Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Tek Gözlü Sosyolog

Diğer Yazılar

KAMBUR

KAYIP

BİR EFSANE BİR CİNAYET

Güneş Barguş
Güneş Barguş
1990 yılı ekim ayının 17’sinde Salihli ‘de dünyaya gözlerini açan yazar: Ehh, madem sonbaharda dünyaya geldim hüzün mevsimi deyip ağlamaya başlamıştır. Bakmış ki ağlamakla olmuyor yazmaya başlamıştır. Yazdıkça yaşamayı büyük bir arzuyla istemiş ve sevmiş bir kız çocuğuna dönüşmüştür. Hüzünlenmiş yazmıştır, mutlu olmuş yazmıştır, sevmiş yazmıştır, acıkmış yazmıştır, susamış yazmıştır, ayağı taşa takılsa dahi yazmıştır, şu sevgili dünyada en iyi yapabildiği şeylerden birisi yazmaktır. Edebiyatla kalmak adına Anadolu Üniversitesi Edebiyat bölüm öğrencisidir. Van Şairler ve Yazarlar Derneği’nin düzenlediği hikaye yarışmasında “Berelenmiş Onurlar” adlı hikayesiyle birincilik ödülünü almaya hak kazanmıştır. Uşak Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde eğitim gören yazar, şu anda Van/ Erciş’te sınıf öğretmenliği yapmaktadır.

Kumun sıcaklığının yanağımı yakmasıyla uyandım. Ağzımın içi kumla dolmuş. Başımı çevirip tükürdüm. Gövdemi yerden kaldıramadım. O gücü kendimde bulamadım. Ellerimi yere koyup destek yaptım ama olmadı. Tekrar kuma düştüm. Aynı şekilde kımıldamadan yatmaya devam ettim. Sol gözüm aklıma geldi. Ne durumda merak ediyorum, içim içimi yiyor ama elimi atıp bakmaya korkuyorum. Ne kadardır yerde yattığımı bilmiyorum. Ağrı ve acıdan başka bir şey hissedemiyorum. Kalkmayı tekrar deniyorum. Yok, olmuyor, kalkamıyorum. Bu kez gözlerimden yaşlar boşanıyor. İçimden dalga dalga ağlamak geliyor. Yüzümdeki kumlar gözyaşımla birleşip çamur oldu. Kumsalda boylu boyunca tekrar yattım. Bir süre sonra ağlamam kesildi, sakinleştim. İki elimi destek yapıp tekrar denedim, bu kez başardım. Olduğum yere oturdum. Bulanık mı görüyorum, ne?  Evet, net değil, hâlâ bulanık görüyorum. Boş boş bakıyorum. Önümde bir enkaz duruyor, ona ve mavileşmiş ufka bakıyorum. Görüntüler sonra sonra netleşiyor. Sol gözüm aklımdan çıkmıyor. Bütün cesaretimle sağ elimi sol gözüme götürerek hafifçe dokundum.  Canım yanınca hemen geri çektim. Şimdi de sağ elimle sağ gözümü kapattım: Karanlık. Sol gözüm görmüyor. Tekrar tekrar aynı şeyi yaptım: Karanlık. Sağa döndüm aynı şeyi yaptım, sola döndüm aynı şeyi yaptım. Belki bu kez görürüm diye ama yine karanlık. Sol gözüm görmüyor. Yüz kez de bin kez de yapsam göremiyorum. İçim kan ağlıyor. Kahroluyorum. Göremiyorum. Sol gözümle göremiyorum. Ağlıyorum, ağlamalarım hıçkırıklara dönüşüyor. Bağırıyorum, haykırıyorum: “Gözüm, sol gözüm!”

Bir süre sonra sakinleştim. Düşünmemeye çalıştım. Aklıma gelmemesi için uğraştım. Fakat aklımdan çıkmıyor. Denemeler yaptım. Sağ gözümle sol tarafta olan ağaçları göremiyorum. Sol gözümün olmaması görüş alanımı daraltıyor.  Bunun için başımı sola çevirmem gerekiyor. Ayağa kalktım. Birkaç adım attım. Yutkunmakta güçlük çektiğimi fark ettim. Dilim damağım kurumuştu, dudaklarım çatlamıştı. Geri dönüp denizin tuzlu suyundan iki yudum içtim. Susuzluğumu dindirdi mi, daha mı fazla susattı bilmiyorum. Ayaklarım beni az ilerideki ormana götürüyor. Yürüyorum ama yürüdüğümü bile anlamıyorum. Kendimi en yakın ağacın altına attım. Akşamın serinliğiyle biraz olsun kendime geldim. Tekrar ayağa kalktım. Yürümeye başladım. Uzun, keskin otlar yara bere içinde olan yüzümü kesti; kanattı. Aldırmadım. Hiçbir şey sol gözüm kadar kötü olamaz. Yoruldum ve ağzıma tek lokma koymadım. Ağır adımlarla yürümeye devam ettim. Ben şimdi ne yapacağım? Nereye gideceğim? Zihnimi bir türlü toparlayamıyorum. Ne düşünsem sonu sol gözüme çıkıyor. Sağ gözümle etrafa bakınıyorum. Güney olduğunu sandığım yerde kıyı devam ediyor, ağaçlar seyrekleşiyor. Kuzey olduğunu sandığım yönde ise gittikçe yükseliyor. Ağaçlar sıklaşıyor. Farklı ağaç türleri kümeleniyor sanki. Düşündükçe bir şey yapabilme umudum artıyor. Zihnimden kötü düşünceleri uzaklaştırmaya çalışıyorum. Etrafı anlamaya kafa yoruyorum. Kıyı şeridinin yer yer kayalık olduğunu fark ediyorum. Bu adaya benim gibi kazara düşen insan olmuş mudur? Yardım isteyebileceğim birileri var mıdır acaba?  Nasıl yiyecek bulacağım, nereden bulacağım? Bu coğrafyayı anlamaya çalışarak zihnimi meşgul etmeye devam ediyorum. Ormandaki kuş sesleri ve diğer hayvanların sesleri birbirine karışıyor, tüm sesleri senfoni halinde duyuyorum. Kokular karışıyor. Midem bulanıyor. Başım dönüyor. Sol gözümün acısı geçmek bilmiyor. Bayılacak gibi hissediyorum. Bulunduğum yere oturuyorum.

Aralıksız uyumuşum. Kalktığımda ortalık ağarmıştı. Kendimi eskimiş bir ayakkabıda hâlâ sağlam kalabilmeyi başarmış bir ayakkabı bağcığı gibi hissediyorum. Sesimi kimseye duyuramıyorum: “ Ben hâlâ sağlamım beni bu kokuşmuş ayakkabıyla atmayın, beni fark edin.” diyemiyorum. Çaresizlik bunun adı. İlk defa çaresiz kalmıyorum ama hiç bu kadar çaresiz kaldığımı da hatırlamıyorum. Kaza yerine dönüp yardım gelmesini mi beklesem? Ya bekleyecek olduğum yardım hiç gelmezse?  Üzerime bir karamsarlık abandı. Öğle vakti olmasına rağmen etraf ıssız ve cansız görünüyor. Adımlarımı korka korka atıyorum. İkide bir dönüp arkama bakıyorum, sağımı solumu kontrol ediyorum. Bir ağaca yaslanmamla birlikte bir çıtırdama sesi duydum. Bir şey ezdiğimi hissettim. Ayağımı kaldırıp baktığımda bunun bir böcek olduğunu anladım. Daha önce hiç böyle bir böcek görmemiştim. Beyaz üzerine üçgen şeklinde mavi benekleri olan böceğin kabuğu kalındı. Zırhlanmış süper güçlü bir kahraman gibi. Üçgen benekli olmasına rağmen yuvarlak başı ve yuvarlak gövdesi var. Uzun antenleri ve kısa kanatları da ilgi çekici. Asıl ilgi çekici olan ise o sert ve kalın kabuğu kırıldıktan sonra ‘vıckkk’ şeklinde ses çıkaran ak ve yumuşak bir yapının varlığıydı. Böceği dikkatle incelerken üç, dört adım öteden bir şeyin geçtiğini fark ettim. Kafamı kaldırıp baktığım anda yılan olduğunu gördüm. Derim, nokta nokta kabardı; ansızın titredim. Demek yılanlar da var. Yılanlar varsa vahşi hayvanlar da olabilir. Kendimi bir korku filminin içerisindeymişim gibi hissettim. Sanki insanların ölmesine sebep olan bu adada hayatta kalmaya çalışan garip bir sosyologdum. Dikkatlice yürümeye devam ettim. Yürüdükçe açıldım. İçim ferahladıkça yürüdüm. Bu sırada adanın bazı güzelliklerini de fark ettim. Yükseklere çıktıkça farklılaşan bitki örtüsünü gördüm sağ gözümle. Farklı ağaç türleri de dikkatimi çekti. Bir ağaç üç, dört kola ayrılmış. En tepesinde turuncu renginde meyve gibi olan şeyler var. Acaba yenir mi bu meyveler? Başıma yeni bir dert açmak istemediğim için yeme fikrinden hemen vazgeçtim. Bazı ağaçların görkemi ve güzelliği göz kamaştırıcıydı. Ot ve sarmaşık türleri de oldukça fazla. Burası geçirdiğim diğer yaz mevsimlerine göre serindi. Tozlaşma, bu hafif hafif esen rüzgâr sayesinde oluyor demek ki. Bir ağacın üzerinde küçük bir kuş gördüm. Gagasıyla ağacın tohumlarını çentikliyor. Tohumlar kuşların ve kemiricilerin besin kaynağıydı. Her ne kadar insanlarca yenmese de burada hayatta kalmak adına bazı şeyler yapılabilir. Fakat buna şu anda cesaretim yok. Yukarı doğru ilerledikçe bitki ve böcek türlerinin bu kadar çok olması beni şaşkına çevirdi. Şu ana kadar hayatımda gördüğüm bitki ve böcek türlerinden kaç kat fazlaydı, bilmiyorum. Sonunda kuzey kısmın sonu diyebileceğim yere geldim. Yer yer kayalıklar, adanın kuzey burnunda çoğaldı. Denize yakın bir kayanın üzerinde çömeldim. Elimi serin suya daldırıp yüzümü yıkadım. Birkaç yudum su içtim. İlerlemeyi sürdürüp kayalıkların arka kısmına doğru geldim. Burayı küçük küçük havuzcuklar oluşturmuş. Bu havuzcuklara dalga çarptığında su bir doluyor bir boşalıyor. Kayalıkların suya yakın kısmında kırmızı bir yengeç gördüm. O zaman göç etmeyen, kaya diplerinde yaşayan balıklar da olmalı. Deniz mahsullerini severim fakat bilinen balık türleri dışında farklı şeyler denemedim. Bugünkü yemeğim bu yengeç olabilir. Yengeçler tehlikeli hayvanlar o yüzden dikkatli davranmalıyım. Yürürken elime aldığım çomağı bunu avlamak için kullanacağım ama nasıl? Suya daldırsam kaçar mı? Dikkatimi toparladım. Çomağı suya daldırıp kaçmasına fırsat tanımadan olanca hızla yengeci savurdum. Gözümün önünden fırlayarak bir yere düştü. Sudan çıktı çıkmasına da nereye gitti? Yengecin savrulduğu tarafa doğru kayalardan zıplaya zıplaya gittim. Bir iş yapayım dedim, onu da elime yüzüme bulaştırdım. Şaşkın şaşkın etrafa bakınırken ayağımın dibinde ters dönmüş yengeci gördüm. Kalkmaya çalışıyordu. Vakit kaybetmeden yine aynı şekilde iki yanında bulunan bacaklarına vurarak etkisiz hale getirdim. Cansız olduğundan emin olmak için çomakla kontrol ettikten sonra elime aldım. Birisi: “ Hadi yengeç yemeye gidelim.” deseydi, hayatta yemezdim. İnsan zorda kalınca neler yapıyor.  Şimdi şu tadını bilmediğim şeyi pişirip yiyecektim. Ateşe ihtiyacım var. Ateş yakmak için ise çakmak taşları bulmam gerekiyor. Çakmak taşlarının renginin açık olması gerek. Açık renkli taşları topladım. Çeşitli kuru otlar, yapraklar, ağaç kabukları da topladım. Taşları olanca hızla birbirine sürttüm. Olmadı, yanmıyor. Bir taşı alıp bir taşı bıraktım. Deneme yanılma yolu zamanımı aldı. Uzun uğraşlar sonunda ateşi yakmayı başardım. Ateş yakma konusunda tecrübeli olmama rağmen beni epey uğraştırdı. Meslek merakından yaylada, ovada, köyde konaklayıp insanları gözlemleme fırsatını yakalıyordum. Buralardaki insanlarla tanışıp kaynaştıktan sonra sohbet uzarsa ateş yakıp etrafında toplandığımız oluyordu. İşte böyle ortamlarda çok şey öğrenmiştim. Şimdi küçücük bir ateşin başında perişan bir halde tek başımayım. Elimdeki şeyi pişirirken biraz olsun ısındım. Yengeç, ateşin üzerinde biraz kaldıktan sonra pişti mi pişmedi mi emin olamadım. Sabırsızlandığım için ateşten alıp yere koydum. Biraz soğuduktan sonra elime alıp kabuğunu kırmaya çalıştım. Taşla, çomakla kabuğunu kırdıktan sonra içindeki beyaz et göründü. Çekinerek küçük bir parça aldım. Tadı tavuk etinin tatlı haliydi. Çok geçmeden yedim, bitirdim. Bunca şeyden sonra susuzluğumu giderdim, açlığımı biraz olsun bastırdım. Aklıma birden tekne kazasında yaşadıklarımdan kesitler geldi. Önce bir patlama sesi, ardından yangın… Teknenin kenarında gri ufka bakarken patlama sesiyle beraber denize atlamam… O sırada sol gözüme yapışan kor parçasına rağmen kıyıya ulaşana dek yüzmem… Patlamanın etkisi ve gözümün acısıyla günlerce yattığım yerden kalkamamam. İçim pişmanlıkla doldu.  O tekneyi kiralayıp açılmasaydım, başıma bunların hiçbirisi gelmeyecekti. Üstelik sol gözüm… Sol gözüm acıyordu ama onu kaybetmiş olmam daha acıydı. Tek gözlü olarak hayatımı sürdürecektim. Benden bahsedilirken ‘hani şu tek gözlü sosyolog’ diyeceklerdi. Geride kaldı, çok geride değil ama şu anda hayatta olacak kadar geride. Keşke Yahya Kemal’ in dediği gibi olsaydı: “Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden/ Birçok seneler geçti dönen yok seferinden.”

