Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

YeniSayı Çıktı

Polisiye Dergi Dedektif'in yeni sayısını şimdi ücretsiz okuyabilirsin!

KİM OLDUĞUMU BİLİYORUM!

Diğer Yazılar

Elif Kahriman
Elif Kahriman
1998 yılında İzmir’de doğan Elif Kahriman, eğitim hayatına Çimentaş İlköğretim Okulu’nda başladı. Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra rehber öğretmen olarak çalışmaktadır. Yazmaya olan ilgisi çocukluk yıllarında başladı. Kitaplara olan sevgisini zamanla kendi kalemiyle birleştirdi. Özellikle polisiye ve gerilim türlerine duyduğu ilgi, öykülerinin temelini oluşturuyor.

Başım birkaç saat daha bu şekilde zonklamaya devam ederse muhtemelen bayılacaktım. Derin bir nefes almaya çalışsam da bu ağrı için nafile olduğunu biliyordum. Buradan dışarıya çıkmak zorundaydım, ancak beni neyin karşılayacağını bilmiyordum. Gardırobun kapısını aralamaya çalışmak işe yarayacak gibi değildi. Kendimi geri çekerek, zonklayan başımı bilmediğim bir nedenden dolayı yapış yapış olan ellerimin arasına aldım.

“Ne işim var burada? Neden buradayım?” Sesim yabancı gelmişti bana; sanki bana ait değildi. “Kimim ben?” diye fısıldayarak ağlamaya başladım.

Kimdim ben? Asıl sormam gereken soruydu bu. Ne ismimi, ne neler yaşadığımı, ne de burada ne işim olduğunu hatırlıyordum. Büyük ihtimalle birinden kaçıyor olmalıydım ki kendimi buraya kilitlemiştim. Bu demek oluyordu ki, dışarıda tehlikeli biri vardı.

Nefes almak gittikçe imkânsızlaşıyordu. Oksijenim daha fazla tükenmeden birinin bana yardım etmesi gerekiyordu, ancak ses çıkaramayacak kadar korkuyordum. Kalbimin sesi, gardırop kapısının altından içeriye doğru sızan saatin tik-taklarıyla ahenk içerisine girmişti. Korku, bütün vücudumu ateşten bir yorgan gibi sarmıştı; hem vücudumu yakıyordu hem de soğuk soğuk terletiyordu. Terli ve yapış yapış olan elimi, karanlığın içinde zar zor bulabildiğim cebime götürdüm. Titreyen parmaklarım, cebimden çıkan birkaç fişi hissedince hayal kırıklığına uğradım. Ne cebimde ne de etrafımda kendimi koruyacağım bir şey vardı. Geriye iki seçenek kalıyordu; ya burada kalmayı tercih edip havasızlıktan ölecektim ya da dışarıdaki her ne ise onunla yüzleşecektim. Buna hareketsizlikten uyuşan ve canımı oldukça yakmaya başlayan bacaklarım karar verdi ve bir anda beni dolabın dışına itti. Kapının gıcırtısıyla bir an ürperdim. Sesin içeride yankılanmamış olması için dua etmek istesem de yeterince yüksek çıktığı gerçeğinin farkındaydım.

Burası gardırobun içerisi gibi karanlıktı, ancak bir yatak odasında olduğumu görebiliyordum. Yatak dağınıktı ve çarşaflar yerdeydi. Bu da demek oluyordu ki uykumdan uyandırılmış olmalıydım. Titreyen vücudumu sakinleştirmek için içime derin bir nefes çektim. Bu koku da neydi? İçerisi berbat kokuyordu. Kusmamak için midemi zor tutsam da kendimi öksürmekten alıkoyamadım. Daha fazla burada duramazdım. Kırılgan bir camın üzerinde yürüyormuş gibi parmak uçlarımda yavaşça kapıya ilerledim. Koridor aydınlıktı. Bu sayede ellerimdeki kırmızı sıvıyı görebildim. Önce ağlamak istedim fakat içimdeki korku buna engel oldu. Ellerimin titremesi artmaya başladı. Bütün duyguları aynı anda yaşıyordum. Merak duygum, endişe ve üzüntüyü bastırmada başarılı olamayınca korku tekrar bütün vücudumu ele geçirdi. Kalbim daha fazla buna dayanamayacaktı. Bir karar vermeliydim. Burada böyle ölemezdim. Hayır, birinin bana yardım etmesini istesem de tek başınaydım.

Küçük adımlarla koridorda ilerlemeye devam ettim. İçeriden ses gelmiyordu, ancak başımın ağrısından olmalı, beynimde korkunç çocuk kahkahaları yankılanıyordu. İlerledikçe kokunun etkisi artıyor, gözlerim yuvalarından çıkacakmış gibi dönüyordu. Sessizlik, içimdeki gerilimi artırıyordu. Etrafa dikkatlice bakmaya çalıştım, ileride iki oda vardı ve koridorun sonunda çıkış kapısı duruyordu. Şu an tek istediğim, oraya doğru ilerleyip hemen buradan kaçmaktı. Adımlarım gittikçe hızlanmaya başladı. Tam ilk odanın kapısına varmıştım ki solumda duran çiçek saksısına çarptım. Çıkan ses yalnıza içeriye değil, âdeta tüm ülkeye yayılmıştı. Şimdi ne yapacaktım?

Bir süre hareketsiz bir şekilde, olduğum yerde kaldım. Her an biri önüme çıkıp beni alt edebilirdi. Zaten bariz bir şekilde koridorun ortasındaydım; beni fark etmemeleri imkânsızdı. Karşımdaki aynadan diğer odalara bakmaya çalışırken, gözlerim kafamdaki yaraya ilişti. Kanamam vardı ve başımın ağrısının da hafıza kaybımın da sebebi bu olmalıydı. Boğuştuğum kişi başıma vurmuş olmalıydı. Bir süre kendime bakmaya devam ettim. Kana bulanmış saçlarım, sakalımdan bir ton açık renkliydi. Orta yaşlarda, omuzları geniş biriydim. Yorgunluktan ve ağlamaktan moraran gözlerim, hayal kırıklığı ve endişe içerisinde bakıyordu. Karşımda duran kişi bana o denli yabancıydı ki sanki aynaya değil de başka birinin yansımasına bakıyordum.

Ortalıkta hâlâ kimse yoktu. Bu zamana kadar çoktan yakalanmış olmam gerekirdi. İlerlemekten başka çarem olmadığını anlayınca, ürkekçe, titreyen bir yaprak gibi ileriye doğru süzüldüm. Çıplak ayaklarım, ellerimden daha yapışkan hâle geldi. Her yer kana bulanmıştı. Ellerimle duvarı tuttuğumda duvarı da kana bulamayı başardım. Açıklayamadığım ve beynimde dönen bir sürü soru vardı. Ancak hepsinden daha önemli olan soru ise, burada ne olduğuydu. Tüm bunların gerçek olmamasını diledim. Bu… Bir rüya olmalıydı.

“Evet, evet… Bir rüyadasın. Hatta bir kâbus bu. Bunlar gerçek değil. Gerçek olamayacak kadar saçma,” diye fısıldadım, kendimi inandırmak isteyerek. Gözlerimi bir süre sıkıca kapatıp açtım. Ama… yine buradaydım. Bunun gerçek olduğunu kabullenmeliydim. İçeride her kim varsa, ona karşı kendimi savunmak zorundaydım. İçimde oluşan kör bir cesaretle odalardan birine girdim. Yerler, bir kova boya dökülmüş gibi kırmızıydı. Bu kırmızılığın üzerinde ise bir adam uzanıyordu. Hareket etmek istemeyen ayaklarımı zorla yerde sürükleyerek, yaşayıp yaşamadığını bile bilmediğini adama yaklaştım.

Yavaşça, “İyi misiniz?” diye sordum bir cevap gelmesi ümidiyle.

Kırmızıya boyanmış beyaz sakalları, yaşının hayli büyük olduğunu düşündürüyordu, ancak yüzü benim yaşlarımda bir adama ait gibiydi.

“Ne olur ses verin…”

Boşuna uğraşıyordum. Ayrıca… belki de bana saldıran kişi oydu. Yere eğildim, nefesini kontrol ettim. Nefes almıyordu. Karnındaki bıçak yarasını görünce yaşamadığından emin oldum.

Temkinli bir şekilde etrafa göz attım. Oturma odasındaydım. Tavandan sarkan ampul, cılız ışığıyla zar zor yanıyor, gözlerime sisli bir görüntü veriyordu. İçerisi tam bir boğuşma alanıydı: Koltuk örtüleri yırtılmış, birçok saksı parçalanmış, sandalyelerin kırılmış parçaları her tarafa saçılmıştı. Yerde duran biblo üzerindeki kan izi ve küçük bir çatlak dikkatimi çekti. Bu, başımdaki yaranın açıklamasıydı. Darbeyi burada almıştım. Yani yerde yatan adam beni öldürmek isteyen kişinin ta kendisiydi ve kendimi savunmak için onu öldürmüştüm. Ama neden? Neden beni öldürmek istemişti? Düşmanım mıydı yoksa yakın bir arkadaşım tarafından ihanete mi uğramıştım? Peki ya bıçak neredeydi ve neden dolaba saklanmıştım? Bu sorular kafamda yankılanırken, bıçağı aramak için etrafa dolanmaya başladım. Zihnimi delen saatin tik-tak sesleri ve içerisinin yoğun kokusu beni dayanılmaz bir acın içine sürüklüyordu. Bayılmamak için sıkıca masalardan birine tutundum. Nefes almamaya gayret göstererek masanın üzerindeki eşyalara göz gezdirdim. Birkaç psikoloji romanı ve bilim kitabı, bir gece lambası, bozuk paralar ve çerçevelenmiş fotoğraflar vardı. Masaya dayadığım elimi kaldırmadan, diğer elimle fotoğraflardan birini aldım. Güç bela seçebildiğim kadarıyla, iki çocuğa ait bir fotoğraftı bu. Hemen hemen aynı yaştaydılar. Belki oğlan üç yaş daha büyüktü. Şuan hangisinin daha büyük olduğunu tartışmaya ne niyetim, ne de hâlim vardı. Ancak fotoğrafa bakarken, kendimi bütün odalardan, evlerden, caddelerden uzaklaşmış, renkli çiçeklerin koktuğu, çocukların gülüştükleri, insanların dedikodu yaparak kıkırdadıkları bir piknik alanında hissettim. Bu fotoğrafları görmem bile bunları hissetmeme yetmişti. Çünkü, hafızasını kaybeden bir adamdım ben. Ailesini hatırlamayan, ama içten içe onlarla mutlu olduğunu bilen bir baba… Çerçeveyi yerine bıraktığımda, içimi bir endişe kapladı. Çocuklarım vardı ve şu an nerede olduklarını bilmiyordum. Asıl korktuğum şey ise burada olmaları ihtimaliydi. İçimden yalvarırcasına uzakta olmalarını diledim, anneleriyle güvenli bir yerde uyuyor olmalarını.

O sırada, rüzgârın çevirdiği sayfaların çıkardığı hışırtı sesinin etkisiyle dikkatim dağıldı. İlgimi üzerinde sivri bir bıçakla isimler kazınmış, hatta çiçek resimleri yapıştırılmış açık mavi bir sehpa çekti. Elimle masadan destek alarak ileriye atıldım. Hafızamı canlandırır ümidiyle isimleri okusam da pek bir faydasını göremedim. Aslında, bu kadar yorgunken hafızamı geri kazanmak yerine koltuğa gömülüp, sonsuza kadar uyumak daha cazip geliyordu. Direnmem gerekenler listesine uyku da eklenince pek de memnun olmadım.

Hava aydınlanmaya başlamıştı; güneşin ışığı pencereden içeriye vuruyordu, lambanın artık hiçbir etkisi kalmamıştı. Ağırlığımı taşımaktan yorulan masadan uzaklaştıkça, ışığın üzerine vurduğu siyah ya da grimsi bir bez torba belirginleşiyordu. İçindekiler yere dağılmıştı; tüm bu kargaşanın içerisinde sağlam kalan tek şey belki de onlardı. Sulanmış gözlerimi ovup ne olduklarına bakmaya çalıştım. Bir bilgisayar, birkaç değerli kolye ve muhtemelen yere düştüğü için çalışmayan bir telefondan başka pek de bir şey yoktu. Bunların neden torbanın içinde olduğunu anlamam çok zamanımı almadı. İnsan hayatının değeri işte bu eşyalar kadardı. Kuşkusuz, çoğumuz yaşama içgüdüsüyle varlığımızı devam ettiriyoruz. Yaşamaya devam etmek istesek de nadiren de olsa içimizde öldürme içgüdüsünün olduğunu biliyorum. Fakat insanlara böyle acı çektirmeyi istemenin, böylece işkence yapmanın sebebini anlayamıyorum. Dolayısıyla davranışlarımızın neye yönelik olduğunu anlamakta zorluk çekmeye başladım. Bunların bir cevabı olmalıydı. Aksi takdirde inanacağım tek şey, öldürmenin yaşamaktan daha değerli olduğuydu. Eğer bütün bu eşyalar bir insan öldürmeye değiyorsa, insan olmanın ne önemi kalıyordu?

