Ana Sayfa Blog Sayfa 35

Noel Sürprizi

Sizin için mükemmel bir yılbaşı gecesinin tanımı nedir?

Benim için, ailemle harika bir sofra başında tatlı şarkılar dinleyerek ve eski müzikal filmleri izleyerek geçirdiğim bir gece mükemmel yılbaşı kutlamasının tanımıdır. Hercule Poirot için yılbaşı gecesinin en harika tanımı, “Radyo, bir kitap ve enfes Belçika çikolatalarıyla” geçirilecek bir zamandır. Hercule ve benim gibi sakin kutlamaları sevenlerin dışında, yeni yılı türlü hazırlıklar yaparak, yakınlarına sürprizler tasarlayarak karşılayanlar da var. Yahut karşılayamayanlar.

1929 yılının noel gününde, Marie Lawson mükemmel bir yılbaşı pastası yapmak üzere erkenden kalktı ve Germanton, North Carolina’da yaşadığı evin mutfağında, daha sonra cinayet meraklılarına sergilenecek olan beyaz kremalı, kuru üzümlerle süslü pastayı hazırlamaya başladı. Marie 17 yaşındaydı ve sevgili babası Charles Lawson’ın yıllar boyu biriktirdiği paralarla satın aldığı çiftlik evinin en büyük kızıydı.

Peki, Charles Lawson gerçekten de “sevgili” bir baba mıydı? Noel günü ailesi için hazırladığı sürprize göz atacak olursak, pek de öyle sayılmazdı. Charles Lawson, evin yakınındaki tütün ambarının arkasında, noel hediyelerini vermek için bekliyordu. O gün için hazırlıklarına ise bir gün öncesinden başlamıştı.

43 yaşında bir tütün çiftçisi olan Lawson, yedi çocuk babasıydı ve 1920’lerin Amerika Birleşik Devletler’inde, kendi sınıfından insanların yapmadığı bir şeyi yapmaya karar vererek tüm aile bireylerine yeni kıyafetler satın almış, bu kıyafetleri onlara giydirerek Winston-Salem’e götürmüş, bir fotoğrafçıya ailesinin fotoğrafını çektirmişti. Bunun anlamı çok fazla para harcamak demekti ama Lawson bu konuda ısrarcı davranmıştı. Kendi sözleriyle, “bir noel sürprizi” hazırlıyordu. Fotoğrafta, soldan sağa üstte, 16 yaşındaki oğlu Arthur, Marie, Charles Lawson ve kucağında dört yaşındaki Mary-Lou ile poz veren karısı Fannie görünüyordu. Alt sırayı ise, 4 yaşındaki James, 7 yaşındaki Maybell, 2 yaşındaki Raymond, 12 yaşındaki Carrie tamamlıyordu. Marie’nin etkileyici, donuk bakışları ve babasının doğrudan objekife değil de, kızından öteye, hafifçe sola dönük gözleri ile yüzünde belli belirsiz sezilen çarpık gülüşü dışında mükemmel bir aile portresi sergiliyorlardı.

Fotoğrafın çekilmesinden bir gün sonra, en sevgili çocuğu Marie noel pastasını hazırlarken, Charles Lawson ile büyük oğlu Arthur avlanmak üzere dışarı çıktılar. Mermilerinin azaldığını fark edince, Charles oğlunu mermi satın almaya, on beş dakika uzaklıktaki Germanton merkezine gönderdi. Sonra da noel sürprizini gerçekleştirmek için tütün ambarının arkasında yerini aldı. Ablaları mutfakta yılbaşı pastasına son halini verirken, küçük Maybell ve Carrie el ele tutuşarak yakınlarda oturan amcalarını ziyaret etmek üzere evden ayrıldı. Ambarın köşesini döndüklerinde, babaları onları bekliyordu. Charles Lawson kızlarını tüfekle vurdu ve cesetlerini tütün ambarına yerleştirip eve doğru yürümeye başladı. Verandada oturan 37 yaşındaki karısı Fannie’yi vurdu ve içeri girdi. Marie’yi de vurduktan sonra küçük erkek kardeşleri Raymond ve James ile bebek Mary-Lou’yu döverek öldürdü.

Evdeki kan izlerini ilk görenler, noel kutlaması amacıyla çiftliğe gelen, Charles’ın erkek kardeşi Elijah ve oğulları oldu. Gördükleri manzaranın ardından, tüm cesetleri ambarda yan yana dizilmiş halde buldular: Hepsinin elleri göğüslerinde birleştirilmişti ve başlarının altına yastıklar konmuştu. Korkunç haber hızla yayıldı, Arthur eve getirildi ve Charles aranmaya başlandı. Dört saatlik bir aramanın sonunda çevre sakinleri, ormandan gelen tüfek sesiyle irkildi. Charles Lawson kendisini vurmuştu. Lawson ailesinin iki beagle köpeği, cesedini bir çam ağacının önünde buldu. Charles, çam ağacının çevresinde defalarca dönmüş, aynı yürüyüşü öylesine çok gerçekleştirmişti ki, çam ağacının etrafındaki kar ermişti.

Acaba Charles gerçekten kendisini vurmuş muydu? Yoksa gizemli bir katil, tüm aileyi katlettikten sonra Charles’ı ormana sürükleyip onu da vurarak intihar havası mı vermeye çalışmıştı? Bu yönde pek çok söylenti çıksa da, cinayetlerin ardından ortaya çıkan daha güçlü söylentilerin ışığında, Charles Lawson’ın ailesini planlayarak öldürdüğü konusundaki tezler daha da güçlendi.

Charles Lawson, katliamdan önce anne ve babasına veda mektupları yazmıştı. Mektuplarda yapacaklarıyla ilgili bir şey yazmıyordu ama veda ettiği açıktı. İnsanların aklına takılan sorulardan biri de, oğlu Arthur’u neden öldürmediğiydi. Ancak, mermilerin azalması bahanesiyle evden uzağa gönderdiği oğlunu öldürmeyişinin sebebinin, Arthur’un kendi planını önlemeye çalışacağı ve oğluyla baş edemeyebileceği gerçeğinden kaynaklandığı iddia edildi.

Arthur Lawson 1945’te korkunç bir trafik kazasında öldü. Charles’ın akrabaları, Lawson cinayetlerine gösterilen yoğun ilgi yüzünden evi ziyaretçilere açık hale getirdiler ve her ziyaretten 25 cent ücret aldılar. Marie’nin yaptığı yılbaşı pastası, beş yıl boyunca mutfakta cam kapaklı bir tabakta sergilendi çünkü ziyaretçiler hatıra olarak pastayı süsleyen kuru üzümleri çalıyordu. Türlü söylentilerin, hayalet hikâyelerinin, Arthur’un korkunç ölümü sonrası yayılan “lanetli aile” efsanelerinin dışında, Lawson cinayetleri kitleleri o kadar etkiledi ki, olayla ilgili pek çok şarkı yapıldı ve kitaplar yazıldı.

Kitaplardan birinde açıklanan en kuvvetli cinayet sebebi ortaya çıktığında, yıl 1990’dı. 60 yıllık sırrı gün ışığına çıkaran, Lawson’ların kuzenlerinden biri olan Stella Lawson Boles’du. Annesiyle diğer Lawson kadınlarının aralarındaki konuşmalar sırasında, Charles’ın karısı Fannie’nin yılbaşından hemen önce keşfettiği bir sırrı duymuştu: Charles’ın, kızı Marie’yle ilişkisi vardı.

Kitapta ayrıca, Marie’nin yakın arkadaşı Ella May Johnson’a yaptığı itiraf da bulunmaktaydı: Ella’nın evinde yatıya kaldığı bir gece Marie, babasının kendisiyle olan ensest ilişkisinden bahsetmiş, hamile olduğunu anlatmıştı. Annesi ve babası bebek beklediğini biliyorlardı. Herhangi bir kimseye bu durumdan bahsederse, “sonumuz ölüm olur” diyerek Marie’yi uyaran Charles Lawson’ın sözlerini, Ella May Johnson yıllar sonra açıklıyordu. Aile içindeki ensest olayını kitapta doğrulayan bir başka isim ise, komşulardan biri olan Sam Hill’di. Charles’ın kızına yaklaşımına şahit olduğunu ve Marie’nin hamile kaldığını söylüyordu.

Tüm bu açıklamaların sonucunda, ensest olayının yayılmasıyla beraber Charles Lawson’ın korkunç planını yapmaya başladığı düşünülebilir. Amacı, utançla yaşayacak olan ailesini ortadan kaldırmaktı. Yahut uzun süren bir tür delilik nöbeti geçirmişti. 1918 yılında, Winston-Salem’deki bir tütün deposunda, Jesse McNeal adında bir adamla bıçaklı kavgaya tutuşan Charles, kulak ardındaki mastoid çıkıntısından ve akciğerinden ağır yaralanmıştı. İlk başlarda yaşaması kuşkuluyken iyileşmiş, ancak mastoid çıkıntısındaki hasarın sebep olduğu düşünülen tuhaf davranışlar sergilemeye başlamıştı. Akrabalarına göre, bu olaydan sonra asla eskisi gibi olmayan ve aniden öfke krizlerine tutulan Charles’ın işlediği cinayetlerde, kafasındaki hasarın da etkisi vardı.

Bu türden hikâyelerin yeni yılda sadece kurgu kitaplarda yer alması dileğiyle, kanlı noel sürprizlerinden uzakta, Hercule Poirot tarzı sakin bir yılbaşı gecesi yahut neşeyle dolu bir kutlama geçirmenizi dilerim. Mutlu yıllar.

Çağatay Yaşmut’la röportaj

Türk Polisiyesinin son yıllardaki en önemli yazarlarından biri olan Çağatay Yaşmut’un yazarlık serüveni 2001 krizinde işini kaybetmesiyle başladı. İktisat Fakültesi mezunu olan ve uzun yıllar bankacılık yapan yazar, o günden sonra mesleğini değiştirmeye ve yaşamını polisiye yazarı olarak sürdürmeye kara verdi. Çağatay Yaşmut’un, okurlarını Başkomiser Galip’le tanıştırdığı ilk romanı Beyoğlu Çıkmazı 2008’de yayınlandı.   Onu, Şarkılar Susunca ve Beni Yavaş Öldür isimli romanlar izledi. Her yıl bir roman yazmak amacındaydı ama felsefe yüksek lisansı yapmaya girişince bu plan bozuldu. 2011’deki son kitabının ardından dördüncü romanı Kadıköy Cinayetleri ancak beş yıl sonra, 2016’da kitapçı raflarındaki yerini alabildi. Çağatay Yaşmut, 2017’nin Kasım ayında yayınlanan ve bir hikaye kitabı olan Doktor Ceyda’yı Kim Öldürdü? ile Başkomiser Galip serisini sürdürdü.

Ünlü yazarla son kitabı ve polisiye hakkında konuştuk.

 

Sizi daha çok polisiye roman yazarı olarak tanıyor okurlar. Ancak öteden beri polisiye hikayeler de yazdığınızı biliyoruz. Roman mı, yoksa hikaye mi dersek, bir polisiye yazarı olarak hangisini tercih ederdiniz?

Bir tercih yapmak çok güç. Çünkü, ikisinin de yeri bende ayrı. Roman uzun soluklu bir uğraş. Engin bir deniz. Bir konuyu seçip istediğiniz gibi kurgulayabilirsiniz. Bunu yaparken ister karakterleri ön plana çıkarırsınız ister olay örgüsünü. Detaylarda boğulmakta özgürsünüzdür. Hikayenin ise şu güzelliği vardır: Anlatmak, hesaplaşmak istediğiniz sadece bir konuya bağımlı değilsinizdir, kısa kısa birçok konuyu ele alabilirsiniz. Olayları çok dallanıp budaklandırmadan, detaylarda boğulmadan, karakterlerinizi fazla derinleştirmeden, iki yüz üç yüz sayfa yerine, yirmi otuz sayfada işi bitirirsiniz. Bu bir tercih!

 

Hikaye, aslında polisiyenin en önemli türü. Polisiye, edebiyat hikaye ile doğdu. Buna karşılık ülkemizde polisiye hikaye fazla yazılmıyor. Sizce bunun sebebi nedir?

Sadece ülkemizde değil ki, tüm dünyada böyle. Bence, burada, okurların tercihleri ve okuma alışkanlıkları esas yönlendirici oluyor. Romana karşı genel bir eğilim var. Hikaye ve özellikle şiir üvey evlat muamelesi görüyor. Dolayısıyla, talep yoksa arz da yok! Bu yüzdendir ki, öykücülerimizin çoğu romana yönelmişlerdir. Hikayeye olan bu ilgisizlik sadece polisiyede de değil, tüm edebiyat yapıtlarında görülüyor. Bence, ikinci bir sebep de; polisiye yazarlar metinlerini derinleştirmek, yarattıkları karakterleri ete kemiğe büründürmek istedikleri için hikayeciliğe burun kıvırabiliyorlar.

 

Hikaye kitabı yayınlama fikri nasıl oluştu?

Uzun zamandan beri yeni romanım üzerinde çalışırken, belki biraz da sıkıldığım için, romana biraz ara verip, yine baş kahramanı Galip olan polisiye öyküler yazmaya başladım. Öyküleri yazarken öyle bir ilham bombardımanına tutuldum ki, halbuki ilhama inanmam, hiç ara vermeden peş peşe yedi öykü yazdım. Böylece, hem yazdığım romanla arama bir mesafe koymuş hem de öykü yazmanın o güzel tadını almış oldum.

Yukarıda bahsettiğim gibi; ilham bombardımanına tutulduğum bir zamanda, bir hikaye üzerinde çalışırken diğer hikayenin konusunu bulup kurgusunu hazırlıyordum. Yazdığım metni bitirince de hemen yeni hikayeye geçiyordum. Bu şekilde yedi tane hikayeyi çabucak yazdım.

 

Polisiye hikaye yazmanın, polisiye roman yazmaktan farkı nedir sizce?

Farkı şudur: Hikaye yazmak roman yazmaktan daha zordur!  Daha yoğun bir emek ister. Hikaye yazarken karakterlerin sayısından olay örgüsünün derinliğine, mekanların tasvirinden kullandığınız dile kadar birçok şey sizi sınırlayabilir. Ayrıca, hikayede suçu anlatmak, suça muamma ve gizem katarak soruşturmayı başarıyla sonuçlandırmak romana göre daha zordur.

 

Romanlarınızda olduğu gibi, hikayelerinizde de coğrafi mekan Kadıköy. Bu tercihinizin Kadıköylü olmanızdan ve bu semti iyi tanımanızdan kaynaklandığı söylenebilir mi? Hikayelerinizi yazarken bu tercih size ne gibi avantajlar sağladı?

Kadıköy’de yaşamaktan nasıl mutluysam, Kadıköy’ü yazmaktan da o derece mutluyum. Yazarın her zaman iyi bildiği yerleri yazmasının, hem yazar hem de okur için bir avantaj olduğunu düşünüyorum. Bu sayede, hem ihtiyaç duyulan o sahicilik duygusu yazarın yarattığı kurmaca dünyasına geçmiş olur hem de polisiye romanın temel iskeletini oluşturan o çevrenin kriminal yapısı ve atmosferi başarıyla tasvir edilir, böylece okur da romana bağlanır. O karanlık sokaklar, o tekinsiz mekanlar, o işlenen suçlar, o tehlikeli suçlular ancak çevreyi iyi tanıyan bir yazarın kaleminde hayat bulur. Doğma büyüme Kadıköylü olduğum için Kadıköy Cinayetleri ve Doktor Ceyda’yı Kim Öldürdü? hikayelerini yazarken tam da böyle oldu.

 

Kadıköy dışında geçen bir roman ya da hikaye yazmayı düşünüyor musunuz?

Düşünüyorum tabi. Diğer romanlarımda İstanbul’un birçok semtini kullanmıştım. Beyoğlu, Kuledibi, Taksim, Arnavutköy, Nişantaşı’nda epeyce bir mesai harcamıştım. Sonuçta, Galip cinayet masası amiri ve İstanbul’daki cinayetlerin hepsi Kadıköy’de işlenmiyor.

 

Hangi polisiyecileri okumaktan keyif alıyorsunuz?

Bütün yerli polisiyeyi okumaya gayret ediyorum. Polisiye Yazarlar Birliği sayesinde bilmediğim birçok polisiye yazarını tanıma şansını elde ettim. Şimdi onların eserlerini okuyorum. Bundan çok memnunum. Yabancı polisiyelerden ise, iki elim kanda olsa bile yeni kitabını koşarak alacağım; Petros Markaris, Donna Leon, Mıcheal Connelly, Henning Mankell, Lawrence Block, Sue Grafton, Jeremiah Healy, Patricia Hıghsmith, Peter Robinson, George Simenon’u sayabilirim.

 

Polisiyeyi nasıl tanımlarsınız? Her suç romanı (örneğin: Suç ve Ceza) size göre de polisiye roman türüne dahil midir?

Polisiye; bir suçu, bir cinayeti aydınlatmak için gösterilen çabaları konu alır. Sadece suçu anlatmak yeterli midir? Elbette hayır! Eğer öyle olsaydı: gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinin her birinden bir polisiye roman yazılabilirdi. Polisiye sadece suçun değil, muammayla harmanlanmış suçun anlatıldığı, gizemle örüldüğü ve akılcı yollarla çözüme ulaşılmasıdır. Öyleyse, burada iki tane kilit kavram var: Suç ve muamma. İyi bir polisiye hem suçu hem de muammayı içermelidir. Bakınız Agatha Christie romanlarına: Cinayetin ardında derin bir muamma ve gizemli ilişkiler vardır. Keza, Sherlock Holmes hikayeleri de öyledir: Bu hikayelerin büyük bir çoğunluğunda cinayet olmasa da, suç, yoğun bir gizem ve muammayla örülmüştür.  Edgar Allan Poe hikayelerinin barındırdığı muammayı ve gizemi anlatmama gerek bile yok. Suçtan kasıt ise, cinayettir. İnsanlar riske girmeden gerilimi ve cinayeti yaşamak isterler. Cinayet insan ruhunu anlatır. Gölge karakterlerimizle yüzleşiriz. İçimizde ne saklıysa o ortaya çıkar: bir kahraman, bir hain, bir cani, bir katil… Bu yüzden, cinayet polisiye romanın olmazsa olmazıdır.

Her suç romanının polisiye olduğunu düşünmüyorum. Suç ve Ceza’yı ya da Karamazov Kardeşler’i polisiye roman olarak saymak; hem klasik romanlara hem de polisiyeye büyük haksızlık etmek olur. Polisiyede suç ve muamma başat öğedir ve tüm olan bitenler işlenen suçun etrafında şekillenir. Bu bağlamda, tüm hikaye suçun faalini ve nedenini ortaya çıkarmak için çalışan soruşturmacı ve şüpheliler arasında geçer. Ölümün zihinlerdeki meşguliyeti yerini cinayetin meşguliyetine bırakır. Cinayet asıl özne konumuna yerleşir. Suç romanlarında ise, işlenen suç her zaman bir yan öğe olarak varlığını sürdürür. Ölüm cinayet şekline bürünerek asıl özne konumuna geçmez. Bu yapıtların merkezinde yatan şey, suçun esrarı değil insanın ya da toplumun yazgısıdır. Yazar vermek istediği mesajı, muammayı artırmak için suç öğesini kullanarak vermeyi amaçlar.

 

Günümüzde iyi polisiye iyi edebiyat ilişkisinin gerekleri sizce nelerdir?

Her polisiyenin iyi edebiyat olduğunu iddia edemeyeceğimiz gibi, her edebiyat yapıtının da iyi edebiyat olduğunu savunamayız. Bir polisiye yapıtının iyi edebiyat olduğunu anlamak için Chandler’a, Hammett’e, Simenon’a, Chesterton’a bakmamız yeterli olacaktır sanırım. Çünkü, bu yapıtlar ciddi edebiyattır. İnsanın ve toplumun suçla olan bağını ve karmaşık ilişkisini anlatırlar, toplumdaki aksaklıkları ortaya koyarlar, suçun nedenini gözler önüne sererler. Polisiyenin konusunun orijinalliği, başarılı detaylar ve betimlemeler, yerinde bir görsellik, karakterlerinin sahiciliği, ki bundan kastım: değişim, sempati, motivasyon ve bilgi, polisiyeyi iyi edebiyat sınırları içine sokacaktır.

 

Bundan sonraki projeniz ne olacak? Gene bir hikaye kitabı mı, yoksa ünlü komiserinizin yeni bir romanı mı?

Sırada, şu sıralar üzerinde çok yoğun çalıştığım ve bitirmek üzere olduğum yeni bir roman var. Daha sonra, yine bir hikaye kitabı düşünüyorum. Hikayeleri şimdiden kurgulamaya başladım bile.

Zehir Gibi Kadınlar

Zehir bilimi, 13 Ağustos 1901’de, Amerika’nın Massachusetts eyaletinde yaşayan  Minnie Gibbs’in rahatsızlanarak vefat etmesiyle ön plana çıktı. Kadının ölüm nedeni, doktoru tarafından  “tükenmişlik” olarak belirtilmişti.  Gibbs’in ailesinde daha önce de buna benzer ölümler olması dolayısıyla, durum normal karşılandı.

Bu ölümü şüpheyle karşılayan tek kişi, sadece  Bayan Gibbs’in kayınpederi Kaptan Gibbs’di.

Jane Topban

Durum aslında şüphelenilmeyecek gibi değildi. Çünkü ailede arka arkaya ani ölümler meydana gelmiş,  Minnie’den birkaç hafta önce annesi, kız kardeşi ve babası hayata gözlerini yummuştu. Bu tuhaf ölümler Minnie Gibbs’le de sona ermemiş, onun ölümünden on üç gün sonra gene aynı aileden Edna Bannister de kaybedilmişti. Ve bütün bunlar, aynı zamanda aile dostu olan Jane Toppan isimli bir hemşirenin kısa bir süre önce, Davis ailesininin yaşadığı evde göreve başlamasından sonra olmuştu.

Kayınpeder Gibbs, Harvard Tıp Fakültesi’nde görevli arkadaşı Dr. Edward S. Wood’a durumu anlattı ve yardımını istedi. Wood’un uzmanlık alanı zehirli maddelerdi. Minnie’ye yapılan otopside yoğun miktarda arsenik zehiriyle karşılaşıldı. Ayrıca gene yoğun miktarda morfin ve atropine rastlandı.

Bütün bu ani ölümlerde Hemşire Toppan’ın yakınlarda bulunması ya da ölen kişilerle temas halinde olması, onu birinci derecede şüpheli kişi haline getirmişti. Toppan, Minnie Gibbs haricinde Genevieve Gordon ve Alden Davis’in ölümlerinden ötürü yargılandı. Önce,  tüm suçlamaları reddettiyse de daha sonra suçlamaları kabul etti.  Bunda davaya üç uzmanın katılması etkili olmuştu. Hemşire Jane Toppan, işlediği cinayetleri itiraf ederken hiçbir şekilde pişmanlık belirtisi göstermedi. Hatta, öldürürken cinsel haz duyduğunu bile söyledi.

Toppan’ın akrabalarında aklî denge bozuklukları vardı. Uzmanlar buna dikkat çekerken, aynı şekilde onun çocukluğundan beri bazı sorunları olduğunu da belirttiler.

Jane Toppan’ın İrlanda göçmeni olan babası bir alkolikti. Kızını sık sık dövüyor, onu bir hizmetçi gibi kullanmakta bir sakınca görmüyordu. Toppan’ın hemşirelik okuluna giderken, çeşitli uyuşturucularla hastalar üzerinde deneyler yaptığı anlaşıldı. Birçok hasta ölmüştü. Jane ayrıca yalan söylemesi ve hırsızlıklarıyla da dikkat çekmekteydi.

Hastalara verdiği morfin, onların daha yavaş nefes almalarını ve göz bebeklerinin daralmasını sağlarken, ardından verdiği atropin tam ters etki yapıyordu. Elinden tesadüf eseri kurtulan hastalardan bir tanesi, yaşadıklarını anlattı. Amelie Phinney isimli hasta, hemşire tarafından verilen ilaç neticesinde bilinç uyuşması yaşadığını söyledi. İlacın etkisiyle olup bitenleri hayal meyal hatırlayan Amelie, uyuşunca hemşirenin yatağına girdiğini ve ona sarıldığını hatırladığını anlattı. Ancak bir sebepten Toppan hastayı bırakıp odadan hızlıca uzaklaşmıştı.

1892’den sonra Toppan, kariyerini özel hemşire olarak sürdürdü. Evlerde görev yapan Toppan, öldürmeye devam etti. Sadece hasta ve yaşlı insanları zehirlemedi. Aynı zamanda süt kardeşi olan Elisabeth’i de zehirleyerek öldürdü. Amacı onun kocasını elde etmekti. Elisabeth ölürken, Toppan onun yanına yatmış ve ona sarılmıştı.

Dava sonuçlandığında yargıç, Toppan’ı suçlu buldu. Ancak o bir deliydi ve  Taunton Akıl Hastanesi’nde ömür boyu tedavi görecekti.

Hemşire Jane Toppan, işlediği otuz bir cinayeti itiraf etti. Bu otuz bir kişinin isimlerini anımsıyordu ancak anımsayamadığı isimler de vardı. Kurban sayısının yüzden fazla olduğu sanılmaktaydı.

Toppan’ı diğer kadın seri katillerden ayıran önemli  bir unsur vardır. Toppan maddi çıkar için değil, cinsel hazdan ötürü öldüren kadın seri katil olarak eşsiz bir örnektir.

Yeni yüzyıl, başta Amerika ve Rusya olmak üzere dünyanın birçok ülkelerinde seri katillerin hızla çoğalmalarına şahitlik etti. Gerçekten de seri katiller çoğalıyorlar mıydı? Zaten yüzyıllardır var olan seri katiller aslında çoğalmıyorlardı. Artık uzmanlaşan emniyet teşkilatları sayesinde, doğru profillemeler sonucunda seri katiller daha hızlı deşifre edilip yakalanıyorlardı.

Parmak İzleri

Parmak izi teknikleri 1903’te daha büyük önem kazandı.

Parmak izi analizi konusunda gelişim gösteren adli bilimin, başka alanlarda daha çok yol alması gerekiyordu.

Jeanne Weber

Özellikle yara izi analizi bunların en başındaydı.

Bir vakada kurbanın cildi üzerinde oluşan izler sebebiyle tıp uzmanları oldukça zorlandılar. Uzmanların farklı görüşler ileri sürmesi kafaları iyice karıştırdı. Olayı soruşturanlar kime inanacaklarını bilemediler.

Nisan 1905’de, akşamüstü saatlerinde Paris’te bir hastaneye genç bir kadın bebeğiyle geldi. Bebek bir sebepten ötürü tıkanmış, nefes alamıyordu. Genç anne bebeğini o gün akrabası olan Jeanne Weber’e emanet etmişti. Bebeği muayene eden doktor, gırtlak bölgesinde kırmızımsı lekelere rastladı. Doktor daha önceki vakaların bulunduğu dosyaya bakınca, daha önce de aynı aileden dört bebeğin aynı izler ve belirtiler neticesinde öldüklerini tespit etti.

Otuz yaşındaki Jeanne Weber, her olayın içerisinde yer almış, baktığı  üç çocuk da benzer bir şekilde ölmüştü. Yine üç yıl önce, Weber’in himayesi altındaki iki çocuk difteri hastalığı ve şiddetli kramplar sebebiyle hayatlarını kaybetmişlerdi. Weber bu yüzden suçlanarak yargılanmış, ancak mahkemesi sürerken firar etmişti.

Aslında boğularak öldürme esnasında oluşan izler ve vücuttaki değişimler ile ilgili araştırmalar 1888 yılında

Davayı Manşete Taşıyan Bir Gazetenin Anasayfası

başlamıştır. Dr. Langreuter’in  yaptığı araştırmalar bu konuda oldukça ilginç sonuçlarla doludur. Henüz ölmüş bedenlerin kafataslarını keserek beyinlerini açığa çıkartıp boğazlama esnasında gerçekleşen değişimleri canlı olarak izleyen Langreuter,  gırtlaklama esnasında boğaz kısmında belirgin morarmalar oluştuğunu, aynı zamanda kas kanamalarının meydana geldiğini belirlemiştir.

Weber olayında doktorun yapmış olduğu tespitler, cinayeti işaret ederken, adli bilim uzmanları bunu doğrulamadılar. Böylece Weber suçsuz bulundu, tutukluluk kararı iptal edildi. Ancak hikâye burada sonlanmadı.

Weber başka bir isim altında üç çocuklu bir adamın yanında dadı olarak göreve başladı. Yaklaşık bir yıl sonra, çocuklardan biri kas kasılmaları sebebiyle vefat etti. Daha önceki çocuklarda olduğu gibi, bu çocuğun da boynunda aynı lekeler vardı. Yetkililer zaman kaybetmeden Weber’i tutukladılar. Ancak cesedi inceleyen doktor ölüm sebebinin gırtlaklama olmadığını söyleyince, Weber yine serbest kaldı.

1908’de Weber bu sefer başka bir çocuğunun ölümünden ötürü tutuklandı. Daha önceki cinayetlerde cesetlerin otopsisini gerçekleştiren Dr. Thoinot bu defa cinayet teşhisini koydu. Ancak daha önceki otopsilerde yaptığı hatayı örtbas edebilmek için cinayet sebebini farklı bir şekilde açıkladı. Dr. Thoinot’a göre, Weber bu cinayeti bir bunalım sebebiyle işlemişti. Daha önceki cinayetlerden ötürü ithamlara maruz kalınca, bunalım geçirmiş ve bu yüzden çocuğu öldürmüştü. Weber suçlu bulunarak, hapishane yerine bir tımarhaneye gönderildi. Orada kendisini boğarak hayatına son verdi.

Polisiye Hikaye Dinle: Kim Ölmeli? 🔊🎧

“On, dokuz, sekiz, yedi… Geri sayım, kutlama kucaklaşmaları, uçuşan konfetiler, sarmaş dolaş izlenen havai fişek gösterisi… Ne sahteydi, ne sahtesiniz. Bunca yılı birbirimize, herkese zehir etmek için bunca uğraştıktan sonra hala kucaklaşabilecek kadar sahteyiz. Kendi cennet ve cehennemimizi, seçimlerimizle yüreğimizde taşıyor olmalıyız, diye düşünürdüm bazen.  Ama bazılarınızı ben seçmemiştim ki! Bugün buraya, sevgili anne ve babamın evine, bu aptal yılbaşı eğlencesine sizin için geldim. Ellerinizle cehenneme çevirdiğiniz cennetimi size göstermek için. Siz şen kahkahalar atarken, maskelerinizin ardındaki asıl yüzlerinizi bilen ben için tüm gece traji komik olacaktı ama yine de geldim. Bu gecenin sabahında aramızdaki en suçlunun öleceğini bilmeden nasıl eğlendiğinizi görmek için geldim. Hepinizin bir arada, aynı sofrada olması güzeldi.

Bir mektupla size bir şeyleri açıklamaya çalışmak gibi bir niyetim yoktu. Bu akşam sizleri takındığınız saygın maskelerinizle izlerken yazmaya karar verdim. Her birinizin kim olduğunun bilinmesi, maskelerin düşüp, gerçek yüzlerinizin ortaya çıkması gerek. Beni anlamanız değil aslında meselem. Anlaşılmak artık umurumda değil. Yapacaklarımı neden yaptığımı bilmeniz gerektiğini önceden düşünseydim bu mektubu daha edebi hazırlayabilirdim, beni tanıyorsunuz. Aslında istediğim birbirinizi tanımanız. Şu an sizler, anneciğimin(!)  kaz tüyü misafir yataklarında  uyurken, bu soğuk çalışma odasında tam olarak kafamı toparlayamadığımın da farkındayım. Malum, biraz alkol aldım. Çünkü cesaretimi toplamaya ihtiyacım var. Tüm gün sizler için hazırlandım. Üzerimdeki siyah elbise, ayağımdaki sivri topuklu ayakkabılar, yaptığım makyaj, saçlarımın bu bukleli hali bile sizin için. Kendim için bir şeyler yapmaktan vazgeçeli yıllar oldu zaten. Üstlendiğim bütün roller, siz beni öyle görmekten hoşlandığınız için üstlenilmedi mi? En son ne zaman bir şeyi kendim için yaptığımı hatırlamıyorum. Beni benden bu kadar uzaklaştıran kimse, işte en çok suçlu olan ve bu satırlar bittiğinde, yeni yılın ilk gününde hayata veda edecek olan kişi de o.

Hatırlıyorum da şehrin merkezinde, doğayla iç içe diye reklamları yapılmıştı bu sitenin. Burada bir daire alırken gökdelenlerin olduğu semtte doğayı nereden bulacağız, diye sorgulamış mıydınız acaba? Ben olsam doğduğum o bahçeli evi, her şeye rağmen,  bu dublekse tercih ederdim. Her şey burada başlamadı ama bitmesi için burayı ve bu geceyi seçtiğim için üzülmeli miyim? Pek üzgün hissetmiyorum. Aslında epeydir hiçbir şey hissetmiyorum. Sadece bir hayata nasıl son vereceğimi düşünüyorum. Her şeyin son bulması için bunu yapmak zorunda kalmak çok acı ama suçlu olan ölmeli, başka çare bulamadım.

Yılbaşı eğlenceleri… Eskiden ben de keyif alırdım. Dostlar için tüm gün mutfaktan çıkmadan nefis yemekler hazırlamak, muazzam bir masa kurmak ve insanlar yapılanları yerken yüreğimden kopan bir gülümseme ile onları seyretmekten keyif alırdım. Birkaç yıldır yeni bir yılın geliyor olması heyecan verici değil.  Bu gece gerçekten eğlendiniz mi acaba? Yoksa yüzlerinize geçirdiğiniz mutluluk maskesiyle sadece eğlenmeniz gerektiğine bir şartlanmışlığın eseri miydi o şen kahkahalar? Her yıl bir öncekinden daha ağır, yorucu ve gençliğimizden götürerek gelirken, yaşama sevinci olanlar için umut elbette tutunulacak bir şey ama yeni yılın güzelliklerle geleceğine hala inanıyor olamazsınız. Cidden inanıyorsanız bile aranızdan birinin yeni yılı yaşayamayacak olmasıyla öyle bir inancınız kalmayacak. Siz bu mektubu okuduktan sonra- ki hepiniz için ayrı ayrı çoğaltacağım-bu gece o salonda olanlardan biri ölecek. Kaçmayacağım, ben teslim olacağım.

Her şey seninle başladı. Halil Atasay. Bu ismin açamayacağı kapı yoktur. Bir tane hariç. Benim gönlümün kapısı. Sana çok yıllar önce kapandı o kapı, baba.  Çocuk dünyamın en büyük kahramanının aslında filmlerin gaddar adamı olduğunu anladığım gün kapandı kapılarım. Çocukluğumun tek arkadaşı Firuze’yi hatırlarsın. Çocuklar için sınıf farkı yoktur baba.

Firuze, benim için evimizin çalışanının kızı değildi. O benim şenliğimdi. Küçük, tatlı haylazlıklarımın suç ortağıydı. Ağladığımda koşarak yaslandığım omuzdu. Sen onu benden aldın ve beni yalnızlığımla bıraktın. Ailesi ile arkadaşımı evimizden gönderişini hatırlıyorum.  Onları acımadan hırsızlıkla suçlarken, çaldıklarını iddia ettiğin kolyeyi, hani annemin, o bana babamdan hatıraydı feryatlarıyla günlerce aradığı kolyeyi, aslında senin aldığını bir tek ben biliyorum. Çok küçüktüm. Olaylar arasında bağlantı kurmam için genç bir kız olup, bir okuldan mezun olmam gerekmişti. Annemin bana mezuniyet hediyesi olarak yaptırdığı kolyenin kırmızı kurdeleli, üzerinde altın yaldızlı simetrik çizgileri olan kutusunu gördüğümde ve annem , “Bu özel tasarım bir kolyedir. Yıllar önce bir benzerini de bana kendi babam yaptırmıştı. Ben koruyamadım ama bir aile yadigârı olarak sen korursun umarım,” dediğinde ben her şeyi çözdüm. O kutunun bir benzerini, yıllardır ortağın olan Demet Hanım’a evimizin kütüphanesinde verdiğini gördüğümde bu önemsiz bir olaydı. Ama artık ne kadar önemli olduğunu anlıyorum. Demet Hanım’a o kolyeyi neden vermiştin baba? Sermaye edilmesi için mi? Yoksa annemi yıllarca içten içe kemiren ve vurdumduymaz bir kadın haline getiren şüphe gerçek miydi? Onu yıllardır aldatıyor muydun? Neyse ne. Sen işlediğin bir suçu başkalarına atacak kadar acımasızdın. Bir hırsızdın. Kendi eşinden bile çalmaktan utanmayan bir hırsız.  Firuze’nin babasının ona attığın iftira yüzünden kararan hayatını, çocuklarının ve eşinin utancını hiç önemsedin mi? Sanmam. Acaba kaç çalışanının daha hayatını kararttın? Günden güne zenginliğin artarken kimlerden neler çaldın? Bu gece de tıpkı senelerdir baktığım gibi baktım sana. Hissiz. Eşimle birlikte kahkahalar atıyordunuz. Neydi sizi bu kadar keyiflendiren? Parmaklarının arasındaki Davidoff puron, Lacoste kazağın ve dar paça kot pantolonun ile ne kadar genç gösteriyordun. Ben senden daha yaşlıyım galiba baba. Bana karşı suçlusun. Sen benden çocukluk neşemi çaldın.

Ve sen Gülden Atasay. Gördüğüm en güzel kadındın sen. Altın sarısı saçların güneşte parlardı. Bu gece de spotların altında bir Hollywood yıldızı gibi gezişini izlerken aynı şeyi düşündüm. Hala çok güzel bir kadınsın. Yine de bir zamanlar senin için üzülürdüm.  Uzun iş seyahatlerine birlikte gitmek için babama yalvarışlarına, onun seni reddedişlerine şahit olduğumda ve her dönüşünde kavga ettiğinizi duyduğumda çok üzülürdüm. Sen benim için hiç üzüldün mü anne? Şehirden uzak kocaman bir evde odadan odaya sessizce girip çıkışlarımı fark etmezdin bile. Bir parça ilgi için yanına her gelişimde yaşlı dadımı çağırırken içinde bir sızı oluyor muydu? Beni yatılı okula gönderirken, bunun gerçekten benim iyiliğim için mi olduğunu düşünüyordun? Yoksa benden bir kurtuluş muydu bu? Daha on bir yaşındaydım ben anne. Bir yatakhanenin soğuk duvarlarını seyrederek uyumaya çalışırken, bana bu cezayı vermeniz için ne suç işlediğimi düşünürdüm.  Piyano hocana “Kızım yine tatil için geldi, artık o gidene kadar baş başa kalamayız,” dediğini duyduğumda, anladım suçumu. Suçum ayak altında dolaşmaktı. Babam neden senelerce piyanoyu öğrenemediğini merak ediyordu ya, sanırım öğrenmişti ki bir yaz geldiğimde piyanon yerinde yoktu. Babamdan intikam mı alıyordun, yoksa sevmiş miydin o adamı?  Hocanı da bir daha hiç göremedik. Sana sorduğumda, başını pencereye çevirip, “Buhar olup uçtu, başına ne geldi ben de bilmiyorum,” diye mırıldanmıştın. Babamdan o zamanlarda mı korkmaya başladın? Benden dört yaş büyük yeğenini babama karşı tek başına olmamak için mi evimize yerleştirdin? Peki anne, babam tenise neden başladığını biliyor mu? Kulübe hiç gelmemişti değil mi? Eğer sabaha çıkmayı başarabilirse, artık merak eder. Sen gördüğüm en güzel kadındın ama ruhun yoktu. Bencildin.  Sen de suçlusun. Benden bir annenin şefkatli kollarını, sıcaklığını çaldın.

Alkan. Geçen onca yıla rağmen hala seni her görüşümde, ürperiyorum. Evimize ilk gelişini dün gibi hatırlıyorum. Askerden yeni dönmüştün. Bense artık bir üniversiteli olarak yeniden evime dönmenin mutluluğu içindeydim. Anneminkine benzeyen sarı saçların kısacık kesimliydi. Ela gözlerin ışıkta parlıyordu. Çok hayat doluydun. Benim hiç olamayacağım kadar sosyal.  Benim hiç olmadığım kadar neşeli. Tıpkı bu gece olduğun gibi hep hareketli. Okulum başladığında, beni şehre arabayla senin bırakmana babamı nasıl ikna ettin bilmiyorum ama bu gönüllü şoförlük durumu aslında benim iyiliğim için değildi. Okul çıkışlarında sürekli seni başka başka kızlarla vedalaşırken bulurdum. Benim utangaç hallerim, mütevazı giyim şeklim senin için dalga konusuydu. Ne diyordun bana, “Kızım, senin babanın sana sunduğu imkânlar benim elimde olsa, dünyayı yerinden oynatırdım.” O imkânların bir şekilde senin olabileceğini anlaman çok sürmedi. Beni kendine âşık etmen de. Ne saftım değil mi? Kolay lokma. İki güzel söz, minik hediyeler, ilk öpücük, okulum biter bitmez evlenme hayalleri ve bir kızın en önemli ilki… Seninle dolu dolu geçen üç yıl. Aynı evin içinde, aileye hissettirmeden, kuzenken sevgili olmuştuk. Duysalar itiraz edeceklerini bile bile birbirimize tutunmuştuk. Gerçekten sevdin mi beni? Galiba sevdin. Hala hissettiriyorsun. Senden nefret etsem de bir yanım müteşekkirdir sana. Sayende güzel olduğumu fark etmiştim. Sayende zekâma güvenmeye başlamıştım. Sayende arzulandığımı hissetmenin hazzını yaşamıştım. Ama senden yediğim darbe de unutulmazdır. Sen suçunu biliyorsun.

Aslında her biriniz suçunuzla yüzleşmelisiniz. Sağ kalanlarınız ölenin ardından düşünmeli. Ben olabilirdim demeli. Ölenin niçin öldüğünü bilmeniz gerek. Kalanların da gerçeklikleriyle ve benim cehennemime katkılarıyla yüzleşmesi gerek.

Güzellik ve albeni çok farklı kavramlar. Ben hep güzel olandım. Doğal, saf bir güzellik.  Sen ise albenili olan. Yürüyüşünden, gülüşünden, kelimeleri bastırarak konuşmandan hatta kadehi tutuşundan bile cilve akar. Üniversitede ilk günümde, benimle ilk konuşan sen olmuştun. Ben ürkek, tedirgin etrafı seyrederken yanıma gelmiş, oturmuş ve sanki çok kolay bir şeymiş gibi bana sorular sormaya başlamıştın. Hatırlar mısın o gün ne giyindiğini? Ben hatırlıyorum Ebru. Minicik bir kot etek ile sarı, yakası devrik bol bir bluz. Ayağında bilekten iple bağlı keten ayakkabılar vardı. İlk günden neredeyse sınıftaki herkesle tanışmıştın. Yakın arkadaş olarak neden beni seçmiştin ? Ben biliyorum. Ben, zengin ve tanınmış ailenin onaylayacağı, zengin aile kızı olan arkadaştım. Yaptığın tüm gece kaçamaklarında, kaldığın adres olarak onlara sunabildiğin ve onların da itiraz etmediği arkadaş. Ne yapmak istesen hemen onay veren, senin gibi olmak isteyen arkadaş. Ama yine de güzeldi seninle olmak. Dedikodu yapmak, barlara takılmak, sarhoş olup bu hallerimizi gizlemeye çalışmak. Bu gece bir ara sana sarılmak geçti içimden. Sana sarılarak, en son kendim olabildiğim o deli dolu yıllara sarılacağımı anlamayacağın için yapmadım tabii. Sarılabilseydim belki yapacağım şeyi yapmaktan vazgeçebilirdim. Ama seninle göz göze geldiğimizde sen, kocanın elinden sıkıca tuttun ve ona bir öpücük verdin. Bazı bağlar var ki siz koparmak isteseniz de kopamıyor. Bana yaptıklarınıza rağmen akrabalık denilen o bağ ile her yerde karşımda olmaya devam ettiniz yıllar boyu. Söylesene, her istediğini elde etmeye alışkın olan sen mi onu istedin yoksa yaptığınız şeyden dönemeyeceğinizi düşünüp, bana inat mı evlendiniz? İkinizin de planları vardı. O benim ailemi karşısına almaktan korkuyordu ama aynı zamanda zengin bir kapıda olmak istiyordu. Sen ise parmağında oynatacak bir yakışıklı… İstediniz ve aldınız işte. Şu geçen yıllar içinde kocanın hala bulduğu her fırsatta bana asıldığının da farkında mısın?  Sizi kendi odamda ve kendi yatağımda yakaladığım gün ikiniz de benden bir şeyler çaldınız. Sen güvenimi çaldın, Alkan ise masumiyetimi.

Kesinlikle her insan içinde bir cennet ile doğuyor. Bu yüzden olsa gerek çocukların saflığı ve güzelliği. Sonra yavaş yavaş cennetin üzerine bir pus gibi çöküyor kötülükler ve cehennem yerleşiyor kalplere. O yüzden deriz işte, özünde iyi bir insan. Hanginiz özünde kötüsünüz ki! Ruhumu binlerce parçaya bölerek, yavaşça işkence ederek beni yok ettiniz bunca yıl. Cehennem tüm kötücüllüğü ile kalbimi kapladı. Bu gecenin sabahında ben de her birinizi bir şekilde yok edeceğim. Galiba çok uzatıyorum. Çok şey biriktirmişim haykırmak istediğim. Bir kişi daha var. Hakkında gerçekleri bilmeniz gereken.

Sevgili eşim. Kerem’i ilk tanıdığımda bir harabeydim. Âşık olduğu adam ve en yakın arkadaşı tarafından ihanete uğramış, içi boş ama dıştan baktıkça bakılası gelen bir porselen bebek gibi kırılgan. Onun beni sorgulamadan, tüm yıkılmışlıklarıma rağmen sevebilmesine, ellerinden tutmaktan korkmama rağmen ellerimden tutabilmek için inatla iyileşmemi beklemesine, ne dersem diyeyim benden vazgeçmeyişine direnemedim. Ben buyum işte. Sevgi ve ilgi ile her istediğinizi yaptırabildiğiniz bir zavallı. Hızla gelişti her şey. Çok da düşünmeden, çok da tanımayı beklemeden evlendik. Kurtuluşmuşçasına kollarına bıraktım kendimi. İlk yıllarımız ne güzeldi. Ben her şeyden habersizken…

Ben sana sığındıkça, anne ve babamda bulamadığım her ne varsa sende bulmaya çalıştıkça seni kendime hükümdar kıldım. Tüm benliğimle teslim oldum sana ve sen istediğin gibi yönettin beni. Olmamı istediğin kadın gibi şekillendirdin. Sen ne düşünürsün, ne istersin diye düşünmeden karar bile alamıyorum yıllardır.  Sen insanları yönetmeyi ne kadar da çok seversin, emrinde çalışanlara yaptığın gibi. Şu an bulunduğun yere nasıl geldiğinden bahsetsek mi? İhaleleri nasıl aldığından,  ihale bitene kadar insanları, çocukları ile nasıl tehdit ettiğinden, rakiplerini devre dışı bırakabilmek için evrakta sahtecilikten, rüşvete kadar her türlü adi suçu işlemenden. Buraya kadarı senin pozisyonundaki bir adamın yaptığı tahmin edilebilen ama asla dillendirilmeyen suçları. Ya ötesi?

Her yerde benim için aldığını söylediğin, şehirden uzaktaki o kocaman evin, bu keşmekeş şehrin insan kaçakçılığı ve uyuşturucu merkezi olduğunu, bazı bazı bodrumunda perişan haldeki kadın ve çocukların bulunduğunu ve ben tüm bunlar ‘benim evim’de olurken kendimi, o evdeki başlıca köle gibi hissettiğimi ve susmakla boğulduğumu kim bilebilir? Sana ilk isyanımda yediğim yumruğun morluğunu, aynı akşam gittiğimiz hayır gecesinde nasıl gizlemeye çalıştığımı kim bilebilir? Evin bodrumundaki çocuklara yemek verdiğim için sırtımda söndürdüğün sigaranın yanık izinin, ramazan ayında, gazetecilerin önünde, aş evinde yemek dağıtırken ve boy boy fotoğraflarda beni, seninle birlikte sırıtmak mecburiyetinde bıraktığında sızım sızım sızladığını kim bilebilir? Babam yaptığın her şeyi biliyor aslında. Bana yaşattıklarını da.  Galiba annem de. Bazen bana bakarken gözlerinde bir acımanın kırıntılarını görür gibi oluyorum. Seninle kurduğu onca çıkar ilişkisinden sonra, babamın benim yüzümden seninle maddi bağlarını koparmayı göze alacağını da hiç sanmıyorum.

O kadar çok suçun var ki bana karşı olan suçların bunların arasında en küçüğü belki. Sen benim tüm özgüvenimi ve insanlığımı çalmakla da suçlusun.

Siz karar verin hanginiz bana karşı daha suçlu? Peki söyleyin bana kim ölmeli? Ya da çoktan öldü bile…”

  

Sabaha karşı saat 8’i 20 geçe gökdelenin son iki katındaki tüm yatak odalarının kapıları peş peşe çalındı. Kapıların altından, üzerinde ‘Hemen okunmalı!’ yazılı, adressiz ama ATASAY HOLDİNG antetli birer zarf itildi. Tüm gece alkol sınırlarını zorlamış, uyku sersemi insanlar topluluğu birbirlerinden habersiz aynı satırları okurken, kimi öfkeden duvarları yumrukladı, kimi gözyaşlarına boğuldu, kimi sevdiği hala yanında uyandığı ve kendi de hayatta olduğu için şükretti. Kimi de yanında uyuması gerekenin boşluğuna bakakaldı.  Ama her biri aynı şeyi düşündü. Biri çoktan ölmüş müydü ya da gün içinde mi ölecekti? Ta ki ilk kapının açılma sesine kadar kimse odasından çıkmaya cesaret edemedi. Sonra oda kapıları teker teker açılmaya başlandı. Kapılardan uzatılan başlar şaşkınlıkla birbirlerini süzüyordu. Üst katın dar koridorunda toplanan herkes tedirgindi. Hiçbiri söylenecek o ilk kelimeyi bulamıyor, herkes birbirine suçlayan gözlerle bakıyordu. Gerçekten o salonda olanlardan biri aralarında yoktu.

Birbirlerinden ayrılırlarsa aralarından birini kurt kapacakmış gibi bir korkuyla, dip dibe indiler alt kata. Yılbaşı ağacının ışıkları hala yanıyordu. Karşılarında elinde, Halil Bey’in Colt marka silahı ile onları bekleyen Mine durmaktaydı. Üzerinde yılbaşı eğlencesinde giydiği elbise duruyordu. Arkasındaki pencereden vuran ışıklarla elbise ışıldıyordu. Mine’nin yüzünde çarpık bir gülümseme vardı.  Silahın namlusu tek tek her birine döndü. Konuşmaya cesaret eden ilk kişi Kerem olduğunda ve  tüm otoriter sesi ile, “Mine beni dinle! Hemen indir o silahı” dediğinde Mine kendinden hiç beklenmeyecek gürlükte, herkesi daha da ürküten bir kahkaha attı. Silah tutan elini hiç indirmeden, diğer elinin işaret parmağını dudaklarına götürdü.  Her zaman fısıldar gibi konuşan Mine, ondan hiç beklenmeyecek bir netlikle konuşmaya başladı:

“Son sözümü yazmadım sizlere. Sadece bir mektuba yazdım. Polise gideceğinden emin olduğum bir mektuba. Ama siz kulaklarınızla duyun istedim, son sözlerimi.

Huzura kavuşabilmem için biri ölmeli ve o biri en suçlu olan olmalıydı. Kaçmayacağım ve teslim olacağım da demiştim. Kaçmıyorum kaderimden. Şimdi biliyor musunuz, şu çatı altında toplananlar arasında en suçlu kim? Ben… Cennetimi sizlerden geri alamayacak kadar korkak olduğum için, bana dair ne varsa yavaş yavaş yok etmenize izin verdiğim için en suçlunuz benim. Kendi yalan dünyanız size kalsın. Ben içinde sizlerin olmadığı kendi cehennemimi seçiyorum.”

Son sözlerini bir çırpıda söyleyen Mine, silahın namlusunu çenesinin altına dayadı, ona doğru koşan Gülden Hanım’ı, atılan çığlığı umursamadan tetiği çekti. Gülümsüyordu.

On İki Çeyrek

31 Aralık 2016 sabahı aynı mahallede bulunan dört ayrı evin kapısı aynı zamanlarda çaldı. Kapıların önünde, küçük bir çocuğun içine sığabileceği büyüklükte, özenle paketlenmiş hediye kutuları vardı. Kutunun üzerinde birer isim ve hepsinin yanında aynı not bulunuyordu.

“Gece on ikiyi vurmadan kutuyu aç.”

Bu hediye kutusunun geldiği evlerden ilki dört kişilik bir çekirdek ailenin eviydi ve kutunun üzerindeki isim evin annesine aitti. Kapıyı kendisi açmış olan anne notu okumadan önce bu hediyenin büyük bir reklam ajansının yönetici yardımcısı olan, başarılı, sosyal ve şanslı kocasına geldiğine emindi. Bu yüzden de kapıdaki hediyeyi koymak için, kocasına gelmiş onlarca hediyenin ve çocuklarına aldıkları birkaç büyük paketin bulunduğu çam ağacının altında uygun bir yer açtı. Ardından paketi o yere taşımak için kucakladı. Aslında geçmiş yıllarda olduğu gibi kendisine bu paketlerden hiçbir şey çıkmayacağını bildiği için (ve belki kocasını kıskanmayı, ilk aldatılışını öğrendiği evliliklerinin daha cicim aylarında bıraktığı için) bu paketi de incelemeyecek, üzerindeki notu okuma gereği bile duymayacaktı ama o koca paketin kuş gibi hafif olduğunu fark edince, donuk hislerinde bir kıpırdanma hissetti. En son ne zaman bir şeyi merak ettiğini düşündüğü kısa bir sürenin ardından paketteki nota baktı ve notun üzerinde kendi adını görünce merakı yerini şaşkınlığa bıraktı. Kocası bunca yıl sonra böyle bir hediye alacak ne yapmış olabilirdi ki?  O anda kafasında beliren düşünce dizlerini titretti. Bir aldatmanın karşılığı olamazdı bu hediye çünkü en son ‘aldatma pişmanlığı’ hediyesini aldığında evliliklerinin dördüncü yılıydı ve bugüne kadar geçen on yılda yüzlerce kez daha aldatıldığını biliyordu ama kocası artık eskisi gibi pişmanlık duymadığından hediye almayı bırakmıştı. O zaman belki bu kez daha kötü bir durum vardı ortada. Belki konuşkan, hayat dolu, güçlü bir kadına rastlamış ve eve bir daha gelmemeye karar vermişti adam. Kadın, az önce hissettiği heyecan ve şaşkınlıktan çok daha güçlü bir duyguya kapıldı: Korku. Saatin kaç olduğu, kutunun üzerinde ne yazdığı artık onun için önemsizdi. Kırmızı puantiyeli parlak hediye paketini parçalayıp açtı. Yarısı soyulmuş kutunun tepesinden tutup iki eliyle kartonu ayırdı ve içine baktı. Önce kutuyu boş sandı ama sonra dipte duran sarı bir zarfı ve zarfın hemen yanına bantlanmış küçük şişeyi gördü.

***

Ev Hanımı’nın aldığı paketin aynından almış diğer evde iki kişi yaşıyordu. Evin sakinleri üniversite öğrencileriydi ve aralarından su sızmayan bu iki adam aynı zamanda çocukluk arkadaşıydılar. Biri üniversitenin prestijli bölümlerinden birini kazanınca diğeri de onun yanında olabilmek için puanının yettiği herhangi bir bölümü yazıp arkadaşını yalnız bırakmamıştı. O sabah ikiliden haylaz olanı sevgilisiyle yeni yıl alışverişindeyken diğeri kapıya gelen paketi almış ve üzerinde arkadaşının adı yazıyor olmasına rağmen, aramızda sen ben mi var ki, diye düşünerek merak uyandıran dev paketi açıvermişti. Kocaman paketin içinden ufacık bir likör şişesi ve sarı bir zarf çıkınca da iki yudumluk likörü kafaya dikip zarfı arkadaşının masasına bıraktı.

***

Üçüncü ev epey kalabalıktı. Evin sahipleri, yaşadıkları apartman da dahil, aynı mahalledeki birkaç apartmanın, üç beş iş yerinin ve mahallenin dışındaki geniş arsaların da sahibiydiler. Malın mülkün emek sahibi olan yaşlı çift keyif çatıp son zamanlarının tadına varmak için, bütün haklarını oğullarına devretmişlerdi. Oğulları da hayırsız bir evlat çıkmamış babasının işlere gösterdiği özeni aynen devam ettirmişti. İş disiplini olan bu oğul her sabah evden çıkarken, iki çocuğunu ve yaşlı anne babasını karısına emanet eder, her birini sevgi ile kucaklar sonra da akşamın geç saatlerine kadar hiç durmadan çalışırdı. Evinde iyi aile adamı olan bu kişiyi bir de çalışanlarından sorsaydınız, her biri önce etrafı kolaçan eder, ardından da biriktirdikleri ne varsa döküverirlerdi size.  Bir kere patronları vicdandan yoksun bir adamdı. Hastalık ve bir yakını kaybetmek de dahil hiçbir mazeret için izin vermezdi çalışanlara. Bırakın fazladan izni, haftalık izinleri kullandırmaz, çalışma saatlerinin iki üç saat fazlasını çalıştırmadan bırakmaz, her yapılanı denetler ve hiçbirini beğenmez, daha da beteri beğenmediği her şey için çocuk gibi azarlardı karşısındakini. Yeni yılın kutlanacağı o günü ele alalım mesela. Onunla çalışan kimse izinli değildi o gün ve çoğu da geç vakte kadar çalışacaklardı. Ancak patron o günü evde geçirmeye karar vermişti. Anne babasını, eşini ve çocuklarını erken saatlerde bir alışveriş merkezine bıraktıktan sonra eve gelmiş yıllık kar zarar hesabı yapacağı sesiz bir sabahın heyecanıyla kendisine güzel bir kahve hazırlamış, tam masasına kurulmuştu ki kapı sesini duydu. Tahmin edileceği gibi kapıda puantiyeli, parlak dev bir paket duruyordu ve üzerinde patronun adı yazıyordu. Alıp içeri taşıdı paketi. Hemen üzerindeki notu okudu. Okur okumaz da eşinin televizyonlardan gördüğü saçma sapan şeylere özenmesi sonucu hazırlanmış bir oyun olduğunu düşündü ve öfleye pöfleye paketi açtı. Paketin içindeki sarı zarf onu daha da sinirlendirdi. Şu garip oyunlar, yeni yeni icatlar hayatlarına musallat olmasın diye neredeyse evdeki televizyonu kıracak olmuştu kaç kere. Şimdi de bu oyuna uymazsa yılbaşı zehir olacak, karısı suratını salladıkça evdekiler sorunu anlayacak ve sonunda herkesten azar işiten yine patron olacaktı. Zarfı açtı. İçinde bir yeni yıl kutlaması davetiyesi ve bir de küçük not kağıdı vardı. Davetiyede eski bir fabrikanın adresi verilmişti ve not olarak da gece 00:15 ‘de mutlaka bu adreste olması tembihlenmişti.

“Zehirlendin. Hayatını kurtarmak istiyorsan, panzehiri iç.” Yazıyordu. Patron yazıyı okuyup kutudan çıkan küçük şişedeki sıvıyı içerken, bu garip oyunun en azından diğer fantezi kurmacalarından daha güzel hazırlanmış olduğunu düşünüp karısını ilk defa takdir etti.

***

Paketin gönderildiği dördüncü ve son evde genç bir şair oturuyordu. Kendisine şair demeyen bir şairdi bu genç. Şiir yazmayı çocukluğundan beri sevmişti ve yazdığı şiirleri okuyan herkes ondan çok etkilenmişti ama nasıl şair olunacağını bilmediğinden o da garson olmayı seçmişti. Yaptığı iş karnını doyurmuş faturalarını ödemiş ve bedenini hayatta tutmaya yetmişti ama ruhunu öldürmüştü. Bu büyük içsel yıkımın öncelikli sebebi sevdiği işi yapmıyor olmasıydı. Bir diğer sebebi de herkesin ‘patron’ diye seslendiği çok zengin bir adamın yanında çalışmasıydı. Patron öyle soğuk, vicdansız ve kaba bir adamdı ki sevdiği işi yapan birini bile hayattan soğutabilirdi. İşte şairimiz de bu adamın yanına düştüğü için iki kat şansız olduğunu ispatlamış oluyordu. Şansız Şair, oldukça kibar ve düşünceli bir genç olduğundan Patron’un dikkatini cezbetmiş, belki de onun için daha keyifli bir kurban olmuştu. Kahve dükkanı, diğer onlarca iş yerinin en küçüğü olmasına rağmen sanki özellikle Şair’e eziyet etmek için yapar gibi, en çok vakit geçirdiği yer burasıydı Patron’un. Hem vakit geçiriyor hem müşterilerle hoş sohbet kuruyor hem de Şair’in dünyasını dar ediyordu. O yılbaşı günü de diğer özel günlerde olduğu gibi dükkanda geç saate kadar kalacak bir zavallı gerekiyordu. Tabii ki Patron’un seçimi Şair’den yana olmuştu. Bizimki gecenin geç saatlerine kadar gelen tek tük müşteriye kahve verdi, peçetelere şiir yazdı ve içinden, şansıyla birlikte iş verenine de bildiği küfürleri saydı. En erken gece yarısında dükkanı kapatması gerekiyordu ama bugün onu kimsenin denetlemeyeceğini düşünerek yeni yıla yarım saat kala evine döndü ve kapıda puantiyeli hediye paketini alıp heyecanla evine girdi.

***

Yeni yılın ilk gününde saat 00.15’i gösterirken, şehrin biraz dışında kalan eskiden silah fabrikası olarak kullanılmış ama sonrasında fabrika sahiplerine küçük geldiği için kapatılıp satışını bekleye bekleye çürümeye yüz tutmuş bir binanın önünde iki araç duruyordu. İçeriden de birbirini orada görmüş olmanın şaşkınlığını yaşayan iki kişinin konuşmaları duyuluyordu.

“Ama nasıl olur hanımefendi, buraya gelmemi isteyen eşimdi? Yani nasıl oluyor da size de buraya gelmenizi söylüyor? Yakın arkadaşı mısınız onun?”

Patron, karşısındaki korkmuş ve şaşkın kadına soru sorarken kendisinin de garip duygular içinde olduğunu ve hatta bu ıssız yerin tüylerini diken diken ettiğini belli etmemeye çalıştı.

“Hayır efendim daha önce de söylediğim gibi bir kutu aldım ve… Yani belki kocam… Hani yaptığı bir şey değildir ama televizyonlarda neler görüyoruz. Yani çocuklarım da babaannelerinde geçirince bugünü, öyle düşündüm.”

Ev Hanımı, zarfın kocasının bir sevgilisinden gelmiş olabileceğini düşünmüştü. Kocası, çocukları babaannelerine götürürken trafiğe takılıp yeni yıla yolda girmekten korktuğu için eve gece yarısından sonra geleceğini söyleyince şüphelerinin çoğalmıştı. Sonunda kendisine meydan okumak için bu hediye paketini göndermiş olduğunu düşündüğü utanmaz kadınla kocasını burada basmak umudu ile buraya geldiğini anlatmak istedi ama…

“Peki kocamla ilgili değilse, kim bizi buraya çağırdı? Eşinizi bazen kahve dükkanında görürüm o kadar. Adresimi bilmeyi bırakın adımı bildiğini bile düşünmüyorum. Böyle bir tuhaflık yapacak kadar çılgın mıdır?”

Patron’un cevabı duyulmadan dışardan bir araba sesi daha duyuldu. Fabrikadaki ikili, yeni geleni görmek için koşarak girişe çıktılar.

Kapıda duran taksiden inen genci görünce de ikisi birden bağırdı.

“Senin ne işin var burada?”

Garson genç, patronunu ve kahve dükkanının müşterilerinden bir kadını terkedilmiş bir fabrikada kendisini beklerken görmeyi umuyor olmazdı ama yine de sakin kalabilmesinin nedeni belki de hayattaki şansına bağışıklık kazanmış olmasıydı.

“Şey Patron, bir paket vardı…”

“Anladık anladık, kes! Bizim hanım bu daveti nasıl planladı anlamadım, hangi programlarda öğretiyorlar böyle gariplikleri yahu.”

Ev Hanımı lafa girdi.

“Nereden biliyorsunuz hanımınızın hazırladığını? Bu ne tuhaf davetli listesi böyle? Belki başka biri yaptı bu şakayı.”

“Olur mu canım, bu mülk benim aileme ait. Olsa olsa karımdır diyorum.”

O sırada, kadının titrediğini gören şair lafa girdi.

“Hanımefendi siz çok üşüdünüz belli ki içeri girelim haydi hasta olacaksınız.”

Dedi ve kadının yanına doğru yürüyerek onu içeri yöneltti. Birkaç adım atmışlardı ki Patron’un sesiyle durdular.

“Baksana taksici camdan bakıp duruyor. Ver herifin parasını da gitsin, zaten aynı apartmandayız ben bırakırım seni.”

“Tabii ki efendim.”

Patron’un ilk defa bir inceliğini görmüş olan Şair buna da şaşırmadı çünkü parayı kendi ödemekten korkan adamın, yanındaki kadına çaktırmadan nasıl bu konuyu açacağını bilemediğini ve iyilik yapıyor kılıfına sokup üç kuruş vermekten kurtulduğunu düşünüyordu. Aslında Şair, bu taksinin parasını ödemesi gerektiğini, ona kiraladığı kapıcı dairesi için aldığı iki kat kiranın yanında bu yol parasının lafı bile olmayacağını söylemek istedi adama. A ma her zamanki gibi sessiz kaldı ve ikilinin binaya girişlerini izledi.

Üçlü fabrikanın içinde birbirlerine paketi ilk alış anlarını anlatmaya başlamıştı. Zarfın içinde okudukları yazıya kadar her şey birebir aynıydı. Ama konu yazıya gelince Şair cebinden notunu çıkarıp Patron’a verdi. Patron notu okumaya başlamadan fabrikanın dış kapısında büyük bir gürültü duydular ve hemen kapıya çıktılar. Gelen Öğrenci’ydi ve onu bıraktıktan sonra motoruyla uzaklaşan arkadaşına el sallıyordu.

“Genç! Sana da mı davetiye geldi?” diye seslendi Patron.

“Evet, parti ne tarafta? Çok sessiz burası.”

Öğrenci karşısında yaşlı bir adam, hayattan bezmiş gibi görünen bir kadın ve heyecanla titreyen bir yaşıtını görünce, partiye gelme fikrinin çok parlak bir fikir olmadığını anladı. Üçlü durumlarını kısaca özetledikten sonra yeni gelen de onlara kendi hikayesini anlattı ve hep birlikte bu ıssız yerden gitmelerinin daha isabetli olacağına karar vererek arabalara doğru ilerlediler. Kadın Öğrenci’yi, adam da Şair’i arabasına aldı ama ikisini de paniğe sürükleyen bir şey oldu: Arabalar çalışmıyordu. Ev Hanımı’nın telaşla bağırdığı, Şair’in titrediği, Öğrenci’nin küfürler savurduğu bir kargaşanın ardından Patron kükreyerek sessizliği sağladı.

“Telefonlarınızı deneyin! Benimki çalışmıyor. Bu iş şaka olmaktan da sürpriz olmaktan da çok uzak bence.”

Herkes telefonunu baktı ama sinyal bulan olmadı. Kadının aklına Şair’e gelen farklı not kağıdı geldi.

“Şu çocuğun notunu oku bakalım ne diyor, belki bir şeyler anlaşılır.”

“Benim notumu hiç okumasak daha iyi. Daha çok telaşlanacaksınız çünkü.”

Patron katlanmış kağıdı açıp okumaya başladı.

“Panzehiri içtiysen davetiyedeki adrese de gideceksin demektir. Sen davetliler arasında en dezavantajlı hayatı yaşayan kişi olduğun için, bu davette sana bir avantaj vermek istedim. İstersen bu avantajı kullanıp hayatta kalabilirsin. Aranızdan bir kişi bugünü organize etti ve bu organizasyonun amacı onun dışında kalan üç kişinin öl…”

“Bu nasıl bir şey be, sen mi yazdın lan bunu?”

Patron Şair’in yakasına yapışacakken kadın araya girdi.

“O yazmış olsa niye okutsun bize? Sonunu oku şunun. Bitti mi?”

“Ben yazmadım tabii ki. Biri ölecek diyor hatta hepimiz öleceğiz. O kişiyi bulup öldürmelisin yoksa o hepinizi öldürecek diyor son cümlede. Ya gerçekse?”

“Üçümüz aynı notu aldık sen niye farklı not aldın? Bu işte var bir bokluk!”

“Öyle mi? Peki ya sensen o kişi? Bu fabrika senin, buraya ilk gelen sensin, hem paran çok diye kafayı yemiş bir zengin kaçık olmadığın ne malum?”

Öğrenci bunları söylerken Patron’un üzerine yürür gibi yaptı ama bu sefer titrek Şair sesini yükselterek lafa karıştı.

“Bence bunların hepsi saçmalık, hiçbirimiz katil falan değiliz. Belki katil biz öyle düşünelim de birbirimizi yiyelim istiyor. Notu size okuyacağım belliydi onun için. Bizi tanıyan biri olabilir. Çok film izlerim ben, biliyorum böyle şeyleri. Önemli olan …”

“Peki sana ne demeli?”

Ev hanımı Öğrenci’ye şüphe ederek bakıyordu.

“Ne olmuş bana?”

“Paketlerde adı yazmayan sadece senmişsin. Adın yazmıyorsa niye kalkıp buraya kadar geldin ki?”

“Arkadaşımın adı yazıyordu dedim ya. Arayıp gece kız arkadaşında kalacağını söyledi bana. Zarftan ve paketten bahsedince aç dedi. Açıp okudum. Gece boyu yalnız olma git, dedi. Güzel bir fikir gibi geldi o an.”

“Aman ne fikir!”

“Sen de buradasın ama kocandan gelen bir hediye öyle mi? Kocasıyla böyle oyunlar oynayan bir kadına benzemiyorsun pek.”

Öğrenci’nin alaycı gülüşü Şair’in öksürükleriyle bölündü. Sarsıla sarsıla öksürdükten sonra yere oturan gencin ağzının kenarındaki kanı gören diğerleri ne yapacaklarını şaşırdılar.

“Hasta falan mısın sen oğlum?”  dedi kadın.

“Hasta mı? Yok, değilim. Üşüttüm belki soğuktan.”

“Ağzının kenarında kan var.”

Bu kez de kadın kesik kesik öksürdü. Grup iyice korkmuştu ve bir süre sessiz kaldılar. Sessizliği bozan ard arda gelen öksürükler ve bunlara dayanamayan Öğrenci oldu.

“Panzehir diye koyduğu şişe… Asıl zehir o olmasın?”

“Ne diyorsun be?”

“Düşünüyorum ihtiyar. Bu adam hepimize zehirlendiniz diye not gönderdi ve panzehir için dedi.”

“Sana değil ama!”

“Bir dakika beyefendi izin verin de konuşsun çocuk.”

“Hepimizi,” ters ters Patron’a baktıktan sonra düzeltti. “Yani sizi ve arkadaşımı, aynı yerde yakalayıp zehirlemiş olması çok zor. Hem düşünsenize çok akıllıca değil mi, panzehir içiyor olacaksınız ama zehirleneceksiniz.”

“Nasıl da hoşuna gitti!”

“Hayır ihtiyar, hoşuma giden bir şey yok, sadece durumu değerlendirmeye çalışıyorum. Kafanı çalıştırsana biraz. Aramızda düşmanı olabilecek kişi sensin. Ölmesi istenecek de bir sen varsın bence. Seni, bir komşunu ve yanında çalışan çocuğu nasıl aynı tuzağa düşürdüler onu anlamaya çalış.”

“Sen nereden biliyorsun komşu olduğumuzu ya da bunun benim yanımda çalıştığını,” diyerek Öğrenci’nin boğazına sarıldı Patron. Çocuk iri yarı bu adamın gücüyle yere kapaklandı. Adam altına aldığı gencin boğazını var gücüyle sıkarken, Ev Hanımı duruma daha fazla dayanamayıp adamın üzerine atlayıverdi. Ancak adam onu da bir hamlede kenara itti. Kadın çığlık çığlığa bağırarak kapıya doğru koşuyordu ki bir şangırtının ardından gelen iniltiyle olduğu yerde dondu. Arkasını dönüp baktığında Patronun kanlar içinde yerde kıvrandığını ve az önce ölmek üzere olan Öğrenci’nin de ona yardım etmeye çalıştığını gördü. Bir an için gözleri Şair’i aradı ve kısa sürede buldu. Garson Şair, elinde kırık bir içki şişesiyle yere oturmuş hem titriyor hem de ağlıyordu. Kadın bu sefer de “Neden? Neden yaptın böyle bir şey? Nasıl gideriz hastaneye? Ne olacak bu adama?” diye bağırmaya başladı. Yerde kıvranan adamın boynuna tampon yapan öğrenci cevapladı kadını.

“Ölecek! Yarası çok ağır. Yaşaması imkansız. Bize verilen zehir kan akışımızı hızlandırmış olmalı ya da bu titrek çocuk adamın damarını buldu bilmiyorum ama yaşamaz bu adam belli.”

“Titrek dediğin çocuk hayatını kurtardı.”

“Evet ama fazla sert oldu sanki. Boynundan saplamak gerekli miydi?”

Bu sırada hepsi fark etti ki Patron’un seyiren kolları artık hareketsizdi. Öğrenci adamın nefesini dinleyip nabzını yokladıktan sonra diğer ikisine baktı. Ve bir süre sessiz kaldılar. “Bence zehirlenmiş olsak şimdiye kadar daha çok belirti çıkmalıydı ortaya yani işin uzmanı değilim tabii ama eczacılık birinci sınıftayım ve zehirleri az çok biliyorum.”

“Eczacılık mı? Zehirleniyoruz ve aramızda bir katil var, tesadüfe bak ki sen eczacısın!”

“Ne kastediyorsunuz siz hanımefendi? Ben zehirlemiş olsam aptal gibi ifşa eder miyim kendimi? Söylemesem nereden bileceksiniz?”

“Tartışmayı kesin artık. Patron’un üzerini örtmeliyiz. Etrafta bir şeyler gören var mı?”

“Sokak lambalarının ışığından başka ışık yok mudur bu izbe yerde? Etrafı doğru dürüst göremiyoruz ki. Benim arabamda battaniye vardı,” derken Şair çocuğa baktı kadın. “Anahtarı ver ben giderim. Şimdi benim gibi bir katille aynı yerde durmak istemezsin sen!”

Kadın itiraz edemeyecek kadar haklı buldu Öğrenci’ yi ve anahtarını uzatırken çocuğun yüzüne bakmadan torpidoya bakmasını söyledi.

Öteki çıkar çıkmaz kalanlar birbirine yaklaştı ve kadın konuşmaya başladı.

“Bak söylüyorum, bu çocuğu gözüm tutmadı. Neredeyse aynı sokaktayız ama hiç görmedim ben bunu. Şimdi birden çıkıyor ortaya. Hem onun adı yazmıyormuş zarfta öyle dedi. Çok soğukkanlı değil mi?”

Sendeledi ve ayağını hafifçe burktu kadın. Şair çevik bir hareketle kadını belinden yakaladı ve ona destek verip oturabileceği bir yere kadar yürüttü. Kadın oturup ayağını ovarken konuşmaya devam etti.

“Ah! Ayaklarım tutmuyor artık. Baksana bileğim de çok acıyor ve fazlasıyla halsizim. Sence zehirlendik mi gerçekten?”

“Biraz dinlenin.”

Kadın bir an olduğu yerde sıçradı: “Ne var? Ne oldu?”

“Hiç… yani … hiç işte… ürperdim. Fikrini sormuştum?”

“Fikrimi mi? Bilmiyorum. Az önce patronumu öldürdüm ve bunu yapma sebebim olan adam çok rahat bir şekilde kalkıp beni suçladı. Onu benim de gözüm tutmadı hanımefendi. Hem endişelenmeyin diye söylemedim ama arka cebinde bıçak görmüştüm. Daha ilk anda, fabrikaya girmeden gördüm ama bir şey söylemek istemedim. Korkuy…”

“Seni kaltak!”

Öğrenci dış kapıdan koşarak geliyor bir yandan da küfürler savuruyordu.

“Sen yaptın! Bizi zehirledin! Şimdi de burada garip bir iş çeviriyorsun ki birbirimizi öldürelim.”

“Saçmalama ne söylüyorsun sen?”

“Arabanın arka camında bunu buldum.

Elinde yuvarlak bir yapışkanlı kağıt sallıyordu. Kağıdın büyük kısmı yırtık olduğundan tam okunamıyordu ama üniversite girişlerinde yapıştırılan kağıtlara benziyordu.

“O da ne öyle?” diye sordu şair ve hızla Öğrencinin yanına geldi.

“Bu okulumuzun laboratuvarına girişlerde yapıştırılan bir kağıt ve bil bakalım bu bölümde neler vardır? Tabii ki zehirler!”

“Saçmalama bir laboratuvara girdi diye kadını katil mi ilan edeceksin?”

“Oraya hiç gitmedim!”

“Bak işte, bir de yalan söylüyor!”

“Sen… Sen katilsin asıl ve beni suçlu göstermeye çalışıyorsun!”

“Tam bir klişe! Kadın katillerin bir numaralı silahı zehirler ve tabii iki numara da kendileri adına cinayet işleyecek erkekler!”

Bu sözlerden sonra Öğrenci’nin önünde durarak onun kadına yaklaşmasını engellemeye çalışan Şair hızla dönüp kadına baktı. Söylenenler ona da mantıklı gelmiş gibi başını hayal kırıklığıyla salladı ve Öğrenci’nin önünden çekildi. Böylece önü açılan genç hiddele bağırarak kadına yürümeye başladı.

“Hemen konuş sapık karı ne verdin bi…”

Kulaklarını çınlatan bir patlama sesi duyuldu ve Öğrenci kan içinde yere düştü. Midesini tutuyor ve yuvalarından fırlayacak gibi açılmış gözleriyle kadına bakıyordu. Kadın, Şair’e döndü: “İnan… İnan mecburdum. Bak ben yapmadım. Yani zehir yok… ben bilmem…  silah buradaydı. Elimin orada… Oturunca buldum ama söyleyemedim sana. İnanıyor musun?”

Kadın ayağa kalmış, yerde cansız yatan Öğrencinin üzerine kapanmış Şair’e doğru ilerliyordu.

“Yemin ederim istemedim. Ama o yapmış olmalı. Bak ben hiç üniversiteye, labarotuvara falan gitmedim. O uydurdu. Beni suçlu çıkarmak…”

Fabrika kahkahalarla inledi. Titrek şair hem gülüyor hem de önceki ezik duruşunun aksi bir kendine güvenle kadının taklidini yaparak doğruluyordu.

“Ben değildim. Dim dim dim. İnan an an an hiç böyle güleceğimi düşünmemiştim hanımefendi sen de buna inan.”

Kadın elindeki silahı bu sefer iki eliyle kavradı ve Şair’e doğrulttu.

“Sakın yaklaşma!”

“Merak etme yaklaşmıyorum. Ve emin ol sana inanıyorum. Sen değildin, çünkü her şeyi hazırlayan bendim.”

Kadının gözyaşları görüşünü engelliyordu. Aslında bu engel olmasa bile karşısında duran bu adamın az önceki tatlı genç adam olduğuna inanmak güç olacaktı.

“Neden?”

“Nedeni çok açık değil mi?”

Patron’un yanına gidip onu ayağıyla dürttü.

“Bu şerefsiz beni her gün yüzlerce mahallelinin önünde eziyordu. Alaylar, itip kakmalar ve tabii küfürler… İşin tuhafı senin de aralarında bulunduğun dükkanımızın düzenli müşterileri, yani mahalle sakinlerimiz, sanki bana yapılan haksızlığı görmüyor gibi bu yavşakla tatlı tatlı muhabbet edip ona saygı duyuyordu.”

Kadın gözyaşlarını koluna silerken dış kapıya doğru koşarsa bu delinin eline düşeceğini bildiğinden başka bir kaçış yolu arıyordu gözleriyle.

“Aslında fabrikanın çıkış yollarını kapattım. Tek giriş-çıkış bu kapıdan.”

“Ben ne yaptım sana? Kendin söylüyorsun işte bütün mahalle sessiz kaldı diye. Niye beni seçtin peki?”

“Gerçekten hatırlamıyorsun değil mi? Dur bakalım önce şu uyanığa gelelim.”

Şimdi de Öğrenci’nin yanına diz çökmüştü ve kafasını cesede yaklaştırıp avını yiyen bir kurt gibi poz verdi. Yerdeyken gözlerini olabildiğince kaldırıp suratındaki acımasız gülüşle kadına baktığında, kadın baştan ayağa titrediğini hissetti. Aniden zıplayarak ayağa kalktı Şair.

“Aslında kurbanımız bu değildi, çok sevgili arkadaşıydı ki eczacılık okuyan da o arkadaşıdır.” Bu bilgi kadını biraz olsun şaşırtmadı. Bir gecede yaşadığı onca şeyi düşününce sebepsiz yere yalan söylemiş olan genç bir çocuk şaşırtıcı gelmiyordu.

“Her zaman yaptığı gibi arkadaşının kimliğini kullanarak üstünlük sağlamak istedi o kadar. Bunun kendini beğenmiş arkadaşı benim elimden bir şey aldı.”

Bir süre sessizlik oldu.

“Hayatımdaki tek güzel şey şiir yazmak ve şiirlerimi yıllardır kimseye okutmamıştım. Kahve içmeye gelen o kızla tanışana kadar tabii. Sizin gibi kör değildi. Şu yavşağın bana küfür ettiğini duymuş bir gün.”

Dönüp Patron’un cesedine tükürdü.

“Gelip şikayet kağıdı istedi ve dilekçe yazdı. Gerçi o dilekçe için akşam bir iki tekme yedim ama hiç önemi yoktu. Kızın bir dahaki gelişine kadar onlarca şiir yazdım. Her gün birkaç şiir yazıp koydum cebime. Ve bir hafta sonra yeniden geldi. Ona şiirleri verdim. Teşekkür ettim. Çok sevindi. Hatta bir şiiri açıp okudu. Nasıl yetenekli olduğumdan, okula gidebileceğimden, iyi bir yazar olabileceğimden bahsedip durdu.”

Arkasını dönüp kapıya yürürken bir dakikalığına konuşmadı. Sonra aniden kadına dönüp daha yüksek sesle devam etti.

“Bir daha gelmedi. Aylarca bekledim gelmedi. Okulunun önünde bekledim. Görmeyi umdum. Bu uyanığın arkadaşıyla gördüm sonunda. Belki eski, belki yeni bir ilişki. Kalbim söküldü. Ciğerlerimi fareler kemirdi. Ölmek istedim. Uzun zaman takip ettim onu. Evini annesini arkadaşlarını bile takip ettim. Ve bir gün annesinin yanında seni gördüm. Tanıdık bir yüz olunca ufacık bir umut doldu içime. Belki seni aracı koyardım. Ne de olsa kahve içmeye sık geliyordun, bana aşinaydın. Sizi takip ettim. Hatta çok yakın durdum ki beni görür, selamlaşır ve belki anneyle tanıştırırsın diye. Sonra bir ara senin anneye kahve dükkanına gitme teklifini duydum. İyice mutlu oldum. Birlikte yürüyordunuz ki anne benim kızına verdiğim şiirleri ve sonrasında kızın erkek arkadaşıyla yaptığı tartışmayı anlattı sana. Aslında o da bizim dükkana gelip beni görmek istiyordu. Şiir yazan adamları, bir şeyleri yasaklayan adamlara tercih ettiğini söyledi sana. İçim umut doldu. Koşup arkadan sarılacaktım neredeyse ikinizi de. Ama sen konuşmaya başladın uğursuz sesinle. Beni tanıdığını, ezik ve tuhaf bir tipe benzediğimi, kim bilir kaç kıza şiir veriyor olabileceğimi anlattın durdun. Sonra üniversitedeki çocukla benim bir olmayacağımı, aptallığımla iş verenimi bile bezdirdiğimi ve en iyisinin kızın aklını hiç karıştırmamak olduğunu söyledin. Mutsuz ev kadınından ilişki dersleri! Aslında o dakika boğazına sarılmalıydım ama şoku atlatmayı bekledim. Ölü hayatıma renk katacak bir uğraş bulmuş olabilirdim. Seni ve hayatımın içine sıçan diğer iki kişiyi cezalandırmak için, anneyle konuştuğun günü, yeni yıl arifesini seçtim ve bir yılımı sizi takip edip bugünü hayal ederek geçirdim. Şu dallama piyangodan çıktı, asıl hedefi ıskalattı bana. Ama o it, en yakın arkadaşının acısını bir süre çeksin bakalım. Belki sonra ona da bir yılbaşı partisi düzenlerim ha, ne dersin?”

“Bak bu işten kurtulamazsın. Herkes bilecek senin yaptığını. Hem o zaman ne yapacaksın. Hayatın hapislerde çürüyecek.”

“O kadar emin olma!”

Yine aniden kahkahalara boğuldu ve aynı hızla ciddileşti.

“Sen, kocası tarafından şehrin yarısıyla aldatılmış zavallı kadın. Bu genç, yakışıklı komşu çocuğuyla bir gece geçirip kocandan intikam almak istedin.  Fantezi yaptınız ve ona bir kutu gönderdin. Burada gece yarısı buluşmak için sözleştiniz. Tam mercimek fırındayken şu yaşlı zampara ortaya çıktı. Onun mülkünde yapılan bir parti vardı ve o da payına düşeni alacaktı ama siz karşı çıktınız. Çocuğun boğazına yapıştı. Sen çaresizce genç aşığını kurtarmak istedin ve adamı öldürdün. Ama genç aşık çok korktu. Kendisinin suçlanacağını düşünüp sana bağırıp çağırmaya başladı.”

Kadın artık ağlamıyordu ama yine de karşısında konuşan çocuğu zar zor görüyordu. Olduğu yerde çömeldi. Silahı doğrultmak artık çok güçtü.

“Kötüleştin mi tatlım? Bütün sıradan kötüler gibi son sözü uzattığımı düşünüyor olmalısın ama benim bunu yapmak için haklı sebeplerim var. Aslında inkar etmeyeyim şu güzel planı sana anlatmak zevk veriyor ama beklerken zaman öldürmek asıl mevzu aslında. Ha, sen neyi bekliyoruz dersen onu da söyleyeyim, ölümünü bekliyoruz tabii ki. Düşününce içim bir hoş oluyor. Üçünüze de son hediyeyi ben vermiş oldum. Aslında dört hediye hazırladım ve tıpkı sizinkileri sunduğum gibi kendime de hediyemi sundum. İhtimal çok düşük olsa da işler kötüye giderse, kendime de bir son hediye vermiş olmak istedim. Tabii sizinkiler gibi zarflar ve zehir şişeleri yoktu benimkinde. Fotoğraflar vardı. Sizin benden çaldığınız kızın fotoğrafları!”

Yine nefret ve alay içeren garip bir gülüş patlattıktan sonra devam etti.

“Şu şişedeki zehri hatırlıyorsun değil mi? Aslında şişelerde zehir yoktu. Ben öksürmeye başlayınca hepiniz psikolojik olarak bir süre öksürdünüz o kadar. Aslında yanlış söyledim, senin şişen zehirliydi. Ama tatlım senin öksürüğün de bu zehirle alakalı değildi.”

Kadın yenilgiyi kabul etmeyi reddediyor, ayağa kalkmayı deniyor ve etrafında bir çıkış bulabilmek için gözlerini zorluyordu.

“Yeterli miktarda Risin’le bu sabahı görmeyecek oluşunu garantiledim.”

Kadın var gücüyle silahı doğrulttu ve kararan gözleri elverdiğince nişan aldı.

“Bu silahı hesaplamadın ama.”

Diyerek tetiğe bastı. Küçük bir çıkırttan başka hiç ses çıkmadı. Birkaç saniye sonra kısık bir kahkaha geldi.

“Aslında artık şu zıkkım etkisini gösterse de gitsek çünkü işin keyfi azalmaya başladı. Bu işin zevki biraz daha zeki biriyle ne güzel çıkardı ama… Yahu seni oraya otutturan bendim ve o silahın orada olduğunu biliyordum çünkü onu ben koydum. Ah be canım, keşke ikinci bir mermiyi koyacak kadar aptal olsaydım değil mi?”

Kadın artık silahı tutamıyordu. Aslında ellerini kollarına da tutmakta zorluk çekiyordu. Direnmekten vazgeçip vücudunu serbest bıraktı ve kusmaya başladı.

“Aman ne güzel. Sevgilini vurduktan sonra öyle bir şoka girdin ki oraya oturup kusmaya başladın. Sonra da…

Patronu öldürdüğü cam parçayı alıp kadının yanına geldi. Çömelip onun kusmasını bekledi. Kadın sakinleşince onun bir eline cam parçayı tutuşturdu. Kadın biraz çırpınsa da olacakları engelleyecek kadar direnmesi mümkün olmadı. Şair, kadına kendi bileğini kestirirken konuşmaya devam etti.

“İşte böylece, aşığını ve sapık bir adamı öldürdükten sonra intihar ettin,”  dedikten sonra kadının alnına ufak bir öpücük kondurdu ve uzaklaşırken bağırdı.

“Ben mi? Bütün gece evdeydim. Karşı komşum pencereden bakmıştır ve mutlaka televizyon başında uyuklayan karaltımı görmüştür. Her yılbaşı olduğu gibi yani.”

 

Arkasını dönüp önce kan kaybederek ölen kadına, sonra da iki iri yarı adama baktı. Seyircisini selamlayan bir tiyatro oyuncusu gibi reverans yaptı.

Ölüm Bestesi

Arkasından yaklaşıp elindeki sopayla yere serdiği adamın hemen üzerine atılmış, boğazına yapışmıştı gecenin karanlığında. Aylardır, ona kabus yaşatan bu adamı arıyordu; Bodrum kazan, o kepçe.. Uzun bir süre takip ettikten sonra tenha ve karanlık bir köşede sinsice yaklaşıp elindeki demir sopayı hiç acımadan vurdu kafasına tüm gücüyle. Yere düşen adam, “gık” bile demedi. Yüzünü döndüğünde ise, kapşonunun altından, yine seçememişti suratını o karanlıkta.  Acımasızca boğazını sıkarken, altındaki herifin çırpınıp mücadele etmesini, onunla boğuşmasını, işini zorlaştırmasını istiyordu içten içe ama beyhude bir çabaydı bu. Herifin yüzünde gölge gibi yayılan ince bıyıklarından, adamın güldüğünü hissetti. Hem de bu durumda!! Tüm kuvvetini parmaklarına aktardı ruhsuz bir makine gibi. Boynun, mengene gibi kavrayan parmakların ucunda boğuşan bir yılana dönüşmesini arzulamıştı ancak adam sadece gülümsüyor ve bir şeyler mırıldanır gibi böğürmeye çalışıyordu. “Nerde o? Ona ne yaptınız? Konuş orospu çocuğu.” diye bağırdı Uğur. Sesi, dar ve karanlık sokakta yankılanınca irkildi birden ama bu herifin işini bitirmeliydi bu gece. Adamın ne dediğini anlamak için biraz gevşetti parmaklarını ve eğildi kurbanına doğru.  Tıslayarak, güçlükle konuşabiliyordu altındaki. Kulağını biraz daha yaklaştırdı kapşonun altında görünen dudaklara. Ve o an duyabildi  can çekişirken bile gülümseyen adamın ne söylediğini:

“Lanetli şarkıyı çaldınız ve lanetlendiniz…Sen de bu lanetle öleceksin. Aynı onun gibi.”

Öfkeden deliye dönen Uğur çılgınca etrafına bakındı. Bir eli adamın boğazındayken diğeri ile az ilerideki kesik cam parçasına ulaştı. Ve tüm gücüyle sivri tarafını sapladıktan sonra, şah damarını da yırtacak şekilde soldan sağa doğru asıla asıla çekti. Sıcacık kan yüzüne fışkırmıştı ki bağırarak yataktan kalktı.

Komidinin üzerindeki cep telefonu ısrarla çalıyordu. Aynı kabusu aylardır görüyordu. Arkadaşlarına anlattığında doktor tavsiyesini elinin tersiyle itmişti ama şimdi kabusları da sıklaşmıştı. Son birkaç haftadır neredeyse gözünü her kapatışında aynı rüyayı görüyordu. Yüzünü hiç seçemediği ve nedenini asla bilmediği bir adamın gırtlağını kesiyordu. Hem de hiç acımadan. Karınca bile incitemeyen birine göre oldukça sıra dışı bir kabustu bu. Birkaç arkadaşı da hocaya götürmeyi önermişti ama inançsız bu adam tersleyerek reddetmişti hepsini; “bu çağda ne hocası” diyerek. İçine dolaştığı  battaniyeden, yılanın derisinden kurtulma mücadelesine benzer bir çaba ile çıkarak sağına doğru uzandı ve telefona yetişti. Arayan Oktay’dı. Mesai arkadaşı Oktay. Açar açmaz söylenmeye başladı adam:

“Lan iki saattir arıyorum, başına bir şey geldi sandım. Eve gelecektim az daha açmasan. Bugün yılbaşı. Akşama çok önemli sahne var, daha alışverişe çıkacağız.”

“Oktay?”

“Başka kim olacak be sen de!”

“Dünkü program yordu çok Oktay. Başım çatlıyor.”

“Oğlum biz de aynı sahnedeydik, biliyoruz. Saat 13:00 oldu. Sözde, sabah seninle kahvaltıya gidecektik at çiftliğine.”

“Öğle yemeği yeriz artık.”

“Her neyse, çık gel beni de al, gidelim yemeğe. Çok acıktım ben. Sonra da bir mağazaya girelim, akşamki özel gösteri için birkaç şey alacağım.”

“Akşamki özel gösteri?”

“Oğlum unuttun mu, sabah da söyledim ya. Bugün özel bir sahne var bize. Adamlar geçenki programda çok beğenmişler ve şimdi Ortakent’te villalarında bir program istiyorlar bizden yılbaşı için. Tabi villa denirse. Daha çok şato gibiymiş lan. Benimle konuşan godomanların korumaları öyle söyledi. Bugün paranın da bahşişin de a*ına koyduk oğlum. Hadi kalk. Alışveriş yapmamız lazım. Sana da bakalım bir şeyler. Yeni yıla bir malikanede gireceğiz. Hadi.”

Oktay ile Uğur’un müzik sayesinde başlayan dostlukları yıllara dayanıyordu. Milas’ta açılan bir “Sanat Akademi”sinde tanışmışlar, sonra da sahnelere çıkmaya başlamışlardı. Tabi zaman sadece dostluklarını pekiştirmemiş, aynı zamanda becerileri ve tecrübelerini de geliştirmişti. Oktay, kendine bakan, yakışıklı ve kızların da gözdesi sayılabilecek bir solistti. Ama, görüntüsünden önce sesi hayran bıraktırıyordu kendisine.

“Tamam, kalkıyorum. Duş alır almaz çıkıyorum.”

İkili, Bitez’de deniz kenarındaki güzel öğle yemekleri sonrası Oasis’e doğru yöneldiler. Uğur, çok pahalı burası dese de Oktay’a dinletemedi. Bu gece fazlasını çıkaracaklardı nasıl olsa. İlginç bir mağazaya girdiklerinde, Uğur şaşkınlığını gizleyemedi.

“Oğlum burada ne işimiz var?”

“Müdür, adamlar zengin işte. Garip garip de istekleri var. Bu gece herkes siyah giyecekmiş. Ayrıca, pelerin ve maske de takılacak.”

“Maske mi? Biz de mi?”

“Aynen müdür. Biz de. Al bak bu sana yakışır.”deyip elindeki, gözlerin etrafını kapayan fosforlu ve püsküllü gümüş renkli maskeyi uzattı.

“Sayende daha neler göreceğiz bakalım Oktay.”

“Akşam  bizi almaya gelecekler Uğur. Benim adresi verdim. Bende hazırlanacağız. Önce senin evden kemanı falan alırız.”

İkili, tüm hazırlıklarını tamamlamış, evde oturmuşlar heriflerin gelmesini bekliyorlardı. Hava kararmış heyecanları geçmişti ki, Oktay’ın çalan telefonu ile sıçradılar. Herifler, aşağıda kendilerini bekliyorlardı.

Kapının önünde, takım elbiseli izbandut gibi bir herif; “Oktay ve Uğur Beyler..” diyerek eliyle aracı işaret etti. Uğur, ilk şokunu yaşamıştı. Gösterişli bir VIP araç beklerlerken, kapalı kasa, penceresiz, sağı solu yamalı ve vuruk bir minibüstü kendilerini almaya gelen. Oktay da omuzlarını yukarı kaldırarak “ne bileyim” dercesine dudak büktü. Aracın kapısı açıldığında ise, ikisinin gözleri yuvalarından çıkacak gibi oldu. Dışarıdan bakıldığında toptancı aracına benzeyen minibüsün içerisi, şimdiye kadar hiç görmedikleri kadar lüks ile donatılmıştı. Her yer kapalıydı ve dışarıyı göremiyorlardı ama zaten gerek de yoktu. Gömüldükleri deri koltukta seyrederlerken, mini etekli hostes, içeceklerin servisini yapıyordu.

“Oktay, biz nereye gidiyoruz böyle?” diye sordu Uğur yüzündeki şapşal ifadeyi atamadan.

“Bilmiyorum. Galiba cennete.” diyerek cevap verdi Oktay, gözünü hostesten ayıramadan. Asıl şok ise onları gittikleri malikanede bekliyordu.

Araçtan indiklerinde etrafa bakınan Oktay ve Uğur, nereye gelmiş olabileceklerini kestirmeye çalışıyorlardı. Her neresi ise, ikisinin de daha önce gelmediği bir yer olduğu aşikardı. Etrafın karanlığına bakılırsa, Bodrum’un bilinmedikleri bir bölgesindeydi ev. Çünkü ne bir ışık vardı civarda ne bir ses. Ya, dağ ile çevriliydi ya da orman. Minibüsün kapısında dikilmişler aval aval etrafa bakınırlarken, genç hostes seslendi:

“Telefonlarınızı alayım. Gittiğiniz yerde ihtiyacınız olmayacak. Gece sonunda teslim alırsınız.”

Karşı koymadan kabul etti ikili. Bahçede dizili duran arabaların değil markalarını bilebilmek, televizyonda bile görmemişlerdi. Devasa avizenin altından geçip, büyük merdivenleri inerken, içerideki ihtişam ikisini de büyülemişti. Kapalı bir odanın kapısında duran güzel bir kadın, ikisi ile de tokalaştı ve içeriye davet etti.

“Burada kıyafetlerinizi giyin ve maskenizi de unutmayın. Biraz sonra sizi sahne alacağınız yere götüreceğim. Kemanınızı da alayım.”

Büyük bir heyecan içinde giyinip beklemeye koyuldular. Yarım saat geçmişti ki aynı kadın, bu sefer üzerinde alabildiğine seksi, siyah bir abiye ile içeriye girdi. Yüzündeki maskeden değil ama sesinden tanımışlardı. Kadın önde, ikisi arkada önce bir kat daha indiler merdivenlerden. Sonra ise daha küçük bir kapıdan eğilerek geçip başka bir merdivene ulaştılar. Yerden duvarlara yansıyan loş ışıklarıyla ve rutubet kokusunun yanı sıra, dönerek inen dar merdivenleriyle sığınağa gittiklerini hissetti Uğur. Bir caminin minaresi gibi dönerek indikleri merdiven onları, kör karanlık bir salona çıkardı. Kadını kaybettiler birden. Oktay; “Uğur, orda mısın?” diye seslendi. Sesin geldiği doğru yönelen Uğur; “Kadın nereye kayboldu?” diye söylendi. O sırada loş kırmızı bir ışık, sahnenin bulunduğu yeri aydınlattı.

Önünde, sadece gölge gibi gördüğü Uğur’u takip eden Oktay, iyice yaklaşıp seslendi.

“Sahne iyimiş.”

“Sen bugün piyano çalacaksın anlaşılan Oktay. Ben kemanımı gördüm.”

İçerideki sessizlik, ikilinin sahneye çıkmasıyla bozuldu. Alkışlar ile birlikte masalardaki cılız mumlar da bir bir yanmaya başladı. Gördükleri manzara karşısında küçük dillerini yutacak gibi oldular. Devasa alan ağzına kadar doluyken, kadınlar iç çamaşırlı, erkekler ise boxer şort ve askı ileyken, yüzler ise maskeliydi. Sahnenin yanına yaklaşan güzel bir kadın, daha ne içeceklerini sormadan, dolu iki kadehi sehpanın üzerine bıraktı. Oktay:

“İyi de ben rakı içecektim.”diye söylenmişti ama kadın gülümseyerek;

“Patronun ikramı. Bugün bunları içeceksiniz. İtiraz yok.” diyerek yanıtladı.

Gelen içkinin tadı, daha önce tattıkları hiçbir alkole benzemiyordu. Birbirlerine bakıp gülümsediler. Alkol kullanmayan Uğur’un bile hoşuna gitmişti tad. Akordunu bitirmeden kadehi boşaldı. Ve sehpaya bırakır bırakmaz da ikinci bardak konuldu. Ve müzik başladığında, piyano ile kemanın eşsiz birlikteliği,  içerideki herkesi büyüsüyle esir almıştı.  Oktay da önündeki mikrofondan, piyanosu ile çaldığı şarkıları büyük bir haz ile seslendiriyordu. Saatler ilerlerken, ikisinin de başı dönmeye başladı. Sundukları içki her ne ise kendilerini fazlasıyla etkilemişti.

Uğur, etrafında olan biten hiçbir şeyi ayırt edemiyor, kimseyi göremiyordu. Her yer daha da kararmıştı sanki. Sadece Oktay’ın piyano ile çaldığı şarkıya kemanıyla eşlik ediyordu ama bunu bile becerebilip beceremediğinden şüpheliydi. Loş ışıklar birbirine girdi. Etrafında dönmeye başladı. Ayakta çalmayı sevmesine rağmen daha fazla dayanamayıp uzun taburesine oturdu Uğur. Göz ucuyla Oktay’a baktığında onun da durumunun kendisinden pek farksız olmadığını anladı. Piyanonun tuşlarına gömülmüştü. O sırada maskeli, orta yaşlarda olduğunu düşündüğü birisi, elinde bir kağıt ile sahneye, Uğur’un yanına geldi. Kağıdın üzerine ise beşyüz dolar sıkıştırılmıştı. Gözlerini kısıp kağıdı okumaya çalıştığında, bunun notolarla dizili bir sayfa olduğunu anlamıştı. “Benim eserim. Çalarsanız sevinirim” demişti yabancı. Beş yüz dolara asıl sevinecek, Uğur’un kendisiydi tabi ve bir kaç dakikalık süre istedi. Odaklandığı notaları ve ritmi birkaç kez hafızasında çalan Uğur, kemanını eline aldı ve sanki hiç de yabancı olmadığı melodiyi çalmaya başladı. Sayfayı baştan sona kadar büyük bir keyifle çaldı. Başını iyice döndüren melodiye aşık oldu. Bu sefer gözlerini kapayıp, sayfaya bakmadan yeniden çaldı. Oktay da piyanosunda akor basarak eşlik ediyordu şarkısına. Ve ezberlediği şarkıyı yeniden çaldı gözleri kapalı. Ve sonra yeniden, yeniden, yeniden… Oktay durmuştu ama o hala çalıyordu. Başı döne döne, göğsü yana yana. Ama yine de çalıyordu. Yine, yine, yeniden… Sonra şarkıyı isteyen maskeli adam geldi aklına. Gülerken, maskesinin altında yüzüne yayılan ince bıyıklarından, onu tanıdığını hisssetti aniden. Midesi bulandı. Göğsü sıkıştı bu tesadüf karşısında. Kabuslarındaki yabancıydı o şarkıyı ona getiren. Evet,evet, kapşonun altındaki gülüşünden hatırlamıştı onu. Buradaydı. Sanki sert bir rüzgar yüzünü acıttı ve birden sustu. Gözlerini açtı. Hiç bilmediği bir yerde, elinde kemanıyla dağın başında melodiyi çalarken açmıştı gözlerini. Issız, tekinsiz ve soğuk. Kabus yine başlamıştı anlaşılan. Başı döndü, döndü, döndü ve her yer tekrar kararıp gitti.

Bu sefer gözlerini açtığında ise başında dönen beyaz ışıkları gördü. Ateş saçan beyaz kelebekler. Ama biraz zaman geçince yanındakilerin kelebekler değil, hemşireler olduğunu kavrayabildi. Ne olduğunu anlayamadan istemsizce etrafına bakınıyordu. Tok bir erkek sesini işitebiliyordu:

“Kendine geldi mi?”

Bu geceye dair hatırladığı tek şey aklında mırıldandığı o melodiydi. Baştan sona kadar hepsi hala aklındaydı. “Ne kadar soğuk” diye mırıldandı. Tepesindeki hemşirelerden birisi cevap verdi ardından:

“Üşümen doğal. Yeni kendine geliyorsun. Düşünce kafanı çarpmışsın ve dua et ki seni, dışarıda bekleyen köylü amca bulmuş da getirmiş. İki gündür uykudasın. Adam gelip gelip durumunu soruyor. Gece gece Yalıkavak’ta dağın başında ne işin vardı kemanla? Ne içtin sen?”

Uğur’un şaşkınlıktan dili tutulmuştu. Oraya nasıl gittiğini kendisi de bilmiyordu. En son sahnede Oktay ile keman çalıyordu sonrasında ise gözünü rüya zannettiği o dağ başında açmıştı. Sonra ise bayılmıştı anlaşılan. Oktay geldi aklına:

“Yalnız mıydım ben peki?”

“Evet,niye ki?”

“Ben müzisyenim ve o gün arkadaşımla bir programdaydık. Sonrasını ise hatırlamıyorum.”

“Ara istersen diyeceğim ama telefon da çıkmadı üzerinden.”

Telefonu verdiği hostes kadın geldi aklına. Sonrasında, hemşireden Oktay’ın numarasını aramasını rica etti aklındaki numarasını söyleyerek.

“Ulaşılamıyor.” diye cevapladı hemşire.

“Ne zaman çıkarım peki hastaneden?”

“Doktor kontrol etsin, belki akşama taburcu eder seni.”

Hemşirenin dediği gibi olmasa da ertesi sabah taburcu olan Uğur, soluğu Oktay’ın evde aldı. Uzun uzun çaldıysa da kapıyı açan olmadı. O da belki aynı dağ başında kalmıştı. Taburcu olduğunda kendisini bulan adama başka biri daha var mıydı diye sormuştu ama yaşlı adamın dediğine göre Uğur yalnızdı. Uğur’un ilk işi, aynı yerde Oktay’ı aramaktı. Tüm gününü Yalıkavak Değirmenleri’nin bulunduğu yerde, dağ tepe, Oktay’ı aramak için geçirdi lakin hiçbir şey bulamadı. Yeniden şehre indiğinde polise gidip gitmeme konusunda tereddütte kaldı. Evde yapacağı sıcak bir duş sonrası emniyete gitmeye karar verdi.

Havlusu üzerinde sarılı halde yatağında uzanırken, televizyonda geçen “Bodrum’da Vahşet” haberlerine kulak kabarttı. Spikerin anlattığına göre; kesik bil kol, Gümüşlük tarafında sahile vurmuştu. Kimlik tespit çalışmaları devam ediyordu.  Ekrana buzlanmış şekilde yansıyan kolun görüntüsü Uğur’u yattığı yerde zıplattı. Emin olmak için sansürsüz bir resmini bulmalıydı o kolun. Hızla giyinip, kendini en yakın internet kafeye attı. Haber sitelerinde gezerken, çok geçmeden istediği fotografı karşısında gördü. Ve o an öyle büyük bir dehşetle ayağa fırladı ki, altındaki sandalye uçup gitti. Herkes ona dönmüş şaşkınlıkla bakıyordu. Uğur ise bağırmamak için elleriyle ağzını kapatmıştı. O kolu tanımıştı. Bileğindeki nota şeklinde resmedilmiş, el ele tutuşan kadın ve erkeğin dövmesini daha yeni yaptırmışlardı.  Oktay’a dövmeciyi de Uğur ayarlamıştı hatta. Ne yapacağını bilemeden telaşla internet kafeden çıktı. Dün gecenin cevabı,rüyalarındaki adamdaydı ve ne yapıp edip onu bulmalıydı. Haftalarca, aylarca da sürse bu işin sonunu getirecekti. Cüzdanındaki para, birkaç hafta idare edebilirdi kendisini.  Bu arada Oktay’ın kız arkadaşının çalıştığı bankaya gitmeye karar verdi. Muhakkak ki o kolu kız da görmüş olmalıydı. Konacık minibüsüne biner binmez aracın radyosundaki habere kulak kabarttı. Sahilde bulunan kolun kimlik tespiti, tanıdıkları tarafından yapılmıştı. Daha doğrusu, o kolun sahibinin; Oktay isimli bir müzisyen olabileceği belirtiliyordu. Ancak, haber spikeri; şüpheliler listesinde kendi ismini okuyunca beyninden vurulmuşa döndü. Ne yapacağını bilemeden bankaya bir durak kala indi ve yürümeye başladı. Olayların buraya nasıl geldiğini kendisi de anlayamamıştı. Başı önde hızla yol alırken beynindeki fırtınalarla da boğuşuyordu. Elli metreden az kalmıştı ki, bir polis aracı hızla yanından geçip bankanın önünde durdu. Adımlarını yavaşlatan Uğur, sokağı değiştirip yan yoldan bankaya inmeye karar verdi. Böylece, polislerin de  görüş açısına girmeyecekti. Soluk soluğa indiği sokağın başından, bankanın bahçesine daldı. Yavaş adımlarla ilerleyerek cama yaklaştığında gördü ki, aklına gelen başına gelmişti. Polis, Gülşah ile konuşuyordu. Muhtemelen; Oktay ile ilişkisini, ne zamandır birlikte olduklarını, en son ne zaman gördüğünü, en son ne zaman konuştuğunu, en son nereye gittiğini ya da kendisini nerde bulabileceğini soruyordu. Aklına, eve gidemeyeceği fikri geldi. Kara kara düşünürken, en iyi çözümün, şimdilik onu kimsenin bulamayacağı, yazları program yaptıkları, şimdilerde ise kapanan meyhaneye gitmek geldi. Adam, ikisini çok sevmiş, güvenecek başka kimse bulamayınca da işyerinin anahtarlarını Uğur’a vermişti. Adam, yazdan yaza gelip, birkaç ay işlettikten sonra hevesini almış olarak İstanbul’a dönüyordu. Durumu oldukça iyi olan ailenin çocukları olmayınca Uğur’u ve Oktay’ı çok sevmişler, onlardan kendileri yokken mekanlarına göz kulak olmalarını istemişlerdi. İkili de seve seve kabul etmişti.

Kimseye görünmeden, meyhaneye girip, arka taraftaki büroya attı kendini. Gece, ışıkları da görünmüyordu buranın dışarıdan. Televizyonu açıp haberlerde yeni bir gelişme var mı öğrenmeye çalıştı ama bulamadı. Göz kapakları günün yorgunluğu ile düşüp giderken, yerel televizyondaki bu kesik kol haberi onu kıpırdattı. Oktay’ın resmini gördü televizyonda kolun sahibi olarak düşünülen kişi olarak. Kendisi kayıptı ve haber alınamıyordu. Sonra ise kendi resmini gördü şüpheliler listesinde. Polise gidecekti aslında bugün ama kol, bütün dengesini bozmuştu. Gitse ne anlatacaktı onu da bilmiyordu. Kimsenin yerini bilmediği, zengin bir iş adamının malikanesinin en alt katındaki gece alemine Oktay ile birlikte katıldıklarını, sonrasında ise rüyalarında gördüğü bir adamın sahneye gelip kendi yazdığı şarkısını çalmalarını istemesini, çaldıktan sonra da gözünü açtığında ise kendini Yalıkavak’ta dağın başında bulduğunu… Tüm bunlar deli saçmasından başka bir şey değildi. Radyoda ismini duyduktan sonra televizyonda resmini görmek sandığı kadar da etkilemedi Uğur’u. Çok da eski olmayan bir resmini kullanmıştı emniyet anlaşılan. Sakalsız ve uzun saçlı. Bir süre burada saklanabilir, kimseye görünmeden girip çıkabilirdi. Ama önce deliksiz bir uyku çekmeliydi.

Aylardan beri ilk kez o kabusu görmeden uyuyabildi Uğur. Çünkü adam, artık kabusundan çıkmış, ete kemiğe bürünmüştü. Kahvaltı etmek istemiyordu bugün. Uzandığı yatağında bir süre kalıp sadece düşündü. Çıkış yolu aradığı labirentten çıkış için tek umuttu o adam. Bulmalıydı ama nasıl? Böyle saklanarak? Ve böyle tenha bir yerde değil, kalabalığın içinde saklanarak yaşamaya karar verdi. Daha doğrusu arayarak yaşamaya. Bir koşu, yakındaki süpermarkete gitti ve saçları için traş makinası aldı. Üç numaraya kestiği saçlarıyla tanınması biraz daha güçleşecekti. Ve bir iki hafta sonra da uzayan sakalları onu başka birisi yapacaktı. Güneş gözlükleri de hiç çıkmayacaktı. Etrafı kolaçan ederken, meyhanenin boya-badana işlerini yapan işçilerden kalma üst baş kıyafet buldu. Ve hemen giydi. Her yeri yırtık pırtık, yamalı, boyalı kıyafetler ile sokakta başka biri olarak yaşayacaktı.  Evsiz bir dilenci.. Ve Bodrum’un en işlek yerlerinde kafasını yerden kaldırmadan, kimseye kendini belli etmeden, yakalanmadan yaşayacaktı. Ta ki beklediği o adama denk gelene kadar..

Bir hafta sonra kendini dışarı attı Uğur. Yat limanın başında, caminin önünde günlerini geçirmeye başladı Uğur,elinde; meyhanenin duvarından aldığı uduyla. Sürekli çaldı. Gece gündüz çaldı udunu. Müzikti ona hayatı kaybettiren, şimdi yine müzik olacaktı kaybettiği şeyi geri getirecek olan. Ve hep aynı melodiyi çaldı gece gündüz. Kabuslarındaki yabancının bestelediği; “ lanetli şarkıyı…”

Günler haftaları, haftalar ayları, aylar mevsimleri kovaladı. Saç sakal birbirine girmiş vazitte çalıyor, günü de;  önüne atılan elli-yüz ne düşerse, onunla kapatıyordu. Oktay’a hala ulaşılamamıştı. Ve bir akşam tüketti umutlarını. “Bu gece bitecek.” diye söylenerek oturdu bir banka. Keman almıştı sokakta çalarken biriktirdiği parasıyla. Ve o kemanla son kez çalacaktı bu gece “ölümün şarkısını.” Gece yarısına kadar çaldı, çaldı, çaldı,çaldı…

Ve hiç beklemediği bir anda, aylardır unutamadığı bir ses ona yaklaşarak seslendi:

“Sen bu şarkıyı nereden biliyorsun?”

Karşısındaki yabancı, bu kör dilenciye acımış olacak ki, yüzlük bir banknot atmıştı kemanın kılıfına. Kafasını kaldırmadan, siyah güneş gözlüklerinin arkasından dikti gözlerini yukarıya. Korkusundan bakamadı adamın yüzüne ama o bıyıkları tanımıştı yine.

“Bir abimden.”diyerek cevapladı Uğur.

Yabancı, hiçbir şey söylemeden doğrulup gitti. Aylardır hayalini kurduğu fırsat ayağına gelmişti. Göz ucuyla adamı takip ederken, kemanını toparlayıp sırtına astı ve elindeki sopayla kör taklidi yaparak peşinden yürümeye başladı. İri yapılı adam, muhtemelen spor için çıkmıştı dışarı. Tek başınaydı. Altında siyah,  üstünde ise kapşonlu eşofmanı ile etrafa aldırmadan tempolu bir şekilde yürüyordu. Kış yüzünü gösterirken, el ayak erkenden çekilmiş etraf tenhalaşmaya başlamıştı. Bodrum’un en güzel mevsimiydi bu.

Barlar sokağı boyunca peşinden hiç ayrılmadan devam etti Uğur. Sonra ise Atatürk caddesine çıkan dar bir sokağa girdi. Bu sahneyi hatırlamıştı Uğur. Kabus gerçekleşiyordu.  Adımlarını hızlandırarak öndeki herife iyice yaklaştı. Kulaklık takılıydı adamda. Muhtemelen de müzik dinlediği için, başına geleceklerden habersiz, yürümeye devam ediyordu. Uğur, yaklaştıkça irileşen adam karşısında şansının olmadığını iyi biliyordu. O yüzden konuşma işini daha sonraya bırakmalıydı. Önce onu yıkmalıydı. Koşar adımlara yaklaşıp elindeki demir sopayı bütün gücüyle vurdu.

Yere düşen adam, “gık” bile demedi. Yüzünü döndüğünde ise, kapşonunun altından seçememişti yine suratını o karanlıkta.  Bütün gücüyle boğazını sıkarken, altındaki herifin çırpınıp mücadele etmesini, onunla boğuşmasını, işini zorlaştırmasını istiyordu içten içe ama beyhude bir çabaydı bu. Herif, yine rüyalarındaki gibi gülümsüyordu. “Nerde o? Ona ne yaptınız? Konuş orospu çocuğu.” diye bağırdı Uğur. Sesi, dar ve karanlık sokakta yankılanınca irkildi birden ama bu herifin işini bitirmeliydi bu gece. Ve o an duyabildi altında can çekişirken bile gülümseyen adamın ne söylediğini:

“Lanetli şarkıyı çaldınız ve lanetlendiniz… Sen de bu lanetle öleceksin.”

Öfkeden deliye dönen Uğur, çılgınca etrafına bakındı. Bir eli adamın boğazındayken diğeri ile az ilerideki kesik cam parçasına ulaştı. Ve tüm gücüyle sivri tarafını, şah damarını da yırtacak şekilde soldan sağa doğru asıla asıla çekti. Sıcacık kan yüzüne fışkırmıştı ki bağırarak yataktan kalktı. Komidinin üzerinde ısrarla çalan telefona uzandı. Açar açmaz karşısındaki söylenmeye başladı:

“iki saattir arıyorum, başına bir şey geldi sandım. Eve gelecektim az daha açmasam. Hadi hazırlan, bugün yılbaşı. Akşam çok önemli bir sahne var, alışverişe de çıkacağız daha…”

“Oktay?”

Bir Yılbaşı Polisiyesi – Kusursuz Cinayet Yoktur

 

Mesih, kendisine artık ihtiyaç kalmadığı zaman gelecektir; ortaya çıkışının ertesi günü gelecektir; o, son gün değil, en son gelecektir.

-Franz Kafka-

 

Birkaç saat sonra yeni yıl kutlanacaktı. Yeni bir yıla girecektik, yeni umutların yeşerdiği, pırıltılı ışıltılı gıcır gıcır bir yıl olacaktı. Tabii şu yerde yatan zavallı kurban için değil. O eski yılda kalmıştı, kirlenmişlik ve kan kokuyordu. Parfüm kokması gereken, şimdi ters bir açıyla duran o güzelim boynu ölüm kokuyordu.

Olay sıradan bir cinayet olabilirdi, şu her zamanki aşk cinayetlerinden birisi. Kadın adamı aldatmıştır, ya da adam aşırı kıskançlığının kurbanı olmuştur, kadın yüz vermemiştir, bu yüzden ölümü hak etmiştir vs. Kurbanın yakınlarını sorgular, itiraf ettirir ve böylelikle olay dallanıp budaklanmadan dosyayı kapatabilirdik. De öyle olmadı, ne yazık ki. Bu cinayeti sıradan kılmayan yegâne şey, kurbanın ağzına tıkılmış bir kağıttı. Şu son günlerde ortaya çıkan, herkesin bir kurtarıcı beklediği deli saçması şeylerden biri. Mesih gelecekmiş de hepimizi kurtaracakmış da, kurtarılmaya olan ihtiyacımız arttığına göre bu tür söylentilerin çıkması normaldi tabii. Normal olmayan ise buna inanan sayısının gün geçtikçe artmasıydı.

Olay yeri inceleme işini bitirmişti, bize düşende merkeze gidip kamera kayıtlarını inceleyerek önemli bir ipucu yakalamaktı. Kadın avukattı, kimliğini araştırmamıza gerek kalmadan olay yerinde bulduğumuz çantasından çıkan kartvizit ve kimliğinden anlaşılıyordu. Avukat İpek Tanyeri. Kadının üzerinde çarpıyı andıran koca bir yarık açılmıştı. Alnından başlayıp göbek deliği hizasında biten kanlı bir çizgi.  Oldukça keskin bir bıçakla yapıldığı belliydi, neredeyse cetvelle çizilmiş kadar da düzgündü. Bir an içimin bulandığını hissettim, yılbaşı gecesi bir şeyler atıştırırım diye sabah kahvaltısı dışında mideme bir şey girmemişti. Yapılacak iş çoktu, en iyisi merkeze gittiğimde bir şeyler atıştırmaktı ki bir cinayet ihbarı daha geldi. Haydaa, bu da nerden çıkmıştı şimdi, yılbaşı gecesi iki cinayet işlenmişti ve olay yerleri birbirine çok yakındı. İkinci kurbanın bulunduğu yere gittiğimizde, ilkine benzer bir manzara ile karşılaşmıştık. Bu defa bir erkek cesediydi bulunan. Boynu kırılmıştı ve çarpı işaretli, oldukça düzgün bir kesik yapılmıştı. Elleri önden birleştirilmişti ve parmaklarının arasında bir not göze çarpıyordu. Yine şu mesihle alakalı bir nottu bu, ayrıca adamın muhtemel ona ait kartviziti de iliştirilmişti. Dr. Cihan Aras. Kadın ve Doğum Hastalıkları Uzmanı. Aynı gece bir avukat ve bir doktorun öldürülmesi hayra alamet değildi. Kurbanların üzerinden çıkan notlara ve öldürülme şekillerine bakılacak olursa, nur topu gibi bir seri katilimiz olmuştu. Ki seri katiller üzerine geçmişte bir inceleme yapmıştım. Bazen öldürme serisini takip etmeden canları sıkıldıkça da cinayet işleyebilirlerdi. Kafamda bu ve bunun gibi yüzlerce olasılık vardı. Ve ben nereden başlayacağımı bir an için kestirememiştim. Yılların verdiği yorgunluktan olsa gerekti. Yoksa nasılsa yakalayacaktım katil ya da katilleri. Çuvalladığım bir olay olmamıştı şimdiye kadar, hangi delikteyse bulup çıkarırdım elbette.

 

31.12.2017 Pazar, 22.38        

Hay ben şu salak yardımcıma izin veren kafama ne diyeyim! Gerçi nerden bilecekti ki çocuk, kırk yılın başı amirinden yılbaşı gecesi izin koparmış, kız arkadaşıyla takılacaktı. Çağırsam bile bu karda kışta şehir dışından gelmesi uzun sürerdi, zaten ertesi gün gelecekti. Ben de merkeze gidip kamera kayıtlarını incelerdim. En iyisi buydu. Diğer yardımcımla ki ekibe yeni almıştım onu, şimdilik bir sıkıntı yaşamasam da henüz çalışma tarzımı kavrayamadığından leb demeden leblebiyi anlamıyordu, onunla idare edebilirdim.  Olsun, zamanla o da alışırdı. Alıştırırdım nasılsa.

Tam da olay yeri incelemeden ön bilgileri almaya çalışırken bir cinayet anonsu daha geçilmişti. Bu defa gerçekten haydaalık bir durumdu. Ceset, ikinci kurbanın bulunduğu yerin yakınlarındaydı ve durum gerçekten korkutucu bir hal almıştı, yılbaşı gecesi peş peşe işlenen üç cinayet. Başımın dönmesi artmış, midem iyiden iyiye bulanmaya başlamıştı.

Olay yerine vardığımızda gördüğümüz manzara diğer kurbanlarınkiyle hemen hemen aynıydı. Adamın boynu ters açıdaydı. Muhtemelen önce boynu kırılarak öldürülmüştü. Sonra ayakları ve kolları yan tarafa iyice açılarak, yine çarpı işaretinde boydan boya bir kesik atılmıştı. Adamın pantolon kemerine sıkıştırılmış, üzerinde ne yazdığını tahmin edebildiğim bir not ve kurbanın korkuyla açılmış gözleri. Bu defa adamın ne kartviziti vardı üzerinde ne de kimliği.

İnceleme ekiplerinin verdiği ön bilgi, üç kurbanın da eş zamanlı öldürülmüş olabileceğiydi. Bunları yapan her kim ya da kimlerse, maktulleri tanıyor olmalıydı. Ya da tanımıyor olabilirdi, belki özellikle yılbaşı gecesi avlanmaya çıkmış bir manyaktı, insanları rastgele seçiyor da olabilirdi. Belki tehlikeli bir örgütle karşı karşıyaydık. Her şey olabilirdi, lanet midem sağlıklı düşünmeme engel olmasaydı bir de.

Jet hızıyla ön çalışmaları tamamlayıp merkeze döndüm. Alev alev yanan mideme bir şeyler tıkıştırıp yeni yardımcı yardımcımla bu gece yaşananları analiz edip bir an önce evime gitmek istiyordum. Açıkçası bu gece başka bir cinayet vakası ile daha karşılaşmak cazip gelmiyordu.

Merkezdeki işleri tamamlayıp evime döndüğümde vakit çoktan yeni bir yıla girdiğimizi gösteriyordu. Yorgunluktan ölmek üzereydim ve tek istediğim şey bir duş alıp üzerimi değiştirmekti. Acil çağrımla apar topar şehir dışından dönecek olan yardımcım ile yoğun bir gündem bizi bekliyor olacaktı. Cinayetler basına çoktan sızmış olabilirdi, neyi ne kadar yazdıklarına bakacaktık, sonra katili bir an önce yakalamamız için yukarının baskısı ile uğraşacaktık. Kurbanların hayatları didik didik edilip yakınları sorgulanacaktı vs. Umarım devamı gelmezdi cinayetlerin, katil ya da katillerin özellikle yılbaşı gecesini seçmeleri ve şu dini mesajlar. Off artık yaşlanıyor muydum ne, bir an gözümde büyüdü işler.

Az biraz toparlanıp merkeze döndüğümde acar yardımcımı karşımda buldum. Maşallah, her yerinden sağlık ve gençlik fışkırıyordu, benim gibi değildi tabi. Muhtemelen birkaç seneye kadar yerimi ona devredecektim. Ben de artık hayatımı yaşamak istiyordum, olaysız ne kadar durabilirsem tabii.

Yardımcımla kısa bir özet geçtik. Ekibi toparlayıp yapılacakları anlattıktan sonra herkes dağıldı. Ben de müdürümün odasına geçerek gerekli açıklamaları ve basın bilgisini paylaşacaktım. Dün gece yaşananların verdiği yorgunlukla yarı bitkin halde odadan çıkmak üzereyken gözüm gayriihtiyari şekilde yardımcımın masasına takıldı. Her zamanki gibi dağınık notlar, kalemliğin orasına burasına yapıştırılmış post-itler, ıvır zıvır fişler vs. Düzenli ve sistematik çalışmayı öğretemeyecektim bunlara. Notlara şöyle bir göz atıp çıktım.

Müdürün odasındaki işim bittikten sonra ofisime geçip biraz daha çalıştım. Karnım saatlerdir alarm veriyordu. Artık susturamayacağımı anlayınca, midemdeki yangını söndürmek üzere her zaman gittiğimiz köftecide buluşmak için yardımcımı aradım. Ekibim bu süre zarfında gerekli bilgileri toplama konusunda epeyi bir ilerleme kaydetmişti. Bu iş bittiğinde yemeğe götürecektim hepsini. Hak etmişlerdi doğrusu.

Geç vakitlere kadar çalıştıktan sonra yardımcımla beraber emniyet binasından ayrıldık. Suratım artık ne hal aldıysa bana gidelim abi, bira falan var evde, kafan dağılır dedi. Zihnimdeki düşünce sırasını bozmadan; olur, öyle yapalım madem dedim.

Arabayı hemen evin önüne park ettik. Yer bulabildiğimiz için şanslıydık, sokağın her iki tarafı da doluydu çünkü. Üç kat yukarıdaki daireye çıktık. Güzel ve sıcak bir salon karşıladı beni, kendi evime kıyasla epeyi büyüktü. Yardımcım; rahatına bak abi, ben içecek bir şeyler alayım mutfaktan, ev senin dedikten sonra içeriye geçti.

Ev oldukça konforlu ve rahat görünüyordu. Deri görünümlü koltuklar, onlarla uyumlu halı ve perdeler, benim almayı pek düşünmediğim tarzda ve belli ki son teknoloji bir televizyon, köşede duran ceviz kitaplığı ile gayet düzenli, güzel bir evdi. Yardımcımı beklerken kitaplığa şöyle bir baktım. Kitaplar boy ve neredeyse renk sırasına göre dizilmişti. Açıkçası rahatsız edici ve ürkütücü bir havaları vardı. Sanki birazdan hepsi canlanacak ve içindeki karakterler benimle konuşmaya başlayacaktı. Yorgunluğun verdiği etkilerdi tabii bunlar. İnsan aklı işte, tam bir muammaydı, ne zaman nerede ne yapacağı belli olmayabilirdi. Zihin ise bana göre karmaşık bir matematik problemiydi, bazen içinden ne geçtiği anlaşılmazdı. En akıllı görünenimizin içinden bir deli, en sakin görünenin içinden bir cani çıkabilirdi.

“Kitaplara mı şaşırdın yoksa abi?” diyen sesle aniden irkildim. Hazırlıksız yakalanmıştım, yardımcım elinde biralarla çıkıp gelmişti. Gülümseyerek koltuğa oturdum. Biramı açıp ilk yudumdan sonra “Neden?” diye sordum. “Neden yaptın bunları?”

Gülümsedi. “Neyi neden abi, anlamadım,” dedi. “Saklama,” dedim, “Buraya kadarmış, neden o insanları öldürdün, derdin neydi?” Tekrar gülümsedi ama bu defa buz gibi keskinleşti bakışları. İçlerinde delici birer sivri parça vardı, korkutucu bir hal almıştı. Gayri ihtiyari elim silahıma gitti. ‘’Gerek yok abi, nasılsa anlatacaktım,’’ dedi. Yine de tedbiri elden bırakmayarak “Anlat,” dedim. “Dinliyorum seni.”

“Abi, benim rahmetli peder hâkimdi, biliyorsun. Bana da çocukluğumdan beridir adil olmayı öğretmişti. Babam, suç işleyenlere karşı o kadar acımasızdı ki, işledikleri suç tek taraflı olmasa bile kararları ve tavrı asla değişmezdi. İşlenen suçun içeriğine göre de acımasızlığı artardı. Sürekli olarak dünyanın kötü bir yer olduğunu ve suçluların bazen az ceza almasına çok sinirlendiğini, elinde olsa bunların cezasını kendisinin vereceğini söylerdi. Sertti babam. Asla yumuşak bir baba olmadı, asla bana ve anneme merhamet göstermedi. En ufak bir yaramazlığımda ya da derslerimde notlarım düşmüşse, bunun cezasını hemen verirdi. Evdeki o karanlık dolapta büyüdüm abi ben. Çocuktum, korkuyordum, babam acımasız olmamı istiyordu, asla merhamet göstermeyecektim kimseye. Yumuşak karakterli olmak, insanlara acımak acizlikti ona göre. Ben bu acizliği asla göstermemeliydim, babam gibi olmalıydım, hâkim babanın merhametsizlikte ona yakışır oğlu.

“En sonunda annemi de delirtti babam. Sinir hastası oldu kadın, içine kapandı, kimselerle görüşmedi. Kliniğe yatırmak zorunda kaldım abi, akademiye girmiştim, polis olmak istiyordum çünkü suçluları yakalayıp cezalarını çektirecektim. Annemi, o güzel kadını, o duygulu ve evde şarkılar söyleyerek iş yapan kadını kendi ellerimle, babamın acımasızlığından delirmiş bir halde kliniğe yatırdım. Babamdan intikamımı alacaktım, bunun için yeterince cesaretim yoktu, babamın söylediği gibi bazı huylarım zayıf karakterli anneme çekmişti. Neyse ki kader benden önce aldı intikamını babamdan. Yıllar önce yine bir merhametsizlik örneği göstererek, henüz yeterince delil toplanmamışken zavallı bir adamı, bir kadına tecavüz edip ölümüne sebebiyet vermekten mahkûm etmişti. Adam hapiste kahrından ölmüştü, oğlu ise bir akşam babamı kıstırarak kurşunlamıştı. Bense oğlunun yurtdışına kaçmasına yardım etmiştim. O zamanlar yeni başlamıştım polisliğe. Kolay olmuştu benim için.

“Babam ölünce rahatlamıştım, çocukken geçirdiğim incinmeler kaybolmuştu artık, her şey çok güzel gidiyordu. Mesleğimi seviyordum, suçluları yakalayıp adalete teslim etmek bana haz veriyordu. Ta ki bir kıza tecavüz edip vahşice öldüren o adamın delil yetersizliğinden salıverilmesine kadar. Hatırlarsın, uzun zaman önce Ataköy’de ki bir evde genç bir kız öldürülmüştü, yapılan otopside ise kıza 5 aylık hamile iken kürtaj yapıldığı ortaya çıkmıştı. Kızın yüzü yara bere içindeydi hani, ölesiye dövülmüştü, vücudunda sigara izleri vardı. İşte o kızın katilinin şu zengin adamın oğlu olduğu söyleniyordu, otomobil galerileri, ihaleleri olan. Dava uzun sürmüştü, sende biliyordun orospu çocuğunun yaptığını. Elimiz kolumuz bağlanmıştı ya, en sonunda yine zavallı biri üstlenmişti suçu. Avukat ne yaptı etti hapse tıktırdı sonunda. Dosya da kapanıp gitmişti hani.

“Abi ben bunu hazmedemedim işte. İçimde bir şeyler canlanıyordu, sürekli kâbuslar görüyordum, kâbuslarımda babam parmağını sallıyordu bana, annemi görüyordum sonra, konuşmadan boş gözlerle bana bakıyordu yine. Sonra o kızın yüzü geliyordu karşıma, hesap soruyordu yüzü, bana bunu neden yaptılar diye. Bazı geceler bebek ağlaması ile uyanıyordum. Kâbuslar dayanılmaz oluyordu, içinden çıkamıyordum. Sana anlatsam görevden alıp tedaviye yollardın, belki bir daha polislik bile yapamayabilirdim, ya da pasif bir göreve verirlerdi beni. Bunu kabullenemezdim. En sonunda, bu kâbusları dinleyip zavallı kızın katiline kendi ellerimle ceza vermek istedim. Hem kızın ruhu huzur bulacaktı, hem karnındaki masum bebeğin, hem de benim o bir türlü susmak bilmeyen vicdanım artık rahatlayacaktı. Delirmiş gibiydim abi, kızın katili o piçi babası yurt dışına kaçırmıştı, cinayet büroya terörle mücadeleden gelmiştim, biliyorsun. Yurt dışındaki bağlantılarımı kullandım, ama orospu çocuğunun izini bulamadım. Kâbuslar devam ediyordu dayanamıyordum. En sonunda o piçi hapisten kurtaran avukatı ve zavallıya kürtaj yapan doktoru cezalandırmak istedim. Kızın ailesine para verdikleri belliydi, babası aileden şikayetçi olmadığını, kızıyla herhangi bir bağlantılarının bulunmadığı şeklinde ifade değiştirmişti. O şerefsizi de öldürecektim, karar vermiştim çoktan. Daha doğrusu kararı her gece gördüğüm kâbuslar vermişti, ben sadece yerine getirecektim.

“Sıra bunu nasıl yapacağıma gelmişti. Plan kurmaya başladım, aslında yakalanıp yakalanmamak çokta umurumda değildi. Her gece bana seslenen hayaletler artık sussun, bu bana yeterdi. Önce avukatı takip ettim, kadın tedbirliydi tabii, ne de olsa pisliklerini örttüğü insanlar paraya boğmuşlardı onu. Günlerce düşündüm. Avukata bu şekilde yaklaşamayacağımı anlayınca, en sonunda kürtajı yapan doktora ulaşmayı denedim. Doktor da bir şekilde yırtmıştı tabii, ama biliyorsun iyi iz sürerim ben. Doktoru buldum, telefonla aradım bir gün. Kızın ölümüne sebep olanlardan birinin de kendisi olduğunu, elimde buna dair kanıtların bulunduğunu ve ömür boyu hapse attıracağımı söyleyerek, para koparmaya çalışan bir şantajcı gibi davrandım. İnandı tabii, korku belası nede olsa. Yardım istemeye kalktığı anda bunu anlayacağımı ve ailesini acımadan öldüreceğimi söyledim. İşimi garantiye almak içinde, kızının okula giriş çıkış saatlerini önceden tespit etmiş ve bunu söylemiştim. Doktor zokamı yutmuştu, kim olduğumu bilmiyordu, tedirgin olmuştu. Sıra ise avukata gelmişti.

“Avukatı ikna etmem kolay olmamıştı tabii, doktor gibi hemen yelkenleri suya indirmezdi, bana inanmaz ve peşime düşerdi, sen de iyi bilirsin bu avukat milletini. Ona, uyuşturucu işinden narkotikle başı belada olan bir mafya babasının tetikçisi olarak ulaştım. Bizim bazı işlerimiz vardı ve bunları halletmesi karşılığında ömrü boyunca yetecek kadar paraya boğacağımızı söyledim. Önce güvenmedi tabii, narkotikten ulaştığım bazı bilgileri verince rahatladı. Görüşebileceğini söyledi, kalabalık bir yerde görüşüp detayları konuşacaktık. Öyle söyleyince daha da güvendi paragöz orospu. Özür dilerim abi.

“Sıra kızın babasına gelmişti. Onu da galerici ailenin avukatı olarak aradım. Savcılığın delilleri yetersiz bulduğunu ve soruşturmanın yeniden açılacağını, bu işin sonunun kendisine kadar gideceğini ve bu yüzden bir an önce yurt dışına çıkması gerektiğini söyledim. Gözü korktu tabii şerefsizin. Para istedi, çok para. Bunun önemli olmadığını, kendine yetecek kadar para vereceğimizi söyledim. Para be amirim! Öz kızını gözü kırpmadan para için satan baba! Kızının ölüsünü satan biri insan değildi, dünya çok boktan bir yerdi be amirim. Adalet parası olanlara dokunamıyordu, onlar istedikleri gibi çalıyor, öldürüyor, gözü doymuyordu. Ama bu defa öyle olmayacaktı işte. Dünyayı olmasa bile zavallı bir kızın ve bebeğinin çığlıklarına ses veren biri çıkmıştı işte, bu ben olacaktım!

“Geriye kalan iş çok basitti, her üçüne de birbirine yakın mesafelerde buluşma yeri ayarladım. Saatleri de buna göre hesaplamıştım. Zor olmayacaktı bu kısmı. Zor olan senden izin koparmaktı, eğer izin alamasaydım işlerim ters gidecekti çünkü. Titizlikle kurduğum plan boşa gidecek ve bu üç şerefsiz hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edecekti. Bende pişmanlıklar içinde kâbuslarımla kıvranacaktım her gece. Abi, dayanılır gibi değildi inan.

“Kız arkadaşımı bahane ederek izin istedim senden, biliyorsun ben öyle izin alacak biri değilim, sende sağ olasın hiç ikiletmedin beni. Ne de olsa çok çalışıyordum ve buna sığınarak izin almam kolay olmuştu. Her şey istediğim gibiydi, yılbaşı gecesini ise özellikle seçmiştim. Yeni bir yıl ile birlikte bende arınacak ve temizlenecektim. Aslında niyetim teslim olmak değildi, ama hani şu anneme çeken zayıf karakterim var ya, işte ona karşı koyamadım. Amirimi ve birlikte çalıştığım ekip arkadaşlarımı aptal yerine koyamazdım. Ben böyleyim işte abi, sezarın hakkı sezara.”

“Peki,” dedim yardımcıma, araya girme ihtiyacı hissederek ve bir soluk versin diye. “Bu çizgiler ne oluyor, bir defada işlerini bitirmek yerine neden uğraştın sonradan? Maktullerin önce boyunlarını kırıp sonradan üzerlerinde bıçak ya da işte her neyle yaptıysan çizik atmışsın. Niye tek defada öldürmekle yetinmedin?”

Güldü yardımcım. Gülüşünde acımasız, ama bir tarafıyla da güçlü, güven veren tuhaf bir şey vardı. Ne yaparsa yapsın haklı olduğunu düşündürüyordu insana. Öte yandan buz gibi bakışlar ürkütüyor, karşısındaki insanı bir hata yapmaktan, yalan söylemekten alıkoyuyordu. Yalan söylediğinizi anladığı zaman, sadece bakışlarıyla bile sizi öldürebilecek güçteki o insanlara benziyordu yüzü. Bu tarafıyla ürkütücüydü, korku veriyordu. Korkmak insani bir histi, karşısındakine güvenmekle bu ürpertici bakışlardan korkmak arası garip bir durumdaydım şimdi. Derin bir soluk aldı. Sonra gayet sıradan bir öykü anlatıyormuş gibi rahatlayarak birasından kocaman bir yudum çekti. Küçük bir oğlan çocuğuydu şimdi. İşlediği bir kabahati, çocuklara özgü bir saflıkla babasına anlatan küçük bir erkek çocuğu vardı karşımda. Ama aynı zamanda ellerine kan bulaşmıştı. Bir katildi o, her ne kadar haklı sebepleri olsa da sonuç değişmiyordu işte. Devam etti anlatmaya, aynı saf bakışlarla.

“Çocukken en sevdiğim ders geometriydi, çizgileri ve formülleri çok seviyordum, onlar üzerinde uğraşmak hoşuma gidiyordu. Kararlıydı çünkü çizgiler. Nerede başlayıp nerede duracaklarını biliyorlardı. Yön değiştirseler de hiçbir şekilde sapmazlardı doğrudan. Bu yüzden severdim çizgileri. Düzgünlerdi, ne istediklerini bilirdi çizgiler.

“Babama ne zaman o çok gurur duyarak yaptığım geometri ödevimi göstersem, eğreti ve küçümser bakışlarla göz atıp, olmamış derdi. Sil bunu, daha iyisini çiz. Saatlerdir çizip uğraştığım ödevimi silmeyeceğimi söylediğim anda, kanımı donduran bir gülümseme yerleşirdi bakışlarına. Yanağıma vurur gibi dokunup bir daha tekrarlardı. Çocuktum abi, gözümden yaş süzüle süzüle diklenirdim babama. Bu defa hiçbir şey söylemeden kolumdan tutup odama sürüklerdi beni. Sandalyeye oturtup çiz derdi, düzgün çizene kadar buradan çıkmayacaksın. Ben de ağlaya ağlaya odada ne kadar boş kâğıt varsa çizgi çekerdim. Düzgün olmalıydı çizgilerim, o kadar düzgün olmalıydı ki kusursuz saymalıydı bakan.

“Bu yüzden şerefsizlerin hepsinin üzerini bir kalemde çizdim. Kız arkadaşım adli tıpta biliyorsun, gizlice neşter almak hiç zor olmadı bana. Kusursuz kötülükteki suçlarına ancak kusursuz çizgiler yakışırdı çünkü.

“Kötüleri cezalandıran bir mesih gibi hissediyordum kendimi artık. Adaleti sağlamıştım. Herkes payına düşeni almıştı, hak ettiğini almıştı. Annemi kurtaramamıştım belki ama o zavallı kızın mesihi bendim. Not yazma işi sonradan aklıma geldi. Bu cinayetlerin sebebini anlamalıydı herkes. Adaletin sağlandığı bilinmeliydi. Avukatın notunu lisede okuduğum Kafka’dan seçtim, aslında başta sadece tek bir not yazacaktım ama sonradan hoşuma gitti bu yazma işi. Bak şimdi anlatırken bile gülüyorum hoşuma gittiğinden. Diğer notları biliyorsun zaten. Doktor için en uygun olanı bu değil miydi sence de abi? Bedeni öldüren, ama canı öldüremeyenlerden korkmayın. Canı da bedeni de cehennemde yıkıma uğratabilen Allah’tan korkun’’. İncil’den aldım abi, dedim ya çok okurum ben abi. Allah’tan korksaydı o bebeğe de kıza da bunu yapmazdı şerefsiz. Kızın babası da adi şerefsiz bir orospu çocuğuydu, para için kızını satan bir ölü hırsızıydı. Hem Allah Kuran’da dememiş mi abi, hırsız erkekle hırsız kadının yaptıklarına karşılık, Allah tarafından ibret verici bir ceza olması için ellerini kesin,  diye? Bu pislikte kızının ölü bedenini soymuştu, ellerini kesmek yetmezdi elbette. Kusursuz adilikteki suçlarına yakışan kusursuz çizgiler var şimdi bedenlerinde. Kendimle gurur duydum sonra.

“Gerisini biliyorsun.  Sana anlatacaktım, uygun bir zamanı bekliyordum. Kısmet, sen benden önce davrandın. Abi, artık gerçeği bildiğine göre, sen nasıl anladın benim yaptığımı? Dikkatli davranıp iz bırakmadığımı düşünüyordum. Hakikaten abi, nasıl anladın bir günde bunu?”

Sözleri tükenmişti yardımcımın. Sözleri gibi kendi de tükenmiş, bitmişti. Doğrusu bana da söyleyecek başkaca bir söz bırakmamıştı. Adaleti arayan bir çocuk duruyordu karşımda şimdi. Adaleti yerine getirerek babasından aferin bekleyen küçük bir çocuktu o. Daha ötesi değildi. Ama aynı zamanda katildi de. Her isteyen istediği gibi adalet dağıtamazdı, izin veremezdik, bunun sonucu kaos olurdu çünkü. Dünya böyleydi işte. Biz yakalıyorduk, adalet duruma göre işliyordu. Kime neye göre, ne kadar adil olunacağına güçlü olan karar veriyordu. İnsanlar bu yüzden mesih bekliyordu, bulamadıkları adaletin hep biri tarafından kendilerine verilmesini istiyordu. İnanmak ve biri tarafından kurtarılmayı beklemek en kolayıydı belki de. İnsanlar kolay olanı severdi çünkü. Güçlü olanı severdi.

“Hatırlarsan ekiple toplantı halinde durum değerlendirmesi yapıyorduk,” diye başladım anlatmaya. “Sen de cinayetlerle ilgili notlar alıyordun. Yapmanız gereken işleri verip sizi gönderdikten sonra müdüre bilgi vermek üzere notlarına bakmak istedim. Belki kaçırdığım bir şey olmuştur diye.  Notlarına bakarken bir şey gözüme ilişti. Size bilgi verirken cesetlerin üzerinde bulunan mesih yazılarından bahsetmiştim. İlk cesedin üzerindeki notu aynen aktarmıştım zaten, hepiniz biliyordunuz ne yazdığını. Ama ikinci ve üçüncü cesetteki notlarda tam olarak ne yazdığından bahsetmemiştim. Dolayısıyla kelimesi kelimesine bilmeniz mümkün değildi. Zaman ilerliyordu, notlara sonra da baksak olur diye geçiştirmiştim. Nasılsa verilen mesaj aynıydı. Bir tek yılbaşı gecesi yanımda olan çaylak biliyordu. O da zaten ben bir şey söylemeyince bahsetmemişti. Belki söyleseydi, tedbirini alırdın. Ben buna tamamen tesadüf diyorum, tabii sen ilahi adalet de diyebilirsin.

“Aklıma senden şüphelenmek gelmediyse de içime kurt düşmüştü. Bizim çaylağı arayıp diğer notları sordum, kimseye bahsetmediğini söyledi. Sonra kız arkadaşını aradım, yılbaşını ailesinin yanında geçirmişti, sanırım sen de bu detayı atlamıştın. Arabanın plakasını giriş çıkışlardan kontrol ettim, şehir dışına çıkmadığını da öğrendim. Sonra polislik sezgi ve tecrübelerimden bu ölen üç kişinin bağlantılı olabileceği aklıma geldi. Önce avukatın kim olduğunu hatırladım, uzun zaman geçmişti üzerinden ama hafızam beni yanıltmamıştı. Öldürülen genç kızın dosyasından kontrol ettim, doğruydu. Aynı avukattı. Üzerinden kimlik çıkmayan üçüncü cesedin fotoğrafını teyit ettim, kızın babasıydı.  Doktor ise işin bonusu olmuştu bana.

“Aklımın almadığı tek şey senin bunu neden yaptığındı. Onu da sen anlattın zaten.”

“Abi ne yapacaksın peki?’’, dedi. Ses çıkarmadım. Bir müddet öylece kaldık. Karşımda bir elinde kanlı kılıcıyla adalet dağıtan bir çocuk duruyordu, diğer elinde ise adaletin terazisini tutan bir hâkim baba. Hem baba oluyordu hem çocuk. İnsanları huzura kavuşturan bir mesih miydi, eğer beklenen mesih böyle bir yöntem kullanacaksa bu doğru değildi. Kanla olmamalıydı bu.

Yüzüne baktım. Dikkatlice baktım. Anladı. Zeki çocuktu, kafasını sallayarak gülümsedi. Veda ediyordu, veda ediyordum. Bir şey demeden öylece çıkıp gittim.

Ertesi gündü. Pırıl pırıl bir sabahtı. Güneş vardı ama ısıtmıyordu. Evden çıktım. Emniyete gidecektim ve birazdan yardımcımın kafasına tek kurşun sıkarak intihar ettiği haberi bomba etkisi yapacaktı. İtiraf mektubu bıraktığına ve dün geceye dair bir şeyden bahsetmediğine adım gibi emindim. Olay gazetelere polis cinneti olarak geçecekti, bunu da biliyordum. Bilmedikleri tek şey ise, adaletin er ya da geç tecelli edeceğiydi.

 

 

 

Müge Kılıç Polisiyesi: Kristal Yıldız

Müge, sallanan sandalyesinde oturmuş ağır ağır sallanırken bir yandan da pencereden karın yağışını izliyordu. Kar, tıpkı meleklerin kanatlarından düşen tüyler gibi sessiz ve hafif nazlanarak süzülüyordu gökyüzünden. Yılbaşı yaklaşıyordu, yeni yılı kuzeni Rengin’le birlikte Kanada’da karşılayacaktı. Rengin, Le Cordon Blue Ottawa’da aşçılık ve pastacılık üstüne, lisans ve yüksek lisans yapmıştı. Tahsilini birlikte tamamladığı erkek arkadaşı Dylan ile birlikte Ontario’nın nezih ve şirin kasabası Kleinburg’da kendilerine güzel bir restoran açmışlardı. Seneler ne çabuk geçiyordu, on yıl olmuştu bir araya gelmeyeli, ama hep söz verip onu bir türlü ziyarete gitmeyen kendisiydi. Karın yağışını izlerken Kanada’ya on iki saat nasıl uçacağını düşündü birden, yapacağı en uzun yolculuktu, belki de ziyaretini hep bu yüzden ertelemişti.

Çalışma takvimini gözden geçirdi, danışanlarının randevularını Ocak ayının ortasına planladı, hiç bu kadar ara vermemişti randevularına. Bazı danışanları özellikle uçak korkusu olanlar onu hayretle karşılıyorlardı, üstelik bu kış kıyamette on iki saat uçak yolculuğunu “delilik” olarak görüyorlardı. Korku, içimizdeki yenilmesi gereken en büyük düşmandı, ama insan istemeliydi hem de kalpten istemeliydi.

Uzaklara gitmek, denizler, sınırlar, ülkeler, inançlar aşmak fırsatı çıktığı zaman hiç duraksama* İşte bu! Hiç duraksadığım görülmemiştir,” dedi Müge bir melodiyi seslendirir gibi.

Bütün hazırlıklarını tamamlamıştı artık yola çıkmaya hazırdı, taksi çağırmadan önce Perinur’a uğradı. Yeni yılını kutladı, hediye almamıştı çünkü Perinur Kanada’ya özgü bir şeyler getirmesini istiyordu ondan. Perinur, Müge’yi taksiye bindirdi ve arkasından su dökerek onu uğurladı.

Havaalanına erken gelmişti, bütün işlemlerini bitirdikten sonra uçuş kapısının numarasını kontrol etti ve oraya en yakın kafelerden birine oturdu. Kahve eşliğinde yanına aldığı kitaplardan birini okumaya koyuldu. Öyle dalmıştı ki, Kanada yolcularının uçuş kapılarına gitmeleri için yapılan anonsla irkildi, hemen toparlandı ve hızlı adımlarla kapıya doğru giderken aklına İdil’le Roma’da kaçırdıkları uçak geldi. Hala o uçağı nasıl kaçırdıklarını anlayamıyorlardı, üstelik tam uçuş kapısının önünde olmalarına rağmen, yapılan son anonsları bile duymamışlardı. Ne maceraydı ama diye geçirdi içinden.

Nihayet uçaktaki yerini aldı, yanına öğrenci olduğunu tahmin ettiği güzel bir genç kız oturdu. Birbirlerine gülümseyip tanıştılar, yol uzundu uçakta birlikte geçirecekleri on iki saat vardı, yanlarında getirdikleri kitapları gösterdiler birbirlerine, yazarlar hakkında konuştular, hosteslerin ikram ettiği yemeklerden sonra önlerindeki ekrandan film seçip izlediler. Ara sıra kalkıp koridorda lavabo bahanesiyle birkaç adım da olsa yürüdüler, uykularını alıp dinlendiler. Yol arkadaşı, yüksek lisansını  Ontario  üniversitesinde  yapıyordu, iş tekliflerini değerlendirip orada kalmayı düşünüyordu. Müge, bu genç ve zeki öğrenciyi dinlerken içten içe üzüldü, böyle cevherlerimizin ülkemizde barınamaması ve değer görmemesi çok acı veren bir durumdu. Her şeyin bir gün değişmesini umut ederek onu takdir etti. Pilot’un iniş için alçalma anonsunu duyunca ikisi de heyecanlandılar, halbuki konuşacak daha çok şeyleri vardı.

Pasaport işlemlerinden sonra birlikte valizlerini aldılar, her ikisi de birbirlerine yeni yıl için güzel dileklerde bulunup kucaklaştıktan sonra ayrıldılar. Müge çıkış kapısına vardığında Rengin’i arama çabasına girmemişti çünkü o hemen boynuna atlamıştı.

“Nihayet kuzen! Nihayet seni buraya getirebildim hoş geldin! Nasıl geçti yolculuğun?” dedi Rengin sevinçle.

“Canıımm! Nasıl özlemişim seni, dur bir daha sıkı sıkı sarılacağım sana, teyzen, enişten ve İdil için. Bilsen ne kadar istediler gelmeyi,” dedi Müge biraz mahzun ve gözleri dolu dolu.

“Teyzemin uçak korkusunu yenmesi zor görünüyor ama şimdi o Londra da! Bu bana haksızlık değil mi?” dedi Rengin kaşlarını çatarak.

“Ah kuzen! Doktorun verdiği sakinleştiriciyle anca kaldırıyor dört saati, buraya nasıl gelir düşünmek bile istemiyorum.”

“Olsun! Sen buradasın ve inan bana onların da kalplerinin burada olduğunu hissedebiliyorum,” dedi Rengin gözlerinin içi gülerek.

Birlikte, otoparka yürüdüler, Müge’nin valizlerini Rengin’in kamyonetine yerleştirdiler ve Kleinburg’e doğru yola çıktılar. Yol boyunca etrafı hayranlıkla izleyen Müge, kendini masallarda anlatılan karlar ülkesindeki gibi hissetti. Kasabaya yaklaşırken birbirinden güzel bahçeli, müstakil evlerin görüntüsü onu büyülemişti adeta, hepsinin bahçesinde ışıklandırılmış, kızağını geyiklerin çektiği noel baba ve cinlerinin figürleri, süslü çam ağaçları, kardan adamlar vardı.

Rengin’in restoranına gelmişlerdi, geniş bir bahçe içinde, üç katlı evin tamamı restoran değildi, orta katta üç tane banyolu oda vardı ve pansiyon olarak kiraya veriyordu, çatı katındaki banyolu odada Dylan ve kendisi kalıyordu, alt katın tamamı restorana aitti. Yazın, bahçeye ve verandaya da küçük şirin masalar koyuyordu. Bahçe kapısının girişinde tamamı ağaç oymacılığı olan büyük bir unicorn* duruyordu.

“Nasıl güzel bir işçilik, unicorn sanki gerçekmiş gibi duruyor! Sen mitolojiye hep hayranlık duymuşsudur kuzen, başka bir isim koyman beklenemezdi zaten,” dedi Müge gözlerini unicorndan ayırmadan.

“Beğendiğine sevindim, hadi gel seni odana yerleştirelim Dylan alışverişten dönmek üzere sana özel menüsünden hazırlayacak.”

Birlikte Müge’nin kalacağı odaya çıktılar, bir yandan eşyaları yerleştirirken bir yandan da çocukluklarını yad ettiler.

Mutfaktan gelen enfes kokuları duyunca Dylan’ın geldiğini anladılar ve hemen mutfağa indiler. Aşağıya indiklerinde, salatalar, sıcak ekmekler, soslar ve içeceklerle donatılmış bir masa buldular. Dylan, tam tekmil aşçı kıyafetleri ve elinde kepçesiyle onları karşıladı.

“Hoş geldin kuzen Müge, seni gördüğüme çok sevindim, bu kulağa hoş gelmese de galiba birkaç kilo alıp gideceksin buradan,” dedi Dylan Müge’yi sevgiyle kucaklayarak.

“Tam masaya oturacakken söylenir mi bu şimdi! Hoş bulduk, ben de seni gördüğüme çok sevindim. Bana vereceğiniz ufak tefek işlerle bunun üstesinden geleceğime inanıyorum,” dedi Müge gülerek.

Hep birlikte keyifli bir akşam yemeği yediler ve sıcak şaraplarını alıp şöminenin karşısına kuruldular. Görüşemedikleri on yıllık zaman zarfında birbirlerine neler yaptıklarını uzun uzun anlattılar. Müge, şarabın ve zaman farkının etkisiyle uykusuna yenik düştü ve şöminenin karşısında uyuyakaldı, Rengin onun pozisyonunu hiç bozmadı hemen üzerine bir battaniye örttü ve yanağına bir iyi geceler öpücüğü kondurdu.

Ertesi gün Müge uyandığında neredeyse öğlen oluyordu ama bir türlü canı kalkmak istemiyordu. Rengin elinde, taze pişmiş çörek ve bir kupa sıcak çikolata olan tepsiyle yanına geldi.

“Bu kanepe için her pazar günü Dylan’la kavga ettiğimizi biliyor musun? Anlaşılan seninle de kapışacağız kuzen,” dedi Rengin muzip bir gülümsemeyle gözlerini kısarak.

“Beni bu sıcak çikolata ve çörekle yenemezsin ancak kendime gelmemi sağlarsın, bu arada çörekler harika görünüyor.”

Birlikte şöminenin karşısına tekrar kurulup akşam kaldıkları yerden sohbete devam etmeye karar verdiler, nasıl olsa bu haftanın alışverişini Dylan üstlenmişti.

“Hayalet gördüğünü söyleyen danışanların oldu mu hiç kuzen?” dedi Rengin merakla.

“Hiç olmadı şimdiye kadar, ama inan bana günlük yaşamın telaşı onları hayalet görmüşten beter ediyor. Bu konunun seninle bir ilgisi yoktur umarım,” dedi Müge kuşkuyla.

“Karşı evde yaşayan komşum Andrea son birkaç aydır bana babasının hayaletini gördüğünü söylüyor. Ne zaman bu konudan bahsetse göz bebekleri büyüyor, yüzü kireç gibi oluyor ve titremeye başlıyor. Sen gelmeden iki gün önce gördüm onu, zavallı kadıncağızın gözleri uykusuzluktan mosmor olmuştu,” dedi Rengin endişeyle.

Andrea, altmışlı yaşlarda, zarif bir kadındı. Hiç evlenmemişti ve kasabanın en zengin ailelerinden birinin kızıydı.

“Halüsinasyon görüyor olabilir ve bunun da birçok sebebi var, yaşlılığa bağlı, kullandığı ilaçlara bağlı, migren, şizofreni. Daha birçok sebep sayabiliriz, bir doktora gitti mi peki?”

“Gitmez olur mu, her türlü testi yaptırdı, doktoru kullandığı ilaçları bile değiştirdi ama sonuç değişmedi,” dedi Rengin korkulu gözlerle.

“Her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır kuzen, yeter ki olaylara bakış açımızı değiştirelim ve en önemlisi, ön yargılı olmayalım. Sen kasabayı gezdirmek istiyordun bana, neden şimdi çıkmıyoruz?” dedi Müge heyecanla.

İkisi de hemen hazırlandılar ve kasabanın yolunu tuttular. Kasaba halkının neredeyse tamamı dışarıdaydı, küçük dükkanlar ve kafeler noel sevincini yaşayan kalabalıkla doluydu, onlar da bu coşkulu kalabalığa katıldılar. Birlikte, hediyelik eşya satan küçük dükkanlardan alış veriş yaptılar, kasaba meydanında noel şarkıları söyleyen koronun yanında, görkemli koltuğunda oturan, noel babadan hediyelerini istemek için hayli uzun olan kuyruğa girdiler. Rengin birden, bir sağa bir sola hareket halinde ayaklarının ucunda zıplayarak bağırmaya başladı.

“Sarah! Sarah, yanındaki kim acaba? Sarah! Gidiyorlar mı? Neyse aceleleri var her halde,” dedi Rengin, hayal kırıklığına uğramış gibi.

“Duymadı galiba, ama bu kalabalıkta normal. Yakın bir arkadaşın olmalı,” dedi Müge.

“Andrea’nın kuzeni, epeydir görünmüyordu merak ettim demek ki misafiri var. Neyse yakında uğrar restorana,” dedi Rengin kendi kendini teselli ederek.

Yorgun ama çocuklar gibi şen eve döndüler, aldıkları hediye paketlerini noel ağacının altına yerleştirdiler. Rengin’in Andrea’ya aldığı hediyeyi de, ona birlikte vermek istediler.

Andrea, Müge ve Rengin’i sevinçle karşıladı, hediyesini hemen tepesinde ışıl ışıl muhteşem bir yıldızın parladığı ağacın altına koydu. Kendi hazırladığı sıcak şaraptan ikram etti.

“Son birkaç aydır yaşadıklarım beni çok yıprattı ama artık bitti çok şükür. Babamın ruhu huzura kavuştu sanırım, onu artık görmüyorum,” dedi Andrea sevinçle.

“Bu harika bir haber! Belki de doktorunun ilaçlarını değiştirmesi faydalı oldu,” dedi Rengin Andrea’nın ellerini tutarak.

“Eğer sizi üzmeyecekse, babanızın hayaletini nasıl gördüğünüzü  anlatabilir misiniz?” dedi Müge merakla.

“Tabii, neden olmasın? Hem siz beni daha iyi anlarsınız, doktorlar hemen halüsinasyon deyip geçiştiriyorlar dinlemiyorlar bile. Babamın duvarda asılı tablosundan, her gece saat onda ışıklar saçılıyor, ardından babam kızgın bir şekilde tablonun içinden çıkıyor ve üzerime doğru geliyor. Çok ilginç, babam hep kızgın ve bana işaret parmağını sallıyor, oysa babam bana hiç kızmazdı ve beni çok şımartırdı. Öleli tam yirmi sene oluyor neden şimdi kızgın? Ben ne yaptım ona? Hep bu soruları soruyorum kendime, komik gelecek size ama hayaletine de sordum aynı soruları, ama cevap alamadım tabii,” dedi Andrea muzip bir gülümsemeyle.

“Neden her gece saat onda? Bu duvarda asılı tablonun özel bir anlamı var mı?” dedi Müge tabloya bakarak.

“Özel bir anlamı yok, babam onu, güzel sanatlarda okuyan ve paraya ihtiyacı olan bir öğrenciye yaptırmıştı. Geçtiğimiz yaz, evde tadilat yaptırdım ve babamın bazı eşyalarını kuzenim Sarah’a yardım kuruluşuna bağışlaması için verdim, acaba o yüzden mi kırgın bana?”

“Sarah’ı uzun zamandır görmüyorum, restorana da uğramıyor buraya gelmeden önce kasaba meydanında gördüm, yanında biri vardı seslendim ama beni duymadı,” dedi Rengin araya girerek.

Sarah, baba tarafından tek kuzeniydi, Andrea ile arasında üç yaş vardı. Bundan beş yıl önce gelmişti Kleinburg’a, eşinden ayrılınca ailesinden miras kalan eve yerleşmişti.

“Sorumsuzluğun bu kadarı da fazla, ben de görmedim birkaç gündür ama defalarca aradım, telefonlarımın hiç birisine geri dönmedi. Dün evine de uğradım ama yoktu ya da kapıyı açmak istemedi. Yanındaki kimdi acaba? O sorumsuz eski kocası değildir umarım,” dedi Andrea sinirli bir şekilde.

Müge ve Rengin kalkmak için izin istediler, tam gidecekleri sırada Rengin’in ayağı ağacın altındaki hediyelerden birine takıldı ve ağaçla birlikte yere yuvarlandı. Andrea ve Müge hemen onu yerden kaldırdılar, Rengin’in hiçbir şeyi yoktu gayet iyiydi. Ağacın tepesindeki yıldız, salonun öbür köşesine fırlamıştı.

Andrea, hipnozun etkisindeymiş gibi gitti yıldızı eline aldı ve bir kere daha yere attı. Müge ve Rengin o sırada bir an göz göze geldiler ama hiç tepki vermeden onu izlediler.

“Bu benim kristal yıldızım değil! Bu cam görünümlü plastik, nasıl olur? Kendi ellerimle taktım ağaca, ama şimdi sahtesi elimde,” dedi Andrea bağırarak.

Müge ve Rengin onu sakinleştirdiler, ellerinden tutup koltuğa oturttular ve içmesi için su verdiler.

“Özür dilerim Andrea! İnan bana çok üzgünüm! Ağacını eskisinden daha güzel süsleyip yerine koyacağımdan emin olabilirsin,” dedi Rengin mahçup gözlerle ona bakarak.

“Sana teşekkür borçluyum çocuğum, sakın üzülme. Ağaç umurumda bile değil,” dedi Andrea dudakları titreyerek.

Müge ve Rengin, olanlara anlam veremiyorlardı, Andrea’nın verdiği tepki onları çok şaşırtmıştı.

“Nasıl fark edemedim? Belki de babam kristal yıldızın çalındığını anlatmaya çalışıyordu, onun için hep kızgındı bana,”dedi Andrea gözlerinden yaşlar süzülerek.

