YeniSayı Çıktı

Polisiye Dergi Dedektif'in yeni sayısını şimdi ücretsiz okuyabilirsin!

“KEŞKE BUNU BEN YAZSAYDIM…” DEDİĞİMİZ POLİSİYELER

Diğer Yazılar

Dinçer Batırbek
Dinçer Batırbek
1974 yılında Konya'da doğdu. Ankara Fen Lisesi ve ODTÜ Havacılık ve Uzay Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu. Halen Ankara’da bir kamu kurumunda görev yapıyor. 2018 yılında Cemil Kavukçu ve Fadime Uslu ile Uygulamalı Öykü Atölyesi’ne katıldı. Öykü ve şiirleri, çeşitli edebiyat dergilerinde ve yarışma seçkilerinde yayınlandı. Fantazya ve Bilim Kurgu Sanatları Derneği (FABİSAD) tarafından düzenlenen 2017 ve 2018 GİO Ödülleri’nde, öykü dalında iki kez başarı ödülüne değer görüldü. 2019 yılından bu yana Dedektif Dergi’nin yazarları arasında yer alıyor. Polisiye gizem edebiyatına ilgi duyuyor.


AYŞE ERBULAK

Patasana, Sis ve Gece (Ahmet Ümit)

Wallander Serisi (Henning Mankell)

Milenyum Serisi (Stieg Larsson)

SUPHİ VARIM

Abdülhamid ve Sherlock Holmes (Yervant Odyan)

Millî Cinâyât Koleksiyonu (Süleyman Sûdî, Vassaf Kadri)

Kavim (Ahmet Ümit)

On Küçük Zenci (Agatha Christie)

Kayıp Geçmiş (Jonathan Holt)

Peder Brown Öyküler (G. K. Chesterton)

YEŞİM YÖRÜK

Bol ‘ş’ harfiyle, “Keşşşşşke ben yazsaydım,” dediğim o kadar çok eser var ki hepsini buraya sığdırmama imkân yok. Romanlar ve öyküler, konusu, kurgusu ve işlenişi itibariyle ya “Bunu ben de düşünmüştüm, keşke daha önce yazsaydım,” dedirtiyor ya da “Bu kurgu benim aklıma nasıl gelmedi,” diye dövünmeme sebep oluyor. Aynı düşünceye polisiye film ya da dizi izlerken de sık sık kapılıyorum. Ya o eserlerin yazarlarını çok sevdiğim için ya da yazdıkları polisiye yazarlık anlayışımla örtüştüğü için bilmiyorum ama çoğu eserde, “Şerefsizim bu benim aklımda gelmişti,” diye bağırasım geliyor 🙂 Belki de insan sevdiği eserlerin yazarlarıyla aynı kafa yapısında olduğu için onları o kadar çok seviyor, bilemiyorum. Sonuç itibariyle çoğuyla aynı şeyi düşünüyormuşuz gibi geliyor bana. Hal böyle iken aşağıda yazacağım yazarlar ve kitaplar “KEŞKE BEN YAZSAYDIM” dediklerimin sadece yüzde birini oluşturuyor.

Feneryolu Cinayetleri (Gencoy Sümer)

Kâhin (Günay Gafur)

Perde Arkası (Funda Menekşe)

Suç ve Bela Öyküleri (Emel Aslan)

Roger Ackroyd Cinayeti, Doğu Ekspresinde Cinayet (Agatha Christie)

Sherlock Holmes Serisi (Sir Arthur Conan Doyle)

Aklından Bir Sayı Tut (John Verdon)

Olasılıksız, Empati (Adam Fawer)

Tabii ki imkânsız suç öykülerinden derlenmiş Kilitli Oda Muammaları’ndan birçok yazar ve eserleri.

KEREM KAŞ

Gerekli Şeyler (Stephen King): Hayatımda okuduğum belki en iyi roman. Stephen King bence bu romanda gerçekten de “KİNG” olduğunu kanıtlıyor. Karakterler, ortam, ambiyans, konuşmalar, davranışlar, olaylar, sürükleyicilik, gizem merak ve aksiyon… Ne ararsanız var. Ayrıca muhteşem de bir kurgusu var. Stephen King tarzı, toplumdan uzak daha çok taşra halkının yaşadığı uzak bir kasabada geçen bir roman. Yazarın bu romanına benzer “Kubbenin Altında” ve “Sis” gibi romanları da muhteşem ama bu romanı her okuduğumda keşke bunu ben yazsaydım demişimdir. Laf aramızda buna benzer bir romana başlamışlığım da oldu. Daha çok bilim-kurgu tarzında yazdığım bir romandı ancak bitmedi elbette. Yarım yamalak duruyor 🙂 Kim bilir belki bir gün yazmaya devam edebilirim.

Dünyanın Merkezine Seyahat (Jules Verne): İşte size bir başyapıt. Zamanının çok ötesindeki bir yazar olarak kabul edilen Jules Verne klasiği. Her okuduğumda ben yazsaydım şuraya şöyle bir şeyler daha eklerdim veya şunu böyle, bunu şöyle yazardım diyerek kafamdan planlar yaptığım roman. Belki de onlarca kez okumuşumdur, her seferinde de keşke ben yazsaydım demişimdir.

On Küçük Zenci / On Kişiydiler (Agatha Christie): İlk okuduğumda etkisinden günlerce çıkamadığım ve böyle bir roman nasıl akıl edilmiş, nasıl kurgulanmış, nasıl yazılmış diye düşündüğüm roman. Artık zaten klasikleşmiş hatta kült olmuş, defalarca filme alınmış, tiyatro sahnelerinde canlandırılmış bu romanı herkes bilir. Bir adaya davet edilen ve birer birer ölen ziyaretçiler. Hâkimin ana salondaki konuşmasının sonunu her okuduğumda tüylerim diken diken olur: “Durum gayet ortada, katil içimizden biridir…” Bunu ben yazmalıydım işte!

RAMAZAN ATLEN

Kan Rüyayı Bozar (Süleyman Baş)

Feneryolu Cinayetleri (Gencoy Sümer)

Katilin Şahidi (Algan Sezgintüredi)

Sesler (Arnaldur Indridason)

Ölmenin Sekiz Milyon Yolu (Lawrence Block)

Taştan Hüküm (Ruth Rendell)

GAMZE YAYIK

Bir dönem Jean-Christophe Grangé ve Maxime Chattam kitaplarını okumuş ve çok etkilenmiştim. Chattam’ın Zamanın Kanı ve Zamanın Efendisi, Grangé’nin Siyah Kan kitaplarındaki kurguyu keşke ben yapsaydım diyebilirim sanırım. Dönem romanlarını sevdiğim için Suphi Varım’ın polisiyeleri de keşke benim olsaydı.

ORÇUN YENİLMEZ

Feneryolu Cinayetleri (Gencoy Sümer): Agatha Christie tadında yazılmış kapalı oda muamması. Karakterleri ve olay örgüsü akıp gidiyor. Okuru, Kerim Ülkü ile muammayı çözmeye davet etmesi çok keyifli.

Çekiç ve Gül (Emrah Serbes): Muazzam bir karakter yaratma hikayesi. Polisiye türünde bence en gerçekçi yaratılan karakter diye düşünüyorum Behzat Ç. için.

Katilin Şeyi (Algan Sezgintüredi): Sezgintüredi’nin sıra dışı anlatımıyla bir araya gelen seride karakterler de çok içten. Hem komik hem sürükleyici bir serüvenin parçası. Bazı okurlar Algan Bey’in tarzını çok benimsememesine rağmen farklı bir anlatım tarzıyla eserleri yazma cesareti takdire şayan.

Çelik Mağaralar (Isaac Asimov): Asimov kanunlarıyla çok farklı bir polisiye türü. İnanılmaz detaylar, 1953-1954 yılında kaleme alınmasına rağmen günümüzde bile yerini çok güçlü şekilde koruyor. Robot kanunlarının oluşmasında Asimov’u kıskandığımı belirtmeliyim. Bir dünyanın inşası, felsefi derinlik hayran kaldığım noktalar.

Baskerville’nin Köpeği (Sir Arthur Conan Doyle): Doğaüstü olayları bir mantık çerçevesine sığdırma yöntemi harika. Karakter ve kurgu dinamikleri de okuyucuyu bağlıyor.

Korkuya Yer Yok (Lisa Gardner): Genelde eserlerinde uyguladığı tekniği çok beğeniyorum. Birbirinden bağımsız farklı zamanlar, farklı mekanlar sona doğru bir noktada bağlanıyor. Yarattığı atmosfer, muamma ve gerilim harika. Bilimsel makalelerden edindiği bilgileri de kurgunun içinde katması ve hiç sıkmadan okutmayı başarması da şahane.

İHSAN CİHANGİR

Behzat Ç karakterini keşke ben yaratsaydım, Jean-Christophe Grangé kitaplarını keşke ben yazsaydım dedim hep.

BÜLENT TUNGA YILMAZ

Bir casus edebiyatı meraklısı olan ve bu alanda yazan biri olarak söyleyebilirim ki Tinker, Tailor, Soldier, Spy (John Le Carré) benim için bu edebiyatın başyapıtıdır. Gerek karakterlerin derinliği gerekse de soğuk savaş tarihi ve espiyonaj dünyasını gerçekçi ve derinlikli bir biçimde yansıtan anlatısıyla, şu ana kadar aşılamamış bir romandır. Dolayısıyla da bu alanda keşke yazsak dediğim ilk eser odur.

Buna ek olarak Patricia Highsmith’in Ripley Üçlemesinden Yetenekli Bay Ripley ve yine Highsmith’in Baykuş Çığlığı da keşke yazsam dediğim suç ve polisiye türüne ait yapıtlar.

ZEHRA AÇİCBE TORUN

Benim Adım Kırmızı (Orhan Pamuk): Bir kitap tanıtımında şu sözlere rastlıyoruz: “Benim Adım Kırmızı, hem Orhan Pamuk’un en fazla dile çevrilen ve en çok hayranlık duyulan eseri hem de modern edebiyat tarihimizin dünyada en çok okunan kitabı.” Kitabın 16. yüzyıl Osmanlı gündelik hayatının yanı sıra hat sanatı, aşk, entrika ve cinayet gibi okuru cezbeden unsurlar içermesi, bir de üstüne Orhan Pamuk’un kaleminden çıkmış olması, ilgi çekmesi ve çok satması açısından son derece doğal. Roman, 1591 yılının İstanbul’unda geçen dokuz karlı kış gününde art arda işlenen cinayetlere odaklanıyor. Anlatının merkezinde Şeküre, onun iki oğlu — aralarındaki kardeş kıskançlığı ustalıkla işlenmiş — ve Şeküre’ye duyduğu aşkla katilin peşine düşen teyzesinin oğlu Kara var. Hünerli saray nakkaşları, minyatürler, hattatlar, tekkeler ve vaizlerle genişleyen karakter kadrosu, hikâyeyi zenginleştiriyor. Arka planda gerilim yüklü bir atmosfer var; halk pahalılıktan bunalmış, isyan beklentisi artmış, bu arada katil nakkaşları avlamaya devam etmektedir. Romanın özgünlüğü, yalnızca olay örgüsünde değil, anlatım biçimindedir de. Kitaptaki her şey konuşur. Bölümler “Benim adım Kırmızı”, “Benim adım Leylek”, “Benim adım Zeytin” diye başlar. Böylece okur, Osmanlı nakkaşlarının dünyasına ve onların “Frenkler gibi perspektif kullanmayan” estetik anlayışına bir anda ışınlanır.

Kapalı Çarşı Cinayeti (Esra Türkekul): Esra Türkekul’un kalemi polisiyeye öylesine yakışıyor ki, insan “Keşke hayatta olsaydı da daha çok yazsaydı” diye düşünmeden edemiyor. Romanın merkezinde amatör dedektifimiz Berna var. Annesiyle yaşayan, kocasından boşanmış, depresyona meyilli, kilo sorunlarıyla boğuşan bir turist rehberi. Dedektifliği aslında hiç istemese de, hayat onu bu role sürüklüyor. Kitabın anlatıcısı olan Berna, kendini hayattan alacaklı hisseden, öncelikli hedefi fazla kilolarından kurtulmak olan bir kadın. Ancak bu sıradan görünen yaşam, Amerikalı zengin bir çifte rehberlik ettiği sırada Kapalıçarşı’da işlenen gizemli bir cinayetle tamamen değişir. İstanbul’un güncel sosyal dokusu, Kapalıçarşı esnafının dünyası, yabancılarla kurulan ilişkiler canlı bir anlatımla birleşince, ortaya hem sürükleyici hem de keyifli bir polisiye çıkar.

Ayçöreği (Piraye Şengel): Ayçöreğini kim sevmez? Ayçöreği, sıcak ve mizahi bir üslupla kaleme alınmış, yerel dokularla zenginleştirilmiş, eğlenceli bir polisiye roman. Ayçöreği Dedektiflik Bürosunun ortakları Azade ve Servet aynı zamanda çocukluk arkadaşı. Her ikisinin de hayatta başa çıkamadığı dertleri var. Azade’nin sorunu dedektiflik bürosuna verdikleri isimle bağlantılı; ayçöreğini ve diğer hamur işlerini pek seviyor. Televizyon ve magazin dünyası, karmaşık ilişkiler, gazeteciler. Bir intihar ve ardından bir cinayet. Ayçöreği Dedektiflik Bürosu iz peşinde!

Havada Bulut (Paco İgnacio Taibo II): “Havada Bulut” politik – polisiye tarzında bir roman. Bir ayağı aksak, kirli sakallı, tek gözlü Hector Belascoaran Shayne kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir anti kahraman ve bu nedenle Mexico City’nin suçla anılan kirli sokaklarına bodoslama dalabiliyor. Yaşlı bir mobilyacı ardında büyük bir servet bırakarak ölür. Çok geçmeden oğullarından ikisi esrarengiz biçimde öldürülür, diğeri ise akıl hastanesine kapatılır. Geriye sadece ailenin hiçbir şeyden haberi olmayan gelini kalmıştır. Dedektifin kız kardeşinin eski bir arkadaşı olan bu zavallı kadın ölüm tehditleri almaktadır ve çareyi Belascoaran’a başvurmakta bulur. Dedektifimiz her ne kadar ülkesinin adalet sisteminden ümidi kesmiş olsa da tek gözünü, polis teşkilatı içindeki kliklere, kullan at emniyetçilere, boğazına kadar kirli işlere batmış politikacılara, onları tepe tepe kullanan suç örgütleri ve rüşvet ağlarına çevirir. Kirli ilişkiler bir bir ortaya saçılacak, suçlular birbirine düşecek, nice karanlık iş ifşa olacaktır. Size de bir yerlerden tanıdık geldi mi? Memleketimizde buna benzer üstü özellikle örtülerek karanlıkta bırakılmış pek çok olay yaşanmasına rağmen politik polisiye örnekleri parmakla gösterilecek kadar az. Sayılarının çoğalması dileğiyle.

Arab Jazz (Karim Miské): Yazarın ve kitabın ismi bir bütün olarak kulağa hoş geliyor. Caz seven bir Müslüman. O halde içinde cazip bir Doğu-Batı ikilemini de barındıran polisiye ile karşılaştığımızı düşünmek pekâlâ mümkün. Gerçekten de öyle, Paris’in çok kültürlü bir mahallesinde yaşayan Ahmed, astral seyahat yapabilen melankolik bir mistiktir. Henüz arkadaşlıklar sinagog, cami ve kilise arasında bölünmemiştir; sahaflara uğranır barlarda içilir. İnternette yazar ve kitap ile ilgili olarak şu bilgiler yer alıyor; “Arab Jazz, Moritanyalı bir baba ve Fransız bir anneye sahip yazar ve belgesel yapımcısı Karim Miské’nin ilk romanı. 2012’de Fransa’nın en saygın polisiye ödüllerinden Grand Prix de Littérature Policière’i, 2015’te ise Prix du Goéland Masqué’ı kazandı.” Üstelik kitabın basılan tüm kapaklarının son derece estetik olduğunu ekleyelim.

Eskiden Çok Eskiden (Petros Markaris): Heybeliada doğumlu yazarın “Komiser Haritos”u sevgili eşiyle birlikte turist olarak İstanbul’a gelir. Hayalinde müthiş zeytinyağlılar yemek, çıtır simitler tatmak o güzelim Boğaz’ı ve müzeleri gezmek vardır. Fakat Yunanistan vatandaşı ve eski İstanbullu Maria Hambena, şehrin sokaklarında eski düşmanlarından intikam almak üzere serbestçe dolaşmaktadır. Türk polisi, Komiser Haritos’un yardımıyla suçluyu takibe alır. Yazar Petros Markaris, karakterleri aracılığıyla her iki tarafın geçmişiyle hesaplaşmayı son derece objektif bir bakış açısıyla ele alıyor.

ALİ HULKİ CİHAN

Feneryolu Cinayetleri (Gencoy Sümer): Bildiğim, yaşadığım sokaklarda geçmesi, (her ne kadar eski zamanı anlatsa da) bunun ötesinde yazarın gerçekçiliği, hikâyeyi çok sağlam bir mantığa oturtması ve akıcı dili ile bu eser de keşke ben yazsaydım dediklerimden. Ayrıca yazarın her eserinde altın çağ geleneğini de devam ettirmesi de beni çok etkilemekte.

Felsefe Cinayetleri (Çağatay Yaşmut): Bu eser de bildiğim, yaşadığım sokaklar ve mekânlarda geçmesi, hızı, olayların gelişimi ve yazarının akıcı dili, inandırıcılığı ve finaldeki cinayet sebebiyle beni etkilemiştir.

Vasiyet (Kerem Kaş): İçinde her ne kadar bazı hukukî kavramlar çok hatalı kullanılsa da (affınıza sığınarak, hukukçu akademisyen olunca ister istemez meslekî deformasyon oluyor…) hikâye orijinal, inandırıcı ve çok bizden. Ancak bahsettiğim hukukî hatalar ne yazık ki, eserin ismi olan Vasiyet’i de boşa çıkarıyor. Tüm bunlara rağmen kapalı oda cinayetini polisiyenin kurallarına harfiyen uyarak keyifli ve akıcı şekilde aktardığı için, bu da keşke ben yazsaydım dediklerimden.

On Kişiydiler (Agatha Christie): Cozy polisiyeyi çok seviyorum ama biraz toplumsal altyapısı da olsun istiyorum yazdıklarımın. Bunu yüzde yüz karşılaması sebebiyle, ayrıca ters köşeleriyle bende yeri ayrıdır.

Buz Prenses (Camilla Läckberg): Derin altyapısı, toplum eleştirisi ve yer yer güldüren kısımları ile çok beğendiğim bir eserdi. Tüm damarlarımda nordik esinti de hissettirdi.

Roger Ackroyd Cinayeti (Agatha Christie): Polisiyede ilk kez kullanılan bir ters köşe ve bunun finalde hissettirdiği şaşkınlık, klasik polisiyenin çok güzel bir örneği olması, ayrıca yazarın her zamanki akıcı dili ve hikâyeyi mantıksal bir zemine oturtması, keşke ben yazsaydım diye düşündürtüyor.

RIDVAN ADIYAMAN

Dublörün Dilemması (Murat Menteş)

Oğullar ve Rencide Ruhlar (Alper Canıgüz)

Beyoğlu’nun En Güzel Abisi (Ahmet Ümit)

Morgue Sokağı Cinayeti (Edgar Allan Poe)

Aklından Bir Sayı Tut (John Verdon)

Trendeki Kız (Paula Hawkins)

DERİN GEZMİŞ

Kesinlikle Murat Şenol Kayır’ın Saklı Kurtlar serisi. Saklı Kurtlar gibi bir hikâye yaratabilmek benim için ancak bir hayal olur elbette. Yine de düşüncesi bile heyecan verici.  

Yabancı yazarlardan, Tom Knox gibi yazabilmeyi çok isterdim. Dan Brown’un İhanet Noktası ve elbette Jean-Christophe Grangé’nin Kızıl Nehirleri.  

MURAT YÜKSEL

Hastası olduğum Jo Nesbo’nun Harry Hole serisini, ayrıca Henning Mankell’in Kurt Wallander serisini ve elbette, hatta özellikle Suç ve Ceza’yı ben yazmış olmayı çok isterdim. 

METE KARAGÖL

Keşke ben yazsaydım dediğim yerli romanlar:

Her Temas İz Bırakır (Emrah Serbes)

Son Hafriyat (Emrah Serbes)

Ölü Doğanlar (Doruk Ateş)

DİNÇER BATIRBEK

Kavim (Ahmet Ümit): Büyük ustanın yayınlanan bu ilk Başkomiser Nevzat romanı, bana göre Ahmet Ümit külliyatının da doruk noktasını oluşturuyor. Dinler tarihi ve Süryani inancına ilişkin motiflerin süslediği Kavim, akılcı kurgusu, sürükleyici anlatımı ve kurduğu tekinsiz atmosferle, “keşke ben yazsaydım” dediğim yerli romanların başında geliyor.

Semazeni Öldürmek (Fatih Şahin Işık): Doğduğum ve çocukluğumun geçtiği Şehr-i Konya’nın Mevlevî kültürüyle yoğrulmuş mistik atmosferinde hayat bulan Semazeni Öldürmek, kurgusu ve karakterleri ile çok beğendiğim, kendime çok yakın hissettiğim, “keşke ben yazsaydım” diye düşündüğüm bir eser. Özellikle katilin ağzından anlatılan kısımlar, gizemi arttırırken gerilimi de tırmandırmakta etkili ve başarılı bir katkı sağlıyor hikâyeye. Finalin de son derece heyecan verici ve doyurucu olduğunu söyleyebilirim.

Cadfael Birader Serisi (Ellis Peters): Açıkçası, eski çağlarda geçen ve dinler tarihi ya da inanç kültürleriyle bağlantılı bütün iyi romanları yazasım var. Ortaçağ Britanyasında, manastırda yaşayan görmüş geçirmiş bir rahip olan Cadfael Birader’in analitik gözlem gücünü, sosyal ilişkilerini ve gri hücrelerini kullanarak çözdüğü gizemli cinayetleri okumak benim için keyifli bir deneyimin ötesinde, “ben de böyle yazmak isterdim” öykünmesini de içeriyor.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar