Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

MELİH GÜNAYDIN’LA RÖPORTAJ

Diğer Yazılar

Ramazan Atlen
Ramazan Atlen
1984 yılında Uşak’ta doğdu. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Doktorluğun yanı sıra İngilizceden polisiye roman çevirileri yapıyor. Türkiye’nin Polisiye Dergisi Dedektif Dergi’nin 2021 yılında düzenlediği 2. Zehirli Kalem Öykü Yarışması’nda birincilik ödülü aldı. Öykü, deneme ve incelemeleri Dedektif Dergi’de ve çeşitli öykü seçkilerinde yayınlanmaya devam ediyor. Evli ve iki çocuk babasıdır.

MELİH GÜNAYDIN’LA RÖPORTAJ

-Merhaba Melih Bey. Öncelikle söyleşi isteğimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Sizi biraz tanıyabilir miyiz? Yazarlık yolculuğunuz nasıl başladı, polisiye yazmaya nasıl karar verdiniz?

Uzun süredir keyifle okuduğum Dedektif Dergi’de bana yer ayırdığınız için teşekkür ederim. Yayıncılık sektörünün sekteye uğradığı bu zor günlerde üstlendiğiniz sorumluluğuysa ayrıca takdir ediyorum.

Bankacılıkla başlayan kariyerim gazetecilikle devam etti. Bankacıyken başladığım kurmaca metinler yazma serüvenim, 2020 yılında Sürgün Avı’na dönüştü. Şimdiyse bir yayınevinde yayın koordinatörü görevini üstleniyorum. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik darboğazda kitapları okura ulaştırmaya uğraşıyoruz.

Yazarlık yolculuğum 2015’te sorunlu olmayan, son derece olağan bir müşteriyi uğurladıktan sonra kendi kendime, “Bu işi mi yapmak istiyorum? Böyle bir insan mı olmak istiyorum? Hayatımda sahiden ne yapmak istiyorum?” diye sorguladığımda başladı. Tam manasıyla bir epifani yaşadım. O günden beri işim yazmak ve okumak. Diğer sorunuzuysa Bümed’e yaratıcı yazarlık kursuna giderken çokça kendime sordum, o sıralar atölyede aldığım eğitimlerden dolayı durum ve olay öyküleri yazıyordum. Bazıları gerçek yaşamdan esinlendiğim bazılarıysa distopik öyküler. Polisiye ise çocukluğumdan beri kilitli bir odada sakladığım tutkulu bir rüyaydı. Bana sadece odanın kapısını açmak kaldı.

-Bir fikir bulup onu yazmaya niyetlendiğinizde çalışma ritüeliniz nasıl oluyor? Bir yazar olarak nelerden besleniyorsunuz?

Fikri bulduğumda önce onu not edip demlenmesi için kenara bırakıyorum. Metroda, evde, sokakta boş bulduğum her an o fikre dönüyorum. Anlatacağım konuyla ilgili okumalar yapıyorum, videolar izliyorum, o dünyanın içinde dönerken başka fikirler ana fikre takılıyor ve daha katmanlı bir hikâye olmasını sağlıyor. Etraflıca düşündükten sonra karakterlerimi oluşturuyorum. Metni sahne sahne tasarlarken çatışmaları belirliyorum. Hangi bakış açısıyla yazacağıma karar veriyorum. Sonra olay örgüsünü çizip kontrolü elden bırakmamaya çalışıyorum. Ve yazmaya başlamadan önce mutlaka bir Sergio Leone filmi izliyorum.

MELİH GÜNAYDIN'LA RÖPORTAJ 1

-“Sürgün Avı” adlı romanınızın yazılma-yayınlanma süreci ve konusundan bahsedebilir misiniz? Türk Edebiyatındaki az sayıda siyasi polisiyeden biri olan “Sürgün Avı”nı yazmaya sizi yönelten ne oldu?

