeye çalışılmış. Olay Yeri İnceleme Ekibi, aracın bulunduğu yere intikal etmiş. Bakalım rapor bize ne söyleyecekti?

Tahtanın başına geçtim, büyük harflerle kocaman “SACİT” yazdım. Diğer isimler onun yanında küçük kaldı. Olması gerektiği gibi… Sacit’in fotoğrafına gerek yoktu, Macit’in aynısıydı neredeyse. Macit’in fotoğrafından Sacit’e bir ok çıkardım. Yanına “Macit’in ikiz kardeşi, baş şüpheli” yazdım.

Öğlen vakti Şule Bescel geldi. Odama girişiyle birlikte az şekerli bir bahar esintisi burnumun direğini bayram ettirdi. Yas tutmak, güzel kokmaya engel değil demek ki dedim içimden. Yüzünün yarısını kaplayan koyu renk güneş gözlükleri, fotoğraflarda göründüğünden çok daha güzel olduğunu saklamaya yetmiyordu. Havaalanından kendisini getiren taksinin şoförü, moda dergisine poz vermeye mi, emniyet müdürlüğüne ifade vermeye mi gittiğini tam kestirememiş olabilirdi. Üzerindeki kırmızılı siyahlı ipek elbisenin, aylık maaşımın üzerinde bir değere sahip olduğuna yemin edebilirdim. Ne yalan söyleyeyim, onu sorgu odasına almaya çekindim. Odamda ifadesini alıp derhal gönderme niyetindeydim. Haline tavrına bakılırsa, onun da burada uzun vakit geçirme gibi bir isteği yoktu.

Ben daha tam konuya giremeden, gözlüğünü çıkarıp bal rengi gözlerini bana dikti. “Raci’yi öldüreni bulun lütfen, o benim her şeyimdi” dedi ve tek eli ile yüzünü kapatarak ağlamaya başladı.

Biraz kendine gelince kafamdaki birkaç soruyu yönelttim. Cinayetin işlendiği gün Miami’deymiş. Raci ile oğullarının velayeti konusunda kavgalılarmış. Ancak Raci’yi, ayrılmış da olsalar, çok sevdiğini, onun çok iyi bir insan olduğunu, herkesin iyiliği için çabaladığını söyledi. Ayrıca Salih’i iyi tanıdığını, değil Raci’ye kıymak, elini dahi kaldıramayacak kadar naif bir karakteri olduğunu ve abisini de çok sevdiğini belirtti. Sacit’i ise pek tanımazmış. Raci ve Yasemin’in de bulunduğu sınırlı sayıda ortamda bir araya geldikleri olmuş. Eğer “Oscar”lık bir rol sergilemiyorsa, bu kadının kimseyi cinayete azmettirmek gibi bir niyeti olamayacağı aşikardı. Kendisini daha fazla alıkoymak istemedim ve yurtdışına çıkmamasını söyleyerek uğurladım.

Camı açtım. Yüzüme hafif bir esinti vurdu. Gökyüzüne bakıp “neredesin Sacit” diye bağırdım. Telefonum çaldı. Birileri beni duymuştu sanki. Zekeriyaköy Jandarma Karakol’undan arıyorlardı. Yolda çevirme esnasında ismi ve fotoğrafı ekiplere dağıtılan Sacit Kurddan’ı tanıyıp alıkoymuşlar. Karakolda nezarette bekletiyorlarmış. Şans yüzümüze gülmüştü. Bertan ve Caner’i yollayıp Sacit’i aldırdım.

Adamı resmen kapıda bekledim. Bir saate, elleri kelepçeli ve başı öne eğik vaziyette merdivenlerde görüldü. Bertan yine kendine hakim olamayıp iki şaplak indirmiş olmalıydı ki adamın yüzü kıpkırmızıydı. Hemen sorguya başladım.

“Taksici seni teşhis etti” dedim. “Elinde yüklü bir bavulla Sarıyer’den binip Ahmet Fetgari Sokak’ın başında inmişsin?”

“Evet” dedi, “Salih’e gidiyordum, o yüzden bindim taksiye.”

“Raci’yi ruhsatsız Beretta marka tabancanla vurduğunu ve bavula koyup taksi ile Salih’in evine götürdüğünü biliyoruz. Sonra Salih’i sprey ile bayıltıp, ihaleyi onun üzerine bırakmaya çalıştın. Ancak bunu fark eden Salih nefesini tuttu ve bayılmadı. Bu yüzden seni teşhis edebiliyor. Bavuldan Raci’nin ölüsünü çıkarıp gitmişsin, Salih seni fark edince ateş etmiş. Apartmana saklanmışsın. Salih’in üst katı uzun süredir boşmuş. Muhtemelen bunu biliyordun. O gece daha az kişiyle uğraşmak için Süleyman’ı bir şekilde öldürüp üst kata sakladın. Tahminimce işler yatıştıktan sonra onu da bir bavul ile alıp bir yerlere gömecektin. Yalnız anlamadığım bir şey var. Raci’yi neden öldürdün? Yasemin Hanım ile resmi bir bağın yok. Miras desem hakkın yok. Sebebini söyle! Neden öldürdün onu?”

Bu sözler makineli tüfek hızında ağzımdan döküldü. Rengi iyice atmıştı. Gözlerini kocaman açıp bana dik dik baktı.

“Bu bir komplo, onu ben öldürmedim” dedi.

“La bütün oklar seni işaret ediyor” diye bağırdım. Tokadı patlatmama ramak kalmıştı ki kapı açıldı. Merve beni dışarı çağırdı. Sacit ucuz kurtulmuştu, ama birkaç dakika sonra, yarım kalan hesabımı tamamlayacaktım.

“Ne oldu Merve” dedim.

“Amirim Süleyman’ın ölü bulunduğu dairedeki izmaritteki tükürük kalıntısındaki DNA ile Salih’in DNA’sını karşılaştırmışlar. Birebir uyum gösteriyormuş” dedi.

Önce kafam karışmıştı. Sonra “peki, Salih’i yan odaya al geliyorum” dedim. Dönüp Sacit’in yanına girdim tekrar.

“Şu komployu bir anlat bakalım” dedim.

Öne eğdiği kafasını kaldırdı. Gözünde bir umut ışığı parladığını gördüm.

“Yalan söylemezsen iyi edersin, yoksa seni fena pataklayacağım” dedim.

Kekeleyerek “yalan söylemiyorum” dedi ve anlatmaya başladı.

“Salih’e arada sırada cigara tedarik ediyordum. O gün de geç vakitte benden cigara istedi. Ertesi gün getirebileceğimi söyledim ama laf anlatamadım. Çok ısrar etti. İki kat para vereceğini söyledi. Spor yapma bahanesi ile çıktım. Bir taksiye atladım. Yoldan beni arayıp, Sarıyer’de bir adresten bir bavul teslim almamı, içine bakmadan getirmemi istedi. Sarıyer’de mevcut taksimi bırakıp, yeni taksi çağırmamı da söyledi. Kıllandım. Küfür ettim. Tam suratına kapatacakken bavulu getirirsem taksi parasına ek olarak Bin Lira vereceğini söyledi. Bu işte bir pislik olduğunu düşündüm ama yine de gittim. Adamın kafa gidip geliyordu. Delidir ne yapsa yeridir dedim ama işin ucunda cinayet olabileceğini anlamamıştım. Valizi köhne bir gecekondudan teslim aldım. Hikmet diye bir adam verdi valizi. Salih’in pek arkadaşı olmaz ya, neyse dedim, bir yerden tanıyordur.”

“İçine baktın mı bavulun?”

“Hayır, bakmadım. Minik bir asma kilit ile mühürlenmişti. Sanki taş doldurulmuş gibi de ağırdı.”

“Bavulda ne olduğunu bir daha sormadın mı?”

“Sordum, sormaz mıyım! Dekoratif taş ticareti dahilinde Çin’den çok özel bir malzeme getirmiş.”

“Sen de yuttun?” Sesimi yükseltmiştim.

“Yuttum tabii. Ne yapayım? Hem bavulda ne olduğunu halen bilmiyorum. Taş maş olabilir hakikaten.” Kendine olan inancını yitirmiş gibi güvensizce çıktı sesi.

“Sen benimle kafa mı buluyorsun lan” diye bağırdım.

İrkildi ama üstelemedim. Sonunu acizce bekleyen bir mahkum gibi gözlerini yere dikti.

“Yemin ediyorum doğru söylüyorum komiserim” dedi, “Raci’yi ben öldürmedim.”

Buna bir yorum yapmadım. “Bavulu eve mi bıraktın” diye sordum.

“Hayır” dedi, “Salih apartman girişinde teslim aldı.”

Kapıyı çekip çıktım. Salih’in yanına geçtim.

Kendinden emin vaziyette “buldunuz mu Macit’i” diye sordu.

Hedef saptırmaya mı çalışıyordu, yoksa samimiyetle mi soruyordu ayırt etmek zordu.

“Sacit’i demek istedin sanırım” dedim.

“Sacit ya da Macit” dedi, “ikisinden biri katil olabilir”.

“Hayır” dedim, “katil sensin!”

Kaşlarını çattı, yüzüme bakıp “hayır” dedi, “yanılıyorsunuz.”

Olayı kısaca özetledim:

“Abin Raci’yi ve ev arkadaşın Süleyman’ı önceden planlayarak sen öldürdün. O gece, Raci’yi aradın ve Sarıyer’de buluştunuz. Onu tek el ateş ederek ormanlık arazide vurdun. Arabasını gizleyip, kendisini bavula koydun. O civarda bir arkadaşına bıraktın. Ardından Salih’e cigara ısmarladın. Gelirken bavulu da aldırdın. Hatta taksi değiştirmesini de söyledin. Bavulu ve cigaraları apartman kapısında teslim aldın. Raci’yi bavuldan çıkarıp yere serdin. Sonrası için anlattığın gibi bir senaryo tasarladın. Raci’yi Macit’in öldürdüğünü söyledin. Okların öncre Macit’e, sonra Sacit’e yöneleceğini, taksicinin Sacit’i teşhis edeceğini biliyordun. Peki Süleyman’ı neden öldürdün? Dur söyleme. Ben tahmin edeyim. Amacın Raci’yi öldürmekti ama kusursuz sandığın planını gerçekleştirmek için Süleyman’ın izne gitmesini bekledin. Düzmece senaryonda söz ettiğin üzere Süleyman iznini yarıda bırakıp geldi. Sacit’ten bavulu almadan, Süleyman’ı eter spreyi bayıltıp boynunu kırdın. Üst kattaki dairenin boş olduğunu biliyordun. Onu dolabın içine sakladın. Belki de orada hemen bulamayız sandın. İşler durulunca, biz Sacit’i falan tutuklayınca, Süleyman’ı alıp, bir yere gömecektin, ya da ne bileyim kaybedecektin adamı.”

Sesini çıkarmadan, ama ara ara yutkunarak ve gözlerini yere dikerek beni dinledi. İtiraz etmedi. Sadece başını salladı.

“Peki neden” dedim, “neden abini öldürdün?”

“Şule’yi sevmiştim! Ama o abime aşıktı. Bu yüzden…” dedi. Cümlesini bitiremeden ağlamaya başladı.

Çıkıp kalantor avukatını aradım, “Salih yapmış, itiraf etti, savcıya gönderiyorum, artık itirazlarınızı oraya yaparsınız” dedim.

Amirimi, emniyet müdürünü ve savcıya bir solukta olayı özetledim. Hayretler içinde dinlediler.

Daha sonra gelen Sarıyer olay yeri raporunda, Raci’nin terk edilen arabasının direksiyonunda Salih’in parmak izine rastlanması, arabanın yüz metre ilerisinde Raci’nin kanı ile örtüşen kalıntıların, hemen yanında da Salih ve Raci’nin ayak izlerinin bulunması, somut deliller olarak rapora geçecekti.

Salih’in akli dengesi ve cezai ehliyeti artık benim sorunum değildi. Konu mahkemeye havale edildiği anda, benim işim çoktan bitmişti. Aklımda yalnızca şu şizofren matematik dahisi John Nash’in hayatını anlatan meşhur filmi tekrar izlemek vardı.

Hikaye: Elizi Moda

Komiser Banu ve yardımcısı Orkun yine bir cinayet ihbarı üzerine olay yerindelerdi. Etrafı güvenlik bandıyla çevrili olan aracın içindeki maktulün fotoğrafları çekiliyor ve tüm deliller titiz bir şekilde toplanıyordu. Banu, fotoğraf çekimlerinin bitmesini beklerken Orkun’dan çevredeki komşularından bilgi toplamasını istedi.

Sürücü koltuğunda öldürülen kişinin suratı tanınmayacak haldeydi. Başı cama dayalı olan adamın yüzü kıpkırmızı ve darmadağın görünüyordu. Boynundaki derin kesikten sanki vücudundaki kanın tamamı akmış gibiydi. Beyaz gömleği kanla yıkanmıştı. Aracın yanına yaklaştıkça açık olan kapıdan yoğun, kısa süre önce içildiği anlaşılan nikotin kokusu karşıladı Banu’yu. Olay Yeri İnceleme ekibinin araştırmalarından elde edilen bilgileri öğrenmeden önce etrafını iyice taradı. Meraklı kalabalığın arasında polislerin ne yaptığını izleyenler ve yanındakine soru soran birkaç kişi dışında aralarında şüphe çeken bir şahıs göremedi. Elinde çözülmeyi bekleyen üç davanın üstüne bir yenisi daha eklendiğinden bu işi çabuk bitirmek istiyordu. Cinayetin hesaplaşma yüzünden işlenmiş olabileceğini düşündü. Tüm verileri elde ettikten sonra dava ile ilgilenecekti…

Banu, Olay Yeri İncelemeden Komiser Vedat’ın sesiyle irkildi. Vedat’la tanışıklığı uzun zaman öncesine dayanıyordu, üstelik geçmişte kısa bir flört dönemi de yaşamışlardı. Ketum ve duygusallıktan uzak olan Banu ilişkisini bir adım öteye taşımak istememişti. Birkaç kez beraber olmanın ardından ciddileşmeye başlayan birliktelikten kaçmaya başlamıştı. Böyle hissetmesinin sebebi sorumluluk almaktan korktuğu için mi yoksa işinden uzaklaşacağını düşündüğünden mi emin değildi. Kendince verdiği ayrılık kararını söyleyip mümkün olduğunca da ondan uzak durmaya çalışmıştı.

Vedat ise sevdiği kadının bir anda çekip gitmesine sebep olan nedeni anlayamamıştı. Konuşmaya çalıştıysa da çabaları sonuçsuz kalmıştı.  Bir gün ansızın Cinayet Şube’ye gelerek Banu’nun karşısına dikilmiş ve ne kadar sürse de son nefesine kadar bekleyeceğini söyleyip gitmişti.

Vedat’ın o gün söylediği o söz Banu’nun canını hâlâ yakmaya devam etse de karşılaştıklarında bunu belli etmemeye çalışıyordu. Ona karşı beslediği duygular çok karışıktı, görünce mutlu oluyor ama yakınlaşmaktan da korkuyordu. Bir araya geldiklerinde Banu ona kaçamak bakışlar atarken sürekli yakalanıyordu. Aralarındaki gizli akımın etkisine ikisinin bir gün tekrar yakalanıp yakınlaşacaklarını hissediyordu Fakat Banu daha doğru zaman olduğunu düşünmüyordu. Şu an hissettikleri duygular, geleceğe dair umut taşıdığı için ikisini de mutlu ediyordu.

“Cinayetin sebebi sence ne olabilir?” diye sordu Vedat.

“Yorum yapmadan önce neler bulduğunuzu öğrenmek istiyorum.”

“Peki, hazırsan anlatmaya başlıyorum. Öldürülen şahsın adı Nazım Demir. Üç Kasım 1962 Balıkesir doğumlu. Gördüğün gibi sert bir cisimle yüzü paramparça edilmiş fakat ölüm sebebi bu darbeler değil. Başında, alnında zedelenmeler mevcut. Darbenin yanı sıra başka türlü bir travmaya da maruz kalmış.”

“Ne gibi?”

“Katil maktulün başını birkaç kez direksiyon simidine vurmuş. Aracın içinde cam parçalarına rastladık, kırıkları bir araya getirmeye çalıştık. Ancak cam kırıkları dışında şişeye rastlayamadık, parçalara göz attığımızda yarım litrelik kola şişesi özelliğinde bir cisme benzediğini saptadık. Darbe esnasında şişenin kırıldığını varsayıyoruz. Boğazında derin bir kesi izi var, atardamara denk gelmiş. Temas ettiği derinin yüzeyi ise ciddi biçimde hasar görmüş. Kesi düz şekilde değil, biçimsiz tarzda ve izler irili ufaklı, bu da deriyi kesen yüzeyin pürüzlü olduğunu gösteriyor. Arabanın paspaslarında bulduğumuz cam parçalarına maktulün boğazında yer alan kesiklerde de rastladık.

Çok kan kaybetmiş ve ortalama on ile on beş dakika arasında ölüm gerçekleşmiş. Şansımıza hava soğuk olduğu için cesette bozulma yok, erken gelen ihbar sayesinde derinin üzerindeki lezyonların sebeplerini görebiliyoruz. Yolcu kısmında, paspas ve kapı koluna yakın kısımda kurumuş çamur izlerine, maktulün tırnaklarında da deri kalıntısına rastladık. Torpidonun sağ, yolcu tarafına denk gelen kısımda bir göçme görünüyor. Boğuşma sırasında katil dirsek gibi bir yerini oraya sert şekilde çarpmış olabilir. Şüphelinin kimliğini bulmak adına deri kalıntıları DNA eşleşmesi için yeterli olmayabilir ama yine de veri tabanını kontrol edeceğiz. Arabanın kapılarının zorlandığını söyleyemem.

Bunların dışında parmak izi ya da başka bir kanıt yok. Tahminim; maktulün yanına oturduğuna göre adam katili arabasına kendi isteğiyle almış.”

“Cesedi kim bulmuş?”

“Kızı, memurlar onu evine çıkardı, kadın şokta. İfadesine göre babası işe gitmek üzere evden çıkalı yarım saat olmuş, pencereden baktığında babasının arabasını kapının önünde görünce işe gitmek için otobüs kullandığını sanmış. Neden böyle yaptığını merak edip aramış ama adam telefona cevap vermemiş. Babasının kalp hastalığı olduğunu belirtti, aramalarına da cevap vermeyince kalp krizi geçirmiş olabileceğini düşünüp telaşa kapılmış. Üzerine geçirdiği sabahlık ile ayağında terliklerle koşarak arabayı kontrol etmeye aşağı inmiş ve korkutucu tablo ile karşılaşmış.”

Tazeliğini koruyan nikotinin kendine has ağır kokusunu düşünen Banu, “Aracın içinde olayın gerçekleşme zamanıyla paralel olarak sigara içilmiş, izmarit bulundu mu?”

“Hayır. Kurbanın sigara içmediğini öğrendik. Büyük olasılıkla katil sigarayı içti ve arkasında delil bırakmak istemediği için izmariti aldı.”

“Vedat, bakıyorum da bize pek iş bırakmamışsın.”

“Davaya senin bakacağını öğrendiğim zaman yakınlarından edinebildiğim tüm bilgileri topladım. Böylelikle yükün biraz olsun hafifler diye düşündüm,” diyen Vedat tebessüm etti. “Şimdi cinayetle ilgili teorin ne? Aşk cinayeti olabilir mi?”

“Bu cinayet planlı bir işe benzemiyor aksine anlık öfke ile işlenmiş gibi görünüyor. Kış vaktinde sabahları hava daha aydınlanmamış oluyor, insanların çoğu işe gitmek üzere yoldayken birini bu şekilde öldürmek oldukça riskli. Yani böyle bir plan yapmak için aptal olmak gerekir. Katil bu adamla konu her ne ise yüzleşmek için gelmiş, belki de alkollüydü, belki de uyuşturucu kullandı. Aralarındaki tartışma alevlenip işler çığırından çıkınca da elindeki şişe ile vurmaya başladı. Boğazını kesti, hırsını alamadı ve kafasını direksiyonun simidine vurdu. Adam artık hareket etmeyince de ilk fırsatta da kaçtı.

Kullanılan şişenin rakı şişesi ve ya ona benzer, başka alkollü içeceğe ait olamaz mı?” Banu aklına takılan küçük detayı öğrenmek istedi.

“Hayır, paspasın üzerindeki kuruyan sıvı yapışkan ve şekerlenmiş, alkolün içeriğindeki şeker bu kadar bariz yapışkan kalıntı bırakmaz.”

O sırada Orkun yanlarına gelince Banu ona neler öğrendiğini sordu.

Arkasında market kapısının önünde bekleyen ve gelişmeleri izleyen göbekli, kel adamı işaret etti. Adamın üzerine bol gelen yeşil ekoseli ceketin manşetleri ellerini gizliyordu fakat göbeğini kapatacak kadar geniş değildi. “Adının Nuri olduğunu söyleyen biri gazoz almış. Market sahibi adamın Bu semtte oturmadığını ve onu ilk kez gördüğünü söyledi.”

“Marketin sahibi şüphelinin eşkalini belirleyebilir mi?”

“Ne yazık ki, yüzünü atkı ve bere ile kapatmış. Kalınca mont giyiyormuş. Sadece kahverengi gözlerini, ortalama olarak da boyunun bir yetmiş civarında olduğunu söyleyebildi. Ellerinde deri eldiven varmış. Diğer esnaf ve komşulardan şüpheli birilerini gören, duyan olmamış. Saat yedi sularında Nazım Demir’in kızı, İpek Demir’in çığlıklarını duyup dışarı çıkmış. Cesedi görünce de polise haber vermiş.”

“Bu şüpheli saat kaç gibi almış gazozu?”

“Saat yedi buçuğa geliyormuş.”

Banu kafasının içindeki zaman çizelgesini kontrol ettiğinde olayların kronolojik sırası birbirine uyuyordu.

“MOBESE kameralarını incelemeye başlasınlar. Belki bir ipucu çıkar. Komşular Nazım Demir hakkında ne diyorlar?”

“İyi bir adam olduğunu söylüyor herkes. Uzunca bir süredir bu mahallede oturuyorlarmış. Eşini kanserden kaybettikten sonra kızıyla yaşamaya devam etmiş. Adamın Kemeraltı’nda abiye ve gelinlik üzerine konfeksiyon dükkanı olduğunu söylediler.”

“Market sahibini merkeze götürüp ifadesini alsınlar. Sen de Nazım Demir hakkında daha fazla bilgi topla. Ben olay yerini inceleyeceğim, savcıyla konuştuktan sonra şubeye geçerim. Önemli bir şey öğrenirsen bilgilendir.”

Orkun yanından ayrıldığında Vedat’la baş başa kalan Banu onu gözlerinin içine bakarken yakaladıysa da tepki vermedi. Demek Vedat’ta kendisine kaçamak bakışlar atıyordu. Onu kendine bakarken yakalamak içinde farklı bir heyecan etkisi yarattı.

Vedat kendini toparlamaya çalıştı, Banu’ya bakarken yakalanmayı sorun etmedi. “Ben işime dönüyorum, raporları tamamladıktan sonra gönderirim.”

“Tamam, sağ ol.”

Gitmek üzere olan Vedat’ın aklına bir şey gelmiş gibi durup Banu’ya tekrar baktı, “Ha bir şey daha?”

“Ne?”

“Seni beklemeye devam ediyorum.”

Banu sessiz kalınca Vedat sadece gülümseyerek uzaklaştı.

 

CİNAYETTEN İKİ GÜN ÖNCE

Ayhan çok bitkin görünüyordu, onun Kaya ile sohbetlerini sadece dinliyordum. Aralarına katılmak istemiyordum. Konu yine Veysel ve İpek’ti. Etine dolgun, ortalama bir altmış beş boylarında ama oldukça bakımlı, hoş bir kadındı İpek. Hem de patronun kızıydı. Veysel ise onların yanında sadece çalışan bir işçiydi, üstelik cüceydi. Yani Veysel’in aşkına İpek asla cevap vermezdi. Veysel’in ki sadece platonik bir durumdu. Ben böyle düşünüyordum ama Kaya, aşkın imkânsız olasılıkları yenebileceğini söyleyen idealist yapıya sahipti.

Ayhan ise akıllı, tuttuğunu koparan ve açık sözlü, iyimser düşüncelere sahip biriydi. İpek ve Veysel hakkında benimle aynı fikre sahipti bu yüzden Kaya ile çatışıyorlardı. Bu muhabbete katılıp Kaya’nın bilmiş laflarına maruz kalmaya tahammülüm yoktu. Açık ve net, cücenin bu aşkta şansı sıfırdı. Benim aksime Ayhan ve Kaya Veysel’i oldukça önemsiyorlardı. Fakat Kaya’nın Veysel’e olan yaklaşımını saplantılı buluyordum. İnsanları görünüşüyle yargılamamak gerektiğini sürekli dikte ederdi, Veysel’in de koruyuculuğuna soyunurdu. O yüzden fikirlerimi her zaman kendime saklar, dile getirmezdim.

Kaya ve Ayhan ikilisinin Veysel’in İpek’e beslediği aşka dair gereksiz sohbet sürüyordu. Ayhan Veysel’e acıyordu, Kaya ise onun gayet sağlıklı bir erkek olduğunu sadece çekingen davrandığını söylüyordu. Zihinsel ve bedensel özrü olan insanlarla alay edilmesi Kaya’nın en hassas noktası, kırmızı çizgisiydi. Ona göre Veysel de herkes gibi sıradan bir insandı.

Annem işten dönmeden arkadaşlarımın evden gitmesi gerekiyordu, çünkü evde kalabalığı özellikle insan kalabalığını sevmezdi. Ben de yarın amcam Rıza ile yola çıkacağım için hazırlık yapmalıydım.

Amcam, gelinlik ve abiye satışı yapan küçük bir mağazada pazarlamacı olarak çalışıyordu. Benim de hem işi öğrenmem hem de boş durmamam için sık sık dükkâna götürür seyahate çıktığı zaman da yanına alırdı. Açıkçası onunla gitmek işime de geliyordu. Ona yardım ediyor, yeni insanlar tanıyor, değişik yerler görüyordum. Özellikle de iş bulamadığım ve evde kapandığım için sürekli başımın etini yiyen annemden de uzak duruyordum. Amca babanın yerini asla tutamazdı ama yine de baba yarısı sayılırdı.

Ne zaman annemle konuşmaya kalksak kavga ederdik. Bana sorunlarım varmış gibi davranıyordu. Zorla psikoloğa götürdü. İlk ziyaretimizin ardından doktor, seansların bir süre daha devam etmesi gerektiğini söyledi. Cidden boşa para harcıyorduk. Doktorla her buluşmamızda; hayatımın ve benim ne kadar normal olduğunu anlaması için arkadaşlarımla yaptığım sıradan paylaşımları anlatıyordum. Doktor da enteresan bir adamdı. Taktığı yuvarlak, metal çerçeveli gözlüklerin ardından her haltı biliyormuşçasına ahkâm kesen, para kazanmak uğruna ebeveynleri teşhisleriyle gereksiz yere huzursuz eden ve boş yere ilaçlar yazan bir tipti. Yazdığı ilaçların hiçbirini kullanmıyordum, annem bunu bilmiyordu. Fakat içmek zorunda kaldığım ilaçları da tuvalete gidip kendimi zorlayarak kusuyordum.

Asıl sorun bende değil annemdeydi, Kaya ve Ayhan da benim gibi düşünüyordu. Psikoloğa benim değil annemin gitmesi gerekiyordu. Annem ise daha tanımadığı halde arkadaşlarımın beni kötü etkilediklerini düşünüp onlarla görüşmemi istemiyordu, yine de ben en yakın arkadaşlarımı terk etmeyi düşünmüyordum.

Annem geldiğinde neyse ki arkadaşlarım çoktan gitmişti ve evde birilerinin olduğunu anlamaması için ortalığı toparlamıştım. En büyük sorun Kaya’nın sigara içmesiydi. Evde olduğumuz zamanlarda sigarasını balkonda içerdi. Birkaç defa Kaya’nın sigara paketini annem cebimde yakalamış ve kavga etmiştik. Nedense onu sigara içmediğime inandıramıyordum. Defalarca paketin Kaya’ya ait olduğunu söylesem de neden benim taşıdığımı soruyordu. Bazen unutup gidiyor sonrasında vermek için ben de cebime koyuyordum hepsi bu.

Annemle yemek yerken odama çekilmeyi düşünüyordum ama o benimle zorla sohbet etmeye çalışıyordu. Sohbet dediysem de o soruyor ben cevaplıyordum. Görüşmemi istemediği arkadaşlarımla takıldığımı söyleyemediğim için yalanlar uyduruyordum, sorularına kısa cevaplar vererek geçiştiriyordum.

“Neler yaptın?”

“Hiç.”

“Evden dışarı çıkmadın mı?”

“Hayır.”

“Karnını doyurdun mu?”

“Evet.”

“Amcan ile yarın seyahate çıkacak mısın?”

“Evet.”

***

Orkun Banu’nun yanına geldiğinde soğuktan yüzü kıpkırmızı olmuş kuruyan ellerini ovuşturuyordu. Soğuk yüzünden cildinde çatlaklar meydana gelmiş ellerinin üzerinde yaralar oluşmuştu.

Orkun’un acı içinde ellerini kaşıdığını gören Banu kocaman çantasının içini karıştırıp bulduğu nemlendiriciyi ona fırlattı. “Madem yiğitliğe bok sürdürmüyorsun bari kimse yokken ellerine nemlendirici sür de kaşıntın geçsin.”

Komiserin neşeli hali Orkun’un gözünden kaçmadı. İmalı bir tonda, “Neşenizin kaynağı kim?”

“Eben! Sana ne oğlum. Ne halt yedin, neler öğrendin geyik yapacağına anlatsana.”

Gür sesiyle bir kahkaha atan Orkun kremi ellerine yedirdikten sonra ajandasını aldı. “Maktulün giyim dükkanı var. Kemeraltı Çarşısı’nda, adı El İzi Moda, gelinlikler ve abiye kıyafetlerin perakende ve toptan satışı yapılıyor. Aynı zamanda Mimar Kemalettin’de üretim yaptıkları ayrı bir atölye var. Nazım Demir’in pazarlamacısının adı Rıza Babacan, iş yeri açıldığında çırak olarak işe başlamış. Maktulün kızının adı da İpek Demir… Kızı şu an hastanede, acısı taze ve konuşacak durumda olmadığından ifadesini sonra alırız dedim ama Rıza burada. Belki siz de görüşmeye girmek istersiniz diye sormaya geldim. Sorgu odasında bekliyor.

Birkaç gün önce de işten ayrılan Veysel Katı adında biri varmış. Cinayetin işlendiği günden bir gün önce memleketi Adıyaman’a dönmüş. Uzun süredir İzmir’de tek başına yaşıyormuş Veysel de Rıza gibi çok uzun süredir Nazım Demir’in yanında çalışmış.”

“İyi, hadi gidip Rıza Efendi’yi görelim bakalım.”

 

Rıza sorgu odasında ellerini bacaklarının üzerinde bağlamış bir ayağını sallıyordu. Ağlamaktan gözleri kızarmış haldeydi. Hangi sebeple ağladığını düşündü, suçlu olduğu için mi yoksa sevdiği birini kaybetmenin acısını mı yaşıyordu? Beden diline baktığında ikinci seçenek adam için daha uygundu. Peşin hüküm vermemek için silkindi.

Banu sandalyeyi yerde sürüyerek çekti, sinir bozucu metalin iç gıcıklayan sesi odada yankılanınca Rıza başını kaldırdı. Havasız, neredeyse karanlık sayılacak loş ve dar bir ortamda bulunmaktan rahatsız görünüyordu. Oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı. Komiser onu dikkatle süzdü. Göbekli market sahibinin tarif ettiği şüpheliye fiziksel özellikleri benziyordu.

“Merhaba Rıza,” dedi Banu. “Bize Patronun Nazım Bey’den, iş arkadaşlarından ve çevresinden biraz bahseder misin?”

Rıza, maktulün komşularının ifade ettiği gibi sevilen bir adam olduğunu anlatırken Banu içinden bu kadar sevgi ve saygı duyulan birini hunharca kim öldürmek isteyebilir diye düşündü. Gereksiz teferruatlara giren adamın sözünü keserek, “İş yerindeki çalışanlarla ya da çevresinde farklı birileri ile ilgili bir sorun yaşandı mı?” Diye sorarak sorgunun içine çekti.

Rıza gözlerini tavana dikip bir süre düşündü. Çok önemli bir detayı hatırlamışçasına gözbebekleri anlık parladı. “Şaban! Fason olarak işlerimizi yapan kadınlar var. Damatlık ve abiye kıyafetlere kumaş çiçeklerden aksesuar yaparlar. Şaban dediğim adamın da damatlık satışı yaptığı bir dükkânı var. Rahmetli Nazım abinin eski arkadaşıdır ama işe yaramaz adamın tekidir Şaban. Bunun başı sıkışmış, bizim hazırlattığımız modellerin kopyasını başka yere ucuza yaptırmaya çalışmış ama işi yaptırdığı yer beceremeyip ellerine yüzlerine bulaştırmışlar. Kalktı geldi, toplamda beş yüz adet aksesuar istedi, zaman kısıtlı acil yetiştirmemizi rica etti. İki ay önce oldu bu olay. Gece gündüz demeden çalışıp işi teslim ettiler. Nazım abi, Şaban’ın bizim modelleri başka yere yaptırdığını biliyordu ama ses etmemişti.”

“Bu fasoncu kadınlar, nerede çalışıyorlar?”

“Evlerinde.” Banu cevabını alınca anlatmaya devam etmesi için kafasını salladı.

“İşi yetiştirdik, Şaban hazır olan siparişlerini alıp damatlıklarla beraber söz verdiği yere sattı. Bizim esnaf âdetidir, Cuma günleri tahsilat yaparız. Meblağın büyüklüğüne göre peyderpey ödeme yapılır. Bizim ödemleri de Veysel toplardı. Şaban’ın dükkânına bir gitti adam yok, iki gitti yok, telefonlara cevap vermiyor. Ödeme sıkıntısı çekiyor, son işinde problem çıktı desek o da değil. Adam damatlıkları sattığı yerden parasını peşin almış. Şaban kayıplardaydı.

Bu olay olduktan iki hafta sonra Nazım abi ile Cuma namazı çıkışında Şaban’a denk geldik. Nazım abi, ‘Oğlum niye parayı ödemiyorsun?’ dedi. Şaban parasının olmadığını zor durumda olduğunu söyledi. Adama acıyıp süre verdi. Ertesi günün akşamı işimiz geç bitti, biz de Nazım abi ile iki tek atalım dedik. Gittiğimiz meyhanede Şaban’ı yanında kadınlarla eğlenirken gördük. Nazım abi mert adamdır, borcu olup da ödemeyen, parasını karı kızla ya da eğlencede yiyen tiplere ifrit olur. Şaban’ı öyle görünce masasına çöktü. ‘Yaptığın yakışıyor mu?’ dedi. Şaban kadınların yanında kızardı.

Borcunu ödeyeceğine dair yemin etti. Yine yalan söylüyordu, zaten onu sevmezdim, kin gütmeye başladım. Evire çevire dövecektim ki Nazım abi durdurdu. “Erkek adamı kadın yanında dövmek bize yakışmaz,” dedi. Onu o gece son görüşümüzdü. Yangından mal kaçırır gibi dükkânı boşaltıp kaçmış şerefsizin evladı.”

Rıza ağzını bozunca Banu, “Şşşşşt. Ayarımı kaçırma. Adam gibi konuş,” diyerek payladı.

Özür dileyen Rıza anlatmaya devam etti, “Sadece bize değil, duyduk ki çarşıdaki esnafın alayına borç takmış. En büyüğünü de bize.”

“Tutar ne kadardı?”

“Yirmi bin Türk Lirası.”

Banu dudağını büzerek, “İyi para.”

“Şaban telefon numarasını da değiştirmiş ama piyasada tanıdığım adam çoktur. İstanbul’a yerleşmiş, kullandığı hattı, iş yaptığı yeri bulduğumu Nazım abiye söyledim. O da Şaban’ın numarayı tanıyıp açmama ihtimaline karşı farklı bir telefondan aradı. Şaban cevap verdiğinde Nazım abi açtı ağzını yumdu gözünü.

İlk defa rahmetliyi bu denli sinirli görmüştüm. İhtiyacı olana yardım eder, düşen olursa yerden kaldırır destek olur, kimsesizse aile olur, öyle biriydi. Şaban onu yoldan çıkarmıştı.

Telefonun ahizesinden Şaban’ın yankılanan bağırışlarını duyuyordum. Nazım abiyi öldürmekle tehdit edip suratına kapattı.

Nazım abiye ne yapacağını sorduğumda, ‘O itin yuvasını yapacağım, millete madik atmak neymiş öğrenecek,’ dedi.”

“Yaptı mı?”

“Yaptık, zaten artık paramızı alamayacağımızı biliyorduk, başkalarına da dolandırmaması için hatırı sayılır birkaç dostumuz gidip ziyaret ettiler. Biraz korkutup esnafın ağzına sakız yaptılar. Kaçtığı yerde de barınamadı. Şimdi bir malzemecide eleman olarak çalışıyor.”

“Adamı darp ettiniz yani.”

Banu’nun sözü üzerine olduğu yerde büzüşen Remzi’nin yüzü kızardı. “Eşkıya mısınız oğlum siz? Mahkemeye başvur, hakkını ara. Ne bok yemeye mafyacılık oynuyorsunuz! Veysel neden işten ayrıldı?”

“Annesinin hasta olduğunu memlekete dönmek istediğini söyledi.”

“Telefonu ve adresi sen de var mı?”

Rıza başıyla onayladı.

“Veysel nasıl bir adamdı?”

“Sessiz, sakin, kendi halinde bir adamdır. Uzun zamandır çalıştığından çarşıda herkes onu tanır. Getir götür, tahsilat malzeme alma işlerini halleder, fasonculara verilen işlerin takibini yapardı. Esnaf ona ‘Müdür’ lakabını takmıştı, aramızda öyle anılırdı. Akıllı, tuttuğunu koparan biriydi.”

“İş yerinde Nazım beye sıkıntı yaşatacak birileri var mıydı? Mağazaya sık sık gidip gelen?”

“Hayır, atölyedeki işçiler taleplerini ve maaş gibi konularda İpek’le iletirler. Makastarın dışında çalışanların hepsi kadın… Bir de dükkâna yeğenimi götürürüm arada. Bana yardım eder. Makastar Levent abinin böyle bir şey yapması imkânsız. Selim zaten yeğenim, sakin içine kapanık biridir. İnsanlarla iletişimi zayıftır.

Daha önceki iş yerinden yanlış anlaşılma yüzünden ayrılmak zorunda kaldı. Psikolojik olarak destek alıyor, doktoru fazla üzerine gitmememizi söyledi, biz de dediğini yapıyoruz.”

“Nazım beyi en son ne zaman gördün?”

“Cuma akşamı, Kocaeli’nden seyahatten döndüğüm zaman. Suratı asıktı, nedenini sorduğumda Veysel’in işten ayrıldığını söyledi. Veysel’in gitmesine ben de üzüldüm. Ne yalan söyleyeyim veda etmeden apar topar gitmesine de bozuldum. Biz aile gibiydik.”

“Cinayetin işlendiği saatlerde neredeydin?”

“Evdeydim, işe gitmek üzere hazırlanıyordum.”

“Söylediğini doğrulayacak birileri var mı?”

“Evet, annem. Ayrıca erken saatte anneme ekmek almak için fırına gitmiştim.”

İfadesini imzalattıktan sonra Rıza’yı serbest bırakan Banu, Veysel ve Şaban denen adamı araştırıp bulması için Orkun’u görevlendirdi.

“Ayrıca Rıza’nın da geçmişini bir deş. Ne çıkacak bakalım. Onda beni rahatsız eden bir şeyler var. Cinayet saatinde evde olduğunu söylüyor. Doğrulamanı istiyorum.”

“Rıza’nın alibisi sağlam. Araştırması için ekip gönderdim, cinayetin işlendiği sıralarda dediği gibi fırına gitmiş, mekânın sahibiyle oturup çay içmişler.”

 

  CİNAYETTEN İKİ GÜN ÖNCE 

Erken saatte evden çıktım, daha hava aydınlanmamıştı. Evde beklemek yerine kendimi karanlık sokağa attım, annemin çenesindense soğuk havanın işkencesine katlanmaya razıydım.

Amcam dakik biriydi, her zaman belirttiği saatte gelirdi. Ona hayranlık duyuyordum, bu işe girdiğinde ben çocuktum amcam ise yirmilerinde delikanlı, bildim bileli aynı yerde çalışıyordu. Nazım amcanın sağ koluydu.

Köşeden dönen Volkswagen Transporter’ın farlarından yayılan ışık huzmesi karanlığı yararak son sürat gelip önümde durdu. Kapıyı açıp binerken amcamın tıraş losyonundan yayılan kokuyu içime çektim. Aracın arkasının boş olduğunu görünce malları yüklemek için depoya gideceğimizi anladım. Amcam oldukça enerji dolu görünüyordu. İşini seviyordu, ne zaman seyahate çıksa sebebini anlayamadığım bir mutlulukla hareket ederdi.

“İlk önce depoya uğrayacağız. Veysel’de yüklemede bize yardım edecek. İşimizi bitirdikten sonra sağlam bir kahvaltı yapar yola koyuluruz,” dedi. Boş caddede etrafı izliyordum sessizce.

Sessizliği dağıtmak için, “Sen neler yaptın?”

“Hiç, arkadaşlarla beraberdim.”

Kaşlarını çatarak bakış attı bana, “Hani şu, annenin görüşmeni istemediği arkadaşlar mı bunlar?”

“Evet.”

“Arkadaşlarını merak ediyorum, bir cumartesi öğleden sonra davet et de hep beraber oturalım, tanışalım.”

“Bakarız,” dedim. Babamı çöken maden kazasında kaybedip de annemle tek başıma kalınca amcam bize kol kanat germeye başladı, babamın aksine evlenmeyip babaannem ile birlikte yaşamaya devam etti.

Gittiği her yere uyum sağlayabiliyor, yabancı biriyle hemen tanışıp kaynaşabiliyordu. Onun gibi olmamı istiyordu, lakabı Gaddar Rıza’ydı. Çalışırken tüm zorluklara göğüs germiş esnaf kültürü almıştı. Kemeraltı Çarşısının insanı kabuğundan çıkmasını sağlayan delici bir yanının olduğunu söylerdi. O yüzden benim de esnafın içinde yoğrulmam için çaba gösteriyordu. Fakat ben böyle bir iş istediğimden emin değildim. Ne iş yapmak istediğimi de bilmiyordum. Belki AVM’lerdeki kafelerden birinde çalışabilirdim.

Depoya vardığımızda Veysel kapıda bekliyordu. Onu görünce aklıma Ayhan ile Kaya’nın konuşmaları geldi. Nedense canım Veysel’le konuşmak istemedi, başımla selam vermekle yetindim. Amcam aracı deponun önüne park edip sürgü kapıyı açtı. Koltukların arka tarafı elbise askıları için özel raf şeklinde tasarlanmıştı. Vakit kaybetmeden yükleme işine giriştik. Açıkçası onlar iki paket taşırken ben anca bir paket yüklüyordum. Kaytarmak için aheste hareket ediyordum.

Bir yandan soğuk havaya rağmen alnı boncuk gibi terleyen Veysel’i izliyordum. Boyu çok kısaydı, İpek’le onu yan yana hayal ettim. Komik geldi, Cüce ile Prensesin aşkı… Bu düşüncemi Kaya duysaydı eminim bana kızardı. Hatta kavga bile ederdik. Kaya’yı andığım an çıkageldi, hemen yardıma koyuldu.

Nazım amcanın sesiyle kendime geldim. Veysel karşımda durmuş bana garip garip bakıyordu. Kaya ortalıklarda yoktu. Nedenini bilmiyorum ama Nazım amca bir hayli sinirli görünüyordu, onları yalnız bırakmamı söyleyince ben de amcamın yanına gittim. Amcam ürünlerin faturalarını kesiyordu, işi bitmek üzereydi geç kaldığımız için kahvaltı faslını yolculuk sırasında yapacağımızı söyledi. Suratıma bakıp ne olduğunu sordu. Nazım amcanın beni gönderdiğini söyledim.

Arabada beklememi istedi ve içeri gitti, kısa süre sonra geri döndü. Kafası karışık gibiydi. Soru sormak çok âdetim değildi ama merak ettim.

“Ne oldu?” 

“Anlamadım, sanki Veysel’in bir sıkıntısı var gibi. Nazım abi, ‘Geç kalmayın, bir an önce yola çıkın’ diyerek beni de başından savdı resmen. Karın ağrıları ne dönünce anlarız.”

Başımı çevirip yolu izlemeye başladım. Sıkılana kadar beş dakika boyunca yolda gördüğüm siyah arabaları saydım, beş dakikalık süre bittikten sonra bir beş dakika da beyaz araçları sayarak renkleri yarıştırdım kendimce. Karanlığın ve bilinmezliğin simgesi olan siyah renk kazandı. Nedense ben de siyah rengin kazanmasını diliyordum içimden. Bu işi her yolculuk esnasında tekrarlardım, hep de siyah ile beyazı yarıştırırdım.

***

Banu başka bir cinayet dosyası yanında telefonla konuşurken kapıyı çalan Orkun içeri girdi. Komiser siyah saçlarını her zaman yaptığı gibi toplayıp kalemi toka gibi saçının arasına sokmuştu. Masanın üzerinde olay yeri raporları ve fotoğraflar vardı. Katilin kim olduğu belliydi. Park kavgasında Erol Kahya adlı zanlı Seyit Aşkın’ı kalbinden bıçaklayarak öldürmüş ve kayıplara karışmıştı. Üç gündür Erol’un nerede saklandığını arıyorlardı.

Komiserinin görüşmesi bitince Orkun, “Yeri tespit edildi mi Amirim?”

“Bulduk, ekipler yolda. Kardeşinin Ayvalık’taki yazlığında saklanıyormuş. Erol’u da ona yardımcı olan kardeşini de alıp şubeye getirecekler. Bu dosya kapandı Orkun, umarım sen de sağlam bilgiler buldum dersin ve bu davayı da sonuçlandırırız.”

“Çok elle tutulur bilgiler değil.” Banu’nun karşısındaki sandalyeye oturdu. “E amirim insan bir çay ısmarlar yorulduk.”

“Ya Orkun, hayır kurumu muyuz? Aç telefon söyle. Ben de sade Türk kahvesi istiyorum,” dedi. Orkun itiraz edecek olduğunda, “Ben senin üstünüm ve bu bir emirdir,” diyerek telefonun ahizesini uzattı.

Çay ocağını arayıp çay ve kahve istediğini söyledikten sonra anlatmaya başladı. “İpek ile görüştüm. Kızın dünyası yıkılmış durumda. Babasına bunu yapabilecek tek kişinin Şaban olabileceğini söyledi. Nazım Demir ile Şaban’ın arasında yaşananları kızı da aynen anlattı. Babası kendine yapılanı hazmedememiş, evde onu sürekli bu iş yüzünden kendi kendine söylenirken yakalamış.”

“Sen o kısmı geç, Şaban’ı İzmir’de bulup paketlediler, buraya getiriyorlar. Neler yaşandığını bir de onun ağzından dinleriz. Benim merak ettiğim diğer husus; iş ortamındaki birbirleri ile olan ilişkileri. Veysel’in cüce olduğunu öğrendik aynı zamanda Rıza onun sessiz ve sakin biri olduğunu söyledi ama ben asıl şu Rıza denen adamın geçmişini merak ediyorum. Peki, İpek, Veysel ve Rıza için neler dedi?”

“İpek’in kendisinden başlayayım. Onunla görüşmeye gitmeden önce çevresindekilerden kız hakkında bilgi aldım. Deli dolu, hızlı yaşayan bir tipmiş. Herkes çok akıllı olduğunu söylüyor ama birkaç kişi içten pazarlıklıdır dedi. Birileri ile husumet olmuş mu diye araştırdım bir şey çıkmadı. Arkadaş çevresinde erkeklerin sayısı çoğunlukta, zaten ona da Erkek Fatma diyorlarmış.”

Tepsiyle gelen görevli çay ve kahve servisini yaparken kısa bir bekleyiş oldu.

Devam eden Banu, “Benim gibi yani,” yardımcısına gözlerini patlatarak baktı.

Orkun kendisine sataşmak için amirinin taş attığının farkındaydı, cevap vermedi, “Diğerlerine gelince, Rıza’nın söylediği gibi Veysel sessiz utangaç biri olduğundan bahsetti. Hepsi bir arada büyümüşler Rıza da onlara abilik yapmış. Ayrıca Rıza’nın GBT kaydı tertemiz. Adamın trafik cezalarının dışında adli sicili bulunmuyor.”

“İpek ve Veysel ne kadar yakınlarmış? Bir şey dedi mi?”

“Hayır. Ama onun hakkında konuşurken aralarındaki bağın arkadaşça olduğunu insan hissediyor. Benle sizin aranızdaki ilişki gibi.”

“Veysel kıza yürüyor yani,” diyen Banu kahkaha patlattı.

“Yani Amirim, zorla size yürümem için ısrar edip duruyorsunuz ama arada Vedat Amirim var, ona ayıp olur,” diyerek taşı gediğine koydu.

“Bi siktir git Orkun, konuyu nasıl Vedat’a bağladın?”

Gülme sırası Orkun’daydı. Laubaliliği uzatmadan anlatamaya kaldığı yerden devam etti. “Veysel çok küçük yaşta İzmir’e gelmiş, ailesinin maddi durumu çok kötüymüş. Nazım Demir’in de yakınlarından biri bu çocuğa yardımcı olmasını rica etmiş, o da yanında işe başlatmış. Veysel ve İpek aynı yaştalar, on senedir hep bir arada yaşamışlar. İşin Veysel tarafını bilmiyorum ama kız onu sadece aileden biri gibi gördüğünü söyledi. Rıza için de abim gibidir dedi. Rıza’nın yeğeni Selim’in tuhaf biri olduğunu söyledi.”

“Ne gibi tuhaf?”

“Dükkânda karşılaştıklarında kalabalık ortam varsa Selim hiç konuşmazmış. Sadece selam verip sessizce köşede otururmuş. Fakat Selim’le yalnız kaldıklarında farklı bir kimliğe bürünerek kadınların ilgisini çekecek konulardan konuştuğunu, kadın gibi hareket ettiğini anlattı. Giyim, makyaj, saç bakımı gibi erkeklerin uzak olduğu şeyler.”

“Selim denen adamı araştırın, amcası da daha önce yaşanan bir olaydan bahsetti. Ne olduğunu öğren ve onu da buraya getirip bir sorguya alalım. Bu arada Veysel’i de bulmalıyız. Rıza onun memleketine gittiğini söylemişti değil mi?”

“Evet, ama memleketinde değilmiş. İzmir’e dönmüş. Zamanında anne ve babası para kazanma ümidiyle yerleşmişler buraya. Ama Veysel’in babası Hakkı beyin umduğu gibi işler yürümemiş ve büyük şehirde yaşayamadıkları için yıllar önce memlekete dönmüşler. Sadece Nazım Demir’in yanında çalışan Veysel kalmış burada. Birkaç eşyasını almak için döndüğünü öğrendim, ekip yolladım. İfadesini almamız için getirecekler.”

“Vaaaay. Bak sen. Benden puanı kaptın. Bunun için sana bira ısmarlardım ama Vedat’ı işe karıştırdığın için sen bana ısmarlamak zorundasın.”

“Var ya amirim iyi ki muhasebeci falan değilsiniz.”

“O ne demek lan?”

“Maaş vermek yerine elemanlarınızı çalıştığı firmaya borçlu çıkarırdınız yemin ederim.”

“Yürü git. İki bira ısmarlayacaksın!”

“Sustum.”

“Bence de, iyi edersin.”

***

CİNAYETTEN BİR GÜN ÖNCE

Kaya’yı gördüğümde oldukça sinirliydi. Veysel’in başına neler geldiğini sordu. Bilmiyordum, nereden bilecektim? 

İşten atıldığını söylediğinde ben de “Senin yüzünden!” diyerek çıkıştım. Üstüne basa basa söyleyerek suçladım onu. Kalbimin derinliklerinde Kaya’nın kötü bir olaya sebebiyet vermesi bende mutluluk yarattı. Sebebini bilmiyordum. Veysel’i sevmiyordum aslında ama son zamanlarda Kaya’nın yaptıkları bana batıyordu, o yüzden onu üzmek istiyordum. Veysel’in gitmiş olması çok da önemli değildi benim için.

“Neden benim yüzümden?” diye çıkıştı. İçine kök salan öfke yüzünden bir sigara ateşledi.

“Sen ve senin hep o bilmişliğin yüzünden.” 

Yabancılara karşı her zaman tutuk ve kapalı bir kutu gibi görünsem de samimi arkadaşlarımın yanında oldukça rahattım aslında. Özellikle Kaya ve Ayhan’ın yanında… Bu sefer Kaya karşısında haddimi aştığımın da farkındaydım açıkçası ama onun canını yakmak istediğimden konuşmaya devam ettim. Can sıkıcı nutuklarından bıkıp usanmıştım.

“Veysel’e gidip İpek’e duygularını açması gerektiğini söylüyordum, Nazım amca bizi duydu. Kızından uzak durması için onu işten attı. Yıllarca koynunda yılan beslediğini söyleyerek kovalamış üstelik.”

“Çeneni tutmuş olsaydın böyle bir olay yaşanmayacaktı.” Kaya’nın içinde yanan yangını körüklemek istercesine, “Veysel bu yüzden mi apar topar ortalardan kayboldu?”

“Evet.”

“Sen nasıl öğrendin?”

“Selim anlattı. Gidip durumu Nazım amcayla konuşacağım. Veli’nin hatası olmadığını her şeyin benim suçum olduğunu söyleyeceğim. O çocuğa bunu yapamaz!”

***

Banu odaya girince Şaban ona aşağılayıcı bir bakış attı. Adam gerginliğini gizlemeye çalışıyordu. Kısa boylu, sivri kocaman burnu neredeyse yüzünün büyük kısmını kaplıyordu. Cildindeki girinti ve çıkıntılar yanardağ üzerindeki kraterlere benziyordu. Bakımsız dişleri sapsarı ve kıyafetleri leş gibi sigara kokuyordu.

Doğrudan konuya girip Nazım Demir ile aralarında yaşananları sordu. Adamın insanı iğreti eden konuşma tarzı vardı. Daha önceki dinlediklerinden farklı olarak kendisini haklı gösterme çabasında anlattı olayı. Borcunu ödemediğinden ve Nazım Demir’in kadınlarla meyhanede eğlenirken gördüğüne değinmedi. Banu konuşmasını bölmedi ama onun yalan ve eksik anlattığını biliyordu. Yüzüne baktığında kolaylıkla yalan söyleyebilecek bir tip olduğunu ilk görüşte anlamıştı Komiser.

“Millete borç takmışsın, sonra insanların parasını ödemediğin gibi meyhanede karı kızla yerken görmüşler seni.”

“Amirim yalan.”

“Kes lan laga lugayı. Yalanmış! Hakkında kaç tane şikayet var biliyor musun?”

Şaban bakışlarını yere çevirdi, Banu yaptığı blöfle onu yakaladığını anladı. “Söyle bakalım Pazartesi sabah saat yedi sularında neredeydin?”

“Evdeydim, uyuyordum,” dedi şaşkın bir ifadeyle, “Neden?”

“Cinayeti sen işlemedin yani?”

Cinayet işlendiğini duyan Şaban’ın gözleri açıldı.

“Ne cinayeti? Ben bir şey yapmadım. Beni ne ile suçluyorsunuz? Kim öldürülmüş?”

“Nazım Demir öldürüldü. Baş şüphelimiz de sensin Şaban.”

“İyi de adamı neden öldürmek isteyeyim?”

“İş yaptırdın parasına kondun. Sadece onun değil, çarşıda borç takmadığın kişi kalmamış. Ama içlerinde bir tek Nazım Demir ile ciddi şekilde tartıştın. Hatta tartışmanın boyutu öyle büyüdü ki birbirinize hakaretlere vardı. Adam tutup dövdürdüklerini kendin anlattın. Sen de yediğin dayağı sindiremedin ve Nazım Demir’in ölmesini istedin. Belli ki bu işi yapması için birilerini tuttun.”

Şaban hışımla ayağa fırladığında altındaki sandalye devrildi. “Sen ne saçmalıyorsun!”

Polis memurlarından biri hamle yapmak üzere bir adım attığında Banu onu durdurdu. “Görüldüğü üzere saldırgan bir tavrın var. Sana neden inanayım? Polis olmasam bana da saldırır mıydın?”

Şaban yutkundu. Ne diyeceğini düşündü. Fısıltıyla, “Borç takıp kaçtım kabul ediyorum ama ben kimseyi öldürmedim, öldürülmesi için de kimseye gitmedim.”

Sorgu bitiminde Şaban’ı yirmi dört saat gözetim altında tutmaya karar veren Banu kafasındaki tüm şüpheleri gidermek için dikkatini bu davaya yönlendirdi. Masasında oturmuş olay yerine ait fotoğraflara ve raporlara tekrar göz atarken kapı çaldı. Gelenin Vedat olduğunu görünce afalladı, şaşkınlığını üzerinden atınca mırıldandı, “Ah Orkun ah! Bunun hesabını sorarım sana, adamı andın çıktı geldi işte.”

Gülümseyen Vedat boynundan atkıyı çıkartırken, “Ne dedin?”

“Bir şey demedim sadece Orkun’a yaptığı iş yüzünden söyleniyordum. Gelsene. Elindekiler raporlar mı yoksa?”

“Evet, dikkatimi çeken küçük bir detay var. Hem seni görmek hem de bizzat ben söylemek istedim.”

Banu dikkat kesildi, “Nedir?”

“Aracın yolcu kısmında bulduğumuz çamur iziyle ilgili. Ayakkabı numarası ortalama kırk iki, kırk beş. Otopsi sonucunda zanlının, sürücünün yanında oturduğunu ve saldırıya geçtiğini düşünürsek kurbanımızdan beş ya da on santim uzun olduğunu söyleyebilirim. Maktulün yüzüne inen darbeler oldukça kuvvetli.”

Banu düşünmeye başladı, Vedat’ın çizdiği resme ne Şaban ne de Veysel uyuyordu. Pazarlamacılık yapan Rıza ise bu eşkâle uyan tek isimdi. Düşüncelerini Orkun’un bodoslama açtığı kapı dağıttı.

Banu tepki olarak, “Çüşşş!” diye bağırdı.

Amirini Vedat’la karşılıklı otururken gören Orkun, Banu’ya şaşkınlık içinde baktı. “Pardon. Sizi yalnız sanıyordum. Veysel’i getirdik, haber vereyim dedim.”

Banu ile sorgu odasına doğru yürürken Orkun, “Vedat Komiserim neden gelmiş?”

“Evlilik teklif etmeye gelmiş ama kabul etmedim. Gönlüm Orkun’da dedim.”

Orkun gür bir kahkaha attı, “Ya Amirim artık gerçeği söylemem gerek. Bırakın peşimi, ben sarışın kadınlardan hoşlanıyorum.”

“Şuna bak, anında kıçı havalandı. Senin için saçımı boyatamam. Şansını kaybettin ama dur sen, şunların ifadesini alayım gerçeği ben sana göstereceğim.” Sorgu odası kapısının önünde durdu. Ciddileşerek, “Vedat’ın analizlerine göre katilin Veysel olması imkansız. Çünkü maktul ile aynı boydalarmış yani bir yetmiş, bir yetmiş beş civarı. Ayak numarası kırk iki, kırk beş santim civarı. Cinayet silahı ile adamın suratını o hale getirebilmesi için de hayli güçlü olması gerektiğini belirtti. Bu verilerle Veysel’in fiziksel özelliklerini düşünürsek cinayeti onun işlemesi imkânsız.

Fakat işten ayrılmasının başka bir sebebi olup olmadığını öğrenmek istiyorum. Nazım Demir’i öldüren kişi belki de Veysel’e yardım eden biridir.”

Sözünü tamamladıktan sonra kapıyı açıp içeri girerken arkasından Orkun takip etti.

Veysel sandalyede oturuyordu yere değmeyen ayakları boşta kalmış bacaklarını huzursuzca sallarken polisleri karşısında görünce kaskatı kesildi. Bakışlarını Aşağıda bağlı tuttuğu ellerine çevirdi.

Banu sorularını sormaya başladığında sesindeki tınıya yerleşen soğukluk karşısındaki adamın tüylerinin ürpermesine neden oldu. Veysel kekeleyerek soruları cevaplarken bakışlarını sürekli kendisinden kaçırıyordu. “Nazım Bey’in yanında uzun zaman çalışmışsın, ne oldu da pat diye ayrıldın? Bana gerçeği anlatmanı istiyorum.”

Alt dudağını ısıran Veysel’in söylemekte zorlandığı bir şeyler olduğunu anladı. “Bak Veysel, her ne olduysa bize anlatmanı istiyorum. Senin de ismin şüpheliler listesinde. Eğer bildiğin bir şey varsa saklamak yerine bizimle paylaşman sana fayda sağlayacaktır.”

Başını kaldırıp Banu’ya baktığında gözleri buğuluydu. “Ben uzun zamandır İpek’i seviyorum. Bunu yıllarca sakladım. Rıza abinin yeğeni Selim, neden bilmiyorum ama içimi ona döktüm. Aslında Selim değişik biridir, çoğunlukla insanlardan uzak durur konuşmaz. Bazen de çok cana yakın, bana karşı korumacı olur. İşe başladığım günden beri tanıyorum onu. Dükkâna çok sık gelip gider. Rıza abi seyahate giderken onu da yanında götürür.  Kalabalık olduğu zaman kimseyle doğru dürüst muhatap olmazken yalnız kaldığımızda hal ve hareketleri değişir. Kendinden emin davranışları, konuşurken net ifadeler kullanması ve etkileyici ses tonu beni şaşırtır. Onun değişik hareketlerinden Rıza abiye bahsetmedim çünkü beni anlayan ve dinleyen bir tek Selim var. Zaten amcası Selim’e de adam gibi çalışması gerektiğini söyleyip ona fazlasıyla yükleniyor. Selim, yalnız kaldığımda her zaman olduğu gibi o dominant karaktere bürünüyordu, ikimiz baş başa olduğumuzda ona ‘Kardeşim’ diye hitap etmemi istiyordu. Ben de dediğini yapıyordum.

Yine bir gün depoda ben, Selim ve amcası kıyafetleri askılara geçiriyorduk. Rıza abinin acil işi çıktı, bir saate döneceğini söyledi ve gitti. Selim’le iş yaparken şakalaşmaya, sohbet etmeye başladık, İpek’le gidip neden konuşmadığımı sordu. Ona karşı hislerimin olduğunu nasıl fark ettiğini sordum. Aşık olduğumu bakışlarımdan çözmüş. Ondan sonra sırrımı ilk defa o gün Selim’le paylaştım.

Başkalarına söyler diye de tedirgindim ama ağzının sıkı olduğunu görünce rahatladım, kimseye anlatmadı. Ne zaman yalnız kalsak İpek’le ilgili konuşuyorduk, sevdiğim kız hakkında da konuşmak hoşuma gidiyordu. Bir gün Rıza abi yeğeni ile seyahate çıkmadan malları yüklemek için erken saatte depoda buluştuk.

Selim, Rıza abi yanımızdayken yabancı gibi hareket ediyordu. O gidince de alıştığım, dostum olan Selim’e dönüşüyordu. Yanıma sokulup artık gidip İpek’le konuşup ona sevdiğimi dile getirmem gerektiğini söyledi. Eğer konuşamayacaksam bu işi kendisinin de yapabileceğini belirtti. Böyle bir şey yapmamasını istedim. ‘İpek’i seviyorsun, uzun zamandır da birbirinizi tanıyorsunuz, neden çekiniyorsun? Belki de ona karşı beslediğin duygular karşılıklıdır,’ dedi.

Bu konuşmanın ardından Nazım amca arkamızda belirdi. Bana öyle sinirli bakıyordu ki, konuşmalarımızı duyduğunu anladım. Selim’e bizi yalnız bırakmasını söyledi.”

Duraksayan Veli yutkununca Banu Orkun’dan bir bardak su getirmesini isteyerek kendisini toplaması için de biraz zaman tanıdı. Orkun bir bardak su ile dönene kadar Komiser sessizce bekledi.

Orkun getirdiği bardağı Veysel’in önüne koyup tek seferde nefes almadan suyu içişini izledi. Selim bardağı bırakıp gözyaşlarını silerken teşekkür edercesine baktı Orkun’a.

Banu, “Devam edelim,” diyerek gözlerini Veysel’e dikti.

“Nazım amcanın söylediği çok ağırıma gitti. ‘Yıllarca koynumda yılan beslemişim,’ dedi. Hâlbuki İpek’i asla rahatsız edecek şekilde davranmadım, yanlış anlamaması için yüzüne bile bakmamaya özen gösteriyordum. Ben onu kendi içimde seviyordum öyle mutluydum. Açılmayı da düşünmüyordum, Selim’in zorlamalarıyla olay bu noktaya geldi.

Nazım amca, durumun Selim’in dışında kimlerin bildiğini sordu. Sadece onun bildiğini söyleyince başkaları tarafından duyulmasını istemediğini altını çizerek belirtti. Annemin hastalandığı yalanıyla işten ayrıldığımı bildirecekti herkese. Hemen o gün pılımı pırtımı toplayıp memleketime dönmemi söyledi. Bu yalana uymam konusunda beni uyarırken sert bir şekilde baktı gözlerimin içine. Onun bakışlarından korktuğum için kabul etmedim söylediğini, İpek kadar Nazım amcayı da seviyordum. Bana karşı olan güveninin sarsıldığını görmek beni derinden yaraladı, o yüzden tamam dedim. Dediği gibi yaptım.

Ertesi gün tazminatımı cebime koyup sessiz sedasız İpek başta olmak üzere hiç kimseye haber vermeden ayrıldım. Selim dışında gerçekte nelerin yaşandığını bilen yoktu, onun da anlatmayacağından emindim.”

Banu araya girip susturdu, Orkun’a bakıp kendisiyle dışarı çıkmasını istedi. “Rıza’nın yeğeni Selim hakkında bilgi edin aynı zamanda onu da buraya getir.”

Orkun şaşırdı. Nedenini sormak için zaman yoktu, sorsaydı zaten sağlam fırça yiyecekti. Başını sallayıp ayrılınca Banu tekrar sorgu odasına girdi.

Veysel içini dökmenin etkisiyle rahatlamış görünüyordu. Yaşadıkları zordu, çevresindekiler onun çekingen olduğunu söylüyorlardı fakat kendini çok iyi ifade edebiliyordu. İnsanların önyargılı tavırlarına alışmış olacak ki küçümseyici tavırlardan kaçınmak için kendisini iletişime kapatmıştı. Değer verildiğini hissettiğinde ise özündeki gerçek kişiliği yansıtmaktan çekinmiyordu.

“Selim’in boyunu biliyor musun?”

Veysel’in beklemediği bir soruydu. Kafasını evet anlamında salladı. Sizden bir on santim kadar uzun. Banu kendi boyunun ölçüsünü hatırlamaya çalıştı. Neredeyse hiç ihtiyaç duymadığı bu bilgiyi beyin kıvrımlarının en ücra köşesinde depoluyordu. Bir altmış beş boyundayım dedi içinden. Selim’in boyu Vedat’ın verdiği ölçülerle uyuşuyordu.

Dinlenmesi için Veysel’i odada yalnız bırakıp kapıya yöneldi. Çıkmak için kapıyı açtığı anda Orkun’la burun buruna geldi. Yardımcısının gözbebekleri büyümüş halde, Banu’yu birden karşısında görünce ışığa yakalanan tavşan gibi kalakaldı.

“Ne oldu?” diye soran Banu Orkun’u kendine getirdi.

“Amirim gelseniz iyi olur.”

Orkun açıklama yapmadan ofise doğru adımlarını hızlandırdı. Banu’nun da kendisini takip ettiğini topuk seslerinden anladı. Kapıyı açıp kenara çekildi, Amirinin girmesi için izin verdi. Kendi de odaya geçip kapıyı kapattı.

Sinirlenen Banu çıkıştı, “Oğlum ne söyleyeceksen söylesene! Davetiye mi bekliyorsun?”

Orkun oralı olmadı. “Selim’in GBT kaydına baktım. Bir kıza taciz suçundan dava açılmış ama sonra kız şikâyetini geri çekmiş. Ben de bunu fırsat bilip Selim’in annesini aradım. Eski iş yerinde neler yaşandığını sordum. Ağlayarak anlatmaya başladı.

İki yıl önce bir mağazada işe başlamış, yaklaşık üç ay kadar çalışmış. Mağazada çalışan bir kızla yalnız kaldıkça ona yakınlaşmaya çalışmış. Onun hareketlerinden rahatsızlık duyduğu için kız bunu polise şikâyet etmiş. Araya giren mağaza müdürü, Rıza’nın yakın arkadaşı olduğundan kız ile konuşup şikâyeti geri çekmesini sağlamış fakat Selim’i işten çıkarmak zorunda kalmış.

Selim’in annesi Lütfiye hanım maden kazasında kocasını kaybettikten sonra oğlundaki garip davranışlarından dolayı doktora götürmek istemiş. Selim razı olmamış ama Rıza’nın da zoruyla bir psikoloğa gitmiş. Doktor ilaç reçete edip tedavinin belirli aralıklarla sürdürülmesi gerektiğini söylemiş. Psikoloğun numarası burada, Lütfiye hanım doktoru arayıp kendisinden bilgi alabileceğimizi söyledi. Doktorla siz konuşmak istersiniz diye düşündüm.”

“İyi yapmışsın. Ben doktoru ararken sen de Selim al getir.”

“Emredersiniz amirim.”

Banu kâğıtta yazılı olan cep telefonun numarasını tuşladı, üçüncü çalıştan sonra karşı taraf cevap verdi. Hızlıca kendini tanıtan Banu sadede geldi. Filmlerde olduğu gibi, doktor –  hasta mahremiyeti saçmalığını duymak istemiyordu. İşin ucunda cinayet vardı, hiç kimsenin hastalığı ile ilgilenmiyordu, tek istediği cinayeti aydınlatmaktı.

Doktor beklediği gibi mazeret sunmadı. Hastanın çok özeline girmeden yardımcı olabileceğini söyledi.

“Selim, Eskiden ‘Çoklu kişilik bozukluğu’ olarak bilinen ‘Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu’ dediğimiz bir hastalığa sahip. Biz kısaca DKB diyoruz. Bu hastalar kendi kişilikleri dışında farkında olmadan bir ya da birden fazla alternatif kişilikler geliştirir.

DKB, hafıza, kimlik ve bilinç bozuklukları, algının parçalanması durumudur. Zihinsel işlevler aynı şekilde çalışmaya devam eder. Hastalık kişinin durumuna göre farklılık gösterebilir. Selim için konuşacak olursam onun hastalığı ne yazık ki ileri seviyede. Tedavisine devam ediyoruz ama bana karşı tam olarak açılmış değil.

Bu tip hastalarda çekirdek karakterlerinin haricinde ‘alter’ olarak adlandırdığımız farklı kişiliklere sahiptirler. Her bir karakterin duygu ve düşünceleri, davranışları farklı olabilir. Örnek verecek olursam bir karakterin süte karşı alerjisi varken çekirdek karakterinde bu hassasiyet olmayabilir.

Hastayı bu duruma iten etkenler başta taciz, aşırı stres fiziksel ya da cinsel istismar, travmatik bir kaza olabilir. DKB’li kişiler diğer alter kişiliklerine bürünerek yapamayacağı işleri yapabilirler. Bu sırada ise çekirdek karakter o an yaşadıklarını hatırlamayabilir. Zaman zaman çekirdek karakterin kendi alterleri ile aralarında sohbet ettikleri bile görülür. Yabancılara karşı kendilerini koruma yolları da geliştirirler.

Selim bana geleli yaklaşık bir yıl olacak. İlk görüşmemizde hiç konuşmaya yanaşmamıştı. Sorularıma devam ettikçe alterlerinden biri ile tanışma fırsatı buldum. Benimle konuşanın Kaya olduğunu söyledi fakat kendisine ‘Kardeşim’dememi istedi. Bu alter onun en baskın karakteri. Normalde Selim’in üstesinden gelemeyeceği işlerde Kaya ortaya çıkıyor. Daha sonraki seanslarda Kaya ile görüşmeye devam ettim ve yakın bir arkadaşının daha olduğunu fakat benimle tanışmak istemediğini söyledi. Bu da ikinci bir alter daha olduğunu açıklıyor.

Selim’in hastalığını annesi ile paylaştığımda çok ağladı, kadın kocasını da maden kazasında kaybetmesinden dolayı zor günler geçiriyordu. Selim’in hastalığını tetikleyen unsurun yaşanan kaza olduğunu düşündüm. Oğlunun hastalığının gizli kalmasını rica etti. Bu zamana kadar annesi ile kontrollü hareket ettik.”

Doktor kısa bir duraksamanın ardından sorusunu dile getirdi, “Mağazada yaşanan olayı biliyor musunuz?”

“Evet, Lütfiye hanım anlattı.”

“Mağazada yaşanan o talihsiz durumdan sonra tehlike arz edecek bir hareketi ile karşılaşmadık. Söyleyeceklerim bu kadar. Umarım yardımı olmuştur?”

“Teşekkür ederim, gerçekten fazlasıyla katkı sağladınız.”

“İnşallah aradığınız katil Selim değildir, o iyi bir çocuk,” doktorun sesindeki burukluk onun üzüldüğünü ele veriyordu, veda edip telefonu kapattı.

***

Selim ellerini masanın üzerine koymuş cansız manken gibi sandalyesinde oturuyordu. Banu içeri girdiği halde başını çevirip ona bakmadı.

Komiser oturduğu yerde baştan aşağı onu süzdü, haki rengi botları bakımsız çamurluydu. Yanında duran Orkun’a, “Selim’in botlarını laboratuvarda, izlerle uyuşup uyuşmadığını anlamaları için incelemeye gönder,” dedi.

Selim sessizce ayağındaki botları çıkarırken kuruyan çamuru Orkun da fark etti.

“Sigara içer misin?”

“Ben sigara kullanmıyorum,”  mırıldanarak cevapladı Selim.

“Sağ kolunda morluk var mı?”

“Evet…”

“Nasıl olduğunu söyler misin?”

“Hatırlamıyorum.”

Banu ellerini masaya dayayıp Selim’e doğru eğildi, “Anlat bakalım kardeşim!” özellikle ‘Kardeşim’ sözünü vurguladı, amacı onun dikkatini çekip konuşturmaktı. “Nazım Demir’i nasıl öldürdün?”

Selim’in bakışları birden keskinleşti, yüzüne sinsi bir gülümseme yerleşti. “Demek beni tanıyorsun komiser. Ama sen bana kardeşim deme. Lütfen Kaya de.” Ardından kollarını dolayıp arkasına yaslandı.

“Sigara içmek ister misin Kaya?”

“Yasak değil mi?”

“Sana ayrıcalık tanıyabilirim, burası benim çöplüğüm.”

Dudaklarında hafif tebessüm beliren Kaya cebinden sigara paketini çıkarıp yaktıktan sonra anlatmaya başladı. “Nazım amcayı ben öldürmedim fakat onu Nuri’den öldürmesini istedim. Nuri, Selim ve Ayhan gibi yakın dostumdur. Nedense arkadaşlarım Nuri’nin karanlık tarafının ağır olduğunu bildiklerinden onunla görüşmek istemezler. Aslında Nuri oldukça yalnız birisi, onu bulduğumda kaderine terk edilmiş ve içki yüzünden ölmek üzereydi. İnsanlar önemlidir komiser, Nuri’de öyle biri. Artık içtiği tek şey gazoz, biliyor musun?

“Veysel de benim oldukça değer verdiğim bir kardeşimdi. Herkes onunla alay ederken ben ona yardım ettim. Üzerinde çok fazla iş yükü vardı, elimden geldiğinde destek olamaya çalıştım. Bir kıza âşıktı İpek. İpek de düzgün, iyi biridir. Veysel onu çok seviyordu, açılmalıydı. Veysel’in de diğer insanlar gibi aşkını yaşamaya hakkı vardı. Ama Nazım amca biz konuşurken Veysel’in kızını sevdiğini öğrendiğinde herkes gibi ön yargılı yaklaştı. Prenses kızını bir cüceye layık görmedi. Vebalı bir hastaymış gibi uzaklaştırdı onu. Nazım amcanın kardeşimi aşağılamasına dayanamadım ve Nuri’ye icabına bakmasını söyledim.

“Nuri bana yaptıklarını anlattı. Yürürken yolu kısaltmak için çamurlu tarlalardan geçip Nazım amcanın evine gitmiş. Beklerken de marketten bir şişe gazoz alıp içmeye başlamış. Nazım amca işe gitmek üzere arabasına bindiği anda o da aracın kapısını açıp yanına oturmuş. Nazım amca karanlıkta onu ilk Selim sanmış ama Nuri bozuntuya vermemiş.

“Veysel’i niye kovduğunu sorunca ‘Hesap sormak senin ne haddine mi düştü’ diyerek bağırmış. Nazım amcanın sözlerine sinirlenen Nuri şişeyle yüzüne vurmuş. Boğuşmaya başlamışlar, Nazım amca tırnaklarını ensesine geçirince Nuri’nin öfkesi iki kat daha artmış. Aslında amacı öldürmek değilmiş. O sinirle neler yaptığını tam olarak hatırlamıyor, şişenin kırıldığının bile farkında değilmiş. Hırsına yenik düşüp vurmaya devam ederken şişenin kırık ucunu boğazına saplamış. Yanıma geldiğinde üstü başı kan içindeydi. Kolunu bir yere vurduğu için acıyordu, morarmıştı. Siyah giyindiğinden eve gelene dek üzerindeki kanı kimse fark etmemiş.”

 

Hikaye: Siyanürize Ölüm

I

Bir mesai günü daha başlamıştı ve bugün günlerden pazartesiydi. Gerçi bir cinayetçi için, günlerin ne olduğunun ya da o günün hafta içi veya hafta sonu olduğunun hiç farkı yoktu. Saatin de bir önemi yoktu. O gün günlerden ne olursa olsun ya da saat kaç olursa olsun emektar telsize o malum anonslardan biri düştü mü, ceket alınmalı ve derhal olay yerine intikal edilmeliydi.

Ağız tadıyla bir pazartesi sendromu yaşamaya bile hakkı olmayan Komiser Cemal, günün ilk ışıkları ile birlikte Cinayet Büro’ya damlamıştı. Emniyet’in bulunduğu caddenin hemen başında yıllardır seyyar satış yapan ihtiyardan gevrek simidini almış, bunu büronun bulunduğu koridorda yer alan çay ocağının tavşan kanıyla birleştirip kendince mükellef bir kahvaltı ortaya çıkartmıştı.

Sigarayı bırakalı henüz bir hafta bile olmamıştı ve o günden beri zaten bolük pörçük olan uykuları tümden yitip gitmişti. Tam yedi gündür kan çanağı gözlerle mesaiye gelir olmuştu. Bu, kim bilir kaç yüzüncü denemesiydi ama aynı zamanda içlerinden en uzun süreli olanıydı. Kararlıydı, bu kez bırakacaktı. Ama nikotinsizliğe de alışmak zordu.

Simidinin son lokmasını bunun için beklettiği bardağının dibindeki son fırtıyla yaşlı ağzında bir araya getirdiği sırada büronun kapısında Ayşe ile Tevfik belirdi. Ayşe’nin ekibe katılmasından sonra bir süre geçimsizliklerine devam eden bu iki genç, şimdilerde iyiden iyiye uyumlu bir çift halini almaya başlamıştı. Ayşe, yüzünden eksik olmayan gülüşünü takınıp selam verdi:

“Günaydın amirim!”

“Günaydın kızım.”

“Amirim günaydın bana yok mu?” diye alınganlık yapası tutu Tevfik’in.

“Sana da günaydın olsun be evlat,” dedi Komiser Cemal. “Her ne kadar benim günüm pek aymasa da…”

“Hayırdır amirim, yorgun gözüküyorsunuz?” diye sordu Ayşe. “Hala temiz misiniz?”

“Elbette temizim,” diye yanıtladı Cemal. “Ama bu durum çok katlanılmaz bir hâl almaya başladı çocuklar!”

“Amirim lütfen oyunbozanlık yapmayın. Unutmayın, söz verdiniz,” dedi Tevfik.

“Tamam tamam,” diye gönülsüzce karşılık veren Cemal, gömleğinin cebinden çıkardığı nikotin sakızı pakedini havada sallayarak içinden bir tane çıkarıp ağzına attı.

“Şimdi bir tane sigara içmek de ne güzel olurdu ya neyse… Görüyorsunuz, anlatmaya gerek yok; sakıza devam.”

Ayşe masasını toparlamaya koyulurken Tevfik odadaki üçlüyü çaylamak için ocağın yolunu tutu. Odaya geri gelmişti ki Cemal’in masasındaki telsiz o her zamanki tonunda cızırdamaya başladı. Başta Cemal Komiser olmak üzere tüm ekip pür dikkat kesildi. Evet, bu bir cinayet anonsuydu!

Elindeki çayları masaya koyma fırsatı dâhi bulamamış olan Tevfik, anonsu hoşnutsuzlukla karşıladı.

“Ama daha kahvaltı bile yapmadık amirim. Haksızlık bu!”

Çoktan ayaklanmış olan Cemal kapıya yönelirken bir yandan da Tevfik’e cevap verdi.

“Asıl haksızlığı maktüle kimin yaptığını gidince öğreniriz be evlat! Haydi düşün peşime!”

 

II

Gri ekip otosu İstanbul sokaklarını yarıp ilerlerken Tevfik’in aklı hâlen odada kalan ve bir yudum dâhi alamadığı çayındaydı. Bunu farkeden Ayşe onu usulca dürterek teselli etti.

“Hadi ama Tevfik. Vakaya bakalım, ben sana yeni çay alacağım.”

Omuz silken genç polis, ekşi bir yüz ile karşılık verdi.

“Aman, o zaman da başka bir vaka çıkar. Cinayeti bitmiyor ki bu koca kentin!”

“Kendine gel be Tevfik. Sen cinayetçisin. Alışmış olman lazım buna çoktan! Bizler çayı daima soğuk içeriz.”

Başını sallayarak amirini onayladı Tevfik. Amirine cevap verecekti ki olay yerine geldiler. Araçtan ilk inen her zamanki gibi Komiser Cemal oldu. Apartmanın önündeki meraklı kalabalığı yarıp güvenlik şeridinin hemen gerisindeki memura sordu. “Delikanlı. Ne olmuş burada?”

“Muhtemelen yeni bir siyanür vakası amirim.”

“Siyanür mü? Yine mi? Kaç kişi?”

“Beş amirim,” diye yanıtladı polis memuru.

“Allah kahretsin! Bu kaçıncı vaka? Neler oluyor böyle bu insanlara?” diye söylendi Tevfik.

“Ekonomik buhran be evlat,” dedi Cemal Komiser. “Evine ekmek götürememek insanı tüketir.” Ardından da polis memuruna döndü. “Çocuk var mıymış?”

“Anne, baba ve üç çocuk amirim.”

“Sigaran var mı?” diye sordu Cemal.

Tevfik araya girdi. “Ama amirim.”

“Hiç boşuna itiraz etme evlat. Bu ülkede sigara falan bırakılamaz.

Cemal sigarayı yaktı ve peş peşe derin bir kaç nefes aldı.

“İçeriye ne zaman girebileceğiz?”

“AFAD ekibini bekliyoruz amirim. Daireye ilk giren üç arkadaş da etkilendi gibi. Onları hastaneye aldık. Savcı Bey AFAD gelmeden kimse girmesin dedi. Apartmanı da boşalttık.”

“İyi yapmışsınız,” dedi Cemal. “Buralarda pastane gibi bir şey var mı?”

Tevfik’in gözleri parladı, Ayşe tebessüm etti. Ekip, aldıkları tarifi kolayca bulup pastanenin önündeki masalardan birine oturdu. Gelen çaylar ve poğaçaların sıcaklığı içleri ısıtmaya yetmedi.

“Amirim,” dedi Ayşe. “Çok üzücü bir vakalar zinciri değil mi bu sizce de?”

“Aynen öyle Ayşe. İnsanın içi parçalanıyor. O kadar cinayet gördüm ama bunlar insanı daha bir etkiliyor. Hele de masum çocuklar…”

“Not ya da mektup falan var mı acaba?” diye sordu Tevfik.

“İçeriye girince öğreneceğiz bakalım.”

“Önceki vakalara benzer olabilir mi?”

“Nasıl?”

“Biliyorsunuz, diğer üç vakada da siyanür ile toplu intihar vakaları oldu çok yakın zamanda.”

“Aslına bakarsan tümü intihar değil,” dedi Ayşe. “Aileden biri siyanür ile diğerlerini öldürüp ardından kendileri ihtihar ediyor. Üç vakada da aynı şey oldu. Aslında en son ölen gerçekte katil!”

“Haklısın,” diyerek kafa salladı Tevfik. “İnsan ailesini nasıl öldürebilir? Hele de çocuklarını?” diye usulca sordu.

“Umut,” dedi Komiser Cemal. “Umut tükenirse bazen her şey tükenir.”

“Umut ile ilgili sevdiğim bir söz var amirim,” dedi Ayşe. “Tüm dünya vazgeç dediğinde umut fısıldar. Bir kez daha dene!”

Gülümsedi Komiser Cemal. “Benim de sevdiğim bir söz var be kızım. Der ki; tünele girdiğinizde dikkat edin. Umut sandığınız ışık tren farı olabilir!”

Çaylar bitmemişti ki masaya bir gölge düştü. Az evvel kapıdaki polis memuruydu bu.

“Amirim AFAD ekibi olay yerinin incelemeniz için güvenli olduğunu söylüyor.”

Tevfik, “Yine çaylar yarım kaldı,” diye söylenerek sandalyesinden kalkıp diğerlerine katıldı. Apartmanın yolunu tuttular. İçeri girdiklerinde bir miktar hissedilen tuhaf koku, ölümlerin olduğu daireye yaklaşıldıkça arttı.

Tevfik çekinerek sordu. “Amirim bu koku sıkıntı çıkartmasın; siyanür falan…”

“Yok be evlat. AFAD ekipleri girebilirsiniz demiş ya işte.”

“Ne bileyim amirim. Bu ülkede insan çok da güvenemiyor.”

“Adamlar cihazla falan bakmıştır oğlum lan. Bakmışlardır yani. Bak benim de içime kurt düşürdün, yürü hadi yürü!”

Ekip ilgili apartman dairesinin önüde geldiğinde koku eskisi kadar rahatsız etmiyordu.

Ayşe söze girdi. “Ben bu konuyu biraz araştırmıştım amirim.”

“Çok da şaşırmadım,” dedi Cemal Komiser. “Aferim, dökül bakalım.”

“Bu siyanür kokusu acıbademe benzermiş.”

“Acıbadem mi? Kokusu mu varmış onun?” diye sordu Tevfik.

“Bilmemekte haklısın Tevfik. Araştırmalara göre insanların yüzde sekseni zaten bu kokuyu alamıyorlarmış.”

“Hadi ya! Sorun bende değil o zaman.”

“Haydi biraz etrafa bakınalım,” dedi Cemal ve sırayla odalara girip çıkmaya başladılar. Koridorun hemen sonunda bir kadın cesedi vardı. Yüzü morarmamıştı, hatta rengi kırmızıya yakındı. Cemal çömelip sırtına baktı. Ölü morlukları dahi kırmızımsıydı.

“Amirim. Siyanür zehirlenmelerinde kan oksijeni tam olsa da hücreler kullanamıyormuş. Oksijen kullanamayan hücreler enerjisizlikten ölüyormuş. Toplar damar kanında atar damar kanına yakın oranda oksijen bulunuyormuş. O yüzden de ölü morlukları kırmızımtırak oluyormuş.”

“Bu eşsiz bilgiler için teşekkür ederiz efendim,” dedi Tevfik sırıtarak.

Cemal hiddetlendi. “Oğlum, ben sana ölüye saygılı ol demedim mi lan! Bak sinirlendiriyorsun beni, kızın yanında, kötü konuşuyorum!”

Tevfik kızardı. “Haklısınız amirim, özür dilerim.”

Tevfik’i duymamazlıktan gelen Cemal, “Kadın sanki farketmiş. Belki de kapıya gitmek istedi,” dedi ve oturduğu yerden kalktı. Koridordan hemen soldaki odaya geçti, ekip de onu izledi.  Buradaki kanepede birbirlerine sarılıp kalmış olan, yaşları yakın üç küçük çocuk bulunuyordu. En büyüğü ancak yedi-sekiz yaşlarındaydı. Cemal, “Sigaram olsaydı keşke,” diye homurdandı ve odadan ayrılarak karşı odaya geçti. Burada ise, cam kenarındaki üçlü koltuğun hemen yanında, yerde bir erkek cesedi vardı. Cesedin ağzında ve burnunda köpükler bulunuyordu. Odanın halısının hemen her yanında kötü kokulu kusmuk lekeleri vardı. Tevfik burnunu kapattı.

“Siyanür içeren tuz gibi maddeleri, ağız yoluyla alım halinde şiddetli bulantı ve kusma oluyormuş. Muhtemelen bu adam da diğerlerini zehirledikten sonra siyanür tuzu içip burada hayatına son verdi,” dedi Ayşe.

“Pis katil!” diye bağırdı Tevfik.

“Haydi çıkalım,” dedi Komiser ekibine.

Kapıya yöneldiklerinde Olay Yeri İnceleme Ekibi de çıkmak üzereydi.

Cemal en yakınındakine seslendi. “Ahmet nasılsın?!”

“İyiyim abi, sen?”

“Nasıl olayım amı… Neyse küfretmeyeceğim. Mektup falan var mı?”

“Var amirim. Salondaki saksının içine konmuş.”

“Ne diyor?”

“Baba yazmış. Tekin Çetiner… Geçim sıkıtısı, borçlar, ödenemeyen kiralar falan işte abi…”

“Bizim de borcumuz harcımız var ulan! Ama biz çocuk öldürmüyoruz!”

“Valla haklısın abi, ama insan işte. Beşer şaşar demişler.”

“Vay be… Bak küfretmeyeceğim dedim. Ben gidiyorum. Raporunda okurum artık.”

“Tamam abi, yarın sabah masanda olur.”

“Tamam Ahmet,” dedi Cemal ve ekibini alarak dışarıya çıktı.

Cemal kapıdaki polisten bir sigara daha alıp hızlı hızlı yaktı. “Benim anlamadığım…” dedi ve derin bir nefes daha çekti. “Nereden buluyorlar lan bu adamlar bu siyanürü? Bu kadar kolay mı anasını satayım!”

Ayşe cevapladı: “Uzakdoğu kaynaklı internet sitelerinden temin ediyorlarmış amirim. Aslında üç ay öncesine kadar ülkemizde de üretilip satılıyormuş. Normalde şahıslara satışı yasak. Firmalara ve labaruvarlara satılıyormuş. Ama İzmir’de bir olay yaşanmış. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde okuyan bir kimya bölümü öğrencisi, siyanür ile anne ve babasını öldürmüş. Bu olaydan sonra satışının önüne geçmek için çalışma başlatılmış. Ardından da ülkemizde üretilmemeye başlanmış.”

“Ama sonuçta buluyorlar işte bir şekilde,” diye araya girdi Tevfik.

“He ya, vay arkadaş!” diye söylendi Komiser.

“Amirim, şimdi ne yapacağız?”

“Merkeze dönelim Ayşe. Adli tıp raporunu bekleyelim. Siyanür olduğu kesin bir doğrulansın. Bir de mektup üzerinden ve evden parmak izi çalışsınlar. Bakalım gerçekten babanın işi mi?”

“Emredersiniz amirim,” dedi Ayşe. “Bir de odalardan birinde bir dizüstü bilgisayar gördüm. Onun üzerinde çalışabilir miyim? Belki siyanürü satın aldığı sitenin kayıtlarına ulaşırım.”

“İyi olur be kızım. Tamam git al hadi, ben Savcı Bey ile konuşurum. Tevfik, sen de baba adına son zamanlarda gelen bir kargo kaydı var mı araştır. Oradan da bir şey yakalarız belki.”

“Tamam amirim, emredersiniz!”

 

III

Nikotin sakızının verdiği hıçkırıkları elindeki su şişesinden büyük yudumlar alarak bastırmaya çalışan Cemal, Tevfik’in getirdiği çaylar ile gülümsedi. “Hah, evlat. Tam zamanıydı, eline sağlık.”

“Afiyet olsun amirim.”

“Ayşe nerede?”

“Bilgi işleme uğrayıp öyle gelecekmiş.”

“Tamam, olur. Sen ne yaptın kargo işini?”

“Amirim tüm firmaların bölgedeki şubelerini dolaştım. Evet, haklıymışsınız. Baba adına son bir ay içerisinde gelen iki adet kargo var. Biri meşhur bir internet sitesinden. Diğeri de bir psikologdan.”

“Psikolog demek. Demek ki adam hakikaten bunalımdaymış. Baksana destek bile almaya çalışmış.”

“Evet amirim,” diye araya girdi Ayşe. Elindeki bilgisayarı masasına bırakarak devam etti. “Baba Tekin Çetiner, Bora Uslusoy adlı bir psikologdan destek alıyormuş.”

“Sen nereden biliyorsun?” diye sordu Tevfik.

“İnternetten,” diye yanıtladı Ayşe gülerek. “Dün gece sabaha kadar bilgisayarı inceledim. Hatta şimdi bilgi işleme uğradım amirim. Bulgularımın kopyalarını çıkarttırıyorum. Size dosya halinde sunacağım.”

“Tamam onu da yap ama once anlat bakalım. Neler buldun?” diye sordu Komiser Cemal.

“Tekin Çetiner’in sosyal medya hesaplarına baktım. Önceden çok sık güncelliyormuş bilgilerini. Sürekli paylaşımlar yapıyormuş. Ama son dört aydır paylaşımları seyrekleşmiş. Olanlar da hep depresif, iç karartıcı şeyler. Arabesk parçalar…”

“Arabesk güzeldir aslında,” dedi Cemal.

“Demek ki bu adama iyi gelmemiş amirim. Sonra bir bildirim dikkatimi çekti. Babamız bir sayfayı takip ediyormuş. Psikolog Bora Uslusoy’un Danışma Grubu diye geçiyor.”

“Mesajlarından mı anladın?” diye sordu Tevfik.

“Yok, mesaj kutusu boştu. Silinmiş olmalı.

“O hâlde?”

“Dedim ya bir bildirim gördüm. Bu sayfa baba Tekin Çetiner’i dün akşam sularında takipten çıkartmış.”

“Nasıl çıkartmış?” diye sordu Cemal.

“Amirim, biliyorum sosyal medya kullanmıyorsunuz. Şimdi şöyle oluyor. Sosyal medya sitesinde bazı sayfa ve gruplar var. Bunlardan bazıları dışarıya kapalı. Ancak sayfanın sahibi veya yöneticileri onay verirse üye olup yazılanları görebiliyorsunuz. Bu da böyle bir grup.”

“Haa, anladım.”

“İşte bu sayfa da Tekin Bey’i dün takipten çıkartmış.”

“Niye acaba?”

“Belki psikolog bu adamın intihara meylini farketti. İknaya çalıştı. İkna edemeyince de onunla çalışmayı kesti,” dedi Tevfik.

“Olabilir, belki…” dedi Komiser Cemal. “Ama şüpheli sonuçta. Haydi gidelim de bir kaç soru soralım şu adama. Gönderdiği kargoyu da sorarız hem. Ayşe, muayenehanesinin adresini bir buluver kızım.”

“Muayenehanesi yok ki amirim. Sanırım sadece internet üzerinden danışmanlık hizmeti veriyor.”

“Öyle şey olur mu yav? Tevfik, derneklere mi sorarsın bakanlığa mı bilmem. Bu adamın resmi çalışma izni var mı soruştur. Kargonun gönderildiği adresi de öğren. Burnuma pis kokular geliyor. Bu adamda bir bit yeniği var, bu kadar gizem hoş değil!”

Bunun üzerine Tevfik bürodan ayrıldı. Ayşe Adli Tıp’a gitti. Cemal ise sakızlarıyla baş başa kaldı.

Öğleden sonra Ayşe Adli Tıp’ın raporuyla büroya geri döndü. Rapor, ölümlerin siyanüre bağlı olduğunu doğruluyordu. Bu konuda kanıtlar kesindi, şüpheye hiç mahal yoktu.

Tevfik ise mesai bitimine yakın gelebildi. Yine otobüslerde epey vakit geçirdiği her halinden belliydi.

“Yoruldum ama istediklerinizi de öğrendim amirim.”

“Neler öğrendin bakalım?”

“Adamımız Bora Uslusoy Ataşehir’de ikamet ediyor. Kendisi psikolog falan değil. Ortaokul mezunu biri.”

“Vay çakal! Bu da şarlatan çıktı desene!”

“Aynen öyle amirim. Kargonun gönderildiği adresi de öğrendim. Aynı adres. Yani Bora Uslusoy’dan gelmiş.”

“Hayi o zaman gidip şu Bora mıdır ne halttır bir ziyaret edelim. Ayşe’yi de al gel, arabada bekliyorum.”

Ekip otosu Ataşehir’de bir sitenin önünde durdu. Cinayet Büro Ekibi hızlı adımlarla ellerindeki adreste yazılı olan bloğu bulup zile bastı. Diafona bir kadın çıktı. Biraz nazlansa da polis kelimesini duyunca çok da engel olamadı ve dış kapı açılıverdi. Sekizinci kattaki daireye giren ekibi, az evvel sesini duydukları kadın karşıladı.

“İyi günler hanımefendi,” dedi Tevfik. “Cinayet Büro’dan geliyoruz. Bora Bey ile görüşecektik.”

Kadın önce yarım açtığı kapıyı tamamen aralayarak “Kendisi evde. Buyrun,” dedi. Ekibi içeriye alarak salonda yer gösterdi. İçerisi tamamen normal bir aile evi gibi döşenmişti. Büroya benzer bir yanı yoktu. Çok geçmeden salona uzun boylu, biraz sıskaca, uzun saçlı bir adam girdi. Kırklı yaşlarının ortasında gösteriyordu. Misafirlerini gülümseyerek karşıladı.

“Merhaba, hoş geldiniz.”

“Merhaba,” dedi Cemal Komiser. “Biz Cinayet Büro’dan geliyoruz. Bir soruşturma için buradayız.”

“Cinayet mi? İyi de benimle ne ilgisi olabilir ki?”

“Duymamış olamazsınız,” diye hayretle sordu Ayşe. “Bir aile topluca intihar etti.”

“Ha evet, o mu? Haberlerde gördüm evet.”

“Ölenlerden birisini tanıyorsunuz. Hiç tanımıyormuş gibi konuşmanız çok garip,” dedi Tevfik.

“Kimi?”

“Tekin Çetiner.”

Bora Uslusoy gözlüğünü çıkartıp elindeki bezle ovalarken bir sure düşündü. “Çıkartamadım,” dedi usulca.

“Sosyal medya sayfanızın bir üyesiymiş.”

“Öyle mi? İnanın o kadar çok danışanım var ki…” dedi adam ve devam etti. “Hepsini ismen hatırlamam imkansız.”

“Siz psikolog değilsiniz,” dedi Cemal. “İncelememizde ortaokul mezunu olduğunuzu gördük.”

“Evet. Ben psikoloji alanından mezun değilim. Ama hayat okulundan mezunum.”

“O ne demek be?” diye çıkıştı Komiser.

Adamsa sakinliğini koruyordu. “Kendimi geliştirdim. Çok okudum, çok araştırdım. Zaman artık eski zamanlar değil. Uzaktan eğitimler aldım. Sertifikalarım var. Size gösterebilirim.”

“Göstereceksiniz tabii!”

“Ben geçmişimde pek çok sorun yaşadım. Depresyon tedavileri gördüm. Ancak sonradan bir anlamda kendi kendimin hekimi oldum. Yaralarımı sardım. Baktım kendi yaralarımı iyileştirebiliyorum, dedim neden başkalarına da şifa dağıtamayayım? İşte, şimdiki halim budur özetle.”

“İnsanlardan para alıyor musunuz?”

“Sizin de gördüğünüz gibi sosyal medya üzerinden yapıyorum bu işi. Bir sayfam var. İnsanlar üye olurlar. Sıkıntılarını dinlerim, onlara yol gösteririm. Bunların hepsi ücretsizdir.”

“Bu işten para kazanmıyorsunuz yani,” diye sordu Ayşe.

“Tamamen diyemem,” diye yanıtladı Bora Uslusoy.

“Nasıl yani? Açık konuşsana be adam!”

“Sözel danışma ile yetinemeyen kişiler için farklı bitkisel ilaç seçeneklerimiz var.”

“İlaçlardan para kazanıyorsunuz o zaman.”

“Cüzî bir ücret diyelim Komiser Bey.”

“Bu ilaçları görebilir miyiz?” diye sordu Ayşe.

“Elbette,” dedi adam ve ayağa kalktı. “Lütfen beni takip edin. İç odaya gidelim de sizlere göstereyim.”

Üç polis adamı izledi. Girdikleri odada duvar boyunca kitaplık benzeri raflar ve büyükçe bir ahşap masa vardı. Her yerde yoğurt kabına benzer kutular üst üste dizilmişti.

Bora Uslusoy açıkladı. “İşte bunlar. Bunlar benim uzun yıllardır yaptığım araştırmalar ve edindiğim tecrübeler ışığında hazırlamış olduğum tedavi ediciler.”

“Tedavi edici ne be! İlaç yapıyorum desene sen şuna!”

“Bakın Komiser Bey. İlaç demiyorum. Bilinçli bir tercih bu. Yıllar boyunca depresyon hastalığım için türlü türlü ilaç denen o zıkkımları kullanma gafletinde bulundum. İlaç dediğiniz şey, büyük kapitalist firmaların hastaları kendilerine köle yapmakta kullandıkları üretimler sadece. Hastalar tam iyileşsin istemiyorlar! Hiç bir zaman bunu amaçlamadılar! İstedikleri tek şey, düzenli olarak ilaçlarını satabilecekleri bir pazar yaratmak.”

“İlaç değilse ne bunlar peki?”

“Kişinin iç dünyasını daha iyi algılamasını sağlayacak ufak dokunuşlar denebilir.”

“Bakanlıktan izniniz var mı?” diye sordu Ayşe.

“Tarım Bakanlığı’ndan var, evet.”

“Peki bu adamı, neydi ismi… Hah, Tekin Çetiner hakkında ne diyeceksiniz?” diye sordu Cemal Komiser.

“Müsaade ederseniz sayfaya bakıp öyle yanıtlayacağım.”

“Tekin Bey’in bilgisayarındaki mesajlaşmalar silinmiş. Yalnızca gruptan çıkarıldığına dair bir ileti var.”

“Hah, o mu? Şimdi hatırladım. Evet, uyumsuz biriydi.”

“Tekin Bey kendisini ve ailesini siyanürle zehirlemiş.”

“Duydum evet.”

“Ne biliyorsunuz bu adam hakkında?”

“Son bir kaç aydır benden tavsiye alıyordu. Bazı sıkıntıları varmış. Çoğunlukla ekonomik kaynaklı sıkıntılar. Bir de gönül meseleleri, karşı cinsle ilişkiler falan. Ancak son zamanlarda kendisi ile iletişim problemimiz vardı. Kendini iyiden iyiye dışarıya kapatmıştı. O nedenle ben de danışma hizmetimi sonlandırdım. O nedenle de gruptan çıkardım.”

“Kendisine ilaçlarınızdan sattınız mı?”

“Hayır.”

“Ama sizden bir kargo almış.”

“Evraklar, memur hanım. Bazı eğitim dökümanları işte…”

“Bunları internet ortamından da gönderebilirdiniz. Sonuçta sizin işiniz tamamen sanal ortamda, öyle değil mi?”

“İşte bir kısmının da dokunsal olmasını istiyorum. İnsanlar ekrandakileri her zaman etkili bir şekilde okuyup sindiremiyorlar.”

“Sizin bu karışımlarınızda kayısı çekirdeği falan var mı?” diye sordu Ayşe.

“Hayır yok.”

“Ne var peki?”

“Ticari sır, söylemem pek doğru olmaz.”

“Başlarım senin sırrına şimdi!” diye bağırdı Cemal. “Yığarım buraya narkotiği, mali şubeyi… Uğraşır durursun!”

“Sanırım sizinle pek anlaşamayacağız Komiserim. Benim açıklamalarım bu kadar. Bundan sonrası için avukatım ile görüşürsünüz.”

Celal Komiser çok sinirlendi ama yapacak çok da bir şeyi yoktu. “O halde avukatınızla birlikte Cinayet Büro’ya gelirsiniz!” dedi ve hışımla oradan ayrıldı.

Arabayla merkeze dönerlerken yolun neredeyse yarısı suskun geçti. En sonunda Ayşe dayanamayıp sordu. “Amirim, kızmazsanız eğer…”

“Sakinim kızım. Sinirlendim, ne yapayım? Adam tam bir namussuz! Kaç can yitmiş! Ağzından lafı kerpetenle söküp alıyoruz mübarek!”

“Haklısınız amirim,” dedi Tevfik. “Az bile söylediniz. Tam bir şerefs… Neyse, kusura bakmayın.”

“Ne düşünüyorsunuz amirim? Sizce bu adamın bu olaydaki yeri ne?”

“Sır küpü takılmaya çalışıyor aklınca. Ama biz yer miyiz? Bu adamın tüm seceresini çıkartın. Bilişim Şube’den de destek alıp bilgisayarını bir inceletin. Savcılıktan izin de alalım. Şu ilaçlarından numune aldıralım. Maktül Tekin ile olan ilişkisi sadece söylediği düzeyde miymiş bir araştıralım.”

“Peki amirim, emredersiniz!” sözleri eşliğinde gri ekip otosu merkeze döndü.

 

IV

Cinayet Büro’nun üzerine bir güneş daha doğmuştu ama ekipten kimsenin pek keyfi yoktu. Sabah çayları henüz gelmeden bir telefon geldi. Telefonu Ayşe açtı.

“Amirim, sizi istiyorlar. Savcılıktanmış.”

Cemal Komiser ahizeyi alır almaz yüzü buruştu. Kısa bir konuşmanın ardından telefonu kapatıp askıdaki ceketini aldı. “Çocuklar ben Savcılığa kadar gidiyorum,” dedi pürüzlü bir sesle.

“Amirim kötü bir şey mi?”

“Dosyayı kapatmak istiyorlar kızım. Neyse, gelince konuşuruz.”

Cemal Komiser aracını olanca hızıyla sürüp adliyeye geldi. Merdivenleri hızla tırmanarak üst kata ulaştı. Üzerinde yaldızlı bir biçimde “Cumhuriyet Savcısı Korhan Abay” yazan kapıya tıklayarak içeriye girdi.

“Merhaba Savcı Bey, beni istemişsiniz.”

“Hoş geldin Cemal. Gel otur şöyle. Çay içer misin?”

“Yalnızca çay mı Savcım?”

“Bırakamadın değil mi hâlâ?” dedi Savcı Korhan gülümseyerek ve hemen sağındaki telefonun ahizesini kaldırarak sekreterine içeriye kimseyi almaması talimatını verdi. Ardından çekmeceden çıkardığı kristal küllüğü ve gümüş işlemeli tabakayı masaya koydu.

“Al bakalım.”

“Eyvallah Savcım,” dedi Cemal ve sordu. “Beni neden çağırdın?”

