ZEYNEP ATAKAN’LA RÖPORTAJ

Diğer Yazılar

KORKULARIM VAR BENİM

BULUT’UN KIZLARI

DÜŞÜNMEDEN

Yasemin Şen
Yasemin Şen
1982 İstanbul doğumluyum, Trabzonluyum. Koç Üniversitesi'nde Ekonomi, Sabancı ve Florida Üniversitelerinde İşletme yüksek lisans bölümlerinde okudum. Şu anda Anadolu Üniversitesi'nde Sosyoloji okumaya devam ediyorum. Yapımcı Zeynep Atakan'ın eğitmenliğinde YapımLab'de(Zeyno Film) "Yapımcılık Laboratuvarı" mezunu da oldum. 2008 yılında kurumsal hayata atıldım. 2015 yılında kurumsal hayata bir ara verdim. Bu yıldan itibaren yıllardır izlediğim filmlere yenilerini ekleyerek daha fazla not tutmaya araştırmaya ve analiz etmeye başladım. 2017 yılında "Hercumabirfilm" isimli bir instagram sayfası açtım. Sayfamda her hafta cuma günü sinema tarihine damgasını vurmuş filmlerden birini seçerek hakkında hap bilgi paylaşıyorum. Amacım sinemanın hayatımıza en kolay dokunan sanat olduğunu takipçilere hatırlatmak. Aynı formatta "Keyifli Alışveriş" ve "Anatolian" dergilerinde aylık olarak 4 sayfa yazılarım çıkıyor.

Zeynep Hanım sizi birçok kimliğinizle tanıyoruz. Hem Türkiye’de hem yurtdışında başarılarıyla tanınan, kendi yapım şirketiyle  sinema sektörüne yön veren başarılı bir yapımcı ve iş kadınısınız. Gençler için sağladığınız – ki daha önce birçok kez belirttiğiniz gibi ruhu ve beyni genç olanları kast ettiğinizi biliyoruz – yapım ve sinema sektörüne yönelik eğitimlerinizle yol göstericisiniz. Türkiye’nin önemli vakıflarından birinde 2016’dan beri “Kısa Film Uzun Etki” isimli kısa film yarışmasına sanat yönetmenliği yapıyor ve sinema sektörüne yepyeni bir yol  açıyorsunuz. Özellikle Avrupa Film Akademisi yılın yapımcısı ödülü gibi birçok prestijli ödül sahipliğinin yanı sıra önemli film akademilerinin üyelikleri ile dünya çapında bir kimliğiniz de var. Boş durmayı sevmeyen, her güne öğrenme aşkı ile uyanan üretken biri olduğunuzu da biliyoruz. Tabi bunun dışında örnek bir annesiniz de…  Tüm bu yoğunluğunuz içinde bize vakit ayırdığınız için öncelikle size teşekkür ediyoruz. Siz kendinizi bizlere nasıl anlatmak istersiniz?

Benim gördüğüm Zeynep şöyle: Değer yaratabilmeyi ve bırakabilmeyi amaç edinmiş, güçlü görünen ama çok kırılgan, çalışkan, kendiyle yarışan ve bu dünyada beraber yaşadığımız herkesi kucaklamaya hazır, insanı ve yaşamı seven birisi olarak görüyorum. En değerli kimliğim ise ‘anne’ kimliğim. Diğer unvanların ya da ‘başarı’ diye tarif ettiğimiz her şeyin geçici olduğunu düşünüyorum.

Başarının herkes için birçok anahtarı var elbette. Profesyonel ve özel hayatımızdaki tecrübelere göre herkes için bu anahtar değişebiliyor. Kimi için çok çalışmak kimi için tutku kimi için insan ilişkilerini dengede tutabilmek gibi. Peki, siz bu çok yönlü başarınızı neye bağlıyorsunuz? Başarı için bizlere aktarabileceğiniz, sizin için olmazsa olmaz ilkeler var mı?

Ben ‘başarı’ denilen şeyin görece olduğuna inananlardanım. Benim çocukluk yıllarımdan beri tek bir yolum oldu. Bu yolda bazı kararlarım oldu, bu kararların birçoğunda bir dolu deneyim yaşadım. Ve ‘hata’ yapmak konusunda kendime hak tanıdım. Her şeyi deneyim olarak gördüm. Ama yarışım hep kendimle oldu, kendi sınırlarımı iyi tanımaya çalıştım, yolumu dışarıdan gelen tepkilere göre değil kendi başıma bulmaya ve ilerlemeye odaklandım. Olmazsa olmazım: Disiplin, tutku ve sürece odaklı kalmak.

Peki, Zeynep Atakan’ın boş vakti oluyor mu? Oluyorsa neler yapmaktan hoşlanır?

Elbette kendime zaman ayırmayı çok önemsiyorum ve bu ‘boş vakit’ ten ziyade benim için en değerli zaman oluyor. Ben yaş aldıkça, uzayan telefon konuşmalarını, uzayan toplantıları, trafikte geçen stresli zamanı, toksik ilişkileri, artık yapmaya motivasyonumun olmadığı işleri azaltarak, kendime harika bir zaman aralığı açtım. Ve neredeyse bir ömür süren ‘telaş’ kavramının anlamı benim için değişti. O nedenle, bu kadar yoğun çalışıyorum ve kendime de zaman ayırıyorum demenin mutluluğunu yaşıyorum.

Neler yapıyorum: Çok okurum, yeni eğitimler alırım ve bu eğitimler işimle bağlantısı olmayan işlerdir genellikle, İstanbul çok besleyen bir şehir, bu yüzden onu keşfedecek programlar yaparım. Yalnızlığı da, dostlarımla olmayı da çok severim. Mesela son dönemde sosyal sorumluluk projelerine daha fazla ağırlık verdim ve iklim/sürdürülebilirlik gibi konularda çok fazla okuyorum ve bu konuda çalışmalar yapıyorum.

Okumayı çok seven ve sürekli buna teşvik eden birisiniz.  Bizzat yapımcılık atölyenizin eski bir öğrencisi olarak tavsiye ettiğiniz kitaplar hâlâ kitaplığımdadır. Peki, bu okuma alışkanlığınızın içinde dergilerin de yeri var mı?

Dergiler vazgeçilmezimdir. Her ayın ilk haftası ilgi alanımdaki bütün dergileri gözden geçirir ve sevdiğim bölümleri ayırırım.

Biliyorsunuz pandemi süreci dijital yayıncılığı daha fazla gündeme getirdi. Birçok insan artık raflardan sayfaları karıştırarak almak yerine, kitap, dergileri uygulamalardan takip ediyor, dijital formlardan okuyor. Siz hangisini tercih ediyorsunuz?

Yukarıda da belirttiğim gibi sürdürülebilirlik benim için değerli. Bu nedenle her şeyi dijitalde takip etmeye çalışıyorum.

Polisiye seviyor musunuz? Polisiye dergiler tercihiniz midir?

Polisiye roman severim. Polisiye dergi okuma alışkanlığım yok. Ama bu söyleşi kafamda çok güzel bir ışık yaktı.

Sevdiğiniz polisiye dizi ve filmleri de öğrenmek isteriz…

Çok var… Ama Making a Murderer ile Cecil Hotel’i sayabilirim. Tabii ki Türkiye yapımı Behzat Ç. ve yıllar önce yapılan Sır Dosyası çok başarılı işlerdi.

Dedektif Dergi olarak polisiye türüne ilginin oldukça fazla olduğunu biliyoruz. Polisiye yazarlığında da Türkiye’de son zamanlarda bir artış söz konusu. Suç oranlarının düşük olduğu İskandinavya ülkelerinde polisiye sinema ve dizi üretimleri oldukça fazla iken, polisiyeye ilginin ve talebin fazla olduğu Türkiye gibi bir ülkede sizce de sinema ve televizyonda polisiye yapımların eksikliğini görmüyor muyuz?

Bence daha çok olması gereken bir alan. Bunun eksikliğini hissediyorum gerçekten.

Türk sinemasında polisiye türünün bu eksikliği neden kaynaklanıyor olabilir? Bir yapımcı gözüyle buna yorumunuz nedir? Senaryo veya kurgu yetersizliği mi, maliyet mi, izleyiciye inandırıcı gelmeyen unsurlar mı söz konusu?

Senaryo matematiği ve araştırma- geliştirme için bütçe ayrılması gerekiyor. Ve tabii ki bir de izleyicinin ilgisi önemli; yoğun bir talep olması gerekiyor. O zaman markette yer bulabilir ve finansman yaratabilir. Örneğin Türkiye’de auteur pek çok sinemacının filminde polisiye ögeler oluyor ama tür olarak tek başına polisiye göremiyoruz. Bunun nedeni bence izleyicinin bu ihtiyacını diziler üzerinden gideriyor olması… Benim baktığım açıdan böyle gözüküyor.

Sizce polisiye öykü / roman materyalleri ya da polisiye senaryolar için Türkiye’de yapımcı ve yönetmenler yeterince risk almıyor mu?

Bir önceki cevabımda açıkladım aslında. Bir yapımcı ve yönetmenin risk alabilmesi için sadece içeriğin konu başlığı yeterli olamıyor. Yanında epeyce faktör var. Sinema endüstrisi ilginç değişkenlikleri olan bir alan…

Polisiye türünde bir film için yapımcılık teklifi gelse nasıl bakarsınız?

Kesin ilgilenirdim ama karar verme sürecim biraz sürebilirdi. Markette nasıl konumlayacağım zaman alırdı mutlaka… İlgilenmek başka, karar vermek başka…

Dedektif Dergi’nin bu sayısına sinema sektörünüzdeki birikiminizle bambaşka bir boyut kazandırdınız. Keyifli ve dopdolu sohbetinizle bizi onore ettiniz. Çok teşekkür ederiz. Son olarak Dedektif Dergi okuyucuları için eklemek istediğiniz bir şeyler olur mu?

Böyle bir derginin olduğuna çok sevindim. Ben de baş takipçisi olacağım.

Yorum Bırakın:

yorum

Önceki İçerikSU GÖTÜRMEZ GERÇEK
Sonraki İçerikMEZAR TAŞI
Yeni Sayı! - Tıkla & Oku!spot_img
spot_img
Polisiye Hikaye Yarışmasıspot_img
Suç Öykülerispot_img

En Son Yazılar

KORKULARIM VAR BENİM

DÜŞÜNMEDEN

BULUT’UN KIZLARI

MEZAR TAŞI