Sürgün Avı’nı babamın kanserle mücadele ettiği dönemde yazmaya başladım. Beş senelik kurmaca eğitimi ve yazma sürecimin artık bir romana dönüşmesine o an karar vermiştim. Bir yandan babamın tükenişini seyrediyor, diğer yandan romanımı tamamlamaya çalışıyordum. Onun hayata tutunma gayreti benim mücadele ateşimi körükledi. Edebiyat sadece okuru değil, yazarı da iyileştirir. İnsanları günlük hayatın bayağılığından ve renksizliğinden uzaklaştırıp başka dünyalara davet eder. Kaleme aldığım her edebi eser aslında öncelikle beni kendi gerçekliğimden koparıp benzersiz dünyalara çekiyor. Yazarı, yaratıcısını besleyip iyileştiriyor. Ben de o dönemde gerçeklerden uzaklaşmak için yazdım. Ne mutlu ki babam kanseri yendi, kitabımı da ona adadım. Sonra dosyamı yayınevlerine gönderme sürecim başladı. Hepsi ilkeli ve değerli yayıncılar, çoğu olumlu geri dönüş yaptı. Sonunda yayınlandı.

Geçmişte ve günümüzde gerçekleşen siyasi cinayetlerin, teknolojiyle değişen suçların, göç ve göçmen politikasının üzerinde durmaya çalıştım. Mübadelelerle, siyasi suçlarla, dün ve bugün çokça cinayetle, kitlesel hareketlerle, göçle karşılaşıyoruz. Bu meselelerin edebiyatın içinde yer alması metnin derinliği açısından önemli. Ve anlatılmayı bekleyen hikâyeler her zaman yanı başımızda. Güncel edebiyat da bundan yararlanıyor, polisiye için de aynı durum geçerli.

-“Sürgün Avı” 2020 Kayıp Rıhtım Yılın EN’leri oylamasında okurlar tarafından Yılın En İyi Yerli Polisiyesi seçilmişti. Bunun dışında gelen tepkiler nasıl? Olumlu, olumsuz ne gibi eleştiriler aldınız?

Olumsuzlardan başlamak gerekirse, karakter isimlerim eleştirildi. Aslında karakterlerimin isimleri üzerine çok düşündüm fakat okura hak veriyorum. Özellikle üç hikâyenin birleştiği, çok karakterli bir romanda okuru yormayan, akılda kalan ve takibi zorlaştırmayan isimler seçebilirdim. Ama bunun bir düşüncesizlik olarak algılanmasını istemem çünkü isimlerin hepsini belli bir amaca hizmet etmesi için seçtim. Karakterlerin isimlerinin kişiliklerini yansıttığını düşünüyorum ama yeni romanımda okuru yormayan isimler seçeceğim.

Sürgün Avı, Kayıp Rıhtım Yılın EN’lerinde okur değerlendirmesi sonucunda birinci seçildi, bu benim için çok değerliydi, yine aynı zamanda Kristal Kelepçe Ödülleri’nde kıdemli bir jürinin değerlendirmesinden geçip finale kalan beş kitaptan biri oldu. İlk romanımla, değerli bir jüri önünde en iyi roman kategorisinde finalist olmak çok önemliydi. Bunların dışında çevremden, yazar arkadaşlarımdan, ama en kıymetlisi de hiç tanımadığım insanlardan gelen olumlu ve yapıcı yorumlar oldu. Beni şahsen tanımayan, birbirinden farklı coğrafyalarda hayat süren onca insan, eserimde kendine dair yansımalar buluyor ve takdir ediyor. Her sabah uyandığınızda, çıkarsızca sizi ve ortaya koyduğunuz metni kutlayan insanların mesajlarını görmek paha biçilemez bir duygu.

MELİH GÜNAYDIN'LA RÖPORTAJ 2

-Romanınız üç ayrı koldan, üç ayrı anlatımla ilerliyor. Başkomiser Navi’yi ilk bölümde polisin kovaladığı bir genci korurken, işlenen cinayetin üstünün örtülmesine engel olmaya çalışırken görüyoruz. Gazeteci Burcu da insani yönleri güçlü bir karakter. Romanın üçüncü kolundaki üniversite öğrencileri Mekin ve Filit, paraya ihtiyaçları olduğu için kaçakçılık işine bulaşıyor, karşı karşıya kaldıkları zor durumlarda bedel ödeme pahasına vicdani olanı tercih ediyorlar. Karakterlerinizi toplumun bütün kesimlerinde, özellikle de siyasetle bir şekilde yakın ilişkideki meslek gruplarında şahit olduğumuz yozlaşmaya karşı ideal figürler olmaları amacıyla mı tasarladınız?

