Ana Sayfa Blog Sayfa 3

ARSEN LÜPEN KİTAPLARI HANGİ SIRAYLA OKUNMALI?

Polisiye roman ve hikayeleri sıralı okumak, okurların kitaplardan alacağı keyfi artırır, ayrıca karakterlerin değişimini, yazarın anlatım tekniği ve üslubundaki gelişimi takip edebilmeye imkân tanır. Maurice Leblanc’ın ölümsüz karakteri Arsen Lüpen’in maceraları çok erken tarihlerde -1910’lu yıllarda- Türkçeye çevrilmeye başlansa da yayınevleri kitapları sıra gözetmeden, kimi zaman da farklı adlarla yayınlamışlardı. Serideki kitapların Dorlion Yayınları tarafından ilk defa bütünüyle ve orijinal adlarına büyük ölçüde sadık kalınarak yayınlanması vesilesiyle Arsen Lüpen okumak isteyen ama nereden başlayacağını bilemeyen polisiyeseverler için kronolojik bir liste hazırladım.

1-Arsen Lüpen- Kibar Hırsız (1907)

1907’de yayınlanan ve Arsen Lüpen’in ilk defa okurla buluştuğu dokuz öyküden ibaret kitapta Sherlock Holmes Çok Geç Kaldı isimli bir öykü de bulunmaktadır. A. Conan Doyle, ünlü dedektifinin parodisinin yapıldığını gerekçe göstererek yasal bir itirazda bulununca hikayedeki dedektifin adı ‘Herlock Sholmes’ olarak değiştirilmiştir.

2-Arsen Lüpen Herlock Sholmes’e karşı (1908)

Maurice Leblanc’ın Arthur Conan Doyle’a saygı duruşunda bulunduğu romanda, büyük ikramiye vurmuş bir biletin ve köklü bir aileye ait mücevherlerin çalınmasında Arsen Lüpen’in parmağı olduğundan şüphelenen Başmüfettiş Ganimard, efsanevi Dedektif Sholmes’den yardım isteyince edebiyat dünyasının iki ölümsüz kahramanı karşı karşıya gelir.

3-Oyuk İğne (1909)

Oyuk İğne’de Başmüfettiş Ganimard bir şatodaki dört adet yağlı boya tabloyu Arsen Lüpen’in çaldığından kuşkulanır. Arsen Lüpen bu defa hırsızın peşine düşen sıra dışı zekalı genç bir lise öğrencisi dışında bir kez daha Herlock Sholmes’le mücadele etmek zorunda kalır.

4- 813 (1910)

‘Pırlanta Kralı’ lakaplı Rudolf Kesselbahc’in ölümünden sorumlu tutulan Kibar Hırsız cinayet suçlamasından kurtulmak için gerçek katili bulmaya çalışır. Maurice Leblanc daha ‘edebi’ çalışmalar yapmasını engellediğini düşündüğü için 813 romanında kahramanını öldürmek istemiş ama sonraki kitaplarında tekrar canlandırmak zorunda kalmıştır.

5-Kristal Tıpa (1912)

Arsen Lüpen, iki adamıyla milletvekili Daubrecq’in evine soyguna gider. Adamlarından Vaucheray, soygun esnasında evin uşağını öldürmek zorunda kalınca idam edilmek üzere yargılanır. Vicdan azabıyla kıvranan efsanevi hırsız, Vaucheray’i kurtarmak için işe koyulur.

6-Arsen Lüpen’in İtirafları (1913)

Dokuz öyküden oluşan derlemede Arsen lüpen ilk kitaptaki dürüst ama kendi çıkarına öncelik veren tiplemeye daha yakın resmedilmiştir. Kronolojik olarak hikayeler Oyuk İğne ve 813 romanlarının öncesinde geçer. Kibar Hırsız’ın yolu, içinde bir sır barındıran bir kasayla, korkunç bir cinayetle, kıymetli tablolarla kesişir.

7-Kaplan Dişleri (1914)

Kronolojik olarak, Lüpen’in ortadan kaybolduğu 813’ün sonrasında geçen hikayede herkesin öldüğünü düşündüğü ama savaştan sonra yeniden ortaya çıkan Arsen Lüpen’in 200 milyonluk bir miras üzerinde hak iddia etmek için kurbanlarını esir alan bir düşmana karşı mücadelesi anlatılır. Maurice Leblanc bu romanda Lüpen’in zayıf yönlerini de göstererek karakteri daha gerçekçi hale getirmiştir.

8-Obüs Patlaması (1916)

Birinci Dünya Savaşı sırasında geçen romanda hem karısının hem de babasının katilini arayan bir karakter anlatılır. Romanın ilk versiyonunda Arsen Lüpen bulunmazken, yazar 1923’te revize ettiği ikinci baskıda Arsen Lüpen’in hikâyenin ortasında bir doktor olarak görünmesini sağlamıştır.

9-Altın Üçgen (1918)

Kronolojik olarak 813 ile Kaplanın Dişleri arasında geçen romanda Arsen Lüpen daha çok beklenmedik bir anda ortaya çıkıp olayların seyrini değiştiren bir karakter olarak resmedilir. Bir savaş gazisi, genç bir hemşireyi korumaya çalışırken bir komplonun ortasında kalınca gerçeği ortaya çıkarmak için Arsen Lüpen’den yardım ister.

10-Otuz Tabutlu Ada (1919)

Kronolojik olarak yine 813 ile Kaplanın Dişleri arasında geçen romanda Altın Üçgen’de olduğu gibi hikayeye sonradan dahil olan Lüpen’in Veronica isimli bir kadını eski eşi Kont Vorski’den kurtarması anlatılır.

11-Saat Sekizi Çalarken (1922)

Birbiriyle bağlantılı sekiz öyküden oluşan ve Lüpen’in hırsızdan çok bir dedektif gibi davrandığı derlemede Arsen Lüpen, amcasının zoruyla evlenen Hortense Daniel’in kalbini kazanmak için sekiz gizemli vakayı çözmek zorundadır.

12- Gizli Mezar (1923)

Kibar Hırsız’ın doğrudan yer almadığı ancak Arsen Lüpen evreniyle bağlantılı olan romanda genç bir çingene olan Dorothy’nin, Roborey Şatosu’ndaki gizli hazineyle ilgili gizemi -ki bu sır Kontes Cagliostro romanındaki dört gizemden biridir- ortaya çıkarması anlatılır.

13- Kontes Cagliostro (1924)

Arsen Lüpen’in gençlik yıllarının anlatıldığı romanda, Kibar Hırsız, Clarisse isimli bir kadınla evlilik hazırlığı içindeyken aşık olduğu, haksız yere ölüme mâhkum edilen Kontes Cagliostro’ya yardım etmeye karar verir. Lüpen, Kontes’le birlikte 400 yıllık bir hazinenin peşine düşerken iki kadından hangisini seçeceğine de karar vermek zorundadır.

14- Arsen Lüpen’in Paltosu (1926)

İlk olarak 1924’te Fransa’da Herkül Petitgris’in Dişi olarak yayınlanan bu kısa romanı Maurice Leblanc daha sonra Kibar Hırsız hikayesine dönüştürmüş ve 1926’da İngilizce olarak Arsen Lüpen’in Paltosu adıyla yayınlamıştır.

15-Yeşil Gözlü Kız (1927)

Paris sokaklarında yeşil gözlü bir kızın peşindeyken yolu tren istasyonuna düşen Lüpen, soygun sırasında işlenen bir cinayetin ortasında kalır ve yeşil gözlü güzel kızı düşmanlarından korumaya çalışır.

16- Müfettiş Barnett (1928)

Sekiz kısa öyküden oluşan kitapta Arsen Lüpen kendisini Dedektif Jim Barnett olarak tanıtır ve Müfettiş Bechoux ile iş birliği yaparak gizemli olayları çözmeye başlar.

17-Esrarengiz Ev (1929)

Müfettiş Barnett kitabının sonrasında geçen romanda Arsen Lüpen bu kez elmas hırsızlığı ve bir aktrisin kaçırılmasıyla bağlantılı olarak suçlanan iki masum kardeşin aklanmasına yardım etmeye, aynı zamanda kendisi gibi çok zeki bir rakibiyle mücadele etmeye çalışır.

18- Üç Söğüt (1931)

Daha önce Müfettiş Barnett ve Esrarengiz Konak’ta da yer alan bir karakter olan Tuğgeneral Théodore Béchoux, Normandiya’daki karmaşık bir cinayet ve kaybolma vakası için Arsen Lüpen’den yardım ister.

19-İki Yüzlü Kadın (1933)

Polisin peşine düştüğü Sarışın Klara isminde bir kadına aşık olan Lüpen, Klara’yı eski sevgilisinden korumaya çalışırken 15 yıl önce işlenen bir cinayeti de çözmek zorundadır.

20- Ahlak Polisi Viktor (1933)

Becerikli, yaşlı bir polis olan Müfettiş Victor Hautin, peşine düştüğü iki şüphelinin Strasbourg Bankası’ndan savunma bonolarının çalınmasıyla bağlantılı olduklarını anlar. Böylece Müfettiş Viktor’la Arsen Lüpen arasında sürprizlerle dolu bir mücadele başlar.

21- Kontes Cagliostro’nun İntikamı (1935)

1924 yılında geçen, Kontes Cagliostro romanının devamı niteliğindeki romanda Arsen Lüpen, işlemediği bir cinayetle suçlanan Kontes’ten olma oğlu Jean’ı kurtarmaya çalışır.

22- Milyarlarca Arsen Lüpen (1941)

Yazarın hastalanıp ölmesi nedeniyle tamamlayamadığı bu romanda ünlü bir gazete sahibinin asistanı olan Patricia, gizemli bir gece toplantısından sonra öldürülen patronunun intikamını almak için Fransa’ya gider ve yolu Arsen Lüpen’le kesişir.

23- Arsen Lüpen’in Son Aşkı (2012)

Maurice Leblanc’ın 1936’da felç geçirmeden önce yazdığı tahmin edilen roman, 2011 yılında yazarın torunu tarafından bej bir gömleğin içinde tesadüfen bulunduktan sonra 2012’de yayınlanmıştır. Arsen Lüpen’in yanlış yola sapmış çocuklar için yol gösterici bir karakter olarak çizildiği, evlilikle özgürlük arasında ikilemde kaldığı romanda uluslararası bir casusluk hikayesi anlatılır.

Kaynaklar:

  1. https://www.mysterytribune.com/the-complete-list-of-arsene-lupin-books-by-maurice-leblanc/
  2. https://en.wikipedia.org/wiki/Maurice_Leblanc
  3. https://en.wikipedia.org/wiki/Ars%C3%A8ne_Lupin
  4. https://www.cinairoman.com/writers/54

TÜRKÇEDEKİ SHERLOCK HOLMES PASTİŞLERİ

A. Conan Doyle, 56 kısa öykü ve dört romanla Sherlock Holmes’u gelmiş geçmiş en popüler kurmaca karakterlerden biri -belki de birincisi- haline getirmeyi başardı. Ancak Doyle, Holmes’u yazan tek yazar değildi. Yazar henüz hayattayken bile ünlü dedektifi kendi hikâyelerinde kullanan yazarlar vardı. Bunlardan biri olan Maurice Leblanc, Arsen Lüpen öykülerinden birinde Sherlock Holmes’e yer vermiş ancak Doyle, dedektifinin parodisinin yapıldığını gerekçe göstererek yasal bir itirazda bulununca karakterin adı ‘Herlock Sholmes’ olarak değiştirilmişti.

Doyle’un ölümünden sonra dünyanın dört bir yanındaki yazarlar Sherlock Holmes hikâyeleri yazmaya devam etti. Bazıları parodi olsa da çoğunluğu saygı duruşu niteliğindeki (pastiş) bu hikâyeler yalnızca Holmes ve Watson’ı konu almakla kalmayıp yeni karakterler yaratarak Holmes evreninin genişlemesini sağladı. Bu yazıda ünlü dedektifin yeni maceralarını okumak isteyenler için Türkçedeki A. Conan Doyle’un yazmadığı Sherlock Holmes kitaplarını listeledim.

Arsen Lüpen Herlock Sholmes’e Karşı (Olimpos Yayınları)

Maurice Leblanc, Sherlock Holmes’e 1908’de yayınlanan Arsen Lupen Herlock Sholmes’e Karşı romanında da yer vermiştir. Büyük ikramiye vurmuş bir biletin ve köklü bir aileye ait mücevherlerin çalınmasında Arsen Lüpen’in parmağı olduğundan şüphelenen Başmüfettiş Ganimard, efsanevi Dedektif Sholmes’den yardım isteyince edebiyat dünyasının iki ölümsüz kahramanı yeniden karşı karşıya gelir.

Sherlock Holmes’e Karşı Cingöz Recai (Ötüken Yayınları)

Peyami Safa’nın Server Bedii ismiyle kaleme aldığı ön beş öykülük Sherlock Holmes’e Karşı Cingöz Recai kitabında, Serhafiye Mehmet Rıza’nın daveti üzerine İstanbul’a gelen Sherlock Holmes ve Doktor Watson ile Cingöz Recai’nin mücadeleleri anlatılıyor.

İpek Evi / Moriarty (İthaki Yayınları)

Anthony Horowitz’in Arthur Conan Doyle Vakfı’nın onayıyla kaleme aldığı iki romandan İpek Evi’nde Holmes ve Watson kendilerini uluslararası bir komplonun içinde bulurlarken, Moriarty’de Sherlock Holmes ve ezeli düşmanı Moriarty’nin Reichenbach Şelalesi’nden düşüp ölmelerinden sonra Moriarty’nin yerini doldurmaya başlayan yeni bir suç dehasıyla yapılan mücadele anlatılıyor.

Sherlock Holmes ve Karo Kızı / Sherlock Holmes ve Kupa Valesi / Sherlock Holmes ve Sinek Papazı (Kassandra Yayınları)

Steve Hayes ve David Whitehead’in birlikte kaleme aldıkları üç romanda Holmes ve Watson ikilisi Jesse James, Jules Verne, Sigmund Freud, Harry Houdini ve Hitler gibi ünlü isimlerin dâhil olduğu, Londra’nın yanı sıra Fransa ve Avusturya’da geçen gizemleri çözmeye çalışıyorlar.

Sherlock Holmes’un Dönüşü (Sonsuz Kitap)

Luca Martinelli’nin kaleme aldığı romanda Sherlock Holmes’un Reichenbach Şelalesi’ndeki sahte ölümü sonrası kendisine kraliyet tarafından verilen bir görev nedeniyle gittiği Floransa’da yaşadığı macera anlatılıyor.

Sherlock Holmes ve Arap Prensesi (Sarmal Yayınları)

John North’un kaleme aldığı romanda Holmes, katıldığı sihirbazlık gösterisinden sonra ortadan yok olan Prenses Fatma’nın kayboluşunu araştırıyor.

Sherlock? (Ephesus Yayınları)

Doğrudan Holmes’u eksene alan bir roman olmayışıyla diğerlerinden farklılaşan Graham Moore’un romanı iki farklı zaman diliminde geçiyor. Günümüzde geçen hikâyede tam bir Sherlock hayranı olan Harold White, Arthur Conan Doyle’a ait bir günlüğü yakın zamanda ortaya çıkaran Alex Cale’in öldürülüp günlüğün kaybolması olayını araştırırken, ikinci hikâyede Sir Arthur Conan Doyle, arkadaşı Bram Stoker’le birlikte gizemli kadın cinayetlerini çözmeye çalışıyor.

Genç Sherlock Holmes: Ölüm Bulutu (Tudem Yayınları)

Andrew Lane’in ünlü dedektifin meşhur olmadan önceki yaşamını anlattığı Genç Sherlock Holmes serisinin ilki olan Ölüm Bulutu’nda Holmes 1868 yılında henüz 14 yaşındayken Britanya’nın geleceğini ilgilendiren bir komplonun ortasına düşüyor. 

Sherlock Holmes ve Ölülerin Bilgeliği / Sherlock Holmes ve Şairin Ayak İzleri (İthaki Yayınları)

Rodolfo Martinez’in Sherlock Holmes ve Ölülerin Bilgeliği kitabı, doğaüstü ve korku öğeleri de içeren üç öyküden oluşan bir kitapken Sherlock Holmes ve Şairin Ayak İzleri’nde İspanya İç Savaşı’nın ortasına düşen Holmes, Necronomicon isimli kitabı düşmanlarından önce ele geçirmeye çalışıyor.

Hafif Bir Akıl Tutulması (Labirent Yayınları)

Mitch Cullin’in kaleme aldığı romanda artık yalnız ve unutkan bir ihtiyar olan Holmes’un masum bir çocuğun trajik ölümünü çözmesinin yanı sıra bu olayın onda yarattığı keder ele alınıyor.

Albino’nun Hazinesi (Martı Yayınları)

Stuart Douglas’ın kaleme aldığı romanda Holmes ve Watson’un, Albino isimli suç dünyasının yeni dâhisiyle mücadeleleri anlatılıyor.

Sherlock Holmes ve Kıyamet Cinayetleri / Sherlock Holmes ve Yedi Ölümcül Günah (Alakarga Yayınları)

Barry Day’in yazdığı Sherlock Holmes ve Kıyamet Cinayetleri’nde Holmes sürgünden dönüp vahşi cinayetlerine devam eden Karındeşen Jack’i yeniden yakalamaya çalışıyor. Sherlock Holmes ve Yedi Ölümcül Günah’ta ise Holmes ve Watson, aralarında Holmes’un kardeşi Mycroft’un da bulunduğu üniversite kulübü üyelerinin öldürülmesini araştırıyor.

Abdülhamid ve Sherlock Holmes (Everest Yayınları)

Yervant Odyan’ın 1912 yılında kaleme aldığı romanda hafiye teşkilatı mensuplarının arka arkaya öldürülmesi üzerine Abdülhamid tarafından İstanbul’a davet edilen Sherlock Holmes cinayetleri aydınlatmaya çalışıyor.

Örümcek Ağında Dans / Karanlık Mirasın Laneti (Martı Yayınları)

Sam Siciliano’nun yazdığı, Sherlock’un kuzeninin bakış açısından anlatılan iki romandan Örümcek Ağında Dans’ta Holmes yaşlı bir Çingene kadın tarafından tehdit edilen varlıklı bir adama yardım etmeye çalışırken Karanlık Mirasın Laneti’nde ise bozulan bir nişan sonrasında işlenen cinayetleri araştırıyor.

Ölüm Papirüsü / Şeytanın Vaadi / Genç Sherlock (İthaki ve Yabancı Yayınları)

David Stuard Davies’in kaleme aldığı Ölüm Papirüsü’nde Holmes, British Museum’dan bir papirüs çalınması üzerine Scotland Yard’ın yardımına koşuyor, Şeytanın Vaadi’nde Watson’la birlikte tatildeyken sahilde buldukları ve sonra ortadan kaybolan bir cesedin peşine düşüyor. Holmes’un özel dedektiflik kariyerine yeni başladığı dönemlerde geçen Genç Sherlock’ta ise yazar Watson’la Holmes’un tanışmasını Moriarty bağlantılı bambaşka bir kurguyla aktarıyor.

Arıcının Çırağı / Kadınlar Alayı / Meryem’in Mektubu / Bozkır (Portakal Kitap)

Laurie R. King’in kaleme aldığı ödüllü seride artık emekli olmuş ve arıcılıkla uğraşan Sherlock Holmes’un Mary Russell isimli yetim bir genç kızla tesadüfen tanışıp himayesine alması sonrasında ikilinin birlikte çözdükleri gizemler anlatılıyor.

Kan Sanatı (İndigo Yayınları)

Bonnie MacBird’in kaleme aldığı romanda Holmes, başarısızlıkla sonuçlanan Karındeşen Jack soruşturmasının ardından bitkin düşmüş ve tekrar kokain kullanmaya başlamışken Paris’ten gelen bir mektupla kaybolan bir çocuğun ve sonrasında yaşanan gizemli cinayetlerin peşine düşüyor.

Çift Taraflı Bir Dedektiflik Hikâyesi (Labirent Yayınları)

Mark Twain’in 1902’de -henüz A. Conan Doyle- hayattayken daha çok bir parodi olarak kaleme aldığı Çift Taraflı Bir Dedektif Hikâyesi’nde Sherlock tarzı akıl yürütme eleştiriliyor ve ünlü dedektifin de yanılabileceği gösteriliyor.

İstanbul’dan Gelmeyen Mektup / İstanbul’da Akşam Yemeği (Mylos Yayınları)

Gökhan Tosun’un kaleme aldığı İstanbul’dan Gelmeyen Mektup’ta Holmes II. Abdülhamit döneminde Baltalimanı’ndaki bir köşkte yaşanan esrarengiz olayları çözmeye çalışırken İstanbul’da Akşam Yemeği’nde ise ünlü dedektifin etkilendiği tek kadın olan Irene Adler ile birlikte 1936 İstanbul’unda yaşadıkları macera anlatılıyor.

*Sherlock Holmes pastişleri için Stephen King’in Kilitli Oda Muammaları (Domingo Yayınları) seçkisindeki Doktorun Çözümü ve Gencoy Sümer’in Dedektif Dergi’nin 43. Sayısındaki Pelerinli Kadın isimli öykülerine de bakılabilir.

**Yazıdaki yabancı kitapların Türkçe baskıları için cinairoman.com’un verilerinden yararlanılmıştır.

https://www.blackhistorynh.com/best-sherlock-holmes-books-not-written-by-arthur-conan-doyle

https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_authors_of_new_Sherlock_Holmes_stories#M

https://en.wikipedia.org/wiki/Sherlock_Holmes_pastiches

https://www.ebsco.com/research-starters/arts-and-entertainment/sherlock-holmes-pastiches

https://crimefictionlover.com/2014/09/cis-beyond-conan-doyle-the-best-of-sherlock-holmes/
https://www.blackhistorynh.com/best-sherlock-holmes-books-not-written-by-arthur-conan-doyle
https://221bdergi.com/oteki-sherlocklar-yanki-enki/
https://221bdergi.com/yeni-bir-sherlock-holmes-romani-istanbuldan-gelmeyen-mektup/

EDİTÖRDEN

Sevgili Dedektif Dergi okurları…

2025 yılının son, Dedektif Dergi’nin ise 59. sayısında sizlerle olmaktan mutluluk duyuyorum. Dedektif Dergi yazarları gönüllü, dergimiz ücretsizdir. 59 sayı boyunca karşılık beklemeden metinlerini paylaşan, manevi destek veren, sosyal medyada ismimizin duyulmasını sağlayan tüm dostlara yürekten minnettarız. Bize verilebilecek en büyük ödül yazdıklarımızın okunması ve polisiye edebiyatın yükselmesidir.

Bu sayımızda da her sayıda olduğu gibi keyifle okuyacağınız polisiye öyküler, makale, inceleme ve tanıtım yazılarıyla dopdolu bir dergi hazırladık, umarım beğenirsiniz.

59. Kasım-Aralık sayımızda kıymetli yazarlarımız Hüseyin Bul, Rıdvan Adıyaman, Esra Gürel Şen, Murat Beltek, Onur Yaşar ve Tuğba Turan öyküleriyle sayfalarımızda yerini aldı. Edgar D. Hoch‘un Tekne Ev Meselesi öyküsünü Gencoy Sümer sizler için Türkçeye kazandırdı. Sümer’in Hoch hakkındaki yazısını, Sessiz Hasta roman incelemesini ve Ayşe Erbulak’ın Aile Cinayetleri romanı hakkında yazdıklarını yine bu sayımızda okuyabilirsiniz.

Polisiye bilmeceleri seven, muammaları çözmeden rahat edemeyen okurlarımız için ödüllü bir bulmaca hazırladık. Bakalım Turgut Şişman’ın kurguladığı vakayı ilk çözen kim olacak?

Aytaç Kara, Polisiye Ekranı’nda seyirciyi ekrana kilitleyen güçlü yapımlardan bahsetti.

Tuğba Turan, Orçun Yenilmez ve Kerem Kaş’ın dizi tanıtım yazılarını, Bülent Tunga Yılmaz ve Ramazan Atlen’in ilgi çeken makalelerini okumadan geçmeyiniz.

Yılın son sayısında röportaj konuklarımız Önay Yılmaz, Selin Bak, Müge İbrikçi Baran ve Zehirli Kalem Öykü Ödülü’nün bu seneki birincisi Burak Uyak. Yazarların sorularımıza verdiği yanıtları ilgiyle okuyacağınızı umarım.

Gencoy Sümer hocamız Ters Köşe’sinde polisiye edebiyat camiası hakkında ince mevzulara değindi. Dikkatle okuyunuz.

Yeşim Yörük, yazar kadromuzun okumayı en seven üyesi olarak Benim Kitaplığımdan köşesinde son okuduğu kitaplar hakkında düşüncelerini paylaştı.

Kitap Kulübü’müzde bu sayı, ustamız Celil Oker’in Sen Ölürsün Ben Yaşarım romanını okuyup üzerine konuştuk.

Sevgili okurlarımız…

Dergimizi sizin için daha da keyifli hâle getirmek amacıyla kısa bir okur anketi hazırladık. Birkaç dakikanızı ayırarak ilgi alanlarınızı ve beğenilerinizi bizimle paylaşabilirseniz çok mutlu olurum. Anketimize katılan üç şanslı okur, dergimizin yazarlarının kaleme aldığı Türkiye’nin ilk kilitli oda-imkânsız suç öyküleri antolojisi “Kilitli Odaların Esrarı” kitabını kazanma fırsatını da yakalayacak. Görüşleriniz, gizem dolu dünyamızı sizin zevkinize göre şekillendirmemize yardımcı olacak.

Bu yaz yayımlanmış polisiye kitapları merak edenleri Yeni Çıkan Polisiyeler yazısına, Lawrence Block hayranlarını da Babaların Günahları romanını konu eden makaleme uğurluyor, sonraki sayımızda görüşmeyi umarak şimdiden iyi yıllar diliyorum.

POYABİR’DEN NEDEN AYRILDIM?

Polisiye edebiyata yıllardır romanlarım, kurgu dışı çalışmalarım, Dedektif Dergi ve Zehirli Kalem yarışmasıyla katkı veriyorum. Yeni yazarların yetişmesi için çaba gösteriyor, dergiye emek veren tüm kalemlerin okurla buluşmasına yardımcı oluyorum. Bu birikimimle girdiğim Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nden (Poyabir) ayrılma nedenimi açıklamam artık ertelenemez hale geldi. Bugün sizlerle bu konudaki düşüncelerimi paylaşacağım.

Poyabir’in Yapısı

Öncelikle şunu belirteyim: Bu ayrılık, yalnızca tek bir olayın değil, uzun süredir devam eden sistematik bir yapılanmanın sonucudur.

Poyabir, 2017’de bir meslek örgütü olarak kurulmasına rağmen hukuki nitelikten yoksun, resmi statüsü bulunmayan bir topluluk olarak kaldı. Bu durum tek başına bir sorun olmayabilirdi; ancak yıllar içinde birlik, dar bir çevrenin kontrolüne girerek kapalı ve değişime dirençli bir yapıya dönüştü. Yönetim kademesinde aynı isimlerin uzun süre yer değiştirmemesi, karar süreçlerinin şeffaf olmaması ve dışarıdan katılımın görünür biçimde sınırlı kalması, birliğin temsil iddiasını zayıflattı.

Bu durum sosyolojide “alanın kapatılması” (closure) olarak bilinir. Bu, bir grubun, mevzilerini korumak için alanı dışarıya kapatmasıdır. Kapanma ilerledikçe örgüt, temsil ettiği topluluğa değil, kendi içindeki dar çıkar çevresine hizmet etmeye başlar, yani klanlaşır.

Yönetim kadrolarının yıllarca değişmemesi, aynı isimlerin sürekli aynı konumlarda kalması, dışarıdan gelen her yeni sesin “misafir” muamelesi görmesi, bu yapının tipik göstergesidir. Robert Michels’in “oligarşinin tunç kanunu”[1] tam da bu durumu tarif eder: Bir örgüt ne kadar demokratik görünürse görünsün, zamanla küçük bir azınlığın kontrolüne girer. Poyabir’in yıllardır aynı çekirdek grup tarafından yönetilmesi bu teoriyle birebir örtüşüyor.

Pierre Bourdieu, kültür alanlarındaki iktidarı “sembolik sermaye[2] kavramıyla açıklar: Ödüller, unvanlar, görünürlük ve prestij, alanda güç devşirmenin en etkili araçlarıdır. Eğer bu araçlar şeffaf kriterlerden değil, kapalı çevre ilişkilerinden doğarsa, ortaya adaletli bir rekabet değil, sahte bir prestij ekonomisi çıkar.

2024’te katıldığım genel kurulda, işleyişin demokratik olmadığına tanık oldum. Çok açık bir biçimde, başkanlık için oylama yapılmadı. Yönetim kurulu üyeleri için de oylama yapılmadı. Örneğin, bana “Yönetim kuruluna girmek istermisiniz?” diye soruldu. Ben “Evet,” deyince adım doğrudan karar defterine yazıldı. Böylece genel kurula katılanların fikri sorulmadan yönetim kurulu üyesi olmuş oldum. Sistem bu şekilde çalışacaksa o zaman toplantıya ne gerek vardı diye bir soru akıllara geliyor. Gerek vardı, çünkü klanın güç devşirmesi, sahte prestij ekonomisiyle mümkün. Yani bu toplantılarda klanın yönetim kurulu üyesi olarak veya başka biçimlerde boy göstermesi, iktidarlarının sembolik sermayesini oluşturuyor.

Poyabir’in dağıttığı bazı ödüllerin, özellikle son yıllarda, hep aynı ilişkiler ağında dolaşması da bu sembolik sermaye döngüsünün en görünür örneği. Birbirine ödül verme anlayışı, polisiyenin gelişimine katkı sunmak yerine, küçük bir çevrenin kendini meşrulaştırmasına hizmet eden bir “ödül trafiği”ne dönüşmüş durumda.

Ödüllerin çoğu kez aynı ilişkiler ağı içinde alınıp verilmesinin yanı sıra, jüri üyelerinin niteliği, seçilme süreçleri ve ölçütlerdeki belirsizlik, birçok yazarın birliğe güvenini sarsmış, camiada sıkça dile getirilen bir “dar çevre” algısı oluşmuştur. Bu süreçte,  çeşitli ödül veya etkinliklerle kurulan karşılıklı ödüllendirme pratikleri, birliğin objektif temsil gücünü zedelemiştir.

Poyabir’in Yazar Hakları Konusundaki İşlevsizliği

Bir meslek birliği olarak Poyabir, kendisinden beklenen en temel işi yapmalı, yani yazarları savunmalı, desteklemeli, polisiye yazımını teşvik etmeliydi. Ama bunu kuruluşunun üzerinden geçen bunca yıla rağmen yapmadı.

– Yazar haklarını korumaya dair hiçbir mekanizma geliştirmedi.

– Yeni yazar yetiştirme, mentorluk, eğitim, çeviri, telif farkındalığı gibi alanlarda faaliyet göstermedi.

– Ulusal ya da uluslararası alanda polisiye edebiyatımızı temsil etmek için hiçbir somut adım atmadı.

Poyabir’in yapması gerekenleri yapmaması, enerjisini ödül ilişkilerine ve kapalı çevreye aktarması, bu yapının yazarların haklarını korumada işlevsiz kaldığının en büyük göstergesi oldu. Bütün enerji, görünürlük yaratmayan etkinliklere, kapalı çevre ilişkilerine ve sembolik sermaye döngülerine harcandı. Böylece Poyabir, birlik olmaktan çıktı, klanlaşmanın kurumsal maskesine dönüştü.

Kristal Kelepçe’nin İşlevsizliği

Poyabir’in her yıl verdiği Kristal Kelepçe Polisiye Roman Ödülü, dışarıdan bakıldığında türün gelişimini destekleyen değerli bir girişim gibi görünür. Fakat, uygulamada tablo bambaşkadır.

Ödül, bir çeşit vitrin süsüdür. Klanın, kendi iktidarını gizlemek için çevreye dağıttığı sembolik bir ulufedir. İşlevi, polisiye roman yazmayı teşvik etmek değil; “bakın biz herkese açığız” görüntüsü verip eleştirileri savuşturmaktır.

Ödülü kazananlara hiçbir destek sağlanmaz. Ne görünürlük, ne prestij, ne tanıtım, ne danışmanlık, ne yayın alanında destek… Ödülü kazanmak, yazara hiçbir kapı açmaz, eser adeta kendi kaderine bırakılır.

Kristal Kelepçe ödülü, bu ödülü kazanan yazarların hiçbirinin edebi kariyerinde bir dönüm noktası olmamıştır.

Jürinin niteliği de ayrı bir sorundur.

Kristal Kelepçe jürisi, birlik üyeleri arasından seçilir. Üye sayısı 150’den fazla olmasına rağmen her sene genel kurula katılanlar 30–40 kişi civarındadır. Bu dar katılım içinden oluşturulan jüri, çoğu zaman editoryal olarak bile yetkinleşmemiş kişilerden meydana gelebilmektedir. Böyle bir jüri, edebi kaliteyi aşağıya çeken bir mekanizmadır.

Jüri oluşumuyla ilgili eleştirilerimi defalarca yönetime bildirmeme rağmen, asla üzerinde durulmamış ve bir değişikliğe gidilmemiştir. Poyabir yönetimi, klanlaşmış iktidar yapısını gizlemek için Kristal Kelepçe ödülünü bir araç olarak kullanmaya devam etmiştir.

2025 Polisiyeye Katkı Ödülü Krizi: Klanlaşmış Yapının Görünür Hale Gelişi

Bu yıl yaşanan süreç, tüm bu yapısal sorunların adeta teşhiri oldu.

Poyabir yönetim kurulunda Dedektif Dergi’ye onur ödülü verilmesi kararı önce kabul edildi. Ardından aynı ödülün 221B ile “paylaşılması” gündeme getirildi. İtirazlarım dikkate alınmadı ve ikinci bir oylama yapılarak iki dergiye birden ödül verilmesi kararlaştırıldı.

Sonra şu haber geldi: 221B, ödülü “Dedektif Dergi’yle paylaşmak istemediğini” bildirerek reddetmiş. “Ya sadece bize verirsiniz ya da hiç vermeyin,” denilmiş.

Bunun üzerine üçüncü bir oylama yapıldı ve sonuç, “Bu yıl hiç kimseye polisiyeye katkı ödülü verilmeyecek” şeklinde çıktı. 221b’nin çektiği rest karşısında dehşete düşen Poyabir, hak eden tarafa verilecek ödülü iptal etti. Poyabir’in kapalı çevre dinamiklerinin dışına çıkamayan bir yapı olduğu artık inkâr edilemez bir durumdaydı.

Bu süreçten sonra Poyabir’den ayrıldım. Ayrılışım, yalnızca ödülle ilgili değildir. Gerçek neden,  yıllardır süren klan siyasetinin, sembolik sermaye ticaretinin, dar çevre yönetiminin ve işlevsizliğin artık dayanılmaz hale gelmesidir. Poyabir’in, ödül olayındaki korkak, kaypak ve klancı yaklaşımı bardağı taşıran son damla olmuştur.

Daha önce de bazı yazarlar Poyabir’le ilişkilerini sona erdirdiler. Bunların çoğu birliğin kuruluşunda emeği geçmiş, ilk yıllarında gönüllü destek sağlamış kişilerdi. Bu süreçte benimle birlikte 12 yazarın  daha birlikten ayrılması, sorunun kişisel değil yapısal olduğunu göstermektedir.

Polisiye edebiyat, dar bir grubun prestij alışverişine sıkıştırılamayacak kadar geniş ve yaşayan bir alandır. Yeni yazarların önü kapatılıp hakları korunmadığında, ödüller kapalı devre bir çevrenin oyuncağı haline geldiğinde, birlik temsil gücünü kaybetmiş demektir.

Bu yapının parçası olmak istemediğim için Poyabir üyeliğimi sona erdirdim. Eserleriyle, emeğiyle, polisiyeye katkı sağlayan herkesle ortak zeminde buluşmaya hazırım; ancak kapalı bir klan düzenine hizmet eden bir oluşumda yer almayı reddediyorum.

Polisiyemizin geleceği, kapalı bir çevrenin sembolik sermaye oyunlarına teslim edilemez. Polisiye yazarlarımız şeffaf, çoğulcu, katılımcı, adil ve kişisel ilişkilerle değil üretimle şekillenen daha iyi bir örgütlenmeyi hak ediyor. Ben bu anlayışla yoluma devam etme kararındayım.


[1] Robert Michels, Political Parties: A Sociological Study of the Oligarchical Tendencies of Modern Democracy (1911)

[2] Pierre Bourdieu, The Field of Cultural Production: Essays on Art and Literature (1993)

ÖNAY YILMAZ İLE SÖYLEŞİ

Sevgili Önay Yılmaz, öncelikle söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Polisiye edebiyat ve gazetecilik dünyasında tanınan bir isim olmanızın yanı sıra, eserlerinizle hem gerçekliğe hem kurguya farklı bir bakış açısı sunuyorsunuz. Ancak sizi yeni tanıyacak okurlarımız için sohbetimize küçük bir tanışma sorusuyla başlamak isteriz. Önay Yılmaz kimdir? Bize kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Öncelikle bu başlangıç sorusu için teşekkür ediyorum. Kariyerimi gazetecilik üzerine yaptım. Üniversite sınavlarında mimarlıktan sonra bilinçli olarak seçtiğim bir meslekti. Mesleğe Hürriyet gazetesinde başladım. On yıllık bir Hürriyet deneyiminden sonra Star TV’ye geçtim. Televizyonculuk bana biraz şovmenlik gibi geldiği için yeniden Milliyet’te gazeteciliğe döndüm (Yanlış anlaşılmasın, televizyonda sürekli canlı yayına çıkarıldığım için bu beni aşırı strese sokmuştu) ve orada noktaladım. 28 yıl aktif gazetecilik yaptım. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından üç kez yılın gazetecisi seçildim. Ve mesleki anlamda birçok ödül kazandım. Ama edebiyat her zaman vazgeçmediğim bir arkadaşım gibiydi. Zaten gazetecilik bir anlamda yazarlık gibidir. Haber oluştururken aslında bir öykü anlatıyorsunuz. Hele haberin odağında insan varsa bu başlı başına gerçek bir öykü oluyor. Siz isterseniz bunu romanlaştırabilirsiniz de…

Gazeteci yazar Önay Yılmaz

Neyse gazetecilik yaparken ilk kitabım bir belgesel roman olan Nazilerle Beş Yıl’ı 2005 yılında yazdım. Bu kitabı yazmadan önce gazetede dizi yazı olarak hazırlamıştım. İlk kitabımla böylece tanışmış oldum ve sonra arkası geldi. İlk kitabımın yayınlandığı o günü asla unutamam. Bozcaada’da tatildeyken Remzi Kitabevi’nden aramışlar ve kitabımın basılacağı müjdesini vermişlerdi. O tatil katmerli bir mutluluk olmuştu benim için. Bugün on altı kitaba ulaştım. Kısaca Önay Yılmaz doğup büyüdüğü ve kariyerini yaptığı İstanbul’un özlemiyle Bodrum’da yaşayan bir gazeteci yazar.

Polisiye türüyle tanışmanız ne zaman ve nasıl oldu? Bu türde okumaya ve yazmaya sizi iten sebep neydi?

Ara ara okuduğum ama öyle çok ilgi duyduğum bir tür değildi polisiye. Siyasette ve toplumsal meselelerde aradığımı bulamayınca ve gazetecilikten yorgun düşünce daha keyifli okuma alanlarına yöneldim. Yani beni heyecanlandıran, odaklanmamı sağlayan, adrenalin seviyemi attıran kitap ve filmlere yöneldim. Polisiyeye daha fazla ilgi duyar oldum. Daha çok günümüz polisiyelerine ilgi duyuyorum. Amerikan, İngiliz, Fransız, İskandinav ülkelerinin polisiye yazarlarını daha sıklıkla okuyorum. Son birkaç yıldır az sayıda da olsa Japon ve Çin polisiyelerini okumaya başladım. Yerli polisiyeyi de takip etmeye çalışıyorum. Tabii sadece polisiye okumuyorum. Başka türde kitaplar da okuyorum. Hatta polisiye bugünlerde en az okuduğum türdür diyebilirim. Polisiye edebiyatta artış var ama nitelik eksik. O nedenle beni fazla etkileyen polisiye kitapları okumayı tercih ediyorum. Seçici davranıyorum kısacası.

Polisiye edebiyatın Türkiye’deki tarihi gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bence Türkiye’deki gelişimi Avrupa ve Amerika’ya oranla çok zayıf kalmış. Kendini pek geliştirememiş ama bunun çeşitli nedenleri var elbette. Suç edebiyatı Avrupa’da sanayi devrimiyle birlikte gelişme göstermiş bir tür. Kırdan kente iş bulma umuduyla göçün başlaması suçu da doğurmuş. Cinayetler, hırsızlıklar, soygunlar sanayileşmeyle birlikte artış göstermiş. Kentin köye oranla büyüklüğü, birbirini tanımayan insanlardan oluşması, işsizlik, parasızlık vs. Tüm bunlar çok sayıda suçun kentlerde görülmesine neden olmuş. Bizde böyle bir sanayileşme olmadığı için suç türleri çeşitlilik göstermemiş. Köyden kente büyük oranda göç yaşanmamış. Sadece basit hırsızlıklar, kavgalar, az sayıda da olsa tecavüz gibi suçlar dışında suç oranı düşük kalmış. Cinayetler olmuş ama çetrefilli cinayetler hiçbir zaman olmamış. Katilin hemen bulunduğu, çabuk yakalandığı basit nedenlerle işlenen cinayetler. Yani bulmak için fazla çaba harcamayı gerektirmeyen cinayetler.

Kısaca eskiye baktığımızda önemli bir şey göremiyoruz. Polisiye yazan birkaç yazar dışında yazara rastlamıyoruz. Bazı yazarlar da kendi isimleriyle değil takma isimlerle polisiye yazmışlar. Bir anlamda Avrupalı yazarları taklit etmişler. Bakmışlar ki polisiye iyi gelir getiriyor, para kazanmak amacıyla onlar da bu türde kalem oynatmaya başlamışlar. Peyami Safa, Kemal Tahir ilk aklıma gelen isimler. Eksik olmasın Erol Üyepazarcı geçmiş dönem yerli polisiyeleri yeniden düzenleyerek bizlere kazandırıyor ama yine de dil, önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Ben şahsen o eski antika polisiyeleri pek okuyamıyorum. Belki dil sorunu tamamen giderilirse yani günümüz diline daha iyi uyarlanabilirse okuyabilirim. En azından sözlüklere bakmadan okumak isterim. Bu arada günümüz yazarlarının konusu geçmiş dönemde geçen polisiyeler yazmalarını biraz kolaycılık olarak görüyorum ve pek ilgimi çekmiyor. Özellikle Osmanlı polisiyelerini belki o dönemlerde neler olmuş diye sadece merak ederek okuyabilirim ama büyük bir keyif almıyorum. Bana göre önemli olan günümüz teknolojisinden yararlanarak polisiye yazmak. Hatta Agatha Christie polisiyeleri bile artık çağın gerisinde kaldı. Çünkü artık modern teknikler var, bunları takip etmek gerektiğini düşünüyorum.

Troçki Evi Kapak

Bize biraz Troçki Evi romanınızın konusundan bahseder misiniz?

Troçki Evi adada eski gayrimenkullerin nasıl el değiştirdiğini araştıran Rum asıllı mimar bir kadının öldürülmesiyle gelişen olayları konu alıyor. Sonra soruşturma derinleştikçe başka cinayetler de işleniyor. Bu cinayetlerin en büyük özelliği Troçki Evi’nde işlenmiş olması. Büyükada’da malum eski dönemlerde zengin azınlıklar yaşardı. Bu adayı yazlık olarak kullanıyorlardı. Ve bu zenginler burada muhteşem köşkler, evler yaptırmışlardı. Zaten Büyükada zenginliği temsil eden bir adaydı. Göz kamaştıran köşkleri, villaları, yalıları olan bir ada. Osmanlı’nın son dönemlerinde bazı güçlü paşalar, devrin ileri gelen bazı kişileri, bu azınlıkların evlerine, mallarına bir şekilde çökmüşler. Tabii bunu hiç kuşkusuz yasal kılıflara uydurarak yapmışlar ama perde arkasında büyük dümenler, büyük rüşvetler dönmüş, hatta cinayetler bile işlenmiş. Tabii bunlar sümenaltı edilmiş ve pek gün yüzüne çıkmamış. Hani şarkıdaki gibi aslında herkes ne olduğunu gayet iyi biliyormuş ama kimse sesini çıkarmamış. Daha doğrusu çıkaramamış. Roman böyle bir konuyu da içine alıyor ama farklı sonlanıyor.

Troçki Evi’nde tarihsel bir figür üzerinden polisiye bir kurgu yaratıyorsunuz. Bu gerçekten de çok cesur bir fikir. Bu fikir nasıl doğdu, yazma süreci nasıl gelişti?

Yazları Büyükada’da geçiriyordum bir dönem. Adada her yürüyüşe çıktığımda Troçki Evi’nin önünden geçiyordum. Zaten Rusya’daki Ekim devrimine karşı ilgim vardı. O dönemin figürlerini iyi tanıyordum. Troçki de elbette bunlardan biriydi. Ve Büyükada’da onun kaldığı evlerin yanından geçerken hep onu düşünüyordum. Burada yaşamış olması bana ilginç geliyordu. Troçki’nin Büyükada’da kaldığı yıllara dair çeşitli kitaplar okuyordum. O kitapları okurken sürekli empati yapıyordum. Kısaca ilgimi çeken bir tarihi figürdü. Öte yandan adada geçmişte yaşanan bazı olayları düşünüyordum. Bu evlerin gerçek sahipleri kimlerdi? Osmanlı bürokratları bu evleri nasıl ele geçirmişti? Kendi kazançlarıyla elde edebilecekleri yerler olmadığı kesindi. Sonra bazı yabancı kaynaklardan okumalar yaptım ve işin aslının bir tür çökme olduğunu kavradım. Sonuç olarak bu bilgileri polisiye bir kitapta toplamaya karar verdim. Troçki evleriyle geçmişteki tüm bu olayları harmanlayıp bir polisiye oluşturdum. Uzun zamandır aklımda olan ama bir türlü yazamadığım bir konuydu. Yazdığım için çok mutluyum.

Troçki Evi’nde gerçek ile kurgu arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz? Ne kadar süre araştırma yaptınız?

Çok uzun zamandır araştırıyordum. Bu romanı kafamda bitirmiştim ama yazıya dönüştürmeye pek fırsatım olmadı. Araya başka kitaplar girdi. Belki de yeterince cesaretim yoktu. Gerçek tarihi figürler üstüne bir kurgu oturtmak her zaman risklidir. Ama eğer yaptığınız araştırmada bir sonuca vardıysanız ve eminseniz bu o kadar zor olmuyor. Adayı, insanını, yapısını, tarihini iyi biliyorum. Bunu bilince de gerçek ile kurguyu harmanlamak kolaylaşıyor.

Büyükada hem Troçki’nin sürgün yıllarına hem de İstanbul’un çok katmanlı tarihine ev sahipliği yapıyor. Romanınızda mekân olarak Büyükada’yı seçmenizin özel bir nedeni var mı? Bu tarihsel arka planı romana nasıl entegre ettiniz, polisiye atmosfer açısından nasıl bir katkı sağladı? 