Tüm bunlar, bir hırsızın önemsiz birkaç eşyayı almak istemesinden dolayı olmuştu. Bu eşyalar, benim yaşamımdan daha değerliydi belli ki. İçler acısı. Artık düşüncelerim ve duygularım birbirinden bağımsız hareket ediyordu. Bir yandan polisi aramak istesem de, diğer yandan bunu doğru bir davranış olup olmayacağından emin değilim. Telefonu elime alıp tekrar çalışıp çalışmadığını kontrol ettim. Eşimi arayıp yardım isteyebilirdim. Ne de olsa hâlâ yaşadıklarına inanmak istiyordum. Telefonu çalıştırmaya gayret etsem de başarısız olunca sinirlenip telefonu duvara fırlattım. O sırada, benden mi yoksa diğer odadan mı geldiğine emin olamadığım bir ses duydum. Bir süre sessizce bekledim, belki ses benden gelmiştir diye ancak tekrar aynı sesi duyunca, sesin karşı odadan geldiğinden emin oldum.

Kalp atışlarım hızlandı, kafamdaki çınlamalar kesildi. Yaşadıklarım, televizyondaki dedektif filmleri ya da gerilim dizileri gibi değildi; sanki bir tiyatroda, her şeyi canlı oynayan bir oyuncu gibiydim. Tam bir ikileme girmiştim, korku filmlerinde kahramanların daima en tehlikeli ve karanlık yere gitme huyları vardır ya, bunun benim için de geçerli olması gerekiyor mu bilmiyorum. Ancak oraya girmek istemediğimden emindim. Yine de bu sessizlik bitsin istiyordum; küçücük dahi olsa bir insan sesine muhtaçtım. Bütün bunlara rağmen göreceklerimden ve duyacaklarımdan memnun olmayacağımı da biliyordum. Göreceğim şey canlı bir aile olmayacaktı. Bu endişe beni öfkelendiriyordu. Kızmaya başladım kendime; yeterince kendime acıdım, artık acizliği bırakıp bir şeyler yapmalıydım.

Tekrar koridora doğru yürürken, bir yandan da etrafta keskin bir nesne arıyor, bir yandan da yürüdüğümü unutmak için kafamda daha iyi senaryolar geçiriyordum. Beynim her adımımda sanki karıncalanıyor ve düşüncelerimi donduruyordu. Terli ellerimle kapıya dayandım. Sonunda koridora ulaşmıştım. Şimdi tek yapmam gereken, karşı odaya girmekti. Son kez, bu pis kokuya rağmen derin bir nefes aldım, duvardan destek alarak kendimi diğer odaya atmaya zorladım.

İçeriye ilk girdiğimde, gözlerim içeriye giren güneş ışığından dolayı kapandı. Birkaç denemeden sonra gözlerimi açmayı başarabilsem de bulanık görmeye devam ediyordum. İlerlemek isterken ayağım bir oyuncağa takılınca sendeleyerek yere düştüm. Yerde yatan iki çocuğu o an fark ettim.

“Aman Tanrım!”

Göz bebeklerimin büyüdüğünü, göğsümün hareket etmediğini ve titrediğimi hissedebiliyordum. Yalnızca güneş ışığının girdiği bu oda dışında tüm dünya kararmıştı. Bütün canlılar bir süreliğine yok oldu, yaşam durdu. Bu acı, tüm fiziksel acıların ötesindeydi. Derin bir kasılmayla içerideki kasvetli havasa boğuluyordum; acının, dehşetin ve vahşiliğin havasıydı bu.

Talihsiz çocukların hayaletlerinin sesleri beynimde yankılanıyordu:

“Bizi koruyamadın.”

Onları koruyamamıştım, hayatıma anlam katan bu çocukları savunmasız bir şekilde bırakmıştım. Ben nasıl bir babaydım? Bunu nasıl engelleyememiştim? Onlar bu hâldeyken, benim hayatta kalabilmemin önemi neydi? Bu berbat manzara karşısında kendimi sorgulamak dışında ne yapabilirdim bilmiyorum. Sadece çığlık atmak belki de bu acıyı biraz olsun hafifletebilirdi, ancak buna dahi gücüm yoktu. Duygular artık benim için bir anlam ifade etmiyordu: Öfke, suçluluk, nefret, acı… Hepsi tek bir vücuttu.

Sağ kulağı kesilmiş tombul oyuncak ayıyı yerden alarak ayağa kalktım. Kızaran yüzümün terini kolumla silerek geri çekildim. Kenarda duran heykele çarpmamak için kolumu kendime çekerek, nefes alabilme ümidiyle pencereye koştum. Temiz hava geliyordu dışarıdan, ancak ben nefes almayı çoktan unutmuş gibiydim. Bir süre kendimi pencereye yaslayarak ağladım. Gözlerim açık bir şekilde kâbus görüyordum. Camdan yansımasını fark edip yerimden sıçrayıncaya kadar arkamdaki kadını görmemiştim. Nereden çıktığını anlayamadan, irkilip yerimden sıçradım. Dehşete düşmüş gözlerini benden ayırmadan geri çekildi. Kabarık kızıl saçları burnunun üstüne kadar iniyordu, üstünde sarı bir gecelik, ayaklarında da kenarlarından sökülmüş çoraplar vardı. Parmaklarını sıkıca bıçağa geçirmiş, yüzündeki dehşet ve acı içindeki ifadeyle titreyen bacaklarıyla ayakta zar zor duruyordu. Bedeni zayıftı; canlılığını yitirmişti sanki. Bakışları yere, masumca yatan çocukların üzerine düştü. Küçük, titrek bir kedi yavrusu gibi inledi. Olanlara hâlâ inanamıyordu belki de. Ona bir şey söylemeden bakıyordum, saatlerce hiç konuşmadan böyle susabilirdim. Neler olduğunu biliyor muydu acaba? Yoksa tüm bu süre boyunca o da mı saklanmıştı? Onun bu hâli karşısında üzülerek yardım etmek için elimi uzattım, fakat öfkeyle yüzünü buruşturdu ve özellikle bana göstermek istercesine bıçağı havaya kaldırdı. Kafam karışmıştı; neden benden uzak durmaya çalıştığını tam kavrayamadım. Belki de çocuklarımızı koruyamadığım için bana öfkeliydi, ama bu bıçağı bana doğru tutmasına sebep olamazdı.

“Sakin ol, güvendesin. Kimse artık bize zarar veremez,” dedim yumuşak bir ses tonuyla, onu sakinleştirmek isteyerek.

Etrafına bakındı. Şokun etkisinde olduğu belliydi. Muhtemelen o da bunun farkındaydı ki kendini dinç tutabilmek için güçlü durmaya çalışıyordu. Elindeki bıçağı sıkmaya başladı. Korktuğu kesindi, ama öfkesi korkusunu bastırmış gibi görünüyordu. Sessizliğini tek bir cümleyle bozdu, nefret ve acı dolu bir ses tonuyla konuştu:

“Kimsin sen?”

Kimsin sen? Ses beynimde yankılanıyordu. Bütün gün bulmaya çalıştığım bu soruyu şimdi, karşımdaki kadından duyunca kanım dondu. Beni tanımıyor muydu? Hayır… Hayır, burası benim evimdi. Onlar benim çocuklarım. Ben buydum işte, bu evin babası. İçimden kendime bunları söylesem de artık gerçekleri anlamıştım. Dizlerimin üzerine çökerek kendimi nasıl bir çıkmaza soktuğumu sorgulamaya başladım. Ne olacaktı artık? Nasıl yaşayacaktım bununla? Bir insan mı, bir canavar mı olmayı tercih edecektim, yoksa zaten canavar olmuş muydum?

“Ailemi yok ettin.”

Ağlıyordu. Ama ben… Onu teselli edemeyecek kadar kendimi sorgulamakla meşguldüm. Bunları kabullenmek çok zordu. Ölüm, ilk kez bana çok cazip gözükmüştü. İçimde ona yalvarırcasına bağırma isteği vardı. Bu bitmez tükenmez acı artık son bulmalıydı. Kim böyle bir gerçekle yaşamak isterdi ki?

Çaresizce ayağa kalktım. Kapıya çok yakındım, iki adım atsam kaçabilirdim, ama bunu yapmak istemedim. Kadın hayalet gibi, yavaşça bana yaklaştı. İşini bitirmesi için ona izin verdim. Bıçağı bana nasıl sapladığını hatırlamıyorum. Sivri bir cismi içimde acıyla hissettim sadece, sonra sendeleyerek geriye çekilmiş, korkudan titreyen elindeki bıçağı yere atarken bana hak ettiğim lanetleri savuran kadının yüzünü, kırmızı gözlerini hatırlıyorum. Artık kim olduğumun bir önemi kalmamıştı.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar