Ana Sayfa Blog Sayfa 3

AKSAK TİMUR 4 – PAPARAZZİNİN GÜNLÜĞÜ

0

Yumuşak, şerbetli bir mayıs gündüzüydü. İnsanın kanını kaynatan, rehavetle umut arasındaki o ince çizgide gidip gelen, bahar yorgunluğunun iliklere kadar hissedildiği o sinsi günlerden biri. Şehrin bu yakasında, denizin tuzlu kokusu genelde çürümüş yosun ve mazot kokusuna karışır. İsimsiz şehrimizin iki yüzü vardır; bir yanda gökdelenlerin camlarına çarpan kibirli güneş ışıkları, diğer yanda benim de ofisimin bulunduğu, sıvası dökük binaların gölgesinde hayatta kalmaya çalışan varoşlar.

Masamın üzerinde, yazarı eski bir dostum olan, kapağı epeyce hırpalanmış Cennetten Bir Cehennem adlı öykü kitabını usulca kapatıp kenara ittim. Beşiktaş logolu, kenarı hafif çatlamış kupamda soğumaya yüz tutmuş ikisi bir arada kahvemden okkalı bir yudum aldım. Sol bacağım, her yağmur öncesi veya aşırı hareketsizlikte olduğu gibi sızlıyordu. Emniyet’teki o malum operasyondan bana kalan yegâne yadigâr. “Yukarıdan” gelen baskıyla malulen emekli edildiğim o günden beri, emlakçılık maskesi altında şehrin kirlenmiş sırlarını temizliyorum. Ya da en azından, onları halının altına süpürenlere yardım ediyorum.

Ajandama göre gün içinde toplam üç randevum vardı. Müşterilere gösterilmeyi bekleyen iki yazlıkla rutubetten duvarları ağlamaya başlamış iki buçuk katlı bir müstakil bina. Son kez üzerlerinden geçiyordum ki kapının üzerindeki o ucuz, teneke zil şıngırdadı.

Kafamı kaldırdım, baktım girene. İçeri adım atan, benim tozlu ve kasvetli dünyama ait olmayan bir vitrin mankenine benziyordu. Usul olduğu üzere, aksayan bacağıma çok yüklenmemeye çalışarak ayağa kalktım, “Buyurun,” dedim. “Size nasıl yardımcı olabilirim?”

Uzun boylu, atletik vücudu o pahalı İtalyan kesim takım elbiseyi zorlayan muhatabım oturmak için müsaade isteyince elimle deri kaplaması çatlamış boş koltukları gösterdim. Ceketinin ön düğmesini açıp, kendinden son derece emin bir şekilde bacak bacak üstüne attı. Mavi, buza çalan gözlerini üzerime dikti. Kravatsız beyaz gömleğinin üst düğmesi açıktı; boynundaki kalın altın zincir buradayım diye bağırıyordu. Bedenini kaplamış hafif bronzluk, yakın zamanda pahalı bir tatil beldesinde güneşlendiğini haber veriyordu. Hafif sarıya çalan kumral, gür saçları arkaya doğru özenle taranmış, cildi ise pürüzsüzdü. Yaşı olsa olsa yirmi beş otuz arasıydı. Ayakkabıları o kadar parlıyordu ki eğilsem kravatımı düzeltebilirdim.

“Umut Yılmaz ben.”

Tanışma faslını fazla uzatmadık. Zamir Şirketler Grubu’nun Genel Müdürü olduğunu, iki yıldır evli olduğunu ama son zamanlarda eşi tarafından aldatıldığını düşündüğünü söyledi. Sözünü ettiği şirketlerin içinde üç tane devasa market, lüks bir restoran, bir kendin pişir kendin ye formatında kasap ve birkaç farklı iş yeri daha olduğunu piyasadan biliyordum. Önümdeki paketten bir sigara çıkardım, muhatabıma uzattım. Yüzünü hafifçe buruşturarak reddetti. Kullanmıyormuş. Sağlıklı yaşam, diye geçirdim içimden, zenginlerin kutsalı. Sigaramı yaktım. Ciğerlerime gönderdiğim gri dumanı, aramızdaki o görünmez sınıf farkının üzerine doğru üfledim.

“Yanlış anladınız galiba,” dedim sahte bir tebessümle. “Paparazzi değilim ben. Tabelaya bakmadınız mı acaba girerken, burası bir emlak bürosu. İsterseniz size deniz manzaralı güzel bir dubleks gösterebilirim.”

Gözlerini üzerimden ayırmadan, ses tonunu bir milimetre bile değiştirmeden devam etti. “Lütfen Timur Bey. Kendinize haksızlık etmeyin. Sizi ve geçmişte yaptıklarınızı artık bu şehirde duymayan, bilmeyen yok. Emniyet’teki efsanenizi de, şimdiki asıl mesleğinizi de biliyorum.”

İtiraz edecek oldum, ellerimi iki yana açıp koltuğuma iyice gömüldüm. “İyi ama,” dedim. “Söyledikleriniz ruhumu okşasa da benim çalışma alanım farklı. Siz benden eşinizi takip etmemi isteyeceksiniz. Hatta belki de magazin muhabirleri gibi ağaç tepelerine tırmanıp fotoğraf, video gibi ipuçları toplamamı…”

Başını usulca salladı. “Tam olarak bunu istiyorum sizden.”

Elini ceketinin iç cebine attı ve masanın üzerine, benim bir aylık kira ve fatura giderlerimi rahatça karşılayacak kalınlıkta sarı bir zarf bıraktı. “Ne isteyeceğinizi, tarifelerinizin ne olduğunu bilmediğim için bunu bir avans olarak kabul edin lütfen. Ayrıca, sonucun olumlu ya da olumsuz olması önemli değil. Hak ettiğiniz parayı fazlasıyla alacaksınız.”

Bütün bunları söylerken adamın suratında mimik oynamıyordu. Heyecan, öfke, kıskançlık ya da aldatıldığından şüphelenen bir erkeğin o tipik paranoyası… Hiçbiri yoktu. Sadece soğuk, hesaplı bir iş adamı duruyordu karşımda. Zarfı aldım, içindekileri çıkarmadan parmak uçlarımla kalınlığını tartıp çekmeceye usulca bıraktım. Bir yandan da aklımda, bu işi kabul edersem kullanmam gerekebilecek teleobjektifli bir makinenin kaça patlayacağını düşünüyordum.

Sanki zihnimi okumuş gibi, “Merak etmeyin Timur Bey,” dedi. “Anlaştığımız takdirde, size ihtiyacınız olan en üst model fotoğraf makinesini ve başka ne gerekliyse gün içinde buraya göndereceğim. Masraflar bana ait.”

Vakit kazanmak için dışarıdaki çay ocağına seslenip iki çay söyledim. Kafamda tartıyordum. İş belliydi. Sıkıntısız, kansız, kimsenin topuğuna sıkılmayacak bir işti. Belki sonucunda bir aile yıkılacaktı ama ceset torbaları taşınmayacaktı. Zaten canım sıkılıyordu. Neredeyse bir aydır ne emlak piyasasında bir hareketlilik vardı ne de benim “özel” işlerde. Çerezlik bir vaka, diye geçirdim içimden. Aldatıyorsa boşanırlardı, aldatmıyorsa adamın içi rahat ederdi.

“Eşinizin,” diye söze girdim çayımı yudumlarken. “Fotoğrafı var mı? Çalışıyor mu? Gün içinde rotası nedir? Nerelere gider, kimlerle görüşür? Arkadaş çevresi, rutinleri? Ve benden tam olarak ne kadar derine inmemi bekliyorsunuz?”

Kadriye Yılmaz’dı hedefin adı. Kırk dokuz yaşındaydı. Daha önce bir evlilik yaşamıştı; biri üniversite, diğeri lise öğrencisi iki kızı vardı. Kocası beş yıl önce, ani bir kalp krizinden masada kalıp ölünce, şirketlerin başına Kadriye Hanım geçmişti. Umut’la da üç yıl önce yolları kesişmişti. Alakasız, tuhaf bir şekilde; can sıkıntısından oynadığı çevrimiçi bir kelime oyununun sohbet sayfasında tanışmışlardı. Umut evlendikten sonra şirketlerin operasyonel yükünü üstlenmiş, Kadriye ise daha çok hayır kurumlarının tertiplediği yemeklere, açık artırmalara, sanat sergilerine katılmaya başlamıştı.

“Dört ay öncesine kadar çok mutluyduk,” dedi Umut, sesinde hâlâ o robotik tınıyla. “Ama son dört aydır hâl ve hareketleri değişti. Bana karşı ilgisiz. Telefonlarımı açmıyor, basit konularda bile sürekli tartışma çıkarıyor. Hayatında başka biri olduğundan neredeyse eminim.”

Bütün bunlar onun anlattıklarıydı elbette. Benim işimde ilk kural şudur: Herkes yalan söyler. Müşteriler, şüpheliler, masum görünenler hatta masumlar bile… Karşı tarafı da dinlemek gerekirdi ama ben bir evlilik terapisti değildim. Hele zarfın içinde hissettiğim Amerikan dolarlarından sonra, etik sorgulamalarım hafifçe geri plana çekildi.

Çaylarımızı bitirdikten sonra muhatabımı kapıya kadar yolculadım. Dediği gibi, birkaç saat sonra kapıma bir kurye yanaştı. İçinde son model bir Nikon, devasa bir teleobjektif, yüksek çözünürlüklü minik bir ses kayıt cihazı olan şık bir çanta, adıma faturalandırılmış olarak dükkâna bırakıldı. Epey kârlı bir başlangıçtı.

Şehrin izbe pavyonlarına, karanlık ara sokaklarına ve kan kokan cinayet mahallerine alışık olan beni, parlak yıldızların, pırlantaların ve sahte gülüşlerin altında bir görev bekliyordu.

***

İlk gün, sabah saat on sularında evden çıktı Kadriye Yılmaz. Şehrin batı yakasındaki, bulutları delen o lüks rezidanslardan birine girdi. Yüksek tekerlekli, devasa 4×4 arazi aracını park edişi bile kendinden emindi. Yarım saat sonra yanında kendi yaşlarında, şık giyimli başka bir kadınla birlikte çıktılar. İki ayrı araç hâlinde, şehrin en işlek AVM’lerinden birine geçtiler. Yemek katında sadece VIP müşterileri kabul eden özel bir kahve dükkânında diğer iki kadınla buluştular.

Dışarıdaki bir masaya konuşlanmış, önümdeki gazeteye gömülmüş gibi yaparken belli etmeden onları izliyordum. Dördü de aynı yaş grubundandı; estetik cerrahinin nimetlerinden faydalandıkları belli olan, yaşlarını asla göstermeyen zarif kadınlar. Dengeli davranışları, abartıdan uzak kahkahaları vardı. Ne konuştuklarını duyamıyordum ama vücut dillerinden ihanet planları yapan bir kadının gerginliği değil, sıradan bir dedikodu halkasının rahatlığı okunuyordu.

Bir saat sonra kalktılar. Kadriye Hanım’ın sıradaki durağı lüks bir kuaför salonu oldu. İki saatten fazla içeride kaldı. O sırada midemin kazındığını fark edip sokağın köşesindeki pideciye uğradım. “Çabuk tarafından bir buçuk kapalı Bafra at ustam,” dedim. İnce, çubuk şeklinde, kenarları ustalıkla kapatılmış, dumanı tüten nefis Bafra pidesini afiyetle indirdim mideme. Pidenin kıtır kenarlarını ısırırken içimden, ‘Bakalım kimin için bu kadar süslendin?’ diye geçiriyordum. Acaba âşık olduğu toy delikanlıyla mı buluşacaktı?

Saat üç gibi kuaförden çıktı. Güneş gözlüklerini takıp arabasına bindi. Onu sahil yolundaki en lüks, Michelin yıldızı adayı bir restorana kadar takip ettim. Benim külüstür sedanı mekânın valeleri bile küçümseyen gözlerle süzdü. Hedefim içeri girdi, ben de arabanın içinden restoranın cam cephesini görecek şekilde pusuya yattım. Kimin geleceğini merakla beklerken, restorandan içeri adım atan kişiyi görünce kaşlarım çatıldı: Umut Yılmaz.

Kocasıydı. Umut beni dışarıda fark etmişti; uzaktan bir bakışla, göz ucuyla, belli belirsiz bir selamını aldım. Kadın kocasını görünce ayağa kalktı, neşeyle adamın boynuna sarıldı. Hiç de Umut’un anlattığı o soğuk, mesafeli, ilgisiz kadın gibi durmuyordu. Kadriye’nin gözlerinin içi gülüyordu. Belki de dışarıya karşı ‘mükemmel çift’ imajı çiziyorlardı, kim bilir?

Yemeğin ardından ikisi de ayrı yönlere gitti. Ben hedefin peşinden ayrılmadım. Öğleden sonra bir hayır kurumunun düzenlediği açık artırmaya katıldı, iki modern sanat tablosu alarak yüklü bir bağış yaptı ve evine döndü. Liseye giden küçük kızı okuldan geldi, ardından birlikte etüde gittiler. Akşam Umut Bey gelene kadar da malikâneden dışarı adım atmadılar.

İkinci gün, senaryo hafif sapmalarla tekrarladı. Sabah kuaför, ardından başka bir lüks site… Bu kez güvenlik duvarını aşmak kolay olmadı. O meşhur, eski polis kimliğim, güvenlikteki çocuğun umurunda bile değildi. Ancak araya bir adet Benjamin Franklin sıkıştırınca, kapılar “Hoş geldiniz Amirim,” nidalarıyla açıldı. Kapıcıdan, içeride bir pırlanta ve mücevher tanıtım partisi olduğunu öğrenmek ise bana fazladan bir Hamilton’a mal oldu. Zenginlerin dünyasında dedikodunun bile tarifesi ayrıydı.

Öğleden sonra AVM’deki lüks bir erkek giyim mağazasına girdi. Uzaktan izlediğim kadarıyla iki şık gömlekle bir tasarım kot pantolon aldı. “İşte,” dedim kendi kendime. “Sevgiliye alınan hediyeler. İş şimdi başlıyor.”

Ancak Kadriye Hanım aldıklarını eve bırakıp, elinde bir spor çantayla tekrar dışarı çıktı. İstikamet elit bir spor salonuydu. Yeni müşteri adayı kılığında içeri girip etrafı kolaçan ettim. Hedefim tek başına bir köşede, kulaklıklarını takmış ağırlık çalışıyordu. Gerçekten de genç kızları kıskandıracak bir diriliği ve disiplini vardı. Konsantre olmuş, sadece demirle boğuşuyordu. Etraftaki kaslı, genç antrenörlere dönüp bakmıyordu bile.

Bu rutini tam yedi gün boyunca adım adım takip ettim. Yedi koca gün. Bütün bulgularım şundan ibaretti: Kadriye Yılmaz’ın görüştüğü erkekler mağazalardaki tezgâhtarlar, restoranlardaki garsonlar ve sitenin kapıcısıydı. Kadının, kocasını hâlâ deliler gibi sevdiği her hâlinden belliydi. Değil aldatmak, etrafındaki erkek sineklere bile dönüp bakmıyordu. Aldığı o pahalı kıyafetleri de akşam eve gelen kocası Umut’un üzerinde görmüştüm.

Birinci haftanın sonunda Umut Yılmaz’la gözlerden uzak bir kafede buluştuk.

“Hiç mi bir şey bulamadınız?” diye sordu, sesinde gizlemeye bile gerek duymadığı bir hayal kırıklığıyla.

“Yok,” dedim çayımı yudumlarken. “Karınız size sadık. Hatta kusura bakmayın ama anlattıklarınızla uzaktan yakından alakası yok. Kadın size resmen tapıyor.”

“Hmmm,” diye mırıldandı. Suratı, yine duvar gibiydi. İnsan, karısının onu aldatmadığını öğrenince sevinirdi. Derin bir oh çekerdi. Bu adamda o rahatlamadan eser yoktu. Aksine, beklediği fırtına çıkmadığı için sinirlenmiş bir kaptan gibiydi.

“Daha ne kadar devam etmemi istiyorsunuz?” diye sordum.

“Sonuna kadar,” dedi gözlerini kısarak. “Nereye kadar gerekiyorsa.”

“Bana uyar,” dedim rahat bir tavırla. “Patron sizsiniz. Ama tablo yeterince açık değil mi?”

Başını iki yana salladı. Tam o an, gözlerinde daha önce fark etmediğim, şeytani ve çok karanlık bir parıltı gördüm. Çok anlık bir parıltı. Karısını onu aldatırken yakalayacağından garip bir şekilde, hastalıklı bir şekilde emindi.

“Ben ödemelerinizi günlük olarak yapmaya devam edeceğim,” dedi masadan kalkarken. “Gerekirse yanında gördüğünüz en ufak bir teması, bir bakışmayı bile kayda alın. Eminim… Bu hafta bu iş biter. İş bittiğinde ayrıca yüklü bir prim de düşünüyorum size.”

O gittikten sonra tek başıma kaldım. Bir ay, iki ay daha gözetlemeye devam edebilirdim. Sonuçta banka hesabıma düşen rakamlar küçümsenecek gibi değildi. Ancak tekvandoda temel bir felsefe vardır: Rakibin hamle yapmıyorsa, seni kendi dengesizliğine çekmeye çalışıyordur. İçimdeki o yaşlı kurt, o eski polis burnum fena hâlde sızlıyordu. Umut Yılmaz’ın duygusuz suratı, o karanlık ısrarı normal değildi. İşim bir cinayet ya da kayıp vakası olsa, bu durum kulağıma kar suyunu kaçırmaya çoktan yeterdi. “Sana ne canım,” dedim kendi kendime. “Paranı al, işine bak.”

Ama kader, benim rahat durmamı istemiyordu.

***

İki gün sonra, her şey bir anda “fazla” kolaylaştı. Kadriye Yılmaz’ın her zaman gittiği kafede yalnız oturduğu bir saatte içeri esmer, deri ceketli, yüzünde kirli bir sakal olan bir adam girdi. Kadriye o sırada telefonuyla ilgileniyordu. Adam doğrudan kadının masasına gidip oturdu. Kadın kafasını kaldırdı, irkildi. Adama bir şeyler söyledi. Mesafeden dudaklarını okuyamıyordum. Adam aniden öne doğru eğildi, kadının elini tuttu.

Telefonumla hemen birkaç kare fotoğraf çektim, ardından videoya girdim. Benim açımdan bakıldığında, adam kadına çok samimi davranıyor, hatta eğilip yanağından öpüyor gibi görünüyordu. “İşte bu,” dedim içimden. Umut’un beklediği an gelmişti.

Ertesi gün benzer bir sahne bu kez bir mağazada oynandı. Kadın yalnızken aynı adam yanına yaklaştı, kısa bir süre konuştu. Adam yine gereksiz gördüğüm bir fiziksel yakınlık kurdu. Hemen deklanşöre bastım. Umut Yılmaz iki günlüğüne şehir dışındaydı, dönünce sağlam bir dosya sunabilirdim.

Fakat asıl saçmalık aynı günün akşamı oldu. Saat üç sularında kadın eve dönmüştü. Arabamda tekrar çıkmalarını beklerken, aynı esmer adam elinde kocaman bir çiçek buketiyle rezidansın kapısına geldi ve içeri girdi.

Bu kadarı aptallıktı. Dünyanın en cesur âşığı bile bir holding patroniçesinin kocasının olduğu eve elinde çiçekle gitmezdi. Arabanın içinde çektiğim fotoğrafları büyütüp detaylıca inceledim. Adam ne kadar sırnaşık ve atik görünüyorsa, Kadriye Yılmaz bir o kadar tedirgin, öfkeli ve şaşkın duruyordu. Dikkatlice bakıldığı takdirde, fotoğraflardaki bir “âşıklar buluşması” değil, bir “taciz” anıydı. Burada çok pis bir uyumsuzluk vardı.

Arabamdan inip, artık sigara ikram edecek kadar ahbap olduğum güvenlik görevlisinin yanına gittim. İçeri giren çiçekli adamı sordum.

“Ya, benim asker arkadaşına benzettim elemanı. Kimdi o geçen?” diyerek yalanı salladım.

“Abi, o C Blok’taki Nusret Hanım’a geldi. Kuryeymiş. Kimliğini bıraktı, İsmet Şahin. Çiçek siparişi getirmiş.”

C Blok. Kadriye Yılmaz’ın yaşadığı A Blok’la alakası bile yoktu.

Hemen telefonuma sarıldım. Dostum, ev sahibim, mahalledeki herkesin “Almancı” bildiği ama aslında emekli bir istihbarat kurdu olan Dede’yi aradım. Dede, yer altı dünyasının ve devletin dehlizlerinin ayaklı arşiviydi. “Buluşmamız lazım.”

***

Dede’nin adresini verdiği duman altı kıraathaneye gittim. Dışarıdaki tuğla duvarda siyah bir sprey boyayla yazılmış, Neyzen Tevfik’in meşhur duvar yazısı duruyordu. İçeri girdim. Dede köşede nargilesini fokurdatıyor, çaycıya abartılı bir gurbetçi şivesiyle bağırıyordu: “Şıvayniye bak sen, çay ver bana pit te…”

Yanına oturduğumda şiveyi anında bıraktı. Kısık bir sesle, “Ne var yine Timur?” dedi.

Adama çiçeği götüren şahsın fotoğrafını uzattım. “Şu elemanı bana bir dök Dede. Kimmiş, necidir, ne yer ne içer?”

Yarım saat sonra ofisime döndüğümde bilgiler Dede’den şifreli bir mesajla telefonuma düştü. Adamın adı İsmet Şahin falan değildi. Kuryelikle zerre alakası yoktu. Gerçek adı Rıza’ydı. Cezaevinden yeni çıkmış, dolandırıcılık ve şantajdan üç yıl yatmış tescilli bir pislikti.

Ertesi sabah, işin içyüzünü çözmek niyetiyle Umut Yılmaz’ın holding binasının önüne park ettim. Umut şehre dönmüştü. Dosyayı teslim edip, ne dolap döndüğünü yüzüne vuracaktım. Ancak binaya girmek üzereyken, hayatın o garip cilvelerinden biri yaşandı.

O kurye kılıklı Rıza yanımdan geçip arabasını holdingin tam önüne çekti. İçeriden çıkan Umut Yılmaz, adamı kapıda karşıladı. Etrafta kimsenin olmadığını düşünerek gayet samimi bir şekilde tokalaştılar.

Hemen arabanın siperine çöküp makineme sarıldım. Lensi zoomladım. Emniyet’teyken aldığım dudak okuma eğitimi, sanırım bir kez daha işime yarayacaktı. Vizörden Umut’un dudaklarına odaklandım.

“Senin iş tamamdır patron,” diyordu sabıkalı Rıza sırıtarak. “Kadın bir şey çakmadı. Etrafta biri varsa diye bol bol poz verdim.”

Umut’un dudakları kıvrıldı. “Merak etme, o aptal dedektif görüntüleri bana versin, sen de payını alacaksın. Anlaşmalı boşanmayı kabul etmekten başka çıkarı kalmayacak.”

“Valla abi, aksilik olursa bir daha geçen seferki gibi hapiste tek başıma yatmam, haberin olsun. Mahkemede bülbül gibi öterim, söylemedi deme.”

Umut Yılmaz, adamın koluna girip holdingin döner kapısından içeri girerken deklanşör sesleri arabamın içini dolduruyordu.

Direksiyona sert bir yumruk indirdim. “Hassiktir,” dedim kendi kendime. Neydi bu şimdi? Kendi karısına kumpas kuran, aldatılıyorum diye sahte delil yaratmak için parayla adam tutan bir koca. Hedef saptırmak için de beni, koskoca Aksak Timur’u taşeron olarak kullanıyordu. Raporumu mahkemede delil olarak sunacak, “Bakın, ünlü dedektif bile onu yakaladı,” diyecekti.

Tam o an telefonum çalmaya başladı. Arayan Umut Yılmaz’dı. O an kararımı verdim.

“Ne yaptınız? Bir şeyler bulabildiniz mi Timur Bey?” sesi oldukça neşeliydi.

“Acil bir durum oluştu Umut Bey,” dedim soğukkanlılıkla. “Dosyanızı hazırladım ama şehir dışına çıkmam gerekti. Özel bir mesele. İki üç gün sonra döneceğim, dosyanızı bizzat elden teslim edeceğim. Siz rahat olun, her şey tam da… beklediğiniz gibi.”

İçimdeki av köpeği artık uyanmıştı. Dede’ye tek bir kısa mesaj attım: “Umut Yılmaz. Tüm şeceresi.”

Ben dükkâna geçip kepenkleri indirene kadar bilgiler mail kutuma çoktan düşmüştü. Umut Yılmaz yirmi dokuz yaşındaydı. Geçmişinde bir evlilik daha vardı. Bir yılın sonunda anlaşmalı boşanmışlar. İşin ilginci, ayrılırken ilk karısından yüklüce tazminatla lüks iki daire koparmıştı ama yaptığı harcamalar ve kumar borçlarıyla tüm parayı kısa sürede tüketmişti. İlk karısıyla evlendiğinde o yirmi üç, kadın ise elli bir yaşındaymış. Belli ki bu jigolo kılıklı adamın kariyer planı buydu: Zengin, dul ve olgun kadınların hayatına gir, onları sömür, sonra bir bahaneyle posalarını çıkarıp at. Ortada aleni bir dolandırıcılık vardı.

İçgüdülerim beni dürtüyordu. Bu kadar planlı çalışan bir adamın başka bir motivasyonu daha olmalıydı.

Aynı gün, tamamen kendi inisiyatifimle Umut Yılmaz’ı fiziksel takibe aldım. Adam holdingden çıkıp doğrudan şehrin dışına, sahile bakan yazlık villalar bölgesine gitti. Orada genç bir kadını evinden aldı. Birlikte bir pırlanta mağazasına uğradılar. Kadının parmağına pahalı bir tektaş takılırken Umut’un eli sürekli kadının belindeydi. Suratı Kadriye Hanım’ın yanında olduğu gibi duygusuz değildi; gayet mutlu, şımarık bir neşe içindeydi.

Ardından lüks bir apartmana girdiler. Kapıcıyla kurduğum hızlı ahbaplık ve araya sıkıştırılan mor renkli Yunus Emre banknotları sayesinde kadının kimliğini çözdüm. Adı Sema Yıldız’dı. Namıdiğer Semoş. Yirmi dört yaşında. Şehrin en işlek caddesinde devasa bir güzellik merkezi işletiyordu.

Araştırmayı biraz daha derinleştirince taşlar yerine oturdu. Bu güzellik merkezi, Umut Yılmaz’ın ilk karısından boşandığı dönemde açılmıştı. Yani belli ki karısından kopardığı tazminatla. Yani Umut, ta en başından beri bu Sema denen kadınla birlikteydi. Peki, işin daha da karanlık tarafı neydi biliyor musunuz? Kadriye Yılmaz, bu güzellik merkezinin en sadık müşterilerinden biriydi!

Adamın midesizliğine hayret etmemek elde değildi. Hem kadınla evlenerek onun şirketlerine, parasına çöküyor hem karısı sıfatıyla kadını kendi sevgilisinin salonunda ağırlatıyor, üstüne de sahte bir ihanet tezgâhı kurup kadını söğüşlemek için beni kiralıyordu.

İki gün boyunca Umut ve Sema’nın aşk dolu anlarını, gizli buluşmalarını, hatta sahilin öte yakasında yer alan tatil köyündeki bungalov evine giriş çıkışlarını HD kalitesinde belgeledim.

Şimdi elimde iki ayrı dosya vardı. Biri Umut’un istediği, içi Rıza adlı sabıkalıyla dolu yalan dosya. Diğeri ise Umut’un bütün kirli çamaşırlarını, ihanetini ve kumpasını gözler önüne seren gerçek dosya.

Böyle anlarda bin huzursuz boğa gücünde hissederim kendimi. Profesyonel mi davranmalıydım? Parasını aldığım müşterime istediği yalan dosyayı verip, vicdanımı o dolarlarla mı susturmalıydım? Yoksa tekvandonun o sarsılmaz dürüstlük yasasına uyup adaleti mi sağlamalıydım?

Üçüncü günün sabahı, Kadriye Yılmaz’ın spor salonundan çıkmasını bekledim. Arabasına doğru yürürken önünü kestim. Beni tanımıyordu. Korkutmamak için ellerimi havaya kaldırıp gülümsedim.

“Kadriye Hanım. İsmim Timur. Konuşmamız lazım.”

Durmadı, arabasına yürüdü, kapıyı açtı. Bana döndü. “Evet?”

Doğrudan konuya girmem gerektiğini hissettim. “Özel dedektifim. Eşiniz beni sizi takip etmem için tuttu.”

Yüzünde ne bir korku, ne bir şaşkınlık… Sadece kaşları hafifçe havaya kalktı. “Öyle mi?” dedi buz gibi bir sesle.

Elimdeki gerçekleri içeren kalın dosyayı ona uzattım. “İçinde kocanızın size kurduğu kumpasın, Rıza adlı sabıkalı adamla yaptığı anlaşmanın ve Sema adındaki sevgilisiyle geçirdiği anların bütün belgeleri var. Bu fotoğraflarla kocanızı don gömlek kapıya koyabilirsiniz.”

Dosyayı almasını beklerken, içimden, mesleğime ihanet etmiş olmanın verdiği o buruk ama haklı gururu yaşıyordum. Bir kadını ipten almıştım.

Kadriye Yılmaz dosyayı elimden usulca aldı. Kapağını bile açmadı. Aralık kapıdan öndeki yolcu koltuğuna gelişigüzel attı. Bana döndü, cipinin kapısına yaslandı ve gözlerimin içine bakarak hafifçe, belli belirsiz gülümsedi. O an, o gülüşün içinde saklı olan dipsiz karanlığı gördüğümde sırtımdan aşağı kaynar sular döküldü.

“Bekle lütfen,” dedi. Arabaya girdi, torpido gözünden bir zarf çıkardı, yanıma döndü.  Üzerinde adımın yazılı olduğu kalınca zarfı bana uzattı.

“Eksik olma, Timur Bey,” dedi. Sesi artık ipek değil, çelik gibiydi. “İşini ne kadar iyi yaptığını biliyordum. Bir an bile şüphe etmedim.”

Zarfı refleks olarak aldım. İçinde tomarla para vardı. Şaşkınlıktan kelimeler boğazıma dizildi. “Anlamadım… Siz… Biliyordunuz…”

Kadriye Yılmaz hafifçe eğildi. “Ben her şeyi bilirim, Timur Bey. Umut gibi açgözlü aptallar, kendilerini dünyanın en zeki insanı sanırlar. Onun Sema’yla yıllardır birlikte olduğunu biliyordum. Evlendiğimiz gün bile… Hatta o güzellik merkezini bizzat kendi ellerimle ben popüler yaptım, Sema’yı ben parlattım.”

Nefesimi tutmuştum. “O zaman neden…”

“Çünkü,” diyerek sözümü kesti. “Emin olmam gerekiyordu. Bildiğim gerçeklerin doğruluğunu başka gözle görmem gerekiyordu. Çünkü seviyordum. Çünkü yanılmış olmayı çok diledim. Çünkü konduramadığım çok oldu. Rastlantı, dedim. Ufak bir kaçamaktı belki, dedim. Biliyor musun, bir tek senin dürüstlüğünden emindim. Yaptığın benim için çok değerli. Ben Umut’u sadece boşanıp kapı dışarı etmek istemiyorum Timur Bey. Onu hapse atmak, süründürmek istiyorum.”

Gözlerim kocaman olmuştu. “Peki ya şu Rıza denen kurye?”

Kadriye neşeyle kıkırdadı. “Ah, Rıza… Zavallı Umut, onu kendisinin bulduğunu sanıyor. Rıza benim eski şoförümün oğludur. Umut, beni takip ettirmek için bir dedektif arayışına girdiğinde, önüne senin ismini düşüren de bendim. Rıza’yı onun karşısına çıkaran da bendim. O aptalın sana ödediği paralar da bildiğin üzere benim kasamdan çıkıyordu.”

Şok içinde kalakalmıştım. Ava giden avlanmıştı, evet, ama avcı av olduğunu sanırken aslında yemin ta kendisiydi. Kadriye Yılmaz, kendi etrafına örülen kumpası alıp, onu kocasının boynuna dolanacak kusursuz bir ilmeğe çevirmişti.

“Yanlış anlama beni Timur Bey,” dedi arabasının kapısını bir kere daha açarken. “Seni kullandığımı düşünmeni istemem. Taşeronlar aracılığı ile diyalog kurduk diyelim. Bu dosyayı mahkemede delil olarak sunabilmem için senin gibi itibarlı, dışarıdan bağımsız bir dedektifin bunu resmileştirmesi gerekiyordu. Sayende artık kocamın bana kurduğu kumpas, tuttuğu sahte tanık ve gizli sevgilisi resmi kayıt altında. Teşekkür ederim.”

Arabaya bindi. Camı aralayıp son bir kez bana baktı. Gözlerinde Dostoyevski romanlarından fırlamış, suç ve cezayı kendi elleriyle dağıtan bir karakterin kibrinin arkasına gizlenmiş tuhaf pişmanlığı görebiliyordum.

Lüks araç büyük bir gürültüyle yanımdan uzaklaşırken, elimde içi para dolu zarfla öylece kalakaldım. Sol bacağım yine şiddetle sızladı. Yağmur çiselemeye başlamıştı. Ahmakıslatan bir bahar yağmuru. Cebimden buruşuk paketimi çıkarıp bir sigara yaktım. Dumanını kurşuni gökyüzüne üflerken anladım ki zenginlerin dünyasında kurban falan yoktu. Sadece, dişlerini kimin daha iyi sakladığı gerçeği vardı.

İçimden bir his, bunun Kadriye Yılmaz ile son karşılaşmamız olmayacağını söylüyordu. Ki altıncı hissim böyle zamanlarda on bin Eros gücünde olur.

TAŞ KONAKTA BİR GARİP CİNAYET

0

-I-

Kar Yağarken Kimse Girip Çıkmadı!

“Bazı odalar kilitle değil, mantıkla açılır.”

Telefonum gece saat 03.17’de çalmıştı. Polislikte belirli saatler vardır. Gündüz saatleri bir arama geldiyse genellikle hayırlı bir haber olur; bir ipucu yakalanmıştır, bir tanık ortaya çıkmıştır gibi… Fakat gece saatlerinde gelen telefonlar ya hayat değiştirir ya da bir hayatı bitirir. Bu telefon da onlardan biriydi. Karşıdan gelen ses nöbetçi komiser Furkan’ındı.

“Başkomiserim, bir cinayet ihbarı aldık… Hatta hemen alakadar olmak isteyeceğiniz kadar ilginç bir cinayet…”

“Her cinayet ilginçtir Furkan.”

“Bu biraz fazla ilginç, Başkomiserim.”

“Bilmece gibi konuşma da söyle! Ne olmuş?”

“Karaburun yolu üzerinde, eski bir taş konakta cinayet işlenmiş.”

“Katil kaçmış mı?”

“Aslında kaçamamış olması gerekiyor.”

“Bak yine başladın Furkan!”

“Adam içeriden kilitli bir odada öldürülmüş.”

“İçeriden kilitli mi?”

“Evet, Başkomiserim.”

“O zaman katil hâlâ oralarda bir yerde… Olay yerini çevirdik değil mi?”

“Elbette Başkomiserim, kuş uçamaz…”

***

Konağa geldiğimizde kar hâlâ yağıyordu. Eski görev yerim küçük bir Akdeniz ilçesiydi; bu yüzden alışık değildim kara. Aslında kar iyiye işaretti çünkü kar ayak izlerini saklamaz, aksine açık ederdi.

“Buradan biri geçti…”

“Burada biri durdu…”

“Buradan biri kaçtı…”

Bu yüzden kar yağarken işlenen cinayetler genellikle kısa sürede çözülürdü. Fakat bu kez öyle olmayacak gibi görünüyordu. Zihnimde henüz taze fikirler çiçek açmamıştı. Elimizde sadece arkadan kilitli bir oda, odanın içinde bir ceset ve korkmuş maktul yakınları vardı. Bir kadın, iki erkek ve bir genç kız bizi bekliyordu. Onlarla henüz konuşmamıştık fakat endişeli oldukları ve korktukları her hâllerinden belliydi.

Maktulün kim olduğuyla başladım önce.

“Adı neymiş?”

“Murat Aksoy, Amirim. 63 yaşında. Eski bir iş adamı. Emekli bir mimar. Bekâr, hiç evlenmemiş. Varlıklı bir adam. Pek sevilen biri değilmiş, yakınları öyle söyledi.”

Polislikte bu üçlü tehlikelidir. Para, yalnızlık ve sevilmemek…

Çalışma odasının kapısına geldiğimizde durdum. Gerçekten de kapı içeriden ve anahtarla kilitlenmişti. Anahtar hâlâ kapının üzerindeydi. Kapıyı kırarak açmak zorunda kalmışlardı. Bu yüzden kapı sövesi yıpranmış ve kilit dışarıda kalmıştı. Bu da cinayet anında odanın kilitli olduğunu bağıra bağıra söylüyordu bize.

“Yedek anahtarı var mıymış odanın?” diye sordum Furkan’a.

“Yokmuş, Amirim. Olsa bile arkada anahtar olduğu için açamazlardı.”

Evet, genellikle öyle olurdu. Hele ki böylesine eski taş evlerin kapılarında… Yedek anahtar fikrini zihnimde eledim hemen.

Murat Aksoy, maktulümüz, çalışma masasının hemen yanında yerde yatıyordu. Göğsünde, muhtemelen kalbine kadar uzanan tek bıçak yarası vardı. Cinayet aleti olay yerinde bırakılmıştı ve üzerinde herhangi bir parmak izi yoktu.

Odaya şöyle bir baktım tekrar. Şömine yanıyordu. Fakat göstermelik, dekorasyon amaçlı yapılmış, elektrikli bir şömineydi. Herhangi bir baca çıkışı yoktu. Katilin bacadan girip çıktığı gibi uçuk bir fikir daha toz oldu zihnimden.

Furkan pencereye yöneldi.

“Dışarı çıkış yok,” dedi. “Pencere önlerinde demir parmaklıklar var ve hâlâ kilitli…”

Pencere fikri de böylelikle uçup gitti.

Peki, bu katil, adam ya da kadın, içeri nasıl girmiş ve hiç iz bırakmadan odadan sıvışmıştı? Sıvılaşıp anahtar deliğinden çıkacak hâli yoktu ya!

Furkan odanın ortasına dönmüş ve garip el hareketleriyle etrafı tarıyordu. İzlediği bir diziden etkilenmiş gibi görünüyordu. Dâhi dedektif Monk’un birkaç bölümünü ben de izlemiştim. Fakat adam feci derecede obsesifti ve bu sayede çözüyordu cinayetleri. Furkan’ın öyle obsesifliği falan olmadığını iyi biliyordum.

“Ne yapıyorsun?” diye sordum ister istemez.

“Birisi bu odadan çıkmış olmalı Amirim,” dedi Furkan.

“Evet…”

“Ama nasıl?”

“Cevabı bulmak için önce yanlış sorular sormayı bırakacağız Furkan,” dedim çocuğun omzuna elimi atıp.

Furkan hayretle kaşlarını kaldırdı.

“Yanlış soru ne Amirim?” diye sordu.

“Katil nasıl çıktı?”

“Bu soru yanlışsa doğrusu ne Başkomiserim?”

“Gerçekten katil dışarı çıktı mı? Yoksa hep burada mıydı?”

***

Furkan düşünürken ben yakınlarıyla görüşmek için yemek salonuna geçtim. Masada oturmuş beni bekleyen dört kişi vardı. Ölen adamın kız kardeşi Aysel Aksoy Yılmaz, 24 yaşındaki yeğeni Elif Yılmaz, avukatı Kemal Demir ve eski iş ortağı Nihat Sezer… Bu dörtlüde Aysel ve Elif’in orada bulunması doğal görünüyordu fakat avukatın ve iş ortağının neden konakta olduklarını anlayamamıştım. Bunu sorarak başladım.

Avukat, “Murat Bey’in bazı hukuki evraklarını imzalaması için müsait olmasını bekliyordum,” dedi.

“Ne gibi hukuki evraklar?”

“Eski şirketteki hisselerin Nihat Bey’e devredilmesiyle ilgili…”

“Ben de o yüzden buradaydım,” Nihat Sezer. Hâlbuki sözü ona bırakmamıştım. Bana garip bir savunma hâlindeymiş gibi göründü.

“Ne yani? İkiniz birden Murat Aksoy’un müsait olmasını mı bekliyordunuz?”

“Evet, buna mecburduk,” dedi avukat. “Murat Bey, şirketin en büyük hissedarıydı…”

“Olay gecesini anlatın,” dediğimde yine avukat girdi söze.

“Biz dördümüz, akşam yemeğini birlikte yedik. Murat Bey öğlenden beri çalışma odasındaydı ve hiç çıkmamıştı. Meşgul olduğunu düşünüp yemekte bize katılmamasını normal karşıladık. Fakat sonra…”

“Evet, sonra…”

Burada eski ortak Nihat atıldı.

“Sabah işlerim vardı, Murat’ın bir an evvel belgeleri imzalamasını bekliyordum. Öğlenden beri içeride olduğunu düşünüp şu sonuca vardım: Murat makul bir süre içinde kendini göstermemişti. Ne hizmetçiler görmüştü onu ne de biz…”

“Sonra ne yaptınız?”

“Kapısına gittik. Kapıyı çalıp bizi buyur etmesini bekledik ama herhangi bir karşılık alamadık.”

“Sonra?”

“Kapıyı kıralım, dedi bahçıvan çocuk…”

“O nerde şimdi? Ve diğer hizmetçiler…”

“Kapıdadırlar, merakla içeriyi dinlediklerini düşünüyorum,” dedi avukat.

Hemen hizmetçileri ve bahçıvanı içeri aldık. Hepsi ağız birliği yapmıştı. Murat Aksoy öğle yemeğinden sonra, saat 13.00 gibi odasına çekilmişti ve dışarı çıktığını gören kimse olmamıştı. Yani cinayet öğle saatleriyle cesedi buldukları saat olan gece 23.15 arasında işlenmişti. Çok uzun bir zaman aralığıydı bu. Adli Tıp, cesetteki bulgular sayesinde daha kısa ve net bir aralık verebilirdi bize belki ama benim hiç bekleyecek hâlim yoktu.

“Maktulün odasına gitmeye karar verdiğiniz anda dördünüz de aynı odada mıydınız?”

Bu sorumu maktulün kardeşi Aysel Hanım’a bakarak yöneltmiştim. Avukat atılmaya kalktıysa da müsaade etmedim konuşmasına.

“Evet, sanırım,” dedi Aysel Hanım.

“Dışarıda olan biri var mıydı yani?” diye sordum bu kez maktulün yeğeni Elif’e dönüp.

Kız, kızarıp bozararak sorumu yanıtladı.

“Beni kast ediyorsanız odamdaydım. Bağırış çağırışı duyunca dışarı çıktım. Sonra bir baktım ki dayım yerde. Çok kötüydü gerçekten…” diyerek ağlamaya başladı.

“Peki,” dedim dörtlüden herhangi birine bakmadan. “Biriniz, maktulün pek sevilmeyen bir adam olduğunu söylemiş. Bunu kim söyledi ve Murat Bey neden sevilmiyordu?”

“Ben söyledim,” dedi kız kardeşi. “Ve abimin sevilmemesini anlayabiliyorum.”

Sonra Murat Aksoy’un geçmişini anlatmaya girişti Aysel Hanım.

Maktulümüz mimar olarak büyük projelere imza atmıştı. Ama ilerleyen zamanlarda başka şeyler ortaya çıkmıştı. İflas eden ortaklar… Kaybolan paralar… Mahkemelik işler… Bozulan dostluklar… Ve hatta yıkılan aileler…

Murat Aksoy geride epey cinayet zanlısı bırakmış gibi görünüyordu. Fakat bana henüz dışarıdan gelen bir katil fikri sıcak görünmüyordu.

Masaya dönüp “Siz dördünüzden başkası geldi mi konağa?” diye sordum.

“Hayır,” dediler hep birlikte. “Mümkün değil,” diye eklediler. “Yoksa mutlaka bilirdik!”

Bu cevaptan sonra konağın bütün güvenlik kameralarını izlemesi ve Murat Aksoy’un geçmişteki düşmanlarının listesini oluşturması için Komiser Furkan’ı görevlendirdim. Furkan, gün aydınlanıncaya kadar araştırma yapacaktı. Rahat uykusundan uyandıracaktı bazılarını ve muhakkak bir sonuca ulaşacaktı. Yoksa zaten benim aklımda bir fikir vardı. Bunu teyit etmeyi sabaha bırakacaktım.

-II-

Daha Büyük Bir Karanlığa Mahkûm!

“Bazen mantıklı açıklama kilit altında kalır.”

Ertesi sabah tekrar olay yerine gittim merakla. Hem bahçedeki ayak izlerinin tarama sonuçlarını alacaktım hem de Furkan’ın araştırmasından elde ettiklerini…

Kar durmuştu. Bahçeyi şöyle bir ben de taradım. Birkaç iz vardı ama aralarından hiçbiri yabancıya ait değildi. Evdekilerin ayak izleriydi. Kimse gelip gitmemişti. Ayak izlerinden çıkan buydu. Doğal sonuçlar… Furkan’ın öğrendikleri ise bütün şüpheli ve olası düşmanların cinayet saati aralığında başka bir yerde olduklarını kanıtlamasından ibaretti.  

O zaman şu kesindi: Cinayet içeriden biri tarafından işlenmişti ve katil bu dört kişiden biriydi. Peki hangisi? Benim şimdi yapmam gereken doğal sorular sorup katilin bir açık vermesini beklemekti. Avukatla başladım özel görüşmeye.

“Murat Bey’in gizli bir odası var mıydı? Panik odası gibi…”

Avukat gerçekten şaşırmıştı bu soru karşısında.

“Sanmam,” dedi ve sonra ekledi. “Pek panik olacak bir adam değildi.”

“Siz sever miydiniz kendisini?”

“Bunu hiç düşünmedim, alacağım paraya bakıyordum ben…”

O son cümle her şeyi anlatıyordu aslında. Alacağım paraya bakıyordum ben… Avukat bundan ötesi olamazdı.

Sıra eski ortağına gelmişti.

“Ben neden öldürmek isteyeyim ki Murat’ı? Tam da çok düşük fiyata hisselerini devrederken…”

“Çok düşük mü?”

“Evet, uluslararası bir yardım kuruluşu var… Oraya yatıracaktı aldığı parayı. Fakat işlerim yattı benim de. Yani anlayacağınız ben mağdurum bu olaydan, yani Murat’ın böyle ölüp gitmesinden. Kimler kârlı çıkar? Siz onu düşünün. Bence doğal varisleri sorguya çekin. Kız kardeşi ve yeğeni…”

“Neden öyle dediniz?”

“Bu anlaşma olsaydı, Aysel beş kuruş miras alamayacaktı. Yeğeni Elif ise yıllardır dayısının eğitim bursuyla okuyordu. Tam yedi yıldır Felsefe bölümünü bitirmeye çalışıyordu. En son hatırladığım kadarıyla Murat eğitim bursunu kesmişti bunun.”

Bunları duyduktan sonra ne maktulün kardeşi Aysel’le görüşmeyi seçtim ne de yeğeni Elif’le. Doğrudan çalışma odasına yöneldim ve “Beni yalnız bırakın,” dedim. Adamlarım istediğimi yaptılar.

Başından beri bana garip gelen duvara yöneldim. Bu duvardaki kütüphane, bir iki parmak ileride duruyordu ve diğer duvardaki kütüphanelerle arasında bir elin sığabileceği genişlikte bir boşluk vardı. Birkaç parmak ileride duran kütüphanedeki bütün kitapları yavaş yavaş boşaltmaya başladım. Beklediğim gerçek bir süre sonra kendini gösterdi. Kitaplardan biri, bir kilide bağlanmıştı ve kendinize doğru çekince kütüphane daha da ileri çıkıyordu. Yanındaki kitaplıkla arasında bir adam geçecek kadar boşluk oluşturuyordu. 

O boşluktan içeri girdim ve Murat Aksoy’un arka taraftaki panik odasını böylelikle buldum. Bir bilgisayar, bir yatak, bir berjer koltuk ve bir yemek masasından ibaretti. Burası kesinlikle bir panik odasıydı çünkü duvarlar nükleer saldırılara karşı kurşun alaşımdan yapılmış bir dolguyla kaplıydı ve odada sağlıklı bir insana en azından bir ay yetecek kadar gıda malzemesi vardı.

Artık Murat Aksoy, kendisine nasıl bir son biçtiyse…

Bu müthiş keşfimden sonra içeriye Olay Yeri çalışanlarını çağırdım bu müthiş keşfimden sonra. Keşfim muhteşemdi ama içeride bir ipucu bulunacak kadar mıydı, bilmiyordum. Katil, eğer profesyonel çalıştıysa bu odayı bulacağımızı biliyor olmalıydı.  Ve içeride hiçbir delil bırakmadan gitmiş olmalıydı.

Fakat başından beri aklımdaki katil, hiç de profesyonel değildi ve tamamen duygusal hareket ediyordu. Çöp kutusunda maktulün yeğeni Elif’in parmak izlerinin bulunduğu kanlı bir eldivene ulaştık önce. Sonra kanın maktule ait olduğunu öğrendik.

Ve kamera kayıtları…

Güya profesyonel bir katil gibi tüm izlerini silmeye çalışmıştı.

Bilgisayardaki olay anına ait çalışma odasından alınan tüm görüntüleri ve panik odasındaki görüntüleri silmişti.

Olay anından bir süre önce, dayısının tuvalete gitmesini fırsat bilip odasına girmiş ve panik odasına saklanmıştı. Sonra bir anda ortaya çıkıp cinayeti işlemişti. Panik odasına tekrar kapandığında evdekilerin cesedi bulmalarını beklemişti. Bağırış çağırışın arasında panik odasından çıkıp evin diğer sakinlerinin arasına karışmıştı. Böylelikle kimse olanları anlayamayacak ve dosya rafa kalkacaktı.

Elif benimle tanışmamıştı; yaptığı birinci hata kanlı eldivenleri panik odasında bırakmaktı. İkinci hatası ise polisin zekâsını hafife almasıydı.

Elif’in tutuklanıp giderken son cümlesi kısa oldu.

“Dayım, geleceğimi karartmaya yemin etmişti. Bense onu daha büyük bir karanlığa mahkûm ettim!”

PARK CADDESİNDE CİNAYET

0

Şaşmaz Sanayi Sitesi, gürültülü bir günü geride bırakmıştı. İçeriden çekiç sesleri gelen birkaç kaportacı dışında her yer sessizliğe gömülmüştü. Sanayinin arka sokaklarından birindeki küçük oto tamirhanesinde ise ışıklar henüz sönmemişti.

Ankara’nın puslu ve yağmurlu akşamında Rasim gün sonu hesabını yapıyor, bir yandan da demleniyordu. Raflardaki lokma takımlarıyla paslı motor parçaları, köşedeki varilde yanan ateşin titrek ışığında belli belirsiz parlıyordu.

Burası yalnızca eski Mercedeslerin dilinden anlayan bir tamirhaneydi. Rasim başını kaldırıp yağmurun altında cam gibi parlayan gümüş rengi 1989 model W201’e baktı. O araba onun için sıradan bir araç değil, aileden biriydi.

Hesabı kapatıp ayaklandığı sırada dükkânın isli camlarına mavi ve kırmızı çakarların ışığı vurdu. Kapıda beliren takım elbiseli adamlardan biri, cebinden çıkardığı resmî kimliği uzattı. Rasim tehlikede olmadığını anlamıştı. Bu adamları geçmişten tanıyordu. Hiç istifini bozmadan masasına döndü, kirli botlarını tezgâha uzattı. Birasından bir yudum, sigarasından derin bir nefes alıp dumanı adamın yüzüne doğru üfledi.

“Ne var, ne istiyorsunuz?”

Takım elbiseli adam, yüzüne çarpan dumandan hiç etkilenmemiş gibiydi.

“Gitmemiz gerekiyor efendim.”

Rasim birasından bir yudum daha aldı ve kararlı bir sesle “Hiçbir yere gelmiyorum, hadi işinize bakın,” dedi.

Adam bir adım öne çıktı. Sesindeki o saygılı ama buz gibi ton değişmemişti.

“Efendim, talimat kesin. Lütfen bize zorluk çıkarmayın.”

Rasim kapıdaki kalabalığa baktı. Direnmenin anlamsız olduğunu bilecek kadar tecrübeliydi. Sigarasını küllükte yavaş bir şekilde ezip onlarla birlikte dışarı çıktı. Kendi arabasının kapısına yöneldiğinde adam araya girdi.

“Bizimle gelmeniz gerekiyor.”

Rasim, karanlıkta parlayan W201’i işaret etti.

“Beni burada delik deşik etsen yine ‘kızımı’ burada bırakmam.”

Gözlerindeki tavizsiz ifadeyi gören adam başını salladı.

“O hâlde bir arkadaşımız size eşlik edecek. Bizi takip edin.”

Rasim itiraz etmedi. Konvoy hâlinde oradan ayrıldılar.

***

Şaşmaz’dan çıkan konvoy şehrin ışıklarına doğru akarken, Ankara gecesi başka bir damarında kendi ritmiyle atıyordu. Müzikten kimse birbirini duymuyor, mekândaki herkes çılgınlar gibi dans ediyordu. Kabindeki DJ, mekânın en ağır masasına kurulmuş olan Kürşat ile göz göze geldikten sonra setini değiştirdi; Gülşen’in şarkısı çalmaya başladı. Kürşat kelimesi kelimesine şarkıya eşlik etti. Hayatındaki tutkular netti; Galatasaray’a da en az Gülşen’e olduğu kadar gönülden bağlıydı. Takımının mağlup olduğu geceler gözüne uyku girmez, soluğu mekânda alır, skoru zihninden silene kadar içerdi.

Yine kadınlı erkekli bir grubun oturduğu masada eğlenirken korumalarından biri kulağına eğildi.

“Şefim, kapıda sizi soranlar var.”

Kürşat gürültüden dolayı eliyle ağzını siper ederek yanıt verdi.

“Bizi sormayan mı var oğlum, gönder gitsin.”

“Şefim öyle değil, başka bir durum var gibi. Gelseniz iyi olur.”

Masadaki kadınların yanağından birer makas alarak kalktı ve kapıya yöneldi. Dışarıda aynı takım elbiseli adam bekliyordu. Kürşat meraklı gözlerle sordu.

“Hayırdır?”

Adam kimliğini uzatarak “Gitmemiz gerekiyor efendim,” dedi.

Kürşat şaşırdı.

“Nereye?”

“Emniyet Müdürümüzün kesin talimatı var.”

Kürşat, Emniyet Müdürü lafını duyunca biraz gerilse de bozuntuya vermeden arkasını döndü.

“Ben buranın çalışanıyım, hiçbir yere gidemem.”

Adam tehditkâr bir tavırla arkasından seslendi.

“Zor kullanmak istemiyoruz. Yardımcı olun.”

Kürşat duraksadı. Kapı önünde çıkacak bir arbede, mekândaki saygınlığına gölge düşürebilirdi. Daha fazla uzatmadı ve adamlarla birlikte mekândan ayrıldı.

***

Emniyet Müdürü Nihat, kahvesini yudumlayarak karşısındaki genç komisere bakıyordu.

“Bak kızım, burası Avrupa’ya benzemez. Bildiğiniz yabancı diller, aldığınız diplomalar sokaklarda hükümsüzdür. Asayişi sağlamak istiyorsan önce sokakların tozunu yutacaksın.”

O sırada kapı tıklatıldı. Yardımcısı başını uzattığında Nihat Müdür durumu anladı.

“Gelsinler.”

Nihat ellili yaşlarda, pos bıyıklı, meslekte külyutmaz bir adamdı. Rasim’in ağır yağ kokusu ile Kürşat’ın yoğun parfümü, Müdürün odasındaki sert tütün kokusuna karışarak kekremsi bir hava yarattı. Müdür sesli bir nefes verdi.

“Şimdi siz, buraya neden geldik diyorsunuzdur. Doğru mu?”

Kürşat, dik duruşundan taviz vermemek için tedirginliğini belli etmemeye çalışıyordu. Göğüs kafesini şişirerek yanıtladı.

“Evet, Müdürüm. Sorgusuz sualsiz uzaklaştırıldığımız bir yere gecenin bu vakti neden çağrıldık, merak ediyoruz.”

Müdür elindeki kâğıtları masaya usulca bıraktı. Gözlüğünü çıkarıp sapını ikisine doğru tehditkâr bir şekilde salladı.

“Bir kere çağrılmadınız, getirildiniz. Onu bir düzelteyim.” Geriye yaslandığında gözleri öfkeden parlıyordu. “Dalga mı geçiyorsunuz lan benimle! Sizin yüzünüzden masum bir çocuk canından oluyordu az daha! Dua edin hapiste çürümüyorsunuz!”

Hırsını alamayıp karşısındaki Komiser Elif’e döndü.

“Bu iki hergele, teşkilatın gördüğü en dik kafalı adamlardır. Bir gün, çocuklara dilencilik yaptıran bir şebekenin peşine düştük. ‘Emir bekleyin,’ dememize rağmen tek telsiz anonsu geçmeden hangara daldılar. Sonuç? Çatışma çıktı, çocuklardan biri ağır yaralandı.”

Odanın havası ağırlaştı. Kürşat’ın bakışları masanın üzerindeki bir noktada asılı kaldı. Rasim ise boş gözlerle Nihat’ın arkasındaki sisli Ankara Kalesi fotoğrafına dalıp gitmişti.

“Neyse… Mesleğe geri dönüşünüz için…” Rasim tam ağzını açmıştı ki Müdür elini kaldırarak onu susturdu. “Sakın! Burada sizden bir şey talep etmiyorum; size emrediyorum.”

Çevik bir hareketle çekmeceyi açtı. Bir yıldır karanlıkta bekleyen iki rozeti ve iki beylik tabancasını masaya fırlattı. Ardından mavi bir dosyayı önüne çekti.

“İngiltere Büyükelçisinin kızı, Caroline Sinclair. Yirmi iki yaşında. Dün akşam ‘Cosy’ isimli bir spor merkezinde cesedi bulundu.”

Üç parmağını havaya kaldırdı.

“Bu cinayet için görevlendirildiniz. Üçünüz.”

Kürşat ve Rasim şaşkınlıkla önce birbirlerine, sonra Elif’e baktılar. Elif de durumu kavrayamamıştı; Müdürün kendisiyle yeni bir strateji üzerine konuşacağını sanıyordu. Tam itiraz edecekti ki Nihat Müdür ondan önce davrandı.

“Evet, üçünüz. Tanıştırayım. Elif Komiser; akademi birincisi, Lyon’da Interpol kriminoloji eğitimi aldı. Özellikle biyolojik ve kimyasal suçlar üzerine çalıştı. Suçlu profili çıkarma ve olay yeri okumada teşkilatın en parlak zihni.”

Kürşat’ın sesi düz ve teslimiyetçiydi.

“Tamam da Müdürüm, neden biz?”

“Arka sokakları sizin gibi bilen başka adam tanımıyorum. Ayrıca aktif görevde değilsiniz; olayın gizli kalması açısından bu durum lehimize.”

Müdür, dosyanın içinden olay yeri fotoğraflarını ve otopsi raporunu çıkarıp masaya yaydı. Maktul, spor salonunun kapalı havuzunda gözleri açık, sırtüstü yatıyordu. Vücudunda profesyonel bir baskıyla oluştuğu belli olan simetrik, mor lekeler net bir şekilde görülüyordu. Patlayan flaş, açık tenini neredeyse parlayan bir ışık kümesine çevirmişti.

“Kızın kanında nadir bulunan bir nörotoksin tespit edildi. Felç edilmiş. Kamera kayıtları yok edilmiş; muhafazakâr aileler geldiği için yıllar önce sökmüşler. O gün salondaki yirmi beş kişiden hiçbiri bir şey görmemiş. Cinayete dair elimizde kandaki kimyasal dışında hiçbir veri yok.”

Rasim nasırlı eliyle fotoğrafı kendine çekti, gözlerini kıstı. Kürşat ise dosyaya vurulan kırmızı “ÇOK GİZLİ” damgasını görünce gayriihtiyari dikleşti. Elif, kızın biyografisine hızla göz atarak araya girdi.

“Müdürüm, İngilizler bu işi bize bırakmaz. Scotland Yard çoktan devreye girmiştir.”

Nihat acı bir tebessümle başını salladı.

“İngiltere Hükûmeti cinayetin duyulmasını istemiyor. Prestij kaybı yaşayacağını düşündükleri için diplomatik bir dille talepte bulundular. Şimdilik olay bizde. Her türlü desteği vermeye hazırlar.”

“İyi de,” dedi Kürşat. “Salonda yirmi beş kişi var diyorsunuz. O kadar şahidin olduğu yerde maktulün kimliği nasıl gizli kalacak?”

Müdür dosyanın içinden spor salonunun üye listesini çıkarıp yuvarlak içine alınmış “Aysun Polat” ismini işaret etti.

“Kız takma isimle kayıt yaptırmış. Mekândaki yirmi dört kişiyi tespit ettik, geriye kim olduğunu bulamadığımız bu kayıt kaldı. Ayrıca görevlilere maktulün fotoğrafını göstererek ismi teyit ettik.”

Rasim şakağını kaşıyarak mırıldandı.

“Niye kendini gizlesin ki? Kimliğini söylese kızı orada el üstünde tutarlar. Konfordan vazgeçmesi mantıklı değil.”

“Güvenlik kaygısı olabilir,” dedi Elif.

Nihat Müdür parmağını masaya sertçe vurup göğüs kafesini şişirerek geriye yaslandı.

“Kaygılandığı bir şey olduğu belli. Bu kaygı onun sonu olmuş. Bu kaygının sebebini bana bulun çocuklar!”

***

“Oo, Kürşat abim gelmiş, hoş gelmiş.” Arkaya doğru göz atarak hafif bir baş selamı daha verdi. “Vay, Rasim abim de buradaymış.” Elif’i tanıyamadığı için yüzünde anlık bir tereddüt belirdi. “Ablamı çıkaramadım.”

Kürşat hafifçe omuz silkip başıyla onu geçiştirmesini işaret etti. Şevki her şeye kahkahayı basan tiplerdendi. Tezgâhta soğan doğrayan çırağına bağırdı.

“Oğlum, iki çeyrek at abilerime!”

Sonra yeniden Elif’e mahcup bir tavırla döndü.

“Ablam affet, çıkaramadım seni. Sana ne attırayım?”

Elif mesafeli ve soğuk bir tonla yanıtladı.

“Teşekkür ederim, istemiyorum.”

“Bizim Şevki, tribünden… Namıdiğer, Gönülkırmaz Şevki,” diye araya girdi Kürşat.

Elif yüzünü buruşturdu.

“Gönülkırmaz mı? O ne biçim lakap?”

Kürşat, Şevki’nin omzunu avucunun içiyle sıvazladı.

“Lakap değil marka, marka… Bakma böyle durduğuna, tek kişilik dev ordudur kendisi. Kimsenin kalbini, hatırını kırmaz ama yüzlerce rakip taraftarın arasına tek başına girer. Öyle de korkusu yoktur bu aslan parçasının.”

Aslan lafını duyunca Şevki’nin göğsü kabardı. Boynunu büküp tezgâha döndü.

“Estağfurullah abim, sayenizde.”

Rasim masanın kenarındaki tahta taburelerden birini kendine doğru çekti.

“Neyse Şevki, şimdi konumuza dönelim.”

Rasim, Kürşat ve Elif taburelere otururken, Şevki de elindeki satırı tezgâha bırakıp onlarla birlikte oturdu.

“Sana işimiz düştü,” diye konuya girdi Kürşat.

“Emir telakki ederim abim. Yapabileceğim bir şeyse oldu bil, yapamayacağım bir şeyse de yapanı mutlaka buluruz.”

“Tam da bu yüzden buradayız,” dedi Rasim. “Spor salonundaki cinayet, kulağına gelmiştir.”

“Bildim abim, Park Caddesi’ndeki Cosy Spor Salonu. Otuz beş numara.”

Üçü de sessizce birbirlerine baktı. Elif, Şevki’ye doğru eğildi.

“Ölen kızın kim olduğuna dair bir bilgin var mı?”

“Yok Komiserim, önemli biri mi?”

Şevki sınavı geçmişti; cinayeti biliyordu ama maktulün gerçek kimliğini bilmiyordu.

O esnada çırak kokoreçleri masaya bıraktı. Rasim, masanın ortasında duran yeşil cin biberleri ekmeğin arasına doldurup iştahla ısırdı. Rasim’in bu acelesini gören Şevki yine okkalı bir kahkaha patlattı.

Kürşat kokoreçten bir ısırık alırken, “Boş ver Şevki sen oraları,” diye yanıtladı. “Bize Cosy’nin olduğu caddeyi, sokağı avucunun içi gibi bilen biri lazım. Yabancı bir sinek bile uçsa fark edecek kadar mahalleyi, esnafı kollayan birisi. Anladın sen…”

Şevki uzaklara dalarak tezgâhtaki cızırtının eşliğinde olabilecek isimleri düşündü. Kısa bir sessizliğin ardından ekledi.

“Biri var aslında abim. Sen de çok iyi bilirsin.”

“Kim?”

“Cosy’nin hemen yanındaki mekânda organizatörlük yapan, aynı zamanda Gülşen’in menajerliğini yürüten Asım var… Asım Durak.”

Kürşat eliyle alnına vurdu.

“Vay arkadaş! Bu benim nasıl aklıma gelmedi? Lan Asım! Doğru ya…”

Üçü de aynı anda taburelerden fırlayıp hızlı adımlarla arabaya yöneldiler. Şevki elinde satırla arkalarından bağırdı.

“Kokoreçler yarım kaldı abilerim!”

***

W201, Cosy Spor Salonu’nun hemen bitişiğindeki neon ışıklı mekânın önüne yanaştı. Dev cam cepheli spor salonunun kapısı mühürlenmiş, etrafı polis barikatlarıyla çevrilmişti. İçerideki tüm ışıklar sönüktü. Camın hemen arkasında, caddeye dönük şekilde yan yana dizilmiş koşu bantlarının gri metalik gövdeleri karanlıkta birer iskelet gibi görünüyordu.

İçeri girdiklerinde etrafı ekşi ve ağır bir koku sarmıştı. Sanki son kullanma tarihi geçmiş içkiler nemli halıların üzerine dökülüp yıllarca beklemişti. Burunlarını sızlatan bu koku, aynı zamanda açıklanması güç bir cazibe yaratıyor, insanı uzaklaştırmak yerine daha derine çekiyordu.

Üst kattaki asma kata çıkıp ağır, kapitone kapıyı çalmadan açtılar. Uzun boyu, kalıplı cüssesiyle Asım; yüzünün tam ortasındaki hafif kemikli, keskin burnu ve ince dudaklı, düz ağzıyla jilet gibi takım elbisesinden çok daha sert bir heybet sergiliyordu. Karşısında Kürşat ve Rasim’i görünce elindeki kadeh havada kaldı. Gerginliğini belli etmemek için gülümseyerek ayağa kalktı.

“Kürşat, hayırdır?” diyerek elindeki kadehi masaya bıraktı.

“Cosy meselesi için geldik,” diye yanıtladı Kürşat.

Rasim o sırada sessizce odayı süzüyordu; duvarları, vitrindeki şişeleri, pencerenin önündeki koltukları…

Asım’ın gözleri Kürşat ile Rasim arasında gidip geldi.

“Siz mesleği bırakmamış mıydınız?”

Rasim, vitrindeki kristal şişelerden birine parmağının ucuyla dokunarak yanıtladı.

“Uzun hikâye. Sonra anlatırım.”

Asım ceketinin önünü ilikleyip masaya yaslandı.

“Anladım. Peki, şu an size nasıl yardımcı olabilirim?”

Kürşat bir adım öne çıktı, gözlerini Asım’ın gözlerine dikti.

“Cinayet gecesi mekân açık mıydı?”

Asım’ın yüzündeki gülümseme silikleşti.

“Açıktı,” dedi. Kısa bir duraksamadan sonra ekledi. “Ama ben yoktum.”

Elif söze girdi.

“Kim vardı?”

Asım kaşlarını kaldırıp Elif’e baktı. Kürşat’ın hafifçe başını salladığını görünce konuşmayı sürdürdü.

“Mekânda o gün temizlik vardı. Bir sonraki gün için etkinliğe hazırlanıyorduk. Gece geç saate kadar temizlik şefimiz Menekşe abla ve ekibi buradaydı.”

Rasim araya girdi.

“Çağırabilir misin? Birkaç sorumuz olacak ona.”

Asım, Menekşe’yi telefonla çağırdı. Odaya yaşından büyük gösteren, kırk yaşlarında, eli yüzü buruşmuş bir kadın girdi. Kapı açılır açılmaz içeriye yoğun bir çamaşır suyu kokusu yayıldı.

Elif kibar bir ses tonu ile sordu.

“Menekşe Hanım, o gece buralarda dikkatinizi çeken bir şey oldu mu?”

Menekşe bu anı bekliyormuş gibi tereddüt etmeden yanıt verdi.

“Oldu.”

Asım’ın kaşları çatıldı.

“Oldu da niye bana anlatmadın Menekşe abla?”

“Sormadın ki beyim.”

Kürşat, elini Asım’ın omzuna koyup kadına döndü.

“Neyse Asım, konumuz o değil. Ne oldu Menekşe abla?”

Menekşe duraksadı. Gözlerini masanın üzerindeki kristal vazoya dikti; sanki o gecenin görüntülerini camın içinde arıyordu.

“Gece iki sularıydı. Bizim mekânın arka kapısına, çöplerin oraya sigara içmeye çıktıydım. Tam çakmağı çaktım, yandaki spor salonunun yangın merdiveninden bir tıkırtı geldi. Döndüm baktım, kapüşonlu biri demir basamaklardan aceleyle inip son kısımdan kendini pat diye karanlık sokağa bırakıverdi. Yüzünü seçemedim ama altında kot pantolon vardı.”

Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Biraz bekledikten sonra Rasim öne eğildi.

“Eee, devam et hadi!”

Menekşe tavana bakarak zihnini zorluyordu.

“Yok yok, kot pantolon değil, kumaş pantolondu.”

Kürşat homurdandı.

“Detaylarda boğulma Menekşe abla, sen devam et.”

“Sonra hırsız belledim onu. Fırçamın sapını kaptığım gibi koştum üstüne. Kaçınca anladım işin ters olduğunu. Kaçarken cebinden bir şişe düştü.”

Elif araya girdi.

“Ne şişesi?”

“Şişe dediysem küçük bir tüp.”

Kürşat’ın sesi yükseliyordu.

“Ne tüpü?”

“Vallahi, Amirim… O hengâmede eğilip aldım. Bir yerden çalmış, günahı boynuna,” dedim.

Rasim sabırsızca ekledi.

“Sonra?”

Menekşe bir an ellerine baktı, sesi hızlandı, kesik kesik konuşuyordu.

“Sonra ortalık karıştı zaten… Bir anda polisler, ambulanslar doluştu, her taraf kırmızı mavi yanıp sönüyordu. Ne yapacağımı bilemedim.”

Elif, Kürşat’a dönerek mırıldandı.

“Cinayet için önemli bir bulgu.”

Menekşe bir anda panikledi.

“Cinayet mi! Ne cinayeti! Vallah billah ben bilmem, Amirim! Benim bu işle hiçbir alakam yok! Hırsız sandımdı! Cinayet falan olduğunu nerden bileyim!

Rasim kaşlarını çatarak araya girdi.

“Madem alakan yok, madem hırsızdan düştüğünü gördün, niye o gece gelen polislere teslim etmedin bu şişeyi?”

“Amirim, ortalık ana baba günüydü. Cebi delik kadınım ben. Gidip polise ‘bunu buldum’ desem, ‘Sen niye elledin, yoksa sen mi çaldın?’ diye yakama yapışırlar sandım. Korktum, hırsızlık malı üstüme kalır diye önlüğün cebine atıverdim. Sonra Asım Bey’im geldi zaten hemen, polislerle o ilgilendi, ben de köşede büzüştüm kaldım.”

Yutkundu, gözleri dolu dolu olmuştu.

“Vallahi eve gidince önlükle beraber çamaşırlığa atmışım, aklımdan uçup gitmiş! Sabah makineye atarken ceplerini yoklayınca elime geldi, geri cebime koydum. Kurbanın olayım, benim çocuğum var evde Amirim! Ben cinayet mi işlerim…”

Kürşat “Şişe yanında mı? ” diye sordu.

Menekşe, deterjandan rengi atmış tulumun ön cebinden küçük bir şişe çıkardı.

Şişe ışığa tutulduğunda kehribar rengi camın üzerinde morötesi koruyucu bir katman olduğu fark ediliyordu. Şişenin ağzında cerrahi enjektör iğnesinin girmesi için tasarlanmış, üzerinde hafif bir delik izi barındıran gri renkli kalın bir kauçuk tapa vardı. Gövdesine yapıştırılmış beyaz, tıbbi etiketin üzerinde kırmızı harflerle “Leoclaw” yazısı ve hemen altında soğuk baskıyla vurulmuş seri numarası okunuyordu.

Elif şişeyi eline alır almaz yüzündeki ifade değişti. Lyon’daki eğitimi sırasında incelediği bir vaka dosyası zihninde canlanmıştı. Kısa bir sessizliğin ardından şişeyi ışığa doğru kaldırdı. Gözleri üzerindeki etikette gezinirken sesi iyice ciddileşti.

“Leoclaw… Londra merkezli askerî bir biyoteknoloji laboratuvarı. Bu şişe sıradan bir ampul değil; ışığa duyarlı sıvı kimyasalları koruyan izole bir flakon. Üzerindeki Lot numarası, İngiliz Savunma Bakanlığı gözetiminde, yalnızca lisanslı panzehir ve nörotoksin AR-GE çalışmaları için basılan özel bir seriye ait. Tapanın üzerindeki tekli iğne deliği, sıvının havayla temas etmeden doğrudan enjektöre çekildiğini gösteriyor. Maktulün kanında bulunan ve otopside solunum kaslarını kilitlediği belirlenen nadir nörotoksin tam olarak bu flakonun içinde taşınmış. Bu, uluslararası takipte olan, sokağa asla düşmeyecek türden bir kimyasal.”

Elif yazılı bir metin okur gibi, duraksamadan tek seferde konuşmuştu. Oda birkaç saniye sessiz kaldı.

Asım, Rasim ve Kürşat boş gözlerle Elif’e baktılar. Söylediği teknik detayların havada asılı kaldığını anlayan Elif, şişeyi masanın tam ortasına bıraktı.

“Maktulün öldürüldüğü zehre ulaştık gibi duruyor.”

***

Ertesi gün öğlene doğru Büyükelçinin ahşap kokan geniş odasında yoğun bir sessizlik hâkimdi. Dışarıdaki yaz güneşine rağmen içeride insanın içine işleyen bir soğukluk vardı.

Büyükelçi sanki hiçbir şey olmamış gibi sakin görünüyordu. Üçü de ayakta onun dosyaları imzalamasını bekliyorlardı. Rasim, Kürşat’ı dürterek fısıldadı.

“Adamın yüzünde tek çizgi oynamıyor.”

Kürşat göz ucuyla baktı.

“Diplomatik refleks,” dedi sesini düşürerek.

“Diplomatik refleks mi? Kızının cesedi var ortada.”

Kürşat onu susturmak ister gibi dirseğiyle hafifçe karnını dürttü.

Büyükelçi işini bitirdikten sonra dosyaları kapatarak sekreterine uzattı. Önündeki deri koltuğu işaret ederek, “Buyurun arkadaşlar, lütfen oturun,” dedi. Neredeyse aksansız Türkçe konuşuyordu.

Rasim ağzını tek eliyle kapatarak Kürşat’a doğru, “Bu nasıl İngiliz lan!” diye fısıldadı.

Elif, Rasim’e imalı bir şekilde bakarak öksürdü, ardından delil poşetinin içindeki küçük şişeyi masanın ortasına bıraktı.

“Efendim, kızınızın kanında tespit ettiğimiz kimyasal…”

Şişe masada hafifçe döndü. Büyükelçinin yüzündeki renk bir anda çekildi. Gözleri şişeye kilitlendi. Sanki yıllardır görmediği bir hayalet karşısına çıkmıştı. Dudakları güçlükle aralandı.

“Bunu… nereden buldunuz?” dedi yutkunarak.

Elif resmî bir tonla konuşmasını sürdürdü.

“Efendim, bu kimyasal ile ilgili bazı soru…”

Büyükelçi Elif’in sözünü keserek sesini yükseltti, nefes alışverişleri hızlandı. Yüzündeki şaşkınlığın yerini artık öfke alıyordu.

“Nereden buldunuz dedim!”

Rasim araya girdi.

“Üstlerimizden gerekli bilgileri alırsınız.”

Odadaki hava bir anda gerildi. Kürşat elini sessizce Rasim’in koluna koyarak mırıldandı.

“Sakin.”

Sonra bakışlarını Büyükelçiye çevirdi.

“Sayın Büyükelçi, kızınız için buradayız. Bu kimyasalın ülkeniz açısından ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Buraya diplomatik bir kriz çıkarmaya değil, kızınızın katilini bulmaya geldik.”

Büyükelçi cevap vermedi. Parmakları istemsizce masanın kenarını sıkıyordu. Elif masadaki şişeyi işaret etti.

“Bu kimyasalın Türkiye’deki tedarikçilerine ulaşmamız gerekiyor. Görünen o ki tedarik zincirinin bir noktasında katile yardım eden biri var.”

Tam o sırada kapı hafifçe tıklatıldı. Genç sekreter içeri girerken odadaki gerginliği hissedip kısa bir tereddüt yaşadı.

“Efendim, bölüyorum, özür dilerim.”

Elindeki dosyayı uzattı.

“İçişleri Bakanlığı’ndan resmî yazı geldi. Selim Bey izinden dönene kadar yakın koruma görevinizi Ahmet Bey devralacakmış. Onayınıza sunmuşlar.”

Dosya masaya bırakılır bırakılmaz Kürşat’ın bakışları değişti. Rasim’le göz göze geldi.

“Selim kim Sayın Büyükelçi?”

Büyükelçi gözlüklerini çıkarıp masaya bıraktı.

“Özel korumalarımdan biri.”

Rasim hemen atıldı.

“Şu an nerede?”

Büyükelçi kaşlarını çattı.

“Beni sorguya mı çekiyorsun delikanlı?”

Kürşat ortamın gerilmesine müsaade etmeden araya girdi.

“İzne ne zaman ayrıldı, efendim?”

Büyükelçi kısa bir an düşündü.

“Bilmiyorum, birkaç gün önce.”

“Tam tarih verebilir misiniz?”

Büyükelçi kapı hizasında ayakta duran sekreterine baktı.

“Selim Bey, salı günü izne ayrıldı efendim.”

Kürşat’ın kaşları çatıldı, şüpheci bir tonla şakaklarını kaşıyarak mırıldandı.

“Cinayetten bir gün önce…”

Odada birkaç saniyelik sessizlik oldu. Elif sessizliği bozdu.

“Selim Bey sadece sizin korumanız mıydı, yoksa kızınızla da ilgileniyor muydu?”

“Bazen kızımla da ilgilenirdi. Şoförlüğünü yaptığı olurdu. Kızım araç kullanmayı bilmezdi, Selim yardımcı olurdu.”

Kelimeler ağzından dökülürken Büyükelçinin yüzü değişti. Bu ihtimali ilk kez düşünüyordu.

“Neden soruyorsunuz?”

Duraksadı, cevap alamayınca devam etti.

“Hayır… Selim neden böyle bir şey yapsın?” dedi kekeleyerek.

Kürşat sakin bir ses tonu ile yanıtladı.

“Her ihtimali değerlendirmek zorundayız, Sayın Büyükelçi.”

“Nerede olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu Rasim.

Sekreter yeniden söze girdi.

“Yarım saat sonra Rusya’ya uçuşu var. Türk Hava Yolları’ndan gelen uçuş bilgileri az önce sistemimize düştü.”

“Bilginiz dâhilinde mi efendim?” diye sordu Elif. Heyecanı hissediliyordu.

“Evet, Dışişleri Bakanlığının bir çalıştayı vardı. Ona katılmak istemişti,” diye yanıtladı Büyükelçi.

“Peki, daha önce benzer organizasyonlara katıldığı olmuş muydu?”

“Hayır, olmadı. Kişisel gelişimi için buna ihtiyacı olduğunu söyledi. Ben de izin verdim.”

Üçü birbirine baktı. Anlık bir şaşkınlıktan sonra Elif bilgisayarı işaret ederek sordu.

“Kullanabilir miyim efendim?”

Önündeki dizüstü bilgisayarı ağır ağır Elif’e doğru itti. Gözlerini kısmış, karşısındaki bu genç polisin ne yapmaya çalıştığını çözmek ister gibi bakıyordu. Elif klavyenin tuşlarına hızlı hızlı basmaya başladı. Bir süre odaya sadece tuşların tıkırtısı hâkim oldu.

“Rusya ile Türkiye arasında suçluların iadesi anlaşması yok.”

Kısa bir sessizlik… Üç polis aynı anda ayağa kalkıp kapıya yöneldi. W201 son süratle Esenboğa’ya doğru yola çıktı.

***

Eksi ikinci kattaki sorgu odasında floresanın cızırtısından başka ses duyulmuyordu. Selim ellerinden masaya kelepçelenmiş, omuzları dik bir şekilde oturuyordu. Karşısındaki duvara yaslanmış olan Rasim, dakikalardır gözlerini Selim’den ayırmıyordu.

Selim sessizliğe daha fazla dayanamadı. Zincirleri şıngırdatarak öne eğildi, yüzüne şaşkın ve mağdur bir ifade yerleştirdi.

“Beni neden üç gündür burada tutuyorsunuz?”

Rasim cevap vermedi. Selim sesini biraz daha yükseltti.

“Size diyorum! Hiçbir açıklama yapmadan beni buraya tıktınız. Avukatımı is…”

Demir kapı güçlü bir metalik sesle açıldı. Selim’in cümlesi havada asılı kaldı. Kürşat ağır adımlarla içeri girdi. Arkasından giren Elif, elindeki kalın dosyayla masanın ucunda durdu. Kürşat sandalyeyi çekip Selim’in tam karşısına oturdu. Masaya dirseklerini dayadı.

“Sesinin ayarını kontrol et, Selim.”

Sesi ürpertici derecede sakindi. Selim yutkundu. Haklı görünmek için sesinin hep gür çıkması gerektiğini düşünüyordu.

“Ben hiçbir şey yap…”

Elif masaya karanlıkta çekilmiş bir fotoğraf fırlattı. Bu, Selim’in kendi sokağındaki giyim bağış kutusuna kıyafet atarken çekilmiş bir MOBESE görüntüsüydü. Ardından küçük kâğıt parçalarını masanın üzerine koydu.

Kürşat, işaret parmağını masadaki notlardan birinin üzerinde ağır ağır gezdirdi.