Ada polisiye için iyi bir mekân. Küçük köyler, ıssız yerler polisiye için her zaman ideal mekanları oluşturur. Çünkü bu küçük yerlerde fazla dağılmazsınız. Örneğin bir köyde, küçük bir kasabada katili yaratmak, bir şehirde yaratmaktan daha kolaydır. Olayı, karakterleri, mekânı toparlamak açısından küçük yerler yazara rahatlık ve kolaylık sağlar. Heybeliada Cinayetleri’nde bu rahatlığı gördüm. Zaten dikkat ederseniz ada polisiyeleri genelde çoktur. Özellikle İskandinav ve İngiliz polisiyelerinde adalarda geçen cinayet öykülerine çok rastlarız. Hele Büyükada gibi tarihi atmosferinin zenginliği dillere destan olan yerde geçen bir polisiye yazmak kadayıfın üstüne konan bir krema gibidir. Yeme de yanında yat yani…

Bazen yazmaya başlarız, karakterimiz zihnimizde oluşmaya başlamıştır fakat henüz gerekli olgunluğa ulaşmamıştır. Karakterlerin gelişimi çoğunlukla yazma sürecinde belirginleşir, tamamlanır. Bazen de başlarda bambaşka özelliklerinin olacağını düşündüğümüz bir karakter evrilerek öyle bir hale gelir ki yazar olarak biz bile bu evrime şaşırırız. Troçki Evi’nin başkahramanı Komiser Ömer Erdem epey dikkat çekici bir karakter. Onu yaratırken hangi içsel çatışmaları ve dışsal motivasyonları merkeze aldınız? Genelde karakterlerinizi oluştururken izlediğiniz bir yol var mıdır?

Genelde her romanda farklı karakterler kullanmayı tercih ediyorum. Aynı dedektifle yola devem etmek tembellik, kolaya kaçmak gibi geliyor bana. Ama sevilen ve okurun tuttuğu karakterlerle devam etmekte herhangi bir sakınca yok tabii. Eğer okur sevmişse ve onu istiyorsa yazabilirsiniz. Genelde polisiyede karakterler benim çok ilgimi çekmiyor. Daha çok işin kurgu ve konu kısmı beni ilgilendiriyor. Mümkün olduğu kadar özgün karakterlere yer vermeye çalışıyorum ama polisiyede bana göre aslolan konu ve kurgudur. Tabii buna ilginç karakterler de koyabilirseniz o zaman tadından yenmez elbette. Hiç özelliği olmayan bir dedektif karakteri beni hiç rahatsız etmez. Ben konuya ve kurguya bakarım genelde. Fransız yazar Grange konuları çok iyi bulan bir polisiyeci, bu yüzden benim ilgimi çekiyor. Sıradan konular ve cinayetler pek ilgimi çekmiyor. Eğer konu bana ilginç gelmiyorsa kurgu ve karakterlerin iyi olması beni cezbetmez. Mesela çok tutulan Behzat Ç. diye bir polisiye var. Oradaki karaktere can veren, popülerliğini sağlayan oyuncu Erdal Beşikçioğlu’dur. Adam başlı başına bu dizinin sevilmesini sağlayan bir oyunculuk sergiliyor. Yani izleyiciler polisiyeden çok onu izliyorlar. Polisiye kurgusu ve konusu oldukça zayıf ama Behzat Ç. karakteri başlı başına bir olay ve filmi cazip kılıyor. Zaten adı bile dikkat çekici, Behzat Ç. Soyadının Ç diye yazılması falan gayet iyi düşünülmüş. Başarılı bir tanıtımı var. Ancak kitabı okuyabileceğimi sanmıyorum. Filmlerden izleyebildiğim kadarıyla konu ve kurgu oldukça zayıf, sadece karakterlere yoğunlaşmış bir kitap. Filmdeki karakterin oyunculuğu kitaptaki Behzat Ç.’yi de çok aşmış durumda sanki. Ama çok da hakkını yemek istemem. Okumalıyım yine de… Komiser Ömer Erdem’e gelirsek çok iddialı biri değil. Adada yazları ailesiyle yaşamış bir karakter. Adayı iyi biliyor. Biraz burjuva bir polis. Aslında burjuva kökenden geliyor ama işini iyi yapan bir polis karakteri. Biraz da başına buyruk hareket etmeyi seviyor.

Troçki Evi başta olmak üzere tüm eserlerinizdeki karakterler arasında, sizin için en sürpriz gelişimi gösteren kim oldu?

Benim bir gazeteci karakterim var. O sağlam ve gelişen bir karakter. Troçki Evi’nde de birden sürpriz bir şekilde ortaya çıkıyor. Başlangıçtaki kitaplarımın karakteri olan gazeteci Ahmet Kerim. O iyi bir gazeteci ve polise çok yardımı dokunan birisi. Önceki kitaplarımda polisle işbirliği yaparak olayları çözüyor. Başkomiser Çetin Akın ve gazeteci Ahmet Kerim iyi bir ikili oluşturuyorlar. Onu Poseidon’un Laneti, Heybeliada Cinayetleri, Ölüm Deltası, Senin de Canın Yanacak, Günbatımı Cinayetleri’nde baş karakter olarak yazmıştım.

Gazeteci oluşunuzun polisiye yazarlığınıza etkisi nedir? Gerçek olaylardan besleniyor musunuz? Gazetecilikte olayları aktarırken nesnellik esastır, peki polisiye yazarken bu nesnellik yerini koruyor mu ya da yerini neye bırakıyor?

Çok büyük etkisi oldu diyebilirim. Daha önce de belirttiğim gibi gazeteci aslında bir öykü yazarıdır. Ama bu gerçek bir öykü tabii… Her şeyden besleniyorum. Gazetecilikten, mesleki birikimlerden, yaşadığım deneyimlerden, çevremden, olaylardan, gördüklerimden, seyrettiğim filmlerden, okuduklarımdan… Kısaca bir yazar her şeyden beslenmeli zaten. Ama aslolan hayal gücüdür. Sizin hayal gücünüz bütün beslendiklerinizle harmanlanıp sizi bir senteze ulaştırıyor ve sonuçta roman denilen o kutsal yazı türü ortaya çıkmış oluyor.

Yani sizin hayal dünyanızda yarattığınız bir gerçeklik bu. Bir hayali yazarak somutlaştırıyorsunuz. Yani bir anlamda ete kemiğe büründürüyorsunuz. Sonuçta her şey bir hayalle, bir düşünceyle başlamıyor mu? İnsanlar teknolojiyi nasıl geliştiriyorlar? Dün uzaya gitmek bir hayalken bugün yıldızlar arası yolculuktan söz ediliyor. Daha düne kadar birbirimizle telefonda yüz yüze konuşmak bir hayaldi. Olmaz dediğimiz şey ve şeyler bir bir gerçekleşti. Ve gerçekleşmekte. Yani her şey hayal etmekle başlar. Blaise Pascal ne demiş: “Her şeye hayal gücü karar verir.”

Gerçek suç dosyalarından esinlenerek yazdığınız karakterler oldu mu? Varsa hangileri?

Gerçek suç dosyalarından esinlenmemeye dikkat ediyorum tam tersine… Özgün, kendi hayal dünyamın yarattığı konuları yazmayı seviyorum. Ama farkında bile olmadan birçok şeyden etkileniyoruz elbette. Etkilenmiş olabilirim ama özellikle belirli bir suçtan veya suç dosyasından etkilenmedim. Bazen bazı suç dosyalarından hareket ederek bir polise yazayım diyorum ama gerçeği varken kurgusunu yapmayı canım istemiyor, vazgeçiyorum. Gazetecilikte de böyleydim. Herkesin peşinden koştuğu sıcak haberler pek ilgimi çekmezdi. Daha çok perde arkasındaki olaylarla yani haberin sıcak olmayan soğuk tarafıyla ilgilenirdim. Yazarlıkta da bu böyle. Ama iyi yazılabilirse tabii ki gerçek suç dosyalarından da esinlenilebilir. Esinlenmek bana her zaman biraz çalmak, yan cebe koymak gibi gelmiştir. Belki de o yüzden gerçek suç dosyalarına pek sıcak bakamıyorum. Gerçeklere bir tür ihanet etmek gibi geliyor bana.

Yazma rutininiz nasıl? Polisiye yazarken özel bir hazırlık süreci izliyor musunuz? Yazın yolculuğunuzda sizi en çok besleyen uğraşlar, alanlar ve tutkular nelerdir?

Önce her şey kafada bitiyor. Eğer konu sizi sarmışsa yine kafanızda, beyninizde gelişiyor. Sonra tamam ben bunu artık yazıya dökebilirim diyorsunuz. Bilgisayarın karşısına geçerek o kutsal klavyeyi parmaklarınızla tuşlamaya başlıyorsunuz. O an başladığınız andır ve artık bir süre sonra bitecektir. Tabii bu süre içerisinde devamlı odaklanıyorsunuz, yeni fikirler, yeni kelimeler, yeni cümleler, yeni kurgular beyninizde sürekli dolaşıp duruyor. Ve siz bazen onları unutmamak için sürekli not almak durumunda kalıyorsunuz. Hatta geceleri uyurken uyanıp aklıma takılan şeyleri yanımda bulundurduğum not defterime unutmamak için yazıyorum. Sancılı bir süreç başlıyor ama sonunda doğum bir şekilde gerçekleşiyor.

Alışmış olduğum masada yazmayı seviyorum. Eskiden her yerde yazıyordum ama artık konfora daha çok önem veriyorum. Işık iyi olmalı, koltuk rahat olmalı, bilgisayar ve klavye de öyle… Sessizlikte ve sabah saatlerinde yazmayı seviyorum. Ama nadir olsa da klasik müzik dinleyerek yazdığım oluyor. Chopin ve Mozart yazma ritüelinde beni yalnız bırakmayan favorim besteciler. Ve bana muhteşem eşlik ediyorlar. Eskiden sigara ve içki içerek müthiş yazardım, uçardım adeta. Ama artık sigara içmiyorum ve alkolü de azalttım. İşin ilginç tarafı bunlarsız yazı yazmaya da alıştım.

Sizce son yıllarda polisiye okurunun beklentileri değişti mi? Okur bizden ne bekliyor?

Hız çağında yaşıyoruz. Okur artık gereksiz detaylar, betimlemeler, tasvirler yerine daha hedefe giden heyecanlı, aksiyonu yüksek polisiyeleri seviyor. Ben konuyu dağıttığımı düşünenler tarafından çok eleştiri aldım. Çünkü hayat hızlı akıyor ve kimsenin artık fazladan bir şeye tahammülü yok, okurun da yok. Ama bunlar bana vız geliyor çünkü aman kitabım çok kişi tarafından okunsun, herkes beğensin diye dert edinen birisi değilim.

Ama okur aceleci, film izlediği için kitabı da film gibi okumak istiyor. Okur bunu bekliyor olabilir ama ben de okurdan sabırlı olmasını bekliyorum. Kitabımı almış almamış önemli değil. Onların istediği gibi bir yazar olmayı düşünmüyorum çünkü kitap okumanın da bir adabı vardır. Beğenmiyorsan git film seyret o zaman, ben sana film gibi kitap yazamam. Yazmak da istemem. Ancak çok ağır aksak da yazmamak, tempoyu fazla düşürmemek gerekiyor yine de… Ama her şey ölçülü olmalı… Nezaket her şeyden önemlidir. Müşteri ne isterse haklıdır, onlar bizim velinimetimizdir gibi esnaf düşüncesiyle kitap yazılmaz.

Troçki Evi’ni okuyanlardan gelen geri bildirimlerden bahsedelim. Sizce romanınız sevildi mi? Troçki Evi veya diğer romanlarınızla ilgili ilginç geri dönüşlerle karşılaşıyor musunuz?

Olumlu geri dönüşler alıyorum ama henüz kitabın hak ettiği ölçüde değil. Ben polisiye okurunun kalitesi, eğitim düzeyi konusunda yeterince bilgi sahibi değilim. Türkiye’deki polisiye okurunun eğitim seviyesi bakımından ortalama bir okur olduğunu tahmin ediyorum. Daha ileri düzeydekiler arasında da polisiyeseverler var ama sanırım onlar yerli polisiyeye fazla önyargılı bakıyorlar. Daha çok yabancı polisiye okumayı tercih ediyorlar.

Çok sık karşılaştığım tepkiler var. Örneğin “Kitabı okudum ve şaşırdım, bir yerli polisiye yazarından hiç beklemiyordum”, “Yerli polisiye yazarlarına karşı önyargılıydım ama bu kitabı okuyunca fikrim değişti” tarzında yazılarla sık karşılaşıyorum. Yani okur yerli polisiyeye ve yerli polisiye yazarına önyargılı hala ama bu değişecek ve de değişmekte sanırım. Ayrıca çok da yadırgamıyorum, hak bile veriyorum. Ben de öyleydim bir zamanlar yerli polisiyeye karşı. Ancak şimdilerde yerli yazarların başarılı eserlerini okuyunca benim de önyargım biraz kırıldı ama yeterli düzeyde değil. Kalitenin daha fazla artması lazım.

Özellikle Nazilerle Beş Yıl, Heybeliada Cinayetleri, Senin de Canın Yanacak, Matematik Cinayetleri, Av, Öğleden Sonra Cinayetleri en fazla olumlu geri dönüş aldığım kitaplar arasında.

Son yıllarda yayınevi ve editör seçiminin bir yazarın kariyerini ve eserinin algısını nasıl etkilediğine hem okur hem yazarlar olarak şahit oluyoruz. Sizin bu konuyla alakalı gözlemleriniz nelerdir? Troçki Evi özelinde bu süreç sizin için nasıl ilerledi?

Evet yayınevi ve editör çok önemli. Buna kesinlikle katılıyorum. Benim Matematik Cinayetleri kitabı çok tuttu örneğin. Editörlüğünü Dedektif Dergi’nin editörü ve yazarı Emel Aslan yaptı ve çok başarılı, titiz bir çalışma yaptı. Eğer o kitap ilk yazdığım haliyle çıksaydı komik duruma düşebilirdim. Matematik yazmak riskliydi. Emel birçok hatayı gördü ve düzeltti. Böylece onun matematikçi yanını da görmüş oldum ve bu beni çok mutlu etmişti. Dolayısıyla çok önemli buluyorum. Yazarlar eserlerini mutlaka iyi bir editörlük hizmetine tabi tutmalı. Yayınevine vermeden önce gerekirse cebinden para harcamalı ve o hizmeti almalı. Bu çok önemli çünkü yayınevlerinin başı kalabalık ve buna ayıracak çok zamanları yok. Editörlerin de yok. Troçki Evi’nde editörlük hizmeti aldım. Başka bir yayınevinde çıkacaktı kitap ama sonra ben onlarla anlaşamadım. Kitabı şimdiki yayınevine verdim. İlk verdiğim yayınevinde çok iyi editörler vardı ve onlar kitabı iyi bir şekle soktular. Sonra verdiğim yayınevinde de editörden geçti. Yani çifte bir editörlük hizmeti gördü. Bu benim için büyük bir şanstı.

Telifini düzenli ödeyen, yazarını öne çıkaran, iyi bir editörlük hizmeti sunan, kitabı iyi pazarlayan, kitabın arkasında duran yayınevleri bir hayal gibi görünse de var. Ama dört dörtlük yayınevi maalesef yok. Çünkü bunun da nedenleri var. Ülkemizde yazar menajer ilişkisi gelişmemiş. Bir yazar maalesef yayıneviyle muhatap olmak durumunda kalıyor. Oysa yazarın hakkını hukukunu menajerler korumalı, onlar yayıneviyle muhatap olmalı. Bu sistem Avrupa ve Amerika’da var. Türkiye’de de olmalı. Yani çarpık bir sistem var. Düzeltmek için de kimse kılını kıpırdatmıyor. İşte polisiye yazarları birlikleri, dernekleri bunlar için var olmalı. Asgari düzeyde de olsa yazarın hakkını arayabilmeli. Sadece polisiye edebiyat için değil tüm türler için olmalı bu. Benim çalıştığım Destek yayınevi iyi organize olmuş bir yayınevi. Yani birçok yayınevinin önüne geçmiş durumda. Hızlı ve kaliteli kitaplar basıyorlar ve profesyonel bir ekiple çalışıyorlar. Kitapları iyi pazarlıyorlar ve hiçbir fuarı da kaçırmıyorlar.

Polisiye edebiyatın hem yerli hem de yabancı sahnesinde birçok güçlü kalem var. Sizin okuma yolculuğunuzda iz bırakan, yazarlık sürecinize katkı sağlayan isimler hangileri oldu? Özellikle en beğendiğiniz yerli ya da yabancı polisiye yazarlar kimlerdir ve sizi hangi yönleriyle etkilediler?

Yerli polisiye yazarlarından ne yazık ki hiç esinlenmedim. Ama günümüz yerli yazarlarını yeni okumaya, keşfetmeye başladım. Ama haksızlık etmek istemem Osman Aysu, Celil Oker, Ahmet Ümit son dönem polisiye yazarlarının başını çeken ilk grubu oluşturuyor. Bu yazarlar da çok değerli eserler ürettiler ve hala üretmekteler. Celil Oker ne yazık ki erken veda etti ve polisiye edebiyat için büyük kayıp oldu. Şimdilerde Gencoy Sümer’i beğeniyorum. İyi bir polisiye yazarı olduğu kadar iyi bir polisiye edebiyat uzmanı kendisi. Rahat okunan yazarları seviyorum. Onun dışında da yetenekli, iyi yazan polisiye yazarı birçok arkadaşımız var. Ama bir o kadar da keşke yazmasalar dediğim kişiler de var. Onların isimleri bende saklı kalsın. Belki bir gün açıklarım ve onları üzerim. Ama bu kolay bir iş değil elbette. Kimseyi üzmek isteyen biri değilimdir. O nedenle hemen vazgeçtim bile.

Daha çok yabancı yazarlar beni etkiledi. Özellikle de gazeteci kökenli yazarlar. Hem iyi satıyorlar hem iyi yazıyorlar. Polisiye yazmamda en önemli yazar Henning Mankell oldu. Bütün kitaplarını okudum. Ne yazık ki o da erken ayrıldı aramızdan. Ayrıca severek okuduğum günümüz yazarlarından Jean-Christophe Grange, Michael Connelly, Simon Beckett’i sayabilirim. Bunlar hepsi gazeteci kökenli yazarlar. Daha birkaç isim var ama şimdi aklıma gelmedi. Grange bana daha uygun bir yazar. Konularını ilginç buluyorum. Son kitaplarında çok fazla gereksiz detaylara yer vermesi biraz canımı sıkıyor ve okumakta zorlanıyorum ama yine de ilginç konuları için takip ediyorum. Beckett da ilginç bir yazar. İnsan anatomisi konusunda çok iyi. Kemiklerin Şifresi müthiş bir kitaptı. Connnelly zaten malum.

Polisiye film ve dizi izler misiniz?

Mümkün olduğu kadar çok izliyorum. Özellikle İngiliz, İskandinav ve Amerikan polisiyeleri ilgimi çekiyor. İskandinav polisiyelerini başarılı buluyorum. İşlerini oldukça ciddi yapıyorlar. Polisiye film ve dizi izlemeyi kitap okumaya oranla daha fazla tercih ediyorum. Bu yaz fazla polisiye kitap da okuyamadım. Daha çok yazmakla uğraştım. Genelde çok fazla polisiye okumuyorum zaten, seçici davranıyorum. Sarı Yüz adlı bir kitap okudum. Kitap fena değildi ama çok fazla reklamı yapılmıştı. Yani tanıtımı çok üst düzeydeydi. Ancak o kadar reklama karşın beklentilere cevap veren bir kitap değildi. Ayrıca gerçekçi gelmedi bana, abartılıydı.


Troçki Evi’nden sonra şimdi sırada ne var? Yeni hedefleriniz, tasarımlarınız veya yepyeni uğraşlarınız var mı?

Polisiyeyle ilgisi olmayan bilim kurgu ağırlıklı distopik bir roman yazdım ama cesaret de edemiyorum yayınlatmaya. Bakalım zaman ne gösterecek. Bu arada yeni bir polisiyeye başladım ve epey de ilerledim. Zaten şu anda onu yazmaya odaklanmış durumdayım. 2026’da piyasaya çıkmasını planlıyorum. Aslında hedefler, planlar, tasarılar her zaman var ama önemli olan bunlara yetişebilecek enerjiyi bulabilmek. Yapabildiğim kadar yapmaya çalışacağım. Çünkü başka türlüsü mümkün değil. Aslında seyahatlere daha fazla yer vermek istiyorum ama evdeki keyfi de başka hiçbir yerde bulamadığım için bir yerlere gitmek fikri bana pek cazip gelmiyor nedense. Evcil biriyim ve kendi dünyamda keyfim yerinde. En azından Yunan adalarına seyahat etmek ve orada doyasıya deniz ürünleri yemek ve uzo içmek fikri beni cezbetmiyor değil.

Son olarak, polisiye yazmak isteyen genç yazarlara ne önerirsiniz?

Genç yazarlara demeyelim de yazmaya hevesli gençler diyelim. Çünkü genç yazarlık biraz görece bir kavram. Bence genç yazarlık 40 yaşında başlar. Çünkü yazma eylemi olgunlaşma, birikim ve hayat deneyimi gerektirir. Daha genç yaşta yazanlar yani 30 yaşın altındakiler ancak kendi yaş grubuna hitap eden şeyler yazabilirler. Çünkü fazla deneyimleri olmadığı için verebilecekleri, yazabilecekleri şeyler de sınırlıdır. Gençler öncelikle bol bol okumalı ve öykü denemeleri yapmalı. Böylece yazma konusunda kendilerini sürekli geliştirmeli. Günlük, haftalık, hatta aylık tutabilmeliler. Roman daha ileri yaşlarda yazılır. Çünkü roman derinlik gerektirir. Bence gençler önce meslek sahibi olmalı. Enerjilerini meslek sahibi olmaya harcamalı. Yazarlık bir meslek değildir. Yazma eylemi her zaman olabilen bir şeydir. Meslekleri onları deneyim ve birikim sahibi yapacaktır. O zaman konu bulmakta, karakter yaratmakta daha az zorlanacaklardır. Bizim ülkemizde yazarlık meslek olarak seçilirse aç ve açıkta kalacakları kesin. Eğer aileden zenginseler yazar olmalarında ya da yazarlığı meslek olarak görmelerinde bir sakınca yok bence, Orhan Pamuk gibi…

Bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ederiz. Dedektif Dergi ailesi olarak başarılarınızın devamını dileriz.

Destanımsı bir söyleşi oldu sanırım.  Ben de size ve Dedektif Dergi’ye bana bu imkânı tanıdığınız için çok teşekkür ederim.

ADALET

Pınar Gültekin’e…

    Babamı hiç sevmem, korkak ve itaatkârdır. Korkaklığı yirmi dokuz yılını verdiği devlet memurluğundan geliyordu. Her şeyi usulüne uygun yapıp dosyaları düzgün arşivleyince ve karıştırmayıp zamanında cevaplayınca ülkeyi kurtardığını sanıyordu. Emekliliğinin ilk aylarında boşa düşünce ablamla bana sardı; az esir almadı. Allahtan annem başımızın üstünden çıkan dumanı görebiliyordu da, “Ahmet artık bahanen de yok, kalk da yardım et bana,” diyerek sıkıntıdan boğulmak üzere olan ablamla bana can simidini fırlatıyordu.

   Ablamın babama çektiğini söylerdi annem. “Kızım sen ne zaman akıllanacaksın! Bu kadar saf olma, her eline salatalık alana tuzlukla koşuşturma,” derdi de anlatamazdı. Hakikaten de ablam çok iyi niyetliydi, yardımseverdi. Hele börtü böceğe olan düşkünlüğü başka bir şeydi. Hayvan seveyim derken kendini kaybettiğine çok şahit olmuşluğum vardır. Börtü böcek dedim ama köpeklere ayrı bir düşkündü. Evimiz müsait olmadığından evde besleyemez, annemle çok kavga ederlerdi. Babam bu konulara pek müdahil olmazdı. Annem olmaz derse, babam olumlu fikri vardıysa da yüksek sesle dillendirmezdi, dedim ya babam korkağın tekiydi. Devletten çok annemden korkması abartı değildi.

    Ablam sanıyorum benden zekiydi. İlk yılında üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gidince bu gerçeği kabullenmem beni biraz hırpaladı. İlgi alanlarımız farklıydı desem daha doğru olur, ben daha çok elektronik aletlere meraklıydım. İlk işim yıllar öncesinden kalma bir walkmani tamir etmekti. Peşinden DVD oynatıcılar telefonlar, uygulamalar derken epey bir yol kat etmiştim. Ablam benden akıllıydı ama pratik düşünmede ona fark atıyordum, bunun en büyük şahidi tabii ki annemdir. “Oğlum iyi ki babana benzememişsin, yoksa en ufak bir kararda hindi gibi düşünürdün,” derdi, derdi ama beni gömdüğü de olurdu. “Ne olur azıcık ablana çekseydin şu okul konusunda, iki yıldır sokaklarda sürtmekten iyice serseri olup çıktın. Bu sene de bir yeri kazanamazsan ablanın yanına yerleşiyorsun ona göre. Birlikte ders çalışırsınız en azından.” “Birlikte” dediği aslında durumun yumuşatılmış haliydi, git ablan seni ders çalıştırsın, adam etsin anlamına geldiğini ikimizde biliyorduk.

    Benden iki yaş büyük olan ablam neredeyse her akşam babamla ya da annemle telefonda konuşuyordu. Birbirimizi ne kadar sevdiğimizi o uzaklaşınca  fark etmiştik. Telefon sırası bana gelince odama geçerdim, özel konuşurduk, çok da eğlenirdik. Bazen annemin bazen babamın taklidini yapardık görüntülü telefonda. Bazen de öğretmenlerinin sakarlıklarını, hımbıllıklarını anlatır ya da ne bileyim gerzekliklerinden bahseder, gülerdik. Bir gün aramadı. Annem aradı ulaşamadı. Babam telaşlandı, evin içinde oflayarak dolaşıyordu, tedirgin, sinirli tavırlarıyla dünyayı dar etti bize. Baktım olmayacak ablamın ev arkadaşı Buse’yi aradım. Ablamın üniversiteye başladığı yıl tanışmıştık. Pek sık görüşmesek de ablamı aradığımızda evdeyse onunla da görüşürdük. Güleç yüzlü, esmer, ailesiyle yaşadığı yılların öcünü alır gibi soluksuz yaşayan oldukça tatlı biriydi. “Bugün ben de görmedim” demesinin üzerinden dört saat geçmemişti ki merak edip tekrar aradı. Ardından Emniyet Müdürlüğü’nden babamı aradılar.

    İstanbul’a indiğimizde saat 07.15’i gösteriyordu. Bizi nelerin beklediğini bilmediğimizden araba kiralamamız gerektiğini söyledim babama. Annem itiraz etmeyince babam da onayladı. Ama sanıyorum annem onaylamasa da babama sadece hatırlatmış gibiydim. Babamı ilk defa böyle görüyordum; saydırıyordu yirmi dokuz yılını verdiği devletin bütün birimlerine. Havaalanında arama noktasındaki polise kafayı gömmesine ramak kala çekiştirip uzaklaştırdım, soğukkanlı davranamıyor ve mantıklı düşünemiyordu.

    Arabayı benim kullanmamın daha doğru olduğunu düşündük, animasyon yardımıyla aracı Gayrettepe Cinayet Büro’nun önüne çektim. Ne zaman ki morgda ablamın morarmış dudaklarını ve bembeyaz yüzünü gördüm işte o zaman yıkıldım. Önce inanamadım, sanıyorum annemle babam da benden farklı değillerdi. Annemin çığlığı binayı inlettiğinde birkaç memur ve görevli etrafımıza toplandı. Toparlanmamız zaman aldı. Bize anlayışla bakıyorlardı, yadırgayıcı bir çift göze rastlamadım. Komiser olduğunu söyleyen bir kadın polis bizi zor bela kantine oturtup çay, ayran ikram etti. Zira annemin tansiyonu düşmüştü, ya da başka bir şey, bilemiyorum. Kendimizi biraz toparladığımızda Komiser işleyişi bize anlattı. “Ne kadar intihar olduğunu düşünsek de soruşturma başlatıldı, sonucu size bildireceğiz, peşini bırakmayacağız.” Bize ablamın ölümü kadar ağır gelen şey, intihar ettiğinin düşünülmesiydi.

    İlerleyen saatlerde Buse’yle haberleştik, yanımıza geldi. Bitkindi, üzgündü, şaşkın ve kızgındı. Tam olarak neye, kime kızgın olduğunu anlayamasam da eşelersem öğrenebileceğim hissi kuvvetlendi. Annem kızı görünce öyle bir sarıldı ki sanırsın kendi kızını kucaklıyor. Zor anlardı. Resmi işlemler tamamlanınca ablamın kaldığı eve gittik. Kapıda Lady karşıladı bizi. Annem ve babamın bu durumdan haberi yoktu. Ne zaman ki Buse, Pınar’ın köpeği dedi işte o zaman annem hıçkırıklara boğula boğula Lady’i kucağına alıp bırakmadı. Arka tarafta küçük bir bahçesi olan zemin kattaki evde ortalık biraz durulunca, Buse, ablamın durumu hakkındaki ayrıntıları anlatmaya başladı.

    İkinci günün sonunda ablamın cenazesini ve Lady’i alıp memlekete dönmek üzereyken katil zanlısı olarak gözaltına alınan ve Buse’nin de işaret ettiği Ümit adındaki şerefsiz, psikopatın serbest bırakıldığını öğrendik. Önce memlekete dönüp dönmemekte tereddüt etsek de İstanbul’u terk etmek zorundaydık. Zira ablamı morgdan çıkarmıştık. Babam Cinayet Büro’daki kadın komiseri arayıp bilgi istedi. Durum hiç iç açıcı değildi. Babam, komiserden öğrendiklerini anlatınca ben de inanamadım. Ümit denilen soysuzun arkası kuvvetliydi anlaşılan.

    Ablamı defnettikten sonra üçüncü gün annemlere “Çok canım yanıyor, dayanamıyorum, birkaç günlüğüne Mersin’de üniversite okuyan lise arkadaşım Erol’un yanına gideceğim,” diyerek ablamın telefonunu da alıp çıktım. Mersin’e gideceğim falan yoktu. İstanbul’da Buse karşıladı beni, üzgündü, ev arkadaşının yokluğunu üzerinden atamamıştı. Buse’den hiçbir ayrıntıyı kaçırmamasını isteyerek ablamla Ümit denilen soysuzun ilişkisini yeniden dinledim. Bundan sonrası çok ciddi bir plana ihtiyaç duyuyordu. Ümit kimdi, nerelere takılırdı, ailesiyle mi yaşıyordu, işi var mıydı, züppe miydi, ne yer ne içerdi tek tek Buse’den öğrendim. Buse “Ne yapabilirsin ki, bekle, sosyal medyadan kampanya başlatarak belki yeniden gözaltına aldırabiliriz,” diyordu ama sonuç alamayacağımızı biliyorduk ve adaletten de umudumuz yoktu. İki gün sonra, “Bir ipucu bulamadım, sanıyorum yapacak bir şey yok,” diyerek ablamla o Ümit soysuzunun olduğu birkaç fotoyu telefonuma kaydederek ayrıldım Buse’nin yanından.

     Bir hafta boyunca Aksaray’ın arka sokaklarındaki izbe bir otele hayalet gibi girip çıktım. Bu oteli bulana kadar beş otel gezmek zorunda kaldım. Bir tek bu otel kayıtta kimlik sormamıştı. Ablamı öldürdükten sonra sırra kadem basan Ümit soysuzuna sekizince günümde Büyükçekmece’de bir kafede rastladım. Yanında bir kızla dışarı çıkarken onu tanıdım. Gazete kupürlerindeki “beyefendi” halinden uzaktı. Yanındaki kıza aşağılayıcı bir tavrı vardı. Kendinden emin yürüyor, iki üç adımda bir durup kıza bir şeyler anlatıyordu. Sağlı sollu sokak lambalarının aydınlattığı yolu bitirip de daha karanlık bir alandaki son model arabasına vardığında anladım ki böyle bir arabaya sahip olmak için, çalışmanın dışında başka şeylerle uğraşmak gerekirdi. Gelişi güzel tesviye edilen ve otopark olarak kullanılan alanda sekiz on araç daha vardı. Yerde ne varsa tozutarak araçların arasından çıktığında plakasını aldım. Sakin kalmalı, takip edilmediğini, olayın kapandığını düşünmesini sağlamalıydım. Rahat hareket etmeliydi ki onu kolayca köşeye kıstırabilmeliydim.

    Raydan çıkan birini yeniden doğru yola sokmak gibi bir derdim yoktu. Gördüğüm kadarıyla bozulan ray değildi, meramım farklıydı. Annem ve babamın sık sık “Ne zaman döneceksin?” aramalarını saymazsak şimdilik bir engel yoktu hedefle aramda. Fotoğrafların içinden mutlu göründükleri birini seçtim; ablam altın rengi saçları kocaman gözleri ve güleç yüzüyle öyle içten bakıyordu ki içim burkuldu. Bu gülüşü söndürenin eceliydim artık. Ümit soysuzunun telefonuna gönderip bekledim. Üç dakika demeden fotoğrafı gördüğünü fark ettim. Yüzünün aldığı hali görmemek beni çıldırtıyordu. Bekledim, bekledim… Bir şeyler yazdığını görünce ekran fotosu aldım. Ancak cevap gelmedi. Yazdığını silmişti anlaşılan. Ne düşünüp sildiğini anlamam zordu. Elimdeydi artık Ümit, gittiği her yeri görebiliyordum. Pusuda beklemeye devam ettim.

    Artık o uyumadan uyumuyor, kalkmadan kalkmıyordum. Evini de biliyordum artık. Telefonunun hareket ettiğini görünce takibe aldım, Kumburgaz’a gidiyordu. Anlaşılan orada yazlığı belki de garsoniyer olarak kullandığı bir yeri vardı. Bakımlı, ağaçlık küçük bir bahçenin ortasındaydı villa tipi bir evdi varış noktamız. Lüks arazi aracını park edip indi. Vücut hatlarına bakılırsa spor da yapıyordu. Olası bir kavgada, yakın temasta tedbirli olmalıydım. Ooo! Yalnız değilmiş. Yanındakini cam filmlerinden dolayı ancak indiğinde fark edebildim. Öyle görünüyordu ki bu itin hiç erkek arkadaşı yoktu. Ya da erkeklerle pek takılmıyordu. Kız anca yirmisindeydi. Küt saçlarının yarısı tarif edemeyeceğim bir renkteydi. Çok samimi görünüyorlardı, en azından kız öyle davranıyordu. Bütün yol birlikte değillermiş gibi iner inmez itin boynuna sarıldı, Ümit soysuzu pek oralı değildi, gözü villasındaydı. İçeri girdiklerini görünce arabama dönüp evi izlemeye başladım. Uzun süre bekledim. Çevresindeki sık ağaçlar yüzünden bahçenin sadece bir kısmı görünüyordu. Arabamdan inip başka bir yere gider gibi villanın yanından geçip etrafa göz attım. Bagajdaki torbayı omzuma atmadan önce beysbol şapkamı taktım. Bahçede kimse yoktu, içerisi oldukça bakımlı ve temiz görünüyordu. Kulak kabarttım, metal müzikten başka ses duymadım. Müzik bitince bir kikirdeme duydum, öyle görünüyordu ki kız mutluydu. Daha çok kovalanıyor gibiydi. Yanılmamıştım, kapı açıldı kız bütün neşesiyle kendini bahçeye attı.  Üzerinde bluzu yoktu, dantelli bordo renginde sutyeniyle merdivenlere yöneldi. Peşinden altında baksır şortuyla Ümit soysuzu çıktı. Kız oldukça narinken diğeri tam bir azmanı andırıyordu. Hemen uzaklaştım.

    Görünürde omzumda torbası az ilerideki villasına giden biriydim. Fazla uzaklaşmamıştım ki sesler kesildi, içeri girdiklerini anladım. Arabama döndüm. Artık emindim, evde onlardan başka kimse yoktu. Uzun süren bir bekleyişin ardından Ümit villadan çıkıp arabasına yürüdü. Hali hiç de normal görünmüyordu. Yalpalıyordu, arabanın kapısını birkaç uğraştan sonra açabildi. Arabaya ya bir şeyler bıraktı ya da aldı. Elindekini fark edemedim. Arabayı kilitlemeden villaya döndü aptal. Bu tam da beklemediğim fırsatı sunmuştu bana. Sabırla bekledim, Villanın çevresinde kamera yoktu, gelen geçen de olmayınca lüks araca yanaşıp içeri girdim, villayı kollayarak ön kaputu açan kolu çektim.

     Gece on bir gibi evin ışıkları kapandıi cipin ışıkları yanınca soteye yattım. Ümit hızlı bir manevrayla villanın önünden ayrılıp bulunduğum yola girdi. Deli gibi sürüyordu, acelesi vardı anlaşılan. Ya da kendinde değildi. Bu hız bütün planlarımı altüst edebilirdi. Hesapladığım yokuşa beklediğimden önce varacaktı anlaşılan. Peşine düştüm, arayı kapatmam zordu, benim araçta 1.3 motor vardı onunkinde muhtemelen 3.000. Pes etmedim. Ablam durup dururken dördüncü kattan kendini aşağı atabiliyorduysa bu zengin züppe de pekâlâ hiç sebep yokken hız yapıp intihar edebilirdi. Orman yolu boştu, bir iki araç dışında geçen olmadı, bu iyiye işaretti. Kazayı planladığım yokuşun başına gelmek üzereydik artık. Beklediğim oldu, duramıyordu. Muhtemelen kafası güzeldi. O an vicdanımın rahat olmadığını fark ettim, bir şeyi yanlış yapmıştım. O itin yaptığını ben şimdi yanında hiçbir suçu günahı olmayan bir kıza yapıyordum. Ancak hatamı düzeltmek için çok geçti. Tek beklentim kızın hava yastıkları sayesinde kurtulmasını dilemekti. Araç olanca hızıyla yoldan çıkıp ağaçların arasına daldı, sonra gürültüyle çarparak durdu. Sağa yanaşıp bekledim, uzaktan izledim. Gelen geçen yoktu, gecenin bir yarısıydı, orman yolundaydık ve ben pişman bir şekilde sadece izliyordum. O da ne! Araçtan inip yola attı kendini, yarı eğilir pozisyonda üstüne başına bulaşan kana bakıyordu galiba, ışıklarımı görünce el etti. Fakat neden iner inmez yanındaki kıza bakmadan uzaklaşmıştı ki araçtan. Yaklaştıkça şerefsiz suratını daha iyi görüyordum, olanca kuvvetimle gaza yüklendim. Sanıyorum on metre havaya zıplatmışımdır.

     İnip yanına gittiğimde can çekişiyordu. Çok beklemem gerekmedi, omuzlarının altına girip çekiştirerek arabasının yakınına getirip bıraktım. Hemen kızı kontrol etmek için içeri baktım ama yolcu koltuğu boştu. İçimi bir sevinç kapladı. Zamanım yoktu, her an bir araç geçebilirdi. Kız neredeydi, yoksa inip kaçmış mıydı? Yoksa bu dengesiz piç kıza bir şeyler yaptı da, zengin ailesi “Sen evi terk et biz hallederiz mi,” dediler, ondan mı panikle çıkmıştı evden. Eğer öyleyse acele etmeliydim. Telefonunu bulup attığım fotoyu kalıcı olarak sildikten sonra soysuzun başına gelip tekrar nabzını kontrol ettim, artık ağır ceza hâkimi annesi gelse yardım edemezdi. Aklımda ablamın neşeyle gülen yüzü, arkamda delil bırakmadığımı umarak aile evime doğru yola çıktım.

FLORANSA CANAVARI: Gizemli Bir Seri Cinayet Vakası Üzerine

Orijinal dilinde Firenze… Florance veya Floransa… Hangi dilde nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, dünyanın en güzel kentleri arasında; benim için en güzel beş kentten biri. Rönesans’ın beşiği; görkemli mimarisi ve sokaklarını süsleyen sanat yapıtlarıyla ‘açık hava müzesi’ klişesinin ötesine geçerek, tahayyüllerin adeta gerçeğe dönüştüğü bir kent. Son dönem İtalyan Sineması’nın en önemli yönetmeni Paolo Sorrentino’nun başyapıtı La Grande Bellazza’ya (Muhteşem Güzellik) göndermeyle, muhteşem güzelliğin kentsel tanımı. Ve bu muhteşem güzelliğin biraz arkasında, onu çevreleyen tepelerde ve kırsal bölgelerde meydana gelen, 16 yıla yayılmasına karşın hâlâ gizemini koruyan vahşi cinayetler serisi. Netflix’te yakın zamanda yayınlanmaya başlayan 1 (Floransa Canavarı) mini-dizisi, işte bu vakayı, onun arkasındaki gizemli hikayeleri ve bu arada toplumsal-psikolojik-cinsel arka planı anlatmayı hedefleyen bir İtalyan yapımı.

Dizinin analizine geçmeden önce bu vaka hakkında kısa bir bilgi vereyim. Cinayetler serisi 1968’de Signa’da Barbara Locci ve Antonio Lo Bianco’nun bir araba içinde tabancayla vurularak öldürülmesiyle başlıyor. Dizide detaylı olarak yaşamından bahsedilen Locci ve sevgilisi Lo Bianco’nun cinayetleri önceleri bir ‘tutku suçu’ olarak kabul ediliyor ve hatta bu cinayetten dolayı Locci’nin kocası Stefano Mele tutuklanıyor; suçunu itiraf ediyor ve hüküm giyiyor. Öte yandan sonradan yapılan soruşturmalar neticesinde, bu cinayetlerin ‘canavar vakası’ ile doğrudan bağlantılı; hatta cinayetlerin başlangıcı olduğu kabul ediliyor. 1968’de başlayan cinayetler serisi, 1969’da yine bir çiftin arabada öldürülmesiyle devam ediyor ama bu olay sonrasında Canavar beş yıllık bir suskunluğa giriyor.

Cinayetlerin ikinci halkası, 1974 yılında Pasquale Gentilcore ve Stefania Pettini’nin yine bir araba içinde öldürülmesiyle başlıyor. Bu olayı diğerlerinden ayıran en önemli fark, Pettini’nin öldürüldükten sonra 97 kez bıçaklanması oluyor. Bıçak bulunamıyor.

Bu cinayetlerden sonra yedi yıl bekleyen Canavar, 1981 yılında Giovanni Foggi ve Carmela de Nuccio’yu aynı şekilde bir araba içinde öldürüyor ve kadın kurbanın bedenini parçalıyor. Bu olay sonrasında cinayetler sıklaşıyor ve 1985’e kadar Canavar her sene benzer şekilde çiftleri katledip kadın kurbanların bedenini parçalıyor. 1983’te gerçekleştirdiği Alman eşcinsel çift cinayetinde, uzun sarı saçlı olan kurbanı parçalaması, ya onu kadın sanması veya bilinçli olarak onu kadın yerine koyması olarak yorumlanıyor. Cinayetler, 1985 yılında Fransız turist çift Kraveichvili ve Mauriot’un öldürülmesi ve Mauriot’un bedeninin parçalanması sonrasında kesiliyor.

16 yıla yayılan bu cinayetlerle ilişkili olarak gerçekleştirilen soruşturmalar, dünya suç tarihinde özel bir konuma sahip. Toplumsal kaos ve histeri sonucunda gerçekleşen yanlış/yanıltıcı ihbarlar, polisin soruşturma sırasında yaptığı hatalar ve elbette o dönemde henüz adli tıp ve araştırma teknik ve teknolojilerinin bugünkü kadar gelişmemesi nedeniyle, cinayetlerin gizemi ve en önemlisi katilin kim olduğu hâlâ aydınlatılmış değil.

Diziden bir sahne

Floransa Canavarı cinayetlerinin iki çok belirgin özelliği bulunuyor:
Katilin .22 kalibreli bir silah kullanarak neredeyse tüm vakalarda özellikle aracını park etmiş sevişen çiftleri hedef alması ve 1974’ten itibaren de kadın kurbanların vücudunu, özellikle pubis bölgesini cerrahi bir hassasiyetle çıkararak cesetlerin beden bütünlüklerini bozması.

Bu özellikler, cinayetleri belki başka ülkelerde -özellikle de ABD’de- meydana gelen seri katil vakalarıyla kıyaslandığında görece daha az vahşi yapıyor. Ama olayların bilhassa İtalya’nın en huzurlu, güzel ve turistik bölgelerinden biri olan Toskana’da, Floransa kentinin yakınlarında gerçekleşmesi, bu olayı adli olduğu kadar toplumsal, tarihsel ve psikolojik bir vaka olarak analiz edilmeyi gerektiren derin bir konu haline getiriyor. Vakanın arka planı bizi dönemin İtalyan toplumu, özellikle de kırsal kesimindeki yaşamın beklenmedik sırlarına götürürken, bir yandan da başsavcı P*aolo Canessa ve yazar Mario Spezi tarafından dile getirilen -cinayetlerin, kadim Etrüsk ayinlerini uygulayan zengin ve güçlü bir satanist tarafından ısmarlanıp kadın bedenlerinden parçaların kara ayinlerde kullanılmak için çıkarıldığına dair ezoterik içerikli- teori, konuyu çağlar öncesinden modern zamanlara uzanan bir tarihsel bağlama oturtuyor.

Vaka, İtalyan adli sisteminin açıklarını ve özellikle de bir davanın ülkenin adli sistemini nasıl esir alacak derecede takıntı haline geldiğini göstermesi açısından ilginç bir örnektir. Yıllara yayılan soruşturma kapsamında 100 binden fazla kişi sorgulanmış ve 20 kişi ‘Floransa Canavarı’ olarak resmi şekilde suçlanmıştır.

Gazeteci yazar Mario Spezi

2000 yılında bir gerilim romanı yazmak için Floransa’ya taşınan ve bu davada uzmanlaşmış İtalyan gazeteci Mario Spezi ile işbirliği yapan Amerikalı yazar Douglas Preston, Spezi ile yaptıkları araştırmalar sonucunda, o dönemde resmi düzeyde en kabul gören ‘Sardunya Çetesi’ teorisini boşa düşürüyor. Bu da davanın tartışmalı savcısı Giuliano Mignini’nin öfkesini Preston ve Spezi’ye yöneltmesine neden oluyor. Spezi, 2006 yılında cinayetlere suç ortağı olmak ve soruşturmaya engel olmak suçlamalarıyla tutuklanıyor (suçlamalar daha sonra düşürülmüştür); Preston ise sorgulanıyor ve kendisinden İtalya’yı terk etmesi isteniyor. Keza Savcı Mignini, Francesco Narducci adlı bir doktorun çok şey bildiği için öldürüldüğüne ve aynı satanik tarikatın kurbanı olduğuna inanıyor. Bu teori daha sonra terk ediliyor ve hatta Mignini, soruşturmanın bu kısmındaki tutumuyla ilgili olarak görevi kötüye kullanmaktan hüküm giyiyor. İlginç bir bilgi: Mignini’nin bu tutumu, İtalya adalet sisteminin uluslararası arenada büyük ilgi gören davası olan Amanda Knox olayında da gündeme gelmiş. Amanda Knox’un savunma ekibi, Savcı Giuliano Mignini’nin hem Floransa Canavarı davasında hem de Knox’un Perugia’daki cinayet davasında yer aldığını ve Savcı’nın fantastik teoriler peşinde koşma eğilimini o davaya da yansıttığını iddia etmiştir. Preston ve Spezi’nin deneyimleri, uluslararası çok satanlar listesine giren The Monster of Florence (Floransa Canavarı) başlıklı kurgusal olmayan kitapta ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır.

1968’de başlayan bu gizem hâlâ resmi olarak çözülememiştir. Resmi olarak ‘canavar’ suçlaması yapılan Pacciani, Vanni ve Lotti’nin bazı cinayetlerden hüküm giymelerine rağmen, bu davada suçlu olduklarına dair kesin bir kanıt yoktur. Günümüzde de birçok araştırmacı ve gazeteci, gerçek katilin (veya katillerin) hiçbir zaman bulunamadığına inanmaktadır.

Dava, bir savcı ve polis ekibiyle adli sistemin nasıl bir çıkmaz içine girebileceğinin; kayıp deliller, birbiriyle çelişen çok sayıda teori ve sağlam polislik çalışması yerine sansasyonel ipuçlarına odaklanılmasının bir seri cinayet soruşturmasını nasıl başarısızlıkla sonuçlandırdığının mükemmel bir ders kitabı örneğidir.

Vaka, kalıcı bir gizeme; İtalyan popüler kültürünün bir parçası olan karanlık bir efsaneye dönüşmüştür. Suçlu tek bir katil miydi, yoksa birkaç farklı kişiden oluşan bir grup muydu? Cinayetler, yalnız çalışan bir psikopatın işi miydi, yoksa gizli bir tarikat tarafından ısmarlanan ritüel cinayetler miydi? Gerçek asla tam olarak ortaya çıkarılamamıştır, gizemini ve karanlığını korumaktadır. Resmi soruşturma birkaç kez kapatılıp yeniden açılmış ama günümüze dek kesin bir yanıta ulaşılamamıştır. Canavar’ın gölgesi, şiirsel güzellikteki Toskana kırsalının üzerinde asılı kalmaya devam etmektedir. Oraları ziyaret eden binlerce turist bu olaydan habersiz, doğanın, tarihin ve gastronominin tadını çıkarmaya devam etmektedir.

Netflix’te yayınlanan Il Mostro (The Monster of Florence), vakayı konu alan ilk dizi değil. 2009’da RAI’de, Antonio Frazzi’nin yönetmenliğindeki iki bölüm, dört saatlik bir dizi olan Il Mostro di Firenze, saf bir suç geriliminden ziyade psikolojik bir drama olarak çekilmiş ve esas olarak, cinayetlerin detaylarından ziyade, soruşturmanın kendisine ve olaylara karışanlar üzerindeki yıkıcı etkisine odaklanmıştır. Konu, ağırlıklı olarak, yıllarca bu davayla uğraşmış çalışkan ancak hayal kırıklığına uğramış polis müfettişlerini temsil eden kurgusal bir birleşik karakter Baş Müfettiş Luigi Bocciolini ve yukarıda hakkında kısaca bilgi verdiğim, davayı başından beri inatla takip eden ve zamanla kilit bir figüre dönüşen gazeteci Mario Spezi’nin gözünden anlatılır.

Kasvetli, gri ve ağırlıklı olarak karamsar bir tona sahip olan dizi, Floransa ve çevresindeki kırsalı saran korku iklimini ve soruşturma tekrar tekrar başarısız oldukça büyüyen umutsuzluk duygusunu etkili bir şekilde yakalamayı başarmış ve genel anlamda olumlu olarak değerlendirilmiştir.

Netflix’te 2023 yılında yayınlanan belgesel The Killer Within, arşiv görüntüleri, gazetecilerle (başta Mario Spezi olmak üzere), kurbanların aile üyeleriyle ve eski müfettişlerle yapılan röportajlar aracılığıyla, olaya doğrudan ve kurgusal olmayan bir bakış sunar. Yapım konuyu merak edenler ve olayları dramatize etmeden anlamak isteyenler için bir tamamlayıcı eserdir.

2024 yılında Netflix’te yayınlanan ve Leonardo Fasoli’nin yazıp Stefano Sollima’nın yönettiği Il Mostro, dört bölüm boyunca cinayetlerin içeriğini ve detaylarını, adli soruşturma sürecini, hem de tüm bu süreç içinde olayların toplumsal arka planını kapsamaya çalışıyor. Diziyi bu açıdan seyrederken, kimi zaman Türk edebiyatının haksız yere biraz arka planda kalmış ama aslında çok önemli eserlerinden biri olan Necati Cumalı’nın Ay Büyürken Uyuyamam başlıklı hikâye kitabını andım. Bu kitapta Cumalı, Anadolu’da (ağırlıklı olarak Ege’de) tüm ahlaki ve toplumsal baskı altında yaşanan cinsel sapkınlıkları, tutkuları, kişisel eğilimler ile toplum normları arasındaki çatışmaları, kadın-erkek ilişkilerini ve bu ilişkinin cinsellik boyutunu, sınıfsal ve toplumun ekonomi-politik yapısını da dikkate alarak anlatmayı başarır.

Il Mostro da belirli açılardan İtalya’daki benzer toplumsal ve ahlaki durum da dahil vakayla ilişkili tüm süreç ve olguları kapsamayı amaçlayan çok iddialı bir çalışma. Bir yandan vakanın adli ve polisiye boyutunu karakterler ve soruşturma aracılığıyla aktarmaya çalışırken, diğer yandan Frazzi’nin yapımına benzer bir şekilde, ilgili karakterlerin psikolojik durumlarını aktarmayı başarıyor. Dizide buna ek olarak cinayetler, katil zanlılarından dedektiflere ve savcılara karakterler geçidi yaşanıyor. Arka planda dönem İtalya’sının toplumsal normlarını; İtalyan toplumunda, özellikle kırsal bölgelerde, geleneksel tutucu toplumun baskısı altında yaşanan ilişkileri; gizli ve aykırı cinsellikleri, bastırılan, bir meta muamelesi gören kadınları, cinsellikleriyle ve fiziksel güçleriyle tanımlanan erkekliği, eşcinselliğe bakışı, aile içi saklı arzuları bir edebi yapıt inceliğinde görebiliyoruz. Ancak yapım bu noktada aksamaya başlıyor.

Dizi öncelikle çok farklı boyutları bulunan bireysel, toplumsal ve adli alanların birbirine geçtiği bu vakanın olguları arasındaki dengeyi kaçırıyor. Cinayetlerin polis tarafından soruşturulması ve adli boyut, vakanın toplumsal ve psikolojik boyutlarının yoğunluğu altında adeta ezilerek ikinci planda kalıyor; toplumsal ve psikolojik olguların dramatize edildiği sahnelerin arasına sıkışan parçalara dönüşüyor. Kimi anlarda, özellikle psikolojik ve toplumsal konuları içeren bazı sahnelerde adeta bir edebiyat yapıtı tadı veren Fasoli’nin senaryosu, dizinin en önemli erdemine dönüşecekken, her şeyi kapsama ihtirasının bir biçimde kurbanı oluyor. Senaryodaki farklı olguların bir arada boca edilmesi; konunun, özellikle de soruşturmanın karışıklığından kaynaklı olarak gerçeğin sürekli değişmesi, bir andan sonra kafa karıştırıyor ve diziyi takibi zor hale getiriyor; böylece dizinin odağı kayboluyor.

Dizide canlandırılan her bir karakter, adeta tek başlarına birer diziye/filme konu olacak derecede derin ve ilgi çekici. Öte yandan senaryo, gereğinden fazla malzeme ve içeriği kapsamayı amaçladığından karakterlere hak ettiği zamanı ayıramıyor. Örneğin Barbara Locci’nin yaşamının trajik arka planı; Barbara Locci, Salvatore Vinci ve Stefano Mele karakterleriyle aileleri, toplum ve insanların birbirleriyle olan karmaşık ilişkiler ağı, bütün bir sezonu dolduracak potansiyele sahipken, dizi bu fırsatı yalnızca birkaç geri dönüş ve diyalogla geçiştiriyor. Aynı şekilde, Dedektif Silvia Della Monica’nın mesleki tükenmişliği; yaşadığı ikilemler ve çıkmazlarla dolu kişisel dünyası da yeterince derinlemesine işlenemiyor. Tüm bunların etkisiyle de Il Mostro, eline geçen önemli bir fırsatı kaçırarak ilk bölümdeki enerjisini sonraki bölümlerde koruyamayan, hem konunun derinliğini hem de yönetmen ve yazarının geçmiş işlerindeki başarılarını ve yeteneklerini yeterince yansıtamayan orta karar bir yapıma dönüşüyor.

Senaryodaki tüm aksaklıklara karşın, dizinin sanat yönetmenliğinin üst düzey olduğunu söyleyebiliriz. Gerilimi sürekli sıcak tutan atmosfer ve müzikle oyunculuklar, diziyi senaryosundaki dengesizliğe rağmen ayakta tutmayı ve bir biçimde seyrettirmeyi başarıyor. Müzikler (o dönem İtalya’nın popüler şarkıcısı Mina’nın şarkıları, dönemin atmosferi için iyi bir arka plan oluşturuyor), kostümler ve arabalarla dönemin ruhu çok iyi yansıtılıyor.

Sonuç olarak dizi, bir yandan gerçek olayların karmaşıklığına sadık kalmaya çalışırken, diğer yandan bu karmaşıklığı anlaşılır bir dramatik yapıya oturtmakta zorlanıyor. İzleyici hem olguların ağırlığı altında eziliyor hem de karakterlerin duygusal yolculuklarına tam anlamıyla adapte olamıyor. Öte yandan, saf polisiye meraklılarını tatmin edemese de suç tarihinin en ilginç vakalarından birini ele alması; dünyanın en güzel kentlerinden Floransa’nın ve Toskana’nın kartpostal güzellikleri ardındaki karanlık gölgeleri ve derine saklı yüzünü göstermesi; İtalya’nın, diğer adıyla ‘bella paese’ yani ‘güzel ülke’nin çirkinliklerini, toplumsal yaşamındaki ve adli sistemindeki bozuklukları gün yüzüne çıkarması açısından, bence seyredilmeyi hak eden bir yapım Il Mostro.

https://www.imdb.com/title/tt29457135

SELİN BAK İLE İLK ROMANI HAKKINDA KEYİFLİ BİR SOHBET

Sevgili Selin, seni Dedektif sayfalarında yazar olarak görmeğe alışığız. Bu sefer konuğumuz oldun, hoş geldin sefalar getirdin. Genelde klasik bir tanıtım  sorusuyla başlamak adettendir ancak polisiye camiasında bilmiyorum Selin Bak’ı tanımayan var mıdır. Biz yine de senden kısaca kendini tanıtmanı rica edelim.

Çok teşekkür ederim, burada olmak benim için gerçekten çok keyifli. Dedektif Dergi sayfalarında yazar olarak görünmek ayrı bir heyecandı, ama bu kez konuk olmak bambaşka bir his.

Kısaca kendimi tanıtayım. 1981 yılında Trabzon’da doğdum. Erzurum Atatürk Üniversitesi Hemşirelik Bölümü mezunuyum ve yirmi beş yıldır sağlık sektöründe çalışıyorum. Dedektif Dergi SUÇÜSTÜ Dergi ve 221B’de polisiye üzerine eleştiri ve inceleme yazılarım yayımlandı. Öykülerim, Dark İstanbul Yayınları’nın Dark Polisiye 4, 5 ve 6. kitaplarında yer aldı. Karanlık tarafı, insan psikolojisinin gölgelerini ve suçun arka planındaki motivasyonları anlatmayı seviyorum. Yazmaya, öğrenmeye ve polisiyenin açtığı yeni patikalarda yürümeye devam ediyorum.

Çok enerjik ve üretken birisin. Mesleğin yorucu ve çalışma saatlerin uzun. Yine de okumaya, yazmaya zaman bulman beni hep şaşırtmıştır. Selin Bak’ın yoğun bir günü nasıl geçer, ne ara okur, ne ara yazar?

Ah keşke bir formülüm olsa da herkesle paylaşsam. Aslında günlerim çok sıradan ve kaotik. Hemşirelik yorucu bir iş; tempo yoğun, bazen duygusal yükü ağır olabiliyor. Ama okumak ve yazmak benim için bir hobi değil, nefes almak. O yüzden zaman bulmuyorum, zaman açıyorum.

Sabah çok erken kalkarım. Ev sessizken, herkes uyurken bir yarım saat bile olsa okurum ya da yazarım. O saatler benim için bir tür ritüel. Gün içinde hastanedeysem sürekli insan hikâyelerinin içindeyim. Belki tam o anda yazamıyorum ama gözlem hep sürüyor. Bir yüz ifadesi, bir cümle, bir sessizlik, hepsi akşam sayfaya dökülüyor. Okuma kısmı da ilginç. Her fırsatta, her yerde okuyorum. Hastanede üç dakikalık bir boşluk mu var, kitap açılır. Yemek molasında birkaç sayfa daha. Telefonumda her zaman bir e-kitap, çantamda mutlaka gerçek bir kitap olur. Akşam eve geldiğimde yorgun olsam bile bilgisayarı açıyorum. Çünkü yazmak benim için yük değil, yükü atan şey. Beni arındırıyor, dengeliyor. Kısacası ben yazıya vakit ayırmıyorum; yazı beni hayatta tutan şey olduğu için o kendine yer açıyor.

Sonsuzluk Kapanı bir ilk roman. Yaratım, yazım ve yayımlanma sürecindeki tecrübelerini genç ve hevesli yazarlar için bizimle paylaşır mısın?

Sonsuzluk Kapanı benim ilk romanım ve itiraf etmeliyim, yazma yolculuğu kadar bekleme ve sabretme yolculuğuydu da. Önce şunu söyleyeyim, bir roman yazmak, insanın kendisiyle uzun bir yolculuğa çıkması gibi. Bazen çok heyecanlanıyorsun, bazen her şey kötü geliyor. Benim için süreç üç aşamalıydı.

Sonsuzluk Kapanı Kapak

İlki yaratım aşaması. İlk kıvılcım bir soruyla başladı. “Bilimin imkânları insan vicdanıyla çatışırsa ne olur?” Bu fikir büyüdü, karakterler konuşmaya başladı, ben de peşlerinden gittim. İlk taslakta kusursuzluk aramadım, sadece hikâyeye nefes aldırmaya çalıştım.

İkincisi, yazım ve yeniden yazım aşaması. Bir roman asla ilk yazdığın hâliyle yayımlanmaz. Ben taslağı bitirdikten sonra defalarca yeniden yazdım. Bazı bölümleri kestim, bazılarını tamamen attım. “Silmeye acımamak” önemli bir eşik.

Üçüncüsü yayınevine sunma ve bekleme aşaması. Bence en çok burası zor geliyor. Dosyanızı gönderdikten sonra sessizlik olur. O sessizlikte insan kendinden bile şüphe eder. Benim tavsiyem dosyanız bitince 1–2 ay dinlendirin. Sonra yeniden okuyun, gerekirse bir daha yazın. Yayınevine kısa, özenli bir ön yazıyla gönderin. Ve beklerken yeni bir şeye başlayın. Çünkü zihni en çok tüketen şey, beklerken hiçbir şey üretmemek. Bir de şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki bir romanın yayımlanması tesadüf değildir. Ama yazılması tamamen cesarettir. Cesaret ettikten sonra gerisi adım adım geliyor.

İlk kitabının öykülerden oluşan bir dosya olacağını düşünürken roman sürprizi geldi. Öykü yazmak mı daha keyifli roman mı desem? Derlemeler ve dergilerde yayımlananlar dışında yakınlarda bir öykü kitabını kütüphanemize koyabilecek miyiz?

Bu soru beni en çok gülümseten soru olabilir. Çünkü doğru. Benim ilk kitabım aslında bir öykü kitabı olacaktı. Öyle planladım, öyküler birikti, seçkilerde yer aldı, dergilerde yayımlandı… Derken bir gün “ben sadece bir sahne yazayım” diye oturup kalktığımda kendimi bir romanın içinde buldum.

Selin Bak

Öykü ve roman arasında şöyle bir fark var. Öykü bir anı yakalar, ışığı çakar, vurur ve gider. Çok yoğun, çok güçlü, neredeyse tek nefeslik bir duygu aktarımıdır. Romansa bir yolculuk. Karakterlerle birlikte yaşarsın, büyürsün, dönüşürsün. Sabır ister, inat ister. Öykü yazmak benim için ateş, roman yazmak kor gibi.

Hangisi daha keyifli dersen… Öykü beni hemen tatmin ediyor. Roman beni uzun süre ayakta tutuyor.

Yakınlarda öykü kitabı gelir mi? Evet. Net. Nokta. (Spoiler vermiş olayım.) Hatta masamda bir dosya var, adı bile belli ama biraz nazlı ilerliyor. Çünkü öykü dosyasını yayımlamak için sadece iyi öyküler yetmiyor; bir bütünlük, bir ruh gerekiyor. O yüzden şöyle diyebilirim; Öykü benim ilk göz ağrım, roman kalbimi çalan beklenmedik aşkım. Ve evet… Bir öykü kitabı mutlaka gelecek. Kütüphanede yerini almak için doğru zamanı bekliyor.

Gelelim başkomiserimiz Asya Sağlam’a. Asya Lancome Idole kullanan, lacivert Toyota’sına bakmayıp kendine özen gösteren, Trabzon sporlu, aşkta cüretkâr, sigaraya, çaya düşkün, seçici, epey de asabi bir kadın. Asya’yı bugüne kadar okuduğumuz polisiyelerdeki karakterlerden ayıran şey ne?

Asya Sağlam’ı yazarken tek bir hedefim vardı; Bir kadın polis karakter değil, bir insan yaratmak. Çünkü polisiyede kadın karakterler genellikle iki uçta veriliyor. Ya aşırı sert, duygusuz ve “erkekleşmiş” bir figür ya da travmasıyla tanımlanan, kırılgan bir kadın. Asya bunların hiçbiri değil. Asya insan.

Selin Bak

Lancome Idôle kokuyor çünkü kokusunu seçmek bile bir karakter ifadesi. Seçici, çünkü hayatın her alanında kalitesizliğe tahammülü yok. Trabzonsporlu çünkü Trabzonspor gibi o da nereden geldiğini unutmuyor. Çayı sigarayı seviyor, bazen öfkesi burnunda. Ama birine güvenince kalbinin hepsini verir. Aşkta da, soruşturmada da risk almaktan korkmuyor.

Onu diğerlerinden ayıran şey şu bence, Asya’nın kırılganlığı da güçlü yanları kadar görünür. Çünkü Asya mükemmel değil. Başarısız oluyor, yanlış karar veriyor, kontrolü kaybediyor, duvara çarpıyor, sonra kalkıyor.

Bir diğer fark, Asya’nın hayatı sadece “iş” değil. Onu evde pijamasıyla, yorgunluğuyla, yalnızlığıyla görüyoruz. Seviyor, üzülüyor, sinirleniyor, bazen kahkaha atıyor. Yani sadece suç çözen biri değil, hayatta kalmaya çalışan bir kadın.

Bir erkek karakter aynı özelliklere sahip olsa kimse garipsemeyeceği için, Asya’nın öfkesi, libidosu, tutkusu “fazla” bulunabilir. Ama ben özellikle “fazla” yazdım. Çünkü kadınlar bazen fazla olur.

Asya’nın en ayırt edici özelliği de kendini saklamıyor. Ne işte, ne aşkta, ne hayatta.

Romanda polisiyenin dışında kadının kendi ayakları üzerinde duruşu, şiddet, özgürlük ve haklar, adalet, liyakat konularına da değinmişsin. Bu bağlamda polisiye vaka anlatımı dışında bir derdin olduğunu hissediyoruz. Toplumsal sorunları irdeleme ve çözüm arama açısından polisiye türünün gücü hakkında neler düşünüyorsun?

Kesinlikle doğru, romanda sadece bir vaka anlatma derdim yoktu. Polisiye benim için suçun nasıl işlendiğinden çok, neden işlendiğini sorgulayan bir tür.

Kadının kendi ayakları üzerinde durması, şiddet, özgürlük, liyakat, adalet… Bunlar hayatın içindeki meseleler ve polisiye tam da hayatın kırılma noktalarını anlatan bir tür. Bir suçun gerçekleştiği yerde mutlaka bir adaletsizlik, bir sistemsel aksama, bir hak gaspı vardır. Polisiye bu karanlığın perdesini aralıyor.

Polisiye, toplumun röntgen filmidir. Siz bir vakayı çözerken aslında sınıfsal ayrımı, kadına yönelik şiddeti, kurumsal çürümüşlüğü, liyakat eksikliğini, adaletsizliği anlatırsınız. Polisiye türünün en büyük gücü burada işte. Okura “ders vermeden” düşündürmek. Mesajı bağırarak değil, hikâyenin altına yerleştirerek aktarmak.

Asya Sağlam da bunun bir parçası. O bir “kadın polis” değil, erkek egemen bir sistemde hak ettiği alanı söke söke alan bir kadın. İşi yaptığı için değil, kendi varlığından ödün vermeden yaptığı için güçlü.

Benim için yazmak sadece eğlence değil; bir söz söyleme biçimi. Polisiye, adaleti kuramadığımız yerde adaletin hayalini kurma alanı. Bu yüzden polisiye sadece suçun değil, vicdanın türüdür diyorum.

Günümüzde yazar artık masa başında dosyasını kapatıp yeni ilhamları bekleyemiyor. Kitabın tanıtım ve satış süreçlerine de katılmak zorundayız. Bu bir taraftan ilginç ve sosyal ilişkileri geliştiren bir tecrübe, diğer taraftansa oldukça vakit alan ve yorucu bir maraton. Bu konudaki düşüncelerini öğrenmek isterim.

O kadar doğru ki… Eskiden hayalimiz şuydu: “Ben yazımı yazayım, gerisi yayınevlerinin işi.”

Ama artık öyle bir dönemde değiliz. Şu an yazar bütün sürecinin içinde. Yazıyor, tanıtımını yapıyor, sosyal medyada var oluyor, etkinliklere katılıyor, okurla buluşuyor… Yani roman masa başında bitmiyor, sahada devam ediyor.

Bir yandan güzel; Okurla doğrudan temas kuruyorsun, mesaj alıyorsun, yorum alıyorsun, insanların kitabına dokunduğunu görüyorsun. Bu duygu inanılmaz. Kitap sadece rafta duran bir nesne değil, okurun hayatına giren bir deneyim oluyor.

Ama bir yandan da zor. Çünkü bu süreç çok zaman alıyor ve çok enerji istiyor. İnanılmaz yoğun olduğum günlerde bile tanıtım postu hazırladığım oluyor. Etkinlikler, röportajlar, sosyal medya… Yazarın bir anda tek kişilik bir PR ekibine dönüşmesi gerekiyor. Yazmak benim merkezim. Tanıtım ise kitabımın okura ulaşmasını sağlayan yolculuk. Çünkü ün, ilgi, beğeni gelip geçici. Ama yazdığın metin, sen sustuktan sonra da konuşmaya devam ediyor.

Bu süreç yorucu, evet. Ama okurla kurulan bağ çok kıymetli. Yazar artık yalnız değil, okurla birlikte yürüyen biri.

Son olarak Selin Bak hangi polisiye kitapları ve yazarları sever, hangi dizi ve filmleri izlememizi tavsiye eder öğrenmekten mutluluk duyarız.

Bu soru beni çok mutlu ediyor çünkü polisiye sadece yazdığım bir tür değil, gerçek anlamda beslendiğim bir evren. Okur olarak hangi dünyadan beslendiğim aslında yazar olarak kurduğum dünyayı da şekillendiriyor.

Dünyada özellikle Kuzey polisiyesine büyük bir hayranlığım var. Maj Sjöwall & Per Wahlöö ikilisinin Martin Beck serisi, benim için bir türün başlangıç noktası. O kitaplarda toplumsal eleştiriyi, atmosferi, gerçekliği öylesine ustaca harmanlıyorlar ki polisiye sadece bir suç hikâyesi olmaktan çıkıp bir toplum incelemesine dönüşüyor. Henning Mankell’in Kurt Wallander serisi de aynı şekilde etkileyici, derin, sakin ama insan ruhunun karanlığına dokunan bir anlatı. Jo Nesbø’nun Harry Hole serisine de bayılıyorum. Temposu daha sert ve hızlıdır ama karakter psikolojisindeki karanlık ve tutarsızlık o hikâyeleri çok sahici yapar. Karin Fossum’un yaklaşımı ise bambaşkadır, sessiz, psikolojik derinlikli bir gerilim anlatır ve insanın içindeki gri alanlara sizi eşlik ettirir. Pierre Lemaitre’nin Alex kitabına gelince, onu okuduktan sonra bir süre duvara bakıp düşünmemek mümkün değil.

Türk polisiyesini de severek okuyor ve yakından takip ediyorum, ancak burada tek tek isim vermeyeceğim; çünkü biri mutlaka eksik kalır ve kimseye haksızlık etmek istemem. Sadece şunu rahatlıkla söyleyebilirim, Türk polisiyesinde çok güçlü bir damar var. Atmosfer ve karakter odaklı anlatı bizde çok güçlü. İstanbul başlı başına bir noir sahnesi zaten.

Diziler ve filmler konusunda da aynı şey geçerli. Nordic Noir dizileri özellikle görsel atmosfer açısından bana çok ilham veriyor. The Bridge (Bron/Broen), Wallander, The Killing (Forbrydelsen), Trapped (Ófærð), Bordertown (Sorjonen)… Hepsinde ortak bir şey var; Suç değil, suçun nedenleri anlatılıyor. Filmlerde ise Zodiac, Gone Girl ve Mystic River benim için zirve işler. Psikolojik gerilimi, karakter derinliğini ve atmosferi bu kadar etkili veren çok az film vardır.

Kısacası ben polisiye seçerken “katil kim?” sorusundan daha çok “insanı buraya getiren neydi?” sorusunun peşindeyim. Suçun kendisi değil, suçu mümkün kılan koşullar beni ilgilendiriyor. O yüzden hep söylüyorum: Polisiye benim için suçun değil, vicdanın edebiyatıdır.

Sayfamıza konuk olduğun ve sorularımı sabırla cevapladığın için tüm Dedektif ailesi ve okurları adına teşekkür ediyorum. Sonraki kitaplarını hevesle bekliyor, iyi çalışmalar diliyoruz.

Ben teşekkür ederim, gerçekten çok keyif aldım. Soruların hem özenliydi hem de bana düşünme alanı açtı ki bir yazar için bundan daha değerli bir şey yok. Dedektif ailesinin sayfalarında bu kez konuk olmak benim için ayrı bir mutluluk. Yürekten teşekkür ederim.

KÜL

Okuduğum itiraflar içimi parçaladı. Düşündüm, insanlar bunu neden yapar diye. Hem kötü şeyler yapacaksınız hem de bunu âleme ilan edeceksiniz. Bu sayfayı açtığımdan beri gelen mesajların adedini bir bilseniz siz de en az benim kadar şaşırırsınız. İçindeki pisliği dökmeye meraklı ne çok insan varmış bu dünyada. Öyle günler oldu ki bilgisayarımı açmaya korkar oldum. Kim hangi gizli suçunu, hangi affedilmez günahını gönderdi yine diye. Uykularım terk etti beni. Düşündüm durdum geceler boyu itiraflarla öğrendiğim cinayetleri, yasak ilişkileri, ihanetleri. Aklım almadı. Kötüydü insan buna karar verdim sonunda. Bu itiraf sayfasını açmakta ki maksadım da o değil miydi zaten? Benim gibi insanların var olup olmadığını bilmek. Varmış azizim, hem de çok. Pek çok.

Akılları sıra isimleri saklı gönderiyorlar yazdıklarını oysa benim için çocuk oyuncağı o itirafların nereden ve kim tarafından yazıldığını bulmak. Sayfamın başında da belirttim aslında ama okumuyorlar azizim insanlar okumuyorlar. Adım gibi biliyorum ki bakmadılar bile benim kim olduğuma. Onları bulabileceğim hiç akıllarına gelmemiştir eminim.

Bir kadın yazdı mesela. On beş yıllık evliymiş. Mutluyum kocamı da seviyorum diyor.  Tam üç tane oğlu var Allah bağışlasın ama üçü de kocasından değil. Sonuncunun kimden olduğunu bile bilmiyor.  Sordum karşıma alıp “Neden aldattın seni bu kadar seven adamı? Yatakta mı mutlu edemedi seni yoksa seks bağımlısı mısın?” diye. Hayır dedi utanarak, ikisi de değil. Kocamla çok tutkulu bir ilişkimiz var. Yeterli yani. İyi de bacım neden o zaman bu sadakatsizlik? Heyecanı seviyormuş Azizim. Korkmayı, acı çekmeyi, kocasına bakarken duyduğu vicdan azabını seviyormuş. İnanamadım, biraz zorladım doğrusunu söylesin diye. Derisini yakarken çıkan cızırtılar benim içimi bir hoş etti mutlu oldum ama o bağırdı doğru söylüyorum diye ben de kesiverdim gırtlağını. Beklemedim daha fazla acı çekmesini. Normalde pek acele etmem keyfini çıkarmayı severim cezanın ama dayanamadım. Hoşuna gidiyormuş haspanın vicdan azabı. Ulan ondan doğacak bebeler ne olur dedim düştüm oğullarının peşine. Sonra düşündüm azizim. O bunca yıl hiçbir şey anlamadan kocayım diye gezen adamı merak ettim. Bir gece vakti evinde yatağında horlarken çullandım üzerine. Meğer bilirmiş de ses etmezmiş p …..nk. Gizli gizli takip edermiş karısını. Benimle yaptıklarını başkalarıyla da yapıyor diye gururlanır başka bir zevk alırmış karısından. Sıkıverdim o dakika ümüğünü. İki bidon benzin, bir çakmak halletti bütün evi. İnternette olay oldu ertesi gün bütün aile bir yangında yok oldu diye. Bir ülke ağladı arkalarından. Bilmediler ki ben çoluklarını çocuklarını kurtardım onların soyundan.

Ya şu altmış yaşındaki herife ne demeli. Hiç evlenmemiş sözüm ona. Annesi ile oturuyormuş. Bıkmış kadın bundan anlaşılan, evlen diye tutturmuş. Ben kadınları sevmiyorum diyor ağlayarak. Olabilir. Allah çeşit çeşit yaratmış kullarını. Hikmetinden sual olmaz. ‘Anladık da, bize ne?’ diyeceksiniz biliyorum. Şöyle anlatayım, bu anne o kadar çok ısrar etmiş ki oğluna sonunda kaçmış gitmiş adam evden. Başka bir şehre yerleşmiş. Tek başına ama huzurlu bir hayat istemiş fakat anne ne yapsın beğenirsiniz? Oğlunu evlendiremeyince kendisi evlenmeye kalkmış, bir de nikahına oğlunu çağırmış. Altmış yaşındaki adamın anası en az kaç yaşında olur varın siz hesap edin. Yedirememiş kendine adam gidip konuşmuş annesiyle, vazgeçirmeye çalışmış. Üstelik eğer evlenirse kadın, mal da bölünecek. Eh anlaşılan pek gözden çıkarılacak bir şey değilmiş demek ki bu mal denen şeytan, adam ısrar etmiş. Fakat annesi Nuh demiş Peygamber dememiş, ‘Ben bu adamı sevdim ömrümün sonu da olsa mutlu olmak benim de hakkım demiş,’ tutturmuş. Bence haklı da. Varsa bir mutluluk ihtimali kaçırmayacaksın azizim. Yakalayacaksın oltanın ucundaki balık gibi, bırakmayacaksın.  Ancak adam anlamamış, hem utanç bürümüş gözünü hem de hırs. İşte o zaman kapamış annesinin suratına işli kırlenti. Debelenmiş de debelenmiş kadın, bir türlü bırakmamış kendini. Bastırıyorum derken saçlarını yolmuş kadının tutam tutam. En sonunda kendisi de oturmuş kırlentin üstüne ancak öyle kesebilmiş soluğunu anasının. Anlatmış tüm ayrıntılarıyla itirafında. ‘Üzülüyorum, her gün mezarına gidip suluyorum,’ diyor bir de utanmadan. Ben de suladım onu hem de su parasına hiç acımadan. Bastım küvete attım içine anasının saç kurutma makinasını. Ne de olsa o kopan saçların hakkı var değil mi bu makinada, o da ödesin diyetini.

Sevmek güzel şey be azizim. Bak bu dünya da en çok ona özenirim. Keşke ben de şöyle kalbimi parlatacak, deli gibi çarptıracak kadar çok sevebilseydim birini. Erkek kadın fark etmez, etli kanlı içi canlı olsun yeter ama ne mümkün. Allah vermemiş ki bana bir kalp. Olması gereken yerde bir boşluk var hissediyorum. Vuruyorum arada iman tahtama, ‘tan tan’ diye, boş kaplar gibi ses veriyor bana. Oysa sevenlerin ki öylemi ya, ‘tok tok’ diye ses çıkarır dolu dolu. Kalp vardır çünkü içinde, aşk vardır yani. Sevmek güzel de çok sevmek hatta artık başka hiçbir şeyi sevmemek, sadece sevdiğini sevmek iyi bir şey değil. Bu itiraftan da bunu anladım. Sevdiğim için öldürdüm diyor yazdıklarında, Yakalayıp iki parmağımı soktuğumda gözlerine bana da öyle bağırdı can havliyle. Sevdiğinden öldürmüş kızcağızı. Bu sevmiş sadece, kız sevmemiş onu. İlk başlarda sever gibi olmuş da sonra vazgeçmiş. Bak! Bak! Bak hele, nasıl olurmuş bu? Onun gibi yağız, onun gibi errkekk bir delikanlıyı nasıl olur da bırakırmış bunun, ‘Seviyorum seni dediği kız.’  İmkânı yokmuş böyle bir şeyin. Günlerce gezmiş peşinde. Önüne çıkmış sabahları, akşamları. Telefonunu mesajlarla, aramalarla doldurmuş. Gönlü olsun diye hediyeler almış, oyunlar yapmış ama nafile tam tersi olmuş. Kız bunu seveceğine iyice uzaklaşmış. Hatta demiş ki sonunda, ‘Defol git hayatımdan, seni istemiyorum yakınımda.’ Utanmamış, bir de savcılıktan uzaklaştırma kararı almış. Uzaklaştırabilecekmiş gibi seven bir kalbi. Sonunda kendi sonunu kendi hazırlamış bir otobüs durağında, o seven kalbin seven ellerinden çıkan kurşunlarla kimseye yar olamadan toprağın koynuna uzanıvermiş. Kim vurduya gitmiş kızcağız. Ne silah ne de silahı çeken el bulunamamış. Ta ki benim sayfama itirafını yazana kadar. Ben ne yaptım bu imkânsız aşk karşısında? Kalpsizsek o kadar da duygusuz değiliz elbette. O genç kızın o soğuk toprakta yapayalnız kalmasına gönlüm razı olmazdı elbette. Bende, onu çok seven kalbi gömüverdim kızın üzerine, İyice de örttüm ki, tekrar dünya yüzü görmesin diye ve tabii kazıp da çıkamasın diye  dışarı. Ben ayrılırken derinden bir inilti geliyordu mezarın içinden. Gülümsedim. Nihayet kavuştu sevdiğine dedim iyilik yapmanın sevinciyle içim uhrevi bir huzurla doldu.

İşte, Sayın Komiserim bakın ben de itiraf ettim. Güzel güzel anlattım size ne yaptığımı, neden yaptığımı. Eh, şimdi sıra siz de azizim. Siz de anlatın bakalım o polisliğinizin ilk günlerinde bana yaptıklarınızı. Hatırlamıyorsanız hatırlatayım. Bir oğlan vardı yetiştirme yurdunda kalan.  Bir gece kaçıp size gelmişti. İnce ince bir yağmur yağıyordu şehirde, hani altında dursan ıslanırsın da yürürsen bir şey olmaz kabilinden. ‘Aman!’ demişti, ‘Aman, polis abi yetiş imdada. Beni de, oradaki pek çok çocuğu da bu pis adamların elinden kurtar. Peşkeş çekiyor bizi müdür şehrin kaymak tabakasına. Ne amirler, ne memurlar, ne cebi kalın vicdanı ince kalantorlar geçti üzerimizden. Kendimden vazgeçtim ama küçük bebeler var içerde, onları bari kurtar,’ demiş yalvarmıştım bildiniz mi? Gözleriniz evet diyor bakın hiç inkâr etmeyin. Siz ne yaptığınızı hele bir düşünün ben söyleyeceğimi söyleyeyim. Elinizdeki copun acısını aha şu sırtım hâlâ duyar geceleri. Ah, bir de o geceki gibi inceden bir yağmur varsa sızlar da sızlar uyutmaz beni. Kulaklarıma o sabi sübyan bebelerin çığlıkları dolar, bir de sizin küfürleriniz. İşte şimdi kurtulma vaktidir yüklerden. Siz benden, ben de sizden. Meraklanmayın bu size anlattıklarımın hepsini yazdım gönderdim sizin gibi umursamaz olmayan birine. Bize ne olduğunu merak etmeyecekler azizim. Önlemimi aldım yani, kaygılanmayın. Şimdi bu bina yanarken alev alev biz de tutuşacağız sizinle. Şansımız varsa duman boğar bizi yoksa ateş yakar fakat sonuçta ikimiz de bir avuç kül olacağız günün sonunda.

POLİSİYE EDEBİYATIN AYRIKSI DEDEKTİFLERİ

Dedektif deyince aklımıza son derece zeki kahramanlar gelir ama polisiye edebiyat tarihi sadece zekalarıyla değil sıradışı yönleriyle de öne çıkan dedektiflerle doludur. Sherlock Holmes’un tuhaflıklarını, Hercule Poirot’nun düzen takıntısını bilmeyen yoktur ama polisiye edebiyatın ayrıksı dedektifleri bu iki ünlü isimden ibaret değildir.

Önce meslekleriyle dikkat çeken dedektiflere bakalım. Tıpkı hırsızların piri sayılan Arsen Lüpen gibi Lawrence Block’un Bernie Rhodenbarr karakteri de aslında bir hırsızdır. Gencoy Sümer’in Kerim Ülkü’sü restoran sahibi bir aşçıdır. Armağan Tunaboylu’nun Metin Çakır’ı geçimini hayat kadınlarını pazarlayarak sağlar. Hasan Bulut’un Aynadaki Düşman romanındaki İhsan karakteri askerdeyken öğrendiği tıp bilgisiyle yetmişli yılların Karadeniz’inde sıhhiyecilik yapar. Polisiye edebiyatta dedektiflik yapan din adamları da vardır; ilk akla gelen yabancı örnekler G. K. Chesterton’ın Peder Brown’ı, Umberto Eco’nun Rahip William’ı ve Ellis Peters’ın Cadfael Birader’idir. Türk polisiyesinde ise görebildiğim kadarıyla sadece iki imam karakteri bulunmaktadır. Onur Ünlü’nün önce İtirazım Var filminde, sonra da Hesabım Var romanında görünen Selman Bulut ve Ahmet Timur Han’ın Camide Cinayet romanında yer verdiği Aydın Hoca.

Polisiye tarihinde İngiliz yazar P. D. James’in şair dedektifi Adam Dalgliesh’i gibi edebiyatla uğraşan, hatta yazarlık yapan kurmaca dedektifler bulunduğu gibi gerçek yazarların dedektif rolünde karşımıza çıktığı pek çok polisiye roman yazılmıştır. Bella Ellis’in Bronte Kardeşler polisiyelerinde Charlotte Bronte, Emily Bronte ve Anne Bronte hem gizemli olayları çözerler hem de yazarlık yolunda ilerlemeye çalışırlar. Laura John Rowland’ın Charlotte Bronte’nin Gizli Maceraları serisinde ise başrolde Bronte kardeşlerden yalnızca Charlotte vardır. Gerçek bir yazarı dedektif haline getiren yazarlardan biri de Jane Austen polisiyelerini kaleme alan Stephanie Barron’dur. Gyles Brandreth’in 7 kitaplık Oscar Wilde polisiyelerindei se ünlü yazar gizemli cinayetleri arkadaşı A. Conan Doyle ile birlikte çözer. Bu konuda en mümbit yazarların Agatha Christie ve Edgar Allen Poe olması şaşırtıcı olmasa gerek. İkisinin de başrolde olduğu birden fazla polisiye roman serileri bulunmaktadır. Sadece Türkçeye çevrilenleri dikkate alacak olursak Karen Lee Street’in Dupin-Poe serisiyle Andrew Wilson’ın Agatha Christie romanlarını sayabiliriz.

Gerçek insanlardan yola çıkarak kurgulanan dedektiflerden söz etmişken şimdi de gerçeküstü dedektiflere değinelim. Bunları bilimkurgusal, fantastik ve hayvan dedektifler şeklinde sınıflandırabiliriz. R. Daneel Olivaw, bilimkurgu türünün büyük ustası Isaac Asimov’un Çelik Mağaralar romanıyla başlayan 4 kitaplık seride yer alan bir robot dedektiftir. Derek Landy’nin Dedektif Kurukafa karakteri ölmeden önce büyücülük yapan bir iskeletken, Laurell K. Hamilton’ın Anita Blake’i gizemli cinayetleri araştıran bir vampirdir. Hayvan dedektiflere gelince Eric Garcia’nın Dedektif Vincent Rubio’su lateks bir insan kostümü giymiş bir dinozordur. Leonie Swann’ın romanlarındaki cinayetleri Miss Maple isimli bir koyun çözer. Akif Pirinççi’nin kıvrak zekalı kedisi Francis Felidae ise tam sekiz roman boyunca gizemli cinayetlerle meşgul olmuştur.

Bazı polisiye yazarları başkarakterlerine fazladan bir beceri eklemek yerine yeteneklerini eksiltmeyi hatta onları özürlü hale getirmeyi daha ilginç ve işlevsel bulmuşlardır. Polisiye edebiyat tarihinde pek çok engelli dedektif karakteri vardır ama bunlardan en yaygını kör dedektiflerdir. Genelde görme eksikliğini diğer duyularını keskinleştirerek telafi eden kör dedektiflerin ilk örnekleri Sherlock Holmes ile aynı döneme tekabül etse de en popüleri Baynard Kendrick’in Duncan Maclain (1937-1961) karakteridir I. Dünya Savaşı sırasında görme yeteneğini kaybetmiş eski bir asker olan Maclain’in maceraları birkaç filme uyarlanmış ve yazarını Amerikan polisiye edebiyatının önde gelen isimlerinden yapmıştır. Daha yakın zamanlara gelirsek iki tarihi polisiye roman serisiyle karşılaşırız; Bruce Alexander’ın kör yargıç Sir John Fielding ve Caroline Roe’nun kör doktor Girona’lı Isaac polisiyeleri. George D. Shuman’ın Sherry Moore serisinin başrolünde gözleri görmediği halde cesede dokunarak ölen kişinin son on sekiz saniyesini “görme” yeteneği bulunan bir dedektif karakteri varken, Doktor March’ın Dört Oğlu romanıyla tanıdığımız Brigitte Aubert’in şimdilik iki romanında yer verdiği dedektifi Elise Andrioli bir patlama sonucu sadece görme değil, konuşma ve hareket etme yeteneğini de kaybetmiş bir karakterdir. Fiziksel eksiklikler demişken İngiliz yazar J.K. Rowling’in Afganistan’daki bir patlamada bacağını kaybeden Cormoran Strike’ını ve Jason Goodwin’in II. Mahmut dönemi İstanbul’unda geçen polisiyelerindeki hadım edilmiş haremağası Yasin karakterini anmamak olmaz. Eduardo Mendoza’nın adsız dedektifinin özrü ise fiziksel değil zihinseldir çünkü akıl hastanesine kapatılmış kafadan çatlak biridir. Öyle ki serinin ilk romanında kaybolan bir rahibeyle ilgili gizemi çözmek için çöplüklerden bulduğu malzemelerle birtakım kılıklara girer ve insanlardan bilgi almak için genelde yalvarma yöntemini kullanır. Funda Menekşe’nin Perde Arkası romanında görünen amatör dedektif Ferda agorafobisi nedeniyle evinden hiç çıkamayan bir karakterdir. Zihinsel hastalığı olan bir diğer dedektif de ekranlarda görünüp yüzbinlerin beğenisini kazandıktan sonra maceralarına kitap sayfalarında devam eden, obsesif kompulsif bozukluk başta olmak üzere pek çok fobiden mustarip Adrian Monk’tur.

Adsız dedektifler Eduardo Mendoza’nın dedektifinden ibaret değildir. Bill Pronzini’nin San Francisco bölgesinde geçen Nameless Detective serisinin başkahramanı, ilk kez 1968’de yayınlanan bir kısa öyküde ortaya çıktıktan sonra 40’dan fazla romanda görünmüştür. Reha Avkıran’ın ödüllü öykü kitabı İnsanlık Hali’ndeki başkarakterin de -yardımcısının “Amirim” hitabı dışında- adı sanı bilinmez. Ayrıca Emrah Serbes’in soyadı muammaya dönüşen Behzat Ç.’sini de bu minvalde sayabiliriz.

Ayrıksı dedektiflere çocuk dedektifleri de dahil edebiliriz. Polisiye edebiyat tarihinde özellikle çocuklara yönelik yazılan kitaplarda pek çok çocuk dedektif bulunmaktadır. Donald J. Sobol’un keskin zekâsı nedeniyle “Ansiklopedi” lakabıyla anılan Leroy Brown’ı, Nancy Springer’ın -Sherlock Holmes’un 14 yaşındaki kız kardeşi- Enola Holmes’u, Kanadalı yazar Alan Bradley’nin 11 yaşındaki kimya meraklısı Flavia de Luce’u veAlper Canıgüz’ün 5 yaşındaki Alper Kamu’suilk akla gelen örneklerdir.

Bir de olay mahalline gitmeden ya da tanıklarla görüşmeden, yani oturduğu yerden gizemleri çözen masa başı dedektifleri[1] vardır. İlk masa başı dedektifi Edgar Allan Poe’nun C. Auguste Dupin karakteridir. Dupin Morg Sokağı Cinayeti’nde cinayet mahalline gidip bazı araştırmalar yapmışken Marie Roget’in Gizemi (1842) adlı öyküde genç bir kadının gizemli kayboluşunu tamamen gazete haberlerinden yararlanarak çözmüştür. Macaristan doğumlu İngiliz kadın romancı Barones Orczy’nin 1901’de yarattığı Köşedeki Yaşlı Adam bir diğer masa başı dedektifidir. Londra’daki lüks bir çayevinde bir kadın gazeteciyle sohbet ederken gizemli vakaları çözen Köşedeki Yaşlı Adam’ın asıl kimliği serinin son öyküsünde ortaya çıkmıştır. Masa başı dedektiflerinin en ünlüsü denebilecek Nero Wolfe karakteri ise 1934’te Amerikalı polisiye yazarı Rex Stout tarafından yaratılmıştır. Obez bir gurme ve orkide yetiştiricisi olan Nero Wolfe evinden neredeyse hiç çıkmadığından polisiye gizemleri ayak işlerini üstlenen yardımcısından edindiği bilgilerle çözer. 33 roman ve 41 öyküden oluşan seri tam 41 yıl boyunca devam etmiştir. Masa başı dedektifi deyince Arjantinli yazarlar Jorge Luis Borges ve Adolfo Bioy Casares’in birlikte yarattıkları, haksız yere yirmi sene hapse mahkûm edilmiş eski bir berber olan Don Isidro Parodi’yi hatırlamamak olmaz. İki yazarın H. Bustos Domecq takma adıyla yazdıkları Don Isidro Parodiye Altı Bilmece kitabında, Parodi kendisini ziyaret eden kişilerin anlattıklarını dinleyerek gizemli olayları açıklığa kavuşturur. Parodi ayrıca mahkûm dedektif olmasıyla da ilginç bir karakterdir. Yerli polisiye edebiyatta dört başı mamur bir masa başı dedektifi olduğunu söylemek pek mümkün değildir ancak kısıtlı da olsa birkaç örnekten söz edebiliriz; Gencoy Sümer bazı öykülerinde Kerim Ülkü’ye masa başı dedektifliği yaptırmış, Funda Menekşe de Perde Arkası romanında Ferda’ya yaşadığı apartmandaki cinayeti evinden hiç çıkmadan çözdürmüştür.

Sıradışı dedektif karakterlerinin saymakla bitmeyeceği aşikardır. Polisiye edebiyatın ayrıksı dedektiflerine kısaca değinmeye çalıştığım bu yazıda atladığım örnekler illa ki olacaktır. Ama bu kadarının bile bize polisiye yazarlarının yaratıcılıklarına dair ufuk açıcı bir perspektif vereceği kesindir.

(Not: Yazıda Türkçe çevirileri yapılan yabancı dedektif karakterleri koyu renkle belirtilmiştir; baskıları için cinairoman.com adresine bakılabilir.)