“Nedenini az çok tahmin etmişsindir diye düşünüyorum.”

“Dosyayı kapatacak mısınız?”

“Medya ve kamuoyu baskısı had safhada Cemal. Siyasiler de cabası. Yukarıdan çok baskı var.”

“Ne istiyorlar?”

“Bu hafta bir Meclis Komisyonu kurulacak. Siyanür intiharlarını artık onlar araştıracak.”

“Biz de araştıralım bir yandan…”

“Hayır Cemal. Bu iş sizi aşar. Toplumda bir infial başlamasını hiç bir siyasi istemez. Bunu sen de bilirsin.”

“Ne yapacağız peki?”

“Daha öncekiler gibi işte… Dosyayı devredeceksiniz.”

Sigarasından derin bir nefes alan Komiser birden ayaklandı. “Bir hafta ver bana.”

“İki gün.”

Arkasını dönerek kapıya ilerleyen Cemal kapıdan çıkarken konuştu. “Dört gün.”

 

V

Büronun sıcak havası, elden uçup gitmekte olan dosyanın verdiği hissiyat ile daha da bir bunaltıcı hale gelmişti. Üç gün kalmış ama herhangi bir ilerleme kaydedilememişti. Cemal Komiser odasına kapanmış, sigara üstüne sigara içiyordu. Tevfik ise, amirinin kızgın haliyle yüz göz olmamak için büronun içerisinde adeta saklanbaç oynuyordu.

Odadaki bu ortamı Ayşe’nin telaşlı ayak sesleri bozdu. “Amirim, birkaç gelişme var.”

Odadan çıkarak “N’oldu kızım?” diye sordu Cemal Komiser.

“Bora Uslusoy hakkında araştırma yaptık. Bilişim Şube de bilgisayarını inceledi. Adamımızın Uzak Doğu kaynaklı internet sitelerinden alışverişleri var. Ancak bunlar daha çok bitkisel ürünler. Siyanür ile ilişkili bir içerik saptamadık. Evde bulunan ilaçlardan da numuneler alınıp incelendi. Siyanür ile ilişkili herhangi bir içerik bulunmadı.”

“E bunlar bir işimize yaramaz ki,” diye söylendi Tevfik.

“Durun en önemlisini sona sakladım,” dedi Ayşe. “Bora Uslusoy’un banka hesabına Tekin Bey tarafından para yatırılmış.”

“Yani?”

“Yani Bora Uslusoy bize yalan söylüyor!”

“Haklısın,” dedi Cemal Komiser. “Adam bize danışmanlık yaparken para almadığını söylemişti. Yalnızca ilaç satışından kazanıyormuş.”

“Evet amirim. Ödeme aldığına göre Tekin Çetiner’e de ilaç satmış olmalı.”

“O halde tekrar Ataşehir’e gidiyoruz!”

Sıkışık İstanbul trafiğine rağmen oldukça kısa sayılabilecek bir sürede Cinayet Büro ekibi tekrar Bora Uslusoy’un dairesine geldi. İlk başta avukatıyla görüşülmesini isteyen ev sahibi, neden sonra ikna olup polisleri evine Kabul etti.

“Neden bize yalan söylediniz?”

“Ne konuda?”

“Tekin Bey’e ilaç satmadığınızı söylemiştiniz.”

“Evet satmadım.”

“Ama kendisinden ödeme almışsınız.”

Bir sure sessiz kalan Bora Uslusoy, yutkunarak konuştu. “Bana neden para gönderdiğini ben de bilemiyorum. Bilgim dahilinde değil,” dedi.

“Bu söylediğinize inanıyor musunuz?” diye sordu Cemal, gözlerini kısarak.

“Elbette,” dedi adam, kendinden emin bir şekilde. Ardından da “Size avukatımla görüşmeniz gerektiğini söylediğimi hatırlıyorum,” diyerek pis pis gülümsedi.

Ataşehir’deki evden ikinci kez eli boş bir şekilde ayrılıyor olmak oldukça sinirlendirmişti Komiser’i. Arabada oturuken yumruklarını sıkıyor, dişlerini gıcırdatıyordu. Ekip yol boyunca konuşmadı.

Büroya girdiklerinde Cemal Komiser yine odasına kapandı.

“Amirime kötülük mü ettim sence Tevfik?” diye sordu Ayşe.

“Ne açıdan?”

“Bir ipucu yakaladım sanmıştım.”

“Olsun. Bizim işimiz bu. Her detayın üzerine gitmeliyiz. Bulduğumuz her şüphenin…” Yutkundu Tevfik birden. Elinde tuttuğu cep telefonunun ekranını Ayşe’ye çevirdi. Birbirlerine bakan ikili anında amirlerinin odasında bitiverdi.

“Amirim!” dedi Ayşe. “Görmek isteyebileceğiniz bir şey var!”

Sigarasından peş peşe iki nefes alan Cemal kaşlarını kaldırıp ikiliye bakmakla yetindi.

“Amirim, köpekler zehirlenmiş.”

Cemal ayağa kalkarak bağırdı. “Köpeklere de mi biz bakacağız lan?”

“Kızmayın amirim. Köpekleri siyanür ile zehirlemişler! Hem de Tekin Çetiner’in sokağında!”

“Nereden aldınız bu haberi?”

“Sosyal medyaya düşmüş. Hayvanseverler ortalığı yıkıyor şu an! Canlı yayın var.”

“Haydi çıkıyoruz.”

İkinci kez aynı sokağa gelen ekip otosundan inen üç polis, sokağın başındaki çöp konteynırının yanına geldi. Belediye ekipleri burayı şeride almıştı.

Cemal görevlilere yaklaşarak sordu. “Kolay gelsin. N’olmuş burada?”

“Köpekler zehirlenmiş amirim. Siyanür gibiymiş.”

“Nereden biliyorsunuz oğlum?”

“Arkadaşın biri acıbadem gibi kokuyor kap dedi.”

“Ne kabı? O arkadaş nerede?”

“Biraz kötü oldu. Evine gönderdik.”

“Arkadaşım siz hiç haber okumuyor musunuz? Hiç televizyon seyretmiyor musunuz? Haydi boşaltın burayı. Tevfik, şu telefonla resim çekenler başta olmak üzere herkesi uzaklaştır buradan. Ayşe sen de şu AFAD’ı ara gelsinler!” dedi Komiser ve sonra belediye görevlisine döndü. “Siz de arayın o arkadaşınızı bir hastaneye gitsin!”

Çok geçmeden AFAD gelip olay yerinden ölçümler yaptı. Sonuçlar yine siyanürü gösteriyordu, kokuyu alan belediye görevlisi haklıydı.

Cemal Komiser, “Tevfik, oğlum. Şu kaba dikkat ettiniz mi?”

“Hayır amirim. Siz uyarınca yaklaşmadık.”

“Nasıl cinayetçisiniz oğlum siz. Bakmadan da göreceksiniz!”

“Haklısınız amirim, özür dilerim.”

“Özür dileme. Kaba bak kaba! Bu kap o Bora ibnesinin ilaç kaplarından değil mi?”

“Ha?” diyen Tevfik gözlerini kısıp uzaktan bir kez daha kesti kabı ve “Evet amirim, haklısınız! Bu onlardan biri!” dedi.

“Olay yerini çağırın. Şu kaptan parmak izi alsınlar. Tekin ile Bora’nın parmak izleri ile karşılaştırma istiyorum!”

 

VI

Aynı günün akşamında Bora Uslusoy ve avukatı Cinayet Büro’nun sorgu odasındalardı.

“Hoş geldiniz,” dedi Cemal. “Kusura bakmayın çay ikram edemiyoruz.”

“İstemiyorum zaten,” dedi Bora Uslusoy. “Beni neden buraya getirdiğinizi halen anlayabilmiş değilim!”

“Avukatınız size söylemedi mi? Nazlanıyorsunuz diye üşenmedik kendisi ile iletişime geçtik.”

“Müvekkilim ile konuşma üslubunuzu tekrar gözden geçirmelisiniz Komiser Bey,” diye araya girdi avukat.

“Sen şu an pek karışma be adam!” diye çıkıştı Cemal. “Bora Bey! Şimdi söyle bakalım. Hani Tekin’e ilaç satmamıştın sen! Sokağında kabını bulduk!”

“Ben… Ben bilemiyorum, hatırlamıyorum…”

“Kes ulan! Üzerinde senin ve Tekin’in parmak izleri saptandı!”

“Şey… Evet ona bir kutu satmıştım, evet…”

“Bize yalan söyledin demek!”

“Korktum! Olamaz mı?”

“Çok uzman psikoloğumuz korkmuş demek! Kendi yaralarını saramadın mı lan?”

“Müvekkilimle bir kez daha böyle…”

“Kes lan sen de avukat! Seni buraya gömerim! Bora, bak lan buraya! Kapta siyanür bulduk lan!”

Avukat karşı çıktı. “Ancak elimdeki bu raporda, kapta üçüncü bir parmak izi daha bulunduğu yazıyor. Onun sahibini  bulun bağırıp çağıracağınıza!”

Bora ise kendisini savunmaya devam ediyordu. “Ben sadece bitkisel karışımımdan sattım! Siyanür ne alaka bilmem!”

Avukat ayaklandı. “Bora Bey, haydi gidiyoruz!”

“Nereye lan?”

“Bu tiyatroya daha fazla katlanmayacağız Komiser! Müvekkilim hakkındaki iddialarınızı ve eğer var ise kanıtlarınızı savcılığa sunar işlem yaparsınız. O zamana dek biz gidiyoruz!”

“Gidin bakalım! Sabah yine buradasınız, unutmayın!”

Sorgu odasında tek başına kalan Cemal bir hışımla odasına girdi.

“Sorgu nasıl geçti amirim?” diye sordu Ayşe.

“Bok gibi!”

“Sinirlenmişsiniz,” dedi Tevfik. “O avukat bozdu değil mi işi?”

“Ayşe, bak bana kızım. Seninle bir oyun oynayacağız?”

“Biz mi amirim?”

“Evet, biz. O Bora şerefsizi ile oynayacağız!”

“Nasıl olacak amirim?”

“Bak şimdi beni iyi dinle. Bir planım var. Becerebilsem ben yapacağım ama kafam basmıyor bu internet işlerine.

“Buyrun amirim.”

“Şimdi… O internet sitesinden bir hesap daha açacaksın. Sahte bir ismin olacak. O Bora’ya yazacaksın. Moralin bozuk, yıkılmışsın. Çaren yok, umut yok… Önerilerini alacaksın. Onu evirip çevireceksin. Bakalım iddia ettiği gibi masum biri mi? Yoksa benim şüphelendiğim gibi şerefsizin önde gideni mi?”

“Tamam amirim, derhal yapıyorum.”

“Ama çabuk ol! Şurada birkaç günümüz kaldı!”

Bilgisayarının başına geçen Ayşe derhal bir sahte hesap oluşturdu. Ardından Psikolog Bora Uslusoy’un Danışma Grubu’na’üyelik başvurusunda bulundu. Ancak mesai bitimine kadar onay gelmedi.

Ekip mesai bitiminde dağılırken Cemal, Ayşe’yi iyice tembihledi. Bir gelişme olursa iletişime geçecekti.

Saat ilerledi… Vakit gece yarısını buldu. Planın başarısızlığa uğradığına kanaat getirilmekteydi ki Ayşe’nin bilgisayarına bir ileti düştü. Evet, gruba üyeliği onaylanmıştı! Ayşe hemen gelen mesaja baktı.

“Merhaba, ben Psikolog Bora Uslusoy. Nasıl yardımcı olabilirim?”

Ayşe rolünü oynamaya başladı. Yazdıkça yazıyor, Bora’ya karşı çaresiz bir danışan profilini ince ince örüyordu.  Saat ilerledikçe ilerledi. Günün ilk ışıkları odaya düşerken son mesajla Ayşe’nin kan çanağına dönmüş gözleri faltaşı gibi açıldı.

“Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur, içten bir güçle kırılırsa yaşam başlar; zira dönüşümler hep içten gelir. Kabuklarını kırmak için yeni bir başlangıç yapmalısın!”

“Peki bunu nasıl yapacağım?”

“Herkesin ikinci bir şansa hakkı vardır. Yenilik sana iyi gelecek!”

“Bu yenilik için ne yapmam gerek?”

“Mevcut gidişata bir son verip, yeni bir hayat için sıranı bekleyeceksin!”

“Nasıl? Anlayamadım…”

“Buna reenkarnasyon denir. Bir hayat yaşanır, sona erer. Başka bir bedende yeni bir hayat başlar, yeni bir macera!”

“Bunu nasıl yapacağım?”

“Sana vereceğim hesap numarasına beşyüz lira yatır. Ben sana özel kristallerimden göndereceğim. Kutudaki kristalleri içecek ve huzur uykusuna dalacaksın. Ardından da yeni bir bedende hakettiğin ikinci şansa kavuşacaksın!”

Teklifi kabul etti Ayşe. Parayı hemen havale etti ve bunu karşı tarafa bildirdi.

“Tamam, ödemeyi gördüm. Yarın sabah bir kargo ulaşacak. Kutuyu aç ve iç. Kana kana iç, tadını ala ala ye! İstersen sevdiğin kişileri de bu ana tanık etmek için yanında tut!”

“Tamam,” dedi Ayşe.

“Kutuyu aldığında değil, içmeye karar verdiğin anda… Hemen öncesinde… Bana mesaj at. Ardından da tüm yazışmalarımızı sil! Yoksa kristaller bir işe yaramaz. Çünkü onlar özel kristaller!”

“Anladım, yeni hayatımı sabırsızlıkla bekliyor olacağım!”

 

VII

Saat öğleden sonrayı gösterirken Ayşe elinde bir koliyle Büro’ya geldi.

“Amirim günaydın! Günaydın Tevfik!”

“Günaydın kızım. Kargomuz gelmiş ha?”

“Evet geldi! Açalım mı şimdi?”

Ayağa kalkan Cemal saatine bakarak konuştu. “Hayır şimdi değil. Misafirimiz gelecek. Birlikte açaçağız.”

“Kim gelecek ki amirim?” diye sordu Tevfik.

“Sen çay kap gel. Az sonra görürsün.”

Çaylar içildi. Çok geçmeden bekleyiş son buldu. Gelen Savcı Bey’di. Kapıdan girer girmez eşikte durdu.

“Günaydın Cemal. Sizlere de günaydın çocuklar! Yanıma gelin.”

Bu çağrıya anlam veremeyen Cemal Komiser kağıya yaklaştı. Tevfik ve Ayşe de onu izledi.

“Hayırdır Savcım? Neden içeriye gelmiyorsunuz?”

“Bana anlattığın plan doğruysa şuradaki kutuda siyanür olmalı ve sen bana içeriye gel diyorsun!”

“Haklısınız,” dedi Komiser başını sallayarak.

Savcı Ayşe’ye bakarak gülümsedi. “Ve bu çıtı pıtı kızımıza o kadar yol siyanür dolu bir kutu mu taşıttın? Hem de toplu taşımayla?”

“Napalım? İkinci bir ekip otosu vermiyorlar ki.”

“Neyse, umarım haklı çıkmazsın be Cemal,” dedi savcı ve arkasına doğru seslendi. “Gelin arkadaşlar!”

İçeriye maskeli ve koruyucu kıyafetli üç kişi girdi. Bunlar AFAD ekibiydi. Ellerindeki cihazla odada ve kutunun etrafında gezindiler. Ardından büyük bir dikkatle kargo paketini açıp içinden bir kap çıkardılar. Evet, bu o kaplardandı. Bora Uslusoy’un sattığı karışımlardan biriydi. Ekipten biri kabı açtı. Kapıdaki dörtlü merakla beklerken ölçümü yapan görevli maskeyi çıkartarak gülümsedi. “Temiz. Ama size bir mesaj var!”

“Mesaj mı? Ne mesajı?” diye sordu Cemal. Hepsi birden kutunun başına geldiler. Kutunun içindekini görünce Cemal kızardı, Savcı Korhan ise gevrek bir kahkaha attı! Tevfik ile Ayşe ise nasıl tepki vereceklerini bilemiyorlardı. Kutunun içinde siyanür yoktu, kristal falan da yoktu! Sadece ve sadece bir adet salatalık vardı!”

AFAD ekibi odadan ayrılınca Savcı ciddileşti.

”Buraya kadar Cemal! Süre bitti! Dosyayı sizden alıyorum. Hıyarını ye ve kendine oyalanacak başka bir vaka bul!” dedi ve çekip gitti.

Cemal çok sinirliydi! Tevfik’e dönerek “Ne lan bu şimdi? Bu Bora bizimle resmen taşak geçiyor!” diye söylendi. Ardından bir sigara yakıp Ayşe’ye baktı. “Hani kızım hani? Hani kristal gönderecekti? Ne konuştuk biz sabahın köründe?”

Ayşe’nin gözleri doldu. “Ama amirim öyle demişti. Mesajları göstereyim,” diye cebinden çıkardığı telefonunu uzattı.

Tevfik, “Adam uyanmış olmalı…” dedi usulca.

“Başlatma şimdi telefonundan! Herkese rezil olduk anasını… Bak ağzımı bozacağım şimdi! Neyse ki ben de boş adam değilim. Bunu o Bora malı da anlayacak!”

“Nasıl? Niye ki amirim?

“Teşkilattaki eski dostlar sağolsun!” dedi Cemal Komiser ve telefonu açıp bir numara çevirdi.

“Talat! Sen misin? Ne oldu bizim sinyal takip işi?” dedi ve “Hmm… Tamam… Anladım…” larla devam eden bir görüşme oldu. Ardından da “Eyvallah koçum,” diyerek telefonu kapattı.

“Haydi gençler çıkıyoruz.”

“Nereye amirim?” diye sordu Tevfik.

“Elimizde yeni bir adres var. Bora Uslusoy’un takıldığı bir mekan gibi duruyor. Kim bilir belki burada tutuyordur siyanürleri…”

“Amirim Bora Uslusoy’dan yüksek şüphe duyduğunuzu görüyorum. Ancak duygularınızı bu işe karıştırmadığınızdan emin misiniz?” diye sordu Tevfik çekinerek.

“Ne diyorsun lan sen? Sen gelirken ben dönüyordum evlat! Bu adamda içime sinmeyen bir şeyler var. Bu meslekte çok cinayet gördüm, bir o kadar da katil!

Tevfik, “Haklısınız amirim,” diye mırıldandı.

Bu sırada içeriye elinde bilgisayarı ile giren Ayşe telaşlı telaşlı, “Amirim,” dedi. “Bir adrese daha uğrayabilir miyiz?”

“Neresiymiş?” diye sordu Cemal.

“Tekin Bey’in sosyal medya hesabına bir kez daha baktım. Mesaj kutusundaki –diğer- sekmesinde bir mesaj var. Ölümünden sonra gelmiş.”

“Ne diyormuş?”

“Seni özledim yazmış bir kadın.”

“Kimmiş ki?”

“Adresini araştırdım. Aynı apartmandan birisi.”

“İyi o halde. Önce senin adrese uğrayalım.”

 

VIII

Ekip otosu yine aynı sokakta durdu, üçüncü kez. Apartmanda her şey normale dönmüş gibi görünüyordu. Zaten hep de öyle olmaz mıydı? Ölen öldüğü ile kalırdı. Geride kalanlar en fazla bir süre üzülür, belki de üzülmüş görünür; ardından hayat kaldığı yerden devam ederdi. Hem ne demişti Anne Frank, “Ölüler yaşayanlardan daha çok çiçek alır çünkü pişmanlık minnetten daha güçlüdür.” Bu sokaktakilerde, bu apartmandakilerde ise herhangi bir pişmanlık emaresi yoktu. Arabayı park edip apartmana girene dek karşılaşılan yüzlerde böyle bir ifade okunmuyordu.

Tekin Çetiner’in dairesinin bulunduğu katın hemen iki alt katındaki dairenin kapısını iki kez peşpeşe çaldı Tevfik. Kapıyı sarı saçlı, henüz yirmilerinde gösteren bir kadın açtı.

“Buyrun, kime bakmıştınız?”

“Merhaba,” dedi Tevfik. “Biz Cinayet Büro’dan geliyoruz. Tevfik Çetiner olayı ile size birkaç sorumuz olacaktı.”

Tevfik bunu der demez kadın gözyaşlarına boğuldu. Bir eliyle ağzını kapatırken diğeri ile kapıdakilere içeriye girin işareti yaptı. Ekip, onlara gösterilen odaya geçti.

“Tekin Bey’i tanıyordunuz galiba,” diye sordu Ayşe.

“İnsan komşularını tanımaz mı?” diye yanıtladı kadın, ara sıra hıçkırarak.

“Her komşunuz için böyle ağlar mısınız?” dedi Komiser.

“Ben, ben biraz duygusalım da…”

“Geçmiş olsun Mihriban Hanım,” dedi Tevfik.

“Teşekkürler ama ben, ben size adımı söylemedim ki… Kapıda da…”

“Evet, kapıda Nalan yazıyor. Yani ikinci adınız.”

“Şimdi sizin gerçekten polis olduğunuza ikna oldum.”

“O halde şu tanımıyorum mevzularını bir kenara bırakalım,” dedi Cemal.

“Doğru,” dedi Mihriban bakışlarını halıya sabitleyerek. “Mesajımı görmüş olmalısınız. Kendime engel olmalıydım ama yapamadım işte…”

“Evet, sizi dinliyoruz.”

“Ben… Ben aşıktım ona. Buraya taşındığım ilk günlerden beri. Evet, evliydi ama… Karşılıklı bir histi bizimkisi… Evlenecektik.”

“Adam evli be kızım!”

“Biliyorum! Bunu ben de biliyorum! Boşanacaktı!”

“Boşanacakmış! Peh! Adamın dizi dizi çocukları var!”

“Onları ben de seviyordum… Boşanacaktı karısından. Evlenecektik. Çocuklarını da kabul ediyordum ben.”

“Sonra?”

“İşleri kötü gidiyordu son zamanlarda. Psikolojisi de çok bozulmuştu. Sürekli kavga eder olmuştuk. Ben de ona internetten bir psikolog buldum. Başta istemedi ama sonra ikna oldu. Hatta onun için ilaç da istettim.”

“Bak sen! Adamımız Bora Uslusoy ile iletişime sen mi geçtin?”

“Evet, onu da mı biliyorsunuz?”

“Ne sandın? Ne ilaçlarıymış onlar?”

“Bitkisel sakinleştiriciler işte…” dedi ve tekrar ağlamaya başladı. Saatini kontrol eden Cemal ayağa kalktı

“Buralardan ayrılmayın. Tekrar görüşmemiz gerekebilir. Haydi çocuklar, biliyorsunuz bir adrese daha uğrayacağız.”

Emri alan Ayşe ile Tevfik, amirlerini takip ederek evden ayrıldılar. Ekip otosu bu kez yerini yalnızca Cemal Komiserin bildiği adrese doğru yardı İstanbul yollarını. Beykoz’un kenar semtlerine geldiklerinde hava kararmıştı. Cemal Komiser aracı sağa çekip durdurarak araçtan indi, bir sigara yaktı.

Tevfik de aşağıya inerek sordu. “Amirim birini mi bekliyoruz?”

“Evet evlat.”

“Kimi?”

“AFAD da bize eşlik edecek.”

“AFAD mı? Bora Bey’in başka bir adresine daha gitmiyor muyuz? Bir dakika!.. Amirim yoksa?”

“Evet Tevfik. Ben hâlâ bu Bora’nın bir şeyler sakladığını düşünüyorum. İstihbarattaki arkadaşlar sağ olsunlar bu Bora’nın buralara yakın bir depoda takıldığını saptadılar. Bir gidip bakacağız. Bakalım siyanür izi bulabilecek miyiz?”

Bu sırada bir beyaz araba yanaştı yanlarına. Sürücü camı aralandı ve içeriden biri seslendi.

“Amirim biz hazırız! İsterseniz gidebiliriz!”

“Tamam gençler,” dedi Cemal sigarasından bir nefes daha alarak. Ardından arabaya binerek tekrar sürmeye başladı. Stabilize bir yolu izleyerek yarım saat kadar gittiler. Etraftaki evler hep karanlıktaydı. Tevfik yolun iki yanında tek tük yer alan tek katlı yapılara daha bir dikkat kesildiğinde bunların derme çatma gecekondular olduğunu fark etti. Çok geçmeden Cemal yine durdu. Arabadan indi ve eliyle içeridekilere gelin işareti yaptı. Ayşe ile Tevfik bir kez daha amirlerinin peşine düştüler. Cinayet Büro ve AFAD ekipleri telefon ışığının aydınlattığı yolu takip ederek bir gecekondunun önünde durdular. Evin ışıkları açık fakat perdeleri sımsıkı kapalıydı.

Cemal Tevfik’e “Evlat sen arkayı dolan. Adamımız kaçmasın,” dedi.

Bunun üzerine silahına davranan Tevfik usulca evin arkasını tuttu.

Cemal evin kapısını sertçe birkaç kez yumrukladı “Polis. Aç kapıyı!”

İçeriden ses gelmedi. Ayşe amirinin kapıyı bir kez daha çalmasını beklerken Komiserin silahından çıkan iki kurşunun kapının kilidini delip geçmesine tanıklık etti. Ayşe’nin şaşkın bakışları eşliğinde içeriye dalan Cemal koridorda ilerledi. Bu sırada evin arka odalarından birinden bir kapının kapanma sesi geldi.

“Dur kaçma!” diye bağırdı Cemal ve o yöne doğru koştu. Tam önündeki kapıyı tekmeleyerek geçmişti ki karşıdan Tevfik belirdi. Önüne bir adamı katıp amirine doğru geliyordu. Ayşe aradaki mesafe kapandıkça Tevfik’in yanındakinin Bora Uslusoy olduğunu fark etti.

Cemal elinin tersiyle Bora’nın kafasıne sertçe vurdu. “Niye kaçıyosun lan?”

“Sizi yeni formülümün peşindeki adamlar sandım!”

“Manyak mısın lan sen? Ne formülü? Ne adamları?”

“Yeni bir bitkisel karışım üzerinde çalışıyorum. İlaç kartelleri peşimde. Beni kendileri için tehdit olarak görüyorlar. Sürekli beni izliyorlar!”

“Delirmiş lan bu! Tevfik al şu adamı içeriye, kelepçele bir güzel,” dedi ve ardından gerideki AFAD ekibine dönerek “Abicim siz de bir ölçüm mölçüm yapın. Bakın bakalım siyanür falan var mı buralarda” dedi.

Elindeki cihazla evin içini dolaşan ekip, odalarda bulunan tüm kutuları dikkatle inceledi. Dolapların içini, hatta bahçeyi bile didik didik etti.

“Amirim siyanür saptamadık,” dedi içlerinden biri.

“Allah kahretsin!”

“Ama ilginizi çekebilecek başka bir şey var burada: Kenevir.”

Cemal Komiser, “Bana ne oğlum lan kenevirden! Siyanür yok demek! Kahretsin!” dedi bir sigara yakarak. “Cemal ara narkotiği gelsinler,” dedi ve Bora’nın yüzüne üfleyerek “Bu kenevir ne lan?” diye sordu.

“İlaç işte! Yeni bitkisel ilacımın bir etken maddesi sadece…”

“Hee, madde. Madde madde anlatırsın şimdi narkotiğe, pezevenk! O hıyarı da… Neyse, anladın sen onu…”

 

IX

Arabanın içi soğuk değildi ama Cemal Komiser titriyordu. Kendisine bakan Ayşe’yi fark etti ve homurdandı. “Sinirden kızım. Geçer şimdi.”

“Amirim şimdi ne yapacağız?”

“Bora’da siyanür çıkmadı Ayşe.”

“Kenevir çıktı ama.”

“O bizim işimize yaramaz. Bu Tekin bu siyanürü nereden buldu? Bize o lazım!”

“Amirim!” dedi Tevfik. “Benim bugün dikkatimi bir şey çekti.”

“Ne çekti be oğlum? İşe yarar bir şeyse söyle…”

“Bugün şeyşe gitmiştik ya… Mihriban Özden’in evine.”

“He.”

“Ben tuvalete gittiğimde banyo perdesine asılı uzun çizmeler ve eldivenler gördüm.”

“N’olmuş?” diye sordu Ayşe. “Temizlik yapılan evler için normaldir Tevfik. Senin evde yapılmadığı için bilmiyor olabilirsin,” dedi ve gülümsedi.

“Sen Tevfik’in evini nereden biliyorsun be kızım?”

“Bilmiyorum amirim, tahmin sadece.”

“Doğru bildin ama”, dedi Cemal kahkaha atarak. “İt bağlasan durmaz bu adamın evinde. Öyle bir yer düşün işte!”

Tevfik bozuldu. “Konu nereden benim evime geldi anlamadım ama… Neyse amirim. Bakın, beni dinleyin. Bu sarışın kadın, Mihriban Nalan. O da nasıl bir çift isimse… Çok uyumsuz…”

“Bırak oğlum bunları. Sadede gel!”

“Ne diyordum? Hah. İşte bu kadın Tekin’e aşık. Tartışıyorlarmış da. Kendi dedi… İlacı da bu sipariş ettirmiş. Banyodaki çizme ve eldivenleri de görünce… Hatta bak şimdi hatırladım. Maske de vardı bak orada. Aynı bu ekiptekilerinki gibi… O da temizlikte olabilir yine ama, bu kadar da teferruatlı bir temizlik evde niye olsun?”

“Tamam lan. Battı balık yan gider. Git çevir şu ekipleri, takılsınlar peşimize. Gidip şu kadının evine de bakalım.”

“Amirim Savcılık izni?” diye sordu Ayşe.

“Onu ben hallederim sonra.”

“Dosyayı bizden aldılar ama.”

“Onlar aldıklarını sansınlar be kızım. Saha bizim, oyun bizim. Haydi gidelim şu sokağa tekrar.”

Yollar tekrar eridi gitti gri ekip otosunun kabak lastiklerinin altında. Bir kez daha aynı sokaktaydılar. Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Çok ses çıkarmadan apartmana girdiler. Kapıyı nazikçe çaldı Tevfik. Üçüncü çalmayla açıldı kapı.

Kısık gözlerle kapıyı aralayan Mihriban çatallı bir sesle sordu. “Hayırdır? Bu saatte?”

“Bu işin saati mi var kızım?”

“Ne istiyorsunuz?”

“Arama yapacağız!”

“Ne münasebet! İzniniz var mı?”

“İzin kolay be kızım,” dedi Cemal ve kapıyı araladı. “Hadi izin ver de geçelim. Bu kadar çekinecek ne var, değil mi?”

Komisere engel olamadı kadın. Ekipler Cemal’in peşine eve daldılar. Çok geçmeden AFAD ekibinden biri Cemal Komiser’e maske uzattı. “Amirim, bunları taksanız iyi olur. Yatak odasındaki sandıkta siyanür var!”

Şimdi mutfak masasındaki sandalyede oturmuş kadın, gözlerini yine halıya sabitlemişti. AFAD ekibinin tespitinden beri üç polisin bakışlarının altında an be an eziliyordu ve buna son on dakikadır Savcı’nın bakışları da eklenmişti.

Cemal sordu. “Neden?”

“Aptal şey! Karısına içirecekti, karısına!”

“Nasıl?”

“Evlenecektik. Boşanacaktı. Ama o şıllık kabul etmiyordu bir türlü. Borçların da sebebi onun lüks düşkünlüğüydü! Gereksiz harcamaları ile bitirdi adamı. Boşanmaya da yanaşmadı. Direttikçe diretti! Ben de bir plan yaptım! O psikologdan ilaç söylettim. Dedim ki bunu karına içir. Sakinleşecek, boşanmaya ikna olacak. O geri zekalı Tekin ise kendisi içmiş!”

“Vay anasını sayın seyirciler!” dedi Cemal bağırarak.

Ayşe sordu. “Siyanür nereden aklına geldi peki?”

“Televizyonda gördüm!”

“Ben bunu da okumuştum amirim,” dedi Ayşe. “Bu Werther etkisi olarak geçiyor.”

“O ne be?” diye sordu Tevfik.

“Basım ve yayın organlarının çoğalmasıyla intihar haberlerinin daha çok duyulması, bu olguların toplumu etkilemesi… Bir anlamda intiharın bulaşıcı hale gelmesi… Benzer koşulları yaşayan insanlar empati kurabiliyorlarmış.”

“Ama burada intihar yok! Cinayet var cinayet!” diye çıkıştı Cemal.

“Nerden buldun lan sen siyanürü?”

“İnternetten… Hemen de geldi.”

“İlaca nasıl karıştırdın peki?”

“Kargoyu ben teslim aldım. Evde bitkisel ilaca karıştırdım. Sonra da Tekin’e verdim.”

“Vay şerefsiz!” dedi Ayşe. “Senin yüzünden hem üçü çocuk beş insan, hem de masum köpekler can verdi!

Cemal Tevfik’e döndü. “Kedi olalı bir fare yakaladın be evlat! Aferim sana! Tak bakalım kelepçeni!”

Ardından Savcı’ya dönerek “Savcı Bey,” dedi. “Sizdeki dosyaya eklemeyi düşünür müsünüz bu son itirafı?”

“Dalga geçme Cemal kırarım kalbini bak!” diye çıkıştı Savcı kaşlarını çatarak.

“Aslına bakarsan sürem sabaha dolacaktı,” dedi Cemal.

Güldü Savcı. “Sen yat kalk Tevfik’e dua et be Cemal. Haydi gidin bir çorba için şimdi, benden.”

 

Hikaye: Uludağ’da Cinayet

Deri koltuktan çıkacak garip seslerden ürküyormuş gibi eğreti oturan muhatabını oyalamaya çalışan adam aynı şeyleri tekrar tekrar anlatıyordu.

“Zafer, biraz… Nasıl desem, sıra dışı biridir. Her yere nasıl yetişebiliyor, bilemiyorum. Hem bürodaki idari işleri yürütüyor hem de büyük davalarla bizzat ilgileniyor. Tarafsızlığını ve kimseye eyvallahı olmadığını bilirim. Her devrin adamı tabiri doğru olmayacak ama devir kimin devri olursa olsun, başa gelen Başkomiser Zafer’den vazgeçemez. Çünkü mesleğindeki başarısı, nadir bulunan bir yetenek olduğunun kanıtıdır. Birazdan burada olur. Sen de tanıdıkça fark edeceksin ki insanları okumak konusunda uzmandır. Pardon!”

Emniyet Amiri  Yalçın Tuna’nın arabesk bir melodi ile çalan  telefonu araya girmese adamın hiç susacağı yok gibiydi. Hattın diğer ucundaki kişinin konuşmasını ara ara “Hıh” diyerek bölmek dışında konuşmadan notlar aldı.  Başını not aldığı ajandadan kaldırmadan, “Geldi mi?” diye sordu ve cevabı duyar duymaz karşısındakine bir şey demeden kapattı telefonu. Yüzündeki ciddi ifadenin şalteri de kapanmıştı. Kaldığı yerden neşeyle konuşmaya devam etti.

“Hüseyin’i seversin bak. Muzip bir çocuktur. Zafer’in de sağ koludur. Biraz gevezedir, rahattır ama insan ilişkilerinde çok iyidir. Hatta laf aramızda, Zafer’den daha iyidir. Aslında Zafer de bunun farkında olsa gerek ki, bizzat yürüttüğü soruşturmalarda Hüseyin Komiseri yanından ayırmıyor. Hah, işte geldiler.”

Yalçın Tuna, oda kapısında hazır ol vaziyetinde bekleyen Zafer ve Hüseyin’i ayağa kalkıp samimi bir şekilde karşıladı. Kırk yıllık dostlukları varmış gibi ikisine kollarını açarak yürüdü. Bu normalde pek de görmeye alışkın olmadıkları bir tavır olduğundan Hüseyin, Zafer’e doğru, durumu sorgulayan bir bakış attı.

Yalçın Tuna,  emekliliğine sayılı günler kala geldiği Bursa’ya pek alışamamıştı. Suratsızlığı, küfürbazlığı ve sert çıkışları ile ün salmıştı. Emniyet Amiri olmak zaten başlı başına kral olmak gibi bir şeyken Yalçın Tuna tahtının gücünü tebaasını ezerek korumaya çalışan bir kral gibi davranıyordu.  Teşkilatta sevildiği pek söylenemezdi. Herkes yakında emekli olacak düşüncesi ile teselli buluyor, astlarına karşı takındığı ukala tavrı görmezden gelmeye çabalıyordu.

Amirlerinin sıra dışı sevecenliğine rağmen soğuk olan odayı ısıtan gencecik bir kadın Zafer’in dikkatini çekti. Kadının etrafında sanki bir hare vardı ve ışık yayıyordu.  Yalçın Tuna, Zafer’in bakışlarını yakalayarak, “Torunum Hale ile tanıştırayım,” dediğinde Zafer irkildi. İsmi ile müsemma kadın gülümseyerek elini uzattı. Zafer kendine uzatılan eli sıkmak değil de öpmek gibi bir isteğe kapılmasına şaşırdı.  Hissettiği şey yüzünden içini bir utanç kapladı, bir süredir birlikte olduğu Sema’yı aldatıyormuş gibi çekinerek uzatılan eli sıktı. Sadece isimlerini söyleyerek kendini ve Hüseyin’i tanıttı.

Hale, Zafer’e bakarak “Hakkınızda çok güzel şeyler duydum,” dedi ve peşinden utangaç bir tavırla düzeltme yaptı, “İkinizin de.”

Zafer ve Hüseyin’e, makam odalarının vazgeçilmez unsuru deri koltuklara oturmalarını işaret eden Yalçın Tuna masasının ardındaki yerini aldı. Birer Türk kahvesi ısmarladığı odacısı odadan çıkana kadar söze başlamadı. Emniyet Amirinin odasına çağırılmak bile emniyet mensupları için başlı başına bir gerilim sebebiyken, çağıran amirin namı ve ortamdaki sessizlik gerilimi artırmaya yetiyordu.

“Hale yazardır. Ülkemizin hatırı sayılır bir dergisinde bir yazı hazırlayacakmış. Benden de yardım istedi. Resmi izinler alındı yani. Asayiş Büro’nun çalışma şeklini anlatacağı yazı için bir süre sizinle birlikte olacak. Üzerinde çalışmaya başlayacağınız ilk davanın tüm aşamalarını takip edecek. Elbette yazdıkları önce benim incelememden geçecek. Bu süreçte ona elinizden gelen kolaylığı tanımanızı istiyorum. Anlaştık mı?”

Adamın neden pamuk gibi davrandığını anlamışlardı. Hüseyin’in yüzünde hınzır bir gülüş vardı. “Emredersiniz amirim. Başlamak için bir katilin start vermesini bekliyoruz o halde,” dedi. Üstlerinin karşısında yaptığı yersiz esprileri toparlamak her zaman Zafer’e düşüyordu. Yine Hüseyin’in döküntülerini toplamak için açtığı ağzını, Hale’nin espriye gülmesi ile kapattı. “Bırak dağınık kalsın,” dedi iç sesi. Kahveler bitene kadar havadan sudan, Hale’nin kariyerinden bahsettiler. Şaşalı makam odasında meslek hayatları boyunca belki de bir daha geçiremeyecekleri kadar uzun süre kaldılar.

Hüseyin,  amirin odasından çıkar çıkmaz ıslık çaldı.

“Şimdi kızacaksınız bana ama o nasıl bir güzellikti öyle Başkomiserim. Kız melek gibiydi.”

“Amirin torununa asılırsan amirin de seni münasip bir yerinden asar, biliyorsun değil mi? Haydi git de işinle gücünle ilgilen,” diyerek günlük azarını da çekmiş oldu Zafer.

Hüseyin de Hale’nin etrafındaki harenin etkisine girmişti, demek. Girmemesi de mümkün değildi zaten. Sema’nın yüzü gözünün önüne gelen Zafer, Hale’yi yeniden görebilmeyi istediği için kendinden utandı. Aslında Hüseyin haklıydı, bu güzelliği yeniden görebilmeleri için bir çirkinliği beklemek zorundaydılar. Ellerinde henüz detaylı soruşturma gerektiren, ilginç bir vaka yoktu. Hatta Zafer bu sıralar büroda sadece evrak işleri ile uğraşıyor olmaktan dolayı kendini paslanmış hissediyordu. Yine bir yığın dosyanın arasına gömülmek üzere odasına geçti. Gün boyunca pek çok defa gözünün önüne gelen güzel yüzü düşünmenin mahcubiyetiyle geceyi Sema’nın kollarında tamamladı.

***

Dört gün sonra öğle saatlerinde gelen telefon beklenen anın da geldiğini bildiriyordu. Uludağ’da bir tesiste cinayet işlenmişti. Olay yerine intikal etmeden önce Hale’yi aradılar ve onu Karaman Mahallesi’ndeki evinden almaya gittiler. Zafer’in arabası Yadigâr’ın Uludağ’a tırmanması artık bir mucize olacağından emniyetten aldıkları konforlu arabayı dar sokakta park etmiş, Hale’yi bekliyorlardı. Zafer’in en sevmediği şey beklemekti. Bu yüzden canı sıkılmış, direksiyona parmakları ile vurarak kendi kendine bir ritim tutturmuştu.

Hüseyin, “Bu mahallede yaşayanların büyük kısmının Bulgaristan göçmeni olduğunu bilirsiniz değil mi? Kızın güzelliğinin muhacir genleriyle ilgili olduğu tahmin ediyorum, bahse girelim mi Başkomiserim?” diye sordu ama Zafer’den en ufak tepki alamadı.

Apartmanın merdivenlerinden inmekte olan kızın kırmızı kabanının kapüşonunun kenarlarından görünen sarı saçlarına yıldızlar serpilmiş gibiydi. Lacivert denilebilecek kadar mavi gözleri de en az saçları kadar ışıldıyordu. Kot pantolonu o kadar dardı ki biçimli ve uzun bacaklarının tüm hatlarını ortaya seriyordu. Bahçe kapısını kapatırken bir anlığına sırtını arabaya dönen Hale’nin dolgun kalçalarına baktığında Zafer, kalbinin hızlanışına lanet etti. Arabaya doğru yürüyen kızın sekerek yürüdüğünü fark etti ve kafasını çevirdi, aynı anda Hüseyin’den yükselen ıslığa, “Kendine gel, ıslık çalmak da yeni âdetin mi?” diye karşılık verdi.

Arka koltuğa yerleşen kız yol boyunca heyecanını gizleyemedi. Sanki konuşurken bir kuş gibi cıvıldıyordu. Henüz yirmi dördündeki kızın büyük bir dergide, deneyimi ya da yeteneğiyle değil de ailesinin itibarıyla iş bulduğunu düşündü Zafer. Hale’yi gözünde küçültmeye çalışarak ona duyduğu arzuyu da küçültebilecekti sanki. Kendinden neredeyse yirmi yaş küçük bir kızı beğenmiş olmak bile onun karakterinde bir adam için utanç vericiyken onu arzuluyor olmak lanet edilesi bir durumdu. Her ne olursa olsun, neşesiyle ve güzelliğiyle girdiği her ortamda, her erkeği büyüleyebilecek kıza mesafeli davranmaya karar verdi.

Olay yerine ulaştıklarında onları konaklama alanının yöneticisi karşıladı. Çeşitli büyüklüklerde ahşap evlerden oluşan tesis kar manzarasının içinde küçük bir köyü anımsatıyordu. Tesis gözlerden uzak ve doğal yaşamın içinde olsa da her türlü konfora sahipti. Zafer daha önce başka bir olay için geldiği tesise hayran olmuştu. Olay sırasında ahbaplık kurduğu eski müdür, bir hafta sonunda onu ve rahmetli anasını ahşap evlerden birinde ağırlamıştı. En fazla yüz metrekarelik bu evlere köşk denilmesinin sebebini müdür bile bilmiyordu.

Müdürlük pozisyonu için oldukça genç görünen ve kendini Selim Pekşen olarak tanıtan yeni müdür cinayet mahalline kadar onlara eşlik ederken, öldürülen müşteri hakkında bildiklerini aktardı.

“Başkomiserim tesisimizde böyle bir olayın yaşanmış olması hepimizi üzdü. Özlem Hanım, sık sık misafirimiz olurdu. Kendisine hayrandım. Gerçi o, bana bakmayacak kadar havalıydı ama aynı zamanda arkadaş canlısıydı. Daha dün sabah beraberdik, uzun uzun sohbet ettik. Böyle bir şey nasıl oldu aklım almıyor. Bir an önce soruşturmanın tamamlanması hatırlı misafirlerimizin de rahat etmesini sağlar.”

“Anlıyorum, anlıyorum. Müşterilerinizin rahatsız olmasını biz de istemeyiz. Köşklere kamera sistemi takıldı mı bari?”

Selim Pekşen, bir an soru karşısındaki şaşkınlığını gizleyemedi. İşe başladığından beri güvenlik kamerasının gereğinden bahsediyor ancak üstleri bunun özel hayatlara müdahale olacağı bahanesi ile karşı çıkıyorlardı. Bu bilgiye yer vermeden soruyu nasıl cevaplaması gerektiğini düşündü.

“Üzerinde çalışmalarımız devam ediyor ama şu an sadece yönetim binamızın güvenlik kamera sistemi var.”

Zafer başını iki yana sallamakla yetindi. Cinayetin işlendiği ahşap köşkün üç basamaklı merdivenlerinde öne geçmesi için Hale’ye yol verdi. Tamamı ahşap malzeme ile donatılmış iki katlı köşkün giriş katında genişçe bir salon, mutfak ve tuvalet vardı. Yatak odaları ve odaların arasında kalan bir açık salon ile banyo üst kattaydı. Köşke girdiklerinde üst kattan sesler geliyordu. Anlaşılan Ali Komiser onlardan önce gelmiş ve çalışmalara başlamıştı. Girişteki salonda yapay şömine yanıyordu.  Önündeki masaya saçılmış birkaç dergi vardı. Hale, mutfağı gezerken tezgâhta duran ve içine hazır yemek konan alüminyum kaplara dikkatle baktı. Zafer, delillerin sayılarını işaret eden sarı renkli levhadan aşağı katın incelemesinin bittiğini anlamıştı.

“Bu tesiste yemek yoktur. Herkes yemeğini kendisi yapar. Ancak konaklamaya gelen firmalar catering şirketleriyle anlaşıyorlar,” diyerek kaplarla ilgili gereksiz bir açıklama yaptı. Hale’ye açıklama yapmak zorunda hissetmek bir an için sinirini bozdu, suratı asıldı.

“O yüzden bakmadım. Yemek iki kişilik de o dikkatimi çekti.”

Zafer, kabın altında kalan diğer çatalın ve bıçağı Hale’nin işaret etmesiyle gördü. Cinayetin işlendiği odanın kapısında durduklarında, bakışları içeriye kitlenen tesis müdürünün omzuna elini koyan Zafer;

“Maktulü bulan personel ile görüşmek istiyorum. Yanıma gönderin lütfen,” diyerek tedirgin görünen adamı olay mahallinden uzaklaştırdı.

Cinayet mahalline girmeden önce ayaklarına birer galoş, saçlarına ise bone geçirdiler. Arabayı park edip onlara yetişen Hüseyin’in saçlarında kar taneleri ışıldıyordu. Hale elindeki ses kayıt cihazını çalıştırmak için izin isteyince Zafer başıyla onay verdi.

“Kolay gelsin millet! Biri bize maktulümüz hakkında bilgi verebilecek mi?” diye sordu. Ekibe yeni katılan Selim, elindeki not defterinden okuma yapmaya başladı. O sırada Hüseyin, Hale’yi Olay Yeri İnceleme Ekibinden Komiser Ali ile tanıştırıyordu. Zafer, bir yandan Selim’i dinlerken bir yandan da göz ucuyla Hale’yi izliyordu.

“Maktulün adı Özlem Temir. Yirmi altı yaşında, bekâr, İstanbul’da yaşıyor. Manken. Bir reklam firması çalışanlarıyla birlikte hem iş hem tatil gibi bir organizasyon için, iki gün önce giriş yapmış tesise. Çekim için gelmişler ve dün öğleden sonra tamamlanmış çekimler.  Ekip bugün ayrılacakmış ama olay olunca ayrılmalarına izin vermedik. Başlarındaki adam ukalanın teki… Affedersiniz Başkomiserim ama gerçekten şerefsiz. Sanki ekibinden birinin ölmüş olması onu üzmemiş de öfkelendirmiş gibiydi. Bir makyöz vardı…” notları karıştırdıktan sonra ekledi, “Adı Türkan. O çok üzgündü. Sanırım maktulle pek yakındılar. Maktulün sevgilisi olmadığını söyledi. Ağlama krizine girince daha fazla konuşamadık.”

Zafer, dağınık yatağın kenarında, yerde boylu boyunca yatmakta olan maktule bakmadan önce odaya göz gezdirdi. Çok büyük bir oda değildi burası. Makyaj masasına saçılmış adlarını tek tek sayamayacağı hatta bilmediği kadar çok malzemeye bakarken, koluna temas eden başka bir kol ile irkildi. Hale’nin yanında durduğunu fark etmemişti.

“Sanırım sesli düşünmem gerekiyor. Size bir söz verdik, o halde başlayalım. Çalışma prensibimdir, ilk iş cinayet mahalline göz atarım. Ölü bir bedenden daha fazlasını yaşanmışlıkların izleri anlatır. Mesela şu sahne bize ne anlatıyor?”

“Bu kadar malzeme ile evin bile boyanabileceğini…” diye lafa karışan Hüseyin, Zafer’in ters bakışları ile karşılanınca aldırmadan Hale’ye göz kırptı.

Zafer, başını iki yana salladı.

“Ciddiyet… Maktulün yaşlanmaktan korktuğunu, dağınık bir insan olduğunu, her işini son dakikaya bıraktığını… Büyük ihtimalle randevularına da geç kalıyordur.” Hale şaşkınlıkla masaya bakındı. Gördüğü rujlar, farlardan çıkan sonuç onu şaşırtmıştı. Zafer şaşkınlığı fark ettiğinde kızı etkilemiş olmanın memnuniyetini hissetti ve konuşmaya devam etti. “Mankenler genellikle günlük hayatlarında makyaj yapmazlar. Sürekli ağır makyaja maruz kaldıkları için yüzlerini dinlendirmek isterler. Makyözün olduğu bir yere bu kadar malzeme ile geldiğine göre maktulümüzün ya endişeleri vardı ya da birine güzel görünmek istiyordu. Bu sabah yola çıkacaklarını düşünürsek ya dağınık ve her işini son dakikaya bırakan biri ya da toparlanmaya vakit bulamadı. Az önce gözüme takılan havlunun duruşu  ikinci ihtimali de aklıma yazmama sebep oldu.”

Hale’nin bakışları yatağın kenarında yerde duran tortop olmuş banyo havlusuna kaydı. Sarı bir levha ile dört sayısı havlunun kenarına konmuştu. Zafer, odanın olduğu kattaki oturma alanına doğru yönelince Hale de ayağındaki galoştan çıkan hışırtıları azaltmak istercesine parmaklarının ucuna basa basa Zafer’i takip etti. Ekipteki tüm erkeklerin bakışları da Hale’yi… Kilim desenli koltukların ortasında duran sehpanın üzerinde yedi sayısı ile numaralandırılmış  iki kahve kupası ve sekiz numarası verilmiş küllükte duran sigara izmaritlerini işaret eden Zafer, “Misafiri varmış,” deyince maktulün yanında sessizce konuşmanın ilerleyişini takip eden Ali Komiser;

“Biz geleli çok olmadı. Parmak izlerini birazdan alacak çocuklar. O yüzden hiçbir yere dokunmamaya özen gösterelim,” dedi. Bu uyarı elbette heyecanını gizleyemeyen genç kadınaydı. Yeniden yatak odasına döndüklerinde Zafer’in, delillerin toplandığı küçük poşetlerde bir süre takılı kalıp odada gezinen gözlerini takip eden Hale’nin bakışları yeniden maktule kaydı.

“Ya o bize neler söylüyor?” diye sordu. Sesi bir mırıltı gibi çıkmış, neşesini kaybetmişti. İlk defa ölmüş birini gördüğü suratındaki her kıvrımın yer çekimine mağlup gibi aşağıya doğru sarkışından belliydi.

“İşte onu bize adli tıp doktorumuz söyler. Birlikte ziyaret ederiz. Onunla da tanışmış olursun. Yine de Ali Komiser ilk bulgularını açıklayabilir sanırım.”

“Elbette, madem amirimizin torununa yardım etmemiz emredildi, başlayalım bakalım.”

Hale, Ali Komiser’in alaycı ve alenen küçümseyen tavrından hoşlanmamıştı. Bir kaşını havaya kaldırmış, dudağının sağ tarafını kemiriyordu. Suratındaki sert ifadenin onu daha da çekici yaptığının farkında bile değildi.

Hale, “Başlayın bakalım!” diye karşılık verince Zafer onu biraz daha küçültebileceği fırsatı yakalamış ve herkese de bir ültimatom vermek istemişti.

“Kimin misafiri olursanız olun küçük hanım, ben ekip arkadaşlarıma karşı terbiyesizliğe asla tahammül etmem, haberiniz olsun. Ekip arkadaşlarımdan da size karşı anlayışlı davranmalarını istiyorum. Anlaştıysak işimize devam edelim!”

Ali, başını sallamakla yetindi ve resmi bir tonla konuşmaya başladı.

“Öncelikle maktulün boğularak öldürüldüğünü söyleyebilirim. Boğazında gördüğünüz morlukların kalınlığı bize kalın bir cisimle boğulduğunu işaret ediyor ki cinayet aletinin de hemen sağ tarafınızdaki banyo havlusu olduğunu tahmin ediyoruz. Kurbanın boğazında, ağız mukozasında ve tırnak içlerinde havluya ait ipliklere rastladım. Tırnak içlerinde deri kalıntıları var ancak vücudunda boğuşma belirtisi, daha önceden kalan herhangi bir darp izi ya da doğum lekesi yok. Oda sıcaklığı çok yüksek değil, bu bize ufak bir yanılma payı bırakabilir ama ölüm saati sabah on ila on bir arasında diye tahmin ediyorum. Elbette detaylı inceleme daha yapılmadı. Bunlar ilk gözlemler. Hastalığı olup olmadığı, cinsel bir saldırıya uğrayıp uğramadığı, son yediği yemeğe kadar her şey adli tıp incelemesinde belli olacak, olur olmaz da rapor haline getirip bilgilendirme yapılır.”

Zafer, maktule bir kez daha baktı. Özlem Temir, gerçekten kusursuz hatlara sahipti. Ancak yüzü çok da albenili sayılmazdı, sıradan sayılabilecek bir yüzdü. Hem yaşı hem de sıradanlığı sebebiyle reklam piyasasında yükselme şansı düşük olmalıydı. Üzerindeki gecelik günlük kullanıma uygun bir parça değildi. Hele de dağda bir gece için hiç… Siyah dantellerin arasından çıplak göğüsleri ve alt tarafa giydiği incecik ipli çamaşır belli oluyordu. Yalnız yaşayan bir kadın, bu havada böyle bir şeyle uyumak istemezdi. Zafer daha önce de mankenlerle tanışmıştı. Hatta bir yıla yakın süre piyasadaki yerel mankenlerin tamamı ile ahbaplığı olmuştu. Çünkü eski sevgilisi Gökçe,  çok tanınmış bir mankendi. Zafer’i, tanıtımını yaptığı bir firmanın sahibi ile aldatana kadar epey ateşli bir aşk yaşamışlardı. Şark görevi imdadına yetişmese aldatılmış olmasının travmasını daha zor atlatabilirdi. Komiser olarak çalıştığı yıllarına denk gelen bu ilişkinin üzerinden uzun zaman geçmiş olmasına rağmen Zafer o tutkulu aşkı hala unutamıyordu. Ama özlediği şeyin Gökçe değil, kendi gençliği olduğunu da biliyordu. Belki Hale’yi cazip kılan da o gençlik yıllarını anımsatıyor olmasıydı.

“Aşağı kapıda zorlanma izi yok. Katili ya kendisi içeriye aldı ya da katilde anahtar vardı.”

Hüseyin’in kendi varlığını hatırlatma gayesiyle ortaya attığı varsayımına burun kıvırdı Zafer.

“Daha önce burada kaldım. Misafirlere tek anahtar verilir. Anahtarı olması için idareden bir yetkili olması gerek. Selim, sor bakalım odanın anahtarı kimlerde bulunurmuş?”

Selim başıyla sert bir selam vererek odadan çıktı. Zafer, bu yeni çocuğu bir türlü bu tavırdan vazgeçiremiyordu. Kurbanın eşyaları dolaptaydı. Zafer, elbise askılarını çelik boruda kaydırırken meraklı gözlerle Zafer’in omzunun üzerinden elbiseleri görmeye çabalayan Hale’nin nefesini ensesinde hissediyordu. Rahat görebilmesi için kenara kayınca kızın gözleri hayranlıktan kocaman açıldı.

“Bunlar epey pahalı kıyafetler. Şu pullu elbisenin fiyatı en az altı-yedi bindir. Şu kot da Ernest Sewn; dolarla satılıyor, bin dolardan az değildir. Of, kar botuna bak; Moncler bu. En az üç bin de bu vardır. Mankenler böyle pahalı şeyler giyebiliyor demek ki!”

Zafer’in en sevmediği şeylerden biriydi marka düşkünlüğü. O örtünmek için giyinirdi. Gösteriş yapmak için giyinenlerden de şekilcilikten de nefret ederdi. Cebinde titreyen telefonun ekranına düşen mesajı okudu ve hala dolaba hayranlıkla bakan Hale’ye, “Çıkalım mı? Şimdilik bu odada işimiz bitti. Arkadaşlar rahat çalışsınlar. Savcı Bey de gelemeyecekmiş. Yoldaki kar yağışı hızlanmış, belki bu gece burada kalmamız gerekebilir. İstersen seni şimdiden yollayayım,” dedi.

Hale, “Ya siz ne yapacaksınız?” diye sordu. Sesinin tonunda, oyundan dışlanan bir çocuğun hayal kırıklığı vardı ve bükülen dudakları onu sevimli gösteriyordu.

“İfadelere başvuracağız. İş arkadaşlarını, otel görevlilerini dinleyeceğiz. Yani ilk etapta buradaki bütün işlerimizi tamamlayacağız.”

“Ben de kalırım o zaman.”

Zafer, fark etmez der gibi omuz silkti. Odadan çıktılar, banyoya ve yatakları hiç bozulmamış olan ikinci odaya baktılar. Dikkat çekecek bir şeye rastlamadıkları için köşkten ayrılmaya karar verdiler. Verandaya çıktıklarında Hüseyin’le burun buruna geldiler.

“Başkomiserim, görüşmeler için otelin müdürüyle birlikte büyük köşklerden birini ayarladık. Maktulün iş arkadaşları ile orada görüşmemizin daha uygun olacağını düşündük.”

“He sen düşündün kesin! Oğlum desene, müdür olayın duyulmasından it gibi korkuyor diye.”

“Aslında öyle. Haklı da, en yoğun zamanları… Yılbaşına iki gün kala tesis hınca hınç müşteri dolu.”

“Neyse ne oğlum, şu reklamcı tayfanın başı ile görüşerek başlayalım bakalım. Selim biz köşkteyken sen de resepsiyon görevlisi ile bir konuş, maktulü ya da kaldığı köşkü soran falan olmuş mu?”

Selim yine sertçe başını göğsüne indirince Zafer, genç polis memurunun ensesine hafif bir şaplak attı. Başkomiser’in bakışları, Hüseyin’in hizasında yürüyen kızın adımlarına takıldı. Kendisi bileklerine kadar kara batıp çıkarken kız adeta karda ceylan gibi sekiyordu. Sema böyle miydi? O, durgun bir nehir gibi süzülerek yürürdü. Huzurlu, sakin, derin ama güvenli bir su gibi. Onunlayken mutluydu. Hatta annesinin ölümünden sonra yüzünü güldürebilen yegâne şey Sema’nın varlığıydı. Ancak Zafer heyecanı özlüyordu. Deli akan kanı… Delikanlılığını. Bunu başkası söylese mutlaka ahkâm kesip “Buna kırk yaş sendromu denir,” derdi.

Bir öncekinden daha büyük kulübede toplanan bir avuç insanın huzursuzluğu salonun havasını ağırlaştırmıştı sanki. Zafer kendini ve Hüseyin’i tanıttı. Hale için ise sadece ekipten bir arkadaşımız demekle yetindi. Reklam ekibinin başındaki adam olduğu, konuşması için tüm başların ona döndüğünden belli olan kel kafalı, uzun boylu, atletik yapılı ve boynundaki fuların püskülleri ile oynayıp duran adam hiç beklemeden lafa girdi.

“Özlem için çok üzüldük. Kaprisli, huysuz ama başarılı bir mankenimizdi. Hepimiz için büyük bir kayıp. Ancak bir laf vardır: Su testisi su yolunda kırılır.”

Yüzünde saklama gereği duymadığı bir tiksinme ifadesi ile kurduğu cümleler, üzüntü kelimesini içerse de üzüntünün zerresini içermiyordu. Aksine ses tonunda bariz bir öfke hâkimdi. Zafer adama haddini bildirmek niyetiyle ikinci çoğul şahıs zamirinin yerine sen hitabını seçti. Ukalalığa pabuç bırakmak âdeti değildi.

“Rahmetlinin arkasından küfreder gibi konuşmak yerine önce kendini tanıtmakla başlasana kardeşim. Kimsin, neyin nesisin?”

Fularının kuzguni siyah püsküllerinden biri parmaklarının arasından ahşap zemine süzülerek inen adam sert üslup karşısında bir an için afalladı. Sonra sanki yeni karşılaşmışlar gibi elini Zafer’e uzattı.

“Adım Hakan Taşçı. Ağabeyimle birlikte kurduğumuz Taşçı Ajans’ın sahibiyim. Büyük bir ajansız, kesin duymuşsunuzdur.”

Zafer, tokalaşmak için uzatılan eli tutmadığı gibi soruya da cevap vermedi. Oysa ajansı çok iyi biliyordu; Gökçe de oraya bağlı çalışmıştı. Eski sevgilisinin sürekli bahsettiği patronu Okan da bu zibidinin ağabeyi olmalı, diye düşündü Başkomiser.

“Her çekime katılır mısın böyle?”

“Büyük işler olduğunda çekimleri bizzat yapmak isterim.”

Dolaptaki kıyafetler gözünün önüne gelince, “Bir giyim firmasının reklamını çekiyordunuz galiba,” dedi Zafer.

“Yo, bir kozmetik firmasının yeni çıkardığı güneşten koruyucu bir ürünün tanıtımıydı. Gayet başarılı ve sorunsuz bir çekim olmuştu. Firma sahibi de çekimleri izledi ve beğendi.”

Önceden hazırlanmış bir metni okur gibi tekdüze bir ses tonuyla konuşan Hakan Taşçı’nın suratının orta yerine çakmak istediği yumruğu montunun cebine soktu Zafer. Hale’nin önünde çirkinleşmek istemiyordu ama adamla konuşmaya devam ederse küfretmeden konuşması mümkün olmayacaktı. O yüzden yedi kişilik ekibin ağlamaktan gözleri şişen tek ferdine çevirdi başını. Boyu gruptaki diğer kadınlardan oldukça kısa, kirpikleri boyundan uzun, güzel yüzündeki makyaj katmanlarında akan gözyaşları fay hatları oluşturmuş, bakışları yere sabitlenmiş olan kadın, makyöz Türkan olmalıydı. Zafer, küçük bir omuz darbesiyle Hakan Taşçı’nın yanından geçerek kadının karşısında durdu.

“Siz Özlem Hanım’la yakındınız galiba?” diye sordu.

Kadın bakışlarını yerden kaldırmadı. Siyah boğazlı kazağının kollarını çekiştirip duruyordu.

“Ev arkadaşıydık,” dedi mırıldanır gibi.

“Neden burada da aynı evde kalmıyordunuz?”

“Özlem’in anlaşmasında otellerde tek kişilik odada kalacağı şartı vardı. Burada da yalnız kalmak istedi. Ben ve iki arkadaş daha yandaki evdeydik.”

Türkan’ın her cevap öncesinde Hakan’a kayan bakışlarını yakalayan Zafer, “Hüseyin Komiserim, sen arkadaşların kimlik ve adres bilgilerini al. Türkan Hanım’la biz de mutfak tarafında konuşalım,” diyerek diğerlerinin yanından uzaklaştırdı. Kadının kolundan hafifçe tutup, “Sanırım suya ihtiyacınız var,” diyerek kadını yönlendirdi. Hale kiminle kalacağını bilemez halde bir Hüseyin’e bir Zafer’e baktı; Zafer başıyla birlikte gideceklerini işaret etti.

Kendisine uzatılan su bardağını ağzına götürmeden avucunun içinde çeviriyordu kadın.

“Özlem hakkında bildiklerini bize rahat rahat anlatabilirsin artık,” diyerek kadını cesaretlendirmeye çalıştı Zafer. Türkan, yüzündeki boyaları iyice bulaştırarak sildi gözlerini.

“Patronun yanında konuşamazdım.”

“Fark ettim ve nedenini merak ettim açıkçası.”

“Konuşamazdım çünkü onun söyledikleri yalandı. Bir şeyleri kapatmaya çalışıyor. Çekim sorunsuz değildi. Özlem biraz havaiydi, şıpsevdiydi. Erkeklerle oyuncak gibi oynamayı severdi. Fakat bu onun çocuksuluğundandı. Normalde melek gibi bir kalbi vardı. Yardımseverdi. Mesela ben evimden çıkarılınca bana evinin kapılarını açtı. Hem de kira istemeden. Eğlenceye ve lükse düşkündü ama paraya değil. Yani başına gelenleri hak eden biri değildi.”

“Kimse için öldürülmeyi hak etti diyemeyiz zaten,” diyerek lafa giren Hale’nin bakışları Başkomiser’in sert bakışları ile karşılaşınca, sessizliğini koruyamadığı için mahcubiyetle başka yöne çevrildi. Türkan sözlerinin bölünmesine aldırış etmedi.

“Özlem eğer patrona yüz verseydi, şimdiye çok daha meşhur bir manken olurdu. Hakan’la resmen oynadı. Önceleri ona çok yakın davrandı. Umut verdi yani, ne zaman ki Hakan ona âşık oldu o zaman reddetti adamı, kendinden nefret ettirdi.”

“Hakan, Özlem’den hiç hoşlanmıyordu yani.”

“Aslında ona deliler gibi âşıktı bence ama Özlem ona pas vermediği için kinleniyordu. Eğer Özlem, Okan Bey’in yakın arkadaşının kızı olmasa çoktan ajanstan kovulurdu.”

“Anlaşılan Okan Taşçı büyük patron…”

“Aynen öyle. Dün hepimizin önünde öyle büyük bir kavga ettiler ki, ekibin tamamının sinirleri bozuldu.”

“Okan’la mı?”

Kadın bir an boş gözlerle baktı.

“Okan Bey çekimlere gelmez ki!”

“Hakan’la kavga ettiler yani. Sebep neydi?”

“Aslında tam anlayamadık biz de. Hakan Bey set alanını kırdı geçirdi. Özlem’in Emre ile yakınlaşmasına sinirlendiğinden olsa gerek sudan bahanelerle bağırdı çağırdı kıza. Çekim ekibinin de morali bozuldu. Benim makyaj malzemelerim bile haşat oldu.”

“Emre kim?”

Türkan belli belirsiz tebessüm etti.

“Firmanın fotoğrafçısı… Hakan’ın arkasında duran uzun boylu adam var ya o işte.”

Zafer, Türkan’ın bakışları ile işaret ettiği yöne çevirdi başını. Adamın yakışıklılığı dikkatini çekmiş, onun da manken olduğunu düşünmüştü. Emre sabırsız görünüyordu. Sürekli cep telefonuna bakıyor, sanki beklediği mesaj gelmeyen bir yeni yetme gibi başını sağa sola sallıyordu.

“Son bir sorum var,” dedi Zafer. “Bu sabah on ile on bir arasında nerede olduğunuzu söyleyebilir misiniz?”

“Köşkteydim. 21 numarada.”

“Şahidiniz var mı?”

Kadının kaşları alnını kırış kırış edecek kadar yukarıya kalktı. Sesinin yükselmesini umursamadan, “Ne yani beni mi suçluyorsunuz?” diye çıkıştı.

“Sakin olun, herkese mecburen yönelteceğimiz standart bir soru bu.”

“Birlikte kaldığım kızlar uyuyor olduğumu görmüşlerdir.”

Zafer, Emre’yi çağırması için yolladı Türkan’ı. Bulduğu fırsatı değerlendirmek isteyen Hale, sınavda kopya çekmeye çalışan öğrenciler gibi fısıldayarak konuşmaya başladı:

“Ben bu kadını hiç sevmedim. Konuşmalarındaki tutarsızlığı fark ettiniz mi? O da patronu gibi hem yüceltti hem de gömdü Özlem’i.”

Zafer, yorum yapmak yerine sadece gözlerini kapatıp açtı. Emre, mutfağa geldiğinde çok tedirgin görünüyordu. Zafer, elini sıkarken adamın avuç içlerinin terden sırılsıklam olduğunu fark etti. Girizgâha gerek duymadan konuya girdi.

“Maktulle yakın olduğunuzu duyduk, ne kadar yakındınız?”

“Arkadaştık sadece.”

Ortamdaki soğuğa rağmen Emre’nin alnında biriken ter damlaları da gözden kaçacak gibi değildi. Siyah hırkasının yaka kısmını alnına doğru çekip terleri hırka ile sildi Emre. Zafer ikna olmadığını belli etmek ve adamın üstünde baskı oluşturmak için susuyordu. Emre baskıya dayanamadı.

“Tamam, flört ettik kısa bir süre. Eğleniyorduk aslında. Sonra geçen haftalarda Özlem birden uzaklaştı. Hayatının değişmesi gerektiğini falan söyledi. Düzenli bir hayat istediğini, ciddi olmayan bir ilişki yaşamak istemediğini…”

“Buraya gelince sanki değişmiş işler.”

“Değişen bir şey yok. Arkadaşız biz sadece. Yani… Öyleydik işte.”

“Geceyi birlikte geçiren arkadaşlardan mı?”

Adamın gözleri fal taşı gibi açıldı. Hale de anlamayan gözlerle Zafer’e bakıyordu. Maktulün üzerindeki çamaşırlardan yola çıkıp adama olta atmıştı Zafer ve bir şeyler yakaladığını hissediyordu.

“Yemin ederim hiçbir şey olmadı Komiserim. Biz akşam yemeğini birlikte yedik sadece. Setteki olay yüzünden morali bozuk olur diye düşünmüştüm ama o konuşmak istemedi. Yemeği yedik ve ben ayrıldım. Hatta Hakan Bey’le karşılaştık. O da yandaki köşkün verandada sigara içiyordu.”

“Saat kaçta oldu bu?”

“Akşam dokuz buçuk gibiydi. Ben zaten Bora ile aynı köşkte kalıyorum, set elemanıdır.  Bora da şahitlik edebilir. Birlikte içeriz diye aldığım şarabı geri vermişti Özlem. Bora’yla onu içtik gece. O erkenden uyudu. Ben de biraz televizyon seyredip yattım. Bugün ayrılacağımız için erken uyanmak istiyordum. Eşyalarımızı toplarken haberi aldık.”

“Akşam Özlem’le birlikteyken dikkatini çeken bir şey oldu mu? Birini bekliyor muydu? Ya da sana özel konulardan bahsetti mi?”

Emre yine avucunda evirip çevirdiği telefonun ekranına bakarak, “Bilmiyorum, belki de bekliyordu. Benimle içmek istemedi. Hatta biraz acele etti yemek yerken,” dedi.

“Telefondaki kim diye sorabilir miyim?”

“Annem. Hastalanmış ve onu doktora götürmem için beni bekliyor. Ne zaman dönebiliriz?”

Zafer saatine baktı. Hava çoktan kararmıştı ancak saat henüz altı bile değildi. Mutfak kısmının kare penceresinden dışarıya baktığında kar yağışının artmış olduğunu gördü.

“Annenizi doktora götürecek başkasını bulsanız iyi olur. Dönüş yolu kapanmıştır bile.”

Emre bir of çekti ve telefonunun rehberinde gezinmeye başladı. Hüseyin, Başkomiser Zafer’e hazırladığı ufak listeyi gösterdi. Salonda bekleyen herkesin adı, yaşı, görevi ve adres bilgisini içeren listenin bir fotoğrafını Hale de telefonuyla kayıt altına aldı. Zafer, Emre’nin ve Türkan’ın anlattıklarını Hüseyin’e aktardı ve diğerlerine teyit ettirmesini istedi. O sırada köşke kardan adama dönmüş olan Selim girdi. Üzerindeki karları silkeleyerek Zafer’in yanına geldi.

“Başkomiserim, resepsiyondakilerle konuştum. Maktule dışarıdan bir misafir gelmemiş ya da soran olmamış. Temizlik personeli ile de konuştum. Dikkatlerini çeken bir şey görmemişler. Maktulü bulan personeli istemişsiniz ama adamın bir şey bildiği yok. Saat on iki rutin temizlik saatiymiş. Müşteriler o saate odaları boşaltmış olurmuş genelde. Düşünmeden girmiş içeriye ve kadını bulunca hemen müdüre haber vermiş. Yanınıza geliyordu ama sizi meşgul etmemesi için yollamadım. Yine de isterseniz getirebilirim.”

“Gerek yok aslanım. Sen eşine haber verdin inşallah burada kalacağımızı.”

“Burada mı kalıyoruz ki?”

“Bize bir yer ayarlasınlar artık. Mecburen bu gece buradayız. Şu ilk ifadeleri bir alalım bakalım da sonrasını büroda hallederiz zaten. Aliler ne yaptı, bitirebildiler mi işleri?”

“Onlar az önce ayrıldılar. Raporları bir iki gün içinde gönderirlermiş.” Selim, sessizce notlar alan Hale’yi yeni fark etmiş gibi, “Nasıl gidiyor? Bizim işleri sevdiniz mi?” diye sordu. Hale dağda kalmak fikrinden hoşnut değildi.

“İlgi çekici elbette, ancak bu gece rahat uyuyabileceğimden emin değilim.”

“Hazırlıklı gelmedin tabii,” dedi Zafer etrafındakilere pek sunmadığı şefkatiyle.

“Ondan değil. Hayatımda ilk defa, ölmüş birini yakından gördüm. Üniversitedeyken savaş muhabiri olmak isterdim ama anladım ki mümkün değil olamazmışım.”

Zafer yorum yapmak istemedi. Konuyu değiştirmek için Selim’e, salondaki gürgen masanın etrafına toplanmış kalabalığı tanıttı sessizce. Hakan ve Emre’nin arasında set elemanı Bora oturuyordu. En fazla yirmisinde bir delikanlıydı. Çelimsiz vücudunu ısıtabilmek için sırtını masaya dönmüş, ayaklarını yapay şömine ateşine doğru uzatmıştı. Listeye göre Emre’nin yanındaki Özlem’le birlikte reklamda yer alan manken, Achilleo olmalıydı. İtalyan asıllı bir öğrenciydi. Öğrenci değişim programı ile ülkeye gelmişti ve boş zamanlarında mankenlik yaparak geçimini sağlıyordu. Son bir saattir sevgilisine çat pat konuştuğu Türkçesiyle neden dönemediğinin açıklamasını yapıyordu ancak kız pek kaprisli bir şey olmalıydı ki çocuğu tekrar tekrar arıyordu. Çekimden sonra dağda kalmamış şehre dönmüştü. Sabah da diğerlerini almak için servis aracıyla gelmişti. Onun tam karşısında oturansa Türkan’ın yardımcısı Elif’ti. Firmanın kıyafetlerden sorumlu personeli olan Sude ile birbirlerine sokulmuş, ısınmaya çalışıyorlar, bir yandan da Hüseyin’in sorduğu soruları yanıtlıyorlardı. O sırada bir cümle Zafer’in dikkatini çekti. Hızla salona girince tüm başlar ona çevrildi.

“Sabah yürüyüşe gittik mi dediniz?”

Kızlar aynı anda başlarını salladılar. Zafer, kızları iyiden iyiye sorgu odasına çevirdiği mutfağa alıp “İkiniz birlikte mi yürüdünüz?” diye sorunca Sude başını iki yana salladı. Üzerinde siyah, kırmızı tüylü salaş bir mont vardı. Montun tüyleri o kadar uzundu ki kıza pelüş bir oyuncak havası vermişti. Ses tonu kulak tırmalayacak kadar inceydi; şapırdatarak sakız çiğniyordu ve ağzını yayarak konuşuyordu. Zafer’in arkasında kalan salona doğru eğilip patronuna baktı ve çapkınca gülümsedi.

“Hakan Bey de bir süre bizimle birlikte yürüdü ama elbette biz onun temposuna ayak uyduramadık. Kendisi eski sporcu olunca uçtu gitti adeta. Dağ havası da bir harika… Oksijen tüm ciğerlerinizi dolduruyor.”

“Yürüyüşten ne zaman döndünüz peki?”

“On çeyrek gibiydi, değil mi tatlım? Odayı boşaltmadan bir duş alalım dedik.”

“Sizin kaldığınız yer hemen Özlem Hanım’ın kaldığı köşkün yanındaki değil mi? Birini gördünüz mü kulübeye girip çıkan?”

Kızlar birbirlerine baktılar ve aynı anda cevap verdiler.

“Yo, görmedik.”

Diğerine göre daha ağırbaşlı görünen Elif’in kaşları bir anda çatıldı. Bir şey düşündü ve söyleyip söylememekte kararsız kalmış gibi ağzını birkaç kez açıp kapattıktan sonra;

“Kulübeden çıkan biri olduysa Türkan abla görmüştür. Biz spordan dönerken onun verandadan eve girdiğini görmüştüm. İçeri girdiğimizde hala titriyordu, sanırım çok üşümüştü. Sigara içtiğini söyledi. Şu kavga onu çok sarstı, makyaj malzemeleri haşat oldu ya sinirleri bozuldu ablamın. Hakan Bey ona, ‘Her şeye burnunu sokma artık. Sen kimsin de seni dinleyeceğim’ diye bağırdığında da çok utandı. İstediği sadece patronu sakinleştirmekti oysa.”

“Çekimler sırasında olan kavgadan bahsediyorsun sanırım. Neden kavga çıkmıştı?”

Dedikodu yapmaktan hoşlandığı her halinden belli olan Sude lafa atıldı.

“Ay neden çıkacak, Özlem’in beceriksizliği Hakan Bey’i delirtti tabii. İşine ciddiyetle yaklaşmadığı için çok kızdı. Dün akşam bizim köşkte kahve içerken ne dediğini hatırlasana; Özlem’in iyice yoldan çıktığını söylememiş miydi?”

Elif, Sude’nin kolunu sıkıp “Nasıl konuşma bu, ölünün arkasından tövbe tövbe,” diyerek etini büktü.

“Yalan mı? Achilleo harikaydı. Özlem ise kozmetik firmasından gelen adamla oynaşmaktan poz veremedi bence.”

“Günah be! Ölmüş gitmiş insana iftira atıyorsun bir de. Kız kiminle konuşsa hemen adını çıkarıyorsunuz. Hakan Bey, Emre hatta Achilleo ile bile yakıştırdınız. O sadece neşeli biriydi ve arkadaşlıklarında kadın erkek ayrımı yapmadan yakınlaşırdı. Bu dedikodularınız yüzünden işi bırakacaktı zaten.”

“Ne yani, Özlem işten ayrılacak mıydı?” diye sordu Hale. Aklındaki soruyu sesli sorduğunu fark edince yine utandı, yanakları kızardı. Zafer, onun bu mahcup halini çok çekici buluyordu. Bükülen dudaklarını öpmek arzusunu başını iki yana hızla sallayarak aklından çıkarmaya çalıştı.

“Ayrılacaktı tabi. Saçlarını yaparken bana anlatmıştı. Özlem zevk için çalışıyordu zaten. Ailesi varlıklıydı. Kendisi de epey birikim yapmıştı. Mankenlik onun için eğlenceli bir uğraştı sadece. ‘Artık daha eğlenceli bir iş yapacağım,’ demişti bana.”

Aklını karıştıran pahalı kıyafetlerin nereden geldiğini az çok anlayan Zafer, “Ne işi olduğunu söylemedi mi?” diye sorunca, Elif başını olumsuz anlamda salladı.

“Kavga sırasında Hakan Bey’e de aynı şeyi söyledi. Hakan Bey de ona,  ‘Şimdiden git o zaman,’ diye bağırıp makyaj masasının üzerindekileri yere saçtı. Özlem çok ağladı, kıyamadık hiçbirimiz.”

Zafer, salondaki televizyona boş gözlerle bakan Hakan’a bakınca Sude yine o berbat sesi ile lafa girdi. Anlaşılan kız patronuna âşıktı ki savunma gereği hissetmişti.

“Hakan Bey çok kibar bir insandır. Özlem Hanım onu kışkırtmasa asla böyle bir şey yapmazdı.”

Zafer ve Hale bakıştılar. İkisinin aklından da aynı şey geçiyor olmalıydı: Hakan Taçlı ile yeniden konuşmak farz olmuştu. Zafer, mutfakta dikilmekten yorulduğunun sinyallerini veren bacaklarını salladı. Hakan’ı üst katta bekleyeceklerdi. Üst kattaki oturma grubuna uzanır gibi oturup “On dakikadan yanımıza yolla,” demişti Selim’e. Hale de sanki başka yer yok gibi yanına oturmuştu. Kızın harika kokusu burnuna doldukça bu kokuyla yan yana geçecek uzun gece Zafer için daha tehlikeli bir hal almaya başlamıştı. Aklındakileri dağıtmak için Hale’yi konuşturmak istedi.

“Sen bir reklam firmasının patronu olsan, hem de öyle sıradan bir firma değil şehrin en büyüğü, kostümcünle ya da makyaj yapan elemanlarınla akşam vakti oturup kahve içer miydin Hale?”

“Ben insan ayırt etmem!” diye sert cevap geldi Hale’den.

“Anladım. Sence Hakan Bey senin gibi biri mi?”

Hale, Zafer’in ne demek istediğini anlamıştı.

“Evet, bu benim de dikkatimi çekti. Ama bir de şöyle düşünün lütfen, gün içinde tüm ekip adamın öfkesinden nasibini almıştı, Özlem üzgündü. Kız, ağabeyinin arkadaşının kızıydı. Belki ağabeyinin kendisine kızacağını düşünmüştür. O ukalalıktaki bir adam haksız bulunmak istememiştir, kendine taraftar topluyordur ya da pişman olmuştur. Özlem’in gönlünü almak için söyleyeceklerini, Türkan’ın Özlem’e yetiştireceğini düşündüğü için kızlarla konuşmuştur.”

Zafer, bıyık altından gülmekten kendini alamadı. Kızın titrediğini fark edince, yatak odasında bulduğu battaniyeyi kızın dizlerine örttü. Kız da battaniyenin bir ucunu boğazına kadar çekti ve diğer ucunu kaldırıp Zafer’in oturması için koltukta yer açtı. Kızın bakışlarında ilk defa çapkınca bir ışıltı gördü Zafer ve Hakan’ın ayak seslerini bahane edip diğer koltuklardan birine oturdu. Az önceki ukala tavrından eser kalmamış, omuzları çökmüş adama oturması için tekli koltuğu işaret etti.

“Burada kalmamız gerekiyormuş. Yarın sabah erkenden çok önemli insanlarla bir toplantım vardı.”

Zafer adamı terslercesine konuştu. “Benim de işlerim vardı, ben de kaldım. Bir insan öldü ve herkes yapılması gerekeni yapıyor.”

“Büroya gelip ifade verirdik hepimiz. Burada tutmanız gerekmezdi.”

“Merak etmeyin, yazılı ifadeleriniz için zaten büroya gelmeniz gerekecek. Bu sadece bir ön görüşme diyelim ve lafı uzatmadan sadede gelelim. Özlem’i sen mi boğdun?”

“Özlem boğulmuş mu?”

“Soruma soruyla yanıt verme. Öldürdün mü öldürmedin mi, onu söyle.”

“Tabii ki ben yapmadım.”

“Bu sabah neredeydin peki?”

“Yürüyüşteydim. Epey yürüdüm. Sude ile Elif de gördüler beni. Birlikte yürüdük hatta.”

“Bir süreliğine… Sonra ayrılmışsın.”

“Ayrıldım çünkü ikisi de çok yavaş yürüyorlardı. Karda yürümek zordur. Kondisyon ister. Onlar kardan temizlenmiş parkurdalardı. Ben biraz ağaçların arasına dalıp manzaranın tadına varmak istedim. Sonra köşke dönüp hazırlanmaya başladım.”

“Kaç gibi döndün peki?”

“Saat kullanmıyorum ama duşa girmeden önce şirketten bir arama gelmişti, onun saatine bakarak söyleyebilirim. Bir dakika…”

Hakan, neredeyse bir araba parası edecek kadar pahalı, son model telefonunu kurcaladıktan sonra, “Saat 11. 15’te odadaymışım,” dedi. Zafer, her ne kadar sakin görünmeye çalışsa da adamın bir şey gizlediğinden emindi.

“Bak kardeşim, dün sette çıkan kavgayı duyduk. Maktulün işten ayrılmak istediğini de. Eğer yürüyüşten dönüşte herhangi biri ile karşılaştıysan bunu söylesen iyi edersin. Oklar sana dönmeden şu dilinin altındakileri bir dökül istersen.”

Hakan, iki elinin parmaklarını birbirine kenetleyip çıtırdatmaya başladı. Hale oturduğu yerde öne doğru eğilmiş hiçbir cümleyi kaçırmak istemez gibi kulak kabartmıştı. Zafer, adamı cesaretlendirmek istercesine, “Tesisten bir misafir senin dün gece Özlem’in köşküne girdiğini ya da çıktığını görmüş olabilir mi? Yardımcılarımı birazdan bunu araştırmaları için yollayacağım. Ben bir şey bulmadan, sen her şeyi olduğu gibi anlatırsan sana yardımcı olabilirim,” dedi.

Ukala adamın dudakları titremeye başladı. Oturduğu koltukta havası inen bir balon gibi gitgide küçülüyordu. Pes ettiğini ifade eder gibi suratını ekşitti.

“Avukatımı aramalı mıyım?”

“Aramanı gerektiren bir durumun mu var?”

“Ben… Şey… Dün gece Özlem’le konuşmaya gitmiştim. Ama yemin ederim ben onun kulübesinden ayrıldığımda o… Yani yaşıyordu hala.”

“Ne konuştunuz peki?”

“Özür dilemek istedim. Kızlarla konuşunca fazla tepki verdiğimi söylediler. Ben de onlara hak verdim. Başkomiserim, inanın ben Özlem’i incitecek bir şey yapmazdım. Dün çekim sırasında reklamı veren firmadan Çağlar Bey de vardı. Özlem’le çok ilgilendi, iltifatlar etti. Özlem’in de bu iltifatlara kayıtsız kalmaması, sonra akşam yemeği teklifimi Emre ile yiyeceği bahanesiyle reddetmesi beni delirtti. Neticede evlenmeyi düşünüyordum ben Özlem’le.”

Hale, işaret parmağını sallayarak;

“Ama ölümüne de üzülmediniz. Neydi lafınız: Su testisi su yolunda kırılır!” dedi. Bu kez konuşmaya dâhil olmaktan pişman olmadığını belirtmek ister gibi Zafer’e bakıp omuz silkti. Hakan, tırnaklarının kenarındaki etleri kemiriyordu.

“Ben en iyisi her şeyi olduğu gibi anlatayım Başkomiserim. Çünkü saklayacak bir şeyim yok. Özlem’e ilk gördüğüm günden beri aşığım ben. Özlem, şımarık bir çocuk gibidir. Nasıl diyeyim, bir oyuncağı alıp hemen sıkılıp diğerine geçen çocuklar gibi işte. Bir de düşünmeden konuşur, sonunu düşünmeden samimi olur. Biz bir süre sevgili olarak görüştük ve bunu şirkettekilerden sakladık. Özellikle ağabeyimin kulağına gitmemeliydi bu durum. Bir de Türkan’ın… Türkan ne duysa direkt ağabeyime yetiştirir. Neyse, iki ay kadar önce Özlem’e evlenme teklif ettiğimde benden kaçtı. Benden değil de durumun ciddiyetinden kaçtı aslında. Emre ile görüşmeye, birlikte zaman geçirmeye ve beni kıskançlıktan çıldırtmaya başladı. Ona gelip gitmemi engellemek için Türkan’ı evine aldı.

“Dün sabah çekimlerden önce bana geldi ve eğer hala istiyorsam benimle evlenebileceğini söyledi. Dünyaları yeniden önüme sermiş gibi hissettim. Peki, sonra ne yaptı? Sanki bana bir söz vermemiş gibi Çağlar’la gülüşmeler, Emre’ye sarılarak yürümeler, sosyal medyaya Achilleo ile yanak yanağa fotoğraflar koymalar… Çocuk, Özlem’in paylaşımın altına yazdıkları yüzünden hala sevgilisine ifade veriyor. Bir de üstüne üstlük işi bırakacağını söylemesin mi? Ben de aşırı tepki verdim, ortalığı dağıttım biraz. Belli ki duymuşsunuz. Gece de özür dilemeye gittim işte.”

Başkomiser’e ve diğer ikisine kahve getiren Selim’in varlığı konuşmayı bölmüştü. Zafer, kahvesini alıp başıyla Selim’e oturmasını işaret etti.

“Devam edin, dün geceye gelelim.”

Hakan huzursuzca kıpırdandı.

“Dün kızlarla kahve içtik. Oradayken mesaj attım Özlem’e. Konuşmak istediğimi yazdım, telefon kayıtlarından saatini görebilirsiniz. O da…” yeniden telefonunu ortaya çıkarıp ekrana baktı, “ Saat 21. 15’te cevap yazmış ve yarım saat sonra gelmemi istemişti.”

“Gitmeden bir sigara mı içtiniz siz de?”

“Anlamadım?”

“Emre Bey, o saatlerde sizi kızların verandasında sigara içerken gördüğünü söylemişti.”

“Doğrudur. O çıkarken biz sigara ve kahve içiyorduk. Türkan’ı fark etmemiş demek ki! Neyse işte, ben kahvem biter bitmez gittim Özlem’e. Bana kapıyı öyle bir kıyafetle açtı ki delirmemek işten bile değildi.”

“Emre için öyle giyindiğini sandınız ve onu oracıkta öldürdünüz!”

Zafer’in bu cümlesi en az Hakan kadar Selim ve Hale’yi de şaşırtmıştı. İtiraz eden Hakan oldu.

“Ne öldürmesi? Kavga ettik, evet! Emre ile birlikte olduklarını sandım bir an ama Özlem benim için hazırlanmıştı. Siyah rengi sevdiğim için özellikle o çamaşırı seçtiğini söyledi. Birlikte olduk. Sonra sabaha karşı beni neredeyse kapı önüne koyar gibi yolladı. Gün aydınlanmadan kimseye görünmeden gitmemi istedi. Evlenmeden hakkımızda dedikodu çıkmasını istemediğini, ailelerimizin dedikodulardan etkileneceğini, bir duş alıp uyuyacağını söyledi. Ben de kendi köşküme geçtim ama saati bilmiyorum. Güneş doğmadan hemen önceydi. Bir süre yattım ama uyuyamadığım için yürüyüşe çıkmaya karar verdim. İçim içime sığmıyordu. Çok mutluydum fakat haberi aldığımda kendimi kandırılmış hissettim. Yatağına başkasını almak için beni öyle apar topar yolladığını düşündüm.”

“Neden öyle düşündüğünüzü anlayamadım?”

Hakan, Hale’ye kaçamak bir bakış attı. Söyleyeceklerini tartıyor gibiydi. Gözlerinde kümelenen yaşları saklamak ister gibi başını çevirdi.

“Ben çıkarken… Yani onu yatakta bıraktığımda Özlem… Üzerinde bir şey yoktu işte! Banyoya girecek biri neden o seksi şeyleri yeniden giyinsin ki? Türkan duymuş; üzerinde siyah babydoll ile bulunmuş. Beni karşıladığı kıyafetle yani… Zaten evine de giren çıkan çok erkek olmuş ayrılığımız süresince. Türkan’ı yanına almasa belki bunları hiç öğrenemeyecek şu an yas tutuyor olacaktım. Söyleyecek başka bir şeyim yok.”

“Benim bir sorum daha var: Neden işten ayrılacağını açıklamış mıydı size?”

Hakan gözlerinde biriken yaşları yine hızlıca sildi.

“Eşim olacağı için… Şehre döndüğümüzde yeni yılla birlikte bana sürpriz bir hediye verecekti.”

“Ne gibi bir sürpriz?”

Selim’in manasız sorusu cevapsız kaldı. Toy polis memuru, Hakan’ı diğerlerinin yanına indirdiğinde Zafer yeni yeni belirmeye başlayan sakallarında gezdirdi elini. Bakışları sabitlenmişti. Aklından geçenleri anlamak isteyen Hale’nin ona seslendiğini duymadı bile, ona dokunduğunda ise olduğu yerde sıçradı.

“Katil o değil mi? Yalan söylüyor.”

“Sence yalan mı söylüyor Hale?

Hale, Zafer’in yüzündeki ifadeyi inceler gibi bakışlarını ona dikti.

“Evet, bence yalan söylüyor. Herkesi dinledik. Hem cinayet için sebep olması gerekmez mi? Hakan’ın geçerli sebepleri olduğunu düşünüyorum: Kıskançlık ve öfke.”

“Aynı sebepler Türkan, Sude ve Emre hatta otelin genç müdürü için bile geçerli. Hem onda anahtar da vardır.”

“Nasıl yani?”

Zafer soruyu cevapsız bıraktı. Pencereden dışarıya, yağan kara uzun sayılabilecek bir süre baktı. “Katili biliyorum ama bakalım kanıtlar beni doğrulayacak mı? Artık dinlenmeye geçelim,” dedi.

***

Gece boyu yağan karı anında eritecek kadar güneşli bir güne uyandılar. Çam ağaçlarının üzerine düşen günün ilk ışıklarıyla parlayan kar kristalleri görsel bir şölen oluşturuyordu. Yılbaşı eğlenceleri için gelen kafileler köşklere yerleşirken bir ölümün etrafında birleşen insanlar Uludağ’dan ayrıldılar.  Zafer, dikiz aynasından izlediği manzarayı geride bırakırken bulduğu ilk fırsatta gece boyu rüyalarına giren Sema’yı tesise getirmeye karar verdi.Hüseyin durmadan konuşuyor, sağlıklı bir uyku uyuyamadığı her halinden belli olan Hale ise sessizce, biraz da somurtarak oturuyordu. Yolculuk boyunca onu konuşturmaya çalışan Hüseyin’e pas vermedi. Arabadan inerken, “Büroya ne zaman geleyim?” diye sordu.

Zafer kızın surat astığının farkında değilmiş gibi, “Ne zaman istersen; kapımız sana açık,” diye yanıt verdi. “Bir de siyah rengi sever misin? Bunu bir düşün,” diye ekledi. Bu kez arabanın dikiz aynasındaki manzara Hale’nin yol kenarında düşünceli bir şekilde dikilip kalmış olmasıydı.

Hüseyin’in “Sizce yemeğe davet etsem kabul eder mi?” sorusuna gülümseme ile karşılık verdi Zafer.

Ertesi iki gün boyunca reklam firmasının çalışanlarının resmi ifadeleri tutanaklara geçirildi. Emniyet koridorlarında Hakan, avukatı ve yanında Hakan’ın tıpatıp kopyası gibi görünen ağabeyi ile karşılaşan Zafer, onları odasına davet etti. Normalde avukatlardan hiç hoşlanmazdı ama Hakan’ın avukatı oldukça zarif bir kadındı. Müvekkilinin ifadesinin usullere uygun alınışına şahitlik etmek dışında konuya müdahil olmamıştı.

“İlişkilerinden elbette haberdardım. Her ne kadar Türkan bana bu haberi yetiştirirken onaylamayacağımı düşünse de bu evliliğe karşı çıkmazdım. Kardeşimin bana açılmasını bekliyordum,” dedi Okan Bey çayını yudumlarken. Hakan’ın şüpheli konumunda olmasından endişe eder gibiydi. Zafer, adamın endişeleri ile ilgili suallerini ustalıkla geçiştirmeyi yeğledi.

Zafer ve Hüseyin maktulün ailesi ile de görüşmüşlerdi. Kızlarının hayatına kastedecek düşmanları olmadığını beyan etseler de Hüseyin, “Bu kadar variyetin mutlaka düşmanı vardır,” demişti. Zafer, kızın yaşadığı yeri ve aileyi gördüğü ilk anda Okan Bey’in bu evliliğe karşı çıkmayacağını zaten anlamıştı. Maktul hakkında iki gündür yaptıkları tüm incelemeler kızın canına kastedecek bir düşmanı olmadığını doğrular nitelikteydi. Zafer katilin kimliği ile ilgili düşüncesini açıklamayarak Hüseyin’i iyiden iyiye meraklandırıyordu. Odasındaki misafirleri yolcu ederken Hale’nin hızlı adımlarla yaklaştığını görünce istemsizce sırıttı.

“Hoş geldin.”

Hale ona cevap vermeden ve izne gerek duymadan odaya daldı ve elindeki bir tomar kâğıdı masaya bıraktı.

“İki gündür arşivi alt üst ettim. Özlem Temir’e ve Hakan Taşçı’ya ait ne kadar magazin haberi varsa hepsini topladım. Artık katilin kimliğinden ben de eminim.”

Zafer’in kolundan tutup masaya sürüklerken, “Bakmayacak mısın?” diye sordu.

Zafer, masasının başına geçip heyecanını yenemeyen, odada bir ileri bir geri yürüyen kızın bıraktığı kâğıtlara baktı. Hale’nin Başkomiser’in yanında olduğunun haberini alan Hüseyin izin isteyip odaya girdiğinde Zafer, ikisine de oturmaları için koltukları işaret etti.

“Hale katilimizi bulmuş. Otur ve dedektifimizi dinleyelim,” dedi.

Oturmak yerine odada gezinen Hale kendinden emin bir şekilde konuşmaya başladı.

“Uludağ’da konuştuğumuz herkes ile ilgili araştırma yaptım.  Fotoğraflar, haberler… Hepsini didik didik ettim. Katil bence Emre… Şu fotoğraflara bakar mısınız? Emre ve Özlem gece hayatında o kadar çok birlikte görülmüşler ki! Bence aralarında daha ciddi bir ilişki gelişmişti. Emre, Özlem’in patronu ile evleneceğini duydu ve kıskançlıktan delirdi. Bora’yı şarap ile uyuttu ve gizlice Özlem’in köşküne geri döndü. Cinayeti o işledi. Düşünsenize Türkan bile…”

Kapının yeniden tıklatılması ile konuşması yarıda kalan Hale, koltuğa oturdu. Odaya giren Selim, Başkomiser’i abartılı bir biçimde selamladı,

“İzninizle Başkomiserim.”

Elindeki dosyayı masaya bıraktı.

“Adli Tıp raporu geldi. Siz de inceleyince göreceksiniz ama bence otopsi bulgularından biri çok önemli: Maktul üç aylık hamileymiş.”

Zafer, bunu beklemiyordu. “Yeni ve eğlenceli işi annelik olacakmış demek ki, yazık,” diye mırıldandı. Rapordan önemli yerlerin fosforlu kalemle işaretlendiğini gördüğünde Selim gibi çalışkan bir memurun bölüme atandığına bir kere daha şükretti. Hüseyin yerinden kalkmış Zafer’in tepesinden rapora bakmaya çalışıyor ama bir şey göremiyordu. Hale ise keşfiyle ilgilenilmediğini düşündüğünden suratını asmış oturuyordu. Kısa bir süre sonra Zafer, küçük bir not kâğıdına ismi yazdı ve Selim’e uzattı.

“Tamam evlat. Bu ismi alıp gelin. Sorgu odasında beni beklesin.”

Zafer, sandalyesinde arkasına yaslandı. Delillerin onu haklı çıkaracağından emindi. İtiraf koparabilirse dosya kapanmış olacaktı. Hale’nin meraktan çıldırdığını hissetmek ona haz vermişti. Başkomiser sessizliğini biraz daha uzatırsa kızın patlayacağını düşünen Hüseyin, “Gelin kaynana arasındaki yüksek gerilim hattı bu odanın yanında sönük kalır,” dedi sırıtarak.

Ama iki tarafın da yüzlerinde bir kas dahi oynamadı.

“Size bir şey söylemiştim: Yaşanmışlıkların izleri… Siz bu izleri gazetelerin arşivlerinde aramayı tercih ettiniz ben insanların yüzlerinde ve anlattıklarında. Katilin Emre olduğunu düşündünüz. Evet, katil bu fotoğraflarda var. Belki de haklısınızdır. Katilin kim olduğu ile ilgili fikrimi açıkladığımda bakalım bana hak verecek misiniz?

Öncelikle Ali Komiserimin bulduğu delillere bir göz atalım. İkinci çatal ve bıçakta bulunan izler yemeğin Emre ile yenildiğini doğruluyor. Ancak yatak odasında Emre’ye dair hiç iz yok.”

Hale’nin suratı asıldı. Gençliğin tüm sabırsızlığını yansıtan derin bir of çekti.

“Hemen moralinizi bozmayın. Hâlâ haklı olabilirsiniz. Belki cinayet aşağı katta işlendi ve maktul yukarıya taşındı. Mizansen oluşturmak için özellikle seksi bir biçimde giydirildi. Hakan’ın söylediklerini hatırlayalım. Banyoya girmeye hazırlanan maktul yeniden neden öyle giyinsin ki? Bence gerçekten de banyoya girecekti, havluya sarılı bir şekilde açtı katiline kapıyı. Belki katil o havluyu çekti aldı ve onunla boğdu Özlem’i. Sonra yukarıya taşımış olabilirdi. Ancak o zaman vücudunda taşınmaya dair izler olurdu.”

“Havluda parmak izi bulunabilir mi?”

“Parmak izi değil ancak biyolojik ize rastlanmış havluda. Tükürerek konuşmuş olmalı. Bu bizim en önemli delilimiz zaten.  Ortaya saçılmış onlarca sahte ize rağmen katil kendi DNA’sını havluda ve maktulün tırnak içlerinde bırakmış.”

“Sahte izler derken, ben bir şey anlamadım bundan.”

“Dikkatli bakmadınız da ondan. Şöyle açıklayayım: Odayı incelerken Olay Yeri İnceleme’deki arkadaşların topladıkları delillerin poşetlerini görmüştük. Siz maktule o kadar odaklanmıştınız ki o kısmı atladınız. Poşetlerden birinde siyah ve uzun bir tüy vardı. Onu gördüğüm anda o tüyün nereden gelmiş olabileceğini düşünmeye başladım. Maktulün kıyafetleri arasında tüylü bir kazak, bere, elbise vesaire yoktu. Acaba kimler siyah giyiniyordu?”

“Sude, pelüş bir ayıya benzemiyor muydu sizce de?” diye sordu Hüseyin.

“Ben de aynı benzetmeyi yapmıştım. Emre’nin hırkası, Türkan’ın kazağı, Hakan’ın kaşkolü de siyahtı. Ama hiçbiri o kadar uzun tüylü değildi. Peki, Sude’nin bu cinayeti işlemek için zamanı var mıydı?”

Ne Hüseyin ne de Hale ses çıkardı. Hale büyülenmiş gibi Zafer’i izliyordu.

“Diğer bir sahte delilimiz kahve fincanlarıydı. Kimse ifadesinde maktulle kahve içtiğinden bahsetmemişti. Oda günlük temizleniyorsa o kahveler ne zaman içilmişti? Raporda yazılanlara göre kahve bardağının birindeki izler Hakan’a aitti ve Hakan sorgusunda birlikte kahve içmediklerini söyledi. O fincan oraya nasıl gelmişti? Peki, Hakan nerede ve ne zaman kahve içmişti?”

“Yandaki köşkün verandasında!” diye atıldı Hale.

“Bravo! Verandada… Kahve kupasını orada gören biri oradan rahatça o kupaları aşırmış olabilir miydi? Ya izmaritler? Maktulün sigara içmediğini biliyoruz. Köşke sinmiş sigara kokusu da almadım. Emre’nin getirdiği şarabı gebeliği yüzünden reddettiğini düşünürsek o kadar sigaranın yanında içilmesine izin verir miydi sizce? Sanmam. Artı, raporumuz bize izmaritlerde Hakan, Bora ve Elif’in DNA’larının bulunduğunu söylüyor. Herkes mi o evde toplanmıştı? Biri iyice kafamızı karıştırmak istemiş. Makyaj malzemelerinde Türkan’ın parmak izleriyle eşleştirmeler var. Bu onun yatak odasına girdiğini kanıtlar mı?”

“Onun malzemeler kırılmıştı. Belki çekimlere maktulün malzemeleri ile devam ettiler, olabilir mi?” diye sordu Hüseyin.

Zafer başını sola yatırmakla soruyu cevaplamış oldu.

“Ayak izleri…” diye atıldı Hale. “Karda çok ayak izi olmaz mı? Gelen gideni bot izinden tespit edebilirlerdi.”

“Tesisin kameraları yoksa da mini bir kar küreme aracı var. Köşkler arasındaki bağlantı yollarını kar yağan günlerde sürekli temizliyor. O yüzden belirgin bir iz bulamadılar.  Karda iz yoksa da telefonunda izler kalmış maktulün.  İnsanlar artık sosyal medyada, mesajlaşma uygulamalarında o kadar çok iz bırakıyor ki farkında değiller. Bilişimden arkadaşlar raporlarını sabah yolladılar. Maktulün annesine yazdığı son mesajı dikkatle dinleyin, bakalım ne düşüneceksiniz? ”

Zafer, Hale’nin masasına yaydığı kâğıtların altında kalan dosyayı açtı ve okumaya başladı.

“Annem haklıydın sen. Onu en baştan hayatıma sokmamalıydım. Gerçi ben sokmadım, zorla yanaştı yanıma. Hata etmişim. Bir süredir şüpheleniyordum ama şimdi eminim, benimle kafayı bozmuş. Kıskançlığı sınırı aştı. Anneler, evlatlarına zarar vermek isteyeni hep hissederler değil mi?”

Hale, çocuk gibi ellerini çırparak, “Emre işte! Haklıyım değil mi?” diye bağırdı.

“Kadınların kıskançlığı erkeklerinkinden daha tehlikelidir. Hamleleri de daha kurnazca…”

“Sude yani?” diye lafa atıldı Hüseyin.

Zafer’in sabrı taşmaya başlamıştı.

“Hala asıl resmi görmemekte direniyorsunuz. Havludaki ve tırnak içlerindeki DNA başka bir isme ait… İfadeler alınırken bizi manipüle etmek için uğraşan, sahte ipuçlarını rahatlıkla yerleştirebilecek kadına: Türkan’a.”

Hale, sonucu beğenmemiş gibi başını salladı. İkna olmamıştı.

“Ama neden? Haydi, Hakan’a âşık diyelim ya da Özlem’i kıskanıyor, neden suçu Hakan’a atmaya çalışsın ki?”

“Hakan’ı Özlem’e karşı doldurmaya çalıştığını, Okan Bey’i bu ilişkiye karşı çıkması için ikna etmeye uğraştığını biliyoruz. Kimse bize söylemeye gerek görmese de senin getirdiğin fotoğraflardan birinde de görebileceğin gibi Türkan ile Hakan’ın kısa süreli bir ilişkisi olmuş. Daha doğrusu Hakan birkaç gün gönül eğlendirmiş kadınla.”

Hüseyin fotoğraflara hızlıca göz attı ve Zafer’in bahsettiği kareyi gördü. Hakan ve Türkan baş başa şık bir mekânda yemekteydiler. Kadının kıyafeti bile bunun özel bir yemek olduğunu anlamalarına yeterdi.