“Kendinize yüklenmeyin bu kadar, anladığım kadarıyla bu kristal yıldızın manevi değerinin yanında maddi değeri de yüksek, yanılmıyorum değil mi?” dedi Müge onu teselli ederek.

“Çek Cumhuriyeti’nin Bohemia bölgesine sık sık iş gezisine giderdi babam. Orada, kristal cam üstüne usta birisine yaptırmıştı, iş ortakları da beğenince onlar da yaptırmışlar. Özel tasarım olduğu için, dünyada sadece dört tane var. Biri bizim, diğerleri de babamın iş ortaklarının. Geçen sene New York’ta bir müzayedeye katıldım, mirasçılardan bir tanesi bu yıldızı satışa çıkarmış, tam yedi yüz elli bin dolara satıldı,” dedi Andrea gözlerini şöminenin ateşinden ayırmadan.

“Peki, bunu sizden başka bilen var mı? Ya da miras bırakacağınız biri var mı?” dedi Müge merakla.

“Hayır, kimse bilmiyor Sarah’a bile söylemedim. Mirasımın tamamını, Ontario’daki kimsesizler için kurulmuş ve hiç para almadan sağlık hizmeti sunan bir hastaneye bıraktım. Bütün belgeler avukatımda, ama kristal yıldız hariç. Onu, benim gibi değerini bilen birisine bırakmak istiyorum,” dedi Andrea gözlerinin içi gülerek.

Müge ve Rengin, Andrea’yı yalnız bırakmak istemiyorlardı, birlikte akşam yemeğine davet ettiler.

Dylan, alış verişten dönmüş çoktan masayı hazırlamıştı. Hep birlikte, Rengin’in özel soslu tarifi olan, somon balığı ve yanında şarap eşliğinde güzel bir akşam yemeği yediler. Seçtikleri komedi filmlerini seyerttiler, sessiz sinema oyununu oynadılar.

Andrea, her şey için teşekkür etti ve eve gitmek için izin istedi, ona evine kadar eşlik ettiler, içeri girdiğine emin olduktan sonra bahçede kartopu oynadılar, kocaman bir kardan adam yaptılar, onu giydirdiler ve resim çekildiler.

Ertesi sabah Müge, restoranda kalıp Rengin ve Dylan’na yardım etmek istedi. Önce masaları düzenledi, mutfakta yeşillikleri yıkadı, bildiği birkaç salata ve meze çeşidinden yaptı, müşterilerin siparişlerini aldı, servis yaptı. Yorucu ama bir o kadar da eğlenceli gelmişti ona. Yaptığı salataları yiyen müşterilerin memnuniyeti ona ayrı bi mutluluk vermişti. Restoranın tenhalaştığı sırada üçü birlikte kahve içmek için, cam kenarında köşe bir masaya geçtiler. Sohbet esnasında, kasaba şerifi Tyler’ın arabasının kendilerine doğru gelmekte olduğunu gördüler. Şerif Tyler, sık sık öğle yemeklerini Unicorn restoranda yerdi ama bu sefer arabasını Andrea’nın evinin önüne park etmişti, merakla onu izlediler. Şerif Tyler, Andrea’nın kapısın çaldı ve içeri girdi. Hepsi çok meraklanmıştı, gidip neler olduğunu anlamak istiyorlardı ama çok geçmeden Tyler restorana geldi.

“Herkese selam, nasıl gidiyor bakalım. Rengin, beni meşhur acemi dedektif kuzeninle tanıştırmayacak mısın?” dedi Tyler şapkasıyla selam vererek.

“Meşhur acemi dedektif mi? Rengin! Bana söylemek istediğin bir şey var mı?” dedi Müge espriyle.

“Ben Şerif Tyler, memnun oldum. Rengin, her zaman sizin çözümüne yardımcı olduğunuz davalardan bahseder, bakalım Bayan Andrea’nın kristal yıldızını da bulabilecek misiniz? İki kuzen şimdiden olaya dahil olmuşsunuz bile.”

Tyler, Andrea’nın evinde kısa bir inceleme yaptığını, yardımcılarının birazdan gelip parmak izi alacaklarını söyledi.

“Andrea, babasının hayaletinin her gece saat onda tablodan ışıklar saçarak çıktığını ve hep kızgın bir şekilde ona hesap sorar gibi işaret parmağını salladığını söylüyor. Sizce de bu biraz garip değil mi?” dedi Müge şüpheyle.

“Evet, ama bunun yıldızla ne gibi bir bağlantısı var anlayamadım. Andrea, şu hayaletle birkaç aydır uğraşıyor, doktora gidince her şey düzeldi, demek ki hayalet diye bir şey yok,” dedi Tyler kesin bir tavırla.

“Ama yıldızın çalınmasıyla hayaletin yok olması aynı zamanda oluyor. Teknoloji çok ama çok ilerledi, her şey mümkün,” dedi Müge kendinden emin.

Tyler, yardımcılarının yapacağı parmak izi araştırmasının sonucuna göre her şeyin netleşeceğini, gelişmelerden onları da haberdar edeceğini söyledi ve restorandan ayrıldı.

Parmak izi araştırması tamamlanınca, Andrea restorana geldi, biraz tedirgindi.

“Sarah’a bir türlü ulaşamıyorum, Tyler’a söyledim beni kırmadı sağ olsun, geçerken uğramış ama evde kimse yokmuş. Nereye kayboldu bu kız?” dedi Andrea öfkeyle.

“Belki yanındaki arkadaşıyla Ontario’ya gitmiştir, kafa dinlemek istiyordur, merak etme döner yakında,” dedi Rengin onu yatıştırarak.

“Arabasız gitmezdi ama sen söyleyince hatırladım, sinirli olduğu zaman asla araba kullanmaz ve ne zaman yalnız kalmak istese hep Ontario’ya gider ama bu defa yalnız gitmemiş anlaşılan. Yanındaki kadın mı yoksa erkek miydi merak ettim doğrusu,” dedi Andrea.

“Çok kalabalıktı fazla seçemedim ama kadındı sanırım,” dedi Rengin hafızasını zorlayarak.

“Muhtemelen Ontario’daki eski arkadaşlarından birisi gelmiştir. Yine de bu telefonlarıma dönmemesini açıklamıyor,” dedi Andrea yüzünü buruşturarak.

Müge, olaylar arasında bağlantı kurmaya çalışıyordu. Hayalet neden her gece saat onda ortaya çıkıyordu? Neden salondaki tablo? Kristal yıldızın değerini başka kim biliyordu?

Mutlaka bilen birisi vardı yoksa neden çalınsın? Sonra kayıp kuzen Sarah, kafa dinlemek için gitse bile neden telefona cevap vermiyordu? Bütün bunlar kafasının içinde dönüp duruyordu. Tabloyu inceleme fırsatı olsa belki aradığı cevapları bulabilirdi.

Müge, tabloyu incelemek için Andrea’dan izin istedi.

Andrea, biraz tedirgin olsa da Müge’nin isteğini geri çevirmedi. Bütün işleri Dylan’a bırakıp, hep birlikte Andrea’nın evine gittiler.

Müge, dikkatli bir şekilde tabloyu yerinden çıkardı, önce ellerini duvarda gezdirdi, hiçbir iz yoktu, tablonun her yerini inceledi bir şey bulamadı, hayal kırıklığına uğramıştı. Gözden kaçırdığı bir şey olmalıydı ama ne? Tabloyu kucaklayıp kendini koltuğa bıraktı, ona Rengin ve Andrea’da katıldı. Üçünün de ağzını bıçak açmıyordu, öylece oturuyorlardı. Müge, gözlerini duvara dikmişti, birden duvardaki aplik gözüne çarptı, kalp şeklinde, kırmızı camdan yapılmış basit bir şeydi ama tablonun tam karşısına denk gelecek şekilde duvara monte edilmişti.

“Bu kalp şeklindeki aplik hep duvarda mıydı? Yoksa sonradan siz mi taktırdınız?” dedi Müge sessizliği bozarak.

“O, bana Sarah’ın doğum günü hediyesi, ne uğraştı onun yerini ayarlamak için, hatta Ontario’daki elektrikçisine taktırttı, çok basit bir şey aslında, gönlünü kırmamak için kabul ettim. Neden sordun şimdi o apliği?” dedi Andrea alaycı bir gülümsemeyle.

Müge, Andrea’dan istediği merdivene çıkıp apliğe hiç dokunmadan etrafına göz gezdirdi. Aplikle aynı renkte ve kalbin tam orta çizgisine denk gelecek şekilde, ustalıkla gizlenmiş küçük bir kameranın oraya yerleştirilmiş olduğunu gördü.

“Hemen şerif Tyler’ı arayın, galiba hayaletimizi bulduk!” dedi Müge sevinçle bağırarak.

Şerif Tyler ve ekibi kısa süre içerisinde geldiler. Müge, kamerayı nasıl bulduğunu en ince ayrıntısına kadar anlattı. Teknik işlerden anlayan şerif yardımcısı, kameranın apliğe nasıl yerleştirildiğini inceledi, tabloyu yerine taktı ve kamerayı çalıştırdı.

Kamera çalışmaya başladığında, önce tablodan ışıklar çıktı ve sonra Andrea’nın babasının görüntüsü geldi. Tıpkı Andrea’nın anlattığı gibi son derece sinirli ve işaret parmağını hesap sorar gibi sallıyordu ve görüntü git gide yaklaşarak büyüyordu.

Adrea, Rengin’nin eline sıkıca sarılmış titreyerek seyrediyordu.

“Ama böyle bir şeyi kim yapar?” dedi Andrea korku dolu bakışlarla.

Şerif Tyler, ifadeler için büroya gitmeye gerek olmadığını söyledi, cebinden küçük not defterini çıkardı ve herkesin ifadesini aldı. Teknik işlerden sorumlu şerif yardımcısı, kameranın gerekli incelemesini yaptı ve yerinden çıkarıp detaylı inceleme için götürdü.

“Olayları tekrar gözden geçirecek olursak; kristal yıldızın kayıp olduğunu ve yerine taklidinin yerleştirilmiş olduğunu dün öğrendiniz. Kuzeniniz Sarah, bu apliği size doğum günü hediyesi olarak verdi ve Ontario’da kendi tanıdığı elektrikçiye taktırdı. Siz, birkaç gündür kuzeniz Sarah’a ulaşamadınız, o da sizi aramadı. Dün, ben de sizin ricanız üzerine, gelirken uğradım ama evde bulamadım ayrıca Rengin, Müge’yle sizi ziyarete gelmeden önce kasaba meydanında noel baba için kuyrukta beklerken, Sarah’ı, yanında bir kadınla gördü. Şimdi bütün bunların ışığında, oklar kuzeniniz Sarah’ı gösteriyor. Bizim en kısa zamanda ona ulaşıp bütün bunların ne anlama geldiğini sormamız gerekiyor. Şimdi, Bayan Sarah’a uğrayacağım ve büroya davet edeceğim, bakalım o bütün bu olanlara ne cevap verecek?” dedi Tyler karalı bir ifadeyle.

Şerif Tyler, gelişmelerden onları haberdar edeceğini, akıllarına bir şey gelirse kendisini aramalarını söyledi ve oradan ayrıldı.

Andrea, Müge ve Rengin, şerifin arkasından restorana geri döndüler ve onları merakla bekleyen Dylan’a olan biten ne varsa anlattılar.

“Evimde neler oluyor böyle? Cadılar bayramında gibiyim sanki. Babamın hayaletini gösteren bir kamera bulunuyor, kristal yıldızım çalınıyor ve kuzenim ortadan kayboluyor. Bütün bunlar ne anlama geliyor Tanrı aşkına?” dedi Andrea şaşkın bir ifadeyle.

“Kuzeniniz Sarah, kristal yıldızın değerini biliyor olabilir mi?” dedi Müge.

“Hiç zannetmiyorum çünkü müzayedeye yalnız gittim, hem sonra o noel ruhuna bile inanmaz,” dedi Andrea kendinden emin.

“Ama biri biliyor yoksa neden çalınsın? Sarah, mirasınızdan pay alamayacağını biliyor mu?” dedi Müge

“Biliyor tabii, gerçi biraz hayal kırıklığına uğradı ama sonra umursamadı. Aslında benim sahip olduğum variyete kendisi de sahipti, ta ki o sefil adamla evlenene kadar. O da ailesinin tek kızıydı ve bütün miras ona kaldı ama dediğim gibi o sefil kocası onun bütün parasını tüketti. En sonunda, beş yıl önce boşandı ve aile mirasından arta kalan bu eve taşındı,” dedi Andrea yüzünü buruşturarak.

“Peki, geçimini nasıl sağlıyordu?” dedi Müge

“Bankada biraz parası olduğunu söylüyordu, her halde onunla geçiniyordu, ara sıra ben de maddi olarak destek çıkıyordum,” dedi Andrea

“Yine de ben, o kameranın ne amaçla yerleştirildiğini hala anlamış değilim,” dedi Rengin

Andrea, yorgun görünüyordu, onu eve göndermek istemediler, boş  odalardan bir tanesini hazırladılar ve dinlenmesi için oraya çıkardılar. Dylan, Rengin ve Müge, restorana ardı ardına gelen müşterilerle ilgilenmeye koyuldular.

Akşamüstüne doğru Şerif Tyler, restoranı aradı ve Andrea’yla birlikte ofise gelmelerini rica etti.

Şerif Tyler, onları kapıda karşıladı, ofisine götürdü ve kahve ikram etti.

“Bayan Andrea, sizden sonra Bayan Sarah’ın evine gittik, kapıyı defalarca çaldık, ev telefonunu ve cep telefonunu da çaldırdık ama yanıt alamadık. Biz de kapıyı kırıp evine girdik. Çok üzgünüm! Bayan Sarah’ı evinde ölü bulduk,” dedi Tyler üzgün.

“Tanrım! Sarah öldü mü şimdi?” dedi Andrea haykırarak.

Andrea, oturduğu yere yığılmıştı, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu, Rengin ve Müge onu sakinleştirdiler.

“Ölüm sebebini henüz bilmiyoruz, cesedini otopsi için Ontario adli tabipliğine gönderdik. Evinde yaptığımız araştırma sonucunda kristal yıldıza rastlamadık. Evinize yerleştirilen kameranın daha ayrıntılı incelenmesi için Ontario emniyeti kriminal şubeye yolladık. Komşuları, dün öğleden sonra yanında daha önce hiç görmedikleri bir kadınla birlikte evine geldiklerini söyledi. Söylediklerine göre kadın, bir saat sonra evden tek başına ayrılmış. Kadının eşkalini aldık, bu kasabadan olmadığını biliyoruz. Ontario emniyetine bildirdim, ayrıca eski eşiyle de bağlantıya geçecekler. Bayan Andrea, çok üzgünüm, acınızı paylaşıyorum. Soruşturma tamamlanınca, size bilgi vereceğim, şimdilik bu kadar, eğer sizin de aklınıza gelen bir şey olursa lütfen aramaktan çekinmeyin,” dedi Tyler.

Andrea, Müge ve Rengin, şerifin bürosundan ayrıldıktan sonra biraz temiz hava almak için yürüdüler.

Yürüyüş, hepsine iyi gelmişti, restorana döndüklerinde Andrea’yı odasına çıkardılar, yemeğini tepsiyle odasına götürdüler ve dinlenmesi için yalnız bıraktılar.

Dylan, Rengin ve Müge de kendileri için hazırladıkları tabakları alıp şöminenin karşındaki kanepeye kuruldular.

“Sarah’ı yanında gördüğüm o kadın mı öldürdü acaba? Mutlaka tanıyordu onu, yoksa neden evine alsın?” dedi Rengin merakla

“Otopsi sonucunda her şey ortaya çıkacak. Ölüler konuşur,” dedi Müge

“Silent Witness!” dedi Dylan elindeki çatalla Müge’yi işaret ederek.

“Ben, evet ya da hayır cevabına da razıydım ama konuyla alakalı dizi film ve repliği de olur tabii,” dedi Rengin gözlerini kısarak

“Andrea’nın, her hangi bir sağlık sorunu var mı?” dedi Müge şüpheyle.

“Bildiğim kadarıyla, kalbinde ritim bozukluğu var ama ilaç kullanıyor ve düzenli olarak doktoruna gidiyor. Neden?” dedi Rengin.

“Kristal yıldızı çalabilmek için o kamerayı yerleştirmiş olabilirler. Kalbinde sorun var, her gece babasının hayaletini görüyor ve böylece hastalığı nüksediyor. Doktora gittiği zamanlarda rahatlıkla evine girip aldılar, ama neden şimdi? Bunu daha öncede yapabilirlerdi, demek ki müzayedeye gittiği zaman onu tanıyan birisi de oradaydı, o da yıldızın değerini öğrendi. Mirası hiç kimseye kalmıyor, kristal yıldız hariç, fena bir para da sayılmaz yedi yüz elli bin dolar,” dedi Müge

Hep birlikte, atıştırmalıklarını bitirdiler, mutfakta ertesi günün hazırlığını yaptılar, Andrea’nın odasına çıktılar, sohbet ettiler.

Ertesi sabah Andrea, herkesten önce kalkmış, mutfağa girip annesinin tarifi olan çöreklerden pişirmiş, kahve makinesinde taze kahve yapmıştı. Hepsi hazır kahvaltı masasına uyanmanın keyfini yaşıyordu, Andrea’yı böyle görmek onları sevindirmişti. Hep birlikte, günün menüsünü hazırladılar, masaları düzenlediler, sabah kahvaltısına gelen müşterilere Andrea’nın yaptığı çörekten ikram ettiler. Andrea’nın, mutfakta onlara yardım etmesi yaşadığı üzücü olayların etkisinden biraz olsun uzaklaşmasını sağlıyordu.

Şerif Tyler öğlen yemeği için restorana geldi, hepsi merakla ona bakıyordu. Bazı gelişmeler olmuştu, servis açılmadan önce onlarla konuşmak istedi.

“Bayan Andrea, Sarah’ın otopsi raporu henüz gelmedi. Kamera ve eşiyle ilgili bazı bilgileri aldım bu sabah. Yüksek teknolojiye sahip, film, tiyatro ve çeşitli gösteri amaçlı oyun efektlerinde kullanılan bir kameraymış, ayrıca üzerinde herhangi bir parmak izine rastlanmamış. Aplik, basit bir şey her yerde satılıyor, Sarah’ın daha önce yaşadığı apartmana giden Ontario polisi, apartman yöneticisiyle konuşmuş, yönetici her türlü arızayla kendisi ilgileniyormuş, Sarah ve eşi de evlerine hiç elektrikçi çağırmıyorlarmış, ayrıca en önemli haber, Sarah ve eşi boşanmamışlar hala evliler. Ontario polisi şu anda eşine ulaşmaya çalışıyor, özel bir tiyatroda sahne tasarımcısı olarak çalışıyormuş, şu anda tiyatro turnede olduğundan ulaşamamışlar kendisine,” dedi Tyler derin bir nefes alarak.

“Neden bana boşandığına dair yalan söyledi? Sonuçta onun özel hayatı beni ilgilendirmezdi,” dedi Andrea öfkeyle.

Şerif Tyler, yemeğini yedikten sonra restorandan ayrıldı. Andrea, bütün bu yaşadıklarına anlam veremiyordu, Sarah’ın sırlarla dolu olması onu hayal kırıklığına uğratmıştı.

Akşama doğru, restoranda verilecek parti için alış verişe kasabaya gitmeye karar verdiler. Birlikte süslemeleri seçtiler, yapacakları noel kurabiyeleri için şekerlemeler aldılar, vitrinlere baktılar ve bir sürü poşetle yorgun bir şekilde restorana geldiler. Dylan’nın hazırladığı baharatlı patateslerden atıştırıp restoranı süslemeye koyuldular.

Süslemeleri bitirmeleri gece yarınsını bulmuştu, kolay değildi çünkü bir yandan da müşterilerin yemek servisiyle ilgileniyorlardı.

Ertesi sabah, Şerif Tyler bürosundan aradı ve birlikte ofise gelmelerini rica etti. Andrea, heyecandan doğru dürüst kahvaltısını yapamamıştı.

“İyi insan mutluluk, kötü insan tecrübe, yanlış insan ders, mükemmel insan iz bırakır. Bakalım Sarah, hayatıma hangi izi bırakacak?” dedi Andrea gözleri dolarak.

“Ve görevlerini tamamlamadan da hayatımızdan çıkmazlar,” dedi Müge Andrea’nın kaldığı yerden devam ederek.

“Kızlar, ben de bir-iki şey eklerdim ama geç kalıyoruz. Bekletmeyelim Şerif Tyler’ı,” dedi Rengin onları uyararak.

Şerif Tyler, her zamanki gibi onları kapıda karşıladı ve birlikte ofisine geçtiler.

“Bayan Andrea, Sarah’ın eşini turneyle gittiği Toronto’da kristal yıldızı satmak için, bir alıcıyla anlaşırken yakalamışlar. İfadesinde her şeyi itiraf etmiş. Sarah, mirasınızı ona bırakacağından eminmiş, maddi sıkıntı içinde oldukları için eşiyle bir plan yapmışlar. Biliyorsunuz Sarah’ın eşi tiyatroda sahne tasarımcısı olarak çalışıyor. Sahne dekorunda ve kostümlerde kullanılan her türlü malzemeye rahatça ulaşabiliyordu. Kamerayı, doğum günü hediyesi bahanesiyle, Sarah’ın tanıdığı Ontario’dan gelen elektrikçi kılığında duvarınıza monte etmiş. Sarah kamerayı, her gece saat ona ayarlıyormuş, evinize rahatça girebildiği  için bu hiç sorun olmamış. Görüntü, babanızın tablosundakiyle aynı fakat birkaç dijital efekt ayarlaması ile sizin gördüğünüz hale getirilmiş. Amaçları, sizin kalp rahatsızlığınızı nüksettirerek doğal yollardan ölmenizi sağlayıp mirasınıza konmakmış. Mirasınızın kendisine kalmayacağını öğrendikten sonra bu planı yine devam ettirmişler çünkü kocası sizi, New York’taki müzayedede kılık değiştirip takip etmiş ve yıldızın değerini öğrenmiş. Hayalet yüzünden, sağlığınız bozulmuştu ve sık sık doktora gidiyordunuz, Sarah bunu fırsat bilip yine doktora gittiğiniz bir gün evinize girip yıldızı sahtesiyle değiştirmiş. Sizi ve çevresini boşandığına inandırmasının tek sebebi, mirasınızın ona kalmasını sağlamakmış. Sarah evini satmak için bir emlakçıyla görüşüyormuş, amacı yıldızı alıp New York’a gitmekmiş, tabii kocasıyla birlikte. Planları tıkır tıkır işliyormuş ama kocası hepsine konmak istemiş ve ondan kurtulmak için plan yapmış. Tanınmasın diye kadın kılığında buraya gelmiş, aslında birkaç gündür buradaymış ve şüphe uyandırmamak için Sarah’a telefonlara cevap vermemesini söylemiş. Otopsi raporunda ölüm sebebi, ağız ve burun yolundan hava geçişinin engellenmesine bağlı boğulma olarak geçiyor, onu yastıkla boğarak öldürmüş. Arkasında herhangi bir iz bırakmamak için, eldiven kullanmış ve her şeyi temizlemiş, biz de herhangi şüpheli bir şeye rastlamamıştık, ama kusursuz cinayet diye bir şey yoktur yoktur. Sarah’ın otopsisinde üzerine yapışmış bir erkeğe ait saç teli bulunmuş ve tutuklandıktan sonra ondan alınan örnekle DNA testine yollandı. Zaten, suçunu da itiraf etti,” dedi Tyler koltuğunun arkasına yaslanarak.

Bu dünyada insanoğlunun açgözlü ve obur tutkuları kadar azgın bir şey yoktur.* Zavallı Sarah! Bu şekilde ölmeyi hak etmedin, hiç kimse bu şekilde ölmeyi hak etmiyor,” dedi Andrea gözlerinden yaşlar süzülerek.

Andrea, Tyler ve yardımcılarına teşekkür etti, onlara yanında getirdiği hediyelerini verdi ve yeni yıllarını kutladı. Rengin bütün ekibi, akşam verecekleri yılbaşı partisine davet etti.

“Ne zaman isterseniz, şerif yardımcısı olarak sizi işe alabilirim Bayan Müge,”dedi Tyler Müge’nin elini sıkarak.

“Bunu düşüneceğim,” dedi Müge gülümseyerek

Birlikte, restorana doğru yola koyuldular, yapacak çok işleri vardı.

Restorandaki hazırlıklar bitmişti, davetliler yavaş yavaş restoranı dolduruyordu. Şerif Tyler ve ekibi de gelmişlerdi. Andrea, izin isteyip, Rengin, Müge, Dylan, şerif Tyler ve ekibine bir teşekkür konuşması yaptı ve hepsinin şerefine kadeh kaldırdı.

Gideni sevmek kalanların işi değilmiş meğer, çünkü giden ne beklediğin gibi gelir, ne de beklediğine değer.* Mutlu noeller dostlarım!

 

 

*Amin Maalouf

*Unicorn, mitolojide tek boynuzlu at olarak geçer

*Homeros

*Jules Verne

Bir Gizem Efsanesi: Harlan Coben

Polisiyenin en güçlü kalelerinden biri de gizemdir. Belirsizlikler sırlar ve karanlık oyunlar oluşturur gizemi. Bir polisiyenin ilk olmazsa olmazı suç ise ikincisi gizemdir. Bazı yazarlar oyununu buradan başlatır, size bir gizem sunar sonra sizi onun içine atar, sizde orada merak içinde aranır durursunuz. Bir sarmal bir labirenttir gizem. Ve en zor cinayetlerin ardında bunlardan yüzlerce bulabilirsiniz.

Harlan Coben

Bir cinayetin ardındaki sırlara gizemi eklemezseniz o hikayeyi yaşatamaz, kurutursunuz. Çünkü gizem, merakı heyecanı ve isteği besler canlı tutar. Hikaye sizi merak ettirmiyor, sıkıntı verip boğuyorsa bilin ki gizem veya muamma yoktur. Ee Ramo, peki bu gizemi iyi yazan biri var mı diyorsunuz değil mi? Ahh olmaz mı, hem de en iyisinden: Harlan Coben.

Harlan Coben, bu işin piri ve ayrı bir ustasıdır. O, gizemin kralıdır. Gizemli polisiyelerin üstadıdır. Onun kalemindeki gizeme bir defa takıldınız mı, bir daha vazgeçemezsiniz. Ya hayran olursunuz ya da kafanızda dolaştırır durursunuz. Onun yazdıklarında sihirli bir birleşim vardır. Gizem öğesi onun başrol oyuncusu, macera ve suç ile birleşip insanı, meraka heyecana ve keyfe daldıran özel polisiye kitaplar ortaya çıkıyor.

Bunun yanında Harlan Coben’in bir derdi, bir amacı da var. İnsanoğlunun acımasız yanını anlatırken diğer tarafta, güven, sadakat, umut ve aile kavramlarını onarmaya çalışıyor. Çünkü anlattığı her hikâyede, insanları insan yapan bütün o değerlerin nasıl olup da darmaduman hale gelip, her yeri yangın yerine çevirdiğini gösteriyor. Ama bunları düzeltip, onarmanın yollarını da karakterler üstünden anlatıyor. Hem de kafanıza vura vura. Her bir olayda ‘Acaba benim başıma gelse ne yapardım?’ derken buluyorsunuz kendinizi. Ahlâki çürümüşlük, kişisel yanlışlar ve aile onurunun bozulması. Harlan Coben bunlara çok önem veren bir yazar. Yazdığı kitaplarda yaşanan o kayıp vakaları ile bunları sorguluyor. Ya da bir zamanlar candan öte dost olanların, kardeşten öte olanların nasıl olup da bu değerleri parçalayarak, birbirlerinin ardından oyun kurmalarını anlatır. Bunları anlatırken işin içine suçu, gizemi, macerayı, hayatı katar.

Tüm bunları, iki ana karakterinin üstünden, sağından ve solundan anlatır. Myron Bolitar ve Windsor Horne Lockwood III yada kısaca Win. Yazar Coben, bu iki kafadarı yazarken kimden etkilendi bilmiyorum ama iyi ki yazmış. Bence polisiye edebiyat tarihinin en şahsına münhasır tiplerinden. Ben hep böyle karakterleri sevdim. Cesur, komik, zeki, esprili ve gamsız. İşte Bolitar işte Win. Ya daPhilip Kerr’in dedektifi Bernie Gunther, Nelson DeMille’in dedektifi John Corey gibi.


Myron, eski bir basketbolcu ve avukat. Yeni spor menajeri. Menajerliğini yaptığı sporcuların ya da çevresinde ki insanların geçmişleri hep onu bulur. Coben işte burada kuruyor oyununu.

Onun için ‘2 sayfalık olaydan 400 sayfalık roman çıkartır’ derlermiş. Eh okuyan biri olarak ne kadar haklı olduklarını gördüm. Evet Coben’in edebi yanı zayıftır ve onun da bunu çok umursadığını sanmıyorum. Ama buna rağmen polisiye yazarlarına verilen Edgar, Shamus ve Anthony ödüllerinin üçüne birden sahip olmuş ilk yazardır. ‘Kimseye Söyleme’ kitabı aynı isimle 2006’da sinemaya aktarılmıştır ve dört ödül almıştır. Yazarın dili sadedir ve akıcı, okuyucuyu sıkmayan bir anlatımı vardır. Finali hep sürprizler ile biten bir kurgu ustasıdır Coben.

Özellikle Bolitar serisinde bu çok belirgindir. Sanırım Harlan Coben bu seriyi yazarken daha bir özeniyor olmalı. Myron ne kadar insani bir varlıksa arkadaşı Win o kadar insanlık dışı bir yaratık. Daha acımasız daha güçlü ve daha pis bir adam. Sanırım Coben ikisini yazarak iyi ile kötüyü, siyah ile beyazı ve hayat ile ölümü simgelemiş. İkisini okurken hep bir seçim yapmak zorunda hissediyor insan kendini. Adalet, insanlık ve onur anlayışı gibi insani duyguları sorgulatıyor okuyucuya. ‘Ben olsam ne yapardım?’ dediğinizde ya Myron’u ya Win’i seçiyorsunuz. Okuyanlara sormak lazım? Myron mu Win mi?

Harlan Coben‘in Bolitar serisini de yazalım unutmadan:

1. Oyun Bozan
2. Büyük Vuruş
3. Zor Oyun
4. Geri Dönüş
5. Yanlış Bir Adım
6. Son Detay
7. Zaman Tükeniyor
8. Bana Söz Ver
9. Kayıp
10. Yüksek Gerilim

Ted Bundy Doğum Haritası Ne Anlatıyor: Seri Katil Kimdir?

Yıllardır televizyon seyretmiyorum. Evdeyken bu kolay. Bir dostuma misafir gittiğimde ve onda kaldığımda ise çok zor. Ya konuşulacak şeyler için zaman gerekiyor ya da kestirmeden televizyonun yaydığı sesler içinde derinleşmeyen bir iletişim iklimine geçiliyor. O akşam öyle olmamıştı. Dostum sabah çok erken işe gidecek ve yoğun bir güne başlayacaktı. Ben ise uykunun gözlerimden akmasına saatler olduğunu biliyordum. Dostum bunu fark etmiş olmalı. Neredeyse unutmaya başladığım kumandalara basıp şu kanal ve sonrası belgeseller var diyerek beni gecenin ortasında bıraktı. Belgesel kanalları ile baş başa kalmıştım. Elimde kumanda, biraz ileri git, biraz geri gel. Ve birini izlemeye başladım.

Yaşlı adam Vancouver Üniversitesi’nde psikoloji okuduğunu, mezun olduktan sonra ilk görevinin de şehrin hapishanesi olduğunu söylüyordu. Sonra ilk görüşmelerini yaptığı iki kişiden bahsetmeye başladı. Fotoğrafları ekrandaydı. Yakışıklı ve genç iki ayrı adamın fotoğrafı. Bir çok genç kızın yanında görmek isteyebileceği çekicilikte genç yüzler. Belgeselde konuşan adamın bir cümlesinden sonra zihnim ‘uykuyu unut, pür dikkat televizyonu izle’ diyordu bana. Bu adamlardan biri birkaç cümle önce yazdığım gibi, genç hanımların dikkatini çekmiş, onlarla birlikte olmuş ve onları hayattan koparmış bir seri katildi. Konuşan kişi diğerini anlatırken ben başka şeylere dalmış olmalıyım ki, belleğimde onunla ilgili  fazla şey kalmamış.

Bir insan nasıl seri katil olur? İnsanları böylelerinden Allah korusun! Fakat üniversite seçme sınavlarında tüm öğrencilerin başarılı olması halinde herkese yetecek kadar üniversite kontenjanı olmaması gibi çelişik bir durum yok muydu ortada?  Bu insanlar toplumun içinde ve onun bir parçasıydılar. Suç olan eylemlerini bundan faydalanarak gerçekleştirebiliyorlardı. Sosyalliğin içinde olmayanları bile, bu dokusu çok kuvvetli olmayan yapıda yaşamaya devam ediyordu.

Bir sigortacı gibi düşündüm: Sigorta şirketleri bir yıl içinde kaç aracın kaza yapacağını, kaçının kasko poliçesini kullanacağını, kaç kişinin öleceğini ya da sakat kalacağını zaten biliyorlardı. Bilinmeyen tek şey hangi plakalı aracın kesinlikle kaza ile karşılaşacağıydı. Bunu bilseler poliçenin primi o kişinin aracı için birkaç bin lira, başka biri içinse birkaç yüz lira olarak teklif edilebilirdi.

Bir de astrolog kimliği ile düşündüm. Seri katiller kimdi? Astrolojik haritalarına baktığımızda o kişinin katil doğanlar içinde olduğunu anlayabilir miydik? Anlarsak bu süreci engelleyebilir miydik? Ya da engellemeli miydik?

Gecenin ilerleyen saatlerinde yüzlerce soru birikti kafamda. Sanki büyük bir tomruk gibiydi toplamı. Ne yapmam gerektiğini düşünüyordum sabah kahvaltı ederken. Kızarmış ekmeğin üzerine sürülmüş tereyağı ve bal gibi keyif veren bir şey değildi bu. Astrolojik olarak katilleri tanımak nasıl bir işti ? Eğer böyle bir şey varsa, seri katilleri tanımak  daha büyük bir iş olmalıydı. Gerçekten haritasına bakıp bu adam ya da kadın seri katil -kadın seri katil var mıydı? Varsa bilinen bir ad, paylaşılan bir harita var mıydı- demek mümkün müydü? Nereden başlamalıydım ? Küçük bir plan yaptım ve bunu bir zaman aralığında gerçekleştirmeye karar verdim.

Araştırma yapmak gerekiyordu. En ünlü seri katiller kimdi? Astrolojik haritalarına ulaşmak mümkün müydü? Kısa bir sorgulamayla mümkün olduğunu gördüm.  Bunlar arasında Türk olanlar var mıydı? Uzayda olmadığımıza göre Türk olanlar da olmalıydı. Hatta mutlaka olmalıydı. Varsa Astrolojik haritaları var mıydı? Ya da bu bilgilere ulaşmak mümkün müydü ?  1976 Yılında patlak veren Lockheed skandalında olduğu gibi bilgi bulunmayan tek ülkede yaşadığımı anladım.*  Bilgi olsa da (aslında var) kullanmak sıkıntılı bir durum ortaya çıkartabilirdi. Elde var sıfır olmamalıydı. Herkesin kullanımına açık  ve ‘yabancı’ olanların haritalarını incelemek artık bir zorunluluktu. Bir çok haritayı incelemek merakımı daha da arttırdı. Hayretler içinde kaldım demeli miyim ? Bilemedim. Bir genelleme yapma denemesinden önce ünlü bir seri katilin haritasına bakalım derim.

Ted Bundy ne zaman doğdu?

Ted Bundy. 24 Kasım 1946 22:35, Burlington, Vermont, İngiltere (Theodore Robert Bundy).

İşte, astrolojik harita önümdeydi. Bir hukuk öğrencisi için, mühendislik okuyan arkadaşının çözdüğü katlı integral sorusunu gördüğü andaki gibi korkutucu, soğuk ve  yok edici. Zaten Ted de bir yok ediciydi. Peki bunu nasıl başardı ? Ya da bu ‘başarı’ sayılabilir miydi ? Başarı  birinci olmak değil de hedefleneni gerçekleştirmek olarak yorumlanırsa evet başarıydı. Peki sadece hedeflemiş ve gerçekleştirmiş miydi? Yoksa hayatın akışında beyin kimyası değiştiğinde mi bir yok ediciydi ? Yaşamının son günlerinde bu sürece şiddet içeren pornografiyle tanışması ile girdiğini söyleyecekti. Bundy çekici denilebilecek genç adamdı. Görüşüne bakan kimse bir katil olduğunu düşünmezdi. Sempatik olması yanında çalışkan bir üniversiteli gençti. Kurbanlarının çoğunu ayağını incitmiş gibi yaparak ve koltuk değnekleri kullanırken yardım isteyerek tuzağa düşürürdü. Kitaplarını arabasına taşırken onu gören ve yardım etmek için yanaşan kızları etkisiz hale getirirdi. Ted sadece bir katil değil aynı zamanda nekrofildi. Ve nekrofil olanların bu eğilimlerini karşılamak için öldürdükleri de biliniyordu. Yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan çıkar sorusu gibi. Gerçek olan ise ardında bıraktığı onlarca cansız bedendi. Onun idamına karar verilmesine yol açan ilk veri ise öldürdüğü kurbanlarının birinin kalçasındaki diş izleriydi. O diş izleri olmasa yakalanmayacak ya da mahkum olmayacak mıydı? Nasıl bilebiliriz ki bunu? Bilsek de artık ne önemi var?

Ted Bundy’nin doğum haritası

Böyle birinin astrolojik haritası nasıl yorumlanabilirdi ?  Haritada saklı olan bir şeyler var mıydı ? Yoksa bilgisi olan herkes kolaylıkla çözümler miydi? Handiyse bütün gezegenleri astrolojide ev adı verilen yaşam alanlarından 3. ve 4. eve yerleşmişti. Bir yanda ölümle ve gizlilikle ilişkili akrep burcunda gezegenler varken devamında yay burcunda bir dizilim göze çarpıyordu. Bu gezegenlerin dereceleri ve birbiriyle yaptıkları açılar da çok önemliydi. Haritasında ateş elementi fazla olanlar atak insanlar oluyorlardı. Bundy de bu fazlasıyla vardı. Hele ki, toprak elementi hiç yok! Ayakları yere basmayan biri. Yükselen burcu aslan. Sahnede olması gerekiyordu. O da kimseye görünmeden yapmayı başardı bunu, alkışlayanı kendisiydi.

Ay burcu ve bulunduğu ev kişinin kendini güvende hissettiği yer değil miydi? Bundy’nin haritasında aileyi vurgulayan 4. evdeydi ayı. Son döneminde iyi bir ailede yetiştiğini ve sevgi gördüğünü söylemişti. Gerçek babasını ise hiç bilemedi. Doğru söylememiş olabilir miydi? Olumsuz anlamıyla fanatizmle ilişkilendirilen yay burcundaydı güneşi, marsı, ayı. Hatta geçmiş yaşamları, nerelerden geldiğini açıklayan güney ay düğümü.

Ted Bundy şunu söylemişti. “İnsanların neden birbirleriyle arkadaş olmak istediklerini bilmiyorum. Bir insanı diğeri için çekici kılan şey nedir bilmiyorum. Sosyal etkileşim ne sağlar bilmiyorum.”

İletişim ve zekanın işleyişini de ifade eden merkürü gizillikle, sır tutabilir halde, 3. evde ve herkesin artık lafını bildiği ‘retro’ konumunda. İletişim yok dersek tam da doğru yorumu yapmış oluruz. Zeka ile duygular arasında çatışma potansiyeli. Değişkenlik gösteren ruh hallerinin destekleyicisi. Venüs akrep burcunda. Bir de retro. Cinsellikle ilgili sapkınlığının en önemli başlangıç verisi. Venüs retro akrep görünümündeyken öldürme içgüdüsü ile yeniden doğum içgüdüsü arasında bir bağlantı olduğu da biliniyordu öğretide. Cinayetlerinin büyük bölümünü 1974-1978 arasında işledi. Kendinden ve yaptıklarından emin birinin haritasına sahipti. Hatta bu süreci izleyen yılda, 1980 de evlendi.  Çocuğu da oldu. Satürn ve plüton hem 12. evde hem de retro. Geçmişten cezalı bir ruh. Ömrünün bir bölümünü hastane ya da hapishanede kısıtlanarak geçirecekti. Zaten öyle de oldu.

Hukuk öğrencisi olarak alabileceği  yolu,  kendi zihninde oluşanlarla, fanatik ve benmerkezci yapısı yanında sapkın cinsel arzularıyla bir infaz görevlisi olarak devam ettirdi. Mahkumiyet kararından sonra temyiz süreci yaklaşık on yıl kadar sürdü. Bu sürede tüm bu yaşananlara rağmen bazılarının kahramanı oldu. Hayranlarından çok mektup aldı, mektuplarda evlenme teklifleri de vardı.

Yakalandıktan sonraki dönemde seri katiller konusunda FBI ile iş birliği yaptı. Bir yorumu dikkat çekicidir: “Seri katillerin yakalanmasının sebebi alışkanlık. Bu işi ilk kez yaptığınızda çok dikkatli olursunuz. Her şeyin düzgün olmasını istersiniz. Yirminci kez yaparken ise o kadar da önemsemezsiniz.”

Bir de MC (Medium Coeli) denilen tepe noktasında boyunla ilgili vurgu yapan bir yıldız var ki, Bundy, kurbanlarının çoğunu ya boğdu ya da boyunlarını kırdı. İdamından önce sorulan, “Otuz altı kurbanın olduğu doğru mu? ” sorusuna “Bir basamak daha ekleyin,” demesi ise inanılmaz bir yanıttı.

Bir seri katilin profili bu. Genelleme yapmak mümkün mü? Mümkün. Bununla birlikte, tıp fakültesi öğrencilerinin ilk yıllarda hastalıkları öğrenirken kendilerini de o hastalıklara yakalanmış hissetmesi gibi, bakılan her haritada bir “katil” aranması riski de yok değil hani. Belki seri katil haritalarında akrep ve yay burcu temalarının ön plana çıktığını, baskın bazı gezegenlerin retro konumunda olduğunu, güçlü bir tutulma etkisinde olduklarını, gezenler arası kötü etkili açıların daha çok olduğunu, gezegenlerin bulunduğu burçlar ve yerleştikleri yaşam alanları olan evlerin güçlü ve/veya iyicil durumda olmadıklarını söyleyebiliriz. Belleklere kazınmış olan İstisnalar kaideyi bozmaz yaklaşımını da ıskalamadan.

Bu yazıyı yazmamı teklif eden arkadaşım “Yeni yıl yaklaşıyor, yazında yeni yıl temaları da olsun, yeni yılda kim cinayet işleyecek? ” diye soru işareti bırakmıştı ortaya. Kesin bir şey vardı ki;  2018 Haziran sonunda başlayacak olan mars retrosundan sonra ortalık pek bir kızışacaktı. Genel anlamda şiddet, kan daha da artacaktı. Kimse bu tür bilgileri de duymak istemiyordu. Cennete gitmek isteyip hiç ölmemeyi isteyenler gibi. Benimle yüz yüze görüşmek isteyip Mayıs ayından beri yüzünü görmediğim, haritasını yorumlayamadığım bir dostumun ayrılmış olduğu kocasından bu dönemde şiddet görebileceğini ona söylemiş miydim? Kafamda bir sürü soru, yapılacaklar listesiyle yağmurun altında yürüyor buldum kendimi.

 

*1976 yılında patlak veren skandalda Lockheed uçak şirketi, rüşvet dağıttığı ülkeler arasında Türkiye’yi de saymıştı. Diğer ülkelerde konu yargıya taşınırken, bu tarafta hiçbir şey olmamış gibi akmıştı zaman.

Kanlı Noel ya da Hindi, Halk ve Ölüm Üzerine

Noel büyük bir buluşmayı temsil eder. Tanrı ve halkının buluşması. Tanrı’nın aramızda yaşamasını anımsadığımız, tarihin en muhteşem anını hatırlamamız ve gelecek çağda kralımız İsa Mesih’in aramızda sonsuza dek olacağın umudunu tazelememiz için gerekli bir gün. Noel, göksel egemenliğin yeryüzünde egemenlik sürmesidir. Noel, Tanrı Sözü’nün aramızda yaşamasıdır diye yazar Hristiyanların kutsal kitabı İncil’de.

İsviçre’nin Zürih şehrinde sıcak sayılabilecek bir 16 Ağustos günü Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık’tan gelen ülke temsilcileri, yaptıkları görüşme ve temaslar sonucu anlaşarak bir anayasa hazırladılar ve böylece Kıbrıs Cumhuriyeti bağımsız bir devlet olarak kuruldu. Tarihler 1960 yılını gösteriyordu. Bu kuruluştan sonra Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk başkanlığına III.Makarios seçildi. İlk yıl objektif bir tutum ve yönetim sergileyen Makarios, 1961 yılı itibarı ile adadaki Türk nüfusu hedef alarak, anayasadaki bazı maddelerin değişmesi gerektiğini iddia etti. Amacı, Enosis’ti. Yani Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak.

1963 yılının Kasım ayında İsmet İnönü’nün istifasıyla Türkiye’de geçici bir kaos durumu hakim olmuş, aynı günlerde Yunanistan’daki seçimlerinden de Andreas Papandreu galip çıkmıştı. Papandreu da göreve gelir gelmez,  tıpkı Makarios gibi, Zürih’te imzalanan anlaşmayla oluşturulan Kıbrıs anayasasının bazı maddelerinde değişiklik yapılması gerektiğini yüksek sesle dile getirmeye başladı. Türk tarafı ise, anlaşmanın bozulmasına ve anayasa üzerinde değişiklikler yapılmasına karşı çıkıyordu.

Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak amacıyla Makarios, adaya yirmi bin EOKA militanının gelmesine izin verdi. Böylece, Akritas planını devreye soktu. Plana göre Türk köyleri imha edilerek Lefkoşe ele geçirilecekti.

Yapılması planlanan saldırılarda hem dünya kamuoyunun tepkisini azaltmak, hem de Rumların haklılıklarını göstermek amacıyla 4 Aralık 1963 tarihinde EOKA teroristleri, daha önce öldürülen örgüt militanı Markos Drakos’un heykelini bombaladılar. Suç, Türklerin üzerine atıldı. Olay, dünya kamuoyuna “Türkler bizlere saldırdı” diyerek duyuruldu. Böylece, Türklere saldırmak için uygun bir ortam meydana getirildi.

20 Aralık 1963 gecesi Lefkoşa’nın Tahtakale semtinde sıradan bir gece yaşanmaktaydı. İnsanlar caddede yürürken birden yükselen kadın sesleri gecenin sessizliğini bozdu. Türk kadınların üzeri aranmak isteniyor ve bu biraz da zor kullanılarak yapılıyordu. Meydandaki halk tabii ki bu duruma sessiz kalamadı ve Rum militanlara bunu yapamayacakları söylendi. Duruma sinirlenen Rumlar müdahale etmeye çalışanların üzerine kurşun yağdırdı. Zeki Halil ve Cemaliye Emirali adlı Türkler hayatını kaybetti. Olayların fitili bu ölümlerle ateşlenmiş oldu. Durum oldukça vahimdi. Türk gençleri Rumların eylemini bir yürüyüşle kınamak için bir araya geldiler. Bunu fırsat bilen EOKA’cı Rumlar, Lefkoşa Türk Lisesi’ni yaylım ateşine tuttular. Aynı gün Rauf Denktaş’ın bürosu ve Atatürk heykeli de saldırılardan nasibini alıyordu. Artık EOKA milislerine Rum güçleri de destek vermeye başlamıştı.

Rumlar Noeli Türkleri öldürerek kutluyorlardı.

21 ve 22 Aralık günleri Ayvasıl köyünde cinayetlerine devam eden EOKA’cı Rumlar, burada daha sonra kazılarda cesetleri bulunacak olan 21 Türk’ü katlettiler.

350-400 civarı Türk, sayıca kendilerinden daha kalabalık olan Romlara karşı, ellerindeki eski silahlarla canlarını kurtarma savaşı veriyorlardı.

Sıra Lefkoşa’nın Batısında yer alan Kumsal semtine gelmişti. EOKA militanlarının İrfanbey sokağına geldiklerini oradaki bazı  Türk aileler görmüşlerdi. Binbaşı  Dr. Nihat İlhan’ın eşi Mürüvvet Hanım, çocuklarını yatırmaya hazırlanıyordu. Fakat sokağın başında EOKA’cıları gördü ve tüm ışıkları kapatıp evin banyosuna sığındı. Hızlı adımlarla yaklaşan ayak seslerini duyuyor fakat dua etmekten başka bir şey elinden gelmiyordu. Ayak sesleri giderek yaklaştı ve kapıya atılan tekmelerle açılan kapının gıcırtısı banyoya kadar vardı. Konuşmalar ve bağırışlar arasında diğer odalar arandı, son olarak banyonun kapısı açıldı. Işığı yandı, savunmasız kadın ve çocukları gören EOKA’cıların gözleri parladı. Ellerindeki silahları doğrultarak savunmasız ve korumasız bu insanları acımasızca katlettiler. Mürüvvet Hanım,  çocukları Murat, Kutsi ile Hakan’ın cansız bedenleri olayın bitiminden 48 saat sonra bulunabildi.  Acı her yerdeydi.

Makarios’un 22 Aralık günü Garanti Antlaşması’nı tanımadığını ilan etmesi, Rum saldırganlara daha da cesaret verdi.

Makarios, ENOSİS gayesine erişmede engel gördüğü Türk halkını imha hareketine girişince, radyo ve televizyonu kontrolü altında tuttuğundan ve Türkiye Büyükelçiliği’ninki dâhil, Türkler’e ait bütün telefon irtibatlarını kestirmişti. Kıbrıs Türk halkının feryâdı, dünyaya duyurulamıyordu. Başpiskopos Makarios, bir din adamına hiç yakışmayan bir şekilde; «Kıbrıs Türk halkı, isyan ettiklerinden dolayı tedip edilmişlerdir,» diye dünyaya ilan ediyordu.

Gelişmelerden haber almakta zorlanan Türkiye, özellikle adada yaşanan saldırılar ve Rum kesiminde silahlanmanın artması ile birlikte 2 Haziran 1964 tarihinde adaya askeri müdahale kararı aldı. Yunan ve Rum tarafı da bu açıklama ile birlikte adada askeri hareketliliklerini artırdılar. Savaş kapıdaydı. Yaşanan gelişmelerden rahatsızlık duyan ABD, bölgede çıkacak bir savaşı kendi stratejik çıkarlarına aykırı buluyordu. Bu nedenle  devreye girme ihtiyacı hissetti. Başkan Johnson tarafından imzalanan ve daha sonraları “Johnson mektubu” olarak tarihe geçen ünlü mektup, 5 Haziran 1964’te Türkiye Başbakanı İnönü’ye ulaştırıldı.

Mektupta, Türkiye’nin Kıbrıs adasına yapacağı tek taraflı müdahalenin Türk ve Yunan savaşına sebebiyet vereceği, NATO  üyesi iki ülkenin savaşında, ABD’nin müttefiklerine danışmadan eyleme geçen  bir Türkiye’nin tarafında yer almayacağı sert bir dille bildirildi. Bu savaş nedeniyle Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye müdahale edebileceği, NATO’nun böyle bir durumda Türkiye’yi savunma konusunda isteksiz davranacağı iması da unutulmamıştı. ABD’nin Türkiye’ye sağladığı askeri malzemelerin bu müdahalede kullanılmasına izin verilmeyeceği ayrıca belirtilmişti. Mektubun ardından Türkiye müdahale kararından vazgeçti. İsmet İnönü 21 Haziran 1964’te ABD’ye giderek  Başkan Johnson ile bir görüşme yaptı.

Yakın geçmişimizdeki bu mektup, sırtını ABD’ye yaslamayı düşünen hükümetlerimiz için de aydınlatıcı bir kara leke olarak tarihteki yer almıştır.

Kıbrıs’ta kan gövdeyi götürür iken bunu dünyaya duyuramama sıkıntısı Kıbrıs Türkünün en büyük problemi olmuştu. Teknolojik gelişmelerin henüz çığrından çıkmadığı o günler, Türk uçaklarıyla gelen basın mensupları adaya alınmıyor, ayrıca diğer kurumlardan dışarıya fotoğraf veya belge çıkışı sıkıca kontrol ediliyordu. Hal böyle olunca da dünyanın görmesi gereken belge ve fotoğraflar ada dışına taşınamıyordu.

Ankara’dan gelen bir tıbbi uçak alana iniş izni almıştı. Dönüşte yaralıları Türkiye’ye götürecekti. Ankara Vali muavini de uçaktaydı. Hemen bütün çalışmalar toplandı, fotoğraflar yazılarla birlikte zarflara konuldu. Fakat vali muavini Rumlar tarafından aranacağına göre, fotoğraflar ve yazılar Türkiye’ye nasıl gönderilecekti? Doktorlar ve gazeteciler bir araya gelerek bu soruna bir çare bulmaya çalıştılar.

Rumlarla yapılan mücadelede ağır yaralanan beş mücahitten üçü hayatını kaybetmişti. Yaralılardan Vural Türkmen aslında Türk Mukavemet Timleri Gizli Örgütü’nün (TMT) bir üyesiydi. Türkmen Dr. Kaya Bekiroğlu, Dr. Naim Adiloğlu, Dr. Ezel Örfi, Dr. Şemsi Kazım ve Kimyager Cahit Rüstem ekibi tarafından kasıklarından boğazına kadar alçıya alındı. Belgeler ve resimler Türkmen’in göğüs ve sırt bölgesine yerleştirildi. Daha sonra Türkmen Kızılhaç görevlileri tarafından uçağa bindirildi. Etimesgut Askeri Havaalanı’nda belgeler ve fotoğraflar Türkmen’den Türk yetkililerce teslim alındı.

Böylece, Kıbrıs katliamı Türkmen sayesinde bütün dünyaya duyuruldu. Katliam kanıtlandıktan sonra karargahta tutulan Türk askerleri harekete geçtiler. Kıbrıs müdahalesinde Türkiye artık Batılı devletlere kanıt sağlayabilirdi. 15 Ocak 1964 tarihinde yayınlanan fotoğraflara dayanarak Londra Konferansı düzenlendi. Dönemin Başbakanı olan İsmet İnönü bizzat hastaneye gelerek Vural Türkmen’i kutladı. Siyah beyaz tek kare fotoğraf Türklerin meşru müdafaa hakkını bütün dünyaya kanıtlamıştı.

Katliamın adı birgün Kanlı Noel, bir gün Maraş Katliamı, bir gün Arakan, bir gün 6-7 Eylül olayları, bir gün İŞİD saldırıları. Ne fark eder ki?

İnsanoğlu insan olmaktan çıktığı gün Müslüman, Hristiyan veya Yahudi olsa ne yazar, başka din veya mezhep mensubu olsa ne yazar.

Dünyayı cennete çevirdiğimiz gün sileceğiz cehennemi, hep beraber.

Kıbrıs bir yaraydı kanayan, üzerine tuzun en acıtanı basılandı. Gözümüzün önünde düşerken müdahale edemediğimiz çocuğumuzdu.  Tabip Tuğgeneral Nihat İlhanın ailesiydi, Vural Türkmen’in yaralarıydı bazen, bazen de Noelde katledilen 364 Türk  yararlanan 475 vatan evladıydı, Rum radyosuna karşı kurulan neferlerin sesi Bayrak Radyosu’ydu bazen. 20 Temmuz 1974’ün öncesi, zulmüydü.

Son söz Voltaire’den: “Sizi saçmalıklara inandırabilenler, size katliam yaptırabilirler.”

Kalın sağlıcakla….

 

KAYNAKÇA

  1. www.vikipedi.org
  2. http://www.tarihiolaylar.com
  3. Barbarlık Müzesi
  4. www.ahmetakyol.ne
  5. www.muratcalik.com/

İzmir’de Bir Polisiye Hikaye: Cesetlerin Dili

EMNİYET AMİRİ ATIF KARA YAŞADIKLARINI

 İFTİHARLA SUNAR

Yazmak için harika bir saat dilimine hoş geldim… Ömrümüzden bir günün daha geçtiği ve yeni bir güne merhaba dediğimiz, saat 00.30… Kendimle ilgili birkaç yaşanmış hikâye yazmaya başladım. Aslına bakarsanız yazar falan da değilim, olmak gibi niyetim de yok. Hem ne olacak ki elli dokuz yaşına gelmiş orta yaşlı bir adam bu saatten sonra yazar olsa ne yazar olmasa ne yazar… Bu hikâyeleri okuyanlardan beklentim yok değil tabi ki… Genç, yakışıklı kim bilir belki iyi bir polisiyesever sinemacı bu yazdıklarımı okur, kim bilir belki kısa metraj film çeker, kim bilir belki de uzun metraj film çeker. En keyiflisi ne biliyor musunuz, filmin başındaki yazı var ya hah işte tam orası süper, orayı görmek için sabırsızlanıyorum.

Bu filmde görecek olduğunuz tüm olaylar gerçek bir yaşam öyküsüne dayanmaktadır desek yalan olur, hepsi kurmacanın yani, bizim hayal dünyamızın bir ürünüdür.

Ah gençler bu gibi şeylere ne gerek var, bu olayların hepsi benim yaşadığım olaylar. Olay demek az gelir, bildiğiniz hayatımın özeti. Tamam, özür dilerim, fazla uzattım farkındayım. Ben emekli cinayet masası emniyet amiri Atıf Kara. Sizlerle ne zamandır tanışmak istiyordum, kısmet bugüneymiş. Konuşacak, derdini anlatacak kimsesi kalmayan bir adamın dertleşmesi olarak algılayabilirsiniz yazdıklarımı ya da… Neyse, bazı şeyleri siz okuyuculara bırakmak en doğrusu.

İzmir’e ilk geldiğim günü düşünüyorum. Emniyet müdürlüğünden içeriye girdiğim ilk günü. Nasıl heyecanlıydım tarif edemem. Devletimizin polisiyiz, önce Gaziantep, sonra Şırnak, daha sonra Konya ve en son olarak İzmir. Gittiğim her yerde sayısını benim bile hatırlamadığım onlarca suçluyla karşı karşıya kalmama rağmen büyüyen Türkiye’nin bu en güzide kentine gelmiş olmak beni oldukça heyecanlandırmıştı. Buraya gelirken İzmir diğer kentler  gibi bozulmamıştır belki diye aklımdan geçirmemiş değildim. Kim bilir belki de o kadar kirlenmemiştir, kim bilir belki bu şehirde insanlar ölmüyordur ve artık biraz olsun rahat edeceğim gibi fikirler kafamda geziniyordu.  Sonuçta başarılı bir cinayet masası başkomiseri olmama rağmen ben de bir insandım ve dinlenmeye ihtiyacım vardı.

Her zaman söylemişimdir: Nerede olursa olsun bir yerde cinayet masası varsa, bilin ki o masada polislerden önce cesetler konuşur.

İzmir’e geleli iki hafta olmuştu. Kendime göre bir ev bulamadığım için otelde kalıyordum. Yardımcı olarak yanıma verilen komiser yardımcısı Salim, bütçeme uygun bir yer bulma görevini kendine iş edinmişti. Neyse, asıl önemli konu benim ve Salim’in önüne herhangi bir cinayet dosyasının getirilmemiş olmasıydı. Hiç bu kadar karakolda yıllık izin yapmamıştım. Görev aldığım yerlerde kan görmek hobiydi. Tahminlerim beni yanıltmamıştı. İzmir’de hem kafamı, hem vücudumu dinlendirebilecektim. Yaşım otuz beş olmasına rağmen çok yorgundum. Yorgunluğu atmak mı derler bilmiyorum yoksa keyif almak mı? Salim, sağ olsun Haydi başkomiserim gidiyoruz. dedi. Nereye gidiyoruz dercesine yüzüne baktım. Başkomiserim balık sever misin? Balığın yanında bol ekşili, zeytinyağlı, bol yeşillikli bir salata. Anlatışına şahit olmanızı isterdim. Karnımın acıktığını o anlatırken hissettim. İşin kötü yanı uzun zamandır balık yemediğimi söylesem garip olacaktı ama Salim’in heyecanını bölmek istemedim. Salim anlatmaya devam ediyordu. Atıf başkomiserim, bunların yanında adını şimdi saymakla bitiremeyeceğim mezeler. Tabii başkomiserim, yanında balığı ağlatmak olmaz. Hava o kadar sıcaktı ki nemden dolayı günde iki kez gömlek değiştiriyordum. Eee İzmir, Akdeniz ülkesi, ağustos ayının böyle olması normal diye tahmin ediyordum. Salim susmak bilmiyordu, güneş batarken bir de bizim mekânın sahibine söyleriz babadan bir şarkı açar bize, batarken ufukta bir akşam güneşi bırakıp gitmiştin beni sen sevgili, yıllar yılı oldu hala dönmedin geri… Salim kendini kaptırmış şarkı söylemeye devam ediyordu. Yerimden kalkmamla birlikte o da şarkıyı kesti ve yüzüme endişeli gözlerle baktı. Sonra gülümsemeye başladım ve dedim ki tamam gidiyoruz ama hesaplar benden. Hayır diyecek oldu ama o sözü söyletmedim kendisine, sen bir evlen acısını çıkartırım, dedim. Gülümsedi ve biraz da kızardı. Yeni nişanlanmış, para biriktiriyordu. Nişanlısı Filiz hakkında her gün bir şeyler anlatırdı, ondan bahsederken yüzündeki heyecana tanık olmak, benim unuttuğum o duyguyu hatırlamamı sağlıyordu. Neyse, bu konuyu bir ara özel olarak yazacağım.

Akşam iki kişi bir büyükle sohbet etmiş, genellikle Salim konuşmuş ben dinlemiştim. Sabah karakola geldiğimde Salim ortalarda yoktu. Çaycı Suat, büyük bardakla demli çayımı getirdi. Tam bardağı yarılamışken emniyet müdürü Cüneyt Atılgan içeri girdi. Ayağa kalktım. Müdürün  eliyle yaptığı otur işareti üzerine tekrar yerime oturdum. Kendisini dikkatle dinlemek niyetindeydim. Sabahın bu saatinde halimi hatırımı sormaya mı gelmişti? Heyecanlandım, İzmir’de de cesetlerle konuşma zamanım geldi  diye kendi kendime konuştum. Tabii ki içimden.  Cüneyt müdür, Atıf odama gel dedi. Yerimden kalktım masadaki telsizimi aldım, arkasından onu takip ettim. Odasına girdik. O masasına doğru yöneldi, koltuğuna oturdu, bana da otursana başkomiserim dedi. Geldiğim günden beri ikinci kez müdürün odasına girmiştim  ve ilk defa bu odadaki bir koltukta oturuyordum. Müdür bana bir dosya uzattı. Elime alıp incelerken Cüneyt Atılgan konuşmaya başladı. Atıf, bu dosya seni ne kadar ilgilendirir bilmiyorum. Bir kadın kaybolmuş ve yaklaşık iki hafta olmuş. Organize şube kadını bulamadığı için ölmüş olabileceği ihtimali üzerinde duruyorlar. Ben de bu işi sana vermek istiyorum. Kadın kayıp mı, kayıpsa nerede, ölü mü, ölüyse cesedi nerede? Senin bulmanı istiyorum dedi. Sevincim bir anda şaşkınlığa dönüştü. Meslek hayatımda ilk defa böyle bir dosya önüme geliyordu. Müdür sözlerine devam etti. Eee Atıf hiçbir şey söylemeyecek misin, yoksa bu işi yapamayacak mısın? Şaşkınlığımı çabuk atlattım.  Sakin diye nitelendirdiğim İzmir, bana oyunlarını oynamaya başlamıştı. Müdüre dönerek şunları söyledim: Müdürüm hiçbir işten ne bir çekinme gibi bir durumum olur ne de korkum. Yalnız şunları bilmemiz gerekmektedir: Cinayet masası kayıp insanlarla uğraşmaz, cinayet masası cesetlerle konuşur ve onların katillerini yargı önüne getirir. Bir can almanın cezası ne ise, onun çekilmesi için gece gündüz durmak bilmeden uğraşır. Benden şu anda istediğiniz kayıp bir kadının… diye sözlerime devam ederken müdür sinirli bir şekilde yerinden kalktı. Bak genç başkomiser Atıf Kara, geldiğin yerde ne konumda işler çözdüğün benim umurumda bile olmaz. Tamam, sicilin temiz ve başarılısın ama burada ben ne diyorsam onu yapmak zorundasın. Emredersiniz müdürüm diyerek konuşmayı fazla uzatmadan odadan çıktım. Koridorda yürürken müdürün burada sağlamış olduğu otoritenin hiç normal bir durum olmadığı düşüncesi kafamdaydı. Sizlerle bu durumu daha sonra paylaşacağım. O anda elimdeki dosyayla ilgilenmek zorunda olduğum için yardımcım Salim’in yanına gittim. İçeriye dosyayla girdiğimi gören Salim yerinden heyecanlı bir şekilde kalktı. Kendisine kayıp bir kadının peşinde olduğumuzu kadının öldürülmüş olabileceğini ama cesedinin ortada bulunmadığını anlattım. Beklemekten başka çaremiz yoktu. Cesetler olmadan ne yapabilirdik ki, sonuçta cinayet masasının başarısı cesetlerin dilleri sayesindeydi. Konuşan cesetler ayrı bir konumdadır benim için, tabii dillerini bilirseniz.

Ertesi gün bir anons geldi, Eski Foça sahilinde bir kadın cesedi bulunmuş. Bulunduğumuz yere çok uzak bir yerdi ama merkez biz olduğumuz için bütün anonsları duyabiliyorduk. İkinci anonsla birlikte yerimizden kalktık ve Foça’ya gitmek üzere ekip arabasına bindik. İki haftadır kayıp olan kadının eşkâline benziyor diyordu anonstaki genç polis arkadaş. Biz gelene kadar cesede dokunulmamasını söyledik. Foça’ya varmamız bir saat sürdü. Yaz günü sahil tıklım tıklım insan doluydu. Foça’daki ekip arkadaşlarımız alanı boşaltmışlar ama nafile, kalabalık çok kötüydü. Basın mensuplarının bizden önce buraya gelmiş olması da şaşkınlık verecek bir durum değildi, maşallah uçan kuştan haberleri var; karaya vurmuş çeyiz sandığı içinde üç parçaya ayrılmış kadın cesedinden mi haberleri olmayacaktı. Kadını ölü bir vaziyette bulmak mı ayrı soru işareti yoksa kadını çeyiz sandığı içinde gelinliğin üzerinde kafası gövdesinden gövdesi ayaklarından ayrılmış bir şekilde bulmak mı ayrı soru işaretiydi bilememiştim. Günümüzün moda deyimi tabii o zamanın değil şimdiki zamanın, kafamda deli sorular kolayca çözemiyordum. Bu cinayeti işleyen katili bulmak zorundaydım. Ben boşuna Atıf Kara olmamıştım, bu esrarengiz cinayet dosyasını da başarıya kavuşturmam gerekiyordu.

Kadının kimlik tespitini yaptık, beni bağışlayın kadının soyadını vermek istemiyorum. Daha sonra yoğun araştırma içine girebilirsiniz, malum sosyal medya denilen girdin mi çıkamadığın kara delikten her şeye erişebilmek çok kolay artık. Kadının adı Sevgi, sarışın, kırk yaşlarında. Ailesine kısa sürede ulaşmış olmanın rahatlığıyla öncelikle kadının şu anda evli olduğu ikinci eşi Salih’i sorguya aldık. Böyle vakalarda genellikle ilk şüphe duyulanın maktulün eşi olabileceği düşüncesi hep aklımızdadır. Salih kardeşimizi, yardımcım Salim’in sorgulamasını istedim. Böylece benim de dışardan hem Salih’i hem de Salim’i görme imkânım olacaktı. Salih’e kardeşim diye o zaman hitap etmedim; çünkü kendisi bu olayın en masum ve en yara almış adamıydı. Şimdi de sizlere bunu belirtmek benim vicdan borcum: Salih olay çözüldükten bir müddet sonra olanlara dayanamayıp intihar etti. Neyse, bu konuyu uzun uzun yazmak beni gerçekten şu anda bile çok üzüyor. Biliyorum olaylara tarafsız gözle bakmam gerekiyordu ama neticede aklım karmaşayı çözmeye çalışırken kalbim her zaman atmaya devam ediyor. Ben de etten, kandan, candan bir insanım.

Sevgi’nin ilk eşini sorgulamaya gerek bile kalmadı; çünkü adam yaklaşık üç yıldır Londra’da yaşamakta olup orada kendine bir hayat kurmuş ve İngiliz vatandaşı bir kadınla evlenip olaydan önceki ay bir kız çocuğu dünyaya gelmişti. Bu arada adamın adı Mete. Mete ile ancak bir video canlı bağlantı yapabilme şansımız oldu, kendisi bu duruma çok üzüldü yardımı olacaksa Türkiye’ye seve seve gelebileceğini söyledi. Gerekli iletişim bilgilerini almamıza rağmen buna gerek kalmadı.

Sevgi’nin otopsi sonuçları elimize ulaştı. Ölüm anının, bulunmasından bir gün önce olduğunu gösteren bulgular tespit edilmişti. Ne bir tecavüz, ne bir kaçırılma, ne de bir boğuşmaya dair herhangi bir ipucu vardı. Tahminim, zavallı kadını birisi gözünü kırpmadan öldürmüş sonra çeyiz sandığına koymuştu, hem de üç parçaya ayırarak. Valla eğer şansım yaver giderse katilimize nasıl bir vicdanı olduğunu sormadan edemeyecektim. Salih ve Sevgi, Salih’in annesiyle birlikte yaşıyorlarmış. Kayınvalideyi sorguya getirdik, yaşlı kadıncağız nasıl ağlıyor bir görseniz içiniz parçalanır. Hatta sorguya doktor bile çağırdık, tansiyonu yükselmiş dil altı hapı verdiler de kadıncağız sakinleşti. Mecburen evine yolladık. Şimdi ne yapacağız, eski koca katil değil, şimdiki koca katil değil, kayınvalide Münevver Teyze katil değil, peki kim ulan bu katil? Bütün akademik çalışmalarda ortada bir suç olması için bir üçgen çizilir katil, kurban, dedektif. Kurban var Sevgi, dedektif var önemli şahsiyet ben, o zamanın genç, yakışıklı cinayet masası başkomiseri. Nerelerdesin katil?

Aradan üç gün geçmişti, Salih’in aile içi şiddetli geçimsizlik nedeni ile ayrıldığı eski eşi Serap’ı merkeze getirdik. Serap’ın Salih’ten on yaşında bir kızı ve altı yaşında bir oğlu vardı. Yeniden zengin bir arkadaş Cem ile evlenmişti. İki yaşında, ikiz, biri erkek biri kız çocukları var. Serap niye öldürsün ki? dedi yardımcım Salim. Belki Salih’i seviyor ama ayrılamadığı için Cem’den, para tatlı tabii, Sevgi’yi öldürmüş olabilir. Salim yüzüme giderek çoğalan soru işaretleriyle bakarak benim canımı daha da sıktı. Serap’ın sorgusuna bizzat kendim girdim. Kadına ilk sorum şu oldu: Serap Hanım Allah aşkına açıklar mısınız aile içi şiddetli geçimsizlik nedir?  Ben ve Salih birbirimizi çok seviyorduk ama annesi olacak o Münevver Hanım yok mu, yuvamızı yıktı. Sürekli kavga etmeye başladık ve bu durum evliliğimizi yıprattı. Salih tek çocuk, daha doğrusu babasını ve ağabeyini bir trafik kazasında kaybetmiş, annesine o bakmak zorunda kalmış. Dört yıl önce ayrıldık, Salih bu duruma çok üzüldü ama beni çok sevdiğinden kararıma saygı duydu. İki çocuğumun velayetini de bana verdi. İyi bir babadır, çocukları ile ilgilenir, her hafta sonu onlarla vakit geçirir. Eşim Cem de bu duruma saygılı. Ben de dört çocuğum ve eşim Cem’le son derece mutlu bir evlilik geçiriyorum. Böyle bir durumun yaşanmasına gerçekten çok üzüldüm, keşke Münevver Hanım olmasaydı da bu durumlar yaşanmasaydı.

İzmir’e geldiğim günlerin sayısını saymayı bırakmıştım. Salim’in bulduğu evlerden birini kiralamayı düşünüyordum ama bu dosya yüzünden evi görmeye bile gidememiştim. Konak’ta bir otel odasında kalmaya devam ediyordum. Otelin balkonu İzmir’in mükemmel körfezini izlememi sağlıyordu. Biraz ileride Göztepe, karşımda Karşıyaka manzaram oldukça mükemmeldi. Bakalım evi nerede tutup yaşamaya devam edecektim. Hayır, nedeni şu: Maç izlemeyi çok severim. Bu yüzden, nerede oturuyorsam o yerin takımını desteklemem gerekli diyordu Salim. İzmirli değildim ama ya tam otuz beş göz göz diye haykırmam lazımdı ya da kendimi otuz beş buçuk diye benimseyip kaf kaf diye bağırmam gerekiyordu. Buna karar verene kadar liglerin başlamasına az kalmıştı. Vay be şimdi ben bunları yazarken yıl olmuş 2017 Aralık ayı ve yılın bitmesine sayılı günler var. Bense bundan yirmi beş yıl öncesini hatırlıyorum. Şimdiki zamanda kocaman umutlarımızın sahibi Aykut, o zamanın 11 numaralı formasını giymesine rağmen 1 numaralı oyuncusuydu. 92-93’te şampiyon olamamıştık ama haydi bakalım belki bu yıl şampiyon oluruz. Haydi kocaman umudumuz Aykut, şampiyon yap bizi, bağıralım hep bir ağızdan şampiyon Fenerbahçe diye. Bu arada İzmir’den hangi takımı desteklediğimi daha sonra yazacağım.

Mavi İzmir’i doyasıya seyrederken gülümsemem kısa sürmüştü. Sevgi’nin katili kim diye düşünüyordum. Eski koca değil, şimdiki koca değil, şimdiki kocanın eski karısı değil kayınvalide değil, peki kimdi bu katil? Odadan çıkıp lobide bulunan telefondan merkezi aradım. Cesedi bir kez daha incelemek istiyordum. Bakalım Sevgi bana katilini söyleyebilecek miydi? Merkeze yürüyerek gittim. Morgtan çıkartılan Sevgi, delillerin bulunduğu odadaki masanın üzerinde, hazır bir vaziyette, benimle konuşmak için bekliyordu. Odada adli tıpta görevli bir arkadaş ve ona yardımcı olan bir polis arkadaş vardı. Arkadaşların isimlerini inanın şu anda hatırlamıyorum. İkisine de dışarı çıkmalarını söyledim. Odada ben, Sevgi’nin cansız bedeni, onu içinde bulduğumuz çeyiz sandığı ve Salih’le evlenirken giydiği kanlı gelinlik vardı. Sevgi’nin benimle konuşması gerekiyordu. Sandalyeye oturdum saatlerce Sevgi’nin cansız bedenine baktım. Konuş benimle Sevgi diyordum, konuş ki katilini yakalayıp adaletin önüne getirebileyim. Duvarda asılı olan saate baktım, 5.20’yi gösteriyordu. Neredeyse sabah olacaktı. Bir anda saate bakarken Sevgi’nin başının çeyiz sandığına doğru dönük olduğunu fark ettim. Sevgi’nin gözleri açıktı. Derler ya gözü açık gitmek diye, sanırım bu durumu anlatıyor. Yazarken bir an gözlerimi kapatıyorum ve yeşil gözleri kahverengi gözlerimin önüne geliyor. Sevgi’nin yeşil gözleri çeyiz sandığına doğru bakmaktaydı. Gözlerin bana ne anlatıyor Sevgi diye düşünüyordum. Sevgi’nin yanına yattım, onun baktığı yöne doğru baktım. Çeyiz sandığında bir şeyler olmalıydı, Sevgi’nin yeşil gözleri bana bir şeyler söylüyordu. Yerimden kalktım, sandığı biraz zorlanarak yere indirdim. İçindeki gelinliği çıkarttım. Kan çeyiz sandığının her yerine bulaşmıştı. Sandığı ters çevirdim. İşte o an gördüğüm şey beni çok heyecanlandırdı. Sandığın alt tarafında içeriye gömülü bir kilit vardı. Kilidi açmak için ceketimin cebindeki İsveç çakısını çıkardım. Biraz kurcaladıktan sonra kilidi açmayı başardım. Çeyiz sandığının alt kısmında gizli bir bölüm açıldı ve içinden bir defter çıktı. Defteri elime aldım. Sandalyeye oturdum. Okumaya başladım. Sevgi’nin ara sıra içini döktüğü sırdaşı olan bu defter artık bendeydi. Her iki evliliğinde yaşadıklarını yazmıştı. Defterin ortalarına geldiğimde kadının celladı hakkında yeterince bilgiye sahip olmuştum.

Sabah saat 09.30’da cinayet masasında görevli Necati’yi ve Oğuz’u, Serap’ı evinden almaları için gönderdim. Saat 11.00’de Serap sorgu odasında beni bekliyordu. Odaya girdiğimde Serap korku dolu gözlerle bana baktı. Ağır adımlarla yaklaştım ve Serap’ın karşısındaki sandalyeye oturdum. Serap bana doğru bağırarak, ben yapmadım memur bey Sevgi’yi ben öldürmedim dedi. Kısık bir sesle biliyorum dedim. Bana şaşkın şaşkın baktı. Serap’a şunları söyledim: Beni yanlış anlamanı istemiyorum ve ayrıca çekinmene de gerek yok. Ayağa kalk lütfen. Serap yavaşça yerinden ayağa kalktı. Yanıma gel dedim. Yanıma geldi. Eteğini çıkart dediğimde siz ne diyorsunuz memur bey dedi. Serap eteğini çıkart diye bağırdım. Kadıncağız korkuyla ve yavaşça eteğini çıkarttı. Sol bacağının üst kısmındaki yara izini görünce kafamdaki tüm sorular çözüme kavuşmuştu ama nasıl olabilirdi diye bu düşünmeden edemiyordum. Serap, bana bunu neden söylemedin, bana bu yarayı Münevver Hanım’ın yaptığını neden söylemedin? Serap hüngür hüngür ağlamaya başladı. Sorgu odasından çıktım, Salim nereye gidiyorsunuz başkomiserim diye arkamdan bağırdı. Arabaya bindim. Münevver Teyze’nin evine doğru yola koyuldum.

Münevver Teyze’yi evden çıkarken kapıda yakaladım. İçeri girdik. Hayırdır evladım yoksa Sevgi’nin katilini mi yakaladınız. Oğluma bir şey mi oldu yoksa, diye sürekli sorular soruyordu. Derin bir nefes aldım arkama yaslandım ve cebimdeki defteri çıkarttım. Münevver Teyze bu defter ne evladım dedi. Defteri elime aldım ve okumaya başladım.

Çocuğum olmayacaktı artık benim. Yaşamış olduğum rahatsızlıktan dolayı aldığım ilaçlar yüzünden hayatta en çok istediğim annelik duygusunu yaşayamayacaktım. İlk eşim Mete’den bu sebeple ayrılmamıştım. Çok genç yaşta evlenmiştik anlaşamadık ayrıldık. Şimdi eşim Salih’in çocuğumun babası olmasını istiyordum. Salih’in Serap’tan iki çocuğu vardı. O babalık duygusunu yaşamıştı ama ben anne olmak istiyordum. Ne yazık ki hayat bana bu şansı vermeyecekti. Kayın validem Münevver Hanım evde yalnız kaldığımız zamanlarda oğlumun iki çocuğu olsa ne olur anası olacak zilli aldı çocukları gitti,  sen oğlumu baba yapacaksın diye sürekli söyleniyordu. Ben de defalarca,  anne benim çocuğum olmayacak diye cevap veriyordum. Salih evde olduğu zamanlar ahh benim güzel gelinim çocuğunuz olmasa ne olur, Salih seninle mutlu, senin sağlığın yerinde olsun, hem Salih’in Serap’tan iki çocuğu var, bir annesi de sensin o çocukların diyordu. Salih evde olmadığı zamanlarda lanet olsun sizin gibilerine. Bir de  benimle anlaşamıyormuş süslü zilli Serap. Oğlumu yedi bitirdi. Ne kazandıysa o karıya yedirdi. Şimdi de senin gibi işe yaramaz bir karıya yediriyor. Allah’ım nedir benim bu günahım. Oğlum sizler yokken daha mutluydu. Birinizden kurtuldum derken diğeriniz çıktınız geldiniz diye bana söyleniyor, söylendikçe hem beni dövüyor hem de hakaretler ediyordu. Salih’e bu durumu defalarca anlatmak istedim ama bir türlü cesaret edemedim. Çünkü Salih annesini çok seviyor. Annesinin böyle bir şey yapacağını aklına bile getiremez. Kocamla,  babasını ve ağabeyini kaybettiği, Serap’ın kendisinden ayrıldığı, bu nedenle  üzüntü içinde olduğu zamanlarda tanıştık ve evlendik. Kaderimin Salih’le güleceğini düşünen ben ne kadar da çok yanılmışım. Birlikte yaşadığım kayınvalidem bir keresinde Serap’la tartıştığı sırada bıçakla bacağını yaralamış. Allah korumuş Serap’ı da bıçak sıyırıp geçmiş. Serap benimle bu konuyu konuşmuştu. Bak Sevgi demişti, ben o evden kurtuldum. Salih iyi bir insandır ama annesini çok sever. Ben bu bacağımdaki yara konusunu Salih’e anlatamadım. Anlatmak istediğim akşam Salih eve geldiğinde Münevver Hanım hüngür hüngür ağlıyordu. Salih’e benimle kavga ettiğini ve benim ona hakaretler ettiği söylemiş. Salih o gecebana ne kadar sinirlendi anlatamam. Çocuklarım ufak daha, ağlamaya başladılar. O kadınla yaşamak zor Sevgi. Aklın varsa kurtul o kadından, ama inan bana Münevver Hanım çok tehlikeli bir kadındır. Serap haklı. Kayınvalidem bana kısır gelin, sen oğluma layık bir eş olamadın zaten diğeri de olamadı ya diye sürekli söyleniyor. Seni öldüreceğim, öbürünü öldüremedim seni öldüreceğim oğlum benimle mutluydu ne vardı geldiniz bu eve diye bağırıyor. Artık,Salih’le mutlu olmama rağmen ayrılmam gerektiğinr eminim. Eğer başıma bir şey gelirse bunun sebebi Münevver Anne’dir.