KAYNAKLAR:

https://www.goodreads.com/list/show/109321.Blind_detectives
https://en.wikipedia.org/wiki/Armchair_detective
https://dedektifdergi.com/dedektif/kitap-kulubu
https://www.goodreads.com/list/show/151015.Authors_Solving_Crime
https://www.goodreads.com/list/show/28405.Animal_Detectives
https://tvtropes.org/pmwiki/pmwiki.php/Main/KidDetective

[1] Türkçeye genelde Koltuk Dedektifi şeklinde çevrilen Armchair Detective için Masa Başı Dedektifi tabirini öneren Gamze Yayık’a teşekkürler.

6. ZEHİRLİ KALEM ÖYKÜ ÖDÜLÜ SAHİBİ BURAK UYAK İLE SÖYLEŞİ

Burak Bey, sizi dergimizin 59. sayısında ağırladığımız için mutluyuz. Zehirli Kalem başarınızdan ötürü sizi tebrik ediyoruz. Okurlarımızın da sizi çok merak ettiklerinden eminiz. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Teşekkür ederim. 1988’de İstanbul’da doğdum. 2010’da Muğla Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun oldum. O zamandan bu yana çeşitli dershane ve özel okullarda tarih öğretmeni olarak çalışıyorum. Bununla birlikte, okumak uzun süredir hayatımın merkezinde yer alıyor, yazmak ise benim için yeni bir deneyim. Ayrıca, doğup büyüdüğüm şehir olan İstanbul’un sokaklarında dolaşmayı seviyor, onunla aramdaki bağı canlı tutmaya çalışıyorum.

Burak Uyak

Öykü yazmaya ne zaman başladınız? Daha önce polisiye türünde yazmış mıydınız? Zehirli Kalem’e katılmak fikri nasıl gelişti?

Yazmak, ansızın hayatıma dâhil oldu. Yaklaşık iki yıl önce, süregiden işsizliğin ve peş peşe gelen olumsuzlukların hayatımdan çekip gideceğine dair büyük beklentilerin içerisindeydim. Beklediğim hiçbir şey gelmedi. O gelmeyenlerin yerine kelimeler geldi. Bana sadece onları birbirine bağlamak kaldı. Başlangıçta yazdığım öykülerin kendiliğinden var olmasından memnundum. Fakat sayıları çoğaldıkça, belki de öykülerimin anlam kazanmasını umut ederek bir öykümü dijitalde, Türk öykücülüğüne önemli katkılar sunduğuna inandığım İshak Edebiyat’a gönderdim. Yakın çevremden aldığım yapıcı geri dönüşler öykülerimin görünür olması konusunda bana cesaret verdi.

Okuması çok keyifli olsa da denemek şöyle dursun, bundan önce polisiye türde bir öykü yazmayı aklımdan bile geçirmemiştim. Dürüst olmak gerekirse, bu kadar emek, özen ve dikkat gerektiren bir sürece gireceğimi bilseydim belki hiç cesaret de edemezdim, ama ok yaydan çıktı bir kere. ‘Zehirli Kalem’, bu yolculuğun menziline varıp varamayacağımı görmem için eşsiz bir fırsattı.

Bir Berber Bir Berbere hakkında konuşalım biraz. Bu öykü Zehirli Kalem için mi yazıldı yoksa daha önce kâğıda dökülmüş, okura ulaşmak için sabırla köşesinde bekliyor muydu?

Öykünün ilk satırı Altınoluk’ta yazıldı, son noktası da yaklaşık bir yıl sonra yine Altınoluk’ta kondu. Sabırla kenarda beklediğini söyleyemem çünkü yazarken beni epey uğraştırdı ve sürekli yeniden şekillendi. “Bir Berber Bir Berbere,” Zehirli Kalem için özel olarak yazılmadı ama su aktı yatağını buldu.

Zehirli Kalem jürisinin öykülerde aradığı temel özelliklerden biri ve olmazsa olmazı Türkçenin doğru kullanımı ve özgünlüktür. Türkçemize gösterdiğiniz hassasiyet için teşekkür ediyoruz. Öykü dünyasına yeni girecek genç, yaşlı yeni yazarlara yazı dilini geliştirmek adına neler tavsiye edersiniz?

Rica ederim. Bu konuyla ilgili kendimi başkalarına yol gösterecek kadar yeterli görmüyorum, hala öğreniyorum. Benim pratiğim büyük ölçüde okumak üzerine kurulu. Türkçe’nin önde gelen yazarlarını ve güncel yazınları takip etmeye çalışıyorum. Bunun yanı sıra yazma sürecinde çevremi gözlemlemek de bana yardımcı oluyor. Sanırım bundan daha temel bir yol bilmiyorum.

Zehirli Kalem Öykü Ödülünü aldığınızda neler hissettiniz? Birinci olmayı bekliyor muydunuz?

Ödülü kazandığımı öğrendiğimde hem çok mutlu oldum hem de büyük bir şaşkınlık yaşadım. Açıkçası derece almayı umuyordum ama birinci olmayı hiç beklemiyordum, çünkü polisiyenin temel dinamikleri, kurgu matematiği ve en önemlisi okur beklentileri konusunda çok az bilgim vardı. Bu ödül benim için hem güçlü bir motivasyon hem de öykü yazma sürecimde cesaretimi artıran çok değerli bir adım oldu.

Burak Uyak neler okur, yazarken kimlerin kaleminden beslenir merak ediyoruz.

Hepsini burada anmam mümkün olmasa da Vedat Türkali, benim için ayrı bir yerde durur. Roman, şiir, senaryo… Söz gelimi bakkala yazdığı bir siparişi görsem onu bile soluksuz okurum. Bunun yanında Yaşar Kemal, Oğuz Atay, tarih ve toplum odaklı bakış açısıyla tamamen örtüşmesem de severek okuduğum Kemal Tahir aklıma gelen ilk isimler.  Yakın dönemde Latin Amerika edebiyatından Gioconda Belli ve Ingrid Betancourt’un metinleri de ilgimi fazlasıyla çekiyor.

Türk polisiyesi okur musunuz? Yerli polisiyemiz hakkındaki görüşlerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Bu alanda deneyimli bir okur olduğumu söyleyemem. Temel okumalarım arasında Ahmet Ümit, Murat Menteş ve Alper Canıgüz var. Özellikle Alper Canıgüz’ün kara mizahını ve üslubunu diğerlerinden farklı buluyorum.

Kısa ve uzun vadede edebiyat/polisiye planlarınız var mı? Bizimle paylaşırsanız seviniriz.

Kısa ya da uzun vadede net bir planım yok, sanırım bunu zaman gösterecek. Şimdilik hiçbir kapıyı kapatmıyorum ama pek üretken bir dönemimde olduğumu da söyleyemem. Yine de süreci doğal akışına bırakmak bana daha doğru geliyor.

Son olarak şayet izliyorsanız sizden polisiye türünde dizi ve film tavsiyeleri isteyelim.

Polisiye film ve diziler konusunda birikimli sayılmam, ama birkaç favorim var. Filmler arasında kesinlikle Zodiac öne çıkar, hem gerilimi hem de gerçek olaylara dayalı kurgusuyla beni çok etkiliyor. Bunun yanında Se7en, Gone Girl ve Prisoners gibi gerilim ve polisiye ögeleri güçlü filmleri de seviyorum. Diziler konusundaysa pek deneyimim yok.

Davetimizi kabul ettiğiniz ve sorularımızı sabırla yanıtladığınız için teşekkürler. Dedektif ailesi olarak size yazın hayatınızda başarılar diliyor, yeni öykülerinizi hevesle bekliyoruz.

Nazik davetiniz ve özenli sorularınız için ben teşekkür ederim.

OZAN ILGIN 29: METASTAZ

Tek kolumla adamın boğazına sıkıca sarıldım. Boştaki elimde bir karambit vardı. O kadar keskindi ki ben aleti adamın boğazına değdirir değdirmez boynundan ince ince sızan kanın kokusunu aldım. Hayır, ellerim titremiyordu. Bir insanı kanun namına, vatanı kurtarmak adına ya da nefsi müdafaa için değil sadece ben onun ölmesi gerektiğini düşündüğüm için öldürmek üzereydim.

Tam o anda yeni ortağım Folder Folder Hayriye, çakmak çakmak bakışlarımdan niyetimi anlamış olacak ki kararımı düşünebilmem için beni durdurdu:

“Dur Ozan! Yapma! Dur! Adaleti kendin sağlamak istediğinden emin misin? Bu kanı akıtınca vigilante olacaksın! Buradan geri dönüş yok biliyorsun!”

***

Başına bir taç koyduktan sonra bir köpeğe tasma takmak zordu. Game of Thrones’da böyle buyuruyordu Zerdüşt. Haklıydı.

Folfer Folder Hayriye ve ben Ozan Ilgın, zamanın yavaşlatıldığı gizli adaya gönderildikten sonra Sultanat Eyalet-Şehri bizi saf dışı bırakanlarca istila edilmişti. Giderken bıraktığım asmalar üzüm olmuş, ben gideli buralara olanlar olmuştu. Atı alan Vali-başkan İkram Papazoğlu üçüncü köprüden Üsküdar’ı geçmiş, bindiği Demir Kır At ise gemi iyice azıya almıştı.

Sultanat Eyalet-Şehri’ni ikiye bölen Burgaziçi Nehri, kıyılarına daha çok yalılar, binalar yapılabilsin diye bütün bitki örtüsünden, ormanından, park ve bahçelerinden arındırılmıştı. Yerin üstündeki suya bakan mavi camlı gökdelenlerin yerin altına inen katları kalan bitkilerimizin köklerini ve yer altı sularımızı zehirlemiş, şehir betondan bir mabet haline gelmişti. Yüzlerce yıllık misafirperverliğe dayalı ince diplomasi geleneklerimiz, hak etmediği mevkilere boş beleş diplomalar ve sertifikalarla atanan diploma-at’lar tarafından hiçe sayılmış, bürokrasiyi yaşatan ve yürüten kurumların sadece içeriği değil utanmadan isimleri bile değiştirilmişti.

Folder Folder Hayriye gibi müthiş bir hacker ve süper kadın polis olarak özel yetiştirilmiş olan benim gizli adada beş gün kalmamız, İkram Papazoğlu’nun Sultanat şehrinde üç yıl boyunca at koşturmasını sağlamıştı. Eskiden kurtarabiliriz diye az da olsa bir umudumuzun olduğu şehir artık tamamen ele geçirilmişti. Cebren ve hileyle bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve her köşesi bilfiil işgal edilmişti. Bizi okyanus ötesi göreve gideceksiniz diye kandırarak zamanın yavaşlatıldığı milyon dolarlık özel adaya gönderdiği için Sultanat Şehri Özel Kuvvetler-SSOK amiri Kozak Hayri de mesleğinde epeyi ilerlemişti. Her Emre Amade Şaşkın Hatta İşi Başından Aşkın Askerler İnisiyatifi-HAŞHAŞİ’lerin başına getirildiğini öğrendiğimde yüzümde acı bir gülümseme oluştu. Oysa onun görev yapması gereken kurumların başında EESEM geliyordu. Ama biz bu görüntüyü hazmettikten sonra yeni bir eylem planı yapmak zorunda olduğumuzu anladık.

***

Sultanat’ın sosyal hayatının yönetiminde Hinduuista eyaleti gibi ‘kast’ yani sınıf sistemi rol almıyor zannederdiniz. Oysaki şehrin tüm sosyal, akademik, eğlence veya aile hayatı katmanları ve sınırları artık belirsiz hale gelmiş sınıflandırmalarla yönetiliyordu. Bu belirsiz sınırlar, insanların hadlerini bilmemelerine sebep oluyordu. Haddimizi bilmememize neden olan en büyük etkenlerden biri tüm dünyayı saran sosyal medya denen sanal ortamdı. İnsanlara sınıfların üstünde fikirler aşılayan ve hiç gerçekleştiremeyecekleri hayaller satan bu icat hiç susmuyor, hiç kapanmıyordu.

Bir zamanlar dillere destan bir gelinlik giymiş Ley DiDi isminde güzeller güzeli bir genç kız vardı. Kal-gel prensi Çarliston’la olan aşksız evliliği kendisine prenses unvanını verse de mutsuz sonla bitti, Prens, annesi Sonsuzabeth 96 yaşında ölünce kral olabildi. Kralın artık çirkin bir karısı vardı. Ama bu başka bir hikâyeydi. Ölümü de gelinliği kadar konuşulan Ley DiDi’nin gelinliğini sadece gerçek bir prensesin giyebileceğini eskiden hepimiz bilirdik. Aradan neredeyse elli yıl geçti. Teknoloji ve teknolojinin sunduğu her şeye ulaşabilmemiz kolaylaştı. Eskiden tabloid gazetelerin baş sayfalarında sadece ünlülerin ve soyluların fotoğrafları basılırken, teknoloji ve sosyal medya denen illet sayesinde artık hepimizin kendimize ait bir tabloid gazetemiz oldu. İsmine de Instagram dendi.  Böylece sonradan görme herkes, prensesin taklidinin taklidinin taklidi oldu. Ünlü markaların fason üretimi sayesinde gündelik giysilerimizden tutun da balo kıyafetlerimizden gelinliklerimize kadar tüm giydiklerimiz prenseslerin kıyafetlerinin suyunun suyu haline geldi. Birbirinin kopyası insanlar, birbirinin kopyası çakma kıyafetler giyerek birbirinin kopyası çakma hayatlar yaşamaya başladılar. İyi de bu hiç dur durak bilmeden dönen yalancı hayatlar değirmenine gerekli olan sınırsız su nereden gelecekti? İşte burada devreye Dinero Negro girecekti.

***

Dinero Negro, öyle sessiz ve derinden akan bir imparatorluk kurmuştu ki, gelişmiş, gelişmekte olan, gelişmemiş ve hiç gelişemeyecek tüm ülkelerde hükümdarlara paralel olarak hüküm sürebiliyordu. Sadece tahtını devam ettirmek için bazı elverişli metalara ihtiyacı vardı. Bunlardan en yaygınları uyuşturucu ve bahis idi.

Uyuşturucu ya da bahse alıştırılan kişi, aile kurmaktan menediliyordu. Eğer ailesi varsa ona her türlü işkenceyi ediliyordu. İşe girmekten, maaş sistemine girmekten menediliyordu. Böyle açlık ve sefalet içinde yaşamaktansa kumar oynayarak her şeyini kaybettiği gibi hayatını da kaybedeceği günü iple çekiyordu. Eğer para kazanıyorsa, elinde avcunda ne varsa yasadışı bahisçilerin cebine, daha doğrusu yasadışı bahisçilerden haberi yokmuş gibi davranan büyük adamların ve yöneticilerin cebine giriyordu. Kazandığı üçün beşini bahis için harcıyordu. Uyuşturucu da işin içine girerse erken ölüyordu. Emekli de olamayacağına göre bu kişinin eyalete hiçbir maliyeti yoktu. Eyalet neden kumar ve uyuşturucuya engel olsundu ki?

Maviş Akel isimli bir adam, sosyal medyadan kendisine aşılanan sınıfının üstünde fikirler ve bedavaya satılan, hiç gerçekleştiremeyeceği hayaller yüzünden en iyi huyları olan alkol ve uyuşturucu bağımlılığına kumarı da eklemişti. Karısı S3Z3N Hanım’ı yıllardır dövüp tecavüz ettiği gibi büyüyüp serpilen yedi kızını da feleğin pis çemberinden geçmeye zorlamıştı. Hayatı zindan ettiği kızlarından Gülüm S., bir gece, babasının borçları yüzünden peşkeş çekileceği kumarhane sahibinin arabasına binmeyi reddedince kızın bacağını iki yerinden kırdı. Ablasına yardım etmek için araya giren Une Zile’nin elini arabanın kapısına kıstırarak kızın dört parmağını birden koparttı. Üstelik parmakları zamanında hastaneye yetiştirmek şöyle dursun, kız neredeyse kan kaybından ölmek üzereyken gelen ambulanstaki görevlilere de zorluk çıkarttı. Sağlık personeli adamdan şikayetçi olmasına rağmen bütün yaptıkları yanına kâr kaldı. Adalet sistemi bu adama altı ay hapis cezası verdi. Hakkında uzaklaştırma kararı çıkmış ama Maviş denen şerefsiz hapisten çıkar çıkmaz hâlâ ortaokul ve lise çağında olan diğer beş kızı Senağ Lama, Fiğ Ruze, She Nanay, Begon Ville ve Serçe Minor’un hayatlarını zehretmek için tekrar yeşil sahalara dönmüştü.

O sırada, aynı yeşil sahalarda koşturan başka birileri de kazandıklarından çok harcama ‘trend’ine ayak uydurabilmek için çeşitli ayak oyunlarına başvuruyorlardı. Eyalet-şehir, Sultanat Futbol Oynayabilmek ve Oynatabilmek İçin Her Türlü Fedakârlığı Yapan Eski Futbolcular Federasyonu-SFFFF’ye bağlı hakemlerin ve Sultanat Paramıyer Ligi’ndeki futbolcuların yeşil sahalarda koştururken özel bahis sitelerinde de at koşturduğu haberi basına sızınca ortalık çalkalandı. Çünkü insanlar değil 9’dan 5’e kadar, gece-gündüz hayatları boyunca çalışsalar bile bu hiç dur durak bilmeden dönen yalancı zengin hayatlar değirmenine gerekli olan sınırsız suyu elde edemeyeceklerini biliyorlardı. Tabii ki bir futbolcu ve hakem için en kolay para kazanma yolu, kendi oynayacakları ve yönetecekleri maçların skoru veya sarı ve kırmızı kartlar için yasadışı bahse girmekti. Ama bu bahislerin sadece ismi yasadışıydı. Zaten bu dünyada yasadışı olarak nitelenen her şey;

ÇOK ALTIN,

ÇOK PARA,

ÇOK SEKS,

ÇOK ALKOL,

ÇOK GAYRİMENKUL,

GAYRİMEŞRU ÇOCUK SAHİBİ OLMAK,

KADIN TİCARETİ,

ORGAN TİCARETİ,

UYUŞTURUCU TİCARETİ,

SİLAH TİCARETİ,

SAHTE DİPLOMALAR,

SAHTE OY PUSULALARI,

BAŞKALARININ MALINA ÇÖKMEK,

HİLELİ DAVALAR,

HİLELİ SINAVLAR;

Hep zenginlere serbest fakirlere yasak değil miydi?

Bu işlerin uzmanı Dinero Negro Sultanat’ta devreye girdiğinde yanına aynı anneden ve Fransız bir babadan olma üvey kız kardeşi Argent Noir ile yine aynı anneden ama Savdi Akrep babadan olma üvey kız kardeşi Almal Al’Aswad’ı da almıştı. Artık yasadışı gelirler cenneti olmuş Sultanat şehrini daha kolay yönetebilmek ve nalıncı keseri gibi her şeyi kendine yontabilmek için İkram Papazoğlu’unun icat ettiği kurumlardan bazıları ve isimleri şöyleydi:

GGGGİB: Geldiği Gibi Giden Gelirler İdaresi Başkanlığı

UUUYAP: Uysal ve Uysa da Uymasa da Yaptık Projesi

TAPPEBİS: Tapular Arsalar ve Bu Tapuları Parsel Parsel Nasıl Elde Ederiz Biz Sistemi

EESEM: Evet Efendim Sepet Efendim Müdürlüğü

SBAMM: Salla Başını Al Maaşını Müsteşarlığı

RAEK: Rolexleri Ayarlama Enstitüsü Kurumu

DMDYBD: Devletin Malı Deniz Yemeyen Bizden Değil Daire Başkanlığı

DPT: Devlet Poponu Kaldırıp da Şu Evrakı İmzala Teşkilatı

ÇŞREİŞ: Çevre ve Şehirlerden Rant Elde Etme ve İklim Değişikliğinden Bana Ne Bakanlığı

STTTTTKK: Sivil Toplumu Teskin Edici Tatlı Dilli Takip Edilmesi ve Tepesine Binilmesi Kolay Kurumları

İKKBT: İpimle Kuşağım Kaldırımla Bordür Taşım Müdürlüğü

SBKAK: Sultanat Belediyesi Kapımdan Aşağı Kasımpaşa İdaresi

UHUGHA: Uzay Havacılık ve Uzaya Gidiyoruz Diye Hava Atmacılık Daire Başkanlığı

SUSAAŞ: Sultanat Eyaletçek Susuz Kalınca Ağzımızı Havaya ve Uzaya Açarız Artık A.Ş.

SFFFF: Sultanat Şehri’nde Futbol Oynayabilmek ve Oynatabilmek İçin Her Türlü Fedakârlığı Yapan Futbolcular Federasyonu

SAYKARTECH: Sultanat Ay Hep Yerimizde Sayacak Değiliz Ya Kardeşim Tech. Ltd.

***

Krallar, imparatorlar ve padişahlar adına baş kesen cellatları yüzlerce kez görmüştük. Tabii ki filmlerde. Bir seferinde uzak bir kalede, yanındaki yardımcısı, yardakçısı ve şövalyesi tarafından kendisine saygısızlık eden birini öldürmesi gerektiği yoksa kimsenin ona saygı duymayacağı kulağına fısıldanan kendini prens ilan etmiş korkak bir genç adam, başı kesilecek yürekli adamın “He who passes the sentence must swing the sword / hükmü veren kılıcı da sallamalıdır” diyerek kendisine meydan okuması üzerine idamı kendi gerçekleştirmek zorunda kaldı.

Hükmetme arzusu ve korku bin yıllardır kol kola bir hayat sürdüler. Çünkü ömür boyu küçük parmaklarını bile oynatmadan yaşayabilecek kadar büyük zenginliğin içine yani hükümran ailelere doğmuş kişiler, bu hükmetme güçlerini kan, kılıç ve parayla elde ettiklerini inkâr ettiler. Bu hakkın kendilerine doğuştan, üstelik de o diyarlarda hangi tanrıya tapılıyorsa o tanrı tarafından verildiğine başkalarını inandırdıkları gibi kendileri de inandılar.

Eğer siz de benim gibi hükümran ailede doğmamışsanız, hayatınız bok çukuru içinde soğuk ve açlıkla mücadele ederek geçecekti. Şanslı ve çirkinseniz hükümran ailede doğanlar yesin, içsin ve sıçsınlar diye onlar için meyve, şarap, tahıl ve et üretmek zorunda kalacaktınız. Şansız ve güzelseniz erkek ya da kadın olmanız fark etmez, bir genelevde ya da hükümran ailenin şahsi hareminde onların cinsel isteklerini doyurmakla yükümlüydünüz. Yani o soyadını taşımayan herkes yetiştirdiği ürünleri ya da kendi vücudunu bilabedel sunarak hükümran ailenin her türlü doyumuna hizmet etmek zorundaydı.

O yüzden o korkak genç prens de bir adamın kellesini alırken “kill or be killed- öl ya da öldür” ilkesiyle yani ruhundaki en aç hayatta kalma içgüdüsüyle hareket etti. Yüzyıllardır birike birike, süzüle süzüle, yoğunlaşa yoğunlaşa iyice arsızlaşmış, iyice yüzsüzleşmiş bu hükmetme genini taşıyanlar, “Bok çukurunda mı yoksa bok çukurunda yaşayanların sırtından geçinerek bir elimiz yağda bir elimiz balda mı yaşayalım?” dilemmasında tabii ki kendi refah ve keyiflerini düşündüler. Kendi refah, keyif ve bekaları hariç tüm tebaasını ya da günümüzdeki gibi tüm ülkeyi ateşe atmaktan çekinmediler.

Hükmetme arzusu ve ellerindeki gücü kaybetme korkusu, onları sıtmaya yakalanmış gibi korkudan titreyen insanlar haline getirdi. Biz ise, gözleri sıtmadan kör olmuş bu insanlardan eyaletimizin, insanlığımızın, gençliğimizin, çocuklarımızın ve dahi ülkede yaşayan tüm canlı mahlûkatın iyiliği için kararlar almalarını bekledik. Oysa aldıkları her kararda ataları olan o genç ve korkak prensin, o uzak kalede, kendisine meydan okuyan o yürekli adamın boynuna o kılıcı indirdiğinde arzusu, şehveti, şiddeti, korkusu ve adaletsizliği vardı. Kılıç indikten sonra o korkak prensin iç dünyasındaki yıkımı ve zulümle başa geldiğinden, tahtta kalabilmek için, tahta otururken yaptığından çok daha fazla zulüm yapmak zorunda olduğuna dair inancı ve gözlerindeki deliliği hesaba bile katmadık.

Taht zehirdi. Güç zehirdi. Eğer taht ve güç tek bir adamın eline verilirse bin bombadan daha çok yıkım getirecek kadar tehlikeliydi. Sultanat Eyalet-Şehri’nde biz, taht ve gücü tek bir adamın, Sade Vatandaş Partisi-SEVAP lideri İkram Papazoğlu’nun eline vermiştik. Ve ondan eyaletteki her bir birey için tek tek adaleti sağlamasını bekliyorduk. Ama adaleti sağlayacak kişinin sadece kendini ve etrafındaki yardakçıları düşünen adi bir korkak değil, kılıcını herkesin iyiliği için sallayacak adil bir şövalye olması gerektiğini unutmuştuk.

***

Ellerindeki gücü kaybetmek istemeyenler, her yerde kendileri gibi düşünen kendileri gibi davranan ve kendileri gibi bok çukurundan bir kere çıktıktan sonra oraya dönmek yerine dünyayı yakacak kararlar alabilecek kadar korkudan gözü dönmüş güç sarhoşu insanlar yönetsin istiyorlardı. İstiyorlardı ki tüm dünya liderleriyle aynı dili konuşsunlar ve iş birliği yapabilsinler. Rüküş bir gösteriş meraklısı ve bir kadın düşmanı olan Kapitalist Birleşik Devletler-KABD vali-başkanı Donald Mcduck, Bembeyaz Saray’ı kendi istediği gibi aşırı lükse bulayarak, altın varaklarla süsleyerek dekore etmeye kararlıydı. Belki de sadelik ve saflığın simgesi olan beyaz renginden sıkılacak ve sarayın adını Altın Saray yapacaktı.

19 Ekim günü Cennet Cybrys Tek Ada Cumhuriyetimiz Yavru Vatanımız – CCTC-Yv’de yapılan seçimleri ana muhalefetteki Republikan Sult Partisi-RSP lideri Tuphan Manfreeman kazandı. Milliyetçi Vatandaş Partisi-MEVAP lideri Etat Le Jardin: ’81 komşumuzdan sonra 82. komşu eyalet şehrimizin CCTC-Yv olması artık hayat memat konusu haline gelmiştir,’ dedi. Çünkü her daim hamaset dolu cümlelerle zehirleyerek ancak dizginleyebildiği tebaası ondan bunu bekliyordu. Eskiden atına atlayıp en yakın beylikleri sınırlarına katarak imparatorluk kurmuş atalarından aldıkları feyz sayesinde, arkalarına bol bol “C” harfi yapıştırılmış Mercedeslerine binip yavru vatanı anavatana katma görevlerini şevkle ifa edeceklerdi. Tabii arabalarında pudra şekeri çekmekten arta kalan vakitlerinde.

Vali-başkan İkram Papazoğlu ise daha itidalli bir açıklama yaptı:

“Bizim CCTC-Yv’ye yan bakmamız ters bakmamız asla mümkün değil. Yapılan önemli bir seçimdir ve Cybrys Sultunun iradesi bizim için çok saygındır.”

***

9 Ekim’de Mysyr eyaletinde Gezzap şehri için ateşkes anlaşması imzalandı. Quatar, KABD, Mysyr ve Sultanat garantör eyalet oldular. Anlaşma Peesrail eyaletinde hükümet tarafından onaylanmayı bekliyordu. Peesrail’in Gezzap şehri üzerinden Freelistin eyaletine açtığı savaş 734 gün sürmüş, 67 binden fazla insan ölmüş, 169 bin kişi yaralanmıştı. Gezzap şehrinde binaların yüzde 90’ı yıkılmıştı. 1,5 milyondan fazla insan yerlerinden edilmişti. Ateşkes imzalandı ama tüm bu tiranlar ellerindeki hükmetme gücünü kaybetme korkusundan geçmişte mazlum olan Xahudi milletine “Mazlumken zalim oldunuz,” diyemiyorlardı. Gerçek hayat şarkılardaki gibi değildi. Zalimin zulmü varsa mazlumun Allah’ı yoktu.

***

Öte yandan Papazoğlu ve avanesi tarafından istila edilen şehrimizde istila eden hücreler hızla yayılıyordu. Bu kanserli oluşumun şehrin bütün organlarına yayılmasına metastaz deniyordu. Böyle bir durumda muhalifliğimizi, özgürlük arzumuzu ve hayallerimizi gizleyerek yaşamaktan ve onların adına çalışıyormuş gibi yapmaktan başka çaremiz kalmamıştı. Folder Folder Hayriye de ben de polis teşkilatında olduğumuz için elde ettiğimiz istihbaratlarla adalete yalvarmaya gelmişken adilerin pençesine düşmüş, başta kadınlar olmak üzere pek çok insanımızı bulundukları cendereden çıkarmaya ant içtik.

***

Görevden el çektirilen Engürü Belediye Başkanı-EBB İmelik Çekçek sabah saatinde EBB yeni başkanı Mensur Slowe’ye yapılacak olan gizli operasyonu tahmin(!) ederek tivit attı.

 “Hazır mısın Engürü? Hazır mısın Sultanat? Engürü’de milyarlık vurgun patlıyor!”

Biz bunlarla uğraşırken 8 Kasım’da Sultanat’ın Dylovası mahallesinde bir parfüm fabrikasında 2’si çocuk 6 kadın işçi hayatını kaybetti. İş yeri sahibi yakalandı. 18 yaşın altında yasadışı olarak çalıştırılan bir genç kız şöyle ifade verdi:

“Alt kat depo olarak kullanılıyordu. Üstü patronun odasıydı. Patron gün boyu odasında sigara içip alkol alıyordu, bu arada da kadınları izliyordu. Güneş gören bir yerde oturup çalışanlara hakaret ediyordu. Sigortasız çalıştık. Zabıtalar geldiğinde patron parfüm hediye edip sigara alıp yollardı, denetim yapmasınlar diye.”

Bir şişe parfümü 11.000 Sult lirasından satan firma işçilerine yemek parası olarak 70 lira veriyordu.

11 Kasım’da Papazoğlu tarafından Cylivry Cezaevi’ne konulan İmam-ı Merkez Mahalle -İMM’nin 41. Aman Nazar Değmesin Mahkemesi’ne gönderilen iddianamesinde hakkında 2430 yıla kadar hapsi istendi. İMM için “örgütün kurucusu ve lideri” ifadeleri kullanıldı ve 142 eylemden cezalandırma talep edildi. Yöneltilen suçlamalar şöyleydi: 59 kez rüşvet, 7 kez suç gelirlerinin aklanması, 7 kez kamu kurum ve kuruluşları zararına dolandırıcılık, 2 kez “suç örgütünün kurucusu ve lideri olması dolayısıyla” örgüt mensupları tarafından işlenen kişisel verilerin kaydedilmesi, 2 kez kişisel verileri ele geçirme ve yayma, 4 kez suç delillerini gizleme, haberleşmenin engellenmesi, kamu malına zarar verme, 9 kez halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma, irtikâp, 39 kez kamu kurum ve kuruluşları zararına dolandırıcılık, 4 kez suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama,  70 kez ihaleye fesat karıştırma, çevrenin kasten kirletilmesi, vergi usul kanuna muhalefet, orman kanununa muhalefet, maden kanuna muhalefet…

Cumhuriyetçi Vatandaş Partisi- CEVAP Genel Başkanı Free Pharmacia, İMM hakkındaki iddianameye tepki göstererek, “Bu bir iddianame değil, darbecilerin siyasete yönelik bir muhtırasıdır,” dedi.

Dizaynet İşleri Başkanlığı- DİB kadar gereksiz bir kurumun başındaki kişiye zırhlı Mercedes araba tahsis eden ve kendi Mercedeslerini uçaklarla gittikleri ülkelere taşıyanlarca yönetilen Sultanat’ın 1968 model askeri kargo uçağı 11 Kasım’da düştü. 20 askerimiz şehit oldu. Bunun üzerine açıklama yapan Nasyonal Defiance Bakanlığı “Uçağın düşme sebebi uçak enkazında yapılacak detaylı inceleme sonucunda belirlenecektir,” dedi.

***

Ozon Untitrust isimli aktör, sevgilisi Mer Non-Cloudy’yi dövdüğü iddialarına karşı kameraların karşısında kendini şöyle savundu:

“Bir kadının ne kadar canı vardır ki?”

Bir kadın daha dokuz canından sekizini şerefsiz kocasının uğrunda harcamasın diye S3Z3N ve yedi kızını Maviş Akel denen babaları olacak soysuzun elinden kurtaracaktık. Kızlarını taciz eden, ona buna peşkeş çeken, karısını öldüresiye döven ama her seferinde hastaneden çıktıktan sonra iyileşmesini bekleyip tekrar döven bu adamı adalete teslim edemeyeceğimizi biliyordum. Çünkü kızlar ne kadar uzaklaştırma davası açsalar ne kadar anneleriyle beraber başka şehre taşınmış olsalar da bir türlü bu adamın zulmünden kurtulamamışlardı. Sonunda şerefsizi müdavimi olduğu kumarhanelerden birinde kıskıvrak yakaladık. Önce biraz direndi ama Folder Folder Hayriye’nin elindeki sustalıyla bendeki karambiti görünce sesini çıkaramadı. Adamı zaten tekinsiz olan mahallenin kuytu bir köşesine çektik. Biraz debelendi ama içtiği kaplardan sünger olmuş beyni ve bir pırasa kadar gücü kalmış bedeniyle bana karşı koyması imkânsızdı.

Tek kolumla adamın boğazına sıkıca sarıldım. Boştaki elimde bir karambit vardı. O kadar keskindi ki ben aleti adamın boğazına değdirir değdirmez boynundan ince ince sızan kanın kokusunu aldım. Hayır, ellerim titremiyordu. Bir insanı kanun namına, vatanı kurtarmak adına ya da nefsi müdafaa için değil sadece ben onun ölmesi gerektiğini düşündüğüm için öldürmek üzereydim.

Adamın boynundan kan sızmaya başlayınca benimle itişmeye başladı. Daha sıkı tuttum. Bana dirsek atamaya kalktı. Bunun üzerine kolunu arkadan kıvırıp o iki büklüm haldeyken topuklarına bir tekme savurdum ve yüz üstü yere yatırdım. O zaman cebinden cüzdanı ve cüzdanından kimliği fırladı. Hayriye’ye bağırdım:

“Ohaaaa! Bu orospu çocuğunun asıl adı Maviş değilmiş ki! Bu karaktersizin Türkçe karaktersiz yazılı ismi Mavis’miş. Soyadı da Akel değil Akal’mış! Yani MAVİ SAKAL! Vay şerefsizin evladı! Demek meşhur kadın katili Mavi Sakal’ın torunusun sen! Demek kendine Maviş gibi tatlişko bir isim uydurdun ama genetiğinde dedenle aynı boktan DNA’yı taşıyorsun! Sen her türlü ölümü hak ediyorsun ulan!”

Tam o anda yeni ortağım Folder Folder Hayriye, çakmak çakmak bakışlarımdan niyetimi anlamış olacak ki kararımı düşünebilmem için beni durdurdu:

“Dur Ozan! Yapma! Dur! Adaleti kendin sağlamak istediğinden emin misin? Bu kanı akıtınca vigilante olacaksın! Buradan geri dönüş yok biliyorsun!”

DEVAM EDECEK…

DEDEKTİF DERGİ KİTAP KULÜBÜNDE BU SAYI: SEN ÖLÜRSÜN BEN YAŞARIM – CELİL OKER


59. sayımız için yaptığımız kulüp toplantısında polisiye edebiyatımızın önemli ismi, erken yitirdiğimiz Celil Oker’in son Remzi Ünal macerası Sen Ölürsün Ben Yaşarım romanını konuştuk.

Yazımız içinde geçen bazı roman detaylarının polisiye maceranın sürprizini bozabileceğini anımsatarak keyifli okumalar dileriz.


Celil OKER KİMDİR?

Türk polisiye edebiyatın önde gelen isimlerinden Celil Oker 1952’de Kayseri’de doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz dili ve edebiyatı bölümü mezunudur. Çevirmenlik, gazetecilik ve ansiklopedi yazarlığı yaptı. Uzun süre reklamcılıkla iştigal ettikten sonra, 1998 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1999’da ilk romanı Çıplak Ceset yayımlandığında 47 yaşındaydı. Aynı yılın ekim ayında Oğlak Yayınları’ndan çıkan Kramponlu Ceset, Kaktüs Kahve Polisiye Roman Yarışması’nda birinciliği kazandı. Bu iki romandan sonra Oker eski pilot, yeni dedektif Remzi Ünal’ın maceralarını anlattığı beş roman daha yazdı. Oker ayrıca, 2004 yılında Murathan Mungan, Pınar Kür, Faruk Ulay ve Elif Şafak ile birlikte Beşpeşe isimli bir roman projesine katıldı. Beşpeşe, her yazarın bir öncekinin bıraktığı yerden hikâyeyi devam ettirdiği, böylece imece usulü yazılmış bir romandır. Oker’in ayrıca yazı atölyeleri çalışmalarından derlediği Genç Yazarlar için Hikâye Anlatıcılığı Kılavuzu kitabı vardır ki acemi yazarlar için işin abc’sini öğreten güzel bir çalışmadır.

Bin Lotluk Ceset, Bir Şapka Bir Tabanca, Çıplak Ceset, Kramponlu Ceset, Rol Çalan Ceset, Yenik ve Yalnız, Son Ceset, Ateş Etme İstanbul, Sen Ölürsün Ben Yaşarım ve Beyaz Eldiven Sarı Zarf adlı eserleriyle polisiye edebiyatın en çok aranan isimlerinden biridir. Bu kitapların dışında vefatının ardından oğlu Ali Oker’in katkılarıyla çeşitli dergilerde yayımlanmış öykülerinden oluşan derleme Haliç Manzaralı Cinayet Altın Kitaplar’dan kitaplaştırıldı.

Oker, ölümüne kadar Bilgi Üniversitesi’nde “yaratıcı yazarlık teknikleri” başlıklı dersi vermeye devam etti.

Celil Oker Romanlarının Dedektifi Remzi Ünal Kimdir?

Yazarın kendi tanımıyla Remzi Ünal; “Hava Kuvvetleri’nden müstafi, THY’den kovulma, kendine saygısı olan hiç bir ‘frequent flyer’ın adını bile duymadığı sekizinci sınıf charter şirketlerinde bile tutunamayan, sayenizde MS Flight Simulator’ın Cessna’sını bile adam gibi indirmekten aciz eski pilot, ex-kaptan, nevzuhur bir özel dedektif”dir.

Remzi ismi, Oker’in göbek adı, Ünal ise annesinin kızlık soy ismidir. İlginçtir romanlarda hiç telaffuz edilmediğinden Remzi Ünal’ın kaç yaşında olduğunu tam olarak okur da bilmez, yazar da: “Popüler kültür kahramanları yaşlanmazlar” diyor Celil Oker. Yine de onun orta yaşlı ama dinç bir adam olduğunu tahmin ediyoruz.

Celil Oker, 2015 yılında Agos’a verdiği yazıda karakterine pilotluk mesleğini uygun görüşünün gerekçesini şöyle açıklıyor. “Geçmişinde savaş pilotluğu yapan bir insanın yaşam-ölüm ikiliğinde ciddi kararlar almaya alışkın olacağını düşündüm. Diğer taraftan, popüler aşk romanlarıyla ilgili yapılan bir araştırmaya göre, özellikle kadın okurlarda en çok merak uyandıran iki meslek doktorluk ve pilotlukmuş. Bu durum da muhtemelen, ikisinin de insan hayatıyla ilgili önemli karar almasından kaynaklanıyor. Ben de pilot karakterini seçtim.”

Dedektif Dergi’nin 39. sayısında Yamaç Yalçın, Remzi Ünal’ı şöyle tanımlıyor. “Tek başına yaşar. Pencere kenarında oturup sigara içer, kahvesini yudumlar, televizyon izler, uçuş simülasyonunda vakit geçirir. Acıktığı vakit buzdolabında midesini oyalayacak bir şeyler yoksa dışarıdan yemek söyler. Öğün hakkını genellikle kıymalı pideden yana kullanır. Uzatmalı flörtü Yıldız Turanlı’yla ilişkisi olsa da yalnız uyur, uyanır. Gün içinde zaman bulursa şekerleme yapmayı sever. Uykusunu iyi almışsa yataktan borçlu değil, alacaklı gibi kalkmış hisseder. Düzenli banyo yapar. Müşteriyle görüşmeden evvel mutlaka sakal tıraşını olur. Ev dışında en çok arabasında vakit geçirir. Orada yalnız değildir ama. Cream, Blues Brothers, Kardaşlar, Dervişan, Moğollar, Cem Karaca ve Apaşlar ona eşlik eder. Silah taşımaz. Çok mecbur kalırsa Aikido ile kendini savunur. Bir iki Steven Segal numarası çeker. Sadece ev ve araç telefonu kullanır. Son dönemini hariç tutarsak cep telefonu bulundurmaz. Kullandığı zaman da bin pişman olur. Hele akıllı telefonlardan nefret eder. Hafızası kuvvetlidir Ünal’ın. Kaleme kâğıda ihtiyaç duymaz. Müşterilerinin telefon numaralarını, adreslerini aklına yazar. Kapalı kapıları Bruce Lee tekmeleri ile değil, zamanında Lizbon Hırsızlar Pazarı’ndan aldığı maymuncukla açar. İnsan sarrafıdır, içtendir, dürüsttür, ahlaklıdır, vicdanlıdır, özünde hakikidir, kimi zamansa mizahi. Başarıp başaramayacağından emin olmadığı bir şey için söz vermez, boş vaatlerden kaçınır. Dünyayı kurtaramayacağını da bilir. Yalnız, bir işi kabul ederse de sonuna kadar sahiplenir. İşin gereği neyse onu yerine getirmekle yükümlüdür. Mesela illa gerekmiyorsa suçluları adalete teslim etme kaygısını taşımaz. Polisle, savcıyla, hâkimle karşılaşmaktan hoşlanmaz. Mümkünse onlardan ve türevlerinden uzak durur. Adildir, ihtiyaç halinde 155’i arayıp ismini vermeden ihbarda bulunur. Mesleğinin bir cilvesi olarak çoğu zaman cesetlerle karşılaşır. Çoğunlukla kayıp bir kişinin peşinden iz sürer.”

Sen Ölürsün Ben Yaşarım romanında karşımıza çıkan diğer karakter Sezin Sabuncu. O’Connor Consulting Şirketi’nde danışman, bekâr, hırslı, akıllı bir iş kadını. Konuşmalarına İngilizce kelimeler katmayı seviyor. Duygusal zekâsı çok yüksek değil. Aşk ilişkileri konusunda kafası epey karışık. Roman boyunca Remzi Ünal’la en çok iletişime giren karakter o.

Yıldız Turanlı, Remzi Ünal’ın sevgilisi, psikolog. Bu romanda mesleki bir eğitim için yurt dışında olduğundan fiziksel olarak maceranın içinde görülmüyor. Ancak davanın Remzi Ünal’a gelmesine aracı olan kişi o.

Oker, bir röportajında “İlk kitaplarımla ilgili söyleşilerde ‘Neden Remzi Ünal kadınlara karşı mesafeli?’ sorusuyla karşılaşırdım. Bu durum insanların ilgisini çekmişti. Sonra yavaş yavaş Yıldız Turanlı çıktı ortaya, durumlar ilerledi, geriledi,” diyor.

Buradan anlıyoruz ki Yıldız Turanlı belki de Remzi Ünal’ın “erkek kimliğinin” tanımını güçlendirmek için yaratılmış bir yan karakter. Yazar vaka odaklı bir roman isteğiyle yola çıkmışken okurun başkarakterin özel hayatına ilgisi nedeniyle sorulardan kaçınmak için uydurduğu bir uzatmalı sevgili.

Roman boyunca Remzi Ünal ve Sezin Sabuncu dışındaki karakterleri çok sivrilmiş görmüyoruz. İki kurban var. İlki Sezai Tankıran. Remzi Ünal cesedi bulduğunda onun Santral İnşaat’ın sahibi Taylan Sezer olduğunu sanıyor, ancak roman ilerledikçe yanıldığı anlaşılıyor. Diğer kurban ise Yılmaz İncekara isimli bir mimarlık öğrencisi. Genç adam önce çalıştığı inşaatta kaza geçirir daha sonra evinde öldürülür. Remzi Ünal’ın olaya dahli aslında kaza sonrası bu gencin ailesinin ricasıyla gerçekleşiyor.

Mekânımız İstanbul, zaman güncel yani romanın yazıldığı yıllar.

Remzi Ünal müşterisi adına, buluşmak üzere anlaştığı iş adamı Taylan Sezer’in lüks bir gökdelendeki dairesine gider. Kapı aralıktır. Kötü bir şey olacağını sezince çekip gitmeyi düşünse de sorumluluk duygusu ve merakı ağır basar çevresini kontrol ederek içeri girer. Hızlıca içeriyi inceler ve çalışmakta olan televizyonun karşısındaki koltukta bir adamı kaşının üzerinden silahla vurulup öldürülmüş halde bulur. Odayı, adamın kıyafetini, adamın bedenini inceler. Tam oradan ayrılmaya karar verdiği sırada sokak kapısının anahtarla açıldığını duyar. Gelen O’Connor Cunsulting danışmanı Sezin Sabuncu’dur.

Remzi Ünal roman boyunca Sezin Sabuncu ile iletişimini kesmeden hem dairede bulduğu kurbanın hem de kentsel dönüşüm rantı, mafya ve aile üçgeninin içinde yaşamını yitiren stajyer mimarın katilinin peşine düşer. Macera boyunca kâh dayak yer, kâh dövüş tekniğini konuşturur.  Muamma Remzi Ünal’ın İncekara ailesinin kondusunda gerçekleştirdiği bir aile toplantısında çözüme ulaşır.

EMEL ASLAN: Kitabı keyifle okudum. Oker’in dili kullanımı, üslubu çok iyi, bu da okumayı keyifli yapıyor. Özellikle kullandığı metaforları çok seviyorum. Her bölümü bir cliff hanger ile bitiriyor. Konuları uzatmıyor, tam tadında bırakıyor. Bu yönlerden çok beğendim. Yalnız final beni tatmin etmedi. Muammanın çözümünde anlamadığım kısımlar oldu. Örneğin Gülnur’un Sezin’e yaptığı numaranın amacı neydi? Sezin ve inşaat şirketinin patronu buluşsalar ne olacaktı ki? Orada cinayet işleneceğini bilmiyordu Gülnur.

GAMZE YAYIK: Sezin, bu oyunu şöyle anlamlandırdı. Gülnur onu adamla buluşturup rüşvet almakla suçlayacak, ayağını kaydırıp yerine geçecekti.

EMEL ASLAN: Bunu nasıl ispatlayacaktı peki? Kendi orada değildi. Kadına bunu neden yaptın bile demediler. Bence bu okurun kafasında tam aydınlanmadı. Remzi Ünal çözüm sürecinde ipuçları yerine sezgilerine güveniyor. Örneğin Taylan’ın yakın korumasına dönüp “Sen öldürdün!” diyor. Ancak buna dair elinde bir delil yok. Yılmaz’ın ölüm anını anlatırken de biri onun üzerine atladı diyerek bir senaryo uydurdu ancak bunu neye dayandırdı belli değil. Vehbi’yi kim neden dövdü anlayamadık. Kısacası buna benzer konular kafamda açıklığa kavuşmadı. Ben daha çarpıcı bir final beklemiştim.