“Şöyle açıklayayım size. Türkan, Hakan’ın Özlem’le ilişkisine önceleri gönül eğlendirme olarak baktı ve önemsemedi. Özlem’in de bu ilişkiyi önemsemediğini düşünüyordu. Hakan’ın tutkusu büyüdükçe Türkan’ın da kıskançlığı büyüdü. Özlem’in yanına yerleşme çabası bu yüzdendi. Maktulün annesi ile konuştuk. Türkan’ın tavırlarından hiç hoşlanmadığı için, onunla ilgili olarak kızını sık sık uyardığını onayladı. Türkan planını ayrılık üzerine yapmıştı. Birlikte yaşarlarken Özlem’in hamileliğini öğrenmiş olmalı. Bu durum tüm planlarını alt üst ederdi. Ne yaparsa yapsın evliliklerine mani olamazdı. Elif’in ifadesini hatırlayın: ‘Her şeye burnunu sokma artık. Sen kimsin de seni dinleyeceğim,’ diye bağırmamış mıydı Hakan? Bence cinayeti onun üzerine yıkmaya da o an karar verdi. Hem sevdiği adamı elinden alan, sahip olmak istediği hayatı yaşayan kadını yok edecekti, hem de onunla gönül eğlendiren adamı mahvedecekti. Tüm okların Hakan’ı gösteriyor olması bana abartılı gelmişti. Kafaları bulandırmak için bırakılan izmaritler, kahve fincanı, Sude’nin montundan alınmış tüy… Çok fazlaydı. Her ne kadar ukalalığına kızsam da zaman çizelgesini düşündüğümde cinayet için zamanı olduğuna inansam da içimden bir ses hep suçun Hakan’a kasıtlı olarak yıkılmaya çalışıldığını söylüyordu. Türkan’ın zaman çizelgesi boşluklarla doluydu, kazağının kollarını bir şey saklamaya çalışır gibi çekiştirip duruyordu ve aslında cinayetin işlendiği saatlerde dışarıdan kendi köşküne girerken görülmüştü. Elif, onun titremesini soğuğa bağlasa da bence işlediği cinayet yüzünden sarsılmıştı. Tırnak içlerinde ve havluda bulunan DNA tek başına bize yeter ama itiraf koparabileceğime de eminim. Hatta Türkan’ın kollarında tırnak izi bulacağımıza da… Bilim her zaman en büyük destekçimizdir.”

***

Başkomiser Zafer’in tahmini doğru çıktı. Türkan sorgu odasının soğuk duvarları arasında beş dakikada çözülüverdi. Cinayeti öfke ile işlediğini itiraf etti ancak sonradan cinayet mahalline yerleştirdiği sahte deliller onun planlı hareket ettiğini gösteriyordu. Hale sorguyu camın arkasında izlediği yerde heyecandan tüm tırnaklarını yemişti.

Bir ay kadar sonra Sema, sahibi olduğu kahvaltı salonunda, Zafer’in karşısında beş karış suratla oturuyordu. Dergideki yazıyı okumuştu. Yazının sol üst köşesindeki fotoğrafın üzerine ritmik hareketlerle tırnaklarını vuruyordu. Zafer’e, “Yakışıklı ve cesur Başkomiser… İnsan tahlil uzmanı… Yerli Sherlock ha? Hale Hanım’ın bu kadar genç ve güzel bir kız olduğundan bahsetmeyi nedense unutmuş bizim dahi Sherlock,” dedi kinayeyle.

Zafer, Sema’nın ellerini avucunun arasına alıp dudaklarına götürdü. Birlikteyken huzur bulduğu kadının onu kıskanıyor olması garip bir biçimde gururunu okşamıştı.

“Evet, kesinlikle çok güzel… Ancak bu Sherlock artık güzelliği ve gençliği ile avunacağı bir çocuğu büyüteceği yaşta değil. O, güzelliğin deneyim ve zekâ ile birleştiği bir kadını seviyor. Bir ömrü birlikte geçirip birlikte yaşlanmak istediği kadını…” dedi.

Bu, önceden planlanmamış bir evlilik teklifiydi.

Son samuray/3.Bölüm – katananın sırrı

“Bulutlara inanır mısın?”

“…”

“Tamam, ilk önce ben söyleyeyim ama mızıkçılık yok sen de söyleyeceksin ona göre Cengiz. Bıyıkları yeni terlemeye başlamış delikanlının yüzü hafifçe kızardı yanındaki al yanaklı kızın söyledikleri üzerine. Sessizce başını sallayarak onayladı. Genç kız yüzü kızarmaya başlayan Cengiz’i daha fazla utandırmamak adına konuşmaya başladı: Ben inanırım; öldükten sonra ruhların bizi oradan izlediklerine, üzüldüğümüz zaman yağmur şeklinde yeryüzüne inip ağlayışlarımıza eşlik ettiğine, sevindiğimiz zaman güneşin önünden büyük bir incelikle çekilip, güneşin damarlarımızda akan kanı ısıtmasına izin verdiğine, yeryüzünde bir kötülük oluyorsa bizi ve güneşi korumak adına cesurca önlerine geçip yeryüzünün ışığını kestiğine, öldükten sonra tekrar bulutların üstünde kavuşacağımıza…”

Gözyaşlarına eşlik eden yağan yağmur sakallarını git gide daha da kayganlaştırıyordu Başkomiser Cengiz’in. “Süveyda!” diye inledi durduğu yerde. Ne çok özlemişti onu, kokusunu, ilk gençlik yıllarının badem şekerini… Ne çok özlemişti ellerinin ellerine dokunuşunu, her temasta bedenine yayılan yakıcı heyecanı… Ne çok özlemişti lisede son dersi kırıp Gençlik Parkı’na gidişleri, dönüşte alınan badem şekerlerini… Ne çok özlemişti ona bir Cemal Süreya şiiri okumayı… Ne çok özlemişti beraber Ulus Muhallebicisi’nde en çok sevdikleri tatlı olan sütlacı yemeyi… İlk gençlik yıllarına ait olan bu anı hafif kabaran yüreğini daha da sızlatmıştı. Nereden gelmişti aklına, ağızda hafif kekremsi bir tat bırakan bu bellek kırıntısı? “Duygusaldın Cengiz, iyice duygusal oldun,” diye kendi kendine yüklendi içinden.

Doya doya içine Ankara ayazını doldurarak doya doya “Süveyda!” dedi bir kez daha ve Kocatepe Camii’nin ön kapısından başkentin sembollerinden olan mabede giriş yaptı. Ağır adımlarla bir elin parmağını geçmeyen cemaatin bulunduğu tarafa yöneldi.

***

İmam, “Hakkınızı helal ediyor musunuz”? vecizesini üç kez arka arkaya tekrarladı. Üçünde de “Helal olsun!” nidaları yükseldi az sayıdaki cemaatten. Başkomiser Cengiz içinden bir defa daha söyledi, “Helal olsun Feride.”

Avuç içleriyle nemli gözlerini silmek istedi, bunun için ellerini yüz hizasına kaldırdı fakat vazgeçti son anda. Yüzünü gökyüzüne çevirdi aniden. Bakışlarını gaz ve sıvı karışımı maddelere çiviledi. “Bulutlara ben de inanırım Süveyda!” dedi yüzünden kayıp giden damlalar eşliğinde. Bakışlarını Süveyda’dan alamıyordu bir türlü. Onu ne kadar çok özlediğini tüm bedeni ve ruhu ile bir kez daha hissetti Başkomiser Cengiz. Ağzına giren yağmur suyunun tadı Süveyda’nın dudaklarına bıraktığı çilekli rujunun tadıydı, yerdeki betona çarpan yağmur suyunun sesi Süveyda’nın ruhunu okşayan sesiydi, etrafı saran gök gürültüsü bir daha hiç kavuşmayacak üzere ayrıldıklarının artçı sarsıntısıydı. Başkomiser Cengiz yavaş yavaş bakışlarını gökyüzünden alarak önünde beyaz renkli bir beşiği andıran musalla taşına çevirdi. Az önce Feride vardı, şimdi yoktu. Şimdi kendisi vardı, az sonra kendisi de yok olacaktı. Ağır adımlarla caminin çıkışına doğru yöneldi. Yağmur; sokaklarını yıkamaya devam ediyordu, bulutlarda kavuşan sevgililer şehrinin.

***

Sabahın ilk saatlerinden itibaren başkenti esir alan yağmur şehre göz açtırmıyordu. Ankara’nın yağmurunu bilen bilir. Hava aniden kapar, daha önceden anlaşan bulutlar bir anda bütün yüklerini şehrin üzerine bombardıman misali boşaltırlar. Başkentin sokaklarında yürüyen insanların üzerine kısa süreli bir kâbus filmi gibi çöken yağmur normal zamanda da felç olan trafiği iyice felç eder, yaşanan bu kaos ortamında trafik kazaları birbirini izler, kısacası karmakarışık olan hayatlar daha da karmaşık bir hal alırdı. İşte yine böyle bir yağmur yapacağını yapmış can kaybı olan bir trafik kazasına neden olmuştu Kavaklıdere-Küçükesat sapağında. Kavaklıdere yönünden gelen son model lüks araç, yağışın etkisiyle kayganlaşan yolda virajı alamamış karşı yöne dalarak Kızılay yönünden gelen başka bir lüks araca çarpmıştı. Başkomiser Cengiz, Madalyon Psikiyatri Kliniği’ne gidiyordu Ahmet Susuz ve cinayet gecesi güvenlik görevlisi olarak klinikte bulunan Şakir Göktepe ile konuşmak için. Yol karşılıklı olarak trafiğe kapatılmıştı. Kliniğe ulaşması için yaklaşık bir yüz elli metresi kalmıştı. Bu yolun akşama kadar açılmayacağını yılların tecrübesiyle –tecrübeye de gerek yoktu aslında- biliyordu.  Başkomiser Cengiz emniyetin Cinayet Büro’ya tahsis ettiği aracı yolun kenarındaki marketin önüne park etti, araçtan indi, yavaş adımlarla olay yeri raporunu tutan trafik polisinin bulunduğu yöne doğru ilerledi. Genç trafikçinin yanına geldiği zaman kimliğini göstermek için omzuna hafifçe dokundu.

“Kolay gelsin, Cinayet Büro Başkomiseri Cengiz Erkmen.”

“Memnun oldum Başkomiserim. Trafik Şube’den Kartal Cihangöz.”

“Haberin vardır. Gerçi yayın yasağı getirildi ama yine de biliyorsundur. Bir seri katilin peşindeyiz.” Sağ eliyle yolun karşısında heyula gibi dikilen binayı işaret ederek devam etti. “Katil son cinayetini burada işledi. Dosyayla ilgili bazı sorgulamalar yapmak için oraya gidiyorum. Gördüğüm kadarıyla yaya da yol kapalı.”

Genç polis, orta yaşlarını sürmekte olan meslektaşının ne demek istediğini anlamış bir şekilde konuştu. “Ne demek istediğinizi anladım Başkomiserim. Bir saatliğine savcı gelip gidene kadar yol karşılıklı olarak yayalara da kapalı. Siz geçebilirsiniz tabii ki.”

Başkomiser Cengiz aldığı geçiş vizesi üzerine genç polisin omzuna bir kez daha dokundu, yavaş adımlarla yolun karşına geçerek ruh gibi olan binaya giriş yaptı. Sanki Feride karşısına çıkacakmış gibi bir his vardı içinde.

“Cengiz abi seninle konuşunca içimdeki kurumuş olan huzur kaynakları yeniden canlanıyor, canlanan huzur kaynakları ruhumu besliyor, beslenen ruhum bambaşka bir kimliğe bürünüyor, bambaşka bir kimliğe bürünen ruhum bedenimde yeniden şekil buluyor.”

Hemşire odasının önünden geçerken aklına gelen sohbetlerinden kalma hoş cümlelerden birkaçıydı yalnızca. Bir keresinde de şöyle demişti Çalıkuşu:

“Hayatımda hep bir baba eksikliğini hissettim. İlkokula başlarken, dönem sonlarında karne alırken, üniversiteden mezun olurken, marketten bir şeyler alırken, evde yalnız başıma kaldığım zamanlar korkarken, yaya geçidinde karşıdan karşıya geçerken, bakkaldan ekmek alırken, film izlerken, çocukları babalarının boyunlarına sarılırken, babalarının ellerinden tutarken gördüğüm zaman… Hep bir eksiktim çevremde bütün bu hayatlar yaşanırken. O yüzden baba sevgisi nedir, tam olarak bilmem yirmi sekiz yaşıma geldiğim halde. Annem, babamın yokluğunun yarattığı içine sürekli gözyaşlarımın dolduğu boşlukları doldurmaya çalıştı yıllar boyunca. Bir yere kadar be Cengiz abi. O boşluklara acı, elem, keder ve gözyaşı doldurdu. Annem bunun farkındaydı ama hiçbir zaman vazgeçmedi duruşundan. Diyeceğim o ki sen bana tatmadığım o baba sevgisini tam olarak ne anlama geldiğini bilemesem de tattırdın. O yüzden iyi ki varsın, iyi ki…”

***

Vakitsiz çalarak uykusunu bölen telefonlar en çok nefret ettiği şey olabilirdi şu hayatta. Kim nefret etmezdi ki gecenin bir vakti ansızın kapıya dikilen polislerden farkı olmayan uyku düşmanı olan tırnak içinde söylemek gerekirse akıllı aletlerden. Akıllılardı da kime göre, neye göre? Çalmada üçüncü kez tur bindiren alete nazikçe küfrederek telefonu açtı Başkomiser Tekin. Telefon ile ilgili sorgulamalarını bir sonraki sefere bırakarak telefonun ötedeki ucundaki Yusuf’a sinirli bir biçimde ses tonunu yükselterek, “Ne oldu Yusuf? Gecenin bu vaktinde arama sebebin kaliteli bir nedendir umarım,” diye gürledi. Amirinin akşam beş olmasına rağmen içinde bulundukları zaman dilimini ‘gece’ diye adlandırması Yusuf’un gözünden kaçmadı fakat durumu bozuntuya vermedi. Anlaşılan dün gece içkiyi çok kaçırmıştı Başkomiser Tekin. Amirinin “Hadi lan, bir an önce ne diyeceksen de. Seni mi bekleyeceğim sabaha kadar,” özdeyişi üzerine hemen konuya girdi genç polis. “Tekin Başkomiserim, Zeynep Taner öldürülmüş.”

***

Çocuklar, eğlenceli bir şey seyredeceklerini anlayarak geri çekildiler. Biz salıncağın yanında yalnız kaldık.

Kuzenim gülerek:

– Ne bekliyorsun, Feride? dedi. Korkuyor musun? Bu sefer yüzüne bakmaya cesaret edemeyerek:

– Ne münasebet, dedim ve salıncağa atladım.

İpler gıcırdadı, salıncak yavaş yavaş hareket etti. Ben ihtiyatlı davranıyor, çok zorlu olacağını hissettiğim bu sallanmada kuvvetimi muhafaza etmek için dizlerimi hafifçe bükmekle iktifa ediyordum.

Gitgide süratimiz artmaya, gürgen, gittikçe çoğalan yaprak hışırtılarıyla sarsılmaya başladı.

İkimiz de dişlerimizi sıkıyor, bir kelime bize biraz kuvvet zayi ettirecekmiş gibi susuyorduk.”

Çalıkuşu, Sayfa 83

***

Zeynep Taner ile Şahin Ertürk’ün ele ele tutuşmuş fotoğraflarının altında yer alan italik harflerle yazılmış tabloda yazan bu satırları okurken dikkati bir noktaya kilitlenmişti Başkomiser Tekin’in. Tablodaki yer alan Çalıkuşu’ndan alıntılanmış metindeki Feride isminin üzerinden akan kırmızı renkteki sıvı, odadaki ipek halıyı boydan boya kızıla boyamıştı.

Olay Yeri İnceleme Şefi Lütfi’yi yanına çağırdı ve kısık sesle konuşmaya başladı.

“Lütfi, tablodan halıya sızan kandan örnekler alın ve maktulün kanıyla karşılaştırılması için kriminale gönderin. Ayrıca bütün evde parmak izi arayın, bu sefer parmak izi bırakmıştır bir yerlere şerefsiz.”

Amirinin söylediklerini kafasıyla onaylayan Olay Yeri İnceleme Şefi kan örneklerini almak için tabloya yönelirken içeriye Başkomiser Cengiz ve Komiser Yardımcısı Doğan girdi. İki başkomiser sıkıntılı bakışlarla birbirlerini selamladılar. Başkomiser Cengiz, karşısındaki duvarda yer alan tabloyu ve çerçevenin içinden kendisine gülümseyen insanları seyretti bir süre. Katil, aklı sıra masumiyeti yok eden bir kişiyi daha ortadan kaldırmış, kendisine yüklediği misyonu bir kez daha yerine getirmişti. Yan odada Adli Tıp’ın siyah ceset torbasına konan başsız bedene kaydı bakışları bir an. Katil, eğer yolda gelirken Doğan’ın söylediği gibi kendisini bir samuray zannediyorsa eninde sonunda kendi canına da kıyacaktı. Doğan, üç başlı ejderhanın gizemini araştırmış ve işin ucu on yedici yüzyıl Japonyasına kadar uzanmıştı. On altıncı yüzyılın sonları ile on yedinci yüzyılın ilk çeyreğinde hüküm sürmüş olan imparator Higashiyama koruması olan gözüpek bir samurayı huzuruna çağırmış ve onu yeryüzündeki masumiyetin ebedi koruyucusu ilan etmişti. O samuraya da yüzyıllar boyu devam edecek nesliyle bu işi devam ettireceğini söylemişti. Maktullerin üzerinde buldukları notlar, cinayet aleti, cinayetlerin işlenme biçimleri, bütün bunlar katilimizin bu tarihi misyonun günümüzdeki yüklenicisi olduğu anlamına geliyordu. Ayrıca yıllar önce öldürülen ve dosyası delil yetersizliği sebebiyle rafa kaldırılan Farah Naz Koçyiğit cinayetinin faili de bu dört cinayetin faili ile aynı kişiydi. Adli Tıp gönderdiği raporda yazıların aynı elden çıktığını söylüyordu. Başkomiser Cengiz’in bu olayda sevindiği tek detay buydu. Farah Naz Koçyiğit cinayeti faili meçhul olarak kalmayacaktı. Yıllar sonra işlenen cinayetler katilin tekrar gün yüzüne çıktığını göstermişti işte.

Ne diyordu ünlü Adli Tıpçı? “Kusursuz cinayet yoktur, katil mutlaka bir iz bırakır…”                                                     

***

“Ne bir kanıt, ne bir tanık ne de en ufak bir iz… Hiçbir şey yok bilmem ne yaptığımın dosyasında…”

Cinayet Büro’nun karanlık odasının karanlık atmosferini delercesine bir küfür savurdu Başkomiser Tekin.

“Bu polis, kendisine Zeynep Taner’i koruma görevi verilen. Bu yavşak neden nöbet değişiminden önce apartmanın önünden ayrıldı?

Başkomiser Cengiz müdahale etmekte biraz daha gecikirse meslektaşının kendisine zarar vereceğini fark ederek elinde tuttuğu renkli A4 kağıdını masanın üzerine koyarak konuşmaya başladı:

“Tekin anlıyorum öfkeni ama şu anda sakin olmalıyız. O polis sorgulanacak, soruşturma geçirecek, büyük ihtimalle de ihmalkârlığı yüzünden görevinden alınacak. Bütün bu süreçleri sen de biliyorsun zaten. O yüzden buraya odaklanma lütfen.”

Masanın üzerindeki renkli kâğıdı eliyle işaret ederek konuşmasını sürdürdü: “Al sana cinayet aleti. Katile bir adım daha yaklaştık. Buraya odaklan.”

Başkomiser Tekin cam kenarından masaya doğru hızlıca yaklaştı ve az önce Başkomiser Cengiz’in masanın üzerine bıraktığı renkli çıktıyı eline aldı.

“Vay anasını. Haklıymışsın be abi. Bu ruh hastası kendisini harbiden samuray zannediyormuş. Peki, buna nereden vardık?”

“Hatırlıyorsan Doğan’a Feride Yalman’ın gördüğü üç başlı ejderha kılıcının gizemini araştırmasını söylemiştim.”

“Evet, hatırlıyorum.”

“Doğan’ın araştırmasından çıkan sonuçlar tahminlerimde beni yanıltmadı. Üç başlı ejderha daha doğrusu ejderha figürü Japon geleneğinde imparatorlara özgü, gücü temsil eden bir sembolmüş ve imparatorlar hariç bu kılıca sahip olan çok az sayıda kişi varmış. Bu az sayıdaki kişi de imparatorun kendisini bu kılıç ile şereflendirdikleri kişilermiş. İmparatorlar bu kılıçları öyle sıradan kişilere hediye etmezlermiş. Kendi şahsi korumalarına, hizmetinde bulunan değerli devlet adamlarına ve imparatorluk ordusunda üstün hizmet ve büyük başarılar göstermiş askerlere hediye edermiş. İşin ilginç tarafını ve bizim katil ile olan bağlantısını duymak ister misin?”

Başkomiser Tekin, o kadar heyecanlanmış ve anlatılan ilginç, masalımsı hikayeye kendini öylesine kaptırmıştı ki ellerini birbirine sımsıkı kenetlediğinin farkına Başkomiser Cengiz’in sözlerine kısa bir ara vermesiyle vardı. Ardından masadan kalkıp Başkomiser Cengiz’in karşısındaki koltuğa oturdu ve bütün dikkatini meslektaşına verdi.

Başkomiser Cengiz, karşısına oturan Başkomiser Tekin’in tüm dikkatinin üzerinde toplandığını hissedince sözlerine kaldığı yerden devam etti.

“Anlatılan o ki on altıncı yüzyılın sonları ile on yedinci yüzyılın başlarında Japonya’ya hükmeden İmparator Higashiyama kendisine büyük dedesinden kalma üç başlı ejderha işlemeli katanasını uzun yıllar boyunca şahsi korumalığını yapan bir samuraya vermiş ve bu kılıç ile birlikte samuraya tarihi bir sorumluluk yüklemiş.

“Bu sorumluluk samuraya oldukça ağır bir yük getirmesinin yanı sıra yerine getirilmediği takdirde işin ucunda imparator ve Güneş Tanrısı Amaterasu’nun laneti varmış. Samuray bütün bunların bilincinde, ayrıca başka bir seçeneğinin de olmaması sebebiyle imparatorun kendisine yüklediği bu tarihi misyonu ve sorumluluğu kabul etmiş.”

Başkomiser Tekin’in karmakarışık olan kafası dinledikleri üzerine daha da karmaşıklaşmıştı. Önceden bildikleri ile az önce duyduklarını birleştirip tekrar sıraladı zihninde. Bu sıralamada eksik olup zihnini ağrıtan noktayı ise meslektaşına sordu.

“Başından beri beklediğim şeyi hâlâ söylemedin abi. Bizim katil ile bu anlattığın hikayenin bağlantısı ne?”

Başkomiser Cengiz anlattığı hikayede can alıcı noktayı en sona saklamış, dinleyicinin dikkatinin anlatılanlar üzerine yoğunlaşmasını sağlamıştı. Başkomiser Tekin’in heyecandan yüzünün kızarıp ellerinin yerlerinde rahat durmadığını fark edince hikayesini kaldığı yerden anlatmayı sürdürdü.

“Sözün kısası bizim katil yani samuray bu tarihi misyonun günümüzdeki temsilcisi. En azından kendisini öyle zannediyor.”

Başkomiser Tekin kanında salgılanan adrenalin hormonunun bedeninde doğrudan meydana getirdiği heyecan ve heyecan kadar etkili olmasa da yüz hattının gerginliğinden anlaşılan sinirden yerinde duramamış, ayağa fırlamıştı. Odada bir aşağı bir yukarı iki kez turladıktan sonra Başkomiser Cengiz’in karşısına oturdu tekrar.

“Demek kendisini bu kılıcı imparatordan ilk alan samurayın varisi zannediyormuş geri zekalı. Peki şimdi ne yapacağız abi?”

Başkomiser Cengiz kendinden son derece emin bir şekilde yanıtladı genç meslektaşının sorusunu.

“Bu kılıcı Ankara’da yapabilen bir usta var mı? Daha doğrusu Türkiye’de yapabilen kimler var? Bunu araştıracağız ilk önce.”

Başkomiser Tekin oturduğu koltukta huzursuzca kıpırdandı.

“Biz bu ustayı bulana kadar bu manyak bir kişiyi daha öldürürse ne olacak?”

Başkomiser Tekin’in huzursuzluğu Başkomiser Cengiz’e geçmişti. Huzursuzluk içinde sohbeti sonlandırdı.

“Dua edelim de bir kişiyi daha öldürmesin Tekin.”

Hikaye: Karanfil Bezeli Elma

Gök kızıla çalarken camdan hayranlıkla bakmıştı Figen. Zaten klinikteyken en çok bu anı severdi. Ama anlayamadığı bir sıkkınlık vardı içinde. Sanki ölüm adım adım yaklaşıyor, saniyeler bir bir tükeniyordu. Bulunduğu ruh halinden zilin çalmasıyla sıyrıldı ve açmak için kapıya yöneldi.

“Aaa! Hoş geldiniz. Sizi beklemiyordum. Buyurun lütfen.”

Figen konuğuyla beraber odasına geçmiş, masasına oturmak için arkasını dönmüşü. Bir anda odanın her yerinde ölümün soğukluğunu hissetmişti sanki. Dönüp soğukluğun vücut bulmuş haline bakmak istediyse de başına aldığı darbe ile sendeleyip sırt üstü düşmüştü çoktan. İçindeki sıkkınlık şimdi anlam kazanmıştı. Bedeni ölümle cebelleşirken aklından ise hüzünlü cümleler geçiyordu.

“Ne yani, bu dünyada her şey benim için bitti mi? Artık çürümeye mi mahkûm bedenim? Neydi burnuma gelen bu koku? Yoksa alacağım son koku muydu bu? Karanfil… Evet, karanfil bu. Dur batma güneş. Biraz daha göreyim seni. Kapanmayın göz kapaklarım. Durun!”

“Hoş geldiniz Tayfun Savcım.”

“Hoş buldum Emre Astsubayım. Durum nedir?”

“Maktulün adı Figen Saltun. Kendisi kliniğin sahibi ve aynı zamanda en iyi Psikiyatristi. Annesinden başka bir akrabası yok, bekâr. Genelde geç saatlere kadar çalışırmış. Randevuları akşam beşte bitmesine rağmen hastalarının durumları hakkında değerlendirmeler yaparmış. Dün akşam yine herkes çıktığı halde çalışmaya devam etmiş. Kafasına aldığı darbe dışında gözle görülür bir iz yok ve her zaman ki gibi kameralar bozuk. Bina girişinde de kamera bulunmuyor.”

“Aman ne güzel. Bu boynunda asılı olan ne?”

“Muhtemelen karanfil savcım. Anladığım kadarıyla elmaya karanfil saplayarak yapılmış. Araştırıyoruz. Vermek istediği mesajı henüz anlayamadık.”

“Anladım. Sekreter ve diğer çalışanların ifadelerine başvuralım. Özel hayatı hakkında bilgi toplamalıyız. Daha önemlisi hasta dosyalarını inceleyelim. Mesleği, böyle bir cinayete kurban gitmesine sebep olmuş olabilir.”

Bir feryat kopmuştu kapı girişinde. Sanki anne evladını gözlerinin önünde kaybediyormuş gibi.

“Ne oluyor orada?”

“Komutanım Figen Hanım’ın hastalarından biriymiş. Öldüğünü duyunca bağırmaya başladı, şoka girdi.”

“Savcım, ben katilin, maktulün hastalarından biri olma olasılığının daha yüksek olduğunu düşünüyorum. Baksanıza şu kıza, sanki işkence ediyorlar.”

“Haklı olabilirsin Emre Astsubayım. Hasta dosyaları üzerinde yoğunlaşalım. Ben çıkıyorum, başka bir olaya daha bakmam lazım. Cesedi otopsiye kaldırabilirsiniz.”

Aradan yirmi dört saat geçmişti ancak elle tutulur bir bilgi yoktu. Klinikte çalışan diğer psikiyatr ve sekreter tüm gece boyu evlerinde olduklarını kanıtlamıştı. Emre Astsubay ise Tayfun savcıya muhtemel katil olabilecek hastaların dosyalarını getirmişti.

“Savcım, hastalar genel itibariyle varlıklı kişiler. Ama anlamadığım nokta şehir merkezinde yaşayıp  varlıklı olan bu insanlar neden taşradaki bir kliniğe gelsinler?”

“İtibar meselesi Emre Astsubayım. İnsanlar onurları ve itibarları için akla gelmeyecek yollara başvurabiliyorlar. Bunları fiziki takibe alabiliriz. Belki bir şeyler çıkar.”

“Haklısınız. Ben asıl boynundan çıkan karanfilli elma için gelmiştim. Buna karanfil bezeli elma deniyormuş. Genelde Irak ve İran da yaşayan Kürt kökenliler, aşkın ve barışın sembolü olarak kullanıyorlarmış. Hatta yüz yıl boyunca bozulmadan durabiliyormuş. Sêva Mêxekrêj de deniyormuş. Eski Yunan’da da kadına elma vermek, evlenme teklifi anlamına gelirmiş. İlginç olan ise tüm bu anlamların zıttı ile kullanılmış olması. Vermek istediği mesajı anlayabildiniz mi?”

Tayfun Savcı tebessüm etti.

“Belki de katil için aşkın anlamı budur. Ya da maktulü seviyordu, reddedilince başkasına yar etmedi, ya benimsin ya kara toprağınsın dedi, olamaz mı?”

“Güldürdünüz beni Savcım. İster âşık, ister kara sevdalı olsun fark etmez ama umarım seri olmaz. Çünkü karanfil bezeli elma işinden hiş hoşlanmadım. Aşk meselesi demişken klinik sekreterinden, Figen Hanım’a birkaç yıl önce bir hastanın abayı yaktığını, rahatsızlık verecek kadar gelip gittiğini öğrendik. Şimdi arşivden dosyasını bulmaya çalışıyor. Bulduğunda ziyaret edeceğiz.”

“Tamam, dikkatli olun Emre Astsubayım.”

Sekreter dosyayı bulmuştu. Hastanın adı Selami Mezgitçi, mesleği inşaat mühendisiydi. Selami nezaket göstererek Emre ve ekibini evine kabul etmişti.

“Selami Bey, Figen Saltun’u tanıyor musunuz?”

“Bakın, ben onu unutalı çok oldu. Kesinlikle bir daha rahatsız etmedim. Şikâyet mi etti beni yoksa?”

“Hayır. Hakkınızda bir şikâyet yok ama…”

Emre’nin gözü çalışma masasında duran karanfil ve elmalara takılmıştı.

“Ama?”

“Selami Bey karanfil bezeli elma yapımının çok zor olduğunu duymuştum. Sanırım sizin de ilginiz var.”

“A evet. Sevgi ve barışı simgeler bizim kültürümüzde. Türkiye’de pek bilinmez. Ben de stresimi alsın diye yapıyorum. Siz nereden biliyorsunuz?”

“Keyfinizi bozacağım ama size kötü bir haber getirdim. Figen Hanım iki gün önce kliniğinde ölü bulundu. Birisi başına vurmak suretiyle öldürmüş.”

Emre Astsubay, Selami’nin yüzündeki şaşkınlığı görebiliyordu. Hiç de yapmacık değildi bu şaşkınlık. Zaten katil kendisi olsa neden ulu orta yerde karanfil bezeli elma yapmaya devam etsindi ki?

“Figen Hanım’ın boynunda, şu masanın üzerinde duran karanfil bezeli elmadan vardı. Bu yüzden ifadenize başvurmak için sizi karakola götürmem gerekiyor.”

“Ben gerçekten bir şey yapmadım. Biraz geç olsa da beni istemediğini anlayınca karşısına bir daha hiç çıkmadım.”

“Anlıyorum ama ifadenizi almam gerek.”

Emre, Selami’yle beraber karakola ifade için geçmişti. Klinik sekreteri Selami Mezgitçi’ye ait dosyayı göndermiş ve Emre dosyayı inceleyince apar topar Tayfun Savcının yanına gitmişti.

“Savcım!”

“Hoş geldin, otur Emre Astsubayım”

“Savcım, Selami’yi ifade için karakola getirdikten sonra klinik sekreteri Selami’nin dosyasını gönderdi.  Hastalığına konulan teşhis Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu, diğer adıyla çoklu kişilik bozukluğu. Daha kötüsü diğer karakterleri baskın çıktığında o karakterlerin neler yaptığını hatırlayamıyor. Yani Figen’i öldürdüyse bile farkında değil. O yüzden evinde arama yapmamız gerekiyor. Ayrıca size söylemem gereken bir husus var. Hatta yardım ederseniz çok makbule geçer. Vali yardımcısı bize ciddi bir baskı uyguluyor. Soruşturmanın ya bir an önce tamamlanmasını ya da kapatılmasını istiyor. Anladığım kadarıyla bu şehirde böyle bir olayın basına yansıyacak olma olasılığının vali olmasını engelleyeceğini düşünüyor.”

“Korkak herif. Bunun gibi adamlar yüzünden birçok olay faili meçhul olarak kalıyor. Emre Astsubayım, gelecek tüm baskı ve talepleri bana yönlendir. Savcı bu olaya kafayı fena taktı, kapatmaya çalıştım ama kapattırmadı de. Hemen Selami’nin evinde ve iş yerinde arama yapın.”

Selami, karakolda ifade için bekletilirken bir yandan da iş yerinde ve evinde arama yapılıyordu. Arama sonucunda karanfil bezeli elmalar dışında bir şey bulunamamıştı. Bu da Selami’yi suçlamak için yeterli değildi. Çaresiz olay yeri inceleme ve otopsi raporu beklenecekti. Durumu Tayfun Savcı’ya bildirip Selami’nin de ifadesini aldıktan sonra tekrar kliniğe gitti Emre. Burada çalışan diğer psikiyatr ve sekreterle Figen hakkında sohbete koyuldular.

“Figen Hanım’ın baktığı hastaların hepsi bana gönderdiğiniz listedekiler miydi? Daha başka hastaları olabilir mi?”

Sekreterin cevap vermesine fırsat vermeden psikiyatr konuşmaya başladı.

“Sanırım var. Yanlış hatırlamıyorsam Figen Hanım bazı hastaların dosyalarını aynı yerde tutmazdı. Hatta dijital ortamda da tutmaz, elle yazardı. Her türlü resmi prosedürü de kendisi takip ederdi. Ama dosyaları nerede tuttuğunu bilmiyorum.”

“Neden böyle bir şey yapma gereği duydu. Biliyor musunuz?”

“Galiba bunlar üst düzey insanlar. Onların talepleri üzerine böyle bir yol uyguluyordu. Ve hatta hasta mahremiyeti adına her türlü resmi ya da gayri resmi talebi bir yolunu bulup geri çevirecekti. Normalde bunu size söylememeliydim ama katilin bulunmasına yardımcı olabilir diye düşünüyorum. ”

“Anladım, çok yardımınız oldu. O zaman evinde ve klinikte tekrar arama yamamız gerekecek. Ha bir de bu Selami Mezgitçi’nin dosyası, bana onun hakkında biraz bilgi verir misiniz?”

Psikiyatr dosyayı inceledikten sonra Emre’ye baktı.

“Selami’de iki ayrı kişilik var. Birisi anladığım kadarıyla sizin de şahit olduğunuz kendi kişiliği, diğeri ise Kara Bela adını taktığı saldırgan kişilik. Hangi kişilik baskın çıkarsa o karaktere bürünüyor ve her iki karakterinde birbirlerinin yaptıklarından haberleri yok. Eğer cinayeti işleyen Selami ise bu kişiliklerden biri cinayetten habersiz. Ama ilaçlarını düzenli kullanıyordu. Figen Hanım’dan sonra ben de bir ara ilgilendim Selami Bey’le. Eğer ilaçlarını bırakmadıysa Kara Bela’nın ortaya çıktığını sanmıyorum.”

“Yardımınız için teşekkür ederim. Aklınıza bir şey gelirse çekinmeden beni arayın, lütfen.”

Emre arama kararını aldıktan sonra öncelikle klinikte psikiyatr ve sekreterin yardımıyla arama yaptılar. Beklendiği gibi bir şey bulunamadı. Figen’in evinde yapılan aramada da sonuç alınamamıştı. Maktulün kendi adına olan tüm resmi hesapları hakkında araştırma yapılmaya başlanmıştı. Bankadan gelen yazıya göre Figen Saltun adına kayıtlı 875-C numaralı özel kasa olduğu öğrenilmiş, hemen mahkeme kararı ile kasa açılmış ve içindeki her şeye el konulmuştu. El konulan malzemeler arasında ziynet eşyaları ve bir hastaya ait tamamı el yazısı dosya bulunmaktaydı.

“Savcım, meslek hayatınız boyunca yaşayacağınız en ilginç olaya hazır mısınız?

“Ne diyorsun Emre Astsubayım?”

“Diyorum ki, ben meslek hayatımın en ilginç olayı ile karşı karşıyayım!”

“Meraklandırma da söyle hadi.”

“Figen Hanım’ın bizzat elle yazdığı dosya Sezer Yıldız’a, yani vali yardımcısına aitmiş.”

“Hass…”

Devamını getirmemişti küfrün. İşte soruşturmanın çıkmaza girdiği kısımdı burası. Artık kişinin kanuna göre değil, kanunun kişiye göre çeki düzen verildiği noktaya gelinmişti. Artık ülkenin savcısının bile, siyasi gücü arkasına almış bu insanlara, suçüstü yakalamadıkça ya da alenen bir delil ortaya çıkmadıkça gücü yetmezdi. Evet, tüm bu hususlar böyleydi ama gerçekten vali yardımcısının Figen Hanım’la, hasta doktor ilişkisi dışında bir bağı var mıydı? Dosyanın dijital ortamdan uzakta, elle yazılıp bir banka kasasında muhafaza edilecek kadar önemli olan kısmı neydi? Acaba Vali yardımcısı katil olabilir miydi? Ya Selami? Olası iki şüpheli ve içinden çıkılamayan o soru ‘Katil kim?’

Kapının çalınmasıyla sessizlik bozuldu.

“Savcı Bey, otopsi raporu geldi.”

“Tamam, teşekkür ederim.”

Ölüm sebebi başına aldığı darbeydi.  Bunun dışında boğuşma ya da darp izi yoktu. Raporun ikinci kısmına bakarken, “Bu insanlar kafayı yemiş olmalı!” dedi Tayfun. Karanfil bezeli elmadaki tüm karanfiller tek tek çıkarılmış ve çıkarılan karanfillerden birinde bir hayvana ait dokuya rastlanılmıştı.

“Emre Astsubayım, benim kafam allak bullak oldu. Sen ne diyorsun bu işe?”

“Valla savcım, ne diyeyim? Nutkum tutuldu.”

Odaya tekrar sessizlik çökmüştü. Olay iyice içinden çıkılmaz hal alıyordu. Kime aitti bu hayvan? Ne zaman öldürülmüştü?

“Bu hayvan dokusu aklıma birkaç ihtimal getiriyor sadece. Figen Hanım’ın ya da annesinin baktığı bir hayvan olabilir. Belki de Selami’ye ait bir hayvan, hatta vali yardımcısına ait bir hayvan bile olabilir. Sebepsiz yere konmuş olmaz.”

“Savcım, katil bizi yanlış yönlendirmeye çalışıyor da olabilir. Yani suçu başkasının üzerine yıkmak için birine ait hayvanı öldürüp zan altında bırakmak ya da bizi oyalayarak bir şeyler için zaman kazanmak istemiş olabilir.”

“Haklı olabilirsin. Ama yine de varsayımlarımıza dayanak bulmalıyız. El altından vali yardımcısı hakkından araştırma yapalım. Şu klinikteki diğer psikiyatra vali yardımcısının ismini belli etmeden teşhisin tam olarak ne olduğunu soralım.  Figen’in annesi yaşlı. Unuttuğu bir şeyler olabilir. Bu konuya yönelik tekrar ziyaret edin. Her ihtimali enine boyuna araştırmalıyız. ”

Emre Astsubay öncelikle Figen’in annesi ile görüşmeye karar verdi. Kadın biraz yaşlı olduğu için anımsatmak adına varsayımlarda bulunmaya çalıştı.

“Figen Hanım’ın birileriyle kavga ettiğine şahit oldunuz mu? Telefonda olabilir, yüz yüze olabilir.”

Hatırlamak için kendini zorlamaya çalışıyordu kadın.

“Sanki telefonda biriyle tartışmıştı. Siz deyince aklıma geldi, şimdi. Hatta adıyla hitap etmişti. Ama neydi hatırlayamadım.”

“Sezer ya da Selami olabilir mi?”

“A evet, doğru. Sezer Bey diye hitap etmişti. Hatta paranoyaya gerek yok. Sırrınız bende güvende demişti kızım. Ne oldu diye sorduğumda da geçiştirmişti beni.”

Emre Astsubay, Selami’nin siyah beyaz renkte bir kedisi olduğunu ve dört gündür de haber alamadığını öğrendi. Kediye ait sağlık karnesini ve fotoğraflarını aldı. Psikiyatr ile klinikteki görüşmesinde vali yardımcısının hastalığının cinsiyet disforisi yani erkek bedeninde kadın gibi hissetmek olduğunu öğrendi. Çok şaşırmıştı. Tayfun Savcı ile görüşmesinde Selami’nin baskın karakteri dışında Figen Hanımı öldürme ihtimalinin zayıf olduğuna ve şimdilik hastalığını da göz önünde bulundurarak vali yardımcısı üzerinde yoğunlaşmaya karar verdiler. Emre Astsubay, haber elemanı olarak kullandığı birkaç hapçıyı vali yardımcısının evini gözetlemek için gönderdi. Selami ise göz hapsinde tutuluyordu. Emre, vali yardımcısının bahçesinin arka tarafında, aranmadığı sürece görülemeyecek bir yerde toprağın kazılıp tekrar kapatılmış olduğunu öğrendi.  Haberi alır almaz Tayfun Savcının yanına gidip durumun değerlendirmesini yapmaya karar verdiler.

“Emre Astsubayım, öyle sadece bir toprak kazılmış diye kalkıp da vali yardımcısını gözaltına alamayız. İçinde ne var onu dahi bilmiyoruz. Hatta soruşturmak için İçişleri Bakanlığından izin almak gerek fakat buna ne başsavcı yanaşır ne de bir başkası.”

“Savcım, aslında biraz kanun dışına çıksak bu işi halledebiliriz.”

“Nasıl olacak o?”

“Benim haber elemanlarından birini içeri sokalım. Eğer kazılan yerde hayvan cesedi varsa hemen Selami’yle konuşup seni bu sıkıntıdan kurtaracağız ama öncelikle vali yardımcısı hakkında, kedini öldürdüğüne dair şikâyette bulunman lazım diyerek resmi bir yol oluştururuz. Sahipli hayvanın öldürülmesi cezaları artırıldığı için elimize koz geçer.”

“Bu elimizdeki kozun İçişleri tarafından dikkate alınacağını sanmıyorum. Soruşturmaya izin vermezler.”

“Çok haklısınız. Sadece resmi kaynakların bildiği bir suçu, kapatabilirler. O yüzen biraz sosyal medyadan destek almamız lazım. Hayvanların öldürülmesi kamuoyunda ciddi yankı buluyor. Eğer halkın kulağına kar suyu kaçırırsak sosyal medyada iyi yer bulur. Zaten birkaç hayvan koruma derneğine bildirsek, olay iki güne kalmaz ülkenin genel gündemini oluşturur. O yüzden kurguyu sağlam yaparsak İçişleri izin vermek zorunda kalacak ve vali yardımcısı hakkında sahipli hayvanı öldürmekten soruşturma başlatabileceğiz. Eğer gerçekten kedi cesedi bahçeden çıkarsa işte o zaman cinayet soruşturmasına şüpheli olarak dâhil ederiz.”

“Peki, Selami’yi nasıl ikna edeceğiz?

“Savcım, fark ettiniz mi bilmiyorum ama Selami hala Figen’e âşık ve aşk bazen her şeyi yaptırır. Zaten ondaki bu potansiyeli görmesem bu öneride bulunmazdım. Aslına bakarsanız katilin vali yardımcısı olması bana daha mantıklı geliyor. Düşünsenize, kimsenin ruhu duymadan vali yardımcısı için elle rapor tutulması, hastalığına bakıldığında cinsiyet disforisi çıkması, Figen’in telefonda sırrınız bende güvende demesi ve asıl önemlisi soruşturmayı kapatmak adına baskı yapması. Belki de vali yardımcısı hastalığının ortaya çıkmasından korktuğu için öldürdü Figen’i. Dosyayı aradı ama bulamadı. Aklına nerden gelsin dosyanın banka kasasında olduğu. Selami’nin Figen’e olan ilgisini ve de diğer kimliği yani Kara Bela’yı öğrenince bağlantı kurabilmek için kedisini bir şekilde öldürüp dokusunu karanfil bezeli elmaya ekledi. Ama hala neden kedi cesedini bahçesine gömme gereği duydu o kısım kafamda oturmadı.”

“Eğer gömdüyse, o an en mantıklı bu gelmiş olmalı. Sonuçta kim vali yardımcısından şüphelenebilir ki? Şüphelendi diyelim, kim soruşturma açabilir? Ayrıca kedi cesedini bahçede bırakacağını düşünmüyorum. Eğer Selami’yi suçlamak istiyorsa, mutlaka onun evinin çevresine bırakacaktır.”

“Haklısınız. Peki, haber elemanına söylüyorum, artık başlayalım müsaadenizle.”

“Başlayalım Emre Astsubayım. Başlayalım ve bu pislikten kurtulalım.”

Haber elemanından, kedi cesedinin vali yardımcısının bahçesinde olduğu teyidi gelmişti. Sırada Selami’nin ikna edilmesi vardı. Emre Astsubay Selami’yi Figen’e duyduğu sevgiyi kullanarak ikna etmişti bile.

“Ne yani? Şimdi vali midir yardımcısı mıdır her ne haltsa, kedimi öldürdüğü gerekçesiyle şikâyette bulunacağım, sonra  da hayvan koruma derneklerine başvurup sosyal medyada hareketlilik sağlayacağım, doğru mu?”

“Aynen öyle Selami.”

“Peki, siz Figen’i bu adamın öldürdüğünden emin misiniz?”

“Selami Bey, elimizdeki tüm bulgular bunu destekliyor. Ama bahçesindeki kedi cesedini bulana kadar kesinlikle katil o dur diyemem.”

“Tamam. Ne yapacaksak yapalım ve Figen’in katili ortaya çıksın artık.”

Öğleden sonra sosyal medyada ciddi söylemler ve senaryolar dönmeye başlamıştı. Bunlardan birisi, vali yardımcısı makam ve mevkiini kullanarak sadist duygularını kediler üzerinde uyguladığı ve ölen zavallı kedileri evinin bahçesine gömdüğüydü. Bu güne kadar öldürdüğü kediler hep kendi satın aldığı ya da barınaktan getirttiği kedilerdi. Ama bu kez Selami Mezgitçi’nin kedisine işkence etmiş, hayvan işkenceye dayanamayıp ölmüştü. Sosyal medyadaki tepkiler hayvan koruma derneklerinin de yardımıyla çığ gibi büyümüş, akşam haberlerinde dahi gündem olmuştu. Birçok dernekten vali yardımcısı hakkında suç duyuruları ve kınamalar gelmeye başlamış, bu sebepten İçişleri Bakanlığı iddialar açıklığa kavuşana kadar vali yardımcısı Sezer Yıldız’ı görevden uzaklaştırdığını açıklamıştı. Emre Astsubay, planı olduğu gibi uygulamaya devam etmiş ve Selami’nin şikâyeti üzerine, sahipli hayvanı öldürmek suçundan yürüttüğü soruşturma evraklarını savcılığa göndermişti. Sürecin hassasiyeti de dikkate alınarak prosedür gereği İçişlerinden soruşturma izni çıkmış ve vali yardımcısının evinde basından gizli arama yapılmasına karar verilmişti. Tayfun Savcı, üstlerinin de isteği üzerine soruşturmayı kapatma yanlısı gibi görünerek baskılardan kurtulmayı başarmıştı. Vali yardımcısının evinde prosedür gereği yapılan aramada gerçekten de bir kediye ait ceset çıkmış ve hayvan otopsiye götürülmüştü.Tayfun Savcı Adli Tıp’ın doktoruyla arkadaşlığı sayesinde, sürecin sessiz ama bir o kadar hızlı işlemesini sağlamış ve nihayet karanfil bezeli elmadaki doku ile kedinin dokusu uyuşmuştu. Medyaya Figen Saltun cinayet soruşturması hakkında ufak bir bilgi sızmış ve herkes Figen Saltun’un katil zanlısının da vali yardımcısı olabileceğini konuşmaya başlamıştı. Kamu baskısının siyaseti nasıl etkilediğine dair açık örnektir ki Adalet Bakanlığı bu söylenti üzerine vali yardımcısının cinayet soruşturmasına şüpheli sıfatıyla dahil edilmesini sağlamış ve hakkında yakalama kararı çıkarılmıştı. Her şey plan dahilinde devam etmiş ve vali yardımcısı herkesin oturup kalkamadığı makam koltuğundan sökülerek Tayfun Savcının karşısına getirilmişti.

“Savcı Bey, lütfen beni bu davadan kurtarın, ben hiç bir şey yapmadım, kimseyi öldürmedim. Bakın ne kadar para isterseniz veririm. Başka bir şey isterseniz bulur onu da veririm. Ama yeter ki beni kurtarın.”

“Otur şuraya. Şimdi ben anlatacağım sen de dinleyeceksin. Ama kesinlikle sözümü kesmeyeceksin.”

Vali yardımcısı hayatındaki en büyük endişenin içindeydi. Tedirginlik, belirsizlikle birleşince kendini titremekten alamıyordu.

“Psikolojik rahatsızlığın cinsiyet disforisi sebebiyle Figen ile görüşmeye başladın.”

Vali yardımcısının yüzündeki ifade her şeyi kabullenişin belirtisiydi sanki. Saklamak uğruna birçok şey feda ettiği cinsel eğilimini artık bir başkası daha biliyordu.

“Sırrın ortaya çıkmasın diye Figen’e dosyanı elle yazdırdın. Hatta o da bankada, özel kasasında sakladı. Ama sen bir kere şüpheye düşmüştün. Telefonla devamlı arayıp hastalığını, sır olarak saklamasını istiyordun. Artık durum öyle bir hal aldı ki paranoyalarının önüne geçemez oldun. Filiz’in vali olmanı engellemeye çalıştığını bile düşünmeye başladın. İşte o an öldürmeye karar verdin. Figen’i öldürdükten sonra boynuna karanfil bezeli elma astın. Çünkü dersine iyi çalışmış ve Selami’nin Figen’e olan duygularını keşfetmiştin. Selami’de çoklu kişilik bozukluğu olduğunu ve stres atmak için karanfil bezeli elma yaptığını da öğrenince suçu yıkıp kurutulmayı düşündün. Ama en iyi çözüm Selami’nin kedisini öldürüp ondan bir dokuyu karanfilin ucuna ekleyerek suçu tam anlamıyla Kara Bela’ya yıkmaktı. Fakat cesedi Selami’nin evine götüremeden yakalandın. Ve işte benim karşımdasın, hem de kelepçeli.”

“Tüm bu söylediklerinizin hiç birini kabul etmiyorum. Ben kesinlikle kimseyi öldürmedim.”

“Çok haklısın Sezer. Çok haklısın. Zaten birini öldürdüğün için karşımda değilsin. Bunu ikimiz de biliyoruz. Sen bugün geçmişte işlediğin suçların bedelini ödemek için buradasın. Sen bugün sapıklığını tatmin etmek adına, gencecik insanların hayatlarını söndürdüğün için buradasın. Hatırlıyor musun 10 yıl önce, Kaymakamken istismar ettiğin genci? Hatta istismar ettiğin onca genci. Sana seslerini çıkarmak isteseler de konuşamayan, gözlerinden yağmur gibi yaşlar akan o gençleri. Hatırlıyorsundur elbet. Sapıklığını tatmin ettiğin o gençleri nasıl unutursun ki? Peki, Kemal Karataş’ı hatırlıyor musun?”

Gözbebekleri büyümüştü. Aklında soru işaretleri oluşmuştu. Yıllar önce ilişkiye girmeye zorladığı genç, o yetimhanedeki genç, savcı mı olmuştu yoksa? Bunca düzen kendisini yakalamak için miydi? Sormamıştı ama Tayfun cevaplayacaktı.

“Evet, bunca düzen seni yakalamak içindi. Bana yaptığın ve yaptırmaya çalıştığın pisliğin, onlarca gence yaptığın…” durmuştu Tayfun. Mazinin ağırlığı gözünden yaş damlatmıştı. Oysa mutlu olmalıydı. Kendi intikamını, onca gencin intikamını almıştı artık. Neden mutsuzdu? Neden içi rahatlamamıştı? Beklenmedik şekilde konuşmaya başladı vali yardımcısı.

“Figen’i de sırf beni yakalamak için mi öldürdün? Masum birisini, suçlu birini yakalamak uğruna feda ettin öyle mi?”

Tayfun masum kelimesini duyunca kahkaha atmaya başladı.

“Masum mu? Figen mi? En az senin kadar sapık birisini öldürdüm diye hiçççç suçluluk hissetmiyorum. O da hastalarının rahatsızlıklarından faydalanarak ilişkiye zorluyordu. Hem de kadın, erkek, çocuk demeden. Merak etme. İçerideki akıbetin de Figen’in yanında son bulacak.”

Tayfun dışarıda bekleyen Jandarmalara Sezer’i cezaevine götürmeleri için teslim etmişti. İşte her şey bitmiş, uğruna yaşadığı intikamı almıştı. Yıllardır yaptığı planlar, kurduğu arkadaşlıklar, hepsi bugün için hazırlanmış ve bugün son bulmuştu. İyi de neden mutlu değildi. Neden ağlıyordu. Neden kurtulamamıştı artık içindeki sıkıntıdan?

“Cevabını bildiğin soruları sorma Tayfun” dedi kendi kendine. “Sadece üzül, öldürdüğün o masum kedi adına, yitirdiğin gençliğin adına, ruhunu saran kinin adına üzül. Hak etse de öldürdüğün Figen adına, hayatını mahveden Sezer adına üzül. İçindeki merhametsizliğe, açamadan kuruyan papatyalara, yuvası yıkılan karıncalara üzül. Topyekûn tüm varlığa tebessüm et, et ki haklı oldukların haksız olduklarını örtsün. Ve bil ki intikam çare değil…”

Hikaye: Maziden Bir Bedel

Musluktan akan soğuk suyun altında çamurlu ellerini yıkadı. Derin bir nefes aldı.  Başını kaldırıp sonsuz maviliğe baktı. Gökyüzü açıktı. Havada da temiz bir koku vardı. Uzun bir süredir ertelediği bahçe işleriyle uğraşmak için doğru bir gün seçmişti Aybars Bey.

Musluğu kapatıp ellerini kurutmak için hemen yan taraftaki havluyu aldı. Gözüne bahçeye yeni diktiği fidanlar ilişti. Fidanlara yaklaşarak her birini tek tek incelemeye başladı. Yüzünde bir gülümseme belirdi.

“Umarım yerinizi beğenirsiniz güzel çiçeklerim,” dedi.

Gözlerini yeni fidanlardan ayırarak bahçedeki diğer çiçeklere baktı. Karşısında sırayla dizilmiş güller, laleler vardı. Bahçenin bu halinden memnun olmakla birlikte daha fazla çiçek ekmeyi düşünüyordu. Hem Zerrin’in de fikrini almak istiyordu. Bir kısmına da meyve fidanı ekmek gibi bir planı vardı.

“Bahçeniz harika görünüyor,” dedi arkasından bir kadın sesi.

Dönerek bu yabancıya baktı. Aybars Bey bu iltifattan hoşnut olmuş bir şekilde, “Teşekkür ederim hanımefendi. Benim için boş zamanlarımda bir uğraş oluyor.”

Genç kadın gülümsedi. “Dedemin de böyle bir bahçesi vardı. Tabi ben o zamanlar küçüktüm. Bahçesini o kadar çok severdi ki neredeyse bütün vaktini orada geçirirdi. Hatta gecenin bir yarısı uykusundan uyanır, bahçeye iner ve bir şey olmuş mu, olmamış mı diye çiçeklerine bakardı.”

Aybars Bey masanın yanına yaklaştı. Genç kadının oturması için bir sandalye çekti. Tam karşısında ki sandalyeye oturarak “Bu hikâyeyi bir yerden hatırlıyor gibiyim,” dedi.

“Ben de sizi çok iyi hatırlıyorum Aybars Bey. Ama siz beni hatırlamazsınız. Bundan yirmi beş yıl evvel ilgilendiğiniz bir dosya vardı. Sizinle o zaman tanışmıştık.”

Aybars Bey düşünceli bir şekilde genç kadına baktı. Genç kadın da aynı şekilde, dikkatlice onu izliyordu. Aybars Bey’i arkadan toplanmış beyaz saçları ve mavi çerçeveli gözlüğüyle kafasında ki emekli polis imajına yakıştırmaya çalışıyordu.

“İsminiz neydi?” diye sordu Aybars Bey.

“Bilge.”

“Bilge Hanım. Zannediyorum ki mesleğimin ilk yıllarıydı. Bu olay Bursa’da mı geçmişti?”

Genç kadın gülümseyerek “Evet öyle,” dedi. “İsterseniz, olaydan size biraz bahsedebilirim. Böylelikle daha kolay hatırlarsınız.”

Aybars Bey aynı şekilde gülümseyerek cevap verdi.“Harika olur. Çok memnun kalırım.”

Genç kadın başını bahçeye doğru çevirdi. Yüzünde eski günleri hatırlamanın verdiği hüzünle anlatmaya başladı. “Dediğim gibi yirmi beş  yıl önce, ben o zaman beş yaşındaydım. Dedem, babam, annem ve ben Bursa’da ki evimizde beraber yaşıyorduk. Dedem çok zengin sayılmazdı. Vefatından sonra babama pek bir şey bırakamadı. Zaten tek çocuğu da babamdı. Ama evimiz gayet güzeldi. Çok iyi bir semtte oturuyorduk. Bu bahçeden daha büyük bir bahçemiz vardı. Dedem günün her anında bahçeyle ilgilenirdi. Yaz kış demeden bahçede oturur, neredeyse bütün gün o toprağa bakar, çiçekleriyle ilgilenirdi. Son zamanlarda bu durum hastalık derecesine kadar geldi. Gecenin bir yarısı uykusundan uyanıp bahçeye iniyordu. Yarım saat toprağa bakıyor, ondan sonra yukarı çıkıp uyuyor, bir süre geçtikten sonra uykusundan uyanıp tekrar bahçeye inerek çiçeklerine bakıyordu. Hatta bu durumdan dolayı babamla tartıştıklarını hatırlıyorum.

“Olayın yaşandığı günün akşamında evde yine böyle bir tartışma vardı. Dedemle babam bahçede kavga ediyorlardı. Annem yukarıda odasındaydı. Bir müddet daha tartıştılar. Sonra annem aşağı indi. Saat çok geç olduğundan uyumam için beni odama götürdü.  Ben odama gittikten sonra bağrışma sesleri kesildi. Evde gerçekten de bir ölüm sessizliği vardı. Herkesin uyuduğunu düşündüm. Dedemin odası hemen benim odamın yanındaydı. O içeride yürüdüğü zaman sesini duyardım. Gece saat on ikiyi geçmişti. Dedem odasında yürümeye başladı. Ondan sonra aşağıya indi. Bahçeye indiğini tahmin edebiliyordum. Yanına gitmek istedim. Kapıyı açarak odamdan dışarı çıktım. Fakat başımı yan tarafa doğru çevirdiğimde dedemin kapısının önünde o bekliyordu. Babam. Yüzünde  korku dolu bir ifade vardı. Ben de korkmuştum. Bunu anlamış olacak ki elimden tutarak beni yatağıma götürüp yatırdı. Sonrasını hatırlamışsınızdır. Dedem sabaha karşı yatağında kalbine bıçak saplanmış bir halde ölü bulundu.”

Genç kadın sözlerini bitirdi. Derin bir iç çekti. Aybars Bey’e baktı. Aybars Bey’in yüzünde düşünceli bir ifade vardı.

“Bilge Hanım. Hatırladığım kadarıyla bu olayda dedenizin intihar ettiği yönünde bir sonuca varıldı. Çünkü bıçağın üstünde kendisinin parmak izleri vardı. Kaldı ki aileniz onun akıl sağlığının yerinde olmadığını söylüyordu.”

“Öyle. Ama ben buna inanamıyorum. Yıllar geçti hala inanamıyorum. Gecenin bir yarısı o bahçeye inmeler neydi? Hem babamla tartışmaları?”

“Babanız onun, gece uykusunda kâbuslar gördüğünü söylüyordu. Sakinleşmek için bahçeye inerek temiz hava alıyormuş,” dedi Aybars Bey.

Masanın üstündeki sürahiden bir bardak su doldurarak genç kadına verdi. Bilge Hanım suyu içtikten sonra bardağı masanın üstüne bıraktı. Başını kaldırarak Aybars Bey’e baktı.

“Adınızı gazetede gördüm Aybars Bey. Bana yardımcı olacağınızı düşündüğüm için geldim. Şimdi o evden taşındık, gerçi yıllar oldu. Yeni bir hayatımız var. Ama babamın o kapının önündeki yüz ifadesini hâlâ unutamıyorum.”

“Babanız onun için endişeleniyordu. Belki de kendine zarar vermesinden korkuyordu.”

“Öyle de olabilir ama sebebi sadece bu değilmiş gibi.”

Aybars Bey yüzünde ciddi bir ifadeyle “Bana açıkça söyleyin,” dedi.  “Dedenize ne olduğunu düşünüyorsunuz?”

“Ben onun öldürüldüğünü düşünüyorum.”

“Bunu kim yapmış olabilir?”

“Babam!” dedi genç kadın kesin bir ifadeyle.

“Ama bunun için bir sebep gerekiyor. Dedeniz ona miras olarak o evden başka bir şey bırakamadı. Kendiniz de söylediniz çok zengin bir adam değildi.”

“Aybars Bey bilmiyorsunuz. Babam o olaydan sonra vicdan azabı çekiyor gibiydi. Huzursuzdu. Anneme gelince, onun da üzerinde hep bir matem, acı vardı. Dedemin ölümünden sonra aradan çok geçmedi ayrıldılar. Sanki bu lanet bütün aileyi sarmış gibi, annem de intihar ederek hayatına son verdi.”

Aybars Bey şaşkınlıkla genç kadına baktı.

“Öyle mi? Bundan haberim yoktu. Gerçekten de üzüldüm. Peki ya babanız? O nasıl şimdi?”

“O hayatta. Ama beraber yaşamıyoruz. Daha doğrusu görüşmüyorum. Yeniden evlendi ve kendine yeni bir hayat kurdu. Sanki bütün bunlar onun başının altından çıkmamış gibi. Önce dedemi delirtti, sonra annemi. Şimdi hiç bir şey olmamış gibi mutlu bir şekilde yaşıyor. İşte buna dayanamıyorum.”

Genç kadın gözyaşları içinde Aybars Bey’e baktı.

Aybars Bey yüzünde bir hüzün ifadesiyle, “Lütfen kendinizi daha fazla üzmeyin,” dedi. “Zor günler geçirmişsiniz. Bu olayın tekrar gündeme gelmesi sizi daha çok üzecektir.”

Genç kadın gözyaşlarını sildi. “Ben gerçeği öğrenmek istiyorum. Size söz veriyorum bir daha bu olayı açmayacağım. Lütfen, bir kez daha bu dosyayı inceleyebilir misiniz?”

Aybars Bey gülümsemeye çalışarak “Bu zamana kadar, benden yardım isteyen hiç kimsenin isteğini geri çevirmedim,” dedi. E”limden geldiği kadar yardım ederim. Fakat artık emekliyim.”

“Peki, size yardım edecek başka yetkili biri yok mu?”

“Var. Kızım Zerrin. Mutlaka bana yardımcı olacaktır. Lütfen bana adresinizi ve telefon numaranızı verin. Bursa’ya gidip bu dosyaya bakacağım. Şu büyük bahçesi olan evin adresini yazmayı da unutmayın. Bakalım o bahçede ne varmış?”

Başını çevirerek kendi bahçesine baktı. Şimdi, yeni diktiği fidanları unutmuştu. Kafasında ki tek düşünce, bir bahçede çiçekten başka ne olabileceğiydi.

 

Aybars Bey, büyük evin dışarıya açılan kapısını açtı. Arkasındaki beyefendi onun önüne geçerek bahçeye girdi. Bahçeyi boydan boya inceledi.

Aybars Bey beyefendiye döndü. “Gördüğünüz gibi üstünde tek bir dal bile yok. Dün buradaydım, biraz inceleme fırsatı buldum. Sahibinden de izin aldım, kazabiliriz.”

Beyefendi başını sallayarak Aybars Bey’e onay verdi. “Aradığınız şeyi bulabilmemiz için derine kadar kazmak gerekiyor. Bu da biraz zaman alabilir Aybars Bey”

“Acelemiz yok. Zaten yirmi beş  yıl kadar geç kaldık. Siz sadece dikkatli olun. Elimize sağlam bir şekilde geçsin. Tabii, tahmin ettiğim şey bu toprağın altındaysa.”

“Peki, o zaman kazmaya başlayalım.”

Aybars  Bey geriye doğru çekildi. Toprak kazma aracını getirerek kazıma başladılar. Bir müddet düşünceli gözlerle aracın çalışmasını izledi. Daha sonra dönerek eve baktı. İki katlı, dış cephesi beyaz renkte, müstakil bir evdi. Yaşlı adamın ve Bilge Hanım’ın odası yukarıdaydı. Pencerelere baktı. Pekâlâ, pencereden de bahçe görünüyor diye düşündü.

Zerrin, bahçe kapısından içeri girmiş, tozun toprağın ve gürültülü bir sesin içindeki Aybars Bey’e bakıyordu. Yanına yaklaştı. Bu gürültüde sesini duyuramayacağını düşündüğü için yavaşça Aybars Bey’in kulağına doğru eğilerek “Aradığın dosyayı buldum!” diye bağırdı.

Aybars Bey bu durumdan memnun olmuş bir şekilde “Harika!” dedi.

“Açıkçası pek kolay olmadı. Neredeyse arşivde bulunan yirmi beş yıl önceki bütün dosyalara baktım.”

“Güzel, içinde ne yazıyor?” diye sordu Aybars Bey. Zerrin’in elinde ki dosyayı aldı.

“Senin anlattıkların dışında sürpriz bir şey yok.”

Aybars Bey dosyayı açarak incelemeye başladı. Sayfaları çevirdi. Yirmi beş yıl önce bu dosyayla ilgilendiği zamanlar geldi aklına. Basit bir intihar vakası olarak düşünmüştü. Aklında bundan başka bir seçenek yoktu. Başını kaldırarak Zerrin’e baktı. “Neyse, detaylı bir şekilde inceleriz sonra.”

Gürültü birden kesildi. Bahçenin ortasından geçerek aracın olduğu yere geldiler.

Aybars Bey merakla, “Ne oldu? Niye durdunuz?” diye sordu.

Beyefendi eline küreği aldı.

“Burada bir şeye takıldı. Şimdi ona bakacağım”

Hızla, kürek yardımıyla toprağı kazmaya başladı. Aybars Bey bu işin uzun süreceğini düşündüğü için o da eline bir kürek alarak kazmaya başladı. Zerrin merakla ikisini izliyordu.

Aradan kısa bir süre geçmişti ki Beyefendi, “İşte buna takılmış,” dedi.

Aybars Bey yaklaşarak baktı. Yüzünde haklı çıktım edasıyla Zerrin’e döndü.

“İşte Zerrin. Aradığımızı bulduk. Hazırlan, eve gidiyoruz. Bu iş sandığımdan da çabuk bitti.”

“Peki, ya bu kemikler ne olacak?” diye sordu Zerrin.

Aybars Bey toprağın içindeki kemiklere baktı.

“O da bizimle gelecek. Kime ait olduğunu bulmak biraz zamanımızı alacak. Bakalım yaşlı adam buraya kimin cesedini gömmüş?”

 

 

Aradan geçen on beş günlük süre içerisinde, Aybars Bey olayı enine boyuna düşünmüştü. Zerrin’in eve elinde o sonuçla gelmesi, olayın sandığından da farklı bir boyutta olduğunu gösteriyordu.

Şimdi arabada Zerrin’in yanına oturmuş, biraz sonra Bilge Hanım’a söyleyeceklerini kafasında toparlamaya çalışıyordu.

Zerrin aracı park ederken, “İşte geldik,” dedi.

“Şu yan tarafta ki apartman.”

“İstersen ben anlatabilirim. Bu gerçek ona biraz ağır gelebilir.”

“Bence ben söylesem daha iyi olur,” dedi Aybars Bey.

Kapıyı açarak arabadan indi. Zerrin de hemen arkasındaydı. Apartmana girdi. Üçüncü kata çıktı. Sol tarafta ki dairenin önüne gelerek zili çaldı. Genç kadın kapıyı açtı. Karşısında Aybars Bey’i görüne gülümsedi.

“Aybars Bey, açıkçası hiç gelmeyeceksiniz sandım. Buyrun lütfen. Anlatacaklarınızı merakla bekliyorum.”

Aybars Bey önde, Zerrin arkasında içeri girdiler

Zerrin genç kadına içten bir gülümsemeyle baktı ve  “Her türlü sonuca açık olduğunuzu düşünüyorum,” dedi.

“Nasıl yani? Bunun bir intihar olmadığı kesin, değil mi?”

“Evet öyle. İntihar süsü verilmiş bir cinayet. Fakat katili babanız değil,” diye cevap verdi Aybars Bey.

“Dışarıdan biri mi?

“Hayır. Tahminlerime göre bu cinayeti anneniz işledi.”

“Siz ne dediğinizin ….”

“Sebebini size açıklayalım, daha iyi anlarsınız,” diye sözünü kesti Zerrin.

Aybars Bey öne doğru eğildi.

“Şimdi öncelikle, dosyada bıçak yarasının çok derin olmadığı yazılmış. Eğer bu yara biraz daha derin olsaydı bu cinayete bir erkeğin sebep olduğunu söyleyebilirdik. Bu cinayeti bir kadın işledi, bu kişi de anneniz. Bunun için de bir sebebi vardı. O bahçeden bir ceset kalıntısı çıktı. Çıkan cesedin kime ait olduğunu biliyor musunuz?”

“Hayır,” diye cevap verdi genç kadın. Sesi kısık çıkmıştı.

“O ceset dedenize aitti. Fakat diğer dedenize  yani, annenizin babasına.  Dedenizin, her gün bahçenin başından neden ayrılmadığını şimdi daha iyi anlamışsınızdır. Gece uykusundan kalkıp bahçeye inme sebebi de kâbusları. Büyük ihtimalle her gece rüyasında bu olayı tekrar tekrar yaşıyordu.”

“Cesedin DNA’sı  annenizin DNA’sı ile eşleşti.  Bir erkek cesedi. Büyük ihtimalle ikisi arasında bir husumet vardı. Dedeniz bu adamı öldürerek cesedi evinin bahçesine gömmüş.”

“Diğer dosyalara da baktık. Zaten yıllarca kayıpmış bu adam.  Hatta annenizin gençken verdiği ifade de dosya da var. Bu olay nereden baksanız kırk beş  yıllık.”

“Fakat anneniz babasının katilinin dedeniz olduğunu bilmiyordu. Bunu kendisine vicdan azabı çeken dedeniz söylemiş olabilir.”

Genç kadın, “O hep babasının kayıp olduğunu anlatırdı,” dedi.

“Tesadüf bu ya babanızla yolları kesişmiş evlenmişler. İlk başlarda bu olaydan, dedeniz dışında kimsenin haberi yokmuş.”

“Dedem annemle babamın evlenmesini hiçbir zaman istememiş. Şimdi her şeyi daha iyi anlıyorum. O evde kalmamızı da istemiyordu. Hatta babamla tartışmalarının nedeni de buydu. Bizi  evden göndermeye çalışıyordu.”

“Şimdi bütün taşlar yerine oturdu. Daha sonra annenizin de hayatına son vermesinin nedeni bu cinayet olsa gerek.”

“Babam bu cinayeti annemin işlediğini biliyor muydu?”

“Bana kalırsa biliyordu. Fakat şikâyetçi olmak istemedi. Çünkü ortada ödenmesi gereken bir bedel vardı.”

Genç kadın başını salladı.

“Dedemin hep, o bahçeyi sevdiğini düşünmüştüm. Ama gerçek farklıymış.”

Aybars Bey içten bir şekilde genç kadına baktı.

“Demek ki insanlar sadece sevdikleri şeylerin değil, ortaya çıkmasından korktukları gerçeklerin de yakınında olmaya çalışırlar.”

“İyi misiniz?” diye sordu Zerrin, genç kadına bakarak.

“Artık daha iyiyim. Suçlunun kim olduğunu biliyorum.”

Aybars Bey başını çevirerek pencereye baktı. Camın kenarında ki saksıya yaklaşarak “Bu ne çiçeği?” diye sordu.

Genç kadın gülümseyerek “Sardunya,” dedi. “Çok beğendiyseniz sizin olabilir.”

“Teşekkür ederim. Çok güzel bir çiçek. Eminim bahçeme çok yakışır.”

Zerrin gülümsedi. “Babam da bahçesini çok seviyor. Acaba, bu durumdan dolayı korkmalı mıyım?”

Aybars Bey saksıyı eline aldı. Başını kaldırarak kendisine gülen iki kadına baktı. Zerrin’in ne söylediğini anlamamıştı.  Düşündüğü tek şey, bu sardunyanın bahçesine çok yakışacağıydı.

 

Hikaye: Vatan Borcu

“Bir sigara alabiliyor muyuz, amirim?”

Karşımdaki çocuğun benim gibi yeniyetme bir komiser yardımcısına “amirim” diye hitap etmesi gururumu okşuyor. Göz ucuyla, yan taraftaki Başkomiserime bakıyorum. Başıyla olur verdiğini görünce masadaki paketten bir sigara çekiyorum, dudağıma emaneten iliştirip yakıyorum. İki nefeste hemen közleniyor ucu. Çocuğa uzatıyorum. Yüzüme bakmadan alıp ağzına götürüyor. Gözlerini kapatıyor. Katran kokulu dumanı, avurtlarını çökerte çökerte içine çekiyor. Sanırsın ki, bu dünyadaki son nefeslerini alıyor. Ağzından, burnundan çıkıp havaya yükselen gümüşî halkalar, sorgu odasının alçak tavanından sarkan floresanın ölgün ışığında kayboluyorlar.

Çocuk henüz yirmilerinde. Üzerinde kol ağızları hafiften eprimiş, krem rengi keten bir gömlekle bol kesim lacivert kot, ayağında siyah iskarpin. Teninin bakır rengi, kızgın bir güneşin altında geçen, uzun bir askerlikten miras kalmış belli ki. Üzerindeki ekşi ter kokusu, soğukkanlı ana-baba katillerinin, kader kurbanlarının, bir anlık öfkeye yenilip şeytana uyanların, odanın her bir yanına sinmiş kokularına ekleniyor.

Başkomiserim, oturduğu sandalyede arkaya doğru kaykılıp, bir bacağını diğerinin üstüne atıyor. Mekanik bir ses tonuyla, “Anlat oğlum bakalım olup biteni,” diyor. Oldukça bitkin görünüyor. Akşamın bu geç saatine kadar çalışıyor olmaktan mutlu değil gibi. Polislik böyle bir meslek işte; daha dün kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ köyünde işlenen cinayeti çözmeye çalışıyorduk, bugün buradayız.

Çocuk tekrar gözlerini açıyor. Sigarasını, önündeki çay tabağından bozma küllüğün kenarına yaslıyor. Bakışlarını esmer kollarının arasındaki hayali bir noktaya dikip, anlatmaya koyuluyor.

“Amirim, biz altı kardeşiz. Babam duvarcı ustasıydı. İnşaatlarda, şantiyelerde çalışır, iyi kötü karnımızı doyururdu. On dördüme bastığım sene iskeleden düşüp öldü. Ben ortaokuldaydım. Anamla kardeşlerime bakabilmek için okulu bıraktım mecburen. Tarla yok, tapan yok. Askerliği yapmadığımdan, kimse doğru dürüst iş de vermiyor. Ne yapayım? Pazarda hamallık, inşaatlarda amelelik ettim. Çöplükten kâğıt, teneke toplayıp sattım. Bir ara oto sanayisine girdim, sigortasız. Sabahın kör karanlığından gece yarılarına kadar çalışıyordum, amirim. Allah seni inandırsın, yıllarca bir tek gün bile rahat yüzü görmedim…

“Bu arada benim küçük birader liseyi bitirdi, muhasebecinin yanında çaycı olarak işe girdi. Kendi kendime dedim, ‘Yetti gayri, anamla bacılarımı biradere emanet edeyim de bir an önce vatani görevimi yapıp geleyim.’ Kurada kısmetime komando alayı çıkınca nasıl sevindim, nasıl gururlandım anlatamam. Ben de o mavi bereyi takacağım diye kaç gece uyuyamadım helecandan. Birliğime teslim olana kadar, vallaha havamdan yanıma varamadı kimse. Neden dersen, biz milliyetçi insanlarız amirim. Elimizde silah, dağda-bayırda eşkıya kovalayalım, memleketi aslanlar gibi savunalım isteriz.”

Bir an duraksıyor, “Müsaade var mı?”

Cevabımızı beklemeden sigarasından derin bir nefes daha çekip, tekrar yerine koyuyor.

“Acemilik eğitiminde, yemin olsun hiç zorlanmadım. Gücüm kuvvetim yerindeydi. Silah kullanmayı da iyi becerdim. Amma, bir ayın sonunda usta birliğine geçip de nefti takınca, tuttular, alayın hizmet bölüğüne yazdılar beni. Önceleri anlayamadım başıma gelecekleri. Birkaç gün sonra kafama dank etti. Hizmet bölüğü dediğin, bildiğin amelelik, temizlikçilikmiş meğerse amirim. Alayda ne kadar pis iş varsa hizmet bölüğünün göreviymiş. Sabah beş buçukta içtima, sonra bütün gün tuvaletleri temizle, odalardaki çöpleri dök, subay gazinosunda masaları silip yemek artıklarını topla, kirli tabaklarla bardakları yıka, mermer zeminleri paspasla, bahçedeki kuru yaprakları süpür, garnizona yeni tayin olan komutanların ev eşyalarını lojmana taşı. Hatta astsubayların postallarını boya, sivillerini ütüle. İşler akşam saat on-on buçuk gibi bittiğinde, kendini yorgun-argın koğuşa at. Ertesi sabah beşte uyan, bütün gün aynı devri daim sürsün dursun…”

Tekrar o günlere dönmüş gibi, yüzünü tiksintiyle buruşturuyor. “Zaten askerden önce ne çöpçülük kaldıydı yapmadığım, ne de garsonluk. Terhis olup da memlekete dönünce, gene aynı işlere devam edecektim mecbur. Peki, askerliği soran eşe-dosta ne anlatacaktım ya? ‘Komando olacağım diye gittim amma, orada komutanın helasını temizledim’ mi diyecektim?” Gözlerini aniden yerden kaldırarak, Başkomiserin yüzüne dikiyor. “Anlıyorsun değil mi, amirim? Ah, hiç olmazsa burada şöyle anlı-şanlı, koç gibi bir askerlik yapabileydim, bütün ömrüm boyunca iftihar edebileceğim tek şey bu olacaktı…”

Sonra bakışları o eski donuk halini alıyor, yeniden önündeki plastik masaya kilitleniyor.

“Her sabah içtimadan sonra bir elimizde sarı bez, öbüründe çöp poşetiyle mıntıkalarımıza dağılırdık. Komando bölüğünün askerleri de sırtlarında kamuflajlı yelekler, bellerinde kasaturalar, omuzlarında pırıl pırıl makinelilerle ya eğitim sahasına, ya tatbikata, ya da devriyeye doğru uygun adım yürüyor olurlardı. Öyle bir havalıydılar ki, hepsi de sırım gibi, fişek gibiydi. Postallarını yere vura vura yanımızdan geçip, ağaçların arasında gözden kaybolurlardı. Söyledikleri marşlar, kulaklarımdan hiç gitmezdi.”

Dudakları belli belirsiz kıpırdanıyor. Sesi çok uzaklardan geliyor sanki.

Anam beni yetiştirdi, bu ellere yolladı,

Al sancağı teslim etti, Allah’a ısmarladı,

Boş oturma çalış dedi, hizmet eyle vatana,

Sütüm sana helal olmaz, saldırmazsan düşmana…

Sonra susuyor. Yüzü gölgeleniyor. Bir süre öylece kalıyor. Ardından, kapana kısılmış birinin çaresizliğiyle devam ediyor. “Tam bir ay boyunca her sabah gün doğarken, komando bölüğünün göreve gidişini seyrettim amirim. Neredeyse kafayı yiyecektim. Daha önümde neredeyse bir koca yıl vardı ve bu şekilde sonuna kadar dayanamayacağımı artık anlamıştım. Elime silah alıp gerçek bir asker olabilmek için ne gerekiyorsa yapmaya, her bedeli ödemeye hazırdım…”

“Bölükteki diğer askerler yaptıkları işten pek de şikâyetçi görünmüyorlardı. Kızgın güneşin altında koşarak ya da diz boyu karın içinde sürünerek eğitim yapmaktansa, dört duvar arasında çöpçülüğe, bulaşıkçılığa razıydılar herhalde. Bense derdimi kimseyle paylaşamıyor, günden güne eriyip gidiyordum.” Başını hafifçe yana eğiyor. “Sonunda dayanamayıp birine danışayım, belki bir yol gösterir diye düşündüm. Alayın kantininde çalışan, efendiden bir çocuk vardı; Sadık Ali. Ona söylemeye karar verdim. Bir gece yoklamadan sonra gizlice koğuşuna gittim. ‘Devrem bir bak hele,’ dedim, ‘Buyur devrem,’ dedi merakla. Sesimi iyice alçaltıp, yaptığımız işten rahatsızlığımı anlattım. Sonra çekinerek asıl mevzuya girdim. ‘Diyorum ki, gidip tabur komutanıyla konuşsam, komando bölüğüne geçmek istediğimi söylesem. Nasıl olsa her iki bölük de ona bağlı. Zaten komando bölüğünde kıdemlilerden biri hava değişimine gidip erken terhis olacakmış, onun yerine talip olsam. Ne dersin?’ Sadık Ali sessizce dinledi beni. Sonra, ‘Devrem bak aramızda kalsın ama, bu Bülent Binbaşı pek güvenilir biri değil gibi. Bence hiç girme bu işlere,’ dedi. Canım sıkılmıştı. Kös kös koğuşuma döndüm. Sabaha kadar gözüme uyku girmedi. Düşünüp durdum. Sonunda, gün ağarırken kararımı vermiştim. Ne olursa olsun, gidip tabur komutanı ile konuşacaktım. Hayatım zaten cehennem gibiydi, başıma daha fena ne gelebilirdi ki?..

“Sabah içtimadan sonra koğuş tuvaletlerinin temizliklerini bitirip kimseye görünmeden bölükten sıvıştım. Bir yandan da komutana ne söyleyeceğimi kuruyordum kafamda. Karargâh binasının bir ucundaki beton merdivenlerden tırmanarak tam ikinci kata ulaşmıştım ki, bir de baktım Bülent Binbaşı’nın odasından bizim Sadık Ali çıkıyor. Çocuk beni fark etmedi. Koridorun diğer tarafına dönüp, hızla uzaklaştı. ‘Hayırdır inşallah,’ dedim içimden, ‘Neden burada acaba?’ Tedirgin adımlarla yaklaşıp, yüreğim titreyerek kapıya vurdum. “Gir” sesini duyunca da yavaşça açıp, eşikte esas duruşta bekledim. Bülent Binbaşı, masasının arkasından şöyle bir başını kaldırdı. Belli ki çok sinirliydi. Zaten bu kısa boylu, kel kafalı, sert bakışlı subay her daim sinirliydi. Ben tereddüt edince, ‘Ne var? Ne istiyorsun?’ diye gürledi. O anda dizlerimin bağı çözüldü. Göğsüme bastırdığım kepimi tutan elim tir tir titremeye başladı. Zorlukla topladığım bütün cesaretim, uçup gidiverdi. Orada olduğuma bin pişman oldum. Ama artık çok geçti. Önce bağırarak künye verdim, “Er Ramazan Şahin, Erzurum.” Sonra, dilim döndüğünce meramımı anlattım. Bir şey söylemeden dinledi, ardından eliyle ‘çık’ işareti yaptı. Başımla selam verip, kendimi dışarı attım. Koridorda birkaç dakika durup, nefesimin düzelmesini bekledim. Bacaklarımın titremesine engel olamıyordum. Adeta yıkılmıştım. Gerçek bir asker olabilmek için tek umudum da ne yazık ki az önce eriyip gitmiş, kalan askerliğimi tuvalet temizleyerek ve bulaşık yıkayarak tamamlayacağım artık kesinleşmişti.

“Yarım saat sonra, hiç beklemediğim bir şey oldu. Haberci onbaşı yemekhaneye gelip, tabur komutanının acilen beni görmek istediğini söyledi. Apar topar gittim karargâha. Yol boyunca, ‘Herhalde hıncını alamadı, ölümlerden ölüm beğen oğlum Ramazan,’ dedim kendi kendime. Kaderime boyun eğdim, çekinerek girdim odasına. Yine masasında oturuyordu. Kendimi okkalı bir tokada hazırlamışken, beni yanılttı, sakin bir tavırla ‘Geç bakalım içeri, Ramazan. Kapıyı da kapat,’ dedi. Emri yerine getirdim. ‘Komando bölüğüne geçme meseleni düşündüm. Anlıyorum, çok heveslisin ama başka talipleri de var oranın. Mesela, bu sabah sizin bölükten Sadık Ali geldi yanıma. O da komando bölüğünü çok istiyormuş,’ dedi. Birden başımdan aşağı kaynar sular döküldü, amirim. Yüzümdeki şaşkın ifadeyi komutan da fark etmiş olacak ki, teselli etmeye çalıştı beni. ‘Ramazan bak oğlum, komando bölüğüne sadece bir kişiyi alabiliriz. Bu durumda Sadık Ali’nin şansı daha fazla, çünkü o lise mezunu, sen ise ortaokuldan terkmişsin. Alay komutanına her ikinizin de ismini götürdüğümde, kesinlikle Sadık Ali’yi seçer.’

Binbaşı birkaç saniye duraksadı, durumun ciddiyetini tam olarak kavrayabilmem için bana zaman tanıyordu herhalde. Sonra yerinden kalkıp, yanıma yaklaştı. Elini omuzuma koydu. ‘Bana kalsa, seni isterim tabii. Çünkü bu kahraman bölüğe, senin gibi milliyetçi bir kardeşimiz yakışır.’ Sesini alçalttı, ‘Bak bu Sadık Ali iyi çocuk da, sonuçta mezhebi farklı. Bize uyar mı?’ Bir an durup, devam etti, ‘Lâkin komutan yine de onu tercih eder. Bak, albayım şehir dışında. Çarşamba günü dönecek.’ Alaycı bir gülümseme yayıldı yüzüne, ‘Yani, bu bir-iki gün içinde Sadık Ali’nin başına bir şey gelmediği sürece, mecburen onu alacağız komando bölüğüne. O yüzden, sen bu işi unut. Mevzuyu burada kapatalım. Ha, Sadık Ali’ye sakın bir şey söyleme. Ona da tembihledim, sorarsan inkâr eder zaten. Aranızda problem olsun istemiyorum. Şimdi çık bakalım dışarı…’

“Amirim inan olsun ki, binbaşının karşısında ayaz yemiş çeltik gibi, öylece donakaldım. Tam bu kadar yaklaşmışken, hayalim yine parmaklarımın arasından uçup gidiyordu. Benim için artık her şey sona ermişti. Merdivenleri inerken, içimden Sadık Ali’ye sövüyordum. Yerime göz dikmiş, gidip benden önce komutanla konuşmuştu, pis hain! Karargâhtan çıkınca soluğu kantinde aldım. Çocuğa baktım, yoktu. Mal getirmek için bölüğün kamyonetiyle toptancıya gitmiş. Bulsam, o sinirle Allah yarattı demeyip, kafa göz girişecektim. O akşam yine uykuyu yitirdim. Komutandan duyduklarım çok ağrıma gitmişti. Kafamın içindeki binlerce solucan, sürekli beynimi kemirip durdu. Hıyanete uğramış olmak, burada takılıp kalmanın ıstırabından bile daha çok acıtmıştı canımı…

“Ertesi sabah, her zamankinden daha da erken uyandırdılar bizi. Bayrak asılacakmış. Ha, söylemeyi unuttum amirim, milli bayramlarda askeri binaların ön yüzünü dev Türk bayrakları, koca koca bez afişler kaplar ya; işte onları asma görevi de hizmet bölüğünündür. Giyindik, bahçeye çıktık. Yağmur çiseliyordu. Dışarısı zifiri karanlıktı. Sadece cılız, haleli bir ay ışığı süzülüyordu bulutların arasından. Önce herkesi sıraya soktular. Beşer, altışar kişilik takımlar oluşturup, başlarına birer onbaşı verdiler. Bizim takımın payına, alayın yan tarafındaki yola bakan malzeme deposu düştü. Karanlıktan, takımdakilerin yüzlerini seçmekte zorlanıyordum. Aynı yeşil parkaların içinde, herkes birbirine benziyordu. Üstelik gece hiç uyuyamadığımdan, başım fena ağrıyordu. En öndeki karaltının peşine düşüp, tek sıra halinde kısa bir yürüyüşün ardından depoya ulaştık. Depo dedikleri iki katlı, hâki boyalı, çirkin bir binaydı. Birkaç kişi duvara dayalı merdivenden çatıya tırmandı. Ben o arada duvarın dibinde dalıp gitmişim. Arkamdan onbaşının bağırmasıyla irkildim, ‘Ramo, sen ne bekliyon lan burada? Çıksana dama…’ Çaresiz, ben de yukarıya çıktım. Bizimkiler çatının dört yanına dağılmış, bayrakları taşıyacak urganları kirişlerdeki halkalara geçirmeye uğraşıyorlardı. Baktım, ön taraftakiler ikişer kişiyken, arka köşede birisi tek başına çalışıyor. Dar beton sundurmanın üzerinden dikkatle yürüyerek, yanına gittim. Arkası dönüktü, geldiğimi fark etmedi. Tam aramızda birkaç adım kalmıştı ki, bir an ay ışığının aydınlattığı yüzünü gördüm. Sadık Ali’ydi bu…

“Sonra… Sonrası zihnimde pek net değil amirim, hayalle gerçek arası bir yerde. Beynimin içinde bir ses yankılanmaya başladı. Önce fısıltıyla konuştu benimle, ardından bağırarak… ‘Tam da kenarda duruyor… Yerdeki toprak zemine en fazla beş metre var… Ne olur ki? Küçük bir kaza sadece… Belki önemsiz bir kırık… Zaten, sana ihanet etmedi mi bu oğlan? Arkadaşını satmadı mı? Hain o! Hain…’ Hiç tanımadığım, daha önceden duymadığım, bana ait değilmiş gibi gelen bu şeytanî sesle mücadele ettim mi, etmedim mi, tam olarak hatırlayamıyorum. Efsunlanmış gibiydim. Kendime engel olamıyordum. Bir adım attım, bir adım daha. Gözlerimi kapadım. Ve yaptım, amirim. Sadık Ali’yi ittim. Tıpkı içimdeki o sesin söylediği gibi, azıcık dokanıvermem yetti. Dengesini kaybedip, boşluğa yuvarlandı çocuk…”

Dirseklerini masaya dayayıp, yüzünü ellerinin arasına alıyor. Sanki o anı yeniden yaşıyor gibi. “Gözlerimi tekrar açtığımda, çatıdaki askerler bağırıyordu. Yerdeki onbaşı bağırıyordu. Herkes bağırıyordu. Geriye dönüp, diğerleriyle birlikte merdivenden aşağıya indim. Sadık Ali’nin, aşağıdaki toprak zeminde basit bir kırık ile, acı içinde kıvrandığını görmeye hazırlamıştım kendimi. Ama yanılmıştım. Bağırmıyordu. Ağlamıyordu. Askerler, etrafına toplanmışlardı. Yanlarına gittim ve onu gördüm. Düştüğü yerde toprak zemin değil, inşaat demirlerinden oluşan koca bir hurda yığını vardı. Çocuk, onun üzerinde yüzüstü yatıyordu. Serçe parmağım kalınlığında sivri çubuklar, göğsünden ve karnından girmiş, sırtından çıkmıştı. Islak, kahverengi demirlerden aşağıya yağmur damlaları ile birlikte, kıpkızıl kan da süzülüyordu. Geldiler, alıp hastaneye götürdüler onu. Yaraları kötüydü. Bir saat uğraştılar, ama fayda etmedi.”

Duraksıyor. Sesi boğazında düğümleniyor. “O sabah güneş doğarken, Sadık Ali öldü amirim…”

Tekrar duruyor. Derin bir nefes alıyor. Yüzünü buruşturuyor. Sorgu odasının her bir köşesine sinmiş binlerce acılı hatırayı hissediyor sanki.

“Olay, resmi raporlara kaza olarak geçti. Birkaç gün sonra, alay komutanının emriyle komando bölüğüne verdiler beni. Kalan askerliğim boyunca elimde tüfek, belimde kasaturayla dağlarda gezdim, kırsalda devriye attım. Atladım, süründüm, tırmandım, bir dolu mermi yaktım. Hayallerime kavuşmuş, tam bir asker olmuştum. Kendimle gurur duymalı, mutlu olmalıydım. Ama olmadı amirim. Yapamadım. Hiç mutlu olamadım…”

“Aylar geçti, sonunda tezkere zamanı geldi çattı. Tüm terhis olacaklara bugün son kez çarşı izni vermişlerdi. Sabah erkenden, sivillerimi giymiş halde tam nizamiyeden çıkıyordum ki, hizmet bölüğünün yazıcısı olan Çanakkaleli çocuk seslendi arkamdan. ‘Baksana Ramo,’ dedi, ‘Dolapları düzenlerken, rahmetli Sadık Ali’nin mektubunu buldum çekmecede. Vefatından önce, dışarı çıktığımda göndereyim diye bıraktıydı bana. O hengâmede vallahi unutup gitmişim. Ben gelemeyeceğim çarşıya, çok işim var. Sana versem postaneden atıverir misin? Emanettir ne de olsa…’ Ağzı yapıştırılmış beyaz zarfı elime tutuşturdu, bir şey söylememe fırsat vermeden dönüp gözden kayboldu. Çaresiz, mektubu katlayıp cebime koydum. Nizamiyeden çıkıp dolmuşla çarşıya indim. Postane henüz açılmamıştı. Vakit geçirmek için meydandaki parka kadar yürüyüp, bir banka oturdum. Bir sigara yaktım. İnsanın yüzünü yalayan, ılık bir esinti vardı havada. Etraf buram buram hanımeli kokuyordu. Önümdeki süs havuzunun kıyısına konan gök kanatlı güvercinler guruldayıp duruyor, gırtlaklarını titrete titrete oradan oraya vakurla salınarak yürüyorlardı. Ama benim ne bu güzel havayı düşünecek halim vardı, ne de güvercinleri. Aklım fikrim cebimdeki mektuptaydı. Sonunda nefsimle yaptığım mücadeleyi bir kez daha kaybettim, amirim. Zarfı açıp içindekini okudum.

“Sonrasını biliyorsunuz işte. Dolmuşa atlayıp, garnizona döndüm. Silahhanenin yedek anahtarını aldım. Kapıdaki nöbetçi asker, sigara içmeye çıkmıştı. Kimseye görünmeden içeriye girdim. Bir tane tüfek seçip, şarjörünü taktım. Karargâha girdiğimde, Bülent Binbaşı tam merdivenlerden aşağıya iniyordu. Gözlerinin içine baktım. Beni elimde silahla görünce, önce şaşırdı. Sonra birden, başına gelecekleri anlamış olmalı ki, geri dönüp üst kata doğru kaçmaya çalıştı. Ama bırakmadım namussuzu. Boşalttım bütün mermileri üzerine. Geberttim iblisi…

Birden omuzları çöküyor. Bakışları yabancılaşıyor. Artık daha fazla konuşamayacak belli ki. Başkomiserime bakıyorum. Sarkık, kırçıllı bıyıklarının uçlarını ısırmakla meşgul yine. Bana dönüyor, “Şu mektubu hele bir çıkart bakayım,” diyor.

Olay yeri tutanaklarıyla, maktulün fotoğraflarının bulunduğu sarı karton dosyaya uzanıp evrakların arasından buruşuk beyaz zarfı alıyorum. Üzerinde, “Sayın Zeynel Abidin Ertaş, Güven Avukatlık Bürosu” yazıyor. Zarfın yırtılıp açılmış, tırtıklı kenarından iki parmağımı uzatıp, içindeki katlanmış kâğıdı çıkarıyorum. Düzgün bir el yazısıyla yazılmış. Üzerinde geçen yılın tarihi var. Yüksek sesle okumaya başlıyorum.

Kıymetli Dostum Zeynel Abidin,

Asker ocağından bir kez daha selam eder, hasretle kucaklarım. Sana yazmayalı epey oldu, kusuruma bakma. İyisindir inşallah. Beni soracak olursan, şikâyetim yok. Sayılı gündür, geçer elbet.

Kıymetli kardeşim, sana danışmak istediğim mühim bir konu var. Ben şu anda, alayın kantininde görev yapıyorum. Depoya gelen malları taşıyor, raflara diziyorum. Geçenlerde bir şey dikkatimi çekti. Hesap defterine kaydedilen malların sayısı, gerçekte depoya giriş yapanlardan daha az görünüyor. Diyelim on kasa gazoz taşıyoruz, kayıtlarda sadece yedi kasa gelmiş de satılmış görünüyor. Aklım takıldı bu işe, bir bit yeniği var diye düşündüm. Biraz daha araştırınca anladım ki bizim kantin sorumlusu astsubay, kayıtlarda oynama yapıp satışları olduğundan az gösteriyor. Aradaki farkı da cebe indiriyor. Üstelik yıllardır sürüyormuş bu tezgâh. Devletin, milletin parasını göz göre göre çalıyor yani.

Durumu fark edince tabur komutanı binbaşıya gidip, durumu çıtlattım. Ne yazık ki duymazlıktan geldi beni, üstüne bir de tehdit etti. Korkarım ki o da bu işin içinde. Yarın tekrar gidip, bu defa açıkça yüzüne vurayım, bir tedbir almazsa doğrudan alay komutanına çıkacağımı söyleyeyim, diyorum.

Sen bir hukukçu olarak bana bir yol yordam gösterirsen, bir tavsiye verirsen memnun olurum.

Bu vesile ile köydekilerin ellerinden öper, tüm canlara sıhhat ve huzurlar niyaz ederim.

Arkadaşın Sadık Ali…

Hikaye: Adem

Toprağın içinde mantar gibi belirdi. Yavaşça doğruldu. Uykudan uyanmış gibi şaşkınca çevreye bakındı. Karanlıktı. Bir süre olduğu yerde dönüp durdu. Ne yapacağı konusunda hiçbir fikri yoktu. Boş boş baktı etrafına. Geçmişini bilmiyordu. Dolayısıyla nereden gelip nereye gideceğini bilmiyordu. Dahası henüz kim olduğunu bilmiyordu. Yürümeye başladı. Geceyi bilinçsizce adımlarken gökyüzünde parlayıp sönen ışıklar belirdi. Başını kaldırıp o yana baktı. Uzaktan uzağa yanıp sönen ışıklar meçhul bir diyara düşen yağmurun yıldırımlarına benziyordu. O ışıkların belirdiği ufka doğru mu gitseydi? Birden o ışıklardan kopup gelen sezgisel duyumsamalar zihninde kıvılcımlar çaktı. O ışıklar, ışıldayıp kaybolan o şeyler yıldırım ya da şimşek değildi. Onlar, göksel bir gücün kendi zihnine attığı hatıralardı. O hatıralar zihninde imgelere dönüştükçe kendi varlığına dair ipuçları bulmaya başladı. Vücudunu, başını, yüzünü yokladı elleriyle. Kendisine dair kopuk-kesik anlam kırıntıları belirdi zihninde. Yürümeye devam etti. Yürüdükçe tuhaf, muğlak hatıralar zihninde çiçeklendi. Kendi varlığına ilişkin bir tahminde bulunabilirdi artık. Ne var ki, bulanık imgeler bir bütün oluşturup açıklayıcı bir anlama dönüşemiyordu.

Uzakta bir hanın ışıkları belirdi. Han sıcaklık, ışık aydınlık demekti. Bunu biliyordu. Adam hanın eski mi eski, tahtaları çatlamış kapısını itti. Kapı gıcırtıyla aralandı. Hem de ne gıcırtı! Sanki açılmıyor çığlık atıyordu. Handan içeri girdiğinde duvardaki aynada kendisini gördü. Henüz tazeydi. Üstü başı temizdi. Yollarda debelenip durmasına rağmen bir tek toz zerresi bile yoktu üzerinde. Kıvançla gençliğine, tazeliğine baktı aynada. Bakmaya doyamadı. Sonra içeriye göz gezdirdi. Masalarda oturan bir kalabalık vardı. Bezgin, yorgun ve ümitsiz görünüyorlardı. Kıyafetleri yıpranmış, omuzlarına bir keder çökmüştü. Onların pejmürde halleri taze adamımızın kendisine güvenini artırdı. Neşelendi. Henüz hayat ona hiç bir darbe vurmamıştı. Kendisinden pek hoşnuttu. Varlığını seviyordu.

Orta boylu, hafifçe kilolu, kaytan bıyıklı, yüzünde onlarca yılın bilgeliğini saklıyor gibi görünen, mütebessim hancı ne istediğini sordu. Adamımız, yolunu kaybettiğini, ait olduğu menkıbe ya da hikâyeyi aradığını söyledi. Hancı ona şöyle bir baktı. Kaçın kurasıydı o hancı. Kimler gelmiş kimler geçmişti hanından. Yıllar yılı yolcuların hikâyelerini dinleyerek demlenmiş, bir bakışta bir insan neyin nesi kimin fesi anlayacak kıvama gelmişti. Adamımıza tamamlanmamış bir hikâyenin kahramanı olduğunu söyledi. Kahramanımızsa hiç ümit kırıklığına uğramadı. Dedi ki:

“Sanırım, ben aslında yazılmamış bir romanın kahramanıyım. Yazar henüz adımı düşünmediği için bir adım yok.”

Hancı, “Ama” diye yanıtladı; “Kılığın kıyafetin pek yerinde, pek tazesin, pek şen, pek şakraksın.”

“Öyle… Beni düşündü, tasarladı. O düşündükçe elim, ayağım, yüzüm, kıyafetlerim belirdi ama sanki ruhumda bir şeyler eksik. ”

Bunun üzerine hancı, “Senin anlatacak bir hikâyen de yoktur o zaman,” dedi. “Hikâye anlatmazsan ne yemek var ne de su. Burada konaklayamazsın. Prematüre bebek gibisin azizim. Erken düşmüşsün yollara.”

Adamımız, “Ümitlerim var,” diye konuştu heyecanla. “Sana ümitlerimi anlatırsam bana yardım eder misin?”

Hancı, “Ümitler para etmez,” diye yanıtladı. “Hatıralar para eder benim hanımda. Fakat haline acıdım. Sana yardım edemem ama yol gösterebilirim: Madem büsbütün yaratılmak istiyorsun bunun bir tek yöntemi var: Yazarın rüyalarına sızmanın bir yolunu bulmalısın. Senin yazar arada bir psikiyatriste gider. Dertlerini anlatır. O sırada sesi buradan duyulur. Bu dertlerin en karanlığını bulup onu sırtına pelerin olarak alırsan rüyasına sızabilir, rüyasında onun içine bir ilham ekebilirsin.”

“Ya bunlar,” diye mırıldandı kahramanımız, eliyle bir yay çizip mekâna tıkılmış onca insanı göstererek. “Bunlar da neyin nesi?”

Hancı güldü. “Onlar anlatılmamış bir sıkıntının, bitirilmemiş öykülerin kişileri.”

“Onlara ekmek ve su var galiba.”

Hancı, taze adamın alaycılığına aldırmadı.

“Onlar, yaşayan ölüler azizim. Ekmeğe de suya da ihtiyaçları yok. Tıpkı senin gibi düştüler buraya.”

“Tıpkı benim gibi…”

Adamımız günler boyu, hancıya çıraklık ederek kendisini yazan yazarın sesini duymayı bekledi. Bu arada hancı ona gecenin kanatlarına nasıl sarınacağını öğretti. Bu oldukça zor bir şeydi. Karanlıkla bütünleşmek, hiç var olmamış gibi iradesine gem vurarak, geceyi tek dostu yapmak, onun içinde onun kadar karanlık olarak belirsizleşmek… Bazen, hancı onu nasıl çağıracağını bilemiyordu. Çünkü malumunuz bir ismi yoktu. Ona bir isim vermekse hancının haddi değildi. Eğer ona bir isim takmaya kalkarsa bu bir bakıma oluşum sürecine müdahale anlamına gelirdi ki, zamanı değiştirmek hancının kendisinin dahi yok olmasıyla sonuçlanacak bir kelebek etkisine yol açabilirdi. Hancıdır o, bilgeliğin sahibidir. Bilgeliği handan dışarı çıkınca beş para etmese de.

Hancı onu Adem diye çağırmaya başladı. Hancı Adem derken bunu bir isim değil, sıfat anlamında kullandığı için bunun oluşum sürecine müdahale olmadığını da belirmek isterim.

Yazar’ın sesi duyulmaya başladığında, hemen mahzene inmesini söyledi hancı. Adem mahzene indi. Yazar sıkıntılarını anlatırken kahramanımız bunu dinledi. Yazarın en büyük sıkıntısı; gecelerin kör bir kuyu, uykunun bir ölüm gibi lezzetten yoksun olmasıydı. Uykularından derin bir karanlıktan çıkar gibi uyanmaktaydı. Onu dinleyen psikiyatrist yazara uyumadan önce yatakta, bir kaç satırcık olsun karalamasını söyledi. Belki yazdıkları kendisine umut olacak, rüyalarına kadar sızacaktır. Yaratmak, her zaman yaratılan için değil, yaratan için de haz vericidir, böyle söyledi psikiyatrist. Bu sözler yazarı bile şaşırttı. Bu sırada konuşmaları dinlemekte olan Adem’in içi ürperdi.

“Ne kadar garip,” diye mırıldandı yazar. “İnsanlara, eşyalara, toza toprağa can verirken ya da hepsini ölümün tutsaklığına ve hiçliğe salarken  yarattıklarımın benim zihnimden ayrı bir hayatları olduğunu düşünmemiştim. Düşünmedim ama derinden derine biliyordum.”

“Aslında onları yarattığınız an, siz ve onlar diye bir ayrışma ortaya çıkar. Siz ve eserlerinizin hayatı farklı olduğu gibi onları okuyan her zihnin onlara can verişi de farklıdır.”

“Söylediklerinizi size ben mi söyletiyorum, yoksa haricen mevcut musunuz?” diye sordu yazar. Psikiyatrist bakakaldı o gün. Bakışları dondu. Psikiyatrist kendi varlığından şüpheye düştü. Yazarın yarattığı bir kahraman yazarla aynı boyutta mevcut olabilir miydi? Ömrünün en yakıcı sorusu yakasına yapıştı. O günden sonra da mesleğini icraya devam etti ama bir daha yazarı kabul etmedi. Önce sorunu böyle aşacağını düşündü ama sonra bir derde daha düştü: Yazarı kabul etmemesi kendi iradesiyle mi oluyordu yoksa yazar böyle yazdığı için mi?

Kahramana dönecek olursak, kendi varlığının yazarın varlığından bağımsız halde sonsuza kadar ya da dünyanın sonuna kadar o handa kalabilme ihtimali Adem’e dehşet verdi. Korktu. Belki yazar bir kaç sene sonra eğer kendisini tamamlamadan ölürse, Adem için sonsuz bir azap vardı. “Zaman işlediği halde saatin durması gibi,” diye düşündü Adem. Bu benzetme hoşuna gitti. Kendisi de işte düşünebilmekte, tasavvur edebilmekteydi. O halde yazarın zihnine kendisine dair bir düşünce tohumu ekemez miydi?

Zordu ama gecenin kanatlarını kendine pelerin yapıp yazarın uykusuna sızdı kahramanımız. Orada şen ilhamlar attı ortaya; yazarın beyninin kimyasal devinimi onları rüyaya dönüştürsün diye. Böylece yazar uyandığında ona dair yeni fikirlerle güne başlayacak, belki bir kaç satır karalayacak, adamımıza bir ad koyacak ve adamımız bir hikâyede hayat bulmaya başlayacaktı.

Oysa yazar ertesi sabah her zamanki gibi uyandı. Zihninde kahramana dair ne bir fikir ne de bir ilham vardı. Çünkü rüyalarını hatırlamıyordu. Hancı taze kahramanının haline acımış ve onu pejmürde bir halde yazılacağı günü bekleyen diğer kahramanların arasından alarak yazarın zihnine yeniden postalamıştı. Çünkü o hanın adı Araf’tı. Orada sadece yazarın bir türlü yaratamadığı kahramanlar dolanıyor ve belirsiz bir zamanı bekliyorlardı. Oysa yazar bir gün rüyalarını hatırlayabilirse Adem bir hikayenin içinde yaşayabilecekti.

Eğer hatırlayabilirse, sayıklamak ve rüya görmeyi birbirinden ayırabilirse.

Hikaye: Anaokulu – Başlangıç

“Dört Eylül Anaokulu yanında, üzüm bağında çamura gömülü erkek cesedi. Tekrar ediyorum, Dört Eylül Anaokulu…

On bir senedir merdiven altında gizlenen polis telsizi, o gece tıpkı çocukluk yıllarımdaki gibi mutfak masası üzerinde cızırdıyordu. İlçe emniyet müdürünün ısrarcı aramalarından sonra ortaya çıkmıştı. Yeşil ışıklı ekranı daha dün silinmiş gibi parlıyordu.

Telsize bir şeyler söyledikten sonra silahını beline geçirdi babam. Evden çıkmadan önce kapının önünde duraksadı. Bir eli kapıda, gözlerini bana dikti. “Bu iş bitene kadar ortalıkta dolaşmayacaksın,” dedi.

“Tamam,” dedim. “Evden çıkmam.”

“Üstünün çamurunu da temizle.”

Meslekten ihraç edildiğinden beri ilk kez belinde bir silahla dışarıya çıktığını görüyordum.  Tabancasına el koyulduğu günün akşamı birkaç saatliğine bir dağ köyüne gitmiş, eve yepyeni bir silahla dönmüştü. Silahının ruhsatlı olup olmadığını bile bilmiyordum.

Babamı operasyona gider gibi tam teçhizatlı görünce içimde tanıdık bir rüzgâr esti. Ensemdeki tüylerin diken diken olduğunu hissettim. Bahçe kapısı açılıyordu. Balkona koşturdum.

“Baba!” diye seslendim aşağıya sarkarak. Kafasını kaldırdı. Söyleyecek bir şeyim yoktu aslında. Balkonun soğuğunda öylece kalakaldım. Aklımı okumuş gibi sert bir hareketle kafasını salladı babam. Arabaya binip, on bir senedir yanından geçmediği polis karakoluna doğru yola koyuldu.

Bozdağ tarafından şehrin üzerine sert bir rüzgâr iniyordu. Sırtımın teri saniyeler içinde kurudu. İçeriye girdim. Bağ arasında yatan cesedin katili sanki balkonda saklanıyormuş gibi bütün kilitlerini geçirdim kapının. Biraz soluklanmak için mutfak masasına oturdum. Başımın ağrısını da o an hissettim. Uyusam rahatlayacaktım, fakat geçirdiğim akşamdan sonra gözlerimi kapatmak bile gelmiyordu içimden. Yeniden ayaklanarak ecza dolabından bir ağrı kesici aldım. Boğazım hâlâ kesik kesik yanıyordu. Susuz yuttum ağrı kesiciyi.

Babamın yanında götürdüğünü sandığım telsiz o sırada yeniden cızırdadı.

Telsizdeki polis, “Anaokulu çevresini kordon altına aldık,” diyordu. “Manisa’dan olay yeri inceleme istedik. Onlar gelene kadar kimsenin girmesine müsaade etmiyoruz.”

Babam benim için evde bırakmıştı telsizini. Gelişmelerden haberdar olmamı istiyordu. Arkadaşlarımla birlikte olay yerinden, orada kayda değer bir olay olduğunu bile bilmeden kaçmıştık. Daha bir saat kadar önce anaokulu binasını çevreleyen, babamın işlettiği üzüm bağlarından birinde oturuyorduk. Diğerini daha o sabah sulamıştı babam. Bütün sıraları çamurla kaplıydı. Cesedi de muhtemelen bu yüzden görememiştik sıraların yanından geçerken.

Anaokulu çevresinde gecenin örtüsü kuvvetliydi. Haliyle polis o mesafeden kimliklerimizi tespit edememişti. Dört lise öğrencisi, üç farklı yöne dağılıp izimizi kaybettirmiştik. Koşarken bir ara içimden durmak gelmişti. Alt tarafı birer bira içiyorduk kendi bağımızda. “Yakalansak en kötü ne olur!” diye bağırmıştım o sırada hemen yanımda koşan Barış’a. Benden yana kısa bir bakış atıp koşmaya devam etmişti.

Tam kendimi adalete teslim etmeye karar verdiğim sırada gömülmüştü ayağım. Halbuki bağ sırasının ucunda suyun sığ olması gerekiyordu. Spor ayakkabılarımın çamurlu suyu bir sünger gibi çekmesinden korkuyordum. O yüzden sıranın ucunda uzanan kütüğü görünce bunu fırsat bilmiş, çamura saplanmadan paçayı kurtarmayı denemiştim. Ama kütük beklediğim kadar sert değildi. Daha ilk adımda ayağımın altında yumuşamış, ezilip yana kaymıştı. Ayağımın boşluğa düşmesiyle ben de dengemi kaybetmiştim. Bağ kollarından birine tutunmaya çalışırken yüz üstü yere kapaklanmıştım.

Çamurlu bağ suyunun içinde gözlerimi açtığımda kütük sandığım cesedin soğuk, karanlık suratı, orada ne halt yediğimi merak eder gibi bana bakıyordu. Sol dizim, adamın göbeğine yaslanmıştı. Düşerken büyükçe bir salkım koparmış, cesedin boynuna bir kolye gibi dizmiştim üzüm tanelerini. Ciğerlerim sıkışıyordu. Nefes almakta güçlük çekiyordum. Boğulmaktan korkuma, anlık bir refleksle ağzımı boydan boya açtım. Dilime pütür pütür bir şeylerin yürüdüğünü hissettim. Dirseklerime kadar çamura saplanarak kaygan zeminden destek aldım. Ayaklandım.

Bir an önce oradan uzaklaşmam gerekiyordu, ama kafamı bir türlü toparlayamıyordum.

Henüz ağzımdaki çamur tadı geçmeden, birkaç dakika evvel içtiğim soğuk bira midemden boğazıma doğru yükselmeye başladı. Mide asidimle ısınmış, zehir gibi keskinleşmişti. Boğazımı yakıyordu. Ağzıma dolan kusmuğumu yutarak, yaşlı gözlerle koşmaya başladım.

Polislere izimi kaybettirip eve vardığımda babam telefondaydı. İlçe emniyet müdürüyle konuşuyordu. Üstüme sıvanmış çamuru görünce duraksamış, eski amirinden aldığı cinayet haberiyle benim çamurlu kıyafetlerimin arasında haklı bir bağlantı kurmuştu. “Sizi birazdan arayayım,” diyerek telefonu kapatmış, tabancasını ve telsizini almak üzere üst kata çıkmıştı.

Yıllar sonra şimdi yeniden karakolda, eski bir cinayet vakasını çözmeye çalışıyordu.

Telefonumun sesiyle kendime geldim. Arayan babamdı.

“Üstünü başını temizledin mi” diye sordu.

“Yok,” dedim. “Fırsat olmadı.”

“Birazdan seni almaya gelecekler,” dedi. “Polislere tek kelime etme.”

“Tamam,” dedim telefon kapanırken. Apar topar kıyafetlerimi çamaşır makinesine atarak banyoya girdim.

Karakola vardığımızda babam kapıda bekliyordu. Deri ceketini sırtına geçirmiş, elinde bir sigarayla karakolun merdivenlerine oturmuştu. Halbuki polisliği bıraktığından bu yana sigara içtiğini görmemiştim.

Beni almaya gelen genç polis memuru babama yaklaştı. “Senin oğlan adam olmuş komiserim,” dedi babamın elini sıkarken. Cebinden bir çakmak çıkarıp uzattı.

“İçmiyorum,” dedi babam. “Arkadaşlar uzatınca ayıp olmasın diye aldım.” Elindeki sigarayı ceketinin göğüs cebine yerleştirdi. Diğer elini omzuma attı.

“Sağ ol, Veli,” dedi genç polise dönerek.

“Ne demek komiserim,” dedi Veli. “Biraz muhabbet edelim dedik ama Hilmi’nin ağzını bıçak açmıyor. Korkutmamışızdır inşallah.”

Ben gözlerimi kaçırırken babam kibar bir gülümsemeyle yetindi. Gecenin soğuğunda daha da beklemeden içeriye girdik. İlçe emniyet müdürünün kapısında durduk. Hakkı Sakızcı, yazıyordu kapıda.

“Hilmi,” dedi babam iki eliyle omuzlarımı kavrayarak. “İçeride Hakkı Müdür ne derse desin korkmak yok. Anlaştık mı?”

“Anlaştık,” dedim. Neler döndüğünü, bağ arasındaki cesedin kim olduğunu öğrenmek istiyordum. Şüpheli durumunda olup olmadığım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Babamın bildiklerini çekinmeden benimle paylaşacağına inanıyordum, fakat bir türlü soru sorma fırsatı bulamıyordum.

“Baba,” dedim kapıyı çalan elini yakalayarak. “Korkacak bir durum var mı?”

Elini indirmeden bakışlarını bana çevirdi. Derin bir nefes aldı. “Bakacağız,” diyerek kapının tokmağını çevirdi.

Hakkı Müdür cinayet haberini alınca apar topar karakola gelmişti. Ahşap masasının arkasında oturuyordu. “Hoş geldin, delikanlı,” dedi beni görünce. Suratını babamın amiri olduğu zamandan hatırlıyordum. Çehresi çok değişmese de göbeği vücudunun geri kalanını ikiye katlamıştı. Yakaladığı her suçluyu yemiş gibi bir hali vardı.

“Hoş bulduk,” dedim.

“Oturun,” dedi önündeki tekli koltukları işaret ederek. Söyleneni yaptık.

“Konuştuğumuz gibi, müdürüm,” dedi babam. “Hilmi’nin hiçbir şeyden haberi yok. Ama sizin vaziyetinizi de anlıyorum. O yüzden bu iş çözülene kadar Hilmi yanımdan ayrılmayacak. Hem soruşturmanın devamı hem de kendi can sağlığı için.”

Can sağlığı, lafını duyunca içim ürperdi. Belli etmemeye çalıştım.

“Sizinkisi de ne şans be oğlum,” dedi Hakkı Müdür. “Kaç sene oldu? On, on bir?”

“On bir.”

“On bir sene sonra bir vaka için senin yardımını istiyoruz, suç mahallinde karşımıza senin oğlan çıkıyor.”

“Öyle, müdürüm.”

“Sorguya almamız gerekecek Hilmi’yi, biliyorsun.”

“Biliyorum.”

Hakkı Müdür duraksadı. Bakışlarının üzerimde gezdiğini hissettim.

“Gediz vakasının oralara varacağını bilemezdik, Cemil,” dedi gözlerini tekrar babama çevirerek. “On bir sene öncesinin özrü bu belki, ama yine de bil istedim.”

“Olan oldu müdürüm,” dedi babam. Konuyu kapatmaya çalışır gibi umursamaz bir çabuklukla yanıt vermişti. “Dava kapandı. Şimdiki işimize bakalım.”

“Öyle öyle…şimdiki işimize bakalım elbet, ona lafım yok. Ama insan kanının karıştığı bir soruşturma bu. Böyle davalarda birlikte çalışmak başka türlü bir yoldaşlık gerektirir.”

Babam yanıt vermedi. Gözleri bulutlanmıştı. Derin bir nefes almakla yetindi.

“Oğlanın yanında geçmişi kurcalamak istemiyorum,” diye devam etti Hakkı Müdür. “Ama dava, geçmişin davası. Hele ki Hilmi yanında dolaşacaksa birtakım tatsızlıklarla yüzleşmesi kaçınılmaz.”

“Hilmi altından kalkar,” dedi babam. Açık açık benim hakkımda konuştukları halde dönüp yüzüme bakma gereği görmüyorlardı. Araya girip varlığımı belli etme isteğiyle dolup taştım bir an. Konuşmaya hazırlanır gibi derin bir nefes aldım.

Ortamı daha da germemek için kendimi tuttum.

Bahsi geçen Gediz davasını çok iyi hatırlıyordum. Ankara’dan Sarıgöl’e bu dava sebebiyle taşınmıştık. Babam o zamanlar Ankara’da gizli polis olarak görev yapıyordu. Taşınmamızdan hemen önce, Ankara’dan İzmir’e kadar birçok şehirde uyuşturucu ticaretini tekeline almış Gediz Çetesi adlı bir örgütle uğraşıyordu. Ara ara hiç tanışma fırsatı bulamadığımız ekip arkadaşlarıyla birlikte Ege’de bir yerlere operasyona gidiyor, birkaç gün sonra alelade bir balık avına çıkmış gibi bir sırt çantasıyla eve dönüyordu.

Bir gün yemek masasında Manisa’nın küçük bir ilçesinin, Sarıgöl’ün adı geçmişti. Apar topar eşyalarımızı hazırlamış, ismini ilk kez duyduğumuzun üçüncü günü Sarıgöl’deki yeni evimize yerleşmiştik. Mevsimlerden yazdı. Üzüm işçisi olarak çevre tarlalarda çalışmaya başlamıştı babam. Görevi gizli olduğu için açıktan karakoldaki işine devam edemiyordu. Evdeki çalışma odasında geçirdiği yoğun saatlerin üstüne bir de sabahın beşinde kalkıyor, bağların keyfine göre üzüm seçmeye, ip kesmeye ya da yaprak toplamaya gidiyordu. O zamanlar daha altı yaşında ya var ya yoktum. Olan bitenden bihaberdim. Polis bildiğim babamın neden tarlada çalıştığını kavrayamıyordum. O vakit kafamı karıştıran yeni hayatımızın bütün gerçeklerini ancak yıllar sonra bir yaz tatilinde, babam ve amcam balkona serili bir rakı sofrasında dertleşirken öğrenecektim.

Tam tamına sekiz ay Gediz Çetesi’nin içinde yaşamıştı babam. Tarlasında çalıştığı üzümcülerin biri aracılığıyla, çete için ufak tefek işler yaparak başlamıştı gizli görevine. Hakkı Müdür’ü geceleri evdeki sabit hattan bilgilendiriyordu. Bir sabah Çamur İbrahim’e Tariş torbasıyla kuru üzüm diye ot taşıyor, ertesi gün şarap işletmelerine Üzümcü Kamil’in sahte senetlerini dağıtıyordu. Sarıgöl’deki ilk yılımızın sonunda Gediz Çetesi için yapmadığı ayak işi kalmamıştı. Amcam yıllar sonra babama bütün bu ağırlığın altından nasıl kalktığını, vicdanını nasıl rahatlattığını sorduğunda, bu soru daha önce hiç aklına gelmemiş gibi duraksamıştı babam. Dürüst, samimi bir cevap vermeye uğraşırken önce içkisinin buzları erimiş, sonra elindeki ince rakı bardağı ısınmıştı. Soruyu bir cevaba bağlamadan, bir anda unutuvermişlerdi bu konuyu. Ankara’da geçen çocukluklarından bahsetmeye başlamışlardı.

Babam o gecenin devamında, bambaşka bir muhabbetin ortasında, “O işleri yapan adam ben değilim,” demişti nihayet. İlkten neden bahsettiğini anlamamıştık. “O yüzden vicdanım bu ağırlığı kaldırabiliyor,” diye devam etmişti sonra. “Bütün gibi görünsek de suçları işleyen adamla ben ayrı ayrı insanlarız. Ben bir tabancayım misal, o ise bir mermi. Zehirli bir mermi, ama tabancanın bir parçası değil. Eve girdiğim vakit nasıl silahımı boşaltıp temizliyorsam, o adamı da öyle içimden söküp atıyorum.”

Onca yıl sonra Hakkı Müdür tekrar şarjörü doldurmasını istiyordu babamdan.

Önüme bırakılan çay sayesinde düşüncelerimden sıyrıldığımda, “Olmaz öyle, Cemil,” diyordu Hakkı Müdür. “Soruşturmayı sana teslim edemem.”

“Bu davayı benden iyi bilen var mı, müdürüm?” diye sordu babam. “Altıgen Âdem’in katilini yakalamakla mı uğraşayım, kan görmemiş polislerin arkasını toplamakla mı?”

“İlk seferde ne olduysa da lafımı dinlemediğinden oldu. Seni buraya getirttiğime pişman etme beni.”

“Kusura bakmayın, müdürüm,” dedi babam. Koltuğuna yaslandı. Tam çayından ilk yudumunu alacakken, bardağını sehpaya bırakarak Hakkı Müdür’e bir sır verir gibi öne eğildi. “Bu iş taşra polisinin bileceği iş değil, Hakkı Müdürüm,” dedi. “Beni zamanında ta Ankaralardan buraya boşuna yollamadılar.”

“Taşra polisi dediğin memurlar en az sen ben kadar hayatlarını adıyorlar bu mesleğe.”

“Niyetim onları küçümsemek değil. Ama benim yaptığımı bir başkası yapabilir miydi?”

“Yaptım diye övündüğün şeyin ne olduğunu hatırlıyor musun sen, Cemil?” diye bağırdı Hakkı Müdür. Elindeki çay bardağını hırsla masasına çarptı. Sıcak çay, ince bardaktan zıplayarak masanın üstündeki dosyanın üzerinde yılan gibi süzüldü. “Seni çete hakkında bilgi alasın diye adamların içine yerleştirdik, görevinin gizliliği için yediğin her türlü boka göz yumduk! Sen ne yaptın? Adamları alacağımızın haftası, tek günde beş adam vurdun! Beş!”

“Bütün teşkilatın da işine geldi,” dedi babam. Hakkı Müdür’ün aksine son derece sakin çıkıyordu sesi. “Altıgen Âdem’i de vurmuş olsaydım bugün bu davayla uğraşıyor olmazdık.”

“Daha fazla yorma beni,” dedi Hakkı Müdür. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Anlık sinirini geçiştirmeye çalışıyor gibiydi. “Çayını bitirdiysen çık,” dedi. “Cengiz Komiser ile birlikte yürüteceksiniz soruşturmayı.”

Çayına dokunmadığı halde usulca kafasını salladı babam. Bakışlarını ilk kez bana çevirdi. Gözleriyle kalkmamı işaret etti. “Kesenize bereket, müdürüm,” diyerek ayaklandım. Babamla birlikte ifade vermek üzere nöbetçi polisleri bulmaya gittim.

 

Söyleyecek çok bir şeyim olmayınca ifadem beklediğimizden kısa sürdü. Aklıma yeni bir detay gelirse derhal polislere bildireceğimin sözünü vererek sorgu odasından ayrıldık. Soruşturmayı yürütecek olan Cengiz Komiser’in odasına geçtik.

Cengiz Komiser ile babam, en son birlikte çalıştıklarından beri doğru düzgün görüşme fırsatı bulamamışlardı. Haliyle Cengiz Komiser’in odasındaki ziyaretimiz uzadıkça uzuyordu. İlk başta muhabbeti takip etsem de sonradan oturduğum deri koltuğa gömülmüş, eski günlerin anılarına kulaklarımı kapatmıştım. Yumuşak minderlerin rahatlığıyla vücudum iyice gevşemişti. Göz kapaklarım gitgide ağırlaşıyor, gecenin izlerini hafızamdan siliyordu. Gözlerinin içine baktığım cesedin soğukluğunu bile ağır ağır kalbimden atmış, taze bir uykunun öncü uyuşukluğuna teslim olmuştum.

İçim geçmek üzereyken kapı çalındı. Genç bir polis memuru araladığı kapıdan kafasını uzattı. “Olay yerinden ön rapor geldi, komiserim,” dedi. Cengiz’in bir şey söylemesini beklemeden, elinde bir dosyayla komiserine doğru yürüdü. “Kesin sonuçlar için otopsiyi bekleyeceğiz, ama ölüm sebebi enseye tek bir kurşun gibi görünüyor.”

“Tamam, Halil,” dedi Cengiz Komiser. “Buradaki işimiz iki dakikaya biter. Hazırlanadurun, biz de bir ziyaret edelim olay yerini.”

Polis bizi bekletmeden odadan ayrıldı.

“Sağ ol, Cengiz,” dedi babam yeniden Cengiz Komiser’e dönerek. “Bizim için adli süreci esnetiyorsun, biliyorum.”

“Lafı bile olmaz, Cemil Abi,” dedi Cengiz. “Ama biliyorsun, elimden daha fazlası gelmez. Ben Hilmi’nin şans eseri orada olduğuna inanıyorum, ama asıl katili bir an önce bulamazsak iş benden çıkacak. Soruşturma Manisa Merkez’e düşecek. Ondan sonrasını anlatmama gerek yok herhalde.”

“Yok, Cengiz, gerek yok.”

Araya girip aklımdakileri sormama fırsat vermeden ikisi birden ayaklandılar. Cengiz Komiser’in odasında duyduklarımın ne kadarının gerçek ne kadarının rüya olduğunu düşünerek peşlerine takıldım.

On dakika kadar sonra anaokulunun önüne park ederek devriye aracından indik. Daha birkaç saat önce aynı yerde bulunmuş olmama rağmen anaokulunun önündeki sokak gözüme büsbütün yabancı göründü. Halbuki soğuk, aynı soğuktu. Duvarlar aynı yükseklikteydi, çevre evlerin bahçelerinde aynı ağaçlar yükseliyordu. Yine de sokağa uğursuz, ıslak bir sis çökmüş gibiydi. Alışık olduğum sislerin aksine bunu göremiyor, yalnızca nemini tenimde hissediyordum. Akşam ezanından bu yana esen rüzgâr bile sanki cesede olan saygısından sessizleşmişti.

Cengiz Komiser’in omzumu kavramasıyla irkildim.

“Durumlar nasıl, delikanlı?” diye sordu. Nasıl cevap vereceğimi düşünürken, “Korkman çok normal,” diye ekledi. “Kaç senelik koca koca polisler bile ceset gördükleri gününün akşamına uyuyamıyorlar.”

“O kesintisiz uyur,” diye araya girdi babam. Dudaklarının arasına bir sigara oturtmuştu.

Sigarayı gören Cengiz Komiser, cebinden bir çakmak çıkararak babama uzattı.

“Yakmıyorum,” dedi babam. Elleri cebinde, yıllardır gözü gibi baktığı bağına doğru yürüdü. Kordonu görmezden gelerek, cesedin bulunduğu yerdeki polis memurlarına yaklaştı.

Karanlıktaki polislerin birinden, “Kordonu görmüyor musun kardeşim?” diye bir ses yükseldi. Yaklaşan babama sesleniyordu.

“Cemil Abi bizimle, arkadaşlar,” diye yetişti arkadan Cengiz Komiser. “Soruşturmada bize yardımcı olacak.”

“Kusura bakmayın komiserim,” dedi aynı polis. “Hayatımda buranın insanı kadar suça, cesede, kazaya meraklısını görmedim. Nerede gazetelik bir olay var, mantar gibi orada bitiveriyorlar.” Eliyle anaokulunun duvarlarına yaslanmış bir grubu işaret etti. “Aha, bakın şuraya. Üç kez kovdum, en fazla şu duvarın dibine kadar gönderebildim.”

“Tamam, Bülent, dert değil,” dedi Cengiz Komiser. Nihayet babamla birlikte polislerin yanına varabilmişti. “Ne çıktı olay yerinden?”

“Suç aleti dışında her şey çıktı gibi, komiserim. Cesedin yanında ayak izleri bulduk. Bağ yeni sulanmış, her taraf çamur. Ayakkabının markasına kadar her şey ortada.”

Babamın arkasında durmaya dikkat ederek önce ayakkabılarıma, sonra polisin el feneriyle aydınlattığı ayak izlerine baktım. İzler tartışmasız o akşam giydiğim, şimdi evin deposunda gizlenen spor ayakkabılarıma aitti.

“Arkadaşlar dört kişi görmüşler anaokulu önünden kaçan,” diye devam etti polis. “Cesetten haberi olmadığı için devriye ekibi çok üstüne gitmemiş kaçanların. Mahallenin gençleri içki içiyor sanmışlar.”

“Kimlikleri belli mi?”

“Valla ne yalan söyleyeyim, komiserim, kafam biraz karışık o konuda. Veli Komiserim birini almaya gitti birkaç saat önce, ama söylemedi kim olduğunu.”

“Peki diğer üçü?” diye sordu Cengiz Komiser. Bakışlarını bana çevirmişti. Ben soruyu hangimize sorduğunu anlayamadan Bülent isimli polis imdadıma yetişti.

“Henüz bilmiyoruz,” dedi. “Yan bağda devriyenin tahmin ettiği gibi bir torba dolusu bira bulduk. Şişelerin sadece üçü açılmış. Cesedin yanındaki ayak izlerinin tek bir kişiye ait olduğunu da hesaba katarsak…”

“…iki farklı grup vardı, diyorsun,” diye araya girdi Cengiz Komiser.

Araba kullanacağı için Eren’in o akşam alkol almadığı aklıma geldi.

“Aynen, komiserim,” diye doğruladı Bülent. “Çevredekilere sorup soruşturuyoruz. Şu duvarın yanındaki gençlerle konuşmaya çıkıyordum ben de tam.”

“Dur sen, onlarla ben bir görüşeyim,” dedi Cengiz Komiser. “Bir şey bulursanız bekletmeden haber edin.” Eski bir dost gibi babamın koluna girerek bağın karanlığından çekti aldı hepimizi. Olay yerindeki memurlardan uzak, en yakın sokak lambasına doğru yürüdük.

“Ne diyorsun, Cemil Abi?” diye sordu. Toprak yola çıkınca adımlarını anaokulunun duvarına yaslanmış, çekirdek çitleyen gençlere çevirdi. “Kaç sene öncenin meselesi Altıgen Âdem’i kim, neden öldürür?”

“Bir şey söylemek zor,” dedi babam. Sönük sigarası hâlâ ağzındaydı. “Adamın lakabı boş yere Altıgen değil. Altı ayrı soruşturma yürütsek, altısından da Âdem’in ayağını kaydıracak sebep çıkarırız.”

“Nasıl yani?”

“En son gördüğümden beri ne boklar yedi bilmiyorum. Ama son on bir seneyi saymasak bile hakkında altı farklı suçtan şikâyet var Âdem’in. Lakabı da oradan geliyor.”

“Yani aradığımız katilin profilini bile çıkarmak mümkün değil…”

Aynen öyle, der gibi baktı babam. “Bu adamlar için hayat rakamlardan ibaret, Cengiz,” dedi. “Önce onu iyice kavramak lazım. İnsan hayatı, elle tutulur bir şey değil Altıgen Âdem gibi adamlar için. Ama iki üç kilo esrar ya da şu kadar para dedin mi, onu gözlerinin önüne getirebiliyorlar. Zaten hepi topu iki yüz elli bin liralık adamlar bunlar.”

Babam lafını bitirdiğinde, suratlarını mahalleden tanıdığım gençlerin yanına varmıştık.

“Hayırlı akşamlar, beyler,” diye selamladı Cengiz Komiser.

“Size de komiserim,” dedi adını hatırlayamadığım uzun, cılız bir çocuk. “Biz de tam sizin memur arkadaşlarla konuşmaya gelecektik. Sonra bizim Dımbıl Ali, ‘gerek yok, onlar bize sormaya gelirler,” deyince bekleyelim dedik.”

“İyi yapmışsınız. Devriye ekibi birkaç kişinin siteler tarafına kaçtığını söylüyor. Siz gördünüz mü bu elemanları?”

“Gördüm komiserim,” diye atıldı aralarından şişmanca olanı. Ağzındaki çekirdekleri tükürerek elini Cengiz Komiser’e uzattı. “Ali ben,” dedi. “Dımbıl Ali. Dayıbaşı Halil’in oğlu.” Tebrik bekler gibi bir süre bakışlarını üzerimizde gezdirdi. “Şimdi komiserim,” diye konuşmaya girişti sonra, “sizin memur arkadaşlar, ‘Hemşehrim!’ diye bağırıp projektörleri sıra arasına çakınca tavşan gibi fırladı dört kişi. Ben arkalarından motorla kovalayalım dedim ama bizi de kaçıyor sanıp vururlar diye kovalamadık. Sonra kaçtık sanıp bizden bulurlar diye evlere de dağılamadık. Yanlış anlaşılma olmasın yani, o sebepten bekliyoruz burada.”

“Hepsi aynı yöne mi kaçtı?”

“Aynen, komiserim. Siteler tarafına gittiler.”

“Aslında komiserim,” diye cılız bir ses duyuldu. Karanlıktan çıkınca tanıdım çocuğun suratını. İlkokulda aynı sınıfta okumuştuk. Adını bir türlü çıkaramıyordum. Biraz safça bir çocuktu. “Allah yanlış konuşturmasın ama ben beş kişi saydım.”

“Beş kişi saydın?”

“Evet. Biri diğerlerinden önce, daha polis abiler bağırmadan arka duvarın oradan çıktı. Beli bükük gibiydi biraz. O yüzden önce yatsıdan geliyor sandım, ama polisler duvardan bağ tarafına atlayınca belini doğrultup şu yana doğru koştu.” Eliyle anayolu işaret ediyordu. “Gözüme diğerlerinden büyük gözüktü bu adam, amirim. Ama bana ötekilerden daha yakın olduğu için göz halüsünasyonu da olmuş olabilir yani. Dedim ya, Allah yanlış konuşturmasın.”

“Ne diyorsun, Cemil Abi?” diyerek babama döndü Cengiz Komiser.

Babam cevap vermeye fırsat bulamadan, “Cemil Abi Komiserim,” diye şişman çocuk yeniden araya girdi. “Şeytan Şevki’nin dediğine bakmayın. Bu uğursuz, ‘Allah bir,’ dese, ‘İkiyiz,’ diye gökten vahiy iner.”

“Allah bir, komiserim,” diye mırıldandı Şevki kendi kendine. Bakışları yerdeydi. Sanki hiç ağzını açmamış gibi iki adım geriye, diğer çocukların gölgesine çekildi. Sırtını duvara yaslayıp pet bardaktaki kolasından bir yudum aldı. “Allah bir yani. Ona bir şey demedik ki.”

“Tamam, çocuklar,” dedi Cengiz Komiser. “Sağ olun. Bir yere ayrılmayın, arkadaşlar gelip ifadenizi alacaklar birazdan.”

Gençlerin yakınmasına kulak asmadan arabaya doğru ilerliyorduk ki, “Ölen Altıgen Âdem diyorlar,” diye arkamızdan seslendi şişman çocuk. “Doğru mu, komiserim?”

Cengiz Komiser olduğu yerde arkasına döndü. “Doğru,” dedi. “Tanır mıydınız?”

“Biz daha çocukken kaybolmuştu, ama namını biliyoruz.”

“Başka ne biliyorsunuz Âdem hakkında?”

“Hopladı Hüseyin’i bilir misiniz? Âdem’in amcası sayılır.”

“Evet.”

“Ben olsam oraya uğrardım. Adamın kafa biraz gidik, ama Âdem’i hatırlar belki.”

 

Hopladı Hüseyin’in kapısına vardığımızda kapı zilinin söküldüğünü gördüm. Hemen yanında, sanki çalınacak zil varmış gibi, ‘zile basma,’ yazıyordu. Tek katlı evin ışığı hâlâ yanıyordu. Babamla ben bir adım geride beklerken Cengiz Komiser kapıyı iki kere hafifçe yumrukladı. Âdem’in yengesi, Gülcan Teyze kapıya çıktı. Cuma pazarında birkaç kere poşetlerini taşımıştım. Tatlı, sevecen bir kadındı.

“Kim o?” dedi bizi gördüğü halde.

“Ben Cengiz,” diye cevap verdi Cengiz Komiser. Âdem’in öldüğünden haberleri yok gibi görünüyordu. Hopladı Hüseyin, Âdem’in öz amcası değildi. Kendisine durum ile ilgili bilgi verilmemiş olması normaldi.

“Âdem’e bir şey mi oldu?” diye sordu yaşlı kadın. Cengiz Komiser’in polis olduğunu bile bilmiyordu halbuki.

“Neden öyle düşünüyorsunuz?” diye sordu Cengiz Komiser.

“Bu saatte kapıyı çalandan hayırlı haber gelmez, oğlum,” dedi Gülcan Teyze. “Hem sende polis duruşu var. Âdem’i almaya az gitmedim karakollara. Polisi iyi tanırım.”

“İçeriye geçebilir miyiz, teyzeciğim?”

Kadın bir şey demeden kapıyı ardına dek açtı. Eliyle bizi içeriye buyur etti. “Yavaş girin,” dedi. “Hüseyin’i ürkütmeyin.” Kafamızın karıştığını suratımızdan okumuş olacak ki, “Hastalığı var,” diye ekledi. “Çabuk ürküyor. Fare tıkırdasa hoplayıveriyor.”

İçeriye girdiğimizde Hüseyin televizyonun karşısındaki koltuğa kurulmuş, şüpheli bakışlarla kapıyı gözlüyordu. “Âdem’in üzerinden yedikleriniz yetmedi mi?” diye çemkirdi biz daha oturmaya fırsat bulamadan.

“Ne yemişiz, Hüseyin Efendi?” diye araya girdi Cengiz Komiser.

“Sen değil,” diye cevap verdi. “Dönek komisere diyorum.” Gözlerinden akan nefret sesine de yansımıştı.

“Gizli görevdeyken birkaç kere denk gelmiştik,” dedi babam gözlerini Hüseyin’den ayırmadan. “O zamanlar da benden haz etmezdi.”

“Şerefsizin evladı,” diye söylendi yine Hüseyin. Bedeni orada olsa da kafası başka bir yerdeydi sanki. Bizimle konuşmaktan çok hafızasında yaşayan bir düşmanı muhatap alıyor gibiydi. “Yedi kilo altın için yetmiş kiloluk dağ gibi adamı harcadınız,” diye ekledi.

Cengiz Komiser, bir açıklama bekler gibi babama baktı. “O nereden çıktı?” diye sordu. Kime sorduğu belli değildi. Soba sıcağında kavrulan odanın ortasına atmıştı merakını.

“Bunadı, Komiser oğlum,” diye araya girdi Gülcan Teyze. “Siz onu boş verin, oturun.”

Gülcan Teyze’nin işaret ettiği yere oturmamla birlikte Hopladı Hüseyin’den bir çığlık yükseldi. “Oturmasınlar!” diye bağırdı. Divanın hemen yanındaki siyah, doksan beşten kalma ajandaya uzandı. “Benim evimde şeytana yer yok!” dedi ajandayı bana doğru fırlatırken.

“Hüseyin!” diye araya girdi Gülcan Teyze. “Bu saatte misafir kovdurmam evimden!”

Cengiz Komiser, “Tamam, teyzeciğim,” diye duruma müdahale etti. Elini omzuma koydu. Alçak tavanlı oturma odasında gözlerini gezdirirken deri kaplı ajandayı kucağımdan aldı. Sayfaları açılınca ajandanın adres defter olarak kullanıldığını fark ettim. Konuşmasının durumu daha berbat hale getireceğinden çekinir gibi sessizce defteri inceledi bir süre Cengiz Komiser. “Daha sakin bir zamanda geliriz,” dedi. “Şimdi sıkıntı çıkarmaya gerek yok.”

Gülcan Teyze ne diyeceğini bilemez bir halde Cengiz Komiser’e bakakaldı. İnce dudaklarının arasından, “Affet yaradan Allah’ım,” gibi birkaç kelime çıktı. Ege kasabalarının ihtiyar kadınları için nefes almaktan farksızdı bu mırıltılar. Ninem de her oturup kalktığında ufak bir dua mırıldanırdı. “Siz bilirsiniz, evladım,” dedi boynunu eğerek. “Sonra gelirsiniz.”

Girdiğimiz gibi apar topar çıktık evden. Tek kelime etmeden arabaya vardık. Hiç olmazsa arabaya bindikten sonra babam ve Cengiz Komiser’in soruşturmayı tartışmalarını, Hopladı Hüseyin’in tepkisini münakaşa etmelerini bekliyordum, ama bizim sokağa varana kadar sessizliklerini korudular. Evin önünde durduğumuzda, “Kıyafetleri sen mi toplayacaksın, çocukları mı göndereceksin?” diye sordu babam.

“Ne kıyafetleri?” diye araya girdim.

“Cesedi gördüğünde giydiklerin,” dedi babam. “Cengiz Komiser’in sağ olsun, şimdiye kadar sanık muamelesi yapmadı sana, ama Manisa’nın ekibi bir iki saate burada olur.”

“Yani anlayacağın, iş benden çıkıyor,” diye ekledi Cengiz Komiser. “Suçsuz olduğunu biliyorum, Hilmi,” dedi vücudunu bana dönerek. “Merkez’in seni aklayacağından da şüphem yok. Ama olay yerinden kaçtığını görenler var. Çamurdaki ayakkabı numarası da tutuyor. Şimdi biz bunları teslim alıp bütün bilgileri Merkez’in ekibine aktarmazsak, yok yere seni delil saklamaktan suçlu duruma düşürürüz. İşin en doğrusu, adalete sığınmak.”

Anladığımı belli eder bir halde kafamı salladım. “Beni alıkoyacaklar mı?” diye sordum.

“Bir müddet,” dedi Cengiz Komiser. “Korkacak bir şey yok. Sözüm söz.” Sonra babama döndü. “Şimdi toplayalım her şeyi,” dedi. “Ben bir gelişme olursa haber ederim.”

 

Gece boyunca uyumadık. Soruşturma eskinin mühim davalarından biriyle ilişkilendirildiği için İl Emniyet’ten bir ekip göndermişlerdi. Sabaha kalmadan eve gelip beni almalarını bekliyorduk.

Babam düşünceliydi. Mutfaktaki koltuğa oturmuş, dışarıdaki soğuğa rağmen pencereyi açmıştı. İzmir yolundaki arabaları izliyordu. Bana tavsiyeler vermesini, korkumu gidermeye uğraşmasını umuyordum, ama Cengiz Komiser’i benim çamurlu kıyafetlerimle yolcu ettiğinden beri tek kelime etmemişti. Ara ara kalkıp bir bardak soğuk su içiyor, sonra yine aynı yere oturup kendini gecenin karanlığına bırakıyordu.

Sabaha karşı evin önünde Cengiz Komiser’in arabası durdu. Yalnız gelmişti. Mutfak yeterince soğuk değilmiş gibi birlikte balkona çıktılar. Karşılıklı oturdular.

“Tek gelmişsin?” diyerek sessizliği bozdu babam.

“Ekip Alaşehir’i geçti,” dedi Cengiz. “Onlar gelene kadar katili bulduk bulduk. Bulamazsak ilk iş, Hilmi’yi almaya gelecekler.”

Babam, ağır ağır kafasını salladı. “Sağ ol, Cengiz,” dedi. “Seni de uğraştırdık.” Derin bir nefes alarak ayaklandı. Pencere kenarına koyduğu soğuk sudan bir yudum içti. “Kanıt olarak ne sunacaklar?” diye sordu. Sesi bir anda yumuşamış, sertliği kırılmıştı.

“Hopladı Hüseyin’in dedikleri var en başta,” dedi Cengiz Komiser.

Yedi kilo altın için yetmiş kiloluk adamı harcadınız…’ dedi babam.

“İnsan kafadan sayı atacaksa yedi, sekiz kilo demez,” diye devam etti Cengiz Komiser. “Bir gram der, el kadar der. Aklıma takıldı, merkeze gidince biraz araştırdım. Altıgen Âdem’in çetesini ortadan kaldırdığında altının gramı otuz altı liraymış. Yedi kilosu iki yüz elli iki bin lira…Sonra senin Âdem gibi adamlarla ilgili söylediklerin aklıma geldi, Cemil Abi. İki yüz elli bin liralık adam bunlar, demiştin…Senin çizmelerdeki çamur lekeleri, okul duvarındaki el izin gibi daha somut kanıtlar da var ama devam etmemin bir anlamı var mı bilmiyorum…”

Babam pencere önündeki acı biber saksının arkasına uzandı. Orada gizlenen paketten tek bir sigara çıkarıp dudaklarının arasına oturttu. Sigarayı yaktı. Derin bir nefes çekti.

“Bağ hastalanınca çürük salkımları kesmek gerekiyor,” dedi. “Birini kesiyorsun, ikisini kesiyorsun, sonra bir ton sağlam üzüm çıkarayım derken koca bağ kel kalıyor.” Cengiz Komiser’in sessiz kaldığını görünce, “Hastalık tutalı on bir sene oluyor,” diye devam etti. Dirseklerini balkonun ahşap korkuluklarına dayadı. “Görev, insanı bazen pislik dolu bir kuyunun içine sarkıtıyor, ama attıkları ip kopuyor bir yerde. On bir sene de geçse çıkamıyorsun kuyunun içinden.”

“Ben buraya katil tutuklamaya gelmedim, Cemil Abi,” dedi Cengiz Komiser. Saksının arkasındaki paketten bir sigara da o aldı. Babamın yanan sigarasıyla tutuşturdu kendi sigarasını. “Polis yakalarsa yirmi sene, suçlu suçunu itiraf ederse on sene…”

“O yüzden mi yalnız geldin?”

“Eski bir dostu ikna etmek için yalnız geldim. Çünkü biliyorum, elbette haklı bir sebebi vardı.”

“Vardı, vardı elbet…” dedi babam. “İşler nasıl buralara geldi, inan bilmiyorum Cengiz. Çökertmek için içine sızdığım çeteye ne ara kendimi kaptırdım, aklım almıyor.”

“Peki Altıgen Âdem? O nereden çıktı bu kadar sene sonra?”

Bilmem, der gibi kafasını salladı babam. “Bir gün olmadı daha görüneli. Çıktı geldi uğursuz herif bir yerlerden. Gediz’i ona teslim etmezsem acısını Hilmi’den çıkartacağını söyledi.” Sigarasından uzun bir nefes çekti. Parmak kadar sigaranın yarısı ışık vurmuş gölge gibi eridi. “Gömmesi bize nasip olmadı,” dedi. Nefesini pamuk gibi yoğun bir duman bulutuyla birlikte bıraktı.

“Hilmi’nin bağa gelmesini beklemiyordun,” diye tahmin yürüttü Cengiz Komiser.

Babam cevap vermek yerine önce gülümsedi. “Beklemiyordum,” dedi. Bana dönerek göz kırptı. Sokak lambasının ışığında, göz kırparken gözünden bir damla yaşın yuvarlandığını gördüm. “Ama kendi malı değil mi? Kendi bağına gitmeyecek de nereye gidecek içmeye?”

Balkonda kitap okurken daima çayını koyduğu metal komodinin üst çekmecesini açtı. Siyah, bin dokuz yüz doksan altı yılından kalma bir ajanda çıkardı. Sigarasını bitirirken Cengiz Komiser’e uzattı. “Al,” dedi. “Hopladı Hüseyin’den aldığınla birlikte Gediz Çetesi’nin anahtarıdır bu.” Bitirdiği sigarasını balkonun zeminine bıraktı. Çıplak ayağının topuğuyla söndürdü. “Merkez’in ekibini bekletmeyelim,” diyerek içeriye girdi.

Sherlock Holmes kitaplarını Hangi Sırayla okumalı?

0

https://www.buyutecatolye.com/Bir polisiyesever olarak en sevdiğim karakterlerin başında Sherlock Holmes geliyor. Tümdengelim yöntemini kullanan kahramanımız, her öyküsünde gizemli olayları çözüme kavuşturarak biz okuyucuları bol koşuşturmacalı maceralara sürüklemekten geri kalmıyor.

Ünlü yazar Sir Arthur Conan Doyle tarafından yaratılan Sherlock Holmes, o kadar beğeni toplamıştır ki İngiliz Polisiye Yazarlar Derneği’nin 1990 yılında yayınladığı Tüm Zamanların En İyi 100 Polisiye Kitabı listesinde 21.sırada yer bulmuştur. Bundan 5 yıl sonra ise, Amerika’nın Gizemli Yazarları’nın yayınladığı Tüm Zamanların En İyi 100 Gizemli Kitabı listesinde ise ilk sırada yer almıştır.

Bu seri kapsamında bugüne dek 4 roman ve 56 hikaye yayınlanmıştır. Doyle’un eserleri üzerindeki telifin kalkması ile birlikte son zamanlarda inanılmaz bir Sherlock Holmes kitap enflasyonu yaşanıyor. Bu durum sıkça kitabevlerini ziyaret eden kitap kurtlarının muhakkak dikkatini çekmiştir. Bu enflasyon aynı zamanda aynı kitapların farklı isimler altındaki çevirileri ile de karşılaşmamıza neden oluyor. Ne zaman bir kitabevini dolaşsam, sürekli yeni bir Sherlock kitabıyla karşılaşıyormuş hissine kapılıyorum.

Ben de bu yazımda, hem Sherlock okumaya karar vermiş polisiye severlere hangi sırayı izlemeleri gerektiğine dair bir fikir vermek için, hem de onların farklı isimlerle karşılaşmaları durumunda daha kolay karar verebilmeleri için bu listeyi derlemeye karar verdim.

Sherlock Holmes Okuma Sırası:

  1. Kızıl Soruşturma | A study in Scarlett (Roman) – 1887
  2. Dörtlerin İmzası | The Sign of Four (Roman) – 1890
  3. Sherlock Holmes’un Maceraları | The Adventures of Sherlock Holmes – 1891/92
  4. Sherlock Holmes’un Anıları | The Memoirs of Sherlock Holmes – 1892/93
  5. Baskerviller’in Köpeği | The Hound of The Baskervilles (Roman) – 1901
  6. Sherlock Holmes’un Dönüşü – 1903/04
  7. Korku Vadisi (Roman) – 1914
  8. Son Görev | His Last Bow – 1917
  9. Sherlock Holmes’un Dava Defteri | The Casebook of Sherlock Holmes– 1921-27
  10. Gerçekler Kanıt İster

Gelin şimdi bu Sherlock Holmes kitaplarına daha yakından bakalım.

Sherlock Holmes kitapları okuma sırası

Bu efsane seri için önerilen kronolojik okuma sırası şu şekildedir:

  1. Kızıl Soruşturma | A study in Scarlett (Roman) – 1887

(Kızıl Dosya olarak da çevrilmiştir.)

Sir Arthur Conan Doyle tarafından yazılmış ilk Sherlock Holmes romanıdır. Dedektif Sherlock Holmes ve Dr. Watson’ın nasıl tanıştıklarını burada öğreniyoruz. Sherlock’un evi 221B baker Sokağı da yine bu romanda ilk defa karşımıza çıkar. 

  1. Dörtlerin İmzası | The Sign of Four (Roman) – 1890

(Dörtlerin Yemini ve Dörtlerin İşareti olarak da çevrilmiştir.)

Sherlock Holmes kitapları okumaya başlayanlar için 2. sırada yer alması gerektiğine inandığımız bu romanda Sherlock Holmes ve arkadaşı Dr. Watson İngiltere’den yola çıkıp çeşitli ülkelerde maceralardan mecaralara koşuyorlar.

  1. Sherlock Holmes’un Maceraları | The Adventures of Sherlock Holmes – 1891/92

(Akıl Oyunların Gölgesinde ve Sherlock Holmes’un Bütün Hikayeleri-1 olarak da çevrilmiştir.)

12 öyküden oluşmaktadır.

  1. Bohemya’da Skandal
  2. Bir Kimlik Vakası
  3. Kızıl Saçlılar Kulübü
  4. Boscombe Vadisinin Esrarı
  5. Beş Portakal Çekirdeği
  6. Bükük Dudaklı Adam
  7. Mavi Yakut
  8. Benekli Kordon
  9. Mühendisin Baş Parmağı
  10. Asil Bekar
  11. Zümrüt Taç
  12. Ak Gürgenlerin Esrarı
  1. Sherlock Holmes’un Anıları | The Memoirs of Sherlock Holmes – 1892/93

(Sherlock Holmes’un Hatıraları ve Sherlock Holmes’un Bütün Hikayeleri-2 olarak da çevrilmiştir.)

11 öyküden oluşmaktadır. Holmes’un en büyük rakibi Profesör Moriarty ile yüz yüze tanışmasını anlattığı için önemli kitaplardan biridir.

  1. Gümüş Şimşek
  2. Sarı Suat
  3. Borsacı Katibi
  4. Gloria Scott
  5. Musgrave Töreni
  6. Reigate Bulmacası
  7. Albayın Ölümü
  8. Brook Sokağı Cinayeti
  9. Yunanlı Tercüman
  10. Kayıp Antlaşma
  11. Son Vaka
  1. Baskerviller’in Köpeği | The Hound of The Baskervilles (Roman) – 1901

(Baskerviller’in Tazısı olarak da çevrilmiştir.)

1901 yılında ilk defa basılan Baskervillerin Köpeği 20’den fazla TV ve sinema filmine uyarlanmıştır.

  1. Sherlock Holmes’un Dönüşü – 1903/04

(Şüphe Asla Uyumaz ve Sherlock Holmes’un Bütün Hikayeleri-3 olarak da çevrilmiştir.)

13 öyküden oluşmaktadır.

  1. Boş Ev
  2. Norwood’lu İnşaatçı
  3. Dans Eden Adamlar
  4. Bisikletli Takip
  5. Priory Okulu Vakası
  6. Kara Peder Vakası
  7. Charles Augustus  Milveron Vakası
  8. Altı Napolyon’un Esrarı
  9. Üç Öğrenci
  10. Altın Gözlüğün Esrarı
  11. Kayıp Futbol Oyuncusu
  12. Abey Çiftliği Vakası
  13. İkinci Lekenin Esrarı
  1. Korku Vadisi (Roman) – 1914

Korku Vadisi ilk olarak 1915’de basılmış. Sherlock Holmes ve Dr. Watson can düşmanları Moriarty’de dahil olduğu hikayede bir cinayeti aydınlatmaya çalışıyorlar. İngiltere ile Amerika arasında geçen hikaye tam bir Sherlock Holmes klasiği.

  1. Son Görev | His Last Bow – 1917

(Gerçekler Kanıt İster ve Sherlock Holmes’un Bütün Hikayeleri-4 olarak da çevrilmiştir.)

kKitabın ilk baskısı 1917 yılında yapılmış olsa da bu kitapda geçen hikayeler 1908 ile 1913 yılları arasında yayımlanmıştır. Bu Sherlock Holmes kitabı 8 öyküden oluşur.

  1. Wisteria Köşkü
  2. Karton Kutu
  3. Kızıl Çember
  4. Bruce Partington Planları
  5. Dedektif Ölüm Döşeğinde
  6. Leydi Frances Carfax’ın Kayboluşu
  7. Şeytan Ayağı
  8. Perde Kapanıyor
  1. Sherlock Holmes’un Dava Defteri | The Casebook of Sherlock Holmes– 1921-27

(Sherlock Holmes’un Vaka Dosyası ve Aklın Şüphesi Suçun Gerçeğidir olarak da çevrilmiştir.) Bu Sherlock Holmes kitabında yer alan hikayeler 1921-1927 yılları arasında yayımlanmıştır.

12 öyküden oluşmaktadır.

  1. Şanslı Müşteri
  2. Beyaz Asker
  3. Mazarin Taşı
  4. Üçgen Çatılar
  5. Sussex Vampiri
  6. Üç Garrideb
  7. Thor Köprüsü
  8. Sürünen Adam
  9. Aslan Yelesi
  10. Peçeli Kiracı
  11. Shoscombe Prensi
  12. Emekli boyacı
  1. Gerçekler Kanıt İster

4 serilik Sherlock Holmes serisinin son kitabı olan bu Sherlock Holmes kitabında 9 adet hikaye yer almaktadır:

  1. İkinci Lekenin Esrarı
  2. Wisteria Köşkü
  3. Karton Kutu
  4. Kızıl Çember
  5. Bruce Partington Planları
  6. Kara Dedektif Ölüm Döşeğinde
  7. Leydi Frances Carfax’ın Kayboluşu
  8. Şeytan ayağı
  9. Perde Kapanıyor

Listemiz tamam olduğuna göre, hiç vakit kaybetmeden okumaya başlayabiliriz. Şimdiden iyi okumalar! Polisiye ile kalın, esen kalın!

Amerikan Suç Dizilerinin Penceresinden Seri Suç Tarihine Subjektif Bir Bakış | 2

0

Bu yazı dizisi, seri katiller, seri tecavüzcüler ve benzeri gerçek olayları konu alan Amerikan suç dizileri üzerine yazılmış bol soru işaretli sübjektif bir yazıdır.  Amerikan Suç Dizileri yazı dizisinin 1. bölümü için tıklayın. Yazar konuyu bir çözüme kavuşturmak yerine, kavuşturamadığı için kendi kendine sorduğu soruları size soracaktır. Yazıda, MindhunterUnbelievable ve The Act isimli Amerikan suç dizileri için #spoileralert durumu vardır. Bilginize…

Amerikan Suç Dizileri: Unbelievable

Unbelievable isimli 2019 yapımı dizinin senaryosu yazılırken, T. Christian Miller ve Ken Armstrong tarafından 2015’te yazılmış 2016’da Pulitzer ödülü kazanmış bir haber makalesinden yola çıkılır: An Unbelievable Story of Rape / İnanılmaz Bir Tecavüz Hikayesi. Makalede Washington ve Colorado eyaletlerinde gerçekleşen seri tecavüz olayları anlatılmaktadır.

Marie Adler isimli genç kız önce kendisine tecavüz edildiğini bildirir. Genç kızın kimsesiz ve sosyal hizmetlerden faydalanan bir birey olmasının yanı sıra koruyucu annelerinden birinin kız hakkında ‘Tüm bunları ilgi çekmek için söylüyor olabilir’ şeklinde verdiği ifade sonrasında polis genç kızı sorgularken biraz üzerine gider. Bunun üzerine Marie, tecavüz vakasını uydurduğunu söylemek zorunda kalır. Eyalet tarafından emniyet birimlerini oyalamak suçu ile suçlanır. Öte yandan tecavüzcü başka şehirlerde aynı şekilde -sırt çantalı bir adam, kadınları bağlayıp fotoğraflarını çekmesi, olay yerindeki yatak yorgan her şeyi alıp götürmesi, bir saç örneği kadar dahi DNA örneği bırakmaması- tecavüz suçunu işlemeye devam etmektedir. Tüm bu verileri bir araya getirmek Edna Hendershot ve Stacy Galbraith isimli iki kadın dedektife düşer. (Dizide iki dedektifinde ismi muhtemelen güvenlik nedeniyle değiştirilmiştir, fakat makalede kendi isimleriyle yer almışlardır.)

Hendershot, Colorado eyaletinin Westminister şehrinde dedektiftir. Galbraith ise aynı eyaletin Golden şehrindedir. Bu iki şehir arası 24 kilometre olsa da yerel polis bilgileri birbirleriyle paylaşmadığı ve polisin bilgi paylaştığı network sisteminde cinayet harici olaylarda ayrıntılı bilgi paylaşılması istenmediği için olayların seri tecavüzcü tarafından işlendiğinin ortaya çıkarılması yıllar alacaktır.

Marie Adler’in vakası 2008 yılında Colorado’daki bu iki şehirden 2018 kilometre uzaktaki Washington eyaletinin Lynnwood şehrinde gerçekleşiyor. 2011’de dedektif Galbraith, Golden şehrinde genç bir kadının tecavüz vakasına bakıyor. Galbraith’in polis olan kocasının Westminister’da görev yapmış olması sonucu araştırdığı vakaya benzer bir tecavüz vakasının (sırt çantalı adam) benzerinin Westminister’da da olduğunu öğreniyor.

Hendershot ve Galbraith bilgilerini birleştirdikten sonra beraber çalışmaya başlarlar. Tecavüzcünün, polisin yetki alanları dışında bilgi paylaşımı yapmadığını ve böylece farklı yerlerde işlenen tecavüz suçlarının birbiriyle bağdaştırılamayacağını çok iyi bilen biri olduğunu fark ederler. Bu bulgu suçlunun eski ya da hali hazırda göreve olan bir polis olması ihtimalini gündeme getirir. Böylece her farklı yetki alanına ait şehirde elini kolunu sallayarak tecavüz işlemeye devam edecektir.

Marie’nin polise yanlış bilgi vermekten dolayı davası devam etmektedir. Bu arada koruyucu annesi yaşadıkları yere çok yakın bir yer olan Kirkland/Washington’da Marie’nin polise ilk anlattığı şekilde işlenmiş bir tecavüz vakası ile ilgili bir haber dinler. Marie’nin anlattıklarının doğru olduğuna inanır ama polise bir türlü derdini anlatamayan genç kızı, olayı polise tekrar itiraf etmesi için ikna edemez. Bu arada polisi meşgul etmekten dolayı çıktığı mahkeme Marie’yi 500 dolar para cezasına çarptırır. Genç kız bu parayı devlete öder.

İki dedektif Colorado eyaletinin Denver şehrinin çeşitli bölgelerinde işlenmiş 4 cinayet vakasının bir araya getirirler ve seri tecavüzcüyü sonunda yakalamayı başarırlar.

Seri tecavüzcü Marc O’Leary 28 tecavüz suçundan dolayı Colorado eyalet yasasında belirtilen en ağır ceza olan 327.5 yıl hapse mahkum edilir.

Marie’nin polis tarafından yalan ihbarda bulunma suçundan cezaya çarptırılmasından iki buçuk yıl sonra Lynnwood polisi Marie’ye ödediği 500 doların iadesi olan bir çekle gelir ve tecavüzcünün Colorado’da tutuklandığı haberini verir. Marie yaşadığı onca şeyden sonra 500 dolar ile yetinmez ve 150.000 dolarlık tazminat davası açarak kazanır. Ehliyet alır, iş bulur, evlenir ve çocuk sahibi olur.

***

Amerikan Suç Dizileri: The Act

2019 yapımı The Act isimli dizide oynadığı cinayet kurbanı Dee Dee Blanchard rolü ile en iyi yardımcı kadın oyuncu Emmy ödülüne layık görüldü. Ama bu Dee Dee Blanchard’ın gerçek hayatta kızı Gypsy Rose Blanchard tarafından planlanmış bir cinayete kurban gittiği gerçeğini değiştirmiyor. Burada dizi için spoiler verdim sayılmaz çünkü bu cinayeti bildirmek, Titanic filmini görmeyenlere Titanic battı demek gibi bir şey.

Dee Dee kızı Gypsy için aşırı korumacı bir annedir. Kızı annesiyle arasındaki zehirli düzeyde ilgi dolu ilişkiden kaçıp kurtulmak istemektedir. Gypsy’nin özgür kalma azmi sonucu cinayete varan bir takım olaylar zincirine sebep olur. Bu, Amerikalıların deyimiyle stranger-than-fiction true-crime / kurgudan-daha-acayip gerçek bir suç dizisidir. Bu dizide anne Dee Dee Blanchard, Munchausen by Proxy sendromu sendromu yaşamaktadır fakat sürekli farklı hastanelere girebildiği için hemiire ve doktorların gözünden kaçmayı başarır.

Kişinin çevresinden ve sağlık görevlilerinden ilgi görebilmesi için kendini sürekli hasta etmesi veya bunun için uğraşması durumuna tıpta Munchausen Sendromu deniyor. Karl von Munchausen ilk hastadır ve sendrom onun ismi ile anılır.

Munchausen by Proxy (MBPS) ise özel bir çocuk istismarı formudur. Aile ya da koruyucu aile, çocukta hastalık varmış gibi yapmakta ve sürekli doktora götürmektedir. Bazı olgularda anne doğrudan zararlı eyleme neden olabilir. Zehirleme, ilaç verme, eşek arısı, balarısı tarafından çocuğu sokturma gibi vakalar görülmüştür.

Gypsy Blanchard’ın olayında annesi onun lösemi, astım, kas erimesi çeşitli alerjilerden mustarip olduğunu iddia ederek kızına aslında gerekmediği halde bir sürü ilaç verir, engelli olduğunu iddia ederek onu sürekli tekerlekli sandalye ile hareket ettirir.

Yürüyebildiğini idrak eden, soluk almak için cihazlara, yemek yemek için borulara ihtiyacı olmadığını yaşı büyüdükçe fark eden Gypsy, annesinin ölümüne sebep olduğu zaman asıl kimin mağdur olduğu mahkemede tartışılan bir durum haline gelmiştir. Her davranışını kontrol altına almak istediği kızını okula dahi göndermeden ev hapsine mahkum eden Dee Dee Blanchard psikolojik bozukluklarını kızı üzerinde uyguladığı hastalık yaratma becerisi ile örtebildiği gibi, medya tarafından hasta kızına muhteşem bir ilgiyle bakan harika anne olarak nitelendirilmeyi de başarmıştır.

Gypsy annesinin cinayeti nedeniyle görülen mahkeme sonucu ikinci derece cinayetten suçlu bulunup 10 yıl hapse mahkum olmuştur.

***

Bizleri bu korkunç suçları işleyenlerin psikolojilerini anlamamızı sağlayan, dizi yapımcılarına ve müthiş oyunculukları ile bizi olayların içine çekip zaman zaman tüylerimizin ürpermesini sağlayan aktör ve aktrislere teşekkürü bir yana bırakalım. İnsanlık devam ettiği sürece bu suçlar işlenmeye devam edecek. Çünkü hayvanlar aleminde bir ırkdaşını kasıtlı olarak öldürebilen tek hayvan insan. Bu suçlar maalesef diyelim, işlenmeye devam ettiği sürece de bir bu soruları sormaya devam edeceğiz.

Neden öldürdü?

Nasıl öldürdü?

Nerede öldürdü?

Ne ile öldürdü?

Ne zaman öldürdü?

***

City On a Hill dizisinde Kevin Bacon’ın başarıyla canlandırdığı FBI ajanı Jackie Rohr için bir mesai arkadaşı “Hayret Rohr hala bizi satmadı!” dediğinde, bir diğeri cevabı yapıştırmıştı: “Henüz!”

Çocuk büyütürken masallarla ilgili çekincelerim vardı. Birinde kurt insan yiyor, avcı kurdu öldürüyor, diğerinde çocuklar ormana bırakılıyor, kötü cadı çocuklardan birini yiyebilmek için şişmanlatıyor, ötekinde zehirli elma veren cadı var falan filan derken bunları dinleyerek büyüyen çocuklar ilerde ne olacaklar acaba, diye düşünürdüm. Kendi de o sıralar çocuk büyütmekte olan bir arkadaşım benim bu çekincelerime şöyle cevap vermişti:

“Endişe etme Tuğba, hepimiz bu masallarla büyüdük ama bak hiçbirimiz seri katil olmadık!”

Sanırım arkadaşıma kısa bir cevabım olacak:

“Henüz.”

Amerikan Suç Dizilerinin Penceresinden Seri Suç Tarihine Subjektif Bir Bakış | 1

0

Bu yazı, seri katiller, seri tecavüzcüler ve benzeri gerçek olayları konu alan Amerikan suç dizileri üzerine yazılmış bol soru işaretli sübjektif bir yazıdır. Yazar konuyu bir çözüme kavuşturmak yerine, kavuşturamadığı için kendi kendine sorduğu soruları size soracaktır. Yazıda, Mindhunter, Unbelievable ve The Act isimli Amerikan suç dizileri için #spoileralert durumu vardır. Bilginize…

Suç. Neden suç işleriz? Lisede kopya çekmeyeniniz var mıdır? Ya da komşunun bahçesinden dut aşırmayanınız? Ama burada bahsedeceğim böyle masumane suçlar değil elbette. Öldürmek. Hem de pek çok defa. Tecavüz etmek. Hem de pek çok kişiye.

Peki neden suç işleyenleri anlamak isteriz? Bunu yaparken daha fazla suç işlenmesini önlemek midir amacımız? Ama suçun kitabını yazar, dizisini ve filmini yaparken insanlara kötü örnek olabileceğimizi hiç düşünmüyor muyuz?

Amerikan Suç Dizileri: Mindhunter

Amerika, şehirleri, eyaletleri, arabaları ve insan kalabalığıyla çok büyük bir ülke. Bu kadar insan ve arazi olunca tabii ki Amerika’da metrekareye düşen suçlu sayısı da diğer ülkelerden fazla. Bir istatistiğe göre Amerika’da yılda 43 seri katil tespit ediliyormuş. 2017’de ilk sezonu vizyona giren ve 2019’da bir sezon daha gözlerimizi şenlendiren Mindhunter dizisinde bu seri katil tespit etme işinin tabiri caizse mutfağı anlatılıyor. Mayıs 1972’de kurulmuş olan FBI Akademi’nin 1977’de başlatılan Davranış Bilimleri Ünitesi’nin emekleme zamanlarını izliyoruz dizide. O zamana kadar bir katil için means-motive-opportunity / araç-sebep-olanak olarak çevirebileceğimiz üç unsuru araştırmakla yetinen polisler, insanların hiç tanımadıkları kişileri de hiçbir sebep yokken ellerine bir tüfek alıp vurdukları ve yakalanmadıkları sürece vurmaya devam ettiklerini görünce cinayet araştırması için artık bu üç verinin yetersiz olduğuna karar veriyorlar.

amerikan-suç-dizileri-minhunter-dedektif-dergi
amerikan-suç-dizileri-minhunter-dedektif-dergi

Örneğin dizide FBI ajanları, 6 kişiyi taammüden öldürmek ve 7 kişiyi yaralamak suçlarından 6 kez müebbet hapis cezasına çarptırılmış olan seri katil David Berkowitz’e, gazetelere gönderdiği mektuplarda kendine taktığı isimle Son of Sam/ Sam’in oğlu’na  soruyorlar: neden sadece kadınları vuruyordunuz? Katil sorgulaması sırasında komşusuna ait siyah bir Labrador Retriever köpeğin bir şeytan tarafından kontrol edildiğini ve kendisinden güzel genç kadınların kanını talep ettiği için öldürdüğünü söylüyor. Bütün bu saçma iddialarına rağmen akli dengesinin yerinde olduğu tespit edilerek yargılanıyor.

Böyle bir durumda katil maktulleri hiç tanımadığı için sebep; garez kıskançlık, intikam gibi sebeplerden biri olmaktan çıkıp alelade olabiliyor. Bazen katil şu sebep için insan öldürebiliyor: sadece bunu yapabildiği için. Ajanlar, katilin nedenlerine ulaşabilmek için, onun bu öldürme güdüsünü tetikleyenin anlık bir şey olduğunu ama bu tetiğin belki de yıllar önce başka birileri ya da başka olaylar tarafından çekildiğini kabul etmeleri gerektiğine inanıyorlar. Ve bu yolda hapisteki seri katillerle yüz yüze görüşme ayarlayarak bilgi edinmeye başlıyorlar.

Mindhunter dizisindeki FBI ajanlarının isimleri tabii ki kurmaca. Jonathan Graff tarafından canlandırılan Holden Ford ve Holt McCallan tarafından canlandırılan Bill Tench isimli ajanlar, Davranış Bilimleri Ünitesi’nin kurucuları olan gerçek dedektifler John Douglas ve Robert K. Kessler’den esinlenerek diziye aktarılmış. Dizi, John Douglas’ın Mindhunter: Inside the FBI’s Elite Serial Crime Unit / Zihin Avcısı: FBI’ın Seri Suç Ünitesi’nin İçinde isimli kitabından yola çıkılarak senaryolaştırılmış.

Bu da akıllara şöyle sorular getiriyor. Neden her UFO’nun Amerika’ya inmesi gibi bu seri suçlar hep Amerika’da işleniyor? UFO meselesi Amerikalı film yapımcılarının nüktedanlığının yanı sıra burnu büyüklüğünden kaynaklanıyor olabilir ama her şeyde olduğu gibi seri suçlar için de Amerikalıların hepimizden daha iyi istatistik tuttukları kesin.

***

1932’de FBI’ın adı Bureau of Investigation- BOI / Soruşturma Bürosu iken, havacılıkla uğraşan meşhur Lindbergh ailesinin 20 aylık bebeğinin kaçırılma olayından sonra Amerikan Kongresi, Federal Kaçırılma Yasası isimli bir yasa çıkarıyor. Bu büroya kaçırılma olaylarını eyalet sınırlarını aşsa da araştırabilme yetkisi veriyor.

Bonnie  Parker ve Clyde Barrow yani meşhur suçlu çiftimiz Bonnie ve Clyde, 23 Mayıs 1934’te ikisi birden polis tarafından öldürülmeden önce beş eyalette birden suç işlemekten aranmaktaydılar. Bu ve benzeri olaylardan ders alan büro yetkilileri 1 Temmuz 1935’te büronun ismini Federal Bureau of Investigation / Federal Soruşturma Bürosu olarak değiştirip müthiş yetkilerle donatıyorlar ki, eyaletler arası işlenen suçlar takipsiz kalmasın.

Ülkelere göre seri katil sıralaması

Gelelim önceki sorularımıza: neden kanuna, kolluk kuvvetlerine, yerel veya merkezi hükümete karşı yapılan bu aşırı başkaldırılar Amerika’da filizleniyor hep? Dünyanın öbür ülkelerinde de seri katiller, seri suç işleyenler olduğunu bilmiyor gibi yapamayız. İnternetteki en yaygın şemaya göre ülkelere göre seri katil sayısı şöyle sıralanıyor ve devam ediyor: Amerika 3204, İngiltere 166, Güney Afrika 117, Kanada 106, İtalya 97…

Bilinen kurban sayısı ile seri katilleri sıralamaya koyduğumuzda ise Kolombiya-Ekvador-Venezüella ülkelerinde 138 ispatlanmış cinayeti olan ama 300 veya daha fazla cinayet işlediği düşünülen La Bestia- Canavar lakaplı Luis Garavito birinci sırayı alıyor. Diğer katillerin sıralaması ise şöyle:

  1. Pedro Lopez/Kolombiya-Peru-Ekvador-110 cinayet.
  2. Javed Ikbal/Pakistan-100 cinayet.
  3. Mikhail Popkov/Rusya-78 cinayet.
  4. Daniel Camargo Barbosa/Kolombiya-Ekvador-Brezilya-72 cinayet.
  5. Pedro Rodrigues Filho/Brezilya-71 cinayet.
  6. Kampatimar Shankariya/Hindistan-70 cinayet.
  7. Yang Xinhai/Çin-67 cinayet.
  8. Andrei Chikatilo/SSCB-53 cinayet.
  9. Anatoly Onoprienko/SSCB-Ukrayna-52 cinayet.
  10. Samuel Little/Amerika-50 cinayet.

Amaç bu kadar isim ve bilgiyle kafanızı karıştırmak ve gereksiz bilgiye boğmak değil elbette. Ben cinayet kelimesini klavyede yazarken bile tuhaf hissederken gözünü kırpmadan yüzlerce insanı (bu öldürülen ve tecavüz edilen insanların çoğunluğunun kadınlar hatta 8-12 yaş aralığında kız ve erkek çocukları olduğunu vurgulamalıyım) öldürebilmiş bu seri katillerin hiçbirinin Amerikalı olmadığına dikkat çekmek istedim.

Listede dördüncü sırada yer alan Mikhail Popkov, eski polis yeni seri katil, namı diğer The Werewolf/ Kurtadam, 2015 Ocak ayında 22 cinayet ve 2 cinayete teşebbüs vakasından müebbet hapse mahkum ediliyor. 2 yıl sonra 59 kişiyi daha öldürdüğünü itiraf ederek sırasıyla 53 ve 52 cinayetten hüküm giymiş yoldaşları Andrei Chikatilo ve Anatoly Onoprienko’yu geride bırakıyor. Bunun üzerine toplam 78 cinayetle ikinci bir müebbet hapse daha mahkum ediliyor.

Rusların, Amerikalılar gibi seri katil sayısı olarak değil ama işlenen cinayetlerin sayısı manasında önde gidiyor olmaları millet olarak övündükleri bir şey olmasa gerek. Öyle olsaydı, C. L. Swinney imzalı  Werewolf Killer: The True Story of a Russian Cop  turned Serial Killer / Kurtadam Katil: Polisten Seri Katile Dönüşen Polisin Gerçek Hikayesi isimli 2017 tarihli gerçek suç kitabı türündeki romanın filmini çoktan izlemiş olurduk. Kim bilir belki Amerika’nın seri suçlarını bile çok büyük Hollywood hileleriyle pazarlamada müthiş başarılı film yapımcıları, bu kitabı da ele alıp allayıp pulladıktan sonra bize seyrettirmek için kolları sıvamışlardır.

Büyük Hollywood hileleri demişken, tam burada, Mindhunter dizisinde kendisiyle görüşmeye gelen FBI ajanlarını iri cüssesiyle önce ürküten sonra da zekası ve yaptıklarıyla ilgili samimi itirafları ile hayretten hayrete düşüren Edmund Kemper’dan söz edeceğim. Dizide iki sezon boyunca seri cinayetler işlemiş gerçek katiller olan Jerry Brudos, Montie Rissell, Richard Speck, David Berkowitz, Elmer Wayne Henley, William Henry Hance, Tex Watson ve Paul Bateson ile görüşülme sahneleri var ve bunların çoğu oldukça etkileyici.

Edmund Kemper:

Çocukken bile zengin bir fantezi hayatım vardı. Ergenken cansız nesneleri keserek işe başladım. Kız kardeşimin bebeklerinin kafalarını kopartıp vücutlarını keserdim. Annem bana bağırıp çağırırdı. Hasta ruhlu olduğumu söylerdi. Günün birinde kötü bir şeyler yapacağımı düşünürdü. Sanırım kız kardeşime tecavüz edeceğimi filan sanıyordu. O sıralar ben on yaşındaydım. Annem beni hep ürkütürdü. Beni bodrumda eski pis bir döşekte yatırırdı. Kapıyı da kitlerdi. On yaşındaydım. Ben de kedi ve köpekleri boğup arka bahçeye gömmeye başladım. Sinirimi almak için. Bu benim dünyanın deliliğinden kaçma yolumdu.

Sonunda babamla yaşamak için kaçtım. Ama o da beni istemedi. O yüzden beni anneannemin yanına sepetlediler. Anneannem benim ucube olduğumu düşünürdü. Annem de o da çok kontrolcü agresif matriarkal kadınlardı. Matriarkal anaerkil demektir. (Anneanne ve dedesini öldürdükten sonra)15 yaşında tımarhaneye yatırıldım. Çıktığımda 21 yaşındaydım. Diğer çocuklar o yıllarda cinsel devrimlerini yaşarken ben bir odada kitliydim. Tüm o aşk ve barış düşkünü üniversiteli genç kızları hatırlar mısınız? Fiziksel açıdan iktidarsız değildim ama duygusal açıdan öyleydim. Çünkü annem beni böyle şartlandırmıştı.

***

Tabii bunların içinde “Utanacağım hiçbir şey yapmadım. Tanrıyla yüzleşeceğim hiçbir şey yok. Bir böcek bile öldürmedim.” diyerek cinayetleri bizzat kendisi işlemediği ama insanları bunları yapmaya motive ettiği için vicdanını rahat hisseden Charles Manson da var.

Edmund Kemper ve diğer katillerle yapılan orijinal röportajların diziye neredeyse kelime kelime aktarıldığı bilgisine IMDb’den ulaşıyoruz. Edmund Kemper’ın annesini öldürüşünü anlattığı bölüm ise kanımızı dondurmaya yetiyor:

Edmund Kemper:

Biliyor musunuz ölümünden bir hafta önce onu öldüreceğimi biliyordum. Bir partiye gitti, kafayı çekti ve eve yalnız döndü. Gecesinin nasıl geçtiğini sordum. Bana şöyle bir baktı ve dedi ki; yedi yıldır senin yani ölüm saçan oğlumun yüzünden kimseyle seks yapmıyorum. Ben de bir çekiç alıp onu döverek öldürdüm. Sonra kafasını kestim. Ve onu aşağıladım. (Katil annesinin kafasını kestikten sonra kesik başı ile oral seks yapmıştır.)  İşte şimdi seks yaptın dedim. Bildiğim bir şey varsa o da şu: hiçbir anne oğlunu hor görmemeli. Bir kadın küçük oğlunu aşağılarsa o çocuk alçak vahşi bir saldırgan olur.

***

Dizi çekildiğinde Kemper ve Manson hala hapiste cezalarını çekmekteydiler. Edmund Kemper 10 cinayetten -bunlara büyükanne, büyükbabası ve annesi ve annesinin en yakın arkadaşı da dahildir-8 kere ömür boyu hapsine ve Charles Manson, işlenmesine sebep olduğu cinayetler için komplo düzenlemek suçundan ömür boyu hapse mahkum edilmişlerdi.

Edmund Kemper:

Annemin erkeklere karşı açık açık gaddar bir tutumu vardı. Babamla evliliği başarısız olmuştu. Ben de babama çok benzerim. Anemin demesine göre ben asla yaşıtım olan güzel kızlardan biriyle olamazdım. Çünkü berbat bir insan ve bir utanç kaynağıydım. Annem aslında mantıklı, başı dik düzgün bir kadındı. Ama konu ben olduğumda hissettikleri yalnızca tiksinti, hayal kırıklığı ve aşağılanma hissi idi.

Eğer annemle iki çift laf etmeye fırsatım olsaydı, eminim her şey farklı olurdu. Annem her sabah uyandığımda beni küçümseyip aşağılamaya başlıyordu. Hassas noktalarımı biliyordu. Çünkü bu beni üzen hassas olduğum noktaları zaten o yaratmıştı. Avcı bıçağıyla kafasını kestiğim ana dek hep onun oynayıp bir kenara fırlatabileceği oyuncağı olmuştum.

Annemin ses tellerini çıkarıp çöp öğütücüye attım. Çünkü onu susturamıyordum. Beni sözleriyle mahvetmek istiyordu, kelimenin tam anlamıyla. Ben de onu temelli susturdum. Artık herkes biliyor ki, bana yaptıkları yüzünden, oğluna davranışı yüzünden böyle oldu.

***

Charles Manson birkaç kez çeşitli nedenlerle hapse girip 1967’de tekrar serbest kaldığında sonradan çocuğunu doğuracak kadın olan Mary Brunner’ın evine taşınıyor. Hapishanede okuduğu dini fikirleri işine geldiği gibi yorumlayarak kendini manevi bir guru ilan ediyor. Nikahsız yaşamak da uyarladığı fikirlerden biri olunca 68’ kuşağı gençliğini etrafında toplamakta gecikmiyor.

Mary Brunner’ın evine 18 genç kadının daha Manson’la yaşamak için yerleştiği bildirilmiş. Bu da dini alet ederek insanları kendi etrafında toplama suçuna örnek olarak ülkemizde yakın zamanda tutuklanan kedicikli şahsı akıllara getiriyor. İnsanların menfaatleri doğrultusunda kadın ve erkekleri manipüle etmesi olayı, din-dil-ırk ve ülkeden bağımsız olarak her dönem önümüze çıkıyor.

Edmund Kemper:

Şu anda kuzey Amerika’da 35 ten fazla seri katil olabilir. Ama onları eğer onlar istemezse hayatta bulamazsınız. Bunun imkanı yok. Ben uzman değilim, otorite de değilim. Ben sadece aşırı başarılı bir katilim. Yetişkinlik hayatımı yakalanmaktan kurtularak geçirdim. En sonunda yakalanmaktan umudumu kesip teslim oldum.

***

Annesini ve annesinin en yakın arkadaşını öldürdükten sonra radyodaki haberlerde olayla ilgili hiçbir şey duymayan Edmund Kemper bir telefon kulübesinden polisi arayıp cinayetlerini itiraf ediyor. Polis bu itirafı ciddiye almayarak sonra tekrar aramasını söylüyor. Birkaç saat sonra Kemper tekrar arıyor ve bu sefer tanıdığı bir polisle konuşuyor. Gelip onu gözaltına almaları için bekliyor ve bu iki cinayetten başka ayrıca 6 öğrenciyi de öldürdüğünü itiraf ediyor. Neden kendini ele verdiği sorulduğu zaman şunları anlatıyor:

Edmund Kemper

Cinayetler için amaç ortadan kalkmıştı. Fiziksel ve duygusal bir sebep kalmamıştı artık. Tamamen zaman kaybı idi. Duygusal olarak daha fazla dayanamayacaktım. Sona yaklaştıkça tüm bunların ne kadar aptalca olduğunu anladım ve müthiş bir yorgunluk ve çöküntünün kıyısına gelmiştim. Canı cehenneme dedim ve polisi aradım.

Polise itirafta bulunduğum zaman dönüşte California’dan geçiyorken bir lokantada durduk. Arabanın yanından bir grup genç güzel çekici kadın geçti. Ben kustum. Tam orada, polis arabasında tüm polislerin önünde. Epey şiddetli kustum. Kadınlara böyle tepki veriyordum.

Devamı 2. Bölümde…

Yerli Kitaplar Cevap Anahtarı:

0
Yerli Kitaplar Cevap Anahtarı:
1. Çıplak Ayaklıydı Gece (Ahmet Ümit)
2. Puslu Kıtalar Atlası (İhsan Oktay Anar)
3. Tatlı Rüyalar (Alper Canıgüz)
4. Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm (Zülfü Livaneli)
5. Kırmızı Saçlı Kadın (Orhan Pamuk)
6. Saatleri Ayarlama Enstitüsü (Ahmet Hamdi Tanpınar)
7. Feneryolu Cinayetleri (Gencoy Sümer)
8. Ateş Etme İstanbul (Celil Oker)
9. Yıldız Cinayetleri (Armağan Tunaboylu)
10. Mantolu Kadın (Elçin Poyrazlar)
11. Aklımdaki Cinayetler (Funda Menekşe)
12. Suskun Çığlık (Nurhan Işkın)
13. Güneşin Kızı (Gonca Çiftçioğulları)
14. Aile Sırrı (Gencoy Sümer)
15. Kramponlu Ceset (Celil Oker)
16. Buz Yürekler (Gençosman Denizci)
17. Satranç Cinayetleri (Cenk Çalışır)
18. Şeytan Köprüsü(Musa Polat)
19. Şeytan Disko (Yaprak Öz)
20. Arabada Kim Var? (Gökçe İspi Turan)
21. Kayıp Kurban (Ayla Koca)
22. Kahin (Günay Gafur)

Yabancı Kitaplar Cevap Anahtarı:

0

Yabancı Kitaplar Cevap Anahtarı:

1. On Küçük Zenci (Agatha Cristie)
2. Kolera Günlerinde Aşk (Gabriel Garcia Marquez)
3. Fareler ve İnsanlar (Steinbeck)
4.  Doğu Ekspresinde Cinayet (Agatha Cristie)
5. Cesur Yeni Dünya (Aldous Huxley)
6. Motosiklet Günlükleri (Ernesto Che Guevara)
7. Otostopçunun Galaksi Rehberi (Douglas Adams)
8. Yüzyıllık Yalnızlık (Gabriel Garcia Marquez)
9. Cinayet Alfabesi (Agatha Cristie)
10. 3 Yanlış 3 Ceset (Agatha Cristie)
11. Filler de Hatırlar (Agatha Cristie)
12. Dersimiz Cinayet (Agatha Cristie)
13. Şampanyadaki Zehir (Agatha Cristie)
14. Noel’de Cinayet (Agatha Cristie)
15. Cinayet İlanı (Agatha Cristie)
16. Fare Kapanı (Agatha Cristie)
17. Hayvan Mezarlığı (Stephen King)
18. Ejderha Dövmeli Kız (Stieg Larsson)
19. Şeytanı Uyandırma (John Verdon)
20. Yeşil Yol (Stephen King)

Keyifle Okuyacağınız Uygun Fiyatlı 10 Polisiye Ki̇tap

Kitap en değerli hediyelerin başında yer alır. Kaliteli bir kitabın pahalı olması gerekmez. Fiyatı ucuz kitaplar arasında harika romanlar da vardır. Sadece çocuğunuz, arkadaşınız, sevgiliniz için değil, kendiniz için de iyi bir kitap harika bir hediyedir. Fiyatına bakmaksızın, kaliteli bir kitap, hem yeni dünyalara yolculuk etmek hem de yeni karakterler, kahramanlar ve hatta yazarlar ile tanışmak için güzel bir fırsattır. Kitap okumanın ne gibi faydaları vardır derseniz en başta kitaplar hayal dünyanızı genişletir. Kitap okumak sizi gündelik streslerden uzaklaştırır. Ancak ekonomik şartlar zorlaşınca her şey gibi kitap almak da zorlaşabilir. Biz de sizin için, size Türk polisiyesini sevdirecek, cebinizi yakmadan hoşça vakit geçirmenizi sağlayacak ve hediye ettiğinizde de beğeniyle karşılanacak 10 polisiye roman seçtik. Uygun fiyatlı kitaplar listemizde yer alan tüm romanlar, Türk polisiye romanlarından oluşmakta ve hepsinin fiyatı 10 TL’nin altında. Bu liste sayesinde umarız seveceğiniz Türk polisiye romanları ve yazarları ile tanışırsınız.

Keyifle okunacak, 10 TL’nin altında, 10 polisiye kitap

Feneryolu Cinayetleri
Feneryolu Cinayetleri – Gencoy Sümer

Bir dedektif romanı: Feneryolu Cinayetleri, Gencoy Sümer

Hem cebininizin hem de içinizdeki dedektifin dostu olmaya aday polisiye kitaplar listemize oldukça uygun fiyatlı bir dedektif romanı ile başlıyoruz. Keyifle okunacak kaliteli ve uygun fiyatlı polisiye romanlar listemizin başında dedektif romanları yazarı Gencoy Sümer’in Feneryolu Cinayetleri romanı bulunuyor. Kitap satan sitelere baktığımızda, Gencoy Sümer’in kitaplarının 10 TL’nin altında ya da buna çok yakın fiyatlardan satıldığını görüyoruz.  Feneryolu Cinayetleri, yazarın ilk dedektif romanı. Rahat polisiye (Cozy) türünde kitaplar kaleme alan yazar; Agatha Christie gibi klasik polisiye ve katil kim tarzından hoşlananların keyifle okuyacağı romanlar yazıyor. Cebinizi üzmeden yeni bir polisiye yazarı ile tanışmak ya da keyifli bir roman okumak istiyorsanız, Feneryolu Cinayetleri ve de Gencoy Sümer kitapları iyi bir başlangıç olabilir.

Kitapyurdu: 9,03 TL 

Gencoy Sümer Kimdir?

Kafam Bozuk - Necati Göksel
Kafam Bozuk – Necati Göksel

Bir sert polisiye örneği: Kafam Bozuk, Necati Göksel

Necati Göksel hem usta bir yazar hem de renkli bir kalem. Necati Göksel kitapları, sizi hem polisiyenin hem de edebiyatın farklı türleri ile tanıştıracaktır. Kafam Bozuk, harika bir sert polisiye (Hard boiled) örneği. Zorlu bir hayattan bir parça da olsa uzaklaşmak için bir sahil kasabasına yerleşen bıçkın kahramanımızın başından geçenleri  heyecanla okuyacaksınız. Kafam Bozuk, kaliteli kitapların uygun fiyata bulunabileceğine gerçekten güzel bir örnek. Alın, okuyun, hediye edin, pişman olmayacaksınız.

DR: 9,90 TL 

Necati Göksel Kimdir?

Uyanış - Arkın Gelişin
Uyanış – Arkın Gelişin

Uyanış / Bir Seri Katilin Günlüğü, Arkın Gelişin

FBI verilerine göre, her hangi bir yılda sadece Amerika’da aktif halde bulunan 25 ila 50 arasında seri katil bulunmakta. Nüfusun bu kadar küçük bir bölümünü oluşturmalarına rağmen dünya genelinde oldukça büyük bir takipçi kitleleri var seri katillerin. Neden mi? Yoksa aslında herkesin içinde bir seri katil gizleniyor olmasın? 10 TL’nin hemen altında satılan müthiş kitap, polisiyeseverler için ekonomik ama güzel bir hediye olarak değerlendirilebilir.

Kitapyurdu: 9,63 TL

Arkın Gelişin kimdir?

Dedektif Çırağı - Suphi Varım
Dedektif Çırağı – Suphi Varım

Dedektif Çırağı, Suphi Varım

Hemen hemen her dedektifin bir yardımcısı, yakın bir arkadaşı vardır. Zaman zaman araştırmaya dahil olur kimi zaman dedektife, kimi zaman yazara kimi zaman da okura, konunun ilerlemesi konusunda yardım eder. Bu kez yine bir yardımcısı var dedektifimizin ama bu emanet bir çocuk, hem de kitaba adını vermiş. Okuma sevgisi aşılamaya aday bu kitabı henüz okumadıysanız mutlaka listenize ekleyin. Bu kitap hem cebinize hem polisiye keyfinize iyi gelecek.

Kitapyurdu: 7,41 TL

Suphi Varım Kimdir?

Dansözün Ölümü - Şebnem Şenyener
Dansözün Ölümü – Şebnem Şenyener

Dansözün Ölümü, Şebnem Şenyener

Polisiye yazarı Şebnem Şenyener’in kitapları ile daha önce tanışmışsanız sanat polisiyelerine de aşinasınız demektir. Dansözün Ölümü adlı kitapta ilginç bir hikayenin ortasında buluyorsunuz kendinizi. Dünyanın en erotik tablosu, New York’un yedi tül dansı ile ünlü dansözü ve tabloyu taklit eden bir cinayet. Yedi erkek şüphelinin peşinde bir gizem fırtınası polisiyeseverler için bir şölen tadında. Gayet ekonomik olarak fiyatlandırılan kitabımız da yine 10 TL’nin altında.

Kitapyurdu: 8,33 TL

Şebnem Şenyener Kimdir?

Her Temas Bir Öykü Bırakır - Cenk Çalışır
Her Temas Bir Öykü Bırakır – Cenk Çalışır

Her Temas Bir Öykü Bırakır, Cenk Çalışır

Polisiye öyküler, polisiye edebiyatın temelini oluşturur. Kaliteli bir öykü kitabı ise gerçek polisiyeseverler için bir hazinedir. Cenk Çalışır’ın bu polisiye öykü kitabında 15 adet hikaye var. Polisiye seviyorsanız mutlaka okumalısınız. Oldukça hesaplı bir kitap olan bu öykü derlemesinde, hikaye başına 60 kuruş ödemiş olacaksınız. El insaf! Emeğe saygı! Alın bir tane, atın çantaya 🙂

DR: 9.07 TL

Cenk Çalışır Kimdir?

Rol Çalan Ceset - Celil Oker
Rol Çalan Ceset – Celil Oker

Rol Çalan Ceset, Celil Oker

Sadece bir öğretmen değildi Celil Oker, kim bilir kaç kişiye aynı zamanda polisiye sevgisi aşıladı.  Sadece polisiye değil kitap okumayı seviyorsanız usta yazarın her kitabını mutlaka okumalısınız. Dedektif Remzi Ünal ile tanışın, maceradan maceraya dalın. Kendi kendinizin nasıl patronu olabileceğiniz gibi daha birçok şey öğreneceğinizden  eminim. Üstelik çok da hesaplı…

DR: 9TL  (e-Kitap)

Celil Oker Kimdir?

Kara Muska - Elçin Poyrazlar
Kara Muska – Elçin Poyrazlar

Kara Muska, Elçin Poyrazlar

Elçin Poyrazlar’ı sevmemin nedeni onun sadece iyi bir polisiye yazarı olması değil aynı zamanda zengin bir hayal dünyasına sahip olması ve biraz da özlediğimiz görmek istediğimiz karakterlere kitabında yer vermesi. Keyifle okuyacağınız bu polisiye kitap için, macera & gerilim tarzında diyebiliriz. Gözü kara bir gazetecinin peşinde politik bir bilmecenin ortasına dalacaksınız bu kitap ile. Kitabın kalitesini göz önüne aldığımızda, bu fiyat ile kitap sudan ucuz diyebiliriz.

DR: 7,83 TL

Elçin Poyrazlar Kimdir?

Kayıp Ruh Yitik Beden - Ayla Koca
Kayıp Ruh Yitik Beden – Ayla Koca

Kayıp Ruh Yitik Beden

Bir kitap mistik ve gerilimli bir macera vadediyorsa onu es geçmekte zorlanırım. Ve mutlaka merak eder, okurum. Kayıp Ruh Yitip Beden de sürükleyici, romantik ama mistik ve gerilim dolu bir maceraya davet ediyor okuyucuyu. Ayrıca bu da polisiye yazarı Ayla Koca’nın ilk romanı. Yeni bir yazar ile tanışmak için bundan daha güzel bir fırsat olamaz.  Kitabın fiyatı da oldukça uygun. Kayıp Ruh Yitip Beden’i satın alın, okuyun. Yeni bir yazarla ve yeni bir dünyayla tanışın.

Kitapyurdu: 8,44 TL

Kıyamet Günlüğü / Kayıp Hanedan Oguzhan Aslan
Kıyamet Günlüğü / Kayıp Hanedan Oguzhan Aslan

Kıyamet Günlüğü / Kayıp Hanedan, Oğuzhan Aslan

Oğuzhan Aslan, Osmanlı’dan günümüze ulaşan bir hikayenin peşinde polisiyeseverleri macedan maceraya savuruyor. Tehlikeli bir sırrın peşinde gizem perdesini aralamak için yazar ile birlikte soruların, sırların peşinden koşuyoruz. Yahudi bilim adamları neden Türklerin genetik yapılarını araştırıyorlar? Atatürk, kurtuluş savaşı öncesinde hangi sırrı emanet aldı? Atatürk’ü kimler, neden öldürdü? Ve cevap arayan daha pek çok tehlikeli soru var. Bu kitap ile  bu soruların cevaplarını kovalayacaksınız. Kitabın etiket fiyatı da oldukça makul.

DR: 9,07 TL

Oğuzhan Aslan Kimdir?

Elbette ucuza iyi kitap sahibi olmanın başka yolları da var. Yakın bir zamanda, hesaplı bir şekilde kitap sahibi olmak ve bir kütüphane oluşturmak üzerine küçük bir rehber yayınlamayı planlıyoruz. Temiz, kaliteli kitapları makul bir fiyattan alabileceğiniz kitapçıları, sahafları ve web siteleri derlemek istiyoruz. Siz de bize hesaplı bir şekilde kitap sahibi olmak için ne gibi yollar denediğinizi aşağıda yorum kısmında yazınız. Alışverişinizi toptan mı yapıyorsunuz, henüz bilmediğimiz uygun bir site mi var? Elbette, yine fiyatı hesaplı, kaliteli polisiye roman tavsiyeleriniz olursa, onları da lütfen yorumunuzda belirtiniz. Malum, ekonomik olarak zor bir dönemden geçiyoruz.

Nurhan Işkin i̇le röportaj

Almanya doğumlu polisiye roman yazarı Nurhan Işkın, eğitimini Almanya’da tamamlamıştır Kitap okumak, yeni yerler gezip görmek dışında, mistik olaylar ve insan psikolojisi ilgi alanları içindedir. Aslen Sivaslı olan Işkın, evli ve iki çocuk annesidir. Halen İzmir’de yaşamaktadır. Yazarın yayımlanmış ‘’Katilin Özrü’’ ve ‘’Geçmişten Gelen Cellat’’ isimli kitapları bulunmaktadır.

Dedektif Dergi okurları adına, bize zaman ayırdığınız için tekrar teşekkür ederiz Nurhan Hanım. Dergimizin bu sayısında kadın bir polisiye yazarı ile sohbet etmekten mutluluk duyacağız.

Ben de sizler aracılığı ile okurlarımla buluşacağım için çok mutluyum. Bana bu söyleşi fırsatını verdiğiniz için tüm ekibinize teşekkür ederim.

  • Daha önceki söyleşilerinizde, kitap yazmak gibi bir hayalinizin olmadığını ve buna birdenbire karar verdiğinizden bahsediyorsunuz. Ve bir polisiye roman ile başlıyorsunuz, muhakkak ki bir şeyin sizi buna teşvik ettiğini düşünüyorum. Sizin çıkış noktanız ne oldu peki?
  • Haklısınız. Otobüs durağında beklerken bir annenin beş yaşındaki erkek çocuğuna ağlıyor diye tokat atmasından çok etkilenmiştim. Çocuğun birdenbire susup, “Büyüyünce ben de seni öldüreceğim’’ demesi, “Katilin Özrü” kitabımın çıkış noktası olmuştu.
  • İlk kitabınız ‘’Katilin Özrü’’nde, çocuklukta yaşanan olayların bireylerin ilerideki psikolojilerini belirlemede etken olduğu üzerinde durmuşsunuz. Kitabınızın oluşmasında, özellikle son yıllarda yaşanan çocuğa ve kadına şiddet olaylarından etkilendiğinizi söyleyebilir miyiz?
  • Söyleyebiliriz. Bu konu hakkında toplum olarak yeteri kadar bilinçli olmadığımızı, şiddetin en yakın bireyden gelmesinin terbiye adına hoş görülmesi, özellikle çocukluk döneminde şiddet gören çocuğun bunu kanıksayarak ergin yaşında uygulamaya geçerek bugün kadına yönlendirmesi beni her geçen gün daha çok etkiliyor. Kitabımı yazarken özellikle çocuğa karşı işlenen şiddete dikkat çekmek istedim.
  • İkinci kitabınız ‘’Geçmişten Gelen Cellat’’ın konusunu ise yine sosyal bir yara olan uyuşturucu, taciz ve tecavüz olayları oluşturuyor. Psikolojik travmaların bireyler üzerindeki etkileri konusunda okurlarınızı bir hayli bilgilendirirken, adli tıp verilerine dayanan somut verilerden de yararlandığınızı görüyoruz. Bu bağlamda her iki romanınızda değindiğiniz konuları göz önünde bulundurursak, okuyanlara sosyal bir mesaj vermek istediğinizi söyleyebilir miyiz?
  • Evet, özellikle biraz önce de değindiğim gibi çocuğa ve kadına uygulanan şiddetin dünyanın en gelişmiş ülkelerinde bile yaşandığı, fakat bizim ülkemizde özellikle son yıllarda iyice arttığını, şiddeti uygulayan bireylerin de bir kadın tarafından yetiştirildiğini. Kadınlarımızın eğitim almalarının, yetiştirilen nesillerin bizlerin eseri olduğunu vurgulayarak, yalnız olmadıklarını sosyal haklarını kullanmaları gerektiğini anlatmaya çalıştım.
  • Peki, bize romanlarınızın başkarakteri Aylin komiser hakkında bilgi verir misiniz? Kimdir bu Aylin, ne yer ne içer, nasıl biridir?
  • Aylin Türkoğlu; ailesi cinayete kurban gitmiş, Sivaslı bir kadın. Esirgeme yurdunda büyümüş, duvarların soğuk taşları ile yüreğini örmüş, duygularını iyi kamufle eden, mizacı sert, sevdiklerini koruma içgüdüsü ile iç dünyasını çok dışarı yansıtmayan ama onlar için ölümü göze alacak kadar hassas bir karakter. Adana Kebap, çikolata ve kahve vazgeçilmezleri arasındadır 🙂
  • Katilin Özrü kitabınızı okurken Nora Roberts’in şu meşhur Eve Dallas serisini anımsadım, oradaki kadın komiser de çok sevilince yazar, devam kitaplarını da yazarak bir hayli ilgi toplamıştı. İkinci kitabınız Geçmişten Gelen Cellat da ilk romanınızın devamı niteliğinde olmuş. Peki, seriyi devam ettirecek misiniz, Aylin baş komiseri yeni cinayetlerde de görevi başında bulabilecek miyiz?
  • Seriyi okurlarım okuduğu sürece devam ettirmeyi düşünüyorum. Sizce de Başkomiser Aylin’in ileriki yıllarda neler yapacağı neler yaşayacağı merak konusu değil mi?
  • Evet, haklısınız. Ben Aylin’i merak edeceğim kesinlikle. Polisiye romanlarda nedense hep bir erkek baş komiser durumu söz konusu oluyor. Şimdi erkek okurlarımız bana kızmaz umarım, söz konusu karakter erkek olunca, romanın akışı daha kolay yazılır diye düşünüyorum. Neticede erkekler, biz kadınlardan daha az karmaşık. Olaylara bakış açıları daha düz, biz kadınlar ise daha dolambaçlı yolları seçiyoruz. Polisiye roman yazarken kadın bir baş komiser karakteri oturtmak zor oldu mu sizin için? Bu durum avantaj ya da dezavantaj sağladı mı?
  • Kadın karakteri yazmak zor olmadı. Aylin kendiliğinden ete kemiğe büründü. Ben açıkçası bir erkek karakterin bakış açısını tam olarak oturtamayacağımı düşünüyorum. Bir kaç öykümde erkek komiser karakteri yazdım ama nedense bana bir şeyler eksik gibi geldi. Kadınların daha iyi analiz yaptığını ve olayları hem duygusal hem zihinsel olarak binbir farklı kalıba soktuklarını düşünüyorum. Bizim zihnimiz gece uyurken bile kurgulamaya devam ediyor o yüzden Aylin’i yazmak bana avantaj gibi geliyor 🙂
  • Aylin baş komiser, sert olabilmek adına zaman zaman kabalaşabilen, okurken bazı yerlerde insanı gerçekten sinir edebilen bir karakter olmuş. Bu durumun sevgilisi Hakan’a bile yansıdığını görebiliyoruz. Peki, gerçekten böyle olmak zorunda mı, yani bir kadının baş komiser olması illa ki sert bir karaktere bürünmesini mi gerektiriyor sizce?
  • Bu durum herkese göre değişiklik gösterebilir fakat Aylin Komiserin travmaları var ve erkeklerin çoğunlukta olduğu bir mesleği yapıyor. Kadın olduğu için ve mesleğinde söz sahibi olmak adına sert olması gerekiyor. Düşünün bir kere. Bir kadın kendinden yaşça büyük fakat mevki olarak küçük bir meslektaşına emir verdiğinde ne olur? Sizce kabul görür mü? Özellikle günümüzde kadın bu kadar değersizleştirilmişken… O yüzden Aylin kimi zaman sınırı aşsa da öyle olmak zorunda. Tabii bu benim fikrim.
  • Biraz da Nurhan Işkın’a dönelim. Polisiye roman yazmak dışında neler yaparsınız, mesela en çok neleri okumaktan hoşlanırsınız, farklı hobileriniz varsa merak ediyorum.
  • Herkes gibi insan olmaya çalışan biriyim. Yazmanın dışında en çok zamanımı kitap okumaya ayırırım. Siyaset dışında her kitabı okurum. Yemek yapmayı özellikle çocuklarla zaman geçirmeyi severim. Onlardan öğrenecek çok şeyim var. Fırsat buldukça meditasyon yapar, kendi ruhumla baş başa kalmayı severim. İnsan psikolojisi oldukça fazla ilgimi çekiyor ve sanırım fırsat bulursam bu konuda eğitim almayı istiyorum.
  • Bir de burcunuzu merak ettim, çünkü son derece naif birisiniz, insanları kırmaktan kaçınan bir duruşunuz var. Ve bu naiflikle de, başarısını kitaplarınızı okuyanlardan gelen yorumlarla ispatlamış cinayet romanları yazıyorsunuz. Bu tezatlık bana hep ilginç gelmiştir. Sizce de öyle mi peki?
  • Kova burcuyum. Elimden geldiği kadar empati yapmaya çalışıyorum. Bir insanı kırmaktansa, kırılmayı yeğlerim. Okurlarım sağ olsunlar iltifat ediyorlar. Çoğu zaman ben de düşünüyorum nasıl böyle kanlı cinayet romanı ve öyküler yazıyorum diye ama henüz cevabını bulamadım. Çevremdeki dostlarım cinayet romanı ile beni hala aynı kefeye koyamıyorlar. Yaratılış itibariyle çok sakin bir yapıya sahibim. Ama bazen yazdıklarımı okuyunca içimde bir katil olduğu şüphesini duymuyorum desem yalan olur 🙂
  • Hiç birini öldürmek istediğiniz oldu mu peki?
  • Evet, oldu. Bence her insanın gizlediği böyle bir düşüncesi olmuştur. Dünyada bunca kötülük var olduğu sürece de olacaktır.
  • Peki, bir polisiye roman yazarı olarak, birini öldürmek istediğinizde teknik anlamda yakalanmadan nasıl yapardınız bunu? Tabii bu sadece bir cinayet romanı yazarına yöneltilmiş merak sorusu. Yoksa kusursuz cinayet yoktur, katil muhakkak ardında bir iz bırakacaktır. Farkında olsun ya da olmasın.
  • Hiç düşünmedim ama babamın bir arkadaşı iş yerinde asit kuyusuna düşmüştü. Hiçbir uzvu kalmadan eriyip gitmişti. Ben tabii çocuk aklımla çok etkilenmiştim bundan. Sanırım böyle bir şey yapardım.
  • Böyle bir durumda sizi kimin yakalamasını isterdiniz?
  • Baş komiser Aylin’in elbette. Hatta düşünsenize, hapishaneden böyle bir roman yazdığımı! Aman Allahım
  • Kitap yazmak ciddi bir iştir. Hele ki teknik detaylarla örülü, kurgunun iyi işlenmiş olması gereken, kıvrak zekâ ile harmanlanmış, olayları detaylandırırken en ufak bir akış hatasının bile olmaması gereken polisiye roman yazmak, daha da ciddi bir iştir. Bu bağlamda, bu işe heves edenlere önerileriniz ne olurdu? İçinizden geldiği gibi yazın mı yoksa başka bir tavsiyeniz var mı?
  • Öncelikle çok okumalarını, okuduklarının özetini çıkarmalarını tavsiye ederim. Yazacakları konu hakkında mutlaka araştırma yapıp doğru bilgileri okurlara aktarmalarını öneririm.
  • Bize, yazma sürecinizden bahsedebilir misiniz? Karakterlerin seçimi, kurgunun roman içinde oturtulması, olayların akışının kontrol edilmesi, kriminal durumların anlatılması süreçlerinde destek aldığınız kişi ya da kurumlar oluyor mu?
  • Ben kitap yazmak için bilgisayarın başına oturduğumda olay ve karakterler kendiliğinden ortaya çıkıyor. Öncesinde şu konuda yazayım diye bir düşüncem olmuyor. Kurgu tamamen doğaçlama olarak zihnimden, kelimelere dökülüyor. Kurgu içindeki olay örgüsü hangi yöne doğru ilerliyorsa o konu hakkında günlerce araştırma yapıyorum. Emniyette görevli dostlarım adli tıpta arkadaşım var. Eğer psikolojik bir durum söz konusu ise psikiyatri polikliniğinden randevu alıyor ve sorularımı soruyorum. Sağ olsunlar bana yardımcı oluyorlar…
  • Şimdiye kadar sizi en çok etkileyen kitabı sorsam? Polisiye roman dışında da olabilir.
  • Mark Johnson’a ait “Yitik” adlı eseri okuduğumda günlerce etkisinden kurtulamamıştım. Bir çocuğun uyuşturucu bağımlısı olma yolundaki gerçek yaşam öyküsü olan eseri ağlayarak okumuştum.
  • Nurhan Işkın, Türk polisiye yazarları içinde en fazla kimleri beğeniyor peki?
  • Gencoy Sümer, Günay Gafur, Ayla Koca, Burcu Argat, Ayfer Kafkas, Nuray Atacık ilk aklıma gelenler.
  • Pek çok okur ya da kitap eleştirmeni, bizim yerli polisiye roman yazarlarımızın hayal gücünden yoksun olduğunu ve birbirine benzeyen ya da fazla esinlenmiş romanlar yazarak, dünya polisiye roman edebiyatı içinde kalıcı bir yer edinemediği görüşünde. Tabii bunun başlı başına bir etken olduğunu söyleyemesekte, bir kadın polisiye roman yazarı ve okuru olarak siz ne düşünüyorsunuz?
  • Okurların fikrine saygı duymakla beraber acaba kaç tane yerli yazarımızın kitabını okuduklarını merak ediyorum. Belki gerçekten yazamıyoruzdur ama yazmak için çaba sarf ediyoruz. Bir de dünyaca ünlü yazarların bile kitapları eleştirilirken, bizler biraz eleştirmeyi, biraz da eleştiriyi kabul etmeyi bilmiyoruz. Bana göre çok değerli kalemlerimiz var. Bir kitabı daha çıksa da okusam dediğim. Bir de yayınevleri yerli yazarların reklamı yapmıyor fakat bir yabancı yazarın ilk kitabını ön sipariş olarak tanıtıp okurlarla buluşmasını sağlıyorlar. Bizler ise ancak okurların yorumları ile var olmaya çalışıyoruz. Sevindirici olan ise artık birçok okur yerli yazarlara şans vermeye başladı.
  • Okurlarınız yeni bir polisiye roman daha bekliyor sizden. Kitaplarınız hatırı sayılır bir okur kitlesine sahip çünkü. Söyleşimiz vesilesiyle, yeni kitap için buradan bir müjde verebiliyor muyuz peki?
  • Basım tarihi belli olmamasına rağmen üçüncü kitabım yayınevi aşamasında. Birkaç yayınevi kitap dosyamı talep etti. Şu an o en zor bölüm olan bekleme aşamasındayım…
  • Nurhan Hanım, Dedektif Dergi okurlarına ve bize zaman ayırdığınız için tekrar teşekkür ediyoruz. Ve tek bir cümle yazma hakkınız olduğu söylenseydi, bu ne olurdu diyerek keyifli söyleşimizi bitiriyoruz.
  • “İnsan özüne dönüp, yaşayan her canlıya saygı duyup sevmeli! Sevmeli ki kendi içinde kanayan yaraları da iyileşsin.” diyerek ben size, ekibinize ve çok değerli okurlara teşekkür ediyorum. Çok keyifliydi bir söyleşiydi. Var olun Özlem Hanım…

 

Aşırı libido sendromu – XYY sendromu – seri katiller

Psikanalizin babası Sigmund Freud (1856–1939)’un iddiasına göre, toplumsallık ile bireysellik arasındaki huzursuzluk ve gerilimi yöneten seks enerjisi libido, uygarlaşma davranışıyla sürekli çatışma halindedir. Büyük usta, libido lehine olan dengesizliği bir rahatsızlık, hatta bir nevroz olarak tanımlamıştır. İçsel seks enerjisi, sosyal alanda kullanılacağı bir alana yöneltilerek yüceltilir ve dönüşüme uğramak zorunda kalırsa, mutlaka kontrol altında tutulmak ve dengelenmek durumundadır.