“İşlem tamam. St. Petersburg Havaalanı, 14.15.”

Selim’in gözleri seğirdi. Nefesi aniden hızlandı ama kendini tutmaya çalıştı.

“Astarlara not ilikleyip bağış kutuları üzerinden casusluk yapmak yaratıcıymış, ne yalan söyleyeyim.” dedi Kürşat gülümseyerek.

Kısa bir duraksamadan sonra Elif başka bir dosya açtı.

“Kimyasal kutusuna erişebilen üç kişi,” dedi sert bir sesle. “Ataşe, kurye ve sen.”

Masaya güvenlik kamerasının görüntüsünü koydu.

“Ataşe ve kurye, garajdaki x-ray kontrolünde birlikteydi. Bu fotoğrafta ise sen, zırhlı aracın yanında tek başınasın.” Kısa bir an duraksadı ve devam etti. “Üç dakika kırk iki saniye…”

“Usta bir istihbaratçı işi,” dedi Kürşat.

Selim’in boğazı kurumuştu. Dudaklarını yalarken şakaklarından ter sızıyordu. Elif, şeffaf delil poşetini Selim’in tam önüne bıraktı. İçindeki titanyum maymuncuk, floresan ışığında parlıyordu.

“Kasanın kilidinde saptanan mikroskobik çizikler, evinin beş yüz metre ilerisindeki ormanlık arazide bulduğumuz bu aletin ucundaki metal alaşım ile yüzde yüz eşleşti,” dedi laboratuvar raporunu göstererek.

Metal dedektörüyle aleti bulmak zor olmamıştı. Rapordaki parmak izi eşleşmesi ise maymuncuğun kime ait olduğu konusundaki son şüpheyi de ortadan kaldırmıştı.

Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Selim’in kelepçeli elleri masanın üzerinde kontrolsüzce titremeye başladı.

Kürşat arkasına yaslandı. Masanın üzerindeki kâğıtları göstererek, “Buraya kadar olan kısmı boş ver,” dedi.

Elif şaşkınlıkla Kürşat’a baktı. Selim ise ani bir refleksle başını kaldırdı. Kürşat ellerini göğsünde birleştirdi.

“Para… Casusluk… Ruslar…” Omuz silkti. “Bunların hepsi açıklanabilir şeyler. Ne de olsa insanoğlu, zaaflarla dolu…”

Kürşat ceketinin iç cebinden Caroline’in fotoğrafını çıkardı. Usulca masanın ortasına, Selim’in tam önüne bıraktı.

“Ama şunun cevabını bulamadım.”

Sessizlik…

“Bu kız neden öldü? Yoksa…”

Cümlesini bitiremeden Selim ani bir refleksle öne atıldı. Kalkmaya çalıştı ancak masaya zincirli kelepçeler buna engel oldu.

Elif önüne otopsi fotoğrafını koydu.

“Kız senin zaafındı. Saplantılı bir şekilde onu rahatsız ettiğin için her yere takma isimle gidiyordu. Attığın o gizli mesajlar, gece aramaları, uzaktan takipler… Arkasındaki o karanlık gölgenin, aslında onu korumakla görevli adam olduğunu bilmemesi… Ne hazin bir son!”

Selim’in nefes alışverişleri hızlanmıştı. Sessizliğin Selim’i ürküteceği o son ana kadar üçü de tek kelime etmeden onu izlediler, ta ki düğüm çözülene kadar…

“Aylarca…” dedi, çatallaşmış sesiyle. “Her gün karımı gördüm onda.”

Elif, kollarını çözüp masaya doğru hafifçe eğildi.

“Sadece fiziksel bir benzerlikten bahsetmiyorsun.”

Selim başını usulca salladı. Gözleri masanın üzerindeki görünmez bir noktaya, geçmişe kilitlenmişti.

“İzledikçe onun karım olduğuna inandım. Sanki o hastane odasında hiç eriyip gitmemiş, sanki ölüm onu benden hiç almamış gibiydi.”

Kürşat, eline dokunarak, şefkatli bir sesle, “Hadi Selim,” dedi.

Selim, derin ve titrek bir nefes aldı. Nefesini tutarak konuşuyor, kelimeler ağzından güçlükle dökülüyordu.

“O gün havuzda olduğunu biliyordum.”

Elif araya girdi.

“Çünkü onu sen oraya belki defalarca götürmüştün. Senden iyi kimse bilemezdi.”

“VIP hizmet aldığı için tek başınaydı,” diye devam etti Selim. “Bir şekilde girdim. Bana garipseyerek baktı ama tanımadı. Sivil olduğum içindir, diye düşündüm.”

Kürşat, “Çünkü sana daha önce dikkatli bir şekilde hiç bakmamıştı,” diyerek sözünü kesti.

Selim yutkundu. O anı tekrar yaşıyor gibiydi.

“Şezlonga doğru yürürken havlusunu düşürdü. Gidip aldım, ona uzattım. Göz teması kurmadan havluyu aldı, sonra şezlonga uzandı.”

Duraksadı. Masadaki bardaktan bir yudum su içti.

“Gittim, ona kahve aldım. Sevdiği kahveyi biliyordum.”

Işığın cızırtısı artmaya başladı. Anlık bir sessizlik oluştu.

“Sonra?” diye sordu Kürşat.

Bedeni irkildi, boş gözlerle Kürşat’a bakarak devam etti Selim.

“Kahveyi aldı, yüzüme bile bakmadan ‘Teşekkürler,’ dedi. Sonra dergi okumaya başladı.”

Kelepçeli ellerini masaya sertçe vurdu.

“Beni oranın görevlisi sandı! Sadece konuşmak istedim. Eğildim ve… ‘Caroline?’ dedim.”

Kürşat’ın gözlerinden anlık bir parıltı geçti. Selim’in gözbebekleri büyüdü.

“Adını duyduğu an… Donakaldı. Dehşetle döndü bana. ‘Nereden biliyorsun?’ der gibi. Titriyordu. O kadar korkmuştu ki elindeki kahve yere düştü, porselenin kırılma sesi yankılandı.”

Boğazı düğümlendi.

“Birden öyle dönüp dehşetle bakınca ne yapacağımı bilemedim. Oradan kaçmaya çalıştı. Sakinleştirmek istedim, kolunu tuttum. Dengesini kaybetti. Birlikte havuza düştük. Suyun içinde iyice panikledi. Çırpınıyordu. Durdurmak için… Sadece sussun diye sıktım boğazını. Bir elim boğazındaydı, bir elim ağzında.

Yutkundu. Gözünden bir damla yaş süzüldü.

“Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Boğuşurken bir an bana baktı ve… Bıraktı kendini. Teslim oldu. Sonra da korkudan bayıldı.  Öldü sandım,” dedi Selim kesik kesik nefes alarak. “Onu sudan çıkardım ama ölmemişti. Nabzı atıyordu. Ayıldığında hayatımın biteceğini düşündüm.”

Kürşat usulca sordu.

“Kimyasalı o yüzden mi kullandın?”

Selim cevap vermedi.

“Enjektörü nerden buldun?”

“Spor salonunun ilk yardım dolabından,”

Kürşat arkasına yaslandı. Gözlerini Selim’den ayırmıyordu.

“Emniyet, uluslararası bir suikast olduğunu düşünecekti. Aylarca sürecek devasa bir soruşturma…”

Elif, Kürşat’ın cümlesini gizli bir hayranlıkla tamamladı.

“Bu da Emniyet’i oyalayıp sana en çok ihtiyacın olan şeyi verecekti: Zaman. Sonra da ver elini Rusya.”

Selim gözlerini kaçırıp başını hafifçe öne eğdi.

“Peki ya havuz? Cesedi neden suda bıraktın?” diye sordu Elif.

“Önce malzeme deposuna taşıdım,” dedi Selim. Artık sesi ruhsuz, mekanik bir hâl almıştı. “Tesisin üstümüze kapanmasını bekledim. Sonra herkes gidince onu tekrar klorlu suya attım.”

Elif klor kelimesini duyduğunda taşlar artık tamamen yerine oturmuştu.

“Çünkü cesedin üstündeki DNA’yı ve derinin üstündeki parmak izlerini klorlu suyun yok edeceğini düşündün.”

Selim küçülmüş, masada bir yığın hâline gelmişti.

Kürşat ayağa kalktı. Üçü birlikte kapıya yöneldi. Demir kapı ağır, metalik bir sesle Selim’in üzerine kapandı.

KANLI KARDAN ADAM

0

‘‘Cinayet mahallinde anlamsız bir şey yoktur. Her şeyin bir anlamı vardır.’’

Grotesqueire

Kar sadece çocukları değil yaşını başını almış insanları da mutlu eder. Sokaklarda kartopu savaşları ve kardan adam yaparak sevinç içinde olurlar. Adına ‘beyaz kıyamet’ denilse bile kar yağdığında bedenler mutlulukla dolar.

‘‘Okullar tatil olmadı mı?’’

‘‘Oldu amirim.’’

Üzerinde okul kıyafetleriyle liseli bir kızın bedenini bulduğumuzda amirimizin ilk sorusu bu oldu.

Olay yeri, olay yeri inceleme ekibiyle pişti olmuştu. Onların işleri bitince iki gecedir aralıksız yağan karın altında cansız bekleyen bedeni incelemeye başladık. Amirim kendisiyle özdeşleşmiş hareketini -asla yakmadığı sigarasını dudaklarına yerleştirdi- yaparak maktule eğildi. Mikroskobik inceleme yapan bir bilim insanı edasıyla önce maktulün darbe almış başına, sonra soğuktan morarmış kol ve ayaklarına baktı. Ben ve Yiğit abi -amir dememi istemiyordu- ise eldivenlerin ısıtamadığı ellerimizi birbirine sürtüyorduk.

Birkaç dakika sonra kilolu bedeniyle ağır ağır doğruldu. ‘‘Ne diyorsunuz?’’ diyerek sigarasını dudaklarından çekti.

Amirim maktule eğildiğinde ben de çevre kontrolü yapmıştım. Geride ormanlık bir yol, aralıklı ama yaşlı ağaçlar, gökyüzünden her birinin bir melek indirdiği söylenen kar… Teatral bir cinayet mekânı. Doğrusu ormanlık bu alan cinayeti örtbas etmek için en uygun yerdi.

‘‘Valla ağabey soğukta bu kıyafeti giymesi normal değil. İçimde içlik olmasına rağmen götüm dondu,’’ dedi Yiğit abi ve siyah beresini çekiştirdi. ‘‘Amirim cinayet sanki burada işlenmemiş ya da kar her şeyi örttü.’’

‘‘Ben de burada işlenmediğini düşünüyorum. Maktulün kafasının arkasında soğuktan donmasına rağmen çok fazla kan var. Elbette en güzel yorumu Dursun yapacaktır. Nerede lan o?’’

‘‘Abi, Dursun’u bilirsin soğuğu sevmez. Minibüste köklemiştir klimayı rapor yazıyordur.’’

‘‘Ulan titrek Dursun!’’ diyerek güldü amirim. Sonra sigarasını dudağına yerleştirerek, ‘‘Kim bulmuş?’’ dedi.

‘‘Fotoğrafçı bulmuş amirim.’’

‘‘Bu karda kıyamette neyin fotoğrafıymış?’’

‘‘Kendisiyle henüz görüşmedim amirim. Olay yerine ilk gelen ekip söyledi.’’

‘‘Tamam! Sen fotoğrafçıyla konuş. Biz de Dursun’un yanına gidelim,’’ dedi Amirim ve karlara bata çıka olay mahallinden uzaklaştık.

Polis arabasında bekleyen fotoğrafçıya kendimi tanıttıktan sonra sordum ‘‘Ercan Bey ne işiniz vardı ormanda?’’

‘‘Amatör fotoğrafçıyım, doğa fotoğrafları çekmeyi seviyorum. Eşimle genelde kafa dinlemek için hafta sonları az ilerideki evimize geliyoruz. Kar tatilinden istifade etmek için dün akşam geldik. Eşimin çevrim içi toplantısı vardı ben de köpeğimizi alarak dışarı çıktım. Köpeğimiz Samoyed cinsi, karlı havaları seviyor. Onu ormana saldıktan sonra fotoğraf çekmeye başladım. Önce ormanın dışından birkaç poz aldım. Sonra koşuşturan köpeğimizi çektim. Ambiyans o kadar güzeldi ki kadranımı gökyüzüne çevirdim. Son olarak ağaçları çekmeye başladım. Ağaçların arasındaki kardan adam dikkatimi çekti. Fotoğraflamaya başladım. Eşim arayarak toplantısının bittiğini haber verdi. O ara köpeğimiz kardan adamın yanına gitmişti, havlamaya başladı. Normalde bu cins köpekler çok havlamaz. Tilki falan görmüştür diye düşündüm. Yanına gidince kızın bedenini gördüm, hemen polisi aradım.’’

‘‘Başka bir şey?’’

‘‘Başka bir şey yok. Arkadaşlar telefonumu ve fotoğraf makinemi aldı. Eşimi arasam köpeğimizi alsa.’’

Arabanın içinde pusmuş köpeğe baktım. ‘‘Tamam, önce evinize gidip köpeğinizi bıraksınlar sonra sizi karakola götürüp ifadenizi alsınlar,’’ dedim ve şoför koltuğunda oturan memur arkadaşa talimatları vererek amirlerimin yanına gittim.

***

İçtiğimiz üç bardak çay iliklerimizdeki soğuğu ısıtmaya yetmemişti. Şubedeki elektrikli ısıtıcıları açmıştık. Gelirken meslektaşlarıma fotoğrafçının ifadesini anlatmıştım. Onlar da bana maktulün ölüm sebebinin kafasına aldığı darbe olabileceğini, kimliğinin, telefonunun ve çantasının bulunmadığını, okul kıyafetinde bulunan ‘K’ harfinin köklü bir özel okula ait olduğunu söylediler. Ayrıca olay yerinin okula arabayla birkaç dakikalık mesafede olduğunu anlattılar.

‘‘Ceyda, kızım olay yeri çevresinde kamera görüntüleri yok mu?’’

‘‘Olay yeri çok sapa bir yerde olduğu için yok amirim. En yakındaki kameralar Karaman’da yapılan yeni adliye binası bölgesinde. Camili’deki askerlik şubesinin oralarda da var.’’

‘‘Hay bin kunduz! Şu kameraları asıl sapa yerlere koymaları lazım! Peki okulu aradınız mı?’’

‘‘Aradım amirim. Okulun genel koordinatörüyle görüştüm. Yol durumundan dolayı okula gelemeyeceğini söyledi. Ben de kendisinden ortaokul ve lisede bulunan öğrencilerin resimli listesini istedim. Göndermesini bekliyorum.’’

‘‘Artık öğrenci listeleri resimli mi oluyor?’’

‘‘Özel okulların kullandıkları bir sistem var. Orada öğrencinin fotoğraflı özlük bilgileri, sınav sonuçları ve analizleri, ödev takipleri gibi bilgiler bulunuyor. Ağabeyimin kızından biliyorum amirim.’’

‘‘Gördün mü İsmet? Tek hafiye sen değilsin,’’ diyerek kalan çayını içti amirim.

Hafiye lakabını amirimden başka kullanan yoktu. Sağ olsun cinayet şubedeki üçüncü ayımda intihar gibi görünen bir cinayetin çözülmesine yardımcı olmuştum. İnatçılığımın ekmeğini yediğim nadir durumlardan biriydi. Bir de Allah rahmet eylesin Agatha Christie’nin etkisinde kalarak olaya yaklaşmıştım. Bu olaydan sonra amirim bana ‘zehir hafiye’ demeye başlamıştı.

Elimizdeki bilgileri, yazıp silmekten kararmış beyaz(!) tahtaya yazdım. Öğrendiklerimiz lüks çerezin içindeki Antep fıstıkları kadardı. Bazı şeyleri beklememiz gerekiyordu. Bu nedenle çay almak için kantine indim.

***

Yaklaşık iki saat sonra maktulün on yedi yaşında, tam burslu lise son sınıf öğrencisi Şüheda Tıknaz olduğunu öğrendik. Maktulün evine giderken oyuncu değişikliği yaptık. Yiğit ağabeyi şubede bırakıp Ceyda’yı yanımıza aldık. Kızın yaşadığı ev Sapanca’nın Gazipaşa Mahallesi’ndeydi. Muhtemelen okula servisle gidiyordu.

Bu mesleğin belli başlı zorlukları vardır fakat birilerine birilerinin öldüğünü söylemek maaşı ay sonuna denkleştirmeyi becermek kadar kolay değildir. Havanın soğukluğu bu tatsız durumun yanında sıcak kalıyordu. Kapıyı maktulden küçük, esmer, ela gözlü, uzun saçlı bir kız çocuğu açtı. Bizi yabancı görünce kapının ardına saklandı. Çok geçmeden ellili yaşlarında, hafif toplu, ağlamaktan gözleri kızarmış, saçları yer yer ağarmış bir kadın geldi. Şaşkın ve korkulu gözlerle bizi süzdü.

‘‘Merhaba! Şüheda Tıknaz’ın evi mi acaba?’’ diye sordu Ceyda.

‘‘Kızımı buldunuz mu?’’ diye umutla atıldı kadın.

Başka evrenlerdeki Örümcek Adamlar’ın aynı evrende rastlaşmaları gibi birbirimize baktık.

‘‘Kızınızı bulduk. İçeride konuşabilir miyiz?’’

‘‘Kızım… Şüheda’m iyi mi?’’

‘‘Lütfen içeride konuşalım!’’

Umudun korkuya evrimi kadının gözlerinin dolmasıyla gerçekleşti. Bizi gönülsüz içeriye buyur etti. Ölümün soğukluğunu hiçbir sıcaklık ısıtamıyordu. Ardımızda duran kadının içi odada gürül gürül yanan sobadan daha ateşliydi.

‘‘Kızınız ne zamandır kayıp?’’ dedi amirim.

Kadın beklediği cevabı alamayınca durumu anlamış gibi ‘‘Ona bir şey oldu değil mi? Yoksa habersiz bir yere gitmezdi.’’

‘‘Nereye gittiğini biliyor musunuz?’’

‘‘Okula gideceğini söyledi.’’

‘‘Kar tatilinde neden okula gidecekti?’’

‘‘Kızım okulun sosyal medya sorumlusuydu. Okuldaki etkinliklerin fotoğraflarını ve videolarını çekiyordu. Bunları bilgisayarda düzenleyerek okulun sosyal medyasında paylaşıyordu. Ücret karşılığında başka okullara da bu işi yapıyordu. Hatta kardeşinin bütün okul masraflarını bu işler sayesinde karşıladı. Babası eve bilgisayar almak istedi. Kendisi okuldaki bilgisayarlarda orijinal programlar olduğu için daha rahat yaptığını söyledi ve istemedi. Okul tatildi ama birikmiş işlerini yapmak için okula gideceğini söyleyerek evden çıktı.’’ Sözü bitince kadın ağlamaya başladı.

Ceyda kadını sakinleştirmeye çalışırken amirim gerçeği söylemeye hazırlandı. Bu hazırlığı fark ettiğim gibi dışarı çıktım. Çünkü bu iş bana evimize gelen askerleri ve annemin haykırışlarını hatırlatıyordu. Göt kesen soğuğa karşı eldivenlerimi takmadım. Sigaramın yanışıyla kadının çığlığı aynı ana denk geldi.

***

Maktulün otopsi raporları henüz gelmediği için Yiğit ağabeyle saha araştırmasına çıktık. Öncesinde olay yeri fotoğraflarına tekrar baktık. Hatta amirim amatör fotoğrafçının çektiklerini de inceledi. Onlardan bir şey çıkmayınca maktulün okuluna gittik. Okul şehir merkezine uzak, doğanın içinde bir eğitim yuvasıydı. Kampüs geniş bir arazi içinde, hilal şeklinde yapısıyla oldukça büyüktü. Girişin sol tarafında çocuklar için salıncaklar, banklar vardı. Bahçenin sonunda envaiçeşit hayvanın bulunduğu büyükçe bir bölüm vardı.

Girişteki güvenlik görevlileri Şüheda’nın bazı hafta sonları okula geldiğini doğruladı. Kızı en son tatilin günü öğleye doğru gördüklerini, okula tam girecekken telefonla konuşup geri döndüğünü söylediler. Kamera kayıtlarına baktığımızda da durum doğrulandı. Kaydın kopyasını alıp kızın okuldaki dolabına bakmak için içeriye girdik.

‘‘Keşke benim kızlar da böyle bir okulda okuyabilseler,’’ dedi Yiğit ağabey.

‘‘Okurlar ağabey, neden okumasınlar?’’

‘‘Nasıl okuyacaklar kardeş? Bizim maaşımız bu okulun önünden geçmemize bile yetmez.’’

‘‘Bak yakın tarihte ücretsiz bursluluk sınavları varmış. Duvardaki afişin resmini çek istersen. Getirirsin kızları, denerler şanslarını. Sonuçta maktulde burslu okuyormuş.’’

Güvenlik görevlisi ve ben ikinci kata çıkarken Yiğit ağabey afişi inceliyordu.

‘‘Burası 12’nci sınıfların katı, dolaplar onlara ait. Şüheda’nınki hangisi bilmiyorum,’’ dedi bana eşlik eden güvenlik görevlisi.

Üç sınıf vardı ve dolaplar sınıfların karşısındaydı. Zaman kaybetmemek adına bana yakın olan dolaplara bakmaya başladım. Güvenlik görevlisi de diğer dolaba yöneldi. Dolapların bazılarında isim yazmadığı için raflardaki defter ve kitaplara bakıyordum. Beşinci dolaba geldiğimde Yiğit ağabey sondaki dolaplardan birinin önünden seslendi.

‘‘Galiba buldum!’’

Yanına gittim, siyah bir çantayı yere bırakarak defter ve kitapları kontrol etti. Ders notları dışında bir şey bulamayınca çantayı açtık. Çantadan küresel çapta ün yapmış bir markanın bilgisayarı ve yine o markaya ait bir cep telefonu çıktı. Elbette ikisi de kapalıydı. Çantayı biraz daha karıştırınca pembe anahtarlıklı bir anahtar, maktulün adına çıkarılmış bir banka kartı bulduk. Bulduklarımızı çantaya geri koyduk ve şubeye gazladık.

Şubeye girmeden önce bulduklarımızı parmak izi için olay yeri incelemeye bıraktık ve ‘acil’ koduyla bilgi işleme gönderilmesini arz ettik. Biz bunları yaparken amirim ve Ceyda boş durmamış maktulün bazı arkadaşlarının ifadelerini almıştı. İfade verenlerin cümleleri neredeyse aynıydı. Maktul; başarılıymış, sosyalmiş, herkesle iyi geçinmeye çabalarmış, popülaritesi yüksek biriymiş. En yakın arkadaşları Yasmin Demiroğlu ve Can Berk Sürmene’ymiş. En son pazartesi günü görmüşler. Eh bittabi Yasmin ve Can Berk’i karakola çağırmak hasıl olmuştu.

Adli Tıp, maktulün eşyalarıyla işini bitirmişti. Bu eşyaları ailesine teslim etme bahanesiyle aklımdaki soruları sormak için maktulün evine gittim. Kapıyı uzun boylu, gür sakallı, kısa saçlı bir adam açtı. Kim olduğumu söyleyince adam beni içeriye davet etti. Adam beni müsait bir odaya aldı, karısını çağırdı.

Elimdeki saman renkli torbayı anneye uzattım. Zorla yutkunarak, ‘‘Kızınızın eşyalarını getirdim,’’ dedim.

Kadın hıçkırıkla ağlama arasında bir ses çıkararak torbayı elimden alıp koynuna bastırdı.

‘‘Uygun bir zaman değil ama sormak istediğim sorular var.’’

Kadın o ara torbadakileri döktü. Ardından şaşkın şaşkın baktı.

‘‘Bu… Bunlar…’’

‘‘Tamam Nurgül tamam!’’ diyerek karısını teselli etti eşi.

‘‘Hayır, hayır! bunlar kızımın değil!’’

‘‘Nasıl yani?’’

‘‘Kızımın okul kıyafetleri odasında başka okul kıyafeti yok. Bu anahtar bizim evin değil çünkü anahtarını masasında unutmuş.’’

‘‘Okuldaki dolabında bilgisayar, cep telefonu ve ona ait banka kartı bulduk.’’

Cep telefonumdan bulduklarımı gösterdim.

‘‘Bunlar kızımın değil. Kızımın bilgisayarı yok, telefon onun olamaz. Kızımın telefonunun ekranı çatlamıştı. Banka hesabını biz açmadık,’’ dedi baba.

‘‘Yapmış olduğu işlerden kazandığı paralar için açmış olabilir mi?’’

‘‘Bilmiyorum ama kızımız bizden bir şey saklamazdı. Kazandığı paraları da bize harcardı.’’

Aileyi daha fazla zorlamanın alemi yoktu. Getirdiğim eşyaları tekrar torbaya koydum. Soğuk hava suratıma çarpınca aklıma kime ait olduğunu hatırlayamadığım bir söz geldi: Her insanın hayatı aynı şekilde sona erer; farkı yaratan, nasıl yaşadığı ve nasıl öldüğünün ayrıntılarıdır.

***

Maktulün son telefon sinyalinin alındığı adrese giderken amirim telefonda Ceyda ile konuşuyordu.

‘‘Oh maşallah! O kadar parayı nereden bulmuş? Döviz hesabı da varmış! Ne! On bin dolar mı? toplam ne kadar yapıyor? Bir milyon civarı! Tamam kızım sen o paraların nereden geldiğini araştır,’’ dedi ve telefonu kapadı.

‘‘Ne oldu amirim?’’

‘‘Kızın hesabında Bir milyona liraya yakın para varmış. Duydun işte dolarları falan. Yurt içinden ve yurt dışından paralar gönderilmiş. Bu kadar parayı nasıl kazanmış yahu?’’

‘‘Sosyal medyadan kazanmıştır amirim. Yeni nesil işler böyle. Birkaç saçma sapan, garip video çekiyorsun, izlendikçe para geliyor. Takipçi sayın arttıkça sosyal medya algoritması izlenme için diğer kullanıcılara yönlendiriyor. Etkileşim arttıkça meblağ artıyor.’’

‘‘Ailesinin bu paradan nasıl haberi olmaz?’’

‘‘Göründüğünden bambaşka bir hayatı varmış amirim.’’

Adrese ulaştığımızda ev sahibi Hatice Kumru apartman girişinde bizi bekliyordu. Kısa beyaz saçlarıyla, altmışlarında gösteriyordu. Burnu soğuktan kızarmıştı, bizi görünce heyecanlandı.

‘‘Merhaba, hoş geldiniz.’’

‘‘Merhaba Hatice Hanım!’’ dedi amirim tokalaşırken.

Maktulün resmini gösterdik ‘‘Evinizi kiralayan kişi bu mu?’’

‘‘Evet, evet!’’

‘‘17 yaşındaki bir kıza neden evinizi kiraladınız?’’ dedi amirim.

Kadın bu sorudan dolayı gerildi, anahtarı yere düşürdü. Eğilip alırken ‘‘Şüheda beni aradığında ona yapamayacağımı söyledim. Ancak son sınıf öğrencisi olduğunu, dört küçük kardeşi yüzünden evinde ders çalışamadığını, burslu okuduğunu eğer notları düşerse bursu keseceklerini söyledi. Okulun yakın olması önemliymiş çünkü okul sonrası ve hafta sonları buraya geleceğini söyledi. Kendi parasını kendi kazanıyormuş ve kirayı asla geciktirmeyeceğini söz verdi. Hatta ilk iki ayı peşin verdi. Diğer ayları geciktirmeden tıkır tıkır ödedi. Paraya ihtiyacım vardı. Emekli maaşımla zor oluyor bazı şeyler.’’

‘‘Eve başka birileri geliyor muydu?’’

‘‘Ben Serdivan’da oturuyorum. Komşulara birkaç kere sordum onlar sadece Şüheda’yı görmüş. Müzik sesi dışında evden başka ses gelmiyormuş.’’

Birinci kattaki daire oldukça küçüktü. Mutfak ve oturma odası birdi. Tuvaletin karşısındaki odanın kapısını açınca önümüzde bambaşka bir dünyaya açıldı. Oda, pembenin tonlarıyla döşenmişti. Duvar diplerinde rengarenk büyük peluş ayıcıklar, yatağının üstünde mini elbiseler, renkli ince çoraplar, yatağının çevresini saran led lambalar, farklı açılarda duran iki tripod ve bir sürü maske vardı. Bir an ağzı açık etrafa bakan ev sahibiyle göz göze geldim. Amirim dolap ve çekmeceleri karıştırdıkça ortaya farklı fantezi eşyaları ve iç çamaşırları çıkıyordu.

‘‘Olay yeri inceleme ekibini çağır hemen gelsinler,’’ dedi amirim ve odadan çıktı.

Apartman dairesinde işimiz bittiğinde kar dinmiş, soğuk biraz azalmıştı. Hızlıca şubeye dönmemiz gerekiyordu çünkü Can Berk Sürmene ile Yasmin Demiroğlu ifade vermeye gelmişti.

İlk önce Can‘ın ifadesini almak için odaya girdik. Uzun boylu, kaslı vücudu oturduğu sandalyede huzursuz gibiydi. Esmer, temiz yüzü somurtkandı.

‘‘Nasılsın evladım?’’ diye söze girdi amirim.

‘‘Teşekkürler, iyiyim!’’

‘‘Dersler nasıl?’’

‘‘İyi!’’

‘‘Ne okumak istiyorsun?’’

‘‘Yurt dışında okuyacağım.’’

‘‘Hayırlısı olsun inşallah. Benim kız üniversitedeyken yurt dışına gitti. Gidince orada kalmak için başvurularda bulundu ama olmadı. Belki toruna nasip olur.’’

Loş oda birkaç dakika sessizliğe gömüldü.

‘‘Şüheda’yla yakın arkadaşmışsınız. Nasıl biriydi?’’

Can Berk avukatına baktı. Onayı alınca, ‘‘Evet 9’uncu sınıftan beri arkadaşız. Çalışkan, sakin, uyumlu biriydi.’’

‘‘Anlaşabiliyor muydunuz?’’

‘‘Yasmin’le ara sıra atışırlardı. Benimle sorunu olmadı.’’

‘‘Neden atışırlardı?’’

‘‘Şüheda, Yasmin’den daha popüler bir kızdı. Bazen bu popülerliğe kendini kaptırınca Yasmin, Şüheda’yı uyarıyordu.’’

‘‘Ne gibi bir popülerliği vardı?’’

‘‘Okulda öğretmenler tarafından sevilirdi. Okul çalışmalarında rol alırdı. Güzelliğiyle ve başarılarıyla övünürdü.’’

‘‘Son zamanlarda tartıştığınız söyleniyor? Doğru mu?

‘‘Evet! Son zamanlarda bizi küçümsemeye başlamıştı. Özellikle erkeklere karşı tavrı sertleşmişti. Hatta benim hakkımda Yasmin’e yalan yanlış şeyler söylüyormuş.’’

‘‘Ne gibi?’’

‘‘Bu çocuk seni aldatıyor. Hiç sosyal medyasına baktın mı? Kimlere yazıyor? Neleri izliyor. Güvenme, sonra üzülürsün gibi laflar ediyormuş.’’

‘‘Bunları duyunca ne yaptın?’’

‘‘Açıkçası onu umursamıyordum. Ancak Yasmin’inbana karşı tavrı değişmişti. Buna çok kızmıştım. Bağırdım çağırdım.’’

‘‘En son ne zaman görüştünüz?’’

Sandalyesinde kıpırdandı ‘‘Pazartesi günü okul çıkışında görüştük.’’

‘‘Sosyal medya için videolar yapıyormuş. Bunları nerede yapıyordu biliyor musun?’’

‘‘Genelde işlerini okulda hallediyordu. Bazen de Yasmin’in bilgisayarını kullanıyordu.”

‘‘Bilgisayar bu mu peki?’’ diyen amirim telefonundan fotoğrafı gösterdi.

‘‘Hayır değil! Yasmin’in bilgisayarında resimli çıkartmalar falan var.’’

‘‘Peki Şüheda’nın görüştüğü biri veya birileri var mıydı?’’

‘‘Bilgim yok!’’

‘‘Pazartesi ve salı günü neredeydin?’’

‘‘Müvekkilimi suçladığınız bir şey mi var?’’ diye araya girdi Avukat.

‘‘Estağfurullah avukat hanım ne haddimize. Prosedür gereği soruyoruz. Sonuçta en yakın arkadaşı öldürülmüş, bedeni bir çöp gibi sokağa atılmış. Başarılı, gencecik bir kız çocuğunu zalimce öldüren katili bulmak için uğraşıyoruz.’’

Çocuk elini ayağını nereye koyacağını bilemedi. Kireç gibi olmuş suratıyla avukatına baktı.

Avukat ‘‘Pazartesi günü…’’ demeye kalmadan amirim kadını susturdu.

‘‘Üniversiteye gidecek olan birinin sorduğum soruya cevap verebileceğini düşünüyorum. Öyle değil mi evladım?’’

Çocuk kafasını salladı. Biraz düşündü. ‘‘Pazartesi okuldan sonra Cadde 54’teki spor salonuna gittim. Saat yediye kadar oradaydım. Spor sonrası bir kahve alıp arabayla eve geldim. Salı günü öğleden sonra Yasmin’e gittim.’’

‘‘Ne yaptınız?’’

‘‘Film izledik.’’

‘‘Ne izlediniz?’’

‘‘Çığlık 6.’’

Amirim başka bir şey sormadan odandan çıktı ‘‘İfadesini yazdırıp imzalatın,’’ dedi. Ardından Yasmin Demiroğlu’nun odasına girdi.

Yasmin; minyon, kumral kısa saçlı bir kızdı. Gözlüklerinin arkasındaki yeşil gözleri korkulu bakıyor, kırmızı ojeli tırnakları masanın üstünde ileri geri hareket ediyordu.

‘‘Bu havada yapılacak en güzel şeylerden biri sıcak salep içmek ve film izlemek değil mi? Kızımla çok beceremedik bu işleri ama torunumla her hafta kesin sinemadayız. Salı günü Can Berk’le sizin evde film izlemişsiniz doğru mu?’’

‘‘E… Evet doğru.’’

‘‘Hangi filmi izlediniz?’’

‘‘Çığlık.’’

‘‘Hangisi? Dört mü beş mi?’’

‘‘Beş!’’

‘‘Şüheda’yla ara sıra tartıştığınızı söyledi Can Berk. Neden tartışıyordunuz?’’

‘‘Öyle büyük bir şey yok. Bazen egosu şişiyordu, kızıyordum.’’

‘‘Eh! Normal değil mi? sonuçta okulun en popüler kızıymış. Ben de olsam biraz ego yapardım. Son zamanlarda Can Berk hakkında seni gazlıyormuş. Güvenme ona, seni aldatır falan diye doğru mu?’’

‘‘Evet! Erkeklere olan tavrı son dönemlerde değişmişti. Erkekler sadece zevk ister gerisi boş duygular derdi.’’

‘‘Sen ne cevap verirdin öyle söyleyince?’’

‘‘Can Berk’in öyle biri olmadığını söylerdim.’’

Sinir ve stresle tırnağı kırılmış baş parmağını kanırttı. Canı yanınca ellerini masanın altına indirdi.

‘‘Pazartesi günü neredeydin?’’ Avukata, ‘‘Suçlamak için değil avukat bey biliyorsunuz rutin sorular bunlar,’’ diyerek gelecek olan salvoyu savuşturdu amirim.

‘‘Okuldan sonra evdeydim.’’

‘‘Salı günü filmden sonra ne yaptınız peki?’’

‘‘Biraz muhabbet ettik. Sonra Can Berk gitti.’’

‘‘Saat kaç gibi gitti.’’

‘‘Bilmiyorum.’’

‘‘Can Berk gidince sen ne yaptın?’’

‘‘Hatırlamıyorum!’’

Huzursuz bacak sendromu eşliğindeki sessizliği avukat bozdu. ‘‘Eğer başka bir şey yoksa gidebilir miyiz?’’

Amirim, babacan bir insandır. Ancak kendini beğenmiş, burnu Kaf Dağı’nda olan kişilere tahammülü yoktu. Tebessüm etti ve odadan çıktı.

‘‘Kızım, ikisinin de telefon kayıtlarına bakmanı istiyorum. Sakladıkları bir şeyler var. Yalan söylüyorlar. Hatta Yiğit, sen şu çocuğun arabasının plakasını al. Kameralara bak bakalım hangi güzergâhları kullanmış,’’ dedi ve bir sigara çıkararak dudağına yerleştirdi.

***

‘‘Ağabey, kız başına aldığı darbe yüzünden değil, boğularak öldürülmüş! Bir de saçları arasından kırılmış bir tırnak, kıyafetlerinde maktule ait olmayan saç telleri bulmuşlar.’’

Amirim, yanmayan sigarası dudaklarında beyaz tahtaya baktı. ‘‘Bilgisayar ve telefon ne oldu?’’

‘‘Öğleden sonra haber verecekler amirim,’’ dedim.

‘‘Yiğit, baktın mı çocuğun arabasına?’’

‘‘Baktım ağabey. Yakalandığı kamera sayısı az. Fakat araç Yasmin’in oturduğu Kırkpınar, Güneş Sitesi’nin ana kapısındaki kamera kaydında net gözüküyor. Dediği saatlerde siteye giriyor, sekiz gibi çıkıyor.’’

‘‘Şüheda yanında mı?’’

‘‘Ona dikkat etmedim ağabey!’’

‘‘Ulan Yiğit! Dikkatli izle. Siteye girerken ve çıkarken Şüheda yanında mı bak!’’

‘‘Tamam ağabey.’’

‘‘Kızım, telefon kayıtları ne oldu? Maktulle konuşmuşlar mı?’’

‘‘Evet amirim konuşmuşlar. Salı günü 14.00-14.25 arası Yasmin aramış. 14.30-14-32 arası da Can Berk konuşmuş.’’

‘‘Peki, Can Berk ve Yasmin  daha önce konuşmuşlar mı?’’

‘‘Bakıyorum! Evet, amirim konuşmuşlar. 13.05-14.00 arasında.’’

‘‘Durum şu ki arkadaşlar, bu ikisinden biri katil. Çünkü verdikleri ifadeler çelişkiliydi. İzledikleri filmin serinin kaçıncı filmi olduğunu bile karıştırdılar. Biri altı derken diğeri beş dedi. Yakın arkadaş olmalarına rağmen Yasmin’in, Şüheda’nın diğer hayatıyla ilgili bilgisi yok. Olsa, illaki bir şeyler söylerdi. O anlatmasa bile Can Berk bahsederdi. Kısacası paçayı kurtarmak için bu durumu kullanırlardı.’’ Dudaklarındaki sigarayı alarak, ‘‘Can Berk Sürmene ve Yasmin Demiroğlu için sorgu evraklarını hazırlayın! İsmet, sen de bilişime git sıkıştır bir saate her şey hazır olsun!’’

Bilişimdeki Kenan’la aramızda güzel bir dostluk vardı. Karşılıklı sigaralarımızı içtikten sonra bulduklarını gösterdi. Maktulün, Pembe Düşler adında takipçi sayısı milyonu bulan bir sosyal medya hesabı vardı. Bu hesapta erotik video ve resimler yayınlamıştı. Görüntülerin çekildiği yer geçen gün amirimle gittiğimiz evin pembe odasıydı. Ana sayfasına sabitlediği seksi bir dans eşliğindeki videosunda: ‘Düşlerinizin renklenmesi için KATIL’ın’ yazmıştı. Bu KATIL kısmı parayla üye olanlar için özel videolar barındırıyordu. DM kutusunda bir sürü sapkın mesaj ve fotoğraf vardı. Bilgisayarı yayınlamadığı bir sürü video ve fotoğrafla doluydu. Bazı Word belgelerine kimlerden ne kadar para aldığını, kullanıcı adlarıyla birlikte yazmıştı. Bunlardan bazıları: DAİMİLER, ÖZELCİLER, KAZLAR, ECNEBİLER, SAZANLAR.

SAZANLAR dosyasında tanıdık bir isim vardı: Can Berk Sürmene. Dosyayı açtığımızda onunla yazıştığı sayfaların ekran görüntülerini ve videoyu gördük. Yaklaşık beş dakikalık çekim, Şüheda’nın yaptığı erotik hareketlere zevklenerek kendinden geçen Can Berk’i gösteriyordu. Telefonda bir şey yoktu çünkü yeni alınmış ve sim kartı henüz takılmamıştı. Büyük olasılıkla kız, kırılan telefonunun yerine almış, hattını takmaya fırsatı olmamıştı.

Fazla vakit kaybetmeden şubeye dönüp bilgisayardakileri gösterdim. Amirim görüntüleri izleyince gözleri fal taşı gibi açıldı.

Çocuk şubeden bir arkadaş, zanlı ve avukatı tam tekmil sorgu odasında hazırdı. Önce Yasmin’in odasına girdik.

Gözüme ilk çarpan şey, kızın bu süreçte zayıfladığı ve korkusunun arttığıydı. Avukat daha saldırgan duruyordu.

‘‘Neden çağırdığınızı söyler misiniz? Kaç saattir bekliyoruz! Verdiğimiz ifade açık ve net değil miydi?’’

Amirim avukatı iplemeden direkt kıza, ‘‘Şüheda’yla neden kavga ettiniz?’’ diye sordu.

Kız irkildi fakat sakin kalmaya çalışarak, ‘‘Kavga etmedik!’’ dedi.

‘‘Son günlerde dargın olduğunuzu söyleyen arkadaşların var.’’

‘‘Geçen gün de söyledim bazen egosuna yenik düşüyordu. Lafları, konuşması saçma sapan oluyordu.’’

‘‘Neye ego yapıyordu?’’

‘‘Okuldaki başarılarıyla övünüyor, geçmişte kaptanlığını yaptığı okul voleybol takımına laf ediyordu. Okumak istediği okulu dilinden düşürmeyerek bizim üniversiteyi kazanamayacağımızı söyleyip duruyordu.’’

‘‘Neden arkadaşlığını bitirmedin?’’

‘‘Özünde çok iyi bir insandı. İyi günümde kötü günümde yanımdaydı. İki gün küssek üçüncü gün barışıyorduk.’’

‘‘Can Berk’le ilgili sana ne dedi?’’

‘‘Bir şey söylemedi.’’

‘‘Can Berk, Şüheda’ya bağırmış.’’

‘‘Şüheda, Can Berk’in beni aldattığını söyleyip duruyordu. Devamlı sosyal medyasından başkalarına yazdığını, ona güvenmemem gerektiğini hatta bir zamanlar kendisine bile asıldığını söyledi. Benim de duygusal boşluğuma geldi. Kıskançlık krizin girdim Can Berk’e kök söktürdüm.’’

‘‘Can Berk ne yaptı peki?’’

‘‘Bana ve Şüheda’ya bağırıp çağırdı.’’

‘‘Sonra nasıl barıştınız?’’

‘‘Tartıştıktan iki üç gün sonra Can Berk bizim eve geldi sakince konuştuk, barıştık. O günden sonra Can Berk’le Şüheda’nın arası soğudu.’’

‘‘Pembe Düşler adında bir sosyal medyası varmış. Haberin var mıydı?’’

Bu sorudan sonra huzursuzlanarak, ‘‘Hayır!’’ dedi.

Oynadığı tırnaklarına baktığımı fark edince ellerini masanın altına indirdi.

Bunu gören amirim, ‘‘Bak kızım, yakın arkadaşım dediğin kişi bahsettiğim sosyal medya hesabı yüzünden öldürülmüş olabilir. İçeriklerini göstermeyeceğim ancak müstehcen şeyler paylaşıyormuş. Görüyorum ki çok üzgünsün. İstemez misin arkadaşının katilini veya katillerini bulalım? Bildiğin şeyler varsa korkmadan anlat!’’ dedi babacan bir tavırla.

Kız iyiden iyiye çökmeye başladı. Ben de bu durumdan istifa ettim ve ‘‘Can Berk, her şeyi itiraf etti. Senin yüzünden olmuş,’’ dedim.

Ayağa kalkarak, ‘‘Ne?’’ diye bağırdı.

‘‘Duyduğun gibi!’’

‘‘Be… Ben bir an sinirlendim ve kafasına… Kafasına şişeyle vurdum. Düştü. Düşünce kanlar akmaya başladı. Öl… Öldü…’’ devamını getiremeden baygınlık geçirdi.

Kendine geldiğinde başka soru sormadık ve Can Berk’in odasına girdik. Amirim bilgisayardan delikanlının görüntüsünün olduğu videoyu açmamı istedi. Ekranı Can Berk’e çevirdi. Oğlan videoyu izleyince yıkıldı.

‘‘Şimdi, anlat bakalım Can Berk!’’ dedi amirim.

‘‘Ne var yani ne olmuş?’’

Sesi soluğu çıkmayınca amirim dayanamayıp, ‘‘Kızı neden boğdun?’’ dedi.

‘‘Ben kimseyi boğmadım!’’ dedi oğlan sesi titreyerek.

Amirim sinirden dudaklarına sigarasını yerleştirdi. Gözlerini kapadı. Tüttürüyormuş gibi yaparak sakinleşti. ‘‘Her şeyi anlat! Elimizde senin yaptığına dair kanıt var. Mesela Yasmin’in evinden çıkarken Şüheda arabanda gözükmüyor? İnan ki parayla tuttuğun bu avukat bile seni kurtaramaz.’’

Çocuk beş dakikalık sessizliğin ardından konuşmaya başladı: ‘‘Taktığı maske yüzünden videodaki kızın Şüheda olduğunu bilmiyordum. Pazartesi günü Yasmin’le tartıştık. Çünkü bana Pembe Düşler’i sordu. Afalladığımı görünce bağırdı, çağırdı. Okul çıkışı görüşmedik. Salı günü beni aradığında normal konuşuyordu. Korku filmi izlemek için ortamı kurduğunu, Şüheda’yı da okulun oradan almamı söyledi. Ben de öyle yaptım. Fakat evine gittiğimizde televizyonda Pembe Düşler’in sayfası açıktı ve videolar dönüp duruyordu. Yasmin, alkollüydü, ağzına geleni söyledi, yetmedi üstümüze saldırdı. Sakinleştirmeye çalıştım ancak gözü öyle dönmüştü ki ortalığı dağıttı. ‘Beni bu orospuyla mı aldattın?’ deyince Pembe Düşler’deki kzın Şüheda olduğunu anladım. ‘O olduğunu bilmiyordum!’ dedim. ‘Doğru nereden bileceksin ki? Baksana bir sürü maskesi var!’ dedi. ‘Bunu nasıl öğrendin?’ diye sordum. ‘Bu kevaşe nifak tohumunu aklıma ekti. Ben de pazartesi günü okuldaki telefon kutusundan telefonunu alarak sosyal medyana girdim. Takip ettiklerine ve beğenmelerine bakınca Pembe Düşler’i gördüm,’ dedi. Şüheda ‘Benimle ilgisi yok!’ deyince tekrar çıldırdı ve saldırmaya çalıştı. Sonra bilgisayardan bir video açarak, ‘Ulan bu leke sana ait değil mi? Babanın çocukken ayağına çay döktüğünü söylemiştin!’ dedi. Şüheda gülmeye başladı. ‘Aferin kız göründüğün kadar salak değilmişsin! Senin bu sevgilin var ya bana neler yazdı neler? Hatta dur para verip zevkten dört köşe olduğu videoyu açayım!’ dedi ve özel videomuzu açtı. ‘Seni uyarmaya çalıştım. Senin gibi salaklar oldukça bunlar gibi yavşaklar hayatlarını yaşıyor. İki meme, bacak görünce beyinleri küçülüyor.’ Videoyu tekrar oynatınca Yasmin, şarap şişesiyle Şüheda’nın kafasına vurdu. Kız sendeledi, başını masaya çarparak düştü. Yasmin şoka girdi. İlk telaşı atlatınca kanlı kıyafetlerini çıkararak en yakınımdaki kıyafetleri giydirdim. Havanın kararmasını bekledim. Çarşafa sararak bagaja koydum. Üzerinden çıkan kıyafetlerini ve eşyalarını poşetle göle attım,’’ deyip sustu.

‘‘Neden o ormanı seçtin?’’

‘‘Birkaç kere o yolu kullanırken Şüheda, ‘Seri katillerin kurbanlarını gömdükleri ormanlık alanlara benziyor,’ demişti. Bagaja atarken o cümle aklıma geldi, oraya götürdüm.’’

‘‘Niye kardan adam yapma gereksinimi duydun?’’

Midesi bulanır gibi konuşuyordu. ‘‘Bedenini çarşafla çekerek taşıdım, karda izler oluşmuştu. Bu izleri örtmek için kardan adam yapma fikri aklıma geldi. Lekelenen karı toplayıp cesedi bıraktığım yerin önüne yığdım. Dışarıdan bakan sadece kardan adamı görecekti. Kalan izleri de yağan kar kapatır diye düşündüm. Öldüğünü sandım…’’

‘‘Öldüğünü sandım ne demek? Kızı o zaman mı boğdun?’’

Salya sümük ağlamaya başladı. Burnunu çeke çeke konuştu, ‘‘Kardan adamı yapmaya çalışırken iniltiler dudum. Evdeyken nabzına bakmak aklıma gelmemişti. Gözlerini açmış inliyordu. Yaşarsa bütün olayları anlatırdı. Hayatımızı mahvedecekti. Ben de çarşafı boğazına doladım, boğdum.’’

Biz istediğimizi almıştık. Bu itirafla birlikte bulduğumuz deliller ve adli sonuçlar davanın çorap söküğü gibi kolayca sonuçlanmasını sağlayacaktı.

Bu olayda kar nasıl şehri örttüyse ölüm de sırları örtmüştü.

BAŞKOMİSER ÇAKIR VE OLAĞANÜSTÜ ŞÜPHELİLER/3. BÖLÜM: ÖFKE

0

Anne ve babalar çocuklarıyla beraber okuyabilsin diye yazılan bu hikâyede, coğrafi yer isimleri dışında tüm isimler ve olaylar hayal ürünüdür. Hikâyenin yazılışında sınırda ve satıhta ülkemizi hainlerden koruyan tüm emniyet güçlerimizden ve insanoğlunu kayıtsız şartsız seven güzel hayvanlardan ilham alınmıştır.

3 Ekim 2018 sabahı Veteriner Nalan Hanım’ın Safranbolu Bağlar’daki müstakil evinin sokağı:

Peyami, Hilmi ve Tıktık tarafından bahçenin dört bir yanına gizlenen C4 patlayıcılar, 1’er kilo olarak kedi-köpek taşıma kutularına yerleştirildi. İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e gönderilmek üzere yola çıkarıldı.

Tıktık Kâmil: Hilmi, İstanbul, Ankara ve İzmir’i de aldın mı artık senin önüne kimse set çekemez be!

Hinoğluhin Hilmi: Sen de şu Peyami gibi akıllı akıllı işini yapsan ya Tıktık! Sana ne İstanbul’dan, Ankara’dan, İzmir’den! Son duyumlarıma göre Başkomiser Çakır iyice hastalanıp yürüyemez hale gelmiş. Meydan bize kaldı diyorum beyler! Anlamıyor musunuz? Hodri meydan!

Cingöz Peyami: Şimdi benim anlamadığım şu. Her kedi-köpek kutusunda bir kilo patlayıcı ile yola çıkan sokak hayvanı dostlarımızın başına da kötü bir iş gelecek mi? Yarın yani 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü’nde patlatılmak üzere gönderdiğimiz patlayıcılar patlayınca ne olacak? Kaçak evcil hayvan satan her dükkândaki tutsak tutulan hayvanları da öldürecek mi? Patlamayla saçılan mamalarla tüm sokak hayvanları bayram edecek diyorsun… Ama böyle bir katliamdan sonra kim bayram etmek ister ki?

Hinoğluhin Hilmi: Akıllısın dedik çenen düştü Peyami. Büyük devrimler kayıpsız olmaz. Ağzı var dili yok hayvanlar üzerinden adaletsiz para kazanan sefillere günlerini göstereceğiz. Gecenin öfkesi bu demek. Hadi kapa çeneni de kedi-köpek kutularını araçlara yüklemeye devam et!

3 Ekim 2018 gecesi Karabük Kedi-Köpek Güvenlik Birimi-KKGB:

Güvenlik biriminin Veteriner Nalan’ın evinde, iş yerinde ve sokağında olup biten her şeyden haberleri vardı. Yola çıkan her bir aracın arkasından bir de ekip arabası yollandı. Başkomiser Çakır patlayıcıların dağıtılmasını gizli gizli izledi. Patlamadan bir gece önce ekipler patlayıcıların hepsini etkisiz hale getirmişlerdi. Sonrasında Veteriner Nalan’ın evine baskın yapıldı. Kendisi ve hayvanları gözaltına alındı.  Hilmi’nin kelepçesini Başkomiser Çakır bizzat kendi taktı.

Başkomiser Çakır: Son duyumlarına göre iyice hastalanıp yürüyemez hale gelmiş bir Başkomiser Çakır tarafından tutuklanmak nasıl bir duygu Hilmi? Meydan bize kaldı diyordun! Meydan bulursun at bulamazsın hilmi! At bulunca da meydan bulamazsın böyle! Yürü bakalım! İt oğlu it seni!

***

Bir gece önce polisler taradından etkisiz hale getirilen patlayıcılar üç büyük şehre dağıldı. Tabii ki beklenen patlamalar olmadı. Kaçak evcil hayvan satan firmaların kedi-köpek mamalarına el kondu. 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü şerefine tüm sokak hayvanlarına tonlarca mama dağıtıldı.

4 Ekim 2018 akşamı KKTV- Kedi-Köpek TV Ana Haber Bülteni:

“İyi akşamlar sayın seyirciler. Ben sunucunuz Minnoş Parlaktüy, ana haber bültenini sunuyorum.

Bugün Ankara, İstanbul ve İzmir’de büyük bir facia önlendi. Karabük KGB- Kedi-Köpek Güvenlik Birimi’nin aman vermeyen çalışmaları sonucu bu üç büyük şehrimizde pek çok evcil ve sokak hayvanı kurtuldu sayın seyirciler. Bir organize suç örgütü tarafından yasal olmayan evcil hayvan satan dükkânlara patlayıcılar gönderildi. Eş zamanlı olarak patlatılması planlanan kaçak patlayıcılar güvenlik birimi tarafından etkisiz hale getirildi. Bu arada yasal olmayan yollardan evcil hayvan satışı yapan dükkânlara ceza yazıldı ve sahipleri göz altına alındı. Bazı dernekler, özellikle Keyfe Keder Sokakta Yaşayan Hayvanlar Derneği- KKSYHD, bu patlamaların engellenmesini protesto etti. Polisten alınan bilgiye göre merkezi Safranbolu’da olan, fakat ülkenin dört bir yanında faaliyet gösteren son yılların bu en büyük kedi-köpek suç çetesi tamamen çökertilmiş durumda. Tüm elemanları içeri alınmış olan bu suç çetesinin Gecenin Öfkesi isimli bir elebaşı tarafından yönetildiği tespit edildi.”

4 Ekim 2018 günü Karabük Kedi-Köpek Güvenlik Birimi-KKGB:

Telefon kayıtlarından 10’ar kilo patlayıcı satarak suça iştirak ettiği anlaşılan Nazlı Necmiye ve El Medique’in sorgusu devam ediyordu.

Başkomiser Çakır: Demek kendinizi çok akıllı sanıyorsunuz öyle mi? Biri İran’dan gelmiş, diğerinin büyük büyük babası El Hamra Sarayı’nda bekçi kediymiş. Vay vay vay!

Nazlı Necmiye: Ben bu El Medique denen kedinin kurbanıyım Başkomiserim. Benim hiçbir suçum yok. Bakar mısınız şu tavşan beyazı tüylerime? Sürmeli gözlerime? Benim ne işim olur suçla? Terörle? Ben akşama kadar yalanırım, yatarım, uyurum. Mrrr… Mrrr… Mrrrr… Miyaaaav…

El Medique: Beni suçlu ilan eden kendine baksın. Tüylerinin çoğu beyaz olan Necmiye ama sütten çıkmış ak kedi olan benim Başkomiserim. Asıl benim işim olmaz suçla terörle!

Başkomiser Çakır: Ama telefon ve banka kayıtlarınız öyle demiyor! Çıkarın şunları sorgu odasından!

Nazlı Necmiye: Bir şey söyleyeyim mi Başkomiserim? O kocaman kulaklı simsiyah kedi var ya… Adı Kara Murat mıydı neydi? O pek bir merak ettiydi bizim aldığımızı sattığımızı. Ona da sorun bir şeyler.

***

Veteriner Nalan’ın evindeki diğer kediler ve köpekler sorgulandıktan sonra serbest bırakıldılar. Koca kulaklı simsiyah bir yavru kedi olan Kara Murat’ın doğum bilgilerine ulaşılamadığı için bir tek o salınmadı. Başkomiser Çakır, Nazlı Necmiye’nin uyarısını dikkate alarak yavru da olsa Kara Murat’ı sorgu odasına aldırdı.

Kara Murat: Miyuvvv. Başkomiserim yanlış yoldasın. Benim etim ne budum ne? Şu tipe bir bakar mısın? Daha 6-7 aylık bir kediyim ben. Miyuvvv. Anne yüzü görmedim. Veteriner Hanım beni enjektörlerle koynunda besledi de bugünlere gelebildim.

Başkomiser Çakır: Madem daha 6-7 aylıksın neden başkalarının işine burnunu sokarsın be kedi! Duydum ki sorarmışsın kim ne aldı ne sattı!

Kara Murat: Bakın benim bu olanlarla hiçbir ilgim yok.Kar gibi beyaz tüylü ve sarı gözlü, 16 yaşında dişi bir kedi planladı her şeyi. Vallahi de billahi de!

Başkomiser Çakır: Babaannem yaşında kediden elebaşı mı olur! Neler saçmalıyorsun sen?

Kara Murat: Bakın bana inanmıyorsanız evdeki diğer kedilere sorun. Korkudan konuşamazlar ama hepsi o kediyi tanır. Herkesle Gecenin Öfkesi kod adıyla iletişim kurar. Kapıkule’den Bartın’a, oradan Safranbolu’ya herkes onu bilir. Herkes ondan korkar. Asla kimseye görünmez. Ben de tüyünün rengiyle göz rengini başkalarından duydum da oradan biliyorum. Durum bu yani.

Başkomiser Çakır: Tamam tamam kes. Kuyruklu yalanlarını hâkime sakla. Atın bunu da nezarete!

***

Cingöz Peyami ve Tıktık Kâmil de nezarete konmuşlardı. Polis memurları, bir cep telefonu bile olmayan minnacık yavru kedi Kara Murat da nezarete atıldığı için üzülmüşlerdi. O sırada Başkomiser Çakır Hilmi’yi sorguya aldı.

Başkomiser Çakır: Bak Hilmi! Seni yıllar öncesinden tanırım. Sende bu işi organize edebilecek ne yürek ne de zekâ var. Var gel söyle bu işin başında kim vardır! İş birliği yap da cezan azalsın!

Hinoğluhin Hilmi: Neden ben olamazmışım! Bal gibi de benim bu işin başı! Seni gidi kendini beğenmiş Başkomiser bozuntusu! Sen de hepimiz gibi sokaklardan geldin! Yakanda polis rozeti var diye kendini bizden üstün mü sanırsın!

Başkomiser Çakır: Ben de senin gibi sokaklardan geldim Hilmi! Senden üstün olan ben değilim elbet! Senden üstün olan yakamdaki bu ay-yıldızlı bayraktır! Ben senin gibi yediğim kaba pislemem! Ahlaksız seni! Alın şu iti gözümün önünden! Köpekliğin yüz karası seni!

Hilmi korkusundan ağlamaya başladı. Titreyen elleriyle cebinden bir mendil çıkarmaya çalışırken, yere bir fotoğraf düşürdü. Fotoğraf, bir sinemada Ejderhanı Nasıl Eğitirsin? filminin afişi önünde çekilmişti. Fotoğrafta Cingöz Peyami, Hinoğluhin Hilmi, Tıktık Kâmil bir de kocaman kulaklı simsiyah bir yavru kedi yan yana sarmaş dolaş dikiliyorlardı.

Başkomiser Çakır: Bu fotoğraf ne? Bu yanınızdaki yavru dediğiniz Kara Murat değil mi? Bu film? 2010 yılında çıkmadı mı piyasaya? Yani 8 yıl önce? O minnacık koca kulaklı siyah kedi yavru olamaz o halde. Hayırdır oğlum? Ne iş bu fotoğraf?

Hinoğluhin Hilmi: Hiiiç…  Bu fotoğraftaki o simsiyah yavru kedi değil Başkomiserim. Eeeeee… Öööööö… Onun babası bu! Hah babası! Vallahi de billahi de babası!

Başkomiser Çakır: Ne babası! Aynı minnacık kedi işte! Hay Allah! Buldum yahu! Gecenin Öfkesi! Filmdeki simsiyah ejderhanın adıydı bu! Ben de bu ismi nereden hatırlıyorum deyip duruyordum içimden! Yakaladım seni elebaşı Kara Murat!

Başkomiser Çakır’ın Hilmi’yi sorgulamasından 2 dakika önce Karabük KKGB, Kedi-Köpek Güvenlik Birimi:

Birinci Polis Memuru: Salıvereceğim oğlum ben bu minnacık siyah yavruyu. Baksana köşeye sıkıştı ağlar durur ince ince. 

İkinci polis memuru: Salma oğlum sormadan. Doğum bilgileri gelmedi daha. Beni dinle.

Birinci Polis Memuru: Hiç mi vicdan kalmadı oğlum bizde? Ne dersen de! Sorumluluğu alıyorum ben! Buyur kardeş. İsmin Kara Murat’tı değil mi? Hadi çık, serbestsin.

5 dakika sonra Karabük Kedi-Köpek Güvenlik Birimi-KKGB:

Başkomiser Çakır, hemen Veteriner Nalan’ı telefonla ardı. Veterinerden küçük siyah kedinin 8 yaşında olduğunu öğrenince nezarete koştu ama geç kalmıştı. Siyah kedi dışarı salıverilmişti.  Nezaretteki polis memuru, yavru sandığı siyah kedi Kara Murat’ı, doğum kayıtlarının gelmesini beklemeden salıverdiği için hayatının hatasını yapmıştı.

Başkomiser Çakır: Kedi! Kedi! Kara kedi! Küçük kara kedi! Nerede o koca kulaklı siyah kedi yahu!

Birinci Polis Memuru: Az önce serbest bıraktım efendim. Minnacık bir yavru kedinin suçla ne alakası olabilir ki?

Başkomiser Çakır: Allah cezanı vermesin! Az önce serbest bıraktım dediğin yavru kedi bu hikâyenin kötü adamıydı! O kedi bu hikâyenin Kayzer Soze’siydi!

Birinci Polis Memuru: Nasıl yani Başkomiserim?

Başkomiser Çakır: Olağanüstü diyorum oğlum! Şüpheliler diyorum! Olağanüstü şüpheliler diyorum! Az önce çetenin en zeki adamını yani elebaşını salıverdiniz diyorum size! Anne sütü alamadığı için minik kalmış o kara kedi! Meğer yavru değil 8 yaşında kediymiş!

Polis memurları Kara Murat’ın peşinden caddeye koştular. Kara Murat’ı bir araca binip kaçmak üzereyken kıskıvrak yakaladılar. Suç örgütünü yöneten elebaşının da yakalandığı haberi hemen televizyonlardan duyuruldu.

Gelgelelim, Gecenin Öfkesi, gerçekten Kara Murat’ın kod adı mıydı?

Operasyondan 34 gün önce yani 1 Eylül sabahı, Çekya’nın başkenti Prag şehrinde bulunan EXPLOJIA patlayıcı fabrikası:

Bembeyaz ve Müdür Sarman, fabrikanın yükleme bölümünde gizli gizli buluşmuşlardı. Etrafları sarı renkli konteynerler taşıyan tırlarla çevriliydi. Konteynerlerin üzerinde kocaman kırmızı E harfleri vardı. Bembeyaz, kendisine ikram edilen bir kutu ton balığını afiyetle mideye indirdi. Patisini yalayarak ağzını burnunu temizledikten sonra bir prenses edasıyla konuşmaya başladı.

Bembeyaz: Miyuvvvv… Ton balığı için teşekkür ederim. Bu sarı renkli kocaman konteynerler de çok ürkütücü ayol. Üstlerindeki kocaman kırmızı E harfler…

Müdür Sarman: O harfler fabrikamızı EXPLOJİA’nın baş harfinden oluşan logosu. Dünyanın dört bir yanına silah ve patlayıcı gönderiyoruz. Bunların içinde sizin ülkeniz Türkiye de var.

Bembeyaz: O yüzden buradayım. Sizden patlayıcı satın almak istiyorum. Ama kaçak yollardan. Özel izin olmadan Türkiye’ye patlayıcı getirtemeyiz.

Müdür Sarman: Ben size kaçak yollardan patlayıcı yollayabilirim Bembeyaz Hanımefendi. Tam da ülkenize iki konteyner dolusu askeri tüfek ve bu tüfeklere ait mermi gönderecektik.

Bembeyaz: Tamam işte. Benim kaçak patlayıcımı da onlarla gizlice gönderiverirsiniz. Miyyuuuvv…

Müdür Sarman: Fakat gümrük kapılarından kaçak ürün geçirmek çok zordur bilirsiniz. Hele o gümrük kontrol köpekleri yok mu?

Bembeyaz: Bilmez olur muyum hiç? Ben de bunun için size geldim. Sizin bu işi tereyağından kıl çeker gibi yaptığınızı duydum. Gelelim pazarlığımıza. Sizden 100 kilo C4 patlayıcı istiyorum. Önümüzdeki 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü’nde kaçak evcil hayvan satan dükkânlar için bir sürprizim olacak. Onlara göndereceğimiz patlayıcılar patladığında kilolarca kedi köpek maması ortalığa saçılacak. Böylece tüm sokak hayvanları bayram edecek.

Müdür Sarman: Fakat bunun için 150 kilo patlayıcı parası ödemeniz gerekiyor.

Bembeyaz: Neden ki?

Müdür Sarman: Gümrük kapılarında kaçak işler şöyle yürür Bembeyaz Hanım. Orada bizim gizli gizli rüşvet verdiğimiz bir kişi vardır. Onun da gümrük kontrol köpeği vardır. O kişi, 100 kilo patlayıcıyı görmezden gelmek için bizden rüşvet alır. O sırada rüşvet almayan diğer ekip, gümrükten kaçak olarak geçenin yarısı kadar patlayıcıyı yakalar. Yani 100 kilo kaçırabilmek için 50 kiloyu gümrüktekilere yakalatırız. Böylece gümrüktekiler kaçakçılığa engel olduk sanırlar. Onlar küçük lokmayı yutarlarken, büyük lokma yani 100 kilo kaçak patlayıcı ülke sınırından içeri sokulmuş olur.

Bembeyaz: Demek 100 kilo patlayıcı alabilmek için gümrükte 50 kiloyu feda edeceğiz. Peki öyle olsun. Miyyuuuvv… Kaçak patlayıcılar da mı sizin bu kocaman kırmızı E harfi logolu sarı konteynerlerinizde taşınacak?

Müdür Sarman: Evet. Yasal olarak gönderilen askeri tüfekler ve mermilerin yanında taşınacak. Ama sizinkiler gizli bölmelerde olacak.

Bembeyaz: Ah ne güzel. Miyuuuvvvv…

Müdür Sarman: Peki sizinle Bembeyaz Hanım olarak mı iletişim kuracağız? Yoksa bu işler için başka bir isim kullanıyor musunuz?

Bembeyaz: Beyaz tüylerime bakıp kanmayın. Sakin bir kedi gibi görünebilirim. Ama birlikte çalıştığım tüm kedi ve köpekler bilirler, öfkelendim mi gözüm hiçbir şey görmez. O yüzden ismimle değil kod adımla iletişim kuracaksınız…

Müdür Sarman: Demek öyle Bembeyaz Hanım. Acaba neymiş kod adınız?

Bembeyaz: Hele şu harika ton balığından bir kutu daha mideye indireyim, size kod adımı söyleyeceğim.

Bembeyaz, ikinci kutu ton balığını da afiyetle yedi.

Bembeyaz: Miyuvvv! Harika! Evet, ne diyorduk? Bundan sonra benimle kod adım aracılığıyla iletişim kuracaksınız. Edirne Kapıkule sınır kapısı, Tekirdağ Limanı, Bartın limanı, Safranbolu balıkçıları ve Safranbolu barınağındaki tüm kedi ve köpeklere böyle haber salın. Salın ki geceden ayrı, öfkesinden ayrı korksunlar! Çünkü beyler benim suç dünyasında bilinen kod adım Gecenin Öfkesi’dir. Haydi bakalım! Az laf çok iş!

MOR DÜĞÜM 2 / GÜN IŞIĞI VE ZİFT

0

Cinayet Büro’nun öğleden sonrası, bayat çay kokusu ve floresan lambanın vızıltısı arasına sıkışıp kalmıştı. Başkomiser İhsan, masasında beşinci sigarasını yakmıştı ama yine içmiyordu. Sigara, kemikli parmaklarının arasında kendi kendine yanıyor, külü ağır ağır masadaki “Murat Aydın” dosyasının üzerine dökülüyordu.

Komiser Levent, gürültülü yürüyüşü ve dünyadan bihaber gülümsemesiyle içeri girdi. İri gövdesini sandalyeye sığdırmaya çalışarak masasına yerleşti. Cebinden çıkardığı kâğıda sarılı bir poğaçayı iştahla ısırdı. “Günaydın Amirim, şu pastanenin poğaçası efsane, bak içi bol peynirli. Vallahi bir lokma ye, rengin solmuş senin,” dedi poğaçayı İhsan’a doğru uzatarak.

İhsan, parmağını yakan sigara izmaritini kül tabağına bastırıp söndürdü, yenisini yaktı. “Zıkkım ye Levent,” dedi yorgun bir sesle.

Tam o sırada telsiz hışırdadı. Şehrin öbür ucundaki eski, bitişik nizam apartmanlardan birinde bir ceset ihbarı vardı. Komşular günlerdir yayılan kokudan rahatsız olup kapıyı kırmışlardı.

Olay yeri, merdivenleri yemek ve rutubet kokan, boyaları dökülmüş eski bir binaydı. İhsan ve Levent kapıdan girerken ölüm kokusu yüzlerine çarptı. İhsan duraksadı, cebinden eldivenlerini çıkarıp tek tek parmaklarına geçirdi. Levent ise eldivenlerini iri ellerine uydurmaya çalışıyordu.

Yaşlı adam, oturma odasındaki kadife kaplı koltuğunda oturur vaziyetteydi. Üzerinde temiz, ütülü bir pijama takımı vardı. Televizyon kapalıydı, oda şaşırtıcı bir düzen içindeydi. Adamın başı hafifçe yana düşmüş, elleri dizlerinin üzerinde kavuşmuştu. Sanki bir öğleden sonra uykusuna yatmış da uyanamamış gibi huzurlu görünüyordu.

“Darp izi yok Amirim,” dedi Levent, maktulün yüzündeki o dinginliğe bakarak. “Adam resmen gülümseyerek gitmiş.”

Adli Tıp uzmanı diz çöktüğü yerden kalktı, maskesini hafifçe indirip İhsan’a döndü. “Görünürde kalp durması gibi duruyor Amirim ama bir tuhaflık var,” dedi maktulün boyun bölgesini işaret ederek. “Bakın, ölüm sonrası lekeler normalde mor olur ama bu adamın göğüs ve boyun kısmındaki lekeler parlak kiraz kırmızısı. Bu genellikle zehirlenme işaretidir. Ama ortamda gaz kaçağı yok. Enjeksiyon izi de göremedim ama detaylı bakacağız. O parktaki vakaya benziyor.”

İhsan, adamın sol bileğine baktı. Mor kurdele oradaydı. İnce bir fiyonk, yaşlı derinin üzerine özenle, sanki bir takı gibi iliştirilmişti. İhsan’ın aklına yine kızının küçükken saçlarını taradığı o sabahlar geldi. Elindeki sigara yine içilmeden küle dönmeye başladı. Hiçbir şey demedi, sadece maktulün o huzurlu yüzüne bakıp bıyıklarını sıvazladı.

Olay yeri olan ev, Mümtaz Bey’in şahsiyeti gibi vakurdu. Her yer tertemizdi; toz duman yoktu. Yaşlı adam koltuğunda, üzerinde pırıl pırıl bir pijama takımıyla uyur gibi bulunmuştu. Eğer sol bileğindeki o mor kurdele olmasa, İhsan dosyanın kapağını “doğal ölüm” diye çoktan kapatacaktı. Eldivenlerini çıkarırken Levent’e döndü: “Kurdele tesadüf mü dersin?”

“Amirim, her şey o kadar normal ki… Belki torunu oyun oynarken bağlamıştır. Kimsenin bu adamla derdi olamaz. Adli Tıp da ‘yaşlılık, kalp durması’ deyip geçecek gibi.”

Akşamüstü bürodaki masasında bir duman bulutunun içinde oturuyordu İhsan. Dosyadaki yaşlı adamın vesikalık fotoğrafına bakıyordu. Mümtaz Bey… Türk Sanat Musikisi korosunun o nazik sesi, sabah yürüyüşlerinin beyefendisi, torunlarının tonton dedesi. Esmer yüzü her zamanki gibi dalgındı ama bu kez bir boşluk arıyordu. Levent odaya girip gürültülü bir merakla “Amirim, amirim!” diye seslenince uykudan uyanır gibi düşüncelerinden sıyrılmıştı.

“Ne var, ne!”

“Yok bir şey Amirim, duymayınca korktum. Badem yer misin?”

Levent’in yüzündeki mahcup ifade içini ezdi. Biraz şefkatle girdi lafa. “Yemem oğlum. Şu adama bak… Kızına sorduk, ‘Babam karıncayı incitmezdi,’ diyor. Gelinine baktık, ‘Öz babamdan öteydi,’ diyor. Korodaki arkadaşları ‘Huzurlu bir arkadaşımızdı,’ diyor. Tek bir açık yok.”

Mesai bitti, evlerine dağıldılar. Levent’in evi, huzurlu seslerle doluydu. Leyla, yedi aylık karnını ovuştururken Levent televizyondaki belgeseli izliyor, bir yandan soyduğu portakal dilimlerini karısına yediriyordu. Evin içi sıcaktı, bebek beşiği köşede bekliyordu.

İhsan’ın evi ise tıkırtılardan ibaretti. Buzdolabının tıkırtısı, dışarıdan gelen belli belirsiz tıkırtılar, İhsan’ın masaya huzursuzca vurduğu parmaklarının tıkırtısı… Buzdolabından çıkardığı soğuk bir dilim ekmeğe peynir sürdü. Masanın başına, karanlık pencereye karşı oturdu. Evin içi o kadar sessizdi ki, kendi yutkunma sesini duyabiliyordu. Televizyonu açmadı, müzik dinlemedi. Sadece oturdu ve karanlığın içinde sigarasının ucundaki kor ateşi izledi.

Ertesi sabah İhsan masasına oturduğunda, üzerinde hiçbir yazı, damga olmayan, bembeyaz bir zarf buldu. Levent o sırada yan masada ağzına koca bir simit parçasını tepiyor, bir yandan da isteksizce evrakları karıştırıyordu. İhsan zarfı açtı. İçinden çıkan üç fotoğraf, Mümtaz Bey’in o porselen kadar temiz “beyefendi” dünyasını bir anda zift gibi bir karanlığa gömdü.

Fotoğrafta maktul, o “tonton” Mümtaz Bey vardı. Karşısında boyu dizine ancak gelen, belki beş yaşında, savunmasız bir kız çocuğu. Adam iç çamaşırını dizlerine kadar indirmiş, o şefkatli sanılan yüzünde buz gibi, hayvani ve sapkın bir şehvetle çocuğa bakıyordu. Küçük kızın yüzündeki o donmuş dehşet, kaçacak hiçbir yeri olmayan o saf, mutlak korku… Fotoğrafın kenarındaki gölge, maktulün gölgesiyle birleşmişti.

İhsan’ın elindeki sigara, külüyle birlikte masaya devrildi. Levent ağzındaki lokmayı yutamadı, gözleri fal taşı gibi açılarak fotoğraflara eğildi. İri gövdesi bir sarsıntıyla gerildi, yüzü saniyeler içinde mordan kızıla döndü. “Vay… Vay senin ben…” Küfür etmeye çalıştı ama boğazındaki o iğrenme duygusu kelimeleri boğdu. “Amirim bu… Bu? O küçücük, günahsız çocuğa…”

İhsan fotoğrafları büyük bir tiksintiyle zarfa geri koydu. Bakışları pencereye döndü. Ne dese ne yapsa bilemiyordu. Mide bulantısı geçsin diye derin bir nefes aldı. Mümtaz Bey’in o huzurlu, uykudaymış gibi duran yüzü geldi gözünün önüne.

Levent neşesi solmuş sesiyle mırıldanır gibi konuştu. “İnsan birine baba, dede derken yüzüne nasıl bakacağını şaşırıyor artık.”

İhsan cevap vermedi. Dosyayı ve zarfı bir delil torbasına yerleştirdi. “Bu zarfı bizzat Adli Tıp’taki Hakan’a götür,” dedi. “Üstünde, içinde, her milimetresinde parmak izi arasınlar. Kim gönderdiyse bu pisliği görmüş. Katilimiz ya bu gönderen, ya da göndereni tanıyor.”

Ertesi gece İhsan mutfaktaki ahşap sandalyede, önünde yarım kalmış bir bardak çay ve sönmüş sigaralarla oturuyordu. Telefonuna baktı; kızı yine aramamıştı. Yalnızlık, ciğerlerine oturan duman gibi ağır ve kaçınılmazdı.

Sabahın köründe Adli Tıp’tan rapor geldi. Hakan, raporu kendi getirdi. “Zarfın dışı tertemiz Amirim, eldiven kullanılmış. Ama fotoğraflardan birinin tam köşesinde, o küçük kızın yüzünün hemen altında, tek bir parmak izi bulduk. Parçalı bir iz. Sisteme soktuk ama eşleşme yok. Bakmaya devam edeceğiz.”

İhsan ceketini aldı, elindeki çakmağı masaya bıraktı.

“Bu düğüm çözülür de Levent, içinden çıkan leke nerelere bulaşır bilemem.”

***

Emniyet binasından çıktıklarında gökyüzü, kurşuni bir ağırlıkla şehrin üzerine çökmüştü. İhsan’ın emektar arabasına bindiler. İhsan anahtarı çevirdi, motor hırıldadı ama ateşlemedi. Bir kez daha denedi; kaputtan gelen öksürük sesleri yerini sessizliğe bıraktı. İhsan direksiyona sertçe vurdu, dişlerinin arasından bir küfür savurdu.

“S.ktiğimin külüstürü! Bir sen eksiktin.”

Sesinde günlerin bitkinliği vardı. Levent, iri gövdesiyle koltukta kıpırdandı.

“Amirim, zorlama hiç, belli ki aküden ya da marş motorundan. Bırakalım bahçede. Biz taksiyle geçelim Adli Tıp tarafına, dönüşte ben bir çaresine bakarım,” dedi.

İhsan itiraz etmedi. Bahçeden geçen boş bir taksiye el kaldırıp bindiler. Arka koltukta ikisi de tek kelime etmedi. Yol boyunca Levent pencereden akan trafiği izledi, İhsan ise cebindeki sigara paketini parmaklarıyla ezip durdu. Adli Tıp’taki işleri bittikten sonra İhsan, “Ben eve geçiyorum Levent, raporları yarın sabah masamda eksiksiz isterim,” diyerek başka bir taksiye bindi.

Levent ise Emniyet’e dönüp çekici çağırdı. İhsan’ın arabasını yükletip Emniyet’in arka sokağındaki sanayi sitesine doğru yola çıktı. Arabayı götüreceği yer belliydi; Sırrı Komiser’in tamirhanesi. Sırrı, Cinayet Büro’dan iki yıl önce emekli olmuş, ömrünü cesetlerin arasında geçirdikten sonra “Artık insanın pisliğiyle değil, demirin pasıyla uğraşacağım,” diyerek bu küçük dükkânı açmıştı.

Herkesin akıl danıştığı, büronun efsane isimlerindendi. Ufak tefek, gösterişsiz bir adamdı; kalıbıyla değil, suçlunun zihnini okuyan o keskin mantığıyla mesleğinde devleşmişti. Son zamanlarda yaşlılığın da etkisiyle iyice cılızlaşmış, o dar omuzları biraz daha içeri çökmüştü. Kronik öksürüğü her nüksettiğinde minyon gövdesi sarsılıyor, elini göğsüne bastırıp soluklanmaya çalışıyordu ama gözlerindeki o her şeyi ölçüp biçen bakış yerli yerindeydi.

Çekici arabayı dükkânın önüne indirdiğinde, Sırrı Komiser elindeki yağlı üstüpüyle bir motor kapağını siliyordu. Üzerindeki tulum kapkaraydı; saçlarına kır düşmüş, yüzündeki çizgiler daha da derinleşmişti. Levent’i görünce babacan gülümsemesiyle doğruldu.

“Ooo, bizim oğlan… Ne o, Başkomiser’in emektar yine mi isyan etti?”

Levent, yüzündeki o yorgun ama hürmetkâr tebessümle Sırrı’nın elini sıktı.

“Sorma Sırrı Baba, yolda bıraktı bizi. İhsan Amir zaten barut gibi, bir de bu eklenince iyice delirdi.”

Sırrı, arabanın kaputunu açıp usta hamlelerle motorun içine doğru eğildi.

“İhsan’ın her zamanki hâli oğlum, onun dumanı hiç bitmez,” dedi gülerken. “Geç otur şöyle, çay söyleyeyim. Şu bujilere, marş dinamosuna bir bakayım ben.”

Dükkânın köşesindeki eski sac sobanın yanında iki tabure vardı. Levent oturdu, çırağın getirdiği ince belli bardaktaki sıcak çaydan bir yudum aldı. Sobanın üzerindeki güğümün fısıltısı, dükkânın içindeki ağır motor yağı ve tiner kokusuna karışıyordu. Sırrı, elindeki anahtarla motorun derinliklerinde çalışırken bir yandan da laf atmaya başladı.

“Eee, anlat bakalım, nasıl gidiyor büro? Var mı yeni bir şeyler? Gazetelerde, televizyonlarda hep aynı tantana. Memleketin çivisi çıkmış.”

Levent, Mümtaz Bey’in davasını düşünerek iç geçirdi ama gizlilik kararına sadık kalarak detaylara hiç girmedi.

“Aynı be Sırrı Baba. Uğraşıp duruyoruz. Hayat garip, insanlar daha da garip. Memleketin hâli de işte malum, televizyonu her açtığımızda içimiz kararıyor. İnsanın midesi kaldırmıyor bazen.”

Sırrı, motorun içinden başını kaldırmadı, derin bir iç çekti. Elindeki anahtarı bir kenara bırakıp hafifçe öksürdü. O ufak tefek göğsü nefes alırken hırıldadı. Sobaya doğru yürüyüp Levent’in karşındaki tabureye oturdu. Çayından bir yudum alırken yüzündeki çizgiler daha da gerildi.

“Haklısın oğlum. Çivisi çıktı dünyanın. Biz yıllarca o koridorlarda adalet aradık ama kanun dediğin şey bazen çok hantal kalıyor. Evrakların arasına sıkışıyor, delil yetersizliği, zaman aşımı…” Başını hoşnutsuzca sallarken bir yudum daha aldı çayından, devam etti. “Sistem bazen en can yakıcı pislikleri bile cezalandırmaya yetmiyor. Yukarıda bir yerlerde çarklar dönüyor, aşağıda çığlık kıyamet…”

Levent, eski komiserinin bu üstü kapalı sitemini mesleki yorgunluğuna verdi.

“Öyle Sırrı Baba, adalet topaldır derler ya, bazen gerçekten geç kalıyor,” diyerek çayını bitirdi.

Sırrı, işinin başına dönüp biraz daha sessizce çalıştıktan sonra elindeki bezle alnını sildi.

“Bujiler oksitlenmiş, temizledim. Marş dinamosuna da ufak bir dokunuş yaptım, canavar gibi oldu. İhsan’a söyle, arabayı çok ihmal etmesin.”

Levent teşekkür edip ceketini düzeltti ve dükkândan çıkmak üzere hamle yaptı. Sırrı tam o esnada arkasından seslendi.

“Dur be oğlum, hemen kaçma. Gitmeden birer sigara yakalım, yolun uzun.”

Sırrı, masasının arkasındaki ahşap, boyası dökülmüş çekmeceli dolaba doğru yürüdü. Sigara paketini almak için üst çekmeceyi sertçe geriye doğru çekti. Çekmece gıcırdayarak açıldığında, Levent tam arkasında duruyordu. Gözleri gayriihtiyari çekmecenin içine kaydı. Dağınık faturaların, eski vidaların ve paslı anahtarların arasında, köşede rulo halinde duran bir şey dikkatini çekti.

Mor bir kurdele.

İnce, ipeksi, pırıl pırıl parlayan mor bir kurdele rulosu…

Tıpkı Murat Aydın’ın ve Mümtaz Keser’in bileğinde gördüğü, İhsan Amirinin basından ve herkesten köşe bucak sakladığı, dosyanın en mahrem delili olan o lanetli imzanın tıpatıp aynısı.

Dükkânın içindeki soba çıtırtısı, motor sesleri, dışarıdaki sanayinin gürültüsü bir anda bıçakla kesilmiş gibi sustu. Kulaklarında delirtici bir uğultu başladı. Kalbi, kaburgalarını kıracakmış gibi güm güm vururken, damarlarındaki kanın buz kestiğini hissetti. Yüzü saniyeler içinde kireç beyazına döndü, alnından soğuk bir ter damlası şakağına doğru süzüldü. İçindeki panik dalgası boğazını yırtacak gibi yükseldi ama Levent yılların getirdiği polislik refleksiyle dişlerini birbirine kenetledi.

Bakışlarını hemen çekmeceden kaçırdı, gözlerini dükkânın tavanındaki bir noktaya sabitledi. Sırrı’nın bu hâlini fark etmemesi gerekiyordu.

Sırrı Komiser, çekmeceden iki dal sigara çıkarıp arkasını döndüğünde Levent çoktan masum gülümsemesini yüzüne zoraki de olsa yerleştirmişti. Ama içindeki fırtına dinmek bilmiyordu. Sırrı’nın uzattığı sigarayı alırken ellerinin titremesini engellemek için parmaklarını iyice sıktı.

“Sırrı Baba, valla sigara için çok sağ ol ama Leyla evde bekler, geç kalmayayım. Malum, yedi aylık hamile, yalnız bırakmak istemiyorum. Bunu yolda içerim,” dedi.

Sesi kendi kulağına bile yabancı gelmişti. Sırrı onu babacan bir tavırla süzdü.

“Git tabii oğlum, kızı yalnız bırakma. Selam söyle bizim Başkomisere de,” dedi.

Levent tamirhaneden nasıl çıktığını, adımlarını nasıl attığını bilemedi. Yer ayaklarının altından kayıyor gibiydi. Kendini sanayinin sokaklarına attı. Yağmur çiselemeye başlamıştı.  Arabayı kenara çekti. Yağmurun altında bekledi bir süre.  Kendine gelmeye çalıştı ama nafileydi. Zihni delice dönüyor, Mümtaz Bey’in huzurlu yüzü, Sırrı’nın o cılız ve zayıf gövdesi, adalet sistemine dair ettiği o gizemli sözler, parktaki ufak tefek katil ve çekmecedeki o mor kurdele birbirine çarpıyordu.

Titreyen ellerini cebine soktu, telefonunu çıkardı. Ekranı kaydırırken parmakları heyecandan ve panikten birbirine dolanıyordu. Rehberden Başkomiser İhsan’ın adını buldu ve arama tuşuna bastı. Nefesini tutarak telefonu kulağına götürdü. Telefon karşı tarafta çalıyor, çalıyor, çalıyordu…

KÜÇÜREK ÖYKÜLER

0
Küçürek Öyküler

61. sayımızdan itibaren yayımlamaya başladığımız ‘Küçürek Öyküler’ sayfamız çok ilgi gördü. Bölüme gösterilen bu ilgi ve gelen öykülerin başarısı bizi çok mutlu etti. Umarız polisiye öyküleri seven siz değerli okurlarımız da bu kısa hikayeleri okurken bizim gibi heyecan duyar, keyif alırsınız. Küçürek öykü yazarlarımızdan talebimiz; aşağıdaki görselden ilham alarak 500 kelimeyi geçmeyen, muamma içeren ve polisiye kurallarına uygun yazılmış metinler göndermeleriydi. Bize öykü gönderen tüm yazarları tebrik ediyor, aralarından seçtiklerimizi sizinle paylaşmaktan mutluluk duyuyoruz. Keyifli okumalar dileriz.

Gamze Yayık



EMİNİM

Zeynep Güneş

Ben gördüm. Gökyüzü hırçındı ve gri. Telaşlıydı, toplamıştı bulutları. Denizse kuduruyordu köpük köpük. Oynuyorduk üç arkadaş. Ali, ben ve Uğur.

Topçu olacağız. Büyük futbolcu. Ben Fenerliydim, Ali Cimbomlu. Uğur’un kendisi kara, tuttuğu takım kara kartal… Arkadaştık.

Uğur yine kaledeydi.

Ben şut çektim. Top yerden sekti, duvarı aştı. “Uğur lan koş, al!” dedim tırsarak. Uğur koştu. O eve kimse yaklaşmazdı. Bekledik ne top geldi ne Uğur. Ali’ye “Git bak dedim. Küçüktü ama… Cesaretliydi. Gitti ardından. O yüksek duvarından görünmeyen eve. Biz korkardık. Mahalle korkardı. Ama gelin taçları korkmadan sarmışlardı duvarı. Yaseminler de mis gibi kokuyorlardı. Akşamüstüydü, rüzgâr esiyordu. Gök gürledi. Şimşek çaktı. Pos bıyıklı Emin Dayı… Kim demişse emin diye? Ürpertirdi adamı. Gülümserdi bize, kısık kısık gözlerle. Yakaladı mı saçımızı da okşardı. Yine de kimse girmezdi evine. Şimdi de çıkmadılar kankilerim.

O var ya… Görürdük uzaktan, ısınmazdı içimiz. İri yarı, azman gibiydi. Arada buz gibi meyve suyu alırdı. Yeni taşınmıştı. Kaç topumuz kayboldu bahçesinde Allah bilir, onları da parçaladı.

Meraklandım. Çok da korktum. Halbuki suç benimdi. Ne vardı Maradona gibi şut çekecek. Karar verdim ben de gitmeye. “Korkma!” dedim kendime. “Ne olacak, çocuk işi bu, sen büyüdün.” On üç yaşıma basmıştım geçen gün.
“Artık erkek oldun,” demişti annem.
​Ali daha küçüktü. Uğur ondan da küçük. Hepimiz aynı okuldaydık.

Tırmandım yüksek duvara. Nefesim kesildi. Kalbim küt küt… Atladım bol otlu bahçeye. Top duraksamıştı ortada. Dut ağacının altında. Emekledim. Loş bir ışık geliyordu bodrum penceresinden. Çöktüm.

​Ben gördüm. Ali yerde uzanmıştı. Burnu kanıyordu. Pos bıyıklı Emin Dayı, arkasındaydı Uğur’un. Uğur bana baktı gözleri yaşlı. İmdat der gibiydi. Ya da kaç der gibi. Ali hâlâ yatıyordu.

Uğur ağladı. Dayı kızdı. Elinden yere düştü tahta saplı bir çekiç. “Ağlama!” deyip Uğur’un başını vurdu duvara. Bir daha vurdu. Başı yana düştü. Gözleri açıktı.

Duvar kana boyandı. Ellerim tutmadı.
Uğur susmuştu.

Ali hıçkırdı Dayı ona dönerken, topumu aldım. Bir kaçtım ki! Soluk soluğa. Pos bıyıkları enseme değdi. Arkamdan geliyor sandım.

Topu sahile attım. Çok kızmıştım ona. Suç biraz da onundu. Kaçmasaydı o eve olmazdı sanki.

Nefesim tıkandı, ağzım kurudu. Koştum buraya kadar polis amca.

Ben gördüm Emin Dayı’yı.

Elinde çekici vardı.

Yerde kan.

Ben suçluyum. Ben gönderdim.

Hem topu hem kankilerimi. Belki yaşıyorlardır… Emin değilim.

Belki…

Polis amca sakla beni.

Şimdi de görüyorum.

Gizle beni.

Pos bıyıkları aynı.

Gülümsemesi pis ve kısık. 

Masasının üstündeki ahşap isimlikte adı yazıyor.

‘Başkomiser Emin Demir.’


SESSİZ TANIK

Eda Ketenci

Sabahın ilk ışıkları sahili aydınlatırken balıkçılar, dalgaların kumların üzerinde bıraktığı tuhaf bir siluetle karşılaştı. Yaklaştıklarında, kıyıya vuran bedenin kasabanın emekli beden eğitimi öğretmeni Haldun olduğunu fark ettiler. Şaşkınlıklarını atar atmaz içlerinden biri titreyen elleriyle 112’yi aramak için telefona sarıldı. Kısa süre sonra polis ekipleri ve sahil güvenlik olay mahalline ulaşmıştı.

Güvenlik şeritleriyle çevrili kıyı dalgaların sesi dışında ürkütücü bir sessizliğe gömülmüştü.

İyi bir yüzücü olarak bilinen Haldun’un suda boğularak ölmüş olması kafalarda şüphe bıraktı. Adamın yaşı göz önüne alındığında, yüzerken kalp krizi geçirmiş olması daha mantıklı görünüyordu. Bu ihtimal birçok kişinin aklındaki soru işaretlerini silse de, tanık ifadeleri soruşturmayı farklı bir yöne çekti. İki gündür hasta yatağından kalkmadığı söylenen yaşlı adam, ne olmuştu da o sabah kendini denizin kıyısında bulmuştu? O gece yaşananların tek tanığı, sahilde kuma bulanmış bir voleybol topuydu. Polis olay yerinde titiz bir inceleme yaptı. Ardından Haldun’un cansız bedeni, detaylı araştırma ve otopsi için morga kaldırıldı.

Kasabada yaşananlar, önce güçlü bir alev gibi her yanı sarar, sonra yavaş yavaş sönerek kaybolurdu. Yaşlı adamın ölümü de sayısız ihtimalle birlikte, kıyıya vuran dalgalarla bilinmeze doğru sürüklendi. Ta ki otopsi raporunun, Haldun’un birisi tarafından boğularak öldürüldüğünü ortaya koymasına kadar; sönmek üzere olan şüpheler bir anda yeniden alevlendi.

Bu haberle birlikte tedirgin hava yerini puslu bir sessizliğe bıraktı. Güneşli temmuz sıcağı bile kasabanın üzerindeki ağırlığı hafifletmedi. Haldun’un komşusu Meliha Hanım’ın hanesine de kara bir gölge gibi çökmüştü bu ölüm. “Bu işte bir yanlışlık olmalı,” diye mırıldanıyordu Meliha Hanım. “Haldun Bey’i kim, ne diye öldürsün?” Tam da oğlu Kerim, yaz tatili için kasabaya gelmişti; kadın bütün yıl bu anı beklemişti. Ama şimdi ölüm haberi, keyiflenecekleri günlerin ortasına bomba gibi düşmüştü.

Haldun Bey, Kerim’in ortaokuldaki öğretmeniydi. Adamın kızlara karşı rahatsız edici tavırları, ders sırasında yaptığı küçük dokunuşlar… Sanki okuldaki herkes tarafından biliniyor, görmezden geliniyordu.

Kerim, bir gün arkadaşı Nihal’i okul çıkışında ağlarken yakalamıştı. Kız ona, Haldun’un yaptıklarını itiraf etmişti. Aradan yıllar geçmesine rağmen Nihal’in sözleri hala Kerim’in kulaklarında çınlıyordu: “Sakın kimseye söyleme. Babam o adamdan önce beni öldürür.”  

Nihal’in olayın akabinde yaşamına son vermesi ve bunun sıradan bir gençlik bunalımı olarak örtbas edilmesi, Kerim’in vicdanında derin bir yara açmıştı. Arkadaşının ruhu, Haldun hak ettiğini bulmadan huzura kavuşamayacaktı. Kerim o gece herkes uyuduğunda, yan evdeki ‘canavarın’ cezasını kesti. Onu uykusunda gafil avladı. Niyeti kıyıya taşıyıp denizde boğulmuş süsü vermekti. Kerim’in atladığı detay adamın iki gündür hasta olduğu için evden çıkmadığı gerçeğiydi.

Cesedi öyle kayıtsız bir tavırla taşıdı ki, gören onun sıradan bir yük taşıdığını sanabilirdi. Cesedi sulara bırakacağı sırada Kerim’in dikkatini kıyıda unutulmuş bir voleybol topu çekti. Bir an geçmişten bir sahne zihninde canlandı: Haldun karşısına geçmiş, tüm sınıfın önünde topu Kerim’in kafasına fırlatarak “Senden iyi bir voleybolcu olmaz,” diye alay etmişti.

O an Kerim ilk kez soğukkanlılığını kaybetti. Eğilip topu aldı ve adamın yüzüne iyice bastırdı.

Gerçekler ya da geç ortaya çıkar.

Olay yerinde bulunan deliller her şeyi ele veriyordu: Voleybol topundaki maktule ait saç teli ve Kerim’in parmak izleri…


GECE ACIKANLAR

Gamze İlkay Akalın

Gece devriyesinin bitmesine daha bir buçuk saat vardı. Hüsnü yanında getirdiği abur cuburu bitirmiş, ama doymamıştı. Büfelerin 24 saat açık olduğu plaj yoluna saptılar. Arif, ekip otosunu sağa çekti.  

Dışarıda korkunç bir fırtına vardı. Dev gibi dalgalar Konyaaltı plajının meşhur kumsallarını dövüyordu. Hüsnü araçtan inerken son bir kez, “Emin misin? Sosislimden vermem ha,” dedi.

Arif arkadaşının huyunu biliyordu, gülerek “Yok abi, birazdan evde yerim ben, sağ ol,” derken sahile bakıyordu.

Rüzgâr deli gibi esiyor, kumsaldaki pet şişeler, poşetler havada uçuşuyordu. Arif’in gözüne biraz ötede kumun üzerinde hareketsiz duran bir futbol topu çarptı. Şiddetli rüzgâra rağmen top yerinden oynamıyordu. Arif merak etmişti. Dışarı çıktı. Büfeden dönen arkadaşına “Hüsnü şuna bir baksana… Bu fırtınada o dandik topun çoktan denize uçması gerekmez miydi? Neden kıpırdamıyor bu?” dedi.

Hüsnü üzerine dökülen ketçabı silmeyi bırakıp topun olduğu yere baktı.

***

“Şşşt, sessiz ol. Polis topu fark etti galiba! Salak herif nasıl düşürdün sen onu! Sarhoş taklidi yapıp oraya gitsem mi? Ya da çocuğun topu kaçtı mı desem? Olmaz ki…Allah belanı versin!” dedi Sansar Hilmi. Veli’nin ensesine kuvvetli bir şamar yapıştırdı. Gözünü, çakan şimşeğin aydınlattığı kumsaldan ayırmıyordu.

***

Arif, rüzgâra meydan okuyan topa doğru ilerlerken devasa bir şimşek çaktı. Birkaç saniyelik kör edici ışıkta yol kenarındaki minibüsün içinde aceleyle saklanmaya çalışan iki gölgeyi fark etti. Ardından gelen yeni bir şimşek başka bir şeyi görmesini sağlamıştı. Topun yan dikişi patlamıştı, yarıktan dışarıya bir poşet sarkıyordu.

Arif, soğukkanlılığını koruyarak adımlarını yavaşlattı. Dönüp arkasından gelen Hüsnü’ye baktı.  

“Abi sen çay mı istiyordun kahve mi?” diye bağırdı. Telefonu eline aldı, parmakları ekranda hızla kaydı.  

“Sakın topa doğru gitme, beni takip et.”

Hüsnü telefonun titrediğini hissetmişti. O da eski kurttu, bir şeyler döndüğünü anlamıştı. Mesajı okuyunca arkadaşının peşinden büfeye doğru yürümeye başladı.

***

 “Ulan yoksa… Çay, kahvenin peşine düştü bunlar. Sessizce çık, topu kap gel gazlayalım,” dedi Sansar Hilmi.

Arif büfenin aynasından arkayı görebiliyordu. Minibüsten birinin çıktığını görünce arkadaşına işaret verdi. 

Veli, hızlı ilerlemek için kumun üzerinde emeklemeye başladı. Tam topu kavrayıp ayağa kalkıyordu ki donup kaldı.

Hüsnü biraz ilerideki şezlongların arasından fırlamıştı. Fenerini adamın gözüne tutarak bağırdı:

“Polis! Kıpırdama, yat yere!”  

Eşzamanlı olarak Arif de minibüsün yanına süzülmüştü.  

Sansar Hilmi, kumsaldaki fener ışığını görür görmez panikle vitese sarıldı. Ayağı daha gaza gidemeden Arif camı tıklattı. Namluyu adama çevirmişti.

“Polis! Kontak kapat, eller direksiyona! Hemen!”

***

Arif, derin bir nefes aldı. Mesai bitmiş Suzan’a anlatacak heyecanlı bir hikayesi olmuştu. Yakaladıkları adamları gelen ekibe teslim ettikten sonra topun yanına gitti. Sansar çetesinin amblemi açıkça görülüyordu. Olay yeri incelemeden öğrendiğine göre topun ağırlığı 2,5 kg civarındaydı.

Eve vardığında Suzan çoktan işe gitmişti. Arif, birkaç saat uyumaya çalıştıysa da yapamadı. Televizyonu açıp haber kanalını buldu, sesini açtı.   

” Antalya’da futbol topu içinde yurda uyuşturucu madde sokmaya hazırlanan iki kişi yakalandı. Topların, Akdeniz açıklarında bekleyen kuru yük gemisine yanaşan küçük teknelerce sahile çıkarıldığı tahmin ediliyor. Sahil güvenlik ve emniyetin dikkati sonucunda beş tekne ve bir minibüs dolusu uyuşturucu madde imha edilmek üzere ilgili mercilere teslim edildi.”

Ekranda dün geceki büfe ve kumsalın sabah çekilmiş görüntüleri vardı. Arif dikkatle bakınca bir kahkaha patlattı. Hüsnü büfede oturmuş sosisli yiyordu.


GÖLGE

Pınar Cebeci

Gün sabaha gri uyanmıştı. Deniz dalgalıydı. Kıyıda ağlarını toplayan balıkçı, kumların üzerinde hareketsiz yatan bir beden gördüğünde elindeki ipleri bıraktı. Çocuğun yüzü bembeyaz, gözleri açıktı. Boynunda ince çizikler vardı. Dalgalar ayaklarına vurup geri çekiliyordu. Kısa süre sonra sahil polis şeritleriyle çevrildi.

“Kimliği belli mi?” diye sordu Sedat komiser.

Yanındaki polis not defterine baktı. “Kenan Yalçın. Futbol kampından. Dün gece kayıp ihbarı yapılmış.”

“Kim yapmış?”

“Takımın antrenörü.”

“Takımdakilerin ifadesini alın, son gören çocuklarla ben konuşacağım.”

Bu sırada olay yeri inceleme ekibi parmak izi ve swap alıyordu. İlk ifade Murat’tan alındı.

“Çift kale maç yapıyorduk. Ben Berk ile, Kenan da Salih ile eş olmuştu. Sonra Berk şaka olsun diye topu denize doğru attı. Kenan da topun peşinden denize koştu.”

Berk de aynı şeyleri söyleyip “Şaka olsun diye gerçekten. Yüzme bilmediğini bilmiyorduk. Deniz bir anda kabarmaya başladı. Sonra dalga geldi” deyip ağlamaya başladı.

Komiser not alıyordu. “Peki Salih?”

“O hemen suya atladı,” dedi Berk.

Salih’in ifadesi de diğerlerinden farklı değildi. “Onu kurtarmak istedim, ama yakalayamadım.”

Son olarak antrenör ifade verdi. “Dün gece takıma serbest zaman vermiştik. Kenan’lar sahilde maç yapıyordu. Herkes kampa geldiği için mutluydu. Ta ki gecenin bir vakti Salih otele hıçkırıklar içinde koşup yere yığılana kadar. “Tutamadım! Dalga çok güçlüydü, elimden kayıp gitti!” diye bağırıyordu. Sonra parmaklarıyla Berk’i işaret ederek ‘Hepsi senin suçundu’ diyerek bayıldı.”

Komiser çenesini ovuşturdu. “Kenan nasıl bir çocuktu?”

“En büyük hayali futbolcu olmaktı. Parlak bir öğrenciydi. Kısa sürede okulun futbol takımına seçilmişti. Cruyff dönüşü, ölü yaprak vuruşu, trivela derken takımın gözdesi olmuştu.  Kenan ilk on birin değişmez ismiydi. Hatta onu takım kaptanı yapmayı düşünüyorduk.”

“Peki,” dedi komiser, Kenan’la arası iyi olmayan biri var mıydı?”

Antrenör bir an düşündü. “Murat onun kadar iyi oynayamadığı için zaman zaman arıza çıkarırdı. Bir de Salih yıllardır Kenan’ın yedeğiydi. Genel olarak suskun, içine atan bir çocuktur. Bazen maç sonrası takımdan uzaklaşır, döndüğünde gözlerinin kızarmış olduğunu görürdüm. İyidir ama ne yaparsa yapsın hep Kenan’ın gölgesinde kaldı.”

Komiser başını kaldırdı. “Bu maçla belki de birinci lige çıkacaktınız değil mi? Kenan’ın yedeği kim olacaktı?”

“Muhtemelen Berk ya da Salih.”

Komiser ifadeleri tekrar okumaya başladı. Salih, Kenan’a hiç ulaşamadığını, dalgaların yükseldiğini; o sırada topu görünce gayriihtiyari onu kumsala fırlattığını söylemişti. Oysa Berk Salih’in cansiperane suya atlayıp kısa sürede Kenan’ın yanına ulaştığını, diğerlerinin yardım getirmek için otele koştuğunu söylemişti. Bu ifadeyi Murat da başı önünde doğrulamıştı.

Komiser, Salih’i tekrar yanına çağırdı. Salih eliyle terleyen alnını silerken komiser, parmağındaki kırık mavi taşlı yüzüğü fark etti. Tam o sırada OYİ’nin kıdemli memuru Ercan, komiserin yanına gelip kulağına bir şeyler fısıldadı, elindeki delil poşetini komisere gösterdi. İçinde kırık bir mavi taş vardı. Komiser gözlerini kısarak Salih’e doğru yürüdü. “İfadelerinde maktule bir ulaşamadığını söylüyorsun, bir elinden kayıp gittiğini. Oysa arkadaşların görmüş seni. Kenan’ın boynundaki izlerin şekli, yüzüğündeki kırık taşla uyumlu çıkmış. Ona ulaştın, ama kurtarmadın. Neden yalan söyledin?”

Yolun sonuna gelinmişti. Salih polis otosuna götürülürken “Siz gölgede kalmanın ne demek olduğunu bilmiyorsunuz. Kimin iyi olduğunu herkes görecek…’’ dedi ama son sözleri duyulmadı bile.


KASABA

Rabia Gündüz

İstanbul’dan Mersin’e yol neredeyse 12 saat sürmüştü. Uzun zaman sonra buraya gelmek tuhaf hissetmeme neden oldu. Burası o kadar değişmiş ki yorgunluktan kan çanağına dönen gözlerimden mi, hastalığımdan mı bilmem, her yer yabancı geliyordu sanki. Bir marketin önünde bir şeyler almak için durdum. İçerideki hava dışarının aksine nemliydi. Etrafa bakınırken biri adımı seslendi.

“Oo Turgut savcım, hoş geldiniz!”

Ben bir süre tepkisiz bakınca adam kendini tanıtma ihtiyacı duydu: “Ben İsmail, ilkokulu, ortaokulu beraber okuduk ya. Gerçi hatırlamaman normal onca sene oldu, 30 küsur yıl, dile kolay.”

“İsmail… Evet, doğru hatırladım tabii.”

“Ee hangi rüzgâr attı seni buraya?”

“Uzun zaman oldu gelmek istedim.”

“Benim oğlan da polis oldu burada görev yapıyor. Gel bir çayımı iç, bende kal. Hava kararacak zaten, yarın gidersin.”

“Başka zaman İsmail, şu an kasabaya gideyim daha sonra gelirim.”

“Tamam, sen nasıl istersen.”

İsmail aldıklarımı ödememe mâni olmuştu, ne kadar ısrar etsem nafile, dinlemedi. Dışarı çıktım, aldığım sudan bir yudum içip arabama bindim. Yolda bir ara sahilde durdum. Denizi seyre dalmışken kumsalda duran bir top dikkatimi çekti. Babamla geçirdiğim zamanları hatırlatmıştı bana. Gökyüzü kararmıştı, yağmur yağacağı belliydi. Baba evim tepedeydi, 10 yıldır kimse oturmuyordu. İçeri girdiğimde rutubet ve küf kokusu genzimi yaktı. Pencereleri açtım, durup etrafıma baktım. “Neden geldim?” dedim içimden. Belki de beni buraya getiren bir daha hatırlamayacak olma ihtimalimdi; doktorum hastalığın başlangıç aşamasında olduğunu söylemişti. Yer yatağı hazırladım, yorganın içine girer girmez uyuyakalmışım.

Sabah yiyecek bir şeyler alayım diye ilçeye gitmek için arabaya bindim. Dün topu gördüğüm sahil bu sefer kalabalıktı. Kenara çekip indim. Bir kadını sudan çıkarmışlar, ceset torbasına koyuyorlardı. Ağlama, dövünme sesleri birbirine karışmıştı. Meslek alışkanlığından mıdır nedir yakından bakmak istedim. 40’lı yaşlarındaydı. Sonra artık savcı olmadığım aklıma geldi, arabama döndüm.

İlçeye vardığımda eksikleri aldım, aklım sahildeki olayda kalmıştı. Emniyete gittim. Yetkili memuru bulmak için rastgele koridorda ilerlerken tanıdık bir oda gözüme ilişti. Yaklaştım, içeriden gelen seslere kulak misafiri oldum.

“İntihar değilmiş amirim. Adli tıbba göre boynundaki ip izi düz bir hat şeklinde olduğu için arkadan boğularak öldürüldüğü yönünde.”

“Peki bir şüpheli var mı?”

“Var, hem de en yakını… Olay yerinin yakınlarında bulunan eşyalardaki parmak izi oğluna aitmiş. Ortada yok, muhtemelen annesini boğup denize attıktan sonra kaçmış.”

Duyduklarım bana ağır gelmiş olacak ki uzaklaştım. Telaşla arabama bindim, yola çıktım. Kasabaya yaklaştıkça sis çoğalıyordu.

Eve girdiğimde kalabalık bir kadın grubu toplanmış ağlaşıyorlardı. İşin garibi orası benim evimdi, ama kimseyi tanımıyordum. Mutfaktan helva kokusu geliyordu. Salonda komodinin üstünde sabah sahilde cesedi bulunan kadının fotoğrafı duruyordu. “Evimde ne işi var?” diye düşünürken bir kadın yanıma gelerek:

“Başınız sağ olsun, eşiniz çok gençti. Allah taksiratını affetsin,” dedi.

Elime bir tabak helva verdi, bense bir fotoğrafa bir elimdeki helvaya bakakaldım.


ZEYTİN AĞACI

Cevdet Denizaltı

Bu küçük plajın yirmi yıl sonra fazla değişmediğini görmek içini rahatlatmıştı Sevim Hanım’ın. Hatta hemen sağında duran kocaman kaya bile aynı yerde, aynı şekilde kalmıştı. Şoförü Yusuf hemen ardında duruyordu, portatif sandalyesini getirmişti oturması için. Kadın kayanın yanındaki zeytin ağacının altına açılan sandalyeye oturdu. Birkaç saniye sonra ıslak kumların üzerindeki topu gördü, irkildi. Bu bir tesadüf müydü? Biraz geride duran şoförü “Bir şey mi oldu hanımefendi?” deyince,

“Yok… Yok bir şey” demekle yetindi.  “Yirmi yıl önce burada bir çocuk kaybolmuştu…” diye fısıldadı.

Sözü daha bitmeden ileride çocuk sesleri duyuldu. Kadın sesin nereden geldiğini anlamak için bakındı. Beş yaşlarında bir oğlan gelip topun ıslak olmasına aldırmadan oynamaya başladı. Sevim Hanım genç şoförüne dönerek, “Kim bu çocuk?” diye sordu.

“Bilmiyorum hanımım, çevrede birkaç yazlık var. Muhtemelen onlardan birindendir.”

Kadın çocuğa dikkatle bakıyordu. Bu kadar benzerlik mümkün olabilir miydi? Başka bir çocuk sesi düşüncelerinden sıyrılmasına neden oldu.

“Mesut, ver pasını.” Çocukların yaşları birbirine yakındı. Alabrus kesilmiş saçları, kısa pantolon ve tişörtleriyle bu dünyaya ait değillerdi sanki.

“Hızlı koşma Hüseyin abi,” dedi önde koşan çocuğa ince sesiyle. Kadın tekrar şoföre baktı. Adam birkaç adım geri gitmiş, duvar gibi yükselen yamacın kenarına çömelmiş, sigara içiyordu.

“Bu mümkün değil!” dedi kadın.

“Mümkün olmayan nedir Sevim Hanım?”

“Yok bir şey Yusuf,” dedi kocası öldükten sonra işe aldığı şoföre. Bir süre daha çocukları izledi.

Çocuklardan büyük olanı “Ben eve gidiyorum, annem merak eder,” dedi. İki çocuğun birbirlerine benzediklerini fark eden kadın yine başını olumsuzca salladı.

“Hayır… Hayır,” dedi. “Olamaz!”

“Hüseyin abi topunu almayı unuttun,” dedi ilk gelen çocuk.

“Sende kalsın ben sonra gelir alırım.”

Oğlan koştu, gözden kayboldu. Önlerinden kalın giyimli, yüzünü geniş kenarlı şapkasıyla gizlemiş bir kadın geçti.

“Mesut! Gel bakalım bir gazoz iç,” dedi.

Yaşlı kadın yerinden sinirle doğruldu. “Bu bir şaka mı? Eğer şakaysa hiç komik değil.”

Şoförü Yusuf yerinden kalktı, kadının yanına geldi. “Söylediklerinizden bir şey anlamadım.”

Kadın derin nefesler aldı, “Bir an hayal gördüğümü sandım.” Ardından bakışları biraz ilerideki zeytin ağacına kaydı. Ağaç, her şeyi biliyormuş ama söyleyemiyormuş gibi öylece duruyordu. Sevim Hanım ağır adımlarla ağacın yanına vardı.

“Yusuf, biliyor musun bu ağacı yirmi yıl önce ben dikmiştim.”

“Zeytin ağacı iyidir Sevim Hanım. Dedem zeytin ağacının sır saklamayı iyi bildiğini söylerdi.”

“Deden haklı, bu ağacın da sakladığı sırlar var. Köklerinde yatıyor.”

“Anlamadım,” dedi Şoför Yusuf “Ne sırrı?”  

“Karısını aldatan bir adamın piçi,” dedi kadın hınçla. Sonra dönüp ağzından kaçırdıklarına pişman bir sesle sordu “Sahi sen şoför olmadan ne iş yapıyordun?”

“Polistim Sevim Hanım. Daha da önce abisi sahilde kaybolduğu için polis olmayı aklına koyan bir çocuktum.”

“Sen o kadının oğlusun değil mi?” dedi yaşlı kadın.

Yusuf başını salladı.

Az önce önlerinden geçen kadın, yanında birkaç üniformalı polisle tekrar ortaya çıktı.

“Ne diyorsunuz komiserim kazalım mı?”

“Kazın!” dedi Yusuf. “Önce bu katili tutuklayın, sonra çocukları ailelerine teslim edin.”  

Yirmi yıl önce işlenen bir cinayet zeytin ağacının altında çözülmüştü.

KÜÇÜREK ÖYKÜLERİNİZİ BEKLİYORUZ

0
KÜÇÜREK ÖYKÜLERİNİZİ BEKLİYORUZ

Her sayı yeni bir iz sürerek açıyoruz sayfalarımızı. Kimi zaman karanlık bir sokak lambasının titrek ışığından sızan bir gölge, kimi zaman masum görünen bir eşyanın ardına gizlenmiş bir sessizlik, kimi zamansa sıradan bir bakışın içinde saklanan çarpıcı bir gerçeklik yakalıyoruz. Bir polisiye dergisi için tüm bunlar doğal gibi görünse de, aslında en büyük gerilim her zaman tek bir yerde başlar: Hayal gücünde. Bu yüzden sözü biraz da size bırakıyoruz. Aşağıdaki görsel, belki bir anlık duruş, belki bir bakış, belki de çözülememiş bir olayın ilk ve tek ipucudur. Ama bundan sonrası artık size ait.

Her okuyucumuzun kendi iz sürme biçimi olduğunu biliyoruz. Kimileriniz görseldeki detaylara dikkatle eğilecek, kimileriniz yalnızca atmosferin yoğunluğuna kapılıp zihinlerinde yeni bir dünya kuracak. Bazılarınız cinayet çözecek, bazılarınız kaybolmuş bir objenin peşine düşecek; bazılarınız ise sırlarla dolu bir bilmecenin kapısını aralayacak. Belki de bu görsel sizin için bir suçun başlangıcı değil, sonucudur, kim bilir? Belki de bu görselde gördüğünüz şey, gerçeğin kendisi değil, gerçeği saklayan bir yanılsamadır. Ve siz, tam da bu nedenle, bu resmin söylemediği şeyleri söyleyecek kişi olacaksınız.

Biz de tam olarak bunu istiyoruz: Görsele baktığınızda içinizde beliren ilk kıvılcımı yakalamanızı ve onu kelimelere dönüştürmenizi. Adı üstünde: Küçürek bir öykü. Kısa, ama etkisi uzun; birkaç satır, ama bellekte iz bırakan türden. Çünkü iyi bir polisiye, yalnızca uzun anlatılarla değil, doğru anı yakalayan kısa darbelerle de yazılır. Bir gölge, bir ses, bir dokunuş, bir kesinti, bir şüphe… Hepsi bir araya geldiğinde hikâyenin çerçevesi ortaya çıkar.

Bu yüzden sizden beklentimiz çok net: Bu görselden yola çıkarak en fazla 500 kelimelik bir küçürek polisiye öykü yazmanızı istiyoruz. Öykünüzü mutlaka Word dosyası olarak bize gönderiniz. E-posta üzerine yazmayınız.

Öykünüz mutlaka suçla ilişkili olmalı. İster bir suçun işlendiği anı, ister suçtan hemen önceki gerilimi, isterse olaydan sonra kalan boşluğu anlatın… Seçim sizin. Yeter ki öykünüzün merkezinde bir suç ve bu suçu araştıran ya da peşine düşen bir figür olsun. Ve öykünüz sonunda —kısmen de olsa— bir çözüme, bir yanıta ya da bir açıklamaya kavuşsun.

Kelime sınırını belirlememizin nedeni, kısa anlatıda yoğunluğu, keskinliği ve etkiyi yakalamanız için size bir sınır çizmek. Bu sınır yaratıcı gücü baskılamaz; aksine, onu keskinleştirir. Birkaç cümle bile yeterli olabilir; yeter ki anlatmak istediğiniz gerilimi, şaşkınlığı ya da şüpheyi okura geçirebilsin.

Hazırladığınız öyküyü bize ilettiğinizde, en özgün, en çarpıcı, en ustalıkla kurulmuş küçürek suç öykülerini “Küçürek Öyküler” bölümümüzde yayımlayacağız. Belki sizin satırlarınız bir sonraki sayımıza damga vuracak, belki de kalemi elinize almanız yeni bir alışkanlığın, hatta belki yeni bir yazarlık serüveninin ilk adımı olacak. Kim bilir?

Şimdi sıra sizde. Yukarıdaki resimde ne görüyorsunuz? Daha doğrusu, bu resim size hangi suçun hikâyesini fısıldıyor? Bir adım yaklaşın, detaylara bakın, sessizliği dinleyin. Ardından yazmaya başlayın. Küçürek öykülerinizi merakla bekliyoruz.

Öykülerinizi göndereceğiniz son tarih: 1 Eylül 2026.

EDİTÖRÜN MASASINDAN

0
Dedektif Dergi-Editörün Masası
Dedektif Dergi-Editörün Masası

Dedektifin işi sabır işidir. Dağınık görünen bir manzaraya bakar ve orada başkalarının göremediği düzeni yakalar. Tek bir ipucunu, tek bir ayrıntıyı sıkıca kavrar ve bırakmaz. Biz de her sayıda tam olarak bunu yapıyoruz: Polisiyenin izini sürüyor ve türün kıyı köşelerine el feneri tutuyoruz.

Bu sayımızda sizi hem tanıdık hem de şaşırtıcı bir yolculuğa çıkartacağız. 62. sayımızın en değerli konuklarından biri, korku ve tarihi kurgunun ustası Mehmet Berk Yaltırık. Yaltırık ile uzun soluklu bir söyleşi gerçekleştirdik. Osmanlı sokaklarının gölgesinde yeşeren suç alt kültürlerini, Türkiye’de spekülatif türlerin neden bu kadar geç yeşerdiğini ve bir yazarın kendi kültüründen nasıl beslenmesi gerektiğini konuştuk. Edirne’nin esrarlı havasını satırlarına yediren, gulyabanilerle kabadayıları aynı sayfada buluşturan Yaltırık’la yaptığımız söyleşiyi okurken kendinizi onun kurgu atölyesinin içinde bulacaksınız.

Suçun Mutfağı köşemizde bu kez Hakan Güneri, yazarlık pratiklerini tüm içtenliğiyle bizlerle paylaşıyor. Katilinin ne yediğini bilmeden yazmaya başlamayan bir roman ustasının kaleminden, polisiye kurgunun teknik ve ahlaki derinliklerine iniyoruz.

Bu sayının bir başka mücevheri ise John Dickson Carr’ın “Gökyüzündeki Ayakizleri” adlı imkânsız cinayet öyküsü. Bu şaheseri Türk okurlarıyla buluşturmak bizim için ayrı bir mutluluk oldu. Bülent Tunga Yılmaz ise John Lennon’ın o kara gecesini, tarihsel bir hassasiyetle sayfalarımıza taşıdı.

Bu sayıda ayrıca İtalyan polisiyesinin Akdeniz ruhunu, dedektif romanının akademi dünyasındaki itibarını ve polisiye dedektiflerinin yöntemlerinin etik boyutlarını derinlemesine ele aldık. Sözlüğümüzden otopsi odamıza, sert polisiyenin karanlık yüzünden kusursuz cinayetlere uzanan sayfalarımıza on bir özgün polisiye öykü eşlik ediyor.

Yazması bizden, keyifle okuması sizden.

İpuçlarını takip edin, polisiye ile kalın.

MEHMET BERK YALTIRIK’LA SÖYLEŞİ

0
Mehmet Berk Yaltırırk'la Röportaj
Mehmet Berk Yaltırırk'la Röportaj


Gamze Yayık: Mehmet Bey, Dedektif Dergi sayfalarında sizi ağırlamak ve sohbet etmek benim için büyük mutluluk. Zamanında imzanızı almış, ayaküstü de olsa sohbet imkânı bulmuş bir okur olarak kurgularınıza ve yarattığınız karakterlere hayran ve aşinayım. İsminizle yeni tanışacak genç okurlarımız için sizi kendi dilinizden kısaca tanımak isteriz.

Mehmet Berk Yaltırık: Tarih eğitimi almış, korku ve fantastik türde tarihi romanlar, öyküler, senaryolar yazan, YouTube kanalı Son Gulyabani’nin Yeri’nde muhtelif ilginç konularda yayın yapıp videolar çeken, kurgu eserler yazımına dair atölyeler düzenleyen bir korku ve tarih meraklısıyım. Fasılalarla olsa da yirmi altı yıldır Edirne’de yaşıyorum. Okuyup yazmak, araştırmalar yapmak dışında rol yapma oyunu (frp/rpg) hobisi ile ilgileniyorum.

Gamze Yayık: Tarih eğitiminiz ve araştırmacı karakterinizin sizi kendi deyiminizle korku soslu tarihi kurgular yazmaya yönlendirdiğini biliyorum. Korku edebiyatının ülkemiz edebiyatında genç bir yazın türü olduğunu düşünürsek, tarihi gerçekleri korku ve fantastik unsurlarla bezeyerek anlatma fikri aklınıza ne zaman ve nasıl düştü? Siz de yetişme çağında korku ve fantastik edebiyat okur muydunuz?

Mehmet Berk Yaltırık: İlkokuldayken (90’lı yıllarda) televizyonda yayınlanan korku filmi kuşaklarını, paranormal televizyon şovlarını ve bu temalara değinen çizgi filmleri, çocuk filmlerini kaçırmazdım. Ama edebiyat boyutu ortaokul, liseye doğru (2000’lerde) ağırlık kazanmaya başladı, çünkü hem çeviri hem de kendi kültürümüzden yazarları, eserleri keşfetmeye başladım hem de farklı türleri sentezleme fikri amatör yazarlık dönemimde bu evrelerde gelişme gösterdi. Üniversite yıllarımda (2000’lerin sonuna doğru) Reşad Ekrem Koçu ve İhsan Oktay Anar’ın eserlerini korku merakımla değerlendirip kendimce öykü taslakları karalıyordum. Onun dışında yine çocukluğumdan itibaren büyüklerden dinlediğim eskiye dair anlatılar, garip hikâyeler de ilgimi çekiyordu. Farklı alanlardaki meraklarımı birleştirmemde yazı, edebiyat etkili oldu.

Gamze Yayık: Batı’da korku edebiyatı gotik edebiyat gibi çok sağlam bir türe dayanıyor. Oldukça eski ve geniş bir geçmişi var. Bunca dini kaynağa ve halk söylencesine rağmen tür bizde neden daha derin bir geçmişe sahip olamadı? Polisiyede de bunu yaşadık. Son dönem haricinde neden Türkiye’de korku yazılmadı? (Bu soru Gencoy Sümer’den geldi.)

Mehmet Berk Yaltırık: Erol Üyepazarcı ustanın Türkiye’deki polisiye edebiyatın tarihi sürecini ele aldığı Korkmayınız Mister Sherlock Holmes araştırmasında polisiyenin uzun yıllar ana akım edebiyattan dışlanıp tenkit edildiğini örnekleriyle açıkladığı üzere ülkemizde maalesef spekülatif türler denilen korku, bilimkurgu, fantastik gibi türler ya eğlencelik görülüp küçümsenmiş yahut tamamen edebiyat dışı görülmüş. Bizde bazı ticari denemeler ve çeviriler haricinde korku sinema araştırmaları anlamında Giovanni Scognamillo, edebiyat anlamında Kenan Hulusi Koray gibi istisnai isimler sayesinde varlık gösterebilmiş ama 2000’li yıllardaki internet atılımına kadar cılız kalmış. İnsanlar farklı kültürlerden çeviriler izleyip diziler-filmler gördükçe, kendi kültürlerindeki muadillerini merak etmeye başladıkça, bu alanda bir arayış geliştirip eserler vermeye başlamışlar. Sözlü kültürün memoratları (anlatıları) dışında meddah hikâyeleri, minyatür ve Karagöz tasvirleri gibi hayal gücünü işleyen kültürel ögeler söz konusu olsa da yazıya geçirilmesi, bunun belli bir akıma, en azından dergiye vs. dönüştürülmesi konusunda epey geç kalmışız ki sinemada da belli başlı ticari denemeler haricinde ancak 2010’lara doğru muhtelif kalitede seyreden görsel ürünleri de görebilmekteyiz.

Gamze Yayık: Çoğu metninizde yarattığınız karakterlerin suçla yakın ilişkili olduğu malum. İşin içine suç ve muamma girdiğinde bir soruşturma ve gizemi çözme hikâyesi okumak kaçınılmaz. Bu da yazdıklarınızın tarih, korku, gerilim ve fantastik ögeler dışında polisiye türüne ait özellikler taşımasını sağlıyor. Belki de bu nedenle biz polisiyecilerin okumaktan hoşlandığı bir kalemsiniz. Siz polisiye okur musunuz? Okuyorsanız hangi tür polisiye anlatıları kendi tarzınıza yakın hissediyorsunuz?

Mehmet Berk Yaltırık: Bazen beni yeni tanıyan, yazdığım türe de aşina olmayan birileri polisiye yazarı olup olmadığımı sorduğunda, “Polisiye okuruyum,” diyorum mutlaka. Osmanlı polisiyeleri dışında Cenk Çalışır, Alper Kaya, Günay Gafur, Algan Sezgintüredi, Mesut Demirbilek gibi ismini sayamayacağım günümüz yazarlarının polisiyeleri daha çok ilgimi çekiyor. Tarihçi olarak kabadayılar ve eşkıyalar gibi kayıt dışı kalmış suç alt kültürlerini araştırmayı sevdiğim için korku türünde yazsam da muhakkak suçlular, suçlar, muammalar eserlerimde bir şekilde yer alıyor. Günümüz Türk polisiye edebiyatından henüz okuyamadığım kalemler de var, bir gün onları da okumak istiyorum.

Gamze Yayık: Metinlerinize mekân seçtiğiniz Anadolu kırsalı ve İstanbul, yarattığınız karakterler ve türlü hayali mahlûkat açısından bereketli topraklar. Ecinnilerin, cadıların, hortlakların, vampir ve kurt insanların cirit attığı bu yerler aslında yerli korku yazarları için büyük nimet ve siz de bunu değerlendirmeyi başardınız. Bir mekân ustası olarak taze kalemlere nasihatleriniz illaki vardır. Duymayı isteriz.

Mehmet Berk Yaltırık: Kendi yaşadığımız çevrenin, kültürümüzün işlenmeye hazır hikâyeler, malzemeler sakladığını yıllardan beri yeni yeni örneklerle keşfediyorum. Anadolu ve Trakya dışında komşu bölgelere, Balkanlara, Kafkaslara, Ortadoğu’ya, buraların kültürüne folkloruna da mutlaka bakmak gerekiyor. Nasıl etkileşimler söz konusu, yazarken ve kurgularken nelerden esinlenebiliriz? Bu öğüdü genelde birçok yazarın, senaristin verdiğini okudum ki ben de aynısını rahatlıkla söyleyebilirim: Yazmaya kendimizden başlamalıyız, aşinası olduğumuz malzeme ve çevreden yola çıkmalıyız bence.

Gamze Yayık: Tüm yazarlar için ilk dosyanın kitaba dönüşmesi süreci kaygılı ve zordur. Bize ilk kitap tecrübenizi anlatır mısınız? Bununla bağlantılı olarak bugün ülkemizdeki yayın sektörü üzerine yorumlarınızı okumak isterim.

Mehmet Berk Yaltırık: Ben ilk roman dosyam Yedikuleli Mansur’u 2015 yaz sonunda İthaki Yayınları’na gönderdiğimde ilk seferde kabul almıştı. İlk bakışta şans gibi geliyor kulağa, evet şans ama ben o şansı 2009’da blog yazarlığımdan o tarihe kadar internet ortamında yazıp yayımladığım 150’yi aşkın (o döneme kadar yazdıklarım) öykümle, onlarca inceleme yazısı ve internet makalesiyle bilinirlik kazandıktan sonra elde ettim. Daha 2013’te ilk basılı öykümün çıktığı Anadolu Korku Öyküleri-2 yayımlandığında, kendi dosyamla İthaki’ye başvurabileceğimi söylemişlerdi ki o dönemde de öykülerimin sayısı 70’i geçiyordu (klasörümdeki dosya tarihlerinden hesaplayabiliyorum). Roman başlı başına bir tür, öykü bambaşka bir tür. Ancak günümüz yayıncılık koşullarında bilinir olmanın yolu influencer falan değilsek çok çalışmaktan, uğraşıp didinmekten geçiyor maalesef. Basılı mecralara giriş eskiye oranla daha da zorlaştığı için sesli kitap, podcast, youtube videosu, blog yazısı, platformlarda e-kitap gibi alternatifleri de değerlendirmek, görünürlük kazanmanın yollarını bulmak gerekiyor.

Gamze Yayık: Bir yazar olarak siz neler okuyorsunuz? Korku edebiyatında yeni okurlara mutlaka okunmalı diyerek tavsiye edebileceğiniz yazar ve eserler nelerdir? Güncelde başarılı bulduğunuz yerli ve yabancı metinler var mı?

Mehmet Berk Yaltırık: Birçok insan şaşırır ama kurguda korku ve fantastik kadar polisiye, hatta mizah eserleri okumayı seviyorum. Araştırma eserlerini zaten saymıyorum; makaleler, tezler can damarımız bir anlamda. Başarılı bulmaktan ziyade okumaktan keyif aldığım kalemleri tavsiye babında paylaşabilirim: Reşad Ekrem Koçu, Refi Cevat Ulunay, Kemal Tahir, İhsan Oktay Anar, Murat Başekim, Evliya Çelebi, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Rasim, Faruk Nafiz Çamlıbel, Terry Pratchett, Atilla Atalay, Ferhan Şensoy, Edgar Allan Poe, Stephen King, Peter Straub, H. P. Lovecraft.

Gamze Yayık: Romanlarınızda kurgularınızı beyaz perdeye uyarlanabilecek şekilde sahnelediğinizi gözlemliyorum. Bir okurunuz olarak bu şahane maceraları kafamdaki filmlerde görmek yerine sinemada yahut dijital platformlarda izlemeyi çok arzu ediyorum. Bu fikre açık mısınız? Birkaç ismin dışına çıkamayan edebiyat ve sinema sektöründe parlayabilmek ve görünür olmak neden bu kadar zor?

Mehmet Berk Yaltırık: Bu fikre açık olmaktan başka son birkaç yıldır bizzat senaryo yazımı üzerine çalışıyorum. Bazı girişimlerim var büyük bir kısmı ortak yazarlı. Hatta 2025 yazında senaryosunu ve danışmanlığını yaptığım Valçan adlı aksiyon-korku türünde bir film dahi çektik. Farklı metrajlarda, konularda senaryolarım içinde farklı isimlerle irtibata geçiyorum, yapımcılar arıyorum. Elbette ki her sektörün kendince bir çevresi var, dışarıdan dâhil olabilmek ilk etapta zor ancak imkânsız da olduğunu düşünmüyorum, inatla ve gayretle çalışmaya devam ediyorum.

Gamze Yayık: Sadece yazmıyor, internet üzerinden korku edebiyatı üzerine bazı programlar da hazırlıyorsunuz. Biraz detay rica edeyim ki okurlarınız oradan da sizi takip edebilsin.

Mehmet Berk Yaltırık: YouTube’da Son Gulyabani’nin Yeri yahut SonGulyabani-Mehmet Berk Yaltırık adlı bir kanalım var. Burada bazen canlı yayınlar gerçekleştiriyorum, bazen halka açık veya üyelere özel videolar çekiyorum. Tarih, eşkıyalık ve kabadayılık tarihi gibi sosyal tarih mevzuları, korku edebiyatı ve sineması, halk inanışları gibi konulara yer veriyorum, bazen de edebiyat ve sinema alanından isimleri, ilginç tarih, edebiyat konularında tezler, makaleler yazmış araştırmacıları ağırlıyorum ki kanalımın konuklara kapısı her zaman açıktır.

Gamze Yayık: Son yıllarda hayatımıza giren yapay zekâ araçlarının ileride kurgu yapabileceği ve edebiyat ve sanatta insanın yerini alabileceği konusunda sizin düşünceleriniz neler?AI ile aranız nasıl?

Mehmet Berk Yaltırık: Araştırmacılara ve yazarlara yardımcı olmanın yanı sıra sanatçıların hakkına girmeyip etik sınırlar dâhilinde yapılan üretimlerde faydalı olacağı kanaatindeyim. Hâlihazırda bir tarzı, üslubu olan insanların, sanatçıların kalite açısından pabucunu dama atabileceğini düşünmüyorum. Çevirilerde dahi verilerin dönüştürdüğü ruhsuz metinlerin bir ustanın, zevk sahibi bir kalemin elinden çıkmış bir metinle aşık atmayacağı çok açık.

Gamze Yayık: Son olarak okurlarınıza yeni roman müjdesi var mı diye sorayım. Anadolu Korku Hikâyeleri derlemesinin 4. kitabını da yıllardır beklediğimizi ekleyivereyim.

Mehmet Berk Yaltırık: Anadolu Korku Öyküleri değil ama o antolojiden usta korku kalemlerimizin de yer aldığı, Ötüken Neşriyat’tan çıkacak olan folklorik korku novellalarından oluşan Uğursuz Rivayetler adlı bir seçki yolda. Ben de Vırkalak adlı bir novellamla yer aldım. Yeni romanım üzerinde de çalışıyorum, ismi değişebilir ama türü belli: Kozmik korku temasında, kültist dehşeti konulu tarihi fantastik türde bir serüven yazıyorum.

Gamze Yayık: Dedektif Dergi okurları adına teşekkür ediyor, nice korku dolu hikâyelerinizi okumayı diliyorum.

TATİL VE POLİSİYE

0
Gencoy Sümer/Ters Köşe
Gencoy Sümer/Ters Köşe

Yılda bir kez geliyorum Türkiye’ye. Her seferinde aynı ritim: İstanbul, sohbetler, buluşmalar; sonra güney, deniz, sessizlik. İkisi de gerekli.

Alper Kaya ile Kadıköy’de bir kafede buluştuk, sohbet ettik. Dergi meselelerini, Türk polisiyesinin nereye gittiğini, neler yapılabileceğini konuştuk. Bu tür sohbetlerin güzel yanı şu: Tam bitmez hiçbir zaman. Bir sonraki buluşmada kaldığı yerden devam eder.

Sevin Okyay’ı Levent’teki evinde ziyaret ettim. Aslında Kadıköy’de oturuyordu. O semte o kadar yakışırdı ki. Geçen yıl kentsel dönüşüm dalgası onu da yakalamış, taşınmak zorunda kalmış. Türkiye’de polisiyeyi ciddiye alan, onu hak ettiği yere oturtmaya çalışan ender isimlerden biri. Cinayet Masası hâlâ yayında, kalemi ise hâlâ durmuyor.

Çağatay Yaşmut ile Suadiye’de uzun bir sohbet yaptık. Yeni bir karakter üzerinde çalışıyormuş. Tamamen farklı bir dedektif diyor. Bunu duyunca hem heyecanlandım hem de işin zorluğunu düşündüm. Polisiyede “tamamen farklı dedektif” iddiası kolay bir iddiadır; onu sayfaya taşımaksa hiç kolay değildir. Ama Çağatay’a güvenim tam. Merakla bekliyorum. Anlattığı kadarıyla Türk polisiyesine bomba gibi bir ikili geliyor. Sohbetin ortasında Aşkın Zengin Akkuş da bize katıldı. Daha önce yalnızca ekran aracılığıyla konuşmuştuk; yüz yüze tanışmak bambaşka bir şey. O da yeni bir romana başlamış. Türk polisiyesi sessiz sedasız büyüyor; bir gün dönüp arkamıza bakacağız ve ne kadar yol aldığımızı görüp şaşıracağız.

İstanbul’dan sonra güneye indim. Polisiyeden uzak durmaya çalıştım; pek başaramadım tabii. Hem kitaplar çantamda, notlar telefonda hem de derginin 62. sayısının hazırlığı var.

Etkinlik cephesinde de hareketli bir dönem beni bekliyor. 29 Mayıs’ta Sapanca’dayım; Dervişane Sahaf’ta hem kitap imzalayacağım hem de söyleşi yapacağım. Geçen yıl da aynı yerde bir etkinliğimiz olmuştu; o buluşmanın sıcaklığını hâlâ taşıyorum. Sapanca’da edebiyat ve polisiye seven çok sayıda insan var. Onlarla yeniden buluşmak, beni çok mutlu edecek.

Dünya Christie’ye Döndü

2026, Agatha Christie’nin ölümünün 50. yıldönümü. Bütün dünyada bu konuda büyük hareketlilik var.

Netflix, yıl başında 15 Ocak’ta Agatha Christie’s Seven Dials’ı gösterime soktu. Christie’nin 1929 tarihli romanı The Seven Dials Mystery‘nin uyarlaması; Broadchurch‘ün yaratıcısı Chris Chibnall’ın kaleme aldığı üç bölümlük bir mini dizi. Başrollerde Mia McKenna-Bruce, Helena Bonham Carter ve Martin Freeman var.

Diziyi izledim. Mükemmel bir Christie uyarlaması değil; ama keyifli, tempolu ve iyi oynanmış. Christie’nin daha az bilinen romanlarından birini yeni nesle tanıtmak açısından değerli. Yine de şunu söylemeden geçemiyorum: Chibnall, orijinal romanın çözümünü beğenmeyerek değiştirmiş. Christie’yi “düzelten” uyarlamalara her zaman kuşkuyla bakarım.

Yılın asıl büyük etkinliği ise sonbaharda. British Library, 30 Ekim 2026’da kapılarını açacak büyük Christie sergisini hazırlıyor. Son yılların en kapsamlı Christie etkinliği olacak bu. Daha önce hiç sergilenmemiş kişisel eşyaları, mektupları ve fotoğrafları içerecek. Üstelik bu yıl aynı zamanda Roger Ackroyd Cinayeti‘nin yayımlanmasının da 100. yıldönümü. Yani Christie yılı katmerli bir anlam taşıyor.

Peki neden hâlâ bu kadar ilgi? Elli yıl geçmiş. Christie, İncil ve Shakespeare’den sonra dünyanın en çok satan yazarı olmayı sürdürüyor; kitapları yüzden fazla dilde milyarlarca okura ulaşmış. Chandler’ın Los Angeles’ı soluklaştı, o dönemin toplumsal panoramaları tarih kitaplarına geçti. Christie’nin malikâneleri hâlâ ayakta.

Bu soruyu son zamanlarda çok düşündüm. Aslında tam da bu mesele, yakında çıkacak olan kitabımın merkezinde yer alıyor. Polisiyenin edebiyat sayılmamasının neden büyük bir yanılgı olduğunu, Raymond Chandler’ın ve ona benzer düşünenlerin klasik polisiyeye yönelttiği eleştirilerin neden temelsiz olduğunu ele aldım bu kitapta. Kısacası polisiyenin bir savunmasını yaptım. Hem edebi hem felsefi bir savunma. Zamanı geldiğinde daha ayrıntılı anlatacağım.

Bir sonraki sayıda görüşmek üzere.

JOHN LENNON CİNAYETİ

0
John Lennon Cinayeti
John Lennon Cinayeti

BİR DÜZENİN SONU: JOHN LENNON CİNAYETİ VE ÜTOPİK ÇAĞIN ÇÖKÜŞÜ


8 Aralık 1980 gecesi, New York’un Dakota Apartmanı’nın önünde ateşlenen dört kurşun, yalnızca bir adamın yaşamını değil bir dönemi de sona erdiriyordu. Mark David Chapman’ın John Lennon’a yönelik cinayeti, dünya tarihinin en ilgi çekici vakaları arasında ilk sıralarda yer alır. Lennon’un öldürülmesi, olayın sansasyonel boyutu bir yana 1960’ların ütopik idealizminin çöküşünün kanıtıydı. Yeni bir on yıla girilirken idealizm, vaat ettiklerini gerçekleştirememiş olmanın tüm hayal kırıklığı ve bezginliği içinde, mevcut dünyanın gerçekliği karşısında kesin yenilgisini ilan ediyordu. Bu yazı, cinayetin polisiye boyutunu ve ardından gelen hukuki süreci aktarırken olayı daha geniş bir kültürel çerçevede de okumaya çalışıyor: 1960’ların idealist ruhunu taşıyan isimlerin lüks yaşamları ile vaaz ettikleri eşitlikçi idealler arasındaki derin çelişkiyi ve bu çelişkinin hayran saplantısıyla buluştuğu o karanlık noktayı.


Bir Cinayet Gecesi

8 Aralık 1980, saat 22.50 civarıydı. John Lennon ve Yoko Ono, Record Plant stüdyosundaki kayıt seanslarından dönerek Dakota Apartmanı’nın West 72nd Street’e bakan kapısından içeri girerken Chapman karanlıkta bekliyordu. Daha o sabah Lennon ile karşılaşmış; imzalattığı Double Fantasy albümüyle birlikte fotoğrafını çektirmişti. O an bir hayrandı. Birkaç saat sonra ise bir katile dönüştü.
John Lennon ve Yoko Ono
Chapman, Lennon’un arkasından “Mr. Lennon!” diye seslendi. Lennon döndüğünde Chapman, iki eliyle tuttuğu .38 kalibre tabancasından beş el ateş etti. İkisi sırttan, ikisi omuzdan olmak üzere dört kurşun isabet etti. Lennon, bekçi kabininin içine sürüklenerek “Vuruldum,” dedi ve yere yıkıldı. Chapman ise kaçmadı. Sakin bir şekilde silahı bıraktı, ceketinden çıkardığı J.D. Salinger’ın The Catcher in the Rye romanını açtı ve okumaya başladı. Bu sembolik eylem, Chapman’ın kendisini kitabın kahramanı Holden Caulfield -yetişkinlerin yalan ve ikiyüzlülüğüne isyan eden genç adam* ile özdeşleştirdiğini açıkça gösteriyordu.
İlk müdahale eden polis memurları James Moran ve Peter Cullen, olay yerine beş dakika içinde ulaştı. Lennon’u ağır yaralı bulduklarında, zaman kaybetmemek için ambulans beklemeksizin polis araçlarıyla Roosevelt Hastanesi’ne götürdüler. Bu kritik karar, sonraki yıllarda polis protokolü tartışmalarında defalarca gündeme geldi. Saat 23.07’de Lennon hastanede hayatını kaybetti; doktora göre, hastaneye ulaştığında kanının yüzde seksenini yitirmişti.
Chapman’ın yakalanması bu çaptaki bir suikast için olağandışıydı: Kaçmamış, polisleri beklemiş; gözaltı anında Salinger’ın romanını hâlâ elinde tutuyordu. Romanın iç kapağına “Bu benim beyanımdır” yazmıştı. Polislerden, gecelerini berbat ettiği için özür bile dilemişti. Sorgulamasında cinayeti önceden planladığını ve Lennon’u “sahte bir ikona” olduğu için öldürdüğünü açıkça kabul etti.
John Lennon
Soruşturma, New York Polis Teşkilatı’nın cinayetler birimine devredildi. Dikkat çeken olgulardan biri, Chapman’ın Hawaii’den New York’a iki kez gelmesiydi; birincisinde fikrini değiştirmiş, ancak ikincisinde eylemi gerçekleştirmişti. Bunun yanı sıra, öncesinde herhangi bir psikolojik ya da kriminal geçmişi bulunmuyordu. Bu durum, güvenlik uzmanlarını “sıradan” görünen bireylerin şiddet kapasitesi konusunda yeniden düşünmeye sevk etti ve ünlü güvenliği alanında kapsamlı reformların önünü açtı.

Yargılama ve Mahkûmiyet: Tanrı’nın Emriyle İşlenen Cinayet

Chapman’ın hukuki süreci, savunma ekibinin öngördüğü yönde ilerlemedi. Avukatları başlangıçta akıl yitirme savunması hazırlamayı planlamıştı; ruh sağlığı uzmanları, Chapman’ın cinayeti işlediği sırada sanrısal bir psikotik hâlde olduğunu ileri sürdü. Ancak Chapman bu savunmayı bizzat reddetti ve avukatlarına suçu kabul etmek istediğini bildirdi. Gerekçesi yalındı; bunu Tanrı’nın iradesini yerine getirdiğine inandığı için yapıyordu. Hâkim, Chapman’ın yargılanmaya ehil olduğuna hükmetti. Haziran 1981’de ikinci derece cinayetten suçlu kabul eden Chapman, iki ay sonra zihinsel sağlık tedavisiyle birlikte infaz edilmek üzere yirmi yıldan müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
John Lennon, katiliyle.
Mahkeme sürecinde ortaya çıkan bir ayrıntı, cinayetin ideolojik bir hedefleme olmadığını çarpıcı biçimde ortaya koydu: Lennon, Chapman’ın hedef listesindeki isimlerden yalnızca biriydi. Liste, rastgele bir şöhretler kataloğuydu. Paul McCartney, Johnny Carson, Elizabeth Taylor, George C. Scott ve Jacqueline Kennedy Onassis de bu listede yer alıyordu. Chapman’ın 2010’daki koşullu tahliye duruşmasındaki ifadesiyle listedeki tek ölçüt “meşhur olmak”tı; Lennon’u seçmesinin tek nedeni ise kolaylıktı. Bu itiraf, cinayeti 60’ların idealizmine yönelik sembolik bir eylemden koparıp şöhret saplantısının kör ve rastgele bir tezahürüne indirgiyordu.

Cezaevinde Kırk Yıl: Pişmanlık ve Reddedilen Özgürlük

Chapman, mahkûmiyetinin ardından ilk altı yılda tüm basın görüşmelerini reddetti. 1987’den itibaren gazetecilere ses kayıtları aracılığıyla açıklamalar vermeye başladı. Gazeteci Jack Jones ile gerçekleştirdiği görüşmeler 1992’de Let Me Take You Down: Inside the Mind of Mark David Chapman adıyla yayımlandı. Aynı yıl ABC’nin 20/20 programında Barbara Walters ile ilk televizyon röportajını yaptı. Bu röportajlarda Chapman, cinayeti için duyduğu pişmanlığı dile getirdi; ancak söylediklerinin gerçek mi, tahliye umuduna yönelik stratejik bir tutum mu olduğu tartışma konusu olmaya devam etti.
Chapman
Chapman, 2000 yılında koşullu tahliye için ilk kez başvurdu ve o tarihten bu yana her iki yılda bir tahliye kurulunun karşısına çıktı; her seferinde reddedildi. 2025 itibarıyla bu ret sayısı 14’e ulaştı. Tahliye kuruluna verdiği ifadelerde eylemini “iğrenç” olarak nitelendirdi ve “Lennon’u öldürdüm çünkü o çok çok ünlüydü ve tek neden buydu; ben de kişisel şöhret peşindeydim,” dedi. Bir başka duruşmada ise “Sıfırı hak ediyorum, hiçbir şeyi. Hayatımın geri kalanını cezaevinde geçirmeliyim,” diye konuştu. Bir sonraki duruşması 2027’ye planlandı.
Bu süreçte Yoko Ono’nun tutumu belirleyici oldu. Ono, her başvuruda kurula mektup göndererek Chapman’ın serbest bırakılmamasını talep etti; hem kendisinin hem de Lennon’un oğulları Julian ve Sean’ın güvenliğinden duyduğu kaygıyı gerekçe gösterdi. New York yetkililerinin kararını gerekçelendiren ifade bu süreci özetler nitelikteydi: Chapman, Lennon’u “şöhret kazanmaktan başka hiçbir neden olmaksızın” öldürmüştü ve tahliyesi kamu güvenliğiyle bağdaşmazdı.

Lennon ve 60’ların Ruhu: Devrimci mi Efsane mi?

Beatles’in kültürel, toplumsal ve siyasi etkisi, 1960’ların ruhunu şekillendiren en güçlü unsurlardan biriydi. Özellikle Lennon’un sesinde kristalleşen düzen karşıtlığı, barış aktivizmi ve savaş karşıtlığı -bed-in eylemleri, Imagine, Give Peace a Chance ve Working Class Hero- adeta bir neslin siyasi vicdanıydı. Beatles’in dağılmasının ardından, 1970’lerden 80’lerin başına dek Lennon bu ütopik idealizmi yaşatan nadir isimlerden biri olmayı sürdürdü.
John Lennon, Beatles döneminde Paul McCartney ile birlikte.
1980’de yayımlanan Double Fantasy albümü, onun müziğe dönüşünün ve belki de o ruhun yeniden dirilmesinin habercisiydi. Cinayetin tam bu yeniden doğuş dönemine denk gelmesi, tarihin zalim bir ironisiydi. Lennon hayranları için bu cinayet bir trajedinin ötesindeydi. Böyle bir idealizmin hayal edilebildiği bir dönemin ölümünün ilanıydı. Bu çerçevede cinayeti salt bir polisiye vakaya, şöhret peşindeki takıntılı bir adamın hezeyanına indirgemek olayın altındaki tarihsel ve kültürel bağlamı görmezden gelmek olur.

Rock Aristokrasisi: Lüks Hayat ile İdealizm Arasındaki Derin Çelişki

60’lar ve 70’lerin kültür ikonları, bir yanda sınıfsız bir dünya düşlüyor ve bu mesajı şarkılarıyla iletiyorken, öte yanda yüz milyonlarca doları yönetiyor, özel uçaklarda, lüks otel suitlerinde ve malikanelerde yaşıyordu. Lennon bu çelişkinin en büyük sembolüydü. ‘Imagine no possessions’ mısralarını Tittenhurst Park’taki beyaz piyanoyla seslendirdiği o ikonik klip, ironinin ta kendisiydi: Mülkiyeti reddedin diyen adam, muazzam bir malikanede yaşıyor; Rolls-Royce, Ferrari ve Mercedes kullanıyor, New York’un en prestijli lüks apartmanlarından biri olan Dakota’da antika koleksiyonlarına yer açıyordu[1] ve bileğinde 18 ayar altın Patek Philippe saat taşıyordu.[2]
Mick Jagger’ın isyancı imgesi de benzer bir gerilimi barındırıyordu. Rolling Stones’un devrimci söylemi, yeraltı tiyatrolarına değil beş yıldızlı otel partilerine eşlik ediyordu. 60’ların öncü sesleri, sistemi eleştirirken bizzat o sistemin en pahalı ürünleri hâline geliyordu. Bu bir ikiyüzlülük müydü, yoksa sistemin kültürel muhalefetin doğasını kendine mal etme kapasitesinin kanıtı mıydı? Sorunun cevabı, neslin idealizmini hedef alan en keskin eleştirilerden birini oluşturuyordu.
Chapman, Lennon’u tam da bu çelişki üzerinden reddetti. Kendi ifadesine göre Lennon’a öfkesi şuradan kaynaklanıyordu: “Bize sahip olmayı hayal etmememizi söylerken milyonlarca doları, yatları ve çiftlikleri vardı. Kayıtlarını satın alıp hayatının büyük bir bölümünü bu müziğe göre yaşayan insanlarla dalga geçiyordu.” Chapman’ın zihninde Lennon, idealizmin temsilcisi değil; onu sahte bir şöhrete dönüştürmüş iki yüzlü bir figürdü. Bu çarpık mantık, hayran takıntısının ne denli tehlikeli bir biçim alabileceğini gözler önüne serdi.

Sembolik Bir Çağın Sonu

Karşı kültürün yenileceği aslında 1970’lerin başında belliydi. 60’ların düşlerini birer kabusa çeviren atmosfer her yanı sarmıştı: Punk, “yarın yok, gelecek yok” diyerek sinik bir nihilizm pompalıyordu. Petrol krizi ekonomiyi allak bullak etmişti. Soğuk Savaş’ın büyüyen gölgesi altında, önce Thatcher ardından Reagan’ın iktidara gelmesiyle 60’ların kolektif iyimserliği yerini neoliberal bir ekonomik düzene ve kültürel muhafazakârlığa bırakıyordu. 1980’lerin başında Lennon’un katledilmesi bu atmosferde bir son nokta işlevi gördü.
15 Aralık 1980. Central Park’ta John Lennon’ı anmak için on binlerce kişi toplandı.
Lennon öncesinde yaşama veda eden en büyük efsane Elvis Presley’di. 1977’de hayatını kaybetmişti ama bu ölüm kişisel bir trajedi olarak algılandı, ideolojik bir yıkım olarak değil. Lennon’un ölümü farklıydı. Onun yitirilmesi, hâlâ ona mesih gözüyle bakan takipçilerinin “hâlâ inanılabiliyor” dediği şeyin de sönmesi anlamına geliyordu. Lennon’un ardından dünya genelinde yas tutan kalabalıklar bir şarkıcıyı değil bir ideali uğurladılar.

Sonuç

Lennon’un katledilmesinin ironik bir mirası var: Ölümü, idealizmin sönmesiyle değil dondurulmasıyla sonuçlandı. Yaşasaydı, zamanla 60’ların diğer ikonları gibi kendi dönemselliğiyle yüzleşmek durumunda kalabilirdi. Grup arkadaşları McCartney ve Starr gibi kraliyet unvanı alabilir, müzik aristokrasisindeki yerini gerçek aristokrasiye dönüştürerek kendini taşıdığı sembolik anlamdan koparabilirdi. Ama öldüğünde, “Imagine”ın sözleri hiçbir dönemin yıpranmasına maruz kalmadan sonsuza açık bir soruya dönüştü.
Central Park’taki Strawberry Fields anıtı, her yıl tekrarlanan anma törenleri, “Imagine”ın bugün hâlâ devlet diplomasisinde ve barış çağrılarında kullanılıyor olması ölümün müzisyenin idealist imzasını koruduğunu gösteriyor. Lennon’u yalnızca bir müzisyen olarak anımsamak artık mümkün değil; o, kendi çelişkileriyle birlikte idealizmin simgesi olarak kalmayı başardı. Lennon cinayetinin paradoksu da burada: Chapman, yok etmeyi hedeflediği efsaneyi büyük olasılıkla pekiştirdi.
9 Aralık 1980 sabahı dünya, yalnızca bir şarkıcıyı değil ona yüklenen anlamın ne denli derin köklere sahip olduğunu da keşfetti. Lennon cinayetinin şöhret kültürüne yönelik uyarısı bugün, sosyal medyanın ünlüler ile hayranlar arasındaki mesafeyi neredeyse sıfıra indirdiği bir çağda hiç bu kadar yakıcı olmamıştı. Sanal yakınlık, her zaman gerçek bir bağı temsil etmese de onun yarattığı yanılsama, bazen en ciddi sonuçları doğuran türden bir tehlikeyi işaret ediyor.

[1]Lennon için özel olarak üretilen Mercedes 600 Pullman Limuzin hakkında bkz: hotcars.com

[2]18 Karat altın Patek Philippe saatin hikâyesi için bkz: youtube.com

YENİ ÇIKAN POLİSİYELER

0
Yeni çıkan polisiyeler
Yeni çıkan polisiyeler

ZAVALLI

Yazar: Timur Soykan

Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi

Bir cinayetle başlar her şey. Yağmurun altında, yeni yükselen gökdelenlerin gölgesinde gerçekleşen bir infazla…
Gürkan’ın öldürülmesi, İstanbul’un arka sokaklarından devletin en derin koridorlarına uzanan bir hikâyenin kapısını aralar. Cinayetin ardındaki sır; geçmişten bugüne taşınan kirli hesaplaşmaların, faili meçhullerin ve saklanan gerçeklerin izini sürmeye zorlar.
Timur Soykan, Zavallı’da polisiye gerilimi politik bir arka planla birleştirirken Türkiye’nin yakın tarihindeki karanlık dosyalara, derin devlete ve adaletin kırılganlığına bakıyor. Kaybolan bir genç kızın izi, faili meçhul cinayetler, derin operasyonlar ve vicdanıyla baş başa kalmış insanların hikâyeleri birbirine dolanırken okur da şu soruyla yüzleşiyor: Gerçeği kim önemsiyor?
Gazeteciliğiyle olduğu kadar edebiyatıyla da adaletin izini süren Timur Soykan, Zavallı’da kokuşmuş bir düzenin içinden gerçeğin gücüyle çıkıyor!


ÖLÜMCÜL TANIK

Yazar: Robert Brydnza

 Yayınevi: Yabancı Yayınları

Dedektif Erika Foster, gecenin bir yarısı Blackheath’teki evinin yakınlarında yürüyüş yaparken, gerçek suç podcastleri yayınlayan Vicky Clarke’ın vahşice öldürülmüş bedeniyle karşı karşıya kalır.
Erika bu cinayet davasına atanmış ve Vicky’nin, Güney Londra’daki genç kız öğrencileri hedef alan bir cinsel istismarcı hakkında yeni bir podcast bölümü üzerinde çalıştığını keşfeder. Bu adam, kurbanlarını gözetleyip geceleri öğrenci yurtlarına sızarak onlara saldırmaktadır. Erika, Vicky’nin notlarıyla ses kayıtlarının cinayet sırasında evden çalındığını öğrenince onun, saldırganın kimliğini açığa çıkarmaya çok yaklaştığına ve susturulmak için öldürüldüğüne inanmaya başlar.
Aynı binada Bulgar bir tıp öğrencisinin cesedinin bulunmasıyla dava daha da ürkütücü bir hâl alır ve Erika, Vicky hakkında bildiğini sandığı her şeyi sorgulamaya başlar. Katil yeniden harekete geçmeden önce gerçeği ortaya çıkarması gereken Erika’nın zamanı hızla tükenmektedir.


SEKİZ BUÇUK METREKARE

Yazar: Özlem Abut Otluoğlu

Yayınevi: Herdem Kitap

İstanbul’da bir inşaat hafriyatı sırasında, kefene sarıldığı anlaşılan bir kadın cesedine ait kalıntılar bulunur. İstanbul Emniyet Müdürlüğünde görevli Başkomiser Feraye Atılgan ve yardımcısı Komiser Cavit Karael, yirmi yılı aşkın bir süre önce işlendiği anlaşılan cinayetin, güncel bir kayıp vakasıyla arasındaki bağlantı ortaya çıkınca bir seri katilin yıllardır adaletin pençesinden kaçmayı başardığını anlar.
Sekiz Buçuk Metrekare; çift zamanlı kurgusuyla dikkat çeken, sürükleyici ve temposu yüksek bir polisiye gerilim romanı. Zamanın örtemediği suçların izinde ilerleyen hikâyesi, karanlık atmosferi ve katmanlı yapısıyla okurun merakını son sayfaya kadar diri tutuyor.
Başkomiser Feraye Atılgan’ın alışılmadık ve bir o kadar sahici portresiyle derinleşen bu roman, okura sadece bir suçun izini sürdürmüyor. Aynı zamanda onu, insan ruhunun ve toplumun suskunlukla ördüğü görünmez duvarların arasına da bırakıyor. Adaletin asla uyumadığını kanıtlayan sürükleyici bir yolculuk… Temposuyla nefes kesen ve zihinde kalıcı izler bırakan unutulmaz bir polisiye…


SULTAN HAMAMI CİNAYETİ

Yazar: Yusuf Kartal

Yayınevi: Aysima Yayınları

Soğuk taşların, buharla konuştuğu bir şehir: Kayseri…
Kadim bir hamamın içinde işlenen cinayet, yalnızca bir bedeni değil, yıllardır saklanan gerçekleri de gün yüzüne çıkarır. Duvarlara sinmiş sessizlik, suyun altında biriken sırlar ve her adımda biraz daha ağırlaşan bir vicdan…
Bu şehir susmayı iyi bilir.
Ama bazı günahlar, eninde sonunda konuşur.
Geçmiş ile şimdi arasında sıkışmış hayatlar, bastırılmış hesaplar ve yüzleşmekten kaçılan hakikatler… Hepsi bir cinayetin etrafında toplanır.
Ve sonunda ortaya çıkan gerçek şunu fısıldar:
Adalet, her zaman mahkemede değil, bazen insanın içinde hüküm verir.
Sultan Hamamı Cinayeti
Bazı günahlar yıkanmaz.


KARA ORMAN

Yazar: Wolfgang Schorlau

Yayınevi: İletişim Yayınları

Ekolojik suçlar, yani doğaya-dünyaya karşı işlenen suçlar; bir de doğrudan fiziki saldırılara, cinayete dönüşürse… Wolfgang Schorlau’dan bir ekolojik polisiye.
 
Kara Orman, “aile romanı” gibi başlıyor aslında. Özel dedektif Dengler, yaşlanan annesiyle ilgilenmek üzere taşraya gidiyor. Ancak annesinin arazisinde bir rüzgâr santralinin yapılması meselesiyle ve yerel halkın buna karşı direnişiyle karşılaşınca, roman ağır ağır bir polisiye çehresi kazanıyor: Bir iklim polisiyesi.
 
İklim krizinin bin bir cephesinin, fosil enerjiye dayanan sermayenin muazzam yalan yayma gücünün, yerel direniş dinamiklerinin, bu arada aile tarihiyle yüzleşmenin, hayatın kuşaklar ve dönemler boyu dönüşümünün resmigeçit yaptığı, bir siyasi polisiye… Fonda, Almanya’nın folklorik Kara Ormanları…


PANSİYON

Yazar: Atilla Cemal Eşen

Yayınevi: Siyah Beyaz

Adı yeni duyulmaya başlamış küçük şirin bir kıyı kasabası olan Yeşilpınar’ın huzuru korkunç cinayetlerle bozulur.
Altı yıl önce Denizli’de bunlara benzer yedi cinayet işlenmiş, katil bulunamamıştır; katilin Yeşilpınar’da tekrar ortaya çıktığı düşünülür. Turizmde henüz ilgi çekmeye başlayan kasaba için bu bir felakettir.
İstanbul Emniyeti’nin emekliliğine aylar kalmış olan deneyimli Cinayet Masası Başkomiseri Tahir kasabaya tayin edilir. Başkomiser Tahir cinayetleri çözmeye çalışırken, kendisini tekne turunda tanışmış olan üç kişiden ülkücü çetelere, devletten ballı ihaleler alan inşaat şirketlerine ve bürokratlara uzanan karmaşık ilişkiler ağının içinde bulur.
Bu arada katilin soluğu sürekli ensesindedir. Araştırmasını yürütürken bir taraftan da hayatta kalma mücadelesi verir. (Tanıtım Bülteninden)


REHİNE

Yazar: Tess Gerritsen

Yayınevi: Doğan Kitap

Kimliği belirsiz, güzel bir kadın morgda, otopsi sırasını beklemektedir. Morgda duyduğu sesin nereden geldiğini bulmaya çalışan Adli Tabip Maura Isles, ceset torbasını açtığında dehşete düşer. Ceset gözlerini açmıştır. Acilen hastaneye yetiştirilen kadın, soğukkanlılıkla bir güvenlik görevlisini öldürüp altı kişiyi rehin alır. Rehinelerden biri doğum yapmak için hastanede olan hamile dedektif Jane Rizzoli’dir.
 
Bu öfkeli kadın kimdir, neyin peşindedir? Jane’in kocası FBI ajanı Gabriel Dean ile Maura Isles güçlerini birleştirip gizemli kadının kimliğini öğrenmeye çalışırlar. Olay yerine aniden federal ajanlar doluştuğunda, bunun sadece basit bir rehine krizi olmadığı anlaşılır. Gizemi sadece silahlı kadının elindeki Jane çözebilir,
tabii geceyi sağ salim atlatırsa…


SFENKSİN KANATLARI / KOMİSER MONTALBANO SERİSİ 11

Yazar: Andrea Camilleri

Yayınevi: Mylos Kitap

Andrea Camilleri’nin efsanevi karakteri Komiser Montalbano, bir kez daha başrolde. Lakin bu kez sadece suçlularla değil, kendi içindeki “yaşlılık” sancılarıyla da boğuşmakta. Bir çöplükte bulunan genç bir kadın cesedi; Vigàta’nın tozlu
sokaklarını altüst ediyor. Kimliği belirsiz kurbanın omzundaki gizemli dövme, karanlık ilişkiler ağına dair tek ipucu.
Montalbano, yardım kuruluşlarının maskesi ardına saklanmış, deyim yerindeyse modern zaman canavarlarıyla karşı karşıya gelmekte; siyaset, din ve bürokrasinin ördüğü bir İtalyan gerçekliği…Komiser Montalbano bir Don Kişot gibi yel değirmenlerine karşı savaşmaktadır: Ne var ki İtalyan yarımadasında bu kez yel değirmenleri sandığından çok daha gerçektir.


KİMSE MASUM DEĞİL

Yazar: Karen M. McManus

Yayınevi: Yabancı Yayınları

Kırılma noktasına ulaştığınızı ancak o noktayı çoktan geçmiş olduğunuzda fark edersiniz.
 
Kat’in hayatı annesi Jamie’den ibaretti. Ta ki Jamie’nin kırk sekiz saat süren evliliği sayesinde Kat’in hayatına giren üvey kardeşi Liam’a kadar. Bu evlilik devasa bir boşanmayla son bulmuş ve Kat’le Liam o günden beri hiç konuşmamışlardı.
 
Jamie’nin mücevher hırsızlığını bırakmak için önünde son bir iş vardı ve bu iş milyarder Ross Sutherland’in malikânesindeydi. Kat, annesinin bu işine bir şekilde dahil olmanın yolunu bulmuştu. Bilmediği şeyse, o hafta sonu göz kamaştırıcı Sutherland malikânesinde iki sürpriz misafirin daha olacağıydı; karşılaşmak istediği insanlar listesinde en sondaki o iki kişi… Liam ve babası – gözünü Ross Sutherland’in en küçük kızına dikmiş, usta bir dolandırıcı.
 
Kat ve Liam felakete doğru sürüklenirken malikânede bir cinayet işlendiğinde kendilerinin de katilin radarında olabileceğini fark etmişlerdi. Artık hedef tahtasında Kat ve Liam vardı. Kimseye güvenemezlerdi, birbirleri hariç.
 
Ama bu doğru muydu ki? Çünkü Kat ve Liam’ın çok iyi bildiği bir şey varsa o da yalan söylemekti. Bunu ustasından öğrenmişlerdi. (Tanıtım Bülteni)


KANLI KANATLAR

Yazar: Ayşe Erbulak

Yayınevi: Eksik Parça Yayınları

“Kanlı Kanatlar”, birbirini tanımayan insanların ve ailelerin kesişen hayatlarını, bu kesişimlerin nasıl karanlık dönüşümlere yol açtığını ve bireylerin hangi koşullarda birer ‘canavara’ dönüşebileceğini çarpıcı bir dille ele alıyor.

Ayşe Erbulak’ın yeni romanı “Kanlı Kanatlar”, polisiye tutkunlarını, alışılmış kalıpların dışına çıkaran güçlü bir hikâyeye davet ediyor.

Yazar, 11. kitabı “Kanlı Kanatlar”ın “en zorlanarak yazdığı roman” olduğunu söylüyor. On dört yıl önce başladığı polisiye yazarlık serüveninde önemli bir durak olarak gördüğü eser, gerçek ile kurgu arasındaki ince çizgide ilerliyor. Romanda bazı karakterler ve olaylar gerçeklikten izler taşırken, metnin büyük bölümü yazarın güçlü hayal dünyasından besleniyor.

SUÇUN MUTFAĞI

0

Sevgili Dedektif okurları, suçun mutfağına girdiğimiz bu sayıdaki yolculuğumuzda, kelimeleriyle atmosfer kuran, kurgunun ve sahadaki gerçekliğin peşini bırakmayan üretken bir isimle, Hakan Güneri ile bir araya geldik. Yazma ritüellerinden polisiye edebiyatın en sancılı süreçlerine kadar derinlemesine konuştuğumuz, “suçun mutfağındaki” bu samimi sohbetle sizleri baş başa bırakıyoruz.

Bir polisiye fikri sizde genellikle nerede ve nasıl doğar? Tek bir görüntü, bir cümle, bir karakter mi tetikler yoksa önce suç mu gelir?

Bunu kısaca “süreç” olarak cevaplayabilirim sanırım. Polisiye edebiyat tüketmeye ya da polisiye metin üretmeye başladığınız andan itibaren perspektifiniz değişiyor. Yazılı ve görsel basında yer alan cinayet haberleri daha fazla dikkatinizi çekiyor mesela. Kriminoloji ile ilgili belgeseller, suç temalı filmler, diziler tüketiyorsunuz; hatta zamanla çevreniz bile değişiyor. Sohbet ettiğiniz üç insandan birisi bu alanla ilgili bir profesyonel, yazar, kolluk kuvveti ya da adli personel olmaya başlıyor. Ayrıca sosyal medya bu alanda inanılmaz verilerle dolu, en spesifik konularda bir iki video izliyorsunuz mutlaka.

Eh, bunca iletişim ve geri besleme olunca bir şey mutlaka yakalıyor sizi. Bu “şey” diye tanımlamaya çalıştığım bir düşünce olabilir, yaşanmış bir olay olabilir, bütün metin üreticilerinin yaşadığı anlık bir parlama olabilir. Özetle sorunuzu şöyle çerçeveleyeyim; siz zaten tekneye binmiş, ağınızı göle sermişsiniz ve yavaşça yol alıyorsunuzdur. O ağa mutlaka takılan olur…

Hikâyeye başlarken sonunu bilir misiniz, yoksa yazarken mi keşfedersiniz? “Katil kim?” sorusunun cevabını en baştan koyar mısınız?

Uzun yıllar tiyatro oyun metinleri, son yıllarda ise dizi ve film senaryoları yazıyor olmaktan kaynaklı bir alışkanlığım var. Kurguladığım hikâyeyi, bütün merhaleleriyle bir sayfada özetleyemiyorsam yazmaya başlamıyorum.

“Katil kim?” sorusunu bırakın; katilimin ne yediğini, üzerine ne giydiğini, ailesi ve çevresiyle ilişkilerini, en çok sevdiği şarkıyı bile bilirim.

Not tutma alışkanlığınız var mıdır? Defter, telefon, bilgisayar… Fikirlerinizi nasıl saklarsınız?

Yaklaşık yirmi yıldır günlük tutuyorum. Bu zaman zaman gevşiyor ama yazmayı asla bırakmıyorum. Hatta son yıllarda bazı parçaları sosyal medyada paylaşmaya da başladım. Bazen çok kişisel olabiliyor, kimi zaman edebi, toplumsal olabiliyor. Günlüklerimi şöyle bir tarayınca hem kendi kişisel tarihimi hem de memleketin yaşadığı değişim dönüşüm dönemlerini özetleyebiliyorum. Sanırım metin üreten bir insan için bulunmaz bir kaynak. Yeri geliyor kendi kişisel tarihinizde kazı yapıp, “Ulan ne salakça şeyler yapmışım bir dönem,” diyebiliyorsunuz. Çünkü insan yaptığı aptallıkların tümünü anlayıp yüzleştiği zaman tuhaf bir rahatlama yaşıyor.

Yine uzattım cevabı sanırım. Özetle; evet, not alırım, günlük tutarım, sesli not listemi sayamıyorum bile…

Araştırma süreciniz nasıl işler? Gerçek polisiyeden, adli tıptan, hukuktan, mekândan ne kadar beslenirsiniz? Sahaya inmek mi, masa başı araştırması mı?

Yine oyun yazarlığından kalma alışkanlıklar devreye giriyor burada. Kurgu dışı ya da kurgusal metin yazarken dönemin şartları, alışkanlıkları, sosyolojisi, toplum katmanları araştırılmadan yazılamaz zaten.

Polisiye ve tarihsel kurgularda bu durum daha da önemli bir hâle geliyor. Çünkü polisiye metnin yarısı teknik ve spesifik bilgi gerektirir. Kolluğun kendine has jargonu, ast-üst ilişkileri, en basitinden telsiz konuşmalarında kullanılan kodlar bile kesin bilgiye dayanmak zorundadır. Adli tıp tek başına derya deniz zaten; uygulama, cesedin ele alınış biçimi, kullanılan malzemeler, olay yeri vb… Bu konulara vakıf olunmadan polisiye yazılamaz.

Ben kendi adıma burada iki yol benimsedim. Birincisi okumak; Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu kesinlikle incelenmeli mesela. Adli tıp üzerine yazılan ciddi eserler ve tezler var, suç üzerine yazılmış kurgu dışı eserler var. Suç davranışına etki eden psikopatolojik süreçlerle ilgili metinler var. Elimden geldiğince bunları okudum, okumaya devam ediyorum. İkincisi, alanda görev yapmış insanlarla iletişime geçiyorum; hatta aralarında arkadaşlık kurduklarım oldu. Onlar anılarını ve görev aldıkları cinayet davalarını anlatırlar; artık kapanmış bazı dosyalar, soruşturma evrakı, olay yeri fotoğrafları… Bunları ilk elden edinmek çok işime yarıyor.

Gerçek ile kurgu arasındaki dengeyi nasıl kurarsınız? Gerçeklik duygusu sizin için ne kadar önemli?

Sanırım Mark Twain, “Gerçek, kurgudan daha tuhaftır,” diyordu. Kurgu, mantığa ve nedenselliğe sıkı sıkıya bağlı kalmak zorundayken gerçek buna ihtiyaç duymaz. Yani kurgu ile gerçek arasındaki fark, kurgunun mantıklı olma zorunluluğudur.

Gerçek ile kurgunun arasındaki dengeyi kurmaya çalışırsanız, gerçeğin her defasında galip çıktığını görürsünüz. Çünkü hayatın akla, mantığa uymak zorunluluğu yoktur. Birdenbire “oluverir” ve siz bu oluşun sonuçlarıyla mücadele etmek durumunda kalırsınız. Pek çok senarist ve yazar, “İyi de bu olay gerçekten yaşandı,” diye savunur yazdığını ya da “Şu yaşananı yazsam kimse inanamaz,” laflarını duyarız sıklıkla. Bunun nedeni yukarıda belirttiğim şey sanırım. Gerçek mantığa ihtiyaç duymuyor ama biz yazarken her bir anın “hesabını” vermek zorunda kalıyoruz.

Ezcümle, ben bunu yok sayarak yazıyorum. Gerçeklik ile kurgunun birleşip ayrıştığı zamanlar oluyor, o noktada bir yönetmen soğukluğu içinde geriden izlemeyi tercih ediyorum. Başarabiliyor muyum? Kesinlikle hayır. Yine de deniyor muyum? Evet.

Olay örgüsünü kurarken önce iskeleti mi çıkarırsınız, yoksa karakterler mi sizi sürükler?

Benim için önemli olan “çatışma”dır. Bu yoksa dramatik çatı yok demektir; o da yoksa elinizde protagonist ve antagonist yok demektir. İçsel gerilim yok, arzu yok demektir. Bunlar yoksa elinizde bir eser ve olay kurgusu yok demektir. Bu ilk bakışta karakter temalı kurgu izlenimi veriyor ama tam olarak böyle değil. Bildiğiniz üzere çatışma sebep-netice ilişkisine dayanır; şahsi yönü olduğu gibi örfi ya da toplumsal bir yanı da barındırabilir.

Karakter yaratırken (özellikle dedektif/polis/suçlu tarafında) nelere dikkat edersiniz? Kötü karakter yazarken sınırınız var mı?

Kötüyü yazarken toplumsal bir sorumluluk taşımıyorum. Özendirir mi ya da sempatik bulunur mu kaygım hiç olmuyor. Tabii ki suç ve suçluyu övme sınırı gözetirim, bunun dışında siz yazarsınız, nasıl alımlandığına müdahale edemezsiniz.

Polis, dedektif karakterlerinin kesinlikle bir şahsi meselesi, defosu olması gerektiğine inanırım. Çünkü insan yaralanmadan büyüyemiyor; bazı meslekler eski yaralarınızla ve defolarınızla sürekli yüzleşmenizi gerektirir. Yazarlık ve polislik aynıdır bu konuda; birisinde geçmişinize doğru kazarsınız, diğerinde her gün yeni bir olayla karşılaşırsınız. İki meslek de insanın geçmişiyle hesabını kapatmasına izin vermez.

Ben kendi adıma, bir okur olarak, düz bir kanun adamını okumayı istemem. Kimisi de “Polis veya dedektif illa sorunlu ya da süper yetenekli olmak zorunda mı?” diye soruyor. Bu tartışmalı alanda benim tarafım net. Hem suçlunun hem kolluğun olağanüstü ruh hâlleri olmalı. Yoksa Raskolnikov gibi bir öğrencinin Porfiri Petroviç karşısında ne şansı olabilirdi ki?

Mekânın (şehir, sokak, ev, oda) polisiye üzerindeki rolü metinlerinizde nasıl çalışır?

Dedektif, katil, suç, mekân… Tamamen bu şiar üzere yazıyorum; mekân hem senaryolarımda hem oyunlarımda hem de romanlarımda baş karakterdir. Çünkü mimariye bağlı gelişen şehir sosyolojisinin bireyi etkilediğine inanırım. İnsan evi gibidir sıklıkla, doğup büyüdüğü yer gibidir. Büyüdüğümüz sokaklar hafızamızın koridoru olur sonradan, mahallemiz karakterimizin şantiyesidir.

Hâsılı, benim yazdığım bir metni okuyorsanız, olayın geçtiği mekânları bilir, gözünüzde canlandırırsınız. Sadece bu da değil; yağmur, kar, sıcaklık, nem de yerini alır karakterlerimin inşasında. Bunlar şehir ve mekânla birleşir ve olay akslarına sirayet eder.

Macbeth’in, Kral Duncan’ı öldürdüğü gecenin sabahı Ross şöyle diyordu İhtiyar’a: “Bak, gündüz olduğu hâlde karanlıklar boğuyor ışığı. Gece mi dünyayı ele geçirdi, yoksa gündüz mü utanıyor yüzünü göstermeye?” Shakespeare o şaşmaz dehasıyla, bir kralın hem de böyle haince öldürülmesini, neredeyse güneş tutulmasıyla eşleştiriyordu.

Neyse uzun anlattım; “mekân” konusu çok üzerinde durduğum ve okurken denk gelirsem çok heyecanlandığım mevzudur kısaca.

Yazarken sizi en çok zorlayan aşama hangisidir? Başlangıç mı, gelişim mi, final mi yoksa revizyon mu?

Bir senarist ve oyun yazarı iseniz, “revizyon” kelimesi baş düşmanınız oluyor. O kadar sıkılıp, o kadar nefret ediyorsunuz ki kendi eserinizi yenilemek çok ıstıraplı bir hâle gelebiliyor.

REVİZYONDAN NEFRET EDİYORUM.

Tıkandığınızda ne yaparsınız? Metni bırakır mısınız, zorlar mısınız, yürüyüşe mi çıkarsınız?

Genelde tek bir şey yazdığım dönemim olmaz benim; ya iş almışımdır, oyun yazıyorumdur ya dizi yazıyorumdur ya da yeni bir film projesi üzerinde çalışıyorumdur. Aynı zamanda hikâye ve romanım üzerine de çalışırım. Birinde tıkandıysam ara verip diğerine geçiyorum. Bu metinler arası seyahat esnasında bir şekilde çözülmüş oluyor sorunum ama tam olarak nasıl çözülüyor, onu bilmiyorum sanırım.

Günlük/haftalık bir yazma rutininiz var mı? Belirli saatler, müzikler, ritüeller, vazgeçemedikleriniz?

Yukarıda belirttiğim üzere sürekli yazıyorum, yazmadığım gün neredeyse yok. Belirli saatlerde yazma lüksüm olsaydı, sabah saatlerini tercih ederdim.

Yazma ritüelimden ziyade yazma konumum önem kazanıyor. Pipolarım ve tütünlerim sağ tarafımda, kahve makinesi uzanabileceğim bir yakınlıkta, kitaplığım hemen arkamda olmalı. Masam hiçbir şekilde sallanmamalı; sandalyem, masa ve kitaplık arasına sığabilecek büyüklükte ve konforlu olmalı.

Vazgeçemediğim şey müziktir. Bu biraz netameli bir konu, farkındayım; destekleyen kadar karşı çıkan da çok. Bugüne kadar yazdığım her metnin kendi müziği oldu. Bu genelde tek bir parça olur ve o senaryo veya roman bitene kadar sadece o parçayı dinlerim. İki yüz, üç yüz tekrar ettiğim oluyor, hatta daha fazla. Bunu da müzik platformlarının yaptığı müzik dinleme analizlerinden tespit ediyorum. O metin bittiğinde o parçayla işim bitmiş oluyor. Sonra o parçaları ayrı bir listede topluyorum, aylarca dinlemişim sonuçta…

Polisiye yazarken sizin için en kritik teknik mesele nedir? Tempo, ipucu yerleştirme, sürpriz, dil, atmosfer?

Atmosfer yazarıyım ben, ilk eğilimim atmosfer yaratmak oluyor. Dil ve üslup konusunda iddialı laflar edemem, henüz dördüncü romanımı yazıyorum; bunun için biraz erken sanırım.

Okuru yanıltmak ile kandırmak arasındaki çizgiyi nasıl tanımlarsınız?

Bu, iyi niyet ve kötü niyet arasındaki çizgi kadar basit ve net aslında. Yalan söylemek, çalmak, dolandırmak kadar net. Arasında bir çizgi yok; “kalem namusu” der eskiler. Bu iki kavram arasında çizgi yok. Bilmeden yapılmışsa beceriksizlik, bilinçli yapılmışsa kötü niyet vardır.

Ahkâm kestiğime bakmayın, ben de bu beceriksizler arasında olabilirim pek tabii…

Mizahın (varsa) polisiyedeki işlevi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sanırım Bukowski, “Bir şeyi anlatırken güldürmüyorsanız, muhtemelen yalan söylüyorsunuz,” gibi bir şey söylüyordu. Onun için mizah, acıya tahammül etme biçimiydi. Başka bir yönden ise “Güldürmeyen şey eğitemez,” diyordu Brecht.

Mizahın her tür edebi metinde çok önemli bir işlevi vardır. Hatta kurgu dışı metinlerde bile rastlarız sıklıkla. Ne diyeyim, polisiye eser içinde yapabilene aşk olsun.

İlk taslağınız ile yayımlanan metin arasında nasıl bir fark olur? Çok keser misiniz veya ekler misiniz?

REVİZYONDAN NEFRET EDİYORUM!!!

İllaki fark oluyor. Gerçi ben biraz daha farklı bir yol izliyorum, bazı bölümleri daha yazarken paylaştığım akıldânelerim var. Onlardan yorum alırım sıklıkla ama yine de senaristliğim kadar çalışkan değil roman yazarlığım.

Editörle çalışma süreciniz nasıldır? Dış göz metni nasıl değiştirir?

Çalışmak istediğim tek bir editör var, henüz çalışamadık. Bir gün denk gelirsek yaşadıklarımı paylaşırım sizinle.

Kendi metninizi bir okur gibi okuyabilir misiniz? Ne zaman “tamam” dersiniz?

Evet, okuyabiliyorum ve okur okumaz derhâl nefret ediyorum yazdıklarımdan. O kadar sorunlu oluyor ki o süreç, artık kendimi yermekten bıktığımda “Tamam,” diyorum.

Türkiye’de polisiye yazmanın size göre en heyecanlı ve en zor tarafı nedir?

En heyecanlı tarafı yazmak eyleminin kendisi zaten. O kadar canlı, diri ve tempolu bir süreç ki nabzınız normale dönmüyor roman bitene kadar.

Polisiye özelinde bakarsak bu sürecin iki katı heyecanlı olduğunu görüyoruz. Neden? Çünkü suç, suç delili, suçu işleyen ve onu arayan var. Bu örgü içinde yapacağınız bir hata bütün ipleri söküp baştan örmenizi gerektiriyor. Sürekli teyakkuz hâlinde oluyorsunuz sonuç olarak. Bir de “Oldu mu, olmadı mı?”, “Acaba yapabildim mi?” sorularıyla kendinizi dövdüğünüz saatler var; bundan hoşlanıyorsanız evet, çok heyecanlı diyebilirim.

“En zor tarafı nedir?” sorusunu, diğer polisiye yazarlarıyla aynı cevabı vererek yanıtlayayım; Türk okuru henüz güvenmiyor bize. Bunu kırabilen bir iki meslek büyüğümüz var, o kadar. Bunun dışında kalanlarımızın, yani büyük çoğunluğun, okuru ikna etmek gibi bir sorumluluğu var. Anlayacağınız iyi bir polisiye roman yazacağız, önce yayıncıyı, sonra okuru buna ikna edeceğiz, hemen ardından “Türkler iyi polisiye yazamaz,” ön kabulünü yıkacağız, en son yazdığımızın satmasını sağlayacağız. Nasıl? Kulağa zor geliyor mu?

Polisiye yazmaya yeni başlayan biri sizce ilk olarak neye odaklanmalı, neden?

Bunu daha ziyade yazmaya yeni başlayan birisi olarak yanıtlamayı dilerim. Yazmaya yeni başlayan biri, yazmaya odaklanmalı. Alacağı tenkitlerden bağımsız, başarı hayalleri kurmadan sadece yazmaya odaklanmalı. Malum, yazarlık mesleğinin tek yapılma biçimi yazmaktır.

Polisiye özelinde konuya bakacak olursak iş biraz daha çetrefilli hâle geliyor. Altta bir yazma kültürü ve alışkanlığı yoksa polisiye yazmak daha zorlu bir süreç sanırım. Çünkü hem kendine has kural ve kaideleri var hem de son derece özel bilgilere vakıf olmanız gerekiyor. Bilemedim, mesleğe yeni başlayan birisine, “Yaz kardeş, sürekli yaz,” demekten başka bir önerim yok sanırım.

DEDEKTİFİN VİCDANI

0

POLİSİYE DEDEKTİFLERİNİN/KAHRAMANLARININ SUÇ ÖRGÜSÜNÜ ÇÖZERKEN KULLANDIĞI YÖNTEMLERİN AHLAKİ VE ETİK BOYUTU

Polisiye edebiyat, suç ve adalet kavramlarını ele alırken, dedektif karakterler bu iki kavram arasında etik bir köprü işlevi görür. Polisiye romanlarda dedektif karakterin etik durumu, türün en ilginç ve en tartışmalı yanlarından biridir. Çünkü dedektif çoğu zaman yasanın içinde, kenarında ya da tam karşısında durur. Kısaca söylemek gerekirse, dedektifin etiği, hukuktan çok vicdan, adalet anlayışı ve kişisel ahlak etrafında şekillenir.

Polisiye romanlarda dedektif karakter, yalnızca olay örgüsünü ilerleten bir unsur değil, aynı zamanda etik bir temsil alanıdır.

Konuyu, şu başlıklar altında inceleyebiliriz:

1. Adalet mi, hukuk mu?

Birçok dedektif, yasaları harfiyen uygulamaz ama “doğru olanı” yapmaya çalışır. Diyelim ki, suçlunun ceza alması hukuken mümkün değil; o zaman dedektif bazen gerçeği gizler, delili yok eder ya da suçu örtbas eder.

2. Amaç, aracı meşru kılar mı?

Dedektif karakter etik sınırları zorlayabilir. Yalan söyler, gizlice izler, yasadışı yollarla bilgi toplar ya da şiddete başvurabilir. Bazen de suç dünyasına yakın olabilir.

3. Kişisel ahlak

Genellikle kendi etik kurallarını yaratırlar. Zayıfları korumak, masumlara zarar vermemek, çocuklara ve savunmasızlara karşı suçlara sıfır tolerans.

Bu kod, yasalardan bağımsızdır ama karakterin tutarlılığını sağlar. Örneğin Sherlock Holmes, akıl ve gerçeğe sadakat gösterir.

4. Tanrısal yargıç rolü

Bazı dedektifler neredeyse hâkim, savcı ve cellat rolü üstlenir. Bu da etik açıdan risklidir çünkü dedektif kendini “mutlak doğruyu bilen” konumuna koyar. O zaman da okur şunu sorabilir: “Bu adam gerçekten adil mi, yoksa gücü elinde tuttuğu için mi haklı?

5. Okurla yapılan etik sözleşme

Dedektif romanları okurdan şunları ister: Dedektifin etik ihlallerini anlamasını, hatta bazen onaylamasını. Yani, okur da etik sorgulamanın parçası olur.

Özetleyecek olursak, polisiye romanlarda dedektif mutlak iyi değildir ama mutlak kötü de değildir. 

Sherlock Holmes- Gerçekliğin Üstünlüğü Etiği

Bu karakterde genel olarak gördüğümüz etik sorunlar, hukuku esnetme ve bireysel adalet anlayışının genelden farklılık göstermesidir.

Örneğin, Holmes bazı vakalarda, suçluyu polise teslim etmez. Gerçeği bildiği halde açıklamaz. Bunu yaparken savunduğu ilke şudur: Hukuk her zaman adil değildir; gerçek ise her zaman değerlidir.

Philip Marlowe’un Kirli Dünyada Temiz Kalma Etiği

Raymond Chandler‘in ünlü dedektif karakterinin etik sorunu, şiddet ve yasa dışı yöntemleri meşrulaştırmasıdır.

Örneğin, Marlowe yumruk atar, yalan söyler, tehdit eder ama rüşvet almaz, masumları asla satmaz.

Karakterin etik ikilemi şudur; kötü yöntemlerle iyi kalmak mümkün müdür? Marlow’un etiği kusurlu ama tutarlıdır.

Dashiell Hammet‘in karakteri Sam Spade’inse romanlarda gözlediğimiz etik sorunu, soğuk, kişisel bağlardan arınmış adalettir. Malta Şahini‘de Spade sevdiği kadını polise teslim etmekten çekinmez. Kişisel duygularını etik kararlarına karıştırmaz.

Buradaki etik ikilem de bizi “sadakat mi, ilke mi?” sorusuna götürür. Spade için etik, duygularından arınmış mesleki bir zorunluluktur.

Sonuç olarak dedektif romanları bize şunu gösterir; etik tek bir şey değildir. Dedektif, toplumun adalet krizini temsil eder. Okur, her vakada kendi ahlakını da sınamak zorunda kalır.

Freeman Wills Crofts’un Kanaldaki Ölü romanında Dedektif Frenc’in etik yaklaşımı iki temel unsurda öne çıkar. Kanıta öncelik ve objektiflik.

Fench, kişisel ön yargılardan kaçınır ve teorilerini yalnızca sağlam kanıtlara dayanarak oluşturur. Polis prosedürünü ciddiyetle takip eder ve bir sonuca varmadan önce tüm olasılıkları mantık çerçevesinde inceler. Böylece, kararları kişisel öfke ya da acelecilik üzerine değil, adaletin nesnel gereklerine dayanır. Vakayı klasik İngiliz polisiye mantığıyla, sistemli, dikkatli ve etik ilkeleri gözeterek çözer. Onun yöntemi, Sherlock Holmes tipi ani sezgilerden ziyade, istikrarlı, metodik polis soruşturma sürecini yansıtır. Bu da Crofts’un eserlerini “police procedural” (polis prosedürü) tarihinin önemli örneklerinden biri haline getirir.

Raymond Chandler‘in 1944 tarihli klasik denemesi The Simple Art of Murder (Cinayetin Basit Sanatı) polisiye edebiyatın özellikle İngiliz “bulmaca” geleneğine yönelttiği eleştiriler ve Amerikan kara romanının estetik-etik savunusuyla tanınır. Metin hem tür eleştirisi hem de edebi manifesto niteliği taşır.

Denemenin bir pasajında Chandler, dedektifi şöyle tanımlar; “Mean Streets’te yürüyen ama kendisi kirlenmeyen adam.”

Bu figürün kurmaca karşılığı olarak en belirgin örnek Philiph Marlowe‘dur. O, profesyoneldir ama satılık değildir. Yalnızdır ama ahlaki pusulası vardır. Hukuki sistem yozlaşmış olsa bile kişisel etik koduna bağlıdır.

Chandler’a göre dedektif, modern dünyanın ahlaki kaosu içinde bir tür seküler şövalyedir. Mükemmel değildir; fakat dürüstlük, cesaret ve onur gibi erdemleri temsil eder.

Türk polisiye edebiyatında ve anlatı geleneğinde dedektif figürü, batıdaki klasik rasyonel modelden modern etik sorgulamalara doğru evrilen bir çizgi izler. Bu bağlamda Cingöz Recai, Başkomiser Nevzat ve Behzat Ç. karakterleri, üç farklı etik anlayışı temsil eder.

Peyami Safa’nın Server Bedii adıyla yarattığı Cingöz Recai’de bireysel adalet anlayışı baskındır. Karakter zekâ ve oyun kurma becerisiyle hareket eder. Yasa dışı yöntemler kullandığında bunu “hak edilmiş adalet” gerekçesi öne sürerek meşrulaştırır. Devlet otoritesine mesafeli ama tamamen karşı da değildir.

Etik bir model olarak Cingöz Recai, “centilmen suçlu” ile “ahlaki dengeleyici” arasında bir figürdür. Onun etiği, pozitivist hukuk anlayışından çok kişisel etik ve pragmatik adalet üzerine kuruludur. Okuyucu, burada suç ile ahlak arasındaki geçirgen sınırı deneyimler.

Ahmet Ümit’in Başkomiser Nevzat karakteri ise devlet memuru kimliğiyle vicdani sorumluluk arasında denge kurmaya çalışır. Hukuka bağlıdır, sık sık hukukun yetersiz kaldığı durumları sorgular. Empati yeteneği yüksektir; suçun arkasındaki toplumsal ve psikolojik nedenleri anlamaya çalışır. Şiddeti araç olarak kullanmaktan kaçınır.

Etik bir model olarak Başkomiser Nevzat, hukuk temelli ama vicdani duyarlılığı yüksek bir etik anlayışı temsil eder. Modern polisiye içinde “etik ikilem yaşayan ama kurumsal çerçevede kalan” bir dedektif tipidir. Okuyucu, onda düzeni koruyan fakat sistemi eleştiren bir figür görür.

Emrah Serbes’in romanlarında Behzat Ç. karakterinin hukuk ile vicdan arasında sürekli çatışma yaşadığına şahit oluruz. Karakter şiddeti araç olarak kullanabilir. Kurumsal yapıya güvensizdir. Kendi adalet anlayışı çoğu zaman sistemin önüne geçer. Travmatik geçmişi etik kararlarını etkiler.

Karaktere etik bir model olarak baktığımızda gördüğümüz postmodern polisiye bir figürdür. Etiği, mutlak değil, durumsaldır, çatışmalıdır.

Onun karakterinde etik, “doğruyu yapmak”tan çok ” yanlış düzene karşı direnmek” biçiminde görünür. Okuyucu burada idealize edilmiş değil, kırılgan ve çelişkili bir adalet arayışıyla karşılaşır.

Bu üç karakter, Türk polisiyesinin etik dönüşümünü gösterir:

Cingöz Recai, bireysel zekâ ve kişisel ahlak ekseninde modern öncesi bir etik modeli temsil ederken Başkomiser Nevzat, hukuk devleti içinde vicdani sorumluluğu önceleyen modern bir etik anlayışı yansıtır. Behzat Ç. ise sistem krizinin ortasında etik parçalanmayı temsil eden postmodern bir figürdür.

Dolayısıyla Türk polisiyesinde dedektif karakter, yalnızca suç çözen biri değil; dönemin adalet algısını, devlet- toplum ilişkisini ve etik kırılmalarını yansıtan bir aynadır.

GÜNEŞİN ALTINDAKİ KÖTÜLÜK

0

AKDENİZ KARA ROMANI İÇİNDE İTALYA POLİSİYESİ: KISA BİR GİRİŞ[1]


[1] Bu yazı ilk defa 11 Nisan 2026 tarihinde gerçekleşen 2. İzmir Polisiye Şenliği’nde sunulmuştur.

Profesyonel polisiye okuru olarak birkaç senedir, Akdeniz kara romanı içinde sayılabilecek Jean-Patrick Manchette, Dominique Manotti, Didier Daeninckx, Léo Malet, DOA ve Jean-Claude Izzo gibi yazarların eserlerini okurken İtalyan Leonardo Sciascia’ya yönelmiş buldum kendimi. Ardından Andrea Camilleri’nin yeni çevrilen eserleriyle birlikte Türkçeye çevrilmiş diğer İtalyan polisiyelerini de elden geçirdim. Kendi polisiye zevkimin, toplumdaki büyük suçluların peşine düşen dedektiflerin hikâyelerine yöneldiğini söyleyebilirim. Kara roman gibi İtalyan polisiyesi de bu okuma amacıma uygun düşen ürünler veren bir ülke polisiyesi. Kara roman dediğimiz tür, polisiye kurguya mekân olan ülkede toplumun maruz kaldığı büyük suçları, güçlülerin suçlarını anlatan bir tür. Diğer dedektif hikâyelerinin aksine toplumdaki umutsuzlukları, adaletsizlikleri, eşitsizlikleri, yapısal problemleri, yoksullukları, çürümüşlükleri konu edinmesi belki de kara romanın en önemli özelliği. Ayrıca polisiye türünün genelinde dedektifin başarıyla çözdüğü, suçluyu yakalamayı becerdiği hikâyelerle karşılaşsak da kara romanda suçlunun yakalanamadığı hikâyeler okuyoruz. Yani bu türde toplumsal, siyasi, ahlaki meseleler, suçun failinin ve maktulün hikayesini anlatmaktan daha önemli. İşte bu yazıda İspanyol Manuel Vazquez Montalban’dan Yunanistanlı Petros Markaris’e uzanan, Türkiye’de örneklerini nadiren görebildiğimiz bir kara roman ekolü içindeki İtalyan polisiyesinden bahsedeceğim.

Giallo

1929’da İtalya’da Mondadori Yayınevi Anglosakson polisiyelerinin çevirilerini sarı (giallo) renkli kapakla yayınlamaya başlar. “Gialli libri” İtalyan polisiyesinin ilk eserlerine verilen ad olur böylece.

Mussolini faşizmi Giallo’yu yasaklar. “Duce” polisiyeyi sevmiyordur, yetiştirmeye çalıştığı faşist gençlik için fazla kanlı buluyordur belki. Çünkü sonradan Sciascia’nın da vereceği başka örneklerden çıkarsadığımız şudur ki; bir suçun kollektif, örgütlü işlendiğinde meşru olacağını düşünen Mussolini gibi iktidarlar, basit suçları konu alan basit polisiyeleri İtalyan faşist gençliğinin karakter gelişimi için uygun görmezler. Hatta Sciascia, “küçük mafyaları bertaraf etmeyi başaran bir büyük mafya” olarak tanımlıyor Mussolini ve faşist iktidarını.

Savaş sonrasında 1960’ların ortalarına kadar yerli polisiye ortalarda pek görünmez. Üstelik, edebiyat tarihçisi Pistelli’ye göre İtalyan edebiyatçılar, önyargı ve hor görmeyle uzun süre polisiyeden uzak durmuşlardır. Zira köklü İtalyan edebiyat ve akademi geleneği polisiye tarzı öyküleri bayağı olarak değerlendirmekte, yalnızca rafine ve ince ince işlenmiş bir dil yapısına sahip eserleri gerçek edebiyat ürünü olarak kabul etmektedirler.[1] Dolayısıyla, olmayan polisiye geleneği içinde 50’lerin ortasından itibaren, 60’larda daha çok, artık bu toplumun derdinin ne olduğunu temel mesele edinen yazarlar tarafından yazılmış polisiye ürünlerle karşılaşmaya başlıyoruz. Bu toplumun derdi ne? İtalyan toplumunun toplumsal, politik, tarihsel meselesi ne diye dert edinen yazarlar bunların çoğu. 2000’li yıllarda yazılmış olanların maalesef çok azı Türkçeye çevrilmiş; bunlar artık biraz daha bugünün toplumuna yönelmişler. Kabaca 50’lerin ortasından 2000’lere kadar yazılan İtalyan polisiyesinin daha çok ilgimi çektiğini söylemeliyim.

İtalyan edebiyatında “Kara Roman” (roman noir), geleneksel polisiye örgüsünden ziyade toplumsal yozlaşma, siyasi yolsuzluk ve insan doğasının karanlık yönlerine odaklanan bir türdür. İtalya’da genellikle Giallo terimi tüm polisiye türünü kapsasa da “noir” terimi özellikle umutsuz, adalet duygusunun zayıf olduğu ve suçun toplumsal bir yara olarak işlendiği eserler için kullanılır ve 1970’lerden itibaren toplumsal politik yönü ağır basan gerçekçi bir anlatıya dönüşür. Genel özelliklerini şöyle özetleyebiliriz:

1. Toplumsal eleştiri: Suç bireysel bir eylemden ziyade, sistemin (polis, yargı, siyaset, mülk sahipleri) bir parçası veya sonucu olarak gösterilir.

2. Akdeniz noir (Mediterranean noir): İtalyan yayıncı Sandro Ferri tarafından popülerleştirilen bu kavram; güneşin ve güzel manzaraların altında gizlenen şiddet, yolsuzluk ve trajediyi vurgular.

3. Kusurlu karakterler: Dedektifleri veya kahramanları genellikle ahlaki olarak gri alanlarda hareket eden, travmatik geçmişlere sahip veya sistem tarafından dışlanmış kişilerdir.

4. Mutsuz sonlar: Klasik polisiyenin aksine, kara romanlarda düzenin her zaman yeniden tesis edildiği veya adaletin tam anlamıyla yerini bulduğu bir final nadirdir.

Siyasi derinliği olan modern İtalyan noir eserleri, suçun ardındaki gerçek failin genellikle sistemin kendisi (polisi ve yargısıyla devlet-mafya-finans üçgeni ve çoğu zaman buna eklenen kilise) olduğunu savunur. Bu türde, bireysel bir katilden ziyade toplumsal bir çürüme sorgulanır.

Ortak temalar arasında şunlar sayılabilir:

Yolsuzluk: Polis veya yargıç kahramanlar, sadece suçluyla değil, kendi amirleri veya bakanlarla da mücadele eder.

Kayıp Adalet: Katil yakalansa bile, azmettirici olan “siyasi güç” genellikle dokunulmaz kalır.

Kentsel Çürüme: Roma, Milano veya Napoli sadece bir şehir değil, suçun beslendiği canlı birer organizma gibi resmedilir.

Türkçede İtalyan polisiyeleri ve kara romanları

Polisiyeyi yüksek edebiyat sınıfına sokma çabaları Carlo Emilio Gadda’nın (1893-1973) 1957 tarihli Quer pasticciaccio brutto de via Merulana adlı romanıyla başladı denebilir. Türkçedeki tek eseri Acıyı Bilmek (La cognizione del dolore, 1963)

Giorgio Scerbanenco (1911-1969)

İtalyan kara romanının kurucusu kabul edilir. Milano’nun 1960’lardaki ekonomik büyümesinin karanlık yüzünü anlatan Vénus privée (Özel Bir Venüs) serisiyle tanınır. Serinin iki ve dördüncü kitapları Türkçeye çevrilmiş. Dedektifimiz Duca Lamberti, yaşlı bir hastasına ötenazi uyguladığı için meslekten menedilmiş ve üç sene hapis yatmış eski bir hekimdir. Bir gün kapısını çalan gıcık bir züppe, genç bir kadına gizli bir ‘evlilik öncesi ameliyatı’ yapması karşılığında onu Tabipler Birliği’ne sokacağını söyleyince, Duca hekimliğe dönmek yerine baba mesleği olan polisliğe el atmaya karar verir. Yazar, romanlarında toplumun içinde ezilmiş, aşağılanmış, öteki pozisyonuna düşmüş güçsüz bireylerin başlarına gelen bir olay karşısında mücadelesini anlatmayı tercih ediyor.

İhanetin Tadı (Traditori di tutti, 1966, serinin ikinci kitabı)

Milanolular Cumartesi Cinayet İşler (I milanesi ammazzano al sabato, 1969, serinin sonu ve son eseri)

Leonardo Sciascia (1921-1989)

Sciascia Sicilyalı. Dolayısıyla Sicilya mafyasından, Cosa Nostra’dan bahsediyor. Sciascia’nın temel derdini şöyle özetlemek mümkün: Bu toplumun örgütlerinden biri olarak mafya, diğer örgütlerle iş birliği yaparak, toplumun başına gelenleri hak etmeyen sıradan yurttaşlarına eziyet ediyor. Toplumun diğer örgütleri neler? Siyaset kurumunun kendisi, kilise, yargı, devlet bürokrasisi ve mülk sahipleri. Dolayısıyla bu dört kurumun birlikte sıradan Sicilyalı yurttaşa eziyetini hikâye ediyor Sciascia. Bazı hikayelerinde kısa süre sonra serbest kalan suçluları da görüyoruz. Boşa kürek çektiğini bilen dedektiflerin hikâyelerini okuyoruz. Sciascia romanlarında kritik mesele konunun sadece mafya hikayesi olmaması, diğer örgütlerin mafyadan daha tehlikeli oldukları! 1980’lere kadar mafyanın üzerine gitmeyi başaramamış bir İtalyan toplumundan bahsediyoruz. 1980’lerin başında bu konuda kanuni düzenlemeler yapılabilmesi için Sicilya’ya, Palermo’ya gönderdikleri valinin mafya tarafından öldürülmesi gerekiyor. Sonra 90’lı yıllardaki Temiz Eller Operasyonu’nu hatırlayalım, sadece Sicilya mafyasından değil, Roma’da (Mafia Capitale), Napoli’de (camorra), Calabria’da (‘Ndrangheta), Güney İtalya’da çizmenin topuğundaki (Sacra Corona Unita, Dördüncü Mafya) değişik mafyalardan da bahsediyoruz.

Sicilyalı Amcalar (Gli zii di Sicilia, 1958)

Baykuşun Günü (Il Giorno della Civetta, 1961) Modern noir akımının öncüsü sayılan bu klasikler, Sicilya’daki mafyanın sadece bir suç örgütü değil, siyasi bir sistem olduğunu anlatan ilk eserlerdendir. Yazar, “Mafya yoktur” denilen bir dönemde, örgütün Roma’daki yüksek bürokrasiyle olan sarsılmaz bağını soğukkanlı bir dille ifşa eder. Mafya olgusunu edebiyatta açıkça ve ciddi bir biçimde ele alan ilk önemli romanlar bunlardır. Baykuş’un Günü, Sicilya’da meydana gelen, gizemli ancak oldukça görünür bir şekilde işlenen bir cinayeti ele alır. Romanda polisiye izlek toplumsal eleştirinin yansıtılması işlevi görmektedir. Suç karşısında suskuna dönen kalabalıkla zeki ve adalete inan bir soruşturmacı, toplumun korkularıyla adalet isteği karşı karşıyadır. Toplum adaletin tesisinin bedelini üstlenmek istemez. Yazarın diğer eserleri;

Mısır Konseyi (Il consiglio d’Egitto, 1963)

Oyunun Kuralı (A ciascuno il suo, 1966)

Şarap Rengi Deniz (Il mare colore del vino, 1973)

Her Türlü (Todo Modo, 1974)

Majorana Kayıp (La Scomparsa di Majorana, 1975)

Aldo Moro Vakası (L’affaire Moro, 1978)

Siyah Üstü Siyah (Nero su nero, 1979)

Basit Bir Olay (Una storia semplice, 1989)

Andrea Camilleri (1925-2019)

Commissario Montalbano serisi, 1994’ten ölümüne kadar 28 roman ve çeşitli hikayelerle ve başka yazarların katkılarıyla da sürmüştür. Eserleri yerel lehçelerle harmanlanmış bir dil kullanarak Sicilya’daki mafya, Akdeniz göçmenliği ve yolsuzluk gibi toplumsal meseleleri ele alır. Türkçeye henüz 11 kitap çevrildi.

Carlo Lucarelliile birlikte Kırmızı Balık Cinayeti (Acqua in bocca, 2010)

Unvansız Maktul (Privo di titolo, 2005)

At Hamlesi (La mossa del cavallo, 1999)

Montalbano ile Bir Ay (Un mese con Montalbano, 1998, 30 Öykü)

Türe merak duyanlar için birkaç önemli yazar ve eserlerini buraya ekliyorum.

Carlo Fruttero (1926-2012) & Franco Lucentini (1920-2002)

At Yarışlarında Cinayet (Il palio delle contrade morte, 1983)

Pazarların Kadını (La donna della domenica, 1972)

Varoluşun Anlamı (Il significato dell’esistenza, 1975)

Nanni Balestrini (1935-2019)

Sandokan, Camorra’nın Öyküsü (Sandokan, storia di camorra, 2004)

Giorgio Faletti (1950-2014)

Ben Öldürürüm (Io uccido, 2002)

Ben Tanrıyım (Io sono Dio, 2009)

Bir Pezevengin Notları (Appunti di un venditore di donne, 2010),

Şike (Tre atti e due tempi, 2011)

Massimo Carlotto (1956- )

Türün en radikal temsilcilerinden biridir. Kendi hapis geçmişinden beslenen eserlerinde suçun cezasız kaldığı ve suçlu kültürünün kazandığı bir toplum resmeder. Kahramanı Marco Buratti, İtalya’nın zengin, sanayileşmiş kuzeyindeki Padua’da yaşayan bir özel dedektiftir, ancak kapısında bir tabela bulunmaz, gayri resmi çalışır. Hatta bazen mafya için çalışır. Buratti 80’lerde hapse girmiştir ama masumdur. Bu, onda gerçeği bulma arzusu uyandırır. Ana karakteri gibi, yazar Carlotto da haksız bir mahkumiyetle 20 yıl hapis yatmıştır. Romanlarında hapishanenin, mafyanın gerçekliğini ve mafya ile politikacılar arasındaki bağlantıları gösterir.

Haydutun Aşkı (L’amore del bandito, 2009

Maurizio De Giovanni (1958- )

Acının Sessiz Çığlığı-Komiser Ricciardi’nin Kışı (Le lacrime del pagliaccio, 2006) romanında, 1931’de Mussolini iktidardayken polis komiseri Ricciardini’nin çözmeye çalıştığı bir vakayı ele alır. Napoli’nin ünlü tiyatro binası San Carlo’da Mussolini’nin en beğendiği sanatçı, tenor Maestro Arnaldo Vezzi öldürülür. Eseri ilginç kılan, cinayetin yalnızca opera binasında işlenmesi değil, “Cavalleria Rusticana” (Köylü Namusu) ve “I Pagliacci” (Palyaçolar) operaları sahnelenirken gerçekleşmesidir. Her iki opera da İtalyan toplumunun ve tarihinin gerçekliğini derinlemesine yansıtması açısından oldukça önemlidir. Zira her iki eserde de yalnızca kişiler değil, fakirlik, kültürel yoksulluk, açlık, politik yozlaşma ve mafya ile boğuşan Güney İtalya’nın sorunları başrolü oynamaktadır. Ayrıca, her iki operada da anlatılan hikâyeler bir cinayetle son bulmaktadır. Bir anlamda De Giovanni, bize iki cinayet öyküsü arasına gizlenmiş bir cinayet anlatısı sunar.

Andrea G. Pinketts (pseudonimo di Andrea Giovanni Rodolfo Pinchetti, 1960-2018)

Lazzaro, Dışarı Çık (Lazzaro, vieni fuori, 1992) romanındaLazzaro Santandrea, hayatı konusunda henüz karar verememiş genç bir Milanlıdır. Birçok iş denemiş ancak kalıcı bir iş bulamamıştır; tatile çıkıp çocukluğunda sık sık gittiği Trentino’daki Bellamonte’ye gitmeye karar verir. Çok geçmeden korkunç bir cinayet işlendiğini öğrenir. Kurban bir çocuktur, ancak katil yakalanmamıştır. Lazzaro, tatilde yapacak daha heyecan verici bir şey bulamayınca, dedektiflik yapmaya karar verir: birkaç güzel kızın, eski dostlarının ve bir cücenin yardımıyla görevini başarıyla tamamlar, ancak hikâyenin sonu şaşırtıcıdan da öte bir hal alır.

Kuzunun Kusuru (Il vizio dell’agnello, 1994)’nda Lazzaro Santandrea (yazarın alter egosu), yine işsiz ve yolsuz bir halde, hayatında ne yapacağını henüz bilemediği için (sahte bir soyadı kullanarak) doktor rolüne bürünür. Bu nedenle Lazzaro Sant’Andrea, Doktor Totem takma adıyla, bürosunda falcı, seksolog, şifacı olduğuna inananlara hizmet verir. Aslında otuz yaşlarındaki, Freudcu görüşü benimseyen hinoğluhin Lazzaro intikam zamanını beklemektedir. İntikam onun karşısına, doksan yaşlarında, çarpıcı güzellikte iki kişi olarak çıkar. Bu insanlar kendi kızları Branka’nın bir iyilik ödülü kazandıktan sonra “çılgın bir hain”e dönüştüğünü itiraf ederler. Branka, Duomo Meydanı’ndaki güvercinleri zehirlemektedir. Lazzaro küçük kızın sorunlarını anne ve babasının çok yaşlı oluşuyla ilişkilendirerek kızı görmek ister. Kıvırcık saçlı bir Barbie gibi karşısına çıkan Branka aslında acımasız bir sırrın bekçisidir. Güvercinleri zehirlemekten bıkmış, gözlerini daha lezzetli bir kurbana dikmiştir: insana. Branka, kuzunun kusuruna sahiptir. Pis, gizli bir kusurdur bu. Sunulacak kurbanın kusuru ama… Seksenli yılların sonlarının yaşandığı o düşsel Milano ise Lazzaro ve ayaktakımının sahnesidir bu romanda.

Antonio Fusco (1964- )

Her Günün Derdi Kendine (Ogni giorno ha il suo male, 2014) romanında uyuşuk Toscana şehri Valdenza sıra dışı bir cinayetle altüst olur. Cinayet gerekçesinin ilk bakışta tutku olduğu düşünülür, ancak birbiriyle çelişkili pek çok durum, davayı üstlenen deneyimli Commissario Tommaso Casabona’nın aklını kurcalar. Meslekte uzun yıllar geçirmiş olmanın verdiği duygusuz ve mesafeli tavrına rağmen güçlü bir sorumluluk duygusuna sahip Casabona durumu anlamakta gecikmez: Bu cinayet, bir ölüm girdabının, akıldışı ve sıkı kuralları bir seri katil tarafından belirlenmiş tehlikeli bir oyunun sadece başlangıcıdır. Biri ona meydan okumaktadır ve Casabona’nın bunu kabul etmekten başka çaresi yoktur. Komiser, başını döndüren iş arkadaşı Cristina Belisario’nun yardımıyla, olayları çözmeye çalışacak ve bunu yaparken, kendi eylemlerinin beklenmedik sonuçları karşısında insanın çaresizliğini derinlemesine düşünmesi gerekecektir.

İlaria Tuti (1976- )

Cehennem Çiçekleri (Fiori sopra l’inferno, 2018)

Uyuyan Peri (Ninfa dormiente, 2019) romanında altmışlarının ortasında ve Alzheimer’ın ilk evresindeki Başkomiser Teresa, nedenleri geçmişe uzanan cinayetleri araştırıyor.

İtalya’da geçen polisiye romanlar yazan (sevdiğimiz) yabancı yazarlar

Donna Leon – Komiser Guido Brunetti serisi (1992’de başlayan seri 2024’te 33. kitaba ulaştı; Türkçede ilk 9’unun çevirisi var.)

Jonhattan Holt – Carnivia Üçlemesi

Michael Dibdin (1947-2007), Dedektif Aurelio Zen’in maceraları (11 kitap, Türkçede 8’i var.)

Spesiyal Örnekler

Umberto Eco, Gülün Adı (1980)

Antonio Tabucchi (1943-2012) Damasceno Monteireo’nun Kayıp Başı (La testa perduta di Damasceno Monteiro, 1997). Adalet kavramını, polis şiddetini, işkenceyi ve uyuşturucu trafiğini felsefi boyutta irdeleyen ve gerilimin dozunu düşürmeyen bir roman. Yazarın gerçek bir olaydan yola çıkarak yazdığı bu romanda Tabucchi, o tarihlerde henüz aydınlanmamış cinayetin katilini de doğru tahmin ediyor.

Türkçede olmayanlar

Carlo Lucarelli, Faşist dönem İtalya’sında geçen Commissario De Luca üçlemesiyle toplumsal bellek ve suç arasındaki bağı inceler. Modern dönemde yazılmış olsa da hikâye faşist İtalya’nın çöküş döneminde geçer. Bir polisin, rejimler değişirken (Mussolini’den Amerikan işgaline) adaleti nasıl sağladığını veya sağlayamadığını sorgular. Siyasi geçiş dönemlerinin yarattığı ahlaki boşluğu ve suçun ideoloji değiştirmesini anlatır. Yazarın Camilleri ile de bir kitabı var Türkçede Kırmızı Balık Cinayeti adıyla yayımlandı.

Antonio Manzini (1964- ), yazar, aktör, senarist, yapımcı; 2016’dan beri TV dizisi, Rocco Schiavone serisi ile tanınmaktadır.

Loriano Macchiavelli (1934- ), 1970’lerde İtalya, grevler ve siyasi istikrarsızlık dolu zorlu bir dönem geçirdi. Ülke, trenlerde, bankalarda ve kamusal alanlarda tedhiş eylemlerine maruz kalıyordu. 1974’te, büyük bir sosyalist geleneğe sahip kuzey şehri Bologna’da bir yazar, polisiye romanlar yazmaya başladı: Loriano Macchiavelli. Yazar, ana karakteri Sarti Antonio’nun İtalyan polisiye edebiyatında en uzun süre hayatta kalan karakter olacağını hayal bile edemezdi. Antonio, kolit hastası ve şanssız bir adam; üstelik gerçek bir mücadele ruhu da yoktur. Yine de bu kurgusal dedektif, 1974’ten günümüze kadar aktif olarak görev yapmıştır. Macchiavelli, o dönemde ülkenin en güzel şehirlerinden biri olarak kabul edilen Bologna’nın gerçek ruhunu ortaya çıkarma cesaretini gösterdiği için İtalyan noir türünde devrim yarattı.

Renato Olivieri (1925-2013)’nin kurgusal karakteri, 1980’lerde, Milano’da merkez karakolda görevli yeni bir emniyet müdürü olan Giulio Ambrosio’dur. Sanatı ve resimleri seven, Alfa Romeo’suyla şehrin sokaklarında dolaşan dedektifimiz George Simenon’un Maigret’ine çok benzeyen bir karakterdir. Şiddet kullanmayan bir polis komiseri olan Ambrosio, konuşur ve sonra bekler. Olivieri’nin polisiye romanları, 1980’lerin İtalya’sının yüzeyini kazıyarak, sahte görünüşü yırtıp attı.

Giancarlo De Cataldo (1956- ), gerçek hayatta bir yargıçtır, Romanzo Criminale (2002) ile Roma yeraltı dünyasının siyaset ve organize suçla olan kirli ilişkilerini epik bir dille anlatmıştır. Eser, modern İtalyan siyasi kara roman türünün zirvesi kabul edilir. 1970’lerden 1990’lara kadar Roma’yı kontrol eden “Banda della Magliana” adlı gerçek suç örgütünden esinlenir. Kitap, aşırı sağcı terörizm, gizli servislerin kirli operasyonları ve Vatikan’a kadar uzanan yolsuzluk ağlarını bir suç destanı gibi okura anlatır. Romanlar “Kurşun Yılları” (Anni di Piombo) dönemini anlamak için temel kaynaktır.

Yazarın 70’lerin kaotik terör ortamıyla günümüzün modern suç yapısını harmanlayan, siyasi derinliği yüksek diğer bir önemli eseri “Suburra (2013)”dır Kitap, hem 70’lerin Kurşun Yılları’ndan kalan eski hesapları hem de günümüz Roma’sındaki modern yolsuzluk ağlarını tek bir potada eritir. Roman, 1970’lerin militan geçmişinden gelen “Samuray” lakaplı bir suç dehasının, günümüzde Vatikan, belediye ve mafya arasındaki milyarlık rant projelerini nasıl yönettiğini anlatır. Geçmişin ideolojik şiddetinin, bugünün finansal suçuna nasıl evrildiğini gösterir. Hikâye sadece sokaktaki suçluyla değil parlamentodaki yozlaşmış politikacılar ve üst düzey din adamlarıyla ilerler. 70’lerin derin devlet geleneklerinin modern dünyada nasıl “iş bitiriciliğe” dönüştüğünü sergiler.

Edebiyat Dışı Çalışmalar

Roberto Saviano (1979- )’nun Gomorra (2006) kitabı, her ne kadar “kurgu dışı” sayılsa da anlatım tarzıyla modern kara romanı derinden etkilemiştir. Kitap, Napoli’deki Camorra örgütünün küresel ekonomiyle bağını anlatır. Suçun artık yerel bir sorun değil, limanlardan moda sektörüne kadar sızmış küresel bir ekonomik sistem olduğunu gösterir. Devletin bu devasa çark içindeki etkisizliğini (veya iş birliğini) gözler önüne serer.

Gamorra dışında birkaç örneği ilgilenenler için ekleyeyim.

Zero Zero Zero (2013): “Kokaine bakarsanız sadece toz görürsünüz; kokainin arkasına bakarsanız dünyayı görürsünüz.”

Gaetano Mosca (1858-1941), Mafya Nedir? (Che cosa è la mafia, 1900)

Pino Arlacchi, Mafya Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu (La mafia imprenditrice. L’etica mafiosa e lo spirito del capitalismo, 1983)

James Fentres, Devrim ve Mafya: Sicilya Topraklarında Ölüm (Asiler ve mafya üyeleri daha uygun bir çeviri olurdu, 2000)


[1] Ayyıldız, Bülent. 2018. İtalyan polisiye edebiyatı, Giorgio Scerbanenco ve “Venere Privata”. Batı Kültür ve Edebiyatlarında 20. Yüzyıl içinde. Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara.Scerbanenco ve “Venere Privata”. Batı Kültür ve Edebiyatlarında 20. Yüzyıl içinde. Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara.

SIRADAN GÖRÜNEN (NEREDEYSE) KUSURSUZ CİNAYETLER

0
Suçun sıra dışı yöntemleri

62. sayımızdan merhaba sevgili Dedektif okurları.

Bildiğiniz üzere cinayet denilince aklımıza genellikle belirli bir uygulayıcı (fail), bir alet (silah) ve bir niyet (gerekçe) gelir. Hâlbuki bazı durumlarda, ilk bakışta basit bir dikkatsizlik, beklenmedik bir sağlık sorunu, teknik bir arıza ya da talihsiz bir tesadüf eseri yaşanmış gibi görünen olaylarla da karşılaşırız. Çoğu zaman “kötü şans” denilip geçilen bu vakalar, zaman zaman kusursuz bir planın parçası olabilir. Olayın ardındaki sis perdesi bazen aralanır, bazense gizem çözümsüz kalır. Fail ortaya çıkabilir veya hiçbir zaman bulunamayabilir.

Suçun Sıra Dışı Yöntemleri’nde bu sayı kaza veya intihar süsü verilen, doğal ve sıradan görünen, neredeyse kusursuz cinayetlerden bahsedeceğiz. Bu sefer kurgusal dünyadan değil, daha çok gerçek hayattan örnekleri inceleyeceğiz.

Dünyadan vakalarla başlayalım:

Georgi Markov Suikasti (İngiltere, 1978)

Bulgar muhalif yazar ve BBC gazetecisi Georgi Markov, 7 Eylül 1978’de Londra’da Waterloo Köprüsü’nde otobüs beklerken yanında dikilen birisi şemsiyeyle bacağını dürttü. İlerleyen saatlerde fenalaşarak hastaneye kaldırılan Markov, yapılan tüm müdahalelere rağmen dört günlük yaşam mücadelesini kaybetti. İlk etapta sıradan bir rahatsızlık gibi görünen bu olayın siyasi bir suikast olduğu ve sonradan yapılan otopsi sonucunda şemsiye ucuna yerleştirilen özel bir düzenekle bacağına risin kapsülü enjekte edildiği ortaya çıktı.

Şemsiye Suikasti adıyla da bilinen bu saldırının Bulgaristan’ın komünist rejimi tarafından emredildiği, Bulgar Gizli Servisi tarafından gerçekleştirildiği ve KGB’nin destek sağladığı genel kabul görmekle birlikte vaka 30 yıl boyunca resmi olarak aydınlatılamadı. 

Merdiven Davası / Michael Peterson (ABD, 2001)

Kaza ile cinayet arasındaki belirsiz çizginin en sert tartışıldığı davalardan biri olarak kayıtlara geçen bu vaka Kuzey Carolina’da yaşandı.  Amerikalı yazar Michael Peterson, eşi Kathleen Peterson’ın evlerindeki merdivenlerden düşerek hayatını kaybettiğini iddia etti. Savcılık, Kathleen Peterson’ın bedeninde görülen şiddette bir yaralanmanın düşme sonucu gerçekleşemeyeceğini, kadının kocası tarafından darp edilmiş olduğunu ileri sürdü. Dava 2003 yılında Michael Peterson’ın mahkûmiyetiyle sonuçlandı ancak 2011 yılında delillerin tartışmalı bulunmasıyla tekrar yargılama kararı çıktı. 2017 yılında ise Michael Peterson, Alford Savunması* (*ABD hukuk sisteminde sanığın suçsuz olduğunu iddia etmeye devam ederken aleyhindeki kanıtların kendisini mahkûm etmeye yeteceğini kabul ettiği özel bir savunma türü) yaparak suçsuz bulundu ve serbest bırakıldı.

Dava sürerken, ailenin eski bir dostunun da yıllar önce benzer şekilde merdiven dibinde ölü bulunduğunun ortaya çıkması ve Peterson’ın biseksüel geçmişi gibi detaylar hayli tartışma yarattı.

Kaza mı cinayet mi olduğu hiçbir zaman kesin olarak aydınlatılamayan bu vakayla ilgili çekilmiş 2018 yapımı 13 bölümlük bir belgesel ve 2022 yapımı bir mini dizi bulunmakta: The Staircase.

Şarap Üreticisi Vakası (İtalya, 2024)

İki sene önce Ciro Caliendo adlı İtalyan bir şarap üreticisi ile eşi Lucia Salcone trajik bir trafik kazası geçirdiler. Caliendo’nun iddiasına göre çift, arkadaşlarıyla güzel bir yemek yedikten sonra onlardan ayrılarak üzüm bağlarına gitmeye karar verdi. Seyir hâlindeyken karşı yönden gelen bir araçla çarpıştılar ve ağaca vuran araç yanmaya başladı. Lucia Salcone araçta sıkışarak hayatını kaybetti, Caliendo ise ellerinde ve yüzünde yanıklarla kurtulmayı başardı.  

Ancak soruşturma ilerledikçe polis bazı tutarsızlıklar fark etti: Aracın çarpma anındaki hızının yaklaşık 40 km/s civarında olduğu tespit edildi. Bu hız, böylesine büyük bir yangını açıklamıyordu. Hava yastıkları açılmamıştı. Araçta yanıcı madde izleri bulunmuştu. Otomobil ağaca çarpmadan önce beton bariyerlere kontrollü biçimde sürtmüş gibi görünüyordu. Ve en önemlisi, çiftin evinde kan izleri tespit edilmişti.  

İki yıl süren detaylı incelemelerin ardından olayın önceden planlanmış olabileceğini düşündüren başka teknik bulgulara da rastlandı. Savcılığa göre amaç, cinayeti kazaymış gibi göstermekti. 2026 yılında adalet yerini buldu ve Caliendo tutuklandı.

Demiryolu Cinayeti (Hindistan, 2026)

Hindistan’da Sangeeta Singh adlı bir kadın ile sevgilisinin (Narsingh Devile), kadının eşini öldürdükten sonra olayı tren kazası gibi göstermeye çalıştıkları iddia edildi. Soruşturmaya göre kurban başka bir yerde öldürülmüş, daha sonra ceset demiryolu raylarının üzerine bırakılmıştı. Amaç, ölümün tren çarpması sonucu meydana geldiği izlenimini yaratmaktı.

Ancak polis ve adli inceleme ekipleri olay yerinde bazı tutarsızlıklar fark etti: Yaralar tren kazasıyla uyumlu görünmüyordu. Cesedin konumuna ve ölüm zamanına ilişkin çelişkiler vardı. Şüphelilerin ifadelerinde tutarsızlıklar saptanmıştı. Üstelik olay öncesindeki iletişim kayıtları, yasak bir ilişkiyi işaret ediyordu.

Sonuç olarak ikili, tasarlanmış cinayetten mahkûm edildi.

***

Türkiye’den haberlere geldiğimizde, kaza/intihar süsü verilen vakaların bolluğu ve benzerliği sizi şaşırtmaz sanıyorum.

The Guardian gazetesinde Ocak 2026’da yayınlanan makalede de açıkça sorduğu üzere:

“Neden Türkiye’de bu kadar çok kadın yüksekten düşerek ölüyor?” (https://www.theguardian.com/society/2026/jan/31/why-are-so-many-turkish-women-falling-to-their-deaths )

Yüksekten Düşme Vakaları:

Şule Çet Cinayeti (Ankara, 2018)

23 yaşındaki Şule Çet, 29 Mayıs 2018 tarihinde işvereni Çağatay Aksu ve onun arkadaşı Berk Akand’ın da bulunduğu bir plazanın 20. katından düşerek ölmüş, Çet’in düşerek/atlayarak hayatına son verdiği iddia edilmişti.  Kamuoyunda büyük ses getiren ve kadın cinayetleri konusunda sembol bir davaya dönüşen bu vakanın soruşturması, Kadın Hakları Derneklerinin ve kamuoyunun büyük baskısıyla derinleştirildi. Şule Çet’in ölmeden önce cinsel saldırıya uğradığının ve plazanın 20. katından atılarak öldürüldüğünün kesinleşmesiyle sanıklar “iyi hâl” indirimli cezalar aldılar.

Aysun Yıldırım (İstanbul, 2018)

26 yaşındaki Aysun Yıldırım 2018’de İstanbul Sefaköy’de çalıştığı üçüncü kattaki ofisinin penceresinden düşmüş hâlde bulundu. Savcılık önce olayı intihar olarak kapattı. Ancak daha sonra dosyayı inceleyen avukat Leyla Süren, önemli delillerin göz ardı edildiğini söyledi. Aysun’un tırnaklarında bir erkeğe ait DNA bulunduğu, telefon kayıtlarının o kişinin olay yerinde olduğunu gösterdiği ve iddia edilen şekilde pencereden atlamanın fiziksel olarak zor olduğu öne sürüldü. Dosya birkaç kez yeniden açıldı, bazı şüpheliler hakkında soruşturma yürütüldü. Ancak davaya ilişkin hâlâ kesinleşmiş bir mahkûmiyet bulunmuyor. Savcılık 2023’te yeniden takipsizlik kararı verdi. Ailenin hukuk mücadelesi sürüyor.

Rabia Naz Vatan (Giresun, 2018)

Türkiye’de son yılların en tartışmalı şüpheli ölümlerinden biri, Rabia Naz Vatan dosyası oldu. Resmî kayıtlarda olay yüksekten düşme olarak değerlendirilse de ailesi ve birçok hukukçu halen bunun bir trafik kazası sonrası örtbas edilen ölüm olabileceğini savunuyor.

11 yaşındaki Rabia Naz, 12 Nisan 2018’de evlerinin önünde ağır yaralı bulundu. Hastaneye kaldırılan çocuk kurtarılamadı. İlk soruşturmalarda olayın “yüksekten düşme” sonucu meydana geldiği ileri sürüldü. Ancak babası Şaban Vatan başından itibaren bu açıklamaya itiraz etti. Şaban Vatan’ın iddiasına göre Rabia Naz’a bir araç çarpmış, ardından olay örtbas edilmeye çalışılarak çocuğun bedeni evin önüne bırakılmıştı. Şaban Vatan, olay yerindeki fiziksel bulguların “çatıdan düşme” ile uyuşmadığını savundu. Özellikle yaralanma biçimi, kemik kırıkları, sürüklenme ihtimali, olay yeri geometrisi üzerinde duruldu. Dosyada yıllarca tartışılan başlıca iddialardan biri, olaya karıştığı öne sürülen aracın yerel nüfuz sahibi kişilerle bağlantılı olabileceğiydi. Bu nedenle kamuoyunda delil karartma, siyasi baskı, soruşturmanın yönlendirilmesi iddiaları gündeme geldi. Ancak halen olayın cinayet olduğuna dair kesinleşmiş bir mahkeme hükmü bulunmuyor. Aile hukuk mücadelesini sürdürüyor.

Kelebekler Vadisi Vakası (Fethiye, 2018)

Fethiye’de 2018 yılında gerçekleşen bu olayda, Hakan Aysal isimli şahıs, 7 aylık hamile eşi Semra Aysal’ın Kelebekler Vadisi’nde uçurumdan düşerek öldüğünü iddia etti. Hâlbuki gerçek bambaşkaydı.

Hakan Aysal, eşini fotoğraf çektirme bahanesiyle Kelebekler Vadisi’nin en güzel manzaralarından birine sahip olan uçurumun kenarına çekti. Civarda kimsenin olmadığı bir anı kollayan adam, ilk fırsatını bulduğunda karısını soğukkanlılıkla aşağı itti ve yoldan geçenlerden yardım istedi. Sakin, telaşsız tavırlar sergileyen ve eşinin ölümünün ardından üzüntü emaresi göstermeyen Aysal, şüpheleri üzerine çekti.

Yapılan incelemelerde, zanlının eşi adına 400 bin TL tazminatlı bir hayat sigortası yaptırdığı ve tek varis olarak kendisinin belirlendiği ortaya çıktı.

Mahkeme, Hakan Aysal’ı “tasarlayarak kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı.

Şebnem Köker (İstanbul, 2020)

29 yaşındaki hemşire Şebnem Köker, 2020’de Istanbul’da bir otel odasının penceresinden düşerek hayatını kaybetti. Olay başlangıçta intihar olarak değerlendirildi. Ancak ailesi, özellikle de babası Abdullah Köker, Şebnem’in ciddi yükseklik korkusu olduğunu ve kendi isteğiyle camdan atlamasının mümkün olmadığını savundu. O sırada otelde yanında bulunan erkek arkadaşının ifadelerinde çelişkiler olduğu belirtiliyor. Aile ve kadın hakları savunucuları soruşturmanın yüzeysel yürütüldüğünü düşünüyor. Dava sonuçlanmadı.

***

Rojin Kabaiş Vakası (Van Gölü, 2024)

Van’a okumaya gelen üniversite öğrencisi Rojin Kabaiş, Eylül 2024’te kayboldu. Günler süren arama çalışmalarının ardından cansız bedeni Van Gölü kıyısında bulundu. Rojin’in ölümünün boğulma / intihar olduğu iddia edildi.

Ailesi ve bazı hukukçular olayın sadece kaza ya da intihar olarak değerlendirilmesine itiraz etti. Kaybolması ile bulunması arasında geçen sürede net bir senaryo oluşturulamıyordu. Olay yerine nasıl ulaşıldığı belirsizdi. Telefon, dijital veri ve son görüldüğü anlara ilişkin eksik ya da çelişkili bilgiler vardı. Ailesi, Rojin’in intihar ettiği iddiasına kesinlikle karşı çıktı ve soruşturmanın derinleştirilmesini istedi. Ailenin ve kamuoyunun ısrarlı baskısıyla Rojin’in bedeninde iki farklı erkeğe ait DNA bulunduğu ve kanıtların örtbas edilmeye çalışıldığı ortaya çıktı. Olay hâlen adli süreçte ve kesinleşmiş bir mahkeme kararı yok.

Kızılırmak Nehri Kazası (Samsun, 2025)

12 Eylül 2025’te Samsun’un Bafra ilçesinde Dr. Serdar Kıyak’ın kullandığı otomobil yaklaşık 30 metre yükseklikten Kızılırmak Nehri’ne uçtu. Araçtaki eşi Gülşah Karaman ile 3 yaşındaki çocukları suya gömülen otomobilde hayatını kaybederken, Dr. Serdar Kıyak araçtan atlayıp hafif yaralı olarak kurtuldu.

İtfaiye dalgıçları tarafından sudan çıkarılan anne ve çocuğun cenazeleri ertesi gün son yolculuğuna uğurlandı. Cenaze töreninde baba Serdar Kıyak’ın bebeğinin battaniyesine sarılarak ağladığı ve “Oğlum!” diye feryat ettiği görüntüler hafızalara kazındı.

Soruşturma derinleştikçe Serdar Kıyak’ın yasak aşk yaşadığı iddiaları gündeme geldi. Kazadan yara almadan kurtulması ve saçlarının kuru olması nedeniyle olayın kaza değil cinayet olabileceği şüpheleri yoğunlaştı. Sonuç olarak Dr. Kıyak’ın eşini ve oğlunu tasarlayarak öldürmek suçlarından tutuklanmasına karar verildi. Bafra Kapalı Cezaevi’ne gönderilen doktor, burada kendini asarak intihar teşebbüsünde bulundu.

İntihar girişiminin ardından Elazığ Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na nakledildi. Burada tekrarladığı intihar girişimi başarıya ulaştı ve hayatını kaybetti. Anne ve çocuğun ölümlerinin yanı sıra cezaevindeki ölüm olayı nedeniyle de dosyanın adli soruşturma kapsamında incelenmesine devam ediliyor.

***

Kaynaklar:

BENİM KİTAPLIĞIMDAN

0
Benim Kitaplığımdan-Yeşim Yörük


CERRAH – TESS GERRITSEN

Yayınevi: Doğan Kitap
Basım Tarihi: 2001
Sayfa Sayısı: 370
Çevirmen: Ayşegül Cebenoyan
Tür: Polisiye-Gerilim

Tess Gerritsen’in Cerrah romanı, Jane Rizzoli serisinin başlangıç kitabıdır. Boston’da kadınları hedef alan bir seri katil, kurbanlarını evlerinde yakalayıp canlıyken rahimlerini çıkararak öldürmektedir. Cinayetlerin yöntemi, iki yıl önce Savannah’da Andrew Capra tarafından işlenen saldırıların birebir aynıdır. Oysa Capra, son kurbanı Dr. Catherine Cordell tarafından vurularak öldürülmüştür. Bu nedenle Boston’daki yeni cinayetler, polise kopya cinayetlerle karşı karşıya olduklarını düşündürür.

Catherine Cordell, geçmişteki saldırıdan sağ kurtulmuş başarılı bir cerrahtır. Ancak yeni cinayetlerle birlikte bastırdığı travma yeniden su yüzene çıkar. Katilin, Capra’nın yalnızca bilinen yöntemlerini değil, basına hiç yansımamış ayrıntıları da birebir uygulaması, Catherine’in geçmişiyle olan bağını daha da içinden çıkılmaz, dehşet verici bir hale getirir. Üstelik katil, Catherine’i takıntı haline getirmiştir. Evine gizlice girer, eşyalarının yerini değiştirir, her an onu izlediğini hissettiren izler bırakır.

Soruşturmayı yürüten Dedektif Thomas Moore, sakin yapısıyla ekibin en güven veren ismidir. Catherine’e yaklaşırken aralarında beklenmedik bir duygusal yakınlık gelişir. Ancak bu yakınlık soruşturmanın gidişatını zora sokar.

Boston Polis Teşkilatı’nın tek kadın dedektifi olan Jane Rizzoli ise erkek meslektaşlarının küçümsemesiyle yıllardır mücadele etmektedir. Dışlandıkça daha da hırslanan Rizzoli, bu vakayı yalnızca bir görev değil, kendini kanıtlama savaşı olarak görür. Soruşturma sırasında bir şüphelinin ölümüne sebep olduğu gerekçesiyle dosyadan el çektirilse de kendi sezgilerine güvenerek ekipten bağımsız bir şekilde iz sürmeye devam eder. Bu inatçılık, onu giderek katile en çok yaklaşan kişi haline getirir.

Polis artık “Cerrah” lakaplı yeni katilin yalnızca taklitçi olmadığının, Capra ile bir bağı olabileceğinin farkındadır. Cerrahi müdahalelerdeki ustalığı, onun tıp eğitimi almış biri olduğunu gösterir. Bu bilgi, soruşturmanın yönünü değiştirir ve Moore ile ekibini katilin kimliğine dair kritik ipuçlarına ulaştırır.

Zamanının daraldığını hisseden katil, nihayet son hamlesini yapar ve Catherine’i kaçırır. Catherine, kendini iki yıl önceki kâbusun birebir kopyası olan bir ameliyat masasında bulur. Moore, sevdiği kadını bulmak için tüm gücünü ortaya koyarken, Rizzoli’nin bağımsız yürüttüğü soruşturma onu doğrudan katilin evinin kapısına kadar getirir.


BALKONDAKİ ADAM  – MAJ SJÖWALL VE PER WAHLÖÖ

Yayınevi: Ayrıksı Kitap
Basım Tarihi: 2019
Sayfa Sayısı: 288
Çevirmen: Bilge Turan Zourbakis
Tür: Polisiye-Roman

Maj Sjöwall ve Per Wahlöö’nün birlikte kaleme aldıkları Martin Beck serisinin üçüncü kitabı Balkondaki Adam Stockholm’de sıcak bir yaz gününde, bir apartmanın balkonunda oturan, kim olduğu belirsiz bir adamın, şüpheli bir biçimde çevreyi izlemesiyle başlar. Aynı günlerde polis, parklarda insanlara saldırıp çantalarını çalan bir gaspçının peşindedir. Bu küçük gibi görünen suçun, ileride büyük bir düğümü çözeceğinden habersiz olan kolluk kuvvetleri, gasp kurbanının feci şekilde dövülerek çantasının çalındığı parkta araştırmalarını sürdürürken, korkunç bir şeyle karşılaşırlar. Parkta, çalıların arasında, tecavüze uğramış ve boğularak öldürülmüş 9 yaşında bir kız çocuğu bulunmuştur. Olay yerinde hiçbir tanık, hiçbir iz bulamayan yerel polis, vakayı serinin üçüncü kitabında artık bir Başkomiser olan Martin Beck’e ve ekibine devreder.

Kısa süre sonra Martin Beck’in korktuğu gerçekleşir ve bir kız çocuğu daha aynı şekilde öldürülmüş halde bulunur. Cinayetlerin benzerliği, şehirde büyük bir panik yaratır.  Martin Beck, elinde neredeyse hiçbir ipucu olmadan ilerlemek zorunda kalır. Ekibiyle birlikte yüzlerce ihbarı değerlendirir, pedofili kaydı olan herkesi sorgular fakat çabaları sonuçsuz kalır. Katil hiçbir iz bırakmıyordur. Bu arada polis gaspçı ve katilin aynı kişi olduğundan şüphelense de profil uzmanları onların iki ayrı kişi olduklarını savunmaktadır.

Katilin kurbanlarını parklarda seçip takip ettiğini düşünen Martin Beck soruşturmaya, kurbanlardan birinin o gün parkta birlikte oynadığı arkadaşlarını araştırmakla başlar. Martin Beck o çocuklardan birinin 3 yaşındaki erkek kardeşinin hareketlerinden katili görmüş olacağından şüphelenir. Ne var ki çocuk gördüğünü anlayacak yaşta olmasına rağmen açıklayacak kadar konuşma becerisi yoktur. Martin Beck yine de çocukla zaman geçirir, oyuncaklarla, resimlerle konuşturmaya çalışır. Bütün bu uğraşlardan sonra, küçük de olsa bir ipucu yakaladığını sonradan fark edecektir.

Gelen bir ihbar üzerine polis park gaspçısının izini bulur. Gaspçı kıskıvrak yakalanırken, adamın evinde kurbanlarla ilişkilendirilen bazı deliller bulunur. Katili yakaladıklarını düşünen polis ekibi, gaspçı göz altındayken bir kız çocuğunun ortadan kaybolmasıyla yine bir çıkmaza girer. Gaspçı ise hırsızlık suçunu itiraf ederken cinayet suçlamalarını asla kabul etmez ve parkta şüpheli bir adam gördüğünü söyler. Gaspçının tarifiyle üç yaşındaki çocuğun anlatmaya çalıştıkları uyuşunca Martin Beck’in zihnindeki deliller nihayet bir yön bulur. Polis merkezine cinayetlerden önce gelen bir ihbarın yeniden değerlendirilmesi ise ekibi Balkondaki Adam’a yönlendirir.



PERŞEMBE GÜNÜ CİNAYET KULÜBÜ – RİCHARD OSMAN

Yayınevi: Bilgi Yayınevi
Basım Tarihi: 2021
Sayfa Sayısı: 424
Çevirmen: Cengiz Yücel
Tür: Polisiye-Roman

Yapımcı ve televizyon programcısı İngiliz yazar Richard Osman’ın, çıktığı anda çok satanlar listesinde yerini almış, 48 dile çevrilmiş, film hakları Steven Spielberg yapım şirketi tarafından satın alınmış ve aynı adlı filmi geçtiğimiz aylarda dijital bir kanalda yayınlanmış, dünya çapında ses getiren romanı Perşembe Günü Cinayet Kulübü, İngiltere’nin huzurlu bir emekli kasabası olan Coopers Chase’te geçer.

Kurgu, seksenli yaşlarında dört arkadaşın etrafında döner. Geçmişi gizemlerle dolu Elizabeth grubun beynidir. Romanda bu açık açık belirtilmez fakat Elizabeth’in eski bir casus olduğuna dair ipuçları vardır. Eski bir psikiyatrist olan İbrahim her şeyi analiz eden detaycı bir karakterdir. Eski bir sendika lideri olan Ron kavgacı ve inatçı biriyken, aralarına sonradan katılan ve eski bir hemşire olan, dışarıdan saf görünen ama epey dikkatli bir gözlemci olan Joyce romanın anlatıcısı ve grubun günlüğünü tutan kişi görevini üstlenmiştir. Bu dörtlü, her perşembe yapboz odasında buluşarak polisin çözemediği, eski faili meçhul dosyaları incelerler. Kendilerine “Perşembe Günü Cinayet Kulübü” adını vermişlerdir.

Kulübün güncel bir cinayeti çözme hayali Coopers Chase’in acımasız müteahhidi Tony Curran’ın evinde ölü bulunmasıyla gerçeğe dönüşür. Bu durum, kulüp üyeleri için bulunmaz bir fırsattır. Artık kâğıt üzerindeki dosyaları değil, canlı bir cinayeti çözme şansı yakalarlar.
​Kulüp üyeleri, Elizabeth’in kurnazca yönlendirmeleriyle, yerel polis teşkilatından bir polis memuru ve bir müfettişle işbirliği yaparlar. Bu şekilde polisin resmi kaynaklarına erişimleri kolaylaşır. Tony Curran’ın cesedinin yanında bulunan eski bir fotoğraf, olayı daha da gizemli hale getirir. Kulüp üyeleri polisin yürüttüğü soruşturmanın önüne geçecek bir şekilde araştırmalarını sürdürürken, buldukları bir ipucu onları geçmişe dayanan bir suça götürür.

Soruşturma ilerlerken ikinci bir ölüm gerçekleşir. Tony Curran’ın ortağı Müteahhit Ian Ventham, bir protesto sırasında herkesin gözü önünde yere yığılır. Bu ölüm, işleri daha da karmaşıklaştırır.

Elisabeth araştırmaları esnasında kasabanın mezarlığında müteahhit Ian Ventham için çalışan Polonyalı Bogdan ilekarşılaşır. Ne var ki bu tanışıklık, beklenmedik bir şekilde samimi bir dostluğa dönüşür. Öyle ki Elisabeth demans hastası kocasını gözünü bile kırpmadan yeni dostuna emanet eder. Elisabeth kısa süre sonra yaşlılar merkezinin geçmişine dair gömülü sırların çıkmasını sağlar. İbrahim, Ron, Joyce ve Elizabeth, zanlıları sorgulayarak ve ipuçlarını birleştirerek, hiç ummadıkları bir katille karşı karşıya kalırlar.


ÇOK ŞEKERLİ ÖLÜM – AYŞE ERBULAK

Yayınevi: Eksik Parça Yayınları
Basım Tarihi: 2025
Sayfa Sayısı: 224
Tür: Polisiye-Roman

Ayşe Erbulak’ın yıllar önce yayımlanan Hafiye Karılar serisinin ilk kitabı Çok Şekerli Ölüm, geçtiğimiz aylarda Eksik Parça Yayınları etiketiyle Dedektif Kadınlar serisi olarak yeniden okurla buluştu. Meral ve Zeynep’in Medcezir Dedektiflik Bürosu’ndaki maceralarını anlatan serinin ikinci kitabı Limoni Ölüm kısa süre önce yenilenmiş baskısıyla raflara çıktı. Serinin üçüncü ve son kitabı Ödüllü Ölüm ise yine Eksik Parça Yayınları tarafından çok yakında yayımlanacak.

Hikâye Mehmet ile Oktay’ın Bodrum açıklarında yakalandıkları fırtınayla başlar. Fırtına sırasında güverteye çıkan Oktay, Mehmet’in ortadan kaybolduğunu fark eder. Denize düştüğünü anlayınca onu bulmak için çabalasa da başarılı olamaz. Dev dalgalarla boğuşarak tekneyi kıyıya ulaştırmayı başaran Oktay, artık umudunu yitirmek üzereyken Mehmet mucizevi bir şekilde sağ bulunur. Ancak yaşadığı kısa süreli hafıza kaybı nedeniyle başına gelenleri hatırlayamaz. Mehmet’in karısının apar topar tekneyi temizletip Bodrum’dan ayrılmasıyla bu gizemli olay da unutulur. İki dostun akıbeti ise bir yıl sonra yeniden gündeme gelecektir.

Romanın merkezindeki Meral ve Zeynep aslında çocukluk arkadaşıdır. Yıllar sonra yolları yeniden kesişir. Zengin bir ailenin kızı olan Zeynep, aile şirketinde çalışmak istemez. Hayali özel dedektif olmaktır. Bu hayalini tek başına gerçekleştirmek yerine, yakın arkadaşı Meral’i de bu maceraya dahil eder.

Meral ise kısa süre önce bir trafik kazasında eşini kaybetmiş, kendisi de tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuştur. Evinden çıkamayan, bilgisayar konusunda neredeyse bir hacker kadar yetenekli olan Meral’in tek dayanağı oğlu Alican’dır. Zeynep’in teklifi ona yeniden hayata tutunma fırsatı verir ve birlikte Medcezir Dedektiflik Bürosu’nu kurarlar. Zeynep sahada, Meral bilgisayar başında vakaları çözmeye koyulur.

Birgün yolları, geçen yılki fırtınadan sağ kurtulan Oktay’ın eski karısı Nilüfer ile kesişir. Nilüfer, Oktay’ın evinin banyosunda ölü bulunmasının ardından Meral ve Zeynep’ten yardım ister. Doktorlar ölüm sebebini şeker koması olarak açıklasa da Nilüfer bunun bir cinayet olduğuna emindir. Üstelik katilin de Oktay’ın genç eşi Demet olduğunu iddia eder.

Nilüfer, dedektiflere yüksek bir ödeme teklif ederek Demet’in suçunu kanıtlamalarını ister. Hatta bu uğurda gerekirse yasa dışı yollara başvurmalarını bile ima eder. Bu kabul edilemez talep karşısında Meral ve Zeynep davayı reddeder. Ancak olaylar peşlerini bırakmaz. Çünkü kısa süre sonra Demet de evinde ölü bulunur ve işler tamamen değişir.

Bir yıl önceki tekne kazasından sonra inzivaya çekilen Mehmet, eski dostu Oktay’ın ölüm haberini alınca şehre geri döner. Mehmet ve karısı Aslı’nın, Oktay’ın yeni eşi Demet yerine eski eşi Nilüfer’le yakınlık kurması ilk bakışta taraflarını belli ediyor gibi görünse de olayların arka planı hiç de göründüğü gibi değildir.

Romanın paralel kurgusunda, zengin bir ailenin kızı Fatoş’la evlenen Serdar’ın hikâyesi anlatılır. Serdar, kayınpederinin kurduğu deri fabrikasının başına geçmiş ancak yaptığı büyük bir hata sonucu şirketi batma noktasına getirmiştir. Uçan kuşa borçlanmış, hapse girmemek için fabrikadaki en güvendiği adam Fatih ile kaçış planları yapmaktadır.

Kaçmak için yasa dışı bir yola başvuran Serdar, istenen yüklü parayı ödemeyi kabul eder. Ancak tam kaçış hazırlığındayken gizemli birileri tarafından şantajla köşeye sıkıştırılır. Parayı vermezse kaçma planının yetkililere bildirileceği tehdidiyle karşı karşıya kalır. Çaresizce istenen parayı teslim eder fakat şantaj bitmez. Tüm bu baskılara rağmen karısı Fatoş’u da yanına alarak kaçmaya kalkışır ve kendisini hiç beklemediği bir sonun içinde bulur.

SERT POLİSİYENİN KARANLIK YÜZÜ

0
NETFLIX’İN LIZZIE BORDEN’I: MONSTER: THE LIZZIE BORDEN STORY

Raymond Chandler’a hâlâ yalnızca “büyük üslup ustası” diye bakmak, edebiyat tarihinin cilalı vitrinine aldanmaktan başka bir şey değildir. Evet, Chandler’ın cümleleri parlaktır. Los Angeles’ı çürümüş bir rüya olarak anlatma becerisi olağanüstüdür. Ama iyi yazmak, kötü fikirleri masum hale getirmez. Güzel kurulmuş bir cümle, içine yerleştirilmiş önyargıyı ortadan kaldırmaz. Chandler’ın romanlarını bugün yeniden okuyan biri, yalnızca keskin metaforlarla değil, kadın düşmanlığı, eşcinsel nefreti ve ırkçı stereotiplerle de karşılaşır.

Onun ünlü dedektifi Philip Marlowe, çoğu zaman ahlak abidesi bir kahraman gibi sunulur; gerçekte ise kadınlardan tiksinen, eşcinsellere küçümsemeyle bakan ve beyaz erkekliğini tek geçerli norm sayan bir anlatıcıdır. Bu nedenle Chandler’ın eserleri, polisiye edebiyatın seçkin örnekleri olarak değil, önyargının edebileştirilmiş timsalleri olarak okunmalıdır.

Chandler’ın kadınlara bakışı baştan itibaren zehirlidir. Romanlarında kadınlar baştan çıkarıcı bir yılan ya da ahlaken çürümüş bir enkaz olarak kurgulanır. Chandler’ın dünyasında sıradan, aklı başında, kendi iç dünyası olan kadınlara pek yer yoktur. Kadın karakterler ya erkekleri felakete sürükleyen cinsel tehditlerdir ya da korunmaya muhtaç kırılgan yaratıklar. Chandler’ın dünyasında kadın olmak, tehlikeli ya da önemsiz olmak demektir. Philip Marlowe’nun kadınlara ilişkin tasvirleri bunu açıkça gösterir. Örneğin; The Big Sleep (Büyük Uyku) romanında Vivian Sternwood için kullandığı “Bir iş adamının öğle yemeğini mahvedecek kadar cinsel çekiciliğe sahip,” cümlesinde, karakteri bir insan olarak değil, erkeklerin iradesini bozan bir beden olarak tanımlar. Chandler, kadınları düşünce, duygu ve çelişkileri olan bireyler olarak ele almaz. Onları erkek arzusunun ve erkek korkusunun nesneleri olarak görür.

Bu, Chandler’ın dönemine mahsus bir dil olarak değerlendirilip mazur görülemez. Çünkü bu, bilinçli bir edebi bakıştır. Chandler’ın erkek kahramanı kendisini dünyanın son dürüst adamı gibi görür; kadınları ise daima potansiyel bir tehlike olarak değerlendirir. Kadının zekâsı varsa bu şeytani bir kurnazlığa, cinselliği varsa ahlaki yozlaşmaya, bağımsızlığı varsa manipülasyona işaret eder. Chandler’ın romanlarında kadınlar ya arzulanır ya da aşağılanır; çoğu zaman her ikisi birden yapılır. Chandler’ın anlatısı kadınlıkla yozlaşmayı sistematik biçimde birbirine bağlar.[1] Bu, sıradan bir “sert erkek” tavrı değildir. Paranoyakça bir kadın korkusudur.

Chandler’ın eşcinsellere yönelik olarak kullandığı dil daha da aşağılayıcıdır. Romanlarında eşcinsellik bir insanlık durumu olarak değil, ahlaki çöküşün alameti olarak resmedilir. Örneğin; Büyük Uyku’da, Arthur Geiger gibi karakterler özellikle kadınsı, yapay, aşırı süslü ve güvenilmez olarak çizilmiştir. Bu karakterlerin çoğu pornografi, şantaj ya da suç ağlarıyla bağlantılıdır. Yani Chandler, eşcinselliği yalnızca “farklılık” olarak değil, doğrudan kirli ve yoz bir şey olarak kodlar. Philip Marlowe’nun bu karakterlere duyduğu tiksinti, Chandler’ın yazdığı satırlardan adeta taşar.

Chandler’ın kurgularında kadın düşmanlığı, homofobi ve ırkçılık, Marlowe’nun kimliğini koruma araçları olarak işler.[2]  Onun “sert adam” pozları, aslında sürekli bir kirlenme korkusuna dayanır. Kadınlardan, eşcinsellerden ve beyaz olmayanlardan uzak durarak kendi sözde saflığını korumaya çalışır. Bu açıdan bakıldığında Marlowe, kahraman olmaktan ziyade korkularıyla yaşayan ideolojik bir bekçidir.

Irk meselesinde de Chandler oldukça sorunludur. Romanlarında beyaz olmayan karakterler çoğunlukla egzotik, tehditkâr, güvenilmez ya da toplumsal olarak aşağı konumlarda tasvir edilir. Beyaz Anglo-Sakson erkek, dünyanın doğal merkezi olarak kabul edilir. Geri kalan herkes bu merkezin etrafında dolaşan şüpheli figürlerdir. Chandler’ın Los Angeles’ı yalnızca suçla değil, “öteki” olarak gördüğü insanlarla da kirlenmiş bir yerdir. Karakterin şövalyelik ideolojisi, yalnızca cinsiyetçiliği değil, aynı zamanda etnik ötekileştirmeyi de kapsar.[3]  Bu yüzden Marlowe’nun ahlaki üstünlüğü evrensel değil; beyaz, heteroseksüel ve erkek bir bakış açısının üstünlüğüdür.

Chandler’ı savunmak için sıkça kullanılan argüman bellidir: “O dönemde herkes böyleydi.” Bu savunma hem kolaycıdır hem de entelektüel olarak yetersizdir. Açık konuşmak gerekirse, herkes böyle değildi. Aynı dönemde yaşayan pek çok yazar kadınları ve eşcinsel karakterleri bu kadar sistematik biçimde küçümsememiştir. Üstelik bir önyargının tarihsel olarak yaygınlığı, onu estetik olarak masum ya da ahlaken önemsiz kılmaz.

Chandler’ın romanları bu önyargıları stil ve üslup yoluyla cazip hale getiren anestezik metinlerdir. Onun başarısı, ayrımcı bakış açısını süslü cümlelerin içine saklayabilmiş olmasındadır. Chandler’ın asıl mahareti ve asıl sorunu burada yatar. Okur, bir metaforun parlaklığına kapılırken, anlatının taşıdığı ideolojik yükü fark etmeyebilir. Kadınların aşağılanması, eşcinsellerin karikatürleştirilmesi ve etnik azınlıkların stereotipleştirilmesi, Chandler’da arka plandaki tesadüfi ayrıntılar değildir; bunlar Marlowe’nun dünyayı algılama biçiminin temel parçalarıdır. Chandler’ın üslubu ne kadar etkileyiciyse, bu etkileyicilik cümlelerin içine gizlenmiş önyargıyı o derece görünmez kılar.

Bugün Raymond Chandler’ı okumak elbette mümkündür; hatta çoğu zaman hâlâ edebi bir haz da verebilir. Ancak onu kutsallaştırmak, edebiyat adına yapılan eski bir hatayı tekrarlamaktır ki bu iyi yazılmış bir metnin otomatik olarak iyi olduğu yanılgısıdır. Chandler, büyük bir üslupçu olabilir; ama aynı zamanda kadınları aşağılayan, eşcinsellerden tiksinen ve beyaz erkekliği evrensel ölçü sayan bir zihniyetin de parlak bir sözcüsüdür. Kısacası, Chandler’ın romanları yalnızca suçun karanlığını değil, yazarının önyargılarını da sergiler. Cümleleri keskin olabilir; ama bu keskinliğin ucunda çoğu zaman insanların küçümsenmesi vardır.


[1] Noah Berlatsky, “Raymond Chandler’s Misogyny,” The Hooded Utilitarian, 2012.

[2] Marta Usiekniewicz, “Control and Cannibalism in Raymond Chandler’s The Big Sleep,” 2023.

[3] Anthony Dean Rizzuto, Raymond Chandler, Romantic Ideology, and the Cultural Politics of Chivalry (Springer, 2021).

ÖLÜM ZAMANI NASIL TESPİT EDİLİR?

0


Adli tıp, hukuk ile tıp arasında köprü görevi üstlenen, şüpheli ölüm olayları başta olmak üzere her türden adli vakanın aydınlatılmasında vazgeçilmez bir bilim dalıdır. Bu yazı dizisinde suç soruşturmalarının merkezinde yer alan ve doğal olarak polisiye edebiyatta kendine yer bulan adli tıp konularına mümkün olduğunca teknik dilden uzak kalarak bakmaya çalışacağız.


Eski bir polis memuru olan David Camm, 28 Eylül 2000 tarihinde basketbol antrenmanından eve döndüğünde karısı ve iki çocuğunu garajlarında vurularak öldürülmüş halde buldu. Polis, adli tıp uzmanının ilk tespitlerine göre cinayetlerin David Camm’in eve geldiği saat olan 21.30 civarında işlendiğini tahmin ettiğinden Camm, ailesini öldürmek şüphesiyle gözaltına alındı. Ancak sonraki incelemelerde ölüm saatinin 20.00 civarında olduğu ortaya çıktı. Bu durum normalde Camm’e güçlü bir alibi sağlıyordu; çünkü o saatte arkadaşlarıyla birlikte basketbol oynuyordu. Ölüm saatinin Camm’in basketbol oynadığı saatle çakıştığı anlaşılınca, polis suçlamadan vazgeçmek yerine teorisini değiştirdi. Yeni teoriye göre Camm, basketbol maçından gizlice ayrılmış, cinayetleri işlemiş ve fark edilmeden geri dönmüştü. Sonuçta Camm 2004’te biten duruşmalarda cinayetten suçlu bulundu ve mahkûm oldu. Ancak 2005’te olay yerinde sabıkalı Charles Boney’ye ait DNA tespit edilince soruşturma yeniden başladı. Cinayeti Camm’le birlikte işlediklerini iddia eden Boney silahı Camm’e saat 19.00’da verdiğini ve cinayetlerin o sırada işlendiğini iddia etti. Ancak bu iddia, adli tıp uzmanının ölüm zamanına dair tahminiyle ve diğer tanıkların kurbanları 19.15’te hayatta gördüğü ifadeleriyle çelişiyordu. Sonuç olarak, yargılamanın sonunda David Camm suçsuz bulunarak özgürlüğüne kavuştu.

David Camm vakasında da görüldüğü gibi ölüm saatinin bilinmesi zaman çizelgesinin oluşturulmasına olanak tanıyarak şüphelilerin cinayetin işlendiği saatte nerede olduklarına dair beyanlarını kontrol etmeyi sağlar. Ölüm zamanı tespiti cinayet soruşturmaları haricindeki hukuki süreçlerin aydınlatılmasında da önemlidir. Örneğin bir trafik kazasında ölen aile bireylerinden hangisinin önce öldüğünü saptamak, mirasın kime kalacağını doğrudan belirler. Bu yazıda sıkıcı teknik detaylara girmeden ölüm zamanının ne anlama geldiği ve nasıl tespit edildiğine bakmaya çalışacak, son olarak da polisiye edebiyatla ilişkisine değineceğiz.

Ölüm Zamanı

Önce ölüm zamanı derken ne kast ettiğimizi açıklayalım. Ölüm zamanı tıbbi açıdan bir insanın yaşam fonksiyonlarının kalıcı olarak durduğu ana tekabül etse de adli açıdan daha farklı bir anlam taşır; adli olaylarda ölüm zamanı kişinin yaşamını yitirdiği an ile cesedinin bulunduğu an arasında geçen tahmini bir zaman aralığını ifade eder. Bunun sebebi ölüm zamanını kesin olarak belirleyebilecek herhangi bir yöntemin bulunmayışıdır.

Ölüm zamanı tespit edilirken tıbbi ve tıbbi olmayan yöntemlerden yararlanılır. Tıbbi olmayan yöntemler maktulün telefonundaki son arama ve mesajlaşma saatleri, posta kutusunda biriken faturalar, eve alınan son gazetenin tarihi veya kişiyi canlı gören tanık ifadeleri gibi verilerdir. Ölüm zamanını tahmin etmek için kullanılan tıbbi yöntemler ise şunlardır:

1. Ölü Soğuması (Algor Mortis)

Yaşayan bir insanın vücudu adeta çalışan bir motor gibidir ve sürekli ısı üretir. Ancak bu motor durduğunda, vücut ısısını kaybederek çevresindeki havayla eşitlenmeye başlar. Bir ceset, saatteortalama 1 ile 1,5 derece soğur. Adli tıp uzmanları vücudun iç ısısını ölçerek o kişinin kaç saat önce soğumaya başladığını yaklaşık olarak hesaplayabilirler. Elbette kişinin üzerindeki giysiler, ortamın rüzgârlı veya nemli olması bu süreci yavaşlatabilir veya hızlandırabilir.

2. Ölü Katılığı (Rigor Mortis)

Ölümden kısa bir süre sonra kaslar tamamen gevşer, ancak bu durum uzun sürmez. Vücudun yakıtı (ATP) tükendiğinde kaslar kilitlenir ve vücut adeta bir heykel gibi sertleşir. Bu katılık genellikle ölümden 2-5 saat sonra çene ve boyundan başlar, 12-15 saat içinde tüm vücuda yayılır. Eğer bir ceset bütünüyle kaskatı kesilmişse, bu durum o kişinin yaklaşık yarım gün önce hayata veda ettiğinin önemli bir göstergesidir. Gelgelelim ölü katılığı sonsuza kadar devam etmez; yazın 24-36 saat, kışın ise 48-72 saat sonra çürümenin başlamasıyla katılık çözülür.

3. Ölü Morluğu (Livor Mortis)

Kalp durduğunda, kan damarlarda akmayı bırakır ve yer çekimine teslim olur. Böylece kan, vücudun yere yakın olan kısımlarında toplanarak ciltte koyu mor lekeler oluşturur. Bu morluklar ölümden yaklaşık 3-6 saat sonra görülmeye başlar ve 8-12 saat içinde belirginleşir. Ölümden 15-20 saat sonra morluklar sabitlenir ve cesedin pozisyonu değiştirilse de yeri değişmez. Bunun anlamı şudur; eğer ceset sırt üstü yatıyor olmasına rağmen morluklar karnındaysa, birisi ölümün üzerinden 15-20 saat geçmeden cesedin yerini veya pozisyonunu değiştirmiş demektir.

4. Mide İçeriği

Sindirim işlemi ölüm anında durduğu için mide içeriği, ölüm saatini söyleyen gizli bir tanık haline gelir. Eğer bir kişinin son yemeğini ne zaman yediği biliniyorsa, midenin içindeki yiyeceklerin sindirilme aşamasına bakılarak ölüm anı dar bir zaman dilimine sıkıştırılabilir.

5. Çürüme Aşamaları

Ölümden bir süre sonra, vücudun içindeki bakterilerin dokuları parçalamasıyla çürüme başlar. Çürümenin her aşaması ölüm zamanıyla ilgili farklı bilgi verir:

Karnın sağ alt bölgesinde beliren yeşilimsi leke; ölümün üzerinden 24-36 saat geçtiği,

Vücutta oluşan mor-siyah ağsı görünüm (çürüme haritası); ölümün üzerinden 3-7 gün geçtiği,

Saçlar, kıllar ve tırnakların yerlerinden ayrılmaya başlaması; ölümün üzerinden 3-4 hafta geçtiği,

Toprak altına gömülen bir cesedin iskelet haline gelmesi; ölümün üzerinden 5 ile 7 yıl geçtiği anlamına gelir.

Polisiye Edebiyatta Ölüm Zamanı

Polisiye edebiyatta ölüm zamanı suçun gizemini artırmak amacıyla sık kullanılan bir araçtır. Ölüm zamanının netleştirilmesi hikâyede şüphelilerin elenmesini ve gerilimin artmasını sağlar. Örneğin cinayetin 14.00 ile 16.00 arasında işlendiği ortaya çıktığı an soruşturma o iki saate sıkışır; karakterlerin o iki saatlik gizli saklı işleri, yalanları ve sırları dökülmeye başlar.

Bazen de katil kusursuz alibi yaratmak için ölüm zamanını değiştirmeye çalışır. Böylece cinayetin işlendiği zaman diliminde başka bir yerde olduğunu ispatlamayı amaçlar. En sık başvurulan yöntemlerden biri ölüm zamanını farklı gösterecek düzenekler kurmaktır. Örneğin katil kurbanın sesini bir cihaza kaydeder ve cinayeti işledikten sonra bu kayıttan yararlanarak maktulün o saatlerde yaşadığı izlenimini verir. Bir diğer yöntem ölüm sonrası biyolojik süreçleri sabote etmektir. Mesela katil, cinayeti işledikten sonra cesedi bir derin dondurucuya koyarak ya da odadaki klimayı açarak soğumayı hızlandırır. Ölü katılığının (rigor mortis) sıcak ortamlarda daha hızlı oluşup bittiği bilgisini kullanan katil, cesedi hamam, kalorifer dairesi gibi sıcak bir alanda tutarak adli tabibi yanıltır. Üçüncü yöntem zamanı gösteren nesneleri sabote etmektir. Özellikle geleneksel polisiyelerde katil, cinayeti işledikten sonra kurbanın kol saatini ileri veya geri aldıktan sonra kırar. Böylece olay yerine gelen polisler saatin gösterdiği zamanın cinayet saati olduğunu zanneder. Modern polisiyelerde ise kurban öldükten saatler sonra telefonundan sosyal medyada paylaşım yapmak veya arkadaşlarına mesaj atmak gibi daha teknolojik yanıltmacalar kullanılır.

Sonuç olarak şüpheli ölümler başta olmak üzere hukuki süreçler açısından hayati öneme sahip olan ölüm zamanı tespiti, sürprizli ve gerilimli kurgular hazırlamak isteyen polisiye yazarları için de vazgeçilmez bir araç olmayı sürdürecektir.

POLİSİYENİN İTİBARI

0

Edebiyat Çevresi ve Akademi Dünyası Dedektif Romanına Nasıl Bakıyor?

Eskiden İngiltere’de halk baladlarından doğan adil haydutların hikayeleri anlatılırdı. Robin Hood ile en iyi temsilini bulan bu haydutlar, Rönesans’ta ve ardından gelen Romantizm döneminde sempatik ve romantik karakterlere evrildiler. Modern dedektif romanının da bu haydutlar hakkındaki popüler edebiyatın uzantısı olduğu söylenir. Hoş Cinayet’in yazarı Ernest Mandel, feodalizmin çürümeye, kapitalizmin yükselmeye başlamasıyla haydut hikayelerine ilginin arttığını belirtir.19. yy.’a gelindiğinde eskinin kahraman haydutları bugünün kötü adamına; otoritenin alçak temsilcisi, bugünün kahraman dedektifine dönüşmüştür.

Edgar Allan Poe Morgue Sokağı Cinayetleri ile 1841’de okuru Mösyö C. Auguste Dupin karakteriyle tanıştırır. Wilkie Collins Aytaşı’nı 1868’de yazar. Emile Gaboriau, Monsieur Lecog (1868) karakteriyle Fransa’nın Edgar Allen Poe’su olur.  Arthur Conan Doyle, Dedektif Sherlock Holmes’ü (1887) ölümsüzleştirir. Maurice Leblanc, centilmen hırsız Arsen Lüpen’i 1905’te yaratır. Gaston Leroux Sarı Odanın Esrarı’nı (1907) yazarak kilitli odanın gizemini ifşa eder.

19. yy.’ın sonunda ABD’de popüler olan, bizde “on paralık hikayeler” adıyla anılan ucuz, karton kapaklı, macera romanları -dime novellar- ortaya çıkar. Yazarlarının çoğunlukla takma ad kullandığı, çalakalem yazılmış, abartılı aksiyon romanlarıdır bunlar. O dönemde vahşi Batı temalı bu kahramanlık hikayelerinin yanı sıra, aynı mantıkla, dedektif hikayeleri de yazılır. Ucuz kâğıda basıldıkları ve kolay okundukları için geniş kitlelere ulaşma imkânı bulurlar. Bu nedenle dedektif hikayelerinin sevilip yaygınlaşmasında bir basamak işlevi görürler. Bu terim sonradan basit, kalitesiz eserleri tanımlamak; onları aşağılamak için kullanılmıştır.

Bu gelişmelere bakarak modern dedektif romanının iki damardan beslendiğini, iki hattan melezlenmiş olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi akıl yürütmeye odaklanan zihinsel dedektif hattıdır. Poe’nun Dupin karakterine bağlanan bu türe entelektüel hat demek de mümkün. Aksiyon dedektifi hattı ise dime novels etkisiyle oluşuyor. Bu popüler hat, The Old Boy adlı polisiyeyle ünlenen, dövüşen, kovalayan, kaçırılan Nick Carter karakterine bağlanır.

Nick Carter karakterinin hikayeleri 1909’dan itibaren Türkçeye çevrilir ve ilgi görür. Fakat ilk dönemlerde bizde dime novel etkisinde romanların yazıldığını söylemek pek mümkün değildir. Fakat çeviriler ilgi çekicidir. Ahmet Münif, 1881’de Pierre Alexis Ponson du Terrail’in Les Tragedies de Paris isimli polisiye romanı Paris Faciaları adıyla çevirir. Bu kitap ilk çeviri polisiye kabul edilir. Önemli örneklerden birisi de Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Emile Gaboriau’nun File No 113 adlı romanından 1889’da 113 Numaralı Cüzdan adıyla yaptığı çeviridir. Bu çeviriler dikkat çekse de yayıncılık konusundaki eksiklikler, okur-yazar oranının düşük olması bizde polisiyeyi geciktiren genel nedenler arasında sayılabilir. Fakat daha önemlisi romanla tanıştığımız Tanzimat döneminden Cumhuriyet’e uzanan çizgide -bugünkü görüşle hiç bağdaşmayan- edebiyatın toplumu eğitmesi gerektiği düşüncesidir.  O yüzden de polisiye hafif ve yüzeysel görülür.

Dedektif romanı iki dünya savaşı arasında en parlak dönemini yaşar. Giderek gelişir ve yaygınlaşır. Fakat hangi hattan gelirse gelsin, cinai roman da diyebileceğimiz dedektif romanında, aydınlatılması imkânsız gibi görünen bir cinayetin, parlak zekalı bir dedektif ve yardımcısı tarafından çözülmesi biçiminde tekrarlayan bir olay örgüsü; buna bağlı olarak da kalıbı sınırlı ve işlevi değişmeyen karakterleri vardır. Bu form, dedektif hikayelerinin güçlü eserlerin bulunduğu edebiyat kanonu içinde yer bulmasının önüne geçer. Dedektif romanının edebiyat dünyası içinde itibar kazanmasını engelleyen iki öğe şudur kanımca: Birincisi bu türe edebi derinlikten yoksun, estetik deneyim yerine merak duygusuna yönelik, vakit geçirmek için okunan kaçış ve eğlence aracı gözüyle bakılması, ikincisi ise polisiyenin kapitalist sistemin zihinsel ürünü olduğunun düşünülmesidir. Eleştirmenler, edebiyat bilimciler, edebiyat tarihçileri uzun süre polisiye roman üzerinde durmaz. Pek çok yazar da benzer düşüncededir.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Yaz Yağmuru (1955) adlı uzun öyküsü, dedektif romanının bir yazar tarafından “ucuz edebiyat” olarak görülmesine iyi bir örnektir. Alıntı yaptığım öyküde dikkatimizi çeken şey, dedektif romanı hakkında yorum yapan karakterin herhangi bir kişi değil, yine bir yazar olmasıdır. Anlaşılan Yaz Yağmuru adlı öyküde Yazar Sabri, Nick Carter tarzı popüler dedektif romanından söz etmektedir.  Eline alır almaz fırlatıp attığı romanın hem olay örgüsünü hem dilini ve anlatımını yerden yere vurur:

“Bir ara kendisini kitap okur buldu. Fakat elindeki kitaba dikkat edince fırlatıp attı. Bu en budala cinsinden bir polis romanıydı. Hemen her sayfada kahramanı biraz himmet etse savuşturabileceği bir yığın manasız işe giriyor, pestili çıkana kadar dayak atıyorlar, yüzünün kanını sile sile eve dönüyordu. Belli ki son sayfada bütün hıncını alacaktı. Oldukça safdil bir dostunun bu cinsten bir kitap için kendisine söylediklerini hatırladı. Zavallı bütün bu budalalık yığınında sadece büyük bir hakikatin müdafaa edildiğine inanmamış, dil zevksizliklerini de yenilik sanmıştı.”

Sözlerime, Salvo Montalbano serisiyle tanıdığımız Andrea Camilleri’nin Tindari Gezisi adlı romanındaki tamamen haklı olduğunu düşündüğüm bir karakterin, polisiye yazma hevesi kursağında kalan bir komiserin yakınmasıyla devam etmek istiyorum.:

“Polisiye romanlar, kimi eleştirmenler ve kürsü sahipleri ya da bunun adayları tarafından aşağı bir tür olarak değerlendiriliyor, zaten ciddi edebiyat tarihlerine almıyorlar bile.”

Bolca edebiyat tarihi okumuş biri olarak, en azından Türk edebiyatı açısından, komiserin söylediklerini doğrulayabilirim. Örneğin Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nde Ahmet Mithat’tan söz ederken, bir hiyerarşi oluşturur. Ahmet Mithat’ın önce “Türk romanının gelişimine doğrudan tesir” ettiğini düşündüğü eserlerini sayar, ardından tarihi ve macera romanlarını sıralar. Edebiyatımızdaki ilk polisiye sayılabilecek Esrar-ı Cinayat’ı hem mekân kullanımı hem geleneksel toplum yapısını yansıtması açısından başarılı bulduğu halde, bir iki cümleyle sona bırakır. Berna Moran, Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış adlı üçlemesinin birinci cildinde (1983) doğu-batı çatışmasına odaklanır. Bizde ilk romanların yazılmaya başladığı Tanzimat döneminde ve cumhuriyetin ilk yıllarında batılılaşma edebiyatın başat ögesidir çünkü.  Moran da Esrar-ı Cinayat’a değinmez. Peyami Safa’nın Cingöz Recai serisinden söz etmez bile. Aynı biçimde Olcay Önertoy da Türk Roman ve Öyküsü (1984) adlı kitabında Safa’nın yazdıklarını anmaz; hiçbir polisiye romana da yer vermez. Zaten Peyami Safa, kendisinin de alt tür olarak gördüğü polisiye kitaplarını Server Bedii mahlasıyla yazmıştır. Dünya edebiyatında da türe hiyerarşik bakış ve cinsiyet ayrımcılığı gibi nedenlerle mahlas kullanarak yazan ya da yazmak zorunda kalan yazarları görmekteyiz.

Berna Moran, 1990’da yayımlanan Türk Romanına Eleştirel Bakış 2’de polisiye kurgusuna dikkat çekerek Kemal Tahir’in Kurt Kanunu’na genişçe yer ayırır. Bu bölümde dedektif romanıyla ilgili detaylı açıklamalar yapar. Moran, üçlemenin son cildinde Pınar Kür’ün polisiye türü üzerine bir parodi yaparak Bir Cinayet Romanı’nı yazdığını da belirtir. Jale Parla Don Kişot’tan Bugüne Roman adlı eserinde polisiye romana yer vermez, Nurdan Gürbilek derinlemesine yaptığı incelemelerinde polisiye romanlara değinmez.

Yüz Yılın Türk Romanı’nda (1999) Fethi Naci, Ahmet Ümit’in Sis ve Gece adlı romanı üzerine düşüncelerini dile getirirken söze “Türkiye’de niçin polisiye roman yazılamıyor?” sorusuyla başlar. Bunun tarihsel, toplumsal, siyasal ve yazınsal nedenleri olduğunu belirtir. Ardından Ernest Mandel’in Hoş Cinayet’teki “… burjuva toplumunun tarihi, aynı zamanda mülkiyetin ve mülkiyetin yok sayılmasının, bir başka deyişle suçun tarihidir,” sözlerini alıntılar. Oysa bizde özel mülkiyetin tarihi nispeten çok yenidir. Fethi Naci, burjuva toplumu olmadığımız için polisiye romanın bizde gelişemediği sonucuna varır.  Ardından kimi yasa maddelerinin ve uygulamaların yazarların özgürce yazmalarının önünde engel oluşturduğunu ifade eder. Aynı zamanda, “… bizde romanın tarihi de yenidir,” der. Haklıdır. Modern romanı, Cervantes’in ilk bölümünü 1605’te yazdığı “Don Quijote” ile başlatırsak aradaki zaman farkını görürüz. İlk Türkçe romanı 1851’de Hovsep Vartanyan, Akabi Hikayesi adıyla Ermeni alfabesi ile yazmıştır. Ardından Yusuf Kâmil Paşa, François Fenelon’un Telemak adlı romanını 1859’da çevirir. Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ı Şemsettin Sami, Arap alfabesiyle 1872’de yazar. Halit Ziya Uşaklıgil’in acemilikten sıyrılmış Mai ve Siyah adlı romanı yayımlandığında ise yıl 1897’dir.    

1970’ten sonra dünyada, yapısalcılığın da etkisiyle, polisiye konusunda ciddi biçimde çalışılmaya başlanır. Son on-on beş yılda Türkiye’de de polisiye üzerine yapılan akademik çalışmalar var.  Bunların çoğu sosyoloji alanını da ilgilendiriyor. Berna Moran, Türk Edebiyatına Eleştirel Bakış’ın son cildinde Rus Biçimcileri’nin çalışmalarından söz eder.  Bu çalışmalar polisiye türünün ciddi edebiyat sınıfına atlamasına önemli katkılarda bulunmuştur. Rus Biçimcileri’nin kuramına göre edebiyat eserlerinde farklı dönem ve akımlarda “başat öğe” değişmektedir. Örneğin Romantizm döneminde sanatçının kişisel duyguları başat öğe iken, bu tür eserler merkeze alınırken, başka bir dönemde sosyal hayat ön plana çıkabilmektedir. Polisiyenin sınıf atlamasının bir nedeni de dönemin sorunlarını anlatmaya elverişli olmasıdır. Bu nedenle Borges, A. Robbe-Grrillet, I. Calvino, Umberto Eco gibi yazarlar dedektif romanı formunu yapıtlarında kullanmışlardır. Yani artık polisiye meşrulaşmış görünüyor. Yine de pek çok çevrede aynı hiyerarşik bakışın sürdüğü söylemek mümkün.

Akademi’nin polisiyeye yönelik temel sorularının şu şekilde olduğunu düşünebiliriz: Birincisi, polisiyede ana tema nedir ve nasıl işlenir? Buna bağlı olarak ikinci soru ortaya çıkar: Polisiye asıl olarak ne yapar, suçluyu mu yoksa onu suça iten toplumsal koşulları mı ifşa eder; yani polisiyenin ideolojisi nedir?

Kimi akademik tezlerde polisiyenin toplumun yapısını ortaya koyma işlevinin öneminden söz edilir. Fakat Franco Moretti, edebi biçimlerin sosyolojisi üzerine düşündüğü Mucizevi Göstergeler’de, dedektif anlatılarındaki soruşturma hikayesinin kültürel yasalara tabi olduğunu söyler. Moretti’ye göre, dedektif figürü de yasalara, özellikle ekonomi yasalarına saygı gösterilmesini sağlayan bir ‘bekçi’ görevindedir. Moretti bu sözleriyle, polisiyenin kapitalist sistemin zihinsel ürünü olduğu düşüncesini ortaya koyar ve kişiyi suça iten toplumsal koşulları ifşa etmekle ilgilenmediğini belirtir. Ernest Mandel de Moretti ile benzer düşüncededir.

Bunun yanında E. Mandel Hoş Cinayet’in (1984) son bölümü olan “Yeni Polisiye ve Fransız Yeni Kara Romanı: Cani Sistemin Kendisi” bölümünde son on yıl içinde ortaya çıkan ‘devrimci polisiye’ veya ‘yeni kara roman’ hatta ‘neo- popülist edebiyat’ diye adlandırılabilecek, Mayıs 1968’in katıksız ürünü olan yeni bir polisiye alt türünün örneklerini verir.

Ernest Mandel, polisiyenin ana temasının ve ideolojisinin kökünde yatanın ölüm korkusu olduğunu söyler. Ama bu, bir daha dünyaya gelemeyecek olmamızdan kaynaklanan   varoluşsal bir ölüm korkusu değildir. “Polisiye roman, özel türden bir ölüm korkusunu gerektirir, öyle bir korku ki kökleri açıkça burjuva toplumunun koşullarında bulunur. (…) Ölüm –ve daha özgül olarak da cinayet- polisiye romanın bizzat merkezinde yer alır,” sözleriyle, burjuva toplumunun koşullarının, kişisel güvenlik ve ona saldırı üzerine kafa yormayı gerektirdiğini belirtir.

Biliyoruz ki aslında ölüm ve cinayet hikayeleri Habil’in, kardeşi Kabil’i hırs ve güç arzusuyla öldürmesiyle başlar. Yunan tragedyasının en önemli yazarlarından Sofokles’in “babayı öldürme”yi işleyen Kral Oidipus adlı tragedyasını, kadın başkaldırısının ilk örneklerinden -iki erkek kardeşten birini diğerinin öldürdüğü- Antigone’yi, Shakespeare’in insanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesine odaklanan “Ellerimdeki kan çıkmıyor” sözüyle hatırladığımız   Macbeth’i başta olmak üzere Hamlet, Othello ve diğer eserleri bu bağlamda ilk akla gelen örneklerdir. Ölüm ve cinayet Goethe ve Dostoyevski gibi pek çok büyük edebiyatçının da ele aldığı konulardır.  Fakat bu ele alışta varoluşsal ve felsefi bir bakışın izi vardır. Bizim suç edebiyatı kapsamında düşündüğümüz bu eserlerle polisiyenin ölüme bakışını –bir yandan polisiye okumaktan vazgeçmeyen- Mandel şu şekilde karşılaştırır: “Polisiye romanda ölüm, insanın yazgısı ya da trajedisi olarak ele alınmaz. Ölüm orada bir soruşturma nesnesi haline gelir; yaşanan, acı çekilen (…) bir şey değildir. Teşhir edilecek bir ceset, analiz edilecek bir şey haline gelir. Ölümün şeyleşmesi polisiye romanın can damarıdır.”

Peki polisiye türü, iyi edebiyat olmayı hak etmiyor mu? Tek olanağı “adalet” duygusunu doyurmak mı ya da hayatın dayanılmaz belirsizliğine karşı tamamlanmış bir hikâye ve bir çözümleme sunmakla yetinen bir tür mü sadece? Bu sorunun cevabını yine bir polisiye romanla verebiliriz. Soru, hangi tür iyidir yerine, hangi eser iyidir olmalı gibi görünüyor. Mesela Adrian Mckinty, Andrea Camilleri, Petros Markaris ve pek çok yazar iyi eserler yazmışlardır. Umberto Eco, Gülün Adı’nda Aristoteles’in kayıp olduğu varsayılan Komedya kitabından yola çıkarak muhteşem bir Orta çağ polisiyesi kurgulamıştır. Romanın felsefi omurgası “yoksulluk, gülme yasağı, bilgi ve iktidar” meselesidir. Çatısı çok iyi kurulmuş bu polisiye roman, toplumun yapısını yansıtan tarihsel arka planı, derinliği, dili ve anlatımıyla iyi bir edebiyat örneğidir. Edebiyat tarihçisi Maurizio Pistelli’nin belittiği gibi İtalyan edebiyat ve akademi geleneğinin uzun yıllar polisiye tarzı hikayeleri bayağı olarak değerlendirmesine rağmen Gülün Adı “yüksek edebiyat” kanonundaki bütün eserlerle rahatlıkla boy ölçüşebilir.

Yazımı suç üzerine kafa yoran, gizemli romanların yazarı çok sevdiğim Cahide Birgül’ün Gölgeler Çekildiğinde adlı eserindeki Esin karakterinden yapacağım bir alıntıyla bitirmek istiyorum:

 “Dedektiflere hayrandım. Onlar asla paniğe kapılmazlardı. Oysa binlerce tehlike dolaşırdı çevrelerinde. Amirler engel olmaya çalışır, insanlar bilerek ya da bilmeyerek ipuçlarını yok ederdi. Ama o, tanrısal soğukkanlılığını hiç yitirmeden, suçlunun etrafına içinden asla çıkamayacağı kozasını örmeyi sürdürürdü.”                                                                                     

KAYNAKLAR:

1-Ernest Mandel, Hoş Cinayet, Çev. Gülen Aktaş – N.Saraçoğlu, Yazın Yay., 2021

2-Franco Moretti, Mucizevi Göstergeler, Çev. Zeynep Altok, Metis Eleştiri, 2021

3-Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış (1,2,3), İletişim Yay., 1983, 2018

4-Fethi Naci, Yüz Yılın 100 Türk Romanı, İş Bank. Kültür Yay., 2019      

DEDEKTİFİN SÖZLÜĞÜ – 3

0
Dedektifin Sözlüğü

Bir önceki sayıda, gerçeğin çıplak gözle görülmeyen taraflarına, laboratuvarın sessiz ve sistemli dünyasına odaklanmış; parmak izinden DNA’ya, balistikten iz delillerine kadar mikroskobik hikayelerin peşine düşmüştük. Ancak laboratuvarda üretilen en kesin bilimsel sonuçlar bile, tek başına adaleti sağlamaya yetmez. Bir delilin kaderi, laboratuvarda mühürlendiği an değil, mahkeme salonunun ışıkları altında, hukukun süzgecinden geçtiği an belli olur.

Bu sayıda, delilin en zorlu ve en heyecanlı yolculuğuna tanıklık edeceğiz: Raporlama, Uzman Tanıklığı, Delil Sunumu ve Çapraz Sorgu.

Raporlama:

Laboratuvarda tamamlanan incelemelerin ardından atılan ilk adım, karmaşık bilimsel verileri hukukun anlayabileceği bir dile tercüme etmektir. İşte bu köprüye Adli Rapor denir. Adli rapor, sadece bir sonuç belgesi değildir. Varılan sonucun hangi bilimsel yöntemlerle, hangi standartlar altında elde edildiğini gösteren bir şeffaflık vesikasıdır.

Raporda kişisel yorumlara, “bence” veya “bize göre” gibi muğlak ifadelere yer yoktur. Kullanılan test kitleri, hata payları ve uluslararası standartlar açıkça belirtilir.

Rapor, delil ile olay/şüpheli arasındaki bağı net bir şekilde kurmalıdır. Örneğin; “Olay yerindeki kovan, X marka silahtan atılmıştır” ifadesi kesin bir balistik tespittir.

Uzman Tanıklığı (Bilirkişilik):

Hâkimler, savcılar ve avukatlar hukuk uzmanıdır; ancak bir DNA sarmalının dizilimini veya bir merminin yiv-set izlerini kendi başlarına yorumlayamazlar. İşte bu noktada sahneye Uzman Tanık (Bilirkişi) çıkar. Uzman tanığın, sadece bilgiyi aktarması değil, aynı zamanda o bilgiyi jüri veya mahkeme heyeti için anlaşılır kılması da gerekir.

İyi bir uzman tanık, kürsüyü bir amfiye dönüştürür. Karmaşık istatistiksel olasılıkları (örneğin, bir DNA profiline rastlama olasılığının 10 milyarda 1 olması) sokaktaki insanın anlayabileceği benzetmelerle açıklar.

Uzman tanık iddia makamının (savcılığın) ya da savunmanın yanında yer almaz; o sadece “bilimin” tarafındadır. Bilimsel veriler nereyi işaret ediyorsa, uzman da orayı işaret etmek zorundadır.

Delilin Sunumu:

Modern mahkeme salonlarında deliller artık sadece dosya arasından çıkarılan kağıtlar değildir. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte delilin sunumu, davanın seyrini doğrudan etkileyen bir görsel stratejiye dönüşmüştür.

Adli Animasyonlar ve Simülasyonlar: Bir cinayet anındaki kurşunun yolu (trajektori), kan sıçrama analizleri veya araç kazalarının dinamikleri, üç boyutlu dijital modellemelerle mahkeme salonunda canlandırılır. Bu, hâkim ve jürinin olayı “gözleriyle görmelerini” sağlar.

Görsel Kanıt Yönetimi: Mikroskobik parmak izi karşılaştırmaları, dev ekranlarda yan yana getirilerek benzerlik noktaları tek tek işaretlenir. Amaç, şüpheye yer bırakmayacak bir netlik yaratmaktır.

Çapraz Sorgu:

Bir delil ne kadar güçlü, uzman ne kadar prestijli ve yetkin olursa olsun; hukuk sisteminin en sert sınavından geçmek zorundadır. Bu sınav, çapraz sorgudur. Savunma makamının görevi, iddiayı çürütmek için delilin ve uzmanın üzerindeki tüm zayıf noktaları bulmak ve mahkeme heyetine göstermektir.

Savunma avukatları genellikle bilimin kendisine değil, insan faktörüne ve prosedürlere saldırırlar. Bu stratejik sorgulamada şu soruların yanıtları aranır:

Delil Zincirinin (Chain of Custody) İhlal Edilip Edilmediği: Delil olay yerinden laboratuvara, oradan mahkemeye taşınırken her teslim anı kayıt altına alınmış mıdır? Eğer zincirde tek bir dakikalık veya bir imzalık boşluk varsa, savunma o delilin “değiştirildiğini” veya “kirlendiğini” iddia ederek delili tamamen geçersiz kılabilir.

Laboratuvar Standartları ve Cihaz Kalibrasyonu: Analizi yapan cihazın bakım formları güncel miydi? Laboratuvarın hata payı nedir?

Uzmanın Yetkinliği ve Taraflılığı: Uzman daha önce benzer vakalarda hata yapmış mıdır? Bilimsel otoritesi bu vaka için yeterli midir?

Çapraz sorgu mahkeme sürecinin en gerilimli anıdır. Bilim insanının soğukkanlılığı ve metodolojisine olan güveni, davanın kaderini belirler. Çünkü iyi bir savunma avukatı, delilin kendisini yok edemese de onun etrafında bir “makul şüphe” bulutu yaratmayı hedefler. Bunu başarırsa iddia makamının bütün stratejisi çökebilir.

Sonuç:

Olay yerinde toprağa düşen bir toz zerresinden, mahkeme salonundaki hararetli tartışmalara kadar uzanan bu yolculuk, modern adaletin temelidir. Raporlar yazılır, sunumlar yapılır, uzmanlar sorgulanır ve sonunda o sessiz deliller, adaletin terazisinde ağırlıklarını koyarlar.

Unutulmamalıdır ki, hukuk delilsiz hüküm veremez; delil ise bilimsel ve hukuki bir denetimden geçmeden adalet dağıtamaz. Sahadaki dedektif, laboratuvardaki adli bilimci ve mahkemedeki hukukçu aynı amaca, gerçeğin eğilip bükülmeden ortaya çıkarılmasına hizmet eder.

Adli sürecin bu üç aşamalı (Saha- Laboratuvar- Mahkeme) döngüsünü tamamladık. Ancak polisiye dünyası sadece resmi görevlilerden ibaret değildir. Bir sonraki sayıda, resmi makamların ulaşamadığı, hukukun gri alanlarında gezinen ve polisiye edebiyatın en karizmatik figürü olan Özel Dedektifliği ele alacağız: Türkiye’de ve dünyada özel dedektifliğin hukuki sınırları nelerdir? Bir özel dedektif hangi yöntemleri kullanır, resmi polisten nerede ayrılır ve topladığı deliller mahkemede geçerli midir?

Gölgede kalanların hikayesinde buluşmak üzere…

POLİSİYE EKRANI

0

YOUR FRIENDS AND NEIGHBORS (2025-)

IMDb: 7.7

Kara mizah ve suç unsurlarını bir araya getiren Amerikan yapımı bir drama dizisi olan Your Friends and Neighbors, dijital platformlardan Apple TV’de ekrana geliyor. Dokuz bölümlük ilk sezonu geçtiğimiz yıl yayınlanan dizinin ikinci sezonu 3 Nisan itibarıyla başladı. Yeni sezon öncesi 3. sezon için onay aldığı da duyuruldu.

Jonathan Tropper (Banshee, Warrior) imzalı dizinin başrolünde Jon Hamm (Mad Men) yer alırken kadroda Olivia Munn, Amanda Peet, Mark Tallman, Hoon Lee ve Lena Hall gibi isimler bulunuyor. 2. sezon öncesi diziye James Marsden da katıldı. Sınıf, statü, ahlak ve suç kavramlarını sorgulayan Your Friends and Neighbors “erişim” ve “kaybetme korkusu” temalarıyla modern toplumda bireyin konumunu koruma çabasını konu ediniyor.

Andrew Cooper, büyük bir yatırım şirketinde, önemli bir pozisyonda çalışmakta ve dışarıdan bakıldığında imrenilesi bir hayat sürmektedir. Mutlu bir evliliği ve iki çocuğu, ayrıca başarısının getirdiği zenginlikte bir düzeni vardır. Ancak her şey yolunda (gibi) giderken öncelikle karısını yakın bir arkadaşıyla onu aldatırken yakalar. Boşanmanın etkisi sürürken şirkette kendisinden alt kademe olan bir çalışanla ilişkiye girer ve bunun öğrenilmesiyle bir anda kovulur. Kendini toparlamaya çalışan ve alt üst olan hayatında farklı anlamlar arayan Coop, alıştığı banliyö standardını korumak adına sıra dışı bir yol bulur: Zengin komşularının evini soymak. Küçük çaplı ve çevresi tarafından fark bile edilmeyen bu suçlar, daha büyük ve tehlikeli bir yolun kapısını aralar. Coop’un içinde bulunduğu sosyal çevre, göründüğünden daha karmaşık ve tehlikelidir.


YOUNG SHERLOCK (2026-)

IMDb: 7.6

Young Sherlock, adından da anlaşıldığı üzere, ünlü dedektif Sherlock Holmes’un gençlik yıllarını konu alan, İngiliz yapımı, komedi soslu bir suç drama dizisi.

Karakterin yaratıcısı Arthur Conan Doyle olsa da, dizi Andrew Lane’in kaleme aldığı “Young Sherlock Holmes” serisinden uyarlanarak hazırlandı. 2010-2015 arası yayımlanan ve sekiz kitaba ulaşan serinin bazı kitapları vakti zamanında ülkemizde Tudem Yayınevi tarafından basılmıştı.

Peter Harness ve sinemaya iki Sherlock Holmes filmi kazandıran Guy Ritchie tarafından hazırlanan; aksiyon, macera, casusluk ve gizemi buluşturan dizi projesi Amazon Prime Video’da izleyiciyle 4 Mart’ta buluştu ve sekiz bölümlük sezonun tüm bölümleri aynı gün yayınlandı.

Çekimlerinin bir kısmı Türkiye’de gerçekleştirilen Guy Ritchie filmi The Ministry of Ungentlemanly Warfare’de de rol alan Hero Fiennes Tiffin’in başrolünde yer aldığı Young Sherlock’un kadrosunda Dónal Finn, Max Irons, Zine Tseng, Joseph Fiennes, Natascha McElhone, Colin Firth ve Numan Acar gibi isimler bulunuyor. Moriarty ve Mycroft gibi ismi bilindik Sherlock Holmes karakterlerine de yer veren yapım, hikâyesi gereği dönemin İstanbul’una da uğruyor.

19. yüzyıl İngiltere’sindeyiz. Oxford Üniversitesi öğrencisi 19 yaşındaki Sherlock Holmes, henüz usta bir dedektife dönüşmemiştir. Olgunlaşmamış ve kabadır. Ayrıca disiplinden de yoksundur. Oxford’da işlenen bir cinayet, Holmes’un özgürlüğünü tehlikeye atar ve o da küresel çapta bir komploya sürüklenen ilk cinayet gizemini çözmek için harekete geçer. Cinayetin ardından gelen tuhaf olaylar zinciri onun gözlem yeteneğini, analitik zekâsını ve çıkarım gücünü geliştirdiği ilk büyük sınav olur.


CAUGHT STEALING (2025)

IMDb: 6.9

Caught Stealing, suç ve gerilim türlerini kara mizahla harmanlayan 2025 yapımı bir Amerikan filmi. Yönetmen koltuğunda Darren Aronofsky (Black Swan, Mother!, The Whale) otururken, senaryosunu kaleme alan Charlie Huston, aynı adlı romanını kendisi uyarladı.

Filmin başrolü Austin Butler. Kadroda ayrıca Zoë Kravitz, Regina King, Matt Smith, Liev Schreiber ve Vincent D’Onofrio gibi isimleri görmek mümkün. Film, ülkemizde geçtiğimiz yaz “Suçüstü” adıyla vizyona girdi.

1990’ların New York’unda, sakin bir hayat süren eski bir beyzbol oyuncusu Hank Thompson, komşusunun kedisine bakmayı kabul eder. Ancak iyi niyeti yüzünden kendisini beklenmedik bir şekilde yeraltı dünyasının ortasında bulur. Basit bir iyilik gibi başlayan durum, yanlış zamanda yanlış yerde olmanın yarattığı domino etkisiyle onu farklı suç gruplarının hedefi hâline getirir.

Kimlerin peşinde olduğunu tam olarak anlayamayan Hank, hem hayatta kalmak hem de içine sürüklendiği karmaşadan çıkmak için New York’un karanlık ve tehlikeli sokaklarında mücadele etmek zorunda kalır.

Not: “Caught Stealing” ya da düz çeviriyle “çalarken yakalanma” esasında bir beyzbol terimidir. Topun vurucu tarafından vurulmamış olmasına rağmen koşucunun bir sonraki kaleye doğru koşmaya çalışması ve bu sırada saha oyuncularından biri tarafından etiketlenerek oyun dışı kalması durumuna verilen addır.


THE MASTERMIND (2025)

IMDb: 6.3

Sanat dünyasıyla organize suçu bir araya getiren The Mastermind, 2025 yapımı bir Amerikan filmi. Yönetmenliğini ve senaristliğini Kelly Reichardt (First Cow) üstlendi ve Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali kapsamında gerçekleştirdi.

Başrolünde Netflix’in Knives Out (Bıçaklar Çekildi) serisinin Aralık 2025’te yayına giren yeni filmi Wake Up Dead Man’de ( https://dedektifdergi.com/polisiye-hikayeler/polisiye-ekrani-17/ ) de rol alan Josh O’Connor yer alırken oyuncu kadrosunda Alana Haim, John Magaro, Hope Davis ve Bill Camp gibi isimler bulunmakta. Türkiye prömiyerini Ayvalık Film Festivali’nde yapan film, ülkemizde halihazırda MUBİ’nin film kataloğunda mevcut.

The Mastermind, 1970’ler Amerika’sında geçen bir sanat hırsızlığı konu edilmiş. Klasik bir soygun hikâyesinden ziyade ana karakterin psikolojisine, kararlarının sonuçlarına ve sistem karşısındaki kırılganlığına odaklanan filmde, sıradan bir marangoz olan ancak finansal sıkıntılar nedeniyle riskli bir yola giren bir adamın hikayesi anlatılıyor.

James Blaine Mooney, değerli sanat eserlerini çalmayı amaçlayan bir soygun planının parçası hâline gelir. Ancak plan ilerledikçe işler beklenildiği gibi gitmez; amatörce başlayan girişim, giderek daha büyük ve kontrol edilemeyen sonuçlar doğurarak bir suç zincirine dönüşür. Bu da kahramanı hem suç dünyasıyla hem de kendi sınırlarıyla yüzleşmeye zorlar.

GÖKYÜZÜNDEKİ AYAKİZİ

0

Çeviren: Gencoy Sümer


John Dickson Carr (1906–1977), Amerika’nın en üretken ve yaratıcı polisiye yazarlarından biri olarak kabul edilir. “Kilitli oda” (locked room) gizemlerinin tartışmasız ustası olan Carr, kurbanın kimsenin giremeyeceği ya da çıkamayacağı bir mekânda ölü bulunduğu, fiziksel olarak imkânsız görünen cinayetleri ustalıkla çözüme kavuşturmasıyla ün kazanmıştır. Hem kendi adıyla hem de Carter Dickson takma adıyla kaleme aldığı yetmişi aşkın romanda, başta dedektif Dr. Gideon Fell ve Sir Henry Merrivale olmak üzere unutulmaz karakterler yaratan Carr, dönemin İngiliz polisiye geleneğini derinden benimsemiş; yıllarını Britanya’da geçirmiş ve eserlerini çoğunlukla İngiliz atmosferinde konumlandırmıştır. 1950’de Dedektif Yazarları Derneği’nin (Detection Club) üyeliğine kabul edilen Carr, 1963’te Amerikan Gizem Yazarları Derneği’nden (Mystery Writers of America) yaşam boyu başarı ödülü olan Grand Master unvanını almıştır. Mantığın sihirle dans ettiği, gotik gerilimin akıl yürütmeyle iç içe geçtiği o kendine özgü atmosferiyle Carr, polisiye edebiyatının altın çağını simgeleyen isimler arasındaki yerini bugün de korumaktadır.

Sıçrayarak gözlerini açtı, bunun bir rüyadan ibaret olduğuna kendini ikna etmeden önce bir-iki dakika boyunca yatak odasının beyaz tavanına dik dik bakıp kaldı. Ama bu bir rüyaydı.

Açık pencereden içeri soğuk, kırılgan bir gün ışığı sızıyordu. Perdeleri uçuran soğuk ve keskin hava, pencere pervazındaki ince kar tabakasını havalandırdı. Bu küçük, çıplak odada rüzgâr insanı canlandıracak bir şekilde esiyordu. Dorothy Brant havayı derin derin içine çekti.

Her şey yolundaydı. Babası ve Harry ile birlikte, donmuş gölde paten kaymak, eğer kar yağarsa belki biraz da kayak yapmak için geldikleri kır evindeydi. Ve kar yağmıştı. Buna sevinmesi gerekirdi ama nedense pencere pervazındaki kar onu dehşete düşürmüştü.

Sıcak yatağında titreyerek yorganı çenesine kadar çekti, komodinin üzerindeki küçük saate baktı. Dokuzu yirmi geçiyordu. Uyuyakalmıştı. Babası ve Harry çoktan kahvaltılarını yapmış olmalıydılar. Kendi kendine her şeyin yolunda olduğunu tekrar söyledi. Gerçi artık tamamen uyanmıştı ve her şeyin yolunda olup olmadığından o kadar emin değildi. Çünkü, Bayan Topham’ı hatırlamıştı. O yaşlı hırsız cadıyı…

Bu hafta sonunu mahvedebilecek tek kişi oydu. Çaldığı saat ve kötü niyetli kibarlığıyla komşu evde oturan Bayan Topham…

“Aklından çıkar şunu! Üzerinde düşünmenin bir yararı yok. Aklından çıkar!”

Dorothy Brant kendini zorlayarak yataktan kalktı, sabahlığına ve terliklerine uzandı. Fakat sandalyenin üzerinde asılı duran sabahlığı değil, ağır kürk mantosuydu. Orada Harry’nin Amerika’dan getirdiği bir çift yumuşak deri terlik de vardı. Ama şimdi tabanları soğuk, nemli ve sertleşmiş, neredeyse donmuştu. İşte o an bilinçaltındaki bir korku ona saldırdı, benliğini ele geçirdi ve bir daha gitmedi.

Pencereyi kapatıp banyoya süzüldü. Tertemiz beyaz perdeleri ve eski odun kokusuyla bu küçük ev o kadar sessizdi ki aşağı kattaki konuşmaları duyabiliyordu. Kelimelerin ayırt edilemediği bir mırıltıydı bu: Harry’nin hızlı konuşması, babasının daha yavaş ve tok sesi ve tanımlayamadığı ama hepsinden daha yavaş ve ağır bir başka ses.

Banyodan sonra aceleyle giyindi. Dokuz saat uyumasına rağmen kendini bütün gece ayaktaymış gibi sinirli ve bitkin hissediyordu.

Kısa kesilmiş kahverengi saçlarına tarağı son bir kez vurup pudra veya ruj sürmeden aşağı koştu. Oturma odasının kapısında aniden durdu. İçeride babası, kuzeni Harry ve yerel Polis Başkomiseri vardı.

“Günaydın hanımefendi,” dedi Başkomiser.

O küçük odanın görünüşünü, içindekilerin yüz ifadelerini asla unutmadı. Gün ışığı içeri süzülüyor, parlak renkli kaba dokuma kilimlere ve kaba taş şömineye temas ediyordu. Yan pencerelerden, karla kaplı bahçenin ötesini ve kapısı yüksek bir defne çitiyle ayrılan Bayan Topham’ın beyaz ahşap kaplamalı kulübesini görebiliyordu.

Ancak odaya girdiğinde onu asıl sarsan şey, aniden kesilen bir konuşma hissi ve başlarını çevirdiklerinde yüzlerinde yakaladığı o hızlı ve solgun ifadeydi.

“Günaydın hanımefendi,” diye tekrarladı Başkomiser Mason selam vererek.

Harry Ventnor adeta acı içinde araya girdi. Normalde de kızarık olan ten rengi daha da kızarmıştı; koca ayakları, geniş omuzları ve küçük kaslı elleri bile telaşlı görünüyordu.

“Hiçbir şey söyleme Dolly!” dedi. “Hiçbir şey söyleme! Seni konuşmaya zorlayamazlar. Bekle ta ki…”

“Kesinlikle bence de,” diye söze başladı babası yavaşça. Burnunun ucuna, sonra piposunun kenarına baktı; Dorothy hariç her yere bakıyordu. “Kesinlikle bence de,” diye tekrar etti boğazını temizleyerek, “Aceleyle konuşmamak en iyisi olur, ta ki…”

“Müsaadenizle efendim,” dedi Başkomiser Mason, boğazını temizleyerek. “Şimdi hanımefendi, korkarım size bazı sorular sormam gerekiyor. Ancak avukatınızı görene kadar sorularıma cevap vermek zorunda olmadığınızı söylemek görevim.”

“Avukat mı? Ama ben avukat istemiyorum. Avukatla ne işim olabilir ki?”

Başkomiser Mason, babasına ve Harry Ventnor’a manalı bir bakış attı, sanki bunu not etmelerini istiyordu.

“Konu Bayan Topham, hanımefendi. Anladığım kadarıyla hanımefendi, dün onunla aranızda bazı konuşmalar geçmiş. Bir tür ağız kavgası gibi.”

“Evet, kesinlikle öyle denebilir.”

“Ne hakkında olduğunu sorabilir miyim?”

“Üzgünüm,” dedi Dorothy; “Bunu size söyleyemem. Bu, o yaşlı kediye ona iftira attığımı söyleme fırsatı verir. Size ne anlattı?”

“Şey, hanımefendi,” dedi Başkomiser Mason, bir kurşun kalem çıkarıp çenesini kaşıyarak. “Korkarım bize bir şey anlatacak durumda değil kendisi. Guildford’da bir hastanede, kafasından oldukça ağır darbe almış durumda. Aramızda kalsın, iyileşip iyileşmeyeceği pamuk ipliğine bağlı.”

Dorothy önce kalbinin hiç atmadığını hissetti, sonra yüreği devasa bir ritimle küt küt atmaya başladı. Başkomiser ona dikkatle bakıyordu. Kendini konuşmaya zorladı:

“Yani bir kaza mı geçirdi?”

“Tam olarak değil, hanımefendi. Doktor, Bayan Topham’ın evindeki masanın üzerinde görmüş olabileceğiniz ağır cam bir küreyle kafasına üç-dört kez vurulduğunu söylüyor.”

“Yani bunu birinin yaptığını mı kastediyorsunuz? Kasten mi? Ama kim yapmış?”

“Şey, hanımefendi,” dedi Başkomiser Mason, ona daha da sert bakarak. “Şu ana kadar görebildiğimiz her şeye dayanarak, bunu sizin yapmış olduğunuzu söylemek zorundayım.”

Bu olamazdı. Gerçek olamazdı. Daha sonra, Harry’nin gözlerinin etrafındaki küçük çizgileri, aceleyle taranmış açık renkli saçlarını, fermuarı yarıya kadar açık gevşek deri rüzgarlığını incelerken kendini dışarıdan bir göz gibi izlediğini hatırladı. Atletik becerilerine rağmen Harry’nin ne kadar etkisiz ve biraz da aptalca göründüğünü düşündüğünü hatırladı. O an babası da pek işe yaramıyordu.

“Ama bu saçma!” diyebildi sadece.

“Umarım öyledir hanımefendi. İçtenlikle umarım. Şimdi söyleyin bana, dün gece bu evden çıktınız mı?”

“Ne zaman?”

“Herhangi bir saatte.”

“Evet. Hayır. Bilmiyorum. Evet, sanırım çıktım.”

“Tanrı aşkına Dolly,” dedi babası, “Avukat gelene kadar başka bir şey söyleme.”

Onu tutan kendi duyguları değil, babasının yüzündeki o perişanlıktı. İri yarı, yarı kel, işleri için endişeli, dünyadaki her şey için endişeli… İşte John Brant buydu. Sakat sol kolu ve siyah eldiveni yan tarafına bastırılmıştı. Parlak güneş ışığı havuzunun içinde, bir ıstırap abidesi gibi duruyordu.

“Onu—gördüm,” diye açıkladı. “Hoş bir manzara değildi. Daha kötülerini görmemiş değilim. Savaşta.” Koluna dokundu. “Ama sen küçük bir kızsın Dolly; sadece küçük bir kızsın. Bunu yapmış olamazsın.”

Yalvaran sesi bir onay bekliyordu.

“Bir dakika efendim,” diye araya girdi Başkomiser Mason. “Şimdi hanımefendi! Bana dün gece evden çıktığınızı söylediniz. Değil mi?”

“Evet.”

“Karda mı?”

“Evet, evet!”

“Saati hatırlıyor musunuz?”

“Hayır.”

“Söyleyin bana hanımefendi: kaç numara ayakkabı giyiyorsunuz?”

“Otuz yedi.”

“Bu oldukça küçük bir numara, değil mi?” Dorothy sessizce onaylayınca, Başkomiser Mason not defterini kapattı. “Şimdi, benimle gelir misiniz?”

Evin yan kapısından dışarı çıktılar. Saçakların çıkıntısı altındaki iki basamakta kar yoktu. Ancak onun ötesinde, karşıdaki panjurları kapalı eve kadar her yer ince bir kar tabakasıyla kaplıydı.

Karda iki ayrı ayak izi vardı. Dorothy onların kime ait olduklarını biliyordu. Sertleşmiş ve net basılmış bir dizi iz, basamaklardan bir yılan gibi süzülerek çıkıyor, karla kaplı defne çitinin kemerinin altından geçiyor ve Bayan Topham’ın evinin yan kapısının basamaklarında bitiyordu. Diğer ayak izleri ise, o evden buradaki basamaklara geri gelmekteydi. Bu kişinin can havliyle koştuğu, kardaki bulanık ve araları açık ayak izlerinden belli oluyordu.

Bu dilsiz işaretler Dorothy’nin hafızasını harekete geçirdi. Bu bir rüya değildi. Yapmıştı. Bilinçaltında bunu başından beri biliyordu. Başka şeyleri de hatırlıyordu: pijama üzerine giydiği kürk mantoyu, ıslak terliklerinden kar suyunun sızışını, karanlıkta körlemesine kaçışını…

“Bu ayak izleri sizin mi hanımefendi?” diye sordu Başkomiser Mason.

“Evet. Ah, evet, benim.”

“Sakin olun hanımefendi,” diye mırıldandı Başkomiser. “Renginiz kireç gibi oldu. İçeri girip oturun isterseniz.”

Sonra ses tonu huysuzlaştı. Kızın tavrındaki ağırbaşlı sadelik, resmiyeti bırakmasına sebep oldu.

“Ama neden yaptınız hanımefendi? Tanrı aşkına, neden yaptınız? Yani, hepsi on sterlin bile etmeyecek bir avuç ıvır zıvır için o masayı zorla açmak ve sonra ayak izlerinizi silme zahmetine bile girmemek!” Öksürerek kendini aniden durdurdu.

John Brant’ın sesi asit gibiydi. “Güzel dostum. Çok güzel. Şu ana kadar gösterdiğin ilk zekâ belirtisi. Kızımın deli olduğunu iddia etmiyorsun herhalde?”

“Hayır efendim. Ama duyduğuma göre onlar annesinin takılarıymış.”

“Bunu nereden duydun? Sen mi söyledin Harry?”

Harry Ventnor, rüzgarlığının fermuarını savaşa hazırlanır gibi yukarı çekti. Herkesin zulmettiği o iyi çocuklardanmış gibi bir izlenim veriyordu. Küçük yüzünde öyle bir samimiyet parlıyordu ki, iyi niyetinden şüphe etmek imkânsızdı.

“Bak dostum. Onlara söylemek zorundaydım, değil mi? Böyle şeyleri saklamaya çalışmanın bir yararı yok. Sırf şu hikayeleri okuduğum için bile biliyorum ki…”

“Hikayeler!”

“Tamam, ne dersen de. Her zaman öğreniyorlar ve sonra durumu olduğundan daha kötü hale getiriyorlar.” Söylediklerinin anlaşılması için bekledi. “Söylüyorum size, olaya yanlış yaklaşıyorsunuz. Diyelim ki Dolly, o mücevherler yüzünden Topham’la kavga etti. Diyelim ki dün gece oraya gitti. Diyelim ki o ayak izleri onun. Bu, Topham’ı onun darp ettiğini kanıtlar mı? Bunu pekâlâ bir hırsız da yapmış olamaz mı?”

Başkomiser Mason başını salladı. “Olamaz efendim.”

“Ama neden? Soruyorum size, neden?”

“Dinlerseniz bunu size anlatmamda bir sakınca yok efendim. Muhtemelen dün gece saat on biri biraz geçe kar yağmaya başladığını hatırlarsınız.”

“Hayır, hatırlamıyorum. O saatte hepimiz yataktaydık.”

“Pekâlâ, benim sözüme güvenebilirsiniz,” dedi Mason sabırla. “Gece yarısına kadar karakoldaydım. Kar yağışı gece yarısı civarında durdu. Bunun için de sözüme güvenmek zorundasınız ama bunu kolayca kanıtlayabiliriz. Bayan Topham gece yarısından epey sonra hayattaydı ve sağlığı gayet yerindeydi. Bunu da biliyorum çünkü karakolu arayıp uyanık ve tedirgin olduğunu, çevrede hırsızlar olduğunu düşündüğünü söyledi. Hanımefendi aynı şeyi,” diye açıkladı belli bir sertlikle, “ayda ortalama üç kez yaptığı için bunun üzerinde durmuyorum. Size söylediğim şu ki, telefonu 00.10’da, kar durduktan en az on dakika sonra geldi.”

Başkomiser, Harry’nin bir şey söylemek istemesine aldırmadan aynı sabırlı tavırla devam etti: “Görmüyor musunuz efendim? Bayan Topham kar durana kadar saldırıya uğramamıştı. Evinin etrafında şu an her yöne yirmi metrelik tertemiz, lekesiz, izsiz kar var. Orada bulunan tek iz, Bayan Brant’ın kendisinin bıraktığını kabul ettiği ayak izleridir.”

Bıkkınlıkla karşısındakilere baktı.

“Sanki başka biri bu izleri yapabilirmiş gibi konuşuyorsunuz. Bayan Brant kendisi itiraf etmese bile, kesinlikle başka birinin yapmadığından eminim. Siz Bay Ventnor, ayakkabı numaranız 44, Bay Brant 43 numara giyiyor. 37 numara bir ayakkabıya ait izleri bozmadan üzerinde yürümek mi? Hadi canım! Yine de birisi o eve bir anahtarla girdi, yaşlı kadını canice darp etti, evini soydu ve kaçtı. Karda başka hiçbir iz veya leke yoksa, bunu kim yaptı? Kim yapmış olmalı?”

Dorothy artık durumu serinkanlı bir şekilde düşünebiliyordu. Bayan Topham’ı yaralayan ağır cam küreyi hatırladı. Çalışma masasının üzerinde dururdu. İçinde minyatür bir manzara vardı. Salladığınızda içinde ufak bir kar fırtınası kopardı. Bu da saldırıyı daha korkunç kılıyordu.

Üzerinde parmak izi bırakıp bırakmadığını merak etti. Ama her şeyin ötesinde Renee Topham’ın yüzü belirdi zihninde. Renee Topham… Annesinin en yakın arkadaşı…

“Ondan nefret ediyordum,” dedi Dorothy ve beklenmedik bir şekilde ağlamaya başladı.

***

Lincoln’s Inn Fields’daki Morris, Farnsworth & Jameson Hukuk Firması’ndan Dennis Jameson, evrak çantasını bir çıt sesiyle kapattı. O şapkasını ve paltosunu giyerken Billy Farnsworth ofise göz attı.

“Selam!” dedi Farnsworth. “Şu Brant meselesi için Surrey’e mi gidiyorsun?”

“Evet.”

“Hımm. Mucizelere inanır mısın?”

“Hayır.”

“O kız suçlu evladım. Bunu bilmen lazım.”

“Bizim işimiz,” dedi Jameson, “müvekkillerimiz için elimizden geleni yapmaktır.”

Farnsworth ona kurnazca baktı. “Şövalyelik ruhun yeniden canlanmış. Genç idealist, başı dertte olan güzel bir kadının yardımına koşuyor, yeminler ederek…”

“Onunla iki kez görüştüm,” dedi Jameson. “Onu seviyorum, evet. Ama bu konuda birazcık zekâmı kullandığımda, ona yönelik öyle müthiş bir suçlama göremiyorum.”

“Hadi canım!”

“Bak şimdi. Kızın ne yaptığını söylüyorlar? Bayan Topham’a ağır bir cam küreyle birkaç kez vurulmuş. Kürede parmak izi yok, silindiğine dair işaretler var. Ancak parmak izlerini dikkatlice silme öngörüsünü gösteren Dorothy Brant, sonra kulübesine geri yürüyor ve arkasında bir kilometre yukarıdan bile görülebilecek iki dizi ayak izi bırakıyor. Bu mantıklı mı sence?”

Farnsworth düşünceli göründü. “Belki de mantıklı olmadığını söyleyeceklerdir,” diye belirtti. “Psikolojiyi boş ver. Aşman gereken şey fiziksel gerçekler. İşte, gizemli dul Topham evde tamamen yalnız; tek hizmetçisi de gündüz geliyor. İşte, bir kişinin ayak izleri var. O izleri sadece o kız yapmış olabilir; ki zaten kendisi de bunu kabul ediyor. Başka birinin eve girmesi veya çıkması fiziksel olarak imkânsız. Bunu nasıl aşacağını düşünüyorsun?”

“Bilmiyorum,” dedi Jameson umutsuzca. “Ama önce onun anlatacaklarını duymak istiyorum. Kimsenin duymadığı, hatta merak bile etmediği tek şey, onun kendisi hakkında ne düşündüğü.”

***

Jameson, kapıdan girdiğinde akşam karanlığı çöküyordu. Karın grileştiği mavimsi bir alacakaranlıkta kapıda bir an durdu ve bahçeyi Bayan Topham’ınkinden ayıran iki metreye yakın yükseklikteki ince defne çite baktı. Gotik bir kemer gibi bir geçitle kesilen bu çitte dikkat çekici bir şey yoktu. Sadece kemerin önünde duran pardösülü, iri yapılı bir adam ona tanıdık gelmişti. Yanında, muhtemelen bölgenin polis başkomiseri olan bir başka adam daha vardı. Elinde bir kamera tutuyordu. Birden bir flaş patladı. Bir şey duyamayacak kadar uzak olmasına rağmen, Jameson, iri yarı adamın kahkahalarla güldüğüne dair garip bir izlenime kapıldı.

Jameson’ı kapıda, az çok tanıdığı Harry Ventnor karşıladı.

“İçeride,” diye açıkladı Harry, ön odayı işaret ederek. “Şey… onu üzme, olur mu? Hey, o çitte ne halt ediyorlar öyle?”

Bahçenin ötesine baktı. “Onu üzmek mi?” dedi Jameson biraz sertçe. “Ben buraya, ona yardım etmeye geldim. Bayan Brant’ın aklı başındayken söylenen şeyi yapabileceğini gerçekten düşünüyor musunuz?”

“Aklı başındayken mi?” diye tekrarladı Harry. Jameson’a tuhaf bir şekilde baktıktan sonra başka bir şey söylemedi; aniden arkasını dönüp bahçeye koştu.

Yine de Dorothy, Jameson onunla karşılaştığında, aklı başında olmayan biri izlenimi vermiyordu. Her zaman adamın dürüstlüğünü sevmişti, şimdi de içini ısıtan o dürüstlüktü.

Harry’nin atletik ve jimnastik becerilerini simgeleyen gümüş kupaların ve John Brant’ın St. Moritz’deki eski günlerinden kalma ödüllerin üzerinde bulunduğu gürül gürül yanan şöminenin karşısındaki koltuklara oturdular. Odayı sadece şöminenin alevleri aydınlatıyordu.

“Bana akıl vermek için mi geldiniz?” dedi Dorothy. “Beni tutukladıklarında ne söyleyeceğim konusunda akıl vermeyi mi kastediyorsunuz?”

“Şey, henüz sizi tutuklamadılar Bayan Brant.”

“Yine de buna şaşırdığınıza bahse girerim, haksız mıyım? Ah, ne kadar derin bir batağa saplandığımı biliyorum! Sanırım sadece daha fazla kanıt toplamak için etrafta dolanıyorlar. Bir de burada yeni bir adam var, Scotland Yard’dan gelen March adında bir adam. Kendimi neredeyse onurlandırılmış hissediyorum.”

Jameson dikleşti. Çitin yanındaki o iri yarı adamın neden tanıdık geldiğini şimdi anlamıştı. “Albay March mı?”

“Evet. Aslında oldukça hoş biri,” diye cevap verdi Dorothy, eliyle gözlerini gölgeleyerek. “Odamın her yerini aradılar. Ama teyzem Renee Topham’dan çaldığımı iddia ettikleri saati, broşu ve yüzükleri bulamadılar.” Bir an durdu sonra bıkkın bir sesle mırıldandı. “Renee Teyze…”

“Duydum. Ama asıl mesele neyin peşinde oldukları. Bir saat, bir broş ve birkaç yüzük! Neden birinden, hele de ondan bir şey çalasınız ki?”

“Çünkü onlar onun değildi,” dedi Dorothy, bembeyaz bir yüzle aniden başını kaldırarak. “Onlar anneme aitti.”

“Sakin olun.”

“Annem öldü,” dedi Dorothy. “Sanırım mesele sadece saat ve yüzükler değildi. Bu sadece bir bahaneydi, bardağı taşıran son damlaydı. Annem, Bayan Topham’ın çok yakın arkadaşıydı. Annem hayattayken onu pohpohlamak için ‘Renee Teyze’ aşağı ‘Renee Teyze’ yukarı tavrındaydı. Ama annem o takıların, her ne iseler, benim olmasını istiyordu. Sevgili Renee Teyze, mümkün olan her şeyi sahiplendiği gibi onları da soğukkanlılıkla sahiplendi. Düne kadar onlara ne olduğunu hiç bilmiyordum.”

“Bu tür kadınları bilir misiniz? Bayan Topham gerçekten büyüleyici, aristokrat ve çekicidir; alabileceği her şeyi alan ve almaya devam etmeyi bekleyen o soğuk cazibeye sahiptir. Gerçekten çok parası olduğunu kesin olarak biliyorum, gerçi o parayla ne yapıyor hayal bile edemiyorum. Taşraya kapanmasının asıl nedeni, şehirde para harcama riskine giremeyecek kadar cimri olmasıdır. Ona asla katlanamadım. Annem öldüğünde ve ben beklediği gibi onu pohpohlamaya devam etmeyince, işler çok değişti. O kadın hakkımızda konuşmaya bayılır! Harry’nin borçları, babasının sarsıntılı işleri. Ve ben.”

Durdu ve gülümsedi. “Tüm bunları size anlattığım için üzgünüm.”

“Anlatmıyorsunuz, ben dinlemek istiyorum.”

“Ama bunlar oldukça gülünç, değil mi?”

“‘Gülünç’,” dedi Jameson sertçe “bu benim kullanacağım bir sıfat değil. Demek onunla kavga ettiniz?”

“Ah, hem de muazzam bir kavga. Şahane bir kavga. Kavgaların şahı.”

“Ne zaman?”

“Dün. Annemin saatini kolunda gördüğümde.”

Gümüş kupaların parladığı ateşe baktı.

“Belki de söylememem gereken şeyler söyledim,” diye devam etti. “Ama babamdan veya Harry’den hiç destek görmedim. Babamı suçlamıyorum; işleri yüzünden endişeli ve o sakat kolu bazen canını çok sıkıyor. Bütün istediği huzur ve sessizlik. Harry’ye gelince, o kadını gerçekten sevmiyor; ama kadın ondan biraz hoşlandı ve bu onun hoşuna gidiyor. O, Renee Teyze’nin erkek versiyonu gibi. Başka birine sırtını daya, hayatını yaşa.  Ve ben tüm bunların ortasındayım. Hep ‘Dolly şunu yap’, ‘Dolly bunu yap’, ‘İyi kalpli Dolly; o aldırmaz’. Ama aldırıyorum. O kadını orada annemin saatini takarken gördüğümde ve bana bir hizmetçi tutmaya gücümüzün yetmediği gerçeği hakkında teselli verdiğinde, bu konuda bir şeyler yapılması gerektiğini hissettim. Sanırım gerçekten de bir şeyler yapmışım.”

Jameson uzanıp kızın ellerini tuttu. “Tamam,” dedi. “Ne yaptınız?”

“Bilmiyorum! Sorun da bu ya.”

“Ama elbette…”

“Hayır. Bu, Bayan Topham’ın her zaman dalga geçtiği şeylerden biriydi. Uykunuzda yürürken pek bir şey bilmezsiniz… Tuhaf geliyor, değil mi? Tamamen saçma. Ama benim için değil! Hiç değil. Çocukluğumdan beri, ne zaman çok yorgun veya sinirsel olarak bitkin olsam başıma bu gelir. Bir keresinde aşağı inip yemek odasındaki şömineyi yakmış ve masayı yemek için hazırlamıştım. Kabul ediyorum sık olmaz ve asla böyle sonuçları olmamıştı.” Gülmeye çalıştı. “Ama sizce babam ve Harry neden bana öyle baktılar? İşin en kötüsü de bu. Gerçekten bir katil adayı mıyım değil miyim, bilmiyorum.”

Bu kötüydü.

Jameson, mantığı aksini iddia etse de bunu kendine itiraf etti. Odanın içinde gezinmek için ayağa kalktı ve kızın kahverengi gözleri onu hiç bırakmadı. Gözlerini kaçıramıyordu; her köşede kızın yüzündeki o gerginliği görüyordu.

“Bakın,” dedi usulca, “Bu saçmalık.”

“Oh, lütfen. Siz bari öyle söylemeyin. Pek orijinal değil.”

“Ama cidden o kadının üzerine yürüdüğünüzü ve şu an buna dair hiçbir şey bilmediğinizi mi düşünüyorsunuz?”

“Şömineyi yakmaktan daha mı zor olurdu?”

“Size bunu sormadım. Bunu yaptığınızı düşünüyor musunuz?”

“Hayır,” dedi Dorothy.

Bu soru işi bitirdi. Artık ona güveniyordu. Aralarında bir anlayış ve sempati, bedenin ısı yayması gibi hissedilir bir zihinsel güç ve iletişim vardı.

“İçimin derinliklerinde, hayır, buna inanmıyorum. Uyanmış olmam gerekirdi diye düşünüyorum. Ve üzerimde… şey, kan yoktu, biliyorsunuz. Ama kanıtları nasıl aşacaksınız?”

Kanıtlar…

“Oraya gittim. Bunu inkâr edemem. Geri gelirken yarı yarıya uyandığımı hatırlıyorum. Bahçenin ortasında karda duruyordum. Pijamamın üstünde kürk mantom vardı; yüzümdeki karı ve ayaklarımdaki ıslak terlikleri hissettiğimi hatırlıyorum. Titriyordum. Ve eve geri koştuğumu hatırlıyorum. Hepsi bu. Eğer ben yapmadıysam, başka kim yapmış olabilir?”

“Affedersiniz,” diye araya girdi yeni bir ses. “Hem mecazi hem de gerçek anlamda ışığı açmamın sakıncası var mı?”

Albay March’ın yüz on kiloluk gövdesi, bir çadır kadar büyük su geçirmez bir pardösüye sarılmıştı. Büyük tüvit bir kasket takıyordu. Kasketin altındaki çilli yüzü soğuktan parlıyordu ve kumral bıyığını yakmakla tehdit eden koca hazneli piposunu keyifle içiyordu.

“Ah, Jameson!” dedi. Piposunu ağzından çıkarıp onunla bir işaret yaptı. “Demek sendin. İçeri girdiğini gördüğümü sanmıştım. Araya girmek istemem; ama sanırım Bayan Brant’ın bilmesi gereken en az iki şey var.”

Dorothy hızla arkasına döndü.

“Birincisi,” diye devam etti Albay March, “Bayan Topham tehlikeyi atlattı. En azından yemek sonrası kalkıp konuşan biri kadar birkaç kelime edebiliyor; gerçi söyledikleri pek tutarlı değil. İkincisi, bahçenizde hayatımda gördüğüm en tuhaf nesnelerden biri var.”

Jameson ıslık çaldı. Dorothy’ye, “Bu adamla tanıştın mı?” dedi. “O, Tuhaf Şikayetler Departmanı’nın başıdır. Ne zaman bir şaka ya da numara olabilecek ama diğer yandan ciddi bir suç da teşkil edebilecek acayip bir şeyle karşılaşsalar, onu çağırırlar. Zihni o kadar berraktır ki her seferinde hedefi on ikiden vurur. Bildiğim kadarıyla kaybolan bir odayı araştırmış, yürüyen bir cesedi kovalamış ve görünmez bir mobilya parçasını bulmuştur. Eğer bir şeyin biraz olağandışı olduğunu kabul edecek kadar ileri giderse, fırtınaya hazır olsan iyi olur.”

Albay March oldukça ciddi bir tavırla başını salladı. “Evet,” dedi. “Bu yüzden buradayım, görüyorsunuz. O ayak iziyle ilgilenebileceğimizi düşündüler.”

“O ayak izi mi?” diye bağırdı Dorothy. “Yani?”

“Hayır, hayır; sizin ayak iziniz değil Bayan Brant. Bir başkası. Açıklamama izin verin. İkinizin de pencereden dışarı bakmanızı istiyorum. Bu evle diğeri arasındaki defne çitine bir göz atmanızı istiyorum. Güneş neredeyse battı ama yine de inceleyin.”

Jameson pencereye gidip dışarı baktı.

“Eee?” dedi. “Ne olmuş ona? Alt tarafı bir çit.”

“Sizin de o keskin zekanızla fark ettiğiniz gibi, o bir çit. Şimdi size bir soru sorayım. Bir insanın o çitin tepesinde yürüyebileceğini düşünüyor musunuz?”

“Ne münasebet, tabii ki hayır!”

“Hayır mı? Neden olmasın?”

“Şakayı anlamadım,” dedi Jameson. “Ama uygun cevapları vereceğim. Çünkü çit sadece birkaç santim kalınlığında. Bir kediyi bile taşımaz. Üzerinde durmaya kalksanız, içinden aşağı düşersiniz.”

“Çok doğru. Peki, en az yetmiş beş-seksen kilo ağırlığındaki birinin çitin kenarına tırmandığını söylesem ne dersiniz?”

Kimse ona cevap vermedi; bu o kadar bariz bir şekilde mantıksızdı ki kimse cevap veremezdi. Dorothy Brant ve Dennis Jameson birbirlerine baktılar.

“Çünkü,” dedi Albay March. “Görünüşe göre birisi en azından oraya tırmanmış. Çite tekrar bakın. Kapı görevi görmesi için açılan kemeri görüyorsunuz değil mi? Tam onun üzerinde, çitin yan tarafındaki karların içinde ayak izi kalıntıları var. Bu büyük bir ayak izi. Topuğundan teşhis edilebileceğini sanıyorum, gerçi çoğu silinmiş ve yarım yamalak.”

Hızlı ve ağır adımlarla Dorothy’nin babası odaya girdi. Konuşmaya yeltendi ama Albay March’ı görünce fikrini değiştirmiş gibi göründü. Dorothy’nin yanına gitti, kızı onun koluna girdi.

“O zaman,” diye üsteledi Jameson. “Birisi gerçekten çite mi tırmandı?”

“Şüpheliyim,” dedi Albay March. “Nasıl yapabilir ki?”

Jameson kendini topladı. “Bakın efendim,” dedi usulca. “‘Nasıl yapabilir?’ sorusu doğru soru. Geçerli bir nedeniniz olmadan böyle konuşmayacağınızı biliyorum. Bunun davayla bir ilgisi olmalı. Ama birinin çite tırmanması umurumda değil. İsterse üzerinde tango yapsın. Çit hiçbir yere çıkmıyor. Bayan Topham’ın evine gitmiyor; sadece iki evin bahçesini birbirinden ayırıyor. Asıl mesele, birinin buradan diğer kulübeye, yirmi metrelik bozulmamış karın üzerinden tek bir iz bırakmadan nasıl geçebildiğidir. Size bunu soruyorum çünkü Bayan Brant’ın suçlu olduğunu düşünmediğinizden eminim.”

Albay March özür diler gibi baktı. “Suçlu olmadığını biliyorum,” diye cevap verdi.

Dorothy Brant’ın zihninde yine o ağır kâğıt ağırlığının görüntüsü canlandı; hani salladığınızda içinde minyatür bir kar fırtınasının koptuğu o şey. Kendi aklının da aynı şekilde sarsıldığını ve bulandığını hissediyordu.

“Dolly’nin yapmadığını biliyordum,” dedi John Brant, aniden kolunu kızının omzuna atarak. “Bunu biliyordum. Onlara da söyledim. Ama…”

Albay March onu susturdu. “Asıl hırsız, Bayan Brant, annenizin saatini, broşunu, zincirini ve yüzüklerini istemiyordu. Ne istediğini bilmek ilginizi çekebilir. O köhne masanın içine gizlenmiş yaklaşık bin beş yüz sterlin değerindeki banknotları ve altın liraları istiyordu. Bayan Topham’ın parasıyla ne yaptığını merak ediyor gibiydiniz. İşte parasıyla bunu yapıyordu. Bayan Topham, yarı baygın halde ağzından çıkan ilk kelimelerden anlaşıldığı üzere, sadece sıradan bir cimriydi. Oturma odasındaki o sevimsiz masa, herhangi bir hırsızın bir hazine arayacağı son yerdi. Herhangi bir hırsızın, yani biri hariç.”

“Biri hariç mi?” diye tekrarladı John Brant ve gözleri sanki içeri doğru döndü.

Jameson’ın içine ani ve çirkin bir şüphe düştü.

“Bilen biri hariç, evet. Bayan Brant, suç kasten sizin üzerinize yıkıldı. Bunda bir garez yoktu. Bunu yapan beyefendi için acıdan ve dertten kaçınmanın en kolay yoluydu bu sadece.”

“Şimdi gerçekten ne yaptığınızı dinleyin, Bayan Brant,” dedi Albay March, yüzü karararak. “Dün gece kar yağarken gerçekten dışarı çıktınız. Ama Bayan Topham’ın evine gitmediniz ve karda o iki artistik ayak izi dizisini siz yapmadınız. Kendi hikayenizde karın yüzünüzde sızladığını ve ayaklarınızın altındaki karı hissettiğinizi söylediğinize göre, karın hala yağmakta olduğunu anlamak için alim olmaya lüzum yok. Birçok uyurgezer gibi dışarı çıktınız; kar ve soğuk havanın etkisiyle yarı uyanık bir hale geldiniz ve kar yağışı bitmeden çok önce geri döndünüz; böylece yaptığınız gerçek izlerin üzeri karla kapandı.”

“Asıl hırsız —ki o gayet uyanıktı— geri geldiğinizi ve yatağa devrildiğinizi duydu. Belki de kendi işlediğinizi düşünebileceğiniz bir suçla sizi itham etmek için bunu gökten inme bir fırsat gördü. İçeri süzüldü ve terliklerinizi odanızdan aldı. Ve kar durunca Bayan Topham’ın evine gitti. Ona saldırmayı planlamıyordu. Ama kadın uyanıktı ve onu suçüstü yakaladı; bu yüzden elbette, Harry Ventnor ona vurdu.”

“Harry!..” Dorothy’nin neredeyse bir çığlık gibi ağzından çıkan kelime yarıda kesildi. Hızla babasına baktı; sonra boşluğa dik dik baktı, sonra gülmeye başladı.

“Elbette,” dedi Albay March. “Her zamanki gibi, suçun… neydi o?.. ‘İyi kalpli Dolly’sinin’ üzerine kalmasına izin veriyordu.”

John Brant’ın üzerinden büyük bir bulut dağılmış gibiydi; ama o telaşlı ve endişeli ifade gitmemişti. Albay March’a gözlerini kırpıştırarak baktı.

“Efendim,” dedi, “söylediğinizi kanıtlamak için sağlam kolumu bile feda ederim. O çocuk başıma gelen dertlerin yarısının sebebiydi. Ama siz çıldırdınız mı?”

“Hayır.”

“Size diyorum ki o yapmış olamaz! O Emily’nin oğlu, kız kardeşimin oğlu. Kötü biri olabilir; ama sihirbaz değildir.”

“Unutuyorsunuz,” dedi Albay March “Bir kediyi bile taşıyamayacak bir çitin kenarındaki o ilginç manzarayı, silik ve kararmış 44 numara ayak izini unutuyorsunuz. Olağanüstü bir ayak izi. Bedensiz bir ayak izi.”

“Ama bütün mesele de bu ya!” diye kükredi diğeri. “Kardaki izler 37 numara bir ayakkabıyla yapılmış! Harry onları yapmış olamaz, tıpkı benim yapamayacağım gibi. Bu fiziksel olarak imkânsız. Harry 44 numara giyiyor. Ayaklarını kızımın giydiği o düz deri mokasenlerin içine sokabileceğini söylemiyorsunuz herhalde?”

“Hayır,” dedi Albay March. “Ama ellerini sokabilir.”

Bir sessizlik oldu. Albay’ın yüzünde memnun bir ifade vardı.

“Ve bu sıra dışı ama son derece pratik eldiven çiftiyle,” diye devam etti Albay “Harry Ventnor diğer kulübeye ellerinin üzerinde ilerleyerek geçti. Hepsi bu. Gümüş kupalarından da anlaşılacağı üzere— eğitimli bir jimnastikçi için bunu yapmak kolaydır. Paraya ihtiyacı olan boş kafalı bir beyefendi içinse ideal. Karın ağırlık farkını göstermeyeceği ince bir kar tabakasının üzerinde geçti. Saçakların kar tutmadığı kapı basamakları, ayağa kalktığında her iki uçta da onu korudu. Yan kapının anahtarını ele geçirmek için sayısız fırsatı vardı. Ne yazık ki, çitteki o oldukça alçak kemer geçidi vardı. Kendini elleri üzerinde taşırken, dengesini sağlamak için ayakları vücudunun üzerinden yukarı ve arkaya doğru kıvrılmıştı; bir hata yaptı ve kendi ayak izini çitin yan tarafına bıraktı. Dürüst olmak gerekirse, bu yönteme bayıldım. Bu, tepesi taklak bir suç; gökyüzünde ayak izi bırakmak, bu…”

“Tam bir yakalanış efendim,” diye tamamladı Başkomiser Mason, başını kapıdan içeri uzatarak. “Onu Guildford’un öteki tarafında yakaladılar. Fotoğraf çektiğimizi görünce bir şeylerin ters gittiğini anlamış olmalı. Ama çaldığı mallar üzerindeydi.”

BİR GARİP YOK OLUŞ

0
Yeşim Yörük

“İstemem ulan!” diye bağırdı Haydar abi, ona bağırmak denirse tabii. “Kaçakçılık şubenin gözü üstümde zaten,” diye devam etti. Etti etmesine ya, bir süre ardını getiremedi. Çaresizliğini, çektiği çileyi belli etmemeye çalışıyordu, orası kesindi ya, boşa çabaydı. Belli olmayacak gibi değildi ki be kardeşim. Koca adam… Çıkçıkçıkçık… Tövbe haşa, çarpılmış gibi.

Derin bir nefes çekti içine ama pek hayrını gördü mü bilemedim. Harıl harıl, gürül gürül etti ciğerleri, son lavını püskürten yanardağ misali, nefes diye bir “hırk” sesi çıktı gırtlağından.  Yine de devam etti sözüne. “Dikkat çekersek, alıverirler içeri, gün yüzü göstermezler bir daha.”

Gün yüzü görsen ne olacak bu hâlde, görmesen ne olacak, demek istedim ama onun için mabat lazımdı, diyemedim tabii. Pes etmek de bilmiyordu, illa getirecek o cümlenin sonunu. Dediği de bi’ halt olsa, içim yanmayacak. Sus da laf dinle işte biraz. Ağzın burnun yan döndü, etlerin dökülüyor haftalardır, gözlerine kan oturdu, Allah affetsin, tırnakları bile döküldü, korku filmlerindeki canavarlar gibi. Hastaneye gitmek varken, hâlâ konuşmak derdinde herif.

Ben içimden, “Sus ulan işte, sus artık,” diye veryansın ederken o tuttu, bi’ alımlık canına bakmadan, “Siz de arkamda, tığ teber kalıverirsiniz ortada,” dedi, iyi mi? “Eh be abicim,” dedim. “Biz niye tığ teber kalalım. Var bizim de üç beş birikimimiz. Düşünme sen bizi, şu hâline bak, ölmüşsün de helvanı kavurmak kalmış zaten.” Bunları hep içimden dedim yalnız, ne olur ne olmaz, tutar ayaklanır falan, mimlenmenin alemi yok şimdi.

İç sesimi duymuş gibi, “Sen bizi düşünme patron!” diye atıldı, çaylakların en afilisi. “Allah adı için çağıralım bi’ ambulans. İçim yanıyor bu hâline abim.” Anladık, bu işe gönül verdin, Haydar’ı atan belledin, uğruna ölecek kadar emrine amadesin de bu neyin yıkama yağlaması be koçum? Herif gidici zaten, sen kendine daha yağlı bir kapı aramaya başla, bana sorarsan. Ama genç işte ya, biz de aynı böyleydik vaktiyle. Patronların eline eteğine yüz süre süre, yüzümüzün derisi köseleye dönmüştü. Yaranmıştık sanki. Amaan, neyse ne işte…

“İzin ver abi, hâlin hâl değil bak,” diye devam etti şevkli fedai. “Şeklin şemalın kaydı anam avradım olsun. Yara bere sardı yüzünü gözünü. Bi’ hâller var sende, bak demedi deme. Canın mı çekiliyor, nedir?” Haaah, sıçtı Cafer bez getir. Oğlum o laf edilir mi?

Korktuğum kadar esmese de gürledi patron. “Alıcam ben senin canını Hasan!” dedi, tıslar gibi. “Dur hele, ayaklanayım önce. Neymişsiniz ulan siz? Biraz üşütmüşüm, altı üstü virüs işte. Geçecek üç beş güne. Ölmedik daha. Bi’ de üstüme toprak atın da tam olsun bari.” Valla büyük başarıydı. Hani, son yirmi dokuz gündür üçüncü cümleden sonra başı yastığa düşen adam, dördüncüye geçmişti. Hadi inşallah iyileşme emaresidir, diye düşündüydüm de o iş öyle değilmiş, daha sonra görecektim.

“Defolun gidin başımdan, etlerim dökülüyor zaten ağrıdan. Anaaam, anam anam anam anam… Kemiklerim sızlıyor, dinime imanıma.”

Sesi çatlak, nefesi tıslak, gözleri baygındı ama iş laf yetiştirmeye gelince bizim patrona gökten zembille bi’ keçi inadı inerdi. Amasya bardağı gibi hazır ol vaziyetinde dizilmekten gayrı elimizden bir şey gelmiyordu maalesef. Ya hastaneye gitmeyi kabul edecekti, ya da… Hey Allah’ım sen affet, tövbe tövbe…

“Patron, sana ne olduysa o geceden sonra oldu,” diye atıldı bizim Necati. Kaş göz ettim, el kol işareti çaktım, sallamadı öküz. Şimdi sırası mıydı, o geceyi hatırlatmanın? Hatırlatmak yetmedi Necati’ye, üstüne üstüne bastı, kanırttı şerefsiz. “Abi, hani o dolunaylı gecede, hani Zülküf abinin orman evinde konaklamıştık, ava çıkacaktık hani?”

Konum da vereydin Necati, konum da vereydin oğlum. Biz adama unutturmaya çalışıyoruz, sen yarasına tuz basıyorsun.

Aslına bakarsanız tam da Necati’nin dediği gibi olmuştu. Yirmi dokuz gün önce bugün bizim patronun ortaklarından Zülküf abinin orman evine gittik, maaile. Hani ne gerek vardıysa, hepimizi birden oraya taşımaya ama Haydar abim severdi hava atmayı, malıyla, mülküyle, fedaileriyle caka satmayı, aldı işte bizi de yanına. Zülküf abi kıymış ama paraya, büyük ihtimal devlet arazisi olan bir boşluğa, saray yavrusu gibi bir orman evi yaptırmış.

Bütün gün yedik içtik, ava çıktık, bir iki tavşan, bir geyik derken, oturduk bir ağaç kütüğüne, Zülküf abinin anlattığı bir hikâyeye kulak kesildik. Neymiş, o ormanda bir hayvan varmış ama böyle, eni iki metre, boyu üç metreymiş. Yok devenin arka bacağı. Üç metre hayvan mı olur be? Neyse, olurmuş sözde. Zülküf abinin demesine göre bu civarda o hayvanı gören tek kişi, rahmetli dedesi Biçerdöver Hüsnü’nün biricik baş fedaisi Şimendifer Şevki’ymiş. Şanslıymış ki birkaç sıyrıkla kurtulmuş canavar dediği hayvanın pençesinden. Kurtulmaya kurtulmuş ya, bir vakit sonra kaybolmuş ortalıktan. Millet “Şevki, Biçerdöver Hüsnü’nün kasasını patlatmış, voliyi vurmuş ve kaçmış,” diye dedikodu çıkarmış ama Hüsnü asla kabul etmemiş bu ithamları. Şevki’yi iyi tanırmış, canını verir, yine de sırtından vurmazmış patronunu.

Neyse işte, günahı boynuna, o herif duman olup uçmadan önce anlatmışmış, ormandaki üç metrelik, ne idüğü belirsiz hayvanı. Bana hiç inandırıcı gelmedi bu hayvan hikâyesi ya, ses edemedim yine de. Malum, fedailik sessizlik gerektirir. Gel gelelim, anasını satayım, Haydar abime bahis olsun. Herif duramaz, her işten bir bahis fırsatı çıkarır kendine. “Ejderha mı oğlum bu, adı var kendi yok?” dedi, gülerken karnını tutuyordu sözüm ona, palavra, asıl zoru, katakulliye getirip bahse tutuşmak. Tabii Zülküf abi başına geleceklerden habersiz, atladı enayi gibi. “Yok işte oğlum, günlerce aramış dedemin adamları ama bir Allah’ın kulu bulamamış hayvanı.”

“Ben bulayım da görün siz,” diye el yükseltti patron. Koydu kafaya, donuna kadar alacak kan kardeşinin. “Yarın sabaha orman evinin sundurmasına sermezsem o dediğiniz hayvanı. Var mısın ulan Zülküf, var mısın iddiasına?”

Eh be patron, yaptın yine yapacağını, demeye kalmadı, asıl amacını açık etti Haydar abim. “Kazanırsan Muğla’daki tripleks yazlık senin ama kaybederseeen, bana vereceksin ulan bu orman evini, tamam mı, anlaştık mı?” Oldum olası gözü vardı zaten Haydar abinin bu Zülküf’ün orman evinde.

Zülküf de az anasının gözü değil, kumara düşkünlüğü buradan Ankara’ya yol olmuş. “Tamam ulan,” diye atladı. El sıkıştılar. Gece çöker çökmez hepimize ormanda olma emri verdi Haydar abim. Hayır, bırak da gece uyuyalım be abi. El mahkûm, boyun eğdik tabii emre. O dolunayın şıkır şıkır aydınlattığı ormanda, başımıza ne geleceğinden habersiz, takıldık bizim uydumakıllı patronların peşine.

Takıldık da ne oldu sanki, ben diyeyim bir saat siz deyin iki saat sonra toplaştık yine ayrıldığımız konumda. Yalnız bir eksikle. Haydar abim ortada yoktu. “Nerede ulan Haydar?” diye böğürdü Zülküf abi. Onun fedailer, biz, bir de çok anlarmış gibi peşimize taktığımız, Zülküf’ün küçük oğlan, bön bön bakıştık birbirimize. En son Necati görmüş Haydar abiyi. Görmüş de denemez ya, sesini duymuş aslında. “Saat dört yönüne, kuzey doğuya doğru gelin, burada bir şey var,” diye bağırmış sözde patron. Ulan andaval, saat dört yönü de neyin nesi? MI6 ajanı mıyız biz, ne anlarız o şekil yön tarifinden? Anlamamış tabii bizim Necati de. Aklınca belirlediği bir yöne doğru koyulmuş. Aramış, taramış, bulamamış Haydar abiyi. Seslenmiş ama bu sefer cismi gibi sedası da yokmuş ortada abiciğimin.

Bizimkilerle Zülküfünkiler, “Nerede ulan Haydar abi, ben ne bileyim, sen daha iyi bilirsin ulan,” diye birbirlerine girmeye hazırlanırken çalıların arasından hayalet gibi süzüldü Haydar abim. Abartmıyorum ha, hayalet gibi değildiyse bile hayalet görmüş kadar vardı. Rengi kireç gibi olmuş, gözleri yuvalarından fırlamıştı korkudan. Alnında biriken boncuk boncuk ter, yol yol süzülüyordu şakaklarından. Dudakları mosmor kesilmişti, tir tir titriyordu koca adam. “Abi n’oldu? Abi, neyin var?” demeye kalmadı, dağ gibi devrildi, yığıldı ayak ucumuza. O an fark ettik, kolu kanıyordu. Apar topar sırtlandı bizim Hulk Bahtiyar adamı. Adı üstündeydi bizim Bahtiyar’ın, eni enine, boyu boyunaydı, zorlanmadı hiç, çarçabuk getirdik orman evine abimizi.

Zülküf özel doktorunu çağırdı hemen. Baktı doktor, bir hayvan dişlemiş bizim patronu ya, yarası derin değilmiş Allah’tan. Gel gelelim küçücük yaranın kanı durmak bilmedi bir türlü. Ne yapacağını şaşırdı doktor olacak herif. Tabii bizim patronun hemofilisi olduğunu nereden bilecek. Hani şu, bir yerin kanayınca, kan kolay pıhtılaşmaz, akar da akar ya, hah, işte o hastalıktan. Eskilerin ali kıran baş kesen  kabadayısı, şimdilerin mafya babası Kara Haydar’a bu hastalığı veren Rabbimin de vardır tabii bir bildiği. Neyse işte, allem etti kullem etti, dindirdi doktor patronun kanamasını. Sardı sarmaladı kolunu, çekti gitti. O sıra Haydar abimin de yüzüne can gelir gibi oldu, ufaktan ayılmaya başladı.

Biz neyin ne olduğunu öğrenmek için can ataduralım, bize kim sorar köpeğin bayramını, Zülküf abi atıldı söze. “Ne oldu be kan kardeş, ayı mı saldırdı, kaplan mı kovaladı, bu hâlin ne?” dedi. Bıyık altından da sırıtıyor ama şerefsiz. Kan kardeşi olacak bir de ölse, zerre yaş akıtmaz gözünden, öyle de sinsidir.

Bir şey olmamış sözde. Zülküf’ün dediği hayvanı buldu sanıp çalılara dalmış Haydar abim, o esnada üzerine başka bir hayvan atlamış ama öyle hızlı olmuş ki her şey, görememiş bile ne menem bir şey olduğunu. Koca koca dişleri varmış, ona eminmiş bak. “Ayıydı kesin, başka ne olacak?” dedi canım abim, o titrek sesle. İçimden bir ses, bu işte Haydar abinin anlattığından daha fazlası var, dedi ya, karıştırmadım iç sesimi konuya. Neme lazım, altı üstü fedaiyiz adamların gözünde. Ne malum, o sinirle bacağıma sıkmayacağı. Hem yakışık almazdı zaten, diyeceksem, yalnız kalınca diyecektim abimize sözümü. Aksi halde kan kardeş görüntüsü altında, en birinci rakibi olan Zülküf’ün önünde ona yalancı muamelesi yaptım diye, değil bacağıma, kafama bile sıkabilirdi aslan abim.

“İyi o koca dişlerle ikiye ayırmamış seni o ayı, Haydar’ım,” diye devam etti Zülküf abi. Ulan, korkusu da yok herifçioğlunun. Haydar abim senin alay konun olacak adam mı, puşt. Keşke sesli diyebilseydim ya, diyemedim tabii. Bir gün ben de patron olursam, o zaman ananızı ağlatmasını bilirim, diye geçirdim içimden, o bile yetti keyiflenmeme.

Uzun lafın kısası o geceden sonra günden güne çöktü dağ gibi Haydar abim. Önce biz de üşüttü sandık. Abimizin hâlini görenler, “Yeni bir virüs dolanıyormuş, eşek tepmişe çeviriyormuş,” dediler. Zülküf’ün doktoru başlarda uğradı üç beş kez. “Yatsın, dinlensin, geçer,” dedi, gitti denyo. Hayır, başka doktor da istemiyor abim.

Yok ama, ben o kadar dedim Haydar abime, gel şu son işten kaldırdığın parayla bir hastane satın alalım, yaparız alakasız birinin üstüne, sana bulaşan da olmaz hem gelir getirir hem işimiz düşünce bir hastanemiz olmuş olur, dedim de dinletemedim.

Şimdi, serde erkeklik var, kabadayılık var, mafyalık var, son birkaç yıldır, modern ismiyle konsey üyeliği var… Var oğlu var, anasını satayım. Eve doktor getirmemek için sayacak bin tane bahane var. Çağıramadık biz de kimseleri, bahsini bile edemedik sağda solda. Sorana, abimiz çok meşgul, yurt dışında, kafa izninde, karı peşinde, diye yalanlar sıktık. Bizim patronun günbegün etlerinin lime lime söküldüğünden, dişlerinin tane tane döküldüğünden, gözlerinin ferinin söndüğünden bahsedemedik kimselere. Elimiz mahkum, gözümüz yaşlı, koca adamın canını teslim etmesini bekledik işte.

“Çıkın, çıkın dışarı! Yalnız bırakın beni!” diye bağırmak istedi patron. Bağıramadı zavallım, kesik kesik öksürmeye başladı. E, adam haklı bir yönden. Oda büyük olmasına büyük ya, on iki fedainin on ikisi de içeriye doluşunca, nefes almaya yer kalmıyor tabii. “Açılın ulan!” diye bağırdım bizim fedailere. “Ama abi…” diyecek oldu Süleyman, yapıştırdım ağzına bir tane. Zaten hiç sevmem şerefsizi. Hepsinden yaşça katbekat büyüğüm, bir tek o Süleyman pisliği saygı göstermez bana. Her fırsatta gözünün baş fedailikte olduğunu belli eder. Ne zamandır ağzının payını veresim vardı, iyi fırsat geçti benim de elime, aldım öcümü. Bi’ şey diyemedi tabii, öfkelendi, sıktı dişlerini, horoz gibi kabardı, belli belirsiz. Tam, “Bi’ derdin mi var koçum?” demeye yeltenmiştim ki patronun kesik öksürük, oldu birdenbire boğmaca. Nefessizlikten gidecek adam.

Necati su koşturdu hemen. Suyu görecek hâli mi var zavallının? Bahtiyar koca avucunu dayadı patronun sırtına, vur Allah vuruyor, adamcağızın iki parça ciğeri kaldıydı, onu da dökecek, koydu kafaya herif. Hasan’la Hüseyin, bizim çaylaklar, patlatmışlar gözlerini, far görmüş tavşan misali, ööyle bakıyorlar. Remzi almış eline kolonyayı, kafasına kafasına boca ediyor abiciğimin. Haydar abimin derdinin dermanı kolonya değil yalnız, o çok belli.

Öksürük öksürüklükten çıktı, sanırsın kükrüyor adam. Yüzü kıpkırmızı oldu, gözleri kan çanağı. Dili dışarıda, nefes namına bir şeyleri içeri çekmeye çalışıyor ya, yok, boşa çaba. Herkesin eli ayağına dolandı. Dedik, tamam, can veriyor bizim patron. Çaresizce boş boş kaçındık etrafta. O orada koşturuyor, bu burada feryat ediyor, öteki adamı, sırtına vura vura son yolculuğuna uğurlayacak, derken gümbüür diye bi’ ses çıktı Haydar abiden.

Birden can geldi adama, yatakta doğruluverdi, bir çırpıda pijamasının üstünü çıkardı attı. Dört ayak üstüne abandı. Kedi misali sırtını yukarı doğru itti. Amanın Allah, nasıl oldu, anlamadık, omurgası yay misali gerildi, kemikleri kırılır gibi çatır çutur sesler çıkmaya başladı. Bir takırtı, bir tukurtu derken, tövbe bismillah, iskeleti yer değiştirdi adamın. Hâlâ dört ayak üstünde, başladı deli gibi altındaki yorganı avuçlamaya. Ulan ne oluyor, demeye kalmadı, elleri ayakları tırıs tırıs uzamasın mı? Daha önce dökülen tırnaklarının yerine böyle kara sarı, pençe gibi bir şeyler fışkırmaya başladı parmak uçlarından. Aynı anda bütün kasları şişti şişti, indi, yine şişti. Bu sefer inemeden çart diye bir ses çıktı, çarşaf gibi yırtıldı adamın derisi. Yırtılmak ama ne yırtılmak. Biz daha neye uğradığımızı anlayamadan, yırtıklardan kalın kara kıllar fışkırmasın mı? Cin çarpmışa döndü demeye kalmadı, çene kemiği haşırt diye öne kayıverdi, ağzından burnundan kan fışkırırken, dökülmüş dişlerin yerine koca koca sivri dişler uzamaya başladı. Kulakları içine göçtü, kafasının üstünden geri çıktı ama insan kulağı demeye bin şahit lazım. Kan çanağı gözler anında kehribarla karışmış kor kırmızısına dönüverdi.

Bakmayın böyle uzun uzun anlattığıma, her şey saniyeler içinde olup bitti. Başımıza geleceklere hazırlıksız oluşumuz da o yüzdendi zaten.

İlk Bahtiyar’ı yakaladı, bizim patronun canavara dönüşmüş hâli. E malum, ciğerlerini sökme işlemi için yanı başındaydı Bahtiyar. Dev gibi adamı aldı önce havaya kaldırdı sonra pozisyonu beğenmemiş olacak ki geri indirdi. Şimşek hızıyla ortadan ikiye cart diye ayırdı bizim ayıyı. Necati salağı elinde su bardağı kalakalmış olduğu yerde, döndü onu da kaşla göz arasında yedi sekiz parçaya ayırdı. Salak Remzi de belindeki silaha davranmak yerine elindeki kolonya şişesini fırlattı canavar patrona. Tınmadı bile bizim patron hatta sanki bıyık altından sırıttı gibi bile geldi bana, “Şimdi sıçtım çarkına Remzi,” der gibi. Ömrü kısa oldu Remzi’nin de. Hasan’dı, Hüseyin’di, Süleyman’dı, oydu, buydu, hepimiz aynı anda silahlara davrandık. Saniyeler içinde boşalttık şarjörleri patronun üzerine ama ne çare. Kimisini paraladı, kimisini ayırdı, kimisini yedi, kimisini koca pençesiyle vura vura gebertti, hepimizi hakladı en nihayetinde. Çok büyük bir iş başarmış gibi başını tavana dikip uzun uzun uludu bir de. En son hatırladığım, odanın penceresini bir darbede yerle bir edip maymun gibi sıçrayıp tavşan gibi hoplayıp cumbaya tünemesiydi. Ondan sonrası hayal meyal.

Gözümü açtığımda bir hastanedeydim. Üç gün olmuş buraya getirileli, öyle söyledi o suratsız hemşire. Polis bekliyormuş kapıda, takatim varsa benimle konuşmakmış dertleri. “Hıııh,” dedim içimden. “İşimdi yandın Muzaffer.” Nasıl anlatacağım polise, böyleyken böyle oldu, diye? Adamlar kıçıyla gülerler bana. O da yetmez, evde parçalara ayrılmış parüperişan yatışan adamların günahını da benim boynuma yüklerler. Ohhh, yatarız artık ondan sonra ömrü billah, demir parmaklıklar ardında. Derhal saksıyı çalıştırıp yepyeni bir senaryo oluşturmak şarttı. Şarttı ya, önce Komiseri bi’ dinlemek lazımdı. Bakalım o ne diyor, kimden şüpheleniyor?

İyi ki de öyle yapmışım. Komiser ekmeğime yağ sürdü sağ olsun. “Vahşi bir hayvanın saldırısına uğramış olmalısınız. Ayı mıydı size saldıran?” der demez atladım. “Ayıydı ya, ben ömrümde böyle ayı görmedim. Biçti geçti hepimizi.” Ufaktan bi’ işkillenmedi değil hani. “Emin misiniz?” dedi kinayeli bir sesle. “Kara Haydar’ın düşmanları da saldırmış olabilir, ne dersiniz?” Bu tuzağa düşmeye hiç niyetim yoktu. O gece gördüğüm her şey benimle mezara gidecekti, gitmeliydi zira besbelli ki Biçerdöver Hüsnü’nün Şimendifer Şevki’si hiçbir zaman ortadan kaybolmamış, o ormanda pusuya yatmış ve her ay dönüştüğü canavarla yaşamaya alışmıştı. Ta ki bizim salak patronu dişleyene kadar. Suratına ettiğimin patronu, on iki kişinin içinden sağ kurtulan tek enayi olarak beni de bu lanete esir etmişti. Başıma gelecekleri biliyordum artık. Son bir aydır, her hâlini ezber etmiştik Haydar abinin. Hasta sandıydık adamı ya, meğer onunki, kurt adam olmadan önceki sessizlikmiş.

Neyse ne, inkâr ettim tabii, yemin verdim ayı saldırdı diye. “Öyleyse Kara Haydar nerede?” diye yapıştırdı, en can alıcı soruyu. Bilmediğimi söyledim. “Can havliyle kim, nereye kaçıştı, göremedim,” dedim. Meğer o biliyormuş Haydar abinin akıbetini, beni yemlemiş açıkgöz. Zülküf’ün orman evinin yakınlarında, parçalanmış olarak bulunmuş cesedi. İşin garibi yanı başında kimliği belirlenemeyen bir adamın cesedi yatıyormuş, o da paramparçaymış tabii. Şimendifer Şevki olsa gerek. Belli ki birbirlerini parçalamış enayiler.

Komiser birkaç gün daha geldi gitti. Taşlar bir türlü yerine oturmuyormuş. Bize evde ayı saldırmış, tamammış da öyleyse Haydar’ın cesedi ne ararmış taaa bilmem hangi ormanda? “Bunda anlamayacak ne var Komiserim,” dedim. “Demek ayı bizi parça pinçik ettikten sonra atmış abimizi sırtına, ormana götürmüş, sonra da…” Aklına yatmış olacak ki bir daha görmedim Komiseri. Zaten bir hafta dolmadan bütün yaralarım iyileşti ve taburcu edildim. İlk işim de beni kimselerin tanımadığı, uzak bir kasabanın, sık bir ormanında bir ev satın aldım kendime. Dedim ya bizim de üç beş birikimimiz vardı diye, denk geldi, kaçırmadım ıssız orman evini. İnsanlardan ne kadar uzak olursam hem onlar için hem benim için en iyisi olacağına emindim.

Bugün kırk yedi sene oldu, bu lanete yüz süreli. Kırk yedi koca senedir her ay ben, ben olmaktan çıkmaya bıktım, o benden bıkmadı. Şimendifer Şevki elli yıl o ormanda yaşadığına göre beni de günün birinde bir kurt adam parçalayana kadar yaşamaya devam edeceğim demekti. Bunu artık anlamıştım zira anlayana kadar sekiz kez canıma kıymaya kalkıştım, ne var ki ölemedim. Ne yaparsam yapayım, bu lanet benden, bu can içimden çıkmamaya yemin etmişti sanki. En nihayetinde kabullendim hâlimi, alıştım yalnızlığa. Kurt ya da canavar, içimdeki şeytanla baş etmenin yollarını buldum. Senelerdir, o canavarın bir karıncaya bile kıymasına izin vermedim. Alıştım alışmasına ya, lanet etmediğim bir günüm de geçmedi kırk yedi senedir. Allah senin gani gani belanı versin Haydar abi.

BAŞKOMİSER ÇAKIR VE OLAĞANÜSTÜ ŞÜPHELİLER / BÖLÜM 2: KAOS

0
Tuğba Turan


Anne ve babalar çocuklarıyla beraber okuyabilsin diye yazılan bu hikâyede, coğrafi yer isimleri dışında tüm isimler ve olaylar hayal ürünüdür. Hikâyenin yazılışında sınırda ve satıhta ülkemizi hainlerden koruyan tüm emniyet güçlerimizden ve insanoğlunu kayıtsız şartsız seven güzel hayvanlardan ilham alınmıştır.


30 Eylül 2018, Bartın Limanı

Sarı konteynerler, Tekirdağ’dan gelen Anemurium isimli gemiden limana indirilirler. Bekçi köpeği Tonguç, miskin miskin yattığı yerden bir hamlede fırladı. Önceden örgütlediği sokak köpeklerine bir işaret çaktı. Tonguç’un işaretinden sonra, Kesikkulak Corç, Güdükkuyruk Aybars ve Kepçekulak Kocaoğlan gelip Tonguç’a sataştılar. Hep beraber bir dövüş tutturdular. Dövüşün sonunda köpekler sırayla balıkçı teknelerinin önünde dizildiler. Sarı konteynerin gizli bölmesinden indirilen 50 kilo patlayıcıyı hamsi kasalarının altına yerleştirdiler. Her bir kasaya 5 kilo patlayıcı kondu. Kamyonet başına bir kasa hamsi yüklenen toplam 10 balıkçı kamyoneti patlayıcıları da alıp Safranbolu’ya doğru yola çıktı.

Kesikkulak Corç: Amma da hırpaladı bizi Tonguç abi!

Güdükkuyruk Aybars: Neyse ki kuyruğum kopuk. Yoksa bu kavgada koparırdı o Tonguç denen azman!

Kepçekulak Kocaoğlan: Oğlum siz dua edin Tonguç’a! Asıl Gecenin Öfkesi’yle karşılaşmadığınıza şükredin!  İşimizi iyi yaptığımız için bize bir kasa hamsi göndermiş Gecenin Öfkesi. Hadi gelin afiyetle yiyelim.

***

Üstte hamsiler altta patlayıcıların bulunduğu balık kasaları kamyonetlere yüklenerek yola çıktı. Safranbolu’ya 15 kilometre mesafede bulunan Ahmetusta Geçidi eylül ayı olmasına rağmen kırağıdan dolayı buzlanmıştı. Kayarak yoldan çıkan bir kamyonet bariyerlere çarptı. Sürücü, kendini kamyonetten atabildi fakat araçta büyük bir patlama meydana geldi ve yanmaya başladı. Çevre köylerden bile duyulan patlamadan sonra yerel polisler Karabük Kedi-Köpek Güvenlik Birimi-KKGB’den Başkomiser Çakır’ı olay yerine çağırdılar. Yılların tecrübeli polisi Çakır, olay yerine yardımcısı Komiser Şanslı’yla varır varmaz buz mavisi gözleriyle patlamanın çapını taradı ve kararını verdi.

Başkomiser Çakır: Kamyonet ne taşıyormuş?

Komiser Şanslı: Hamsi, mezgit ve istavrit Başkomiserim.

Başkomiser Çakır: Bir kamyonetin mazot deposu dolu da olsa bu kadar büyük çaplı patlamaya sebep olmaz. Ne hamsi ne mezgit ne de istavrit bir kamyoneti ve bir kilometre uzunluğunda çelik bariyeri patlatamaz. Değil mi Komiser Şanslı?

Komiser Şanslı: Patlatamaz Başkomiserim. Bu kadarını yapabilmek için kamyonette patlayıcı olması lazım.

Başkomiser Çakır: Mesela…

Komiser Şanslı: Mesela C4!

Başkomiser Çakır: Aracın şoförü önce hastaneye gönderilsin. Sonra sorguya alınsın. Bu kamyonet kimin adına kayıtlı, hangi balıkçı şirketi adına mal taşıyor öğrenelim.

Komiser Şanslı: Son bir haftada Bartın Limanı’na balık bırakan tüm balıkçı tekneleri hangileriymiş? Limana giriş yapan tüm gemilerin isimleriyle yükleri neymiş? Nereden yüklenmişler ve nereden geliyorlar?

Başkomiser Çakır: Hızlı öğreniyorsun. Evet, bu bilgileri acilen istiyorum. Olay yeri incelemeye söyle, patlama alanını iyi ölçüp biçsinler. Tahminime göre en az 5 kiloluk patlayıcı varmış burada.

Komiser Şanslı: Eğer patlayıcı taşıyan tek araç bu değilse o zaman gerçekten sorunumuz var demektir Başkomiserim. Olay Yeri İnceleme’den Komiser Tombiş’e mesaj attım. İstediğiniz bilgilere ulaştığım an haberiniz olacak.

30 Eylül 2018, 2 saat sonra Veteriner Nalan Hanım’ın Safranbolu Bağlar’daki müstakil evinin bahçesi

Cingöz Peyami: Bartın’dan balıkçı kamyonetleriyle gelecek olan patlayıcıları saklamak için saksıları devirip tüm bahçeyi çamur yapmıştık ya Hilmi! 

Hinoğluhin Hilmi: Eee n’olmuş?

Cingöz Peyami: Veteriner kadın bu sabah biz kulübede uyurken her yeri yıkamış! Her yer pırıl pırıl! Nasıl saklayacağız malı?

Hinoğluhin Hilmi: Deme yahu! Patlayıcıları satmak için hemen başka bağlantılar bulmalıyız!

Tıktık Kâmil: Veteriner Nalan’ın evinde yaşayan, Arapça ve Farsça konuşan Nazlı Necmiye diye dişi bir kedi var. İran’da kuvvetli bağlantıları varmış diyorlar. Bir de fırlama erkek kedi var. El Medique. Büyük büyükbabası İspanya’daki El Hamra Sarayı’nda bekçilik mi yaparmış ne! Ne dersin onlarla irtibata geçeyim mi?

Hinoğluhin Hilmi: Kedi olalı bir fare tuttun diyeceğim ama bir köpeğe hakaret olacak. Neyse sen git getir o iki kediyi. Bağlantı kısmını ben hallederim. Hadi fırla.

Cingöz Peyami: Hilmi, bu veteriner kadın biz uyurken her yeri pırıl pırıl etmiş ya. Bizim böyle gizli bir işe giriştiğimizi biliyor olmasın! Dediklerimizi anlıyor mu acaba? 

Hinoğluhin Hilmi: İnsan zekâsı biz hayvanları anlayacak kadar ileri değildir Peyami! Bunu aklına sok. Onun tek anladığı havhav da hav hav, hevhev de hev hev. Takma kafanı, devam et sen.

30 Eylül 2018, 10 dakika sonra Veteriner Nalan Hanım’ın Safranbolu Bağlar’daki müstakil evinin bahçesi

Tıktık Kâmil: Kedileri çağırdım abi.

Nazlı Necmiye: Benim gibi pırıl pırıl tüylü nazlı bir kediyi bu pis sokak köpeklerinin arasına çağırtan kişi çok önemli biri olmalı. Mesela gece gibi. Mesela öfke gibi. Mesela gecenin…

Hinoğluhin Hilmi: Öhömm… Şeyy… Sus kızım yerin kulağı vardır!

Nazlı Necmiye: Ay bunlar da köpek olacaklar güya! Hepimizin acayip keskin kulakları varken yerin kulağından korkuyorlar! Beceriksizler sizi! Demek bir işe kalkıştınız ve o iş başınızdan aştı! Mrrr… Mrrr… Mrrrr… Miyaaaav…

Hinoğluhin Hilmi: Bizim işimiz başımızdan aşmaz kızım. Şanslıydık ve bağlantımız beklediğimizden fazla mal gönderdi diyelim şuna.

Nazlı Necmiye: Ama az önce polis telsizinde duyduklarım öyle demiyor. Mrrr… Mrrr… Mrrrr… Miyaaaav… Bir parti malınız Ahmetusta Geçidi’nde havaya uçmuş. Hahayyt! Bu durumda sizin için ne yapabilirim beyler? Mrrr… Mrrr… Mrrrr… Miyaaaav…

El Medique: Bırak da önce beyler aniden verdiğin bu taze bilgiyi hazmetsinler Necmiyeciğim! Şu suratlara baksana! Yan gelip yattıkları için patlamadan haberleri bile olmamış gariplerin!

Hinoğluhin Hilmi: Öhöm… Şeyy… Olmaz mı? Haberimiz var tabii ki. Patlamadan yani. Mehmetusta geçidindeki. Ahmet miydi? Her neyse. Biz işimize bakalım.  Bu malın devamı da gelecek. O yüzden bir kısmını İran’a bir kısmını da İspanya’ya göndermek istiyoruz. Sizin bağlantılarınızla elbette.

Nazlı Necmiye: Benim bu veterinerin evinde bir patim yağda bir patim balda.

El Medique: Ben de patimi sıcak sudan soğuk suya sokmadan yaşayıp gidiyorum.

Nazlı Necmiye: Bunca zahmete girmemin karşılığında bana ne vereceksiniz bakayım beyler? Mrrr… Mrrr… Mrrrr… Miyaaaav…

El Medique: Ben söyleyeyim sana Necmiyeciğim! Para ve şöhret!

Hinoğluhin Hilmi: Tam üstüne bastın kaldır ayağını El Medique Efendi. Haydi şimdi işimize bakalım.

30 Eylül 2018, 5 dakika sonra Veteriner Nalan Hanım’ın Safranbolu Bağlar’daki müstakil evinin bahçesi:

Hilmi, Ahmetusta’daki kamyonet patlamasından hemen haberdar olamadığı için sinirden deliye döndü. Hırsını Cingöz Peyami ve Tıktık Kâmil’den çıkardı.

Hinoğluhin Hilmi: Malımızı taşıyan balıkçı kamyoneti Mehmetusta Geçidi’nde infilak ediyor ve biz bunu kıytırık bir kediden öğreniyoruz öyle mi? Bu nasıl iş bilmektir? Bu nasıl kaçakçılıktır? Bu nasıl organize suç örgütüdür! Sizden suç örgütü olmaz olsa olsa sıç örgütü olur ulan!

Cingöz Peyami: Mehmetusta değil Ahmetusta…

Hinoğluhin Hilmi: Suuuuuus! Bir de cevap veriyorsun bana! Her şeyi biliyordun da neden orada patlama olduğunu kedilerden önce öğrenemedin! Kimlerle iş yapıyorum ben yahu! Bir de en iyi iki adamını seç gel demişti bana! Şu hâle bak!

Tıktık Kâmil: Kim dedi onu? Biz senin en iyi adamların değil miyiz zaten?

Hinoğluhin Hilmi: Suuuus! Sus! Cevap verme! Delirtme adamı!

30 Eylül 2018, 5 saat sonra Safranbolu Kıranköy balık pazarı:

Balıkçı Hamdi, Bartın’dan getirttiği hamsi kasalarından çıkan gri renkli sabun kalıbı gibi paketlenmiş materyalin ne olduğunu anlamadı ama bu işte bir bit yeniği olduğunu anladı. Hemen polise haber verdi. Kıranköy’e doğru yola çıkan Komiser Şanslı, Başkomiser’e acilen attığı mesajda olayı özetledikten sonra sonunu şöyle bağladı:

BAŞKOMİSERİM GERÇEKTEN SORUNUMUZ VAR.

Başkomiser Çakır tam o sırada olay yeri inceleme ekibinin başı Komiser Tombiş’le telefonda konuşuyordu.

Komiser Tombiş: Evet Başkomiserim. Miktar tahmin ettiğiniz gibi 5 kilogram C4. Yalnız bildiğiniz gibi C4, tek başına kurşunla…

Başkomiser Çakır: Çarpışmayla, yanmayla ya da…

Komiser Tombiş: Ya da radyasyonla patlamaz. Patlamasının tek yolu şok dalgası veya içine yerleştirilen fünyenin ateş almasıdır.

Başkomiser Çakır: Anlaşıldı. Bu da demektir ki, fünyelerle C4’leri bir araya koyan…

Komiser Tombiş: Bir grup amatörle karşı karşıyayız.

Başkomiser Çakır: Ya da bir grup beceriksizle! Neyse… Az önce Şanslı’dan mesaj geldi. Anlaşılan yanlışlıkla bir balıkçıya mal inmiş. Tahmin ettiğimiz gibi 5 kilogram daha C4 çıkarsa bu işin organize olduğuna karar vereceğim. Bakalım nereden geldiğini bulabilecek misin patlayıcıların?

Komiser Tombiş: Çok basit Başkomiserim. Avrupa Patlayıcı Üreticileri Federasyonu ile İNTERPOL’ün bir yıl önce imzaladığı bir anlaşma var. Bu anlaşma gereği patlayıcıları, her fabrikanın kendi imzasını taşıyan ambalajlara sarıyorlar. Patlayıcı maddeler yasadışı yollardan satılamasın ve kötü niyetli kişilerin eline geçemesin diye böyle bir tedbir alındı. Bu fabrika bilgisi ambalajda direkt olarak yazmıyor. Özel kimyasal maddeler kullanılarak tespit ediliyor.

Başkomiser Çakır: Sonuç?

Komiser Tombiş: Ambalajı laboratuvara göndererek C4’leri üreten yeri bulabilirim.

Başkomiser Çakır: Yordun beni yahu Komiser. İlk söyleyeceğini en son söylüyorsun. Peki o iş sende. Bakalım nereden gelirmiş bütün bu C4’ler? Sonra da nereye gittiğini bulacağız elbet!

1 Ekim 2018, Ertesi gün Veteriner Nalan Hanım’ın Safranbolu Bağlar’daki müstakil evinin bahçesi:

Hinoğluhin Hilmi: Nereye gitti 50 kilo patlayıcı yahu! Nereye gitti söyleyin bana!

Cingöz Peyami: Hilmi sakin ol!

Hinoğluhin Hilmi: Sakin ol deme bana! 50 kilo patlayıcı 10 adet kamyonete yüklenmişti. 5 kilosu yolda patladı! 5 kilosu balıkçıdan çıktı. Necmiye denen kedi 10 kilosunu İran’a sattı. El Medique 10 kilosunu İspanya’ya yollandı. Geriye 5’er kilodan 4 kamyonetteki 20 kilo patlayıcı kaldı! Hani nerede o kamyonetler? Hani nerede bu patlayıcılar? Hay ben size de, sizin yapacağınız işe de! Ne diyeceğim ben şimdi ona?

Cingöz Peyami: Kime ne diyeceksin Hilmi? Patron sen değil misin?

Hinoğluhin Hilmi: Ne demek o? Benim tabii! Benden başka patron mu var burada!

Tıktık Kâmil: Bir dahaki sefere daha dikkatli oluruz. Kendimiz getiririz malı. Geç olur da güç olmaz inşallah.

Hinoğluhin Hilmi: Bu işi böyle savsaklarsak bir daha iş olur mu sanıyorsun sen! Onun öfkesinden haberin yok belli! Yeter be! Dırdır etmeyin başımda! Yıkılın karşımdan ikiniz de!

1 Ekim 2018, 2 saat sonra Veteriner Nalan Hanım’ın Safranbolu Bağlar’daki müstakil evinin birinci kattaki salonu:

Kara Murat: Miyuuuv! Necmiye abla ve El Medique abi, size bir şey soracağım, miyuuuv. Siz aşağıdaki suratsız sokak köpekleriyle pek sıkı fıkı oldunuz. Nedir elin köpekleriyle alıp veremediğiniz acaba?

El Medique: Ne olacak Kara Murat kardeş. Üç tane beceriksiz köpek C4 kaçakçılığı yapmaya kalkışmışlar. Güya bu patlayıcıları da sokak köpeklerini doyurmak gibi iyi bir amaç için kullanacaklarmış! Külahıma anlatsınlar! Gelen malı satamamışlar. Bizi buldular. Necmiye’den İran’a, benden de İspanya’ya mal satmamızı istediler. Biz de sattık. (Bling-bling, bling-bling.) Aaaaaa Necmiyeciğim! İkimize de aynı anda mesaj gelmesi tesadüf mü acaba? Hahahahahahaha!

Nazlı Necmiye: Yoksa ikimize de aynı anda para yatıran Paris’teki sarı tasmalı arkadaşlarımız olmasın! İran’a ve İspanya’ya gönderdik dediğimiz toplam 20 kilo C4’ü nasıl da sattık ama onlara! Aşağıdaki beceriksiz köpekler işi ellerine yüzlerine bulaştırırken biz köşeyi döndük şekerim! Çak bir pati!

Kara Murat: (kendi kendine) Hmmmm… Demek öyleeeee…

1 Ekim 2018, Karabük Kedi-Köpek Güvenlik Birimi-KKGB:

Başkomiser soruşturma için Bartın’a giderken, cep telefonunun ekranına Komiser Şanslı’dan istediği bilgiler düştü:

Komiser Şanslı / Whatsapp Mesajı:

Aracın şoförünün ismi: Ahmet Yılmaz

Bu kamyonet kimin adına kayıtlı: Ahmet Yılmaz

Hangi balıkçı şirketi adına mal taşıyor: Dalyan Balıkçılık A.Ş.

Son bir haftada Bartın Limanı’na balık bırakan tüm balıkçı tekneleri: Yakamoz, Pelinsu, Hicran, Aycan.

Limana giriş yapan tüm gemiler, yükleri ve nereden yüklendikleri, nereden geldikleri: ANEMURIUM, kuru yük gemisi. Tekirdağ’dan geliyor, demir-çelik, mühimmat taşıyor.

ZEYNEP, kuru yük gemisi. İzmir’den geliyor, mobilya malzemesi taşıyor.

ATLANTİK, kimyevi madde tankeri. Mersin’den geliyor, petrol taşıyor.

KARADENİZ, yolcu/yük gemisi. Samsun’dan geliyor, otomotiv parçaları taşıyor.

Başkomiser Çakır Bartın’a iner inmez, balıkları teknelerden indiren balıkçıları limanda anormal bir durum oldu mu diye sorguladı. Soruşturma esnasında öğrendi ki Tonguç denen bekçi köpeği limanın efesiydi. Kesikkulak Corç, Güdükkuyruk Aybars ve Kepçekulak Kocaoğlan isimli sokak köpeklerinden oluşan bir çetesi vardı. Görgü tanığı mazlum bir sokak köpeği olayları şöyle anlattı:

Mazlum sokak köpeği: Sarı üzerine kocaman kırmızı E harfi logolu konteynırların boşaltılmaları sırasında Tonguç, bu köpeklerle birlikte ortalığı karıştırdı.  Tonguç’la kavga eden köpekler dövüşün sonunda balıkçı teknelerinin önünde sıraya girdiler. Sarı konteynerin gizli bölmesinden indirilen patlayıcıları hamsi kasalarının altına dizdiler. Tüm bunlar olurken kulaktan kulağa dolaşan bir isim vardı. Söylerken bile korkudan kuyruklarını arka ayaklarının aralarına kıstırmalarına sebep olan bir isimdi bu: GECENİN ÖFKESİ.

Çakır, Karabük’e döner dönmez Komiser Şanslı’yı odasına çağırdı ve sesli olarak düşünmeye başladı.

Başkomiser Çakır: Karşı karşıya olduğumuz bir grup amatör kimmiş şimdi anlaşıldı! Patlayıcı fünyelerle C4’leri bir araya koyanlar, ortalık karıştırmada becerikli ama patlayıcı işini bilmeyen sokak köpekleriymiş meğer! Amatörler! Hep derim, kel, kör, kendi işini kendin gör! Bu hırsızlıkta da böyledir polislikte de! Dalyan Balıkçılık’a ait kamyonetin getirdiği 5 kilo mal Ahmetusta’da patladı. İkinci 5 kilo mal balıkçı Hamdi’den çıktı. Peki bu kadar mıydı? Gerisi nerede bu patlayıcıların?

Komiser Şanslı: Komiserim, Tekirdağ’dan gelen soruşturma sonuçları şöyle: Liman müdürünün doberman köpekleri sürekli kavga ederlermiş. Görgü tanığı fanatik Fenerbahçeli bir fino köpeğinden şu bilgi alınmış: Hep birbirlerini boğazlayan Napolyon ve Çörçil isimli dobermanlar üzerine kocaman kırmızı E logolu sarı konteynerleri görünce daha bir azmışlar. Görgü tanığı, kardeş olan köpeklerden Napolyon’un Galatasaraylı Çörçil’in de Fenerbahçeli olduğunu biliyormuş. Sarı-kırmızıya alerjisi olan Çörçil, konteynerleri görünce Napolyon’u boğazlıyor diye düşünmüş. Saklandığı yerden birtakım işçilerin, ülkeye giren kaçak patlayıcıyı taşıyan sarı konteyneri gizli bölmesiyle beraber Anemurium gemisine yüklediklerini görmüş.

Başkomiser Çakır: Anlaşıldı.

Komiser Şanslı: Başkomiserim, Edirne Kapıkule’den de aynı yönde bilgiler geldi. Sarı üzerinde kocaman kırmızı E harfi olan tırlar sınırdan geçerken gümrük kontrol köpeklerinden biri aşırı havlamış. Rita ve Bozkurt isimli köpeklere C4 patlayıcıları bulmaları için de eğitim verilmiş. Bozkurt bu tırlardan birini tespit edip yakalattırmış. Ve bir de herkes korkudan kuyruklarını kıstırarak aynı isimden bahsediyormuş…

Başkomiser Çakır: GECENİN ÖFKESİ!

Komiser Tombiş Çakır’ın odasına girdi.

Komiser Tombiş: Patlayıcıların üretildiği fabrikayı belirledik Başkomiserim. 

Başkomiser Çakır: Sarı üzerinde kocaman kırmızı E harfi logosu olan bir firma mıymış?

Komiser Tombiş: Ama siz… Siz… Firmanın logosunda kırmızı bir E harfi olduğunu nereden bildiniz?

Başkomiser Çakır: Bunca yıllık tecrübemle ipuçlarını birleştirdim kızım.

Komiser Tombiş: Çekya’nın başkenti Prag’daki EXPLOJIA isimli firmaya ait çıktı patlayıcılar.

2 Ekim 2018, Safranbolu Kıranköy balık pazarı:

Balıkçı Hamdi’ye gelen hamsi kasasından 5 kilo patlayıcı çıktığını duyan kamyonet şoförleri başlarının belaya girmesinden korkup saklandılar. Kamyonetlerindeki hamsi kasasını kontrol ettiler. Her birinin kamyonetinden 5’er kilo patlayıcı çıkınca ne yapacaklarını bilemediler. Bir yandan patlayıcıları polise teslim etmeleri gerektiğini biliyor, öte yandan enselerinde Gecenin Öfkesi’ni hissediyorlardı. Bu yüzden gece inince Safranbolu balıkçılarına mal indirmek için gizli gizli yanaştılar. O gece Safranbolu balık pazarı, sokak köpekleri tarafından yağma edildi. Bir kasa hamsi dışında çalınan tek şey hamsi kasalarındaki son 20 kilo C4 patlayıcıydı.

2 Ekim 2018, Veteriner Nalan Hanım’ın Safranbolu Bağlar’daki müstakil evinin sokağı:

Sokak köpekleri çaldıkları 20 kilo patlayıcıyı Hilmi ve adamlarının kaldığı evin bahçesine getirdiler. Bu patlayıcılar, Ankara, İstanbul ve İzmir’deki yasadışı evcil hayvan ticareti yapan dükkânlara dağıtılacaktı.

Hinoğluhin Hilmi: Her bir kutuya 1 kilo patlayıcı koyun, anladınız mı mankafalar? 1 kilo C4 kocaman bir binayı yerle bir etmeye yetecek güçtedir. Cezalarını çekmesi gerekenlere yeter de artar bile! Bu işi de berbat edip gecenin öfkesini üzerinize çekmek istemezsiniz değil mi!

Tıktık Kâmil: Neyin öfkesi?

Hinoğluhin Hilmi Sus sus! İşine bak sen!

2 Ekim 2018, Aynı anda Karabük Kedi-Köpek Güvenlik Birimi-KKGB:

Başkomiser Çakır: Limanlarda ve Kapıkule’de adı geçen olaya karışmış hayvanların hepsini tek tek KE-devletten araştırın. Bakalım tahmin ettiğim kişinin sahiplendirdiği sokak hayvanları mı çıkacak bunlar?

Başkomiser Çakır hayvanların KE-devlet sonuçlarıyla içeri giren Komiser Şanslı’ya söz hakkı vermeden sordu.

Başkomiser Çakır: Hepsi Veteriner Nalan Hanım’ın sahiplendirdiği hayvanlar değil mi?

Komiser Şanslı: Evet Başkomiserim. Ama… Ama… Siz yine nereden bildiniz?

Başkomiser Çakır: Hayvanların ırkları ve isimleri tanıdık geliyordu zaten. Ben de bir zamanlar o evde idim. Sonra polis teşkilatına sahiplendirildim. Veteriner Nalan’ın evini ve kliniğini derhâl dinlemeye alın.

Komiser Tombiş: Komiserim şu sarı konteynerlerden birini yakalatan gümrük koruma köpeği Bozkurt ve idarecisi Derya Hanım’dan gizli bir e-posta geldi. Beraber çalıştıkları Rita ve idarecisi Raşit Bey’den şüpheli olarak şikâyette bulunmuşlar.

Başkomiser Çakır: Neden?

Komiser Tombiş: Adamın olay anında söylediği bir cümleden dolayı. O gece kontrollerde Bozkurt isimli köpek, Rita isimli köpeğin geçiş verdiği tırdaki kaçak C4’ü tespit etmiş. Bunun üzerine Raşit Bey; ‘Memleketi kötü adamların eline geçecek 100 kilo patlayıcı maddeden kurtardınız bu gece!’ demiş. Daha tır içeri alınıp C4’lere el konmadan konteynerde 100 kilo patlayıcı olduğunu nasıl bildi acaba?

Başkomiser Çakır: Yakalanan tırdaki C4 miktarı yanlışlıkla izin verilen tırdan daha fazlaymış demek…

Komiser Tombiş: Evet efendim. Tam 100 kilo.

Başkomiser Çakır: Demek ki 100 kilo malı yakalatmışlar, yem olması gereken mal var şimdi ellerinde! Hâlbuki rüşvet alan yöneticinin idare ettiği gümrük kontrol köpeği 100 kilo patlayıcıyı gümrükten geçirecek, daha az olan patlayıcıyı da yakalasın diye öteki köpeğe bırakacaktı.

Komiser Tombiş: Ama öteki köpeğin yani Bozkurt’un büyük parti C4 taşıyan diğer tır için havlayacağını hesaba katamadılar.

Başkomiser Çakır: Her daim hainlerin hesaba katamadığı bir Bozkurt çıkacaktır Komiser Tombiş! Rita isimli köpeği de yöneticisi olan adamı da merkeze alsınlar.

2 Ekim 2018, Edirne Kedi-Köpek Güvenlik Birimi-KKGB:

Rita ve Raşit Bey merkeze alındı. Raşit sorguya çekildi. Her şeyi itiraf etti. Rita’ya yasak madde dolu bir kutu koklatıldı. Kutuyu koklar koklamaz havlaması gereken köpek, alıştığı üzere yöneticisinin gözünün içine baktı ve havlamadı. Bunun üzerine Raşit’in işine son verilirken, Rita’nın da artık gümrük kontrol köpeği olamayacağına karar verildi.

2 Ekim 2018, Edirne Kapıkule Sınır Kapısı:

Gümrükte görevli tüm köpeklerin kulübeleri yan yanaydı. Kulübesinden alınan Rita’nın görevli tasması çıkarıldı. Artık bekçi köpeği olarak görev yapacaktı. Rita’nın sahiplendirilmek üzere arabaya bindirildiğini gören Bozkurt, Rita’nın arkasından seslendi.

Bozkurt: Ne oldu güzeller güzeli Ritacığım? Güzelliğin on par’etmez o boynundaki gümrük kontrol köpeği tasması olmasa! Ama senin kadar güzel bir köpek nerede olsa yuva ve mama bulur! Merak etme!

2 Ekim 2018, aynı anda Karabük Kedi-Köpek Güvenlik Birimi-KKGB:

Komiser Şanslı: Komiserim Veteriner Nalan’ın evini neden sadece dinlemeye aldık? Emredin evi basalım…

Başkomiser Çakır: Bekle! Birileri neden ülkeye yasadışı patlayıcı sokar? Basitçe cevap ver.

Komiser Şanslı: Patlatmak için!

Başkomiser Çakır: O iş cepte. Asıl sormamız gereken şu: Ne zaman ve nereyi patlatmak için?

Komiser Tombiş: Amacımız kaçak patlayıcıyı yakalamak olsa çoktan yakalardık. Ama sadece beceriksiz bir çeteyi yakalamak değil tüm organize suç çetesini çökertmek istiyoruz. Değil mi Başkomiserim?

Başkomiser Çakır: Daha öğreneceğiniz çok şey var ama doğru yoldasınız gençler! Hadi çalışmaya devam!

AKSAK TİMUR/3. MACERA: ŞUBAT SOĞUĞU

0

Bilgisayarımı yeni açmış, takip ettiğim gazetenin internet sayfasına yeni tıklamıştım kapıdan girdiğinde. Şehrin puslu, geniz yakan kömür kokulu sabahlarından biriydi. Klima anca ısıtmaya başlamıştı ofisimi. Kuru ama dehşet bir şubat soğuğu vardı dışarıda. Yeni yılda kendini fragman niyetine şöyle bir gösterip geri çekilen kar yeniden gelse, bize uzun metrajlı bir film şöleni sunsa da, şu soğuklar kırılsa diye geçiriyorduk içimizden bütün kasaba. Sabahın köründe gelen kim diye kaldırdım kafamı.

Kapıda, üzerine geçirdiği pahalı siyah kaşmir paltosuyla, tedirgin bakışlarını etrafta gezdiren orta yaşlı bir kadın duruyordu. Gözlerinde kocaman siyah gözlükleri, parmaklarında siyah deri eldivenleriyle baştan ayağa siyahlar içerisindeydi. Omzunda kocaman bir çanta vardı. Hafif makyajlı, uzun boylu, zarif bir hanımefendiydi. Omuzlarına dökülen sarı saçları lüle lüleydi. Ellerini önünde sıkıca kavuşturmuştu. Parmaklarındaki pırlanta yüzükler, kadının zenginliğini haykırıyordu.

“Timur Bey siz misiniz?” diye sordu, sesi titreyerek.

“Buyurun hanımefendi, benim,” dedim, sandalyemden hafifçe doğrulup aksayan bacağıma yüklenmemeye çalışarak. “Size nasıl yardımcı olabilirim? Kiralık dükkân mı, yoksa danışmanlık mı?”

Kadın yutkundu, kapıyı arkasından hızla kapattı. Çantasını masamın önündeki sehpaya koyup boş koltuğa teklifsizce oturdu. Yığıldı demek daha doğru belki de. Güneş gözlüklerini burnuna doğru indirdikten sonra ayağa kalktı, elini uzattı. “Böyle girdiğim için özür dilerim,” dedi. “Benim adım Meryem Hürriyet.” Elini sıkarken ben de kendimi tanıttım. “Sizi şahsen tanımasam da isminizi biliyorum,” dedi.

“Size nasıl yardımcı olabilirim Meryem Hanım?” diye sordum yeniden. Tekrar oturdu. Koltukta geriye yaslandı, bacak bacak üstüne attı. Kararsız kalıp indirdi bacaklarını. Tedirgin bir hâli vardı. Gözlerinden süzülen bir damla yaşı pahalı ipek mendiliyle sildi. Gözlüğünü geri yerleştirdi.

Gözlüklerinin üzerinden dışarıyı gözetlerken sürdürdü konuşmasını. “Oğlum… Cihan kayıp Timur Bey. Beş gün oldu.” Burnunu çekti. “Ben artık onun yaşadığına olan inancımı kaybetmek üzereyim.”

Oturduğum yerde öne doğru eğildim. “Polise gittiniz mi?”

Başını salladı. “Polise gittik, ‘Kocaman adam, bunalmıştır, döner,’ deyip baştan savdılar. Ama o dönmez. Cihan durduk yere ortadan kaybolmaz…” Sesi çatallandı. Devam etmesini bekledim. İpek mendilini bir kez daha gözlerine götürdü. “Affedersiniz,” dedi. “Çok özür dilerim. Ama tahammülüm kalmadı artık. Lanet olsun. Polislerden bir sonuç çıkmadı. Cinayet şubeye verin dosyayı dedim. Öldürülmüş olabileceğine ilişkin herhangi bir kanıt yokmuş.”

Susmasını fırsat bilip diyafondan iki çay söyledim. Kolonya uzattım, böylece biraz olsun kendine geldi. Nefeslendi. “Sakin olun lütfen. Baştan başlayalım. Eşiniz ne diyor bu işe? Neden birlikte gelmediniz?”

“Kocam… Haldun. Ondan çok korkuyorum Timur Bey. Kocam katı bir adamdır. Merhameti yoktur. Hatta… Cihan’ın kaybolmasıyla onun bir ilgisi olabileceğini bile düşünüyorum. Aklıma mukayyet olamıyorum, kendi kocam oğluna zarar vermiş olabilir mi diye düşünmekten uyuyamıyorum.”

Kaşlarımı çattım. Bir annenin, çocuğunun babasından bu denli şüphelenmesi için ortada ciddi bir şeyler yaşanması gerekirdi. “Neden böyle düşünüyorsunuz? Aralarında ne husumet vardı?”

Meryem Hanım derin bir nefes aldı. “Cihan askerden yeni döndü. Paralı yaptı askerliğini. Üniversite mezunudur. Pırıl pırıl, merhametli bir çocuktur. Bizim büyük bir tekstil atölyemiz var, kocam Haldun orayı demir yumrukla yönetir. Cihan askerden gelince atölyede işleri öğrensin diye yanına aldı. Ama Cihan, orada çalışan Elif adında bir kıza vurulmuş. Kızcağız asgari ücretle ortacılık yapan, kendi hâlinde fukara bir kız. Haldun bunu öğrenince kıyameti kopardı. ‘Benim oğlum bir çulsuzla evlenemez, ailemizin adına leke sürdürmem,’ diyerek kızı herkesin içinde aşağılayıp işten kovdu. Cihan da o gece eve geç geldi, babasıyla çok fena kavga etti. ‘O kızı bulup onunla evleneceğim, senin o kirli paranı da, atölyeni de istemiyorum,’ diyerek odasına geçti. Gece yarısı biz uyuduktan sonra evden çıkmış. Ve bir daha dönmedi.”

Çaylar gelince sustu. Şeker atmadan büyük bir yudum aldı bardaktan. Meryem Hanım’ın gözlerindeki korku, çayın buharının ardında bile net bir şekilde okunabiliyordu.

“Kocanız ne diyor bu kaybolma işine?”

“Abarttığımı iddia ediyor. Genç adam, bir yerlerde takılıyordur, diyor. Hep böyledir. Kocamın genişliğinden, bu huyundan nefret ediyorum. Şey. Sigara yakabilir miyim? Mahzuru var mı?” Elimle sorun yok işareti yaptım. Çantasının derinliklerinden bir paket çıkardı. Bir dal ağzına götürdü, sonra “Ah, çok pardon,” dedi. “Lütfen buyurun.” Bir dal da ben çektim paketten. Kalktım, masanın üzerindeki çakmakla öne doğru eğilerek sigarasını yaktım. Kendi sigaramı yakarken uzun bir nefes çekmişti bile. “Hangi cehenneme gittiyse orada kalsın, bizi istemeyeni ben de istemem, bundan sonra bu kapıdan içeri giremez, geri gelirse ben kovacağım bu defa, diyor bir de. Ama ben anneyim. Ben doğurdum onu. Üstelik benim oğlum bu yaşına kadar böyle bir şey yapmış değil.” Sehpadaki küllüğe silkeledi sigaranın küllerini. Kalın gözlüklerinin üzerinden gözleri dışarıyı taradı. “Kocam peşime birini takmış olabilir. O yüzden fazla kalamayacağım burada.”

Sigaranın izmaritini küllüğe bastırdım. Masanın altındaki çöp kovasına boşalttım. İzmarit kokusunu oldum olası sevmem. Masanın üstündeki dolma kalemi alıp elimde çevirmeye başladım. “Benden ne istiyorsunuz?” diye sordum. Elimdeki kalemi dükkânda gezdirdim. “Gördüğünüz üzere burası bir emlakçı…”

Sözümü bitirtmedi. “Sizi tanıyorum,” dedi. “Gıyabınızda çok konuştuk.” Sustu. Hatırlamaya çalıştı. Hatırladığını gösteren bir işaretle başını kaldırdı. “Dede ile. O gönderdi beni buraya zaten.” Araya girmeme müsaade etmiyordu. Eli tekrar gitti çantasına. “Lütfen oğlumu bana bulun. Onu sizden başka kimse bulamaz. Kuş olup uçtu sanki çocuğum. Lütfen Timur Bey, oğlumu bulun. Haldun ona bir şey yapmış olabilir mi? Kocam, oğluna ders vermek için…”

Cümlesini tamamlayamadı, hıçkırıklara boğuldu. “Ölmemiş olsun… Yalvarırım, oğlum yaşıyor deyin bana.” Sabırla bekledim kendini toparlamasını. Çantanın içinden mavi, plastik bir dosya çıkardı. Bana uzattı. “Bunun içerisinde oğlumun kaybından sonra yapılan her şey var. Kayıp Şahıslar Bürosu’nun oğlum için tuttuğu dosya.”

Tekrar ayağa kalktı. Elini uzattı. “Gitmem lazım şimdi.” Elini sıktım. Kapıya yaklaştığında durdu. Bana döndü. “Ha,” dedi, o an aklına gelmiş gibi. “Dosyanın içinde bir de zarf var. Çalışmalarınızın, emeğinizin karşılığı değil. Yapabileceğiniz masraflar için bir ön ödeme diyelim. Ben iki gün sonra size yeniden uğrarım. Aynı saatte. Lütfen kocamın haberi olmasın buraya geldiğimden.”

“Merak etmeyin Meryem Hanım,” dedim, sesimi olabildiğince güven verici bir tonda ayarlayarak. “Bir adam buharlaşamaz. İllaki bir iz bırakmıştır. Size yardımcı olacağım.”

Geldiği hızla çıktı. Arkasından bakakaldım. Girerken fark etmediğim az öteye park ettiği aracına atlayıp gözden kayboldu. Paranoya mı yapıyordu yoksa gerçekten takip ediliyor olabilir miydi? Şurası açıktı ki kadın gerçekten korkuyordu.

Karşımdaki duvarda asılı duran saat sekiz buçuğu biraz geçiyordu. Midem, aç karnına içtiğim çayla birlikte iyice guruldamaya başlamıştı. Kapıya çıkıp baktım, köşedeki tostçu kepenklerini kaldırmıştı. Telefon açıp kendime bol kaşarlı bir tostla büyük çay sipariş ettim. Aç ayı oynamazdı nihayetinde.

Takdir edersiniz ki ilk baktığım zarf oldu. Şişkinceydi. Açtığımda içinde benim beş aylık emekli maaşım kadar bir miktar gördüm. Zarfla birlikte masamın çekmecesine attım. İhtiyacım olabilirdi gerçekten.

Şöyle gelişigüzel ilk taramamı yaptım. Mavi dosya içerisinde dişe dokunur pek bir şey bulamadım. Çocuğun üç farklı fotoğrafı vardı. Birinde saçları uzun, birinde askerden yeni gelmiş, üçüncüsünde ise sakallı. Kaybolduğunun ertesi günü karakola kayıp başvurusu yapılmış. Annenin, babanın, komşuların, kayıp şahsın kız arkadaşının, ailesinin, arkadaşlarının, atölyedeki işçilerin bilgi sahibi sıfatıyla beyanları alınmış. Şahıs evinden ayrılmadan ya da kaybolmadan önce cep telefonunu cüzdanını ve arabasının anahtarını evde bırakmış. Arabada inceleme yapılmış, şüpheli bir bulguya rastlanmamış. Gelen ve giden aramaların, mesajların, sosyal medya uygulamalarındaki mesajlaşmalarının kayıtları çıkarılmış. Cep telefonundaki incelemelerde ismi geçenlerin ifadeleri alınmış. Dişe dokunur hiçbir şey çıkmamış bunlardan. Beş gün için oldukça iyi çalışmışlar diye düşündüm.

Anne ve babasının dosyada mevcut yazılı ifadeleri benzerdi. Meryem Hanım’ın anlattıkları ile örtüşüyordu.

Olay gecesi kayıp şahıs, Cihan, babası ile tartışmış. İfadelere göre dışarıda alkol almış, eve sarhoş geldiği için babası kızmış. Babasının oğluna, “Hem çalışmıyorsun hem de her gece sarhoş geliyorsun,” demesi yüzünden çıkmış kavgaları. Öyle çok büyük bir tartışma değilmiş aslında. Babası bağırıp çağırmış. O da sarhoşmuş. Esas sebep kız meselesiymiş tabii. Cihan o gece onlar yattıktan sonra evden çıkmış ve geri dönmemiş. İlk defa böyle bir şey yapmış. Akşama kadar beklemişler döner diye. Babası sabah işine gitmiş. Annesi gün içinde babasını sürekli aramış. Haber var mı, döndü mü, geldi mi, öğrenebildin mi… Baba hep olumsuz cevap vermiş. Kaçırılmış olabilir mi sorusuna “Kim, ne diye kaçırsın?” şeklinde ortak bir cevap vermişler. Bildikleri kadarıyla herhangi bir düşmanları, onlara bu kötülüğü edebilecek bir tanıdıkları yokmuş.

Bir insan evden kaçıyorsa–tabii öldürülmemişse– cep telefonunu ve cüzdanını neden evde bırakırdı? İşe nereden başlamalıydım? İfade tutanaklarını tekrar okudum. Notlar aldım. İfadeleri birbirleriyle karşılaştırdım. Masamın üzeri tam bir curcunaydı. İtiraf etmem gerek; cüzdanın ve cep telefonunun evde bırakılmış olmasıyla ilgili ilk düşüncem, ortada bir cinayet varsa, katilin baba olduğu yönünde idi. Ancak dosyanın en altındaki ayrı bir poşet dosyadan çıkan flash bellekte çocuğun sabah evden çıktığına ilişkin görüntüler vardı. MOBESE’lerde belediye otobüsüne bindiği görünüyordu. Otobüsün içindeki kameranın açısına göre sol tarafta ayakta üç durak yolculuktan sonra iniyor, ara bir sokağa giriyordu. Sonrası yoktu. Görüntüler bu kadardı. Kameraların çözümlerinde bu kayıtların fotoğrafları çıkarılmış, altlarına nerede, saat kaçtaki görüntüsü olduğu yazılmış. Tutanaklardan anladığım kadarıyla girdiği sokakta MOBESE ya da güvenlik kamerası yokmuş, ev ve işyerlerinden de araştırma yapılmış ama buradan da bir sonuç çıkmamış.

Karnım da doyduktan sonra ceketimi giydim, dükkânın kapısına “Görüşmedeyim” tabelasını asıp kilitledim. Dışarıda şehrin o kendine has rüzgârı esiyordu. İlk durağım, Cihan’ın buharlaştığı o meşhur ara sokaktı.

Eski hal binasının arkasındaki bu sokak, şehrin unutulmuş bağırsakları gibiydi. Dar, nemli, çöp konteynerlerinin taşarak pis kokular yaydığı bir geçit. Sokağın girişindeki köşede bir manav vardı, onun kamerası sokağın ağzını görüyordu. Cihan bu açıdan sokağa girmişti. Sokağın uzunluğu topu topu elli metreydi ve diğer ucu daha geniş bir caddeye bağlanıyordu, ancak orada ne bir dükkân ne de bir kamera vardı.

Sokak boyunca yavaşça, aksayan bacağıma inat her detayı inceleyerek yürüdüm. Sağlı sollu yüksek, penceresiz depo duvarları vardı. Bir insan bu sokakta nasıl buharlaşırdı? Ya sokağın sonundan çıkıp kamerasız caddede onu bekleyen bir araca binmişti ya da bu duvarların arasında bir yere girmişti.

Duvarları inceledim. Sağ tarafta rengi solmuş, paslı, büyük bir demir kapı vardı. Üzerinde hiçbir tabela yoktu. Kapının kilidine baktım. Eski tip bir asma kilit vardı ama dikkatimi çeken şey kilidin dili değil, kapının altındaki asfaltta tekerleklerin bıraktığı taze sayılabilecek siyah lastik izleriydi. Kapı bir yükleme alanı için açılıyor olmalıydı ve belli ki ağır bir araç burada yakın zamanda manevra yapmıştı.

Cebimden telefonumu çıkarıp hızla bir numara çevirdim.

“Dede… Nasılsın ihtiyar?”

Karşıdan boğuk, genizden konuşan bir ses geldi. “Sana da merhaba Timur. Yine hangi belanın ortasındasın?”

Dede, eski istihbaratçıydı. Teşkilattan yıllar önce emekli olmuş ama “bilgiye” olan açlığı ve kaynakları asla körelmemişti.

“Yanına geliyorum,” dedim. “Bana biraz sihir yapman lazım.”

Yarım saat sonra mahalledeki kahvehanede Dede’nin karşısında oturuyordum. Masanın üzerinde simit kırıntıları ve Dede’nin kalın camlı gözlükleri duruyordu.

“Mesele ne?” diye sordu Dede, çayından höpürdeterek bir yudum alırken.

Olayı, Meryem Hanım’ın anlattıklarını, Haldun’un profilini ve o sokağı baştan sona anlattım. “Çocuk, sevdiği kız, babası tarafından kovulunca evi terk ediyor. Kameralarda son görüldüğü yer o ara sokak. Sokakta paslı bir depo kapısı var. Çocuğun babası kilit bir isim, Haldun Karaca. Tekstilci.”

Dede çantasından çıkardığı tablet bilgisayarını masaya koydu, önüne çekti, kalın parmaklarıyla ekranda birkaç şeye tıkladı. “Haldun Karaca… Eski toprak. Aslen Oflu. Piyasada acımasızlığıyla bilinir. İşi vaktinde teslim etmeyen fasoncuların bacaklarını kırdırdığı dedikoduları var. Ama kendi oğluna zarar verir mi? Bir Karadenizli, ne kadar mafya ayakları olursa olsun, kendi soyunu sürdürecek tek erkek evladını öldürmez Timur. Döver, söver ama yok etmez. Bu denklemde başka bir iş var.”

“Ben de öyle düşünüyorum,” dedim masaya eğilerek. “Ama kadın adamdan çok korkuyor. Haldun, kızı da yok etmiş olabilir mi?”

“Bakalım,” dedi Dede. “Kızın adı ne demiştin? Elif… Elif Yılmaz. Atölyenin SGK kayıtlarına giriyorum. Evet, çıkışı verilmiş. Adresi: Kavakpınar Mahallesi, 700. Sokak, No. 45.” Dede bir süre sessiz kaldı, ekrana bakarken alnındaki kırışıklıklar derinleşti. “Timur, sana o sokakla ilgili enteresan bir şey söyleyeyim. Bahsettiğin paslı kapı, eski bir iplik boyama tesisinin arka girişine ait. Tesis yıllar önce kapanmış. Fakat mülkiyeti kime ait biliyor musun?”

“Kime?”

“Karaca Tekstil’e. Yani Haldun’un şirketine. Ve daha ilginci… MOBESE kayıtlarına erişimim var, biliyorsun. O gün o sokaktan çıkan araçlara bir bakayım dedim arka caddeden. O kapının bulunduğu yönden o saatlerde çıkan tek bir araç var. Siyah, camsız bir panelvan. Plakası sahte, kayıtlarda ‘çekme belgeli’ bir araca ait görünüyor.”

Gözlerim parladı. “Çocuk o sokağa girdi, kendi babasına ait eski bir deponun önünden geçerken o panelvana bindirildi veya zorla sokuldu. Ama neden?”

“Onu da sen bul Komiser,” dedi Dede, tabletini kapatırken.

Dede’ye hesabı ödeyip teşekkür ettikten sonra hızla kalktım. İlk hedefim kızı, Elif’i bulmaktı. Cihan evden çıkıp neden o sokağa gitmişti?

Kavakpınar Mahallesi, şehrin yoksullukla yoğrulmuş, çamurlu sokaklara sahip bir bölgesiydi. Elif’in evini bulmam zor olmadı. İki katlı, sıvası dökük bir gecekondu. Kapıyı çaldım, bir süre içeriden ses gelmedi. Sonra kapı aralandı ve gözleri ağlamaktan şişmiş, gencecik, güzel ama bitkin bir kız yüzü belirdi.

“Elif Yılmaz?”

“Siz kimsiniz?” dedi kız korkuyla kapıyı kapatmaya yeltenerek.

Hemen araya ayağımı koydum. “Korkma, kötü adam değilim. Beni Cihan’ın annesi tuttu. Cihan’ı bulmak için buradayım. Lütfen, konuşmamız lazım.”

Cihan’ın adını duyunca kızın direnci kırıldı. Kapıyı açıp beni derme çatma, sobalı bir salona aldı. İçerideki rutubet kokusu insanın içine işliyordu.

“Cihan nerede?” dedi sesi titreyerek. “Yok mu? Kim ne yaptı ona?”

Sakinleşmesi için epey uğraşmam gerekti. Annesi de kızdı bu davetsiz ziyaretime. “Allah kahretsin onları,” dedi annesi. “Hepsini yok etsin Allah.” Annesinden Elif’le bizi biraz yalnız bırakmasını istedim. Çünkü çocuklar ebeveynlerinin yanında rahat konuşamazlardı. Kapıyı arkamızdan kapatarak istemeye istemeye çıktı odadan.

Elif burnunu çekiyordu. “Demek nerede olduğu bilinmiyor. Beni bıraktı yani. Sevmiyormuş beni. Babası haklıydı belki de, benim gibi bir kızla yapamazdı…”

“Cihan seni bırakmadı Elif,” dedim. “Senin için tartışmış kaybolduğu gece babasıyla. En son seninle ne konuştu? O gün ne oldu?”

Elif elleriyle yüzünü kapattı, bir süre sessizce ağladı. Sonra derin bir iç çekerek konuşmaya başladı: “Haldun Bey beni o gün herkesin içinde rezil edip kovunca, Cihan arkamdan geldi. İkimiz de çok ağladık. Ona, ‘Baban haklı, biz denk değiliz,’ dedim. Ama o kabul etmedi. ‘Seni alıp gideceğim buralardan,’ dedi.”

“Devam et lütfen,” dedim. “Alıp nereye götürecekti seni?”

Elif etrafına bakındı, sanki birileri bizi dinliyormuş gibi sesini alçalttı. “Bilmiyorum ki abi,” dedi. Gözlerimin içine bakıyordu. “Sen de polis misin?” diye sordu bana. “Değilim,” dedim. “Merak etme. Ben sizin tarafınızdayım. Bana güvenebilirsin kızım,” dedim. “Hadi anlat bana. Sen de sevdiğin adamı, Cihan’ı sağ salim bulmamı istersin değil mi?”

Başını salladı. Nefes aldı. “Cihan bana bir şey anlattı. Önemli mi bilmiyorum. Askerden döndüğünden beri babasının gözüne girmek için atölyede gece geç saatlere kadar kalıyordu. Fevzi Bey var, atölyenin müdürü. Cihan, Fevzi’nin gece vardiyalarında bazı tuhaf işler çevirdiğini fark etmiş. Resmi üretim kayıtlarında olmayan, defosuz malları geceleri gizlice sivil araçlara yükletiyormuş. Sadece bu da değil… İhraç edilecek iplik balyalarının içine başka şeyler sakladıklarını da görmüş.”

Kaşlarım havaya kalktı. “Başka şeyler mi? Ne gibi şeyler?”

“Bilmiyorum, Cihan’ın dediğine göre uyuşturucu ya da kaçak mal olabilirmiş… Cihan bana ‘Fevzi, babamın altını oyuyor, atölyeyi kullanarak kaçakçılık yapıyor. Elimde belgeler, depoda çektiğim videolar var. Fevzi’nin yakasına yapışacağım. Bana ikimiz için yüklü bir sus payı verecek, biz de o parayla uzaklara gideceğiz,’ dedi.”

Lanet olsun, diye geçirdim içimden. Zengin ve şımarık bir çocuğun saflığı. Suçlularla şantaj pazarlığına oturmak, her zaman felaketle sonuçlanırdı.

“Peki, sonra ne oldu?” diye sordum.

“Bana, ‘Benden haber bekle,’ dedi. ‘O eski boyahane deposuna gideceğim, parayı orada teslim edecek bana,’ dedi. Bekledim. Beş gündür de bekliyorum. Ne aradı ne sordu. Ben de babası öğrendi, onu zorla yurt dışına falan gönderdi sandım.”

“Bu konuşmayı ne zaman yaptınız?” diye sordum.

“Evi terk ettiğinin ertesi günü. Babasına ders vermek, onsuz da var olurum demek için arabasının anahtarını, cüzdanını falan evde bıraktığını demişti bana.”

Ben Elif’le konuşurken Dede aradı. “Timur, sana bir ipucu daha. Karaca Tekstil’in atölye müdürü, Haldun’un sağ kolu Fevzi adında biri. Bu Fevzi son altı aydır Kıbrıs’a çok sık gidip gelmiş. Bütün maaşını kumarda yediği yetmezmiş gibi tefecilere de ciddi borçlanmış.”

Taşlar yerine oturuyordu. Cihan, babasının zalimliğinden kaçmak için yanlış adama toslamıştı. Fevzi, köşeye sıkışmış bir fareydi. Kumar borçları belli ki onu kaçakçılığa itmiş, patronunun oğluna suçüstü yakalanmış, şantaja uğramıştı. Cihan’ı o arka sokaktaki eski boyahaneye parayı vermek bahanesiyle çağırmış, ardından o sahte plakalı panelvana atıp kaçırmıştı.

Peki, Cihan ölmüş müydü?

Eğer Fevzi basit bir katil olsaydı, Cihan’ı çoktan ortadan kaldırır, cesedini de denizin sularına bırakırdı. Ama Fevzi bir işadamının sağ koluydu. Haldun Karaca’nın eli uzundu. Oğlunu Fevzi’nin öldürdüğü ortaya çıkarsa daha polis bulmadan Haldun onu lime lime ederdi. Fevzi muhtemelen taşımacılığını yaptığı kaçakçılık işinden alacağı parayı bekliyordu. Cihan’ı rehin tutarak kendini garantiye almıştı.

“Elif, bana anlattıklarını polise de anlattın mı?” Başını iki yana salladı. Korkmuş. Görmedim, demiş. Bilmiyorum, demiş. “İyi yapmışsın. Konuştuklarımızı sakın kimseye anlatma. Kapıyı da tanımadığınız kimseye açmayın,” diyerek evden çıktım. Hedefim belliydi. Fevzi’yi bulmak.

Karaca Tekstil, sanayi sitesinin girişinde devasa bir fabrikaydı. Güvenliği geçmek için klasik ‘Emlakçı’ numaramı kullandım. “Haldun Bey’in yanındaki arsayla ilgili bir değerleme raporu için gelmiştim,” diyerek içeri sızdım.

Atölyenin içi arı kovanı gibiydi. Yüzlerce dikiş makinesinin sesi kulakları sağır ediyordu. İdari bölüme geçtiğimde, camekânlı odalardan birinin kapısında “Fevzi Arslan – Fabrika Müdürü” yazdığını gördüm. Kapıyı tıklatmadan içeri girdim.

Fevzi ellilerinde, saçları dökülmüş, gömleğinin yakası terden sararmış, gergin bir adamdı. Karşısındaki bilgisayar ekranında uçak biletleri veya yurt dışı çıkışlarıyla ilgili bir şeyler arıyordu, ben girince hızla sekmeyi kapattı.

“Siz kimsiniz kardeşim? Dağ başı mı burası, kapıyı çalmadan giriyorsunuz?” diye kükredi.

Yüzüme soğuk, alaycı bir gülümseme yerleştirdim. Ceketimin önünü ilikleyip dalga geçer bir tavırla reverans vererek selamladım kendisini. Sonra da sandalyeye yayılarak oturdum. “Adım Aksak Timur. Bu şehrin tozunu dumanını bilirim. Size Meryem Hanım’ın selamını getirdim Fevzi Bey.”

Meryem Hanım’ın adını duyunca adamın rengi kül gibi oldu. Elleri masanın üzerinde titremeye başladı. “Meryem yenge mi? Anlamadım… Ne münasebetle?”

“Oğlu kayıp, biliyorsun değil mi Fevzi? Cihan… Hani şu askerden dönüp de gece vardiyalarında senin o karanlık ihracat işlerini öğrenen, iplik balyalarının arasına sakladığın o ‘özel’ paketlerin videosunu çeken Cihan.”

Fevzi ayağa fırladı. “Sen ne saçmalıyorsun lan! Güvenlik! Defol git buradan.” Masadaki telefona yapışıp güvenliği aramaya çalışırken ayağa kalkıp masaya doğru eğildim, telefonu elinden alıp kapattım. Sesimi ölümcül bir fısıltıya düşürdüm. “Güvenliği çağırırsan patronun Haldun’a kumar borçlarını, Kıbrıs’taki tefecileri ve en önemlisi… oğlunu eski boyahanede nasıl pusuya düşürdüğünü anlatırım. O sahte plakalı siyah panelvanı biliyorum Fevzi. Çocuğun sana yaptığı şantajı biliyorum. Çocuğu öldürmedin, bunu da biliyorum. Çünkü Haldun’un oğlunu öldürürsen yaşayacak tek bir deliğin kalmaz. Sadece kaçmak için zaman kazanıyorsun.”

Fevzi’nin göz bebekleri büyüdü, alnından soğuk terler boşanmaya başladı. Dudakları titriyordu. “Ben… Ben bir şey yapmadım. Çocuk kendisi kaşındı! Yıllarımı verdim ben bu adama! Yıllarımı! Haldun bana üç kuruş maaş verirken kendisi milyonlarla oynuyordu. Sadece hakkımı alıyordum.”

“Cihan nerede Fevzi?” diye kükredim, elimle yakasına yapışıp onu masanın üzerinden kendime doğru çekerek. “Bana çocuğun yerini söyle. Yoksa seni Haldun’un önüne atarım.”

Fevzi ağlamaya başladı. “Eğer Haldun öğrenirse derimi yüzer. Çocuğa zarar vermedim. Yemin ederim dokunmadım. Sadece bu akşam paramı aldıktan sonra Yunanistan’a kaçacaktım, o zamana kadar uslu dursun diye bir yere kilitledim.”

“Nereye kilitledin ulan?!”

“Organize sanayinin arkasında, terk edilmiş bir tuğla fabrikası var. Onun alt katındaki depoda… Lütfen… Eğer polise gidersen ya da Haldun’a söylersen beni yaşatmazlar.”

Onu sertçe sandalyesine geri fırlattım. “Şansını zorlama Fevzi. Buradan çıkmıyorsun. Benim adamlarım kapıda. Ben çocuğu alana kadar bir yere kıpırdarsan beynini dağıtırım.” Kapıda kimsem yoktu ama bu blöf onu felç etmeye yetmişti. Olduğu yerde yapıştı kaldı.

Arabaya atladığım gibi organize sanayinin yolunu tuttum. Hava kararmaya başlamış, şehrin üzerine şubat yağmuruyla birlikte o bildik akşam hüznü çökmüştü. Terk edilmiş tuğla fabrikası şehrin eteklerinde, ıssız bir arazinin ortasında devasa bir iskelet gibi duruyordu.

Silahımı belimden çekip mermiyi namluya sürdüm. Aksayan bacağıma inat, adımlarımı sessiz ve sağlam atmaya çalışıyordum. Binanın içi çürümüş ahşap ve küf kokuyordu. Alt kata inen merdivenleri buldum. Fenerimi açarak karanlık koridorda ilerledim. Koridorun sonunda ağır, demir bir kapı vardı ve üzerinde kalın bir zincirle kilit bulunuyordu. Etrafta Fevzi’nin adamları falan yoktu; belli ki olayı gizli tutmak için her şeyi kendi başına yapmıştı. Yerden bulduğum ağır bir demir çubukla kilide asıldım. Eski kilit birkaç zorlamadan sonra pes edip kırıldı. Kapıyı gıcırdartarak açtım. İçerisi zifiri karanlıktı.

“Cihan?” diye seslendim.

Ses gelmeyince deponun içinde fener yardımıyla ilerledim. Merdivenlerden ikinci kata çıktım. Küçük bir odanın önüne geldiğimde karanlığın içinden boğuk, zayıf bir inilti geldi. Kapıyı açtım. Küçük oda büyük depoya nispeten sıcaktı ama içerisi pis kokuyordu. Fenerimi o yöne çevirdiğimde, köşede elleri ve ayakları sandalyeye bağlanmış, ağzı bantlı bir genç gördüm. Saçları dağılmış, yüzü gözü toz içinde kalmıştı ama hayattaydı. Gözleri fenerin ışığından kamaşarak bana korkuyla bakıyordu. Hızla yanına gittim, ağzındaki bandı yavaşça söktüm. Ardından cebimdeki çakıyla iplerini kestim.

“Siz… siz kimsiniz?” dedi Cihan, öksürerek ve uyuşmuş bileklerini ovalayarak.

“Annenin tuttuğu emlakçıyım,” dedim hafifçe gülümseyerek. “Aynı zamanda seni bu delikten çıkaran adamım. Hadi, kalkabiliyor musun?”

Cihan ayağa kalkmaya çalıştı ama bacakları tutmadı. Koluna girip ona destek oldum. “Fevzi… o şerefsiz beni kandırdı,” dedi nefes nefese. “Parayı verecek sandım. Babamın şirketini soyuyordu abi. Elif’le kaçacaktık…”

“Biliyorum çocuk, hepsini biliyorum. Ama büyüklerin oyun alanına girerken iki kere düşüneceksin. Az kalsın canından oluyordun. Elif seni bekliyor, o güvende. Annen de perişan oldu.”

Birlikte yavaş yavaş dışarı çıktık. Şerefsiz adam yüzünden defalarca altına yapmıştı. Dışarıdaki soğukla kendine gelen çocuğun yüzündeki o saf korku yavaş yavaş yerini derin bir rahatlamaya bırakıyordu.

“Şimdi ne olacak?” diye sordu Cihan.

“Şimdi,” dedim, “Fevzi’yi paketleyip benim eski mesai arkadaşlarıma, Emniyet’e teslim edeceğim. Kaçakçılık, adam alıkoyma, zimmet… Epey yatacak. Ama senin de babanla yüzleşmen gerekecek Cihan. Ona her şeyi anlatmalısın. Fevzi’nin şirketini nasıl soyduğunu, senin bunu ortaya çıkardığını… Belki o zaman sana ve Elif’e olan bakış açısı değişir. Değişmezse de, artık kendi yolunu çizecek kadar büyümüşsündür.”

Cihan başını salladı. Gözlerinde artık bir erkeğin kararlılığı vardı.

Ambulans çağırdım. O hastaneye giderken ben de annesine haber verdim. İşim bitmişti. Arabayı şehrin ışıklarına doğru sürdüm.

Ertesi sabah, yalancı şubat güneşi emlak ofisimin tozlu camlarından içeri süzülüyordu. Dizimdeki sızı geçmişti. Gazetenin spor sayfası açıktı önümde. Masamın üzerinde duran demli sıcak çayımı yudumlarken Meryem Hanım ve Cihan kapıdan içeri girdiler. Kadının yüzündeki o karanlık korku bulutu tamamen dağılmıştı. Oğlunun koluna sıkı sıkı sarılmıştı.

“Size ne kadar teşekkür etsem azdır Timur Bey,” dedi Meryem Hanım. Gözleri minnetle doluydu. “Haldun her şeyi öğrendi. Fevzi’nin yaptıklarını duyunca beyninden vurulmuşa döndü. Cihan sayesinde o pislikten kurtulduk. Kocam, Cihan’a ve kararlarına artık saygı duyuyor. Hatta… Elif’i de aileye kabul etmeye razı oldu.”

Gülümsedim. “Mutlu sonları severim Meryem Hanım. Ama bu şehre dikkat edin, karanlık köşeleri çoktur.”

Onlar gittikten sonra masaya bıraktıkları zarftaki parayı sayarken Dede’yi aradım. Beklediğimin epey üzerinde bir miktar vardı zarfın içinde. Para kokusu güzel şeydi vesselam. “Dede, bu akşam bizim mekânda buluşalım. Hem yer hem içeriz. Bendensin.”

Dükkânın camına doğru yürüdüm, “Açık” yazısını dışarıya çevirdim. Aksak Timur, yine sadece bir emlakçıydı. Ta ki şehrin saklayamadığı bir başka sır kapısını çalana kadar. Ceketimin yakasını düzelttim ve sıcak çayımdan bir yudum aldım. Hayat, bu eski şehrin ara sokakları gibiydi; ne zaman nerede biteceği, hangi kapının ardında nelerin gizlendiği hiç belli olmuyordu. Bize düşen, sadece o kapıları açacak cesareti bulmaktı.

KIRMIZI DEFTER

0

-I-

Kayıp

Ben, Cinayet Büro Başkomiseri Rıfat Alagöz. Otuz yıllık meslek hayatım boyunca öğrendiğim en önemli şeylerden biri şu olmuştur: Bir insanın kaybolması, ölmesinden daha tehlikelidir.

Ölüler konuşmaz biliyorum… Ama deliller konuşur ve katili ele verir. Kayıplarsa her an konuşur; hem de herkesin zihninde. Sonuçta ortaya öyle bir gürültü çıkar ki işin içinden çıkamazsınız.

Antalya’nın küçük bir ilçesinde görev yaptığım yıllarda yaşadığım bir olayı anlatacağım. Siz de bu sözlerime hak vereceksiniz.

İlçe küçük, insanlar birbirini tanır. Böyle yerlerde suç işlemek zordur; çünkü herkes birbirinin hikâyesinin parçasıdır.

Bir sabah, masama bırakılan dosyayı açtığımda dikkatimi ilk çeken şey bir fotoğraftı. Orta yaşlarda bir kadın… Gözlerinde garip bir dinginlik… Altında bir not vardı:

Adı: Necla Yalın

Meslek: Edebiyat Öğretmeni

Durum: Kayıp (3 gün)

Üç gün… Bir insanın hayatından durup dururken üç gün eksildiğinde, geriye sadece kötü ihtimaller kalır.

Ben bunları düşünürken yardımcım Tolga içeri girdi.

“Yeni vaka mı amirim?” diye sordu.

“Bir öğretmen kayıp,” dedim, “Üç gündür ortada yokmuş.”

Tolga dudak büktü.

“Kaçma ihtimali yok mu?”

“Olabilir,” dedim, “Ama öğretmenler genelde kaçmaz, Tolga. Dayanırlar…”

Dosyayı koltuğumun altına sıkıştırdım “Gidiyoruz,” dedim bu kez.

***

Necla Yalın’ın evi eski apartmanlardan birindeydi. Girişteki merdivenler yılların yükünü ve kirini taşıyordu. En azından kirini gitsin diye yıkanmıştı, etraf çamaşır suyu kokuyordu. Kirletmekten utanarak daire kapısına geldik.

Kapıyı çaldık, açan olmadı. Çilingir marifetiyle açtırdık kapıyı.

 Ev çok düzenliydi. Fazla düzenli…

“Bir insanın evi bu kadar düzgünse ya çok disiplinlidir ya da bir şey saklıyordur,” diye düşündüm ister istemez.

Salon sade döşenmişti. Kitaplık, duvarlardan birinin tümünü kaplıyordu. Edebiyat kitapları, romanlar, eski baskılar…

Tolga kitaplara göz attı.

“Okuyan biriymiş,” dedi.

“Yani, kadın edebiyat öğretmeniymiş,” dedim.

“Okumayan çok öğretmen tanıdım amirim,” dedi Tolga.

O kadar çok öğretmeni nereden tanıyor olabileceğini düşünürken masanın üzerindeki kırmızı, sert karton kapaklı defter dikkatimi çekti. İlk sayfada koyu harflerle yazılmış tek bir cümle vardı:

“Herkesin bir hikâyesi vardır. Bazıları yazılmamalıdır.”

 Tolga “Günlük mü?” diye sordu.

“Değil, bu başka bir şeye benziyor.”

Sayfaları çevirdim.

İsimler vardı.

Altlarında kısa notlar…

Sanki… Başka insanların hayatlarına dair küçük notlardı bunlar.

Dikkatimi çeken ilk ismi ve notu okudum.

Murat K. – “Karısını aldatıyor. Ama en büyük korkusu yalnız kalmak.”

Diğer isim Zehra A. – “Her gün ağlıyor. Kimse bilmiyor.”

Defterde daha çok isim vardı. Ben dikkatimi çeken, karanlık ve şüpheli bir tarafı olanlarla ilgileniyordum.

Üçüncü isim; Ahmet U. – “Birine zarar verdi, kendine bile itiraf edemiyor.”

Dördüncüsü Cem S. – “En karanlık o… Polislerden saklanıyor.”

Defteri şaşkınlıkla kapattım.

Bu, bir günlük değildi. Bu… Başka insanlar hakkında bir gözlem defteriydi.

“Öğrencilerini mi yazmış?” diye sordu Tolga.

“Hayır,” dedim, “Bu insanlar öğrenci olamaz gibi geldi bana. Kadının mesleğinden bağımsız olarak yaptığı şeyler bunlar. İnsanları gözetliyor ve sırlarını yakalıyormuş.”

“Nasıl yani?”

“Okuduklarımdan bunu anladım. Buradaki her isimle görüşmemiz lazım. Bunlardan biri muhakkak Necla Hanım’ın nerede olduğunu biliyordur.”

Tolga sustu.

Aslında ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk. Bu defter tehlikeliydi.

-II-

İsimler

Önce komşularla konuştuk.

Alt katta oturan yaşlı kadın “Necla Hanım, sessiz bir kadındı,” dedi.

“Son zamanlarda farklı bir şey dikkatinizi çekti mi?”

Kadın düşündü. “Geçen hafta bir adam geldi,” dedi.

“Nasıl bir adam?”

“Sinirliydi. Kapıyı çaldı, bağırdı, çağırdı biraz. Sonra gitti.”

“Ne dediğini duydunuz mu?”

“Bir defter mi ne varmış. Onu istiyordu.”

“Adamı görseniz tanır mısınız?”

“Evet, tanıyabilirim belki… Kapım açıktı, adamı göz ucuyla gördüm.”

“Tarif eder misiniz? Nasıl biriydi?”

“Keldi, kafasının iki yanında dökülmeden kalan sarı saçları vardı. Bıyıklıydı. Orta boyluydu.  Eski bir mont giymişti, bordo renk… Güneşten rengi atmıştı.”

Tolga’yla göz göze geldik. Bu adam kırmızı defterdekilerden biri olmalıydı.

Listedeki -kadın da olsa- kimseyi atlamadan bulmaya çalıştık. Şüphelimiz bir erkekti ama kadın bir tanık elbette bizi ona götürebilirdi.

İlk isim: Murat K.

Akşam olmadan adamı bulduk. Sarışın değildi, kara kuru bir herifti. Tarife uymuyordu ama “belli olmaz” diye düşündüm; belki o kaçırmıştı kadını ve bir yerde tutuyordu ya da öldürmüştü. Nedense bütün senaryolarımda da Necla Yalın ölüydü. Sağ salim bulacağımız hiç hesabımda yoktu.

Murat’la bir kafede buluştuk. “Necla Yalın’ı tanıyor musunuz?” diye sordum.

Yüzü değişti bir anda “Hayır,” dedi.

“Emin misiniz?”

“Evet.”

Defteri açıp ismini gösterdim.

Adamın elleri titremeye başladı. “Bu… Nerden çıktı?”

“Soruları ben sorarım.”

Adam sustu. Sonra fısıldayarak konuştu.

“O kadın,” dedi, “Beni takip ediyordu.”

Murat’ın bundan sonra anlattıkları ilginçti ve Necla Yalın’ın durumu hakkında özetleyici bilgiler içeriyordu.

“Her yerdeydi,” dedi kadın için, “Markette, sokakta, hatta iş yerimin önünde.”

“Neden?” diye sordum.

“Bilmiyorum.”

“Hiç konuşmadınız mı?”

“Konuştum elbette,” dedi Murat, “Bana dedi ki: ‘Seni tanıyorum.’”

“Ne demek istiyordu sizce?”

“Bilmiyorum ama… Hakkımda çok şey bildiği kesin.”

“Karınızı aldattığınız doğru mu?”

“Bu sizi ilgilendirmez.”

“Doğru, olarak alıyorum bu cevabı. Peki, Necla Hanım bunu nerden biliyordu?”

“Bir bilsem… Sürekli peşimdeymiş demek ki.”

Murat’ın bakışları sakindi. Yalan söylediğini düşünmedim. Karısını aldattığını bildiği için birini kaçıracak bir tip gibi görünmedi gözüme. Yine de bilemezdik tabii… İşyeri adresi elimizde vardı zaten. İlçenin tek noterinde memur olarak çalışıyordu. Şüphelendiğimiz bir durum olursa hemen aldırırdık merkeze. Adamı kafede bırakıp kalktık.

***

İkinci ismi arayıp bulduk bundan sonra.

Zehra A…

Evine gittik. Kapıyı açtığında şişmiş gözlerini gördük. Belli ki ağlamıştı. Necla Hanım haklı olmalıydı.

“Necla Yalın’ı tanıyor musunuz?” diye sordum.

“Tanıyorum.”

“Nerden?”

“Okuldan…”

“Aynı okulda mı çalışıyorsunuz?”

“Evet, Necla Hoca’nın okulunda temizlik görevlisiyim ben.”

Kadına, defterde hakkında yazılanları sordum.

“Neden ağladığınızı sorabilir miyim?”

“Necla Hoca… O biliyordu.”

“Ondan ölmüş gibi bahsettiniz.”

“Ne? Ölmüş mü? Neden?”

“Hayır, siz öyle bahsettiniz.”

“Necla Hoca biliyor, başkasının bilmesine gerek yok demek istedim.”

“Anlıyorum. Evli misiniz?”

“Evet, evliyim…” dedi kadın ve tekrar ağlamaya başladı.

“Ağlamanızın nedeni kocanız olmasın?”

“Konuşmak istemiyorum.”

“Peki, aradığımız zaman size ulaşabilelim. Telefonunuz açık olsun.”

***

Tablo yavaş yavaş netleşmeye başlamıştı. Necla Yalın, insanları gözlemliyor, onların sırlarını öğreniyor, sonra yüzlerine vuruyordu.

Bu neydi? Saplantı mı?

Tolga, “Kadın tehlikeli bir tipmiş,” dedi.

“Evet,” dedim, “Ve sanırım biri bunu fark etmiş.”

Sonra defterdeki üçüncü isme gittik.

Ahmet U. – Birine zarar verdi…

Adamı evinde bulduk. Altı aydır işsiz olduğunu söyledi. Karısı çalışıyormuş, evlere temizliğe falan gidiyormuş. Necla Yalın’ın evine de… Oradan tanıyorlarmış Necla Hanım’ı.

“İşsiz kaldığım günlerde karımla çok tartıştık.”

“Ne oldu sonunda peki?”

“Ne olacak? Bir gün hafifçe vurdum bizimkine, eti çok nazik, hemen morarmış. O haliyle temizliğe gidince hoca görmüş bunu.”

“Size bir şey dedi mi bundan sonra?”

“Kapıya kadar geldi. Demediğini bırakmadı. Karım girdi araya, yoksa elimde kalacaktı.”

“Siz hep böyle mi çözersiniz işleri?”

“Hayır, amirim ama…”

“Tolga arkadaşı merkeze alalım.”

Evet, Ahmet’i merkeze aldırdım. Çok bariz bir şekilde suça, insan kaçırmaya hatta öldürmeye meyilli bir tipti. Fakat aklımın bir köşesinde de bir şey vardı: suçlular hiçbir zaman bu kadar net göstermezdi kendini.

Mecbur dördüncü isme doğru hareketlendik.

Cem S…

‘En karanlık’ olarak nitelendirilen adam… Polislerden saklanan…

Galerisi vardı adamın. Hemen öyle galeri deyince bir şey anlamayın. Eski model doğanlar, şahinler, hacı muratlar satıyordu adam. Dükkânın bir köşesinde de modifiye işiyle uğraşıyor, ses sistemi falan takıyordu arabalara.

Kendi ofisi vardı ama herifin. İçeri buyur etti bizi. Kel ve sarışın değildi. Necla Hanım’ın evine gelip defteri isteyen o adamla bir türlü karşılaşamıyorduk.

İki sandalyeye kurulduk. Masa ve kendi koltuğundan başka bir mobilya yoktu zaten ofiste.

Kadının yazdıklarını gösterdim ona da.

“Hoca, komşumuz olur bizim,” dedi Cem.

“Neden öyle karanlık falan yazmış sizin için.”

“Ya amirim, bu edebiyat öğretmeni biliyorsunuz. Ben de ezelden beri polisiye edebiyat meraklısıyım. Kendi çapımda öykülerim var. Biraz karanlık tabii… Ne düşündüyse artık hocam?”

“Bu kadar basit yani…”

“Nasıl edebiyatçı olmuş ben de anlamadım. ‘Sen bunları hayal edebiliyorsan yaparsın da…’ demişti bana bir seferinde.”

“Yapmaz mısınız?”

“Ya amirim ne alakası var? Allah’ınızı severseniz…”

“Polislerden saklanıyor, demiş sizin için. Buna ne diyeceksiniz?”

“Yok, öyle bir şey amirim, neden saklanayım ben. Kendi kuruntuları hoca hanımın…”

Cem’in GBT’sine çoktan baktırmıştım. Temiz görünüyordu adam. Fakat neden Necla Hanım öyle yazmıştı? Cem ne kadar inkâr etse de aklımın bir köşesinde kaldı bu. Merkezde karısına şiddet uygulayan Ahmet U. bekliyordu bizi.

Karısını sevdiğini, incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler yüzünden kavga ettiklerini, yaptığının anlık bir şey olduğunu söyledi. Üç gün önce ilçede olmadığını da ispatlamaya çalıştı. Güya şehir merkezinde bir yere iş görüşmesi için gitmişti. Verdiği telefonu aradık hemen. Sanayide bir dükkânındı aradığımız numara. Karşımıza çıkan usta, Ahmet’in gerçekten de görüşmeye geldiğini söyledi.   

Sorgudan yeni çıkmıştık ki bir görgü şahidinin bizi beklediğini söylediler.

“İşte bu,” dedim o anda, “Olay çözülecek herhalde…”

Bir anda aklım Ahmet’ten, Murat’tan ve Cem’den başka bir şüpheli olma ihtimaline gitti. Bu iyiye işaretti.

-III-

Görünmeyen Bağlar

Bizi bekleyen görgü şahidi Necla Hanım’ın komşusu olan yaşlı kadındı.

Nefes nefese kalmıştı.

“Evladım,” dedi, “O gün gelen adamı daha önce de gördüğümü hatırladım. Kapıda bağırıp çağıran o sarışın, kel adam… Onu dün mahalledeki bakkalın önünde de görmüştüm. Zehra’yla konuşuyordu, şu Necla’nın okulundaki hademe kız…”

“Siz nerden tanıyorsunuz onu?”

“Birkaç sefer temizliğe geldi bana. Okuldaki işi de ben ayarladım zaten ona. Necla Hanım’a rica ettim…”

Tolga’yla bakıştık.

Zehra’nın o şişmiş gözleri, kocasından bahsederken boşalan gözyaşları geldi aklıma.

“Tolga,” dedim en sonunda. “Zehra’nın kocasını hiç gördük mü?”

“Hayır, amirim, sadece Ahmet’i aldık sorguya.”

“Hemen Zehra’nın kocasının kimlik bilgilerine bak,” dedim Tolga’ya.

Bu arada ben de yaşlı kadını evine yolladım.

Tolga birkaç dakika sonra geldi.

“Amirim, Zehra’nın kocası Refik A… Eski bir gardiyanmış. Üç yıl önce görevi kötüye kullanmaktan ihraç edilmiş. Ve amirim… Fiziksel tarifi komşunun verdiği eşkale tam uyuyor. Sarışın ve kel…”

-IV-

Gizli Sayfa

Olay yerini, yani Necla Hanım’ın evini tekrar incelemeye karar verdik. O kırmızı defterde bir gariplik vardı. İlk sayfadaki “bazı anılar yazılmamalıdır” cümlesini tekrar okudum. Eğer Necla Hanım iyi bir gözlemciyse sadece gördüklerini yazmazdı. Gördüklerinin arkasındaki gizli bağları da kurgular ve yazardı.

Defteri havaya kaldırıp ışığa tuttum. Sayfanın biri dışarı doğru çıkıntı yapıyordu. Hemen o sayfayı açtım.

“44 numaralı dolap, anlatılmaz… Zehra için…  Daha fazla ağlamasın diye…” yazıyordu.

“Nasıl görmedim bu sayfayı,” diye hayıflandım kendi kendime.

Hemen okula gittim. 

44 numaralı dolap hakikaten Necla Hanım’a aitti.

Dolapta kitaplar, defterler, yazılı kâğıtları ve bir sürü kırtasiye malzemesi vardı.

Ne arayacağımı bilmiyordum. Kitapları karıştırmaya başladım çaresizce. Sonunda bir fotoğraf buldum.

Fotoğrafta Zehra ve kocası Refik vardı. Arka plânda bir çöp konteynerinin yanına bırakılmış bir paketi alıyordu Refik. O rengi atmış bordo mont üzerindeydi.

Biraz düşününce taşlar yerine oturdu. Refik muhtemelen oradan bir uyuşturucu paketini alıyordu. Okulda ve okulun çevresinde satıyor olmalıydı bunu. İşte Necla Hanım bu tehlikeli bilgiye tesadüfen ulaşmış ve fotoğraflamıştı.

Zehra da bu yüzden sürekli ağlıyor olmalıydı. Kocasının bulaştığı işlerin ağırlığından ve endişeden… Necla Hanım’ın onları ele verebileceğinden kaygılanıyor olmalıydı.

Zehra’yı sorguya aldık hemen.

“Necla Abla aile içi ilişkilerimize çok karışıyordu…”

“Uyuşturucu satmak mı aile içi ilişki?”

“Siz, ama siz… Gördünüz değil mi?”

“Fotoğrafı kastediyorsan, evet…”

“Aslında iyi adamdır Refik, satmazdı da işsiz kalınca…”

“Bu mu yani bahanesi? İşsizlik… Sen kocan nerde onu söyle!”

“Yayladaki evdedir. Bademağacı’nda…”

Bademağacı… Bize seksen kilometre, şehir merkezine kırk kilometre uzaklıktaydı. Hemen bir ekip ayarladım. Refik orada saklanıyorsa, Necla Hanım’ı da yanında götürmüş olmalıydı.

Biz gidesiye kadar sağanak bir yağış başladı. Sicim gibi yağan bir yağmurun altında Bademağacı’na girdik. Refik’in abisinin evi vardı burada. Muhtemelen orada saklanıyordu. Hemen bulduk.

“İstemeden oldu,” dedi Refik, “Kadın durmadı, peşimi bırakmadı…”

“Ne oldu istemeden?” diye sordum. Necla Hanım’ın öldüğüne neredeyse emindim.

“Buraya getirdim onu, biraz gözünü korkutmak için, ama lanet karının çenesi hiç durmadı.”

“Sen ne yaptın?”

“Sinirle yapıştım boğazına…”

“Nerde şimdi?

“Bahçede, ağacın altında…”

Yaşlı bir portakal ağacından bahsediyordu Refik. Hemen altını kazdık. Necla Hanım’ın cansız bedenine ulaştık. Bir şilteye sarılıp gömülmüştü.

Cesedin üzerinde incelemeler yapıldı sonra, Refik’in parmak izleri ve DNA’sının yanında başka bir DNA daha saptandı.

Bunu sorduk Refik’e.

“Tek başına yaptığına emin misin bu işi?”

“Hayır, başlangıçta tek başıma değildim.”

“Kim vardı yanında?”

“Ahmet,” dedi Refik, “Karısını dövdü diye üzerine gitmiş bu Necla.”

“Onu biliyoruz… Ahmet’in nasıl bir parmağı var bu işte?”

“Beni buldu bir gün. Bu kadına bir ders vermek istediğini söyledi. Beraber buraya getirdik hocayı. Fakat olur olmaz dövmeye başladı karıyı, her yerini mosmor etti bu Ahmet. Baktım durmuyor, sinirlenip yolladım evden.”

“Necla Hanım’a fiziksel şiddet uyguluyor diye yani… E sen daha beterini yapmışsın ya!”

“O anlık bir şeydi amirim, size yemin olsun. Böyle olsun istemedim.”

***

Olaydan birkaç gün sonra, Refik ve Ahmet içeride mahkeme gününü beklerken Cem S. aradı beni. Merkeze gelmek istedi.

Yanında not defteri ve kalemini getirmişti. Olayın ayrıntılarını, soruşturma sürecinin detaylarını, izlediğimiz yolları öğrenmek istiyordu. Yeni bir hikâye yazacakmış ve bizi malzeme edecekmiş. Ne yaptım dersiniz? Kibarca sepetledim adamı tabii ki.

“Bizimkisi pek karanlık bir hikâye sayılmaz, her zaman yaşanan cinsten…” dedim ve kapıyı gösterdim. Cem karşı çıkmadı. Rahmetli Necla Hanım, bu adamda nasıl karanlık bir şeyler görmüştü, anlamadım. Fakat bundan sonra gözüm üzerinde olacaktı, ilçe küçüktü ne de olsa.

VAMPİR-KÖYLÜ: SON OYUN

0

“Her cinnet bir cinayettir”

Bora, iki av köpeğinin yaralı bir geyiği sıkıştırdığı tabloyu izliyordu. Hava kararmış, yağmur çiselemeye başlamıştı. Damlalar konağın ahşap çatısına vurdukça içeride ritmik bir ses yankılanıyordu. Şehre uzak sapa bir konumda bulunan bu köy, yazlıkçıların çekilmesiyle neredeyse tamamen boşalmıştı. Ağır sessizliği sadece komşu köylere giden birkaç aracın motor sesi bozuyordu. Arabaların cılız farları ışıklarıyla duvardaki tablo bir an parlıyor, sonra yeniden karanlığa gömülüyordu. Doğa şartları burada sertti; yaz kavurucu, kış dondurucu geçerdi. Nitekim dışarıda, koca ağaçların gövdesini bile sarsan uğultulu bir rüzgâr vardı. Bora’nın telefonu çalınca konağın kasvetli havası bir anda dağıldı. Arayan, kız arkadaşı Ece’ydi.

“Bora, biz köye girmek üzereyiz. Nereye gelelim?”

“Ben köy meydanına çıkarım, siz de oraya gelin. Sonra hep birlikte kamp alanına geçeriz.”

“Harika! Tam duymak istediğim cevap. Beş dakikaya oradayız.”

, Bora Serinkışla’ya dedesi vefat edince miras işlemlerinde babasına yardım etmek için gelmişti. Bu mecburi ziyaret, arkadaş grubuyla uzun zamandır niyetlendikleri kamp macerasını gerçeğe dönüştürmek için iyi bir fırsattı. Bora, lüks otellerin konforuna alışkındı. Ancak bu kez durum farklıydı. Dış dünyadan tamamen izole olma fikri ve ormanın sunduğu o tekinsiz bilinmezlik, içlerindeki çocuksu hevesi kışkırtıcı bir adrenaline dönüştürüyordu. Üniversite arkadaşlarıyla birlikte köyün epey uzağında, vahşi doğanın hüküm sürdüğü yabanıl bir orman arazisine gideceklerdi. Üstelik gidecekleri yerde telefon çekmeyecekti.

Bora, köy meydanında arkadaşlarını beklerken bir sigara yaktı. Dağların zirvesini kaplayan karın soluk parıltısı, gecenin koyu karanlığını adeta yırtıyordu. Meydanda yalnızca tek bir sokak lambası yanıyor, bu cılız ışık, zifiri karanlığın ortasında bir işaret feneri gibi parlıyordu. Gökyüzü kurşuni bir renge bürünmüştü; rüzgârın hızla savurduğu bulutların arasından çıkan yıldızlar bir görünüp bir kayboluyordu. Bora’nın park ettiği yerin hemen yanında eski bir bakkal dükkânı ve sac çatısı paslanmış köhne bir köpek kulübesi vardı. Yaşlı bakkal dışarıdaki tezgâhı yavaş yavaş içeri taşıyor, zorlandığı yorgun hareketlerinden anlaşılıyordu. Kırmızı bir pikap, toz kaldırarak Bora’nın yanında durdu. Bora sigarasını ayağıyla ezip pikaba atladı. Gençler başlarına geleceklerden habersiz, adeta karanlık bir bilinmezliğe doğru yol alıyordu.

***

Soğuk şiddetini iyice artırmıştı. Kampı ağaçların nispeten seyrek olduğu bir alanda yapacaklardı. Herkes işin bir ucundan tutmaya çalışıyor ancak bu karmaşa, çalışmanın daha da yavaşlamasına yol açıyordu. Bulundukları bölge; insan eli değmemiş, sadece tabiata ait gizli bir mabet gibiydi. Belki de bu yüzden, tuhaf şekilli çeşitli yabani bitkiler yeşermişti. Gülüyorlar, şarkı söylüyorlar, ormanın sessizliğini yırtarcasına avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı. Ortamın enerjisini yükselten kişi her zamanki gibi Ece’ydi. Aylin ondan daha sakindi ama Ece’nin coşkusuna kapılıp ona eşlik etmekten gizli bir haz duyuyordu. Bora ile Serdar, ormandan topladıkları odunları alana getiriyor, geceye hazırlık yapıyordu. Cevdet ile Deniz, su doldurmak için biraz ilerideki çeşmeye gitmişti. Aylin, Ece’yle alanın etrafını temizlemekle meşguldü. Çadırlar, girişleri birbirine bakacak şekilde çapraz yerleştirilmişti. Güçlü bir rüzgâr çıkma ihtimaline karşı tepe ipleriyle birbirine bağlanmıştı. Dört çadırın ortasındaki geniş boşluğun tam ortasına ateş kovası oturtulmuştu. Çok geçmeden altı arkadaş ateşin etrafına toplanıp biralarını yudumlamaya başladı. Konserve yiyeceklerle alelacele kurdukları o mütevazı sofra, günün tüm yorgunluğunu unutturmuş, kamp alanı sıcacık bir sığınağa dönüşmüştü.

***

Ece dışında herkes, ateşin sıcaklığı ve alkolün etkisiyle iyice mayışmıştı. Ece birden elini şaklatınca hepsi irkildi.

“Hadi Vampir-Köylü oynayalım!”

Serdar, “Pufff, başladı bizim mesai! İş çıkarma,” diyerek homurdandı.

Aylin gözlerini ovuşturdu. “Bence de arkadaşlar; uyumaya mı geldiniz buraya? Hadi, canlanın biraz!”

Herkes yerinde doğruldu. Oyunun kuralı basitti: İçlerinden biri yönetici olacak ve vampirleri o seçecekti. Yöneten kişi komutu verdiğinde, vampirler hariç herkes gözlerini kapatacaktı. Bu gizli tanışma anından sonra tüm grubun gözlerini açmasıyla, vampirler ve köylüler arasındaki çetin psikolojik savaş başlayacaktı. Stratejiyi ve algıyı iyi yöneten taraf kazanacaktı.

Oyunu yönetmeyi Cevdet üstlendi. Belki de bu durum, yetimhanede büyümüş bir çocuğun her şeyi kontrol altında tutma güdüsünün masum bir yansımasıydı. Aile şefkatinden yoksun büyümesine rağmen hırsı ve keskin zekâsı sayesinde en iyi okulları tam burslu kazanmış, kendini gruba kabul ettirmişti. Oyun bile olsa gerilimden çabuk etkileniyor, kenarda durup insanları izlemeyi tercih ediyordu. Bakışlarını herkesin üzerinde eşit gezdirmeye çalışsa da ateşin kızıllığı Deniz’in yüzüne her vurduğunda gözleri kızın üzerinde istemsizce asılı kalıyordu. Durumu fark ettiğinde irkilerek hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyordu.

Saatler ilerleyip alkol kana karıştıkça zihinler iyice bulanmaya başlamıştı. Gözler kızarmış, kahkahaların dozu kontrolden çıkmaya başlamıştı. Diller çözülüyor, tuvalet ihtiyacı için ayağa kalkanlar karanlıkta tökezliyordu. Bir ara Bora ateş kovasına düşecek gibi olmuş, Ece’nin son andaki hamlesiyle yanmaktan kıl payı kurtulmuştu. Bu tehlikeli denge kaybı bile aralarında büyük bir eğlence konusuna dönmüştü.

Saat gece ikiye geliyordu. Son sohbetler de yerini sessizliğe bıraktığında, herkes ağır adımlarla çadırına çekildi. Geride yalnızca çıtırdayarak yanmaya devam eden kamp ateşi ve onun toprak üzerindeki titrek kızıllığı kalmıştı.

***

Serdar gerinerek çadırın fermuarını açtı. Gün çoktan ağarmış, gecenin ayazı, güneş ışıklarıyla biraz yumuşamıştı. Kuş cıvıltılarına, ormanın derinliklerinden esen rüzgârın uğultusu karışıyordu. Ateşin geceden arta kalan küllerinden hala ince bir duman,  yükseliyordu. Serdar, ihtiyacını gidermek için ağır adımlarla ağaçların arasına ilerledi. Gözden kaybolduktan kısa bir süre sonra Serdar’ın ciğerlerini yırtan çığlığı, sabah sessizliğini bıçak gibi kesti. Kamp alanına doğru delicesine koşarken, çığlığı duyan arkadaşları birer birer çadırlardan fırladılar.

Serdar ateş kovasının yanına ulaştığında nefes nefeseydi. Konuşmaya çalışıyor, kelimeler boğazında düğümleniyordu. Titreyen eliyle sadece ormanın içini işaret edebildi. Diğerleri dehşet içinde etrafını sarmış, onun ağzından çıkacak tek bir kelimeyi bekliyordu. Serdar derin bir nefes alıp gücünü toplamaya çalıştı.

“Cevdet…” dedi, dudakları titriyordu. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi.

“Cevdet… Cevdet öldürülmüş! Boğazı kesilmiş, çöp torbası gibi çalılıkların arasına atılmış.”

Herkes buz kesti. Sanki bütün dünya durmuş, zaman yavaşlamıştı. Rüzgârın uğultusu, kuş cıvıltıları yerini uğursuz bir sessizliğe bırakmıştı.

Ece, şaka yaptığını düşünerek fısıldadı: “Hangi Cevdet?”

Serdar, “Kaç tane Cevdet var geri zekâlı!” diyerek avazı çıktığı kadar bağırdı.

Bora, Ece’nin önüne geçip Serdar’ı göğsünden sertçe itti, “Ne bağırıyorsun lan kıza, hayvan herif!”

Serdar hala yaşadığı şokun etkisindeydi. Bora’nın yakasına yapıştı. “Yürek mi yedin lan sen!” diyerek Bora’nın yüzüne okkalı bir yumruk patlattı. Bir süre boğuştular. Deniz ve Ece çığlık çığlığa onları ayırmaya çalıştı.

Deniz, “Arkadaşlar!” diye haykırdı. Zihninde inşa etmeye çalıştığı o sakin ve özgüvenli liman, şu an sığınabileceği tek yerdi. Ece titreyen elleriyle Bora’yı geriye çekti, bir yandan da Serdar’ın kolunu tuttu.

“Serdar, derin bir nefes al, anlat. Ne gördün? O gördüğün kişi gerçekten Cevdet miydi? Yüzünü seçebildin mi? Belki… Belki başka biridir.”

Serdar hâlâ burnundan soluyordu. “Evet, Cevdet diyorum. Gözlerimle gördüm. Tam şurada…”

Eliyle ağaçların sıklaştığı yeri gösterdi. “İsterseniz gidelim, kendi gözlerinizle görün.”

Aylin, “Tamam sakin olun, önce bir olayı anlayalım,” dedi. Sakin kalmaya çalışsa da sesindeki titremeye engel olamıyordu.Serdar tam Aylin’e doğru bir adım atmıştı ki Deniz ani bir refleksle Serdar’ın koluna yapışıp onu sertçe geriye çekti. Sesi dehşet dolu ama bir o kadar da kararlıydı. “Tamam. Şimdi sakin sakin düşünelim.”

Bu cümleyi, sanki diğerlerinden çok kendisini ikna etmek için söylemişti. Ece elleriyle yüzünü kapattı.

“Ne yapacağız şimdi?”

Deniz etrafına, ağaçların arasına tedirgin bakışlar atarak “Ne mi yapacağız! Hemen arabaya binip polise gideceğiz,” dedi.

Serdar başını iki yana salladı, gözlerinde saf bir paranoya vardı. “Polise gidip ne diyeceğiz! Bizden şüphelenebilirler.”

Aylin bağıraraköne atıldı. “Ne olduysa onu söyleyeceğiz. Eğlenmeye geldik. Bizim ne suçumuz var?”

Ece, Aylin’i başıyla onaylayarak “Şüphelensinler, isterlerse tutuklasınlar umurumda değil! Şu an burada kalamayız, can güvenliğimiz yok. Eşyaları bırakalım, canımızı kurtaralım, “dedi.

Deniz, grubun etrafında dolandı “Arkadaşlar hızlı olmalıyız. Katil şu an bizi o ağaçların arkasından izliyor olabilir. Arabaya koşun.”

Beş arkadaş arkalarına bile bakmadan çalıların ve yüksek otların arasına park ettikleri arabaya koştu. Serdar direksiyona geçti, titreyen elleriyle kontağı çevirdi. Motor çalıştı ancak gazı köklediğinde araba ağır bir sarsıntıyla yana yattı. Serdar küfrederek aşağı atladı. Pikabın  dört lastiği de janta kadar inmişti.

Bora başını pencereden uzatıp bağırdı: “Ne oluyor Serdar?”

Serdar’ın boğazı düğümlendi. Bakışlarına saf bir çaresizlik çökmüştü. Parçalanmış lastiğin başında diz çökmüş vaziyette “Hepsini patlatmış. Hiçbir yere gidemeyiz,” dedi.

Arabanın içine ölümcül bir sessizlik çöktü. Umutsuzluk ve korku, dondurucu ayazdan daha hızlı bir şekilde iliklerine işliyordu. Ece, zihnindeki o korkunç görüntüden kaçmak ister gibi elleriyle başını sıkıca kavradı.

“Nasıl yapmış bunu… Katil dibimize kadar nasıl girmiş olabilir?” dedi.

Serdar kaputu yumruklayarak, “Bilmiyorum!” diye bağırdı. “Ama arabada kalamayız; çadıra, ateşin başına dönmemiz lazım. Burda hepimiz avız!”

Bora arka koltuktan ön cama doğru atıldı, “Sen delirdin mi? Adamın boğazını kesmişler, çadıra nasıl döneriz!”

Aylin titreyen çenesi yüzünden cümle kurmakta zorlanıyordu:

“Burada duramayız.”

Beş arkadaş, istemeyerek arabadan inip kamp alanına döndü. Serdar etrafı kuşkuyla süzerek söze girdi. “Ormanın içinden yavaş yavaş ilerleyelim. Sırt sırta veririz; birimiz bir tehlike sezdiğinde diğerlerine haber verir.”

Bora “Katile av olmayı yabani bir domuza av olmaya yeğlerim,” dedi.

Kurduğu cümlenin ağırlığını sonradan idrak edince tüyleri ürperdi. Tedirginlik, soğuk bir sis gibi her yanlarını sarmıştı; sanki doğa onlara karşı ölümcül bir oyun kurguluyordu. Deniz, gözlerini kısarak etrafı süzdü. Pikabın arkasında yığılı duran malzemeleri ve ateşin çevresine saçılmış eşyaları büyük bir dikkatle inceliyordu.  “Arkadaşlar…” diye fısıldadı.

Parmağıyla az ilerideki içi boşalmış ağaç kütüğünü gösterdi.

“Bıçak… Akşam konserveleri açtığımız o büyük kamp bıçağı nerede?”

Bora hışımla Serdar’a döndü, “Kamp bıçağı senindi. Neden yerinde değil?”

Sesi adeta hesap soruyordu. Beklemediği bu suçlama karşısında afallayan Serdar, “Ben ne bileyim oğlum, buralarda bir yerdedir!” dedi. Savunmaya geçmenin verdiği refleksle sesi giderek yükseldi. “Hayırdır, benden mi şüpheleniyorsunuz?”

“Ne alakası var,” dedi Deniz, “Bora sadece bir soru sordu.”

“Hiç kimse sana öyle bir imada bulunmadı,” diye ekledi Aylin telaşla. Sesi, Serdar’ın yükselen öfkesini dindirmek istercesine yumuşaktı. Serdar alaycı bir sinirle güldü.

“Hepiniz bir olmuş üstüme geliyorsunuz! Çocuk mu var karşınızda?” dedi ve parmağını Bora’nın suratına doğru uzattı: “Nereden bileyim bu pezevengin benim bıçağımla Cevdet’i öldürüp suçu bana atmayacağını?”

Bora hışımla ayağa fırladığında, Serdar çoktan ringdeki bir boksör gibi yumruklarını sıkıp gardını almıştı. “Hadi gel! Hadi gel de yine seni bok çuvalı gibi yere sereyim!” diyerek bağırdı.

Korkusunu, kontrolsüz öfkesiyle bastırmaya çalışıyordu. Bora, yüzünü ekşiterek Serdar’a baktı. Onu aşağılık, ezilmesi gereken bir böcek gibi görüyordu.

“Sana alt tarafı bir soru sordum, konuyu nerelere çekiyorsun? Yazık kafana,” diye karşılık verdi.

Sergilediği bu sakinlik ve “ben farklı bir dünyaya aitim” hissi, o an arkasına sığınabileceği tek zırhtı.

Serdar “Arkadaşımız öldürüldü! Durumun ciddiyetinin herkes farkındadır umarım,” dedi.

Kimse cevap vermedi. Kışkırtıcı sessizliği, Ece’nin sarsıntılı hıçkırıkları böldü. Sinir krizi geçiriyor; “Hepimizi… Hepimizi öldürecek, buradan çıkamayacağız!” diyerek feryat ediyordu. Grubu bir anda Ece’yi sakinleştirme telaşı sardı.

Deniz “Arkadaşlar dinleyin,” dedi, sesi titrese de otoritesini korumaya çalışıyordu. “Katil muhtemelen tek kişi. Biz  beş kişiyiz.”Yani sayıca üstünüz, ona karşı şansımız var.”

Bora, gözlerini Serdar’a dikerek “Tabii katil içimizden biri değilse…” dedi.

Cümlesini bitirmeden Serdar’ın yumruğu Bora’nın suratında patladı. Bora ne olduğunu anlayamadan sendeledi; kızların çığlık çığlığa araya girme çabalarına rağmen ikili saniyeler içinde yerde boğuşmaya başladı. Serdar avazı çıktığı kadar bağırıyordu:

“Sen çok oluyorsun hadsiz herif! Artık işin bitti, köpek!”

Deniz, “Yeter!” diyerek çığlık attı. İkili anlamsız itiş kakışın ardından yerden kalktılar.

Deniz “Arkadaşlar,” dedi nefes nefese, “Serdar öldürmüş olsa neden gelip bize söylesin? Cevdet’i bulan oydu.”

Kimse cevap vermedi.

“Katil belli ki dışardan birisi. Burada birbirimizi yiyeceğimize, birlikte hareket edelim. Ne dersiniz?”

Kısa bir sessizliğin ardından Serdar, “Benim ölmeye niyetim yok. Yaşamak için  ne gerekiyorsa yaparım,,” dedi.

Aylin, Ece’ye sıkıca sarılan  Bora’ya döndü “Ne yapacağız, onu düşünelim,”

 diyerek iki elini şakaklarına dayadı. Serdar düşünceli bir şekilde çenesini sıvazlıyordu. Gözlerini kısarak ortaya zehirli bir soru bıraktı:

“Dün gece oyun oynarken… Herkes burada mıydı?”

Bu soru, az önce zorla kurdukları o ince güven bağını bir anda kopardı. Havaya yeniden ağır, kuşkulu bir sessizlik çöktü. Herkes birbirini süzmeye başladı. Bora kaşlarını çatarak Serdar’ın üzerine doğru bir adım attı “Ne demek istiyorsun?”

Serdar savunmaya geçerek ellerini kaldırdı. “Bir şey demiyorum, sadece anlamak istiyorum!” dedi ve Bora’ya doğru parmak sallayarak ekledi: “Bir adım daha atarsan seni bu sefer buraya gömerim.”

Deniz ortamı yumuşatmaya çalışarak telaşla araya girdi”Abi, hepimiz sarhoştuk. Oyun esnasında kimin kalkıp gittiğini kimin oturduğunu algılayabilecek durumda değildik.”

Aylin de ona hak vererek ekledi:

“Cevdet oyunda değil miydi zaten? Dün o da bizimleydi.”

Ece hafızasını zorladı “Cevdet sadece oyunun başında vardı, sonra nerede olduğunu hiç hatırlamıyorum.”

Bora’nın gözleri aniden kısıldı, bakışları Deniz’e kilitlendi:

“Deniz, sen dün gece Cevdet’le çeşmeye su almaya gitmiştin.”

Bu beklenmedik çıkış karşısında Deniz’in yüzü gerildi.

“Eee, ne olmuş yani?” Sesi savunmacı ve tiz çıkmıştı. “Şimdi de şüpheli ben miyim?”

Bora, ellerini cebine sokup onu süzmeye devam etti “Hayır. Sadece durumunda bir gariplik sezdin mi diye soruyorum. Ne konuştunuz giderken?”

Deniz güçlükle yutkundu. “Öyle çok derin bir konu konuşmadık. Havadan sudan muhabbet ettik işte.” Sonra birden duraksadı. “Aslında… Bir ara şey dediğini hatırlıyorum…”

Deniz anımsamaya çalışırken, etraftaki herkes pürdikkat onun ağzından çıkacak kelimelere odaklanmıştı.

“’Hayat, her şeye rağmen güzel,’ demişti. Önce garipsedim bu lafını ama sonra çok üstünde durmadım.”

Bora, derin bir iç çekerek başını iki yana salladı. “Cevdet gibi kendi halinde birinin kimle ne derdi olabilir ki?”

Aylin de üzüntüyle başını öne eğdi. “Çok iyi bir insandı gerçekten. Hâlâ inanamıyorum böyle vahşice bir cinayete kurban gittiğine.”

Serdar araya girip zayıf bir ihtimali dillendirdi. “Acaba… İntihar olabilir mi?”

Bora bu fikre alaycı bir öfkeyle karşı çıktı. “Kendi boğazını mı kesecek? Saçma!”

Serdar, “Lan oğlum, beni tahrik etme! Akıl yürütüyoruz,” diye karşılık verdi. Yumruklarını sıkmış, patlamaya hazır bir bomba gibi Bora’ya bakıyordu.

Ece de titreyen sesiyle Bora’yı onayladı. “Bana da mantıklı gelmiyor. Hayatı bu kadar seven biri neden kendi canına kıysın ki?”

Deniz, aniden okları başka yöne çevirme ihtiyacı hissederek Aylin’e döndü, “Aylin, Cevdet’i en son ne zaman gördün, hatırlıyor musun ?”

Aylin hiç tereddüt etmeden, “Evet, hatırlıyorum,” dedi. “Hatta sızdığınız için sizi çadırlarınıza Cevdet’le birlikte taşıdık.”

Bora’nın bakışları anında keskinleşti “Yani herkes uyuduktan sonra ateşin başında Cevdet’le baş başa kaldınız, öyle mi?”

Aylin, beklemediği bu soruyla sarsılarak bir adım geri çekildi “Bu ne demek oluyor şimdi Bora!”

Bora ellerini havaya kaldırarak geri adım atar gibi yaptı ama gözlerindeki şüphe silinmemişti. “Bir şey demek değil; sadece zihnimde olay örgüsünü kurmaya çalışıyorum.”

Aylin sinirlenmişti,  kollarını göğsünde bağladı. “Şu an birbirimizden şüphelenmemiz son derece saçma!”

Bora aynı sertlikle karşılık verdi “Olabilir! Ama hayatta kalmak istiyorsak masum olduğumuzdan emin olmak zorundayız.”

Deniz bıkkın bir tavırla kollarını iki yana açtı “ne yapacağız peki?”

“İz süreceğiz,” dedi Bora. “Boğazı kesilmiş birinden bahsediyoruz, her yerin kan olması lazım. Eğer katil kamp alanına girdiyse çadırların çevresinde boğuşma izi buluruz.”

Ormanın derinliklerine bakarak duraksadı “Yok eğer sadece ayak izleri varsa… Bu, Cevdet’in oraya kendi isteğiyle gittiği anlamına gelir. O zaman  katil içimizden biri demektir.”

Beş arkadaş patika boyunca zemini inceleyerek ilerledi. Bora, bakışlarını yavaşça etrafta gezdirirken gözleri Deniz’in botlarına takıldı. Kaşları çatıldı. “Deniz… Serdar çığlık atana kadar hepimiz çadırdaydık, değil mi?”

Deniz omuz silkti, “Evet, ne oldu?”

Bora parmağıyla Deniz’in ayakkabılarını işaret etti:

“O zaman senin botların neden çamur içinde? Üstelik bağcıklarına pıtrak otları takılmış. O otlardan kamp alanında yoktu.”

Tüm bakışlar Deniz’in ayaklarına çevrildi. Aylin bir adım geri çekildi, “Deniz… Sen ormanın içine mi girdin?”

Deniz’in yüzü sarsıldı, “Ben… Ben gece tuvalete kalktım” diyerek kekeledi.. Arkadaşları şüphe dolu gözlerle Deniz’i izliyordu.

“Karanlıkta biraz ileriye gittim galiba, hatırlamıyorum.”

“Tuvalete kalktın ve çamura mı battın?” diye sordu Bora.

“Ben yapmadım!” dedi Deniz, sesi artık çok daha zayıf çıkıyordu. Yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu.

Ece dehşetle fısıldadı, “Dün gece içimizde en az içen sendin Deniz. Ne yaptığını hatırlamıyor olamazsın.”

“Hayır, ben yapmadım yemin ederim.”

Deniz arkasını dönüp gitmeye kalkışınca Bora ve Serdar üzerine atıldı. Kısa bir boğuşmanın ardından onu etkisiz hale getirip ağzını koli bandıyla kapattılar ve kamp alanındaki meşe ağacına sıkıca bağladılar. Serdar nefes nefese “Hemen gitmeliyiz. Ana yola ulaşsak yeter.” dedi.

“Hava kararıyor, kayboluruz,” diye itiraz etti Bora “katili bulduk, bağladık. Sabah gün ağarınca çıkalım.”

Karanlıkta, orman adeta yeniden uyanmıştı. Derinlerden yankılanan uzun ulumalar, tiz baykuş sesleri onlara tarifsiz bir korku veriyordu. Gece boyunca, ağaca bağladıkları arkadaşlarının heykeli andıran silüetini izleyerek oturdular. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Uykuya teslim olmamak için direndiler; ancak bir süre sonra bedenleri yorgunluğa yenik düştü. Dördü de dışarıda, tulumların içinde titreyerek uyuyakaldı.

***

Sabah uyandıklarında karşılaştıkları manzara kan dondurucuydu. Deniz’in boynundan akan kan, ağacın dibini adeta küçük bir göle çevirmişti.

“Sen yaptın…” diye mırıldandı Bora. Gözbebekleri büyümüş, öfkeyle Serdar’a bakıyordu.

“Gece kalktığını gördüm! Deniz’in başındaydın!”

“Ateş için kalktım, sönseydi hepimiz donacaktık,” Serdar’ın sesi titriyordu, “Sadece düğümü kontrol ettim, dokunmadım bile!”

“Yalan söylüyorsun!” Bora bir adım attı. “Kolundaki o leke ne?”

Serdar koluna baktı. Dün gece Deniz’i bağlarken eli ağaca sürtüldüğü için kesilmişti; ancak o heyecanla hissetmediği için kan lekesini fark etmemişti.

“Ben… Ben bilmiyorum,” dedi. Ancak sesi, kendi kulağına bile suçluymuş gibi geliyordu.

Bora, ölüm korkusunun verdiği o hayvani güdüyle yerden ağır, kalın  bir dal parçasını kaptı. Serdar, Bora’nın gözlerindeki cinneti gördüğü an kaçmaya yeltendi ama Bora çoktan üzerine çullanmıştı. İki adam, sabahın dondurucu ayazında  boğuşmaya başladı.

Ece, “Durun!” diye çığlık atarken Bora elindeki dalı Serdar’ın kafasına vuruyordu. Her darbede “Neden yaptın?” diye bağırıyordu. Kemik çatırtısı ormanda adeta yankılanıyordu.

Aylin bu sefer araya girmemişti; çünkü gerilmiş olan o ince ip  çoktan kopmuştu. Serdar’ın çırpınışları durduğunda Bora nefes nefese, üstü başı kan içinde geriye doğru devrildi. Titreyerek kendi kanlı ellerine ve Serdar’ın cansız bedenine bakıyordu.

“Bora…” dedi Aylin. Ağır adımlarla ona doğru yaklaştı. Yere çöktü, ellerini usulca Bora’nın kanlı omuzlarına koydu.

“Geçti, katildi o.”

Bora yaşlı gözlerle Aylin’e baktı. Cinnet hâlinin getirdiği sarsıntı onu ağlamaya itiyordu.

“Evet, öldürdüm pisliği!”Ardından Ece’ye döndü, “Sevgilim, erkeğin seni kurtardı,” dedi.

Nefes nefese kalmıştı. Serdar’ın donuk gözlerine,cansız yüzüne tekrar baktı. Aylin’e döndü, “Ben… Ben katil değilim.”

Aylin’in sesi ipek gibi yumuşak, fırtınasız bir deniz kadar sakin ve bir tanrı kadar bağışlayıcıydı.

“Biliyorum,” diyerek fısıldadı ve yüzündeki o tebessüm solmadan, montunun içinden çıkardığı kamp bıçağını Bora’nın şah damarına tek ve kusursuz bir hareketle sapladı.

Bora gözleri dehşetle büyüyerek yere yığıldı. Ormana ağır bir sessizlik çöktü. Geriye sadece Ece’nin hırıltılı nefesi kalmıştı.

Aylin elindeki kanlı bıçakla ağır ağır doğruldu. Yavaş adımlarla, Ece’ye doğru yürüdü.

“Neden?” diye inledi Ece. Sesi boğuk, boğazı yırtılmış gibi çıkıyordu. 

Aylin hemen cevap vermedi. Önce kanlı ellerine baktı, sanki bu eller ona ait değildi. Sonra bakışlarını Ece’ye çevirdi; tebessüm etti. Yüzündeki o donuk, kusursuz maske bir anlığına dalgalandı. Omuzları çöktü. Gözyaşları yanaklarından boynuna doğru süzülüyordu. Gözlerinde sadece sonsuz bir tükenmişlik ve bir onaylanma arzusu vardı. Altında ezildiği o sırları anlatmak, Ece’nin gözlerinde bir anlık bile olsa “seni anlıyorum” bakışını yakalamak istiyordu. Yutkundu, sanki anlatmazsa olduğu yere yığılacak gibiydi. “Herkes… Herkes sızmıştı,” dedi.

Sesi pürüzlüydü. Bir an duraksadı, sanki o anı zihninde tekrar yaşıyordu. Geçmişten merhamet diliyor gibiydi. Ellerini doğru açarak yavaş yavaş konuştu, “Cevdet’i uyandırdım. Konuşmak için dışarı çağırdım.”

Ağlamamak için çenesini sıkıyor, dudaklarını birbirine bastırıyor ama gözyaşlarını tutamıyordu.

“Biraz yürüyelim dedim.”

Hıçkırığını yuttu. Elleri titremeye başladı. “Ona her şeyi… Yıllardır içimde biriktirdiğim ne varsa her şeyi anlattım.”

Sanki o reddedilişin soğukluğu tekrar üzerine çökmüş gibi omuzlarını büktü.

Bakışları yerdeki cesetlerle Ece arasında gidip gelirken dudakları sessizce bir şeyler mırıldanıyordu. Ece, sırtını bir ağaç gövdesine dayamış, kaçacak yeri kalmadığını anlamıştı. Hıçkırıklarını yutmaya çalışıyordu.

“Neden Aylin?” diye inledi Ece. Dişleri birbirine çarpıyordu. “Cevdet… Sana ne yaptı?”

Aylin bir an duraksadı. Gözlerindeki yaşı sildi.

“Hiçbir şey yapmadı! Hiçbir şey!” dedi. “Sorun da buydu zaten. Yıllardır içimde büyüttüğüm o koca dağı görmedi bile. Sadece konuşmak istemiştim, ormanın sessizliğinde beni duyar sanmıştım.”

Ece, Aylin’in gözlerindeki o deliliği görünce tekrar yutkundu. Sesini yumuşatarak onu sakinleştirip hayatta kalmaya çalışıyordu.

“Peki ya diğerleri? Sen bizim için çok değerliydin. Hâlâ öylesin.”

“Korktum!” diye haykırdı Aylin, “Anlıyor musun, korktum!” Bir anda dizlerinin üzerine çöktü, elleriyle toprağı eşeledi.

“Deniz’in bakışları… Her şeyi biliyor gibiydi. ‘Beni polise verecek’, ‘Beni  soğuk bir hücreye kapatacaklar’ diye düşününce uyku tutmadı. Yanına gittim. O suçlayanbakışları susturmak istedim. Sadece kaçmak istedim!” Gözyaşlarını sildi “Arabanın lastiklerini de ben patlattım.”

Bora’nın cansız bedenine baktı. “Bora… Deniz’i suçladığında bir an, bir an dedim ki işte evren de benim yanımda.”

Ece, Aylin’in kendisine doğru emeklediğini görünce bağırmaya başladı “Lütfen… Dur artık!”

Aylin bıçağı sımsıkı kavradığı elini yavaşça havaya kaldırdı. Gözlerini yumdu.

“Ölmek istemiyorum,” diye mırıldandı, “hapse giremem!”

Sesi rüzgârda kaybolan bir fısıltı gibiydi. Rengi çekilmiş yüzünde geri dönülmez bir kararın buz gibi soğukkanlılığı vardı. Ece’nin bağırmasına fırsat vermeden,  bıçağı tek bir hamlede kendi şah damarına sapladı. Bedeni bir çuval gibi önce dizlerinin üzerine, sonra da yere yığıldı. Geriye sadece sağır edici bir sessizlik ve o katliamın ortasında kaskatı kesilmiş bir hâlde duran Ece’nin titreyen hıçkırıkları kaldı.

ŞAHİNLER TEKKESİ CİNAYETİ

0

Temmuz 2006’da bir ikindi vakti, Fatih Çatladıkapı’daki sur dibinde parçalara ayrılmış ve bavula yerleştirilmiş bir ceset bulundu. Bu ceset Zeytinburnu’nda yerleşik Şahinler Tekkesi Şeyhine aitti. Şahinler Tekkesi yüzyıllardır kendi hâlinde yaşayan insanlardan oluşan minik bir tekkeydi. Orijinali tarihi bir ahşap konakken zaman içinde yapılan eklemelerle büyük bir betonarme yapıya dönüşse de Şeyhin mimari zevki sayesinde ahşap görünümlü kaplamaları ve avlusundan odalarına kadar süslemelerle eski görünümünü korumayı başarmıştı.

İstanbul’a tayinim çıktığı sıralarda teşkilat eşrafınca “Kesik Şeyh” olarak anılan bu dosyaya gizli soruşturmacı olarak atanmıştım. Tekkedeki muhbirimiz yeni mürit olarak beni tekkeye sokacak ve orada vakit geçirmemi sağlayacaktı.

Hafız Şahin –Tekkede herkesin müstear adı vardı; müstear adın yanına Şahin adı takılırdı– ile beraber tekkedeki ilk gün ritüeli için buluştuk. İlk gün Şeyh ile tanışıp üç günlük bir kampa alınacaktım. Ondan sonra tekkeye kabul edilip edilmediğim belli olacaktı. Bu intibak sürecinde bol bol herkesi gözlemlemeye çalışıyordum. Acemi olduğum için sorduğum sorular dikkat çekmiyordu. Bu safhada öğrenebildiğim kadar şeyi öğrenemeye çalışıyordum. Kimler Şeyhi en çok severdi, sevmeyenler kimlerdi, hizmetçilerin davranışları nasıldı, tekkeye dışarıdan girip çıkan var mıydı?

Genelde Hafız Şahin bana eşlik ederdi. Yeni Şeyhi çok seviyordu. Eski Şeyhle ilgili bir şey sorduğumda, “Her şey olacağına vardı, Allah’ın hikmeti,” gibi şüpheli cevaplar veriyordu. Bir keresinde, “O ehli sünnet yolundan çıkdıydı, belkim daha fazla günaha batmadan gitmesi ahreti için eyi bile olmuştur,” demişti.  Aslında eski Şeyhe itikatla ilgili konularda muhalif bir grubun olduğu her meşveret toplantısında belli oluyor, aralarındaki gerilim her konuşmada ortaya çıkıyordu. İlk etapta anladığım, eski Şeyh tekkenin yönünü bazı sapkın(!) fikirlere doğru döndürmeye başlamıştı. Kütüb-i Sitte’den bazı parçaların Hak dine aykırı olduğunu bunların uydurma olabileceğini iddia edermiş. Hatta bir kere muhalifler vaaz sırasında Şeyhi derdest etmeye çalışmışlar da muhaliflerin önde gelenleri tekkenin disiplini bozulmasın  diye araya girmiş. Sonra da Şeyhi derdest etmeye kalkanlar tekkeden gönderilmiş.

Tekkede Şeyh ve mürit takımından başka, Şeyhlerin hareminin kaldığı bir bölüm de vardı. Bunun için yapılan bina farklı bir yerde olsa da arazi çok küçük olduğundan asıl binayla iç içe gibiydi. Arada sırada çarşaflı da olsa birkaç kadın görmek bakirliğini gözle bile korumayı âdet edinmiş müritlerin içini gıcıklatırdı. Bolca dedikodunun ve çekişmenin olduğu böyle bir ortamda tekkenin kadınlarıyla ilgili bir bilgi olmaması mümkün değildi ancak Hafız Şahin’in bu konuda ağzı sımsıkıydı. Hafız Şahin’i cumartesi geceleri dışarıdan aldırttığı votkayı gizli gizli odasında içtikten sonra konuşturmak fazla zamanımı almadı.

Tekkede muhaliflerden olan yeni Şeyhin amcasının kızı olan Hacer adında bir genç kız vardı. Tekkenin evlilik çağındaki tek kızı olunca sürekli talipleri olurmuş ve bu talipler ara sıra it dalaşına girermiş. Aile de öyle herkese kız vermek istemez, tekkenin şanına yaraşır bir damat isterlermiş.

Bu kız gençliğini doğru yerlerde yaşayamadığından mütevellit, içindeki uçarı yönü tekkede yaşamaktan çekinmezdi. Nadir denk gelişlerimizde ufaktan gerdan kırmasını ve peçesinin altından gülümsemesini hissederdim. Bu kızı kullanmak işime arayabilirdi. Hafız Şahin’e sevdiği ettiği var mıdır diye sordum. Melih diye bir yurt talebesinin bir zamanlar buraya gidip geldiğini ancak son zamanlarda aniden ortadan kaybolduğunu söyledi. Şeyhin ölümünden önce muhalif grupta yer alıp gönderilen elemanlardan olduğunu düşünüyormuş.

Tekkede Hacer ile yaşıt ve onun ayarındaki tek kişi ben olduğum için onu etkilemem uzun sürmedi. Mutfağın önünü temizlerken haremden gelen taş duvarlı koridorda ansızın denk gelivermiştik. Geçerken omzumun ve kolumun göğsünden yukarı doğru sürtünmesi sonrasında ise karşılaşmalarımız artmıştı.

Hacer haftada iki gün dışarıda ebru ve hat kursuna giderdi. Market alışverişi sırası bana denk geldiğinde, çıkışımı onunla aynı saatlere ayarlayıp onu takip ederdim. Yanında hep nedimesi olurdu. Bir gün nedimesiyle ayrı ayrı yerlere gittiklerini fark ettim. Meğer bunlar arada böyle kaçamaklar yaparlarmış. Fırsat bu fırsat deyip Hacer’in yanında bitiverdim. Hafif irkilse de köşe başında uzun uzun konuştuk. O kadar az görüşme fırsatı vardı ki onu etkileyecek şekilde aşkımı ilan ettim.

Tekkenin içinde onunla ufak gülüşmeler ve sürtüşmeler çok riskli oluyordu. Her an yakalanabilirdik. Nitekim Hafız Şahin bunu fark etmiş olacak ki “O kahpe herkese öyledir, çok umutlanma,”  demeyi ihmal etmedi. Bu lafı duyduktan sonra iyice cesaretlendim. Tekkenin kilerini temizleme sırası çarşamba günleri bendeydi. Hacer’i tenhada sıkıştırdığım bir zaman kilere gelmesini söyledim. Heyecan içinde “Bilmem ki, nasıl olur,” diye gevelese de çabucak kabul etti. Sonraki çarşamba ikindiye doğru kilerde gerekli güvenlik önlemlerini almıştım. Hacer gelir gelmez dış odanın kapısını kilitleyip onu iç odaya alacaktım. İç odada kapı aralığından sızan ışık dışında hiçbir ışık kaynağı yoktu. Hacer gelir gelmez onu hızlıca içeri çektim, gergin değildi aksine kıkır kıkır gülüyordu. Ellerim belini sımsıkı sarmasına rağmen direnmedi. Elim feracesinin başlığını usulca indirdi. Simsiyah saçlarını uzun uzun okşadım. Ürküp vazgeçmesin diye hemen dudaklarımızı birleştirdim, öpüşürken hiç yabancılık çekmiyordu. Kilerin köşesindeki buğday yığınının üzerine serildik.  İçindeki içliği çıkarıp tüm benliğimle ona doğru yaklaşırken yine hiç itiraz etmedi. Her şey bitip nefes nefese uzandığımızda daha önce sevgilisi olup olmadığını sordum. Melih diye birisini sevdiğini ama onu buradan attıklarını söyledi. Yol yine şüphelendiğim adamlardan birine çıkmıştı. Ufak bir kıskançlık hissetsem de sonradan buna kendi kendime güldüm. Aslında başka şüphelerim de vardı. “İlkin o muydu peki?” dedim. “Yok,” dedi. Israr etsem de kim olduğunu söylemedi, kaçıp giyindi. Biraz daha sohbeti uzatmak niyetindeydim. Konuyu eski Şeyhe getirdim. “Sevmem, lanetin tekiydi,” dedi tereddütsüz. Ama söylediğine pişman olmuş gibiydi, hemen konuyu kapattı.

Hacer’le buluşmalarımız o günden sonra da devam etti. Sık sık kilerde, bazen de dışarıda buluşurduk. Sur diplerinde, en heyecanlı anlarımız sonrasında çözülen dilinden en mahrem sırlarına inerdim.

Hacer’in anası ve babası aslen Afgan olup orada evlenmişler; fakat bir zaman sonra Afganistan’dan –kendi deyimiyle– hicret etmek zorunda kalmışlar, Türkiye’ye sığınmışlar. Önce Avcılar’a yerleşmişler, sonrasında Zeytinburnu’na. Tekkeyle orada tanışmışlar. Arada çorba içmeye giderlerken Hacer tatlılığıyla herkesin dikkatini çekmiş. Orada ana babası, çocuğu olmayan bir aileye kızlarını evlatlık vermişler. Bu sırada Hacer beş, altı yaşlarındaymış.  Kız büyüyüp akıl baliğ olduğu sıralarda Melih tekkeye gidip gelir olmuş. İlk zamanlar ufak tefek bakışmalarla başlasa da ilk aşkın ateşi fazla bekleyememiş.  Birbirleriyle halvet oluvermişler. Melih bunun vicdan azabına dayanamayıp âdet olduğu üzere kızı Şeyhten istemeye cüret etmiş.  Kurnaz Şeyh olayı anlamış ve Hacer’i de çağırıp ikisini çapraz sorguya çekmiş. Kuran’a el bastırmalar, evliyaların yeleklerini öptürmeler gibi türlü ritüellerden sonra iki saf âşık beraber olduklarını söyleyivermiş. Bunu duyar duymaz içi ve tüm uzuvları gıcıklanan Şeyh, planlarını o anda yapmış. Melih’i tekkeden derhâl o gece kovdurmuş. Kızı da “Gözlem altına alacağım, bundan sonra benim gözetimimdesin,” diyerek dayalı döşeli bir harem odasına aldırmış. Kızı adını çıkarmakla tehdit edip o günden sonra kapatmasına dönüştürmüş. Hacer’in dediğine göre o zamanlardan sonra Melih’i ne gören ne işiten olmuş.

Bu bilgiler benim için yeterliydi. Şeyh, Hacer’i Melih’e vermemiş, kendi kapatması yapmış, Melih’i tekkeden kovmuş, bunu kendine yediremeyen Melih de bir şekilde Şeyhi kaçırıp parça parça ederek bir bavula tıkmıştı. Hemen kurduğum senaryoyu Amirime anlattım. Arama ve yakalama kararı çıktı. Tüm senaryom birebir doğru çıkmış, Melih’in Fatih’te kaldığı evde Şeyhe ait kan izleri bulunmuştu. Tekkeden iki, üç tanık da olayın kapanmasını isteyen yeni Şeyhin telkiniyle tanık yazdırılmıştı. Dosya elimden alındı ve güvenlik programıyla başka bir şehre tayinim çıktı.

Birkaç ay sonra Whatsapp’tan gelen Hacer’in mesajıyla irkildim. Tam her şeyi unutup yeni hayatıma odaklanacakken olmayacak şeydi. Üstelik görevde sınırı aşıp kızla beraber olmuştum, başıma iş açabilirdi. Mecbur buluşmayı kabul ettim. Bir çay bahçesinde oturup hasbihâlle başladık. Gerginliğim yüzümden okunuyor olacak ki, “Korkma, seni ele vermeyeceğim. O çocuğu boş yere içeri attınız,” dedi. Melih’ten bahsediyordu. Anlatmaya devam etti.

Yeni Şeyh bu olaylar durulunca Hacer’i serbest bırakmamış. Hacer’e, “Senin adın çıktı,” deyip eski düzene devam etmiş. Bir zaman sonra hizmetlerinden ötürü onu cariye mertebesine yükseltmiş. Tekkede cariye olup şeyhe hizmet etmek aslında büyük bir saygınlık getirmiş Hacer’e. Yeni Şeyhin çok içme huyu varmış. Bu içme işini de sadece cariyenin odasında yapabilirmiş, kimse görmesin diye. Hacer biraz cilve yapıp Şeyhe fazla içirse Şeyh olan biten her şeyi dökülüverirmiş. Bir gün konu eski Şeyhe gelmiş. Yeni Şeyh yaşından ötürü iktidarsızlık sorunu yaşadığı bir anda kıskançlık krizine girip eski Şeyhi sormuş Hacer’e. Hacer de aşağılandığını düşünüp, “O çok iyiydi, hiç böyle olmazdı,” deyince yeni Şeyh delirmiş. “Onu nasıl geberttik, o pis çükünü ağzına tıktığımızda görseydin böyle konuşamazdın,” demesin mi? Hacer eski Şeyhi hiç sevmese de, içi bir an cız edivermiş. Akıllılık edip daha da konuşturmuş Şeyhi. Her şeyi ayrıntısıyla öğrenmiş:

Bir gün âlimler meclisinde sohbet edilirken konu zina ile ilgili bir hadise gelmiş. Meclisteki bir akıllı eski Şeyhe laf dürtmek için Amr ibn Meymûn’dan, “Ben Cahiliye devrinde zina etmiş olan bir maymunun üzerine birçok maymunların toplanmış olduklarını gördüm. Maymunlar o zina eden maymunu recmettiler. Ben de o maymunlar topluluğunun beraberinde zina eden maymuna taş attım,” hadisini iç geçirerek okumuş. Üstüne alınan Şeyhimiz de bir an boş bulunup kendini savunma refleksiyle  “Olur mu ya, uydurma hadisleri okumayın kardeşim,” deyivermiş.

Mesele zinadan, “Sen nasıl Buhari’ye uydurma dersin,” demeye gelmiş. Eski Şeyh hem zinayı savunmak hem de Buhari’ye uydurma demek durumunda kalmış. O andan da geriye dönüş olmamış. İlim egosu arşlara çıkan eski Şeyh iddiasını kanıtlamak için başka uydurma hadisleri de ortaya dökmüş. Hadislere uydurma denmesi meclisteki herkesin tansiyonunu çıkarmış. Bir an arbede çıktığında genç âlimlerden birisi kürsüdeki vazoyu kaptığı gibi Şeyhin başına geçirmiş. Şeyhin düşüp ölmesi beş saniyeyi geçmemiş. Her yer kan revan olmuş. Mecliste büyük bir şok yaşansa da herkes bir nevi suç ortağı olduğu için Kuran okunması eşliğinde sessizlik yemini edilmiş. Cesedin bir an önce tekkeden çıkması gerektiği için yeni Şeyh efendinin muhalifliğini sonuna kadar sömürdüğü Melih aranmış. Melih her zaman kendine destek çıkan yeni Şeyhin talebini emir saymış ve bir zamanlar kovulduğu tekkeden cesedi almak için bir kamyonetle gelmiş. Üstü brandalı kamyonete koyduğu cesedi yol boyu küfürler ederek Fatih’teki ablasının evine getirmiş. Parça parça ettikten sonra askerliğe giderken aldığı kırmızı siyah dandik bir bavulun içine doldurmuş. Sonra da Çatladıkapı’daki olay yerine fırlatıp gitmiş. 

Bu bilgileri Amirime tek tek anlattım. Sonrasını uzun yıllar sonra Hacer’den duydum. Amirime olayları anlattıktan sonra polisler tekkeyi aramaya, Şeyhi gözaltına almaya gelmişler. Tam o sırada Şeyh, Hacer’in tekkede sık sık gördüğü bir adamı çağırmış. Adam olay yerine geldiğinde polislerle uzun süre tartışmışlar. İki taraf da sürekli telefonla konuşup duruyormuş. Sabaha karşı polisler çekilip gitmiş. Şeyhin çağırdığı adam meğer savcıymış. Araya birilerini sokup polislerin tekkeye girişini engellemiş. Amirim de bu yüzden emekli edilmiş.

Şahinler Tekkesi ise hakkındaki dedikodularla birlikte hâlâ aynı yerinde durur. Zeytinburnu’nun ara sokaklarını didik didik ederseniz belki siz de denk gelebilirsiniz.

KANLI KAR

0

Çetin bir kış havası Daskazan’ı çepeçevre sarmıştı. Kar, Dartma Dağı’nın civarındaki köy ve kasabaların üzerini beyaz bir yorgan misali örtmüştü. Heybetli Kazdak Nehri coşmuş; yatağındaki bağ ve bahçeleri önüne katıp süpürmüştü.

​Daskazan’ın güneybatısında, nehrin öte yakasında kalan Tepeder kasabası ise kışın ayazından çok daha karanlık bir musibetle çalkalanıyordu. Bir hafta kadar önce kasabada bazı tuhaf olaylar vuku bulmuş, idareciler olayları çözmekte kifayetsiz kalmıştı. Nalbant İzzet adında bir zat kaybolmuş, üç gün sonra kasaba meydanında çıplak halde, çapraz tahtalara el ve ayaklarından mıhlanmış olarak ölü bulunmuştu. Bedenine tuhaf semboller kazınmış olması, cinayeti çok daha çetrefil ve dehşetli bir hale getirmişti.

​Bu muammayı aydınlatmak üzere Daskazan Kadılığı’ndan altı zaptiye vazifelendirilmişti; başlarında “Hafiye” lakaplı Muhittin adında bir zat vardı. Kafile atla çıkılan yolun yarıdan sonrasını yaya olarak devam etti. Bir günlük meşakkatli yolculuğun ardından öğlen vakti kasabaya vardılar. Lakin ceset çoktan defnedilmiş, izler mütemadiyen yağan yoğun karla birlikte silinmişti.

​Hafiye Muhittin ve beraberindeki zabitleri köy eşrafından Murat Efendi karşılamış ve konağına buyur etmişti. Tepeden tırnağa ıslanan grup önce ısınıp kurulandı. Yorucu yolculuğun üzerine Murat Efendi’nin sıcak misafirperverliği zabitleri rahatlatmış, konağın ikramlarıyla karınları doymuş, sırtları ısınmıştı. Lakin bu güzel karşılamanın lezzeti, yalnız Hafiye Muhittin’in zihninde ekşimsi bir tat bırakmıştı.

​Toprakla sıvanmış ocağın ateşiyle ısınan odadaki minderlerle döşeli köşkün üzerinde oturan Muhittin Bey, zihnini aydınlatmak için yerinden doğruldu:

“Misafirperverliğiniz ve ikramlarınız için müteşekkiriz Murat Efendi. Sebebi ziyaretimiz malum. Nalbant İzzet tam olarak ne zaman kayboldu, nasıl bulundu? Bu vahim olayı bir de sizden dinlemek isterim.”

​Murat Efendi üzüm şerbeti dolu tastan bir yudum aldı; elinin tersiyle ağzını sildi. “Anlatayım Hafiye Efendi, anlatayım,” diyerek iyice geriye yaslandı, gözlerini pencereden dışarı, lapa lapa yağan kara dikti ve anlatmaya başladı: “Bir hafta kadar evveliydi. Vakit geceye dönüyordu ki kapı çalındı. Gelen, merhum İzzet’in oğlu Osman’dı. Çocuk gayet telaşlı bir vaziyette babasının kaybolduğunu söyledi. Ben de ‘Koca adam, ne olacak; bir eşe dosta gitmiştir, gelir,’ dedim. Amma çocuk, İzzet’in öğlen sırası gittiğini anlattı. Yabancı bir zat gelmiş ve babasını çağırmış; yolda kaldıklarını, arabayı çeken hayvanlardan birinin ayağının yaralandığını söylemiş, bakmasını istirham etmiş. Ben oğlanın yalancısıyım. Bu hikaye bana da biraz tuhaf geldi neme lazım… İzzet, ‘Bu karda kıyamette ne yolculuğu?’ diye sual edince; adam ‘Sorma beyim sorma, yetiş canımızı kasabanıza atalım,’ demiş. Tüm bildiğimiz bu. Tabi ben hemen zabite vardım, durumu anlattım.”

​Murat Efendi bir müddet susup yüzünü ekşitti.

“Olanı biteni anlattım lakin bizi sayan mı var? Kendi bildiğini okudu mel’un!” Mahcup bir edayla Muhittin Bey’e bakarak: “Kusura kalmayasın Hafiye Efendi, ağzımdan kaçtı; ancak hak etmiyor da değil hani, neyse.”

​Muhittin Bey, Murat Efendi’nin eğilip bükülmelerine baktıkça içinden mırıldanıyordu: “Burada işimiz zor; kim kiminle dost, kim düşman; önce onu anlamak gerek.“

​”O gece gariban İzzet’i kimse aramaya gitmedi. Ertesi sabah baktım olmayacak, ben kendim marabalarımla aramaya koyuldum.”

​Muhittin Bey, Murat Efendi’nin sözünü keserek araya girdi: “İzzet Efendi nereye gitmişti, nerede aradınız?”

“Kasabanın ilerisinde eskiden kullanılan bir yol vardı. Dağların arasından dolanarak Faraşin şehrine doğru giderdi. Savaş vaktinde eskiler kullanırlarmış. Şimdilerde pek bilinmez. Bizler ‘Kervankesen’ deriz, çetindir.”

​Muhittin, tütün dumanıyla yanan gözlerini ovalayıp merakla sordu: “Şu zabitin adı Bâki’ydi değil mi? Bizi karşılaması gerekiyordu lakin ortada yok.”

​Murat Efendi pos bıyıklarının altından gülerek: “Beyim belki bana celalleneceksiniz amma velakin izaha çalıştığım tam da bu. Bu zabit pek toy… Devletimize boynumuz kıldan ince fakat bu vaka onun üstesinden geleceği bir vazife değil.”

​Muhittin Bey, Murat Efendi’nin haddini aşan konuşmalarına mahal vermemek için araya girdi:

“Neyse Murat Efendi, ona karar vermek bize düşmez. Osman’ın zabitandan önce size gelmesi kasabalının size itimat ettiğini gösterir. Nalbant İzzet’i aramaya çıkmıştım demiştiniz az evvel, sonra ne oldu?”

​Murat Efendi’nin buruşan suratı, Muhittin Bey’in üstü örtülü azarından pek hoşnut kalmadığını gösteriyordu.

“Sağ olsunlar,” dedi Murat Efendi, başıyla pencereden dışarıyı işaret ederek. “O gün kar, adeta yüzümüzü dövüyordu. Hiçbir şey bulamadık. Zabit de eratıyla aramaya başlamıştı ancak artık çok geçti; kar her şeye perde çekmişti. Yine de devam ettik amma nafile. Günlerce ne iz var ne bir işaret, sanki yer yarılmış da İzzet içine girmişti. Üçüncü günün sabahında merhumun cesedini meydanda bulduk.”

​Muhittin araya girdi: “Mevtayı ilk kim görmüş?”

“Karakolun devriye gezen muhafızları. Haberi alır almaz ben de gittim, gitmez olaydım. Garibanı öyle görünce içim bir tuhaf oldu.”

“Tam olarak naaşın vaziyeti nasıldı, hatırlıyor musunuz?”

​Murat Efendi yüzünü buruşturdu. “Hiç gözümün önünden gitmiyor ki. İzzet’i çarmıha gerer gibi çivilemişler. Gırtlağını kesmiş mel’unlar, yetmemiş bir de gözlerini dağlamışlar, ağzını dikmişler. Göğsüne kazıyarak göz çizmişler.”

​Adamın gözleri sulanmıştı; sesi boğuk çıkıyor, kesik kesik konuşuyordu.

“Bu anlattıklarınız bende katletmenin yanında bir nevi ayin tatbik edildiği fikri uyandırdı.”

‘Naaşı oraya taşımak zahmetli ve vakit almış olmalı,” diye düşündü Muhittin Bey, fazla gecikmeden sordu:

“Devriyeler nasıl fark etmemişler? Bu adamlar maktulü meydana taşıyıp çivileyene kadar neredelermiş?”

“Bu kış çok çetin, bundan mütevellit erat devriyeyi üç saatte bir yapıyor.”

​Muhittin Bey odanın tavanında biriken tütün dumanına bakıp: “Bu da izlerin kapanması için kâfi bir müddet. Belli ki, kış gibi bu cinayetin açıklığa kavuşturulması da çetin olacak.”

​Murat Efendi tütünden bir duman çekip üfledi: “Beyim bana kalırsa bu cinayeti bizim Pir İhsan’ın dediği gibi fazla kurcalamamak gerekir.”

​Bu söz üzerine Muhittin Bey’in gözleri adama mızrak gibi saplandı: “Ne demek o Murat Efendi?”

​Adam bıyığına bulaşan üzüm şerbetini elinin tersiyle sildi:

 “Pir İhsan’ın dediğine göre bu cinayet insi değil, cinni varlıkların işiymiş. ‘Ardına düşmek kasabaya bin bir musibet getirir’ dedi.”

​Murat Efendi anlatırken Hafiye yolun yorgunluğunu unutmuş, her detayı aklında bir harita gibi ince ince işliyordu. Nalbant İzzet’in naaşına yapılanlara bakılırsa adamcağız bir şeye şahit olduğu için öldürülmüş olabilirdi. Pir İhsan doğrudan veya dolaylı yoldan bu vaziyete dahil olduğu için de soruşturmayı kapatmaya gayret ediyordu. Murat Efendi de belli ki bu cinayet vesilesiyle Zabit Bâki’den kurtulmanın peşindeydi. Ancak diğer tanıkları dinlemeden üstü hâlâ karlarla kaplı bu cinayetin katilini bulamazdı. Eğer Pir İhsan halkı susturmak için bu safsatayı ortaya atmışsa bütün oklar ona dönüyordu.

​Muhittin Bey ve beraberindeki altı zaptiye, Murat Efendi’nin sıcak köşkünden ayrılıp karakola gitmek için Tepeder’in soğuk, karlı sokaklarına kendilerini attılar. Birbirine bitişik evler kasabayı labirent gibi sarıyordu. Yollarda biriken karı yararak ilerleyen halk, ince bir patika oluşturmuştu. Hafiye Muhittin zihnini perişan eden suallerden, bıçak gibi kesen rüzgârla sıyrılmıştı. Göz ucuyla ardına bakındı; peşi sıra dizilmiş onu takip eden zaptiyelerin keskin soğuk karşısında nasıl çaresiz kaldıklarını gördü.

​Bir süre ilerledikten sonra kasabanın yukarısında kalan karakola vardılar. Burası karakoldan ziyade alelade bir mesken gibiydi. Kapısı boştu ne bir bekçi ne bir gözcü vardı. Muhittin Bey kapıya yaklaşıp üç kez tıkladı. Demir şeritlerle güçlendirilmiş büyük ahşap kapı, yılların yorgunluğuyla inleyerek açıldı. Üstüne çul geçirmiş bir asker kapıyı açıp gelenleri içeri buyur etti. Askerin gözlerinden, “Hadi hemen girin de sıcak ocağın başında koşup ısınayım,” diye düşündüğü belliydi.

Karakolun büyük salonunun köşesinde cansız yanan bir ocak vardı ve etrafına askerler koyun gibi dizilmişti. Duvarların toprak sıvası yer yer dökülmüş, ince aralıklardan giren rüzgârın ıslığı zihinleri donduruyordu. Askerlerden biri ayağa kalkıp Hafiye’ye yaklaştı. Adamın beyaz ve solgun yüzünü, kanlı gözlerini gören Muhittin Bey ne diyeceğini şaşırmıştı; dili düğümlendi.

​”Hafiye Efendi hoş geldiniz.”

İlk şaşkınlığını ivedilikle üstünden atan Hafiye “Zabit Efendi konuşacağımız bir oda var mı? Öğrenmek istediğim şeyler var,” diyerek hemen mevzuya girdi.

​Bâki Bey eliyle bir kapıyı işaret ederek: “Buyurun, makamım şurası,” dedi. Beraberce odaya girdiklerinde soğuk yüzlerini yaladı.

​Muhittin Bey’in yüzü gerilmişti. “Muhtemelen geleceğimizden haberdardınız Bâki Efendi, lakin bizi karşılamaya niyet etmediniz. İkimiz de devletine hizmet eden iki memuruz. Yeni tanışmış olmasak bana gareziniz var sanacağım.”

​Bâki sırtındaki eski çula sıkıca sarıldı: “Size bir garezim yok Efendi. Ancak yüreğimde devlete bir burukluk, bir kırgınlık var. Dediğiniz gibi ona hizmet ediyoruz. Lakin devletin, küçük çocuğun bu vazifenin altından kalkamayacağını düşünüp abisini göndermesi onur kırıcıdır… Karşılamaya gelmeyişimiz bir hesap hatasıdır. Sizi yarın bekliyorduk.”

​Bâki Bey’in sıcak ciğerlerinden çıkıp gelen nefes, konuştuğunda sise dönüşüyordu. Muhittin Bey’in soğuktan gerilen yüzü yumuşamıştı. Komutanı kendince haklı buldu.  “Amma hissiyat kanun ve kaidelerin önüne geçmemelidir,” diye düşündü.

​”Bâki Efendi, devlet iradesinin olduğu yerde şahsi hisler, vazifeyi tehlikeye atmak demektir. Bu düşünceden kurtulmanızı, kendinizi bir an önce toplamanızı ve bu görevi sonuca kavuşturmak için yanımda durmanızı isterim.”

​Zabit başıyla onayladı, dışarıyı işaret ederek “Gelirken gördünüz değil mi eratın halini? Ben ne kadar mücadele versem de onları korkudan ve soğuktan kurtaramıyorum.”

​Zabit’in samimi çaresizliği Muhittin Bey’i etkilemişti. Lakin Bâki’ye ne kadar güvenilebilirdi?

​”Bâki Bey, beni buraya bu cinayeti çözmem için gönderdiler… Sen de bundan sonra yanımda olacaksın. Adamlara gelince; korkmalarının sebebi şu ‘inli cinni’ muhabbeti mi?”

​Bâki gözlerini yere dikti “Evet. Pir İhsan’ın hurafeleri kasabayı sardı.”

“Halkta olduğu gibi askerler de bu işin üzerine gitmek istemiyorlar, öyle mi?”

​Bâki sessizce başını salladı.

“Naaşı bulan askerler burada mı?”

“Evet, İzzet Efendi’yi biz bulduk, ben de oradaydım.”

​Muhittin Bey cebinden tütün kesesini çıkardı:

“Anlatın, ne oldu o gece?”

“Hava dondurucuydu. Ben dâhil askerlerin üzerinde bir ağırlık vardı… Sarhoş gibiydik lakin ben içki içmem, askerlerime de görev başında müsaade etmem. Daha çok… Nasıl desem… rüyada gibiydik. Sonra meydanda cenazeyi fark ettim; yanında başına siyah çul sarmış bir adam vardı.”

​Muhittin Bey sigarasını yaktı. “Yüzünü gördün mü?”

“Hayır, kar ve rüzgâr müsaade etmiyordu. Bizi fark etmiş olacak ki uzaklaşmaya başladı. Ben ve iki asker cesedin yanına vardığımızda diğer devriyedeki iki asker de yanımıza geldiler. Onları mevtayla bırakıp biz üçümüz kaçan adamın peşinden gittik. Çıkmaz bir sokağa girdi, gözden kayboldu. Aklım almıyor, bu nasıl olabilir Muhittin Efendi?”

​Muhittin Bey sarma tütünden çektiği dumanı üfleyip:

“Anlattıklarınız işleri daha da karıştırdı. Ama belli ki bazı şeyler göründüğü gibi değil. İzzet’in oğlunu sorguladınız mı?”

​Zabit Bâki’nin soğuktan ağzı zar zor açılıyordu. “Evet, çocuk yabancı birinin geldiğini, babasını çağırdığını söylüyor; başka da bir şey bilmiyor.”

​Muhittin Bey, zihnindeki labirentte çıkış yolu ararken birden Bâki’ye döndü: “Murat Efendi nasıl bir adamdır?” diye sordu.

​Genç zabit, Murat Efendi adını duyunca soğuk oda sanki birden ateş almıştı.

“Kasabanın ağasıdır, varlıklı… kasabalı pek sevmez, para ve menfaat için şeytanla bile iş tutar!”

​Muhittin Bey, Bâki’nin Murat Efendi’yi anlatırken gözünden taşan öfkeyi fark etmişti: “Sizin fikriniz nedir?”

“Birbirimizden pek hazzetmeyiz. Karakolun burada olmasından pek rahatsız kendisi.”

“Pir İhsan nasıl biridir?”

“Hikmet sahibidir. Maalesef ettiği kelamlar beni hayrete düşürdü. Ne yalan söyleyeyim o çullu adamın birden ortadan kaybolması benim de kafamı karıştırdı.”

​Muhittin Bey, Zabit anlatırken parçaların bir şekilde Pir İhsan’ı işaret ettiğini görüyordu. Ne var ki kanıtlar hala yetersizdi.

“Bâki Bey karakolda kaç asker var?”

“Benimle beraber on.”

“Pekâlâ, askerleri izne gönderiniz; onların yerini benimle gelen zaptiyeler alacak. Bu cinayet çözülene kadar böyle devam edecek. Siz de yanımdan ayrılmayacaksınız.”

​Zabit selam vererek odadan çıktı. Muhittin Bey tütününden bir duman çekip üfledi: “İzzet’i öldürenler onu susturmak istemişler ve bunu yaparken başkalarına da ‘Susmazsanız sıradaki siz olursunuz,‘ demişler,” diye geçirdi aklından. Muhittin Bey kafasında noksan parçaları oturttukça tetkik sırasını da değiştiriyordu. Kendi kendine “Önce şu hurafelerin yayılmasına sebep olan çıkmaza gitmek gerek,” dedi.

​Sigarasını tozlu, ahşap masanın üzerindeki küllükte söndürdü. Bir süre odayı gözden geçirdi, sonra “Bu vaka çok su kaldıracak,” diye mırıldanarak odadan çıktı.

Bâki Bey, askerleri bir bir izne yollarken Muhittin Efendi de zaptiyelere vazifelerini izah etti. Zaptiyelerden Ahmet’i yanına çağırıp kulağına bir şeyler söyledi.

​Muhittin Bey, Bâki’yi de yanına alıp karakoldan çıktı. Hava kapalı olduğundan ortalık erkenden kararmaya başlamıştı. Hava fırtınaya dönmüş, kar yüzlerini bıçak gibi kesiyordu.

“Beni önce İzzet’i bulduğunuz yere, sonra da o adamın kaybolduğu çıkmaza götürün,” dedi Muhittin Bey.

​Kasabanın içlerine ilerlediler; meydana varana kadar bir âdemoğluna dahi rastlamadılar. Genç Zabit, İzzet’i buldukları yeri gösterdiğinde, Muhittin Bey dizine ulaşan karda delil aramanın imkânsız olduğuna kanaat getirdi. Etrafa göz gezdirdi. Bâki’ye dönüp:

“Çıkmaz sokak ne tarafta?” diye sordu.

​Zabit kasabanın içine sokulan bir yolu gösterdi. Hafiye “Eğer cesedi buraya taşıyıp çiviledilerse bu evlerden birinin görmemesi mümkün değil,” diye geçirdi zihninden. İleride gözüne takılan yeri işaret edip sordu:

“Burası nedir?”

“Kasabanın şerbethanesi.”

​Muhittin Bey, işaret edilen yöne yürümeye başladı. Zabit arkasından seslendi:

“Çıkmaz sokak bu tarafta Muhittin Efendi.”

“Gel Bâki, sıra değişti.”

​Yağan karın etkisiyle kapanan ahşap tabeladaki yazı okunmuyordu. Şerbethaneye yaklaştıkça artan gürültü, içerinin dolu olduğuna işaretti. Yarıya kadar karla kapanmış pencerelerden içerinin sıcak, sarı ışığı dışarı sızıyordu. Muhittin Bey ve Bâki içeri girdiklerinde haneye birden ölüm sessizliği hâkim oldu. Üzüm şerbetinin mayhoş kokusuyla karışan tütün dumanı çehrelerine çarpıp dışarı hücum ediyordu. Sağ köşede bir masa etrafına toplanmış kalabalık, masanın başında oturan sarıklı adamı dinliyordu. Meraklı ve keskin bakışların altından geçerek uzakta boş bir masa bulup oturdular. Muhittin Bey bir süre sessizce etrafı süzdü, kendilerini gözleriyle hançerleyen halkı tarttı. İçeri girdiklerinden beri Bâki’de bir gerginlik olduğunu fark etmişti.

​Bâki’nin gözlerini karşılarındaki sarıklı adama diktiğini fark edince sordu: “Kim bu?”

Bâki bir süre sessiz kaldı, sonra “Pir İhsan,” dedi.

​Hafiye, Zabit’in omzuna elini atıp “Sen burada bekle,” dedikten sonra kalktı. Kalabalığın arasından geçip Pir İhsan’ı selamladı. “Selamün Aleyküm İhsan Efendi. Bendeniz Mühittin, Dazkazan Kadılığı’ndan vazifeli geldim. Yalnız konuşmamız mümkün müdür?”

​Pir İhsan etrafındaki kalabalığı başının bir hareketiyle dağıttı: “Buyurasın Muhittin Efendi, hoş gelmişsiniz.”

Muhittin bir iskemle çekip oturdu: “Malum olduğu üzere merhum İzzet Efendi’nin katlini tetkik ve bu cürmü işleyenleri tevkif için buradayım. Bu hadiseyi bir de sizden dinlemek isterim.”

​Pir İhsan sarığını düzeltti. “İzzet, kasabamızın nadir zanaatkârlarından biri idi. Ömrünün böyle nihayete ermesi beni ziyadesiyle müteessir etti.”

Muhittin Bey araya girdi: “İzzet’in ölümü için ‘Cinlerin işi bu, üzerine gitmeyin, kasabaya musibet gelir,’ demişsiniz, doğru mudur?”

​Pir İhsan, yüzünde hafif, yaralı bir gülümsemeyle Hafiye’nin sualini cevapladı:

“Muhittin Efendi, âdemoğlu fıtratı gereği iki türlü yaratılmıştır: Aydınlık ve karanlık. Hangisine yönelirse kalbi ona dönüşür. Sorarım size efendi; İzzet’e yapılanı aydınlık bir kalp yapar mı? Daha doğrusu insanlığını kaybetmemiş bir varlık bu cürmü işleyebilir mi?”

​Muhittin Bey, Pir İhsan’ın sözlerini anlamıştı yine de kafasını kurcalayan o soruyu hemen sordu: “Kasaba ahalisine bunu böylece açıklamak yerine neden korku salmayı yeğlediniz  Efendi?”

​Adam sakallarını sıvazlayarak cevap verdi: “Hafiye Efendi, hakikati çıplak anlatırsan halk kör olur; ancak bir efsanenin arkasına saklarsan herkesi… Ben onları korkutarak korumaya çalıştım ama görüyorum ki senin fenerinin ışığı o karanlığı çoktan delmiş.”

​Muhittin geriye yaslandı: “Demek İzzet üzerinden sana ‘sus ve sustur’ demişler.”

“Ben bir garip biçareyim; varlığımın kıymeti yok. Gözlere mil, dillere ısırgan otu sürülmesi icap etti, ben de bu uğurda İzzet’i feda ettim. Lâkin Hafiye Efendi şunu iyi muhakeme et; benim çektiğim mil, senin nazarına işlememiş amma görürüm ki bu davada bir başınasın. Bir gözün ardında olsun.”

​“İhsan Efendi, bu yaptığınız halkı korumaz; aksine tehlikeye sürükler. Bunun vebali de ağır olur, bilesin.”

​Hafiye Muhittin, bakışlarını Bâki’ye çevirdi. Bâki ise şerbethanenin kapısına bakıyordu. Muhittin, zihnindeki çıkmaz labirentin kaybolmasıyla parçaları birleştirmeye başladı:

“Eyvallah İhsan Efendi. Her ne kadar üstü karla kaplanan cinayetin üzerine bir de siz kara bir yorgan atmış olsanız da söylediklerinizin bana yardımı dokundu.”

​Muhittin Bey, Bâki’yi de yanına alıpşerbethaneden çıktı. Zifiri karanlığı delen kar taneleri, rüzgârın ulumasıyla birlikte havada dans ediyordu. Muhittin Bey, gözlerini kanca gibi Bâki’ye geçirerek sordu: “Zabit Efendi, birini mi bekliyorsunuz?”

Bâki afalladı, gözlerini Muhittin’den kaçırarak:

“Ne beklemesi Hafiye Efendi? Soğuktan kemiklerim büzüştü… Boş lakırdıyı bırakalım artık da şu sokağa gidelim.

​Muhittin Bey sualinde ısrar etmedi. “Akşam iyice çöktü, git içeriden çıra getir de önümüzü görelim,” dedi.

​Bâki şerbethaneden iki çıra getirip Muhittin Efendi’ye uzatırken sordu: “İçeride suallerinize cevap alabildiniz mi?

Bâki’nin gösterdiği yöne yürürlerken konuşmaya devam ettiler.

“Eh, hurafelere inanan bir Pir’den ne öğrenilirse o kadar.”

​ Bâki, aldığı cevabın üzerine kirli sakalını sıvazlayıp: “Bunlar hep böyledir; devlet, otorite bilmezler… Cahil halkın gözüne perde indirirler,” dedi.

Muhittin Bey “Ya, ne güzel dedin,” diyerek onayladı. “Şu sokağa ne kadar kaldı?”

​Bâki, çıranın titrek sarı ışığında yağan kar tanelerinin gölgelediği dar bir arayı gösterdi: “İşte burası.”

​Muhittin Bey kar yığınlarını aşarak sokağın başına geldi. “Sonu bu sis gibi yağan karda dahi görünmekte. Burası çıkmazdan ziyade kör bir sokak. Ne kapı var ne bir girinti,” diye mırıldandı. Bâki’ye dönüp sordu:

“Adamın kaybolduğunu gördüğünde sen neredeydin?”

“Tam buradaydım.” Bâki eliyle iki adım ileriyi gösterdi.

Muhittin Bey tekrar sordu: “Emin misin? İyi düşün, havsalanı iyi yokla.”

“Dün gibi hatırımda. Tam buradaydım… Çullu adam da şu ileride, evin çıkmasının altındaydı, in midir cin midir bilmem, kayboldu.”

​Muhittin Bey elinde çıra, dizini geçen kara bata çıka bahsi geçen çıkmanın altına ilerledi; Bâki de arkasından geliyordu. Çıranın ışığı taş duvarları yaladığında tüm girinti ve çıkıntılar aşikâr olmuştu. Muhittin Bey üstünkörü bakıp: “Akli melekelerin sana oyun etmiş Bâki Efendi, burada bir şey yok,” dedi.

“Olur mu Hafiye Efendi? Eminim, iyi bakın; burada muhakkak bir giriş olmalı.”

​Muhittin Bey, Zabit’in dilindeki ısrarı gözlerinde de görmüştü. Önceden duvarda fark ettiği çıkıntıyı iteleyerek zifiri karanlığa açılan küçük bir kapıyı araladı. Bâki elindeki çırayı yere atıp dizlerinin üzerine çöktü. Derin bir nefes alıp:

“Biliyordum Hafiye Efendi… Adamın buradan kaybolduğuna emindim,” dedi.

​Muhittin Bey, elinde çıra karanlığı delip kapıdan girdi. Uğuldayan rüzgârı arkalarında bırakıp merdivenlerden indiler ve dar bir tünelden ilerlediler. Sessizlik, karanlıkla beraber enselerine çökmüştü. Muhittin Bey belinden emektar tabancasını çekip adımlarını sıkılaştırdı. Bir süre sonra ileride bir ışık kıpırtısı fark ettiler. Yaklaştıklarında tünelin büyük bir odaya açıldığını anladılar. Etrafta dizili sandıkları görünce Muhittin Bey:

“Burası bir depo olmalı,” diye mırıldandı.

​Bâki ileri atılıp sandıklardan birini açtığında bağırdı: “Tüfek… Hafiye Efendi bunlar tüfek dolu!”

Etrafı dikkatle tetkik eden Muhittin Bey, odaya açılan başka tüneller olduğunu fark etti. Sandıklardan bir başkasını açıp içindeki tüfekleri hayretle izlerken “İzzet bu depoyu görmüş olmalı ki öldürüldü,” dedi.

​Muhittin Bey sözünü bitirmişti ki arkalarından bir ses yükseldi, “Ya Hafiye Efendi, ancak bir yanlışın var, düzelteyim. İzzet gördüğü için değil; ortak olduğu sevkiyattan fazla pay istediği için öldü.”

​Muhittin Bey, tabancasını sıkıca kavradı. Arkasına döndüğünde beş namlunun hedefinde olduğunu gördü. Konuşan âdemin yüzünde kara bir peçe vardı. Tuzağa düştüğünü anlayan Hafiye soğukkanlılıkla:

“Madem beni faka bastırdınız en baştan alalım… İzzet’i ortak olduğu kaçak sevkiyattan fazla pay aldığı için öldürdün. Ağzını dikip gözüne mil çektin ki bunu gören Pir İhsan halkı sustursun. Göğsüne de göz çizdin çünkü “Gözüm üzerinde, aksi olursa sıradaki sensin,” mesajı verdin. Ve Bâki’nin aklını karıştırdın ki Pir İhsan’ın dedikleri içine korku salsın. Öyle değil mi Murat Efendi?”

​Murat Efendi peçesini yavaşça indirdi; konağında sergilediği o sahte misafirperverlikten eser yoktu. Yüzünde sadece bir kurdun dişlerini gösteren o soğuk gülüşü kalmıştı.

“Akıllı adamsın vesselam. Amma ve lakin bizim buralarda bir söz vardır: Aklı olan değil, gücü kullanan kazanır Hafiye Efendi.”

​Muhittin Bey, adamı dinlerken göz ucuyla Bâki’ye bakıyordu. Kafasında kurduğu her senaryoda ya kendi ya da Bâki kurşun yemeden kurtulamıyorlardı. Oda belli ki az sonra barut kokusuyla dolacaktı. Murat Efendi, Bâki’ye dönüp sordu:

“Haksız mıyım Komutan?”

Bâki elindeki silahı Muhittin Bey’e çevirdi:

“Hakkın var Murat Efendi.”

​Hafiye, namluların gölgesinde küçüldüğünü fark etti, “Ham demir çeliği ancak çizer,” deyip Murat Efendi’ye ateş ettikten sonra kendini yanındaki sandıkların arasına attı. Tüm çevikliğine rağmen havada sağ bacağına bir kurşun yedi. Tüfekler patlamış, barut dumanıyla dolan odaya sis perdesi çökmüştü.

​Muhittin Bey, sandıkların arasında hızlıca sürünerek yerini değiştirdi. Bir yandan da “Nerede kaldı bunlar?” diyerek acı içinde mırıldanıyordu. Bâki, Murat Efendi ve adamları etrafa dağılmış, ateş ediyorlardı. Hafiye kendini nispeten güvenli bir yere attı. Akan kanı durdurmak için yerde bulduğu bir halatla bacağını sardı. Sırtını duvara yaslayıp oturdu.

​Murat Efendi, omzunu sıyıran merminin acısıyla kuduz köpek gibi uluyor, Hafiye’ye küfürler ediyor, bulmaları için adamlarına tehditler savuruyordu. Barut dumanıyla zihni bulanan Bâki, Murat Efendi’nin yanına gidip:

“Hakkın var Murat Efendi, Muhittin Efendi amacıma ulaşmam için bana yolu açtı,” dedi.

​Murat Efendi acısı ve öfkesi yüzünden bu sözlere bir mana veremedi. Bâki’nin gözlerine bakınca derin bir karanlığın içinde küçük bir ışık gördü. Tabancasına davrandı ancak Bâki’nin silahından çıkan soğuk kurşun çoktan alnını delip geçmişti. Murat Efendi’nin öldüğünü gören adamlar namlularını Bâki’ye çevirdiler.

​Muhittin Bey sığındığı kuytudan doğrulduğunda genç Zabit’le göz göze geldi; ikisi aynı anda ateş etmeye başladılar. Dört adam ölüp düşerken Bâki’nin de yere yığıldığını gören Muhittin Bey, sandıklara tutunarak Zabit’in yanına gitti. Bâki göğsünden vurulmuştu, ağzından kan geliyordu. Muhittin Bey, “Dayan Bâki, birazdan Ahmet ve zaptiyeler burada olurlar,” dediyse de Zabit’in durumu iyi görünmüyordu.

​Bâki, Hafiye’nin elini tutarak titrek ve kanlı bir sesle:

“Ben asla ve kat’a devletime ihanet etmedim…  Yalnız bırakıldım…” dedi.

​Son sözü ağzından çıkarken nefesi de kesilmişti. Muhittin Bey, elinden kayan kanlı elleri genç zabitin göğsüne koydu. Ceketinin cebinden tütün kesesini çıkartıp bir sigara sardı. Henüz bir nefes çekmişti ki Ahmet ve zaptiyeler geldiler. Muhittin zaptiyelere dönüp yorgun bir sesle, “Kirli eller suç işler, bilge eller gizler, kanlı eller ise temizler,” dedi.

MOR DÜĞÜM

0

Sabahın körüydü. Parkın demir kapısı yarı aralıktı, içeriden gelen rutubetli soğuk sokağa ağır ağır yayılıyordu. Çimenlerin üzerinde ince bir kırağı tabakası vardı; adım attıkça çıtırdıyordu. Sokaktaki kuru ayaz, içeride yerini ağır, nemli ve küf kokulu bir serinliğe bırakmıştı.

Başkomiser İhsan, cesedin beş adım uzağında durdu. Esmer yüzü, uykusuzluktan ve boşanma davasının bitmek bilmeyen evrak yükünden dolayı iyice çökmüştü. Hafif kırlaşmış bıyıklarını sıvazladı. Derin, yorgun gözlerinde sadece sabahın bu saatinde bir cesede bakıyor olmanın rahatsızlığı değil, günlerdir telefonlarını açmayan kızının kaygısı da vardı. Paketinden bir dal çekti, yaktı ama içmedi; sigara, parmaklarının arasında kendi kendine yanıp küle döndü, izmariti yere attı. Cebinden eldivenlerini çıkardı, parmaklarını tek tek içine yerleştirirken denk getiremedi, parmakları denk gelmedikçe sinirlendi.

“S.ktiğimin…” derken Komiser Levent arkadan yetişti. İri gövdesi ve masum ifadesiyle İhsan’ın yanına dikildi. Liseden beri âşık olduğu hamile karısı Leyla’yı sıcak yatağında bırakmanın suçluluğu yüzünden okunuyordu. Elinde kâğıda sarılı sıcak bir tost vardı, kenarından kocaman bir ısırık alıp ağzı dolu konuştu. “Amirim, sıcak daha. İster misin, böleyim mi yarısını? Sabah sabah asit yapar o sigara.” Bir yandan da eldivenlerini ellerine geçirmeye çalışıyordu. İri yarıydı ama çocuk gibiydi. Çabuk parlar, çabuk sönerdi. Sinirlendiğinde yüzü kızarır, İhsan gibi okkalı küfür etmek ister ama beceremezdi. “Hay ben senin… Terbiyesiz herif!” derdi en fazla, sonra kendine kızardı.

“Amirim, botlar su alacak, girmesek mi hemen?”

İhsan yeni bir sigara yaktı, sert bir nefes çekip cesede baktı. “Gir Levent, gir. Botun kurur da, bu herif dirilmez bir daha. Kim bulmuş?”

“Köpeğini gezdiren bir adam, şurada yürüyüş yolunun kenarında memur arkadaşlar ifadesini alıyorlar, Amirim.”

Ceset bankın önünde, bir su birikintisinin içinde yan dönmüş hâldeydi. Üzerindeki pahalı olduğu belli olan lacivert mont, boğazına kadar kapalıydı. Pantolonu ütülü, ayakkabıları ise sanki bu parkın çamuruna hiç değmemiş gibi tertemizdi. Levent çömeldi, maktulün yüzündeki şaşkınlığı gördü.

“Darp yok, kurşun yok… Kalp krizi mi acaba?” dedi safça. İhsan kaşlarını çattı.

O sırada yanlarına gelen adli tıp uzmanı diz çöktü. “Göz bebekleri çok daralmış,” dedi. “Zehirlenme olabilir ama net bir iz yok. Otopsiden sonra anlarız.”

Levent o sırada cesedin bileğindeki kurdeleyi fark etti. “Bu ne lan? Kurdele bağlamışlar adama, Amirim.”

İhsan yanına çöktü. Bıyıklarını sıvazladı. İnce, özenle bağlanmış bir fiyonk. “Özenmiş Levent. Bak, düğümü tam ortaya getirmiş.”

***

Öğleden sonra maktul Murat Aydın’ın ofisindeydiler. İçerisi askeri bir nizamla düzenlenmişti. Kalemlikteki kalemlerin boyları sıraya dizilmiş, masanın üzerindeki her evrak cetvelle yerleştirilmiş gibi kusursuzdu. Kitaplıktaki dosyalar renklerine göre ayrılmış, toz konmasına izin verilmemişti. Levent odanın bu steril halinden huylanıp cebindeki kuruyemiş paketini çıkardı. Bir yandan çitliyor bir yandan etrafa bakıyordu.

“Normal bir adam, Amirim.”

İhsan, doğrudan masaya yöneldi. Üst çekmeceleri açtı. Faturalar, sözleşmeler, sıradan şeyler… Sonra alt çekmeceyi çekti. Kilitliydi. Cebinden çakısını çıkardı. Kilidi zorlamaya başladı. Kısa bir uğraştan sonra kilit açıldı. Çekmece, ağzına kadar evrak doluydu.  Klasörler vardı; kalın, düzenli dosyalar. Üzerlerinde kadın isimleri yazıyordu. Levent bir tanesini aldı, açtı. İlk sayfada bir kimlik fotokopisi. Altında el yazısıyla notlar:

“Yalnız yaşıyor, ailesi şehir dışında,  akşam geç geliyor.”

Levent’in yüzü gerildi. “Amirim…”

İhsan yanına geldi, dosyaya baktı. Sayfaları çevirdikçe yüzündeki ifade değişti. Bir sayfada fotoğraflar vardı. Kadınların habersiz çekilmiş gibi duran görüntüleri… Kimisi apartman girişinde, kimisi sokakta yürürken. Bazıları daha mahremdi. Bir pencere aralığından çekilmiş gibi. Bir kadının üstü yarı çıplak, evinin içinde olduğu belli. Levent bir an dondu kaldı. Sonra dosyayı kapatacak gibi oldu ama eli havada kaldı.

“Bu ne lan…” dedi, sesi öfkeliydi.

Dosyayı alıp açtığında İhsan’ın nefesi kesildi. Fotoğraftaki kızın gülüşü, saçlarını toplayış tarzı aynı kendi kızıydı. Yüreği ağzına geldi. Hemen telefonuna sarıldı, kızını aradı ama açmadı yine. “Aç şu telefonu be kızım, aç…” diye mırıldandı. Eli titreyerek telefonu cebine koydu. Çenesi kasıldı.

“Pis herif…”

Başka bir dosyayı açtılar. Notlar, fotoğraflar, ev adresleri, telefon numaraları… Levent sertçe nefes verdi, kadınların habersiz çekilmiş fotoğraflarını görünce çekirdek elinde kaldı. Yüzü aniden kıpkırmızı oldu, iri gövdesi sinirden titremeye başladı.

“Vay namussuz… Vay senin ben… Senin ben cibilliyetini… Terbiyesiz herif!” Levent küfretmeye çalışıyor ama dili damağına dolanıyordu. “Amirim, şu fotoğraflara bak! Benim karım hamile, sokakta yürürken bu itlerin bizi izlediğini düşünmek… Vallahi şişleyesim geliyor şu ölüyü!”

İhsan dosyaları sertçe kapattı. “Sakin ol oğlum. Biri şişledi zaten.”

Kendi kızının sosyal medya hesaplarındaki fotoğrafları geldi aklına, laf da dinlemiyordu ki! “Boşandık diye Şam babası olduk anasını satayım!” diye geçirdi içinden.

“Amirim… Bu adam…”

İhsan dosyayı masaya sertçe bıraktı.

“Pisliğin tekiymiş.”

***

İhsan’ın parmaklarının arasındaki, içilmeden yanıp biten üçüncü sigaraydı. Kül pantolonuna döküldü ama umurunda bile olmadı. Sorgu odasının floresan ışığı cızırtı yapıyordu. Kadınların anlattıkları, odada nefes almayı imkânsızlaştırmıştı.

Levent, masanın bir kenarına iliştirdiği simidinden küçük bir parça koparıp ağzına attı ama çiğneyemedi. Duydukları boğazına dizilmişti.

İçeri giren ilk kadın, ince bir montun içinde kaybolmuş gibiydi. Levent ona bir bardak su uzatırken ellerinin titrediğini gördü.

“Emlak işi için gitmiştim ofisine,” dedi kadın, sesi sanki derin bir kuyudan geliyordu. “Kapıyı kilitlediğinde önce şaka yapıyor sandım. Sonra o şekerli, ağır koku… Gözlerimi açtığımda ofisteki o deri koltukta yatıyordum. Üstüm başım dağınıktı. Bana bakıp gülümsedi, ‘Sadece biraz dinlendin,’ dedi. Şikâyet ettim. Polise gittim.”

İhsan yerinde kıpırdandı, bakışlarını kadının yüzüne dikti. “Şikâyetini geri çekmişsin?”

Kadın yutkundu, gözlerinde o anın dehşeti yeniden parladı. “Ertesi gece telefonuma bir fotoğraf düştü. Ben yatağımda uyurken çekilmiş. Başucumda duruyormuş meğer. ‘Polise gidersen sonraki fotoğrafını giyinik çekmem,’ yazmıştı. O günden sonra her gece kapının arkasına dolap dayadım. Onu ben öldürmedim ama çok isterdim. O gece hastanede nöbetteydim, kontrol edebilirsiniz, girişte çıkışta kart basıyoruz, kameralar da var…”

İkinci kadın öfkeyle oturdu sorgu masasına. Yorgun, uykusuz, bıkkındı sesi.

“Beni haftalarca izledi, marketten dönerken, işe giderken… Hep bir adım arkamdaydı. Bir akşam evime girdi. Nasıl girdiğini hâlâ bilmiyorum. Mutfağımda oturmuş çay içiyordu. ‘Seninle konuşacaklarımız var,’ dedi. Sabaha kadar gitmedi. Bana sadece fotoğraflarımı gösterdi. Duş alırken, giyinirken, ağlarken çekilmiş onlarca fotoğraf… ‘Eğer susmazsan bunları iş yerine, ailene gönderirim,’ dedi. Hiçbir yerde güvende hissetmiyorum onun yüzünden.”

Levent sinirden simidi elinde sıktı, susamlar masaya döküldü. “Neredeydin cinayet gecesi?”

“Şehir dışındaydım. İzmir’de toplantım vardı. Otelden sorabilirsiniz. Ben öldürmedim ama yapanın eline sağlık.”

En son giren kadın, uykuda gibiydi. Tepkisiz, donuk bakıyordu. Delil poşetinde duran mor kurdeleye baktı bir süre.

“Ben kendi evime hapsoldum o şerefsiz yüzünden. Tayinim çıktı, ev arıyordum. Emlak ofisine gittim, nasıl güler yüzlü bir adam. Evimi o buldu, çok ilgili, çok inceydi. Yeni gelmiştim buraya, hiç arkadaşım yoktu, ne bileyim… Bir süre sonra bunaldım fazla ilgilenmesinden, mesafe koymaya çalıştım. Dışarı her çıktığımda bir köşe başında belirdi. Telefonuma sürekli ne giydiğimle, nasıl göründüğümle ilgili mesajlar attı. Polise gitsem ne olacaktı? Beni izliyor diyecektim, o da yoldan geçiyordum diyecekti… Çabalasam da sonuç alamayacaktım.” Masadaki sudan bir yudum aldı. “Korkumdan perdelerim kapalı oturdum hep.”

Hem cevap gerekiyordu hem de sorgu daha fazla yıpratıyordu karşısındaki kadınları. Sordu İhsan yine de.

“Cinayet saatinde neredeydin?”

“Annemin yanındaydım. Annem yatalaktır, hemşiresi de var, söyler size orada olduğumu.”

İhsan masadaki telefonuna baktı. Kızı hâlâ dönmemişti. Duyduğu her cümle içini daha da daralttı. Elindeki sigara tamamen bitmiş, filtresi parmağını yakmaya başlamıştı.

Levent elindeki simidi çöp kutusuna attı. İştahı tamamen kesilmişti. “Amirim,” dedi. “Ben mazeretleri kontrol ederim ama doğru söylüyorlar bence.”

***

Teknik ekipten Selim kapıdan kafasını uzattı. “Kayıtlar hazır, Amirim.”

İhsan’ın parmaklarının arasındaki dördüncü sigara yarıya kadar inmişti. Selim güvenlik kamerası görüntülerini duvardaki solgun ekrana yansıttı. Kamera parkın kuzey girişini gösteriyordu.

Murat Aydın kadraja girdi. Üzerinde lacivert montu vardı. Adımları hızlıydı ama birinden kaçar gibi değil, bir buluşmaya yetişir gibiydi. Arada bir kolundaki saate bakıyor, adımlarını sıklaştırıyordu.

“Kendi ayaklarıyla gitmiş namussuz herif. Baksana, sanki buluşmaya gidiyor Amirim.”

“Başka açı var mı Selim?”

“Var Amirim.”

Görüntü parkın içinde ağaçların ve gölgelerin yoğunlaştığı bank bölgesine geçti. Murat, bankın önünde durdu. Etrafına bakındı. O sırada ağaçların karanlığından zayıf, orta boylu biri çıktı. Üzerinde gri, bol bir kapüşonlu vardı. Yüzü tamamen gölgedeydi. Cinsiyetini anlamak imkânsızdı. Zayıf bir erkek de olabilirdi, orta boylu bir kadın da. Yüzünü görmeye çalıştılar ama seçilmiyordu.

Murat onu görünce duraksadı. Önce şaşırdı, sonra ellerini kollarını sallayarak konuşmaya başladı. İhsan sigarasından derin bir nefes çekti. Ekranda Murat’ın dudak hareketleri seçiliyordu; bağırıyor, üste çıkmaya çalışıyordu. Bir ara parmağını katilinin yüzüne doğru salladı, üzerine yürüdü. Katili ise bir santim bile kımıldamadı. Rüzgârda sallanmayan bir ağaç gibiydi.

Murat’ın öfkesi doruğa çıktı. Karşısındakinin kapüşonunu çekmek ya da ona vurmak için elini kaldırdığı anda katil hareket etti. Sol eliyle Murat’ın hamle yapan kolunu hafifçe yana itti, sağ eli ise yanan bir kibrit hızıyla Murat’ın boynuna gitti.

Levent elindeki elmayı masaya bıraktı. “Gördün mü Amirim? Çıt çıkarmadı herif.”

Murat’ın devasa gövdesi bir anda kaskatı kesildi. Gözleri faltaşı gibi açıldı, ağzından bir şeyler çıkacak gibi oldu ama nefesi boğazında düğümlendi. Dizlerinin bağı çözüldü, önce bankın kenarına tutunmaya çalıştı, sonra yavaşça çimenlerin yanındaki su birikintisinin üzerine yığıldı.

Katil kaçmadı. Koşmadı. Murat’ın başucunda diz çöktü. Murat’ın bedeni birkaç saniye boyunca sarsıldı, toprağı tırmalayan parmakları yavaşça gevşedi. Adamın son nefesini verişini tam bir dakika boyunca, başını hafifçe yana eğerek izledi. Sonra cebinden o mor kurdeleyi çıkardı. Levent ve İhsan nefeslerini tuttular. Katil, maktulün sol bileğini avucuna aldı. Kurdeleyi doladı. Hareketleri o kadar özenli, o kadar yumuşaktı ki… Parmakları kurdelenin üzerinde zarifçe dolaşıyordu. Bir düğüm attı, sonra fiyonk yaptı. Düğümü tam ortaya getirmek için saniyelerce uğraştı.

İhsan’ın gözleri doldu, parmakları arasındaki sigara filtresine kadar yanmıştı. Kızının saçlarını tarayıp kurdele taktığı o pazar sabahını hatırladı. Katil işini bitirince sakince ayağa kalktı. Arkasını döndü, hiçbir telaş göstermeden, aynı yumuşak adımlarla parkın derinliklerindeki sisin içine girip kayboldu.

Levent ekrana bakakaldı. “Amirim… Bu hiç normal değil…”

İhsan pencereye döndü, dışarıdaki karanlığa baktı. “Değil Levent… Değil…”

MANTO

0

Aylin haftalardır çıkamadığı sokağa bakarak, “Hadi ağlama artık küçük kızım, babayı uyandıracaksın. Bak şu kediye, nasıl da çöp bidonuna atladı,” diye fısıldadı kucağında salladığı bebeğine. O sırada yolun ortasından yürüyen kadını gördü. Temmuz sıcağında manto giyen kadın, tekerlekli bir valizi çekerek ilerliyordu. Tekerleklerin çıkardığı tıkırtılardan ürken kedi çöpten dışarı fırladı. Aylin pencereye iyice yaklaştı ve dikkatle baktı. Kadın sokak lambasının ışığının altından geçerken başını kaldırdı. Dudağı patlak, yüzü yara bere içindeydi. Bir anlığına göz göze geldiler ve Aylin hızla perdeyi çekti.

***

Sadece şortuyla yattığı hâlde ter içinde yatağında kıpırdanan Ömer’in telefonu çaldı. “Kahretsin, sesi kısmamışım,” diye kızdı kendine. Tüm operasyonu tehlikeye atmıştı. Tam yedi gündür kayıp olan küçük kızın bu av kulübesinde tutulduğuna emindi. Kulübenin camından içeri baktı. Kimse yoktu. Ortağı Cemal’e mutfak kapısına gitmesini işaret etti. Elindeki maymuncukla sessizce kapıyı açtı. Tam içeri girdiği sırada iki el silah sesi duydu. Mutfağa koşarak girdiğinde Cemal karnından vurulmuş, yerde çırpınıyordu ama eliyle arka kapıyı gösterdi.  Ömer katilin peşinden koşmak yerine ortağının yanına koştu. “Bu sefer hata yok,” dedi ona. Bir eliyle ortağının karnına baskı yaparken ambulansı aramak için telefonunu cebinden çıkardı. Telefon hâlâ çalıyordu. Kan ter içinde uyanan Ömer korkarak telefona baktı. Numara kayıtlı değildi.

“Kimsin?”

“Ömer abi, ben Kemal. Geçen ay başlamıştım ya.”

“Ne var?”

“İhbar gelmiş bir saat önce. Devriye gidip maktulü buldu.”

“Tamam da beni niye arıyorsun? Açıktayım ben.”

“Abi, Mahmut Müdürüm Ömer’e söyle hemen gelsin dedi.”

“Kim ölmüş? Niye bu kadar tutuştular?”

“Belediye başkanının kayınbiraderi. Geçen sene bizim laboratuvarı yenilemek için bağış veren.”

“Anladım. Konumu at.”

“Ben senin evin önündeyim zaten. Bekliyorum.”

“Bekleme, önden git.”

“Abi, bilemedim ne yapacağımı. Birlikte gidelim”

“Tamam,” diyerek telefonu kapattı Ömer. Yatağın yanında yerde duran kot pantolonuna tekme atıp sandalyenin üzerinde buruşuk hâlde duran siyah tişörtünün yanına fırlattı ve banyoya girdi. Yüzünü yıkarken eline sakalları battı. Dişlerini fırçalayıp nefesini burnuna doğru üfledi. Çaylağın almaya gelmesi iyi oldu, diye düşündü. Rozetten sonra bir de ehliyeti kaptırmak istemiyordu. Banyodan çıkıp kotunu giydi. Tişörtünü koklayıp tekrar yere attı ve çekmecesini açıp başka bir siyah tişört çıkardı. Mutfağa girip biraz su içti ve sigara paketini alıp bir tane yaktı.

“Hızlısın abi. Ben de gececiydim. Beş dakikayla piyango vurdu. Böyle büyük bir olay istiyordum başladığımdan beri, biliyor musun? Müdür, Ömer’i de al getir dedi.”

“Geçen hafta da psikolojik değerlendirmen bitmeden geri dönemezsin demişti.”

“Abi, prosedür işte. Yoksa herkes seni biliyor yani. Kolay değil.”

“Hiçbir şey bilmiyorsunuz,” dedi Ömer bir sigara daha yakarak.

“Kim olsa o sapığın peşinden giderdi. Cemal abiyi kurtaramazdın zaten.”

Ömer cevap vermek yerine arabanın camını açarak dumanını dışarı üfledi. Dar bir sokaktan geçiyorlardı. Başını kaldırdığında kucağında minik bir bebekle pencereye yüzünü dayamış kadınla göz göze geldi. Aklına Cemal’in annesi düştü. Cenaze töreninde tabutu kucaklamış hâli. “Senin yüzünden,” demişti. “Sen kahraman olmak istiyorsun diye Cemal’im öldü.”

“Kim bulmuş cesedi?”

“Sabah şoförü gelmiş, Haldun Bey’i havaalanına götürmeye. Ankara’ya gidecekmiş, ihale varmış sanırım. Ulan bu gazeteciler bizden önce nasıl geliyorlar her seferinde?”

Ömer cevap vermeden arabadan indi. Önünde üç ekip arabası ve bir ambulansın beklediği villanın bahçesine hızlıca girdi. Arkasından koşturan sarışın muhabir kızın yüzüne ters ters bakarak bahçe kapısını kapattı ve polislere “Şunları uzaklaştırın,” diye emir verdi. Erkeklerin terslemesine alışkın olmayan kız dudaklarını büzerek kameramanın yanına giderken Kemal’i gördü.  

“Efendim, birkaç sorumuz var.”

“Şu anda bilgi veremem,” dedi Kemal.

“Maktulün ünlü iş adamı Haldun Tamer olduğu doğru mu?”

“Şu anda kesin bir şey söyleyemem.”

“Katil bulundu mu?”

“Hayır. Bilmiyorum.”

“Bir şey öğrenince bana haber verir misiniz? Lütfen, kanalda deneme sürecindeyim. Bu habere ihtiyacım var,” dedi bir kart uzatarak. Kemal başını sallayarak kartı arka cebine soktu ve bahçeye girdi.

Ömer, Olay Yeri İnceleme ekibiyle konuşmaya başlamıştı.

“Kan kaybından ölmüş. Otuz bıçak darbesi var,” dedi adli tıp memuru. Elindeki poşette duran ekmek bıçağını kaldırdı.

“Bunların hepsi kan lekesi mi? Renkleri farklı gibi,” dedi Ömer poşeti alırken.

“Yok, hepsi kan değil. Kurumuş dışkı da var. Bıçağı makatından çıkardık,”

“Kıçından mı bıçaklanmış,” dedi Kemal heyecanla.

“Katille ilgili ne düşünüyorsun peki?” diye sordu Ömer, Kemal’e dik dik bakarken.

“Komiserim, bıçak darbelerinin çoğu yüzeysel. Bence cılız bir kadın. Muhtemelen 50-55 kilo arasıdır,” dedi adli tıpçı.

“Nerede bulundu adam? Banyoda mı?”

“Hayır, Komiserim. Salonda bulundu,” diyerek diğer elindeki tableti uzattı.

 Fotoğrafta adam, kafası bir avuç dışkıya gömülü hâlde yüzüstü yatıyordu. Belden aşağısı çıplaktı.

“Parmak izi?”

“Yok, alamadık. Laboratuvarda yeniden inceleyeceğiz. Şu anda sadece bıçaktakiyle yerdeki dışkının aynı olduğunu söyleyebilirim.”

“Ne boktan olay. Yani adamı öldürmeden önce zorla kaka mı yaptırmışlar?” dedi Kemal tabletteki resimleri kaydırırken.

Ömer sabrı taşmış hâlde tableti Kemal’in elinden çekip aldı ve Emniyet Müdürünün yanına gitti.

“Nerede kaldın?”

“Beni açığa almıştın en son.”

“Tebrikler, göreve geri döndün. Burası sende artık. Başkanla konuşmaya gidiyorum. Fidye telefonu gelebilir.”

“Ne fidyesi?”

“Maktulün karısı Cavidan Hanım. Bulamadık. Başkanın ablası olduğunu biliyorlarsa, kaçırmışlardır.”

“Şu tablo bile tek başına servet eder. Para için olsa onları da alırlardı. Hem bu kadar pisliğe ne gerek var?”

“Katil kadının âşığıdır belki,” dedi Kemal, Ömer’in arkasından kafasını uzatarak.

“Bu zevzeği yanımda istemiyorum,” dedi Ömer.

Mahmut, onu kolundan tutup çekti ve kısık sesle, “O zevzek benim yeğenim ve gözünü üstünden ayırmadan adam edeceksin. Anladın mı beni?” dedi.

“Başka şansım var mı?” dedi Ömer.

“Yok. Buradaki işi bitirince merkeze dönün. Rozetinle silahın odamda,” dedi.

Birkaç adım ilerledikten sonra geri döndü. “Ömer, bu bok olayını gazeteciler duyarsa bir daha Emniyet’in önünden bile geçemezsin. Bir hata daha istemiyorum.”

Ömer, Kemal’e “Tek kelime bile etme,” diyerek eve girdi. Beyaz gömleğinin kolu sıyrılmış hâlde oturan şoförün tansiyonunu ölçüyorlardı. Ömer ilk yardım görevlisine döndü.

“Durumu nasıl?”

“Tansiyonu normale döndü şimdi. Maktulü bulunca fenalaşmış.”

“Saat kaçta buldun Haldun Bey’i?” dedi Ömer.

“Saat beş buçukta buradaydım. Yedide uçağı vardı. On dakika bekledim. Dışarı çıkmayınca merak ettim. Aradım, açmadı. Hiç yapmaz böyle. Çok dakiktir.”

“Kaç senedir tanıyorsun?”

“Eylülde yirmi yıl olacak.”

“Sonra?”

“Kapıyı çaldım. Kimse açmadı. Kesin bir şey oldu dedim. Gaz kaçağı falan. Kapıyı kırıp içeri girdim.”

“Niye hemen şüphelendin? Belki evden erken çıkmışlardır?”

“Hayır hayır, mümkün değil. Hadi Haldun Bey neyse. Ama Cavidan Hanım hep evde olurdu.”

“Nasıl yani?”

“Valla bunca senedir dışarı çıktığını hiç görmedim. Alışverişini de ben yapardım.”

“Niye?”

“Oğlunun vefatından sonra diye duydum. Çocuk ben işe girmeden önce ölmüş.”

“Evde değişik bir şey gördün mü peki? Yeri değişmiş bir eşya, alınan bir şey?”

“Bilmiyorum ki evin içini. Kapıdan market torbalarını bırakırdım, o kadar. Çok kibar bir hanımdı. Sağ salim bulursunuz inşallah.”

Ömer etrafı inceleyerek salona girdi. Antika mobilyalar ve kuyruklu bir piyanonun olduğu salon gümüş şamdanlar ve tablolarla doluydu. Yerde bordo bir İran halısı seriliydi. Halının ortasında Haldun Bey’in kakası etrafı sarı bantla çevrili halde duruyordu. Kemal yere çömelmiş, büyülenmiş gibi ona bakıyordu.

Ömer sedyeye yatırılmış cesedin yanına gitti. Her yerinden delik deşik edilmiş Haldun Bey, eski Türk filmlerindeki babacan iş adamlarını andırıyordu.

“Bu şekilde öldürülmek için ne yapmış olabilir?” dedi yanına gelen Kemal.

“Sana konuşmayacaksın demedim mi?” dedi Ömer. Yatak odasına giderek, inceleme yapan polislere “Kadının kıyafetleri duruyor mu?” diye sordu. Erkek polis “Hepsi yerinde,” derken arkadan gelen kadın memur, “Duruyor ama bir tuhaflık var,” dedi.

“Ne tuhaflığı?”

“Bu kıyafetler kaliteli ama hepsi çok eski. Durdukları yerde eskimişler. En az yirmi sene öncesinin modası hepsi. Hatta bir cekette kuru temizlemeci fişi buldum. Haziran 1995’ten kalma.”

“Yani?”

“Yani, bu kadın son yirmi senedir hiç kıyafet almamış, evdekileri de hiç giymemiş sanki. Sadece birkaç tanesi yeni yıkanmış gibi.”

“Kadın hiç dışarı çıkmıyormuş diyorlar.”

“Evet, efendim. Olabilir. Zaten hiç mantosu da yok. Ayakkabıları da giyilmemiş gibi.”

“Adın ne senin?”

“Defne, Komiserim.”

“Aferin Defne. Raporu sen hazırla. Tuhaf gelen her şeyi önemsiz demeden yaz. İki saat içinde bana gönder,” dedi Ömer. Kapıda kıza bakarak bekleyen Kemal’i kolundan tutup kendine çekti.

“Kıza asılırsan trafik lambalarının önüne dikerim seni. Şimdi Cavidan Hanım’ın bir fotoğrafını bul da merkeze dönelim.” Arabaya binerlerken muhabir kız arabanın önünde bekliyordu. Ömer, Kemal’in kulağına bir şey söyledi. Arabanın anahtarlarını aldı ve merkeze tek başına döndü.

Birkaç saat sonra Emniyet’in on üçüncü katındaki odasında adli tıp raporlarını incelerken odaya Kemal girdi. Muhabir kızla birlikte Cavidan Hanım’ın fotoğrafını uygulamayla yaşlandırıp televizyonda yayımlamışlardı. “Ünlü iş adamı Haldun Tamer evinde ölü bulundu. Karısı Cavidan Hanım’ın kaçırıldığı düşünülüyor…” başlığıyla öğle bültenin en dikkat çeken haberi olmuştu.

“Abi, Simge arıyor?”

“Simge kim?”

“Muhabir kız işte. Haberi geçtikten beş dakika sonra bir kadın aramış kanalı. Adı Aylin’miş. Bu sabah kadını gördüğünü söylemiş.”

“Nerede?”

“Yer belirtmemiş. Gece bebeği uyumamış. O da pencereden bakıyormuş. Üç buçuk, dört gibi. Fotoğraftaki kadının elinde tekerlekli bir bavulla yoldan geçtiğini görmüş. Kadın için endişelenmiş. Haberi görünce hemen aramış.”

“Niye endişelenmiş?”

“Abi, kadının üzerinde kalın bir manto varmış. Bu havada. Sonra yüzünde morluk vardı, demiş. Bir de gözleri çok hüzünlüymüş.”

“Hüzünlü derken?”

“Öyle demiş işte. Simge soyadını, adresini falan sorunca telefonu kapatmış. Ama doğru diyorsa, o zaman kadın kaçırılmadı.”

Ömer adli tıp raporunu eline aldı ve birkaç sayfa çevirdi. Sonra telefonu eline alıp, “Defne’yi çağırın,” dedi.

“Rapora göre Haldun Bey gece bir gibi ölmüş. Cavidan Hanım üç buçukta sokakta görüldüyse cinayetten çok sonra evden çıktı demektir,” derken Defne içeri girdi.

“Defne, kıyafetlerine göre Cavidan Hanım kaç kilodur?”

“Amirim, kıyafetlerin çoğu 36 beden. Pantolon boylarına göre de kısa bir kadın. En çok 50-55 kilo arasıdır.”

Ömer tekrar adli tıp raporuna baktı ve masaya fırlattı. Kemal’e dönerek:

“Dayını ara, Cavidan Hanım için tutuklama kararı çıkartsın,” dedi. Defne’ye, “Evden bavulla çıkmış. Havaalanı, liman, otogar her yere eşkâlini gönder,” diyerek masadaki rozetini ve silahını ceketinin cebine yerleştirdi. Arabaya binerlerken Kemal sordu.

“Bu işte bir tuhaflık yok mu? Yani niye kocasını bu şekilde öldürsün?”

“Birden çok tuhaflık var,” dedi Ömer. “Cevaplar Cavidan Hanım’da.”

“Şimdi ne yapıyoruz? Havaalanına mı önce?”

“Bu kadın yirmi senedir evden çıkmıyordu, değil mi?”

“Evet, abi.”

“O zaman havaalanına gitmiş olamaz. Bıraktığı yerde bile değil.”

“Haklısın abi, sudan çıkmış balık gibidir şimdi. En yakın yere gider.”

“Bak bakalım navigasyona. Evine yakın tren garı var mı?”

“Gar yok abi, liman var en yakın. Bayağı bir yürümesi lazım ama”

“Yürümüştür. Zaten tanık da onu yürürken görmüş. Aç GPS’i de gidelim o limana.”

“Kaç saat geçti. Kaçmıştır çoktan.”

“Belli olmaz. Fotoğrafı yanında mı?”

“Evet. İkinci sağa dön şuradan.”

Limanın otogarına park edip arabadan çıktılar. Bilet gişesine doğru yürürken Ömer’in hiç umudu yoktu. İlk başta kadının kaçırıldığını düşünerek hata yapmışlardı. Hayır. Emniyet müdürü onu kadının kaçırıldığına ikna etmişti.

“Abi, dayım arıyor. Açayım mı?”

“Açma. Önce çalışanlara soralım.”

“Abi, sen sor da ben bize simit alayım.”

“Simit mi?”

“Daha hiçbir şey yemedik.”

“Çay da al.”

On dakika sonra Kemal karton tepside iki plastik bardak çay ve gazete kağıdına sarılmış iki simitle limanda bir banka oturmuş Ömer’i bekliyordu. Ömer elleri cebinde yanına geldi ve omuzlarını düşürerek oturdu. Bir sigara yakıp iki nefes çekti, sonra bir parça simit koparıp ağzına attı.

“Kimse görmemiş mi?”

“Hayır.”

“Defne aradı şimdi. Havaalanı, otogar, hepsi temiz. Kadının adına alınmış bilet yok,” dedi Kemal. Çayından bir yudum aldı.

 Ömer izmaritini atacak bir çöp kutusu bulmak için ayağa kalktı. Sırtını dikleştirip hafifçe gerinerek sağa sola döndü. Omuzlarından gelen çıtırtıları dinlerken birkaç bank ilerde oturan tuhaf kadını fark etti. Otuz beş derecesıcaklıkta, siyah mantosuyla oturan kadın elindeki simidi ufalayarak önündeki kuşlara atıyordu. Taş çatlasa elli kiloluk minyon bir tipti. Yanında tekerlekli bir bavul vardı. İnanamayarak bakakaldı Ömer. Aralarında en fazla elli metre ve onlarca martı vardı. Kuşları ürkütmeye çalışarak küçük adımlarla kadına doğru ilerledi. Onu bakışlarıyla takip eden Kemal de heyecandan karton tepsiyi devirerek ayağa kalktı. Martılar havalandı. Kadın uzun saçlarını geriye atarak morarmış gözleri ve çürük içindeki yüzüyle polislere baktı. Rahatlamış bir hâli vardı.

“Buldunuz beni, sizi bekliyordum,” dedi.

***

Saat başı kalkan Çanakkale vapuru uzaklaşırken Ömer ve Kemal iskelede yan yana durmuş, yaşlı kadının gidişini seyrediyorlardı. Cavidan Hanım daha önce sadece oğlunun cenazesinde giydiği mantosunu çıkarmış, içi boş olan bavuluna koymuştu. Son yirmi senesini evde hapis, yeri, göğü ve denizi görmesi yasak hâlde geçiren kadın, saçları rüzgârda uçuşurken gülümsüyordu. Ömer ve Kemal’e neşeyle el salladı.

Ömer ve Kemal hiç konuşmadan vapurun uzaklaşmasını beklediler. Gözden kaybolduğunda, Kemal tuttuğu nefesini bırakarak Ömer’e döndü:

“Abi, ne olacak şimdi? Çanakkale’de yakalarlar.”

“Ona yapacağımız bir şey yok. Bir yirmi sene daha hapsedilmeden geçirebileceği birkaç saat kazandı. Şanslıysa, bir gün.”

“Haksızlık ama ya. Her gece dayak atıp bokunu zorla yediren adamı öldürdü diye hapse mi girecek? Hiç adil değil.”

Ömer elini Kemal’in omzuna koyup hafifçe sıktı. “Anca bu kadar, hadi şimdi şu büfeye gidip köfte ekmek yiyelim.”

HİKÂYENİN SONU

0

Ofiste uzun zamandır hazırlandığım sunum için son tekrarları yapıyordum. Cep telefonum ısrarla titredi. Tanımadığım bir numara. Firma sahipleri koridorun başında, başımla selamladım uzaktan. Cep telefonum yine titremeye başladı. Aynı numara. Bu sefer birine bir şey mi oldu diye meraklandım.

“Alo!”

“Eren Bey ile mi görüşüyorum?”

“Evet, siz kimsiniz?”

“Avukat Ateş. Dedenizin vasiyeti ile ilgili aramıştım.”

“Dedem mi?”

“Çok acil görüşmemiz gerekiyor. Yarım saat sonra ofisimde bekliyorum,” deyip konumunu attı.

O sırada pazarlama müdürümüz Kenan Bey içeri girdi. “Hazır mısın?”  Daha ne diyeceğimi bilemeden, sunum yapacağım Aks Holding’in yetkilileri de masanın etrafında yerlerini aldılar. Sunuma başladım; sorular, cevaplar derken el sıkışıp ofisten çıkmam iki saatimi aldı.

Hemen avukatı aradım. Açmadı. Mesaj attım. Aradan yarım saat geçtikten sonra cebim yine titredi. Yanıt gelmiş: “Gelmediğiniz için bugünkü görüşme iptal. Yarın göndereceğim adrese gelin. Diğer mirasçılar da oraya gelecek.”

İyi de dedelerim yıllar önce vefat etmişlerdi. İsim benzerliğinden, herhâlde avukat karıştırdı.

İş çıkışı bölümdeki arkadaşlarla bir bara gidip kutlama yaptık. Patron sunumdan çok memnun kalmıştı. “Aferin, hep böyle işte,” deyip duruyordu. Benim aklım avukattan gelen telefondaydı. Bir fırsatını bulup kardeşim Nazan’ı aradım.

“N’aber Nazan?”

“İyi, sen?”

“Bugün tanımadığın bir numaradan arandın mı?”

“Yoo, niye ki?”

“Dedeniz öldü, miras için görüşmemiz lazım, dedi biri. Avukatmış. Yarın konum atacakmış, oraya çağırdı beni.”

“Deli misin, sakın gitme. Ölecek dedemiz kalmadı ki!”

“Diğer mirasçılar da gelecekmiş.”

“Kimmiş onlar?”

“Bilmiyorum ki, mesaj ile cevap verdi, telefonu açmadı.”

“Sakın gitme diyorum bak, sakın.”

“Tamam, merak etme, içerden arkadaşlar çağırıyor, kapatıyorum.”

Bir iki duble daha içtikten sonra herkes evlerine dağıldı. Ertesi günün hafta sonu olması daha çok uyuyacağım anlamına gelmiyordu tabii. Cep telefonunum acı acı çalmaya başlamıştı bile.

“Alo Eren Bey, konumu gönderdim, bekliyorum.”

“Size de günaydın Ateş Bey, bence yanılıyorsunuz. Alo, aloo…”

Yine kapatmıştı. Bu köşe kapmacalar artık can sıkıcı olmaya, bir taraftan da içimdeki merak giderek artmaya başlamıştı. Hemen duşa girip hızlıca ayıldıktan sonra üzerimi giyinip verdiği adrese doğru arabamla yola koyuldum. İki saat sonra bir benzincide kahve molası verdim. Gideceğim yere daha üç saat mesafem vardı. Benzinimi de aldıktan sonra müzik kanallarını çevirirken Chris Rea’nın The Road to Hell şarkısında durdum. Gençliğimizin şarkılarıydı ne de olsa. Navigasyonu ayarladım,  hiç bilmediğim yollara kendimi bıraktım.

Uzun bir süre daha gittikten sonra yol ikiye bölündü. Tabela yoktu. Avukata telefon açtım, ama klasik, cevap vermedi. Çok sıkışmıştım. Ormanlık yolda bir ağaç kenarına yapsam kimsenin haberi olmazdı nasılsa. İşimi bitirip fermuarımı çektim. Arabamın yanına döndüm. Önce yolun sağ tarafından gitmeyi düşündüm. Uzun ince bir yoldu. Ağaçlardan ilerisi gözükmüyordu. Sonra vazgeçtim, sola döndüm. Sol taraftaki yolun başlangıcında mezarlık vardı. Bakımsız, sarmaşıkların sardığı, ağaçların arkasında saklambaç oynar gibi mezar taşlarının olduğu yerden geçerken navigasyondan gelen “Varış noktasına ulaştınız,” sesi ile irkildim. Cihaz herhâlde saçmaladı diye ekranına tekrar baktığımda, kapandığını gördüm.

Sağıma soluma bakarak ilerledim. “Kimse var mı?” diye anlamsızca bağırdım. Ağaçların arasından bir iki gölge geçer gibi hissettim. “Ateş Bey!” diye seslendim. Cevap gelmedi. Elim cep telefonuna gitti. Avukatı aradım. O sırada gözüm yeni kazıldığı belli olan bir tümseğe takıldı. Telefon çalıyor, çalıyor, yine açılmıyordu. Üçüncü çalışta telefonun sesini duyar gibi oldum. Kulak kesilip yere eğildim. Ses toprağın altından geliyordu. Telefonu bırakıp, ellerimle kazmaya başladım önümde duran taze toprağı. Telefonun hoparlöründen, “Nihayet geldiniz Eren Bey,” sesi geliyordu. Serin bir rüzgâr ensemden geçti sanki. Ayağa kalkmaya çalışırken hemen yanındaki kazılmış boş mezarı gördüm. Dizlerimin bağı çözülüp toprağa devrilirken gördüğüm son şey, mermerin soğuk yüzündeki o taze yazıydı: “Hikâyenin sonu.”