GÜNEŞ BARGUŞ: Romanın isminin Sen Ölürsün Ben Yaşarım olmasının nedenini anlayamadım. Üzerinde biraz düşündüm ve Remzi Ünal’ın bu düzen içinde aslında yaşamadığı çıkarımını yaptım. Üslup konusunda bazı notlarım var. Remzi Ünal sık sık kendi kendine konuşup olayları değerlendiriyor. Yazar iç monolog ve düşünce akışı tekniğini kullanmış. Kahramanın dilinden okuyoruz romanı ama anlatıcı güvenilmez. Remzi Ünal çok umursamaz bir şekilde olayları anlatıyor. Dedektife dair fiziksel bir tahlil göremedim. Keza Sezin Sabuncu da konuşmasında İngilizce kelimeler kullanıyor ama “anasının dizinin dibinde oturmak” deyimini de kullanıyor. Bu bakımdan karakterler kafamda tam olarak oturmadı.

ZEHRA ACİCBE: Roman boyunca çok fazla marka ismi geçti. Dönemi temsil etmesi açısından kullanılmış olabilir tabii, sizin düşünceleriniz merak ediyorum. Kentsel dönüşüme girecek mahallenin ismini tahmin etmeye çalıştım. Hiç ismen anılmadı çünkü. Kahraman isimlerinden yola çıkarak Gazi Mahallesi olduğunu düşünüyorum. Yazar, karakterine kendi kendine durum değerlendirmesi yapması için fırsat veriyor. Bu güzel bir teknik. Bu sayede okur unuttuğu ya da gözünden kaçan detayları tekrar gözden geçirebiliyor. Roman bana belki de Sezin karakterinin femme fatale oluşu nedeniyle Çifte Cinayet filmini anımsattı. Belli ki yazarımızın şehirle, vahşi kapitalizmle, inşaat ve rant furyasıyla derdi var. Bu benim polisiyede hoşuma giden bir şey. Bu açıdan beğendim.

MEHTAP SEZER:  Kitabın ismi bence dedektif Remzi Ünal’ın kurbanlarına söylediği bir cümle. Yani siz ölürsünüz, ben de sizin katillerinizi bulur, ortaya çıkarır ve hayatta kalırım diyor. Celil Oker romanlarını birinci tekil şahıs diliyle yazıyor. Bence bu zor bir bakış açısı. Her şeye hâkim olamazsın. Yazarın dili yalın, ifadeleri net ve gösterişsiz. Remzi Ünal karakteri olaylardan ve çevresinden bahsederken detaycı ancak kendi ile ilgili şeylerde vurdumduymaz ve duygularını açık eden biri değil. Kurgunun kahramanlara odaklanarak ilerlediğini düşünüyorum. Diyaloglar az, öz. Özellikle cenaze evi betimleyişini çok beğendim. İstanbul’un sokaklarını gezdik, güzel mekân tanımlamaları vardı. Yazarın eğlenceli bir dili var. Sanki kahraman hayatla dalga geçiyor. Romanda cinayet ve dövüş sahneleri var ancak Oker asla kanlı, dehşet içeren cümleler kurmuyor.

SERAP GÖKALP:  Yazarı ilk kez okudum. Diğer romanlarını da araştıracağım. Olay örgüsünün temposunu düşük buldum. Ancak sona doğru bulmaca labirenti hayli karmaşıklaştı ve bu bölümler bana daha çok hitap etti. Yalnız şunu da söylemeliyim, baştan durağan sonra çok yoğun bir metinle karşılaşınca metnin dengesine ilişkin bir sorun olduğunu düşündüm.  Yani son bölümde olay adedi birden artıyor. Oysa kitabın yarısına kadar mevzu tekdüze. (Bu anlatıcı sesle de mi ilgili acaba? Remzi Ünal çok mu soğukkanlı biri?) Böyle bir olay örgüsü baştan sona hız/tempo istiyor bana kalırsa. Metindeki hız/temponun diyaloglar yüzünden dengesiz olduğunu düşünüyorum. Diyaloglarla ilgili başka bir sorunum daha oldu; akıcı değiller. “Dedi” sözcüğü öyle çok kullanılıyor ki rahatsızlık veriyor. Türkçede bu sözcük yerine elliden fazla ifade biçimi var oysa. Birinci tekil şahıs anlatımı Remzi Ünal karakteri aracılığıyla inandırıcı ve sahihlik yaratıyor. Remzi Ünal tümüyle romana hâkim ve yazar sesini tümüyle ortadan kaldırmış. Ayrıntılı betimlemeler dolgu malzemesi mi diye düşünmeden edemedim. Bu anlatımı 19.yy da bırakmadık mı? Ne gerek var? 

Betimlemelerin bu denli ayrıntılı olmasını beğenenler olabilir ama ben bir okur olarak bunu imgelem gücüme müdahale olarak algıladım. Yine bu ayrıntılı anlatım, okuru metnin içine çekmek olarak yorumlansa da bendeki etkisi sıkılmak oldu. Sanki yazar ensemden tutup buraya bak, bunu dinle der gibi geldi. Ama anladığım kadarıyla bu Oker’in özelliğiymiş.

Karakterlerin genel olarak fizyolojik boyutları var, sosyolojik boyutları da algılanıyor, psikolojik boyutlarının biraz daha derin olmasını istedim. Hele bazıları için belki “tip” tanımı daha uygun.

Vehbi karakteri sırf olay için var edilmiş gibi. Zorlama bir tip. Sırf sokak kadını olay mahallinde ipucu yüzüğü bulsun, çalsın diye kuryelik dışında kadın ticareti de yapan biri var edilmiş. Belki yön değiştirici, dikkat dağıtıcı unsur olarak kullanılmıştır.

Gülnur, çok silik bir karakter. Oysa olay akışında kilit bir isimdi. Sezin’in yanında yıllardır çalışıyormuş. Bunu keşke son dakikada öğrenmeseydik. Plaza insanlarının Gülnur’un yaptığı “hata”yı affetmesi bana pek olanaklı/gerçekçi gelmedi. Bu kadar belaya neden olan öznenin salıverilmesi adalet duygumu zedeledi.

Sezin, romanın başından sonuna dek okurun ilgilendiği biri. Göz önünde olmasına karşın katil olması çok şık, çok şaşırtıcı. Ama onun katil özne oluşunun romanda en sonda ve küçük bir bölümde küt diye anlatılmasındansa (bunu yazar kasıtlı yapmıştır elbette) bu meseleyle haşır neşir olmayı isterdim. Yani Sezin’in neden cinayet işlediği romanda daha geniş yer alsa bana okur olarak iyi gelecekti. Çünkü Sezin karakteri çok iyi bir malzeme, bu malzemeyle biraz daha oyalanmak isterdim, onun kokoşluğu, kendi sosyal kesiti dışında topluma ne kadar uzak yaşadığından başka bir şey bilmiyoruz. Psikolojik boyutu keşke biraz daha güçlü olsaydı. Buna olanak vardı çünkü anlatıcı karakterle ta romanın başından beri birlikteydi. Mesleğinde çok başarılı bir kadın örneğin. Neden dişil özellikleri, bedeni, cinsel özgürlüğü vs. öne çıkarılmış? Ha diyeceksiniz ki o bir psikopat falan değil yalnızca anlık bir öz savunma nedeniyle katil oldu. Tamam, onu apartman dairesine getiren itkiler nelerdi? Hırs mesela? Bir de şöyle bir cümle var metnin içinde. Arabayı durdurup kusuyor. Remzi Ünal onun yaşadığı korku nedeniyle kustuğu kanısında ve kız ona nedeni sadece bu değil gibi bir cümle kullanıyor. Ben burada kız hamile galiba, Vehbi ile ilişkisinden mi yoksa başka bir şey mi var diye düşündüm ama kusma gerekçesine söz verdiği halde bir açıklık getirmiyor. Yüzük ayrıntısını yakalayamadım. Kiralık kızın parmağında sakil durduğuna ilişkin bir cümle vardı oradan anlamalıydım. Bu da yazarın becerisi, şapka çıkarıyorum. Sonuç olarak, Celil Oker’i tanımak için başka eserlerini de okumam gerektiğini düşünüyorum. Sanırım seçtiği polisiye tarzının kalıbı, özelliği bu. Ama okuru olur muyum bilemiyorum.

GENCOY SÜMER: Celil Oker’in romanları bildiğimiz, Amerikan hard boiled dediğimiz sert polisiyenin bir nevi Türkiye versiyonudur. Zaten Oker, Hammet ve Chandler hayranı olduğunu pek çok yerde söylemiş. Bu roman da o çizgide bir eser. Yazar, türü Türkiye şartlarına son derece güzel bir şekilde uydurmuş. Remzi Ünal hakkında detaylı bir bilgimiz yok. Ben kırklı yaşlarda olduğunu sanıyorum ama dinlediği müzikler yaşının daha büyük olabileceğini düşündürüyor. Fit, sağlıklı, spor yapan bir adam. Amerikan polisiyelerinde dedektifler genelde alkoliktir. Remzi Ünal sadece kahve ve sigara içiyor. Dayak yiyor, dayak atıyor, bol aksiyon yaşıyor. Roman, karakter ve anlatıda Amerikan polisiyelerine benzese de ayrıldığı noktalar da var. Karakter Amerikan polisiyelerindeki dedektifler gibi melankolik değil. Hikâyede umutsuzluk yok. Hammet ve Chandler romanlarında katil yakalanıp olay çözülse bile romanın sonunda adalete dair bir ümitsizlik vardır.

Anlatıcının birinci tekil şahıs olması Amerikan polisiyesine benzer özelliklerden biri. Başkarakterin olayları anlatması yazarı kısıtlasa da başka bazı imkânlar verir. Başkarakter kendi duygu ve düşüncelerini açıklama imkânı bulur. Ancak bu anlatıcının güvenilmez olmasına yol açar. Remzi Ünal kafasından geçenleri anlatabiliyorsa bize bulduğu ipuçlarını, şüphelerini de anlatması gerekirdi. O yüzden macerada bazı şeyler hissikablelvukuyla oluyor. Bu seferki okumamda ben de fark ettim, romanda bazı senaryo boşlukları var. Emel’in de söylediği gibi bazı sorular cevapsız kalıyor. Bu Amerikan polisiyesinde de olur. Raymond Chandler hakkında yazdığım yazılara bakarsanız, Chandler dedektif romanlarının baş tacı kabul edilen bir yazardır, romanlarının Amerikan edebiyatın en iyi eserleri olduğu söyleniyor. Ancak romanlarında boşluklar var, bazı cinayetleri kimin işlediği beli değil. Açıklamıyor, hatta yazara sorulduğunda “Ben de bilmiyorum,” diyerek yanıtlıyor. Diyorlar ki; Chandler olay odaklı değil karakter odaklı yazmıştır. Bu nedenle bazı hatalar olabilir deniyor. Genel görüş böyle, ben aynı fikirde değilim. Bu romanı Amerikan polisiyelerinden ayıran bir diğer fark da şu; sahnelerde hiç grafik seks, şiddet yok. Günümüz sert polisiyesinde bunlara çok fazla yer verilir.

Bu romanda caddeler, rezidanslar, kenar mahalleleriyle İstanbul var. Zengin iş adamları, şirket yöneticileri, bıçkın delikanlılar, fedailer, kiralık katiller, kızlar, pezevenkler, yer yer argo ve küfür. Bunlar sert polisiyeyle benzeşen taraflar. Zaten Oker yazdığı romanların sert polisiye olduğunu söylüyor.

Kitabın adının romanla hiç alakası yok. Bu bir Mike Hammer romanının adı gibi. Tipik bir hard boiled romanı adı bu. Bu bilinçli bir seçim, reklam amaçlı yapılmış. Romanın türü ile bağlantı kurulsun diye yapılmış. Dikkat ettiyseniz romanda sık sık bela kelimesi kullanılıyor. Bu da Hammer romanlarından aşina olduğumuz bir durum. Bunlar Oker’in bilinçli seçimleri.

Romanda femme fatale karakter var. Gayet de başarılı yaratılmış. Polisiye edebiyatın klasik Femme Fatale’i Malta Şahini’ndeki Brigitte karakteridir. Filmin sonunda kadın onu polise teslim etmemesi içim Sam Spade’e yalvarır. Bu sahne okuduğumuz romanda aynen yer alıyor. Anımsarsanız Remzi Ünal televizyonda Malta Şahini’ni izliyor. Diyalogları ezberlemiş dedektifimiz, TV sesi kısık olduğu halde kendisi mırıldanıyor. Bu sahne Remzi Ünal – Sam Spade benzerliğini açığa vuruyor. Okur açısından da iki karakter arasındaki yakınlığın iyice sezinlendiği bir bölüm bu. Metinler arası bir ilişki de kuruluyor böylece. Yazar Dashiell Hammet eserine doğrudan gönderme yaparken aslında bize bir ipucu veriyor. Yani bu bölümü okuyunca aslında katilin kim olduğunu anlayabiliyorsunuz. Bu ustalık işi.

Sizlerin bazı eleştirilerine katılmıyorum. Benim de eleştirilerim var. Romanın bazı bölümlerinde gereksiz detaylar var. Bunlar akışı yavaşlatıyor, heyecanı duraklatıp kitabı daha zor okumamıza yol açıyor olabilirdi; eğer Oker’in anlatımı bu kadar mükemmel olmasaydı. Bu kısımlar romandan çıkarılabilir ancak o bölümleri okumak da zevkli. Sen, ben bu detayları yazsak kötü bir roman olur ama Celil Oker güzel yazdığı için iyi bir roman olmuş.

Biz bir Remzi Ünal macerası okuduğumuz için mutlu olduk, üzerine konuşmaktan keyif aldık. Gelecek sayımızda bakalım hangi yazarı ve kitabı okuyacağız?


  1. https://www.agos.com.tr/tr/yazi/13295/bu-sehirde-kim-ole-kim-kala
  2. https://dedektifdergi.com/remzi-unal/

Siz de kitap kulübümüze katılmak isterseniz bize yazın. Kısa özgeçmişinizi, polisiyeyi neden sevdiğinizi ve -varsa- polisiye edebiyatla ilgili çalışmalarınızı içeren bir yazıyı da e-postanıza eklemeyi unutmayın. Adresimiz, [email protected].


SESSİZ HASTA- GERÇEK NEREDE BİTER, KURGU NEREDE BAŞLAR?


Sessiz Hasta, bir gerilim polisiyesi ama aynı zamanda türün sınırlarını zorlayan, türler arasında geçişler yapan bir roman. Postmodern polisiyenin yenilikçi romanlarından biri.


SESSİZ HASTA

Orijinal Adı: Silent Patient
Yazar: Alex Michaelides
Çeviri: Aslı Perker
Yayınevi: Domingo
Sayfa Sayısı: 309

Goodreads Yılın En İyi Gerilim Romanı ödülünü kazanan Alex Michaelides’in Sessiz Hasta romanı, ilginç bir polisiye. Kitabın arka kapağında “Hitchcock gerilimi, Agatha Christie kurgusu ve Yunan trajedisinin birleşimi” yazmasaydı, kesinlikle dikkatimi çekmezdi. Tabii burada beni kitabı okumaya yönelten kelimelerin “Agatha Christie kurgusu” olduğunu söylememe gerek yok.

Goodreads, kitabı en iyi gerilim romanı olarak seçmiş ama ben hikâyede, bir “gerilim romanında” olması gereken gerilimi bulamadım. Buna karşılık, Agatha Christie kurgusunu fazlasıyla buldum. Bence, romanı gerilim polisiyesi olarak tanımlamak daha doğru olurdu.

Neden böyle düşündüğümü açıklayayım: Bildiğiniz (veya bilmediğiniz) gibi, polisiye roman üç alt-türe ayrılır. Muamma polisiyesi, gerilim polisiyesi ve kara polisiye. (Sert ve rahat polisiye diye iki alt-türe ayrılmaz. Bunlar tür değil, tarzdır.)

Gerilim polisiyesi, muamma ve kara polisiyelerinin arasında yer alan bir alt-türdür. Yani hem geçmişteki gizemi hem de şimdiki zamanda geçen hikâyeyi temel alır. Ancak, şimdiki zamanda geçen hikâye, burada merkezi bir konuma sahiptir. Okur yalnızca daha önce nelerin olduğuyla değil, daha sonra nelerin olacağıyla da ilgilenir; geçmiş kadar geleceği de sorgular. Geçmişteki olayların nasıl açıklanacağını beklerken, kahramanların başlarına neler geleceğini de merak eder.

Sessiz Hasta, bir gerilim polisiyesi ama aynı zamanda türün sınırlarını zorlayan, türler arasında geçişler yapan bir roman. Postmodern polisiyenin yenilikçi romanlarından biri.

Olaylar, geçmişte işlenen bir cinayet üzerinde gelişiyor. Ünlü bir ressam, yine ünlü bir fotoğrafçı olan kocasını öldürmüş, yargılanmış ve akıl hastanesine kapatılmıştır. Katilin akıl hastanesine kapatılmasının sebebi, olay yerine polislerin geldiği andan itibaren hiç konuşmaması, dışarıyla tüm iletişimini kesmiş olmasıdır.

Kadının tablolarından etkilenen bir terapist, onu konuşturmak ve cinayetin gizemini çözmek ister. Bu amaçla hastanede çalışmaya başlar ve olaylar hiç umulmadık bir biçimde gelişir.

Roman, katil kim sorusuna cevap aramak yerine, cinayet neden işlendi sorusunun cevabını bulmaya odaklanmış. Bilindiği ve göründüğü kadarıyla mutlu bir evlilik bu. Karı koca birbirlerine aşıklar, işlerinde başarılılar, hiçbir maddi sorunları yok. Ancak roman ilerledikçe hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, geçmişin yalanlar ve sırlarla dolu olduğu ortaya çıkıyor.

Alex Michaelides

Açıkçası, romanı elime aldığımda, hikâyenin psikolojik bir gerilimle beslenen klostrofobik hastane ortamında geçeceğinden, yer yer sıkıcı ve kasvetli bir terapist-hasta ilişkisini anlatan paragraflar okuyacağımdan endişeliydim. Bu tür film ve dizileri izlemekten usandığım için, romanın da aynı kulvarı paylaşmaması ümidiyle Sessiz Hasta’yı okumaya başladım.

İlk sayfada sizi etkisi altına alan romanlar vardır ya bu da öyle. Çok sevdiğim futbolun diliyle söylersem, daha birinci dakikada penaltı oldu ve ben golü yedim.

Sayfaları çevirdikçe endişelerimin ne kadar yersiz olduğunu gördüm. Kurguda hastane sahneleri var, ama olması gerektiği kadar. Hikâyenin büyük bölümü, suçla ilgili soruşturmaya ayrılmış. Romanın aynı zamanda anlatıcılarından biri olan terapist, bir süre sonra, tıpkı bir dedektif gibi tanıklarla görüşmeye, iz sürmeye ve konuşmamakta ısrar eden hastanın geçmişini, onu cinayete sürükleyen sebepleri bulmak için dışarıda araştırmalar yapmaya başlıyor. Sürekli şaşırtmacalar, bükülmeler ve ters köşelerle ilerleyen roman sonunda gerçekten şaşırtıcı ve yıkıcı bir finalle noktalanıyor.

Olayları iki ayrı anlatıcıdan takip ediyoruz. Kadının hatıra defteri bize geçmişi anlatıyor. Terapistin anlatımı ise şimdi olanları naklediyor. Böylece paralel bir kurguyla gerçeğin ne olduğunu öğrenmeye çalışıyoruz.

Sonlara doğru, nasıl olup da hatıra defterini bizim de okuyabildiğimiz anlaşılınca romanın anlatımında varmış gibi görünen yapaylık ortadan kalkıyor. Bütün taşlar yerine oturduğundaysa, şaşkınlık da büyük ölçüde geçmiş olduğu için, geriye sadece acı kalıyor.

Alt metinleriyle de romanın son derece dikkat çekici olduğunu söylemem gerekir. Özellikle gerçek ve kurgunun birbirine karışması oldukça postmodern bir yaklaşım ve polisiye romanlarda alışık olmadığımız bir yapısal özellik.  Roman sürpriz bir sonla, okuyucunun algısını tersine çeviriyor. İnsan psikolojisinin karmaşıklığı ve önyargıların güvenilmezliği öne çıkıyor. Önceki bölümlerde okur tarafından yapılan yorumlar ve tahminler tamamen değişiyor. Buradaki alt metin, gerçeğin, kurgudan ve edinilen izlenimlerden farklı olabileceğini vurguluyor. Roman, sessiz hastanın suskunluğunun gerçek nedenini sonunda ortaya çıkararak, insan algısının tek bir perspektife dayandığında yanıltıcı olabileceğini okura hatırlatıyor.

Polisiye edebiyata yaptığı yenilikçi katkısı, şaşırtıcı çözümü, farklı anlatım tekniği ve özellikle finalde hayalle gerçeğin birleşmesine benzer bir kurgusal çakışmanın yarattığı etkileyici sahnesiyle, Sessiz Hasta’nın okunmaya değer bir roman olduğu kanısındayım.

BİR DOĞRUNUN ÖLÜMÜ

“Bütün tehlikeler, özellikle de en kötü olanları, tekrarlanır.”

THOMAS DE QUINCEY

Bozulan klima yüzünden evinin sıcaklığı dayanılmayacak raddeye gelmişti ve nem, tecavüz eder gibi tenine yapışmıştı. Bundan ötürü lacivert geceyi evinin terasında geçiriyordu.

Gölün karşısındaki ışıkları seyrederek bir sigara yaktı ve uyku problemini yazın halledemeyeceğini anladı. Bu sorunu çözmeyi sonbahara saklayacaktı. Çünkü bekleyen başka problemler vardı. Mesela üç gün önce sol göğsü ve karnı kesilmiş olarak buldukları, otuz yaşlarındaki maktulün katilini yakalamak.

Maktul, şehir merkezinden 15-20 km uzaklıktaki bir köyün yakınında, dere yatağında bulunmuştu. Kimliği tespit edilememişti ve adli tıp raporları henüz hazır değildi. Ön otopsiye göre kadının sırtında, yüz ve sırt çevresinde sürtünmeden kaynaklı izler vardı. Bu da maktulün sürüklenerek taşındığını gösteriyordu. Diğer bir olasılık, inanması zor da olsa, derenin akışıyla oraya sürüklenmiş olmasıydı. Ancak o mevsimde dere bir cesedi sürükleyecek kadar güçlü akmıyordu.

Maktulü düşünüyordu Şaziye Komiser. Balıketi bedeninin bakımlı oluşu dikkatini çekmişti. Tırnakları düzgün, makyajı ıslandığı hâlde bozulmamış, bedeni yaraları dışında temizdi.

Hayrandı kendine bakan kadınlara. Kendisini düşündü; böyle bakım, makyaj işlerini sevmezdi. Boşanınca tamamen uzaklaşmıştı. Allah var, eski eşi böyle şeyleri takmazdı, mutlu olmaları için elinden geleni yapmıştı. Nadiren sevişmelerini bile sorun etmemişti. Değerli bir madendi eski eşi. Hatta çocuklarının olmayacağını öğrendiklerinde bile sakin kalmış, anlayış göstermişti. Ancak Şaziye Komiser kocası dâhil her şeyden uzaklaşmıştı. Zaten evliliğinde yaptığı yanlışlar birçok doğrunun silinmesine sebep olmuştu. Sonuçlarına tek başına katlanmalıydı. Bu yüzden eski eşini çocuksuzluk müebbedine atmak istememiş, boşanmıştı.

Bir sigara daha yakıp dumanı manzaraya doğru üfledi. Telefonunun ekranına dokunup saate baktı.

Beş dakika sonra telefon can çekişmeye başladı. Ekranda yardımcısının adını görünce anladı ki bir cinayet var. Yoksa bu saatte mutlu haber verecek değil ya. Bu yazısız bir kural gibiydi. Mutlu haberler gündüzleri, kötü haberler geceleri verilirdi. Ne oldurdu sanki evlenme teklifi ettiğinin haberini verse?

Telefonu açmak için acele etmedi. Çünkü ölüler bir yere gidemezdi. Sigarasını söndürüp telefonunu eline almıştı ki sustu melodi. Tek dokunuşla aramaya geri dönüp hoparlöre aldı:

“Efendim, Selçuk?”

“Amirim, uyandırdım ama cinayet var.”

“Demedim mi bu saatte kötü haber verilir diye?”

“Efendim, Amirim?”

“Sana demedim Selçuk, sesli düşündüm. Geliyor musun almaya?”

“On dakikaya gelirim, Amirim.”

“Tamam, bekliyorum,” diyerek kapattı telefonu. Ayrıntı sormamıştı. Nasılsa olay mahallinde görecekti ne varsa.

***

Çırılçıplak, zayıf bir adamın bedeni dikenli çalıların arasına atılmıştı.

“Kim bulmuş?”

“Biri telefonla ihbar etmiş Amirim,” dedi Selçuk.

Olay Yeri İnceleme, çalışmasına itinayla devam ediyordu.

“Arayan kişiyi tespit ettik mi?”

“Naz Berre’ye söyledim, araştırıyor Amirim.”

Dikenlikten çıkarılan adamın sağ bileğinde ve erkeklik organında da kesikler vardı. Göz çevresinde oluşan morarmalar yüzüne darbe aldığını gösteriyordu.

Şaziye Komiser, maktule baktığında öfke cinayeti olduğunu düşündü. Biri bu şekilde öldürülmüşse, nedeni öfkeden başka ne olabilirdi ki? Öfke, insanoğlunu yoldan çıkaran en güçlü duyguydu. Atalar boşuna dememişti, “Öfkeyle kalkan zararla oturur,” diye.

“Şaziye, hoş geldin.”

“N’aber Güven? Nedir durum?”

Olay Yeri Amiri kafasındaki beyaz boneyi çıkarıp saçlarını düzeltti. “Öleli epey olmuş. Takribi 36 saat öncesine ait bulgular var. Yüzüne sert darbeler almış. Biri veya birileriyle kavga etmiş olabilir. Boyun çevresindeki morarmalara bakılırsa elle boğularak öldürülmüş olabilir. Bilek ölümden sonra kesilmiş gibi duruyor. Klişe lafı biliyorsun, net bilgileri birkaç güne veririm.”

Az ve öz konuşmayı sevdiğini bilenler lafı uzatmazdı. Öğrenmesi gerekenleri duyduğunu düşünen Şaziye Komiser bir sigara yaktı. Üç günlük ölü bedene eğilip bu muamelenin nedenlerini düşündü. Vücudundaki yaralara bakarak birkaç çıkarım yapılabilirdi. Mesela şeriat kanunları hükmünde hırsızlık yaptığı için el kesme cezası uygulanmış olabilirdi. Ancak görüntü şeriat için bile aşırıydı. Tecavüz cezası verilmiş olsaydı erkeklik organı yerinde olmazdı. Çünkü onun da raconu organını kesmekti. Sigarasının dumanını üfleyip ayağa kalktı.

“Ne düşünüyorsun?”

“Üç gün uzun bir süre. Bedenin kokmaması ve çürümemesi için soğuk bir yerde muhafaza edilmesi gerekmez mi” diyerek sigarasını tüttürmeye devam etti.

“Haklısın.”

“Önceki maktulün sonuçlarını yazdın mı?”

“İki, üç saate elinde olur.”

“Farklı bir şey var mı?”

“Daha önceki konuştuklarımızın dışında, başka bir yerde öldürüldüğü kesin. Çünkü sırtındaki kesiklerden aldığım örnekler, maktulün bulunduğu yerin toprağıyla eşleşmedi. Ayrıca o kesiklerde ağaç kıymıkları vardı. Yani kömürlük benzeri bir yerde öldürülmüş olabilir. Son olarak kadın ölmeden önce veya öldükten sonra cinsel ilişki yaşamış. Genital bölgesinde erkek kılları ve sperm kalıntıları vardı.”

“Tecavüzcü bir katil olabilir mi?”

“Öyle olsa, tek göğsünü ve karnını neden kessin?”

“Ne bileyim Güven! Memlekette manyak mı yok? Damacananın rızası var deyip tecavüze yeltenen insanla dolu ortalık,” dedi ve sigarasının son dumanını üfledi. İzmariti olay yerine atamayacağından külü silkeleyip izmariti arka cebine tıktı.

Şaziye Komiser, Selçuk’un arabasına yaslandı ve sağda solda koşuşturan Olay Yeri İnceleme ekibini izleyerek ölen kadını düşündü. Binlerce kadın gibi tecavüze kurban gitmiş, kocası veya sevgilisi tarafından arzularını karşılamadığı için kafasına vura vura öldürülmüş olabilirdi. Gerçekler gün yüzüne çıkana kadar “olabilir” varsayımında yüzmeye devam edeceklerdi. Şu gerçekti: Bu olay duyulduğunda televizyon kanallarının ve sosyal medyanın ekmeğine yağ sürülecekti. Kadın cinayetlerinin magazinleşmesi midesini bulandırıyordu. Nefret ediyordu sahte feminizmden. Ölümler üzerinden prim yapan bütün ideoloji ve siyasetçilerden tiksiniyordu. Ne diyordu şair: Her ölüm erken ölümdür,” sonuçta ölüm, tek yön bilet.

Şaziye Komiser, kendi kendine kurdukça kurdu. Bu durumlara sinirlenip sigara yakarak yerde yatan mevtayı siyah torbaya koymalarını izledi.

***

Şaziye ve yardımcısı Selçuk’u, Naz Berre karşıladı. Olay yerinden ayrıldıktan sonra çorbacıya gidip karınlarını doyurmuşlardı. İşi işte, aşı aşta seven Şaziye Komiser büroya girince, “N’aber Nazo? Nedir durum?” diyerek seslendi.

“Amirim, otopsi sonuçları geldi. Ölüm nedeni: Künt kafa travması.”

Şaziye Komiser uzun uzun sonuçları okumak istemediğinden dosyayı Selçuk’a uzatıp, Naz Berre’nin sözünü kesti: “Güven cinsel ilişkiye girdiğini söyledi. Onlardan bir şey çıkmadı mı? Bu kadar gaddarca bir ölüm için ne yaptı? Karşılık veremeyecek kadar ne olmuş olabilir? Peşinden gidebileceğimiz ipuçları verin bana. Yormayın beni, yaşım ilerledi,” diyerek gerdiği ortamı biraz yumuşattı.

Vücudundaki değişimlerin etkisiyle son birkaç yıldır gergindi. Psikolog arkadaşının tavsiyelerine uymayı denese de mesleğinin getirdiği stresten kaçamıyordu. Allah’tan çalıştığı kişilerin eski kuşağa saygısı vardı.

“Kıllar ve sperm kalıntılarındaki DNA’dan sonuç olumsuz Amirim. Ancak kadın geçmişte kürtaj yaptırmış. Rapora göre ameliyat zor geçmiş. Yırtık oluşumu meydana gelmiş. Eğer maktul buralıysa illegal yollardan kürtaj bile olsa belirli ilaçları kullanması gerekiyordur diye doktor arkadaşımı aradım. O da kürtajda olabilecek ters durumları ve bu durumlar sonucunda kullanabilecek ilaçların listesini gönderdi. İsterseniz son bir yıl içerisinde bu ilaçları almış kişileri araştırabilirim.”

“Ah Nazo ah! Güzelliğini ve zekânı bu mesleğe harcaman ne kadar kötü. Tamam, bir yerlerden başlamak gerek, sen bu durumu araştırmaya başla. Şu telefon eden kişiyi ne yaptınız?”

“Amirim, adamı bulup getirdiler. Saatlerdir sorgu odasında bekliyor,’’ dedi Naz Berre.

“Güzel. Uzun süre beklemesi bir suçu varsa gerginlik ve korkudan dolayı ötmeye başlamasını sağlar. Selçuk, bir kahve al gel odaya,” deyip sorgu odasının yolunu tuttu.

İçeri girdiğinde saçı sakalına karışmış, kırklarında, kilolu, orta boylu bir adamla karşılaştı. Adam, Şaziye Komiser’i görünce aniden ayağa dikildi. Şaziye, adamı baştan aşağıya süzdü. Rengi solmaya başlamış kot pantolonuna, göbeğini belli eden beyaz tişörtüne ve en son korkmuş gözlerine baktı. Eliyle otur işareti yaptı adama ve boş sandalyelerden birine yorgun şekilde çöktü.

“Anlat, Cemalettin.”

“Amirim, vallahi de billahi de ben öldürmedim. Karıncayı bile incitemem. Adam öldürmek neyime.”

“Adam olduğunu nereden biliyorsun?”

“…”

“Sakin ol. Ne işin vardı o saatte orada?”

“Şey, avdan dönüyordum da kestirme diye oradan geçiyordum.”

“Avdan mı? Ne vurdun?”

“Tavşan.”

“Tavşan? Zifiri karanlıkta mı? Bak Cemalettin, eğer gerçeği anlatmaya başlamazsan cinayet üstüne kalacak. Hadi diyelim üstüne kalmadı. Ancak senin yapmadığın anlaşılana, deliller ortaya çıkana kadar içerde yatarsın. Çıktığında da katil damgasıyla hayatına devam edersin.”

“Aman diyeyim Amirim, ne katili. Ben kimseyi öldürmedim.”

“Neden oradaydın o zaman?”

“Şey Amirim,” oturduğu sandalyede kıpırdadı Cemalettin. Bir itiraf geleceğini sezmişti Şaziye Komiser, bundan dolayı bekliyordu. Birkaç saniye geçtikten sonra sessizlik bozuldu. “Amirim, patikanın yukarısındaki kulübeden dönüyordum. Allah çarpsın ki ben yapmadım. Kimseyi öldürmedim. O gece bir şey olacağı belliydi. Kulübeye hiç gitmek istemedim. Ama n’aparsın Amirim, aşk bu. Dayanamadım gittim. Birbirimizi seviyoruz Amirim. Vallahi bak! Eşlerimizden boşanınca evleneceğiz.”

“Dur dur! Ne anlatıyorsun? Kimin kulübesi?”

“Anlatıyorum ya Amirim. Birbirimizi…”

“Cemalettin! Kısa kes oyun havası olsun.”

“Muhtarın karısıyla beraberim. Gece muhtarın kulübesindeydik. O yol kestirme, kimseye görünmeden gidebiliyorum. Yoldan inerken ışığı fark ettim. Önce muhtar sandım. Aha, dedim, boku yedik. Çünkü şüpheleniyormuş karısından. Gül gibi karısı varken o da âlemlere akıyor.”

“Cemalettin!”

“Tamam, Amirim. Işığı görünce sotaya sindim. Uzakta olduğum için kim olduğunu bilemedim, bekledim. Bir şeyi oraya doğru atıldığını duydum. Işık kaybolana kadar kımıldamadım. Sonra koşar adım gittim. Telefon ışığıyla baktım ki çıplak biri. Çok korktum Amirim, koşarak eve gittim. Yatağa yattım ancak yatakta döndüm durdum. Belki dedim ölmemiştir yaşıyordur. Dayanamadım aradım sizleri. Vallahi de durum bu Amirim. Ben masumum.”

“Çok masum sayılmazsın Cemalettin. Selçuk, gidin bakın öyle bir kulübe var mı? Bir de muhtarın karısını alın gelin. Bakalım doğru mu söyledikleri.”

“Aman Amirim, gözünün yağını yiyeyim yapma! Rezil rüsva oluruz.”

“Masumiyetini kanıtlayacaksan feda etmen gereken şeyler var Cemalettin. Madem seviyorsunuz birbirinizi, âşıksınız bunları aşarsınız merak etme,” dedi ve ardından yalvaran bağırışları ardında bırakarak odadan çıktı.

***

Şaziye Komiser, camın diğer tarafındaki kadını inceliyordu. Sorulara verdiği cevaplara, mimiklerine, tavırlarına, yaptığı ve yaşadığı şeyin ortaya çıkmasından dolayı yaşadığı mahcupluğa… Kadının ve adamın cinayetle ilgisi olmadığı belliydi. Daha sonra gözlerini Naz Berre ve Selçuk’a çevirdi. Son üç yıldır birlikteydiler. Naz Berre’nin aklı ve Selçuk’un iş bitiriciliği, kendi ruhunun hareketli olmasına neden olan dinamolardı. Onların istekleri, şevkleri Şaziye Komiser’i mutlu ediyordu.

Selçuk’un polis olmasının nedeni rahmetli babasıydı. Naz Berre’nin neden polis olmayı tercih ettiğini bilmiyordu fakat öğretmen ablası Adapazarı’nda olduğu için buraya tayin istemişti.

Hoş, kendisi de bu mesleği ne zaman yapmaya karar verdi, sebebi neydi anımsamıyordu. Biraz düşündü, iki sebebi olabilirdi. Babası öldükten sonra annesi dul kaldı diye köy halkı tarafından zorbalıklara uğramışlardı. Evlerine devamlı hayırlı kısmet diyerek geliyorlardı. Annesi bu kısmetleri geri çevirdikçe dedikodu kazanının ateşini harlıyordu. Gel zaman git zaman okulda arkadaşları tarafından dışlanmaya, ağza alınmaz laflar duymaya başlamıştı. Annesi kadın başına çalışıp kızına bakmaya çabalasa da bu dedikodular onları geriyordu. Hatta Şaziye bir gün annesine kızdığı için kendine okulda sarf edilen sözlerin ve arkadaşlarının onu istememesinin nedeninin o olduğunu söylediğinde kadının ağladığını görmüştü. Atılan iftiralar ve bu olay köyden, tası tarağı toplayarak şehre gelmelerinin sebebi olmuştu.

Zamanla şehir hayatına alışmış ve Anadolu lisesini kazanmıştı. Okulda arkadaşı yoktu. Yalnızlığı tercih etmiş, etliye sütlüye dokunmamıştı. Ta ki proje ödevi sayesinde Öznur’la tanışana kadar. Gün geçtikçe aralarındaki bağ kuvvetlenmiş, etle tırnak gibi olmuşlardı.

Bu arkadaşlık, üniversite sınavlarına hazırlanırken elim bir kaza sonucu bitmişti. Sinema çıkışında alkollü bir sürücü Öznur’a çarparak öldürmüş ve cezasını çekmeden hayatına devam etmişti. Belki de bu adaletsizlikten ötürü, suç ve suçluyla savaşmak için polis olmuştu. İşte, bu idealizmle teşkilatta yirmi küsur yıldır görev yapıyordu. Yirmi küsur yıl boyunca pek çok cinayet görmüş, bir sürü dosyayı çözmüştü; gecesini gündüzünü suçluların peşinde harcamıştı. Hatalarıyla doğrularıyla bu zamana gelmişti.

“Amirim, kadının anlattıkları, Cemalettin’in anlattıklarıyla örtüşüyor. Kulübeden bir şey çıkmadı. Ancak ayrıntılı inceleme isterseniz hemen gidebiliriz,” diyen Selçuk’un sesiyle daldığı düşüncelerden sıyrıldı Şaziye Komiser.

Zihnini toparladıktan sonra konuştu: “Kulübeyi incelemeye şimdilik gerek yok. İkisinin de ifadelerini imzalatıp gönderin,” dedikten sonra sigara içmek için dışarıya çıktı.

On beş dakika geçmişti ki dışarıda yaygara koptu. Kadının kocasıydı bağıran. O esnada Cemalettin de dışarı çıkınca, adam Cemalettin’in üstüne yürüdü ve suratına bir yumruk attı. Şaziye Komiser ve orada bulunan polisler kavgayı ayırdı.

Evlenmenin kolay, boşanmanın zor olduğu bir memlekette bir kadın daha var olan ailesini yıkmamak adına bütün sıkıntıları çekmeye razıydı. Şaziye Komiser kadınla bir şeyler konuşmak için ağzını açacakken telefonu çaldı. Arayan Güven’di.

“N’aber Güven? Nedir durum?”

“İki kurbanda da bulunan yaraların bazılarında aynı özelliklere sahip tortullar var. Yani aynı yerde öldürülmüşler. Kesiklere neden olan alet de aynı cins. Teferruatlar dosyada yazıyor.”

Telefonu kapadı. Naz Berre’yi aradı.

“Nazo, bahsettiğin durumu ne yaptın?”

“Amirim, ben de sizi arayacaktım. Ona gerek kalmadı çünkü internette maktulle ilgili birkaç bilgiye ulaştık. Daha doğrusu sosyal medyada Sevgi Detoksu adıyla tanınan, gerçek adı Gül Bahçe isimli kadın, yaklaşık bir haftadır hesabında video paylaşmayınca takipçileri gündem yapmış. Sonrasında kayıp başvurusu var mı diye baktım, dün akşam Hatice Şahiner diye biri başvurmuş.”

“Adresi alın, hemen gidelim.”

***

Gittikleri adres bir güzellik merkeziydi. İçeride müşteriler vardı.

“Yalnız, erkeklerin dükkânda bulunmasını istemiyoruz. Az ileride kafe var. İsterseniz orada bekleyebilirsiniz,” diyen saçları röfleli, makyajlı, dar mini etekli ve ağır parfümlü bir kadın karşıladı Şaziye Komiser ve ekibini.

Selçuk, Şaziye Komiser’e baktı ve onayını alıp dışarı çıktı.

“Kusura bakmayın! Politikamız gereği böyle olmak zorunda. Randevunuz kiminleydi?”

“Randevumuz yok. Biz…”

“Aaa, maalesef randevusuz alamıyoruz. İsterseniz…”

“Hanımefendi biz polisiz! Susarsanız birkaç şey soracağız,” diye payladı Şaziye Komiser.

Kadın, polis lafını duyunca kendine çekidüzen verdi.

“Gül için mi geldiniz?”

“Evet, siz de Hatice Şahiner olmalısınız?”

“Evet benim. Şöyle geçelim mi? Malum, dükkân kalabalık,” diyerek eliyle ofisini gösterdi.

“Gül Bahçe’yi nereden tanıyorsunuz? Ayrıca neden kayıp başvurusu yaptınız?”

Kadın cevap vermeden önce ofisin kapısını kapattı ve yerine geçip konuşmaya başladı: “Gül, beş yıldan beri burada çalışıyor. Öncesinde müşterimdi. Gel zaman git zaman çalışmaya ihtiyacı olduğunu söyleyince ben de ona iş verdim. İşe başladığı günden beri habersiz işe gelmemezlik yapmazdı. Telefonla aradım, evine gittim ancak ulaşamadım. Kendisi iki yıldır sosyal medyada üreticisi. Sosyal medyasına baktım, orada da hareketlilik olmayınca sayfasına sordum. Gül’ü takip edenlerden de olumsuz cevaplar gelince kayıp başvurusunda bulundum.”

“Akrabası, kocası ya da sevgilisi yok mu?”

“Gül’ün bir kuzeni dışında kimsesini bilmiyorum. Fakat bir yıldır birlikte olduğu Kıvanç diye bir adam vardı. Son zamanlarda ondan korkuyordu. Ayrılmak istemiş, adam Gül’ü tehdit falan etmiş. Takıntı hâline getirmiş kızı. Hatta bir hafta izin istedi benden. İzne çıktıktan birkaç gün sonra Kıvanç geldi dükkâna. Gül’ü sordu. Elbette adresini söylemedim. Bana karşı sakindi fakat gözleri kan çanağıydı. Teşekkür ederek gergin şekilde gitti. Adam gidince Gül’ü aradım. Telefonu kapalıydı.”

“Kuzeni var dediniz. Adını biliyor musunuz?”

“Adını bilmiyorum. Aaa, bir dakika,” dedi ve telefonu eline aldı.

Birkaç dakika boyunca telefona bakınca Şaziye Komiser’in sabrı taştı. “Gül’ün adresini verirseniz biz hallederiz,” diyerek ayaklandı.

Kadın telefondan başını kaldırmadan, “Bir keresinde banka hesabımdan kuzenine para göndermişti. Onu bulmaya çalışıyorum. Hah, buldum! Adı Cengiz Ali Kıran,” diyerek oturduğu yerden kalktı.

Kalkınca küçük bir kâğıda Gül’ün adresini yazıp Şaziye Komiser’e uzattı. Komiser ve ekibi dükkândan çıktılar.

***

Şaziye Komiser ve ekibi ertesi gün ilk iş Cengiz Ali Kıran’ın evine gittiler. Ancak kapı duvardı. Apartmandaki diğer sakinlerden düzgün bilgi alamadılar. Yalnız, üç dört gün önce apartmanda kavga sesleri yükselmiş. İkinci adresleri ise Cengiz Ali’nin çalıştığı hastaneydi. İş arkadaşlarıyla konuştuklarında bir haftadır işe gelmediğini öğrendiler.

“Nazo, şu sosyal medyaya bak bakalım Gül, Cengiz Ali ile ilgili bir şey paylaşmış mı? bunların kuzen olmadıkları açık. Bir de Gül’ün adresine gidelim bakalım,” dedi Şaziye Komiser.

Selçuk, Naz Berre’nin söylediği adrese gitmek için arabayı çalıştırdı. Naz Berre, tabletten Sevgi Detoksu sayfasını dolaşmaya başladı. Takribi yarım saat sonra Gül Bahçe’nin adresine gelmişlerdi. Arabadan inerken Naz Berre konuştu:

“Amirim, o kadının bahsettiği Kıvanç Ekşili bu adam olsa gerek. Çünkü sayfasında beraber çekildikleri fotoğraflar ve videolar var. Bakın,” diyerek tableti Selçuk ve Şaziye Komiser’in görebileceği şekilde tuttu.

Gül, lüks bir evin bahçesinde gerçekleşen davetin videosunu çekerken organizasyon şirketinin adını söylüyordu. Naz Berre, benzeri videoları ve resimleri gösterdi.

“Etiketlediği kişi Kıvanç Ekşili, Amirim,” diyerek adamın resmini gösterdi.

Kırk beşlerinde, yaşına göre atletik, bakımlı bir adamın tebessüm eden fotoğrafına bakıyordu Şaziye Komiser. Naz Berre, tableti önüne alıp birkaç dakika sonra adamla ilgili bilgileri okudu.

“Siz eve çıkın, ben de şu markettekilere sorayım,” dedi Şaziye Komiser ve arabadan indiler.

Şaziye Komiser, tabletten Kıvanç ve Gül’ün fotoğraflarını market çalışanlarına gösterdiğinde kadını tanıdıklarını, adamı da birkaç gün önce marketin önünde çok öfkeli bir durumda gördüklerini söylediler.

Arabaya bindiklerinde Şaziye Komiser arabaya binince bir sigara yaktı. Gül Bahçe’nin de evde olmaması Şaziye komiserin aklında yapbozu tamamlıyordu. Sigarasının yarısını tüttürdükten sonra konuştu:

“Önce şubeye gidelim. Diğer maktulümüzün kim olduğu da belli oldu. Cengiz Ali Kıran. Katilimiz Kıvanç Ekşili. Nazo, Selçuk, bu Kıvanç ile ilgili her şeyi bulacaksınız. Şirketinden tutun da nerede kaldığına dair bütün kayıtları bulun!’’ diyerek sigarasını camdan attı.

***

Şaziye Komiser ve ekibi, Kıvanç Ekşili’yi didik didik ederek saklanabileceği adresleri bulmuşlardı. Yurt dışına kaçma ihtimalini göz önünde bulundurarak havalimanlarındaki polislere eşkali gönderilmişti.

Bir grup Kıvanç Ekşili’nin organizasyon bürosuna giderek çalışanlarından ifade almışlardı. Başka bir grup evine gitmişti ancak diğer şahıslarda olduğu gibi kapı duvardı. Şaziye Komiser ve ekibi ise Kıvanç Ekşili’nin babasına ait ev adresine gitmişlerdi.

Gittikleri ev müstakil bir bahçe içindeydi. Şaziye Komiser’in ilk gördüğü şey evin çaprazında bulunan kömürlük oldu. Naz Berre ve Selçuk’u ana kapıya yönlendirirken, kendisi kömürlüğe doğru gitti. Elinde silahla kömürlüğün kapısını açtı. Biraz bekleyip içeriye girdi. Kömürlük düzenliydi. Her şeyin yerli yerinde olması Şaziye Komiser’i işkillendirmişti. İçeriyi kolaçan ederken Selçuk’un “Dur, polis!” diye bağırmasıyla kulübeden çıktı.

Ne olduğunu anlamayan Şaziye Komiser, çitlere koşan adamın peşinden refleks olarak koştu. Adamın panik hâli çitlerden atlamasını geciktirince Şaziye komiser adamı pantolonunun belinden tuttu. Adam, debelenerek kaçmaya çalışsa da diğerlerinin de gelmesiyle kıskıvrak yakalandı.

Şubeye gittiklerinde maktullerin otopsi sonuçlarını okuduktan sonra Şaziye Komiser sorgu odasına girdi: “Anlat bakalım Kıvanç?”

Adamın pes etmiş, bezgin hâli Şaziye Komiser’i geriyordu. Çünkü katil olan birinin pişmanlığını samimi bulmuyordu.

“Hadi Kıvanç hadi! Bırak pişmanlık ayaklarını. Neden yaptın anlat? Sen de kurtul biz de kurtulalım.”

“Gül ile bir ilişkimiz vardı. Bir organizasyonda tanıştık. Kendisini sosyal medya üreticisi olarak tanıtmıştı. Hatta organizasyonu çok beğendiğini, iznim olursa sayfasında paylaşmak istediğini söyledi. Açıkçası Gül’den o anda etkilenmiştim. Bakımlı hâli, cilveli konuşması, çocuk ruhlu olması ilk görüştü âşık olmamı sağlamıştı. Zamanla ilişkimiz ciddileşti ve evlenme teklifi ettim. Fakat tekliften sonra benden uzaklaşmaya başladı. Bu durumu sorduğumda beni geçiştiriyordu. Bir gün aramalarıma ve mesajlarıma geri dönüş yapmadığı için dayanamadım evine gittim. Kapıyı bir adam açınca şaşırdım. Adam beni içeriye alınca Gül’ün hasta olduğunu gördüm. Gül’ü o hâlde görünce telaşlandım. Durumunu öğrenmeye çalışırken adam kendini Gül’ün kuzeni ve doktor olduğunu söyledi. Beni mutfağa götürdü ve Gül’ün kadınlara özgü bir hastalığı olduğunu en kısa sürede ameliyat olmazsa ölme tehlikesi olduğunu söyledi. Bende haklı olarak neden ameliyat olmadığı sordum. O da ameliyat parasını karşılayamadığı için olamadığını söyledi. Parayı bulursa her şeyin hazır olduğunu vurgulayınca ben parayı bulabileceğimi söyledim. Bana ameliyat tarihini ve meblağı söyledi. Ameliyat gününden iki gün önce parayı bulduğumu söyledim. Adam da Gül’ün evinde olduğunu ve bana parayı elden vermemin gerekli olduğunu söyledi. Ben de gittim parayı verdim. Söylediği tarih gelince hastaneye gittim. Ancak ne ameliyat vardı ne de Cengiz diye bir doktor. Beynimden vurulmuşa döndüm. Her ikisini de telefonla ulaşamadım. Gül’ü evde bulamayınca çalıştığı yere gittim. Orada bir kadınla konuştum fakat bana nerede olabileceğini bilmediğini söyledi. Sonra kendini kuzeni ve doktor olarak tanıtan adamın adresini buldum. Şansıma adamı eve girerken yakaladım ve evinde kavga ettik. Adamı bayılttım. Sanki sarhoşmuş gibi apartmanından indirdim. Arabayla beni bulduğunuz adrese getirdim. Adamın telefonundan da Gül’e, ‘Acilen göndereceğim adrese gelmelisin,’ diye yazdım. Adamı kömürlüğe bağladım. Gül, adrese gelince onu da kömürlüğe götürüp her şeyi öğrendim. Hamileliği, kürtajı, o adamın kuzeni değil sevgilisi olduğunu, planlarını… Hamilelik ve kürtaj olayından sonra çığırımdan çıktım. Neyi, nasıl yaptığımı hatırlamıyorum. Bilincimi yitirmiştim. Kendime geldiğimde ölü bedenlerden kurtulup, yurt dışına çıkmam gerektiğini düşündüm. Bu nedenle bedenlere birtakım bazı şeyler yaptım. Cesetleri başka başka yerlere bıraktım. Amacım yurt dışına çıkana kadar zaman kazanmaktı. Fakat beceremedim,” dedi ve sustu.

Şaziye Komiser istediğini almıştı. Almasa bile dosyadaki deliller adamın katil olduğunu kanıtlıyordu. Bir cinayetin hikâyesi daha son bulmuştu. Hayat buydu işte. Yalanlar ve yanılmacalarla çevrilmiş dünyada tek gerçek ölümdü. Yazarını ve kitabının adını anımsamıyordu ancak o kitapta aklına kazınan şu söz geldi: Dünyanın, baylar, eli kanlıdır. Cinayetten beklenen ise bol miktarda kan dökülmesidir.

POLİSİYE EKRANI

LYNLEY (2025)

IMDb: 7.2

Lynley, İngiliz yapımı bir suç-gizem dramasıdır. 4 Eylül’de BBC One’da izleyiciyle buluşan dizinin ilk sezonu dört bölümden oluşuyor, bölüm süreleri yaklaşık 90 dk. uzunluğunda.

Dizi, Elizabeth George’un Inspector Lynley roman serisinden esinlenilmiş yeni bir uyarlama. 2001-2007 yılları arasında, yine BBC’de ekrana gelmiş altı sezon/23 bölümlük The Inspector Lynley Mysteries adlı bir uyarlama dizi daha bulunmaktadır. Yazarın halen devam ettiği ve 22 romana ulaşan serisinin bazı kitapları (aradan uzun zaman geçmiş olmakla birlikte) Erko Yayıncılık ve Epsilon Yayınevi tarafından dilimize kazandırılmıştır.

Steve Thompson’ın senaryosunu kaleme aldığı, Ed Bazalgette ve Stewart Svaasand’ın yönetmenliğini üstlendiği Lynley’in yapımını Playground Entertainment, Salt Films, BBC Studios ve BritBox International üstlendi. ABD’deki yayını Britbox’ta gerçekleşti. Leo Suter ve Sofia Barclay’in başını çektiği kadrosunda Daniel Mays, Michael Workeye, Niamh Walsh, Joshua Sher, Nadia Parkes, Jack Archer, Kris Hitchen ve Rosalyn Wright gibi isimler bulunuyor.

Karmaşık karakter dinamiklerini psikolojik temalarla harmanlayan dizi, aristokrat bir aileden gelmesine rağmen polis teşkilatında çalışmayı tercih eden Dedektif Müfettişi (DI) Thomas Lynley ile dobra dili, sert tavırları ve alt sınıftan olmasıyla Lynley’in tersi özelliklere sahip Dedektif Çavuş (DS) Barbara Havers’ın arasındaki uyumsuz, alışılmadık ama sonuç getiren ortaklığı konu alıyor.

İkili; sosyal statü, cinsiyet farkları ve kişisel geçmişlerinin gölgesinde cinayetlerden kayıp vakalarına, birbirinden farklı dosyaları çözerken sadece suçlularla değil, kendi iç dünyalarıyla ve sosyal farklılıklarının yarattığı gerilimlerle de yüzleşmek zorunda kalıyor.

A MAN ON THE INSIDE (2024-)

IMDb: 7.6

Netflix’in suç komedisi türündeki dizisi A Man on the Inside ilk sezonuyla 21 Kasım 2024’te izleyiciyle buluştu. Michael Schur (Parks and Recreation, Brooklyn Nine-Nine, The Good Place) imzalı dizinin 2. sezonu 20 Kasım itibarıyla ekrana geldi. Sezonlar sekiz bölümden oluşuyor.

Başrolünde Emmy ödüllü usta oyuncu Ted Danson’ın yer aldığı yapımda Mary Elizabeth Ellis, Stephanie Beatriz, Lilah Richcreek Estrada, Eugene Cordero, Sally Struthers, John Getz, Margaret Avery ve Mary Steenburgen rol alıyor. Dizide yönetmen koltuğunda Rebecca Asher ve Morgan Sackett oturuyor, yapımcılığı Fremulon, Universal Television ve Netflix üstleniyor.

Belgesel film The Mole Agent’tan esinlenerek hazırlanan A Man on the Inside’ın merkezinde eşi vefat ettikten sonra gittikçe içine kapanan ve rutin/sıradan bir hayat yaşamaya başlayan eski mühendislik profesörü Charles Nieuwendyk yer alıyor.

Özel dedektiflik yapan Julie’nin çalınmış değerli bir mücevherin izini sürmek için San Francisco’daki lüks yaşlı bakım tesisi Pacific View Retirement Community’ye sızacak birine ihtiyacı olur. Julie’nin konuyu açık etmeden verdiği gazete ilanına başvuran Charles, oranın yeni sakini olarak huzurevine yerleşir. Onun için bu görev, hem yeni bir başlangıcın kapısını aralar hem de kızı Emily ile sorunlu ilişkisini onarma fırsatı sağlar. Diğer sakinlerle arkadaşlıklar kurarak gizli soruşturmasını sürdürür, Bu sırada kendini küçük entrikaların ve sırların arasında bulur.

THE THURSDAY MURDER CLUB (2025)

IMDb: 6.5

Netflix’in suç, gizem, gerilim ve komediyi bir araya getiren yeni filmi The Thursday Murder Club, Richard Osman’ın aynı adlı roman serisinin ilk kitabından uyarlandı. Eylül 2025’te çıkan son kitap dahil olmak üzere seri beş kitaba genişlemiş durumda ve ülkemizde şimdiye kadar Bilgi Yayınevi tarafından ilk üç kitabı basıldı.

28 Ağustos’ta platformdaki yerini alan filmin yönetmenliğini Chris Columbus, senaryosunu Katy Brand ve Suzanne Heathcote üstlendi. Amblin Entertainment ve Netflix ortak yapımcılığında hazırlanan filmde Helen Mirren, Pierce Brosnan, Ben Kingsley, Celia Imrie ve Jonathan Pryce gibi usta oyunculara Naomi Ackie, David Tennant, Daniel Mays, Tom Ellis ve Henry Lloyd-Hughes gibi isimler eşlik ediyor.

Şık ve huzurlu bir ‘emekliler sitesi’ olan Coopers Chase’te yaşayan dört arkadaş (Elizabeth, Ron, İbrahim ve Joyce), her perşembe günü bir araya gelip çözülememiş cinayet vakalarını yorumlayarak vakit geçirmekte ve kendi dedektiflik oyunlarını oynamaktadır. Ancak yaşadıkları yerde bir cinayetin işlenmesiyle uğraşları eğlence olmaktan çıkar. Olayın peşine düşüp cevap aramaları ise onları ölüme, yalanlara ve geçmişle olan hesaplaşmalara doğru sürükler; yaşlılık, arkadaşlık, hafıza, cemiyet baskısı ve görünmezlik gibi temaları sorgulatır.

Not: Joyce (Celia Imrie) karakterinin kızı Joanna’yı canlandıran Ingrid Oliver, serinin yazarı Richard Osman’la evlidir.

Trivia: Filmde gönderme yapılan The Queen filmi II. Elizabeth’i canlandıran Helen Mirren’a Oscar, İngiliz polisiye drama Prime Suspect (1991) dizisi ise BAFTA ödüllerini kazandırmıştır. The Thursday Murder Club’da Mirren’ın canlandırdığı Elizabeth karakterinin eşi Stephen’ı oynayan Jonathan Pryce, The Crown dizisinde II. Elizabeth’in eşi Prens Philip’e hayat vermişti.

NITRAM (2021)

IMDb: 7.1

Psikolojik ve biyografik unsurlar taşıyan bir suç, gerilim, dram filmi olan Nitram’ın yönetmenliğini Justin Kurzel üstlenirken senaryosunu Shaun Grant kaleme aldı.

Yapım ilk gösterimini Temmuz 2021’de Cannes Film Festivali’nde gerçekleştirdi ve başrol oyuncusu Caleb Landry Jones’a En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde ödül getirdi. Aynı yıl içinde pek çok festivale uğrayan Nitram, ağırlıkla 2022 yılında (ülkemizde olmasa da) çeşitli ülkelerde izleyiciyle buluştu.

Kadrosunda Judy Davis, Essie Davis, Anthony LaPaglia, Sean Keenan gibi isimleri de bulunduran film, 1996’da Avustralya’nın Tasmania eyaletinde “Port Arthur Katliamı”nı gerçekleştiren Martin Bryant’in psikolojik portresine ve zihinsel dünyasına odaklanıyor.

Silahlanma kültürü, bastırılmış öfke ve çaresizliğin tetiklediği ruh sağlığı sorunları ve şiddetin kökeni gibi konuları da ele alan filmde çocukluğundan itibaren sosyal izolasyon, aile içi sıkıntılar ve aidiyet duygusundaki kopuklukla mücadele eden Nitram, beklenmedik şekilde Helen adında varlıklı ve münzevi bir kadınla arkadaş olur.

Helen’le kurduğu ilişki onun içinde bir umut doğursa da bu kısa süreli mutluluk onun bir trajediye sürüklenmesine engel olamaz. Yaşadığı yalnızlık ve bastırılmış öfkenin birikimi, onu giderek karanlık düşüncelere ve farklı bir yöne savurur; nihayetinde korkunç bir eyleme yöneltir.

Not: Ülke tarihinin en kanlı toplu silahlı saldırılarından birisinin öncesinde yaşananları konu alan filmde Martin yerine isminin “ters” şeklinde söylenişi olan Nitram kullanılıyor.

Tasmania Hükümeti’nin başbakanının endişelerini dile getirdiği filmi resmi bir kuruluş olan Screen Tasmania finanse etmeyi reddetti ve benzer şekilde State Cinema tanıtımını yapmayı kabul etmedi. Film, Tasmania’nın başkenti Hobart’ta sadece üç sinemada gösterime girdi.

MÜGE İBRİKÇİ BARAN’LA İLK KİTABI ÜZERİNDEN POLİSİYE EDEBİYAT KONUŞTUK

Sevgili Müge İbrikçi Baran, Dedektif sayfalarına hoş geldiniz. Söyleşi teklifimi kabul ettiğiniz için Dedektif yazarları ve okurları adına teşekkür ediyorum.

Asıl ben çok teşekkür ederim. Kitap üzerine ilk söyleşiyi Dedektif Dergi ile gerçekleştirdiğim için ayrıca mutlu oldum.

Klasik bir giriş yapalım, bize kendinizi tanıtır mısınız?

1987 İstanbul doğumluyum. Kocaeli Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünü bitirdim. Çeşitli mecralarda sinema yazıları yazdım. Evliyim, bir çocuğum var.

Çocukluğumdan beri hem sinemaya hem de edebiyata ilgim vardı. İlkokul yıllarından beri masal, öykü, şiir aklıma ne gelirse yazmaya çalışırdım. Film izlemeyi çok severdim. Lise çağlarında sevdiğim filmlerin büyük çoğunluğunun 90’ların yeni kara filmleri olduğunu fark ettikten sonra biraz daha derinlere inip 1940’ların siyah beyaz filmlerine kadar kara filmin izini sürdüm. Üniversitede bitirme tezimi kara film üzerine yazdım. Okul bitince de “Karanlık Sinema” adında bir blog açtım. Tür sinemasına karşı olan sevgimden dolayı polisiye, korku, bilimkurgu gibi türlerden bahseden filmler üzerine eleştiriler yazdım, dosyalar hazırladım. Hem klasiklerden hem gözden kaçabilecek filmlerden hem de vizyondaki filmlerden bahsettim. Karanlık Sinema haricinde “İyi Kötü Film” ve “Popüler Sinema” sitelerinde yazdım.

Sinemaya ağırlık vermeme rağmen bir yandan da sonunu getiremediğim öyküler yazmaya devam ediyordum. Uzun zamandır yazmak istediğim polisiye roman için bu sefer bilgisayar başına oturdum, “Kâbuslar ve Mektuplar” ortaya çıktı.

Kâbuslar ve Mektuplar bir ilk roman. İlk romanın polisiye edebiyattan oluşu biz okurlar için sevindirici. Kâbuslar ve Mektuplar nasıl doğdu? Karakterleri ve kurguyu oluşturduğunuz süreci yazım aşamasında yaşadığınız heyecanı bize biraz anlatır mısınız? Bu romanın meselesi nedir? Karakterler, zaman ve mekân seçimleri nasıl yapıldı?

Türkiye’nin 40’lı yıllarında geçen Amerikanvari bir dedektif hikâyesi yazmak aklıma lise yıllarında gelmişti ama üstüne hiç kalem oynatmamıştım. Fakat hep aklımı kemiren bir konuydu. Kara filmi araştırırken de 30’lardan 50’lerin sonuna kadarki dönem hakkında bilgi sahibi olmaya çalışmıştım. Ama Türkiye kısmı benim için biraz eksikti. Erken Cumhuriyet dönemi gündelik hayatı üzerine kaynakları inceledim. Kitabın yazım sürecinde bir yandan da kurgu dışı kitaplar okumaya ağırlık verdim.

Polisiye yazarken genellikle tavsiye edilen şudur: “Yazmaya başlamadan önce bütün olaya hâkim olun, her karakteri titizlikle oluşturun,” derler ama ben yazım sürecini o anki ruh halime bırakmayı seviyorum. Romanın iskeletini önceden oluştursak bile yazarken kesinlikle değişiklikler oluyor. Kontrol aşamasında hem hikâyeyi hem karakterleri didik didik düzeltmek biraz daha zor belki ama bana daha doğal geliyor. Genellikle yazdıklarıma karşı acımasız davranırım, içime sinmeyen bazı bölümleri silip baştan yazdığım zamanlar olmuştur.

Kısacası kitabı yazarken profesyonel bakış açısıyla yaklaşmadım. Her gün oturup en az üç sayfa yazacağım diye kendimi şartlamadım. Ama her gün roman üzerine düşündüm. Bolca not aldım. Takıldığım konularda araştırma yaptım. Bir bölümün yazdıktan sonra öteki gün düzeltmelerini yapmaya çalıştım. Elimden geldiğince yazmaya vakit ayırıp olay örgüsünden kopmamak benim için önemliydi.

Ben doğma büyüme İstanbullu olduğum için romanın İstanbul’da geçmesi kaçınılmaz oldu. Olaylar ağırlıklı olarak Kadıköy’de geçiyor ve o zaman diliminde yaşamadığım için mekânları kitap, dergi gibi yazılı kaynaklardan esinlenerek buldum. Elimden geldiğince dönemin tarihi dokusuna uygun yazmaya çalıştım. Karakterlerin tek bir ağızdan konuşmamasını, kendine ait sesleri olmasını istedim. Benim için en önemlisi de şu oldu; karakterlerin siyah ve beyaz kadar keskin değil gri gibi arada kalmış, daha insani olmaları için çabaladım.

Kitabın ana hikâyesini ise dedektifin mustarip olduğu savaş nevrozu etrafında şekillendirdim. Gördüğü kâbuslarla da polisiye haricinde sevdiğim diğer bir tür olan korkuya pas attım. Lobotomi ise o dönemden ilgimi çeken başka bir kavramdı. Lobotomi ve elektro şok, gerçek hayatta yıllar önce uygulanmasına rağmen hem ilkel hem de fütüristik bir hissiyat bırakıyor bende. Savaş nevrozu ile çok uzak olmayan kavramları romana dâhil ederek olay örgüsünü besledim. Kara filmin bende uyandırdığı edebi yansımayı romana aktarabildiğimi düşünüyorum.

İlk dosyaların yayımlanma süreci sancılıdır. Sıradaki soruyu yazar adaylarıyla tecrübenizi paylaşmak adına soruyorum. Kâbuslar ve Mektuplar nasıl bir yayın macerası yaşadı? Hevesli kalemdaşlarınıza tavsiyeleriniz neler?

Normalde kendimi şansız biri olarak tanımlarım ama kitabın yayınlanma süreci, benim adıma nispeten kolay ilerledi. Yeni kurulan Narkissos Yayınevi’nden, sinema yazılarımdan aşina oldukları için elimde bir sinema kitabı dosyası olup olmadığını sordukları bir mail aldım. Ben de bir polisiye roman üzerine çalıştığımı belirttim. Bitirince Narkissos’a gönderdim, okuyup beğendiler. Küçük düzeltmeler, mizanpaj ve kapak tasarımı sonrasında kitabım yayımlandı.

Aslında romanın yazım sürecinde bir yandan da dosyamı nasıl yayımlatabilirim diye araştırma yapmış, nerelere gönderebilirim diye liste oluşturmuştum. Yazar adaylarına ilk tavsiyem; öncelikle dosyanızı kendiniz birkaç kere okuyup hem yazım hem kurgu hatalarınızı kontrol edin. Sizi rahatsız eden, içinize sinmeyen yerleri sesli okuyun. Yayınevlerine göndermeden önce birkaç tanıdığınızın fikrini alın. Edebiyat dünyasından birisi olması da şart değil. Mesela ben aileme, birkaç arkadaşıma okutmuştum. Farklı yaş gruplarının fikrini almanın önemli olduğunu düşünüyorum.  

Yazdığınız türü göz önünde bulundurarak yayınevi seçmenizi tavsiye ederim. Büyük yayınevlerinin yanı sıra butik yayınevlerine de eserinizi göndermeyi ihmal etmeyin. Sosyal medyayı aktif kullanmak da işinizi kolaylaştırabilir.

Belki polisiye açısından bir şey kazandırmaz ama Stephen King’in “Yazma Sanatı” kitabını yazar adaylarına hem yol göstermesi hem de motivasyon açısından tavsiye edebilirim.

Romanda klasik polisiye kurgusuna bağlı kaldığınızı görüyoruz. Altın Çağ’ın bittiğine dair tartışmalarının sürdüğü zamanlardayız. Klasik polisiye severler adına dönem ve tür seçiminizden dolayı sizi kutlarım. Sizin polisiye okur veya sinema seyircisi olarak tercihiniz bu yönde mi? Neler okur neler izlersiniz?

Genellikle, suç, gerilim, korku, bilim kurgu ağırlıklı izlemeye ve okumaya çalışırım. Klasikleri ve bağımsız filmleri severim. Konusu, yönetmeni veya oyuncusu dikkatimi çekerse yapım yılı fark etmeksizin izlerim, pek ayrım yapmam.

Her kara filmi polisiye türüne dâhil etmek biraz zor. Onun için suç türüne daha yakın durduğumu ifade edebilirim. Ama polisiyede olay örgüsünün nasıl kurulduğunu anlayabilmek için Agatha Christie, Edgar Allan Poe gibi türe yön veren yazarları okumak şart. Kuralları yıkabilmek için ilk önce kuralları bilmememiz lazım. Öte yandan polisiyenin yeniden altın çağını yaşayabilmesi için yeniliklere açık olmak ve okuyucuyu, izleyiciyi polisiyeyi sevdirecek eserler üretmemiz gerekiyor. Edebiyat ile sinemanın birbirinden ilham aldığını ve birbirini desteklediğini de göz ardı etmemek gerekir. Ülkemizde bir kitap tutunca filmi çekilir. Film tutarsa uyarlandığı kitap daha çok satılır. Polisiye edebiyatın, diğer sanatların da desteğini alarak yeniden altın çağını yaşamasının mümkün olduğunu düşünüyorum.  

Bize kısaca Kâbuslar ve Mektuplar’ı anlatır mısınız? Özel Dedektif Harry Wilder’ın başka maceralarını okuyacak mıyız?

Kâbuslar ve Mektuplar; 1940’ların sonunda geçiyor. Yarı Türk, yarı Amerikalı dedektif Harry Wilder, bir yandan geçmişindeki savaş travmasıyla boğuşurken öte yandan eski sevgilisi İnci’nin şüpheli intiharını araştırmak için İstanbul’a gelir. Dedektif, kendini hiçbir yere ait hissetmez, üstünde bir boşvermişlik vardır ama yine de hayatına devam etmeye çalışmaktadır. İnci vakası aslında onu bir nevi tekrar ayağa kaldırır ve küllerinden doğmasını sağlar. Dedektif olayı araştırdıkça toplumun çürümüşlüğüyle ve kendi geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalır. Karanlık sırlar tek tek aydınlanırken aslında herkesin yalan söylediğini fark edecektir.

Kâbuslar ve Mektuplar’ın devamı üzerine çalışmalara başladım. Yeni macera, ilk kitabın kaldığı yerden devam edecek. Harry Wilder karmaşık bir cinayeti çözmek için Amerika yolculuğunu erteleyecek ve ilk kitaptaki bazı karakterler yine karşımıza çıkacak.  

Biraz da sinema konuşalım. Karanlık Sinema sitesinin kurucusu ve yazarı olduğunuzu söylediniz. Karanlık Sinema ne zaman, ne amaçla kuruldu? Bize mutlaka izlemenizi öneririm dediğiniz birkaç film ismi rica edelim.

2013’te Karanlık Sinema’yı kurdum. Tür sineması üzerine özellikle kara film ve korku odaklı bir sinema sitesi olmak için yola çıktı. Şu an aktif olmasa da ilerleyen zamanda belki devamını getirebilirim.

İlgi alanım olan kara filmin ruhunu anlamak açısından sevdiğim filmlerden önerilerde bulunayım: The Maltese Falcon (1941), Double Indemnity (1942), Laura (1944), The Night of the Hunter (1955), Se7en (1995), The Man Who Wasn’t There (2001). Ayrıca Fritz Lang, Billy Wilder, Alfred Hitchcock, David Fincher ve Coen Kardeşler’in çoğu filmini gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim.   

Son olarak Müge İbrikçi Baran’ın okumaktan zevk aldığı, kalemini beğendiği yerli ve yabancı polisiye yazarlarını öğrenmek isteriz.

Raymond Chandler, James M. Cain, Dashiell Hammett, Patricia Highsmith tarzı yazarları genellikle okurum. Yerli edebiyattan Celil Oker ve Yaprak Öz okurken keyif aldığım yazarlardır. Son zamanlarda okuyup beğendiğim “Kavgaz Çantacı” romanını tavsiye edebilirim.

Türk polisiye edebiyatı açısından biraz eksik olduğumu hissettiğimden bu aralar her yazardan en az bir kitap okumaya çalışıyorum. Ayrıca eski Türk polisiyelerini çok seviyorum. Yakın zamanda, tefrikalar halinde yayımlanıp günümüzde bir araya getirilen, dikkate değer kitaplar basıldı. Polisiye edebiyatımızın temelini daha da sağlamlaştıran önemli çalışmalar oldukları kanaatindeyim.  

Son olarak polisiye yazan herkesin Erol Üyepazarcı’nın “Korkmayınız Mister Sherlock Holmes” kitabını kütüphanesinde bulundurması gerektiğini düşünüyorum.

Davetimizi kabul ettiğiniz için tekrar teşekkür ediyor, polisiye edebiyat yolculuğunda başarılar diliyoruz. Sevgiler.

Polisiyeye yaptığınız katkılardan dolayı ben teşekkür ederim.

İmkansız Cinayet Öykülerinin Ustası: Edward D. Hoch

1930 doğumlu Edward Dentinger Hoch, kariyerine 1950’lerin ortalarında Ellery Queen’s Mystery Magazine (EQMM) dergisinde yayımlanan öyküleriyle başladı. Kısa sürede derginin demirbaş yazarlarından biri haline geldi. 1962’den ölümüne kadar, yani tam 46 yıl boyunca, EQMM’in her sayısında en az bir öyküsü yayımlandı. Bu, edebiyat tarihinde neredeyse benzersiz bir rekordur. Düşünün: 46 yıl boyunca derginin her sayısında onun bir öyküsü yayımlandı. Aralıksız. Ne tatil, ne hastalık, ne yazar tıkanıklığı… Hoch, daktilosunun başına geçtiğinde her defasında yeni bir cinayet, yeni bir bilmece yaratmayı başardı.

Hoch’un EQMM’de yayınlanan öykü sayısı toplam 950’dir. Hoch bu yönüyle, bulmaca kurgulu gizemlerin en önde gelen çağdaş yazarıdır. Buna rağmen ülkemizde hiç bilinmemesi gerçekten anlaşılmaz bir durum. Türkçe’ye ilk defa çevirilen öyküsü Dedektif’te yayınlandı ve çevirisi bana ait. Bu sayıda da, ustası olduğu “imkânsız cinayet” türünde bir öyküsünü benim çevirimle keyifle okuyacağınızı tahmin ediyorum.

Hoch öykülerinin neredeyse tamamı seri şeklindedir. Dolayısıyla seri dedektif kahramanları vardır. Bu dedektiflerin her biri farklı polisiye alt-türlerini temsil ederler.

Örneğin; Dr. Sam Hawtorn imkânsız suçların ve dolayısıyla kilitli odaların dedektifi olarak karşımıza çıkar. Nick Velvet dedektiflik yapan bir hırsızdır. Jeffery Rand, casusluk öykülerinde; Ben Snow, tarihi gizemlerde görünürler. Kaptan Leopold’ün dedektif maceraları ise, bildiğimiz klasik polis soruşturmalarıdır.

Hoch, “imkansız cinayet” öykülerinin hiçbirinde tekrara düşmemiş, hepsinde farklı çözümler kullanarak olağanüstü bir yaratıcılık yeteneği sergilemiştir. Bütün öykülerinde kusursuz bir mantık zinciri, adil ipuçları ve finalde şaşırtıcı ama inandırıcı çözümler yer alır. Hoch’un öykülerinde her zaman zekice yazılmış bir gizemle karşılaşmanız garantidir.

Hoch, 1987 polisiye dergi Ellery Queen’in kapağında

Eserlerinin çoğu dergi koleksiyonlarında kalmış olsa da aralarından bazıları derlenerek kitap halinde yayınlanmıştır. Hoch’ün 1978-1983 yılları arasında yazdığı imkânsız suç öykülerinden oluşan Dr. Sam Hawthorne’un İkinci Vaka Kitabı: Daha Fazla İmkânsız, bunlar arasında en fazla dikkat çekenidir.

Hoch, Dr. Sam Hawthorne’un yer aldığı çok sayıda öykü yazdı. Bu öykülerin çoğunu başlığından tanıyabilirsiniz. Bu başlıklar genellikle “mesele” (sorun, problem) kelimesini içerir. Tekne Ev Meselesi, Kapalı Köprü Meselesi gibi…

Geçen yüzyılın sonuna kadar Kaptan Leopold ve Nick Velvet öyküleri, en tanınmış eserleri olarak görünüyordu. Bugün ise Dr. Sam Hawthorne öyküleri, Hoch’un serileri arasındaki popülerlik sıralamasında en başta yer alıyor. Bunun birkaç sebebi var.

1- Öncelikle, Dr. Sam’in 72 öyküsünün tamamı beş büyük ciltte toplanarak yayınlandı. Bu da günümüz okurlarının bu öykülere kolayca erişmesini sağladı.

2- Öykülerin neredeyse tamamı gizemli suç öykülerinin en muhteşem türü olan imkânsız suçlardan oluşmakta. Bunlar arasında kilitli oda öyküleri de hatırı sayılır bir yere sahip. Bu tür, polisiye okurlarının en sevdiği türlerin başında gelir.

3- Öykülerin 1922 ile 1944 yılları arasında geçmesi, tarihi kurgu öğelerini ustalıkla kullanması, Dr. Sam’ın maceralarını haliyle daha ilginç kılar.

4- Öyküler geniş bir zaman dilimini kapsadığından, Dr. Sam Hawthorne’un karakteri ve yaşamındaki gelişmeler hakkında çok şey öğreniriz. Zengin bir şekilde çizilmiş karakterin yer aldığı öyküler her zaman daha çok okunur ve ilgi çeker.

Dr. Sam Hawthorne sadece gizemli bir olayı anlatmakla kalmaz, aynı zamanda okuyucuya yaşadığı dünya hakkında da bir şeyler anlatır. Doktor, zeki bir dahi, amatör bir dedektiftir ve Şerif Lens’le yakın iş birliği içinde çalışır. Hoch, DR. Sam öykülerinde, SS Van Dine ve Ellery Queen gibi yazarların kullandığı paradigmayı takip etmiştir: Arkadaşlığa değer veren polislerle yakın iş birliği içinde çalışan, dahi amatör dedektifler tarafından çözülen gizemler. Dr. Sam’in öyküleri 1920’lerde başlar. Bu da  SS Van Dine ve Ellery Queen’in romanlarının yayınlanmaya başladığı yıllardır.

Hoch‘un öyküleri ipuçlarıyla doludur. Bulmaca türündeki hikâyelerinin çoğu, gizem ve katilin kimliği hakkında birden fazla ipucu sunar. Ayrıca katili beklenmedik bir şüpheli gibi gösterme konusunda da ustadır. Hoch’ün öykülerinin Ellery Qeeen’i andıran bir diğer özelliği de, suçluyu okuyucunun hiç şüphelenmediği biri haline getirme becerisidir. Hoch, öyküde şüphe uyandırmayan biri olan katil konusunda okuyucularını daima şaşırtmayı becerir. Bunu kısa bir öyküde yapmanın çok zor olduğunu, bu türde kurgular yazmak için çaba harcayan biri olarak benden daha iyi kimse bilemez. Bir katili, 200 sayfalık bir romanda, rahatça okurdan saklayabilirsiniz. 20 sayfalık bir kısa öyküdeyse işiniz hiç kolay değildir.

Edward D. Hoch hiçbir zaman “ünlü roman yazarı” olma peşinde koşmadı. O, polisiye öyküyü bir tür zanaat, hatta laboratuvar olarak gördü. Her öyküde yeni bir fikir, yeni bir suç biçimi, yeni bir çözüm denedi. Onun için her öykü, okurla yapılan bir zeka yarışıydı.

Mystery Writers of America tarafından Grand Master (Büyük Usta) unvanına layık görülen Hoch, 2008’deki ölümüne dek durmaksızın yazdı. Arkasında çoğu hâlâ okunan, analiz edilen ve yeni kuşak polisiye yazarlarına ilham veren 900’ün üzerinde kısa öykü bıraktı.

Hoch, dedektif öyküsünü “entelektüel oyun” haline getiren yazarların son büyük temsilcilerindendi. O, cinayeti şiddetle değil, mantıkla çözdü. Bugün öyküsünü okuduğunuzda, sadece bir suçun değil, aynı zamanda bir düşünme biçiminin izini sürersiniz.

Onun eserleri, polisiye türünün en saf, en incelikli hâlini temsil eder. Edward D. Hoch’u okumak, polisiye türünün özüne, saf mantığa, adil oyuna ve edebi zarafete yeniden dokunmak demektir.

TAŞIN SIRRI: İSHAKPAŞA’NIN BEKÇİSİ

Sessiz bir akşamdı. Bahçedeki sardunyaların kokusu havayı dolduruyordu. Bir esinti yüzümü usulca okşarken, televizyonda beliren bir sahne bütün dikkatimi anında üzerine çekti. Hafızamın yaşlı ve tozlu sayfaları aralanmaya başlamadan hemen önce, sahneye dikkatlice baktım. Evet, gözlerim doğru görüyordu. İshak Paşa Sarayı’ydı bu. Ve işte tam oradaydı, o bazalt taş. Hafızam yıllar önceki o anı, bütün ağırlığıyla geri çağırıyordu.

***

1990 yılının Temmuz’u… Doğubayazıt’ın üzerini bir kilim gibi ağır, boğucu bir sıcak örtmüştü. Ağrı Dağı, erimiş dondurma gibi akan karlarıyla, uzaktan, bu sıcağa inat eder gibi duruyordu. İshakpaşa Sarayı ise bu cehennemî sıcağın ortasında yükselen, taştan, ihtişamlı bir hayaleti andırıyordu. Altın rengi kesme taşları öğle güneşinde âdeta yanıyor, insanın gözünü kamaştırıyordu. Ama içeri adımınızı attığınız anda o yakıcı sıcaklık yerini, asırların biriktirdiği nemli, keskin bir serinliğe bırakıyordu. Burası zamanın farklı aktığı, fısıltıların duvarlardan sızdığı bir yerdi.

Ben, Emine, bu kadim yapının yenileme ekibinin başındaydım. Mesleğimi sadece bir iş olarak değil, bir nevi tarihe saygı duruşu, geçmişle kurulan bir diyalog olarak görüyordum. Elimdeki neşterle çürümüş bir ahşabı temizlerken ya da bir kalemle bozulmuş bir süslemeyi belgelerken, sanki o taşların, o ahşapların ruhuyla konuşuyor, geçmişle bağ kuruyordum. Yanımdaysa bu diyaloğun dilbilgisi, semboller ve kayıp medeniyetler konusunda uzmanlaşmış Doç. Dr. Alp vardı. Alp, her detayın bir anlamı olduğuna inanırdı; bir çatlağın yönü, taştaki bir aşınmanın şekli bile onun için birer ipucuydu. Bense daha çok bütünün uyumuna, yapının ruhuna odaklanırdım. Bu farklılık, ikimizi mükemmel bir ekip yapıyordu.

O kader günü, sarayın en ücra köşelerinden birindeydik; havalandırması neredeyse hiç olmayan, duvarları nemden ıslak, tavanındaki ahşap işçiliği zamanın yükünü taşıyan küçük bir oda. Burası, bir zamanlar belki de bir hazine odası ya da mabedin gizli bölümüydü. Şimdiyse, bizim gibi, geçmişin tozunu almak isteyenlerin uğrak yeri olmuştu. Cemal, ekibimizin en genç, en heyecanlı teknisyeni, bir iskeleye tırmanmış, duvardaki bir yazıtın alçı kalıbını almaya çalışıyordu. Onun o coşkulu enerjisi, odanın kasvetli havasını bir nebze olsun dağıtıyordu. Murat, yetenekli bir restoratör olma yolunda hızla ilerleyen bir diğer genç, Cemal’e malzeme uzatıyor, bense bir köşede daha önce çıkardığımız rölöveleri kontrol ediyordum. Alp ise el feneriyle duvardaki başka bir sembolü inceliyor, derin düşüncelere dalıp gidiyordu. Sibel fotoğraflama yapıyor, güvenlik görevlisi Hamit de avlunun giriş kapısında sessizce bizleri izliyordu. Akşam karanlığı hafiften inmişti.

Tam o sırada koridorun içlerinden metalik bir ses yankılandı; sanki boş bir teneke taş zeminde yuvarlanmıştı. Ses, dar ve nemli odada beklenmedik derecede güçlü yankılanınca hepimiz irkildik. İskelede çalışan Cemal, refleksle başını çevirdi ve o anda dengesini kaybetti. Ayağı tahtaların birinin kenarına takıldı; iskele hafifçe sallandı.

“Dikkat et!” diye bağırdı Murat, bir adım öne atılarak onu tutmaya çalışırken. Ancak her şey saniyeler içinde oldu. Cemal geri doğru savruldu, iskele gıcırdayarak yana kaydı ve Cemal’in şaşkınlıkla yükselen çığlığı odada yankılandı. Ardından, taş gibi ağır bir sessizlik…

Aşağı koştuğumda Cemal yüzükoyun yatıyordu. Başını, yanında duran bazalt bloğun keskin kenarına çarpmıştı. Gözleri açıktı; cansız bakışları o ani gürültünün ne olduğunu anlamaya çalışmış gibiydi. Murat birkaç adım ötede, elinde hâlâ çekiçle donmuş gibi kalmıştı; yüzünde hem dehşet hem suçluluk okunuyordu. O an ne olduğuna dair herkesin aklında sadece belirsizlik vardı. Olanları anlamaya, zihnimdeki bulanıklığı dağıtmaya çalışıyordum. Bu bir kaza mıydı? Cemal düşerken mi başını vurmuştu? Yoksa Murat mı? Soru işaretleri havada asılı kalmıştı.

***

Olay yerine gelen polis ekipleri ve Komiser Ergün Bey ile birlikte odanın kasveti yerini, soğuk ve metodik bir soruşturma havasına bıraktı. Ergün Bey orta yaşlarını sürmesine rağmen, yüzündeki çizgilerde onlarca yıllık tecrübenin ağırlığı okunuyordu. Sakin, gözlemci, detaycı biri olduğu her hâlinden belliydi. Cemal’in cansız bedenini incelerken yüzünde bir gerginlik belirdi. Dikkatini Cemal’in sağ eline verdi. Yumruğu sımsıkı kapanmıştı. Ergün Bey nazikçe ama kararlılıkla parmaklarını açtı onun.

Nefesim kesildi.

Cemal’in avucunda kanla kaplanmış, pişmiş topraktan yapılma, avuç içi büyüklüğünde bir tablet vardı. Üzerinde bir daire içinde, son derece sembolize edilmiş, âdeta birbirinin içinden geçen üç hilal ve ortasında ışınları dalgalı, neredeyse büyüleyici bir güneş diski kabartması bulunuyordu. Sembol, ilkel ve aynı zamanda son derece karmaşık görünüyordu. İçimi tarifsiz bir ürperti kapladı.

Komiser Ergün, tableti Alp’e doğru uzattı. “Alp Bey, bir fikriniz var mı? Bu neyin nesi?” Komiserin sesindeki bilinmezlik, içimde kıpırdanan merak… Ama korku hepsinden üstün geliyordu. Hepimiz korkmuştuk. Tarifi güç duyguları anlatmak için bazen kelimeler kifayetsiz kalırdı; işte böyle bir anın içindeydik.

Tableti eline aldığı birkaç saniye içinde Alp’in yüzündeki renk tamamen solmuş gibiydi. Bir hayalet görse ancak bu kadar olurdu. Parmakları tabletin üzerinde titreyerek gezindi. “Bu… Bu imkânsız,” diye fısıldadı, sesi neredeyse boğuk bir hışırtıya dönüşmüştü. Nefesimizi tutmuş onun dudaklarından dökülecek kelimelere kilitlenmiştik. Sonunda, “Üç Gece Yıldızı…” dedi. “Urartu panteonundaki kayıp bir sembol. Tabletlerde, efsanelerde bahsedilir ama somut bir örneği hiç bulunamamıştı.” Komiser Ergün, olaya uzak kalmanın rahatsız edici ağırlığını omuzlarında taşıyor gibiydi. Ne olduğuna anlam veremiyordu. Soru dolu gözlerini Alp’e dikmişti. Alp, merakımızı bir nebze de olsun gidermek adına, “Güneş battıktan sonraki üç karanlık saatte açılan kapının anahtarı olduğu söylenir. Gölgelerin efendisiyle bağlantılı… İshakpaşa’nın, Urartu döneminden kalma kutsal bir sunak üzerine inşa edildiği söylenir. Belki de sunak değil, bir türbe, hatta bir hapsedilme yeriydi,” dedi.

İçimde bir şeyler daha da derinden kıpırdamaya başladı. Hayır, korku değildi. Cemal, bana birkaç gün önce, sarayın altındaki terk edilmiş su sarnıcında “Garip, parlaktı ama ışık yansıtmıyordu,” dediği bir taş parçası gördüğünden söz etmişti. Daha da tuhafı, “Sadece taşları onarmıyoruz Emine Hanım,” demişti, gözlerinde o tanıdık, meraklı pırıltıyla. “Biz aslında bir uyanışa tanık oluyoruz. Buradaki her şey canlı. Duvarlar konuşuyor.” Onu dinlerken, genç heyecanına gülümsemiş, “Fazla hayal kuruyorsun Cemal,” deyip geçiştirmiştim. Keşke onu daha ciddiye alsaydım. Keşke onu daha dikkatli dinleseydim.

O gece, saray jeneratörünün boğuk uğultusu ve loş, titreşen ışıkları altında, bir kâbus gibi geçti. Polis, ekibin tüm üyelerini tek tek sorguluyor, odaları arıyordu. Herkes birbirinden şüpheleniyor, bakışlar kaçıyor, fısıltılar koridorlarda yankılanıyordu. Murat şoktan daha çıkamamış, bir sandalyeye çökmüş,  tekrarlayıp duruyordu: “Ona bir şey olacağını bilseydim… Sadece ona yardım etmek istedim…” Fotoğrafçı Sibel, her zamankinden daha sakin hatta soğuk görünüyor, defterine bir şeyler karalıyor, arada bir objektifini silip duruyordu. Güvenlik görevlisi Hamit ise tuhaf bir tedirginlikle ortalıkta dolanıyor, sürekli “Kaza işte, belli değil mi?” diye mırıldanıp duruyordu. Ama gözlerindeki endişe, söyledikleriyle uyuşmuyordu.

Ben ve Alp odaya çekilmiş, olan biteni anlamaya çalışıyorduk. Alp, tabletin bir kopyasını çiziyor, kitaplarını karıştırıyordu. “Bu sembolün gücüne inanan bir kült olabilir Emine,” dedi, sesi ciddi. “Cemal, istemeden de olsa onların kutsal saydığı bir şeyi rahatsız etmiş olabilir.” Tüylerimin o an nasıl ürperdiğini hayal bile edemezsiniz. “Ya da,” diye ekledim, içimdeki şüphe büyüyerek. “Cemal’in bulduğu şey, bu tabletten çok daha değerliydi ve biri onu susturmak istedi.”

***

Ertesi sabah, Alp beni kahvaltı masasının kenarına çekti. Yüzü, az uykunun ve yoğun düşüncelerin verdiği yorgunlukla bitkin hâldeydi. “Emine, o tablet bir anahtar. Cemal’in son günlerde en çok vakit geçirdiği yer, saray camisi. Özellikle de minberin olduğu kısım. Orada bir şey olmalı.”

Komiser Ergün’den izin almadan, sessizce camiye girdik. Sabahın ilk ışıkları, camsız pencereden süzülerek içeriyi mistik bir aydınlıkla dolduruyordu. Minbere yaklaştık. Alp, el feneriyle ahşap oymaları incelemeye başladı. Ben ise Cemal’in bir şey saklamak isteyeceği en olası yeri, gözden ırak köşeleri arıyordum. Minberin alt kısmı, toz ve gölgelerle kaplıydı. Eğilip baktığımda, orada, neredeyse görünmeyen, üç hilalin bu sefer ters yönde, âdeta bir aynadaki yansıması gibi kazınmış hâlini gördüm. Kalbim göğsümde hızla atmaya başladı.

“Alp, burada!” diye fısıldadım.

Birlikte, o kısmı dikkatle inceledik. Ahşap oymaların arasında, bir tahtanın kenarında ufak bir düzensizlik vardı. Hafifçe bastırdığımda tahta oynadı. Kalbim ağzıma gelmişti. Nazikçe tahtayı çıkardığımızda, arkasında, Cemal’in küçük, siyah ciltli defteri duruyordu.

Defter, onun zihninin, merakının ve nihayetinde, sonunun bir haritasıydı. İlk sayfalarında, sıradan restorasyon notları vardı. Ama ilerledikçe, çizimler değişmeye, daha kişisel, daha esrarengiz bir hâl almaya başladı. Urartu yazıtlarından alıntılar, kendi yorumları, tuhaf geometrik şekiller… Ve en çarpıcı olanı, sarayın altındaki, resmi planlarda olmayan tünelleri ve odaları gösteren ayrıntılı krokilerdi. Bir sayfanın altına, titrek bir el yazısıyla, “I. Murat’ın emaneti… O, gerçeği biliyordu. O koruyor,” diye yazmıştı.

“I. Murat, İshak Paşa’nın oğlu,” diye fısıldadım, tarih derslerinde okuduğum o gizemli şahsiyet gözümün önüne gelirken. “Tarihçiler, onun babasından farklı olarak okült bilimlerle ilgilendiğini söyler.”

Bu arada Komiser Ergün, sorgulamalara devam ediyordu. Murat’ın ifadesi, önceki güne dair önemli bir ayrıntıyı artık daha berrak hâle getirmişti. Murat, Cemal’in bir gün önce alışılmadık biçimde tedirgin olduğunu, “Beni buldular,” diyerek sürekli arkasını kolladığını söylemişti. Bu gerginlik, ertesi gün iskelede çalışırken de devam etmişti.

Murat’ın anlattığına göre, o an dar pencereden hızlı bir gölge belirmiş ve ışığı kısa bir anlığına kesmişti. Cemal bir an irkilmiş, sanki beklediği şey sonunda kapının eşiğine dayanmış gibi panikle geri çekilmişti. Cemal’in “Sen ha!” dediğini duymuştu; tam o sırada ayağı iskele tahtasının çıkıntısına takılmış ve dengesini kaybederek aşağı düşmüştü. Taşa çarpan başının çıkardığı ses tüm odada yankılanmış, Cemal çarpmanın şiddetiyle anında bilincini yitirmişti. Murat, gölgeyi gördüğünü fakat karanlıkta yüzünü seçemediğini, ne var ki Cemal’in o korkuyla kendini geriye atmasının tesadüf olmadığından neredeyse emin olduğunu söylüyordu.

Ergün Bey’in ekibi daha sonra Sibel’in odasında, Cemal’in notlarına benzeyen çizimlerin fotoğraflarını buldu. Ayrıca Sibel’in telefonunda şifreli bir mesajlaşma uygulaması olduğu tespit edildi. Hamit ise gece nöbeti kayıtlarındaki açıklayamadığı boşlukları kabul etmek zorunda kaldı. Bu gelişmelerle birlikte her ikisi de artık çok daha ciddi şüphe altındaydı.

***

Alp ve ben, defterdeki krokiye dayanarak kimseye haber vermeden, sarayın arka tarafındaki, yarı yıkık durumdaki su sarnıcına inmeye karar verdik. Bu, mantıklı bir karar değildi, belki de delilikti. Ama Cemal’in sesi, o son sözleri, içimi kemiriyordu. Ona inanmadığım için kendimi affetmemin tek yolu, gerçeği bulmaktı.

Sarnıcın ağzı, yere oyulmuş, demir bir kapakla kapatılmıştı. Zorlanarak da olsa kapağı açtık. Aşağısı zifiri karanlık, ölüm gibi sessiz ve ağır, küflü bir havayla doluydu. Taş merdivenler kaygandı. Dikkatsiz bir adımda merdivenlerden aşağı yuvarlanmak işten bile değildi. Aşağı indiğimizde, el fenerlerimizin ışığı, devasa, tonozlu bir mekânı aydınlattı. Her yerde örümcek ağları, su birikintileri ve zamanın ağırlığı altında ezilmiş gibi duran sütunlar duruyordu.

Krokiyi takip ederek, sarnıcın doğu duvarına ilerledik. “Bak,” dedi Alp, neredeyse fısıltılı bir sesle. Onun işaret ettiği yere baktım. Duvarda, daha önce bulduğumuz tabletin devasa bir versiyonu duruyordu. Üç hilal ve güneş diski burada daha derin, daha vahşi görünüyordu. Taş, diğer duvarlara göre farklıydı; daha koyu, daha yoğun. Alp, heyecanla kabartmayı incelerken benim dikkatimi kabartmanın hemen altındaki zemin çekti. Diğer taşlara nazaran, bir taşın etrafındaki harç daha yeni, daha az doğal görünüyordu. Cemal ya da başka birileri, belli ki burayla uğraşmıştı. Birlikte, taşın kenarlarını bıçakla kazıdık. Parmak uçlarımız kanayana kadar uğraştıktan sonra, taşı yerinden oynatmayı başardık. Altında küçük, insan yapımı bir boşluk vardı. Ve o boşluğun içinde, deri bir kılıfa sarılı, sararmış, nazik bir parşömen duruyordu.

Ellerim titreyerek parşömeni çıkardım. Alp feneri tutarken ben dikkatle parşömeni açtım. Üzerinde Osmanlıca, süslü, eski bir yazıyla yazılmış metin vardı. Alp yavaş yavaş, zorlanarak metni çevirmeye başladı. İshak Paşa’nın oğlu I. Murat’ın ağzından yazılmıştı. Gecenin Çiçeği adını verdiği, Urartu rahiplerinden kalma, “göğün yüreğinden düşmüş” bir taştan bahsediyordu. Taşın, “zihni bulandırdığını, rüyaları gerçek, gerçeği rüya kıldığını, saf hâlinin ise deliliğe ve hatta ölüme sürüklediğini” yazmıştı. Onu saklamanın, insanlığın karanlık yüzünün hırsından korumanın bir görev olduğunu düşünmüştü. Metnin son cümleleri, hâlâ kulaklarımda yankılanır: “Hırs insanı ölüme, bilgelik ise hakikate götürür. Bekçi uyanık kalmalı; çünkü gölgeler derinlerde saklıdır.”

Tam o anda, sarnıcın diğer ucundan bir taş yuvarlanıverdi. İkimiz de yerimizden sıçradık. Fenerimi hızla sesin geldiği yöne çevirdim. Gölgelerin arasında, yüzünde tuhaf, keskin bir gülümsemeyle Sibel duruyordu. Elinde artık bir fotoğraf makinesi yoktu. Onun yerine kabzası oyma işlemeli, antik, ölümcül bir hançer vardı.

“Sonunda,” dedi. Sesi, sarnıcın nemli duvarları arasında yankılandı, soğuk ve duygusuz. “Ailemin yüzyıllardır peşinde olduğu şeyi buldunuz. Cemal çok meraklı, saf bir çocuktu. Onu uyardım. Defterini bana vermesini, bu işin peşini bırakmasını söyledim. Ama dinlemedi. O gece onu tehdit ettim. Hançeri gösterdim, korkup kaçmasını, pes etmesini umdum.” Hançeri parşömene doğru uzattı. “Şimdi, onu bana verin. Bu lanetli şey, daha fazla kan dökülmesine sebep olmasın.”

Alp, şaşkınlık ve öfkeyle, “Sen… Sen kimsin?” diye sordu.

“Ben bir Bekçi’nin torunuyum,” diye yanıtladı gururla. “Ama gerçek Bekçi’nin değil. Benim atalarım, bu gücün kilidini açmak, onu kontrol etmek isteyenlerdi. İshak Paşa ve oğlu I. Murat, bu gücü bizden çaldı, sakladı. Yüzyıllardır onu arıyoruz. Ve şimdi, anahtar sonunda elimize geçecek.” Tam o sırada, sarnıcın girişinden gürültüler, ayak sesleri geldi. Birkaç saniye içinde, Komiser Ergün ve ekibi, el fenerleriyle etrafı aydınlatarak içeri daldı. Arkalarında, yüzünde derin bir ıstırap ve pişmanlık ifadesiyle Hamit vardı.

Hamit, parmağıyla Sibel’i işaret ederek, “O! O yaptı!” diye bağırdı, sesi çatallaşmıştı. “Beni tehdit etti! Cemal’i öldürdüğünü itiraf etti. Eğer onu ele verirsem aileme, torunlarıma zarar vereceğini söyledi.”

Sibel’in yüzündeki güven yerini, bir vahşi hayvanın sıkıştırıldığındaki öfkeye bıraktı. Planı suya düşmüştü. Hançeri, beklenmedik bir hızla bana doğru fırlattı. Zaman yavaşlamış gibiydi. Bıçak, havada döne döne bana doğru gelirken, Alp’in itişiyle yere yuvarlandım. Hançer, omzumu sıyırarak arka taraftaki duvara çarpıp yere düştü. Sonrası bir karmaşaydı. Polisler Sibel’in üzerine atılırken o, “Siz anlamıyorsunuz aptallar!” diye çığlık atıyordu. “O taş bulunursa, sınırlar yıkılır! Gerçeklik değişir! Dünya yanacak!” Sibel etkisiz hâle getirilip kelepçelenirken Komiser Ergün, Hamit’e döndü. Yaşlı adamın omuzları çökmüş, gözleri dolmuştu. Yere bakıyor, başını kaldırmaya cesaret edemiyordu.

“Hamit,” dedi Komiser Ergün, sesi yumuşak ama gerçeği öğrenmeye de kararlıydı. “Gerçeği söyleme zamanı. Cemal’i tanıyor musun? Cemal’in bunlarla ilgisi ne?”

Hamit’in sesi, bir fısıltıdan farksızdı. “Cemal… Cemal benim oğlumdu Komiserim. Öz oğlum değil, evlatlıktı. Onu bebekken bulmuş, büyütmüştüm. Bu sarayın, bu toprakların Bekçisi bendim. Gerçek Bekçi. I. Murat’ın yeminini taşıyan son kişi. Cemal büyüdü, meraklandı. Sırları öğrendi. Ama o, bu gücü saklamak değil, paylaşmak ve bilim için kullanmak istiyordu. ‘Mirasçılar’ denilen ve Sibel’in de bağlı olduğu o şebeke, onun peşine düştü. Cemal’le konuşmaya çalıştım. Yalvardım, yakardım; bu işin peşini bırakmasını istedim. Ama o beni dinlemedi. Bu da onun hayatına mâl oldu.”

***

Olaylar resmiyet kazandı. Parşömen ve tablet devlet yetkililerine, üzerinde çalışılmak üzere teslim edildi. Sibel, “Mirasçılar” adlı uluslararası antik eser kaçakçılığı şebekesiyle bağlantıları nedeniyle tutuklandı. Hamit ise Cemal’i bu işlere bulaştırdığı için derin bir üzüntü içerisindeydi.

Restorasyon çalışmaları, soruşturma tamamen bitene kadar durduruldu. Murat’ın masumiyeti anlaşıldı ama yaşadığı travmanın izleri hafızasından uzun süre silinmeyecekti şüphesiz.

Bir sabah güneş doğmadan önce Alp’le birlikte sarayın avlusuna çıktık. Serin bir rüzgâr, Ağrı’dan iniyor, yüzümüzü okşuyordu. Ufukta, güneşin ilk ışıkları dağların silüetini altın bir çizgiyle çizmeye başlamıştı. Taşlar yavaş yavaş ısınıyor, günün sıcağını haber veriyordu.

“Gerçekten bir Gecenin Çiçeği var mıydı sence Alp?” diye sordum, sesim hâlâ olanların ağırlığıyla tedirgindi. “Yoksa hepsi, nesilden nesile aktarılan bir efsane miydi?”

Alp, derin bir nefes aldı. Gözleri, ufukta yükselen güneşe dikilmişti. “Bilemiyorum Emine. Belki de gerçek hazine, o taşın kendisi değil, onun etrafında örülen bu hikâyelerdi. Aşk, ihanet, sadakat, görev… İnsanlığın en eski, en evrensel temaları. Bu taşlar…” diyerek eliyle sarayın ihtişamlı cephesini işaret etti. “Biz onları restore etmeden çok önce de bu hikâyelere tanıklık ediyorlardı. Ve biz gittikten sonra da etmeye devam edecekler. Belki de bizim asıl görevimiz, bu hikâyelerin yeni bekçileri olmaktı.”

Sessizce onayladım. Ama içimde, derinlerde bir yerde, bir şeylerin henüz bitmediğine dair bir his vardı. Parşömendeki o son cümle: “Bekçi uyanık, gölgeler derinde.” Hamit Bekçi’ydi ve artık yoktu. Sibel’in tarikatı veya şebekesi hâlâ oradaydı. Ve Gecenin Çiçeği’nin gerçekten var olup olmadığı asla kanıtlanamadı.

İshakpaşa Sarayı, Ağrı Dağı’nın eteklerinde, her zamanki gibi vakur ve sessizce duruyordu. Güneş artık tamamen doğmuş, taşları altın rengiyle yıkıyordu. Ama ben, o altın renginin altında hâlâ kımıldayan, bir sonraki meraklı zihni, bir sonraki Bekçi’yi, bir sonraki trajediyi bekleyen derin gölgeler olduğunu biliyordum. Ve bu sefer, o gölgeleri izleyen, onlara hazırlıklı olan ben olacaktım. Çünkü artık ben de bu kadim taşların sırlarına dokunmuş, onun bekçilerinden biri olmuştum.

BENİM KİTAPLIĞIMDAN

TROÇKİ EVİ – ÖNAY YILMAZ

Yayınevi: Destek Yayınları
Basım Tarihi: Temmuz 2025
Sayfa Sayısı: 239
Tür: Polisiye/Roman

Önay Yılmaz’ın tarihle polisiyeyi harmanladığı romanı Troçki Evi, Sovyet Devrimi’nin öncülerinden Lev Troçki’nin sürgün yıllarında kaldığı Büyükada’daki Troçki köşkünün bahçesinde boğazı kesilerek öldürülmüş bir kadın cesedinin bulunmasıyla başlar. Cinayet Büro Amiri Başkomiser Çetin Akın soruşturma için en güvendiği komiseri Ömer Erdem’i ve yardımcısı Erkan Ateş’i görevlendirir. Olay yerine gelen Komiser Ömer ve yardımcısı Erkan, polis memurundan maktul hakkında detaylı bilgi alırlar. “Troçki Evi” olarak bilinen Arap İzzet Paşa Köşkü’nün bahçesinde cinayete kurban giden kadın Rum asıllı, araştırmacı mimar Maria Kalamaris’tir. İlk iş bu kadının o köşkün bahçesinde ne aradığını bulmak olacaktır. Bunun için eskiden köşk olan daha sonra dairelere ayrılıp apartmana çevrilen yapıda oturan ev sahipleri, maktulün yakın çevresi ve eski sevgilisi sorgulanır. Soruşturmada henüz elle tutulur bir sonuca varılmamışken, aynı köşkte bir cinayet daha işlenir. Birkaç gün içinde Troçki’nin ikinci adresi olan Yanaros Köşkü’nde de bir ceset bulunması soruşturmanın gidişatını farklı bir yöne çevirir. Bu üç cinayetin tarihi köşklerle ve Troçki ile ilgisi nedir?
Üç cinayetin soruşturmasında ekibinin çıkmaza girdiğini gören Başkomiser Çetin Akın bir dönem başarılı bir gazeteci olan ancak büyük aşkını kaybettikten sonra inzivaya çekilen Ahmet Kerim’i soruşturmaya dahil eder. Gazetecinin sadece Adalar’ı tanımakla kalmayıp kapsamlı tarih bilgisi ve gazetecilikten gelen araştırma ve gözlem yeteneği ile ekibine yararlı olacağını düşünmektedir. Ahmet Kerim’in yardımlarıyla ortaya çıkan deliller ekibi adadaki tarihi köşklerin geçmişini, azınlıkların gayrimenkul mücadelesini ve köşklerin el değiştirme süreçlerini araştırmaya iter. Elde edilen deliller yıllardır üstü örtülen bir düzenin çarpıklığını gözler önüne serecek türdendir. Ne var ki sırların ortaya çıkmasını engellemek isteyen güçler boş durmaz ve Komiser Ömer’i tehlikelerle dolu bir yola sürükleme planları yaparlar.

SUYUN ŞEKLİ – ANDREA CAMILLERI

Orijinal Adı: La froma dell’aqua
Yayınevi: Mylos Kitap
Basım Tarihi: 2021
Sayfa Sayısı: 180
Çevirmen: Semih Topçu
Tür: Polisiye/Roman

Andrea Camilleri’nin Komiser Montalbano serisinin ilk kitabı Suyun Şekli, Sicilya’da kurgusal bir şehir olan Vigata’da geçmektedir. Roman, çöp toplayıcısı iki adamın, Vigata sahillerinde aşıkların toplandığı ancak aynı zamanda fahişelerin de uğrak yeri olarak bilinen bir plajda, saygın bir politikacı ve mühendis olan Silvio Luparello’yu arabasında uygunsuz bir pozisyonda bulunmasıyla başlar.

Polis olay yerine gelir ve soruşturma başlar. Her köşesinde şehvetli buluşmaların yaşandığı plajdaki görgü tanıklarının ifadelerine göre Luparello bir süre arabasında sarışın bir kadınla görülmüş, kadın işi bitince arabadan inmiş ve ortadan yok olmuştur. Soruşturma yetkilileri nüfuzlu maktulün ölü bulunduğu andaki uygunsuz görüntüsünün dedikodu malzemesi olmasını engellemek, en önemlisi de yukarıdan gelecek baskıları önlemek amacıyla vakayı örtbas etmek isterler. Adli Tabip Luparello’nun ölüm sebebini kayıtlara kalp yetmezliği olarak işlemiştir ancak bu bulgu Luparello’nun ölümünün üzerindeki şüphe bulutlarını dağıtmaya yetmez. Olay yerinde olduğu tespit edilen ancak aramalarda bulunamayan değerli bir kolye vakanın gidişatını bambaşka bir yöne çevirir. Andrea Camilleri’nin güzel kadınlara ve lezzetli yemeklere düşkün, zeki ve sevimli dedektifi Montalbano’ya göre mühendisin ölümünde mantıkla bağdaşmayan ayrıntılar vardır ve bunlardan ilki olay mahallidir. Zengin ve saygın bir adam kaçamak yapmak için neden o bataklığı seçmiştir. İçgüdüleri ona bu ölümde görünenden daha fazlası olduğunu fısıldamaktadır. Yetkililerden kendisine iki gün süre verilmesini ister ve gerçeği ortaya çıkarma yolunda ilk adımı atar. Soruşturma derinleştikçe  yerel politikacılar, iş adamları ve hatta kilise mensuplarının da içinde olduğu bir çarkın dişlileri Montalbano’nun ayağına dolanmaya başlar.

ÇIPLAK KALP – ELÇİN POYRAZLAR

Yayınevi: Doğan Kitap
Basım Tarihi: 1.Baskı Kasım 2023, 2.Baskı Şubat 2024
Sayfa Sayısı: 247
Tür: Polisiye/Roman

Elçin Poyrazlar’ın Suat Zamir serisinin üçüncü kitabı Çıplak Kalp, devletin, tarikatların ve çocukların iç içe geçtiği, gerilimi yüksek bir roman. Suat Zamir aracılığıyla polisiye türünün genellikle erkek egemen olduğu algısını yıkan Elçin Poyrazlar, kadın bir komiserin nasıl güçlü, cesur ve aynı zamanda insani olabileceğini hem okurlarına hem de yazar camiasına göstermiş ve yine Türkiye’nin güncel ve hassas meselelerine parmak basmaktan geri durmamış. Bürokratik engellere, toplumsal baskılara, devlet  tarikat ilişkilerine, çocuk istismarına, yolsuzluğa ve hurafelerin toplum üzerindeki etkisine cesurca değinmiş. Üstelik bunu, keskin, akıcı ve sürükleyici diliyle kurguya çok güzel yedirmiş. Paranın ve gücün adaleti nasıl manipüle edebileceğini, bu duruma karşı duranların mücadelesini okurken adaletin sadece yasalara göre değil, vicdani bir sorumluluk olarak da ele alınması gerektiğine muhteşem bir dille değinmiş. Olayları detaylı ve inandırıcı bir şekilde aktarabilmesinde, Elçin Poyrazlar’ın gazetecilikten gelen analitik ve gerçekçi bakış açısının rol oynadığı bir gerçek.

Suat Zamir son vakadan sonra bu sefer de siyasi nedenlerle Çocuk Şube’ye gönderilir. Bir gün odasına, babasının kalbini bir kutuda bulduğunu iddia eden Samet adında küçük bir çocuk gelir. Bir süredir polisliğe küsmüş Suat’ın dikkatini çekmeyi başaran Samet’in vereceği daha ilginç haberler de vardır üstelik. O, babasının iblis tarafından öldürüldüğüne inanmaktadır. Çocuk, muayene edilmek üzere hastaneye götürülür ve ortaya çarpıcı bir gerçek çıkar. Aynı anda Suat’ın önüne de uymak zorunda olduğu fakat uymamakta ayak direttiği bir sürü prosedür çıkmaktadır. Kendi yöntemleriyle bu gizemi çözmek için işe koyulur.

Aynı sırada iktidarın gözde müteahhidi Cüneyt Canipoğlu’nun gizemli bir şekilde kaybolması Emniyet’i alarma geçirir. Başkomiser Selim ve Kayıp Büro’ya verilen Beren, Cüneyt Canipoğlu dosyasını üstlenirler. Başlangıçta birbirinden bağımsız görünen bu iki soruşturma dönüp dolaşır ve birbirine dolanır. Tabii, eski aşıklar Suat ve Başkomiser Selim’i de aynı vakada birlikte çalışmaya mecbur bırakır. Komiser Suat Zamir, Başkomiser Selim ve Beren hem kendi hayatlarını riske atarak hem de sistemin çarpıklıklarıyla yüzleşerek bir anda kendilerini akıl almaz bir suç zincirinin ve karanlık bir ağın içinde bulurlar.

KARŞI ODADA CİNAYET / BİR OSMANLI POLİSİYESİ  – AYFER KAFKAS

Yayınevi: Gutenberg / İnkılâp Kitabevi
Basım Tarihi: 2025
Sayfa Sayısı: 224
Tür: Polisiye/Roman

Ayfer Kafkas iki fantastik romanla (Yasak İlmin Kitabı, Kayıp Ruhun Zindanı) başladığı yazarlık kariyerine polisiyeye geçiş yaparak devam etmiş, başarılı bir yazar. Kızıl Şebeke ve Divina’nın Bileziği‘nden sonra Hafiye Eşrefzade İdris Bey’in maceraları Karşı Odada Cinayet ile kaldığı yerden devam ediyor.

Kitabın konusu:

Kısa süre içinde görevini yeni Kadı’ya teslim etmek zorunda olan Kadı Hazretlerinin içini kemiren bir derdi vardır. Eski Mütesellim Tiryakioğlu Asaf yolsuzluk yaptığı iddiasıyla infaz edilince yeri boşalmıştır ve kimse tarafından sevilmeyen, hakkında bir sürü şaibe olan Ramiz Ağa bu göreve talip olmuş tek kişidir. Tek başına bu göreve talip olması bile yeterince şaibeliyken Kadı Hazretleri’nin gönlü Ramiz Ağa’ya Mütesellim’lik görevini vermeye razı gelmiyordur ve Eşrefzade İdris Bey’den onu gizlice araştırmasını ister. Eşrefzade İdris Bey ve yaveri Zabit Musa işe koyulurlar. Ramiz Ağa ile görüşürler ve İdris Bey’in de tıpkı Kadı Hazretleri gibi Ramiz Ağa’yı pek gözü tutmaz. Tam Mütesellim’lik görevine asıl başvurması beklenen kişilerle görüşmelere başlamışken Ramiz Ağa’nın evinde verdiği bir toplantı esnasında, başodadaki kalabalığa rağmen, çalışma odası olan karşı odada öldürüldüğü haberi gelir. Soluğu olay mahallinde alan Eşrefzade İdris Bey ve yaveri Zabit Musa soruşturmaya başlarlar fakat işleri hiç de kolay olmayacaktır. Üstelik daha birkaç gün önce Zabit Musa Bey’in seyisi Ali’den civarda Ramiz Ağa’yı öldürme planları yapan birilerinin olduğu haberini almışken… Ev çok kalabalıktır ve o akşam konakta olan misafirlerin yarısından çoğunun Ramiz Ağa’yı öldürmek için sebepleri olduğu aşikârdır. Yani hem ortada bir sürü yanıtı olmayan soru hem de bir sürü şüpheli vardır. Ne var ki sebepleri olması fırsatları olduğu anlamına gelmemektedir. Eşrefzade İdris Bey  soruşturmayı yürütürken birkaç gün içinde bazı taşları yerlerine oturtmayı başarmış olsa da hâlâ yanıtlayamadığı bir sürü gizem vardır bu cinayette. En büyük gizemse, katil nasıl olmuştur da bir oda dolusu insanın gözünün önündeki karşı odaya süzülmeyi başarmış ve Ramiz Ağa’yı öldürebilmiştir?

MEKSİKA MORGUNDA DOKUZ CESET

Senaryosu Anthony Horowitz tarafından kaleme alınan İngiliz yapımı polisiye-gerilim türünde televizyon dizisi. 2 Mart 2025’te “MGM+”ta yayınlanmaya başlayan dizinin ilk sezonu altı bölüm sürdü. Henüz ikinci sezonla ilgili bir bilgi bulunmuyor. Aslına bakılırsa dizinin altı bölüm sonunda tam olarak bittiği söylenebilir. Çünkü tabiri caizse pek fazla açık kapı bırakmadı ve tüm sorular cevaplandı. Bu yüzden ikinci sezon zor gibi ama dizi tutarsa ve para kazanma ihtimali çoksa yapılmayacak iş de yoktur kanımca.

Dizi hakkında inceleme yazımı okuduğunuzda eminim ki okuduğunuz veya seyrettiğiniz birkaç dizi veya kitaba çok benzediğini fark edeceksiniz.

Fazla uzatmadan dizinin konusuna gelelim.

MEKSİKA MORGUNDA DOKUZ CESET

Meksika Morgunda Dokuz Ceset” adlı dizimiz başlangıçta iki zamanlı ilerliyor. İlk zaman, kaza yaparak ormanda mahsur kalmış olan on kazazedeyi anlatırken ikinci zaman ise şimdiki zamanda bir askeri üste geçiyor. Aslında ikinci zaman diye tanımlayacağımız askeri üste geçen zaman, asıl olaydan sekiz gün sonrasını anlatıyor bize.

Açılış sahnesinde bir araba Meksika’da çölün ortasında bir yere inşa edilmiş askeri bir üsse yaklaşır. Arabada erkek şoförle onun işvereni olması muhtemel bir kadın vardır. Kadın üsse uygun bir mesafede arabayı durdurarak üssü izlemeye başlar ve bir helikopterin üsse ceset torbasına konulmuş dokuz ölü beden getirmesine şahit olur. Sonra o gizemli cümleyi söyler: “İşte beklediğimiz geldi…”

Biz, “Allah Allah acaba ne geldi?” diye kendimize sorarken görevli askerler, helikopterden ceset torbasına konulmuş kim oldukları belli olmayan dokuz ceset çıkartırlar ve içeri taşırlar.

Daha sonra dizimizin ana zamanına dönüyoruz ve asıl dizi şimdi başlıyor diyebiliriz. Yani sekiz gün öncesine…

Kim oldukları bilinmeyen on kişi ki -bunların sekizi yolcu, biri pilot, biri de hostestir- ufak bir uçakla Meksika ormanlarının üzerinde uçarken kaza yaparlar ve ormanın ortasına inmek zorunda kalırlar. Kazadan hostes hariç hepsi de sağ kurtulmayı başarırlar. Ölen hostesin yanısıra pilot da yaralıdır. İçlerinde istifa etmiş olan bir doktor, zengin ve güçlü bir babanın biricik şımarık kızı ve onun henüz yeni tanışıp evlendiği serseri ruhlu kocası, sigortacı olduğunu söyleyen siyahi bir adam, ava meraklı, zengin, şişman kalp hastası bir adam ve onun biraz sivri dilli karısı, aktif bir dövüş sporcusu ve kim olduğunu söylemek istemeyen gizemli bir kadından oluşma bu topluluk; su ve gıda sorunlarını çözmeye çalışarak gelecek olan yardımı beklerler. Yapacak başka bir şeyleri maalesef yoktur. Özellikle suları kısıtlıdır. Yemekleri de azdır. Telefonların çekmediği ıssız bir bölgededirler. Aslında nerede olduklarını dahi bilmemektedirler.

Kazada ölen hostesten sonra ilk gece pilotun, ertesi gece de kalp hastası beyefendinin ölmesiyle işler biraz karışmaya başlar. Yedi kişi kalmışlardır. Ufaktan birbirlerinden şüphelenmeye başlarlar. Acaba bu ölümler sanıldığı gibi hastalık ve yaralanma sebebiyle midir yoksa birisi cinayet mi işlemektedir? Eğer öyleyse katil aralarından biri midir yoksa ormanda saklanan başka biri mi?

Dizinin Lost’a benzetilmesine neden olan bir sahne

Polisiye okuyanların kafalarında hemen bir ışık yanmıştır eminim, çünkü dizinin konusu inanılmaz derecede Agatha Christie’nin en meşhur eseri On Kişiydiler’e (eski adıyla On Küçük Zenci) benziyor. Kurtulan insanların birbirlerini hiç tanımamaları, içlerinden birinin katil olduğuna inanmaları ve birbirlerinden şüphelenmeleri ve teker teker öldürülmeleri kitapla benzeşen konular. Hatta dizinin açılış fragmanında bile on adet insan figürünün olması ve her bölüm başında birisinin üzeri çarpı işareti ile çizilmiş olarak başlaması da ilginç bir anekdot.

Ayrıca diziyi “LOST” adlı diziye benzetenler de çoğunlukta. Dizi hakkında internetteki çoğu yorumlarda “Agatha ve Lost karışımı bir dizi” şeklinde tanımlamalar yapılmış durumda.

İlk bölümü 2 Mart, altıncı ve son bölümü ise 6 Nisan 2025 tarihinde yayımlanan dizi, izleyici tarafından şimdilik sınıfı geçmiş gözüküyor. Çok fazla olumlu yorum alan dizinin muhtemelen ikinci sezonunun çekileceği söylentileri var ama yazımın başında da dediğim gibi bütün sorular cevaplarını bulduğu için bunu nasıl yapabilirler biraz muamma.

Gizemli karakterler, hayatta kalma içgüdüsü, birbirlerinden şüphelenen insanlar, işlenen gizemli cinayetlere bir de uçakta şans eseri bulunan 3 milyon değerinde uyuşturucu da eklenince ortaya izlenesi bir eser çıkmış bence. Özellikle siz de benim gibi Agatha Christie hayranıysanız kesinlikle izlemenizi öneririm. Ben keyif aldım şahsen hatta ikinci sezon çıkarsa da muhtemelen izlerim.

Keyifli seyirler…

https://www.imdb.com/title/tt12908464

https://en.wikipedia.org/wiki/Nine_Bodies_in_a_Mexican_Morgue

TEKNE EV MESELESİ

Çeviren: Gencoy Sümer

1929 yazıydı…

Bir bakıma bir dönemin sonu sayılabilirdi, çünkü o yazdan sonra ülke bir daha eskisi gibi olmadı. Ekim ayında borsa çöktü ve Büyük Buhran başladı. Ama o yaz, hayat her zamanki gibi devam etti.

Northmont yakınlarında, çevresinde yazlık evler bulunan küçük bir göl vardı. Bölgenin ilk toprak sahiplerinden birinin adından esinlenerek Chester Gölü diye anılıyordu.

O yaz, Miranda Grey adında siyah saçlı bir kıza aşık oldum.

Northmont’taki sekizinci yılımdı. Tıp fakültesinden mezun olmamın üzerinden dokuz yıl geçmişti. Hemşirem April’in bana sık sık hatırlattığı gibi, evlenip bir aile kurma zamanımın geldiğinin ben de farkındaydım. Ne var ki, Northmont gibi küçük bir kasabada, çoğu ailenin doktoru olduğum bir yerde, birkaç yıl önce kabakulak veya suçiçeği tedavisi aptığım birine romantik ilgi duymam hiç de kolay değildi.

Sanırım bu yüzden Miranda’nın gelişi, hayatımda  o güne kadar karşılaştığım en büyük olaydı. Benden on yaş küçük olması hiç önemli değildi. Amcası Jason Grey ve yengesi Kitty, yazlarını Chester Gölü’ndeki yazlıklarında geçiriyorlardı. Üniversiteden yeni mezun olan Miranda, tatilini onlarla birlikte geçirmek için Northmont’a gelmişti.

Jason, Shinn Corners’da öğretmen olması sayesinde bütün yaz tatil yapabiliyordu. Onları hastam olmadıkları için yakından tanımıyordum. Ta ki, haziran sonlarında bir gün April, Kitty Grey ve yeğeni Miranda’nın  bekleme salonunda olduklarını söyleyene kadar…

Miranda’yla ikisi Northmont’ta dolaşırlarken rüzgârda uçan bir toz tanesi kızın gözüne kaçmıştı. Onlar da yardım için bana gelmişlerdi. Ben de seve seve yardım ettim. Miranda’nın büyük kahverengi gözleri, göz kapağını açıp rahatsız eden parçacığı çıkardığımda yaşlarla doldu. Sanırım ilk görüşte aşktı bu, en azından benim için.

“Teşekkür ederim, Doktor,” dedi müzik gibi bir sesle.

Sonraki birkaç hafta boyunca Miranda Grey’i sık sık gördüm. Onu kahverengi Packard Runabout arabamla gezdirdim ve hatta 4 Temmuz’dan sonraki hafta sonu dansa bile götürdüm.

Pazar günleri gölde piknik yapmaya başladık. Kısa bir süre sonra kendimi Grey’lerin kulübesinde tanıdık bir sima haline gelmiş buldum.

Yan taraftaki evin sahibi, biraz tuhaf ama dost canlısı bir çift olan Ray ve Gretel Hauser’dı. Onlar hakkında, Boston’dan geldikleri ve biraz paraları olduğu dışında pek bir şey bilmiyordum. Ray, emlak ve borsayla uğraşan kırklı yaşların başında yakışıklı bir adamdı. Karısı ise ufak tefek, uçarı ve biraz kilolu bir kadındı. Grey’lerle yakın arkadaştılar. Sık sık birlikte yemek yiyorlardı.

Ancak, Hauserların asıl büyük ünü, her yaz gölün sakin sularına indirdikleri düz tabanlı bir tekne ev olan Gretel’di. Teknenin çatısı kiremitli, pencereleri rengârenk ve dış cephesi gösterişli süslemelerle donatılmıştı.

Miranda onu ilk gördüğünde, “Tıpkı zencefilli ev gibi!” dedi.

Bayan Hauser bu benzetmeden çok hoşlandı. “Ray ve ben de Hansel ve Gretel’iz. Paramız bittiğinde tekne evi yemeye başlayacağız.”

Kocası alaycı bir şekilde güldü. “Piyasa bu şekilde yükselirken, bunun için endişelenmemize gerek yok!”

O ilk gün Miranda ve ben, yüzen evi daha iyi görebilmek için rıhtıma doğru yürüdük.

Kitty, Ray’e bizi gemiye götürmesi için ısrar etti. “Hadi Ray, Miranda’nın içini görmesini istiyorum!”

Yazlık üniformaya benzeyen kırmızı ceketli Jason, onu sakinleştirmeye çalıştı ama Kitty ısrarcıydı. Otuzlu yaşlarının sonlarında, kahverengi saçlı, parlak gülümsemeli ve hiç utangaç olmayan güzel bir kadındı. Yirmi yaşlarındaki flapper kızlarından[1] pek farkı yoktu.

Ray Hauser, onun isteklerine alışkınmış gibi nazikçe gülümsedi ve “Tabii,” dedi. “Hep birlikte gezintiye çıkalım.”

Kendimi biraz dışlanmış hissederek peşlerinden gittim. Bir ay öncesine kadar, Grey ailesiyle selamlaşma dışında hiçbir ilişkim yoktu. Şimdiyse, ailenin bir üyesiydim sanki.

“Adımlarına dikkat et,” dedi Jason Grey, beni sallanan tahta iskeleden yukarı çıkarırken.

Yaz tatilinde bile biraz sıkıcı bir öğretmen gibi görünüyordu

Tekne evin iç mekanının etkileyici olduğunu itiraf etmeliyim. Ortadaki geniş odaya rahat koltuklar ve bir masa konmuştu, ayrıca soğuk akşamlar için küçük bir soba da vardı. Hafif yemekler hazırlamak için bir mutfağın yanı sıra ranzalar ve içinde bir dolap bulunan daha küçük bir oda da tekne eve yerleştirilmişti.

“Gemide dört kişi kalabilir,” dedi Hauser. “Ama Chester Gölü’nde pek gece gezintisi yapmayız.”

“Ne tür motorlarınız var?” diye sordum.

Beni kıç tarafına götürdü. “İşte, ikiz dıştan takma motorlar. Bunların çoğunu birkaç yıl önce kendim yaptım. Boston’da kullanılmış bir düz tabanlı mavna satın aldım ve üzerine bunu inşa ettim. Motorları da kendim seçtim. Gemide ekstra benzin bulundurmam gerekiyor ve motorlar çok hızlı değil, ama hız rekoru kırmak için denize açılacak değilsin nasıl olsa.”

Gretel, iyi bir Kanada viskisinden herkese içki hazırladı.

Miranda hafif bir şaşkınlıkla reddetti. “Yasayı çiğnememeliyiz.”[2]

Onun bu ciddiyeti benim için yeni bir şeydi. “Hadi ama,” diye şaka yaptım. “Bu günlerde yasaklara pek kulak asan yok.”

“O zaman kaldırılmalı, öyle değil mi?”

Herkesin önünde onunla tartışmak beni hafifçe utandırdı. Genç sevgililer gibi kavga yapmak için çok yaşlıydım. Ama yine de ısrar ettim. “Hayatında hiç yasaları çiğnemedin mi?”

“Ah, herkes yasaları çiğnemiştir,” dedi Kitty, onu savunmak için araya girerek. Gerçek bir tartışma çıkmadan ortamı yatıştırmaya çalıştı. “Ama Miranda’nın da haklı olduğunu düşünüyorum. Bir prensibi var ve ona bağlı kalmalı.”

Hauser konuyu değiştirdi. “Hadi, biraz gezmeye çıkalım.”

Motorları çalıştırmasına ve halatları çözmesine yardım ettim. Zencefilli tekne ev, iskeleden uzaklaştı.

Hauser haklıydı. Tekne çok yavaş ilerliyordu. Gölün diğer tarafına geçmemiz on beş dakika sürdü.

Miranda’ya “İçki içmemenle dalga geçtiğim için özür dilerim,” dedim.

Güvertede yalnızdık. Diğerleri içeride bir tur daha içiyorlardı.

“Üniversitede dört yıl boyunca böyle şeylerle uğraştım, Sam,” dedi. “Senin gibi olgun biriyle bunu yaşamak zorunda kalacağımı düşünmemiştim.”

“Bir daha asla karşılaşmayacaksın.”

Elini tuttum. “Senin için çok mu soğuk?”

“Hayır, hoşuma gidiyor.”

“Yengen ve amcan iyi insanlar, Miranda. Keşke babanı da o ölmeden önce tanıyabilseydim.”

“Babam savaşa gittiğinde ben on yaşındaydım,” diye mırıldandı, gözlerini sahile doğru çevirerek. “Bir gün Chicago’da annemle tanışırsın umarım.”

“Umarım.”

“Bir gün böyle bir teknede denize açılıp ortadan kaybolmak istemez misin?”

“Ne demek istiyorsun? Mary Celeste‘deki insanlar gibi mi?”

“Onlar kimdi?”

“Bu çözülmemiş ünlü bir gizem. Geçenlerde okudum. 1872’de Atlantik’te küçük bir yelkenli gemi sularda sürüklenirken bulunmuş. Deniz sakinmiş ve gemide hasar ya da şiddet izi yokmuş ama kaptan, karısı, çocuğu ve yedi mürettebatın hepsi kayıpmış. Onlara ne olduğu hiçbir zaman öğrenilememiş.”

“Sanırım bunu ben de bir yerlerde okumuştum.”

Kitty bize katılmak için dışarı çıktı. “Yine arkadaş oldunuz.”

“Tabii,” dedim. “Yeğenin bana içkiyi bıraktıracak.”

“Güzel! Belki de hepimiz bırakmalıyız.”

Hauser tekneyi iskeleye yanaştırdıktan sonra ona teşekkür ettim. “Güzel bir geziydi.”

Gretel Hauser’ın yazlık evlerinin kapısını iterek açmasını izledim. Sonra Miranda ve ben, akşam yemeği için Kitty ve Jason’ın peşinden eve doğru yürüdük.

***

O günlerde April, Miranda hakkında bana sorular sormaya başlamıştı. Özellikle pazartesi sabahları, Chester Gölü’nde geçirdiğim hafta sonlarının ardından, “Düğün çanları ne zaman çalacak, Dr. Sam?” diye sorardı.

“Henüz belli değil, April. Hafta sonu iki kez acil çağrı aldım. Aşk hayatımı mahvediyor!”

“Hadi ama. Bence sen kadınlardan daha çok doktorluğu seviyorsun!”

“Belki de. Belki de kendime bir kadın doktor bulmalıyım.”

Aslında Northmont’un yeni hastanesi hafta sonlarımdaki iş yükümü biraz azaltmıştı. İnsanlar bana ulaşamasalar bile, hastanede onlara yardım edecek biri her zaman vardı.

Cumartesi öğleden sonra, son hastamı muayene edip hafta sonu için kliniği kapattığımda Grey’lerin yazlığını tekrar ziyaret etmeye hazırdım.

Miranda beni kapıda karşıladı.Gelişime çok sevinmişti.

“Sam, sanki yıllardır görüşmemişiz gibi!”

“Northmont’da yoğun bir hafta geçirdik,” dedim. “Çarşamba günü arabayla gelip sana sürpriz yapmayı umuyordum ama Bayan Rodgers’ın dördüncü kızını dünyaya getireceği tuttu.”

“İçeri gel. Amcamla yengem Hauserların yanındalar.”

“İyi. Zaten seninle yalnız kalmak istiyorum.”

Romantik bir sohbete daldık ve yarım saat çabucak geçti. Saat altı olmak üzereyken kapı açıldı ve Kitty içeri girdi. Renkli bir yazlık elbise giymişti, elinde bir hırka tutuyordu.

“Miranda,” dedi nefes nefese. “Amcan ve ben Hauserlarla birlikte tekne eve gidiyoruz. Biraz gezeceğiz. Sen ve Sam, kendiniz bir şeyler atıştırır mısınız?”

“Tabii, Kitty yenge.”

Kapıya göz attım ve Jason’ın parlak kırmızı ceketinin tekne evin içine girerek kaybolduğunu gördüm.

“Sizinle birlikte yürüyüp merhaba diyelim,” dedim.

Kitty bana gülümsedi. “Sizi de davet ederdik ama eminim siz aşk kuşları yalnız kalmak istersiniz.”

Kitty gergin bir şekilde koşup iskelenin merdivenine çıkarken, arkasından yavaşça yürüdük. Evinin kapısını kilitleyen Ray Hauser, tekneye binince bize el salladı. Sonra bana seslendi.

“Sam, halatları çözmemde bana yardım eder misin?”

“Tabii!”

Halatları çözdüm ve Hauser motorları çalıştırırken onları güverteye attım. Tekneden Gretel’in kahkahasını duyar gibi olunca, Miranda’nın eleştirilerinden uzak, gölde içmeye çıktıklarını düşündüm. Kitty bir kez daha bize el sallamak için döndü ve sonra içeri girip diğerlerine katıldı. Ray Hauser güvertede kaldı, biz veda edene kadar bekledi.

Tekne uzaklaşırken biz de Greyslerin evine doğru yürüyerek geri döndük.

“Dördü iyi anlaşıyor gibi görünüyor,” dedim.

“Yengem herkesle iyi geçinir, çok arkadaş canlısıdır. Amcamın onları sevmesine biraz şaşırdım.”

Ön pencerede durup, tekne evin gölün ortasına doğru yavaşça gidişini izledim. Yakınlarda başka tekne yoktu, ancak gölün  diğer ucunda uzakta birkaç yelkenli görünüyordu.

“Göl neredeyse tamamen onlara kalmış. Diğer herkes akşam yemeğinde olmalı.”

“Bu bir ima mı, Sam Hawthorne?”

Gülerek ona bir yastık attım. “Tabii biraz öpüşmek istemezsen.”

“Ah, seni seni!”

O yemek hazırlamakla meşgulken, ben Hauserların teknesini izlemeye devam ettim. Pencerenin yanındaki kancada bir dürbün asılıydı. Onu aldım ve göle baktım. Güçlü bir dürbündü, savaştan kalma ordu malıydı. Onunla tekne evi kolayca görebiliyordum. Güvertede kimse yoktu ama pencereden Jason’ın kırmızı ceketi kolayca seçiliyordu.

“Çok garip.”

Miranda yanıma gelip elini sırtıma koydu. “Garip olan ne?”

“Motorlar kapalı ve tekne sürükleniyor.”

“Sık sık yaparlar bunu… Sanırım içmeye gidiyorlar.”

Gölün diğer ucundaki yelkenli teknelerden biri bu tarafa doğru geliyordu. Sürüklenen tekne doğruca onun üzerine gidiyor gibiydi. Dürbünle, yelkenlideki adamın tam zamanında manevra yaptığını gördüm. Sonra ayağa kalkıp Gretel yanından geçerken bağırarak yumruğunu salladı.

Tekne evdekilerin hepsi sarhoş muydu acaba? Ama bu imkansızdı. Göle açılalı en fazla on beş dakika olmuştu çünkü.

Dürbünü alıp dışarı çıktım. Hauserların iskelesinin ucuna yürüdüm.

Tekne ev suda yavaşça dönüyordu. Onu yönlendiren veya kontrol eden kimse yoktu sanki.

Yanıma gelen Miranda, “Sorun ne Sam?” diye sordu

“Hoşuma gitmedi. Bir terslik var. O gün Hauser tekneyi çok dikkatli kullanıyordu. Bugün ise tekneyi sürüklenmeye bırakmış adeta.”

“İçki içmekle meşguller,” dedi alaycı bir şekilde, endişemi önemsemeden.

“Yüzmek için göle atlamış olabilirler mi?”

Başını salladı. “Amcam yüzme bilmez.”

“Zaten suda da hiçbir belirti yok.”

Dürbünü indirip Greylerin kendi iskelesine baktım. Yan tarafta küçük bir motorlu sandal bağlıydı.

“Gidip bir bakmak istiyorum. Muhtemelen haklısın, içkilerini içip eğleniyorlardır. Ama bakmazsak içim rahat etmetecek.”

“Tamam, ocağı kapatayım.”

Sandalın motorunu biraz zorlayarak çalıştırdım. Tekne eve doğru yola çıktık. Güneşin batmasına daha iki saat vardı. Birkaç yelkenli bunu fırsat bilip gölün tadını çıkarmakla meşgullerdi. Hauserların teknesinin etrafı  tenhaydı.

Gretel’e yaklaşırken hiçbir şey söylemedim. Ama Miranda yumuşak bir sesle konuştu. “Etraf ıssız görünüyor. Sence yatmışlar mıdır?”

“Sen motorda kal,” dedim. “Ben tekneye çıkıp bir bakayım.   “

Kendimi toparlayıp tekneye çıktım. Pencerelerin birinden Jason Grey’in kırmızı ceketinin bir sandalyenin arkasına asılı olduğunu gördüm. Kapı açıktı, içeri girdim. Şaşırtıcı bir şekilde, ortada bardak ya da içki şişesi yoktu. Ortalık dağınıkmış gibi görünmüyordu. Miranda’nın haklı olduğu konusunda içimde kötü bir his vardı. Onları ranzada bulacaktım.

Ama orası da boştu, küçük mutfak ve tuvalet de öyle.

Teknede hiç kimse yoktu.

Greyler ve Hauserlarortadan kaybolmuşlardı. Gretel’i Chester Gölü’nün ortasında amaçsızca sürüklenmeye terk etmişlerdi.

Bir saat boyunca gölü baştan sona aradık. Ceset ya da ipucu olacak herhangi bir şey bulacağımızdan emindim, ama hiçbir şey yoktu. Sanki göl ya da gökyüzü onları yutmuştu.

“Dört kişi! Miranda, onlara ne oldu?” Güvertede sinirli bir şekilde volta atıyordum. “Bu da başka bir Mary Celeste vakası gibi!”

“Hayal gücün çok çalışıyor, Sam. Eminim ortaya çıkarlar. Tekneyi kıyıya çekip bekleyelim.”

Bir çekme halatı bağladık ve biraz zorlanarak yüzen evi Hauserların iskelesine geri getirdik. Küçük motorlu sandal bu tür işler için yapılmamıştı ama bir şekilde başardık.

Hauserların evlerinin kapısı kilitliydi ve içlerinden birinin geri döndüğüne dair bir iz yoktu.

“Hâlâ gün ışığı varken tekneyi bir kez daha arayacağım,” dedim. “Belki gözden kaçırdığımız bir saklanma yeri vardır.”

