Aşk Cinayetleri

Paylaş:

Sevgililer Gününü geride bıraktığımız şu günlerde aşk ve sevgi sözcüklerini ne çok duymuşuzdur hepimiz. Seni seviyorum, sana aşığım, senin için ölürüm gibi sözler belki de havalarda uçuştu. Aslında ne güzel değil mi? Keşke herkes bu güzel sözleri karşı cinsten duyabilse. Yürekleri, kin ve nefret duyguları değil de sevgi sözcükleri doldursa. Fakat gerçekler hiç de öyle değil. Tabii ki sevginin olmadığını söylemiyorum. Evet, var ve keşke daha çok olsa diyorum. Ben bu yazımda sizlere madalyonun diğer yüzünden bahsetmeyi düşünüyorum. Hani derler ya aşk ile nefret arasında ince bir çizgi vardır diye. İşte o ince çizgiden ve silindiği durumlardan bahsedip biraz da kendimce bu durumu irdelemeye çalışacağım.

Aşk ve nefret ikisi de yoğun hissedilen duygulardır. Bir insan âşık olduğu kişiye o ince çizginin ötesine geçip nefret de duyabilir zamanla. Bu nefret duygusu ise karşısındakine zarar verme noktasına kadar götürebilir insanı. Birçok defa duymuşuzdur gazete ve televizyonlarda aşk cinayetleri işlendiğini. Nedir bir insanı bu tür cinayet işlemeye götüren sebepler? Delicesine severken nasıl olur da bu duygu nefrete dönüşür zamanla? Aslında bu konuyu irdelemek hiç de kolay değildir. Çünkü bizi genelde toplumun kanayan yaralarına götürür görmek istemediğimiz, bazen de görüp kafamızı çevirdiğimiz.

Bir insan sevdiğine nasıl zarar verebilir? Veriyor demek ki. Ayrıldığı sevgilisini başka bir gençle görmeye dayanamayan delikanlı, kızı sokak ortasında bıçaklayarak öldürebiliyor. Hâlbuki daha birkaç ay önce o kızın kulağına kim bilir hangi aşk sözlerini fısıldamıştı? Ne anlamı kaldı o sözlerin. HİÇ! Bir hiç uğruna işlenen bir cinayet… Burada altını çizmeye çalıştığım şey hazmedememe duygusu. Benim olmayan başkasının da olamaz düşüncesi. İnsanı cinayete kadar götüren çarpık ama bir o kadar da yaygın bir düşünce.

Ülkemizde işlenen aşk cinayetleri en çok yasak aşk yaşama nedeni ile gerçekleştiriliyor. Eşinin kendisini aldattığı iddiasıyla elini kana bulayan da az değildir toplumumuzda. Kimi gerçekten aldatmıştır. Kimi ise dedikodudan ibarettir. Ama sonuçta eşlerden biri yine bir cinayete kurban gitmiştir ve kim bilir onun da kulağına kaç kere sevgi sözcükleri fısıldanmıştır. El âlem ne der kaygısı ve namus kavramı bu tür cinayetlerin sebebi olarak çıkar karşımıza. Toplumsal baskının insan iradesi üzerindeki kontrolüdür bu. Doğru ya da yanlışlığına bakılmadan anlık sinirle kim bilir kaç hayat heba olmuştur bu yüzden. Halbuki o birliktelikler güzel duygularla ve aşkla başlamıştır zamanında. Duygular karşılıklıdır ve sevgi, yürekleri aynı anda aynı şekilde kanatlandırır. Ama sonra bir şeyler ters gider, başkaları girer iki sevenin arasına. Ego patlamaları yaşanır, hazımsızlık duyguları çıkar ön plana ve sonuç: CİNAYET!

Bir de benim dikkatimi çeken ve çok üzüldüğüm hatta bir kitabımda bu konuya yer verdiğim töre cinayetleri var ki, o da apayrı bir konudur. İki aile düşmandır, sevmezler birbirlerini ama çocukları sever ve içlerine aşk düşer. Evlenmek isterler fakat aileler karşı çıkar. Ya kanlısıdır karşısındaki ya mezhebi farklıdır. Ya fakirdir ya zengin, sonuçta iki taraf da istemez evliliği. Ayırmak isterler gençleri. Fakat söz geçiremezler seven ve aşkla dağlanan yüreklere. Evlenir gençler belki pembe panjurlu ev hayali kurmazlar ama mutlu bir gelecek düşlerler. Fakat haramdır onlara o umutlu gelecek. Nedeni ise aileye karşı çıkmaktır. Onlar töreye boyun eğmemiş karşı çıkmıştır. Tabii ki bunun bir bedeli olacaktır. O bedel ise hayatlarıdır. Duyarız yine basından, sevdiği ile evlenmek için ailesini karşısına almış, yerinden yurdundan kopmuş, babası ya da abisi tarafından öldürülen bir genç kadının dramını. Şansı varsa erkek yaşar, çocuklarına babalık etmeye devam eder. Şansı yoksa bütün bir aile katledilir. Tek suçları birbirlerini sevmek olan bu iki insanın sonu mezar olur. Yine sevgi sözcükleriyle başlayan bir hayat kara toprağın sessizliğine uğurlanır. Kim bilir yine ne hayaller ne umutlar gömülür toprak altına bu hayatlarla.
Hiç değinmek istemediğim ama buna kendimi mecbur hissettiğim başka bir aşk cinayeti vakası var ki, aslında buna aşk demek, ne dilime ne de kalemime yakışıyor ama burada konu açılmışken yazmamak olmazdı diye düşünüyorum. Çağımızın vebası olarak gördüğüm ve toplumsal en büyük yaramız haline gelen çocuk gelinlerin dramı var yüreğimi burkan. Aşk diyerek küçücük yaşta babası yaşındaki erkeklerle evlenmeye zorlanan tazecik bedenler, kulaklarına o tatlı sözler fısıldanmadan, sevginin, aşkın ne olduğunu bilmeden hoyratça kullanılıp atılmıyor mu sonra bir kenara? Yüreklerimizi burkan ölümler çıkmıyor mu sonra karşımıza? Ölen, ya intihar eden kader kurbanı çocuk gelinimiz oluyor ya da onu bir mal gibi kullanan, duygudan yoksun, sevgiden yoksun bir hayata mecbur bırakan o zorbanın kendisi oluyor. Kaderine isyan eden çocuğun kendini savunmak için, özgürlüğü için elini kana buladığı durumlar olabiliyor. Ya da bunun tam tersi adam öldürebiliyor o küçük gelini. Hem de nedensiz yere. Belki istediği gibi kadınlık yapamadığından, belki yeterince hizmet edemediğinden, belki de dizginleyemediği kıskançlığından kıyabiliyor o küçük narin bedene. Yine hayaller ve hayatlar ölüyor bunlar yaşanmaya zorlandıkça. Hemen her gün ya kadına şiddet ya da küçük gelin olmaya zorlanan çocuklar çıkmıyor mu karşımıza? Neden yaşanıyor peki bütün bunlar? Bana göre temeli cehalet. Bilinçli ve medeni toplumlarda yukarıda saydığım nedenlerden işlenen cinayetler yok denecek kadar azken, ülkemizde, özellikle Anadolu’nun küçük illerinde bunlara çok daha sık rastlanabiliyor.

Bir de tecavüze uğradığı için evlenmek zorunda kalan çocuk gelinlerin dramı var ki, bunu yazmak bile bana çok zor geliyor. Geçenlerde çıkmıştı bir haber karşıma dört aylık eşini silahla vurup öldüren çocuk gelinin dramı. Altında yatan neden ise tecavüze uğradığı için evlenmek zorunda kalmasıydı.

Toplumdaki bu yozlaşma sürdükçe bu tür vakalar çıkmaya devam edecek karşımıza. Keşke hiç birisi yaşanmasa ve sadece kulaklara fısıldanan aşk sözcükleri olsa ve hep öyle kalsa…

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum