Ana Sayfa Blog Sayfa 35

Bir Suç Hikayesi: Adam Uyandı

Emre, otelin personel kapısından içeriye girdiğinde kat hizmetçisi kızlar yine kıkırdadılar. Delikanlı her gün yaptığı gibi onları görmezden gelerek yoluna devam etti. Emre için resepsiyon görevlisi olmak demek, statü olarak onlardan daha yukarıda olmak demekti. Yakışıklı bir gençti ve kendisi de bunun farkındaydı. Üç yıldır bu otelde çalışıyordu. Almanya’da doğmuş ve büyümüştü. Ailesi ülkeye kesin dönüş yaptığında bir süre ülkeye ayak uyduramamıştı. Rahmetli babası bir tanıdık vasıtasıyla ona bu işi ayarladığında çok mutlu olmuştu. Oteldeyken kendini hala Avrupa’daymış gibi hissediyordu. İleri derecede Almanca ve İngilizce konuşuyordu. Gündüz vardiyasında çalışırken kahvaltısını otelde yapardı. İş kıyafetlerini giyinip hemen kahvaltı salonuna geçti. On beş dakika sonra, tüm gün gülümsemek için görev yerindeydi. Lobi sakin görünüyordu. Gün beklediğinden güzel başlamıştı.

Cemil,  taşıdığı evrak çantasının içindeki dört sayfalık dosyanın – gramajda ağır olmasa da- içerikteki ağırlığının farkındaydı. Çantayı bileğine bağlayan bir kelepçe vardı ve bu hiç hoşuna gitmemişti.  Rahat davranmalı ve meraklı gözlerden uzak durmalıydı. Canali, Versace ya da Zegna üretimi takım elbiselere alışkın olan Cemil, üzerindeki sıradan takım elbisenin içinde kendini hiç rahat hissetmiyor, kelepçeyi gizlemek için seçtiği ceketin uzun kollarını arada bir çekiştiriyordu.  Kolundaki Nixon saat, bazı insanlar için bir aylık maaşları demek olsa da normalde taktığı saatin yirmide biri değerinde değildi. Ama bu ülkede olduğu süre zarfında böyle giyinmeye mecburdu. Otele girdiğinde resepsiyon görevlisi onu;

“Hoş geldiniz Cemil Bey! Sizi yeniden otelimizde görmek büyük zevk… Geleceğinizi haber vermişlerdi. Her zamanki odanızı hazırlattık.” diyerek karşıladı. Cemil delikanlıyı başıyla selamladı;

“Teşekkür ederim Emre. Bu kez bir yardımcım var. Benimkine yakın bir oda da onun için istiyorum. Sadece bir gece kalacağız.” dedi.

Dünyanın neresine giderse gitsin, gittiği ülkede hep aynı otelde ve aynı odada kalmayı tercih ederdi. Bu otellerin ortak özellikleri ufak ama konforlu oteller olmalarıydı. Odaların ise tek ortak özelliği olurdu. Kat merdivenlerine en yakın oda olmaları…  Otellerin müdürleri ve belli başlı çalışanları ile de özellikle sıkı ilişkiler kurardı. Bu yakın ilişkileri sağlamada yeşil renkli banknotları cömertçe kullanmasının etkisi büyüktü. Böylece gerektiğinde otel içinde saklanması kolaylaşırdı. Cemil ve arkasındaki iri yarı adam odalarına yerleştiler. Cemil kelepçeyi çıkardığı bileğini ovalıyordu. Epey bir zamandır uykusuzdu. Yatağa uzandı. Aynı esnada Emre, bankoya usulca bırakılmış olan yeşil renkli kâğıdı katlayıp cüzdanına yerleştirmişti bile.

Larisa ve Yegor Gasha çifti otele girdiğinde sanki tüm zaman durmuş gibi oldu. İnsanların hareketleri ağır çekime geçti. Yıllardır otelde her tür milletten kadın görmüş olan Emre, hayatında bu kadar güzel bir kadın görmediğine yemin edebilirdi. Bir metre seksen üç santimetre boyuna rağmen Larisa, hiç de iri görünmüyor bilakis zarafetiyle çıtı pıtı bir kadın havası veriyordu. Saçlarının sarısı güneş ışıkları saçar gibiydi. Gözleri uçsuz bucaksız, masmavi bir denizdi sanki… Sarı saçları, kirli sakalı, her biri ondan bağımsız ayrı bir beden gibi duran kaslarıyla Yegor da tüm kadınların bakışlarını üzerine toplamayı başarmıştı. Larisa çok güzel bir kadın olsa da bakışları buz gibiydi. Akıcı bir şekilde Türkçe konuşan da oydu. Orta katta bir oda istediklerini, bir arkadaşlarının özellikle 207’yi tavsiye ettiğini söyledi. Personel kapısının üzerine denk gelen 207 çok da tercih edilecek bir oda değildi aslında ama bunu söylemek Emre’ye düşmezdi. Emre giriş işlemlerini yaparken, Yegor ona sırtını dönmüş, dirseklerini bankoya yaslamış, otelin lobisini izliyordu. Kapıdan giren yeni müşteriyi görünce aceleyle doğruldu ve Larisa’ya Rusça bir şey söyledi. İkisinin de yüzünün asılması Emre’nin gözünden kaçmadı. Rusça bilmese de yıllardır oteldeki Rus müşterilerden duyduğu ve anlamını bildiği bir kelimeyi anlayabilmişti; “blin”

Yeni müşteri, pasaportunu bankoya bıraktığında asansör bekleyen Rus çifti süzüyordu. Emre, pasaporta bakmadan bile misafirin fiziksel özelliklerinden bir Alman olduğunu bilebilirdi. Pasaporttaki isme bakınca, Adelhelm Adlar isminin anlamını düşündü. İngilizce konuşan müşteriye akıcı Almancasıyla cevap verdi. Üçüncü katta bir odanın anahtarını uzattı. Adelhelm Adlar anahtara baktı ve mümkünse ikinci katta bir oda ile değiştirilmesini istedi. Emre itiraz etmeden isteği yerine getirdi. İkinci katta boş olan iki odadan birinin anahtarını alan müşteri bankoya mavi renkte bir banknot bıraktığında Emre itiraz edecek oldu. Müşteri göz kırparak,

“Für Den Service! ( Hizmet için)”dedi.

Emre şanslı gününde olduğunu düşündü. Ama düşündüğü kadar şanslı olmayabilirdi. Otel birdenbire müşteri akınına uğramıştı sanki. Kapıdan giren kısa boylu Çinlinin kolundaki altın kaplama saat ve boynundaki zincir metrelerce öteden bile göz alıyordu. Bir adım arkasından gelen iri kıyım iki adam korumaları olmalıydı.  Bugün gelen müşterilerden hiçbirinin valizi olmadığı gibi, bu adamların yanında da valiz yoktu. Kış sezonundaydılar. Yurtdışı bağlantılı şirketlerin kongreleri hariç, üç yıldır hiçbir kış sezonunda bir günün içinde bu kadar farklı ırktan insan için giriş işlemi yapmamıştı. Otelde ona bildirilmeyen bir toplantı olabileceğini düşündü.

Yusen Shing, bankoya yanaşmadı bile. Lobideki koltuklardan birine yerleşti. Adamları giriş işlemleri için gereken belgeleri uzattığında Emre, iki adamın da bileklerinde aynı dövmenin bulunduğunu fark etti. Patronları ufak tefek bir adamdı ama yüzü ürkütücü derecede bozuktu. Kırık olduğu belli olan bir burun, birkaç yerden dikişli kaşlar, sağ yanağında kötü bir şekilde kapanmış derin bir kesiğin izi adamın keskin bakışları ile birleşince kısa boylu adamı daha da korkutucu yapıyordu.  Emre, tüm iyimserliği ile bunun bir kazanın sonucunda olmuş olabileceğini düşünse de beyni adamın tehlikeli bir tip olduğunun sinyallerini veriyordu. Adamlar aynı odada kalmak konusunda ısrarcı olunca, Emre telefonla iki kişilik odaya üçüncü yatağın konulması emretti. Oda hazır olana kadar konukları lobide ağırlamayı teklif etti. İçecek olarak ne arzu ettiklerini soran servis elemanına Türkçe karşılık veren patronun sesi onda şaşkınlığa sebep oldu. Adam, Türk kahvesini özlediğini söylüyordu. Aynı zamanda mini etek giyinmiş olan servis elemanı kadının bacaklarından da gözlerini ayırmıyordu. Bu yeni müşteri hakkında müdürünü bilgilendirse iyi olacaktı.

Öğleden sonra otel sakinleşmişti. Sadece otelin müdavimlerinden Suna Poyraz birkaç gün için giriş yaptırmıştı. Kadının eklem ağrılarının yine artmış olduğu yürüyüşünden belliydi. Yaşlı kadın yıl içinde dört kere gelir, birkaç gün sauna, masaj ve hamam hizmetinden faydalanırdı. Çoğunlukla giriş katındaki odalardan birine yerleşmek isterdi. Böylece restoran ve hizmet bölümlerine geçişi kolay olur, fazla yürümesi gerekmezdi. İstanbul’un asilzadelerindendi. Kemankeş ve Cihangir’de apartmanları olduğu söyleniyordu. Bahşiş konusunda pek bonkör sayılmazdı.  Ama yine de tüm çalışanları tatlı diliyle etrafında pervane etmeyi başarırdı. Kendisine anlatılan hiçbir şeyi unutmaz ve yeri geldiğinde sorardı. Emre’yi de görür görmez, evlenen kız kardeşinin çocuğunun olup olmadığını, annesinin hastalığının artıp artmadığını sormuş, valizlerini almaya gelen çocuğa ise okulunu uzattığı için kızmıştı. İnsanlar ona her şeylerini anlatır ve daha sonra nasıl olup da bu kadar şey anlatmış olduklarına şaşırırlardı. İnsanları tatlılıkla konuşturmakta üstüne yoktu. Suna Hanım, istihbaratta görev alsa kesinlikle dünyanın bir numarası olabilirdi.

Otelin akşam yemeği servisi saat altıda başlar, dokuzda sona ererdi. Otel kalabalık olmadığı için, lobinin alt katında bulunan büyük restoran kapalıydı. Müşteriler giriş kattaki restorana doğru yol almaya başladığında Emre de, akşam vardiyası için gelen arkadaşı Alper’e gerekli bilgileri aktarıyordu. Otelden ayrılmak için acelesi yoktu. Kız kardeşi tüm günü annesi ile geçirmiş, yemekleri çoktan hazır etmişti. Vardiyasının bitmesine on dakika kala gelen misafiri kimin karşılayacağı konusunda kısa bir bakışmadan sonra Emre otelin yeni misafirine, hoş geldiniz, dedi gülümseyerek.

Mustafa Efe, orta boylarda ama kalıplı bir adamdı. Geniş omuzları vardı. Yakışıklı bir adam sayılmazdı. Böyle bir otelden çok orta sınıf pansiyonlarda geceleyecek birine benziyordu.  İkinci katta bir oda istediğinde Emre’nin kafası daha da karıştı. Bu normal bir gün değildi ama bu kadarı da fazlaydı.  Acaba bunu bildirmeli miydi? Sıradan bir kot pantolon, üzerinde sıradan bir kazak ve kot montla otele gelmiş olan adamı sokakta görse dikkat etmezdi ama adamın ikinci kat talebi yüzünden adamı baştan aşağıya süzdü. Adam Emre’nin bu bakışına kaşlarını çatarak cevap verdi. Emre, ikinci katta odalarının kalmadığını söylemeyi düşündü ama o esnada adamın duvardaki anahtar raflarına bakıyor olduğunu fark etti. İkinci katta kalan tek odanın anahtarı panonun orta rafında tek başına duruyordu. Emre anahtarı uzattı. Misafire kibarca kaç gün kalacağını sordu. Adam tok bir sesle;

“Sadece bu gece delikanlı… Daha fazlasına gerek olacağını düşünmüyorum.” dedi.

Onun da valizi yoktu.

Ertesi sabah Emre, her zaman yaptığı gibi tam saat 7.00’de otelin personel girişinden girdi. Kızlara aldırmadan üzerini değiştirmeye gitti. Kahvaltısını etti ve 7.30’da Alper’den mesaiyi devraldı. Bilgisayarı kontrol etti. Rus çift kahvaltıyı odalarına istemişlerdi. Saat sekizde başlayacak kahvaltı servisi öncesinde bekletmeden bu bilgiyi mutfağa iletti. Suna Hanım her zamanki gibi erken uyanmış, kahvaltının başlama saatini lobide gazete okuyarak bekliyordu. Emre’yi görünce bir kahve istedi. Otele üç gün önce yerleşmiş olan bir ailenin çıkış işlemlerini yaparken, Yusen Shing‘in adamlarıyla birlikte lobiye indiğini fark etti.  Yusen Shing sinirli ve telaşlı görünüyordu. Emre’ye kahvaltının kaçta başlayacağını sordu. Konuşurken aksanı komik bir hal alıyordu. Ama adamın suratını gören insan aksana gülmeye korkardı.  Adelhelm Adlar ve Mustafa Efe merdivenlerden birlikte indiler. Emre, bu iki adamın sohbet ediyor olmalarına şaşırdı. Akşam tanışmış olmalılar diye düşündü. Restoranın servise başladığı bilgisini anons etti. Lobidekiler birer ikişer restorana yürürken saatine baktı. Lobide servis yapan kızlardan biri Suna Hanım’ın koluna girmiş, yürümesine yardım ediyordu. Suna Hanım da ona gece ağrılar yüzünden pek uyuyamadığını anlatıyordu ki, Cemil Bey’le birlikte otele giriş yapan arkadaşı merdivenleri paldır küldür inerek, iki kadının da kalakalmasına sebep oldu.

“205’in yedek anahtarlarını alıp gelin hemen! Odayı açmanız gerek.”diye bağırdı.

Normal şartlarda bu iş için kat görevlisi çağıran Emre, anahtarı aldı ve adamın peşinden ikinci kata çıktı. Usulen kapıyı birkaç kez tıklattı. Cevap alamayınca kapıyı açtı. Cemil Bey yatağındaydı. Yatağın beyaz çarşafları kana bulanmıştı. Adamın gözleri hala açıktı. Cemil Bey’in arkadaşı odanın içinde dört bir yanı aramaya başladı. Aradığını bulamayınca,

“Kahretsin!”dedi ve arkasından bir küfür savurdu.

Adam da Emre de telefonlarına sarıldılar. Emre otel müdürüne cinayeti haber verdi.  Adam ise her kimi aradıysa,

“O öldü. Çanta ortada yok. Hayır, tüm gece odadaydı, çıkmadığına eminim. Emredersiniz.”dedi ve odadan hızla uzaklaştı.

Emre adamın arkasından baktı ve odaya döndü. Az sonra müdür kapıda göründü. On iki yıldır bu otelin müdürlüğünü yapan Barış Bey, telaşla olayı polise haber verdi. Polisler gelene kadar diğer müşterilerle ilgileneceğini, odaya kimseyi yaklaştırmamasını söyleyerek Emre’yi odanın kapısına dikti. Polis ekibi geldiğinde Emre ifadesini verip resepsiyona indi. Sakin olmaya ve diğer müşterilere yine gülümsemeye çalıştı ama elleri de sesi de titriyordu. Bunu durdurması gerektiğinin farkındaydı.  Bir şişe suyu tepesine dikti. Olay yeri inceleme ekibi de gelmişti. O esnada Suna Hanım’la konuşan Mustafa Efe ekibin yanına gitti. Ekibin başındakilerle konuşmaya başladı. Emre onları izlerken Adelhelm Adlar’ın sesi ile irkildi. Adelhelm Adlar, Cemil Bey’in arkadaşını görüp görmediğini soruyordu. Emre, adamın telefonda konuşup odayı terk ettiğini anlatınca Adelhelm Adlar telefonunu çıkardı. Bankodan biraz uzaklaştı. Emre yine de adamın konuşmasını duyabiliyordu.

“Ich schlug fehl. Karten fehlen. Bin ıch dran?”

Emre bunun “Başaramadık. Haritalar kayıp. Döneyim mi?”demek olduğunu biliyordu. Adelhelm Adlar; Soylu Koruyucusu Kartal… Adamın adının Türkçe karşılığı buydu. Bu adamın olayla bir bağlantısı olmalı, diye düşündü. Elleri yine titriyordu.  O arada kat hizmetçilerinden biri, elinde bir tepsi ile gidiyordu.  Emre kafasını dağıtmak için kızı durdurdu ve sordu;

“O tepsi nereye gidiyor?”

“207’ye efendim.”dedi kız.

“Çoktan gitmiş olmalıydı! Şimdi orası polis kaynıyor.”

“Daha önce de götürdüm ama cevap veren olmadı. Şimdi yenisini götürüyorum.”

Bu hiç iyi olmamıştı. Yedek anahtarı alıp kızın peşinden odaya çıktı. Müdür koridorda polislerle konuşuyordu. Rus çift odada yoktu. Emre çıkış işlemleri yaptırmadıklarına emindi. Otelin içinde bir yerde olabileceklerini düşündü. Bir şekilde bugünü atlatırsa rahatlayacaktı. Oda kapısını kapatıp arkasını döndüğünde Mustafa Efe ile burun buruna geldi.  Mustafa Efe, elindeki istihbarat kimliğini gösterdi. Emre’nin koluna girerek onu koridorun diğer köşesine doğru sürükledi. O sırada, koridorun diğer ucunda biri bir başkasına kamera kayıtlarının incelenmesini emrediyordu.  Mustafa Efe,

“Seninle bir de biz konuşalım delikanlı. Sizin işiniz lobide. Otelin tüm giriş çıkışını görüyorsunuz.  Otelde kalanlar kimler, dünden beri dikkatini çeken bir şey oldu mu, anlat bakalım.”dedi.

 

Emre danışılan olmanın deneyimi ile,

“Otelde şu an on yedi misafirimiz var.  On kişi otelimize dün giriş yaptı. Yedi müşterimizden ikisi sürekli müşterimizdir. Burada yaşıyorlar. Beş kişiden dördü aynı aileye mensup… Bir de… İrem Hanım var. O da nasıl diyeyim, ünlü bir sanatçımızın sevgilisi. Arada gelir bir aya yakın misafir ederiz. Bir süredir burada. Dün giriş yapanlardan Suna Hanım ve Cemil Bey eski müşterimizdir. Dikkatimi çeken bir şey derseniz, dün gelen herkes bir garipti aslında…”dedi bir çırpıda.

“Nasıl garip?”

“Öncelikle hiç kimsenin valizi yoktu. Otele valizsiz gelmek garip değil mi? Çinli adam, sanki mafya babası gibi. Rus çift güzellik yarışmasına katılmaya gelmiş deseler inanırım. Bir de Adelhelm Adlar… Az önce birini aradı ve kayıp bir haritadan bahsetti.”

Mustafa Efe’nin önemsemesi gereken bu konuşmayı sorgulamayışı Emre’nin dikkatinden kaçmadı. Adam çenesini sıvazlar gibi yaparak,

“Sana son bir soru. Cemil Bey’in odasına ilk girdiğinizde balkondan sarkan bir ip gördün mü?”

Emre olumsuz anlamda başını iki yana salladı.

Mustafa Efe ortadan kaybolmamasını söyleyerek gönderdi delikanlıyı. Delikanlının arkasından yeniden suç mahalline girdi. Olay yeri inceleme ekibi odada parmak izi ya da farklı bir delil bulamamıştı. Cinayet masasından gelenler katilin balkondan girdiğini tahmin ediyorlardı. Suç aleti tahminen 5mm kalınlığında ve 18,5 cm uzunluğunda delici bir aletti. Kalbe tek hamlede saplanan tırtıksız bir bıçak, diye mırıldandı Mustafa Efe. Olayda görevli komiserle konuşma ve onu bilgilendirme vakti gelmişti.

“Cemil Işık; asıl adı Alber Justin, Türk bir anne ile Mısırlı bir babanın oğlu. Bire süre Türkiye’de yaşadığı biliniyor. Son görüldüğü yer İtalya’ydı. Göbeklitepe kazısından çıkan bir parçayı yurtdışına kaçırdığı söylentileri yüzünden aranıyordu. O uluslararası çalışan bir taşıyıcı… Ne taşıdığını asla sorgulamaz. Onun işi taşıdığı şeyi bir elden başka bir ele sessizce ulaştırmaktır. Buraya da bir harita getirdiği ihbarını aldık. Ama haritanın kime ulaşacağını görmek için müdahale etmemiştik. Takipteydik. Anlaşılan sadece biz değilmişiz Komiserim. Rus ve Çin’den de bu haritayı isteyenler varmış. Alman meslektaşımdan öğrendiğime göre sabah erken saatlerde Ruslar sırra kadem basmışlar bile. Çinli ekibi en son kahvaltı salonunda görenler olmuş. Şu an onları da bulabileceğimizi sanmıyorum. Adamlar profesyonel. Alber Justin her ne haritası taşıyorduysa o da artık kim bilir hangi milletin elinde. Adelhelm Adlar, Alman istihbaratı Bnd’den. Onlar da haritanın Türkiye üzerinden Almanya’ya ulaştırılacağı bilgisini almışlar. Ne haritası biz de bilmiyoruz. İran nükleer füzeleri ile ilgili olduğu söylentileri kulağımıza çalındı. Birçok ülkenin peşinde olduğu bir şey olduğu kesin.  Kamera kayıtlarına göz attım. Odasına balkondan girilmiş olması lazım. Koridor kayıtlarında odaya giren çıkan görünmüyor. En son saat 18.20’de odasına akşam yemeği gitmiş ve boşlar bir saat sonra kapının dışından alınmış. Servisi yapan görevliyi içeriye almamış bile. Adamla konuştunuz, maktulü en son canlı gören o. Şüpheli gelmedi bana. Çinlilerin odası olay yerinin tam üstünde, Ruslar da yan odada kalıyorlardı. Benim kafamı karıştıran iki şey var. Birincisi bu kadar profesyonel biri balkon kapısını kilitlemez mi? Diğeri de yaşlı bir kadının hayal meyal gördüğünden bahsettiği ip… Dışarıdan biri ihtimalini de düşündürüyor ama dediğim gibi bu iş sizin boyunuzu aşacak büyüklükte. Dua edin de biz Rusları ya da Çinlileri yurt dışına çıkmadan yakalayabilelim.”

 

Günler sonra otel durulmuştu. Polisler çekilmiş, oda baştan aşağıya temizlenmişti. Her şey eski halini almaya başlamıştı. Emre, Suna Hanım’ın çıkış işlemlerini yaparken kadın konuşmaya başladı;

“Bu güzel otelin adının bir cinayet olayı ile kirletilmesine üzülüyorum. Burası da benim yuvam gibi.  Yine de güzel altından kalktınız. Gazetelerde, televizyonda bu habere rastlamadım. Çok duyulmamıştır, değil mi Emre?”

“Sanırım polis haberin yayılmasını engelledi Suna Hanım. Haklısınız bizim için de çok iyi oldu. Misafirlerimizin huzursuz olmasını istemeyiz. Sizi görmek bizim için mutluluk, yine bekleriz efendim.”

“Ömrümüz varsa, hastalanıp ele ayağa düşmezsek geliriz zaten evladım. Hastalık derken annenin ameliyatı ne zaman olacak?”

“Pek yakında Suna Hanım. Bu kez tamamen iyi olacak inşallah. İlginiz için teşekkür ederim.”

Kadın yine yapacağını yapmış, ilgisiyle Emre’yi mutlu etmişti. Emre, kadının taksisi gelene kadar lobide gördüğü tüm personelle az çok konuşmasını izledi.  Vardiyasını tamamlamadan önce birkaç giriş işlemi daha yaptı. Yerini Alper’e bıraktıktan sonra otelden ayrıldı.

Eve uğradı. Hasta annesinin yemeğini verdi. Zaman gelmişti. Evden bir paket alarak Kuştepe’nin yolunu tuttu. Kendine verilen emirlere uyarak, Danimarka Konsolosluğu’nun yakınında taksiden indi. Yavrukuş sokağı boyunca yürümeye başladı. Ona verilen adresteki evi buldu. Ev neredeyse yıkılmak üzereydi. Kapıyı iki kere çaldı. Kapıyı açan kişi aylar önce onu otel çıkışında bulup, işi teklif eden kişiyle aynı adamdı.  Elindeki paketi alıp ona ufak bir sırt çantası verdi. Emre bir an önce oradan uzaklaşmak istiyordu. Çantanın içindeki parayı üstünkörü kontrol etti. Tam ayrılmak üzereyken kapıda duran adamın arkasındaki karanlığın içinden bir ses,

“Du musstest nicht töten. ( Öldürmen gerekmiyordu.)”dedi. Emre bu emrin farkındaydı elbette. Balkon ve balkon kapısındaki düzeneği sadece gece odaya girip çantayı almak için kurmuştu ama beklenmedik gelişmeler için de hazırlıklıydı.  Karanlığa bakmadan,

“Mann wach.“ dedi.

Dora’nın Rüyaları

Müge, tavanı camla kaplı çatı katındaki odasında yatağının üstüne sırtüstü uzanmış, muhteşem kızıllıktaki ay’ı seyrediyordu. Ay, parlak yıldızların arasında bir yakut taşı gibi duruyordu.

Bu yaz, kendine ayırdığı bir aylık tatilini Antalya’nın Demre ilçesinde geçirmeye karar verdi. Sevgili komşusu Perinur’un burada, geniş bahçe içerisinde güzel bir yazlığı vardı. Perinur, her sene Mayıs ayının sonuna doğru yazlığına gider ufak tefek tadilat işlerini yaptırır ve Ekim ayının sonuna kadar kalırdı. Müge, her yaz olmasa da arada bir hafta kaçamak yapardı Demre’ye, ama bu sefer Perinur’un ısrarına dayanamamıştı.

Dolunay’ın muhteşem kızıllıktaki görüntüsüne bakıp, “Gökyüzü açıkken, deniz sakinken ve dolunay yükseliyorken, her ne yapıyorsan bırak, sahile git; otur ve seyret! Ve sonrasında düşünmenin olmadığı ülkeye varacaksın, saf bilgeliğin olduğu yere!*” Dedi kendi kendine. Sahilde olmasa bile düşünmenin olmadığı ülkedeydi artık.

Perinur, sabah erkenden kalkmış yetmişli yılların sevilen pop müzikleri eşliğinde, kabaran hamurları özenle şekillendirip kızgın yağda kızartıyordu. Uzun zamandır burnunda tüten hamur kızartmasını Müge’yi de bahane ederek sabah kahvaltısına hazırlıyordu.

Müge, evi saran kızartma kokusunu alınca birden çocukluğuna gitti, rahmetli babaannesinin her hafta sonu büyük bir tepsi kızarttığı hamurları, İdil ve kuzenleriyle birlikte nasıl kapıştıkları geldi gözünün önüne.

“Günaydın Perinur’cum, sayende çocukluğuma döndüm. Tek farkla, kuzenler yok! Artık istediğim kadar yiyebilirim. Dora gelmedi mi hala?”

“Ben de merak ettim, bu sabah yoga dersi uzadı galiba. Aslında dersini tam vaktinde bitirir ama meraklı komşularımız onu soru yağmuruna tutmuşlardır mutlaka, birazdan gelir.”

Dora, Pernur’un yakın komşusuydu. Kırklı yaşların ortasında, kumral, uzak doğuluları andıran bir yapısı vardı. Yurt dışında yüksek lisansını yaparken yoga ve meditasyona merak sarmıştı. Tezini verdikten sonra uzak doğuda birçok ülke gezmiş ve bu alanda uzmanlaşmıştı. Sitede, yoga dersleri veriyor ve toplu meditasyon yaptırıyordu.

Dora’nın, herkesi meraklandırdığı kadar korkutan bir özelliği vardı, RÜYALARI!

Geçen yaz, site sakinlerinden dört kişi birer hafta ara ile hayatını kaybetmişti. Hepsinin yaş ortalaması seksen civarındaydı herhangi bir sağlık sorunları da yoktu. Dora’nın yoga derslerine hiç aksatmadan katılıyorlar, akşamüzeri yürüyüşlerini de ihmal etmiyorlardı.

Dördü de gece uykularında hayata veda etmişlerdi. Dora, onları rüyalarında kendisine veda ederlerken görmüştü ve bunu onların yakınlarıyla da paylaşmıştı. Bu, site sakinlerini biraz ürkütse de Dora’ya olan sevgilerini azaltmamıştı ama yine de bazen akıllarına “ Acaba sıradaki ben miyim?” sorusu gelmiyor da değildi.

Müge ve Perinur, dayanamayıp kahvaltıya oturdular. Çok geçmeden, Dora üstü başı toz toprak içinde kapıda göründü.

“ Hayrola güzel kızım bu ne hal, ne oldu sana böyle?”

“ Rambo! Ah Rambo! Gene Sadi Beyin gül bahçesini eşeliyordu, zar zor çıkardım onu bahçeden, neden eşeliyor o bahçeyi anlamıyorum.” Dedi Dora soluk soluğa. Hemen gidip elini yüzünü yıkadı ve masaya oturdu.”Acaba onu mu özledi?”

“ Sahi Sadi Bey nerede? Geldiğimden beri görmedim onu, evinde kalan kim?” Dedi Müge merakla.

Sadi Bey, Perinur’un karşısındaki villada oturuyordu. İstanbul’da tekstil üzerine üretim yapan fabrikasını devredip kendini emekliye ayırmıştı. Yetmişli yaşların ortalarında eski İstanbul beyefendilerindendi. Eşini, evliliklerinin ilk yıllarında kaybetmişti ve bir daha hiç evlenmemişti. Hayatta olan tek yakını ağabeyinin oğlu Haldun’du.

“ Sadi Bey şimdi Kapadokya’da, rahmetli eşi ile orada geçirdiği günleri yâd ediyor.” Dedi Perinur. “ Ama ona dargınım, insan bir allahaısmarladık der değil mi? Yeğeni aracılığı ile selam yollamış bana, bir beyefendiye yakıştıramadım doğrusu!”

“ Evinde yeğeni Haldun kalıyor.” Dedi Dora arkadan “ O da amcası gibi kibar bir adam ayrıca çok yakışıklı, Rambo’ya da çok sevecen yaklaştı. Tamam, site sakinleri olarak koruyup besliyoruz ama tam tersini yapanlar da azımsanamaz bu günlerde.”

Haldun, anne ve babasını küçük yaşlarda kaybetmişti, onu Sadi Bey büyütmüştü. Babası memur annesi ev hanımıydı. Sadi Bey, iş hayatında aldığı riskler sayesinde dişiyle tırnağıyla gelmişti bu günlere, ağabeyi ise memur olmayı tercih etmişti. Sadi Bey, Haldun’un tahsiliyle yakından ilgilenmiş, onu hep yurt dışında okutmuştu. Şimdi başarılı bir mimardı Haldun.

“ Oooo! Birilerini çok etkilemişe benziyor bu Haldun Bey, yanılıyor muyum yoksa?”Dedi Müge yüzünde hınzır bir gülümsemeyle.

“ Etkilenmedim desem yalan olur, bakalım zaman neler gösterecek. Biliyor musunuz beni sabah kahvesine davet etti.”

“ O zaman sabah kahvelerimizi Haldun Bey oğlumuzda içiyoruz.” Dedi Pernur, Dora’nın itiraz etmesine fırsat vermeden “ Biliyorum güzel kızım sadece seni davet etti ama Sadi Beyi merak ediyorum, bakalım neden böyle aniden gitmiş Kapadokya’ya. Sonrasını merak etme, bir bahane bulur izin ister kalkarız Mügeyle.”

Dora ve Müge bu ani ziyaret fikrini daha sindiremeden, kendilerini Perinur ile birlikte Sadi Beyin bahçesinde buldular.

Haldun, bahçeye yeni gül fidanlarını dikmekle meşguldü.

“ Kolay gelsin genç adam, bizleri sabah kahvesine kabul eder misin?” Dedi Perinur.

“ Amcam da bana geç adam diye hitap eder, teşekkür ederim. Tabii buyurun.”

Haldun onları süs havuzunun yanındaki kamelyaya oturttu ve kahveleri hazırlamak için mutfağa gitti. Kahve fincanlarını, kahveyi ve tepsiyi bulması biraz zamanını almıştı. Gündelik rutin işler için gelen yardımcı kadın, hemen her gün bir şeylerin yerini değiştiriyordu ve bu, onu çok sinirlendiriyordu. Mutfakta gereğinden fazla kalmıştı ama kahveler bol köpüklüydü, bu da kendisini affettirmeye yeterdi.

“ Özür dilerim sizi fazla beklettim, gündeliğe gelen yardımcı kadın her gün bir şeylerin yerini değiştiriyor, kahve makinesi dışında gene her şeyin yerini değişmiş.” Dedi Haldun.

“ Amcanın, böyle apar topar hiç haber vermeden gitmesini yadırgadım doğrusu Haldun Bey oğlum. Biz çok eski komşuyuz şurada, insan bir uğrar değil mi ama!”

“ Haklısınız efendim, bana da gitmeden bir gün önce telefon açıp haber verdi. Eşi rahmetli olmadan önce Kapadokya’ya gitmişler, güzel anılardı diye bahseder her zaman. Çok şaşırdım, kendisini yolcu etme teklifimi bile geri çevirdi hatta bu konuda baya ısrar etti. Benden, hepinize selamlarını iletmemi ve tatilimin tadını çıkarmamı istedi.”

“ O zaman bırakalım da anılarını gönlünce yad etsin.” Dedi Perinur.

Kahveler bitince Perinur ve Müge izin isteyip kalktılar.

 

Müge, Dora’nın birer hafta arayla hayata veda eden kişilerin ona nasıl rüyasında göründüklerini merak ediyordu.

“ Bana Dora’dan biraz bahseder misin, bu ölen dört kişiyi nasıl görmüş rüyasında.”

“ Dora, siteye üç yaz önce taşındı, evin giriş katını yoga ve meditasyon için hazırladı ve çalışmalarına başladı. Site sakinlerinden, yogayla ilgilenenleri evinde topladı, ücretsiz bir hafta dersler verdi. Herkes çok memnun kaldı hatta çoğu önceden kayıtlı olduğu merkezi bile bıraktı. Biliyorsun hepimizin yaş ortalaması yetmiş ve üzeri, derslerden sonra herkes kendini daha da zinde hissetti. Ölenleri yakından tanımıyorum, zaten yoga da yapmıyorum. Neyse konumuza dönersek, hepsi çok sağlıklı kadınlardı hiç aksatmadan derslere katılıyorlardı. Hiç birisi tek başına yaşamıyordu, çocukları ve torunları vardı gayet iyi bakılıyorlardı. İlginç olan, gece uykularında vefat etmiş olmalarıydı, aileleri onları yataklarında ölü bulmuşlardı. Dora da çok üzüldü bu duruma tabii. Ailelerine taziyeye gittiğinde, onları ölmeden önce rüyasında gördüğünü ve onlardan mesaj getirdiğini söylemiş.”

“ Mesaj neymiş peki?”

“ Öldüklerine üzülmemelerini, yaşantılarına devam etmelerini ayrıca daima onlarla birlikte olduklarını bilmelerini istemişler.”

“ Bu ölen dört kişinin ölüm sebebi neymiş? Otopsi yapılmıştır herhalde değil mi?”

“ Yapıldı güzel kızım, ölüm sebepleri yaşlılığa bağlı olarak diye söylendi ailelerine.”

“ Rüyalarla ilgili çalışmalar hala sürüyor. Ama şu bir gerçek, yapılan araştırmaların sonuçlarına göre çok sayıda insanın geleceğe dair rüyalar gördüğüdür.  Belki de Dora da onlardan bir tanesi.”

“ Çok şükür! Dora, Sadi Beyi rüyasında görmedi.” Dedi Perinur derin bir nefes alarak.

Akşam yemeğini verandadaki büyük masaya hazırladılar, keyifleri yerindeydi, Sabah Kekova’ya düzenlenen tekne turuna katılmaya karar verdiler.

Dora ve Haldun akşam yemeğini dışarıda yemişlerdi. Dönüşte evlerine gitmeden Perinur ve Müge’nin verandada oturduklarını görünce selam verdiler. Perinur, onları soğuk ev limonatasının tadına bakmaları için davet etti.

Ertesi sabah, tekne turu için bütün hazırlıkları tamamlamışlardı, Dora da onlarla birlikte gidiyordu.

Perinur, direksiyona geçmiş hazır beklerken, Müge plaj çantalarını bagaja yerleştirdi ve ön koltuktaki yerini aldı. Geçerken Dora’da alıp yola koyuldular.

Tekne, bütün yolcuları aldıktan sonra hareket etti. Üçü de hallerinden gayet memnundu, koyların güzelliklerini seyrederken, akvaryumu andıran denizin mis gibi kokusunu içlerine çekiyorlardı.

“ Kızlar, bu güzel ortamın atmosferini bozmak istemiyorum ama…”

“ SADİ BEYİ RÜYANDA GÖRDÜN!!” Dedi ikisi birden.

“ Hayırdır inşallah!” Dedi Perinur, korku dolu gözlerle Dora’ya bakarak “ Hadi anlat, merakta bırakma bizi.”

“ Etraf çok sisliydi, Sadi Bey sisin içinden göründü. Çok ilginç bana sadece el salladı ve tekrar sisin içinde kayboldu.”

“ Şimdi konuyu kapatıyoruz veee bu muhteşem koyları geçerken içimizdeki negatif duyguları salıyoruz yerine doğanın bütün enerjisini çekiyoruz! Anlaştık mı?” Dedi Müge, kollarını açıp gökyüzüne bakarak.

Kekova’nın muhteşem Tersane koyunda yüzmek, binlerce yıllık Bizans kalıntıları arasında tarihi yaşamak çok iyi gelmişti onlara.

 

Müge, sabah erkenden kalktı. Uyku mahmurluğunu atmak için odasının penceresini açtı, temiz havayı içine çekti ve pencereden etrafı seyretmeye başladı. Henüz kimse uyanmamış diye içinden geçirirken, Sadi Beyin bahçesinde, cep telefonuyla hararetli hararetli konuşan bir kadın gördü. Rambo ‘da bahçedeydi ve rutin kazma işlemine devam ediyordu. Bahçede gül namına bir şey kalmamıştı, görünüşe göre çukur da epey derinleşmişti.

Muhtemelen, Sadi Beyin günlük temizlik işlerine gelen kadındı ve artık Rambo’nun bahçeyi talan etmesinden bıkmıştı. Haklıydı da, bu kaçıncı olmuştu. “Kesin belediyeyi arıyordur, hemen gidip onu bahçeden çıkarmalıyım, bir de bahçeyi eskisinden güzel yaptıracağımıza dair söz vermeliyim.” Diye söylendi kendi kendine. Tam hazırlanırken sirenlerin seslerini duydu ve tekrar pencereye koştu.

“ Neler oluyor böyle? Bütün polis teşkilatı ve ayrıca bir ambulans? Aman Tanrım! Hepsi Sadi Beyin evinin önüne dizelendi!” Dedi bağırarak.

Siren seslerine Müge’nin de bağırması eklenince, Perinur ve Dora koşarak onun odasına geldiler. Müge, sabah neler gördüğünü anlatırken bir yandan da sığabildikleri kadar pencereye doluşup olanı biteni anlamaya çalışıyorlardı.

“Sadi Bey evde olmadığına göre Haldun Bey oğlum geliyor aklıma. Yoksa eve hırsız mı girdi? Sakın ona bir şey yapmış olmasın? Dedi Perinur, elleriyle ağzını kapatarak.

“ Ben üzerimi değiştirdim nasıl olsa, hemen gidip neler olduğunu öğreneceğim!” Dedi Müge.

“Güzel kızım, seni oraya almazlar baksana her tarafı kuşattılar!”

“Olsun! Ben yine de gidip şansımı deneyeceğim, burada oturup bekleyemem.”

Dora, pencereye adeta mıhlanıp kalmıştı, donuk gözlerle seyrediyordu etrafı.

Müge, Perinur’un bütün ısrarlarına rağmen koşarak evden çıktı ve soluğu, bahçe kapısını girişe kapatan polis memurlarının karşında aldı.

Görevli polis memurları, Müge’nin bütün ısrarlarına rağmen neler olduğunu söylemedikleri gibi, onun eve gitmesini birazdan amirlerinin yetkisiyle sitedeki herkesin ifadesini alacaklarını söylüyorlardı.

Müge, görevli memurlarla cebelleşirken bahçeden, sert ifade içeren bir ses yükseldi. “ Bekletin hanımefendiyi İsmail! Geliyorum şimdi yanınıza!”

“Emredersiniz amirim.” Dedi görevli memur.

Çok geçmeden, sivil giyimli, esmer, uzun boylu, ellili yaşların ortalarında amirleri geldi yanlarına.

“ Günaydın. Cinayet masasından Fahri Tok. Siz kimsiniz? Bu evde mi yaşıyorsunuz?”

“ Hayır, ben karşı evde yaşayan Perinur hanımın misafiriyim, İsmim Müge Kılıç. Neler olduğunu öğrenmek istiyorum, lütfen!”

“ Bu eve gündelik temizliğe gelen Dilek Korkusuz isimli şahıs, sitede beslenip bakılan Rambo ismindeki köpeğin gül bahçesini kazmasıyla ortaya çıkan bir ceset bulduğunu bildirdi bize. Dediğine göre, bu sabah geldiğinde köpeğin bahçeyi talan ettiğini görümüş onu uzaklaştırmak istemiş. Yanına gittiğinde kazdığı çukurda kalın, siyah çöp poşetine sarılı cesedi görmüş. Yine dediğine göre köpek cesedi çıkarmaya çalışıyormuş. Adli tabip ve ekibi cesedi çıkardı ve ön incelemelerini sürdürüyor.”

“ Cesedin kimliği belli mi?”

“ Evin sahibi Sadi Okçugil, yardımcısı teşhis etti biraz önce.”

“ Nasıl olur? Sadi Bey Kapadokya’ya gitmişti! Demek hiç gitmemiş, Rambo bize onu anlatmaya çalışıyordu!” Dedi Müge gözlerinden yaşlar süzülerek.

“ Müge Hanım, üzüntünüzü anlıyorum başınız sağ olsun. Ayrıntılı ifadeler için geleceğiz, yalnız siz ayrılmadan bir şey sormak istiyorum. Maktulün yeğeni Haldun Okçugil’i tanıyor musunuz? Amcası, sözde Kapadokya gezisine çıktıktan bir gün sonra gelmiş buraya, yardımcı kadın dünden beri kendisini görmediğini söylüyor.”

“ Kendisiyle iki gün önce tanıştım, dün sabah erkenden tekne turuna çıktık ve geç vakitte döndük. O yüzden görmedim.”

Fahri, Müge’ye teşekkür etti. Eve kadar eşlik etmesini istediği memura, kendisi gelene kadar kapıda beklemesini söyledi.

Pernur ve Dora, Müge’yi verandada korkuyla bekliyorlardı. Müge, Fahri’den ne öğrendiyse hepsini anlattı. Perinur, gözyaşları içinde koltuğa yığıldı, Dora’nın da durumu pek farklı değildi.

“ Kim böyle bir şey yapar ki Sadi Beye? Kimseye zararı olmayan, kibar, yardımsever, çok iyi bir insandı!” Dedi Perinur, hıçkırıklara boğularak.

“ Haldun neden ortada yok? Nereye gitmiş olabilir ki?” Dedi arkadan Dora.

Müge, onları sakinleştirmeye çalışıyordu. Bildikleri bu kadardı, keşke sorularına cevap verebilseydi.

Neredeyse öğlen olmuştu, Perinur iyice huysuzlaşmıştı. Her on dakikada bir ne zaman gelecekler diye soruyordu.

Nihayet kapı çaldı, Dora yerinden bir ok gibi fırlayıp hemen kapıyı açtı. Fahri, kendini tanıttıktan sonra, onu bekleyen memurla birlikte içeri girdi.

Fahri, önce baş sağlığı diledi, yanındaki memur cebinden not defterini çıkardı ve hazır beklemeye başladı. Herkesin, kim olduğunu, nerede oturduğunu, ne iş yaptığını, Sadi Beyi nereden tanıdıklarını sordu ve doğru not alındığından emin oldu.

“ Komşunuz Sadi Okçugil’i en son ne zaman gördünüz?” Dedi Fahri.

“ Gitmeden bir gün önce gördüm onu, hiç de geziye hazırlanan bir hali yoktu. Her zamanki gibi bahçesinde sabah kahvelerimizi içip sohbet ettik. Öğleden sonra sitemize gelen seyyar bostandan meyve ve sebzelerimizi aldık, Dora’nın siparişlerini evine bıraktık hatta akşam yürüyüşüne bile çıktık. Rahmetli eşini çok severdi, ama şimdiye kadar anılarını yad etmek için Kapadokya’ya gitmemişti. Bende çok şaşırdım.” Dedi Perinur.

“ Ben de aynı gün gördüm, bazen siteye gelen seyyar bostanın geliş saatini unuturum, son anda hatırlayıp gittiğimde de sebze ve meyveler çoktan bitmiş olurdu. O bunu bilirdi,  sabahtan telefon açar ne istediğimi sorardı ve hepsini alır getirirdi hiç üşenmeden. Bu bahaneyle, yogaya gelen kızların nasıl gençleşip güzelleştiklerini görüyorum, içim açılıyor doğrusu diye espri yapmayı da ihmal etmezdi.” Dedi Dora ağlayarak.

“ Yeğeni Haldun Okçugil’i tanıyor musunuz?”

“ Tabii tanıyorum, her yaz mutlaka gelir. O gelmeden günler öncesinden, Haldun gelecek şunu alayım çok sever, Haldun plaj havlularını değiştirmemi istedi, Haldun bu sefer arkadaşlarını da getirecek der dururdu. Amca­-yeğen, çok güzel vakit geçirirlerdi. Tuhaf…” Dedi Pernur, birden konuşmasını yarıda kesip.

“ Ne oldu Pernur Hanım? Tuhaf olan ne? Söyleyin biz de bilelim. Size tuhaf gelen bizim için çok önemli bir ipucu olabilir.” Dedi Fahri.

“ Şimdi hatırladım! Onu son gördüğüm gün, yeğeni Haldun’un geleceğinden hiç bahsetmedi.”

“ Emin misiniz Perinur Hanım?”

“Eminim tabii, Sadi Beyi on beş yıldır tanıyorum. Her yaz, Haldun gelmeden bir hafta önce ona telefon ederdi. Gerçi amcasını sık sık arardı ama geleceği günü özellikle bir hafta önceden söylerdi.”

“Bunu bir sebebi var mıydı peki? Neden özellikle bir hafta önce geleceğini söylüyordu?”

“Sanırım arkadaşlarını getirdiği için, çünkü Sadi Bey anca evi hazırlatırdı. Kolay mı evladım, tek başına yaşayan yetmiş küsur yaşındaki adamın kalabalık misafir grubunu ağırlaması?”Dedi Perinur, sanki arkadaşı hala hayattaymış gibi.”

Fahri’nin çalan cep telefonu dikkatleri ona çevirdi, sanki herkes onun telefonuyla gelecek bir haberi bekliyormuş gibiydi.

Karşısındakine hiç tepki vermeden dinleyen Fahri telefonu kaptı ve merakla bakan gözlere aldırmadan sorularına devam etti.

“ Siz Haldun’u ne zamandan beri tanıyorsunuz?”

“Geçen yaz tanıştık, arkadaşları da yoga yapıyormuş onları tatilleri bitene kadar derslerime getirdi. Bu yaz Rambo sayesinde onu yakından tanıma fırsatı buldum ve bir kez akşam yemeğine çıktık hepsi bu.” Dedi Dora.

Fahri, Dora ve Perinur’a gündelik işler için gelen kadın hakkında da sorular sordu ama beklediği cevabı alamadı. İkisi de onun, Sadi Beyin katı kurallarından dolayı sadece evin işleriyle meşgul olduğunu, fazla ortalarda görünmediğini söylediler.

“Müge Hanım, sizin burada misafir dedektif olarak bulunduğunuzu söylememe gerek yok sanırım. Şile’de mösyö Bogart, Demre’de Rambo, hadi bakalım kolay gelsin. Bize getireceğiniz önemli delilleri merakla bekliyoruz. Gerçi Rambo bizim elimizde, ama siz yine de umudunuzu kaybetmeyin.” Dedi Fahri, yüzünde meydan okumanın verdiği bir tebessümle.

“Hiç şüpheniz olmasın.” Dedi Müge.

“Son olarak, ekip arkadaşlarımız Haldun Okçugil’i Otel Altuga’da gözaltına almışlar. Sorgulama için merkeze götürüyorlarmış. Otopsi tamamlanıp, kriminal ekibin raporları çıkınca sizleri tekrar merkeze davet edeceğim. Ayrıca, bu yardımcı kadın Dilek Korkmaz’da şu anda sorgulama için merkezde.”

“ Ama Rambo’ya ne olacak? Onu uyutmayacaksınız değil mi?” Dedi Dora, aniden ayağa kalkarak.

“Neden öyle düşündünüz? Biz de en az sizin kadar onlara sevgi ve merhamet gösteriyoruz. Merak etmeyin kendisine çok iyi bakacağız, tanıklığı bittikten sonra onu kendim getirip size teslim edeceğim.”

Faruk ve yanındaki memur, müsaade isteyip evden ayrıldılar. Müge, Perinur ve Dora oturdukları yerde öylece kala kalmışlardı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu.

“Haldun amcasını öldürmüş olamaz değil mi?” Dedi Dora, sessizliği bozarak.

“Bir şey söylemek için çok erken, sabırla bekleyeceğiz.”Dedi Müge.

 

 

Sabah çalan kapının sesiyle uyandılar, gelen Haldun’du. Kılık kıyafetini değiştirmiş, sakal traşı olsa da  uykusuz , kan çanağına dönmüş gözleri onun perişan halini gizleyemiyordu.

İçeri girmek istemedi, veranda da oturmayı tercih etti. Üçü de meraklı gözlerle ona bakıyorlardı.

“Biliyorum, siz de benim amcamı öldürdüğüme inanıyorsunuz!” Dedi Haldun, gözlerindeki yaşları gizlemeye çalışarak.

“Kimin neye inandığı önemli değil Haldun Bey, eğer masumsanız bu hemen ortaya çıkacaktır zaten müsterih olun.” Dedi Müge.

“Önceki akşam, üzerinde çalıştığımız bir proje için yurt dışından gelen misafirlerimle Altuga Otelindeydim. Misafirlerim, otelde kalmayı tercih ettiler ve ben de onlarla birlikte kaldım. Sabah, polislerin kapıyı çalmasıyla uyandım, apar topar beni merkeze götürdüler. Öğlene kadar sorgu odasında amirleri Fahri Tok’u bekledim, o gelene kadar da bana hiçbir şey söylemediler.”

“Neden avukatını aramadın Haldun?”Dedi Dora.

“Neden arayayım? Ben suçlu değilim ki, hem sonra bu içinde bulunduğum durumu daha da zorlaştırır.”

“Sen bilirsin evladım.”Dedi Perinur.

“Amcamı kim öldürmüş olabilir? Adamcağızın hiç düşmanı yoktu, fabrikasındaki bütün çalışanları onu çok severdi. Yedi yaşımdan beri onunlayım, beni bir kere azarlamadı, en iyi şekilde okuttu. Başka akrabamız da yok.”

“Belki var, bu kadar emin olmayın bence. Amcanızın durumu gayet iyi ve bütün mirası size kalıyor değil mi?”Dedi Müge.

“Benim amcamın mirasına ihtiyacım yok! Çok çalıştım, büromu açmak için ondan para istemedim, işlerimi büyütürken de keza öyle. Serveti bana kalmasa da, maddi açıdan durumum gayet iyi. Akrabalara gelince, bundan eminim aile albümünde herkesin yeri var ve ne yazık ki uzun yaşayan kimse yok. Yetmiş yaşını gören sadece Sadi amcam var ama şimdi o da bırakıp gitti beni.”

“Her şey yoluna girecek genç adam, sabırlı olmalıyız. Onu kim öldürdüyse mutlaka bulunacak buna eminim.”Dedi Perinur, Haldun’un omzuna dokunarak.

 

Perinur, Müge, Haldun ve Dora bütün bir günü Sadi Beyi anarak geçirdiler, herkes onunla ilgili anılarını anlattı, hem güldüler hem ağladılar. Akşam, Haldun oteline dönmek üzereyken telefonu çaldı, emniyetten arıyorlardı.

Emniyet müdürlüğüne hep birlikte gittiler, kimse Haldun’u yalnız bırakmak istemiyordu. Ayrıca gelişmelerden de haberleri olsun istiyorlardı.

Emniyete vardıklarında, görevli memur onları karşıladı ve Fahri’nin odasına götürdü. İçeri girdiklerinde, Sadi Beyin yardımcısı Dilek Korkusuz’da odada olduğunu gördüler. Kısa bir selamlaşmadan sonra Fahri onları tam karşısında olacak şekilde oturttu.

“Tam tahmin ettiğim gibi hepiniz gelmişsiniz, Dilek Hanım da burada. Kendisi dünden beri misafirimiz.”Dedi Faruk, masasındaki yerini alırken.

“Otopsi raporu ve kriminal laboratuarından gelen sonuçları biraz önce aldım. Maktul Sadi Okçugil’in otopsi raporuna göre kanında, Balon balığının(Lagocephalus  sceleratus) zehrine rastlamış. Balon balıkları tetradoksin adı ile bilinen güçlü bir zehirli madde içermektedir ve bu madde 300 dereceye kadar ısıtıldığında bile bozulmamaktadır. Aynı zamanda, renksiz, kokusuz, tatsızdır.  Midesinden alınan sıvı örnekte ise bu madde, somon balığını yemesi ile vücuduna girdiği tespit edildi. Bunun üzerine amcanızın daimi müşterisi olduğu balıkçıyı sorguladık. Tanınmış bir balıkçı, şimdiye kadar böyle bir şeyin başına gelmediğini söyledi. Sıcak sularda gezen bu balıklar son zamanlarda balıkçıların ağlarına takılsa da amcanızın yediği balık ithal Norveç somonu. Diğer balıklardan ayrı olarak derin dondurucu da tutuluyormuş ve isteyen müşterilerine özel sipariş olarak getirtiliyormuş. Bu da demek oluyor ki katil bu zehri özel olarak temin edip, balığına boca etmiş. Zehrin iç organlara verdiği zararla, sıcak, nemli ve gübreli toprağın da etkisiyle beş günlük süre zarfında çürüme hızlı bir şekilde gerçekleşmiş. Adli tabibin titiz çalışmaları sonucu, vücudunda ölüm sonrası açılmış yaralar ve morluklara rastlandı. Rambo, cesedi çıkarmak için sarılı olduğu naylonu dişleyip parçalamış, köpeğin ağzından aldığımız örnekler bunu doğruluyor. Cesedin sarılı olduğu poşet, her yerden temin edilebilir siyah, kalın sanayi tipi çöp poşetlerinden.  Kriminal incelemelerin sonuçlarına gelirsek, evin her yerinde sizin, amcanızın ve Dilek Hanımın parmak izlerine rastladık. Amcanızın cep telefonunu, yatak odasındaki komodinin çekmecesinde bulduk ve üzerinde sizin parmak izleriniz var. Teknik ekip, arama kayıtlarını ve en son aradığı kişileri tespit etti. Aradığı son kişi sizsiniz ve dediğiniz gibi sözde geziye çıkmasını haber verdiği gece.” Dedi Fahri, Haldun’a bakarak.

“Amcamı ben öldürmedim! Neden anlamıyorsunuz? Size kaç defa söyleyeceğim, onunla telefonda konuştuğum akşam çalışanlarımla toplantıdaydım.” Dedi Haldun bağırarak.

“Sakin olun lütfen Haldun Bey. Bunu biliyoruz, çalışanlarınızla tek tek konuştuk merak etmeyin. Uçuş saatlerinizi de kontrol ettik. Sizi suçlayacak delil yok elimizde, ama şimdilik. Araştırmalarımızı derinleştirdik, bakalım içinden neler çıkacak. Şimdilik bu kadar, lütfen haberimiz olmadan şehir dışına çıkmayın. Geldiğiniz için hepinize teşekkür ederim.”

 

Perinur, emniyette kaldıkları süre içersinde Dilek’i göz hapsine almıştı. Sanki onu bir yerden tanıyor gibiydi ama nereden? Eve dönerken yol boyunca hep bunu düşündü.

Yorucu bir gecenin ardından herkes odasına çekilmişti. Perinur, ne kadar çabalasa da, Dilek’i aklından çıkarıp uyuyamıyordu. Başucundaki saate baktı, sabahın üçü olmuştu, kalktı odasında bir iki tur attı ve “Kızları uyandırmalıyım, bunu yapmalıyım çünkü çıldırmak üzereyim!” Dedi kendi kendine.

Dora ve Müge’yi de uyku tutmamıştı, sanki Pernur’u bekliyorlardı. Üçü birlikte mutfağa indiler ve soğuk limonatalarını alıp masanın başında toplandılar.

“Seni dinliyoruz Perinur’cum. Uykularını kaçıran Dilek için ne söyleyeceksin bize.”Dedi Müge.

“Ben o kadını bir yerde gördüm ama nerede hatırlayamıyorum. O gözleri, elini çenesinin altına koyup etrafa attığı şuh bakışlar bana bir şeyler söylüyor ama ne?

“Sadi Beyin evine kahveye gittiğinde, sana ikram yaparken görmüşsündür o bakışları olamaz mı?”Dedi Müge.

“Bak şimdi, benim de aklıma takıldı. Bu kadının gözünde kalın çerçeveli ve numarası hayli yüksek gözlük yok muydu? Rambo’yu bahçeden çıkarmaya gittiğimde, o da elinde köpek mamasıyla koşup gelmişti Haldun’la yanımıza. Şimmmdi hatırladım!”Dedi Dora elini masaya vurarak.

“Evet evet, gözlüksüz ben de görmedim onu, ama dün gözlükleri yoktu. O yüzden bana birini çağrıştırdı!”Dedi Perinur.

“Belki lens takmıştır, lenslerin temizliği zor ve meşakkatli, günlük ev işleri, bahçede toz toprak, o yüzden takmıyordur. Ne var bunda?”Dedi Müge.

“Gözleri meydana çıktı işte! Daha önce ellerini çene….. “ Dedi Perinur cümlesini tamamlayamadan dondu kaldı.

Dora ve Müge, şakın şaşkın onun yüzüne bakarak ne zaman cümlenin sonunu getirecek diye bekliyorlardı.

“Kızlar ben onu bir resimde gördüm! Ama bu kadar genç değildi, sonra saçları da uzundu, sanki burnu da kemerli gibiydi. Aman Tanrım! Sadi Beyin karısı yaşıyor! Bu o, inanın bana o!”Dedi Perinur ayağa kalkıp bağırarak.

“Emin misin? Kadın yıllar önce ölmüş, adamcağız hala yasta gibiydi. Bence Sadi Beyin ölümü seni çok etkiledi, hak veriyorum tabii eski dosttunuz.”Dedi Dora.

“Diyelim ki öyle, nerede gördün bu kadını? Sonra Sadi Bey, neden karısını ölmüş gösterip yanında gündelikçi olarak çalıştırsın?”Dedi Müge.

“Geçen yaz tabii! Geçen yaz, birer hafta arayla ölen komşularımızın ailelerine, birlikte taziyeye gitmiştik. Çok duygulandık doğal olarak. Bana hadi gel Dilek Hanım bize birer kahve yapsın da içelim demişti. Biz, kamelyaya geçip oturduk, birkaç defa Dilek Hanım diye seslendi cevap alamayınca kalktı kahveleri kendisi yaptı. Kahvelerle birlikte elinde, ağaç oymalı eski bir kutuyla geldi. Bana, rahmetli eşinin fotoğraflarını gösterdi, fazla fotoğraf yoktu ama bir tanesi vardı ki hiç akıllardan çıkacak gibi değildi.  Siyah beyaz bir portre çekimdi. O fotoğrafta, uzun siyah saçlı, esmer, iri siyah gözlü, kıvrım kıvrım uzun kirpikleri, dolgun dudakları, hafif kemerli bir burnu olan kadın vardı. Bir elini çenesinin altına koymuş, hafif yan dönmüş ve o şuh bakışlarla çekilmiş fotoğrafı. Sadi Bey bundan kimseye bahsetmememi söyledi çünkü ilk defa bana gösteriyormuş bu fotoğrafları. Evinin hiç bir yerinde de  eşini hatırlatan fotoğraflar yok.”

“Neden böyle bir şey yapsın ki? Tanıdığım herkesin evinde, eşleri vefat etse de en az bir iki fotoğraf vardır, ilginç doğrusu.”Dedi Dora.

“Ben de sordum aynı soruyu. Bana, güzel anılar hafızalara kazınmalı, her gün fotoğraflara bakıp üzülmek beni çok yıprattı. O yüzden bu kutunun içinde muhafaza ediyorum onları.”

“Şimdi bu kadının burnu kemerli değil, gözleri siyah, esmer, saçları kızıl ve kısa, dudaklarına ve kirpiklerine dikkat etmedim doğrusu. Yaşıyor mudur gerçekten?”Dedi Dora.

“ O kutuyu bulmalıyız tabii polisler bizden önce bulmadıysa.”Dedi Müge.

“Ama bunun için eve girmemiz gerekiyor, daha sarı kordonları kaldırmadılar ev hala soruşturma kapsamında.”Dedi Dora.

Müge, Dora’dan Haldun’u aramasını ve hemen anahtarla birlikte gelmesini istedi.

Üçü de hazırlanmıştı. Ellerinde şamdandan çıkardıkları mumlar ve el feneri vardı. Tam bir saat sonra Haldun geldi. Müge’nin fikrine pek sıcak bakmasa da çaresiz kabul etti. Mirası için amcasını öldüren ünlü mimar Haldun Okçugil damgasını yemek istemiyordu.

Eve vardıklarında, bahçe kapısındaki sarı kordonu kaldırıp dikkatlice altından geçtiler ve sessizce giriş kapısına ulaştılar. Haldun, cebinden anahtarı çıkardı ve kapıyı açtı.

Evin dört odası, üç banyosu vardı. Önce Sadi Beyin yatak odasından başladılar. Her yeri, en ince ayrıntısına kadar aramalarına rağmen hiçbir şey bulamadılar.

Dora, salonun bahçeye çıkan kapısını yanında duran büyük buda heykelini hayranlıkla inceliyordu.

“Amcam bu tuhaf şeyi neden burada tutuyordu hiç anlamıyorum. Yanlış anlama ama bu kocaman göbekli, korkunç bir yüz ifadesine sahip buda heykeli, insana nasıl huzur verir ki?”Dedi Haldun yüzünü buruşturarak.

Müge, Dora ve Haldun’a doğru yaklaştı “Bu heykelin burada durmasının bir anlamı olmalı!”Dedi.

Hepsi heykelin etrafında toplandı, sağını solunu kurcalamalarına rağmen bir şey bulamadılar.

Dora, buda heykelinin göbeğine eliyle hafifçe vurarak “Bizi ne kadar umutlandırdın, olmadı şimdi.”Der demez heykelin göbeği hafifçe öne doğru geldi. Aradıkları kutu artık ellerindeydi.

Kutuyu alıp evden çıkmak üzereyken karşılarında, elinde tabancayla Dilek duruyordu .

“Minnettar olmam için bir sebep daha! Kutuyu bana getirir misin Haldun Bey!”

“Amcam resimlerini  göstermiş olsaydı eğer, hala hayatta olurdu. Söylesene neden öldürdün onu? Para için mi?”Dedi Haldun dişlerini sıkarak.

“Duygusala bağlayacağız demek! Kolay olmadı tabii, çok sevdiği somon balığını tıkınırken yarım saat sonra öleceğini bilmiyordu zavallıcık. Sana zarar vermem için bana tutamayacağım sözler verdirdi sonra seni aradı. Ne acıklı değil mi?

Haldun, ona saldırmak için hamle yapmaya kalktı ama Dilek silahı başına dayadı.

“Acele etme Haldun Bey, daha sevgili kocamın servetini bana devrettiğine dair gereken belgeleri imzalamadan öldürmek istemiyorum seni.”

Haldun geri çekildi, Dilek’in uzattığı belgeleri aldı ve kutuyu ona verdi.

“Sadi Okçugil, sevgiden anlamaz, cimri bunak. Beni neden öldü gösterdi merak ediyorsunuzdur, sizi onun yanına paketlemeden önce anlatayım.”

Müge, Perinur ve Dora hiç kıpırdamadan oldukları yere adeta çakılmışlardı. Haldun, kendisini siper edercesine onların bir adım önünde duruyordu.

“Çok sevgili kocam, benden yirmi yaş büyüktü. Fakir bir ailenin kızıydım ve onun fabrikasında çalışıyordum. Ona aşık değildim ama parası vardı ve evlendik. Ben başka birini seviyordum, gizli gizli görüşüyorduk o da meteliksizdi tabii ama aşk işte ne yaparsın. Uzatmayayım, siz de bu arada bildiğiniz duaları okuyun içinizden vakit kaybetmeyelim. Nerede kalmıştık? Bizi takip ettirmiş, hepsini yüzüme vurdu ama hakkını yemeyeyim çok anlayışlı davrandı. Benden ömür boyu utanç duyacağını söyledi. Boşandıktan sonra, yeni bir kimlik verdi bana. Kimsesiz ölen birinin yerine geçirdi beni, nasıl dediğinizi duyar gibiyim ama prosedürlere ayıracak zamanım yok. Biraz da para verdi ve beni başından defetti. Meteliksiz sevgilimle evlendim. Onun verdiği parayla da kenar bir mahallede tuhafiye dükkânı açtık. Onu, yakından takip ettim ve bunu planlamam yıllarımı aldı. Kocam, iki yıl önce ölünce planımı hemen harekete geçirdim. Yanında hizmetçi olmak hiç de kolay değildi ama serveti için değerdi. Sonrasını biliyorsunuz işte.”

“Yakalanmayacağından nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?”Dedi Müge.

“Biliyorum işte! Kutu ben de, evraklarda imzalandı mı tamamdır?

“Bu kadar kolay kurtulamazsın! Cesetlerimizi ne yapacaksın?”Dedi Haldun.

“Sen o güzel kafanı yorma Haldun’cum! Ama yine de söyleyeyim, bu evi cesetlerinizle birlikte yakacağım!”

Dilek son cümlesini tamamlar tamamlamaz, kapı büyük bir gürültüyle kırıldı. Bir anda içerisi polislerle doldu.  Hemen Dilek’i etkisiz hale getirdiler, Fahri onu emniyete götürmeleri için emir verdi.

Dilek, adeta çılgına döndü, çırpınıyor ve avazı çıktığı kadar bağırıyordu

“Lanet köpek! Sana da lanet olsun Haldun! Sen! Kokoş ihtiyar cadı!….” Diye bağırarak polis arabasına doğru gidiyordu Dilek

Fahri, herkesin iyi olduğundan emin oldu ve onlara eve kadar eşlik etti. Perinur, Fahri ve diğerlerinin ısrarlarına rağmen doktor çağrılmasını istemedi. O, sadece evinde olmak istiyordu.

Ertesi sabah Fahri, Rambo’la birlikte, bir torba mama ve yeni bir tasmayla Perinur’un kapısını çaldı.

Herkes, onu gördüğüne çok mutlu olmuştu.

“Nereden bildiniz bizim Sadi Beyin evinde olduğumuzu.” Dedi Müge.

“Aslında biz Haldun Beyden ziyade Dilek Korkusuz’la ilgileniyorduk. Onu, cesedin bulunduğu günden beri emniyette misafir ettik, hiç zorluk çıkarmadı. Yalnız fazla samimiydi, belli bir rutini vardı onu hiç bozmadan sorulara cevap veriyordu. En önemlisi de Sadi Beyi sanki önceden tanıyormuş gibi anlatmasıydı. Onu, takibe aldık, Haldun Beyinde telefonunu dinlemeye aldık. Sizin de cinayeti aydınlatan ipucunu bulmadan tatiliniz tatil olmayacaktı. Bunun da duyumunu alınca harekete geçtik.”Dedi Fahri.

Perinur,  elinde bir sürahi ev yapımı limonatasıyla verandaya geldi ve herkesin bardağını doldurdu.

“Sadi Bey, rüyamda bana el sallarken aslında hepimize veda ediyordu. Senin limonatanı da çok severdi, bu bardaklar onun için olsun. Rüya bilinç dışına açılan kral kapısıdır**” Dedi Dora, limonata bardağını kaldırarak.

 

 

 

*Ahmet Murat İldan

**Sigmund Freud

 

Bir Alpaslan Kaya Polisiyesi | Esra Rengi̇z öldü | Bölüm – 1

Antalya’nın dar gelirli ailelerinin yanı sıra yeni atanmış kamu personellerinin de tercih ettiği, toprak yollu, kaldırımsız, bir, iki katlı evleri ile tepede belediye hizmetlerinden pek yoksun bir işçi mahallesinin üstünde kurşunî bulutlar küme küme toplanmışlardı, güneş, tam tepede olduğu ân olmasına rağmen gözükmüyordu. Bir kış gününü andıran güz günüydü. Birkaç gün evvel yağmur yağdığı için toprak yollar çamurluydu. Arabaların lastikleri de öyle. Bakkala gidip gelen herkesin terliğinde yahut ayakkabısında bu çamurlardan görmek mümkündü.

Her ne kadar gün içinde somut bir şekilde kendisini gösteremese de güneş batmaya yüz tutmuş, bu işçi mahallesindeki evlerin lambaları birer birer yanmaya başlamıştı.

D…’de memur olan Cafer Baştürk, ’98 model beyaz renkli otomobili ile çamurlu yoldan geçip üç odalı, tek katlı evlerinin önüne geldi, istop ettirdi arabayı. Yan koltuktan ekmek ve sebze poşetlerini alıp arabadan indi ve anahtarla kilitledi arabayı. Üç adet sebze poşeti sağ elinde, iki ekmekli poşet de sol elinde evin kapısına kadar bermutat yürüdü.

Ekmek poşetini de diğer eline alıp sol eliyle anahtarı çıkarıp kapıyı açtı, ayakkabılarını paspasa silip çıkardı ve aynı eliyle ayakkabılarını alıp içeriye girdi. Kapısının arkasındaki düğmeden lambayı yaktı. Karısına seslendi, ama karısından yanıt alamadı.

Poşetleri vestiyere bıraktı ve karısına bir kez daha seslendi.

“Şebnem, neredesin?” diye bağırdı evin içinde. Öyle bir bağırıştı ki, uzun zamandır eksik olan kavganın geldiğinin müjdecisiydi.

Cafer, ayakkabılarını oturma odasında elektrikli sobanın yanına diklemesine koydu ve sobayı çalıştırdı. Paltosunu çıkartıp koltuğun üzerine fırlattı. Vestiyere bıraktığı poşetleri alıp mutfağa geçti, masanın üstüne koydu ve mutfaktan çıktı. Kravatını çözdü, gömleğinin düğmelerini açtı. Yatak odasına geçti. Düğmeyi çevirip lambayı yaktı, birkaç adım atıp sağına döndü… Birkaç adım ilerisinde gardırobun önünde komodinin üstünde karısı oturuyor, kafası yukarı dönük, gözleri tavanı seyrediyor, ağzı açık, teni bembeyaz ve sol kolu sarkık. Tüysüz bacakları eteğinin altından görünüyor, pembe çoraplarından sağ ayağındakinin baş parmağı yırtık.

Cafer hiçbir aksülamel vermeden duruyor, sağ elinin işaret ve orta parmağı gömleğinin alttan üçüncü düğmesinin üstünde.

 

***

İstanbul, her açıdan büyük bir şehir, iki köprüsü vardı, üçüncüsünü yaptılar, boğazın altını delip taşıma hizmeti getirdiler. Her gün binlerce turist gelip gidiyor. Her gün emniyet teşkilatına onlarca bomba ihbarı geliyor. Öyle bir şehirde yaşıyorlar ki insanlar, öyle bir şehirde yaşamak için, şaşkın bir dengenin içindedirler.

Alpaslan Kaya, İstanbul’un büyüklüğünden kaçmak için tayin dilekçesini vermişti, birkaç ay önce. Ve bir hafta önce de Antalya’ya tayin olduğuna dair belge aldı. Hiç zaman kaybetmeden eşyalarını topladı -zaten karısı öldüğü ve kızı Avrupa’ya okumaya gittiği için çok eşyası olduğu söylenemez-. Dört gün önce de göreve başlamıştı, başkomiser. Geldiğinde, cinayet masanın elinde bir iş yoktu, on beş kişiden oluşan ekip, bütün günü oturarak yahut diğer birimlerdeki arkadaşlarıyla goygoy yaparak bitiriyorlardı. Hâl böyle olunca da Alpaslan Başkomiser ekibiyle iyice tanışabilmişti.

Mesai dolunca tüm polisler cinayet masadan ayrılıp evlerine dağılmışlardı. Alpaslan Kaya, akademiden arkadaşı ve narkotikte müdür olan Ziya’nın evine yollanmıştı. Kırmızı ışıkta durduğunda telefonu çaldı. Suavi’nin Tükenme şarkısının melodisiydi telefon zil sesi. Arayan kızı sandı, telefonu ümitle eline aldı, mamafih yanılmıştı; arayan yeni ekip arkadaşlarından komiser Ferdi’ydi.

“Efendim,” diye açtı telefonu.

“Başkomiserim, varoş mahallelerinin birinden bir cinayet ihbarı aldık.”

“Hadi ya…” oldu Alpaslan’ın ilk tepkisi. Bu Antalya’daki ilk işiydi. “Sen neredesin, ben seni alayım, beraber geçelim. Bilmiyorum malûm.”

“Tamam, başkomiserim. Ben size şimdi konum atıyorum.”

Yeşil ışık yandığı için arkadaki araçlar kornaya basıyorlardı, Alpaslan kendine gelip birinci vitese taktı arabayı ve yavaşça kalktı. Uygun bir yere çekip Ferdi’den konumu bekledi. Bu sırada da arkadaşını arayıp gelemeyeceğini bildirdi. Sonra gelen konumu açtı, on üç dakika içinde de komiseri alıp olay mahalline hareket ettiler.

Yol boyunca çok konuşmadılar, yalnızca ilk bulguları söyledi Ferdi. Ve gidecekleri mahalleden söz etti. Genelde bu tarz mahallelerde namus ve kıskançlık cinayetleri oluyordu.

Rampa yukarı çıkan araba zorlandı. Çamurlu yolda ise araba bir kez kaydı. Sanki sımsıkı bir İstanbul kışıydı!

Başkomiser geldiğinde olay yeri incelemenin yanı sıra cinayet masadan da iki araba oradaydı. Başkomiserlerinin geldiğini gören cinayet polisleri kapıya gelip karşıladılar. Ferdi de, amiri ile gelmenin verdiği haklı havanın içindeydi.

Alpaslan maktulü gördü. Olay yeri inceleme ekipleri çalışıyordu odada. Cinayetten komiser Selda, olay yeri incelemenin yetkili polisine Alpaslan Başkomiser’i tanıttı. Ateş Komiser, hemen ilk izlenimleri söyledi: “Boğularak öldürülmüş, cinayet saatinden en az dokuz saat geçmiş.” Alpaslan olay mahalline kendisinden önce gelenlere ne bulduklarını sordu.

“Geldiğimizde kocası şoktaydı başkomiserim. Şu an ambulansta. Onun kendine gelmesini bekliyoruz. Ayrıca konu komşuya da sorduk, karıkoca sürekli kavga ederlermiş, komşuları tarafından sevilen biri değil maktulümüz. Ve ayrıca kocasını aldattığı da söyleniyor.”

Her şeyi bir çırpıda anlatan Selda’ya bakan başkomiser, son cümlenin etkisinde kalmış, yolda gelirken Ferdi’nin dediklerini düşünüyordu: Burada demek en çok namus ve kıskançlık cinayetleri yaşanıyordu. Kocasını aldattığı konuşulan bir kadını kocasından başka kim öldürebilirdi böyle bir durumda? Filhakika, ilk görevi kendisini zorlamayacak cinstendi.

Alpaslan, dışarıda ambulansta bulunan şüphelinin yanına doğru yollandı, yanında da Ferdi ve Selda’dan başka kimse yoktu. Yolda, kadının adının Şebnem olduğunu öğrendi. Ambulansın kapılarını açıp içeriye girdi, hemşireye kimliğini gösterip bir yere oturdu. Adamın gözleri kan çanağı olmuştu. Adamı dikkatle inceledikten sonra sağ elini Cafer’in sol omzuna koydu.

“Başın sağ olsun birader. Konuşabilecek misin? Ben Antalya Cinayet Masası Başkomiseri Alpaslan Kaya.”

Adam neden sonra başını kaldırıp baktı. Ve ne zamandan beri süren suskunluğunu hıçkırıkla bozdu. Başını iki elinin arasına alıp ağladı, ağlarken de tekrarlıyordu: “Karım öldü komiserim, ben şimdi ne yapacağım?”

Ferdi, “Tamam kardeşim sakin ol, bak, başkomiserimiz karını kimin öldürdüğünü bulacaktır. Hadi kendini toparla da sorularına cevap ver.”

Alpaslan, komiserin gözüne baktı. İstanbul’da da Halit adında bir yardımcısı vardı, o da aynen böyle işlerin bir an çözülebilmesi için insanların acılarını hiçe sayıyordu. Başkomiserin gözlerinden çekinen Ferdi, hemen gözünü kaçırdı. Yeniden kocaya döndü Alpaslan, “Sen şimdi topla kendini, arkadaşlarımız seni götürecekler, ifadeni alacağız. Tamam mı?” dedi.

Ağlamayı kesti Cafer. “Benden mi şüpheleniyorsunuz komiserim? Ben öldürmedim vallahi.”

“Senden şüphelendiğimizi çıkarma. Ama elimizde başka şüpheleneceğimiz kimse yok. Bilmiyoruz. Sen yardımcı olacaksın ki, biz bulacağız. Sen iyi değilsin. Toparlanınca konuşuruz.”

Alpaslan kalkacak oldu, ama Cafer şüpheli olmanın verdiği endişe ile çözüldü: “Konuşabilirim amirim. Ne sorarsanız cevap verebilirim.”

“Peki, madem, söyle…”

Cafer anlatmaya başladı.

İki sene önce evlenmişlerdi, yani memur olarak atandığı seneydi. Birkaç aylık memurdu evlendiklerinde. Şebnem dayısının kızıydı. Bir erkek arkadaşı olmuştu üniversitenin ilk sınıfında. Çocukla adı çıktı. Dayısı da öldüresiye dövmüştü Şebnem’i. Kıza çocukluktan bu yana yanık olan Cafer de, dayısının elini öpüp namusunu temizleyeceğini söyledi. Babasının tüm itirazlarına rağmen Şebnem ile evlendi. Ancak kız, Cafer’den tiksiniyordu. Midesi bulanıyordu yüzüne bakınca. Hele o burnu yok muydu, hangi inşaatın molozuydu Allah bilir. Cafer her ne kadar âşık olsa da kavgalar onu da yıldırmıştı, ilk tokadı da evliliğinin üçüncü ayınca kendisine “Sen kadın olsan vurdururdun kendine,” demesi üzerine atmıştı. Bundan sonra da hiçbir şey istediği gibi gitmedi. Altı ay kadar önce de mahallenin bakkalı Cafer’e birtakım dedikodulardan söz etmişti: “Sen gidince… Tamam işte. Böyle.” Cafer karısını daha fazla dövdü. Zavallı Şebnem de inkâr etse… “Senden bir zevk almıyorum. Zevk alana kadar…” diyordu. Cafer, daha fazla hiddetleniyordu. Niçin öldürüvermiyordu? Aşk mıydı bu? Hayır, ailenin okumuş etmiş tek insanıydı Cafer. Eli kalem tutardı. Yol yordam bilirdi. Cezaevi ona göre bir yer değildi.

Alpaslan Başkomiser sordu: “Boşanmayı düşünmedin mi peki hiç?”

“Boşansam öldürürlerdi be komiserim. Ölmesin diye evlendim ben.”

Alpaslan bir türlü ikna olamıyordu. Hava almak için dışarı çıktı. Sigarasını yakıp düşünmeye başladı. Biraz uğraştıracağa benziyordu, ama neticede şüpheliler ana hatlarıyla belirlenmişti. Kocası, babası, kayınbabası, âşığı. Tüm anlatılanlar bu dördünü işaret ediyordu. Ferdi geldi. Komiserin geldiğini görünce, “Kadının babasına haber verdiniz mi?” dedi.

“Yok.”

“Kadının babasının evine gidin. Ama adamı iyi gözle, Ferdi. Şüphelilerimizden biri de o.”

“Tamamdır başkomiserim. Selda ile gidelim mi?”

“Gidin.”

İki komiser de olay mahallinden ayrılıp gittiler.

 

***

Şebnem Baştürk’ün cenazesini apar topar Sütçüler Mezarlığı’na defnettiler. Tanıdık savcı aracılığıyla otopsi yapılmadı. Cenazenin gömüldüğü sıralarda olayla ilgilenen savcı da Alpaslan’ın odasına geldi. Önce kendini tanıttı, Alpaslan’ın önceki görev yeri ve meslek kariyeri hakkında biraz konuştular, Alpaslan’dan önceki başkomiserin hatalarından söz etti, asi bir adammış. Ankara’daki meşhur cinayetçiye benziyormuş bir bakıma. Ama o kadar değil, diyor yine de savcı. Nihayet Şebnem Baştürk dosyasına geldi konu. Bulguları konuştular.

Savcı çıktıktan sonra komiserlerden Ferdi ve Selda’ya şüphelileri alması için talimat verdi, cenazede olan komiser yardımcısı Cemil’den de bilgi aldıktan sonra mahalleye gidip komşularla bir daha görüşmesini, kocasını aldattığını düşündükleri adamı tarif etmelerini söyledi.

Kızı aradı. On beş dakika kadar konuştular, kızını çok özlemişti, okul bir an önce bitip gelmeliydi.

İki saat sonra komiserler şüphelileri alıp geldi. Haber veren Selda’ydı. Başkomiser de sorgu odasına indi. İlk sorgulanacak kişi kadının babası Bünyamin Aslan’dı.

Ellili yaşlarda, kısa boylu, zayıf ve sakalsız bir adamdı baba. Saçlarına ak düşmüştü, yüzünde belirgin kırışıklıklar vardı. Bittabi niçin burada olduğunu merak ediyordu.

Vallahi o öldürmemişti, niçin böyle bir şey yapsındı? Tamam, ilk laf olduğu zamanlar öldüresiye dövmüş, günlerce işkence etmişti, bu doğruydu, ama sonuçta kızı evlenmemiş miydi? Hangi baba evlenmiş kızının namusundan ötürü kızını öldürmek isterdi? Başında aslanlar gibi kocası dururken kendisine düşer miydi bu? Hem, kocası öldürmediyse kim öldürürdü? Evlerine gelen giden yoktu. Kızı her gün annesini arıyor, bu hayattan bıktığını, hiçbir insan yüzü görmediğinden yakınıyordu. Zavallı kızı. Şimdi toprağın içindeydi. Toprak yutmuştu kızını. Dinlesin dağlar, kuşlar, böcekler!

İkinci şüpheli ise koca, yani Cafer’di.

“Dün her şeyi anlattım amirim. Niye getirdiniz beni buraya? Gelip gidenler oluyor taziye için. Evde bulunmamız şart.”

“Sen benim işime karışma kardeşim. Dosya kapanana kadar istediğim zaman seni karşıma oturttururum. Şimdi söyle bakalım. Kayınbaban, ‘Kızım hiç kimseyle görüşmüyordu. Eve hapsolmuştu,’ diyor.

“Dayım biraz olayları abartır komiserim. Yok öyle bir şey. Kendileri rahatça gelip gidemedikleri için yalan söylüyor. Karım istediği zaman evden çıkabilirdi. Öyle olmasaydı… Mahalleli nasıl bilebilirdi beni aldattığını.”

“Sen karından hiç şüphelenmedin mi peki?”

Cafer biraz bekledi konuşmak için, Alpaslan’ın gözünden kaçmadı.

“Kavga ederken bana ağır sözler söyler idi. Lâkin böyle bir şeyi yapacağını hiç düşünmüyordum. Bakkal söyleyince ikna oldum. Zaten kavgalarımız esnasında her zaman aynı şeyi söylemeyi sürdürdü, benle sevişirken… Tövbe estağfurullah. Zevk alamıyormuş. Kocaya söylenecek söz mü Allah aşkına.”

“Somut bir kanıt yok kardeşim ortada. Yani aldatmamış olabilir.”

“Yapar mı yapar!”

Alpaslan karşısındakini iyice süzdü.

“Tamam, gidebilirsin. Ama istediğimiz saatte görüşeceğiz. Ona göre.”

Cafer’den sonra babası geldi.

O kahpe dölünü gelini olarak hiçbir zaman görmemişti! İşte, kansızlık bunların sülalesinde vardı, oğlu da o adı çıkmış kancığı karısı olarak alıp kansızlık etmişti. Lanet olsundu böyle kadere!

Cafer’in babası çok durmadı.

Son olarak da Şebnem ile lise yıllarında adı çıkan âşığa geldi sıra. Adam tekmil bir korkunun içinde bir komiser Ferdi’ye bir de başkomisere bakıyordu.

“Amirim buraya evimden getirdiniz. Buradan gidince karıma hesap vereceğim. Allah rızası için fazla tutmayın beni.”

“Anlat git o zaman.”

“Peki. Şebnem, değil sınıfın; bence okulun en güzel kızıydı. Yemin ederim ki, bölgedeki tüm fakültelerde Şebnem kadar güzel ve albenisi olan bir kız görmedim. Amirim affınıza sığınıyorum, hepimiz erkeğiz; okul yıllarında kız peşinde koşarız. Biliriz. Nerede güzel kız var, ilk bizim haberimiz olurdu işte… Ben de babadan zenginim hamdolsun. Şebnem’in de babası işçi. Kıza biraz para gösterdim hemen tav oldu. Bir kere babamın arabasıyla sahile indik. Orada ben koltuğu biraz yatırdım, Şebnem’e de yatırmasını söyledim. Sonra elimi omzuna atıp dudağından öptüm. Bütün yaşadıklarımız bu amirim, yemin ederim. Gören mi olmuş, birine anlatmış da o da babasına mı yetiştirmiş bilmiyorum. Sonra bir daha görüşemedik. Zaten babası okuldan aldı. Her ne kadar büyük gözükse de Antalya küçük yer esasen. Eski arkadaşlardan haber aldım, bu olaydan birkaç ay sonra da kuzeni ile sözlenmiş. Başka da bir şey bilmiyorum, yemin ederim.”

Ferdi, başkomiserinden çekindiği için kısık sesle uyardı: “Bir daha yemin edersen senin hakkında dini duygularımızı kullanarak çıkar sağlamaktan işlem başlatacağım.”

Adamcağız suspus oldu.

“Ne iş yapıyorsun sen?” diye sordu Alpaslan.

“Galerim var amirim.”

Ferdi: “Ne var marka olarak?”

“Piyasadaki en iyi otomobiller var komiserim.”

Alpaslan: “Seni bulabilelim. Şimdi çıkabilirsin.”

Sorgu bittikten sonra büroya çıkıp odasına girdi Alpaslan. Beş dakika geçmedi ki, Cemil geldi. Mahalledeki sorgusu esnasında bir kişiyi yakasından tutup getirmiş. Alpaslan odadan çıktı. Bütün ekibin güldüğünü fark etti. Neden güldüklerini sordu. Ferdi, “Başkomiserim, Cemil her zaman böyle yapar. Olay mahallinden en az bir kişiyi tutar getirir. Sizden önceki başkomiserimiz Metin Amir, eğer emekliliğini istediyse bu Cemil yüzündendir, derim.” Ekip daha fazla gülmeye başladı. Bu gülmelere Cemil de ortak oldu. Pişkin pişkin gülmesine bir anlam veremedi. Sonra Selda’ya işaret verdi ve üçü aşağıya indiler. Sorgu odasındaki adam mahallenin muhtarıydı.

Muhtar, orta yaşlarda, kilolu ve kısa boylu, kafasında saç namına bir şey olmayan biriydi. Cemil’in adamı evinden zorla getirdiği anlaşılıyordu.Ayağında ayakkabısı bile yoktu. Alpaslan da muhtarın karşısına oturdu, Cemil’e döndü: “Anlat oğlum, niye getirdin bu adamı buraya?”

“Amirim, maktulün kendisine teklif ettiğini söyledi.”

“Vallah amiri…”

Cemil adamı susturdu. “Ayrıca kadının birden fazla dostu olduğunu söyledi.”

Alpaslan, Cemil’den raporu alınca Selda’dan çay rica etti. Komiser odadan çıktı. Sonra şüpheliye döndü. “Bak Selda Komiser gelene kadar anlatıyorsun, yoksa seni üzerim.”

Başkomiserin bu tepkisine şaşıran yalnızca muhtar değildi, Cemil de şaşkındı. İstanbullu amirin böyle sert bir tavır koyacağını düşünememişti.

Muhtar anlattı.

Şebnem, gelin geldikten üç ay sonra evine gündüz vakti bazı yalnız erkek misafirler almaya başlamıştı. Bu durumdan başlarda rahatsız olunmamıştı. Akrabasıdır, kardeşidir, hısımıdır denmişti. Ancak, aradan günler geçtikte ve gelen giden çoğaldıkça iş kabak tadı vermeye başlamıştı. Bu dönemde de Şebnem’i sokakta gören muhtar, onunla konuşmak istemişti. Ancak Şebnem, sokak ortasında konuşmak istemediğini söylemiş, cilveli bir şekilde eve dâvet etmişti. Hatta öyle ki, eve gelen muhtarın karşısında başörtüsünü çıkartmış, eteğini yukarı doğru toplayıp bacaklarını göstermişti. Bereket, muhtar öyle namussuz bir adam değildi de, sıkıntısını anlatıp çıkmıştı evden. Ancak uslanacak gibi değildi karı! Her gün gelen giden devam ediyordu. Bunu herkes bilirdi. Neden bir tek kendisi gelmişti?

Muhtarın da yazılı ifadesini aldıktan sonra gönderdiler. Akşam olmuştu.

Ekip dağıldı.

 

***

Ertesi gün, Cafer’in görev yaptığı yere gitti ekipler. Sorup soruşturdular. Cafer tam saatinde gelmişti, haletiruhiyesinde de herhangi bir şüphelenecek belirti yoktu, her günkü Cafer’di işte.

Selda, galerisi olan eski âşığın fotoğrafını alıp mahalleye gitti. Muhtara, bazı komşulara gösterdi. Mahalleliler onayladı. Gelenlerden biri buydu. Hatta sürekli geliyordu. Genç komiser büyük bir zafer kazanmışçasına başkomiserini aradı, rapor etti. Alpaslan da bürodaki polislere gidip almalarını söyledi.

Öğleden sonra galerisi olan adam öncekinden daha güçlü bir şekilde başkomiserin karşısında oturuyordu, çünkü yanında avukatı vardı. Bu sefer inkâr etmedi. Evlendikten sonra da görüştüklerini hatta ilişkiye girdiklerini söyledi. Bütün açıklığı ile anlatıyordu, kadının nasıl kendisine saldırdığını anlatıyordu. Alpaslan, Şebnem’in başka adamlardan söz edip etmediğini sordu. Bilmiyormuş, yemin etti. İfadesini imzalayıp gitti.

Adam gittikten sonra Alpaslan büroya dönerken yolda Cafer ile karşılaştı. Büroda bir sandalyeye oturdu Cafer, kendisine verilen bir bardak suyu içtikten sonra anlatmaya başladı.

“Amirim aldatıldığımdan haberdardım aslında. Ama beni kimle aldattığını bilmiyordum. Yani, itiraf etmeyi kendime yediremediğim için sizi yanılttım, özür dilerim,” dedikten sonra ağlamaya başladı. “Kaç kez yalvardım. Zarar vermeyeceğimi söyledim. Ama bana, ‘Sen onun kılına bile dokunamazsın,’ dedi. Bana,” dedi. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Birkaç dakika herkes önüne dönmüş, adamın hıçkırıkları arasında insan olmanın verdiği ağır yük ile uğraşıyorlardı. “Bana, onunla nasıl seviştiğini anlattı, durdu. Kemiklerini kıra kıra karımı sikiyormuş orospu çocuğu. Benim incitmeye kıyamadığım karımı… Ben çok özür dilerim amirim,” dedi, gözlerinin yaşını elinin tersiyle sildi, “amirim, çok özür dilerim. Size bunu açıklamalıydım zamanında. Belki… Ben! Gururumun yargının işini yapmasına engel olmasına izin verdim.”

Alpaslan sakalsız yüzünde gezdirdi elini, ne yapacağını, ne diyeceğini bilemiyordu. Sonra kafasını kaldırıp karşısındaki biçare adama baktı.

“Böyle düşünme Cafer. Biz karının seni kimle aldattığını biliyoruz. Ama o öldürmemiş,” dedi.

Adam bayıldı. Bayılınca yanlış bir şey söylediğini düşündü Alpaslan. Hemen adamı kucaklayıp başkomiserin odasındaki ikili koltuğa yatırdılar, suyla ferahlattılar. Sonra sağlık ekibi çağırdılar.

Cafer içeride baygın yatarken polisler toplantı yapıyorlardı. Cemil bilgisayarının ekranını kirli duvara yansıttı, maktulden şüphelilere ok götürdü. Ayrıca yazı programında da ifadelerden yola çıkarak bazı çıkarımlar yapıyordu. Bunlar şöyleydi. Muhtar ve mahalleliler, her seferinde farklı kişinin geldiği, arabaların değişmesine dayanarak söylüyorlardı, şüphelilerin birinin galerisi vardı, ayrıca galerisi olan adamdan başkasını da bulamamışlardı. Bu durumda arabaların her seferinde değişmesinde mantık buydu. İkinci bir bulgu ise, muhtar kadının kendisine cilve yaptığını hatta ahlâksızlık teklif ettiğini ileri sürüyordu, ama kadının babası kızının kimseyle görüşmediğini söylüyordu. Zorla eve girmiş olabilirdi.

Cemil, açıklamayı yaptıktan sonra maktulden iki tane kırmızı ok çıkartıp birini muhtara uzattı, diğerini de galerisi olan âşığa götürdü. Muhtar, kadından yararlanmak istedi, ama kadın reddetti. Hatta kadın, mahalleyi ayağa kaldırmayı düşündü. Uygulayacaktı da. Ama muhtar onu öldürmeseydi. Âşık ise, artık karısının şüphelendiğini anladı, bir daha gelmeyeceğini söyledi kadına. Ama Şebnem, karısına konuşmakla tehdit etti. Bunun üzerine de adam öldürdü kadını.

Cemil’i hiç kesmeden dinledi Alpaslan. Eli çenesinde Cemil’e bakıyordu. İki tezinde de haklı olabilirdi, yani kadını muhtar veya âşık öldürmüş olabilirdi.

Ferdi, kadının babasını hatırlattı. “Amirim, babası ‘Bana ne?’ diyor, ama burası turizmden dolayı gelişmiş bir şehir olarak gözükse de insanları henüz o kadar geniş değiller. Bence babası kızının böyle haltlar karıştırdığını öğrendi. Hatırlarsanız, olay yeri inceleme, maktulü bulduğumuzda öleli dokuz saat olduğunu söylemişti. Bu da saat on bire tekabül ediyor. Cafer evde yok. Mesai arkadaşları doğruluyor.”

Alpaslan, komiseri de dinledi. Başka konuşacak var mı diye baktı. Selda önüne bakıyordu. Cemil ise düşünceliydi. Diğerleri de kendi hallerindeydiler. Alpaslan ayağa kalktı, pencereden dışarıya baktı. Arkasını döndü, “Bu iş,” dedi ve sürdürdü sözlerini, “ne muhtarın, ne de âşığın işlediği bir cinayet.” Böyle dediği için Ferdi’nin, Cemil karşısında zafer kazandığını hissetti. “Ama Ferdi’nin dediği gibi babası tarafından da işlenmiş bir cinayet değil.”

“Peki, kim başkomiserim?” diye sordu Cemil.

“Maalesef bilmiyorum. Ama araştıracağız, Cemil. Araştırmaların takdirimi kazandı, aferin.”

Cemil gururlandı. Olay yeri raporu geldi bu esnada. Getiren Sait’ti. Cemil’in arkadaşıydı bu çocuk. Sait raporu doğruca Cemil’e uzattı. Sonra gitti.

Komiser yardımcısının elinden raporu alan Alpaslan, bir sandalyeye oturup dikkatle inceledi. Kafasını kaldırmadan inceliyordu, odasının kapısının açıldığını ve Cafer’in odadan çıktığını fark etmedi bu yüzden. Cafer ses etti. Ona döndü.

“Geçmiş olsun, korkuttun bizi. İyi misin?”

“Biraz daha iyiyim, teşekkür ederim amirim. Gidebilir miyim?”

“Rapor geldi. Evde senin, karının parmak izleri var tabii. Ancak vestiyerde, yatak odasının kapısında, gardıropta bolca yabancı bir kadının parmak izine rastlanmış. Sence kimin olabilir?”

“Vallahi bilmem ki amirim,” dedi Cafer. “Anam olabilir. Yengem öyle yatak odasına girecek ciddiyette bir kadın değildir.”

“Aileden başka?”

“Sanmam. Kim niye yatak odamıza girsin ki?”

“Peki. Ferdi, Cafer’i gideceği yere bırak.”

“Emredersiniz başkomiserim.”

İkisi çıktıktan sonra Alpaslan raporu incelemeye devam etti. Kimin olabilirdi bu parmak izi?

“Başkomiserim, neden parmak izine bu kadar odaklandınız?”

“Başka dikkat çeken bir şey yok çünkü. Bu parmak izleri olay gününe ait. Yüzde yüz!”

Rapora baktığı için savcının geldiğini ayrımsayamadı. Bütün ekip arkadaşları aynı anda kalkıp topuklarından ses çıkardıkları için ne olduğunu merak edip kafasını kaldırdı. Savcının geldiğini o zaman gördü. Hemen ayağa kalkıp selam verdi. İkisi başkomiserin odasına geçtiler.

“Neler buldunuz Alpaslan Bey?”

“Hoş geldiniz savcım. Olay yeri raporu daha yeni geldi. Ben de ona bakıyordum. Dikkat çeken tek detay, parmak izi.”

“Parmak izi mi?”

“Evet,” dedi. Raporu savcıya uzattı. “Bakın, bu parmak izi yabancı birine ait. Sistemde kaydı yok. Ama evde bolca ize rastlanmış. Yani yeni olması lazım. Hatta olay günü.”

“Bir kadın…”

“Evet, katile ait olduğunu düşünüyoruz.”

“Evet, bu bir çıkarım. Ama somut bir şey değil. Kesinkes şüpheli var mı?”

“Şu ana kadar ulaşabildiğimiz kişiler arasında kesinkes diyebileceğimiz üç kişi var diyebilirim. Ekibim bu üç kişiden şüpheleniyor.”

“Kim bunlar?”

“Birincisi kadının babası, ikincisi âşığı, üçüncüsü de mahallenin muhtarı.”

“Muhtarın parmak izi var mı?”

Alpaslan yeniden parmak izlerini kontrol etti, dikkatini çeken bir diğer detayı da üzerinden geçip onaylayınca savcıya söyledi: “Muhtarın parmak izine rastlanmamış. Âşığınkine de rastlanmamış.”

“Yani şüpheli tek kişiye düşüyor. Öyle mi?”

“Evet. Parmak izi de var. Ama aileden biri sonuçta, evde iz olması gayet doğal. Âşığın olmaması ise enteresan açıkçası. Adam eve girip çıktığını itiraf etti.”

“Belki eldiven kullanmıştır,” diye bir şaka etti savcı.

Alpaslan gülmedi. Savcı da gülmeyi uzun tutmadı.

“Adamı suçlayacağımız hiçbir şey yok. Bir kadının babası, bir de şu yabancı iz.”

“Her neyse… Siz şu parmak izinin kime ait olduğunu hemen bulun.”

“Emredersiniz savcım.”

 

***

Akşam narkotikten arkadaşını ziyaret etti Alpaslan. Büyük boy rakı içtiler. Arkadaşı, savcı konusunda Alpaslan’ı uyardı. O adamın sözünden çıkmaya gelmezdi. Metin ağabeyi yemişti. Koca Metinağbi yahu!

Ertesi gün rakının etkisiyle müthiş felaket bir baş ağrısı ile uyandı. Hemen aspirin yuttu. Sonra büroya gitti. Geldiğinde öğlen idi. Odasına geçip oturdu.

Masasının üstünde dün olay yerinden gelen parmak izi raporu vardı. Ve üstelik adlî hekim de maktulün boğularak öldürüldüğünü söylemişti. Alpaslan, parmak izinin kime ait olabileceğini düşündü. Mahalleden biri olabilirdi. Kadın eve erkek alıyorsa, mahallenin kadınları için de tehlike arz ediyordu. Her an içlerinden birinin kocası kadının peşine yazılabilirdi. Ferdi, olay yerine giderken, o bölgede işlenen cinayetlerin kıskançlıktan işlendiğini söylemişti. Bu güçlü bir çıkarımdı.

Bir diğer çıkarım ise şuydu: Âşık yeni evlenmişti. Karısı bir şekilde öğrenmiş, kocasını caydırmaya çalışmış, ancak başarılı olamayıp kadınla konuşmak için eve gitmiş, bir kavga, gürültü, sonra kadın Şebnem’in boğazına sarılmış olabilirdi.

Bu biraz daha güçlü bir çıkarım gibi geldi Alpaslan’a.

Birkaç dakika sonra da Selda’yı odaya çağırdı.

“Kızım, Cemil ile gidin âşığın evine, karısını alın, parmak izi versin.”

“Kadından mı şüpheleniyorsunuz amirim?”

Baş ağrısı şiddetlenmişti yine. Alpaslan böyle sağlıksız olduğu, aç kaldığı anlar sert yapar, karşısındaki kırılacak mı, üzülecek mi düşünmezdi.

“Yok, zevkine yapıyorum, ben arada böyle oynarım,” dedi.“Çılgın mısın kızım sen, yürü hadi. Kapıyı yavaş kapat, kafamın içi çocuklu aile gibi.”

Selda, başkomiserin bu cevabına bozulmuştu, ancak hiçbir şey söyleyemeden sakince çıkıp gitti. Alpaslan ise kafasını masanın üzerine koyup uyumaya çalıştı, kafasındaki ağrı geçecek gibi değildi. Kendisine kızıyordu, yaşını almıştı epey. Niçin bu kadar içmişti? Sanki narkotikteki eleman hiç içmemişti de, koca şişeyi kendisi içmiş gibiydi. Gibiyi atsan, cümlenin kalanı dün gece yaşanmıştı. Arkadaşı bir kadeh almış, yavaş yavaş içmişti. Alpaslan ise uzun zamandan beri ilk kez içiyordu. Hem özlemişti içmeyi hem ölen karısını yâd ediyordu hem de kızını düşünüyordu. Şu ülkede bir tane mutlu başkomiser olmayacak mı diye düşünüyordu? İlla başına iş gelmekle meşhur başkomiserler mi olmalıydı? İçmişti işte bunun için. Şimdi kafası ona isyan ediyordu. Müthiş bir ağrı…

İki saat sonra odanın kapısının çalınmasıyla uyandı. Ağzı açılmış, salyası akmış. Kalktı, elinin tersiyle salyasını sildi. Sonra uyuşan sağ çenesini yokladı. Kapısı yeniden çalındı.

“Gel.”

İçeri Selda girdi. Kadını getirmişti, onu haber veriyordu. Alpaslan sandalyeden kalktı, sanki kafası düzelmişti biraz, ama yine de hissedilir ağrı vardı.

Sorgu odasına indiler, Selda ile ikisi girdi sorguya. Kadın ağlamaklıydı. Alpaslan şüphelerinde yanılmamıştı, karşısında duran kişi Şebnem Baştürk’ün katili idi. Sandalyeye oturup kadına bakmayı sürdürdü. Kadın gözlerini daima kaçırıyor, ama yine dönüp dolaşıp başkomiserin gözlerinde hapsoluyordu.

“Çıkmamı ister misin?” diye sordu kadına. Ama kadın cevap vermedi bir süre. Sorusunu yineledi. “İtiraf et de kurtulalım kızım yahu, uğraştırma bizi. Yaşın kaç senin? Otuz dört? Kocan yirmi üç yaşında. Öldürdüğün kadın da yirmi iki yaşında. Hadi yorma bizi. Birazdan parmak izi sonuçları gelir.”

Kadın ağlamaya başladı. Alpaslan’ın kafasındaki ağrı yeniden şiddetlendi. Dayanılacak gibi değildi. Selda’ya ifadesini alması için talimat verdi, kendisi dışarı, emniyetten dışarıya çıktı. Kamelyada oturup bir sigara yaktı.

Selda’ya itiraf etmişti kadıncağız.

Babasından kendisine birtakım değerli araziler kalmıştı, Allah biliyor ya, bu arazileri hiçbir zaman istememişti. Başına bir iş geleceğinden adı kadar emindi. Türkiye’ye bu arazileri satmak için döndü, Batı Londra’da yaşıyordu. Arazileri hemen satışa çıkardı, birkaç gün sonra da Antalya’nın en köklü ailesi tarafından alıcı olundu. Büyük bir memnuniyetle karşıladı bu durumu. Hemen iş yemeği ayarlandı, yemeğe karşı tarafın küçük oğlu katıldı. Çok gençti, bu işi halledebileceğinden emin değildi. Ama zaman geçtikçe çocuk arazileri almakla kalmadı, kadının da gönlünü aldı. O gece ikisi de otelde sabahladılar. Aralarındaki on yaşlık farkı düşündü, doğru olur muydu? Hem kendisi İngiltere’de mutluydu. Bakalım, bu çocuk isteyecek mi? Ama her şey o kadar hızlı gelişiyordu ki, geçmiş yaşantısının, kendisine hor davrandığını düşünüyordu. Birkaç ay içinde nişan yaptılar görkemli bir şekilde, sonra da evlendiler. Başlarda her şey çok güzeldi. Aralarında sanki yaş farkı yokmuş gibi… Ortak zevkleri vardı. Film kültürleri aynıydı. İkisi de ABD turu yapmak istiyordu örneğin. Ve evliliklerinin dördüncü ayında yaptılar da. Ancak Türkiye’ye döndükten sonra olanlar oldu. Mutlu bir şekilde evlilikleri sürmesine rağmen kocası kendisine yalanlar söyleyip oynuyordu. Basbayağı aldatılıyordu da. Takip ettirdi kocasını… Hislerinde yanılmamış olmanın sevinci, yere batsındı! Çok dil döktü kocasına. Nasıl yakıştırabiliyordu kendine öyle bir mahallede yaşayan öyle bir kadını! Aklı almıyordu. Kavgalar, gürültüler. Kocasını bir türlü ayıramıyordu. Sonra… Bir sabah olanlar olmuştu işte. Kadınla konuşmaya gitmişti, ama kocasını nasıl kaldırdığını, nasıl dudaklarını, kollarını öptüğünü anlatmıştı. Bir anlık esinti… Kadın kendisini tahrik etmişti. Kadın cansız kalınca da doğru olarak eve gitmiş, akşamı da kocasına anlatmıştı her şeyi. Kocası olanları öğrendikten sonra kendisine saldırmıştı da zor kurtulmuştu. Ve oturup konuştular, bu işi halledebilirlerdi. Kocasının aklı başına gelmişti nihayetinde. Kadının ölmesi, büyüyü bozmuştu belki de. Allah büyüktü ama! Yanlarına kalmamıştı işte. Nasıl da yakalandılar, anlayamamıştı.

Kadın imzaladı.

Alpaslan hâlâ oturuyordu. Selda gelip ifade tutanağını imzalattı. Sonra Cemil ve Ferdi’yi âşığı almaları için gönderdi.

Bir saat sonra da parmak izi sonuçları gelmiş, yabancı parmak izinin kadına ait olduğu ortaya çıkmıştı.

Alpaslan Başkomiser, ilk cinayetini çözebilmiş olmanın gururu içindeydi. Odasında oturuyordu. Birazdan çıkıp eve gidecekti. Uzun bir uykuya dalacaktı. Telefonu çaldı. Suavi’nin Tükenme şarkısını çok severdi, bu yüzden melodisini zil sesi ayarlamıştı, ancak melodiyi iyice dinleyemiyordu bir türlü. Çünkü kısa bir zaman içinde açmak zorundaydı telefonu, açmazsa bile kapanıyordu. Arayan eski komşusu Kemal’di. İki saniye kadar dinledi. Sonra açtı.

İntihar süsü | Hikaye: Tutsak

Mayıs ayının ortalarında parlayan masmavi bir gökyüzü vardı İzmir’de. Sert bir kışın ardından hafif esinti ve güneşin ışıltısı insanın ruhunu okşuyordu. Bunaltıcı sıcaklar öncesi baharın tadını çıkarıyordu Cengiz. Kendi kabuğuna çekilmiş, sessizliğin dinginliğini yaşıyordu. Son uğraştıkları olayda kara bulutların üzerinde dolaştığı davayı aydınlatmayı başaramamışlardı. Nerede hata yaptıklarını, hangi ayrıntıyı atladıklarını düşünüyordu. Hassan bir ayrıntıyı gözden kaçırdıklarını düşünüyorlardı, ama neydi o? Bu yüzden ağzını bıçak açmıyordu. Karşısındaki üç ayaklı panoya gözlerini dikip düşüncelere dalıp gitmişti. Büyük harfler ile DERİN ŞÜPHE başlığının altında isimler ve bilgiler kargacık burgacık yazılmış öylece duruyordu. Sevgilisi Ayla’yı düşündü. Son zamanlarda ne kadar ihmal etmişti kızcağızı. Öyle alçak gönüllü, yufka yürekliydi ki Ayla, yaşanan süreçte hatalarını yüzüne çarpmayı hiç düşünmemişti. Kızmamış, gönül koymamıştı. Karşılıksız aşktı onunki. Başkomiser Cengiz kendi sevgisini tartmaya başladı, layık mıydı sevdiğinin verdiği değere. Meslek aşkı diye ikinci plana atmıştı Ayla’yı. Düşünceler, düşünceler, düşünceler… Boğulacak gibi hissedip pencerenin yanına gitti. Temiz havadan büyük, derin bir nefesle oksijeni doldurdu ciğerlerine.

Cengiz içindeki bu karamsarlıktan kurtulmaya çalışıyor ama çabaladıkça dibe batıyordu. Kendine zaman tanımayı seçmişti. Whing Chun dövüş sanatıyla düşüncelerini yönlendirmeyi başarabiliyordu Başkomiser. Zamanında Çinli bir rahibenin geliştirdiği tekniği, ilerleyen dönemlerde Ip Man adındaki usta okullar açarak bu dövüş sanatının yayılmasını sağlamıştı. Wing Chun, zihinsel, duygusal, otokontrolün yanında mükemmel bir hız ve dayanıklılık gerektiren Çin kökenli dövüş sanatıydı. Dünyanın tanıdığı isim Bruce Lee, Wing Chun tekniğini kendi bildiği Jet Kune Do dövüş sanatıyla birleştirmişti. Başkomiser Uzak Doğu dövüş tekniklerine ufak yaştan beri hep merak sarmıştı. Uzun yıllar gördüğü eğitim ve çalışmaları sonucunda mükemmel bir ölüm makinasına dönüşmüştü. Polis olmayı seçtiğinde yumrukları gibi silahını da iyi kullanıyordu. Akşam içinde yayılan karanlığı atmak için sağlam bir antrenman yapmaya karar verdi.

Hızla açılan kapı Cengiz’in derin düşüncelerden sıyrılmasına neden oldu. İlker telaşlı ve soluk soluğaydı. Muzip bir kişiliği olmasına rağmen böyle telaşlı olması hayra alamet değildi.

“Abi olay var!”

Cengiz pencerenin yanından ayrıldı, telefonunu masanın üzerinden alıp kapıya doğru yöneldi. İlker’in açık tuttuğu kapıdan çıkarken Evren dışarıda arabayla şubenin önünde hazır bekliyordu. İlker, sessizce ilerleyen Başkomisere öğrendiği bilgileri aktarmaya başladı. Bir kadının düştüğü söylenmişti. Fakat emniyet güçleri olay yerine gittiklerinde yaşlı komşunun bunun bir cinayet diye diretmesi üzerine savcı olay yerine çağırmıştı cinayet büro ekiplerini.

Yol boyunca İlker ve Evren sohbet edip aralarında gülüşüyorlardı, Cengiz sessizce camdan dışarıyı izlemeye devam ediyordu. Şirinyer’e vardıklarında yoğun bir trafik ile karşılaştılar. İlker seyyar çakarlı tepe lambasını aracın üstüne koyarken Evren ani hareketle ters şeride geçip yerinde sayan kalabalıktan sıyrıldı. İşçi Evleri kavşağına geldiklerinde dik yokuştan hız kesmeden devam ettiler çıkmaya. Olay yerine her zamanki gibi meraklı insanlar akın etmişti. Evren aracı park ettikten sonra, kalabalığın içine daldılar. Polis memuruna kimliğini gösteren İlker önden gidiyordu, en arkadan kendisini suskunluğa mahkum eden Cengiz onu takip etti. Vakanın olduğu yer, bir dairenin üçüncü katıydı. Beyaz saçlı, kilolu, yüzünde endişeli bakışlar olan yaşlı bir kadın hararetli bir şekilde polise derdini anlatmaya çalışıyordu. İlker apartmanın basamaklarını hızla çıktı ve konuşmaya dâhil oldu. Yaşlı kadın aklındakileri bir de cinayet masasının genç memuruna aktardı.

“Merve’nin yükseklik korkusu vardı. Balkona bile çıkmazdı o,” diyordu feryat ederek.

İlker temkinli davranarak yaşlı kadını sakinleştirmeye çalıştı.

“Şüphe çekici bir olay ya da birini gördün mü sen teyze?”

“Hayır, oğlum. Ama…”

“Şöyle ilerleyelim Teyze. Ben soruları sorayım sen cevapla. Böylelikle bize daha iyi yardımcı olursun. Öncelikle sakin olmanı istiyorum.”

Kadın mahcup bir tavırla başını tamam der gibi eğdi. Söylediklerini dinleyen birinin çıkması, rahatlatmıştı yaşlı teyze Neriman’ı. İlker kapının önünde komşuyla baş başa kalırken ekip arkadaşları olay yerini incelemek için hareketlendiler.

Savcı Çetin, Cengiz’i gördüğünde tek kaşını kaldırarak baktı.

“Ne oldu Cengiz?”

“Bir şey olduğu yok sayın Savcım.” Başkomiser Savcının sorusunu geçiştirme derdindeydi ama savcının Cengiz’i rahat bırakmaya niyeti yoktu.

“Bana bak, eğer sorun şu kapatmanı söylediğim dosya ile ilgiliyse artık o olayı geride bırakmalısın. Bu halin hoşuma gitmiyor. Gerekirse birkaç gün izin yap kafanı topla.”

“Peki, sayın Savcım.”

Savcı Çetin ikna olmadı ve bakışlarını Cengiz’in üzerinde tutmaya devam etti.. Olay yeri inceleme ekibinin komiseri Serdar geldi yanlarına. Ortamdaki gerginliği hissederek uzatmadan konuya girdi. “Yaşlı teyze haklı olabilir.” Tüm bakışlar beyaz önlüklerle kafasına bone ve yüzüne maske takmış Serdar’a döndü. “Kadın yüksekten düşme sonucunda beyin travması geçirerek hayatını kaybetmiş. Darp izi yok. Eşi çalıştığı için evde değil. Karşı komşu balkona çıktığında görmüş cesedi. Polisi arayıp haber vermiş. Ölen kadının adı Merve Dinçer, yirmi dört yaşında. Evli ve çocuğu yok. Mutfak çöpünde bir enjeksiyon ve kullanılmış ağrı kesici tüpü bulduk. ”

“Eşi geliyor mu?” diye sordu Evren. Yan gözle de Cengiz’e baktı. Amiri sadece dinliyor hiç söze karışmıyordu.

“Evet. Haber verildi. Yolda.”

Evren başını sallayarak teşekkür edip evin içinde tur atmaya başladı. Hırsızlığa dair bir belirti yoktu. Yeni temizlenmiş olan ev, gayet tertipli ve düzenliydi. Yemek için mutfakta hazırlıklar yapılmıştı. Oturma odasında her şey olması gerektiği gibi yerli yerindeydi. Üçlü koltuğun dibine damlamış kan lekesi dikkatini çekti. Gözden kaçabilecek bir noktadaydı. Serdar’a yerini gösterip tahlil edilmesini istedi. Ardından mutfağa göz attı. Yıkanmış iki kahve fincanı ve cezve duruyordu bulaşıklıkta. Oldukça düzenli ve sade bir mutfaktı. Evin hanımının titiz biri olduğu anlaşılıyordu. Diğer odaya ve yatak odasına göz attı. Çöplerin içine kadar bakmış ama dikkat çeken hiçbir şey görememişti. Cengiz de arkasından takip etti yardımcısının her adımını. Evin her köşesi mis gibi kokuyordu. Derken İlker geldi yanlarına.

“Teyze ne diyor?” diye sordu Evren.

“Kadının yükseklik korkusu varmış. Hiç balkona çıkmazmış bu yüzden.”

“Peki. Şu diğer komşularla bir konuşalım.”

İkili, görgü tanıklarıyla konuşmak için amirlerini evde bırakıp merdivenlere yöneldiler. Dört katlı binanın her katında ikişer daire… Karşı komşusu olan yaşlı teyze ile önceden konuşmuşlardı. Bulundukları kat apartmanın en üst katı olduğundan bilgi almaya zemin kattan başladılar.

İlk dairede oturan, öldürülen Merve ile aynı yaşlarda bir kız açtı kapıyı. Bir elli beş boylarında kumral ve alımlı biriydi. Sivri çenesi ve boncuk gibi büyük gözleri vardı. Bakışlarıyla insanı olduğu yere kilitleme becerisine sahipti resmen. İlker kapıyı açan kızın içine düşecek gibi hayranlıkla bakıyordu. Kızın dolgun göğüsleri giydiği bluzdan taşacak gibiydi. Altında da kısa şortuyla iştah kabartacak şekilde poposunun kavisleri görünüyordu. Aklı başından giden İlker gözlerini kızın vücudundan alamıyordu. Güzel bir kızdı. Dairenin önene çıkarak kapıyı ardında aralık bıraktı. İlker kızın muntazam fiziğine bakıyor, etrafa süzülen parfüm kokusunu içine çekiyordu. Kız da kendisini gözleriyle neredeyse yiyip bitiren İlker’e kaçamak bakışlar atıyordu. İçten içe beğenilmenin mutluluğu ile kıvrılmıştı dudakları.

“İsminiz nedir?”

“Damla.”

Genç kızın dikkatini çekmek isteyen Evren, “Olay anında neredeydiniz hanımefendi?” diye sordu.

Damla, “Evdeydim. Uzanıyordum.” dedi masumane bir ses tonuyla. Evren ile konuşuyor ama gözleriyle çaktırmadan İlker’i süzmeye devam ediyordu.

“Eviniz zemin katta, Merve tam sizin dairenizin bulunduğu tarafa düşmüş. Gürültüyü duymadınız mı?”

“Yok hayır.”

Şüpheci tavırlarla baktı Evren güzel kıza. Hiç kuşku yok ki erkekleri etki altına almayı iyi biliyordu.

Yara bandı ile müdahale yapılan parmağını göstererek “Geçmiş olsun. Yeni mi oldu?”

Damla, yaralı parmağını havaya kaldırarak, “Ah! Evet. Bulaşıkları toplarken bıçak kesti.”

Evren başıyla onaylayıp sorularına devam etti,

“Evde sesi duymuş olabilecek başka biri var mı?”

“Hayır, yalnızdım.”

“Peki, tek başınıza mı yaşıyorsunuz bu evde.”

“Hayır, ev arkadaşım Sibel var.”

“Siz ve ev arkadaşınız ne iş yapıyorsunuz?”

Ayaküstü maruz kaldığı sorgulama Damla’nın hoşuna gitmemişti. Canı sıkılmıştı. Memurların bir an önce gitmesini istediği için sert bir ses tonuyla cevap verdi. “İkimizde hastanede hemşireyiz. Sormadan söyleyeyim, Buca Seyfi Demirsoy Hastanesi. Sibel acil bölümünde ben ise yoğun bakım bölümünde hemşirelik yapıyorum.”

“Olayın olduğunu nasıl öğrendiniz?”

“Polisler kapımı çaldığı zaman öğrendim.”

“Yabancı birini gördünüz mü peki?”

“Hayır, görmedim.”

Güzel kız bütün sorulara kısa ve kestirmeden cevap vermeyi seçmişti.

“Peki, ölen kadını tanıyor muydunuz?”

“Hayır.”

“Eşini tanıyor musunuz?”

“Çağdaş mı? Samimiyetimiz yok.”

“Adını biliyorsunuz ama!”

“Tanıştığımızda söylemişti.”

“Ne zaman tanıştınız?”

“İlk taşındıkları gün…”

“Peki, şimdilik bu kadar… Sağ olun.”

Damla kapıyı kapattıktan sonra Evren, İlker’e doğru dönüp “Ağzının suyunu sil de devam edelim,” dedi.

Diğer dairenin camında ‘Kiralık’ yazısı olduğundan ikinci kata çıkacaklardı. Ama ilk adımını attığında Evren duraksadı. “Şu üzerine atlamak üzere olduğun kız hakkında gelen ekipler ne biliyor öğren bakalım.”

“Abi sende taktın şimdi hatuna. Sana yüz vermedi diye değil mi? Çok hoş kadın, âşık oldum resmen. Onu tüm gün sorguya çekebilirim.”

“Hadi, oğlum gevşeme şimdi. Dediğimi git yap bakalım. Karısını tanımıyor ama kocasının ismini şak diye söyledi. Dikkatini çekmedi mi?”

“Tamam, bir araştırayım.”

Evren bir üst kata çıktığında kapısını çaldığı daireden kimse cevap vermedi. Karşı komşunun zilini çaldığında ise, çok geçmeden kıvırcık saçlı yirmili yaşlarda yüzü sivilceli bir oğlan açtı kapıyı. Üniversite öğrencisi olan Cevdet evde takılıyordu bu gün. Okula gitmemişti. Sağ elinin şişliği Komiser Yardımcısının dikkatini çekti. Basketbol oynarken olmuştu. Cevdet, olay anında da evde kitap okuduğunu söyledi. Evren o kattan ayrıldıktan sonra merkezdeki arkadaşı Sinan’dan çocuğun GBT’sini araştırmasını istedi. Öğrenci çocuk da yabancı birilerini görmemiş, olayla ilgili bir şey duymamıştı. İkinci katın kapısını çaldığında kilitlerin teker teker açılma sesi duyuldu. Devlet bankasından emekli olan Bora ve karısı Elif, birlikte karşıladılar Evren’i. Kadın yaşanan olaydan dolayı oldukça üzgün görünüyordu. Kucağında tuttuğu iki aylık torununa sıkı sıkıya sarılmıştı. Ağlayan bebeği sakinleştirmeye çalışıyordu kucağında sallayarak. Elif, bebekle ilgilenirken kocası Bora, içeri davet etti. Evren, Bora’nın davetini kibarca geri çevirse de ısrar edilmesinden dolayı kabul etmek zorunda kaldı. İçeri girdiğinde sehpanın üzerinde iki kahve fincanı duruyordu. Fincanlardan biri bitmiş, yoğun telvesi fincanın dibine yığılmış diğeri ise sadece iki yudum alınıp soğumaya terk edilmişti. Elif, Evren’e kahve teklif ettiyse de Komiser Yardımcısı teşekkür edip zamanının kısıtlı olduğunu söyledi. Kadının kalbinin kırılmaması için gelecek sefer geldiğinde içeceğine dair söz verdi.

Elif kendisinin ve kocasının sabahları mutlaka kahve keyfi yaptıklarını ama nedense Bora’nın bu gün iştahsız olduğunu içeren, gereksiz detaylarla dolu konuşmasını sürdürdü. Evin erkeği karısının boş konular üzerinde konuştuğunu fark edip lafını böldü ve konuya girdi. Yeni evlenmiş Çağdaş ve Merve çiftinin bir mağazada çalıştıklarını bu yüzden düzensiz bir iş hayatlarının olduğunu söylerken, gençlerin üzerindeki iş baskısından da dem vurdu. Hafta sonları bile çalışmak zorundalardı. Sessiz, sakin bir çift olduklarını, evcimen bir hayat yaşadıklarını anlattı emekli bankacı. Ölen kadının kocası Çağdaş, karısını rahatsız ettiği için alt kattaki gençle tartışmıştı. Bora kavgayı gidip ayırdığını ve uzamaması için ikisini de gidecekleri yerlere yolladığını belirtti. Genç çiftin taşındığından beri yaşadıkları tek vukuattı.

Elif Hanım da dışarıdan gürültü gelmemesi için camları kapattığını, o sırada torununu uyutmak üzere olduğunu söyledi. Kocasının musluğu tamir etmek için yukarı çıktığını belirtti. Bakışlarını Bora’ya çeviren Evren adamın suratının renginin anında değiştiğini gördü.

“Bize niye bundan bahsetmediniz Bora Bey?”

“Önemli olduğunu düşünmemiştim.”

“Bırakın da önemli olup olmadığına biz karar verelim! Sadece musluk mu tamir ettiniz?”

“Çağdaş arıaklı olduğunu söylemişti. O çalıştığı için çıkıp halledeyim dedim. Hem de Merve’yi kontrol ederim dedim. Kavga yüzünden gerilmişti.”

“Merve’nin öldürüldüğünü ne zaman öğrendiniz?”

“Neriman teyzenin çığlıklarını duyduk.”

Evren, Neriman denen kişiyi anımsayamadı. “Kim bu Neriman?”

“Merve’nin komşusu olan yaşlı kadın…”

Görüşme bitince son dairenin kapısını çalmak için teşekkür edip ayrıldı. Ardından kapanan kapının tekrar kilitlenirken çıkan metalik sesleri duydu. Zili çaldıktan sonra, kapının açılmasını beklerken yanına İlker geldi. Merdivenleri hızlı çıkmış nefes nefese kalmıştı. O vaziyette anlatmaya başladı. “Sordum, polisler geldiğinde kız pencerenin arkasında, izliyormuş. Yani Merve’nin durumunu biliyormuş.” Sözünü bitirdikten sonra güçlü bir nefes saldı dışarıya.

“Demek yalan söyledi bize.”

İkili konuşurken yaşlı bir adam açmıştı kapıyı. Kulağındaki işitme cihazını fark eden Evren yüksek sesle başladı konuşmaya. Kendisini zor duyan yaşlı adam adının Remzi olduğunu söyleyebilmişti anca. Yaşlı komşunun da yardımı olmayacağına kanaat getirip tekrar olay yerine çıktılar. Cengiz koltukta oturuyor sessizliğini korumaya devam ediyordu. Olayla ilgilenmediği gün gibi ortadaydı. Polis memuru ile birlikte hemen ardından şaşkın yüz ifadesiyle Çağdaş girdi kapıdan. Yaşadığı şokun etkisi ile duyduklarına inanamıyor, gördüklerini kabullenemiyordu. İlker ilk soruyu sorduğunda adamda duygu patlaması oldu, gözyaşları sel gibi akmaya başladı. Olduğu yerde dizlerinin üzerine çökünce ilk yardım için bekleyen sağlık memuru müdahale etti. İlker bir bardak su getirip uzattı. Titreyen elleriyle suyu içmeye çalışırken birazını da üzerine döktü. Yerden kalkmasına yardımcı olan İlker, genç adamı biletsiz seyirci olan amirinin yanına oturttu.

“Başın sağ olsun. Adın ne?”

“Çağdaş.”

“Biliyorum senin için katlanılması çok zor bir durum.”

Çağda, “Cinayet mi?” diye sordu Komiser Yardımcısının sözünü keserek.

“Bilmiyoruz. Araştırıyoruz. Cinayet işlemek için sebebi olan biri var mıydı çevrenizde?”

“İkinci katta oturan Cevdet var, bir tek aklıma o geliyor.”

“Komşundan öğrendik, eşini rahatsız etmiş. Olayı detayıyla anlatır mısın bize?”

“Merve dün işten erken çıktı, alış verişten dönerken Cevdet elindeki paketleri taşımasına yardım etmiş. Anahtarlarını çıkarıp kapıyı açtığında yardımı için teşekkür edip torbaları elinden almış. İçeri girdikten sonra kapıyı kapatmak üzereyken ayağını kapının arasına sokmuş herif. Merve’den bir bardak su istemiş. Karım mutfağa gittiğinde, ardından kendisini mutfağa kadar sessizce takip etmiş. Arkasına döndüğü zaman, Cevdet’i karşısında aniden görünce çığlık atıp elindeki bardağı düşürmüş. Karşı komşumuz Neriman teyze, sesi duyup çıkıp gelmiş. Cevdet sessizce gitmiş. Merve’nin telefon numarasını bir şekilde bulup gece mesaj atmaya attığında, ben geç saatte kim bu diye baktım. Yabancı numara olunca açıp okudum. Cevdet’in yazdığını görünce Merve’yle kavga ettik, sonra olanları anlattı bana, sinirden deliye döndüm. Bu sabah işe gitmek için evden çıktığımda Cevdet de marketten geliyordu. Onu sıkıştırıp karımdan uzak durmasını söyledim. Bana karşılık vermedi, tam tersi sustu ama gözümün içine acıyormuş gibi baktı. Bora amca yetişti, alt kattaki komşumuz. Tabii yaşananları bilmediğinden araya girip ayırdı bizi. Neler olduğunu anlatacaktım ki, uzatmamamızı herkesin şu an sinirli olduğunu sonra konuşmamızın daha isabetli olacağını söyledi. Onun sözünü dinleyip işe gittim. Gürültüyü duyan Neriman teyze de balkona çıkmıştı.”

“Mesajlarda neler yazıyordu?”

“Tek mesaj vardı ‘Merhaba ben Cevdet… Seninle çok özel ve acil konuşmamız lazım!’ yazıyordu.”

Evren, Çağdaş’ın anlattıklarından sonra telefonunu çıkarıp Sinan’ı aradı. Telefon çalarken kalabalığın içinden ayrılarak balkona doğru yürüdü. Genç kocanın anlattığı olayı arkadaşına özetlerken, apartmanda yaşayan herkes için araştırma yapmasını istedi. Özellikle de Cevdet hakkında her şeyi öğrenmesini… Facebook, İnstagram, Swarm gibi ne kadar uygulama varsa bunları kullananları detaylıca araştırmasını ve neler paylaştıklarını araştırmasını istedi. Telefonu kapattıktan sonra odaya geri döndü. Çağdaş’ın üzüntüsü az önce anlattıkları yüzünden yerini öfkeye bırakmıştı. Amiri tiyatro izliyormuş gibi köşede sessizce oturmaya devam ediyordu. Serdar göz göze geldiği Evren’in yanına doğru hareketlendi, işaret parmağıyla Başkomiseri göstererek “Neyi var?” dedi.

‘Derin Şüphe’ adlı cinayet soruşturmasıyla alakalı. Kafası oraya takılı kalmış durumda.”

“Niye ki?”

Evren kimsenin duymaması için Serdar’a iyice yanaşıp koluna girdi. Olay yeri inceleme komiserine güvenebileceğini biliyordu. Olayların olduğu her anda Serdar’ın desteğini arkasına aldıklarından söyleyeceklerinin aralarında kalacağından emindi. “Davayı kapatmamızı emrettiler…”

Evren’in sözünü kesen Serdar, “İyi de vaka intihar, daha ne olacak ki?”

Gözlerinin içindeki karanlık korkutmuştu Serdar’ı. Konuşmak için ne zamanıydı, ne de yeri. Evren’in dudakları arasından dökülen ufak ayrıntı Serdar’ın beyninden kurşun yemiş gibi hissetmesine neden oldu.”

“Adam solaktı!”

Serdar incelediği olay yerini hatırladı, yazdıkları tüm ayrıntıları. Evet, bu ince detay hiçbir yerde geçmiyordu. Birbirlerine bakıp ağızlarını o anda mühürlemişlerdi. Kendi mevzularına dönen Evren “Otopside edindiğiniz ilk bilgileri hemen paylaşmanı istiyorum. Ayrıca şu gösterdiğim kan lekesi maktulle uyuşuyor mu bilmeliyim.

Ekip olarak merkeze dönme kararı aldılar fakat Cengiz yolda inmek isteyince aracı inmesi için durduran Evren sordu. “Abi iyi misin?”

“İyiyim. Siz önemli bir durum olursa ararsınız. Ben gidip kum torbası döveceğim…” zoraki bir gülümsemeyle indi arabadan. Merkeze varan ikili amirlerinin yokluğunda ofise girip kapıyı kapattılar. Evren eline kalemi alıp tüm bildiklerini panoya yazmaya başladı. İsimler, meslekleri, olay sırasında ne yaptıkları. Öğrendiklerini tekrardan süzgeçten geçirirken apartmanda hemen hemen herkesin şüpheli olduğunu düşünmeye başladılar. İlk edindikleri bilgilere ek olarak gelecek haberler ile daha da detaylı bir inceleme şansı bulacaklardı. Evren çay ocağına telefon açıp görevli personele zihinlerini temizlemesi için sert bir kahve istedi.

İlker arkadaşına amirinin durumunu merak ederek sordu, “Sence ne olacak abi?”

“Ney, ne olacak?”

“Amirimin durumu.”

“Bilmiyorum, zamana bırakmak gerek.”

“Bu halleri hiç hoşuma gitmiyor.”

“Benim de ama yapacak bir şey yok…”

Evren’in son sözünden sonra sessiz kalmışlardı. Yapacak bir şey yok! Kapı açıldığında kahveleri elinde tutan Sinan belirdi kapıda. Kahkahayı basan Evren “Çaycılığa mı başladın?” diye sordu.

“Kendinize Müslümansınız. Mustafa kahveleri size getirmek üzereyken yakaladım, bana da bir tane yapıyor, sizinkileri tepsiye koyup elime tutuşturdu. Amirim nerede?”

“Kafa izninde.”

“…”

“Boş ver. Neler öğrendin?”

Saat neredeyse 18.00 olmak üzereydi. Sinan mesaiyi bitirmeden bulduğu bilgileri paylaşmak istedi. “Araştırmayı yaptım. İlk önce Damla’dan başlayayım. En çok dikkatimi çeken detay onda… Merve’nin kocası Çağdaş ile eski sevgili.” Duyduklarıyla İlker ve Evren birbirlerine baka kaldılar. “

“Devam et,” dedi Evren.

Kapıyı çalan Mustafa, elinde kahveyle geldi. Sinan’a fincanı uzatıp tepsisini aldıktan sonra tekrar çıktı odadan.

Mustafa’nın ayrılmasıyla sözlerin devam etti Sinan. “Sibel ve Damla’nın biraz zıpır tipler olduğu fotoğraflarından anlaşılıyor. Eğlenmeyi seven iki arkadaş ama herhangi bir suç geçmişleri yok. Damla hakkında hastalara ters davrandığına dair bir iki şikâyet var. Cevdet ise Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar öğrencisi, ikinci sınıf. Tam bir melek! Çevre düzenini bozma ve darp yüzünden dosyası bir hayli kabarık… Siyasi bir takım gösterilerden gözaltına alınmış. Merak edip ailelerine de baktım, Cevdet’in babası emekli Albay. Oğlunun aksine babası cesaret madalyaları ve üstün hizmet belgesine kadar gurur duyulacak bir geçmişe sahip. Damla’nın babası on yedi yıl önce işlediği bir cinayet suçundan hükümlü. Şu anda da cezaevinde yatmakta… Annesi ikinci evliliğini yapmış, ana-kızın arası açık gibi.  Sibel de tam tersi temiz. Okul geçmişi oldukça başarılı… Bizim inek diye tabir ettiğimiz kişilerden. Aileleri de kendi halinde tipler. Gelelim öldürülen Merve ve Çağdaş’a. İkisi de melek kadar masum bir hayat geçirmişler bu güne kadar. Oğlanın trafik cezası dahi yok. Apartmanda yaşayan diğer aileleri yarın araştıracağım.”

“Teşekkür ederim kardeşim. Eline sağlık.”

Elindeki kahve fincanını kaldırarak karşılık verdi bilgisayar kurdu. İzin isteyip ayrılırken, Evren ve İlker’i tekrar baş başa bıraktı.

“Haydi, çıkalım biz de. Hava güzel, bir bira içelim Alsancak’ta.”

“Güzel fikir dedi,” Evren. Ardından polis memurunu çağırdı, bu gün görüştüğü ve görüşemediği apartmanda yaşayan herkesin sorgu için sabah erken saatte getirilmesini emretti. Gerekli ayarlamaları polis memurunun üzerine yıkıp çıktı. Yarın zorlu saatler beklemekteydi kendilerini. Amirlerinin de olmayışı işlerini zorlaştırıyordu. Cengiz de olsaydı eğer kendi tarzı ve bakış açısıyla sonuca kısa sürede ulaşmaları mümkündü.  Amirlerinin kafası farklı çalışırdı…

Evren ve İlker, yaz kış kalabalık olan Alsancak’ta kalabalığa çarpmamaya özen göstererek yürümeye çalışıyorlardı. Özellikle havanın güzel olduğu dönemde Alsancak sahilinin yeşillikleri, biralarını kapıp gelen insanlarla dolup taşardı. Evren’in telefonu çaldı. Serdar, dairede buldukları kan lekesinin Merve’nin kanı ile uyuşmadığını söylemek için aramıştı. Telefonu kapatan Evren, İlker ile girdikleri Varuna bar da kendilerine zor da olsa boş bir masa buldular. Dünya ülkelerine has tabela ve plakalarla döşenmiş duvarların ortama değişik bir hava kattığı barda, farklı bira isimlerinin yer aldığı menü de oldukça zengindi. Ortaya aperatif bir şeyler ve birer ellilik fıçı bira sipariş ettiler. Olay hakkında konuşmamaya özen gösterseler de İlker içindekini döküverdi masaya. “Ben Cevdet’ten şüpheleniyorum, adam tam bir serseri.”

“Niye? Damla’ya toz konduramıyorsun. Baksana Çağdaş ile eski sevgili çıktılar. Üstelik iki defa yalan söyledi bize. Olayı polisler geldiğinde gördüm dedi ama ekip geldiğinde perdenin arkasından gizlenerek izliyormuş, bu da varan iki. Ayrıca parmağındaki yarayı gördün mü bilmiyorum. Merve’nin evinde gördüğüm kan lekesi de ancak ondaki gibi bir yaraya ait olabilir. Etti varan üç!”

“İyi de abi cinayet işlemesi için geçerli bir sebep mi? Cevdet kadının evine zorla giriyor. Bir şekilde telefonunu alıp mesaj atıyor, taciz ediyor, elindeki şişliğe bakılırsa da kavga ettiğini düşünüyorum. Sicili de bozuk!”

“Bakalım yarın aydınlanacak bu olay. Kim haklı çıkacak göreceğiz.”

“İddiaya girelim mi?”

“Nesine?”

“Yemeğine.”

“Anlaştık.”

“Ama abi duymasın oyar bizi…”

Ekip otosunu İlker’e veren Evren otobüs ile eve döndü.

*

Sabah cinayet şubenin içi ana baba günüydü. Bir yandan işini yapmaya çalışan memurlar diğer yandan sorgu için getirilen suratı asık apartman sakinleri… Evren’i yoldan alan İlker asansörden indiklerinde rahatsız edici bakışlara maruz kaldılar. Umursamaz tavırlarla hareket edip ofisten içeri girdiler. Polis memurlarından birini çağırıp sorgu odasına yaşlı komşu Neriman teyzeden başlamaya karar verdiler.

Neriman teyze beş metre karelik alanda iki sandalye ve bir metal masanın olduğu yere polis memurunun eşliğinde geldi. Evren ve İlker kadını bekletmeden girdiler sorgu odasına. Kadının yüzünde cinayet şubeye getirilmenin gerginliği ve korkusu vardı.

Daha önceden kendisiyle konuşan İlker yaşlı kadının karşısındaki sandalyeye oturup girdi söze. İkinci kez karşı karşıya gelmeleri yaşlı kadın kendisini daha iyi hissetmesini sağlamıştı.

“Neriman teyze, kusura bakma seni buraya kadar yorduk. Bir gece geçti aradan, cinayet olduğu konusunda ısrarcıydın. Biz de seninle aynı fikirdeyiz. Bu cinayeti aydınlatmamız için yardımcı olmanı istiyorum. Geriye dönüp Cevdet’i Merve’nin yanında gördüğün andan itibaren hatırladıklarını bize anlatır mısın?”

Konuşmaya başladığında, sesi titriyordu, “Kapının önüne çöp koymak için çıktım, sağ olsun Çağdaş ya da Merve gördükleri zaman poşetleri alıp atarlardı ben yorulmayayım diye.” Merve’nin adını söylerken gözleri dolmuştu. “Çığlık sesi duydum, aynı anda camın kırılma sesi… Karşı evin kapısının da açık olduğunu görünce telaşlanıp gittim. Mutfakta yüzü bembeyaz olmuş Merve,  girişte de Cevdet duruyordu. Oğlan özür dileyerek çıktı hemen. Merve daha sonra anlattı olanları. Kapıyı kapatmasına ayağını koyarak engel olmuş kızın, su istemiş ardından takip etmiş mutfağa kadar. Belki ben gitmeseydim kötü şeyler olacaktı.”

“Sen ne yaptın bu durumda?” diye sordu İlker.

“Kızı uyardım, kocana hemen söyleme, Allah muhafaza katil olur dedim. Ben buradayım çekerim onun kulağını dedim. Yaptım da. Cevdet daha işten gelmemişti. Bir gün erken diğer gün geç çıkar işten. Merve’de öyle çalışırdı. Bu hafta çalışma saatleri aynı olmadığı için üzülmüştü ikisi de. Çağdaş işten dönmeden indim aşağıya, Cevdet’in kapısını çaldım, uyardım. Cevdet mahcup bir haldeydi. Yanlış anlaşıldığını söyledi benden de özür diledi. Eve çıktım. Gece Merve’yle Çağdaş’ın bağırışlarını duydum. Ne konuştuklarını anlamadım. Karı koca arasına girilmez… On dakika sonra sustular zaten. Ertesi sabah bahçede bir kargaşa… Balkona çıkınca gördüm. Çağdaş apartman kapısının önünde Cevdet’in boğazına yapışmıştı. Bora yetişti yardıma, bir şeyler söyledikten sonra Çağdaş işe Cevdet eve… Merve’yi de ben sakinleştirdim. Yemek yapmak üzereydi, başı ağrıdığını söyledi. Damla’ya söyle iğne yapsın dedim.”

“Ağrı kesici içmesi yeterli değil miydi?”

“Migreni vardı Merve’nin, ilaçlar kesmiyordu kızı. Ayda iki defa ağrıları azıyordu zavallının.”

“Peki, Damla’yı ya da başka birini çıkarken gördün mü?”

“Yok, eve geldikten sonra televizyonun karşısında uyuya kalmışım. Malum yaş yetmiş sekiz. Aklıma çöp poşeti geldi, sabahki telaştan çıkarmayı unutmuştum, onu alıp kapının önüne koymak için balkona çıktığımda gördüm Merve’ciğimi… Kolları yana açılmış, kan sızmış korkunçtu! Korkunç. Öylece yatıyordu yerde.”

Evren’in aklına gelen bir detay vardı. “Gördüğünde tepkin ne oldu Neriman teyze?”

“Nasıl yani evladım?”

“Bağırdın mı? Çığlık attın mı?”

“Yok evladım. Neredeeeee. Boğazım düğümlendi, elim ayağım titredi ne yapacağımı bilemedim. Zor attım kendimi içeri. Sokak kapısına yöneldim, Çağdaş yoktu evde kime haber verecektim ki, polisi aradım hemen.”

“Cinayet olduğunu nereden biliyordun?”

“Biliyorum yavrum. Yükseklik korkusu vardı. Balkona bir defa çıkmışlığı yok, pencere önüne bile yaklaşamazdı.”

Neriman teyzeye teşekkür eden Evren kapıya kadar eşlik etti. Ofise girmekte olan amiriyle göz göze geldi. Cengiz gelişmelerle ilgilenmek yerine ofise girmeyi seçti. Evren bir süre kapanan kapıya baktıktan sonra Damla’ya gelmesini işaret etti. Genç kız ev arkadaşıyla yan yana oturuyordu. Dünün aksine bu gün siyah bir kot pantolon ve boğazlı bisiklet yaka tişört giymişti. Evdeki giyim tarzını düşününce yine giyimiyle yürekleri hoplatacağı beklenirdi ama bu sabahki usturuplu kıyafetiyle şaşırtmıştı Komiser Yardımcısını.

Sandalyeye otururken İlker ile göz teması kurdu Damla. Sanki aralarında gizli bir çekim vardı. Evren içinden kendisine ön yargılı davranmaması için telkinde bulunuyordu.  Damla’nın karşısına geçtiğinde kız dikkatle İlker’in gözlerinin içine bakmaya devam etti.

“Dün bize söylemiş olduğunuz bilgilerin eksik ve bazılarının yalan olduğunu öğrendik Damla Hanım!”

Evren, sorguya sert bir giriş yapıp genç kızın gardını düşürmeyi planlıyordu. Ama Damla sakinliğini korumaya devam etmeyi başardı. Sanki başına bunların geleceğini biliyormuş gibiydi.

“Neymiş o bilgiler? Uyku sersemi karıştırmış olabilirim. Sorarsanız açıklayabilirim.” Evren ve Damla arasındaki soğuk savaş İlker’in odadaki varlığını unutturmuştu.

“Çağdaş ile eskiden birlikteymişsin, ayrıca olayı polislerden öğrendiğini belirterek arkadaşıma yalan beyan verdin. Fakat memurlar olay yerine geldiğinde zaten sen olup biteni biliyordun! Perdenin ardından izlediğini görmüşler.” İlker’in bu sert çıkışı kadını şaşırtmıştı. Evren’in yapamadığını arkadaşı başarmıştı. Beklemediği yerden gelen darbe ile Damla afallamıştı.

“Şey…”

“Evet!” İlker’in sergilediği tavır kızın korkmasına değil sinirlenmesine neden olmuştu. Araya mesafe koymadan senli benli konuşmaya başlamıştı. Damla’nın heyecanla bakan gözlerinde bu sefer kin ve öfke vardı.

“Çağdaş ile eskiden sevgiliydik evet. Ama ayrılalı neredeyse iki yıl oluyor. O yoluna ben yoluma. Evlendiğini duymuştum, en üst dairede oturan dul bir kadın vardı. O taşındıktan sonra Çağdaş ve Merve taşındı oraya. Ev arkadaşım Sibel dışında kimse bilmiyordu birlikteliğimizi.”

“Çağdaş ile ilk karşılaşmanızda ne oldu?”

“Apartmanda ilk denk gelişimizde birbirimize yapışıp yiyiştik! Saçmalamayın, ne yapmamızı bekliyordunuz! Sadece selamlaştık. Evlenmesinden dolayı kendisini tebrik ettim. Huzursuzdu. Benim rahat biri olduğumu biliyordu. Evet, rahat bir kızım ama ne aptal ne de kaşarım! Kendisine yol çizmiş, rahat olmasını sadece iki komşu olduğumuzu söyledim ve yürüyüp gittim. Eşiyle de aynı şekilde sadece selamlaşıyorduk.”

“Ne kadar birlikte oldunuz Çağdaş’la.”

“Üç yıl.”

“Neden ayrıldınız?”

“Babam, adam öldürdüğünden dolayı ceza evinde, Çağdaş ile evlenmeyi planlıyorduk ama onun ailesi ilişkimize karşı çıktığı için ayrılmak zorunda kaldık.”

“Babanın cinayet işleme sebebi nedir?”

Damla’nın gözleri doldu. Sesi titremeye başlamıştı. Cevap verecek güç bulamıyordu kendinde. İlker kızın omzuna elini atarak dostane bir tavır sergiledi, “Tamam. Özür dilerim. Konumuzun babanla ilgisi yok. Mesleğim gereği meraktan sordum.” dedi.

Damla ise bu sefer İlker’in gözlerinin içine suçlayıcı ve nefret dolu bir bakış atarken omzunu silkerek adamın elini çekmesini sağladı.

Tekrar Evren araya girerek, “Merve’nin migreni olduğunu biliyor muydunuz?”

Genç kız avcunun içiyle gözyaşlarını sildi. Sabah öğrendim. Çağdaş ve üst kattaki çocuk bir sebepten birbirine girdi. Çağdaş’ı ilk defa bu kadar sinirli görmüştüm. Üst katlarda oturan biri ayırdı onları. On dakika sonra Merve kapımı çaldı. Hemşire olduğumu Neriman teyze söylemiş. Ağrı kesici iğne yapmam için ricada bulundu. Evine çıktık, verdiği şırınga ve ilaçla iğnesini yapıp geri döndüm.”

“Neden ilk sorduğumda söylemediniz Damla Hanım?”

“Ben suçsuz olduğum için şüpheleri üzerime çekmek istemedim.”

“Ama bu şekilde daha çok şüphe uyandırdınız.”

Damla’nın gözleri kızarmıştı. Ellerini kavuşturup başını öne eğdi. Ne diyeceğini ne cevap vereceğini bilemiyordu. Sessiz kalmayı tercih etti.

“Parmağındaki yara nasıl oldu?”

“İlacın şişesini açarken kırılan uç kesti parmağımı.”

“Yere kan damladı mı?”

“Hayır. Yani görmedim damladığını.”

“Olayı polislerden öğrendim diyerek neden yalan söyledin?”

“İlk gördüğümde çığlık attım korkudan. Polisi aradığımda haber verdiklerini söylediler. Evine gittiğim için benden şüpheleneceğinizi düşündüm.” Biraz bekledi ve suçsuz olduğuna inanmalarını bekler gibi “Ben yapmadım…” dedi.

Evren teşekkür etti genç kadına. Kapıda bekleyen polis memuruna Çağdaş’ı çağırmasını söylerken Damla’ya da yolu göstermesini istedi. Tam güzel kadın kapıdan çıkacakken Evren’in aklına takılan belirsizliği aydınlatmak için bir soru daha sordu. “İğne yaptıktan sonra Merve ile beraber kahve içtiniz mi?”

“Hayır, hemen eve geri döndüm.”

“Tekrar teşekkür ederim.”

Damla’nın ardından ev arkadaşı Sibel’deydi sıra. Tanışma faslı ve sorgusu kısa sürdü. Olayları eve geldiğinde sabaha karşı arkadaşından öğrenmişti. Damla’nın dediği gibi Çağdaş ile aralarında yıllar önce geçen ilişkiyi biliyordu ama hiç bir araya gelmemişlerdi. Kendisinin yoğun nöbetlerinde ev arkadaşının genç adamla kaçamak yapabileceği konusundaki ithamlara sert çıkmıştı hemşire. Yorgunluktan ve uykusuzluktan göz kapakları yarıya kadar inmiş uyumamak için direniyordu.

Sibel ile kısa süren görüşmeden sonra dün olay sırasında dışarıda olan Arzu adında bir bayan geldi. Otuzlu yaşlarda olan kadın tüm olup biteni komşularından duymuş, akşam işten saat on bir gibi geldiğinde tek gördüğünün güvenlik şeritleri olduğunu söylemişti. Apartmandan hiç kimseyle ilişkisi olmadığından adlarını dahi bilmiyordu. Hostes olarak çalıştığı için işi gereği sürekli seyahat halindeydi.

 

Kendisini biraz daha iyi hisseden Çağdaş’a gelmişti sıra. Acılı koca genç yaşta kaybettiği hayat arkadaşının eksikliğini arıyordu. Omuzları düşmüş, gözaltları çukurlaşmıştı. Ayakta zor duruyordu.

“Çağdaş aklına gelen bir detay var mı?”

“Yok Komiserim. Hepimizin burada olma sebebi karımın öldürüldüğü anlamına mı geliyor?”

“Sen karının cinayete kurban gittiğine inanmak istemiyor musun?” diye çıkıştı İlker.

“Ha… Haa. Hayır! Onu demek istemedim.”

“Ya ne demek istiyorsun açıklar mısın?”

“Benim karım balkona çıkmaz, mutfak camına demir parmaklık yaptırmamızı istiyordu. Buzdolabını pencereden uzaklaştırmamıza rağmen o tarafa her gittiğinde başı dönüyordu.”

İlker tek kaşını kaldırarak Çağdaş’ı süzdü.  Devam etmesini bekledi.

“İlk taşındığımızda buzdolabını yerleştirirken pencereye yakın olduğundan başı dönmeye başlamış, kendisini kötü hissetmişti.”

“Yani diyorsun ki kaza olma ihtimali olabilir.”

“Bilmiyorum Komiserim… Bilmiyorum…”

“İşe gitmeden önce eşinle kahve içmiş miydin?”

“Ben kahve içmem Komiserim.”

“Peki, mutfak çeşmesi akıtıyor muydu?”

Neden böyle bir soru geldiğini anlamamış şaşkınlıkla bakmaya başlamıştı genç adam.

“Evet. Conta olup olmadığını sormuştum Bora amcaya. Yok demişti. Ben de gün içinde alır geldiğimde yaparım dedim.”

“Cevdet’le başka sorun yaşadın mı peki?”

“Görmedim hiç o…” susmuştu. Ona olan siniri geçmediği belliydi.

“Taşınalı ne kadar oldu buraya?”

“İki ay oldu.”

“Damla ile olayın nedir?”

“Saklamaya lüzum yok Komiserim. Eski kız arkadaşımdı. Ayrıldıktan sonra aradan yıllar geçti. Zor zamanlardı. Merve unutturdu bana o kötü günleri. Evlendik. Buraya taşındığımızda Damla’nın aynı apartmanda yaşadığını tesadüf eseri öğrendim. Sürpriz oldu benim için. Merve’ye hiç bahsetmedim bu olaydan, Damla da hiçbir zaman dile getirmedi. Yeni tanışan bir komşu gibiydik sadece.”

İlker girdi bu sefer de devreye. “Karının sağlam hayat poliçesi varmış!” Çağdaş’ın vereceği cevabı  ve tepkisini beklediler.

“Evet. Vardı ne olmuş?”

İkili sessiz kaldı.

“Tamam. Sen de dışarıda bekleyebilirsin,” dedi Evren.

Çağdaş odadan çıktıktan sonra İlker arkadaşına dönerek, “Sen de benim düşündüğümü mü düşündün?”

“Neden olmasın. Eski sevgilisini görüyor yıllar sonra. Onunla yarım kalan geçmişi var. Karısından gelecek olan ciddi bir para ile ailesine muhtaç kalmadan yeni bir hayat neden kurmak istemesin?”

Sorgu odasına çöken sessizlik kulakları çınlatıyordu.

Açılan odanın kapısından içeri Bora girdi. Emekli devlet memuru alışkanlıklarından biri haline gelen tıraş olma adetinden vazgeçmemişti. Sürmüş olduğu kolonya yüzünden sorgu odasına ağır bir koku kapladı. Ortamın havasızlığına bir de bu eklenince yüzünü ekşiten Evren, dün sorduğu soruları tekrar sordu. Bora ise aynı cevapları verdi. Tek eklediği konu, zamanında Cevdet’in kendisine kaba kuvvet kullandığıydı.

Bahsi geçen konu üzerine Evren, “Neden saldırdı size?”

“Bilmiyorum. Dul bir bayan vardı, Zehra’ydı sanırım adı. Çağdaş, onun evine çok sık girip çıkardı. Kadının rahatsız olduğunu düşündüm, uyardım kendisini. Sinirlenip saldırmaya kalktı.”

“Siz kadının rahatsız olduğunu nereden anladınız?”

“Hareketlerinden belliydi. Cevdet arsız bir tip… Ev sahibine söyledim çıkarması için ama oralı olmadı. Apartmanımızda böyle şeyler olmaz memur bey.”

“Merve’nin evine gittiğinizi ve musluğu tamir ettiğinizi eşiniz söylemişti.”

“Evet.”

“Ne kadar sürdü?”

“Yarım saat.”

“Çığlık duyduğunuzu belirtmiştiniz. Kimin çığlığı olduğundan emin misiniz?”

“Neriman teyze diye düşünmüştüm. Başkası mı atmış çığlığı?”

Bora’nın da sorgusu bittikten sonra eşine geldi sıra. Kadın evde torunuyla ilgilendiğinden olaylar hakkında bilgisi yoktu. Olup bitenleri kocasının anlattığı kadarıyla biliyordu.

“Elif Hanım daha önce Cevdet ile eşiniz arasında ufak çaplı bir gerginlik olmuş. Biliyor muydunuz?”

“Yok, bahsetmedi bana.” Çok şaşırmıştı. Kadının ya saf olduğunu ya da çok iyi rol yaptığını düşündü Evren.

“Merve’ler den önce Zehra adında dul bir kadın oturuyormuş o evde, neden taşındığı konusunda fikriniz var mı?”

“Adını bile sizden öğreniyorum şu an..”

“Kocanız Merve’nin yanına çıktığında işi ne kadar sürdü?”

“Yarım saat.”

“Emin misiniz?”

“Evet, çünkü torunum uyuduğunda saate baktım, kapı çaldığında uyanmıştı. Çocuk anca yarım saat uyuyabilmişti o yüzden kızmıştım kocama.”

Son olarak tüm şüpheleri üzerinde toplayan Cevdet’e gelmişti sıra. Şu ana kadar Damla dışında herkesin verdiği ifade bir önceki söyledikleriyle aynıydı.

Cevdet içeri girdiğinde gözlerinden suçluluk duygusu fışkırıyordu resmen. İlker zafer kazandığını düşünerek Evren’e döndü, akşam yemeye nereye gideceklerini sordu.

Arkadaşı cevap vermedi.

“Gel bakalım Cevdet efendi, otur şöyle.”

İlker, gerginliğinin sebebinin uzun süren sorgudan mı, yoksa Damla’ya yaşattığı hayal kırıklığından mı kaynaklandığını bilemiyordu.

“Baştan başlayarak ilk Çağdaş ile aranda geçen tartışmayı anlat.”

“Hepsi benim suçum. Benim yüzümden öldürüldü kızcağız.”

“Yorum yapma! Sadece olanları anlat. Kızın kapısına zorla ayağını koyarak kapıyı kapatmasına engel olmuşsun, ardından mutfağa kadar takip etmişsin, Neriman teyze sese gelmeseydi kim bilir ne bok yiyecektin!”

“Düşündüğünüz gibi değil Komiserim.”

“Zehra’nın da evinden çıkmıyormuşsun. Nasıl bir sapıksın sen?”

“Sapık değilim amirim ben.”

“Olum darp yüzünden, siyasi olaylar yüzünden sürekli başın dertte. Bora Bey’i de tehdit etmişsin. Cevdet’le kavgaya girmişsin. Bir halt yedin ki elin davul gibi şiş. Dul kadın pılını pırtısını toplayıp kaçmış. Daha nasıl sapık değilsin sen! İtiraf et, iyi niyetten cezan hafiflesin.”

“Bora! Amirim Bora! Merve’yi sürekli apartmandan girip çıkarken takip ettiğine şahit oldum. Balkonda sigara içiyordum, kız ile selamlaştıktan sonra arkasından cep telefonu ile fotoğrafını çektiğini gördüm. Kadının olanlardan haberi yok. Çağdaş ne zaman evden çıksa Bora bir bahane bulup soluğu evlerinde alıyordu. Remzi amcanın market alışverişini yaparım. Bir keresinde yemek ısıtırken apartmandaki sesleri duyup baktığımda gördüm Bora’yı. Sonrasında her adımını takip ettim onun. Merve’yi uyarmak istedim ama nasıl söyleyeceğimi bilemedim.”

“Senin Bora ile de vukuatın olmuş. Ayrıca Merve’ler den önce oturan dul kadının neden sürekli evindeydin?”

“Zehra abla,” dedi dul kadın lafına açıklık getirmek için. Belli ki ‘dul’ sözünden rahatsız olmuştu. “Açık öğretimde okuyor, diplomasını almaya çalışıyor. Evde olduğumda ders veriyordum kendisine. Bir akşam yine ders vermek için gittiğimde kapıyı çaldım ağlıyordu. Bora’yla apartman girişinde denk gelmiş, yalnız kadınsın yapabileceğim bir şey var mı diye sormuş imalı şekilde. Askılı bluzunun üzerinden elini atıp omzunu okşamış. Amacı yardım etmek değil, taciz etmekti. Olayı anlattığında taşınmasını söyledim. O günün ertesi, arka sokaktaki parkta oturmuş torununu oynatma bahanesiyle kadınları dikizliyordu her zamanki gibi. Korkutmak için hırpaladım kendisini.”

“Peki, Çağdaş senin yakana sarıldığında neden anlatmadın ulan bunları?”

“Amirim, nasıl anlatırım? O sinirle gider öldürürdü adamı. Keşke söyleseydim, benim yüzümden oldu her şey. Merve şu an hayatta olabilirdi.” Genç adam gözyaşları içinde sözlerine devam etti. “Ben Zehra Abla’ya hâlâ ders vermeye devam ediyorum, inanmıyorsanız ona sorabilirsiniz.”

“Elin neden şiş?”

“Çağdaş ile olaydan sonra hırsımı alamadım duvara yumruk attım.”

“Oğlum sicilin kabarık. Bana iyi çocuk numarası yapma!”

“Sütten çıkmış ak kaşık değilim, sicilimdeki tüm suçlar siyasi olaylardan. İnsanlarla kavga etmeyi sevmem. Toplu bir gösteride çıkan olaylar yüzünden hepimiz göz altına alındık, herkese aynı suçtan cezayı kesip gönderdiler. Aileme olaylara karışmayıp okulumu bitireceğime söz verdim. Uzak duruyorum her şeyden.”

 

İki arkadaş bir birine bakıp Cevdet’i odada yalnız bıraktılar. Apartman sakinleri, önlerinden geçen memurları meraklı bakışlarla takip ederken, ikili ‘Başkomiser’ yazılı kapıdan içeri girdi. Telefonla Mustafa’dan üç kahve isteyen İlker, birazdan döneceğini söyleyip çıktı odadan. Cengiz tek kelime etmiyor Evren’in verdiği bilgileri dinliyordu. Olayla ilgili tek cümle çıkmamıştı ağzından.

İlker geri geldiğinde hemen ardından kapı tekrar açıldı. Mustafa yerine yine Sinan girdi elinde tepsiyle. Bu sefer muzip bakış yerine önemli bir bilgiye ulaştığını belli eden zafer edasında bir gülümseme vardı dudaklarında.

“Şimdi söyleyeceklerim ile adamınızı tutuklayacaksınız!”

“Biz zaten adamımızı bulduk. Ama sen söyle de keyfimiz pekişsin.”

“Bora! Adama iş yerinde beraber çalıştığı bir kadını taciz etmesi nedeniyle dava açılmış. Bora tabii ki kabul etmemiş. Çalıştığı bölümden aynı sebeple başka yere tayin olan başka bir kadın da bunu duyunca o da şikâyetçi olmuş. İki kadına da aynı davranışlarda bulunmuş. Çıkarıldığı mahkemede özür dileyip, üzgün olduğunu söylemiş. Kadınlarla anlaşma yapıp kariyerine leke gelmemesi için işten ayrılmış. Zaten çoktan emekli olmuş. Tacize uğrayan kadınları ikna etmek karısına düşmüş.”

“Bu kadar bilgiyi nereden öğrendin?”

“Üzümü ye bağını sorma.” Şimdi muzip muzip gülüyordu Sinan.

Kahvesini yarım bırakan Evren olayı noktalamak için kapıya yöneldi. Öfkeyle açtığı kapı gürültüyle çarptı. Çıkan ses kalabalığın dikkatini çekerken, Evren tek tek herkesin yüzünde yer alan meraklı bakışları inceledi. Boğazını temizledi. Tüm bakışlar kendisine kilitlenmiş, neler diyeceği merakla bekleniyordu.

“Vermiş olduğunuz yardımlardan dolayı teşekkür ederim. Ben suçlunun Damla, ortağım İlker ise Çağdaş olabileceği üzerinde duruyorduk.” İki isimde itiraz edecek olduysa da Evren parmağını kaldırıp onları susturdu. “İlk başta Çağdaş’tan bahsedeyim. Bir gün önce zorla eve girip Merve’nin korkmasına neden oldu. Neriman teyze bunu görüp müdahale etti. Merve ve Neriman teyze, Çağdaş’ın bunu duymamasını istediler. Fakat Cevdet rahat durmadı ve telefon numarasını bir şekilde öğrenip mesaj attı kadına. Ardından Çağdaş’ın elinden Bora yetişip aldı Cevdet’i.”

Güzel kıza gözlerini çevirdiğinde apartman sakinlerinin bakışları o yöne doğru kaydı. “Damla ise Çağdaş’ın eski sevgilisiydi.”

Hafif bir hayret belirtisiyle uğultu çıktı kalabalıktan.

“Çağdaş eski sevgilisi Damla’yı görünce aklı karışmış olabileceğini düşünmüştüm. Bir araya gelmelerine tek engel Merve’ydi. Kusursuz bir planla karısının ölümünü kaza gibi göstererek adam eski sevgilisine geri dönebilirdi. Damla, Merve’nin başı ağrıdığı için iğne yapmaya çıktı ve bunu bizden gizledi. Sakladığı bilgi yüzünden tüm şüphelerim onun üzerinde toplanmıştı. İlacın içine zehir ya da uyuşturucu bir madde koyabileceğini düşündüm, toksikoloji raporunu bekliyordum ama buna gerek kalmadı. Çağdaş’ın eski sevgilisiyle tekrar bir araya gelebilmek için düşündükleri plan da olabilirdi bu! Çünkü Merve’nin üzerine kısa süre önce yapılmış yüklü hayat sigortası vardı! Birini öldürmek için oldukça geçerli sebepler!”

Bora’nın gergin yüz hatları, duyduklarıyla gevşemiş karısının avucunu sıkmıştı. Evren’in bu seferki bakışlarının hedefi emekli devlet memuruydu. Adam, Komiser Yardımcısının gözlerindeki parıltıdan işlerin yolunda gitmediğini anladı.

“Katil bizim gözden kaçırdığımız biri çıktı! Şu ana kadar anlattığım senaryolara benzer her olayı yaşadık gördük… Çağdaş ve Merve çifti taşınmadan önce dairede Zehra adında oturan kadının adını telafuz eden tek kişi o oldu. Zehra’nın apar topar taşınma sebebinin, Cevdet’in tacizleri yüzünden olduğunu söyledi. Ama bu suçlamayı Bora’nın haricinde dile getiren olmadı. Merveyi de takip ettiğini şans eseri balkonda sigara içen Cevdet fark etmişti. Bora rahat durmamış ve kadının fotoğrafını çekmiş.”

Bunu duyan Çağdaş öfkelenerek Bora’nın üstüne atılma için hamle yaptı. Onu durduran Cevdet oldu.

“Bora, kendisinin neler yaptığını bilen Cevdet’i suçlu göstermek için elinden geleni yaptı. Amacı Cevdet’i Çağdaş ile karşılıklı görüştürmemek ve onu bu apartmandan göndermekti. Cevdet, Merve’nin evine gitti fakat gördüklerini anlatmayı beceremedi. Bora kavgadan sonra evde yalnız olduğunu bildiği Merve’nin yanına musluk tamiri bahanesiyle çıktı. Çağdaş’a daha önce conta olmadığını söylemişti, çünkü o conta eve girebilmenin anahtarıydı. Bize Cevdet’i yem olarak gösterdi, Damla’nın da şüphe çekmesi işine gelmişti. Ama geçmişini araştırdığımızda, iki kadını taciz ettiğini ve mahkemede özür dilemesi sonucunda affedildiğini öğrendik. Huylu huyundan vazgeçmedi ve her fırsatta tacizlerine devam etti. Evet, Merve’nin katili Bora!”

Cinayet Şubenin içinde derin bir sessizlik oluştu. Başta Cevdet olmak üzere herkes Bora yerine karısına çevirdi bakışlarını. Elif Hanım’ın duydukları yüzünden kanı tüm bedeninden çekilmişti. İndirdiği tokat merkezin içinde yankılanırken, oturduğu yerden kalkarak kocasını tek başına bıraktı. Bora bu sefer suçunu daha ileri taşımış genç bir kadını öldürmüştü. Emekli memur daha sonra ifadesi alınmak üzere sorgu odasına götürüldüğünde suçunu itiraf ederek her şeyi bir bir anlattı. Musluğu tamir ettikten sonra, Merve’nin kahve yapıp ilgi göstermesi hoşuna gitmişti. Daha önceden de takip ettiği kadını mutfakta sıkıştırmış ve vücudunun çıplak yerlerinde ellerini gezdirmeye başlamıştı. Zamanında Zehra susup kaderine boyun eğmiş, bitmek bilmeyen sarkıntılıklar dozunu arttırdığı için taşınıp kaçmıştı. Her kadının taciz karşısında susup çaresiz kaldığını tecrübe etmişti Bora. Kurbanlarını dikkatlice izliyor, faydalanabileceği kişileri hedef alıyordu. Ama Merve hakkında yanılmış, genç kadının bu sapıklığa izin vermeyip mücadele etmeye kalkışacağını hiç hesaba katmamıştı. Telaşa kapılarak zavallıyı pencereden aşağıya itmiş, polisin kaza olmadığını anladığını fark edince de Cevdet’i hedef göstermişti.

Evren, Türkiye’de kadının cinsel nesne olarak görülmesinden ve erkeklerin her hakka sahip olduğunu sanmasından rahatsızlık duyuyordu. Meslek hayatı boyunca karşılaştığı sayısız cinayette kadınların kurban edildiğini görmüştü.  Kadın erkek eşitliğine inanmamıştı hiçbir zaman, dengeyi bozan hep erkeklerdi.

Sönen gencecik bir hayatın ardından, aydınlattığı cinayetin kara sevincini yaşıyordu Komiser Yardımcısı.

“Zengin Dulun Ölümü” Dedektif Bulmacasının Cevabı

Feneryolu Cinayetleri

Geçen sayımızda Mathild Sarrafyan’ı kimin, niçin öldürdüğünü ve  Komiser Mitat’ın elindeki ipucunun ne olduğunu sormuştuk.  Sadece bir  okurumuz  tüm sorularımızı doğru olarak cevaplandırdı.

Okurumuz Ergin Keskin’i kutlar, dedektiflik yaşamında başarılar dileriz. Bizimle irtibata geçer geçmez kazandığı Gencoy Sümer’in Feneryolu Cinayetleri romanını kendisine hemen ulaştıracağız.

Şimdi gelelim doğru cevapların neler olduğuna:

Komiser Mitat, yardımcısının “Herifin vücudunda bir çizik bile yoktu be,”  demesi üzerine  katilin kim olduğunu tahmin etti.

Katil, kadını boğarken onunla mücadele etmişti  doğal olarak. Bu da vücudunda bazı darbe izlerinin olmasını gerektirirdi.  Birkaç çizik örneğin. Ya da bundan daha fazlası…

Şüphelilerden sadece komşu Süavi Bey topallıyordu. Bu topallamanın nedeni, ayağına aldığı bir darbe yüzünden olabilirdi. Belki de sivri uçlu bir ayakkabı darbesi yüzünden bacağından yaralanmıştı.

Nitekim, Süavi Bey’in bacağı incelendiğinde dizinin üzerinde taze bir yara olduğu hemen anlaşıldı.  Emniyette yapılan sorgusunda çelişkili ifadeler vermeye başlayan adam çok geçmeden suçunu itiraf etti.

Borsada uğradığı büyük zarar sebep olmuştu bu cinayeti işlemesine.  Üstelik Matild Sarrafyan’dan aldığı yüklü miktarda bir borç da söz konusuydu.  Döviz fiyatlarındaki ani tırmanış borcunu ödemesini imkansız hale getirmiş, tüm varlıklarını kaybetme tehlikesiyle onu baş başa bırakmıştı.

Bayan Sarrafyan’ı öldürerek borçlarından kurtulacak, kasadaki parasını çalarak, zararlarını en aza indirecekti.  Ancak, cinayeti işlerken kadının ayakkabısının sivri ucu,  dizini yaraladı. Kan izlerinden kimliği anlaşılmasın diye ayakkabıyı cinayet mahallinden alıp götürdü ve evinde gizledi. Dizindeki yarayı, kendi  imkanlarıyla tedavi etmeye çalıştı. Ancak, bütün gayretine rağmen topalladığının fark edilmesini engelleyemedi. Bu da onun sonu oldu. Polisin evde yaptığı aramada Bayan Sarrafyan’ın kırmızı ayakkabısı Süavi bey’in yatak odasındaki bir dolapta, gazete kağıdına sarılmış olarak bulununca her şey kesinleşti.

Uluslararası Özel Dedektifler Derneği 2018 İstanbul Toplantısı Sonuç Raporu

IKD (International Federation of Associations of Private Detectives – Uluslararası Özel Dedektifler Derneği ) Toplantısı

Uluslararası Özel Dedektif Dernekleri Federasyonu-IKD’nin 21. yıllık toplantısı 14-16 Eylül 2018 tarihleri arasında İstanbul Kalamış Wyndham Grand Otelinde ÖDD TÜRKİYE’nin ev sahipliğinde gerçekleşti.

Çeşitli etkinliklerle gerçekleşen IKD 2018 İstanbul Genel Kuruluna Almanya, Avusturya, Danimarka, Finlandiya, Hollanda, İngiltere, İtalya, Macaristan, Norveç, Romanya, Slovenya, Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri merkezli Dünya Dedektifler Örgütünden – WAD toplam 13 ülkeden 40 kişi katıldı.

IKD 2018 Genel Kurulu Toplantının açış konuşmasını Birleşmiş Milletler Uluslararası Narkotik Kontrol Kurulu Üyesi, Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve aynı zamanda ÖDD- Özel Dedektif Derneği Onursal Başkanı olan Prof. Sevil ATASOY yaptı.

Prof. Dr. Sevil ATASOY’un genel kurula hitabı;

“Saygıdeğer Meslektaşlar,

Ülkemize, güzel İstanbul’umuza hoş geldiniz.

2011 yılından sonra, Uluslararası Özel Dedektif Dernekleri Federasyon KD’nin yıllık toplantısının ikinci defa ülkemizde yapılıyor olmasından son derece kıvançlıyız,
Geçmişi 200 yıl gerilere kadar giden Özel Dedektiflik / Profesyonel Araştırmacılığın 1964 yılında IKD’nin kurulması ve yıl be yıl sayıları artan üye ülkelerin katkılarıyla belli standartlara oturtulması ve mesleğin kalitesinin artırılmasına neden olmuş ve her gün gelişen şartlar doğrultusunda ülkeler arasında bu konudaki işbirliği giderek artış göstermiştir.

Her alanda olduğu üzere özel dedektiflik/ profesyonel araştırmacılığın en iyi bir şekilde yerine getirilmesi için mesleki eğitimin önemli olduğu kaçınılmazdır. Üye ülkelerin her biri ve IKD’nin bu konuda hayli hassas olduğu, temel ve uzmanlık eğitimlerine önem verildiğini memnuniyetle gözlemliyoruz.

Bu gün, burada yapılacak toplantıda bu konuda ve diğer alanlarda bilgi ve deneyimlerin paylaşılmasının her birimiz için ziyadesiyle yararlı olacağını düşünüyorum.

Günümüzde özellikle IKD üyesi ülkelerin pek çoğunda özel bir “özel dedektiflik/profesyonel araştırmacılık yasası” veya buna imkân veren mevzuatlar bulunduğunu biliyoruz. Bunlar arasında uyum olması da önem arz ediyor ve bu tür buluşmaların buna imkân sağlayacağını düşünüyoruz.

Türkiye’de ÖDD tarafından 2007 yılında bir özel dedektiflik kanunu tasarısı hazırlanmış ve resmi makamlara sunmuştur. Halen TBMM İçişleri Komisyonunda bekleyen “Özel Dedektiflik Kanunu” ivedilikle yasallaşması beklenmektedir.

Tüm dünyada olduğu üzere ülkemizde de duyulan ihtiyaçlar doğrultusunda 1980 yıllardan itibaren ve özellikle Sayın İsmail Yetimoğlu tarafından 2003 yılında ilk dedektiflik şirketi kurulduktan sonra bu hizmetler mevcut yasalar çerçevesinde yapılmaktadır. ÖDD’nin 2008 yılında IKD’ye üye olmasıyla özel dedektifliğin uluslararası alandaki işleyişi ve mevzuatlarla ilgili edindiği bilgiler derlenerek mevcut tasarının güncellenmesi ve yasalaşması amacıyla resmi makamlar nezdinde girişimler yapılmaktadır. Bunun bir gün hayata geçmesi halinde bu hizmetlerin daha verimli bir şekilde yürütüleceği değerlendirilmektedir.

Bu süreçte ODD çeşitli üniversitelerde ve güvenlik fuarlarında düzenlenen seminerler, kurslar ve eğitim programlarıyla özel dedektifliğin daha iyi tanınması ve uluslararası standartlarda hizmet yapılması için yoğun çaba harcamaktadır.

Çalışmalarda başarılar diler ve iyi vakitler geçirmenizi dilerim.”

ÖDD Onursal Başkanı Prof. Dr. Sevil ATASOY’un açılış konuşması sonrasında “IKD 2018 Genel Kurulu” çalışmaları gündem dâhilinde IKD Başkan Tony IMOSSI ve Başkan Yrd. George HIRTL tarafından başlatıldı.

IKD 2018 Genel Kurulu Gündemi sırasıyla

1. 2.Haziran 2017 tarihinde Helsinki/Finlandiya’da yapılan toplantı tutanağı gözden geçirildi ve onaylandı.
2.İşlenen konular kısmında, Macaristan’da mevcut özel dedektiflik yasasının güncelleşmesi çalışmalarında IKD adına Başkan ve Genel Sekreterin Macar İçişleri Bakanlığına yapılan sunum ve tavsiyeler hakkında bilgi verildi. Bu tasarının henüz yasalaşmadığı ifade edildi.
3. IKD Başkan çalışma raporunu sundu. Macaristan’da yapılan sunum hakkında bilgi verdi. Avrupa Konseyi Tarafından çıkartılan “Kişisel Verilerin Korunması Kanunun” özel dedektiflik çalışmalarına olası etkileri hakkında detaylı bilgi verdi.
4. IKD Genel Başkan Yardımcısı raporunu sundu. Macaristan’da yapılan sunum hakkında bilgi verdi. Üye ülkelerin, ülkelerinde yaptıkları etkinlikler hakkında Genel sekreterliğe bilgi vermeleri ve bunları doğrudan web sayfalarına yükleyebileceklerini ifade etti, ayrıca yıllık raporların zamanında gönderilmesini istedi.
5. IKD Saymanı 31 Aralık 2017 itibariyle gelir, gider ve bütçe hakkında bilgi verdi, denetim raporu okundu ve bütçe kabul edildi.
6. IKD Üyesi ülkelerin raporları genel kurulun bilgisine sunuldu ve değerlendirmeler yapıldı.
IKD Üyesi Ülke Raporları gündeminde ÖDD TÜRKİYE’nin 11. Yılındaki faaliyetleri ÖDD Başkanı İsmail YETİMOĞLU tarafından genel kurula sunuldu.

ÖDD – ÖZEL DEDEKTİFLER DERNEĞİ FAALİYETLERİ

  • Türkiye’de ilk kez 2007 yılında Özel Dedektifler Derneğini kuruluşunu gerçekleştirdik,
  • IKD – Uluslararası Özel Dedektifler Dernekleri Federasyonu 2008 yılında üyesi olduk,
  • Uluslararası Özel Dedektiflik Etik Kuralları ve Meslek Standartlarını belirledik.
  • Özel Dedektifliği resmi kurumlarla nezdinde meslek olarak tanımlattık.
  • AB Standartlarında “Özel Dedektiflik Kanunu Taslağı” hazırladık.
  • 6 devlet Üniversitelisinde “Özel Dedektiflik” konulu seminer ve konferanslar verdik,
  • 2010 yılından beri Türkiye’de ilk kez Uludağ ve Kocaeli Üniversitesinde “Özel Dedektiflik” konulu dersler vermeye başladık.
  • “Dünyada ve Türkiye’de Özel Dedektiflik” kitabını yazdık.
  • IKD 2011 Genel Kuruluna ev sahipliği yaparak Dünya Özel Dedektiflerini İstanbul’da bir araya getirdik ve “Uluslararası Özel Dedektifler Sempozyumu” gerçekleştirdik.
  • Almaya, Macaristan, Slovenya ve İtalya ‘da faaliyet gösteren “Özel Dedektifler Dernekleri” ile işbirliği protokolleri imzaladık.
  • Polis Akademisi ve Ankara Barosu nezdinde konferanslar verdik,
  • Uluslararası Özel Dedektifler Yaz Okulu / Romanya “9. dönem dekanlık” görevini yaptık,
  • Üsküdar Üniversitesi Bağımlılık ve Adli Bilimler Enstitüsü “Olay Yeri ve Kriminalistik Yüksek Lisans Programında” dersler verdik.
  • Türkiye geneli faaliyet gösteren “Özel Dedektiflik Firmalarının” Uluslararası meslek standartlar ve etik kuralları çerçevesinde hizmet vermelerini denetledik.
  • Özel Dedektiflik mesleğinin geliştirilmesi amacıyla hukuki çalışmalar yaptık. Ve IKD 2018 yılı Genel Kurul Toplantısını 2. Kez ÖDD’nin ev sahipliğinde İstanbul’da gerçekleştirdik.

7.Diğer Konular:

BID – Almanya Özel Dedektifler Derneği delegesi Bay Lothar Müller ve BDD – Alman Dedektifler Federal Birlik delegesi Bay Mager Heinrich söz aldı.

Almanya’daki mevcut iki derneğin birleşmesi müzakereleri ve süreç hakkında bilgi verdi,

Bay Lothar Müller;

Özel Dedektiflik hizmetlerinin ISO standardizasyonu ve mili standart çalışması hakkında bilgi verdi. Bu konuda 7 ülkenin işbirliği ile bir çalışma yürütüldüğü ve Ekim 2018 de iki ayrı ülkede toplantılar yapılacağı belirtildi. ISO standardının 2019 yılında Çin’de yapılacak toplantıda son şekli verilebileceği ifade edildi.

8. IKD Yönetimi 2019 yılı seçimleri. Mevcut yönetimin görevinin önümüzdeki yıl sona ereceği hatırlatılarak, Federasyon yeni bir ruh vermek üzere yeni adaylıklara açık olduğu ifade edildi.

9. On Bir İyi Adam Dedektif Ödülleri

ÖDD – Özel Dedektifleri Derneği ile IKD – Uluslararası Özel Dedektifler Dernekleri Federasyonu tarafından oluşturulan kurulun belirlemesi ile, ÖDD TÜRKİYE’nin 11.kuruluş yılı nedeniyle Türkiye’de Özel Dedektiflik Mesleğinin gelişimi ve uluslararası alanda itibarını artırmada katkıda bulunanlara verilmek üzere “11 İyi Adam Dedektif Ödülleri” ile birlikte “Onur Sertifikaları” ODD ve IKD imzasıyla aşağıdaki kişilere taktım edildi.

Onbir İyi Adam Dedektif Ödülleri

Prof. Dr. Sevil ATASOY ÖDD Onursal Başkanı
Üsküdar Üniversitesi Rektör Yrd. BM – Narkotik Kontrol Kurulu Üyesi

Tony IMOSSI IKD Başkanı
ABI – İngiltere Araştırmacılar Derneği

İsmail YETİMOĞLU ÖDD Başkanı
MaviAy Dedektiflik APF Türkiye Temsilcisi

Yusuf Vehbi DALDA ÖDD Onursal Başkanı
1.Sınıf Em. Emniyet Müdürü Güvenlik Eğitimi Uzmanı

Av. Murat SÖYLEMEZ ÖDD Başkan Yrd.
Söylemez Hukuk Bürosu

Ayla YORULMAZ ÖDD Genel Sekreteri
MaviAy Dedektiflik Şirketi

Av. Oya SÖYLEMEZ ÖDD Hukuk İşleri
Söylemez Hukuk Bürosu

Prof. DR. Gazi UÇKUN ÖDD Onursal Üyesi
Kocaeli Üniversitesi

Oryal ÜNVER ÖGF Başkanı
Viya Gurup – Güvenlik Uzmanı

George HIRTL IKD Başkan Yrd.
EURODET – Avrupa Dedektif Akademisi

Feridun BAYRAM ÖDD Onursal Üyesi
ISAF Güvenlik Fuarı

10. Gelecek yıllarda IKD yıllık toplantılarının belirlenmesi

2019 yılında Viyana/Avusturya (Aynı zamanda Avusturya derneğinin 10. kongresi)

2020 yılında Bükreş / Romanya

2021 yılında Slovenya’da yapılması kabul edildi ve toplantı sonlandırıldı.

11. Geleneksel IKD Şehir gezileri ve gala gecesi

Bu yoğun ve verimli çalışmalardan sonra IKD 2018 İstanbul Toplantısı katılımcıları Özel bir yat ile İstanbul Boğaz turu yaparak İstanbul’un eşsiz güzelliklerini seyredip sohbetler edildi.

IKD Toplantılarının geleneksel Gala Yemeği Kalamış Marina ve İstanbul manzaralı otelin rufundaki restoranda verilen canlı müzikli akşam yemeğiyle dostluklar perçinlenerek neşe içinde sonuçlandı.

Tüm katılımcılar, İstanbul’da olmalarından ve çok keyifli bir toplantı aktivitelerinden son derece memnun ayrılarak mutlu bir şekilde ülkelerine uğurlandılar.

Bu uluslararası organizasyonun ev sahipliğinde birlikte olduğumuz ÖDD Yönetim Kurulu Üyeleri Av. Yusuf Murat SÖYLEMEZ, Av. Raziye Oya SÖYLEMEZ, Ayla YORULMAZ ve ÖDD Kurumsal Üyeleri MaviAy Dedektiflik, Cosmos Dedektiflik (M. Okan DURDİL & Burcu KALKAVAN) Mac Dedektiflik Mustafa MAÇ, Dünya Dedektiflik Selçuk TOPRAK’a teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Saygılarımızla.

İstanbul, 18 Eylül 2018

İsmail Yetimoğlu

ÖDD Başkanı

Prof. Dr. Sevil Atasoy

ÖDD Onursal Başkanı

Yusuf Vehbi Dalda

IKD Delegesi

Polisiye / Aksiyon hikayesi: Postacı

Kulak zarıma tecavüz edercesine patlayan silahın sesini işittiğimde aydınlanan zihnim, küflü ekmek kokan ortamın rutubetini bastırırcasına genzimi yakan barut ve kulaklarımdaki çınlamanın yerini alan metal hışırtısı yanında insan sesi… Aralanan göz kapaklarımın beynime ilettiği görüntülerde yere kapaklanan birileri var. Metalik hışırtı bileklerine bağlanan zincirlerden geliyor. Bir de daha evvel yere serilmiş iki kişiye ait görüntü… Ölü iki kişi… Öldürülmüş, kafalarından vurulmuş iki kişi… Siyah betonun üzerinde bir toplu tabanca ve gerilim filmleri klişesi cızırdayan bir lamba. Benim canımı sıkan… Benim canımı sıkan ise; barut kokusunu tanıyordum!

Kafatasımın içinde Amerikalı bir gurup rock partisi veriyor adeta. Bu benzetmeyi yapabildiğime göre rock müzik dinlemekten hoşlandığımı düşünüyorum. Nasıl yani? Kendimi, şimdi mi tanıyordum?

Beynimdeki hengamenin kaynağı, sinir bozan ampulün aydınlatmakta aciz kaldığı odada bulunan, benim haricimdeki diğer insanlar. Çığlıklar atıyor ve ağlıyorlar. Önümde cansız uzanan bedenlere, kulaklarımın çınlamasına sebep olan patlamanın çıkış noktası olan silah marifeti ile az evvel açıldığını düşündüğüm deliklerden süzülen kan, ayaklarıma sıfır mesafesinde. Öylece dikiliyorum ayakta ve kendime dair bilgiler toplamaya çalışıyorum. Parti yerini, felaketin çığlıklarına bırakıyorken bir şey fark ediyorum. Titriyorum! Kimliğimi bulma çalışmalarım bir anda sumen altı ediliyor yetkili sinir sinyalleri tarafından ve mevcut durumuma ait ilk tepkiyi veriyorum. Korkuyorum!