Denizden karaya doğru nemli ve soğuk bir rüzgâr esti. Yağmurdan korunmak için sessiz ve tenha kayalıklardan ormana doğru koştum. Yüz metre koşucusu gibiydim. En yakın ağaç altı bitiş noktamdı. Tam ormana girerken sağanak yağmur bastırdı. Bir ağacın altında yağmurun sesini dinledim. Kurdun, kuşun, böceğin de sesi kesildi. Onlar da benim gibi yağmurun sesini dinliyordu. Akşamın karanlığı da çöktü. Derken çok da uzak olmayan bir yerden alçak frekanslı bir ses işittim. Hayvan sesini andırıyordu fakat insan sesleriydi bu. Aklımda tezahür edemediğim insan sesleri… Mendilim olsaydı akan burnumu silmek yerine herhâlde sevinç gözyaşlarımı silerdim. Umudun sesiydi bu, ormanda yitip gitmemenin, kurda kuşa yem olmamanın sesi. Sesi takip ediyorum ama içimde bir korku var. Sese yaklaştım derken ses kesildi. Bulunduğum yönde ilerlemeye çalıştım. Neyle karşılaşacağımı bilmediğim için ihtiyatlı olmalıydım. Biraz soluklanmak biraz da ortalığı kolaçan etmek için bir ağacın altında bekledim. Kafamı kaldırdım ve taştan yapılmış ağılı andıran küçük bir yer gördüm. Bu yer kulübeye de benziyor.  Ben bunu gündüz nasıl da fark edemedim. Sol gözümün yokluğundan mıydı acaba? Ağır adımlarla yaklaştım. Tamamen taşlarla yapılmış bir yer değil burası. Üzeri ağaç dalları, kütükler ve otlar kullanılarak kapatılmış. Sanki yerdeki her şeyin, bir araya toplanmasına karar verilmiş. Birileri ellerine ne geçtiyse toplamış, yapmış. Bunun yapımında belli ki çamur kullanılmış. Etrafta kimsecikler görünmüyor. Gaipten sesler mi işittim yoksa? Az özce insan sesi duyduğuma yemin edebilirim. Yine dönüp arkama baktım, sağımı solumu kontrol ettim. Bu davranış biçimi kısa sürede alışkanlık haline geldi. Gölgemden bile korkar oldum. Önceden bu kadar korkak mıydım yoksa bu ormandan dolayı mı böyle davranıyorum, bilmiyorum. Sanki ihtişamlı bir villaya hırsızlık yapmaya girmişim de bir anda ışıkların açılmasıyla yakayı ele verecekmişim gibi bir his oluştu. Yaklaştıkça kulübe diyebileceğim bu yerin şekilsiz şemalsiz bir yer olduğunu gördüm. Burası kulübe değil zavallı bir kulübeydi. Bir kapının olduğunu ve irili ufaklı taşların üst üste konulmasıyla oluştuğunu fark ettim. Yarıdan fazlası taş, azıcık bir kısmı ise açıklıktı. Sıkıntıdan sırtımdan bir damla ter süzülerek aktı, gitti. Sandığımdan daha zordu işim. Buraya kadar gelmişken geri dönemezdim. Birkaç taşı alıp yere koydum. İçerisini göremedim. Birkaç taş daha koyduktan sonra diz üstü çöküp kafamı içeri soktum. İçerisi karanlıktı. Sanki sağ gözümü kapatmışım gibi oldum. Karanlık beni korkutuyordu. Fakat içeri girebilmem için daha fazla taş yere koymalıydım. Taşları teker teker yere koydum. Kendimi içeri attım. Odanın kenarları kuru otlarla kaplanmış. Bu otlarla yer yükseltilmiş adeta upuzun oturaklar yapılmış. Başka da bir şey yok. Gördüğüm şey bundan ibaret. Bu gece burada kalmayı düşündüm. Burası sahipsizse burada kalmam zaten sorun olmaz. Buna üzülsem mi sevinsem mi bilemedim. Eğer buranın bir sahibi ya da sahipleri varsa; burayı kalacak yer olarak kullanmış olmama bir şey demezler. Otların üzerine kıvrıldım. Dışarıda olsam soğuktan hastalanırım ya da vahşi hayvanlara yem olurum. Gündüz olsa neyse de gece rahat uyuyamam. Bu taş duvarlar dışarının ürkünçlüğünü kesiyor. Gözümü kapattım ve yarının iyi olması için dua ettim.

Uyandığımda gün ağarmış. Gecenin soğukluğundan eser kalmamıştı. Gün ışığından ve sıcaklığından faydalanmak için dışarı çıktım. İçimi temiz havayla doldurdum. Aradan bir gün geçti diye sol gözümü iyileşmiş gibi hissettim. Sol gözüme hafifçe dokundum. Gözüme yanıcı bir cisim kaçalı iki gün olmuştu. Gözümü kaybettiğime inanasım gelmiyor. Hâlâ içten içe üzülüyorum. Üzüldükçe bir gözümün noksanlığının hayatımın geri kalanını nasıl etkileyeceğini düşünüyorum. İnsan kaybetmeyince bir şeylerin değerini anlayamıyor. Ama bunları düşünmemin sırası değil. Hayatımın geri kalanının olması için öncelikle bir hayatımın olması gerekiyor. Kaldığım yerin kapısının taşlarını üst üste geri koydum. Eski haline getirdim.  Tekne kazasının olduğu yere gitmeye karar verdim. Bugün bütün gün orada bekleyeceğim. Gemi, uçak ya da helikopter ne geçerse buradan kurtuluşum olabilir. Yürümeye başladım. Düne göre çok daha iyiyim. Ortalıkta kimsecikler yok. Hayvanların çıkardıkları seslere alıştım bile. Ormandan çıktım. Denizin kıyısında oturmaya başladım. Dalgalar da buradaki hayvanlar gibi vahşi. Topladığım taşları denizde kaydırdım. Taşlar, denizde ne kadar çok sekerse gitme ihtimalim o kadar artıyor gibi düşünüyorum. Bunu düşündükçe hırslandım ve daha çok taş kaydırdım. Bunu yapmaktan yorulunca uzun bir süre oturdum. Ne gelen var ne de giden. Gece kaldığım yere, kulübeye, gitmeye karar verdim. Ormanda yürürken şu turuncu meyveleri gördüm. Ağaca tırmanıp bir tane kopardım. Yine tereddütlerim başladı. Ya yenilmeyecek bir meyveyse? Ya beni zehirlerse? Aç olduğum için tadına bakmaya karar verdim. Tadı kötüyse zaten yiyemem. Bir ısırık alıp attım. Çukur kalan yere dilimi değdirdim, dolaştırdım. Tadı fena değildi, sulu ve lifliydi. Bu meyveyle adeta bayram ettim. Bir tane daha mı yesem acaba? Yine de temkinli olmak lazım. İlki bir şey yapmadı ama ikincisinin de bir şey yapmayacağı anlamına gelmez. Bu adını bilmediğim meyveden giderken iki, üç tane yanımda götürmeyi düşündüm. Hava serinledi ve karanlık çöktü. Rüzgâr nedeniyle denizden gelen nem arttı. Aşağı yukarı her gün bu saatlerde rüzgâr esiyor, ardından yağmur yağıyordu. Buraya düşmeden önce berbere saçlarımı üç numaraya vurdurduğuma sevindim. Bu nemli havada bir de o saçların ağırlığını taşıyamazdım. Kulübeye vardığımda her şey bıraktığım gibiydi. Anladım ki burada insan yaşamıyordu. Yağmur başladı, tam zamanında gelmiştim. Bir köşeye geçip oturdum. Oturmamla birlikte dışarıdan sesler gelmeye başladı ve o sesler şu anda kapının tam ağzında. Daha iyi dinlemeye çalışıyorum, dikkat kesiliyorum. Bir anda kalbimin atışı hızlanıyor, kulaklarım uğuldamaya başlıyor. Hemen oturduğum yerden kalktım ve odanın en dibine geçtim. Yüzümü duvara dönüp çömeldim. Ufaldıkça ufaldım. İçeriye bir sürü kişinin girdiğini anlıyorum ama köşeye sinmiş vaziyetteyim. Kafamı kaldırıp bakmaya korkuyorum.  O korkunun içerisinde Atilla İlhan’ın şiirinden dizeler geliyor aklıma : “ Gözlerin gözlerime değince felaketim olurdu ağlardım.” Gerçekten de birisinin gözü gözüme değse felaketimin olacağı şüphesiz. Nerden geldi aklıma şimdi bu. Vücuduma bir titreme geldi. Üst dudağım dahil titriyorum. Birisinin arkamdan el atıp  : “Sen burada ne arıyorsun, bizim mekânımızda senin ne işin var?” demesini bekliyorum. Artık sonra hepsi bir olup döver mi? Öldürür mü? Gece sabaha karşı vahşi hayvanlarda cesedimi bulup yerler. O da boşa gitmemiş olur. Bir yandan ölüm korkusu bedenimi sarıyor, bir yandan değişik konuşmalar duyuyorum, hiçbir şey anlamıyorum. Bir anda aynı ritim, aynı tonda anlamadığım sesler çıkıyor. Kaç kişi bunlar? Olanca güçleriyle bağırıyorlar. Kendilerinden geçtikleri için beni görmüyorlar. Dinlemeye devam ediyorum fakat hep aynı ritim hep aynı şeyler duyuyorum. Gırtlaktan “ kışahı, tıciha” gibi, benim için herhangi bir anlam taşımayan, kelimeler çıkarıyorlar. En sonunda dayanamayıp kafamı hafifçe kaldırıp sağıma doğru döndürdüm. Halka olmuş bir topluluk gördüm. Hepsinin boylarının kısa oluşu dikkatimi ilk çeken şeydi. Boyları bir buçuk metre ya vardı ya yoktu. Bunu görünce vücudumun titremesi kesildi. Heybetli bir dış görünüşleri olsaydı eğer vücudumun titremesi iki kat artardı. Topluluğun ortasında iki kişi duruyor. Bu iki kişiyle beraber tam on yedi kişiler. Bu yüzden bu topluluğun bir kabile olduğunu düşünüyorum. Ortadaki kişiler, elleriyle birbirlerinin kafalarına dokunuyorlar. Burnuna dokunuyorlar. Ellerini avuç içleri karşılıklı gelecek şekilde üç kez çarpıyorlar. Ayaklarını birbirlerine çapraz değdirdikten sonra kollarını da çapraz yapıp birbirlerinin kollarını tutuyorlar. Karşılıklı iki kişi bunu yaparken diğerleri de göğüslerine ritmik bir şekilde vurarak dönüyor. Bir yandan da gırtlaktan aynı heceleri çıkarıyorlar. Bir tür ritüel, ayin ya da dini bir törene şahit olmuştum sanırım. O kadar topluluk araştırdım. Daha önce böyle bir kabile ne duydum ne de gördüm. Ortadaki iki kişi bunları yaptıktan sonra içinden birisi ayrılıp dönen gruba katılıyor. O da onlarla bir dönüyor. Sonra ortadaki kişi başka birinin koluna dokunup onu seçince onunla da aynı şeyleri yapıyor. Sanırım ortadaki kişi kabile reisi ya da kabilenin başı. Kendinden geçtikleri için beni fark etmiyorlar. Bu ne zaman bitecek? Bitince beni fark ederler mi acaba? Aynı dili konuşmuyoruz, nasıl birbirimizi anlarız? Onlara nasıl yaklaşmalıyım? Belki de insancıl bir kabiledir. Buraya daha önce gelip gidenler olmuştur. Belki de beni görünce halime bakıp acırlar, yemem için bir şeyler verirler. Ben bunları düşünürken bir anda ses kesildi. Topluluk oturmak için dağılıyor. Duvarların kenarındaki kuru otların üst üste konulmasıyla oluşmuş oturaklara yöneldiler. Ben de başımı duvara çevirip eski halimi aldım. Benden sayıca çok oldukları için şu anda beni görmemeleri gerek. Bir süre oturdular ama ne konuştular zaten anlayamadım. Daha çok tek heceli sözcükler ve homurtuya benzer sesler duydum. Dışardaki yağmurun sesi kesildi. Odanın içindeki sesler de giderek azaldı. Gittiklerini düşündüğüm bir anda başımı çevirdim, gitmişler. Hepsi gitmiş. Derin bir nefes aldım.  Beni fark etmeden gittiler. Bu benim için güzel bir şeydi. Bugün çok şanslıyım. Böylece onları gözlemleme imkânım olacak. Hemen arkalarından dışarı çıktım. Aradan çok geçmemişti ama nereye gitmişti bunlar? Yukarı doğru hızlıca yürüdüm. Şimdi onları görebildim. Akşamın karanlığında nereye gittiklerini anlamak zor oldu. Arkalarından ben de yürümeye başladım. Bunlar akşam akşam nereye gidiyorlar? Gündüzler çuvala mı girmiş ki? Yan taraflarında ip gibi uzunca bir şey tutarak tek sıra halinde yürüyorlar. Bunlar neden karışık, serbest bir halde yürümüyor? Bu işte bir gariplik var ama anlayamıyorum. Merakla takip ettim. Kuzeydeki kayalıklara geldiğimizde üçer, dörder şekilde bir araya gelerek farklı yerlere ayrıldılar. Ben de uzaktan izlemeye devam ettim. O kadar çok bekledik ki bir ara: “ Ben ne yapıyorum, neredeyim, benim burada ne işim var?” sorularını kendime sormadım değil. Beklerken kıyıya bir fokun çıktığını gördüm. Bunun dışında ne ses vardı ne soluk, beklemeye devam ettik. Sonra fokun ‘öğh,öğh,öğh’ diye ses çıkardığını duydum. Bunun ardından bir hareketlenme oldu. İki kişi sessizce foka doğru yaklaşıp üzerine bir şey attılar. Bu kez fok daha güçlü ses çıkarmaya başladı, sağa kıvrıldı, sola kıvrıldı, sendeledi ve kendi etrafında döndü. Diğerleri de foka doğru yöneldiler, yakınlaştıklarında ellerindeki çomakları fırlattılar fakat çomakların birkaçı boşa çıktı. Fok neye uğradığını şaşırmış bir halde bağırdı, bu kez bağırışları inleme şeklindeydi. İçlerinden birkaçı foka iyice yaklaşıp anladığım kadarıyla başladıkları bu işi bitirmeye çalıştı. Nitekim de başarılı olmuşlardı, fokun sesi azalan bir doğrulukla kesilmişti. Benim anlamadığım ise neden bu kadar beklemişlerdi? Fok karaya ilk çıktığında yine sessizce hareket edip vurabilirlerdi. Bunu neden gece yapıyorlardı ve neden bu şekilde yapıyorlardı? Soruların cevabını bulabilmek için izlemeye devam ettim. Foku yerden kaldırarak sağ taraflarına aldılar ve sıraya geçtiler. Sondan iki veya üç kişi foku taşımaya başladı. Ben de takibi bırakmadım. Ormana girdiklerinde yine hepsi yuvarlak oldu, dört kişi ortada kalarak fokun önce kürkünü yüzdüler sonra da parçaladılar. Yine bu dört kişi ortada ateş yakıp parçalamış oldukları etleri pişirdiler. Parçalara ayrılmış ve pişirilmiş olan etleri teker teker kabile üyelerine verdiler. Eti alan kabile üyesi, eti yemeye başladı. Gördüklerim karşısında şaşkına döndüm ve izlemeye devam ettikçe zihnim allak bullak oldu.  En son kalan etleri foku avlamak için onun üzerine attıkları şeye koydular. Fokun kürkünü de içlerinden bir kadına verdiler. Şimdi anlamıştım. Üzerlerine giydikleri şeyler fok kürküydü. Burada yazlar bile serin kış kim bilir nasıldır? Bu yüzden fok kürküyle örtünüyorlar. Yine de gördüğüm şeyler çok vahşiydi. Nesli tükenmekte olan fok balıklarını bu şekilde katlediyorlardı. İçim bir an öfkeyle doldu. Sonra tekrar izlemeye devam ettim. Tek sıra halini alıp yürümeye başladılar. Kulübeye yaklaştığımız sırada her biri ayrılıp etraftaki üç, dört kola ayrılmış ağaçlara tırmandılar. Kalan etleri de içlerinden birisi alarak o da ağaca tırmandı ve ben ortada kalakaldım. Çıktıkları ağaçlara aşağıdan bakmaya devam ettim. Hepsi gözlerini kapatmış ve uyuyor gibiydiler. Tabi bütün gece yorulmuşlardı. Kendilerince güzel bir uykuyu hak etmişlerdi fakat bu gece olanlar da neydi böyle? Bu insanlar neden gece avlanıyordu? Neden ağaçlara çıkmışlardı? Medeniyet bu kadar uzak mıydı bu insanlara? Bu gece o kadar hızlı geçmişti ki güneşin doğduğunu bile şimdi fark etmiştim.

Güneş, gece yaşananların soğukluğuna rağmen sıcacıktı. Madem kulübede kalmadılar ben de kulübeye gideyim. Fakat yine beni görmemeliler çünkü ne yaptıklarını anlamaya çalışmalıyım. Kulübeye gittim. Gecenin verdiği yorgunlukla uykuya dalmam zor olmadı. Güzel güzel uyurken gördüğüm kâbustan sıçrayarak uyandım. Rüyamda kabile üyelerinin fok balığı gibi beni avlayıp derimi yüzdüklerini gördüm. Biraz soluklandıktan sonra havanın kararmış olduğunu fark ettim. Ben epeyce uyumuşum. Yağmur da başlamış, sesi geliyor. Başka sesler de duydum. Gördüğüm rüyanın etkisinden kurtulamamışken kabile üyeleri içeri girmeye çalışıyordu. Köşeye çekilip tedirgince aynı pozisyonumu aldım. Onlar gelmeden önce çıkmalıydım. Şimdi ya fark ederlerse beni işte o zaman sonum hiç iyi olmaz. Bu kez gerçekten derimi yüzerler. Onlar yine dünkü gibi ritüellerine başladılar. Ben yine bitene kadar tek gözümle sağa doğru dönüp onları izledim. Yağmur dindiğinde ise çıktılar. Beni yine görmediler. Nasıl oluyor da beni görmüyorlar anlamıyorum. Herhâlde yaptıkları şeye odaklandıkları için diğer bütün alıcılarını kapatıyorlar. Çünkü bunun başka açıklaması olamaz. Yine peşlerinden gidiyorum. “Dünden etler kalmıştı acaba bugün ne yapacaklar?” derken bugün de aşağı doğru tek sıra halinde yürüyüp üç gruba ayrıldılar. Yeterince aşağı indikten sonra bu gruplar üç ağaç bulup ağaçları çevreledi. Ellerini ağacın gövdesinde gezdirip bir şey yakalıyorlar sanki. Ne yakaladıklarını anlamak için risk alarak yakınlaştım. Birisinin elinde üçgen şeklinde fosforlu mavi benekli böceği gördüm. Hani şu üzerine bastığım, hani ‘vıckkk’ diye ses çıkaran o güzel böcek. O gün üzerine bastığımda bile üzülmüştüm, şimdi daha çok üzüldüm. Sonra kabilenin reisi olduğunu düşündüğüm aynı kişi, “ratıta” diye bağırdı ve onlar yine tek sıraya geçtiler. Bu onların toplanma uyarısıydı. Dün net anlayamamıştım ama bugün anlamayı başardım. Yukarı doğru yürüdüler, yürüdük veya yürüdüm. Dünkü yere gelmiştik. Yine halka oldular, yine ateş yaktılar, bu kez önce böcekleri sonra dünkü etleri pişirdiler. Mavi benekli böceğin içindeki ak ve yumuşak olarak gördüğüm o yapıyı yiyorlardı. Dünden kalan etler bugün bitti. Bakalım yarın ne yapacaklar?  Sonra gecenin bitmesine yakın ağaçlarına dağıldılar, ben de kulübeye gitmeden önce ağaçlardaki tohumlardan yedim. Yarın bunları gözlemlemeye dalıp kendi beslenmemi unutmayacağım. Kulübeye geldim, uyuyacağım uyumasına da onlar gelmeden önce kalkmalıyım. Tam olarak olmasa da bazı şeyler kafamda oturmaya başladı. Akşamın olmasına yakın rüzgâr çıkıp ardından yağmur yağdığında uyanıp buraya geliyorlar. Peki ama neden gece avlanıyorlar? Hâlâ bunu anlayamadım. Bu gündüz temkinli uyudum,  birkaç kez kalkıp akşam olmuş mu diye baktım. Benim de uyku düzenim değişmişti. Artık gündüzleri uyuyorum geceleri uyanığım. Akşam olmuştu, bu kez onları kulübenin dışında bekledim. Bakalım bugün ne yiyecekler? Bu kez kayalıklara değil de ters yönde aynı doğrultuda ilerledik. Yine gruplara ayrılıp ağaçlara çıkıp o turuncu meyvelerden topladılar. Biraz daha ilerleyip benim daha önce fark edemediğim yerde yetişen patates veya yer elmasını andıran şeyleri topladılar. Bu sırada ben de boş durmadım, ben de topladım. Aynı yere gelip, ateş yakıp, ellerindekini pişirip meyveleri yediler. Ben de onlar gittikten sonra aynı şekilde elimdekileri yedim. Bir sonraki günün akşamında bu kez yine fok avına çıktılar. Demek ki üç günde bir fok avlamaya çıkıyorlar. Ben yine onları izledim. Hareketlerinin yavaş ve düzenli oluşu dikkatimi çekti. Yaptıkları hareketler ve yürüyüş tarzları hiç değişmiyordu, sanki programlanmış robot gibiydiler. Bunları düşünerek kulübeye doğru yürümeye başladım. Eyvah! Yine bir şey ezdim galiba. Ama bu kez böcek değildi üzerine bastığım şey. Bir hayvanın dışkısıydı bu. Bir taş yardımıyla temizlemeye çalıştım fakat gün tam olarak ağarmadığı için ne kadar temizlediğimi anlayamadım. Sonra kulübenin yolunu tuttum. Her zaman ki gibi en köşeye geçip kıvrıldım. Buradan kurtulma isteğim hâlâ ilk günkü gibi, hiç geçmedi. Fakat bu toplulukla ilgili bazı şeyleri kafamda oturtmadan buradan gidemeyeceğimi anladım ve bu düşüncelerle uykuya daldım. Aralıksız uyumuşum, gözlerimi açtığımda odanın içerisinde kabile üyelerinden bazılarının elleriyle etrafı yokladıklarını gördüm. Bazıları da eğilmiş etrafı kokluyor gibiydi. İki yandan duvar diplerini yoklayarak bana kadar gelmişler ve ben o sırada uyumuşum. Çok yakınlaştılar ve etrafımı daralttılar. İşte şimdi bunların elinden hayatta kaçamam, bu demek oluyor ki kesinlikle yakalandım. Fakat bunlar beni nasıl görmedi? Ben buradayım, işte yatıyorum. İçeri girer girmez beni görmeleri gerekirdi. Ama görmediler ya da göremediler. Çünkü bunlar kör! Hepsi kör. Hiçbirisi göremiyor.

Şu anda üzerimde kaç tane el var bilmiyorum. Kimisi başıma dokunuyor, kimisi kulaklarımı çekiyor, kimisi bacaklarımı ısırıyor kimisi de parmaklarını burun deliğime sokuyor. Nefes alamayacak duruma geldiğimde dayanamayıp bağırdım. Onları korkutmak istemezdim ama canımın yanmasına da daha fazla müsaade edemezdim. Bağırmamla birlikte hepsi geri çekildi. İçlerinden birkaçı tehdit olarak algıladığı için tısladı. Benim ise yüreğim ağzıma gelmişti, tehdit olarak algılanmamak için olduğum yerde aynı şekilde durmaya devam ettim. Kısa bir sessizlikten sonra tekrar yaklaşmaya başladılar ama bu kez daha naziktiler. İçlerinden birisi merakla bir benim kulağıma dokunuyor bir kendi kulağına dokunuyordu. Bu kez kolumda ıslaklık hissettim, baktığımda birisi kolumu yalıyordu, kolumun üzerindeki tüyleri çekiyordu. Diğeri, bir yandan kokluyordu. Her biri dokundu, yaladı, kokladı, ısırdı ve sonunda geri çekildiler. Benim de onlar gibi insan olduğumu anlamışlardı. Kulak aynı kulaktı, burun aynı burundu. Bağırdığımda çıkarttığım ses, onların sesine benziyordu. Bana bir şey yapmadıklarına göre zararsız olduğumu anladılar. Homurtuyla karışık kelimelerle konuşuyorlar. Bu kez tekrar yaklaşıyorlar. Ama neden? Arkamdan itenler, kolumdan çekenler var. Şimdi de kendimi kulübenin dışında buldum. Beni dışarı çıkarttılar, kapıyı taşlarla kapattıktan sonra ip gibi dizilip gittiler. Demek ki zararsız olduğumu anladılar fakat kulübede bulunmamı istemiyorlar. Birçok şeyi şimdi daha iyi anlıyorum. Dün gece üzerine bastığım o dışkının kokusundan dolayı beni buldular, diğer günler orada olduğumu anlamadılar bile. Kör oldukları için gece avlanıyorlar. Çünkü gece ve gündüz kavramları yok. Fakat sonradan kör olmuş insanlar gece ve gündüzü bir şekilde ayırt eder. Akşamın ayazı vurduğunda ya da günün sıcaklığını hissedip bunun ayrımına varabilirler. O zaman bu insanlar doğuştan kör, yani görmenin ne demek olduğunu hiç bilmiyorlar. Bu yüzden burada her şey ters işliyor. Güneş doğduğunda sıcak olduğu için uyuyorlar. Akşam olduğunda denizden gelen nemli rüzgâr uyanmalarını sağlıyor. Aslında bu durum onların lehine sonuçlanıyor çünkü gündüz vahşi hayvanlar tarafından daha kolay öldürülebilirler. Gece vahşi hayvanlar göremediği için şartlar eşitlenmiş oluyor ve daha rahat avlanıyorlar. Doğuştan kör oldukları için kendilerine ait barınaklar yapamamışlar ya da kendilerini toprağın üzerinde koruyamamışlar. Yani ataları birer birer yırtıcılara yem olduğundan barınak inşa etmek yerine ağaçlarda yaşamayı tercih etmiş de olabilirler. Bir ağacın gövdesine sırtımı yaslayarak yaşadıklarımı düşündüm. Günlerce onları izlemiştim ama kör olduklarını fark edemedim. Asıl kör olan onlar değil benmişim. Fok avlanırken anlamalıydım. Fokun ses çıkarmasıyla harekete geçtiklerinde, daha fazla ses çıkarmasıyla foka doğru yürüdüklerinde ya da böceği, çıkardığı seslerle avladıklarında anlamalıydım. Bitki ve meyveleri de daha önceden tadına bakıp yenilecek şeyler olduğunu test etmişlerdir. Hatta çeşitli bitki ve meyveleri yerken zehirli olanlarına denk gelip hayatını kaybedenler bile olmuştur. Doğanın gizemini dokunarak tanımışlar, koklayarak iz sürmüşler ve tadarak hayatlarınca ödemişler. Buradaki körlerin gözü elleri, ayakları, burunları ve dilleri olmuş. Bunun dışında onların gözleri, yardımlaşma olmuş. Bu yüzden iş birliği ve dayanışma hayati bir önem taşıyor. Burada geceler soğuk olduğundan örtünme ihtiyacı ortaya çıkmış. Bu şekilde bir düzen kurmaları belki de yıllarca sürdü, düşünme gücü onları bu seviyeye getirdi. Yavaş yavaş, sözcük sözcük kendilerine özgü yeni bir lisan öğrendiler.

Karanlığa hiç küsmediler ki barışsınlar. Fakat sağ gözümü de kaybetseydim ben küsebilirdim. Bana hiç görememek uzak değil, bu yüzden bu izole olan kör toplumu incelemek istiyorum, onların arasına girmek istiyorum. Bunun için bütün gece düşündüm ve bir şey buldum. İşe yarayacak mı, denemeden bilemem. Bu kez sabaha karşı kulübeye tekrar girdim. Bir taraftan yorgunluk bir taraftan açlık beni perişan etti. Onlar gelene kadar uyudum. Planım işe yarayacak mı yoksa ters mi tepecek bilmiyorum. Onlar gelmeden önce kalktım. Nihayet kulübeye teker teker girmeye başladılar. Beni göremedikleri için orada olduğumu da anlamadılar. Yuvarlak olup yaptıkları ritüele başladılar. Bende ağır adımlarla aralarından geçip yuvarlağın içine girdim. Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu ama cesaret edip bunu yapmalıyım. Ortadaki kabilenin başı, tam başka birini seçecekken önüne geçtim ve koluma dokunmuş oldu. Ortaya geçtik ve ritüeli yapmaya başladık. Çok geçmeden benim farklı bir kişi olduğumu ya da o günkü teşhis ettikleri kişi olduğumu anladı. Bunu kokumdan mı anladı tenimden mi bilemiyorum. Şaşırmak, kızmak, utanmak veya gülmek bütün insanlıkta aynıdır. Kısacık bir şaşkınlığın yerini tedirginlik aldı ama ritüeli bozmadan devam etti. Ben de hatırladığım kadarıyla yapmaya çalıştım. Hata yaptığımda hemen düzeltmek için çabaladım. Yaşının olgunluğundan veya içinde bulunduğu durumdan dolayı tedirginliğin yerini vakarlık almıştı. Ritüel bitince iki kişinin arasına geçtim. Bütün heyecanım gitti, kendimi kuş misali hafiflemiş hissettim. Ritüel tamamen bitince kendimi hatırlatmak ister gibi kabile başının yanına gidip elini tuttum. Kendimi yürek yemiş gibi hissettim, o da tuttuğum eli bırakmadı. Toplanma uyarısını verdi ve bir şeyler demeye başladı. Konuşması bitince tek sıra halinde olan kabile üyelerine elimi tek tek tutturdu. Sanki büyük bir zafer kazanmış gibiydim, beni aralarına kabul etmişlerdi. Kabilenin başı beni en arka sıraya koymuştu o gece hep birlikte böcek avına çıktık. O güzel böcekleri yakalamak istemiyordum fakat hem açlıktan hem de kabul edilmişken yanlış bir şey yapmak istemiyordum.

Sanırım mutlu bir rüzgâr esiyor, eğlenceli veya komikte olabilir. Bunu nereden mi anlıyorum? Çünkü hepsinin yüzünde bir gülümseme var. Burada karamsar yönüm törpülendi, sağ gözüm hâlâ çok kıymetli bir o kadar da kıymetsiz. Çünkü dünyayı onların gözlerinden görmeye başladım. Rüzgâr, her gün farklı bir mesaj veriyor. Kaçımız yüzümüze ılık ve nemli bir rüzgâr esince gülümseriz ki? Bu mesajı duyabilmek kolay olmuyor. İnsanlar gibi her ağacın sesi de farklı. Yapraklarının eşsizliği ile birlikte çıkarttıkları hışırtılar farklı. Onlar yönlerini bulmada rüzgârdan olduğu kadar ağaçlardan da faydalanıyorlar. Onlar anlıyor fakat ben anlayamıyorum. Her gün aynı yol üzerinde gördüğüm, önünden geçtiğim birçok ağacın sesini duyamadım. Kör olsalar da ağaçlara veya herhangi bir şeye çarpmadan yönlerini seslerden yararlanarak bulabilir durumdalar. Biz tüm bunları başımızdaki gözle yapamayız. Bunların hepsi kulakta başlayıp kalpte bitiyor. Her biri birey olmuş yani her birinde gidip kendi işini yapma potansiyeli var. Doğuştan körler ama her biri yaşadıkları bu yerle ilgili fazlasıyla bilgi sahibi olmuşlar. Yollardaki dönüşü veya eğimi unutmadan hareket edebilir hale gelmişler. Yerdeki taşların küçüklüğünden, büyüklüğünden; toprağın sertliğinden, yumuşaklığından bile haberdarlar. Her gün üzerine basıp geçtiğimiz taş veya toprak ne zaman ilgimizi çekti ki? En önemlisi de biz görenler gibi egoları, düşmanca duyguları, kıskançlıkları veya kibirleri yok. Dolayısıyla da kendi aralarında herhangi bir stratejileri de yok. Kör olan bu toplumda yardımlaşma ön planda ama bizdeki yardımlaşma gibi ısrarcı ve dayatmacı bir yardımlaşma değil. Burada insana saygı yardım ederken bile ön planda. Ben yine kulübede kalmaya devam ediyorum. Burada uyku düzenim, beslenme tarzım olmak üzere her şey değişti. Geceleri ava çıkıyoruz ve ben bütün zamanımı onları anlamaya çalışmakla ve adanın kıyısında uçak, gemi veya başka bir şeyin gelmesini beklemekle geçiriyorum. Bu kez buradan gitme umuduyla değil. Başka insanlara görmeden neler yapıldığını göstermek için. Zihinlerde oluşan engellerin bertarafı için. Dünyayı buradaki bu kör toplumun gözlerinden görebilmek için…

En Son Yazılar