Edgar Wallace’ın polisiye külliyatındaki sıra dışı örneklerden Yedi Kilitli Kapı, dedektiflik kurgusunun sınırlarını zorlayan gotik bir gerilim. Ne tam anlamıyla bir polisiye ne de tamamen dışında… Ancak türün meraklılarını tuhaf bir labirentin içine çekmeyi başarıyor.

İngiliz gerilim ve gizem edebiyatının usta kalemi Edgar Wallace, Yedi Kilitli Kapı adlı romanını 1926 yılında yayımlamış. Yani elimizdeki eser, neredeyse bir asır önce kaleme alınmış bir kurgu. Romanı okuduğunuzda, Wallace’ın neden kendi döneminin en popüler yazarlarından biri olduğunu anlamak zor olmuyor. Dehlizler, hayaletler, kasvetli malikâneler, çılgın bilim insanları, ekzantrik milyonerler, gizli mezarlar ve kilitli kapılarla örülü bu anlatı; okuyucuyu karanlık ve merak uyandıran bir dünyaya çekiyor. Üstelik bu gotik atmosferin içine biraz romantizm, biraz bilim kurgu serpiştirildiğinde ortaya çıkan tablo, sizi Yedi Kilitli Kapı’nın sürükleyici evrenine hızla dâhil ediyor.
Her ne kadar karmaşık bir olay örgüsüne ve yer yer dağınık görünen anlatım boşluklarına sahip olsa da romanın eğlenceli doğası bu dağınıklığı tolere edilebilir kılıyor. Fakat baştan söylemeliyim ki bu eser kesinlikle bir polisiye değil. Wallace çoğunlukla bir polisiye yazarı olarak bilinir ancak bu roman için “polisiye” demek çok zor. Evet, hikâyede bir gizem var fakat romandaki gizem unsuru olayları başlatan bir katalizör işlevi görüyor sadece. Klasik polisiyelerde görmeye alışık olduğumuz çift katmanlı anlatı yapısı bu romanda mevcut değil. Geçmişte ne olduğundan çok, gelecekte neler olacağını merak ediyoruz. En belirleyici unsur ise kahramanın hayatının tehlikede olması. Okur, onun bu maceradan sağ çıkıp çıkmayacağını bilmeden ilerliyor. Bu nedenle romanı “gerilim” türü içinde değerlendirmek daha isabetli olur. Kitabın Türkçe baskısının arka kapağında “polisiye roman” olarak tanıtılması, okuyucuda yanlış beklentilere yol açabilecek bir hata. En azından benim için öyle oldu diyebilirim. “Gerilim-Polisiye” şeklinde bir ifade, türün doğasına daha uygun düşerdi.
Romanın başlangıcında, bir kütüphanede önemsiz gibi görünen bir kitap kaybolur. Emekliliğine çok az zaman kalmış olan dedektifimiz, bu şaşırtıcı derecede önemsiz vaka ile görevlendirilir. Elbette, bu başlangıcın inandırıcılığı tartışmaya açık. Ancak romanın 1920’lerde yazıldığını unutmayalım. O devrin Londra’sında belki de bu tür vakalarla uğraşmak polis teşkilatının olağan bir görevi sayılıyordu.

Dedektifimiz kütüphaneye gitmeden önce başka bir soruşturma yürütürken kilit açma konusunda uzmanlaşmış bir dolandırıcıyla karşılaşır. Bu adam, olayın ayrıntılarına dair bildiklerini anlatamadan öldürülür. Ardından dedektif, kitabı kütüphaneden alan kişinin etik dışı psikolojik deneyler yapan İtalyan bir doktor olduğunu ve “Darağacı Çiftliği” adlı ürkütücü bir evde yaşadığını keşfeder. Kitabı ondan geri alırken olayların hızı ve karışıklığı da artar. Sonrasında bir avukat, dedektife ilginç bir iş teklif eder: Yabancı ülkeleri gezen genç ve zengin bir adamı takip etmek.
Tüm bu karmaşa içinde, romandaki karakterlerin ortak bir amaca yöneldiğini fark ederiz: Hepsi, bir aile mezarındaki gizemli kapıyı açacak yedi anahtarın peşindedir. Buna bir de dedektifin ölümle burun buruna gelmekten aldığı tuhaf zevk eklenince ortaya sürükleyici, keyifli ve rahat okunan bir macera çıkar.
Romanda tesadüflerin sayısı oldukça fazla. Bu kadar çok tesadüf, zaten pamuk ipliğine bağlı olan inandırıcılığı büsbütün zedeliyor. Neredeyse tüm karakterler yedi anahtarla bağlantılı; dedektifin onlarla yollarının kesişmesi ise oldukça alakasız sebeplerle gerçekleşiyor. Örneğin, dedektifin göreve çağrılmasının nedeni sadece bir meslektaşının tavsiyesi. Büyük servetin mirasçısıyla tanışması ise çalınan bir kitap sayesinde gerçekleşiyor. Aynı kitap, onu romanın en karanlık figürlerinden olan doktorla da tanıştırıyor.
Romanın bence en zayıf yönü, gizeminin kolayca tahmin edilebilir olması. Yalnızca ana gizem değil, diğer tuhaflıkların sebepleri de erken aşamada anlaşılabiliyor. Dedektifin günlerce gerçeği görememesi ise romanın gerçekçilik dozunu zayıflatan bir başka etken.
Yedi Kilitli Kapı adı, Wallace’ın kilitli oda polisiyelerine yaptığı katkıları bilen okur için yanıltıcı olabilir. Romanın başlığı, imkânsız bir suç kurgusu çağrışımı yaratıyor. Ancak burada ne fiziksel anlamda kilitli bir oda gizemi var ne de çözümü okuru şaşırtacak bir final. Hatta tam tersine, gizem son sayfalara kalmadan çözülüyor ve romanın geriye kalan kısmı, bu çözümün doğrulandığı bir kovalamacayı ve itirafı anlatıyor.
Dahası, romanın asıl derdi “yedi kilitli kapı” değil. Bu yedi kilit, sadece okurun ilgisini çekmek için uydurulmuş. Yedi yerine yetmiş yedi kilit de olabilirdi. Çözüm ise beklentiye kıyasla çok hafif. Karakterlerin davranışları dikkate alındığında, yedi kilidin kurcalanması da bu yüzden cinayet işlenmesi de çok anlamsız. Eğer yedi kilit önemliyse bu sefer karakterlerin davranışları tutarsızlaşıyor.
Ama romanın güçlü yönleri de var. Bunlardan biri, türler arası geçişkenliği. Polisiye okurları için bazı unsurlar tatsız olabilir: Tesadüfler, dağınık kurgu, erken çözülmüş gizem… Ancak roman tüm bu aksaklıklara rağmen, gotik gerilimden hoşlanan okurlar için zengin bir okuma vadediyor. Wallace’ın kaleminden çıkan bu eser, türün sınırlarını test eden, atmosferiyle ayakta kalan iyi bir örnek.
Her şeyden önce Wallace’ın edebi cesaretine ve türler arası geçişteki yetkinliğine saygı duymak gerek. Polisiye değil belki, ama etkileyici bir gerilim romanı. Kurgudaki kusurlar, Wallace’ın yarattığı kasvetli dünyanın bizi içine çekmesini engelleyemiyor.
Yedi Kilitli Kapı’nın keyifli bir okuma deneyimi sunduğunu söylemeliyim. Wallace’ın en büyük gücü, atmosfer yaratma becerisinden kaynaklanmakta. İngiliz kırsalının pastoral dinginliğini birkaç satır içinde kasvetli, uğursuz ve tekinsiz bir zemine dönüştürebilmesi takdire şayan. Yer yer gotik korku romanı tonlarına ulaşan anlatımı, beni hem eğlendirdi hem de tedirgin etti.
Sonuç olarak, Yedi Kilitli Kapı türsel olarak kesin bir kalıba sığmasa da gotik-gerilim sularında gezinen, atmosferiyle cezbeden, olay örgüsüyle kafaları karıştıran ama anlatımıyla sürükleyen bir eser. Polisiye beklentisiyle romana başlayan bir okurun hayal kırıklığı yaşayabileceği doğru; ancak tür beklentilerinin ötesine geçmeyi göze alabilen okur için hâlâ lezzetli bir klasik.