Diğerlerininki yetmezmiş gibi bir de benim ayağıma bağlı olan zincirin metalik sesi çarpıyor nemli duvarların soyulan sıvalarına. İki betonun birleştiği bir köşeye düşüyorum ve düşme sonucu sert duvara çarpan başımın içinde beynimin, bir jöle gibi sağa sola vurduğunu hissediyorum. Kriz bildirimleri ardı ardına iletiliyor kafatasım içindeki cıvık organa. Keyifsiz yanan ve gerginliği tırmandıran adi ışığın aydınlattığı odanın bir köşesinde kuru kıçımın üstünde oturmuş ve düşünüyorum. En başta sorulması gerekeni şimdi soruyorum kendime. Neler oluyor a…. k….?

Odadakilerin ağlamaları kulaklarımı, parmaklarım ise kafa derimi tırmalıyor. Korku büyüyor ve kalp atışlarım hızlanıyor. Nefes yetmiyor ciğerlerime adeta. Korku büyüyor, daralıyorum. Güneşin alnında eriyen bir buz kütlesinin sefil cüreti kadar yitmeye başlayan bilincime karşı koymaya çalışıyorum. Korku beni esir alıyor ve…

Tekrar kendime geldiğimde genzimde bu defa kusmuk tadı hissediyorum. Nemin terlettiği betona devrilmiş pozisyondan doğrulurken, ağzımdan boşalan salyaların yapışkanlığı ile kendimden tiksiniyorum. Islak tişörtüme sıyırdığım kusmuğumu umursamamaya çalışarak, rahatmışım gibi yerime yerleşmeye çalışıyorum. Son göz kırpmam ile şimdiki zaman arasında geçen süreyi tahayyül edemiyorum ancak ritimsiz inleme dışındaki sessizliğe bakılırsa bir hayli baygın kaldığım aşikar. Odada altı kişiyiz ve yalnızca dördümüz nefes alma eylemini gerçekleştirme şansına sahibiz. İki ceset, kendilerini bulundukları pozisyona soktuğunu düşündüğüm silahın ucunda yatıyorlar öylece. Kımıldanmalarım, ayak bileğimi kavrayan zincirin sesi, diğer üçünün dikkatini çekiyor.

“İyi misin?” diye sordu kadın olanı.

Cevap vermek yerine panikle odayı inceliyorum. Lanet ışık bir boka yaramıyor. Ayaklanıyorum ve etrafa bakınmayı sürdürüyorum. Zincir beni duvara bağlıyor. Sıska bedenime rağmen sertçe asılıyorum tutsak ayağımı ancak nafile. Duvar da zincir de gerçek! Lambanın sallandığı tavana dikiyorum gözlerimi. Yarım metreden biraz daha dar kenarlı kare bir plaka var. Daha doğrusu bir kapı. Üzerindeki sürgü, çentiğine sürülmüş bir kapı… Yerde bir silah ve iki ceset… Odada dört kişiyiz ve kapı içerden kilitlendiğine göre… Tek silah ve iki ceset odanın ortasında…

Dokunulmazlık kalkanı ile kuşatılmışçasına atıyorum kendimi köşeme. Tedirginliğim ve korkum diğerlerinin de keyfini kaçırmaya yetiyor.

“Sakin ol!” diye bağırıyor tok bir erkek ses. İtaat ediyorum. O ise devam ediyor.

“Az evvel bir sara nöbeti geçirdin. İkincisini istemiyorsan sakin olmaya çalış.”

Başımı sallamakla yetiniyorum. Diğer ikisi de hitabın sahibini izliyor.

“Neler oluyor yahu?”

Genç bir erkek sesi yankılanıyor birden odanın içerisinde. Öfke ile devam ediyor.

“Eğer bu bir kamera şakası ise… Eğer bu a…k ağızlı bir youtuber tarafından düzenlenmiş bir ‘farkındalık’ videosu ise o pi..n gö..nden kan alacağım!”

Farkındalık kelimesini özellikle vurguladığını fark ediyorum. Üzerinde düşünmeme fırsat bırakmadan tok sesin sahibi tekrar konuşmaya başlıyor.

“Artık herkes sakin olabilir mi? Bunun bir şaka ya da bahsettiğin gibi bir program olduğunu sanmıyorum delikanlı. Durumumuz son derece gerçek.”

Kadın atılıyor birden.

“Nedir gerçek olan?”

Genç adam konuşacak olduysa da tok sesli adam el işareti ile durduruyor onu.

“Yerdeki cesetler, silah ve duvarlara prangalı ayaklarımız hanımefendi!” Tıslar gibi konuşması arasında bir es verip duraksıyor. Sonra devam ediyor.

“Durumumuzun realitesi artık zihnimizde canlandıysa bir şeyler yapmamız gerekiyor!”

“Sen de kimsin be adam? Survivor izleyen bir ev erkeği mi? Neden seni dinleyelim? Şu silahı alıp kafanı patlatmama ne dersin?”

Kafa patlatmak mı? Odadaki herkes bu ifadeden rahatsız olmuşken, atışmanın diğer tarafı girdi söze.

“Yerdeki silahın içinde mermi olduğuna eminsin demek! Bu da seni aramızdaki en büyük katil şüphelisi yapar delikanlı. Yerdeki cesetlerin katili hem de!”

“Ne diyorsun ulan sen?” diyerek ileri atılsa da genç adam, gerilen zincir adımına engel oldu. Artık daha rahatlamış görünen kadın girdi araya.

“Yerde yatanların ölü teşhisini koyduğuna göre de sen katilsin! Birbirimizi suçlamayı bırakalım da ne yapılacaksa eğer biran önce işe atılalım.”

“O…pumuz yaman çıktı!” dedi genç adam ve bir ıslıkla süsledi konuşmasını.

“O..puluk farkı bacak arandakiler ile oluyorsa onları bir kavanoz içinde eline verebilirim pislik seni!”

“Yeter!” Uzatmalı bir nağme ile sazı elinde tutmak istediğini belli eder bir gürleme püskürttü ağzından tok sesin sahibi. Varlığımdan habersiz süren sürtüşmelerden ben de rahatsızlık duymaya başlamıştım artık.

“Yeter! Tahminleri, gövde gösterilerini, ilkel insan muhabbetlerini bir kenara bırakalım ve durum değerlendirmesi yapalım lütfen artık. Benim adım Görkem Gündüz Tunçbilek. Ben bir doktorum. Mevcut durumumuza dair hiç ama hiçbir şey bilmiyorum.”

“Peh! Bu muydu tüm filmin be adam? Ben de bir bok konuşacaksın sandım.”

“Ukala tavırlarını bırakıp sen de adama eşlik etsene be serseri!” Genç adama cevabı kadın vermişti. Hakaretten hoşnut bir kahkaha attı. Kadın oralı olmadan söze girdi. Bense hala köşemde ve kıçıma batan zincirin huzursuzluğunda onları seyrediyor ve dinliyordum.

“Nurcan Göztepe benim adım da. Beden eğitimi öğretmeniyim. Aynı zamanda tekvando eğitmeniyim. Otuz dört yaşındayım. Maalesef ben de buraya gelişimize dair hiçbir şey hatırlamıyorum.”

Genç adam bir kahkaha daha savurdu nem buharının orta yerine. Konuşulanlardan keyif aldığını hissetmeme sebep olan bu tavrı, sinirlerimi hafiften germeye başlıyordu. Vurdumduymaz tavrı, içinde bulunduğumuz atmosferden çok daha sinir bozucuydu. “Şuradaki sünepe devam etsin, ben en sona kalmak istiyorum!” Kahkahası arasına sıkıştırdığı tükürüklü cümlesinde zikrettiği sünepe bendim. Oflamalar eşliğinde bakışlar bana çevrildiğinde, adıma yakışır bir eziklik haline büründüm. Korku hissini unutsam da heyecan sarmıştı her yanımı. Galiba genç adam haklıydı. Ben gerçek bir sünepeydim.

“Ben…” Çatallaşan ses tonum, içimden geçenleri ve ukala herifi destekler nitelikteydi. Nefesimi toplayıp bir kez daha konuşmayı denedim.

Aksiyon hikayeleri: Postacı devam ediyor

“Ben Cengiz. Sanırım postacıyım.” İkinci denememde de sesim titrek çıksa da cümlemi tamamlamıştım. Tasarlamadığım konuşma yalnızca beni değil, diğerlerini de tatmin etmemişti anlaşılan. Genç ve doktor aynı anda aynı soruyu sordular bana bakarak.

“Ne demek sanırım?” Yan gözlerle kesiştikten sonra baskın çıkan doktor oldu ve devam etti. Teşhisimi koymasını bekliyordum bense.

“Şimdi bir adım ilerledik işte. Bize verilen bir tür…” Duraksadı. “Sizin anlayacağınız şekilde bir tür ilaç ile uyutularak buraya getirildik sanırım. İçindeki etken madde de hafızamızda kayıplara sebep oldu. Tereddüdünün sebebi bu olsa gerek.”

“Ha s..tir lan!” Bir kez daha dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı genç adam. Tasmasının müsaade ettiği alan içerisinde karakteristik kahkahası ile şıngırtılı voltaya başladı. Nurcan ve Görkem oturuyor vaziyette sükut içindeydiler. Bense varlığımı unutturmak ister gibi oturduğum yerde kımıldamadan duruyordum. Aramızda bir katilin olduğunu yalnızca ben biliyormuşum gibi bir düşünceye kapıldığımdan, en iyi planın ölü taklidi yapmak olduğu gibi aptalca bir fikre büründüm. Genç haklıydı ve ben bir sünepeydim.

“Benim adım Piç Kemal. Hap, ot, bahis, rus… Tüm işleri çeviririm. Ayrıca ben buraya nasıl geldiğimizi gayet iyi biliyorum.”

Oturduğu yerden ayaklanırken doktor, gözlerim açıldı birden. Öğretmen kadın da bakışlarını, adının Kemal, lakabının Piç olduğunu söyleyen adama çevirdi.

“Sizi buraya ben getirdim!”

Zincirlerin homurtuları arasında yere atıldı Görkem. Beton zeminle buluşan bedenin sebep olduğu gürültüyü patlayan silahın sesi takip etti. İki el silah sesi. Kadının çığlığı ve acı içinde kıvrılan Kemal’in feryadı hâkimiyeti sağlamışken, köşemde nefesimi tutmaya başladım. “O…pu çocuğu!” inlemelerinin ardından, metalik sürtünme sesi işittim. Görkem elindeki silahı savururken, genç adam küfürlerine devam ediyordu. Bense bir şeylerin yolunda gitmediğini düşünüyordum.

Yığıldığı köşesinde eliyle silahtan ateşlenen merminin isabet ettiği yarasını arıyor, bir yandan da lügatimin çok ötesinde küfürler savuruyordu. Aynı duvarın iki köşesine zincirlendiğimiz Nurcan, kendi köşesine ait diğer duvarı paylaştığı Kemal’e bakıyordu korku içerisinde. Varsayımlar teker teker gerçeğe kavuşurken ve can çekişirken Kemal; kendi duvarını yumrukluyordu Görkem.

“Seni y..şak herif! Sadece eğleniyordum. Sizi ben getirmedim buraya o…pu çocuğu!”

İnlemeler eşliğinde konuşmaya çalışıyordu Kemal. Bu sözler Nurcan’ın hoşuna gitmemiş olacak ki tiz bir çığlık attı.

“Ne?”

“Ne eğlenmesi ulan?”

Doktor, öğretmenin çığlığını umursamamış,  pişmanlık ve öfke ile bağırıyordu Kemal’e. Bense unutulmuş olmanın huzuru içerisindeydim. Aklımda ise yolunda gitmeyen işin, Kemal ile ilgili olmadığı düşüncesi vardı. Kafam iyice karışmaya başlıyordu. Bir insan can çekişiyordu ve ben bununla ilgilenmiyordum.

“Kansız köpek! Vurdun beni!”

“Oğlum sen aptal mısın? Vurdurdun kendini! Böyle bir ortamda eğlenmek mi olur?”

Başının dayandığı duvara sırtını yaslamak ister gibi geri çekti kendini Kemal. Gerçekten vurulmuştu ama bana neydi. Yolunda gitmeyen neydi?

“Allah’ım! Ben ne yaptım?”

Volta sırası doktordaydı. Kemal’e döndü hızla.

“Çabuk kıyafetlerini çıkar. Bana yaralarını göster. Belki bir şeyler yapabiliriz.”

“S..tir lan!”

Kemal’in umursamaz tavrına çıkış Nurcan Öğretmen’den geldi.

“Bencilliği bırak da şu adamın dediğini yap. O bir doktor sersem! Ölüyorsun yahu!”

Başım bir sağa bir sola dönüyordu. Konuşmalar hem hızlanmış hem de gürleşmişti. Kemal ölüm hissine kapılınca panikle tişörtünü çıkardı. Cılız aydınlatma oluk oluk akan kanı çok net gösteriyordu.

“Lanet olsun!” dedi doktor. “Kaburganın altında görünüyor yara. Birçok iç organa hasar vermiş olabilir mermi. Derhal tişörtünü tampon yap yarana. Fakat iki el işaret ettim ben. Diğer mermi nereye isabet etti? Kontrol et kendini.”

Talimatlarının uygulanmasını beklerken tıbbi terimler dolanmaya başladı diline birden. Kemal’dense ne bir ses çıkıyor ne de bir hareket görünüyordu. Durumu nihayet fark edebilmişti sonunda.

“Allah kahretsin! Allah kahretsin!”

Aramızda bir katilin varlığı düşüncesi artık netlik kazanmıştı. Doktor, hayat kurmak için yemin içmiş bir mümessil, an itibariyle can alıcı melek kostümünü giymişti. Durumumuz mevcut atmosferin girdabında savrulmuş, öğretmen köşesinde mini bir kriz geçiriyordu. Aramızda duran silahın öldürücü etkisi unutulmuş ve sessizlik, liderlik sıfatını bir katil olmasına rağmen elinden bırakmak istemeyen doktor tarafından bozulmuştu.

“Çok üzgünüm. Böylelikle yaşadıklarımızın bir şakanın çok ötesinde olduğunu görmüş oluyoruz. Şimdi tekrar toparlanmalı bir plan yapmalıyız. Burada oluşumuzun bir amacı olmalı.”

“Ne saçmalıyorsun sen be adam?” diyerek çıkıştı öğretmen. Artık ayağa kalkmıştı ve bileğine bağlı zinciri umursamıyordu. Bense sürümüzün liderinin bir cümlesine takılmıştım. Burada bulunuş amacım neydi acaba?

“Bir avuç odada üç tane ölü adam yatıyor ve üçüncüsü senin imzanı taşıyor adi herif!”

Aksiyon hikayeleri: Postacı

İktidarsız ışık altında ihtişamlı görünmek ister gibi derin bir nefes çekti içine patron doktor. Tok sesini rutubetli odanın dört duvarına püskürterek konuşmaya başladı. Kusmak istiyordum. Ayrıca neden postacı olduğumu söylediğimi anlayama çalışıyordum. Doktor haklıydı sanırım. Bize verilen ilaçlar her ne ise mazimizi birkaç dakika ile sınırlandırıyor olmalıydı. Umarım bu durum geçicidir diye ümit etmekten başka çıkarım yok. Ha bir de doktoru dinlemek tabi…

“Yeteri kadar gergin bir haldeyiz ve daha fazlasını istemiyorum. Sizin canınız da bu aptalınki kadar kıymetsiz olabilir ancak ben burada ölmek istemiyorum. Şimdi sesli düşüneceğim ve sizin de dikkatinizi çeken bir detay olursa lütfen bana yardımcı olun.” Bileğindeki zincirlerin akortsuz ritmi eşliğinde kısa sürecek voltaya başladı. Sonra devam etti.

“Karanlıktaydım. Ne kadar süre ışıksız oturduğumu ve aklımdan ne geçtiğini hatırlamıyorum. İki el patlama sesi duydum ve arkasından bağrışlar geldi. Şu lanet ışık yandı daha sonra. Sonuç; buradayız!”

“Aman! Bu muydu planın? Aynı boktan odadayız be adam görmüyor musun?”

Bence öğretmen haklıydı. Etkileyici ses tonu ardında barındırdığı sıradanlığı kelime kelime zihnimize işlerken, ben de bu bayağı diyalogdan sıkılmıştım. Bir filmde izlediğim sahnenin gerçek olmasını isterdim. Cebini kurcalayıp, bir anahtar ya da bir mektup bulması beni son derece etkilerdi. Bir dakika! Kıçıma batan metal kuyruk sokumumda güzel bir yer edinmişken ellerimi ceplerime soktum. Sonuç nafile… Bir film setinde değildik. Benim hareketlerim diğerlerinin de dikkatini çekmiş olmalı ki aynı anda aranmaya başladılar. Nedense onların bu hevesli hali ve sonuçsuz eylemleri hoşuma gitmişti. Neyse ki kıkırdamalarım zincirlerden çıkan sesin üzerine çıkmamıştı.

“Allah aşkına neden burada olduğumuzu biri açıklayabilir mi?”

Nurcan’ın çığlık barındıran sorusu içimi ferahlattı. Şu, yerde yatanlar da muhtemelen ölmeden önce bu soruyu sormuşlardır kendilerine. Karizmatik liderimiz otokontrolü tek elde tutmakta ısrarcıydı.

“Şu soruyu cevaplamaya ne dersin: Seni buraya kim kapatmış olabilir?”

Ortamın gerilmesi, benim rahatlamama sebep oluyordu. Öğretmenin yüzünü ekşitmesi ve tasmasının müsaade sınırınca ilerleyerek doktora çıkışmasını izliyordum.

“Ne diyorsun sen be? Beni buraya getiren o…pu çocuğu ile seninki aynı kişi unutma. O halde sen söyle bakalım, seni kim kapattı buraya?”

Doktorun tavrı tüm heyecanımın yitmesine sebep oldu. Yılsonu müsameresine soluksuz hazırlanmış bir velet gibi kendi sunumunu serinkanlılıkla aktarmaya başladı.

“İşte şimdi bir adım kat edebileceğiz. Benim burada bulunuşumu açıklayacak pek çok sebep olabilir. Söylediğim gibi ben bir doktorum ve her zaman hayat kurtaramayabiliyoruz. Belki bir hasta yakını benden intikam almak istiyor olabilir.”

İyi başlayıp, kötü bitirdi gibi bir hisse kapıldım. Yine de kalbim kımıl kımıldı.

“Peki ben? Zayıf not verdiğim bir öğrenci mi benden intikam almak istiyor? Bu adam da kesin zarfları açarak alıcıya teslim ettiği için buradadır değil mi?”

Bu adam dediği bendim. Konuşma sırası bana gelmişti anlaşılan. Sükût hali şevkimi giderek düşürüyordu. Cılız bir sesle “Ben öyle bir şey yapmadım.” diyebildim.

Oflamalar, zincir şıngırtılarının üzerine çıkmıştı. Sanki kız çocuk doğmuştu ve tekrar sessizlik kaplamıştı mezarlığımızı. Mezarlık mı? Neden bu yakıştırmayı yapmıştım acaba? Ölümü kabullenmiştim. Tekrar huzursuzluk kapladı bedenimi. Korku değil, huzursuzluktu bu. Belki de ölemeyeceğimi düşünüyordum. Bilmiyorum.

“Evet!” dedi birden doktor. “Kesinlikle bir intikam hesaplaşması içerisindeyiz. Belki de birbirimize dürüst davranmıyoruz ve…”

Doktor konuşmasına devam ederken huzursuzluğumu rahatlatan düşünceler hücum etmeye başladı zihnime. Ardından dilimden dökülüverdi. Lider afallamıştı sözünün kesilmesi karşısında.

“Ben bir ses duyduğumu hatırlıyorum!” dedim ve doktor bir fotoğraf karesi gibi donakaldı.

“Ne sesi?”

Öğretmene döndüm.

“Karanlıktayken. Silah sesinden önce metal sürtünme sesi işittiğimi hatırlıyorum.”

Boş bakışlar yerleşti ikisinin de göz çukurları içine. Sonra doktor zincirli ayağını salladı görmemizi ve duymamızı ister gibi. “Hayır, bu ses değil!” diyemedim. Tavandaki demir plakaya çevirdim gözlerimi. Yeniden içimin daraldığını hissetmeye başladım. Aynı havayı soluduğum iki aptal ile birlikte olduğumu düşünmeye başladım. Sonra birden öğretmen ile aramızda duran silaha takıldı gözlerim.

“Biliyorum!” dedim.

“Neyi?” der gibi bakıyorlardı bana.

“Sizleri tanıyorum ben.” İkisi de dilleri tutulmuş gibiydiler. Dudaklarımdan dökülecek sözlerin umut doğurmasını bekliyorlardı adeta.

“Ben bir postacıyım. Sen doktor, seni bir hastanın tedavisini ret ederken gördüm. İşimi yapıyor ve postanı teslim ediyordum. Seni de gördüm öğretmen. Kilolu bir öğrencini beden eğitimi dersinde aşağılıyordun. Üstelik tek kabahati takla atamamasıydı. Piç Kemal’i gençlere zehir satarken, diğer iki polisi de rüşvet alırken gördüm.”

Yalnızca bakıyorlardı bana. Sessizliklerinin sebebi kötü birey olmalarından kaynaklanıyordu.

“Kötü olmayı becerebildiğiniz kadar keşke zeki de olsaydınız. Tavandaki kapıyı fark etmemiş olduğunuzu düşünmüyorum ancak plakanın içerden sürgülenmiş oluşunu fark edemediniz. Bu da bizi bu odaya kapatanın, içerde olduğunu gösterir bize. Kaldı ki iki cesedin ayakucunda duran tek silahı fark etmemiş olmanız da şaşırtıcı. Bu da bize, katilin, birkaç dakika öncesine kadar dördümüzden biri olduğunu gösterir.”

O sırada öğretmen aramızda duran silaha doğru hamle yapsa da ondan önce davrandım. Tabanca artık elimdeydi.

“Bir huzursuzluk kapladı içimi. Doktor, Kemal’i vurduğunda… Altı mermi kapasiteli silahta bir mermiyi boşa harcadı aptal herif. Altımız için birer mermi duruyordu silahta. Sizin ve sizin kötülüğünüze müdahale etmeyen benim için.”

Silahı doktora doğrulttum ve tetiğe bastım. Öğretmenin aciz çığlığı kulaklarımı tırmalamaya başladı. Namluyu kendisine doğrulttuğumda alelacele bir soru sorma ihtiyacı hissetmiş olmalı ki ellerini havaya kaldırarak sordu.

“Sen! Sen ne dağıtıyordun ki bizi gördüğünde?”

İşte beklediğim soru buydu.

“Adalet!”

Hikaye: Gerbera

Hava kararmak üzereydi. Çiçekçinin önüne park ettik aracımızı.

Olay Yeri İnceleme Şubesi’nin elemanları işlerini bitirmişler, çantalarını minibüse yerleştirmekle meşguldüler.

Bir yanı emlakçı, diğer yanı butik olan dükkana adım attığımızda, çiçek kokusundan önce kan kokusu çarptı burnumuza. Mekanın orta yerinde, takım elbiseli bir adam yatıyordu. Göğsünden iki kez vurulmuştu. Bir diğer kurşun ise sol gözünün altından girmişti. Göğüs cebinde bordo bir mendil olan lacivert takım elbisesi ‘pahalıyım ben’ diye bas bas bağırıyordu. Altmışlarında görünmesine karşın sporla haşır neşir olduğu belli oluyordu. Üstlerden kendisini terk eden saçlarının neden olduğu boşluğu, yan kısımlardan uzattıklarıyla örtmeye çalışmıştı. Kızıla çalan bir renge boyalıydı saçları. Doğal görünmesini sağlamak için olacak, şakaklarını ve favorilerini boyatmamış, beyaz bırakmıştı.

Üzerinde kasanın da bulunduğu küçük masanın üzerindeki bir dizüstü bilgisayara dikkatle bakarken bulduk Olay Yeri İnceleme’den Oktay Komiser ve yanındakileri.

“Kamera kayıtlarını inceliyoruz,” dedi Oktay Komiser. “Soyguna gelmiş, müşteriyi öldürmüş.”

“Maktul kimmiş?” diye sordu Amirim.

“Kudret Nayman. Altmış dört yaşında. Cebinden çıkan kartvizitlere bakılırsa matbaa sahibiymiş.”

“Kimlik çıkmadı mı üzerinden?”

“Katili cüzdanını ve telefonunu götürmüş.”

“Başa alsanıza,” dedi Amirim.

Maktul elinde gül demetiyle kasanın önünde bekliyordu görüntülerde. Çiçekçi kredi kartını post makinesine takıp işlem yapmaya başladığı sırada, kafasında sadece gözleri ve ağzını açıkta bırakan kar maskesi olan bir şahıs, elinde tabancayla içeri giriyordu. Önce çiçekçiye doğrultuyordu silahını, sonra da maktule.

Aralık çubuğuna basarak görüntüyü durdurdu Amirim. Orta boylu, üç tel kalmış saçını jöleleyip özenle arkaya doğru taramış çiçekçiye döndü: “Ne dedi burada size?”

“Kımıldamamamızı söyledi, sonra da kasadaki parayı istedi.”

“Maktule de bir şey söylemiş.”

“Evet… Ters bir hareket yapmamasını söyledi.”

Çiçekçi parayı uzatırken, soyguncu ani bir hareketle dönüp müşteriye ateş ediyordu.

Amirim tekrar durdurdu videoyu.

“Ateş etmeden bir şey söyledi mi?”

“Sana ters bir şey yapmamanı söylemiştim, dedi.”

Görüntüde maktulün hareket ettiği görülmüyordu. Amirim, “Biraz geriye alalım,” dedi.

Tekrar izledik. Adamcağız bırak ters bir hareket yapmayı, kılını kıpırdatmamıştı. Soyguncu,ilk iki kurşundan sonra yere yığılan adamın bir de kafasına ateş etmişti. Daha sonra da adamın cebinden cüzdanını ve elinden yere düşen cep telefonunu alarak dışarı fırlamıştı.

“Soyguncuyla maktulün birbirlerini daha önceden tanıdıklarına dair bir şey dikkatini çekti mi?” diye sordu Amirim.

“Hayır,” dedi çiçekçi.

“Kurşunlardan başka bir şey var mı elimizde Oktay?” diye sordu Amirim.

“Bir de çamurlu ayak izleri. Başka bir şey yok. Bir yere dokunmamış, zaten şekilde görüldüğü gibi elinde de eldiven varmış.”

Amirim çiçekçiye döndü: “Dışarı çıktıktan sonra arabaya mı bindi, yaya olarak mı kaçtı, görebildin mi?”

“Yok Amirim,” diye cevap verdi çiçekçi, “ardından bakacak halim mi vardı?”

“Görüntüleri bir kez daha izleyebilir miyiz?” dedim.

Adam dükkana ilk girdiğinde dikkatimi çeken bir şey olmuştu. İçeri girmiş ve kafasını sağa doğru çevirip bir şeye ya da bir yere bakmıştı.

“Dışarıda bekleyen bir ortağı mı vardı acaba?” dedim.

Bilgisayarın ekranına iyice yaklaşan Amirim, “Yok,” dedi, “birisine bakmamış, hapşırmış.”

Kapının hemen sağındaki vitrinde duran gerberalara doğru yürürken, “Herif ya nezle filandı ya da çiçeklere alerjisi var,” dedi. Yakın gözlüklerini takıp çiçeklere iyice yaklaştı: “Bunlara sprey filan sıkıyor musunuz?”

“Bizde öyle şey olmaz Amirim,” dedi çiçekçi, ” tamamen kendi doğal kokuları.”

“O zaman çiçeklerin üzerindeki damlacıklar herifin ağzından çıkan salgılar. Oktay, çocukları çağır da şu papatyaların üzerinden örnek alsınlar.”

Oktay Komiser, “Papatyaları alıyoruz,” dedi çiçekçiye.

“Alın Amirim,” dedi çiçekçi, “feda olsun size.”

“Feda mı olsun? Kanıt olarak alıyoruz dallama, sevgilimize götürmek için değil!” oldu Oktay Komiser’in veda sözleri.

***

Maktulün eşi Nazlı Nayman, otuzlu yaşlarının başında, güzel bir kadındı. Kocasının ölüm haberini verdiğimizde ağlamadı, çığlık da atmadı. Sanki, “Kocanız öldürüldü,” değil de, “Arabanızın tamponu çizildi,” demişiz gibi, “Kim öldürmüş?” diye sordu: “Kıskanç bir sevgili, koca?”

***

Morgda cesedi teşhis ettikten sonra Merkez’de ifadesini aldık Nazlı Hanımın. Cinayet saatinde sahibi olduğu sanat galerisinde olduğunu söyledi.

“On yıl önce evlendik. İkinci eşiyim Kudret’in,” dedi. ” İlk birkaç yıl iyiydik. Sonra gözü dışarıya kaydı. Bizim ilişkimiz başladığında da evliydi zaten. Üniversite öğrencisiydim daha. Yayıncılık fuarı açılmıştı. Harçlığımı çıkarmak için arada sırada fuar ve sergilerde çalışıyordum. Orada tanıştık. İlgilendi benimle. Yakışıklı, havalı, lüks yaşamı olan bir adamdı. Hoşuma gitti ilgisi. Dürüst davrandı, evli olduğunu saklamadı. Birkaç kez yemeğe çıkardı beni. Aşık olmuştum. Bir yıl kadar bu şekilde beraber olduk. Ben okulu bitirince karısından boşandı, evlendik.”

“Son zamanlarda nasıldı evliliğiniz?”

“Dört yıl kadar oldu fiili olarak biteli. Haftalarca birbirimizin yüzünü görmediğimiz olur… yani olurdu.”

Yüzüne nasıl baktıysak kadının, açıklamak gereğini duydu: “Niye boşanmıyoruz ya da hangimiz boşanmamak için ayak diretiyor diye düşünüyorsunuz sanırım.”

Böyle sorguları severim; ifadesini aldığınız kişi sizi yormaz, hem soruları sorar hem de yanıtları verir.

“Aslında ikimiz de boşanma yanlısıydık. Aşk biteli yıllar olmuş, saygıyı, sevgiyi tüketmişiz. Artık aynı evde ne işimiz var değil mi?”

Sorusunu bize değil de kendisine sorduğunu bildiğimizden sessiz kalıp devam etmesini bekledik.

“Kendisine başka bir ev almıştı. Orada yaşıyordu. Zorunlu olmadıkça bir araya gelmiyorduk. Sonra o kendi evine, ben kendi evime.”

“Son zamanlarda bir birliktelik yaşayıp yaşamadığını…”

Nazlı hanım Amirimin cümlesini tamamlamasına fırsat vermedi.

“O kadar yüz göz değildik Komiser Bey.”

“Vurulduğu sırada çiçek alıyormuş. Romantik bir akşam geçirmeyi planladığını düşünüyoruz.”

Amirimin nezaket çerçevesinde kalmaya çalışarak sorduğu soru Nazlı Hanım’ı çok eğlendirmiş olmalıydı.

“Romantik mi? Gönlünün değil, organının götürdüğü yere giden bir adamdı Kudret.”

Yanaklarımın kızardığı belli olmasın diye not defterime bir şeyler yazıyormuş gibi kafamı eğdim.

“Ben hala neden boşanmadığınızı anlayabilmiş değilim,” diye devam etti Amirim.

“Kudret devletle iş yapardı. Aklınıza gelebilecek her türlü kamu kurumunun işlerini o alırdı. Kitabından broşürüne, afişinden dosya kapağına kadar…”

Bunun boşanmakla, daha doğrusu boşanamamakla ne gibi bir ilgisi olabileceğini anlayamamıştım. Amirime baktım, o da pek anlamışa benzemiyordu. Nazlı Hanım, mal mal bakıştığımızı görünce açıklama gereği hissetti: “Beyefendinin eşinden çekiniyordu. Malum, hanımefendi, eşlerinden ayrılan, yuvalarını yıkan erkeklerden pek haz etmez.”

“Devletten bir daha iş alamamaktan korkuyordu yani?”

Nazlı Hanım, “Kalın kafanıza girdi nihayet” bakışıyla vurdu bizi: “Bu yüzden de görünürde mutlu aile tablosu çiziyor, gizliden de kendi hayatlarımızı yaşıyorduk. Yalnızca açılışlar, iftar yemekleri gibi sosyal ortamlarda birlikte görünüyorduk.”

“Evlilik sözleşmeniz yapmış mıydınız?”

“Sanırım benimle evlendiğinde bana gerçekten aşıktı ve sonsuza kadar birlikte olacağımızı düşünüyordu. Teklif bile etmedi böyle bir şeyi. Aklından bile geçirdiğini sanmıyorum.”

“Yani öldüğüne göre…”

Nazlı Hanım lafı Amirimin ağzından aldı.

“Hayır. Bütün mirası bana kalmayacak. İlk eşinden bir oğlu var”

***

Kudret Nayman’ın özel bir üniversitede öğrenci olan oğlu Kutsi, babasının ölüm haberini alır almaz Uludağ’daki hafta sonu tatilini yarıda keserek Ankara’ya gelmişti.

Sabah ilk işimiz onu ziyaret etmek oldu. Çankaya’da, kapısında güvenliğe kimlik bilgilerinizi vermeden giremediğiniz, her köşesi kameralarla donatılmış bir sitede yaşıyordu. Oturduğu bloğa girdiğimizde, çevresine göz atan Amirim, “Bu ne lan, Anıtkabir’de bile bu kadar mermer kullanılmamıştır herhalde,” diye mırıldandı.

***

Kutsi’nin oturduğu dairenin salonu benim yaşadığım evden daha büyüktü. Geniş pencerelerinden Ankara manzarasını; şehri baştan sona kaplayan iğrenç beton yığınlarını görebiliyordunuz.

Kutsi’nin üzerinde marka bir gömlek ve pantolon vardı. Pahalı kılık kıyafet, özenle kesilmiş, jölelenmiş saçlar ve alınmış kaşlara rağmen yine de pek bir şeye benzemiyordu delikanlı. Babası rahmetli o yaşında ve nefes almazken bile oğlundan daha yakışıklıydı. İnternette yapmış olduğum araştırmada annesinin fotoğrafını görmüştüm. Güzel bir kadındı. Böyle iki güzel insanın ortak çalışmasından bu şekilde bir ürün ortaya çıkması şaşırtıcıydı. Belki de oğlan dayıya çekmişti.

“Nazlı denen o kadına bakın siz,” dedi sinirli bir biçimde. “Babam kendisinden boşanmadığı için parasına konamıyordu. O keş sevgilisiyle birlikte öldürmüşlerdir babamı.”

Keş sevgiliyi defterime not aldım.

“Pek sevmiyorsunuz galiba Nazlı Hanımı,” dedi Amirim.

“Nesini sevecekmişim?” diye aksilendi Kutsi. “Onun yüzünden evden ayrılmak zorunda kaldım, genç yaşımda hayat mücadelesinin içinde buldum kendimi.”

Ulan duyan da pazarda limon satıp, köprü altında yatıyor sanacak!

“Babanızla görüşür müydünüz?” diye sordu Amirim.

“Elbette,” diye cevap verdi Kutsi. Kanepede yanında oturan uzun siyah saçlı, uzun boylu, uzun bacaklı kızı omzundan tutup kendine yasladı. “Yeşim’le tanıştıracaktım yarın akşam kendisini. Birlikte yemek yiyecektik.”

Başını sevgilisinin omzuna yasladı uzun siyah saçlı, uzun boylu, uzun bacaklı Yeşim.

“Babanız,” dedi Amirim, “saldırıya uğradığı sırada çiçekçideymiş, gül buketi yaptırmış.”

“Ne var bunda?” dedi Kutsi.

“Cebinden de küçük mavi haplardan ve prezervatif çıktı. Bir zarf içinde de beş yüz dolar.”

“Babam sağlıklı bir adamdı. Uzun zamandır da o karısı olacak kadından ayrıydı.”

“Kiminle buluşmaya gittiğini bilmiyorsunuz yani?”

“Hiçbir fikrim yok.”

***

“İyi bir insandı Kudret Bey,” dedi on beş yıldır şoförlüğünü yapan Mustafa. “Allah rahmet eylesin.”

“Zampara adammış patronun,” dedi Amirim.

Başını öne eğdi Mustafa, “O yönünü bilemem,” dedi. “Ben bir kötülüğünü görmedim.”

“Dün izin vermiş sana.”

“Öğleden sonra bir toplantıya götürmüştüm kendisini. Şirkete geldiğimizde gidebileceğimi söyledi.”

“Hanım arkadaşlarıyla buluşacağı zaman sen mi bırakırdın gideceği yere?”

“Yok, özel işleri olduğu zaman kendisi alırdı arabayı.”

“Hiç birini görmedin mi yani sen bu arkadaşların?”

“Görmedim. Şirketle ilgili işlere götürür getirirdim ben onu.”

***

Günün geri kalan kısmını Merkez’de geçirdik.

Kudret Nayman’ın başı yasalarla hiç belaya girmemişti. İnternetten, medyada hakkında çıkan haberlere göz gezdirdik. Yıllardır yayıncılık sektöründeydi. İktidarla arasını her devirde iyi tutmuştu. Birçok bakanlık ve kamu kuruluşunun reklam, tanıtım, baskı işlerini yapmış, devletten büyük ihaleler almıştı. Açılışlarda ve davetlerde, Nazlı Hanımla birlikte gayet başarıyla mutlu aile tablosu çiziyorlardı. Kredi kartı harcamalarında da bir gariplik yoktu.

Kutsi’nin de şimdiye kadar bizi ilgilendirecek bir meselesi olmamıştı.

“Sen yine de kredi kartı harcamalarına filan göz at,” dedi Amirim. “Lüks içinde yüzüyor oğlan. Böyle bir evde yaşayıp böyle kızlarla beraber olmanın faturası yüksek olmalı. Babası buna nasıl bir harçlık veriyormuş ki! Araştıralım bakalım, bu Kutsi’nin kumar, uyuşturucu gibi alışkanlıkları var mı? Kız demişken, o Yeşim’e de bir bakıver.”

Büroya gelir gelmez ilk ona bakmıştım zaten. Temizdi.

“Telefon şirketinden haber var mı?” diye sordu Amirim.

“Kudret beyin son iki aylık görüşme listesini talep ettik,” diye cevap verdim, “cevap bekliyoruz.”

“Buluşacağı kadını bulmamız lazım,” dedi Amirim.

Amirim de Nazlı Hanım gibi düşünüyordu anlaşılan.

“Kıskanç bir koca ya da sevgili mi diyorsunuz?”

“Soygun olmadığı kesin… Adam dükkana Kudret için gelmiş… Silahlı soygunu göze alıyorsan neden gidip de bir çiçekçi soyasın ki!..”

İlk eşi, Kudret beyden boşandıktan iki sene sonra tekrar evlenmiş ve İzmir’de yaşamaya başlamıştı. Ya Kudret bey eski eşine karşı oldukça bonkör davranmış ya da kadın kendisine tuttuğunu koparan bir avukat bulmuştu. Birkaç sene sonra yüzüne bakmayacağı Nazlı hanımla evlenebilmek Kudret beye lüks iki ev ve yüklü bir tazminata patlamıştı. Kutsi, annesiyle babasının boşandıktan sonra görüşmediklerini söylediğinden, kadını şimdilik şüpheli listesinden çıkardık.

***

Sabah Nazlı Hanımı sahibi olduğu sanat galerisinde ziyaret ettik. Ulus’ta, kentsel dönüşümle yeni bir çehre kazanan Hamamönü’ndeydi galeri.

“Hoş geldiniz Komiser Bey,” dedi, “biz de tam sabah kahvemizi içecektik.”

Boncuklu bir perdeyle salondan ayrılmış bölmeye doğru seslendi, “Berkay, misafirlerimiz var. Kahveler dört oldu.”

Berkay gerçekten iyi kahve yapıyordu. Genç, eli yüzü düzgün bir delikanlıydı. Taş çatlasa yirmi bir-yirmi iki yaşında filan olmalıydı. Anlaşılan çıtır merakı bu ailenin özelliklerinden biriydi.

“Kutsi’nin halt etmesi olmalı,” dedi gülerek Nazlı Hanım. “Babasını benim öldürttüğümü mü düşünüyor embesil?

“Şüpheli listesinden çıkartabilmemiz için Berkay Beyin cinayet saatinde nerede olduğunu bilmek zorundayız.”

“Birlikteydik. İki gün sonra Kadın Ressamlar Derneği’nin sergisi var, onun hazırlıklarını yapıyorduk.”

Berkay’ın yüzüne baktık. Delikanlı, “Yok Nazlı,” dedi, “matbaadaydım ben, davetiyeler için…”

***

Matbaa iki sokak ötedeydi. Matbaacı, Berkay’ın söylediğini doğruladı. Hatta işi söz verdikleri saate yetiştiremedikleri için delikanlı iki saat kadar dükkanda beklemek zorunda kalmıştı. Merkez’e dönünce hakkında araştırma yaptık. Güzel Sanatlar Fakültesi resim bölümünde öğrenciydi. Herhangi bir kaydı yoktu.

***

Topuklu ayakkabı sesleri, içerden gelen berbat bir Türkçe pop şarkısına kapıya kadar eşlik etti. Orta boylu, güzellik salonundan yeni çıkmışcasına bakımlı, sutyensiz giydiği askılı bluzuna varla yok arası mini bir etek eşlik eden güzel bir genç kadın açtı kapıyı. Beklediği tabii ki biz değildik. O da bakışlarıyla belli etti bunu zaten.

Burnuna dayadığımız kimliklerimizi görünce, bütün yüzü yanaklarına sürdüğü allık gibi kırmızıya kesti.

Amirimin, “Birkaç sorumuz olacaktı Arzu Hanım. İçeri girebilir miyiz?” sorusuyla kendine geldi genç kadın. Tedirgin bir biçimde eliyle içeriyi işaret etti. Zevkle döşenmiş salondaki kanepeye iliştik Amirimle. Arzu Hanım da karşımızdaki koltuğun ucuna ilişti.

Kadındaki tedirginliği sezen Amirim, “Ahlâk’tan değiliz,” dedi, “Cinayet Büro’dan geliyoruz.”

Cinayet Büro’dan geldiğimizi öğrenip de rahatlayan birine ilk kez rastladım.

“Sanırım şeyle ilgili geldiniz,” dedi, “şu cinayetle…”

“Telefonunda bulduğumuz mesajlara göre, cinayet gecesi Kudret Beyle randevunuz varmış,” dedi Amirim.

“Vardı,” dedi Arzu Hanım. “Ama gelmedi. Sabah televizyondan öğrendim başına gelenleri.”

“Ne kadar zamandır görüşüyordunuz kendisiyle?”

“Birkaç aydır.” Alt dudağı sarktı. “Mekanı cennet olsun, çok iyi bir insandı kendisi.”

Genç kadının dudağını toplamasını bekledi Amirim.

“Medeni durumunuz nedir Arzu Hanım?”

“Bekârım.”

“Erkek arkadaş? Nişanlı?”

“Hayır. Kimseyle ilişkim yok.”

Defterimden kafamı kaldırınca göz göze geldik. Bir an için salak salak birbirimize baktık.

“Yani duygusal olarak.”

“Size kafayı takan, yalnızca kendisiyle birlikte olmanızı isteyen, kıskançlık yapan biri var mı?”

“Hayır… Yok…” Mırıldanır gibi devam etti. “Çok fazla kişiyle görüşmüyorum zaten.”

“Kudret Beyle olan ilişkinizi kimler biliyordu?”

“Hiç kimse. Kudret bey cemiyet içinde önemli yeri olan bir insandı. O yüzden bu konuda oldukça titiz davranırdı.”

***

Kriminoloji laboratuarının başında Amirimin akademiden sınıf arkadaşı olmasaydı, DNA sonucunu iki günde almamız mümkün değildi.

Çankaya’da bir masaj salonunda koruma olarak çalışıyordu Saffet Övüner. Adam yaralamadan içeri girmiş, darbe girişiminden tutuklananlar nedeniyle cezaevlerinde yer kalmayınca, iki ay önce, denetimli olarak serbest bırakılmıştı. Haftada bir karakola gidip imza veriyordu.

“Ben bir şey yapmadım,” dedi.

“Hadi len!” dedi Amirim.

“Söylediğiniz saatte salonda olduğuma dair şahitlerim var,” diye diretti Saffet.

“İsimlerini ver de yalancı şahitlik, yardım ve yataklıktan onların da geçmişini sikelim,” diye karşılık verdi Amirim.

Masadaki dizüstü bilgisayardan soygun görüntülerini izlettik Saffet’e.

“Buradaki adamın yüzü görünmüyor,” dedi, “benim olduğumu kanıtlayamazsınız.”

“Geçen sene ayaklarından vurduğun adamın yüzüne tükürdüğün için DNA analizi ile yakalanmışsın. Ama akıllanmamışsın ki, lama gibi her gittiğin yere tükürüklerini saçıyorsun. Seni nasıl bulduğumuzu sanıyorsun.”

“DNA analizleri Adli Tıp’ta bir sene muhafaza edildikten sonra imha edilir,” dedim. “Kudret’i üç gün sonra vursaydın yırtacaktın.”

Saffet dalga mı geçiyorum yoksa ciddi miyim anlayamamıştı. Yüzüme baktı: “Essah mı?”

“Essah,” dedim.

“Şansımı sikeyim!” diye mırıldandı.

“Sen bize yardımcı olursan, biz de ifadende bunu belirtiriz, mahkeme heyeti de cezanı verirken bunu göz önünde bulundurur. Seçim senin… Seç ya da sıç!” dedi Amirim.

Saffet kurtuluşunun olmadığını anladığından mı yoksa böyle kötü bir espriye bir kez daha maruz kalmayı göze alamadığından mı bilmiyorum, çözüldü.

***

Kutsi’yi sorgu odasını gören tek taraflı aynalı odaya aldım. “Neler oluyor? Beni neden buraya getirdiniz?” diye sorup duruyordu.

“Sakin ol,” dedim. “Bir şey içmek ister misin? Su getireyim mi sana? İhtiyacın olacak.”

Penceredeki stor perdeyi kaldırınca gözleri şaşkınlıkla açıldı.

“Bu da ne demek oluyor? Yeşim’in ne işi var burada? Hemen avukatımı arıyorum!”

“Önce izle istersen.”

***

Uzun siyah saçlarını atkuyruğu yapmıştı manken kadar güzel Yeşim. Boyu ve bacakları yine uzundu. Ellerini masaya koymuştu, başı önündeydi.

“Böyle olmasını istemezdim,” dedi masanın diğer tarafında oturan Amirime. “Kutsi’yi kaybetmeyi göze alamadım.”

“Kudret Beyin seni gelin olarak kabul etmeyeceğinden mi korktun?”

Başını kaldırıp Amirimin yüzüne baktı Yeşim. “Böyle bir şey mümkün değildi.”

Kutsi öfkeyle yüzüme baktı, “Ne halt ettiğinizi sanıyorsunuz siz? Bu da ne böyle?”

“Hişşşt,” dedim, “dinlemeye devam et. Ayrıca edebini takın, öyle haltlı maltlı konuşma!”

“Daha tanışmamışsın bile adamla,” dedi Amirim.

Yeşim, başını, masanın üzerinde kenetlediği ellerine eğdi yine, “Tanışıyordum… İki yıldan beri tanıyordum kendisini…”

Amirim bir şey sormadı, Yeşim’in yüzüne bakmakla yetindi.

“Kudret Beyin kız arkadaşıydım.”

Kutsi bir şeyler söylemek istedi sanırım, ama sesi çıkmadı. Beti benzi atmıştı.

“Kız arkadaşı mı?” diye sordu Amirim bu kez. “Adam altmış küsur yaşındaydı, kız arkadaşı değil kızı olacak yaştasın onun.”

Derin bir nefes aldı Yeşim, “Anlayın işte…”

Derin bir nefes de Amirim aldı, “Anlayabilsem keşke!..”

“Dar gelirli bir ailenin kızıyım. Okul harcı, yurt parası, kitap masrafı, yeme içme… Zor bir hayatım vardı.”

“Kudret de senin için kolaylaştırdı hayatı. Nasıl tanıştınız?”

“Üst sınıftan bir kız arkadaşım açılışlarda, fuarlarda filan modellik yaptığını, iyi para kazandığını, benim de yapabileceğimi, anketörlük, garsonluk filan yaparak kendime yazık ettiğimi söyledi. Bir fuarda bana da iş ayarladı. Yatçılık ve denizcilik fuarı gibi bir şeydi. Lüks yatların filan olduğu. İşimiz birkaç saat sürmüştü. Arkadaşım gece bir işadamının kendisini yemeğe davet ettiğini, ama yanında bir arkadaşının olduğunu, benim de gelmemi istedi.”

“Kudret miydi bu arkadaş?”

“Evet. Beş yıldızlı bir otele yemeğe götürdüler bizi. Yemekten sonra odalarına çıkmamızı teklif ettiler. Ben kabul etmedim ama…”

“Ama arkadaşın seni ikna etti. Alkol de almıştınız biraz.”

“Sabah uyandığımda gitmişti. Komodinin üzerindeki paraya gördüm.”

“Garsonluk yaparak bahşişlerle beraber bir ayda ancak kazanacağın parayı birkaç saatte kazanmıştın,” diye geçirdim içimden.

“Ertesi gün telefon etti,” diye devam etti, “benimle görüşmek istediğini söyledi. Birkaç kez daha görüştük. Bir ay kadar sonra bana ev tutmak istediğini, onun gelmediği zamanlarda istediğim hayatı yaşamakta özgür olacağımı söyledi.”

“Tamam, o kadar ayrıntıya girme,” diyerek eliyle durmasını işaret etti Amirim, “Kutsi ne zaman devreye girdi?”

“Kutsi’yle arkadaşlarla gittiğim bir partide tanıştım.”

“Baba ve oğluyla aynı zamanda mı ilişkin vardı yani?”

“Kudret Bey’in oğlu olduğunu nereden bilebilirdim?”

Kutsi sandalyeye çökmüş, ellerini başının arasına almış, yüzünü gözünü ovuşturuyordu.

Amirim başını salladı, “Doğru… Bilemezdin… Ne zaman öğrendin?”

“Üç ay kadar önce. İlişkimiz ciddiye binmeye başladığında bana telefonundaki aile fotoğraflarını gösterdiğinde. Şoke olmuştum. Böyle bir şeyin başıma geldiğine inanamıyordum.”

“Seninki de talihsizlik. Koca memlekette…”

“Hemen Kudret Bey’i aradım ve evleneceğimi söyleyerek ilişkimi bitirdim.”

Kibar kızdı Yeşim, öldürttüğü adam için halâ Bey diyordu. Kutsi ise kızın kendisi ve yedi sülalesi hakkında daha başka şeyler söylemeye başlamıştı. Kendimi şu boktan Fransız vodvillerinden birini izliyormuş gibi hissetmeye başlamıştım.

“Sonra?”

“Kutsi seni ailemle tanıştırmak istiyorum deyince ne yapacağımı şaşırdım.”

“Saffet’i nereden tanıyordun?”

“Geçen sene birisi takmıştı kafayı bana, peşimi bırakmıyordu. Bir arkadaşıma bahsetmiştim, rahatsız eden biri var diye.”

“O da Saffet’i mi buldu sana?”

“Evet. Sonra adam peşimi bıraktı.”

Eh, adam kurşunlanmış bacaklarla ne yapsın?

“Başına bu talihsiz olay gelince de aklına yine Saffet’e başvurmak geldi. Kudret’i öldürmesi için on bin dolar vermişsin adama.”

“Aslında o kadar param yoktu. Annemin ameliyat olacağını söyledim, yarısını Kudret Bey’den, yarısını da Kutsi’den aldım.”

Kutsi cama olanca gücüyle bir yumruk savurdu.

***

Mahkemeye sevk edilmek üzere, narin bileklerine takılmış kelepçelerle savcılığa doğru yola çıktı Yeşim. Odaya Kutsi’yi almaya geri döndüğümde yerinde bulamadım. Bir veda bile etmeden gitmişti.

Taş Devri’nde Sevişmek

Kaç yaşındayım bilmiyorum. Doğarken orada değildim sanırım. Nasıl doğduğum konusunda bir fikrim de yok. Hatırladığım ilk görüntü bir mağaranın içinde altı kadar mahlûk oluşumuzdu. Günler ilerledikçe altı kişilik mahlûktan dördümüz dağıldık. Sadece koca adam ve koca kadın kaldı benim çıktığımda. Bir daha görüşülmedi.

Azı dişlerim dökülmeden önce yerleştim buraya. Çevrede az mağara var ve iyi mahlûklar yaşıyor. Üç mağara ötede oturan sitemizin yöneticisi Celal Çavuş’un kızı Necla’ya âşık olmasaydım belki çoktan başka yerlere gitmiş olurdum. Gizli gizli buluşuruz, kayaların üstüne uzanır batan güneşin ışığında ona dans figürleri sergilerim.

Konuştuğumuz Celal Çavuş’un kulağına gitmiş. Güneş batımına yakın çağırttı beni yanına:

“Ohomoğokosoğo,” dedi sakallarının arasında belli belirsiz ağzıyla. Hoş geldin, demek sizin dilinizde. (Sonraki konuşmaları sizin dilinizde aktaracağım.)

“Hoş bulduk, Celal Çavuş.”

“Nasılsın yiğidim?”

“Ateş tanrısına şükürler olsun. Bir sıkıntımız yok. Ya sen nasılsın, Celal Çavuş?”

“Senin ateş tanrın kadar mutlu etmiyor bizi taş tanrısı. Yaşlandık be koçum.”

“Aman Celal Çavuş, sen daha on mağara açarsın.”

“Öyle, öyle. İşler nasıl?”

“Birkaç mızrak satıyoruz günde. Ekonomik kriz kötü etkiledi bizi. Bir horoza üç tavuk veriyorlar. Bu durum bizim işleri karıştırdı tabii. Sen kira mevzuunu merak etme, o iş güvende.”

“Eyvtaştanrısı. Senin sözünün eri bir mahlûk olduğunu iyi bilirim.”

“Eyvateştanrısı. Hayrola, niçin çağırttın beni?”

“Bak yiğidim, seni severim. Mert delikanlısın. Üç koca ayıyı nasıl devirdiğin sitemizde çocuklara anlatılır durur. Üzerinden kaç zaman geçti, şu bebeler senin hikâyenle büyüdü. Yeni doğanlar da büyüyecek aynı hikâye ile.”

“Ateş tanrısı razı olsun, Celal Çavuş. Utandırdın beni.”

“Cümlemizden, hepimizin tanrısı razı olsun. Ahlâk dersen, sözüm yok. Kendini çok güzel yetiştirmişsin. Ben lafı uzatmasını sevmem, bilirsin, çok bile konuştum. Seni buraya niçin mi çağırdım? Kızım Necla ile görüşüyormuşsun. İnkâr etme. Nasıl desem ki, sevindim içten içe. Ciddi misin düşüncelerinde? Kızımı yarı yolda bırakmazsın değil mi?”

“Ciddiyim.”

“Kızıma iyi bakabilir misin?”

“Elimden geldiğince, Celal Çavuş… Baba mağarasındaki rahatlığını bozmam. Daha iyisini yapmaya çalışırım.”

Celal Çavuş ayağa kalktı. Saçına basıp sendeledi. Elini mağaranın duvarına yaslayıp dengesini sağladı.

“Madem öyle, Taş Tanrısı utandırmasın. Senden iyi damat bulacak değilim.”

“Size baba diyebilir miyim Celal Çavuş?”

“Oğlum?”

Kucaklaştık. O gece Celal Çavuş’un evinde bol kuyruk yağlı tilki kavurması yedik. Arpayı suyla karıştırıp iki tavuk karşılığında satın alınan on iki set taş bardaklardan iki tanesiyle içtik. İki bardak sonra bünyemde değişiklikler meydana geldi. Mağarama kendimi güç attım.

İçtiğim iki bardak arpa suyunun bünyemi uyuşturmasından dolayı sabah uyandığımda başım şiddetli ağrıyordu. Son avladığım kuşların tüylerinden yaptığım -sizin zamanınıza göre çift kişilik- yatağımdan zor kalktım.

Necla ile güneş tam tepedeyken buluşacaktık. Sitemizin büyük kıyafet mağarasından altı tavuğa aldığım eteğimin üstüne iki siyah tavşan kürkünden yaptığım kazağımı giydim. Ördek ayaklarıyla yaptığım ayakkabımı taşla sildikten sonra çıktım.

Güneş tam tepeye geldiğinde Canavar Salih Meydanı’ndaki kırık fıskiyenin önünde buluştuk. Kim kırmıştı bu fıskiyeyi? Site yöneticisi Celal Çavuş hâlâ bulamadı!

“Gecikmedim ya sevgilim,” dedi Necla simsiyah dişleriyle gülerek. “anca çıkabildim mağaradan.”

“Hayır, sevgilim,” burnunun sol deliğinden akan sümüğü parmağımla aldım, “tam vaktinde geldin.”

“Nereye gideceğiz?”

“Önce tiyatroya gidelim. Kuş Bahattin oyunu var. Onu izleriz.”

“Olur. Peki, sonra?”

“Yemek yeriz.”

“Tamam.”

“Senin yapmak istediğin bir şey varsa?”

“Yok. Bana uygundur bu plan.”

“Hadi, gidelim o zaman leydim.”

Sitemizdeki özel tiyatroya gittik. Daha sonra vermek şartıyla altı cilalı mızrak karşılığında iki bilet aldık. Kuş Bahattin oyununda çok eğlendik. Hatta bir kere elim memesine değdi yanlışlıkla. Gülerken, istem dışı yapılan bu fiil kızarmasına yol açtı. Kızarınca gözlerime daha bir hoş geldi. Gökyüzünün gündüz ki rengi gibi gözleri, güneşten daha kapalı renkte saçları ve karanlık dişleri; tam bir peri kızı…

Tiyatrodan çıkınca seyyar meyveci geçti önümüzden. Necla, üç öpücük verdi adama birer elma aldık. O andan itibaren kafamın sağ tarafında sivri -koçboynuzuna benzeyen- bir yara var. Tez zamanda iyileşmesi için ateş tanrısına çok dua ediyorum. Elmaları ısıra ısıra at etinden harika köfteler yapan Ana’nın Yeri’ne gittik. İkişer porsiyon köfte söyledik. Yanında taze koyun sütü içtik. Ördek ayaklarından yapılmış olan ayakkabılarımı rehin bırakarak hesabı ödemiş sayıldık. Mekân sahibi sıkı müşterimdi. O da tıpkı benim gibi inanca sahipti. Çıkarken “Ateştanrısınaısmarladık” demeyi ihmal etmedim.

Gökyüzünün rengi koyulaşmış, güneş sola geçmişti. Neclaların mağarasının önüne geldik. Veda konuşmasına sıra gelmişti.

“Ne yapacaksın hava aydınlanana kadar?” dedi, sivri çenesini sağa yatırarak.

“Uyuyacağım.”

“Uyumadan önce?”

“Bilmem. Sen?”

“Bilmem.”

“Öpeyim mi bir kere?”

“Komşular görür. Laf olur, söz olur.”

“Alacağım kızım seni.”

“Ben mal mıyım ki alıyorsun beni? Ne vereceksin babama peki?”

“Babana değil, sana vereceğim ücretini. Çok pahalıya gideceksin ateş tanrısızın kızı!”

“Ya, öyle mi? Kaç tavuk vereceksin peki?”

“Senin ücretini tavukla değil, ömrümle ödeyeceğim. Sana bir ömür vereceğim. Çok pahalı bir karısın.”

“Şapşik. Hadi git sen.”

“Öpmedim ki.”

“Sonra çok öpersini” dedi kızararak.

“Peki,” dedim “önce sen git.”

Necla, arkasını döndü ve mağarasına girdi. Kendi mağarama giderken İsmet ile Şevket’i gördüm. Bu iki serseri sitenin en baş belası mahlûklarıydı. Onlara fazla bakmadım. Olay çıksın istemedim çünkü. Onlar da bana ses etmediler. Uzaklaşınca derin bir nefes aldım ve mağarama girip yatağıma uzandım. Arpa suyundan sonra başıma giren ağrı ise sessiz sedasız gidivermişti.

Sabah uyandığımda çocukların şen şakrak sesleri içime huzur takviyesi yaptı. Büyük umutlarla çıktım tek göz mağaramdan. Necla ile evlenince burası küçük gelirdi. Hem Celal Çavuş da bize kendi mağarasını verir, kendisi de buraya yerleşirdi belki. Bizimle yaşamak isterse karşı çıkmamalı. Bu mağarayı kiraya verir, gelen tavuklarla da rahat yaşarız. Birikim bile yapılabilir. İleride Necla ile bize benzeyen yeni mahlûklar yaptığımızda lâzım olacak. Yarını düşünmekte fayda var.

Meydanda üç kuş kanat çırpımı uzaklıktaki geçimimi sağladığım mağaramı tanrıya dua ederek açtım. Girerken sağ ayağımla girerim hep.

Akşam oluncaya kadar on tane mızrak satabildim. Karşılığında aldığım tavukları ise kümese kapatıp mağaradan çıktım.

Barındığım mağarama geçerken Celal Çavuş’a bir iyi akşamlar dileğinde bulunulmalı diyerek onların mağarasına gittim. Üç kere yumruk attım. Mağaranın kapısı yuvarlandı. Celal Çavuş saçlarını elinde tutarak açtı kapıyı.

“Gecenin bu saati… Hayrola yiğidim?”

“Ben… Şey, iyi akşamlar demek için rahatsız etmiştim.”

“He. İyi akşamlar sana da. Buyurmaz mısın?”

“Teşekkür ederim. Yorgunum bugün, yatıp dinleneceğim. Necla uyumadıysa ona da iyi akşamlar dediğimi; uyumuşsa sabah uyandığında, uğradığımı söylersiniz.”

“Olur, söylerim.”

Celal Çavuş, mağaranın kapısını tekrar yuvarladı. Mağarama gittim. Duvardaki odunu yanıyor bulabilecek miyim bir gün? Geldiğimde sıcak bir et çorbası, pirzola, kavurma… Ah Necla, ah!

Mağaramın kapısının yumruklanmasıyla uyandım. Kapıyı yuvarladım. Karşımda duran boyu kasığıma kadar olan kız çocuğuydu. Ne istediğini sordum sakin bir ses tonuyla. Evlerinde hiç kuyruk yağı kalmamış da birazcık istemeye gelmiş. Komşuluk geleneğinin yeni yeni başladığı dönem. Katkım olsun diye büyük bir parça verdim kızın eline. Güneşin doğmasına az bir zaman kalmış olabilir mi? Ne zaman doğup battığını öğrenebilsek keşke… Mağaramın kapısını yuvarladım tekrar ve yatağıma döndüm.

Günler bu şekilde her zamanki hâliyle devam etti. Mağaram, Celal Çavuş, Necla, iş mağaram, Necla ile gidilen yerler… Hepsi aynı.

İşe gitmediğim bir güne uyanmıştım. Sizin zamanınızda hafta sonu diyorlarmış. Dereden tuttuğum iki somon balığını pişirip güzelce kahvaltı ettim. Yanında da iki elma yiyince karnım pek doydu. Necla ile sözleşmiştik. Onu alıp kayalara çıkacak ve günü beraber geçirecektik.

Celal Çavuş’un mağarasına vardım. Kapıyı güzeller güzeli Necla yuvarladı. Hazırlanmasını bekledim dışarıda. Onu beklerken de söğüt ağacının dallarından yaptığım dudakarasını zor bela yaktığım ateşle tüttürdüm. İşler kesat, can sıkıntısı… Dudakarasını bir hayli çoğalttık bu yüzden. Tam bozulacak zamanı buldu şu ekonomi. Evleneceğiz, kümeste tavuk yok. Bir de Celal Çavuş bir horoz dört tavuk olacak gibi şeyler söylemesi tüm moralimi bozdu. Neyse, sitenin yöneticisine damat olacağız. Bir şekilde kendimizi kurtaracağız.

Necla arkadan sessizce yaklaşıp bana dokundu.

“Hadi gidelim.”

“Seni biraz yoracağım.”

“Olsun. Yürümekten başka çaremiz mi var sanki?”

“Haklısın bir tanem. Şu kapı… Dört tanesini bir araya getirsen… Tabii küçülteceksin biraz onları… Bir oturak… Ayağını yerden kesse yeter. İstediğin yere yuvarlarsın.”

“Yine çok zekisin sevgilim.”

“Sen yanımdayken kafam bir başka çalışıyor.”

“Hadi gecikmeyelim. Gidelim.”

Mağaralardan epey uzak yüce bir dağ başına çıktık. Siteye göre soğuktu. Hemen bir ateş yaktım. Sonra iki büyük taş buldum ve ateşin çevresine yerleştirdim. Karşılıklı oturduk. Ellerimiz ateşin üstünde birleşti. Bu ateş tanrısının huzurunda yapılan ilk hareketimizdi. Hiçbir şey konuşmadan uzun bir süre el ele sitemizi izledik.

Oturduğum taştan kalkıp oturduğu taşa oturdum. Ellerini tekrar avcumun arasına aldım. Gözlerine baktım. Sevgili bir gözde kendinizi görüyorsanız eğer aynaya ihtiyaç yoktur. Sizin zamanınızda ayna var değil mi? Benim zamanımda sevgiyle bakan bir çift göz var. Rastgele kestiğim saçlarım ve tıraşlı yüzüm, sivri burnum, büyük gözlerim ve ince dudağım… İşte saadet bu! Kendimi bir başka gözde görebiliyorum.

“Huzurlu musun?” dedim, tebessüm ediyorum. Bunu Necla’nın gözlerinde görüyorum. Tebessüm böyle bir şeydi demek…

“Neden huzurlu olmayayım,” Ara verdi. Benden yanıt alamayınca devam etti, “sen varsın ya yanımda. Sen huzurlu musun?”

“Çok.”

Sessizlik oldu yine. Bu sessizlik bizi daha çok yakınlaştırdı ve üst dudağından öptüm. Dudaklarımdaki baskıyı hissettim. O da beni alt dudağımdan öpüyordu.

“Necla,” gökyüzü rengi gözlerini gözüme kaydırdı, “seni sevmek için doğmuşum ben. Ne anamı ne de babamı hatırlıyorum. Hatırladığım tüm güzel anılarımda sen varsın. Senin şu ellerin, güzel gözlerin ve bir gül yaprağı kadar narin saçların beni benden alıyor. Senin karşında Bâki’yim ben. Tanıdığım bir Bâki var, senin Bâkin. Bir de tanımadığım Bâki var. Sensiz, çılgına dönmüş, zavallı Bâki. Eğer sen olmasaydın o Bâki olacaktım ben ve mutluluk neydi, nasıl bir şeye benziyordu bilemeyecektim.”

“Nasıl bir şeye benziyor sevgilim?”

“Mutluluk, senin adındır sevgilim.”

“Bir an önce birbirimizin olmalıyız. Gel iste beni babamdan. Ayrı yataklarda geçmesin günlerimiz.”

“İsteyeceğim, lâkin korkuyorum. Ya vermezse…” Yanından kalkıp güneşe doğru yürüdüm. Güneş belden yukarımı dairesinin içine almıştı. “Tamam, görüşmemize izin verdi ama ‘Evlenemezsiniz.’ deyiverirse… O zaman ne yaparım ben sevgilim?”

“Kaçarız.”

Necla’nın gözlerinde kararlılığı görebiliyordum. Çünkü gözlerinde ben vardım.

Güneşin batışını izledik. Karanlık olmuştu. Necla’nın karanlıktan korktuğunu ilk defa görüyordum. Mağaraya yaklaşmıştık. Karşımıza İsmet ile Şevket çıktı. İsmet biraz süzdü. Necla’dan cesaret alıyordum sanki İsmet’ten gözlerimi kaçırmadım.

“Site Reis’inin kızı değil mi şu Şevket? Hani bizi siteden göndermek isteyen korkak Celal Çavuş? Yanındaki bu mahlûk da müstakbel damat adayı olmalı. Mızrakçı ödlek Bâki… Tam layık bir damat Reis’e. Ha-ha-ha!”

Oralı olmadık, yürümeyi sürdürdük. Ancak Şevket koşarak gelip önümüzü kesti.

“Ta kendisi, İsmet. Reis’imizin kızı ve ödlek Bâki.”

“Arkadaşlar,” dedim cesaretli ancak alttan korktuğum anlaşılır titrek bir ses tonuyla “bırakın bizi gidelim. İyi olmaz sonunuz, lütfen.” Bu son sözüm üstüne pişmanlık yaşamaya başladım.

“Bak bak…” dedi İsmet, Şevket’in yanına gelirken. “Şu Bâki’nin cesaretine bakın hele. Gözlerimi yaşarttın. Kaç zamandır anlatılıp duran ayı hikâyesindeki Bâki sensin ya, tabii. Ne diyorsun Şevket, rahat bırakalım mı? Gitsinler mi?”

“İsmetçiğim, ben tırstım. Belki ikimizin de kolunu kırar, canımıza okur bu Mızrakçı. Ayılardan beter eder bizi. Lütfen İsmet, ölmek istemiyorum. Gitsinler.”

“Tamam, gidebilirsiniz,” dedi İsmet. Yolu gösterdi.

Biz tam yürümeye başladık; Şevket Necla’yı, İsmet de beni yakaladı: “Sen kendini ne sanıyorsun lan dinozor dölü! O ayı hikâyesini bir de ben anlatayım mı? Dinlemek ister misin küçük hanım?”

“İsmet, dur kızdırma Mızrakçı’yı. Elinden kurtulursa fena benzetir bizi. Ha-ha-ha!”

İsmet de kahkaha ile karşılık verdi: “Ha-ha-ha!”

İnsanın yüzünü tokatlayan acı bir rüzgâr esiyordu. Şevket ile İsmet aralıksız gülüyordu. Zavallı sevgilim Necla ise ağlamaklı bir yüz ifadesi ile bana bakıyordu. Şimdi ne yapabilirdim ey ateş tanrısı? Yol göster bana! Işık ol, kurtar beni bu çaresizlikten! Ey ateş tanrısı, lütfen! Yalvarırım sana. Bana acımıyorsan eğer, senin varlığına inanmayıp taşa ‘Tanrım,’ diyen sevgilime acı. Acı, yardım et ki, senin kudretini anlayabilsin. Anlasın ki sana iman etsin. Varlığını ispat et, ey ateş tanrısı! Tanrım…

“Ateş tanrısı bunu sizin yanınıza bırakmaz. Yol yakınken dönün bu hatanızdan.”

“Yanıp sönen bir tanrı olabilir mi? Asıl tanrı taştır,” dedi İsmet.

“Kırıp parçalanıyor o da. Tanrı parçalanmaz, bir bütündür. Ateş kadar kuvvetlidir. Bizi bırakmazsanız başınıza kötü şeyler gelecek!”

“Aman, çok korktuk!” diye karşılık verdi Şevket.

“Bunu öldürelim, kızı da… Ha-ha-ha!” diyerek kolumu büken İsmet’in elinden kurtulmak için harekete geçtim. Lâkin adam kuvvetli: “Kıpraşma!”

“Haklısın İsmet.”

“Babam sizi mahvedecek. Fena cezalar alacaksınız.”

“Lan Bâki, gördün mü Reis de tanrıymış! Ha-ha-ha!” Şevket dedi bunu. İri gövdesine rağmen küçük kafalı, saçları eksilmiş, sakalına ak düşmüş bir serseri olan Şevket’ti bunu diyen. “İsmet, gidelim.”

Bizi de yanlarında sürüklemeye başladılar. Mağaralarımızdan uzak bir mağaraya getirdiler bizi. İçeride sürüngenlerin sesi vardı. Türlü türlü hayvan olabilirdi burada. Ancak İsmet ve Şevket kadar iğrenç ve korkunç olamayacak hayvanlar.

İsmet ve Şevket mağaranın önünde duruyorlardı. Bir fırsatını bulup ikisinin de üstüne çullanacaktım. Ancak öyle bir sıkıştırmışlardı ki kıpırdayamıyordum bile. Zavallı Necla ise bana bakmıyor, ağlamıyor, sessizce dışarıya bakıyordu. Bu olaylardan çok etkilendiği ortada… Kapıdaki iki serserinin ayı hikâyesine dair konuşmaları ve bu kadar çabuk pes etmem hakkımdaki olumlu düşünceleri değiştirmiş midir? Belki benimle bir kez daha görüşmek istemez.

Gün ağarmaya başlamıştı. Şevket yiyecek bir şeyler bulmak için mağaradan ayrıldı. İsmet başucuma geldi. Yanıma oturdu. Babacan bir ton aradı ses tellerinde:

“Sen seviyor musun bu kızı?”

“Ne fark eder, öldürmeyecek misiniz bizi?”

“Orası öyle.”

“Neyi öğrenmek istiyorsunuz o zaman?”

“Kıza zarar verme konusunda karar vermek istiyorum.”

“Öldüreceksiniz kızı. Daha nasıl bir zarardan bahsediyorsun İsmet?”

“Kızı becereceğiz. Bunu söyletmene gerek yoktu.”

“Önce beni öldürmeniz lazım. Beni öldürmeden böyle bir şey yaparsanız ant olsun sizi öldürürüm.”

“Ha-ha-ha! Bak sen şu ayı avcısına!”

İsmet kalktı yanımdan. Necla’ya yürüdü.

“Su ister misin?”

“Hayır,” dedi belli belirsiz sesle “babam merak etmiştir, bari ona haber verin.”

“Düşünürüz.”

Sürüngenlerin varlığını bacağımda hareket etmelerinden hissediyorum. Hem de birden fazla sürüngen.

Hissettiğim sürüngenler bana zarar vermeden çekip gittiler bir süre sonra. Tam gözümü kapatıp uykuya dalacağım sırada Şevket’in iri gövdesinin çıkardığı sesle açıyorum tekrar gözlerimi. Şevket’in gelmesiyle İsmet de sinirini gösterdi. Açlıktan sinirlenmiş olan İsmet hemen atıldı adamın üzerine sözleriyle: “Nerede kaldın be Şevket! Açlıktan şu ayı avcısını yiyecektim.”

“Site karışmış İsmet,” dedi öteki.

“Ne olmuş?”

“Ne demek ‘ne olmuş’?” dedim İsmet’e. “Site Reis’inin kızını ve damadını kaçırdınız. Sonra da ‘ne olmuş’ mu diyorsun?”

İsmet çıplak sağ ayağını sol gözümün üstüne geçirdi. Bunu herhangi bir taşa yapıyormuşçasına yaptı. Bir süre gözümü açamadım. Sağlam gözümle az önce öfkeden deliye dönmüş serseriye sert sert baktım.

“Sesini kes! Kafanı da başka yere çevir.”

Adamın dediğini yapmama konusunda kararlıydım.

“Sana dediğimi yap.”

“Bırak şimdi şunu İsmet. Bir çaresini düşünelim,” diye araya girdi Şevket. Ama İsmet onu dinlemeyeceği ortada:

“Sana dediğimi yap, dedim. Yapmıyor musun? Yapma. Şevket, şu kızı çıkart.”

Yalvarır bir ses tonuyla haykırdım: “Tamam, dur! Dediğini yapacağım!”

“Sana güzellikle söyledim. Dinlemedin. Bir de bunu deneyelim bakalım.”

“İsmet, delirme. Bak bu işi sorunsuz çözebiliriz.”

“Nasıl olacakmış o iş?”

“Bırakalım gitsinler. Konuşmazlar. Konuşmazsınız değil mi?”

“Konuşmayız,” dedi yorgunluktan ve çaresizlikten hâlsiz kalan sevgilim.

“Sen?” iri gözlerini bana dikti İsmet.

“Sizi bulacağım.”

“Lan oğlum, sen neye güveniyorsun? Bebelere anlatılan şu yalan ayı hikâyesi senin aklını mı çeldi? Seni öyle bir benzetirim ki, leşini akbabalar dâhi beğenmez,” diye kükredi Şevket. “Şimdi seni bırakacağım. Tamam mı sorun istemiyorum?”

“Amma uzattın Şevket,” diye bir yumruk attı arkadaşına baş belası olan serseri.

Şevket yere yığıldı. Koca gövdesine rağmen çok çabuk yere yığılan Şevket eli burnunda İsmet’e bakakaldı. Sadece Şevket değil biz de bu harekete anlam veremedik zavallı sevgilimle. Onun gözlerine baktığımda daha fazla uzatmamamın gerektiğini anlatan bir ifade vardı. Tam o gözle konuşacağım sıra gelmişti ki Şevket ayağa kalktı ve İsmet’e var gücüyle bir tekme attı. Adam mağaranın dışına uçtu. Şevket de ardından çıktı ve iki adam arasında büyük bir kavga beklenirken yan yana oturup konuşmaya başladılar. Hayatları boyunca hep bir arada olan bu iki serseri bizim gibi iki tutsak yüzünden kavga etmenin manasız olduğunu birbirlerine iki medeni insan gibi anlatıyorlardı.

Bu konuşma havanın iki ton koyulaşmasına kadar devam etti. Sonra kalkıp yanımıza doğru geldiler. Necla merakla onları takip ediyordu. Serseriler yanıma çömeldi. İsmet yerden eline aldığı taş parçalarıyla oynarken gözü bendeydi. Konuşmaya başlamak için uygun sözcükleri aradı. Biraz da ne diyeceğine dair ortamda merak uyandırmayı amaçladığı söylenebilir.

“Şimdi size bir hikâye anlatacağım. Vaktimiz de var nasıl olsa. Sonra biz kendi yolumuza siz kendi yolunuza… Zaten bizim adımızı verseniz bile bulamayacaksınız. Ha-ha-ha! Yanlış hatırlamıyorsam on keskin soğuk (kış) önceydi, değil mi Bâki?”

“Kes İsmet!”

“Dinle, dinle… Celal Çavuş’un kesilmesini emrettiği altmış ağaçlık küçük ormanı bilirsiniz. Hepimizin yaşı hatırlamaya uygun. Bu ormanda birçok cins mahlûk yaşardı. Ama asıl sahibi ayılardı. Kocaman ayılar vardı. Fakat kimseye karışmazlardı kendi hâlinde yaşar giderlerdi. İşte küçük hanım, babanın, bu orman kesilsin, diye emir vermesinin ardından Bâki’nin ustasından alınan kesici âletlerle ormana hücum etti ahali. Lâkin gidişlerinden gelişleri daha çok olay oldu. Ha-ha-ha! Ormandaki birkaç ayı bizimkileri kovalamış anlayacağın. Ha-ha-ha! Sonra Celal Çavuş sitede kuvvetli ne kadar adam varsa ormana gönderdi. Canavar Salih de bunlardan biriydi. Adamcağız ayılar tarafından öldürülünce meydana onun adını verdiler. Her neyse, çok uzatmayalım…”

“İsmet, neyi amaçlıyorsan şunu bilmelisin ki amacına ulaşamayacaksın.”

“Sözümü kesme ayı avcısı! Nasıl cansız ayıların kafasını patlattığını anlatıyorum burada! Saygılı davran biraz. Dinle… Sahi o ayılar nasıl ölmüştü Bâki? Senin oraya gittiğinde o ayılar cansızdı.”

“Ne diyor bu Bâki?” dedi hayal kırıklığına uğramış sevgilim.

“Bilmiyorum, İsmet. Benim gittiğimde ölmüşlerdi. Sen nereden biliyorsun peki?”

“Bâki! Ne oluyor? Onları sen öldürdün. Neden öldürmemiş gibi davranıyorsun?”

“Senin sevgilin bir karıncayı dâhi incitemez küçük hanım. Şanslı mısın, şanssız mısın kararını sen ver.”

“Üzgünüm Necla.”

“Keşke senden duysaydım bunları. Daha az hayal kırıklığına uğrardım.”

“İnan söyleyecektim.”

“Evlenince mi?”

“Öf,” diye sitem etti Şevket. “Sonra çok kavga edersiniz. Sizi mi dinleyeceğiz!”

“Tamam. Hadi anlattın, serbest bırak bizi.”

Şevket tam sıkıştırdıkları taşları çekerken İsmet’in aklına bir şey geldi.

“Dur, son bir şey daha var. Onu yapmazsam olmaz. İçim rahat etmez yani.”

“Daha ne istiyorsun be adam?” dedim mahcup bir ses tonuyla.

“Şevket sen iyice sıkıştır şunu kaçamasın. Biz de Reis’e güzel bir ceza verelim. Herkesten sakındığı kızını bakalım bizden koruyabilecek mi? Ha-ha-ha!”

“Hayır, İsmet, hayır diyorum!” diye bağırdım.

İsmet, Necla’nın üzerine yürümeye başladı. Kurtulmak için çırpındım ama nafile. Son umudum olan Şevket de kalktı yanımdan. Ama kalkarken iki büyük taşı yerinden etti iri gövdesiyle.

Necla’yı sıkıştırdıkları taşları birer birer alıyordu İsmet. Taşın birinin altından kaçan kertenkele nazlı yârimin çığlık atmasına sebep oldu.

Çıkabilmek adına birkaç hamle daha yaptım. Artık kolumu daha rahat hareket ettirebiliyordum. Kafamda bir plan canlanmıştı bile. Sadece ikisini de uygunsuz pozisyonda yakalamalıydım. Bu hâlimden şüphelenmesinler diye de çırpınma numaralarını sürdürdüm.

Necla’yı kayaların arasından çıkartıp mağaranın girişine sürüklediler. Zavallı kızcağız gözyaşlarının görüşünde bulanıklığa yol açmasına aldırmadan bana bakıyordu. Çaresizliğimi biliyor lâkin benden yardım umuyordu. Ayağı takılıp düştü. Sonra İsmet çömeldi yanına. Bacaklarında ellerini gezdirdi. Necla adamın ellerini tokatladı. İsmet de buna karşılık olarak Necla’ya bir tokat attı. Kız, yere kapandı.

Şevket de çömelince kayaların arasından yılanlarla birlikte çıktım. İki adamın ve sevgilimin gözleri üzerimdeydi. Elimdeki büyük taşla Şevket’in kafasını ikiye ayırdım. İsmet toparlanmak üzere iken çıplak sol ayağımın topuğuyla göğüs kafesine var gücümle vurdum. Adam neye uğradığını bilemedi. Kalkmasına izin vermedim. Tekrar tekme savurdum. Serseri İsmet’e acıdım. Ağzı burnu birbirine karışmış durumdaydı. Lâkin sinirliyim de. Üstüne oturdum. Bir sağ, bir sol… İsmet’in cansız bedeni çürüyene kadar vurdum. Yakınlarda bir yerlerde gelen sesle kendime geldim. Birileri ağaç kesiyor olmalıydı.

Havanın rengi iki ton açılmıştı. Necla korkulu gözlerle bana ve iki cesede bakıyordu. İsmet’in yanındaydım. Kalktım, Necla’nın yanına oturdum.

“Necla!” dedim. Kendinde olmadığını anlayınca tokatladım. Ağlayarak sarıldı bana.

“Götür beni Bâki.”

“Tamam, Necla. Gel. Kalk hadi gidelim.”

Ağır adımlarla yürüyorduk. Yol boyunca hiç konuşmadık. Yolda yemek yemek ve su içmek için verdiğimiz molalarda ikimiz de yaşamdan uzak bir resim çiziyorduk.

Siteye vardığımızda akşam olmuştu. Yıldızlar yere çok yakındı. Birkaç mızrakla beş on tanesini yere düşürebilirdim. Mağaraların önünde yanan odunlar sönmek üzereydi. Takati kalmamış olan sevgilimi sırtıma almıştım. Celal Çavuş’un birazdan açacağı kapıya yumruğumu kalan son gücümle vurdum. Kapı yuvarlandı. Bizi gören Celal Çavuş sinirli ve sevinçli bir ses tonuyla azarladı:

“Neredeydiniz siz!  Meraktan delirdim ya, delirdim!”

“Doğada gezelim dedik, Celal Çavuş. Necla size söylemeyi unutmuş. Yolda çok yoruldu. İzin verirsen yatağına taşıyayım?”

“Geç.”

Yatağına yatırdım. Tam çıkacakken ellerimden tuttu:

“Nereye?”

“Mağarama.”

“Yaşadıklarımız?”

“Hakkımda hayal kırıklığı yaratan sözleri nasıl aklarım Necla?”

“Hayatlarımızı kurtardın, daha mühimi var mı? Hem ondan söz etmiyorum ben. Bu olayları unutabilecek miyiz?”

“Unutabilmek için ne gerekiyorsa yapmalıyız.”

“Kolay toparlanabileceğimi sanmıyorum ben.”

“Hakkındır.”

“İyi geceler Bâki.”

“Sana da sevgilim.”

Mağaranın küçük gözünden çıktım. Celal Çavuş beni girişte bekliyordu hâlâ. Ona da iyi geceler dedim. Mağarama gittim.

Kendimi öyle bir attım ki yatağa böyle bir yorgunluk bilmedim hiç. Henüz ilk saniyede uyudum.

Sabah kapımın yumruklanmasıyla uyandım. Kimdi bu, ne istiyordu? Söve söve vardım kapıya. Tüm gücümü kullanmıştım sanki. Kapıyı yuvarlayacak gücüm kalmamıştı kollarımda. Yakılması için hazır tutulan odunlar vardır. Uzun ve kalın olanlardan bir tanesini aldım ve ondan destek alarak mağaranın kapısını yuvarladım. Karşımda duranlar -tam sayısını bilemiyorum- sitenin güvenlik güçleriydi. Karşımdaki adamlardan en önde duranı Ferdi Amir, uzun zamandır samimi olduğum biriydi. Bana en arkadaşça ses tonunu kullanarak durumu izah etmeye çalıştı:

“Bâki, hakkında suç duyurusu var. Bizimle karakola kadar geleceksin. Etrafın sarılı, bir yere kaçamazsın.”

“Anlamadım amirim. Ne suçu? Ne zaman?”

“Geçen gece neredeydin?”

“Celal Çavuş’un evindeydim. Necla ile gezdik ve onu evine bıraktım.”

Celal Çavuş yaklaşıyordu. Konuşmaları duymuştu belli ki.

“Doğru söylüyor, Ferdi. Dün gece kızımlaydı. Ondan önce ki iki gün de kızımla site dışındaydı, biliyorsun. Sitede arama yaptık beraber. Hayırdır? Olay ne?”

“Site dışındaydı, zaten buraya gelmemdeki detay da bu. Bundan sonra ki soruları karakolda soracağız. Hadi Bâki, gidelim. Celal Çavuş, kızınızın tanıklığına ihtiyacımız olacak. Lütfen, onu da alıp gelin.”

“Tamam, Ferdi. Ben getireceğim.”

“Önemli.”

“Taş tanrısı kötülüklerden korusun.”

İki polis nezaretinde karakola kadar yürüdük. Karakol üç göz odadan oluşan mağaraydı. Beni serserilerin yaptığı gibi sıkıştırdılar. Hayatım bir anda altüst olmuştu. Önce serseriler tarafından sonra da polisler tarafından aynı muameleye maruz kalmıştım. Serserilerin elinden kurtulmaya benzemezdi buradan kaçmak. Sahi suçum neydi benim? Niye buradayım!

Babacan adımlarıyla Celal Çavuş ve zavallı sevgilim Necla geldi çok geçmeden. Onların yüzünde de bir şaşkınlık vardı. Necla yanımda kaldı, Celal Çavuş ise olayın aslı astarını öğrenmek için karakol amiri Ferdi’nin yanına gitti.

Necla ile sessizce birbirimize baktık. Hiçbir şey konuşmadık. Yanımıza gelen polis Necla’ya seslenip götürmese ömrümüzün sonuna kadar bu şekilde kalabilirdik.

İçimden altı yüze kadar saydım. Altı yüz bire geldiğimde iki polis geldi ve beni çıkarttı. Olayın bir yanlış anlama olduğunu ve suçsuz olduğum nihayet anlaşılmış ve özgürlüğüme kavuşturulmuştum.

Beni amirlerinin odasına götürdüler. Kollarımdan öyle kuvvetli tutuyorlardı ki kolum kırılıp ölebilirdim. Odada beni bekleyen Ferdi Amir, Celal Çavuş ve Necla gözleriyle beni süzdüler. Ferdi Amir ayağa kalktı ve bir adamı aldı içeriye. Benim oturmamı ifade eden bir el hareketi yaptı. Celal Çavuş, bana neden kabahat işlemişim gibi bakıyordu?

“Ferdi Amirim, artık neler olup bittiğini bana anlatacak mısınız? Neden buradayım ben? Biz. Necla da neden burada? Bu adam kim? Ne oluyor?”

“Soru sormayı bırak şimdi Bâki,” dedi Ferdi Amir.

“Açıklama yapın o zaman.”

“Pekâlâ. Necla Hanım ile geçen gece site dışındaymışsınız, doğru mu?” kafamla doğruladıktan sonra devam etti: “Güzel. Yalan söylemiyorsun. Necla Hanım bize birtakım sorunlardan söz etti. Bir de senden dinleyelim olayı, Bâki.”

“Hangi sorunla… Ne sorunu?”

“İsmet ve Şevket’in sizi alıkoyduğu sorunu… Ne oldu Bâki?”

Cevap vermedim. Bunun üzerine Ferdi Amir içeri alınan adama yöneltti bakışını.

“Anlat.”

“Yakacak odun kalmamıştı mağarada,” diye başladı adam “sitemizdeki ağaçlara zarar vermek istemedim,” diye devam etti. Arada Celal Çavuş’a bakıyor takdir bekliyordu. “Siteye en yakın orman o bölgededir. Aldım elime baltayı gittim ormana. Bir ağaç, iki ağaç derken beş ağacı biçtim,” Bu sözlerinin ardından ara verdi, teessüf bekledi. Verdiği aradan sonra devam etti: “Tam altıncı ağacın bedenine vuracaktım baltayı, bir boğuşma sesi duydum. Baltayı bıraktım oraya. Sesin geldiği yere yaklaştım ve ne göreyim? Bizim sitenin serserileri İsmet ve Şevket’i alt eden Bâki. Ayı hikâyesini bilirsiniz, ellerinizden öper altıncı oğlanı doğurdu bizim ortanca hanım, o da bu hikâye ile büyüyecek,” bu sırada Necla ile bakıştık. “aynı o şekilde iki serseriyi öldürdü Bâki. Cesetleri hâlen oradadır.”

“Evet, cesetleri aldık,” dedi Ferdi Amir.

Önüme bakıyordum. Artık yolun sonuna gelmiştim.

“Bir şey diyecek misin?” Ferdi Amirin sesiydi bu.

Kafamı hayır manasında salladım. Hakkımda ne ceza vereceklerse razıydım. Celal Çavuş ayağa kalktı.

“Ferdi, orada kızım da varmış. Hem kızımı kirletip ikisini de öldüreceklermiş. Nefsi müdafaa sayılmaz mı?”

“Şimdi tutuklayacağız biz Bâki’yi. Son kararı hâkim verecek. Ufak bir ceza alabilir, kendinizi hazırlayın sonuca. Senin hatırın geçer. Rica edersen belki ceza bile almayabilir, Celal Çavuş.”

Celal Çavuş yanıma sokuldu. Yine en babacan ses tonuyla konuşmak için uygun sözcüğü aradı.

“I… Şey… Yiğidim, sen merak etme. Kurtaracağım seni.”

“Necla’ya iyi bak, Celal Çavuş. Eğer bir bey falan isterse ver gitsin. Benim kurtuluşum yok,” Aklıma ilk gelen şeyi hiç uzatmadan ve tek nefeste söyleyivermiştim.

“Saçmalama! Sen şimdi bunları düşünme bakalım. Bir çaresine bakacağız.”

Celal Çavuş ve Ferdi Amir onayladıktan sonra iki polis kollarıma girdi ve beni sitenin adliyesine götürdüler.

İki tane tutukmağarası ve beş duruşma salonu ve on, on bir avukat ve altı savcı dairesinin bulunduğu büyük adliye mağarasına karakoldan yola çıktığımızda güneş tam tepedeyken yarım sola kaymış olduğu an gelmiştik.

Duruşma salonunun olduğu mağaranın önünde bekledik. Hâkimler bu adliyede bulunmazlardı. Hususi olarak kendilerine tahsis edilmiş mağaralar olur, oradan tam duruşma zamanı atlarla gelirlerdi. Ferdi Amirin söylediğine göre benim duruşmama savcılardan Özgür, hâkimlerden de Onur katılacaktı. Şahsi avukatım olan Erol ise hazır, yanımda bekliyordu. Karşı taraf yoktu bu duruşmada, mevtaydılar çünkü.

İddianameyi hazırlayan Savcı Özgür, maddeleri unutmamak için tekrar yapıyordu.

Suç duyurusunu yapan adam ise Celal Çavuş’un yanından bir dakika bile ayrılmıyordu. Zavallı sevgilim Necla, şu aksiyonlardan kurtulup o eski basit hayatına tekrar dönmeyi arzuluyordu. Kim istemez ki? Hangimiz basit yaşamayı istemeyiz? Ancak hayatta ne olacağını önceden bilemeyiz. Benim gibi bir adam katil oluyorsa hayatta her şeye hazırlıklı olmalıyız. Birkaç olumsuzluklardan sonra pes etmemeliyiz. Son nefese kadar mücadeleyi bırakmamalıyız. Bugün bize gülmeyen kader yarın da mı gülmez? Elbet bir gün gülecektir.

Hâkimin atının ayak sesleri duyulunca mağaradaki polisler ve Avukat Erol hâkimin inmesine yardım etmek için o yana koştular. Hâkim alışık olduğu kalabalık eşliğinde mağaraya girdi. Duruşmanın olacağı salonun kapısı yuvarlandı ve önde hâkim arkasında Celal Çavuş, takip eden sırada da sırasıyla savcı, Ferdi Amir, avukat, diğer polisler ve ben, Necla ve suç duyurusunda bulunan adam girdik.

Hâkim bir kayanın üstüne çıkıp oturdu. Soluna savcı, sağına da bizim Celal Çavuş oturdu. Polisler de beni ortadaki kayanın yanına sıkıştırdılar. Sonra diğer kalanlar da dinlemek için oluşturulan bölüme geçtiler. Ha, avukat da ortadaki kayaya oturdu, yani yanımda sayılabilir.

Hâkim savcıya söz hakkını verdi. Savcı ayağa kalktı ve duruşma salonunda bir ileri bir geri yürüyerek konuşmaya başladı:

“Suç: Cinayet! Suç Duyuru Tarihi: Bu sabah! Suç Tarihi: Birkaç gün evvel! Soruşturma Evrakı İncelendi: Müşteki Niyazi,” adamın adının Niyazi olduğunu öğreniyorum. Seni unutmayacağım Niyazi. “birkaç gün evvel yakacak odun bulma adına…” İddianameyi okuyan savcı büyük bir mutlulukla yerine oturdu.

Hâkim kalın kaşlarını çatarak bana savunmamı yapmamı söyledi. Ancak savunma yapacak değildim. Suçum ortadaydı. Yine de usuldendir birkaç söz söylemek icap eder.

“Olaylar bu şekilde gelişti Sayın Hâkim. Böyle olmasını elbette istemezdim ama müstakbel karımın namusuna göz diktikleri için kendimi kaybedip saldırdım. Ve olanlar ortada. Arz ederim.”

“Gereği düşünüldü…” Herkes ayağa kalktı. Ben sıkıştırıldığım için kalkamadım. “Sanığa yüklenen suçun, sanık tarafından işlendiğinin sabit olması…”

İki keskin soğuk (kış) ceza almıştım. Eğer keyfi yapsaymışım öldüreceklermiş direkt. Kararın verildiği, hâkimin cezamı söylediği o an kendimden çok zavallı sevgilim Necla’nın akıbetini düşündüm. Celal Çavuş’a “Ver gitsin,” demiştim. Yapar mıydı böyle bir şeyi? Beni bekler miydi Necla?

Polisler çıkarttılar taşları. Kolumdan tutup dışarıya çıkarttılar. Necla ile sarılmama izin verdiler.

“Ne olursa olsun, seni bekleyeceğim Bâki.”

“Biliyorum sevgilim. Gök gözlerin, güneş saçların mahpusluğumu tez bitirecek… Beni yalnız bırakma. Sık sık gel yanıma. Tamam mı?”

“Sen delirdin mi? Tabii geleceğim.”

Polisler tekrar koluma girdi ve tutukmağaralarından erkeklerin kaldığı mağaraya kadar yürümeye başladık. Sizin zamanınıza göre iki seneye tekabül eden iki keskin kış boyunca bir daha göremeyeceğim gökyüzüne doyasıya baktım. Her bir bulutun, taşın, toprağın, insanın, karıncanın, kedinin, Necla’nın, yanımdaki polislerin, bitkilerin, güneşin en ince detayına kadar baktım. Bu inceleme bana iki sene yeterdi. Hepsi yeterdi belki ama Necla’yı bir gün görmesem ölümlerden en acısından da acı gelirdi bana…

Tutukmağarasının ağır ve sadece dıştan yuvarlanabilen bir kapısı vardı. Kapının önüne geldiğimizde yanımdaki polisler kapıdaki polislere teslim ettiler ve gittiler. Son bir kez temiz havayı içime çekip gökyüzüne baktım. Güneş boynunu sola yatırmıştı. Mağaranın kapısı yuvarlandı ve içeriye girdim.

Altmış erkek vardı içeride. Beni karşıladılar. İşlediğim cinayet ve hakkımda anlatılan ayı hikâyesi bir saygınlık kazandırmış gelmeden. Ruhum ve bedenim buraya gelmeden adım gelmişti.

Tutukmağarasının en sözü geçen adamlarından Abdullah elimi sıktı ve bana yerimi gösterdi. İçeridekilerin hepsi sıcak davrandı. Yemeğim ve suyum ben yorulmadan önüme geliyordu.

Günler hızla geçiyordu. Çünkü dışarıda bir sevgilim vardı. Ona kavuşacağım güne ulaşabilmek adına günleri sanki tam bitmeden yarım hâlde çuvallayıp atıyordum. Ah bir de gelseydi görüşe, Necla! Beni mutlu etseydi. Beklediğini bilseydim… Gelmiyordu. Celal Çavuş’a haber saldım, o da gelmedi. Oysaki elinden geleni yapıp benim salıverilmemi sağlayacağını söylemişti. İyi gün dostu muydun sen, Celal Çavuş?

Benden sonra tutukmağarasına düşen İsmet’in amcasının kaynı Cezmi ile dost olduk. İçeride tek söz sahibi bendim. Mutluluk vericiydi. Ta ki Erdal gelene dek! Hırsızlıktan içeri düşen bu adam tam bir belaydı. İlk başlarda nabız yoklamak için sessiz gözüküyordu. Lâkin günler ilerledikçe ufak tefek vukuatları olmaya başladı. Yemekçimiz -aynı zamanda İsmet’in uzaktan akrabası olan- Cezmi ile büyük bir kavgaya tutuştular. Hemen araya girdim ama bu son olmayacağı belliydi. Tutukmağarası savcısına şikâyetimizi ilettik. Adam da geri dönüş yapacağını iletti. İlgilenmek… Ne ilgilenmek ama! Adama bu olaylardan ötürü ek ceza verdiler. Gerçi sitede başka bir tutukmağarası yoktu, bu sebepten kurtuluş yolu tahliye edilmesinden geçiyordu. Bir cinayetin kılıfı olabilirdi ancak hırsızlığın bir kılıfı olamazdı. Bu yüzden bu saçma düşünce de fazla yer etmedi zihnimde.

Bir vukuat, iki vukuat derken sabrım taştı. Laf attım cevap vermedi. Sonra arkadaşları topladım. Ne derse desin, ona cevap vermemelerini söyledim. Ancak bu şekilde bu pisliği temizleyebilirdik.

Erdal zıvanadan çıkmaya başladı. Mahkûmlar ses etmedikçe daha beter azıttı. Son olarak da yaptığı pisliğin üstünü kapatmayınca çok sinirlendim. Abdullah araya girmeseydi kafasını patlatacak, kolunu kıracaktım.

Yine bir görüş günüydü. Mahkûmlardan üçünün beşinin yakınları gelmiş ve görüşe çıkmışlardı. Görüşmelerin yapıldığı mağarayı ben bilmiyorum. Ama anlattıklarına göre dar bir mağaraymış. Tek tek giriyorlarmış mahkûmlar bu yüzden. Abdullah’ın oğlu Cengiz bir tane kuş kafası getirmiş hediye olarak. Çocukluk işte. Kuş gibi özgürlüğüne kavuşacaksın demek mi istiyor, ne diyor, kim bilir! Pislik Erdal’ın bile bir tanıdığı geldi görüşe -artık kim geldiyse bu görüşten sonra bir daha da kimseye bulaşmadı-.

Akşam olup tüm mahkûmlar yaşananları anlattıklarında benim içim cız ederdi. Cezmi’nin yaptığı akşam yemeğindeki bol kuyruk yağlı inek kavurmasından bir tane bile almadım. Erkenden yattım. Kimse gelip sen necisin demedi, beni bana bıraktılar. Ateş tanrısı hepsinden razı olsun. Taş tanrısına da saygı duyuyordum artık, ateş tanrısından sonra ona da dua ediyordum.

Herkes uyumuştu. Kalktım yerimden. Herkesten uzak bir yerde sadece kendimin duyabileceği bir ses tonuyla şu şiiri söyledim:

 

Soğuk ve karanlık

Taş duvarlar arasındayım.

Ne bir yâr var hasret giderecek

Ne de bir hâl var dayanacak.

 

Ey nazlı sevgilim!

Duy beni, gel görüşe

Belki asarlar, belki hiç çıkartmazlar

Son bir kez göreyim seni.

 

Kudurmuş hayat dalgaları

Deli gibi çarpıyor suratıma

Derdimden kaçmaya da engel

Taş tanrısı.

 

Ey sevgilim!

Bir daha göremem

Son bir kez sarılıp öpeyim

Gel göreyim seni.

 

Bir Keskin Soğuk, Yeşeren Ağaçlar, Kavurucu Sıcaklar ve Sararan Ağaçlar mevsimleri geçmişti. Bir döngü daha zamanım vardı. Ziyaretime gelen üç kişi olmuştu bu geçen zamanda. Dükkânı işletmek isteyen Ümit, komşum Metin ve Celal Çavuş… Hâlimi hatırımı sormak yeni mi aklına gelmişti? Hayır. Sitede seçimler yaklaşıyor. İçerdekilerin aklına girip kendisine oy verdirmemi istiyordu. Ben de inadına rakibe çalışacaktım. Bu zamana kadar hiç gelme, işin düşsün öyle gel… Ateş tanrısına inanmayan müstakbel kayınbabama cezasını vermeliydim. Seçimler altı güneş doğumu sonra yapılacaktı. “Tamam,” dedim. “Necla,” dedi. Bana Necla’dan haber getirmişti. Hâlâ kimseyle evlenmemiş ve eline erkek eli ve dudaklarına başka dudak değmemiş… Beni içeride görmeye dayanamazmış. Bu yüzden gelmemiş. Ama bir taşa Resimci Vahit’e resmini çizdirmiş ve bana göndermiş. Onu sakladım hemen. Soranları da “Size ne? İşinize bakın!” diye geçiştirdim.

Aradan üç gün geçmişti. Tabii biz içeride günlerin değiştiğini değişen polis gardiyanlarından anlıyoruz. Saçına sakalına ak düşmüş bir polis gardiyanı bize haberi, sizden kurtuluyoruz anlamı çıkan bir ses tonuyla getirdi:

“Hayırdır, Faik?” dedi Abdullah.

“Hayır… Hayır…”

“Ne oldu?”

“Çıkacaksınız.”

“Anlamadım?”

“Celal Çavuş’a rakip olan Hıfzı Çavuş, reis seçilmesi hâlinde mahkûmlara af geleceğini, söyledi.”

İçeridekilerde bir sevinç… Bunu anlayabilmeniz için içeride olmanız gerekli.

Kurullar seçildi ve seçimler gerçekleştirildi. Herkes bir odaya giriyor ve tarafsız olan kurul üyelerine kimi desteklediğini söylüyor ve çıkıyordu. Tam beklendiği gibi Hıfzı Çavuş yeni yönetici seçildi. Kaç zamandır yöneticilik yaptığını unuttuğumuz Celal Çavuş’un yüz ifadesini canlandıran Abdullah gün boyunca güldürdü mahkûmları. Hıfzı Çavuş verdiği vaatleri de birer birer yerine getirmeye başladı. Nasıl başlamasın? Bu mağarayı yıkar gidip onu öldürürdük. Bu zamana kadar mağarayı yıkıp çıkmadıysak ve bunu gerçekten yapmadıysak efendiliğimizden taviz vermek istemeyişimizdir.

Kapıdakilerle ve içeride benden sonra tahliye edilecek olanlarla sarılıp vedalaştım. Tam çıkacakken arkamdan seslenerek gelen Erdal geçmiş günlerdeki terbiyesizlikleri için özür diledi. Elini sıktım, “Görüşürüz,” dedim.

Dışarı salındığımda güneş tam bıraktığım gibiydi. Suçlu bir çocuk gibi boynunu sola bükmüş dünyaya bakıyordu. Gören herkes güneşe mi acıyacaktı? Herkes, kendine acıyor muydu ki?

Tutukmağarasından çıkan akrabasını ya da tanışını alıp evlerine gidiyordu. Benim bir tanışım yoktu. Yalnız yürüdüm değişmiş yollarda. Canavar Salih Meydanı’ndaki birkaç ağaç kesilmişti. İnsanlar meydanın tam ortasına konulan taşa tapıyorlardı. Mağarama çekine çekine gittim. Celal Çavuş başkalarına kiralamış mıydı acaba mağaramı? Ne yapardım o hâlde? Gider miydim? Necla? Kaçarım dememiş miydi bana? Kaçırırım. Kaçarız.

Mağaranın kapısındaki kilit değişmiş. Anlaşılan kiralanmıştı. Hiç kapıyı yumruklayıp yeni kiracılarla konuşmadan Celal Çavuş’un mağarasına gitmeye karar verdim. Adımlarım mağaraya yaklaştıkça daha ağırlaştı ve yüreğimin heyecanı arttı. Nazlı yârimi görmeyeli çok zaman olmuştu. Hasretiyle yanıp tutuştum.

Nihayet Celal Çavuş’un mağarası… Kapıya iki sağlam yumruk atıyorum. İçeriden ayak sesleri duyuluyor. Ayak sesleri yaklaşıyor. Bir çift el kapıya sürtünüyor. Kapı yuvarlanıyor. Karşımda duran karanlık dişlerinin yer yer yok olduğu zavallı sevgilim Necla… Şaşırmıyor. Yüzüme bakıyor. Sonra kaybettiği bir eşyayı epey zaman sonra bulmuş ve artık eski değeri kalmadığı için tebessüm eder gibi hüzünleniyor. Geçmiş günü düşünüyor. Yaşadığımız güzel günler bu. Hepsini bir günmüş gibi düşünüyor. Yüzünde mutluluk belirtisi oluşuyor. Sonra… Sonra İsmet ile Şevket’i anımsıyor. O günü düşünüyor. Bundan sonra ki düşündüğü anlar hepsi ayrı günler gibi. Az önce yüzüne gelip pek çok yakışan mutluluk kedere bırakıyor yerini. O güzel yüzünü avcumun arasına alıp “Geçti. Tüm kötü günler geride kaldı. Artık buradayım. Beraberiz,” demeyi istiyorum. “Değişmemişsin, Necla. Nasılsın?” Cevap vermiyor. “İçeri buyur etmek yok mu?” Eliyle içeriyi gösteriyor. İçeriye geçiyorum. Bir sedire oturuyorum. Celal Çavuş bir bey kadar zengin oldu demek ben içerideyken. Bir horoz şimdi kaç tavuktu acaba?

“Geçmiş olsun, Bâki.”

Ah bu ses…

“Sağ ol, Necla. Niye öyle yabancıymışım gibi duruyorsun?” Yine cevap yok. “Niye gelmedin ziyaretime?”

“Doğru olmazdı.”

“Nasıl doğru olmazdı? O ne demek? Sen benim en kıymetlimsin. İçimdeki candan ötesin. Neyse… Geçti artık. Artık buradayım,” Celal Çavuş’un verdiği resim çizilmiş taşı gösterdim:  “Bak. İçeride son zamanlarım bu taşa bakmakla geçti. Baban getirdi.”

Uzun uzun baktı taşa. “Çok zaman oldu bunu çizdireli. Hem o zamanlar…” Sustu.

“‘Yeni çizdirdi’ demişti bana baban. Boş ver. Artık karşımdasın ya. Hem bu resimde, nasıl desem kötüsün, ama yine de güzelsin. Celal Çavuş nerede, ne zaman gelir, bir geçmiş olsun diyelim. Nasıl, kızgın mı? Benim mağaramı kime kiraya verdiniz? Neyse… Bırakalım şu soruları da gel az yanıma otur. Biraz hasret giderelim. Elin yine elimi yaksın. Gözlerin gözlerime ateş etsin. Sesin kulağımda kasırga yaratsın. Ben böyle söyledim diye, bana zarar verdiğini aklına getirip üzülme. Bunlar hoş şeyler, ne kadar anlamları fena olsa da.”

Tam bu sırada kapı yumruklandı. Necla kapıya gitti ve yuvarladı. Celal Çavuş ve yanında bir adam… Tanımıyorum. Herhalde Celal Çavuş seçimlerden sonra meyhaneden çıkmaz hâle geldi. Bu adamcağız da kendisini eve getirdi.

“Merhaba,” diyor.

“Merhaba,” Celal Çavuş ile göz göze geliyoruz. “Geçmiş olsun, Celal Çavuş.”

“Sağ ol,” Kızına elindekileri veriyor.

“Necla, bir kap su getir. İçim yandı.”

Necla’ya nasıl emir verir bu adam? Nasıl ‘sen’ diye hitap eder!

“Tamam, bey.”

Anladım! Ne kadar budalayım! Bu adam, yokluğumda siteye yerleşmiş bir zengin. Celal Çavuş ile arası da iyi. Yemeğe geldi.

“Tanıştırayım, Bâki,” diye araya girdi Celal Çavuş. “Bu Serhat, Necla’nın kocası. Geçen Yeşeren Ağaçlar mevsiminde evlendiler. İyi çocuktur. İyi anlaşırsınız.”

Beynimden vurulmuştum. Kolum kırılıp ölmüştüm sanki. Yüreğim en derin su kuyularında boğulmuştu. Necla bana bakıyordu. Olayı öğrendiğimde gözyaşlarıyla mağarayı sel basabilirdi. Ayağa kalktım. Celal Çavuş ve Serhat’ın yanına yürüdüm. Adama elimi uzattım.

“Ben sana geçmiş olsun demeye gelmedim sadece Celal Çavuş. Hayırlısı olsun Serhat. Ateş tanrısı bir yastıkta kocatsın.”

“Sağ ol, dostum. Yemeğe kalın.”

“Teşekkür ederim. Yolcu yolunda gerek. Ben veda etmek için de uğramıştım. Gidiyorum, buralarda duramam. Bir suçluyum ben.”

“Ya. Öyle mi? Yolun açık olsun. Gel seni yolcu edeyim,” dedi Celal Çavuş. Beraber mağaranın önüne yürüdük. Elini sırtıma koydu. “Nereye gideceksin?”

“Bilmiyorum. Büyük çöller, göller, vadiler aşacağım. Bir daha yolumuz kesişmez, Celal Çavuş. Necla’ya iyi bakın. Ateş tanrısına emanet olun.”

“Güle güle… Yolun açık olsun yiğidim.”

 

 

 

 

Kurban Bayramı Hikayesi 🔊🎧

Bu kurban bayramı hikayesinde, kurbanın ne kadar küçük olduğunun bir önemi var mı bunu sorgulayacağız. Kurban hikayemizin kahramanı, komiser Aylin Türkoğlu’nun başına gelenler ile bunu düşüneceğiz. 

Bulunduğum odada gözlerimi açtığımda, bilincimin hala uyuyor olduğunu, gözümün önünde beliren kabusun parçasının çanlı oluşundan anlamam uzun sürmedi. Karanlık bir odada ellerim duvara zincirlenmiş ama ben sanki ne olacağını biliyormuş gibi kıpırdamadan bekliyordum. Yanımdan geçen ve bana tüyleri ile dokunan hayvan bile bu sakinliğimi bozamamıştı. Oysa ki hiç bir tüylü hayvana dokunamam ben. Burada korkmam veya bağırmam için tutulmadığımı biliyordum. Bu bilinç ile hiç sesimi çıkarmadan kıpırtısız bir halde dizlerimin üzerinde oturmaya devam ettim ta ki bir ses duyana kadar. Bu ses betona çarpan ayak sesiydi. Tüm duyularım açılmış, karanlıkta bana yaklaşan kişiyi bekliyordum. Adım sesleri ritmik bir şekilde bana yaklaşıyordu. Gözlerim karanlığa alıştığı için, önüme gelmeden gelen adamın; ayaklarını yere kuvvetli bir şekilde basmasından adam olduğunu anladığım ziyaretçimin bulunduğum yer kadar kara olan kıyafetlerini görmem uzun sürmedi. Yanılmamıştım. Karşımda duran adamın boyu ben yerde oturduğum için gözüme dev gibi göründü. Adam kıpırdamadan tam önüme gelip durmuştu. Bir şeyler söylemesini bekledim fakat oda benim gibi ısrarla sessizliğini koruyordu. Bir müddet öylece kaldıktan sonra geldiği gibi karanlığa dönerek benden uzaklaştı. Neden bilmiyorum ama uzun bir nefes aldım. Sessiz kalması konuşmasından daha önemliydi. Eğer konuşursa neler söyleyebileceğini biliyordum. Biraz önce bacağıma değen tüylü hayvan şimdi de dizimin üzerinde duran elime dokunmuştu. Elimi hareket ettirmemle birlikte bileklerimde bağlı olan zincirin sesi boş ve karanlık yeri doldurdu ama ben hala sesimi çıkarmıyordum. Zincirli ellerimi ağzımın önüne kadar getirip, parmağımı dişlerimin arasına alıp, ısırdım. Kanın tadı ağzıma gelince kalp atışım hızlandı. Bu tadı seviyordum. Parmağım ağzımdayken  düşünmeye başladım. Nasıl bilmiyorum ama birilerinin beni izlediğini biliyordum. Onlar benim ne yaptığımı öğrenmek için beni buraya getirmişlerdi. Bense onlarla hiç bir şekilde konuşmayacaktım. Kabuslarımın dışında benim varlığımdan bile haberi olmayanlar şimdi bana ulaşmak için her yolu deniyorlardı. Bense her zaman bir karar verdiğimde bu kararın arkasında duracak kadar dirençli bir iradeye sahiptim. Keşke kabusum devam etseydi. Beni izleyenleri nasıl yıldırdığımı görmek için her şeyi yapardım. Neyse şimdi yattığım yerden kalkıp, elimi yüzümü yıkayıp, kahvaltımı beklemeliydim. Kabusumda karanlık giyenler burada beyaz giyiniyor odama her geldiklerinde bana sevgi dolu gözlerle bakıp konuşmam için her yolu deniyorlardı. Ben ise onları tanımadığım için konuşmuyordum. Hem neden konuşacaktım ki? İnsan hiç yabancılarla konuşur mu? Annem bunu görse çok sevinirdi. Çünkü çocukken bana hep aynı cümleyi söyler ve beni bıktırırdı. Gerçi buraya gelemez. O bu dünyayı terk edeli çok uzun zaman oldu. Eksikliğini duyuyor muyum diye kendime defalarca soruyorum ama cevabım hiç değişmiyor. Duymuyorum. O benim çocukken söylediklerimi duymadı ki ben onun söylediklerini duyayım. Babam onu döverken ben hep bir köşeye çekilir annemin babama karşı koymasını beklerdim. O ise babam ona her ne sebepten vurursa vursun hep beni bahane ederdi. “Gömleklerini benim derslerimi yaptırdığı için yetiştirememiş, yemekleri benim dağınıklığımı topladığı için eksik yapmış, çamaşırlar okula toplantıya geldiği için ortadaymış.” Annem ne söylerse söylesin babam ona olan öfkesini bırakıp bana doğru her geldiğinde korkudan altımı ıslatır, yok olmayı diler, bulunduğum yerde daha da küçülmek isterdim ama bu dediklerimin hiç biri olmazdı. Babam ben sessiz kaldıkça tokat ve tekmelerini vurmakta daha da ısrarcı davranırdı. Çoğunlukla ağlamamaya çalışır ama başaramazdım. Saçlarımın dibine kadar duyduğum ağrı uyumama engel olmaz olduğum yerde sızıp kalırdım. Elim yüzüm yara bere içinde ikinci sınıfa gittiğim bir gün öğretmenim düştüğüm yalanına inanmayarak beni doktora götürüp darp raporu aldı. Evimize gelen yabancı adamlar anne ve babamla konuşup eğer bir daha haklarında şikayet olursa beni ellerinden alıp, yetiştirme yurduna yerleştireceklerini söylediler. Onlar gittikten sonra ise yediğim dayak bilincimi kaybetmeme ve artık acı duymama sebep oldu. Okula gitmediğim için öğretmenim polis olan eşi ile beni görmeye gelince annem korkudan kapıyı açmak zorunda kaldı ve benim bir Kurban Bayramında yetiştirme yurdunda ki duygusuz, duyarsız hayatım o dönem başladı. Annem ve babam beni kurban olarak kesmişlerdi. Bu Kurban Bayramını ölünceye kadar unutmayacaktım. Buna o gün yemin etmiştim.

[bctt tweet=”Ben kurban edildiysem onlarda edilmeliydi! Nurhan Işkın” username=”dedektifdergi”]

Yurtta ki hayatıma alışmam uzun sürmedi. Sayısız çocuk vardı. Burada yediğim dayaklar babamdan yediklerim kadar korkunç değildi ya da ben acıyı kanıksamıştım. Derslerim ise yerlerde sürünüyordu. Bana kimse dokunmazsa ben de kimse ile muhatap olmuyordum. Geceleri yatakhanede çocuklar anneleri için ağladığında onları öldürmek istiyordum. Onları ne şekilde öldüreceğimi, neler yapacağımı günlerce düşünüyor sonrasında ise düşüncelerimi yetersiz buluyordum. Her gün bu konuda düşünüp onları kurban gibi kestiğimi hayal ediyordum. Bundan garip bir şekilde haz alıyordum. Kanın rengini, yapısını büyülü buluyordum. Damarlarımızda dolaşması ise bana inanılmaz derece de ilginç geliyordu. Bazen parmağımı  sınıfta bulduğum bir ataç veya yemekhanede yemek yerken çatalın ucu ile delip, kanayan parmağımı saatlerce emip, kanın tadında kendimi kaybediyordum. Bu yıllarca devam etti. On sekiz yaşıma geldiğimde ise bizi dışarı bıraktılar. Ogün yurtta ki bir çok genç kız ne yapacakları ile ilgili endişe duyarken ben yurda gelip giden bilgisayarcı çocuğun bana olan ilgisi ile bu düşüncelerle hiç uğraşmadım. Dışarıya  adımımı attığımda ise adı Cengiz olan çocuk ve annesinin beni beklediğini görerek içimde beliren düşmanlığı zorla bastırarak yanlarına gittim. Bundan sonrası ise onlar adına kabusun başladığı dönemdi fakat bunun farkında değillerdi.

Kurban bayramı hikayesi Devam ediyor….

O dönem beni bir gün bile merak etmeyen ailemi bulamayı aklıma getirmiştim. Cengiz’in yardımı ile bir fırında çalışmaya başladım. Öncelikle bir telefon alıp aklımda kalan ev numaramızı aradım. Annemin sesini duyar duymaz hemen kapatıp, bulunduğum şehirden eskiden de evim olmayan şehre doğru yola çıktım. Cengiz’e ise farklı bir şehir ismi verip ailemi araştıracağım yalanını uydurdum. Alt tarafı iki günlüğüne gidiyordum. Sabahın erken saatlerinde eski mahallemize gittiğimde ise annemin dışarı çıkması için bir kaç saat bir ağacın altında bekledim. Onunla ilgili tüm anılarım silinmişti. Evimizin olduğu mahalle değişmiş yeni yeni binalar yapılmıştı fakat çarşıya gitmek için kullanılan orman yolu aynı ürkünçlüğü ile yerinde duruyordu. Annemin babamın iş yerine giderken bu yolu kullanacağını biliyordum. Bu garip duygu ile onu takip ettim sonrasında ise geldiğim gibi Cengiz’in evinin bulunduğu şehre geri döndüm. Annesi beni büyük bir şefkat ve sevgi ile karşıladıysa da ben onun beni sevmediğini, hatta oğlunun da sevmediğini biliyordum ama gidecek kimsem ve insanlar ile iletişimim yoktu. Zorunlu olmadıkça konuşmuyordum. Cümlelerim ise bir bütün gün içinde dört beş kelimeyi geçmiyordu. Cengiz ve annesi bu durumumu kabullenmişlerdi. Bense dışımdan değil kendimle konuşmayı seviyordum.

[bctt tweet=”İnsan önce kendini dinlemeli! Dinlemeli ki ne istediğini bilsin. Nurhan Işkın ” username=”dedektifdergi”]

Ben artık ne isteyip istemediğimi de bilmiyordum. Bu evden gitmek istiyor fakat bir türlü gidemiyordum. Çalıştığım fırında ki iki kişide benim sessiz halimi kabul etmişlerdi. Bana soru sormuyor aralarında fısıldıyorlardı. Ben ise onları umursamıyor, yok sayıyordum. O hafta gazeteleri özellikle takip etmiştim sebebi ise sadece merakımdı. Geldiğimin ikinci günü annemin küçük fotoğrafı eşliğinde, büyük puntolarla yazan yazıyı görünce hayatımda ilk kez kendimi mutlu ve özgür hissettim. Haberi yazan muhabir mesleğinin hakkını vermişti. Annemin her gün kullandığı yolda ilk kez bir cinayet işlenmiş, katil ise ne bir parmak izi ne de ipucu bırakmıştı. Annemin cesedi ormanda bulunan ve sık ağaçlarla çevrili köprünün üzerinde boğazı kesilmiş bir halde bulunmuştu. Bu olaydan iki yıl sonra Cengiz ile evlendim. Bunu neden yaptım bilmiyorum ama içimdeki sesim bir şekilde ona minnetimi ödemek için evlendiğimi söylüyor oysa ben minnet duymam. Ben sadece nefret ve şiddeti bilirim.Cengizin bana söylediği hiç bir söz hiç bir şiir yüreğime inemedi. Bedenime dokunduğunda ve beni tatmin etmeye çalıştığında bu duyguların ne kadar basit olduğu ile yüzleşmek zorunda kalıyorum. Ben bir kez tatmin oldum o da annemin boğazını kestiğim gündü. O gün yaşadığım hazzı bana ne cinsellik ne de kuru sevgi sözleri veremez. Kanını eldivenli elimi batırıp, ağzıma aldığımda çocukluk yıllarımın tüm sevgisizliğinin sevgisini hissetmiştim. Sıra da babam vardı ama aradan yıllar geçmeliydi.

Bir gün sabah kalktığımda midemin bulanması ve kusma ile hastaneye gitmek zorunda kaldım. yapılan tahlillere göre hamileydim. Oysa sağlık ocağından çocuğum olmasın diye doğum kontrol hapı almış ve kullanmaya devam etmiştim. Bu habere Cengiz ve annesi çok sevinseler de ben kendimle bu çocuğun doğmaması için neler yapabileceğimi konuşuyordum. Cengiz’e daha çok erken olduğunu söylediğimde ise önce tartışmış, sonrasında ise beni kollarımdan tutup tartaklamıştı. Tehditlerini ise tüm mahalleli duymuştu. Eğer bu çocuğun başına bir şey gelirse ölümlerden ölüm beğenmemi söylemiş ve beni yok saymaya başlamıştı. Bense fırında un çuvallarını kaldırmaya evde kimse yokken kanepeleri yerlerinden kaldırıp bırakarak hamileliğimi sonlandırmaya boşu boşuna uğraşmıştım.  Doğuma günler kala hala bu çocuğun doğmaması gerektiğine olan inancımı diri tutmuştum ama o doğdu. Kızdı. Ona baktığım ilk gün kendi acizliğimi gördüm. Tuhaftır ama ona karşı hiç bir duygum yoktu. O ise siyah gözlerini bana dikmiş pis pis bakıyordu. Hemşire onu doyurmam gerektiğini söylediğinde ben arkamı dönüp yatmaya devam ettim. Bu nasıl bir bebekti? Ağlamıyordu. Benim gibi sessizliğin en büyük ses olduğuna mı karar vermişti. Cengiz ve annesi geldiğinde doktor eve gidebileceğimizi söyledi. Bana bir kaç şey söyledi. İki gün sonra “Kurban Bayramı” olduğu için Cengiz bu habere çok mutlu oldu. Eve giderken bana söylediği onca sevgi sözü midemin bulanmasına sebep oldu. Doğan benim gibi bir kız çocuğuydu ve onu kimse kurban seçmeden önce ben onu kurban etmeliydim.

Odanın kapısı açılınca, hiç kımıldamadan yattığım yatakta beklemeye devam ettim. Gelen beyaz kıyafetlilerin yanında duran siyah giyimli adam bana soruları olduğunu söylediyse de ben onu dinlememeye karalıydım ama o bana

“Yarın günlerden ne biliyor musun?” deyince istemeden de olsa başımı ona doğru hafifçe çevirdim. Bağlı olduğum yatak hareketlerimi kısıtlıyordu. Adam kıpırtımı fark etmişti. Geldiği onca gün hiç onunla konuşmamış onu duymamıştım ama bugün ona tepki vermiştim ve  o bunu  kaçırmamıştı.

Kurban Bayramı.”Diye biraz seslice söyleyip tam yüzümün üstüne eğilmiş gözlerime bakıyordu.

Kurban kesmeyi sevdiğini biliyorum eğer bana kızına ne yaptığını söylersen sana bu konuda yardım edebilirim.”

Bunu söylediği an burnuma kan kokusu geldi, tadı ise ağzımdaydı.

“Kurban kesmeme izin verecek misin?”

“Eğer soruma cevap verirsen, vereceğim.”

“Kurbanın ne yapıldığını bilmiyor musun?” Gülmeye başlamıştım. Koca adam kurbana ne yapıldığını bu yaşına kadar öğrenememişti.

“Bilmiyorum. Bu konuda senin yardımına ihtiyacım var.”

“Kurban dağıtılır. İnsan kurban kestiği zaman onu dağıtır. Beğenmediği yerlerini de toprağa gömer.”

“Peki, sen en son ne zaman kurban kestin?”

“Son bayramda.”

“O kurbanın kimlere dağıttın ve beğenmediğin parçalarını nereye gömdün?”

“Söylemem. Hiç insan kestiği kurbanı kime verdiğini söyler mi?”

“Elbette söyler. Bak eğer söylersen yarın kestiğin kurbanı beraber aynı kişilere götürürüz olmaz mı?” Artık onu dinlemek istemiyordum. Başkası konuşunca kendimle konuşamıyordum. O yüzden sustum. Gülmemi de durdurdum. Yattığım yerde sallanmaya başladım. Adam ise hala bana bakıyordu. Elini elime uzatıp,

“Bak sorduğum soruya cevap verirsen, sana yarın buradaki kurbanlıklardan kimi istiyorsan onu getiririm. Anlaştık mı?”

İçim ürpermeye başladı.

“Ama bıçağım yok.”

“Sen merak etme ben onu da getiririm.”

Kurban bayramı hikayesi sonuca doğru

“O zaman bana sürekli iğne yapan kız var ya onu getir. O çok iyi bir kurban olur. Bana sürekli bağırıyor. Altımı ıslatınca bana vuruyor. Babamın bana çok vurduğunu biliyor musun? Annem de onu izliyor. Bana yardım etmiyor. Eğer yardım ederse babam onu da döver. Hem sen her gün kabusuma gelip beni bekliyorsun. Bana kurban getireceğini söyleseydin sana daha önce de bunları söylerdim.” Tekrar gülmeye başladım. Dilimle saçımı yakalayıp, ağzımda kan varmış gibi emmeye başladım. Adam hala bana bakıyordu.

“Bak, hala kızına ne yaptığını söylemedin. Hadi bana yardım et. Et ki yarın ki kurbanımız için yer bulayım, kime dağıtacağımıza karar verip hazırlık yapayım.”

“Onun boğazını kesip derisini yüzdüm. Çok küçük olduğu için çok eti çıkmadı Ama olsun yine de onu  kurban ettim. Babamın oturduğu mahalleye götürüp arka sokağında ki iki çok fakir komşularına verdim.” Ellerim uyuşmaya kanın kokusunu tekrar duymaya başlamıştım. Adam ise bana bir değişik bakıyordu.

“Beğenmediğin yerlerini ne yaptın?”

“Annemi kurban ettiğim ormanda ki köprünün yanına gömdüm.”

“Yani anneni ve kızını öldürdün öyle mi?”

“Hayır, öldürmedim! Onları kurban ettim. Kurban bayramı olduğu için insan kurban kesmeli. Ben de onları kestim. Allah kabul etsin!” dediğimde adam benden uzaklaşıp kapıya gitti. Beyaz kıyafetli kadın ise bana bakıp,

“İnsan hiç kızını kurban eder mi?” Dediğinde.

“Beni de etmişlerdi. Hem ben onları gerçekten kurban ettim. Annem ve babam ise beni elleri ile kurban etti sağ iken başkalarına dağıttı. Şimdi onlar mı, ben mi kasabım?” Deyip, adam bir sonra ki kurbanımı getirene kadar sadece kendimle konuşmaya karar verdim. İnsanları beni hiç dinlemedi. Şimdi de ben onları dinlemeyecektim. Sallanmamı artırıp, kabuslarımda ki kan tadını almak için uyumaya çalışmalıydım…

Hikaye Dinle: Onu Biz Öldürdük 🔊🎧

Bak ölümü gör, şimdi sana anlatacaklarımı kimseye anlatma.  Biliyorsun, şu hayatta senden daha fazla güvendiğim kimsem yok. Benim için kalkıp ta Norveç’ten geldin ya, haksız mıyım sana kıymetlimsin demekte. Onu biz öldürdük aslında, bunu senden başkasına nasıl anlatabilirim ki!

Bana öyle bakma! Her şeyi anlatacağım. Sema ile tanışmamızdan cinayeti nasıl planladığımıza varıncaya dek her şeyi ama kafam çok karışık, tüm olaylar birbirine girmiş gibi, sakinleştiricilerden sanırım. Birkaç hafta önceye kadar Sema da ben de net değildik.

Sema kim mi? Güzel soru… Her şeyi anlatacağım sana.

Sanırım cinayete net karar verdiğimiz an; bir ay önce çamlıktaki kır kahvesinde buluştuğumuzdaydı.

“Önümüzdeki hafta bitirelim artık şu işi.”diyerek oturdum masaya. Artık dayanamıyordum. Şaşkın baktı yüzüme.

“Nasıl olacağına bile karar vermedik ki daha!” dedi omzunu silkerek.

“Ben epey düşündüm. Evde olmaz. O hırsızlık süsü fikri hiç aklıma yatmıyor. İş yerinde olması bana tehlikeli geliyor. Zaten dükkânı daha yeni adam etti. Çevre esnaf da kameraları artırmış gibi… Gündüz gözüne, zor iş… Uzak bir yere götürsek arabayla… Dolaşmaya çıkmış gibi… Arabayı sakin bir yere çekeriz. İndiririz arabadan, vurur ve döneriz. Yani hangimiz yaparsak öyle yaparız.“ dedim. Anında itiraz etti.

“Bak daha buna bile karar vermedik. Hangimiz çekecek tetiği? Hem her yer mobese doldu artık. O sakin yere gittik diyene kadar birinden birine yakalanabiliriz.”

“Doğru… Ben bunu nasıl düşünemedim. Arabayı başkasından mı bulsak?” dedim.

Tekdüze bir ses tonuyla, “Saçma, kesin bağlantıyı kurarlar. Ben hala iş yerinde yapalım diyorum. Alacak verecek davası gibi görünsün. Tarayalım, el bombası falan atalım, ne bileyim işte…” dedi.

Dayanamadım, kahkaha attım. Bazen o kadar saf davranıyordu ki, küçük bir çocuk gibi masum oluyordu. Bu masumiyet yine de benimle oturmuş cinayet planlıyordu…

“Bana saçma diyene bak sen!  İyi kötü bir ruhsatsız tabanca edinmemiz iki ay sürdü. El bombası köşedeki markette satılıyor ya sanki.”dedim.

İkimiz de sinirden gülmeye başladık.  Boyumuzdan büyük bir işe kalkışıyor olduğumuzun farkındaydık ama kararı vermiştik bir kere. Birini, yakalanmayı göze almadan öldürmek, öldürelim gitsin demek kadar kolay bir iş değildi. İyi bir plan yapmadan harekete geçmemeye söz verdik.  Sema’nın bakışları uzakta bir yere kilitlenmişti.  Dikkatini yeniden konuşmaya çekmek için,

“Gerekirse bir yıl sürsün ama iyi bir plan olsun.”dedim. Anında itiraz etti.

“Bir yıl da sürmesin valla. Ben o lanet herifi her görüşümde, yayışarak her konuşmaya başladığında ağzının üzerine bir yumruk kapatmamak için kendimi zor tutuyorum.” Elinden tuttum.  Yüzümü yüzüne iyice yaklaştırarak,

“Aman ha bırakayım deme, tut bence. Senin bu memur ellerin onun yıllarca yük kaldırmış kollarına benzemez. Sen on vurursun da o bir kere kapattı mı öbür dünyayı ondan önce boylayıverirsin. Sabırlı ol.”dedim. Gözlerini benden kaçırarak sordu,

“Hiç tereddütün var mı?”

“Şu soruyu bana sorup duruyorsun ya, artık senin tereddütlerin olduğunu düşünmeye başladım. İçin için hala seviyorsun sanırım sen bu manyağı.” Elini elimin altından çekerek,

“Yok be ne seveceğim, şeytan görsün yüzünü de ne bileyim, insan işte…” dedi.

Çay kaşığıyla cam bardağın içinde yaptığı dairesel hareketten çıkan şıkırtı dışında bir süre hiç ses olmadı. İkimizin de kafasında ayrı ayrı senaryolar dönüp duruyordu. Yine bir sonuca varamamıştık ama artık daha kararlıydık.

Beni anlamıyorsun değil mi, bakışlarından belli. Yok, yok bunlar sanrı falan değil. Diyorum ya kafam karışık, nereden başlayacağımı bilemedim, sen sadece dinle.

Buluştuğumuz hiçbir yerden birlikte kalkmıyor, hiçbir buluşmada aynı mekâna gitmiyorduk. Sadece bu iş için, başkalarının adına yeni bir hat bile almıştık, tarife bahanesiyle kuzenimin üniversiteye giden oğlunun adına almıştım ben. Sema da sanırım öyle bir şey yapmıştı. Numarayı başkasına vermemeye ve sonra hatları iptal ettirmeye karar vermiştik.   Bu işi başardığımızda ikimiz arasında bir bağ kurulması hiç işime gelmezdi. Sema, benim gibi değildi. Daha ürkek, daha kırılgandı. Nefreti büyüktü, diş biliyordu ama düşünceler eyleme vardığında beni yarı yolda bırakmayacağından emin olamıyordum.  Sigarasından aldığı son nefesi yüzüme doğru üfledi ve tablada iki büklüm olana kadar bastırdı izmariti.

“Haklısın, dışarıda olmalı. Açık alanda ve sakin bir yerde… Aylar önce Ağva tarafında bir yere gitmiştik. “dedi.

“Rasim’in Köşesi” diye böldüm sözünü. Şaşkın şaşkın baktı bir an. Sonra kendi kendine söylenir gibi,

“Niye şaşırıyorsam hala?” dedi ve sesini yeniden yükselterek devam etti.

“Evet, Rasim’in Köşesi… Madem sen de yerini biliyorsun işimiz kolaylaşır. Oraya gitmek için tuttururum. Giderken, yolda bir sapağa sapmıştı, ihtiyacımı gidermem gerekmişti. Gülme, napayım sıkışmıştım işte. Yine bahane ederim. Orada beklersin bizi. Issız bir köy yoluydu ve bitiririz işini. “ Onaylanmak ister gibi gözlerime bakıyordu.  Aslında planı güzeldi. Başımı olur anlamında salladım.

“ Biliyorum, detayları düşünmeye başladın. Sen daha detaycısın benden. “ dedi. Gülümsedim. Düşünmek için bir hafta daha istedim. Haftaya yeniden buluşmak için sözleştik.

Yeri çok iyi biliyordum. Hatta bahsettiği sapağı bile sanki elimle koymuş gibi bulabileceğimden emindim. Ama bazı detaylar cidden iyi ayarlanmalıydı. Hafta içi olmazdı. İşten izin alması dikkat çekerdi.  Cumartesi olmazdı, gidiş yolu yoğun olabilirdi. Ama Pazar sabah çok erken bir saat, işte bu süper …  Sema’nın rolünü çok iyi oynaması gerekiyordu.  Bu kısmı başarabilirse, geceden buluşma yerine gider, arabamı daha uzağa park ederdim. Onları beklerdim. Onlar gelir gelmez de Erkan’ın işini orada bitirirdik. Arabasını orada bırakır ve Sema ile dönerdik.  Hatta arabayı içinde Erkan ile birlikte ateşe bile verebilirdik. Ama bu fikrin üstünü hemen çizdim. Dumanlar yakın köydekilerin dikkatini çekerdi, diğer türlü bulunması geç olurdu.  Ne kadar geç bulunursa bizim o kadar işimize gelirdi.

Anlıyorsun değil mi? Her türlü detayı düşünmek gerekiyordu. 

Eve döner dönmez kendime bir de şahit bulmam gerekliydi. Bu şahit kısmı için doğru fikri bulmam iki gün sürdü ama emindim. Harika olacaktı. Benim şahidim sucu olacaktı. Pazar günü çağıran bir müşteriyi hangi sucu unutur ki? Zaten sıcak su tesisatının kaçıncı arızaya geçişiydi. Daha önce de gelmişti adam.  Ağva ile eve dönüş arası süre uzun olmasa daha iyi olurdu ama ne yapalım.

O hafta boyunca tüm detayları analiz etmeye çalıştım. Ben sayısalcıydım lisedeyken. Gerçi sen bilirsin bunu. Üniversite okuyamadım belki ama fırsat verilse okurdum. İmkânsızlıklar işte. Sema, okumuş.  İşletme okumuş o.  Sonra nasıl memuriyete geçti, orasını pek konuşmadık. Tüm gün masa başında zavallı… Hiç bana göre bir iş değil.  Neyse konuyu dağıtmayayım.

Ayrıntıları bir hafta boyunca düşündüm. Buluşma yerimiz bu kez bir park oldu. Filmlerdeki ajanlar gibiydik. Sanki tanımıyor gibi oturdum yanına. Güya telefonuyla ilgileniyor gibi yaptı, ben de elimle yalandan bir şey işaret edip, konuşma açar gibi… Sanırım, stres, gerilim, nefret fasıllarının yanı sıra, bu durum sıradan hayatlarımızı renklendiren bir oyuna dönmüştü. Planımı anlatmaya başladığımda şaşkındı. Artık akıllarımızın iyice birbirine benzemeye başladığından falan bahsetti.  Ben anlattıkça o da eklemeler ya da çıkarmalar yaptı ve plan netleşti.

Sıkı dur, anlatıyorum şimdi!

Tarihi belirledik. İki hafta sonra olacaktı. Çünkü o hafta Erkan, Sema ile kalıyor olacaktı ve pazartesi ayrılacaklardı. Sema cumartesi gecesi, sabah Ağva’ya gitmek için Erkan’ı ikna edecekti. Onu ikna için güzel bir rakı sofrası hazırlaması yetermiş, öyle söylemişti.

Erkan, rakı içer miymiş? Ben hiç görmemiştim. Sonucu bana aramızdaki hattan mesaj atacaktı. Ben onlardan en az bir saat önce, mümkünse birkaç saat önceden,  Sema’nın arabasıyla yola çıkacaktım. Benim arabanın park yerinden ayrılmaması çok önemliydi. Hatta komşuların dikkatini çekecek kadar da eğri park edecektim. Sapakta gizlenerek onları bekleyecektim.  Onlar geldiğinde de Erkan’ı orada, ben öldürecektim. Arabasından Sema’nın izlerini temizleyecek ve Sema ile birlikte dönecektik. Herkes kendi evine… Sucuyu yolda arayacaktım. Ben eve girer girmez, üzerime pijamalarımı giyecektim. Sucu geldiğinde yeni uyanmış gibi davranacaktım. Polisle baş etme kısmı bende olacaktı. Çünkü bulunan ceset; Erkan Deniz olacaktı. Bir gün sonra polisi telaşlı, korkmuş bir şekilde ben arayacaktım. Erkan’ın yola gittiğini ama sekiz gündür dönmediğini, ona ulaşamadığımı anlatacaktım… Mükemmel bir plan mıydı? Şimdi düşünüyorum da daha iyisini yapabilirdik aslında…

Hayır ya! Doktor falan istemiyorum. Biliyorum… Biliyorum canım, telefonda ya da cenazeye gelenlerden duyduklarınla bu plan arasında alaka yok ama onu gerçekten biz öldürdük. Tamam, kızma, Sema’yla nasıl tanıştığımızı anlatayım önce sana.

Bundan dört ay önce o beni buldu. Elinde bir fotoğrafla dikildi kapıma. “ Bu adamı tanıyor musunuz?” dedi.  Karşımda omuzları düşük, ağlamaktan gözleri şişmiş bir yabancı kadın, elinde eşimin fotoğrafıyla dikiliyordu. İstemsizce kaşlarımı çatarak, “Neden soruyorsunuz?” dedim. Bir alacaklı olduğunu düşünmüştüm. Sesi titriyordu. Neredeyse fısıltı sayılacak bir sesle,

“Bu adam benim kocam. Ama sanırım aynı zamanda sizin de kocanız.”dedi.

Ne saçma bir şeydi bu. Hani böyle, bazen saçma bir şey duyarsın, inanılması mümkün olmayan. Ama içinden bir ses de inatla doğru olabilir der ya, işte öyle bir andı. Sen beni bilirsin, o an bağırıp çağırıp kadını kovmam beklenirdi benden ama yapamadım.

Karşımda sessiz sessiz ağlıyordu. İçeri aldım kadını. Karşılıklı oturduk ve bana yaşadıklarını anlatmaya çalışmasını bekledim. Nereden başlayacağını bilemiyordu. Nüfus müdürlüğünde çalışıyordu. İşte kayıtlarla ilgili düzenleme yapıyorlarmış falan. Eşinin fotoğrafını görmüş. Başka bir isimle, başka nüfus bilgileriyle… Önce anlamsız bulmuş. Ama fotoğraftaki benzerlik değilmiş ki! Aynı fotoğraf kendi evinde bir sehpanın üzerinde çerçeveli olarak duruyormuş. O sırada eşi, iş için yurt dışındaymış. Mesaj yazmayı, belgelerin hesabını sormayı düşünmüş önce ama inkâr edeceğine eminmiş. Kendi araştırmasını yapmaya karar vermiş. Erkan’ın – ona göre Deniz Erkan’ın- nüfus bilgilerindeki tutarsızlıkları bulması uzun sürmemiş. Salak adam, adı ile soyadının yerini değiştirerek sahte bir kimlik bulmuş kendine. Alternatif üretecek kadar bile zekâ yokmuş benim kocamda.

Bunları dinlerken benim halimi bir düşünsene, sinirden tırnaklarımı kemiriyordum. İnanmak istemiyordum. Erkan’ın benimle gerçek kimliğini kullanarak evlendiğini duyunca saçma bir mutluluk bile yaşadım, inan. Sanki orijinali bende olan bir şey gibi… Biliyorum komik ama düşünsene bir halimi…

Beş yıldır evli olduğum, âşık olduğum adam… Pazarlamacılık yaptığı için sık sık il dışına gittiğinde özlediğim, dönüşlerinde deliye döndüğüm adam… Birden bir kadın çıkıyor ve bu adam bana ait, diyor sana. Evlilik cüzdanlarını gösteriyor. Kadın anlattıkça içimde kadın doğruyu söylüyor diyerek beni ikna etmeye çalışan o ses an be an haklı çıkıyordu. Erkan’ın son dönemdeki yolculuk zamanları birbirini tutuyordu. Bana yeni bir işe girdiğini, artık uzun yolculuklara çıkması gerektiğini söylediği zaman, kadınla evlendiği zamana denk geliyordu. Ama neden böyle bir şey yapmıştı ki! İşte o an içimdeki ses yeniden konuşmaya başladı. “Çocuk için”

Biliyorsun hala çocuk sahibi olamadık…

Sema, anlattıkça açıldı, o açıldıkça ben içime kapandım. İçime nefret tohumları ekilmişti. Erkan, eve gelmek üzereydi. Ertesi gün de yola gidecekti. Yani Sema’ya gidecekti anlaşılan. Onun haftası başlıyordu. Düşünsene, iki yıldır bu şekilde kandırılıyorduk ikimiz de… Yeniden buluşmak üzere onu yollarken yalvardı bana,

“Ne olur her şeyden emin olmadan ona bir şey deme! Karşısına güçlü çıkmak ve ondan intikam almak istiyorum.”  Kapıyı kapattığım anda dizlerimin bağı çözüldü. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Telefonumu aldım elime. Erkan’ı aramak, sövüp saymak istiyordum. Yapamadım. Emin olmadan yapmak istemedim. Ya kadın yalan söylüyorsa, ya eşime kafayı takmış, evliliğimi bozmak isteyen bir ruh hastasıysa… Aklımda sorular dönüp duruyordu. Elimi yüzümü yıkadım. Makyaj yaptım ve nasıl becerdim bilmiyorum ama onu gülümseyerek karşıladım.

Sonraki günler mi? Sonraki günler hatta haftalar dedektifçilik oynayarak geçti.

Ertesi gün, Bolu’ya gideceğini söyleyerek evden çıktığı anda takip etmeye başladım. Üç mahalle ötede, aynı gün Sema’nın evi olduğunu öğrendiğim bir başka eve kadar sürdü yolculuk. Evin girişini gören bir pastanede oturup beklemeye başladım. Saat altıya doğru Sema çıkıp geldi. Ertesi sabaha kadar arabanın içinde oturdum.

Gülme lütfen, yalan söylemiyorum. Tamam, benden beklenmeyecek bir sabır biliyorum ama yaptım işte.

 Sabah Erkan evden çıktığında yeniden takibe başladım. Bir dükkâna girdi. Düşünebiliyor musun, benim büyük bir şirkette pazarlama müdürü sandığım kocam aslında bir manifaturacıymış. Dükkânı varmış. Gerçi evlendiğimizde de dükkânı vardı. Ama bu iş için kapatmıştı.

 Daha bombasını zaten haberlerde duymuşsundur. Duymadın mı? Haklısın nereden duyacaksın? Seni aramasam haberin bile yoktu. İyi ki kalktın geldin, telefonda bunları anlatamazdım.

Benim sevgili kocam aslında manifaturacı da değilmiş. Dükkân sadece göstermelikmiş.  Adam uyuşturucu işindeymiş. Bunu da o ölünce öğrendik.

Ağzın açık kaldı değil mi? İşte ilk günlerde, her şey böyle tek tek ortaya çıkmaya başladığında ben de aynı senin şu anki yüz ifadenle dolaşıyordum.  

Sema ile buluştukça, konuştukça aslında onun hakkında hiçbir şey bilmediğimizi fark etmeye başladık. Ya da inandığımız doğruların koskoca yalanlar olduğunu anlamaya başladık diyelim. Konuştukça nefretimiz arttı. Arttıkça bir sakinlik bizi sarmalamaya başladı. Hatta bir konuşma sırasında, geçen yılki doğum günlerimizde ikimize aynı elbiseyi hediye ettiğini fark ettiğimizde o kadar gülmüştük ki, karnıma ağrılar girmişti. Hayatlarımızla böylesine oynayan, bizimle dalga geçen bu adam kesinlikle hastaydı, bulaşıcı bir hastalıktı. Onu yok etmemiz gerektiğini ilk söyleyen bendim sanırım. Başka türlü içimiz soğur muydu bilmiyorum ama Sema da, “Kesinlikle ölmeli!” diye haykırmıştı.  İlk ayımız Erkan’ı ürkütmeden ağzını aramaya çalışmakla, onu takip etmekle, hatta onu anlamaya çalışmakla geçti diyebilirim. Neden farklı kişiliklere büründüğünü, sahte kimliği nasıl elde ettiğini anlamaya çalışmakla falan… Anlayabildik mi? Sanmam.

Anne tarafını hiç tanımadığını anlatmıştı bana. Baba tarafından da pek akrabası olmadığını…

Düğünümüzde bir avuç arkadaşı vardı. Hatırlasana, sen de garipsememiş miydin? Kardeşi vardı ya, Mehtap, onu da bir kere düğünümüzde görmüştüm sadece.

Sema çok naif ve zarif bir kadın, o kadar da güzel ki dönüp dönüp bakası gelir insanın. Zamanın insanı da değil. Evlenmeden önce Erkan’ı evine bile almamış. Bina kapısına bile yaklaştırmamış hatta. Erkan kendini çok beğenirdi. Alelade birinden çocuk yapamazdı. Sanırım Sema’dan bir çocuğu olsun istedi. Ama evlenmeden de Sema’yı ikna edemezdi. Gerçi oldurmayan Allah yine oldurmamış. Sanırım o yüzden de Sema’yı hırpalamaya başlamış. Sema ile düğün de yapmamışlar. Sema’nın ikinci evliliğiymiş.  Aile arasında bir nikâh yapmışlar sadece. Akrabam diye tanıttıkları kimlerdi acaba? Kiralanmış oyuncular bile olabileceğini düşündük.  Sema onları bir daha görmemiş düğünden sonra. Mehtap’ı hiç tanımıyor. Belki onu da bizim düğün için kiralamıştır. Kimbilir?

Erkan Deniz; anne ve babası o çocukken ölen, rahmetli babaannesi tarafından büyütülen, Şafak Deniz’in kocası,  bir şirketin pazarlama müdürü, kitapları, klasik müziği seven, içine kapanık, sakin, evine düşkün bir adam…

Deniz Erkan;  anne ve babası o çocukken ölen, rahmetli amcası tarafından büyütülen Sema Erkan’ın kocası, bir ilaç firmasında müdür, türkü sever, , agresif çıkışları olan ama dışadönük, sosyal bir adam…

Akıllı olduğunu iddia eden ben, beş yıl boyunca nasıl mı hiç şüphelenmedim? Haklısın ama bir insanın birbirinden alakasız hayatları bir arada yürütebilmesi için çok zeki bir oyuncu olması gerekmez mi? İnan ben de hala tam anlayabilmiş değilim.

Bir de Kozanlı Erkan varmış işte. Uyuşturucu işlerinde aracılık yapan, dükkânını depo gibi kullandıran… O kısım tamamen sürpriz oldu bize.

Evimiz bile o paralarla alınmış, düşünebiliyor musun?

Öğrendikten sonraki ikinci ayda biraz delilikler yaptık. Arabasını çizik çizik ettik. Çorbasına müshil kattık. Atletine kaşıntı tozu serptik gibi küçük intikamlar. İçimizi rahatlattık güya… Sonra bir gece Erkan benleyken, Sema üzerine erkek kıyafetleri geçirip, dükkânını ateşe verdi. Gece gelen telefonla delirdi benimki. Bir arkadaşının kaza geçirmiş olduğu yalanını söyleyerek, evden uçarcasına çıktı.  Sema’ya da çalıştığı şirkette yangın çıktığını ama gece bekçisinin erken fark edip, daha itfaiye bile gelmeden söndürdüğünü anlatmış. Biz, onun acı çekmesini isteyerek başlamıştık bu işe ama sonra, ruhsatsız silah bulmaya, onu öldürmeye kadar… Of!

Polis günlerce sorguladı beni. Benim de mağdur olduğuma karar vermiş olacaklar ki bıraktılar sonra. Polise ne Sema’dan, ne Deniz Erkan’dan bahsetmedim. Çünkü onu aslında biz öldürdük.

Arkanda peçete var, ağlama, yapma böyle şeyler… Dinle sadece, devam ediyorum. Uzatmayayım. Zamanı gelmişti.

O hafta komşularımı sık sık çağırdım eve. Cumartesi sabahı, onlara özellikle kocamdan haber alamadığımı anlattım. Ama hemen polisi akıllarına getirmemeleri için de güya kendi kendimi ikna için bahaneler buluyordum. Telefonu bozulmuş olabilir, çekmeyen bir yere gitmiş olabilir, toplantıda olabilir… Normalde buna endişelenmezdim çünkü genelde seyahatteyken hattı kapalı olurdu. Toplantıları olduğunu söyler, acil bir şey olursa mesaj atmamı, görür görmez arayacağını söyledi. Komşularım da uzun yolculuklarına alışkınlardı ama nereden bilsinler, kocam dediğim ruh hastasının o sırada ikinci evinde olduğunu. Neyse, uzatmayacaktım.  Cesedinin bulunmadığı her gün daha da endişeli olacaktım. Komşular da polise bu şekilde ifade vereceklerdi.  Ama o gün akşam gelen mesajla anladım, bir şeyler ters gitmeye başlamıştı. Planı ertelememiz gerekebilirdi. Sema, Erkan’ın öğleden sonra evden çıktığını ama hala dönmediğini yazdı. Telefonu da kapalıymış.  Beklemeye başladık. Benimle konuştuğu hat zaten kapalıydı, özellikle ısrarlı aramalar yapmıştım.  Polis aramalara bakarsa diye… O gece dönmedi Sema’nın evine, sabah da, öğlen de, akşam da… Sonra mı? Pazartesi, sabaha doğru polis kapımdaydı. Cesedini ormanlık alanda yolun kenarına atılı bulmuşlar.

O an ne düşündüm biliyor musun? “Sema bunu bana nasıl yapar? Bensiz nasıl öldürür onu!” Sinirimden ağlayamadım bile. Polis, cesedi teşhis etmem için beni morga götürmeye gelmişti. Üzerimi değişme bahanesi ile odama geçtim. Son bir mesaj çekip, hattı saklamayı düşünerek telefonu elime aldığımda bir mesaj daha gelmişti.

“Polis kapımda, bensiz nasıl yaparsın bunu? Telefon hattını klozete atıp evden çıkacağım şimdi.  Seni asla ispiyonlamayacağım, rahat ol. Hoşça kal.”

Morgda karşılaştık. İkimiz de bu adam benim kocam demek zorunda kaldık. Çünkü ruh hastasının üzerinden iki kimlik de çıkmış. Parmağında Sema’nın alyansı… İç cebinde de benim adım yazılı alyans. Kapıda bir polis bizi durdurunca, beni beklettiler.  Önce o girmiş morga. Çıkarken başını çevirip bakmadı bile bana. Yüzü dehşet içindeydi. Aynı dehşeti ben de yaşadım ve Erkan’ı gördüğüm anda anladım, o yapmış olamazdı…

Aklındaki soruyu biliyorum, biz onu nasıl öldürdük?

Dükkânını yaktığımızı söylemiştim ya, işte öyle… Artık kimlerle ne iş karıştırıyorduysa, dükkânı yaktığımızda güçlü birilerinin mallarını da yakmışız galiba. Yanında çalışan bekçinin ifadesine göre, adamlar bizimkini tehdit etmişler. Bu da, yakanı bulun o ödesin, deyip inatlaşmış adamlarla. Adamlar da, artık her kimseler bilemiyorum, bunu döve döve öldürmüşler. Bizi bilseler onu öldürmezlerdi değil mi?

Gülme ya… Beni de güldüreceksin şimdi. Cenaze evindeyiz. Konu komşu ne der sonra?

Şimdi her şey çorbaya döndü. Sanırım Sema da hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranıyor olmalı. Dün gelen polislere bizimkiler Perşembe yemeğinden ikram etmek istemişler, adamlar diğer cenaze evinde yedik de geliyoruz, demişler. İkimiz de bir hastadan kurtulduk ama şimdi arkasından yasını tutuyoruz.

İyi ki geldin, kafayı yemek üzereydim. Sema ile de konuşamıyoruz artık. Kimseye de bir şey anlatamıyorum ki! Sence polisler bize ulaşırlar mı? 

Hikaye: En Büyük Korkun Nedir?

Okurlarımızdan gelen hikâyeleri yayınlamaya devam ediyoruz. Bu sayımızda değerli okurumuz Burak Demir’in gönderdiği hikâyeye yer verdik. Beğenerek okumanızı dileriz.

Selim arabasının arka koltuğuna yaslanmış, gözlerini kapamış, düşünüyordu. Dün gece evine biri girmişti. Uyanmış, sesini duymuş ama içeri gireni görememişti. İşin garibi, para, değerli antika eşyalar, pahalı saatlerle dolu evden hiçbir şey çalınmamıştı. Zenginlerin yaşadığı, bol kodamanlı bir sitede yaşıyordu. Bu insanlar yaşadıkları yerlere kendini beğenmişlik ve samimiyetsizlikle birlikte bolca parayla görgüsüz pahalılık getirirler ve bütün bunları koruyacak adamları olur. Selim’in sitesi de böyleydi, para vardı, korumalar da vardı. Güvenlik memurları, siteyi kameralarla gece gündüz izlerlerdi. Ama dün gece bir faydaları dokunmamıştı. Polise haber verilmiş, onlar da gelip inceleme başlatmışlardı. Kamera kayıtlarına bakılmış, hepsinin silindiği görülmüştü. Güvenlik elemanı, kayıtları kendisinin sildiğini itiraf etmiş ama ilginç bir şekilde neden sildiğini hatırlamadığını söylüyordu. Polis elemandan şüphelenmiş ve göz altına almıştı.

Şoför Kazım, “Her günkü kafeye mi gidiyoruz efendim?” diye sorarak Selim’i düşüncelerinden ayırdı.

Selim, “Hayır, sen sürmeye devam et.”

“Peki efendim.”

Selim, her gün iş çıkışı kahve içmeye gittiği italyan kafesine gitmiyordu. Yola baktı, aklında gitmek istediği bir yer yoktu ama içinden gelen ve davranışlarına etki eden bir dürtüyle nereye gideceğini biliyordu. Arabanın camından bakarken gitmek istediği yeri gördü. “Arabayı sağa çek,” dedi. Kazım, Selim’i sarsmamaya çalışarak yavaşladı ve arabayı durdurdu, kapıyı açmaya koştu. Selim arabadan indi, ” Sen gidebilirsin” dedi ve önünde durdukları mekanın açık kapısından içeri girdi. Ön yüzü camlarla kaplı, aydınlık, ufak bir pastaneydi. Kapısında kırmızı ve sarı tonlarda dikkat çekici harflerle poğaça, açma, simit, börek yazıyordu.

Selim pastane içinde dolaştı, camın kenarında iki kişilik bir masanın yanında durdu. Sandalyelerden biri doluydu, bir adam oturmuş camdan dışarı bakıyordu. Adama “Oturabilir miyim?” diye sordu. Adam başını çevirmeden, eliyle karşışındaki sandalyeyi işaret etti. Selim adamın karşısına geçip oturdu. Adam dönüp Selim’in yüzüne bakmadı, Selim de başını çevirip camdan dışarıya bakmaya başladı. Kaldırımda yaşlı bir adam, dalgın ve yavaş yavaş yürüyordu, yoldan arabalar geçiyordu. Bir süre yolu izlediler ama Selim dayanamadı. “Merhaba, ben Selim,” dedi. Adam yüzünü Selim’e çevirdi. Koyu kahverengi, göçük, büyük gözleri vardı, sulu denilemezdi ama buğuluydular, gizemli bir hüzün saçıyorlardı. Dudakları büyük ve dolgundu, adam siyahi değildi ama bir beyaz ne kadar esmer olabilirse o kadar esmerdi. Başının önündeki saçlar sağdan ve soldan dökülmüş, büyük bir M harfine dönmüşlerdi.

Adam, “Biliyorum,” dedi.

“Neyi biliyorsun?”

“Seni biliyorum, Selim, Hakim Selim.”

“Nasıl biliyorsun, ben seni tanımıyorum.”

Adam cevap vermedi, öylece Selim’in yüzüne bakmaya devam etti. Selim hakimlik hayatı boyunca bir sürü kişinin canını yakmıştı , damarına bastığım biri mi acaba diye düşündü. Kalkıp da neden buraya geldim dedi kendi kendine. Camdan dışarı baktı, gerekirse kaçmak için hazırladı kendini.

Selim, “Bak, sen kimsin bilmiyorum, niyetin ne onu da bilmiyorum ama bak hakim olduğumu biliyorsun, büyük bir adam olduğumu biliyorsun, önemli yerlerde güçlü dostlarım var bana zarar versen bile bunu sana ödetirim,” dedi.

Adam, “Ben,” dedi. “Ben bazı insanlara zarar veririm, çoğunluğunu öldürürüm, benim işim budur.”

Paltosunun cebinden bir silah çıkardı; masaya, önüne koydu. Silahı görünce, Selim’in tüm kaçma ümitleri söndü. Hızlı davranıp silahı adamın önünden kapmayı düşündü ama yapamazdı, silah adama çok yakındı. O zaman başka çare yok diye düşündü, ya adamı kandıracak ya da başka biri gelene kadar oyalayacaktı. Nasıl olduysa kendini öldürmek isteyen birinin ayağına gelmişti.

“Sana kaç para verdilerse daha fazlasını verebilirim, beni vurmana gerek yok.”

“Para için yapmıyorum.”

“Bir yakınını hapse mi attım, sana zarar veren birini cezasız mı bıraktım?”

“Hayır, ama haklısın herkes para için ya da zarar gördüğüm için yaptığımı sanır.”

“Çok kişiyi öldürdün yani. Para için değilse neden öldürüyorsun?”.

Selim bir çeşit manyakla karşı karşıya olduğunu anladı; artık tek umudu biri gelene kadar zaman kazanmaktı.

Adam, “Sence neden öldürüyorum?” dedi.

Selim, bu soruya başka bir soruyla karşılık verdi. “Önemli kişileri mi öldürüyorsun?”,

“Hayır”,

“Zenginleri mi?”,

“Hayır” ,

“O zaman kimleri öldürüyorsun?”,

“Sen nasıl zengin oldun?”,

“Ben mi, hakimim işte ben.”,

“Nasıl zengin oldun!”,

“Hakimim”,

“Hakimliğini hakkıyla yapıyor musun?”

“Evet”.

Adam ayağa fırladı, masadaki silahı eline aldı, Selim’e doğrulttu.

“Şimdi söyle nasıl zengin oldun, sadece hakimlik mi yaptın?”,

“Evet”,

“Söyle lan söyle, yediğin haltları söyle!”,

“Tamam, tamam dur, söyleyeceğim. ”

“Ben…”

“Söyle lan söyle!”

“Bak, ben aslında hiçbir şey yapmadım, şartlar beni buna zorladı. Yoksa ben işini bilen namuslu bir haki…”

“Kes lan kes, n’aptın onu anlat sen!”

“Tamam, tamam. Ben davalarda suçluyu kayırmak için paralar aldım, büyük paralar çok büyük paralar ama bunda benim bir suçum yok ki, kim almaz küçük çabalar karşısında büyük meblağları.”

Selim bu korkunç durumda bile suçunu itiraf etmenin huzurunu hissetti içinde.

Adam nefes nefeseydi, silahı masaya koydu, yeniden oturdu. Selim artık biri gelsin diye dua ediyordu, itiraftan sonra infaz gelirdi hep.

Selim zaman kazanmak için, “Peki nasıl öldürüyorsun, hep kurşunla mı?” diye sordu.

Adam, “Konuşarak öldürürüm, aslına bakarsan şimdiye kadar kimseyi başka şekilde öldürmedim.”

“Nasıl?”

“Hipnoz ve telkin yoluyla. Onlarla konuşurum; onlar da kendilerini benim istediğim zaman, benim istediğim yer, benim istediğim şekilde öldürürler. Bazen uyurlarken konuşur, telkinlerde bulunurum; bu da işe yarar. Bu arada bugün emekliye ayrılıyorum biliyor musun? “.

Adam gülümsedi.

Selim bir kahkaha koyverdi, zaman kazanmak için uzun uzun güldü.

Adam, ” Çevrene bi baksana, sen de anlayacaksın ” dedi. Selim etrafa baktı, sanki geldiğinden beri ilk defa başka masaları görüyordu. Bir sürü boş sandalye vardı, pastanede onlardan başka kimse yoktu.

Adam, “Buraya neden geldin, neden her gün gittiğin kafene gidip kahveni içmedin, neden tüm bu boş masalara rağmen geldin karşıma oturdun?”

Adamın söyledikleri doğruydu, gerçekten de bilmeden, farkına varamadan tüm bu dediklerini yapmıştı. Selim, ne diyeceğini bilemedi. Adamın dedikleri tutarlıydı. Şimdi kendi kendini mi öldürecekti?

Selim, “Sen… Dün gece gelen sen miydin?”,

“Evet, istersen kalkıp gitmeye çalış, kaçabilirsen arkandan gelmeyeceğim, peşini bırakacağım,” dedi adam.

Selim sandalyeden kalkmaya çalıştı, olmadı. Elleriyle masadan destek alıp denedi, yine sonuç yoktu. Oturduğu yerde zıplamaya çalıştı ama sadece sandalye üzerinde sekti, başaramadı, sandalyeden kalkıp gidemiyordu. Vazgeçti, sakince oturmaya başladı, kesilmeye götürülen bir koyunun teslimiyetine büründü.

Adam elini silahın üzerine koydu ve ileriye doğru itti; silah Selim’in önünde durdu. Selim hiçbir bilinçli hareket göstermeden, farkında olmadan alıp verdiği  nefes gibi silaha uzandı ve eline aldı.

Adam, “Son bir şey daha. Bazı insanlara zarar verdiğimi çoğunu da öldürdüğümü daha önce söyledim.  Neden bazılarına sadece zarar verip, bazılarınıysa öldürürüm biliyor musun? Çünkü ben insanlar en çok neden korkarlarsa onu yaparım, çoğu en çok ölümden korkar. Peki Selim, senin en büyük korkun nedir, ölmek mi? ”

Selim düşündü, en çok ölmekten mi korkuyordu? Hayır, ölmekten daha çok korktuğu bir şey vardı, kapalı, dar, havasız bir mekanda kalmaktan delicesine korkardı, yüksek derece klostrofobi sahibiydi. Daha önce ölümü çok düşünmemişti ama kapalı mağaraların, nefessiz oyukların kabuslarını çok görmüştü.

Selim, “Hayır, en çok korktuğum şey ölmek değil, en çok korktuğum şey kapalı mekanlar, dar alanlar, klostrofobim var”, dedi.

Adam, “Biliyorum, gideceğin yeri çok seveceksin” diye mırıldandı ve gamzelerini göstererek genişçe gülümsedi.

Selim silahı doğrulttu. Adama üç el ateş etti.

221c Baker Sokağı, Sherlock’un Komşusuyum: İntikam

Londra’nın intikam tarihi, içi çelik bolero şapkalarıyla hasım tanımayan – biri şemsiyeli bir centilmen, diğeri yüksek sivri topuklu pabuçlarıyla siyah kuşak karate hareketlerini yeni bir düzeye taşıyan bayan, çoğumuzun Tatlı Sert adıyla hiç unutmadığımız o meşhur çift sayesinde yazılmıştır. Bay ve Bayan Steel’in beyaz kasklarını başlarına geçirip motorsikletlerine atladığı günden beri, ellerinde çekiç testere sağı solu terörize etmeye kalkışan çetelere mahallenin huzurunu kaçırma imkanı kalmamıştır.

Komşumun Tatlı Sert’i yakından incelemiş, çiftin geliştirdiği hasım altetme tekniklerini sıkı sıkı çalışmış olması şüphesiz kimseyi şaşırtmaz. Sherlock’un arasıra 221B’de tavanarasına çıkarak oraya sıraladığı mankenlerle karate çalıştığına ben de şahidim.

Tahta mankenlerin kırılan kol ve bacakları sağa sola fırlayıp, arasıra tavanarasının camlarını da şangır şangır aşağı indirdirince Bayan Watson’ın tepesi fena atar haliyle. Ve tabii biz konukomşuya Sherlock hakkında söylemediğini bırakmaz.

Komşumun karate tutkusunu sinemaya en iyi aktaran aktörlerin başında Robert Downey Jr. var. Ama son televizyon serisi ile Benedict Cumberbatch de Holmes’u temsiliyette son derece başarılı oldu. Ve hayat ona Holmes’ü iyi inceleyip taklit etmenin ne kadar gerekli ve önemli olduğunu daha geçen hafta başımızdan geçen bir olay sayesinde hemen gösterdi.

Baker sokağını kesen Marylebone Road’un üzerinde trafiğin arasında zigzag çizerek dolanan iki motorsiklet o gün benim de dikkatimi çekti. Her ikisinin üzerinde belli ki genç ikişer tip -başları belli ki bulutlu- etrafta kurban arar gibi saldırgan külhan edasıyla dolanıyordu.  İstifimi bozmadan güzergahım olan Marybone caddesine doğru ilerledim.

Aradan beş dakika ya geçti ya geçmedi. Sokağın köşesini döndüğüm sırada motorsikletlerin gürültüsünü duydum yeniden. Başımı kaldırır kaldırmaz motorsikletlerden biri tam önümde kendi halinde, belli ki daha yeni yirmi yaşlarında, bir Deliveroo bisikleti süren sevkiyatçının önünü kesti. Diğeri ise arkasını kapattı. Arkadan atlayan kafası siyah kasklı saldırgan bir anda elindeki şişeyi zavallı gencin kafasına indirdi. Öndeki motorsikletten atlayan diğer saldırgan ise, ne olduğunu anlayamadan sersemleyen genci devirip bisikleti altından almaya yeltendi.

İşte tam bu sırada sokağın orta yerinde bir Uber taksisi duruverdi. Hızla açılan arka kapıdan kafasında geyik avcısı şapkası olduğu halde komşum fırlamasın mı? Önce kurbanı saldırganların elinden çekip aldıktan sonra, en ufak bir tereddüt göstermeden atik bir kaplan hareketiyle avının hemen arkasında bitiverdi. Göz açıp kapayıncaya dek bir ayağıyla elinde kırık şişe bulunan saldırganın münasip yerine okkalı bir tekme oturttu. Aynı anda yumruklarını da, bisiklete yerleşmeye yeltenen diğer saldırganın böbreklerine indirdi. Vurduğu yerde yıldızlar şimşekler çaktığı an ellerini saldırganın kemerine geçirip pis bir boş çuval halini alan adamı bisikletten alaşağı çekti.

Uber sürücüsü Manuel Dias da, Sherlock’a destek olmak için arabadan çıkıp bisikletinden caddeye itilen kurbanın durumunu görmeye seyirtti. Motorsikletli çeteciler kritik durumdaki suç ortaklarını yeniden arkalarına alıp güç bela olay yerinden sıvışmayı becerdiler.

Uber şöforü dahil, sokaktan geçip de olanları gören kim varsa, saldırganları püskürtüp, kurbanı kurtaran kahramanı hararetle alkışladılar. Şapkasını tanıyanlar onun Sherlock Holmes olduğunu birbirlerine duyurdular. Çocuklar Holmes’ün etrafını sardılar. Marylbone sokağının şanlısı olarak mahalleli sevgi gösterisinde bulundu. Çevreleyenlerden tebrikler yükseldi. Olay yerine nihayet ulaşmayı başaran Metropolitan polis şefi elindeki telsizle hemen bir ambulans çağırdı. Kısa zamanda olay yerine varan acil servis ekipleri bisikletli genci caddede tedavi edip, hastahanelik durumu olmadığına karar verdiler.

Kimse bütün bu olanlar esnasında Uber taksisinin arka koltuğunda hiç sesini çıkarmadan oturmaya devam eden, gölgevari tipi farketmedi. Sherlock taksiye binip oradan ayrılıncaya kadar ben de farkına vardığımı söyleyemem. Ama tam köşede olduğum için bütün hadise esnasında hiç istifini bozmadan orada oturan adamı profilinden görme fırsatını Uber taksisi köşeyi dönerken yakaladım. O an hemen farkettim. Meğer komşum arabada oturup duran adamın ta kendisi değilmiymiş! Hayretler içinde kaldım. O zaman herkesin Sherlock zannettiği gözü pek kahraman kimdi diye büyük bir meraka düştüm. Ertesi gün gazete manşetlerinde haberi okuyunca herşey ortaya çıktı. Saldırganları al aşağı edip korkutarak kaçırtan ve zavallı sevkiyatcı genci onların elinden kurtaran Sherlock değil, onu televizyon serisinde canladıran aktör Benedict Cumberbatch imiş. Holmes’de mahallelinin tezahüratını, hiç sesini çıkarmadan arabanın arka koltuğundan seyretmiş.

Kanlakarışık

Geçen yıl ilk kez bir araya gelen polisiye yazarlarımızın kurduğu Türkiye Polisiye Yazarları Birliği (POYABİR) bir hikaye kitabı hazırlamış. Adı  KANLAKARIŞIK. Çınar Yayınları tarafından 2018 yılının Nisan ayında basılan kitapta 20 polisiye hikaye yer alıyor.

Öncelikle kitabın baskı kalitesinin çok iyi olduğunu söyleyeyim. Kapağı, kağıdı,cildi özene bezene yapılmış. Sadece bu bile insanda kitabın sayfalarını çevirip okuma isteği uyandırıyor. Bir kitabı okurken, elde tutmanın verdiği rahatlığın da okuma keyfini artırdığını yeri gelmişken belirteyim.  Tecrübeyle sabittir.

Yazarlar arasında kimler yok ki? Birçoğunu Dedektif Dergi’den ve Polisiye Durumlar  sitesinden de tanıyoruz.  Uzun bir liste ama hepsini teker yazmak istiyorum: Verda Pars, Günay Gafur, Gencoy Sümer, Gökçe İspi Turan, Reha Avkıran, Suphi Varım, Sibel Köklü, Doruk Ateş, Yaprak Öz, Nihan Taştekin, Alper Kaya, Ceyda Kiremitçi Vasiliev, Oğuzhan Aslan, Çağan Dikenelli, Gonca Çiftçioğulları, Emrah Poyraz, Ulaş Özkan, Arkın Gelişin, Hayri Özdemir, Ercan Akbay, Algan Sezgintüredi.

Polisiyemizin son yirmi yıllık serüveni, bizde polisiye yazılamaz, bizim yazarlarımız gizem kurgulamayı beceremezler şeklinde öteden beri var olan ön yargıyı en azından okurlar nezdinde büyük ölçüde yıkmayı başardı.  Bu kitapla bu ön yargının son kalelerinin de yıkılacağından eminim.

Evet, bizde de entrikası bol, gizemli, karmaşık kurgulu polisiye hikayeler yazılıyor artık. Kanıtı işte bu kitap. Yazarlarımızın hayal güçlerinin ve yazma yeteneklerinin batıdaki meslektaşlarından zerre aşağı kalır bir tarafı yok. Üstünlükleri ise pek çok. Bir kere, hepsi bizden, bizi anlatıyor. Olaylar, bizim şehirlerimizde, bizim sokaklarımızda geçiyor. İnsanlar bizim dilimizi konuşuyor. Sadece bu bile az şey mi?

Kitabın adı KANLAKARIŞIK ama bu sizi yanıltmasın. Kitaptaki hikayelerde ne kan gövdeyi götürüyor ne de vahşice işlenmiş cinayetler kol geziyor. Kitaba adını veren Doruk Ateş’in Kanlakarışık hikayesinde bile, bu dediklerimi okumanız mümkün değil. Onun yerine, akıl, zeka, gizem ve hatta mizah daha ön panda yer almış.

Hikayelerin hepsi farklı bir içerikte. Ortak bir tema yok. Ya da en genel düzeyde tek bir ortak tema var. O da suçun kendisi. Konu ve alt-tür seçiminde de  yazarlar serbest bırakılmış. İyi ki de öyle olmuş. Böylece ortaya hepsi birinden farklı, keyifle okunan 20 gizemli hikaye çıkmış. Ancak, bu seri devam ederse, ki etmeli, belirli bir tema üzerine yazılmış polisiye hikayeleri bir arada okumak da keyifli olur diye düşünüyorum.

Bazı hikayeler çok uzun. Hani biraz daha uzasa, kısa bir roman olabilecek türden. 48 sayfayla rekor Gonca Çiftçioğulları’na ait. Bazıları ise çok kısa. Burada da rekor, 5 sayfa ile Suphi Varım’ın.

Kitabı yayına hazırlayan,  gene tanıdığımız bir isim: Algan Sezgintüredi. Hikayeleri okuyunca, Sezgintüredi’nin  nasıl titiz bir editörlük yaptığı anlaşılıyor. Darısı bütün kitaplarımızın başına diyelim.

20 güzel polisiye hikayeyi barındıran kitap 419 sayfa. Çok beğendiğim kapak tasarımını Cüneyt Çomoğlu yapmış.

POYABİR, bu çalışmanın devamını getirir mi bilmiyorum.  Ama getirir ve yeni polisiye hikaye kitaplarını biz polisiyesever okurlara kazandırırsa çok büyük bir işi başarmış olur.  Çünkü, polisiye roman zaten bol bol yazılıyor Hikayenin kapısını çalan yazarlarımız ise pek yok. POYABİR’in katkısı ve okurun ilgisi bu yazgıyı değiştirebilir.

 

Kitabın Künyesi:

Adı                          : Kanlakarışık

Hazırlayan              : Algan Sezgintüredi

Yayınevi                  : Çınar Yayınları

Basım Tarihi           : Nisan, 2018

Basım yeri              : İstanbul

Sayfa Sayısı             : 419

Yaprak Öz’le Röportaj

Dedektif Dergi okurlarına Merhaba. Bu sayımızda polisiye edebiyatında farklı bir yeri olan Yaprak Öz ile röportajımıza yer vereceğiz. Keyifle okumanız dileğiyle.

Yaprak Öz, İstanbul Üniversitesi Amerikan Kültür ve Edebiyatı Bölümünde öğrenimini tamamladı.

Şiirleri ve yazıları, yurtiçi ve yurt dışında birçok gazete ve dergide yayımlandı.

Yazarın ilk şiir kitabı ‘’Fırtına Günlüğü’’ 2006’da yayımlandı. İkinci şiir kitabı ‘’Şiirli Müzik Kutusu’’ 2009’da yayımlandı ve Cemal Süreya Başarı Ödülüne layık görüldü.

Yaprak Öz, çağdaş Avrupalı yazar ve şairlerin birçok eserini Türkçeye çevirdi. Bunlardan bir kısmı çeşitli yayınlarda yer aldı. Şiirleri, pek çok yabancı dile çevrilen Öz, 2009-2011 yılları arasında, İngiltere’deki  Literature Across Frontiers Derneği’nin gerçekleştirdiği Word Express projesinde şair ve çevirmen olarak yer aldı.

Yazarın korku türündeki ilk romanı ‘’Berlinli Apartmanı’’ dır. Bunu aynı türdeki diğer romanları ‘’Tilki, Baykuş, Bakire’’ ve ‘’Şeytan Disko’’ izledi. Yaprak Öz’ün  en son romanı ‘’Sobe Siyah Orkide’’  ise, bu yılın nisan ayında yayımlandı.

 

  • ŞİİRLİ MÜZİK KUTUSU’NDAN ÇIKIP BERLİNLİ APARTMANI’NA GEÇMEK..TİLKİ, BAYKUŞ, BAKİRE İLE DOLAŞIP ŞEYTAN DİSKO’DA EĞLENMEK..EN ÇOK HANGİSİ HEYECANLANDIRIYOR SİZİ, ŞİİR YAZMAK MI YOKSA POLİSİYE Mİ?
  • İkisi de heyecanlandırıyor. Tabii, şiir ve polisiye birbirinden çok farklı. Ayrı ruh hallerinde yazılıyorlar. Şiiri duygusal yoğunluk yaşadığım dönemlerde yazarken, polisiye romanları adrenalinimin yüksek olduğu zamanlarda yazdığımı gözlemliyorum. Polisiye yazmak, aynı zamanda eğlence demek benim için. Dolayısıyla romanlarım eğlenmeye ihtiyaç duyduğum dönemlerimde ortaya çıkıyor. Bir başka fark ise, şiirin otomatik yazı olarak gelmesi; bir tür vahiy gibi. Romanlarım ise, fikir aklıma düştükten sonra aylar boyu süren kurgu ve taslak çalışmalarının ardından ortaya çıkıyor. Berlinli Apartmanı romanım bir istisna yalnız; bu romanı şiirlerim gibi bir “otomatik yazı” ruh halinde, bir çırpıda, bir ayda, hazırlıksız yazdım.

 

  • ASLINDA BİRÇOK OKUR GİBİ ŞUNU MERAK EDİYORUM; POLİSİYE YAZMAYA NASIL KARAR VERDİNİZ? ŞİİRLERİNİZ NAİF DUYGULAR BARINDIRIRKEN, BİRDENBİRE BEN POLİSİYE YAZMALIYIM DÜŞÜNCESİ NASIL ORTAYA ÇIKTI?
  • Bunun üzerine ben de çok düşündüm. Kendimi çözmeye çabaladım ama içinden pek çıkamadım doğrusu. Sanırım iki farklı ruh halini eşit şekilde barındırmamdan kaynaklanıyor. Ben gün içinde bile aniden lirikleşen, hassaslaşan, sonra da en üst seviyede adrenalin, hareketlilik, heyecan vs. gibi duygularla dolup taşan bir kişiliğe sahibim. Bu iniş çıkışları da ancak iki farklı alanda yazarak dengeleyebiliyorum belki de. Hem karanlık bir tarafım hem de son derece naif bir yanım olduğunu gözlemliyorum.

 

 

  • TÜRK POLİSİYESİNDE KORKU EDEBİYATINA GEREKLİ İLGİNİN GÖSTERİLDİĞİNİ DÜŞÜNÜYOR MUSUNUZ?
  • Bence gösteriliyor. Okurların ve polisiye yazarı arkadaşlarımın ilgisinden bunu çıkarıyorum.

 

  • BİRÇOK YAZARIMIZIN AVRUPALI YAZARLARDAN ESİNLENEREK YA DA YURT DIŞINDA YAYINLANAN POLİSİYE DİZİLERDEN YOLA ÇIKARAK KİTAP YAZDIKLARINI GÖRÜYORUZ. SİZ BUNUN DIŞINDA, YERLİ UNSURLAR BARINDIRAN, PSİKOLOJİK YÖNÜ AĞIR BASAN KİTAPLAR YAZIYORSUNUZ. ÇAĞDAŞ POLİSİYE EDEBİYATI İÇİNDE YER ALMAK VE DIŞA AÇILMAK ADINA, BU DURUMU NASIL DEĞERLENDİRİYORSUNUZ?
  • Aslında romanlarım tam anlamıyla korku sayılmaz, psikolojik gerilim desek belki daha doğru olur. Korku edebiyatı tanımına en çok uyan romanım sanırım Şeytan Disko. Ancak hepsinde polisiye ögeleri var. Polisiyede ise bence psikolojik yönün ağır basması çok önemli. Yerli unsurlara gelince; ben Türk bir yazarım ve malzemem Türkiye. En iyi bildiğim kültüre dair yazmayı doğal buluyorum. Anlattığım öyküler zaten her gün rastlanmayacak türden ögelerle süslü, arka plan mümkün olduğunca yerli olmazsa doğal olmaz, doğal olmazsa da okur zevk almaz ve öykünün inandırıcılığı kaybolur. Dışa açılmaya gelince, iyi çevirilerle her zaman yerli unsurlar başarılı bir şekilde aktarılabilir. Ayrıca her romanımda, evrensel boyutlarda meseleleri, farklı kültürlere ait ögeleri de kullanıyorum. İleride dışa açılma gibi bir durumum olursa, bu ögelerin varlığı bir renk olacaktır.

 

  • SİZİN EN BEĞENDİĞİNİZ POLİSİYE YAZARLAR KİMLERDİR, OKURLARIMIZDAN DAHA ÇOK BEN MERAK EDİYORUM DOĞRUSU
  • Türkiye Polisiye Yazarlar Birliği’nde bulunan yazar arkadaşlarımdan çoğunun kitabını okudum. Birlikteki yazarları başarılı buluyorum. Kitaplarını merakla okuduğum isimler ise Verda Pars, Tuğba Sarıünal, Çağatay Yaşmut, Cenk Çalışır, Gencoy Sümer, Gökçe İspi Turan, Algan Sezgintüredi, Doruk Ateş, Ayfer Kafkas, Armağan Tunaboylu, Barış Soydan, Nuray Atacık, Alper Canıgüz, Ahmet Ümit. Tabii ki, henüz okuyamadıklarım da var, bu yüzden buraya ekleyemediğim pek çok isim bulunmakta. Bu ay okuyacağım isimler Suphi Varım, Önay Yılmaz ve Celil Oker mesela. Ayrıca, Georges Simenon, Sue Grafton, Simon Beckett, Peyami Safa ve tabii ki Agatha Christie’yi hep severek okumuşumdur.

 

 

  • KİTAPLARINIZA DAİR ALDIĞINIZ YORUMLAR NELER? BAŞKA BİR YAZAR DOSTUM ŞÖYLE DEMİŞTİ;‘’BEN OKUYUCULARIMDAN ALDIĞIM TEPKİYE GÖRE YAZIYORUM. ASLINDA KİTAP YAZMAYA BENİ ONLAR TEŞVİK EDİYOR’’ SİZCE DE ÖYLE MİDİR?
  • Yorumlar ağırlıklı olarak çok iyi. Romanlarımın sevildiğini gözlemliyorum. Her romanımda sayısı artan bir okur kitlem oluştu ve bu beni çok mutlu ediyor. Amacım, insanları gündelik hayatlarındaki sıkıcı anlardan kısa bir süreliğine de olsa çekip uzaklaştırmak ve hepimizin zaman zaman ihtiyaç duyduğu üzere, adrenalin duygularını doyurmak. Yorumlarda en çok rastladığım, romanlarımı en fazla iki-üç gün içinde bitirdikleri; bu da sürükleyiciliği yakalamayı başardığımı kanıtladı bana. Okur eleştirileri yahut olumsuz yorumlar genellikle beklentiler doğrultusunda geliyor: Bir romanımda korku dozu yüksekse, öbür romanımda ise bu doz azsa, bazı okurların düş kırıklığı yaşadığını fark ettim. Örneğin Şeytan Disko’dan çok etkilenen bazı okurlar, Tilki, Baykuş, Bakire’yi beğenseler de korku dozunun az olması sebebiyle bu açıdan tatminsizliklerini dile getirebiliyor. Ancak ben aldığım tepkilere göre değil, öykü/ kurgu beni nasıl yönlendirirse, ona göre yazıyorum tamamen. Tepkilere göre tek bir romanda kurguyu bir tema üzerine kurdum; Sobe Siyah Orkide. Berlinli Apartmanı’nı seven okurlardan, yeniden bir apartman öyküsü yazmamı dile getiren o kadar çok ileti ve yorum ulaştı ki, Sobe Siyah Orkide’yi de bir apartmanı merkeze alarak yazdım. Tek istisnam budur ancak zaten “apartman” temasını çok sevdiğim için, aslında kişisel tercihim de büyük rol oynadı diyebilirim.

 

  • YAZARKEN KONU VE OLAY ÖRGÜSÜNÜN BİRDEN TIKANDIĞI OLUYOR MU? YANİ ÖZELLİKLE POLİSİYE YAZARLARIN HEYECAN VE ADRENALİNİ DÜŞÜRMEK İSTEMEDİKLERİNİ GÖZ ÖNÜNE ALIRSAK, Kİ POLİSİYE KİTAP OKURUNUN ELEŞTİRDİĞİ EN ÖNEMLİ NOKTALARDAN BİRİSİ DE BU, BÖYLE ANLAR OLUYORSA TEKRAR YAZMAYA BAŞLAMAK ZOR OLUYOR MU?
  • Berlinli Apartmanı dışında böyle bir tıkanma hiç yaşamadım çünkü sonraki üç romanımda aylarca süren taslak çalışmalarının ardından yazmaya başladığım için, konu ve olay örgüsü hep belliydi. Ancak tabii ki, yazma aşamasında kendi içimde tıkandığım zamanlar yaşadım. Yani yazamadığım, bloklandığım zamanlardan bahsediyorum. Örneğin Şeytan Disko’yu yazarken, ülkenin en hareketli politik zamanları, bombalamalar, üzücü haberler vs. yüzünden defalarca tıkandım ve kitabı bir yılda pek çok kez “dur-kalk” şeklinde yazarak bitirebildim. Berlinli Apartmanı neredeyse çalakalem yazıldığı için, aklımda sadece “Apartmanda bir cinayet işlendiğinden emin olsam ama polise götürecek kanıtım olmasa, ne yapardım?” sorusu üzerine, hazırlıksız ve kurgusuz yazılan bir roman olduğu için ve o zaman bu romanı bastırmayı düşünmediğimden, bölüm bölüm bir oyun gibi yazdığımdan, tıkanma yaşamadım. Her bölümde doğaçlama gittim ve eğlendiğim için de tıkanma yaşamadım.

 

  • SİZCE BİR POLİSİYE KİTABIN OLMAZSA OLMAZLARI NELERDİR?
  • Kesinlikle yüksek dozda heyecan ve okuru delirtecek merak duygusu. En azından bir okur olarak baktığımda benim için böyle. Bir de en az bir açıdan özgün bir ayrıntı içermeli öykü, diye düşünüyorum.
  • SON KİTABINIZ, SOBE SİYAH ORKİDE’YE GELECEK OLURSAK; DİĞER KİTAPLARINIZ GİBİ BU ROMANINIZDA PSİKOLOJİK GERİLİM/KORKU EDEBİYATI TÜRÜNDE. İLK ÜÇ KİTABINIZDA KURGULAR VE KARAKTERLER GERÇEK HAYATTAN ALINMIŞ GİBİYDİ. PEKİ YENİ ROMANINIZDAKİ KARAKTERLERİ NASIL SEÇTİNİZ? KURGULAMA SÜRECİNDEN BAHSEDEBİLİR MİSİNİZ?
  • Berlinli Apartmanı’ndaki tek gerçek karakter Faruka Hanım Teyze (Teyzemin pek tatlı bir komşusuydu ve onu Berlinli Apartmanı’na neredeyse birebir yerleştirdim), Şeytan Disko’da ise Ayşe Kadın Teyze (Bir akrabamız olan Ayşe Kadın Teyze’nin de evini ve adını aynen kullandım). Tilki, Baykuş, Bakire’de aslına çok yakın yahut birebir kullandığım hiç karakter yok, hepsi kurgu. Sobe Siyah Orkide’de ise durum biraz farklı: Kitaptaki Hakan karakterini, 90lı yıllarda şahit olduğum bir aşk öyküsünün erkek kahramanı üzerine kurdum, gerçek bir kişiden büyük bir esinlenme söz konusu diyebilirim. Romandaki diğer karakterlerden 11 tanesine ise, çok yakın arkadaşlarım tarafından isimleri hediye edildi. Daha doğrusu, çocukluk arkadaşlarım, yazma sürecine hazırlanırken yaptığımız sohbetlerde, kendi isimlerini karakterlere vermemi istedi. Önceleri bir espri gibi başlayan bu istek, sonradan ciddileşti ve ben de arkadaşlarımı mutlu etmeyi arzuladım. Ayrıca romana hazırlanırken müthiş bir kolaylık yaşadım bu yüzden çünkü karakterleri, isimlerini verdiğim arkadaşlarımın fiziksel özelliklerinden yola çıkarak oluşturdum. Dolayısıyla, önceki iki romanımda uzun süren “Profil çıkarma” çalışmam neredeyse yok denecek kadar azdı, yani çalışmam kolaylaştı. Böylece kurgulama sürecinde, profilden ziyade, öykünün tıbbi yahut adli ayrıntılarını araştıracak, öykünün süslemelerini hazırlayacak bol zamanım oldu.

 

  • ‘’SİZE ÇOK ACI VERMİŞ BİRİNİN ÖLMESİNİ İSTER MİSİNİZ? AŞK KURBANI İKİ KADIN BİR ARAYA GELİRSE NE OLUR? BAZEN KORKMAMIZ GEREKEN TEK ŞEY, KENDİ ACIMIZ VE BUNU DİNDİRMEK İÇİN YAPABİLECEKLERİMİZDİR..’’ BU CÜMLELER YENİ KİTABINIZA AİT, DOĞRUSU İNSAN OKURKEN ÜRPERİYOR. KORKU EDEBİYATI TÜRÜNÜN MERAKLILARI İÇİN; SOBE SİYAH ORKİDE KİTABINIZ, OKURUNU GERİLİM VE KORKUNUN UÇ BOYUTLARINDA DOLAŞTIRIYOR DİYEBİLİR MİYİZ?
  • Sobe Siyah Orkide’nin yoğun korku dozu taşıdığını düşünmüyorum. Yayınevim tanıtımlarda korku üzerine göndermede bulunmuş ama aslında klasik korku ögeleriyle süslü, psikolojik gerilim olduğu kanaatindeyim. Yine de okurlardan bazı sayfalarda çok ürktükleri doğrultusunda yorumlar alıyorum. Ancak Sobe Siyah Orkide yavaşça, hatta sakin diyebileceğim bir çizgide ilerleyip, sonlara doğru heyecanı patlatan bir “twist” öyküsüne sahip kanımca. Tabii, en doğrusuna okur karar verir. Sobe Siyah Orkide, aşk acısından mustarip iki kadının aynı apartmanda bir araya gelmesinin ardından yakınlaşmaları, benzer olayların kurbanı olmaları dolayısıyla bir şekilde kaderlerinin birleşmesi üzerine kurulu, psikolojik yönü ağır basan bir öyküye sahip.

 

  • PSİKOLOJİK GERİLİM VE KORKU EDEBİYATI TÜRÜNDE KİTAPLAR YAZMANIN, OKURU TATMİN EDEBİLMEK ADINA CİDDİ BİR ARAŞTIRMA VE DETAY BİLGİSİ GEREKTİRDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM. TÜRÜN İLK ÜÇLEMESİNDE BUNU ÇOK GÜZEL BAŞARMIŞSINIZ. YAPRAK HANIM, SOBE SİYAH ORKİDE KİTABINIZ İÇİN KORKU EDEBİYATI SERİSİNİN DÖRTLEMESİ DİYEBİLİR MİYİZ?
  • Bence dememeliyiz çünkü Tilki. Baykuş, Bakire’de korku ögesinden ziyade gerilim ön planda. Sobe Siyah Orkide’de ise, korku türüne bir saygı duruşu olarak kullandığım, müzik kutusu, palyaço, ürpertici, yaşlı kadın karakter, karanlıkta kalmak vs. gibi klişe ögeleri kullanmamın dışında, korkunun ağır bastığını düşünmüyorum. Okurlardan aldığım tepkiler de, Berlinli Apartmanı ve Şeytan Disko’nun tam olarak “korkunç” olduğu yönünde. En baskın olan ise Şeytan Disko sanırım.

 

  • NİTELİKLİ, AKICI, İYİ BİR EDEBİYATLA POLİSİYE KİTAP YAZMANIN KOLAY OLMADIĞINI DÜŞÜNÜYORUM. İÇİNDE PSİKOLOJİK UNSURLAR BARINDIRAN, GERİLİM/KORKU TÜRÜNDE BİR ROMAN YAZMAK İSE, OLDUKÇA CESUR VE RİSKLİ GÖRÜNÜYOR. TEMPOYU DÜŞÜRMEDEN, KURGUNUN AKICILIĞINI BOZMADAN YAZMAK ZOR OLMALI. PEKİ SİZ BİR YAZAR OLARAK, BU DURUMU NASIL DEĞERLENDİRİYORSUNUZ?
  • Çok zor ama ben çok severek ve kendi kendime müthiş eğlenerek yazdığım için, bir o kadar da kolay bir yanı var benim için. Riskli çünkü her romanda çıtayı aynı seviyede tutmak, hatta belki de biraz yükseltmek gerekiyor. Akıcılık yazara bağlı bence; yazar ne kadar öykünün içinde yaşarsa, o kadar akıcı oluyor diye düşünüyorum. Örneğin ben, roman yazma sürecinde kendimi tamamen romana veriyorum, banyo yaparken, çamaşır asarken, çay içerken, başka herhangi bir iş yaparken ruhen hep romanın içinde oluyorum. Hazırlık aşamasında ve yazamadığım zamanlarda bile romanın görünmez kişisi gibi yaşıyorum, belki bu akıcılığa fayda ediyordur. Yazma sürecinde ise, asosyal diyebileceğim kadar yoğun bir eve kapanma dönemine giriyorum ve sadece öyküye ilham veren müzik parçalarını dinliyor, sadece roman karakterleriyle yaşıyorum evimde, diyebilirim. Biraz şizofrenlik bir durum gibi görünse de, akıcılığı bu yolla sağlıyor olabilirim ve bunu planlı bir şekilde yapmıyorum, kendiliğinden oluyor. Bedenen bu dünyada olsam da, ruhen romanın dünyasında bulunduğum için, içimdeki tempo düşmüyor ve sanırım bu romana yansıyor.

 

  • KİTAP TANITIMINDA YER ALDIĞI GİBİ ‘’JÜLİDE’NİN BÜYÜK UMUTLARLA TAŞINDIĞI IŞIL APARTMANI’NDA İSE, ASLA TAHMİN EDEMEYECEĞİ ACILAR SAKLIDIR. YAŞLI BİR HANIMEFENDİ İLE İKİ İŞ KADINININ İKAMET ETTİĞİ, TÜM SIRLARI BİLEN BİR VİTRİN MANKENİ İLE KALBİ KIRIK BİR APARTMAN GÖREVLİSİNİN GÖRÜNÜP KAYBOLDUĞU IŞIL APARTMANI’NDAKİ SAKLAMBAÇ OYUNUNA HOŞ GELDİNİZ’’ DİYEREK, DEDEKTİF DERGİ OKURLARINA VE BİZE ZAMAN AYIRDIĞINIZ İÇİN SONSUZ TEŞEKKÜRLER YAPRAK HANIM. SÖYLEŞİMİZİ, SİZİN ÇOK BEĞENDİĞİM  ‘’KATİL KİM’’ ŞİİRİNİZDEN, SOBE SİYAH ORKİDE KİTABINIZA YAKIŞAN İKİ DİZE İLE NOKTALAMAK İSTERİM.

    “Ne çok öldürsen de bir daha istiyorsun/ Satılık mutluluk arıyor, kusursuz mutsuzluk veriyorsun..”

  • Ne kadar naif duygularla, doğayla dolu olsalar da, şiirlerime de kimi zaman yansıyan cinai ayrıntılardan birini yakalamışsınız… Ben teşekkür ederim.

 

Yan Evin Sırrı – Shari Lapena

Rahmetli babaannem ben küçükken ona derdini anlatmaya gelen arkadaşlarına her zaman bir çare bulmak için çok çaba harcardı ve sır saklamayı çok iyi bilirdi. Bazen rutin işlerinden geri kalırdı, ona “Neden bu kadar uğraşıyorsun babaanne bak insanlar senin işlerini hiç umursamıyor hep kendi dertlerini anlatıyorlar” dediğim zaman bana “ Güzel kızım, bak birazdan akşam olacak ve her evin ışığı yanacak ama nasıl yanacak, kimin de hüzün kimin de acı kimin de neşe, dört duvar arasında neler yaşandığını asla bilemezsin” derdi. Yan Evin Sırrı da bu sözleri doğrulayan nitelikte bir roman.

Shari Lapena’yı, Kara Hafta İstanbul Panelinde konuk yabancı yazar olarak dinleme fırsatı buldum. Yan Evin Sırrı romanını yazmaya başladığında bunu eşi dâhil hiç kimseye söylememiş hatta editörüne bile. Geceleri herkes uyurken o kalkıp romanını yazmış, neden sorusuna da “Sadece içimden öyle yapmak geldi bunun belli bir sebebi yok, yazmaya başladım ve öylece akıp gitti.”diye cevapladı.

Kitabı okumaya başladığım andan itibaren gerilimin içinde buluverdim kendimi. Yazar,  Anne’nin yaşadığı doğum sonrası deprasyonu, kendine yaptığı acımasızca eleştirileri ve geçirdiği çocukluk travmalarını en ince detayına kadar kurgulamış. Tabii bunu, yaptığı titiz araştırmaların bir sonucu olduğunu da belirtmek gerekiyor. Anne’nin bu zor zamanında kendini anlayabileceği bir tek arkadaşının olmaması, yan komşusu Cynthia’nın ikiyüzlü oluşu onun daha çok bunalıma sürüklenmesinin sebeplerinden biri olmuş.

Anne, saygın ve zengin bir ailenin tek kızıdır, kocası Marco ise göçmen bir ailenin çocuğudur. Aralarındaki bu sosyo kültürel fark Anne’nin ailesi için büyük bir sorundur ayrıca Marco’yu hiç sevmemişlerdir. Ayrılmalarını dört gözle beklerken torunları Cora’nın doğumu onları biraz yumuşatsa da Marco’ya karşı olan tavırlarını hiç değiştirmez. Onlara göre Marco servetlerinde gözü olan beceriksiz, kendi işini bile onların açtığı kredi ile kuran birisidir. Her bir araya geldiklerinde de bunu Marco’nun yüzüne vurmaktan çekinmezler.

Anne’nin doğum sonrası yaşadığı travma yetmezmiş gibi bütün bunlarla başa çıkmak zorundadır. Üstelik bir de Marco’nun yan komşusu Cynthia ile flörtleşmesi onu iyice çileden çıkarmıştır. Cora’ya hamile kalmadan önce Cynthia ile gayat iyi giden bir dostlukları vardır, kafasını kurcalayan soru ise ne zaman ikisinin yakınlaşmaya başladığıdır.

Cynthia’nın kocası Graham, karısının Marco ile flörtleşmesine göz yumması da ayrı bir muammadır çünkü bu Graham’ı hiç sinirlendirmemektedir. Cora’nın kaçırılmasından sonra bu çiftin arası da bozulmuştur ve her gece kavga etmektedirler acaba neden? Sakladıkları küçük sır ne?

Cora’nın kaçırılması, her ne kadar aileyi perişan etmiş görünse de aslında herkesin bir birinden sakladığı kirli sırların ortaya çıkmasıyla birlikte telafi edilemez yaralar açıyor.

Dedektif Rasbach, olayın başından beri Cora’yı kaçıranların dışarıdan birilerinin olduğuna hiç inanmamıştır, Anne ve Marco arasında gidip gelmektedir. Marco’nun iflasın eşiğine gelmiş şirketi, yan komşusu Cynthia ile bir gecelik bile olsa flörtleşmesi, Anne’nin psikolojik tedavi görmesi ve ilaç kullanması onu hislerinde yanıltmadığını göstermiştir. Ama bu kadar kolay değildir Anne ve Marco’nun düğümleri çok sağlamdır, çözüldükçe altından başka düğümler çıkacaktır. Tabii buna Anne’nin annesi Alice’de katkısı büyük olacaktır.

Dedektif Rasbach’a gelince deneyimli, giyimine özen gösteren, ön sezileri kuvvetli, soğukkanlı, empati yeteneği oldukça gelişmiş bir dedektif. Umarım sevgili Shari Lapena sıradaki kitabı *Evdeki Yabancı’da* onu, bizlere daha da yakından tanıtır.

Agatha Christie’nin Mösyö Poirot’u ve Miss Marple’ı, Sir Arthur Conan Doyle’n Sherlock’u zihnime öyle kazınmış ki sanki başka romanlarda da aynı ayrıntıları bekliyorum. Ne yapabilirim konu dedektif olunca onu zihnimde canlandırıp olayı yaşıyormuş gibi hissediyorum.

Anne ve Marco çifti, yan komşuları Cynthia ve Grahamın yemek davetine gitmek için altı aylık kızları Cora’yı evde bırakırlar. Ev sahibesi Cynthia onlara, bebekleri Cora’yı getirmemelerini özellikle rica etmiştir. Bebek bakıcıları son anda gelemeyeceğini bildirince Anne bebeğini evde bırakmak istemez ama Marco onu ikna etmek için plan yapar.  Bebek telsizini yanlarına alacaklar ve her yarım saatte bir sırayla kontrole gideceklerdir.

Gece saat 01’de eve döndüklerinde Cora’yı yatağında bulamazlar ve onu en son saat 12.30’da gören Marco’dur.

Dedektif Rasbach ve ekibinin evde yaptıkları titiz bir çalışma sonucunda artık Marco ve Anne baş şüphelidir.

Gerilimi had safhada yaşamak istiyorsanız Yan Evin Sırrı tam size göre bir roman. Keyifli okumalar diliyorum.

Künye:

Kitabın adı           : Yan Evin Sırrı

Yazar                     : Shari Lapena

Çevirmen              : Güneş Becerik Demirel

Yayın Tarihi          : 24.11.2017

Sayfa Sayısı           : 316

Kötülüğün Modern Yüzü ve Terör Yılları

1953’de Avustralya’da Caroline ‘Thally Hala’ Grills isimli seril katil, dört kişiyi zehirleyerek öldürmüştü. Zehirlemek için kullandığı talyum maddesinden ötürü lakabını almıştır. Ayrıca iki kişiyi de öldürmeye çalışmıştı. Grills çevresi tarafından şirin nine olarak adlandırılırken, aslında acımasız bir seri katil olabileceğini kimse düşünemezdi. Mahkemeye çıkarıldığında altmış üç yaşındaydı. Öldürme dürtüsü ise tamamen bir kişiyi öldürme gücünden gelmekteydi. Bu ve benzer dürtüleri birçok erkek seri katillerde görmek mümkün. Ama kadın seri katiller arasında da rastlanmakta. Rhonda Bell Martin 1957’de eşini zehirlemekten ötürü, Alabama’da elektrikli sandalye ile idam edilmişti. İdam edilmeden önce eski eşini, dört çocuğunu ve annesini öldürdüğünü de itiraf etmişti.

Yine benzer bir şekilde Almanya Worms şehrinde Christa Lehman da, eşini ve akrabalarını zehirleyerek öldürmüştü. Bu olay zehir bilimini bir sınava tabii tutmuştu. 15 Şubat 1954 Pazartesi günü yetmiş beş yaşındaki Eva Ruh, krema dolgulu çikolatayı kızı Annie Hamann için masada bırakmıştı. Annie masada gördüğü çikolatadan bir ısırık altıktan sonra, damağında yayılan acımtırak bir lezzetten sonra ağzındaki lokmayı tükürdü. Ailenin köpeği yere düşen parçayı bir hamlede kaptı. Annie salona ilerleyen annesini yanlış bir malzeme kullandığından ötürü azarlayacaktı ki, bir anda gözlerinin karardığını fark etti. Doğrudan yatak odasına doğru ilerledi ve orada bilincini yitirdi. Annesi yardım istemek üzere yerinden kalkıp, dışarı çıkarken Annie çoktan ölmüştü. Aynı şekilde yere düşen lokmayı yiyen köpekte dakikalar içinde öldü. Eve gelen doktor manzarayı görünce polisi aradı. Polis de doktordan aldığı önbilgi ile Adli Tıp Enstitüsü direktörü olan Profesör Kurt Wagner’i aradı. Otopsi esnasında kasılmaları dikkate alarak, zehirlenme ihtimalleri üzerinde durdu.

Otopsiler devam ederken, bir yanda da dedektifler araştırmalarını sürdürüyorlardı. İzler, Annie’nin arkadaşı olan üç çocuklu dul Christa Lehman’a götürdü.  Christa, Annie’nin öldüğü gün Eva Ruh’a çikolatayı vermişti. Eva, çikolatayı kızına vermek üzere saklamıştı. Lehman sorgulanma esnasında, çikolatayı aldığı dükkânda zehirli olarak satılmış olabileceğini söyledi. Bir sivil polis dükkâna giderek aynı çeşit çikolatadan satın aldı. Analiz edilen çikolatalarda zehirli bir maddeye rastlanmadı. Gözler Wagner’in raporundaydı. Ancak ne tür bir zehir kullandığı konusunda ciddi anlamda zorlanıyordu. Sonra tesadüf eseri E 605 isimli madde hakkında bir makale okudu. E 605 maddesi böcek ilacında kullanılıyordu ve yan etkileri, ölen Annie ve köpeğin gösterdiği tepkiler ile aynıydı. Bu madde ilk kez bir cinayet aracı olarak kullanıyordu. Dükkândan alınan örneklerde her hangi bir zehirli maddeye rastlanmayınca, gözler Lehman’ın evine çevrildi.

Evde ise beklenilenden daha fazla şey bulunacaktı. Christa Lehman’ın eşi, kayınvalidesi ve kayınpederi benzer bir şekilde ölmüştü. Cesetler mezarlarından çıkarıldı ve yapılan otopsi neticesinde aynı zehirli madde tespit edildi. Lehman dört cinayetten ötürü yargılandı. İtirafında, zehirli maddeyi önce bir köpek üzerinde denedikten sonra, eşini ve diğerlerini öldürdüğü yer almaktaydı. Annie’nin ölümüne sebep olan çikolatayı, aslında Eva Ruh’un ölümü için hazırladığını söyleyen Christa, yaşlı kadından hoşlanmadığı için böyle bir şeye karar verdiğini söyledi. Dava süresince psikologların yapmış olduğu analizlerde özellikle ahlak yoksunu olduğuna dair izlenimler vardı. Christa’nın gazetecilere verdiği demeçlerde zaten bunu göstermekteydi. Öldürdüğü kişilerin bunu hak ettiklerini ve cenazelere gitmekten hoşlandığını söyledi. Bu olay sonrasında E 605 maddesinin bilinmesinin olumsuz etkileri oldu. Gazetelere yansıyan haberlerden sonra bu madde ile bağlantılı birçok intihar ve cinayet olayı yaşanmaya başladı.

 

Terör

ABD komünizm korkusu ile mücadele ediyordu. Halk, ABD hükümeti tarafından sistematik bir şekilde komünizm oluşumuna karşı, diken üstünde tutuluyordu. Sanki Amerika, komünist ajanlar tarafından kuşatılmıştı

‘Kızıl Tehlike’ dönemi içinde tüm hükümet çalışanları testlere tabi tutuluyorlardı. Herkes her alanda Rus ajanı olabilirdi. FBI, herkesi fişlemeye başladı. En ufak bir gerekçe bulunduğu takdirde, şüphe üzerine bir kişiyi işten kovmak kolaydı. 1954’de Senatör McCarthy, ABD savunması hakkında araştırma yapma gerekçesiyle kötüleme kampanyasına maruz kalırken, Ehtel ve Julius Rosenberg, Sovyetler Birliği’ne nükleer bilgiler sızdırmaktan ötürü yargılanıp, idam cezasına çarptırıldılar. Muhbirlerin tek bir sözünün delil olarak kabul edildiği bir dönemdi. Televizyonun evlere girmesi ile birlikte işlerin bu kadar kolay olmayacağı görülecekti. Artık herkes televizyon aracılığıyla gerçekleri duyabiliyordu. Herkes adalet istiyordu. Gerçek delilleri görmek istiyordu.

Amerika, komünist karşıtı duruşu ile dünyanın liderliğini üstlenmişti. Almanya, Avrupa’da hızla kalkınma belirtileri gösteriyordu. Polonya, savaş sonrası ciddi biçimde hasarlıydı. Bu durum ise en çok suç potansiyeli olanlara yarıyordu. 1954’de Wladyslaw Mazurkiewicz, geçimini kaçakçılıktan ve hırsızlıktan kazanıyordu. Ayrıca altı kişiyi gasp etmek için öldürmekten ötürü tutuklandı. Hasta bakıcı Fritz Rudloff ise hastaları arsenik ile zehirlerken intikam peşindeydi. Üstleri ile anlaşamadığı için hastaları öldürüp, şeflerini zor durumda bırakmak istiyordu.

Tulsa’da yaşayan yaşlı Nannie Doss, şirin dış görüntüsünün aksine, eğlence uğruna çevresindekileri zehirleyerek öldürüyordu. Dört eşini öldürmekten ötürü yargılandı ve cinayetleri para uğruna değil, sevgi uğruna işlediğini belirtti. Ancak gerçekler biraz farklı bir portre çiziyordu. Eşlerini fare zehri ile öldürdükten sonra, bir sonraki eşin peşine düşüyordu. Bu arada sigortadan ölüm sebebiyle yüklü miktarda tazminat alıyordu. Gazetede yer alan haberlere göre öldürmekten o kadar zevk alıyormuş ki, eşleri haricinde annesini, iki kız kardeşini, torun ve yeğenini de öldürmüştü. Ömür boyu hapis cezası aldıktan kısa bir süre sonra mahkûmiyeti esnasında öldü.

1957’de Mary Elizabeth Wilson, İngiltere’de üç eşini zehirleyerek öldürerek, paraları üzerine geçirmişti. Altmışaltı yaşında mahkemeye çıkarıldı. Bu davayı ilginç kılan ise zehirli madde olarak ilk kez fosforun kullanılmış olmasıydı. O dönemde cinsel gücü arttırıcı ilaçların içinde fosfor bulunmaktaydı. Dolayısıyla yaşı ilerlemiş kişilerin bedenlerinde fosfora rastlamak mümkündü. Savunma avukatları bu tez üzerinde dursalar da, yargıcı ikna edemediler ve Mary suçlu bulundu.

O dönemde katiller genellikle orta yaş üzeri kurbanları tercih ediyorlardı. Böylece seri katiller hakkında bir takım profilleme genellemeleri türemeye başladı. Ta ki İskoçya’da kültürlü ve yakışıklı bir seri katil ortaya çıkana kadar.

50’li yıllar sinemanın da yeni yüzleri doğurduğu yıllardı. Aralarında en çok ön plana çıkan ise asi duruşu ile hiç kuşkusuz James Dean’di. James Dean o dönem gençliğinin idolüydü. Özellikle ‘Asi Gençlik’ filmindeki rolüyle, birçok gencin diline tercüman olmuştu. Sadece masum gençler etkilenmemekteydi. On dokuz yaşındaki Charles Starkweather o gençlerden birisiydi. Dean onun için bir ilah gibiydi. On dört yaşındaki kız arkadaşı Caril Ann Fugate ile birlikte Nebraska’da kanlı bir yolculuğa başladı. 1958 başlarında ailesi, arkadaşları ve yabancıları birlikte öldürdüler.

Charles Starkweather ve kız arkadaşı Caril Ann Fugate

 

Starkweather duygularını şu şekilde ifade ediyordu: “Nefret ediyordum ve nefret ediliyordum. Kendi küçük dünyamda ben ve silahım, hayatta kalma mücadelesi veriyorduk. Bu benim cevabımdı.” Sanki herkes ona karşıydı. Ve bir gün bu depresyon, bir başkaldırışa dönüştü.

1 Aralık 1957’de, Starkweather bir benzin istasyonuna gece yarısı gitti ve oradaki çalışanı vurarak öldürdü. Aradan yedi hafta geçti. 21 Ocak 1958’de Starkweather kız arkadaşı Caril Ann’in ailesini öldürdü.  Cesetler bulunduğunda, ikili çoktan firardaydı. Firardayken bir adamı ve köpeğini ve kendilerine yardımcı olan bir çifti öldürdüler. Ardından zengin bir işadamını, eşini ve yardımcısını öldürdüler. Yine yolda tesadüfen arabasında uyurken gördükleri bir adamı daha öldürdüler. Starkweather yolculuğunda bir devriye aracının dikkatini çekti ve uzun süren bir kovalamacanın ardından, iki sevgili direnmelerine rağmen yakalandılar. Charles idam edilirken, Caril Ann hapis cezasına mahkûm edildi.

Ahmet Ümi̇t kırlangıç çığlığı konusu: bi̇r kırlangıçın çığlığı

‘’Vicdanını yitirmiş bir dünyadan başka nedir ki cehennem’’

Böyle başlıyor Ahmet Ümit’in son romanı. Kırlangıç Çığlığı. Bir Başkomiser Nevzat polisiyesi. Önceki tarihi romanlarının aksine, bu defa güncel olaylar üzerine kurgulanmış bir kitap yazmış Ahmet Ümit. Profesyonelce işlenmiş cinayetler, katilin olay yerinde bıraktığı gizemli oyuncaklar, ipucu dahi bulunamayan ölümler ve tüm bunların merkezinde, cinayetleri çözmeye çalışan bir Başkomiser Nevzat görüyoruz.

Romanın kahramanı başkomiserimiz, serinkanlı ve aceleci olmayan, bilge yapısıyla soğukkanlı bir görüntü çizmektedir okurun gözünde. Olayları akıl ve mantık yoluyla çözmekten yanadır, her ne olursa olsun şiddet kullanılmasına karşıdır. Telaşa kapılmadan, cinayetleri en küçük ayrıntısına varana kadar inceleyen, işinde son derece titiz biridir. İki tane de yardımcısı vardır, Ali ve Zeynep. Ali, çok sevdiği başkomiserinin tam aksine tez canlı bir polistir. Fazla düşünmeden, karşına çıkan hemen her durumda duygularını ve hislerini hesaba katarak hareket eden bir yapıdadır. Gerektiğinde ya da bazen hiç gerekmediğinde şiddete başvurmaktan kaçınmaz. Yani başkomiserinin tam zıddı bir karakterdir, Nevzat’ın demir yumruğudur. Zeynep ise tıpkı bir bilim adamı edasındadır, bilimin kanıtlayamadığı şeylere pek inanmaz. Cinayetleri ipuçları üzerinden çözmeyi seven, naif kalpli ve nazik, aynı zamanda oldukça güzel bir kriminologdur.

Kitabın ana teması, son yılların kronikleşen mülteci sorunu ve toplumda gittikçe artan pedofili vakalarını konu alıyor. İstanbul’un  orta yerinde, Kasımpaşa’daki çocuk parkında bir ceset bulunur. Katil ya da katiller, geride herhangi bir ipucu bırakmamıştır. Cinayetin işleniş şekli, cinayet ekibimize oldukça tanıdık gelmiştir. Daha bu cinayetin etkisi sıcaklığını henüz korurken, aynı yöntemlerle başka bir cinayet daha işlenmiştir. Sonra bir cinayet daha.. Ve artık bir seri katille karşı karşıya olduklarını anlamıştır ekibimiz. Öldürülenler ise pedofili suçlusudur, geçmişlerindeki bu kara leke ise öldürülmeyi hak edip etmedikleri konusunda herkesi ikilemde bırakmaktadır. Kim daha masumdur? Ölen mi yoksa öldürülen mi? Bu sorunun cevabı aranırken katil yeni cinayetler işlemeye devam etmektedir. Tüm bunlarla uğraşırken ister istemez bir de Suriyeli mülteciler ve beraberinde organ mafyası sorununa bulaşmıştır Başkomiser Nevzat. Bakalım bunun üstesinden de gelebilecek midir aklıselim sahibi başkomiserimiz?

Ahmet Ümit kitaplarının sevdiğim özelliği, olayların belirli bir düzen içinde, okuyucuyu yorup sıkmadan ilerlemesi. Cümleler sizi yormuyor, yazar gayet açık ve net bir dil kullanarak anlatıyor söylemek istediğini. Kelimelerden edebi bir anlam çıkarmanıza da gerek kalmıyor böylece. Tıpkı diğer kitaplarında olduğu gibi Kırlangıç Çığlığında da benzer bir yöntem izlemiş Ahmet Ümit. Dönemin en revaçta konusu olan mülteci sorunu ve neredeyse gün aşırı karşımıza çıkan pedofili vakaları üzerine bir polisiye yazılması, bana biraz işin kolaycılığına kaçılmış gibi geldi. Romanın karakterleri daha önceki kitaplarda yer alan bilindik isimler, bu romanda da diğer kitaplarda olduğu gibi kendi çizgilerine bir nebze değişiklik katmadan yer alıyorlar. Roman, bir zamanlar televizyonda gösterilen polisiye dizi Kanıt’ı hatırlattı bana. Sıradan polisiye vakaları üzerine oturtulmuş bilindik polis karakterleri, bu karakterlerin arada bir iç dünyalarına giriş yapılmaya çalışılması, romanı vasattan öte bir kategoriye sokamıyor ne yazık ki. Kanımca polisiye romanları diğer roman türlerinden ayıran en önemli özellik, yazarın beklenen gizem ve heyecanı okuyucuya hissettirip, sayfalar arasında adeta yaşatmasıdır. Katilin kim olduğundan ziyade romanın kurgusu dikkat çekmektedir. Farklı türlerde polisiye romanlar okumuş biri olarak, Kırlangıç Çığlığında beklediğim heyecanı bulamadığımı söylemek isterim. Romanın temel eksiğinin de bu olduğunu düşünüyorum. Kitapta edebi yönden bir doyuruculuk bulamadım, olayların istikrarlı ilerlemesi güzel ancak okuyucuda bir merak uyandırmıyor. Ezcümle; polisiye unsurlarla süslenmiş, heyecansız ve sıradan bir kitap ötesine geçemedi benim için. Katilin neden cinayet işlediğinden ziyade, aklın dolambaçlı yollarını kullanarak olaylar daha zekice tasarlanabilirdi, böylelikle romana zekâ ve merak unsuru eklenmiş olurdu. Cinayetlerin işleniş biçimleri ise polisiye dosyalarda yazan klasik formatından çıkarılarak daha karmaşık hale getirilebilir, bu da okuyucunun gizem duygusunu tetikleyerek, polisiye gerilimi net bir şekilde hissetmesi sağlanabilirdi.

Bununla beraber Kırlangıç Çığlığı, Ahmet Ümit okumak alışkanlığı olanların beklentisini istikrarlı bir şekilde karşılayacaktır.

Polisiye kitabınız bol, geriliminiz sadece roman okurken olsun.

Künye:

Kırlangıç Çığlığı, Ahmet Ümit, yayın tarihi:04.04.2018, sayfa sayısı:400, Everest yayınları.

Polisiye yazarından beğenerek izleyeceğiniz polisiye filmler listesi: Bir Dünya Polisiye

Bu sayıda sizler için bir liste hazırlamak istedim: Çeşitli ülkelerden beğenerek izlediğim polisiye filmler listesi.  Amerikan yapımı filmlerden sıkıldaysanız, farklı kültürlerde polisiye algısıyla buluşmaya ne dersiniz? Listemde bir Amerikan filmi de var, ancak pek çok önemli yönetmenin en sevdiği polisiye filmlerden biri olan ve ilginç örgüsüyle A.B.D.’den çıkmış muhteşem polisiyelerden sayılması açısından, onu da listeme ekledim. İçlerinde izlemedikleriniz olabileceğini düşünerek, şimdiden iyi seyirler dilerim.

 

1- Tesis Sobre un Homicidio (Thesis on a Homicide)/ (Cinayet Tezi), Arjantin, 2013

Yönetmen: Hernán Goldfrid

 

2- Les Diaboliques (Şeytan Ruhlu İnsanlar), Fransa, 1955

Yönetmen: Henri-Georges Clouzot

 

3- Hypnotisören (Hipnozcu), İsveç, 2012

Yönetmen: Lasse Hallström

 

4- Nattevagten (Nightwatch), Danimarka, 1994

Yönetmen:  Ole Bornedal

 

5- Leave Her to Heaven (Kıskanç Kadın), A.B.D., 1945

Yönetmen: John M. Stahl

 

6- The Lady Vanishes (Bir Kadın Kayboldu), İngiltere, 1938

Yönetmen: Alfred Hitchcock

 

7- Gölge, Türkiye, 2008

Yönetmen: Mehmet Güreli

 

8- L’uccello Dalle Piume di Cristallo (The Bird with the Crystal Plumage)/ (Kristal Kanatlı Kuş), İtalya,1970

Yönetmen: Dario Argento

 

9- Salinui Chueok (Memories of Murder)/ (Cinayet Günlüğü), Güney Kore, 2003

Yönetmen: Joon-ho Bong

 

10- Snowtown, Avustralya, 2011

Yönetmen: Justin Kurzel

 

11- Loft (Çatı Katı), Belçika, 2008

Yönetmen: Erik Van Looy

 

12- Contratiempo (The İnvisible Guest), İspanya, 2016

Yönetmen: Oriol Paulo

Polisiye Bulmaca: Zengin Dulun Ölümü

Ofiste milletin birden telaşlandığını görünce, yardımcım Emir’i çağırıp “Ne oluyor, ne bu gürültü patırtı?” diye sordum. “Önemli bir cinayet ihbarı filan mı geldi yoksa?”

Emir, “Yok Komiserim,” dedi. “Dolar bu sabah 38 liraya fırlamış. Onu konuşuyorlar.”

“Borsa mı lan burası?” diye gürledim.

Sık sık bağırıp çağıran biri olmadığım için, bu narama herkes şaşırdı, bir anda suspus oluverdiler. Ama tepem atmıştı bir kere. Söylenmeye devam ettim.

“Bize ne yahu dolardan molardan? Polisliği öğrenmeden iktisatçı kesildiniz hepiniz başıma.  Hadi herkes işine baksın.”

Emir yanıma sokulup usulca, “Öyle demeyin Komiserim,” dedi. “Merkez Bankası’nda dolar kalmamış. Ekonomik kriz çıkacak diyorlar. Bugün bir banka kapatıldı. İki tanesi daha sıradaymış. Gecelik repo faizleri yüzde dört yüz oldu.”

“Bana bak Emir,” dedim. “Senin dövizin var mı?”

“Yok.”

“Hisse senedin var mı?”

“Yok.”

“Altının var mı?”

“Yok.”

“Tahvilin var mı?”

“Yok.”

“Faizde paran var mı?”

“Yok.”

“Benim de yok. O halde bize ne kardeşim krizden? Onu; parası, dövizi, hisse senedi olanlar düşünsün.”

“Ama Komiserim.”

“İşinin başına Emir.”

……….

Bu konuşmadan iki saat sonra, Mısırçarşısı’nda, bir hafta önceki bir olayla ilgili tanıklardan biriyle konuşurken bir cinayet ihbarı aldık. Olay yeri Nişantaşı’ndaydı. Bir kadın, apartman dairesinde öldürülmüştü.  Hemen Emir’le birlikte arabaya atlayıp yola koyulduk. Tophane’deki insan kalabalığını görünce, “Nümayiş mi var burada?” diye sordum polislerden birine.

Borsada işlemler durdurulmuş, millet de paniğe kapılmış. Üç gündür burası böyleymiş.

Emir’e “Bas gaza,” dedim. “Görüyorsun işte, ekonomik kriz kimin canını yakıyor?”

Yardımcım sesini çıkartmadı. Ama yüzünden benimle aynı fikirde olmadığı belliydi.

Onun haklı olduğunu o sırada bilemezdim Çok değil üç ay sonra, karımın işine son verildiğinde krizin aslında herkesi etkileyebileceğini de anlamış oldum.  Sadece karım değil, birçok eş, dost, tanıdık, akraba da işlerini kaybettiler. Kayınbiraderim, Silivri’de hindi çiftliği kurmuştu, iflas etti.  Hayat daha da pahalılandı. Ayda bir iki kere,  Bostancı’ya  balık yemeğe giderdik, gidemez olduk. Neyse, bu uzun ve ayrı bir hikayedir.

Bütün bunları, az sonra ayrıntılarını vereceğim gizemli cinayetle az çok bir bağlantısı olduğu için anlattım size. Daha doğrusu olayı daha iyi anlamanıza yardımcı olacağını düşündüm.

Cinayetin işlendiği apartman Güzelbahçe Sokak’taydı. Eski ve büyük binanın her katında tek bir daire vardı.  Zemin kattaki daire ikiye bölünerek  sağ taraftaki kısım bakkal dükkanına çevrilmişti. Apartmanın giriş kapısının önünde Teşvikiye Karakolu’ndan gelen polisler dikiliyordu. Meraklı bir kalabalık da onlara bakıyordu. Polislere kimliklerimizi gösterip içeri girdik. Cinayetin işlendiği daire, girişin üstünün üstündeydi.

Karakol Komiseri İhsan’ı eskiden beri tanırdım. Beni görünce sevindi. Yanıma gelip olay hakkında bilgi verdi. Kadının adı Matild Sarrafyan’mış. Yetmiş bir yaşındaymış.  Bir kızı varmış ama yalnız yaşıyormuş. Kocasından yıllar önce boşanmış. Cesedini, en alttaki bakkal bulmuş. Hemen karakolu aramış.

Ceset, 3 numaralı dairenin girişindeki geniş  holde, telefonla konuşurken oturmak için konduğunu tahmin ettiğim bir koltuğun üzerindeydi. Yandaki sehpalar devrilmiş, üzerindeki  resimler etrafa saçılmıştı. Kristal bir vazo kırılmış; parçaları, ipekten dokunmuş küçük bir Acem halısının orasına burasına dağılmıştı. Burada ufak çaplı bir arbede olduğu belliydi.

“Yüzündeki şu çiziği saymazsak, etrafta kan izi yok,” dedim.

İhsan, “Çünkü kadın boğularak öldürülmüş,” dedi.

Zavallı kadın koltuğa adeta gömülmüştü. Gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi açıktı. Kuvvetli bir elin sıktığı boynu mosmordu.  İyi giyimliydi. Başındaki mor beresi arkaya düşmüştü. Omuz kısımları gerçek tilki kürküyle kaplı mantosunun kaliteli kumaşı ve iyi bir terzinin elinden çıktığını benim bile anladığım tayyörü, yakasındaki broşu Matild Hanım’ın mali durumu hakkında ilk ipuçlarını veriyordu. Salondaki eşyalar da oldukça şık ve pahalıydı.

“Kadın bayağı zenginmiş,” dedim.

İhsan güldü. “Yapma Mitat,” dedi. “Matild Sarrafyan bu. Türkiye’nin en zengin kadınlarından biri.”

Şaşırdım. “Yaa. Vallahi bilmiyordum. Nasıl zengin olmuş böyle?”

“Babadan. Hatta dededen. Meşhur Galata bankerlerinden  Sarrafyan’ın torunu. Sayamayacağım kadar çok han, hamam sahibi. Asıl mesleği ise tefecilik. Özellikle, kredi almakta zorlanan ünlülerin Matild ablası. Nasıl bilmezsin yahu? Hiç gazete okumuyor musun?”

Cevap vermedim. Okumuyorum desem ayıp olacağını bildiğimden sustum.

Cesede yaklaşıp boynundaki izleri inceledim.

“Katil, işini görürken herhangi bir cisim kullanmamış. Doğrudan parmaklarıyla sıkmış kadının boğazını. Güçlü elleri varmış demek ki.”

İhsan, ağzımım içine bakıyor, gizemli cinayetleri çözmedeki ünümü bildiğinden bu olayı da şıp diye çözeceğimi sanıyordu.

“Evet, evet, bunu ben de fark ettim,” diye konuştu heyecanla.  “Katilin profili yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Başka neler gözlemliyorsun?”

“Abartma İhsan.  Doktor nasıl olsa raporunu birazdan verir. Her şeyi öğreniriz az sonra.”

Böyle konuşmama rağmen cesedi incelemeye devam ettim. Matild Sarrafyan’ın giydiği çorap da saf ipeğe benziyordu. Sol ayağından, dudaklarındaki rujun rengiyle aynı, kıpkırmızı, ince topuklu, burnu sivri  bir ayakkabı sarkmıştı.

İhsan’a dönerek, “Diğer ayakkabısı nerede?” diye sordum.

İhsan afalladı. “Ayakkabı mı? Ayağında ya.”

Kadının sağ ayağını göstererek, “Bak,” dedim. “Bu ayağında ayakkabı yok. Nerede o?”

Sağa sola bakındık. Yok.

Emir’e seslendim. “Evi arayın. Kırmızı ayakkabının diğeri neredeyse bulun şunu.”

Evin altı üstüne getirildi ama ayakkabı bulunamadı.

“Çok komik,” diye mırıldandım. “Katil, ayakkabıyı almış götürmüş. İyi de ne yapacak ki onunla?”

Emir, “Belki fetişisttir Komiserim.  Onun için almış olamaz mı?”

İçimden lehavle çekerken İhsan, “Yoksa bir seri katille mi karşı karşıyayız?” diye sormaz mı?

“Ne seri katili canım,” diyerek onu susturmaya çalıştım ama o ısrarla devam etti.

“Seri katiller her cinayetten sonra bir hatıra eşyası alırlarmış yanına Mitat. Bu da öyle yapmış olmasın?”

“Olabilir, olabilir,” diyerek, kestirip attım. “Bana şu bakkalı getirin de cesedi nasıl bulduğunu bir anlatsın.”

Bakkal, zaten hazır bekliyormuş. İhsan’ı yazı çizi işlerini halletmesi için karakola gönderdikten sonra, odalardan birine geçip Emir’le birlikte Bakkal efendiyi sorguya çektik.

“Madamı yirmi yıldır tanırdım,” diye anlatmaya başladı Bakkal Eyüp Ortakçı. “Yirmi yıldır tek başına yaşıyordu. Ara sıra kızı gelirdi ama fazla görüşmezlerdi. Çok  asil, çok kibar bir hanımdı. Benim en iyi müşterimdi. Parayı asla sorun etmez, çok da iyi bahşiş verirdi. Bu sabah erkenden çıktı. Taksi geldi onu almaya. Öğleye doğru geri döndü. Diresine çıkmadan önce bana uğradı. Ufak bir alışveriş yaptı. Taze ekmek gelince getirmemi söyledi. Ben de yarım saat sonra, yeni gelen ekmeklerden birini ona götürdüm. Zilin çalınmasını istemezdi o yüzden kapıyı tıkladım. Ama kapı açıkmış zaten. Ben dokununca ardına kadar açılıverdi. O zaman gördüm onu koltukta oturuyor sandım önce. Ama durumunda bir gariplik olduğunu fark ettim sonra. Yaklaşınca öldüğünü anladım. Bir an ne yapacağımı şaşırdım. Sonra aşağıya inip karakolu aradım. “

Emir, benden önce sordu. “Madamın ayağında ayakkabıları var mıydı?”

Bakkal Eyüp şaşırdı. “Dikkat etmedim. Ama her zaman ince topuklu zarif ayakkabılar giyerdi. O topuklu ayakkabılarla nasıl yürürdü bimem. Esaslı kadındı.”

Bakkal çıkınca Emir, “Komiserim,” dedi. “Ayakkabıyı ararken bir şey farkettim. Yatak odasındaki dolabın kapakları ve çekmeceleri ardına kadar açılmıştı. Aynı şekilde salondaki büfenin çekmeceleri de öyle.”

“Yani katil bir şey mi aramış?”

“Öyle görünüyor, amirim. O da mı ayakkabıyı aradı acaba?”

Sustum. Bu kayıp ayakkabı konusu  başımıza dert açacak gibi görünüyordu.

Adli Tıp’tan Dr. Kazım, kadının boğzı sıkılarak öldürüldüğünü, olay yerine geldiklerinde ayakkabının birinin kadının ayağında olmadığını , bir de koltuğun yanında, üzerinde kan lekesi ve kenarında işlenmiş bir S harfi olan beyaz bir erkek mendili bulduklarını söyledi. Mendil, incelenmek üzere laboratuvara götürülmüştü. Cinayet saati yaklaşık 12.00 ile 12.30 arasıydı. Bu da bakkalın söylediklerine uyuyordu.

Dr. Kazım gidince evin içini dolaştık. Emir’in dediği gibi, yatak odasındaki ve salondaki çekmeceler ardına  kadar çekilmişti. Dolapların kapakları açıktı. Madam Sarrafyan’ın çantası yatağın üzerinde duruyordu.

Açıp içindeki herşeyi yatağın üstüne döktüm. Bir pudriyer, bir cüzdan, bir not defteri, dört anahtar, küçük bir cam şişede kolonya, bir mendil ve üç adet yaldızlı kağıda sarılmış Baylan çikolatası. Cüzdana baktım önce. Bir miktar kağıt para. İki tane kartvizit. Birisi bir bankanın genel müdür yardımcısına ait. Diğeri ise bir avukatın. Madamın gençlik yıllarından kalma, kızıyla birlikte çekilmiş soluk bir fotoğraf. Limiti benim maaşımın on katından da fazla olan bir kredi kartı. Gene, pahalı mallarıyla ünlü bir mağazaya ait başka bir kart.

Cüzdanı bırakıp not defterini açtım. Bir yığın telefon numarası. Ama hiçbirinde isim yok. Onun yerine bazı işaretler ve harfler konmuş. Sadece son sayfada bir telefon numarası vardı ve yanında Sedat yazıyordu.

“Madam Sarrafyan, öyle anlaşılıyor ki, eve gelmiş, çantasını odasına bırakmış, sonra üstünü değişmeye zaman bulamadan saldırıya uğramış.”

Emir, “Tam üstünü değiştireceği sırada kapı çaldı herhalde,” diyerek varsayımımı destekledi. “Kadın da açmaya gitti ve…”

“Kaç daire var bu apartmanda?”

“Beş. Üçü  Madam Sarrafyan’a aitmiş. Bu daire ile bunun üstü ve en üst. Üst kattaki kiracının adı Levent Dağman. Yazarmış. İki yıldır burada oturuyormuş. En üst kat ise boş. Son kiracı beş  ay önce çıkmış. Madam, orayı onarıp öyle kiraya vermek istiyormuş. Alt katta emekli biri oturuyor. Adı Süavi Boztepe. Zemin kattaki ufak dairede ise iki öğrenci kız kalıyormuş. Ama biri burada değil. Bir aylığına Berlin’e gitmiş.

“Bayağı tenha bir apartmanmış,” dedim. “Temizliğini filan kim yapıyormuş?”

“Özel bir temizlik firmasından haftada iki kere gelip temizlik yapıyorlarmış. Parasını da Madam ödüyormuş. Tabii kendi evini de pırıl temizletiyormuş onlara. En son dün gelmişler.”

“Allah Allah. İşe bak sen. Zengin biriyle aynı apartmanda oturmanın avantajı bu olmalı. Herhalde kadın kimseyle uğraşmak istemiyordu. İşini kestirmedenhallediyordu. İyi valla.”

……….

Önce üst kattaki yazarla konuştuk.

“Çok iyi bir insandı,” diye başladı anlatmaya Levent Dağman. “Arada sırada beni evine yemeğe davet ederdi. Eski İstanbul’dan, edebiyatçılardan konuşmaya bayılırdı. En son dün gördüm onu.  Teşvikiye Parkı’nda kuşlara yem veriyordu. Evde temizlikçiler olduğu için dışarıya çıktığını söylemişti.”

“Geleni gideni var mıydı?”

“Arada bir kızının geldiğinden bahsederdi. Ben hiç görmedim. Bebek’te oturduğunu biliyorum sadece.”

“Sedat adında birini tanıyor musunuz?”

“Hayır.”

“Bugün saat on iki ile yarım arasında neredeydiniz?”

“Evdeydim. Yeni romanımın düzeltmelerini yapıyordum.”

“Alt kattan gelen bir ses duydunuz mu?”

“Hayır duymadım. Çalışırken müzik dinlerim. Genellikle Bach. Bugün de kulaklığımı takmış Bach’ın re majör keman konçertosunu dinliyordum.”

Levent Dağman’a, bize haber vermeden bir yere ayrılmamasını söyleyip alt kata indik.

…….

Süavi Boztepe, altmış yaşlarında, hafifçe aksayarak yürüyen,  eski  Türk filmlerindeki fabrikatörler gibi evin içinde röpdöşambır ile oturan biriydi. Madam Sarrafyan’ın ölümüne çok üzülmüştü.

“Nerdeyse otuz yıllık komşum. Karımın da çok iyi arkadaşıydı. Çok zengindi ama hiç belli etmezdi. Melek gibi bir insandı. Ona bu kötülüğü kim yaptı aklım almıyor.”

“Madamı bugün hiç gördünüz mü?”

“Evet. Bakkala inmiştim. Çıkarken o girdi arkamdan apartmana. Konuşarak yukarı çıktık. Bana, bankaya gittiğini ve baş belası bir müdüre derdini anlatıncaya kadar canının çıktığını söyledi. Sonra ben evime girdim. O da yukarıya devam etti.”

“Hali tavrı nasıldı? Rahat mıydı?”

“Her zamanki gibiydi. Yok, hayır değildi. Tedirgindi biraz.”

“Yaa. Bunu nasıl anladınız?”

“ Takip edildiğini düşünüyordu. Sanki beni biri izliyor dedi.”

“Siz ne dediniz?”

“Önemsemedim tabii. Zaman zaman ben de aynı hislere kapılırım çünkü. Yaşlılığın ve yalnızlığın doğal sonuçları bunlar.”

“Kendisiyle sık sık görüşür müydünüz?”

“Bu apartmanda fazla insan yok. Üst kattaki kiracı pek dışarı çıkmaz. Alt kattaki kızlar da kendi alemlerinde. O yüzden Madam Sarrafyan’la diğerlerinden daha fazla görüşürdüm. Hem ne de olsa eski dost. Ayrıca, hiç belli etmezdi ama para-borsa konularında çok iyi bilgisi vardı. Zaman zaman danışırdım ona. O da gümrükle ilgili sorunları olduğunda bana sorardı. Emekli gümrük müdürüyüm de ondan. Yurt dışından bazen  eşya filan getirtirdi.”

“Diğer komşularla arası nasıldı?”

“Kiracısıyla bir sorunu yoktu bildiğim kadarıyla. Ama alt kattaki kızlardan hoşlanmıyordu.  Aslında haksız değildi. Çok sorumsuzlar. Apartman kapısını açık bırakırlar hep. Yüksek sesle de müzik dinlerler. Kaç kere ikaz ettim ben de. Ama kulak asan yok tabii.”

……

Süavi Bey’i  yalnızlığıyla baş başa bırakıp dükkanın bitişiğindeki dairenin kapısını çaldık. Kapıyı kısa saçlı, esmer bir genç kız açtı. Polis olduğumuzu biliyordu . Olay onu çok heyecanlandırmıştı.

“Adım Burcu Kara. Eczacılık fakültesi son sınıf öğrencisiyim. Aylin adında bir arkadaşımla kalıyorum bu evde. O da benimle aynı sınıfta okuyor. Şimdi yurt dışında. Almanya’ya gitti. Bir hafta sonra dönecek.  Ben ne bir şey gördüm ne de duydum. Dün gece geç yattım zaten. Sabah da çok geç kalktım. Mutfakta kahvaltı yapıyordum. Polislerin geldiğini fark ettim. Olayı öyle öğrendim.”

Mutfak penceresi caddeye bakıyordu. Tam önüne küçük bir masa konmuştu.

“Burada mı kahvaltı ettiniz?” diye sordum.

“Evet.”

“Madam Sarrafyan’ın geldiğini görmediniz mi?”

“A, evet onu gördüm tabii. Hatta arkasında gri bir BMW duruyordu. Ondan indi zannettim. Madam sonra bakkala doğru yürüdü. Ben de bir daha ilgilenmedim onunla.”

“Madam Sarrafyan’la aranız nasıldı?”

“Ölenin arkasından konuşmak istemem ama kadın tam bir cadıydı. Bizim bir açığımızı yakalayıp yüzümüze vurmak için fırsat kollardı. Dili çok sivriydi. Şey, yani, biz onu pek sevmezdik.”

“Tamam peki. Bana haber vermeden hiçbir yere gitmeyin. Yoksa başınıza dert alabilirsimiz. Oldu mu?”

Kız başını salladı. “Hiçbir yere gitmem. Merak etmeyin.”

Kızın yanından ayrılınca telefonum çaldı. Baktım, Dr. Kazım arıyor.

“Buyur, Doktor. Ne oldu?”

“Abi kusura bakma, önemli bir şeyi gözden kaçırmışız. Onu haber vereyim dedim. Şu mendil var ya, cesedin yanında bulduğumuz…”

“Evet?”

“Kenarında S harfi var demiştim ama aslında orada Sedat yazıyormuş. Orada farkedememişiz. Şimdi burada laboratuvarda farketmişler. Onu haber vereyim dedim abi. Kusura bakma.”

“Peki peki. Aradığın için sağol.”

Kazımın anlattıklarını Emir’e naklettim. “Hemen kadının not defterindeki yanında Sedat yazan şu telefon numarasını araştır. Galiba katili yakaladık. Derhal adres tespiti yapılsın. Bu arada Madam Sarrafyan’ın çantasında kartı olan avukatı da bir ara. Madam’la ilgisi neymiş? Kartı niye ondaymış? Sor, öğren.”

“Emredersin amirim.”

…….

Emre’yi adres tespiti ile görevlendirdikten sonra  Bebek’e gittim. Madam Sarrafyan’ın kızı Selma, Boğaz manzaralı bir apartmanın üçüncü katında oturuyordu. Olayı yeni öğrenmişti ama üzgün değildi.

“Sadece şaşkınım,” dedi, daha ben bir şey sormadan. “Böyle bir şeyin olmasını aklım almıyor. Annemle babam ben küçükken ayrıldılar. Annem hep o evde oturdu. Beni babam büyüttü. Annemle yılda birkaç kez buluşur tatillere filan giderdik. Değişik bir insandı o. Yalnızlığı ve parayla ilgili işler yapmayı severdi. Zamanının neredeyse tamamını hisse senetlerini düşünerek geçirirdi diyebilirim. Bugün de bankaya gidip önemli işler yapacağını söylemişti. Ülkenin ekonomik durumu beğenmiyordu. Bazı  kesin kararlar alması gerekiyormuş. Hatta bankaya giderken benim de yanında olmamı istedi. Ama gitmedim. Şimdi çok pişmanım. Gitsem belki hâlâ hayatta olabilirdi.”

“Sedat adında tanıdığınız biri var mı? Ya da annenizin bir arkadaşı?”

“Hayır. Yok.”

“Annenizin cep telefonu var mıydı?”

“Bildiğim kadarıyla yoktu.  Yeni ve modern araçları severdi ama cep telefonu ona biraz  karmaşık gelmişti.”

“Annenizin evinde gizlediği herhangi değerli bir şey var mıydı?”

İlk kez Selma’nın tedirgin olduğunu fark ettim.

“Bunu neden sordunuz?”

Açık konuştum. “Katil, evde bir şey aramış. Bütün çekmeceleri, dolapları karıştırmış.”

Selam sözümü kesti. “Evde gizli bir kasa vardı. Nerede olduğunu ben de bilmiyorum.”

“Anneniz o kasada ne saklıyordu? Altın, mücevher, hisse senedi mi?”

“Hiçbiri. Annem o tür şeyleri banka kasasında saklardı. Evdeki kasadaysa…”

“Evet?…”

“Bakın, annem genellikle ünlü kişilere borç para verirdi. Bu kişiler, borçlu olduklarının duyulmasını istemeyen insanlar. Onlarla ilgili belgeler o kasada dururdu.”

“Borç senedi gibi mi?”

“Hem onlar, hem daha başka şeyler. Kasanın anahtarı annemdedir. Yanından ayırmazdı hiç. Şiferli değildir. Annem kasa şifrelerine güvenmezdi.”

Selma Hanım’a soracağım başka  soru yoktu. Nasıl olsa, kasayı açtığımızda içinde ne olduğunu öğrenecektim

……….

Yeniden Teşvikiye’ye dönerken Emir aradı. Avukat Süleyman Vardar’la konuşmuş. Madam Sarrafyan’ın avukatıymış gerçekten de. Daha çok kadının gayrimenkulleriyle ilgilenir ve hukuki danışmanlığını yaparmış. Bir hafta önce bütün hisse senetlerini satıp dolara çevirmiş. Onunla yeni gayrimenkuller alacakmış. Repodaki parasını ise yurt dışına transfer edip Amerikan tahvili almaya karar vermiş. Onun için bugün bankaya bu konuyu görüşmeye gitmiş. Ancak bankada sorunlar çıkmış. Banka müdürüyle yaptığı toplantı uzamış. Sonunda işi halletmiş ama çok sinirlenmiş. Banka müdürüne çok kızgınmış. Müdür, onu sakinleştirmesi için Süleyman Bey’den yardımcı olmasını istemiş. O da Madam Sarrafyan’a, bankaya ve müdüre güvenmesi için telkinde bulunmuş. Olaydan da bu şekilde haberi olmuş.

“Kadının repodaki parası ne kadarmış?” diye sordum.

Emir, “Sıkı durun amirim,” dedi. “Tam üç milyon dolar karşılığı Türk lirası.”

Nutkum tutuldu desem yeridir. Madam hiç belli etmiyormuş ama tam anlamıyla bir milyonermiş aslında.

“Sedat’ın adresi tespit edildi mi?”

“O iş tamam Komiserim. Buraya gelmenizi bekliyorum. Adamın adı Sedat Ardıç.  Buraya yakın bir yerde oturuyor.”

“Tamam,” dedim. “Birazdan oradayım. Birlikte ziyaretine gideriz.”

“Siz bir şeyler öğrenebildiniz mi Madam sarrafyan’ın kızından?”

“Anladığım kadarıyla, Madam Sarrafyan borçlularıyla ilgili onları zor durumda bırakabilecek bazı bilgilere sahipmiş.”

“Havada şantaj kokusu var Komiserim.”

“Öyle gibi.”

……….

Sedat Ardıç’ın kaldığı ev Bomonti’deydi. Önce kapıyı açmak istemedi. Polisi olduğumuzu söyleyince gelip açtı.

“Kusura bakmayın. Buraya yeni taşındım. Çevredeki tipler hoşuma gitmiyor. O yüzden kapıyı açmak istemedim.”

“Daha önce nerede oturuyordunuz?”

“Avustralya’dan yeni geldim. Kesin dönüş yaptım. 10 yıldır oradaydım.”

“Neden döndünüz?”

Adam birden durgunlaştı. “Karımı bir kazada kaybettim. Ondan sonra da o memlekette dah fazla kalmak istemedim. Zaten karım yaşasaydı, birlikte Türkiye’ye yerleşecektik.”

“Madam Sarrafyan’ı tanıyor musunuz?”

“Hayır. Tanımam mı lazım?”

“Bunu siz bize söyleyeceksiniz. Kendisi bugün öldürüldü. Evinde üzerinize adınızın işlendiği kanlı bir mendil bulduk.”

“Aman Allah’ım. O kadın öldü mü?”

“Demek tanıyorsunuz.”

“Buna tanımak denirse. Bugün saat 11.30 civarı Harbiye’de karşılaştım onunla. Daha doğrusu dalgın bir halde karşıdan karşıya geçmek isterken, az kalsın ona çarpacak bir arabadan kurtardım kendisini. Zamanında davranmasam, ezilebilirdi. Ben çekince, yere düştü. Yüzünü, yakasındaki broş çizdi. Kanayınca ben de ona mendilimi verdim. Çok teşekkür etti. Bana hayatını borçlu olduğunu söyledi. Telefon numaramı aldı. Beni mükafatlandıracaktı sanırım.”

“O çok zengin bir kadındı.”

Sedat omzunu silkti. “Olabilir. Ben de beş parasız değilim. On yıl boyunca bir servet olmasa da burada hayatımı zorlanmadan sürdürecek kadar para biriktirebildim. Kimsenin yardımına ihtiyacım yok.”

Saat on iki ile yarım arasında neredeydiniz?”

“Maçka Parkı’ndaydım. Bir banka oturmuş, ne yapacağımı düşünüyordum.”

“Tanığınız var mı?”

“Yok.”

Emir araya girdi. “O mendile isminizi yazdırmak nereden aklınıza geldi.”

“O mendil karımın hediyesiydi. Daha onlardan düzinelerce var. Hiçbirini atmaya kıyamıyorum.”

Sordum. “Sizce olay bir kaza mıydı?”

“Kesinlikle. Madam Sarrafyan dalgın bir halde, kırmızı ışık yanarkan kaldırımdan aşağıya inip birkaç adım atmıştı.”

“Gene de arabanın kadının üzerine doğru gelmesi gerekmiyordu. Her hata yapanı çiğnemek mi gerekir?”

“Aslında haklısınız. Şimdi siz söyleyince düşündüm de sanki arabanın şöförü kadını görünce daha da hızlandı.”

Emir, “Trafikte öyle sapıklar çok Komiserim. Kendilerini cezalandırıcı olarak görüyorlar.”

Kafama bir soru takılmıştı, onu sordum. “O arabayı hatırlıyor musunuz. Markasını rengini.”

Sedat hiç düşünmeden, “Gri bir BMW,” dedi.

Emir, “Haydaaa!” diye bağırdı.

……….

Son olarak görmemiz gereken kişi, Madam Sarrafyan’ın gittiği bankanın genel müdür yardımcısıydı.

“Adı ne demiştin şu adamın,” diye Emir’e sordum.

Arabaya binmemiştik. Banka yakında olduğu için yürüyerek gidiyorduk.

“Eşref Kalın.”

Bankanın merkezi Harbiye’deydi. Fazla şubesi yoktu. Emir, yatırım bankalarının fazla şubesi olmadığını söyledi. Sesimi çıkarmadım. İktisatçı Emir, öyle diyorsa doğrudur.

Bankaya gelince, güvenliğe kimliğimizi gösterip Eşref Kalın’la görüşeceğimizi söyledik.

Vay, Eşref Bey az önce binadan ayrılmış, Enka’nın yüzme havuzuna gitmiş.

Emir, benim külüstürü getirmek üzere dışarıya çıktı.

Güvenlik görevlisine sordum. “Eşref Bey’in arabası ne marka?”

“BMW.”

“Ya rengi?”

“Gri.”

Tahmin etmiştim zaten.

……….

Yarım saat sonra Enka’nın havuzundaydık. Görevli sadece iki kişinin yüzdüğünü, onlardan birinin de Eşref  Kalın olduğunu söyledi. Haftada üç gün gelir, bir saat yüzermiş.

Onu havuzdan çıkarıp yanımıza getirmesini söyledim.

On dakika sonra Eşref, üzerinden sıular akarak karşımızda duruyordu. Kırk yaşında olmasına rağmen  herifin mükemmel bir vücudu vardı. Bir gram yağ yoktu desem yeridir. Düzenli spor yapan adamın hali başka oluyor vesselam. Baktım, Emre, kıskanç bakışlarla Eşrefi süzüyor. İçimden güldüm. E, tabii, yıllardır hazırdan yiye yiye hımbıllaşmanın eşiğine geldi. Şu yaşımda ben bile ondan daha iyiyim.

Küçük, beyaz bir havluyla kollarını ve yüzünü kurulayan Eşref, “Hayrola, ne oldu beyler?” dedi. “Beni böyle apar topar havuzdan çıkardığınıza göre, önemli bir şey oldu galiba.”

Damdan düşercesine, “Madam Sarrafyan öldü,” dedim.

Herif dondu kaldı. “Nasıl? Daha bugün birlikteydik. İyiydi. Birşeyciği yoktu.”

“Öldürüldü,” diye açıkladım. “Bugün saat on iki ile yarım arasında neredeydiniz?”

“Şu işe bakın, siz benden mi kuşkulanıyorsunuz? Avukatımı çağırmak istiyorum.”

“Siz bilirsiniz. Basit bir formaliteyi  büyüterek başınıza iş alıp almamak sizin bileceğiniz şey.”

Eşref biraz düşündü. “Peki tamam. O saatte Valikonağı’ndaki Flora Restoran da yemek yiyordum. Tek başımaydım. Ama garsonlar beni tanır.”

“Daha önce, Güzelbahçe Sokak’tan geçtiniz mi?”

“Neden geçeyim oradan?”

“Bize doğruyu söylerseniz bu davadan hiç başınız ağrımadan sıyrılabilirsiniz. Tabii eğer masumsanız. Bakın, sizi görmüşler. O yüzden bizden bir şey saklamayın. Bu son uyarımdır.”

“Peki, peki. Bugün o sokaktan geçtim.”

“Saat kaçta?”

“Arabamı garajdan saat 11.30’da aldığıma göre, 12.00 filan olmalı.”

“Ne işiniz vardı Güzelbahçe Sokak’ta?”

“Madam Sarrafyan’la bugün görüşmüştük. Bankamızdaki parasını çekmemesi için onu ikna etmeye çalıştım ama başaramadım. Arabayı aldıktan sonra, evinde gidip konuşayım dedim. Tam evinin önüne geldiğimde, elinde bir poşetle bakkaldan çıktığını gördüm. Seslendim. Yanıma geldi ve kesin kararlı olduğunu söyledi. Ben de bir şey yapamayacağımı anlayınca çektim gittim oradan.”

“Arabanızı garaja niçin bıraktınız?”

“Yağ filtresinde bir arıza vardı. O değişecekti. Sabah saat dokuzda Dolapdere’deki garaja bıraktım o yüzden.”

“Bu durumda, saat 11.30’da, arabanızla Harbiye’de olamazsınız değil mi?”

“Elbette olamam. Alay mı ediyorsunuz? Garajdan arabamı o saatte aldım zaten. Dolapdere’den Harbiye’ye çıkmam en az bir saat sürerdi.”

Bir süre konuşmadan durduk. Her şey arap saçı olmuştu. Sedat da Eşref de ciddi zan altındalarken birden temize çıkıvermişlerdi. Doğru muydu bu. Araştırmak lazımdı. Yani bu iş uzayacaktı. Şimdi ise yapacak bir şey yoktu. Eşref’e havuza geri dnebileceğini söyledim.

Emre’yle dışarı çıktık. Arabaya bindik. Gaza basarken hâlâ düşünceliydim.

Emre, “O değil de Komiserim,” dedi. “Adamın vücuduna uyuz oldum, yemin ederim.”

“Kıskandın değil mi? Çalışırsan senin de öyle sırım gibi vücudun olur. Bir de her sabah börekçiye gidip tıkınmayacaksın.”

“Karar verdim. Her gün spor yapacağım. Benim ondan neyim eksik? Herifin vücudunda bir çizik bile yoktu be. Haltere başlıyorum Komiserim. Canavar gibi olacağım. Altı aya kalmaz.”

Aniden fren yapıp durdum. “Ne, sen ne dedin?”

“Altı ay sonra mükemmel bir vücudum olacak dedim.”

“Hayır hayır, daha önce.”

“Canavar mı?”

Güldüm. “Emir, sen yok musun? Gene benim saksı sayende çalıştı. Galiba katili buldum.”

Okuduğunuz hikâyede çözüm için gereken bütün ipuçları verildi.

Şimdi soruyoruz. Katil kim?  Hikâyedeki ipuçlarından yararlanarak katilin kim olduğunu, neden cinayeti işlediğini ve Komiser Mitat’ın elindeki ipucunun ne olduğunu bulduysanız, cevabınızı  [email protected] a yazınız.

Feneryolu Cinayetleri

Doğru cevap veren okurlarımızdan üçü, Gencoy Sümer’in  Feneryolu Cinayetleri adlı polisiye romanını kazanacaklar.

Doğru cevabı  ve kazanan okurlarımızın adlarını gelecek sayımızda açıklayacağız.

Hepinize bol şanslar.

8. Sayıdaki Polisiye Bulmacanın Cevabı

Evet, sevgili  Dedektif okurları. Nihayet sıra geldi, geçen sayıdaki bulmacamızın doğru cevabına.

Dedektif dostlarımızın çoğu Komiser Mitat’tan önce katilin kim olduğunu bildiler. İçlerinde cinayet sebebini bulanlar da oldu. Ancak, katilin neden o kişi olabileceği konusunda hemen hemen herkes yanıldı.  Anlattığımız öyküde çok önemli çelişki vardı ve bu çelişkinin sahibi de katilin kendisiydi. Daha doğrusu katil yalan söylüyordu. Peki onun yalan söylediğini biz nereden anlıyorduk? Olgulardan tabii ki. Olgular, soruşturmaya dahil olan kişilerden birinin ifadesiyle çelişiyordu. Olgular yalan söyleyemeyeceğine göre, yalancı olan, tanığın kendisiydi. Sözü fazla uzatmadan açıklamamızı yapalım.

Bakın, Komiser Mitat ne demişti?

Eve vardıktan bir iki dakika sonra  büyük bir fırtına koptu. Ama ne fırtına! Ardından da yağmur boşandı.

Demek ki fırtına ile birlikte yağmur da başlamış.

Komiser Mitat daha sonra cesedi tarif ederken bize şu bilgiyi verdi:

Maktulün giysilerinde bol bol kan ve çamur kalıntıları vardı.

Peki, tanıklardan Haydar ne dedi?

O gittikten iki, üç  dakika sonra çıktı fırtına.

Yani, kız henüz yoldayken başlamış fırtına ve yağmur. Ve cinayet de o sırada işlenmiş.

Ceset uzun bir süre yağmurun altında kaldığına göre, cesette bol bol kan olması nasıl açıklanabilir?

Tek bir şekilde: Seren saldırıya uğradığında yağmurun dinmiş olmasıyla. Yani genç kız fırtınadan önce değil, fırtına dindikten sonra dışarıya çıktı.

Komiser Mitat, yardımcısı “şemsiye”den söz edince gerçeği kavradı. Şemsiye yağmurda açılırdı. Cinayet yağmur yağarken işlenmiş olsaydı, cesette bu kadar çok kan olamaz, yağmurla birlikte akıp giderdi. Cesette bol kan olduğuna göre cinayet yağmur dindikten sonra işlenmişti.

Kısacası, Haydar yalan söylüyordu!

Elektrikler kesilince, komşunun gelmesini fırsat bilen Haydar, bu sayede muhteşem bir alibiye (cinayet sırasında başka bir yerde olduğunu kanıtlama) sahip olduğunu düşündü. Komşu, Seren’i görmemişti. O saatte Seren’in evde olduğunu kendisinden ve oğlundan başka bilen yoktu. Fırtına dindikten sonra, genç kızla birlikte, oğlunun durumunu konuşma bahanesiyle dışarı çıktı. Parkta, karanlıktan ve ıssızlıktan yararlanarak  cinayeti işledi, eve geri döndü, cinayet aleti olan bıçağı yıkayıp yerine koydu.

Seren, eniştesinin kendisini öldüreceğinden asla şüphelenmedi. Bu yüzden Haydar’ın onu bıçaklaması kolay oldu. Cinayet sebebi, çoğunuzun tahmin ettiği gibi, oğlu ile ilgili beklentilerinin Seren tarafından engellenmek istenmesiydi. Haydar’ın buna tahammülü yoktu. Oğlunu askeri okula göndermek onda bir saplantı halini almıştı. Karısını da bu sebeple öldürmüştü. O olay da bir intihar değil, cinayetti.

Burada, katilin tek zayıf noktası oğlu Feridun’du. Babasının cinayeti işlediğinden emin olmasa bile yalan söylediğini farkındaydı. Ağır bir baskı altında olduğundan gerçekleri polise anlatamıyordu. Ancak, Komiser Mitat, Haydar’ı köşeye sıkıştırınca, Feridun’un dili de  kolayca çözüldü.

 

 

Katili bulan okurlarımızdan üçü Yaprak Öz’ün Tilki Baykuş, Bakire adlı romanını kazandılar.

Talihli dedektiflerimiz: Kubilay Erda, İpek Pamukoğlu ve Yasemin Deneri.

Kendilerini kutluyoruz.

 

Agatha Christie’nin Evi ve Yaşamının Bilinmeyen Yanları: Agatha Christie’ni̇n Evi

‘Yavaş’ bir çocuk

Agatha Chirstie’nin aile evini bugün görseniz, sıkıntısız bir şekilde bu güzellikler içinde ben de yazar olurdum tabii ki, dersiniz belki. Fakat ünlü yazarın yaşamına baktığınızda onun da, hayatın iniş ve çıkışlarından payına düşeni aldığını anlarsınız hemen. Evinde sergilenen gazete küpürlerinde kendi ağzından yazıldığı gibi “Hiç bir hırsım yoktu,” diyor Agatha. “Hele yazar olmak aklımın köşesinden bile geçmiyordu. O ablamın işiydi. Benim tek isteğim beni seven bir erkekle evlenmek ve mutlu bir yuva kurmaktı.” Yaşadığı dönemin (1890’da doğmuş) kalın çizgilerle belirlenmiş ‘gender’ rolüne uygun bir yaşam felsefesiyle genç kızlığa adım atar Agatha. Hayattan beklentileri bu rolle çatışmaz iken, yaşam onu hiç ummadığı (Ailesinin de ummadığı- çünkü onlara göre ‘akıllı’ olan ablasıdır, Agatha ise ‘yavaş’ bir çocuktur) bir şekilde değişik yerlere savurur. Geçim sıkıntısından tutun, aile içinde zamansız ölümlere, karı koca geçimsizliğine kadar. Her durumda, her koşulda yazmak onun beslendiği, güç aldığı  tek kaynak olur. Hem maddi hem manevi açıdan. Sadece bir kez yazamaz çünkü derin bir bunalıma girer. O da evliliği yıkıldığı zaman.

 

Birinci Dünya Savaşı

Birinci evliliği Birinci Dünya Savaşı yıllarına, ikinci evliliği de  İkinci Dünya Savaşı yıllarına denk gelir. Bu bile bence başlı başına sıkıntıları açıklamaya yeter. 1914’ün Christmas arifesinde (24 Aralık) evlenirler ve üç gün sonra Agatha kocasını yolcu eder. Savaş zamanıdır ve eşi, görev gereği Fransa’da iken o, gönüllü eczacı olarak Torquay’da (İngiltere’nin güneyinde bir sahil kenti) çalışmaya başlar. İlaçları hazırlayabilmesi için teorik ve pratik sınavları vermesi gereklidir. Zehirler konusunda bilgileri bu şekilde edinir. Ablasıyla tutuştuğu, dedektif romanı yazabilirsin yazamazsın iddiası sonucunda, o savaş döneminde, can sıkıcı haberler, mutsuz ve karamsar bir günlük yaşam içinde kendini eğlendiren tek uğraş olarak bir dedektif romanı yazar. Kitabında, her gün elinin altındaki zehirlerden biri olan arsenik hakkındaki bilgilerini kullanmak kadar doğal bir şey olamaz tabii Agatha için. Kitap sonra  ‘Styles’taki Esrarengiz Vaka’ (The Mysterious Affair at Styles) adıyla basılır. ‘Toxic şok’u o kadar iyi anlatır ki zamanın eczacılar dergisi zehir hakkında böyle doğru bilgiler içerdiği için kitabı över.

Savaş bitince kocası Fransa’dan döner ve Agatha hep özlemini duyduğu aile hayatını yaşama fırsatı elde eder. Son derece utangaç biri olduğu için kendine seçtiği ‘evin kadını’ olma rolünde, kocasının gölgesinde kalarak bol bol insanları izleme imkanı elde eder. 1919’da bir kızları olur. Agatha, tek çocuklu olmanın da getirdiği müthiş zaman boşluğunda kendini eğlendirmek için hikayeler yazmaya devam eder. Artık bu hikayeler basılır da. Kocasının soyadı ‘Christie’ ile meşhur olur. Ne yazık ki her şey böyle devam etmez. Agatha annesini kaybeder. Annesinin ölümüyle sarsıldığı bu dönemde kocası, kendi gibi golf düşkünü olan ortak bir arkadaşlarıyla Agatha’yı aldatır. Agatha ise golf oynamayı sevmez.

“Mutlu bir evliliğin bir kadının ulaşabileceği en büyük başarı olduğu,” anlayışını benimsediğinden, evliliği bozulduğunda arkasında çocuğunu bırakıp tam on bir gün kayıplara karışacak kadar bunalıma girer Agatha. Dönemin gazeteleri ünlü yazar kayboldu diye başlık atarlar. Bir çok spekülasyonlar yapılır. (Hâlâ yapılır ya! Çünkü Agatha o dönemden, otobiyografisinde bile hiç söz etmez.) Bir süre sonra Harrogate Spa Hotel’de, otel çalışanlarının onu tanımasıyla ortaya çıkar. Sonra Londra’da bir süre psikolojik tedavi görmek zorunda kalır. Agatha evliliğinin sona erdiğini uzun süre kabullenemez. Nihayet 1928 de boşanırlar. Bu süreçte bir türlü yazamadığı ‘Mavi Tren’ adlı polisiye romanını, bin bir zorlukla bitirir . En sevmediği kitabının bu kitap olduğunu söyler. Tabii eleştirmenler aynı fikirde değillerdir. Bu arada Agatha, her zamanki genrede kitap yazmaya ara verir ve ‘Mary Westmacott’ takma adıyla altı tane duygusal roman yazar.

 

Bilinmeyen Doğu

Agatha, tedaviden sonra uzun zamandır yapmayı istediği bir şeyi gerçekleştirir: Doğu Ekpresi treniyle bilmediği yerlere seyahate çıkar. Bu seyahat sonucunda arkeolog olan, kendisinden on dört yaş küçük, mustakbel ikinci kocasıyla tanışır. 1930’da evlenirler. Kızının başlangıçta bu evliliği bir türlü kabullenememesini, altı duygusal romanından biri olan ‘Annem ve Ben’ (Daugter’s Daughter) adlı kitabında işler.  Kocasının işi gereği gittiği Irak’da, Suriye’de, Mısır’da hem eşinin yardımcısı olarak arkeolojik kazılara katılır hem de bir çok polisiye roman yazar. Daha sonra bir röportajda  Agatha şöyle diyecektir: “Bir kadının sahip olabileceği en iyi koca bir arkeologdur, çünkü kadın yaşlandıkça kocası ona daha çok ilgi gösterir.” Kimilerine göre Agatha böyle bir şey söylememiştir fakat bugün evinde (Greenway House) bir camekanda bu yazı sergilenmektedir.

Greenway House

Greenway House çocukluğundan beri  Agatha için bazen yazları kiraladıkları bazen de uzaktan seyrettikleri bir ev olmuştur. Mutlu yaz günlerini geçirdiği bu çocukluk evini, fırsatını bulur bulmaz 1938’de kocasıyla beraber satın alır. (Agatha, yörede ikinci kocasının soyadı ile bilinmektedir artık: Mrs Mallowan.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İkinci Dünya Savaşı

Ev daha sonra İkinci Dünya Savaşı’nda, önce, savaş nedeniyle ailelerinden ayrılmak zorunda kalan çocukların kaldığı bir barınak olarak, 1944-45 yılları arasında da Amerikan kıyı koruma askerleri tarafından karargah olarak kullanır. Askerlerin, evin bir odasının duvarlarına çizdikleri resimler bugün hâlâ duruyor. Kim bilir belki on bir yaşında kaybettiği babasının bir Amerikalı olmasının, Agatha’nın bu grafitileri sildirtmemesinde bir rolü vardır.

İkinci Dünya Savaşı’nda, ikinci kocasının görev gereği Kahire’ye gitmesi üzerine Agatha da Londra’da UCL hastanesinde gönüllü eczacı olarak çalışmaya başlar. 1943’de torunu olunca iyi bir anane olarak sık sık kızını ziyaret eder. Yiyeceğin karneye bağlandığı, bir çok tüketim maddesinin ortalarda görünmediği, yavaş geçen, karanlık, kavetli savaş yılları Agatha’nın daha çok tiyatro oyunları yazdığı bir dönem olur. Karneyle yiyecek dağıtımı ve malların yokluğu savaştan sonra 1954’e kadar sürer.

Agatha’nın evi bugün olduğu gibi korunmuştur. Gittiği yerlerden topladığı bin bir tane bibloların, çeşitli tabloların, halıların yarısıra ödüllleri, aile fotoğrafları, kitapları, el yazmaları, daktilosu doğal ortamları içinde sergilenmektedir.

Yatak odası, çalışma masası, oturma odası, kütüphanesi, tuvaleti, (Victorian stilde, tahtadan), banyosu, mutfağı bütün sadeliği ile kullanıldığı gibi muhafaza edilmeye özen gösterilmektedir ve ziyaretçilere açıktır.

 

 

Dart Nehri

Dart Nehri’nin hemen kıyısındaki bir yamaca kurulmuş olan bu ev savaş bitince (1945) tekrar kendisine verilir ve yaşamının sonuna kadar (1976) Agatha ve ailesinin yazları, gözlerden uzak, hoş vakit geçirdikleri özel bir mekan olarak kalır. 2000 yılından beri ‘National Trust’ın baktığı ev ve bahçesi, bugün yöre halkının ve dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilerin zevkle gezdikleri bir yerdir.

Agatha’nın bahçesindeki bu tek kişilik banka oturursanız, manzaranız yandaki resimdeki gibi Dart Nehri olacaktır. Görülen dikenli çit komşu tarla ile arasındaki sınırdır.

 

 

 

 

 

 

 

Agatha’nın ayak izleri

Eğer Agatha’nın ayak izlerini takip etmek isterseniz mutlaka onun gibi Paignton’dan kalkan buharlı trene binip gitmelisiniz onun evine. Bu nostaljik seyehati yaparken çocuklar gibi şen olmamak elde değil. Deniz kenarı boyunca giden tren manzarası insana, burası gerçekten İngiltere mi, dedirttirecek kadar bir Akdeniz havasında. Agatha gibi, ‘Greenway Halt’ istasyonunda inip ormanın içinden yürümelisiniz. Önce bembeyaz dumanlar, ‘çu çu pa pa, çu çu pa pa’ sesleriyle tünelin içinde kayboluyor sonra bir yeşillik ve mutlak bir sessizlik içinde kalakalıyorsunuz. Masal dünyasında mıyım acaba, diye aklınızdan geçirirken hislerinizde pek de yanılmadığını fark ediyorsunuz: mutlak sessizliği ordan burdan bölen kuş cıvıltıları, güzelim Dart Nehri’nin uzaktan enfes görüntüsü, hafif bir yokuş yukarı, sonra orman, hafif bir yokuş aşağı derken orman arkanızda kalıyor ve iki yanında cins ağaçlar, çiçekler bulunan geniş, düzgün bahçe yoluna çıkıveriyorsunuz. En fazla yarım saat sürüyor. Düzenli bahçe yolunun geniş kavislerinde, nereye basıyorum diye düşünmeden, etrafı seyrederek yürürken ev, yeşillikler arasından bütün inceliğiyle beliriveriyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

Greenway romanlarında

Agatha bazı hikaye ve romanlarında bu ev ve bahçesini, ırmağı, ırmağın yanındaki kayıkhaneyi mekan olarak kullanır. Bunlardan en önemlileri, ‘Beş Küçük Domuz’ (Five Little Pigs) ve  ‘Sonuncu Kurban’ (Dead Man’s Folly)’dır.  ‘Sonuncu Kurban’ı önce bir hikaye olarak yazar sonra romana çevirir.

 

 

 

 

 

 

Ben İngilizcesini okuduğumda adındaki ‘Folly’ kelimesinin nasıl da zekice iki anlam taşıdığına kafam takılmıştı. Tabii Türkçe isminde bu belli olmuyordu. ‘Folly’nin mimari bir terim olduğunu o zaman öğrendim. İngilizce’ye Fransızca’dan gelmiş. Bahçe düzenlemelerinde inşa edilen, gözü okşamaktan başka hiç bir işlevi olmayan aptalca yapılar anlamına geliyor. Ayrıca ‘aptalca’ ya da ‘aptallık’ anlamına da geliyor. ‘Ölü adamın aptallığı’ yada ‘Ölü adamın kameriyesi’ diye çevirebiliriz çünkü ‘folly’nin tam karşılığı ‘kameriye’ olmasa da Türkçe’de kullanabileceğimiz  tek kelime bu sanırım. ‘Kameriye’, kubbeli kafes şeklindeki çardak iken, ‘folly’ kesinlikle beton duvarları, stünları olan bir yapı.

Ben de ister istemez bir ‘folly’ aradım koca bahçede ama yoktu. Öte yandan, romanda kahramanlardan birinin ölü bulunduğu kayıkhane aynen vardı ırmak kenarında. Hatta karşı kıyıdaki ev bile yeşillikler arasında yerli yerinde duruyordu. Tabii bir de her türlü zehirli bitkinin üretebileceği camlı serayı unutmamak lazım.

Merdivenlerle ırmak kenarına indiğinizde işte orada, Poirot dizisinde set olarak kullanılan kayıkhane, ırmağın kenarında sizi karşılar.

Agatha, bu evi yaşamının sonuna kadar yazlık olarak kızı ve torunuyla beraber kullanmış; arkadaşlarını ağırlamış. Evlerinde kızı, torunu ve bir kaç arkadaşı bulunduğu zamanlar mutlaka yazmakta olduğu romanın bölümlerini onlara okurmuş. Herkes heyecanla katili bulmaya çalışırmış. Hiç kimse katili tahmin edemezken her seferinde sadece kızı bunu başarırmış. Bütün bu hararetli tartışmalar, okumalar olurken Agatha’nın kocası da bir köşede kestirirmiş.

Agatha ile kocasının iki yıl arayla ölümünden sonra 1978’ de kızı, eşiyle yerleşir eve. 2000 yılında evi National Trust’a vermeyi kararlaştırırlar ve bahçe halka açılır. Kızı ve kocası da 2004 ve 2005 yıllarında ölünce ev müze haline getirilir. Bugün yöre halkı ve turistler, bir park gibi bahçede istedikleri gibi gezebilirler, kafede dinlenebilirler. Eve girmek istediklerinde belli bir ücret ödemeleri gerekmektedir.

Seri Cinayetler: Savaşın Etkisi ve Kadının Gücü

Savaş sonrası dönemde, Amerika’nın birçok bölgesinde seri cinayetler işlendi. Pek çok seri cinayet zinciri aydınlatılmadan kapandı.

Marti Enriqueta

Avrupa’da durum çok farklı değildi. İspanya’da, Angelita isimli bir çocuk, Barselona polisine inanılması güç bir hikâye anlatacaktı. Bir cadı tarafından kaçırılıp alıkoyulduğunu iddia eden bu küçük kız, insan eti yemeğe zorlandığını söyledi. Kızın peşinden giden polis memurları eski bir eve vardılar. Evde yaşayan Marti  Enriqueta’yı tutuklayan polisler, dehşet veren gerçekle adeta şok olmuşlardı. Hikâye doğruydu. Enriqueta küçük çocukları kaçırıp, bedenlerini parçaladıktan sonra, kimi uzuvları büyü amacıyla kullanıyordu. Kimi uzuvları ise pişirip yiyordu.

Kurban sayısı hiç bir zaman net olarak belirlenemezken, altı çocuğa ait kemikler evin çevresindeki kazı esnasında ortaya çıkınca, Enriqueta suçlu bulundu.

Amy Archer Gilligan

Amerika’da, Amy Archer Gilligan isimli kadın, iki eşini şüpheli bir hastalık neticesinde kaybetmişti. İkinci eşinin üzerinde yapılan otopside yüksek dozda arsenik zehirine rastlandı. Bir kaç hastasının da şüpheli ölümü, yetkilileri harekete geçirdi. Altı cinayetten yargılanan Amy, akıl hastanesine yatırılarak ölene kadar orada yaşadı. Küçük bir kasabada gerçekleşen olay, doktorları harekete geçirdi. Bu denli küçük bir kasabada yıllık ortalama ölüm sayısı on civarındayken;  o yıl kasabada ölenlerin sayısı kırk sekiz olmuştu. Ölen kişilerin çoğunun hayatından mutlaka geçen bir kişi vardı: Amy Gilligan.

Savaşın etkisi devam ederken, kadın seri katiller bir durgunluk dönemine girdi. Savaş esnasında erkek seri katiller ağırlığını göstermeye başladı. Ancak Amerik’da çok farklı bir ikili, seri katil tanımına farklı bir bakış açısı getirecekti.

Bonnie ve Clyde kimdir?

Bonnie ve Clyde

Bonnie Parker (1 Ekim 1910 – 23 Mayıs 1934) ve Clyde Barrow (24 Mart 1909 – 23 Mayıs 1934) ünlü Amerikalı kanun kaçakları, The Barrow Gang’in ünlü elemanlarıdır. 1930’lu yıllarda Amerika’da banka ve dükkânları soymuşlardır. Kapitalizme ateş püsküren halkın gözünde Robin Hood statüsüne yükselerek kahraman olmuşlardır. Ayrıca Bonnie ve Clyde‘ın büyük aşkları da bunda rol oynamıştır. Her soydukları dükkân ve bankalara çiçek bırakırlardı.

Resmi olarak oniki kurbanları var. Daha çok gangster tanımı ile geçen ikili, ölüm serisi sebebiyle seri katil tanımına uymakta.

1934’de Bonnie ve Clyde pusuya düşürülerek her biri elliden fazla kurşun ile öldürüldü. Arabaları, içindeki cesetler ile birlikte şehre çekildi ve bir izdihama yol açtı. Herkes bu ölüm arabasına dokunmak istiyordu. Öğrenciler Bonnie’nin üzerindeki kanlı kıyafetlerden parçalar kopardı. Kimisi Bonnie’nin saçından bir tutam kopardı. Bu ölüm, bir dönemin sonunu işaret ediyordu.

1933 ile 1936 yılları arasında, Belçika, Avustralya, İngiltere ve Güney Afrika’da çeşitli seri katil olayları yaşandı. Elli üç yaşındaki Marie Alexandrine Becker, eşini fazla dozda yüksük otu ile öldürdü. Parası azalınca öldürmeye devam etti. On ikinci kurbanından sonra tutuklanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

1937 itibariyle adli bilimde zehir ile ilgili analizler artık çok gelişmişti. Ancak seri katiller de gelişim gösteriyorlardı. Philadelphia polisi beş yıl boyunca bir seri katilin peşinden koştu. Ancak kısa sürede anlaşıldı ki, beş yıl içinde yaşanan cinayetler sadece bir kişinin işi değildi. Dr. Morris Bolber ile kuzeni Paul Petrillo, bir hastalarının eşini öldürerek sigortadan gelen parayı paylaştılar. Kendilerine iki ortak daha buldular. Bir tanesi ‘Philadelphia Cadısı ‘olarak da bilinen Carina Favato’ydu. Yakalanana dek elliden fazla kişiyi öldürmüşlerdi.

Fazla uzakta değil, Cincinnati’de hemşire Anna Marie Hahn üç hastasını zehirleyerek öldürdü. Ohio eyaletinde elektrikli sandalyede idam edilen ilk kadın mahkum unvanını elde etmiş oldu.

Avusturya’da yaşayan Martha Marek dört kişiyi zehirleyerek öldürmüştü.

Vera Renczi

Vera Renczi

Macaristan’da Vera Renczi, uzun soluklu bir cinayet serisine imza attı. 1903 doğumlu Vera, varlıklı bir adam ile evlendi. Eşi bir süre sonra ortalıktan kayboldu. İkinci eşi de benzer bir şekilde ortadan kayboldu. Vera’ya göre her iki evlilikte de terk edilmişti. Yıllar sonra gerçekler ortaya çıktı. Vera’nın şirketini ziyaret eden bir adamın eşi, kocası eve dönmeyince polise ihbarda bulundu. Yetkililer Vera’nın evini aramaya başladılar. Bodrum katına indiklerinde gerçekler ortaya çıktı.

Bordum katında otuz beş adet galvaniz tabut bulunuyordu ve tamamı doluydu. Her birinden erkek cesedi çıktı. Bunlara ilk iki eşi, otuz iki sevgilisi ve yetişkin oğlu da dâhildi. Açıklaması da bir o kadar ilginçti. Bir erkek ile ilişkiye başlayınca kıskançlık ve kaybetme korkusu dayanılmaz oluyordu ve bunun neticesinde çareyi onları öldürmekte buluyordu. Oğlunun ölümünü ise farklı bir şekilde açıkladı. Oğlunun cinayetleri bildiğini ve onu ihbar etmesinden korktuğu için bu cinayeti işlemek zorunda olduğunu söyledi. Tabutların yanında bir sandalye dikkat çekmekteydi. Bu sandalyenin amacı sorulduğunda, eski sevgilileri ile aynı ortamda bulmaktan zevk aldığını söyledi.

Arsenic and Old Lace (Ülkemizde Arsenik Kurbanları ismi altında gösterime girmiştir) filminin galası henüz yapılmıştı. Film ile birlikte başka bir seri cinayet olayı gündeme geldi. İki kız kardeş, on iki evsiz adamı zehirleyerek zevk için öldürmüştü.

Amerika Denver’de, Louise Peete’in iki eşi intihar ederek ölmüşlerdi. Louise bir kişiyi nefsi müdafaa esnasında vurarak öldürmüştü. Üçüncü eşini de vurarak öldürdükten sonra bodrum katına gömmüştü. Dördüncü evliliğini yaptığı sırada 1921’de cinayetten ötürü tutuklandı. Dördüncü eş, Louise’nin hapishaneye gitmesinin ardından intihar etti. Serbest kaldıktan sonra, ölüm serisi devam etti. 1933’de Margaret Logan isimli kadın kaybolmuştu ve Louise kaybolan kişinin evinde yaşamaya başladı. Ayrıca yaşlı bir kadının öldürülmesiyle ilgili olarak yine şüpheli konumdaydı. Yeni evlendiği eşi Lee Judson, bahçede şüpheli bir toprak yığını görünce durumu polise bildirdi. Lee Judson da diğer eşleri gibi intihar etti. Tekrar tutuklanan Peete, bu sefer serbest kalmadan 1947’de idam edildi.

Lila ve William Young çifti, bebek çiftliği işletiyorlardı. Çocukların çoğu açlıktan ölmek üzereydi. Genç bir kadın evlilik dışı hamile kalması sebebiyle çifte başvurmuş ve doğumdan sonra bebeği para karşılığı satmak istemişti. Doğum, çiftin evinde gerçekleşecekti. Doğum esnasında ölen kadının ardından her şey ortaya çıktı. Davanın çözümü için bir tanık vardı. Gündelik işler yapan bu adam, korkunç bir itirafta bulundu. Genç çift için çalışan bu adam, yüze yakın bebeği, çiftin bahçesine gömdüğünü itiraf etmişti. Young çifti ilerleyen yıllarda kanser sebebiyle öldüler.

Hikaye: Aşk Cinayetleri / 2

Aşk cinayetleri deyince aklımıza hep sevgilisi, kocası ya da karısı tarafından öldürülen kişiler gelir. Genelde bu cinayetler kıskançlık, dedikodu, aldatma gibi nedenlerle işlenir. Cinayetin her türlüsü korkunçtur ama bir de öyle aşk cinayetleri var ki bunlar daha bir içler acısıdır. Aile içi cinayetler… Bu cinayetlerden biri de benim yaşadığım muhitte işlenince ister istemez daha bir hassas yaklaşıyorum bu olaylara. Adıyaman’da yaşanmış bir olaydan bahsedeceğim bugün sizlere.

On altı yaşında liseli bir genç kız.  Geleceğe dair pembe hayallerle süslediği düşünceleri bir gece ansızın yok olup gidiyor. Yaşının verdiği gençlik duygularıyla dopdolu, neşeli canlı cıvıl cıvıl bir genç düşünün. Güzel ve alımlı. Liseyi bitirip üniversiteye gitmek en büyük hayali.  Aslında şanslı bir kız çünkü ailesi de okumasını istiyor. Annesi ev hanımı, babası ise memur.  Kendi halinde hayatın çemberinde yuvarlanıp giden bir aile. Adıyaman küçük bir il olduğu için kızın fazla bir sosyal hayatı yok. Genelde evden okula, okuldan eve gidiş gelişleri oluyor bu sosyal hayat. Evi okula uzak olduğu için bu gidiş gelişini de okul servisiyle yapıyor.

Servisin şoförü ise kara kaşlı, kara gözlü yakışıklı bir delikanlı. İki genç birbirlerinin ilgisini çekmekte gecikmiyor ve servis içinde ara ara kaçamak bakışmalar hoşlanmaya ve beğeniye dönüşüyor.  Belki gizliden gizliye edilen sohbetler, beğeni ve aşk sözleri süslüyor bu bakışmaları. Genç kız yaşının da verdiği toylukla çabucak bağlanıyor bu delikanlıya. Oğlan da ilgili olunca bu bağlanma ister istemez genç kızı hülyalara ve hayaller alemine götürüyor zamanla. Kızın bu hali annesinin dikkatini çekmekte gecikmiyor. Merak ediyor kızındaki bu değişimin nedenini. Aslında şüpheleniyor bir erkekten hoşlandığından. Soruyor, sorguluyor ama müspet bir cevap alamıyor kızından. Kız reddediyor birinden hoşlandığı savını. Anne de fazla üzerine gitmiyor, bırakıyor kızı kendi haline. Günler geçtikçe daha çok bağlanıyor oğlana. Okul önlerinde edilen sohbetler dikkat çekmeye başlıyor zamanla. İkisinin arasındaki yakınlaşma servis içinde diğer öğrencilerin de dikkatini çekiyor haliyle.

Anne ise daha çok endişeleniyor kızı için. Bir gün yine ağzını aramak için konuyu açtığında kızı itiraf ediyor bu sefer. Şoförden hoşlandığını söylüyor. İşte o zaman kızılca kıyamet kopuyor evde. Yaşının küçüklüğünden başlıyor konuşma, bir şoför parçasına mı tutuldun suçlamasına kadar gidiyor. Akşam eve baba geliyor. Durum ona da intikal ediyor. Baba bunları duyunca çılgına dönüyor haliyle. Sen misin bir şoföre aşık olan deyip kızına tekme tokat girişiyor. Anne durdurmak istese de gözü dönmüş olan babayı durdurmanın imkânı yok. Kızın ağzı burnu kan revan içinde kalınca durdurabiliyor ancak adam kendini. Anne bin pişman oluyor babaya söylediğine ama nafile kızını dayaktan kurtaramıyor.

Genç kız yediği dayağın acısıyla erken yatıyor o gece. Morali çok bozuk, hüngür hüngür ağlıyor yatağında. Anne geliyor yanına, sarılıyor, sakinleştirmek istiyor ama kız midem bulanıyor diyerek kusmaya başlıyor. Anne çok endişeleniyor kızı için ve hemen kocasına haber veriyor. Çünkü kızı kan kusuyor. Baba da evhamlanıp hemen arabasına atladığı gibi hastaneye götürüyor kızını ama çok geç kalıyorlar. Geç kız karnına yediği tekmelerden dolayı iç kanama geçiriyor ve hastanede yaşamını yitiriyor. Anne ve baba orada şoka giriyorlar. Baba özellikle olduğu yere yıkılıp kalıyor. Attığı dayağın ölümcül sonuçlar doğurabileceğini hiç hesaba katmıyor ama son pişmanlık fayda etmiyor tabii. Bir anlık öfkesi kızının hayatına mâl oluyor. Ertesi günü polis tarafından sorguya çekiliyor ve tutuklanıyor. Bir aile faciasının yaşandığı evde bir genç kız mezara giderken baba da hapse gidiyor. Ve ortada tek başına bir anne kalıyor. Bir anlık öfke bir aile faciasına neden oluyor. Masum bir bakışmayla başlayan hoşlanma büyük bir aile dramına yol açıyor.

Bu olay beni çok etkilemişti. Aile içi şiddet, düşüncesizlik, empati kuramama, anlayışsızlık ve cahilliğin verdiği hoşgörüsüzlük bir ailenin yok olmasına sebep oluyor çünkü. Keşke bütün anne babalar çocuklarına karşı biraz duyarlı olabilseler, yargılamak yerine konuşup derdini dinleseler ve bir çözüm yolu üretmeye çalışabilseler.  Ama ne yazık ki toplum olarak çok tahammülsüz bir yapıya sahip olduğumuz için en ufak bir olayda şiddet hayatımızın merkezine oturabiliyor. Böyle telafisi mümkün olmayan üzücü sonuçlarla karşılaşmamak dileğiyle mutlu yarınlara uyanalım hep birlikte…

Röportaj: Arkın Geli̇şi̇n’le poli̇si̇ye üzeri̇ne

Melih Tomak’ın Arkın Gelişin’le röportajı

Arkın Gelişin

Çok klasik bir soruyla başlamak istiyorum, Arkın Gelişin kimdir?

1976 İstanbul doğumluyum. Yaklaşık olarak yirmi beş sene Almanya’da yaşadım. Daha sonra Türkiye’ye kesin dönüş yaptım. 2011 yılında ilk romanım Bir Seri Katilin Günlüğü yayımlandı. Üç tanesi roman ve beş tanesi araştırma kitabı olarak toplam sekiz tane kitabım yayımlandı. Araştırmalarım ağırlıklı olarak seri katiller ve suç-suçlu psikolojisi üzerine kurgulanmıştır. Romanlarım da Efe Sönmez karakteri üzerinden ilerleyen bir hikâyenin tamamıdır.

 

Belki bu soruyu cevaplamaktan bıktınız ama neden seri katiller üzerine araştırma yapma ihtiyacı hissettiniz?

Aslında hayatımızda kültürel olarak ya da dünyanın genelinde seri katiller her zaman fenomendir. Bir noktada içimizde bir seri katil merakı uyanmıştır ve bir seri katil hikâyesi okumuşuzdur ya da filmini izlemişizdir. Bir insanın psikolojisini anlamak istiyorsak en önemli araştırma yapılabilecek alan seri katillerle ilgili olandır. Çünkü bu alan uçsuz bucaksızdır. Dolayısıyla bu alanı değerlendirmek istedim ve seri katiller üzerine araştırmalar yapmaya başladım.

 

Beş adet araştırma kitabınız hakkında bilgi verebilir misiniz?

Bu beş tane araştırma kitabının üç tanesi seri katiller biyografisinin bir parçasıdır. Başta Ted Bundy olmak üzere ki kendisi seri katil denilince akla gelen ilk isimdir. Akabinde, Ted Kaczynski, 166 IQ’ya sahip bir dehadan bahsediyoruz. Kendisi aynı zamanda 19 yaşındayken Berkeley Üniversitesi’nde matematik profesörü olmuştur. Ve bundan sonraki süreçte seri katil olarak karşımıza çıkmaktadır. Ted Kaczynski’nin ilginç yanı kendi yayınlamış olduğu bir manifestosu mevcuttur. Teknolojinin insanlığı yok edeceğine inanmaktadır. Buna karşı bir başkaldırıda bulunmaktadır. Bunun neticesinde seri cinayetler işliyor. Charles Manson’da biyografi serisinde vardır. Manson Ailesi kültürünü yaratarak bambaşka bir seri katil profili olarak karşımıza çıkıyor. Felsefi yanı çok güçlü olan bir karakterden bahsediyoruz. Otuz altı yaşından beri cezaevinde yaşamını sürdürmektedir.

Suç psikolojisi   üzerine bir araştırma kitabı yayımladım. Bir Suç Psikoloğunun Not Defteri adlı kitabımda suç psikolojisini anlatmaya çalışıyorum. Yurt dışında suç psikolojisi üzerine eğitimin ne şekilde kurulduğunu, neye dayandığını ve nerede bu eğitimlerden faydalanabileceğinin kısaca bir özetini aktarma çalışıyorum. Aslında bu kitaba bir kılavuz diyebiliriz. Son olarak Seri Katiller Tarihi diye bir kitabı yayımladık. Bu kitabım diğer kitaplarıma göre hacim olarak daha büyük, yani sayfa sayısı çoktur. Yaklaşık olarak altı yüz sayfa olan bu kitapta, insanlık tarihinin başlangıcından günümüze kadar oluşan bütün seri katilleri evrimleriyle birlikte anlatıyorum. Seri Katiller Tarihi’nin en ilginç yanı, resmi olarak ilk seri katilden günümüze kadar var olan seri katillerden bahsediyorum. Bir başka deyişle, bir süreçten yani bir tarih kitabından bahsediyorum. Bu paralelde emniyet birimlerinin ve adli makamların kendini nasıl geliştirdiklerini ve bunun neticesinde dünyanın değişimiyle birlikte seri katillerin hangi noktaya vardıklarını anlatan güzel bir çalışma oldu. Bununla birlikte, bunun sonu olmadığı için bir sonraki baskıda genişletilmiş olarak karşımıza yeni çıkan seri katilleri de ekleyerek sürekli devam edeceğiz. 2017’ye kadar olan süreci anlatacağız. Bundan sonra 2018 ve sonraki yıllar hep böyle devam edecek.

 

Üçleme diye tanımlayacağımız romanlarınız hakkında bilgi verebilir misiniz?

Elbette… Bir Seri Katilin Günlüğü “Uyanış” serinin ilk kitabıdır. Efe Sönmez karakteri bir doktor, başarılı bir cerrah. Yalnız yaşamış olduğu hayatındaki süreçte psikolojik olarak yaşadığı bunalımlar neticesinde seri katile dönüşümünü kendi kaleminde anlatan bir günlük kurgusudur. Burada Efe Sönmez’in iç dünyasını tanımış oluyoruz. “Kansız” serinin ikinci kitabıdır. Kansız romanında Efe Sönmez’e çok fazla rastlamıyoruz ama çok ipucu vermeden finalde Efe Sönmez gerçeği ile karşılaşıyoruz. Bağımsız bir hikâye gibi gözükse de ilk kitabın devamı olarak nitelendirebiliriz. Kansız’daki en ilginç kısım, bir hastalıktan yola çıkarak bir seri katil hikâyesi yaratılmıştır. Adı üstünde bir kansızlık hastalığı. Porfiria hastalığının psikolojik etkenleri neticesinde insanın kendisini vampir olarak algılaması ve tedavisini kan içerek ancak devam ettirebileceğine inanan bir hastalıktan bahsediyoruz. Bu neticede İstanbul’da seri cinayetler işlenmeye başlanıyor ve Efe Sönmez’i yakalayan ekip uzmanlaşmış bir konumda karşımıza çıkıyor. Yeni seri katilin peşine düşüyor. Son olarak “Apokalips” serinin üçüncü kitabıdır. Adından da anlaşılabileceği gibi bir kıyameti anlatıyor. Bu kıyameti bildiğimiz inanç kısmıyla değil kendimizin yani insanın içinde yaşadığı kıyameti anlatmaya çalışıyorum. Burada da karşımızda anti-kahraman başrol olarak Efe Sönmez vardır. Sultanahmet Meydanı’nda bir gecede birçok cinayet işlenmiştir. Cesetlerin ağızları ve göz kapakları dikili bir şekildedir. Arka planda bunun Efe Sönmez’in işi olduğu ortaya çıkıyor. Son kez Efe Sönmez’i yakalayan ekip Efe ile yüzleşiyor.

Soru 5: Yazar olmanızda sizi etkileyen yazarlar kimlerdir?

Yazar olmama en büyük gelişim sağlayan ve benim için motivasyon kaynağı olan kişi Stephen King’tir. Ben onunla kitap okumaya başladım. Bugün farkına varıyorum ki ben onun kaleminden çok etkilenmişim. Alanlarımız farklı olabilir, korku ve polisiye vs. ama aslında temelde iki yerde gerilim var. Onun tarzı fantastik korku edebiyatı, benim alanım polisiye olmasına rağmen ikisini de besleyen gerilimdir. Dolayısıyla King beni çok etkilemiştir. Ayrıca etkilendiğim, beğendiğim diğer yazarlar Sir Arthur Conan Doyle, bununla birlikte Agatha Christie klasik yazarlar arasında en çok okuduğum ve okumaya devam ettiğim yazarlardır. Bununla birlikte Hannibal Lecter karakterini yaratan kişi Thomas Harris’i sayabilirim. Elimden geldiğince yazarları takip ediyorum ama yabancı yazarları takip etmeyi seviyorum.

 

Seri katiller tarihinde ilk seri katil kimdir?

Resmi kayıtlara geçmiş, adli kayıtlara geçmiş ilk seri katil vakasında karşımıza çıkan Locusta isminde bir kadındır. Seri katilleri bizler erkek dünyası olarak görsek de ilginç olarak ilk seri katil kadındır. Locusta aslında aristokratlara hizmet eden bir kiralık katildir.

 

Dünya’da ve Türkiye’de seri katil vakalarını nasıl konumlandırıyorsunuz? Türkiye’de sizce seri katil vakası var mı yok mu?

Önce bir yanılgıdan bahsetmek istiyorum. Tüm istatistikleri doğru okumamız gerekir. Seri katil dediğimiz zaman çoğunlukla Amerika’da görüyoruz. Sonrasında Rusya ve dünyanın çeşitli ülkelerinde görebiliyoruz. Türkiye’de çok yokmuş gibi algılıyoruz. Oysa Türkiye’de seri katil var olup olmadığı durumu aslında yakalanmasıyla ilgilidir. Bizim yaratmış olduğumuz istatistik yakalanmış olan seri katilin sayısına göre yorum yapabiliyoruz. Bu şu demektir ki, aslında Amerika’da daha çok seri katil yok. Elbette nüfus sayısı oran ve orantı önemlidir, rakam daha fazla olabilir. Gerçek olan şu, oradaki seri katilin olması yakalanmış olmasıyla alakalıdır. Türkiye’de durum biraz daha farklıdır.

 

Polisiye bir romanın ya da hikâyenin filme alınması hakkındaki görüşlerinizi paylaşır mısınız?

Şimdi bakarsak yazarın en büyük hayalidir romanının beyazperdeye aktarılması ama aynı zamanda korkulu rüyasıdır. Çünkü bu durumu çok sık gördük ve görmeye devam ediyoruz. Kurgudan sapmalar olabiliyor ve bu durum olunca yazar üzülebiliyor. Bunu sürekli röportajlarında dile getiren yazar, korku edebiyatının ustası Stephen King bile ciddi anlamda sıkıntı yaşadığını belirtmektedir.

 

Romanlarınız hakkında film projesi olduğunu biliyorum. Bununla ilgili gelişmeler nelerdir?

Aslında daha emekleme dönemindeyiz. Kansız isimli romanımın beyazperdeye aktarılmasıyla alakalı çalışmalarımız devam ediyor. Kansız’ın hikâyesi, kurgusu özellikle uluslararası kurgu yapısına sahip olduğu için beyazperdeye aktarılması romanlarımın arasında en olası hikâyelerimden bir tanesidir. Kansız’ın sinemaya uyarlanması bir süreçtir, ne zaman çekilir, ne zaman vizyona girer bilemiyorum ama romanımı uluslararası proje haline dönüştürmek adına doğru adımlar attığımıza yüzde yüz inanıyorum. Aynı zamanda Kansız romanım İspanyolca, Almanca ve İngilizce olmak üzere üç ayrı dile çevrildi. Özellikle Latin Amerika’nın en büyük yayınevi ile anlaşma yaptım. Dokuz ülkede ve özellikle Kanada’da satışa sunulacak ama temennimiz Amerika’da satışa çıkmasıdır.

 

Son olarak Türkiye’de sinema alanında ve edebiyat alanında polisiye alanda beğendikleriniz ve yapılan gelişmeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Polisiye, Türkiye’de gelişmekte olan bir türdür. Tam olarak, Türk okuyucusu polisiye hikâyelere alışmış değildir. Açık söylemek gerekirse yabancı kaynakları daha çok tercih ediyorlar. Son dönem Türk Sineması’nda en çok beğendiğim filmler arasında Ejder Kapanı ve Av Mevsimi filmlerini sayabilirim. Her ne kadar yapı bakımından farklı olsalar da polisiye tür açısından önemli filmler arasındadırlar. Türk polisiyesi, tabi ki gelişmekte olan bir türden bahsediyoruz. Bununla ilgili gelişmesi için bir dernekleşme yoluna gidildi. Türk polisiye yazarlar birliği kuruldu. Sadece edebiyat alanında değil, polisiyeye sinema-fotoğraf gibi alanlarda emek vermiş kişiler bu dernekte bir araya geliyor. Amacımız, Türkiye’de polisiyeyi geliştirip daha güzel bir şekilde izleyicilerimize ve okuyucularımıza sunabilmektir. 221B adlı dergiden bahsetmek istiyorum. Bu dergi isim olarak kendisini ön plana atmış ilk kaynaktır. Çok başarılı bir dergidir. Ben de kısa zaman içinde yazılarımla orada olacağım. Dedektif Dergi, online dergi olarak gelişime katkı sağlıyor. Polisiyeyi iyi bir şekilde temsil etmek ve üretmek için çalışmalara devam etmeliyiz ve bu amaçla platformlar oluşturulmaya devam edilmelidir.

221c baker sokağı, sherlock’un komşusuyum: baker sokağına düşmüş bir yalnızlık

Maalesef kadınlara bakış açısıyla övünülebilecek bir tip değil komşum. Kadın cinsine bakışını karartır önyargı. Kadınları çoğu zaman, aşırı duygusal, kibir kurbanı, kaprisli, boş hevesli diye etiketleyip yerleştirir defterine. Buna rağmen, güzelliğini ondan daha çabuk, ondan daha zeki, ondan çok daha üstün muhakeme yeteneğine borçlu, o harika İrene Adler’e kalbini kaptırmıştır. Ve o gün bugündür onun üstüne gül kokladığını görmedim. Muhtemeldir, belki ismini şimdi kimsenin hatırlamadığı çarpıcı bir şarkıcıyla bir geceliğine yatağını paylaşmıştır. Biyografisine bakılırsa, nadir de olsa bir geneleve uğramış olması ihtimali pek düşüktür. Ama benim gördüğüm kadarıyla, -ki taktir edersiniz, olabildiğince yakından, hatta bazen meraklı bir komşunun ötesinde bir ilgiyle komşumu gözlediğim doğrudur-  Doktor Watson’la karşılaştığı yirmi küsur yaşından beri cinselliği yaşadığı dönemin Viktoryen özelliklerini taşır. Oyunu dışardan seyreden biridir o. Ama şüphesiz gözünden hiç bir şeyin kaçması da mümkün değildir.

1890’lı yıllarda sadece, uluslararası oyunları, aristokratlar arası skandalları, büyük suçları çözümlemek için kolları sıvamakla kalmamış, durumdan şikayetçi olsa da, yatılı okul öğrencisi genç kızlara, kocalarınca aldatılan nice kadınlara akıl verip durmuştur.

Mesleğini bir bilim olarak nitelendirir malum. Dedektiflik aynı bilim gibi tümüyle gerçeğe dayanır onun gözünde. Onunla da kalmaz gerçeğin kanıtlanabilirliğine dayanır. “Beş Portakal Çekirdeği Macerası”ndaki tiradına bakılırsa bir dedektifin gerçeğe yüzde yüz bağlı çalışan bir bilimadamından farkı yoktur.  Ona göre, ideal muhakeme, yaşanmış bütün olayları, ona indirgendiğinde tek başına açıklamakla kalmayıp, ondan sonra olacak gelişmeleri de açıklayan gerçeğin tespitidir. Gözlemcinin hadiseyi bir anda algılamasına sebeb olur. Kendisini 19. Yy başında buluşlarıyla tanınan Fransız hayvan bilimci George Cuvier’nin eşiti olarak görür.

Bu yaklaşımı onu çoğu zaman içinde yaşadığı ortamın dışında bırakır. O nedenle de arada bir kendine güven krizi yaşar. Depresyona, yalnızlığa düşer, melankolik olur ve “yeteneğini, asil mesleğini kayıp kurşun kalemlerin peşine düşüp, aklı havada liseli  kızlara akıl vermeye harcayarak heba ettiğinden” şikayet eder.

İşte tam burada, bir saksafon duyulur sokağın köşesinden… onun kendini mahkum ettiği bu yalnızlığı anlatır. Gelmiş geçmiş en muhteşem saksafon nakaratlarından biri yazılır… İskoçlu müzisyen Garry Rafferty’nin “Baker Sokağı” adlı parçasında:
Baker Sokağına düşmüş yolun

Başın dönüyor, ölü gibi ağır tabanların

İşte, bir gün daha delicesine

Içerek geçer ancak bu gece

Unutursun herşeyi böylece

Bu çöl şehir soğuk iyice

Çok insan var içinde, ama ruhsuz yine …

 

Tarihin gelmiş geçmiş en muhteşem saksafon nakaratının sırrı çözülür. 1978’nin yaz aylarıdır tarih şimdi. Bestekar jazz-rokçu Rafferty, Baker Sokağında oturan yakın dostunu ziyarete geldiği sıralarda komşumun mahalleye getirdiği o yalnızlığın sesini duyar ve gelmiş geçmiş en popüler rock-jazz parçalarından Baker Sokağı’nı besteler:

 

…Uzun zaman aldı

bulmak yaptığın şu yanlışı

bulursun sandın orda her şeyi

Her şey kolay gelirdi vaktiyle

Her şeye kolay derdin vaktiyle

Uğraşıyorsun da şimdi, uğraşıyorsun durmadan

Bir yıl sonra belki diye

Mutluluğa bir yıl daha sabır diye

Gözlerin yaşlı, ağlıyorsun bakıyorum şimdi…

 

Sherlock’un melankolisi yayılır parçanın içine ve liste başı olur eser o gün bugündür kulaklardan silinmemecesine. Sherlock gibi, içinde, kendisini tecrite iştahı olan herkes aynı duyguyu hisseder. Sadece tek odada yalnız otururken değil, sokakta yürürken, bir barda bir iki tek atarken, bir kahve köşesinde bir sevdiğine bir mektup yazarken:

 

…Sokağın sonunda ışık var evinde

Açıyor kapıyı, yüzünde işte o ifade

Ve nerelerdeydin diye soruyor sana

Her kimi gördünse anlatıyorsun ona

Herşeyi konuşuyorsun onunla

Bir toprak almak hayali

İçkiyi bırakmak, bir gecelik aşklara elveda niyeti

Ondan sonra duracak artık

Küçük bir kasabada

Herşeyi unutacak sonunda

Ne derse nafile, belli duramayacak bir daha

Biliyorsun ki hiç duramayacak asla

Çünkü dönüyor o, o dönen bir taş

Yepyeni bir gün doğacak uyandığında

Parlayacak güneş yeni sabahta

Gidiyorsun işte şimdi dönüyorsun yuvana.

Zekanin fazlası: nathan leopold ve richard loeb

1923 yılının sonbaharında, Nathan Leopold ve Richard Loeb adındaki iki genç arkadaş, gerçekleştirdikleri küçük  çaplı bir hırsızlığın ardından, aynı zamanda sevgili olan ikiliden Leopold’un şikayetleri ve söylenmeleriyle başlayan bir tartışma sırasında ilk büyük suç planlarını yaptılar. Leopold ilişkilerinden memnun değildi ve sürekli olarak Loeb’in suç içeren planlarına dahil ediliyordu. İkili o güne dek pek çok hırsızlık yapmış, birkaç kez yangın çıkarmış ancak hepsi önemsiz suçlar olarak kabul görmüş ve asla gazetelerde yer almamıştı. Loeb ise “mükemmel bir cinayet” hayaliyle yaşıyordu. Bu öylesine sansasyonel bir cinayet olmalıydı ki, tüm şehir olayı konuşmalı, polis işin peşine düşmeliydi. Çevrelerinde parlak zekalarıyla ün salmış iki gençten ise kimse şüphelenmeyecekti. İkisi de “mükemmel”di çünkü. Herkesten daha zekiydiler. Loeb yine baskın çıktı ve tatminsiz Leopold’u bir kez daha suç işlemeye ikna etti.

Nathan Leopold henüz 15 yaşındayken Chicago Üniversitesi’ne kaydolmuştu. Ailesi varlıklı ve kültürlüydü. Nietzsche hayranıydı, sıkı bir felsefe okuruydu ve 15 dil biliyordu. Loeb de varlıklı bir aileden geliyordu ve 15 yaşındayken Chicago Üniversitesi’nde okumaya başlamıştı. Daha sonra Michigan Üniversitesi’ne geçiş yapan Loeb, mezuniyetinin ardından tekrar Chicago Üniversitesi’ne dönerek tarih dersleri almaya başlamıştı. İki genç 1920 yılında tanışmış, önce yakın arkadaş olmuşlar, ardından son derece çekici bir erkek olan Loeb’e tutulan Leopold, sevgilisinin şiddet içeren eylemlerine iştirak etmek durumunda hissetmişti. İlk başlarda eğlenmek için işlenen suçlar, vitrin camlarını kırmak, araba çalmak ve yangın çıkarmaktan ibaretti. Ancak bir süre sonra, türlü vandallıklarla yetinemeyen Loeb, daha tehlikeli oyunlara açlık duymaya başladı.

Böylece o sonbahar gecesinde, bir çocuğu kaçırıp öldürme planlarını uygulamaya karar verdiler. Tek amaçları, zekalarını gösterecekleri bu “oyun” aracılığıyla biraz eğlenmek, heyecan duygusunu sonuna dek yaşamaktı. Planın ayrıntıları şekillendikten sonra, 21 Mart 1924 tarihinde, kiraladıkları bir arabayla kurban arayışına çıktılar. Dolaşırken, babası çok zengin bir iş adamı olan, Loeb’in kuzeni Bobby Franks’e rastladılar. Kuzenine güven duyarak arabaya binen 14 yaşındaki Bobby’e, Loeb elindeki bir keskiyle arabada saldırdı. Bir türlü ölmeyen çocuğun kafasına dört darbe indirmek zorunda kalan Loeb, Bobby’nin hâlâ ölmediğini fark edince, çığlıklarının duyulmaması için ağzına bir kumaş parçası tıktıktan sonra dudaklarını yapıştırıcı bantla kapattı. İkili, can çekişen Bobby Franks’i Chicago’nun güneyinde, ıssız bir bölgeye bıraktı. Mükemmel bir suç işlenmişti. En eğlenceli kısmı ise, oğulları çoktan ölmüş aileden fidye istemek olacaktı. Fidye mektubunu ertesi sabah postaya veren Leopold ise, olay yerinde ceketinin cebinden gözlüklerinin düştüğünün farkında değildi.

Olaydan hemen bir gün sonra cesedi bulunan ve teşhis edilen Bobby Franks için fidye istemenin anlamı kalmamıştı. Leopold ve Loeb, saygın birer üyeleri oldukları Chicago toplumunda büyük bir sansasyon yaratan cinayetin etkilerini zevkle takip etmeye koyuldular. Ancak Leopold’ün yanlışlıkla düşürdüğü gözlüklerinden yola çıkan bölge savcısı Robert Crowe’un ayrıntılı araştırması sonucu, bir süre sonra iki genç şüpheli konumuna yerleşti. 31 Mayıs 1924’te, polisin uğraşları sonucunda köşeye sıkışan Leopold ve Loeb, Bobby Franks’i öldürdüklerini itiraf ettiler. Leopold, “yalnızca heyecanlı bir deneyim yaşamak” için bu cinayeti işlediklerini açıkladı. Chicago halkı, son derece varlıklı ailelerden gelen ve entelektüel kimlikleriyle ün salmış bu iki zeki gencin işlediği cinayetle çalkalanıyordu. Dava büyük ilgi görmüştü. İşin içine avukat Clarence Darrow’un, gençlerin müthiş zekalarının sebep olduğu ruhsal karmaşa yüzünden cinayet işlediği görüşünü içeren ilginç savunması da girince, cinayet gerçek bir sansasyona dönüştü. Darrow’un ilginç savunması, ikiliyi asılmaktan kurtardı. İkisi de hapse mahkum edildi.

Leopold ve Loeb davası bir romana ve dört filme de ilham verdi. Bu filmlerden gerçeğe en yakın olanı, 1959 yılında Richard Fleischer tarafından, Meyer Levin’in aynı adlı romanından uyarlanarak çekilen ve oyuncuları arasında Orson Welles ile Dean Stockwell gibi büyük isimlerin yer aldığı Compulsion adlı filmdir. Ancak Compulsion filminden önce, büyük yönetmen Alfred Hitchcock çoktan ilhamını almış ve muhteşem oyuncu James Stewart’ı oynattığı Rope filmini çekmişti. 1992 yılında, Tom Kalin tarafından çekilen bağımsız film Swoon, olaya bir belgesel havasında bakmakta, daha çok Loeb ve Leopold’un eşcinsel ilişkisine odaklanmaktadır. 2002 yapımı Murder By Numbers filmi ise, Barbet Schroeder tarafından çekilmiş, Sandra Bullock, Ryan Gosling ve Micheal Pitt gibi isimlerin yer aldığı, fazlaca Hollywood klişesi içeren, yine de izlemesi zevkli, günümüze uyarlanmış bir Leopold ve Loeb öyküsüdür.

Zekanın fazlasının da psikopatlığı teşvik edebileceğini akıllarda tutarak, söz konusu davayla ilgili filmleri henüz izlememiş okuyuculara özellikle Rope ve Compulsion filmlerini şiddetle tavsiye eder, şimdiden iyi seyirler dilerim.

Dedektif Romanı: Feneryolu Cinayetleri

Genelde hızlı tempolu polisiye kitaplar okumayı sevdiğimden Feneryolu Cinayetleri’ni okumaya başlarken biraz tereddütlüydüm açıkcası. Nedeni ise kapalı oda cinayetleri tarzında yazılmış bir kitap olmasından kaynaklıydı. Bir cinayet işlenir akabinde bir acar dedektif ortaya çıkar ve maktulün etrafında kim varsa onları sorguya çeker ve suçluyu tahmin edip kanıtları ortaya çıkarır ve cinayet çözümlenir. Genelde Agatha Christie romanlarında alışık olduğumuz bu tarzı çok sık okuduğumu söyleyemem. Daha önce de dediğim gibi ben hızlı tempolu romanları daha çok tercih ederim. Açıkçası çok ilgimi çekeceğini düşünmemiştim başlarken. Fakat henüz daha başında anlatım tarzı ve Türkçe’nin kullanışındaki ustalık dikkatimi çekmekte gecikmedi. Buna zekice kurgulanmış olay örgüsünü de eklerseniz sanırım lezzetli bir romanla karşılaştığımı tahmin edersiniz.

Kitabımızda on üç yıl önce işlenmiş bir cinayetin yaşlı bir kadının ihbarı ile su yüzüne çıkmasına tanıklık ediyoruz. Maksude Hanım bir deniz yolculuğunda tanıştığı Kerim Ülkü’ye ölmeden önce bir mektup gönderir ve olaylar da bu şekilde başlar. Kerim Ülkü acar bir dedektiftir ve açıkçası Agatha’nın Hercule Poirot’unu da hiç aratmaz. En az Poirot kadar keskin bir gözlem yeteneğine ve zekaya sahip. Üstelik bir de çok meşhur bir restoranın sahibi bizim acar dedektifimiz. Restoranı ise İstanbul’un seçkin müşterilerine hizmet veriyor. Kerim Ülkü hem mutfakta hem de cinayet davalarında hamarat ve becerikli olduğunu bize ispat etmekte gecikmiyor. Hatta gizliden gizliye emniyetin birçok çözülememiş davasını bile çözüme kavuşturmuş. Fakat bunu reklam amacı yapmayı sevmiyor o restoran sahibi olarak tanınmaktan yana.

Kerim Ülkü’nün yakın dostu polisiye roman yazarı Faruk Arman da işin içine dahil olur ve ikisi birlikte mektuptan yola çıkarak cinayeti soruşturmaya başlarlar. Faruk Arman yazdığı tek kitapla ünlü olmuş bir yazardır ve Kerim Ülkü kadar olmasa da kendine özgü gözlem yeteneği ile dedektifimize elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışmaktadır.

Maksude Hanım, doksan dört yaşında artık iyiden iyiye bunama halleri gösteren bir yaşlı kadındır. On iki yıl önce Bir deniz yolculuğunda tanıştığı Kerim Ülkü’ye zamanında bir cinayete tanık olduğunu ve katilin de kim olduğunu bildiğini söyler. Fakat daha fazla detay vermez ve bu konu hakkında da konuşmaz. Kerim Ülkü o zamanlar pek ciddiye almaz kadını çünkü ilk tanıştığında seksen iki yaşında yaşlı bir hanımdır ve bu cinayet ihbarının da onun uydurması olduğunu sanır. Fakat bu olaydan on iki yıl sonra bu yaşlı hanımdan bir mektup alır ve daha önce bahsetmiş olduğu cinayeti kimin işlediğini bildiğini ve her şeyi anlatacağını söyler ve dedektifi evine davet eder.  Kerim Ülkü Maksude Hanım’ı ziyarete gittiğinde ise onun iki gün önce öldüğünü öğrenir. Maksude Hanım’ın kız kardeşi Müzeyyen Hanım Kerim Ülkü’ye bir kitap verir. Bunu ablasının bıraktığını ve katil kim sorusunun cevabını bu kitapta bulacağını söyler. Kerim Ülkü ve Faruk Arman kitabın son sayfasında yazan “…Beni öldürmeye çalışıyor” yazısını kimin yazdığını bulmak isterken yeni bir gizemle karşılaşırlar.

Maksude Hanım’ın cinayete kurban gittiğini söylediği kişi ise on üç yıl önce intihar eden film yıldızı Piraye Biricik’tir. Zamanında genç artistin ölümünün cinayet olduğundan şüphelenilmiş, özellikle baş şüpheli ise kocası olmuştur. Adam defalarca soruşturulmuş ama karısını öldürdüğüne dair bir kanıt bulunamadığından dahası Piraye’nin ölümünün cinayet olduğuna dair kanıt bulunamadığından kayıtlara intihar olarak geçmiştir.

Kerim Ülkü eline geçen mektup ve kitaptan dolayı bu olayın üzerine yeniden gitmek ister. Yaşlı kadının ölümü de ona şüpheli gelir. Çünkü kadın son günlerde uluorta her yerde cinayetten ve katili bildiğinden bahsetmektedir. Nitekim otopsi sonucu da Kerim Ülkü’nün haklı olduğunu gösterir. Artık bu durumda iki cinayet vakası vardır ellerinde ve emniyet de işin içine girer ve işler iyice karışır.

Kerim Ülkü ve Faruk Arman, ölen kadının kocası ile yeniden görüşürler. Burhan Arsan karısını çok seven bir koca olarak çıkar karşılarına. Ona göre Piraye neredeyse kusursuz bir insandır. Hasta kızıyla bile çok yakından ilgilenmiştir. Karısının ölümünü geçen onca yıla rağmen üzerinden atamamıştır.  Daha sonra aile doktorları Rükneddin Bey, evin dadısı, temizlik işçileri, bahçıvan, Piraye’nin yakın arkadaşı, komşuları derken cinayetin işlendiği yılarda o evde ve çevresinde kim yaşamışsa hepsiyle görüşür, konuşurlar. Kimisi Piraye’ye toz kondurmaz çok iyi biri olduğunu eşine düşkün olduğunu söyler, kimisi de kadının kocasını aldattığını ve onunla parası için evlendiğini söyler. Yani seveni de sevmeyeni de çoktur. Kerim Ülkü ve Faruk Arman bu kişilerin ifadelerini aldıkça bilinmeyen de gün yüzüne çıkmaya başlar ve acar dedektifimiz bu ifadeleri birleştirip sentezleyerek ve elde ettiği kanıtları da kullanarak katilin kimliğini ortaya çıkarır.

Aşk ihtiras, cinayet, aldatma, yalan,  sevgi, dostluğun harmanlandığı;  sonunda şaşırmaya hazır olmanız gereken bu kitabı ben zevkle ve beğeniyle okudum. Meraklılarına tavsiye ederim.

Hikaye: kıyamet

Üç Gün Sonra…

Asırlar gibi gelen üç günün ardından akşam saatlerinde koğuşun büyük demir kapısı gıcırtıyla açıldı. Gardiyan Hayrettin ve yanında getirdiği temiz yüzlü, yaşlıca bir adam belirdi. O dakikaya kadar ne Baba’yla ne de Profesör’le tek kelime konuşmuştum. Yatağımın altında duran siyah yılanın varlığından ve kopacak olan kıyametten başka hiçbir şey düşünmemiştim. Uykularım da yılanlar ve şeytanlarla dolu kâbuslar yüzünden bölünüp durmuştu. İşte şimdi uykusuz gecelerimin, kâbuslarımın ve sorularımın sonuna gelmiştik.

Hayrettin adamı sırtından hafifçe ittirerek içeri soktu. Adam ürkek bakışlarla koğuşu ve içindekileri süzüyordu. O kapıdan girdiğim ilk günü anımsadım. Bu hissi biliyordum. Aynı ürkek bakışlar ve aynı göt korkusu… Katillerle, uğursuzlarla aynı kapana kısılmış olmanın getirdiği utanç ve başına geleceklerin bilinmezliği… Kimin kim olduğunu bilememenin, kime yanaşıp kimden uzak durman gerektiğini sezememenin getirdiği endişe… Ve tüm korkularını önce zirveye çıkaran sonra da silip süpüren o an: Baba’nın huzuruna çıkış…

“Gel Hayrettin! Misafir mi getirdin?”

Hayrettin yüzündeki o nefret ettiğim her zamanki yılışık sırıtışla yaklaştı.

“Artık ev sahibi mi olur misafir mi olur bilemem Baba. Takdir senin.”

Baba kısacık bir göz teması ve bir el hareketiyle beni ve Profesör’ü çağırdı. Ne ara yanına varmıştım, bilmiyorum. Belimde emanet, kalbimde kıyametin ayak sesleri, oturdum Baba’nın yanına.

Baba ayakta sırıtarak bekleyen Hayrettin’e baktı sertçe.

“Lan benden habersiz kitap falan mı okuyon Hayrettin? Böyle süslü lafları bilmezdin sen.”

“Aman Baba, ne öğrendiysek senin saye…”

“Kes lan kes! Bir kere de sinirimi bozmadan çık git şu kapıdan be!”

Hayrettin sessiz, başı öne düşmüş halde, dikilmeye devam etti. Adam tam bir sabır sınavıydı hakikaten. Profesör duruma el koydu.

“Şşşştt!”

Kısa ve net bir kafa hareketiyle beraber her şeyi anlatan bu sesin gardiyan için anlamı belliydi:

“Siktir git!”

Hayrettin başını hiç kaldırmadan ama bana da göz ucuyla ve nefretle bakmayı ihmal etmeden çıktı gitti. Baba’nın ağzından meraklı bakışları şiddetle püskürten ve kıyameti başlatan ilk söz çıktı:

“Dağılın lan! Yeni misafirimizle özel ilgileneceğiz.”

Ayağa kalktık. Babanın ranzasına geçtik. Ranzanın etrafını battaniyelerle örtülerle çeviren Profesör, son kontrolü de yaptı. Yatak, dışarıdan görünmeyen bir çadıra dönüşmüştü. Adam titriyordu. Zangır zangır. Ben de kıyamet düdüğünün çalmasını bekliyordum heyecanla. Baba misafirin gözüne bir kez baktı ve hiç uzatmadan, doğrudan mevzuya girdi.

“En son sattığın kadının adı neydi lan puşt?”

Profesör’ün elindeki eğik uçlu hançeri o an fark ettim. Adamın gırtlağına dayayınca…

Adamın sesi korkudan mı bilmiyorum, yalan kokuyordu. Kaypak, kaygan ve çatallı… Belimdeki yılanı anımsadım yine.

“Bak, sana çok para ve…”

Hançer biraz daha dayandı o kaypak sesi çıkaran gırtlağa. Hafifçe sızan kanlar göğsüne inerken adam sustu. Baba bana baktı. Profesör de… Bakışlardan anladım ki vakit gelmişti. Emaneti çıkardım. Horozu kaldırdım. Adam terden sırılsıklam olmuştu. Islaklık keskin bir kokuyla birleşti. Herif altına işemişti. Baktım, hâlâ işemeye devam ediyordu. Baba konuştu.

“Profesör çek şu bıçağı. Bıçak zoruyla konuşturdu, dedirtmem kendime. Sen de silahı çek evlat! Konuş lan sen de korkudan geberip gitmeden.”

Adam sümüğünü koluna sildi. Kesik kesik mırıldandı.

“Kadının… Adı… S… iha…”

Ne diyordu lan bu herif? Kıyamet basit bir tesadüf yüzünden mi çıkacaktı? Yo, hayır! Buna izin vermeyecektim. Belki de yanlış duymuştum.

“Götünden değil ağzından çıksın lan sesin! Doğru düzgün söyle! Kadın kimdi? Kimin nesiydi?” diye bağırdı Profesör.

“Sa-li-ha… İsmet abinin Saliha…” dedi herif utanmadan, sıkılmadan, ölümden korkmadan.

Kıyameti koparmak için ayağa kalkmaya yeltendim ama bir el omzuma bastırıyordu. Baktım, Baba’ydı. Baba bir yandan beni bastırırken bir yandan kaypak herife son sorusunu sordu:

“Aferin sana, aferin koçum! Kadını kime sattığını da de bakalım! Ama bu kez bir seferde söyle ki bitsin bu işkence, tamam mı lan?”

Adam Baba’nın güven veren sesinden sonra sanki daha sakinlemişti. Bana ve Profesör’e bakıp konuştu:

“Bu mahpushaneye düşmüş dediler, adı Süleyman.”

Beklenen bu son isim de gelince Baba ve Profesör sakince ayağa kalkıp çadırdan çıktılar. Çıkarken Baba’yla göz göze geldim. Hiç konuşmasa da o bakışlar çok şey demişti.

“Ablanı babandan alıp bir mal gibi satan adamı verdim sana. Süleyman’ın kıyametini ben kopardım. Bu puştunkini de sen kopar evlat! Kopar şu kıyameti! Kopar!”

O andan sonra karanlık çöktü kalbime. Ne bir şey görür ne de duyar oldum. Demek kıyamet böyle bir şeydi. Kapkara bir delilik…

Gözlerim yanıyor, beynim uğulduyordu. Silahı dayadım herifin alnına. Sonra kesmedi ağzından içeri soktum namluyu. Ağlamalar, zırlamalar duyuyordum sanki ama emin de değildim. Her şey bulanık, her şey karışıktı. Hayat, ölüm, doğru, yanlış, suç, masumiyet, sesler, gürültüler, yalvarışlar, zırıltılar, vızıltılar… Kafamın içinde uğuldayıp duran binlerce arı…

Susmalıydı! Her şey susmalıydı! Ama önce şu herif! Önce şu orospu çocuğu susmalıydı! Adını bile bilmiyordum. Ne garip…

Derin bir nefes aldım. Nefesimi bırakırken gözlerimi açtım. Herifin gözlerinde gördüğüm şeyden emindim. Kıyamet! Ve tetiği çektim…

Hikaye: Apartman

Komiserimin evinin kocaman bir balkonu var. Balkon dediğimde kızıyor, “Teras ulan burası andaval, hangi balkonda böyle ağaç gördün sen?” diyor. Haklı. Balkon değil orman sanki. Adını bile bilmediğim türlü ağaç var orada. Her yanını da açılır kapanır cam yaptırmış. Bir de (nereden gördüyse artık) şu yeni çıkan doğalgazlı sobalardan alıp camların önlerine birer tane koymuş.  Soğuk havalarda bile sıcacık oturuyoruz. Bitkilerin tam ortasına demir ferforje ayaklı geniş bir masa yerleştirmiş. Genelde orada içiyoruz. Yan odadan da mutlaka bir müzik sesi yükseliyor. Önceleri keyifli ezgilerle başlıyoruz ama kadehler dolup boşaldıkça içeri odaya daha sık gidip hüzünlü parçaları koyuyor arka arkaya. Bir cd doldurayım sana demiştim birkaç kere. Kabul etmemişti. “Böyle daha değerli. Kaset takıyorum, bir tarafı bitince kalkıp diğer tarafı çeviriyorum, bazen geri sarıyorum bazen de kasetin filmi takılıyor teybe, onu düzeltmekle uğraşıyorum. Emek verdikçe daha bir keyifleniyorum, daha bir anlamlı oluyor müzik dinlemek.” demişti.

Yine o masadayız. Rakıları bir doldurup bir boşaltıyoruz. Arkada ‘Güller ve Dudaklar’ çalıyor. Belli ki epey olmuş biz masaya oturalı. Komiserim bir şey söyleyecek gibi ama hali tavrı hoşuma gitmiyor. Endişeli mi üzgün mü anlayamıyorum.

“Herkül; şu senin kızı çok sevdim biliyorsun. Hem güzel hem zeki bir kız hem de çok acılar çekmiş, yaşanmışlığı olan biri ama nedense bir tarafım… Aman boş ver! Sen de susuyorsun, koskoca Herkül Adnan’a yol mu öğreteceksin be adam desene evladım!”  Patlatıyor kahkahayı. Ben gülemiyorum. Göğsüm sis doluyor sanki. Tam ağızımı açıp konuşacağım; olur mu öyle, diyeceğim, nedir seni rahatsız eden hemen söyle bana, diyeceğim belki ama o anda benim hatun giriyor kapıdan. Komiserimin arkasında duruyor. Ellerini onun omuzuna dayıyor. Şarkıya eşlik etmeye başlıyor. Öyle güzel ki… Kısacık saçlarını elleriyle dağıtmış. Kalın dudaklarına hafif pembe sürmüş. Gözünde, yanaklarında hiç boya yok. Güzelliğim doğal demek istiyor bize. Koca koca kara gözlerini dikiyor gözlerime. Öpmek istiyorum onu. O da istiyor belli. Beni öper gibi söylüyor şarkıyı.

“Güller ve dudaklar şimdiii ne kadar acı ve gizlii eski bir aşkı…”

Bir anda kan gölü oluyor ortalık. Gözlerim artık hatunun gözlerinde değil; Komiserimin, yüzünde donmuş gülümsemesine dikmişim onları. Kıpırdayamıyorum. Elindeki bıçağı ağzına götürüyor hatun. Yalıyor mu? Belki… Göremiyorum. Gözüm kararıyor. Kanlı ellerini kısa saçlarında gezdiriyor. Kıpırdayamıyorum. Bağırıyorum, sesim çıkmıyor. Göğsüme biri oturuyor sanki. Kim o? Karabasan mı?

Güm! Kırrrçç tak. Kırrrçç tak.

Üst kattan gelen elektrik süpürge sesiyle uyandım. Karabasan gitmişti.  Gördüğüm kabus öylesine gerçekti ki gözlerimden yaş gelmişti. Elimin tersiyle sildim onları. Kabusun beni ağlatmasına mı, o kabustaki kadının bir zamanlar gerçek olan tek parçam oluşuna mı, yoksa komşumun gümbür gümbür temizlik yaparak başıma sapladığı ağrıya mı sinirimden bilemiyorum gözyaşlarımı silerken tırnağımı öyle bastırmışım ki hafifçe çizilivermiş yanağım.  Zaten kabusun ve gürültünün etkisiyle nefes nefese uyandım, şimdi bir de kan sızıyor gözümün altından. Kan ağlayan Herkül Adnan…  Ne beter kabustu o! Komiserimin ölümü bir felaketti ama neyse ki gördüğüm kabustaki gibi gözlerimin önünde gerçekleşmemişti. Hayal gücü, bazen İnsanın en büyük düşmanı oluyor demek. Hem Komiserimi hem de o kadını gerçekmiş gibi yan yana görüşüm… Bunca yıl sonra, sanki ikisiyle de tekrar aynı odadaymışım gibiydi.

Güm! Darrrrrr darrrr.

Saate baktım. Daha sabahın dokuzu. Yahu başım çatlayacak! Şimdi şu üst kata çıkıp süpürgeyi parçalasam mı, diye düşündüm ama apartmana taşınalı bir ay bile olmamıştı daha. Bu kadar çabuk papaz olmamak lazımdı milletle. Kendime bir kahve koyana kadar biter herhalde diye düşündüm ama bitmedi. Başım ağrıdan çatlayacak gibiydi. Üst kattakilerin benimle alıp veremediği bir şey olduğunu düşünecektim neredeyse. Bir saattir oraya buraya çarparak etrafı temizliyorlardı.

Sabahın (benim dışımdaki insanlar için) çok erken bir vakti olmadığından, belki bunu yapmaya hakkım yoktu ama arka arkaya içtiğim üç kahveden sonra daha fazla beklemenin anlamsız olduğuna karar verip üst kata çıktım. Kapıyı genç bir kadın açtı. Üstünde yırtık pırtık temizlik kıyafetleri, saçında düşmek üzere gibi duran bir yemenisi vardı.

“Merhaba, ben alt komşunuz Adnan Yılmaz. Daha önce karşılaşmamıştık,” dedim ama kızın bakışları ‘Ee sadede gel’ der gibi devrilince tanışma faslının saçma olduğunu fark ederek girdim konuya.

“Biraz geç uyudum. Belki saat çok erken değil ama gerçekten başım çatlayacak. Şu temizliği erteleseniz en azından öğleden sonrayı bekleseniz olmaz mı?”

Belli belirsiz bir sessiz kalışın ardından pis pis sırıttı kız. Sonra da; pis evlerden, huysuz ev sahiplerinden, bizim gibi erkeklerin anlayışsızlığından ve onun emir kulu oluşundan bahseden ufak bir nutuk çekti bana. Ben de bir iki söz sokuşturdum aralara. konuşurken biraz sesimi yükselttim galiba ki beni artık dinlememeye karar verip kapıyı yüzüme kapattı. Birkaç saniye kaldım kapıda. Daha ben merdivenlere doğru dönmemişken, içerden makinanın sesi duyuldu. Hem bu sefer daha bir hırsla vuruyordu makineyi köşelere. Sanki kafama vurur gibi… Ben de kabusun ve katlanamadığım gümbürtünün acısını çıkarmak için yapabileceğim en aptalca şeyi yapıp ayağımı merdiven pervazlarına hızla vurdum.  Bu kontrolsüz hareket biraz olsun işe yaramıştı. Yani temizlik yapan kadın bacağımı demirlere geçişimi görmüş ve halime çok üzülüp bu gürültüye son vermiş değildi elbette ama en azından ayağımın acısı beni uysallaştırmış, sinirimi de azaltmıştı.

Eve döndükten sonra bir süre daha seslerin azalmasını bekledim. Apartmanlardan ne kadar nefret ettiğimi ve özellikle müstakil evleri ya da otelleri seçen bir adam oluşumun sebeplerini bir kere daha hatırlamış oldum beklerken. Ama bu bekleyiş uzadıkça zihnim beni o gürültüden uzaklaştırıp bu sabaha hatta daha çok sabahın başlayış şeklini düşünmeye itti. Kabusumun ayrıntıları, mekanın gerçekliği, Komiserimi yeniden görmenin mutluluğu ve hemen sonra onu tekrar, ilkinden daha feci bir sonla kaybedişimin derin acısı… Zor başlayan bir gündü. Terapistimi arayabilirdim ama ne diyeceğini tahmin edebiliyordum; “Anı defteri tutmanı bu yüzden istemiştim, zihnin bazı parçaları canlandırıyor çünkü onlarla yüzleşmeni istiyor. Yani olumlu bir şey bu, telaşlanma ve günü sakin geçir.” Bunları defalarca duyduğum için tekrar aramama gerek yoktu. Günü sıradanlaştırmak için gazetelere bakıp çözülmeyi bekleyen cinayet haberleri bulabilirdim ve onlarla bir süre oyalanırdım ya da sudoku çözerek zaman geçirirdim, hiç olmadı yazmaya çalıştığım programın üzerinde çalışırdım ama ne yazık ki güne devam edebilecek gücü bulamıyordum. Gözümü açık tutmakta güçlük çekiyordum, uyumaya çalışıyor ama bir türlü dalamıyordum. Şu yukardaki gürültücüyü suçluyor olsam da kendime itiraf etmek zorundaydım ki o kadın çıt çıkarmasa bile uyuyamayacaktım. Korkuyordum çünkü.  Gözümü her kapatışımda düşmanımın yüzünü görüyordum. Saçlarını, kocaman gözlerini, incecik boynunu, dolgun dudaklarını, ufacık ellerini…

Başım çatlayacaktı. Bir sakinleştirici içip uzandım. O beni kesmez diye bir tane daha attım ağzıma.  Çok geçmeden gözlerim iyice ağırlaştı. Ne zaman uykuya teslim oldular bilmiyorum ama kabussuz bir uykuda epey kalmış gibiydim uyandığımda. Bu sefer beni uyandıran kapı zilimin oldu.

“Merhaba kapınızı epeydir çalıyoruz. İçeri girebilir miyiz?  Ben Komiser Aykut.”

Önümde dikilen adam parmak uçlarına hafif hafif (kendince belli etmeden) kalkarak arkamdan evin içini görmeye çalışır gibiydi ve kısacık cümlesini bitirene kadar, beni iki kere baştan aşağı süzmüştü.

“Tabii buyurun böyle geçin,” diyerek onlara yolu gösterdim. Önde kendisi, arkada pıtır pıtır onu takip eden arkadaşları içeri girdiler.

“Hemen konuya girmek istiyorum. Üst katınızda bir suç işlendi. Haberiniz var mı?”

“Hayır. Ne zaman oldu bu?”

“Bugün gün boyu neredeydiniz? Iı… Neydi adınız, komşularınız söylemişti.”

“Adnan ben… Herkül Adnan!”

Sözlerimin ani bir etki yaratacağını düşünmüştüm, beklediğim gibi olmadı.

“Herkül Adnan mı? Takma isim falan mı bu?”

Sorumlu kişi beni hiç tanımıyor olduğunu belli eden konuşmasını sürdürürken arkasındaki polis sürekli onu dürtüyor, adama bir şeyler söylemek için çabalıyordu. Sonunda kendisini dinlemeyen üstüne meydan okuma cesaretini gösterip adamın kulağına eğildi ve bir şeyler fısıldadı.  Ardından sorumlu olan bana döndü. Tavrı biraz olsun değişmişti.

“Herkül Adnan deyince bir an çıkaramadım. Memnun oldum tanıştığımıza. Ama sorgumuza devam etmemiz gerek çünkü bir cinayet soruşturuyoruz ve siz ilk konuşmamız gereken kişisiniz.”

Sorumlu ve arkadaşları beni sıkıştırmaya çalışan sorularını art arda sıraladılar. Bu heyecanlı halleri, suçlayıcı bakışları ve adımı duyduktan sonra sadece şaşkınlığın değil korkunun da hakim olduğu gözleri, çok büyük bir sorunun içine düştüğümü anlamama yetmişti. Evet ortada bir sorun vardı ama bugün sabah tartıştığım kadının öldürülmüş olabileceği de aklımdan geçmemişti doğrusu. Peki bu ölüm seni bir şaşkınlığa uğrattı mı Adnan diye sorarsanız; hayır, tabii ki uğratmadı. O an tek düşündüğüm şu oldu: Lanetli Adnan diye değiştirmeliydim adımı.

“Onu en son gören de sizsiniz!” demişti Aykut imalı imalı bakarak. Şimdi de zanlı mı olmuştum? Hem eğlendim hem de heyecanlandım o anlarda. Daha önce zanlı olduğum olayların içinde bulunmuştum ama hepsinde gerçekten bir şekilde parmağım vardı. Şimdiyse tamamen yanlış zamanda yanlış yerde olan biriydim, o kadar. Bu eğlenceli olacaktı. Sorularına verdiğim üstün körü cevapları aldıktan sonra beni tekrar arayabileceklerini söyleyerek çıktılar. Tekrar arayacaklarını biliyordum ama sorumlu olanın bana (nedense) takmış olduğunu da hissediyordum. Büyük ihtimal gider gitmez benim geçmişimi okuyacak, eline harika bir olay geçtiğine karar verecekti. Onu heyecanlandıracak senaryo belliydi; büyük kayıplar yaşayarak polisliği bırakmış bir adam cinnete yakın bir deneyim yaşayarak komşu evdeki görevliyi öldürür ve bu gizemi çözen polis de televizyonların, gazetelerin aranan ismi olur. Başıma geleceklerin önünü kesmek ve tabii gerçek bir soruşturma yapıp katili bulmak için hemen eski bir arkadaşım olan valiyi aradım. Durumu anlatınca olayın başına daha yetkili birini vereceğini ve benim de onlara danışmanlık yapacağımı söyledi. Konuşmamızdan birkaç saat sonra sabahki sorumlu Aykut ve yeni sorumlu Kerem kapımdalardı. Kerem’i daha önce de iki olayda birlikte çalıştığımızdan tanıyordum. Kahvelerimizi koyduk ve Aykut’un göz hapsine aldırmadan Kerem’in olay hakkında detaylar verdiği bir konuşmaya başladık. Geçirdiğim korkunç uykunun etkileri hala devam ettiğinden söylenenleri tam olarak doğru yerlere yerleştiremiyordum kafamda. Daha net bir bakış yakalayabilmek için, yakın zamanda kırtasiyeden aldığım beyaz tahtayı mutfağıma kurdum. Onu iyi ki almışım dedim kendime. Önce; Amerikan filmlerinden görüp özenmiş olduğum anlaşılacak diye almaya utanmış olsam da sonra, , olsun kim görecek diye düşünüp nefsimi tatmin etmeye karar vermiştim. Düşündüğüm gibi olmamış ve herkes artık bu özenti tahtamı görmüştü ama işe yaramış oluşu benim ileri görüşlülüğümün kendime bir kanıtıydı sonuçta. Bu yüzden rezil oldum fikrine takılmadım.

“Şimdi; apartmanın hemen yanındaki fırının kamerası çıkışı net bir şekilde görüyor. Tek çıkış da burası olduğuna göre, sabah saat sekizden akşam sizin haberi alıp gelişinize kadar apartmana yabancı birinin girip çıkmadığını söylüyorsan, katil bu apartmandan biri demektir. Buraya apartmanın küçük bir şemasını yapıyorum.”

Tahtaya beş satır ve iki sütun çizdim. İlk katın sağ dairesi kapıcının karşısındaki daire ise fabrika işçisi bir genç oğlanın dairesi. Olay günü kapıcı dairesinde, fabrika işçisi çocuk hafta sonu olmasına rağmen işindeydi ama onun evinde bir arkadaşı kalıyordu. Bu arkadaş soğuk algınlığı geçiriyordu ve tek yaşadığı için en azından akşamları kendisi ile ilgilenebilecek biri olsun diye işçinin evinde kalıyordu. İkinci kattaki iki dairenin sahibi de aynıydı ve başka bir ülkede yaşıyorlardı. Evlerine yalnızca yaz aylarında uğruyorlardı, cinayet günü ülkede bile değillerdi. Üçüncü katın sol dairesini ben yaklaşık iki ay önce tutmuştum. Karşı dairemde karı koca orta yaşlı bir çift kalıyordu. Onları sürekli sabah sporunda ya da akşam yürüyüşünde görüyordum. Her görüşümde üstlerinde farklı eşofman takımları olurdu ve her defasında bu takımlar birleri ile uyumlu olduğundan, gözüme komik görünürlerdi. Tam üst katımdaki daire yaşlı bir kadınla onun iki torununun oturduğu evdi. O gün yaşlı kadın dışardaydı, torunlar ve temizlik için gelen iki yardımcı kadın evdeydiler. Öldürülen kişi bu kadınlardan genç olanı, yani benim o sabah görüştüğüm kadındı. O dairenin karşısında tek başına yaşayan yaşlı bir kadın vardı. Onun dairesinin üstü iki genç öğretmen arkadaşın kaldığı daire ve onların karşısında eski albay -yeni apartman yöneticisi- oturuyordu. Tahtaya çizdiğim şemaya kısa notlar halinde apartmanda oturanları yerleştirdim. Cinayetin işlendiği yeri (birinci kattın merdiven boşluğunda, aydınlık adı verilen, apartmanın içine açılan bölmeyi) kırmızı çarpı ile işaretledim. Ardından maktulü görmeye gittik.

Sabah benle konuşurken hırçın ve küstah görünen kadın o anda öyle masum ve korunmasız göründü ki kendimi, ona kızmış olduğum için suçlu hissettim. Aydınlık, kapalı alanda kurulmuş bir balkona benziyordu. Apartmana taşındığım ilk gün buraya bir göz atmıştım ama o zaman bana şimdiki gibi küçük görünmemişti. Kadın ip veya benzeri bir şey ile boğulmuştu. Bedeni aydınlığa savrulmuştu ve üzerinde bir kilim vardı.

Aykut,  “Cesedi kilimle örtmek istemişler. Bu katilin onu tanıdığını gösterir değil mi? Hem ben kadın olduğunu da düşünüyorum. Genelde pişmanlık göstergesi olan bu davranış katil kadınlarda görülür,” dedi belli bir gururla. Kerem bu tahmin hakkında ne düşündüğümü soran gözlerle bana bakıyordu. İsteksizce.

“Belki,” dedim ama sanırım bunu söylemesem daha iyiydi. Fikrinin akıllıca olduğunu dile getirmemiş olduğumdan ya da en azından tam olarak onaylanmamış olduğundan, Aykut rahatsız olmuştu.

“Belki mi? Aslında sizden daha kesin konuşmalar beklerdim. Yarım ağız bir ‘belki’den fazlasını duymayı… Ben araştırmalara dayanarak söylüyorum. Göz önünde bulundurmalıyız bunu.”

“Evet tahmininin bir kısmına katılıyorum ama fikir yürüttüğün aynı noktadan yola çıkarak değil,” dedim.  “Kilimin kadının üzerine özellikle örtüldüğünü düşünmüyorum. Söylediğin gibi pişmanlık göstergesi olsa beden biraz düzeltilebilirdi.”

Kadının sıyrılmış eteğine ve kırılmış gibi ters dönmüş olan koluna bakarak devam ettim. “Baksana kilim kadının belini ancak kapatıyor yüzünü ya da bacaklarını kapatıyor olması ile aynı şey değil bu. Cesede bakınca içim eziliyor, pişman bir katil için fazla savruk bir görüntü bu. Aksine çöp gibi atılmış olduğunu ve en ufak bir pişmanlık gösterilmediğini düşündürüyor bu görüntü bana. Ve tabii bu aydınlık bölmeye gelme nedeni büyük bir ihtimalle kilimi silkelemekti, boğuşmadan sonra yere düşen kadının elindeki kilimin savrulup cesedin bir kısmını kapatmış olması gayet normal.”

“Neyse ki,  bir kısmına katılıyordun. Bir de katılmasan neler söyleyecektin acaba?”

“Bu kadını defalarca üzerinde temizlik yaparken giyilen bu kıyafetlerle apartmana girip çıkarken gördüm ama siz bana bugün geldiği eve haftada bir gün geldiğini söylediniz. Sabahki konuşmamızda bana yarım açık gözlerle bakarak ve burnunu olabildiğince havada tutarak konuşurken bu genç kızın kendini ne kadar beğendiğini hissetmiştim. Bu hissimi göz önüne alırsak, üzerindeki kıyafetlerle arkadaş ziyaretine ya da bir tanıdığa gelmediğini varsayabiliriz. O zaman apartmandan başka birine ya da birilerine temizlik için geldiğini düşünüyorum. Apartmana dışardan giren olmadığını bildiğimize göre; katil bu kadını tanıyan biriydi,” dedim, sonra elimi yavaşça Aykut’un omuzuna koydum. Nedense onunla aramı düzeltmeye meyilliydim.

“Katilin kadın olduğu konusundaki fikrin içinse şunu söyleyebilirim; cinayet saatinde apartmanda ben hariç dört erkek ve yedi kadın vardı, başka etkenleri de sıfırlarsam ki bu imkansızı varsaymak olur, katilin kadın olma olasılığı daha fazla olabilir.”

Genç polis omzundaki elimi belli belirsiz iterek benden uzaklaşırken, “Yani saçmaladın demenin başka bir yolu bu sözler galiba. Neyse ben dışarda bir sigara içip geleceğim” dedi ve binanın dışına çıktı.

Biz de Kerem’le birlikte şüphelilerle konuşmaya başlamak için en alt kata indik. İlk konuştuğumuz kişi apartman görevlisiydi.

“Abi ben ne ses duydum ne bir şey gördüm. Apartmanı temizleyecektim, temizlikte kullanacağım kovalara su doldurup oraya koyarım ki sürekli eve girip çıkmayayım. Doldurdum suları gittim aydınlığa. Bir de ne göreyim.”

Çok üzgün görünüyordu. Üzgün olmanın yanında telaşsız da görünmesi gerektiğini bildiğinden yüzünü zoraki bir şekilde buruşturup aşağı bakıyor gibiydi.

“Her gün aynı saatte mi yaparsın temizliği?”

“Hemen hemen, yani daha erken de yaparım aslında,” derken gözlerini kaçırdığını fark ettim.

“Kurbanı tanıyor muydun? Kimlerin evine gelir biliyor musun?”

“Tabii tanırdım. Apartmandaki üç daireye temizliğe gider. Başta yaşlı hanım bulmuştu onu. Sizin üst katınızdaki işte. Sonra onun üstündeki Albay Bey’le, onun karşısındaki öğretmen hanımlar, bildiğin kadın var mı, diye sorunca ben de onu tavsiye ettim. Üçüne de giderdi yani. “

“Samimi miydiniz?”

“Çok sayılmaz. Yani aslında ben onu eskiden de tanırdım da… annemin mahallesinde oturur. Pek sever anam onu. Ama biz konuşmazdık. O pek konuşmaz bizlerle. Okullularla falan arkadaş olmak isterdi. Neyse işte burada işe başlayınca az buçuk bir muhabbetimiz vardı.”

Gözleri dolmuştu. “Birden öyle yattığını gördüm. Kapandım üzerine nefesine baktım. Soluksuzdu. ” Kalbine götürdü elini.

Kerem koluna girdi hemen ve “Neyiniz var? İyi misiniz? Oturun şöyle,” diyerek adamı tek odalı evdeki tek koltuğa oturttu. O sırada diyafondan bir ses duyuldu.

“Bir iki, bir iki. Daire sekiz için ekmek talebinde bulunuyorum!”

Diyafondaki ses gülünç derecede yapmacık bir otorite içerdiğinden hafifçe gülümsedim. Ama görevli için bu ses komik bir ses değildi galiba çünkü biraz önceki üzgün tavrı hemen değişmiş ve diyafonun başında hazır ola geçivermişti.

“Hemen albayım yetiştiriyorum,”  dedi ve bize döndü. “İşiniz bittiyse ben bir bakkala koşayım. Albayım apartman yöneticisidir. Kurallara ve dakikliğe önem verir. Bir de şekeri var, aç kalmasın.”

Kerem adamın beklemesini, şimdi önemli bir soruşmanın ortasında olduğumuzu söyledi ama ben gidebileceğini, onunla daha sonra tekrar konuşacağımızı söyleyince, Kerem sen bilirsin der gibi salladı başını ve itiraz etmedi.

İkinci adresimiz olan inşaat işçisinin evinde de az zaman geçirdik. Kapıyı açan misafir arkadaş hastanelik vaziyetteydi. Kıpkırmızı burnu, çatlamış dudakları, elinde tuttuğu selpağı ve sırtına attığı battaniyesiyle ‘ben mikrop saçıyorum’ diye bağırıyordu adeta. Onun dairesi de kapıcı dairesi gibi tek göz olduğundan etrafa bakmak için dolaşmamıza gerek kalmadı ve bu adamın o haliyle bir kadını boğacak gücü bulamayacağına ikna olduğumuzdan hastalık kapmadan daireyi terk ettik. Sıradaki daireyi çok merak ediyordum. Benim dairemin karşısındaki sporcu çiftin kapısını çaldık. Kapıyı ikisi birlikte, daha zil sesi susmadan açtılar.

Kadın, “Oh sonunda geldiniz. Biz de sizi bekliyorduk, buyurun,” diyerek bizi salona aldı. Daire benimkinin aynısıydı. Bir Amerikan mutfak salon ve o salona açılan iki oda. Ben kadınla konuşurken karısıyla bir örnek mor eşofmanlar içindeki adam da Kerem’e odaları gezdiriyordu.

“Olay sırasında evdeymişsiniz, doğru mu?”

“Aslında bunu bilmek bizi katil yapar öyle değil mi?” dedikten sonra bir kahkaha attı kadın. “Şaka yapıyorum. Yani ben nerden bileyim olay ne zaman oldu. Ama tahminimce bugün oldu ve biz, sabah koşumuz dışında evden çıkmadık.”

“Espri anlayışınızı sevdim,” dedikten sonra samimiyetsiz bir gülüş attım. “Kurbanı tanıyor muydunuz ya da daha önce görmüş müydünüz?”

“Hayır hiç görmedik. Evimize temizlikçi almayız. Kendimiz yapıyoruz temizliği. Vücudu çalıştırmak için harika bir yöntem değil mi?”

Aynı rahatsız edici kahkahadan bir tane daha ekledi cümlesinin sonuna. Bu sırada Kerem ve kadının ‘biz’lerinin ikinci kişisi de konuşmamıza katıldı.

“Peki siz beyefendi, daha önce görmüş müydünüz maktulü?”

Söze devam etmeme fırsat vermeden araya kadın girdi. “Görmediğini söylemiştim. Görmedik. Tanımıyoruz da. Apartmandaki kimseyi tanımıyoruz. Zaten apartmanda yaşamamız da geçici bir durum. Müstakil bir eve geçeceğiz. Şu anda yapılı…”

“Eşiniz reşit değil mi yoksa? Onun cevaplarını da siz vermek istediğinize göre…” diyerek sözünü kestim ve kahkahasının kötü bir taklidini yaptım.

Kerem’in birkaç sorusundan sonra o daireden de çıktık. Bu gereksiz yapışık çift beni rahatsız etmişti ve bir kahve içmeye ihtiyacım vardı. Bu sırada Aykut da bize katıldı. İkisine yukarı çıkıp temizlik yapılan dairenin karşısında oturan yaşlı kadınla konuşmalarını benim de kahve yaptıktan sonra onlara katılacağımı söyledim. Hem bir molaya ihtiyacım vardı hem de yaşlı kadının büyük bir ihtimalle beni suçlayacağını bildiğimden sorgu sırasında onunla olmazsam daha rahat davranabileceğini düşünmüştüm. Beklediğim gibi de olmuştu. İkili kadınla görüşüp daireme geri döndüğünde onlara hazırladığım kahveleri içerken yaşlı kadının fikri hakkında yanılmadığımı anlamış oldum. Kadın kendi katında sesler duyunca gözünü (her zaman olduğu gibi) kapı deliğine dayayıp konuşmamızı izlemiş. Ağır işiten kulağı müsaade ettiğince de dinlemiş bizi. Tabii bizimkilere anlatırken kendi yorumunu da ekleyerek tam duyamadığı diyaloğun boşluklarını doldurmuş. Ona göre konuşmayı şöyle başlatmışım: “Geç uyuduk be kadın. Şu temizliği vakitli yapsana. Başın çatlayacak bilmiş ol.” hal böyle olunca kızcağız da kendini savunuyor ona göre. Ama kızın sesi daha alçak olduğundan onu daha da az duyuyor. Artık ben içeri mi girmeye çalıştım yoksa kıza vurmaya mı kalktım bilemiyor ama kızın kapıyı konuşmanın ortasında hızla çarptığına bakılırsa hayli rahatsız etmiş olduğumu düşünüyordu yaşlı kadın. Katilin ben olduğuma da neredeyse emin. Zaten bu olaydan önce de beni şüpheli buluyormuş. Taşındığımdan beri etrafı kolaçan ettiğimi yakalamış kaç kere. Kim olduğuma bakmak için kapımı çalmış ama içerden sesler gelmesine rağmen kapıyı açmamışım (gerçekten böyle bir olay hatırlamıyordum.), sonra tekinsiz saatlerde dışarı çıkıyormuşum, birkaç kere de polisin evime geldiğini görmüş. Diğer apartman sakinlerinden asla şüphe etmeyeceğini önemle vurgulamış. Bizimkiler iyice düşünmesini isteyince gönülsüz de olsa; temizliğe gelen kadınların iki kişi olduğunu ve her gelişlerinde ikisinin kavgalı olduklarını, pek anlaşamadıklarını duyduğunu da eklemiş konuşmasına. Konuşulanlara güldük. Beni tutuklayın der gibi iki kolumu birleştirip uzattım Kerem’e, o da hayali bir kelepçe takıverdi bileğime. Biz eğlenirken Aykut’un sahte bir gülücüğü yüzüne yerleştirmiş, kuşkuyla bana bakıyor olduğunu fark ettim. Ona hak veriyordum. Ben de olsam bu kaçık görünümlü, kendini beğenmiş adamdan şüphe ederdim. Kahveleri bitirince temizliğin yapıldığı kata, yani üstümdeki daireye çıktık. Dairede yaşlı bir kadın ve onun (alt kattan sık sık kıyafet, yatak ya da televizyonda ne izleneceğiyle ilgili kavga ettiklerini duyduğum) torunları vardı. Kadın temizlik sırasında aylık iğnesini vurulmak için sağlık ocağına gitmiş. Sağlık ocağı çok uzak olmasa da yürüyerek gidip geldiğinden bütün gün evde yokmuş. Ama torunlarını temizliğe yardımcı olmaları, yapılacakları göstermeleri için evde bırakmış. Sorgulama sırasında anladık ki kızlar bırakın temizliği yönetmeyi bir de çalışanlara ayak bağı olmuşlar. Biri yatak odasına geçmiş hiç çıkmamış diğeri de kulaklıkları geçirmiş kulağına, bütün gün elindeki telefondan arkadaşlarıyla konuşmuş. Kızların odasına girip bakmak istedim. Temizlik görevlilerinden hayatta kalanın o odada olduğunu söylediler, zor sakinleştirdik diye eklediler. İçeri girdiğimde gördüğüm kadın pek sakinleşmiş gibi değildi. Odada karşılıklı konulmuş iki tek kişilik yatağın ortasında apartman boşluğuna açılan büyükçe bir pencere vardı. Bizim hayatta kalan, yatakların ortasındaki komidinin üzerinde oturmuş ve kafasını bu pencereye dayamıştı. Yere; parfüm şişeleri, makyaj malzemeleri dağılmıştı. Oda çamaşır suyu kokuyordu ama hiç de derlenip toplanmış gibi görünmüyordu. Kadına yaklaştığımda çamaşır suyu kokusunun ondan geldiğini anladım.

“Merhaba,” dedim.  “Kendini biraz daha iyi hissediyorsan sana birkaç soru sormam gerekiyor.”

“İyi mi? Nasıl iyi olurum ben. Daha sabah birlikte geldik. Arkadaşım dostum o benim. Ben buldum ona bu işi. Bulmaz olsaydım. Her şey benim suçum. Çok küçüktü daha. Ben annesine ne derim?”

“Kendini suçlama desem de suçlayacaksın biliyorum. İyi biliyorum hem de. Ama şimdi bu suçluluğu azaltmak için bir şansın var. Acını sustur ve bize yardım et. Her ayrıntıyı hatırla; buraya gelirken neler yaptığınızı, apartmandakileri ya da belki aranızdaki kavgaları. Hiçbir ayrıntıyı atlamadan anlat. Ne kadar çabuk o kadar iyi.”

“Biz buraya sabah yedi buçuk gibi geldik. O saatte ses olmasın diye ütüye giriştik. Sonra tüm eve makine tuttuk. Ben yaşlı hanımın odasını aldım. O da kızların odasına girdi. İnce işlere kadar yaptık, uzun sürdü. Soğuklar geldiğinden hanım mutfak tarafına kilim serilsin demişti. Kızlara yerini sorduk ama biri zaten müziği kapatıp dinlemedi, diğeri de banyoya girdi ve saatlerce çıkmadı. Çıktıktan sonra da etrafı su içinde bıraktı. Kilimi unutup onun kirlettiği yerlere giriştik.”

Tekrar ağlamaya başladı. “Ah akılsız kafam! Ah talihsiz kızım! Nereden aklıma düştü, yine tutturdum bulalım kilimi diye. Bulduk sonunda. Dilim tutulmadı da söyledim ona git şu aydınlıkta çırpıver diye. Ahh lal olayım ben!”

Bir süre sakinleşmesini bekledim. Sonra göz göze geldik. Hala cevaplar beklediğimi anlayıp devam etti. “Aşağı yeni inmişti sanki. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ki. Dikkat etmedim. Kızların odasına girdim. Temizlemeye çalışıyordum. Haberi geldi.”

“Kızların odasını o temizlememiş miydi? Öyle dedin az önce.”

“Öyle olacaktı ama hemen hemen her odada arkasından girer bakardım. Çok sorun yaşıyorduk ev sahipleriyle. Biraz dikkatsizdi. Yani arkasından konuşmak gibi olmasın…”  Sözlerinden utanıyor devam edemiyordu.

“Olmaz olmaz. Sen anlat. Onun iyiliği için bu. Bu yüzden mi sık tartışırdınız?”

“Kim dedi sık tartıştığımızı? Kesin şu yaşlı cadı söylemiştir. Peki kendi bir katil olduğunu da söyledi mi?”

Çok şaşırmıştım. “Karşı dairedeki teyzeyi mi diyorsun?” dedim

“Teyze ya teyze! Ama her zaman teyze değildi. Benim ninem bilirmiş onun çocukluğunu. Çocukken evindeki bir hizmetliyi öldürmüş. Benim dostumu da öldürdü eminim. Ah tombişim.” Gülüyor hafiften “Tombişim derdim ben ona. Kızardı. Olsa da yine kızsa. Ah benim canım. Ben ne derim anasına.”

Tekrar ağlamaya başladı. Ona biraz dinlenmesini tekrar geleceğimi söyleyip çıktım odadan. Aykut’a, karşı dairedeki teyzeyle ilgili durumdan bahsettim ve araştırma yapmasını istedim. Sonra kadınla konuşmak için evden çıktım. Kapıda apartman görevlisiyle karşılaştık.

“Amirim bir maruzatım olacaktı. Ben bir koşu dışarı gidip gelsem olur mu?”

“Amir değilim ben. Hem bu kaçıncı izin, ne oldu yine?”

“Bizim albayın tutkalı bitiyormuş. Şimdi stresli adamcağız. Tutkalsız yapamaz. Bir koşu gideyim ben.”

Tutkalsız yapamaz mı? Ne biçim şeydi o? Bu görevli de hiç tekin gelmemişti bana. Polislerden birini yanına verip gönderdim. Karşıdaki teyzeyle görüştüm sonra. Benden çok korkuyor gibiydi. Eve almak istemedi. Sonunda Kerem’i de yanıma alınca müsaade etti. Çocukken işlediği cinayeti sorduğumuzda da hemen anlattı bize. O zamanlar haylazın biriymiş. Pek de meraklıymış. Şimdi de pek bir şey değişmemiş ya neyse konuyu dağıtmayayım. Evlerindeki hizmetçi kızın apartmandan bir dostu olduğunu anlamış. Onlar balkonda konuşurken dinliyormuş hep. Bir gün, hizmetlinin ev boşken oğlanı eve alacağını duymuş. Çocuk aklıyla başlamış bağırmaya. Hizmetli kız da onun ağzını kapatmaya çalışmış. Kız hizmetlinin elinden kurtulayım derken itivermiş onu. Balkon trabzanları oldukça kısaymış. Hizmetli kız düşmüş aşağı. Küçük kız bundan suçlu bulunmamış. Serbest kalmış ama mahalleli tarafından en büyük cezaya çarptırılmış. Kimse onla konuşmaz, herkes ondan çekinir olmuş. Yıllardır üzerinden atamamış bunu. Yaşlı haliyle bile kimse evine temizliğe gelmezmiş. Ölen kızı ve onun arkadaşını da çağırmış, rica minnet etmiş ama kabul etmemişler. Üstüne yapışan bu olay hayatının lekesi olmuş yani.

Kadının yanından çıktığımızda Kerem oldukça endişeli görünüyordu. “Herkül Abi biz bu kadını nasıl tutuklayacağız? Yaşı da epey ileri. Seri katil falan mı dersin?”

“Dur bakalım.” dedim. “Son iki daireyle de konuşalım, sonra düşünürüz bunları.”

En üst kattaki iki daireye de aynı kişiler geliyordu temizlik için. Önce albayın evine gittik. Her yer pırıl pırıldı. Salonun tamamı kitap raflarıyla doluydu ve belli ki her gün o kitapların tozu alınıyordu. Biz daha kapının önünde dikilirken, kravatı da boynunda olsa damat sanacağınız şıklıkta giyinmiş albay mutfağa geçip çay hazırlamaya koyuldu.

“Geçin oturun çocuklar. Elim bir olay olmuş. Aşağı inip yardım etmek isterdim ama benim yaşımda eski bir askerin her işe burnunu sokuyor olduğunu düşünüp rahatsız olursunuz diye evde oyalandım. Sıramı bekledim.”

Bizi koltuklara yönlendirdi ve elindeki çayı benim önüme koyduktan sonra,  “Yardımcına da yapacağım bir tane çay şimdi,” dedi.

“Kerem Komiser bu soruşturmanın yetkilisi. Ben yardımcı oluyorum sadece. Adnan Yılmaz ben.”

“Biliyorum, biliyorum adını: Herkül Adnan… Sen apartmana taşınınca, alt katın meraklısı şüphelenmiş biraz. Ben de araştırdım. Yanlış anlama ha, kadıncağızın içi rahatlasın diye… Takdir ettim başarını. İşe bak ki sen apartmana taşınır taşınmaz cinayet işleniyor. Arkana lanet mi aldın nedir?”

Basıyor kahkahayı. Kerem de katılıyor ona. Bozulduğumu belli etmemeye çalışıyorum.

“Sizde hangi gün temizlik olurdu?

“Dün bendelerdi. Yarın da bizim genç kızlara gidecekler. Haftada bir gelirler ama ben başka bir kişiyle daha çalışıyorum o haftanın beş günü geliyor. İki gün izinli. İzin süresi uzun olduğundan bir günü de onları alırım.”

Sonra bir askerlik anısı tutturdu Albay. Aniden girdi anıya, uzadıkça uzadı konuşma. Kerem ağzı açık dinliyordu. Ben de odalara bakmaya başladım. Biri yatak odası diğeri de hobi odası. Yatak odasına girdim önce, akrabası falan olmadığı anlaşılan albay bütün duvarları askerlik anılarıyla süslemişti. Kendini seven bir adamın mabedi olan odadan çıkıp tutkusu olan odaya girdim, tutkalın ne işe yaradığını anladım o zaman. Bir oda maket gemilerle doluydu. Ufacık ufacık detayları öyle güzel yerleştirmiş ki hayran kaldım. Kocaman maketler de vardı, küçücük el kadar olanları da. Hepsi, duvarlardaki raflara dizilmişti. Her rafın altına da altın madalyalar takılmıştı, yalnız birinde yoktu madalya ve o raftaki küçük geminin yelkeni de kırılmıştı. Kırık yelken pamuklarla sarılmış haliyle, hasta ve üzgün görünüyordu.  Büyük ihtimalle eski madalyalarını yeniden kazanma şansı yaratmıştı adam kendine. Tahminimce tamamladığı ve sağlam olan her gemi için bir madalyayı hakkediyordu, bu çabanın acı bir tarafı vardı. Yalnızlığı, geçmişe özlemi ve yaşlılığı içimde hissettim. Belki geleceğimi gördüm.  O sırada yanıma geldiler.

“Emekli olmak çok zor. Kendimi bu bebeklere verdim. Bu odayı incelemek isterseniz ben de sizinle olmalıyım. Her biri çok değerli. Maddi değerleri çok büyük değil belki ama manevi anlamları çok büyüktür.”

“Tabii tabii. Şimdilik bir inceleme gerekmiyor. Yalnız sizin fikrinizi de sormak isterim. Bu cinayeti kim işlemiş olabilir?”

“Ben kapıcıdan şüphe ediyorum. Kızın peşinden ayrılmazdı. O kız evdeyken kaç kere kapıya gelirdi Allah bilir.”

“Hangisinin peşindeydi?”

“Eh işte beceriksiz olanın. Ölenin.”

Albay’a teşekkür edip çaylarımızı bitirdikten sonra karşı dairedeki öğretmenlerin evine gittik. Biri hüngür hüngür ağlıyor, pek konuşamıyordu. Onun hıçkırık sesleri eşliğinde diğeriyle konuştuk.

“Şoktayız. Anlarsınız, korkuyoruz. Düşünsenize apartmanda bir sapık var. Bir katil var. Zavallı kıza kim bilir ne yapmak istedi…”

Konuşan kızı duymak için büyük çaba harcıyor, arada da içli içli ağlayanın perişan haline bakıyorduk.

“Arkadaşım, kızcağıza ders çalıştırıyordu. Kız dışardan liseyi bitirmeye çalışıyordu da. Yani çok yakınlardı. Çok severdi onu. Yıkıldı haliyle.”

“Anlıyorum. Siz neler söyleyebilirsiniz. Şüphelendiğiniz biri. Ya da şahit olduğunuz bir olay. Küçük ayrıntılar bile önemli.”

“Aslında biz pek bir şeye şahit olmadık. Haftada bir gelirlerdi. İşi genelde diğeri yapardı. Şey nasıl söylenir. Pek iyi iş yapmazdı kızcağız ama çok iyi insandı. Genelde üzerine gitmezdik. Zaten çoğu zaman da ders çalışırdı burada. Özel hayatını hiç bilmem.”

“Peki apartmandan herhangi biri var mı şüphe duyduğunuz?”

“Asla. Bence bir şekilde dışarıdan biridir. Kapıcı ilk dairede yabancı bir hastanın olduğunu söylüyor. Odur bence. Hasta numarası yapıyordur.”

Kızlarla biraz daha konuştuktan sonra dairelerinden ayrıldık. Kerem’e bütün apartman sakinlerini benim evime toplamasını söyledim. Bir saat sonra katili bulmuş olacaktık.

Küçük salonumda on dört kişi sıkış tıkış doluşmuştuk. Hepsini görebileceğim bir köşeye geçtim.

“Hepinizi burada toplayışımın bir sebebi var. Şimdi hep birlikte aramızda katilin kim olduğunu göreceğiz. Önce yabancı arkadaşımızdan başlayalım. Katil olabilir mi? Ondan şüphelenenlerimiz var aslında.”

Öğretmen kızlar tedirgindi, yerlerinde kıpırdanarak bakıştılar.

Hasta genç kuvvetlice burnunu çektikten sonra, “Kim benden şüphelenmiş? Kolumu kaldırmaya halim mi var? Hem kim o kadın? Ne bilirim ben?”

“Evet ben de tam oraya gelecektim. Nerden tanırsın? Aykut inceledi. Bu şehre bile yeni gelmişsin. Belki kurbanda cinsel saldırı belirtisi olsaydı hasta haline rağmen bunu yapacak motivasyonun olduğuna kanaat getirebilirdim ama bu tabloda senin ne o kalıplı kadını boğmaya yetecek gücün ne de bunu yapmak için sebebin var gibi.” Elimi cebime attım. Daha önce dairelerden birinden aldığım nesneyi cebimden çıkarmadan, bir şeyle oynadığımı belli edecek şekilde çevirmeye başladım. Bunu yaparken tek tek yüzlerine bakıyordum. Temizliğin yapıldığı evdeki kızlar ve öğretmenler dışındaki herkes cebime odaklandığına göre olayın dehşetinden çok katilin bulunması ile ilgilenenler kendilerini belli etmişlerdi. Spor düşkünü ikiliye baktım. “Aslında ilk görüşte şüphe duyulacaklar listesi yapsam sizi en başa yazardım. Cinayet sebebinizi bulamamış olsam da birbirinize aşırı düşkünlüğünüz; takım çalışması tutkunuz, insanlardan uzak tavrınız ve kendinizi sebepsizce herkesten üstün gören yanınız ile şimdi sayarak vakit harcamayacağım bir sürü benzerliğinizden ötürü sizleri şu manyak çift ‘Paul ve Karla’ya benzetiyor oluşumu da göz önünde bulundurursak bu cinayeti zevk için bile işlemiş olabilirsiniz.”

“Kime kime? Onlar kimmiş? Sen ne demek istiyorsun bize? Seni dava edeceğiz!”

Onları; ‘Barbie ve Ken Katiller’ olarak anılan, birbirine saplantılı, sapkın, tecavüzcü ve katil bir çifte benzettiğimi açıklasaydım galiba beni gerçekten dava ederlerdi bu yüzden konuyu hemen değiştirdim.

“Ama yapmadınız eminim. Yapsanız, bu kadar basit ve acısız halledeceğinizi düşünmüyorum.”

Gözünden alev çıkan kadını ve Kerem’in yalvaran bakışlarını görünce bu suçlayıcı tavrı bırakmaya karar verdim. “Hem bir sebebiniz yoktu. Tıpkı hasta gençte olduğu gibi sizde de motivasyon bulamadım.”

O sırada kendini sözlerime kaptıran ve içten içe aslında hep bu çifti korkutucu bulduğunu, beni onaylayan bakışlarından anladığım kapıcı heyecanla araya girdi. “Belki kıskanmıştır. Yani kocasını çok kıskanır.”

Sonra kadınla göz göze geldiler ve kapıcı az önce ayaklandığı hızda yerine oturup koltuğa gömüldü.

“Hayır hayır. O kadını kıskanmayacak kadar küçük görürdü eminim. Ama sözü sen almışken. Ciddi derecede şüpheli göründüğünü söylemeliyim. Maktule sırılsıklam ve umutsuzca aşık olduğun ortada. Karşılıksız aşkın seni öfkelendirmiş olabilir. Üstelik bütün gün dışardaydın. Yerinde duramadın. Bir uzaklaşıp bir geri gelmek istiyordun. Oldukça rahat bir şekilde senin katil olduğunu söyleyebilirdim.”

“Yapmayın amirim. Etmeyin. Ben… Ben, evet çok aşıktım. Kılına zarar verir miyim? Etme.”

“Amir değilim ama neyse konumuz da bu değil. Senden daha şüpheli biri varsa o da daha önce, bizim şimdiki kurbanımızla aynı işi yapan birinin ölümüne sebebiyet vermiş olan kişidir.” Apartmanın yaşlı teyzesine dönmüştüm. Öfkeyle yanıtladı

“Ben mi? Peki ya sen? Delinin birisin. Sen de yapmış olabilirsin. Sırf polisçilik oynamak için ya da sabah kavga ettiğin için. Hem benim gücüm yeter mi be kocaman kıza?”

“Çok haklısın iri yarı bir kızmış. Belki çocukluk hatan yüzünden yıllardır yaşadığın dışlanmışlığın öfkesi vardı içinde ve o kadın da bu öfkenin yerine oturtabileceğin uygun bir hedef olurdu ama onu boğacak gücü bulman neredeyse imkansız. Senin için imkansız.”

Burada sözlerime ara verdim. Suskunluğumun yeterli gerginliği oluşturduğunu hissettiğimde de devam ettim. “Biri, içimizden biri, hem güce hem de sebebe sahip. Bu kişi siz olabilir misiniz Albay.”

Öğretmen kızlardan mızmız olanı bir çığlık patlattı. Albay hızla yerinden kalkıp bağırmaya başladı.

“Ne ulan! Yani gücümüz kuvvetimiz yerinde diye biz mi yaptık? Askerim ben asker. Tabii güçlü olacağım, suç mu?”

“Eski bir askersiniz. Disiplinlisiniz. Hata kaldıramıyorsunuz. Uzun süredir emeklilik hayatı yaşıyorsunuz. Üstelik evinizdeki çerçevelere bakınca yalnızca kendi fotoğraflarınızı dizecek kadar yalnız olduğunuz anlaşılıyor. Yalnızlık büyük bir psikolojik yıkım getirebilir hele de sizin gibi koğuşlara, taburlara alışık biri için.”

“Hepsi bu mu?” Bir kahkaha attı. “Çok zekisin sen be çocuk.”

Sonra Kerem’e döndü. “Bu soytarılığın hesabını sana keserim haberin olsun,” diyerek kapıya yöneldi.

Ben devam ettim. “Belki bunu da almak istersiniz yanınıza.” diyerek cebimde tuttuğum, onun evinden alınmış yelkeni hafif kırık gemiyi çıkarttım. Olduğu yerde kaldı.

“Onu nerden aldın sen. Bırak çabuk bir şey olacak, ver şunu!” üzerime atılınca Kerem araya girdi.

“Daha birkaç saat önce apartmanında biri öldürülmüşken siz kahvaltı derdindeydiniz. Apartmanın hem yöneticisi hem de askeri olarak bu olay sizin kontrolünüzde olmalıydı ama bizi görmeden önce sakinleşmeniz gerektiğini bildiğinizden yalnızlığınızın tek ortağı maketlerinin başına geçtiniz, hatta azalan zamkınızı alsın diye kapıcıyı kırtasiyeye bile gönderdiniz. Belki derdiniz sadece sakinleşmek değildi. Belki bize suçlu olarak sunacağın kapıcının şüpheli görünmesi için hamleler yapıyordunuz. Evinizde çalışan kıza şefkat ve acıma hissedeceğiniz yerde ondan sakar diye bahsettiniz. Ölmüş, cinayete kurban gitmiş bir kızın, aklınıza gelen ilk özelliği sakarlığı oldu. Üstelik sizin dışınızda herkes ona kurban, kızcağız ya da zavallı derken siz ölü dediniz. Sizin gibi disiplinli bir asker için böyle bir hitap yanlışı hiç normal değil. Üstelik odanda bu gemiyi gördüm. Diğerleri gibi madalyayla ödüllendirilmemişti. Küçük bir bebekmiş gibi etrafına pamuklar yerleştirilmişti. Sizin sakar kız dün evinizde temizlikteymiş ve siz muhtemelen defalarca ikaz etmiş olmanıza rağmen tutku odanızda dikkatsizce temizlik yapmış, küçük bebeğinizi kırmıştı. Bunu fark eder etmez onunla konuşmaya indiniz mi? Aydınlıktan gelen seslerle orada olduğunu anlamanız zor olmamıştır. Belki de size çok abarttığınızı söyledi. O kız, sizin bebeklerinizi aşağıladı mı Albay?”

Son sözleri söylerken gülüyordum. Bu gülüş onu çıldırttı. Üzerime doğru bir hamle daha yaparak, “Oyuncak dedi. Koca adam oyuncak oynuyorsun, bir de gelip bana bağırıyorsun dedi, köpek.”

Odadaki herkes donmuştu. Albay bir anlık öfkeyle yaptığı itirafın farkına vardı ama iş işten geçmişti. Takım elbisesini düzeltti. Dimdik durdu. Gömleğinin boğazına kadar kapalı düğmelerinden en üsttekini açtı.

Ben ekledim. “Takımını tamamlayan kravatını çıkarıp boğdun onu. Şimdi de cebinde olsa gerek. Onu ortada bırakmayacak kadar akıllısın çünkü.”

Sözlerime hiç şaşırmadı. Ve cebindeki kravatı çıkarıp Kerem’ e uzattı.

O gece uyumadım. Sabaha kadar oturdum. Gözlerimi kapatsam tekrar onları görürüm diye korkuyordum. O lanetli günde; Komiserimin öldürüldüğü anı görmemiştim ama o günden sonra onun ölümünü bin bir farklı şekilde görmüştüm rüyamda. Kiminde boğazı kesiliyor, kiminde asılıyor, kiminde bıçaklanıyor, kiminde zehirleniyordu. Ben onu kurtarmak için hiçbir şey yapamıyordum. Ve gerçekte olduğu gibi; çoğu rüyada da, onun katili uzaklaşırken tek düşünebildiğim, nasıl güzel yürüdüğü oluyordu.

 

Futbol Asla Sadece Futbol Değildir | Hikaye | İki Messi Bir İpte Oynamaz

On beş-on altı yaşlarındaydı. Kaldırımda yatıyordu. Parçalanmış kafasından akan kanlar, iki gün önce yağan kardan arta kalanları kırmızıya boyamıştı.

“Hah,” dedi Olay Yeri İnceleme Şubesi’nden Oktay Komiser, “biz de sizi bekliyorduk.”

Delikanlının cansız bedeninin yanına çömelen Amirim, “Kötü dağıtmışlar kafasını çocuğun,” dedi. “Cinayet silahını bulabildik mi?”

“Beyzbol sopası,” diye cevap verdi Oktay Komiser. “Yüz metre ötede bir evin bahçesine atmışlar.”

“Sol dizinden de darbe almış sanki,” dedi Amirim.

“Adli Tabip de aynı şeyi söyledi, dizinde de kırıklar varmış,” diye cevap verdi Oktay Komiser. “Ailesiyle görüşmek isterseniz minibüse aldım.”

“Siz mi haber verdiniz ailesine?”

“Yok,” dedi Oktay Komiser, “evleri az ötede. Bağırış çağırışı duyunca gelmişler.”

“Çocuğu kim bulmuş?”

“Komşular.”

“Olayı görmüşler mi?”

“Çocuğun sesini duyup koşmuşlar ama kimseyi görememişler.”

“Elimizde sopadan başka bir şey yok mu?”

“Komşular, anası babası derken ortalık allak bullak olmuş. On metre kadar ilerde, duvar dibinde kalmış karların üzerinde kanlı bir ayak izi bulduk, çocuklar kalıbını çıkartıyorlar.”

Minibüse doğru ilerlerken, “Annenin durumu çok kötü,” dedi Oktay Komiser, “ilk yardım ekibi kadına sakinleştirici iğne yapmak zorunda kaldı.”

Amirim minibüsün kapısına elini atmak üzereydi ki Oktay Komiser kolundan tuttu. “Ha,” dedi, “aklıma gelmişken… Adam çocuğun üvey babasıymış. İlk kocası kadın daha çocuğa hamileyken öldürülmüş. Çocuk iki yaşında filanken de bu adamla evlenmiş.”

Emine Demirtuğ alnını öndeki koltuğun arkasına dayamış, sessizce ağlıyordu.

Karısının elinden tutmakta olan Tahir Demirtuğ, “Dershaneden dönüyordu,” dedi, “önümüzdeki sene üniversite sınavlarına girecekti.”

“Olay sırasında siz evde miydiniz?” diye sordu Amirim.

“Evet. Komşuların seslerini duyunca çıktık dışarı.”

“Son zamanlarda sorun yaşadığı birileri var mıydı?”

“Kavgacı bir çocuk değildi Oğuzhan. Bildiğim kadarıyla kimseyle bir sorunu yoktu.”

Belediyede temizlik işçisi olarak çalışıyormuş Tahir. Karısı da evlere temizliğe gidiyormuş.

“Futbol oynardı oğlumuz… Hocası çok umutluydu kendisinden… Büyük futbolcu olacak bu çocuk, milli formayı giyecek birkaç sene içinde, derdi. Ama biz, aman oğlum, topunu oyna ama okulunu da ihmal etme, Allah korusun bu işin sakatlığı da var, elinde bir diploman, mesleğin olun derdik hep. O da spor akademisinde okumayı kafasına koymuştu. Futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlük yapmak istiyordu…” Gözlerindeki yaşları sildi. “Büyük şehrin kahrını oğlumuza iyi bir gelecek sağlayabilmek için çekiyorduk. Emeklilik yaşım çoktan geldi. Köyümüze yerleşip emekli maaşımla geçinebilirdik ama Oğuzhan okusun istedik. Yoksa biz ne diye bu yaşımızda halâ el alemin pisliğini temizleyelim.”

Minibüsten inmiştik ki, mahalle sakinlerinden bir adam yanımıza geldi.

“Birgün bu mahallede birinin başına böyle bir şey geleceği belliydi,” dedi, “defalarca karakola başvurduk ama hiçbir şey yapmadılar.”

“Ne için başvurmuştunuz karakola?” diye sordu Amirim.

“Tinerciler için,” diye cevap verdi adam. “Bir üst sokakta metruk bir bina var, orayı mesken tuttular. Milletin önünü kesip para istiyorlar.”

Karakoldan bir polis memuru önümüze düşüp bizi tinerci çocukların barındığı binaya götürdü. Yıkıntılar arasındaki bir varilin içinde yaktıkları ateşin etrafında ısınmaya çalışan üç-beş çocuk gördük. Birkaç tanesi de eski püskü çaputlara sarılıp duvar diplerine serilmişlerdi.

“Uçmuş bunlar,” dedi Amirim, “ayakta duracak halleri yok.”

Evi göstermek için bizimle birlikte gelen polis memuru, “Alalım mı Amirim?” diye sordu.

“Gerek yok,” diye cevap verdi Amirim, “üstlerini başlarını kontrol edelim yeter.”

Çocukların varla yok arası giysilerini ve ayakkabılarının altlarını kontrol ettik. Bırakın kan lekesini, çoğunun ayakkabısının tabanı bile yoktu.

Arabaya binerken, “Bir şey çalınmamış, çocuğun cüzdanına ve telefonuna dokunulmamış,” dedi Amirim, “bu iş tinerci işi filan değil.”

***

Ertesi sabah Oğuzhan’ın okuluna uğradık. Okul yöneticileri ve öğretmenleri delikanlının örnek bir öğrenci ve insan olduğunu söylediler. Notları iyiydi ve şimdiye kadar disiplinle ilgili herhangi bir sorun yaşamamıştı. Yakın arkadaşlarıyla konuştuk. Arkadaşlarının kimseyle bir sorunu olmadığını söylediler.

Dershaneden de işimize yarayacak bir şey çıkmadı. Oradaki öğretmenleri ve arkadaşları da Oğuzhan’ın ne kadar iyi bir insan olduğunu anlattılar.

Merkeze dönerken, “Herkes tarafından sevilen bir çocukmuş,” dedim.

“Sevmeyen, hatta nefret eden biri varmış,” dedi Amirim. “Çocuğun kafası parçalanmıştı. Böyle bir şeyi ona ancak çok fazla hınç duyan biri yapmış olabilir.”

***

Tahtaya işlediğimiz zaman çizelgesinin üzerinden tekrar geçerken beyzbol sopasının üzerinde iki ayrı kişiye ait parmak izinin bulunduğu haberi geldi. Birisi, karısı ve karısının aşığını öldürerek on yedi yıl hapis yatan Sadullah Polatkan adlı sabıkalıya aitti. Diğeri ise, hırsızlık, kapkaç gibi suçlardan sabıkalı Ramazan Tüzgen’in parmak izleriydi.

Sadullah’ın nüfus bilgilerine girdiğimde Oğuzhan’ın annesiyle kardeş olduklarını öğrendik. Biraz daha kurcalayınca, öldürdüğü karısının aşığının da eniştesi olduğu ortaya çıktı.

“Adamı öldürdüğü yetmemiş, sülalesinin kökünü kazımaya azmetmiş herhalde,” dedi Amirim.

***

Sadullah’ın çalıştırdığı kahvehanede tüm masalar doluydu. Tavla pulları ve okey taşlarının gürültüsüne kallavi küfürler eşlik ediyordu. İçeri girdiğimizi görünce, kapıya yakın masalarda oturanlar ellerindeki sigaraları gizleme telaşına düştüler.

“Dumanları nerenize sokacaksınız acaba?” diye homurdanan Amirim çay ocağına doğru yürüdü. İçerdeki uğultu kesilmiş, tüm gözler üzerimize kilitlenmişti.

Elli-elli beş yaşlarında, beyaz saçlı ve sakallı bir adam, bardakları kuruladığı bezi tezgaha bırakarak, “Hayırdır beyler?” diye sordu.

Adama kimliğini gösteren Amirim, “Sadullah sen misin?” diye sordu.

“Benim,” diye cevap verdi adam.

“Ramazan kim?”

Elinde tepsiyle çay servisi yapmakta olan on sekiz-yirmi yaşlarındaki genci işaret etti Sadullah.

“Bir şey mi vardı Amirim?”

“Bizimle geliyorsunuz.”

Sadullah’ın rengi attı: “Bir yanlışlık olmasın Amirim?”

“Yanlışlık yok,” diye cevap verdi Amirim, “takım kurduk, iki kişi eksik olduğundan maç yapamıyoruz.”

Sadullah şaşkın gözlerle bakakaldı.

“Niye şaşırdın?” dedi Amirim, “sizin de beyzbola meraklı olduğunuzu duyduk.”

***

Sadullah, Oğuzhan’ın öldürüldüğünü öğrendiğinde dondu kaldı.

“Bırak bu şaşırmış numaralarını,” dedi Amirim, “senin beyzbol sopanla öldürülmüş çocuk.”

Sadullah’ın gözlerinde yaşlar birikmişti. “Benim yaptığımı mı düşünüyorsunuz?” dedi.

“Sopanın üzerinde senin ve çırağının parmak izleri vardı.”

“Bunu neden yapayım ki? Yeğenimdi o benim.”

“Bıçakla deştiklerin de karın ve eniştendi.”

Sadullah yalvaran gözlerle baktı. “Yaptığım şeyle övünmüyorum ama o iş başkaydı Amirim. Durup dururken dellenmedim ya. Yatağımda yakaladım ikisini.”

“Kardeşin hiçbir zaman affetmemiş seni. Cezaevinde bir kere bile ziyaretine gelmemiş, çıktıktan sonra da yüzünü görmek istememiş.”

“Suçun kocasında değil karımda olduğunu düşünmüştü çünkü, hala da öyle düşünüyor. ‘Adam olaydı da karısına sahip çıkaydı, dişi köpek kuyruk sallamazsa erkek köpek peşinden gitmez,’ demiş.”

“Sen de kardeşinin bu laflarını hazmedemedin ve…”

“Gözünü seveyim Amirim, hiçbir günahı olmayan sabiden ne isteyeyim. Kardeşimin beni hiçbir zaman affetmeyeceğini anladıktan sonra bir daha semtlerine bile uğramadım.”

“Bırak palavrayı! Gizliden gizliye izliyormuşsun Oğuzhan’ı.”

“Yok Amirim, ne izlemesi. Kahvedeki arkadaşlardan duymuştum amatörde futbol oynadığını. Birkaç kere maçını seyretmeye gittim merakımdan. Ben cezaevine girdiğimde çocuğum yoktu. Artık bu saatten sonra da olacağı yok. Yeğenimi merak etmiştim. Koca delikanlı olduğunu, futbol oynadığını görünce sevindim, mutlu oldum.”

“Dün akşam neredeydin?”

“Kahvedeydim. Gece yarısından önce kapatmayız. Bir kahve dolusu insan var şahitlik edecek.”

“Peki ya Ramazan?”

“O da kahvedeydi. Üstelik sabaha kadar. Evi barkı yok, kahvede yatıp kalkıyor gariban.”

“Belki de ona işlettin cinayeti. Koruyor kolluyor ayağıyla çocuğu kendine vicdanen borçlu hissettirdin, bir iyilik istediğinde o da ikiletmedi.”

“Ben gençliğimi hapislerde harcadım Amirim. Birkaç yıl öncesine kadar Ramazan’ın yolu da yol değildi. Benim yaptığım gibi bir cahillik de o yapmasın, hayatını mahvetmesin diye sahip çıktım çocuğa. Hayatını düzene soktu. Dışarıdan liseyi bitirdi, üniversite sınavlarına hazırlanıyor. Ona böyle bir kötülüğü neden yapayım?”

“Yürüyerek mi gitti lan o sopa Emek’ten Beşevler’e?”

“Bazen müşteri az olduğunda oyun oynayanları izler, sohbet ederim. Böyle zamanlarda çayını kendi alanlar olur. O sırada biri almış olabilir sopayı.”

“Müşteriler arasında daha önceden takıştığın birileri var mı? Bir nedenle sana kin besleyen?”

“Dört yıl oldu cezaevinden çıkalı, o zamandan beri değil birileri ile takışmak, kimseye sesimi bile yükseltmedim.”

Ramazan’ın sorgusundan da bir şey çıkmadı. Her ikisinin de cinayet saatinde kahvede olduklarına tanıklık eden onlarca kişi vardı. Kahvehanede ve Sadullah’ın evinde yaptığımız aramalarda da kanlı giysi ya da ayakkabı bulamadık. Şimdilik ifadelerini imzalatıp serbest bırakmaktan başka yapabileceğimiz bir şey yoktu.

***

Ertesi gün Anıttepe Spor Tesisleri’ne gittiğimizde Oğuzhan’ın takımı Beştepegücü’nün antremanı henüz bitmişti.

“Çocukların morali çok bozuk, o yüzden kısa kestim idmanı,” dedi saçlarını kazıtıp sakalını koyvermiş çakma Guardiola. “Yazık oldu çocuğa. Çok yetenekliydi. Her iki ayağını da kullanabiliyordu ve müthiş bir oyun zekası vardı.”

“Anlaşamadığı birileri var mıydı takım içinde?”

“Oğuzhan uyumlu çocuktu. Takımda sevilirdi ve sözü dinlenirdi. İki ay önce kaptan yaptım kendisini bu yüzden.”

“Kendisine rakip görüp de…”

Çakma Guardiola, sözümü bitirmeme fırsat vermedi.

“Onun rakibi yoktu. Yeteneğini tüm arkadaşlarına kabul ettirmişti. Onu Messi diye çağırırlardı.”

***

Tesislerden çıkarken, “Haklısın, o kadar iyi bir çocukmuş ki, elimizde tek bir şüpheli bile yok,” dedi Amirim.

Arabaya bineceğimiz sırada elinde spor çantası olan eşofmanlı bir genç yanımıza geldi.

“Siz polis misiniz?”

“Evet,” dedi Amirim, “sen kimsin?”

“Ben Oğuzhan’ın arkadaşıyım,” diye cevap verdi genç, “adım Koray.”

“Bize söylemek istediğin bir şey mi vardı Koray?”

Koray tedirgin bir şekilde etrafına baktı. “Size benim söylediğimi kimseye söylemeyeceksiniz ama!”

“Tamam Koray, söz. Nedir bize söyleyeceğin şey?”

Koray’ın gözleri tekrar etrafı taradı. “Bizim takımdan Volkan’dan şüpheleniyorum ben.”

“Oğuzhan’ı sevmez miydi bu Volkan?”

“Hiç sevmezdi. Hoca kaptanlığı ondan alıp Oğuzhan’a verince çıldırdı, antremanda sakatlamaya çalıştı Oğuzhan’ı, kavga ettiler.”

***

Tesislerden ayrılmak üzereyken yakaladık Guardiola’yı.

“Çocuk bunlar Amirim,” dedi. “Her takımda olur böyle ufak tefek sorunlar. Önce kavgaya tutuşurlar, iki saat sonra barışırlar.”

“Kasıtlı olarak sakatlamaya çalışmış bu Volkan Oğuzhan’ı.”

“Bu yüzden kadro dışı bıraktım ben de kendisini. Ertesi gün bütün takımın önünde hem benden hem de Oğuzhan’dan özür diledi, olay tatlıya bağlandı.”

Bağlanmamış da olabilirdi. Volkan antreman bitiminde tesislerden ayrılmış olduğundan kendisiyle konuşamadık.

Hocasından aldığımız adrese gitmek için arabamıza binerken, “Ben bu Volkan’dan kıllandım,” dedim Amirime.

“Çocuğu daha görmedin bile,” dedi.

“Görmeme gerek yok,” dedim, “adı Volkan olup da arıza olmayan futbolcu görmedim bugüne kadar.”

***

Kapıyı kırk yaşlarında, zayıf ve yorgun yüzlü bir kadın açtı. Oğlunun ve kocasının evde olmadığını söyledi. Polis olduğumuzu ve Volkan’la görüşmemiz gerektiğini söylediğimizde arkamızdan gelen telaşlı sesi duyduk: “Oğluma bir şey mi oldu yoksa?”

Volkan’a bir şey olmadığını, sadece bir konu hakkında bilgisine başvurmak istediğimizi söyleyince sakinleşti adam. Bizi içeri davet etti.

Oğuzhan cinayetini araştırdığımızı söyledik. Tahir Kutur, “Duydum,” dedi, “yazık oldu çocuğa.” Günün erken bir saati olmasına karşın nefesi alkol kokuyordu. “İyi bir futbolcu olabilirdi, çok para kazanabilirdi o çocuk,” dedi sigarasını yakarken.

“İzlemiş miydiniz hiç kendisini?” diye sordum.

“Beştepegücü’nün hiçbir maçını kaçırmam,” diye cevap verdi.

“Anlaşırlar mıydı Volkan’la?” diye sordu Amirim.

“Takım dışında pek birlikte takılmazlardı sanırım,” dedi Tahir. “Hiç gelmiş miydi hanım bizim eve Oğuzhan?”

“Yok,” dedi çay servisi yapmakta olan karısı, “gelmemişti.”

Tahir oturmakta olduğu nuh nebiden kalmış çekyatın kapağını açıp yerel bir gazete çıkardı, spor sayfasındaki iki sütunluk fotoğraflı bir haberi gösterdi: “Bakın,” dedi, “çok para kazanacak inşallah benim oğlum.”

Haberde Volkan’ın yetenekleri öyle bir anlatılıyordu ki, söz konusu olan amatör kümeden bir futbolcu mu yoksa Messi miydi anlayamazdınız.

Tahir oğlunu birkaç kez telefonla aradıysa da ulaşamadı. “Gene şarzı bitmiştir,” dedi, “kaç kere de söyledim hergeleye.”

Sabah ifade vermesi için Volkan’ı emniyete getirmesini söyleyerek ayrıldık evden.

“Emriniz olur Amirim,” dedi Tahir, “bizzat kendim getiririm.”

Dışarı çıktığımızda, “Oğuzhan’dan önce takımın yıldızı Volkan’mış anlaşılan,” dedi Amirim. “Gazetede yazılanlara bakılırsa o da hayli yetenekliymiş.”

“Bilemiyorum Amirim,” dedim, “bazı gazetecilerin bu tür çocuklar hakkında anlaşmalı haber yaptıklarını duymuştum.”

Arabanın kapısını açan Amirim, “O da neymiş öyle?” diye sordu.

“Amatör gençlerin haberini yapıp parlatıyorlar, kulüplere öneriyorlar, çocuk da profesyonel sözleşme yapınca transfer parasının bir kısmına konuyorlarmış.”

Arabayı hareket ettiren Amirim, “Deme ya, biz de o futbolcuları izlerken, ‘Niye almışlar bu kazmayı,’ diye şaşırıyoruz.

***

Volkan reşit olmadığı için Çocuk Şube’de bir pedagog gözetiminde ifadesini almamız gerekiyordu. Dokuzu biraz geçe babasıyla beraber geldi. Yaşına göre daha büyük gösteriyordu. Uyanık bir çocuk olduğu belliydi, gözleri fel fecir okuyordu. İleride başarılı bir futbolcu olur da İstanbul takımlarından birine kapağı atarsa yeşil sahalardan daha fazla gece kulüplerinde boy gösterecek bir havası vardı.

Oğuzhan’la kavga ettiklerini saklama gereği duymadı. “Hatalı olan bendim,” dedi, “Oğuzhan takıma benden sonra gelmişti, hoca kaptanlığı ona verince bozuldum. Antremanda kendisine sert girdim, yumruklaştık. Hoca da beni takımdan kovdu. Üzüntümden sabaha kadar uyuyamadım. Ertesi gün gidip hocamdan özür diledim. O da tekrar takıma dönebilmem için tüm takımın önünde Oğuzhan’dan da özür dilemem gerektiğini söyledi.”

Çocuğun tavırları bana samimi gelmişti.

“İki gün önce akşam sekizde neredeydin?” diye sordu Amirim.

Volkan hiç düşünmedi: “İnternet kafede oyun oynuyordum arkadaşlarla.”

Bu iddiasını kamera kayıtlarından kontrol edebilirdik.

Amirim bana döndü: “Senin bir sorun var mı?”

Olumsuz anlamda başımı salladım.

O ana kadar masanın öbür ucundaki sandalyede sesini çıkarmadan oturmakta olan Tahir ayağa kalktı: “Tamam mı? Artık gidebilir miyiz Amirim?”

“Tabii,” dedi Amirim, “eğer Volkan’ın ayakkabısındaki kan lekesi Oğuzhan’ın kanıyla uyuşmazsa gidebilirsiniz.”

Odadaki herkes gibi Volkan da şaşkınlıkla ayakkabılarına bakıyordu. Korkudan açılmış gözlerini Tahir’e çevirdi: “Baba!”

***

“O Oğuzhan denen çocuk geldikten sonra oğlumun takımda eski havası kalmamıştı. Hocası olacak şerefsiz de kaptanlığı Oğuzhan’a verince moralim bozuldu. Birgün 1. lig takımlarından birinin yardımcı hocalarının Volkan’ı izlemek için Beştepegücü’nün maçına gelecekleri haberi geldi. Nihayet talihimiz dönüyordu. Volkan profesyonel sözleşme yaptığı taktirde artık yolu açılacaktı. Maçın ardından, ekibin Volkan’ı değil de Oğuzhan’ı beğendiği konuşulmaya başlandı. Yıllardır karda kışta bu çocuğu idmanlara taşıyıp durmuştum. Tam artık emeklerimin karşılığını almaya yaklaştığım bir sırada ortaya bu Oğuzhan denen oğlan çıkmıştı. Kimdir, neyin nesidir diye soruşturunca bizim kahveci Sadullah’ın yeğeni olduğunu öğrendim.”

“Sadullah’ın cinayetten sabıkası da vardı. Sen de fırsatı ganimet bildin, suçu üzerine yıkarım diye düşündün.”

“Ailemin geleceği söz konusuydu. Volkan benim ve kardeşlerinin hayatını kurtaracak bir projeydi. Bu çocuğun iyi bir futbolcu olması için yıllarımı vermiştim. Bu bok çukurundan çıkabilmemiz için tek umudumdu.

Bir akşam metroda rastladım Oğuzhan’a. Arkadaşlarıyla konuşmalarından dershaneden döndüklerini anladım. ‘Cumaya görüşürüz,’ diyerek Beşevler durağında indi. Ben de arkasından inip takip ettim ve nerede oturduğunu öğrendim.

Cuma günü kahveye uğrayıp Sadullah’ın tezgah altında tuttuğu sopayı kimseye çaktırmadan aldım, paltomun altına gizleyerek dışarı çıktım.”

“Beşevler durağında Oğuzhan’ın metrodan inmesini beklemeye başladın. Sonra da evlerinin bulunduğu sokağa kadar izleyip çocuğun kafasını patlattın.”

“Yemin ederim Amirim, niyetim öldürmek değildi… Dizinden yaralayıp futbol hayatını bitirmeyi düşünüyordum. Ama çocuk dizine darbeyi aldıktan sonra düşerken eliyle beni tanımaması için yüzüme sardığım atkıya asıldı. Beni tanımıştı.”

“Sağ kaldığı taktirde yıllarca emek verdiğin projen çöpe gidecekti.”

Tahir gözlerini masanın üzerinde birleştirmiş olduğu ellerine dikti: “Nereden bilebilirdim benim salak oğlumun kömürlüğe sakladığım ayakkabıları giyip de ortalarda dolanacağını!”

İfadesini imzalatıp Tahir’i savcılığa sevk ettik. Volkan’ın babasının işlediği cinayetten haberi yoktu. Annesi odun getirmesi için kömürlüğe göndermiş, o da bir köşeye atılmış ayakkabıları görünce, “Babam neden attı ki yepyeni ayakkabıları, daha giyilir bunlar,” diye düşünerek ayağına geçirmişti.

Ahmak Yarası (Beni Tek Çek)

Yaz mevsiminin boğucu sıcağı, İstanbul’un nemli havası ile akşamları da çekilmez bir hal alıyordu. Yapış yapış tenler, terden dolayı kıyafetlerde oluşan beyaz lekeler… Emre, yazdan nefret ediyordu.

Meslek içi eğitim gereği, Antalya’da lüks bir otelde “Cinayet ve Toplum” konulu konferansta, eğitmen olarak görevlendirilmişti Efe. Emre’nin büroya atanması, kariyerinde bir sekte yaşatmamıştı genç memura. İstanbul Asayiş Şube Müdürlüğü bünyesindeki başarıları, Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Daire Başkanlığı tarafından fark edilmiş ve ülke genelinde cinayet büroda görevlendirilen personelin bilgilendirilmesinde “eğitmen” olarak atanmıştı. Her sene yapılan seminerler gibi bu sene de meslektaşları ile tecrübelerini ve donanımını paylaşmak üzere Antalya’daydı Efe.

Cumartesi mesaisinin durgunluğu ile günü bitirme planı yaparken Emre, Gülşah’ın birlikte vakit geçirme teklifini reddedemedi. Şehit kızına karşı –hatta tüm dostlarına karşı-  bir mahcubiyet hissediyordu. Henüz çocukken hayatını kaybeden babasının ölümünden dahi kendini sorumlu tutuyor, sevdiklerine yetemeyecek olma korkusu yüreğini parçalıyordu. Hasta Şehir vakasında tanıştıkları ve birlikte çalışmaya başladıkları dönemde Gülşah’ın hikâyesini dinlemiş, dinledikçe kahrolmuş ve kurtuluşu kendi hikâyesini saklamakta bulmuştu. Kaçıyordu ve kaçtıkça yaşadığını sanıyordu.

Babasının vefatı ile doğmadan kaybettiği kardeşinin arından, hayatında bir tek annesi kalmıştı Gülşah’ın. Küçük yaşta, çocuk yaşta annesine kocalık, evine reislik yaparak büyümüştü. Akli dengesini yitiren annesinin bir bakıcıya; şefkatli bir bakıcıya ihtiyacı vardı ve bu Gülşah’tı.

 

***

 

Kadıköy sahilinde kayalıklara oturduklarında saat gece yarısını çoktan geçmişti. Kendini uzun zamandır en huzurlu hissettiği yer olan Emre’nin yanındaydı Gülşah ve bu hissin sebebini ne kendine ne de dev adama açıklayamıyordu. Çalmaya başlayan telefonu için Evrenin bir mesajı olmalı! diye düşündü. Tanrım, sen kimin tarafındasın?

Telefonunu eline aldığında ekranda Fuat Komiser’in adını görünce şaşırdı. Titreyen kutuyu Emre’ye gösterdi ve cevapladı.

Konuşmasını bitirdiğinde tekrar arkadaşı ile göz göze geldi. Bakışlarında bir ifade göremedi.

“Bu adam seni gerçekten sevmiyor Emre! Efe yokken bir konu olduğunda seni arar diye düşünmüştüm ama bu defa da beni aradı. Üsküdar’da bir fotoğrafçı evinde öldürülmüş. Sanırım gitmemiz gerek.”

Derin bir iç çekti Emre. Güzel mesai arkadaşı bir cevap beklese de karşılık vermedi. Oturduğu kayalıkta ayağa kalktı ve elini Gülşah’a uzatarak onun da kalkmasına yardım etti. Emre de Komiser Fuat’ı sevmiyordu.

 

***

 

Selami Ali Efendi Caddesi üzerindeki ara sokaklarda bir süre dolaştıktan sonra cinayetin işlendiği apartmanı buldu iki memur. Bölgeye intikal eden meslektaşlarına kendilerini tanıtma seremonisini her defasında Efe yapardı. Bu gece için bu görevi, Emre üstlendi. Üniformalı meslektaşlarına kendilerini tanıtarak üç katlı binanın giriş kapısından içeri girdiler.

Olayın yaşandığı daire, binanın en üst katında çatı dubleksi bir yapıya sahipti.  Dairenin alt katında boş boş dikilen meslektaşlarına selam vererek önce Emre ardından da Gülşah girdi içeri. Bir oda ve bir mutfağın bulunduğu kata hızlıca göz attıktan sonra üst kata çıkan merdivenleri tırmandılar.

Basamaklardan yukarı çıktıkça kararmaya başlayınca daire, telefonlarının ışıklarını açarak devam ettiler. Bu katta da iki oda vardı. İlk girdikleri odada kendilerini, yatağa bağlanmış çıplak bir erkek cesedi karşıladı. Tüm pencereleri kalın, siyah stor perdeler ile kapatılmış odanın duvarındaki lamba anahtarına basarak karanlığı ışığa kavuşturdu Emre.

Beyaz ışıkla birlikte aydınlanan odanın bir fotoğraf stüdyosuna dönüştürüldüğünü anlamakta gecikmediler. Cesede yaklaşan Emre, ortağına döndü.

“Bu çocuğu tanıyorum. Bir keresinde grupları ile birlikte fotoğraf gezisine katılmıştım. Yanılmıyorsam adı Cihan’dı.”

“Aaa!” dedi Gülşah heyecanla.

Bileklerinden, metal yatak başına bağlanmış cesede eğildi Emre. Kesilen boğazından akan kan, beyaz, saten çarşafı kırmızıya bulamıştı. Arkadaşına:

“Aşağıya inip ihbarcıyı öğrenir misin Gülşah? Ben de odaya bir göz atayım.”

Arkadaşını bilgi edinmesi için alt kata gönderdikten sonra cinayet adresini incelemeye koyuldu Emre. Yatağın sol tarafında bir paraflaş duruyordu. Kapı hizasındaki beyaz masanın üzerinde çeşitli kamera lensleri, lens filtreleri, hafıza kartları ve daha birçok fotoğrafçılık aksesuarları vardı. Siyaha boyanmış duvarlar, kalın kumaş ve yine siyah renkteki perdeler ve yatağın ayak ucu tarafında kalan duvara asılı fon perdeler, bu odanın profesyonel bir stüdyo olarak kullanıldığını gösteriyordu.

Bir zamanlar merak saldığı fotoğrafçılık sanatına uzun süredir uzak kaldığını anımsadı Emre. Maktul ile de bu hobisini geliştirmek istediği dönemlerde kısmen de olsa tanışmışlardı. Cihan’ın yeteneklerinden haberdardı ve belki de ilk defa bir kurban için üzüldüğünü hissetti. Sahipsiz kalan fotoğrafçılık aksesuarları, yerini dahi unuttuğu kamerasını özlemesine sebep oldu. İçinde dolaşan arzudan dolayı küçük bir tedirginlik yaşadı ve işine konsantre olmaya çalıştı.

Odanın içindeki eşyalara dikkat ederek, bir ihtimal cinayet silahını bulabilmek umuduyla etrafına bakındı. Kuşkusuz cinayet kesici bir aletle gerçekleşmişti ve kurbanın boğazındaki yaranın biçimli oluşu bu aletin keskin bir bıçak olabileceği şüphesi uyandırıyordu. Görünürde bir bıçak olmadığına göre olay yeri inceleme ekibinin toplayacağı deliller ile hareket etmeleri gerekecekti.

Merdivenlerden gelen ayak sesleri ile kapıya doğru döndü. Az sonra ekip arkadaşı Gülşah geldi yanına.

“Evet! Kurban Cihan Çakal. İhbarcı ise sevgilisi olduğunu söyleyen bir genç kız. İsmi Beyza Çelik. Arkadaşlar ekip aracına bindirmişler sakinleşmesi için. Sağlık ekibi de burada. Ben de alt kata çağırdım, belki konuşmak istersin.”

Dudaklarını bükerek, güzel mesai arkadaşına kapıyı işaret etti. Merdivenlerden inerek, ihbarcı genç kızın bulunduğu odaya girdiler.

Beyza, ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözleri ve darma dağınık saçları ile bir koltuğun üstünde gömülmüş gibi oturuyordu. Aldığı sakinleştiriciler ağlamasını dindirdiyse de bedenindeki sarsıntılar devam ediyordu. Emre’nin ikinci defa ismini tekrar etmesi ile ancak kendini toplayabildi.

“Beyza Hanım, başınız sağ olsun. Bize neler olduğunu anlatır mısınız?”

Üzgün kız, boşluğa bakar gibi daldı iri kıyım adamın siluetinde. Ağlayacak gibi oldu ancak toparlandı.

“Yarın fotoğraf grubumuz ile çekim yapacaktık. Cihan yeni ekipmanlar almıştı ve bunları topluluktan önce kendi denemek istiyordu. Kadıköy’de bir barda çalışıyorum ben de. İş çıkışı gelecektim ve model çekimleri yapacaktık. Kendi anahtarım ile girdim içeri. Seslendim…”

Sustu birden genç kız. Yutkundu. Ağlamaya başladığında Gülşah, hemcinsinin yanına giderek omuzlarına sarıldı. Bir kriz eşiğine dayanan ağlaması kuvvetlenince, kapıdaki sağlık görevlilerini çağırdı ekip amiri. Gelen görevliler ile genç kızı odada bırakıp tekrar üst kata çıktılar Gülşah ile.

Emre kapının kasasına yaslanmış, stüdyo odayı incelemeye başladı. Daha çok, düşünüyordu. Güzel polis ise eline taktığı plastik eldivenler ile odadaki eşyaları kurcalıyordu. Yatağın çaprazında, üç ayak üstüne kurulu makinenin başına geçti.

“Emre! Sen bu makinenin nasıl kullanıldığını biliyor musun?”

Arkadaşının sorusu ile bakışlarını kameraya çevirdi dev adam.

“Bu cihazın markası Nikon. Ben Canon kullanıcısıyım. Fakat mantıkları aynı tabi. Ara yüzleri farklı sadece.”

“Nasıl açılıyor peki bu alet?”

Güldü Emre.

“On-Off düğmesi ile tabi ki Gülşah!”

Arkadaşının tarifi ile genç polis de tutamadı kendini.

“Ne kadar büyük bir objektifi var bunun?”

Emre, makine üzerindeki lense baktı.

“70-200 mm. F2.8 değerinde bir zoom lens bu. Dar açıda ancak keskin görüntüler verir. Senin maaşının yaklaşık üç katı fiyatı var, haberin olsun.”

Fiyat aralığını duyduğunda küçük bir tedirginlik yaşadı Gülşah.

“Durum için ne diyorsun peki?”

“Beyza biraz daha toparlasın bakalım kendini. İşimize yarayacak bir şeyler duyacağımızı sanmıyorum gerçi. Olay yeri gelsin de parmak izi, DNA vs. ne gerekiyorsa örnek toplasınlar.” diyerek cevapladı arkadaşını Emre.

“Nasıl fotoğraf çekiyoruz peki bununla?”

“Gözünle bakman gereken bir vizör var. Lens kapağı açık ise deklanşöre önce yarım basıp netlersin görüntüyü. Sonra da tam basıp çekimi gerçekleştirirsin.”

Arkadaşının tarif ettiği şekilde vizöre dayadı gözünü Gülşah.  Rahatsız olmuş gibi geri çekildi hızla.

“Cesedin dibine kadar soktu beni makine!”

Gülşah’ın acemi merakına bir kez daha güldü Emre.

“Yakınlaştırma yeteneği olan bir lens takılı üzerinde. Haliyle önündeki objeyi bu mesafede yanına kadar getirir.”

Şefinin söylediklerine bir anlam vermeye çalışıyor gibi kaşlarını çattı. Birden, heyecanla doğruldu kameranın üzerinden.

“Aaa! Neden galeriye bakmıyoruz Emre? Belki işimize yarar görüntüler vardır?”

Tüm günü birlikte geçirdiği arkadaşının heyecanlı sunumu, Emre’yi etkilememişti. Soğuk bir sesle cevap verdi.

“Katilin kendini fotoğrafladığını düşünmüyorsun herhalde, değil mi?”  Sesli bir şekilde nefesini verdi. Sıkılmış gibiydi. “Yan yatmış üçgen resmi olan düğmeye basarak bakabilirsin galeriye.”

Emre fikrini beğenmese de bastı düğmeye Gülşah. Arkadaşının dediği doğruydu. Cinayete dair bir görüntü yoktu. Biri aydınlık, diğeri karanlık şekilde aynı açından çekilmiş iki yatak fotoğrafı vardı ve ikisinde de kurban yatak üzerinde değildi. Sonra tekrar vizörden baktı. Galeriyi açtı, vizörden baktı.

“Emre! Oradan saf gibi görünüyor olabilirim ama kayıtlı görüntüler çok daha geniş duruyor. Ancak göz deliğinden baktığımda çok daha dar görünüyor yatak. Bu nasıl oluyor?”

Yaslandığı kapıdan ayrıldı Emre. Merdivenlere yöneldi. Bir hayli sıkılmıştı. Kafasında kurguladığı hiçbir senaryoda katili bulamıyordu.

“Göz deliğinin adına vizör. Fotoğraflar da başka bir lens, geniş açılı lens ile çekilmiştir Gülşah. Bu sebeple açılar farklı görünüyor.”

Emre’nin gerginliğini fark edince, Gülşah da arkadaşının peşinden indi. Tekrar Beyza’nın bulunduğu odadaydılar.

“Kendini nasıl hissediyorsun Beyza? Konuşabilecek misin?” diye sordu Emre. O sırada olay yeri inceleme personeli daireye giriş yaptı. Gülşah, meslektaşlarına olay mahallini işaret ederek acılı kızın yanına oturdu.

“Evet!”

“Cihan’ın düşmanı var mıydı? Bunu kim yapmış olabilir sence?”

Gülşah’ın omzuna yaslandı genç kız. Burnunu çekti.

“Düşmanı yoktu. Çok iyi biridir Cihan. Fakat grupta Şaban diye bir çocuk var. İkisi arasında anlamsız bir rekabet sürüyordu. Arkasından birkaç defa atıp tuttuğu dedikodularını duymuştuk, o kadar.”

“Yarın o da gelecek mi çekime?”

“Evet. Yarın baya bir kişi gelecekti.”

“Peki, sen kimseye bir bilgi verdin mi yaşananlarla ilgili olarak?”

“Hayır! Hemen polisi aradım.”

Sakallarını iri parmakları arasına aldı Emre. Düşünüyor gibiydi.

“Peki, hangi aksesuarları yeni almıştı Cihan?”

“Ayaklı flaş, perdeler ve bir lens almıştı.”

“Anlıyorum!” dedi. “Tamam Beyza, sen bu gece sağlık ekiplerinin kontrolünde kalmalısın. Senden ricam, kimseye yaşananlardan bahsetme. Kimseye! Anlaştık mı?”

“Olur!” dedi çaresizce Beyza. Bakışları, üzerinde gezen arkadaşını yanına çağırdı Emre. Birlikte dışarı çıktılar ve sağlık görevlilerinden genç kızın yanına geçmelerini rica etti Emre.

“Ne yapıyoruz Emre?”

Parmakları yeniden sakallarında seyre koyuldu Emre’nin.

“Bir deneme atışı yapacağız Gülşah. Yarın herkesten önce burada olacağız. Gitmeden önce olay yeri ile konuşmam gerek!”

 

***

 

Sabah herkesten önce maktul Cihan’ın evindeydi iki cinayet büro personeli. Toplantı tamamlanmış ve etkinliğe katılacak tüm fotoğrafçılar, önceki gece Beyza’nın bulunduğu odada şaşkınlıkla bekliyorlardı. Sessizlik ve korkunun hakim olduğu odadakiler, yaşananlardan habersizlerdi. Açısını, odadaki beş kişiyi de görebilecek şekilde ayarladıktan sonra sunuma geçti Emre. Fotoğrafçılar arasında kendini tanıyan kimsenin çıkmamasını fark edince durakladı. Gülşah da meraklılar arasındaki yerini çoktan almıştı.

“Arkadaşlar, ben cinayet büroda görevli Komiser Yardımcısı Emre! Bu evin sahibi Cihan, dün gece bir cinayete kurban edilerek, hayatını kaybetti.”

Bir anda odayı şaşkınlık uğultuları kapladı. Şok etkisine izin veren Emre, insanları izliyordu. Bir süre sonra tekrar konuşmaya başladı.

“Lütfen! Lütfen sessiz olun. Arkadaşınızın katilini bulabilmek için bildiklerinize ihtiyacımız var. Birazdan mutfağa gideceğim ve siz de sıra ile gelip sorularıma cevap vereceksiniz. Lütfen bize yardımcı olun ve dışarıda bekleyen polis ekibine ihtiyacımız olmasın.”

Emre, arkadaşını da yanına alarak dairenin mutfağına yöneldi. İçeri girmeden bir isim geldi arkalarından. Bölmedeki tek sandalyeyi işaret ederek, konuğuna oturmasını işaret etti Emre.

“Buyurun, sizi dinliyoruz.”

Plastik sandalyeye oturdu genç adam. Yirmili yaşların başında, esmer ve güzel yüzlü biriydi.

“Ben Şaban Gülhanoğlu. İlk ben gelmek istedim çünkü muhtemelen içerideki herkes, katil olarak beni gösterecektir. Fakat bu gerçek değil! Cihan’ı ben öldürmedim.”

“Neden?”

“Çünkü Cihan ile rakiptik. Ancak bu rekabet sadece fotoğrafçılık içindi. Ben öldürmedim Cihan’ı.”

“Yani içeridekilere göre bu zavallıyı öldürmen için bir sebebin vardı. Onlar rekabetinizi farklı yorumluyorlar. Doğru mu anladım? Peki ama neden? Beşiktaş ile Fenerbahçe de rakiptir ama hiçbir futbolcunun birbirini öldüreceğini söyleyemez kimse. Abartı bir benzetme oldu ama sence de öyle değil mi?”

“Aslında birkaç defa aramızın büyük anlamda açılmasına sebep olan olaylar yaşadık. Bir telefon markası, yeni çıkan modelinin reklamı için çok takipçisi olan fotoğrafçı arıyordu. Benim daha çok takipçim olmasına ve ön anlaşma yapmamıza rağmen onlar, Cihan’ı seçmişlerdi. Daha sonra öğrendim ki Cihan onlarla irtibata geçmiş ve telefonu kendi almış.”

“Sonra?”

“Kavga ettik!”

“Sonra?”

Yutkundu Şaban.

“Şey… Dün bana telefonu verdi.”

Gülşah, heyecanla Emre’ye baktı.

“Bizden buna inanmamızı mı bekliyorsun?”

Titremeye başladı Şaban. Bir şey diyecek olduysa da susturdu Emre.

“Tamam! Sen içeri geçebilirsin. Başka arkadaşın gelsin, sen içeri geç.”

Denilene itaat ederek kalktı sandalyeden Şaban. Gözlerini ovuşturarak kattaki tek odaya gitti. Gülşah:

“Ne bekliyoruz Emre?”

Komiser yardımcısı cevap veremeden içeriden bağrışma sesleri yükseldi. Koşarak fotoğrafçıların bulunduğu odaya girdi ikili. İki kişi Şaban’ı aralarına almış küfürler saçarak tekmeliyorlardı. Dev adam, iki fotoğrafçıyı da sırası ile kucaklayarak savurdu. Yüksek sesle:

“Buranın ağası da benim, paşası da benim! Bir daha böyle bir halt yemeye kalkarsanız, sizi kimse alamaz elimden, haberiniz olsun!”

Emre, alnına dolan ter damlalarını silerken, mesaj ulaşmıştı adresine. Olay çıkaranlardan birine parmağıyla kapıyı işaret etti. Peşinden, Gülşah ile birlikte mutfağa girdiler.

“Otur!” komutu ile sandalyeye çöktü adam. “Sen kimsin?”

“Vedat adım. Vedat Durmaz.”

“Niye saldırdın lan çocuğa? Hüküm koyucu sen isen, biz kimiz oğlum bu memlekette?”

Emre’nin sesi diğer odadakilere kadar ulaşıyordu. Küçük boğuşma sıcak hava ile birleşmiş ve terlemişti. Terlemekten nefret ederdi.

“Adam katil abi! Cihan ile sürekli atışıyorlardı. Adamı öldürüp telefonunu da çalmış şerefsiz! Biri Nikoncu, diğeri Canoncu! Makine seçimlerinde bile…”

“Kes!” diyerek girdi araya Emre. “Gel benimle!”

Mutfaktan çıkarken dev adam, Gülşah kaçırdığı ayrıntıyı düşünüyordu. Daha sonra o da çıktı mutfaktan.

Salona geldiklerinde herkes ayağa kalkarak hazır ol vaziyetine geçtiler. Öyle ki Şaban, burnundan akan kanı silmeye dahi cesaret edememişti.

“Herkes ekipmanları ile mi geldi buraya?”

Cılız sesler yankılandı sırası ile. “Evet.” “Ee.. Evet!”

“Tamam!” dedi Emre. “Herkes çantasını, ıvırını zıvırını alsın. Yan yana tek sıra dizilin önüme ve malzemelerinizi çıkarın.”

Telaş kapladı odanın içini. Emri yerine getirmek için yarışa giren fotoğrafçılar kısa sürede denileni yapmış, malzemelerinin başına geçmişlerdi. Sağ baştan başladı Emre.

“Kimsin sen?”

“Deniz Sedef.”

Deniz, bakışları önündeki aksesuarlarında, şaşkınlık ve tedirginlik içinde bekliyordu. Böylesi bir sorgu anını ilk defa yaşayan fotoğrafçılar, arkadaşlarının ölüm haberini sindirememişken bir de cinayet ile suçlanıyorlardı. Emre’nin aklından geçenlerden habersiz, aksesuarlarının arkasında dikiliyorlardı.

“Say!” dedi Emre, önünde durduğu adama.

“Anlamadım komiserim.” Deniz’in sesi, titrek çıkmıştı.

“Kardeşim! Önündeki malzemeleri, özelliklerine göre say teker teker.”

Komutu uygulamaya başladı Deniz.

“Nikon D7200 kamera, Nikon 17-55 mm F2.8 ve Nikon 18-300 lensler. Bir de bu lenslere ait filtreler. Yedek hafıza kartları.”

Bir şey söylemeden yandaki adamın karşısına geçti Emre.

“Sen kimsin?”

“Osman Türkoğlu.”

“Say malzemelerini.”

“Canon 70D kameram var. Bir de Sigma 17-50 mm F2.8 lensim. Buna ait ND filtre ve yedek hafıza kartı ile batarya.”

Vedat’ın önüne geçti.

“Söyle!”

Hala öfkeli olan Vedat, Şaban’a öfkeli bir bakış attı.

“Komiserim, katil bu adam! Neden anlamak istemiyorsunuz? Bunu anlamak çok mu zor?”

Karşısında agresif tavırlara bürünen adamı, yakasından yakaladı Emre. Kendinden on beş cm kadar kısa olan adamı, kendine doğru çekti.

“Ahmak yarası nedir, bilir misin? İşi bilmez avcı, tüfeğinin üstündeki dürbünden nişan alırken gözünü iyice yaklaştırır nişangâha. Ahmak adam, tüfeğin geri tepmesini hesaba katmaz ve basar tetiğe. Dürbünün halkası, gözünün etrafına yara yapar. Sence şair burada, neyi anlatmak istiyor?”

Ter damlacıkları suratında, yer çekimi istikametinde harekete geçmişken öfkeli nefesini üfledi Vedat’ın suratına. Ağır ağır kendinden uzaklaştırdı ve parmak uçları üzerinde asılı kalan adamı tekrar tabanlarının üstüne bıraktı. Malzemelerine göz attı. Nikon D7100 body, Nikon 35 mm F1.4 ve Sigma 18 250 mm olmak üzere iki adet lens duruyordu Vedat’ın önünde.

Burnundan akan kanı, omzuna silmekle meşgul olan Şaban’ın önüne geçti Emre.

“Anlat!”

“Canon 5D Mark II body. Canon 24-70 mm f2.8 lens. Yedek batarya. Başka malzemem yok.”

Çatık kaşlarını boynu bükük adama doğrulttu. Çenesini parmak ucu ile tutup, başını kaldırdı.

“Bir de Cihan’a ait telefon!”

Son adamın önüne geçti. Vedat ile birlikte Şaban’a saldıran diğer kişiydi bu fotoğrafçı.

“Sence de katil, Şaban mı?”

Emre ile göz göze gelmekten sakınarak, sola çevirdiği başı ile “Evet komiserim.” dedi.

“Belki de katil sensin ve Vedat, Şaban’a yüklenince suçu atacak bir hedef belirledin kendine. Belki de Cihan’ın, telefonunu Şaban’a verdiğini bilen tek kişi sendin ve biz içerideyken arkadaşlarını Şaban konusunda ikna ettin. Bu senaryo mümkün mü sence?”

Emre, konuşmasını sürdürürken sıralı şekilde duran adamları incelemeyi ihmal etmemişti.

“Peki ben neden öldüreyim Cihan’ı? Ne çıkarım var bu işten?”

Emre, önündeki adama cevap vermeden güçlü elleri ile ağır ağır alkış tutmaya başladı. Odada yankılanan tok sesler herkeste bir şaşkınlık yaratmıştı. Durumu kavramaya çalışan fotoğrafçılar ve Gülşah, son sözlerin sahibine bakıyorlardı.

“Kim sigara içiyor?” diye sordu Emre. Gülşah, sigara ile ilgili bir delili gözden kaçırmış olabileceği düşüncesi ile gözlerini kıstı. Korkak hareketlerle elini kaldıran Osman, “Ben!” dedi.

“Bir tane rica edebilir miyim?”

İki seri adım ile önündeki malzemelerin üzerinden atlayarak sakallı adamın yanına geldi Osman. Paketini uzatıp, Emre’nin sigarasını yaktı ve tekrar yerine geçti.

Kaçırdığı detayın sigara olmadığını o an anladı Gülşah. Emre, final seremonisi için hazırlanıyordu. Sigarasında bir nefes alıp, alnına biriken teri elinin tersi ile sildi. Gülşah’a baktı.

“Gece, Cihan’ın kamerasının vizöründen baktıktan sonra ne demiştin, hatırlıyor musun Gülşah?”

“Evet!” diyerek atıldı güzel memur. “Beni Cihan’ın içine kadar yaklaştırdı gibi bir şey söylemiştim.”

“Aynen!” dedi Emre. “Çünkü bodye takılı olan 70-200 mm’lik bir zoom lensti. Fakat cihazda son çekilen iki adet fotoğraf, daha geniş açılı bir lens ile çekilmişti. Değil mi Gülşah?”

Cevap vermekte zorlanır gibi afalladı bir süre Gülşah. Odadaki herkesin bakışları üzerine yönelmişti.

“Yani, teknik terimleri bilmiyorum ama fotoğrafta, vizörden gördüğüme oranla daha çok alan görünüyordu.”

“Evet!” diyerek bağırdı Emre. “Dün gece katil, buradan bir şey çaldı. Fakat bu telefon değil, bir lensti. Beyza’nın bahsettiği yeni lensi… Pahalı bir lensi!”

Devam etti.

“Cihan’ın yeni aksesuarlarını önceden görmek isteyen katil, dün akşam buradaydı. Perdeler, paraflaş ve lens! Cihan’ın yeni objektifi kendi kamerasında takılıydı ve ilk önce para flaşı makinesine tanımlamaya çalışıyordu. Bu sırada iki deneme çekimi yapılmış oluyordu.”

Sigarasını ciğerlerine kadar çekti. Yoğun nikotinin kısa süreli baş döndürücü hissini yaşadı.

“Bilirsiniz. Makineler her fotoğraf karesini hafıza kartına yazarken bir de kimlik çıkartır. Hangi makine ile hangi değerlerle ve hangi lens ile çekildiğini de kaydederler. Yani bize, Nikon ile uyumlu, 70 mm’den daha geniş açıda lens lazım. Cihan’ın katledilmesine değecek değerde bir lens…”

Derin nefes çekti ve devam etti.

“Deniz ve Vedat’ın ekipmanları bize iki hedef gösteriyor. Deniz’in 17-50 mm’si ile Vedat’ın 35 mm’si. Gerçi, kriminal inceleme sonrası çekilen fotoğrafın hangi lens marifeti ile işlendiği ortaya çıkacaktır, gerekli personele gerekli bilgiyi altını çizerek verdim ancak ben, aranızdaki katili buldum.”

Mırıldanmalar başlayınca sesini yükselterek devam etti Emre.

“Bir tutarsızlık var Deniz ve Vedat’ın tüm malzemeleri arasında. Deniz, sıkı bir Nikon kullanıcısı ve kamerası gibi lenslerini de Nikon seçmiş. Bütçe meselesi bu. Ancak Vedat’ın önünde duran 35 mm lens, buradaki en pahalı malzeme. Bir yanda piyasaya daha uygun fiyatlı lensler süren Sigma, diğer yanda ise buradaki her aksesuardan daha pahalı olan Nikon 35 mm lens.”

Vedat’a karşı saldırgan hamleler başlayacaktı ki bağırarak araya girdi Emre.

“Sakın!” Şişirdiği pazularını sergiledi ve devam etti.

“Katilimiz, Vedat! Cihan’ın yeni aldığı oyuncaklarını görmeye gelen Vedat, nefsine yenik düştü ve arkadaşını öldürdü. Hayalini kurduğu ve günümüz fiyatı sanıyorum ki on bin liranın üzerinde olan lensi de yanında götürdü. Öldürdüğü arkadaşının kamerasına ise eline geçen ilk lens olan 70-200 mm’lik lensi taktı. Şaban ile Cihan arasındaki telefon krizinden de haberdar olan Vedat, senaryosu hazır sanıyordu. Cinayet için bir hırsızlık bahanesi! Ertesi gün, yani bugün ise hiçbir şey olmamış gibi buraya gelecek ve oyununa devam edecekti. ‘Beni tek çek!’ dememişti belki katil ancak bir iz bırakmıştı kameraya takılı olan kartta. Ahmak yarasını hatırladınız mı?”

 

***

 

İşlediği cinayeti itiraf eden Vedat, nöbetçi savcı tarafından tutuklanarak cezaevine gönderildi. Ertesi gün büroda oturan ikilinin keyfi yerindeydi.

“Gülşah! Eğer cinayet gecesi makineyi kurcalamasaydın, asla bu iş çözülemezdi. Merak, bu defa bizi gerçeğe götürdü.”

Avcı Hikayesi

Şeytan da bir melek ne de olsa. Ben de birçok insan gibi bir adem olmama rağmen bana verilen görevi yerine getirerek, seçilmişliğimin sorumluluğunu yerine getiriyorum. Bu kimilerine göre cinayet bana göre ise sorumluluk…

Bu gece ava çıkmak için her şey sanki bana hizmet ediyor. Hava oldukça kasvetli ve gök gürültüleri eşliğinde tüm dehşetini bu kirli dünyanın üzerine yağmur olarak bırakıyor, ben ise tam da bu havalarda avlanmayı daha heyecanlı buluyorum. Tanrı’nın bana verdiği kutsal görevi yerine getirmek için yıllardır uğraşıyorum. O beni seçti. Beni tüm diğer insanlardan üstün tutuyor. Ben de onun için her şeyi yapıyorum. Verdiği görev ne olursa olsun, iblis beni yolumdan çevirmeye çalışsa da yerine getiriyorum.  Bu küçücük odadan gece vakti ayrıldığımı hiç kimsenin görmemesi için uğraşmama gerek yok. Görseler bile, [bctt tweet=”Tanrı beni koruduğu için bana hiç kimse hiçbir şey yapamaz ve yapamıyor. ” username=”dedektifdergi”]Şimdi hazırlıklarımı tamamlamalıyım. Öncelikle bıçağımı kontrol edip keskinliğini kanımla onaylamam lazım. Diğer tüm hazırlıklarım ondan sonra gelecek. Bıçağın yeterince keskin olmaması kurbanın değil benim işimi zorlaştıracağı için her avdan önce onun keskinliğini avucumun içine çizik atarak deniyorum. Bu Tanrı’nın da hoşuna gidiyor. Sonuçta avcı da ara ara kendi kanını Tanrı’ya sunmalı. O benden böyle bir şey istemedi fakat yaptığım hoşuna gidiyor. Kanım odanın zeminine damladığında onun bana gülümsediğini ve saçlarımda nefesini hissediyorum. Bu duyguyu yaşamak için gerekirse tek tek parmaklarımı bile kesebilirim. Tabii ki o zaman Tanrı’nın bana verdiği görevi yerine getiremem fakat o benim bunu onun için yapacağımı, ona olan bağlılığımı ve sadakatimin bir parçası olduğunu bildiği için, ona bunu ispat etmeme gerek yok. Sonuçta o her an benimle. Anahtarlarımı unutmamalıyım. Avımın onun evinin anahtarlarını alıp, yaptırdığımdan bile haberi yok. Tanrı bana bu konuda da yol gösterdi. Yoksa bir insan anahtarlarını kaybedip, kapı kilidini değiştirmez mi? Bana verdiği görevleri yerine getirip getirmediğimi bizzat kendi kontrol ediyor. Avlarımın ruhları huzur bulmalı. Ben de bunun için seçildim. Onlara sunduğum her şeyi sorgulamadan kabul etmeleri işimi kolaylaştırıyor. Ben Tanrı’nın bana verdiği özel görevin meleğiyim. [bctt tweet=”İnsanlar kendilerine bahşedilmiş hayatın kıymetini bilmiyorlarsa, bu dünya da nefes almaları ve nankörlükleri cezalandırılmalı. Ama Tanrı o kadar merhametli ki onların huzur bulmaları için benim onlara yardım etmemi emretti.” username=”dedektifdergi”] Bu gece avım için çok özel olacak. Şimdiden onun ruhu için duaya başlamalıyım…

Kendini seçilmiş insan olarak tanımlayan akıl hastaları verilen görevleri yerine getirmek için avcı gibi sinsi bir şekilde geceyi beklemekten asla yorulmazlar…

Gece yarısı tek kaldığı evin kapısının tıkırdaması ile uykusu bölündüğünde, Selma duyduğu sesin, uykuya dalmak için kullandığı uyku ilacının yüzünden olabilecek sesin gerçek mi sanrı mı olduğunu keşfetmek için yatağının içinde huzursuzca kıpırdandı. Biran rüzgârın ve gök gürültüsü yüzünden olduğunu düşündüğü sesin artarak çoğaldığını duyunca yattığı yerden doğruldu. Yatağının baş ucundaki komodinin üzerinde duran ufak abajurun düğmesine el yordamı ile basıp odanın aydınlanması için yanmasını beklediyse de yağan yağmur ve fırtına sebebi ile elektriklerin kesilmiş olduğunu anlaması uzun sürmedi. Karanlığa gözü alışıncaya kadar yatağın kenarına oturup, sesin devam edip etmediğini dinlemeye koyuldu. Sanki dış kapısında biri kapının kolu ile uğraşıyor ve metalin metale sürtünmesi ile çıkabilecek bir sesi yatak odasına kadar ulaştırıyordu. Oturduğu yerden kalkıp odanın kapısına kadar titreyen bacakları ile ilerlemeye çalıştı. Kapıyı açmaya cesareti olmasa da, kulağını kapıya dayayıp dinlemeye koyuldu. Uykusu tamamen açılmıştı. Odanın kapı kolunu el yordamı ile bulup, üzerinde ki anahtarı çevirmeye çalıştığı anda bir cismin yere düşmesi ile olduğu yerde hafif bir çığlık atarak sıçradı. Paniği artmaya başlamıştı. Ellerine ve bacaklarına beyni hükmetmeyi bırakmıştı. Biran ne yapacağını bilemedi. Odayı gök gürültüsü sesi ve şimşek çakması sonucu aydınlanınca gayri ihtiyari başını cama doğru çevirdi. Korku ensesindeki tüm tüyleri ayağa kaldırmış, otokontrolünü kaybetmesini sağlamıştı. Evin içi eksi derecelere düşmüş gibi soğumuştu. Dikkatini tekrar önünde bulunduğu kapıya çevirdiğinde derin ve boğuk gelen nefes sesini duyunca kapının koluna tutunmaya uğraşarak tekrar anahtara odaklanmaya çalıştıysa da geç kalmıştı. Odanın kapısı hafifçe aralanmaya başlayınca korkunun verdiği adrenalinle kapıya tüm gücü ile yüklenmeye başladı. Gök gürültüsü, rüzgâr ve yağmur onun dikkatini dağıtmış ve kapının hızla açılması sonucu odanın ortasına doğru yuvarlanmıştı. Gelenin; fırtına sebebi ile kasabadaki acil bir hayvan doğumu için köye giden ve hava muhalefeti ile geri dönemeyen eşi Haluk’un olmasını diledi ama bunun gerçeklikten uzak bir istek olduğunu kavraması çok uzun sürmedi. Odasına süzülen gölgenin nefes alışverişi derin ve kesik kesikti. Kapının ağızında durmuş, karanlıkta olsa delice bakan gözlerini avının üzerine sabitlemişti. Selma nefes almaya bile korkarak olduğu yerde öylece kalakalmış, gözlerini ise hipnotize olmuş şekilde davetsiz gelen misafirine odaklamıştı. İkisi de arena da birbirlerinden hamle bekleyen gladyatörler gibi oldukları yerden kımıldamıyordu. Selma zihnini toparlamaya ve içtiği uyku ilacının uyuşukluğundan sıyrılmaya çalışıyordu. Tüm vücudu buz kütlelerinin içine gömülmüş gibi titremeye başlamıştı. Gölge hareket ederek ona doğru bir adım atınca çığlık atıp düştüğü yerden ayağa kalkmaya çalıştı ama avcı çoktan onun dibine kadar gelmiş ve saçlarından kavrayarak onu yatağa doğru sürüklemeye başlamıştı. Selma korku ve panikle ona tekme savurmaya, kolları ile vurmaya çalışsa da sadece havayı dövdüğünü fark etmeyecek kadar kendi kontrolünü kaybetmişti. Avcı onun başucunda ve saçlarını çekiştirerek yaşamadığı, tatmadığı bir acıyı yaşatıyor o ise halının üzerinde sürüklenirken sıyrılan geceliğinin altında kalan vücudunun halıya sürtünmesi ile yanan sırtının acısını duymamaya çalışıyordu. Yatağın kenarına geldiklerinde avcı onu kollarından kavrayarak yatağın üzerine fırlattı. Selma korkudan, yatak başına dayanacak kadar bedenini yukarı doğru bilinçsizce çekip “Yalvarırım bana zarar verme! Bak ne istiyorsan alabilirsin! Mücevherlerim ve nakit param var hepsi senin olsun!” diyerek yüzünü görmediği avcısına yalvarmaya başladı. Avcı ise sanki sağır dilsiz gibi kıpırdamadan onu izliyordu.

 

Kasaba halkı geceki fırtınanın yarattığı yıkıma uyandığında herkesi bir telaş almış, yollara devrilen ağaçları ve çatılardan sökülen kiremitleri ve saçları sokaklardan temizlemek için adeta birbirleri ile yarışmaya başlamışlardı. Kasabanın meydanı ve sokakları savaş filmlerindeki yıkımı andırır nitelikteydi. Haluk ise zor bela eve ulaşmaya çalışıyordu. Kasaba halkının çok sevdiği bu veteriner yol üstünde üzerine çökmüş olan yorgunluğuna aldırmadan insanlara yardım etmeye çalışıyor bir yandan da eve ne zaman gidebileceğinin hesabını yapıyordu. Selma’nın bütün gece tek başına evde olmasının huzursuzluğu zihnine üşüşüyor onun yaptığı işe yoğunlaşmasını engelliyordu. Gerçi Selma aldığı sakinleştiricilerin etkisi ile muhtemelen sabaha kadar deliksiz uyumuştur diye düşündüyse de içini kaplayan kasvetten kendini sıyıramıyordu. Meydandan sağa doğru dönüp biraz kasabanın dışına doğru olan evinin yolunu yaya olarak yürümeye başladı. Araba ile gitmeyi mantıklı bulmamasının sebebi ise yollara devrilmiş ağaçların kendine engel olacağını ve yavaşlatacağını bilmesiydi. Adımlarını hızlandırdı. Gecenin yorgunluğu ve uykusuzluğu iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlamıştı. Bir türlü doğmak istemeyen dananın hayata merhaba demesini sağlamış fakat anneyi kaybetmişti. Yıllardır severek yaptığı mesleğini dört yıl önce Selma ile evlendiği güne kadar gece gündüz gözetmeksizin yerine getirmiş fakat evlendikten sonra çok acil olmayan vakalara gece gitmemeye başlamıştı. Bu kararı almasının iki sebebi vardı. Birincisi Selma’nın ruhsal olarak yaşadığı rahatsızlığı, ikinci sebep ise iki yıldır zaman zaman ortaya çıkan bir katilin kasabada ki dört kadını öldürüp hala yakalanmamış olmasıydı. Dün gece ise yakınlarda  bir çiftlik sahibi olan Adem Beyin gönderdiği kahyası Orhan’ı ısrarına, Selma’nın da onay vermesi ile; havanın bu kadar kötü olacağını tahmin edemeyerek ayrılmasıydı. Tedirginliği bu yüzdendi. Selma’ya kapıyı sıkı sıkı kilitlemesini ve her hangi bir durum olursa kendisini aramasını tembih etmişti. O ise tüm güzelliği ile ilaçlarını alıp yatacağını söyledikten sonra onu öperek yolcu etmişti. Haluk gece evi ve Selma’nın cep telefonunu aramış ama cevap alamamıştı. Aldığı ilaçlar sayesinde derin uyuduğunu biliyordu yoksa gök gürültüsünden ne kadar korktuğunu, aramadığına göre uyuduğunu düşünerek işine yoğunlaşmıştı. Yol üstünde mahalle camisi imamını ve oto elektiricisini gördü. Allah’tan onlar kendisini fark etmemişlerdi yoksa şimdi sohbete başlayıp eve gitmesini geciktirirlerdi. Kendi mahallesinde de insanlar araçlarını ve evlerindeki hasarı tespit etmeye çalışıyordu. O kadar meşgullerdi ki kimse Haluk’un hızlı adımlarla yürüdüğünü görmemişti. Köşeyi dönüp evin bahçe kapısına geldiğinde içini heyecan kapladı. Adımlarını sıklaştırıp dış kapıya ulaştığında ise nefesini tuttuğunu fark etmeyerek aralık duran kapıya bakakaldı. Evin sağ tarafında bulunan komşusu, Zerrin Hanımın bahçesinden ona seslendiğini duyduysa da cevap vermeden aralık kapıyı ittirerek içeri girdi. Suratına çarpan metalik kokuyu alınca biran olduğu yerde kalakaldı. Yatak odası evin üst katındaydı. Zeminde bulunan çamurlu ayakkabı izini görünce midesi bulanmaya başladı. Panik ve korku duygusu birbirine karışmış, bilinçsiz bir şekilde koşarak yukarı kata çıkmıştı. Yatak odasının kapısı açıktı. Sanki bir güç onu yavaşlatmış adımlarını atmasına engel oluyordu. “Selma” diye fısıldadı. Sesi kendine bile çok yabancı gelmişti. Selma’nın cep telefonunun çalan sesi yatak odasından dışarı taşarak koridorda yankılanınca olduğu yerde sıçrayarak koşar adım odaya girdi. Gördüğü manzara karşısının da tutunacak bir yer aradıysa da eli boşlukta asılı kalınca olduğu yere çöktü.

“Bu gerçek olamaz,” diyerek, ne yapacağını bilmez bir şekilde midesinde dün akşamdan kalan ne varsa halının üzerine boşaltı. Ağlıyordu. Selma’nın geceliği çıkarılmış, narin bedeni göğüs altından başlayarak kasık üstüne kadar dikey olarak kesilmişti. Elleri ferforje olan yatağın demirlerine kendi fularları ile bağlanmıştı. Uzun siyah saçları ile göğüsleri kapatılmış, iç çamaşırı kendi kanı ile kırmızıya boyanmış, yatağın kenarına; altından yol bulan kan göllenmişti. İnsan vücudunda bulunan beş- altı litre kan Selma’nın vücudunda sanki daha çokmuş gibi her yere yayılmıştı. Duvarda kan ile yazılan yazı ise Haluk’un dehşetini ve acısını daha da artırdı. Yatağa yaklaşmaya cesareti yoktu. Arkasından duyduğu çığlık ile sanrı sandığı zaman diliminden çıkıp gerçekliğin derin kuyusuna yuvarlanmaya başladı. Gözlerinin önünde duvarda yazan [bctt tweet=”‘ruhun huzur buldu’” username=”dedektifdergi”]  yazısı uçuşuyor, dağılıyor, suratına çarpıyor ve kelimeler yer değiştirip, dünyasını karartarak onu içine çekmişti.

Gözlerini açtığında beyaz floresan lambanın ışığına bakamadı. Nerede olduğunu düşünmeye fırsatı olmadan, bir hemşirenin sesi ile hastanede olduğunu anlaması uzun sürmedi. Hemşire nabzını kontrol ederken, konuşmasını sürdürdüyse de Haluk onun ne dediğini anlayamamıştı. Kadın arkasını dönüp odanın kapısını açtığında, Haluk başını pencereye doğru çevirip bu çok sevdiği kasabanın yemyeşil ağaçlarla kaplı tepelerine bakarken, Selma’nın son görüntüsü tüm manzarayı bozarak, kanla kapladı. Gözlerini sımsıkı kapattı. Nefes almaya bile korkuyordu. Bu gerçek ile nasıl yaşayacak, onu gece bırakıp gittiği için vicdanını nasıl susturacaktı. Bir erkek sesi ile daldığı düşüncelerden sıyrıldı.

“Haluk Bey, beni duyuyor musunuz? Ben Psikiyatr Doktor Yakup Yiğit! Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”

Haluk cevap vermeden boş gözlerle adamın suratına baktı. Doktor ise konuşmasını sürdürdü.

“Derin bir şok yaşadınız. Size sakinleştirici verdik ve kabul ederseniz birkaç gün sizi burada misafir etmek istiyorum.”

“Ben eve gitmek istiyorum,” diye fısıldadı.

“Haluk Bey sizi anlıyorum fakat burada kalmanız sizin yararınıza olur. Lütfen acele karar vermeyin ve dinlenin. Sonra tekrar konuşuruz.”

“Ben konuşmak istemiyorum. Eve gitmem gerek.”

Sesi sert çıkmıştı. Doktor Yakup ona anlayışla bakarak, “Tamam, sizi taburcu edeceğim,” dedi. “Ffakat mutlaka yine gelmenizi rica edeceğim. Bu ara sizinle görüşmek isteyen cinayet masası Başkomiseri Aylin Türkoğlu sizin kendinize gelmenizi bekliyordu işlemlerinizi yaparken ona haber vereceğim. Eşiniz ve sizin adınıza çok üzüldüm.”

Bunları dedikten sonra, Haluk’un cevap vermesini beklediyse de cevap alamayınca odadan dışarı çıktı. Haluk ise gözlerini kapatıp  Selma’yı düşünmeye çalıştı ama başarılı olamadı. Tüm yaşadıkları anılar yok olup gitmiş yerine ise sadece onu cansız bulduğu görüntü kalmıştı. Yüreğinde hissettiği acı gözlerinden yaş olup akmaya başlamıştı. Bir müddet öylece kıpırdamadan kalakaldı. Odanın kapısı vurulunca uyumuş olduğunu anlayarak başını kapıya doğru çevirdi. İçeri giren kadın, yatağın yanına gelerek,

“Geçmiş olsun Haluk Bey. Ben İstanbul Emniyet Müdürlüğünde görevli cinayet masası Başkomiseri Aylin Türkoğlu! Kaybınız için çok üzgünüm. Bu davayı soruşturmak için geçici olarak kasabanızda görev yapacağım. Eğer kendinizi iyi hissediyorsanız size birkaç sorum olacak.”

“Ben bir şey bilmiyorum. Size nasıl yardımım olur?”

“Haluk Bey eşinizi ilk bulan sizsiniz. Sizin o gece Adem Beyin çiftliğinde bir hayvanın doğumu için bulunduğunuzu biliyoruz ama eve geldiğinizde neler gördünüz iyice düşünerek bana anlatmanızı istiyorum. Bu kasabada iki yıldır kadınları öldüren bir katil var ve sizin yardımınız ile katile ulaşabiliriz. Sizi evde bayılmadan önce bulan Zerrin Hanım ve oğlu o geceki fırtınadan bir şey duymadıklarını ifade etmişler. Evinizde çamurlu iki ayak izi bulundu. Birisi size ait diğeri ise katile! Şimdi hazırsanız başlayalım. Kasabaya geldiğiniz andan itibaren anlatmaya başlayabilirsiniz”

Tanrı şeytana da görev vermişti ama o melek ve insanlara itaat etmek istemeyerek kendi krallığını ilan ederken, seçilmiş insanların akıl hastalıklarını fırsat bilerek onlara musallat olmayı seçti…

Ceketinin cebinden küçük bir defter ve kalem çıkaran Aylin birçok detayı zihninde tutmayı sevse de isimleri mutlaka çoğu kişiye göre eski usul not almayı tercih ediyordu. Dikkatini yataktaki adama çevirdi. Ona biraz zaman verip  gözlerine bakarak beklemeye başladı.

“Ben… ben sabaha karşı kasabaya ulaştım. Gece çok kötü geçmişti. Fırtınadan dolayı kasabada ve yollarda hasar vardı. Kasaba meydanına gelince arabayı bıraktım. Ağaçlar yollara devrilmişti. Birkaç kasabalı yollara düşen ağaçları kaldırmaya çalışıyorlardı. Onlara yardım ettim. Kasabada herkes birbirini tanır, ben… ben biran önce eve gitmek istesem de bunun etik olmayacağını düşünerek, birkaç kasabalının işine el attım.”

“Evinize giderken karşılaştığınız kimseler oldu mu?”

“Herkes bir taraflara koşturuyordu fakat ben acele ediyor biran önce eve gitmek için uğraşıyordum.”

“Tekrar düşünün evinize yaklaşırken veya evinize yakın bir yerde komşularınıza ait veya tanımadığınız bir araca rastladınız mı?”

Bu soru karşısında hafifçe yatağından doğrularak, “Araç mı?” diye sordu.  “Hiç dikkatimi çekmedi. Mahallemizin imamına ve kasabanın oto elektiricisini gördüm ama onlar beni gördü mü bilmiyorum.”

“Evinize yakın bir yerdeler miydi?”

“Komşulara yardım ediyorlardı. Zaten ikisini bir arada görmedim. Onlar evimin biraz aşağısında oturuyorlar.”

“Haluk Bey, yaptığımız araştırmalara göre eşiniz sabaha karşı saat beş buçuk sularında öldürülmüş. Evinizde bulunan ayak izlerinden anlaşılıyor ki, siz eve geldiğinizde katil hala içerideymiş çünkü aşağı katın giriş koridorundaki sizin ayak izinizin üzerinde katilin ayak izine hafif bir çamur izi olsa da tekrar rastladık. Sizden tekrar o ana dönmenizi istiyorum. Yatak odasına girdiğinizde hiç etrafınıza baktınız mı?”

“Ben… ben şoka girmiştim. Selma’yı o halde görünce başka bir şey dikkatimi çekmedi.”  Sesi titremeye başlamıştı. “Eğer içerdeyse bile ben görmedim.”

“Anladım. Haluk Bey soracağım soruya hemen cevap vermeyin ve çok iyi düşünün. Sizin çiftliğe gideceğinizi eşiniz dışında başka kimse biliyor muydu?”

“Bilmiyordu. Çünkü kâhya Orhan gece yarısı fırtına kopmadan gelmiş ve beni uykudan uyandırmıştı. Selma ise kitap okuyordu. Uyumamıştı. Acelece hazırlandım. Aslında gece pek işe gitmiyorum fakat çiftlik sahibi Adem Beyin bu kasabaya taşındığımda çok iyiliğini görmüştüm. Eşi ve oğlu da bana ve Selma’ya çok yardımcı olmuşlardı.”

“Çiftlikte bulunduğunuz süre zarfında oradan ayrılan biri oldu mu?”

“Olmadı. Adem Bey, kahya ve iki çiftlik çalışanı sabaha kadar yanımdalardı.”

“Eşi ve oğlu da sizinle sabaha kadar beraberler miydi?”

“Değillerdi. Arda biraz içine kapanık bir delikanlı babasına benim bir inek ile o kadar uğraşmamın gereksiz olduğunu söyleyip yanımızdan annesi ile beraber ayrılmıştı.”

“Evinizden çıkarken dikkatinizi çeken biri veya bir şeye şahit oldunuz mu? Siz evden ayrılırken saat bayağı geçmiş.”

“Ben… ben hiç dikkat etmedim.”

“Eşinizi aramışsınız telefona cevap vermediği için endişelenmediniz mi?”

“Endişelendim fakat ilaç kullandığı için zor fakat derin uyuduğunu biliyordum. O yüzden  tekrar aramadım.”

“Haluk Bey,  siz kasabaya saat kaç gibi geldiniz?”

“Bilmiyorum.”

“Adem Bey’in söylediğine göre saat beş gibi oradan ayrılmışsınız ve kasabaya gelmeniz yarım saat bile sürmeyeceğine göre eve kaç gibi gittiniz?”

“Yollara devrilen ağaçlar yüzünden daha geç ulaştım kasabaya. Saate dikkat etmedim hiç.”

“Siz eve gittiğinizde kapı açık mıydı?”

“Evet, bahçe kapısı kapalı ama dış kapı aralık bırakılmıştı.”

Boşluğa odaklanarak devam etti, “Bir şey olduğunu anlamıştım. Korktum. Ne ile karşılaşacağımı bilmesem de garip bir şekilde tedirgin olmuştum.” Gözlerini kapattı. Sanki nefes almıyormuş gibi kıpırdamadan yatmaya devam etti.

Aylin, onun devam etmeyeceğini anladığında, “Haluk Bey,” dedi. “Kapıda hiç zorlama olmamış. Bu da eşinizin katili tanıdığı anlamına geliyor. Gece yarısı siz evde yoksunuz biri kapınızı çalsa eşiniz kapıyı açar mıydı?”

Adam gözlerini o kadar hızlı ve öfke ile açtı ki, Aylin bile şaşırdı.

“Siz ne söylüyorsunuz? O ben evdeyken bile kapıyı kimseye açmazdı. Herkesten ve her şeyden korkardı.”

“Sizden de korkar mıydı?”

“Ne? Ne diyorsunuz? Benden niye korksun ki?”

“Sadece merak ettim sonuçta eşiniz rahatsızdı öyle değil mi? Eğer herkes ve her şeyden korkuyorsa sizden de korkması normal değil mi?”

“Bana böyle bir korkusu olduğundan hiç bahsetmemişti.”

“Eve gelip odaya çıktınız ve eşinizi öyle gördüğünüz zaman yaşayıp yaşamadığını kontrol ettiniz mi?”

“Etmedim çünkü öyle bir kesik ile hiçbir canlı hayatta kalamaz.”

“Bana yardımcı olun, eve geliyorsunuz, eşiniz kanlar içinde siz şoka girmişsiniz ama refleks olarak eşinizin yaşayıp yaşamadığını kontrol etmediniz öyle mi?”

“Ben neden bakmadım bilmiyorum ama ölmüş olduğunu bir şekilde biliyordum.”

“Kasabanızda daha önce dört kadın aynı şekilde öldürülmüş, onları tanıyor muydunuz?”

“Tanıyordum. Burası küçük bir yer ve herkes birbirini tanır.”

Aylin elinde tuttuğu defterin sayfalarını geri çevirdi.  “Bu kadınların hepsi eşiniz ile sık görüşüyormuş katilin ilgisini ne çekmiş olabilir?”

“Bilmiyorum. Selma insanları hayatına kolay kabul etmezdi. Bir okuma grupları vardı orada tanışıp görüşmeye başlamışlardı. Öldüklerinde ise sıranın kendisine geleceği endişesi ile ruh sağlığını kaybetmişti. Sürekli sıranın kendisine geldiğini söyleyip duruyordu. Bense ona inanmakta direniyordum… keşke inansaymışım belki şimdi hayatta olurdu.”

“Son kurban sekiz ay önce öldürülmüş ve eşinizin korkusu varken neden onu da yanınızda götürmediniz?”

“Onun sürekli ben evde olsam dahi aynı şeyi tekrarlamasından yorulmuştum. Psikolojik destek alıyordu. Sürekli sesler duyup gölgeler gördüğünden bahsediyordu. İki koca yıl aynı sanrıları ve korkuları anlatıp, evden çıkmamaya başladı. Artık sosyal olarak hiçbir hayatımız kalmamıştı. Ben kasabadan ayrılmamızı önerdiğimde ise kabul etmedi. Ne yapacağımı şaşırmıştım o yüzden artık onun söylediklerine itiraz etmeden kabul etmeye başladım.”

Sustu çenesi titriyordu, kendini zorlayarak, “Nasıl böyle bir hata yaptım, bu duygu ile nasıl yaşayacağım? Keşke…keşke zamanı geri alabilseydim. Ben…ben ne yapacağım şimdi?” dedi ve yattığı yatağın içine doğru kayıp ellerini yüzüne kapattı. Sessiz hıçkırıklar eşliğinde bir müddet kıpırdamadan öylece içinde biriken zehri akıtmaya çalıştı.

Aylin, “Siz dinlenmeye devam edin,” dedi. “Ben gerekirse sizinle tekrar görüşeceğim. Eğer aklınıza o geceye ait bir şey gelirse mutlaka beni arayın.”

Kartvizitini yatağın başındaki komedinin üzerine bıraktıktan sonra odadan çıktı. Kasabanın cinayet masası Komiseri Doğan’ın koridorda kendisine doğru geldiğini görünce kapının önünde onu bekledi.

“ Ben de tam Doktor Yakup’un yanına gidiyordum zamanlaman çok iyi oldu. Sen de bilgilerini tazelersin.”

“Ulaşacağız Doğan. Bütün dosyaları gözden geçirip, gerekirse tüm kasaba halkı ile tekrar görüşeceğiz. Dosyalardan edindiğim bilgilerde dikkatimi çeken bir kaç kişi var ilk şüphelilerimiz onlar.. Otopsi dosyalarında kadınlardan sadece ilk kurbanın toksikoloji raporunda herhangi bir maddeye rastlanmamış. Diğer üçünde yüksek dozda sakinleştirici tespit edilmiş. Şimdi öncelikle Doktor Yakup ile görüşüp  Selma hakkında bilgi alacağım. Sonra emniyete gider, durum değerlendirmesi yaparız.”

Birlikte doktorun odasına doğru yürümeye başladılar. Hastane ortamı onu çocukluğundan beri rahatsız ederdi. Bir cinayete kurban giden anne ve babasını kaybettiğini bir hastane odasında daha çocuk yaşında öğrenmiş, sonrasında ise yetiştirme yurtlarında geçecek hayatının temelini atmıştı. Biran yürüdüğü koridorda durdu. Doğan iki adım ilerlemişti ki dönüp “İyi misiniz Komiserim?” dedi.

Bu soru ile geçmişin dar sokaklarından çıkıp gerçekliğe geri döndü. “İyiyim, yok bir şeyim.”

Doktorun odasının kapısına gelince içeriden çıkan hastabakıcı onlara selam verdikten sonra açık kapıyı tıklatıp cevap beklemeden içeri girdiler.

“Sizi bekliyordum, Aylin Hanım. Umarım hastam size yardımcı olabilecek bir şeyler söyleyebilmiştir. Kasaba halkı tam da katili unutmaya başlamıştı ki yine kendini bizlere hatırlattı.”

Onlara tam masasının önünde duran iki koltuğu eli ile göstererek oturmalarını işaret etti. Doğan bu davete uyduysa da Aylin ayakta kalmayı tercih ederek, “Yakup Bey,” dedi. “Daha önce sizinle görüştüğümüzde bir yıldır bu kasabada görev yaptığınızı söylemiştiniz. Kurbanlardan ikisini tanıyorsunuz onlar hakkında bize neler söylersiniz?”

“Selma Hanım ve ondan önce öldürülen Esra Hanımın hastamdı. Benden önce kasabada görev yapmış olan meslektaşım memleketine atanınca ben buradaki hastaların tedavisine devam ettim. Esra Hanım strese bağlı depresyon yaşıyordu bunun sebebi ise kasabada işlenen ve arkadaşları olan kadınların ölümüydü. Selma Hanımın rahatsızlığı ise yeni değil eski bir rahatsızlığın devamıydı. O şizofreni hastasıydı. Ciddi sanrıları vardı. Herkesten ve her şeyden şüphesi vardı. Verdiğim ilaçların onu öldüreceğini bile iddia etmiş sonrasında ise onu ikna ederek bu ilaçları önceki meslektaşımın yazdığını söyleyerek kabul ettirmiştim. Son görüşmemizde ona hastanede kalmasını söyledimse de bir türlü kabul ettiremedim. Rahatsızlığı, korkuları ve sanrıları artmıştı. Katilin ona çok yakın olduğunu söyleyip duruyordu. Gece uyandığında katilin kendisini izlediğini bildiği için hiç kıpırdamadığını söylüyordu.”

“Bir isimden veya şüphelendiği birinin adını verdi mi?”

“Vermedi ona göre ben bile katildim. İlaç dozlarını biraz artırdım fakat o düzenli içmediğinden şüphe duyuyordum. Çünkü rahatsızlığı bir türlü durağanda seyretmiyor aksine ilerliyordu.”

“Seanslara geldiği süre içinde hiç size sanrılarında gördüğünü söylediği bir eşkâl vermedi mi? Biraz önce katilinin onu izlediğinden bahsettiniz hiç bu katili tarif ettiği oldu mu? Size çok önemsiz gelen bir bilgi belki bizi katile götürür. Kim bilir sizin sanrı sandığınız olaylar gerçekte olabilir. O yüzden biraz derin düşünmenizi istiyorum.”

“Emin olun sadece siyah bir gölge gördüğünü söylüyor, detaylandırmıyordu. Bu konu üzerinde çok fazla durdum, sebebi ise Esra Hanım’ın ve ondan önce öldürülen iki kadının da aynı kişi tarafından öldürülmüş olduğunu bilmemdi ama o her sorduğumda gölgeyi tarif edemeyeceğini onun nefesindeki kana susamışlığı duyduğunu söylüyor, akıl sağlığı ile anlatamıyordu. Biraz ısrar etsem konuyu değiştirip önce kahkaha atıp sonrasında ise hıçkırarak ağlıyordu. ‘Ölüm ensemde geziyor Doktor ve siz bunu tedavi edemezsiniz’ deyip ben daha seansımızı bitirmeden buradan ayrılıyordu. Korktuğu için çok sık gelmiyor, randevularını aksatıyordu.”

“’Katilin aynı kişi olduğunu bilmemdi’ dediniz, nereden biliyorsunuz bunu?”

“Burası küçük bir kasaba ve hiçbir şey gizli kalmıyor. Emniyetteki görevliler duvara yazılan yazıyı ne kadar kasabalı ile paylaşmasa da Esra Hanım’ın annesi bu yazının ne anlama gelebileceğini bana sormak için defalarca geldi.”

Doktor, Komiser Doğan’ın kendisini onaylaması için ona doğru konuşmuştu. Doğan, hafif bir baş işareti ile onu onayladı.

“Peki, sizce bu yazı ne anlama geliyor?”

“Kesin olmamakla beraber katil öldürdüğü kadınların bu dünyaya ait olmadığını, huzursuz olduklarını ve onlara iyilik yaptığını düşünüyor olabilir veya kendini bir kurtarıcı olarak görüp bu görev için seçilmiş olduğunu zannedip cinayetlerini sürdürebilir Aylin Hanım. Kurbanların otopsi raporlarını görmedim fakat eğer kadınlara tecavüz etmiyorsa ve hiç boğuşma izi yoksa onlara önce ilaç verip sonrasında dini bir tören gibi onları azat ettiğini ve bu görevin onun bu dünyadaki işi olduğunu kabul etmiş olabilir. Buradan önce çalıştığım kurumda buna benzer bir hastam vardı. Kendisini Tanrı sanıp bu her gün kötüye giden dünyaya çocukları yarattığına pişman olduğunu söyleyip kaçırdığı çocukları boğarak öldürmüştü. Ve inanın hiçbir pişmanlığı yoktu çünkü çocuklara yaşam ve ölüm hakkını kendi verip geri aldığını söylüyor,  kapalı kaldığı odasından diğer hastalara çocuklarını ona getirmeleri için sürekli bağırıyordu. Hastam Katatonik Şizofreni rahatsızlığına sahipti.  Şizofreni türlerinden bir tanesi olan Katatonik Şizofreni rahatsızlığı çok sık görülmese de bu hastalar var. Onlar saatlerce gözlerini ve bedenlerini oynatmadan aynı pozisyonda kaskatı kalabilmektedir. Çevreye tuhaf gelecek pozisyonlarda oturarak saatlerce durabilmektedir. Bu tür hastalar çok tehlikelidirler. Sebebi ise kendisine veya çevresindeki insanlara rahatlıkla zarar verebilmeleridir. Bu tür hastalar mutlaka gözetim altında tutulmaları ve gözlemlenmelidirler.”

“Eğer katil sizin dediğiniz gibi bir rahatsızlığa sahipse yaşadığı toplumda kendini bu kadar kolay gizleyebilir mi?”

“Gizleyebilir. İnsan beyninin nasıl, neleri, neden düşünür hala araştırılıyor. Bu tarz bir hastanın kendini frenlemesine sebep olan ya çok güçlü bir inancı; bu herhangi bir şey olabilir veya avladığı kadınların ortak özelliğe sahip olması gereken kriterlerine uymaması onu durdurabilir. Katil günlük hayatında şu an kendini gizliyor olsa da rahatsızlığı arttıkça öldürme duygusuna mani olamayıp, kurbanlarında aradığı ‘huzursuz ruh’ kavramını bırakıp sadece görevini yerine getirdiğine kendini ikna edip, daha sık eyleme geçebilir.”

“Sizin hastalarınızdan veya daha önce ki meslektaşınızın dosyalarında sizin tarifinize uyan hasta var mı?”

“Tüm dosyaları tek tek taradım. Hasta haklarını çiğneyip araştırdım fakat kasabada bu tür ağır bir hasta yok.”

“Ben yine de erkek hastaların dosyalarını görmek istiyorum.”

“Çok fazla destek alan hastamız yok Aylin Hanım. Olanların raporlarını emniyete fakslayabilirim.”

“Çok iyi olur. Yardımınız için teşekkür ederim. Eğer aklınıza bir şey gelirse mutlaka bizi arayın.”

Aylin, dışarı adım atar atmaz, “Doğan olay yeri inceleme raporunu okudum,” dedi. “Evde hiçbir boğuşma izi yok, para ve mücevherler yerinde. Katile ait çamurlu bir ayak izi dışında DNA olacak bir veriye rastlamamışsınız. Peki, kurbanın bulunduğu odada dikkatinizi her hangi bir şey çekti mi?”

“Çekmedi, Komiserim. Diğer dört kurban ile aynı şekilde öldürülüp, duvara kurbanın kanı ile yazılan yazı vardı. Olay yeri inceleme en ufak bir saç teli, kıl, parmak izi bulmak için derin araştırma yaptı ama bulamadı. Yine de elimizde ilk kez bir ipucu olan ayakkabı kalıbı var bunun izini süreceğiz.”

“Siz olay yerine intikal ettiğinizde evde bulunan yan komşunun oğlu Mert’i sorguya almışsınız. Daha sonra, ayakkabı numarası onun ayak numarası ile eşleşmedi diye elemişsiniz. Bu aşamada biraz aceleci davranmamış mısınız? Kalıp numarası belli olana kadar o benim gözümde şüphelilerden biri. Öncelikle onunla görüşmek istiyorum.”

“Sizi uyarmalıyım. Mert geç algılayan bir çocuk; zekâ seviyesi düşük. Onun bu cinayetleri işleyebileceğini asla düşünmedim. Kasabada herkes onun bu durumunu bilir ve ona bir şey anlatırken, bu rahatsızlığını göz önünde bulundurur.”

Mahalleye geldiklerinde, evin etrafının hâlâ polis şeritleri ile çevrili olduğunugördüler. Yer yer rüzgâr bantları koparmıştı. Ev dışarıdan terk edilmiş, sanki içinde hiç yaşam olmamış gibi virane duruyordu. Bahçede bulunan ağaçlar yapraklarını dökmüş, sonbaharın hüznü ile çıplak kalıp fırtınanın kırdığı dalları bahçenin çamurlu toprağına sermişti.

Aylin evin ön kapısı yerine arka bahçeye yönlendi. Arka bahçede bulunan yürüme yolundan giderek bahçe duvarının önünde durup etrafını izledi. Duvarın bitiminde başlayan bisiklet yolu ve onun ilerisinde bulunan çocuk parkı, basketbol ve futbol sahalarına göz attı. Katil eve girmek için bu yolu kullanıp duvardan atlayarak içeri girmiş olabilirdi. Aylin duvarın diğer tarafına geçerek duvar boyu, yer yer çimlerini kaybedip, kelleşmiş toprağı incelemeye başladı. Doğan ise bahçenin iç kısmından yürümüştü.

Bahçe duvarının bittiği yerde tek olarak duran izmariti fark eden Aylin, cebinden eldiven çıkarıp eline alarak, “Belki bu izmarit daha sonra atılmış olabilir fakat biz yine de bunu delil torbasına alalım,” dedi ve  Doğan’ın uzattığı torbaya izmariti yerleştirip cebine koydu. Tekrar bahçe duvarından atlayıp evin etrafını dolaştı.

“Bahçenin her bölümü iyice incelendi mi?”

“İnceledik ama katilin çamurlu ayak izi bahçe kapısından başlayıp ön kapının yürüme yolunda olduğu için ön bahçeyi daha titizlikle araştırdık.”

Aylin bu cevap üstüne yorum yapmadan ön kapıya yöneldi. İçerisi ölümün soğuk kokusunu taşıyordu. Evin içi yorgun ve sahipsiz kalmıştı. Salondan sonra mutfağı incelerken buzdolabının üzerindeki fotoğrafları dikkatini çekti.  Selma bir zamanlar kahkahası ile buzları eritebilir şekilde gülümserken, birkaç fotoğrafta ise gülüşünü kaybetmiş olarak kendisine bakıyordu. Haluk ise her karede onu korumak istercesine sarmalamıştı. İnsan kaybedeceğini bir şekilde hissedebiliyor mu diye düşündü Aylin,  sonra üst kata çıktı. Bu ev şirin bir kasaba evi olma özelliğini kaybetmişti. Evde hâkim olan havasızlık, yatak odasına yaklaştıkça kanın metalik kokusu ile birleşmiş,  iyice ağırlaşmaya başlamıştı. Yatak odasının kapısı açık duruyordu. Yatak ve halı üzerindeki kan, kırmızıdan kahverengiye dönüşmüştü. Duvara baktığında yazıdan  önce duvarı süsleyen düğün fotoğrafı gözüne çarptı. Bu odada olanlara şahitlik eden fotoğraf onu rahatsız etmişti. Bu çiftin tüm anıları artık kanla anılacaktı. Kendini toparlayarak kanla yazılmış yazıya yöneldi. Yazıda göze çarpan ilk tuhaflık, harflerin çok muntazam ve aynı boyutta yazılmış olmasıydı. Bir insan kanla hafif eğik olan bu yazıyı yazmak için epeyce uğraşmalıydı. Aylin’in diğer kurbanların dosyasındaki yazı da dikkatini çekmişti. Katilin solak olma ihtimali çok yüksekti. Çünkü harfleri ne kadar düzgün yazmış olsa da ikinci harften sonra bir önceki harf hafif silinmiş duruyor ve üç kelimede de aynı şekilde ilerliyordu.

“Doğan, bu cümlede dikkatini çeken bir şey oldu mu?”

“Çok düzgün yazılmış Komiserim. Katil bayağı zaman harcamış,” dedi yazının önünde durarak,

“Yatakla bu duvarın arası yüz yirmi yedi santimetre, katil her defasında kurbanın başına geri dönüp, parmağını onun kanına batırıp yazmış. İyi de neden bu kadar zahmete giriyor ki?”

“Bu onun imzası. Kadınlara onları öldürerek yardım ettiğini düşünüyor. Onları huzura erdirdiğine inanıyor. Bu düşünce, onun rastgele değil tanıdığı; bir şekilde kendini huzursuz hisseden kadınlara yönlendiriyor. Hasta ruhlu piç! Onun bunun çocuğu…Kendi ruhunu huzura erdirmeyi denese ya!”

Aylin sakinliğini duvardaki yazının üstünde duran düğün fotoğrafı ile tekrar göz göze gelince kaybetmeye başlamıştı. Merdivenlere yönelirken, “Doğan,” dedi. “Adli Tıp’ı ara ve ayakkabı hakkında veri elde etmişler mi, bir sor.  Selma’nın otopsi raporunu hemen istediğimizi bildir. Şimdi, Mert ile görüşelim.”

Merdivenlerden hızlıca inip dışarı çıktı. Doğan arkasından yetişmiş ve telefonla görüşmeye başlamıştı. Aylin temiz havayı içine çektiği anda yan tarafta bir hareket gözüne çarpınca bakışını o tarafa çevirdi. Bahçe kapısının duvarına yakın duran bir delikanlı onları izliyordu. Aylin ona doğru adım atınca delikanlı iki adım geri giderek bakışını yere indirdi. Aylin acele ile bahçeden çıkıp yanına giderek, “Merhaba. Bizi mi izliyordun?” diye sorduysa da delikanlı onu duymamış gibi tepkisiz kaldı.

Doğan , “Mert ile tanıştınız mı?” diye sordu.

“Tanışıyoruz.”

Aylin, elini delikanlıya doğru uzattı ama o yine tepki vermeyerek kıpırdamadan olduğu yerde dikilmeye devam etti. Aylin, Mert’in şüpheliler listesinden neden çıkarıldığına anlasa da  onu elemekte hızlı karar vermek istemiyordu,

“Mert, ben Aylin! Seninle biraz konuşabilir miyiz?” deyince Mert, başını hafifçe öne arkaya salladı.

Aylin ona bir adım daha yaklaştı. “Sen hep bu bahçeyi izler misin?”

Mert, tekrar başını salladı.

“İstersen annenin yanına geçelim ve onun yanında konuşalım, olur mu?”

Mert hızla başını sağa sola sallayarak, “Anne evde yok. Anne evde yok.” Diye tekrarlamaya başladı.

Doğan  elini Mert’in omuzuna koymak isteyince, Mert bir adım geri çekildi.

“Mert bize anlatacağın bir şey var mı?”

Çocuk tepkisiz kaldı. Durduğu yerde sallanmaya başladı.

Aylin onun Doğan ile iletişime geçmek istemediğini düşünerek, “Benimle  konuşursan çok sevinirim,” dedi. “ Sana birkaç soru soracaktım ama istemezsen cevap verme.”

Bu kez Mert bir müddet tepkisiz kaldıktan sonra sallanmasını durdurup başını aşağı yukarı salladı.

“Mert, sen bu mahalledeki evleri izlemeyi seviyor musun?”

“Ben, kedi, köpek, kuş izliyor.”

“Çok iyi yapıyorsun. Onları izlerken bu eve giren birini gördün mü?”

“Allahu Ekber – Allahu Ekber geldi.”

“İmam mı geldi?”

“Selma abla ağladı, ağladı.”

“Tamam, sen ona ağlamamasını söyledin mi?”

“Yok, o beni sevmedi, sevmedi.”

“Peki, sen onu sevdin mi?”

Mert tekrar sallanmaya başlayınca Aylin sorusunu değiştirdi. “Selma kimi seviyordu?”

“Allahu Ekber…. Haluk seviyor.”

“Kimi sevmiyordu?”

“Ben, ben. Haluk Haluk”

“Ama biraz önce Haluk’u seviyor dedin. Ben mi yanlış anladım.”

“Sevmiyor, sevmiyor. Bağırıyor, çok bağırıyor.”

Sallanması hızlanmıştı.

Aylin elini ona doğru uzatınca birden olduğu yerde durup “Kan, kan,” diye bağırdı. “ Selma bağır, bağır. Haluk, Haluk, Kan var. Kan var Kırmızı. Beyaz var.”

Mert’in  sesi yükselmiş, ağlamaya başlamıştı. Bakışlarını Aylin’e çevirince, Aylin onun gözlerinde korkuyu gördü. Bu çocuk olay yerine ilk gelenlerdendi. Ne kadar tekrarlı konuşsa da onu korkutan bir şey görmüştü. Aylin, “Mert, Allahu Ekber seni seviyor mu?” fiye sorunca  başını önüne eğdi. Sanki düşünüp karar veremiyormuş gibi garip bir ses çıkardı.

“O beni tuttu, ben çok korktu, o beni tuttu.”

“Seni neden tuttu?”

“Çok kan var. Çok kan var.”

“Sen kanı görünce Allahu Ekber burada mıydı?”

“Gök patladı, gök patladı. Ben kedi, köpek, kuş baktı. Anne uyudu. Ben bahçe geldi. Gök patladı. Kedi, köpek kuş yok. Anne yok. Selma, Allahu Ekber, Haluk çok kan var. Çok kan var. Kan kırmızı. Beyaz var.”

Çocuk bu sözleri söyledikten sonra hızlıca koşarak yandaki evin bahçesine girdi, eve doğru ilerledi, içeri girip kapıyı hızlıca kapattı.

Aylin Doğan’a dönerek, “Bu çocuk ilk ifadesinde şu an söylediklerini söylememiş,” dedi. “Beyaz derken neyi kastediyor acaba? Seninle de iletişime geçmiyor, bunun özel bir sebebi var mı?”

“ Söylediği birçok şeyin cinayetle ilgisi olduğunu sanmıyorum. Beyaz bir kedi veya köpekten bahsediyor olabilir. Benimle iletişime geçmemesinin sebebi ise kızımın etrafında çok dolanıyor diye bir kez onu uyarmıştım. Lise dönemiydi, kızım ondan çekindiğini her gün okul yolunda onunla yürümek istemesinden rahatsızlık duyduğunu söylemişti. Ben de uygun bir dille ona uyarmış, kızımdan uzak durmasını öğütlemiştim. O günden sonra beni nerede görürse görsün, ben konuşsam da benimle konuşmaz. Emniyetteki hiç kimseyle konuşmadı. Açıkçası annesi hariç, biri ile bu kadar uzun konuşmasına şaşırdım. Biraz da İmamla konuşur. Onun dışında kasabalıdan uzak durur ama hep ortalık yerlerdedir. Çocukluğu rahatsızlığından dolayı zor geçmiş, o yüzden herkese mesafeli.”

“Mert bir şeyler görmüş olabilir. Onun anlattıklarından yola çıkarak İmam ile görüşelim bakalım söylediklerini teyit edecek mi?”

“O zaman yürüyelim Komiserim. İmam Efendi’nin evi çok yakın.”

İmamın evinin önüne geldiklerinde adamı bahçesini temizlerken buldular.

Doğan selam verince adam yaptığı işi bıraktı. “Buyurun Komiserim.”

Aylin adamın imam olduğuna inanmakta zorluk çekerek, Doğan’ın onu tanıştırması ile düşüncesinden sıyrıldı. Adamın sol eli havada kendi elini bekliyordu. Aylin elini uzatınca adam gülümseyen gözleri ile “Kasabamıza hoş geldiniz,” dedi.  “İnşallah katili biran önce yakalarsınız.”

Hâlâ  Aylin’in elini bırakmamıştı. Aylin özellikle onun ellerine odaklanarak, “Hoş bulduk,” dedi. “Bundan hiç şüpheniz olmasın. Katili en kısa sürede yakalayıp, adalete teslim edeceğiz.”

“Buyurun içeri geçelim, bir kahvemizi için.”

Aylin elini çekerek, “Zahmet etmeyin. Birkaç soru sorup ayrılacağız,” deyince, sesindeki kararlılık adamın ısrar etmesini engelledi.

“Biz de adettir, misafire ikram etmek lazım Komiserim. Hanıma sesleneyim kahveleri dışarı getirsin.”

Açık olan kapıdan içeri doğru seslendi. Sonra, bahçenin sağ köşesinde bulunan çardağı işaret ederek,

“Buyurun böyle geçelim,” dedi.  Çardağın altında duran plastik bir sandıktan minderler çıkardı, ahşap sandalyelerin üzerine koydu. “Ben de sayenizde biraz bahçe temizliğine ara vermiş olayım.”

Aylin, kırklı yaşların başında olduğunu tahmin ettiği imamı inceliyor, onun köy kütüphaneleri için kitap toplarken hayal etmeye çalışıyordu. Adam tokalaşırken sol elini kaldırmıştı. Aylin, “İmam Efendi, Selma’nın öldüğü geceyi bize anlatır mısınız?” diye sordu hiç zaman kaybetmeden.

“O gece kopan fırtına yüzünden neredeyse eşim de ben de hiç uyumadık. Gece yarısı yağmaya başlayan yağmur fırtınaya dönüştü. Sabah ezanına bir saate yakın ancak biraz dinmişti. Dışarı çıkıp bahçeyi kontrol ettim, sonra hazırlığımı tamamlayıp sabah ezanını okumak için evden çıktım. Camiye gidene kadar neredeyse tüm kasaba halkı ile konuşup varsa yapabileceğim bir şey namazdan sonra yardım edebileceğimi söyledim. Namazı kıldırdıktan sonra ise cemaat ile birlikte yollara devrilen ağaçları kaldırmak için uğraştık.”

“Selma’nın evinin olduğu bölgede de çalıştınız mı?”

“Çalıştık. Doktor Yakup Bey’in arabasının üzerine ağaç devrilmişti, o mahallede oturuyor. Kasabamızın oto tamircisi de bize yardım etti. Tam işimizi bitirmiştik ki Selma’nın komşusunun oğlu, bağırarak bize doğru geldi, “Kan var!…” diye bağırıyordu. Hemen onun görünen yerlerini kontrol ettim fakat bir şeyi yoktu. Ben de hastanemizin hasta bakıcısını görünce ona Mert’i evine götürmesini söyledim. Mert biraz geç anlar ve sürekli kelimeleri tekrar eder fakat hastabakıcımız Murat’ı görünce kaçarak yanımdan uzaklaştı. Mert herkesle konuşmaz, daha çok hayvanlar ile sohbet eder. Korktuğunu düşündüm. Fırtına çok şiddetliydi. Murat’a kasabalıya yardım etmesini tembihleyerek Mert’in arkasından gidecektim ki, Murat kütüphanenin de çatısının uçtuğunu söyledi. Ben de ona kütüphane ile ilgilenmesini söyledim. Murat uçan sacı kaldıramadığını,  elini kestiğini, eve gidip sardıktan sonra geri döneceğini söyleyerek yanımdan ayrıldı. Kütüphane bizim için çok önemli Komiserim. Oranın yapımında tüm kasabalının katkısı var. Orada bulunan eserlerin yok olmasına gönlüm razı olmadığı için hemen birkaç kasabalıyı o tarafa yönlendirip Mert’in koştuğu yöne ilerleyerek onu aradım fakat yoktu. Eve gitmiş olduğunu düşünerek komşulara yardım etmeyi sürdürdüm. Anlatacaklarım bu kadar.”

“Siz çalışma yaparken Haluk Bey’i gördünüz mü?”

“Hayır görmedim.”

Sesi biraz sert çıkmıştı. Eşi kahveleri getirince ona yardım etmek için yerinden kalkıp yardımcı oldu. Karısı Emine’ye konuklarını tanıttıktan sonra kalktığı yere geri oturdu.

Aylin, “Selma ile okuma grubunuzda bir araya geliyormuşsunuz,” dedi. “Onda olan değişikliği gözlemlediniz mi? Size hiç şüphelerinden veya korkularından bahsetti mi?”

“Okur grubumuz Selma’dan önce öldürülen arkadaşlarımızdan sonra sık bir araya gelmedi. Selma ise artık evden çıkmıyordu. Biz Emine ile onu ziyarete gittiğimizde ise sıranın kendisinde olduğunu söyleyip ne yapacağını bilmediğini anlatıyordu. Bense onun bu tarz düşüncelere kapılmamasını öğütlüyordum. Son gördüğümüzde ise bu fikrinden emin olduğunu, katilin Esra’nın ne kadar korktuğunu bildiği için onu seçtiğini, o öldükten sonra ise en çok korkanın kendisi olduğunu, o yüzden öldürüleceğini söylüyor ve bundan  emin görünüyordu. Bu duruma çok üzülmüş, Haluk’a onu doktora götürmesini söylemiştim. Kasabalının yaptığı dedikodular ise gelen birkaç kadınımızın gruptan ayrılmasına sebep oldu. Neticede kurbanlar bu kasabanın kadınlarıydı ve Selma dışında dört kadın katledilmişti. İnsanlar okuma grubumuzun lanetli olduğunu bile söyledi. Cehaletin nasıl bir kurt olup insanların içini içten içe nasıl çürüttüğünü tahmin edemezsiniz. Bizlerin şeytana hizmet ettiğimizi söyleyenler bile oldu. Bu kadınların bu yüzden öldürüldüğünü söyleyen cemaatten birkaç kişiyi camiye kabul etmedim. İnsan bu kadar sapkın olamaz ama neylersiniz ki grubumuza katılan tüm kadınlar geri çekildi. Kala kala iki erkek lise öğrencimiz, ben hastabakıcımız Murat ve Arda kaldık. Katil sadece kadınlarımızı değil öğrenmek, kendini geliştirmek, cehalet ile savaşmak isteyen kadınlarımızı da korktuklarından, gelmelerini engelleyerek  gelecek nesilleri yetiştirecek olan bireylerin öğrenme isteğini de öldürdü. O yüzden bu katili biran önce bulmalısınız.”

Soğumakta olan kahvesinden bir yudum alıp gerisin geri önündeki masaya bıraktı.

“Tekrar o geceye dönecek olursak, Selma’nın öldürüldüğünü ne zaman öğrendiniz?”

“Hatırlamıyorum. Bir anda tüm kasaba öğrenmişti. Sanırım onu ilk bulan Haluk’muş.”

Aylin ve Doğan başka bir bilgiye ulaşamayınca oradan ayrıldılar. Yolda Aylin, “İmamın anlattıklarında dikkatini çeken bir şey oldu mu Doğan?” diye sordu.

“Olmadı, bu bilgileri bize daha önce anlattı Komiserim. Bir şey mi kaçırdım?”

“Henüz emin değilim ilk fark ettiğim İmamın solak olması oldu. Ellerine özellikle dikkat ettim fakat ne bir çizik ne de yaralanma izi var. Katil Selma’yı keserken bıçağı çok ustalıkla kullanmış. İmam cüsse olarak zayıf! Gece boyu onu destekleyen ifadeler almışsınız adam neredeyse kasabanın her yerinde varlığını göstermiş. Onu şüpheli konumundan henüz elemedim gözüm üstünde olacak. Şu hastabakıcı Murat’ı bir görelim, bakalım o neler anlatacak.”

“Onun evi hemen şu ilerdeki tek katlı ev.”

“Elinde olan kesik için ifadesinde nasıl olduğunu bilmediğini ifade etmiş ama İmama çatı sacı kaldırırken olduğunu belirtmiş. Bu iki ifade arasındaki fark karıştırılacak bir durum değil. O yüzden Arda’dan önce onunla konuşmak istiyorum.”

Doğan bu ayrıntıyı gözünden kaçırdığı için sessizleşti.  Murat’ın evine kadar geldiklerinde, zile basarak kenara çekildi. “Şu an evde olmayabilir. Mesai saati henüz bit…”

Cümlesini bitiremeden kapı açıldı. Murat şaşkınlıkla onlara bakarak, “Hayırdır, Komiserim bir şey mi oldu?”

Aylin ona fırsat vermeden kendisini tanıttı. “Size birkaç soru sormak istedim. İçeri girebilir miyiz?”

“Buyrun, “diyen Murat, kenara çekilerek onlara yol verdikten sonra kapıyı kapattı. Aylin ve Doğan onun takip edip salona girmesini izlediler. Aylin salona girer girmez duvarda asılı olan hat yazı sanatı ile yazılmış iki tablo dikkatini çekti. Murat, ayakta onu izliyordu. Aylin bir müddet sesini çıkarmadan onun davranışlarını tahlil etmeye çalıştı. Murat olduğu yerde sabit  durmuş, onlara oturmaları için bir yer göstermemişti.

Aylin ona dönüp “Selma cinayetini soruşturduğumu duymuşsunuzdur, o gece hakkında sizin söyleyecekleriniz bize yol gösterebilir. Neler olduğunu bize en baştan anlatmanızı istiyorum.”derken, odanın bu kadar düzenli ve temiz olmasını zihnine kaydediyordu.

“Ben bir şey bilmediğimi Doğan komiserime anlatmıştım.”

“Bir kez de bana anlatın.”

“Gece uyuyamamıştım, fırtına yüzünden. Yağmur diner dinmez mahalleye çıkıp herkesin iyi olup olmadığına baktım. Kasaba sanki korku filminden çıkmış gibiydi. İnsanlar, evlerinde,  bahçelerinde oluşan  hasarları kontrol ediyordu. Ben de onlara yardım ettim.”

“Kimlere yardım ettiniz?”

“Ben…kimi gördüysem ona yardım ettim.” Soruya duraksayarak cevap vermişti.

“Saat kaçta evden çıkıp geri döndünüz?”

“Saate hiç bakmadım.”

“Hep böyle kısa cevaplarla mı konuşursunuz?”

“Efendim?”

“Boş verin önemsiz bir soruydu. Bir bardak su alabilir miyim?”

Adam o kadar şaşkın bakıyordu ki, sanki Aylin ona atomun formülünü sormuştu. Tekrarlayınca odadan çıkıp elinde bir bardak su ile geri döndü. Bardağı sağ eliyle tutuyordu. Aylin suya uzanıp alınca sağ el serçe parmağın üst kısmında, çizgi halindeki kesikleri gördü.

“Elinizin üzerindeki kesikler o gece mi oldu?”

Adamın tedirginliği iyice artmış, terlemeye başlamıştı. Hızlı hızlı nefes alıp veriyordu.

“Onlar eski,” diye fısıldadı. “Bu konu hakkında konuşmak istemiyorum.”

“Seni emniyete alıp sorgulayabilirim. İfadende çelişkiler var, o yüzden sorularıma cevap vermen senin yararına olur. Şimdi, elindeki kesik izleri hakkında konuşsan iyi edersin.”

“Bir dönem, yani annemi kaybettikten sonra ruh sağlığım bozulmuştu. Bir zor anımda ortada duran cam sehpaya yumruk atıp, elimin kesilmesine sebep olmuştum.”

“O gece bir görgü tanığı elinin kanadığını söyledi. Hangi elindi o?”

“Sol elim kesilmişti.” Avcunun içindeki yeni kabuk tutmuş yarayı gösterdi.  “Ben bir şey bilmiyorum. O gece ne Selma’yı ne de başka bir şey gördüm.”

“Sen onunla aynı okuma gurubundaymışsın ona ne kadar yakındın?”

“Selma bana sadece Doktor Yakup hakkında soru sorardı onun dışında hiç konuşmazdık. Benden çok hoşlanmazdı. Bir keresinde beni ürkütücü bulduğunu, sürekli kendi kendimle konuştuğum için onu huzursuz ettiğimi söylemişti. Ben ondan hep uzak durmaya çalıştım.”

“Ekrem hakkında ne gibi soruları vardı?”

“Onun beni tedavi ettiğini biliyordu. Bana sürekli ilaçlara güvenip güvenmeyeceğimi soruyordu. Ben de içmesini söylediğimde onunla işbirliği yaptığımı söyler sonrasında benden uzak dururdu. Ona çok kızar, bazen ölmesini dilerdim ama şimdi öldüğü için çok üzülüyorum.”

Aylin’in gözlerine bakarak söylediği bu cümle vicdan azabının sıkıntısını taşıyordu.

“Senin evinle Selma’nın evi çok yakın; o gece ona yardım etmeye gittin mi?”

“Hayır gitmedim. O tarafa gidenler size bunu söylerler. Ben onu o gece ve daha önce uzun bir zaman görmedim.”

“O tarafa gidenler dedin, kim onlar?”

“Doktor Yakup’u ve İmamı gördüm.”

“Başka?”

“Mert çıldırmış gibi bağırarak yanımdan geçti onu hiç öyle görmemiştim. Sürekli, “Kan var!…”  diye bağırıyordu. Başka kimseyi görmedim.”

“Seninle tekrar iletişime geçebilirim. O geceye dair bir şey hatırlarsan emniyete haber ver.”

Aylin elindeki su bardağını ona uzattı. Doğan’la birlikte evden ayrıldılar. Yağmur başlamıştı. Caddeye çıktıklarında Aylin, “Doğan,” dedi.  “Doktor Yakup’un ifadesini almadın mı, yoksa dosyada ben mi gözümden kaçırdım?”

“Almadım ama onunla da o gece hakkında ayaküstü sohbet etmiştim ve bana o gece hastanede nöbette olduğunu, hastaları ziyaret edip odasına çekildiğini söylemişti.”

Aylin sinirlenerek Murat’ın evine doğru dönüp tekrar kapıyı çaldı. Onu şaşkınlıkla izleyen Doğan, “Komiserim, bir dakika ben neyi yanlış yaptım?” diye sordu.

“Neyi mi yanlış yaptın? Bunu soruyor musun? Herkesin ifadesi birbirini doğruluyor. Tamam, çelişkiler var fakat cinayeti en rahat işleyebilecek adamın ifadesine başvurmuyorsun. Bunu nasıl açıklayacaksın?”

Tam bu sırada kapı açıldı. Murat, soran gözlerle onlara bakıyordu.

Aylin, “Murat sana iki sorum var: Birincisi, duvarında asılı olan hat yazılarını sen mi yaptın? İkincisi ise, Yakup kasabaya tayin gelmeden önce bu kasabaya hiç geldi mi?”

“O yazıları ben yazmadım. Onlar Arapça. Doktor Yakup’undu, ben de çok güzel olduklarını söylemiştim,  bana hediye etti. İkinci sorunuza gelince, tabii ki geldi. Ondan önce görev yapan Doktor Numan Hoca tatil yaptığında kasaba halkına o hizmet veriyordu.”

“Bu gelişler kaç sene önce başladı?”

Murat, Biraz düşündü. “Tam hatırlamıyorum… Sanırım üç veya dört sene önce başlamıştı. Bu tarihlere hastaneden ulaşabilirsiniz.”

Aylin,  arkasından küfürler savurarak koşan Doğan’a aldırmadan hastanenin yolunu tuttu. Katilin duvara yazdığı yazıları nasıl bu kadar düzgün yazmış olduğunun cevabını bulmuş, dört yıl önce başlayan cinayetlerin, Doktor Yakup’un geçici görevle başladığına adı kadar emin olmuştu. Mert’in söylediği “beyaz” kelimesinin anlamını da keşfetmişti. Mert,  beyaz kelimesi ile doktor önlüğünü bir araya getirmeye çalışarak katili işaret etmek istemişti. Şimdi adaleti yerine getirip zavallı kurbanların ruhlarını huzura erdirmenin zamanıydı…

Avcı ve Tanrı’nın buluştuğu bu seçilmiş insanlar ve akıl hastalarının öyküsünde teslimiyetin sınırları zorlayarak can bulmasının öyküsüden güç alarak, Bir Kurban Bayramı Hikayesi olan öykümde hiç beklemediğiniz kurban öyküsü ile karşılaşacağınıza emin olabilirsiniz…

Hikaye: Konakta son perde

Tahir Bey, masasına kollarını dayamış, karşısındakinin konuşmalarını umursamadan sağ tarafındaki pencereden dışarıyı seyrediyordu. Vivaldi, Viva la Vida ezgisi odada konuşup duran diğer kişinin sesini bastıracak kadar yüksekti. Tahir Bey karşısındakini zerrece dinlemiyor, bambaşka şeyler düşünüyordu.

“Sanki bahçe, babamın zamanındaki güzelliğini kaybediyor gibi. Hiçbir şey o zamanki kadar güzel olamadı zaten. Genç bir bahçıvan mı tutsam? Evde pek çok şeyi değiştirmek de lazım.  Ne becerikli ve asil bir kadındı annem. Ondan sonra tüm kadınlara güvenimi kaybetmiştim ama şimdi farklı. Şu konuşma, artık çok manasız işte. Kendi hatalarının sonuçları için beni suçluyorlar. Gerçeklerin gün yüzüne çıkma vakti yaklaştı. Bu şekilde devam etmesine izin vermeyeceğim. Herkes ettiğinin karşılığını yaşamalı.”

Vivaldi son notasını basıp yerini Carl Orff-Carmina Burana ‘ya bıraktığında daldığı düşüncelerden sıyrılan Tahir Bey,  kafasını yeniden karşısındakine çevirdi. Kendisine doğru çevrilmiş namlunun ışıltısıyla da yerinden fırladı. Aynı anda ateş alan silahtan çıkan kurşunun kalbine saplanması ile sandalyesine yığıldı. Silahı tutan el, kapıyı çekip odadan çıktı.

Çalışma odasından gelen müzik sesinden içten içe nefret etmiş olan Ragıp Efendi, bu evdeki onlarca yılın sonunda artık ünlü besteleri bir müzisyen kadar iyi tanıyordu. Carmina Burana’dan hemen sonra gelen, Beethoven- Ay Işığı Sonatı olacaktı. Çünkü Beyefendi ne zaman stresli olsa bu CD’yi son ses dinlemeyi severdi. Ama bu kez araya, o müzikte olmaması gereken bir ses karışmıştı. Odanın penceresinin çaprazındaki gülleri budarken duyduğu farklı sesi algılaması iki dakika kadar sürdü. Makası ve eldivenleri güllerin dibine bıraktı ve pencereye yaklaştı.

Evin mutfağı, çalışma odasının hemen altındaydı. Günün büyük kısmını mutfakta geçirmekte olan Mevlüde Hanım, ocağı kapattı. Şu eziyet bir sussa artık, diye söyleniyordu. Eskisi gibi değildi, yaşlanmıştı. Kulakları da pek iyi işitmiyordu işitmesine de bu sesi sağır olsa yine duyardı. Evde sadece yemek yapmaktan sorumluydu ve diğer işleri haftada dört gün temizlik için gelen Saliha’ya bırakalı üç yıl olmuştu. Hülya da bir yıldır günlük hizmete yardım ediyordu. Beyefendi, evde olduğu günlerde çalışma odasına  kapanır, yüksek seste müzik dinleyerek çalışır ve hep bu saatlerde kahvesini isterdi. Bakır cezvede ağır ağır pişen Türk kahvesini ince porselen fincana koyduktan sonra tepsiyi aldı ve merdivenleri çıkmaya başladı. O sırada üst kattan kapıya doğru koşar adımlarla bir gölgenin geçişini fark etti.

 

Aynı anda evin üst katındaki büyük yatak odasında, ütülenen çamaşırları, pencerenin önüne konmuş antika şifonyerin ikinci çekmecesine  yerleştiren oda hizmetçisi Hülya, bahçede hızlı adımlarla ilerleyen yabancıyı gördü. Bahçe dışına çıkmak üzere olan adamı seyrediyordu ama aklı birkaç gün önceki konuşmadaydı. Gidecek başka yeri olmadığı için bu işi kabul etmişti ama artık bir umudu vardı ve işten ayrılmak için gün sayıyordu. Tahir Bey ona söz vermişti. Daha fazla bu şekilde ezilerek yaşamayacaktı. Çığlığı duyduğu anda hayal âleminden gerçeklere hızlı bir geçiş yaparak, sesin geldiği alt kat merdivenlerine koştu.

 

Emniyet Müdürü’nün odasında, klavyedeki tıkırtılardan başka bir ses yoktu ta ki Hüseyin çaydan büyük bir yudumu höpürdeterek alana kadar. Zafer, sessizce  ve kınayan bir bakışla kafasını iki yana salladı. Odaya gireli on yedi dakika olmuştu ve eliyle oturmalarını işaret eden amirleri hâlâ onları neden çağırdığını açıklamamış, bilgisayarda bir şeyler yazıyordu. Kapı tıklatıldığında çaycı, tepsisinde üç yeni çayla birlikte kapıda göründü, arkasından da bir memur odaya girdi. Gösterişli bir selam faslından sonra “İstediğiniz dosya,”diyerek masaya bir dosya bıraktı. Müdürün el işaretiyle de aynı abartılı selamı vererek çıktı odadan.

Zafer Başkomiser artık sabırsızca parmaklarını kütürdetmeye başlamıştı.

Sonunda Emniyet Müdürü, sandalyesini çeyrek tur döndürerek, bir Zafer’e bir Hüseyin’e baktı.  “Soğman davasını duymuşsunuzdur. Olay artık sizin. Dosyası da bu, ” diyerek, az önce polis memurunun masaya bıraktığı dosyayı Hüseyin’e doğru uzattı.

“Soğman, şu ünlü tekstilci, Tahir Soğman değil mi amirim? Geçen hafta evinde öldürülen… Enver Komiser’in o işin başında olduğunu duymuştum da.” Hüseyin soruyu sorarken resmen sırıtıyordu çünkü Enver Komiseri ve onun yardımcısı Oğuz’u kılı kadar sevmezdi.

Emniyet Müdürü çay kaşığını eski bir alışkanlıkla bardağın üstüne koydu ve her kımıldayışında gıcırdayan sandalyesini bilgisayara doğru yeniden çevirirken, “Enver’in  çapı bu işin içinden çıkmaya yetmeyecek gibi. Ama mesele bu değil. Tahir Soğman’ın belediyede ismini veremeyeceğim bir çocukluk arkadaşı, bu davada özellikle Zafer’i istiyor. Eee karışık davaların adamı olarak anılmaya başlandı ya artık, ” dedi.

Konuşmanın uzamayacağı belli olmuştu. Hüseyin hala gülümsüyordu. Zafer’in ise ağzını bıçak açmamıştı. Üzerinde hâlâ önceki haftanın yorgunluğu ve hüznü vardı. Memleketine gitmiş, yaşlı annesini toprağa vermişti. Bir hafta boyunca da bir evladın son görevi denilen her türlü âdeti yerine getirmek için çabalamıştı. Aslında bu dosyanın zamanlaması çok iyi olmuştu. Zor işler kendini düşünmeye vakit bırakmazdı. İzin alıp odadan ayrılacakları zaman, Emniyet Müdürü de ayağa kalktı. Zafer’in koluna girer gibi temas etti, “Tekrar başın sağ olsun evlat. Acının en iyi ilacı dünya işlerine dalmaktır,”dedi.

Hüseyin ve Zafer kendi odalarına girer girmez Hüseyin,  “Vallahi ne yalan söyleyeyim, keyfim yerine geldi. Enver’in yüzünü görmek için sabırsızlanıyorum. Geçen hafta böbürlenerek gezmişti ortalarda.”

“Sen şimdi boş ver Enver’i de bildiklerini anlat bakalım. Kimdir bu Tahir Soğman?”

“Başkomiserim, Tahir Soğman epey zengin ve köklü bir aileden geliyor. Anne ve babası vefat etmiş. Tekstil işinden önce sac profil işindeymiş aile. Tahir Bey işlerin başına geçince en yakın dostu Emrah Bey ile tekstil işine de ortak olmuş ama tekstil işini o kadar büyütmüşler ki aile şirketini sollayıp geçmişler. Bunun dışında pek bir şey bilmiyorum ben de.”

Hüseyin’in sözlerini pürdikkat dinleyen Zafer, önündeki dava dosyasını açarak önce olay yeri incelemenin raporlarını, ardından da ilk ifadeleri okudu.

“Olay yerinin bulguları pek az. Maktul tek kurşunla öldürülmüş. Yakın mesafeden ateş edilmiş. Cinayet silahı ortada yok. Silah daha önce bir olaya karışmamış. Balistik raporu da burada. Odada pek çok parmak izi bulunmuş. Çoğunluğu ev halkına ait.  Katil ya evi çok iyi tanıyan biri olmalı ya da evi epeyce gözlemiş. Güvenlik kameralarının yerlerini ve açılarını biliyormuş. Şu fotoğraflara bir baksana Hüseyin. Gördüğüm garipliği sen de fark edecek misin bakalım?”

Hüseyin fotoğraflara bakar bakmaz Başkomiser’in ne demek  istediğini anlamıştı. Mayıs ayının son günlerinde olmalarına rağmen katil, kalınca, eski bir palto giyinmiş ve yüzünü örtecek kadar büyük bir fötr şapka takmıştı.  Evin bulunduğu semte daha önce başka bir soruşturma sebebiyle gitmişlerdi. Evler genelde ağaçlık alanlarda, birbirinden uzak ve yüksek bahçe duvarlarıyla çevriliydiler. Gündüz vakti bir eve girmiş olmak yine de cesaret isterdi. Bu düşünce, anında başka bir soru işaretinin uyanmasına sebep oldu.

“Güvenlik kameralarında katilin evden çıkışı mevcut ama neden eve girdiği zamanı gösteren hiç görüntü yok?”

Zafer, dosyayı tekrar karıştırdı. Güzel bir soruydu bu. Çevre evlerin kamera görüntülerini istettiler ve tüm günü kamera görüntülerini izleyerek geçirdiler ama sonuç kocaman bir soru işareti olarak kaldı.

Soğuyan kahvesinin son yudumunu tepesine diken Zafer, “Sabah erkenden seni alırım. Yarın ilk işimiz, olay yerini görmek olsun,”dedi. Dosyayı koltuk altına sıkıştırınca Hüseyin, amirinin o gece pek uyumayacağını anlamıştı.

Ertesi sabah, olay yerine gitmeden önce güzel bir kahvaltı için Sedir Kafe’de buluştular. Burası küçük, sade döşenmiş bir dükkândı ama şehrin en güzel serpme kahvaltısı da yine buradaydı. Zafer ve Hüseyin, son aylarda, haftada en az iki kere kahvaltıyı burada yapmayı alışkanlık haline getirmişlerdi. Bu alışkanlıkta, dükkân sahibesi Sema’nın payı olduğu da bir hakikatti ama yine de bu pay iki komiserin arasında henüz konuşulmamış, sadece Hüseyin tarafından birkaç kez ima edilmişti. Sema, yanlarına yaklaşıp tepsisindekileri masaya yavaşça yerleştirirken Zafer belli belirsiz gülümsemişti.

Sema, “Annen için üzgünüm,” dedi. “Başın sağ olsun. Kaybının büyüklüğünü yaşadım, iyi bilirim. Geç saatlere kadar açığız, konuşmak istersen yerim belli.”

Zafer, “Teşekkür ederim, dostlar sağ olsun,” kadar kısa bir cümle kurmuş da olsa bu, şimdiye kadar aralarında geçen en uzun konuşma olmuştu.

Sema yanlarından ayrılır ayrılmaz, Hüseyin’le göz göze gelen Zafer, “Sırıtma, çarparım,”dedi gülerek. Ağzına attığı zeytinin çekirdeğini tabağının kenarına bıraktı.

“Gece ifadeleri bir kere daha okudum.  Evdekilerin ve dışarıdan gelen herkesin yeri belliymiş. Bir yabancı gördüğünü söyleyen iki de şahit var. Ama ikisi de eşkâl veremiyor. Herkesi bir kere daha dinlemekte fayda var tabii.”

Ev, tıpkı o semtteki diğer evler gibi çok geniş bir bahçenin içine kurulmuştu. Etraftaki binalara göre daha eski bir mimariye sahipti. Bahçesindeki ağaçlara bile baksanız evin, o civarda daha yerleşim olmadığında bile orada olduğu düşünülebilirdiniz. Bahçe kapısında bir güvenlik kulübesi vardı. Arabayla kulübenin önüne yaklaştıklarında, içeriden esmer, uzun boylu, iri yapılı, cin gibi bir delikanlı çıktı. Eli belindeki silahın üzerinde arabaya yaklaştı. Zafer ve Hüseyin kimliklerini gösterince, delikanlı kapının otomatiğine bastı. Yüksek, demir kapılar beklenilenden hızlı açıldı. Zafer, kapıdan içeri geçince motoru durdurdu ve arabadan indi. Delikanlı yanına geldiğinde Zafer, adamın 1.90 boylarında olduğunu düşündü. Güvenlik görevlisine kendini tanıttı.

“Evdekilerle konuşmaya geldik ama önce seninle başlayalım. O gün izinliymişsin. Neden izin almıştın?”

“Babam ufak bir kaza atlatmıştı Başkomiserim. Ailem Karacabey’de oturuyor benim. Olayı duyunca endişelendim biraz.”

Hüseyin adamın lafını kesti. “Nasıl bir kaza bu?”

“Zengin zibidinin biri arabasını babamın üstüne sürüp kaçmış. Babam kendini yana atıp son anda kurtulmuş ama yaşlılık işte kolunu kırmış adamcağız. Sağ olsun Jülide Hanım, benim için rahmetliden izin aldı da gidip kendi gözümle gördüm babamı. Gerçi bu olaylar olunca çok suçluluk hissettim. Keşke gitmeseydim.”

“Önceki günlerde ya da olaydan sonra bir gariplik hissettin mi, ya da ne bileyim, yabancı birini evin etrafında gördün mü?”

“Ben iyi eğitimliyim Komiserim. Olsa dikkatimi çekerdi. Komandoydum askerde. Tahir Bey beni özellikle işe aldı. Özgeçmişimi incelerseniz fark edersiniz siz de.”

Genç adam, olduğunun iki katı heybetli görünüyordu şimdi. Zafer, mobil numarasını adama verdi. Dikkatini çeken ya da aklına gelen bir şey olursa aramasını tembih etti.

Ev, bahçe kapısından dört yüz metre içerideydi. Kapıyı onlara yaşlı bir adam açtı.

Zafer, “Ragıp Efendi?” dedi ve yeniden kendilerini tanıttılar.

Ragıp Efendi onları büyük bir salona aldı. Evin hanımına seslenmek üzere izin isteyince Zafer, onu durdurdu ve olanları anlatmasını istedi. Ragıp Efendi’nin gözleri birden buğulandı. Gözlüklerini yukarı itip  gözlerine biriken yaşları alelacele sildi.

“Kusura bakmayın evladım. Ben artık yaşlı bir adamım. Yüreğim dayanmıyor. Bu yaşanan evlat acısı gibiydi. Biz birlikte yaşlandık bu evde. Ben burada çalışmaya başladığımda yirmi dört yaşındaydım. Şimdi yaşım oldu altmış altı.”

Hüseyin not tutuyor, soruları Zafer soruyordu. Ayakta bekleyen adamı oturttu. Kendisi de karşısındaki tekli koltuğa oturdu.

“Mevlüde Hanım, eşiniz, maktulü o bulmuş sanırım. Bize o gün olanları anlatın lütfen.”

“Evet. Zavallıcık hala ağlıyor. Sıçrayarak uyanıyor geceleri. Ben içeri koşup gelene kadar, olan olmuş. Şu bacaklarımdaki romatizma olmasa daha çabuk gelebilirdim. Neyse. Daha önceki polislere de anlattım. Bahçedeydim ben oğlum. Çardağın sarmaşık güllerini buduyordum. Aslında yeni budamıştım ama Jülide Hanım beğenmedi. Evden çıkmadan beni yemek salonuna çağırdı ve yeniden budanmalarını istedi. Beyefendi de yine stresliydi galiba. Söyleniyordu kendi kendine. Sonra o odasına, ben de mutfağa geçtim. Kahvaltımı etmemiştim daha. Saat dokuz buçuk gibi işe başladım. Odadan hâlâ müzik sesi geliyordu.”

“Stresli olduğunu nereden anladınız?”

“Bu evde hiçbir şey kolay değişmez. Beyefendi de tıpkı babası rahmetli gibidir. Ne zaman bir şeylere gerilse aynı şeyi yapar. Odasına çekilir ve müzik dinler. Gerçi rahmetlinin babası Kenan Bey, Türk Sanat Müziği dinlerdi. Tahir Bey, İsviçre’de okuduğu zaman mı öğrendi bu müzikleri bilmiyorum ama o klasik müzik severdi. Müzik dışarıya kadar geliyordu. Önce çiçeklerin arasındaki yabani otları temizledim bir süre. Hanım bir çay daha getirdi. Onu içtim. Sonra bodur gülleri budadım. Sarmaşıklara yeni geçmiştim ki garip bir ses duydum. Önce anlamadım ama sonra silah sesine benzetip pencereye yanaştım. İçerisi çok net seçilmiyordu. Beyefendi’yi koltuğunda yığılmış gibi gördüm. Masası pencereye yakın durur. İçeri girip bakmaya karar verdim. İçeriye girdiğimde bizim hanımın çığlığını duydum. O an anladım…” Yaşlı adamın gözleri yeniden buğulanmıştı.

“İçeriye girerken evden uzaklaşan yabancı birini görmediğinizi söylemişsiniz. Ama gelirken fark ettim ki bahçe epey büyük. Kapıya kadar olan mesafede onu görmeniz gerekmez miydi?”

“Yok oğlum. Biz ana kapıyı kullanmayız. Mutfak kapısını kullanırız genellikle. Arka bahçeye açılır o kapı. Bizim kaldığımız müştemilat da arka bahçe tarafındadır. Alışkanlık.”

“O saatte evde kimler vardı peki?”

“Benim hanım, Hülya ve ben vardık. Saliha, salı günleri gelmez. Bir de Ceyda Hanım vardı.”

“Ceyda Hanım, bu ortak Emrah Bey’in eşi değil mi? Neden sabah saatinde bu evdeydi?”

Ragıp Efendi, başını yana eğdi, “Onu ben bilmem beyim. Sormak haddime değil.”

“Anladım, eve girdikten sonra olanları anlat bana Ragıp Efendi. Ama ayrıntıları atlamadan tane tane…”

“Bu dizlere rağmen merdivenleri üçer beşer çıktım. Hanım,  kapıda çöküp kalmıştı. Önce ona baktım. İçeriyi gösterdi ama konuşamıyordu. İçeri kafamı çevirdiğimde beyefendiyi gördüm. Gözleri açıktı zavallının. Yaşıyor mu diye baktım. Polisler her yere kanlı ayak izleri bıraktım diye çok kızdılar Komiserim ama siz olsanız bakmaz mıydınız? Polisi aradım. O arada odada dolanıp durmuşum işte. Ne yapacağımı bilemedim ki! Hülya geldi yanıma, kolumdan çekip çıkardı beni. Benden daha sakindi. Aslında şokta gibiydi.  Odanın kapısını kapattı. O araya yukarıdan Ceyda Hanım seslendi, onun yanına çıktı. Polislerden önce Emrah Bey geldi. Emrah Bey’le birlikte benim hanımı yandaki küçük misafir odasına taşıdık. Polisler geldi, bizim ifademizi aldılar. Başka da bir şey bilmiyorum. ”

İçeri giren kadını görür görmez Ragıp Efendi, oturduğu koltuktan fırladı. Sanki bir suç işlemiş gibi kalktığı koltuğu eliyle süpürdü. Başıyla selam verip çıktı.

Jülide Hanım, rahat 1.70’in üzerindeki boyu, geniş omuzları, kısa kesimli saçları ile sert hatlara sahipti. İnsanı tedirgin eden bir güzelliği vardı. Ellilerinin başında olmalıydı ama gören kırktan fazla yaş biçmezdi ona. Yine de bakışlarındaki donukluk ona soğuk bir hava katıyordu. Üzerine bol kesimli siyah bir elbise giymişti. Zafer’e ve Hüseyin’e oturmaları için ikili koltuğu işaret etti. Kendisi de az evvel Zafer’in oturduğu tekli koltuğa oturdu. Bu; kimin evindesiniz unutmayın, der gibi bir hareketti. Zafer tam bir şey söylemeye hazırlanırken kadın, yanında duran sehpanın üzerindeki minik çanı çaldı. İçeriye hızlı adımlarla giren genç bayan evin hizmetçisi Hülya olmalıydı. Kızın gözleri ağlamaktan şişmişti. Jülide Hanım onlara bakıp hafifçe gülümsedi.

“Misafirlerimiz kahvelerini nasıl içerler acaba?” Çok sert dış görünüme yakışmayacak yumuşaklıkta, zarif bir ses tonuydu bu. Kahvelerin söylenmesiyle birlikte Hülya odadan çıkmak üzereyken, evin hanımı yeniden konuştu, “Emrah Bey ve Ceyda Hanım’a misafirlerimiz olduğunu haber verin. Ulaş’ı da uyandırın, gelsin lütfen,”dedi.

Zafer bu ses tonundan büyülenmiş gibiydi. Denizden gelen esinti gibi ferahlatan bir etkisi vardı kadının. Zafer, kontrolü artık eline almak istiyor gibi, önce boğazını temizleyen bir ses çıkardı. Sonra, “Biliyorum daha önce de ifade verdiniz ama soruşturmayı biz devraldık. Emrah Bey ve eşinin burada olması da çok iyi oldu. Onların da ifadesine başvuracaktık. O gün, olay sırasında evde değilmişsiniz. Yine de rahmetliyi en son gördüğünüz andan itibaren olanları bize anlatır mısınız?” diye sordu.

Kadın arkasına yaslanmadan bacak bacak üstüne attı, ellerini diz kapağında birleştirdi.

“Bu evin kuralları vardır. Rahmetli kayınvalidemden kalma kurallar. Ne olursa olsun, işiniz de olsa hasta da olsanız mutlaka saat tam 8.15’te kahvaltı sofrasında bulunmanız gerekir. Yeseniz de yemeseniz de.  Tahir Bey’i en son kahvaltıda gördüm. O sabah için planlarım vardı. Kahvaltıda sadece bir bardak çay içtim. Ona, dışarıya çıkacağımızı anlattım. Ulaş’la birlikte Tahir Bey’in kahvaltısını bitirmesini bekledik ve 8.35 gibi evden çıktık. Ulaş’ı spor salonuna bıraktığımda saat 9’a beş vardı. Ben de çarşıya uğradım. Her zamanki dükkânları dolaşıp malzemelerimi aldım.”

“Ne malzemeleri bunlar?”

“Kurdele, iplik, renkli boncuklar gibi şeyler. Bir kermese hazırlık yapıyoruz Ceyda ile. Bir önceki gece geç saate kadar çalıştık. Malzemeler eksilince, sabah o uyanmadan alıp gelmeye karar verdim. Ceyda,  iyidir hoştur ama biraz uykucudur. Ulaş’ın arabası bakımda. Hem onu bırakır, alırım diye düşündüm hem de alışverişi vakitlice yaparım.”

Kadının sakinliği Hüseyin’in uykusunu getirmiş gibiydi. Esniyordu. Zafer, yavaşça kolunu dürtünce Hüseyin, hâlâ buradayım demek ister gibi sordu, “Ulaş Bey’i kaç gibi geri aldınız ?”

“Onu biraz geçe. Tam bilmiyorum. Sporu bir saat sürer. Arabanın içinde bekledim. Onu aldım. Yolda durup yiyecek bir şeyler aldık. Yol üzerinde bir parkta oturup yedik. Sonra eve geldik. Geldiğimizde… İşte biliyorsunuz, polisler, ambulans…”

Kahveleri getiren Hülya’nın arkasından içeriye yirmili yaşlarda bir delikanlı girdi. Solaryum bronzluğu,  briyantinden parlayan saçları, spordan şişmiş kasları hemen göze çarpıyordu. Annesi gibi uzun boyluydu.

“On’u on geçiyordu. Bekliyorsun diye duş almadan çıktım. Üzerimi değiştim sadece,” diyerek,  ne el sıkmak ne de kendini tanıtmak gereği hissetmeden annesinin sağ tarafındaki diğer tekli koltuğa oturdu. Onun anlattıkları da annesini destekler şekildeydi. Ama ses tonu annesininki gibi yumuşak değil, aksine iticiydi.

“Tekrar tekrar neden sorgulanıyoruz ki? Biz her şeyi söyledik. Belli ki babamın pis bulaşık işlerinden birinin sonucu bu. Kiralık katil falandır. Bizi sorgulayacağınıza eve giren o adamı neden bulmuyorsunuz?”diye sordu Ulaş.

Hüseyin bu ukala kas yığınına sinir olmuştu. Burnundan solumaya başlamasından belli ediyordu. Zafer, kahve fincanını koltuğun kenarına koydu.

“Emrah Bey ve Ceyda Hanım gelemediler. O zamana kadar biz, Mevlüde Hanım ve Hülya Hanım ile konuşalım izninizle,”diyerek kalktı.

Peşi sıra gelen Hüseyin, “İzninizle mi? Amirim evin havası mı çarptı ne?” diye fısıldadı.

Zafer ona belli etmedi ama için için kendisi de aynı şeye gülüyordu. Pek bir aristokrat hissetmişti kendini. Hülya, onları koridorda karşıladı. Mutfağa kadar konuşmadan eşlik etti. Zafer’in isteği üzerine, müştemilatta istirahate çekilmiş olan Mevlüde Hanım’ı çağırmaya gitti. Hülya çok güzel bir kızdı. Üzerindeki kıyafetler olmasa, onu evin kızı sanabileceğiniz kadar asil bir duruşu vardı. Sarı saçlarının ışıltısı ona, İskandinav ırkından geliyor gibi bir hava katmıştı.

Hüseyin, “Önce onunla da konuşabilirdik amirim, hatta keşke önce onunla konuşsaydık,”dedi kızın arkasından bakarken.

Zafer kaşlarını çatıp “Cıvıma da beni dinle. Ben kadınla konuşurken sen de çık şu Oğuz’u ya da Enver’i ara. Jülide Hanım ile oğlunun ifadelerini doğrulayacak tanıkları sorgulamışlar mı, sorgulamışlarsa raporlara niye yazmamışlar, spor salonu ya da civarının güvenlik kameraları var mıymış, hepsini bir öğren,” dedi.

Hüseyin mutfaktan üst kata çıktıktan sonra Zafer de mutfak kapısından arka bahçeye çıktı. Etrafa bir göz gezdirmek istiyordu. Müştemilat dedikleri yer, ana binanın az gerisinde ağaçların arasında kutu gibi bir evdi. Hülya’nın koluna yaslanmış Mevlüde Hanım’ın evden çıkışını izledi. Kadın, adamın eşinden de oğlundan da daha fazla sarsılmış görünüyordu. İki kadın yanına gelene kadar bekledi. Onlara toparlanmaları için biraz fırsat vermek için,

“Ben bahçede bir tur atıp geleceğim. Rica ederim beni mutfakta bekleyin,”dedi. Kadınlar yanından ayrıldığında Zafer’in yüzünde sersem bir gülüş vardı. Kendi kendine söylendi. “İzninizle… Rica ederim… Neler oluyor bana? Bu evin havası insanı alıp bir Türk filminin içine koyuyor sanki.”

Başını iki yana salladı ve evin etrafında dolaşmaya başladı. Arka bahçe, ön taraf kadar gösterişli ve büyük değildi. Müştemilatın sol tarafında ufak bir kulübe vardı. Açık kapıdan içeriye baktığında bahçe malzemeleri ve kolilerle dolu olduğunu gördü. Kapının kilidi kırık gibiydi. Ufak evin ana binadan tarafında, ise çok özenli ekildiği belli olan bir bostan duruyordu. Rahmetli anasını düşündü. O da sitilleri böyle askeri düzende ekerdi. Bir tanesi bile diğerinden yarım santim farklı hizada olmazdı. Burası kesin kâhya kadının bostanıydı. O anda bir şey fark etti. Diz çöküp daha dikkatli baktı. Bu bir ayak iziydi. Bostanın kenarındaki maşalayı ezmişti. Bu kadar kusursuz bir düzen için fazla dikkatsiz bir adım, diye düşündü. Hemen telefonunu çıkarıp fotoğrafını çekti. En fazla kırk- kırk bir numara olsa gerekti. Bostanın etrafından dolaştı. Etraf çayır olduğu için başka bir iz bulamadı. Ama dolaşırken gördükleri, aklındaki bir soru işaretinin ortadan kalkmasına sebep oldu.

Mutfağa döndüğünde iki kadın da mutfağın ortasındaki tezgâha birer tabure çekmiş, oturuyorlardı. Mevlüde Hanım, toparlanıp kalkmaya çalıştığında Zafer onu engelledi. Bu kadın fazlasıyla annesini anımsatıyordu. Utanmasa eğilip ellerinden öperdi.

“Sizi yormak istemiyorum. Çok sarsılmış olduğunuz belli. Sadece olanları bana da anlatmanızı isteyeceğim. Ne gördüyseniz, ne duyduysanız, hepsini… İyi düşünün ama.”

“Nasıl sarsılmam memur bey oğlum? Tahir Bey benim kardeşim hatta oğlum gibiydi. Ben bu eve getirildiğimde on dört yaşındaydım. Tahir Bey ise 3 yaşında pek sevimli bir çocuktu. Onu büyütürken büyüdüm ben. Rahmetli Kenan Bey ile Asuman Hanım…”

Zafer’in gözlerine bakınca bir anda sustu. “Kusura bakma oğlum.Yaşlılık, maziye dalıveriyor insan. Nereden başlasam bilemedim ki!”

Zafer elini kadının koluna koydu,

“Olay olmadan öncesine hatta isterseniz kahvaltı zamanına kadar dönelim. Aklınızda kalan her şeyi anlatabilirsiniz. Bazen en önemsiz görünen detaylar en önemli ipuçları olabilir.”

Kadıncağız, avucunun içinde buruş buruş olmuş peçeteye burnunu sildi. Derince bir nefes aldı ve, “Her zamanki gibi bir sabahtı,” diye anlatmaya başladı. “Bu evde bazı şeyler asla şaşmaz. Kahvaltıyı hazırladım. Hülya, masayı yerleştirdi ama çayı yukarıya ben götürdüm. Servisi de ben yaptım. Hülya’yı da yatakları toplamaya gönderdim. Sağ olsun bu güzel kızım elim ayağım oldu bir yıldır. Tahir Bey de çok severdi Hülya’yı. Onunla sık sık sohbet ederdi. Değil mi Hülya?”

Hülya’nın sinirleri bir anda boşandı. Hıçkırarak ağlamaya başladı. Özür dileyerek kalktı yanlarından.

“Kusuruna bakmayın onun oğlum. Çok etkilendi yavrucak.”

“O gün çok sakin davranmış ama…”

“Bazı insanlar böyledir. Acıyı ilk anda yaşayamazlar. Günlerdir ağlıyor kuzum.”

“Neyse biz olay gününe dönelim. Kahvaltı servisini siz yaptınız. Garip bir şey sezdiniz mi?”

“Kahvaltı sessizdi. Zaten Jülide Hanım çıkacaktı. Saatine bakıp duruyordu. Tahir Bey de söyleniyordu yine. Ama bu da her zamanki olaydı. Baba oğul pek anlaşamazdı. Yeni nesil işte, tembel ve hazırcı. Tahir Bey, gençliğinde de sorumluluk sahibiydi. Ailesinin sözünden dışarı hiç çıkmazdı. Babası onu yurt dışında okuttu. Küçücük yaşına rağmen gitti kaldı o uzak memleketlerde de bir kere bile şikâyet etmedi. Döndü, babasıyla çalışmaya başladı. Bir kere işten kaytarmadı. Ailesi, Jülide Hanım’la evlenmesini istedi. Onda bile itiraz etmedi ailesine. Ama Ulaş Bey aynı dayısı. Aklı fikri gezmekte eğlenmekte. Hele hele iki haftadır babasıyla araları iyice açıldı. Tahir Bey’i kızdırmıştı sanırım yine.”

“Kahvaltıda bir tartışma mı oldu?”

“Yok oğlum. Tartışma bir önceki haftada bir kahvaltıda oldu. O sabah değildi o olay.”

“Hangi olay?”

“Ulaş Bey babasına herkesin içinde bağırdı ya… Aslında bunu anlatmak bana düşmez. Size tartışmayı kim söylediyse ona sorsanız. Laf taşımak bize yakışmaz. Yoksa kırk dokuz sene aynı ailenin yanında nasıl çalışır bir insan?”

Zavallı kadıncağız ağzından laf kaçırmış gibi utanıp, sıkılıyordu. Zafer, ortaya bir koz atmaya karar verdi.

“ Anlattılar zaten de ben zamanını yanlış anlamışım. Hem burada bir cinayet söz konusu. Ben bir de sizden dinleyeyim olayı diye soruyorum.”

Kadın gözlerini Zafer in gözlerine dikti. Emin olmaya çalışır gibiydi.

“Babası, Ulaş Bey’ e yine kızıyordu. Çalışmadığı için parasını keseceğini, arabasını elinden alacağını söylüyordu. Artık onu bu çatı altında beslemek istemediğini söylüyordu. O da umursamadan kahvaltısını etmeye devam ediyordu. Jülide Hanım kıpkırmızıydı ama ses çıkarmıyor, orada yokmuş gibi davranıyordu. Tahir Bey, artık kızlarla benim paramı yiyemeyeceksin, gibi bir şey söyleyince Ulaş Bey, orada bir laf etti. Bunun üzerine Tahir Bey köpürdü. Ağzına geleni saymaya başladı. O esnada bizim sakar kız çaydanlığı devirince Tahir Bey sustu. Odasına gidip kapıyı çarptı. Onu sakinleştiren de Ceyda Hanım oldu.”

Zafer sanki notlarında yazılıymış da bulamıyormuş gibi not defterinin sayfalarını çeviriyordu.

“Hımm…Ulaş Bey, ne demişti, ne demişti?”

“‘Bizim hakkımız olan parayı sen başka kadınlarla ye diye mi baba? Ben her şeyi duydum.’ Aynen böyle dedi.”

Yaşlı kadının sonrasında anlattıkları daha önce verdiği ifadeyle tıpatıp aynıydı. Üst katta birinin kapıya doğru gittiğinden emindi ama yüzünü görmemişti. Sadece yerlerde sürünen bir paltonun ucunu görmüştü. Ve bir koku vardı. Ona çeyiz sandığını düşündürmüştü nedense.  Kadın konuşurken Hüseyin, Hülya ile birlikte mutfağa girdi. Belli ki o da kızın ifadesini almıştı. İki kadını mutfakta bırakıp yeniden bahçeye çıktılar. Zafer konuştu önce. Bulduğu ayak izini gösterdi.

Hüseyin, “İkisinin ifadesi de onaylandı,” dedi. “Ulaş, sabah 08.54 ile 10.08 arası spor salonundaymış. Kamera görüntülerinden onaylandı. Hatta annesinin onu kapının önünde bıraktığı da görünüyor. Kadının gittiğini söylediği dükkânlara da memur yollamış Enver. O sabah dükkânın siftahını Jülide Hanım’la yaptık, demiş hatta biri. Evin güvenlik kamerasından eve giriş saatleri de görünüyor zaten. Cinayetin işlendiği saat, 10:55,  bunların eve girdiği saat11.25 olarak görünüyor. Hizmetçi kız ki bence o bir külkedisi, bahçede birini gördüğünü onaylıyor. Adamın sıcak günde giydiği palto ve şapka dikkatini çekmiş. Bahçeden çıkışını da izlemiş. Sizin bulduğunuz ayak izi ve arka bahçedeki yıkık duvar katilin nereden geldiğini de açıklamış oldu. Belki gerçekten bir tetikçiydi Başkomiserim.”

“Bu iş o kadar basit değil Hüseyin. Hissediyorum. Bir bit yeniği var bu işin içinde. Arka bahçeden yıkık duvardan atlayıp gelen, sonra kameralara rağmen ön bahçeden çıkıp giden, komik bir kıyafete bürünmüş tetikçi. Tetikçi dediğin kamufle olmaya çalışır. Bu sanki dikkatleri üzerine çekmek için her şeyi yapmış. Yabancıysa bile evin alışkanlıklarını çok iyi biliyormuş. Nereden gireceğini, saat kaçtan önce çıkması gerektiğini… Bunun gibi şeyler kiralık katil düşüncesiyle uyumsuz. Konuşuruz yine. Gidip bir de şu Emrah ile Ceyda çiftini dinleyelim, bakalım onlar ne diyecek?”

Emrah ve Ceyda Uzun, küçük salonda onları bekliyordu. İkisi de gergin ve yaşananlardan şaşkındı. Kısacık kâkülleri alnının ortasında dağınık duran, pek sıcakkanlı bir kadındı Ceyda Hanım. Konuşurken heyecanlanıyor, cümleleri peş peşe sıralamaya başlıyordu. Düzenlenecek kermesle ilgili detayları anlattı epeyce. Evde bu yüzden kaldığını, sabah seslere uyandığını, Hülya odasına gelip olanları açıklayana kadar da her şeyden habersiz olduğunu tekrar tekrar söyledi. Zafer, kadını susturmazsa az sonra cebindeki bütün parayı çıkarıp kermese bağışlayabilirdi.

“Geçenlerde evde yaşanan bir tartışmaya şahit olmuşsunuz. Hatta denilene göre odasına gidip Tahir Bey’i siz sakinleştirmişsiniz. Neler yaşandı o gün?”

Emrah Bey’in Ceyda Hanım’a bir anlık sert bakışı Hüseyin’in de Zafer’in de gözünden kaçmadı.

“Bakın ben dedikodu yapmak istemiyorum. Hoş değil bunlar. Hele de rahmetlinin arkasından konuşmak… Klasik baba oğul tartışmasıydı ve ben rahmetliyi sakinleştirmeye çalıştım, diyelim.”

“Bu tartışmada söylenen bazı şeyler dikkatimizi çekti. Ulaş babasını alenen itham etmiş. Jülide Hanım bu ithama tepki vermedi mi? Hem neden Jülide Hanım değil de siz araya girme gereği duydunuz? Bunlar önemli.”

Ceyda Hanım eşine baktı. Konuşacaktı ama sanki eşinden çekiniyordu. Tam ağzını açmıştı ki Emrah Bey araya girdi.

“Ceyda, saklamanın âlemi yok. Açıkça anlatalım gitsin. Başkasından yalan yanlış duyulmasından iyidir. Ben anlatayım. Jülide ile Tahir’in evliliği biteli yıllar oldu. Aslında baştan yanlıştı. Tahir, başkasını seviyordu. Onu ailesiyle ve bizlerle tanıştırmak istiyordu. Ama Kenan Bey, Jülide’yi layık gördü oğluna ve Jülide’nin ailesini de kendi ailesine. Oysa ikisi çok farklı insanlardı. Onlarınki sadece kâğıt üstünde bir evlilik, sosyal statü gereği yürütülen bir ilişki… Nasıl adlandırırsanız işte öyle bir şey…”

Ceyda Hanım lafa atladı. “Tabi ki dedikodu ama bence Tahir Bey’in bu kadar soğumasının sebebi şüpheleriydi. Bana bir gün, ‘Ceyda, sence bir kadın bir sırrı ne kadar zaman saklayabilir?’ diye sormuştu? Anlasanıza Jülide’den, onun sadakatinden şüpheleniyordu bence.”

Emrah Bey yeniden sözlerine devam etti.  “Ya da bir metresi vardı ve onun ne kadar zaman susup, sırra sadık kalabileceğini düşünüyordu. Bilemeyiz ki!  İkisinin de ağzı pek sıkıdır. Konuşturmaya kalksan anında tersler, konuyu kapatırlar. Ben Tahir’in eski dostu olabilirim ama aynı zamanda ortağıyım. Bazen özel hayatla ilgili az şey bilmek, iş hayatında çok şeyi kurtarır, diye düşünürüm.

“Ne oldu nasıl oldu da bu kadar iki yabancıya dönüştüler kısmı Ceyda’nın dediği gibi dedikodulardan ibaret ama geçmişte Tahir mi çapkınlık yaptı yoksa Jülide’nin mi bir gönül ilişkisi oldu biz de hep merak etmişizdir. Ulaş daha bebekti. İkisi de onu düşünerek olayı kendi aralarında kapattılar. Gerçi Ulaş’ın pek doğru yetiştiğini düşünmüyorum. Onu bir dönem para ile o kadar şımarttılar ki şimdi önünü alamıyorlar. Yani Tahir hep bundan yakınırdı. Hele son günlerde kafayı iyiden iyiye çocuğa takmıştı. Gençlik falan deyip sakinleştirmeye çalışsam da nafileydi.”

Zafer daha fazla uzatmak istemedi. Olayları hemen toparlayıp işin özünü Jülide Hanım’dan öğrenmek daha doğru olurdu.

“Anladım. Cinayet gününe dönersek, siz cinayetten hemen sonra eve gelmişsiniz. Siz neden sabahın o saatinde gelmiştiniz? Bildiğim kadarıyla da size haber veren olmamışken.”

Emrah Bey’in kaşları çatıldı. Kırlaşmış bıyığını eliyle biraz çekiştirdi. Bir süre cevap vermedi. Sonra gözlerini kısarak bir Hüseyin’e bir Zafer’e baktı. Burnundan derin bir nefes alıp “Soru şeklinizi hiç sevmedim. Sanki suçluyor gibisiniz ama yine de benim korkacak bir şeyim olmadığı için sinirlenmeyeceğim. İmzalatılacak birkaç evrak vardı. Tahir şirkete gelmeyince, sabah dokuz gibiydi, aradım, eve gelmemi istedi. Arama kaydı vardır sanırım. Ben de evrakları alıp geldim. Hem Ceyda da buradaydı.  Mevlüde Kalfa, tam saat 11’de kahve servisi yapar, ona yetişir bir kahve içerim, 12’de öğle yemeğinden sonra da şirkete dönerim, diye düşündüm. Gelirken Ulaş’ınkine benzeyen spor, iki kapılı bir araba beni sıkıştırıp yoldan çıkarmasaydı kahveye yetişirdim, diye düşünüyordum ama belki cinayeti engelleyebilirdim. Zavallı Tahir bugün hayatta olurdu belki ve yine tavlada kapışıyor olurduk…”

Emrah Bey’in omuzları çökmüştü, dudakları titriyordu. Ceyda Hanım, eşinin elini avuçlarının arasına aldı.

“Son bir şey daha… Gerçi kendimiz de öğreniriz bunu ama işle ilgili sıkıntılarınız, anlaşamadığınız bir rakip firma, yani Tahir Bey’in vefatından kâr sağlayacak bir düşmanı var mıydı?”

Emrah Bey kafasını iki yana salladı. “Bizim öyle karışık işlerimiz yoktur. İstediğiniz gibi araştırın, inceleyin.”

Hüseyin ve Zafer onları yalnız bırakıp odadan çıktılar. Zafer parmaklarını kütürdetiyordu yine. Kafasına takılan bir şey vardı. Yolunda gitmeyen bir şeyler. Jülide Hanım ile tekrar konuşmadan önce bir sigara içse iyi olacaktı. Mutfağa inmeye, oradan arka bahçeye çıkmaya karar verdikleri sırada yan odanın kapısı açıldı. Orası cinayet mahalliydi ve içeriye girilmemesi için tüm ev halkına tembihlenmiş, önlem alınmış olmalıydı. Kapıdan çıkan Hülya, onları karşısında görünce olduğu yerde sıçradı.

“Özür dilerim. Ben sadece şey… Sadece odadan bir kitap alacaktım. Tahir Bey istediğim kitabı alabileceğimi söylerdi de…” Zafer gözlerini Hülya’nın boş ellerine indirince, kız hemen savunmaya geçti.

“Aradığımı bulamadım. Reşat Nuri Güntekin’i çok severim. Ben onun şeyi aramıştım… Şeyi…”

Zafer, elini kapının pervazına koyarak kızın odadan çıkmasına engel oldu. Biraz sert bir tonda, “İsterseniz yalanlara bir son verelim de gerçeği bir söyleyelim artık,” dedi.  “Çünkü bu konuşma bizi bir yere ulaştırmayacak. Aklıma takılan soru işaretlerinden biri de sizsiniz. Konuşsak iyi olur.”

Kız teslimiyetle başını öne eğdi. Zeki bir kız olduğu her halinden belliydi. Birlikte mutfağa indiklerinde Mevlüde Hanım da oradaydı. Kız, Mevlüde Hanım’ı görünce Zafer’in gözlerine yalvarır gibi baktı.  Hüseyin de bu bakışı yakalamıştı. Kadına tüm şirinliğini takınarak, “Mevlüde Hanım, evinizin yanında küçük bir kulübe varmış. Amirim söyledi. Orayı bana bir gösterseniz de ben de bir baksam,” dedi.

“ Aman bizim kömürlük mü? Eski eşyalar, giysiler ve bahçe malzemelerinin bazılarını tutarız orada.  Ne kıymetli yermiş. Geçenlerde de hırsız girdi. Biraz dağıtmış. Ne bulacaktıysa sanki…” diye konuşarak yürümeye başlamıştı kadın. Onların arkasından düşünceli bakan Zafer bir süre konuşmadan bekledi. Kızın çay ikramıyla da kafasını yeniden karşısındaki kıza verdi. Kızın gözlerinden sicim sicim yaşlar akıyordu.

Çaydan küçük bir yudum alan Zafer, “Doğruları söyleme vakti küçük hanım,” dedi. “Tahir Bey’i bir patron gibi görmediğiniz pek açık. Aranızda bir gönül ilişkisi mi vardı?”

Hülya bu soruyu küçük bir çığlıkla karşıladı.

“Nasıl böyle bir şey düşünürsünüz?” diyerek hayretle elini ağzına götürdü. Zafer bir kaşını kaldırdı, başını hafiften yana yatırarak, eliyle devam etmesi için bir işaret yaptı.

“Ben babamı hiç tanımadan büyüdüm. Ben bebekken ölmüş. Annem de kanserden öldü geçen yıl ve Tahir Bey bana babalık yaptı. Beni aldı bu eve getirdi. Mevlüde Teyzem, uzaktan bir akrabam olurmuş. Bir süre burada ona yardım etmemi istediler. Yoksa ben hizmetçilik yapamam. Jülide Hanım’ın sürekli beni aşağılamasına, Ulaş Bey’in… Neyse, fazla dayanamazdım bu işe. Ben Edebiyat okudum. Üniversite mezunuyum. Atanamadım ama yakında bir kolejde işe girecektim. Tahir Bey benim için ayarlayacaktı bunu. Söz vermişti. Ne Jülide Hanım ne de Ulaş Bey onu hak etmiyorlar. Hatta Ulaş Bey… Onu kaç kere babasının çalışma odasını karıştırırken gördüm. Ne aradığını da biliyorum….” Yukarıdan çalan minik çanın sesi duyuldu.

Kız sustu ama Zafer, devam etmesi konusunda bir teşvik gibi, “Ne arıyordu?” diye sordu.

“Bir rapor. Tahir Bey, geçen haftalarda çalışma odasında birkaç kere birini ağırladı. Adam özel dedektif gibi bir şeydi. Beyefendi birilerini araştırıyordu. Buna eminim ve Ulaş Bey de bu bilgilerin peşindeydi. Siz Beyefendi’yi hiç tanımıyorsunuz. O, çok sert gibi dururdu ama çok merhametliydi, çok babacandı, çok…”

Kız daha fazla konuşamadı. Kalkıp mutfağın lavabosunda yüzüne bir su çarptı. Minik çan bir kere daha çaldı.

Zafer, arkası dönük, ellerini mermere yaslamış, lavabonun başında bekleyen kıza, “Sen de çalışma odasında o raporu mu arıyordun?”

Kız hızla döndü. Yakalanmış gibi gözleri kocaman açılmıştı. “Bu evde bir şeyler oluyordu Başkomiserim. Tahir Bey bana, yakında ikimiz için de her şey değişecek, demişti. Ulaş Bey’in o gün kahvaltıda duyduğunu söylediği şey buydu. Sanırım o da sizin gibi yanlış düşünmüştü. Bilemiyorum… Ama ben düşündüm ki belki o raporda yazanlar yüzünden öldürüldü.”

“Gelen özel dedektifin adını biliyor musunuz?”

“Bilemiyorum. Ama ajandasında vardır. Randevularını oraya yazdığını biliyorum. Tahir Bey düze….”

Kız bir anda sustu. Zafer’in arkasına doğru bakınca, Zafer de arkasını döndü. Jülide Hanım’ın yüzünde buz gibi bir ifade vardı. O da açık mutfak kapısından dışarıya doğru bakıyordu. Sonra konuya döner gibi birden gülümsedi.

“Sizinle olan konuşması bittiyse, Hülya’nın artık öğle yemeği için masayı kurması gerekiyor. Kusura bakmayın alışkanlıklar işte. Elbette siz de yemeğe kalabilirsiniz ama duyduğuma göre evdeki herkesle konuşmuşsunuz, gitmek isterseniz de anlayışla karşılarız tabii.”

Kollarını birbirine bağlamış duran kadın aslında kibarca, artık gidin, demek istiyordu. Ama Zafer bunu anlamamazlıktan geldi. Yüzünde pis bir gülümseme vardı. Kadına meydan okur gibi ayağa kalkıp “Aslında son bir konuşmamız kaldı. Fakat önce cinayet mahalline bir göz atmamız gerekiyor. Siz isterseniz o arada yemeğinizi yiyebilirsiniz. Alışkanlıklarınız şaşmasın elbette. ”

Yapılan telefon görüşmelerinin, güvenlik görevlisi ile tekrar konuşmanın,  onaylatılan tahminlerin, çalışma odasında evraklar, dolaplar incelenerek geçen bir saatin sonunda Zafer artık her şeyi biliyordu. Neyi arayacağını bildiğinde, bulmak her zaman daha kolaydır. Bu, her türlü detayı inceden inceye hesaplanmış bir cinayetti. Delilleri değil cümleleri tamamlayarak da  incelikle çözülebilecek bir cinayet… Ve kesinlikle bir tetikçinin işi değildi. Zafer, Hüseyin’in omzuna elini koydu,

“Benim akıllı dostum. Senin tek bir hareketinle tüm taşlar yerine oturdu aslında. Tatlı saatine yetişelim mi aslanım? Ara bizim çocukları da gelsinler. Ev halkı da bir aradayken belki bir itiraf da alırız.”

Büyük salona geçtiklerinde Hüseyin, gerçekten de komiserinin dediği gibi herkesin, dizlerinde peçetelerle, incecik porselen tabaklarda sunulan tatlılarını yemek için bir arada olduğunu gördü. Kendinin plastik kutudan yediği kazandibini düşününce, zenginlik böyle bir şey demek ki, diye mırıldandı.

Hülya, peşinde Ragıp Efendi ve Münevver Hanım’la salona geldiğinde herkes tamamlanmıştı. Evin emektarları elleri önlerinde bağlı, ayakta bekliyorlardı. Zafer onlardan da oturmalarını istediğinde ikisi de tedirgin bir şekilde koltukların ucuna iliştiler. Hülya sırtını bir duvara verip ayakta kalmayı yeğlemişti. Zafer, kendini olayın son açıklamasını yapacak olan Hercule Poirot gibi hissediyordu. Delilleri toplamış, bilimden yararlanmış Sherlock gibi değil, tam da gri hücrelerinden yararlanan Poirot gibi… Bu olay başından beri ona bu hissi yaşatmıştı. Bir filmden ya da bir kitaptan fırlamış gibi duran insanlar, yaşamlar ve bu eski ev… İşte tam da bu noktadan sözlerine başladı.

“Sabahtan beri bu evin içinde dolaştıkça, sizlerle konuştukça içime gelip yerleşen bir his beni düşündürüyor. Bu ev, eşyalar, evdeki düzen, sizler… Sanki büyük bir tiyatro oyununun içindeyiz. Ama mezarda yatan bir gerçeğimiz var ve onu öldüren gerçek bir katilimiz ya da katillerimiz…Bu en başından beri gözümüze zorla sokulmaya çalışılan bir tetikçinin işi değil. Tahir Bey bir yabancının kurbanı değildi. Çok iyi tanıdığı biri tarafından öldürüldü.”

Emrah Bey yerinden ok gibi kalktı.

“Ne demek istiyorsunuz siz? Bizleri mi suçluyorsunuz? Bu mümkün değil. Bu evden kimse böyle bir şeyi yapmış olamaz.”

“Rica ediyorum sakin olun ve beni bir dinleyin lütfen. Madem bir oyun sahneleniyor, ben de bana düşen rolü oynamak istiyorum izninizle. Sizleri dinledikçe aklımda bazı sorular oluştu, bazılarına cevaplar verildi, bazı cevaplar ise yeni sorular doğurdu. Neydi bu sorular? Güvenlik görevlisi evden bilerek mi uzaklaştırılmıştı? Yaza girmek üzereyken kalın eski bir palto ve fötr şapka giyen yabancı kimdi? Katilimiz o yabancıysa neden arka bahçeden girmiş ama ön bahçeden kaçmıştı? Müştemilatın yanındaki kulübede gerçekleşen hırsızlıkta çalınan bir şey var mıydı? Emrah Bey’i yoldan çıkaran araba, bu hareketi isteyerek mi yapmıştı? Kim yaşanmamış bir olayı yaşanmış gibi anlatarak, dikkatleri başka yöne çekmeye çabalamıştı? Ve en önemli soru; bu evde gerçek kimliği saklanan biri mi vardı?”

Zafer bir süre susarak, herkesin soruları sindirmesini bekledi. Salonda bir tedirgin hava ve sessizlik hâkimdi. Sessizliği bölen, kapının zil sesi oldu. Güvenlik görevlisi, yanında emniyetten gelen memurlarla birlikte salona girince Zafer sözlerine devam etti.

“Kesinlikle bu olay ince bir planın sonucuydu. Katil ya da katillerimizin ilk işi kostüm ayarlamaktı. Kostüm için seçilen eski kıyafeti kulübeden bulabileceklerini biliyorlardı. Aslında bu riskli bir hareketti, anahtarı ele geçirip açabilecekken kilidi kırmak… Ama bunu yaparken de bir amaç vardı. Belki işler ters giderse olaya hırsızlık süsü verilebilir, bu olay da sanki hırsızın bir ön araştırması gibi gösterilebilirdi. Kulübede eski, kaba ve uzun bir palto bulundu. Mevlüde Hanım’a çeyizini anımsatan koku paltodan gelen naftalin kokusuydu. İkinci mesele cin gibi olan, hele de hırsızlık olayından sonra iyice dikkat kesilen güvenlik görevlisini evden nasıl uzaklaştıracağını bulmaktı. Bir kaza tertiplenerek o iş de halledildi. Bu arada siz burada yemekteyken, güvenlik görevlisinin babası, üstüne süren aracı fotoğrafından tanıdı. Devam edelim.

“Katil arka bahçeden geldi. Çünkü o sırada evde değildi. Eve girmek için bostanın oradan evi gözledi ve Mevlüde Hanım’ın eşine çay götürmesini fırsat bilerek, eve daldı. O sırada aceleden maşalada bir ayak izi bıraktığının farkında değildi. Kıymetli Mevlüde Hanım, eğer çok üzgün olmasa bence kesin ayak izini fark ederdi. Belki de istemeden düzeltmiş olur biz de en önemli delillerimizden birini kaybederdik. Ama şu an, biz burada konuşurken ekipler oradan bir spor ayakkabısının izini alıyorlar.

“Katil evin düzenini çok iyi biliyordu. Silah sesini duyar duymaz birinin odaya dalması görülmesine sebep olurdu. O yüzden herkesin odadan uzak olduğuna emin olmalıydı. Kahve saatinden, silah sesini bastıracağı müziğin seçimine kadar her şey planlanmıştı. Ve planını uyguladı. Kameralardan yüzünü saklasa da özellikle kameralara görünerek evden çıktı. Sokağın sonuna kadar koşar adımlarla gitti ve sonra puff… Ortadan kayboldu.  Her şey plana uygun gitti ve tam da planladığı gibi cinayetten hemen sonra, her şeyi yeni öğreniyormuş gibi eve girdi…”

Bu kez itiraz eden Ulaş oldu.

“Saçmalık bu! Katil dışarıdan eve geri gelmişmiş de.. Evi biliyormuş da… Hikâye bunlar!”

Odadan çıkmak için kapıya doğru giden Ulaş’ın önüne geçen Hüseyin, ona koltuğu sert bir şekilde işaret edince Ulaş yeniden koltuğa oturdu.

“Cinayetten hemen sonra eve gelenler kimlerdi diye düşündüğümüzde, elimizde üç isim kalıyor. Emrah ve Ulaş Beyler ile Jülide Hanım. Jülide Hanım ve Ulaş cinayet saatinde birlikte olduklarını söylüyorlar. Bir şeyler alıp parkta yediklerini sonra da eve geldiklerini belirtiyorlar. Çeşitli şahitleri var ya da güvenlik kamera kayıtları.  Gerçekten de denilen saatte, Jülide Hanım’ın arabası parka yakın bir yerde park halinde görünüyor. En azından arka plaka kısmı görülebiliyor, diyelim. Peki Emrah Bey? Saat dokuz buçuk olmadan şirketten çıktığı halde eve neden bu kadar geç giriyor? Yoksa dediği gibi yoldan çıkmadı ve arabasını evin arkasına park etti, cinayeti işledi, ön kapıdan çıkıp arkaya dolaştı ve yeniden arabasıyla eve giriş mi yaptı?”

İtiraz sırası yeniden Emrah Bey’deydi.

Ama Zafer daha bir şey söylemesine fırsat vermeden,  “Merak etmeyin siz olmadığınızdan eminim, tıpkı cinayetin ana-oğulun işi olduğundan emin olduğum gibi…” demesiyle salonda işler birden karıştı. Herkes hep bir ağızdan konuşmaya başlamıştı. Bir tek kişi hariç…

Jülide Hanım,  tekli koltuğunda duruşunu hiç bozmadan oturuyordu. Hâlâ dizlerinde serili olan peçeteye yasladığı tabakta kalan son tatlı kırıntılarını çatalıyla bir sağa, bir sola iteliyordu.

“Ben yaptım, kabul,” dedi o duru sesiyle. “Bendim, itiraf ediyorum, bıkmıştım bu evlilikten ve ben kocamı öldürdüm. Dönüp Ulaş’ı aldım ve eve geldik. Tamam mı? Son verin şu oyuna artık!”

Herkes bir anda donup kalmıştı.

Zafer kafasını sallayarak, itiraz etti.

“Bu kadar basit değil. Çünkü cinayeti Ulaş spordayken işlemediniz. Cinayet, daha sonra işlendi. Ama nasıl? Ben anlatayım. Öncelikle Ulaş’ın arabasının hala bakımda olması bir yalandı. Çarşıda spor salonuna yakın bir sokakta park halindeydi. Ha bu arada, güvenlik görevlinizin babasının üstüne karanlık bir sokakta arabayı sürmek ve kaçmak… Sanırım birilerinin üzerine araba sürmek alışkanlık yaptı sende Ulaş. Annen seni spor salonuna bıraktı. Hem de tam kapısının önünde, ana sınıfı çocuğu gibi. Güvenlik kamerasına boy gösterisi bir…  Hızlıca alışverişini yaptı. Bunları arabasına yerleştirdi. Hatta dükkânın birinde çay bile içti. Amaç akılda kalmak ve şahit sayısı artırmaktı.  O arada bir büfeden yiyecek bir şeyler de aldı. Hani sonradan, seninle aldığını ve parkta yediğinizi söylediğiniz şeyler. Polislerin kalanları arabanızda buldukları yiyecekler. Spordan çıkar çıkmaz aslında anneni kendi arabanla sen aldın. Annenin arabası güvenlik kamerasına plakanın denk geleceği şekilde park edilmişti. İnenin binenin belli olmayacağı bir açıyla… Güvenlik kamerasına boy gösterisi iki… Aslında hiç parkta oturmadınız. Eve döndünüz. Annen arka kapıdan eve girdi. O sırada sen evden çıktın annenin arabasını almaya gittin. Giderken karşıdan gelen Emrah Bey’i fark ettin. Her şeyi batırabilirdi. O yüzden arabanı onun üzerine kırdın ve yoldan çıkıp tarlaya girmesine sebep oldun. Güneş karşıdan vuruyordu plakanı fark edemedi ama arabanın senin arabana benzediğini fark edebilmişti. Onu kurtaran titizliği yüzünden sigortacısını araması ve gerekmediği halde yol yardımı çağırması oldu.  Sen arabayı alıp dönene kadar annen, babanı öldürdü. Önceden girişteki dolaba sakladığı kabanı ve şapkayı giyindi. Ve koşar adımlarla evden çıktı.”

Zafer bakışlarını hâlâ kımıldamadan oturan Jülide Hanım’a çevirdi.

“Güvenlik görevlisi sizin aldığınız izin sayesinde evde yok, Mevlüde Hanım’ın mutfakta kahve yapıyor olması gerek, Hülya sizin isteğiniz üzerine yatak odanızdaki çamaşırları toparlıyor, Ragıp Efendi evin yan tarafında, yine siz istediğiniz için budadığı gülleri yeniden buduyor. Her şey planlandığı gibi gitmişti. Eski kıyafetlerden kurtuldunuz. Sokağın başında oğlunuzla buluştunuz ve hiçbir şey olmamış gibi eve dönüp, kocanızın ölüm haberini aldınız. Matem elbiselerinizi giyindiniz ve sakince taziyeleri kabul ettiniz. Peki neden? Gerçeklerin açığa çıkmasından ve çıkacak rezaletten mi korktunuz? Ailenizin durumu da eskisi gibi değildi. Beş parasız kalacaktınız.”

İşte o anda Jülide ondan beklenmeyecek kadar yüksek bir sesle Zafer’i susturmaya çalıştı.

“Yeter artık! Lütfen susun!”

Ona itiraz, sinirleri boşanan karısı omzunda ağlayan, Emrah Bey’den geldi.  “Devam edin lütfen. Can dostumun neden öldüğünü bilmek istiyorum.”

Zafer masada duran sürahiden bardağa sakince su doldurdu. Hıçkırıklarını bastıramayan Ceyda Hanım’a uzattı ve “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz, der atalarımız,” diye sürdürdü konuşmasını. “Jülide Hanım ile Tahir Bey’in evliliği daha ilk başta bozulmuştu. Tahir Bey ailesine karşı gelmeyip sevdiği kadından vazgeçmişti ama Jülide Hanım bunu yapamamıştı. Eski aşkı ile, evlendikten sonra bile görüşmeye devam etti. Tahir Bey bu ilişkiyi öğrendiğinde Ulaş küçük bir bebekti ve evladı için sustu. Annesinin yasak aşkının lekesiyle büyümesini istemedi.”

Bu kez şaşırma ve bağırma sırası Ulaş’taydı.

“Anne ne diyor bu adam? Bir şey söylesene! Babamın seni Hülya için terk etmek üzere olduğunu, tüm malımızı mülkümüzü ona yedireceğini anlatsana! Anne!”

Jülide Hanım, yine kabuğuna çekilmişti. Her şeyin bittiğinin farkındaydı.

Zafer, “Hülya’yı ilk gördüğümde bu eve yakıştıramadım.,” dedi. “Çok farklı havası vardı. Bana anlatılanlar yüzünden böyle bir ilişki olabileceğini ben de düşündüm. Annenin seni bu masalla doldurduğuna da eminim. Bir ara Hülya’nın Tahir Bey’in gayrimeşru çocuğu olmasından bile şüphe ettim. İsviçre’de geçen yıllar, o zamandan bir sevgili, sarı saçlı bir genç kız… Ama değildi. Her şey babanın tuttuğu özel dedektife ulaşınca çözüldü. Gayrimeşru olan Hülya değildi, sendin. Tahir Bey, bunu öğrendiği an boşanmaya karar verdi. Annen her şeyini kaybetmek üzereydi.  Seni bile… Tüm hayatı ellerinin arasından kayıp gidiyordu.  Bu olamazdı. Seni asla kaybedemezdi. Seni neden cinayete bulaştırdı, işte orasını bilmiyorum…”

Ulaş öğrendiklerinin şokundaydı. Omuzları düştü, sesi kısıldı, yığılıp kaldığı koltukta, “Benim yüzümden,” diye mırıldandı. “Çünkü babamı öldürmekten bahsedip duruyordum, çok da kararlıydım. Bir tetikçi ya da hırsız gibi eve girmek benim fikrimdi. Babam, Hülya ile evlenecek sanıyordum. Annem ben yapmayayım diye yaptı…”

Zafer, Soğman Konağı’ndan ayrılmak için tüm ekibin evi boşaltmasını bekledi. Mevlüde Kalfa hala ağlıyordu. Ragıp Efendi avuçlarının içinde kasketini çevirip duruyordu. Hülya, boş gözlerle pencereden dışarıyı seyrediyordu. Sahne kapanmadan son repliği kalmış bir oyuncu gibi salonun ortasına gelip öksürdü Zafer. “Avukat Bey, sizinle konuşur elbette ama Tahir Bey, bu evi ve babasının şirketindeki bütün hisselerini üçünüze bırakmış. Bu evde artık sizin kurallarınız geçerli olacak,”dedi ve şaşkın bakışlar eşliğinde evden çıktı.

Günün son ışıkları sokaktaki yerini karanlığa bırakırken, Sedir Kafe’de bir masada tek başına oturuyordu. Kasada müşterileriyle ilgilenen Sema’yı izliyordu. Güçlü bir kadındı Sema, annesi gibi güçlü ve sevecen. Ona doğru geliyordu işte. Ne konuşacaktı ki şimdi?

Karşısına gelip oturan Sema, ona gününün nasıl geçtiğini sorduğunda cevabı, “1960’larda çekilen bir filmde, başrol oynamış gibiydim. Rica etsem zat-ı aliniz bana bir kahve ısmarlar mı?” oldu.