Karakter temellerini atarken fizyolojik, sosyolojik ve psikolojik açıdan farklı olması için çok uğraştım. Tavırlarına, siyasi görüşlerine, tepkilerine, duruşlarına, yürüyüşlerine, mimiklerine, hastalıklarına, düş kırıklıklarına, travmalarına, tutkularına kadar her şeyi not ettim. Kesinlikle onları ideal figür olmaları için tasarlamadım. Karakterlerimin olaylar içinde aldıkları kararlar onları ideal bir figür olarak gösterebilir fakat onların geçmişine ve derinine indiğinizde aslında toplumda idealize edilecek karakterler olmadıklarını düşünüyorum. İnsan zıtlıkların bir bütünüdür. İki öğrenci kaçak avcılık yapıp mazot kaçırmaya kalkışıyor ya da Navi bir polis memuru olarak halkın güvenliğinden mesulken yere tek kurşun bırakarak birinin intiharına izin verebiliyor, Burcu’nun da etrafıyla ve babasıyla ilişkisi kusurlu. Karakterlerim hiçbir zaman durağan, köşeli ve tahmin edilebilir değil. Karar anlarında hepsi cesurlar fakat insaniler. Hayatta da böyledir, o durum içerisinde karar alırsın ve bu kararlar senin karakterini şekillendirir.

-“Sürgün Avı” Zeytindalı Barış Harekâtının hemen sonrasındaki aylarda geçmesiyle günümüz Türkiye’sindeki gerek siyasi gerek sosyal sorunlara, Suriye Savaşı, terör örgütleri, göçmenlik ve insan kaçakçılığı gibi meselelere; yetmişli yıllardaki siyasi cinayetlere kadar uzanmasıyla devlet içi illegal yapılanmalara; ayrıca sosyal medyanın gücü, siyaset-mafya ilişkisi ve emniyet içi mücadele gibi farklı konulara değiniyor. Bu kadar zengin bir malzemeyi okuru boğmadan romana yedirebilmek zor olmuştur diye tahmin ediyorum. Bunu başarmak için nelere dikkat ettiniz? Gazetecilik geçmişinizin romanınıza ne gibi katkıları oldu?

Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki bu saydıklarınızın hepsini her gün yaşıyoruz, istisnasız her gün… En apolitik birey bile bunlarla o kadar muhatap ki, kimimiz bu meselelerin etrafında kimimiz içinde yoğruldu. O yüzden aktarırken pek zorlanmadım diyebilirim fakat üç farklı koldan ilerleyen bir roman daha yazar mıyım? Bu soruyu düşünmeye devam edeceğim. Sürgün Avı’nda en zorlandığım konu buydu sanırım.

Dilin, anlatımın ve diyalogların yalın, işlevsel ve kıvrak olması için çaba gösterdim. Cümleleri sebep sonuç ilişkisiyle sıralamaya çalıştım. Başarılı olup olamadığım konusu okurun takdiri tabii ki. Umarım başarabilmişimdir. Ama yazdığım her metinde bunun üzerine düşeceğimin bilinmesini istiyorum. Sadece değişen bir konuyla okurun karşısına tekrar tekrar çıkmayı istemiyorum. Dilimi, anlatımımı dönüştürüp geliştirmek birincil hedefim.

Gazetecikle ilgili sektörün duayen isimlerinden eğitim aldım. Ülkemizde sahada çalışan çok az savaş muhabiri var. İrfan Sapmaz’ın tecrübelerinden, anlattıklarından yararlandım. Gazetecilik jargonunu biliyordum, o da işimi kolaylaştırdı elbette.

-Yakın gelecekte yeni bir kitap ya da polisiye üzerine başka bir tasarımınız var mı? Sürgün Avı bir seriye dönüşecek mi, yoksa başka karakterlerle mi devam edeceksiniz?

Navi üzerinden anlattığım hikâyelere devam edeceğim fakat kendimi tek bir karakter ve tür üzerinden sınırlandırmak istemiyorum. Polisiye üzerine peşinde olduğumuz, Nuve Film çatısı altında senaryo ekibiyle tamamladığımız bir proje var. Onun üzerine yoğunlaştım. Aynı zamanda üzerinde çalıştığımız bu hikâye yeni romanımın zeminini oluşturacak. Navi’yle devam etmiyorum. Farklı iki karakterle okurun karşısına çıkacağım. Yine göç ve göçmen politikasını çerçeveye alıyorum.

-Polisiyeye –tanımı, olmazsa olmazları, kuralları ve edebi değeri hakkındaki tartışmalar açısından- yaklaşımınız nedir?

Polisiyenin olmazsa olmazı üç şey var: Birincisi muamma, ikincisi kurgu, üçüncüsü suç. Muamma; hikâye çözüme yaklaşırken gizemini korumalı, sonuç yalın olmalı. Kurgu; aksamamalı, mantık hatası olmamalı, okuyucunun aklında soru işareti kalmamalı. Suç; tüm suç tipleri polisiyenin konusu olabilir elbette; mesela define avcılığı. Bazen de karakter bir izleğin peşinden gidebilir. Kaybolan çocuğunu arayan bir babayı buna örnek gösterebiliriz.

Polisiyedeki edebi değerin öteki edebiyat metinlerinde aradıklarımızla aynı olduğunu düşünüyorum. Nitelikli edebiyattaki dil ve anlatım zenginliği, anlam derinliği, metnin çok katmanlı ve ucu açık bir anlatı oluşu, gerçekle düşün iç içe geçmesi, okura görünen anlamın ötesinde vaat ettikleri günümüz polisiye edebiyatının da niteliğini belirleyen unsurlar.

Polisiyelerin nitelikli edebiyat eseri sayılmalarını istiyorsak kurmaca metinlerde dikkat ettiğimiz; özellikle yalın ve özgün bir dil, işlevsel diyaloglar, yeni anlatım teknikleri üzerine kafa yormalıyız.

-Polisiye türünün toplumsal konulara değinmesinin zorunlu olduğunu düşünüyor musunuz, “katil kim” meselesinin modası geçti mi?

Nitelikli bir eser ortaya koymak istiyorsak toplumsal konulardan uzak duramayız. Bu bir zorunluluk değil, doğal bir seçim aslında. Zorunluluk olarak düşünürsek okuru kesinlikle metinden uzaklaştırırız, yabancılaştırırız ki bu, kurmaca yazanların en çok korktuğu konuların başında gelir. “Katil kim” meselesinin modası geçti mi? Pek sanmıyorum. Hâlâ bu türde okuduğumuz keyifli polisiyeler var. Polisiyenin niteliği ve okunurluğu arttıkça gelişimini de sürdürecek ve bu süreçte neler olacak bilmiyorum fakat çözüm ararken geri dönüp katil kim polisiyelerini tekrar okuyacağımıza eminim.

-Son zamanlarda okuduğunuz ve izlediğiniz polisiyelerden hangilerini okurlarımıza da tavsiye edersiniz? Ülkemizde ve dünyada beğendiğiniz yazarlar kimler?

Çağatay Yaşmut’un son romanı Felsefe Cinayetleri’ni keyif alarak okudum, çevremize çöreklenen meseleleri çok iyi ele almış. Michael Connelly’nin Karanlık Saatler’i de bu sene okuduğum iyi yabancı polisiye romanlardan biri. Connelly’nin dili ve anlatımı polisiye yazanlar için kılavuz niteliğinde. Aynı zamanda Celil Oker’in ve Alper Kaya’nın kaleme aldığı her şeyi doyumsuzlukla okurum. Son zamanlarda izlediklerim arasında önerebileceğim dizi ya da film yok, geçmişte izlediğim ve ara ara tekrar dönüp baktığım polisiye filmlerden Gözlerindeki Sır, dizilerden de True Detective’i önerebilirim.

-Ülkemiz polisiyesinin mevcut durumunu ve geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz? Okurların, dergilerin, eleştirmenlerin, yayınevlerinin, kitapçıların polisiyeye ilgisi sizce yeterli mi?

Yayıncılığın içinde olduğum için az çok neler olabileceğini seziyorum. Dövizin artmasıyla yabancı kitapların telif ücretleri astronomik düzeylere ulaştı. Yayıncıların artan teliflerle baş edemedikleri için yerli yazarlara öncelik verebilecekleri bir döneme giriyoruz bence. Nitelikli yerli yazarların, yazmakla derdi olanların kendilerine bir köşe bulabileceklerini düşünüyorum. Polisiyenin özellikle yeni yerli polisiye yazarlarının, yayınevlerinin gelecekte alacağı pozisyonda daha ön planda olacaklarını düşünüyorum.

Aslında dünyada ve ülkemizde polisiyeye ilgi giderek artıyor. Bunda kesinlikle sinemanın ve dijital platformların etkisi çok büyük. Çünkü tüketenlerin merak unsurunu doyuran başlıca tür polisiye.

-Yerli polisiyenin hak ettiği düzeye ve ilgiye ulaşamamasıyla bağlantılı olarak bir süre önce Twitter hesabınızdan Tuna Kiremitçi’den hareketle bazı eleştirilerde bulundunuz. Esere odaklanmak yerine yazarın popülerliğinin öne çıkarılması, nitelikli polisiyelerin kıyıda köşede kalması gibi sorunların çözümüyle ilgili düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Bu meseleye ben kesinlikle kişi üzerinden yaklaşmıyorum. “Eserden çok ismin ön planda olması” anlayışı sadece polisiye edebiyatta değil, edebiyat içinde de çokça karşılaştığımız bir durum. Tepkim bu duruma aslında.

Yerli polisiyenin geçtiğimiz sene çok eser verdiğiyle övünüyoruz. Peki, kaç yazarı biliyoruz? Ne kadarına imkân tanındı. Artık sadece ünlü, daha ünlü, çok daha ünlüler mi var? Zaten kısıtlı olan fırsatların tekelde bulunduğu bir tür olan polisiyenin bir tane daha Rock Star’a ihtiyacı yok bence. Daha ilkeli, daha erdemli, daha adil davranılması gerekiyor. Benim meselem kişilerin ve isimlerin ötesinde. Yerli polisiye edebiyatın hak ettiği değeri görmesini ve gelişmesini istiyorum.

-Polisiyenin alt türlerine nasıl yaklaşıyorsunuz? Ülkemizde yeterince siyasi polisiye yazılmamasının nedenleri ne olabilir?

Polisiyenin alt türlerinin çoğalmasının büyük zenginlik katacağını düşünüyorum. Tek oda polisiyeleri, alternatif suç türleri, içinde suç öğesini barındırmayan polisiyeler… Okurken çok keyif aldığım kitaplar. Çeşitlilik her zaman iyidir.

Korkuyla yönetilen bir ülkede siyasi polisiyeden kaçınılmasını pek de anormal karşılamıyorum. Hükümete en ufak bir eleştiri getirdiğinde kapında tebligat bulabiliyorsun. Belki de siyasi polisiye yazmak tercih edilmiyor. Siyasi polisiyelere konu olabilecek yüzlerce olayın gerçekleştiği bir coğrafyadayız. Temelde bunu gözetmeseler bile metnin içine yedirerek aktaran onlarca yazar mevcut.

-Polisiye öykü de yazan bir yazar olarak öykü mü roman mı? Ya da her ikisinin zorluk ve kolaylıkları, üstün ve zayıf yanları hakkında ne dersiniz?

Semih Gümüş bir sohbet sırasında Memet Fuat’la aralarında geçen bir konuşmadan bahsetmişti. Memet Fuat hiç şiir yazmamasına rağmen şiiri doruk noktası görürmüş.  Ve dermiş ki “Roman bir sanat değildir aslında.” “Niçin?” “Çünkü roman hikâye anlatır, hikâye de kendi başına sanat değildir. Şiir elbette doruk noktasında ama öykü, öykü de sanattır.” Ne zaman öykü ve roman arasında kıyaslama yapmam gerekirse bu sözleri düşünürüm. Ben bir romancıyım ve anlatacağım çok hikâye var. Ama anlatımın, sanatın, dilimin ve metnin sınırlarını görmek için öykü yazmaya da devam edeceğim.

-Bana bu sohbet imkânını verdiğiniz için çok teşekkür ederim.

Dedektif Dergi ailesine bu keyifli röportaj için sonsuz teşekkürler…

En Son Yazılar