Defteri kapatıp cebime koydum. Münevver Teyze’nin yüzüne baktım. Bir süre konuşmadan sadece birbirimizin yüzüne baktık. O sırada düşünüyordum. Bir annenin böylesine bir canavara dönüşebilmesini aklım almıyordu. Oğlunu ve kocasını kaybetmiş ve bir oğlunu da paylaşamayan, şizofren diye tanımlayacağım bir akıl hastası kadın vardı karşımda. Yerimden kalktım, Münevver Teyze’nin ellerine kelepçeyi geçirdim. Evden çıkıp arabaya bindik, merkeze geldik. Merkezde olan biten ne varsa itiraf etti. Bıçaklama ve öldürme olayını kafam basıyordu ama cesedi üçe ayırmasına verdiği cevap karşısında Salim, ben, yanımdaki herkes hatta bizim müdür bile şaşırıp kalmıştık. Taşıyamayacağı için Sevgi’yi üçe böldüğünü, onunla birlikte gelen çeyiz sandığını ve gelinliğini evden attığını söylemişti. Kadın değil cani bu diye Salim’in söylenmesiyle şaşkınlığımız geçti. Münevver Teyze’yi tutukladık. Bu dosya kapanmıştı artık beni ve ekibimi yeni cesetlerle konuşmalar bekliyordu. Bu olayla ilgili beni en çok üzen Salih’in yaşadıklarına dayanamayıp intihar etmesiydi. Münevver Teyze’nin de cezaevinde Melek adlı bir kadın tarafından öldürüldüğünü daha sonra öğrendim. Cezaevinde mahkumlar arasında bir kavga çıkmış, Melek, Münevver Teyze’nin Azrail’i olmuş. Adalet yerini mi bulmuştu bilmiyorum. Böyle düşünmek istemiyordum ve şu anda da istemiyorum. Ben bir kanun adamıyım. Bir insanı öldüren benim için katildir. Nedeni ne olursa olsun. Şu da bir gerçek ki benim de duygularım, benim de bir vicdanım var. Duygularımı işime karıştırmalı mıyım bilmiyordum. Bildiğim tek bir şey varsa o da  İzmir’de daha çok cesetlerle konuşacağımdı.

Salim’le birlikte merkezden ayrıldık. Salim’in benim için bulduğu eve bakmaya gittik. Evi kiraladım, Salim’e döndüm dedim ki eee Salim yorgunluğu atmaya ne dersin deniz kıyısında bir büyükle sohbetle. Salim çılgınlar gibi arabanın içinde bağırıyordu büyüksün başkomiserim büyüksün. Salim bağırırken telsizdeki anons sevincimizi kursağımızda bıraktı.

Büyükle hasret gidermeye hazırlanırken yeni bir cesetle konuşmaya gidiyorduk.

İlginç Ölümler: Yeni Yıl

Karla kaplı kasabanın üzerine çöken gece, Asım Amca’nın kabusunu geri getirmekle kalmamış onu esir almıştı. Kardeşinin gizemli ziyaretinin gerçekliği sorgulanırken, kimse küçük bir çocuğun söylediklerini dikkate almaz. İlginç ölümler dosyasında yerini alan bu öykü gerçek bir yaşam öyküsünden esinlenerek kaleme aldım.

1968’i 1969’a bağlayan gece…

Asıf Bey, Anadolu’nun ücra bir köşesinde, bu küçücük köyde, kendi deyimi ile yuvasında, yılın son gününü geçiriyordu. Yıllardır çocuklarının tüm çabalarına rağmen buradan ayrılmaya direnmiş, doğup büyüdüğü bu evde ölümü beklemeye karar vermişti. Yıllar içinde birçok acıya göğüs germiş, sevinçlerini, gözyaşlarını bu dört duvarın soğuk taşları ile paylaşmıştı. İlk eşinden bir, ikinci eşinden ise beş çocuğu vardı. Çocuklarının hepsi evlenmiş, yurt yuva sahibi olmuştu. İlk eşini kendi elleri ile toprağa bu evden yolcu etmişti. İkinci eşi olan Halime Hanım’ı da yine bu eve gelin getirmiş iyisi ve kötüsü ile bu evin bacasını tüttürmüşlerdi. Çocukların ikisi şehirde diğerleri ise yurtdışında yaşıyorlardı. Eşi Halime ise bu yılın son gününde şehirde yaşayan kızın yanına gitmeye karar vermişti. Asıf Bey bu kararına karşı çıkmış ama fazlada diretememişti. Sonuçta anneydi. Kızını görmeye, torunları ile yeni yılı karşılamaya hakkı vardı. Asıf Bey son dönemlerde kendini iyi hissetmiyor, görünmeyen varlıkların sesini duyuyor, uyuyamıyor, sürekli rahatsız ve huzursuz oluyordu. Bu sıkıntılarını Halime Hanım’a anlattıysa da eşi onun sadece yorgun olduğunu söyleyip geçiştirmişti. Asıf Bey bir zamanlar toprak zenginiydi. Eli açık, dürüst ve sözünün eri olarak tanınır, kimin bir sıkıntısı olsa elinden gelenin fazlasını yapmaya, dertlerine derman olmaya çalışırdı. Bir kardeşi vardı hayatta kendisine hiç benzemeyen. Kemal, nerde akşam orada sabah gününü gün eder parası bittikçe Asıf Bey’I ziyarete gelir her geldiğinde de bir parça araziyi köylülerden birine satar aldığı para ile hayatına kaldığı yerden devam ederdi. Kaç yaşına gelmiş fakat hala akıllanmamıştı. Asıf Bey bu duruma üzülse de kardeşine karşı gelemez, anne ve babasından tek yadigâr olduğunu düşünür, kardeşini önce eşine sonra ise tüm eşe dostta karşı savunurdu. Artık ellerinde sadece bu büyük ev, köylülerin tabiri ile konak kalmıştı. Asıf Bey camın önünde oturduğu sedirden yağan karı izliyordu. Öğlen ezanı okunuyordu. Çabucak paltosunu alıp başına şapkasını geçirdi. Cami evinden yalnızca birkaç adımdı. ‘Önce namazımı kılar dönüşte elinde kalan iki ineğe bakmak için ahıra uğrayıp gelirim,’ diye evden acelece çıktı. Namazını kılarken yine o garip sesi duydu. Bunu hocaya soracaktı. En iyi fikri o verirdi. Namazı bitirdiyse de, kalben kılmadığı için üzüldü. Asıf Bey oturduğu yerden kalkmayarak cemaatin dağılmasını bekledi. Sıkıntısını herkesin içinde soramazdı ya. Herkes çıktıktan sonra İmam ona doğru yaklaşarak,

“Hayırdır, Asıf amca seni bir sıkıntılı gördüm. Bir şey mi oldu?” dedi.

“Ah evladım, nasıl anlatayım bilmiyorum ki. Ben son zamanlarda biraz nasıl desem huzursuzum. Evde yalnız olunca bu duygum daha da artıyor. Ne yapacağımı bilmiyorum. Sana bir danışayım dedim.”

“Nasıl bir huzursuzluk bu Asıf amca? Hem Halime anne evde yok mu?”

“Evladım, korkuyorum. Biri beni takip ediyor. Bak biraz önce namazı kılarken sağ omuzumun üstünden benimle konuştu. Selam verdiğimde ise kimse yoktu. Nasıl desem, ahıra hayvanlara bakmaya bile gidemez oldum. Gece uykudan uyanıyorum. Sanki biri yanımda sürekli nefes alıp veriyor. Uyanınca bir daha uyuyamıyorum,” diyerek sustu. Koskoca Asıf Bey delirdiğini düşünüyor bu durumun duyulması halinde nasıl bir utanç duyacağını hesaplamaya çalışıyordu. Çocuklarına söyleyemezdi. Onları huzursuz etmeye hakkı yoktu ama işin içinden de çıkamıyordu. İmam Efendinin sesi ile daldığı düşüncelerden sıyrıldı,

“Asıf Amca sen en iyisi bir doktora görün. Belli ki biraz rahatsızlanmışsındır. Bu hepimizin başına gelir, sen tasalanma ama en kısa zamanda bir doktora görün. Şehirde evlatların var, onlar mutlaka sana yardımcı olurlar. Ben şimdi sana nereye gideceğini söylesem yanlış olur ama onlar mutlaka bilir,” diyerek yaşlı adamın omuzuna hafifçe dokundu.

“Evlatlarıma söyleyemem. Söylersem ne düşünürler. Babam delirmiş, gaipten sesler duyuyormuş demezler mi? Bu saatten sonra milletin maskarası mı olayım? Sen bir dua yaz, bir su oku, Allah rızası için. Doktora gidemem, beni deli diye bir odaya kapatırlar. Sen dediğimi yap ben ikindi namazında gelir alırım olur mu? Sana zahmet olacak ama başka kimseye anlatamam, anlıyor musun İmam Efendi anlatamam.”

“Asıf Amca ben dua yazayım da bunun sana ne faydası olacak sen kendin oku daha tesirli. Sen milletin dediğine bakma. [bctt tweet=”İnsanın kendi duası herkesinkinden daha kıymetli…” username=”dedektifdergi”]  İlle de dua taşımak istiyorsan dua kitabından Ayetel-Kürsi duasını kes onu taşı. Ama yine söylüyorum en kısa zamanda doktora git, onlar mutlaka derdine bir çare bulurlar.”

“Tamam, evladım. Şimdi bana müsaade gidip ineklere bakacağım,” diyerek camiden biraz kırgın bir şekilde ayrıldı. İmam Efendi ise onun arkasından uzunca bir süre bakakaldı. Cemaatten birkaç kişi Asıf Beyin köyde yürürken kendi kendine konuştuğunu, düşmanlarının onu öldürmek için arkasından geldiğini ve onun ise onları taş atarak kovaladığından bahsetmişlerdi. Oysaki taş attığı yerde kimseler yokmuş. Bunu söylediklerinde Asıf Bey kızarak kendisinin yalan söylemeyeceğini herkesin bildiğini, neden ona değil de düşmanlarından yana olduklarını söylemiş, o günden sonra ortalıkta zorunlu olmadığı sürece görünmemeye çalıştığını tüm köy halkı gibi kendisi de biliyordu. O yüzden bundan bir iki ay önce, Halime anneye, Asıf Bey’i doktora götürmelerini tembihlemişlerse de, Halime anne bunların yaşlılıktan olduğunu, kardeşi Kemal’in onu çok üzdüğünü söylemiş çok da umursamamıştı. İmam, ‘Demek ki durumu daha da kötüleşiyor,’ diye düşündü. Yoksa gelip kendisinden yardım istemezdi. Ne yapması gerektiğini bilemeyerek o da camiden ayrıldı.

Bin dokuz yüz altmış dokuz yılında yaşanan ilginç ölüm!

Asıf Bey, köy yollarını esir almış olan karla kaplı buzlu yoldan dikkatlice evinin yolunu tuttu. Önce ahıra uğrayıp, Sarıkız ve Öksüz’e bakacaktı. Bu iki hayvan ellerine doğmuş, evde kimse yokken ona can yoldaşlığı yapıyorlardı. Hoş, ahıra gitmek belli bir süredir kendisine eziyet gibi gelse de zorunlu olarak uğramalı, hayvanların yemini, suyunu kontrol etmeliydi. Ahırın kapısına gelince alışık olduğu üzere besmele çekip içeri girdi. Yalnızlığına yoldaş olan Sarıkız’ın yanına gidip, boynunu okşadı. Öksüz de ona kocaman gözlerini dikmiş sırasını bekliyordu. Sarıkız ile konuşmaya başladı.

“Ah benim güzel kızım, gördün mü yine yalnız kaldık. İnsanoğlu ne garip bir varlık fark ettin mi? Önce dünyaya tek geliyoruz, sonra büyüyüp yurt yuva kuruyor, çoluk çocuğa karışıyoruz. Sen bilmezsin ama bir zamanlar bu evde, bahçede, ahırda çocuk sesleri çınlar, kahkahalar havada uçuşurdu. [bctt tweet=”Bak şimdi yine dünyaya geldiğim gibi bir başımayım ve ne yapacağımı bilmediğim büyük bir derdim var,”” username=”dedektifdergi”] diyerek derin bir nefes aldı tam nefesini bırakacaktı ki, aynı sesi yine duydu.

“Sen ölmelisin. Bak hazır kimse de yokken al şu ipi boğazına geçir, işkenceni bitir.”

Asıf Bey kulaklarına inanamadı. İlk kez uzun bir cümle duyuyordu. Gözleri istem dışı, ahırın duvarında asılı olan ipe kaydı. Telaşla ve korkuyla elini Sarıkız’dan çekti ve koşar adım ahırdan çıkıp kapıyı kapattı. Koskoca adam korkudan titriyordu. Kendine gelebilmek için köyün sokaklarını saran kömür kokusunu içine çekti. Bu duyduklarını birine anlatsa gülerlerdi. İmam Efendide kendisine inanmamış başından savmıştı. Tam eve dönüyordu ki kardeşi Kemal’i yokuş yukarı gelirken gördü. Can simidi gibi ona seslenerek,

“Hoş geldin kardeşim, hoş geldin,” diye bağırarak sesini duyurmaya çalıştı. Kemal kendisini duydu mu duymadı mı bilinmez o anda başını kaldırıp, abisini görünce adımlarını hızlandırarak yanına yaklaştı.

“Hoş buldum abi de senin ne işin var bu soğukta sokakta?”

“Ahırdaydım. Hadi gel dışarı çok soğuk. İçeri geçelim, konuşuruz,” diyerek evin kapısını açıp kardeşine yol gösterdi. İkisi de üzerlerinde ki kalın yün ceketlerini çıkarıp kapının arkasına astılar. Asıf Bey, kardeşinin sobanın yanına gidişini izlerken, çocukluk günleri, kaldırıldığı mahzenlerden çıkıp, canını acıttı. Anne ve babalarını bir salgın hastalıkta kaybetmişlerdi. Kendisi, her zaman Kemal’e hem annelik hem de babalık yapmış onu canından bile kutsal saymıştı. [bctt tweet=”Çocukken odada bulunan divana yatar, sobanın alevinin duvara yansıyan şekillerini bir şeylere benzetmeye çalışır, gülerek uykuya dalarlardı. Ne çabuk ve nereye gitmişti o güzel günler? ” username=”dedektifdergi”]Şimdi karşısında duran adam neredeyse ona bir yabancı kadar uzaktı. Nasıl böyle biri olmuştu kardeşi bir türlü aklı almıyordu. Boşuna dememişlerdi, “Taş yerinde ağırdır,” diyerek, kendi kendine hayıflandı. Kardeşini büyük şehir bozmuştu. Kafasından geçen düşünceleri, kardeşinin sesi böldü,

“Abi, niye kapının orada kaldın. Hem neden titriyorsun, renginde geçmiş. Gel şöyle sobanın yanına doğru,” diyerek sobanın yanında duran odunların bir kaçını sobaya attı. Asıf Bey ise yorum yapmadan kardeşinin yanına giderek bir müddet sobanın etrafında beraberce durduktan sonra,

“Abi hasta mısın? Neden cevap vermiyorsun? Yengem seni neden bu halde bırakıp gitti ki?”

“Yok, bir şeyim. Camiye gittiydim, üşüdüm herhalde.”

“Abi geç şöyle otur. Bir şey olmuş, seni iyi görmedim. Zayıflamışsın da, renginde kaçmış. Neyin var?”

“Ben… ben son zamanlarda biraz rahatsızım. Sebebini bilmiyorum ama garip bir biçimde korkuyorum.”

“Korkuyor musun? İyi de neyden? Korkması gereken biri varsa oda benim sana ne oluyor ki?”

“Sen mi? Sen de mi korkuyorsun? Anlat hadi ne oldu?”

“Bir şey olduğu yok her zaman ki işlerim. Bu sefer biraz işin ucunu kaçırdım. Borcum var. Sıkıştırıyorlar ödemem için. Ama hallederim ben sen merak etme. Peki de sen neden korkuyorsun?”

“Bak bu söylediğim aramızda kalsın bir İmam Efendi biliyor birde sen bileceksin. Nasıl anlatayım ki? Sesler duyuyorum. Ben, ben neler olduğunu anlamıyorum. Yengen üzüntü ve yaşlılıktan diyor ama bir ben mi yaşlıyım? Kendimden korkuyorum artık. Uyuyamıyorum, yemek yemiyorum, neredeyse kar yağdığından beri dışarı bile çıkmıyorum. Her yerde beni buluyor ve artık ne yapmam gerektiğini söylüyor. İmam Efendi doktora gitmemi söyledi. Doktor ne yapabilir ki? Ben ondan dua istedim ama olmaz dedi. Ne yapayım bilmiyorum. Ama artık gölgem bile beni korkutuyor.”

“Aman abi ben de bir şey oldu zannettim. Sıkma canını geçer. Ben biraz uzanacağım, beni soran olursa görmediğini söyle. Sen de biraz dinlen istersen,” diyerek divana uzandı. Kendi kendine söyleniyordu: ‘Allahım adama bak ben canımın derdindeyim o neyin derdinde,’ dediği, Asıf Bey’in gözünden kaçmadıysa da sesini çıkarmadı.

Akşam olmuştu. Kar yağışı şiddetini iyice artırıp, tipiye dönmüştü. Kemal hala uyuyordu. Asıf Bey, telli dolaptan biraz kavrulmuş kıyma çıkarıp birazda kâseye yoğurt koydu. Halime Hanım’ın yaptığı yufkalardan yanan sobanın üstüne tel koyarak ısıtıp kardeşine seslenecekti ki kapı vuruldu. Elinde ki yufkaları yere serdiği sofra bezinin üzerine bırakıp, kapıya giderken de kendi kendine söylendi. Bu havada dışarı çıkmak için aklını kaybetmiş olmalı bu gelen diye düşünerek,

“Kim O?” diye seslendi.

“Benim Asıf dede. Murat. Annem biraz yemek gönderdi de onu getirdim.” Derken kapıyı açmıştı, Asıf Bey yüzünde kocaman bir tebessümle,

“Oğlum bu havada niye zahmet etmiş, gel hele biraz ısın ve soluklan,” diyerek yedi sekiz yaşlarında ki üç ev ileride oturan komşusu, Naim Efendi’nin torunun Murat’ın elinden tepsiyi aldı.

“Yok, gideyim dede, annem sofrayı hazırlamıştı. Çabuk gel diye tembihledi.” Döndü gidecekken,

“Asıf dede, bizim evin yanında boş arsa var ya orada iki adam Kemal amcayı köyde gördüm mü diye sordu, ben de o burada yaşamıyor dedim. Belki gelip sana da sorarlar,” deyip çocuk cesareti ile kardan, tipiden, buzdan korkmadan koşarak uzaklaştı. Asıf Bey neye uğradığını şaşırdıysa da, bir elinde tepsi diğer eli ile kapıyı kapatmak için döndüğünde Kemal ile burun buruna gelerek neredeyse elindekini düşürecekti. Kemal eliyle sus işareti yaparak tepsiyi abisinin elinden alarak, sessizce,

“Abi, bir başını uzatıp dışarı baksana, kimse var mı?” diye fısıldadı. Asıf Bey denileni yaptı. Görünürde hiçbir canlı yoktu, olsa şaşıracaktı. Dönüp kapıyı kapattı. Kemal yere, sobanın yanına bağdaş kurup oturmuştu. Düşünceli görünüyordu. Elindeki tepsiyi sofraya bırakıp, kardeşinin yanına oturdu.

“Bu sefer ne kadar borçlandın oğlum?” diye bir baba şefkati ile sordu. Kemal ise düşünceli gözlerini ona dikip yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirerek,

“Aman boş ver abi. Neyse ney. Bak açıkmışım yemeklerde bir güzel koktu ki. Hadi şu yufkaları ısıtayım da abi kardeş, çocukluğumuzda ki gibi beraber yiyelim. Vay anasına, ne çabuk bitti o günler,” derken sesinin titremesine engel olamamıştı. Oturduğu yerden kalkıp, sobanın başına geçti. Asıf Bey ise komşudan gelen bakır sahanların kapaklarını açıyordu ki yine aynı ses ona,

“İpin ahırda seni bekliyor,” dediğini duydu. Kemal’e dönerek,

“Kemal biraz önce konuşan sesi duydun mu?”

“Abi, ben rüzgârın ve sobadan çıkan çıtırtıdan başka bir şey duymadım,” deyip elinde ekmeklerle sofraya geldi. Asıf amcanın renginin solduğunu görünce,

“Sen iyi misin abi? Keşke yengemle sen de inseydin şehre olmaz mıydı? Bak burada tek başına kalmışsın.”

“İyiyim ben iyiyim.” Dediyse de ilk kez Kemal ona inanmamıştı. Asıf Bey ise onunla göz teması kurmuyor, komşunun getirdiği kuru fasulye ve bulgur pilavına bakıyordu.”

“Abi, kar biraz dinsin biz beraber şehre inip doktora gidelim. Ben seni götürürüm olur mu?”

“Bilmiyorum Kemal. Keşke gitseymişim. Sen uyurken ajansı dinledim. Memlekette birçok köy yolu kar yağışından kapanmış, gör ki ne zaman açılır. Anlayacağın yollar açılana kadar sen de ben de buradayız. Hadi sen yemeğini ye. Ben biraz uzanacağım.”

“Ama abi daha hiç bir şey yemedin. Hem çok zayıflamışsın. Gel otur yanıma, eğer sen yemezsen ben de yemem,” diyerek çocukken abisinin kendisine söylediği sözü o şimdi ona karşı kullanmıştı. Asıf Bey olduğu yerde kalakaldı. Dönüp kardeşine nemli gözlerle bakıp,

Tarihin tozlu sayfalarında yer alan bu ilginç ölüm cinayet mi intihar mı? Sırlı Ölüm olması sebebiyle hala çözümlenmeyi bekliyor.

“Biz nasıl bu hale geldik Kemal. Sen artık bana yabancı gibisin. Yeri geliyor senede bir uğruyor, yeri geliyor daha uzun zaman yanıma uğramıyorsun. Ben, ben seni özlüyorum. Bak bir sen varsın anamdan babamdan hatıra,” gerisini getiremedi ama kardeşini kırmayıp sofraya gerisin geri oturdu. Aldığı her lokmayı boğazında bir yumru varmışçasına zor yutsa da kardeşi ile yine baş başa yemek yemek hoşuna gitmişti, bir şeyin dışında. Kemal gözlerini hiç ayırmadan kendisini izliyordu. Nedense rahatsız oldu. Doyduğunu söyleyip kalktı. Biraz uzanacaktı kendini yorgun hissediyordu. Kemal sofrayı kaldırıp, defalarca okuduğu birkaç kitaba bakacağını söyledi. Ve kendi kendine bir dahaki sefere şehirden yeni kitaplar alıp getireceğini tembih ederek, yaşlı abisinin arkasından uzunca bir süre bakakaldı. İlk kez onun adına korktu. Dağ gibi abisi, küçük bir çocuk gibi her şeyden korkar olmuştu. Bu normal değildi. Onu ne yapıp edip doktora götürecekti. Hele bir yollar açılsın, o zaman abisi ne derse desin onu ikna edip götürecekti.

Gecenin bir vakti Asıf Bey uyandı. Biraz sağa sola döndüyse de gözünü uyku tutmadı. Yattığı yerden doğrulup hırkasını giydi. Gidip sobaya odun atıp, Kemal’e bakacaktı. Tam yataktan doğrulmuştu ki tekrar aynı sesi duydu: ‘İpin ahırda hazır seni bekliyor.’

Bu derinden gelen boğuk sese kulak tıkayarak yattığı odadan kardeşinin yattığı odaya geçti. Soba hala yanıyor ve odun kömür çıtırtısı duyuluyordu. El yordamı ile duvarda asılı olan gaz lambasını indirerek yaktı. İki adım atmıştı ki donakaldı. Kemal’in yatağı boştu. Sağa sola bakındıysa da içine bir kurt düşmüştü. Acaba tuvalete mi gitti diye düşünerek elinde gaz feneri ile dış kapının yanına kadar gidip sağ tarafta bulunan tuvaletin kapısına vurdu. Ses gelmeyince kapıyı açıp içeri baktı. Kemal orada da yoktu. Kapının arkasına astıkları yün ceketi de yoktu. Endişesi artıyordu. Gecenin bu vaktinde kar ve tipi varken kurtların köylere kadar indiğini bilen Kemal nereye kaybolmuştu. Elinde ki feneri yere bırakıp, önce kaşkolunu, şapkasını takıp, ceketini giyerek el fenerini eline alarak kapıyı açtı. Belki ayak izlerini takip edebilirdi. Dışarı çıkar çıkmaz bunun imkânsız olduğunu anladı. Bu havada sadece ahırlarda olan iki üç köpek haberleşircesine uluyor ve havlıyorlardı. Köy sanki sessizliğe gömülmüş gibi tipinin ve köpeklerin sesinden başka bir ses duyulmuyordu. Gökyüzü bembeyazdı. Diz boyu olan kar Asıf Bey’in yürümesini engelliyordu. Bata çıka birkaç adım atıp ahıra doğru yürüdü. Belki Kemal oradadır diye, ama kimseler yoktu.

 

İki gün sonra komşunun oğlu Murat, Asıf Bey’e yemek getirmiş fakat kapıyı açan olmamıştı. Akşam saatlerinde hem de bu soğukta nereye gitmiş olabilir diye düşünen küçük Murat elindeki tepsiyle beraber ahıra doğru yürümeye başladı. İki gündür anası hastaydı o yüzden Asıf dedesine yemek getirememişti. Çok kar yağmış köylüler adeta evden dışarı çıkmamışlardı. Murat ahırın kapısına gelip açtığında, elindeki tepsi yere düştü. Asıf dedesi, boğazında bir iple asılmış, dizleri ise katlanmış sanki diz üstü oturuyormuş gibi ahırın köşesinden ona bakıyordu. Küçük Murat koşarak onun yanına gitti.

“Asıf dede, beni duyuyor musun, ne yapıyorsun böyle?” diyerek elini tutmasıyla bırakması bir oldu. Asıf dedenin eli donmuştu. Çocuk aklıyla önce ne yapacağını bilemedi. Sarıkız ses çıkarınca koşarak ahırdan çıktı. Çıkar çıkmazda bağırmaya başladı,

“Asıf dedem donmuş, Asıf dedem donmuş,” diyerek eve kadar gitti. Sesi duyan anne ve babası ile birlikte birkaç köylü de Murat’ın sesi ile evden çıkmış, ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Murat’ın babası telaşla ahıra doğru koşturdu, kapıdan girince gözyaşlarına daha fazla hâkim olamadı. Arkasından gelen İmam Efendi, Asıf Bey’in ipte asılı halini görünce köylülerin içeri girmesine izin vermeyerek, hemen köyün büyüklerinin çağırılmasını söyleyerek ahırın kapısını kapattı. İmam Efendi, bu durum karşısında kendini ne kadar suçlasa azdı. Asıf Bey iki gündür camiye gelmemişti. O ise neredeyse bir yıla yakın zamandır onun köylüler ile bir araya gelmek istememesine yormuş, açıkçası merakta etmemişti. Şimdi vicdanını nasıl susturacaktı. Adamcağız ona halini aktarmış yardım istemişti, ne vardı sanki alıp şehre götürseydi? Şimdi bunları düşünürken ne kadar hatalı olduğuna yanarak, gözyaşlarına engel olamadı. Köyün birkaç büyüğü gelmiş ve ölüme şahitlik etmişler, Asıf Beyin intihar ettiği yönünde fikir beyan etmişlerdi. Son zamanlarda kendi kendine konuşup olmayan düşmanlardan bahsediyordu zaten. Bir ikisi oldukça üzgündü. Yollar kapılı olsa da bu ölümü savcılığa bildireceklerdi. Tek sorun ise cesedi savcı gelene kadar bu şekilde nasıl bırakacakları oldu. Köylüler onu ipten indirmemeleri gerektiğini söyleyip dursa da, İmam Efendinin gönlü buna razı olmuyordu. Saat akşam vakitlerindeydi. Şimdi köyden biri şehre gidecek olsa zaten kimseyi bulamazdı. Sabahı bekleyeceklerdi. Savcı beyde ne zaman gelebilirse o zaman gelecekti. Yoksa suç işlemiş olurlardı. İmam Efendide en sonunda pes ederek, Asıf Beyi orada bırakarak, Sarıkız ve Öksüzü dışarı çıkarıp, Halime annenin akrabası olan bir köylüye teslim ettikten sonra, şehre bu akrabanın oğlu olan Hüseyin’le haber gönderdi. Hüseyin’e sabah mutlaka savcıya da haber vermesini sıkı sıkıya tembih ederek, ahırın önünde sanki biri Asıf Beyi rahatsız edecekmiş gibi nöbet tutmaya başladı. Tüm köylü sabaha kadar dönüşümlü olarak bu görevi üstlenip, bir parça da olsa ona inanmadıkları ve alay ettikleri için vicdanlarını temizleyeceklerdi.

Ertesi günün ikindi sonrası gelen Savcı Bey burnundan soluyordu. Köylülere Asıf Bey hakkında sorular sordu. O kadar sinirliydi ki yanında gelen doktora bağırıp duruyordu. Neymiş, bu kışta kıyamette bunak bir adam intihar etmiş ve onu yollara düşürmüşmüş. Doktora bastı fırçasını. Doktor ise olayın intihar gibi görünse de Asıf Beyin konumunun şüpheli oluşuna dikkat çekmeye çalıştıysa da başarılı olamadı. Tahminen 1.80 cm boyu olan adamın dizleri yerdeydi. İpin esneyebileceğini ama neredeyse elli cm kadar esnemeyeceğini, kopacağını savcıya bir türlü anlatamadı. Asıf Bey intihar ettiyse bile altında veya yakın çevresinde ne bir kütük, ne sandalye ne de üzerine basacağı herhangi bir şey yoktu. Otopsi yapılmasını öngören doktor bu vakanın intihar mı yoksa cinayet mi olduğunu anlayabileceklerini anlatmaya devam ettiyse de başarılı olamadı. Oysaki eğer otopsi yapılsa adamın boğulup mu asıldığı, boynunda kırık var mı, ölüme sebebiyet veren neydi, hepsini bulabilirlerdi. Eğer ip kısa ise kişi boğularak ve nefessiz kalarak, eğer uzun ise ve ipin kalınlığına göre boynu kırılarak ölmüş olurdu. Asıf Beyin duruş şeklinde ve elle yapılan muayenede boyun kırığı yokmuş gibi görünüyordu.   Adamın belki düşmanlar vardı ve onu belki önce öldürülüp sonra buraya asılıp, intihar süsü verilmiş olabilirdi.  Savcı ise bu varsayımları bir türlü kabul etmeyerek davanın kapandığını, cesedi gömebileceklerini söyleyerek ahırdan bir an önce gitme isteğini saklama gereği duymadan, bir ileri bir geri gidip geliyordu. Doktor son bir kez cesedin altında iskemle veya herhangi bir şeyin olmamasının bir de dizlerinin üzerinde olmasını anlatmaya çalıştıysa da savcı ‘düpedüz intihar’ dedi ve cesedin indirilip gömülmesini emrederek ahırdan koşarcasına çıktı. Doktor ise raporuna savcının söylediklerini yazarak, cesedin indirilmesine yardım etti. Eğer ipte veya zeminde herhangi bir parmak izi veya ipucu vardıysa da artık hiçbir önemi yoktu.

 

Bir yıl sonra izine gelen iki evladı Asıf Bey’in intihar ettiğini duyunca şoka uğradılar. Babaları inancı gereği böyle bir şey yapmazdı. Halime Hanım evlatlarına telgraf çekmemiş onlara haber vermemişti. Çocukların babalarını akıl hastası veya intihar ettiğini bilmelerini istememiş fakat köylüler bu konuda onun tüm düşüncelerini yerle bir edip gerçekleri söylemişlerdi. Kemal Bey ise o gece köyde olduğundan hiç kimseye bahsetmemiş ve bu dava öylece kapanıp gitmişti. Naim Beyin torunu küçük Murat ise köylülere, Asıf dedesine yemek götürdüğü akşam iki kişinin Kemal’i sorduğunu söylediyse de kimse bu küçük çocuğun söylediklerini ciddiye almadı. Köyde yaşamayan Kemal’i yılın o son soğuk, karlı gününde kim ne diye soracaktı ki? Köylüler çocuk aklı işte, Asıf dedesini çok sevdiği için uydurduğunu düşünüp üstünde durmayarak onun söylediğini unutup gittiler.

Yıllar sonra, Murat büyüyüp bu olayı tekrar anlattığında Kemal ölmüş, Asıf Bey’in çocuklarının içindeki yaraların daha da derinleşmesine sebep olmuştu. Gerçekte ise Asıf Beyin, intihar mı ettiği, yoksa bir cinayete mi kurban gitmiş olduğu, yıllar sonrasında bile sırrını koruyor.

Bu öyküden sonra  sizleri genç bir kızın ölümü ile ortaya çıkan “Küçük Sır” ın esrarına davet ediyorum…

Şair Soygunu

Yeni Moskova adlı şiir kitabıyla kısa sürede tüm dünyaya adını duyuran şair Yiğit Kerim Arslan’ı imza gününde kaçırmak için, çocukluk arkadaşım Reis Biçer ile beraber gümüş renkli Peugeot Partner aracımızla yola çıktık. Büyükşehir Belediyesi’nin özel katkılarıyla son teknolojilerin kullanıldığı yolda balığın suda gittiği gibi gidiyoruz. Arabayı ben kullanıyorum, Reis kullanamaz, çünkü onun ehliyeti yok. Karşımıza çıkan araçları bir soldan bir sağdan geçiyoruz. Belki yaptığımız trafik kurallarına aykırı, bu yüzden ölümlere sebebiyet verebiliriz. Ama kötü insanlar mıyız, herkes kadar biraz iyi, biraz da kötüyüz, kabul biraz iyiden biraz daha kötüyüz, tamam fazlasıyla kötüyüz; lâkin birini öldürecek kadar ve verdiği sözden dönecek kadar değiliz. Bu yüzden birini öldürmemek için arabayı daha düzgün kullanmaya başladım.

İstiklâl Caddesi’nde Galata yakınlarında bir kitapçıda imzaya gelecek olan Yiğit Kerim Arslan’ı kaçırıp Gazi Mahallesi’ndeki evimize getireceğiz. Çünkü gidecek başka bir yerimiz yok. Çünkü kız arkadaşım bana postayı koydu. Çünkü onunla tekrar bir araya gelebilmemiz için benden bir şiir istedi. Ve Mahal Edebiyat’ta kalemine en çok güvendiğim kişi o. Neticede bugüne bugün şiir kitabı ülkemizde binlerce adet satılmış, çağdaş şairler arasında yükselen bir değere sahip o. Hem de bir ara Facebook’ta gönderisine “Doğru düşünüyorsunuz,” yazmıştım, o da yorumumu beğenerek yanıt olarak “Teşekkür ederim,” yazmıştı. Bugüne bugün bir muhabbetimiz var, başkasını kaçırırsak ayıp olur. En doğru kararı verdik.

Reis de maceraperest berduşun teki zaten. “Reis,” dedim, “Yiğit Kerim’i kaçıracağım, gelir misin?” Hiç düşünmeden atladı. İyi çocuktur, beraber az mı yuttuk Gazi Mahallesi’nin tozunu, az mı koşturduk top peşinde sokaklarında. İyi bir görev adamıdır, “Reis top gitti koş getir,” dersin hiç mızıkçılık etmez, koşar getirir. İlk sigara içişimizde erketeye yatmıştı. Hatice teyzenin kızına mektuplarımı o taşımıştı. Hatta son kız arkadaşımla da benim yerime yazışmışlığı var. Her neyse, Reis bu dünyada adam olarak gösterilebilecek sayılı kişilerdendir.

Arabayı Yeni Sanat’ın arkasındaki sokağa park ettim. Çok ters bir yer olmasına rağmen buradan başka da uygun bir yer bulamadığım için talihimi avradım yaptım.

Yiğit Kerim Arslan’ın geleceği kitapçının adı da çok manidar: Soyan Kitapçı. Arabayı park edip Columbia’nın önüne çıktık. Hemen önümüzdeki kestane kebapçısından on liralık kestane kebabı aldık. Dört tane Reis’e verdim. Bana da üç tane kaldı. Her zaman böyleyimdir, komşum tok yatsın, ben de yarı aç yatarım. Kestanelerimizi yiye yiye Soyan Kitapçı’ya ilerledik. Kestanenin kabuklarını kebapçıdan aldığımız kese kâğıdına koyduk ve önümüzdeki çöp taşımalığına attık. Şişhane Metro’sunun önünden geçip elli metre ilerideki hedef noktamıza vardık. Kitapçının önü tıklım tıklımdı. İğne atsan yere düşmesine imkân yok. Zaten bu durumda kimsenin iğne atma amacı da yok. İnsanlar efendi gibi imzalarını alıp gidecekler, tabii biz onlardan önce davranıp Yiğit Kerim Arslan’ı kaçırmazsak eğer. Reis’e erketeye yatmasını söyledim. Bir sözümü ikiletmez. Hemen gitti. Ben de kitapçının içine bakmaya çalışıyorum. Bir imkânını bulsam içeriye gireceğim. Bu esnada gözüme bir duyuru kâğıdı ilişti. Kâğıtta “TUVALETE GİTMEK İSTEYENLERİN PASAJIN İÇİNDEKİ MERDİVENİ KULLANMALARI UYGUN BULUNMUŞTUR. İKİNCİ KATTA Kİ SOYAN KİTAPÇI KAPISI TUVALETİ OLAN KİTAPSEVERLER İÇİN HER ZAMAN AÇIKTIR, Haluk Soyan” yazıyordu. İlk önce dikkatimi çeken yazım yanlışı oldu. “Kattaki” şeklinde yazılması gereken kelime “Katta ki” olarak yazılarak yanlışlık yapılmıştı. Bunu bu kadar dert edecek benden başka fazla kişi yoktur, eminim. Pasajın girişini aradım, iki adım sağa kayarsam bu girişin tam karşısında olacaktım, öyle de yaptım, hemen Reis’i çaldırdım. Ben çaldırınca o aradı, böyledir o. Hemen gelmesini söyledim, derhal geldi, hiç acele etmeden pasajın girişinden içeri girdik, berdevam hareket haliyle merdivenleri birer ikişer çıktık. Dar ve yüksek merdivenler bizi soluk soluğa bıraktı. Reis merdivenlere oturup dinlenmeye koyuldu. Haberim yoktu henüz, arkamı dönünce gördüm. Omzuna elimi koyup “Hadi şu adamı kaçıralım sonra istediğin kadar oturursun,” dedim. Reis’in bana bakışı çok acıklı idi. Bir anda içimde acıma belirdi. “Tamam, lan,” dedim. “Sen otur burada, dinlen. Ben hallederim.”

Kapıyı açıp içeri girdim. Karşımda geniş bir hol vardı. Holde üç tane kapı, her kapının yanında ne işe yaradıklarını gösteren resimler vardı. Beni ilgilendiren ilk şey tuvalet resmiydi. O kapıya yönelip içeri girdim. İçerde de kirli klozet, ondan daha kirli lavabo ve bir tane çöp kutusu vardı, peçete falan yok. Sensörlü lambası ben girince yandı. Sabahtan bu yana sıktığım çişimi boşalttım. Sifonu çektim ama su gelmedi. Klozetin içindeki su sapsarıydı. Hatta biraz daha işendiği durumda siyahlaşması söz konusu, şimdi ne yapacağımı düşündüm, bir tas falan olsa musluktan su çekebilirdim insanlık namına. Boş verip ellerimi yıkamak için lavabonun başına geçtim, musluğu çevirdim; lâkin bugün bendeki bu şansla hiçbir baltaya sap olunamaz. Su akmıyordu! Söve saya çıktım tuvaletten. Cebimde kalemim olsaydı kullanmayınız yazardım kapısına. Diğer kapılara baktım. Biri depo ve ön muhasebe işleri için kullanılıyordu sanırım. Diğerinin ise ne olduğu belirsiz. Böyle durumlarda her zaman belirsiz olanı seçmekte fayda vardır. O kapıya giderken dış kapı açıldı ve bizim Reis Biçer dinlenmiş bir biçimde geldi. Yüzü gülüyordu, kuşkulandıracak şekilde hem de. “Ne oldu?” diye sordum.

“Senin şair var ya,” dedi.

“Ne olmuş?” diye sordum.

“Merdivenlerde. Buraya doğru geliyor,” dedi.

“Nereden biliyorsun?”

“Adamın biri ‘Yiğit Bey, sizin için oda hazırladık. Yukarıda yarım saat dinlenin sonra imzaya çıkarsınız,’ dedi.”

“Emin misin?”

“Yalancı mı demek istiyorsun bana? Teessüf ederim. Hiç yakıştıramadım. Bunca yıldır arkadaşımsın, ilk defa bana bu kadar kötü davranıyorsun. Kalbimi kırdın. Biz senin için adam kaçıralım, senin yaptığına bak. Yazıklar olsun. Hani bir film vardı ya, oradan aşırarak sana şunu söylemekte hiçbir sakınca görmüyorum: Helal olsun, kıyak arkadaşmışsın.”

“Reis, dur oğlum. Abartma. Tamam,” dedim. “Gel şimdi saklanalım. Bizi görmesin.”

Reis özür bekliyordu hâlâ, özür diledim. Asılmış yüzü normale döndü, kendince bir galibiyet aldı, puan tablosunda üst sıralara tırmandı, şampiyonluğa göz kırptı. Onun mücadele ettiği ligin sponsoru yok. Çünkü günüm dünyasının öykülerinde gurur diye bir şey yoktur, ona sahip çıkan da bittabi bulunmaz.

Reis’in getirdiği bilgiyle belirsiz odanın artık tüm sırrı çözülmüştü. Kapının önünden gelen seslerden ötürü acele etmemiz gerekiyordu ve ben de Reis’i kolundan tutup bu odanın kapısına bale yapar gibi havada uçarcasına yere az basarak hızla vardım. Kapıyı açıp Reis’i kolundan ittim, sonra kendim girdim ve en nihayetinde de kapıyı arkamdan kapattım. İçeride perdeler çekili olduğu için içerisi karanlıktı. Bu karanlıkta saklanabilecek bir yer bulmanın imkânsız olduğunu düşünüyordum. Bu anda aklıma telefonumun ışığı geldi. Daha geçen ay aldığım ve bir lira bile para ödemediğim telefonumun ekran kilidini açıp fenerini açtım. Reis’e göre en uygun yer klişe olarak tabir edebileceğim üçlü koltuğun arkasıydı. Oraya kimse bakmazdı. Reis’e orayı gösterdim. İlk göstermede anladı ve hiçbir sakarlık yapmadan üçlü koltuğun arkasına geçip saklandı, ondan beklemediğim bir cevvallikle yapmıştı bunu, buradan çıktığımızda unutmazsam onu tebrik edeceğim. Ben de perdenin arkasına saklanmak gibi saçma sapan bir düşünceye kapıldım. Dış kapı açıldı. Düşüncemin saçma olmasına rağmen panikleyip hemen perdenin arkasına saklandım. Beni burada tanrıdan başka kimsenin görmemesi için dua etmeye başladım. Bacaklarım tir tir titremeseydi iyiydi, buna engel olamadığım için bacağım hakkında hiç de hoş olmayan sokak ağzıyla bir şeyler düşündüm.

İçinde bulunduğumuz odanın kapısının önünde Haluk Soyan olduğunu tahmin ettiğim adam, Yiğit Kerim Arslan olduğunu tahmin ettiğim henüz adamakıllı olgunlaşmamış sesli adama bir şeyler söylüyordu, bunları özetle şöyle söyleyebilirim: “Siz burada oturun, içeride bira ve meyvesuyu var, hangisini içmek istersiniz; bu size kalmış bir şey. Zamanı geldiğinde ben size haber vereceğim. İyi dinlenmeler Bay Arslan.”

Nihayet kapımız açıldı. Lambayı yaktı Yiğit Kerim Arslan. Lambayı yakmasıyla perdeden içeriyi görebiliyorum. Onun beni görmüyor olmasına ise tepkiyle bakıyorum. Kınasam yeridir. Bilgisayar çantasını andıran bir çantası var ve arkasında Reis’in saklandığı üçlü koltuğun üstüne attı. Kendisi de tekli koltuğa oturup ayaklarını üçlü koltuğun üstüne attı. Gözlerini kapatmasıyla perdenin arkasından çıktım. Ayaklarımı sessize almış gibi sessizce ona yaklaştım. Gözleri hâlâ kapalıydı. Açmasına olanak vermeden belimde sakladığım tabancayı alnının ortasına vurdum. Bayılmasını beklerken, kendisinden medet umduğum şair Yiğit Kerim Arslan, alnından kan akmasına aldırmadan yerinden kalkıp durumu anlamaya çalıştı. Tam bağırıp çığlık atacaktı, arkasından Reis üstüne atladı. Reis’in güçlü kolları arasında hiçbir direnç gösteremeyen şairimizin ensesine vurdum tabancayı bu sefer. Nihayet bayıltmıştık. Kafasını çevirip alnına baktım. Reis bana ters ters bakıyordu.

“Ulan, şu beceriksizliği ben yapsaydım tüm mazimi avradın yapardın, soysuz!” dedi. Az önceki öfkesi hâlâ geçmemişti anlaşılan.

“Tamam,” dedim ona. “Uzatma da şu kanı kesecek bir şey bul.”

“Ne bulacağım manyak!”

“Manyak deme bana başlarım bir yerinden!”

Reis cevap vermeden yerinden kalktı ve alnına bastıracağımız bir bez buldu. Yiğit Kerim Arslan’ın alnına bezi bastırdık, kanın bu şekilde durmasını umuyorduk, durmasa bile kan yerinde kalsın, akmasın. Belki zamanla toprağın suyu çektiği gibi alın da kanı çeker. Reis’e adamı çıkartacağımızı, bunun için de dışarıyı kontrol etmesi gerektiğini söyledim. Reis “Her işi bana yaptırıyorsun, olmuyor,” diye söylene söylene gitti. Aradan bir dakika geçmeden beni aradı. Aşağısının temiz olduğunu adamı bir halıya sarıp getirmemi emretti. İyicene Türk filmine çevirdi günümü, diye düşünürken aslında çok da kötü bir plan olmadığını anladım. Odanın ortasında duran ve içeriye ayakkabıyla girildiği için halılık görevini yerine getirmeyen halının arasına şairi koydum ve halıyı sarıp omuzladım.

Ünlülerin ne yiyip içtiklerini sorgulamışımdır hep. Görünürde benden daha az kilolu olduğunu tahmin ettiğim kişiyi taşımakta zorlanıyordum. Dar ve yüksek merdivenlerden inerken zorlandım, hatta bir ara merdivenlerden yuvarlamayı bile aklımdan geçirdim. Ama sonunda indirebilmiştim. Kapıda beni bekleyen ve sırıtan Reis’e patlamamak için kendimi zor tutuyordum, bugün çocuğun kalbini fazlasıyla kırmıştık zaten; bir yenisine hiç gerek yok.

“Tut şunun ucundan da arabaya kadar götürelim,” dedim.

Gelip halının bir ucundan tuttu. Ve biz İstiklâl Caddesi’nde halı taşımacılığı yapıyorduk. Tramvay yolu inşaat halinde olduğu için yürümekte zorlandık. Yeni Sanat’ın arkasındaki arabamıza ulaşabilmek için bayağı işkenceler çektik, ama değecekti; inşallah yani.

Arabanın arka koltuklarını yatırdık oraya halıyı yavaşça koyduk. Bundan sonra hiçbir aksilik olmaması için duayla çalıştırdım arabayı. Reis hâlâ sırıtıyordu.

“Ne oldu lan?” diye sordum.

“Yok bir şey, hayatımızda ilk defa bir işe yarıyoruz, onun sevinci var içimde. Yanlış anlamaya ne kadar da müsaitsin,” diye payladı beni.

“Oğlum, bugün beni yerin dibine sokuyor bununla da yetinmeyip itin bir yerine sokup çıkarıyorsun. Derdin yok ya inşallah?”

“Yo,” dedi. “Ne derdim olacak?”

Belediyenin bize özel yaptığı yoldan bermutat geçtik. Gazi Mahallesi’ne biraz trafikten ötürü yorularak vardık. Parkın yanındaki apartmanımın bir otoparkı olmadığı için kaldırımın üstüne park ettim arabamı. Apartmanın altındaki marketin sahibi Erol ağbi arabadan halıyı indirince yanımıza gelip meraklı gözlerle ne olup bittiğini öğrenmeye çalıştı. Ona, Reis’in teyzesi Nevzat Hanım’ın yalandan selamını söyledik. Altı yıldır dul olan ve bir rivayete göre karısını öldürmekle suçlanan Erol ağbi, Nevzat Hanım teyzeye ilgi duyuyordu. Erol ağbiyi de bir şekilde atlatıp apartmanda sadece bize yanmayan sensörlü kapı lambasının önüne geldik. Reis cebinden apartmanın anahtarını çıkartıp kapıyı açtı. Ağırlığın üçte ikisini Reis’e vererek asansöre kadar taşıdım. Halının kıpraşmasıyla Reis ürktü. Ben hiç bozuntuya vermeden asansörün içinde halıyı açtım. Dördüncü kattaki dedemden kalma dairemize geldiğimizde Yiğit Kerim Arslan da bizimle birlikte yürüyordu. Dedemin tek torunu olduğum için ve aynı adı taşıdığım için hayırsız olmama rağmen bu daire bana kalmıştı. Dairenin anahtarı bir bende, bir Reis’te bir de hayırsız arkadaşımız Ümit’te vardı. Yiğit Kerim Arslan’ın alnındaki bezi aldım. Kan durmuştu. Mutfaktan, tezgâha damlayan çay leke yapmasın diye silmek için aldığım sarı bez ile bir leğen su aldım geldim. Donmuş, simsiyah olan kanı sildim. En az Erol ağbi kadar meraklı gözlerle bizi inceleyen Yiğit Kerim Arslan’ın bu sakin hareketleri beni şaşırtıyordu. Acaba hafızasını falan mı kaybetmişti? Reis’i mutfağa çağırdım. “Git Erol ağbiye, Nevzat teyzenden bahset, yiyecek bir şeyler kap gel,” dedim. Teyzesinin pezevenkliğini yapmaktan utanan Reis mırın kırın etse de gitti. Bir sözümü iki etmez demiştim. Misafirimize karşı ayıp olmasın diye sabahtan kalma çayı ısıtmadım, yeni çay için su koydum ve ocağı yaktım. Yiğit Kerim Arslan’a uygun bir açıklama yapabilmek için kelime dağarcığımı kurcaladım. Suyun kaynamasını beklemeden, içeriye şairin yanına geçtim. Sıkılmasın diye televizyonu açtım. Kanallardan haber verenini buldum, belki kendisiyle ilgili bir haber çıkar da ne kadar sevildiğini anlar düşüncesiyle. Sonra açıklamak için ona döndüm. Ama o beni hiç takmıyordu. Gözü televizyonda durmadan bir şeyler düşünmekteydi, bir derdi vardı belli ki. Talihimi avradım yaptım yine. Sormak için sesimi ayardım: “Öhö…” Son olarak da duruşumu ayarladım: Kollarımı göğsümde birleştirip bacak bacak üstüne attım.

“Sevgili Yiğit Kerim Bey,” dedim. “Bittabi sizi neden kaçırdığımızı merak ediyorsunuzdur? Vakıa sormayışınızdan ve böyle sakin kalıyor oluşunuzdan bu durumdan şikâyetçi olmadığınızı anlıyorum,” diye devam ettim. Bir edebiyatçı ile konuştuğum için cümlemin içine eski dilden birkaç kelime katmanın bir mahzuru olmaz hatta saygınlık kazandırır. “Yanılıyor muyum?”

“…”

Cevap alamayınca bozuldum. Bacaklarımı düzelttim. Bu arada Reis geldi. Üç torba erzak getirmiş, onları mutfağa bırakmasını ve çaya bakmasını söyledim. Sonra tekrar şaire döndüm.

“Tanımadığınız insanlarla konuşmuyorsunuz, anlaşılan,” dedim. “Ama ben sizin bir hayranınız, bir okurunuzum. Hatta geçtiğimiz günlerde Facebook üzerinden konuşmuştuk. Bunu unutmuş olamazsınız. Adım, Nuri Huri. Bu isim size bir şey çağrıştırdı mı?”

“…”

“Bunu hayır olarak kabul ediyorum. Pekâlâ…  Direkt konuya gireceğim. Sevgilim tarafından terk edildim. Ancak beni hâlâ seviyor. Nasıl sevmesin, efendim? Gazi Mahallesi’nde bir evim var, ayrıca Aksaray’da Millet Caddesi üzerinde bir dükkânım var. Para affedersiniz bok gibi. Yani size karşı da ağzımı bozdum, çok şey… Bağışlayınız, lütfen.”

“Uzatmazsanız sevinirim,” dedi.

Konuşabiliyormuş da. “Tekrar barışabilmemiz için benden bir şiir istedi. Ancak ben bir şiir yazdım, Reis bununla polislerin sorgu sırasında işkence edebileceğini söyledi. Sizin derginizi takip ediyorum. Param olmadığı için değil. Kâğıt israfı olmasın diye… Güzel öyküler var. Şiirler de güzel.” Kabalık olacak ama samimiyeti ilerletmek için senlibenli konuşmalıyım, diye düşündüm: “Özellikle senin şiirlerin harikulade. Yani söyleyecek başka söz bulamıyorum. O kadar güzel ki. Ve bir o kadar da derin anlamlar içeriyor ki!”

“Benden ne istediğini anladım,” dedi Yiğit Kerim Arslan.

Bu sırada eli ve ağzı dolu gelen Reis, ağzındaki göstermek istercesine konuşuyordu: “Ne anladın Allah aşkına?”

“Şiir yazmamı istiyorsunuz.”

“Anlamış işte,” dedim Reis’e bakarak. “Sen niye misafirimizi örseliyorsun?”

“Peki yazmak istemezsem?” diye sordu Yiğit Kerim Arslan.

“Biz her şeyden önce bir insanın sağlıklı olmasını isteriz. Tabii bize uyduğu sürece ve bizimle iyi geçindiği sürece.”

“Yani, öldüreceksiniz?” diye sordu yine.

“Çok soru sormaya başladın,” diye tersledi Reis.

Karşımdakinin bozulmasını istemediğim için duruma açıklık getirmeyi uygun buldum: “Seninle alakası yok. Bu aralar herkesle böyle konuşuyor. Teyzesi ile ilgili birtakım düşünceleri var da, stresli dönemi; anlarsın.”

Reis’i çaya bakması için gönderdim. Bu arada odaya gelirken elinde tuttuğu bisküviyi de şairin önüne koydum. Yesin zavallıcık.

“Bakın Nuri Huri Bey,” diye gayet kibarca bir giriş yaptı. “Siz ne tür bir psikopatsınız cinselinize cinselimle saldırayım ya?”

“Küfür ederseniz müteessir olurum.”

“Başlarım senin müteessirinden. Yazmıyorum, kardeşim. Yazmayacağım da. Öldürecek misiniz? Ne âlâ! Ölmek için can atıyordum zaten. Öldürmezseniz sizi avradım yaparım. Öldürün lan! Öldürün beni! Yazmayacağım. Bağıracağım. Herkes duysun sesimi: KAÇIRDILAR BENİ! İMDAT! Öldürün lan! …”

Reis çaydanlığı getirirken şair bağırmaya devam ediyordu. Ben bu tarz psikopatlığa anlam veremedim. Reis de sinirlenmiş olacak ki çaydanlığı getirdiği tepsiyi, çaydanlığı sehpanın üstüne koyup genç şairin kafasına vurdu. Şairin kafasında kırılan tepsi dedemin yadigârıydı bana. Tepsinin kırılmış hâlini görünce sinirlerime hâkim olamayıp Reis’e az önce şairden duyduğum şu cinselli küfrü söyledim. Bunun üzerine Reis çaydanlığı kaptığı gibi bana fırlattı. “Yeter ulan,” diye bağırdı. “Sabahtan beri!” Sonra da odadan çıkıp temizlemek için gerekli temizlik malzemelerini aldı geldi. Temizlerken de “Kusura bakma,” dedi. Bu şekilde barıştık.

Olaylardan şaşkın ve hiç umursamaz şairimize yeniden döndüm:

“Gördüğün gibi dünyanın en psikopat adamı var karşında. Bak hiç acımadan işkence ediyor, sonra da özür diliyor. Romantik bir katile sahip olmak istemiyorsan ve Allah’ını kitabını seviyorsan bana bir şiir yaz, istersen sana şoförlük edebilirim.”

“Bunların hiçbiri umurumda değil. Ne yapıyorsanız yapın,” diye son noktayı koydum. Reis’in yine sinirlendiğini seçtim. Yerimden kalkıp arkadaşımı kolundan çekerek mutfağa götürdüm. Mutfağa girmemizle Reis içindekileri kustu:

“Başımıza bela aldık ağbi!”

“Öyle,” dedim. “Hem de belanın en büyüğü. Şimdi ne yapacağız? Hiçbir şey olmamış gibi adamı sokağa salamayız. Sıçtık, sıvadık. Reis senin kafan çalışır, bu işlerden belli ki anlıyorsun. Ne önerirsin?”

“Fidye isteyelim?”

“Ne fidyesi oğlum biz hırsız mıyız, ya da kaçakçı mı?”

“Bir farkımız yok. Bari değerlendirelim.”

“Hadi ya? Öyle mi diyorsun?”

“…”

“Peki, ne isteyeceğiz?”

“Şiir.”

Buna kahkaha attım. Hatta yere diz çöküp yeri yumruklayarak güldüm. Sonunda kendime geldiğimde “Şiir ha?” diye sordum ve bir daha güldüm. Reis hiç gülmüyordu.

“Ben ciddiyim kardeşim. Şairi kaçırıyorsun, para istesek bize yakışmaz. Şiir isteyelim.”

“Ulan Reis, kafan çalışıyor dedik ya, böyle abes fikirleri nereden buluyorsun?”

“Neden abes olsun oğlum, cin gibi fikir işte.”

“Ha-ha-ha!”

“Yeter güldüğün. Ne diyorsun?”

“Ha-ha-ha!” Gülmeyi zor da olsa kestim. “Bir daha ısrar edelim. Eğer yazmazsa isteriz şiir, fidye olarak. Ha-ha-ha!”

Reis ile tekrar odaya döndük. Odaya döndüğümüzde Yiğit Kerim Arslan uyuyordu. Reis dayanamayıp uyandırdı. Gözlerini yavaş yavaş aralayan şair yılgı içindeydi.

“Korkmayınız,” diye teskin ettim. “Biz yabancı değiliz. Ben Nuri Huri, bu da arkadaşım Reis Biçer.”

“Allah’tan yabancı değilsiniz,” dedi.

Sonra kalkıp koltukta düzgünce oturdu. Bu sırada kanalda kendisi ile ilgili altyazı çıkınca konuşmaya hazırlanan beni susturdu. Altyazıda aynen şöyle yazıyordu: “İMZA GÜNÜ İÇİN İNSANLARI GALATA’DA BEKLETTİLER!”

Reis sinirlendi. “Onlar yalancı mı?”

“Reis sakin ol.”

“Çocuk haklı! Yalancı mı onlar?”

Şairin çocuk dediği Reis 24 yaşındaydı. Kendisinden en az sekiz yaş fazla.

“Nuri, şimdi bırak şu mıhladığımın haberini de ne yapacağımıza karar ver.”

“Haklısın. Yiğit Kerim, bizi sinirlendirme. Bir şiir yazacaksın altı üstü ne bu naz lan? Yani şöyle bir şey yazacaksın, Reis müsaadenle: ‘Seviyorum seni/menemen yer gibi/seviyorum seni/Instagram’dan yürür gibi.’ Affedersiniz, ben bu kıza Instagram’dan yazmıştım da. Hatta Reis konuşmuştu ilk. Ne günlerdi be?”

“Öldürmeniz konusunda ısrar ediyorum, ben.”

“Reis, güldürücü planını uygulamanın zamanı geldi sanırım,” dedim ve yine bir gülme geldi. Kendimi dizginleyerek açıkladım: “Bize başka çare bırakmadın sevgili dostum.”

“Öldürecek misiniz beni?” diye büyük bir keyifle sordu.

“Nedir bu ölüm aşkı?” diye tersledi Reis haklı olarak. “Sanki öteki tarafta bizi daha rahat hayat bekliyor. Kötü insanlar olmasak da kötü insanlar arasında kala kala… Neydi o laf?”

“Kötü rolü yapan insanlarız,” diye tamamladım.

“Hea, onun gibi bir şeydi.”

“Ne yapacaksınız?”

“Fidye isteyeceğiz.”

“Fidye mi? Bakın kitap çok sattı, çok para kazandım sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Yedi liradan bana kalan sadece yüzde beş. Ne kadar kaldığını bile hesaplayamayacağım bir meblağ yani.”

“Hay Allah,” dedim. “Sizin işiniz de zormuş kardeşim. Ama para istemeyeceğiz biz. Allah’a şükür para ihtiyacımız yok. Sadece Erol ağbiden parasız alışveriş yapıyoruz, ondaki sebep de Reis kardeşimin teyzesi Nevzat Hanım’dan dolayı.”

“Anlamadım?”

“Fidye olarak şiir isteyeceğiz.”

“Absürt komedi dizisi mi bu?”

“Hayır. Polisiye bir öykü.”

“Dalga geçmeyin kardeşim, yok şiir miir. Kimden isteyeceksiniz?”

“Neydi sizin şu Mahal’de yazan adamın adı… Sakalı vardı.”

“Ferdi Örnek?”

“Evet. Onun numarası vardır sende?”

“Var. Ama sizi ciddiye alacağını sanmıyorum.”

“Sen şunun numarasını ver bakalım. Sonrasını biz düşünelim.”

Reis, Yiğit Kerim Arslan’ın LG G4 telefonundan Ferdi Örnek’in telefon numarasını çıkarttı. Şairimiz, Bay Örnek’i “Şair Örnek” diye kaydetmiş.

Numaramızı gizliye alma gereği duymadan aradık. Telefon üçüncü çalmada açıldı. Hoparlörü açtık sehpanın üstüne koyduk telefonu. Yiğit Kerim Arslan’ı konuşmaması için bayılttık. Ferdi Örnek ile konuşan bendim:

“Selamünaleyküm, Ferdi Bey ile mi görüşüyoruz?”

“Aleykümselam. Evet, ben Ferdi. Bey’siz. Sevmem o lakırdıyı.”

“Eyvallah, adamsın. Biz de hoşlanmayız. Ama aramızda bir samimiyet olmadığı için demiş bulunduk bir kere,” dedim.

“Kimsiniz?”

“Ben, Nuri Huri. Yanımda da Reis Biçer adında bir arkadaşım var. Müsait miydiniz acaba? Sizinle önemli bir konu üzerinde konuşmak istiyorum.”

“Şu an çalışıyorum, ama önemli olduğu için dinleyebilirim. Lâkin tanıyamadım sizi.”

“Önemli değil. Tanımamanız daha iyi. Ferdi kardeşim, Yiğit Kerim Arslan’ı nasıl bilirsin?”

Kendisini cenaze törenindeymiş gibi hissetmiş olacak ki: “İyi bilirdik, hakkımız helal olsun,” diye cevapladı.

“Yanlış anlaşılmasın. Kendisi ölmedi. Baygın yatıyor yanımızda.”

“Ne?”

“Yanlış duymadın. Kendisini bayılttık.”

“Siz kimsiniz?”

“Bir çeşit şiir düşkünü, müptezeller.”

“Anlamadım?”

Neden şiire ihtiyaç duyduğumuzu ve neden Yiğit Kerim Arslan’ı kaçırdığımızı kısaca anlattım. Şairin beklenmedik davranışı karşısında böyle komik bir yol izlememiz gerektiğini de anlattım, kendimi gülmemek için zor tutarak.

“Şimdi benden ne istiyorsunuz?”

“Bir saate kadar aşk şiiri yazmazsan, Şair Yiğit Kerim Arslan ölecek! Unutma, polise gidersen yine öldürürüz.”

“Dalga mı geçiyorsunuz siz?”

“Hayır. Bir saate kadar şiir hazır olsun,” deyip kapattım. Reis’le göz göze geldik. Sonra büyük bir zafer kazanmışız gibi kalkıp sarıldık. Erol ağbiden aldığımız Coca-Cola’yı bardaklara doldurup bardak bardak içtik. Televizyonda da şahane bir Türk filmi açtık, Kemal Sunal’ındı bu film; Bıçkın.

Bir saatten biraz daha fazla zaman geçirdik. Adama da zaman tanımak gerekiyordu, sonuçta bir sanat eseri ortaya koyacaktı ve her şeyden önemlisi bir şiir yazmak benzemezdi bir öykü yazmaya ya da bir roman yazmaya veyahut konuşmaya. Her şeyden mühimi şiirde ahenk olmalıydı. Kelimelerle göze değil kulağa hitap etmeliydi. Hece ölçüsü olsun ya da olmasın, kafiyesi olsun ya da olmasın; şiir, kulaktan duyulan kalbin hissettiği beynin yorumladığı bir iletişim aracıdır.

Bir saat sonra Ferdi Örnek’i aradık. Telefonumuzu açmadı. Yiğit Kerim Arslan’ın telefonundan aradık, yine açmadı. Şairin telefonundan kısa mesaj çektik: “Açmazsan öldürecekler beni,” yazdık. Yine aradık, açmadı. Ne yaptıysak cevap alamadık. Bize şairi öldürmekten başka çare kalmamıştı, neticede sözlerini tutmayan insanlar kötüdür…

Her şeyi göze alarak halının arasına sarıp arabaya götürdük. Soyan Kitapçı’nın önüne halının üzerine bir not yazarak bıraktık. Notu Reis yazmıştı. “Ne yazdın lan?” diye sordum, cevap vermedi.

Kıza da Google’a “bilinmedik aşk şiirleri” yazıp karşıma çıkan en güzel bilinmedik şiiri değiştirip gönderdim. Barışmadı. Reis’ten hoşlanıyormuş, aradan çekildim…

İstanbul’da Bir Suç Hikayesi: Beden Farkı

Serin bir yaz sabahıydı. Günün ilk ışıklarıyla yatağından kalkan Emre, Üsküdar sahilindeki sabah sporunu tamamladıktan sonra Cambazali Sokak’taki evine döndü kan ter içinde. Soğuk su ile aldığı duşun ardından ev ve mesai arkadaşı Efe’yi uyandırdı. Beyaz kılıfındaki yastığını bacak arasına kıstırmış, dizlerini karnına çekmiş halde uyuyan Efe, kalkmamak için dirense de, Emre’nin yüksek seste şarkı söylemesine daha fazla dayanamadı. Küfürler saçarak yatağından kalkıp, banyoya girdi.

Arkadaşının banyo mesaisinin en az yirmi dakika süreceğini bilen Emre, koşusundan dönerken aldığı gazete ile birlikte salona geçti. Aralıklı pencereden içeri doluşan martı sesleri ile birlikte tekli koltuğa yerleşip, sayfalara göz atmaya başladı. Ünlülerin tatil mekanları, takımların transfer haberleri, marifetli olduğu iddia edilen bir diyetisyenin ünü kadar iddialı diyet listesi ve daha bir çok gereksiz haberin manşetlerine göz atarak arka sayfalara ilerledi. En sevdiği gazeteler, pazar ekinde kitap tanıtımı yapanlarıydı. Bugün ise haftanın ortası, çarşambaydı henüz. Sıcağa karşı dayanıklı bir tencere altlığı aldığını düşünerek kendini huzurlu hissettirmeye çalıştı. Ülkenin her hangi bir köşesindeki eğitim sorunu ile ilgili yapılan haberlerin üçüncü sayfadan ana sayfa manşetine taşınacağı güne inanarak arkadaşının duştan çıkmasını beklemeye koyuldu.

Duşunu almış, saçlarını her zaman ki gibi itina ile şekillendirmiş olan Efe, kıyafetlerini giydikten sonra kapıda belirdi. Salondaki arkadaşına göz kırparak hazır olduğunu işaret etti. Kapı önündeki aynada son defa saçlarını düzeltti. Çıkmak üzere kapıyı açtıklarında gece mesaisinden dönen Burak ile karşılaştılar.

Üsküdar asayiş ekiplerde çalışan Burak “Selam millet! Memleketi tertemiz teslim ediyorum size. Mümkünse yarın sabaha kadar sahip çıkın emanete. Ekstra mesaiye çağrılmak istemiyorum,” diye söylenerek koridorun sonundaki odasına yöneldi. Uykusuzluktan kan çanağına dönmüş gözleri ile odasına ilerleyen arkadaşlarının ardından bakarken Efe “Yemin ediyorum senden daha akıllı bu adam. Ne bok yemeye kaldırdın sabahın bu saatinde beni?” diyerek kapı önünde ayakkabılarını giymekte olan şefi Emre’ye söylendi. Merdivene yasladığı ayakkabısının bağcıklarını bağlamaya çalışan Emre, omzunun üstünden arkadaşına bakıp gülümsedi:

“Uzatma, hadi!”

Apartmanın koridor ışıkları yine kesilmişti. Yönetim aidatları ödemeyen sakinler yüzünden fatura borcunu yatıramadığı için, elektrik kurumu şalteri indirmişti anlaşılan. Karanlık merdivenlerden telefon ekranlarının ışığı yardımı ile inen iki genç memur, çıkış kapısına anca gelebildiler. Sokağa çıktıklarında gözlerini ışığa alıştırmak için kısan Efe, elindeki paketinden bir sigara alıp yerleştirdi dudaklarına.

“Şifa olsun Efeciğim!”

Kendisine sataşmaya çalışan arkadaşına sigarasının üstünden göz ucuyla baktıktan sonra zipposu ile yaktı tütün sarımını.

Sabahın ilk sigarasının keyfini çıkarmak isteyen Efe ve arkadaşının bu sabah merasimine müdahale etmek istemeyen Emre, iskeleye kadar konuşmadan indiler. Günün ilk Eminönü motoruna yaklaşık yarım saat vardı. Kahvaltı yapmak üzere Mustafa Dayı’nın çay ocağına geldiler. Sabah saatlerinde görmeye alışık olmadığı iki genci elindeki demliği ocağın üzerine koymak üzereyken fark eden emektar çaycı “Ooo hayırdır gençler sabah sabah! Uyku mu tutmadı? Yatılmıyor ki şu mevsimde. Nem çok kötü nem! Geçin oturun bir çay vereyim size, daha yeni demledim,” diye karşıladı gençleri.

Büyük demliği kazanın üstüne yerleştirdikten sonra iki memurla da tokalaşıp, ocağının başına döndü Mustafa Dayı.

“Emre Bey’e sor Dayı! Şurada bir yıl içinde evleneceğiz, hala sakallı bir erkek tarafından uyandırılıyoruz her sabah. Allah aşkına Dayı şu adama bir şey söyle de kessin artık sakallarını.”

Kendini esnaf abilerine şikâyet eden arkadaşını geride bırakarak, çayın yanına simit ve peynir almak üzere oturduğu yerden kalktı Emre. Nevaleyi alıp geldiğinde Mustafa Dayı, sabahçı müşterilerine çay verme, taksicilere laf yetiştirme telaşındaydı.

Önlerindeki tabureye koyduğu poşet içindeki simitlerinden birini alarak ikiye böldü ve yarısını arkadaşına uzattı Emre. Krem peynire batırıp ısırdığı lokmasını yuttuktan sonra “Nesi varmış sakalımın?” diye sordu. Çayını yudumlamakla meşgul olan Efe, elindeki ince belli bardağını simit poşetinin yanına bırakarak umursamaz bir tavırla cevapladı arkadaşını: “Nesi olacak kardeşim! Benimki de laf işte!” dedi.

İnsanların iskeledeki işe gitme telaşlarını seyrederek kahvaltılarına devam ettiler. Herkesin bir derdi vardı. İskele esnafı günün en bereketli saatlerini yaşıyordu. İşportacılar erkenden kalkmış, Tahtakale’ye mal almaya gidiyorlardı. Büfeci genç bir yandan sosisli siparişini hazırlarken, diğer yandan ‘Ben karışık tost istemiştim, bunda sucuk yok’ diye çıkışan müşterisini memnun etmeye çalışıyordu. Sabah siftahını bekleyen taksiciler ise iskeleye yanaşacak ilk Beşiktaş motorunu bekliyorlardı. Takım elbiseli çalışanlar ve topuklu giymiş olan kadınlar ise sabahın en telaşlılarıydı. Yaz sıcağında boğan kravat erkekler için, çukurlarla dolu iskele zemini ise topuklu ayakkabılı kadınlar için birer kâbustu.

Simidini bitirdikten sonra kolundaki saatine bakarak bir sigara daha çıkardı Efe. Çiçekçi kadınlara çaylarını götürmeye giden Mustafa Dayı’nın ardından Emre de, oturduğu taburesinden kalkarak arkadaşının ve kendi çayını tazeledi. Peşine taktığı arkadaşının asabi ruh halinin geçmediğinin farkında vararak bir jest yaparcasına çay ocağının yanında duran çakmağı alıp, Efe’nin sigarasını yaktı. Tekrar yerine yerleşmek üzere harekete geçtiğinde, çalan telefonunu eline alarak taburesine yerleşti.

Sabahın erken saatlerinde gelen çağrıyı cevaplamadan önce arkadaşı ile göz göze geldiler. Arkadaşının meraklı bakışları arasında cevapladı telefonu Emre. Akıllı telefonun ekranda arayanın ismini görmek için hamle yapsa da göremeyen Efe, arkadaşının omzuna yaklaşarak hattın diğer ucundaki ismin anlattıklarını duymaya çalışıyordu sigarasını içmeye devam ederken. Görüşmeyi sonlandırıp, telefonunu cebine yerleştirmek için ayağa kalkan arkadaşına Efe “Hayırdır abi?” diye sordu. “Beyoğlu! Adamın biri evinde öldürülmüş.” Kafasıyla iskelede bekleyen Kabataş motorunu işaret ederek devam etti: “Şu motora binelim dostum, yolda anlatırım ayrıntıyı.”

Arkadaşının durum bildiriminin ardından ayağa kalkan Efe, cebinden bozukluk çıkararak Mustafa Dayı’nın tezgahına bıraktı. Genç memurların çay parası vermesinden haz etmeyen emektar çaycıya yakalanmamak ve motoru kaçırmamak adına hızlı adımlarla gişelere yöneldiler.

Motorun arka tarafına geçerlerken Efe, bir sigara daha yakarak arkadaşının yanına oturdu. Toplu ulaşımın yapıldığı araçlarda sigara içmeyi yasaklayan kanuna riayet eden yolcu bulmak günün ilk saatlerinde pek mümkün olmadığından, Efe de çiğnediği yasağa aldırış etmeden arkadaşının anlatacaklarını dinlemeye koyuldu.

“Haber merkezi aradı. Beyoğlu’nda Cihangir Mahallesi Başkurt Sokak’ta bir cinayet. İhbarcının çağrısı üzerine bölge ekipleri olay mahalline gitmişler. İhbarcı da orada. Detayı gittiğimizde kendi gözlerimizle görür, kulaklarımızla dinleriz.”

Peşlerine takılan martılarla birlikte İstanbul Boğazı’nı geçtiler. Kabataş’ta inen genç memurlar olay yerine derhal yetişmek üzere tereddütsüz çevirdikleri bir taksiye bindiler. Savcı ve olay yeri inceleme personeli gelmeden gerekli araştırmaları yapmak, bölge ekibinin olası delilleri yok etmelerine engel olmak için füniküler yerine daha hızlı olay mahalline geçmek için taksiyi tercih ettiler.

Kendilerini tarif ettikleri adrese getiren taksiciye ücretini ödeyerek Başkurt Sokak’a girdiler. Biraz ilerdeki iki ekip aracını gördüklerinde doğru adrese geldiklerine emin oldular. Dar sokakta, arnavut kaldırımında ilerlediler.

Apartman girişinde bekleyen resmi üniformalı meslektaşlarına kimliğini çıkartarak kendilerini tanıttı Efe.  Görevli memurlardan biri “Bu beyefendi apartman yöneticisiymiş,” diyerek karşısında sabahlığı ile bekleyen kırklı yaşlardaki, top sakallı ismi işaret etti elindeki telsiz ile.

Demir kapı önündeki merdiven üzerinde, kollarında göğsünde birleştirmiş bekleyen ve telaşı gözlerinden okunan apartman yöneticisinin yanına ilerlediler.

“Siz yönetici misiniz?”

Kendisine soru soran tıraşlı ve saçları özenle taranmış genç memura baktı uyku mahmurluluğu çeken apartman yöneticisi. Sakallarından ürktüğü diğer memur yerine, karşısındakinin kendisi ile muhatap olmasından memnun olmuş bir şekilde yanıtladı soruyu.

“Evet, apartman yöneticisiyim.”

Eliyle kapıyı işaret eden Efe “Buyurun olay yerine gidelim, bu arada anlatacaklarınızı dinlerim,” dedi. Eski binanın paslı kapısından içeri girmek üzere olan Efe ile yöneticinin ardından Emre de merdivenlerden çıkmaya başladı. Girmesi için kendisine müsaade eden yöneticiye teşekkür etmeye hazırlanan Efe, kapının ardındaki temizlik kovasına takılarak yalpaladı. Düşmemesi için koluna giren yöneticinin ardından Emre de, hızla merdivenleri çıkarak arkadaşının yanına geldi.

“İyi misin dostum?”

“Allah kahretsin ya! Baksana abi sabah sabah sırılsıklam olduk. Ne işi var bu kovanın kapının ağzında?”

Yere devrilen temizlik kovasından boşalan su ile ıslanmamaya özen göstererek kovayı kaldırırken cevaplı kızgın memuru apartman yöneticisi.

“Ah, kusura bakmayın memur bey. Temizlikçi kadın dün geç saatte geldi. Garibanın oğlu hastalanmış, ayyaş kocası da yavrucak ağlıyor diye ikisini birden fena dövmüş. Deyyus herif! Kadıncağız da çocuğu hastaneye götürüp akşama ancak gelebilmiş. Bu sokakta dört tane daha apartmanı o temizler. Gece geç oldu diye burada bırakmış malzemelerini. Sokak başındaki tekel deposuna koyardı normalde ama bugün tekrar gelip yan apartmanı temizleyeceği için götürmemiş olsa gerek.”

Kibar yöneticinin açıklamasından memnun olmamış halde kendi kendine söylenmeye devam eden Efe’yi ıslak pantolonu ile baş başa bırakan Emre, devrilen kova ile kapalı kapının arasındaki küçük motosikletleri işaret ederek sordu: “Bu motosikletler hep burada mı dururlar?”

Geldikleri andan itibaren ilk defa konuşan sakallı dev adamla göz göze geldi sabahlığı ile duran apartman yöneticisi. Dış görünüşü ile polise benzetemediği karşısındaki iri kıyım adama kimlik sormak istese de, ıslak pantolonunun paçalarını sıkmakla meşgul olan Efe’nin hatırına bu isteğinden vazgeçerek, pazuları tişörtünün kollarını patlatırcasına şiş duran Emre’nin sorusunu cevapladı.

“Ölen gencin motoru bunlardan bir tanesi. Diğeri de arkadaşının sanırım. Pizzacıda çalışıyor Halil. Motorlu kurye. Gece geç geliyordu o çocuk da. Buraya kapının parmaklığına kilitliyordu garibim.”

Emre ile muhatap olmaktan rahatsız olmuş bir tavırla, hala pantolonu ile uğraşan Efe’ye döndü.

“Memur Bey mahsuru yoksa devam etsek. Malum hafta içi ve benim de işe gitmem gerek.”

Kendisinden hoşnut olmadığını fark ettiği orta yaşlı yöneticin ardından dudak büken Emre, apartmanın dar ve dönemeçli merdivenlerinden çıkanları takibe koyuldu.

“Siz ne iş yapıyorsunuz?”

“Şehir tiyatrolarında oyuncuyum. Aynı zamanda yerel gazete ve dergilerde makaleler yazıyorum.”

“Bu gece sizi rahatsız eden, olağandan farklı bir olaya tanıklık ettiniz mi? Sokakta ya da apartman içerisinde tartışma gürültü sesleri duydunuz mu?”

Merdiven tırabzanlarına tutunarak ağır ağır çıkan tiyatro sanatçısı, kendisinden bir basamak geriden gelen memurun sorularını içtenlikle cevaplamaya razı olduğunu belli eden bir ses tonuyla “Burası Beyoğlu! Az ilerisi Taksim. Burada hayat hiç bitmez. Hatta hayatın zirvesi gece saatleridir. Her akşam istisnasız en az bir sarhoş gurubu geçer. Mutlaka bir kavga çıkar. Yıllardır burada yaşıyorum ben de. Haliyle alıştık ve garipsemiyorum yaşananları. Ancak apartmandan gelecek harici bir sesi mutlaka duyardım. Ama anımsamıyorum yabancı bir ses ya da bağrışma.”

“Yanlış anlamayın ama bunu sormam gerek. Siz dün akşam ne yapıyordunuz?”

“Rica ederim memur bey. Bu benim vatandaşlık görevim. Dün gece dernekten arkadaşlarım bendeydiler ve yeni yazım için fikir alışverişi yapıyorduk.”

Konuşarak merdivenleri tırmanıp, anlatmaya devam eden sanatçının ardından ilerlemeye devam etti Efe. Arkasından gelen şefine dönerek, mimikleri ile ‘bundan iş çıkmaz’ demek ister gibi elleri ile yakasını tutarak silkti. Arkadaşının anlatmak istediğini algılayan Emre de konuşmadan, arkadaşının yaptığı gibi el işareti ile cevabını verdi. Elini hızlı hızlı ileri geri sallayarak, playback yapan bir şarkıcı gibi yalnızca dudaklarını oynatarak ‘bırak gitsin’ dedi. Arkadaşından aldığı mesaj ile Efe “Affedersiniz, sabah durgunluğu ile isminizi sormayı unuttum. İlginiz için teşekkürler. Siz buradan ayrılabilirsiniz. Sadece çıkarken aşağıda bekleyen arkadaşlarıma, numaranızı ve kimlik bilgilerinizi verirseniz eğer, olası bir ihtiyaç halinde biz sizinle iletişime geçeriz.”

Hala ıslanan paçasındaki ıslaklıktan kurtulmak ister gibi bacağını sallayan memura, memnun bir ifadeyle döndü entel apartman yöneticisi: “Ah haklısınız, ben de kendimi size takdim etmeyi ihmal ettim şaşkınlıktan. İsmim Tansel. Sizlere bir nebze de olsa yardımım dokunduysa ne mutlu bana. Söylediklerinizi dergiye giderken harfiyen uygulayacağımdan şüpheniz olmasın. İyi çalışmalar diliyorum sizlere!”

Efe ile tokalaşıp, ilk andan itibaren ısınamadığı Emre’yle ise nezaket gereği olduğu anlaşılan bir gülümsemenin yanında başını sallayarak vedalaştı Tansel. Dar merdivenlerin bitimindeki dairesinin kapısını, sabahlığının cebinden çıkardığı anahtar ile açarak içeri girdi.

Yardımsever apartman yöneticisinin dairesine girmesini bekledikten sonra merdivenleri dönerek çıkmaya devam etti Efe. Arkasından ağır adımlarla gelen Emre’ye baktı. Birkaç basamak daha çıkıp, sessiz olmaya çalışarak “Adı da ipek sabahlığı gibi entelmiş,” dedikten sonra iki arkadaş birden gülmeye başladı. Önündeki basamakta duran dostunu eliyle iterek devam etmesini işaret etti Emre. Arkadaşının hareketine tepki göstermeyen Efe ise hızlı adımlarla merdivenleri tırmanırken, kıkırdamaya devam ediyordu.

Beyoğlu’nun kendine has mimari yapısına sahip merdivenlerde ilerlemeye devam ettiler.  Son kata geldiklerini haber vermek için arkasından kendisini takip eden arkadaşına döndüğünde, basamağa eğilmiş halde bir şeylerle uğraşan arkadaşına sordu: “Hayırdır abi ne arıyorsun yerde?” Eline aldığı kâğıt parçasını pantolonunun arka cebine yerleştirirken cevapladı Emre arkadaşını. “Sayın yönetici temizliğin bu gece yapıldığını söylemişti. Bu çöpleri görünce gariban temizlikçiye çıkışmasın şimdi. Yanıma aldım ben de, çıkışta atarım çöpe. Hatta birkaç basamak arkada yine vardı. Onu da alıp geliyorum dostum. Sen gir içeri.”

Emre, bahsettiği çöp parçasını almak için çıktığı merdiven basamaklarını inerken, Efe de ellerini yanlara açıp, başını sağa sola salladı. Kapıda bekleyen resmi üniformalı meslektaşına kimliğini göstererek olay mahalline girdi.

Apartmanın sarı lambalarının gözleri yoran ışığından, güneş ışınlarının girmeye başladığı daireye adım attığında kıstığı gözlerini aydınlığa alıştırmak ister gibi ağır ağır açtı Efe. Giriş kapısını merkez alarak, sağa ve sola doğru genişleyecek şekilde tasarlanmış dairede seslerin geldiği mutfağa yöneldi ilk olarak. Tezgâhın önünde sigara içen meslektaşı ve ihbarcı olduğunu tahmin ettiği kişinin yanına ilerledi. Cebinden çıkardığı cüzdanındaki kimliğini mavi gömlekli görev arkadaşına göstererek kendini tanıttı. Tahmininde yanılmadığını, kendisini tanıttığı meslektaşı gösterdi. Plastik bir taburede oturup titreyen elleri ile sigarasını içmekte olan adama döndü. Kahverengi pantolonu üzerine kendisine bir beden büyük gelen gömlek giymiş olan ve yirmili yaşlardaki kişi, 155 polis imdat çağrı hattını arayarak durumu ihbar eden vatandaştı. Meslektaşının kısa tanıştırma merasimini başını yukarı aşağı sallayarak kabul eden Efe, mutfaktakilere ayak uydurmak ister gibi cebinden çıkardığı sigara paketinden bir dal alarak dudakları arasına yerleştirdi. Tezgâh önünden hamle yaparak sigarasını yakmak için uzanan polis memuru ile aynı anda Emre de mutfağa girdi. Sigarasını yakan görevli memura teşekkür ettikten sonra Emre’ye döndü Efe: “Bitirdin mi temizliği?” “Hallettim kardeşim,” dedi. Kendilerinden önce cinayetin yaşandığı yere gelen resmi üniformalı memura dönerek devam etti: “Komiser Yardımcısı Emre. Cinayet Bürodan geliyoruz Efe ile birlikte. Durum hakkında edindiğiniz bilgileri paylaşırsanız, biz devam edebiliriz.”

Emre’nin kendisini tanıtmasının ardından, dudaklarındaki sigarasını avuç içinde saklama telaşına giren genç memur, hazır ol duruşuna geçerek Emre gibi kendisini tanıtmaya hazırlandı:

“Polis Memuru Emre Gazioğlu Komiserim. Gelen ihbar üzerine adrese intikal ettik. Cinayet mahallinde tedbir alarak, ihbarcı şahsın ifadesini aldık. Belki siz de dinlemek istersiniz,” dediği anda yanındaki taburede oturan kişiyi göz ucuyla işaret etti. Elindeki sigaradan dolayı tedirgin olduğunu sezdiği görevli memura, babacan bir ses tonuyla yaklaştı Emre:

“Hım adaşız demek? Rahat rahat içebilirsin sigaranı Emreciğim. Sadece izmaritini bu evde bir yere atmaman şartıyla tabi. Sen aşağı inebilirsin, biz de incelememizi yapıp, geliriz.”

Başıyla selam verip mutfaktan ayrıldı bölge ekibinde görevli memur Emre Gazioğlu. Sigarasını içmekte olan Efe, sigarasının ucunda biriken tütünü lavaboya çırpıp taburedeki gence döndü.

“Evet delikanlı, sigaramızı içerken, bir yandan da seni dinleyelim.”

Kendisine yönelen bakışlarla tedirginleşen genç, sigarasından son bir nefes daha alarak konuşmaya başladı: “İsmim Recep. Recep Çığırtkan. Halil ile birlikte Beyoğlu’ndaki pizzacıda çalışıyoruz. Sabah Halil’in yanına geldim. Her sabah birlikte gideriz işe. Aşağıda bekledim ama inmedi. Ben de uyuyakaldığını düşünüp, yukarı çıktım. Geldiğimde dairenin kapısı açıktı. Rahatsız oldum bu durumdan. Başta bir hırsızın içeride olduğunu düşünüp, girmek istemedim. Çok korktum. Bir süre kapının aralığından içeriyi dinledim ama ses gelmeyince kapıyı itip girdim. Salona ilerlediğimde yerde yatan arkadaşımı gördüm. Yüzükoyun yatıyordu salonun ortasında. Gerçekten bir hırsızın içeri girip, onu bayılttığını düşündüm. Seslendim, cevap gelmedi. Yanına gidip, ayağımla dürttüm. O an yerdeki kanı fark ettim. Karnının kenarından halıya akmıştı. Daha çok korktum. Hemen polisi aradım.”

Taburesinden ayağa kalkıp, tekrar panikle yerine oturdu Recep. Arkadaşının ölümünden duyduğu üzüntü, hareketlerinden ve kanlaşmış gözlerinden anlaşılıyordu. Sigarasını tezgahtaki çay tabağına söndürüp, ellerini iki bacağının arasında sıkıştırdı. İleri geri sallanırken Recep, Efe’nin sorusu ile durdu: “Neden arkadaşını aramak yerine yukarı çıktın?”

“Kontörüm yoktu abi” diyerek hızla cevapladı Efe’yi ağlamaklı genç.

“Peki neden ambulansı aramak yerine ilk önce polisi aradın? Arkadaşının ölü olduğunu biliyor muydun?”

Efe’nin sorusu ve burnundan üflediği sigara dumanının arkasındaki şüpheci bakışından rahatsız olan Recep, sesindeki artan titreme ile cevapladı yakışıklı memuru:

“Abi bilmiyorum! Halil’i ben öldürmedim vallahi billahi. Vatanımı, bayrağımı, polisimi sever sayarım. Askerliğimi Tunceli Ovacık’ta yaptım. Ülkücü, milliyetçiyiz abi çok şükür Allah’ıma.”

“Kes, kes, kes!” diyerek araya girdi Efe. “Bırak lan yağ çekmeyi. Sorduğum sorulara cevap vereceksin ulan! Bana mı yaptın askerliği yavşak!”

Efe’nin yüksek çıkan sesinden ortamın gerildiğini fark eden Emre, oturduğu taburede korkudan büzüşen Recep’e doğru hamle yapan arkadaşını eli ile durdurdu: “Efe, biz şu maktule bir bakalım. Recep de burada otursun bizi beklesin.” Arkadaşının koluna girerek bulundukları mutfağın tam ters istikametinde kalan salona çekiştirirken arkasını dönerek Recep’e “Anlaştık mı aslanım?” dedi.

Başını olur anlamında sallayan ihbarcının ardından mutfaktan çıktı iki arkadaş. Dar koridorda rahat ilerleyebilmek için dostunun kolunu bırakan Emre, öfkeli ortağına yol verdi. Salona girdiklerinde odanın ortasında yatan, Recep’ten en az on kilo daha ağır ve on santim uzun olan Halil’in cesedi ile karşılaştılar. Yüzü koyun bir şekilde yerdeki koyu renk halının üzerine düşmüştü genç pizzacı. Halının alacalı rengi uzun yıllardır yıkanmaması sebebiyle daha da koyulaşmıştı. Recep’in söylediği gibi dikkatle bakıldığında anca fark edilebilirdi kurumuş kan.

İki adet üçlü kanepenin arasındaki boşlukta yatan gencin cesedi dışında, salonda eski bir vitrin ve hemen önünde bir sehpa ve iki sandalye duruyordu. Sehpa üzerindeki açık tavlayı işaret etti Efe, ekip şefine. Parmaklarıyla ‘iki’ işareti yaparak, maktul ile birlikte gece bir kişinin daha evde olabileceğini ima etti.

“Anlaşılan gece bir ahbabı varmış evde kurbanın. Tavla oynamışlar baksana. Bu içerdeki yalaka olmasın sakın?”

Efe’nin tahmin yürütmesini sessizce dinledi Emre: “Herifi bıçaklayıp polisi aradı. Kendince plan yaptı, ihbar edenin kendisi olduğu müddetçe şüphelenilmeyeceğini düşündü,” diyerek senaryosunu pekiştirdi Efe.

Salonun boyası kurumuş ve kabarmış kapı kasasına dayanarak beklemekte olan Emre, gür, siyah sakallarını kaşıyarak arkadaşının hipotezi hakkında kendi düşüncesini anlatmaya başladı. Cebinden çıkardığı telefonunun ekranından saate bakarak “Saat 07:38. Tezini destekleyebilmek için pullar ve tavla laboratuara götürülür ve incelenir. Parmak izleri içerdeki eleman ile eşleşse bile birinci derece bir delil olacağını sanmıyorum. Her sabah birlikte işe gittiklerini söylediğine göre Recep, Halil ile yakın arkadaş olmalılar. Bu da sık sık bir araya geldikleri gösterir. İkinci olarak saat dostum. Ölüm saatini net olarak bilmeliyiz. Eğer bu iki genç sabah erken saatte işe gidiyorlarsa, Recep sabahın ilk saatlerinde bir sebepten arkadaşını öldürmüş olmalı. Ya da akşam öldürdüğü arkadaşının evinden çıkıp, kendi adresinde uyuyup, sabah tekrar buraya gelmesi gerekir ki bu zor bir ihtimal bence. Bu çocukta öyle bir özgüven sezemedim. Başka bir ihtimal ise, öldürdüğü arkadaşının yanında sabaha kadar bekleyip merkezi araması. Bu olasılığın mümkün olabilmesi için de gencin gözlerinde uykusuzluk belirtileri olmalı. Ama bunu da göremedim dostum.”

“O kadar kitabı ben okusam, ben de uydururum abi bu senaryoları. Birazcık ara ver kardeşim polisiyeye. Aşk romanları oku mesela.”

“Benimkiler senaryo değil dostum! Senin tezini çürüten birkaç fikir sadece. Şu herifinin önünü bir çevirsene kimse gelmemişken. Neresinden almış darbeyi, neyle öldürülmüş bir bakalım.”

Emre’nin talimatını yerine getirmek için cesedin yanına yaklaşan Efe, arkadaşının arkasındaki koridorda göz gezdirdi. Kimsenin gelmediğinden emin olduktan sonra yerde yatan cansız bedenin sağ tarafına geçti. Sol tarafa birikmiş olan kanı hesaba katıp darbenin bu bölgeye indirilmiş olabileceğini düşünerek yapmıştı bu hamlesini. Cesedin üzerindeki tişörtün omzundan ve şortunun lastiğinden sıkıca tutarak arkadaşını karşısına geçmesi için uyardı. Salonun girişinden Efe’nin tersi istikamete geçti Emre. Başıyla tamam işareti yaptığında, maktulun kıyafetlerini sıkıca tutan Efe ‘Bismillah’ diyerek yan çevirdi ölüyü. Göğüs kafesinin hemen altındaki kesiğe yaklaşarak dikkatle inceledi Emre ölümcül yarayı. Efe, Kaldırdığı şekilde, yavaşça yerine yatırırken Halil’in cesedini, Emre de oda girişindeki yerini aldı.

“Bıçak yarası. Düzgün bir kesik var kıyafetinde. Tek seferde sokmuş çıkarmış anlaşılan. Büyük bir bıçak olsa gerek. Tabi vücuttaki etkisini göremedim.” Kollarını göğüs hizasında bağladıktan sonra devam etti Emre: “Dostum sen aşağı in. Esnaf, komşu kimi bulursan bir şeyler öğrenmeye çalış bakalım. Ben de evi gezeyim ve Recep ile sohbet edeyim biraz. Bakalım hırsızlık vesaire yaşanmış mı? Bir de gelirken bir paket sigara alır mısın?”

“Ne yapacaksın sigarayı? İçeceksen ben vereyim birader.”

“Yok dostum, paket al sen. Şu içerdeki çocuğa acıdım, vereyim de içsin.”

“Eyvallah patron” diyerek çıkışa yöneldi Efe. Arkadaşının daire kapısından çıkmasının ardından mutfaktaki Recep’in yanına geçti Emre de. Bir sigara daha yakmış olan tedirgin gence yaklaştı. Yanındaki fincan tabağında duran sigara izmaritlerini sayarak;

“Ne yapıyorsun öyle dostum, dubara mı atıyorsun?”

Kendisini anlamadığını ima etmek ister gibi şaşkın bakışlarla karşısında konuşan memuru süzdü Recep. Gayriihtiyarı etrafına bakındıktan sonra “Anlamadım abi. O ne demek?” dedi.

“Tavla oynamayı bilmiyor musun kardeşim?”

“Hayır abi! Okeymiş, tavlaymış, kâğıt oyunlarıymış anlamam. Şeytan işidir derdi rahmetli dedem. Ben de hiç merak edip elime almadım bu icatları. Niye sordun ki?”

Görgü şahidi bulabilmek için sokağa inen arkadaşının iddiasını çürütmenin gururu ile gülümsedi Emre dudak altından. Kendisinden hala cevap bekleyen Recep ile göz göze geldiğinde saklamaya çalıştığı tebessümünü salıverdi. İçinden ‘Bir insanın tavla oynayıp, oynamadığını öğrenmenin daha aptal bir yolu olamazdı,’ diye geçiriyordu.

“Dubara tavlada iki-iki demektir. Ben de çifter çifter mi içiyorsun sigarayı diye sormak istedim sadece.”

İlk başta çekindiği Emre’nin samimi tavrı ile rahatlamıştı Recep. Sigarasından bir nefes daha aldı. Sigarasını küllük olarak kullandığı tabağa koyup, bileklerinden sarkan gömleğinin kollarını çekiştirdi yukarı doğru.

“Yok abi işim olmaz benim kumarla, haramla! Tek kötü huyum bu meret,” dedi burnundan verdiği sigara dumanın ardından.

“Aferin,” dedi Emre karşısında gevşeyen gence. “Şimdi sen burada biraz daha otur bakalım. Ben hemen odalara göz atıp geleceğim. Anlaştık mı?” “Eyvallah reis” diyerek onayladı Recep Emre’nin talimatını.

Mutfaktan çıkarken yeni Komiser Emre, olay yeri inceleme personeli de ekipmanları ile daireye giriş yapmaktaydılar. Kendisini yeni gelen görevlilere tanıtan Emre, maktulün bulunduğu yeri gösterdi. Üç kişilik ekipten bir personelin de mutfaktaki Recep’in yanına geçmesini isteyerek yatak odası olduğunu tahmin ettiği ev bölmesine doğru ilerledi.

Kapalı kapının koluna dirsek marifeti ile bastırıp, kapıyı dizi ile iterek açtı. Salon kadar basit yerleştirilmiş odada dağılmamış bir yatak, hemen yanı başındaki küçük şifonyer üzerinde bir abajur ile Jane Austen’ın ‘Aşk ve Gurur’ isimli kitabı duruyordu. Arkadaşının aşk romanları okuması tavsiyesini anımsadı. Mesai bitiminde mütevazi kütüphanesindeki aynı kitabı arkadaşına göstermeye karar verdi. Kapının arkasında bez bir gardırop vardı. Onun da fermuarları yarıya kadar açık, ancak içindeki kıyafetler düzgündü. Salondaki düzen ile birlikte yatak odasındaki sadelikten sonra bir hırsızlık eylemi olmadığına karar vererek ayrıldı oda önünden Emre. Prosedür gereği olması açısından göz ucuyla banyoya da göz attıktan sonra tekrar mutfaktaki ihbarcının yanına döndü.

Mutfakta Recep ile birlikte sessizce oturmakta olan memura teşekkür edip, arkadaşlarına yardımcı olması için gönderdi Emre. Bıraktığı gibi taburede oturmaya devam eden Recep’e “Arkadaşın da sigara içer miydi?” diye sordu. Artık iyice rahatlayan Recep, bir sigara daha çıkarıp keyifle yaktı. Bir memurla değil de, kırk yıllık ahbabıyla konuşur gibi sakindi. “Yok be abi! Ana kuzusudur o. Bana bile laf eder içerim diye.”

Olay Yeri İnceleme Şube Müdürlüğü’nde görevli personel solanda gerekli araştırmalarını yaparken Recep’e karşılık vermeden mutfağa göz gezdirmeye başladı Emre. Tezgâhın üstünde yıkanmış bulaşıklar vardı yalnızca. Sepetten bir çatal alıp, teker teker çekmeceleri açıp içlerine göz attı. Lavabonun altındaki kapaklı bölmeyi de elindeki çatal aracılığı ile açıp çöp kovasına baktı.

“O tabaktakilerden başka sigara içtin mi?” diye sordu arkasında oturan gence. Sesi tekrar çatallaşan Recep “Yok abi,” diyebildi ancak.

“Tamam!” dedi Emre. “O tabağa sahip çık. Tabi içindekilere de.”

Elinde tuttuğu sigarasına ifadesizce bakan Recep’i düşünceleri ile baş başa bırakarak, elindeki çatalı çeşmede yıkayıp tekrar yerine yerleştirdi. Mutfak tezgâhına dayanıp, kollarını göğsünde birleştirip sakallarını ovmaya başladı. Çok geçmeden kapıda Efe belirdi.

“Abi sokakta kimsenin bir şeyden haberi yok. Esnaf daha yeni açıyor kepenkleri. Kusmuk kalıntılarından başka bir şey yok sokakta. Ayrıca güvenlik kamerası olan tek bir dükkan da yok sokakta. Olay yerinin araştırmalarından sonra kimlik analizine kaldı işimiz. Kaydı mevcut biri çıkarsa araştırma ekibi gider alır. Ama yok, kayıtlı biri değilse hayırlı olsun yeni faili meçhulümüz!”

Arkadaşının araştırmasını temkinli bir şekilde dinledi Emre. Son sözünü söyledikten sonra iki elini umutsuzca sağa sola açan arkadaşının yanına geldi. “Sigarayı aldın mı dostum?” diye sordu. “Aldım abi aldım” dedikten sonra arka cebindeki paketi çıkartarak şefine uzattı. Sigara paketini arkadaşından alan Emre, taburesinde sessizleşen Recep’in koluna girerek “Kalk bakalım Recep, küçük bir gezi yapacağız seninle,” dedi.

Islak pantolonu ile meşgul olan Efe’nin bakışları arasında ayağa kalktı Recep. Davete anlam vermeye çalışıyormuş gibi bir şaşkınlığa büründü. Arkadaşına da kendileri ile gelmesini söyleyen Emre pizzacı ile mutfaktan çıktı. Daire girişine geldiklerinde “Efe, sen bir kat aşağı iner misin?” dedi. Başıyla arkadaşının onayını alan Emre, Recep’e döndü. Elindeki paketi tiryaki gence vererek “Al bakalım bu paketi Recep. Bir kat aşağı in ve paketi açarak yavaş yavaş çık merdivenlerden. Biz burada yokmuşuz gibi ama. Normalde ne yapıyorsan, onu uygula. Anlaştık mı?”

Ortağı merdivenlerden inerken, telaşa kapılan gencin eline tutuşturdu paketi Emre. Efe’nin peşi sıra merdivenlerden indi Recep. Efe ile göz göze geldiğinde, kafasını iki yana sallayarak Emre’nin ne yapmaya çalıştığını anlamadığını ifade etmeye çalıştığını gördü. Recep kafasını yukarı kaldırdığında merdiven korkuluklarındaki Emre’nin ‘Haydi’ demesiyle tekrar çıkmaya başladı basamakları. İlk önce naylon muhafazasını çıkardığı paketin kopan kısmını daha üçüncü basamakta yere attı. Merdivenlerde ilerlemeye devam ederken karton paketin kapağını açtı. İçindeki jelatin kısmı da bir tiryakiye yakışır şekilde profesyonelce açıp, aynı şekilde kopan kısmı basamaklar üzerine bıraktı. Yaklaştığı Emre ile tekrar göz göze geldiğinde, “Devam et,” demesiyle bir dal çıkarıp ağzına yerleştirdiğinde artık dairenin kapısının önüne gelmişti.

Alt kattaki Efe’ye seslenen Emre, arkadaşını yanlarına çağırdı. Mutfak yerine araştırma ekibinin inceleme yaptığı salona yöneldi. Yerde cansız yatmakta olan Halil’in üzerinden geçerek, kanepelerden birine yerleşti. Kendisine çıkışacak olan Olay Yeri İnceleme personelini eliyle susturduktan sonra “Yanlış yerde araştırma yapıyorsunuz beyler!” dedi. “Gel bakalım Recep, sen de geç karşıma otur.”

Emre’nin talimatına bir kez daha çaresiz uyan Recep, ağzındaki sigarayı yakmaya fırsat dahi bulamadan oturdu kanepe üzerine. Aynı anda bir kere daha itiraz etti inceleme yapan beyazlar giymiş, orta yaşlı personel.

“Komiserim delilleri yok ediyorsunuz!”

Konuşmasına devam etmesine izin vermeyen Emre “Uzatma dostum! Geç kenara ve dinle sadece. Yanlış bir şey görürsen üstlerine şikayet edersin. Ama şimdi sadece sus ve dinle!” Sesi itaat emri barındırıyordu. Girişin önünde dikilmekte olan Efe’ye döndü.

“Dostum sen kaybettin. Recep tavla oynamayı bilmiyor!” Bir süre arkadaşını izledi Emre. Öfkeli araştırma ekibinin bakışları arasında en yakın arkadaşının da düşen suratının keyfini çıkardı. Daha sonra devam etti: “Ama kazandın da. Katil Recep!” dedi.

“Aman komiserim!” diyerek ayağa zıplayan Recep’i ani bir refleks ile omzundan bastırarak tekrar oturttu koltuğa Efe. Recep’in şov yapmasına ve laubaliliğe varan davranışlarından da gerilmiş olan Emre “Sus lan!” diye bağırdı var gücüyle. Apartmanı titreten çıkış ile odadaki diğer memurlar da irkildiler. Omzundan bastıran Efe’ye ve karşısında adeta kükreyen Emre’ye karşı gelemeyeceğini anlayan Recep, kafasını iki elinin arasına alarak ağlamaya başladı. Emre, cinayet senaryosunu okumaya başladı: “Öncelikle sen bu daireye bugün ikinci defa geldin Recep. İkinci gelişin, haber merkezini aradığın gelişti. İlk gelişin ise Halil’i öldürdüğün seferki.” Ev arkadaşına dönerek bir sigara istedi Emre. Keyif sigarası içmek isteyen arkadaşına cebinden çıkarttığı sigarasını uzattı Efe. Dostunun yaktığı sigaradan derin bir nefes alan Emre, ciğerlerini dumandan temizledikten sonra devam etti.

“Evet katil sensin Recep! Gelelim delillerimize.” Cebinden çıkardığı sigara paketi naylon ve jelatinini oturduğu kanepenin yanına koydu. “Varan bir,” diyerek devam etti: “Bu sigara paketi çöpleri senin mutfakta bıraktığın paket ile birebir uyuşacaklar Recep.” Efe’ye döndü: “Merdivenlerden çıkarken durup bunları almıştım hatırlıyor musun dostum? Apartman yöneticisi apartmanın akşam geç saatlerde temizlendiğini söylemişti. Bulunduğumuz daire en üst kattaki tek daire olduğuna ve kurban Halil sigara içmediğine ve apartmanın temiz olması gerektiğine göre bu çöplerin merdivenlerde olmaması gerekirdi. Varan iki, neden Recep’in arkadaşının dairesine ikinci defa geldiğini söyledim? Recep’e aldığın sigara paketini açmasını istedim merdivenlerde değil mi? Bu ritüeli her zamanki gibi uyguladı Recep. Önce naylonu çözüp attı, ardından jelatini kopartıp attı merdivenlere. Küllük olarak kullandığı tabaktaki izmaritleri ve seyrelmiş paketindeki dalları saydığımızda bu sigara paketinin yeni açıldığını görebiliriz. Ben yaptım. Bu şartlarda Recep merdivenlerden çıkıyorken paketini açmış oluyor. Peki ikinci gelişi olduğunu anlamak için ne yaptım? Öncelikle Halil’in sigara içmediğini öğrendim. Ardından mutfaktaki çöp kovasına baktım. Kova içersinde Recep’in içtiği markadaki sigara paketini ve dokularının uyuşacağı sigara izmaritlerini bulabilirsiniz ayrıca. Arkadaşını öldüren Recep, delil olarak yalnızca kana bulanan gömleği ve suç aletinin kullanılacağını sanarak bunları ortadan kaldırmak istedi. İşe giderken uğradığı yalanını uydurmak için kanlanan gömleğini çıkarıp, arkadaşının gömleklerinden birini aldı ve giydi. Ama beden farkını hesaba katmadı. Kendi gömleğini de civardaki çöp kovalarından birinde bulabilirsiniz muhtemelen. Tabi eğer çöp kamyonları gelip, kovaları temizlememişlerse hala.”

Vitrinin önünde duran memurlardan birinin hareketlendiğini gören Emre, personeli durdurdu. Mesai arkadaşına dönüp, sigarasından bir nefes daha aldıktan sonra devam etti;

“Acele etme dostum! Deliller çöp kovasında duruyor. Biraz daha sabret ve biraz polisiyecilik öğren!” dedi, polisiyecilik kelimesini vurgulu söyleyerek.

“Hem daha deliller bitmedi. Herhalde Recep’in işe gitmek için buraya gelmediğini en başından anlamıştınız hepiniz değil mi? Hangi pizzacı sabahın yedisinde iş başı yapıyor ki? Acemi bir katil olan ukala kardeşimiz hatalarını görmemeye devam etti. İlk geldiğimizde, çok iyi sıkıştırmıştın bu çocuğu Efe. Ambulans yerine ilk olarak polis imdat hattını aradığını söylemesi ve yapmış olması büyük bir hataydı. Gelelim kata çıkmadan önce yaşadıklarımıza. Üzerine su dökülen kovanın yanındaki iki pizzacı motorunu gördün değil mi dostum? Fakat üzerindeki suyu sıkmakla ve küfretmekle uğraşırken dikkatinden bir şey kaçtı. Dün akşam yıkanan apartmanın pis suyu motorların tekerlerin etrafında iz yapmıştı. İki motorun birden hem de. Bu da gösteriyor ki bir kez daha, Recep dün akşamdan itibaren bu evdeydi.

“Peki tüm bunlar olmuşken, cinayet nasıl işlendi derseniz, mutfak tezgahının ikinci çekmecesinde duran ekmek bıçağına bir bakın derim, belki de bir doku örneğine rastlarsınız!”

On beş adım

“Şifre kol saatinin arkasında biliyorsun çok vaktin yok.”

“Bir saate ulaştırırım.”

Metroya inmeye başladığında aramızdaki mesafe tamı tamına on beş adımdı. Yürüyen merdivenin solundan inmeye devam ederken Arap bir turist aramızdaki mesafeyi alışveriş çantalarıyla bozmaya kalktı, ittim. Uzun metro koridorunda adımları hızlanır gibi oldu.

Ne zaman takip ettiğim insanın adımları hızlansa ayakkabılarına göz dikerim. Ayakkabılarının ivmesine göre ayakkabımı ayarlar hangi ayağını ne zaman hangi parkeye basacağını veya belli bir adım sonra nerede yavaşlayabileceğini kestiriririm. Bir nevi kötü bir stadyum ışığında koşan futbolcunun hızlanan veya yavaşlayan büyük gölgesi gibiyim. Çocukken öğrendiğim altın kural, sessizlik için seçmemiz gereken spor ayakkabıydı. Ayakkabınız size eşlik eder. Herhangi birinin cüzdanını almak için sokulduğunuzda sizinle sessizleşir, bütünleşir. Cüzdanın yer değiştirme esnasında parmak uçlarınızda birlikte uzar, yer değişimi bittiğinde ise tekrar eski halinde gevşer. Uzaklaşma esnasında her ne kadar o koşmak istese de ayağınızın basıncıyla yere dikmek zorunda kalırsınız.

On adım.

Turnikelerde yavaşladı. Kartı basmasıyla geçiş izni veren turnikenin etrafındaki kalabalığı yarıp son yürüyen merdivenini indi. Ben ise tabeladan hesapladığım metro süresini göz alarak ona beş adım daha yaklaştım. Metro bekleme hattındaki öğrencilerin gürültüsü neredeyse metronun sesini bastırmaya yetecek düzeydeydi. Dizildiğim sarı çizgiden metro vagonunun sonuna gelecek şekilde kendimi içeri attım. Ne oturabildiğim ne de çok sıkıştığım vagonda sırtımı muhtemelen üç dört durak boyunca açılmayacak kapıya yasladım. Tutulan parlak demirdeki kollardan onun kolunu ayırt etmek oldukça kolaydı. Ceketinden sıyrılan beyaz gömleği ve ondan sıyrılan saatinden statüsünü belli ediyordu. Ayrıca gömleğindeki sade ama değerli kol düğmelerini görüyordum.

Beş adım.

Metro Haliç’te nefes almak üzere ilerlerken öğrencilerin hararetle okuduğu sınav notlarının arasından sıyrılıp yaklaştım. Uyuyan küçük bir kız çocuğu gözüme çarptı. Yaklaşmamla ağzındaki biberonu emmesi bir an olsun durdu. Uyandığını hissettim.

Bir adım.

Üç bin yıllık Haliç’in havası göründü. Bebek yavaşça biberonunu bıraktı ve gözlerini manzarayla birlikte açtı. Tahmin ettiğimden daha büyük ve parlak gözlere sahipti bebek. Olağan sakinliğiyle beni göz hapsine aldı. Bebek ve belki yıllardır bu metroyu kullananlar hariç herkes gözlerini Haliç manzarasına dikti. Bu metro hattında insanların en çok gevşediği haliyle bizim gibilerin de bu gevşekliği fırsat bildiği istasyondu burası. Tüm metro havayla temas ettiği an cebimden sustalıyı çıkarıp iki parmağımın arasında tuttum. Metronun durmak üzere hafifçe sarsılmasını bekledim. Amacım sarsılan metroda kalan bir adımımı da kapatıp bileğini kesmekti. Öyle de oldu. Durmak üzere hafifce sarsılan metroda sağ kolundan kavrayıp bir anda sustalımla diklemesine bileğini kestim. Diğer kolu özgürlüğüne kavuşan kanını durdurmak için sağ bileğini sıkıca kavradı. Kavrayan sağlam ama çaresiz kolundan saatini bir çırpıda çıkarıp avcuma sıkıştırdım. Kalabalıkta bu curcunayı daha da arttırmak için dizimle dizinin arkasını itip giren kalabağın arasına yığdım.  Herkes ne olduğunu anlamaya çalışırken kapanmak üzere olan kapının arasından sıyrıldım.

Kapının arasından son gördüğüm bebeğin gözleriydi. Beraber Haliç’te kaybolduk.

Gizem: Sisler Arasında

Yıllar önce, bir yılbaşı gecesi Galler’de çok tuhaf bir olay geçti başımdan.

O zamanlar genç ve tecrübesiz biriydim. Bir kargo şirketinde çalışıyordum. Hafta içi günlerim direksiyon başında, İngiltere’nin dört bir yanındaki yollarda geçiyordu. Fena para kazanmıyordum. Böyle giderse, birkaç yıla kalmaz Kuzey Londra’da bir kafe açacak kadar para biriktirebilirdim. Bu kafe açma fikrini kafama sokan John’du. Daha ortada açılmış bir kafe yokken bana ortaklık teklif etmişti. Ben de kabul etmiştim. Afrika kökenli, akıllı bir çocuk olan John, okuldan arkadaşımdı. O da benimle aynı kargo şirketinde çalışıyordu. Zaten bu garip olay da onun yüzünden başıma geldi.

Belki bilirsiniz, İngiltere’de Noel günü resmi tatildir.  O gün ne otobüs, ne tren, ne de taksiler çalışır. Bütün dükkanlar, işyerleri kapalıdır. Postacılar bile mektup dağıtmaz. Bizim şirkette de bütün kargolar gönderilmek için ertesi günü beklerdi. Acil olanlar dışında tabii. Ve ne ilginçtir, her Noel’de mutlaka teslim edilmesi gereken acil kargolar olurdu.  Bu iş de genellikle Türk ve Pakistanlı çalışanların üzerine kalırdı. Herhalde patron, Noel Baba’nın sadece hristiyanların evine uğradığını düşünmekteydi. Hoş, haksız da sayılmazdı.  Çocukluğumdan beri içinde yaşadığım İngiliz toplumunun yaşam tarzına ne kadar uyum sağlamış olsam da Noel’in benim için hiçbir kutsal anlamı yoktu.

Yılın son günü perşembeye rastlamıştı. Bu, üç gün tatil demekti. Hem Noel, hem de Boxing Day’de çalıştığım için yeni yıla ense yaparak girmeyi planlarken, çarşamba akşamı John aradı. Yarın çalışması gerekiyormuş ama  Cumbria’da yaşayan büyükbabası kalp krizi geçirmiş, hastaneye kaldırmışlar. Annesiyle birlikte bu gece trenle Cumbria’ya gideceklermiş. Yarın geri dönmesi imkansızmış. Acaba ben onun yerine çalışabilir miymişim? Doğrusu öne sürebileceğim hiçbir mazeretim yoktu. Gerçi, mazeretim olsa da arkadaşımı böyle sıkıntılı bir zamanında zor durumda bırakamazdım. Ense yapma planlarım altüst olmuştu ama John gibi bir arkadaş için buna değerdi. Hem, tıpkı Noel’de olduğu gibi, şimdi de fazla çdeme yapacaktı şirket bana. Bu neredeyse bir haftalık ücretimle aynıydı.

Ertesi sabah erkenden yola çıktım. Uğramam gereken altı adres vardı ve hepsi Galler bölgesindeydi. Haritadan görebildiğim kadarıyla Cardiff’ten başlayarak daha önce hiç gitmediğim batı kıyısında küçük bir tur atacaktım. Eğer biraz hızlı hareket edebilirsem, yeni yıla girmeden Londra’ya geri dönebilir, biralarım ve kızarmış patateslerimle televizyonun karşısına geçip BBC’nin Trafalgar Meydanı’ndan yapacağı naklen yayını izleyebilirdim.  Ne var ki, evdeki hesap çarşıya uymadı derler ya, işte aynen öyle oldu.

Son kargoyu teslim ettiğim Pembroke yakınlarındaki çiftlikten ayrıldığımda güneş batmış, hava iyice kararmıştı. Önümde dar, tenha ve keskin dönemeçlerle dolu bir yol uzanıyordu. Gelirken pek farketmemiştim ama aslında bayağı tehlikeli bir yoldu bu. Sürekli sağa sola kıvrılıyor, bazan bir uçurumun kıyısından sert dönüşlerle yüreğimi ağzıma getiriyordu. Her an bir kaza yapabileceğim endişesiyle arabayı dikkatli ve yavaş sürüyordum.

Pembroke Kalesi’ni geçtikten sonra daha da yavaşladım. Çünkü, aniden yoğun bir sis bastırdı. Deniz tarafından havada girdaplar çizerek yükseldi ve adeta bir yılan gibi beni yuttu. Acemi bir sürücü değildim, ehliyetimi alalı neredeyse on yıl olmuştu, ama bu kadar tehlikeli bir yolculuk yaptığımı hiç hatırlamıyordum. Karanlık ve sisli bir gecede ve bol virajlı bir yolda, sinir bozucu sis düdüklerini dinleyerek direksiyon sallamaktan daha kötü ne olabilir diye düşünürken, arabamın yakıt göstergesi ışığının yandığını gördüm. İşte bu tam bir felaketti. Bu hatayı nasıl yapmıştım? Acilen bir benzin istasyonu bulmam gerekiyordu. Söylene söylene bastım gaza.

Etrafımı kaplayan koyu karanlık bana bir tüneldeymişim hissini veriyor, bu da içimin daralmasına sebep oluyordu.  Kıvrıla kıvrıla ilerlemekten başım dönmeye başlamıştı. Böyle giderse, Londra’ya gece yarısından önce varmam mümkün değildi. Hele bir de benzin bulamazsam, ne olacağını düşünmek bile istemiyordum. Bira ve kızarmış patateslerle televizyonun karşısına geçmem artık hayaldi. En yakın kasaba Jamestown  otuz iki mil uzaktaydı benimse yirmi  mil gidecek kadar yakıtım kalmıştı.

Endişeyle sağıma soluma bakınarak bir süre gittikten sonra bir şey farkettim. Yoldan hiçbir araç geçmiyordu. Ne arkadan peşime takılan vardı ne de karşıdan gelen. Az önce tek tük te olsa geçen arabaların hepsi sanki birden yok olmuşlardı. Sis düdüklerinin hüzünlü iniltisini de artık duymuyordum. Jamestown’a giden yol değildi bu. Yanlışlıkla Galler’in iç kesimlerindeki bir yola sapmış, kıyıdan uzaklaşmış olmalıydım. Resmen kaybolmuştum.

Nereye gittiğimi bilmeden arabamı sürer ve içimden lanetler okurken bir tabela çarptı gözüme. Williamstone adlı bir kasabanın beş mil uzakta olduğunu yazıyordu.  Bu iyi bir haberdi işte. Kasabada nasıl olsa benzin alacak bir yer bulunurdu herhalde. Bunu düşünmek bile beni keyiflendirmişti.  Arabamın oraya kadar çalışması için dua ederek gaza bastım. Uzakta ağaçların arasında bir ışık gözüme çarpıncaya kadar hızlıca sürdüm. Işığın geldiği binaya yaklaşınca, sevincimden neredeyse havaya zıplayacaktım. Bir benzin istasyonuydu burası. Önünde kimse yoktu ama ışıkları yandığına göre açık olmalıydı. Yanılmamıştım. Yan tarafında ufak bir marketin bulunduğu ofiste birisi oturuyordu.

“Yılbaşı gecesi çalışan bir tek ben değilmişim,” diye kendi kendime mırıldanarak benzin pompalarından birinin önüne yanaştım. Arabadan inip depoyu ağzına kadar doldurdum. Ödemeyi kredi kartımla yaptıktan sonra, hem içecek bir şeyler almak, hem de anayola nasıl çıkacağımı sormak amacıyla ofise girdim. Görevli, camla kapatılmış bir bölmenin arkasındaki genç bir çocuktu. Kapının açıldığını görünce okuduğu kitaptan başını kaldırıp bana baktı. Yirmi yaşından fazla göstermiyordu.

“İyi geceler” deyip iki kutu kolayla bir paket patlamış mısır istedim. Açık bir şekilde ters çevirip masasına bıraktığı kitabın üzerinde Moby Dick yazıyordu. Bezgin bir tavırla yerinden kalktı, market kısmına geçti, yarım dakika sonra iki kola ve bir patlamış mısır paketiyle geri döndü. Cebimden bir beş sterlin çıkarıp ona uzattım. Paranın üstüyle birlikte siparişlerimi cam bölmenin altındaki açıklıktan bana uzattı.

“Bütün gece burada mısın?” diye sordum.

“Yarım saat sonra kapatacağım,” dedi. Biraz durduktan sonra, “Tam zamanında geldin,” diyerek ekledi.

Güldüm. “Çok şanslıyımdır.”

İçini çekti. “Bu gece çalışılmaz ama mecbur olunca yapacak bir şey yok.”

Ona hak verdiğimi belirtmek niyetiyle başımı salladım.

“Ben de çalışmak zorunda kaldım bu gece. Kargo taşıyorum.”

“Evet. Arabanı gördüm,” dedi dışarıyı işaret ederek.

“İş bitince ne yapacaksın?”

“Tree Cup’ta parti var. Kız arkadaşım orada, beni bekliyor.”

“İyi eğlenceler öyleyse. Benim yolum daha bitmedi ne yazık ki. Bana anayola nasıl çıkacağımı söyler misin? Jamestown’a gideceğim.”

“Yolu mu karıştırdın? Bu havada normal. Neyse ki, sis dağılmaya başladı. Williamston’u geçtikten sonra ilk dönemeçten sağa dönersen, o yol seni dosdoğru Jamestown’a çıkarır.”

Delikanlıya teşekkür ettim. İyi yıllar dileyip dışarı çıkmak üzereyken birden durakladım. Sormam gereken son bir soru daha vardı.

“Tuvaletiniz ne tarafta? Buraya girerken göremedim de.”

“Doğru,” dedi, yeniden başladığı kitabından bir kez daha başını kaldırarak. “Orası biraz karanlıktır. Çıkınca sola doğru elli metre yürüyün. Tuvalet orada.”

Dışarda sis hafiflemiş, hava iyice soğumuştu. Saate baktım, gece yarısına az bir zaman kalmıştı. Birazdan yeni yıla girecektik ve ben hala Galler’in bu ücra köşesinden kendimi kurtaramamıştım.  Arabama bindim, delikanlının tarif ettiği yöne doğru yavaşça sürdüm. Kırmızı ışıklı tuvalet yazısını görünce durdum. Kontak anahtarını çevirirken gözüm dikiz aynasına takıldı. Bir araba girmişti benzinciye. Siyah, eski model, hatta külüstür denebilecek bir citroendi bu. İçinden iki adam çıktı. İkisi de dazlak kafalıydı. Gecenin soğuk havasını hissetmeyecek kadar alkollü olmalıydılar. Çünkü ikisi de kısa kollu gömlek giymişlerdi. Hatta uzunlu boylu olanın önü tamamen açıktı. Onlar kendi aralarında gürültülü bir biçimde şakalaşarak markete doğru yürürlerken ben de arabadan indim. Birkaç dakika sonra işimi bitirip tuvaletten çıktığımda külüstür citroen hala benzincide, park edildiği yerdeydi. İçinde hiç kimse yoktu. Dazlaklar hala ofiste olmalıydılar.

Sigaramı yakıp birkaç adım atınca yanılmadığımı anladım. Ama bir şey sipariş eder ya da sipariş ettikleri şeyi almak için bekler gibi görünmüyorlardı. Olmamaları gereken bir yerde, camlı bölmenin arkasındaydılar. Uzun boylu dazlak, namlusu Moby Dick okuyan delikanlıya çevrili bir tabancayı elinde tutuyordu. Delikanlının elleri havada, yüzü korku içindeydi. Diğer dazlak ortalığı altüst ediyor, eline geçirdiği herşeyi yere fırlatıyordu.

“Allah kahretsin,” dedim kendi kendime, elimdeki sigarayı yere atarak. “Bu adamlar soygun yapıyorlar ve ben bu tuhaf gecede bu olaya tanıklık ediyorum. Bu kadarı da fazla.”

Evet bu kadarı fazlaydı gerçekten. Ama bu sadece bir başlangıçtı.

Arka arkaya iki el silah sesiyle olduğum yerde kalakaldım. Soyguncular, benzincideki görevliyi vurmuşlardı. Kasadan aldıkları paraları –ki bu paraların beş, on sterlinden fazla olduğunu hiç sanmıyordum – ceplerine sokuşturarak dışarı çıkarlarken onları dehşet içinde izliyordum. Kanımın donduğunu hissetmeme rağmen binip kaçtıkları citroenin plakasını alabilmiştim. Delikanlının ölmemiş olması için dua ederek arabama atladım. Williamstone kasabası birkaç mil uzaktaydı. Acele edersem yardım isteyebilir, delikanlının hayatını kurtarabilirdim.

Arabayı deliler gibi sürdüm. Williamstone’a vardığımda saat on iki olmak üzereydi. Kasabanın meydanındaki polis karakolunun merdivenlerini çıkarken çanlar çalmaya başladı. İçeri girer girmez gördüğüm ilk polise, “Çabuk, çabuk, yardım edin, diye bağırdım.

Adam şaşkınlıkla bana bakarak, “Sizi hemen şefin yanına götüreyim,” dedi.

Şefin odasında başka polisler de vardı. Onlara olan biteni anlattım. Arabanın plakasını da bir kağıda yazıp verdim.

Yerlerinden kıpırdamadıklarını görünce, “Bana inanmıyor musunuz?” diye bağırdım. “Size doğruyu söylüyorum. İki kişi kasabanın dışındaki benzin istasyonunu soydular. Oradaki görevliyi de öldürdüler!”

Şef ağır ağır yerinden doğruldu. “Size inanıyoruz efendim,” dedi. “Olaydan haberimiz var”

Şaşkınlıkla ona baktım. “Nasıl olur? Cinayet işleneli on dakika bile olmadı. Orada benden başka kimse yoktu.”

Şef, ayağa kalkarak, “Sözünü ettiğiniz olay,” dedi. “On dakika önce değil, bundan beş yıl önce gerçekleşti. Lütfen oturun da anlatayım.”

Benimle dalga geçiyorlar diye düşündüm. Şaka mı yaptım sanıyorlardı acaba? Belki Galler’de yılbaşı gecesinde şaka yapma adeti vardı. Ama yüzlerine bakınca odadaki polislerin hepsinin ciddi olduklarını anladım.

Şef, “Beş yıl önce, kasabanın girişindeki benzin istasyonu soyuldu,” diyerek sözlerine devam etti. “Soyguncular, benzincide o gece nöbetçi olan Berwin Tallor’u öldürdükten sonra, geride hiçbir iz bırakmadan kasadaki 120 sterlini alarak kaçtılar. Longer Şelalesi yakınlarındaki kaza olmasaydı kim olduklarını asla öğrenemeyecektik. Onlar bu kasabanın baş belasıydılar.  İhtiyar Sam’in dazlak oğulları. Herkesin yaka silktiği iki ırkçı  kardeş. Kazada ikisi de öldü. Çaldıkları para ve marketten aldıkları içkiler yanlarındaydı. Ayrıca zavallı Berwin’in kütüphaneden aldığı Moby Dick de arka koltukta duruyordu.”

Şaşkınlık içinde mırıldandım. “Herşey gözümün önünde oldu. Arabanın plakasını aldım. Neden araştırmıyorsunuz onu?”

Şef içini çekti. “Buna gerek yok. Eski model bir citroen, değil mi? Sam’in arabası. Verdiğiniz plaka numarası da aynı.”

“Ben hayal görmedim,” dedim. “Hayal görmediğimi biliyorum.”

“Haklısınız,” dedi Şef. “Gördükleriniz gerçekti. Siz olaya tanık olan beşinci kişisiniz. Her yeni yıl gecesi bu dakikalarda karakoldan içeriye birisi girer ve sizin anlattıklarınızın aynısını anlatır.”

Artık başım dönmeye başlamıştı. “Ben buna inanmıyorum.”

“Evet, inanılacak gibi değil. Ama size bunu kanıtlayabilirim. Gelin benimle.”

“Nereye gidiyoruz?”

“Benzin istasyonuna.”

Birlikte dışarı çıktık. Beni bir polis arabasına bindirdi. Kendisi de yanıma oturdu. Arabayı başka bir polis kullanıyordu.  Beş dakika sonra araba yavaşladı ve durdu. Şef, eliyle soldaki pencereden dışarısını işaret ederek bana döndü ve “İnin,” dedi. “Yakından bakın.”

Söyleneni yaptım. Arabadan inip farların aydınlattığı ürkütücü manzaraya diktim gözlerimi. Sis iyice dağıldığından herşeyi oldukça net görebiliyordum. Burası yarım saat önce ayrıldığım benzin istasyonuna çok benziyordu. Ama eski ve terkedilmiş bir hali vardı.  Pompalar sökülmüş, ondan geriye kalan metaller paslanmıştı. Market ve ofisin bulunduğu binanın da camları yoktu. Onun  yerine tahta plakalar çakılmıştı.  Sağ tarafa doğru yürürken yerde yarısı içilmiş bir sigara gördüm. Bu benim attığım sigaraydı. Biraz yürüyüp de karşıma tuvaletin kilitli kapıları çıkınca artık hiç kuşkum kalmadı. Burası, aynı benzin istasyonuydu.

Şef, “Herhalde durumu artık anladınız,” dedi.

Şoka girmiş olmalıyım ki, Şefin arabadan çıkıp yanıma geldiğini farketmemiştim. Kendimi ayakta duramayacak kadar bitkin hissediyordum. Kafamın içi allak bullaktı. Ne düşüneceğimi, ne yapacağımı bilemez bir haldeydim. Şef, koluma girerek beni arabaya götürdü.  Yol boyunca da hiç konuşmadı.

O gece Williamstone’da, Şefin ayarladığı bir otelde kaldım. Sabah uyandığımda saat on birdi. Sanki korkunç bir rüya görmüş gibiydim. Kendime gelmek için pencereyi açıp uzun uzun soluklandım. Temiz hava iyi geldi, kafam daha iyi çalışmaya başladı. Otelden ayrılınca doğru karakola gittim. Ama Şefi göremedim. Evde olduğunu söylediler. Bugün yılın ilk günüydü, yani tatildi.

Arabam hala karakolun önünde bıraktığım yerde duruyordu. Bir süre hiçbir şey yapmadan öylece içinde oturdum. Sonra kontak anahtarını çevirip motoru çalıştırdım. Meydandaki dev çam ağacının yanından geçerek Jamestown yoluna saptım.

Bu yolu bana Moby Dick’i okuyan benzincideki delikanlı tarif etmişti. Bunu hatırladığım anda kararımı verdim. Dün gece yaşadıklarımdan hiç kimseye söz etmeyecektim.

5. Sayıdaki̇ bulmacanın cevabı

 

Dedektif’in 5. Sayısında Dragos’ta işlenen kanlı cinayetin  katilinin kim olduğunu sormuş, gerekçesiyle birlikte bize yazmanızı istemiştik. Bulmacamıza tek doğru cevap, 4. sayıdaki bulmacayı da doğru cevaplayan  değerli okurumuz Büşra İpek’ten geldi. Kendisini  yürekten kutluyoruz.

Büşra İpek’in cevabı, bizim yapacağımız açıklamanın tamamen aynısı. Bu nedenle,  okurumuzun bize gönderdiği  açıklamayı, 5. Sayıdaki bulmacamızın cevabı olarak aynen yayınlamayı uygun bulduk.

 

 

BÜŞRA İPEK’İN CEVABI

 

Katilin kasap çırağı Hasan olduğunu düşünüyorum.

Kasap; müşterilerinin zengin insanlar olduğunu söylüyor. Hasan ise Agop’un evine daha önce gittiğini söylüyor. Olayda bahsedilen kasanın büyükçe bir kasa olduğu vurgusu yapılmış; bu kasa camdan kapısı bahçeye açılan çalışma odasında bulunuyormuş.

Hasan butları bırakmaya giderken aceleyle, üstlerini değiştirmeden dükkandan çıktığını söylüyor. Üzerinde kanlı olması muhtemel bir kasap önlüğü ile gitmiş olmalı. Yine aceleyle çıkması sebebiyle önlüğün ön cebinde keskin bir bıçak bulunuyor olabilir. Olayın yaşandığı tarihi bilmiyorum fakat Cevizli’den Dragos’a bir araba ile ulaşım en fazla 10 dakika sürüyor. Hasan dükkandan çıktıktan 10 dakika sonra Agop’un evine ulaşmıştır.

Etleri bırakmak için eve giderken cam kapılı çalışma odasında, sırtı kapıya dönük olan Agop’u büyük kasanın önünde görüyor, kasa açık. Bir anda karar veriyor, eve giderken böyle bir planı yok.

Hasan’ın uzun boylu biri olduğunu söylüyor Mithat. Hasan kapıyı açıp hızlıca içeri giriyor, önlüğün cebindeki bıçağı çıkarıp hızlıca Agop’un boynuna 4 kez saplıyor. Uzun boyu sayesinde boyundan bıçaklaması çok kolay olmalı. Bir de kasap bu çocuk, kestikleri hayvanlardan edindiği tecrübeyle en hızlı can alma yolunu biliyor. Bu yüzden tecrübesiz isanların yapacağı gibi karına, kalbe değil de direkt ve sadece boyun bölgesine çalışıyor. Agop öldükten sonra kasadan para ve külçeleri alıyor, kapı kolunu silip bahçeye açılan kapıdan çıkıyor.

Ardından etleri bırakıyor. Elise’in söylediğine göre saat neredeyse 14:00.  Yerçanik Hasan’ı görür görmez kaçıyor odasına gidiyor. Verdiği aşırı tepki de Hasan’ın önlüğünün kanlı olduğu izlenimini veriyor vejeteryan olmasının yanında. Elise ile kısa süreli sohbeti sonrası kahveyi reddediyor, bahçelerin oradan çıkıp gittim diyor.

Zaman çizelgesine baktığımızda etleri bırakıp geri döneceği zaman Agop’un çoktan ölmüş olması gerek. Şüphe’yi kendinden çekebilmek için olayın gerçekleştiği odaya birinin girdiğini ama net göremediği yalanını söylüyor.

Bolca kanın akacağı bu ölümde evden birinin bu işi yapması aralarındaki husumetlere de bakarsak imkansız. Ağız birliği yapmak için vasiyet gereği gerekçeleri yok. Öte yandan bizim kasap çırağı Hasan kollarında butlarla, üstünde kanla hiçbir şekilde dikkat çekmiyor.

Mapushane Hikayesi: Günlerden Ölüm 🔊 🎧 👮‍♂️ Baba – 3

Gecenin bir yarısı yatağımda hoplayarak uyandım. Çığlıklar… Kafam üst ranzanın demirine çarpmasaydı tüm bu seslerin berbat bir kâbusa ait olduğunu sanabilirdim. Ama gerçekti. Başımdaki acıya aldırmadan (galiba kanıyordu) yataktan fırladım. Tıpkı diğerleri gibi…

Koğuştaki herkes muhtemelen benim hissettiklerime benzer duygularla uyanmıştı. Şimdi kimi yatağında doğrulmuş korku dolu bakışlarla seslerin geldiği yöne, dış kapıya bakıyor, kimi de benim gibi kapıya doğru koşturuyordu. Kapının dışından yükselen ve bütün mahpushaneyi uğursuz bir rüzgâr gibi dolaşan çığlıkların kime ait olduğunu anlamıştım. Süleyman! Pilavdan çıkan kesik parmak hakkında sağda solda konuştuğu için daha iki gün önce Baba’nın gazabına uğrayan, sonra beni Baba’dan uzak durmam konusunda uyaran Süleyman. “Bu herif, bir gece kafasına eser, yataklarımızda hepimizi doğrar, üzerine de kanımızı içer. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi siktir olur gider yatağına, mışıl mışıl uyur!” demişti. Çığlıkların şiddetine bakılırsa bir daha ondan böyle sözler duymam mümkün görünmüyordu. Bir daha ondan herhangi bir söz duymam da…

Koşmaya devam ettim. Kapının önünde birikmiş sekiz on mahkûmluk kalabalığı yarıp geçmek kolay olmayacaktı. Ne diye bekliyordu ki bu herifler burada?

“Çekilsenize birader, çekilin de açalım şu kapıyı!”

İçlerinden en irisi, en çirkini ve en kıllısı (herkes ona Sado derdi) ileri doğru uzatıp omzuma koyduğu eliyle beni durdurdu. O kadar rahat ve kolay yapmıştı ki bunu, kendimi üç gözlü devin karşısındaki komik bir masal böceği gibi hissettim. Ben çırpınırken üç gözlü dev, gövdesi kadar kalın sesiyle bağırdı:

“Hoop! Yol burada bitiyor Kaşif’cik!”

“Kaşif’cik” derken sesindeki alay fark edilmeyecek gibi değildi. Baba’nın koyduğu ismi iplemiyor muydu bu yoksa?

“Nasıl bitiyor ya? Duymuyor musunuz, dışarıda kıyamet kopuyor.”

“Uzatma lan! Bas geri işte!”

Basmadım. Direndim.

“Sado abi, bu Süleyman’ın sesi. Yapmayın, yazıktır. Ölür kalırsa sonra pişman… Ahhh!”

Lafımı bitiremedim. Omzumu kavrayan kıllı ve iri mengene fena sıkıştırmıştı. İnceden duyulan çatırdama sesine gözümden gelen yaşlar eşlik etti. Acıdan yüzüm buruşurken Sado çirkin yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Yırtıcı bir hayvan gibi soluyor, tütün ve sarımsak kokan pis nefesi ciğerlerime doluyordu. Kesik kesik konuştu.

“Kimse… Koğuştan… Dışarı… Çık-ma-ya-cak! En azından canlı olarak!”

Sado’nun sözü, benim de gücüm bitmişti. Direnmenin anlamı yoktu. Eğilen başımla teslim bayrağını çektim. Omzumdaki mengene biraz gevşedi. Devin şüpheci bakışının ardından biraz daha gevşedi. Bir saçmalık yapmayacağımdan emin olan dev, nihayet böceği serbest bıraktı. O an kolum, omzumdan kopup pat diye düşse şaşırmazdım. Dayanılmaz acı yüzünden başım dönüyor, yalpalıyordum. Tam yere yığılmak üzereydim ki sırtımdan kavrayan biri beni alıp kenardaki ranzaya doğru sürükledi.

“Geç otur şöyle Kaşif.”

Minnetle kurtarıcıma baktım. Profesör’dü. O da bana bakıyordu. Ama benim aksime bakışlarında öfke ve hiddet vardı.

“Sado! Bu çocuğun ismini kimden aldığını unutma! Haddini aşma lan!”

“Haddi hududu senden mi öğrenecez Profesör! Al çocuğunu, emziriyon mu pışpışlıyon mu, ne bok yiyorsan ye!”

Bu lafı ettikten sonra yere, Profesör’le oturduğumuz ranzanın önüne öfkeyle tüküren Sado, o dakikaya kadar yamacında, kapının dibinde sessizce dikilen diğer irikıyımlara imalı bir bakış attı. Verdiği mesaj açık ve netti:

“Karşı gelirseniz sizi bu koğuşa gömeriz!”

Zaten Profesör ve benim dışımda Sado ve yanındakilere diklenen falan da yoktu. Yani gömülecek olanlar belliydi. Profesör ve ben… Süleyman’ın çığlığı yeniden duyuldu. Ama bu seferkini, uçurumdan düşen bir adamın giderek uzaklaşan sesine benzettim. Ses uzaklaştı, uzaklaştı ve en sonunda duyulmaz oldu. Zavallı Süleyman ya bir yerlere doğru kaçmış, belki de kaçırılmış, ya da olduğu yerde bağırmaktan bitap düşüp bayılmıştı.

Tedirgindim. Acımı nasıl dindireceğimi düşünüyor bir yandan da aklımdaki soruya yanıt arıyordum. “Baba nerede? Neden bu gürültülü vahşete müdahale etmiyor?” Profesör ise konuyu hemen kapatmaya niyetli değildi belli ki.

“Lan gavat! Sen benimle nasıl konuşuyorsun böyle? Yanındaki ayılara mı güveniyorsun yoksa ot falan mı çektin gece gece? Ben affetsem de Baba affetmez yaptığın itliği!”

Sado, gayet sakin ve kendinden emin bir tavırla bizim olduğumuz ranzaya doğru döndü. Elindeki tespihi koğuşun ağası edasıyla sallayarak yaklaştı. Dişlerinin arasından bir kez daha tükürüp yanıt verdi. İri, çok iri ve kıllı bir yılanın avına saldırması gibiydi. Bu kez ağzından çıkan sıvı Profesörün gömleğine yapışmıştı.

“Baba mı? Ulan bir de Profesör olacan, adının hakkını ver lan bari! Hani nerede Baba? Yaşına hürmeten ses etmiyoz diye kendini bir bok mu sanıyon lan sen?”

Profesör hışımla ayağa kalktı. Bu kadarı o mertebede biri için fazla ağırdı hakikaten. Baba’nın sağ kolu, koğuşun en bilge ve saygın adamı, herkesin gözü önünde koğuşun en öküz adamından posta yiyordu. Acıdan gözümü karartan omzuma rağmen tutmaya çalıştım Profesörü. Kıllı devin şakası yoktu. Onu sağ koymayacağını hissettim. Sonra da sıranın bana geleceğini…

“Bırak kolumu Kaşif! Şu anası belirsizin dili fazla uzamış! Kesmek lazım!”

Haklıydı. Bunca insanın önünde düştüğü durumu düzeltmenin tek yolu vardı: Sado’ya haddini bildirmek! Bıraktım. Ne olacaksa olacak, sonunda ya Sado’nun ya da Profesör’ün ismi bu koğuştan silinecekti. Sonsuza kadar. Eğer Profesör silinirse sıra bana gelecekti.

Bir an, sadece bir an düşündüm sonumu ve ben de kalktım. Omzumun acısı umurumda değildi. Elbet geçerdi. Ama Profesör’e bir şey olursa ki en olası sonuç buydu, sessiz kalıp Sado hayvanına biat etmediğim sürece beni de yaşatmazlardı. Peki biat eder miydim? Asla! Baba’ya dahi yapmadığımı bu orospu çocuğuna yapamazdım. Beni şu koğuşta koruyup kollayan belki de tek adama, Profesör’e bunu yapamazdım. Yalnız bırakamazdım.

“Gururuma sıçayım!” dedim içimden. “İnadıma da sıçayım! Şu hayata da, beni bunca psikopatın arasına düşüren şansıma da sıçayım!”

“Otur lan yerine!” diye emretti Profesör. Onu ilk kez bu kadar hiddetli ve otoriter görüyordum. Son olmaması için dua ettim. Ama oturmadım. Eliyle omzuma bastırıp bir kez daha emretti.

“Otur diyorum lan!” Ve bağırarak ekledi: “Neden kimse iplemiyor ulan beni bu gece? Şaka mısınız oğlum?” Cebinden çıkardığı bir anahtarı sallayarak hiddetle bağırmaya devam etti. “Siz de çekilin lan kapının önünden koduğumun zebanileri!”

Oturmadım. Profesör’ün elini sertçe ittirdim. Biliyordum. İnadım, bir gün ölümüm olacaktı. O gün bu gün müydü? Birazdan görecektik.

Sado pis pis sırıtarak bize bakıyor, tespihini sallamaya devam ediyordu. “Beni öldürene kadar dövün,” der gibi kışkırtıcı bir hali vardı. Yaklaştığımızı görünce biraz afalladı. Belki de beklemiyordu.

“Bak hele, yedek anahtarı da varmış beyimizin! Kahraman mı olmak istiyorsunuz lan? Basın geri! Elimden bir kaza çıkmadan siktirin gidin!”

Bir adım daha attık. Omzu çıkmış genç bir çömez ile elli beşine merdiven dayamış yaşı geçkin bir ihtiyar! En fazla ne kadar korkutucu olabilirdik ki?

Sado’nun yanındakiler yaklaştığımızı görür görmez saldırı pozisyonu aldılar. Kapının önündeki görevleri (artık her ne yapıyorlarsa) bir süre bekleyebilirdi. Avcı dedikleri adam topuğuna bastığı sivri burunlunun içinden ufak bir bıçak çıkardı. Diğeri, yani Çakal ise dilinin altından bir jilet… Sado denilen devin kıllı pençelerden başka bir şeye ihtiyacı yoktu.

İlerlemeye devam ettik. Adım adım… Ölüme yürüyen iki aptal…

Sado diğerlerini eliyle durdurup bir adım öne çıktı. Ağına takılmış böcekleri bekliyordu. Profesör de aynı şeyi bana yaptı. Eliyle engelleyip bir adım öne çıktı. Hemen peşindeydim. Son bir adım daha… Nihayet karşılaşma gerçekleşti. İlk sözü Sado söyledi. Bu son uyarıydı.

“Profesör! Bir daha uyarmam! Aptallık etmeyin!”

“Kavgadan bu kadar korkuyorsan geri çekil Sado! Bak itlerinin salyaları akıyor. Onları sal!”

Artık burun burunaydılar. Nefesleri birbirine karışıyordu. Bakışları ve nefretleri de…

“Aramızdaki en akıllı adam sanırdım seni Profesör. Ölmek mi istiyorsunuz lan? Ne uğruna? Kim için? Ne için?”

“Şu an,” dedi Profesör. “En son istediğim şey senin gibi bir yavşağın elinden ölmek. Ama biliyorum ki bu olursa Baba da seni yaşatmaz!”

Sado yine gülümsedi. O an gülümsemeyi başarabildiğine göre bu herif gerçekten de katil ruhlu biriydi. Korkum biraz daha arttı.

“Hâlâ Baba diyor ya! Bak bir etrafına Profesör, Baba burada mı? Sence biz o kapının önünde ne bok yiyoruz?”

“Ne diyorsun lan sen?”

“Baba diyorum lan bunak mal, Baba! Bize o emri veren kim sanıyorsun? ‘Kimse bu kapıdan dışarı canlı çıkmayacak, ne olursa olsun!’ diyen kim sanıyorsun?”

Profesör iki saniye kadar duraksadı. Bunun sebebini mi tarttı, kendisinden habersiz bazı işler döndüğüne mi yoksa neden bunun Sado eliyle olduğuna mı şaşırdı bilmiyorum ama bir an afalladı.

“İyi madem! Cezayı hak ettiğini itiraf ediyorsun. Baba, kimse kapıdan çıkmayacak, demiş! Kaşif ile Profesör’ü itin götüne sokun dememiş!”

“Baba’nın emri var mı var! Bizde böyle Profesör! Laf cambazlığı yapacağına çocuğu al, siktir git! Bak sabrım tükeniyor!”

Bir adım daha atıp Profesör’ün yanına vardım. Yüzü gerilmiş, boynunda bir damar nabız gibi atmaya başlamıştı. Ölümcül bir yol ayrımına varmıştık. Yumruklarını sıktı ve başını öne eğdi. Yine bir iki saniye kadar… Karar anı gelmişti. Bir tercih yapacaktı. Ardını dönüp gitmek ya da savaşmak… Yaşam ya da ölüm… Başını kaldırıp bana baktı. Belki de benim ölümümü hayal etti. İkinci şıkkı seçerse sürükleneceğim kaçınılmaz sonu…

Kafasını sakince kaldırdığında yüzündeki gerginlikten eser kalmamıştı. Boynundaki damar da seğirmeyi bırakmıştı. Yaşamda kalmak insanı hafifletiyor olsa gerek, diye geçirdim içimden. Sado haklıydı. Ne için, kim için olacaktı ki bu ölüm? Çığlıkları kesilmiş olan, yardım etmek için zaten çok geç kaldığımız ve üstelik hiç tanımadığımız biri için mi? Yoksa boktan bir koğuşun boktan mahkûmları arasında küçük düşen boktan gururumuz için mi?

Profesör elini omzuma koydu. Hiçbir şey demeden sırtını Sado’ya döndü. Ben de ona uydum tabii. Tercihini yapmıştı. Ne de güzel yapmıştı ama: Ölümü ardımızda bırakıp yaşama doğru yürümek… İçimden Profesör’e dua ettim. Benim gibi inatçı ve salak birine kalsa Sado’ya dalar ve oracıkta ölür giderdim.

Yaşlı bilgenin eli omzumda, yürümek için ilk adımı attım. Ama bir dirençle karşılaştım. Yanımdaki yürümüyordu. Durdum. Kafamı hafifçe sola Profesör’e çeviriyordum ki yaşıyla hiç uyuşmayan bir çeviklikle gerisin geri döndü ve şimşek hızıyla Sado’ya doğru hamle yaptı. Elindeki parlak metal, şimdi Sado’nun boğazına gömülmüştü. İncecik, sicim gibi bir sızıntı, devin boğazını kızıla çalarken Profesör diğer zebanilere haykırdı:

“Tek adım atarsanız Sado ölür!”

Sonra hırıltılı bir sesle Sado’yu uyardı:

“Dinliyor musun lan beni? Bu elimdeki var ya, koğuşun değil senin canının anahtarı! Bir kez çevirmemle ölüme kapı açarım, siktir olup çıkar gidersin o kapıdan! Geri dönüşü yok ha, bilesin!”

Biraz daha bastırdı anahtarı devin boğazına. Biraz daha buruştu Sado’nun yüzü. Ve biraz daha arttı kızıl yolcukların sayısı.

Bütün koğuş, nefesini tutmuş Profesör’ün kestiği raconu izliyordu. Çıt çıkarmadan. Ben, şaşkınlığımı atar atmaz içimde bir zafer coşkusuyla Sado’nun itlerine bağırdım.

“Atın lan elinizdekileri!”

Önce şaşkınca birbirlerine sonra da Sado’ya baktılar. Umut, bu kez onları bıçaklıyordu sinsice. Belki işler düzelir, belki Sado kurtulmanın bir çaresini bulur ve belki ölümün ibresi Profesör ile bana döner, diye. Boş bir hayaldi bu. Hem de bomboş. Sado’nun, sadece biraz daha ekşiyen, acı içindeki suratı ve derinlerden kopup gelen bir iniltisiyle heriflerin son umudu da boşa çıktı.

“Atsanıza lan köpekler!”

Koğuşun duvarlarında yankılanan sesime aynı saniyede başka sesler de karıştı: Önce çok uzaklardan gelen bir haykırış sonra da metal anahtarın kilitte dönerken çıkardığı gürültü… Bir süredir durmuş olan zaman yeniden işlemeye başladı. Sado’nun boynuna dayanmış anahtara gitti gözüm bir an. Profesör cehennemin kapısını mı açmıştı yoksa? Sonra diğer herkesle beraber koğuşun aralanan kapısına çevrildi bakışlarım. Kapı gıcırdayarak ardına kadar açıldı ve ağzında cigarasıyla keskin bakışlı, kel kafalı, çatık kaşlı bir adam belirdi.

Baba, gördüğü sahnenin vahametine rağmen gayet sakin, ağır adımlarla yürüyüp içeri girdi. Tabii o andan itibaren sahne de bir anda değişti. Köpeklerin hepsi ellerindeki öldürücü nevaleleri zulalarına geri koydu. Profesör de istemeye istemeye Sado’nun boğazına dayadığı anahtarı koydu cebine. Herkes birer adım geriye çekildi. Savaş bitmiş, ateşkes ilan edilmişti.

Baba kalabalığın içinden ağır ağır yürüyüp geçerken bakışlarıyla hepimizi pis pis süzdü. Korkutucu bakışlardı bunlar. Sessiz ve umursamaz olması daha da tedirgin ediyordu insanı. Savaş alanındaki izleri fark edecek kadar çok savaş görmüş bir adamdı Baba. Geçip köşesine kuruldu ve benden bir çay istedi. Gecenin kör vaktinde ne çayı diye sormak şöyle dursun, demliğin altını yakmak için fırlayıp gittim. Profesör’e korkunç bir gülümseme eşliğinde seslendi sonra:

“Biliyorum, benim yüzümden işin yarım kaldı Profesör… Ama istersen sonra beraber tamamlarız, olur mu? Şimdi geç oldu, yatın!”

Bunu der demez de Sado ve adamlarına, yere mıhlanmış gibi duran dev, kıllı heykellere kaydı o korkunç bakışlar. O cenahta görülen tek hareket Sado’nun boğazından sızan ince kırmızı dereceğin usul usul akışıydı.

“Baba, emrinin dışına çıkm…”

Sado’nun sesi çıktığı yere gömülüverdi.

“Yatın!”

Bir fısıltı ancak bu kadar etkili olabilirdi. Koca koca adamlar başka tek söz etmeden pıllarını pırtılarını toplayıp yataklarına döndüler. Homurdanmaya bile cesaretleri yoktu. Her şey sessiz sedasız olup bitti. Bir dakika içinde ortama, gecenin o saati için gayet normal ama aslında hiç de doğal olmayan bir uyku sessizliği hakim olmuştu. Daha doğrusu ölüm sessizliği…

Tavşan kanını getirdiğimde koğuşta gözü açık olan sadece iki kişi vardı: Baba ve ben.

“Eyvallah Kaşif’im.”

Bir yudum aldı. Cigarasından da bir fırt…

“Hayırdır, gecenin bu saatinde ne diye ayaklandınız? Aynı anda tüm koğuşun mu uykusu kaçtı, ne oldu?”

Baba’nın sakinliği korkutucuydu. “Süleyman’ın çığl…” diyecek oldum, diyemedim.

“Şşşştt… Bu kadar sessiz bir gecede, olsa olsa rüzgârın uğultusu duyulur be Kaşif’im. Başka şeyler duydum, diyene inanma. Ya kâbustur ya yalan!”

Yutkundum. Hiçbir şey demeden kalkıp yatağıma yatmak için hareketlendim. O sırada kolumu tuttu Baba.

“Üstünü iyi ört evlat, bak sonra kâbus görüyorsun!”

Kolumu sertçe çekip kurtarsam mı, bilemedim. Kendisi bıraktı zaten. Ama bu kez de ben dönüp gidemedim. Baba’nın gülümseyen yüzüne takılıp kalmıştı gözüm. Gördüğüm şeyin kâbus olması için neler vermezdim o an. Ama değildi. Gerçekti. Ve ben o melun gerçeğin ne anlama geldiğini öğrenmeden ölmemeye yemin ettim. Baba o sırada yeniden gülümsedi ve yeniden kalbim durdu. Sağ köpek dişine ve dudağının kenarına bulaşmış olan o kırmızı lekeler kan mıydı? Eğer kansa kimindi?

İnsanüstü bir çabayla kendimi toparlayıp yatağıma doğru hareketlendim. O sırada gözüm Süleyman’ın boş yatağına takıldı.

Günlerden ölüm! Ve ben yaşayıp öğreneceğim şeylerin korkusuyla yatağımda titriyorum. Süleyman’ın Baba hakkında söyledikleri dönüp duruyor beynimin içinde: “Bir gece kafasına eser, yataklarımızda hepimizi doğrar, üzerine de kanımızı içer. Aklın varsa uzak dur o adamdan!”

Bir Suç Hikayesi: Anahtar

Müge, elinde kahvesiyle yatak odasının kapısında dikilmiş, yatağının üstünde öbek halinde duran kıyafetlerine bakıyordu. Ne giyecekti  bir türlü karar veremiyordu ve Şebnem’in düğününe bir hafta kalmıştı. Şebnem, çocukluk arkadaşıydı, aralarından su sızmazdı, onun yeri ayrıydı. Milli tenisçiydi, geleceğin genç raketlerini yetiştiriyordu. Ailesinin Polonezköy’de, geniş bir arazi üstüne kurulu butik oteli vardı, boş zamanlarında otelle ilgileniyor, ailesine yardım ediyordu. Nişanlısı Korhan da otelde personel müdürü olarak çalışıyordu. Düğünlerini, kır düğünü olarak otellerinde yapmaya karar vermişlerdi.

Bu kıyafet meselesi, onu günlerdir meşgul etmişti ve vakit kaybetmeden alış verişe çıkması gerekiyordu.

Bütün bir gününü ayırmıştı ama buna değmişti doğrusu, aradığı model ve renkte hem kıyafetini, hem de ayakkabı ve çantasını bulmuştu. Sevinçle eve döndü, aldıklarını valizine yerleştirdi, her şey tamamdı sabah yola çıkmaya hazırdı. Bir hafta Polonezköy’de kalacaktı, söz vermişti Şebnem’e düğün hazırlıklarında hep yanında olacaktı. İki abisi vardı Şebnem’in, Bora ve Ufuk. Onlar bir kız kardeşin yerini tutmuyorlardı ama düğünün Şebnem’in istediği gibi olması için Ellerinden geleni yapıyorlardı.

Müge, otele vardığında hummalı bir koşuşturmanın içinde buldu kendini. Organizasyon şirketinin arabaları ve bütün personeli her bir köşeyi zapt etmişlerdi, adım atacak yer yoktu neredeyse. Şebnem, kollarını iki yana açmış, merdivenlerin tepesinden bağırarak Müge’yi karşıladı.

“Nameste Otel’e hoş geldiniz efendim!”Şebnem koşarak indi merdivenlerden ve Müge’yi sımsıkı kucakladı.

“Hoş bulduk canım arkadaşım!” dedi Müge.

“Nasıl mutluyum anlatamam, keşke İdil de burada olsaydı!” dedi Şebnem biraz mahzun.

“Canım, boynumu biraz daha sıkarsan yeni bir nikah şahidi bulmak zorunda kalacaksın!” dedi Müge boğulurcasına.

İki arkadaş gülüştüler. Şebnem, Müge’yi odasına çıkardı. Her zaman kaldığı odaydı, ara sıra kafa dinlemek için hep buraya gelir ve aynı odada kalırdı.

Şebnem, gelinliğini göstermek için sabırsızlanıyordu, birlikte onun odasına gittiler.

“Şimdi gözlerini kapat ve ben aç diyinceye kadar sakın açma, anlaştık mı?” dedi Şebnem heyecanla.

“Tamam anlaştık!” dedi Müge.

Müge arkadaşının istediği gibi gözlerini kapattı ve beklemeye başladı, birden gözlerinin önünden çocuklukları geçti. Ne zaman birlikte ders çalışmak için bir araya gelseler, resim defterlerini ve boya kalemlerini de yanlarına alırlardı. Ödevler bitince sıra gelinlik çizimlerine gelirdi, gerçi gelinlik çizimleri hep renkliydi ama olsun, onlar için bunun bir önemi yoktu, hayata hep renkli bakmak onları mutlu ediyordu.

“Aç bakalım gözlerini!” dedi Şebnem.

“Aman Tanrım! Bu bu senin çizimlerinden bir tanesi! Sen hepsini saklamışsın anlaşılan!” dedi Müge hayretle.

“Tabii ne sandın! Sen saklamadın mı hiç birini? Hani söz vermiştik birbirimize, evlenirken çizimlerimizden en beğendiğimizi diktirecektik!” Şebnem hayal kırıklığı ile sordu Müge’ye.

“Canım arkadaşım benim, çok güzel bir gelinlik ve sen muhteşem bir gelin olacaksın! Tıpkı hayallerindeki gibi! Üzgünüm, inan bana hatırlamıyorum ne yaptım o çizimleri ama anneme sorarım mutlaka saklamıştır albümlerin arasına.” dedi Müge biraz mahçup.

İki arkadaş, çocukluklarını yad ettiler, o kadar dalmışlardı ki sohbete oda kapısını çalındığını bile duymamışlardı. Gelen, Şebnem’in annesi Gonca’ydı, anne-kız birbirlerine çok benziyordu, ikisinin de saçları uzun ve dalgalı, gözleri iri ve yeşildi.

“Kızlar! Gene bir araya geldiniz bakıyorum! Hoş geldin Müge!” dedi Gonca Müge’yi kucaklayarak.

“Hoş bulduk! Gene kendimizi renkli dünyamıza hapsettik, sanırım çıkmakta zorlanıyoruz.”

“Hani İdil yok mu? Çok önemli bir şey olmadıkça Şebnem ablamın düğününü kaçırmayacağım, söz veriyorum demişti, gelecek değil mi?” dedi Gonca merakla.

Müge, Londra ve Trabzon gezilerinden  kısaca bahsetti.

“İnanın ben de bilmiyorum ama bana her an sürpriz yapacakmış gibi geliyor, biliyorsunuz İdil sürprizlere bayılır, bir de bakmışız düğün günü çıkagelmiş!”

Müge, içinden dua ederek söylüyordu bütün bunları. Anne ve babası da çok iyi dosttu Şebnem’in ailesiyle ama onlar da katılamıyordu düğün törenine, çünkü aynı tarihe denk gelen yakın bir akrabalarının daha düğünü vardı.

Gonca, yanlarında biraz kaldıktan sonra hazırlıkları kontrol etmek için izin istedi, çıkmadan Şebnem’e aile dostlarının geleceğini ve mümkünse Müge ile birlikte onları karşılamalarını söyledi.  Şebnem buna hiç memnun olmamıştı.

“Kazım amca ve Ziynet teyzeyi karşılamak zorunda olduğuma inanamıyorum anne!  Ne yani şimdi sen Ziynet teyzenin Avrupa maceralarını dinleyecek kurban mı arıyorsun?” dedi Şebnem biraz alaycı.

“Kızım senin için geliyorlar! Ben kaç parçaya bölüneceğimi şaşırdım, ne var karşılasan?” dedi Gonca yalvaran gözlerle.

“Tamam, ama ben senin kadar sabırlı değilim! Viyana, bilemedin Zürih macerasını da dinler sonra odalarına yollarım ona göre,” dedi Şebnem muzip bir tavırla.

Gonca’nın neşesi yerine gelmişti, ikisini de kucakladı ve içi rahat bir şekilde odadan ayrıldı.

İki arkadaş lobiye indiler. Onları, resepsiyonda görevli olan Funda karşıladı. Funda, otuzlu yaşlarda, bekâr, ailesiyle yaşayan genç bir kadındı.

“Merhaba Funda, nasıl gidiyor? Her şey yolunda mı? Misafirlerimiz gelmeye başladılar, odalar planlandığı gibi bir sıkıntı yoktur umarım,” dedi Şebnem.

“Gelen misafirler odalarına yerleştiriliyor Şebnem Hanım, sorun yok, herkes memnun hatta hepsi beş çayına indiler bile. Hoş geldiniz Müge Hanım, nasılsınız? Kusura bakmayın sizi karşılayamadım malum yoğunluktan dolayı.”

“Aşk olsun Funda! Beni hala misafir yerine koyuyorsun! Hoş bulduk canım!” dedi Müge biraz sitemkâr.

Şebnem ve Müge, hazırlıklarla ilgili son durumu öğrendikten sonra beş çayını bahçede içmeye karar verdiler. Ilık bir sonbahar havası vardı, yemyeşil ağaçlar muhteşem pastel renklere bürünmüştü.  Sonbahar manzarası eşliğinde çay keyfi iyi gelmişti iki arkadaşa.

Çay faslından sonra içeri giriyorlardı ki, önlerinde bir araba durdu, komilerden bir tanesi hemen arabaya koştu, arka kapıyı açtı ve misafirlerin inmesine yardım etti. Gelenler, Kazım ve eşi Ziynet’ti, son derece neşeli görünüyorlardı.

“Hoş geldiniz! Hoş geldiniz, Sizi görmek ne güzel,” dedi Şebnem.

“Ah canım benim, hoş bulduk! Zaman ne çabuk geçiyor, daha dün gibi hatırlıyorum bizim bahçede ip atladığın günleri, raketini de hiç yanından ayırmazdın,” dedi Ziynet.

Kazım, Funda’yla sohbete dalmıştı. Bir yıl önce, Kazım ve Funda’nın birlikte muhasebe işlerini yürüttüğü şirket iflas etmişti. Funda, Kazım’ın sağ koluydu çok çalışkandı ama bir türlü iş bulamamıştı. Şebnem’in babası Tankut, o sıralarda resepsiyonda görevlendirmek üzere eleman arıyordu ve Kazım’ın ricası üzerine Funda’yı işe almıştı. Kısa sürede, çalışkanlığıyla Nameste Otel’in gözde bir elemanı olmuştu.

Kazım, nihayet yanlarına geldi.

“Yaşlanıyoruz Ziynet! Yaşlanıyoruz, bizim minik raket evleniyor baksana!” dedi Kazım.

Ayaküstü kısa bir sohbetten sonra Funda kat görevlisini çağırdı, Ziynet ve Kazım’ı odalarına çıkarmasını istedi.

İki arkadaş, akşam yemeğinde görüşmek üzere sözleşip odalarına çıktılar.

Müge, odasına geldi ve duşunu alıp hazırlanmaya başladı. Kazım’ın Funda için çabalamasını takdir etti içinden, bu zamanda kim uğraşırdı ki? Funda da çok çalışkan bir kızdı, otele kısa sürede uyum sağlamış, ayrıca Şebnem ve ailesini de kendi ailesiymiş gibi benimsemişti. Nihayet hazırlanmıştı, yemeğe inebilirdi.

Şebnem ve ailesi Müge’yi bekliyorlardı, kısa bir hoş geldin faslından sonra yemeğe oturdular.

“Müge kızım, ne iyi ettin de geldin, yoksa Şebnem’in heyecanı bizi öldürecekti neredeyse! Baksana Kazım ve eşini bile karşılamaya razı olmuş,” dedi Tankut muzip bir gülümsemeyle.

“Hiç yalnız bırakır mıyım ben canım arkadaşımı, karşılamayı da ucuz atlattık doğrusu, imdadımıza Funda yetişti, yoksa lobide mahsur kalacaktık,” dedi Müge espriliyle.

Yemekte herkesin keyfi yerindeydi, espriler ve kahkahalar havada uçuşuyordu. Yemekten sonra, hep beraber kahvelerini bahçede içmeye karar verdiler. Sohbetlerine kaldıkları yerden, gökyüzünde dolunayın o muhteşem görüntüsü eşliğinde devam ettiler.

Güzel bir gecenin ardından herkes kahvaltıda bir araya gelmek üzere sözleşip odalarına çekildi.

Ertesi sabah Müge, kahvaltı salonuna indi, daha çok erkendi, ortalarda kimse görünmüyordu ama bu onun sıcak bir bitki çayı içmesine engel değildi. Geçerken resepsiyona baktı, Funda’yı göremedi, hâlbuki her sabah en geç yedide görevinin başında olurdu, saat neredeyse sekize geliyordu. Belki de kısa bir süreliğine oradan ayrılmıştır diye düşünüp açık büfeye doğru geçti. Limonlu ve zencefilli çayını hazırladı ve bahçedeki salıncağa kuruldu. Çayını yudumlarken, sonbaharın o eşsiz manzarasında başka bir dünyaya gitmişti sanki.  O kadar dalmıştı ki, Şebnem’in geldiğini fark etmemişti bile.

“Günaydın, günün aydın olsun bir tanem, erkenciyiz bakıyorum,” dedi Şebnem arkadaşına sarılarak.

“Sonbahar sanattır, diğerleri mevsim.. Nereden aklımda kaldı bu söz hiç hatırlamıyorum. Doğanın büründüğü şu muhteşem renklere bakınca hak vermemek elde değil doğrusu. Günümüz aydın olsun canım arkadaşım!” dedi Müge şairane bir ruh haliyle.

İki arkadaş birlikte kahvaltılarını bahçede yapmaya karar verdiler.

“Funda’yı yerinde göremedim bu sabah, merak ettim,” dedi Müge.

“Funda’nın fıstığa karşı alerjisi var, aşçıbaşı bazen kendilerine hazırladığı fıstık ezmeli kanepelerden onun kahvaltı tabağına da koyuyor, unutuyor tabii şimdiye kadar hiç fıstık alerjisi olan birisi çalışmamıştı burada, ya da kalan bir misafirimiz olmamıştı hiç. Tabağındaki yiyeceklere çok küçük bir parça deyse bile hemen cildinde kızarıklık ve şişme, nefes darlığı oluyor,  dinlenmek için odasına çıktı,” dedi Şebnem biraz üzgün.

“Diğer gelişmiş ülkelere nazaran, bizde daha az rastlanan bir alerji türü, çok dikkatli olunması gerekiyor ölümle bile sonuçlanabilir,” dedi Müge biraz tedirgin.

“Yanında her zaman epinefrin enjektörünü bulunduruyor, ama buna hiç gerek kalmadı şimdiye kadar çok şükür. Merak etme gerçekten dikkat ediyoruz canım,” dedi Şebnem.

İki arkadaş, kahvaltıdan sonra Funda’yı görmek için onun odasına çıkmaya karar verdiler, asansöre doğru giderken Funda’yı işinin başında görünce çok sevindiler.

Ziynet elinde hayli büyük ve son derece şık bir hediye paketi ile yanlarına geldi, düğünde giymesi için Funda’ya yurt dışından gece kıyafeti getirmişti.

“Ziynet Hanım çok duygulandım, ne diyeceğimi bilemiyorum! Ne zahmet ettiniz, çok düşüncelisiniz, teşekkür ederim,” dedi Funda.

“Sen bizim kızımız gibisin Funda, küçük bir hediyenin lafı bile olmaz. Buradaki işin bitince birlikte odana çıkar üzerinde nasıl duruyor ona bakarız,” dedi Ziynet heyecanla.

Şebnem ve Müge de duygulanmıştı, sevilmek çok güzeldi.

Yoğun bir hafta olmuştu, nihayet düğün için gerekli hazırlıklar tamamlanmış ve beklenen Cumartesi gelmişti. Sabah erkenden hep birlikte güzel bir kahvaltı yapmak üzere bahçede buluştular.

Herkes, kahvaltıdan sonra fotoğraf çekimleri için hazırlanmak üzere odalarına gidiyordu, kapıda bir taksi durdu, komilerden bir tanesi gelene kadar içindeki yolcu kapıyı açtı, gelen İdil’di.

“Kaçırdığın sadece kahvaltı İdil! Demenizi bekliyorum,” dedi İdil sevinçle bağırarak.

“Hayır! Bir de düğün hazırlıkları var, ama seni affettik!” dedi Şebnem.

Üç arkadaş, tıpkı çocuklularındaki gibi gene bir arada olmanın sevincini yaşıyordu.

Şebnem, Müge ve İdil’e odalarına kadar eşlik etti.

İki kardeş, odalarında fotoğraf çekimi için hızlı bir şekilde hazırlanmaya çalışıyorlardı, çekim ekibi herkesi uyarmıştı, hava erken kararıyordu ve muhteşem sonbahar manzarasından mümkün olduğunca faydalanmak istiyorlardı.

“Abla, Şebnem’in nikâh şahidi olarak seni seçmesi ne büyük bir incelik değil mi?” dedi İdil.

“ İlk duyduğumda ben de inanamadım, nasıl mutlu oldum bilemezsin. Yarın havaalanına beraber gidiyorsunuz değil mi?”

“Evet, aynı saatte kalkıyor uçağımız abla. Onlar, balayına İtalya’ya ben, Londra’ya görevimin başına. Hep bugünün hayalini kurmuştuk, onun için bu gecenin kıymetini bilip tadını çıkaralım,” dedi İdil .

Müge ve İdil hazırlanıp çekimlere katıldılar. Davetliler yerlerini almaya başlamışlardı, her şey mükemmel görünüyordu.

Şebnem ve Korhan, nikah töreninden sonra davetlilere hoş geldin demek için kısa ziyaretlerde bulunuyorlardı. Ziynet, Kazım, Müge, İdil ve Funda aynı masayı paylaşıyordu, tabii en uzun hoş geldin seremonisi,  onların bulunduğu masada olmuştu.

İlerleyen saatlerde herkes dans pistindeydi. Kazım ve Ziynet te dansa kalmak üzereydi ki, elinde kadeh tepsisi taşıyan garsonlardan bir tanesi, dengesini kaybedip tepsiyi olduğu gibi Ziynet’in üstüne boca etti. Ziynet bir anda dondu sanki. Gece kıyafetinin üstünde, envai çeşit içkinin renkleri birer desen oluşturmuştu adeta. Gonca ve Tankut hemen yanlarına geldiler.

“Ziynet canım, inan çok üzgünüm, ne diyeceğimi bilemiyorum!” dedi Gonca kıpkırmızı olmuş bir yüz ifadesiyle.

“Önemli değil canım, lafı bile olmaz! Sadece, Chanel elbisem beceriksiz bir garson yüzünden çöpe gidecek!” dedi Ziynet alaycı ve sert bir ifadeyle.

Kazım, eşinin bu davranışı karşısında mahcup olmuştu, Tankut ve Gonca’nın içten özürlerini eşinin yerine kendisi kabul etti.

Ziynet, Gonca’nın yardım teklifini geri çevirmişti, üzerini değiştirmek için sinirli bir şekilde hızla odasına gitti.

İdil, Müge ve Funda, dans pistinde Şebnem’i hiç yalnız bırakmadılar. Kazım da sanki yaşanılan bu talihsiz olayı unutturmak istercesine Tankut ve Gonca’nın yanından ayrılmadı.

Ziynet, kıyafetini değiştirdikten sonra bahçeye geri döndü. Eskisi  gibi neşeli olmasa da idare ediyordu.

Gecenin ilerleyen saatlerine doğru, muhteşem düğün sona erdi. Davetliler birer birer salondan ayrıldılar. Düğün sahipleri de yorgunluk kahvelerini içtikten sonra odalarına çekildiler.

Müge ve İdil tatlı yorgunluklarını gecenin kritiğini yaparak atıyorlardı, ılık bir duş alıp yataklarına kuruldular.

“Abla, ne talihsiz bir olay değil mi? Kahve faslı sırasında Korhan’ın ailesi de özür diledi,  ama yine de Ziynet pek yumuşamış gibi görünmüyordu, değil mi?” dedi İdil.

“Gerçekten öyle, kim ister davet ettiği misafirinin böyle bir şey yaşamasını. Hangi tasarım, hangi marka olursa olsun bir elbise bu kadar hayati bir önem taşımamalı kanımca. Herkes, samimi ve içten üzüntüsünü dile getirdi, demek ki bu Ziynet Hanım için yeterli değil.”

“Neyse, düğün muhteşemdi ve biz üçümüz, çocukluk hayallerimizi gerçekleştirdik en önemlisi de bu, yanılıyor muyum abla?”

“Herkes, kalbinin renklerinde boyar dünyayı!  Yanılmıyorsun güzelim. Hadi şimdi uyu bakalım, yarın yolcusun,” dedi Müge sevgiyle.

Ertesi sabah herkes,  İdil, Şebnem ve Korhan’ı yolcu etmek için lobide toplanmıştı.  Güzel dileklerle onları yolcu ettiler.

İki dünür aile, Müge, Ziynet ve Kazım, sabah kahvesi için bahçeye çıktılar. Kahveler eşliğinde, düğün hakkında konuşuyorlardı.

“Funda’yı gören oldu mu?” diye sordu Müge merakla.

“Sahi! Telaştan onun aramızda olmadığını fark etmedik hiç birimiz,” dedi Gonca.

“Bekli çok yorulduğu için uyuya kalmıştır. Günlerdir bizimle birlikte,  hem otel hem de düğün organizasyonu için dinlenmeden koşturdu. Bırakalım da biraz uyusun kızcağız,  sonra temelli gitmedi ki çocuklar, on gün sonra buradalar,” dedi Tankut otoriter bir ses tonuyla.”

Herkes, Tankut’a hak verdi.  Otelde sadece düğün için gelen misafirler kalmıyordu, rutin işleyişin her zamanki gibi devam etmesi gerekiyordu.

Bora, telaşlı bir halde yanlarına geldi, Funda olmadığı zaman resepsiyonla o ilgileniyordu.

“Baba, rahatsız ediyorum ama Funda bir türlü aramalarımıza cevap vermiyor. Sabah kendisini uyandırmamam için benden rica etmişti, söylediği saatte odasını aradım ama cevap alamadım, biraz önce tekrar kat görevlisini odasına gönderdim, o da uzun bir süre kapıyı çalmış ama yine cevap alamamış.”

“Allah Allah! Ne oldu bu kıza? Cep telefonundan aradın mı?” dedi Tankut.

“Aradım tabii, Şebnemleri yolcu ettiğimizden beri arıyorum, önce sizi telaşlandırmak istemedim ama cep telefonuna da cevap vermeyince iyice meraklanmaya başladım!”Herkes meraklanmıştı, hep birlikte telaşla içeri girdiler. Gonca, Müge’yi de yanına alarak Funda’nın odasına gitmeye karar verdi, yine cevap alamazlarsa yedek anahtarla kapıyı açacaktı, kalan diğer misafirleri de düşünerek, ortalığı telaşa vermek istemiyordu. Tankut,  huzurun bozulmaması için diğerleriyle lobide kaldı.

Birlikte Funda’nın odasına çıktılar, kapıyı çaldılar ama içerden yanıt gelmiyordu. Gonca, yedek anahtarı çıkardı ve kapıya yöneldi fakat elleri titriyordu. Müge, durumu fark edince kapıyı kendisinin açabileceğini söyledi.

Gonca’nın iri yeşil gözleri,  sanki biraz daha büyümüştü, hiç itiraz etmeden anahtarı Müge’ye verdi.

Müge her ne kadar soğukkanlı görünse de, kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu, derin nefesler alarak kapıya yöneldi ve sonunda kapıyı açtı.

“Aman Tanrım! Neler olmuş burada! Funda! Funda nerede?” dedi Gonca sesi titreyerek.

Odanın altı üstüne getirilmişti sanki. Elbise dolabındaki bütün kıyafetler, odanın her bir yanına saçılmış, yatak örtüsü ve çarşaflar parçalanmış, yatak ise delik deşik edilmişti. Komodin çekmeceleri yerlerinden çıkarılmış, içindekiler ortaya saçılmıştı. Banyoda da durum farklı değildi, sabun ve şampuan şişelerinin içleri boşaltılmış, banyo dolabının içindekiler yerlere saçılmıştı. Bornozu ve kullandığı havlular da lime lime edilmişti.

“İnanın hiçbir fikrim yok! Sanırım bu odada birilerinin ya da birinin aradığı önemli bir şey olmalı,” dedi Müge.

“Funda bu kadar önemli ne saklıyor olabilir ki? Asıl önemlisi Funda’ ya ne oldu? Aman Tanrım bütün bunlar ne anlama geliyor Müge?” dedi Gonca çaresizce.

Kaçırılma ihtimalini gözden geçirdiler, ama mantıklı bir sebep bulamıyorlardı. Funda, zengin bir ailenin kızı değildi. Ailesinin, oturdukları evin haricinde başka bir mal varlığı yoktu. Babası ve annesi bir kamu kuruluşundan emekliydi, aldıkları üç aylık anca evi geçindiriyordu. Funda’nın kazandığı ise kendi masraflarını karşılıyordu.

Müge, hiçbir şeye dokunmaması için Gonca’yı uyardı.  Hemen  polise haber vermeleri gerekiyordu. Odanın kapsını yeniden kilitleyip aşağı indiler.

Tankut, çalışma odasında toplamıştı herkesi. Polisi aramanın en doğru hareket olacağını söyledi, Funda’nın hayatı tehlikede olabilirdi.

Güvenlik kamerası kayıtlarını inceleyen Bora, nefes nefese yanlarına geldi. Düğün sabahından itibaren, bütün kameralar devre dışı bırakılmıştı.

“Güvenlik sisteminin bulunduğu odaya kim girmiş olabilir? Orası her zaman kilitlidir, iki anahtarı var biri bende,  diğerinin de sen de olması gerekiyor,” dedi Tankut bağırarak.

“Baba, unuttun galiba Funda’nın altı aylık deneme süresi bitince ona da verdik bir tane, üç anahtar var,” dedi Bora.

Funda, kendi odasının ve güvenlik sisteminin bulunduğu odanın  anahtarlarıyla birlikte kayıptı. Her kafadan bir ses çıkmaya başlamıştı. Neden ve nasıl sorularının ardı arkası kesilmiyordu. Müge hemen polisi aradı.

Herkesin sinirleri iyice gerilmişti, hatta aralarında panikleyenler bile vardı. Müge, temiz havada birer fincan çayın herkese iyi geleceğini söyleyince bu teklife kimse hayır diyemedi.

Otelin, çiçeklerle bezenmiş küçük çardakların bulunduğu arka taraftakibahçesine gittiler. Az sonra herkes hasır koltuklara oturmuş, sessizce çayını yudumluyor, kimseden çıt çıkmıyordu.

“Afiyet olsun efendim, sonbaharın tadın çıkarmak lazım tabii, hele böyle güzel bir bahçe de olursa,” dedi Başkomiser Namık Keskin.

Bir anda herkesin bakışı, kendilerine doğru yaklaşan, kırklı yaşlarda, orta boylu, hafif göbekli, üzerinde siyah deri ceket olan adama çevrildi.

Başkomiser, İlk girizgâhtan sonra kendini tanıttı. “Beykoz Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube’den Başkomiser Namık Keskin, hiç rahatsız olmayın, ben de aranıza katılacağım çayımı da söyledim şöyle demli.”

Namık, boş hasır koltuklardan bir tanesine kuruldu,  sırayla herkesin isimlerini ve yakınlık derecelerini öğrendi. Müge ve Gonca’dan da olayı ayrıntılı olarak dinledi.

Alışılmışın dışında Namık’ın elinde, küçük bir not defteri yerine sadece kaplan gözü taşından yapılma bir tespih vardı. Dinlerken kimseyle göz teması kurmuyordu, soruyu soran kendisi değilmiş gibi başka tarafa bakıyor, elinde döndürdüğü tespihine odaklanıyordu.

“Bizim ekip şu anda Funda kızımızın odasında, ne var ne yok incelemekte. Bir de biz bakalım dış göz olarak, öyle değil mi? Belki biz buluruz aranılan her neyse artık! Bir de kızımız Funda kayıp.  Ölü mü? Sağ mı? Yoksa kaçırıldı mı? Bunların hepsi bir muamma! Bulacağız tabii!”

Nerdeyse hava kararıyordu, polisler otelin her bir köşesinde detaylı araştırmalarını bitirmişti. Görevli memurlardan bir tanesi yanlarına geldi.

“Başkomiserim, otel personeli dâhil herkesin ifadesini aldık, kayıp şahıs Funda Korkmaz’ın odasındaki incelemelerimizi tamamladık. Teknik ekip, güvenlik sisteminin kurulu olduğu bilgisayarı inceledi ve bütün kamera kayıtlarını aldı. Funda Korkmaz’ın evine gitmek için hazırız!”

“Hadi bakalım, yolcu yolunda gerek. Efendim sohbet güzeldi, bir sonrakine çayları ben ısmarlayacağım kaldığımız yerden devam edeceğiz. Kartımı bıraktım, lütfen aramaktan çekinmeyin,” dedi Namık samimi bir ses tonuyla.

Yorucu bir gündü, kimse artık ne yemek ne de bir şeyler içmek istiyordu herkesin tek istediği bir an önce ılık bir duş alıp yatmaktı.

“Başkomiserin tavrı hiç hoşuma gitmedi. Bize ince ince laf mı soktu, hafiften dalga mı geçti yoksa ciddi mi konuştu anlayamadım doğrusu. Sonra bizi dinliyormuş gibi gelmedi, elindeki tespihi sallayarak hülyalara daldı adeta. Tabii siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum!” dedi Ziynet kibirli bir tavırla.

“Canım, burası gerçek dünya ve onlar da gerçek polisler! Yoksa sen, Commander Steve Mc Garrett ‘ı mı bekliyordun!” dedi Gonca gergin ve alaycı bir tavırla.

Kazım ve Ziynet, tek kelime bile etmeden ilk gelen asansöre bindiler.

Müge, odasına erken çıkmasına rağmen, doğru dürüst uyuyamadan sabahı etti. İçinde anlam veremediği tuhaf bir sıkıntı vardı. Hemen bir duş aldı ve bahçeye indi. Funda’ya ne olduğunu bir türlü çözemiyordu. Sonra, Başkomiser Namık gerçekten bir tuhaftı ve Ziynet’e hak vermemek elde değildi. Funda’nın odasına çıkmaya karar verdi, nasıl olsa polis incelemesini tamamlamıştı. Girilmemesi gerektiğine dair hiçbir şey de söylememişlerdi.

Funda’nın odasına vardığında, kapının kilitli olmadığını fark etti ve içeri girdi. Bu odada aradıkları ne olabilirdi? Bunları düşünürken telefonu çaldı, arayan Şebnem’di sesi iyi gelmiyordu. Gittiklerinden beri ailesi için endişeleniyordu, ne zaman telefonda görüşseler ya hemen geçiştirip kapatıyorlar ya da aramalarına geri dönmüyorlardı. Müge, arkadaşının ısrarına dayanamayıp olan biten ne varsa anlattı.

“Funda bana, birkaç ay önce bir anahtarlık hediye etti, işin tuhaf kısmı gözleri dolu dolu, ölüm var kalım var benden size bir hatıra kalsın, benim için yaptıklarınıza minnettarım dedi. Bir anlam veremedim bu sözlerine, sence bana hediye ettiği anahtarlık aradıkları şey olabilir mi?” dedi Şebnem.

“Olabilir, her ipucunu değerlendirmeliyiz, belki de hayatı tehlikede. Anahtarlık senin yanında mı?” diye sordu Müge heyecanla.

“Hayır, o sözlerinden sonra kullanmaya kıyamadım sakladım. Sen benim odama git ve komodinin çekmecesinde duran takı kutusunu aç, içi çok kalabalık ama mutlaka bulursun, hatırladığım kadarıyla sarı, gövdesi zincire dolanmış, baş kısmında baykuş figürü var ve figürün her iki yanından melek kanatları sarkıyor. Umarım bu bir ipucudur,” dedi Şebnem

Müge, arkadaşını her şeyden haberdar edeceğine dair söz verip telefonu kapattı. Lobiye indi, Şebnem’in odasına girmenin bir yolu olmalıydı ama nasıl? Bunu düşünürken, birden yanında Bora belirdi. Ondan kendisine yardım etmesini rica ediyordu. Yeni gelen misafirler hayli kalabalıktı ve giriş işlemlerinde onları Bekletmesi hoş olmayacaktı. Acaba, Bora misafirlerin kayıtlarını yaparken anahtarlarını da Müge verebilir miydi?

‘Nasıl bu kadar şanslı olabilirim?’ diye düşündü Müge ve Hemen işe koyuldu.

Yarım saat sonra, son misafiri de göndermiş, el çabukluğuyla cebine attığı anahtarla Şebnem’in odasının yolunu tutmuştu bile.

Odaya girer girmez, arkadaşının söylediği gibi hemen  komodinin çekmecesine sarıldı, içindeki takı kutusunu çıkardı ve açtı.  Tıka basa çeşitli takılarla doluydu kutunun içi, canı sağ olsun her gittiği yerden mutlaka bir hatıra satın alırdı. Aradığını bulmuştu sonunda, anahtarlığı alıp Şebnem’in odasından ayrıldı.

Odasına döndüğünde anahtarlığı inceledi. Çok güzeldi, sanki gizemli bir kapıyı açan anahtara benziyordu. Bu anahtarın bir anlamı vardı Funda için yoksa onca model varken neden bu anahtarı seçsin. Mantıklı hiçbir açıklama bulamıyordu. Biraz bahçeye çıkıp temiz havada düşünmeye karar verdi. Arka bahçeye geçip çardaklardan birine oturdu, yanına gelen garsona kahve siparişi verdi. Biraz ilerdeki çardakta Ziynet ve Kazım’ın oturduklarını gördü, hiç iyi görünmüyorlardı. Yanlarına gitmeye karar verdi.

“Merhabalar, Funda’nın aniden ortadan kaybolması hepimizi çok etkiledi, sizi de üzgün görünce yanınıza gelmek istedim. Oturabilir miyim?” dedi Müge

“Tabi oturabilirsin kızım. Biz de onu konuşuyorduk, elimizden hiçbir şey gelmiyor insan üzülüyor,” dedi Kazım sıkıntılı bir ses tonuyla.

“Yeter artık Kazım! Ben dayanamayacağım daha fazla!  Ya öldürürlerse Funda’yı!”  dedi  Ziynet ağlayarak.

“Durun! Durun bir dakika, siz Funda’nın kaçırıldığını biliyor musunuz yoksa? Neden polislere bir şey söylemediniz o zaman?” dedi Müge sert bir şekilde.

“O zaman öldürürlerdi onu, çok az zamanımız var!” dedi Kazım

“Funda’yı kim kaçırdı? Ne için az zamanınız var? Ne biliyorsunuz lütfen anlatın artık! Çok geç olmadan anlatın!” dedi Müge bağırarak.

Kazım kısa bir tereddütten sonra anlatmaya başladı.“Funda’yla beraber çalıştığımız şirket iflas etmişti ama bu bir takım kanun dışı yollardan yapılmış, paravan bir şirketmiş meğerse bizi kullanmışlar. Bunun farkına vardığımızı bilmiyorlardı şimdiye kadar, meğerse Funda işin peşini bırakmamış. Bizden başka çalışan muhasebecileri de vardı, biz sadece göstermelik çalışıyor muşuz meğer. Aslında ben de farkındaydım ama hiç irdelemedim, çünkü başım derde girsin istemiyordum. Funda’ya da söyledim hatta güvenli olsun diye onu buraya getirdim. Funda, her sorduğumda işin peşini bıraktığını söylüyordu.”

“Sizden ne istiyorlar peki?” diye sordu Müge.

“Funda’nın elinde bir takım belgeler olduğuna inanıyorlar. Funda da ısrarla olmadığını söylüyor. Düğün gecesi garson kılığında buraya bir adamlarını yollamışlar. Ziynet’in üstüne içki tepsisini, gönderdikleri adam devirdi. Bu bahaneyle Ziynet ona Funda’nın odasının anahtarını verdi ve güvenlik sistemini devreden çıkardı.”

“Siz delirmiş olmalısınız! Nasıl böyle bir şey yaparsınız? Herkesin hayatını tehlikeye attığınızın fakında mısınız? Şimdi burada hiç kimse güvende değil! Neden polise gitmediniz?”

“Anlamıyorsun kızım! Asıl bunu yapmasaydık hiç acımadan Şebnem ve Korhan’ı öldüreceklerdi o gece!” dedi Ziynet ağlayarak.

“Aman Tanrım! Durum sandığımızdan da karışık ve bir o kadar da tehlikeli!  Yani pes doğrusu! Bütün bunlar olurken hiç renk vermediniz, takdir etmeliyim iyi oyuncusunuz!”

Müge, Kazım ve eşine biraz fazla yüklendiğinin farkındaydı ama şimdi bunları düşünecek vakit yoktu. Elindeki tek ipucu olan anahtarla Başkomiser Namık’a gitmeye karar verdi. Kazım ve Ziynet’i götüremezdi, bu çok riskliydi.

Beykoz Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube’ye vardığında, kapıda görevli memur onu Namık’ın odasına götürdü. Müge, elindeki anahtarı Namık’a teslim etti ve olan biteni anlattı.

“Ne yalan söyleyeyim sizi bekliyordum, olanlardan haberimiz var. Funda kızımızın kaçırıldığını biliyoruz. Tesadüfen düğünün olduğu gece, rutin trafik kontrolleri sırasında bu garson kılıklılardan birisini yakaladık ama bir türlü Funda’nın nerede tutulduğunu söylemedi. Meğerse kullan at elemanmış!” dedi Namık.

“Peki, ne olacak şimdi? Funda’yı sağ olarak kurtarabilecek misiniz?”

“Sen üzerine düşeni yaptın, gerisi bizim işimiz. İçin rahat olsun, oteli gözetim altında tutuyoruz, şimdi otele dön ve herkese moral ver. Anlaştık mı?” dedi Namık babacan bir tavırla.

Müge otele döndüğünde, herkes onu kapıda karşıladı. Akşam yemeğinde herkes birbirine söz verdi, bundan sonra sır saklamak yoktu.

Ertesi sabah Müge, oda kapısının çalınmasıyla uyandı.

“Günaydın Müge Hanım! Kahvaltıya geç kalıyorsunuz!” dedi Funda sevinçle.

“Fundaaa! Aman Tanrım! Çok şükür kavuştuk sana!” dedi  Müge sevin çığlığı atarak.

Namık herkesi, Tankut’un çalışma odasında toplamıştı.

“Funda Hanım kızımızı sağ salim getirmenin mutluluğunu sizlerle paylaşmak istedim. Mali Şube’yle ortak yürüttüğümüz operasyon sonucunda, bir dolandırıcılık suç çetesini çökertmiş bulunuyoruz. Funda bize elindeki bilgileri daha önce ulaştırmış olsaydı eğer, bütün bu talihsiz olaylar yaşanmayacaktı. Kendisi, bütün delilleri bir flash bellekte toplamış ve bu flash belleği de ustaca kızınız Şebnem’e hediye olarak verdiği anahtarın içine saklamış. Müge Hanım dikkatli davranmasaydı ve bunu bize getirmeseydi belki de şu anada Funda yaşamıyor olacaktı. Ayrıca, suç şebekesi de çökertilemeyecekti. Kazım ve Ziynet çifti size gelince, kendinizi Hollywood filmlerine fazla kaptırmışsınız, herkesi tehlikeye attınız, şans eseri ucuz yırttınız. Benden size küçük bir nasihat: Gerçek dünyayla bağınızı koparmayın. Sizleri de tebrik ediyorum evlatlarınızın mürüvveti için. Başka sorusu olan varsa sorsun yoksa sonsuza kadar sussun, demli çayımı içeceğim,” dedi Namık tatlı sert.

Bu sözlerin ardından herkes derin bir nefes aldı. Namık ve ekibine teşekkür ettiler. Artık Funda’nın sağ salim geri dönüşünü kutlayabilirlerdi.

“İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez,”dedi Müge.*

 

* Küçük Prens, Antoine de Saint-Exupéry

Maksude Hanım’in sırrı – Feneryolu cinayetleri

Maksude Hanım ile bu yaz tanıştım. Kendisi, Feneryolu Cinayetleri adlı romanda, yıllarca gizlediği bir sırrı ihtiyarladığında açıklamaya karar vererek müthiş bir hikâyenin başlamasına sebep olan, eski İstanbul hanımefendisi bir karakter. Yazın en sıcak günlerinde, her şeyden sıkıldığım, tek isteğimin güzel bir kitabın sayfalarına gömülüp bir tür inzivaya çekilmek olduğu zamanlarda okuduğum Feneryolu Cinayetleri‘yle ilgili tek şikâyetim, çok çabuk bitmesi ve inzivamın kısa sürmesi oldu. Son derece sürükleyici bir kitaptı.

Kitabın yazarı Gencoy Sümer’in adeta gerçekten varmış gibi betimlediği ve bana, “Keşke böyle bir lokanta olsa da, her akşam uğrasam” dedirten Ülkü Lokantası’nın sahibi, aynı zamanda dedektiflik de yapan Kerim Ülkü’ye Mukaddes Hanım tarafından yollanan bir mektupla başlayan Feneryolu Cinayetleri, dili, kurgusu, karakterlerin canlılığı, mekânların ve elli sene önceki İstanbul’un usta tasviriyle daha ilk sayfalardan sizi içine çekebilecek bir roman. Her bölüm, bir başka karakterin olayları kendi gözünden anlatmasından oluşuyor ve bu da romanı ilgi çekici kılıyor. Bir bölümde anlatılan olay, bir diğer bölümde yeni bir karakterin gözünden bambaşka bir yorumla anlatılınca, cinayetlerin esrarı içinden çıkılmaz bir hâl almaya başlıyor. Ancak yazarın bu karmaşık cinayet bulmacasını dallandırıp budaklandırıp, okurun zihnini bulandırdığını sanmayın. Okuduğum polisiye kitaplarda, izlediğim filmlerde cinayeti kolaylıkla çözebilen benim gibi kurnaz geçinenleri bile çıldırtacak denli meraka sokarak, son sayfalara dek gizemini koruyan bir cinayet bulmacası bu. Yazar, gerilimi ve gizemi sürekli canlı tutmayı iyi başarmış.

Romanın özelliklerinden bir başkası da, eski şarkılara ve pek nadide filmlere yapılan göndermeler. Gencoy Sümer, bu göndermelere hikâyede ustalıkla yer vermiş. Sir Arthur Conan Doyle ve Agatha Christie kitaplarını sevenlerin de, Feneryolu Cinayetleri’ndeki bazı ayrıntılardan zevk alacağını söylemeden geçemeyeceğim. Zira Gencoy Sümer, bu iki yazara özgü bazı özellikleri tatlı tatlı kendi romanına yedirmiş, Doyle ve Christie’ye saygı duruşunda bulunmayı ihmal etmemiş.

Feneryolu Cinayetleri’ni bitirdikten sonra, yazarın diğer romanlarını araştırmaya giriştim. Dedektif Kerim Ülkü’nün çözdüğü başka cinayetlerin anlatıldığı romanlar olmalıydı ve ben onları bir an önce okumak için can atıyordum. Ancak elim boş kalakaldım. Bu noktada, Gencoy Sümer’in ilk romanı olduğunu öğrendiğim Feneryolu Cinayetleri’ne hayranlığım daha da arttı. Büyüleyici bir başlangıç yaptığı için Sümer’e ulaşıp kendisini tebrik ettim ve konuşmamız esnasında mütevazılığı da beni şaşırttı.

Feneryolu Cinayetleri‘nde çok fazla karakter var. Bu durum, hikâyeyi bunaltıcı bir hale sokabilirdi. Ancak Sümer’in hayran kaldığım bir başka ustalığı da, bu kadar çok karakteri kafa karıştırmadan, sıkmadan hikâyenin içine yerleştirmesiydi. Elime aldığım bazı kitapları, çok sayıda karakteri bir süre sonra karıştırıp sıkıntılı bir okuma sürecine girdiğim için bıraktığımdan, benim için karakter sayısı çok önemlidir ama Sümer, bir kuklacı gibi tüm karakterleri keyifle iplerin ucunda oynatmış.

En sevdiğim karakter ise, romana incecik bir mizah duygusunu da sızdıran düşünce akışı ile Faruk Arman oldu ve kendimi onun naif konuşmalarına gülerken buldum. Bir polisiye yazarı olan Faruk Arman’ın, roman boyunca hep gölgede kalır gibi devam eden varlığı, dedektif Kerim Ülkü’nün karizmasının yanında sönükleşen tavırları, aslında romanın belkemiğini oluşturuyor diyebilirim. Merak edenler ve bir süreliğine her şeyden uzaklaşıp yıllar öncesinin İstanbul’una, şatafatlı yalılara, kapalı odalarda dönen türlü gizeme yolculuk yapmak isteyenler, Feneryolu Cinayetleri‘ni mutlaka okumalı.

Ercan Akbay’dan akılçelen

Ercan Akbay’ın Oğlak Yayınları tarafından 2015 yılında yayımlanan Nadia Groza Dosyası’nı ve 2016’da yine aynı yayınevi tarafından ilk basımı yapılan Akılçelen’i bu yıl içinde okudum.

Ercan Akbay’ın Tilki Tilki Saat Kaç? ile başlayan hali hazırdaki üçlemesinden okuduğum ilk romanı Fotoğrafçılar Kulübü Nadia Groza Dosyası’ydı.  Karanlık, boğucu bir atmosferde geçen, son ana kadar sırrını koruyan cinayet öykülerinden biri Nadia Groza Dosyası. Karakterlerden empati kurabileceğiniz kimsenin olmaması farklı bir roman okuduğunuz hissine yol açıyor, bu his öykülemedeki atmosferin karanlığıyla birleşince İskandinav polisiyelerini anımsatıyor. Ezcümle soğuk, mesafeli ve fakat tüm bunlarla birlikte sürükleyici bir roman Akbay’ın Nadia Groza Dosyası.

Maceraperest Kitaplar ve Benim Yaşlı Gözlerim

Ercan Akbay kitapları hakkında bir şeyler yazmaya başlarken ve yeri gelmişken bir konu hakkında küçük bir serzenişte bulunmak istiyorum.

Ferhan Şensoy’un öz yaşam öyküsünü yazdığı kitaplarından birindeydi sanırım. Kalemimin Sapını Gülle Donattım olabilir. Usta tiyatrocumuz, okuma konusunda en hazzetmediği durumun, kitaplardaki yazı fontlarının küçüklüğü olduğunu söyleyip kendi kitaplarının fontlarının büyük seçilme nedenini açıklıyordu. Ferhan Şensoy’un ne demek istediğini ve bu söylediğinin nasıl bir sıkıntı olduğunu -yaklaşık 15 yıl önce- okuduğumda anlamaya çalıştığımı ve anlayamadığımı hatırlıyorum. Şimdi aradan geçen yıllardan sonra ne dediğini anladım. Oğlak Yayınları’nın Maceraperest Serisi sanıyorum cep kitap boyutunu seçerken daha genç okuyucuyu hedefliyor. Peki, sadece soruyorum; yaşımız kemale erdi diye polisiye okuyamayacak mıyız?  Okumadan duramayacağım kitaplar yayımlıyor bir taraftan da. Yayımladığı tüm kitapları ısrarla okumayı sürdürürsem yakında sesli kitaplara geçmek zorunda kalacağım bunu söyleyeyim.  Gözlük numaramı bu kadar hızlı ilerleten yayınevidir kendileri. Dixi et salvavi animam meam. ( Söyledim ve ruhumu kurtardım. )

Akılçelen- Dr Sinan Us Dosyası

Uzak doğu kökenli bir spor olan Sidoju’nun Türkiye’de otorite haline gelmiş ustası Anton Şihan’ın bir grup kadın “müridi” tarafından taciz ve tecavüzle suçlanmasıyla açılıyor roman. Suçlayanlar aynı zamanda Anton’un iş ortakları ve hatta birisi, sevgilisi de olan Deniz.

Rus-Gürcü kökenli bir Türkiye vatandaşı olan Anton Cemali Uzakdoğu’da aldığı Sidoju eğitiminden sonra Şihan- Büyük Usta mertebesine gelmiş ve Türkiye’ye yerleşmiştir.  Yerleşmekle kalmamış tabir caizse binlerce yandaşa, savunucuya, öğrenciye ulaşmış bir işletmeler zincirinin “efendisi” durumuna gelmiştir.

Bir takım Uzakdoğu öğretilerinin başka ülkelerde ve bizim ülkemizde mürit-hoca ilişkisi ne durumdadır onu bilmiyorum, merak da etmedim. Fakat Akılçelen’de Ercan Akbay Sidoju ustasını değil de örneğin;  Bıyıklı Anton Efendi Tarikatı’nı da koysaymış odağa, ülkemiz gündemi için sırıtmazmış doğrusu. Takipçilerinin bir peygamber edasıyla peşinde dolaşması, yalnızca konuşmasıyla bile onlarca insanı peşinden sürüklüyor oluşu, özellikle kadınlar üzerindeki etkisiyle bir tarikat şeyhi edasında Anton Şihan. Bir tarikatın, müritlerinin ve yandaşlarının psikolojik çözümlemeleri ve örgütün işleyişi konularında çok başarılı bir omurga oluşturmuş yazar. Sidoju diye bir Uzakdoğu sporu var mı, Şihan diye bir mertebe var mı konuları tüm bunların yanında önemsizleşiyor.

Taciz vakasıyla Nadia Grozna Dosyası’ndan da bildiğimiz Serdar ilgileniyor. Serdar’ın kendini Şef’e kanıtlama telaşıyla işi eline yüzüne bulaştırması ve bunu temizleme telaşı sırasında bir cinayet işleniyor. Yine ilk romandan tanıdığımız Psikiyatrist Sinan Us, danışanlarından Deniz’in sıra dışı seansı sonrasında öldürülüyor. Basit bir kalp krizi teşhisi konulacakken aslında Us’un doğal bir ölümle yokluğa yürümediğini anlamak ise Caner’e düşüyor.

Serdar, Şef, Caner, Caner’in kendine güvensiz iş ortağı ve sevgilisi Gül’le bu yeni macera sayesinde yeniden karşılaşıyoruz.

Romanın sonuna kadar heyecanı, gerilimi çok rahat sürdürüyor yazar. Okuyucunun merakını yan öykü ve çıkışlarla diri tutuyor.

Öykü sağlam, dil ve kurgu sağlam.

Ercan Akbay romanlarında okuyucuyu en çok rahatsız edebilecek başlık, karakterler olabilir. Karakterlerin tümünün geçmişine dair bir arazı var, hatta o arazı çoğu hali hazırda sürdürüyor. Fakat söylemeye çalıştığım bu değil.

Edebi eserlerde mutlak iyi veya mutlak kötü arayışında değilim. Yine de özellikle Caner ve Gül konusunda bir derinlik eksikliği hissediyor insan. Nadia Grozna Dosyası’nda daha belirgin olan bu eksiklik duygusu Akılçelen’de azalmakla birlikte tam olarak giderilmiş sayılmaz. Giderilmesi gerekir mi tam bilemiyorum elbette. Ana karakterlerdeki derinlikle ikincil karakterlerdeki derinliğin birbirine denk olacak kadar yakın olması sorun bence. Örneğin, Deniz karakteri Gül karakterinden daha ayrıntılı ele alınmış. Buna rağmen Deniz konusunda da emin olamıyoruz. Bu durum karakterler konusunda başta da bahsettiğim “empati” eksikliğinin asıl sebebi.

Roman kahramanlarının eksikleriyle fazlalıklarıyla sıradan birer insan olarak resmedilmeleri yazarın takdiri. Fakat Ercan Akbay’ın affına sığınarak söylüyorum sıradan insan olmak için bile fazla sıradan bu karakterler. Bu sağlamlıkta bir konu ve kurgunun çok akılda kalıcı özellikte karakterlerinin olması gerekir sanki. Şunun için söylüyorum; yazıyı yazmak için masaya oturduğumda; her iki romana dair bütün olaylar çok net biçimde aklımda kalmışken karakterlere dair hiçbir imge canlandıramıyorum. Cinayetler ve sebepleri roman boyunca çok incelikle düğümlenip çözülüyor fakat karakterler çözülmüyor.

Sonuç olarak; karakterler konusu benim “takık” olduğum bir konu. Romanlarını çok severek okuduğum Ercan Akbay, yeni kitaplarını merakla beklediğim yazarlardan. Okuru bol olsun.

Akılçelen-Dr Sinan Us Dosyası/Maceraperest Kitaplar

Yazar: Ercan Akbay

Yayım Tarihi: 2016

Sayfa Sayısı: 368

Yayınevi: Oğlak Yayınevi

Cerrahın ölümü

BÖLÜM 1

Arabanın sinyal kolu takılmıştı yine. Ritmik ses yol boyunca beyninin içinde ötmüştü neredeyse. Müziğin sesini biraz daha açtı. Çok dakik bir insan olmakla övünürdü. Geç kalmaktan nefret ederdi.   Balık tutmaya ayırdığı izin gününde çağırılmış olması da ayrıca sinir bozucuydu. Yol bittiğinde, hasta yatağında ölümü bekleyen bir ihtiyar gibi inleyen arabasının kapısını sertçe kapattı. Bu mevsimde, bu soğuk ve yağışlı hava, dünyanın insanlığa vedasının yaklaştığının habercisi olmalıydı. Otelin kapısının önünde bekleyen gazeteci kalabalığını görünce bir of çekti. Sorulan soruları duymazdan gelerek otelin içine attı kendini. Ünlü insanlar öldüğünde bir de bilgi kirliliğine kurban oluyorlardı. Genç bir polis memuru karşıladı onu.  Odanın olduğu koridora geldiğinde, çekilen güvenlik bandının ardındaki başka bir memur başıyla selam verdi.

“Pek garip bir vaka bu başkomiserim. Savcı bey geldiler bile. Olay yeri inceleme de sizi bekliyordu.” dedi genç polis memuru.

“Benim ekip nerede peki?”

“Onlar güvenlik kayıtlarına bakıyorlar. Geldiğinizi haber vereceğiz başkomiserim.”

Tam o anda beyaz kıyafetleri ile odadan dışarıya çıkan Ali’yi gören Zafer Başkomiser, polis memurunun omzuna vurarak şeridin ardına geçti.  “Olay yeri inceleme ekibinin gözbebeği Komiser Ali de burada olduğuna göre içerideki cidden önemli biri olmalı.”

Ali, gerçekten de olay yeri inceleme için cevher niteliğindeydi. Sürekli okur, kendini geliştirirdi. İşini sadece laboratuvara bırakmayıp, tanıkları bile gözler, cümlelere bile ipucu olarak bakardı.

Ali Komiser zoraki gülümsedi, başını salladı. Ellerini nereye koyacağını bilemez bir tavır içindeydi. Muhtemel bir sigara krizini bastırmaya çalışıyor gibiydi.  “Birçokları için gerçekten ünlü biriydi. Burada bir anormallik olduğu kesin başkomiserim. Olay yeri keşfi, adli tahkikat bulguları ile ne sonuca varılır bilmiyorum ama ölümün orijinini aydınlatmak için otopsi şart. Oda tertemiz, elimizde cesetten başka pek bir şey yok. Siz görün diye bekledik.”

Zafer, odanın kapısına doğru attığı adımı geri çekti. Tekrar yüzünü Ali’ye dönerek,“Seni umutsuz görmeye pek alışkın değiliz aslanım. Odaya girmeden önce baştan anlat bakalım şu garip  olayı,”dedi.

Ali, olay yerine gelen ilk ekipten duydukları ile ilk inceleme sonuçlarını yazdığı not defterini cebinden çıkardı.  “Çocuklar gerekli raporları dolduruyor Başkomiserim. Bunlar benim notlarım. Maktul, elli dokuz yaşında erkek. Reşat Yıldırım.  Genel cerrah. Otele 22’sinde giriş yapmış. Bugünkü Cerrahi Kongresi için buradaymış. Oda üç gün için ayırt edilmiş. Bu akşam ayrılmayı düşünüyormuş yani. Dokuz konuşmacıdan biriymiş. Laparoskopi yöntemi ile yapılan ameliyatlarda bir numaraymış ve konuşması da bu yöndeymiş.”

Ali başını defterinden kaldırdı. Neredeyse dramatik bir sesle, “O öldü ama kongre şu an devam ediyor, hayat ne garip değil mi?” dedi.

Zafer başıyla onayladı. Ali bunun bir sohbete dönüşmeyeceğini anladı. Kaldığı yerden notlarına devam etti. “Sabah 9:30’da maktulün kızı Gonca Yıldırım, babasına telefonla ulaşamadığı için odasına gelmiş. Bir süre çaldığı kapıdan da cevap alamayınca otel görevlilerine seslenmiş. Görevli ile birlikte odaya girip maktulü bulmuşlar. Onların seslerine kendi odasından çıkan Handan Arkın da odaya girmiş.“

“Handan Arkın?”

“O da davetlilerden, bir profesör. Gayet soğukkanlı bir bayan. İlk kontrolü de o yapmış. Gonca Hanımı, o da tıp okuyormuş bu arada  ve kapıyı açan otel görevlisini de o sakinleştirmiş. Hatta fularını odanın kapısına gererek, olay yeri için ilk güvenlik şeridini bile çekmiş. İlginç bir kadın.”

Ali’nin bıyık altından gülüşü, Zafer Başkomiserin gözünden kaçmadı. “Şimdi neredeler?” diye sorunca Ali yeniden notlarına göz attı.

“Handan Hanım, Gonca Hanımla birlikte kendi odasında.  Karşı çaprazdaki odadalar. Odada aynı zamanda Sevinç ve Uğur Saylak çifti var. “

“Onlar da mı doktor?”

“Uğur Saylak esnafmış. Ama ilginç olan, Sevinç Saylak. O da doktor ve Reşat Beyin ikinci evliliğinden boşandığı eşi.”

“Yok artık, bunlar ailece mi buradalar? İlk eş de burada dersen şaşırmam bu dakikadan sonra,”dedi Zafer komiser. Bir yandan da kendini tutamamış gülmüştü.

“Şu an otelin neredeyse yarısı doktor komiserim. Gonca’nın Sevinç’ten pek hoşlanmadığına kalıbımı basarım patron,”diyerek göz kırptı Ali.

“Ali, buraya kadarı tamam da bu olay neden garip, hâlâ oraya gelmedik mi?”

“Komiserim, garip olan ölüm şekli. Toksikolojik araştırma, kan, idrar testleri yapılmalı. Başucunda üç ayrı ilaç kutusu vardı. Biri benzodiazepin sınıfı, biri coumadin türevi…”

“Yani?”

“Yani uyku ilacı ve kan cıvıtıcı. Üçüncüsü ise bir tür ritim düzenleyici. Kalp rahatsızlığı olduğu aşikâr.”

“Olay mahalline girelim mi? Neden cinayet şüphesindeyiz onu bilmek istiyorum artık.”

“Çünkü maktul suda boğularak ölmüş.”

“Nasıl yani? Küvette falan mı?”

Ali, başını iki yana salladı.  “Odada küvet yok komiserim. Odaya girelim.”

Odada ekipmanlarını toplayan olay yeri inceleme ekibi elemanları ve savcı vardı. Selamlaşma faslından sonra Zafer, hala yatağında yatmakta olan maktule baktı. “Bu adam pijamalarıyla uykusunda ölmüş gibi görünüyor Ali. Suda boğulmak da nereden çıktı? ”

Mesleğinin başındaki genç savcı heyecanla atıldı. “Ben de aynısını dedim. Boğulmuş tespiti çok saçma geldi.”

“Otopside netleşecek elbette başkomiserim ama Handan Hanımın da dediği gibi; suda boğulmaya dair emareler görünüyor,”dedi Ali Komiser.

Bir el işareti ile maktulü toparlamaya başlayan ekibin yanından ayrılırken Ali’nin koluna giren Zafer Komiser muzip bir ifadeyle, “Bu Handan Hanımla bir tanışalım o vakit. Belki Adli Tıp’a davet etmeliyiz,” dedi.

 

BÖLÜM 2

Odadaki  kadının gözleri ışıl ışıldı. Müsamere öncesi kulisteki bir oyuncu gibi odanın içinde dönüp durarak konuşuyordu. “Baştan mı anlatayım? Otele 22’sinde giriş yaptık. Daha önce de kaldığımız bir otel bu. Çoğunluğun kaldığı o büyük oteli sevmiyorum. Fazla modern ve lüks. Tamam burası biraz eski moda ama biz de dijitalden haz etmeyecek kadar eskidik artık. En önemlisi bu otel ,kongre merkezine beş yüz metre mesafede. Zaten İstanbul trafiğinden yılmışız, bir de uzak bir otelde kalıp, buradaki trafikle uğraşmayalım diyoruz.  Kiminle mi? Asistanım Zuhal’le. Bir yıldır yanımda.”

Zafer kadından oturmasını rica etti, zira bu hareketlilik başını döndürmeye başlamıştı. Kadın tam karşısına oturdu ve ara vermeden konuşmaya başladı.

“Otelin lobisinde sıramızı beklerken Zuhal ayakkabısının ucu ile yerde hayali bir çizginin üzerinden gidip geliyordu. ‘Bu kez biraz kalabalık,’ dedim ama dikkatini çekemedim. Dikkatini neye verdiğini bulmak için çevreme bakındım. Çünkü Zuhal eğer bir şeye gerçekten yoğunlaşmışsa yere bakar ve hep bu hareketi yapardı. Birincisınıfta dersine girdiğim ilk günlerde ondaki farklılığı anlayabilmiştim. Analiz kabiliyeti yüksekti. Odaklanma süresi de çok uzundu. Meraklıydı. Araştırma yapmayı seviyor, titiz çalışıyordu. Ama onu farklı kılan bu değildi. O insanları okumayı en az benim kadar seviyordu. Sol tarafımızda orta yaşı biraz geçkince bir adam, yanında bir genç kızla konuşuyordu. Sağ tarafımızda asansöre yakın yerde duran esmer bir kadın çantasını karıştırıyordu. Yanında kocası olması muhtemel orta yaşlı, yakışıklı sayılabilecek bir adam vardı. Kafamı tekrar sola doğru çevirdim, adam kızın kolundan tutmuş kısık sesle, ‘Endişelenmeyi bırak artık. Kimsenin ruhu bile duymayacak. Çok güzelsin. Senden etkilenmemek mümkün değil,’ deyipgülümsedi. Kızın yüzünü net göremiyordum ama utanmış olmalıydı ki başı öne eğilmişti. Adam ve kız da resepsiyona yanaştılar. ‘120’nin anahtarı lütfen,’dedi adam. Resepsiyondaki kıza da göz kırpmayı ihmal etmedi. ‘Kart zampara,’ dediğine emin olduğum Zuhal’e, ‘Bir şey mi dedin?’ diye sordum. ‘Evet, iyi ki sizin asistanınız oldum. Yaşlı ama çapkın bir adamla olsam herhalde katil olurdum,’ dedi. Resepsiyondaki genç, anahtarlarımızı uzattı.

“Hayır, aynı odada kalmayız. Ben yalnız uyumayı severim. Hiç evlenemedim . Uykum çok hafiftir. O yüzden odada bir nefes sesi bile sinirimi bozar. Akşam yemeğine kadar dinlenmeye karar verdik. Odalarımıza yerleştik. Yemek vaktinde restorana indiğimde gözlerim Zuhal’i aradı. Ama ona ulaşana kadar onlarca tanıdık yüze de denk geldim. Bu kez organizasyonun daha ciddi düzenlendiği kesindi, Türkiye’ nin en önemli profesörlerinden birkaçı buradaydı. Reşat Beyi  ilk kez orada gördüm. Çok dalgın görünüyordu. Tabağındaki yemekle oynuyor ama ağzına bir lokma almıyordu. Merhaba demek için masasına gittim. Bir an boş gözlerle baktı bana. ‘Hayırdır konuşmanın stresi mi çöktü?’ diye sordum gülümseyerek. Hayır uzatmıyorum. Bu detaylar çok önemli. Biliyorum ölüm şekli pek garip ama bence şu üç günde onunla ilgili her şey zaten garipti. Onu tedirgin eden bir şey vardı. Onu yıllardır tanırım ben. Gençliğimiz aynı hastanelerin koridorlarında geçti. Yaşlılığımız da aynı amfilerde geçecekti aslında.’Yol yorgunluğu  sanırım,” diye kaçamak bir cevap verdi. ‘Epey ünlü isimler burada. Şov gösterişli olacak gibi,’ dedim. ’Haklısın, bazıları gerçekten şov dünyası için doğuyorlar,’ derken iki masa ileride oturan Tekin Beye baktığına eminim.

“Tekin Bey mi? Tabii tanıyorum. Reşat Beyle ikisi aynı sınıftan mezunlar. Bir dönem çok iyi arkadaştılar. Ama bana sorarsanız, Tekin Bey reklamı iyi bilir fakat Reşat Bey gerçek bir sanatçıydı. Cerrahi denildiğinde Türkiye’de onun üstüne bir isim olmadığını biz akademisyenler iyi biliriz. Sonra Gonca geldi yanımıza. Beş karış bir suratla babasının karşısına oturdu. Bir kavganın mola anına denk geldiğimi düşünüp ben de masamıza geçtim. Göz ucu ile onları izlediğimi itiraf edebilirim ama hiç konuşmadılar.

“Gonca nasıl biridir? Hımm, tanırım ama çok iyi tanıdığımı söyleyemem. Reşat Beyin ilk evliliğinden çocuğu. Annesini küçük yaşta kaybettikten sonra babası ile pek geçinemediğini duymuştum. Zeki ama aksi bir kız. O da tıp öğrencisi. Gerçi okuldan çok barlarda, pek de konumuna yakışmayacak erkeklerle vakit geçirdiği söyleniyor. Tabi bunlar hep sağdan soldan duyduklarım. Olay gününe geleceğim, tamam. Ama öncesinde akşam yemeği sonrasında barda yaşananları ve ertesi gün gördüklerimi de bilmelisiniz bence.”

Yaşlı kadınının muzip gülümsemesi, olayları uzatan tavrı Zafer Komiserin canını sıkıyordu.  Ama kendi halinde biri gibi duran bu kadının zeki ve aynı zamanda çok dikkatli olduğunu da hissediyordu. Sanki o oteldeki herkes hakkında her şeyi biliyor gibiydi. Kamera görüntülerinden ellerine bir şey geçmemişti. Osmanlı zamanından kalma bir binanın, Cumhuriyetin ilk yıllarında restore edilmesi ile otele dönüştürülen yapıda her şey artık miadını dolduruyordu. Antik çağlardan kalmış kamera sistemi sadece asansörün önünü ve koridorun girişini alıyordu ama iki tarafa uzanan koridorlar ve oda kapıları için aynı şey söylenemezdi.

Her ne kadar sıkılsa da ifadeyi tam almalıydı. Herkesi bir arada fazla tutamazlardı. Eliyle devam edin der gibi bir işaret yapınca Handan Hanım hafifçe ona doğru eğildi ve konuşmaya devam etti.

“Yemek sonrası biz Zuhal ile masada sohbete devam ettik. Bir ara Reşat Beyi bara yanaşırken gördüm. Daha önce alkol aldığını hiç görmemiştim. Hep reddederdi. Ama bara oturdu. O sırada sabah lobide gördüğümüz genç kız Reşat Beyin yanına oturdu. Bir süre sonra konuşmaya başladılar. Reşat Beyi güldürmeyi başarmıştı. Zuhal’e, belki de olayı yanlış anladığını söyledim. Belki de onun kart zampara değil de bizim masum kız asıl şeytandı. Bu söylediğim, artık kalkmayı düşünen Zuhal’in de dikkat kesilmesine sebep oldu. Ama ben mecburen kalkmalıydım. Lavaboya gidip dönünce Zuhal’i çok heyecanlı buldum. ‘Tüm olayları kaçırdınız, neler neler oldu, bilseniz,’dedi bana. Ama anlattıkları beni çok şaşırttı.”

Zafer Komiser, Handan Hanımın sözünü kesti. Zuhal Ongun’u da bu konuşmaya dahil etmek zamanı gelmişti.

Kız minyondu. Kızdan çok bir erkeği andırır gibi giyinmişti. Saçları kısacık kesimliydi.

“Aklıyla değil de güzelliği ile bir yerlere gelmeye çalışanlardan hep nefret etmişimdir. Bence o kız da aynen öyle biri. Reşat Beyi tanıyorum elbette. Ciddi mizaçlıdır ama halini görmeliydiniz. Kahkahalar atıyordu. O sırada kızı geri geldi, sanki herkesin duymasını ister gibi bağırmaya başladı. Ne mi diyordu? Ucuz kadınlara her zaman düşkün olduğu ile ilgili bir şeyler söylüyordu. Ama bunları söylerken salonda başka yere baktığından eminim. Reşat Bey onu susturmaya çalıştı. En sonunda kolundan sürükleyerek yemek salonundan çıkardı. Ama Handan Hocam gelip de onlarla karşılaştığını ama çok sakin göründüklerini söylediğinde her şey birden tuhaflaştı. Ertesi gün de baba kızı kahvaltıda gördüm. Küs gibiydiler. Handan Hocam, sabahları çok erken kalkar. O kahvaltısını etmişti. Ne zaman uyuyor zaten anlayamıyorum. Ben saat ona doğru kahvaltıya indim. Reşat Bey, bir bayan ve erkeği masaya davet etti. Ama onlar oturunca Gonca Hanım, kahvaltısını bitirmeden kalktı gitti. Hayır, gece hiçbir ses duymadım. Gündüz şehir turu beni çok yormuş olmalı ki erkenden sızdım. Şehir turunda da Koza Hanı’nda bir gümüşçünün önünde Reşat Bey ile Tekin Bey’i konuşurlarken gördüm. Aslında konuşma mı tartışma mı bilemiyorum. Tekin Bey, Reşat Hocanın bileğinden tutuyordu. Ne konuştuklarını duyacak kadar yakın değildim maalesef. Bir de şu kız, Şehir Müzesi’nde şehrin maketini inceleyen Reşat Beyle epey sohbet etti yine. Müzede sergilenen arabaları incelerken de karşılaştım onlarla. Pek keyifli görünüyorlardı. Bir de şey…  Benim bildiklerim bu kadar.”

Zafer başkomiser ifadeleri yazılı alması gerektiğini açıkladı. Zuhal’i, ifadesini yazacak memurun yanına götürürken sordu.“Aslında anlatmak istediğiniz bir şey daha vardı. Neydi o?”

Zuhal, kısa bir an için anlatmakla anlatmamak arasında bir git gel yaşadı.Ama sonunda konuşmaya karar verdi. “Reşat Hoca o gün çok dengesizdi aslında, kızla birlikteyken gülücükler saçıyordu ama Tekin Beyle gergindi. Onunla sohbet etmeye çalışan Handan Hocamı da tersledi. Handan Hocam çok kibar ve olgun bir kadındır. Bana annem gibi davranır. Fedakârdır. Belli etmemeye çalışsa da çok üzüldü, hissettim ben. Reşat Hocayla gençliğinden beri arkadaşlarmış, ona saygı duyar. Ben onun yerinde olsam o kadar saygı duymazdım. Bence Reşat Hoca onun değer verdiği kadar değerli biri değil. Bence o da genç kızların peşinden ayrılmayan o zamparalardan. Onu kaç kere genç asistanlarla flört ederken görmüşümdür. Hatta bana bile her gördüğü yerde asılıyor. Lütfen bunu Handan Hocam duymasın ama. ”

“Handan Hanımı tersledi derken?”

“Handan Hocam ne söylüyordu duymadım ama Reşat Bey ona, ‘Her zamanki gibi fazla meraklısın. Unut her şeyi. Kendi hayatınla ilgilen. Yalnız öleceksin,’  diyordu. Bence bu fazla sert bir cümle. Handan Hocam ömrünü öğrencilerine ve hastalarına adamış, idealist bir kadındır.”

Zafer döndüğünde, Handan Hanım, sesine gizemli bir hava vererek, “Pek dikkatli değil mi? Ama henüz fark etmediği şeyler de var.”dedi.

İşte o an Zafer, Ali’nin niçingüldüğünü anladı ve gülmemek için kendini tuttu. Bu kadın kendini polis zannediyor gibiydi. Aynı fısıltılı tonla sordu,“Neymiş onlar?”

“Masaya oturanların Sevinç ve Uğur olduğunu bilmiyor. Ve hatta Uğur Beyin battığını, Sevinç Hanımın büyük borçlarla ezildiğini ve Reşat Beyden borç istediğini de bilmiyor. Reşat ile Sevinç çok kısa bir süre evli kaldılar. Evlenmeleri bile hataydı aslında. Çünkü aslında onlar çocukluk arkadaşıydı. Reşat Beyin ilk eşi ölünce onu teselli eden Sevinç oldu. Reşat Bey de minnettarlığı aşk sandı bence.”

“Peki siz bunları nereden biliyorsunuz?”

“Biliyorum çünkü bunları bana Reşat’ın ta kendisi anlattı. Dün gece odasında.”

Lanet kameralar yüzünden odaya giriş çıkışları görememişlerdi. Bu yüzden, bu aslında önemli bir itiraf olabilirdi.

“Dün gece onu odasında ziyaret ettiniz yani. Saat kaç gibi peki?”

Handan Hanım bir an duraksadı. Yüzünden bir gölge geçip gitti. Biraz önce heyecandan parlayan gözlerdeki tereddüt Zafer’i daha da meraklandırdı ama Handan Hanımın paniklemesini istemiyordu. Dedikodu yapar gibi konuşurken daha rahattı kadın.

Kadının gözlerinin içine bakarak,“Handan Hanım, anlıyorum ki aklınızda bir tereddüt var ama arkadaşınızın katilini bulmamızı istediğinize de eminim. Heyecanlanmayın ve lütfen benden bir şey gizlemeyin,”dedi.

“Heyecanlanmak biz cerrahlara göre değildir. Biz sinirlerimize hakim olmayı iyi biliriz ama saati düşündüm bir an. Saat 22:15 gibiydi. Uykum çok hafiftir demiştim değil mi? Biliyorum o saatte, bir erkeğin odasında olmam biraz abes ama yaşanan rezillik sonrası… Nasıl anlatılır ki? Reşat genç kızı odasına aldığı için, kızın sevgilisi olay çıkardı. Seslere odamdan çıktım. Adam, ‘Bir de saygın geçinirsiniz. Seni herkese rezil edeceğim,’ diyerek çıktı odadan. Kız ağlıyordu. Aslında kız, şehir turu boyunca da Reşat Beyin peşinden ayrılmamıştı. Ve sevgilisi o zaman bunu pek de sorun ediyor gibi görünmüyordu. Reşat’a ne olduğunu sorduğumda ‘Düzenbaz bunlar, başka bir şey değil. Hepsi mi beni bulur? İkramını da alıp gitmeliydi. Boşveri’  dedi sadece, anlatmadı.”

“Bu genç kız, barda gördüğünüz mü?”

“Evet, bence onlarla konuşmalısınız.”

“Konuşacağım elbette. Peki siz odada ne kadar kaldınız?”

“Yirmi dakika kadar. Aslında odaya girmeyecektim. Üzerimde pijamalarla, düşünsenize ne kadar yakışıksız. Ama Tekin koridorda, Reşat’a laf atınca, o da içeride konuşmayı uygun buldu. Herkesin onu dolandırmaya çalıştığını söyledi. Tümü otelde toplanmış, kızım da dahil buna,  diyerek dert yandı. Sevinç Hanımın borç isteme hikayesini de o zaman dinledim işte.  Sanırım benden sonra Gonca da geldi.  İki kere daha oda kapısını duydum çünkü. İlkinde topuklu ayakkabı tıkırtıları vardı.”

“Bu giriş çıkışların saatlerini biliyor musunuz?”

“ Biri benden 10 dakika kadar sonra idi ama diğeri gece bir gibiydi. Sabah olanları da biliyorsunuz işte. Kahvaltıdan çıkmıştım. Notlarımı almak için odama yeni girmiştim ki, Gonca’nın sesini duydum. Yanında otel görevlisi de vardı. Reşat Beye sesleniyorlardı. Açıp girdiklerinde Gonca’dan bir çığlık yükseldi. Hiç düşünmeden odaya daldım. ”

“Yaptıklarınızı duydum. Odaya kimseyi yaklaştırmamışsınız.”

“Elbette. Benim rahmetli babam, önce İstanbul Üniversitesi’nde sonrasında ise Cerrahpaşa’da yıllarca adli tıp dersleri verdi. Otopsiler, soruşturmaların incelikleri evimizde masal gibi dinlediğimiz şeylerdi kardeşimle. Çoğu insan çocuklarını uzak tutmayı tercih eder ama babam ‘Bunlar hayatın gerçekleri,’ derdi hep. Yalnız otopsi yapılması şart. Ceseti az da olsa inceleme fırsatım oldu. Ağızda mantar köpüğü, ciltte kaz derisi görünümü, tırnak yatağında siyanoz, cildin pembeliği bunlar hep asfiksi belirtileri. Ama mantar köpüğü kafamı karıştırıyor. Ciğerlerde su var mı bakılması şart. Olay yerine kimseyi sokmadım, diğer arkadaşlara da dediğim gibi toksikoloji raporunda uyku ilacı dozu çok önemli…”

Zafer Komiser, Handan Hanımı gitgide sevmeye başladığını fark etti. Yaşlı sayılmazdı aslında. Ellilerinde ya da en fazla altmışların başlarında olduğunu tahmin ediyordu. Ama dış görünüşünü önemsemediği çok belliydi. Saçlarını boyasa ve daha şık giyinse daha genç görüneceğine emindi. Yardımcısı Hüseyin ile Handan Hanımın arkasından bir süre baktılar.

Hüseyin dayanamayıp “Kameralara gerek yokmuş zaten patron, kadın ayaklı mobese gibi,” deyince  gülmeye başladılar.

“Sanırım şu genç kız ve sevgilisiyle konuşmamız iyi olacak Hüseyin. Çocuklara söyle ifade için getirsinler.”

Otelde kongre bitmişti. Herkes ayrılmak için sabırsızlanıyordu. Zafer, insanları daha fazla tutamayacağının farkındaydı. Reşat Yıldırım ile yakın ilişki içinde olanların otelde bir gece daha konaklamalarını istedi. Yabancı konukların ülkelerine dönmeleri için izin verildi. Elde bir delil olmadığından kimseyi zorla tutamazdı.

Otelin soruşturma için kullandıkları odasına girdiğinde, Hüseyin’in karşısında oturan genç kızın güzelliği hemen dikkatini çekti. Kız sessiz sessiz ağlıyordu.

Hüseyin, “Elimizde bir itiraf var Başkomiserim,” dedi.

Zafer,“Demek cinayeti siz işlediniz,” der demez kızın gözleri fal taşı gibi açıldı.

Hüseyin atıldı,“Komiserim, itiraf cinayet için değil, dolandırıcılık için.  Adam kaşla göz arasında kayıplara karışmış bile. Ama adı ve eşkali elimizde. Bu ilk işleri de değilmiş. Bunlar zengin ama yaşlı adamları dolandırıyorlarmış. O gece de Reşat Beyin koynuna girmeye niyetliymiş bu kız. Tabii fotoğraflar çekilecek, Reşat beye şantaj yapılacakmış.”

Zafer kızın başına dikildi,“Bir de bana anlat bakalım, ne oldu o gece?”

Kız tam pişmemiş olmalıydı ki gözyaşları çok sahici geliyordu Zafer’e, gerçekten korkuyordu. Ağlayarak yaptıklarıplanı anlattı. Ama Reşat Bey yememiş bu oyunu. Kızı itmiş, ona gönlünün başkasında olduğunu, yakında evleneceğini, hatta kendine başka oyuncak aramak yerine, evlenecek bir enayi bulmasını söylemiş. Evlenirsen bir erkeğin tüm hesaplarına ulaşmak daha kolay olur demiş. Plana sadık kalan ortağı odaya geldiğinde, Reşat Bey kızı odadan atmak üzereymiş. O da son bir umutla rezillik çıkararak bir şeyler koparırım belki diye düşünmüş ama sökmemiş.

Kız odadan çıkarılınca Zafer başını kaşıyarak Hüseyin’e döndü.

“Burada önemli bir detay var, fark ettin mi? Reşat Bey, yeniden evleneceğini söylemiş. Acaba kızının bundan haberi var mı? Bir de bizim ayaklı mobese, bu dedikoduyu nasıl olmuş da atlamış?”

“Belki maktul sadece kızı başından atmak için söylemiştir patron. “

“Olabilir, sen bunu bir araştır, ben de sabah ilk iş Ali’yi ziyaret edeyim. Otopsiden elde edilenleri öğrenelim.  Gelir gelmez de Gonca ve Tekin’le konuşmalıyız. Sevinç ve neydi onun kocası, onlarla da…”

“Uğur Saylak, o da sabah ‘Mecburen ayrılmam gerek,’  diyerek bizim çocukları sıkıştırıyormuş. Hatta beyimin yukarılarda çok tanıdığı varmış. Tehditler,tehditler.”

 

BÖLÜM 3

Zafer, Ali’nin söylediklerini kafasında toparlamaya çalışıyordu. Maktulün bünyesinde normalin üç katı uyku ilacı vardı. Midesinde akşam yedikleri dışında süt bulunmuştu. Uyku ilacını kendisi almadıysa süte karıştırılmış olmalıydı. Ama ölüm sebebi bu değildi. Handan Hocanın dediği gibi, boğulmuştu. Ciğerlerde su vardı.  Ne Ali’nin ne de Zafer’in aklı almıyordu bunu. Çünkü kıyafetlerde ya da yatakta ıslaklık yoktu. Boğuşma izleri yoktu. Zorlanma belirtileri yoktu. Taşınma yoktu. Bütün bunların sonucunda nasıl boğulduğuna dair en ufak bir delil de yoktu. Tanık ifadelerinden bir şey çıkmazsa bu olay böyle kapanıp gidebilirdi. Gece olayı düşünmekten uyuyamamıştı.

Zafer, odanın fotoğraflarını masasına yaydı. Adamın kıyafetlerini dolaba astığını gördü. Kıyafetler delil poşetindeydi. Ama üzerlerinde bir şey bulunamamıştı. Diğer fotoğrafta, odadaki makyaj masasının üzerinde oldukça pahalı bir parfüm vardı. Parfümün yanında bir saç fırçası vardı. Reşat Beyin seyrek saçlarını düşününce fırça biraz fazla geldi. Fırçayı delil poşetinden çıkardı. Tertemizdi. Adam cerrah olduğu için mi bu kadar titizdi acaba, diye düşündü. Fotoğrafta bir kovada şampanya ve kadehler duruyordu. Bir de çikolata sepeti. Otelin ikramları olmalıydı. Sepetin yanında da cüzdan.  Aslında odaya girdiği anda tüm detaylara dikkat etmişti. Ama fotoğraflara bakmak her zaman faydalı olurdu. Cüzdanı poşetten çıkardı. İçindekilere tek tek baktı: Bir miktar para, kredi kartları, doktorun kendi kartvizitlerinden birkaç tane, Gonca’nın olduğunu tahmin ettiği bir çocukluk fotoğrafı ve cüzdanın iç gözlerinde duran bir genç kız fotoğrafı daha. Eğer çocukluk fotoğrafındaki Gonca ise, bu genç bayan Gonca olamazdı. Fotoğrafta sarı saçlı, mavi gözlü bir bayan kocaman gülümsüyordu.  Gonca ile tanışmak şarttı. Zafer iki fotoğrafın da birer fotokopisini aldı ve masasına yayılanları toplayarak, otele geri döndü.

Zafer, fotoğrafları Gonca’ya gösterdiğinde genç kız önce çocukluk fotoğrafını eline aldı.

“Adada çekilmişti bu. Annemle son yazımızdı. Üzerimdeki elbiseyi kendi elleriyle dikmişti. Demek babamın cüzdanından çıktı,” derken genç kızın gözleri dolu dolu olmuştu. Diğer fotoğrafa tiksinti ile baktı.

“Maalesef tanıyorum. Babamın yeni kız arkadaşı Dilek bu, benden sadece dört yaş büyük inanabiliyor musunuz? Babam benim erkek arkadaşlarımın hepsinde sorun çıkarmıştır ama iş kendine gelince… Evlenmeyi düşündüğünü biliyorum. Dilek çoktan avucunun içine almıştı babamı. Göztepe’deki evi onun üzerine yaptı bile. Hem de evlenmeden. O evde Sevinç abla ile oturmuşlardı. Sevinç abla oranın kirasını alıyordu. Duyunca o da çıldırdı. Hem de şu ara en çok ihtiyacı olduğu zaman. Kendisi ile pek anlaşamazdık, kabul ediyorum ama en azından babamın konumuna  uygun bir eş olmuştu. Günlerdir babamı uyarıyorum, Dilekhakkında. Tüm malını mülkünü ona yedirir. Çünkü Dilek, her istediğini dişiliği ile yaptırabilecek bir kadın. Epeydir yeni bir araba istediğimi bile bile Dilek için bir araba siparişi verdiğini de öğrendiniz mi? Demek bardaki kavgayı da duydunuz. Ama babam söz verdi evlilik kararını bir kez daha düşünmeye. Sakinleştirdi beni biraz. Fakat aslında için için biliyorum ki, ne dersem diyeyim babam iflah olmaz, genç kızlara hep zaafı var. Yani vardı…”

Gonca yeniden hıçkırıklarla ağlamaya başladı.

“Öldüğüne inanamıyorum,” deyipduruyordu.  Hüseyin ona bir mendil uzattı.

Zafer bölmemeye kararlıydı, aklındakini hemen sordu,“Babanızı en son ne zaman gördünüz?”

“Dün gece 11.00 gibi. Akşam boyu dışarıdaydım, buradan bir arkadaşımla. Babam aradı, otele döndüğümde ona uğramamı istedi. Ben de uğradım, Sevinç ablanın kendinden borç istediğini anlattı. İtiraz ettim tabii. Kocası bence güvenilmez bir adam. Pek tekin gelmiyor bana. Handan Hoca da öyle düşünüyor zaten. Babamın herkese kendini kullandırdığını söylüyor. Tekin Beyin de babamı dolandırdığını duymuş muydunuz? En yakın arkadaşı bile…

Babam pek yorum yapmadı. Yatacağını söyledi. Sabah uyandırmamı istedi. Süt içiyordu. İlaçlarını almasını söyledim. ‘Siz kadınlar yok musunuz, her şeyin hep en iyisini siz bilirsiniz. Bugün tüm kadınlardan nasihat dinliyorum zaten,’ gibi bir şey söyledi ama ben üzerinde durmadım.  Yarın yapacağı konuşma için heyecanlıydı. Fazla durmadan çıktım odadan. Ben çıkarken o yatağına girmişti bile. Ben de odama geçip uyudum. Gece epey içmiştim sızdım desem daha doğru. Sabah alarm kurmasam uyanamazdım. Babamı aradım uyanması için. Açmadı. Duşta olabileceğini düşündüm. On dakika sonra yeniden aradım. Açılmadı. Peş peşe aradım. Odasına gittim. Kapı da açılmadı.  Aşağı indim. Resepsiyona sordum. Anahtar resepsiyona bırakılmamıştı. Kartlı sistem olsa giriş çıkış belli oluyor ama bu otel o kadar eski ki. Görevli ile birlikte çıktık ve … Gerisini biliyorsunuz.”

Kızın kapıdan çıkışıyla, Hüseyin, “Komiserim fark ettiniz mi?” dedi. “Kız, babasını herkesten kıskanıyor gibi. Herkes babasını dolandırıyor diye düşünüyor ve şimdi adamın bütün mirasının tek varisi. Reşat Yıldırım aileden zengin bir adam. Kıza muazzam bir miras kalmış.”

Zafer başını salladı. Aklına takılan bir şey vardı ama ne olduğunu çözemiyordu. Konuşmalardan ona ne kalmıştı, beyni çorba gibiydi. Yanından ayırmadığı not defterini çıkardı. Küçük notlar almak her zaman kafasını boşaltırdı. Daha bir kelime yazamadan Hüseyin’in telefonu çaldı. Yardımcısı neredeyse hazır ola geçmişti.  Belki on kere “Tamam,” dedikten sonra,“Bu Uğur Saylak boş keseden sallamıyormuş amirim. Yukarıdan birileri artık onları bırakmamız için baskı yapıyor. Yazılı ifadesini aldık bile. Konuşacaksanız eğer, bu hemen olsa iyi olacak. İstanbul’a giderlerse bir daha yüz yüze konuşamayabiliriz,”dedi.

“Al gel buraya ikisini debir konuşalım. Sonra giderler…”

UğurSaylak, aslında ufak tefek bir adamdı. Ama öyle dik duruyordu ki, bu onu olduğundan heybetli gösteriyordu. Sevinç Hanım çok bakımlı bir kadındı. Siyah dalgalı saçları vardı. Gözlerinin altı çökmüştü. Çok ağlamıştı anlaşılan. İkisi de sessizce bekliyorlardı. Ama Uğur ey acelesi olduğunu belli etmek istercesine parmaklarını dizine vuruyordu. Zafer onlarane soracağını bilmez gibiydi.

“İşleriniz bozulduğu için Reşat Beyle bir borç meselesi konuşmuşsunuz. Bu konuşma ne zaman oldu?”diye sorunca karı koca birbirlerine baktılar.

Uğur Bey,“Sabah kahvaltısında. Bizi masaya kendisi davet etti. Orada konuştuk işte.”

“Sevinç Hanım, ona durumu siz açmışsınızdır tahminimce. Durumu nasıl karşıladı?”

“Evet ben anlattım. Uğur’un toparlanacağına eminim ama bir miktar nakit gerekli bize. Aslında Reşat’tan ayrılırken bir şey istemedim ondan. Beni bırakan o olmasına rağmen. İki yıl süren kısa bir evlilik bizimkisi. Acele bir karar, yanlış bir evlilik, anlaşarak temiz bir boşanma. Birlikte oturduğumuz evi bana bırakarak çıktı Reşat. Uğur ile evlenene kadar orada oturmaya devam ettim. Sonra da her yıl kirasını ben aldım ama tapuyu üzerime yapmasını hiç talep etmemiştim. Evi satarsak elimize iyi bir nakit geçmiş olacaktı.  O gün kahvaltıda bunu istediğimde, beynimden vurulmuşa döndüm. O evi müstakbel eşine hediye ettiğini söyledi. Sanki başka malı mülkü yokmuş gibi… Bana sormadı bile.” Sevinç hanımın sesi titriyordu. Hala sinirli olduğu belliydi.

Uğur Bey lafa karıştı,“Boğazına yapışacak değildik ya. Biz de öylece kalktık masadan. Geziye de katılmadık. O yüzden bizim onu son görüşümüz bu. Konuşacak ya da anlatacak başka bir şeyimiz yok. Şimdi izin verirseniz biz otelden ayrılacağız.”

Uğur Beyayağa kalktı, hala oturmakta olan Sevinç Hanımın tedirginliği artmış gibiydi. Ellerini ovuşturmaya başlaması Zafer’in gözündenkaçmadı. Ağzını araladı ama sonra bir şey söylemekten vazgeçti. Kadının dilinin altında bir bakla vardı ama kocasının yanında konuşmak istemediği aşikârdı. Zafer ya şimdi ya da hiçbir zaman diye düşündü.

“Uğur Bey, siz eşyalarınızı hazırlatana kadar biz de eşinizle biraz Reşat Beyin kişiliği hakkında konuşsak,”deyince Uğur Bey, Sevinç Hanıma bir bakış atarak çıktı odadan. Zafer yerinden kalkıp, Sevinç Hanımın önünde durdu.

“Kahvaltıdan sonra Reşat Beyi bir kere daha gördüğünüzü tahmin ediyorum. Bu ne zamandı Sevinç Hanım.

“Buna görmek denilemez. Uğur uyuduktan sonra bir kere daha konuşmak için odasına gitmeyi düşündüm. Uğur aslında Reşat’tan hiç hoşlanmaz. Reşat, nasıl diyeyim bilemedim ki, aslında fazla egoistti. Uğur’u cahil bulduğu için sürekli aşağılardı. Kahvaltıda da yine öyle davrandı.  O yüzden Uğur daha fazla gerilsin istemedim.  Ama onun odasının olduğu koridora geldiğimde, bir kadının onun odasına girdiğini gördüm, ben de yanına gitmekten vazgeçtim. Reşat hep çapkındı aslında. Belki de müstakbel eşidir. Bilemiyorum ki. Koridorlarda gece lambalarının loşluğu vardı. Koridorun başından geri döndüm. ”

“Saat kaçtı bu sırada?”

“On ikiyi geçtiğine eminim. Ben saat taşımam ama Uğur’un kol saati, saat başı ufak bir alarm verir.”

“Peki kadın olduğuna nasıl emin oldunuz?”

“ Tamam uzaktan gördüm, yüzünü hiç görmedim. Ama ister doktor görüşüdeyin, ister anatomi bilgisideyin, o odaya giren bir kadındı. Saniyelik bir görüntü de olsa buna eminim.”

Sevinç Hanımın açıklaması, Zafer’in aklında bir soru işaretinin silinmesine ama yenisinin belirmesine neden oldu. Saat birdeki kapı sesi kesinleşti ama o saatte Reşat beyin odasına kabul ettiği kadın kimdi?

Zafer, biraz dolaşmak ve kafasını toplamak için lobiye indi. Kongre dağılmıştı. Otel epey sakinleşmişti artık.  Bara doğru yürüyen Tekin beyi görünce peşinden gitti. Tekin bey bara oturmuştu. Günün ortası bile olmamıştı ama önünde bir viski vardı. Yanına oturdu ve bir meyveli soda söyledi.

“Eski arkadaşmışsınız,”diyerek söze başladı.

Tekin Bey dönüp baktığında adamın gözlerinde yorgunluk ve hüzün vardı.

“Öyleydik. Neredeyse hayatımın kırk yılını paylaştım onunla. Kavga da etsek, küssek de o beni severdi, ben de onu.”

“ Arkadaşlığınızın bozulduğunu biliyorum ama nedeni bilmiyorum. Belki siz açıklamak istersiniz.”

“Benim yüzümden, benim hırslarım yüzünden. Kendi hastanemizi açmak istedim.  Reşat pek yanaşmadı önce bu fikre.  Arkasından konuşmak gibi olacak ama Reşat cimriydi aslında. Fakat aramızda zengin olan da oydu. Ben ise öğretmen anne babanın üç çocuğundan biri. Zorlukla ikna ettim onu bu yatırıma ama elime yüzüme bulaştırdım. Başkasından hastane devralmaya kalktım. Dolandırıldım. Reşat’ın tüm parasını batırdım.  Şimdi durumum iyi artık. Reşat’a borcumu ödemeyi çok kere teklif ettim. Ama kabul etmedi. Beni o utancımla cezalandırmaktan zevkalıyordu.”

“Şehir turunda sizi tartışırken görenler olmuş.”

Tekin Bey bir kahkaha patlattı.  “Bunu kesin Handan cadısı söylemiştir. Yıllardır Reşat’ın kuyruğundan bir dakika ayrılmadı ki. O kadın asla vazgeçmez. Dün gece de pijamalarla odasının kapısındaydı. Odama giderken gördüm. Hatta takıldım onlara, ‘Haydi Reşat, evet de artık,’ dedim.  Tartışmıyorduk. Duydum ki Reşat, Dilek ile sözlenmiş. Dilek konusunda uyarmaya çalışıyordum onu.”

“Siz nereden tanıyorsunuz bu Dilek Hanımı? Bir soyadı da vardır sanırım.”

Tekin Bey gözlerini kaçırdı. Viski bardağını çevirip duruyordu. Zafer, neşesini neyin kaçırdığını bulmaya kararlıydı. Yavaşça koluna dokundu.