Üreme içgüdüsünü aktive edip yönlendiren libido, biyolojik işlevini hormonlar vasıtasıyla —testosteron ve östrojen— yerine getirse de, oldukça karmaşık psikolojik ve fizyolojik süreci tetikleyen libido seviyesinin ayarında sorun çıkabilir. İşin gerçeği, azı karar çoğu zarar cinsel zevk dürtüsü olarak tanımlanan ‘libido’ kavramı bazı yönleriyle hâlâ bilimsel bir muammadır.

Fransız psikiyatr Dr Valentin Magnan (1835–1916) özellikle —abartılı libidolu— azgın kadın hastalarıyla olan meslekî deneyimlerini anlamlı bir çıkarsamaya yönlendirebilmiş usta bir hekimdi. Magnan’ın hastalarından biri, üç çocuk annesi, temiz geçmişi bulunan, genç, evli bir kadın, kocasına başka bir adama âşık olduğunu ve onunla yakın ilişkide bulunması engellenirse kendini öldüreceğini söylemiş, tutkusunun ateşini söndürebilmek için genç aşığıyla altı ay yaşamasına izin vermesi için kocasına yalvarmıştı. Sürenin sonunda ailesine geri dönecekti.

Kadının hastalıklı durumları krizler halinde geliyor, o süreçte kocaya ve çocuklara karşı mutlak bir ilgisizlik, hatta nefret duyuyordu. Kocasına karşı hiçbir cinsellik hissetmeyen bu kadın, sevgilisiyle hiperseksüel saatler geçiriyor, şiddetle karışık oyunlardan ve sadomazoşist fantezilerden muazzam hazlar alıyordu.

Yalnızca kadınlarda görülen psikolojik bir rahatsızlık olan nemfomani, çokeşlilik eğilimi ya da cinselliğe aşırı düşkünlüğün ötesinde, daha ciddî sorunlara yol açar. İleri düzeyde bir nemfoman, cinsel ilişkiye karşı koyamaz; hiçbir değere sorumluluk duymaz, utanma hisleri, sadakat ve namus kavramları bütünüyle kaybolur. Nemfomaninin orta ve uzun vadedeki sonuçlarının felâkete dönüşmesini inceleyen cinsel psikopatoloji literatürü, cinsel organı örselendiği halde sekse hayır diyemeyen, erkekler onu istemediği halde dur durak bilemeyen kadınlara dair ilginç vakalarla doludur.

Kontrolden çıkmış libido, kadınlarda çoğunlukla hayat boyunca sürdürülemeyen ve tedavi edilebilir bir hastalık olarak kabul edilir, buna karşılık, doymak bilmeyen şehvet —satiriyazis— kimi erkeklerde sadist eylemlerle desteklenen şiddet patlamalarına dönüşebilir.

Seks bağımlısı erkeklerin en ünlülerinden biri, tarihe  Boston Canisi olarak geçip, hayatı kitap ve filmlere esin kaynağı olan Albert DeSalvo (1931–1973) genetik yapısından dolayı, kanındaki testosteron seviyesi normalin bir buçuk katı ölçülmüş bir seri katildi. DeSalvo’nun sevişmeye zorlanmaktan bıkıp usanmış karısının mahkemedeki ifadesine göre,  kocasının şeytanî bir libidosu vardı ve günde en az altı kez seks yapmazsa çok sinirli bir insana dönüşüyordu.

Yirmili yaşlarındayken bir mankenlik ajansı nam ve hesabına çalışır pozlarda kapı kapı dolaşarak ev kadınlarına cinsel tacizde bulunan Albert DeSalvo, aşırı cinsel dürtüleri yüzünden kısa bir hapis dönemi geçirmiş, çıktığında tecavüzcülüğe terfi etmişti.

DeSalvo 1960’ların başında New England’da yüzlerce kadına saldırdı. Görgü tanıklarının ifadelerine göre, mahallelerde yeşil renkli işçi kıyafetleriyle dolaşıp, tecavüz kurbanları aradığı için kendisine ‘yeşil adam’ lâkabı uygun görüldü. Ordudayken evlendi, en vahşî cinayetleri işlediği zamanlarda bile normal bir koca ve baba gibi görünmeyi başardı. 1962’de lâkabı ‘Boston Canisi’ oldu; yalnızca bir buçuk yıl içinde on üç kadını vahşîce öldürmüştü.

DeSalvo, cinayetleri esnasında zevkten kendini kaybediyor, kurbanlarına tecavüz edip boğduktan sonra onlarca kez bıçaklıyor, kimi zaman cesedi yatağın başucuna dayıyor, cinsel organlarına şişe, süpürge sopası gibi nesneler sokuyor, kadınları boğmakta kullandığı naylon çoraplarla çenelerinin altına gösterişli fiyonklar yapıyor ve ayaklarının dibine birer tebrik kartı bırakıyordu.

Albert DeSalvo’nun polis tarafından yakalanması, en az eylemleri kadar ilginç olmuştur. Evine zorla girip ellerini ayaklarını bağladığı bir kadına, eğer sesini çıkarırsa onu öldüreceğini söyledi, bir süre sonraysa —artık aklından ne geçtiyse— son kurbanının bağlarını çözüp özür diledi ve oradan kaçtı. Canını kurtaran kadının polisi aramasıyla DeSalvo kıskıvrak yakalandı.

“Ben mi öldürmüşüm? Kadınlara asla zarar vermem. Ben kadınları severim.”

Richard Fleischer’in 1968 yapımı ‘The Boston Strangler / Boston Canavarı’ adlı filminde Albert DeSalvo’yu müthiş bir oyunculukla canlandıran Tony Curtis’in mahkeme sahnesindeki unutulmaz repliği buydu.

Bu sözler aslında her anlamda gerçekleri yansıtmaktaydı. Evet, şüphesiz DeSalvo kadınları çok seviyordu. Seri katillik kariyerine taşkın şehvetini dışa vuran sözlü sataşma ve elle tacizle başlamış, tutkulu ve sert sevişme stiliyle devam ettikten kısa bir süre sonra şiddet kullanmaya ve tecavüze geçmiş ve en sonunda sadistliğinin dozunu öldürme seviyesine çıkarıvermişti. Bu marjinal bitiş, tüm hazların zirvesiydi ve Boston Canisi elbette ki kadınları çok sevdiği için öldürüyordu. Ayrıca, ardında tanık bırakmak aptallık olurdu.

Filmde ayrıntısıyla anlatıldığı gibi, DeSalvo sonunda cinayetlerinden değil, tecavüzlerinden hüküm giymiştir. Akıl hastanesinde yatarken, arkadaşlarına kadınları nasıl boğduğunu anlatmaya başlayınca gerçek ortaya çıkmış, ancak maharetli savunma avukatı Albert DeSalvo’yu cinayet suçlamalarından —kanıt yetersizliğinden dolayı— kurtarmayı başarmıştır.

Boston Canisi DeSalvo tecavüzlerden ömür boyu hapis cezası almış, yattığı hapishanede kendisini cezalandırmak isteyen bir mahkûm tarafından bıçaklanarak öldürülmesinden kısa bir süre önce —cezaevlerindeki azılı suçlularla yapılan genetik araştırma sonucunda— XXY Sendromu’ndan muzdarip olduğu anlaşılmıştı.

Lisede biyoloji dersi almış olan herkesin bildiği üzere, cinsiyeti kadınlarda XX, erkeklerdeyse XY kromozomu belirler. Ancak az sayıdaki erkekte, genetik sapma —mutasyon— sonucunda fazladan bir Y kromozomu bulunur ki, teoriye göre bu durum taşıyıcısını normalden daha kaba, saldırgan ve vahşî bir erkek haline getirir.

XYY Sendromu ya da ‘aşırı erkeklik’ olarak bilinen terim, Richard Speck ismindeki caninin bir kız yurduna girerek dokuz hemşirelik öğrencisini rehin aldıktan ve onlara tek tek tecavüz edip —yatağın altına saklanmayı başaran biri hariç— katletmesinden sonra 1969’a kadar süren duruşmalar sırasında popüler hale gelmiştir.

1940 yılında Illinois’da sekiz çocuklu bir çiftçi ailesinin yedincisi olarak dünyaya gelen Richard Speck daha on iki yaşındayken alkol ve uyuşturucuya alıştı, on altısında okulu bıraktı. Doymak bilmez seks düşkünlüğü nedeniyle çok genç yaşlarda başını derde sokmaya başlamıştı.

1961 yılında hamile bıraktığı on beş yaşında bir kızla evlenmek zorunda kaldı. Yüzü akne izleriyle dolu, goril kadar iriyarı bir psikopat olan Speck, henüz yirmili yaşlarında hırsızlıktan silâhlı saldırıya kadar bir dizi suçtan kırktan fazla kez tutuklanıp eyaletin bütün belli başlı hapishanelerine girip çıkmıştı.

Speck’in de hayvanî bir seks arzusu vardı ve bu dürtü, alkol ve uyuşturucuyla birleşince kontrolsüz bir sapıklığa dönüşüyor, genç karısıyla her gün cinsel ilişkide bulunup üzerine defalarca mastürbasyon yapması bile onu tatmin etmiyordu.

Karısının evden kaçtığı 1966 yazında, bir ticaret gemisinde tayfalık işine giren Richard Speck, Chicago limanında New Orleans seferine çıkmayı bekliyor, limanın bitişiğinde bulunan hemşirelik okulu öğrencilerinin kaldığı yurt binasının arkasındaki parkta güneşlenen kızları gözetliyordu.

Akşamın geç saatlerinde —saat 23:00’te— aklına esti ve yurda gidip kapıyı çaldı. Kapıyı açan yirmi üç yaşındaki hemşirelik öğrencisi Corazan Amurao’yu silâh tehdidi ile rehin aldı. Üst kata çıktılar, buradaki Amurao’yla birlikte sekiz hemşirelik öğrencisini daha bir salona tıktı, kesip şeritlere ayırdığı bir çarşafla yere yatırdığı zavallı kızların ellerini bağladı ve teker teker başka odalara götürüp tecavüz ettikten sonra bıçaklayarak öldürdü.

Richard Speck, işini bitirir bitirmez gecenin karanlığına karıştı, ancak genç kızlardan biri —yine Corazan Amurao— ölü taklidi yaparak yatağın altına saklanmayı başarmıştı. Sabahın beşinde ağlayarak yardım istedi. Hemşirelik öğrencisi kızın ayrıntılı ifadesinden ve olay yerindeki kanıtlardan yola çıkan polis, Speck’i teşhis etti ve tutukladı.

Chicago’da 1967 yılında başlayan duruşmalarda, savunma avukatı, müvekkili Speck’in işlediği suçlardan sorumlu tutulamayacağını, zira onun XYY Sendromu’ndan muzdarip olduğunu ileri sürdü. Uzman raporuna dayandırdığı savunmasına göre, seks kromozomundaki mutasyonun neden olduğu aşırı erkeklik hormonları, zavallıyı saldırgan, tecavüzcü ve sadist bir katil haline getirmişti.

Dava sürecinde, cezaevlerinde yapılan bir araştırmaya göre, şehvet katillerinin önemli bir bölümü XYY Sendromu diye tanımlanan genetik bozukluktan dolayı, kontrol edemedikleri seks suçları işlemekteydi, ancak bu bilimsel rapor jüriyi ikna edemedi. Ölüm cezasına çarptırılan Richard Speck, Eyalet Anayasa Mahkemesi’nin idam cezasını kaldırmasının ardından sekiz kez ömür boyu hapse mahkûm edilmiş, bu cezanın sadece on dokuz yılını çekmiş ve 1991 yılında kalp krizi geçirerek ölmüştür.

Richard Speck’in ölümünden altmış yıl kadar önce, diğer bir korkunç cani, Carl Panzram (1891–1930) dövmeli, gri gözlü, haddinden fazla kıllı ve deyim yerindeyse dev gibi bir adam, suç tarihinin en ünlü seks bağımlıları başköşesine çoktan yerleşmişti, ancak bu kötü adamın ilgi alanı kadınlar değil, erkeklerdi.

1891 Minnesota doğumlu Carl Panzram 1920’lerin sonlarındaki son yargılanması esnasında, bini aşkın fiili livata —aktif oğlancılık— suçunu ve en az yirmi bir cinayeti büyük bir aldırmazlıkla itiraf ettiğinde, mahkeme salonundakiler bir insan evlâdının bu kadar acımasız bir iblis olabileceğine inanamamışlardı.

Panzram’ın içindeki şeytanî kötülüğü sonradan mı edindiği, yoksa bozuk genleriyle doğuştan mı getirdiği tartışma konusudur. Kesin olan temel bulguysa, suç kariyerinin çok erken yaşlarda başladığıdır. İlk suçunu sekiz yaşındayken işleyen Panzram, üç yıl sonra bir dizi hırsızlık nedeniyle ıslahhaneye kondu. Kaldığı ıslahevindeki binalardan birini kundakladı, 1904’de on üç yaşındayken, buradan ona ömür boyu yetecek bilgi birikimiyle çıktı.

Serseri hayatı yaşamak için evden kaçıp, biletsiz bindiği bir yük vagonunda karşılaştığı dört berduşun toplu tecavüzüne uğradı. On altı yaşında orduya katıldı, ancak burada da suç işlemeye ara vermedi. Askeri mahkemede üç yıl hapse mahkûm oldu.

Hapisten çıktıktan sonra, zulüm kariyerine ticaret gemileriyle dünyayı dolaşarak devam etti. Güney Amerika, Avrupa ve Afrika limanlarında ardında bir dolu ceset bıraktı. 1920’lerin başında kârlı bir soygundan sonra büyük bir tekne satın aldı ve bedava içki vaadiyle on gemiciyi çalıştırmak üzere kandırdı. Viskiye boğduğu gemiciler körkütük sarhoş olunca, Panzram hepsine tecavüz etti, öldürdü ve cesetlerini denize attı.

1925 yılında bir kuru yük gemisinde tayfa olarak Batı Afrika’ya gitti ve orada timsah avı için sekiz yerliyi rehber olarak tuttu. Zavallı Afrikalıları öldürüp tecavüz ettikten sonra cesetlerini timsahlara yedirdi. 1928’de Amerika’ya geri döndü ve Washington D.C. civarında yaptığı soygunlar nedeniyle tutuklanıp yirmi yıl hapse mahkûm edildi. “Yanıma yanaşanı öldürürüm!” diyerek diğer mahkûmlar arasında dehşet saldığı  Leavenworth Hapishanesi’nde çamaşırhane sorumlusunu —kafatasını demir bir çubukla kırarak— katletmesinin üzerine, bu defa idama mahkûm oldu.

Panzram, insan hakları gruplarının onu idam cezasından kurtarma çabalarını reddetti ve çılgınca arzuladığı ölüme 1930 Eylül’ünde kavuştu. Kendisini infaz edecek cellâda, “Çabuk ol, hortumcu piç! O tombul kıçını kaldırana kadar ben en az on adam öldürürdüm!” diye bağırdığı rivayet olunur.

Albert DeSalvo, Richard Speck ve Carl Panzram gibi korkunç canavarların bozuk kişiliklerinde nereden kaynaklandığını bilmediğimiz saf kötülüğün sabit etken olduğu neredeyse kesindir, ancak yine de XYY Sendromu’nun neden olduğu saldırganlık etkisini göz ardı edemeyiz, etmemeliyiz. Yeterince doğrulanmamış olsa da, üzerinde çalışma yapılan bilimsel bir tezin önermesini dikkate almak gerekir.

Hayat bizim hayatımız. Gördüğünüz gibi, seks düşkünlüğü erkekleri suça yöneltebilir. Aşırı arzulu kadınlar için de durum farklı değildir; kocasını vezir yapan kadınların aksine, rezil edenlerin çoğu, abartılı libidolu hatunlar arasından çıkar. Netice-i kelâm, kafayı seksle bozmayıp makul ölçülerde sevişmeye özen göstermek, sağlıklı ve huzurlu bir hayatın şifresiymiş gibi duruyor.

Malûmunuz; azı karar, çoğu zarar…

Hikaye: Kaçak

Nişantaşı’nda babadan kalma eski dairemde sabah kahvemi içerken, apartmanımızın kadim emektarı Şükrü Efendi’nin kapıma erkenden bıraktığı gazetedeki haberlere göz atıyordum. Edebiyat ve sanat yazıları içeren gazete ekine el atmıştım ki, küçük dostum suyunun bittiğini bir kez daha kibarca havlayarak bana bildirdi. Üçüncü uyarının kibar olmayacağını bildiğimden, yerimden doğrulup Totti’nin su kabını doldurdum.

Yeterince ayıldığımı hissettikten sonra, oturduğum bu semt için sabahın körü denilebilecek bir saatte, “Foks Teriye” cinsi akıllı ve biraz inatçı dostumu gezdirecektim. Sessiz salonumun baş köşesinde duran, koyu kahverengi deri berjerime geri dönmek üzereyken kapı çalındı. Aynı zamanda ofis olarak da kullandığım evime bu saatlerde bir misafir ağırlamaktan pek haz etmem. Özellikle randevusuz, habersiz kapımı çalanlar, beni hep tedirgin etmiştir.

Totti, adının hakkını vererek, benden önce davranıp kapıya doğru çevik bir hamle yaptı. Gözetleme deliğinden baktığımda küçük bir erkek çocuğu gördüm. Onu korkutmaması için, Totti’yi kucağıma alıp, kapıyı öyle açtım. Çocuk yedi sekiz yaşlarında görünüyordu. Başını öne eğmiş karşımda konuşmadan duruyordu. Totti’nin havlaması ile irkilerek kafasını kaldırdı. Göz teması kurmaktan yoksun bir şekilde bana ismimin İrfan olup olmadığını sordu. Benden aldığı teyit sonrası, elindeki küçük sarı zarfı uzattı. Zarfı elimle tarttığım anda çocuk, soru sormama fırsat vermeden, bir anda toz oluverdi. Sağ elimde zarf, sol elimde köpeğimle beraber dairemin kapısında kalakalmışken, apartmanın eski ve ağır kapısının gürültülü kapanma sesi boş ve loş merdiven aralığında yankılandı.

Kapıyı kapatıp salona, koltuğuma yöneldim. Zarfa alıcı gözle baktığımda üzerine zarif bir el yazısı ile adımın ve soyadımın yazılmış olduğunu gördüm. “Gizli bir hayranın var herhalde İrfan Pat” dedim içimden. Bu husustaki yanılgım, zarfı açınca ortaya çıktı. Özenle dörde katlanmış, kalın sarı bir kağıt vardı zarfın içinde. Zarfın üzerindeki yazı ile aynı elin marifeti, bana yazılmış bir mektuptu bu.

Sayın İrfan Pat,

Sizi samimi bir arkadaşım aracılığıyla buldum. Lütfen size böyle yakışıksız bir biçimde ulaşmış olmamı mazur görün. Ancak, telefonumun dinlendiğini ve zaman zaman takip edildiğimi düşünmemden ötürü başka bir seçenek bulamadım. Eminim, siz keskin zekanız ile, çok daha mantıklı bir yol bulurdunuz. Ancak benim aklıma bir tek bu yol geldi.

İsmim Derya Özel, otuz beş yaşındayım. Bir bankada şube müdürü olarak çalışıyorum. Çalışıyordum desem daha doğru olur sanırım. Evli değilim. Başımdan bir evlilik geçti zamanında, ama yürümedi. Dört gün öncesine kadar bir erkek arkadaşım vardı. Bir cinayete kurban gitti. Cinayeti işleyen her kimse, suçun üzerime kalması için bir plan yapmış olmalı. Bu sebeple cinayetin baş şüphelisi olarak aranıyorum. Belki haberlerde okumuşsunuzdur. “Eşini aldatan koca, sevgilisinin kurbanı oldu” tadında haberler çıktı. O bahsi geçen “sevgili” benim. Ancak Başar’ı ben öldürmedim. Son nefesini verirken yanındaydım sadece. Bu hain bir tuzaktı. Suçun üzerime kalacağına emin olduğum an, oradan kaçmaya karar verdim. Polis beni dinlemezdi. Tutuklanırdım. Böyle bir şey yaşamaya gücüm yok. Herhalde dayanamaz, ben de ölürdüm.

Sizden ne isteyeceğimi anlamışsınızdır. Ama yine de açıklayayım; sizden bu cinayeti aydınlatmanızı ve ismimi temize çıkarmanızı istiyorum. Hizmetinizin maddi karşılığını ödeyeceğim.

İlgileniyorsanız, şartlarınızı görüşmek ve ayrıntıları size aktarmam için bugün 10.45’te Nişantaşı Yalvaç Abi Kitabevi’ne gelin lütfen.

İlgilenmiyorsanız, sizden tek ricam bu mektubu imha etmeniz ve unutmanızdır.

Buluşma saatine, Totti’yi gezdirip, duş alıp, geniş bir kahvaltı edecek kadar vakit vardı. Bu işten pek hoşlanmamıştım. Ancak genellikle insanların haz etmedikleri işleri yapma karşılığında para alıyordum.

Hukuk fakültesini bitirip, bir avukatlık bürosunda çalışırken karar vermiştim özel dedektif olmaya. Sonra, ilgi alanım olan kriminoloji üzerine uzmanlaşmak için Almanya’da bir yüksek lisans programını tamamlamıştım. Başlarda biraz hobi gibi ilerleyen işimde yıllar geçtikçe profesyonelleşmiştim. Son on yıldır aileme maddi anlamda yük olmuyor, paramı bu işten kazanıyordum.

Ülkemizde, genellikle kendisine boynuz takan eşini takip ettirmek isteyenlerin aklına gelir bu sektör. Bense boynuz davalarından hep uzak durdum. Daha ciddi işlerle adımı duyurdum.

Fakülteden en yakın arkadaşım Fatih’in ağabeyi Cinayet Masası’nda komiserdi. Muhakkak onun da etkisi olmuştu bu işe heveslenmemde. Sonraları kopmadık. Yılmaz Komiser ile adı konulmamış bir ortaklığımız oluverdi. Bazı faili meçhul cinayetlerde kayıt dışı olarak yardımıma başvurduğu dahi oldu. Ancak genellikle onun kapısını ben çalardım. Bunlar genellikle yetki alanımı aşan durumlardı.

İşte Derya Özel’in bu özel durumunda da, ister istemez bir safhada Yılmaz Komiser’i aramam gerekeceğini hissettim.

Derya Hanım’a beni tavsiye eden şu samimi arkadaşının kim olduğunu fazla düşünmedim. Eski bir müşterimdi mutlaka. Bu mesleğin en büyük reklamı, yeni nesil pazarlamacıların “word of mouth” olarak andığı kulaktan kulağa yayılan referanslardı.

Totti’yi gezmeye çıkardım. Parka yetişemeden yol kenarındaki bir kızılcık ağacının dibine işeyiverdi. Maçka Parkı’nda da diğer işini gördü. Sonra kabahatini başarısızca örtmeye çalıştı. Onu gücendirmemek için, dışkısını yanımda getirdiğim poşetle ona çaktırmadan alıp çöpe attım. “Gündüz okuldan kaçıp, parkın kenarındaki ıhlamur ağacının altındaki bankta öpüşen liseli sevgililerin ayakları kirlenmesin” dedim içimden.

Eve doğru yürürken, bir yandan da usul usul etrafıma dikkat kesildim. Derya Özel’in bana ulaştırdığı mektubun peşine takılmış birileri olabilirdi. Beni gözetleyen kimseyi fark etmemiş olmanın rahatlığı ile evimin karşısındaki yeni nesil kahve dükkanı Vi İstanbul’un önünde duran genç arkadaşa gülümseyerek “günaydın” dedim. O da tebessüm ile karşılık verdi. Totti’ye hemen hemen her sabah olduğu gibi, iki çekirdek kavrulmuş kahve ikram etti. Küçük dostum sabah kahvesini mideye indirdikten sonra arkadaşın elini yalayarak teşekkür etti. Geçenlerde veterinere sormuş, günde üç dört adet kahve çekirdeğinin zararı olmayacağını öğrenmiştim.

Eve girer girmez duşa girdim. İyi geldi. Nedense, bir cenazeye gider gibi simsiyah giyindim. Çıkmadan pencereden dışarıyı süzdüm. Hafif yağmur başlamıştı. Siyah deri ceketimi sırtıma alıp çıktım.

Yalvaç Abi’nin dükkanı evime beş dakikalık yürüme mesafesindeydi. Saat tam 10.44’te içeriye girdim. Otuzlu yaşların başında görünen, koyu kumral saçlı güzelce bir hanım beni karşıladı.

“Hoşgeldiniz.”

“Hoşbulduk” dedim, “yeğenime bir kitap bakmak istiyorum.”

Gülümsedi. Kendi gibi gülümsemesi de güzel ve huzur vericiydi.

“Kaç yaşında acaba?”

“Üç yaşında bir kız çocuğu.”

Söylediğim yalandan ötürü en ufak bir utanma duygusu hissetmedim.

Tam ilgili kitapları bana gösteriyordu ki, bir bakışta Derya Özel olduğuna emin olduğum hanımefendi içeriye girdi. Hava kapalı ve yağmurlu olmasına rağmen, yüzünün neredeyse yarısını kaplayan simsiyah güneş gözlükleri takmıştı. Göğsüne kadar inen parlak siyah saçları, hokka gibi küçük bir burnu ve dolgun pembe dudakları vardı. Vücudu ince ve boyu uzundu.

İçeri girince doğrudan bana bakıp “ben yan taraftaki mobilya mağazasına bir bakıyorum, işiniz bitince gelirsiniz” deyip çıktı. O çıktıktan sonra keskin, baharatlı parfümü burnuma ulaştı. Hoş bir kokuydu.

Dükkanda bir dakika daha oyalanıp, daha sonra uğrayacağımı söyleyerek çıktım.

Hemen komşu mağazaya girdim. Ev eşyaları ve mobilya satan bu geniş mağazada, Derya Özel’i hemen girişte sağda krem rengi bir berjerin fiyatını incelerken buldum. Bacaklarını örten uzun gri pardösüsünü ve simsiyah gözlüklerini çıkarmamıştı. Yanına yaklaştığımı hemen fark etti.

Yüzüme bakmadan “takip edilmemiş olduğunuzu umuyorum” dedi kısık sesle.

Tereddüt etmeden “edilmediğimi düşünüyorum” dedim.

“Bu mağazanın diğer sokağa açılan, girdiğinizden farklı bir kapısı daha var” dedi.

Başımı sallayarak anladığımı teyit ettim.

“Şimdi acele etmeden ilerleyip o kapıdan çıkacağım. Sizden ricam içeri girdiğiniz kapıdan çıkıp, on beş dakika sonra benimle Amerikan Hastanesi’nin giriş katında solda bulunan kafeteryada buluşmanız” dedi.

“Peki” dedim fazla sorgulamadan. Adı cinayet faili olarak geçen birinin temkinli hareket etme hakkı vardı elbet.

On beş dakika sonra Derya Özel ile hastane kafeteryasında oturuyorduk. Kot pantolonunun üzerine yuvarlak vücut hatlarını gösteren siyah boğazlı dar bir kazak giymişti.

Son derece güzel yüzünü eşsiz bir şekilde tamamlayan yeşil gözlerinin içindeki hüznü gördüm. Dokunsam ağlayacaktı. Dokunmadım ben de.

Fiziksel zarafeti ile uyum gösteren kibar bir konuşması vardı.

“Kırkında birine göre çok genç gösteriyorsunuz” dedi gülümseyerek.

“Teşekkür ederim, çok zarifsiniz” dedim gülümsemesine eşlik ederek, “saçlarımdaki kırlıklar olmasa size hak vereceğim.”

“Hayır, samimi söylüyorum” diye üsteledi.

“Sağolun” demekle yetindim. Bir an önce konuya girmesini istiyordum.

“Fazla vaktim olmadığından konuya girmek istiyorum” dedi.

“Buyrun” dedim başımla onay vererek.

“Başar ile bankada tanışmıştık. Kendisi değerli bir müşterimizdi. Bir yıldır kendisi ile gönül ilişkimiz de vardı. Sorunlu bir evlilik yaşıyordu. Ancak henüz boşanmamıştı. Bu yüzden buluşmalarımızı gizli tutardık. Beşiktaş’ta kendisine ait ama sık kullanmadığı bir dairesi vardı. Genellikle orada buluşurduk. Dört gün önce akşamüstü yine o dairede buluşmuştuk.”

Konuşmaya devam edemedi. Titremeye başlayan dolgun dudakları ve incelen sesinden ağlamak üzere olduğunu anlamıştım zaten. Bir duygu boşalması yaşadı. Hızlıca toparlanması gerektiğini düşünerek çantasından çıkardığı Selpak mendil ile gözyaşlarını sildi. Küçük bir el aynası çıkardı sonra. Yüzüne bakarak akan makyajını temizlerken “kusura bakmayın” dedi ağlamakla çatallaşan sesiyle. Uzun ve zarif boynunu bükmüş, hüzünlü hüzünlü önüne bakarken, bu haline kayıtsız kalamadım.

“Ne kusuru” dedim, “üzgün olmakta çok haklısınız, kaybınız için üzgünüm.”

“Sağolun” dedi titreyen sesiyle.

“Lütfen devam edin.”

Kendini toparlayıp konuşmaya devam etti.

“O gün Başar’la buluşmuştuk. Bu bizim için bir rutin olmuştu. Haftada iki defa mutlaka Beşiktaş’taki dairesinde bir araya gelirdik. Eve girdikten sonra salonda bir şeyler içtik. Sonra birlikte yemek yaptık ve yedik. Yatmak için odaya çekildik. Yorgun olmamıza rağmen, birbirine değen tenlerimiz, mıknatıs etkisi ile bizi yapıştırdı. Meğerse son sevişmemizmiş.”

Acılı bir iç çekerek devam etti.

“Onu yatakta bırakıp banyoya girdikten sonra olanlar oldu. Önce, duş alırken içeride bir gürültü koptuğunu fark ettim. Bir bağrışmaydı sanki. Sonra -hiç unutamıyorum- peş peşe iki el silah sesi geldi. Korkudan ne yapacağımı bilemedim. Ani bir refleksle banyonun kapısını kilitledim, hemen kapı önündeki çamaşır makinesini de var gücümle kapının önüne ittim. Banyonun ışığını kapatıp küvetin içine girdim. Titreye titreye sesimi çıkarmamaya gayret ederek ağladım. Sonra dışarıdan gelen sesleri duyabilmek için kulak kesildim. Eve birilerinin girmiş ve Başar’ı öldürmüş olduklarını hissettim. Az sonra banyo kapısını kırıp beni de öldürecekler diye düşündüm. Ne kadar orada kaldım bilemiyorum ama hiç ses gelmediğine iyice emin olup, cesaretimi topladım ve banyodan dışarı çıktım. Koridora bakındım. Çıt çıkmıyordu. Hemen yatak odasına koştum. Başar kanlar içinde yatakta yatıyordu. Onu görür görmez bir çığlık attım. Cesaretimi toplayıp yanına yaklaştım. Hiç kıpırdamıyordu. Çoktan ölmüştü. Ellerimi başıma koyup yere çöktüm. Sanırım birkaç saniye öylece kalakaldım. Tam doğrulup Başar’a bir kez daha bakacakken, başımın arkasına bir darbe aldım. Gözlerim kararmış. Uyandığımda ışıklar kapalıydı. Başar’ın yanında yatıyordum. Önce bunları bir rüya sandım. Sonra sağ elime değen sert bir cisim olduğunu fark ettim. Bu metalik cisim bir tabancaydı. Kalkıp Başar’a bakınca kanlar içinde yattığını gördüm. Bu bir rüya değildi. Çığlık çığlığa yataktan fırladım. Sonradan düşündüğümde yarım saat kadar baygın yattığımı anlıyorum. Muhtemelen suçu bana yıkmak için elime cinayet silahını tutuşturmuşlardı. Aklıma başka bir açıklama gelmedi. Bunu fark etmemle beraber başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Gözüm karardı. Önce ne yapacağımı bilemedim. Sevdiğim adam öldürülmüştü. Beni cinayet faili olarak tutuklayıp ömür boyu hapse tıkacaklardı. O an bir karar vermem gerekiyordu. Silahı öylece, üzerinde parmak izlerimle bırakıp, kaçmayı seçtim. Aptal kafam! Şimdiki aklım olsa silahı temizlerdim.”

Sonra durdu.

“Neler söylüyorum ben?” dedi kendine şaşıyormuş gibi bir tavırla. Ben ağzımı açamadan konuşmaya devam etti.

“Kaçarken aklıma Harrison Ford’un Doktor Kimble’ı canlandırdığı Kaçak filmi geldi. Kendimi aynen onun gibi hissettim. Sanırım bu beni biraz rahatlattı ve salim kafayla düşünmemi sağladı. Hemen yalnız yaşadığım evime gittim. Bana bir hafta kadar yetecek eşyalarımı küçük bir valize koyup, Silivri’de rahmetli anneannemlerden kalma evimize gittim. Bu evin tapusu yurtdışındaki kuzenimin üzerinde olduğundan şüphelenmezler diye düşündüm. Eve giderken de izim sürülmesin diye dört farklı taşıt değiştirdim. Sonra, size mektupta bahsettiğim samimi arkadaşım Ece’ye ulaştım. Kendisi hayatta gözü kapalı güvenebileceğim ender insanlardandır. Bana sizi önerdi ve işte buradayız.”

Ece’yi hemen hatırladım. İki yıl kadar önce, öldürülen kardeşinin katilini bulmuştum.

Derya Özel derin bir soluk aldı. Artık onu bölmemin vakti gelmişti.

“Derya Hanım, lütfen size birkaç soru sormama izin verin.”

Birden ruh halinin değiştiğini fark ettim. Beni dinlemeden ellerime uzandı ve titreyen elleri ellerimin üzerine kapaklanmış vaziyette konuşmaya devam etti.

“İrfan Bey, size yalvarıyorum. Acım çok büyük. Başar’ımı kaybettim. Şimdi onun katilleri benim mahkum olmamı sağlayacak. Eğer bu cinayet bana yıkılırsa yaşamamın hiçbir anlamı kalmaz.”

Panik içerisindeydi. Onu biraz rahatlatmam iyi olur diye düşündüm.

“Derya Hanım, lütfen sakin olun” dedim, “şimdi beni dikkatle dinlemenizi rica ediyorum.”

Bu işi kabul etmeyeceğimi düşünmüş olacak ki, yine panikle atıldı.

“Bakın İrfan Bey, bu işin maddi karşılığını ödemeye razıyım. Ece ne ödediyse iki katını ödemeye razıyım.”

Ellerimi ellerinden kurtarıp sol omzundan tuttum. Yeşil gözlerini gözlerime dikmiş bakarken, “Derya Hanım, lütfen beni dinleyin” dedim.

Sesini çıkarmadan öylece bana baktı. Gözleri bana yardım et der gibi bağırırken, “size yardım edeceğim” dedim.

Derin bir nefes aldı.

“Şimdi lütfen beni dinleyin” dedim son kez. Başıyla onayladı.

“Öncelikle para mevzusunu kafanıza takmayın. Bana iki hususta söz vermeniz yeterli. Sonrasında bu iş bittikten sonra sizinle hesaplaşırız.”

“Tabii, ne isterseniz…” deyiverdi.

Elimi omzundan çektim ve konuşmama devam ettim.

“Birincisi bana yalnızca doğruyu söyleyeceksiniz.”

“Tabii ki” dedi ikiletmeden.

“İkincisi yakalanmanız durumunda benimle konuştuğunuz her şeyi unutmuş olacaksınız. Ben avukatınız değilim.”

Bu cümlem onu tedirgin etti.

“Yakalanmak mı?” dedi sanki polisin peşinde olduğunu unutmuş da, ben ona hatırlatmışım gibi.

Cevabı kendi kendine bulması için sesimi çıkarmadım. Sonra “tabii ki, tabii ki” dedi kafasını yukarı aşağı sallayarak.

“Peki o halde” dedim “sorularıma geçeyim.”

Başıyla onaylayıp “buyrun” dedi.

Kolay sorulardan başlamak istedim. “Bana zarfı getiren küçük çocuğu nereden buldunuz?”

“Adresinizi öğrenmiştim. Bu sabah sizi gözetledim. Birinci kattaki dairenizde gördüm sizi. Sırtınız cama dönük, koltukta oturup gazete okuyordunuz. Köşede kağıt toplayıcısı bir çocuk görünce, size zarfı iletmesi için ona para verdim.”

“Peki” dedim, içimden bu küçük görgü tanığını önemsizleştirmeye çalışarak.

“Başar Bey’in ya da ikinizin kötülüğünü isteyecek bir kişi tanıyor musunuz?”

Kaşları çatıldı. “Bilemiyorum” dedi önce, sonra ekledi: “Karısı olabilir.”

Bakışları hoşuma gitmemişti. “Başar Bey’in karısı ile tanışıklığınız var mı?”

Durakladı. “Şey… Birkaç kere bankaya o da gelmişti Başar ile beraber. Ancak ilişkimiz başladıktan sonra onu bir daha görmedim.”

“Bu cinayeti Başar Bey’in karısı ya da onun tuttuğu birileri işlemiş olabilir mi sizce?” diye sordum.

“İlişkimizi öğrendi ise yapabilir. Nasıl bir insan olduğunu tam bilemiyorum. Başar ondan bahsetmezdi” diye cevapladı.

Yüz ifadesi yumuşadı sonra. Başını iki elinin arasına alıp konuşmaya devam etti. “Kimsenin günahını almak istemem doğrusu.”

“Bankada çalıştığınıza göre bilirsiniz; Başar Bey’in hesabındaki para akışında olağan dışı bir hareket olmuş muydu son zamanlarda? Örneğin normalin üzerinde, yüklü bir mebla transferi gibi?”

“Başar’ın kendine ve şirketine ait birçok hesabı vardı. Gün içinde oldukça yoğun işlemleri olurdu. Ama olağan dışı bir hareket hatırlamıyorum.”

“Peki” dedim, “bana biraz süre vermenizi istiyorum. Şimdi ayrılacağız ve iki gün sonra 10.45’te burada buluşacağız. Lütfen dışarılarda fazla dolanmamaya çalışın ve benimle iki gün boyunca iletişime geçmeyin.”

Ayrılmadan birkaç adres bilgisi sordum. İşime yarayacaktı.

Eve döndüğümde Totti beni kapıda karşıladı. Yemeğini yedirip gezmeye çıkardım. Kafamda birçok soru vardı. Bu cinayet organize bir işe benziyordu ama neden suçsuz bir kadının üzerine cinayeti yıkmaya çalışsınlar ki? Yoksa Derya Hanım da mı işin içindeydi? Ama öyle olsa suç ona atılmazdı. Başar Bey’i eşi öldürmüş olabilir miydi? Bu soruların cevabı için araştırma yapmam gerekiyordu.

Karnım acıkma alarmları vermeye başlamıştı. Komşu apartmanın altındaki büfeden çift kaşarlı bir tost söyleyip, internet yardımıyla Başar Bey’i biraz araştırdım. Finansal yatırımlar, ekonomi ve portföy yönetimi ile ilgili makalelerine rastladım. Hem kendi firması varmış, hem de çeşitli internet gazetelerinde yazı yazıyormuş. Bu camiaya yabancı olduğumdan, bir broker olan Başar Bey’in tam olarak ne iş yaptığını anlamam için biraz daha ek araştırma yapmam gerekti. Yurt içi ve yurt dışı mecralarda, müşterileri adına çeşitli şirketlere ve yatırım araçlarına dair alım satım yapıp, komisyon karşılığı para kazanıyormuş.

Bunları okuyunca, ölüm nedeninin birilerine ciddi miktarda para kaybettirmek olabileceğini düşündüm, ya da yüklü bir miktar parayı zimmetine geçirmiş olabilirdi.

Derya Hanım’dan aldığım ilk adrese doğru yola çıktım. Başar Bey’in öldürüldüğü dairenin bulunduğu apartmana yarım saatlik bir yürüyüş ile ulaştım. Burası dört katlı, boyası yer yer dökülmüş, gri renkli eski bir binaydı. Balkon bulunmayan apartman, daha çok bir iş hanı havasındaydı. Silah seslerinin apartman sakinleri tarafından duyulmamış olması normal sayılabilirdi. Çünkü ilk üç katta ofisler vardı.  Her katta tek bir dairenin bulunduğu apartmanın en üst katı ise Başar Bey’e aitti. Cinayetin işlendiği saatlerde iş yerleri boş olmalıydı. Binanın giriş kapısının yanında bulunan isimliklere baktım. Daireler, alttan yukarı doğru sırasıyla bir avukatlık bürosu, bir serbest muhasebeci ve bir diş kliniği tarafından işgal ediliyordu. Başar Bey’in dairesine karşılık gelen isimlikte boş bir kağıt vardı.

Apartmanın ahşap görünümlü, ortasında koyu renk cam bulunan kapısını hafifçe ittim ama açılmadı. Gözüme diş kliniğini kestirdim. Zili çaldım. İkiletmeden açıldı. Binanın içi karanlık ve havasızdı. Beni fark eden hareket sensörü girişin aydınlanmasını sağladı. İki basamak sonra, benim gibi orta siklet üç kişiyi taşıma kapasitesindeki asansöre bindim. On saniye kadar süren yolculuğumda aynada kendime baktım. Göz altı morluklarım yine canımı sıktı. Bu aralar reklamlarda sık sık rastladığım yaşlanma karşıtı kremi almayı düşündüm.

Asansör küçük bir silkelenme ile dördüncü katta durdu. Önce Başar Bey’in katına göz atayım dedim. Kapısı emniyet birimleri tarafından mühürlenmişti. Kapının önüne çekilen sarı şerit, “içeri girişlerin yasak olduğu” hissine sahip olmanızı sağlıyordu. Merdiveni kullanarak bir alt kata indim. Kliniğin kapısı sanırım benim için aralık bırakılmıştı. Girmeden önce kapı önünde duran temiz galoşları ayağıma geçirip, içeriye süzüldüm. Girişteki masada oturan kızıl saçlı hanım bana doğru hareketlendi. Julianne Moore’un epey genç haline tıpatıp benziyordu.

“Buyrun” dedi samimi gülüşü ve incecik sesiyle.

“Çok özür dilerim, randevusuz geldim, acaba…”

Cümleyi tamamlayamadan nazikçe beni içeri buyur etti.

“Buyrun tabii, kontrole mi gelmiştiniz?”

“Evet, diş ağrım var da.”

“Şöyle buyrun lütfen, ben doktor hanıma haber vereyim.”

Yerler duvardan duvara ince, mavi bir halıyla kaplanmıştı; hani şu üzerinde az kir birikenlerden. Buyur edildiğim salon, ancak iki kişilik üç koltuğun ve kare bir orta sehpanın sığabileceği büyüklükteydi. Sehpanın üzerindeki dergilere göz atmaya fırsat kalmadan küçük Julianne Moore yanımda bitti. Kimlik bilgilerimi ve telefon numaramı hızlıca bilgisayara kaydetti. Ceketimi alıp, bana muayene odasına kadar eşlik etti.

Doktor Gülizar Hanım beni odanın kapısında karşıladı. Minyon, kumral, sempatik bir hanımefendiydi. İçleri parlayan hafif çekik siyah gözleri ve bembeyaz düzgün dişlerini göstererek gülüşü, kanımın ısınmasını sağladı. Beni hasta koltuğuna oturtup şikayetimi sordu. Biraz ağrım olduğunu; çürük olduğunu düşündüğüm dişimin arasına yemek artıkları girince dişimin sızladığını; üst kattaki Başar Bey ile randevuma bir saat kadar erken gelip kliniğe gözüm ilişince, haftalardır ertelediğim çürük dişimi anımsadığımı ve kendimi buraya attığımı söyledim.

Bir adım geri atıp beni süzdü. Yüzünde bana karşı önce bir şüphe, sonra bir acıma ifadesi fark ettim. Dudaklarını hafifçe büküp, şekilli kaşlarını çatarken, iki elini kalbinin üzerine götürüp sanki acıyormuş gibi bastırdı.

“Aman Allah’ım” dedi, “haberiniz yok demek?”

Şaşırmış bir aptalı oynadım. “Neden bahsediyorsunuz?” diye sordum ciddi bir tavır takınıp kaşlarımı çatarak.

“Başar Bey’in iş arkadaşı mısınız?” diye sordu ellerini iki yana açıp beni tartmaya çalışan bir hava ile.

“Öyle sayılır. Bir tanıdık yönlendirdi. Kendisine bir konuda danışacaktım. Hem bunları neden soruyorsunuz? Başar Bey’e bir şey mi oldu yoksa?” dedim sesimi biraz sertleştirip, daha yüksek boyutta merak tınısı vererek.

“Çok üzgünüm” dedi, “Başar Bey’i kaybettik.”

Elimi kalbime götürdüm. Kalbim sıkışıyormuş gibi yaptım. “Ne? Nasıl olur?” dedim sesimi kısarak. Yüzümdeki acıyı gördüğünden olacak, uzanıp kolumdan tuttu.

“İyi misiniz?” dedi benim için meraklanan bir tavır ile. İçeri seslendi.

“Ceren’ciğim, bir bardak su getirebilir misin rica etsem?”

“Bizim küçük Julianne’ın adı Ceren’miş” dedim içimden. Gülmemek için kendimi zor tuttum.

Su, soğuk soğuk iyi geldi. Biraz toparlanmış havasına girdim. Genç diş hekimine, Başar Bey’i sordum. İki yıldır bu klinikte çalışıyormuş. Üç dört defa kliniğe gelmiş, oradan tanıyormuş. “Üstteki daireye pek uğradığını düşünmüyorum, muayeneye gelmesi dışında, bina içinde ya da yakınında hiç rastlaşmadık. Günlük rutin içinde, üst kattan herhangi bir ses duyduğumu da hiç hatırlamam” dedi. Polis ifadesini almış. Cinayet muhtemelen akşam işlenmiş. O saatte binadaki diğer daireler boşmuş.

Dertleşme bahanesi ile biraz bilgi öğrenmeye başlamıştım. Başar Bey’in elli yaşında, samimi ve esprili biri olduğunu, bir gelişinde kendisine küçük kırmızı bir saksıda antoryum çiçeği getirdiğini bile, utana sıkıla söyledi. Cam kenarındaki sehpanın üzerinde duran kırmızı saksının kenarına dayanmış şekilde duran, cenazelerde yakaya iliştirilen cinsten bir vesikalık fotoğraf gözüme ilişti. Başar Bey’e ait olduğunu hemen anladım. Yerimden doğrulup fotoğrafı elime aldım.

“Allah rahmet eylesin” dedim derin ve acıklı bir iç çekip.

Sonra, “hayatı hiç bitmeyecek gibi yaşadığımızdan; vesikalık fotoğraf çektirirken de, bu fotoğrafın bir gün cenazemizde kullanılabileceğini düşünmüyoruz” dedim. Üzücü bir tespitti.

Arkamdan gelen vurgulu bir “ah, evet” sesi tespitimi doğruladı.

Başar Bey, beyazlamış saçlarına rağmen, sanırım biraz tombulca olan yüzü ve köseliğinden ötürü, yaşından epey genç görünüyordu. Gayet alakasız bir şekilde “Pop’un Kralı” Michael Jackson’ın da aynı yaşta hayatını kaybetmiş olduğu geldi aklıma. Muhtemelen ikisi arasında başka bir benzerlik yoktu.

Dişime baktırıp, dolgularıma bir tane daha eklettim. Göze batmamak için, avukat ve muhasebeciye uğramama kararı aldım. Dışarı çıktığımda, sanki bu binada cinayet işleme planı yapacakmışım gibi, binanın bulunduğu sokağa etraflıca baktım. Beşiktaş Evlendirme Dairesi’ne doğru giden yukarıdaki ana caddeye yürürken bir çiçekçi, bir bakkal, bir de terzi dükkanı gördüm. Hiçbirinin güvenlik kamerası yoktu. En yakın Mobese’nin ana caddeye dönünce ilerideki trafik ışıklarında olduğunu fark ettim. Gerisin geri sokağa döndüm. Bu sefer aşağı doğru, sahil istikametine yürüdüm. Hiçbir dükkan yoktu. Sokağın sonunda bir süpermarket vardı. Dışarıdaki güvenlik kameralarını fark ettim. Kendimi Yılmaz Komiser rolüne hazırlayarak markete girdim. Kasiyerden müdürünü çağırmasını istedim. Müdür hemen geldi.

Kendimi hazırlandığım role uygun olarak tanıtıp, o sormadan, kimlik yerine Yılmaz Komiser’in kartvizitini gösterdim. Heyecandan olacak, pek bakmadan nasıl yardımcı olabileceğini sordu. Olay ile ilgili hiçbir detay vermeden “bizimkiler sizden güvenlik kamera kayıtlarınızı aldılar mı?” diye sordum. Kimse ne bir bilgi sormuş, ne de güvenlik kamerası kaydını almıştı. Birkaç dakika sonra, elimde içerisinde son bir haftanın kamera kayıtlarını içeren bir taşınabilir bellek ile evimin yolunu tuttum.

Totti’nin su kabına göz atıp, eksilen suyunu tamamladıktan ve uslu bir çocuk olması karşılığında ödül mamasını verdikten sonra, bilgisayarımın başına kuruldum. Taşınabilir bellekteki videolardan, cinayetin işlendiği zaman aralığına denk gelenini buldum. Bu biraz samanlıkta iğne aramaya benziyordu. Üstelik iğnenin cinsini bile bilmiyordum. Yine de videoyu ileri geri sardırarak dikkatlice izledim. Binanın bulunduğu sokaktan yürüyerek çıkan, ikisi kadın, beş şahıs tespit ettim. Üç de araba vardı şüpheliler listeme eklediğim. Katilin binadan çıktıktan sonra, Mobese’ye yakalanma ihtimalini düşürmek için, yukarıdaki ana cadde yerine aşağıdaki sokakları kullanma ihtimalinin daha yüksek olduğunu düşündüm. Sokaktan çıkan iki kadından biri Derya Özel’di. Haklı bir telaş içerisinde, hızlı adımlarla sokaktan çıkıp, sahile doğru ilerlerken kameranın açısının dışına çıkıyordu. Diğer dört kişiden üçünün hal ve hareketlerinde yüksek şüphe uyandırıcı bir unsura rastlamadım. Yalnız bir adam –siyah pardösülü olan– Derya Özel’den yarım saat kadar önce sokaktan çıkmış, önünü sıkı sıkı kapatarak, hızlı hızlı sahil yönüne doğru yürümüştü. Sokak lambasının aydınlattığı kadarıyla yüzünü seçebildim. Oldukça uzun boylu, simsiyah saçlı ve kirli sakallıydı.

Arabalara tekrar göz attım. İkisi siyah, biri kırmızıydı. Kırmızı olan üstü açılabilir, spor bir otomobildi. Siyahların plakası seçiliyor, kırmızınınki ise çamurlu olduğundan tam okunmuyordu. Okunan plakaları da arabaların modelleri ile beraber not ettim. Görüntüyü geri oynatıp arabaların içerisine baktım. Siyah arabalardakilerin yüzleri tam seçilemese de birinde orta yaşın üzerinde bir çift, diğerinde ise genç bir erkek olduğu aşikardı. Kırmızı arabanın karartmalı camları nedeniyle, içinde sürücü ya da yolcu koltuğunda kim varsa, kesinlikle görünmüyordu. Yine de tespitlerimi not defterime işledim.

Başar Bey’in eşi ile görüşmenin bir yolunu aradım kafamda. Bulamadım. Biraz daha düşündüm. Aklıma biraz ahlaksız bir plan geldi. İşleme ihtimali düşük olsa da, yürürlüğe sokmaya karar verdim. Tek amacımın Başar Bey’in katilini bulmak olduğunu düşünerek vicdanımı rahatlattım.

Başar Bey’in ev adresi de Derya Hanım’dan aldığım bilgiler arasındaydı. Bir taksiye atlayıp Ulus’a doğru yola koyuldum. Bir olta atacaktım. Bakalım balık oltaya gelecek miydi?

Ortaköy’ü geçip yokuştan yukarı tırmanırken, aklıma yıllar öncesinden can sıkıcı bir hatıra geldi. Bir müşterimin arabasında, yine aynı bu yol üzerinde, Aşkenaz Mezarlığı mevkisinde seyrederken kaza yapmıştık. Diğer arabanın içinde müşterime göz dağı vermek isteyen birinin tuttuğu serseriler olduğunu ve bize arkadan kasıtlı olarak çarpmış olduklarını başta anlamamıştık. Dışarı çıkıp, düşen arka tampona bakarken olanlar olmuş; arkadaki arabadan inen dört adam, ellerindeki sopalarla bizi çok fena benzetmişlerdi. Şans eseri oradan geçen bir polis otomobili olmasa, oracıkta komalık olmamız işten bile değildi. Adamların polis arabasını görüp arabalarına binmesi ve sıvışıp kaçması bir olmuştu. O olayda kırılan ve iyileşmesi iki buçuk ayı bulan kaval kemiğim, ince ince sızlayarak düşüncelerime eşlik ediverdi.

Taksici tarifim üzerine, beni olağanüstü boğaz manzarası olan lüks sitenin önünde bıraktı. Güvenliğe Yasemin Hanım ile görüşmek istediğimi söyledim. Kim olduğumu sordular.

“İrfan Pat” dedim. Rahmetli Başar Bey ile ilgili çok mühim bir konu hakkında görüşmek istediğimi ilettim. Yasemin Hanım beni güvenlik kulübesindeki telefona istemiş. “Hay hay” dedim içimden.

“Buyrun” dedi mesafeli bir ses.

“Hanımefendi, öncelikle başınız sağolsun. Sizi böyle uygunsuz şekilde rahatsız ettiğim için çok özür diliyorum. Telefon numaranız bende olmadığından sizi arayamadım. İsmim İrfan Pat, rahmetli eşinizin Güney Kore’den müşterilerini temsil ediyorum. Sizinle çok mühim bir konuda görüşmem gerekiyor. İzin verirseniz…”

Sözümü tamamlayamadan söze girdi.

“Evimi nasıl buldunuz? Bu şekilde kapıya gelmeniz çok nahoş oldu” dedi buz gibi bir sesle.

Olabildiğince alttan alan ve kibar bir sesle oyunumu sürdürdüm.

“Tekrar çok özür diliyorum hanımefendi. Dediğim gibi Güney Kore’den bir yatırımcı grubunu temsil ediyorum. Adresinizi onlar bana ilettiler. Sanırım rahmetli eşiniz acil durum bilgisi olarak kendilerine bu bilgiyi vermiş zamanında. Ancak maalesef ev telefonunuz kayıtlarında yokmuş. Bu sebeple buraya gelme durumunda kaldım. Uygun değilseniz, başka bir zaman…”

Yine sözümü tamamlayamadım.

“Uygun değilim” dedi sert bir şekilde.

“Pekala” dedim, “sizi rahatsız ettiğim için çok özür dilerim.”

Sustum. Biraz düşünmesi için süre verdim.

“İsminiz ne demiştiniz?” diye sordu. Sesi biraz yumuşamıştı.

“İrfan” dedim, “İrfan Pat.”

“Güvenliğe telefonunuzu bırakırsanız, sizi bir iki saate arayayım” dedi.

Dediğini yapıp oradan ayrıldım.

Yasemin Hanım aradığında Akmerkez’de geziniyordum.

“Bu akşam 20.15’te Akmerkez’de buluşalım” dedi. Aradığı numarayı kaydettim.

20.15’e daha birkaç saat vakit olduğundan, biraz daha gezindikten sonra bir taksiye atlayıp, evime gittim. Totti havlayıp kendi etrafında iki defa dönerek beni karşıladı. Bugünlük bir ödül maması yeterliydi. Ara öğün için dün aldığım Granola Bar’ı mideye indirdim. Sağlıklı atıştırmalıkları tercih ettiğim için kendimi bir kez daha tebrik ettim. Küçük dostumu biraz dolaştırdım. Hava kararmaya ve biraz daha serinlemeye başlamıştı.

Eve döndüğümüzde, internetin nimetlerinden Yasemin Hanım hakkında bilgi toplayarak faydalandım. Öncelikle onu tanıyabilmem için güncel bir fotoğrafını aradım. Facebook üzerinden profilini bulduğumda ortak bir arkadaşımız olduğunu da fark ettim: Fakülteden en yakın arkadaşım Fatih! Yasemin Hanım ile ne düzeyde samimi olduklarını bilmiyordum. Ancak Fatih’in ağabeyi Yılmaz Komiser’in bu cinayetten haberi olduğu kesindi. Yasemin Hanım ve Fatih yakın arkadaş ise, Yılmaz Komiser’in bu dosya ile özel olarak ilgileneceğini de tahmin etmek zor değildi. Yasemin Hanım ile görüştükten sonra komiser dostumu arayıp aramamaya karar verecektim.

Akmerkez’e vardığımda buluşma saatimize on dakika vardı. Üst kattaki kitabevine uğradım. Birkaç hafta önce rahmetli olan, çok sevdiğim polisiye yazarı Celil Oker’in son kitabının gelip gelmediğini sordum. Henüz piyasaya çıkmamıştı. Halbuki birkaç ay önce, rahmetli ile son görüşmemizde kitabını tamamladığını, yakında yayınlanacağını söylemişti.

Yasemin Hanım ile buluşacağımız kafeteryaya yöneldim. Facebook profil fotoğrafını gören biri olarak, platin sarısı uzun saçları ve delici mavi gözleri olan hanımefendiyi fark etmemek güçtü. Fakat onu görmemiş gibi yaptım. Simaen tanıdığımı belli edip onu şüphelendirmek istemedim. Boş bir masaya oturup, onu beni aradığı numaradan geri aradım. Beklenmedik bir şey oldu; telefonu bir erkek açtı.

“Alo, iyi günler, Yasemin Hanım ile görüşecektim” dedim.

Bir an sessizliğin ardından, “kim arıyordu” diye sordu. Sesinde bir tedirginlik hissettim.

“Ben İrfan Pat, kendisi ile görüşmek için sözleşmiştik, o yüzden rahatsız ettim” dedim.

İsmimi daha önce duyduğunu belli eder ölçüde rahatlamıştı sesi.

“Kendisi Akmerkez’e geçti, sanırım sizinle buluşmaya” dedi.

“Ben geldim ama kendisi ile daha önce görüşmediğimizden onu tanıyamadım. Kendisine nasıl ulaşabilirim?” diye sordum oyunumu sürdürerek.

Bana Yasemin Hanım’ın telefonunu verdi. Son derece kibar bir şekilde teşekkür ederek telefonu kapattım.

Yasemin Hanım’ı, oturduğu tarafa bakmadan aradım. İkinci çalışta telefon açıldı.

“Yasemin Hanım merhaba, ben İrfan, geldim” dedim.

“Ben de geldim” dedi.

Yalandan etrafıma bakınır gibi yaptım. Göz göze geldik. Eliyle selam verdi. Hemen hareketlendim. Yanına otururken elini sıktım. Başar Bey’den belki de yirmi yaş küçük olduğu tahmin edilecek kadar genç görünüyordu.

“Merhaba, memnun oldum” dedim.

“Ben de” dedi.

Bir yoklama çekmek istedim.

“Size beni aradığınız numaradan ulaşmaya çalıştım ama bir beyefendi çıktı” dedim gözlerinin içine bakarak.

İrkildi, gözleri büyüdü, yutkundu. Sonra hızlıca toparlanıp, “yanımda bir arkadaşım vardı, onun telefonundan aramıştım” dedi.

“Telefonunuzu kendisinden aldım” dedim çok gerekliymiş gibi.

Başını sallayıp anladığını bildirdi.

“Buyrun” dedi, “sizi dinliyorum, neymiş bu önemli konu?”

Sesi cüretkardı. Sanki bir an önce kalkıp gitmek istiyormuş gibi bir hali vardı.

Güney Koreli müşterim için bir isim uydurarak, kendisinin Başar Bey ile kadim bir dostluğu bulunduğunu, vefatına çok üzüldüğünü, cinayetin failinin henüz yakalanmamasından ötürü huzursuz olduğunu, dolayısıyla failin bir an önce bulunması için beni görevlendirdiğini bildirdim.

Yasemin Hanım, “ne alaka?! O kim oluyor ki? Hem siz de kimsiniz? Katili bulmak polisin işi değil mi?” diye tepki gösterdi.

Tepkisi oldukça sertti. Çok normal bulmadım. Sanki bu işin peşine polis dışında birilerinin daha takılması, onu huzursuz etmişti.

Özel dedektif olduğumu, zaman zaman polisle de işbirliği yaptığımı bildirdim. Bu araştırmamla ilgili de polise bilgi vereceğimi söyledim.

Emniyet mensupları ile bağlantım olmasının, onu bir kat daha huzursuz ettiğini hissettim.

“O şirret Derya karısı” şeklinde ismini anarak, katilin zaten belli olduğunu, yakalanmasının an meselesi olduğunu bildirdi. Benim yapacağım ek bir araştırmaya ihtiyaç olmadığını üzerine basa basa söyledi.

Yine de birkaç soru sormak istediğini söyleyince, biraz da sesini yükselterek; Güney Koreli müşterime selamlarını iletip, konuyu Türk Polisi’ne bırakmamız ve bu işe burnumuzu sokmamamız ile ilgili telkinde bulundu.

Hiç ısrarcı olmadım. Masaya oturduğum ilk andan itibaren sergilediğim son derece kibar beyefendi imajımı bozmadan, vaktini aldığım için kendisinden özür dileyerek oradan ayrıldım. Aslında ayrılır gibi yaptım. Gözleri ile beni takip etmediğinden emin olup kafeteryaya yakın bir kolonun arkasına gizlendim. Ona belli etmeden, kendisini göz hapsine aldım. Tedirgin bir şekilde çantasından cep telefonunu çıkardı. Bir telefon görüşmesi yapıp hızlıca ayaklandı. Onu takip ettim. Aşağıya, otoparka indi. Kırmızı spor bir otomobilin ön yolcu koltuğuna bindi. Araba oldukça tanıdık gelmişti. Bu sefer plakası okunuyordu. Kendimi göstermeden plakayı not ettim. Şoför koltuğunda oturan kişiyi tam göremedim, ama bir erkek silüeti olduğuna emindim. Araba hızlıca hareket etti ve gözden kayboldu. Takibim şimdilik sona ermişti.

Eve gidince Fatih’i aradım. Yasemin Hanım’ı nereden tanıdığını sordum. Bir boşanma davasında müvekkiliymiş. Yasemin Hanım’ın başından bir evlilik geçmiş. Daha sonra rahmetli Başar Bey ile evlenmişler. Hatta Yasemin Hanım, Fatih’i düğünlerine bile davet etmiş ama bizimki gidememiş. Yalnız, Fatih’in Başar Bey’in öldüğünden enteresan bir şekilde haberi yoktu. Yurtdışındaymış, haberleri falan da takip etmemiş. Yasemin Hanım ile yıllardır görüşmemiş.

Tabii Fatih’ten bu bilgileri alırken, bana neden bu konu ile ilgilendiğimi sormadan edemedi. Ona şu uydurma Güney Koreli müşteri hikayemi anlattım. Bunu yaparken dostuma yalan söylediğim için az da olsa üzüldüm. Nasılsa, işler açıklığa kavuştuğunda, bir içki sofrasında olan biteni detaylıca anlatırdım.

Ardından, Yılmaz Komiser’i aradım. Güney Koreli hikayesine sadık kalarak, konuyu araştırdığımı söyledim. Önce sert çıktı. Bu işe karışmamam gerektiğini söyledi. Sonra, eski hukukumuzun hatrına yumuşadı. Belki de katil zanlısını halen bulamamalarından ötürü benden yardım umdu. Ertesi sabah buluşmak için sözleştik.

Totti ile akşam yürüyüşünü biraz uzattım, Başar Bey’in öldürüldüğü binaya tekrar gittim. Saat geç olmasına karşın diş hekimimizin kliniğinin ışıkları yanıyordu. Şeytan dürttü, bir yoklasam mı diye düşündüm. Sonra, iki yan bloğun önünde kırmızı spor arabayı fark ettim. Koyu renk camları dikkatimi çekti. Plakası da notlarımdaki araba ile eşleşiyordu. İçimdeki ses biraz beklememi söyledi. Az ileride karşı kaldırımda bir apartmanın kuytusunda gizlendim. Totti, uzun yürüyüşün ardından yorulmuştu. Sözümü dinleyip ayağımın dibine oturdu ve sessizce etrafı izledi.

Az sonra binadan Diş Hekimi Gülizar Hanım çıkıverdi. Aceleci bir hali vardı. Kırmızı arabaya binip oradan uzaklaştı. Bunu fırsat bilip ofisine uğramak istedim. Sanki geçerken uğramışım gibi aşağıdan zile bastım. Apartman kapısı açıldı. Yukarı çıkınca beni kapıda Ceren -yani küçük Julianne- karşıladı. Gülizar Hanım’a uğrayıp bir şey sormak için geçerken uğradığımı söyledim.

“Kendisi az önce çıktı, beş dakika ile kaçırdınız” dedi dudak bükerek. Bir yandan da kucağımdaki Totti’yi sevdi. Bir iki iltifat etti. Totti de onu sevmişti belli ki. Bunu onun parmaklarını koklayıp yalayarak gösterdi.

“Yoksa şu kırmızı araba ona mı ait?” diye yokladım, “tam apartmana girerken park ettiği yerden çıkıverdi ama içindeki kişiyi tam göremedim” dedim.

“Aaa, evet, Gülizar Hanım’ı görmüşsünüz” deyiverdi.

“Geçen geldiğimde kaldırım kenarında görmemiştim, oldukça gösterişli bir araba” dedim.

“Görmemeniz normal, Gülizar Hanım’ın kardeşi ondan daha çok kullanır o arabayı” dedi küçük yaramaz bir gülüş atarak.

“Gökhan Bey mi?” diye uydurma bir isimle yem attım, sanki tanıyormuşum gibi.

“Yok hayır, Ümit Bey, yoksa kendisini tanıyor musunuz?” diye sordu, Ümit Bey’e olan ilgisini gizleyemeden.

“Hayır tanımıyorum, Gülizar Hanım’la sohbet ederken kendisinden bahsetmişti sanırım” dedim.

Lafı fazla uzatmadan oradan ayrıldım. Öğreneceğimi öğrenmiştim. Hem Ceren’in de mesaisi bitmiş görünüyordu, benim hemen arkamdan ofisi kapatıp çıkmaya niyetliydi sanki.

Eve dönünce kendini “etik hacker” olarak tanımlayan ve zaman zaman yardım aldığım bir dostumdan pek de etik olmayan bir istekte bulundum. Beni kırmadan kabul etti. Bana Gülizar’ın kardeşi Ümit’in fotoğrafını bulup yolladı. Fotoğrafı görür görmez, elimdeki güvenlik kamera kayıtlarındaki, hal ve hareketlerinde yüksek şüphe uyandırıcı bir unsura rastlamadığım erkeklerden biri ile uyuştuğunu fark ettim. Kamera kaydını dondurup biraz büyüttüm. Görüntü çok net olmamakla beraber; şu uzun boylu, simsiyah saçlı ve kirli sakallı şüpheliden hemen önce sokaktan çıkan bu kişinin Ümit olduğu aşikardı.

“Etik hacker” arkadaşımdan bir yardım daha istedim. Yasemin Hanım’ın beni aradığı ve ben daha sonra aradığımda bir erkek sesinden yanıt aldığım numaranın Ümit’e ait olduğunu teyit etti.

Hemen Yılmaz Komiser’i aradım. Yasemin Hanım ve Ümit’in Başar Bey’in cinayet failleri ya da azmettiricileri olabileceği yönünde şüphelerimden bahsettim. Gülizar’ın da işin içinde olabileceği, ancak birinci derecede şüphelilerim arasında olmadığını söyledim. Yılmaz önce itiraz etti ve anlattıklarıma kuşku ile yaklaşıp, teorimi çürütmeye çalıştı. Derya Özel’in kaçak durumda olduğunu, cinayet silahında ve evin birçok yerinde parmak izi olduğunu söyledi. Dolayısıyla, birinci şüphelisi oydu. Bunun aksini iddia etmem için yeterince kanıtım olmadığını belirtti.

Yine de yoğun ısrarlarıma dayanamayarak benimle Başar’ın evinde buluşmaya razı oldu.

Ertesi sabah erkenden cinayet mahallinde buluştuk. Cinayetin işlendiği odaya girdiğimde kanım çekilir gibi oldu. Yatak üzerinde bulunan kanlı çarşaf tabii ki olay yeri inceleme ekibi tarafından alınmıştı ama yatağın neredeyse yarısı koyu renk kan lekeleri ile kaplanmıştı. O an Derya Özel’in bana anlattığı olaylar gözümde canlandı. Kadıncağızı bayıltıp bir de cesedin yanına yatırıvermişlerdi. Uyandıktan sonra titreyerek acı gerçekle tekrar yüzleşmesi çok büyük bir şok olsa gerekti. Kafamı kaldırdığımda Yılmaz Komiser ile göz göze geldik.

“Ne o? Gören de daha önce cinayet mahalli görmedin sanacak” diye takıldı.

“Yok abi” dedim, “sadece bir an olayları kafamda oturtmaya çalıştım.”

Gülümsedi. Sonra, o ana kadar bana iletmediği bir bilgi verdi. Başar Bey’in tırnaklarının arasında bulunan doku kalıntılarına DNA analizi yapılmış ve bulunan Y-STR kromozomlarının önceden adam yaralama ve hırsızlıktan sabıkası bulunan Gündüz Sarısakal isimli şahıs ya da ailesinden birine ait olabileceği belirlenmiş. Bu kişi hakkında arama emri çıkarılmış ancak şu ana kadar izine rastlanamamış.

Hemen “bu adam uzun boylu ve esmer mi” diye sordum.

Yılmaz Komiser teyit etti. Yanımda getirdiğim tabletimi açıp, süpermarketin güvenlik kamera görüntülerinden ayıkladığım şüpheli şahsın videosunu gösterdim.

“İşte bu adam” deyiverdi komiser.

Heyecanı iliklerimde hissediyordum. Artık bir numaralı cinayet faili Gündüz Sarısakal’dı.

Yılmaz Komiser, cinayet planı teorime artık biraz daha itimat ediyordu.

Teorime göre, Yasemin Hanım ve Gülizar’ın kardeşi Ümit sevgililerdi. Ümit, Gündüz’ü kiralık katil olarak tutmuş, hatta ona cinayet planında eşlik etmişti. Derya Özel’in anlattıkları harfi harfine doğruydu. Yasemin Hanım, eşi ve Derya Özel’in o evde buluştuğunu biliyordu. Ümit ile de muhtemelen Gülizar’ın muayenehanesinde tanışıp sevgili olmuşlardı. Birlikte haince planı kurmuşlar, Başar’ı öldürtüp  suçu Derya Özel’e atmışlardı. Bina içinde ya da binayı gören güvenlik kamerası bulunmaması, Derya Özel’in parmak izlerinin cinayet mahallinde bulunup kendisinin olay yerinden kaçması, bu planın o ana kadar işlemesine sebep olmuştu. Hesaba katmadıkları şey ise, Başar Bey’in Gündüz Sarısakal’a direnç göstererek, tırnağı ile derisinden bir parça doku alacak şekilde onunla temas etmiş olmasıydı. Tabii, Derya Özel’in de bendeniz İrfan Pat’ı bularak, bu hain planın kurgusuna dair ip uçlarını birleştirmeme olanak sağlaması; eminim akıllarının ucundan bile geçemezdi.

O günün akşamı Yılmaz Komiser aradı. Gündüz Sarısakal’ı yakalamışlar. Başar Bey’i öldürdüğünü itiraf etmiş. Onu Başar Bey’i öldürmesi için Ümit tutmuş. Cinayeti işlerken Ümit de yanındaymış. Bunun üzerine Yılmaz Komiser ve ekibi, Yasemin Hanım ve Ümit’i çapraz sorguya almışlar, ifadelerindeki bir takım örtüşmeyen tutarsızlıklardan ve teorimden yola çıkarak biraz sıkıştırmışlar. Nihayet teorimle birebir örtüşen gerçekler su yüzüne çıkmış. Diş Hekimi Gülizar Hanım’ın konuyla ilgisi yokmuş. Onu da sorguya almışlar ve masum olduğu ortaya çıkmış. Tek günahı şımarık kardeşi Ümit’e ne zaman isterse arabasını vermekmiş.

Yılmaz Komiser’in bana çok kızacağını bile bile; bu işe Derya Özel’in talebi ile dahil olduğumu, bildiğim tüm detaylar ile birlikte bir çırpıda telefonda anlatıverdim. Komiser haklı olarak bana çok kızdı ancak cinayeti çözmelerindeki yardımımı da hesaba katarak yumuşadı. Derya Özel’i hemen emniyete, ifade vermesi için yollamamı tembihledi.

Ertesi gün anlaştığımız saatte ve yerde Derya Özel ile buluştuk. Elbette buluşma anımızda kendisinin gelişmelerden haberi yoktu. İki gündür pek bir şey yiyip içmediğinden olacak, önceki görüşmemize göre çok daha solgun ve bitkin haldeydi. Ona bir iyi, bir de kötü haberim olduğunu söyledim. Önce kötüyü duymak istedi.

“Sizinle birazdan emniyete gitmemiz gerekiyor” dedim. Bir saniye içinde, üzüntü ve nefreti gözlerinde büyürken görünce gülümseyerek “durun” dedim. İyi haber, kötü haberin etkisini bir anda silecek.

Kaşları çatık vaziyette, “siz benimle dalga mı geçiyorsunuz” dedi. Nefesini tüm gücü ile burnundan soluyarak bağırmaya hazırlanırken, “Başar Bey’in katillerini yakaladık” dedim.

Kıpkırmızı gözlerinden, pespembe yanaklarına inen yaşları silerek, çatallaşan sesi ile “ne diyorsunuz” diye bağırdı. Etrafta herkes bize bakıyordu.

Uzattığı ellerini avuçlarımın içine aldım ve “Derya Hanım” dedim. Artık kaçmanıza gerek yok. Her şey ortaya çıktı!”

Hıçkıra hıçkıra ağladı. Yüzünü silip, sakinleşmesini bekledim. Sonra tüm detayları anlattım. Her ne kadar aklına cinayet azmettiricisi olarak Yasemin Hanım gelmiş olsa da, gerçek ile yüzleşince epeyce şaşırdı. Önce algılayamadı. Tekrar tekrar teyit etmem için ayrıntıları sordu.

Daha sonra, verdiği ilk tepkiler aklına gelince utandı. “Ama siz de böyle pat diye söyleyince, ne yapsaydım, nasıl tepki verseydim yani” diye çıkıştı.

İçimden “Pat Pat İrfan Pat” dedim, “yine yaptın yapacağını…”

Derya Hanım ile beraber emniyete gittik. İfadesini verip serbest kalınca boynuma atıldı. Sevgilisini kaybeden bir kadının üzüntüsü ve cinayet faili şüphelisi olup aklanmasının mutluluğu birbirine karışmıştı o güzel yeşil gözlerinde… Sonra hüznün ve mutluluğun ortak şerbeti olarak göz yaşları döküldü. Onu taksi ile evine bırakıp mahalleme döndüm. Evde beni bekleyen minik dostumu alıp Maçka Parkı’nın yolunu tuttum. Parkın kenarındaki ıhlamur ağacının altındaki bank boştu. Oturup geçirdiğim dopdulu üç günü düşündüm.

Yaptığım işin maddi karşılığını almıştım, ancak her zaman olduğu gibi manevi tatminim daha büyük oldu. Hakikatin ortaya çıkmasına yardımcı olmuş, suçluların da suçsuzların da ait oldukları yerlere çekilmesini sağlamıştım.

Eve dönüş yolunda, kağıt toplayıcılığı yapan yedi sekiz yaşlarındaki, bana Derya Özel’in mektubunu ulaştıran, o çocukla burun buruna geldik. Beni hemen tanıdı, ama tanımamazlığa gelerek önüne baktı. Tam yanımdan geçerken, “hadi bakalım” dedim, “sana sıcak bir çorba ısmarlayayım, hak ettin.”

Çekindi ama ikiletmedi, peşimden geldi. Çorbasını içerken kafasını hiç kaldırmadı. Sadece elini koklayıp yalayan Totti’ye gülümsedi.

Hikaye: Duvar Tabloları

Duvar tablolarına olan merakının ne zaman başladığını hatırlamıyordu ama onların olmadığı bir evin mutfağının veya banyosunun hatta tuvaletinin eksik olmasını yeğ tutacağını biliyordu. Duvar tablolarında yansıtılan karanlığın, gizemin ürkütücü yönü olmayan; aydınlık, düşündürmeyen sadece görüntüsü ile estetik olanlar ise hiç ilgisini çekmiyordu. İçindeki karanlıkla ünlü ressamların ruh halini bağdaştırıyor, bu tarz tabloları gördükçe bilmediği bir zaman diliminde itibaren, şeytanın müridi olduğunu düşünüyordu.

Ofisinin duvarına astığı röprodüksiyon tabloya ödediği her kuruşun değdiği konusunda hiç şüphesi yoktu. Dünya üzerinde kaç insan böyle bir başyapıta sahip olabilirdi ki? Şu an karşısında bir ayna olsa Azazili bile çıldırtacak bir gülüş ile gözlerinden ateş fışkırdığı için kendisini kıskanacağına adı kadar emindi. Birkaç adım geri gittikten sonra duvardaki tabloya tekrar odaklandı. Kendisi ile gurur duyarak,  ünlü İspanyol ressam Francisco Goya’nın 1819-1823 yılları arasında Kara Resimler olarak adlandırılan on dört tablodan bir tanesi olan Çocuklarını Yiyen Satürn’e kim sahip olabilir ki diye içinden geçirdi. Bu tablodaki karanlık yön kendisinin hayvani duygularını beslemekle birlikte, bilinen kişiliğinin aksine içinde taşıdığı korkunç duygularına gem vurmakta olduğunu akıl hocası kabul ettiği iblisten başka kimse bilmiyordu. O herkes kadar sanatsever biriydi. Yaşadığı şehirde açılan resim sergilerini ziyaret eden, yurt dışındaki müze ve tarihi binalar da boy gösterip, herkes tarafından sayılıp sevilen, nüfuz sahibi bir ailenin çocuğuydu.  Bu devasa gökdelenin ve ülkenin birçok yerinde bulunan taşınmazlarla hayatının her aşamasında güç ve iktidar sahibi olacağının farkındaydı. Tablodan gözlerini ayırmadan mini bara yönelerek bir kadeh viski doldurup, biraz önce durduğu yere geri döndü. Gökdelenin penceresinden içeri süzülen akşam güneşinin solgun ışıkları ile tabloya tekrar odaklandı. Dişlerinin arasında duyduğu tatlı, hafif uyuşukluğu elinde tuttuğu viskiden bir yudum alarak tablodaki Satürn’ün kendisi olduğu düşüncesi ile boğazını yakarak aşağıya inmesinin keyfini çıkardı. Artık duygularını bastırmayacaktı. Zorlukla gözlerini bu muhteşem başyapıttan ayırarak, şehrin üzerine çökmeye başlayan karanlığa çevirdi. Çocukluğundan beri merak ettiği karanlık yönü artık ortaya çıkmaya hazırdı.

Derin bir nefes aldıktan sonra, “Eee, Goya Efendi,” dedi. “Çocuklarını Yiyen Satürn eserinde anlattığın konuyu bir çok insan ürkütücü buluyorken, bu tabloda neyi anlattığın hakkında hiçbir bilgileri yok.  Eminim bu seni derinden üzüyordur. Ben biliyorum ve sana o yüzden büyük bir hayranlık duyuyorum. Ama şimdi üzülme. Bu tabloyu buraya seni ve karanlık yönünü anlatmak için astım. Ofisime gelen herkesle bu tablonun, Yunan mitolojisi tanrılarından biri olan Kronos yani Roma mitolojisindeki adıyla Satürn, bir kehanetle, tıpkı kendi babası Ouronos yani Roma mitolojisindeki adıyla Uranüs’ün de yaşadığı gibi çocuklarından birinin onu devireceğini ve başa geçeceğini anlatacağım. Tabii bu  gerçeği kabullenemeyen ve deliye dönen Kronos’un tüm çocuklarını doğdukları anda diri diri yemeye başladığını, son oğlu Zeus’un ise annesi tarafından kaçırıldığını ve Kronos’un ulaşamayacağı bir yere götürülüp, eşi Rhea’nın  Zeus yerine ona bir kaya parçası verdiğini fakat gözlerini hırs bürümüş Kronos’un bunu fark etmeden kayayı midesine indirdiğini, yıllarca ailesinden uzak bir yerde yaşayıp büyüyen Zeus’un ise sonunda gelip babasını tahtından ederek Olimpos Dağı’na hükmetmeye başladığını,  böylelikle kehanetin de doğrulanmış olduğunu,  Kronos’un çocuklarından birini canlı canlı yediği anı tasvir eden bu eserinin herkesi  dehşet düşürdüğünü, oysa ki bana sadece her insanda bulunan karanlık yönü resmettiğin hissini verdiğini de eklemeyi unutmayacağım. Ama senin tablon ne kadar ürkütücü olsa da benim yaşadıklarımın yanında masum kalıyor. Tabii bunu kimse bilmiyor.  Şimdi gitmek zorundayım. Ailemi senin için bile olsa bekletemem ama hiç merak etme yakında benim kim olduğumu öğrendiklerinde senin resmindeki dehşetten daha büyük bir dehşet yaşayacaklarından emin olabilirsin.”

Kadehi masanın üzerine bırakıp tabloya son kez baktıktan sonra, Arjantinli ressam Santiago Caruso’nun Yeğen İçin Kukla adlı eserine sahip olacağı günün hayali ile bulunduğu binadan ayrıldı…

 

PAZAR GÜNÜ

Hande oturduğu koltuktan doğrularak villanın bahçesinde bulunan havuzun yanındaki meşe ağacına baktı. O ağaç çocukluğundan beri bu bahçeyi süslüyordu. Heybetli duruşu nedense kendisine güç veriyordu. Babasının bahçeye havuz yaptırmaya karar aldığı gün saatlerce ağlamış ağaca sarılarak onun kesilmesine izin vermeyerek projenin değişmesine sebep olmuştu. Babası ise onunla günlerce konuşmayarak kendince cezalandırmıştı. Bir insan neden bir ağacı kesmek, yok etmek isterdi ki? Havuzun olup olmaması çok mu önemliydi? Yazlıklarında kocaman bir havuz olmasına rağmen babasını bir kez bile yüzerken görmemişti. O yüzden de bu ağacı kesmek istemesini bir türlü çocuk kalbi ile anlayamamıştı. Babasının kendisini şımarıklıkla suçlayıp annesine bağırdığı o günü bu ağaca her baktığında hatırlıyordu. Şimdi aradan geçen onca yıldan sonra babası, her bulduğu fırsatta, ağacın altında  boş zamanlarını eskitiyordu. Bu görkemli ağaç insana yuva hissi veriyordu. Hande her zaman yüreğinde hissettiklerini bu yaşlı ama dimdik duran ağacın hissettiğini düşünürdü.

[bctt tweet=”İnsanoğlu kendisine bahşedilen tüm güzellikleri elleri ile yok edip, kaybettikten sonra  yapmaya çalışıyordu. Bir ağacı keserek, yakarak  kast edenin, insana ve doğaya verdiği zararın ne denli büyük olduğunun bilinçsizliği yüreğine ağır geliyordu.” username=”dedektifdergi”]

Düşüncelerinden ve anılarından sıyrılıp, bu güzel eylül akşamında evde yalnız olmasının verdiği tedirginlikle, tekrar bakışlarını, rüzgarla hafif hafif dallarını sallayan, üzerine karanlığın ilk demleri vuran meşe ağacına çevirdi ve gördüğünün gerçek olmamasını dileyerek gözlerini art arda kırptı. Nefesi hızlanmış, kalbi yerinden çıkacak kadar hızlı atmaya başlamıştı. Orada biri vardı. Kesinlikle emindi. Gözlerini kıstı. Simsiyah bir gölge orada durmuş, bakışlarını tam gözlerinin içine hapsetmişti. Dehşetle, bilincsiz bir şekilde geriye doğru iki adım attı. O panikle annesinin çok sevdiği, anneannesinden yadigar büyük vazoya çarptı. Yere düşen vazonun kırılma sesi ile olduğu yerde zıpladı. Karanlık çökmeye başlamış, gölge ise kaybolmuştu. Hande cep telefonunu nerede bıraktığını düşünmeye çalıştığı sırada salonu dolduran telefonun sesi ile olduğu yerde kalakaldı. Sanki görünmez birileri ayaklarına beton dökmüş ve onu olduğu yere sabitlemişti. Oysa telefonu üç adım ilerisindeki koltuğun üzerinde çalmaya devam ediyordu. Ağlamaya başladı. Otuz yaşında olmasına rağmen, çocuklar gibi korkup eli ile çıkmaya çalışan hıçkırıklarını bastırdı. Anne ve babası tam da tatile gidecek zamanı bulmuşlardı. Onlara her zamankinden daha çok ihtiyacı olduğunu, boşandığı eski kocası Kenan’ın tehdit dolu telefonlarından, mesajlarından bahsetmiş olmayı diledi. Zorlukla adım attı. Buraya nasıl ve kiminle geldiğini düşündü fakat yaşadığı panikle sorusunun cevabını bulamadı. Salonun lambalarını açmak için yürümeye çalışıyordu. Bir ses duydu. Sanki kapı açılıp kapanmış, sert adım sesleri boş evde yankı yapmıştı. Tüm bedeni ürperdi. Lambaları açamadı. Ayaklarının kendisini daha fazla taşımayacağının bilinci ile yere düşerken, kendini bilinçsizliğin kollarına teslim ettiğini fark etmeden karanlık bir koridorun sonuna doğru çekilmeye başladı.

Hande uzaktan kendisine birinin seslendiğini duyuyor fakat ne gözlerini açabiliyor ne de cevap verebiliyordu. Karanlık bir yerde sıkışıp kalmıştı. Bilincini sese odaklamaya zorladı. Bu ses ona çok tanıdık gelmesine rağmen, beyni kim olduğu hakkında kendisini kapatmış, bir isim, bir anı, herhangi bir ipucu vermemekte inat ediyordu. Yanağında dolaşan elin üzerine sinmiş tütün kokusu burnuna gelince dehşetle gözlerini açtı. Gördüğü manzara karşısında hem şaşkınlık hem de korkunun bilmediği bir türünün varlığını keşfediyordu. Yüzüne odaklanan gözlerdeki vahşilik ile bakışları kesişince hemen kendini savunmak için ayağa kalkmaya çalıştı. Kollarında hissettiği mengene o kadar güçlü ve canını yakıyordu ki boğazından gelen çığlığı bastırsa da cılız çıkmasına engel olamamıştı. Paniği giderek artıyordu. Kendisine söylenenleri duymuyor, kolları ve bacakları ile umutsuzca havayı dövüyordu. Kollarındaki güç onu daha sıkı yere bastırıp, kulağına doğru eğilerek,

“Beni özlediğini duydum ve hemen geldim. Şimdi akıllı bir kız ol! Seninle henüz işim bitmedi. Benden bu kadar kolay kurtulacağını sanıyorsan yanılıyorsun. Şimdi uslu bir kız olup, sana söylediklerimi yapmazsan başına neler geleceğini az çok tahmin edeceğini sanıyorum. Gerçi bu konularda sen benden daha da ustasın ama… Neyse…” diyerek onu kolundan tutarak ayağa kaldırdı. Hande bacaklarının titremesine engel olmaya çalışıyor avcısı  ise onu kollarından tutmaya devam ediyordu. Tüm bedeni kendisine ihanet ediyor, bir türlü otokontrolünü sağlayamıyordu. Avcı onu  yatak odasının bulunduğu ikinci kata doğru sürükleyip, üst kata çıkardı. Hande kendisinden istenileni yapmak için çaba sarf ediyordu. Canını kurtarması için bu gerekliydi. Bilmediği ise kendini bekleyen hazin sondu…

 

PAZARTESİ

Başkomiser Aylin Türkoğlu, nadiren bulduğu boş zamanı odasında kahve içip çikolata yiyerek geçirmeye çalışıyordu. Birazdan ellerinde olan bir cinayet zanlısını tekrar sorgulayacaktı. Çok yoğun bir hafta sonu geçirmişler devam eden bir cinayet davasını henüz çözememişlerdi. Yardımcısı Sinan’ın odaya damdan düşer gibi girmesi ile ağzında erimeye yüz tutmuş çikolatanın keyfini çıkaramadan yuttu.

“Biraz yavaş ol. Arkandan kim geliyor merak ettim doğrusu. İki dakika anasını satayım, sadece iki dakika şu odada anın tadını çıkaramıyorum.”

Çikolatadan arta kalanları ambalajına sarıp, çıkarmaya fırsat bulamadığı ceketinin cebini koydu. Kahve kupasını eline alıp, bir yudum içerek ağzında ki çikolatanın tadı ile bütünleşmesini sağladı. Kara gözlerini Sinan’a dikip “Bugün konuşmayı düşünüyor musun?” diye sordu.

“Komiserim, bir cinayet ihbarı aldık.”

“Bize cinayet dışında başka ne ihbar yapılır ki Sinan?”

“Haklısın. Eyüp Sultan Mezarlığı’nda bir kadın cesedi bulunmuş.”

Aylin, kahve kupasını masanın üzerine bıraktı. “Sorguya girecektim ama bekleyebilir. Biz hemen çıkalım. Sedat ve Emir narkotikten döndüler mi?”

“Dönmediler. Adli Tıp Kurumu’na geçmişler. Bana verdikleri bilgileri aktarayım.”

Aylin ayağa kalkıp, hem onu dinlemeye hem de emniyetten çıkmak için yürümeye başladı.

“Komiserim, elimizdeki son dosyada, öldürülen gencin cinayet zanlısı torbacı Kamil görünse de Adli Tıp Kurumu ellerinde bulunan kanlı ayak izinin Kamil’e ait olmadığını yazmış raporunda. Akşam gönderecekleri ek raporda daha detaylı bilgi verecekler. Narkotik ile yapılan görüşmede torbacı Kamil’in madde satışından bile kaydı yokmuş. Hiç ekiplerimizin ağına takılmamış. Oturduğu mahallede herkes onun özellikle gençlere madde sattığını bildiği halde birimlerimize ihbarda bulunmamışlar. Hiç bir insan evladı da  bu zehirlenenler bizim çocuklarımız dememiş, herkes göz yummuş. Verilen ifadelere göre kimse başının belaya girmesini istemediğini anlatmış. Bu bölüm özellikle dikkatimi çekti. İnsanlara ne oldu böyle Komiserim? Bizim çocukluğumuzda komşularımız bizleri evlat olarak görür ve gözetirdi. Şimdi ise bir boşvermişlik, bana değmeyen yılan bin yaşasın kabilinde insanlar git gide duyarsızlaşıyor fakat unutulan bir şey var o da birgün şu an değmeyen yılanın onlara da değeceğini hesaba katmamaları. Bu nasıl olabiliyor aklım almıyor.”

“Bir bilsem Sinan insanlara ne olduğunu çözmek için her şeyi yapardım. Senin dediğin gibi şimdi kimse kimsenin umrunda değil. Oysa bizim toplum olarak ne kadar duyarlı ve merhametli olduğumuzu tüm dünya biliyor. Atalarımız düşmanına bile su verirken, torunları, aç yatan komşusunu görmeyip sosyal medyada yediği yemeği paylaşıp egosunu büyütüyor. Yakında tuvalette nasıl sı..tıklarını da paylaşacaklar. Sonra da utanmadan yeni yetişen genç nesle laf atıyorlar. Yok saygısızlarmış yok edepsizlermiş diye. Oysa yeni nesil iki yüzlü değil. Hayvana, çocuğa, doğaya daha saygılı. Bir baksana cinayet işleyenlere. Kaç olayın kaçında katil bu beğenilmeyen genç nesilden? Kendimizi kandırmayı bırakalım. Komşu, komşusu gürültü yapıyor diye vuruyor, kadın kendisine şiddet uygulayan ya da değer vermeyen kocasından boşanmak isteyince katlediliyor; tüm ülke, siyasetçisinden sivil toplum örgütlerine, eğitmenler ve her birey bunları engellemek için uğraşacağı yerde genç nesil ile uğraşıyor.  Bütün bu cani erkekleri bir kadının yetiştirdiğini sorgulamak yerine sosyal medyada bol bol paylaşım yapıp kendilerini tatmin ediyorlar. Birçok anne çocuklara yaratılan bütün canlılara saygı göstermeyi, kim olursa olsun haklarını savunmayı öğretmek yerine en ufak bir olayda taraf tutup, karşı tarafı yargılamayı seçiyor. Çocukları doyumsuz yetiştirip biraz büyüdüklerinde ise onları kendilerinin yetiştirdiğini unutup, suçlamayı aşağılamayı tercih ediyorlar. Çok acı ve sanırım bunlar daha iyi günlerimiz. Neredeyse her gün birkaç kadınımızın öldürüldüğünü duyuyoruz ve şahit oluyoruz. Artık ceza yasasının da kadınları göz ardı ettiği gerçeğini kabul etmeye başladım. Baksana, sosyal medyada serbest bırakılan katil, tacizci gündeme gelmeden, neredeyse ceza yasası işlemiyor. Sosyal devletin, can ve mal güvenlik yasaları işlemiyor. Eğitim sisteminden hiç bahsetmeyeyim. Son yıllarda madde bağımlılığındaki artış ürkütücü boyutta. Neden en üst düzeydeki baronlar yerine torbacılarla uğraşıyoruz? Çünkü yukarıdakiler filanın yakını, falann amcası. Bu gençlerin vebali ise hepimizin. Görüp de görmezlikten geliyoruz. Bir çocuğun hayatı bu kadar ucuz olmamalı. Toplum olarak bilinçlenmeliyiz. Emniyet güçlerini arayıp ihbarda bulunmaktan insanlar neden çekiniyor hiç düşündün mü? Ben söyleyeyim, korkuyorlar. Olur da ihbar ettikleri kişi kendilerinin ihbarcı olduğunu öğrenirse başlarının belaya gireceğini düşünüyorlar. O yüzden torbacıyı ihbar etmediklerine şaşırmadım. İnsanların gözü önünde adam karısını öldürüyor ve bir yiğit çıkıp adama iki yumruk sallayıp kadını elinden almıyor. Of Sinan of! Ne günler yaşıyoruz farkında mısın? Neyse bu konu daha çok uzar şimdi biz asıl konumuza dönelim.”

Sinan kaldığı yerden devam etti. “Komiserim, kısacası Kamil’in suç dosyası yok. Adli Tıp’tan alınan bilgilere göre ise  katilin adım uzunluğu seksen bir santimetre. Bu da katil eğer kadınsa, bir yetmiş yedi santimetre  erkek ise bir yetmiş üç santimetre boya sahip olduğuna işaret ediyor. Oysa Kamil, bir seksen santimetre uzunluğunda ve onun adım aralığı seksen dört santimetre. Kamil sol elini kullanıyor. Katil ise sağ elini kullanarak cinayeti işlemiş. Siz de biliyorsunuzki bıçak sağ el ile kullanılırsa  kesi ucu sağa doğru, sol el kullanıldığında ise sola doğru açı veriyor. Kurbanın gömleğinin üzerinde bulunan yirmi yedi santimetrelik kahverengi saç teli  de Kamil’in DNA’sı ile örtüşmüyor. Adli Tıp pataloğumuz Doktor Zeynep, bu saç telinin kuvvetli ihtimal  katile ait olduğunu savunuyor. Sebebi ise eğer saç teli kendiliğinden düşerse, saç kılıfı adı verilen bir hücre geride kalıyormuş. Boğuşma anında çekilmiş ise saç kılıfı da saç ile beraber düşüyormuş. Bu olayda bulunan saç telinin üzerinde saç kılıfı mevcut olup, sol parmaklarının arasında ise küçük  saç kırıkları varmış ki bu da kurban ile katilin boğuştuğunu ama katilin galip çıktığını gösteriyor. Burada da Kamil katilin bıraktığı delillerle eşleşmiyor. Adamın simsiyah kısa saçları var. Ve onu tanıyan herkes; Emir ve Sedat’a her zaman saçlarının kısa olduğunu söylemişler.”

“İyi de o zaman kurbanın üzerindeki bıçakta Kamil’in parmak izlerinin ne işi var? Adam bıçak yerine ustura taşıdığını söylüyor. Tanık ifadeleri de bu yönde. Kamil o bıçağı  hiç görmediğine dair yeminler etti. Belki kafası güzelken dokunmuştur  ama bu da bana biraz mantıksız geliyor. İnsan gördüğü şeyi hatırlamaz mı? Kamil ve kurban birbirlerini yeni tanıyorlarmış.  İyi de o izler oraya nasıl geldi? Bir de bıçağın değerli olması, Kamil gibi bir müptezelin alamayacağı kadar pahalı olduğu konusu var ki, artık beynim yandı; düşünemiyorum. Ya da bıçak kurbana ait. Bu düşüncemi de eliyorum çünkü katil Kamil değilse bıçak kurbana ait ise yine aynı soru ile karşı karşıyayız. O parmak izleri nasıl oluştu? Bir de toksikoloji raporunda kurbanın kanında madde ve alkole rastlanmış.  Ama Kamil ona madde vermediğini söylüyor. Kamil gerçekten sadece onun komşusu muydu? İfadesinde kurbanın öldüğü saatlerde iki arkadaşı ile beraber olduğuna dair tanıkları var.  Mahalleye geldiğinde bir  motorlu kuryenin akşam üzere yemek getirdiğini,  kurbana ulaşamadığını öğrenince çocuğa yardım etmek amacı ile kapıya gittiğini, kapının açık olduğunu ve delikanlı ile içeri girdiğini söylüyor. Delikanlı yalnız girme cesaretini bulamamış ve ifadeleri uyuşuyor. Katilin yemek siparişini kurbanın bulunması için verdiği kesinleşti. Ev telefonundan yapılan arama kaydına göre, kurban o saatten neredeyse iki saat önce katledilmiş. Kamil kurbana yaklaşmayıp onu yerde kanlar içinde görünce hemen kapının önüne kustuktan sonra bizleri aradığını söylüyor. İfadeleri aynı  olmasa belki kafası dumanlı olduğu için hatırlamıyordur diyeceğim ama elimizde olan deliller onu doğruluyor.  Bu işte bir bit yeniği var ama ne? Neyi göremiyorum Sinan?”

“Ben de düşünüyorum ama henüz zihnim bu bilmeceyi çözemedi ama mutlaka bir iz yakalayacağız Komiserim. Bu ara Emir ve Sedat mahalleli ile görüştükten sonra aramıza katılacaklarını bildirdiler.”

 

Komiser Aylin, Sinan ile olay yerine gelmeden, Olay Yeri İnceleme ve Savcı Turgut Akman’a haber vermişti. Henüz kimse gelmemişti. Aylin bu tarihi mekana geldiklerinde her zaman duyduğu huzuru duymadığını fark etti. Oysa burada yatan adı bilinen, bilinmeyen tüm insanlar onun için kutsaldı. Bir insan istemeden doğuyor, yaşıyor ve her zaman öleceğini bildiği halde o günün hiç gelmeyeceğini düşünüyor, ölümü kendine yakıştıramıyor fakat çok  kolay kabul ediyordu.  Bu ona her zaman ilginç geliyor, mezarlıkta gördüğü her kabirde bu düşüncesi ile tekrar tekrar yüzleşiyordu. Sonuçta kendisine de kimse doğmak isteyip istemediğini sormamıştı. Şimdi ise öleceği günün ne zaman olduğunu bilmemesine rağmen yine de bunun da sorulmayacağını, fikrinin alınmayacağını biliyordu. Düşünceleri ne kadar derin olursa olsun  bulamadığı cevaplardan sonra Yaratıcının böyle takdir buyurduğunu düşünüp, düşüncesini zihninden kovmaya çalışıyordu. Bu ise hiç kolay olmuyordu. Netice de kendisi cinayet masasında görevliydi. Ve her maktülün başında acaba öldürülmemiş olsaydı daha uzun yaşar mıydı sorusunu kendine sorarken yakalıyor, kurbanların şanssız olduğuna hüküm veriyordu.

[bctt tweet=”Her zaman olduğu gibi masumların kanı, zalimlerin ellerine bulaşıyordu.” username=”dedektifdergi”]

Komiser Aylin, düşüncelerinden Sinan’ın sesi ile sıyrıldı.

Sinan, karşıdan gelen yaşlı adamı  işaret ederek, “Komiserim, sanırım bize ihbarı yapan bekçi bu,” dedi. “Ne kadar da yaşlı. Yürümekte zorlanıyor

Adam onlara iyice yaklaşmıştı. Yüzü oldukça hüzünlüydü. Gözlerinde büyük bir keder vardı.

[bctt tweet=”Acıyı yüreğinde hissetmeyenin bakışı yavandır, ne göze dokunur ne de yüreğe.” username=”dedektifdergi”]

Aylin bu düşünce ile  kendilerini tanıttıktan sonra kurbanın yanına gitmek isteyince yaşlı adamın tedirginliği arttı.

Titreyen bir sesle, “Bunu görmemiş olmayı diledim,” dedi, “Ama ne tuhaf ki şimdi ikinci kez tekrar görmek zorundayım.”

Mezarlığın dik yokuşunda önlerine düşerek  ağır aksak adımlarla ilerlemeye başladı. Ara ara durup nefesini topluyor ve arkasından geliyorlar mı diye hafifçe başını çevirip kontrol ediyordu. Onlar yarı yola geldiklerinde Olay Yeri İnceleme ekibi yokuşun aşağısında belirdi. Sinan ile iletişime geçtikten sonra sarı şeritleri çekerek sabahın bu erken saatlerinde olası gelecek ziyaretcilerin kabristana girmesine izin verilmeyeceğinin tedbirini almaya başladılar. Yaşlı adam mezarların sık olduğu sağ tarafa döndü. Yaklaşık elli metre ileride durup,

“Şu iki mezarı geçince onu göreceksiniz. Ben… Ben daha fazla size eşlik edemeyeceğim ama burada sizi beklerim,” dedi ve sonra başını Haliç’e çevirdi. Sakalı titriyordu. Yanağından süzülen gözyaşı Aylin’in dikkatinden kaçmadıysa da bir şey söylemedi. Tuhaf olan ise bu adamın burada her gün gömülmüş olanları gördüğü halde gömülmeyene ağlamasıydı. Aylin her olay yerinde duyduğu kan kokusunu almaya başlamıştı. Sinan’a başı ile işaret verip,  olay yerini bozmamak için önce galoşlarını giyinip sonra eldivenlerini taktı. Dikkatli adımlarla yaşlı adamın işaret ettiği yere doğru ilerlemeye başladılar. Olay Yeri İnceleme ekibinden Komiser Erkan ve fotoğrafçısı Funda onlara yetişmiş, Aylin’in işaretini bekliyorlardı. Savcı Bey ise henüz ortalarda görünmüyordu.

Komiser Aylin önce kurbanın başak sarısı saçlarını gördü. Ona yaklaştığı her adımda dehşetin kokusunu daha yakından almaya başladı. Baş ucuna geldiğinde ise boğazına dolan safrayı zorlukla yutmayı başardı. Zira kurbanın yüzünün derisi soyulmuştu. Her olay yerine gittiğinde karşılaştığı vahşetten daha beterinin olmayacağı düşüncesini son birkaç olayda bırakmıştı. İnsanlar artık şeytanlaşmıştı ve Aylin artık  şeytanın insanlardan kaçtığını düşünüyordu. Kurbana yaklaşmaya devam etti. Sinan ise her zamanki gibi kayıt cihazını çıkarmış ve kayda başlamak üzere tarihi ve olay yerinin bilgilerini söylüyordu. O da kadını görünce olduğu yerde donakaldı. Komiser Aylin kurbanın sağ tarafına geçip onu yakından incelemeye başladığı sırada Savcının geldiğini fark etti.  Savcı Turgut Akman’ın ağzından çıkan küfür havada asılı kalarak, mekanın kutsiyetinden dolayı  yerini sessizliğe teslim etti. Aylin kenara çekilip, Savcıya yol verdi. Kadının açık duran bacaklarında ölüm morlukları başlamıştı. Turgut acelece nabzına bakıp ayağa kalktı,

“Kurbanın kimliğini belirlediniz mi?”

“Yeni geldik efendim.”

“Biran önce başlayın! Şerefsiz evladını bulmak için elinizden gelenin fazlasını yapın.”

Aylin tekrar kurbanın yanına geçti. Kurbanın yüzü olmadığı için yaşını tahmin etmekte zorlansa da vücudunun özellikle ellerinin pürüzsüzlüğünü görünce onun otuzlu yaşlar arasında olduğunu düşündü. Boyu bir altmış civarı gibi görünüyordu. Zayıf vücut hatları ile orada bu şekilde yatmayı hak etmiyordu. Kurbanın bileklerinde halka şeklinde morluklar vardı ki, bu onun ellerinin sert bir cisimle bağlandığının işaretiydi. Boynunun sol tarafında bir kısmı görülen zinciri yavaşça çekip, ucunda bulunan damla şeklindeki taşın değerli olduğunu ve katilin kurbanı gasp etmek için öldürmediğine anladı. Boğazında morarmış izler dikkat çekiciydi. Eğilip, kurbanın başının altındaki toprağı biraz eşeledi. Kan toprağa bulaşmış olsa da fazla miktarda değildi. Kurbanın beyaz bluzunun ön kısmı kanı ile renklenip kurumaya başlamıştı. Siyah eteğinde ise yer yer kurumuş kan lekeleri sertleşmişti. Parmaklarında alyans yoktu fakat sol elinin orta parmağında boynundaki kolyenin takımı olduğu yüzük, güneşin yansıması ile ışıklar saçmaya başlamıştı. Aylin yerden doğrulup, kurbanın etrafını incelemeye başladı. Hiç bir şey yok gibiydi. Özellikle kurbanın kimliğine dair herhangi bir şey görünmüyordu. Kurbanın bulunduğu alandaki otlar yatık değildi ve çimlerin üzerine biriken az miktardaki kan onun buraya öldürüldükten sonra getirildiğinin işaretiydi. Aylin kadının yattığı yerden geldikleri yöne doğru dikkatlice ilerlemeye başladı. Belki katil onlara bir ipucu bırakmıştır diye özellikle çim olmayan ve dar yolun girişindeki toprak zemine odaklandı. Burada bir ayakkabı izi vardı ama bu iz daha önceden kalmış olabilirdi. Ne kadar düşünmek istemesede kurbanın yüzünün öldükten sonra yüzülmüş olmasını dilerken buldu kendini. Elini istem dışı yüz hizasına getirip sallayarak  havada sinek kovar gibi düşüncelerini kovmaya çalıştı. Bu hareketi  sıkça tekrarladığının farkında değildi. Sinan’ın yanına yaklaştıktan sonra, Olay Yeri İnceleme Ekibinden Komiser Erkan’a sesledi. Artık onların işi başlıyordu. Aylin,

“Erkan burayı fellik fellik araştırın. En ufak bir delili gözden kaçırmayın. İlk incelemelerime göre kadın burada öldürülmemiş. Yüzüne uygulanan eylem burada yapılmış olsaydı daha fazla kan olması gerekirdi. Oysa topraktaki kan çok yüzeysel. Yine de yanılıyor olabilirim. Şu an elimizde kimliğine dair bir bilgi yok. Sinan sen Kayıp Şubeyi ara bak bakalım ellerinde genç bir kadına veya kıza dair kayıp ihbarı var mı? Ben kurbanı bulan bekçi ile görüşeceğim. Erkan Adli Bilişim buraya gelen tüm yolların kamera kayıtlarını incelesin. Belki ekran da bir kadının zorla götürüldüğüne dair bir şey yakalarlar. Bunun samanlıkta iğne aramaya benzediğini biliyorum ama bir yerden başlamalıyız. Daha diğer cinayeti çözmeden bu kucağımıza düştü.” Diyerek adımlarını kenarda kendilerini inanmayan gözlerle izleyen yaşlı adama çevirdi.

 

GEÇEN HAFTA ÇARŞAMBA GÜNÜ

Osman bir ay önce kaybettiği tek varlığı annesinin mezarını ziyaret etmekten bir türlü vazgeçemiyordu. Babasını hiç tanımamıştı. Annesi kendisine hamile iken ölmüştü. Çocukken sorduğu soruları annesi cevaplarken biraz büyüdükten sonra annesini üzmemek adına soru sormaz olmuştu. Canından çok sevdiği annesi bir özel hastanede hemşirelik yapıyordu. Daha çok gençti. Onun öleceğini hiç düşünmemişti. Bir ay önce karın ağrısı sebebi ile çalıştığı hastaneye yatırılmış  ufak bir enfeksiyon geçirdiği söylenmişti. Tehlike yok demişti doktoru ama onun dediği gibi olmamıştı. Annesi ikinci günün gecesi kalp krizi sonuçu kendisinden ilelebet ayrılmış, canı kadar sevdiği oğlunu hayatın acımasız çarklarında yalnız bırakmıştı.  Bu ölümü bir türlü kabul edemiyor çalıştığı şirketin öğlen yemeği paydosunu yemek yemek yerine mezarlıkta geçiriyordu. Mahalledeki komşuları annesinin kıyafetlerini bir huzur evine götürmesini söylemişler fakat onun gönlü buna bir türlü razı olmamıştı. Her gün işe giderken kapının önünde duran terlik ve ayakkabılarını görünce o gün iş dönüşü bu işi halledeceğine dair kendisine verdiği sözü tutamıyordu. “ Ama bugün,” dedi, kendi kendine,” iş çıkışı bu işi halledeceğim.”

Osman eve geldiğinde doğruca annesinin odasına gitti. Bütün gün kendine telkin vermiş annesinin kıyafetlerini toparlaması gerektiğini öğütlemişti. Eğer başlamazsa yine vazgeçeceğini biliyordu. O yüzden ne açlığını ne de bütün günün yorgunluğunu atacağı duşa girmeyi düşünmeden soluğu bu beyaz sabun ve annesinin çok sevdiği yasemen kokan odada aldı. Yatak annesini topladığı gibi duruyordu. Yatağın başucundaki komedinin üzerinde duran, “Bir Cinayet Senfonisi” adlı kitabı uzanıp aldı. Yazar Burcu Argat annesinin adına imzalamıştı. Annesi en çok polisiye kitap okur, okuduktan sonra da her fırsatta konusunu kendisine anlatır, ne kadar yorgun olursa olsun mutlaka kitap okumak için zaman yaratırdı.

[bctt tweet=”Ne çabuk ve zamansız eskimişti anılar.” username=”dedektifdergi”]

Kitabı aldığı yere geri bırakıp, gardroba yöneldi. Elleri titriyor, kalbi sıkışıyordu. Derin nefes aldıktan sonra sürgü kapağı açtı. Odaya annesinin kokusu dolunca gözyaşlarına hakim olamadı. Bir çocuk ne kadar büyürse büyüsün annesinin yokluğuna alışamıyordu. Osman dizlerinin üzerine çöktü. İçinde ki yangını söndürmek için ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Bir müddet öylece oturduktan sonra ellerini annesinin asılı olan kıyafetlerinin üzerinde gezdirdi. Gardrobun dibinde ise kutular içinde ayakkabıları ve bir kaç tane çanta duruyordu. Kutunun birini açtı. İçine çöreklenen acısı artıyordu. Kutudaki ayakkabıların birini eline alıp okşadıktan sonra  kapatıp hemen yan tarafına koydu. Diğer kutuları da aynı işlemi yaptı. Gardrobun dibi boşalmıştı. Osman yerde oturduğu için dolabın arka tarafında duran bir defter hemen dikkatini çekti. Annesinin en özeline dokunacak olmasının rahatsızlığını duysa da deftere uzanmaktan kendini alamadı. Kadife kaplı defter eskiydi ve yaprakları sararmış görünüyordu. Arkasında duran bıçağı görünce şaşkınlıkla eline alıp, biraz inceledi. Annesinin bu bıçağı neden burada sakladığını ise bir türlü anlamadıysa  da karton yığınının yanına bıraktı. Defter ise elinin altında yanan bir ateş misali kendisine bakıyordu.  Kendisini yabancı gibi hissediyor okuyup okumamak arasında gidip geliyordu. Artık annesi yoktu. Belki kendisine özel şeyler yazmıştı. Bir anne en güzel sözlerini evladına söylerdi bunu biliyordu. Gözyaşlarını silip, bacaklarını uzattı. Birden annesi ile bu defter aracılığı ile konuşacağı düşüncesi gülümsemesine sebep olduysa da gerçekliğe çabuk dönüş yaptı. Defterin ilk sayfasını açtı. Tarih dikkat çekiciydi çünkü bindokuzyüzseksensekiz yılına aitti. Bu onun heyecanlandırdı. O yılın sonunda dünyaya gelmişti. Sayfaları ardarda çevirip, kah gülümseyerek, bazen kızarak ama en çokta ağlayarak okudu.

Osman defteri kapattığı anda hayatının kökten değiştiğini henüz algılamasa da  öğrendiği gerçekler karşısında nasıl bir yol izleyeceğinin henüz farkında değildi. Annesine duyduğu anlık kızgınlık odasında duyduğu kokusu ile yerini acıya bıraktı. Onun kendisini büyütmek için nasıl fedakarlıklar yaptığı olmadığını sandığı aile büyükleri annesini ailenin yüz karası olarak evlatlıktan ret etmiş ve hayatın acımasız çarklarında tek başına bırakmışlardı. İnsan bir hata yaptı diye kötü mü oluyordu? Annesinin defterini göğüsüne bastırıp, hıçkırıklar arasında kaybolup yok olmak istedi. Bunun imkansız olduğunu bildiği halde zihnine doluşan korkunç fikirler ile oturduğu yerden kalkıp, annesinin dağınık odasına bir daha girmemek üzere kapısını kapatıp, bıçağı da eline aldı. Bıçak annesine hediye edilmiş ve günü geldiğinde kullanılmak üzere emanet bırakılmış. Bu ibarenin altına ise annesi bunun ne anlama geldiğini anlamadığı konusundaki düşünceleri yazılıydı. Osman tüm bu yeni bilgiler ve karmakarışık düşünceler ile intikam planı yapmak için kendi odasının yolunu tuttu…

 

Ertesi gün Osman işe gitmedi. Gelen tüm aramaları ret edip, mutfağın masasının üzerinde duran defter ve bıçağı düşünerek bilinçsiz bir şekilde bütün gününü camdan dışarıyı seyrederek geçirmeye başladı. O kadar dalgındı ki pencereye kadar yaklaşan torbacı Kamil’i görmedi. Adam pencere camına vurunca daldığı tüm düşüncelerden sıyrılıp, sadece selam verdiği bu adamın, annesinin cenaze töreninde yardımlarını düşünerek içeri davet etti. Kamil ise şaşkınlıkla ve biraz da çekinerek davete icabet etmek için binanın önüne doğru yürümeye başladı. Osman onun kafasının güzel olduğunu yürüyüşünden anladıysa da bir kaç dakikalık bu daveti kısa keseceğine odaklanarak, evin dış kapısına doğru yöneldi…

 

GEÇEN HAFTA CUMA GÜNÜ

Faruk Bey holdingdeki odasında yönetim kurul toplantısına hazırlığını yaptığı sırada sekreteri kapıya vurarak açıp, içeri başına uzatarak,

“Faruk Bey biliyorum rahatsız edilmek istemediğinizi söylediniz fakat dışarı da bir misafiriniz var ve eğer size haber vermezsem rezillik çıkaracağını söyledi. Güvenliğe haber verdim fakat adam ısrarla sizinle konuşmazsa sizin hakkınızda basına açıklamalar yapacağı tehditi savurunca size bilgi vermek istedim.” Deyince Faruk Bey başını dosyalardan kaldırıp, sekreteri Yonca’ya,

“Her tehdit savuranı bu şekilde kabul mu edeceğiz? Ben sana rahatsız etme dediysem etmeyeceksin! Yıllardır bunu öğrenemedin mi? Şimdi çık dışarı ve beni rahatsız etme. Güvenlik gerekeni yapsın. Onlara boşuna mı para ödüyorum!” Diye gürleyince Yonca geri adım atıp, kapıyı kapatmak için, elini uzattığı anda Osman, Yonca’yı ittirerek içeri daldı. Faruk oturduğu yerden ayağa kalkıp,

“Bu ne saygısızlık! Ne hakla bu şekilde içeri giriyorsun? Yonca hemen polisi ara!” Deyince, Osman,

“Ben buraya annem Birsen’e yaptığın saygısızlığın hesabını sormaya geldim. Sen mi saygıdan bahsediyorsun? Annemi hamile bırakıp, terk ettiğinde saygının ne olduğunu bilmiyor muydun? Bir genç kızın tüm hayatını karartırken, onu bir başına bırakırken aklın neredeydi? Şimdi bırak bu ayakları da yıllarca arayıp sormadığın oğlun ile tanış.” Dediği anda odanın ortasına bomba düşmüş kadar gürültülü bir sessizlik hakim oldu. Yonca yaşadığı şoku hemen atlattıktan sonra kapıyı çekip dışarı çıktı. Faruk Bey ise karşısında duran ve kendisine ikizi kadar benzeyen ama özellikle delice bakışlarında kendini gördüğü Osman’a kitlemişti. Ne ileri ne geri adım atamadı. Olduğu yerde kalakaldı. Osman ise tam onun yazı masasının önünde duran deri koltuğa oturup, bacak bacak üstüne attı. İçinden Kamil’e binbir teşekkür ediyordu. Bir haftaya yakın süre buraya gelmeye cesaret edememiş sonrasında ise Kamil’den kendisine cesaret verecek bir madde temin etmesini istemişti. Kamil iki gün üst üste onu ziyaret edip, daha önce hiç denemediği ot diye tabir edilen esrar ile tanışmasını sağlamıştı. Kamil’e neler anlattığının farkında değildi. Ona verdiği parayı sonuna kadar hak ettiğini düşünerek anın tadını çıkarmaya başladı. Ofisin ortasında asılı kalan sessizlik büyüsede Osman tebessüm ederek, Faruk Bey’i izlemeyi sürdürüyordu. Faruk biraz kendini toparlayıp, bu ne olduğu belli olmayan ama annesini tanıdığı delikanlıya bakarak,

“Ben, Birsen diye birini tanımıyorum. Hem tanısam bile benim oğlum olduğun ne malum?  Tanıdığım neredeyse tüm kadınlar aynı hikayeyi uydurup, çocuklarının babası olduğumu iddia ettiler. Bir düşün bakalım sen olsan, anlattığın hikayeye inanır mıydın?” Diyerek biraz önce oturduğu sandalyeye geri oturdu. Osman’ın gözlerinin içine bakıyordu. Onun bir maddenin etkisinde olduğu fikri aklına gelince sert konuştuğunu onun neler yapacağını bilemediği fikrine kapıldıysa da geri adım atmayarak, bakışlarını çekmedi. İlk göz temasını kaybeden Osman, ayağa kalkıp, cebinden çıkardığı fotoğrafları adamın önüne bıraktı. Bu fotoğrafların bir kaçında annesi hamile ve Faruk Bey’in eli annesinin karnının üzerindeydi. Faruk ise özellikle bir fotoğrafı çıkarıp eline aldı. Bu fotoğraf  Birsen ile gittiği İngiltere’de çekilmişti. O günlere doğru yol alacağını anlayınca elinde tuttuğu fotoğrafı masanın üzerine bırakarak,

“Bu hiçbir şeyi kanıtlamaz!” Diyerek Osman’a doğru ittirdi. Osman ise olanca sakinliği ile,

“Kabul et ya da etme yasal olarak babam olduğunu kanıtlamak için her şeyi yapacağım. Anneme yaşattığınız her şeyin intikamını ailenin arasına girerek alacağım. Hala evliymişsin. Karının mal varlığı yüzünden evli kaldığını, annemi paraya ve güce değiştiğini biliyorum. Veee şimdi o gücü ben de istiyorum. Yıllardır esirgediğin babalığı artık bana da yaparsın demi babacığım… Aslında ne güzel bir ikili olur…” Diyerek adamla alay etmeye başladığı sırada, Faruk,

“Çabuk çık dışarı! Sen kiminle konuştuğunun farkında mısın? Defol! Sen benim oğlum filan değilsin! Hele o pis ağzına ailemin adını almaya bir daha cesaret edeyim deme yoksa seni doğduğuna pişman ederim anladın mı pişman ederim! Şimdi ya kendin def olur gidersin ya da polis çağırırım!” Diyerek masasının arkasından çıktı. Osman ise yavaş hareketlerle ayağa kalkıp,

“Benden bu kadar kolay kurtulacağını sanıyorsan yanılıyorsun. Senin oğlun olduğumu adın kadar iyi biliyorsun. Tehdidine gelince, emin ol benim sana yapabileceklerimi sen rüyanda bile göremezsin. Sana üç gün süre veriyorum ya beni yasal olarak kabul edersin, ya da ben önce basına sonra mahkemeye giderim. Buraya telefon numaramı bırakıyorum. İster ararsın, ister aramazsın.” Diyerek onun cevap vermesini beklemeden odanın kapısını çarparak çıktı. Arkasından bakan kadını ve kızı görmeden asansörlerin bulunduğu tarafa doğru ilerledi….

Osman rahatlamıştı. Holdingden çıktığında Kamil’i görünce sevindi. Osman ayaküstü olanları anlattı. Kamil ise plana sadık kalmasını yoksa Faruk Beyin kendini ortadan kaldıracağını, bu tür adamların her türlü pisliğin içinde olduğundan dem vurdu. Osman ise onu dinlemiyor kendi hayal dünyasında yolculuğuna devam ediyordu. Bu kendisine sahip çıkmaya baba müsveddesine yapmak istediği o kadar çok şey vardı ki. Annesinin acı çektiği her günü için o da acı çekmeli, doğduğuna pişman olmalıydı. Özellikle yaptığı araştırma sonucu öğrendiği, el bebek gül bebek büyüyen kız kardeşini ve onun annesini de intikam listesine eklemekte sakınca görmüyordu. Ne de olsa bu adam annesini hamile bıraktıktan sonra bu kadın için terk etmişti. Dalgın adımlarla yürümeye başladı. Kamil sürekli bir şeyler anlatıyor ama o dinlemiyor biran önce eve gitmek için çaba sarf ediyordu…

 

PAZARTESİ

Komiser Aylin mezarlık bekçisi ile görüştükten sonra, Patolog Doktor Zeynep’i arayıp,  kurban hakkında bilgi verip, acil otopsi istediğini bildirdi. Kurbanın kimliğini tespit edecekleri diş kayıtlarına zaman kaybetmeden ulaşmasını istedikten sonra kurbanın Adli Tıp’a gönderilişini izledi. Sinan ve kendisi de emniyete dönmek için yola koyuldular. Olay yerinde ne bir çanta, ne de kurbanın kimlik bilgilerine ulaşabilecekleri bir ipucuna denk gelmemişlerdi. İşlerinin zor olduğunun farkındaydı. Katiler zaten  acımasız olurdu ama bu katil daha da acımasızdı yoksa bir insan neden öldürdüğü birinin yüzünün derisini soyma ihtiyacı hissederdi ki? Zaten kurbanı hayattan koparmıştı ama bu bile içinde taşıdığı öfkenin dinmesine yetmemişti. Kurbanın kimliğini bulmaları için kayıp vakaları araştırmakla  işe başlayacaklardı. Emniyete döndüklerinde Sedat ve Emir’i kendilerini bekler halde buldular. Aylin, not panosuna geçip, son cinayet ile ilgili notlarını almaya başladı. Sedat ve Emir’e yeni kurban hakkında bilgi verdikten sonra,

“Emir sen  Adli Bileşim’in yürüttüğü mezarlığa giden MOBESE kayıtları ve cumartesi işlenen cinayet dosyasının kayıtları ve şu bıçak ile ilgili araştırmayı takip et. Sinan kayıp bürodan kurbanımıza uygun bir ihbar var mı?”

“Yok, komiserim.”

“Sedat sen kayıp büroya gidip, son günlerde yirmi ile kırk beş yaş arası kayıp kadın ihbarı var mı bizzat kontrol et. Sinan sen benimle kal. Kamil’i cinayet ile suçlayacağımız herhangi bir delil yok elimizde hoş madde sattığı her bir gencimiz için onun müebbet ile yargılanmasını isterdim fakat bu artık mahkemenin işi. Sinan, biz de  Kamil’in  kurbanımız Osman Yankı’nın  babası olduğunu iddia ettiği,  işadamı ile görüşmeye gidelim. Bakalım bu konuda bize neler anlatacak. ” Dedikten sonra dosyayı tekrar eline alıp, tüm Adli Tıp, Olay Yeri İnceleme raporlarını hızlıca göz attı…

 

GEÇEN HAFTA CUMA GÜNÜ

Faruk, Osman ayrıldıktan sonra avukatı ile iletişime geçip durumunu bildirdi. Avukatı ise eğer Osman gerçekten oğlu ise mahkemeye gitmeden bu işi halletmesi gerektiğini yoksa iş dünyasında prestijini sarsılacağını söyledi. Faruk ise birkaç gün düşünmek istediğini belirterek eşine ve kızına bu konu hakkında bir şey söylememesini tembih etti isede adamın eşinin aile avukatı olduğunu biliyordu. Aslında söylese kendine yardımı dokunacağını düşünerek  konuşmayı sonlandırdı. Yıllardır bu anın bir gün geleceğini biliyordu. Her ne kadar  Birsen’i yoksaysa da ondan bir çocuğu olacağını bilmesine rağmen onu terk edip başka bir kadınla hayatını birleştirmişti. Ailesinin sahip olduğu şirket o dönem iflasın eşiğine gelmiş, eşi Melike ile evlenip, şirketi holding olarak büyütmüştü. Birsen ise gençlik anısı olarak tarihin tozlu sayfalarında yerini almıştı. Yıllar içinde ondan haber alamayınca onun doğmamış çocuğuna kendinden bahsetmediği fikrine sarılsa da bir tarafı hep bu çocuğun birgün kapısını çalacağını fısıldamıştı. Melike’ye ve kızı Hande’ye bu durumu nasıl izah edeceği konusunda henüz bir fikir üretmemişti. Ofiste bir ileri bir geri yürümeye başladığı sırada Hande’nin eski kocası Kenan içeri girince daldığı düşüncelerden sıyrılıp,

“Senin burada ne işin var yine?” Diye çıkıştı. Kenan ise pişkin pişkin,

“Her zaman ki gibi yine formundasınız sevgli kayınpederim ama telaşlanmayın buraya son kez geldim bir kaç gün içinde ülkeden ayrılıyorum. Size tek bir şey söylemek için geldim. O deli kızınıza söyleyin benden uzak dursun. Hoş yurt dışında nereye gideceğimi kimseye bildirmeyeceğim ama yine de söyleyin. Son bombasından haberiniz var mı? Eminim yokturdur. Bana iki aylık hamile olduğunu söyledi. Siz de biliyorsunuz biz bir yıldır ayrıyız ve ben onunla o günden beri hiç ilişki kurmadım. Artık tehdit ve bana gönderdiği ölü hayvanlardan sıkıldım. Onun hakkında suç duyurusunda bulunmadı isem bu sadece size olan saygımdan. Yalnız söylemeden geçemeyeceğim, kendi selametiniz için onu bir kliniğe yatırın ve orada unutun yoksa birgün birinizin canını yakacak. Sürekli iş yerime gelip tehditler savurmasından, her yanımda gördüğü kadın arkadaşlarıma hakaret etmesinden, hele köpeğim “Kurt”u dağ evine götürüp, silahla vurduktan sonra onun ile aynı şehirde değil aynı ülkede bile  yaşamak istemiyorum. Bu ara ailemden uzak dursun yoksa onu doğduğuna pişman ederim.” Diyerek Faruk’un gözlerine baktı. Onun ne derece ciddi olduğunu anlamasını istiyordu. Faruk ise tüm öfkesini onun üzerine yıkmak için ağzını açıp,

“Seni pislik! Sen önce kendi yaptıklarını anlat.  Onun canını nasıl yaktığını, onu zorla ilişkiye girmeye; yani tecavüz ettiğini söyle! Kızımın kullandığı antidepresanları ondan habersiz evdeki hizmetliye gizlice yemeklerine koydurduğunu anlat! Seni ellerimle gebertebilirim şerefsiz! Sen önce kendi pisliklerine bak! Dua et en yakın arkadaşımın oğlusun yoksa seni birgün bile yaşatmazdım. Şimdi defol git buradan yoksa elimden bir kaza çıkacak!” Diyerek Kenan’ın üzerine doğru hamle yaptı. Kenan ise hiç umursamadan,

“Sen o delinin yerine benim söylediklerime kulak ver, ver ki pişman olmayasın. Melike Hanıma söyle onunla evde yalnız kalmasın gerçi o Hande’den daha deli ama neyse. En iyisi siz kendinize dikkat edin! Söyleyeceklerim bu kadar.” Deyip, geldiği gibi ofisten çıkıp gitti. Faruk o çıkar çıkmaz Hande’nin neden bu kadar yalan söylediğini, neden bir türlü mutlu olmadığını anlamaya çalıştı. Kızı onun için cevherdi fakat onun gözlerinde gördüğü düşmanca bakışı hatırlayınca ürpermesine engel olamadı. Gerçekten Hande annesi Melike’ye ve kendisine zarar verebilir miydi? Onun çocukluk yıllarında ne kadar mutlu olduğunu on yaşından sonra bir daha eskisi gibi gülmediğini, konuşmadığını, annesinden ve kendisinden ne kadar uzaklaştığını düşündü. O yıllarda ne olmuştu? Hayatı birdenbire büyük bir kaosun içine sürükleniyor ve henüz ne yapması gerektiğine karar veremiyordu. Bildiği bir şey vardı o da Kenan’ın söylediklerinin gerçek, Hande’nin söylediklerinin yalan olduğuydu. Eşi Melike ve Hande’nin yönetim kurulu toplantısı için holding’te olduklarını bilmesine rağmen sekreteri Yonca’yı arayıp toplantıyı iptal etmesini istedi. En iyisi abisi Azer’i ziyaret etmek olduğuna karar vererek ofisten ayrıldı. Ne de olsa Azer ailenin zor gün dostuydu. İçinde bulunduğu durumu en iyi o anlardı. Tam kapıyı açtığı anda eşi Melike ve Hande ile karşılaştı. Karısı onun yüzüne odaklanmıştı. Faruk ise onun ağzından çıkan kelimeleri duymayarak hızlıca asansörlere doğru  yöneldi. Şimdi çok sevdiği karısının gözlerine bakıp, yalan söyleyemezdi. Melike bunu hak edecek bir şey yapmamıştı. O hayatta başına gelmiş en güzel şeydi. Osman’ı ona anlatamazdı. Bu geçmişine aitti ve orada kalmalıydı…

Faruk holdingten çıkar çıkmaz Azer’i arayıp nerede olduğunu öğrendi. Evde olduğunu öğrenince şaşırdıysa da mutlu oldu. Yengesi bir dost ziyareti için Antalya’ya gitmişti. Çocukları yoktu. Azer onun yaşayan tek aile ferdiydi. Çok yakın olmasalarda başı sıkışınca koşabileceğini biliyor ama ne ara birbirlerinden bu kadar uzaklaştıklarını anlamaya çalışıyordu.  Hande doğduktan sonra yengesi hiçbir zaman evlat sahibi  olamayacağı gerçeği ile yüzleştikten sonra  yavaş yavaş uzaklaşmış olmasına rağmen ağabeyinin de onunla birlikte hareket etmiş olmasını bir türlü kabul etmiyordu. Aralarında görünmez bir perde vardı. Azer kendisini gördüğü zaman sıcaklığını hissettirir ama ayrı kaldıkları zaman diliminden kendisini yok farzedip hayatına devam ederdi. Melike ile Hande ise ellerinden geldiğince görüşmemeyi tercih ediyorlardı. Yıllar içinde kendisi de bu durumu kabul etmeye başlamış, aralarında ki mesafe git gide açılmıştı. Tüm bu düşünceler eşliğinde Azer’in evinin bulunduğu bahçe kapısından içeri girmişti. Onu karşılayan uşak Orhan Efendi, Azer Beyin iki dakika içinde yanına geleceği bilgisini verip, koca salonda tek başına bırakarak yanından ayrıldı. Kendini ilk kez bu evde yabancı gibi hissetti. Oysa tüm çocukluğu bu evde geçmiş, anne ve babası öldükten sonra ağabeyi bu eve yerleşmişti. Kendini ne kadar zorladıysa da bir türlü çocukluk anıları ile zihnini buluşturamadı. Ağabeyinin sesi ile kendini toparlamaya çalıştıysa da kendini kucaklayan bu adamın yanında hissettiği yabancılığı yüreğinin içinde hissederek ürperdi. Yanlış bir karar verdiğini düşündü. Gelmemiş olmayı dilediyse de başka kimden destek alabileceği konusunda hiçbir fikri yoktu. Hal hatır sorma faslından sonra onun da tanıdığı Birsen hakkında konuşmaya, olanları anlatmaya başladı. Azer onu can kulağıyla dinliyordu. Konu Osman’a gelince ağabeyinden aldığı tepki onu oldukça şaşırttı. Azer o çocuğun kendisine ait olmadığını eğer olsaydı Birsen’in bugüne kadar sessiz kalmayacağını, kesinlikle kabul etmemesi gerektiğini yıllar önce Faruk’un aldığı evde oturduklarını eğer Osman onun oğlu olsaydı daha fazlasını isteyeceğini en azından bir oğlu olduğu hakkında bilgi vereceğini söyleyip durdu. . Faruk ise  “Babalık Testi” ile Osman’ın bunu çok rahat ispat edebileceğini, bu olayın basına yansımadan kapanması gerektiğini, oğlunu kabul etme eğiliminde olduğunu itiraf ederek onunla arasında ki uçurumun daha da derinleşmesine yol açtığından habersiz bir şekilde, geldiğinden daha keyifsiz olarak oradan ayrıldı. Gün akşamın hüznü ile buluşmaya başlamıştı bile…

 

 CUMARTESİ GÜNÜ

Ertesi gün Faruk her zamanki saatte kalkıp hazırladı. Gece boyunca hiç uyumamış en doğru kararı almak için uğraşmıştı. Melike’nin tüm ısrarlarına rağmen keyifsizliğini bahane ederek, dünki durumunu açıklamaya çalışıp, Hande’nin düşmanca bakışları ile göz göze gelmeden evden ayrıldı. Holdinge gidip Osman’ın bıraktığı telefon numarasını arayıp, onunla tekrar görüşüp, nüfusuna almaya karar vermişti. Evden ayrılır ayrılmaz avukatını arayıp, gereken işlemleri başlatmasını söyledi. Melike ve Hande’ye durumu bir şekilde izah edebilmeyi diledi. Bu iş kolay olmayacaktı ama üstesinden geleceğine inanıyordu. Keyfi biraz yerine gelir gibi olunca Osman’ı düşünmeye çalışarak biran önce ofise ulaşması için şoförüne emir verdi. Arkasına yaslanıp, bir oğul sahibi olmanın nasıl bir his olduğunu düşünmeye başladı. “Sağlıklı bir oğul,” dedi kendi kendine. Bunları düşünürken beklemediği olaylarla karşılaşacağından habersiz derin nefesler alarak rahatlamaya çalıştı….

 

AYNI GÜN İÇERİSİNDE

Osman ikindi vakti baş ağrısı ile gözünü açtı. Bütün gece Kamil ile alem yapmışlardı. Salondaki koltukta ne zaman sızdığını bilmeden odanın içine odaklanmaya çalıştı. Kamil ortalarda görünmüyordu. Yattığı yerden doğrulup, mutfağa gitmek için ayağa kalktı. Orta sehpanın üzerinde akşamdan kalan yarım sigarayı görünce tekrar kalktığı koltuğa oturup yaktı. İçinde biriken öfkeyi kontrol altında tutmak için buna ihtiyacı vardı. Yarım şişe birayı kafasına dikti. Bugün babası olacak adamı arayacaktı. Adam ona hiç dostça davranmamıştı. Kamil’e kalsa basına gitmeliydi. Ülke genelinde kopacak sansasyonun onu dize getireceğini söylüyor zengin olunca kendisini unutmamasını söyleyip duruyordu. Oysa bu işi halledince Kamil’in hayatına girdiği gibi hızla  çıkmasını istiyordu. Sigarayı bitirip ayağa kalktı. Annesinin çok sevdiği mutfağa doğru ilerlemeye başladı. Zihni karmakarışıktı. Mutfağın kapısına geldiği sırada gözüne annesinin defteri ve bıçak ilişti. Kapının kenarına yaslandı. Boş olan midesi bulanıp başı döndü. Olduğu yere çöktü. Kendini o kadar yalnız hissediyordu ki, ne yapacağını nasıl kararlar alması gerektiğini bir türlü bulamıyordu. O babasız dünyaya gelen sayısız çocuktan sadece bir tanesiydi. Annesini hem çok özlüyor hem de ona öfke duyuyordu. Yıllarca bir yalanın içinde yaşamış, gerçeklerle yüzleşmek ruhunu onarılamayacak kadar yaralamıştı. Zil sesini duyunca şaşırdı. Bu saatte kim gelmiş olabilirdi ki? Çöktüğü yerden kalktı. Kafası bir dünyaydı. Duvarlara tutunarak ilerlerken eğer gelen Kamil ise onu başından def edeceğine dair kendi kendine söylenerek kapıyı açtı. Karşısında gördüğü kişi onun şaşkınlıkla baka kalmasına sebep oldu. Bu hiç beklenmeyen misafir onun bir şey demesine fırsat vermeden içeri geçip,

“Beni beklemediğini biliyorum ama sen de bir emanetim var onu almaya geldim.” Deyince olanları anlamaya çalışarak, gözlerini karşısında durana kilitledi. Ne emaneti diye soramadı. Misafiri sanki bu eve daha önce gelmiş gibi rahat tavırlarla mutfağa doğru yönelerek,

“Seninle konuşmam lazım. Annen ile ciddi konuşmalarımızı hep mutfakta yapardık. Nedense beni evin başka bir yerinde kabul etmezdi. Şimdi biz de onun bu davranışına saygı duyarak konuşmamızı orada yapacağız.” Diyerek ilerleyip, mutfak camının önünde duran masanın etrafındaki sandalyelerden birine oturup, gözlerini defter ve bıçağa kilitleyerek,

“Bu defterden haberdarım ama içerisinde ne yazdığını bilmiyorum. Anneni o kadar uyarmama rağmen sana gerçekleri yazdığı bir defter olduğunu ağzından kaçırmıştı.”  diyerek sağ eli ile saçını arkaya doğru ittirdi. Osman ise onun elindeki eldivene odaklanmıştı. Bu çok tuhaf diye geçirdi aklından zira yaz günü hiç kimse eline siyah deri eldiven giymezdi. Bulantısı ve baş dönmesi artmıştı. Masadan tutarak destek almaya çalıştı. Misafiri ayağa kalkmış, defterin yanında duran bıçağı eline almıştı. Bir adım atıp, kendisine yaklaştığını fark edemedi. Omzuna dokunan eli hissedince gayri ihtiyari ona doğru döndü. Çelik bıçak eldivenli el ile havaya kalkmıştı. Osman bir gayretle misafirinin kolunu tutmaya çalışırken avucuna gelen saç ile irkildi. Baş dönmesi ile cebelleşirken havada hareket eden kol yerine saçları tutmuştu. Göğsüne gelen darbe o kadar şiddetliydi ki, ne olduğunu anlayamadan yere yığıldı. Annesi ile ilgili anılar saklı oldukları bir yerden çıkmış, gerçekliğe bürünmeye çalışıyordu. Canı acıyor fakat ruhu dinginleşiyordu. Konuşmak istedi ama başaramadı. Tüm vücudu titriyordu. Misafiri ise biraz önce oturduğu sandalyeye geçmeden önce annesinin defterini eline almıştı. Osman o defteri almak için yerinden kalkmaya çalışınca misafiri ayak tabanı ile omuzuna bastırdı. Artık gücü tükeniyordu. Bilinci onu terk ediyordu. Katili soğukkanlılıkla sandalyeye geçip oturdu. Bakışları buluştu. Bu gözlerdeki dehşet ölen bir insanın bile kanını donduracak şekilde acımasızdı. Özellikle vahşi gülüşü, son nefesini vermek üzere olan kendini izliyordu…

 

PAZARTESİ GÜNÜ

Aylin ve Sinan holdinge gelmişlerdi. Faruk Beyin sekreterine kendilerini tanıttıktan sonra görüşmek için beklemeye başladılar.. Faruk Bey odasının kapısını açıp onları telaşla karşılayarak,

“ Ne kadar hızlısınız daha kızımın kayıp ihbarını yarım saat önce verdim. Lütfen buyurun.”Diyerek ofis kapısından, onların geçmesi için kenara çekildi. Aylin ve Sinan bakıştılar. Aylin içeri girer girmez rozetini gösterip kendilerini tanıtırken ofisin sol köşesinde sessiz hıçkırıklarla ağlayan kadını gördüyse de, dikkatini Faruk Beye yoğunlaştırarak,

“Faruk Bey, biz sizi soruşturduğumuz bir cinayet davası için görmeye geldik. Siz ise kayıp kızınızdan bahsediyorsunuz. Sanırım bir yanlış anlama oldu.” Diyerek adamın şaşkınlıkla kendilerini izlediğini görünce,

“Kızınız ne zamandır kayıp?” Diye sormaktan kendini alamadı.

“Dün akşam saatlerinden itibaren kendisinden haber alamıyoruz. Gidebileceği her yere baktık ama sanki buhar olup uçtu. Hande yani kızım kolay kolay evden dışarı çıkmaz. Ya evde takılır, ya buraya gelir çok nadirde olsa Ortaköy’de bulunan ve fırsat buldukça hafta sonlarını geçirdiğimiz  eve geçer fakat bu sefer oraya gitmemiş olduğunu teyit ettirdim. Arabası oturduğumuz evin garajında. Hande taksiye binmeyi sevmez ve uzak mesafe bir yere gidecekse mutlaka şoförüm ile gider fakat dün böyle birşey olmadı.”

“Hemen telaşlanmayın, belki bir arkadaşına gitmiştir.”

“Onun görüştüğü kimse yok Aylin Hanım! Kızımın ruhsal sıkıntıları var. Paranoid Kişilik Bozukluğu yani Paranoya rahatsızlığına sahip. Tedavi kabul etmediği için sürekli annesinin ve benim gözetimim altında. Daha önce hiç haber vermeden ortadan kaybolmamıştı” Son cümle endişe ve titrek kelimelerle çıkmıştı ağzından. Nefes alıp, kravatını gevşettikten sonra,

“Eski eşi Kenan’ı aradım ama ulaşamadım. Yurtdışına çıktığını unuttum yinede belki Hande onu aramıştır diye düşündüm. Ne yapacağımı bilmediğim için emniyet güçlerini aradım ve sizi görünce kızım ile ilgili bilgi almak için geldiğinizi düşündüm.” Diyerek telaşla yazı masasının arkasına geçti. Önce sandalyesine oturduysa da hemen geri kalktı. Telaş ve korku ile,

“Ben şimdi ne yapacağım? Lütfen onu bulmam için yardım edin.” Diyerek baba yüreğini ortaya koydu. Aylin,

“Hemen telaşa kapılıp, kötü şeyler düşünmeyin. Sakin olun. Onunla en son ne zaman gördünüz?”

“Dün sabah evden çıkmadan önce gördüm. O benimle çok iletişim kurmaz daha çok annesi ile muhatap olur. Onlu yaşlarda rahatsızlığından dolayı beni yok saymaya başladı ama ben her zaman onun arkasında durmaya çalıştım. Rahatsızlığı geçen yıl eşinden boşanması ile daha da arttı. O yüzden onun başına bir şey gelmiş olduğunu düşünüyorum ve neredeyse eminim. Hande, herkesten ve her olayda kendini tehdit altında hissediyor, zaman zaman kriz geçiriyor. Size yalvarıyorum bir şeyler yapın!” Diyerek sandalyesine çöker vaziyette oturdu. Tüm bu konuşmalar olurken, köşede ağlayan kadın,

“Siz Faruk Beyin söylediklerine bakmayın. Hande her ne kadar rahatsız olsa da kendi başının çaresine bakacak güçte. Eminim yine  eski kocası Kenan’ın peşinden gitmiştir.” Deyince, şaşırma sırası Aylin’e gelmişti. Biraz önce ağlayan kadın gitmiş, bakışlarında gizem dolu gölgeler gezinen başka bir kadına dönüşmüştü. Aylin iki adım atarak kadına doğru ilerleyerek,

“Siz Faruk Beyin eşi Hande’nin annesisiniz anladığım kadarı ile. Siz kızınızı en son ne zaman gördünüz?”

“Ben dün öğlene kadar evdeydim. O ise huzursuz bir şekilde ortalıkta dolanıyordu. İlaçlarını alması için verdiğimde aramızda ufak bir sürtüşme oldu. İlac almak istemiyor, sürekli onu öldüreceğimden bahsediyordu. Bu onun her zamanki haliydi. Ben de çok ciddiye almadım. Tartışmaya daha fazla katlanamayacağımı belirtip, buraya geldim. Ofiste yapılacak işlerim vardı. Bir iki saat sonra onu aradım ama cevap vermedi.” Kadın tekrar ağlamaya başlayınca Aylin, Hande’nin rahatsızlığının kalıtımsal olup olmadığını düşündüyse de kadına odaklanarak,

“Onun kayıp olduğu fikrine katılmadığınızı belirtiniz nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?”

“Çünkü kızım olmayan olaylar kurgular, yaşanmamış anılar üretir, herkesi suçlayarak kendine düşman olduklarını anlatır ve sanrı ile gerçeği ayırt edemez.” Dediği an Faruk Bey,

“Bu kadar yeter Melike! Belki de her dediği gerçekti! Sen ona asla inanmadın! Ne acı ki ben de senin ile aynı yolu izledim. Ben… Çok üzgünüm. Ne olur bir şeyler yapın Aylin Hanım! Kızımı bulun!” Diyerek ellerini masasının üzerine koydu. Biran onları ne yapacağını bilemedi. Sonra başını ellerinin arasına aldı. O an kapının vurulması ile herkes o yöne döndü. Gelen sekreter Melike Hanıma yurtdışından misafiri olduğu bilgisini verince, kadın ayağa kalkıp, üzerindeki siyah eteği üzerinde bir şey varmış gibi elleri ile silkeleyip düzelttikten sonra,ofisin kapısına yöneldi. Çıkmadan önce Aylin’e bakarak,

“Bence ilk iş havaalanlarını soruşturun. Emin olun Hande, Kenan’a dünyayı dar etmek için onun peşinden gitmiştir.” Diyerek kapıdan çıktı. Faruk Beyin sesli küfürüde onun arkasından kapının kapanma sesi  ile birlikte yankılandı. Aylin bu garip davranışlı kadın ile tekrar görüşmeyi zihninin bir köşesine not ettikten sonra,

“Faruk Bey, yirmidört saat geçmeden kızınız için kayıp dosyası açamayız ama size söz veriyorum emniyete döner dönmez, bu konu ile ilgileneceğim. Şimdi ziyaretimizin asıl konusuna  gelelim. Biz buraya Osman Yankı cinayetini soruşturmak için geldik. Bir görgü tanığımız Osman’ın sizin oğlunuz olduğu konusunda bilgi verdi. Kurban ölmeden önce sizin ile iletişime geçmiş.”

“Siz ne söylüyorsunuz? Osman öldü mü? Aman Allah’ım! Bu nasıl olmuş?”

“Faruk Bey, Osman Yankı sizin oğlunuz muydu?”

“Şey… Sanırım evet…Yıllardır varlığından haberim yoktu.” Dediğinde Aylin’den bakışlarını kaçırdı.

“Onu en son ne zaman gördünüz?”

“Geçen hafta cuma günü ofisime gelip, benden intikam alacağı tehdidini savurdu. Avukatım ile iletişime geçtim yasal haklarını istiyordu. Tabi ben kabul etmedim. Neticede her önüne gelen babası olduğumu söyleyebilir o yüzden konuşmamız biraz tatsız geçti. Biraz mantıklı düşününce “Babalık Testi” yaptırmanın doğru bir karar olduğunu düşünerek bugün onu aramaya karar vermiştim. ”

“Yani, onu öldürmek için sebebiniz vardı.”

“Siz ne dediğinizin farkında mısınız? Onu neden öldüreyim?”

“Melike Hanımın bu konu hakkında bilgisi var mı?” Bu soru üzerine adamın gözlerinde öfke dolu parıltılar belirdi. Ses tonunu ayarlayamadan,

“Eşimi bu işe karıştırmayın! Sizi uyarıyorum!”

“Biraz önce her önüne geleni kabul edemeyeceğinizi söylediniz fakat avukatınızı aradığınızı belirttiniz. Demek ki onun oğlunuz olduğu konusunda eminsiniz ve varlığından haberiniz vardı. Birde sizden intikam alacağını söylediği için onu susturmuş olabilirsiniz. Şimdi cumartesi günü  saat onaltı  buçuk ile ondokuz saatleri arasında neredeydiniz?” Adamın inanmayan gözleri Sinan ile Aylin arasında gidip geliyordu. Yutkundu. Sanki boğazına bir şey takılmış gibi ardarada öksürdükten sonra,

“Evdeydim. O gün ofisten erken ayrıldım. Kafam karışmıştı. Geçmişim önüme seriliyor ben ise ne yapacağımı bilmiyordum. Şaşkındım. Burada daha fazla kalmadan eve döndüm ve bütün bir akşamı evde  geçirdim.”

“Söylediklerinizi teyit edecek kimse var mıydı evde?”

“Hizmetliler dışında kimse yok. O gün yönetim kurulu toplantısı vardı ama iptal etmiştim. Dolayısı ile Melike ve Hande evde değil buradaydılar. Hande akşam üzere eve geldi. Melike ise telefon edip bir resim sergisine gideceğini bildirdi. Ne zaman geldiğine dikkat etmedim. Çalışma odamda zaman geçirip uyumasını bekledim. Onun ile yüzleşmeye, bir oğlum olduğunu söylemeye cesaret edemedim. Osman’ı bugün arayacaktım ama Hande’ye ulaşamayınca tamamen aklımdan çıktı. Onu ben öldürmedim bunun için bir sebebim yoktu.”

“Osman’ın oğlunuz olduğu konusunda, avukatınız dışında, herhangi birine bahsettiniz mi?”

“Evet bahsettim. Ağabeyim ile konuştum.”

“Ağabeyiniz, eşinize ve kızınızla bu konu hakkında konuşmuş olabilir mi?”

“Bilemiyorum. Neden sordunuz?”

“Bakın Faruk Bey, oğlunuz olduğunu iddia eden Osman cumartesi günü bir cinayete kurban gitti. Kızınız Hande’den ise pazar akşamından itibaren haber almamışsınız. Sizce bu tesadüf olabilir mi? Düşmanlarınız var mı? Görünen o ki, biri önce yasal olarak oğlunuz olmayan Osman’ı öldürdü ve korkarım kızınız adına ben de sizin kadar endişe duymaya başladım. Sinan hemen Sedat ve Emir’i arayıp, Hande ile ilgili tüm havaalanlarını, hastaneleri ve otogarları araştırmalarını söyle. Faruk Bey, kızınız Hande’nin bir fotoğrafı var mı yanınızda?”

“Evet, var.” Diyerek yazı masasında duran bir fotoğraf çerçevesini Aylin’e doğru çevirdi. Çerçevede iki fotoğraf vardı. Biri güzel bir gülümseme ile bakan küçük bir kız çocuğuna, biri ise donuk bir bakışa sahip bir kadına aitti. İki fotoğraf arasındaki fark gece ile gündüz kadar zıttı. Aylin, çerçeveyi Sinan’a uzattı. Faruk beye dönerek,

“Kızınızın fotoğrafını tüm emniyet birimlerine dağıtmak için alacağız. İşimiz bitince size teslim ederiz.” Dediği anda telefonu çalmaya başladı. Arayan Emir’di. Osman’ın katili ile ilgili verileri bildirmek için aramıştı.  Aylin ofisten dışarı çıktı. Aldığı bilgiler onu derinden sarsmıştı. Zira Osman hakkında bilgi almaya geldiği bu yerde hiç beklemediği sonuçlarla karşılaşacağını tahmin etmemişti. Konuşmayı sonlandırır sonlandırmaz telefonu tekrar çaldı. Ekran da Adli Tıp Pataloğu Zeynep yazıyordu. Adli tabibin ulaştığı sonuçlarla iki cinayette aydınlanmak üzereydi. Ofise tekrar döndüğünde Faruk Beye,

“Eşiniz Melike Hanım ile görüşmem gerek.” diyerek Sinan’ı beklemeden hızlı adımlarla tekrar kapıya yöneldi. Sinan ve Faruk onu şaşkınlıkla takip etmeye başladılar. Aylin koridora çıkar çıkmaz sekretere Melike Hanımın odasının sordu ve adımlarını koridorun sonunda bulunan odaya doğru yönlendirdi. Kapıyı vurmadan içeri girdi ve kendisini Melike Hanımdan önce karşılayan duvar tablosunun daki dehşete bakarken buldu. Kısa süreli bir duraklamadan sonra, kadın Komiser Aylin’e bakarken sağ elinde tuttuğu kalemi masaya bıraktı. Tam ağzını açmaya yeltenmişti ki, Aylin

“Melike Soyağaç, sizi Osman Yankı ve kendi öz kızınız Hande Soyağaç’ı öldürmek suçu ile tutukluyorum.” Diyerek, kemerinde asılı olan kelepçeleri çıkarıp, ona doğru yaklaşmaya başladı. Odada bulunan misafir ve kapı önünde duran Faruk bey donakalmıştı. Melike ise,

“Siz ne saçmaladığınızın farkında mısınız? Size dava açacağım! Bu ne cüret? Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? “Diyerek soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu. Komiser Aylin ise onun söylediklerini dinlemiyordu. Tekrar konuşmaya başladı,

“Boş yere inkar etmeyin. MOBESE kayıtlarında sizin üzerinize kayıtlı aracı tespit ettik. Cumartesi günü saat on beş kırk altıda Osman Yankı’nın ikamet ettiği sokakta görülüp, saat on sekiz otuz üçte ayrıldınız. Osman’ın oturduğu binanın hemen yanındaki banka şubesinin kayıtlarında ise ellerinizde ki eldivenler ile eve girerken boş olan elinizde çıkarken taşıdığınız, kitap veya defter net bir şekilde görünüyor. İkinci bir görüntü kaydınız da Ortaköy’de kayıt edilmiş. Kızınız Hande ile birliktesiniz ve bu görüntüleme saat on dört sularında kayıt edilmiş. Yine kendi aracınızın içindesiniz. Saat yirmi civarında ise aracınızda tek başınasınız fakat yine MOBESE kamera kayıtlarına yakalanmışsınız. Bu seferki istikametiniz Eyüp Sultan Mezarlığı. O saatte kabir ziyareti gerçekleştirmediğinize eminim. Bununla da bitmiyor. Kabristandan saat yirmi iki sularında ayrıldığınızı da üzerinizde bulunan gömlekte koyu bir gölgeyi arkadaşlarımız tespit etmiş. İki koca saat orada dua etmediniz herhalde! Asıl can alıcı nokta ise ilk kurbanınız olan Osman’ın  üzerinde bulduğumuz saç teli ile; Adli Tıp Doktorumuzun verdiği bilgiye göre bugün bulduğumuz yüzsüz kurbanın  kızınız Hande Soyağaç’nın DNA’sının örtüşmüş olması.. Fakat Hande Osman’ın katili olamaz çünkü kayıtlarda hiç görülmemiş. Birde saçları sarı oysa bizim elimizde olan saç teli kahverengi ve sizin saç boyunuzla örtüşüyor. Adli uzmanlarımızın yaptığı bir diğer araştırmaya göre de katilimizin boy verisi ile sizin boy verinizin yakın olması.  Osman’ın ikamet ettiği mahalle sakinleri sizin zaman zaman o evi ziyaret ettiğinizi ve her defasında Osman’ın annesi Birsen Hanım ile kavga ettiğinizi belirtmişler. Bir diğer ipucu da Osman’ın öldürüldüğü bıçak. O bıçağın el işlemesi olduğu ve ülkemizin nadide  eserlerinden olduğu  ve bir açık artırmada sizin avukatınız tarafından satın alındığını da tespit etmiş durumdayız. Osman’ı öldürme sebebinizi az çok tahmin ediyorum ama Hande’yi yani öz evladınızı nasıl öldürebildiniz? Hele de böyle vahşi bir şekilde. Şimdi ayağa kalkın ve arkanızı dönün sizi kanun namına tutukluyorum.” Diyerek Melike’ye yaklaştı. Odada bulunan misafir ayağa kalkmış inanamayan gözlerle sahnelenen drama tanıklık ediyordu. Adımlarını kapıya doğru yönlendirdi. Acelesi varmış gibi koşar adım dışarı çıktı. Faruk Bey ise Melike’ye doğru hamle yapınca Sinan onun kolundan tutup odanın dışına çıkarmayı başardı. Adamın tehdit ve küfürleri koridordan yankı yapıyordu. Melike ise sanki hiç bir şey olmamış gibi oturmaya devam ediyordu.

Komiser Aylin, “Ayağa kalkın, beni zor kullanmaya mecbur bırakmayın,” deyince Melike ellerini masasının üzerine doğru uzatıp “Doğruya yaklaştınız ama bilmediğiniz birçok şey var. Beni tutuklamadan önce size asıl hikayeyi anlatayım,” diyerek bakışlarını duvarı süsleyen karanlık tabloya çevirdi. Derin nefesler alıp, eli ile saçını düzelttikten sonra, o şeytansı gülümseme ile sözlerini sürdürdü.

“Bu çok uzun bir hikaye ama ben size özet geçeceğim. Ben bana çocukluk yıllarımda dayımın beni tanıştırdığı karanlık yönüm ile yıllarca kimseye birşey söylemeden yaşamayı başardım fakat Hande başaramadı. On yaşında iken dayım tarafından onun da masumiyeti çalındı. Ben ise o gün yani bundan yirmi yıl önce onu ailemin yazlık evinde sarhoş halinden yararlanarak, merdivenlerden iterek düşürüp gebermesini sağladım. Hande tüm bağrışmalarımızı duymuş ve gerçekleri o yaşta anlamasa da ileriki yıllarda anlayarak bana düşman olmuştu. O günden sonra ise eşim Faruk’un başka kadınlarla olan geçmiş ve şimdiki zamandaki ilişkilerinden intikam almak için araştırmalar yapmaya başladım. Dayımın çocuk ruhuma fısıldadığı cümle doğruydu. Biz suçluyduk onlar masumdu. Yıllarca beni tehdit ederek kullanmasına engel olmadım. Beni öldürecek veya aileme söyleyecekti. Ne zaman ki Hande’ye dokundu o günden sonra içimdeki şeytan uyandı. Hep Hande’yi suçladım. O her zaman dayıma çok yakın davranmıştı. Suçluydu. Yıllar geçtikçe ve iyice paranoyak oldukça dayımı değil beni suçlamaya başladı. Haklıydı da. Ne de olsa erkekleri biz tahrik ediyorduk! Buna son vermeliydim. Beni suçlayan hiç kimse hayatımda var olmamalıydı. Dün ise büyük bir tartışma yaşadık. Üzerime saldırdı. Bahçedeki ağacın kendisi ile konuştuğunu söyleyip duruyordu. Ben ise o an onu hayatımdan çıkarmayı planlayarak eyleme geçtim. Önce bahçeye çıkıp sevdiği ağacın altında biraz durdum. Sonra içeri girip, cep telefonunu aradım. O zaman zarfında onun korku dolu bakışlarını izlerken sigara içerek keyfini çıkardım. Korkudan yere yığılınca ellerini bağlayarak yukarı çıkmamasını sağladım. Günlüğünü bulmasını istedim. Hande dayımı merdivenden itişimi görmüş,yaşadığı derin travmalarla beni sürekli tehdit ederek bu günlere gelmiştik. Tabii ona kimse inanmadı. Ne de olsa deliydi ama yıllar önce yaşadığı her şeyi günlüğüne yazdığını beni ihbar edeceğini söyleyip duruyordu. Günlüğü bana verdi ama o saatten sonra yaşaması benim için sonun başlangıcı olurdu. Kimse ona ilaçlarını fazla dozlarda verdiğimi fark etmemişti öyle de kalmalıydı. Beni suçlamaktan vazgeçseydi şu an hala nefes alıyor olurdu. Artık bıkmış ve yorulmuştum. Ona her baktığımda kendi yüzümü görüyordum ve daha fazla tahammül edmedim ve yüzünü parçaladım .Bir de Faruk’un gayrı meşru oğlunun ortaya çıktığını aile avukatımız bana bildirince önce Osman’ı sonra  Hande’yi ortadan kaldırmam gerektiğini yoksa onların beni yok edeceğini bilerek hayatımdan çıkardım. Birsen kaltağına kaç kez söyledim oğluna Faruk ile ilgili bilgi vermemesini ama o beni dinlemeyerek her şeyi yazdığını, birgün piçinin gerçekleri öğrenmesi gerektiğini söyleyip durdu. Onun gözünü korkutmak için oğluna Faruk’tan bahsederse onu kendisine hediye ettiğim bıçak ile ortadan kaldıracağımı yineleyip durdum. O ne yaptı? Söylediklerimi ciddiye almadı. Şimdi ana oğul birbirlerine kavuşmuştur. Ateşleri bol olsun. Ne de olsa Birsen’de benim kadar suçluydu. Faruk’un benimle evleneceğini bile bile çocuğu dünyaya getirdi. Şimdi bir düşünün ben gerçekten katil miyim? Eğer ben katilsem, bana onca kötülüğü yapanlar ne?”

Bakışlarını duvarda asılı duran tabloya çevirdi.

“Bu tabloyu herkes çok dehşet dolu bulur oysa ki gerçekler bu tablodan daha korkunçtur. Burada çocuklarını yiyen Kronos’mu yoksa masumiyetimi çalan dayımı babama anlattığımda bedenimi diri diri yiyen babam mı daha korkunç?”

Bunları söyledikten sonra yazı masasının çekmecesine uzandı. Komiser Aylin duyduklarını sindirmeye çalışıyordu. Melike’ye doğru bir adım attığı anda onun sağ elindeki silahı fark ederek,

“Hemen o silahı bırak!” diye bağırdı.

Melike onu duymuyordu. Silahı ağzına soktu ve Aylin’in sol koluna doğru yaptığı hamleyi umursamadan tetiği çekti….

Polisiye Hikaye: Güvercin Cinayetleri

“Burası,” dedi Amirim

Gecekondunun önüne Adli Tıp aracı, Olay Yeri İnceleme Şubesi’nin minibüsü ve birkaç sivil araç park etmişti. Biz de kendimize yer bulduk.

Çifte cinayet işlenmesine karşın, diğer olay yerlerinde görmeye alışık olduğumuz meraklı kalabalıktan eser yoktu. Çetelerin cirit attığı bu tür mahallelerde tanıklık yapmak insanın başının büyük derde girmesi demekti.

Kireçle yalapşap boyanmış yıkık dökük gecekondunun kapısında bekleyen genç polis memuru bahçe kapısından girdiğimizi görünce elindeki sigarayı atıp üzerine bastı. “İçerdeler Amirim.”

“Aferin!” dedi Amirim, “aferin! Olay yerini kirlet, biz de zanlı bıraktı zannedip bir de senin DNA’nın peşine düşelim.”

Yediği fırçayla taze tıraşlı yanakları al al olan memur, ayağının altındaki izmariti alarak cebine koydu.

Gecekondunun açık duran kapısından adımımızı atar atmaz yerde yüzükoyun yatan cesetle karşılaştık. Sırtında üç kurşun deliği vardı. Cesedin yanına çömelen Amirim, “Yirmisinde bile yok,” dedi, “çocukmuş daha.”

“İçerde bir de on beşinde olan var,” dedi Olay Yeri İnceleme’den Oktay Komiser. “Bu Arif, on sekiz yaşında, küçük olan da Sinan.”

“Ana babaları burada mı?”

“Baba cezaevinde. Dört yıl önce cinayetten girmiş. Anaları da geçen sene altı yaşındaki kızını alıp başka bir adamla gitmiş.”

Sinan, iki odalı gecekondunun salon olarak kullanılan odasında, kilimin üzerinde yatıyordu. Başından tek kurşunla vurulmuştu.

“Karşı koymaya fırsatı olmamış,” diye mırıldandı Amirim.

“Arif kaçmaya çalışmış olabilir,” dedim. “Kapıya ulaşmış ama dışarı çıkmayı başaramamış gibi.”

“Belki de eve yeni girmişti,” dedi Amirim.

“Sırtından vurulmuş,” diye itiraz ettim.

“Belki kapıyı kilitlemek için arkasını dönmüştü,” şeklinde bir kontra çıkardı Amirim.

Salonda duran televizyona gözüm ilişti. Aynı marka ve modeli geçen hafta mağazada görmüştüm. Üzerinde yirmi bin liralık fiyat etiketi vardı. Televizyon sehpasının altında da son model bir oyun konsolu duruyordu.

“Evet,” dedi Oktay Komiser, “cep telefonları da en pahalısından.

“Ne iş yapıyormuş bu çocuklar?” diye sordu Amirim.

“Oto yıkamada çalışıyorlarmış.”

“Yan gelirleri varmış anlaşılan.”

Adli Tabip incelemesini bitirdikten sonra cinayet saati olarak 22.00-24.00 aralığını verdi. Çocuklarda savunma yarası yoktu. Arif’in başında yara olmamasına karşın alnında birkaç damla kan vardı. “Sırtındaki yaradan bulaşmış olması pek mümkün değilmiş gibi geldi bana,” dedi Amirim. “Ezbere bir şey söyleyemem,” diye cevap verdi Adli Tabip çantasını kapatırken.

Cesetler götürüldükten sonra Oktay Komiser Amirimin koluna girdi. “Gelin, size göstereceğim bir şey daha var.”

Gecekondunun arka bahçesine gittiğimizde, duvar dibinde, yanmış, kül olmuş bir yığınla karşılaştık.

“Bu da ne?”

“Düne kadar güvercin kafesiymiş,” diye cevap verdi Oktay Komiser. “Dün gece yanmış, içindeki yüze yakın güvercinle. Benzin döküp tutuşturmuşlar.”

***

Zirve Oto Yıkama’nın etrafı, üzerlerinde dikenli teller bulunan üç metrelik duvarlarla çevriliydi.

“Böyle kale gibi oto yıkamacı da ilk defa görüyorum,” dedi Amirim.

Biz içeri girerken beyaz bir doblo da çıkmak üzereydi. Arka camında hemen her doblonun olmazsa olmazı olan Osmanlı tuğrası var mı diye gayri ihtiyari başımı çevirdim. Tabii ki vardı. Camın arkasında ise içlerinde güvercin olan sekiz-on tane tel kafes gözüme çarptı.

İki araç vardı yıkanan. Yıkamacı gençler işlerini bırakıp aracımızdan inişimizi izlediler. Sol tarafta, duvar dibinde duran konteynırdan iri kıyım, bol steroid marifetiyle şişirilmiş kaslarıyla gurur duyduğu belli olan, yirmi beş-otuz yaşlarında, saçları kazınmış, burnu bandajlı biri çıktı. Gençlere, “siz işinize bakın” anlamına gelecek bir baş işareti yaptıktan sonra, “Araç mı yıkanacaktı?” diye sordu.

“Buranın sahibi sen misin?” şeklinde, sorusuna soruyla karşılık verdi Amirim.

“Sorumlusu diyelim,” diye cevap verdi iri kıyım.

“Arif’le Sinan burada çalışıyorlarmış,” dedi Amirim.

“Öyleydi,” dedi iri kıyım, “üç gün öncesine kadar. Siz polis misiniz?”

“Cinayet Büro,” dedi Amirim. Bu cinslerin polis kokusunu beş yüz metre öteden alabildiklerini bildiğimizden, kimliklerimizi göstermeye gerek görmedik.

Konteynırın kapısı tekrar açıldı. Gri eşofman altının üzerinde kolsuz atlet olan, orta boylu, kirli sakallı, rakı göbekli, otuz-otuz beş yaşlarında bir adam göründü.

“Ne var Hulki? Mesele nedir?”

“Arkadaşlar cinayettenmiş Haydar Abi. Kardeşleri soruyorlar.”

“Buyurun beyler,” diyerek konteynırı işaret etti Haydar Abi, “büromda konuşalım.”

Önünde iki misafir koltuğu olan, mekâna göre büyükçe sayılabilecek bir çalışma masası, birkaç raf, bir takım dolaplar ve dip tarafında da küçük bir mutfak bölümü olan konteynır büroya girdik hep birlikte. Masanın ardındaki koltuğa yerleşen Haydar, “Sabah haberimiz oldu bizim de,” dedi, “üzüldük tabii. Yazık olmuş çocuklara.”

“Sizinle çalışıyorlarmış,” dedi Amirim.

“Birkaç gün önce yol vermek zorunda kaldım maalesef.”

“Ne kadar çalıştılar burada?”

Haydar gözlerini kıstı, başını havaya kaldırdı.

“Bir buçuk, iki yıl kadar çalıştılar sanırım. Evet, evet… Olmuştur o kadar.”

“Neden çıkarttınız işten?”

“Özünde iyi çocuklardı ama son zamanlarda değişmişlerdi biraz. Birkaç müşteriden şikayet geldi, ters davranmışlar, küfürlü konuşmuşlar. Ee, burası da bizim ekmek teknemiz değil mi?”

“Buradan kazandıkları haricinde başka bir gelir kaynakları var mıydı bu çocukların?”

“Yok be Amirim, nereden olsun? Baba kodeste, anaları da kaçınca ben sahip çıktım sabilere, kurda kuşa yem olmasınlar, harcanmasınlar orda burda diye.”

“Evlerinde pahalı elektronik eşyalar vardı.”

Haydar şaşırmış gibiydi ya da çok iyi şaşırmış gibi yapabiliyordu.

“Öyle mi? Bilemiyorum… Gerçi güvercin yetiştirip satarlardı pazarda ama bu iş bu kadar bol para getirse bizim burada çalıştıracak eleman bulamayız. Hepsi meraklı kuş yetirmeye.”

“Çocukların arka bahçesindeki kafesler de yakılmış, güvercinlere birlikte.”

Haydar sakalını sıvazladı. “Bazen birbirlerinin güvercinlerini çalar bunlar, kuş çekme mi ne diyorlar, öyle bir şey yaşanmış olabilir diyeceğim ama şimdiye kadar bu yüzden kimse kimseyi öldürmedi, sövüşürler, dövüşürler, kapanır mesele.”

Kafasının yan ve arka tarafındaki saçları kazıtmış, tepesinde bıraktığı bir tutamı da jöleleyip dikmiş, düşük belli kot pantolonundan çakma Calvin Klein donu görünen bir eleman çay getirdi.

“Sen de güvercin besliyor musun yakışıklı?” diye sordu Amirim.

“Beslemez miyim Amirim,” diye sırıttı Yakışıklı, “bu mahallede kuş beslemeyene kız vermezler.”

Yakışıklı ve Haydar Abisi bu espriye anıra anıra güldüler.

“Kaçtan gidiyor kuşların tanesi?” diye sordum.

“Cinsine göre değişir,” diye cevap verdi Yakışıklı, “yüz liradan başlar, dört-beş bine kadar gider.”

“Sen tanır mıydın bu Arif’le Sinan’ı?” diye sordu Amirim.

“Tanımaz mıyım Amirim, beraber çalıştık kaç yıl.”

“Düşmanları var mıydı? Takıştıkları birileri?”

“Sinan iyi çocuktu da, Arif önüne gelenle takışırdı, vukuatı boldu.”

“Son zamanlarda var mıydı bir vukuatı?”

“Olmaz mı Amirim. Geçen hafta aşağı mahalleden bi bebenin çok cins iki kuşunu çekmiş bu. Bebe olaya uyanmış tabii… Girdiler mi bunlar birbirine!..”

“Bu bebenin bir adı var mı?”

“Ramazan… Soyadını bilmiyorum ama.”

“Nerde buluruz bu Ramazan’ı?”

“Ana caddede, parkın yanındaki kahveye takılır.”

Ayrılırken, kapının yanındaki raflarda duran araç kokuları gözüme ilişti. “Bir tane alıyorum bunlardan,” dedim.

“Onlar bayat Amirim,” diye atladı Haydar, “tarihleri geçti, kokuları filan kalmamıştır. Size yenilerinden verelim.” Yakışıklıya işaret etti, “Ne duruyorsun oğlum, amirlerime son partide gelen mallardan getirsene.”

***

Ramazan’ı parkın yanındaki kahvede bulduk. Rakiplerinden birinin çifte gittiğini bilmediğinden, bitebilmek için adamın tuttuğu sarı dörtlüleri beklemekle meşguldü.

Bir hafta önce Arif’le güvercin çekme meselesi yüzünden kavga ettiklerini doğruladı. Kuşlarını geri almış, mesele tatlıya bağlanmıştı. Arif’i de o günden sonra bir daha görmemişti zaten. Dün gece de kapanana kadar kahvedeydi. Okey oynamış, maç seyretmiş, sonra yine okey oynamıştı. Bir kahve dolusu tanığı vardı. Meyhanecinin tanığı mezeciydi yani.

***

Ramazan’ın sicili temiz çıktı. Hayatını o mahallede geçirmiş birisi için alışılmadık bir durumdu. Ya gerçekten bütün dünyası okey ve kuşlardı ya da henüz yakayı ele vermemişti.

Neyse ki Hulki bizi hayal kırıklığına uğratmadı. Darp, ruhsatsız silah taşıma, meskun mahalde ateşli silah kullanma, adam yaralama gibi suçlardan sabıkası vardı.

Haydar’ın ruhsatsız silah taşıma dışında bir kaydının çıkmaması ise şaşırtıcıydı. Araştırmayı biraz daha derinleştirince uzun yıllar Avrupa’da yaşamış olduğunu öğrendik. Hollanda polisi dört yıl önce bunun abisini otuz kilo eroinle enselemiş, herifi kodese, Haydar’ı da Türkiye’ye kalkan ilk uçağa koymuştu.

Haydar hakkında daha ayrıntılı bilgi alabilmek için Narkotik Şube’ye uğradık.

“Tanımaz mıyım? On numara beş yıldız bir şerefsizdir,” dedi Mahmut Başkomiser. “Uyuşturucu satıyor pezevenk! Fakat malı nasıl getirdiğini ve müşteriye nasıl ulaştırdığını bir türlü bulamıyoruz. İki kere bastık mekânını, bir şey bulamadık. Elimize geçen tek şey savcıyı kızdırmak oldu. ‘Bir daha elinizde doğru dürüst bir şey olmadan arama izni için gelmeyin!’ diye bağırıp çağırdı. Araç yıkama işi hikaye, pis işleri için paravan olarak kullanıyor mekânı. Birkaç kere sivil memur gönderdim, yine sonuç çıkmadı. ‘Aman abi, bizde öyle yamuk iş olmaz,’ deyip arabalarını yıkamış ve sepetlemişler çocukları. Ya tanımadıklarına satış yapmıyorlar ya da iyi işleyen bir parola sistemleri var. Giren çıkan araçları izledik, durdurup köpeklerle aradık; sıfıra sıfır elde var sıfır.”

“Torbacılarından filan ele geçirdiğiniz olmadı mı?”

“Torbacı kullanmıyor ki, torbacıdan geçtim, herif de öyle bir özgüven var ki, etrafa erkete koymaya bile gerek görmüyor.”

Sesini alçaltan Amirim, “İçerden bilgi sızdıran, operasyon zamanını bildiren birileri olmasın?” diye sordu.

“Eninde sonunda çıkar nasıl olsa ortaya,” dedi Mahmut Başkomiser, “ben de zevkle götünden kan alırım.”

***

“Mahkeme kararına filan gerek yok,” dedi Emlâkçı Salih, “her türlü yardımı yapmaya hazırım, yeter ki mahalleyi bu pislikten temizleyin!”

Zirve Oto Yıkama’nın karşısındaki TOKİ bloklarında, mekanı tepeden gören boş bir dairenin anahtarlarını verdi bize Salih. “On altı katlı blok,” dedi, “her katta dört daire var, çeyreği bile dolu değil. İnsanlar bu çakalların yüzünden bu civarda ev tutmaktan korkuyorlar.”

Sitenin giriş kapısı diğer sokağa bakmasına karşın yine de içeri girmek için karanlığın çökmesini bekledik. Yanımızda açılır kapanır iki sandalye, su ısıtıcısı, bol miktarda sallama çay, kahve, bisküvi  ile iki de battaniye getirmiştik.

Geniş salon penceresinin önüne konuşlandık. Gece görüş dürbünlerimizle mekanın içini rahatça görebiliyorduk. Yıkamaya gelen araçların plaka numaralarını kaydetmeye başladık. İki saat geçmeden otuza yakın araç gelmişti. Fakat ortada şüphe çekici herhangi bir durum yoktu. Araçlar yıkanırken sahipleri bir köşede duruyor, kendilerine ikram edilen çayı, kahveyi içiyorlar, sonra da paralarını ödeyip ayrılıyorlardı. Kimseden bir şey aldıklarını görememiştik. Konteynıra da değil girmek, yaklaşan dahi olmamıştı.

“Gecenin köründe rüyalarında mı görüyor bu adamlar arabalarını yıkatmayı?” diye homurdandı Amirim. “Şimdi de sabah biz girerken çıkan beyaz doblo geldi.”

Elemanlar, aracın arkasındaki boş kafesleri indirdiler.

“Bu kafesler de neyin nesi?” dedi Amirim.

“Sabah en az yüz tane güvercin vardı o kafeslerde,” dedim.

Gece yarısına doğru kapıları kapatıp ışıkları söndürdüler. Yıkamacı gençlerin çıkmasından sonra Haydar ve Hulki on beş dakika kadar konteynırda vakit geçirdiler. Haydar’ın arabasına binip mekandan ayrılmasından sonra Hulki arka tarafa geçip bir süre gözden kayboldu. Az sonra iki pitbull cinsi köpekle birlikte ortaya çıktı. Hayvanlarla birkaç dakika oynadıktan dobloya binip mekandan ayrıldı.

“Bu köpekler deterjan ve sabunları mı koruyorlar geceleri burada?” dedi Amirim.

***

Sabah büroda akşam oto yıkamaya gelen araçların plaka numaralarını araştırdım. Aranan ya da çalıntı araç yoktu içlerinde. Araç sahiplerinin birkaçının ise uyuşturucu kullanmaktan sabıkası vardı.

Balistik raporundan ise işe yarar bir şey çıkmadı. Çocukları öldüren silah daha önce başka bir olayda kullanılmamıştı.

Öğleye doğru TOKİ bloklarındaki dairemize gittiğimde Amirimin yanındaki bloknotun yine plaka numaralarıyla dolmuş olduğunu gördüm.

“Aracın biri giriyor, biri çıkıyor,” dedi, “ben böyle iş yapan yıkamacı görmedim bugüne kadar.”

“Dün gelen araçlar içinde sahibi bu semtte oturan yok,” dedim, “millet şehrin diğer ucundan buraya aracını yıkatmaya geliyor.”

“Her şey dün geceki gibi,” dedi Amirim, “uyuşturucu satışına dair en ufak bir iz yok. Arabası yıkanan parasını veriyor gidiyor. Kimsenin herhangi bir şey aldığını görmedim.”

Nöbeti devraldığımda benim gördüklerim de farklı değildi. Bir ara Haydar konteynırdan çıkarak araba yıkanan bölümlerin arkasında kayboldu. Birkaç dakika sonra yüz-yüz elli kadar güvercin gökyüzüne kanat çırptı. Kahve yapmakta olan Amirim, kanat sesleri üzerine yanıma geldi.

“Haydar,” dedim, “kuşlarıyla oynuyor.”

Telefonu çalan Amirim, “Evet, çok güzel bir haber bu, teşekkürler hocam,” dedikten sonra kapattı. “Arif’in alnında bulunan kan lekesi kendisine de kardeşine de ait değilmiş. Çocuk katiline karşı koymuş anlaşılan.”

“Alnında mı?” diye sordum oto yıkamayı işaret ederek, “katiline kafa atmış olabilir.”

“Burnunu bile kırmış olabilir,” dedi Amirim. “Sen dikize devam et, ben büroya gidiyorum. Bulunan kana DNA analizi yapılması ve yıkamadaki elemanlardan örnek alabilmemiz için izin çıkartacağım.”

Haydar’ın kuşlarıyla oynamasını, gelen giden araçları izleyip çay kahve içerek akşamı ettim. Saat 23 sıralarında da Haydar ve Hulki’ye birlikte dükkanı kapattım.

***

Sabah yanımızda Adli Tıp Kurumu’ndan bir memurla oto yıkamacıya damladık.

“Anlamadım valla Amirim,” dedi Haydar, “ne ilgisi varmış benim elemanların çocukların ölümüyle?”

“Katilin olay yerinde bıraktığı kanıtlarla karşılaştıracağız,” dedi Amirim, “senin elemanların cinayetle ilgisi yoksa endişelenmene de gerek yok o zaman.”

Alınan örnekler laboratuara giderken biz de karşı dairedeki yerimizi aldık. Bizim ayrılmamızdan sonra yıkamacıda her şey normale dönmüş görünüyordu. Hulki’nin paniğe kapılıp da kaçmaya çalışması ihtimaline karşılık sokak bitiminde arabalı bir ekip bekliyordu.

“Haydar’la Hulki ortalarda görünmüyorlar,” dedim.

“Konteynırda kafa kafaya vermiş ne yapacaklarını planlıyorlardır şimdi.”

“DNA örneği almaya geldiğimizi söyleyince Hulki hiç renk vermedi.”

“Küçük yaşlardan beri içeri girip çıktığı için şerbetlidir artık bu gibi durumlara,” dedi Amirim.

Plaka kaydederek, gelen gideni izleyerek akşamı ettik. Hava kararmaya başlamıştı.

“Bir gariplik var,” dedi Amirim, “kapıları kapatıyorlar.”

“Bu saatte mi?”

“Elemanlardan çıkan da olmadı, herkes içeride.”

O sırada ortalığı yine kanat sesleri kapladı.

“Yine saldılar güvercinleri,” dedi Amirim. “Ne halt ediyor bunlar? Kuşlarla oynamak için mi kapadılar dükkanı?”

Kuşlar akşamın karanlığına dalıp gözden kaybolunca Haydar’la Hulki konteynıra girdiler. Elemanlar da kendi aralarında sohbet ediyorlardı.

Birkaç saat sonra hava artık iyice kararmıştı. Bu süre zarfında mekana giren çıkan olmamıştı. Derken güvercinler yuvalarına dönmeye başladılar. Elemanlardan birkaçı arka tarafa, kafeslerin olduğu bölüme koşuşturdu, biri de konteynırın kapısını açıp içeriye bir şeyler söyledi.

“Hareket başladı,” dedi Amirim, “bir şeyler dönüyor.”

Haydar’la Hulki de konteynırdan çıkıp kafeslere doğru gözden kayboldular.

Yıkama bölümlerinin arkasında kaldığı için kafeslerin orada neler olup bittiğini göremiyorduk.

“Ne oldu yani şimdi?” dedim, “saldıkları kuşlar döndü diye mi seviniyorlar?”

“Hayır,” dedi Amirim, “sevindikleri o değil.”

Kaçırdığım şeyin ne olduğunu anlayamamıştım.

“Gelen güvercinler,” diye devam etti Amirim, “yalnızca birkaç saat önce saldıkları değil. En az iki kat daha fazlası geldi.”

Gözümü dürbünden ayırıp Amirime döndüm. “Yani?”

“Dün dobloyla götürdükleri de geri döndü. Şerefsizler kuşları uyuşturucu kuryesi olarak kullanıyorlar.”

Oto yıkamada gece yarısına kadar hummalı bir faaliyet yaşandı. Elemanlar birkaç saat boyunca konteynırda kaldılar. Çalışanların birer ikişer mekandan ayrılmasından bir süre  sonra Haydar da arabasına atlayıp gitti. Birkaç dakika sonra ise Hulki, köpekleri serbest bıraktıktan sonra, arkasına kuş kafesleri yerleştirilmiş dobloyla mekanı terk etti.

Amirim nöbetteki arabalı ekipten aracı izlemelerini istedi.

***

Ertesi sabah büroda, “Arif’in yüzündeki kan Hulki’ye ait çıktı,” dedi Amirim.

“Alalım mı?” diye sordum.

“Daha değil,” dedi, “dün gece Elmadağ’da bir çiftliğe gitmiş. DNA sonucuyla yakayı ele vereceğini anlayınca tüydü aklı sıra. Çiftlik gözlem altında, bir yere kaçamaz.”

“Şimdi ne yapıyoruz?”

“Röntgenciliğe devam. Büyük ihtimalle uyuşturucuyu Elmadağ’daki çiftlikte üretiyorlar. Nakliyatı da hava yoluyla gerçekleştiriyorlar. Birkaç gün daha izleyip bu işin periyodunu öğrenirsek biz Hulki’yi alırız, Mahmut’a da Haydar’ı veririz.”

Bir haftamızı verdik ama değdi. Çiftlikten oto yıkamacıya gün aşırı nakliyat yapılıyordu. Kuşların yola çıktığı haber alınınca, yıkamacıdaki kuşlar da salınıyor, gelen kuşların dikkat çekmesi engelleniyordu.

Uyuşturucunun müşterilere nasıl satıldığını da saptadık. Önceleri araba yıkatma numarasıyla mal almaya gelen kişilerin elemanlarla para ödeme dışında herhangi bir temasta bulunmamaları, konteynıra adım atmamaları aklımızı karıştırmıştı. Sonradan, yalnızca dış yıkama yapılsa bile, her arabanın dikiz aynasına araç kokusu taktıklarını fark ettik. Konteynırda görüştükten sonra benim rafta duran kutudan bir tane araç kokusu almam üzerine Haydar’ın hemen müdahale etmesi ve başka bir tane vermek istemesini de hatırlayınca taşlar yerine oturdu. Uyuşturucuları bu eşantiyonların içine yerleştikleri  için dedektör köpekler de baskın parfüm kokusu nedeniyle uyuşturucuyu fark edemiyorlardı.

***

Cinayet Büro ve Narkotiğin düzenlediği ortak operasyonla oto yıkamacı ve Elmadağ’daki çiftliğe eş zamanlı baskın düzenlendi. Çiftlikte biri Haydar’ın amcası olmak üzere altı çalışan ve Hulki’yle birlikte bitkiselinden sentetiğine kilolarca uyuşturucu, dört tabanca, iki de pompalı tüfek ele geçirildi.

***

“Blöf yapıyorsunuz, yemem ben bu numaraları,” dedi Hulki. “Cinayetleri bana yıkamayacaksınız.”

“Arif sana kafa attığında burnundan fışkıran kan çocuğun yüzünde bulundu,” dedi Amirim. Önündeki dosyadan DNA sonucunu gösteren sayfayı çıkarıp Hulki’nin önüne sürdü.

Kağıda göz atan Hulki’nin yüzü karardı.

“Yere damlayan kanları temizlemiş olabilirsin,” diye devam etti Amirim, “ama Arif yüz üstü düştüğü için yüzüne bulaşanları görememişsin belli ki.”

Yarım saatlik sorgudan sonra başka çaresinin kalmadığını anlayan Hulki işbirliği yapmayı kabullenmek zorunda kaldı.

“Severdim aslında kerataları,” dedi, “ama bizim işte patrondan çalmak olmaz, hele enayi yerine koymak hiç olmaz.”

“On günümüzü verdik sizi enseleyebilmek için,” dedi Amirim, “birkaç saatimizi daha verebiliriz. Anlat bakalım.”

“Bir süre önce çiftlikten salınan güvercinler eksik dönmeye başladı. Önceleri bir-iki taneydi. Sonra sayı artmaya başladı, sekize ona yükseldi. Çiftlikten eksik gönderilmelerinin mümkünü yok. İşin başında Haydar abinin amcası var. Buralarda güvercin meraklısı çok, hemen her gencin evinin bahçesinde kümes var. Bunlardan biri mi çekiyor bizimkileri diye etrafı kolaçan ettik, bir şey çıkmadı.

Birileri resmen malımızı çalıyor ama nasıl, bir türlü bulamıyoruz. Bu arada Arif’in façası değişmeye, oğlan marka pantolonlar, ayakkabılar giymeye başladı. Cep telefonunu filan da yenileyince bu, iyice kıllandık tabii. Çektim bir köşeye bunu, değirmenin suyunun nereden geldiğini sordum. ‘Geçen gece balkon kapısı açık bir evi patlattım, birkaç bilezik götürdüm abi,’ dedi, ‘onların parası.’

Haydar abiye anlattım durumu. ‘Yalan söylüyor piç,’ dedi, ‘güvercinleri çiftliğe bu veletle göndermeye başladığımızdan beri malımız çalınmaya başladı. Gözünü üzerinden ayırma!’

Ertesi gün arabaya kuşları koyduk, yola çıktı bu. Ben de çaktırmadan takipteyim. Evinin önünde durdu, kafeslerden birini alıp arka bahçesindeki kümese gitti. Bizim kuşları çıkarıp kendi kuşlarını koydu kafese.”

Amirim gülmeye başladı: “Vay uyanık vay! Çiftlikten mallar kuşlara bağlanıp da salıverildiklerinde kendi kuşları yuvalarına dönüyorlardı tabii.”

“Ses etmedim. Ertesi akşam kuşların dönme vakti yaklaştığında Haydar abiyle bunu ve kardeşini aldık, ‘Gelin sizinle biraz dolaşalım,’ diye. Evlerine götürdük, arka bahçelerinde kafesin önünde beklemeye başladık. Az sonra kuşlar birer ikişer dönmeye başladılar tabii.”

“Diğerlerine örnek olsun diye de…”

“Evlerine soktuk bunları. Mallarımızı kime sattıklarını öğrenmek istiyorduk. Ağlamaya, yalvarmaya başladılar. Bir iki tane çaktım Arif’e. ‘Tamam abi, yapma, söyleyeceğim,’ dediği sırada boş bulundum. O anda bana kafa atıp kapıya doğru koştu. Sıktım arkasından.”

***

Bürodan çıktığımızda gün ışımaya başlamıştı. “On gündür bisküviyle, sandviçle karın doyurmaktan içimiz kurudu, şöyle sıcak bir çorbaya ne dersin?” diye sordu Amirim.

Kariyerini şüpheye borçlu olanlar

İnsanların birbirlerine güvenmeleri gerektiği hayatın en bilinen genelgeçerlerinden sayılır. Fakat kesinlikle böyle düşünmeyenler de var. Çünkü onlar şüpheleri sebebiyle başarıyor, kazanıyor ve tanınıyor. “İğne ile Kuyu Kazanlar” serimizdeki bu başlangıç yazımızda, suç soruşturmacılarının ufacık şüpheleri sayesinde kazandıkları kocaman başarıları inceliyoruz…

“Tarihlere Bir Değil, İki Kere Bak”

Takvimler 2008 yılının Kasım ayını gösteriyordu. Kışları çetin geçen bir Anadolu Şehrimizde, yoğun iş temposuyla çalışan mahalli polis karakoluna üzgün görünümlü bir kadın ve onu telkin etmeye çalışan ortaca yaşlarında bir erkek şahıs geldi. Çocuklarının kaybolduğunu, iki gündür haber alamadıklarını ve başına bir şey gelmiş olabileceğinden korktuklarını söylediler. Görevli Polis Memuru tarafından müracaatları ve ifadeleri alınan anne Halime Pala (52) ve baba Yunus Pala (58), kayıp çocukları Ferhat Pala (31) ’nın fotoğrafının yanlarında olmadığını bu yüzden daha sonra getireceklerini söyleyerek karakoldan ayrıldılar. Aradan tam 5 yıl geçmişti ve aile de dahil herkes bu kayıp başvurusunu unutmuştu, bir kişi hariç; Cinayet Büro Amiri Erkan Karaçay! Kayıp müracaatının yapıldığı 2008 yılında başka bir ilde görevli olan Emniyet Amiri rütbesindeki çalışkan polis Karaçay’ın hatırladığı kayıp başvurusu değildi, olamazdı da; Eğitim yıllarında örnek aldığı eğitmenlerinden birinin söylemiş olduğu sözdü. “Tarihlere bir değil, iki kere bak”

Kayıp Evlat, Umarsız Aile

Çalıştığı şehirdeki polis muhabirleri tarafından dahi çalışkanlığıyla tanınan Cinayet Büro Amiri Erhan Karaçay şehre bahse konu kayıp müracaatından 3 yıl sonra, gerçeğin ortaya çıkmasından ise 2 yıl önce tayin olmuştu. Yani o ve ekibinin detaylı çalışmaları tam iki yıl sürecekti. Hep yaptığı gibi, görev yeri değiştiğinde yeni dosyaların yanında eski dosyaları da karıştırıyor, “Acaba atlanılan bir ayrıntı olabilir mi ?” diye düşünüyordu. Bu kez önünde çoğu meslektaşı tarafından belki de sıradan görülecek bir dosya, tam 3 yıl öncesine ait bir kayıp şahıs müracaatı vardı. Dosyayı detaylıca inceleyen Amir Karaçay’ın dikkatini kayıp şahsın fotoğrafının arkasında yazan tarih çekti. Polis Akademisi yıllarında eğitmenlerinden birisinin ondaki yeteneği belki de sezerek söylediği “Tarihlere bir değil, iki kere bak” sözü aklında aniden canlandı. Başvurunun yapıldığı tarih ile fotoğrafın dosyaya eklendiği tarihin arasında tam 9 gün vardı. Çocuğunun kayıp olduğunu düşünerek polis karakoluna başvuruda bulunan bir anne nasıl olur da evladının fotoğrafını 9 gün sonra getirebilirdi…

Ailenin İlgisizliği, Dosyadaki Bilgisizliği Giderdi

Emniyet Amiri Karaçay, ailenin kayıp olduğunu düşündükleri çocuklarının fotoğrafını polis merkezine getirmekte 9 gün gecikmiş olmalarına hiç ihtimal vermiyordu. Ancak aradan tam 3 yıl geçmişti ve soruşturma için bu çok büyük bir zamandı. Üstelik dosyada anne ve babanın tıpatıp ifadelerinden başka da bir şey yoktu. Fakat Karaçay ipin ucunu tutmuştu ve bırakmaya da hiç niyeti yoktu. Ailenin nüfus kayıtlarını inceletti ve kayıp Ferhat’ın dışında ailenin Ahmet Pala (26) isimli bir çocukları daha vardı ama soruşturma dosyasında adı dahi geçmiyordu. 50’li yaşlarda olan anne ve basası kayıp evlatlarının peşine düşmüşken, nasıl olur da olayın gerçekleştiği zamanlarda henüz 20’li yaşların başında olan Ahmet ağabeyini aramak ya da soruşturma hakkında bilgi almak için emniyete gelmezdi. Bu soru ancak Erhan Karaçay gibi bir soruşturmacının aklına gelebilirdi ve öyle de oldu…

Bu Ekipte Acelecilere Asla Yer Yok!

Aklında olayın ayrıntılarını geçmiş soruşturma tecrübelerini de kullanarak adeta ilmek ilmek dokumuştu Emniyet Amiri Karaçay ama aileye gerçeği itiraf ettirmek için gerekli somut delile sahip değildi. Avantajlı olduğu durum ise ailenin üzerlerinde şüphe olduğundan habersiz olmalarıydı. Ekibiyle birlikte yaklaşık 2 yıl boyunca komşuları da dahil olmak üzere aileyi sıkıca takip ettiler. Bu takiple olayı kesin sonuca götürecek bir delil bulamayacağını zaten tahmin ediyordu Karaçay ancak bu süreç aileye gerçeği itiraf ettirecek çok bilginin kaynağı oldu. Yaklaşık iki yıllık sabrın ardından terör olaylarında ancak benzerlerine rastlanan bir şafak operasyonuyla harekete geçildi ve aile üyeleri gözaltına alındı.

24 Saat = 3 İtiraf

Harekete geçmeden önce Cinayet Büro Amirliğinde bir toplantı yapılmıştı ve harekete geçtikten sonraki 24 saat adeta saniye saniye planlanmıştı. Çünkü gözaltı süresi yalnızca 24 saatti ve alınması gereken toplamda üç en az bir itiraf vardı. Şafak operasyonuyla birlikte anne Halime, baba Yunus ve kardeş Ahmet Pala birbirleriyle tek bakış dahi görüştürülmeden ayrı ayrı muhafaza altına alındı. Ailenin böyle bir durum için hazırlanmış ifade planı olabileceği ihtimali ekibin ilk beklentisiydi ancak aradan geçen beş yıl bu ihtimali çürütmüştü. Amir Karaçay aradan geçen uzunca zamana rağmen evden bir şeyler öğrenebileceği ihtimalini unutmuyor dikkatle evi süzüyordu. Ve aradığı ayrıntıya evin demir kapısında rastladı. Kapının üst kısmında bir delik vardı ve ateşli silah isabetine benziyordu. Olay yeri inceleme birimine bilgi verildi ve detaylı inceleme talep edildi ancak bu teknik bir inceleme olduğu için vakit alacaktı. En zayıf halka görülen anneden çapraz sorguya başlandı ve özellikle kapıdaki isabet bulgusu üzerinde yoğunlaşılarak netice alındı. Anne Halime Pala duygusallığına, baba Yunus Pala özlemine ve kardeş Ahmet Pala da korkularına yenilmiş, gerçeği itiraf etmişlerdi…

Sandıkta Yaktılar, Kemiklerini Sulama Kanalına Attılar

Olayın başında anne Pala ve baba Pala’nın kayıp müracaatlarındaki ifadelerinin tıpatıp aynı olduğunu söylemiştik. O ifadelerdeki tutarlılık bu kez de vukuu buluyordu. Üstelik kardeş Pala’nın ifadesinin de tıpatıp eklenmesiyle. İfadelere göre ağabey ve kardeş arasında hayat tarzlarının farklılığı sebebiyle çıkan sözlü tartışma yerini kavgaya bırakıyor ve ardından da iyice alevleniyordu. Ahmet Pala evde zaten hazır bulunan ruhsatsız av tüfeğiyle ağabeyi Ferhat Pala’yı başından vurarak koşa sürede ölümüne sebep oluyordu. Olay sırasında evde bulunan anne Halime Pala ve baba Yunus Pala, küçük çocuklarının hapse girmesini istemedikleri için olayın üstünü örtmeye karar verirler. Evde bulunan tahta sandığın içine Ferhat’ın cansız bedenini koyarak evin bahçesine çıkardılar ve ölümden sonra temin ettikleri benzin ile tutuşturarak ateşe verdiler. Ferhat’ın cesedinden kemik parçaları kalmıştı ve bunlardan da kurtulmaları gerekiyordu. Küçük kemikleri bahçeye gömdüler, büyük olanları ise pek de kullanılmayan sulama kanalına attılar…

Delil, İtiraftan da Öte!

Evin bahçesinde yapılan kazıda ve sulama kanalının diplerinde yapılan detaylı incelemede Ferhat Pala’ya ait olduğu DNA incelemesiyle kesinleşecek olan kemikler bulundu. Kemikler ilgili incelemeler için Kriminal Polis Laboratuvarına, olayın öz failleri ise adli makamlara gönderildi…

Cinayet Büro Amiri Erhan Karaçay ve ekibinin küçücük bir tarih notu ile başlayan başarı hikayesi bilimsel yöntemlerin ışığında neticelenmiş oldu. Filmlerde izlediğimiz kısım genelde itiraf ile biter. Burada iki fark var. Birincisi bu tarz filmlerde genellikle kullanıldığı gibi burada anlatılanların bir hikaye değil, yaşanmış, gerçek bir kesit oluşu. İkincisi ise suç, işleyenler tarafından itiraf edilse de bilimsel delilin her durum ve zamanda yalan söylemeyen tek olgu oluşudur…

“İğne İle Kuyu Kazanlar” yayın serimizde sizlere keyifle okuduğunuz dedektif hikayelerinin bilimsel perde arkasını anlatmaya çalışacağız. İlk yazımızda bilimsel bir olayı değil de, mevcut bilimin dahi açıklayamadığı “İnsan” kaynaklı bir başarıyı anlatmaya çalıştık. Bunun sebebi ise bugün kullanılan tüm bilimsel yöntemlerin insan tarafından keşfedilmiş olmasıdır. Yani bir paragraf öncesinde insan beyanından daha kıymetli olduğunu söylediğimiz bilimsel delilleri, yine insan keşfediyor. Bu sebeple ilk anlatımımız yaratılmışların en kıymetli olanı insan oldu. Bir sonraki yazımızda yine yaşanmış bir olay üzerinden anlatımla, bizleri hayretlere düşüren bilimsel soruşturma yöntemlerini incelemeye

💙 Hikaye: Deli Mavi 📘

“Oğlum, hani nerede kaldı şu köy?”

Otomobilin sürücü koltuğunda sıkıntıyla kıpırdanıyorum. “Şey, buralarda bir yerde olması lâzım, sayın savcım. Haritaya göre, tali yola saptıktan on beş-yirmi dakika sonra varmamız gerekiyordu ama…”

“Ne on beşi, ne yirmisi lan? Neredeyse bir saat oldu be ana yoldan ayrılalı…”

Kaymak gibi siyah asfaltla gönülsüzce vedalaşıp yokuş yukarı toprak yola vurdurduğumuzdan beri, ne altımızdaki külüstürün homurtusu kesiliyor, ne de arka koltuğa kaykılarak oturmuş savcının yakınmaları. Vites küçültüp, tüm gücümle gaza yükleniyorum. Kuyruğumuzda beyaz bir toz bulutu bırakarak, heybetli yeşil karaltının sinesine doğru, sarsıla sarsıla tırmanıyoruz.

İçerideki sinir bozucu sessizliği kırmak için, radyonun kanal arama düğmesine basıyorum. Birkaç saniye sonra, yanık bir bozlağın cızırtılı sesi doluyor arabaya.

Ölüm, ardıma düşüp de yorulma,

Var git ölüm, bir zaman da yine gel…

Dikiz aynasından arka koltuğa göz atıyorum, bizim savcı türkünün havasına girip, sakinleşmiş gibi görünüyor. Ama birkaç dakika geçince yanıldığımı anlıyorum.

“Yavaş sürsene lan oğlum biraz. Neredeyse aşağıya uçuracaksın bizi…” Yanımdaki koltukta oturan yolcuya dönüyor sonra, “Başkomiserim görüyorsun değil mi? Bu gençler ne zaman adam olacaklar acaba?”

Amirim, “Merak buyurmayın savcım,” diye yanıtlıyor başını çevirmeden, “Pişerler zamanla…”

Beriki arkasına yaslanıyor, geri adım atmaya hiç niyeti yok. “Biz bunların yaşındayken, milletin asayişi, emniyeti bizden sorulurdu be. Nerede bunlarda o şuur?…”

Dişlerimi sıkıp, bütün sinirimi gaz pedalından çıkarıyorum; hurda küheylan, nasırına basılmış gibi bir kez daha haykırarak öne doğru atılıyor.

Gerilen sinirlerimle birlikte, başımızın üzerindeki sakin, mavi gökyüzü de gitgide asabileşiyor. Tepelerin arkasından kopup gelen kurşunî bir bulut kümesi, bahar güneşinin ılık turuncusuyla aramıza tozlu, kirli bir perde çekmeye çalışıyor.

Akıbet alırsın, komazsın beni,

Var git ölüm, bir zaman da yine gel…

Kucağımdaki haritaya gömülüp saç kılı kalınlığındaki dağ yolunun çizgisini takip etmekten gözlerim sulanmaya başlıyor. Bir yandan da, her iki yanımızda bir belirip bir kaybolan uçurumlardan sakınmak için direksiyon simidiyle cebelleşiyorum. Şakaklarımda billur gibi biriken ter damlaları, favorilerimi ıslatıyor. Yeni aldığım mavi keten gömleğimin kol altlarındaki koyu lekeler, gittikçe büyüyor -sapada kaybolmuş bir dağ köyünü aramaya pek alışkın değilim ne de olsa. Zaten şu Allah’ın cezası Akçalar’ı geçen sene köylükten çıkarıp vilayetin dış mahallesi yapmasalardı, ne işimiz olurdu ki bizim bu unutulmuş yerde…

Anayı, babayı hep aldın, yeter

Var git ölüm, bir zaman da yine gel…

Önümüze çıkan son yükseltiyi de aşınca, uzaklarda, göğü bir mızrak misali yırtan uzun, beyaz çıkıntıyı hayal meyal seçiyorum. Birkaç dakika sonra, dev bir elin saçtığı bir avuç çakıl taşı gibi gelişigüzel serpiştirilmiş evlerin arasındayız. Kıvır kıvır uzanan dar yolu izleyerek, çift gözlü bir şadırvanın -sözüm ona- süslediği küçük bir meydana ulaşıyoruz. Orta yere park etmiş ekip otosunun kırmızı-mavi ışıkları, kare planlı taş caminin beyaz duvarında titreşiyor. Meydana bakan kahvehanenin önüne atılı tahta sandalyelerde iki üniformalı polis. Bacak bacak üstüne atmış, etraflarını saran köylülerle laflıyorlar. Geldiğimizi fark edince, sigaralarını masadaki kül tablasında alelacele ezip ayağa fırlıyorlar. Tek sıra halinde diziliyor hepsi. Bizimkilerin, amirlerinin karşısında hazırolda beklemelerine alışkınım ama yaşlı-başlı adamların, acemi askerler gibi esas duruşta dikildiklerini görünce gülesim geliyor.

“Hoş gelmişsiniz… Hoş gelmişsiniz…”

Tokalaşma merasimi, abartısız, tam on dakika sürüyor. Sonra yaşlıca bir adam çıkıyor öne. Ceketinin önünü ilikliyor. “Kıymetli amirim, kıymetli savcım,” diye söze başlıyor, “Köyümüze hoş gelmişsiniz, sefalar getirmişsiniz. Müsaadenizle kendimi tanıtayım. Efendim, ben Hacı Osman Çakır. Akçalarımızın yirmi beş yıllık muhtarıyım.” Aynı saygılı tavırla yanı başında bekleyen adamları işaret ediyor. “Bunlar da ihtiyar heyetimizin âzâlarıdır.” Kimi kara kasketli, kimi yeşil takkeli. Kiminin sırtında keçe yelek, kiminin altında bombol bir şalvar var. Hepsinin de elleri önlerinde kavuşmuş. Aynı anda, yüz bininci kez selâm veriyorlar, “Hoş gelmişsiniz…”

“Uzun yoldan geldiniz. Emir buyurursanız, evvela birer kâse yayık ayranı ikram edelim size?”

Başkomiserim ile savcı bir an göz göze geliyorlar. “Sağ olasın muhtar. Önce bir işimizi yapalım hele de,” diye kestirip atıyor bizim başkomiser.

Öğretmenlerini itaatle takip eden tembihli anaokulu çocukları gibi, tek sıra halinde düşüyoruz muhtarın peşine. Pis bir çamurun içinde, bata çıka yürüyoruz. Etrafımda uçuşan sineklerin vızıltısı kulaklarımı tırmalıyor. Ne yana dönsem, burnumda ekşi tezek kokusu. Kusmamak için zor tutuyorum kendimi.

Köyün az dışındaki söğütlüğe girip, barakadan hallice bir evin önünde duruyoruz. Islak odun yığınlarıyla küspe tepeciklerinin arasında kaybolmuş neredeyse. Simli sıvasının altından kerpiç tuğlalar sırıtıyor. Damın kenarından taşan saçaklar, ihtiyar bir adamın seyrek ve yağlı saç telleri gibi aşağıya sarkmış. Her şeyiyle, sıradan bir köy evi. Sıradan olmayan tek şey, koca koca kalaslar çakılarak dışarıdan kapatılmış pencereleri…

Evin kapısında bekleyen kırk yaşlarındaki üniformalı polis saygıyla karşılıyor bizi. Başkomiser ve savcı önden, ben arkadan, taş eşiğin üzerinden dikkatle aşıp içeri giriyoruz. Evin içi savaş alanı gibi. Tüm eşyalar etrafa saçılmış. Yorganlar, battaniyeler, entariler, fistanlar, kaba taş zemindeki eski kilimin üzerine dağılmış haldeler. Kenarları lime lime olmuş. Isırılmış gibi. İsten kararmış, kireç badanalı duvarda tırnak izleri. Havadaki kusmuk ve idrar kokusu, dayanılır gibi değil. Belli ki uzun ve acılı bir ölüme tanık olmuş, bu tek göz oda.

Gözlerim karanlığa alışınca, somyadaki karaltıyı fark ediyorum. Kalasların aralarından sızan cılız gün ışığının daha da solgunlaştırdığı, o bembeyaz yüzü görüyorum. Balmumundan bir heykele benziyor bu haliyle. Yaklaşıyorum. Eskiden yaşıyor olduğuna dair tek belirti, yarı açık gözkapaklarının arasından görünen buz mavisi gözler. Yüzüne eğiliyorum. O parlak gözlere takılıp kalıyorum. Sanki bir ölünün gözleri değil bunlar. Canlı gibi. Bana bakıyor gibi… Beni görüyor gibi

O an, tuhaf bir duygu kaplıyor içimi. Sırtım ürperiyor. Burnuma dolan kekremsi ceset kokusu, genzimi yakıyor. Midemden ağzıma acı bir tat yükseliyor. Öğürerek evden dışarı atıyorum kendimi. Çıkarken ayağım eşiğe takılıyor, tökezliyorum. Tam yüzüstü yere kapaklanacakken, kapıdaki polis kolumdan yakalıyor beni. Gözlerindeki sırıtkan ifadeyi görmezden geliyorum.

Evin arkasındaki bostana doğru telaşla yürüyüp, sinirden, saçımla başımla oynamaya başlıyorum. Ellerim hâlâ titriyor. Ayaklarımın dibinden bir çekirge zıplıyor. Uzaklarda, bet sesli bir horoz ötüyor. Bir sigara yakıyorum. Bir-iki nefes çekince, biraz sakinleşiyorum. Kendi kendime söyleniyorum. “Geri zekâlı mısın oğlum sen? Sanki ilk kez ceset görüyormuşsun gibi… Rezil ettin be kendini…”

Birkaç dakika sonra, kapının önünde toplanıyoruz. Üniformalı polislerin en kıdemlisi, defterine aldığı notları aktarıyor başkomiserime. “Maktulün adı Naciye Temel, amirim. Altmış dört yaşında. Birkaç yıldır bu köyde yaşıyormuş. Dikkat buyurduysanız, kapı ve pencereler dışarıya doğru açılıyor. Birileri dışarıdan kalaslar çakarak, hepsini kapatmış. Kadın günlerce evde hapis kalmış. Mutfak ve tuvalet zaten evin yanındaki şu bitişik bölümde. Muhtemelen açlık ve susuzluktan ölmüş kadın. Herhangi bir darp izine rastlamadık.”

“Cesedi kim buldu?”

Biraz ötede, elleri önlerinde sessizce bekleşen köylülerden biri atılıyor, “Ben buldum, amirim. Adım İhsan. Komşu köydenim. Naciye Teyze’ye her hafta sıkma tereyağı getiririm. Bugün de sabah namazından sonra geldim. Bir de baktım ki, evde bir acayiplik var. Vardım, muhtara haber ettim hemen.”

Sözü muhtar alıyor, “İhsan bizi vaziyetten haberdar edince birlikte eve geldik, amirim. Önce birkaç defa seslendik Naciye Hanım’a. Cevap gelmedi. Biz de kapıdaki kalasları keserle söküp, içeri girdik. Baktık ki, maalesef vefat etmiş. Sonra da 155’e telefon açtık.”

Toplanan kalabalığa dönüp, “Aranızda olayı gören, bilen var mı arkadaşlar,” diye soruyor başkomiserim, “Koca koca kalaslar çakılmış evin pencerelerine. Çekiç seslerini duymadınız mı hiç?”

Herkesin başı önde. Yanıt veren yok.

“Kadıncağız kaç gündür evinden çıkmamış, merak da mı etmediniz? Nerede bu, öldü mü kaldı mı diye?”

Sessizlik.

Amirim bıkkınlıkla iç geçiriyor, “Kendisinin bir hasmı, düşmanı var mıydı peki?”

Ahalinin üstüne çöken suskunluk, yoğun ve yapışkan bir sis bulutu gibi.

“Kan davası? Arazi konusu? Alacak, verecek meselesi? Ya da herhangi başka bir şey?”

Yine yanıt yok.

***

Yarım saat sonra, hepimiz köy meydanındaki kahvehanede oturup köpüklü ayranlarımızı yudumlarken, olayın ayrıntılarını anlamaya çalışıyoruz. Böyle kırsal bir bölgede, şehirdeki teknolojik olanakların çoğundan yoksunuz ne yazık ki. Etrafta ne tek bir güvenlik kamerası var, ne de MOBESE kaydı. Olay yeri inceleme ekibi ile ambulans henüz yolda. Kriminal inceleme tamamlandığında, belki bir ipucu elde edebileceğiz. Ama şimdilik, elimizde tek şey var; kendi evine diri diri gömülmüş, zavallı yaşlı bir kadın…

Köydeki herkes aynı şeyi söylüyor, “Böylesi bir caniliği köyden kim yapar, amirim? Muhakkak dışarıdan gelen bir delinin, bir meczubun işidir bu…”

Öğle yemeği için muhtarın evine davet edildiğimizde, ne yazık ki cinayet soruşturmasında henüz hiç bir ilerleme sağlayamamış durumdayız. Değirmen taşı büyüklüğündeki bakır siniye dizilmiş tavuklu güveçle, ciğerli iç pilavı mideye indiriyorum. Üzerine de safranlı zerdeyi kaşıklayınca, vücuduma bir ağırlık çöküyor. Sofranın başındaki köylüler, sahici görünen bir ilgiyle, savcının farla tavşan avı anılarını dinliyorlar. Diz üstü oturmaktan bacaklarım fena karıncalanmış, amirimden izin isteyerek kalkıyorum. Avludan dışarı çıkıp köyün içlerine doğru yürürken, bir sigara yakıyorum.

Pişmiş tuğla ya da kerpiçten örülü, sıvaları dökülmüş, tek katlı evlerin arasından geçiyorum. İskarpinimin tabanı iki parmak kalınlaşmış, ayağımı zor kaldırıyorum. Köydeki balçık bilek hizasında belki ama fukaralık, insanın boyunu aşıyor.

Etrafta kimseler yok. Ne kocaman birer at nalı ya da nazar boncuğu asılı kapıların taşlıklarında oturup kınalı elleriyle örgü ören, toprak yüzlü kadınlar… Ne budaklı meşeden kesilmiş bastonlarına dayanarak, ağır ağır camiye doğru adımlayan dedeler… Ne oradan oraya koşturan siğilli oğlanlar… Yalnızca, sağda solda eşelenen birkaç cılız tavuk ile önündeki bodur otları kıtır kıtır kemiren, uyuz bir katır. Hepsi o kadar. Herkes evine kapanmış, perdelerini sıkı sıkıya çekmiş. Anadolu’daki çoğu köyde olduğu gibi, burada da mutaassıp ev halkının yabancı erkeklere görünmemesi âdetten olmalı. Soruşturmanın selâmeti için tüm kapıları çalıp, kadınların ve hatta çocukların ifadelerini almamız iyi olurdu aslında. Ama köylüler bize geldiğimiz andan beri öyle saygılı, öyle nazik davrandılar ki, ailelerini rahatsız edip evlerinin mahremiyetini bozmaktan çekiniyorum. Başım önde, hızlı adımlarla yürüyüp gidiyorum.

Elle tutulur hiçbir ipucuna ulaşamamış olmaktan dolayı, canım hayli sıkkın. Böyle kendi halinde, kalender bir köyde, bu kadar hunharca bir cinayeti kim, neden işler?

Düşündükçe, köylülerin yorumlarına ben de hak vermeye başlıyorum. Katilin psikopat bir cani olması fikri daha akla yakın geliyor. “Civardaki ilçelerin emniyet ve jandarma teşkilatlarıyla konuşmalı,” diye düşünüyorum, bölgelerinde şüpheli bir şahıs olup olmadığını araştırmakta fayda var. Eli çekiçli bir deli, aramamız gereken…

Bu arada, evlerin olduğu bölgeden bir hayli uzaklaşıp, köyün mezarlığına ulaştığımı fark ediyorum. Akçalar’ın sırtını dayadığı tepenin ardına düşüyor mezarlık. Dört tarafı ulu kavaklarla, servilerle çevrili. Sigaramdan son bir nefes çekip, gözlerimi kapatıyorum. Lodosla titreşen yaprakların çıtırtısıyla, cırcırböceklerinin coşkulu şarkısını dinliyorum bir süre. Toprak ve ıhlamur kokan nemli havayı derin derin içime çekiyorum. Köy ne kadar bomboz ve kasvetliyse, köyün mezarlığı da tersine, o kadar yeşil ve huzurlu. Diriler ülkesi ile ölüler diyarının bu çelişkili hali, tuhafıma gidiyor…

Mezarlarının başucunda sessizce nöbet bekleyen taşların üzerlerindeki yazıları okumaya başlıyorum. Durali kızı Semanur Yaldız. Ruhuna Fatiha. “Yazık,” diyorum, “On altısında ölmüş. Daha gencecikmiş.” Muammer kızı Kübra Kılıç. Bu kızcağız da, henüz on dört yaşındayken göçüp gitmiş. Boğazım düğümleniyor. Hacı Osman kızı, Elmas Çakır. Daha on yedisindeymiş. Bir diğeri, onun yanındaki derken, şaşkınlığım gitgide artıyor. Son zamanlarda neredeyse bir düzine genç kızın, daha on sekizini bile göremeden ölüp gitmiş olduğunu görüyorum. Böyle küçük bir köyde, bu kadar çok gencin hayatını kaybetmesi normal mi yani?

Bir fikir edinebilmek için, tüm mezarlığı baştan sona gezip, diğer mezar taşlarındaki tarihleri de okuyorum tek tek. Hayır. Durum hiç de doğal görünmüyor. Önceki yıllarda vefat edenler, çoğunlukla yaşlılar. Erken yaşta ölüm yok denecek kadar az. Son bir kaç senede olağanüstü bir şeyler olduğu kesin. Köye dönünce muhtara sorup, kızların başlarına geleni öğrenmeye karar veriyorum.

Tam o sırada, mezarlığın diğer ucundan gelen bir tıkırtıyla irkiliyorum. Mezar taşlarının arasına gizlenerek, sessizce o tarafa doğru yöneliyorum. Birkaç adım sonra, ağaçların arasında görüyorum onu… Büyükçe bir kayanın üzerine bağdaş kurup oturmuş. Çok zayıf. Pis siyah sakalı, neredeyse bütün yüzünü kaplıyor. Üzerindeki örgülü hırkanın her tarafı delik deşik. Poturunun rengi atmış, paçaları çamur içinde. Ayakları çıplak. Başını hafifçe yana eğmiş. Elindeki tahta saplı bir çekiçle, oturduğu kayanın ön yüzündeki bir noktaya devamlı vurmakla meşgul. Donuk gözleri hayali hedefine kilitlenmiş, ha bire taşı dövüp duruyor. Bir yandan da dudaklarını kıpırdatıyor. Kendince bir şeyler mırıldanıyor sanki.

Bir an bütün vücudum kaskatı kesiliyor. Nefesimi tutuyorum. Tabancamı çekip, haykırarak öne atlıyorum. Ellerini kaldırmasını, hemen yere yatmasını, teslim olmasını söylüyorum. Başını çevirip, yüzüne doğrulttuğum çelik namluya bakıyor. Yaşadığı dehşeti, o an gözlerinde görüyorum. Sonra birdenbire, oturduğu kayadan aşağı sıçrıyor, ormana doğru tavşan gibi kaçmaya başlıyor. Duraksıyorum. Ne yapacağım ben şimdi?

Köy mezarlığının huzurlu sessizliği, karşıki tepeden yankılanan şiddetli bir patlama sesi ile bozuluyor. Bir anda, her şey donup kalıyor sanki. Yel esmez, yapraklar çıtırdamaz, cırcırböcekleri ötmez oluyor. Dünya duruyor…

Zaman yeniden akmaya başladığında, bir kez daha görüyorum onu. Yirmi-otuz adım ötemde, ayakta öylece dikiliyor. Arkası dönük. Tabancam hâlâ elimde, yaklaşıyorum. Başını omuzlarının arasına gömmüş, ellerini dizlerinin arasına saklamış. Vücudu korkuyla iki büklüm olmuş. Titriyor.

Derin bir nefes alıyorum. Şükürler olsun. Eğer kaçmaya devam etseydi, ikinci mermiyi, az önce yaptığım gibi havaya değil, sıska bacaklarına sıkmak zorunda kalacaktım. Boynundan tutup, sertçe aşağıya bastırıyorum. Hiç direnmiyor. Soğuk toprağın üzerine yüzükoyun yıkılıyor. Ahırdan çıkmış gibi kokuyor. Ellerine kelepçeleri geçiriyorum. Bilekleri incecik. “Niye kaçtın lan,” diye bağırıyorum, “Niye durmadın?”

Cevap vermiyor.

***

Yakaladığımız adamı ekip otosuna bindirip, dönüş yoluna koyuluyoruz. Sabah ıstırapla çıktığım dik yokuşu, piknikten eve dönüyormuşçasına, sabırsız bir keyifle iniyorum bu kez. Arka koltuktaki savcının ağzını bıçak açmıyor. Ara sıra dikiz aynasından göz göze geliyoruz, yüzümdeki gururlu ifadeyi belli etmemeye çalışıyorum. O ise, hiç oralı değilmiş gibi davranıyor -yan camlardan dışarıyı seyrediyor sözde.

Saatler sonra, güneş batı ufkuna yaslanırken, Emniyet Müdürlüğü’nün otoparkından içeri giriyoruz. Sabahki dostane havanın aksine, şimdi sinsi bir yağmur atıştırıyor bizim şehre.

Köylülerin ifadesine göre, şüphelinin adı Ömer’miş. “Deli Ömer” derlermiş. Komşu köylerden birinde, öksüz ve yetim büyümüş. Bir süre sonra köylüler onu itip kakmaya başlayınca, ormana kaçmış. Yıllardır dağlarda tek başına yaşıyormuş. Köylüye yanaşmaz, kimseye görünmezmiş. Ancak, hep yakınlarda olduğunu herkes bilirmiş. Çoğu zaman onun kendilerini yukarıdan bir yerden gözetlediği duygusuna kapılırlarmış. Bazen kümeslerden bir-iki tavuk kaybolduğunda, ya da öğlen yaylakta uyuklayan çobanların ağaca asılı esvapları sırra kadem bastığında, Ömer’den kuşkulanırlarmış. Lâkin peşine düşmeye çekinirlermiş. Çünkü ne yapacağı belli olmazmış. Ne de olsa deliymiş…

Gece boyunca ifadesini almaya çalışıyoruz Ömer’in. Daha çok, bir monolog halinde geçiyor sorgu süreci. Biz sordukça, o susuyor. Kestane rengi gözlerini sorgu odasındaki plastik masanın üzerine dikiyor. Hiçbir sorumuza cevap vermiyor. Ortamdaki tek ses, alçak gri tavanda sürekli dızlayan solgun floresanın gürültüsü. Söylediklerimizi anlaması bir tarafa, bizi duyduğundan bile emin değiliz. Başka bir âlemde geziniyor sanki. Eğer Naciye Teyze’yi o öldürdüyse, cinayetin nedenini ve olayın ayrıntılarını belki de sonsuza dek öğrenemeyeceğiz.

Saatler sonra, pes ediyoruz. Odadan çıkınca başkomiserim sıkıntıyla söyleniyor, “Böyle giderse, iki günlük gözaltı süresince hiçbir ilerleme kaydedemeyiz. Salıvermemiz gerekecek.”

“Nasıl salarız, amirim? Görüyorsunuz işte, adam düpedüz manyak. Ya katil oysa?” Sesimin bu kadar yüksek çıkmasına ben de şaşırıyorum.

“Ne yapalım lan? Ne parmak izi var ortada, ne bir şey. Elimizde hiç delil yok. Eğer itiraf ettiremezsek, daha fazla burada tutamayız adamı.”

Ömer’in yeniden Akçalar’a dönmesinin düşüncesi bile beni dehşete düşürmeye yetiyor. Orada yaşayan o gariban insanların güvenliğini nasıl sağlayacağız? Bir cinayet daha işlerse, bunun hesabını kim verecek?

Başka bir yerden tutturmayı deniyorum, “Köydeki kızların ölümünü muhtarla konuştum, amirim. Kimi ateşli hastalık geçirmiş, kimi uçurumdan aşağı yuvarlanmış, kimi mantardan zehirlenmiş. Jandarma’dan doğrulattık. Hepsi de doğal nedenlerle ölmüş gibi görünüyor. Ama yine de…”

“Yine de ne?”

“Yine de benim içim pek rahat değil, amirim. Ya zavallı kızların ölümünde de bu delinin parmağı varsa? Biliyorsunuz, bir kez öldüren, bir daha öldürür.” Sondaki klişe cümleyi, izlediğim polisiye filmlerin birinden alıntılıyorum.

Başkomiserim sarkık kırçıllı bıyıklarının uçlarını ısırmaya başlıyor yine. Seviniyorum. Seçenekleri kafasında tarttığının işareti bu. “İyi tamam,” diyor, “Savcıyla konuşup, ek gözaltı süresi alayım bari…”

***

Saat gece yarısını geçiyor. Bütün çabamıza rağmen Deli Ömer’in ağzından tek sözcük dahi alamıyoruz. Çaresiz, kendisini bodrum kattaki özel nezarethaneye gönderiyoruz. Hepimiz yorgun düşüp, Cinayet Büro’nun suni deri kaplı, sert koltuklarında sızıp kalıyoruz.

Sabaha karşı, sırtımda bir üşümeyle uyanıyorum. Bitkinim. Kırış kırış olmuş mavi gömleğime sinen ekşi tezek kokusuna içimden sövüyorum. Sessizce kalkıp, pencereyi aralıyorum. İçeriye taze, serin bahar havası doluyor. Kimseyi uyandırmamaya çalışarak, sorgu odasının bitişiğindeki kontrol bölmesine giriyorum. Niyetim, geceki sorgunun görüntü kayıtlarına bir göz atmak. Sorduğumuz sorular karşısında verdiği, ancak o sırada yorgunluktan fark etmediğimiz olağan dışı bir tepki, farklı bir beden hareketi, ufacık bir mimik… Belki yepyeni bir ipucuna kapı aralar, diye ümit ediyorum.

Bütün bandı ileri-geri sardırarak, baştan sona dikkatle izliyorum. Yok. Hiçbir şey yok. Tam vazgeçip cihazın durdurma düğmesine basacakken, şaşkınlıkla donakalıyorum. “Bu herif ne yapıyor böyle yahu?”

Ekrandaki görüntüde, biz dışarı çıkınca odada yalnız kalan Ömer’in tuhaf hareketler yapmaya başladığı görülüyor. Köyün mezarlığında onunla ilk karşılaştığım zamankine benzer şekilde, ellerini yumruk yapıp, ritmik aralıklarla masaya vuruyor. Aynı anda da bir şeyler mırıldanıyor.

Ne dediğini duyabilmek için, bir ümitle, ses düğmesini sonuna kadar açıyorum. Kim bilir, belki de işlediği cinayetleri itiraf ediyor… Belki de, “Katil benim, hepsini ben öldürdüm,” diyor…

Ama yanılıyorum. İtiraf değil bu. Salyalı dudaklarından, çocuksu bir tekerlemenin dizeleri dökülüyor sadece…

Elemtere fiş,

Kem gözlere şiş.

Kenâfir göz Naciye,

Köye geldi geçende.

Nazar etti kızlara,

Hepsi girdi mezara.

Analar hep ağladı,

Yürekleri dağladı.

Bitmedi köyün derdi,

Âzâlar karar verdi.

Muhtar vurdu çiviyi,

Gömdüler Naciye’yi.

Şer yenemedi hayrı,

Kızlar kurtuldu gayrı.

Elemtere fiş,

Kem gözlere şiş…

Erkek seri katiller/3. Bölüm – karanlıktaki ışık

Araştırmaların boyutunu değiştirecek buluş, adlî bilim adına da atılan ilk adım oldu. Parmak izini okuma sanatı… 700’lü yılların başlarında, Çinli bilim adamları, parmak izlerinin eşsiz olduğunu keşfetti. Bu buluştan sonra parmak izleri mühür olarak kullanılmaya başlandı. Parmak izleri 11. yüzyılda ilk adlî vakada kilit rol oynadı. Quintillian isimli Romalı bir avukat, bir cinayet davasında olay yerinde tespit edilen kanlı parmak izlerinden yola çıkarak katili resmen deşifre etti. Davada öldürülen yaşlı bir kadının katili, aslında kadının kör oğluydu. Diğer bir anlamla, ilk kez adlî bilimin o günkü yöntemleri ile bir dava sonuçlanmıştı. 1247 yılında ise adlî bilim ile ilgili ilk kez bir kitap yayınlandı. Kitabın yazarı Sung Tzu isimli Çinli avukattı. Hsi Duan Yu (Yanlışları temizleme sanatı) isimli eseri ile adlî bilim dünyasına ışık tuttu. Kitabın içeriği ise, intihar, cinayet ve doğal ölüm arasındaki farklılkları anlatmaktaydı. Bu kitap aynı zamanda adlî tıp adına da ilk bilimsel yayındır.

Artık üniversitelerde adlî bilimin farkına vardılar. Her ne kadar bilim dünyası gelişse de, o dönemin en güçlü otoritesi yine din ve inanç dünyasıydı. Ticaretin gelişim süreci ile birlikte, misyonerler de ticaret gemileri ile dünyanın dört bir yanına açılarak, Hristiyanlığı yaymak için büyük çaba harcılıyorlardı. Hâlâ çoğunlukla monarşik bir yapının hâkim olduğu dünyada, krallar elde ettikleri toprakları, kendi yakınlarına ve onlara yakın duranlara hibe ediyorlardı. Kralliyete dâhil olan topraklar ve o toprakların kabileleri, kralın bu cömert tavırları karşılığında savaşçılarını sunmaktaydılar. Ancak bazen bu durum ters tepmekteydi. Kraliyete bağlılıklarını ilan eden kabileler, zamanla güçlenerek, aynı kraliyeti tehdit etmekteydiler. Ya da iki ayrı kraliyet bir toprak uğruna karşı karşıya gelmekteydi. Örneğin İngiltere ile Fransa sık sık karşıya geliyordu.

Haçlı seferlerini de unutmamak lazımdı. Haçlı seferleri, tapınak şövalyelerinin önderliğinde başlayıp, sonrasında Hristiyan dünyasına tehdit oluşturdukları için işkence görerek idam edilmişlerdir. İlk haçlı seferi, 1096 yılında Müslüman’lara yönelik başlatılmıştı. Ancak kutsal toprakları fethetme girişimi sonuçsuz kalmıştı. Ardından düzenlenen iki haçlı seferi de başarısızlıkla sonuçlanmıştı. 4. haçlı seferi ile birlikte çok istenen Konstantinopolis fethedilmişti. İspanya’da bulunan İslâmî oluşuma karşılık olarak da haçlı seferleri düzenlendi. Son olarak 6. haçlı seferi ile birlikte Kudüs de fethedildi. Hristiyanlık âlemi git gide genişlemekteydi.

1387 yılında ise Avrupa’da geriye kalan son pagan ülkesi de Hristiyanlığı kabul etmişti. Gelişen ticaret dünyası her zaman olumlu gelişmelere yol açmamıştır. 14. yüzyılda Çin ile Avrupa arasındaki ticaret yolları, ticarî malların yanı sıra, Avrupa’ya vebayı, diğer adıyla kara ölümü de getirmişti. Siyah veba 25 milyonun ölümüne açmıştı.

Orta Çağın sonlarına doğru 4 ulus doğdu: Fransa, İngiltere, Portekiz ve İspanya. Ancak hâlâ kilisenin otoritesi ciddi bir şekilde hissedilmekteydi. Öyle ki Katolik dünyasının iki papası vardı. Biri Vatikan’da, diğeri ise Fransa’daydı. Yolsuzluk kilisenin merkezindeydi. Güç, inancın önüne geçmiş durumdaydı. Ancak hâlâ insanları etkileyebiliyordu. Ortodoks inancı hâlâ yayılmaktaydı. 906 yılında Başrahip Regen, büyücülük yapanları kınadı. Avrupa’yı kasıp kavuran dedikodular yayılıyordu. Anlatılanlara göre doğaüstü güçlere sahip olan insanlar Avrupa’nın dört bir yanına yayılmıştı. Başrahip Regen bu durumu, şeytanın işi olarak kınadı. Ancak bu kınama dedikoduların önüne geçemedi. Halk ilk kez Katolik dünyasını bu garip dedikodu sebebiyle sorgulamaya başladı. Katolik dünyası bu tehdit karşsında sessiz kalma niyetinde değildi. 13. Yüzyılın ortalarına doğru ilk kez resmen engizitörler kilise adına yola çıktılar. Yola çıkma nedenleri ise, büyücüleri ve cadıları tespit edip onları yakmaktı.  Engizitörlere dünyadaki kötülüğü yok etmek adına tüm yetkiler verilmişti. 1257 yılı itibariyle yine kilisenin tartışmalı bir yaptırımı ilan edildi. İşkence ile itiraf ettirmek kabul edilemekteydi. İşte tüm bu yapılanma içerisinden, birkaç satır önce bahsettiğim tapınak şövalyeleri de nasiplerini aldılar. Kendilerini Hristiyanlığı korumaya adayan bu savaşçılar, ne var ki siyasetin gücü karşısında kendilerini savunamadılar ve işkence altında kiliseye ihanet ettikerini itiraf ettiler ve yakılarak öldürüldüler. Bu olay aynı zamanda cadı avının resmi başlangıcı oldu. Aynı dönemde, yani Orta Çağ’da, seri katiller türemeye başladı. Kimi seri katiller kendilerini o dönemin karmaşası altında kamufle etmeyi başardı ve çeşitli nedenlerden ötürü karanlık zevklerini resmen icra edebildiler. Orta Çağ seri katilleri ise bugünkü modern çağ seri katil profillerine çok yaklaşmışlardı. Kurban sayısı arttıkça, aristokratik statüleri de artmaktaydı. Dolayısıyla bu seri katilleri deşifre etmek mümkün değildi. Trajikomik ama bu bahsi geçen insan avcıları ile Jeanne d’Arc arasındaki bağlantı oldukça ilginçtir.

KARANLIKTAKİ IŞIK ARKIN GELİŞİN ERKEK SERİ KATİLLER DEDEKTİF DERGİ

Suç Hikayesi Dinle: Gülümse 🔊🎧

Siyah elbisesinin etekleri rüzgârda dalgalanıyordu. Kumral saçları bir toka ile sımsıkı bağlanmamış olsaydı, ne güzel eşlik ederdi eteğine.

Yanına yaklaştım… “Merhaba,” dedi. Çekik gözleri gülünce daha da küçülmüş, göz bebekleri kirpiklerinin arasında kaybolup gitmişti. Az sonra öleceğini bilseydi yine böyle sıcacık gülümser miydi acaba? Niyetimi belli etmedim tabii. Son saatlerinde istediği kadar şımarmasına izin verdim. Bu onun hakkıydı…

Anlamışsınızdır, ben bir katilim… Polislerin beş yıldır yakalamaya çabaladığı fakat bir türlü yakalayamadığı bir seri katil. Katil kelimesini pek sevmem aslında. Ben kendimi sanatçı olarak tanımlarım. Kurbanlarım da sanat eserlerim. Onları bir sanat galerisinde sergilemesem de, herkesin görebileceği yerlere bırakırım.

İnsan neden birini öldürür? Kıskançlıktan mı? Kızgınlıktan mı? Hırstan mı? Hastalıktan belki de… Her katilin bir sebebi vardır mutlaka. Sebepsiz yere öldürmedim şimdiye kadar ya da her seferinde bir sebep yarattım diyelim biz ona. Hem, deli miyim kardeşim ben, durup dururken katil olayım.

Eh, şimdi soracaksınız “Neden katil oldun peki,” diye. Bazı insanlar küçükken polis olmayı ister. Hatta bazıları çıtayı daha yükseğe çıkarır, ajan olacağım der. Ben hep katil olmak istemiştim… Yok yok, boşuna beklemeyin, çünkü bu klişe cümleyi kurmayacağım. Günün birinde katil olacağımı rüyamda görsem, inanmazdım ben küçükken. Alelade bir çocuktum. Her çocuk kadar yaramaz, her çocuk kadar afacan, her çocuk kadar saftım işte. Benden bir baltaya sap olmayacağı daha o yıllarda belliydi. Zavallı anam az uğraşmadı beni adam etmek için. Şimdi kalksa da görse… Ülkeyi seri cinayetlere boğan oğluyla övünürdü belki de.

Uzun lafın kısası sonradan geldi bu istek bana. Ulan dedim  kendi kendime, bu yaşına geldin hâlâ dikiş tutturamadın. Anca karı kız peşinde koş. Bu cümleyi annem söylemişti de, oradan kalmış aklımda.

“Sen anca karı kız peşinde koş. Bu ay da bir iş bulamazsan, baban kapının önüne koyacak seni, bunu böyle bilesin.”

Sesi kulaklarımda hala rahmetlinin.

Neyse, dağıttım yine konuyu. Ne anlatıyordum? Haa, uzun lafın kısası diyordum…  Amaçsızca geçen hayatıma bir renk katma çabam bir gün izlediğim bir filmle değişiverdi. Gerçek hayat hikayesiymiş üstelik iyi mi? Daha bir etkilendim.

Adamın biri zevk için öldürüyor. Önce hayat kadını olan annesinden intikam almak için sadece hayat kadınlarını öldürürken, bir de bakıyorsun önüne çıkanı deşiyor adam. Polisleri bir ters köşe edişi var ki, evlere şenlik. Her cinayetini başka yöntemlerle işliyor. Ara ki bulasın yani… Bir de yardımcısı var. Valla, sanki yardımcısı adamdan daha fazla psikopat. Durun bakayım, neydi filmin adı?… Neyse neyse, film tanıtımına dönmesin iş. Ne diyordum? Hah! Gece rüyalarıma girdi katil. Ben de yardımcısıymışım. Altını üstüne getiriyorduk dünyanın. Artık nasıl eğlenmişsem rüyamda,  gözümü açtığımda sırıtıyordum. Olur mu ulan, dedim kendi kendime. Olur mu olurdu valla…

Tamam tamam çok ısrar ettiniz, anlatıyorum ilk cinayetimi. O aslında tam bir komediydi. Bir gecede damarlarıma doluveren öldürme isteğini bastıramayınca, harekete geçmeye karar verdim. Gecenin karanlığında sokaklarda öldürmeye müsait birini bulurum herhalde, dedim ve attım kendimi dışarıya.

Yok kardeşim… bir Allah’ın kulu da olmaz mı sokaklarda? Yok! Issız sokakta bir aşağı, bir yukarı, belki elli tur attım. Çıkmıyor karşıma hiç kimse. Hayır, çıksa sanki nasıl öldüreceksem? Ne bir plan var kafamda, ne de elimde bir cinayet aleti. “Olsun,” diyorum kendi kendime. “Bulurum ben onu haklamanın bir yolunu.”

Sessizliğine güvendiğim sokakta böyle diye diye iki saati devirdim. Sonra baktım, uzaktan salına salına bir adam geliyor. Burnunun ucunu zor görüyor; kafayı çekmiş belli ki. Tam benlik anlayacağınız.

Önünü kestim. “Zsen kimsinyy yahu,” gibi bir şeyler söyledi. Adamdan gelen alkol kokusuna zar zor dayanıyorum. Bir sivrisinek falan olsa karşısında, bir solumada gebertir. O derece içmiş herif.

Aklımca korkutmak için bir iki laf ettim. Şimdi hatırlamıyorum ne dediğimi. Adamda ufacık bir korku belirtisi yok. Bir de, hangi hayvana benzeteceğime karar veremediğim bir sesle kahkahayı basmasın mı? İyice elim ayağıma dolandı.

Elimle ağzını kapatmaya çalıştım. Tamam, etraf ıssız da, adamda da bir ses var, yedi mahalle öteden duyulur. Sımsıkı bastırtım elimi ağzına. Kahkahaları kıkırdamaya dönüştü ama susmadı bir türlü herifçioğlu.

Yuvarlanıverdik birden… Bir görseniz, adam üstte ben altta, ben üstte adam altta tıkır tıkır gidiyoruz. Sanki Kartal Tibet’le Hülya Koçyiğit çayırda, çimenlerin üzerinde yuvarlanıyor. Fonda bir şarkımız eksik, “Ah ne güzel, ne güzel seni sevmek. Ah ne güzel, ne güzel,” diye.

İyice kafam attı. İlk iş, yuvarlanmaya bir son verdim. Gavur ölüsü gibi mübarek. Sağa itiyorum, sola itiyorum, çıkamıyorum altından adamın. Onun hali benden beter. Sızdı kaldı üzerimde. Madem sızdın be adam; çeneni de kapatsana. Adam uykusunda bile konuşuyor yahu!

Uzatmayalım, çeşitli uğraşlardan sonra kurtardım kendimi. Yolun ortasında boylu boyunca yatarken, başladım yüzüne bakmaya. Hay Allah! Pek de şirin yahu… Öldürmesem mi ne yapsam? Olur mu canım öyle iş? Öldürmeye çıktık madem, öldüreceğiz. Sırıtma öyle pişmiş kelle gibi! İstediğin şirinliği yapabilirsin. Kafaya koydum seni bu gece öldüreceğim.

Önce boğazını sıkmaya başladım. Ben sıkıyorum, o sırıtıyor. Gözleri yuvalarından fırlayacak herifin, umurunda değil. Tepinmiyor bile… Böyle de hiç tadı çıkmaz ki. Baktım olmayacak, kaldırdım adamı yattığı yerden. Zar zor evinin adresini aldım ağzından. Şanslı adamım vesselam; evi dağın başında, müstakil bir ev çıktı. Allah’tan yalnız yaşıyormuş. Etrafta konu komşu da yok. Çöpsüz üzüm yani…

Tam yatağına yatıracağım “Çişim geldi,” demesin mi? Tuvalete de götürdüm. Sözde adam öldüreceğiz; bakıcı olduk resmen. Sabaha kadar başında bekledim. Gece bir kere daha tuvalete götürdüm. “Ulan sen bir ayıl, bak ben sana neler edeceğim.”

Sonunda sabah oldu. Adamın horlamaları azaldı. Hafif mahmur gözlerini araladı. Tam karşısındaki sandalye de beni görünce şaşırdı. Gece birlikte içtiği adamlardan biri sandı beni. Öyle olmadığını anladığında ise artık kaçışı kalmamıştı.

Dedim ya, ilk cinayetim komedi filmi gibiydi diye; bu yüzden diğerlerini uzun uzun planlayıp öyle çıktım yola. Prensipli adamımdır… Hiç yaşlı insan öldürmedim meselâ. Yaşlılar başımızın tacıdır. Canım dedem geldi aklıma şimdi. Oyy dedem…

Laf lafı açıyor ya, fazla karıştırmadan konumuza dönelim biz. Öldürdüğüm kişilerin öyle topluma zararlı, tacizci, tecavüzcü, hayat kadını falan olmaları da şart değil. Haa, öyleleri de vardı elbette. Öldüreceğim insanları seçerken, onlarda beni işkillendiren bir şeyler var mı diye bakarım. Ne konuşurlar, nasıl konuşurlar, bu çok önemlidir meselâ. Canımı sıkmalılar; tepemi attırmalılar; biraz da inatlaşmalılar. Gıcık olmalıyım anlayacağınız. Sinirden gözüm dönsün yeter. Bu yüzden kurbanlarımla önceden muhakkak bir samimiyet kurarım. Artık ondan sonra Allah ne verdiyse.

Aradan geçen yıllar boyunca bir sürü insanı öldürdüm. Saydım aslında başlarda. Cinayetlerimin sayısı iki haneli olmaya başladıktan sonra bıraktım ben de saymayı falan.

Önceleri sadece öldürürken, sonraları işin içine azıcık gizem de katmalıyım, deyip bir ritüel oluşturdum kendime. Neymiş efendim, kurbanlar her seferinde başka silahlarla ve yöntemlerle öldürülüyor fakat cesetler hep aynı pozisyonda bırakılıp, kucaklarına kırmızı bir gül bırakılıyor. Nedenini sormayın hiç. Onu da bir film de görmüştüm. Yoksa bir romanda mı okumuştum? Amaan neyse işte… Gizemli görünsün istedim. Bazen sıkılıyorum bu ritüelden. Keşke daha afili bir şeyler bulsaymışım diyorum. O kendini bilmez polisler güllü katile çıkardılar adımı. Böyle lakap mı olur yahu?

Düşünüyorum da, önemli olan lakabım değil aslında; önemli olan beni hâlâ yakalayamamış olmaları. Aslında polislerin bana teşekkür etmeleri gerekir. O monoton hayatlarına biraz renk getirdim. Vatandaş da sayemde seri cinayetler görüyor. Başka ülkelerin ilk seri katili kimdir bilmem de, övünmek gibi olmasın, bizim buralarınki benim.

Şimdi gelelim sana, etekleri ahenkle dans eden kız. Daha bir hafta oldu tanışalı ama çabucak sevdalandın bana. Aşkitomlar, tatlişkomlar; ıyyğğ, iğrenç… Kimseleri de beğenmez… Herkese bir kulp takar… En güzel kendisi… Tam bir gıcık… Tamı tamına benlik yani… Telefonumun karıştırılmayan bir köşesi kalmadı. Hayır, kolayını bulsa bir konum belirleme aleti takacak kıçıma, nereye gitsem yattığı yerden izleyecek beni.

Aslında bir ay kadar sürdürmeye niyetliydim bu aşk masalını ama yok arkadaş çekemeyeceğim. O tombul göğüsleri bile vazgeçiremez beni; bugün bu iş bitecek.

Bu ıssız deniz kenarında buluşma teklifi iyi oldu aslında. Hanımefendinin bana bir sürprizi varmış. İlle de burada buluşmalıymışız. Hay Allah’ın şaşkolozu… Asıl ben ona hayatının sürprizini yapacağım, haberi yok. Bir haftada canımdan bezdirdi şımarıklıklarıyla. Biraz sonra o da diğerlerinin yanında yerini alacak.

Bilmem hangi markanın, bilmem kaçıncı kreasyonu, bilmem kaç bin liralık koca çantasından çıkardığı kutudaymış sürprizi. Hey zavallım… İyi, haydi gönlün olsun; ver bakalım neymiş o?

“Aşkitom, bu kurabiyeleri senin için, kendi ellerimle yaptım. Hayatımda ilk defa mutfağa girdim. Bak, beğenmezsen söyleyeceksin ama tamam mı? Aslında eminim beğeneceğine. İlk kez kurabiye yapmış olsam da, bu işte de harika olduğuma karar verdim. Tadına bakmayacak mısın?”

Hay senin kurabiyeni!.. “Aaa beğenmez miyim hiç tatlişkom? Sen yaparsın da güzel olmaz mı hiç? Bak yedim bile bir tane… Al işte bir tane daha yiyorum. Mmmm nefis olmuş. Ellerine sağlık.”

Ne berbat tadı var yahu şu meretin. Böyle kurabiye mi olur? Yeter artık, tamam! Bitsin bu işkence. Haydi güzelim, şimdi sıra benim sürprizimde.

Ne oluyor lan? Nefesim kesiliyor. Öküz oturdu sanki böğrüme. Midem de bulanıyor. Böüğğğ, kusacak mıyım ne? Ter de bastı…  Ulan ne oluyor?..  Ne bakıyorsun kız? Yardım etsene! Bana bir şeyler oluyor; dizlerimin bağı çözüldü yeminle…  Sırıtıyor mu o öyle? Evet evet, sırıtıyor… Ulan, bir iş var bu işin içinde. Kızım ne yaptın sen bana?

“Şşşşt, korkma aşkitom. Hiç canın acımayacak. Sen de diğerleri gibi bir kaç dakikada öleceksin. Dur dur, panikleme hemen! Debelenmek kurtuluş değil, kaçamazsın artık. Ah siz erkekler ah, ne zaman öğreneceksiniz biz kadınlardan korkmanız gerektiğini. Hepiniz de aynısınız. Her seferinde de düşüveriyorsunuz tuzağıma. Dur dedim ya aşkitom… Çırpınma! Çırpındıkça daha çok acı çekersin. Akışına bırak… Son saniyelerinde bana söylemek istediğin bir şey var mı cicim?.. Yok mu? İyi… Zaten vakit de yok son söze falan. Daha son nefesini verirken fotoğrafını çekeceğim. Koleksiyonumda senin kadar karizmatiği yoktu… GÜLÜMSE AŞKİTOM!”

Bir Alpaslan Kaya Polisiyesi | Unutulmaz ci̇nayet | Bölüm – 4

Ziya Müdür’ün öldürülmesinden sonra bir hafta izin alan Alpaslan, dönüşte genç komiser Selda’nın evinde vereceği yemeğe iştirak etti. Cinayet masasından birçok polisin de katılacağı yemek öncesinde hiçbir cinayetin yaşanmaması ve son bir ayda hiç ihbarın olmaması insanlık adına sevindirici bir gelişme olmalıydı.

İzinli gününde olduğu için mesai arkadaşları gelene kadar masayı hazırlamıştı Selda. Kapının çalınmasıyla da kapıyı açtı ve yüzüne yakışan gülümsemesiyle konuklarını içeri davet etti. Alpaslan yol üzerinde alınan çiçeği genç meslektaşına verdi ve gösterilen odaya doğru ilerledi. Yalnız yaşayan Selda Komiser’in evi son derece özenle döşenmiş mobilyaları, geniş holü ve odalarıyla ferah bir evdi.

Koltuklara oturulmadan masaya oturuldu. Öncelikle Selda’nın elleriyle yaptığı çorba içildi, sonra yine evin kadını tarafından hazırlanan yemek yendi. Üzerine de hazır alınan ancak şerbetinin evde döküldüğü tatlı yenildi. Sonra da masadan kalkılıp televizyon karşısındaki koltuklara oturuldu.

Masa kaldırılınca bir çay suyu konuldu.

Çay beklenirken televizyondaki haberler takip edildi, haberler üzerine konuşuldu. Ancak Alpaslan az konuşuyor, hâlâ arkadaşının öldürülmemesi için bir şey yapamamanın üzüntüsünü yaşıyordu.

Nihayet çaylar geldi. Çayın yanında kuru yemiş de geldi.

Ferdi, çayını yarıladıktan sonra evdeki sessizliği bozdu.

“Başkomiserim?”

Alpaslan çaydan aldığı yudumunu yuttuktan sonra komisere dönüp “Efendim,” diye yanıtladı.

“İstanbul’da hiç unutamadığınız bir cinayet olayı yaşandı mı?”

Alpaslan yarım dakika kadar düşündü. “Ne sormak istediğini biliyorum,” diye başladı. “Seri katiller var mıydı demeye getiriyorsun. Öncelikle biliyorsun ki, İstanbul çok büyük bir şehir, cinayet masasında da çok fazla polis var. Orada işlenen her cinayet dosyasında ben yoktum. Bu yüzden sana anlatabileceğim, içinde olduğum bir seri katil dosyası yok,” diye bitirdi.

Bugün başkomiseri konuşturmaya niyetli olan Ferdi yeni bir soru yöneltti.

“Önemli bir dosyada çalışmadınız mı yani?”

Alpaslan düşündü, sahiden de böyle bir dosya yok muydu? Hayır… Bir olay var ama… Hatta gazetelere de çıkmıştı, iki gün manşetleri süslemişti. Olayın başını anımsamaya uğraştı. Hatırladı.

“Hayır,” dedi. “Elbette unutamadığım bir olay var. Sarıyer Asayiş’te görev yapıyordum o sıralar. Komiserdim bu esnada. Her neyse… Bir ihbar aldık. Aslında bizim bakacağımız bir dosya değildi, ama hassas bir vaka olduğu için bize geldi. Sarıyer, Kumköy’den geliyordu bu ihbar. Şimdiki adı Kumköy. Eski adlı Kilyos, belki bu adla bilirsiniz. Halit diye bir mesai arkadaşım vardı, kulakları çınlasın, o da komiser yardımcısıydı henüz. Şimdi başkomiser oldu, Kayseri’de -memleketinde- görev yapıyor.”

Alpaslan’ın suskunluğu birden bozulmuştu, uzunca cümleler kuruyordu, ekip arkadaşları buna çok seviniyordu.

“Neydi olay başkomiserim?” diye sordu Cemil, ilgilendiğini belli etmek için.

“Sus da anlatıyor işte,” diye payladı Ferdi.

Alpaslan da devam etti:

“İkimiz çıktık yola. Bir, bir buçuk saat içinde de ihbarı yapan kadının evine vardık. Ama ne ev… Kadın ağlıyor, komşuları onu sakinleştirmeye çalışıyor. Evde de iki erkek var. Hemen onlara soruyoruz, nasıl olmuş gibisinden. Yaşlı olanı başladı anlatmaya… Söylemeyi unuttum değil mi? Kadının oğlu kaçırılmış… Hiç de âdeti değilmiş hâlbuki. Efendi, sessiz bir oğlanmış. Güpegündüz, evinin önünden alıp götürüyorlar çocuğu… Adam böyle anlatıyor. Kadın da ağlarken adamın dediklerini bağırarak tekrar ediyor. Halit ile birbirimize bakıyoruz. Nereden başlayacağımızı gerçekten hiç bilmiyoruz, ayrıca bu gibi olaylara İstanbul Emniyet’ten deneyimli polisler gelir.”

Selda, başkomiserinin boşalan bardağını aldı, mutfağa tazelemek için gitti.

“Kadının kocası yok mu başkomiserim?” diye sordu Ferdi.

“Anlatacağım,” dedi Alpaslan. “Dilim kurudu.”

“Ben size su getireyim başkomiserim,” dedi Cemil.

Cemil su için mutfağa giderken Selda da çayı getirdi. Alpaslan üfleyerek bir yudum aldı ve sehpanın üstüne bıraktı çay bardağını.

“Kadının kocası serseri, sabah çıkar akşam gelir. Evde de baktığınız zaman eşya adına bir şey de yok. Çıplak bir ev,” dediğinde Cemil su getirmişti. Bardağı aldı, ama içmeden anlatmaya devam etti. “Yaşlı adamı kapı dışına aldım, anlattırıyorum: Adamın nerede olacağına dair bilgi aldıktan sonra Halit’i gönderdim. Sağlık ekibi çağırmışlar biz gelmeden önce, onlar geldi, kadını sakinleştirdiler. Kadın sakinleşince onunla konuşmaya başladım, kadın ev temizliği yaparken çocuk da oynuyor kapının önünde ve daha önce dediğim gibi alıp götürüyorlar… Kadının tarifine göre zayıf, uzun boylu, uzun saçlı bir adammış. Odadaki komşulara sordum, tanıyan, gören yok. Neyse ki, bizim Halit adamı bulmuş, getirdi. Ona tarif ettim. Biraz sessiz kaldı.”

Cemil’in getirdiği suyu içti, sehpaya boş bardağı koyarken de çaydan bir yudum aldı.

“Adamın sessiz kalması, sizi kuşkulandırdı tabii,” diye katıldı Selda.

“Elbette. Ama adam, tanıdığını da itiraf edince gelişme sağladık. Adamın bu ikinci evliliğiymiş. Bu kadını hamile bıraktığı için öteki terk etmiş, bununla evlenmiş. Eski kayını olduğunu söyledi. Ciddi bir ithamdır bu. Şüphelinin adresini aldıktan sonra o evden ayrıldık, adamı da yanımıza aldık, yüzleştirmek için. Şüpheli de Çayırbaşı dediğimiz yerde oturuyormuş. Kapısını çaldık, açan yok.”

“Kaçmış tabii…” diye akıl yürüttü Cemil.

Ferdi, başkomiserini konuşturmayı başardığı için mutlu, ama dosyanın konusu nedeniyle mutluluğunu belli edemiyor.

Alpaslan devam etti.

“Evet, Cemil. Kaçmış. Adamı suçlamak için elimizde delil yok doğrusu… Asayişten şüphelinin fotoğrafını bulduk. Kaçakçılık ve gasp gibi suçları varmış zaten. Sonra çocuğun annesine göstermek üzere yeniden eve yollandık. Fakat kadın, çocuğu bu adamın kaçırmadığını söyledi. Yani buna benzemiyormuş.”

“Hadi buyur…” diye tepki verdi Ferdi.

“İyice bakmasını söyledik, kadın aynı cevabı verdi. Birkaç gün geçti üzerinden. Kadının akrabalarıyla konuştuk, adamın akrabalarıyla konuştuk. Bu sırada çocuğun babası da biçare odamıza geldi. Her şeyi itiraf etti: Adam, çocuğunu kaçıranları biliyor.”

“E niye yalan söylemiş?” diye sordu Selda, bir açık yakalamıştı.

“Güzel yakaladın, Selda. Aferin. Adam tam bir fırlama! Aklı sıra bizi oyalayıp çocuğu satacak. Ama çocuğu satın alacak şerefsizler de,” bu esnada Selda’ya ve diğer polislere bakıp ağzını bozduğu için özür diledi, sonra devam etti, “işin içinde polis olduğu için çocuğu satın almaktan vazgeçmişler.”

“Çocuğu vermişler yani?”

“Hayır Cemilcim,” dedi Alpaslan. “Çocuğu teslim aldıkları ilk ân paranın çeyreğini vermişler bizim babaya. Sonra polis girince devreye, kalan parayı vermedikleri gibi, çocuğu geri vermek için de fidye istemişler.”

“Ciddi misiniz başkomiserim siz ya?” diye nefret ve şaşkınlıkla karışık bir ses tonuyla sordu Selda.

“Maalesef.” Alpaslan tam içilecek duruma gelen çayından büyükçe bir yudum aldı ve devam etti: “Ama adamı görmeniz lâzım. Çok pişman! Halit’e zor mâni oluyorum, adamı fena dövecek yoksa… Hemen İstanbul Emniyet’ten yardım istedik ve çocuğun yerini tespit ettikten sonra baskın düzenledik.”

“Çocuk öldü demeyin,” diye kaygı yüklü bir lâf çıktı Ferdi’nin ağzından.

“Hayır. Ben cinayet büroda çalışırken çocuk okula başlamıştı, hatta emniyet tarafından burslu okutuluyordu.”

“Unutulmaz cinayet olayını sormuştum, ama bu da unutulmaz başkomiserim.”

“Daha bitmedi. Sona geliyorum. Baskını düzenledik işte. Çocuğu başka yere nakletmişler, nerede olduğunu da öğrendik. Tam araçlara binip çocuğun tutulduğu yere almaya gidiyorduk ki, kadının taksici kardeşi, bizim babanın hakkından gelmişti. Adamın kafasına levyeyi indirdi, sonra da cansız kalana kadar…”

Çocuğun kurtulmasına sevinen evdeki polisler, birden şoka uğradılar. Kadının taksici kardeşi hiç hesapta yokken birden ortaya çıkmış, adamı öldürmüştü.

“Operasyon düzenleyeceğimizi söyleyince adam gelmek istedi. Karısına haber verdi. Meğer adresi de söylemiş. Biz bu esnada çıkmıştık odadan. Yalnız kalmıştı. O ara söylemiş olmalı. Kadın gelince biz de kızdık babaya. O kargaşada gözümüzden kaçmış taksici kardeş. İfadesinde ‘Yetti ettikleri,’ dedi.”

Ortam sessizdi.

“İşte Ferdi,” dedi Alpaslan. “Benim de unutamadığım cinayet olayı budur.”

Ferdi, başkomiseri konuşturduğu için az önce mutluydu. Şimdi ise gidene kadar bir soru daha sormamak üzere sustu.

9 Kasım 2018; 4. Levent

(Bu öykünün yarısı yeniden yazılmıştır, ilkyazım tarihi 20 Ağustos’tur.)

Hikaye: Kadersiz

Film güzeldi, doğrusu yanında oturan kadın da güzeldi. Büyük bir ilgiyle izlemişti filmi. Gülmesi gereken yerlerde gülmüş hüzünlenmesi gereken yerlerde hüzünlenmişti. Hatta bir ara esas oğlan ölecek diye korkmuş istemsiz bir hareketle koluna dokunmuştu. Sonra, “Affedersin,”  diyerek hemen çekmiş, koltuğun diğer tarafına büzülerek ondan uzaklaşmıştı. Oysa Ramiz, elinin kolunda kalmasını isterdi. Sıcacıktı o el, okşar gibi bir an var olmuş sonra yine yalnızlığın soğuğuna bırakıvermişti onu. Film çıkışı kadının ardından yürüdü. Alışveriş merkezinin otoparka inen merdivenlerinde loş ışıklara, boşluktan çınlayan ayak seslerine rağmen korkusuzca ilerlemesine şaşırdı. Kalabalık değildi sinema o nedenle etrafta fazla kimse yoktu. Olanların bir kısmı dışarıya açılan tek kapıdan çıkıp yakındaki otobüs duraklarına koşarken, kadın gibi bazıları da otoparka indiler. Yürüyen merdiven çalışmadığı için hoplaya zıplaya inmek zorunda kalmışlardı. Gençlerden oluşan beş altı kişilik grup bunu oyun haline getirip sek sek oynar gibi indiler aşağıya. Kadın onlara gülümsedi onlar da ona el sallayıp “İyi geceler,” dediler. Kadın, kapalı otoparktaki tek tük araçlardan birine doğru kaygısız adımlarla yürüdü. Ne zaman eline aldığını göremediği uzaktan kumandası ile arabasının kapılarını açıverdi. Bu bir işaretti sanki Ramiz hızlandı, ayakkabılarının kauçuk tabanlarının sessizliğinde kedi gibi usulca yaklaştı kadına. Tam kadın varlığını hissedip ona doğru dönmüştü ki, göğsünün ortasına bastırıverdi elindeki şarjlı cihazı. Elektrik şoku kadını önce sersemletti sonra bayılttı yere düşmeden belinden yakaladı onu Ramiz. Gören var mı diye etrafına bakındı, gençlerin arabası çoktan çıkışa varmıştı bile başka da kimse yoktu, rahatladı. Arabanın arka kapısını açıp kadını itinayla yatırdı, ayaklarını kıvırdı, pardösüsünün eteklerini düzeltti. Hâlâ kadının avuçlarında duran anahtarı alıp şoför koltuğuna geçti, arabayı çalıştırıp hızla çıkışa yöneldi.

***

Polis karakolunun merdivenlerini telaşla çıkan Orkun içeriye girer girmez karşılaştığı ilk polise;

“Annem kayboldu!” dedi telaşla.

“ Nerede kayboldu?”

“Dün gece sinemaya gitmişti eve dönmedi.”

“Annen kim? Sen kimsin?”

“Şey benim adım Orkun Tan, anneminki Şermin Halıcılar.”

“Gel bakalım!”

Polis onu bir odaya soktu ve masada oturan başka bir memura götürdü. Korku ve endişesi yüzünden her an ağlayacakmış gibi duran çocuğu bir sandalyeye oturttular. Masa başındaki memur da önce benzer soruları sordu, aynı cevapları aldı.

“ Baban yok mu senin? Nerede?”

“ Yok, annemle babam boşandılar. Babam şimdi İzmir de yaşıyor, yeniden evlendi.”

“ Sen annenle kalıyorsun öyle mi?”

“ Evet”

“Kaç yaşındasın?”

“ Nisan’da on beş olacağım.”

“ Peki, anlat bakalım ne oldu da kaybolduğuna hükmettin annenin belki başka bir yere gitmiştir. Bir arkadaşına mesela bir akrabanıza falan, ha ne dersin?”

“İmkânı yok abi, gitmez annem. Biz Amasyalıyız burada akrabamız yok. Kimseye gitmez annem. Biz beraber gidecektik sinemaya ama ben ödevim olduğunu hatırladım, annem de biraz kızdı bana ödevimi yapmadığım için, sonrada kendi gitti. Zaten alışveriş merkezi çok yakın bize. Annem çok sever sinemayı, sık sık gider. Ben gece, o gelmeden uyumuşum. Sabah bir kalktım ki annem yok. Gece hiç gelmemiş.”

“Nereden anladın gelmediğini? Belki sabah erken çıkmıştır.”

“Çünkü yatağın üstüne onunla sinemaya gidemediğim için bir kâğıda özür mesajı yazıp bırakmıştım, biz özür dileyeceğimiz zaman öyle yaparız annemle. Aynen duruyordu mesaj yani yatak hiç bozulmamış. Tanıdığım herkesi aradım, iş yerini aradım oraya da gitmemiş. Telefonundan arıyorum telefonu kapalı. Alışveriş merkezinin otoparkına gittim bizim arabadan eser yok, biraz bekledim sonra ne yapacağımı bilemedim size geldim. Lütfen annemi bulun.”

“Tamam delikanlı, şimdi bir form dolduracağız birlikte önce adını bir daha söyle bakalım…” derken çocuğun telefonu çaldı. Memur açmasını işaret etti.

“ Alo,” dedi çocuk aceleyle “ Serdar amca, ben karakola geldim. Evet, annem hâlâ gelmedi. Ben de buraya gelip annemin kaybolduğunu haber veriyordum şimdi. Evet, bizim semtteki karakol. O, otuz katlı bina var ya onu geçince hemen o aradaki sokakta. Tamam, beklerim amca bir yere gitmem. Sağ ol geldiğin için.”

Polis memurunun soran bakışlarını görünce, “Annemin iş yerinden müdürü Serdar Amca, bizim eve gelmiş, beni bulamayınca aramış. Şimdi buraya geliyor,” dedi açıklayarak.

Soruları cevaplayıp formu doldururken, bir memurun eşliğinde içeri girdi çocuğun amca diye hitap ettiği Serdar Görmüş. Polisler onunla da konuştular fakat adam hiçbir şey bilmiyordu, sadece uzun yıllardır aynı şirkette çalıştıklarını anlattı.

“Bundan beş altı yıl önceydi herhalde, boşandı Şermin kocasından. Başka bir kadın girmiş araya ayrıldılar. Adam o kadınla evlenip İzmir’ e yerleşti. Tekrar çocuğu falan olmuş orada işte bilindik hikâye. Oğluna çok düşkün bir annedir memur bey, Şermin için -oğlu için yaşar-diyebiliriz rahatlıkla. Çok severim kendisini, ailecek de görüşürüz. Benim büyük kız pek sever Orkun’u. Elimiz de büyüdü sayılır. Öyle habersiz ortadan yok olacak biri değildir. Hele Orkun olmadan asla bir yere gitmez. Annesi babası Amasya’da diye biliyorum. Senede bir iki giderler ama şimdi kışın ortasında, şirkette işler bu kadar yoğunken ölüm kalım olmadan asla gitmez.”

Formlar dolduruldu ve Şermin Halıcılar kayıp kişi olarak kayıtlara geçerek emniyet güçlerince aranmaya başlandı. Karakolda işleri bitmişti. Serdar, Orkun’u alıp çıktı. Niyeti onu evine götürmekti. Ancak Orkun,  annesi gelecek olursa onu bulamaz diye endişeleniyor kendi evlerinde kalmakta ısrar ediyordu. Bunun üzerine karısını arayan Serdar Bey durumu anlattı ve Orkun’un yanında kalacağını haber verip genç çocukla birlikte eve gitti.

***

Polis işe, alışveriş merkezinden başladı. Sinemanın gece vardiyasındaki biletçi kız hatırlıyordu Şermin’i.  İnternetten almıştı kadın biletleri, biletin birini iade etmek istemiş saati dolduğundan iade almamışlardı. Mısır da satmak istemiş ama o sırada gençlerden oluşan gürültülü bir grup gelmiş satamamıştı. O gece kalabalık değildi zaten yüz kişilik salonda topu topu yirmi kişi vardı. Satılan biletlerden bu sonuç çıkmıştı. Otopark görevlisi ise sadece şamata yapan gençleri hatırlıyordu.  Orkun’dan annesinin her zaman gittikleri bu alışveriş merkezinde Şermin’in arabasını kapıya mümkün olduğunca yakın park etmekten hoşlandığını öğrenmişlerdi. O nedenle kapalı otoparkın, alışveriş merkezinin giriş kapısına yakın bölümlerini incelemeye aldılar. Ancak çoktan başka arabalar tarafından istila edilmiş otoparkta bir şeyler bulmak neredeyse imkânsızdı.

Güvenlik kameralarının kapıya bakanları çalışıyordu Allahtan. Onları mercek altına aldılar ve Şermin’in hem girerken hem de çıkarken görüntülerini buldular. Kadın kapıdan beş altı kişilik gençlerden oluşan bir grupla birlikte çıkıyor sonra arabasına yöneliyordu.

“Bir dakika şu da kim?” diye sordu görüntülere bakan dikkatli bir memur. “Bakın kadının tam arkasında ufak boylu bir adam var, sanki kadına bakıyor gibi biraz ilerlet bakayım. İşte yine görünüyor şu kadın değil mi arabanın yanındaki? Hay Allah kameranın açısı tam göstermiyor fakat bu adam kadına fazla yakın yürüyor gibi geldi bana.” Y

Yanındaki arkadaşı ile görüntüleri tekrar izlediler, o ufak tefek adamın sinema salonuna girerken çekilmiş görüntüsüne ulaştılar. Yüz taraması, GBT sorgulaması falan derken kısa sürede adamın Ramiz Taşdemir olduğunu tespit ettiler. Geçen yıl bir marketteki hırsızlık olayında tesadüfen orada bulunması sebebiyle kayıtlara geçmişti. Kaybolmanın üstünden henüz yirmi dört saat bile geçmeden polis adamın kapısına dayanmıştı. Çalınan kapı açılmayınca ellerindeki izne dayanarak kapıyı kırıp girdiler içeriye. Bir apartmanın üçüncü katındaki daire neredeyse boş gibiydi. Odalardan birinde yere serilmiş bir yatak, eski model bir televizyon mutfakta ise bir ocak vardı sadece. Buzdolabı bile yoktu. Fakat adam burada yaşıyor olmalıydı ki ocağın üstündeki tencerede bir iki gün önce pişirildiği belli olan makarna, yarısı yenmiş olarak duruyordu. Ayrıca muslukta bulaşık bir kaşık ve lavabonun yanında içinde dökülmemiş çayıyla bir çaydanlık arzı endam ediyordu. Komşular burada kalan kişi hakkında hiçbir bilgiye sahip değildiler. Ev sahibi bile tanımıyordu adamı. Emlakçı vasıtasıyla birkaç ay önce tutmuş kirasını falan düzgün ödediğinden hiç ilgilenmemişti. Sadece ilçe belediyesinde memur olduğunu hatırlıyordu. Belediyeye gidildiğinde hakikaten adamın bir yıl önce oraya atanan bir memur olduğu ancak bugün işe gelmediği öğrenildi. Temizlik işlerinde masa başı işi yapan bir küçük memurdu. Hemen hemen hiç arkadaşı yoktu. Çöplüklere baktığı için oradaki memurlarla iş icabı konuşurdu sadece. Sessizce gelir, sessizce giderdi. Çoğu kimse adını bile bilmiyordu.

“Karanlık biriydi,” dedi çalışanlardan biri.

“Nasıl karanlık?” diye sorulduğunda, “Bilgisayarda hep şiddet oyunları oynardı. Bir kere çay alacağım sen de ister misin diye soracak oldum, ben kimseden bir şey istemem deyip tersledi beni. Tuhaftı yani fazla çalışmazdı da.  Bir iş verirsen yapar, diğer zamanlarda hep oyun oynardı. Ben sevmezdim,” diye cevapladı adam.

Temizlik işlerinin çöplüklerde görevli gece bekçilerinden biri geçen hafta aldığı raporun çıktısını getirmek için gelmişti o gün müdürlüğe. Polisleri görünce kalmıştı. Merakla olayları dinlerken Ramiz’den bahsedildiğini anlayınca atıldı.

“Ben Ramiz’i dün gördüm.”

“Nerede?”

“Bizim çöplükte. Mavi bir araba ile geldi. Arabanın arkasından kocaman bir kutu çıkarıp attı. Ne olduğunu sordum- ev taşınıyorum eskileri topladım apartmanın önüne koymuştum komşular kızdılar ben de burayı biliyordum getirip atayım dedim- dedi”

“Ne attığına baktın mı?”

“Valla memur bey kardeşim dün gece hava çok soğuktu. Ben de üzerinize afiyet biraz hasta olmuşum. Ramiz’i de buradan tanıdığım için bekçi kulübesinden çıkıp bakmadım.”

“E, nasıl konuştun adamla o zaman?”

“Pencereden bağırdım, o da arabanın camını açıp cevap verdi.”

“Kutuyu nereye attığını gördün mü?”

“Tam göremedim ama bulurum herhalde”

Çöplüğe vardıklarında yapacakları işin iğneyle kuyu kazmak olacağını anladı polisler ama çareleri yoktu. Eldivenleri giyip Ankara ayazında bekçinin gösterdiği bölgedeki atıkları bir bir aramaya başladılar. Yaklaşık bir saat kadar sonra memurlardan biri bağırdı.

“Burada bir şey var!”

Hep birlikte polisin gösterdiği yere doluştular. Büyük mukavva kutunun içinde yetmiş, seksen yaşlarında görünen bir kadının cesedi önlerine uzanıverdi.

Kayıp ihbarının üzerinden iki gün geçmişti. Şermin Halıcılar’ dan hâlâbir haber yoktu. Serdar,  sonunda zorla ikna edip Orkun’u kendi evine götürmeyi başardı ama delikanlı yemek yemiyor uyku uyuyamıyordu. Ailecek hepsi üzgündüler, ellerinden onu teselli edip ümit vermeye çalışmaktan başka bir şey gelmiyordu. Serdar, her gün karakola gidiyor eli boş dönüyordu.

Sorumlu komiser adamın ilgisinden şüphelendi.

“Ne arkadaşmış yahu. Şu adamı bir araştırın. Tamam, anladık merak ediyor da bu kadar ilgi de biraz fazla. Telefonla sorabileceği şeyler için şehrin öbür ucundan kalkıp ta buraya kadar geliyor bak bugün mesai saati içinde geldi, hiç işi falan yok mu bu adamın?”

Otopsi sonuçları nihayet çıktı. Yaşlı kadının cesedinin üzerinde Ramiz Taşdemir’ in DNA sına rastlanmıştı. Ramiz’ in evinden aldıkları kaşık işe yaramıştı. Kadının ölüm sebebi kalp krizi olarak tespit edildi ancak bu krizin kendiliğinden olmadığı cesedin göğüs bölgesindeki şok cihazı yanıklarından hemen anlaşılıyordu. Otopsi raporunda maktulün üst üste birçok defa şok cihazına maruz kaldığı, bunun sonucunda kalbin adeta bir elektrik fırtınasına kapılıp enfarktüs geçirmesine sebep olduğu ve ölümün gerçekleştiğinin anlaşıldığı yazıyordu. Ayrıca kemik testleri sonucu kadının yetmiş iki yaşında olduğu tespit edilmişti. Maktulün bedeninde şok cihazı yanıkları dışında herhangi bir darp ya da işkence izine rastlanılmamıştı. Cesedin kimlik tespiti için kayıp ihbarı kayıtlarında yapılan araştırmadan kadının bundan bir hafta önce ailesi tarafından kaybolduğu bildirilen Alzheimer hastası Perihan Cihan olduğu anlaşıldı.

“Bir de şok cihazları zararsız diyorlar bu ne o zaman?” dedi polis memurlarından biri.

“Bir de, bize de vereceklermiş bunlardan. Ben korkarım arkadaş, bayıltalım derken bir de öldürürüz al başına belayı ondan sonra.”

Polis cesedin tıkıştırılarak konduğu kutudaki bir marka yazısından bunun sanayi tipi elektrikli fırın ambalajı olduğunu tespit etti. Çok bilinen bir marka olmaması işlerini biraz kolaylaştırdı. Yerli üretim fırının perakende satışı Ankara’da yalnızca birkaç yerde yapılıyordu. Ufak bir araştırma Ramiz Taşdemir’in bu dükkânların birinden ev taşınacağını bahane ederek bu kutulardan birkaç tane istediği dükkân çalışanının adamın düşkün haline acıdığı için iki kutu verdiği hatta bu yüzden patronundan azar işittiği öğrenildi. Buraya kadar iyi giden işler burada biraz karışıyordu çünkü dükkânın bulunduğu semt Ramiz Taşdemir’ in yaşadığı ya da çalıştığı yerden kilometrelerce uzakta Ankara’nın başka bir köşesindeydi.

“Haklıymışsınız amirim,” dedi genç polis memuru heyecanla odaya dalarak, “Bu Serdar denilen adamın kayıp şahıs ile bir ilişkisi varmış.”

“Vay! Bak şu işe. Benim altıncı hissim güçlüdür oğlum. Nasıl öğrendiniz?”

Komiserin yanına gelen polis memuru, bilgisayara bir portatif bellek taktı biraz sonra ekranda Serdar Görmüş ile Şemin Halıcılar’ ın şirket otoparkında hiç de aile dostluğu sınırları içinde  sayılmayacak öpücüklü vedaları göründü.

“Anlaşılan otoparkta kamera olduğundan haberleri yoktu. Adamı getirin hemen,” dedi komiser.

 

Serdar Görmüş fazla direnemedi. “Evet, bizim bir ilişkimiz vardı,” dedi utanarak.

“Ne zamandır sürüyor bu ilişki?”

“Yaklaşık iki yıldır. Kimsenin haberi yok. Biz çok dikkat ediyorduk.”

“Dikkat ettiğiniz belli. Lan, ayranın mı kabardı da öptün öyle kadını orta yerde dingil?”

“Bir anlık gaflet işte, akılsız başım.”

“Şimdi söyle bakalım kadın nerede? Ne yaptın kadına?”

“Valla ben bir şey yapmadım komiserim. O gün otoparkta ayrıldıktan sonra bir daha görmedim. Çocuklarımın üzerine yemin ederim.”

Adam o kadar telaşlı, o kadar korkmuştu ki yalan söylüyor olmasına pek ihtimal vermedi komiser ama yine de üstüne gitti.

“O gece buluştunuz mu lan? Kadın evlenelim falan diye tutturdu sen de korkup hallettin mi kadını yoksa? Belki de öldürsün diye adam tutmuşsundur.”

Serdar Görmüş oturduğu yerden fırlayarak “Katiyen böyle bir şey olmadı, siz neyle suçluyorsunuz beni? Avukatımı istiyorum ben!” diye bağırmaya başladı.

“Otur oturduğun yere p…venk!”

Sertçe omzundan bastırarak oturttu adamı komiser. Sonra, yalandan bir öfkeyle kükredi.

“Sen fazla Amerikan dizisi seyrediyorsun herhalde. Ne öyle avukatımı isterimler falan? Bir soru sorduk adam gibi cevap ver yoksa ben verdirtmesini bilirim. Ramiz Taşdemir diye birini tanıyor musun cevap ver hadi cevap ver!”

Serdar Görmüş adeta ağlamaklı bir halde yalvararak “ Vallahi benim hiçbir şeyden haberim yok. Öyle birini tanımıyorum ben. Bir ilişkimiz var, doğru. Seviyorum Şermin’i hem de çok seviyorum istese hemen boşanırım karımdan ama istemiyor. Orkun’ a bunu yapamam zaten babasından oldu bir de üvey baba getiremem başına diyor. Ben de saygı duyuyorum. Gizli yürütüyoruz beraberliğimizi. Komiserim ne olur inanın bana çok endişeliyim zaten onun için ben bir şey yapmadım. Bulun onu ne olur, bulun.”

Masanın üzerine kapanıp ağlamaya başladı adam. Komiser elindeki dosyayı yanında duran memura uzatıp “Bundan bir şey çıkmaz bırakın gitsin ama şehirden ayrılmasın,” dedi ve sorgu odasından çıktı.

Odasına geri geldiğinde bir diğer polisin kadının evinde ve işinde kullandığı bilgisayarlarını getirmiş olduğunu gördü.

“Ben ne yapacağım oğlum bunları? Şifreli mifrelidir bunlar. Götürün bilen biri baksın.”

“Baktı zaten komiserim onun için buradalar. Kadının hesaplarına ulaştık. İş yeri bilgisayarında bir şey yok, hep işle ilgili şeyler. Bu da evdeki bilgisayar, oğluyla ortak kullanıyorlarmış. Biraz eski bir model.  Hep oyun yüklü diyebiliriz. Bir de işte kadının face hesabı ve maili var burada. Facede bir şey yok. Oğlunun resimlerini, beğendiği çiçekleri, kedileri falan paylaşmış ama mailinde bir şey var.”

“Ne?” dedi sabırsızlanarak komiser.

“Bir takım mesajlar var bunların bazıları şu Serdar Görmüş’ le. Şurada buluşalım falan diye yazışmışlar. Kaçırıldığı gün bir mesaj daha yazmış kadın ama bu sefer farklı bir hesaba. Mesajda –sinemanın önünde buluşalım- diyor. Mesajın gönderildiği hesap kapanmış. Arkadaşlar bulmaya çalışıyorlar ama kapandığı için biraz vakit alacak sanırım.”

“Allah Allah o gün kimseyle buluşacağına dair bir bilgi yok. Biraz daha bakın bakalım. Girdiği sitelere oynadığı oyunlara falan baktınız mı, onlarla ilgili bir şey olmasın?”

“Baktık komiserim oyunları oğlu oynuyor. Kendisi daha çok moda sayfalarına makyaj sitelerine falan giriyormuş. Bir de birkaç aydır düzenli yardım yaptığı bir yardım kuruluşu var. Araştırdı arkadaşlar, kimsesizlere maddi yardımlar yapan bir kuruluşmuş. Tamamen yasal çalışıyorlar, güvenli bir site yani.”

“Nasıl yapılıyormuş bu yardımlar.”

“İnternet üzerinden siz parayı kuruluşa yolluyorsunuz onlar da gereken yerlere ulaştırıyor.”

“Biraz daha bakın bakalım. Gelen mesajlara, giden mesajlara gerilere giderek bakın. Bir de şu telefon şirketinden cevap gelmedi mi daha? Kadının telefonu ile ilgili bilgi vereceklerdi.”

“Mahkeme kararı istiyorlar efendim. Müşteri gizliliği veremeyiz diyorlar.”

“Hay bilmem naptımın herifleri ulan bütün mağazalara bizim numaraları satıp olur olmaz mesajlara, aramalara maruz bırakırken mahkeme emri gerekmiyor da şimdi mi gerekiyor?”

Kallavi bir küfür salladı komiser.

“İyi tamam bakmaya devam edin, bana da arada bilgi verin.”

***

Elleri asılı kalmaktan uyuşmuştu. Ne kadar zormuş kolların sürekli yukarıda durması. Neyse ki oturuyordu en azından, ayakta dursa daha da zorlanırdı muhakkak. İçeride ne yapıyor diye merak etti. Yine o iğrenç makarnadan getirip yedirecek diye düşündü. Kaşığı her ağzına sokuşunda kusacak gibi oluyor ama korkusundan kusamıyor, yutuyordu makarnayı. Ayaklarının biri de kalorifere zincirliydi. Tek ayağıyla vurabilir miyim diye epey denemiş ama bacağına kramp girmesinden başka bir işe yaramamıştı bu çabası. Birkaç kez ellerini kendini kalorifere bağlayan kelepçeden bilezik çıkarır gibi çıkarmaya uğraşmış ama olmamıştı. Çok acıyor yapamıyordu. “Keşke ellerim küçük olsaydı,” diye hayıflandı ama burada fare gibi kapana kısılmış bir halde adamın insafına kalmıştı.

“Aptal kafam sen misin iyilik yapmak isteyen al işte gördün iyiliği. Sen salaksın Şermin bu yüzden öleceksin. Ah Orkun, ah yavrum ben ölürsem sana ne olacak?” deyip hıçkırdı.

Ramiz plastik bir tabağın içine doldurduğu makarnayla odaya girdiğinde ağlıyordu kadın.

“Ağlama, niye ağlıyorsun ki? Bak sana yiyecek getirdim. Hadi gel yiyelim, karnın acıktı senin ondan. Sinirlerin bozuldu. Önce şu yaşları silelim hadi bak çok beğeneceksin kendi ellerimle yaptım.”

Kalorifer demirine kelepçeleyip zincirlediği kadının önüne diz çöküp oturdu. Avuçlarıyla yüzündeki yaşları sildi. Sonra elindeki plastik kaşığa doldurduğu salçalı makarnayı kadının ağzına tıktı. Zavallı kadın birkaç öksürük tıksırık arasında zorla yuttu.

“Ne olur biraz su ver,” dedi fısıldayarak

Ramiz bir ceylan gibi hoplayarak kalktı koşarak odadan çıktı biraz sonra küçük pet şişeyle döndü. Kapağını açıp kadının ağzına dayadı. İçti kadın. “Bu belki son suyum” diye düşünerek korkuyla ama kana kana içti. Makarna dolu kaşık ağzına girdiğinde yutkunmak daha kolay olmuştu şimdi. Plastik kaşığı geri çekerken kadının ağzının kenarı kaşığın keskin plastiğinden yırtıldı.  “Ah” dedi istemeden. Bir damla kan tomurcuklandı ağzının köşesinde. Ramiz bunu görünce deliye döndü.

Kaşığı yere attı üstüne çıkıp tepinmeye başladı. Bir müddet sonra sakinleşti, kadının dudağındaki kanı parmağıyla sildi, birkaç sefer eliyle verdi makarnayı kadının ağzına. Gerçekten üzülmüş mahcup olmuş gibiydi.

“Özür dilerim, bir daha yapmam söz,” dedi odadan çıktı.

Biraz sonra elinde bir yara bandıyla geri geldi. Şermin’in “Gerek yok geçti,” demesine aldırmadan bandı ağzının köşesine çaprazlama yapıştırdı. Suç işlemiş küçük bir çocuk gibiydi. Kadının önüne oturdu, usulca uzanıp boşta duran ayağının üzerine başını koyuverdi. Şermin çok şaşırmıştı. Öldürmesini ya da tecavüz etmesini falan beklediği adam kucağına yatıvermişti.

“Beni bir daha bırakma ne olur. Çok özledim seni. Sensiz hep ağlıyorum. Geceler karanlık, yanımda olsan sana sarılsam, seni öpsem, koklasam korkmam o zaman. Sen de seversin beni, tıpkı eski günlerde olduğu gibi seversin değil mi?”

Birden sanki aklına bir şey gelmiş gibi fırladı yattığı yerden. Şermin’i omuzlarından yakaladı sarsmaya başladı. Onu her sarsışında kadının kafası kalorifere çarpıyordu. Başı çoktan yarılmış ince bir kan ensesine doğru akmaya başlamıştı.

“Seversin değil mi? Bak bana yalan söyleme bu sefer buldum seni. Bırakmayacaksın beni değil mi? Seviyorsun beni değil mi?”

“Bırakmam!” diye bağırdı Şermin. Can havliyle çıkmıştı ağzından sözcük. “Seviyorum seni.”

Sarsmaya başladığı gibi aniden bıraktı onu Ramiz. Gülümsedi. “Bir daha gitme sakın. Seni çok seviyorum beni bir daha bırakma,” deyip,  hiçbir şey olmamış gibi yeniden kucağına yattı. Eli bacaklarında geziniyordu. Şermin bir yay gibi gerildi ama sonra adamın durduğunu horultulu, dingin bir uykuya daldığını fark etti. Ensesinden akıp sırtına inen kanın ıslaklığında kucağında yatan adamı uyandırmamaya çalışarak ağladı ağladı.

***

Ramiz’in kutuları aldığı yerde araştırmaya başlayan polis ekipleri, işe o bölgedeki emlakçılardan ve esnaftan başladılar. Sonunda bir market sahibi onu tanıdı. Araştırmayı iyice sıkılaştıran polis, Ramiz Taşdemir’ in eski bir apartmana girerken görüldüğü bilgisine ulaştı. Şüpheli şu anda içer,de zemin kattaki dairedeydi.  Kısa sürede toplanan ekiplerle bir baskın yapılması kararlaştırıldı.

Ekiplere sürekli emirler yağdıran başkomiser, “Herkes çok dikkatli olsun! Zanlı, bir kadını rehin tutuyor olabilir. Mecbur kalınmadıkça ateş açılmayacak,” diye arkadaşlarını uyardı ve operasyon başladı.

“Sakın vurmayın onu!” diye bağırdı Şermin Halıcılar. Bağlandığı kalorifer borusundan ağlayarak sesleniyordu.

Ramiz Taşdemir içeri dolan polislerin kendisini yere yıkıp üzerine çullanmalarına ellerine kelepçe takıp kaldırmalarına hiç direnmedi. Sadece Şermin’ e bakıp “Beni unutma anne!” diye bağırdı.

***

Hastane odasında başında ve kolunda sargılarla yatan Şermin kendisine dik dik bakan komisere, verdikleri ağrı kesicilerin etkisiyle uykulu bir sesle;

“O hasta bir çocuk komiser bey” dedi. “Beni o kalorifer borusuna bağlaması ve şok cihazı dışında bilerek bir zarar vermedi.”

“Sizi sinemadan kaçırdığını biliyoruz. Nasıl yaklaştı yanınıza? Şok cihazı ile sizi etkisiz hale getirdikten sonra ilk hatırladıklarınızdan başlayarak anlatır mısınız lütfen?”

“Doğru, beni sinemadan çıkışta kaçırdı ama ben onu önceden tanıyordum.”

Şaşırma sırası komiserdeydi. “Nasıl yani?”

“Bakın komiser bey ben internette bir site buldum. Bu site aracılığıyla ihtiyaçlı insanlara para yardımı yapıyorsun. Birkaç aydır düzenli para gönderiyorum. Bir gün beni bu kurumdan biri aradı yardım kuruluşlarının bir hizmeti daha olduğunu, kimsesiz yardıma muhtaç insanlara dostluk hizmeti de verdiklerini söyledi.”

“ Nasıl bir şeymiş o öyle?”

“ Şöyle: Bu kurum aracılığıyla onların önerdikleri ihtiyaç sahibi bir insanla iletişim kuruyorsunuz, onunla yemeğe gidiyorsunuz ya da ne bileyim evinizde misafir ediyorsunuz falan, sosyalleşmesine yardımcı oluyorsunuz yani. Genellikle kimsesiz çocuklar oluyor, çoğu da Suriyeli. Ben birkaç defa böyle çocukları hamburger yemeye götürdüm.  Hatta birinde yanıma Orkun’u da aldım ki görüp ders alsın diye. Neyse, geçen gün beni yine aradılar böyle biri olduğunu onu sinemaya götürüp götüremiyeceğimi sordular. Kabul ettim. İşim gereği ancak gece seanslarına gidebiliyorum. Aslında Orkun’la birlikte gidecektik ama o ödevini bahane etti gelmedi.”

“Bize böyle bir yardımlaşma durumundan hiç bahsetmedi oğlunuz.”

“Haberi yoktu. Yemeğe götürdüğümde çok hoşlanmamıştı ben de gelmek istemez diye söylemedim. Emrivaki yapacaktım ama yine olmadı sonuçta. Sinemanın önüne gittiğimde önce kimseyi göremedim sonra bana çekinerek bakan Ramiz’i gördüm. Yardım kuruluşuna gelecek olan kişinin çocuk mu, yetişkin mi olduğunu sormayı unutmuşum o zannettim. Yanına gidip sanki önceden tanıyormuşum gibi konuştum. Kurumun bana verdiği isimle hitap ettim, o da adının Ramiz olduğunu söyledi. Herhalde yanlış bildirdiler deyip üstünde durmadım. Utanmasınlar diye pek irdelemiyoruz. Ramiz’i peşime takıp sinemaya girdim. Biletleri aldım mısır isteyip istemediğini sordum istemediğini söyledi bende almadım.  Birlikte filmi izledik. Niyetim çıkışta eline biraz para vermekti. Çünkü yetişkinlerle birlikte olmaktan çok hoşlanmıyorum. Onlar da tedirgin oluyorlar, ben de. Sonrasını biliyorsunuz işte.”

“Evet, yardım kuruluşuyla konuştum. Mailinizde bulunan bir mesajdan kurumun sekreterine ulaştık. Sizinle mesajlaştıktan sonra bilgisayarı çökmüş, bütün mesajları silinmiş. Aksilik işte. O gün sizinle sinemaya gelecek çocuk, Çocuk Esirgeme Kurumu’nun yuvalarından birinde kalıyormuş. Dişi ağrıdığı için yurt müdürü gitmesine izin vermemiş, kurum çalışanı da bu bilgisayar çökmesi nedeniyle size haber vermeyi unutmuş. Hakkında soruşturma başlattık. Sizin o kimsesiz zannettiğiniz Ramiz’ e gelince; Bu daha çocukken babası şehit düşmüş. Annesini, töre gereği kocasının küçük erkek kardeşi ile evlenmeye zorlamışlar. O da tarım ilacı içerek intihar etmiş. Annesinin acılar içinde öldüğüne şahit olduğunda üç yaşında falanmış. Sonrasında hep itilip kakılarak – kâfir kadının oğlu- olarak büyümüş. Nasıl olduysa devlet yatılı okullarından birine kapağı atmış ve liseyi bitirmiş. Askerden sonra Ankara’ ya gelmiş. KPSS’ye girerek kazanmış birkaç yıl müftülükte görev yapmış, sonra ayrılıp belediyeye geçmiş. Kadınlara karşı bir takıntısı var. Kendisinden büyük olan bütün kadınların annesi olduklarına inandırmış kendisini. Doğrusu şanslıymışsınız. İtiraflarına göre, genellikle kaçırdıktan en fazla bir gün sonra öldürüyormuş kurbanlarını. Siz bir ilksiniz bu konuda.  Sanırım gerçekten inanmış annesi olduğunuza. Sizi doğruca bulduğumuz eve mi götürdü?”

“Galiba, çünkü ben kendime geldiğimde radyatöre kollarımdan ve bir bacağımdan bağlanmıştım. Boş bir odaydı, sadece odanın ortasında kocaman bir mukavva kutu vardı. Kendime geldikten sonra bağırmaya başladığımı hatırlıyorum. Bana tekrar elektro şok verdi yine bayılmışım. Tekrar uyandığımda ağzıma koli bandı yapıştırmıştı. Kutu da gitmişti. Sonra yanıma geldi, bağırmazsam ağzımı açacağını ve bana yemek vereceğini söyledi. Çaresizdim, olur anlamında başımı salladım. Bana iğrenç bir makarna yedirdi. Ağzımı yine bantladı. Benim işe gitmem lazım deyip gitti. Odanın penceresinden gündüz olduğunu anladım. Saatlerce gelmedi. Öyle beklemek çok zordu. Tuvaletimi altıma yapmak zorunda kaldım. Durumum iğrençti.  Ellerimi kelepçeden çıkartmaya çalıştım ya da ayağımı kurtarmayı ama bu sadece canımı acıttı bir işe yaramadı.”

“Evet, uğraşırken el bileğinizi çatlatmışsınız. Doktor söyledi”

“Ancak hava karardıktan sonra geldi. Çok ağladım çok yalvardım, hatta boşta kalan ayağımla tekme atmaya bile çalıştım ama nafile. Hem ayağıma kramp girmesine sebep oldum hem de tekrar o korkunç şok cihazına maruz kaldım. Sonrasında sesimi çıkartmamaya karar verdim.  Şok cihazının tehlikesini biliyorum.  Suyuna gidersem belki bir kaçış yolu bulabilirim diye düşündüm. Çaresizlik işte.  Ellerimi hiç çözmedi ama saçımı okşayıp dizimde uyuyordu. Tuvaletimi yapmıştım ıslaktım ama farkında bile olmuyordu. Bana yemek verdi. Su içirdi. Hiç durmadan – seni buldum nihayet. Sinemada elime dokununca sen olduğunu anladım. Bana dokunan kadınların annem olduğunu anlarım- diyordu. Ona ne zaman dokundum hatırlamıyorum bile.  Biliyorum suç işledi ama o hasta komiserim. Tedaviye muhtaç bir çocuk, hiç büyümemiş bence. Hayat ona o kadar kötü davranmış ki başka türlüsünü bilmiyor. Ona kötü davranmayın ne olur. Hastaneye filan yatsın belki düzelir.”

Şermin, ağlamaya başladı.

“Ona baktıkça oğlumu düşündüm. Hep babası bizi bırakıp gittiği için kadersiziz derdim. Yanılmışım, oysa biz ne kadar şanslıymışız. Ben varım oğlumun yanında. Sevgiyle, ihtimamla büyüyor. Onu çok seviyorum ömrüm oldukça onu hiç yalnız bırakmayacağım. Bir gün ben olmasam bile Orkun sevgiyi öğrenerek büyüdü. Bu ona yetecektir. ”

Başkomiser karşısında yaprak gibi titreyerek oğlunu bekleyen kadına üzüntüyle baktı. Yaşadıklarına rağmen kendisini kaçırana acıyordu.

‘Şermin Hanım siz Ramiz için üzülmeyin,’ demek istedi ama kadının oğlunun koşarak içeri girmesi ve gözyaşları içinde birbirlerine sarılmaları üzerine bundan vazgeçti.

“Sevgi önemli,” diye düşünerek çıktı odadan. Kapının dışında Serdar Görmüş onu görünce utanarak başını önüne eğdi. Sadece bakmakla yetindi komiser sonrada yürüdü gitti.

O akşam haber programları herhangi bir şekilde, bilerek veya kazaran kendisine dokunan kadınları kaçırıp öldüren bir seri katilden bahsettiler. Şu ana kadar Ramiz’in yaşadığı yerlerde sekiz kadının şok cihazı ile kalplerinin durması sonucu öldürüldüğünün anlaşıldığı katilin son kurbanı olan kadının ise polisin başarılı operasyonu ile kurtarıldığı anlatıldı. Katil, annesi olduğunu düşündüğü kadınların annesi olmadıklarını anladığında onları öldürüyordu.  Kadınları annesinin yanına gönderdiğini sanıyordu. Böylece annesi, onu aradığını öğrenecek ve bir gün mutlaka ona gelecekti.

Esra Gürel Şen – Ağustos 2019

Hikaye: Elektrikleniş

Ersin eğilmiş, kaloriferin yanında duvara dayanmış sanki oturur gibi ruhunu teslim etmiş kadına bakıyordu. Kafasında bin bir soru. Geldikleri ev, Gülbağ’da bir apartman dairesinin giriş katı. Lakin bulundukları oda yedinci kat. Ersin içeri girdikten sonra kalabalıktan bunalıp kendini balkona atmış, hemen sonra küçük bir enfarktüs geçirip balkona çökmüştü. Soluğu normale dönünce dışarı fırlayıp girdikleri kapıya baktı, zeminaltı. Biraz ilerleyip apartmanın köşesinden dönünce de durumu anladı. Evin kapısı, aparmanın girişinin bir kat altında, koridorda pencere yok, sola dönünce oda sokağa bakıyor. Balkonuna çıktığı oda yedinci katta. Bu fraktal geometri başarısı apartmanlar artık kendisini şaşırtmasa da, yükseklik korkusu olan bir adam olarak esneme hareketini önce korkuluğun gerisine, sonra nasılsa giriş katı diye korkuluğun aşağısına doğru yapınca kendine gelmesi tabii epey zaman aldı garibin. Neden sonra kendine gelince, cesedin bulunduğu odaya döndü geri. Erhan telsizin antenini ısırırken çenesini kaşımakla meşguldü.

“Hah geldin mi abi?”

Erhan cevap vermedi. Başını yana eğmiş, anteni ısırmayı bırakıp yanağına yanağına vururken Ersin’e döndü, bir şey diyecekken Doğan Amir kapıda göründü.

“Hoş geldin birader. Nasıl ama…”

Bir dakika işareti yaparak yere çöktü Erhan Amir. Altmış yaşlarında bir kadıncağız, sırtı duvara dayalı bacaklarında, ayaklarında ve parmak uçlarında yanık izleri olmasa, oturmuş dinleniyor sanılacak bir pozisyonda duruyordu. Erhan, cesede bakıp bir şey söylemeden Doğan’a gözleriyle sordu.

Doğan Amir, “Gördüğün gibi, ilk düşündüğün gibi. Otopside daha kesin sonuç çıkar ama, bence elektrik çarpması sonucu bir ölüm bu” dedi.

Ersin, “Abi, elektrik çarpmasıysa biz niye geldik” diye sorunca, Erhan’la Doğan gözlerinden ya sabır çekip önce Ersin’e, sonra fişe takılı ve ucu açık kablolara, kenardaki bir kasenin içindeki suya baktılar. Ersin, bir şey demeden, kabloya hamle yapınca dokunamadan Doğan’ın sıyırtan tokadı kafasının arkasında patladı, refleksle elini beline atıp arkasına dönerken bir tane daha geldi.

“Elektrik diyoruz, ölüm diyoruz, kablolar çıplak görmüyor musun geri zekalı” diye höykürdü Doğan.

Erhan Amir hâlâ bir şey demiyordu.

Ersin “Pardon Amirim de, neden çekmediniz kabloyu yanlışlıkla birisi dokunacak” dediğinde, Erhan “Çocuk haklı” deyip fişi prizden çekti.

Tüm daireyi etraflıca aradılar. Komşularla konuştular. Kayda değer bir şey yoktu.

Cesedi karşı apartmanda oturan Hamiyet Hanım görmüştü. Evine dönerken penceresini açık görünce seslenmişti Samiye Hanım’a. Ses gelmeyince giriş kattaki odaya kafasını uzatıp şöyle bir bakmıştı.  Bakınca yerde oturduğunu görmüş, ses vermeyince “Allah muhafaza” deyip hemen Samiye Hanım’ın üst komşusuna koşmuştu. Samiye Hanım’ın oğulları her ihtimale karşı diye anahtarı komşularına vermişlerdi. Üst komşuyla eve girdiklerinde de bunu görmüşlerdi. Aman evladımdı, aştmış yaşında kadının ne düşmanı olacak? İki yıl önce taşınmıştı Samiye Hanım buraya. Oğulları yakın olsun diye getirmişlerdi. Küçük oğlanın ne iş yaptığını bilmiyordu. Vakti zamanında üç beş kere tutuklanmıştı küçük oğlan. Samiye Hanım içeri girip çıktığını sebebiyle birlikte ağzından kaçırmıştı.  Laf aramızdaydı ama galiba vatan hainiydi. Nereden mi anlamıştı? Siyasetten girmişti içeri, ne olacaktı? Büyük oğlan da gazeteciydi. Kendisi hiç çalışmamış. Kocası tapuda memurmuş ölmüş. Başka bir şey bilmiyormuş ailesine dair. Çok iyi insanmış çok. Ah o küçük oğlanın kahrındanmış bunlar. Kadın daha çok şey anlatırdı da, teşekkür edip uzaklaştılar.

“Abi, bu kadına kesin işkence yapmışlar” dedi pat diye Ersin, olay mahalline yakın leşten öte beterden ziyade bir yerde tıkınırlarken.

Doğan’la Erhan birbirlerine baktılar. Bu defa haklı olabilir miydi Ersin? Bir şey dememeyi tercih ettiler.

Ersin bir yandan dudağının kenarındaki kırıntıları diliyle toplamaya çalışırken bir yandan da konuşmaya devam ediyordu, “Abi kesin siyasi, bak kesin terörcülerin işi bu”.

Erhan, boğulmaktan son anda kurtuldu böreğin lokması gırtlağından ancak bir şişe suyla gitti.

Doğan içtiği çayı burnundan çıkardı. İkisi de etrafa bakındılar eşelenen tavuklar gibi. Biri duymuş mudur acaba?… Sonra aynı anda Ersin’in ensesine birer tane patlattılar.

“Lan ne diyorsun yine ne terörcüsü”…

“Abi baksana, oğlan siyasi. Evde elektrik var. Bu ikisi bir araya başka nasıl gelir?”.

Erhan’ın gözlerinden ateş çıkarken Ersin konuşmaya devam etti. Akıllanmıyor bu çocuk.

“Ya Abi, girişte zorlama yok. Kapıda bir şey bulamadı Doğan Abiler. Cesedin olduğu odada korkuluk var, kesilmeden girilemez. Kod farkı var, arkadaki oda 7. katta, tırmanmak imkansız. Demek ki  ya tanıdığı birini eve aldı bu kadın ya da güveneceği, mesela polis kimliği gösteren birini. Başka türlü nasıl olacak?”

Erhan arkasına yaslandı bir sigara yaktı. Sorar gözlerle Doğan’a baktı. Ersin birkaç konuda haklıydı. Zorla girilmemişti. Cinayet olduğu kesin miydi? Bu belli değildi henüz. Ama, siyasi ve elektrik. Bu iki kelime başka nasıl yan yana gelirdi?

Erhan, “Git Ersin, kadının geçmişine bak…” dedi.

Doğan, eliyle Ersin’e dur işareti yaptı. Son lokmasını yuttuktan sonra açıkladı. “Ben baktırdım, kadının geçmişinde bir şey bulamazsın. Siyasi bir durum da yok”.

Erhan, Ersin’e seslendi. “Lan, gelsene geri!” Ardından Doğan’a döndü. “Sen cinayete Allah’ın cezası hangi ara baktırdın?”

“Yoldayken. Ekipler ulaştığında ismi isteyip sordurdum gelene kadar.”

Erhan, ‘Gayrettepe’den Gülbağ’a gelmen on dakika sürmez ulan’ diyecekken vaz geçti. Kızsın mı gülsün mü bilemedi. “Kalkın haydi büroya.” dedi.

Ersin, “Abi benim bir işim var, iki saate gelsem olmaz mı?” diye sordu.

Ya sabır çeken Erhan, ne işi olduğunu bile sormadan elini silkeledi. “Git!”

***

Erhan masaya oturduğunda, nereden başlamaları gerektiği hakkında hiçbir fikre sahip değildi. Derlenenlere bir göz attı. Samiye Karaçalı. Almış bir yaşında, dul, iki oğlu var. Evde ölü bulundu. Elektrik çarpmasının lezyonları mevcut ve neredeyse ölüm sebebinden eminler. Otopsi raporu çıkmadı ama farklı bir sonuç gelmeyecek. İşaretler tipik. Ölüm gerçekleşeli birkaç saatten fazla olmamış. İntihar için fazla dolaylı ve acılı bir yol. İntihar için de bir sebep yok. Mutfakta dinlenmeye bırakılmış hamur bulundu. Komşularından alınan bilgiye göre, ertesi gün, altın günü varmış.

Erhan düşünmeyi bir süre bırakıp evrak işlerine döndü.

Ersin’le Doğan neredeyse aynı anda odaya girdiler.

Ersin, otourur oturmaz “Abi kesin terörcülerin, bence eski bir terörcünün işi. Eski defterleri kapatıyor.”

Doğan ellerini kavuşturup arkasına yaslandı. Ersin’e girişmeye çalışan Erhan’ı durdurdu. “Erhan, dur bakalım belki haklıdır çocuk, göremediğimiz bir şeyi görmüştür, düşünemediğimiz bir şeyi düşünmüştür belki.” dedi göz kırparak.

Erhan, “ne bok yerseniz yiyin,” deyip dahiliden çay ocağını aradı. “Yeni mi demlendi, tamam bekleriz Arif, demini alınca getirirsin.”

Ersin devam etti Doğan’ın verdiği gazla.  “Abi bence kesin şöyle oldu, yıllar önce bu Samiye kesin illegal örgüt, sendika işlerine bulaştı, baksana oğlan da öyleymiş.”

Erhan, “Sendika niye illegal olsun la?” diye bir tane patlatmaya hazırlanırken Doğan’ın bıyık altı gülüşünü görüp durdu.

Ersin farkına bile varmadan heyecanla devam etti “Gazete, dergi falan da olabilir, bilemem. Kesin yasa dışı bir eylem oldu ya da bunlar eylem hazırlığında falanken yakalandılar. Bizimkiler bunları savcılığa, mahkemeye postaladılar. Mahkemeden hop dışarıda bunlar. İşte cumuk, insan hakları, delil yetersizliği her ne boksa. Bundan rahatsız olan, bunu yediremeyen, bu kadının hain olduğundan emin olan o dönemdeki terörcülerden biri de yıllar sonra izini bulup peşine düştü. Takip etti, uygun zamanı kolladı. Sonra da o vakti zamanındaki yakaladıkları ama bırakılanları düşünen eski bir terörcü işin peşini bırakmadı. Kadını buldu. Konuşturmaya çalıştı, hatta belki konuşturdu. Sonra da çıkıp gitti. Kesin böyle oldu”.

Erhan daha fazla dayanamayıp Ersin’e girişecekken, odanın kapısı çalınmadan TEM Amiri Cihat içeri daldı, üç beş TEM yelekliyle. Odaya böyle bodoslama girilince Doğan, Erhan ve Ersin ayağa fırladılar. Erhan, “Höösstt” diye bağırırken aynı anda Cihat da “Ne yaptığınızı sanıyorsunuz lan siz? Eski terörcüyü kaldırmak ne demek?…” diye Ersin’in üzerine yürüdü.

Tam Ersin’in burnunun üstüne bir yumruk inecekken Erhan sol eliyle yumruğu yakalayıp sağ eliyle bükünce, çömezlerin hepsi silahı çekti. Sese koşan diğer cinayetçiler de silahları görünce sürreal bir Meksika çıkmazı oluştu on iki metrekare odada.

Erhan, “İndirin lan silahları!” diye bağırıp Cihat’ın kolunu bıraktı. Koluna girip dışarı çıkardı. Cihat da elemanlarına gitmelerini söyledi.

Ersin, odada volta atıyordu. Erhan’la Cihat’ın yanına gidip gitmemekte kararsız olan Doğan, sonunda kalması gerektiğine karar verip tırnaklarını yemekle meşguldü.

Odanın kapısı yıkılırcasına açıldı, bu defa Doğan elini beline atıp ayağa fırladı, Ersin masaya pısıp kaldı. Erhan içeri girdi, Ersin sandalyeyle birlikte iki seksen. Doğan Erhan’ı zorlukla oturttu. Ersin’i de kaldırıp en uzak köşeye fırlattı. Doğan, Erhan’la Ersin arasına görüşlerini kapatmayacak, ama Erhan fırlarsa tutabilecek bir mesafeye çekti koltuğunu.

Erhan sakinleşince konuşmaya başladı, “Lan yavşak! Eski polisi tutup getirmek ne demek lan benden habersiz!”

Doğan, “Nasıl lan, lan oğlum ne yaptın?” dedi Ersin’e. “İşim var dediğin bu muydu?”.

Ersin, “Abi kesin eski terörcü işi, ben de tuttum getirdim”.

Erhan, “Lan devranını siktiğimin, hadi diyelim dediğin gibi. Bunu yapanın Eşber olduğunu nereden biliyorsun delilin mi var?” dedi.

Ersin, “Tek tanıdığım eski terörcü oydu, bilgisine başvurmak için…”  derken cümlesini tamamlayamadan Erhan masanın üstünden uçtuğu gibi…

Sonrası, bolca acı, gözyaşı…

Araya girmeye çalışan Doğan demir dosya dolabına gangam stayl yapıştı. Yerde Ersin’in suratının izi. Doğan önce kendini sonra Ersin’i kaldırdı.

Erhan “Lan, omuriliğine soktuğum, bilgisine başvurulacak adam zorla mı getirilir?…”

Cümlesini tamamlamadan kalem, dosya eline ne geçtiyse Ersin’e fırlattı.

“Senin yüzünden Cihat’la papaz olduk. Senin yüzünden özür dilemek zorunda kaldım. Şimdilik kapandı, Eşber de gitti. Yarın ilk işin gidip özür dilemek olacak, amına kodumun bal kabağı, seri katil dedin başımıza gelmeyen kalmadı, vatan haini dedin, MİT geldi adamların hayatı kaydı, şimdi eski terörcü diyosun, az kalsın birbirimizi vuracaktık siktir git lan gözüme gözükme bir daha!”

Doğan Ersin’in omzuna sağlam bir kroşe çakıp kapıyı gösterdi.

Arif, çayları getirirken bağırtıları duyunca istifini bozmadan geri dönmüştü. Ortalığın sakin olduğunu çay ocağının kapısından sadece kulağını çıkarıp anlayınca, pısır pısır gelmişti. Erhan’ın odası yüksek gerilim hattı gibiydi. Ama sıcak bozkırda pişmiş insan boyuna eprimiş teller gibi. İçeri girdiğinde Erhan’ın lafının bitmesini bekledi, bu sinirden gerilimden bacaklarındaki ağrının geri geldiğini söylüyordu Erhan.

Arif, “Amirim bir doktor var, bacaklara elektrik veriyor. Bizim bacanakgil gitmişler. Baya elektrik çarpıyormuş gibiymiş, iyi gelmiş… Benim bacanak hatta, ‘lan evde de mi yapsam acaba’ bizim hanıma diye keh keh espri yapıyordu bir de…”

Erhan, sırtını dikleştirdi “Lan?”.

Doğan’a baktı. Doğan “oooooooofffffff” diye dağları yıktı.

Erhan, Arif’e gözüyle çıkmasını işaret etti. Yumruğunu alnına dayayıp masaya çöktü gözleri kapalı…

“Allah’ım neden hep ben…”

***

Doktora gidemedim geçen hafta. Biraz halsiz hissediyordum kendimi. Arkadaşlar gittiler, MR, ultrason hepsini çektirmişler. Bugün gittim ben de sabah erkenden. Benim de çektiler MR’ımı. Yarın anlatırım arkadaşlara.  Dizlerimdeki ağrı geçmek bilmiyor, ortopedici, fizyocu görsün dedi. Ona da gittim. Acayip şeyler öğrendim. Pek de iyi geldi. Ağrılarımı azaltmak için elektrikli fizyoterapi diye bir şey varmış. Pek tatlı minicik bir hanım kız yaptı. Elektiriği dokundurdu dokundurdu çekti dizlerimden. Nasıl iyi geldi anlatamam. Ama korktum önce, “Aman kızım,” dedim, “Elektrik bu, şakaya gelmez.” “Teyzecim” dedi, “Ağrıyan yere anlık tutup çekiyoruz, uzun süre tutmuyoruz o yüzden bir şey olmaz sen merak etme”. Gerçekten de bir şey olmadı.  İki tane kablo epi topu. Uçları metal. Pazara gittim sonra, yarınki gün için  eksik gedik kalmadı. Ama dizlerimde de derman kalmadı. Şu elektriği ben de vereyim bacağıma[1]. Rahatlayayım. Keşke sorsaydım evde nasıl yaparım diye. Elektriği vereyim de nasıl vereyim, üçlü prizin kablosunu kesip ucunu açarsam, o metalleri hızlıca dokundurup çekersem rahatlarım. Hamur da dinlenmiş olur hem o arada… Bir jel sürdüydü hanım kızım, nemlendirmemiz lazım dediydi. Keşke jeli de soraydım.  Neyse suyla nemlendirem de, yarın gidip jeli de yazdıram.

***

Yazdıramadı.

[1] Olmaz mı? Bir kere daha düşünün.
Bu öyküye ilham olan bir anı okumuştum sağlıkla ilgili bir haberde. Kaynağı haftalardır araştırıyorum. Yok bulamadım. Kişisel arşivimde vardı. Orada da bulamadım. Hikaye şu, bir doktorun bir hasta grubu var. 6-7 tane orta yaşın üstünde kadın hasta. Doktor diyor ki, anımsadığım kadarıyla “her hafta randevu alırlar. Toplanıp muayeneye gelirler. Hâlâ gelirler. Birkaç gelişte bir de ultrason falan isterler, bir baksınlar içimize diye. Artık alıştım. Bir gün bir tanesi gelmedi. X hanım niye bugün yok diye sorunca “o kendini biraz hasta hissediyor bu hafta, o yüzden gelemedi…” Tam atıf yapamadığım hekimden özür diliyorum. Atıf için haberi bulmaya çalışırken de şu geldi karşıma: https://bilimfili.com/evde-beynimize-elektrik-akimi-vermek-iyi-bir-fikir-mi/

Hikaye: Şişli Cesetler

Soner kahvaltı sonrası çayın sefasını sürerken, birden Kerem’e dönüp “Hiç dalış yaptın mı çömez?” diye sordu.

Kerem’den “Yapmadım Komutanım” diye cevap alınca heyecanla anlatmaya başladı.

“Suyun altı öyle muazzam bir yer ki, sanki apayrı bir âlem. Dalınca nefes derdi olmasın, solungaçları olsun istiyor insan. İşte o an üç gram oksijenin derdine düşüyoruz. Efil efil eserken umurumuzda olmayan, suyun altında tek dert oluyor. Allah’tan tüple dalışı bulmuşlarda gir çık yapıp zevkimizi mundar etmiyoruz.”

Uzman Çavuş kapıyı çalarak içeri girdi. “Komutanım, sohbetinizi bölüyorum ama ihbar var.”

“Ulan iki dakika edebiyat yaptırmadılar, neymiş?”

“Cinayet komutanım.”

“Haydee, bu cesetler niye beni buluyor arkadaş?”

“Komutanım yalnız bu cinayet biraz değişik. ”

“Nasıl değişik?”

“Zıpkınla öldürülmüş komutanım.”

“Hay ben şom ağzıma, e tabi yok su altındaymış, yok oksijenmiş diye çene çalarsam, bahtıma da şişli ceset çıkar. Kalk çömez, bakalım şu olaya.”

Ceset boğaza nazır, şahsa ait kamp alanının tam ortasında, selvi gibi bulutlara uzanan çamların altındaydı. Henüz sezon açılmadığından kamp alanına müşteri kabul edilmiyordu. Cesedi bulan kişi ise çelimsiz, sıska ve kısa boylu kamp alanının işletmecisiydi. Soner’in telefonu yine susmak bilmiyordu. Tüm komuta kademesi, mevzu bahis kendi kariyerleri de olunca, olayın çözümlenmesi için ellerinden gelen her türlü yardımı yapacaklarını taahhüt edip biran önce çözülmesini istiyorlardı.

Soner, timine dönerek yüksek seslei “Olay yeri şeridini çekip, kimseyi içeri almayın,” dedi ve cesedi incelemeye koyuldu. Zıpkından çıkan şiş, maktulün kalbinden girip yarısından fazlası sırtından çıkmıştı. Muhtemelen şişin darbesiyle geriye doğru sendelemiş, dengesini kaybedince de sırt üstü düşmüştü. Ama arkasından çıkan şişin de yardımıyla sanki sırtını bir yere dayamış gibi duruyordu. Başıysa arkaya doğru sarkmış ve damla damla boşalan kan her yere yayılmıştı.