“Bence siz anlatın. Ne de olsa aranızda ne bağ var anlatmasanız bile biz bulacağız.”

Tekin Erkin, başını iyice önüne eğdi. O özgüveni yüksek adam kaybolmuştu. “Dilek, benim metresimdi. Duyulursa rezil olurum, eşim beni asla affetmez. Biliyorum yanlış bir şey ama Dilek karşı konulabilecek bir kadın değildir. Fazla dişidir. Sıkılına kadar bir oyuncak gibi oynar sizinle. Tüm banka hesaplarınızı tatlı tatlı sömürür.  Mehtap, yani eşim bir şeylerden şüphelenmeye başladı. Ben de uzaklaşmak zorunda kaldım biraz. Ama Reşat bekâr ve daha zengindi işte. Dilek boş bırakılacak bir kadın değil. Ne yaptı, ne etti bilmem ama duydum ki Reşat ile Dilek… Öyle işte.  ”

“Peki Reşat Bey ne yanıt verdi bu uyarınıza?”

“’Dilek gelince, hakkındaki düşüncelerini ona da söylersin. Geçmişi geçmişte bırakmasaydım, bana borcunu ödetirdim.’ dedi.”

“Bu Dilek buraya mı geldi yoksa?”

“Bilmiyorum, görmedim ama Reşat böyle söyleyip beni yaralamak istedi. Onun yüreği hep acımasız olmuştur. Şimdi izninizle ben kalkayım. Yolum uzun.“

Zafer bir süre bar taburesinde oturdu. Arkadaki masalardan birinden şen kahkahalar geliyordu. Bir doğum günü kutlaması olmalıydı. Kadehler kaldırıldı. Doğum günü sahibi herkese tek tek sarılıyordu. Bir yanda bir hayatın bitişi soruşturulurken, bir yanda bir hayatın başlangıcı kutlanıyordu. İşte o anda Zafer’in beyninde bir şimşek çaktı. Gördüklerini asla unutmazdı ama bazen önemini anlayamadığı oluyordu işte. Ali’yi aramak için cebinden telefonunu çıkardı. Cinayet silahını bulmuştu. Geriye o silahı kimin tuttuğunu bulmak kalmıştı.

“Otopsinin bittiğini biliyorum. Ama benim için morga inip, bir şeye bakmanı istiyorum.”

 

 

BÖLÜM 4

Hüseyin Komiser, lobide oturmakta olan Zafer’in yanına geldiğinde onu gülümserken buldu. Tahminleri doğrulanmıştı. Ama Hüseyin umutsuz gibiydi.

“Herkes tek tek otelden ayrılmaya başladı. Ve bizim elimiz bomboş,”dedi Hüseyin, omuzlarını silkerek ve kendini koltuğa bıraktı. Zafer, hâlâ sinir bozucu bir biçimde gülümsüyordu.

“Detaylar Hüseyin, detaylar o kadar önemli ki. Biz hatayı nerede yaptık biliyor musun? İmkânsızlıklara ve garipliklere çok fazla takıldık. Şüphelilerin çokluğuna takıldık. Bir adamın yatağında yattığı halde suda boğulmuş olabileceğine ihtimal vermedik. Ama suyla boğulmuş olduğunu atladık.”

“Başkomiserim bu mümkün değil ki. Yatağın süngerine işlemiş olurdu su. Banyoda desek, taşınmış olduğuna dair vücutta izler olmaz mıydı? Adam olduğu yerde ölmüş. Of, kafam bunu bir türlü almıyor. Bir de insanları dinledikçe, hepsi yapmış olabilir. Haksız mıyım?”

“Haklısın, hepsinin bir sebebi var neredeyse. Sevinç ve Uğur ret cevabı için öfkelenmiş olabilirler. Kızı Gonca, ciddi bir mirasa konacak ve parayı çok sevdiği belli. Tekin, metresini eski arkadaşına kaptırmış. Dilek, belki de gerçekten otele gelmiştir. Bu arada hâlâ bulamadık ya o kadını, neyse. Şu asistan kız var neydi adı, ha Zuhal. Çapkınlardan ne kadar nefret ediyor. Şu dolandırıcılar dersen, belki adam Reşat’tan istediğini elde edememenin öfkesiyle davranmıştır. Hah, beklediğim dokümanlar da geliyor,”diyerek, yaklaşmakta olan otel görevlisine baktı Zafer. Adamın elinde birkaç parça bilgisayar çıktısı vardı. Zafer, belgelere bakarken Hüseyin sabırsızlıkla olduğu yerde kıpırdanmaya başladı. Çünkü Zafer’in gözleri neredeyse ışık saçıyordu.

“Hüseyin, bizim ayaklı mobese otelden ayrılmadı daha, değil mi? Haydi onu odasında bir ziyaret edelim. Ona sormamız gerekenler var.“

“Patron, bu heyecanınızı neye borçluyuz bilmek isterim.”

“Haydi haydi acele edelim Hüseyin, tüm taşları yerine oturttuk. Tek bir şey kaldı. ”

Zafer hızlı adımlarla merdivenleri tırmanırken, Hüseyin peşinden koşturuyor gibiydi. Odaya ulaştıklarında Handan Hanım ufak çekçekli bir valizi sürükleyerek odadan çıkıyordu.

Zafer,“Handan Hanım, sizinle konuşmamız lazım, isterseniz odada konuşalım sakince,”diyerek durdurdu kadını. Kadın yorgun görünüyordu. Uykuyla arasının iyi olmadığını söylese de şu an iyi bir uykuya ihtiyacı var gibiydi. Valizi kapının girişine bıraktı ve asil bir kadına yaraşır biçimde oda kapısını kapatmadı. Yatağın ucuna oturdu. Ellerini kibarca kucağında birleştirdi.

“Artık evime gitmek istiyorum. Kendimi pek iyi hissetmiyorum. Olay beni de sarsmış, sıcağı sıcağına çok anlayamamışım galiba ama buyrun ne konuşacaksanız sizi dinliyorum,”dedi.

“Reşat Beyin ölümüyle ilgili haklıydınız.  Ciğerlerinde su vardı ve soğuk su sebebiyle kan basıncı artarak kalp yetersizliğine sebep olmuştu. Sanırım kendisinin kalp hastalığından haberiniz vardır.“

Handan Hanım sessizce başını salladı. Hüseyin bu sessizliği garipsedi, aynı zamanda Başkomiserinin nereye varacağı hakkında da zerre fikri yoktu.

Zafer,“Sizin kadar dikkatli olmasam da, malum sizlerde cerrah titizliği ve dikkati var, ben de dikkatli bir insanımdır hocam. Aslında kolay kolay yönlendirilmediğimi de düşünürdüm ama bu olayda maalesef yönlendirildim. Cinayet öncesi olaylara çok takıldım. Ayrıntılara boğuldum ama bu arada önemli başka ayrıntıları az daha gözden kaçırıyordum. Deliller hocam, deliller. Hepsi odada gözlerimin önüneydi ya da olması gerekirken odada değildi.”

Handan Hanım,ayağa kalktı. “Bir an önce ne soracaksanız sorsanız ve ben artık gitsem, Zuhal aşağıda bekliyor.”.

Zafer yüzündeki gülümsemeyi bir anda rafa kaldırdı ve emreder bir tonla, “Oturun, lütfen.“ dedi. Yaşlı kadın itaatkar bir şekilde olduğu yere çöktü yeniden.

“Odada dikkatimi çeken ama önemsemediğim bir şey vardı. Şampanya şişesi ve iki kadeh. Yanında çikolataları da görünce otelin ikramı olabileceğini düşündüm önce ama alkol kullanmayan, otelin eski müşterisi bir doktora neden alkol yollansın ki? Sonra sizin, Reşat Beyden duyduğunuz, ikramını da alıp gitseydi, sözlerinizi düşününce şu dolandırıcı çiftin onları yollama ihtimali üzerinde durdum. Bu, odada olan delilimizdi. Ya odada olmayan?

Uyku ilaçlarının süte karıştırıldığına eminiz. Ama süt bardağı neredeydi? Odada öyle bir bardağa rastlanmadı. Eğer Gonca babasının süt içtiğini görmemiş olsa, sütü daha önce içtiğini düşünebilirdik belki. Ve madem bu gizemli süt gece saat 11.00 gibi içildi, o zaman derin uykuda olması gereken Reşat bey, saat 01.00  gibi, gizemli bayan misafirini nasıl odasına aldı?”

Handan hanımın kaşları havaya kalktı. “Odasına giren bir kadın mıymış? O halde katili…”

“Evet, katili bir kadın. Hem de onu gerçekten seven bir kadın. O gece o odaya iki kere girmiş, ona nasihatlerde bulunmuş bir kadın. Reşat Beyi siz ölürdünüz!”

O ana kadar çenesi yukarıda oturan vakur duruşlu kadının gözleri bir anda doldu ama ağlamadı. Başını diğer tarafa çevirip, bir aceleyle sildi gözlerini. Zafer konuşması için bekledi bir süre ama kadın kıpırdamadı bile.

“Buz yanığı nedir, siz benden iyi bilirsiniz. Otopsi sırasında dil ve damak üzerinde kızarıklıklar ve tahriş gözlenmişti ama bu zorla ağza bir şey sokulmasından kaynaklı olabilir diye not düşülmüştü. Reşat Bey suyla değil, yavaş yavaş ağzında eriyen buzlarla öldürüldü. Odada buz kovası vardı ama içinde hiç su yoktu. Daha önce bunu gözden kaçırmama çok şaşırıyorum. Dedim ya beni öyle güzel yönlendirdiniz ki, olaylara yoğunlaşmama sebep oldunuz.  Neden bu kadar meşakkatli bir yol seçtiniz bilmiyorum. Ona kendi sütünüzü ikram ettiniz, belki uyumasına yardım edeceğini, belki stresli olduğu için midesine iyi geleceğini söylediniz ama ona sütü siz ikram ettiniz. Reşat Bey odasına süt istememişti. O yüzden bardak orada olmamalıydı değil mi?  Elimde odanıza yaptığınız siparişlerin listesi var. Sizin ve diğerlerinin. Reşat Beye şampanyayı yollayan da sizdiniz. Odasındayken oda anahtarını usulca aşırdığınızı düşünüyorum. Uyumasını beklediniz. Gece odaya giren de sizdiniz. İddia ettiğiniz gibi 01.00’de değil, daha önce. Sevinç Hanım sizi odaya girerken görmüş. Neden peki, aşkınıza karşılık vermediği için mi?”

Hüseyin burada amirinin ortaya bir olta attığının farkındaydı. Ama kadın kıpırdamıyordu bile. Sanki odadan başka yere gitmiş gibiydi. Odadaki sessizlik gitgide büyüyordu.

“Zuhal bunları duymamalı. Onun zarar görmesini istemiyorum. Zuhal, bizim kızımız. Reşat ile benim. Tek bir gecenin sırrı. Onu fark ettiğimde çok geçti, ama ben mezun bile değildim daha.  Babam duysa beni evlatlıktan reddederdi. Reşat ailesinin bulduğu bir kızla nişanlanmıştı bile.  Reşat’ın bebekten hiç haberi olmadı. Doğduğunda onu, büyütmeleri için başka bir aileye verdim. Uzaktan uzağa hep kolladım onu. Okuttum ve bir şekilde yanıma aldım işte. İstedim ki Reşat artık bilsin. Ama daha birkaç hafta önce Reşat’ın ona nasıl baktığını görünce… O bakışı biliyordum ben. Bir zamanlar bana da öyle bakardı. Elde etmek istediği bir av gibi. Tek lokmalık bir av. O beni hiç sevmedi. Sadece istedi ve aldı o kadar ama ben onu sevmiştim. Gerçekten sevmiştim. Dilek mi, Reşat onunla da evlenmeyecekti ki, sadece Tekin’e acı çektirmek, Tekin’in oyuncağını elinden almak hoşuna gidiyordu. Evet şampanyayı ben yolladım. Odada birileri ile alem yapmış gibi görünsün istemiştim. Derin uykudayken ona farklı bir ilaç verecektim. Ama Gonca’nın benden sonra odaya gelişi planlarımı bozdu. Uyumasını bekledim ve odaya girdim. Başı yastıktan geriye düşmüştü, ağzı açıktı. Buzlukta kalan buzların tamamını ağzına doldurdum. Yıllarca beni kederden boğan, kendi kızına bile göz diken adamın boğulmasını istedim… O kadar. Siz düşündüğümden daha ayrıntıcı çıktınız. ”

Memurlarca odadan çıkarılan kadının arkasından bir süre baktılar. Hüseyin, “İtiraf etmese kanıtlayamazdık farkında mısın amirim?” dedi.

Zafer sessizce başını salladı. İki gün, onu ve zihnini çok yormuştu. Odadan çıkıp koridorun sonuna geldiklerinde gözü yeni monte edilmiş güvenlik kamerasına takıldı.

“Ayaklı mobese…” dedi fısıltıyla.

Ejder

Yüzümü kesen rüzgar, uykusuzluğumun izlerini silmekle yetinmiyor önümde duran ölü kadının kırmızı etekliğini de muzipçe havalandırıyordu. Muzipliği mi kaldı ulan bu işin, kadın ölmüş sen hala manzara peşindesin diyecek oldum ama rüzgarın kötülükten habersiz saf dünyasını kirletmemek için sustum. Gerçi o benim dünyamı bu hazin görüntü ile rahatsız etmeyi bilmişti üstelik aynı zaman bir hatırayı da estirmişti zihnime.

“Biliyor musun Herkül, bir kadına en çok hangi renk yakışır?”

“Hangi renk komiserim?” demiştim merak ve hafif bir şaşkınlıkla. Şaşırmıştım çünkü komiserim sık sık kadınlardan konuşan biri değildi. Hatta kaybettiği karısının dışında bir kadın tanımadığını düşündürecek kadar alakasız görünürdü onlardan.

“Kırmızı,” dedikten sonra derin bir nefes aldı. Bir kaç yudum içtik rakılarımızdan.

Sonra devam etti. “Ben küçükken Rum bir komşumuz vardı. Hali vakti yerindeydi. Bize sık sık meyve getirirdi. O zamanlar meyve bulmak zor ha! Hadi buldun diyelim, verir misin komşuna? O verirdi. Hem annem her seferinde mahcup mahcup ne zahmet ettiğinden dem vurunca, o çok alınır, duymayayım bir daha agapi mou, derdi. Yavrum aşkım gibi bir söz işte. Annemi kendi kızı gibi severdi bence. Çocuğu falan var mıydı bilmiyorum. Belki vardı da hatırımda kalmamış.”

Sonra yine sustu. Hep eskilerden bir şey anlatırken yaptığı gibi uzaklara baktı. Bana anlattığını unutmuş da kendi kendine o günleri hatırlatmak ister gibi devam etti.

“Babamın kazandığı üç beş kuruş yetmemeye başlamıştı kardeşim doğduktan sonra. Annem de ufacık bebekle beni Giagia’ya bırakıp ev temizlemeye gitmeye başlamıştı. Kurallı kadındı ama çok da şefkatliydi. Koyduğu kurallara uymazsak önce kendi kendine anlamadığımız dilde bağırır çağırır sonra da birimiz ağlamaklı olunca hemen bize sarılır, aman be boş ver gitsin agapi mou, senden önemli mi ki, derdi. Uzun zaman geçirdim o evde. Çok hatıram var onunla. Ama en çok aklımda kalan kırmızıları olmuş. Mutlaka bir kırmızı etek giyerdi. Eteği giymediği günlerde de morali bozuk olurdu. Eteği giymediğinden mi üzgün, yoksa üzgün olduğundan mı eteği giymeyi düşünememiş ayırt edemezdim. Bir gün sormuştum ona neden hep kırmızı giydiğini. Çok gülmüştü önce. Sonra bir garip hikaye anlatmıştı ki hala şaşarım o yaşta çocuğa niye dökmüştü bu derdi. Belki anlamayacağımı bildiğinden anlatmış, belki de anlayayım diye anlatmıştı. Benim o zamanlarki yaşımdayken aşka düşmüş. Kalbi pır pır yıllarca el ele olmuş o adamla. Yan yana otururlarmış. Hem arkadaş hem de yavuklularmış. Onunla serpilip büyümüş, kalbindeki ateşle şekillendirmiş yıllarını. Bir gün savaşa gitmiş adam. Herkes dönmüş o dönmemiş. Tanıdıklara, yakın-uzak demeden herkese sormuş bizimki sevdiğini. Öldü diyen olmamış ama nerededir söyleyen de yokmuş işin tuhafı. Haftalar aylara bağlanmış kadın öğrenememiş ne olduğunu. En sonunda bir gün yine adamın annesinin yoluna çıkıp ağlamış yalvarmış söylesinler ne olduğunu diye. Kadın da artık bıkmış olacak bu deli kızdan, evlendi o deyivermiş. Askerde tutulduğu bir Türk  kızıyla evlenmiş savaş biter bitmez.  Bizimki duyduklarını sindirebilmek için çok uğraşmış. Unutmaya çalışmış olmamış. Çıkmış bir gün kaçmış memleketinden. sevdiği adamın yaşadığı ülkeye gelmiş. Ne yapmış etmiş bulmuş onu. Hem de kendisini unutturan kadınla birlikte görmüş ilk sefer. Sonra izlemiş onları uzaktan. Adam tek kalıncaya kadar bekleyip onun yanına gitmiş. Adam bizimkini görünce hafif korkmuş. Belki içinden deli bu kadın demiştir. Kırmamış kızı. Konuşup anlatmış tüm gerçeği. Özür dilemiş hem de gözleri dolu dolu. Bizimki hiç konuşmamış. Gitmek için ayaklanınca da adam kolunu tutmuş bunun, gitme demiş. Gitme,  gitme kokkinos, demiş. Kırmızılı demek kokkinos. Seni gördüm bu kırmızılar içinde ve anladım kalbimin yarısı da sende kalmıştır.  Ne deli kadınmış ama bee!” dedi komiserim ve hatıralardan çıkıp benim varlığımı hatırladı. Bana bakarak devam etti sözlerine. “Hikayesi bitince de ekledi. O gün bugün ben kırmızıyı eksik etmem. Kadın dediğinin ya eteğinde ya tülbentinde ya dudak boyasında… Aman neresindeyse  işte illaki olacak kırmızısı. Tadıdır kadının, tuzudur. Demiş Giagia.”

Kadehimi kaldırdım.

“O zaman onun şerefine,” dedim.

“Kokkinos’a içelim be kırmızılı kadına,” dedi.

Bardaklarımız birbirine vurdu. Camın camla buluşma sesi… Şimdi rüzgarla kulağımda çınlayan o ses. Şimdi komiserim de burada olsa, bakışır mıydık? Bıyık altı gülerdi kesin. Gören olursa bu gülüşmemizi deli derdi bize. Kim anlayacak, kim bilecek ki kırmızılımızı .

“Kadının çantasında telefon yok amirim.”

Kısa boylu, hafif tıknaz olan polis yanımdaki amirine heyecanla bulduklarını anlatmaya başlamıştı. “Makyaj malzemeleri var, kimliği var, parası da duruyor ama telefonu bulamadık. Etrafa da baktım ama göremedim amirim.”

“Sen göremediysen kesin yoktur,” diye alaycı bir gülüşle lafa karıştı bir diğeri.  Vücudunun fitliği anlaşılsın ister gibi omuzlarını gerdirten sonra eliyle yalancı bir göbek çizdi kendine ve küçümser gülüşüyle ekledi. “Sen eğilip köşe bucak bakamamışsındır, dur ben de bir bakayım.”

Ben bunun komiseri olacaktım ki…. yanımda dikilen komiserin de hafiften sırıttığını görünce girdim söze.

“Aramadığına şaştım doğrusu, geldiğimden beri eldivensiz ellerinizle her bir köşeye dokundunuz yanındakiyle. Ben de en önemli delil olan cinayet silahını ya da en azından ilk bakılacak şey olan telefonu arıyorsunuzdur sanmıştım.” Şimdi alaycı gülüş sırası bendeydi. “Telefondan habersiz olduğuna göre silahı bulmuşsundur, doğru mu?”

Önce şaşkın şaşkın suratıma baktı ukala memur, ardından bana okkalı bir cevap yapıştırmaya hazırlandı ama o sırada amiri ile göz göze gelince hemen bu kararından vazgeçti. O hamlesinden vazgeçmiş olsa da benim onun yakasından düşmeye niyetim yoktu. Cesede doğru yaklaştım. Ölü kadın nefes alıyor olsa, o nefesle saçlarım uçuşacak kadar yakındım yüzüne. Onların olduğu tarafa hiç bakmıyor olsam da birbirlerine soran bakışlar attıklarını, uğraştığım memurun sinirle birkaç adım ileri sonra geri hareket edip durduğunu, telaşlı komiserin olay yerine adına uygun bir olay daha eklenmeden işi halledip gitme isteğini açıkça belli eden mahcup mimiklerini hissediyordum. Bir süre aynı pozisyonda kadının yüzüne baktım. Sonra hafifçe başımı yana eğip bakışlarımla bulunduğumuz alanın etrafında bir yay çizdim.

“Gel bakalım cengaver,” diye bağırdım.

Bizim kaslı hemen anladı kendisine seslendiğimi, istemeye istemeye yaklaştı.

“Eğil bakalım.”

Belli ki komiserine bakıyor. Bu deli herifi niye dinleyeyim diye geçiriyor içinden. Komiserse kıvranıyor çocuk benim lafımı dinlesin diye. Hay kalıbına tükürdüğüm! Daha kendi adamına sözü geçmiyor.

“Eğil dedim ulan!”

Bir kükreme gibi çıktı sesim. Bunun gibilere de böylesi lazım olacak ki daha son harfi söyleyemeden kafamla kafası bir hizaya geldi.

“Şöyle bir kadına bak, iyice suratını incele. Sonra etrafına bakın bakalım ne göreceksin.”

Uzun süren sessizlik sonrası, “E, keşfettin mi tuhaflığı?” dedim.

Bizimki belini tutuyor, az önceki artistliğinden eser kalmamış.

“Yok abi, ama belim koptu kalkalım mı?”

“Sporcu adamsın, hem şişman da değilsin, eğil biraz bir şey olmaz.”

Doğruldum ama ona elimle aynı pozisyonda kalmasını işaret ettim. Fark ettirmeden bizim tombul polise baktım. Beklediğim gibi keyifli değildi, hatta diğer şebeğin haline üzülmüş gibi onun olduğu tarafa bakmıyordu hiç.

“Kurban daha soğumamış bile, belli ki akşam işlenmiş cinayet. Kıyafetin zarifliğine ve gözlerindeki aşırı makyaja bakınca görüntüsüne fazla önem verdiği belli oluyor,” derken elimle kalk işareti yaptım artiste. “Peki söyle bakalım; özenle pudralanmış yüze, dumanlı olsun diye uzun uzun uğraşılmış göz makyajına, pembe pembe renklendirilmiş yanaklara bakınca o renksiz dudakta ne olması gerekirdi?”

Ben susuyorum o da susuyor. Eblek gibi bakıyor suratıma. İyiden iyiye kıl oldum bu herife.

Sonra tombul atladı söze. “Ruj olmalı, belki kırmızı. Çünkü hafif bir taşmış yanlara. Kırmızı etekle de uyumlu olurdu.”

Diğerleri gülüyorlar alttan.

“Yaşa be tombiş, nerede o ruj? Bu iki avanağın bir saattir etrafında dolandığı şu arabanın arka kapısında.”

Kafalar hep birden o yöne dönünce hafiften gülesim de geliyor ama ciddiyet etkili bir silah, bırakmıyorum elden.

“Hah işte orada boğuşmuşlar, yüzünü kapıya yaslamış. Dudak boyası oraya bulaşmış. İlk darbeyi o civarda almış olmalı. Sonra buraya kadar sürünmüş. Eteği uçuşurken gördüm dizleri çamurluydu. Burada son darbeyi vurup ayrıldı. Kadın da darbeden sonra biraz can çekişti belli ki.”

“Nereden belli?” diyor tombiş.

“Eğer hemen ölmüş olsa siz buraya gelene kadar soğumuş olurdu. Hem kanama da baya dağılmış. Ölüm sonrası olması zor bunun. Uzun süre kanaması devam etmiş olmalı. Şimdi size arabanın etrafında ve kadının üzerinde DNA aramak kalıyor. Cinayet silahıyla uğraşmayın. Onu yanında getirmiş olmalı. Kadını buraya özellikle çağırmış, plan zaten öldürmekmiş. İlk anda boş bulunmuş olabilir ufak bir boğuşma yaşandığına göre konuşacakları varmış. Şimdi siz toparlanırken, ben bu zeki arkadaşı müsadenizle yanımda götüreceğim,” diyerek tombulun omzuna koydum elimi. Komiserin iznini de koparınca yeni arkadaşımla kahve içmeye gittik. Uyumak istediği her halinden belli olsa da sabaha kadar bana eşlik etti. Sabah amirinin telefonuna kadar da hiç sızlanmadan sessizliğimi besledi.

“Herkül, kurbanın kocasıyla görüşmeye gideceğiz. Gelecek misin?” dedi telefonun ucundaki komiser. Gelecek misin derken, gel de şu işi hemen hallet benim başımı ağrıtma ne olur, demek istediğini varsaydım.

“Kırmayayım seni, bensiz adım atamıyorsun yahu.” Onun cevabını beklemeden kapattım telefonu. Adresi tombişe gönderdi. Yeni arkadaşımın aracında arka koltuğa kurulup yol boyu kestirdim.

***

Kapıyı açan adamın kederi omuzlarını bükmüştü. Haberi aldığından beri yaş döktüğü belli olan gözleri kızarmış ve önleri gereğinden fazla uzun altın sarısı saçları dağılmış olsa da olağan dışı yakışıklılığı ilk görüşte dikkat çekiyordu. Bizi buyur etmeden döndü arkasını ve kapının direk açıldığı salonda etrafı mendillerle ve cam kırıklarıyla dolu koltukta bedeninin şeklini almış bölgeye bıraktı kendini. Sorulara cevap verecek durumda görünmüyordu. Büyük bir aşkın enkazı mıydı bu adam? Pek sanmıyorum. Etrafta yumoş yumoş oyuncaklar, evlilik fotoğrafları, ikilinin tatilde çekilmiş (kimseye gösterilmemesi daha münasipken) buzdolabına asılmış fotoğrafları yoktu mesela. Adamın ayağındaki terlik kadın terliğiydi. Girişteki ayakkabıların hiçbiri de ona ait değildi. Bu adamın acı mabedi haline gelmiş koltuğun dağınıklığı dışındaki alan tertemiz, derli topluydu. Bu ev sanki, sanki yalnız yaşayan bir kadının eviymiş de bu bitap düşmüş adam dün buraya monte edilmiş gibiydi. Komiser, eve girdiğimizden beri adama odaklanmış bir kere bile etrafa bakmamıştı. Bu bitik adam onda bir çeşit acıma ya da korku hissi uyandırmış olmalıydı. Lafa nasıl gireceğini tartıp sonunda bir klişede karar kılmıştı

“Çok üzgün olduğunuzu biliyoruz ama boşanmak üzere olduğunuz karınız dün bir cinayete kurban gitti.” dedi.

Boşanmak üzere olduğu… Hiç şaşırmadım. Aşkın değil , pişmanlığın enkazı… Yoksa suçluluğun mu?

“Bu konuşmayı ne kadar çabuk yaparsak katile o kadar çabuk ulaşacağız. Bu yüzden üzülerek ..”

“Dün kiminle buluşacaktı biliyor musunuz? Hayatında başka bir erkek olabilir mi?”

Komiserin lafını bölmek zorunda kalmıştım. Mıy mıy iki saat laf düzecekti ama adamın her halinden belliydi tek kelimeyi bile umursamadığı. Onu kendine getirmem gerekiyordu. Ve istediğim oldu. Kıp kırmızı olmuş mavi gözlerini iki yandan aniden çekilmişler gibi açtı.

“Ne diyorsun sen beee! Ne diyorsun! Melekti o. Benim…”

“Senin ne?”

Bir süre gözlerimi onunkilere kilitledim. Önce, o da bu hareketime karşılık veriyor dahası bir şeyler söyleyecekmiş gibi bir öne bir arkaya belli belirsiz hareket ediyordu. Sonra dudaklarını sımsıkı kapattı. Bu değişiklik öyle ani oldu ki az önce kelimelerine eşlik etmek için boşluğa doğru harekete geçmiş olan hava o anda dudaklarının arkasında sıkışıp kaldı. Bir erkeğe göre fazlaca güzel olan o yüzün bir maymunu andıran yeni görüntüsüne bakmak beni bir anlığına hayvani doğamızı düşünmeye itti. Üzgün haldeki bu hayvan yırtıcıydı. Bütün tehlikelere açık, en ufak bir darbede hayatını kaybedecek kadar kırılgan olduğu şu duygu durumu aynı zamanda onu yırtıcı da yapıyordu. Aynı anda hem bir kuzu hem bir aslandı şimdi. Kafasını sevmemizi istiyor ama bir adım yaklaşsak pençelerini geçirecek etimize. Öyle kararsız ve öyle suçlu görünüyor ki. İkilemleriyle boğuşan adamın imdadına bizim amir koştu tabii. Elini omzuna koyup adamı ağlama krizine sokarak duygularından oluşturduğum kafesi yerle bir etti. Şimdi artık bu sorgulama bir yere varmayacak. O sadece bir kuzu ve saklaması gereken sırlar var. Muhtemelen biz çıkana kadar ağlayıp sızlanmaya devam edecek. Büyük bir iş başarmış olduğunu düşünen ve muhtemelen adamın birazdan çözülüp ona her şeyi anlatacağı ümidi ile hala sırt sıvazlamakta olan amire haber verme ihtiyacı hissetmeden evden çıktım.

Sorgulama için komiserle beraber eve girerken, ben çıkana kadar kestirmesini, bütün gece uykusuz kaldığı için bugün zorlanacağını söyleyerek arabada bıraktığım şişko memur sözü dinlememiş (ya da dinleyememiş) evin etrafını kolaçan ederek beni beklemişti. Heyecanı mı onu uyutmamıştı acaba? Komiserim bana şans verdiğinde ben de böyle günlerce uykusuz kalmıştım. Bir ailem olduğunu daha o ilk anlardan hissetmeye başlamıştım. Bu memur da öyle düşünüyor olmasın? Aman ha!

“Tombiş bu iş bitene kadar yanımdasın, hem sonra ben gittiğimde bu dosyada öğrendiklerin hep işine yarayacak. Memnun musun halinden?”

“Tabii efendim. Çok memnunum, siz gidene kadar emrinizdeyim.” Bir oh çektim.

Ben gidene kadardı. Çünkü ben hep giderim.

“Amirim kadının iş yerine mi gidiyoruz?“

“…..” Adnan Yılmaz, hep yolcudur. Çünkü benim evim yandı. Küllerini de bir hırsız çaldı.

“Amirim!”

“….” Ben Herkül Adnan’ım. Kimse evimin küllerini benden alamaz!

“Adnan amirim?”

“Amirin değilim ulan! “

“Peki efendim!”

“Efendim de kölemmişsin gibi hissettiriyor.”

“Peki Herkül.”

Kurban kadının iş yerine kadar süren kısa yolculuğumuz boyunca bir daha konuşmadık. Ben intikamımı alacağım kişiyi düşünüyordum. Şişkonun yüzündeki mutlu ifadeye bakılırsa o da benimle yaşadığı bu maceranın tadını çıkarıyordu.

Küçücük bir atölyeydi kurbanın çalıştığı yer. Harika manzarası olan deniz yolunun apartmanlara bağlandığı küçük bir sokaktaydı. Daha sokağa döner dönmez tahtadan yapılmış bir tabelayla karşılaşıyorsunuz: Umut Atölyesi. Bizim tombik kıpırdanıyor balonlu, çiçekli tabelayı görünce. Atölyenin yolu, renk renk mantarlar ve değişik renkli ağaçlar (bunlardan bazıları boyanmış olmalıydı ama öyle ustaca yapılmıştı ki gerçek mi boya mı ayırt edemezdiniz) ile doluydu. Bazı ağaçların dallarında gezinen hayvanlar olabilirdi. Tam emin olamıyordum çünkü sesleri duyuyor gibi olsanız da onlardan birini göremiyordunuz. Nihayet yol boyu takip ettiğimiz tahta tabelalardan epey büyük görkemli bir tabela yolun sonuna geldiğimizi işaret ediyordu. Tabelanın gösterdiği tarafa döndüğümüzde sokağın da sonuna gelmiş olduk. Burada, mağara girişini andıran, sarmaşıklarla kaplı, küçücük bir kapı çıktı karşımıza.

“İster misin bir tavşan gelip bize küçülme iksiri versin? “

“Hay yaşa Herkül, ben de diyorum nasıl geçeceğiz bu kapıdan?”

Bizimki gerçekten bir iksir bekliyor gibi zıpladı yerinde, bir de gözlerinin içi parlıyor keratanın gören sanacak ki Alis’in Harikalar diyarını bulduk.

“Büyülenmesene oğlum hemen. Bir etrafına bak bakalım. Senin gibiler şaşırsın diye yapmışlar bu kapıyı. Şu ağacın arkasında olmalı gerçeği.”

Biraz ilerledik ve ağacın arkasına geçtik. Karşımızda yol boyu gördüğümüz tabelaların ve sonunda ulaştığımız bahçenin büyülü havasının çok aksi bir manzara vardı. Ağacın arkasına geçer geçmez geleceğe düşmüş olabilir miydik? Cam fanusu andıran bir ev ve içerde birbirinden garip şekilli heykeller… modern sanat kokusu buram buram kaplamıştı etrafı. Dışardan gördüğüm heykeller ve resimlerin içinde Selim Turan’ın yağlı boyalarını andıran birkaç resim dışında ilgimi çekecek bir şey göremedim. Birkaç dakika kapının dışından izlediğimiz sanat evinin içinden modern Alice bize el sallıyordu şimdi. Elleri kil olmuş, sarı uzun saçlı, alman köylülerinin elbiselerini andıran tuhaf bir kıyafet giymiş güzel bir kadın… Önünde duran, üzerinde çalışmakta olduğu (büyük bir göz olabileceğini tahmin ettiğim) heykelden ayrılamadığını işaret ediyordu bize. İçeri girip kadına yaklaştıktan sonra kendimi tanıttım.

“Merhaba Hanımefendi, ben Adnan Yılmaz, özel dedektifim.“ Elimi uzatmadım tabii.

Sıcacık gülümseyişinden, olaydan habersiz olabileceğini düşündüm. Ama bizim tombiş karakolla konuşmuş ve kadının haberdar olduğunu öğrenmişti. Hatta kendisine bugün sorguya gelineceği de bildirilmişti.

“Neden burada olduğumu biliyor musunuz?”

“Aslında bilmiyorum Adnan Bey. Yani şöyle demek daha uygun, neden geldiğinizi tahmin ediyorum ama sizin gelmenizi beklemiyordum. Gazetelerden okuduğumuz Herkül Adnan… Benim sevgili arkadaşımın korkunç cinayetinin çözümü zor gibi görünüyor olmalı.”

“Galiba gazeteler biraz abartıyor insanları. Ben çözülemeyen davalara bakmıyorum sadece. Rastladığım ve ilgimi çeken her davaya bakarım. Yani yolumun üstündeydi demek daha uygun.”

Bir süre gözlerinin içine baktım. Göz bebeklerinde bir titreme hafif bir büyüme gördüm. Kadınlar genelde benden etkilenir. İçinde bulunduğu koşullar kötüyse bir kadın zaten etkilenmeye meyilli olur. O yüzden çok rastladım bu göz bebeği büyümelerine. Ama amirim hep fazla kibir ve fazla tevazu, olayı çözmemizin en büyük engelleridir derdi. O yüzden şimdilik kadının sadece heyecanlandığını biliyoruz. Bu heyecan ya bana duyduğu ilgiden ya da korktuğu bir şeyden. Eğer ikincisi ise onu mutlaka ortaya çıkaracağımı biliyordum zaten. Ben konuşurken o kalkıp ellerini sildi. Yıkamadığından hala biraz killiydi ama gelip ayrı ayrı el sıkıştı bizimle.

“Beni takip edin de üst kata çıkalım. Galiba ayrıntılı bilmek isteyeceğiniz durumlar olacak. Ben de bir kahve içmek istiyorum, orada ısıtıcı var.”

Önünden geçtiğimiz heykellere dikkatle bakan tombişe döndü ve heykelleri kısa kısa tarif ederek üst kata kadar bize rehberlik etti. Ben onları bir adım geriden izliyordum. Kadının hareketleri oldukça doğal ve narindi.

İki kafalı dev bir ejderin gözlerinin içinde iki küçük Buda’nın oturduğu heykelin önünde duraksadılar.

“Bak bunu ben geçen sene Hindistan gezimden sonra yapmıştım. Hindistan’ın, sanki üzeri  bir örtüyle örtülmüş  gibi genel bir rengi olduğunu biliyor musun? Bu renklerin büyük kısmı yeşil kırmızı, sarı ve tabii turuncu. Alev püskürten bir ejderha gelmiyor mu insanın aklına? Tabii Hindistan’a bakınca her yerde Buda heykelleri görüyorsun. Bir ejderha ne yana baksa Buda görüyor yani.”

Bizimki kafası karışık; bir heykele bir de kadına bakıyordu. Kadın eliyle boş ver işareti yapıp birkaç adım daha attı. Tombiş bu sefer başka bir garip heykelin yanında durdu. Bu heykelde bir adam gövdesinin alt tarafına göz oyuklarından ve ağzından saçlar çıkan bir kafa dikilmiş üst tarafına da bacaklar çivilenmişti ve tepedeki ayakların üzerinde iki küçük göz vardı. Adamın gövdesinin üzerine de çok zor belli olan bir tanrıça resmi yapılmıştı.

“Ah o mu, onu arkadaşım yapmıştı? Yunan mitolojisine meraklıydı. Bu heykelin de Afrodit’e saygısızlık etmiş bir insanın cezası olduğunu söylemişti. Akla gelmez bir ceza bence.”

Bu kez anlamıştı bizimki. Hak verdi kadına. Bir arkadakini anlatmaya başladı kadın.

“Bak bu Yin Yen görüyor musun? Biraz yan bakarsan tam oluyor. Bunu da bir haber izledikten sonra yapmıştım. Bir adam trafikte kavga ettiği kişiyi öldürüp hapse giriyor. Hapiste de koğuş arkadaşını öldürüyor. Kimse onunla aynı koğuşta kalmak istemiyor uzun zaman. Ama sonra bir gün bir adam onunla kalmayı kabul ediyor. Ona her gece kitap okuyor. Türlü tehditlere kulak asmıyor. Her gün yeniden okuyor. Sonunda arkadaş oluyorlar. Yani bir nevi terapi işte. Her insan biraz kötü, biraz da iyidir. Doğru açıdan bakarsın gibi yani.”

Kafaları biraz eğip biraz da hayal gücü eklersek Yin Yen görünür gibi oluyordu. Bu şeklin üstüne oturtulmuş tanrıya bakarak sordum.

“Tepesindeki asasız Poseidon da yargıcı mı temsil ediyor?”

“Ah o mu? Çok zekice…”

Kesik bir gülüşle bitiriyor sözünü. Bizim memur bu kadının etkisi altına mı girdi ne? Ya da sanatın etkisi altında mı acaba? Tam merdivenlerin önünde bir ilginç heykel daha var. Onu da açıklıyor hemen.

“Şu arkadaki Ares yok mu, onu arkadaşım geçen yıl yapmıştı. Ares’i görünce bende hemen bir ışık yandı. Bu merdivenin altına samuray tipi hayvan savaşçılar yaptım. Bakın! Azıcık eğilip bakın bakalım ne göreceksiniz? Hah orada da küçük versiyonları var, merdiveni alttan ve üstten kuşatmış hayvan samuraylar.”

“Arkadaşınızın yunan mitolojisine ilgisi varmış, sizin de doğu kültürüne sanırım, doğru mu?”

“Aynen öyle. Şimdi sizinle konuşan o olsaydı eminim bıyıklı bir Herkül heykeli yapardı. Ne garip değil mi? Bunca yıl tanrıların heykellerini yap sonra ölümünü Herkül araştırsın. “

“Hayatın ilginç bir espri anlayışı var,” dedim.

Bir kere daha o gülmekle gülmemek arasındaki kahkahası duyuldu. Rahat olmaya mı çalışıyor yoksa gerçekten böyle vurdumduymaz biri mi ayırt etmek benim için bile zordu. Bu sabah en yakın arkadaşı ve iş ortağı olan kadının ölüm haberini almış biri için oldukça hissizdi. Şoka girmiş olsaydı polisi değil de beni karşısında görüşüyle ilgili şaşkınlığı ve bu şaşkınlığı gizlemek için yaptığı hamleyi açıklamak güç olurdu. Sonunda kendisine ve bana kahve yaptı, tombiş bir şey içmek istememiş kapının ağzında ayakta durmayı tercih etmişti.

“Sorguya başlayabilirsiniz. Herhalde önce neden böyle rahat olduğumu soracaksınızdır.“

Bana bir gol atmış olduğunu düşündü ve cevabımı dinlemek için hafifçe arkasına yaslanırken yüzünden bir gülümsemenin geçtiğini bile gördüm.

“Bu bir sorgu değil. Sadece fikirlerinizi öğrenmek ve biraz da bilgi almak istiyorum o kadar. Ama sorum tahmin ettiğiniz gibi sakinliğinizle ilgili olmayacaktı. Bu sakinliğin sebebini size sormayıp kendim bulmayı tercih ederim.”

Şimdi arkaya yaslanma sırası bendeydi.

“Büyük ihtimalle hayatınızda arka arkaya kayıplar yaşadığınızı ve bu trajik olayların sizi bir şekilde duygularınızı maskelemeye yönlendirdiğini söyleyeceksiniz. Bunu için argümanlarınız da vardır elbette. Ama ben yine de, ne yaşamış olursanız olun, bu sakinliğin altındaki sebebi kendim bulmak isterim.”

Bu sefer göstere göstere gülümsedi.

“Gazeteler az bile yazıyormuş Herkül Bey. Siz oldukça iyisiniz. Zihin okuma yeteneğiniz mi var yoksa?”

Artık Adnan Bey değil de Herkül Bey olmam iyiydi. Cesur tavrını zedeleyecek bir üst kimliğe ihtiyacım olacağa benziyordu çünkü.

“Keşke! Ama maalesef yok. Biraz tecrübe ve biraz da gözlem sadece. Şimdi size arkadaşınızı ve özellikle onun ilişkisini sormak istiyorum.”

Birden şaşırdı. Duygusunu gizlemeye fırsatı bile olmadı. Fazlasıyla şaşırmıştı. Bunu beklemiyordum.

“Ne ilişkisi? İlişkisi mi varmış?” Kısık, kesik garip bir kahkaha attı. “Biliyordum işte. Vardı bir şeyler demek. O zaman neden? Kimmiş peki?”

“Siz galiba yanlış anladınız. Kocasıyla olan ilişkisini sormuştum.”

Kadının gülüşü yüzünde dondu. Kendini aptal gibi hissettiği belli oluyordu. Daha dik oturup yüzüne donuk bir ifade takındıktan sonra,  “Ah! Siz öyle şey yaptınız…” dedi. “Ben bir anda başka anladım da. Yani çok isterdim bir ilişkisi olsun. Kocasıyla ayrılacaklardı. Adam onu zerre kadar sevmiyor hatta ondan iğreniyordu. Kendine yeni bir aşk bulmuş olması ne güzel olurdu diye düşününce birden…”

“Kocası öyle perişandı ki tek kelime edemedi. Aralarındaki sorun neydi sizce, aşık bir adamın üzüntüsünü gördük onda.“

“Perişan olabilir, kendini suçlu hissediyordur ama bir gasp bu sonuçta değil mi? Neden suçlu olsun ki? Bir süre sonra toparlar kendini. Aslında ailesi onu yalnız bırakmasa iyiydi ama arkadaşımın ailesi kocasının ailesini pek sevmez, o yüzden belki gelmelerine izin vermemiştir. Zaten o artık aynı evde bile kalmıyordu. Şimdi mecburen evine de gitmiştir.  Ne kadar da olsa bir geçmişleri var.”

Kahvesi bitmişti. Hemen bir tane daha yaptı. Biraz daha üzgün, biraz daha olayın farkında görünüyordu artık.

“Geçen yıl ilişkileri aniden bozuldu. Aslında aniden değil. Kocası zaten hiç çok seven biri olmamıştı. Her zaman biraz soğuk bir yapısı olmuştu. Arkadaşım ona çok bağlıydı, tapardı neredeyse. Bu durum da adamı sıktı. Boğuldu adam. Sonra tavrını değiştirmeye uğraştı arkadaşım ama artık bitmiş bir şey asla eski halini almaz.”

“Belki eski halini almaz ama daha güzel olabilir eskisinden,” dedim.

“Bunu sizden hiç beklemezdim doğrusu. Bu bir genel geçerdir. Kırılan vazoyu yapıştırırsın ama artık eskisi gibi değildir.”

“Evet eskisi gibi değildir ama daha görkemlidir, daha çok yaşanmışlığı vardır. Bazıları pürüzlü sever vazosunu. Ancak o pürüzler vazonun değerini, onu birleştirmek için harcadığı emeği hatırlamasını sağlar. Belki bu ilişkide de öyle olmuştu.”

“Sanmam. Bu kez yanılıyorsunuz. Arkadaşım üzgün ve yalnızdı. Çaresiz ve bunalımda bir kadındı. Ağır depresyonda olduğunu da biliyorum. Defalarca doktora gitmesini istedim ama gitmedi.”

“Bana dünü anlatır mısınız?”

“Birlikte bütün gün burada çalıştık. Ben öğlen yemeğine yalnız çıktım, o çalışmayı sürdürdü. Öğlen yemeğinden döndüğümde erken çıkacağını, bir işi olduğunu söyledi. Ne olduğunu sormadım. Keşke sorsaydım.”

“Sonra bir daha haberleştiniz mi?”

“Evet, beni aradı. Dışarıda olduğunu, belki o gece dışarda kalacağını ve yarın işe de gelemeyebileceğini söyledi.”

“Son aradığı kişi eşiymiş. Bununla ilgili ne düşünürsünüz? Belki adam evdeydi ve ona da gelemeyeceğini söylemek için aradı, belki de zaten kocasıyla buluşacaktı.’

“Bu ne garip ima böyle! Kocası mı öldürdü yani? Çok saçma. Karıncayı bile incitemez o. Gasp dediniz az önce.”

“Ben değil siz gasp dediniz. Asla gasp olmadığını düşünüyoruz. Planlanmış bir cinayetti.”

Birkaç gereksiz sorudan sonra alt kata indik ve uzay çağı cam evinden Alis’in bahçesine çıktık.

“Bu olayı umarım çözersiniz.”

“Hiç şüpheniz olmasın,” dedikten sonra birkaç adım daha yaklaştım ona ve “Emin olun, katil harakiri yapmaya fırsat bulamadan onu kıskıvrak yakalayacağım. Son saatlerini iyi değerlendirmeli. Akıllıca…” dedim. Yüzü kireç gibi oldu. Öfkeden burnu şişip şişip indi.

“Ah elinizi çabuk tutun o zaman Herkül. Çünkü ninjalar hızlıdır,” dedi ve terbiyesiz olduğuma dair bir şeyler geveleyerek camdan şatosuna girdi. Hızlı adımlarla arabaya yürürken tombişin soran bakışlarını fark ettim.

“Şey… Ya ben hiç bir halt anlamadım desem. Ne oldu da kadını öyle bir tehdit gibi… Yani sanki suçluymuş gibi… Neden?’

“Çünkü katil o. Adamla da ilişkisi var. Ve cinayet silahını da bulduk. Hemen ekipleri buraya yönlendir. Ona bir hamle şansı bırakalım. Polisler gelene kadar vakti var.”

Şaşkınlıktan arabaya kadar konuşamamış olan yeni arkadaşımın dili bir müddet sonra çözüldü.

“Nereye gideceğiz?”

“Şu amirini ara ve adamı hemen tutuklamasını söyle.”

“Peki efendim.”

Hay senin efendine derdim de neyse çocuk heyecanlanmış dedim es geçtim.

Yaklaşık dört saat geçmişti. Koca söylediğim gibi tutuklanıp bir saat boyunca karısını öldürmekle suçlanmış ardından kendisine bir telefon hakkı verilmişti. O da avukatını arayacağını söyledikten sonra, tahmin ettiğim gibi kadının arkadaşı olan heykeltıraşı aramıştı. Bir saat sonra da arkadaş karakolda belirmişti. Yine benim talimatımla kendisi boş bir odada bekletildi. Bu sırada atölyede yapılan araştırmanın sonuçlarını bekledim ama belli ki yetişmeyecekti. Bu yüzden biraz dinlenip zanlılara da düşünecek yeteri kadar zaman verdikten sonra karakola gittik. Önce adamın bulunduğu odaya girdim. Adam beni görür görmez hafiften ayaklandı. Kuzu da değildi kurt ta. Belki bir samurdu. Beynini tam kapasite çalıştırsa da şaşkınlığı geçmeyen bir hayvan.

“Bakın Adnan Bey, siz tanınmış birisiniz, yardım edin bana. Ben karımın saçının teline zarar vermem. Bırakın karımı ben karıncayı..”

“Evet evet karıncayı incitmezsiniz biliyorum, sevgiliniz söyledi bugün.”

“Ne?”

Yüzüme bakmıyordu. Arkamda biri var gibi, bakışları tam şakağımı sıyırıp boşluğa kitlenmişti. Ah şu filimler… Camın arkasında sevgilisinin olduğunu mu düşündü acaba?

“Orada olsa olsa komiser vardır. Siz şimdi içinde bulunduğunuz duruma odaklanın. Karısından tiksinen bir adam. Sevgilisiyle kaçmak istiyor. Sevgilisi dünyayı gezmeyi seviyor. Birlikte dünya turuna mı çıkacaklar? Ama karısı bacaklarına yapışmış. Adamın peşini bırakmıyor. Peki adam ne yapıyor. Bir gece kadına romantik bir yemek teklif etmiş olabilir mi?”

“Asla! Yani asla ondan tiksinmedim. Yemek falan da yok. Yapışma yok.”

O sırada kapı açıldı. Şu kaslı polis kafası önde, elinde evraklar içeri girdi. Kulağıma eğilip olay yeri raporları ve telefon dökümleri diyerek evrakları bana verip odadan çıktı.

Hafifçe göz gezdirdim olay yerine. Ardından da son aramaya baktım.

“Bak, en son aranan da senmişsin. Ne dedi? Geldim ben seni bekliyorum mu dedi?’

“Açmadım telefonu.”

“Hadi ya? Burada açtığın görünüyor. Hem de otuz saniye. Bu randevuya geldiğini söylemesi için yeterince uzun.”

“Bakın telefon bende değildi. Yani bendeydi ama bilmiyorum. Önce kayıptı sonra yatağın altındaydı.”

“Sevgilinizin evinde mi?”

“Bir oteldeydik.”

Ağlamaya başladı. Biraz müsade ettim mecburen.

“Düşünsenize o can çekişirken ben keyfime bakıyordum. İnanın son kezdi. Defalarca son kez olmuştu. Off!.. Bilmiyorum nasıl bir hayvanım ben.”

“Yapışan karınız değildi. Onun en yakın arkadaşıyla birlikte oldunuz. Bu adice tavır, bu aşağılık durum giderek sizi zehirledi. Karınızdan uzak durdunuz ama ondan vazgeçemediniz. Seviyor muydunuz onu?”

“Çok, çok seviyordum. Şimdi söyleyince inandırıcı değil belki ama benim sevmem böyleydi işte. Sevmeyi bilmiyorum belki. Soğuk, hissiz bir görüntüm vardır hep, onu çok sevmediğimi düşünüyor olmalıydı.“

Biraz daha ağladı.

“Ama seviyordum. Nasıl yaptım bu kötülüğü ona bilmiyorum. Sonra kurtulamadım. Tehdit ediyordu o kadın beni. Buluşuyorduk. Sonra tekrar… Bilmiyorum, çok yalnız hissediyordum. Bir sırrı paylaşıyorduk. Ona da üzülüyordum. Annesi babası küçükken ölmüşler, karımdan başka arkadaşı da yok. Bilmiyorum.”

“Sizce karınız biliyor muydu? Neden boşanmak istiyordu?”

Burnunu silip iç çekmekten sorulara odaklanamıyordu. Biraz daha bekleyip tekrar başladım.

“Siz boşanmak istemiyordunuz, o istiyordu. Çünkü evinizi ona bırakmıştınız ve hiç de peşinize düşmüş bir kadının evine benzemiyordu. Bütün fotoğraflarınızı kaldırmıştı mesela.”

“Her şeyi baştan anlatacağım size. Bu ilişki başladığında karımdan çok utanıyordum ama bu utancımı bile anlayamayacak kadar aptaldım. Mahcup olmak yerine suçu ona atmaya, ona kızgın olmaya çalışıyordum. İlk başlarda hep alttan aldı, ne dersem yapıyor beni memnun etmeye çalışıyordu. Bu tavrı iyice ezdi beni. Bilerek yaptığı hissine kapıldım. Sonunda evden ayrılıp bir otele yerleştim. Bu hareketimden sonra o birden değişti. Bu kadar istenmediğini ve benim onu hiç sevmediğimi geç anladığını söyledi. Benden tamamen uzaklaştı. Boşanma davası açtı. Ailelerimizi arayıp tek tek ikna etti. Bu sefer onu tamamen kaybedeceğimi anlayıp ben onun peşine düştüm ama ilişkim yakama yapışmıştı. Yani ne yana gitsem olmuyordu. Ama bir süre sonra o güzel yüreğiyle beni affetti. Düşünsenize tam olarak ne yaptığımı ben bile anlamıyorken o beni anladı ve yumuşadı. Eve gelir gider olmuştum. Yavaş yavaş düzeltiyorduk. O gece de dışarda yemek yeriz demiştim ona. Ama öğlen baş belam aradı. İlla gel dedi. En azından öğle arası bir görüşelim dedi. Dışarda görüşebileceğimizi söyledim. Öğle yemek yedik ve son bir veda gecesi için sözleştik. Akşam buluşup otele gittik. Ve karım o otele yakın bir yerde öldürülmüş. Belki öğrenmişti. Bana geliyordu. Yüzüme vurmaya. Ama gelemedi.”

Tekrar ağlamaya başladı adam. Bu kez onunla ilk karşılaştığımızda amirin takındığı babacan tavrı takınmak bana düşmüştü. Elimi omzuna koydum. Bir süre bekleyip çıktım odadan.

Atölyenin araştırılmaya devam ettiğini söylediler. Tombişe, kurbanın kocasıyla birlikte şimdi yapacağım sorguyu izlemesini ve konu cinayet silahına gelince odaya girip atölye meselesini tekrar etmesini söyleyerek kadının saatlerdir beklediği odaya girdim. Beni görünce sızlanacak, saatlerdir neden beklediğini sorup bağırıp çağıracak biri değildi, öyle de yapmadı zaten. Sadece gülümsedi.

“Herkül! Zeus’un oğlu!” fazla bağırarak söylemişti.

Zeus. Komiserim bulutları çok severdi…

“Evet buradayım. Size, erkek arkadaşınızın biraz sonra karısını öldürmekten tutuklanacağını bildirmeye geldim.”

“Aa! Öyle mi?” ses tonu alaycıydı. “Öyleyse beni de tutuklayacaksınız, hatta belki birlikte olduğumuz otelin personelini de tutuklarsınız. Çünkü hepimiz şahidiz ki, o saatte benimle odadaydı.”

“Şimdi bir polisiye dizide olsak size size saati söylemedim ki demem gerekirdi.” Bu kez alay eden bendim. “Şahitliğiniz geçersiz olacak. Gittiğiniz otelden bir şekilde kameraya yakalanmadan çıkma yolu olmalı. Zaten bunu hesaplayıp özellikle orada buluştunuz.“

“Ne yani beni uyutup kaçtı ve karısını öldürdü sonra yanıma geldi öyle mi?”

“Hayır… Siz onu uyutup kaçtınız ve karısını öldürdünüz.”

Kısacık bir sessizlik oldu.

“Peki nasıl oldu bu?”

“Öğlen buluştuğunuzda kadına otele yakın bir yerde randevu verdiniz. Tabii adamın tuvalete gitmesini bekleyip onun telefonunu kullandınız bu iş için. Sonra akşam adamla otelde buluştunuz, onu uyuttuktan sonra da telefonu yanınıza alıp çıktınız. O sırada kadın kocasını aradı. Olaydan daha fazla zevk alabilmek için her şeyi bilsin istiyordunuz belki. Telefonu açıp ona kocasıyla yattığınızı söylediniz. Telefonu kapattı. Yüzleşmek istiyordu. Orada sizi bekledi. Akıllı bir kadındı. Bir arabanın yanına telefonunu koydu, büyük ihtimal kamerasını da açık bıraktı. Mahkemede aldatıldığını belgeleyebilmek niyetindeydi aklınca. Sizin sadece konuşacağınızı sanıyordu. Siz geldiniz, biraz ağız dalaşı yaptınız mı? Pek sanmıyorum, niyetiniz belliydi zaten. Ama onun kıvranışını da görmek istediniz. O konuştu, siz dinlediniz değil mi? Bu da kadıncağızı çileden çıkardı. Adamı mahvedeceğini ve sizi kaydettiğini söyleyerek arabaya doğru gitmiş olmalı. Kafasını kapıya dayadınız. Ondan daha iri ve daha güçlüydünüz, üstelik sizden böyle bir hamle beklemiyordu asla. Sizden hiçbir kötülük beklemeyen bir kadın. Kocasıyla yatmanız bile bunu değiştirmemiş olacak ki, ona saldıracağınızı düşünmeden size arkasını döndü. Boğazını sıktığınızda biraz çırpınmıştır. Birini boğarak öldürmek zordur, bir Ninja için bile değil mi? Çantası yere düşüp de içindekiler etrafa saçılınca dikkatiniz dağılmış olmalı. O arada kaçmaya çalıştı ama onu yakalayıp kafasına sivri bir şeyle defalarca vurdunuz. Sonra telefonu ve cinayet aletini alıp uzaklaştınız. Onun kocasının yanına girip uyudunuz.”

“Öyle mi? Cinayet silahını ne yaptım acaba? Onu bulmadan bu anlattıklarınız hayal gücünüzün zenginliğinden başka bir şey değil çünkü.” Tombiş içeri girdi.

“Efendim atölyede arama yapılıyor, henüz bir gelişme yok. “

Kadından gözlerimi ayırmadan, “Yin Yen’ in üzerindeki asasız Posedion’a baksınlar,” dedim.

“Size bıraktığım sürede heykelin üzerine bir kat kireç geçmediyseniz, kanlar ortaya çıkacak. Üstelik o heykeli siz değil arkadaşınız yapmıştı. Onun çantasında da heykelin izleri olacak değil mi?”

Kadın birden sandalyesinden atılıp yakama yapıştı.

“Seni şerefsiz adi herif!” diye bağırıyordu.

Şişko bize doğru geldi ama elimle durmasını işaret ettim. Adamı getirmesini söyledim. Adam içeri girdiğinde hem ağlıyor hem gözlerini kadından ayıramıyordu.

“Uyuyakaldım. Bir süre sonra uyandım. Banyoda ses vardı. Telefona bakındım yoktu. Sonra uyumuşum tekrar, uyandığımda yanımdaydı bu. Karımı öldürmüş ve gelmiş bana sarılıp uyumuştu bu yaratık!”

“Karınız mitolojik kahramanlara hayrandı. Sizi Poseidon gibi görüyordu. Soğuk, bazen durgun, bazen dalgalı ama hep babacan. Hep özlenen, arzulanan biri. Sizin için o küçük heykeli yapmıştı. Ve ne yazık ki o heykelle öldürüldü.”

Adam aniden sevgilisine saldırmaya kalkınca kadın ilk defa insani bir tepki verip ağlamaya başladı. O sırada benim tombik adamı kavrayıp dışarı çekti. Ben de sakince kadının kendine gelmesini bekledim. Sonra ben sormadan anlatmaya başladı.

“Tanıştıkları ilk günden beri bir tanrıyı tarif ediyordu sanki. Her an ondan bahsediyor, her planı ona göre yapıyor, sevgilisinden başka bir şey düşünmüyordu. En yakın arkadaşımdı. Ama sadece o kadar değildi benim için. Biz daha çok kardeş gibiydik. Ailem yoktu ve tüm vaktimi onunla geçiriyordum. İlk önceleri ona kızıyor, bu yeni adamı fazla büyüttüğünü düşünüyordum ama bir gün ikisi birlikte atölyeye geldiklerinde… Her şey değişti. O büyüye ben de kapıldım. Her an nasıl olup da bu aşka düştüğümü anlamaya çalışarak kendimi avutmak için uzaklara kaçıyordum. Hele evlenecekleri zaman nasıl çılgına döndüğümü anlatamam. Yıllar sonra bir fırsatım oldu. O da beni fark etti ve birlikte olduk. Ama sonra bir suç, bir günahmışım gibi davrandı. Karısını sevmiyordu ama ona minnet borcu hissediyordu galiba. Zamanla araları kötüye gitti. Ben, birlikte bir geleceğimiz olacağını hayal etmeye başlamıştım ki, yeniden düzeldiler. Benimle görüşmeyi kesmek istiyordu. Ama her buluştuğumuzda beni ilk günkü gibi seviyordu. Sonunda bu planı kurmak zorunda kaldım. Aslında yanımda bir bıçak vardı ama boğuşurken o heykel düşünce hemen kime yapılmış olduğunu anladım. Bizim Poseidonumuz’a yapmıştı o heykeli. Ve bununla ölmek onun için bir gurur olur diye düşündüm.  Sonra yanıma alıp temizledim heykeli. Siz beni tehdit edip gittikten sonra onu kapatmak, saklamak ya da üzerine kireç sürmek aklıma bile gelmedi. Ama onun benim heykelime ait olmadığını nerden anladınız?”

“İkinizin de bariz bir eğilimi vardı ve Poseidon seninkine uymuyordu. Heykelleri uzun uzun anlatıyor, hepsine bir anlam koyuyordun ama asasız tanrının orada ne işi olduğunu anlatacak bir hikayen yoktu. Kırık asa ucu kurbanın yarasına uygundu ve tabii senin yüksek egon silahı sergilemen için seni zorlamıştı.”

Sorgular bitip itiraflar alındıktan sonra kafeteryanın önünden geçerken kocayı gördüm. Bir masaya oturmuş kendi ayaklarını izliyordu. Önüne çay koymuşlardı. Belli ki soğudukça yeniliyorlardı da ama o dokunmuyordu içeceğe. Kulağımda bir ses duydum o an. O hırsızın sesini. Evimi yıkan, yakan ve küllerimi çalan kadının sesini duydum sanki.

“Adnan, içsene çayını… Haydi iç de komiseri bekletmeyelim.”

“Sen gitsene güzelim önden, ben size katılırım hemen.”

“Hayır hayatım, bugünün bir dakikasını bile kaçırmanı istemiyorum. Her anını hatırlamalısın.”

Hatırlamalıydım… Planlamıştı. Kendi ellerimle onu götürmüştüm komiserime. O gün son kez araba kullandığım o lanetli günde, komiserimin sonuna gitmek için gaza bastığım aklıma bile gelmemişti. Her bir hareketim, her gaza basışım, o eve yaklaştığım her saniye kendi cehennemimi dünyaya indirdiğimi fark edememiştim. En kötüsü bu muydu? Aptallığım mı? Uğursuzluğum mu? Aldanmış olmam mı? Hayır en kötüsü komiserimin son bakışıydı.

221c baker sokağı, sherlock’un komşusuyum: boş ev macerası (ii)

221 C

Baker sokağındaki o yağmurlu yaz gününde Sherlock’un adresi 221-B’ye gelen mektuplardan biri işte o muzip Nikki Capar sayesinde böyle elime geçti. Aslında Nikki de farkında değildi. İstanbul’dan gelen mektupların hepsinin doğal olarak bana ait olacağını düşünmüştü. Bunların arasında bir tanesinin komşuma yazılmış olabileceği aklının ucundan dahi geçmemişti. Ben de mektuplara aynı kanıyla baktım önce. Hatta o mektubun üzerinde 221-B adresinin bulunduğunu onu tam açacağım sırada farkettim. “Özel” damgasını, balmumunu o zaman gördüm. Ve hiç vakit kaybetmeden hemen onu Bayan Hudson’a iletmek üzere harekete geçtim. Ama işte tam o sırada, damga pulundaki İstanbul kelimesi beni durdurdu. Hasret… sanki büyülü bir kuvvet! Beni kontrolüne aldı. Nasıl olduğunu dahi düşünemeden kendimi bir anda, bir asır öncesinde, dünyanın en güzel el yazısıyla yazılmış, mis gibi gül kokan satırları okurken buldum.

Mektubun yazarı, Sherlock Holmes’ün serüvenlerini Türkçeye ilk çeviren kişiydi. Nitekim mektup eline ulaştığında komşum da, o tarihte serüvenlerinin Londra’da yayınlanır yayınlanmaz anında hem de sesli olarak Türkçe’ye çevrildiğini öğrenince pek duygulanacaktı. Üstelik, bu tercümanın genç bir hanım olduğunu öğrenmek zor şaşıran dedektifimizi biraz zorlayacaktı.

Evet, mektubun yazarı genç bir hanımdı. 1894-1896 yılları arasında önce Holmes’ün “Boş Ev” macerası dahil hikayelerini Türkçe’ye çevirmişti. Mektubunda akşamları babası ile eşine Sherlock’un maceralarını nasıl okuduğunu da anlatıyordu. Bu hikayelerin yazarlığına katkısı olduğunu söylüyordu:

“ Eşimin ve babamın bu maceraları nasıl çocuksu bir zevkle dinlediklerini tasvir etmek mümkün değil. Babam, özellikle de Conan Doyle’un yazdığı suç ve polisiye türündeki hikayelere büyük ilgi duyan Abdülhamit’in Yıldız’da bu hikayeleri en hızlı şekilde çevirttiğini, akşamları esvapçıbaşı İsmet bey’e bir paravanın arkasından sabaha kadar bu eserlerin tercümesini okuttuğunu anlatırdı. Bu hikayeleri ben de merak edip ilginç bulurdum. Gerçi o tahta bacaklı sarı suratlı adam hep rüyalarıma girip beni korkuturdu.”

“… herhangi bir İngilizce eseri ele alıp tabii bir surette Türkçe olarak okumak yolunda, beni de bu akşamlar yetiştirdi. …Sarayda yapılmış olan tercümeler ise o zaman daha neşredilmiş değildi…”

Holmes İstanbul’lu genç yazar hanımın bu içten satırlarını doktor Watson’a okuduğunda zavallı doktor tahta bacağın genç hanımı korkutmasına üzüldüyse de bu durum mektubu ağzı açık dinlemekten onu alıkoymadı.

Mektubun yazarı “Bohemya’da Bir Skandal” macerasının kahramanı Bayan Adler’a hayran kaldığını da vurgulamıştı. Bayan Adler’ın özgür kişiliği ile kendisi arasında pek çok benzerlik bulmuştu. Babası, sözünü ettiği, Sherlock Holmes hikayelerine pek düşkün olan Osmanlı padişahı II. Abdülhamit’in haznedarlarındandı.

Bu mektubu kaleme almasından iki yıl önce, 1907’de, Abdülhamit, Arthur Conan Doyle’lu Saray’a davet etmişti. Doyle’a bir Mecidiye nişanı verilmişti.

Genç hanım, mektubu yazdığı 1909 yılında Tanin gazetesinde edebi yazılar yazıyordu. Bu yüzden başı büyük dertteydi:

“…bugüne dek pek çok mektup aldım okurlarımdan” diye yazmıştı. “Çok çeşitli konularda, pek çoğu sosyal sorularla yüklü, kimi aile dertlerinden söz eden, bazıları ise Katolik papazların bile kulaklarını kızartacak sırlar içeren mektuplar. Öyle ki onlar ebediyyen sadece okurlarımla benim aramda kalacak.  Bütün bu zarflardan sadece biri, şu an sanki elimdeymiş kadar her ayrıntısı ile bütün hayatım boyunca hiç unutmayacağım şekilde hafızama yazıldı. Zarfı beyaz ve küçüktü. İçinde sadece bir kart vardı. İki küçük, dikdörtgen beyaz kağıt parçasının arasında duruyordu. Kartın üstünde Tanin’de yazmayı hemen durdurmamı emreden bir satır vardı. Bir de bu emre uymadığım taktirde “korkunç şekilde cezalandıracağımı” bildiren bir tehdit vardı. Bugüne dek pek çok ölüm tehdidi aldım. Hatta resmi belge üzerinde kendi ölüm cezamı dahi okudum ama ne bu mektuba dek, ne de bu mektuptan sonra bunların hiç biri beni böyle bir dehşete düşürmedi…”

Bu satırların yazıldığı sırada bölge yüzyıllar sürecek bir çöküşün içinde ilerliyordu. Derviş Vahdeti adlı dinci bir fanatik, II. Meşrutiyet’e  karşı bir devrime girişmiş, askerleri bütün İttiatçılar’ı katletmeye çağırmıştı:

“… 6 Nisan’da muhalif basından Hasan Fehmi Galata köprüsü üzerinde öldürüldü…

Ayasofya’da meclisin önünde Meclis-i Mebusan reisi Ahmed Riza ve mebus Hüseyin Cahit sanılan vekiller parça parça edildi…

askerler liberal ya da reform yanlısı olan bütün subayları vuruyorlar. …Sokaklar karşı-devrimi destekleyen linç peşindeki kızgın insanlarla dolu. …Selanik’ten karşı-devrimi bastırmak için bir ordunun yola çıktığı lafları dolaşıyor. Ne tuhaf geliyor kulağa bu laflar! Tam bir asır önce de Makedonya’dan Alemdar Mustafa Paşa komutasında Türk ordusu genç reformcu Selim’i linçcilerin ve ona karşı gelen ordunun elinden kurtarmak için yine böyle yola çıkmıştı. Tarih bir başka biçimde kendini tekrar mı ediyor?”

DEVAM EDECEK

İntikam Hikayeleri: Ben Öldürüldüm

Sonbaharın ayazı bomboş ve karanlık sokağı anne kucağı gibi sarıp sarmalamaya başlamıştı. Sararmış yapraklar kümeler halinde rüzgârdan oradan oraya savrulurken, gecenin ayazı ise her nefesimde içime dolup daha çok üşümeme sebep oldu. Bu geceki nöbetim bir trafik kazası sebebi ile uzamıştı. O kadar yorgundum ki, hastanenin otoparkına yürürken biri dokunsa düşecek kadar bitkindim. Park yerinin büyüklüğü ve ıssızlığı, yıllardır her gece nöbeti çıkışımda, gözümde sanki biraz daha büyüyerek korkumu güçlendiriyordu. Bir uçurummuşçasına ürkünç görünüp gözüme, bir yanlış adımda düşüp bir daha kalkamayacakmışım gibi hissettirip adımlarımı daha da hızlı atmama sebep olurdu. Gece nöbet çıkışlarımda ise bu hissi daha yoğun yaşayıp, yürüme isteğimi o kadar derinden kamçılardı ki, bir an önce arabama ulaşmak için can atardım. Bu gece de onlardan biriydi. Neredeyse gecenin karanlığı aydınlıkla buluşmak üzereydi. Arabamın anahtarını soğuktan titreyen ellerimle çantamdan çıkarıp açma kilidine bastım. Tam kapıyı açacaktım ki bir ses ile istem dışı arkama döndüm ve suratıma çarpan bir şey ile yere düştüm. Başımdan aşağıya doğru akan şeyin kan olduğunu anlamam uzun sürmedi. Bağırmak için ağzımı açtığımda ise sesimin çıkmamasına şaşırmakla birlikte siyahlar içindeki siluet yere çöküp bir eli ile ağzıma bastırıp diğer eli ile kolumdan tutup beni ayağa kaldırdı. O an kolumda hissettiğim bir acı, tüm vücudumu felce uğramış gibi her adımımda bacaklarımın pelteleşerek hareketlerimin yavaşlamasına sebep oldu. Attığım dört adım bana dört yüz adım kadar uzak geldi. Kolumdaki adamın cüssesinden erkek olduğunu anlamıştım. Arabasının kapısını ne zaman, nasıl açtığını fark etmesem de koltuğa doğru itilince garip bir rahatlama hissettim. Vücudum iradem dışında hareket ediyor, ne kadar direnmeye çalışsam da gözlerim beynimin verdiği “açık kal” komutunu dinlemekte direniyordu…

Kendime geldiğimde nerede olduğumu anlamayacak kadar zihnim ve bedenim boşalmıştı. Bulunduğum yer karanlık ve sessizdi. Kendimi biraz toparlamaya çalışarak ayağa kalkmak istediysem de başaramayıp olduğum yerde dizlerimin üzerinde kalakaldım. Kendimi ne kadar zorlasam da hiçbir şey hissetmiyordum. Kalp atışımın dışında sanki içimde başka hiçbir şey kalmamıştı. Bu normal değildi. Vücuduma zerk edilen ilaç tüm duyularımı öldürmüş gibiydi. Burada böyle oturup ölümü bekleyemezdim ama ne yapacağımı bilemiyordum. Ellerimle yeri yoklayarak sürünmeye başladım. Zemin soğuktu. Bulunduğum yerde toprak ve küf kokusu vardı. Sanırım bir metre kadar ilerledim ve bir duvara denk geldim. Ellerimle duvardan güç alarak kendimi yukarıya doğru kaldırmaya çalıştım. İlk adımlarını atan bir bebek gibi bacaklarım titrese de duvarı takip etmeye başladım. Ağlıyordum. Elim duvarda farklı bir şey hissedince bunun bir kapı olduğunu anlayarak kulpunu bulduysam da kilitli olduğunu bildiğim halde bir umutla zorlamaya başladım. Bilincimin üzerindeki sis kalkıyor, zihnim ise berraklaşıyordu. Ne kadar zamandır buradaydım? Kesik kesik görüntüler hafızama hücum ediyordu. Bir adam, hastanenin otoparkı, kolumdaki ve alnımdaki acı… Kaçırılmıştım. Bir hayvan gibi buraya hapsedilip kendimle baş başa bırakılmıştım. İyi de benim hiç düşmanım yoktu ki. Hastanenin çocuk servisinde görevli bir pediatri cerrahıydım. Bekâr ve yalnız yaşayan bir kadındım. İlişkim yoktu. Başarısız ilişkilerden sonra kendini mesleğine adamış, sayısız kadından biriydim. Anne ve babamı iki yıl aralıklarla kaybetmiştim. Tek çocuktum. Sosyal ilişkileri güçlü olan bir insandım. Bana kim ne için zarar vermek istesin ki? Bu çok saçma, gerçek olamayacak kadar saçma ama burada olmam, inanmak istediğim duruma hiç te uymuyor. Buradayım ve soğukkanlılığımı kazanıp bir şeyler yapmalıyım. Bacaklarım da eski gücünü kazanmaya başlamıştı. Kapıdan uzaklaşarak diğer duvarları da kontrol ettim,  yerde bir şilte dışında bu küçücük odada bir şey yoktu. Kapana kısılmıştım. Yerdeki şilteye uzandım. Yorulmuştum, üşüyordum. Hayatım bu şekilde sona eremezdi ama ben ne yapacağımı bilmez bir şekilde gözlerimi kapatıp hiç uyanmadan uyumak istesem de uyanık kalıp beni buraya getiren yaratıkla yüzleşmek, korkudan titreyen bedenimi sakinleştirmek, en çokta hayatım için savaşmak üzere uyanık kalmak zorundaydım. Kendimi ilk kez yenilmiş hissediyordum. Zihnimi ne kadar toparlamaya çalıştıysam da bana zerk edilen ilacın gücünü, zayıf ve güçsüz kalan vücudum bana hatırlatıyordu…

Karın boşluğuma yediğim tekme ile uyandım. Kapı aralığından sızan ışık gözlerimin yanmasına sebep oldu. Karşımdaki adamın yüzünü göremesem de boyunun uzun ve cüsseli vücudunu görebiliyordum. Kimdi bu adam ve benden ne istiyordu? “Kaltak” diye tıslayarak bir tekme daha savurdu. Bu sefer hazırlıklı davranarak yana doğru kaydım. Iskalamıştı. Eğer buradan çıkamayacaksam da savaşmadan ölmeyecektim. Adam düşüncemi okumuş gibi yere çöküp saçlarıma asıldı. Sanki kafatasımı yüzmüş gibi derin bir acı hissettim. Gözlerimden istem dışı yaş akıyordu. Ona korktuğumu belli etmemeye çalışsam da bunu nasıl yapabileceğim hakkında bir fikrim yoktu. Saçıma asılarak beni ayağa kaldırmaya çalıştığı sırada ben de çizmemin sivri topuklarıyla ona vurmaya başladım. Çoğunu isabet ettiremesem de çizmemin kaval kemiğine değdiği sırada çıkardığı ses ile değişik bir hınç hissedip vurmaya devam ettim. Sanırım topuğum kırılmış ama onun da canını acıtmayı başarmıştım. Değişik ve hayvani bir ses çıkardı. Yüzüme gelen yumruk ile yere doğru savrulacakken saçlarıma olanca gücü ile asılıp düşmeme izin vermedi. Ağzımın içinde metalimsi kan tadı ile birlikte kırılan dişlerimin varlığını ve acısını hissediyordum. Ben de pes etmemiştim. Ellerimi ve bacaklarımı kullanarak karşı koymaya çalışıyordum. Beni duvara doğru savurunca omzumda kırılan kemiğimin sesi, sessiz odayı doldurdu. Uyuşmuştum. Düştüğüm yerde kımıldamadan yatıyordum. Acımın tarifi yoktu. Aksayarak bana doğru yürümeye başladı. İşkencem bitmemişti. Ağzından çıkan küfürleri zorlukla duyuyordum. Sol elinde parlayan nesnenin bıçak olduğunu anlamam uzun sürmedi. Çığlık atmaya başladım belki birileri sesimi duyardı. Adam ise hiç umursamadan bana yaklaşıp, kırılan omzuma ayağı ile basmaya başladı. Artık hissizleştiğimi düşünmüş fakat yanıldığımı anlamıştım. Aksayan bacağını yere koyarak yere çömeldi, bense kapana kısılmış bir av gibi çığlık atıp sağlam olan kolumla ona müdahale etmeye çalışıyordum. Elindeki bıçağı görebilmem için bana doğru iyice eğilince ben de tırnaklarımı yüzüne veya boynuna gelecek şekilde hazırlanıp olanca gücümle bilmediğim bir yerini tırmaladım. Artık ikimizin sesi birbirine karışmıştı. Canımın acısı o kadar çoktu ki kontrolümü kaybediyordum. Elindeki bıçağın havaya kalktığını görünce her şeyin bittiğini anladım. Bıçak tam kalbimin üstüne doğru olanca hızı ile indi. Garip bir şekilde bir sıcaklık hissettim. İçime ılık bir ilkbahar yağmuru gibi huzur doluyordu. Ölüyordum fakat artık acı hissetmiyordum. Bu darbe ile yaşamam mümkün değildi. Hele bıçağı çıkarırsa birkaç dakika sonra ölmüş olacaktım. Hoş çıkarmasa da ölecektim. Neler saçmalıyordum? Ölüm böyle mi hissettiriyordu insana? Canım sanki ayaklarımın altından kayıp gidiyor ve ben sadece izliyordum. Adam ayağa kalktı ve, “Can almak nasıl bir hismiş anladın mı or…?” deyip kapıya doğru döndü. Kıpırdayamıyordum. Arkasından bakarken ışığın bana doğru hızla yaklaştığını ve huzurla üzerimi, bir yorgan misali örttüğünü gördüm…

 

Gelen bir ihbar üzerine Başkomiser Aylin Türkoğlu ve yardımcısı Sinan, olay yerine intikal etmiş, Savcı Bey’in talimatlarını dinledikten sonra etrafı incelemeye başlamışlardı. Olay yeri, okuyabilene katil hakkında ilk izlenimleri verebiliyordu. Kurban bıçaklanarak öldürülmüş ve bu özel hastanenin etrafındaki yolun kenarına atılmıştı. Kalabalık toplanmış, olay yeri şeridinin etrafında merakla bekliyorlardı. Aylin ve Sinan hazırlıklarını yapıp şeridin altından cesedin yanına doğru yürümeye başladılar. Cinayet masası ekibi kalabalığı sakinleştirmeye çalışıyordu. İçlerinden bir kişi özellikle dikkat çekecek şekilde ağlıyordu. Etraflarında bulunan kalabalık onu yatıştırmakta yarışıyordu. Aylin cesede yaklaşınca kan ve ölüm kokusunu daha yoğun duyumsadı. Kurban sırtüstü eğik bir açı ile küçük çalılıkların arasında yatıyordu. Üzerinde uçuşan yetişkin göksinekleri kurbanın bugün veya üç gün arasında öldürüldüğünün ilk işaretini bildiriyordu. Aylin ve Sinan yere çökerek, kurbanı yakından incelemeye başladılar. Ceset tamamen sertleşmişti. Bu da kurbanın kesin olmamakla beraber on iki saat öncesi bir zaman aralığında öldürüldüğünün işaretiydi eğer otuz altı ve kırk sekiz saat aralığında öldürülmüş olsa kurbanın vücudundaki ölüm katılığı son bulur ve yumuşamaya başlardı. Kadının sağ kolunun uzunluğu dikkat çekiciydi. Yüzünde ise morluklar vardı. Bunların etrafı ise pembe ve kırmızı ölüm lekeleri ile çevrelenmişti. Çenesi sarkmış gözüküyordu. Asıl darbe ise sol göğüs üstünde duran ve ölüme sebep olacak şekilde sapına kadar içeride duran bıçak olmalıydı. Ölüm saati ve sebebi otopsi raporuyla kesinlik kazanırdı. Aylin, kurbanın elini onu incitmekten korkarcasına yavaşça yukarı doğru kaldırdı. Tırnak araları dolu görünüyordu. Toprağa benzer bir madde vardı. Çizmesinin birinin topuğu kırılmış ve cesetin bir, iki santim uzağında duruyordu. Aylin delil torbasına dikkatlice topuğu yerleştirip olay yeri inceleme ekibine teslim etti. O, cesedi, Sinan da etrafı inceliyordu. Etrafta delil olabilecek herhangi bir ipucu arıyordu. Aylin incelemesini bitirir bitirmez olay yeri inceleme ayrıntılı delil toplama işine başlamıştı. Fotoğraflar çekiliyor, en ufak bir iz bile kontrol ediliyordu. Aylin ve Sinan olay yerine ilk intikal eden polis memuru ile görüşüp kurbanın kimliği hakkında bilgi almak için kalabalığın içine daldılar. Sinan telefonla kayıp şahıs bildirimlerini öğrenip Aylin’e bilgi verdi. Ellerinde kurbana uyan kayıp bir doktor ihbarı vardı. Kalabalıkta özellikle inanamayan gözlerle olay yeri ve polisi izleyen bir grup beyaz önlüklü doktor ve hemşireler vardı. Aylin onlara doğru hareketlenip kendini tanıtarak, “İçinizden kurbanı tanıyan var mı?” diye sordu.

Genç bir kadın yaşlı gözlerle cevap verdi. “O meslektaşımız Eda Akbulut’tu. Bizler burada bulunan özel hastanede görev yapan doktorlarız. Hepimiz onu sever ve sayardık. Bu olana inanamıyorum.”

Durakladı. Görünmez birinden yardım ister gibi sağına soluna baktı. Başını sallayarak devam etti. “Önceki gece nöbet çıkışından sonra ondan haber alamayıp emniyete bildirmiştim.

“Ne zaman şüphelendiniz bir sorun olduğundan?”

“Dün akşam için sözleşmiştik, önce sinemaya gidip sonra birlikte akşam yemeği yiyecektik. Defalarca evini ve cep telefonunu aradım ama cevap alamadım.”

Kadın, hıçkırıklarına daha fazla mani olamadan kendini koyverdi. Diğer arkadaşları da büyük bir merakla onu dinliyorlardı. Kendini biraz toparlayınca, “Bugün sabah hastaneye geldiğimde park yerinde arabasını görünce çok sevindim,” dedi.  “Hemen odasına koştum ama orada yoktu. Sekreterine sordum ona ulaşamadığını söyledi. Bunda tuhaflık vardı.  Eda arabasını bırakıp gitmezdi. Tekrar cep telefonunu aradım bu sefer kapalıydı. İyice endişelendim. Eşimin odasına giderken hemşirelerimizden biri yolun karşısındaki polis arabalarını görmüş. Koridorlarda garip ve tedirgin edici bir telaş başlamıştı. Sonrasında ise bir hastabakıcımız, Eda’nın yolun karşı tarafında ölü olarak bulunduğunu söyledi. Hepimiz inanmasak ta kendimizi burada bulduk.”

Kadın konuşurken diğer arkadaşları da onu başları ile onaylıyorlardı.

Aylin bu beş kişilik ekibi polis arabalarının olduğu tarafa doğru yönlendirerek biraz önce konuşan kadının sakinleşmesi için ona zaman tanıdı. Ekipte bulunan üç kadınla iki erkeği incelemeye devam ediyordu. Kadınların yüz ifadelerinde şok ve inanmazlık vardı. Erkekler daha sakin görünüyordu, özellikle biraz önce konuşan kadının yanında bulunan ve tahmini kırklı yaşların başında görünen adam çok sakin ve umursamaz tavrı ile dikkat çekiciydi. Aylin onun gözlerine bakarak, “Siz Eda Hanım’ın yokluğunu fark ettiniz mi?” diye sordu.

Adam, “Eşim söyleyene kadar fark etmedim,” diyerek yanındaki kadının kolunu okşadı.

“Önce ki gece ondan haber alamayınca ne yaptınız?”

Kadın anlamamış gibi Aylin’in gözlerine bakarak, “Anlamadım, ” diyebildi.

“Sorum çok basit siz ondan haber alamayınca ne yaptınız?”

“Hiçbir şey yapmadım. Evde kaldım. Belki geri arar diye bekledim. Eşim dışarı çıkmamız için ısrar etse de ben evde kalarak onun aramasını bekledim?”

“Peki, siz?” Adam soru karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Aylin’e bakan gözleri düşmancaydı.

“Dışarı çıkmam gerekti. Benim de arkadaşlarımla planım vardı,” diyerek yanında bulunan arkadaşından onay beklercesine ona baktı. Adam ise huzursuzca onu onayladı.

“Biz biraz takıldık. Haftanın stresini iki kadeh içerek atlatmaya çalışıp evlerimize döndük.”

Aylin, Sinan’a dönerek not alıp almadığına baktı. Bir-iki adım uzaklaşıp Sinan’ı yanına çağırdı, tüm isimleri not almasını, kurbanın varsa yakınlarına haber vermesini istedi. Sonra, gruba dönerek, “Sizler işleriniz başına dönebilirsiniz. Biz sizler ile tekrar görüşeceğiz.” dedi.

Biraz önce kendisi ile görüşen kadına dönerek teşekkür etti. Artık kurban Adli Tıp’a gitmeye hazırdı. Aylin ise kurbanın çalıştığı hastaneye doğru yola koyuldu. Kalabalık ta dağılmaya başlamıştı…

Aylin, hastaneye girer girmez danışmadaki görevliye kurbanın odasını ve arabasının bulunduğu park yerini sordu. Kadın, park yerine kadar ona eşlik edip geri döndü. Sinan hızlı bir şekilde kendine yaklaşıyordu. Aylin park yerinde kamera var mı diye taradıysa da kurbanın arabası açı olarak kameranın bulunduğu noktadan görünmüyordu. Arabaya yaklaşıp etrafına bakındı. Tam şoför kapısının önünde kurumuş kan izini gördü. O kadar küçüktü ki zor görülüyordu ama Aylin zihninde katilin kadının arkasından yaklaşıp onu gafil avladığını tahmin edip hemen olay yeri ekibini aradı. Belki bir parmak izi veya DNA örneği elde edebilirlerdi. Sinan’ı orada bırakıp,  kurbanın odasına doğru yürümeye başladı. Hastane sabahın ilk hastalarını kabul etmeye başlamıştı bile. Yürürken Adli Tıp patoloğu Doktor Zeynep’i arayıp kurbanın adını verip otopsi verilerini özellikle  parmak izi ve DNA örneği olabilecek verileri otopsiyi tamamlamasa bile kendisine bildirmesini söyledi.

Odaya hemşirenin eşliğinde girdiğinde ilk dikkatini çeken şey doktorun düzenli odasındaki başarı unvanları oldu. Duvarın biri tamamen diploma ve sertifikalarla doluydu. Masasın üzeri düzenli ve tertipliydi. Bir çerçeve içinde gülümseyen yaşlı bir kadın ve adamın dışında başka fotoğraf yoktu. Aylin hemşireye dönerek,

“Kaç yıldır Eda Hanım’la çalışıyorsunuz?” diye sordu.

“Yedi yıldır komiserim.”

“Son nöbet günü onu gördünüz mü? Herhangi bir farklılık gözünüze çarptı mı?”

“Ben mesai saatleri içinde birlikteydim. Nöbetçi olduğunda ise burada değildim. Eda Hanım her zamanki gibiydi. Hastaları yani çocukları sevdi, kontrollerini yaptı. Gayet neşeliydi. Bana her zamanki gibi geldi. Bir farklılık hissetmedim.”

“İyi düşünün o gün onu ziyaret edenlerle veya herhangi biri ile bir gerginlik veya başka bir şey yaşadı mı?”

“Eda Hanım hastanemizin en sevilen doktorlarından biriydi. Ben hala bunun gerçek olduğuna inanamıyorum. Ona kim düşmanlık yapmış olabilir ki?”

“Ben de bu soruyu size soruyorum. Özellikle hastaları ile yaşadığı bir gerginlik olmuş muydu?”

“Hayır, olmadı. Olsa bunu bilirdim.”

“Anladım. Siz yine de son dönem hastalarının öncelikle ölümle sonuçlanan vaka varsa o hasta yakınlarının isim ve adres bilgilerini çıkarın. Soruşturma için bunlar gerekli. Sakın beni hasta hakları zırvalıkları ile oyalamayın. Eğer sorun çıkarırsanız savcıdan izin almam emin olun siz bu odadan çıkmadan gerçekleşir. Bir de sabah haberi sizlere duyuran hastabakıcının bu odaya gelmesi için anons yapın,“ diyerek kapıya yöneldi. Sinan’ı arayıp nerede olduğunu soracaktı ki, hastane otoparkında olduğunu hatırlayınca Eda Hanım’ın odasına gelmesini istedi. Hemşireye sabah görüştüğü beş doktorun ismini verip buraya gelmelerini söyledi. Hemşire hiçbir tepki vermeden odadan çıktı. Aylin ellerine eldiven takıp masanın başına tekrar geçti. Kırmızı kaplı ajanda ilk dikkatini çeken eşya oldu. Sayfalarını çevirmeye başladı. Hastaları ile ilgili aldığı ufak notları yazmış sayfa altlarına gülücük veya aldığı nota göre üzgün ifadeler çizmişti. Kapıya vurulduğunda geldiği sayfayı kaybetmemek için masada duran bir kalemi arasına yerleştirdi. Kapı açıldı ve içeri sevimli, yakışıklı sayılabilecek bir delikanlı girdi.

“Beni istemişsiniz komiserim,”diyerek, Aylin’e elini uzatıp tam karşısında durdu. Aylin ona oturması için sandalyeyi işaret etti.

“Adınız ve göreviniz…”

“Adım, Recep Doğmaz. Dört yıldır bu hastanede hastabakıcılık yapıyorum.”

“Eda Hanım’ın soruşturmasını ben yürütüyorum. Bugün sabah neler gördünüz en ufak bir detayı bile hatırlayıp anlatırsanız bize çok yardımınız olacak.”

“Komiserim, sizi tanıyorum. Siz bu olayı eminim hemen çözersiniz.” Delikanlı sanki normal bir olaya şahit olmuşçasına çok rahat ve sakindi. Gözlerini kırpmadan Aylin’e bakıyordu. Sağ eli ile sürekli sol elinin üzerini kapatıyordu.

“Rahatsız mısın Recep?”

Soru karşısında şaşıran delikanlı bir an boş gözlerle Aylin’e baktı ve “Nereden çıkardınız? Gayet iyiyim,” dedi.

“Dikkatimi çekti, elinizin üstünü neden kapatıyorsunuz? Rahatsız mısınız?” Biraz önceki halinden eser kalmayan delikanlı şaşırmış ama ne olduğunu da tam anlayamamıştı,

“Siz Eda Hanım’ı soruşturuyordunuz elim neden sizi ilgilendirdi ki bu kadar?”

“Soruma soru ile karşılık verilmesinden hoşlanmam. Şimdi cevap ver. Eline ne oldu?”

Recep elini havaya kaldırarak, “Pamuk, biraz vahşi bir kedi yani kedim, birkaç gün önce elimi tırmalamıştı. Şimdi geçme evresinde biraz kaşınıyor o yüzden ben de kaşımamak için direniyorum.”

Kapı tekrar vurulunca, Aylin gerildi. Sinan’ı görünce oda kapısını açık bırakmasını ve orada kalmasını söyleyip tekrar hastabakıcıya dönüp, “Evet, seni dinliyorum,” dedi.

“Sabah nöbet çıkışı yolun karşısına geçip, durağa doğru yürümeye başladım. Birkaç adım atmıştım ki, gözüme bir şey çarptı. Sanki biri bir kıyafeti boş alana atmış gibi duruyordu. Küçük çalılar görüşümü engelliyordu. Yoluma devam etmeye karar verdiysem de merakım ağır bastı ve gördüğüm kıyafete doğru yürümeye başladım, yaklaştıkça onun bir insan olduğunu görünce bir an ne yapacağımı bilemedim. Gitsem mi kalsam mı karar veremedim. Korkmuştum. Ayaklarım ben istemesem de oraya doğru yürümeye devam etti. Belki yardıma ihtiyacı olabilir diye hızlandım ama Eda Hanımı görünce şok oldum… “^

Durdu, derin nefes alma ihtiyacı hissettikten sonra devam etti. “Önce hastaneyi sonra sizi aradım.”

“Kurbana dokundunuz mu?”

“Evet, nabzına baktım ama öldüğünü biliyordum. Çünkü Eda Hanım’ın bedeni sertleşmişti. Sonra herkes oraya gelmeye başladı. Önce Doktor Aykut ve eşi Selma geldi. Selma Hanım, Eda Hanım’ın çok yakın arkadaşıydı. Onlar çok samimilerdi hatta oğlunun ameliyatını Eda Hanım yapmıştı. Aykut Hoca ise Selma Hanım’ı tutmakta zorlanıyordu. Selma Hanım debelenip duruyor sakinleşmiyordu. Eşinin elinden kurtulup, Eda Hanım’ın yanına geldi. Ben de onun ağlamasını ve çığlıklarını dinledim. Ondan sonra ise hastanenin neredeyse tümü oradaydı ve sizler geldiniz. Bildiklerim bu kadar komiserim.”

“Oğlunun nesi vardı?”

“Ciddi bir şey değildi aslında sadece geniz eti ve bademcik rahatsızlığı vardı. Ama hastanın ameliyat esnasında kalbi durmuştu. Eda Hanım bu olay üstüne ciddi sıkıntı yaşadı. Psikolojik destek aldı. Çocuğun tüm tahlilleri normal çıkmış, fakat ameliyat esnasında onu kaybetmişti. Aykut Hoca bu olaydan sonra onu suçladı fakat Selma Hanım acısına Eda Hanımı da ortak etti. Onlar hiç kopmadı. Dostluklarını tüm hastane biliyordu. Eda Hanım çok yardım sever bir insandı. Hastalarına ve bütün insanlara güler yüzlü davranır, herkes ile kolay ahbap olurdu. Çok yazık oldu çok.”

“Eda Hanım’ı tehdit eden veya herhangi bir husumeti olan biri var mıydı?”

“Bildiğim kadarı ile yoktu.”

“Aykut Bey ile arası nasıldı?”

“Resmilerdi fakat Aykut Hoca eşi dışında herkese mesafeli ve soğuk davranır. Onun gülümsediğini gören sayılı insan vardır.”

“Sen çıkabilirsin. Eğer her hangi bir şey hatırlarsan bize mutlaka haber ver. Bizler de soruşturma süresince seninle tekrar iletişime geçebiliriz. Şehirden ayrılacak olursan bizleri bilgilendir.”

Recep oturduğu sandalyeden kalkarak kapıya yöneldi. Sonra bir şey hatırlamış gibi geri dönerek, “Bir dakika,” dedi. “Bir şey hatırladım… sabah nöbetten çıkmadan önce Eda Hanım’ın telefonun çaldığını bu koridordan duydum.”

“Onun telefonu olduğundan nasıl bu kadar eminsin?”

“Çünkü telefonundaki melodi babasının saz ile çaldığı bir eserdi. Telefon bu odada çaldı buna adım kadar eminim.” Odada sanki telefonu bulacakmış gibi göz gezdirdi ve Aylin’in ona çıkabileceğini söylemesi ile küçük bir çocuk gibi suratını asarak odayı terk etti. Aylin ve Sinan odayı aramaya başladılar. Olay yeri incelemeye de haber vermişlerdi. Aylin dosyaların durduğu dolabın çekmecesinde söylenen telefonu buldu. Kapalıydı. Belki bir parmak izi bulunur diye onu hemen delil torbasına yerleştirdi ve Sinan’a dönerek, “Ne düşünüyorsun, katilimiz hakkında?” diye sordu.

“Bu verilerle sadece katilin buradan biri olduğu varsayımına ulaştım. Elimiz de ne var, ölü bir çocuk, kurbanla samimi bir anne ve mesafeli bir baba. Katil bu baba olabilir, komiserim.”

“Olabilir fakat kurbanın topuğunun kırıklığı sanırım otopsiden önce elimizdeki en büyük ipucu. Nedeni ise eğer kurban o topukla çizme ile boğuşma anında katilin herhangi bir yerine vurabildiyse muhtemelen katilimiz yaralı. Dua edelim bacağına veya koluna isabet ettirmiş olsun. Eğer vücudunun üst kısmına denk geldiyse otopsi raporunu beklememiz lazım. Birazdan odaya gelecek olan kişileri çıkarken de koridor boyunca gözetim altında tutmanı istiyorum. Katil eğer akıllıysa yarasını bizim yanımızda gizlemeyi başarabilir fakat odadan çıkar çıkmaz refleks olarak rahatlayıp aksayabilir veya kollarına bakabilir. Bir de odaya gelen herkesin boğaz ve yüz kısmına ellerine odaklanmalıyız. Kurbanın tırnaklarında toprağa benzer kalıntılar olsa da belki DNA almış olabilir. Bu da gelen her şüphelinin görünen yerlerinde tırnak izi aramamızı öngörüyor. Katilin burada olduğuna eminim. Otoparktaki kamera açılarını biliyor. Arabanın park edildiği yer kör nokta. Muhtemelen kurbanı takip ediyordu. Şansımız yaver giderse katili otopsiden önce yakalarız. Sen de gözünü dört aç Sinan.”

“Otoparkta alınan kan örneğinin yanı sıra onun tam arka tarafında kısa siyah bir saç teli de bulundu. Belki sadece yandaki arabanın sahibinindir fakat olay yeri inceleme bulduğu her delili topladı.”

Tam bu ara Sinan’ın telefonu çaldı. Olay yeri işini bitirmiş, Eda Hanım’ın odasına doğru geldiklerinin haberini verdiler. Aylin ve Sinan odadan çıkıp hemşirenin bulunduğu masanın önünde durdular. Aylin, “Bize boş bir oda lazım birazdan olay yeri ekibi burada olacak. Selma Hanım ve diğer arkadaşları ile görüşmemiz orada devam edecek. Bu ara hasta listesini çıkardınız mı?”

“Hemen sağ taraftaki odayı kullanabilirsiniz. Listeyi çıkarıyorum. Az kaldı. Hasta randevularını iptal veya yönlendirme yaptığım için biraz gecikebilir.”

“Öncelikli işiniz hasta kayıtları, Hemşire Hanım. Acil olan bu! Beni zor kullanmaya mecbur bırakmayın. On dakika içinde istiyorum. Alt tarafı kaç hastası ölmüştür Eda Hanım’ın?”

Bu arada beş doktor koridorun ucunda göründü. Aylin ve Sinan dikkatlerini o tarafa yönlendirmişlerdi ki, Aylin’in dikkatini hemşire masasında duran çerçevenin içindeki iki fotoğraf çekti.

“Sizin kızınız mı?”

Bu soru karşısında hemşirenin yüz ifadesi değişti. Gözleri doldu. Fısıltı halinde, “Evet, benim kızımdı,” dedi.

“Kızımdı derken?”

“Şu an yaşamıyor. Onu üç yıl önce kanser hastalığından kaybettim.”

Aylin duraksadı. Diğer fotoğrafı eline alarak incelemeye başladı. Hemşirenin yüzü daha da soldu. O fotoğraf artık sadece bir anı olarak kalmış ve her baktığında acısını tazeleyen ama kaldırmaya eli varmayan yaman bir çelişkinin yürek acısıydı. Adamın siyah asker traşlı saçları gür, gülümsemesi ise insanın içini ısıtacak kadar yakıcı görünüyordu. Hemşire elindeki listeyi Aylin’e uzattığı sırada Sinan da gelen şüphelileri odaya alıyordu. Aylin listede ki ilk üç isme takılıp kaldı. İlk isim hemşirenin yaka kartında yazan, aynı soyadını taşıyordu. Sonraki ise Aykut ve Selma Durak çiftinin oğullarının ismiydi. Son isim ise altı yıl önce bir trafik kazasında tek kalan bir çocuğun tüm müdahalelere rağmen kurtulamadığını yazan bir dip not ile yazıcıdan çıkarılmıştı. Toplam da beş hastasını kaybetmişti.

Aylin, Hemşire’ye dönerek, “Eşiniz ile de görüşmek istiyorum. Lütfen buraya gelmesini söyleyin,” deyip cevabı beklemeden şüphelilerin bulunduğu odaya girdi.

Odada bulunan beş kişi sorgulandı, notlar alındı dikkatle gözlemlendi fakat en ufak bir ipucuna rastlanmadı. Aykut Doruk soğukkanlı ve tedirgin halleri ile hala şüpheli listesinin en üst sırasındaydı fakat onu katil ilan etmek için ellerinde hiçbir delil yoktu. Kapının vurulması ile hemşirenin başını içeri uzatması uzun sürmedi. Eşinin geldiğini belirtti ve aynı hızla kapıyı kapattı. Aylin, Sinan ile göz göze gelip ona odanın kontrolünü bıraktığını belirterek dışarı çıktı. Hemşire masasına yaklaştığında, ikisinin şakalaşarak gülüştüklerini görünce kendini tuhaf hissetti. Bugün burada çalışan biri öldürülmüştü, belki adam kurbanı tanımıyordu fakat hemşire onunla çalışıyordu. Ne olmuştu bu insanlara artık ölüye bile saygı duymuyorlardı. Aylin bu düşünceyi beyninden kovmak ister gibi elini başının üstünde salladı.

O sırada adam Aylin’e dönerek elini uzatıp kendini tanıttı. “Ben Gökhan Ay. Benimle görüşmek istemişsiniz komiserim. Sebebini henüz anlamamış olsam da geldim. Eşim Eda Hanım’dan bahsetti çok üzüldüm. Kendisini çok tanımasam da hiçbir insan böyle bir ölümü hak etmez. Yazık olmuş,” diyerek, Aylin’in elini sertçe sıktı.

Aylin’in ilk dikkatini çeken adamın elinin üzerindeki kabuk bağlamış çizik oldu. “Elinize ne oldu.”

“Anlamadım, komiserim.”

“Soruda anlamayacak ne var? Elinizin üzerindeki çizik, merak ettim, biraz derin duruyor, ne oldu?”

Adam eşinin masasına dönerek ona baktı terlemeye başlamış, tedirgin olmuştu. Korkunun ve sıkışmışlığın korkusunu artık Aylin on metre ileriden alabiliyordu. Adam beklemediği soru karşısında şaşırmıştı. Tekrar konuşmaya başladığında birkaç saniye öncesindeki kadar kendinden emin görünmüyordu.

“Nerede olduğunu hatırlamıyorum. Muhtemelen bahçede gülleri budarken olmuştur.”

“Eylül sonunda gülleri mi buduyorsunuz? Daha erken değil mi? Sonbahar bitip dinlenmeye geçselerdi daha iyi olmaz mıydı?”

“Havalar bu yıl soğuk gidiyor komiserim, o yüzden yağmurlar başlamadan halletmek istedim,” dediyse de tedirginliği artıyordu. Ellerini nereye koyacağını bilmiyormuş gibi sürekli hareket ettiriyordu.

Aylin onu dikkatle gözlemliyordu. Bir anda döndü ve Sinan’ın bulunduğu odaya doğru yürümeye başladı. Adam ise neye uğradığını şaşırmış öylece arkasından bakıyordu. Aylin geri dönüp, “Gökhan Bey lütfen beni takip edin,” deyip onun adım atmasını bekledi. Tam da tahmin ettiği gibi adam aksıyordu.

Aylin’in bakışının bacağında toplandığını görünce, “Ufak bir kaza geçirdim bahçede iki gün önce,” dediyse de sesi ve bakışı yalan söylediğini kanıtlıyordu. Bakışlarını kaçırmış, eşinden medet umarcasına ona doğru dönmüştü. Beden dili onu ele veriyordu, yayından fırlayacak ok kadar gergin görünüyordu.

Aylin ona doğru dönerek, “Sizi Eda Akbulut’u öldürmek suçundan tutukluyorum. Avukatınızı arayabilirsiniz,” deyip kelepçelerini çıkardı.

Karısı ise o ana kadar sessizliğini korumuştu fakat şimdi çığlık çığlığa bağırıyordu. “Sana kaç kez söyledim kızımızın ölümünde doktorun hiç suçu yok diye. Kaç doktor birden girmişti ameliyata. Neden yaptın, neden? Beni de suçuna ortak ettin. Hani telefonu beni almaya gelince otoparkta bulmuştun? Yalancı. Ben şimdi ne yapacağım? Senin öldürdüğünü tahmin etmeliydim. Bunu nasıl düşünemedim, nasıl?” diyerek kocasının göğsünü yumruklamaya başladı. Gücü bitince yere yığıldı. Bayılmıştı.

O ara Sinan dışarı çıkmış, Adli Tıp’tan gelen ilk bulguları aktarıyordu. Kurbanın çizmesinde bulunan kan bir başkasına aitti. Tırnak altında bulunan toprak kalıntılarının içinde DNA olacak deri örneğine rastlanmıştı. Ve bu iki veri birbirine uyuyordu. Cinayet sol elini kullanan biri tarafından işlenmişti. Bıçağın kuyruk kısmı, kesinin sol kısmına doğru kayıyordu. İlk bulgular bunlar olsa da katil kendini ele vermişti.  Odada bulunan doktorlar yardıma gelmişti. Hemşireyi gözetim odasına taşıdılar. Aylin onunla görüşmeyi sonraya erteledi.

Adam ise sadece aynı cümleyi tekrarlayıp duruyordu, “Onun da canı yansın istedim…”

Aylin ve Sinan, adamı da alıp hastane koridorundan düşünerek çıkışa yöneldiler. İnsan evlat acısı ile mantığını kaybedebiliyor muydu? Oysaki doktor umutsuz bir hastalığı olan çocuğu yaşatabilmek umudu ile ameliyata almış ama başaramamıştı.

“Bunun kendi canına mal olacağı aklından bile geçmemiştir,”  diye sesli şekilde düşüncesini dile getirdi Aylin.

Şimdi ise mesleğinin kutsallığı hiçe sayılmış ve öldürülmüştü. Aylin hayat döngüsünün tuhaflığını bir daha düşünerek, bu soğuk eylül ayının soğuk ayazına adım attı. Gün artık akşama dönmeye başlamıştı. Şeytan yine yükünü bir masumun canını alacak birinin üzerine yüklemiş gibi görünse de asıl katil, şeytanın yükünü taşımadığını, sadece kendi öfkesinin esiri olduğunu kalacağı dört duvar arasında defalarca düşünüp eğer varsa vicdan muhasebesini kazanamayacağından habersizdi…

Gazetecinin Ölümü

Komplo teorisi sever misiniz? Politik olayların gerisindeki gizli bilgilerin neler olduğunu öğrenmek hoşunuza gider mi? Cevabınız evetse, o zaman Elçin Poyrazlar’ın Gazetecinin Ölümü adlı romanı tam size göre demektir.

Kitaptaki serüvenin hangi zaman diliminde geçtiği açıkça belirtilmese de olayların akışından, Arap Baharı sürecinin devamında yaşandığını anlıyoruz. O süreçte Türkiye’nin rolü neydi? ABD, Türkiye’den ne yapmasını istedi? Türkiye neden örneğin Suriye konusunda farklı politikalar izledi?  Bu sorulara öyle ya da böyle cevaplar veren bir çok araştırma yapıldı, kitaplar yazıldı. Elçin Poyrazlar ise,  kurgusal bir metinle cevaplamış bu soruları.

Gazetecinin Ölümü, perde arkasındaki gerçeği, hikâye ederek anlatıyor bize. Polisiye bir hikâye bu ve tamamen kurgusal. Yani yazarın muhayyilesinin bir ürünü. Ama bütün bu kurgunun gerisinde yatan gerçek? Perde arkasında dönen oyunlar? Onların hayal ürünü olduğunu kim iddia edebilir? Elbette, aksi de iddia edilemez. Çünkü bu bir komplo teorisi. Ama, son derece akla uygun, kabul edilebilir ve anlaşılır bir komplo teorisi. Kim bilir? Belki de gerçeğin ta kendisi.

Herşey Washinton’da bir Türk gazetecinin ortadan kaybolmasıyla başlar. Ülke gazetesinin Washington muhabiri Selin Uygar, gazeteci arkadaşına ne olduğunu araştırırken cesedinin bulunduğu haberi gelir. Artık Selin, geriye dönüşü olmayan bir yola girmiştir. Cinayeti çözmek için hayatını bile tehlikeye atarken müthiş bir siyasi komplonun tam ortasında bulacaktır kendisini.

Gazeteci’nin Ölümü, son derece heyecanlı, sürükleyici, keyifle okunan bir roman. Elçin Poyrazlar, bir gazeteci olarak yakından tanıdığı o dünyayı büyük rahatlıkla, en uygun sözcükleri seçerek basit ve yalın bir dille anlatmış.

Roman, ilk sayfadan en son sayfaya kadar Gazeteci Selin’in hikâyesi. Olaylar onun gözünden anlatılıyor, onun bakış açısıyla değerlendirmeler yapılıyor. Dolayısıyla, roman boyunca sadece Selin’in sevinçlerine, üzüntülerine, mutluklarına, heyecanlarına, endişelerine, gerginliklerine, acılarına yakından tanık oluyoruz.  Bu da biz okuyucuların Selin’le kolayca özdeşleşmesini sağlıyor. Böyle olunca da romandan alınan keyif daha da artıyor.

Elçin Poyrazlar, aynı zamanda son derece görsel bir dil kullanmış. İnsan kendisini adeta beyaz perdede bir filim izler gibi hissediyor. Washington caddelerindeki kaçıp kovalamacalar, sokağın bir köşesinde park etmiş arabalar, içlerinde belirli bir evi gözetleyen tehlikeli adamlar, gizemli buluşmalar, gözlerden uzak oteller, parklar, silah sesleri, bilgisayarlar, telefonlar ve daha bir sürü aksiyon.

Gitgide artan gerilimin zirve yaptığı son sayfalarda bu sinemasal tad iyice belirginleşiyor. İnsan, kendisini evinde mi yoksa sinemada mı, ayırt edemez hale geliyor. Bu iyi bir şey mi? Bence evet. Romanın son cümlesini okuduğunuzda anlıyorsunuz ki, bu iş aslında burada bitmedi. Arkası mutlaka gelecek.

Roman, bir gazetecinin bir cinayeti araştırması üzerine kurulu. Soruşturma ilerledikçe her adımda yeni bir bilgi ortaya çıkıyor, böylece başlangıçta flu olan fotoğraf git gide netleşiyor. Bu bakımdan roman farklı bir mecrada akıp gitse de, biçimsel açıdan okuyucuya 1940’ların Raymond Chandler tarzı Amerikan polisiyelerini hatırlatıyor.

Kuşkusuz roman saf bir polisiye/dedektif romanı değil. Hikaye, katilin kim olduğuna, cinayeti neden ve nasıl işlediğine odaklanmıyor. Onlardan daha çok uluslararası politik aktörlerin eylemlerini mercek altına koyuyor. Gazetecinin Ölümü, polisyenin alttürlerinden biri olarak tanımlanabilecek bir casusluk/gerilim romanı. Kuşkusuz aynı zamanda politik bir roman.

Öte yandan, romanda Selin vasıtasıyla gazetecilik etiğinin de sorgulandığını görüyoruz. Haber her şeyden daha mı önemlidir? Dostların, ülken, devletin, ailen ve hatta kendi yaşamın haberden sonra mı gelir? Haber vermek uğruna bir gazeteci ölümü göze almalı mıdır? Elçin Poyrazlar, uzun gazetecilik deneyiminin ardından bu sorulara romanında okuyucuyu ikna eden bir cevap vermeyi başarıyor.

Bir gerilim filmi tadındaki heyecan dolu bu politik polisiye romanı okumanızı tavsiye ederim. Orada anlatılanlarla günümüzdeki olayların benzerliği hemen dikkatinizi çekecek ve belki de asıl gerçeğin ne olduğunu siz kendiniz keşfedeceksiniz.

Gazetecinin Ölümü detaylar:

Yazar: Elçin Poyrazlar

Yayım Tarihi: 2014

Sayfa Sayısı: 176

Yayınevi: İthaki Yayınevi

Philip Kerr İle Berlin Noir’e Tarihi Yolculuk

Tarihi romanlar geçmişe yolculuktur. Eski zamanlarda hayatı yeniden yaşatmak gibi.

Geçmiş zaman dilimlerinin çoğu acı ile doludur, hem de son raddesine kadar. Bu yolculuk aynı zamanda acıya da yolculuktur. Çünkü Tarih acılar ile doludur.

Geriye dönüp baktığımız da en yakında, tarihin en büyük acılarını yaşatmış, dünyayı ölüm tarlalarina, savaş meydanlarına yollamış bir İkinci Dünya Savaşı var. İlk savaşın bile gölgede kaldığı bu savaş hiç kuşkusuz, yeni dünya düzeninin de başlangıcı olmuştur. Sanırım bunda en büyük pay, savaşı başlatan Adolf Hitler ve onun Nazi Almanyası.

Naziler ve Hitler bu savaşta Avrupa’nın neredeyse tamamını ele geçirmiş ama sonra çok büyük bir strateji hatası ile savaşı kaybetmişler. Bunlar ayrı şeyler. Ama İkinci Dünya Savaşı, Naziler, Nazi Almanyası ve o döneme dair o kadar çok kitap makale araştırma vs var ki, her biri diğerinin kopyası gibi… Bir çok yazar o döneme dair belki binlerce kitap yazmış evet ama hiç biri Philip Kerr kadar olamamış.

Philip Kerr ve Berlin Noir üçlemesi

Bu yazımızın konuğu o, kırmızı halı onun için serildi.. Philip Kerr, 1956 Edinburgh doğumlu. Ben adını ilk duyduğumda Alman sanmıştım. Sonradan öğrendim o ayrı. Kendisi ile geçen yıl ki Kara Hafta Polisiye Festivali’nde tanışma mutluluğuna da eriştim. Kitaplarının neden bu kadar iyi olmasının sebebini öğrendim bu sayede.
Kerr’i dünyaya tanıtan ise, Berlin Noir serisi. Berlin Noir, kimileri için Berlin Karası kimileri için Berlin Üçlemesi. Benim için ise Bernie Gunther serisi..

İlk kez 1989’da yayınlanan Mart Menekşeleri ile başlıyor Noir serisi. Sonra 1990’da Solgun Suçlu ve 1991’de Alman Usulü Bir Ağıt ile üçleme tamamlanmış. Çünkü o sıra Kerr yazmayı bırakmış. Devam etmemiş. Kara Hafta Polisiye Festivali’nde şöyle açıklamıştı: ” O dönem Naziler ile ilgili belge ve olaylara o kadar çok girmiştim ki birden kendimi onların destekçisi ve işbirlikçisi gibi hissetmeye başladım. Bu duyguyu uzun süre üstümden atamadım”
Gerçekten de uzun süre atamamış. 15 yıl sonra gelen yoğun yeniden yaz baskılarına boyun eğmiş. İyi ki geri gelmiş ve biz polisiye severler bu sayede harika bir yazar ve bir o kadar harika polisiyeler kazandık.

Philip Kerr

Peki Philip Kerr ne yazıyor da bu kadar seviliyor?
Hiç kuşkusuz, tarihi ve polisiyeyi bu kadar iyi birleştirip yazması.
Benim içinse, kitaplarındaki karakter Bernie Gunther.
Polisiyenin olmazsa olmazıdır karakterleri sevmek. Bir yazar yazdığı karakterini size sevdiremezse, ne kendini ne kitabını sevdiremez. Sanırım Kerr bunu çok iyi biliyor olmalı. Bernie veya Bernhard Gunther tek başına, kitaplardaki tarihi kişiliklerin, ki bunlar, Himmler, Goebbels, Heydrich ve Schellenberg gibi naziler, hepsini gölgede bırakıyor.

O müthiş espri gücü, zekası, tavırları, kişiliği ve tabii ki kadınlara olan bakışı ile efsane bir karakter. Önceden kendime yakın bulduğum polisiye karakterler vardı. Harlan Coben’in Myron Bolitar’ı, Nelson Demille’ın John Corey’si, Michael Connelly’nin Mickey Haller’ı ve Henning Mankell’ın Wallander karakterleri gibi. Ama Kerr’in Bernie Gunther’i hepsini geride bırakıp en üste yerleşti..

Dedektif Gunther tam bir fırlama. İşini iyi yapıyor. Bir kalbi ve ona eşlik eden bir vicdanı var. Asla bir Nazi olmamış, Cumhuriyete bağlı kalmaya, kendi doğrularınca hareket etmeye çalışmış. Aslında Kerr, Bernie Gunther üzerinden Nazi Almanyasında halkın o dönemde ki yaşantısını, yapılan baskıları ve entrikaları anlatıyor. Okudukça o dönemde yapılanlar ve yaşanılanların bugün kendi ülkemizdeki ile neredeyse benzerlik gösterdiğini anlıyoruz. Zaten kitaplarında küçük başlayan suçlar, sonunda katil olarak devlete ulaşıyor.

Philip Kerr, Berlin Noir başlamadan evvel, Berlin’de Alman hukuku ve felsefesi üstüne yüksek lisans yapmış. Nazi partisinin uygulamaları üzerinde çalışmış. Ayrıca Londra’da İngiliz gizli servisinin savaş sırasında, Alman hükümetinin politikası ile ilgili bilgileri topladığı bir kütüphanenin de daimi ziyaretçisi olmuş. Burada ki arşivleri inceleyen Kerr’in kitaplardaki olayları ve karakterleri nasıl bu kadar güzel kurguladığı da anlaşılıyor.. Zaten gerçeğe en yakın kurgudur güzel olan.

Philip Kerr, Bernie Gunther karakterini ünlü polisiye yazarı Raymond Chandler’ın ondan da ünlü dedektifi Philip Marlowe’dan esinlenerek yaratmış. Bir çok yönden benzeseler de bence Bernie Gunther, Marlowe’dan daha üst bir sırada.

Bir diğer ilginç bilgi de, yazarın Mart Menekşeleri kitabı ile ilgili. İsmi kulağınıza aşk kitabı gibi fısıldansa da anlamı çok başka. Anlamı; Nazi Partisinin başına Hitler mart 1933 de geçince partiye katılanlara o dönem Mart Menekşeleri deniyormuş. Çünkü parti Mayıs ayında üye alımını dondurmuş ve o zaman diliminde üye olanlar iktidardan faydalanma şansını yakalamışlar. Böylece Mart Menekşeleri ortaya çıkmış. Kerr de bu doğrultuda odaklamış kitabın konusunu. Ben de bu kitap sayesinde tanıdım yazarı. Konusu İkinci Dünya Savaşı ve Nazi Almanyası olunca dikkatimi çekmişti. Okuyunca önce Bernie Gunther’e  sonra yazarın kalemine hayran oldum. Benimle birlikte bir çok arkadaş ta sevdi, hatta sevenler ile okuma turu yaptık her ay bir tane kitabını okuduk ve daha çok sevdik. Her ne kadar ilk yazılmış kitap Mart Menekşeleri de olsa, Bernie Gunther’in  hayatı, yaşanan olayların akış ve tarih sırası farklı.
Aşağıya olayların tarih sırasını ve akışını gösteren bir liste atıyorum ve iyi ki varsın Philip Kerr ve sen de iyi ki varsın Bernie Gunther diyorum.
Senden çok şey öğrendik 🙂

Philip Kerr’in mutlaka okunması gereken 10 kitabı ve Berlin Noir:

  1. 1934 &1954 Ölüler Dirilmezse
  2. 1936 Mart Menekşeleri
  3. 1938 Solgun Suçlu
  4. 1941 Ölümcül Prag
  5. 1943 Katyn Katliamı
  6. 1942-3 (1956) Zagrebli kadın
  7. 1947-8 Alman Usulü bir Ağıt
  8. 1949 Biri ve Öteki
  9. 1950 Sessiz Alev
  10. 1954 (20 yıl gerisine kadar) Sahra Grisi

Poli̇si̇ye bulmaca: dragos ci̇nayeti̇

Dragos cinayeti, bundan beş yıl öncesine ait bir olaydır.  Bu olayı, cinayetin soruşturmasını üstlenen Komiser Mitat’tan dinliyoruz…

İstanbul’un, çapkınlıklarıyla tanınan ünlü kuyumcusu Agop Melekyan, Dragos’daki evinde bıçaklanarak öldürülmüştü. Ceset, çalışma odasındaki kapağı aralık olan büyük çelik kasa nın önünde, antika bir İran halısının üzerindeydi. Olay yerine geldiğimde adam öleli aşağı yukarı bir saat olmuştu. Bu da cinayetin öğleden sonra saat ikide işlendiğini gösteriyordu. Nitekim, Melekyan’ın bileğindeki saat, yere çarpınca tam 13.57’de durmuştu.

Çalışma odasında herhangi bir boğuşmanın izleri görülmüyordu. Belli ki katil, adama sinsice arkadan yaklaşmış ve hızla üst üste boyun bölgesine bıçak darbelerini indirmişti. Doktorun söylediğine göre cesette tam dört kesik vardı. Bunlardan biri şah damarına isabet ettiği için, ölüm çabuk ama bol kanlı gerçekleşmişti.

Maktulün sırtı, bahçeye açılan camlı kapıya dönük olduğundan, katil buradan gelmiş olmalıydı. Kapı kapalı ama kilitli değildi. Kapı kolundaki parmak izleri ise silinmişti. Kasadaki 4 altın külçesi ve 60 bin Amerikan doları kayıptı. Muhtemelen katil tarafından alınmış olmalıydı. Kasadaki tahvil ve hisse senetleri ise yarinde duruyordu.

Burası bahçeli, iki katlı büyük bir evdi. Agop Melekyan burada, kendisinden hemen hemen 30 yaş küçük olan dördüncü karısı Anita ile birlikte oturuyordu. Daha önceki evliliklerinden dört oğlu bir de kızı olmuştu. Üniversitede okuyan 19 yaşındaki oğlu Yerçanik hariç, diğerleri evli ve yurt dışındaydılar.

Öğrendiğime göre baba ile oğulun arası hiç iyi değildi. Fazla para harcadığı, okulu ihmal ettiği için baba-oğul sık sık kavga ediyorlardı. Ama söylenenlere bakılırsa bu kavgaların asıl nedeni üvey anne Anita’ydı. Diğer kardeşleri gibi o da bu evliliğe şiddetle karşı çıkmış, babasına karşı açıkça cephe almıştı. Üvey annesiyle aralarındaki sürekli geçimsizlik, Agop’un onu sık sık uyarmasına neden oluyor, bu da delikanlının gururunu kırıyordu.

Anita’nın kendisinden bu kadar yaşlı bir adamla evlenmesi -Melekyan 64 yaşındaydı-,   dedikodulara sebep olmuştu. Herkes onun parası için ünlü kuyumcuyla evlendiğini, ama büyük aşkı, televizyon dizilerinin ünlü oyuncusu Cem Vargın’ı hâlâ unutamadığını ve onunla gizli gizli görüşmeye devam ettiğini söylüyordu. Bu söylentiler, Agop Melekyan’ın da kulağına gelmiş, bu yüzden karı koca arasında birkaç gün önce tatsız bir münakaşa yaşanmıştı.

Bu gece, Agop’un Macaristan’dan önemli konukları gelecekti. Bunlardan biri Profesör Norbert’ti. Prof.  Norbert, Budapeşte’de bulduğu Agop Melekyan’ın büyük dedesi tarafından yazılmış, eski bir kitabı yanında getiriyordu.   Agop, 60 bin  doları bunun için hazırlamış ve kasasına koymuştu. Bu parayı profesöre emeklerinin karşılığı ve ona duyduğu minnet dolayısıyla verecekti.

Ceset, saat 14.25’te Anita tarafından bulunmuştu. O sırada evde Yerçanik’ten başka bir de evin emektarı Elise vardı.  Hepsini teker teker sorguya çektim. Bana şunları anlattılar:

Anita: Cem’le nişanlıydık ama bozuldu sonradan nişanımız. Medeni insanlarız, tabii ki görüşeceğiz. Ne var bunda. Ben Agop’u severek evlendim. Yerçanik başta olmak üzere herkes onu bana karşı kışkırtmak için ellerinden gelini yaptılar. Ama Allah şahidimdir benim alnım ak. Bu gece kocamın bir Macar ahbabı ve onun iki dostu bize yemeğe geleceklerdi. Kocam ondan bir kitap satın almış. 60 bin dolara hem de. Parayı bugün sekreteri sarı bir zarfın içinde getirdi. Kocam da zarfı kasaya koymak için çalışma odasına gitti. Onu bir daha görmedim. Canlı olarak yani. Bir saat sonra merak edip odasına gittim. Yerde yatıyordu. Her taraf kan olmuştu.

Elise: Otuz yıl oldu burada çalışmaya başlayalı. Artık aileden biri sayılırım. Yerçanik’i de ben büyüttüm. Evin her işi benden sorulur. Akşam yemeğe Macarların geleceğini öğrenince gulaş yapmaya karar verdim. Tabii bizim usul. Fakat kör olasıca kasap istediğim kuzu butlarını öğleden sonra gönderdi. Saat neredeyse iki olmuştu. O yüzden kasabın çırağına bağırdım durdum. Sonra da pişman oldum tabii. Ama gulaşın akşama yetişmesi neredeyse imkansızdı. Bunu Agop efendiye nasıl söyleyeceğimi kara kara düşünürken Anita’nın çığlığını duydum. Butları mutfakta öylece bırakıp koridora koştum. Çalışma odasının kapısı açıktı. İçerden Anita’nın sesi geliyordu. Ağlıyormu gülüyor mu anlayamdım. O sırada Yerçanik geldi ve benden önce kapıdan içeri baktı. Bana gelme dedi ama gittim baktım ve herşeyi gördüm.

Yerçanik: Anita babamın dördüncü karısı. Onun babamı sevdiğine asla inanmadım. Babamın da inandığını sanmıyorum. Herhalde zamanı gelince sepetleyecekti başından. Babam çok çapkındı. Ama izini hiç belli etmezdi. Anita gibi neler geldi geçti babamın kucağından. Son tartışmamızda bana “Sen okulunu bitirmeye bak, her şeyin zamanı, sırası var, zamanı gelince ben gerekeni yaparım, bana güven evlat,” demişti. Babamın kasasında her zaman değerli bir şeyler olurdu. Kasa şifreliydi. Babamdan başka kimse açamazdı. Şifrenin yazılı olduğu kağıt, ….. bankasının kasasında duruyordu. Babamın sekreteri o gün sarı bir zarf getirmiş. İçinde para varmış. Ben görmedim. Ben o sırada mutfakta Elise ile kahve içiyordum. Annem ben küçükken ölmüş. Trafik kazasında. Bana Elise baktı. Sonra, kasabın çırağı etleri getirince odama kaçtım. Ben vejeteryanım. Omuzunda butları görünce midem bulandı. Ne yapayım elimde değil. Odamda bilgisyarımı açıp maillerime bakmaya başlamıştım ki, Anita’nın o cırlak sesini duydum. Aşağıya inip “Kes sesini be” diyecektim ama durum başkaymış. Gerisini biliyorsunuz.

***

Gerisini bildiğimden pek emin değildim. Anladığım kadarıyla evdeki 3 kişi ağız birliği etmişçesine bir şey görmediklerini ve duymadıklarını söylüyorlardı. Birden kasabın çırağı aklıma geldi olatın olduğu saatte oda evin yakınlarında olmalıydı. Belki o bir şey görmüş ya da duymuş olabilirdi.

Kasap dükkanı Cevizli’deydi. Sahibi iriyarı, kel kafalı, neşeli bir adamdı. Müşterilerinin çoğu zengin insanlarmış. Genellikle telefonla sipariş verirlermiş. O da soğuk hava depolu kamyonetiyle götürürmüş. O gün Agap beylerden sipariş çok geç bir saatte gelmiş. Kendisi meşgul olduğundan yardımcısı Hasan gitmiş onun yerine.

Yirmi beş yaşında, ince uzun bir  genç olan Hasan’ın anlattıkları da şunlardı.

Hasan: Patron, hemen gitmemi söyleyince aceleyle üstümü bile değişemeden çıktım. Oraya daha önce de gittiğimden adresi biliyordum. Mutfakta evin oğlu kahve içiyordu. Beni görünce tiksinerek baktı ve kaçtı. O cadı kadın da neden geç geldim diye bağırıp çağırdı. Sanki kabahat bendeymiş gibi. Sonra bana kahve ikram etmek istedi ama kabul etmedim. Çıkarken, bahçeden geçiyordum, bir kadını pencerelerin önünde gördüm. Camlı bir kapıyı açıp içeriye girdi. Ama mesafe bir hayli uzaktı. Kadın olduğunu havada uçuşan saçlarından anladım. Tabii uzun saçlı bir erkek te olabilirdi.

***

Kısa bir araştırmadan sonra, maktülün vasiyeti hakkında biraz bilgi sahibi oldum. Karısıyla evlilik sözleşmesi yaptığı için Anita bir miktar paradan başka bir şey alamayacakmış. Elise’ye de aylık gelir ile  Arnavutköy’deki bir apartman dairesi kalıyormuş. Ölene kadar da Dragos’daki evde –isterse- oturabilecekmiş. Geri kalan bütün mal mülk ise çocuklarının olacakmış.

Ceset çoktan kaldırılmıştı ama ben yine cinayetin işlendiği odaya gittim. Kasanın kapısı hâlâ aralıktı. Katil buradaki değerli kağıtları niye almamıştı acaba?  Hasan’ın gördüğü kim olabilirdi? Anita’nın saçları uzundu. Elise topuz yapmıştı saçlarını. Yerçanik’in saçları kısaydı. Tabii katil, tanınmamak için peruk da takmış olabilirdi. Birden kafamın içinde bir şimşek çaktı. Allah kahretsin bu neden daha önce aklıma gelmemişti ki? Bu cinayeti bir tek kişi işlemiş olabilirdi. O da…..

 

Bu cinayeti işlemesi mümkün olan tek kişi kim?

Katilin kim olduğunu tahmin ediyorsanız,  elinizdeki gerekçelerle (kanıtlarla) birlikte bize yazınız.

Doğru cevabı veren 3 okurumuza birer polisiye kitap hediye edeceğiz.

Polisiye Bulmaca’nın cevabını gelecek sayımızda okuyabilirsiniz.

Kuzeyli Cinayetlerin Başarısı

Son yıllarda “Kuzey Polisiyesi” diye bir olgu yerleşti gerilim okumayı sevenlerin diline…

Benim de en sevdiğim yazarlar oralardan çıkma açıkçası…

Bunun nedenini bilemiyorum ama en azından 12 koca yıl yaşadığım Norveç’te edindiğim deneyimlerimi polisiye meraklıları ile paylaşabilirim. Çünkü ne kadar ilginçtir ki, ben de orada yazmaya başladım, hem de özel hayatında çok gülümseyen adeta  Joseph Kesselring’in ülkemizde “AHUDUDU” diye uyarlanan “ARSENIC AND OLD LACE” oyunundaki 2 tatlı katil hanım gibi olan benden beklenmeyecek bir şekilde cinayet romanları yazmaya başladım. Evet, evet hiç aklımda yokken ve ikinci gençlik çağımda polisiye roman yazmaya başladım Norveç’te. Öyle aniden, durduk yerde…

Demek ki suyunda, havasında filan var kuzeyin diyeceğim ama bu sıradan bir geyik muhabbetine dönecek, oysa ben bu dergide ciddi ciddi polisiye üzerine yazı yazıyorum…

“Kuzeyli yazarlar neden polisiyede güçlü?” sorusundan daha güzeli şöyle sorulabilir;

“Kuzeyli okurlar neden daha çok polisiye okuyor?”

Sanırım kimse olaya bu açıdan bakmadı. Çünkü malum, her şey bir arz ve talep meselesidir. Talep görmese kuzeyli yazarlar da deli değil ki sürekli gerilim ya da bu tarz yazsınlar. Öyle değil mi?

İlk cevabım şöyle gelecek;

Kuzeyliler zaten çok kitap okuyor ama en çok polisiye okuyor.

Paskalya Polisiyesi

Bir de yılın en büyük ikinci dini bayramı olan Paskalyada en büyük eğlenceleri dağ evlerine gidip “Kvikk Lunch” çikolatası ile cep romanı haline gelmiş polisiye roman okumak. Buna “Påskekrimm” yani ”Paskalya Polisiyesi” diyorlar. Her yıl, tarihleri ileri ve geri giden ama daha çok mart ve nisan ayları içinde olan, bizde ”yeşil bahara” denk gelen ama onlarda ”beyaz bahara” uygun olan dönemde, gündüz kayak kayıp akşamüstü bu kitaplarını okuyorlar. İşte tam o dönemde polisiye kitap satışları patlama yapıyor…

Stieg Larsson

Bu arada dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, biraz evvel ”cep boyu kitap” dedim. Kuzeyde kitaplar önce kalın kapaklı ciltler halinde çıkar, üstünden 8-9 ay geçtikten sonra cep boyuna geçer. Cep boyu dediysem pigmelerin değil, vikinglerin ceplerinin boyu. Yani aslında bizim bildiğimiz kitap boyu…

Kuzey Ülkeleri denince ilk akla, İsveç, Norveç ve Danimarka geliyor, tıpkı çocukluğumuzun o meşhur tekerlemesi … Belçika, Felemenk, Hollanda diye devam edeni. Finlandiya da var aslında hemen o üç ülkeye yapışık ama sanki o ülkenin polisiye yazarları çok fazla değil. Üç yıl önce aramızdan ayrılan James Thomson var, Finlandiyanın Lahti şehrinde ölmüş ve hemen tüm kitaplarında Helsinki’den söz ediyor ama kendisi Amerikalı. Yaşamının son on yılını orada geçirmiş. Bir de Leena Lehtolainen var. 2012 yılında Tanpınar Edebiyat Festivali nedeniyle ülkemize de gelmiş başarılı bir Fin yazar…

İtiraf etmeliyim ki, ben kuzey polisiyesi ile ilk kez İsveçli Henning Mankell’in TV’de gördüğüm ”Wallender” dizisi ile tanıştım. Seyrederken daha ilk onuncu dakikada vuruldum ve henüz o zamanlar ancak sözlük yardımı ile okuyabildiğim Norveççemle adamın tüm kitaplarını alıp okumaya başladım. Bence dünya polisiyesine çok güzel kitaplar armağan etmiş olan Mankell malesef 2015 yılında 67 yaşında  kanserden öldü. Polisiyenin yanı sıra çocuk kitapları da yazan isveçli yazarın en önemli kurgusal karakteri Wallender’di. Diyabetli, kızı ile sorunlar yaşayan, sıradan bir halk adamı olan polis dedektifi kahramanını çok sevmiştim.

Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Daha önce Amerikan polisiyesi okuyan ben, giderek kutup bölgesine yakın ülkelerin yazarları ile bir bir tanışmaya başladım…

Jo Nesbo

Jo Nesbø (okunuşu = Yu Nesbö) en sevdiklerim arasına girdi. Ancak Doğan Kitap dünyada bir çok dile çevrilen bu değerli yazarı nedense İngilizceden çevirtmekte ısrarlı. Oysa ülkemizde bir çok Norveççe çevirmen var. Bu Norveçli yazarın bir diğer pardon iki diğer özelliği ise futbolcu ve müzisyen olması. Bizim okurlar onu Hary Hole serisi ile tanıdı. En son çıkan “Hayalet” kitabı ise sürpriz bir sonla bitiyor. “Bitiyor mu?” diye de sormadan edemedim.

Daha Türk polisiye okurunun tanımadığı ama umarım çok yakında tanıyacağı Hans Olav Lahlum ise çok iyi bir satranç ustası. “İnsan Sinekleri” diye bir kitabı var. Çok sevgili ajansım Nermin Mollaoğlu’nun yani Kalem Ajans’ın bu kitabı bir yayınevine satmasını diliyorum. Böylece bizim okurlar çok iyi bir Norveçli yazarla tanışacak…

Emelie Schepp

İsveçli Arne Dahl, Camilla Lackberg ve bizzat tanıştığım Emelie Schepp çok beğendiklerim arasında. Tabii

gene İsveç’ten erken yaşta sadece 50 yaşında kaybettiğimiz  Stieg Larsson’un dünyayı kasıp kavuran hem İsveç’te hem de Amerika’da filme çekilen “Milenyum” serisini ya da bir başka deyişle “Ejderha Dövmeli Kız” kitaplarını burada anmadan geçmek  doğru olmaz.

Suç ve Deli(l) Çağı

Anna Schönleben

Anna Schönleben (sonradan Zwanziger soyadını alacaktır) 49 yaşına kadar yalnız yaşayan bir kadındı. Buna son verebilmek için hizmetçi olarak çeşitli malikanelerde çalışarak erkek avına çıktı. İlk kurbanı bir kadın oldu. Kadının tek hatası, zengin bir adamın eşi olmaktı. Ardından genç bir adamın evinde hizmetçi olarak göreve başladı. O da kısa sürede öldü. Tek suçu ise Anna’ya karşılık vermememesiydi. Bu sefer bir avukatın evinde hizmetçi olarak çalışmaya başladı. Önce avukatın eşi öldü. Durumdan şüphelenen avukat, Anna’yı kovdu. Anna ise giderken tuz kavanozunun içerisine arsenik karıştırdı. Avukat, bebeği ve evin diğer çalışanlarının tamamı zehirlendiler. Hepsi şans eseri kurtuldu. Anna artık şüpheli olmaktan ötedeydi. Schönleben’in çevresinde ölen herkesin cesedi üzerinde otopsi yapılmaya başlandı. Tabii ki tüm cesetlerde arsenik buluntularına rastlandı. Yetkililerin, şüphelinin peşine düştükleri sırada, Schönleben yeni kurbanını bulmak üzere çoktan yola koyulmuştu.

Schönleben olayı soruşturulurken, 1806’da yapılan başka bir keşif, arsenik ile ilgili araştırmaları bir adım daha öteye taşıdı. Valentin Rose, insan organlarında zehirli maddeyi tespit edebilmek için yeni bir yöntem geliştirdi.

Lalaurie Malikanesi

New Orleans şehrinde, Royal Sokağı ile Governor Nicholls Sokağı’nın kesişen noktasında, Dr. Louis Lalaurie ile eşi Delphine yaşamaktaydı. Delphine uzun siyah saçları ile dikkat çekerken, çiftin sık sık düzenledikleri partiler daima dillerdeydi. Malikanelerinde birçok köle bulunduran çift, herkesin takdirini toplarken, bazıları Bayan Lalaurie’nin karanlık yüzünü çoktan farketmişlerdi. Dedikodular çabuk yayıldı. Kadının kölelerine zevk uğruna işkence yaptığı iddia edilmekteydi. Delphine acımasız tavırları sebebiyle mahkemeye çıkarılsa da delil yetersizliği sebebiyle serbest kalmayı başardı. 1834’te evlerinde yaşanacak bir yangın, tüm dehşeti ve bu çiftin bütün sırlarını açığa çıkartacaktı. Yangını söndürmek amacıyla eve giren itfaiye erleri ve gönüllüler, yangını söndürdükten sonra, kilitli bir kapıyı fark ettiler. İçerisinde insan olabileceğini düşünerek kilidi kırdıklarında gördükleri manzara karşısında dehşete kapılmışlardı. Odanın içerisinde duvarlara zincirlenmiş kölelerin cesetlerini buldular. Ancak odanın derinliğinden çığlık sesleri gelmekteydi. Kafeslerde bulunan kölelerin tamamı kurtarılsa da, bazılarının durumu o kadar kötüydü ki, ölmeleri belki de onlar için daha iyi olacaktı. Aralarında ameliyat ile kadına dönüştürülmeye çalışılan bir adam vardı. Başka bir kadın, sanki bir yengeçe dönüştürülmeye çalışılmıştı. Bacaklarının ve kollarının kemikleri eklem yerlerinden kırılmış ve deforme şekilde anatomiye aykırı olarak kırılan kemikler tekrar kaynatılmıştı. Yine bir kadının kolları ampute edilmişti ve cildi yüzülerek vücudunda spiral deseni oluşturulmuştu. Başka bir kadının dudakları dikilmişti. Bazılarının derileri vücutlarının bazı bölgelerinde yoktu. Bazılarının vücutları iç organları görülecek şekilde açıktı. Bir adamın kafatası delinmiş ve içine bir tür boru yerleştirilmişti. Odanın her bir yanında, vücut parçaları, kafatasları ve iç organlar bulunmaktaydı. Bazı cesetlerin yüzleri tamamen deforme olmuş durumdaydı.

Olayı duyan New Orleans halkı aynı gece eve akın ederek, çifti linç etmek istedi. Yangın esnasında oluşan karmaşadan istifade eden çift kayıplara karışmayı başardı. Belli ki sırlarının ortaya çıkacağını anlamışlardı. Kimi söylentilere göre anavatanları Fransa’ya kaçmışlardı. O geceden sonra ev uzun süre boş kaldı.

Zaman zaman yeni insan kemikleri keşfi yapıldı. Kurban sayısı asla tam olarak tespit edilemedi. Bugün bu malikane hâlâ gizemini korumaktadır. Zaman zaman evin içerisinden geceleri çığlık sesleri duyulduğu ve evin pencerelerinde hayaletlerin gözlemlendiği söylenmektedir.

Karanlık Çağ çoktan sona ermiş olsa da bilimin ve yenilik ışığının erişmediği yerlerde halen gölgelerini gizlemekteydi.

1872’de West Auckland’in fakir bir bölgesinde, yedi yaşındaki Charlie Cotton yaşadığı mide rahatsızlığı sonucunda öldü. Yapılan otopside, beslenme eksikliği ve zehir kalıntılarına rastlandı. O yıllarda, o bölgede, birçok çocuk mide rahatsızlıkları neticesinde ölmekteydi. Kötü koşullarda yetişen çocuklar için sıradan bir ölümdü. Charlie’nin üvey annesi Mary Ann Cotton, yaptığı 4 ayrı evlilik süresince tüm çocuklarını kaybetmişti. Hatta bütün eşleri de aynı sebepten, mide rahatsızlığından ötürü ölmüşlerdi.

Mary Ann Cotton

Yaşanan son ölümün ardından, şüphelenen yetkililer, Mary Ann’ı tutukladılar ve geçmişini araştırdılar. İk başta son derece uğursuz biri olarak gözükmekteydi. 20 yıllık bir süre içerisinde kendisiyle yakın olan 21 kişi genelde mide rahatsızlığı sebebiyle vefat etmişti. Küçük Charlie’nin ölümünün ardından tespit edilen zehir, yetkilileri harekete geçirdi. Mary ile bağlantısı olup yakın zamanda ölen diğer üç kurbana yapılan otopsi neticesinde yine zehirli madde olan arseniğe rastlandı. Bu tespit, tek bir sonucu ortaya çıkartıyordu. Mary Ann Cotton, sistemli olarak, aralarında çocuklar, eski eşler, annesi ve birkaç arkadaşının bulunduğu kişiyi öldürmüştü. Arsenik onun için, daha iyi yaşam koşulları sağlamak amacıyla kullandığı bir araçtı. Fırsatını bulduğu anda, arsenikle insanları zehirlemekten kaçınmıyordu.

İlk başta doğal gibi görünen ölümlerden kimse şüphelenmedi. Mary Ann sosyal becerileri ile her za-man acılı dul olarak kurtuluyordu. Frederick Cotton’un eşi kısa süre önce ölmüştü. Eşinin ölümünün ardından, iki oğlu ile büyük bir boşluğa düşmüştü. Mary Ann ile Frederick, dul adamın kardeşi vasıtasıyla tanıştılar. Evlendikten kısa bir süre sonra, çocukları ve Frederick için bir hayat sigortası yaptırmaya kocasını ikna etti. Aradan geçen kısa bir süre sonunda gözüne başka bir erkeği kestiren Mary Ann, çözüm için harekete geçmekte gecikmedi. Frederick, gizemli bir şekilde öldü.

O dönem içerisinde bu tuhaflık doktorların dikkatini çekmedi ve kimse şüphelenmedi. Mary Ann’ın yeni sevgilisi eve taşındı. Ancak bu ilişki de uzun sürmedi. Gözüne daha zengin olan bir adamı kestirince,  birkaç hafta arayla, Mary Ann’ın oğlu ve bebeği vefat etti. Ardından sevgilisi de öldü. Geriye sadece küçük Charlie ve karnında taşıdığı henüz doğmamış bebeği kaldı. Charlie’nin ölümünün ardından, nihayet tutuklandı.

O dönem içerisinde narsist psikopatlar çok fazla bilinmemekteydi. Mary Ann Cotton için çevresindekiler sadece birer piyondu. Hapishanedeyken bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Bebek doğrudan kendisinden alındı. Ardından mahkemeye çıkarıldı. 12 erkek jüriden oluşan heyet, Mary Ann’ı 14 cinayetten ötürü suçlu buldu. Mary Ann masum olduğunu söylerken sinir krizi geçirdi. 24 Mart 1873’te İngiliz tarihinin en korkunç seri katillerinden bir tanesi olarak  idam edildi. Ayaklarının altındaki kapak açıldı, ipte asılı kaldıktan 3 dakika sonra öldü. Gömülmeden önce kafatasının bir kısmı araştırılmak üzere kesildi.

Psikiyatristler seri katillerin zihinlerini okumakla meşguldü. İnsanları seri katil olmaya iten neydi? Uzmanlar, bir kişiyi seri katile dönüşmeden önce tespit edebilmenin peşindeydiler. Ancak bu fikir bir kez daha adlî bilimin üzerine gölge düşürecekti.

3. Ve 4. Sayılardaki̇ bulmacanın cevabı

Dedektif okurlarımıza merhaba.

GECE YOLCUSU adlı polisiye bulmacanın cevabı şu şekildedir.

Gece yolcusu
Gece Yolcusu

Yabancı adamla karısı Stockwell’deki hastaneye gidiyorlardı. Çünkü kadın hamileydi ve doğum sancıları başlamıştı. Arabanın yakıtı bitince genç adam karısını arabada bıraktı ve  benzin alabileceği bir yer ya da bir araç bulabilmek için tek başına yürümeye başladı. Bu arada karısı doğum yaptı. Ama doğum sırasında öldü. Bebekse hâlâ yaşamaktaydı. Yani katil kadının bebeğiydi. Arabaya dışardan gelip girmemişti. O zaten hep arabanın içindeydi.

GECE YOLCUSU adlı bulmacamıza çok sayıda ve çok değişik cevaplar gelmesine rağmen ne yazık ki sadece bir okurumuz doğru çözüme ulaştı. Okurumuz Busra İpek’i kutluyoruz. Bizimle en kısa sürede iletişim kurmasını bekliyoruz. Mail adresimiz [email protected]

Sevgili polisiyeseverler, bundan sonraki bulmacalarımızda cevaplarınızı lütfen yukardaki adrese mail olarak gönderiniz.

Hepinize bol gizemli günler dileriz.

Hikaye: Profesyonel

Çizmekten daha iyi yaptığı şey hayatta kalmak olan bir çizerin suçla iç içe geçmiş öyküsü.

 

“Bir şeyi iyi yapıyorsan ondan para kazan” derler. Şimdilik iyi yaptığım şeyden, yani çizim yapmaktan yeteri kadar para kazanamıyorum. Tamam, aslında hiç kazanamıyorum, ama bu sorun değil. Çünkü bunca sene boyunca iyi yaptığım şeyden çok daha iyi yaptığım bir şey yaptığımı fark ettim ve bundan para kazanmaya başladım.

Hayatta kalmaktan bahsediyorum.

Çok klişe geliyor, değil mi? “Zaten bunu hepimiz yapıyoruz,” diye düşünüyorsunuz. Ama hayır, yaşamaktan bahsetmiyorum, hayatta kalmaktan bahsediyorum. Kısacası yaşadığım normal bir hayatım ve hayatta kaldığım gizli bir hayatım var.

Normal hayatımda çizerlikle geçinmeye çalışıyorum. Sipariş üzerine yaptığım çizimlerden kazandığım para da ancak temel ihtiyaçlarımı karşılamama yetiyor. Dünyalar güzeli sevgilim Buket’in ara sıra gelerek çekip çevirdiği kutudan hallice evimin kirası, faturaları ve köpeğimin zaruri masrafları çıkınca, birkaç kuşu doyuracak kadar şahsi besin ihtiyacıma yetecek miktarda bir para kalıyor elimde. Bunun da bir çeşit hayatta kalmak olduğunun farkındayım, ama çoğumuz bu halde olduğumuz için bunu kısmen de olsa yaşamak olarak görüyorum.

Hayatta kaldığım gizli yaşayışımsa çok daha karmaşık. Bunlardan sevgilimin bile haberi olmadığı için, bu yazdıklarım bir çeşit vasiyetname olarak kabul edilebilir. Ne yaptıysam onun için yapıyorum, ama yine de yaptıklarımı öğrenirse çok kızacağını biliyorum. Özellikle de işimi yapamadığım için öğrenmek zorunda kalırsa.

Her şey onunla ettiğimiz büyük bir kavgayla başladı. Yaşadığımız kısa ayrılık süreci beni büyük bir boşluğa itti. Neredeyse hiç çizim yapmayıp tüm gün uyuyup gece boyunca bilgisayar başında oturduğum bu dönem, internetin daha derin kısımlarını keşfettim. İnterneti kocaman bir okyanus olarak düşünün. Hepimiz ya gemilerle yüzeyinde gidiyor, ya da nefesimizi tutarak veya tüplerle kısmen içine dalıyoruz. Ama en derinlere gitmek için, denizaltı gibi, çok daha özel şeyler gerekiyor ve orada karşınıza neler çıkacağını pek bilemiyorsunuz. Karşınıza tuhaf derecede çirkin şekillerde yaratıklar, inanılmaz bir karanlık ve korkunç bir basınç çıkıyor. Bu örneklerden özellikle ilki, derin internete de uyuyor.

Buralarda gezinirken tuhaf tuhaf ilanların verildiği bir siteye denk geldim. Artık kullanılmış kadın çamaşırlarının normal sitelerde bile satıldığı zamanlarda, bu sitede ne tür ilanlar olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Satılan veya talep edilen enteresan ürünlerin yanında, akla durgunluk verecek iş ilanları da vardı. Kaynanamı öldürür müsünüz, şu manyaklığı yapana bu kadar para veririm cinsinden şeyler. Anladığım kadarıyla bol parası olan tuhaf tipler, az parası olan başka tuhaf tiplere tuhaf tuhaf işler yaptırıyordu. İlanlara bakınırken “Hayatta kalabilir misiniz?” başlıklı bir tanesi dikkatimi çekti. Gözlerimi ekrandan ayırıp bilgisayar masamı şöyle bir taradım. Artık üst üste duran bira tenekeleri -teneke birayı hiç sevmem- ve şişeleri, kül tablası olarak kullanılmış ve işine ya da okuluna gidenlerin bindiği sabah metrosu gibi tepeleme dolu çeşitli zımbırtılar ve bitmiş abur cuburların ne zamandan beri bekleyen boş paketleri. Çizgi filmlerdeki televizyon reklamlarına cevap veren bir kedi gibi “Kalıyorum ya!” dedim tekrar ekrana bakıp. Merakla tıkladım.

İlan tuhaftı. Dünyanın neresinde olursanız olun, eviniz de dahil herhangi bir yerde hayatta kalmaya çalışıyordunuz. Hayatta kalmaya çalışacağınız alanın genişliğine (evinizden koskoca bir şehre kadar her yer olabilirdi), gün sayısına ve sizi öldürmeye çalışacak kişilerin ne kadar kalabalık olacağına göre alacağınız ödül belirleniyordu. Avcılar istediği silahı kullanmakta serbestti, sizse kendinizi istediğiniz gibi savunabilirdiniz.

Neden bu kadar ilgimi çekti, bilmiyorum. Belki de o dönem içinde bulunduğum ruh hali ve o gece içimde bulunan yüksek miktarda alkol, bana “Neden olmasın?” dedirtti. Belki de sürekli düşünüp de cesaret edemediğim şeyi gerçekleştirmenin havalı bir yolunu bulduğumu düşündüm. Sonuç itibariyle ilana başvurdum.

Ertesi gün öğlen saatlerinde, özel bir numara tarafından arandım. Normalde bu tarz çağrılara, hatta bilmediğim numaralara bile cevap vermem. Ancak içinde bulunduğum çaresiz ruh hali, çalan her telefonda arayanın Buket olduğuna beni ikna etmiş olduğu için hemen açtım. Dün başvurduğum ilanla ilgili aradığını söyleyen yumuşak sesli kadın, lafı uzatmadan kaç kişiyi ağırlayabileceğimi ve misafirlerimi nerede ağırlamak istediğimi sordu. Gayet sakin ve doğal bir şekilde şekilde, bunun ilk ağırlamam olacağını, o yüzden biraz çekindiğimi söyledim. Bunun sorun olmayacağını, bana ona göre bir misafir göndereceklerini belirterek, evimde tek bir misafiri, on iki saatliğine ağırlamamı tavsiye ettiğini söyledi. Bunu anlatırken ses tonu, sen yenisin, sana kıyak geçiyoruz, der gibiydi. Bu şekilde anlaştık ve beş gün sonra gelecek misafirimi beklemeye başladım. Telefon numaramı başvuruma eklemediğim halde nasıl arandığımı hiç sorgulamadım.

Ne yapacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Herhalde birisi kapımı çalıp, merhaba, seni öldürmeye geldim, demeyecekti. Hayatta kalmam için tedbir almam gerektiğinin farkındaydım, ama ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Seyrettiğim filmlerden gördüğüm saçma sapan şeylerden yola çıkarak, elimden geldiğince pencere önlerine tuzaklar kurdum. Küçük evimin her köşesine kendi çapımda hayatımı korumaya yetecek silahlar yerleştirdim. Daha önce seyretmediğim casusluk filmlerini seyredip fikirler edinmeye çalıştım ve bir şekilde hazırlandım.

O gün geldiğinde gün doğmadan uyandım. Üç gündür tek yudum içki içmiyor, kendimi hazırlıyordum. Hiç tanımadığım birisinin sırf beni öldürme çabası için dünya kadar para vermesinin, benim hayatta kalacak olursam o paranın büyük bir kısmını kazanacak olmamın ne kadar saçma olduğunu hiç düşünmüyordum. Onun gelmesini, beni öldürmeyi denemesini istiyordum. Beni şaşırtan tek şey, hayatta kalacağıma yönelik inancım ve buna olan isteğimdi.

Sonuçta, öğlene doğru misafirim geldi. Şu an baktığımda çok basit gördüğüm bu ilk mücadele, o gün için zorlu geçmişti. Evin her tarafı darmadağın olmuş, pek çok eşyam kullanılmaz hale gelmişti. Yirmi küsur yıllık hayatım boyunca hiç tatmadığım duyguları tatmıştım. Binlerce yıl önceki atalarımın yaşadığı avken avcı durumuna geçme hissini yaşamış, hayatta kalmıştım. Her şeyde olduğu gibi, bu işte de en güzel tecrübem, ilkiydi.

Gece olduğunda misafirim kaybettiğini anladı, elimi sıktı ve yoluna gitti. Ben de bu tecrübenin bünyeme doldurduğu adrenalin ve heyecanla Buket’i aradım. Nasıl konuştum, ne dedim, hiçbir fikrim yok. Ertesi gün görüştük ve ilişkimize devam etme kararı aldık. Bu sırada, daha hemen ertesi gün olmasına rağmen, hayatta kalarak hak ettiğim para hesabıma yatmıştı. Telefon numaramı vermediğim gibi, arabulucu firmaya hesap numaramı da vermemiştim.

Daha sonra, sırf heyecan olsun diye, hiç bilmediğim yerlerde misafir ağırladığım oldu. Gece ıssız bir sokakta karşı taraftan yürüseler korkacağım sayıda misafiri tek seferde ağırladığım da oldu. Çoğundan burnum bile kanamadan sıyrıldım. Hep bir adım öndeydim. Arabulucu firma, beni bir efsane olarak, sadece seçkin müşterilerine sundu. Dünyanın saçma sapan yerlerine, sırf misafirler istedi diye gittim. Gittim ve geri geldim.

Bunların hiçbirisi dert değildi. Asıl korktuğum şey Buket’in yaptığım işi anlamasıydı. Defalarca kez hayatta kalmış olan ben, onun elinden kurtulamazdım. Beni bir kaşık suda boğardı. Mahvederdi. Kazandığım para umurunda olmazdı. Ne kadar usta olduğuma ikna edemezdim. Onlarca insanın yapamadığı şeyi çıplak elleriyle yapardı.

Yaptığım iş, Buket’ten değil ama başka herkesten uzaklaşmama sebep oldu. Onunla da çok az görüşebiliyorduk, sürekli bahaneler uydurup müşteri ağırlıyordum. Görüştüğümüzde de, gittiğimiz her yerde, mekandan çıkabileceğim onlarca farklı yöntem düşünüyor, karşımdaki insanların beni ne kadar zorlayabileceğini tartmaya çalışıyordum. Zaten az görüşürken, ortamdan kopmam Buket’in daha fazla dikkatini çekmeye başladı ve sonunda bunu dile getirdi. Kıyamadım, işi bıraktım. Zaten dünya kadar para kazanmıştım, ömrüm boyunca ihtiyaç duyabileceğimden daha fazla.

Buket onunla daha fazla vakit geçirmemden dolayı mutluydu, ama ben yine de insanların yanında rahat edemiyordum. Belki de yaşadığım bir çeşit travma sonrası stres bozukluğuydu, bilemiyorum. İşin içindeyken her şey iyi gibiydi, kendimi hayatta hissediyordum, ama bırakınca her şey değişti. Hâlâ sürekli birileri tarafından öldürülecekmişim gibi hissediyordum. Sürekli tedirgin ve gergindim.

Her şeye rağmen tüm bunları Buket’ten saklamayı başardım. Bir yere kadar.

Bir gün, epeydir görüşmediğim bir arkadaşımın kafe açacağı haberi geldi. Açılışa ben ve Buket de davetliydik. Katılacağımı söylemek durumunda kaldım. Planımızı yaptık, orada buluşacaktım. Evden zor çıktım ve tabii ki geç kaldım. Kafenin caddeye bakan camında, elinde kupayla dikilmiş, yolumu gözlüyordu. Uzaktan onu görünce içimde bir sıcaklık hissettim. Beni görünce kupayı ilk gördüğü masaya bırakıp kapıya çıktı ve hiçbir şey demeden, ayak parmaklarının ucuna kalkarak boynuma sarıldı. Ben de ona sımsıkı sarıldım. O an ne kadar şanslı olduğumu anladım.

Bunca olaydan sağ çıktığım, o kadar insanla uğraşıp hayatta kaldığım için değil, böyle bir kadın beni koşulsuz sevdiği için şanslıydım.

İçeri geçtik ve ben sakin bir köşeye geçip sessizce dikilmeye başladım. Mekanı açan arkadaşım büyük bir neşeyle yanıma gelip “Hayalete döndün, seni hiç göremez olduk,” dedi şakacı bir tavırla. “Az daha oluyordum,” dedim, mekanın diğer ucunda arkadaşlarıyla konuşan Buket’i seyrederek. “Ama artık buralardayım.”

Arkadaşım biraz daha bir şeyler anlattı. Yaptığı çeşit çeşit kahveden, çekirdekleri nereden aldığından, mekana ne kadar kira verdiğinden falan bahsetti. Pek de dinlemedim. O da fark etmiş olacak ki tavrını değiştirdi. Zaten kırk yılda bir görüştüğümüzden, bugün bile geç kaldığımdan bahsetmeye başladı, sesi yükselmişti. Kendimce özür dilemeye çalıştım. Kendimi nasıl savunmaya çalışırsam çalışayım karşı çıkıyor, beni iyice köşeye sıkıştırıyordu. Sonra sustu ve gitti.

Kendimi dışarı attım, gözlerim dolu dolu olmuştu. Omzumda bir el hissettim, Buket’ti. Beni öyle gördüğü için onun da gözleri dolmuştu. Yanağını okşarken “Hadi bira içmeye gidelim,” dedim.

 

Bir Fener Balığı Polisiyesi

Fener Balığı: Lophiidae familyasına ait bir balık türü. Yüzünün önüne sarkan “feneri” ile denizin derinliklerindeki karanlıkta ışık yaparak ufak balıkları avlar. Türkiye’de Akdeniz, Ege Denizi ve Marmara Denizi’nde bulunur. Ilık ve sıcak deniz diplerinde yaşayan, çirkin görüntüsü ile kendinden tiksindiren bir balık türüdür. Karanlık deniz diplerinde çamurlu zemine bedenlerinin bir bölümünü gömüp kendilerini kamufle ederek avlanır ve hayatlarını bu şekilde sürdürürler.’’

Sevgili Dedektif Dergi okurlarına, sevenlerine, bizi takip eden herkese Merhaba. Yok yok, bu sayıda değişiklik yapılmadı, balık mevsimi açıldı diye de balık türlerinden falan bahsetmeyeceğim. Fener Balığı, Nuray Atacık’ın kaleme aldığı bir polisiye kitabın ismi. Yazarın, polisiye dünyasına hızlı giriş yapan ilk kitabı.

Fener Balığı Romanın Konusu

Roman; kafası parçalanmış, parmakları kesilmiş yirmili yaşlardaki genç bir erkek cesedinin denizden çıkarılması ile başlıyor. Başkomiser Murat ve ekibi, cinayeti aydınlatmaya çalışırken çetrefilli olayların içinde buluyorlar kendilerini. Buldukları her ipucu ise cinayeti aydınlatmak yerine, olayları daha da karmaşık hale getirmektedir. Kayınpederinin şirketini ele geçirmek uğruna her şeyi göze alan iş adamı Barlas, kocasına saplantı derecesinde bağlı olan Gaye, uyuşturucu satan üniversiteli gençler, teşkilattaki polislerin bilinmedik yüzleri ve yaşananlarla ilgisinin olmaması gereken kutsallıkta bir dergah. Tüm bunların ortasında ise Başkomiser Murat ve ekibi yer almaktadır. Olayların içine girdikçe kendi yaşadıkları durumlar ile de yüzleşmektedirler; korku, hırs ve panik durumunda sergiledikleri davranışlar değişmeye başlamıştır. Artık her yönüyle tam bir hesaplaşma beklemektedir hepsini. Masum ya da değil, polis ya da sıradan vatandaş; romandaki her karakter ister istemez bu girdaba çekilmektedir artık. Sıradan görünen bir cinayet, tüm hayatları ve tüm planları altüst etmiştir.

 

İsimler, Semboller ve Kitaba Dair

Romanı okurken kitabın ismi ile bir bağlantı kuramamıştım. Yani aklıma ihtimaller gelmedi değil, ancak düşündüm de, Nuray Atacık neden bir balık ve neden özellikle fener balığını seçmiş olabilirdi ki? Balığın çirkin ve korkunç görünümlü olması okurun ilgisini çeker diye mi, yoksa fener isminden dolayı cinayeti aydınlatabilecek bir anlam yüklensin diye mi seçmişti yazar? İkisinin de olmadığını sonradan anladım. Evet, Fener Balığı özellikle seçilmiş bir sembol. Romandaki karakterlerin bazıları, sakladıkları vahşi planları ve sinsice hareketleriyle, karanlık ve derin sularda bu şekilde avlanan Fener Balığını çağrıştırıyor. Romanın ana karakterlerinden biri olan Barlas ise, aldığı uyuşturucunun etkisiyle kendisini deniz altında yaşayan korkunç bir balık olarak görüyor. Etrafına ışık saçarak küçük balıkları derinlere çekiyor ve onları acımadan parçalıyor. Barlas; öz babası yüzünden çocukken travma geçirmiş bir yetişkin.  Parçalamak istediği asıl balık ise, ondan kaçmaya çalışan yağlı, gri pulları olan dişsiz bir balık. Yani ona defalarca travma yaşatan öz babası. Onu parçalamak, yok etmek ve korkunç dişlerini karnına saplamak istiyor. Barlas, gücünü tüm aleme göstermek isteyen bir tür fener balığı. Ve gitgide, tüm yönleriyle bir fener balığına benzemeye başlıyor.

Nuray Atacık bu ilk romanında kurgu, içerik ve karakterleri bir hayli zengin tutmuş. Yazar; cinayeti adım adım çözmeye çalışırken, bir yandan da karakterlerin iç dünyasına doğru meraklı bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Katilin kim olduğu ise kitabın son sayfalarına kadar saklanarak özellikle gizemli bir hava yaratılmamış. Romanda adı geçen kişileri tüm zaaflarıyla, korkularıyla, olumlu ya da olumsuz yönleriyle betimleyerek, ne yapacaklarını okurun hayal gücüne bırakıyor yazarımız.

Cinayetin hangi duygular içinde işlendiğini ve katili bu duruma iten sebepleri okuruna merak ettiren bir kitap olmuş Fener Balığı.

Şöyle bol aksiyonlu, maceralı, eğlenceli ve sıkılmadan okuyacağım, film tadında, tanıdık yaşamlar arasında geçen bir kitap istiyorum diyenlere Nuray Atacık’ın romanını kesinlikle tavsiye ederim. Okuru yormayan, güzel bir edebiyat diliyle yazılmış, ilk roman için gayet başarılı bir kitap Fener Balığı.

Kısacası; anlatımı ve anlaşılır sadeliğiyle, içinde bizden yaşamların da yer aldığı, samimi ve eğlenceli bir roman kaleme almış Nuray Atacık. Eh, bizlere de bu güzel kitabı okumak düşüyor artık.

Keyfiniz daim, okunacak kitabınız bol olsun. Sevgilerimle.