“Tak atışta bitirmiş işini.”

“Evet komutanım. Tamamen katılaşmış, muhtemelen gece öldürülmüş.”

“Muhtemelen. Çömez; kamera kayıtları, işletme sahibinin ifadesi, varsa görgü tanığı, ne bulabiliyorsan hepsini araştır. Ha bu arada devren nerede?”

“Tarık mı komutanım?”

“Evet oğlum, ikinizden başka çömez mi var bölükte?”

“ Yok tabi komutanım da, biraz alakasız olunca şaşırdım. En son karakolda görmüştüm.”

“Ara gelsin. Olay çözülene kadar bizimle beraber çalışacak. Yeterince alakadar oldu mu canım benim?”

Kerem mahcup halde “Emredersiniz,” deyip olay yeri incelemeyi görünce kenara çekidi.

Olay yeri inceleme tim komutanı Serdar Başçavuş tebessümle baktı. “Soner, yine sana mı yıktılar olayı?”

“Sormayın komutanım. Kara bahtım peşimi bırakmıyor. Tek kara bahtım olsa ona da razıyım ama gördüğünüz gibi cesetler de bırakmıyor.”

Serdar Başçavuşun işi bitince Soner’e ceset hakkında kısa bilgi verdi.

“Soner, şiş doğrudan kalbe girmiş. Bence şişte bir pislik var. Şimdi niye diyeceksin? Normalde delip geçmesi gereken şiş öyle profesyonelce atılmış ki vücuttan çıkmamış. Adli Tıp şişi de özellikle incelemeye almalı. Şişte biyolojik delil çıkabilir. Eğer seriyse… “

“Aman komutanım, ağızınızdan yel alsın. Anladım ben, siz onu hiçç dillendirmeyin.”

Soner, Serdar Başçavuştan maktulün cüzdanını ve kimliğini teslim aldı. Ceset Adli Tıp’a kaldırıldıktan sonra, otopsinin hızlandırılması için İl Jandarma’dan yardım istedi. Katilin denizden zıpkınla gelmesinin daha az dikkat çekeceğini düşündüğünden, özellikle plaj kısmıyla ilgileniyordu. Aklından olası senaryolar geçerken Tarık Astsubayın sesiyle irkildi.

“Astsubay Çavuş Tarık Demir emredin komutanım.”

“Gel Tarık. Yanlış hatırlamıyorsam senin zıpkına merakın vardı, hatta avlanıyordun değil mi?”

“Doğrudur komutanım, avlanıyorum.”

“Tarık, bana zıpkın hakkında hızlıca sunum hazırla. Cinsleri, boyları, su içindeki ve dışındaki etkileri, bulabildiğin her şeyi araştır. Bi de sosyal medyada Çanakkale zıpkın grubu gibi bir şey mutlaka vardır. Oradan isim ve fotoğraf listesi yap.”

“Emredersiniz komutanım.”

Soner ve timi olay yerinde işleri bitince karakola döndüler.

Maktul hakkında araştırmayı bitiren Kerm, Soner’e bilgi vermek için kapıyı çalıp içeri girdi.

“Komutanım maktul biraz tanıdık çıktı.”

“Nasıl tanıdık çömez?”

“Anlatayım komutanım. Daha o zamanlar askeri okuldaydım. Çanakkale Boğazı’nda gemi kazası olmuştu. Ünlü bir şirkete ait yük gemisi, arabalı feribota çarpmıştı. Ölen sayısı baya vardı.”

“Eee, dolandırma lafı çömez, biliyorum o kazayı.”

“Eesi komutanım, maktul işte o yük gemisinin kaptanı.”

“Hadi canım, ciddi misin?”

“Maalesef ciddiyim komutanım.”

“Ben, o zamanlar yeni atanmıştım Çanakkale’ye çömez. Olayın üstü kapatıldı diye çok haber yapılmıştı. Neydi o soruşturmayı yürüten Sahil güvenlik Binbaşısı, neyse adı aklıma gelmedi, bu olaydan sonra istifa etmişti. Hatta Çanakkale’ye yerleşti diye duymuştum.”

“Doğrudur komutanım. Maktul işte o yük gemisinin kaptanı Mehmet Kayalar. İkameti İstanbul’da gözüküyor. Çanakkale’de ne işi varmış öğrenmeye çalışıyoruz. Ayrıca işletme sahibinin ifadesini de aldım komutanım. Dediğine göre, sezon yaklaştığı için kamp alanına gidip hazırlık yapıyormuş. Yine bu sabah hazırlık yapmak için gittiğinde bulmuş cesedi. Mehmet Kayalar’la da tanışıklığı yokmuş. Fakat komutanım adamda anlayamadığım bir tedirginlik vardı.”

“Nasıl?”

“Yani, sanki gizlediği bir şeyler var gibi.”

“Anladım. Peşine birilerini takalım. Hareketlerine bakalım.”

Soner, olay yine çığırından çıkacak diye kara düşüncelere daldı.

“Astsubay Çavuş Tarık Demir.”

“Gel Tarık.”

“Komutanım, zıpkın ile ilgili sunum hazır.”

“Anlat bakalım.”

“Komutanım zıpkınlar kafa yapısı, gövde cinsi ve tüfek boylarına göre çeşitleniyor. Şişin zıpkın boyundan 40 santim daha uzun olması gerekiyor. Maktuldeki şiş 180 santimdi. Şiş zıpkından 40 santim uzun olduğu için katil 140 santimlik zıpkın kullanıyor olmalı. Bu da katilin ileri derecede zıpkın kullanıcısı olduğunu gösteriyor. Şiş üzerinde iki ayrı çentik var. Zıpkındaki lastikleri bu çentiklerden birine takıp kuruyoruz. Şişin kalınlığı lastiğin gücüyle doğru orantılı olmalı. Böylece daha hızlı gitmesini ve isabet oranının artmasını sağlıyor. Bir de şu liste var komutanım. O da zıpkın kullanan sosyal medya üyelerinin listesi.”

“Serdar Başçavuşa göre şişin delip geçmesi lazımmış. Nasıl oluyor da şiş adamın vücudunda kalmış?”

“Komutanım, ona cevap bulamadım.”

“Benim bir tahminim var ama pek emin değilim.  Geç karşıma ve elimde zıpkın olduğunu düşün. Aramızda on beş metre var. Şiş de hızının zirvesine on beşinci metrede ulaşsın. Ben tetiği çektiğimde, on beşinci metrede hızının zirvesinde olduğundan kalbini delip geçer.  Ama aramızdaki mesafe beş metre olsa, ben tetiği çektiğimde şiş daha hızını bile alamadığından kalbine saplı kalacaktır.”

“Haklı olabilirsiniz komutanım.”

“Tarık hemen zıpkınını getir deneyelim. İhtimaller üzerinden gidemeyiz.”

Deney sonucunda Soner’in tahmini doğru çıktı. Katil yakın mesafeden atış yapmış ve şişin vücuttan çıkmasını engellemişti.

Bahçeye koşarak gelen Uzman Çavuş nefes nefese ve telaşla konuştu. “Komutanım, ismini vermek istemeyen birisi, Mehmet Kayalar’ın kamp işletmecisini, kamp alanının işletmesinden çekilmesi konusunda tehdit ettiği için aralarında husumet olduğunu söyledi. Sonrada telefonu yüzüme kapattı.”

“Çömez, mahkemeden izin alalım, numaranın izini sürüp kime ait olduğunu, aramanın nereden yapıldığını tespit edelim. Tarık, ben savcıya haber veriyorum, sen de işletmeciyi gözaltına al.”

İfadeye bu kez Soner girdi. İşletmeci boncuk boncuk ter döküyor, eli ayağı titriyordu.

“Niye öldürdün Mehmet Kayalar’ı ?”

“Komutanım vallahi ben öldürmedim.”

“O zaman ceset niye senin mekânında hıyar?”

“İnanın bilmiyorum komutanım.”

“Tabi canım kesin bilmiyorsun. O zaman ben anlatayım sana. Adam geldi, seni tehdit etti. Kampın işletmesinden çekileceksin dedi. Sen de çekilmem dedin.  O da çekilmezsen seni öldürürüm dedi. Sen de öyle öldürülmez böyle öldürülür dedin, ateşledin zıpkını de mi?”

“İnanın ben bir şey yapmadım komutanım. Evet, aramızda bu konudan dolayı husumet vardı. Benden bilirsiniz diye korktum anlatamadım. Ama yemin ederim ben öldürmedim komutanım.”

İşletmeci iyice salya sümük olunca Soner ifade odasından çıktı. Kerem ve Tarık “İtiraf etti mi komutanım” diye sordular. Soner, Kerem ve Tarık’a bakıp “Çömez bir çömez iki, olum siz saf mısınız? Tarık, bi de sen Allah’tan zıpkın kullanıyorsun. Gençler, farkında mısınız bilmiyorum ama adam çelimsiz, zayıf ve 1.60 boyunda. Suyun içinde hadi eyvallah da, 1.40’lık zıpkını suyun dışında doğrultacak, ha bi de nişan alıp tetiği çekecek öyle mi?”

Soner siniri yatışınca “Bundan bir şey çıkmaz, ama savcı gözaltında iki gün beklesin dedi. Nöbetçi koyun başına.” dedi.

İhbarın, ‘kullan at’ telefonla yapıldığı tespit edilmiş, moraller bozulmuştu. Ertesi sabah Adli Tıp’tan gelen raporu Soner korkarak açtı. Mehmet Kayalar’ın ölüm sebebinin kalbine giren şiş olduğu ve kanında ciddi oranda alkol tespit edildiği resmiyetle netleşmişti. Ölüm saati ise bulunmasından sekiz saat önce, yani gece 24.00 sularıydı.

Soner, “Kâbus tekrar başlıyor çömezler,” diyerek raporu Kerem’in kucağına attı.

Kerem raporu inceleyince ağzından çıkan küfre mani olamadı. Soner’e bakıp özür diledikten sonra raporu sesli okudu.

“Maktulden çıkan şişin ikinci çentiğinde maktule ait olmayan, farklı bir kana rastlandığı ve kanın insan kanı olduğunun tespit edildiği yazıyor.”

“Evet, gençler olayımız seri ve şu an katilin elinde ölmeye hazır biri var. Belki de ulu orta yerde yatan bir ceset. Muhtemelen kan da o kişiye ait. Tarık, kurbanın ölmüş olma ihtimaline karşılık, bölgenin tamamına devriye çıkar. Ama çocukları uyar, halkla diyaloğa girip galeyana gelmelerine sebep olmasınlar.”

Soner cümlesini bitirince sanki tüm şimşekler kafasına çakmış gibi yüzündeki hayreti gizlemeden, “Yok canım, o kadar da olamaz,” dedi.

Tarık ve Kerem’in şaşkın şaşkın baktığını görünce, “ Çömez bana hemen bu Sahil Güvenlik Binbaşısını bul,” diye devam etti. “ikinci hedef o olabilir. Bir de gemi kazasında ölenlerin listesini hemen hazırlayın.”

Devriyelerden henüz bir şey çıkmamıştı. Kerem telaşla gelip öğrendiklerini anlatmaya başladı.

“Komutanım, bu eski Binbaşının adı Zeki Kasar. Resmi ikameti Ayvacık. Eşiyle irtibat kurdum. Yaklaşık beş gün önce gırgır ile balığa gittiğini ve on günden önce dönmeyeceğini, bu süre zarfında da telefonu çekmediğinden irtibat kurulamadığını, her ay mutlaka bir kez balığa gittiğini öğrendim. Balığa çıktığı geminin kaptanıyla konuştum. Motor arıza yaptığı için geri dönmek zorunda kalmışlar. Kaptan Zeki Kasar’ ı aradığı halde ulaşamayınca onsuz gitmişler. Ben de aradım Zeki Kasar’ ı ama telefonuna ulaşılamıyor.”

“Anladım. Mahkemeden izin alalım, en son sinyal alınan yeri tespit edelim.”

Soner’in telefonu çalmaya başladı. Arayan İl Jandarma Komutanı’ydı. Konuşma bittikten sonra Soner suratı düşmüş halde Kerem ve Tarık’a döndü.

“Zeki Kasar’ın cesedi Ayvacık Asos’ta bulundu. Olay bize devredildi. Çömez, sen yine de son sinyal yerini tespit ettir. Ben Ayvacık’a doğru yola çıkıyorum. Siz de işiniz bitince arkamdan gelin.”

Soner yeni yola çıkmıştı ki Kerem’den telefon aldı.

“Komutanım kamera kayıtlarının incelemesi bitmiş. Mehmet Kayalar kampın giriş kapısından, öldürüldüğü gece saat 22.00’ da giriş yapıp saat 23.45’e kadar alkol alıyor. Hazırlanıp ayrılacağı sırada denizden birinin geldiğini fark edip sahile doğru yaklaşıyor. Denizden gelen şahıs ise erkek, uzun boylu, dalgıç kıyafetli fakat yüzü seçilemiyor. Beraber kamp alanının ortasına kadar yürüyorlar. Anladığım kadarıyla katilin elindeki zıpkın kurulu vaziyette. Katil birkaç adım geri çekildikten sonra zıpkını doğrultarak ateş ediyor ve beklemeden geldiği gibi denize girip gözden kayboluyor. Kameranın görüş açısı sahille sınırlı, daha fazlasını göremiyoruz. Emin olmak için bir aylık 22.00-24.00 saatleri arasındaki kayıtlara baktırdım. Mehmet Kayalar her hafta aynı gün ve saatte kampa gelip alkol alıyor.”

“Tamam çömez, eline sağlık.”

Soner yol boyunca aklındakileri bir bir sıralamaya başladı.

“Katilin Eceabat’tan yürüyerek ya da bir vasıta ile geldiğini düşünürsek, kamp alanına girebilmesi için kampa yakın bir koydan denize açılması gerekiyor. Ama Eceabat’tan bu şekilde gelmesi, güzergâh boyunca bulunan kameralardan dolayı riskli. Çanakkale’den geldiğini düşünürsek, karşıdan yüzerek gelmesi biraz abes. Çünkü Boğaz’daki akıntı ve gemi trafiği önemli faktörler. Ayrıca işler yolunda gitmeyip boğuşma ihtimalini de düşününce yüzerek kendini yorması mantıksız. E tekneyle geldi desek, tekneyi gemi trafiğinde nasıl bırakacak? Ya biri daha varsa? Off kafam kazan gibi.”

Soner cesedi görünce, öldürüleli 4-5 gün olmuş diye düşündü. Çünkü karnı aşırı derecede şişmiş, vücudunda lekeler oluşmaya başlamıştı. Muhtemelen balığa gitmek için evden çıktığı gün öldürülmüştü. Cesedin pozisyonu Mehmet Kayalar’ınki ile aynıydı.

Soner hemen uyardı. “Şişe dokunmayın. Bir sonraki kurbanın kan izi olabilir.”

Uyarıdan sonra herkeste bir şaşkınlık ve tedirginlik oluştu. Ceset, Adli Tıp’a kaldırılırken bu kadar geç bulunmasının ıssız bir yerde öldürülmesiyle alakalı olduğunu düşündü. Bir saat sonra Kerem ve Tarık’ın gelmesiyle Ayvacık ekibinin de dâhil olduğu durum değerlendirme toplantısı yapıldı. Birçok ihtimal değerlendirmeye alındı. Özellikle maktullerin boğuşma dahi olmadan bu kadar kolay öldürülmesi, akıllara katilin maktuller tarafından tanındığını getiriyordu. Soner’in talimatı ile olası katil şüphelisi, gemi kazasında hayatını kaybedenlerin ailelerinden ve yakın çevresinden aranmaya, katilin kameraya yakalanmış fiziki görünümünden ve ileri derece dalıcı olmasından yola çıkarak, şüpheli listesinin hazırlanmasına, ayrıca olası şüphelilerin maktullerin ailelerince tanınıp tanınmadığının tespitiyle başlanacaktı. Soner ses tonunu ayarlayarak daha ciddi konuşmaya başladı.

“Bu toplantının asıl konusu, şu an kimin tehlikede olduğunu tespit etmek. Biz ilk maktulün Mehmet Kayalar olduğunu düşünürken aslında ilk maktulün Zeki Kasar olduğunu öğrendik. Katil, kendi kurallarını çiğnemeyen yani tutarlı biriyse, cesetlerde ya bir önceki maktulün ya da bir sonraki maktulün kanına rastlayacağız. Eğer birinci ihtimal olarak bir önceki maktulün kanına rastlayacak olursak, ilk maktul Zeki Kasar’da başlangıç olması sebebiyle farklı birine ait kan çıkmayacak. İkinci makul Mehmet Kayalar’da ise Zeki Kasar’a ait kan çıkacak. Ama ikinci ihtimal olarak bir sonraki maktulün kanına rastlayacak olursak, ilk maktul Zeki Kasar’da Mehmet Kayalar’a ait kan, ikinci maktul Mehmet Kaylar’da ise ölmeyi bekleyen ya da çoktan ölmüş yeni birine ait kan çıkacak. Birinci ihtimalde ortaya yeni bir ceset çıkmadığı sürece katilin tekrar, ne zaman cinayet işleyip işlemeyeceğini bilemeyiz. Ancak ikinci ihtimalde şu an hayatını kurtarmak zorunda olduğumuz birisi var. Kafanızın karıştığının farkındayım. Tüm bu ihtimaller otopsi raporu çıktığında son bulacak. Fakat otopsi raporu çıkana kadar bekleyemeyiz. Katilin elinde birinin olduğunu farz edersek, kaybedeceğimiz her dakika bir canın daha yitmesine sebep olabilir. Kerem, Tarık ve Ayvacık’tan dâhil olacak astsubaylar gemi kazasıyla resmi ya da resmi olmayan her kim olursa olsun, sorumluluğu bulunanları tespit edip irtibat kuracak.  Tehlikede olup olmadıkları anlaşılacak ve şüphelendikleri herhangi bir durumda bizimle irtibat kurmaları istenecek. Şimdi herkes görevinin başına dönebilir.”

Sabaha karşı kazaya dahli olan herkesle irtibat kurulmuş ve şüpheli bir duruma rastlanmamıştı. Görev tamamlandıktan sonra, Soner ve ekibi tekrar Eceabat’a dönüş yapıp otopsi raporunu beklemeye başladılar. Soruşturmanın nasıl şekilleneceğinden emin olunamayınca en son çare olarak Çanakkale genelinde aralıksız devriyeler çıkarılmıştı. Nihayet sabah erken saatlerde Adli Tıp’dan otopsi raporu gelmiş, Soner okudukça işlerin daha da karıştığını ve en önemlisi katilin tutarsız birisi olduğunu anlamıştı. Raporda Zeki Kasar’ın ölüm sebebinin kalbe giren şiş olduğu ve ölüm saatinin balığa çıkmak için evden ayrıldığı sabah saat 08.00 olduğu netleşmişti. Asıl garipleşen kısım ise şişlerdeki kanların kime ait olduklarıydı. İlk maktul Zeki Kasar’ın cesedinde kime ait olduğu tespit edilemeyen kan çıkmıştı. İkinci maktul Mehmet Kayalar’ın cesedinde ise Zeki Kasar’a ait kan çıkmıştı. Kurala göre bulunan her cesette bir önceki maktulün kanına rastlanacak ve ilk maktul Zeki Kasar’ın cesedinde başlangıç olması sebebiyle birine ait kan çıkmayacaktı. Ancak kural bozulmuş, Zeki Kasar’ın cesedinde kime ait olduğu tespit edilemeyen bir kan çıkmıştı. Bu da Zeki Kasar’dan da önce bir ceset mi var sorusunu akla getirmişti. Herkesin kafası karışmış ve elleri kolları bağlanmıştı. Soner odasına çekilip düşünmeye başladı. Bu saatten sonra yoluna devam edebileceği iki ihtimal vardı. İlk ihtimal; olay sanki gemi kazası nedeniyle intikam alınıyormuş gibi gösterilmek istenmesi, ikinci ihtimalde ise gerçekten de intikam alınıyor olmasıydı. Soner akla daha uygun olduğunu düşünerek intikam ihtimalini seçti ve odasından hışımla çıktı.

“Herkes karşımda toplansın. Bu saatten sonra olay çözülene kadar hiç kimse istirahate ayrılmayacak. Kazada yakınlarını kaybedenleri tek tek ziyaret edip şüpheli bulduklarımızı takibe alacağız.”

Bu kararlılık ve hiddet, herkesi biraz daha sindirdi, korkuttu.

Soner’in listedeki isimlerin yakınlarını, personele tek tek adresleriyle beraber dağıtmasından sonra, bütün bir gün ailelerle görüşmekle geçirildi, ancak sonuç alınamadı.

Ertesi güne birkaç aileyi, yapacak daha iyi işleri olmadığından Soner, Kerem ve Tarık beraber ziyaret etmeye karar verdiler.

İçinde aileler hakkında bilgi bulunan bir tomar evrakla yapılan ziyaretlerden geriye son bir ev kalmıştı.

Soner, “Çömez, çal şu kapıyı konuşalım da bitsin artık,” dedi.

Kapıyı orta yaşlı bir kadın açtı.

“Buyrun, kime bakmıştınız?”

“İyi akşamlar, ben İlçe Jandarmadan Kıdemli Çavuş Soner Hatçı. İlçe Jandarma olarak, gemi kazasında hayatını kaybedenlerin ailelerini ziyaret etme kararı aldık. Müsaitseniz sizinle biraz sohbet etmek istiyoruz.”

“Anladım, tabii buyrun.”

Sohbet boyunca dikkat çekici bir şeyle karşılaşmadı Soner. Sadece masanın üzerinde duran ve gemi kazasında hayatını kaybeden Tuğba Serin’le sarılmış halde bir erkeğin fotoğrafı gözüne çarptı. Sorduğunda Tuğba Serin’in ağabeyi Tuğrul Serin olduğunu öğrendi.

Çıkmak üzereyken kapıdan içeriye yirmi beş yaşlarında, iri yarı ve elinde zıpkın olduğu halde birisi girdi. Soner ve ekibini görünce önce şaşırdı. Ardından toparlanarak selam verdi.

“Gel bakalım delikanlı, sen de kimsin?”

“Ben Emine teyzelerin komşusuyum.”

Araya Tuğba’nın annesi Emine teyze girdi ve “Tuğba’mın nişanlısıydı. Kızım vefat edince sağ olsun yanımızdan hiç ayrılmadı Selim’im,”  dedi.

Soner ilk potansiyel şüphelisini bulmuştu Evden ayrılır ayrılmaz Tuğba Serin’in nişanlısı Selim ve tüm aile hakkında ayrıntılı araştırma başladı.

“Hemen Selim’in peşine bir ekip takın. Attığı her adımdan haberdar olalım.”

Gece geç saatlerde Selim Tırpan hakkındaki araştırma bitmişti. Yirmi beş yaşında, ileri derece zıpkın kullanıcısı, mesleği ise balıkçılıktı. İlginç olan ise Selim’in sosyal medyasından zampara olduğunun ortaya çıkmasıydı. Soner savcıyla görüşüp sabah Selim’i gözaltına almaya karar verdi. Evinde arama yapılıp, söz konusu zıpkınlara el konularak titiz bir sorgu yapılacaktı. Sabah saat 05.30’da ekipler hazırlanmış, Selim Tırpan’ın evi çepeçevre sarılmıştı.

Koçbaşı ile kapı kırıldı, eve ilk giren ve evdeki ağır alkol kokusunu ilk alan  Soner oldu.

Soner elindeki silahı yere doğru indirdi ve geç kalmışlığın acı manzarasını izlemeye başladı.

“Geç kaldık çömez.”

“Bilemezdik komutanım.”

“Bilmeliydik çömez, anlamalıydık, baskını gece yapmalıydık.”

Soner’in morali çok bozulmuştu. Operasyon için karar verdiği saat, eline sadece bir ceset geçmesini sağlamıştı. Her şey son bulmuş ve katil intihar etmişti. Soner kendini toparlayıp olay yeri incelemeye haber verdikten sonra cesedi incelemeye başladı. Aralarında yaklaşık beş metre mesafe olan iki koltuktan birinde Selim Tırpan’ın kalbine şiş saplı cesedi, diğerinde ise duvara sabitlenmiş zıpkın vardı.

“Anlaşılan şiş tam kalbine gelecek şekilde oturmuş ve elindeki sopa ile tetiği ittirerek mekanizmayı harekete geçirmiş. Ama bu alkol şişeleri, evdeki bu koku, bir tuhaflık yok mu sence de çömez?”

“Nasıl yani komutanım?”

“Neyse, boş ver.”

Olay yeri inceleme işini bitirince ceset ise otopsiye götürüldü. Evde ciddi bir arama yapılıp, tüm zıpkın ve şişlere el konulmuştu. Ancak maktullere ait ne kan izi ne de başka bir delil bulunamamıştı. Telefonu ise incelenmek üzere sibere gönderilmişti.

Ertesi akşam otopsi raporu geldi. Raporda ölüm saatinin 00.40 olduğu, kanında çok ciddi miktarda, hatta zehirlenmeye neden olacak kadar alkol tespit edildiği, şişin doğrudan kalbe isabet etmeyip biraz daha alta gelerek diyafram boşluğuna girdiği ve daha da önemlisi ilk maktul Zeki Kasar’ın cesedindeki kan ile Selim Tırpan’ın kanının uyuştuğu yazıyordu. Yani Selim önce Zeki’yi öldürmüş ve ondaki zıpkına kendi kanını bırakmıştı. Ardından Mehmet’i öldürmüş ve ondaki zıpkına ise Zeki’nin kanını bırakmıştı. Kendince bir döngü oluşturmuş ve son ceset kendisi olup cinayetleri sonlandıracaktı.

Aradan beş gün geçmiş, savcı ve komuta kademesi, evrakların teslim edilip, soruşturmanın bir an önce kapanması için Soner’e baskı yapıyordu. Soner ise henüz kafasındaki soru işaretleri giderilemediğinden ısrarla direniyordu. Sonunda kafası attı, Kerem ve Tarık’a “Kalkın, gidiyoruz.” dedi.  Kerem ve Tarık, Soner’in bu hallerini bildiklerinden, sessizce takip etmekle yetindiler. Geldikleri yer Selim’in eviydi.

Soner “Hatırlarsanız, bu şerefsiz zamparanın tekiydi,” diye açıkladı. “Sosyal medyada yürümediği kız kalmamıştı. Bunun gibi takıntılı sapıklar her ilişkilerini videoya alırlar. Sonrasında oturup tekrar tekrar izlerler. Her ne kadar arama yapmış olsak da bu arama gizli bir kamerayı bulmaya yönelik değildi. O yüzden şimdi görüş açısı iyi olan her yerde gizli kamera arayacağız.”

İzinsiz içeri daldılar

Arama yapmaya başlayalı yarım saat olmasına rağmen bir şey bulamamışlardı. Cesedin bulunduğu odadaki kapı aynı zamanda yatak odasına açılıyordu. Soner bitkin halde yatağa sırtüstü uzanıp sağa sola bakınırken, arka tarafında kalan duvarın tam köşesine asılmış, çerçevesi elle işlenip siyaha boyanmış, siyah beyaz, yaşlı birine ait fotoğraf gözüne çarptı. Hemen doğrulup çerçeveyi yerinden kaldırdı ve gülmeye başladı. Aradığını sonunda bulmuştu.

Karakola dönüşleri sırasında Soner’deki sevinci Kerem ve Tarık da fark etmiş ama anlam verememişlerdi. Tarık sessizce Kerem’e “Adamın videolarını izleyecek diye mi yoksa intihar edişini görecek diye mi mutlu?” dedi. Kerem bilmiyorum der gibi kafasını salladı.

Karakola vardıklarında Soner,“Çömez hemen dün gece saat 00.00-01.00 arasını açın,” dedi.

Video dönmeye başladı… Saat 00.30’ a gelmesine rağmen hareketlilik yoktu. 00.31 de yatak odasının kapısı önünden Selim sallana sallana geçti ve muhtemelen koltuğa oturdu. Aradan iki dakika geçmişti ki Tuğrul Serin bir elinde zıpkın diğer, elinde ise şiş olduğu halde kapının önünde belirdi. Zıpkını kurduktan sonra kadrajdan çıktı ve saat 00.50 de evden ayrıldı. Soner’den rahatladığını belirten bir oh sesi çıkmıştı. Kerem ve Tarık hala şaşkınlıklarını atamamışlardı.

Soner görüntülerle beraberdoğruca savcının yanına gidip Tuğrul Serin hakkında yakalama ve evinde ise arama kararı çıkarttı. Teknik takip vasıtasıyla evinde olduğunu tespit edilince, zaman kaybetmeksizin operasyon düzenlendi. Operasyon sırasında Tuğrul kaçmaya çalışırken sağ baldırından vuruldu.

Hastaneden taburcu edildikten sonra sorgu odasına getirildi. Masaya kelepçelendi ve yalnız bırakıldı. Daha dün soruşturmayı sonlandır diye baskı üstüne baskı yapan komuta kademesi, şimdi camdan Tuğrul’u izliyor, Soner’e methiyeler düzüyorlardı. Soner son hazırlıklarını yapıp sorguya girdi.

“Eee, Tuğrul sesin soluğun çıkmıyor, hayırdır? O kadar kan döktün ama şimdi dut yemiş bülbül gibisin.”

“Avukat istiyorum.”

“Ulan hep bu filmler yüzden bu yüzsüzlüğünüz. Sen şimdi susma hakkımı da kullanmak istiyorum dersin… En iyisi, susarken şu videoyu izle de belki fikrin değişir.”

Soner dışarı çıkarken Tuğrul’un yüzündeki şaşkınlığı görüp keyiflendi. Kendine demli bir çay alıp tekrar ifade odasına girdi.

“Hâlâ konuşmak istemiyor musun?”

“…”

“Lan hıyar, sen önce kaçmaya çalış, sonra kolluk kuvvetine diren, haa unutuyordum, bi de kameralara yakalan… Hem de suç ortağın Selim’i öldürürken. Ama durr, şimdi hakkını vermek lazım, iyi planlamışsın. Bana bak, susmaya devam edeceksen Zeki ile Mehmet’in cinayetini de senin üstüne yıkacağım haberin olsun.”

Tarık Kerem’e dönüp “Bir dakika, şimdi Zeki ile Mehmet’i bu Tuğrul öldürmedi mi?” diye sordu.

Kerem “Sessiz ol, benim de kafam karıştı,” dedi.

Soner, Tuğrul’u iyice tahrik etmeye başlamıştı. Çünkü hikâyenin tamamını duymak istiyordu.

“İki dakika adam ol lan. Ne o öyle? Ceset olmuş adamların arkasına saklanıyorsun. Yaptıysan yaptım de. Tuğba bile senden daha cesur salak.”

Tuğrul’un iyice sinirleri gerilmiş, kafası da karışmıştı. Soner içinden tam zamanı diye geçirdi ve kahkaha atmaya başladı.

“Aklıma ne geldi biliyor musun Tuğrul? Helal olsun şu Selim’e, zampara, hatta adam porno arşivi felan yapmış ama yine de nişanlısının hakkını kendince de olsa aradı. Bi de sana bak. Sümsük sümsük oturuyorsun karşımda. Ulan adam Tuğba için mezara girdi.”

“Ne sümsüğü ha, ne sümsüğü? Asıl o salak oturup duruyordu da ben zorla ikna ettim onu. Ah akılsız kafam onu daha önce öldürüp gidecektim buralardan.”

“Dilin çözüldüğüne göre anlat bakalım baştan.”

“Tuğba ölmeden önce bana şikâyet etmişti. Meğer bu salak Selim, kardeşimi daha evlenmeden aldatıyormuş. Ben asıl o zamandan dersini verecektim ama o kaza oldu işte. Biz adalet beklerken üstünü kapattılar olayın. Haftalarca, aylarca takip ettim o ikisini. Sonra aklıma bu salak Selim geldi. Öldürmekle tehdit ettim bunu, sonra biraz da yağlayıp balladım, sen iyi zıpkıncısın, attığını vurursun diye kabul ettirdim. Yoksa bu salak da o kafa ne arar? İkisinin de hep rutinleri vardı. Biri hep aynı zamanda balığa gidiyordu, diğeri de içmeye. İşini daha kolay yapmak için arkadaş oldu Selim bu ikisiyle. Önce Zeki’yi haklattırdım. Tehdit ettiğim gün elini kesmiştim Selim’in, korksun diye, o zaman aldığım kanı saklayıp  kaşla göz arası Selim’in Zeki’ye sapladığı şişe sürdüm. Ayrılmadan Zeki’den de kan aldım, Mehmet’i öldürünce ondaki şişe sürsün diye Selim’e verdim. Eceabat’ta ben tekneyle açıkta beklerken, bu da gidip Mehmet’i öldürdü. Her şey yolunda gidiyordu ama geçen hafta bizim eve Jandarma gelmiş. Bu salağı da zıpkınla görmüşler. Anam anlattıydı. Mevzuyu çaktığınızı düşününce, zaten en başından karar verdiğim işi öne çektim. Akşamında Selim’in kafasını iyice güzel yapıp hakladım. Arkasından da intihar süsü verdim. Böylece hem dava kapanacak hem de ben intikamımı üçünden de almış olacaktım. Yakalandım ama olsun intikamımı da aldım.”

Soner, tiksintiyle Tuğrul’a baktı. “İyi bok yedin. Şimdi annenin bir evladı mezarda, diğeri hapiste olacak. Sen dışarıya adımını atamadan kahrından ölecek. Kardeşini belki başkaları öldürdü ama anneni de sen öldürmüş olacaksın.”

Hikaye: Elçinin Oğlu

Yolun sonu gelip çattı. Bugüne dek, yaşam içerisinde asla tamamen korunaksız kalmayacağıma inanmıştım. Bu, içten içe sahip olduğum gizli bir inançtı. Sorunların daima var olacağını ve daima takipte kalacağını biliyorsam da onların, beni bir an içinde yok edebilecek kadar gafil avlayabileceğine ihtimal veremiyordum. Mutlaka bir yol, bir çıkar yol olmalıydı. İşte bu defa, beni kurtaracak ne bir kimse, ne de bir rastlantı görünüyordu ufukta. Üstelik kendimi savunabilecek bir konumda değildim. Kendimi nasıl olup da bu noktaya getirebildiğime ise bir anlam veremiyordum. Öncesi bilinmeyen, aslında öncesi olmayan fakat öncesi, sanki koca bir maziymiş gibi farkında olunan bir rüyada gibiydim. Yalnız bu defa, uyanabilmeyi ummuyordum. Bunun imkanı yoktu. Durumum tam olarak bu şekilde özetlenebilirdi ancak her şeyin başladığı noktaya, yarım saat öncesine dönmem gerekiyor.

Uzun vakittir yaşadığım köhne pansiyona biri geldi. Üstü başı kir içinde ancak iriyarı bir adamdı. Siyah, kumaş pantolonu tozdan artık neredeyse beyaza bürünmüştü. Üstünde ise beyaz, uzun kollu bir giysi vardı. Bu da yer yer yırtılmış, eski bir giysiydi. Pansiyona girdiği anda önüne set çekmiş dostlarıma; benden iş istediğini, benimle görüşmek istediğini söylüyordu. Açıkçası böyle bir adama yardım eli uzatmak işime gelebilirdi. Yurt dışından, Kara Kıta’nın, tıpkı diğerleri gibi unutulmuş bu ülkesine, Kamerun’a karaborsa ürünler sokmak oldukça meşakkatli bir işti. Bu adam, odamdan çıkıp aşağıya indiğimde gördüğüm bu cüssesiyle ve gözlerindeki parıltıyla epey faydalı olabilecek birine benziyordu. Pansiyonun diğer sakinlerini de fazla rahatsız etmemek gerekirdi. Bu yüzden onu odama getirmelerini istedim. İki dostumla birlikte, bu acz içindeki adamı odama aldım. Ne istediğini sordum. İş istediğini söyledi. Ne iş yaptığımı bilip bilmediğini sorunca, hazırcevap kimselere mahsus bir tavırla, hiç düşünmeksizin şunu söyledi.

“Ne iş yaptığınız beni ilgilendirmez. Çok zengin olduğunuzu biliyorum. Bay Jean, ne iş verirseniz yapmaya hazırım.”

Çok iyi bir Fransızcası vardı. Ancak benim dahi yıllar içerisinde beceremediğim şeyi, o da becerememişti. Aksanını bir kenara bırakamamıştı. O anda onun da Türk olduğunu anladım. Bunun bir tuzak olduğunu görebilmek hiç de zor değildi. Elbette bu tuzağı def etmek de. Buranın yerlisi olan ve en az bu adam kadar cüsseli dostlarıma, “Bitirin işini!” diyerek döndüm ve pencerenin kenarına doğru yürüdüm. Dışarıyı seyretmek ve sonrasında, Pierre ile Simon’a bundan sonraki aşamada ne yapacaklarını söylemek niyetindeydim. Ardımdan, beklediğim gibi bir ses işittim. Tek bir an içerisinde gerçekleşmiş bir ölümün sesi, bir hırıltı. Ancak pencerenin kenarına geldiğimde gördüğüm manzara bir terslik olduğunu gösteriyordu. Kapı önünde bekleyen adamlarım, sere serpe yere uzanmışlardı. Bu anda, bu adamın kapıdakileri nasıl atlatabildiği sorusu aklıma geldi ve aynı anda kendisine cevap buldu. Arkamı döndüm. Simon, elinde bıçakla, yerde can vermiş ve kanlar içindeki Pierre’in başında duruyor ve bana “Kusura bakma!” der gibi bakıyordu. İri adam, elleri belinde, kendinden emin bir halde benim neler olup bittiğini idrak etmemi bekliyordu. “Simon?” diyebildim ancak. O, ne sormak istediğimi anlamıştı. Yine de onun yerine iri adam cevap verdi. Türkçe konuşuyordu bu defa.

“O sadece daha iyi bir yaşamı tercih etti. Bunu, kişisel algılama!”

Gülüyordu. Biriyle belki mümkündü ancak aynı cüsseye sahip bu iki adamla baş edebileceğimi sanmıyordum. Kapının dışında, onlarca adam vardı. Simon satın alınabilirdi belki ama onların en azından büyük bir kısmı, sadık kalmayı tercih edecek kadar vazgeçmişlerdi normal yaşamdan. Bağırdım. “Çocuklar! Gelin buraya!” Karşımdaki iki adam da gülümseyerek bana baktılar. Bir müddet bekledim. Fakat Simon ve öteki adam o kadar şeytani bir gülümseme ile bakıyorlardı ki bana, kimsenin gelmeyeceğini anlamam çok uzun sürmedi. “Sizce bu pansiyona, son zamanlarda çok fazla insan gelmedi mi?” dedi iri adam. Yine Türkçe. “Adamlarınızdan sağ kalan olduysa gelir ancak buna çok fazla umut bağlamamanızı istiyorum Aras Bey. Buyurun oturun. Yalnızca konuşmak için geldim.” Dediğini yapmaktan başka bir çıkar yol yoktu. Kısa bir vakit sonra pencerenin dibinde, karşılıklı duran iki sandalyeye oturmuş konuşmaya başlamıştık.

 

“Ben Yavuz Kaya. Elçilikle görevliyim. Babanızın ölümünden sonra, yeni elçinin güvenliğinden ben sorumlu oldum. Buraya bana inanan bir kaç arkadaşım ve satın aldığım yahut vaatlerde bulunduğum birkaç insanın yardımıyla girebildim. Uzun zamandır bu anı bekliyordum. Bu resmi bir operasyon değil. Çünkü ortaya attığım teoriye bir kaç kişi dışında kimse inanmadı.”

Sakin kalmam gerekiyordu. Ağzımdan çıkacak herhangi bir laf, kendimi bütünüyle yok etmek demekti. Gerçi her şey ayan beyan ortadaydı. Bu saatten sonra bu adamın hakkımda sahip olduğu görüşü değiştirmenin bir yolu yoktu. Ancak en iyi yalan da bir takım itirafların içine yedirildiği yalanlardı, bunu biliyordum. Tek yapmam gereken sakin kalmak ve olabildiğince mağdur rolü oynamaktı.

“Elçinin kayıp oğlunu buldunuz. Bu sizin için Avrupa bileti bile olabilir. Ne duruyorsunuz, kullansanıza!”

Güldü, söylediklerime inanmadığını belli etmek istercesine başını öne eğdi ve sallamaya başladı. Benimle dalga geçiyordu ancak ne yapıp edip, sonunda onu dalga geçilecek konuma getirmem ya da hiç değilse kendimi bu konumdan kurtarmam gerekiyordu. Kısa bir müddet sonra başını yerden kaldırdı ve kahverengi gözlerini, gözlerime dikti. Bu anda son derece ciddiydi.

“Hadi ama! Kayıp olmadığınızı ikimiz de biliyoruz. Bu adamlar sizi burada zorla mı tutuyorlar? Demin onlara beni öldürmeleri için emir bile verdiniz. Benim teorim bundan daha farklı ve eminim ki, söyleyeceğim her şey size, hafızanızdan kopup gelmiş gibi görünecek.”

“Neymiş o teori?”

“Anlatayım o vakit! Babanızın ölümünde sizin parmağınızın olduğunuzu düşünüyorum. Şayet onu öldüren çete sizi de yakalamış olsaydı, sizi de gövde gösterisi için kullanabilir yahut öldürebilirlerdi. Babanızın ölüm anında ortadan kaybolmanız kaçırıldığınıza yahut kaybolduğunuza işaret olarak gösterildi. Ancak ben böyle düşünmüyorum. Bir büyükelçiyi ancak kendisine çok yakın biri bu kadar savunmasız yakalatabilirdi. Güzel gidiyorum değil mi?”

Ayağa kalktı. Odayı amaçsızca dolaşmaya başladı. Ara sıra, ani hareketlerle bana dönüyor ve teorisini kuvvetlendirmekten keyif alıyor görünüyordu. Esasında bu yanlış bir teori değildi. Aksine, gerçeği eksiksiz bir biçimde ortaya koyuyordu.

“Ne yazık ki hiç kimse bu teorime aldırış etmedi. Herkes, bir kanıt bekledi benden. Takdir edersiniz ki sizi bulmadan bunu kanıtlamam olanaksızdı. Kimse inanmadı bana. Neden biliyor musunuz? Anlattıklarımı inandırıcı bulmuyor değillerdi. Ancak hiç kimse bunu inandırıcı bulduğunu itiraf etmeye cesaret edemiyordu. Kendilerinden korkuyorlardı, doğru bildiklerini bir tarafa atmak zorunda kalmaktan. Size toz konduramıyorlardı anlayacağınız. Bugün buraya gelmekle her şeyi ispatlamış oldum. Yalnızca kendime ve yanımdaki bir kaç dostuma. Yeni bir kimliğe sahip olduğunuzu görmek beni hiç şaşırtmadı. Jean’dı değil mi?(İğrenç bir kahkaha kopardı.) Evet, bu tam olarak gösteriyor ki çete, size istedikleri şey karşılığında yeni bir kimlik vermeyi kabul etmiş. Buralarda bu işi yapabildiklerini herkes biliyor. Merak ettiğim tek bir şey var. Bunu neden yaptınız? Babanızla aranızın çok iyi olduğu da söyleniyordu. Bunu yapmanızın sebebi nedir?”

Hala soğukkanlı kalmaya çalışıyordum fakat bunu becerebildiğim söylenemezdi. Her yanım ateş içindeydi. Özellikle suratım, yanıyordu. Bunu anlamamasını umuyordum ve elimden başka da bir iş gelmiyordu. “İlginç bir teori,” diyebildim ilk olarak. “Sizden öncekilerin babamı koruyamamasının faturasını bana kesmeyi tercih etmişsiniz. O günden sonra ne yaşadığımı bir tek ben bilirim. Bir başıma, bu adi yerde yaşama tutunmaya çalıştım. Kimse yüzüme bakmadı biliyor musunuz? Diyebilirsiniz ki; ‘Neden elçiliğe sığınmadınız?’ Bu yerinde bir soru olurdu. Cevabı çok basit. Aylarca esir hayatı yaşadım. Beni neden kullanmadıklarını bilmiyorum. Belki de istediklerine eriştikleri için. Ancak sonra kaçmayı başardım. Bana bu insanlar sahip çıktı. Kapıda, pansiyonun içinde ve şurada yatan insan.(Pierre’i gösterdim.) Ne yapabilirdim başka? Bu hayatı tercih ettim ben de.”

Söylediklerimde hiçbir doğruluk payı yoktu. İnanmamıştı zaten. Az evvelki şeytani gülümsemeyle karşılık verdi. Simon, yine ona eşlik ediyordu. Türkçe bilmemesine rağmen, köşeye sıkıştığımı anlamış olmalıydı o da.

“Simon’u unuttunuz. Bu çok komik. Fazlasıyla gerginsiniz. Oysa bu işlere girmiş bir insanın biraz olsun soğukkanlı olması gerekir. Merak etmeyin, eski dostunuzdan çok fazla şey öğrendim. Şunu da bilmenizi isterim. Buraya sizi tutuklamaya gelmedim. Şansınız var ki fazlasıyla kibirli bir insanımdır. Zekama güvenirim. Onun marifetini ispatlamak için de yapmayacağım şey yoktur. O denli kibirli bir insanım ki, zekamın marifetini kendimden başka bir insana ispatlamaya lüzum duymam. Sizi tutuklamam mümkün değil. Çünkü bir nevi yasadışı bir operasyon bu. Bu kadar insanın ölümünü yalnızca çatışmayla da açıklayamam zaten. Dediğim gibi, sizin gibi bir sıçanı tutuklamak niyetinde değilim. Sizi öldürmek niyetinde de değilim. Buradan, teorime dair delilleri ve elbette en mühim şahidim Simon’u da alarak ayrılacağım. Niyetim, sizi ölmekten ya da tutuklanmaktan beter etmek. Bir daha isteseniz de Türkiye’ye dönemeyeceksiniz. İnsanlar sizin adınızı iyi bir biçimde anmaya tenezzül dahi etmeyecek. Küfürlerle, beddualarla anılacaksınız. Nereye giderseniz gidin, sizi tanıyabilecek birinin, bir Türk vatandaşının sizinle karşılaşmasından korkarak gezineceksiniz. İster Jean olun, ister Pierre, isterseniz de başka bir bok. Daima linç edilme korkusuyla yaşayacaksınız. Ben de siz dahil hiçbir sıçanın benimle baş edemeyeceğini bilmenin keyfiyle yaşayacağım.”

Simon’u da yanına alıp kapıdan çıkmaya koyuldu. O sırada, her şeyini yitirmiş ve kaybedecek bir şeyi kalmamış bir insanın özgüveniyle, olup biteni kısaca anlatmak ihtiyacı hissettim.

“Sıkılmıştım. Tek sebebi buydu.”

Geri dönüp, yüzüme baktı. Hızlı bir biçimde üzerime doğru geldi. Beni öldüreceğini düşündüm. Ancak bunu yapmadı. Bacağıma bir tekme attı. Yere düştüm. Ardından kolumu kaptı ve kaptığı gibi kırdı. Acılar içinde kıvrandım ve elimde olmadan avazım çıktığı kadar bağırdım. Her şey bittiğinde, elimde yalnızca; kırık bir kol, yok yere kirlettiğim bir kimlik ve bundan sonra bana huzur vermek adına hiçbir işe yaramayacak yeni bir yaşam kalmıştı.

Hikaye: Sultanın Kılıcı

Caminin avlusunda çok fazla insan yoktu. Cenaze olduğu düşünülürse daha fazla insan olması icap ederdi aslında. Yoldan geçen birkaç kişinin, avluya baktıktan sonra herhalde fazla seveni yokmuş rahmetlinin diye düşündükleri kesindi.

Cenaze merasiminin en ön sırasında rahmetlinin yattığı musalla taşının hemen önündeki genç adam üzgün bir surat ifadesiyle başsağlığı mesajlarını kabul etmekteydi. Genç adamdan neredeyse bir kafa boyu uzun, zayıf ve yaşlı adam ise hemen genç adamın yanındaydı. Çene ve ağız yapısına, dar alınlarına ve kaşlarına bakanlar bu iki adamın akraba olduklarını hemen anlarlardı.

Tıknaz, ellili yaşlarda, çok şık bir takım elbise giymiş, sinekkaydı tıraşlı, göbekli bir adam genç adamın elini sıkarken, “Başın sağ olsun Ertem” dedi.

Ertem Söylemez kafasını kaldırarak bu şık adama baktı. “Sağ olun avukat bey” dedi. Yanındaki yaşlı adamı göstererek, “Amcamı tanıyor musunuz? Daha doğrusu rahmetli babamın amcası. Kendisi normalde Hollanda’da yaşıyor, cenaze için gelmişti.”

Avukat yaşlı adama dönerek küçük gözlerini kırpıştırdı. “Başınız sağolsun efendim” dedi.

Yaşlı adam üzgün bir suratla, “Teşekkür ederim, dostlar sağolsun” diyerek cevap verdikten sonra, “Adım Cevdet Söylemez” dedi. “Ertem’in de bahsettiği gibi Ertem’in babası Namık yeğenim olurdu.”

“Ben de Osman Kaygısız Cevdet Bey” diye cevap verdi avukat. “Böyle tanıştığımıza çok üzüldüm doğrusu ama elden ne gelir.” Biraz durduktan sonra ekledi. “Hayat…”

Cevdet Bey haklısınız manasında kafasını salladı ancak cevap vermedi. Avukat arkadan gelenlere engel olmamak amacıyla sıradan çıkarak Ertem’in yanında durdu. Kısık bir sesle, “Ertem Bey” dedi. “Bazı hukuki işler var. Biliyorsunuz babanızın neredeyse on yıllık avukatıyım. Cenazeden sonra müsait olur musunuz?”

Ertem solunda dikilmiş olan avukata dönerek, “Sanırım yemek falan verilecek” dedi. “Yarın görüşebiliriz ama.”

Avukat Osman Kaygısız kafasını sallayarak, “Tamam o halde” dedi. “Siz müsait olunca beni arayın olur mu?” Adamın elini tekrar sıkarak camiden çıkışa doğru ilerlemeye başladı.

***

Cevdet bey ellerini beline koyarak derin bir nefes aldı. Olduğu yerde bir tur dönerek içinde bulundukları geniş salonun her noktasını incelemeye başladı. Üsküdar’da ahşap eski bir evdeydiler. Kocaman salonun bir duvarında neredeyse duvarın tamamını kaplamış gibi gözüken kocaman bir şömine vardı. Üzerinde resimler, eski eşyalar. Salonun ortasında geniş, ahşap, bol çekmeceli bir sehpa, duvarlarda eski tablolar, bir köşede kapağı kırılmış bir piyano, antika masalar ve yüksek arkalıklı sandalyeler… İnsan burada yüz yıl geriye gitmiş gibi hissediyordu.

Cevdet Söylemez henüz vefat etmiş yeğeni Namık Söylemez’in oğlu Ertem’e dönerek, “Burası artık senin Ertem” dedi. “Baban biliyorsun ölene kadar bu evde yaşadı ve öldükten sonra bana da açıkça söylediği üzere burayı sana bıraktı.”

Ertem üzgünce kafasını salladı. Cevap vermedi. Cevdet Bey devam etti. “Buradaki eşyalar da demirbaştır. Yani ev ile birlikte işlem görüyorlar. Evi alan bu eşyaları da alacak. Baban zamanında böyle olmasını istemişti.” Ertem’e bakarak ekledi. “Biliyorsun baban çok fakir bir insan sayılmazdı. Senin de öyle sıkıntılı bir durumun yok bildiğim kadarıyla. Onun için burayı satmak sana birşey kazandırmaz. Sen ne düşünüyorsun?”

Ertem yutkunduktan sonra, “Haklısın amca” dedi. “Ben de burayı satmayı düşünmüyorum zaten. Hatta bu ihtimal hiç aklıma bile gelmedi. Babamdan kalan hatıra sayılır bu ev. Kalsın bence.”

Cevdet hafifçe sırıtarak, “İyi” dedi. “Böyle düşünmene sevindim.” Bir süre sonra devam etti. “Avukat ne zaman gelecekmiş?”

“Öğlende burada olacağını söylemişti ama. Herhalde birazdan gelir.” Aynı anda kapı çalınca iki adam da birden boş bulunup irkildiler. Namık Bey kapı zilini garip bir baykuş sesi olarak yaptırmıştı. Birden böyle boğuk bir ses çıkınca iki adam bu yüzden birden ürkmüşlerdi. Doğrusu evin atmosferi de ortamı biraz ürkütücü bir hale sokuyordu. Ertem amcasına hafifçe sırıttıktan sonra kapıyı açmaya gitti.

Tahmin ettikleri gibi gelen avukattı. Tipik bir evrak çantasını sol eline alarak sağ elini uzattı. Önce amcanın sonra Ertem’in ellerini sıktı. Kocaman salondaki şöminenin sağındaki büyük yemek masasına oturdular. Avukat bir sürü süslü klasik hukuki terimleri sıralarken iki adam da sadece dinlediler. Ara sıra Cevdet Bey bazı şeyler soruyordu o kadar. Ertem zaten böyle işlerden hiç anlamazdı. Ataşehir’de lüks sayılabilecek bir apartman dairesinde oturan ve bekâr olan Ertem hayatı boyunca para sıkıntısı çekmiş bir adam değildi. Babadan hatta dededen zengindi.

Cevdet Bey ısrarla bir şeyi öğrenmeye çalışıyordu. Şu anda içinde bulundukları ev ve içindeki eşyalar… Namık Bey’in diğer mal varlıklarıyla pek ilgilendiği yoktu. Zaten Namık Bey genelde herşeyi tek mirasçısına yani oğlu Ertem’e bırakmıştı.

Cevdet bir daha sordu. “Yani bu ev ve içindeki eşyalar taşınmaza ait değil mi?”

“Evet Cevdet bey. Evi alan içindekileri de alıyor basitçe.”

“Tamam zaten ben de öyle biliyordum. Bunu teyit etmemiz iyi oldu.” Bir süre düşündükten sonra, “Peki, evin içindeki eşyaların bir listesi var mı sizde?” diye sordu.

“Evet, yeğeniniz ölmeden önce evi ve içindeki eşyaların bir envanterini çıkartıp noterde onaylattırmıştı. Ben de yanındaydım. Eşyaların bir tekinin bile kaybolmamasını istiyordu.” Evrak çantasından bir dosya çıkartarak bunu Cevdet’e uzattı. “Sizde de bir tane kalmasını isteyeceğinizi düşündüğümden kopyaladım. O dosya sizde kalabilir.”

Cevdet dosyayı incelerken, “Evet sağolun avukat bey” dedi. “Doğru düşünmüşsünüz.”

Avukat heyecansız adeta ifadesiz bakışlarını bu sefer Ertem’e çevirerek, “Namık Beyin bankada Türk Lirası ve Euro hesabı vardı. Sizin de haberiniz vardır. Ayrıca Sirkeci’de ufak bir han. Handa altı tane işyeri var. Kiracıların kontratları ve kira miktarları da burada.” Başka bir dosya çıkartarak bunu da Ertem’e uzattı. “Babanız bu kiracılara güvence vermişti. Yani çoğunun bir seneden fazla kira kontratları var. Herhalde siz de buna itiraz etmezsiniz Ertem Bey.”

Ertem, “Yok canım” dedi. “Tabi kiralar devam etsin, bence bir sakıncası yok.”

Cevdet sabırsızca elindeki dosyayı masaya bıraktı. “Bu ev de Ertem’e kaldı değil mi?”

“Evet.”

Ertem sakince, “Ben zaten burayı satmayı düşünmüyorum” dedi. “Bana bir zararı yok ayrıca ihtiyacım da yok çok şükür. Eşyalar deseniz hiçbiri de kullanabileceğim veya meraklısı olduğum şeyler değil. Zaten eski püskü şeyler, bir değerleri de yok. Yine bu evde kalsın, zaten dekora da oldukça uyuyorlar. İnsan burada 100 yıl öncesine gittiğini düşünüyor.” Dişlerini göstererek sırıttı. Ancak genelde ciddi bir insan olan amcası ve mesleği gereği fazla sulu bir insan olmayan avukatın gülmeyen surat ifadelerini görünce gülümsemesi söndü. Derin bir nefes alarak daha ciddi olmaya çalıştı. “Neyse o zaman, ileride bakarız.”

Avukat Osman Bey birkaç ufak tefek detaylarla ilgili bilgi verdikten sonra evden ayrıldı. Zaten Ertem, Avukat Osman’ın babasından sonra kendisinin de özel avukatı olmasını teklif etmiş avukat da kabul etmişti.

Osman gittikten sonra Cevdet evi son bir defa daha dolaştı. Akşama doğru Ertem’in yanına gelerek, “İşlerimi halletmek için Hollanda’ya dönmek zorundayım evlat” dedi. “Bu gece uçacağım. Bir bilemedin iki aya kadar tekrar geleceğim. O zaman bazı şeyleri konuşuruz.”

Ertem şaşkınca kaşlarını yukarı kaldırarak, “Öyle mi?” diye sordu. “Keşke biraz daha kalsaydın be amca?”

“İsterdim ancak acil işlerim var ama merak etme iki ay içinde tekrar geleceğim muhakkak. Tam geleceğim günü sana bildiririm.”

“Tamam sen öyle diyorsan… Seni havaalanına bırakayım.”

“Yok yok gerek yok. Şuradan bir taksiyle giderim ben. Zaten herşeyim hazır.” Ertem ile tokalaştıktan sonra, “Haydi bakalım evlat” dedi. “Gitme vakti. Dediğim gibi bu eve iyi bak.”

Ertem derin bir nefes alarak, “Merak etme amca” dedi. “Görüşürüz.”

***

İki gün sonra Ertem her zaman yaptığı gibi spor salonuna gitmiş ve yine her zamanki gibi kardiyo aletinden çabuk sıkılmış ve yorulmuş bir şekilde evine dönmeye hazırlanırken yanına bir adam geldi. Ufak tefek, temiz yüzlü, siyah gözlü bir adamdı. “Merhaba” dedi. “Buraya yeni başladım da. Size birşey sorabilir miyim?”

Ertem adama bakarak, “Doğrusunu söylemek gerekirse işleyişle ilgili pek birşey bilmiyorum arkadaşım” dedi. “İstersen bir çalıştırıcı bul da ona sor. Yardımcı olabileceğim şüpheli.”

Adam hafifçe sırıttı. “Böyle yerleri bilirsin. İlk gün sana kral muamelesi yaparlar ama ikinci gün kimse seni iplemez. Ya da görmezden gelirler. Seninle ilgilenmelerini istiyorsan ya çok paran olacak ya da anlarsın işte bayan olman lazım.”

Ertem de sırıttı. “Bak işte bunda haklısın. Ne sormak istiyordun?”

“Açıkçası burada çalışan adam bana bir çizelge gibi birşey verdi ama okuyamıyorum. Kargacık burgacık bir takım yazılar. Yani dün başladım bugün ikinci gelişim. Nasıl başlamalıyım diye soracaktım? Siz kardiyo ile mi başlıyorsunuz yoksa bisiklet ile mi?”

“Bence önce ısının. Bisiklet yapın en son kardiyo yapmalısınız…”

Adam ona inanmaz gözlerle bakınca Ertem tekrar sırıtarak, “Vallahi ne bileyim ben hep öyle yapıyorum ama…” Adama biraz daha yaklaşarak kulağına eğildi. “Ne yalan söyleyeyim, ben de pek bilmiyorum. Öylesine takılıyorum. Bayan olmadığım için bana da kimse göstermedi.”

Adam dayanamayarak bol keseden bir kahkaha atınca ciddi bir şekilde çalıştığını zanneden birkaç kişi iki adamın bulunduğu yere döndü. Ertem de gülüyordu. Gülme faslı kesilince adam elini uzattı. “Adım Hilmi, Hilmi Gökmen.”

“Ertem ben de. Memnun oldum.”

Hilmi de Ertem’in yaşlarında bekâr bir adamdı. Özel bir şirkette satın alma bölümünde çalıştığını söyledi. Ertem, Hilmi’nin hem spor salonunun hem de Ertem’in evinin bulunduğu Ataşehir’de kirada oturduğunu, aslen Adana’lı olduğunu, 3 sene öncesine kadar da orada yaşadığını ve 3 sene önce İstanbul’a gelip yerleştiğini muhabbet sırasında öğrendi. İki adam akşam boyunca hem spor yapıp hem muhabbet ettiler. Ertem de kendisinden bahsetti biraz. Babasının yakın zamanda ölmesinden, iki defa nişanlanıp ayrılmasından bahsedince Hilmi, “Sanırım evlilik bana göre de değil” diyerek araya girdi. “Ben evlendim ancak 1 sene olmadan boşandım” dedi. “Allahtan çocuğumuz yoktu. Çocuk olunca zor oluyor.”

Ertem de ona hak verdi. Evliliğin özellikle erkeklerin yaşama özgürlüğüne yaptığı etkiden bahsettiler. Sonra her erkek muhabbetinde olduğu gibi futbola ve politikaya geçtiler. Spordan çok muhabbet etmişlerdi ancak iki yeni arkadaş da bundan memnundular.

Akşam çıkışta Hilmi, “Çok memnun oldum Ertem” dedi. “İnan son yıllarda hiç böyle kaliteli bir muhabbet yapmamıştım. İyi geldi bana doğrusu.”

Ertem de Hilmi’nin elini sıkarak, “Aynen vallahi” dedi. “Eh tamam öyleyse yarın yine görüşürüz burada. Hergün geliyor musun?”

Hilmi işaret parmağıyla çok olmasa da hafifçe bir yumru oluşturmuş göbeğini göstererek, “Yani…” diye mırıldandı.

İki adam da gülerek vedalaştılar.

***

Ertem’le Hilmi spor salonu dışında ilerleyen haftalarda akşamları falan da görüşmeye başladılar. Çoğu zaman spordan sonra yemek yemeye veya birşeyler içmeye gidiyorlardı. Ertem Hilmi’nin eski eşyalar ve antikalara merakını da böyle bir sohbet sırasında öğrendi. Hafif çakırkeyif olduğu bir gün, “Ohooo…” dedi. “Benim babadan kalma bir evim var. Ev dediysem mütevazilikten diyorum yani vallahi bak… Basbayağı konak gibi birşey. Ahşap, eski ve üç katlı. Geniş kocaman bir salon, şömine, balkon ve eski eşyalar dolu. Kesin hoşuna gider.” Birasına sarılarak geniş bir yudum aldı.

Hilmi hakikaten de ilgilenmişti. “Sen ciddi misin? Ataşehir’de yaşamıyor muydun sen?”

“Ev Üsküdar’da. Zaten orada kalmıyorum ki. Babam öldüğünden beri bomboş duruyor.”

“Hadi ya… Oğlum ne manyaksın, benim öyle evim olacak.”

“Tahmin ederim. Herhalde toza, toprağa, pisliğe hatta soğukluğuna bakmadan orada kalırdın. Ev de ısınma tertibatı bile yok be. Kıçın donar orada.”

Hilmi de birasından içerken, “Ulan ne adamsın” diye serzenişte bulundu.“Ev temizletilir ne olacak? Sonra kat kaloriferi diye birşey var, en kötü doğalgaz sobası. Isınmak dert mi yani?”

“İşte meraklı olan yapar. Benim hiç işim olmaz. Amcamı bekliyorum Hollanda’da yaşıyor sana demiştim ya. Bir ay içinde gelecekmiş. O zaman evin de akibeti belli olur.”

Hilmi birasından bir yudum daha aldıktan sonra kulplu bardağı ahşap masaya bıraktı. Sonra aklına birden gelmiş gibi hevesle Ertem’e döndü. “Bana bak bir gün gidip bakalım mı ne dersin?”

Ertem de hafif kapalı gözleriyle ona dönerek, “Nereye eve mi?” diye sordu. Sarhoş olmasına ramak kalmış şaşkın gözlerle arkadaşına bakıyordu.

Belki Hilmi de iki büyük biradan sonra sarhoş olmaya yaklaşmıştı ancak bu son haberden sonra adeta gözleri açılmıştı. Ayılmış canlanmış gibiydi. Hevesle kafasını sallayarak, “Aynen” dedi.

“Nesine bakacaksın be Hilmi. Dediğim gibi bir sürü eski püskü şey…”

“Kesin antika masa falan da vardır. Şöyle her tarafta çekmecesi olan birşey.”

Birasını kafasına dikip bitiren Ertem, “Evet” dedi. “Aynen o tür birşey var.”

Hilmi sevinçle gülerek, “Ah işte tamam” dedi. “Zaten eski bir antika masa daima vardır. Ne zaman gidiyoruz onu söyle şimdi?”

Ertem ayaklanarak, “Bence artık eve gitmeliyiz” dedi. “Yarın iş var erken kalkacağım.”

Hilmi de arkadaşına uyarak ayaklandı. “Tamam o zaman bu cumartesi gidelim ne dersin?”

Ertem arkadaşına hafifçe sırıtarak, “İyi ya” dedi. “Gideriz…”

O gün salıydı.

***

Ertesi gün akşama doğru Ertem işten çıkmaya hazırlanıyordu. Ofisinden çıkıp kaldırıma park ettiği arabasına ilerlerken arkasında bir tıkırtı duydu. Döndüğünde birşey göremedi. Tam kararmamış hava yolda tek tük yürüyen insanlar haricinde birşey yoktu. Nedense tedirgin olmuştu. Tekrar arabasına döndüğünde bir adamın hemen karşısında dikildiğini gördü.

Avukat Osman her zamanki ifadesiz suratı ve sakinliği ile, “Merhaba Ertem.” dedi. “Nasılsın?”

Ertem kendi salaklığına hafifçe gülerek, “İyiyim, iyiyim Osman abi sağol” diyebildi.

“Vaktin varsa, sana söylemek istediğim bazı şeyler vardı da. Babanın ölümü ile ilgili.”

Ertem, “Hayırdır Osman abi” dedi. “Yoksa babamın herkesten gizlediği denize bakan bir koyda bir arsası falan mı varmış?” Seslice güldü ancak geçen günde de olduğu gibi avukatın yüzünde tek bir kas dahi oynamamıştı. Ertem yine mahcupça susmak zorunda kaldı.

Tamamen ciddi bir insan olan avukat, “Yok hayır” dedi. “Öyle birşey yok. Aslında çok ciddi birşey de değil ama…”

Ertem, “Tamam tamam Osman abi” dedi. “Hallederiz. Atla arabaya bir yerlere gideriz.” Arabanın kapısını açtı.

Osman Kaygısız, “Sana zahmet vermeyeyim” dedi. “Şu karşıdaki kahveye gidelim iki çay içeriz.”

Ertem’in ofisinin karşısındaki cafelerden birini gösteriyordu. Ertem henüz açtığı arabasının kapısını kapatarak, “İyi ya” dedi. “Öyle olsun.” Arabanın alarmını çalıştırarak avukatın ardından cafeye yöneldi.

Beş dakika sonra alçak masanın ardındaki küçücük sandalyelerde oturmuşlardı. Garson önlerine iki çay bardağı koydu. Yarım saat avukatın işleriyle meşgul oldular. Ertem’in imzalaması gereken bir takım resmi belgeler vardı. Avukat gayet bilgili bir insandı. Herşeyi açıklayarak Ertem’e anlattı. Zaten Ertem eskiden beri tanırdı adamı. Babasının avukatı iken de birçok kereler karşılaşmışlardı. Hatta bir keresinde babası adamı evine yemeğe davet etmişti. Ertem de vardı bu yemekte.

Birden Ertem’in yanı başında bir ses, “Ooo beyim naber?” deyince Ertem ve avukatın dikkatleri dağıldı. İkisi de kafalarını kaldırıp bu yeni gelene baktılar.

Hilmi ufak sandalyelerden birini çekerek Ertem’le avukatın karşısına oturdu. “Bugün sporu da kırdın ha?”

Ertem gülerek, “Vallahi bugün öyle oldu be Hilmi” dedi. “Tanıştırayım avukatım Osman Kaygısız. Aynı zamanda babamın da avukatıydı.”

Hilmi elini adama doğru uzatarak avukatın hafif tombul elini sıktı. “Bendeniz de Hilmi efendim. Hilmi Gökmen. Ertem’le beraber spora gidiyoruz.”

Avukat kafasını salladı. “Memnun oldum.”

Ertem Hilmi’ye döndü. “Sen nereden çıktın yahu?”

“Spora gelmeyince belki hâlâ çalışıyorsundur diye bu tarafa doğru geldim. Baktım ofisin ışıkları falan kapalı herhalde gitmişsindir diye düşündüm. Eve gidecektim ben de bir çay içeyim de öyle giderim dedim. Sonra hop bir anda siz gördüm. Tesadüf yani anlayacağın.”

“Anladım, iyi olmuş. Sana haber veremedim bugün işler biraz yoğundu geç çıktım zaten. Ektim sporu yani anlayacağın.”

Hilmi gülümseyen bir suratla başını yana eğerek, “Çok şey kaçırdın kardeşim” dedi. “Bugün salona bir kız geldi ki üff!”

Ertem gülerek, “Hadi oradan…” dedi. “İşin gücün dalga dümen.”

O sırada yanlarından geçen garsona doğru el işareti yapan Hilmi, “Dostum” dedi. “Bana da bir çay gönderir misin?” sonra tekrar Ertem’e döndü. “Sen daha inanma bakalım. Neyse kızı yarın görürsün artık. Tabi yine ekmezsen…” diye de eklemeyi unutmadı.

Avukat Osman Bey terbiye ölçülerinde boğazını temizleyince iki adam da ona döndüler. “Ben artık gideyim Ertem. Gerisini sonra hallederiz. Zaten çok önemli birşey de kalmadı.”

Ertem, “Tamam Osman abi” dedi. Avukat elini cebine attığını gören Ertem adamın elini tutarak, “Aman abi ne yapıyorsun alt tarafı iki tane çay” dedi. “Ben hallederim. İstersen biraz daha bekle, seni evine bırakırım.”

“Yok canım gerek yok sağol Ertem. Görüşmek üzere.” Yeni tanıştığı Hilmi’ye de bakarak, “Size de iyi günler Hilmi Bey” dedi ve kapıya yöneldi.

Avukatın arkasından kısa bir ıslık çalan Hilmi ise, “Vay anasını ne kibar adam yahu” demekten kendini alamamıştı.

***

Cumartesi günü öğleden sonra buluşan iki arkadaş Üsküdar’a Ertem’in babasından kalma evine gittiler. Ertem arabasını evin karşısındaki boş arsanın kenarına çekerek kafasıyla evi gösterdi.

“İşte bizim konak bu.”

Hilmi yine pozitifliği üzerinde bir tavırla heyecanla eve baktı. Uzun bir ıslık çalarak, “Vay anasını be!” dedi. “Ulan burayı müteahhide versen koca apartman diker sana da en az 6-7 daire çıkar. Şu arsanın genişliğine bak.”

“Evet arsa geniş ama bakımsız. Bahçede bir sürü yabani ot falan var.”

Arabadan çıkarak eve doğru yöneldiler. Ertem cebinden anahtarını çıkartarak ahşap kapıyı açarken, “Buyur bakalım, hoş geldin” dedi.

Hilmi hafifçe sırıtarak içeri girdi, peşinden de Ertem. Ev aynen babasının ölümünden sonraki gibi duruyordu. İçeri girişte sağda portmanto tipli geniş bir dolap vardı. Yer ahşaptı. Ayakkabılarını çıkartmadan ilerlediler. Birkaç metre sonra geniş salon başlıyordu. Yerde eski püskü bir halı ve çevresinde koskocaman koltuklar vardı. Salonun sağ köşesinde Hilmi’nin sorduğu eski bir yazı masası ve sandalyesi, sol tarafta ise Amerikan tarzı camlı bol kapaklı masalı bir konsol vardı. Yazı masasının biraz gerisinde avukatın bir ay kadar önce vasiyeti açıklarken oturdukları yemek masası ve çevresinde sandalyeler bulunuyordu. Tam karşılarında ise kocaman şömine. Üzerinde ince, hafif kıvrık, uzun bir kılıç kabzasıyla birlikte asılmıştı. Şöminenin raflarında ise bir sürü küçük biblo tarzı süsler duruyordu. Duvarlarda da bir sürü tablo vardı. Perdeler koyu renk olduğu için içerisi karanlıktı. Ertem giderek yola bakan ağır yün kumaşlı perdeleri açınca ortalık biraz daha aydınlandı.

Hilmi, “Vay vay vay…” diyerek ilerledi. Önce kılıca bir göz attı, sonra koltuklara elini sürdü. Tekli bir berjeri kaldırarak ağırlığına baktı. Sonra yazı masasına gitti. Üstteki çekmeceleri açarak içlerine bir göz attı. Yemek masasına şöyle bir göz attı ancak herhalde pek ilginç bulmadığından incelemedi. Geri dönerek şömineyi de inceledi bir süre. Hatta kafasını bacadan yukarıya bakmak istiyormuş gibi içine bile soktu.

Ertem hafifçe sırıtarak, “Eee ne diyorsun?” diye alayla sordu.

Hilmi hâlâ etrafına bakarak şömineden ayrıldı. “Vallahi kardeşim çok güzel” dedi. “Ben senin yerinde olsam burada yaşardım.”

“Yok artık…”

“Neden olmasın? Tamam ev bayağı büyükmüş ısınmak biraz sorun olabilir kabul ediyorum ama yine de çaresi var yani.”

Salon hemen girişle başladığı için koridor veya sofa yoktu evde. Diğer odalara salondan başlayan kapılarla geçiliyordu. Dipteki kapıyı açan Hilmi burada merdivenler olduğunu fark etti. Ertem açıklama yapmak zorundaymış gibi, “Bu merdivenlerden üst kata çıkılıyor işte” dedi. Üstte de üç yatak odası bir de tuvalet var. Burada da diğer kapı mutfak. Mutfaktan kiler gibi bir yere iniliyor. Orası toprak altında kalıyor. Eskiden buzdolabı olmadığından yiyecekleri burada saklıyorlarmış.”

Hilmi, “Evet bunu duymuştum” diyerek mutfak kapısını açtı bu kez. İçeriye girerek, “Yuh artık…” diye mırıldandı. “Ulan benim salon kadar burası be! Belki de daha büyüktür.”

Peşinden gelen Ertem hafifçe güldü. “Evet bayağı büyük.”

Bir süre daha evi dolaştıktan sonra salonda o eski koltuklara oturdular. Ertem, “Kahve içelim mi?” diye sordu. “Geçen geldiğimizde bir kavanoz almıştım. Hatta süt tozu da var.”

“Bana uyar kardeşim.”

Ertem, “Tamam sen otur ben hallederim” diyerek yerinden kalktı. Mutfağa giderken Hilmi de yerinden kalkmıştı. O giderken arkadaşının duyabileceği bir şekilde sesini yükselterek, “Koltuklar rahatsız da değil Ertem” dedi. “Tamam biraz eski falan ama hâlâ sağlamlarmış.” Yürüyerek eski yazı masasına gitti. En çok bu yazı masası onun ilgisini çekmişti nedense. Mutfak tarafına bir göz atarak arkadaşının görünürde olmadığına emin olunca yere eğildi. Antika yazı masasının altına bakmaya çalışıyordu. Yere oturarak kafasını yazı masasının altına doğru soktu. Sanki bir şey arıyormuş gibiydi. Biraz sonra suratında daha öfkeli bir ifadeyle masanın altından çıktı ve ayağa kalktı. Cebinden telefonunu çıkartarak önce yazı masasının sonra diğer köşedeki aynalı, bol cam kapaklı, konsolun sonra da şöminenin üzerindekilerin özellikle kılıcın resmini çekti. Derin bir nefes alarak daha kararlı bir şekilde mutfağa doğru yürüdü. Mutfak kapısından girerken, “Yahu bütün işi kendin yapıyorsun moruk” dedi. “Bırak ta yardım edeyim.”

Ertem iki fincana boşalttığı kahvelerin üzerine sıcak su ilave ederken, “Ulan ne olacak ali nazik kebabı yapmıyoruz ya” diye söylendi. “Al bak istersen süt tozu da şurada.” Kendi kahvesine şeker veya süt tozu koymadan karıştırmaya başladı.

Kahveler hazırlandıktan sonra salona döndüler.

Tekli koltuğa yayılır gibi oturan Hilmi, “Vallahi ne yalan söyleyeyim evin çok güzel” diyerek konuyu açtı. “Eşyalar da eski falan ama güzel ve kullanışlı. Ayrıca sağlamlar hâlâ. Ama bahçe bakımsız ve bu taraflardaki serseriler için bulunmaz mekân söyleyeyim.”

“Nasıl yani?”

“Yani oğlum, tinerciler falan işte. Buralara gelip çöreklenebilirler. Çöplerini atıp, ateş falan yakıp ortalığı mahvedebilirler. Hatta eve bile girmeye kalkabilirler. Kapıyı pencereyi kilitliyorsun değil mi?

“Yahu herhalde. Ayrıca ilk kat pencerelerinde demir var ama bahçe açık tabi. İsteyen birileri bahçeye girebilir.”

“Belki de bahçeye demir parmaklık falan yaptırmalısın. Bahçe kapısını da demir ve kilitlenebilen cinsten yaptırabilirsin. O zaman hiçbir şey olmaz.”

“Dediğim gibi amcam gelsin de, onu bekliyorum. O daha iyi bilir bu işleri.”

“Doğru ya amcan gelecekti değil mi? Ne zaman gelecek demiştin?”

“Birkaç haftaya gelir herhalde. Gelmeden arayacaktı.”

Hilmi kahvesini kafasına dikerek bitirirken, “Tamam anlaşıldı” dedi. Sağ gözünü kırparak koltuğunda hafifçe öne doğru eğildi. “Kirada anlaşırsak eve talibim.”

Ertem bol bir kahkaha atarak, “Tamam kardeşim düşünürüz” diye cevapladı.

Hilmi de gülerken, “İstersen bana sadece mutfağı da kiralayabilirsin yani” dedi. “Ne de olsa benim salondan büyük.”

İki adam neşeyle gülerlerken Ertem’in cebi çaldı. Hemen önlerindeki cam sehpa üzerindeki telefona uzanan Ertem hâlâ gülüyordu. Ekrana bakıp Avukat Osman yazısını görünce biraz şaşırsa da umursamadan açtı. “Merhaba Osman abi nasılsın?”

“Selam Ertem iyiyim sağol. Nerdesin?”

“Babamın evindeyiz Hilmi ile beraber, kahve içiyorduk. Buyur istersen kahvem var.”

“Hilmi mi? Hilmi Görkem değil mi?

“Evet, abi hayırdır?”

“Bak Ertem sana bir şey anlatmak istiyorum ama telefonda olmaz. Biraz da acil, yani daha doğrusu bana öyle geliyor.”

Bu anlamsız laflardan pek bir şey anlayamayan Ertem şaşkınca kaşlarını çatarak, “Anlayamadım abi” dedi. “Sana öyle gelen nedir?”

“Ertem seninle hemen buluşmamız gerekiyor. Babanın evine çok yakınım zaten. Evin hemen karşısındaki sokağın içindeki parkta buluşalım. Misafirin olduğunu biliyorum ama sorun da bu zaten. Yani konuşacaklarımız arkadaşın Hilmi Görkem ile ilgili. Beş dakikaya orada olurum. Gelmen lazım.”

“Ama Osman abi yani şimdi mi?”

“Evet şimdi konuşmalıyız. Biliyorum ayıp olacak ama inan şart bu. Arkadaşına bir bahane uydur, hukuki bir şey olduğunu acil olduğunu yarım saate geleceğini söylersin. Zaten en fazla o kadar sürer belki daha bile az. Tamam mı?”

Ertem oturduğu eski koltukta dikleşerek, “Yani tamam Osman abi” dedi. “Sen öyle diyorsan, madem acilmiş. Hilmi bir şey demez herhalde.” Bu sırada konuşmaya kulak misafiri olmuş ve ismi geçtiğinden ilgiyle Ertem’e bakan Hilmi, olayı anlamak istermiş gibi kaşlarını çatmış elini ne oluyor manasında sallamıştı.

Ertem bir dakika der gibi işaret parmağını arkadaşına uzatarak, “Tamam Osman abi hemen çıkıyorum” dedi ve telefonu kapattı.

Hilmi şaşkınca, “Neler oluyor Ertem?” diye sordu.

Ertem ayaklanırken, “Hilmi yahu özür dilerim kardeşim” dedi. “Ama benim acil çıkmam gerekiyor. Avukat aradı bazı önemli şeyler varmış. Fazla sürmez dedi. Herhalde yirmi dakikaya gelirim. Sen takıl biraz. Kahvenin yerini biliyorsun.”

Hilmi de ayağa kalkmıştı. “Tamam, tamam sıkıntı yok. Ben takılırım da hayırdır böyle aniden?”

“Vallahi ben de anlamadım. Bakalım ne diyecek? Gelince anlatırım.”

Ertem kafası karmakarışık bir şekilde kapıyı çekerek çıktı. Beş dakikada parka vardı. Avukat dediği gibi parkın hemen girişindeki bankta oturuyordu. Ertem’in geldiğini fark edince ayaklandı. Ertem de ayaktaki avukatın elini sıktı. Merhabalaştıktan sonra banka yan yana oturdular.

“Hayırdır Osman abi? Sesin telaşlıydı?”

“Sen bu adamla ne zaman tanıştın Ertem?”

“Kimle Hilmi’yle mi?”

“Evet, Hilmi Görkem’den bahsediyorum.”

“Yani, ne bileyim 3 hafta falan olmuştur. Neden ki?”

Avukat derin bir nefes aldı. “Bak Ertem bu adamın pek sağlam ayakkabı olmadığını sanıyorum. Bir kız yüzünden kanlı bıçaklı olduğu birileri varmış. Kızı hamile bırakmış sonra kaçmış. Kızın abileri her yerde bunu arıyorlarmış.”

“Bunu da nereden çıkardın abi?” Ertem şaşırmıştı.

“Şans eseri bir davada müşteki olan bir adamın geçmiş siciline bakarken Hilmi Gökmen adıyla karşılaştım. Senin arkadaşın olduğunu bildiğimden bir bakayım dedim ve 3 sene önceki davayı gördüm. Kızın babası bu Hilmi’yi şikâyet etmiş, kızın rızası vardı kararıyla Hilmi’yi salıvermişler. Kızın abileri de bilirsin işte namus davası deyip bunun peşine düşmüşler. Olay Adana’da oluyor. Hilmi o sene kaçıp izini kaybettirip İstanbul’a gelmiş herhalde.”

“İsim benzerliği falan olmasın?”

“Dava dosyasında resmi de vardı. İsim benzerliği değil.”

“Allahallah hiç anlatmadı.”

“Yani demek istediğim bu adama ben pek ısınamadım. Sen de çok güvenme. Avukatlık hissi de, tecrübe de, ne dersen de artık.”

Ertem kaşlarını çatarak bankın hemen önüne tünemiş belki yiyecek birşeyler atarlar diye bekleyen gri tüylü kediye bakarken, “Tamam abi sağol” diye mırıldandı.

Avukat ayaklandı. “Neyse, ben gideyim artık. Zaten acelem vardı.”

Avukat Osman Bey uzaklaşırken Ertem adamın arkasından biraz şaşkınlık biraz da endişe ile baktı. Hilmi ile tanışmalarını düşünüyordu. Adam bana yaklaşmaya çalışmış olabilir mi? diye içinden geçirdi. Kendisinden bir borç istemiş falan değildi. Belki de geçmişteki bu olayın onunla olan arkadaşlığıyla hiçbir ilgisi yoktu. Herkesin geçmişinde böyle talihsizlikler olabilirdi. Belki de olay bir yanlış anlaşılmaydı. Ama neden bu konu hakkında kendisine hiçbir şey anlatmamıştı? Belki de anlatmak istemiyor bu olayı unutmaya çalışıyordu. Olabilirdi bu.

Bütün bu düşüncelerle babadan kalma evinin kapısına geldiğini fark etti. Anahtarını çıkartarak kapıyı açarken, “Acaba ona sorsam mı bunu” diye düşündü. “Ama o zaman da bunu nereden duyduğumu falan soracaktır. En iyisi zamana bırakayım, belki kendiliğinden anlatır.”

Ertem salona girince donup kaldı.

Hemen şöminenin önünde o eski halının üzerinde Hilmi yatıyordu. Kanlar içindeydi. Sırtüstü yere uzanmış kollarını iki yana açmıştı. Çoktan dünya değiştirmiş vücudunun hemen yanında şöminenin üzerindeki büyük bir hançere benzeyen o kıvrık kılıç vardı. Kılıç da neredeyse kabzasına kadar kan içindeydi. Hilmi’nin gözleri açık kalmıştı ancak çoktan öldüğü belliydi.

Ertem yutkunarak derin bir nefes aldı. Hilmi ölmüş daha doğrusu öldürülmüştü!

Birisi veya birileri şöminenin üzerindeki kılıcı alıp belki de defalarca Hilmi’ye saplamıştı.

Cinayetti bu!

Gözlerini kocaman açmış olayı idrak etmeye çalışırken kapı çaldı.

Ertem şok halinde olduğu yerde zıpladı. Ne yapacağını bilmeden boş gözlerle etrafına bakıyordu. Kapı bir kere daha bu sefer üst üste çalmaya başladı. Sonra kapının önündeki bağırarak, “Ertem benim Ertem, Osman…” diye bağırdı. “Sana birşey daha sormak istiyordum kapıyı açar mısın?”

Ertem rüyada gibi cesede hiç dokunmadan kapıya gitti ve açtı.

Osman Ertem’in halini görünce duraksamıştı. “Ne oldu Ertem?”

Ertem cevap vermeden hâlâ şaşkın ve korkulu bir yüzle avukata bakıyordu. Aslında şu ara bu eve ondan daha uygun biri gelemezdi belki de.

Avukat kaşları çatık bir halde içeri girerek kapıyı ardından kapatırken iki gözü hâlâ Ertem’deydi. “Ne oldu Ertem? Söylesene… Suratın kireç gibi olmuş.”

Konuşamayan Ertem kafasını çevirip salon tarafını gösterince Osman o tarafa döndü ve en sonunda manzarayı gördü. “Aman Tanrım…” Hemen giderek cesedin yanına eğildi ve nabzına baktı. “Bu adam ölmüş, Ertem ne yaptın?”

Ertem boğazındaki yumruyu zorlukla yutkunmaya çalışarak, “Ben… ben birşey yapmadım Osman abi…” diye kekeledi. “Yani eve geldim… geldiğimde böyleydi.”

“Bu adam öldürülmüş Ertem. Aman Tanrım kılıç… Şöminenin üzerinde duran kılıç değil mi bu?”

“Vallahi billahi anlayamıyorum Osman abi. Ben… ben seninle konuştum sonra geldim eve… yani… eve geldim bu şekilde buldum ben, yemin ederim.”

“Ertem bana doğruyu söyle! Ben… Ben birşeyler duydum.”

“Ne duydun Osman abi?”

“Spor salonundaki eğitmen çocuk sizin kavga ettiğinizi söyledi. Hatta Hilmi kavgadan dolayı erken ayrılmış galiba salondan.”

Ertem şaşkınca, “Ne kavgası?” diye sordu.

“Dün akşam gittim salona seni yakalarım diye ama sen çıkmışsın. Oradaki eğitmene sordum seni, önce hatırlamadı sonra hee şu kavga edenleri mi soruyorsunuz dedi. Sonra konu açıldı tabi. Ne kavgası diye sordum anlattı. Hilmi ile sen kavga etmişsiniz, hatta sen küfür bile etmişsin sonra da çekip gitmişsin. Giderken de ‘sen görürsün sana yapacağımı bilirim ben’ demişsin. Çocuk açıkça bunu duyduğunu söyledi bana.”

“Sen şaşırdın mı Osman abi? Ne kavgası ne tehdidi? Ben tehdit etmedim Hilmi’yi…”

“Peki kavga etiniz mi?”

“Yani aslında basit birşeydi. Nasıl çıktığını bile hatırlamıyorum ama öyle tehditler küfürler falan yoktu. Aman Allahım ya kafayı yiyeceğim…”

“Sakin ol da anlat…”

“Hilmi bana bir hafta kadar önce kıyıda köşede biraz parası olduğunu ve değerlendirmek istediğini söyledi. Bana borsada bir kâğıt ismi söyledi. Öyle önemli bol hacimli bir kâğıt da değil. Daha çok spekülatif bir hisse. Sence alayım mı ne dersin diye sordu. Ben de sen bilirsin dedim. Yemin ederim ille de al kaçmaz falan demedim. Dün yine spordayken morali bozuktu. Önce sordum söylemedi. Sonra bu hisseden zarardaymış galiba, anlattı. Birden bana yüklenmeye başladı. Senin yüzünden demeye başladı. Ne güvensizliğimi bıraktı ne de sorumsuzluğumu… Şaşırdım kaldım inan. Ben ona ille bu hisseyi al dememiştim ki. Aynen böyle kendimi savununca da iyice çıldırdı. Bağırıp çağırdı sana güvenilmez dedi ve çıkıp gitti. Ben olayı bile anlayamadım inan. Sonra ertesi gün yani bu sabah da arayıp özür diledi. Kafam çok doluydu kusura bakma dedi. Hatta kendini affettirmek için bu öğlen bana yemek ısmarladı. Akşam da buraya geldik. Olay bu. Ben asla onun arkasından sen görürsün veya sana gününü göstereceğim falan da demedim. O eğitmen şaşırmış herhalde.”

Osman kuşkulu bir biçimde Ertem’e baktı. Derin bir nefes alarak kafasını öne eğdi. Cevap vermedi.

“Sen… sen inanmıyorsun değil mi bu zırvalara?”

“Bilmiyorum Ertem. Belki basit bir kavgaydı bu. Bilirsin her arkadaş arasında zaman zaman olabilir. Büyütülecek birşey değildi belki ama o eğitmen çocuk mahkemede de bu ifadeyi verirse… Evin her tarafı gördüğüm kadarıyla kapalı ve kilitli, ayrıca kapı da zorlanmamış. Yabancı birinin eve geldiğini gösteren hiçbir şey yok. Polisin ilk şüphelendiği şahıs sen olursun ve büyük ihtimalle seni hemen tutuklarlar.”

Ertem korkuyla yutkundu ve garip bir ses çıkardı.

Osman devam etti. “Sonra kılıcın…” yerdeki kanlı kılıca bakarak, “Kılıcın üzerinde de senin parmak izin varsa…”

“Osman abi delirdin mi! Sen ciddi misin? Ben öldürmedim onu! Geldiğimde… yani içeri girdiğimde böyleydi…”

“Hiçbir şeye dokundun mu?”

“Hayır yemin ederim, şoke oldum zaten sonra sen kapıyı çaldın. Zaten seninle parkta konuşuyorduk ya biz.”

“Ceset hâlâ sıcak ve kan pıhtılaşmamış Ertem. Bu adam öldüreli on dakikadan fazla olmamış. Polis… şey polis senin benle konuştuktan sonra eve geldiğinde bu işi yapmış olduğunu düşünecektir…”

“Aman Allahım ne yapacağım şimdi ben?”

“Sakin ol şimdi. Düşünelim… Kapı falan da zorlanmamış. Etraf da dağılmamış.” Şöminenin hemen önündeki cesedin yanında duran incecik vazoya bakan Osman devam etti. “En ufak bir temasta bu vazo hemen düşerdi” dedi. “Baksana incecik bir ayaklığı var. Burada herhangi bir mücadele olmamış. Her taraf düzgün, sehpanın örtüsü bile düzgün duruyor. Katil hırsız olmalı ancak hiçbir şey çalınmamış. Hilmi’nin cep telefonu bile sehpanın üzerinde duruyor. Hırsız olsa önce bunu çalmaz mıydı? Katil veya katiller hırsız olamaz, Hilmi’nin tanımadığı birileri de olamazlar. Nasıl içeri girmiş olabilirler?” Osman sağa sola gitti. Cesede bir daha eğilip baktı. Hilmi’nin elinde birşey vardı. Elindeki kalemle Hilmi’nin parmaklarını hafifçe açtı. Hilmi avucunda bir kâğıt tutuyordu. Biraz daha eğilerek kâğıdı hiç oynatmadan üzerini okudu. “Hilmi’nin aldığı hisse Mardin Çimento muydu?”

Ertem boğulur gibi, “Evet…” dedi. “Evet oydu mardin… Sen nereden biliyorsun?”

Osman doğrularak Ertem’in yanına geldi. “Ertem adamın avucunda Mardin Çimentoya ait yıllık hareketinin grafik çıktısı var.” Yutkunarak şüpheyle Ertem’e bakmayı sürdürdü. “Polis bunu bulunca adamın öldürülme nedeni olarak kabul edecektir. Belki de bu kâğıt yüzünden kavga ettiğinizi ve senin onu kılıçla öldürdüğünü düşünecektir.”

Ertem soğukkanlılığını kaybetmeye başlamıştı artık. “Aman Allahım, Allah kahretsin! O kâğıdı alıp yok edelim Osman abi, hemen… hemen yok edelim polis bulamasın…”

“Ne diyorsun sen Ertem? Sen… sen yapmadığını söylemiştin?”

“Yapmadım Osman abi, Allah kahretsin yapmadım tabii ama… ama…”

Osman kafasını salladı. “Tamam, sen şimdi sakin ol. Ben genelde icra miras işlerine bakarım ama ceza avukatlığını da bilirim. Delil karartmak suçtur.” Ertem’in çaresiz haline bakan avukat devam etti. “Bu işi senin yapmadığını düşünüyorum Ertem. Sen öyle biri değilsin tanıdığım kadarıyla ama benim tanıklığım bir işe yaramaz. Hem babanın avukatıydım hem de senin avukatınım. Hem de seni uzaktan da olsa tanıyorum. Şu durumda avukatlığını üstlensem bile herhangi bir tutuklamada seni kurtarmamız zor gözüküyor.”

Ertem inledi. Titreyen elleriyle cebinden bir sigara çıkartarak yakmaya çalıştı.

Osman ona mani olmak istercesine sigarayı aldı. “Öncelikle aleyhimize delil bırakmamalıyız.” Ertem’e bakarak derin bir nefes aldı. Sanki birşeye karar vermek istiyormuş gibi düşünceliydi. Sonra kararını vermiş gibi, “Tamam sana yardım edeceğim” dedi. “Önce kapının kilidini bozacağım, etrafını da biraz dağıtacağız. Böylelikle içeriye bir hırsızın girdiği ve Hilmi’yi öldürdüğü izlenimini verebiliriz. Sen hemen kendi evine gideceksin. Haftalardır bu eve uğramadın. Tamam mı? Hilmi’yi tanıdığını kabul edeceksin sakın bunu inkâr etmeye kalkma. Zira bu birinci dakikada ortaya çıkar. Hilmi’yi tanıyorsun ancak onu iki gündür görmedin. En son dün akşam beraber spor salonundan çıktınız sonra görüşmediniz. Yarın da spor salonuna gideceksin yalnız olarak o eğitmen seni mutlaka görmeli. Cesedi biz bulmayacağız. Ben yarın bazı hukuki meseleleri halletmek için eve gelecek kapıyı çalacağım, tabii kimse açmayacak. Sonra seni arayacağım. Açmayacaksın. İki defa çaldırıp kapatırım. Sonra sana mesaj atarak eve geldiğimi gelip gelemeyeceğini soracağım. Sen işin olduğunu şu an gelemeyeceğini ve eve bir haftadır hiç uğramadığını bana mesaj olarak atacaksın. Unutma mesaj atacaksın. Yazı kanıttır. Ben de yanımda bir avukat arkadaşım olduğu halde anahtarımla içeri gireceğim. Cesedi bulacağız ve polise haber vereceğiz. Senin hiçbir şeyden haberin yok. Polis seni sorguya alacaktır. Hilmi’yi soracak. Onu tanıdığını arkadaş olduğunuzu söyleyeceksin ama başka bir şey bilmiyorsun. Nasıl oluyor da sizin evinizde cesedi bulunuyor diye soracaklar mutlaka sen yine bilmediğini söyleyeceksin. Ona evden ve içindeki eski eşyalardan bahsettiğini Hilmi’nin çok ilgilendiğini ve açık adresini sana sorduğunu senin de söylediğini anlatacaksın polise. Başka da birşey bilmiyorsun. Böylece polis Hilmi’nin evi soymak için arkadaşlarıyla beraber eve geldiğini, bir anlaşmazlık çıktığını kavga edip etrafı dağıttıklarını ve şöminenin üzerindeki kılıçla adamın veya adamların Hilmi’yi öldürüp kaçtıklarını düşünecektir.”

Osman susunca Ertem başının döndüğünü hissetti. Yığılıp kalacaktı neredeyse. Osman bir adım daha atarak Ertem’e iyice yaklaştı. “Beni anladın değil mi? Söylediklerimi iyice anladın mı?”

Ertem kafasını salladı. Osman devam etti. “Cesedi ben bulacağım için polis ilk önce benimle konuşacaktır. Belki seninle hiç konuşmaya bile ihtiyaç duymazlar. Ben senin avukatınım neticede. Sorguya alırlarsa hiç konuşma hemen beni çağır. Buna hakkın var ama basit bir konuşma yapmak isterlerse polise zorluk çıkartma, anladın mı? Rahat ol. Polis seninle konuşmaya gelince bu sana söylediklerimi anlatacaksın polise unutma, tamam mı? Bak iyice anladın değil mi? En ufak bir yanlış sadece seni değil beni de yakar.”

“Tamam, tamam Osman abi anladım. Çok sağol.”

Osman derin bir nefes aldı. “Umarım senin hakkında yanılmıyorumdur Ertem.”

“Osman abi yemin ederim ben yapmadım abi, yemin ederim…”

“Tamam, zaten inanmasam bu kadar zahmete girmezdim. Babanın hatırı da var tabi. O eşi bulunmaz bir insandı.”

Ertem yıkılmış gibi ayakta sallanıyordu ve belki de düşmesi bayılması an meselesiydi. “Peki kim yapmış bunu? Yani kapı kilitleri bozulmamış sen dedin, yani nasıl…”

“Hilmi katilini tanıyordu, kapıyı tanıdığı birine açtı herhalde. Veya kapı çaldı senin geri geldiğini düşündü ve kapıyı açtığı anda saldırıya uğramış ta olabilir. Adana’dan kaçmasına sebep olan olay yüzünden öldürmüş olabilirler, namus davası. Zaten polis ilerleyecek bir yol bulamayınca Hilmi’nin geçmişine bakacak ve bu olayı bulacaktır. Hamile bıraktığı kızın ağabeylerinden şüphelenecekler.”

Ertem rahatladı bir anda. “Evet ya doğru onlar yaptı herhalde!”

Osman Ertem’i omzundan tutarak sarstı. “Haydi kendine gel şimdi, ben etrafı hırsızlığa uygun bir şekilde hazırlayacağım. Tabii yapılacak son bir şey daha var.” Dönerek cesede ilerledi. Cebinden bir mendil çıkartarak eğildi ve cesedin yanındaki kılıcı aldı. “Bunu yok etmem gerekecek. Bana banyodan bir havlu getirir misin? Biraz büyükçe olsun.”

Ertem istenileni yaptı. Rüyada gibiydi. Bu başına gelenlere inanamıyordu. Osman kılıcı havluya tam saracakken durdu. Şöminenin üzerindeki duvara bakarak, “Kılıcın sadece kını bulunursa polis şüphelenebilir” diye söylendi ve duvarda asılı kını da aldı. Kılıcı kınına sokarak ikisini beraber havluya sardı. “Haydi artık sen git. Ben işleri yoluna koyacağım. Gerisini bana bırak.”

Ertem hâlâ rüyada gibiydi. Kafasını sallayarak sağına soluna baktı. Birşey unutmamıştı hayır, burada olduğunu ispat edecek hiçbir şeyi yoktu zaten bu evde. Ayakkabılarını bağlamadan aceleyle ayağına geçirerek evden çıktı. Sokaktan caddeye giden yolu adeta koşar gibi yürüyerek geçti. Caddeye geldiğinde artık koşuyordu. Yoldan bir taksi çevirerek kendini içeri zorla attı ve evinin adresini verdi.

***

Avukat Osman’ın dediği gibi ertesi gün avukattan gelen telefonları açmadı attığım mesaja da kendisine söylenilen şekilde cevap yazdı. Akşam da spor salonuna gitti. Eğitmen çocuğun kendisine ilgiyle bakmasına da aldırmadı. Fazla durmadan evine döndü. Polisin kendisini görmeye geleceğini sanıyordu ancak gelmediler bile. İçin için buna sevindi çünkü şaşırmış ve korkmuş gibi rol yapabileceğini pek sanmıyordu. Yanlış bir kelime veya davranışla bir çuval inciri berbat edebilirdi.

Neyse ki polis gelmedi ve bunlar yaşanmadı. Hatta bu olayla ilgili medyada herhangi bir habere de rastlamadı. Biraz şaşırsa da üstelemedi. Herşey iyi gidiyordu. Üç gün sonra evine de uğradı. Herşey eskisi gibiydi. Tabii kanlar içinde yerde yatan Hilmi haricinde. Polis hırsızlıktan veya namus cinayetinden kuşkulanıyor olmalıydı. Doğrusu iyi yırtmıştı bu işten. Az daha hayatı mahvolacaktı. Avukat iyi iş başarmıştı. Osman abisi aklına gelince biraz utandı. Adam o kadar uğraşmıştı kendisi için o ise başının derdine düşmüş neredeyse beş gündür adamı arayamamıştı bile.

Hemen cep telefonunu çıkartarak avukatı aradı ancak cevap vermiyordu.

Aynı anda dış kapı açılınca Ertem döndü.

Amcası gelmişti. Cevdet Bey gülümseyen bir suratla Ertem’e yaklaştı. “Ertem burada mıydın?” diye sordu. Cevabını bile beklemeden ekledi. “Yoksa yerleştin mi buraya?”

Ertem hafifçe sırıtarak ilerledi ve amcasının elini sıktı. “Yok be amca, ne yerleşmesi. Hoş geldin, hayırdır erken geldin?”

“İşlerim beklediğimden erken bitti. Ben de son dakika bir kararla atladım geldim. Sana da haber veremedim bu yüzden.”

Amca yeğen ilerleyerek salona girdikleri anda Cevdet Bey’in tavırları da bir anda değişti.

“Allah kahretsin kılıç nerede?”

Cevdet hızla koşarak şöminenin karşısında durdu. Duvara eskiden ucu kıvrık hançere benzeyen kılıcın bulunduğu yere bakıyordu. Dönerek Ertem’in üzerine yürüdü. Genç adamı omuzlarından tutarak sarstı. “Sana diyorum Ertem kılıç nerede?”

“Han… hangi kılıç?”

“Sultan Reşad’ın kılıcı, antika değeri vardı. Paha biçilemiyor, inanılmaz değerli. Yıllardır ailemize aittir. Şöminenin üzerinde asılı duruyordu. Ertem söylesene? Sultanın kılıcını ne yaptın?”

Ertem’in başı dönmeye başlamıştı. Kılıç mı? Sultan Reşad’ın kılıcı mı? Hani şu Osmanlı padişahı Sultan Reşad mı? Antika ve paha biçilemiyor mu? Kafasına bir tonluk demir yığını oturmuş gibiydi. Sırtında buzdan bir el dolaştı. Tüm tüyleri diken diken olmuştu bir anda.

Ertem hatırladı. Osman’ın kılıcı alışı, “Yapmamız gereken tek bir şey daha kaldı” demesi. ”Bunu yok etmeliyiz…” Kendisine yardım ettiği sandığı avukat Osman Kaygısız… kılıcı alıyor, benden bir havlu istiyor. Kanlı kılıcı saracak ve yok edecek. Kılıcın kınını polis duvarda görürse şüphelenir diyor. Kınını da alıyor. Sen artık git diyor, git Ertem ben herşeyi yoluna koyarım. Sen artık git…

Korkudan ödü patlamış Ertem evden kaçarcasına çıkıp gidiyor. Peki sonra ne oluyor? Avukat ortalığı dağıtacak vazoyu falan kıracak kapının kilidini bozacak… Eve yabancı biri gelmiş izlenimini verecekti ya… Birden aklına geldi! Eee kapının kilidi bozulmamıştı ki. Biraz önce açtım ve girdim ya ben.

“Sen artık git Ertem, ben işleri yoluna koyacağım…”

Gerçek Ertem’in beynine bir ok gibi saplandı anında. Ertem gittiği anda Avukat ortalığı falan dağıtmamıştı. Kılıcı kınıyla beraber çantasına atmıştı! Aman Allahım…

Polisin kendisiyle konuşmaya gelmemesini hatırlıyor sonra. Neden? Hiç mi gerek duymadılar? Gazetelerde internette veya televizyonda bu cinayet haberi neden geçmedi hiç? Neden görmedim?

Bu sorularını her zamanki gibi esprili tavırlarıyla Hilmi cevaplıyor, tabii beyninin içinde.

“Ne cinayeti lan, ortada cinayet falan yok ki!..”

Ertem avukatın araması ile evden uzaklaşıyor parka gidiyor. Gidiş dönüş yirmi dakika. Yeter de artar bile. Hilmi kılıcı alıyor kırmızı boya sürüyor yere atıyor, üzerine de bolca sürüyor. Ne kadar kanlı olursa dehşet hissi de o kadar fazla olacaktır. Ertem dönüyor avukat da peşinde. Evine girdikten yarım dakika sonra ısrarla kapıyı çalıyor. Ertem’in cesede dokunmaması yanına gitmemesi lazım öyle ya… Zamanlamayı mükemmel ayarlıyorlar. Avukat güya Ertem’e yardım ediyor. Bizzat nabzını kontrol edip Ertem’e öldürülmüş diyor. Ertem’den şüphelenir gibi yapıp adamı iyice korkutuyor. Yoksa sen mi yaptın Ertem?

“Sen artık git Ertem, ben işleri yoluna koyacağım…”

Ve Ertem kaçar gibi evden uzaklaşıyor. Sonra peki? Sonrası kolay… Hilmi sapasağlam ayaklanınca avukatla beraber kırmızı boya sürdükleri yerleri, üzerlerini temizliyorlar. Parmak izlerini siliyorlar. Paha biçilemez değerdeki antika Reşad’ın kılıcını alıp gidiyorlar.

Hırsızlığın planı haftalar öncesinden başlıyor aslında. Belki de Ertem bu evi satmak istemiyorum dediği anda başlıyor. Önce Hilmi boktan bir bahaneyle Ertem’le tanışıyor, arkadaş oluyorlar. Avukat güya ilk defa tanıştığı Hilmi hakkında Ertem’in kafasını bulandırıyor, fazla güvenme tekin adam değil diyor. Belki de üç yıl önceki Adana’daki namus olayı bile doğru değil sadece Ertem bu sözde cinayete inansın diye hepsi. Tıpkı bir gün önce spor salonunda Hilmi’nin yalandan kavga çıkarması ve güya ölmüş ellerinin arasında hisse değerlerini gösteren çıktıyı tutması gibi.

Ertem’in evi asla satmayacağını bilen avukat Osman’ın planı hepsi.

Peki neden? Kılıcı çalamazlar mıydı?

Evden bir eşya bile çıkamaz, hepsi noterde onaylı envanter listesinde yazılı. Tabii kılıç da. Kılıcı çalarlarsa olay çok büyüyecek. Elden çıkarmaları, satmaları olanaksız hale gelecek.

Başı dönen Ertem ayakta duramıyordu artık. Dizleri titriyordu. Boğazı kaskatı kesilmiş, nefes alamıyor yutkunamıyordu.

Bu sırada amcası hâlâ bağırıyordu.

“Allah kahretsin Ertem sana diyorum sultanın kılıcı nerede?”

Kerem KAŞ – Eylül 2019