Ana odanın yüksek tavanının, çatı altında hiçbir boşluk bırakmadığını hemen fark ettim. Güverte altında biraz depolama alanı vardı, ama loş ışıkta yarım düzine benzin tenekesi ve birkaç eski paçavra dışında hiçbir şey bulamadım. Dar dolapları kontrol ettim, onlar da boştu.  Viski dolabında yarısına kadar dolu iki şişe vardı. Görünüşe göre önceki ziyaretim sırasında  içtiklerimizdi bunlar. Mutfaktaki küçük buzluk boştu. Jason’ın kırmızı ceketi dışında, Gretel’de herhangi bir kimsenin bulunduğuna dair tek bir iz yoktu.

Güneş batarken iskeleden indim.

“Şerif Lens’i arasam iyi olacak.”

“Gerçekten gerekli mi sence?”

“Kayboldular Miranda. Yengen, amcan ve Hauserlar. Onlara ne olduğunu bilmiyorum. Eğer göldeyseler, bir arama ekibi kurmamız gerek.”

“Sanırım haklısın,” diye kabul etti isteksizce. “Buna inanamıyorum. Bize şaka yapıyorlar herhalde.”

“Umarım öyledir. Ama şaka yapıyorlarsa ortaya çıkmak için yeterince zaman tanıdık onlara.”

Yazlıkların çok azında telefon vardı. Greyslerin evi de bunlardan biriydi. Şerif Lens’i aradım ve olanları anlattım.

Chester Gölü, Northmont’tan yaklaşık 32 kilometre uzaktaydı. Ancak aynı ilçede ve dolayısıyla Şerif Lens’in yetki alanında bulunuyordu. Şerif, yardım çağrıma iki araba dolusu yardımcısı ve arama çalışmalarına katılmaya hazır kasaba halkıyla cevap verdi. Karanlığa rağmen, bir tekne hemen yola çıktı ve fenerlerle yolunu aydınlatarak kıyı şeridinde sürüklenen cesetleri aramaya başladı.

“Yüzerken kramp girmiş olmalı,” diye tahminde bulundu Şerif, fenerlerin karanlıkta kıyı şeridinde ilerlemesini izlerken. “Cesetlerini bulacağız.”

Tüm bu olanlara şaşırtıcı bir şekilde dayanmış olan Miranda, Şerif’in bu sözleri üzerine titredi. Başını salladı ve inatla tartışmaya devam etti. “Amcam yüzme bilmez. Yengem de bu kadar sakin bir gölde boğulmayacak kadar iyi bir yüzücüdür. Ayrıca Sam, tekneyi dürbünle izliyordu. Onları suda görmüş olması gerekirdi.”

“Her dakika izlemiyordun, değil mi Doktor? Teknenin diğer tarafını göremiyordun, değil mi?”

“Hayır,” diye itiraf ettim. “Gizlice o taraftan suya atlamış olabilirler. Ben bakmıyorken bir denizaltı su yüzüne çıkıp onları diğer tarafa götürmüş de olabilir. Ama bunun olduğunu sanmıyorum. Dördünün dikkat çekmeden o tekne evden kaçabilecekleri yollar olduğunu kabul ediyorum, ama neden bunu yapsınlar ki? Neden  tamamen normal, mantıklı, orta yaşlı dört insan ortadan kaybolup bizden saklansın ki? Bugün 1 Nisan değil, biliyorsun.”

“Ortaya çıkacaklar,” dedi Şerif Lens. Miranda’yı tekrar üzmek istemediği için sesini biraz alçaltarak devam etti. “Ya da cesetleri çıkacak.”

Arama ekibi tüm sahil şeridini tarayana kadar, diğerleriyle birlikte neredeyse bütün gece uyumadım. Cesetler yoktu.

Gece yarısına doğru Hauserların yazlığının kapısını zorla açtık. Bir not ya da ipucu aradık ama hiçbir şey bulamadık. Her şey onların dönüşü için mükemmel bir düzen içinde bırakılmıştı.

Sonunda, şafak sökmek üzereyken Miranda’yı uyandırıp ona bir öpücük verdikten sonra, “Eve gidip biraz uyuyacağım. Öğlene kadar dönerim,” dedim.

Birkaç saat sonra beni uyandıran Şerif’ti. Kapıyı açarken onun neden geldiğini hatırladım.

“Onları buldunuz!” dedim.

“O kadar şanslı değiliz, Doktor. Sabah ilk iş olarak adamlarıma tekrar aramaya devam etmelerini söyledim. Ama hiçbir iz yok. Tekne evi de tekrar aradık.”

Henüz tam uyanmamış bir halde sandalyeye çöktüm. “Gerçekten de başka bir Mary Celeste vakası olmaya başladı bu iş.”

“O ne?”

“Okyanusun ortasında, mürettebatı olmadan sürüklenen bir gemi. Onlara ne olduğu hiç anlaşılamadı. Olayın gizemi hâlâ çözülemedi.”

Şerif Lens homurdandı. “Bu olay yakın zamanda mı oldu?”

“Hayır, uzun zaman önce.”

“Ve hiç çözemediler, ha?”

“Bir şey insanları o gemiden kaçırdı, ama ne? Deniz sakindi, tıpkı dün gölün sakin olduğu gibi.”

“Başka bir tekne onlara saldırmış olabilir mi?”

Mary Celeste‘ye bir gemi saldırmış olabilir, ancak bununla ilgili herhangi bir kanıt yoktu.”

Şerif, “Hadi, Doktor,” dedi. “Sizi oraya geri götüreceğim. Belki gün ışığında bir fikir edinebiliriz.”

“Bu, sana yardım ettiğim diğer davalara benzemiyor, Şerif. Geçmişte her zaman bir ceset ya da bir tür suç vardı. Bu sefer ne olduğunu bilmiyoruz! Şüpheli bile yok. Hepsi ortadan kayboldu!”

“Bir tanesi hariç. Miranda Grey hala buralarda.”

Şaka yaptığını düşünerek ona baktım, ama yüzü çok ciddiydi.

“Miranda tüm bu süre boyunca benimleydi! Ortadan kaybolmalarıyla nasıl bir ilgisi olabilir?”

Nasıl bir ilgisi olduğunu bilmiyorum, Doktor. Ama nedenini biliyorum. Duyduğuma göre, amcasından ona  büyük bir miras kalacak. Jason’ın son zamanlarda iyi kâr eden hisseleri varmış. Başka akrabaları da yok. Miranda’nın tek mirasçı olduğunu duydum.”

Sinirimi kontrol etmeye çalıştım. “Şerif, bu doğru olsa bile, Miranda, amcasının ve yengesinin cesetleri bulunmadıkça bir kuruş bile alamaz. Böyle bir durumda yasal olarak ölü ilan edilmeleri için yıllarca beklemesi gerekir. Benimle birlikte olmasa bile onu şüpheli görmek mantıklı değil. Tek bildiğimiz onların kaybolduğu. Ama siz hemen cinayet şüphesine kapılıyorsunuz.”

“Belki öyle,” diye kabul etti Şerif Lens. “Neyse, gidelim. Yardımcılarım bir şey bulmuş olabilir.”

Ama göle vardığımızda her şey dün geceki gibiydi.

Miranda koşarak bana yaklaştı. Bir an için bana sarılacağını sandım.

“Bir şey öğrendiniz mi?” diye sordu Şerif’e.

“Hiçbir şey, hanımefendi. Bugün sahili aramak için daha fazla kişi geliyor. Gölü taramaya başlayacağız.”

“Öldüklerine inanamıyorum!”

Gizemi çözebilecek herhangi bir ipucu bulmak için Hauserların evini tekrar aradık. Boston’daki mağazaların ve Cape Cod’daki turistik bir tesisin faturalarını, hatta bir tesisat malzemesi mağazasının faturasını bile inceledim, ama hiçbir şey elde edemedim.

Omzumun üzerinden bakan Şerif Lens, “Ne tür tesisat malzemeleri?” diye sordu.

“Kendileri takmışlar, bir sıcak su ısıtıcısı.”

Homurdanarak evi aramaya devam etti.

Yazlık evin küçük odalarında hiçbir şey bulamadık. Aranacak bir bodrum da yoktu. Her zamankinden daha moralsiz bir şekilde yan taraftaki eve geri döndük.

“Hiçbir ipucu yok,” diye Miranda’ya sızlandım. “Elimde hiçbir şey yok! Ortadan kayboldular!”

Bütün öğleden sonra, şerif yardımcıları ve diğer arama ekipleri raporlarını getirdiler. Hepsi aynı şeyi söylüyordu. Kıyıya vuran ceset yoktu. Kancayla donatılmış sandallardaki adamlar, bir balıkçı botu ve parçalanmış bir bira fıçısından başka bir şey bulamamışlardı.

Sonunda Şerif Lens, “Miranda, gazetelere göndermek için yengenle amcanın fotoğraflarına ihtiyacımız var. Elinde iyi fotoğraflar var mı?” dedi.

Miranda bir an düşündü, sonra yüzü aydınlandı. “Kitty yengem bana Hauserlarla çekilmiş bir fotoğraflarını göstermişti. Geçen yaz Winslow yakınlarındaki lunaparkta çekilmiş.”

“Bulabilir misin?”

“Bakayım.”

Miranda, evin her tarafını aradı ama bulamadı, sonra aniden yatak odasının tavanındaki bir kapaktan girilen tavan arası boşluğu aklına geldi.

“Orayı depo olarak kullanıyorlardı,” diye açıkladı.

Ben bir sandalyenin üzerine çıkıp onun gösterdiği karton kutuyu indirdim. İçinde, kayıp dört kişinin fotoğrafı vardı. Fotoğrafta, Deniz Yılanı Sürüsü—1001 Heyecan! yazan bir tabelanın önünde gülümseyerek poz vermişlerdi. Fotoğrafı Şerif’e gösterdim.

Her zamanki gibi homurdandı. “Deniz yılanı onları yuttu mu sanıyorsun?”

“Hayır. Fotoğraf geçen yıl bir lunaparkta çekilmiş.”

Fotoğrafı aldı ve gazetelere vereceğini söyledi.

Miranda’nın biraz daha neşeli göründüğünü fark ettim. Sanki fotoğrafın bulunması, dördünün de bulunacağına dair ona umut vermiş gibiydi. Belki de haklıydı. Bilmiyordum.

Öğleden sonra geç saatlerde, acil bir hasta beni aramış olabilir mi diye April’ı evinden aradım. Ama bugün ortalık sessizdi.

“Kayıp kişilerden bir haber var mı?” diye sordu.

“Hiçbir iz yok.”

“Dr. Sam, ofiste okuduğum dergilerden birinde gördüğüm bir şey aklıma geldi. Doğru mu değil mi bilmiyorum ama motorlu bir tekneden hiçbir sebep yokken insanlar denize atlayıp boğulmuşlar. Meğer teknede devasa bir örümcek varmış. Ondan korktukları için atlamışlar denize.”

“Örümcek mi?”

“Evet. Gretel’in içinde de böyle bir şey gizlenmiş olabilir mi?”

“April, düşünmeye değer. Tavsiye için teşekkürler.”

Telefonu kapattıktan sonra dışarı çıktım. Kıyıda durup şık tekne eve bakarak içinde bir yerlerde gizlenmiş olabilecek korkunç yaratığı düşündüm. Devasa bir örümcek ha!..

Aceleyle kulübeye geri döndüm.

Şerif Lens beni görünce, “Ne oldu Doktor?” diye sordu.

“Şerif, kalın eldivenler ve bir kanvas çuval lazım. Bir de el feneri.”

“Normal fener olmaz mı?”

“El feneri daha iyi olur. Dar bir yerde olacağım.”

“Tekne evde mi?”

“Evet, örümcek avına çıkacağım.”

Şerif ve Miranda kıyıda kalıp eldivenli ellerimde el feneri ve çuvalı taşıyarak tekneye bir kez daha binmemi izlediler. Doğruca teknenin arka tarafına  gittim, gövdedeki depo alanının kapısını açtım. Benzin bidonları ve eski paçavralar hâlâ oradaydı. İlk başta başka bir şey göremedim. Ama feneri biraz hareket ettirince onu gördüm. İnce, hareketsiz ve çok ölümcüldü. Nefes almaya bile cesaret edemeden dikkatlice elimi uzattım. Bir santim, bir santim daha derken, onu yakaladım ve dikkatlice çuvalın içine koydum.

“Bir şey buldun mu?” diye sordu Şerif Lens, ganimetimle karaya çıktığımda.

Kısaca “Evet,” dedim.

Miranda, elimdeki çuvala gözlerini ayırmadan bakıyordu. “Orada ne var, Sam?”

“Gizemin çözümü. Korkarım ki pek hoş bir çözüm değil.”

Çuvalı dikkatlice açtım ve bulduğum şeyi onlara gösterdim.

“Görüyorsunuz, yanlış hikâyenin peşine takılmışız. Meğer Mary Celeste değilmiş, Hansel ve Gretel’miş.”

***

Sonraki saatler üzücü ve tatsız geçti. Yazlık evde halletmemiz gereken işler vardı. Şerif Lens’in arama emri çıkarmak için bir yargıç bulması gerekiyordu.

Sonra gece yarısına kadar arabayla yol alıp Cape Cod’daki belediye binasında diğer kolluk görevlileriyle buluştuk. Şafak sökmeden önce yarım daire şeklinde dizilmiş küçük beyaz yazlıklardan oluşan turistik alana vardık. Yola park edip çimlere dağıldığımızda, polislerden biri bana, “Silahlı mısınız, efendim?” diye sordu.

“Hayır, sadece gezmeye geldim,” dedim.

Bunu söylerken, neden bu kadar yolu sadece üzücü bir hikâyenin hazin sonunu görmek için geldiğimi merak ediyordum. Sonra Şerif Lens kapıyı yumruklamaya başlayınca kenara çekildim.

“Polis! Kapıyı açın!”

Birkaç dakika sonra küçük turistik kulübenin kapısı açıldı ve şafak ışığında yorgun bir yüz bize baktı. Şeriften çok beni tanıdı.

“Merhaba Sam,” dedi sessizce.

Ray Hauser’dı kapıyı açan kişi.

“Seni tutuklama emrimiz var,” dedi Şerif Lens.

Gerisini beklemedim. Kulübenin arkasındaki pencerenin gıcırdayarak aralandığını duymuştum. Sesin geldiği yöne doğru koştum ve ayakları yere değdiği anda onu yakaladım.

“Üzgünüm,” dedim. “Başaramadın.”

Şerif Lens arkamızdan yaklaşırken, Miranda göğsüme yaslanıp hıçkırarak ağlamaya başladı.

“Sizi tutuklama emrim var,” dedi, Şerif. “Birinci dereceden iki cinayet suçlamasıyla. Söyleyecek bir şeyiniz var mı?”

Kitty hayır anlamında başını salladı.

Daha sonra, yasal işlemlerin yapılması için beklediğimiz  karakolda Ray Hauser’lakonuştum. Kelepçeliydi ve somurtarak sert ahşap bir bankta oturmuş, birinin  verdiği sigaradan ara sıra bir nefes çekiyordu.

“Cesetlerini dün gece bulduk,” dedim. “Karın Gretel ve Kitty’nin kocası Jason, ikisi de evinin tavan arasında, sakladığın yerde.”

“Evet,” dedi kısaca. “Sen akıllı bir adamsın, Sam. Planım işe yaramadığında, yakalanmamızın sadece an meselesi olduğunu biliyordum. Ama bir şekilde daha fazla zamanımız olacağını ummuştum.”

“İşe yaramadığında,” diye tekrarladım. “Dün tekne evi araştırdım ve her şeyi anladım. Herkesin ortadan kaybolması nedeniyle bunun bir başka Mary Celeste vakası olduğunu düşündük, ama Hansel ve Gretel’in hikâyesi tekrarlanmıştı. Ya da Jason ve Gretel. Kötü cadının onları fırında pişirmeye çalıştığını hatırlıyor musun? Planın buydu. Yüzen evin terk edilmiş halde bulunmaması gerekiyordu. İnfilak ettikten sonra yanarak batması lazımdı. Dün teknede bulduğum şey, işini yapamadan sönmüş bir fitili olan bir dinamit çubuğuydu. Planladığın gibi patlasaydı, teknenin altında bir delik açacak ve orada sakladığın içleri benzin dolu altı bidonu ateşleyecekti. Gretel alevler içinde batacaktı.”

“Böyle çok basit olurdu,” dedi Hauser somurtkan bir ifadeyle.

“Kıyıdan gelenler, kurtulanları ararken, seni ve Kitty’yi görüp sudan çıkaracaklar, Jason ve Gretel’i ise bulamayacaklardı. Onların cesetleri birkaç gün sonra kıyıya vuracaktı. Tabii ki, işin püf noktası, Jason ve Gretel’in cumartesi öğleden sonra tekneye hiç binmemiş olmalarıydı. Çünkü sen ve Kitty onları daha önce öldürmüştünüz…”

“Ben yaptım,” dedi. “Kitty’nin cinayetlerle hiçbir ilgisi yok. Viskilerine uyku ilacı kattım. Daha sonra  onları boğdum. Aslında her şey tekne evde gerçekleşecekti, böylece cesetleri patlamanın hemen ardından gölde bulunacaktı. Ama onları tekneye taşıyamadık, bu yüzden saklamak zorunda kaldık. Kurtarıldıktan sonra, cesetleri gece yarısı göle atıp daha sonra bulunmalarını planladık.”

“Bu işe yaramazdı, biliyorsun. Ölüm saati doğru olurdu, ama otopside ciğerlerinde su ve duman bulunmazdı.”

“Suda birkaç gün kaldıktan sonra bunun önemi kalmaz diye düşündük. Giysilerini yakıp yangında ölmüşler gibi gösterecektik.” Sigarasından bir nefes çektikten sonra, “Bütün bunları nereden biliyorsun, Sam?” diye sordu.

Hauser’ı pek tanımıyordum ama ona açıklama yapmam gerektiğini düşündüm.

“Başından beri beni rahatsız eden bir şey vardı. Cumartesi günü evinizin kapısını kilitlemiştin, ama hepimiz tekneye bindiğimiz gün kilitlemedin. Gretel’in kapıyı iterek açtığını hatırlıyorum. Bu, ortadan kaybolmanızla, evin kapısını kilitlemen arasında bir bağlantı olup olmadığını bana düşündürttü. Başından beri kaybolmayı planlamış mıydın, yoksa kulübede bulunmasını istemediğin bir şey mi vardı?

“Tekne evde, yakıt için gerekenden çok daha fazla benzin bidonu olduğunu hatırladım. Sonra dinamiti ve yanmış fitili buldum. İşte o zaman her şeyi anladım. Gretel ve Jason’ın tekneye bindiğini görmemiştik. Jason’ın kırmızı paltosunu görmüştüm sadece, ama o senin palton olabilirdi. Gretel’in kahkahasını duyduğumu sanmıştım ama o Kitty’nin sesi de olabilirdi. Onların teknede olduklarına inanmamız için senin ve Kitty’nin söylediklerinden başka elimizde hiçbir şey yoktu.

“Kitty, hepinizin teknede olduğunu söylerken gergin ve soluk soluğaydı. Az önce cesetleri gördüğü için buna şaşmamak lazım. Jason ve Gretel çoktan ölmüşlerdi. Cesetleri evinizin tavan arasına saklamıştın. Kulübenizi aradığımızda oranın kapısını görmedik, çünkü onu aramıyorduk. Ama orada olması gerektiğini biliyordum, çünkü Greylerin evinde de tavan arası vardı ve iki kulübe birbirinin aynısıydı.”

Hauser sigarasını söndürdü.

“Fitili ateşledim ve sahilden bizi izliyor olabilirsiniz diye diğer taraftan göle girdik. Teknenin infilak etmesi lazımdı. Ama beklediğimiz patlama olmadı. Biz de mecburen karşı kıyıya yüzdük. Oradan uzaklaşmak için bir araba çalmak zorunda kaldım.”

Sanki yaptıkları en kötü şey buymuş gibi konuşmuştu.

“Neden tekneye geri dönmediniz?”

“Kitty dinamitin her an patlayabileceğinden korktu. Ayrıca eşlerimizin yokluğunu açıklayamazdık.”

Başımı salladım. “Sen ve Kitty… Yakışıklı adam ve flapper kız. Sıkıcı öğretmen ve aşırı kilolu Gretel’den daha iyi bir çift. Birbirinize olan çekiminizi anlayabiliyorum ama bunun cinayete kadar gitmesi gerekli miydi?”

Üzgün gözlerini yukarıya kaldırarak bana baktı. “Birbirimizi çok seviyorduk. Bunu yapmamızın sebebi aşk.”

“Aşk ve biraz da para sanırım. Gretel ilk gün kendisinin çok parası olduğunu söylemişti Jason da borsada epey para kazanmıştı. Sen ve Kitty, mirasa konmak için ikisini de öldürmek zorundaydınız. Sahte bir kaza, bunu yapmak için en güvenli yoldu.”

“Onun cinayetle hiçbir ilgisi olmadığını söyledim.”

“Cesetleri tek başına tavan arasına taşıyamazdın. En azından o kısımda sana yardım etmiş olmalı.”

Bu noktaya itiraz etmek yerine konuyu değiştirdi.

“Bizi nasıl buldun?”

“Tekne patlamayınca kaçtığınızı tahmin ettim. Soru, nereye kaçtığınızdı. Çok yakın bir yere kaçmış olamazdınız. Çünkü birkaç gün sonra cesetlerin kokusu yayılacağı için bulunacaklarını biliyordunuz. Cape Cod’daki turistik tesisten gelen faturayı görünce bir tahminde bulundum. Kaldığınız pansiyona bir kez gitmiştiniz. Belki yine aynı yere gitmiş olabilirdiniz. Şerif orayı aradı ve sizin tarifinize uyan bir çiftin pansiyonda kaldığını öğrendi. Gerisini biliyorsun.”

Üzüntüyle başını salladı. “Gerisini bilmiyorum. Şimdi bize ne olacak?”

Cevap vermedim. Bunu yargıç ve jüri cevaplayacaktı.

Dört ay sonra Hauser suçlu bulundu ve ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Kitty ise hiç mahkemeye çıkarılmadı. Çarşafla kendini asmış bir halde hücresinde ölü bulundu.

Miranda ve bana ne olduğunu merak ediyorsanız… O başka bir hikâye… Aslında başka bir gizem… Borsadaki büyük çöküşün olduğu gün, Northmont postanesinde meydana gelen garip bir olayla ilgili. Ama onu bir dahaki sefer anlatayım.


[1] Flapper girls, 1920’lerin genç, enerjik, özgür ve modern kadınlarını tanımlayan bir terim. O dönemin “yenilikçi, cesur, sosyal hayatı seven kadın” modeli.

[2] ABD’de 1920-1933 arasında içki yasağı vardı.

LAWRENCE BLOCK’UN ‘BABALARIN GÜNAHLARI’ ROMANI ÜZERİNDEN BABA VE SUÇA İTİLEN ÇOCUK KAVRAMI

Lawrence Block’un Babaların Günahı romanı alışılagelmiş polisiyelerden iki konuda ayrılmaktadır. Bunların ilki, Block’un daha romanın başında cinayetin kurbanı ve katilini okura bildirmesi ve davanın çözülmüş oluşudur ki bu daha ilk sayfalarda başkarakteri şaşırttığı gibi okura da ‘peki şimdi ne olacak’ hissi verir. Romanı diğer polisiyelerden ayıran başka bir unsur da metnin asıl muammasının ‘cinayetin nedeni’ olması, ölen ve öldüren gençleri suça iten ailevi, toplumsal ve dini nedenleri sorgulamasıdır.

Lawrence Block, Amerikan polisiye edebiyatında defalarca ödüllendirilmiş, tarzı ve diliyle polisiye türünde akılda kalan karakterler ve takdir edilen kurgular yaratmış bir yazardır. Block’un centilmen hırsızı Bernie Rhodenbarr’dan oldukça farklı bir karakterin; Matthew Scudder’ın davalarını anlattığı serisinin ilk kitabı Babaların Günahları’nda biri kurban diğeri katil iki genç insanın birlikteliği, geçmişi ve aile ilişkileri sorgulanır.

Eserin ilk bölümünde eski polis, bağımsız dedektif Scudder, kurbanın babası –ki sonra üvey olduğunu öğreniriz- Cale Hanniford’la buluşur. Bir barda, içkinin eşlik ettiği bu görüşmede adam vahşice öldürülen kızının davası hakkında Scudder’dan yardım ister. Genç Wendy ev arkadaşı Richard tarafından öldürülmüştür.

Ancak görünürde çözülecek bir dava kalmamıştır çünkü katil yakalanmış, suçunu itiraf etmiş ve tutuklu olduğu hücrede intihar etmiştir. Dolayısıyla dosya resmi olarak kapanmıştır. Yaslı baba, katil hakkında şüphe duymamakta ancak kızının son yıllarında yaşadığı hayatı ve ölüme yürüdüğü yola nasıl girdiğini öğrenmek istemektedir. Scudder faili bulunmuş bir davayı almak konusunda önce çekimser davransa da adamın kederinin derinliğinden ve ölenlerin genç yaşta oluşundan etkilenir ve işi kabul eder.

Scudder’ın hassasiyetinin asıl nedeni romanın ilerleyen bölümlerinde açığa çıkar. Dedektif polisken soyguna kalkışan iki gencin peşine düşmüş ve birini vurmuştur. Olay sırasında seken bir kurşun küçük bir kız çocuğuna isabet etmiş, çocuğun ölümü Scudder’ın meslekteki sorumluluğunu sorgulamasına neden olmuştur. Olay her ne kadar kanun önünde bir kaza olarak nitelense de Scudder bu travmatik olayı atlatamaz ve işinden ayrılır. Bunalımı ve içki alışkanlığı nedeniyle de eşinden ve iki çocuğundan kopar. Scudder’ın ailesine ve oğullarına karşı sorumluluklarını yerine getiremeyişi dedektifi bir baba olarak vicdanen rahatsız etmektedir. Dindar biri olmadığı halde kiliselere gider, kazancının belli bir bölümünü bağış kutularına atıp bu vicdani huzursuzluğunu gidermeye çalışır. Aslında bu davayı alarak, iki genci suça ve ölüme iten geçmişlerini aydınlatmak dedektifin kendi geçmişiyle  yüzleşmesini sağlayacaktır.

Dedektifin yaptığı araştırmalar, ‘yardım’ olarak nitelediği paraları bir kısım tanık ve kaynakların cebine ustalıkla koyunca hızla ilerler. Bu konuda genç polis memuru Lewis Pankow’a söylediği söz hem isabetli bir tespittir hem de Scudder’ın davayı çözerken çizdiği etik sınırların belirsizliği konusunda bize açık bir fikir verir: “Öğrenecek çok şeyin var ama bunu senin için kolaylaştıracaklardır. Sistem, seni içine adım adım alır. Onu iyi bir sistem yapan da işte budur.”

Sistemin içinde sisteme karşı savaşan Scudder araştırmasında ilerledikçe gençlerin ilişkilerinin niteliği, birlikte olmadan önce yaşadıkları olaylar açığa çıktıkça sorunun aslında aile ilişkilerindeki bir takım arazlardan kaynaklandığını anlar.

Wendy akıllı ve başarılı bir genç kızdır. Biyolojik babasını hiç tanımamış olmanın verdiği merak ve eksiklik duygusu, sekiz yaşındayken üvey babasıyla yaşadığı talihsiz ve kasıtsız bir yakınlaşmayla psikolojik bir rahatsızlığa dönüşmüştür. Koleje başladığında öğretmenlerine ilgi duyar ve karşılık da görür. Bu onun okulda kötü bir şöhret edinmesine neden olur. İlişkiye girdiği bir öğretmeninin eşi intihara kalkışınca ortalık karışır ve Wendy okulu terk ederek New York’ta yaşamaya başlar. Ailesi bu süreçte ondan bir iki kart dışında haber alamamıştır. Scudder, Wendy’nin baba hasretini yaşlı adamların yatağında gideren, bir süre sonra bu ilişkilerin maddi getiresine alışan, ancak düzgün bir hayat özlemi çeken bir kadın olduğu kanaatine varır.

Wendy’nin ev arkadaşı Richard Vanderpoel ise küçük yaşta annesini kaybetmiş, Katolik rahip bir babayla büyümüştür. Annesinin dramatik intiharına şahitlik etmiş ve büyüdüğü mutaassıp ortam cinsel kimliğini bulmasına engel olmuştur. Evden uzaklaşarak bir müddet kendi cinsiyle sağlıksız ve duygudan yoksun ilişkiler yaşamıştır. Wendy’le tanıştıktan sonra bu alışkanlığını terk ederek huzurlu bir ev hayatı yaşamaya başlar. İki gencin arasında sanıldığı gibi sevgili ilişkisi yoktur. İstemedikleri bir hayata sürüklenmiş bu iki çocuğun birlikte iyileşmeye çalıştığını anlayan Scudder  travmaların kaynağı babalarla konuşmaya karar verir.

Dedektif, Cale Hanniford ve rahip Martin Vanderpoel’la ayrı ayrı konuştuğunda gençlerin yaşadığı çocukluk ve ilk gençlik yıllarını, ebeveyn kaybı nedeniyle yaşadıkları travmayı kafasında iyice şekillendirir. Uzun yürüyüşleri ve içki içmek için durakladığı barlar düşüncelerini pekiştirir. İşte tam bu noktada Block, baba-oğul, baba-kız ilişkileri üzerine son derece isabetli tespitlerde bulunur.

Wendy’nin babasına söylediği sözler, kurbanın sıkıntılı hayatının bir özeti gibidir; “Tahminimce asla babasını aramaktan vazgeçmedi. Birinin kızı olmak istemişti ama adamlar sürekli onu becermek istiyorlardı. Ve bu onun için normaldi çünkü Baba zaten bu demekti; Anne’yi yatağa götüren, onu hamile bırakan, sonra Kore’ye giden ve bir daha asla haber alınamayan bir adamdı. O, başkasıyla evli olan biriydi, bu da onun için normaldi çünkü ondan hoşlanan erkeklerin hepsi başkalarıyla evliydi. Baba’yı aramak bazen çok zor olabiliyordu çünkü eğer dikkatli olmazsanız Baba sizden fazla hoşlanabilir, Anne bir sürü uyku ilacı alır ve oradan ayrılma vaktiniz gelirdi. Bu yüzden Baba ona para verdiğinde kendini daha güvende hissediyordu. Böylece her şey nakit seviyesinde kalır, Baba size darılmaz, Anne uyku ilacı almaz ve siz de bulunduğunuz yerde kalır ayrılmak zorunda kalmazdınız.

Scudder’ın Richard’ın babası din adamı Martin Vanderpoel’le son görüşmesi kitabın da nihai düğümlerinin çözüldüğü final bölümüdür. Dedektif, öğrendikleri ışığında Rahip’in, yaşı nedeniyle Wendy’nin ilgi alanına giren bir adam olduğunu fark eder ve adamın aslında kızla ilişkiye girdiğini anlar. Rahip zaaflarına yenilmiş ve bunu suçlusunun onu baştan çıkaran kadın yani Wendy olduğuna karar vermiştir. Ona göre bu kadın oğlunu da etkilemiş ve muhafazakâr kuralların onaylamadığı bir hayata sürüklemiştir. Scudder adamı şu sözlerle suçlar; “Ama Wendy hakkında öğrendiğim her yeni şey onu kötü biri olarak görmemi zorlaştırdı. Bazı insanların hayatlarında kötü etkiler bıraktığından şüphem yok. Ama sizin için neden kötüydü? Bunun yalnızca bir açıklaması olabilirdi efendim. Sizi utandığınız bir şeyi yapmaya zorladı. Ve bu sizin daha utanç verici bir şey yapmanıza neden oldu. Onu öldürmenize.”

Hatırlayacağımız üzere Babaların Günahları’nın başkarakteri Scudder başlangıçta çözülmüş bir davayı almak istemez sonrasında cinayet nedenini araştırmak için yola çıkar. Ancak roman boyunca öğrendiği gerçekler, aslında iki gencin de kurban olduğu, babalarının onları ölüme sürükleyen olaylar zincirini başlattığını ortaya koyar. Bir baba vicdani ağırlıkla ölene kadar acı yüklenecek, diğeri elini kana bulamış bir katil olarak cezasını çekecektir.

Block’un baba kavramına polisiye türü içine yedirerek bakışı, kurguya yedirdiği dini ve ahlaki ögeler, polisin dava çözümünde gösterdiği ilgisizliğe, kadının ve eşcinsel gençlerin toplum tarafından kötü yaftalanışına dair söylemleri ve etkili tespitleri Scudder serisi için gösterişli bir başlangıçtır.

Aile Cinayetleri’nin Karanlık Anatomisi



Ayşe Erbulak’ın Aile Cinayetleri, aile kurumunun görünür yüzüyle gerçek yüzü arasındaki çatışmayı ele alan bir roman. Eser, polisiye kurgusunu kullanarak insan psikolojisinin karanlık yönlerini, “iyi” ile “kötü” arasındaki sınırın bazen ne kadar ince olduğunu ve her ailenin kendi içinde “gizli bir cehennem” barındırabileceğini vurguluyor. Romanın ana teması, bir ailenin görünürde düzenli ve saygın olan yaşamının altında yatan karanlık sırların, bastırılmış duyguların ve yozlaşmış ilişkilerin cinayetlere kadar uzanan bir süreci nasıl hazırladığıyla ilgili. Aile Cinayetleri, toplumsal, psikolojik ve polisiye yönleriyle dikkat çeken çok katmanlı bir yapıya sahip.

Olay örgüsü, birbiriyle ilişkili üç ayrı aile (yapı) üzerine kurgulanmış. Bunlardan birincisi Tarsuslu zengin bir ailenin fertleri olan Şevket ve Şule kardeşler. İkincisi; yaşlılar için bir bakımevi işleten Dr. Aziz Büker ve eşi Berna’dan müteşekkil kriminal çekirdek aile. Üçüncüsü ve hikâyenin asıl odağında olan Dönmez ailesi.

Romanın merceğindeki Dönmez ailesi, baba Salim, anne Bilge ve oğulları Baykurt, Cankurt ve Vedat’tan oluşuyor. Daha ilk sayfalarda Salim, Cankurt ve Vedat’ın hayatta olmadıklarını öğreniyoruz. Çok kısa bir süre sonra, bakımevinde kalan anne Bilge ve büyük oğul Cankurt da hayatlarını kaybediyorlar. Son iki ölümde cinayet şüphesi olunca haliyle işler karışıyor ve geçmişin araştırılması süreci başlıyor. Tarsuslu kardeşlerin büyükbabalarının gayrimeşru bir ilişkisinin Dönmez ailesiyle bağlantılı olduğu anlaşılınca soruşturma genişletilip derinleştiriliyor. Böylece, karanlık sırlar bir bir su yüzüne çıkıyor.

Her üç aile de görünüşte sıradan olmasına rağmen yüzeyin altında hepsinin çirkin bir yüzü vardır. Tarsuslular, bunlar arasında en masumu sayılabilir ama onlar da gerçekte çürümüş ve bastırılmış bir yapının parçalarıdırlar. Aile erkeklerinin İstanbul seyahatlerinde yaşadığı gayriahlaki maceralar, eşleri ve diğer akrabaları tarafından bilinse bile sineye çekilmekte, birliğin ve dirliğin bozulmaması adına bu tür davranışlara göz yumulmaktadır. Erkeklerin, İstanbul’da ikinci bir eşlerinin hatta çocuklarının olmasına, yine aynı sebeplerden ötürü ses edilmemektedir.

Bakım evi sahipleriyse, tam anlamıyla kriminal bir organizasyondur. Aziz ve Berna’nın tüm hayat felsefeleri, daha çok para kazanmak üzerine kurulmuştur. Çift bu uğurda cinayet işlemeyi bile göze alırlar. Bu bağlamda, yaşlı anne ve babalarını kısa yoldan öteki tarafa göndermeye hevesli evlatlar da Aziz ve Berna gibi aynı çürümüşlüğün, acımasızlığın, kadir kıymet bilmezliğin sandalında kürek çekmektedirler.

Dönmez ailesi ise bunlardan farklıdır. Bir defa, kurgu açısından romanın motor gücüdür. Okur, temel olarak bu aileye odaklanır ve en ufak hücresine kadar onu tanımaya yönelir. Çünkü yazar, derin karakter analizlerini bu aile bireyleri üzerinde yapar.

Roman, sıradan ve düzenli görünen bu aileyi merkez alarak açılır. Ama daha ilk satırlardan itibaren yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu anlarız. Kısa sürede bu normalliğin aslında bir maske olduğu ortaya çıkar. Romanda gerilim, keskin dönemeçlerle değil, bu aile üzerinden katman katman çözülen bilgilerle yükselir. Okurun merak ettiği şey, ‘kim yaptı?’ değil, ‘neden yaptı?’ sorusunun cevabıdır. Bu nedenle final, klasik polisiyelerden farklı olarak bir kapanış değil çöküştür. Yani finalde bir suçun açıklaması yapılmaz. Final, psikolojik bir çözülme ve ailenin dağılma anı olarak kurgulanmıştır.

Asker kökenli Salim, tam anlamıyla bir otorite figürüdür. Dönmez ailesindeki baskının kaynağıdır. Berna, görünüşteki itaatkâr eş rolündedir. Sessizce direnir, duygularını bastırır. Çocuklarsa travmanın taşıyıcısı ve tetikleyicisidirler. Karakterler arasındaki güç dengesi bu şekilde kurulmuştur.

Bu aile yapısı, psikanalitik açıdan bastırmanın kurumsallaşmış hâlidir. Aile bireylerinin her biri, gerçek duygularını bastırır, çatışmalarını görünür kılmamak için kendini sansürler, aile içi şiddet, öfke, kızgınlık ve suçluluk duygularını “kabul edilemez” bulduğu için bilinçdışına iter. Bu bastırma sonucunda ruhsal çatışmalar semptom hâline dönüşür. Romandaki  Dönmez ailesinin yapısı psikanalitik açıdan ortak bir nevroz gibidir. Bu nedenle suç, sadece bireysel değil yapısal bir dışavurumdur.

Ailedeki otorite figürü, Lacancı anlamda bir “Baba Yasası”dır. Yasa, söylenmeyeni belirler, sırların saklanmasını zorunlu kılar, aile içi güç dengesini kurar, arzuları bastırır ve yönlendirir. Dolayısıyla ailedeki baskı, yalnızca kişinin değil ailenin tamamının bilinçdışı sisteminin ürünüdür.

Aile Cinayetleri, aynı zamanda iyi nesne-kötü nesne ayrımının bozulduğu bir aile anlatısıdır. Ebeveyn figürü “iyi nesne” olmak yerine korkulan nesne hâline gelir. Çocuklar, anne-babaya yönelik hem sevgi hem nefret duygularını ayrıştırmakta zorlanırlar. Aile ortamı “yeterince iyi” bir çevre oluşturmaz. Bu nedenle bireyler sevgi ve nefreti aynı kişide bir arada tutamazlar. Cinayet, bu bölünmenin dramatik sonucudur.

Roman klasik polisiyeye yakın bir çerçevede ilerlese de tam anlamıyla polisiye bir roman sayılmaz. Yazar, bu çerçeveyi polisiye bir merak yaratmak için değil, aile içi ilişkilerin çürümesini katmanlı bir biçimde açmak için kullanır. Yani olay örgüsü iki eksende ilerler: Dış eksende cinayet vardır. İç eksende ise ailenin psikolojik çözülmesi yer alır.

Yazar Ayşe Erbulak

Aile Cinayetleri bildiğimiz türden tam anlamıyla bir polisiye değil. Katilin önceden belli olduğu, cinayetlerin neden işlendiğinin merak edildiği farklı bir roman. Olay örgüsünde gizem var ama bu anlatının merkezinde yer almıyor. Merkezde yer alan öykü, daha önce nelerin olup bittiğiyle ilgili. Öte yandan kahramanların başına ne geleceği de ayrı bir merak konusu. Örneğin; Tarsuslu kardeşlerin roman boyunca bu cinayetlerle bir alakalarının olup olmadığı, dolayısıyla akıbetlerinin ne olacağı bilinmiyor.

Anlatı, kronolojik olarak ilerlese de arada sırada geri dönüşlerle kırılır. Bu teknik sayesinde yazar, hem ailenin gerçek yüzünün geçmişte saklı olduğunu bize gösterir hem de bilgi edinme hızımızı kontrol ederek gerilimi artırır.

Romanın ana mekânı evdir. Daha doğrusu aile evi. Kapalı bir mekân seçimi bilinçli bir tercihtir. Çünkü kapalı mekân öncelikle sırların saklandığı yer olarak öne çıkar. Kapalı mekân aynı zamanda psikolojik baskı ortamıdır. Suçun kaçınılmazlığını doğuran bir basınç odasına benzer. Yapısal açıdan Dönmez ailesinin evi, bir karakter kadar işlevseldir.

Dış mekanlarsa gerçek dünyanın sert yüzüdür. Bu mekanlarda okur olarak nefes almak en az evin içi kadar zordur. İç ve dış mekânlar roman boyunca, ailenin iç çürümesini dış dünyanın gerçekliğiyle yüzleştiren karşıt alanlar olarak kullanılmıştır.

Romanda anlatıcı bakış açısı olarak üçüncü tekil şahıs tercih edilmiştir. Bunun bilinçli bir tercih olması kuvvetle muhtemel. Böylece yazarın akıcı ve anlaşılır dili okura hem yakın hem mesafeli durarak aileyi dışarıdan analiz etme imkânı vermektedir. Ayrıca bu bakış açısının, polis soruşturmasının mantıksal yanını güçlendirici bir etkisi de vardır.

Ayşe Erbulak’ın Aile Cinayetleri, alt-türler arasında gezinen, polisiyenin sınırlarını zorlayan değerli bir çalışma. Akıcı diliyle rahat okunan, bir suçu çözmekten çok, suçun nasıl mayalandığını okura gösteren bir roman. Dışarıdan kusursuz görünen bir ailenin içindeki çatlakları, sırların ağır yükünü ve bastırılmış duyguların gölgesini ustalıkla anlatıyor. Erbulak, aile kurumunun karanlık yüzüne tuttuğu ışıkla okuru en yakınındaki evlerin sessizliğine şüpheyle bakmaya davet ediyor. Aile Cinayetleri bu yönüyle, yalnızca bir suç hikâyesi değil; suçun köklerine, insanların birbirine ve kendine karşı kurduğu yalanlara dair derin bir yüzleşme. Son sayfa kapandığında bile romanın bıraktığı tedirginlik ve hüzün uzun süre okurun zihninde yaşamaya devam ediyor.

Kitabın Künyesi

Yazar: Ayşe Erbulak
Editör: Nilgün Çelik
Yayınevi: Eksik Parça
Sayfa Sayısı: 208

SON ZAMANLARIN EN ÇOK KONUŞULAN 5 DİZİSİ


Dijital platformların içerik rekabeti her geçen yıl artarken, polisiye türündeki yapımlar yalnızca suçun izini süren değil insan psikolojisinin karanlık katmanlarını açığa çıkaran en güçlü anlatı biçimlerine dönüştü. Bu yazıdan son zamanların en çok konuşulan beş polisiye dizisini güçlü ve tartışma yaratan yönleriyle derledim.


TRUE DETECTIVE: NIGHT COUNTRY (HBO MAX)

Alaska’nın karanlığa gömülmüş Ennis kasabasında, bir gecede esrarengiz şekilde ortadan kaybolan sekiz bilim insanının izi sürülürken; iki kadın dedektif hem kayıp vakalarının ardındaki karanlık güce hem de kendi bastırılmış geçmişlerine çekilir. True Detective: Night Country, sadece bir suç hikâyesi değil, insan ruhunun buzun altında sakladığı gerçeklerle yüzleşme cesaretini yansıtan bir dizi. Genel izleyiciler atmosferi ve görsel dili etkileyici, oyunculukları güçlü bulmasına rağmen temponun ağır ilerleyişi olumsuz yönde eleştiriler aldı. Toplum sorunlarına odaklanması, kadın karakterlerle ilerlemesi eleştirmenler tarafından övüldü. Doğaüstü unsurların ölçülü kullanımı ve psikolojik derinlik açısından karakter travmalarına odaklanması seriyi önceki sezonlara kıyasla daya ‘duygusal’ ve ‘ürkütücü’ kıldı. Bazı eleştirmenler finali tatmin edici bulmazken, çözümlerin izleyici açısından ucu açık kaldığı belirtildi. 2025 yılının en edebi yapımlarından biri olarak değerlendiriliyor. Özetle klasik True Detective havasından uzak kaldığına dair düşünceler hâkim.


CRIMINAL RECORD (APPLE TV+)

Anonim bir ihbarın ardından, 23 yıl önce kapatılan bir cinayet dosyasının yeniden açılmasını konu alan İngiliz polisiyesi. Stereotipik “katil kim?” sorusundan çok hukuk sistemi, adalet, ırkçılık ve güç dengeleri üzerine yoğunlaşması çok beğenildi. Oyunculuk performanslarının etkileyici bulunduğu dizide yan karakterler de çok beğeni topladı. Mahkeme salonu, sorgu odası dinamikleri ve psikolojik savaş öğelerini seven izleyicilerin tercih edeceği bir dizi.

Karanlık Londra havası, güncel konuların ele alınması, sürükleyici ve beklenmedik gelişmelerin dengeli bir tempoyla ilerlemesi, yapım kalitesi, sinematik tarzı izleyicilerin keyif almasını sağlıyor. Eleştirilerde, hikâyenin basit ve tahmin edilebilir olduğundan söz ediliyor. Kendi kanaatimce izlenmesi gereken yapımlardan biri.


DEPT. Q (NETFLIX)

İskandinav noir geleneğinden beslenen, Edinburgh’da geçen bir İskoç polisiyesi. Vaka biriminin travmatik dosyalarını konu alan dizi gotik atmosferiyle dikkatleri çekiyor. Huysuz ve uyumsuz bir karakter olan dedektifin klasik kahraman profilinden uzak olması izleyiciler tarafından fazlasıyla benimsendi.

Her bölümde sergilenen sürprizler, karmaşık entrikalar izleyicileri ekrana kilitliyor. Eleştirmenlerden genel olarak olumlu not alan dizide, en çok eleştirilen tempo oldu. Kendi fikrim; diziyi akıcı buldum ve keyifle izledim.


TOKYO VICE – FINAL SEASON (HBO MAX)

Polisiye, suç draması ve kültürel unsurların harmanlandığı, Tokyo yeraltı dünyasında basın, mafya ve iktidar üçgenini konu alan ve görsel açıdan beğeni toplayan dizinin yavaş temposu nedeniyle geniş izleyici kitlesinden daha çok seçici izleyiciye hitap ettiği söylenebilir. 2025’in en rafine suç anlatılarından biri.

Gerilim dolu bir hikâye sunan dizinin ilk sezonunda eleştirilen karakter derinliği ve performanslarının ikinci sezonda kısmen iyileştiği gözlemlendi. Dizi kültürel otantikliği ve güçlü performansıyla öne çıkarken ağır temposu çok eleştirildi. Fakat ikinci sezonun yükselişiyle artan karakter performansı ve gerilim izleyenleri mutlu etti.

Özetle: Japonya’nın suç dünyasına derin dalışıyla izlenmeye değer. Polisiye dizi severlere tatmin edici bir yolculuk sunan dizinin üçüncü sezonunun iptal haberi izleyicileri üzerken farklı bir platformda devam edilebileceğine dair duyumlar takipçilerini heyecanlandırdı.


MINDHUNTER (NETFLIX)

FBI ajanlarından Holden Ford ve Bill Tench’in gerçek seri katillerle röportaj yaparak suçlu psikolojisini anlamaya çalıştığı bir psikolojik polisiye. Karakterlere yoğunlaşan dizilerin temposu ağır olmasına rağmen bu tür yapımların azımsanmayacak bir izleyici kitlesi var. Mindhunter dizisinde “Katil kim?” sorusu yerine “Katil neden böyle biri?” sorusunun cevabı aranıyor.

Oyunculuklar “Ürkütücü derecede gerçekçi” bulundu; dizi 2018’de “Konuk Erkek Oyuncu” ve 2020’de “Görüntü Yönetimi” dallarında Emmy adayı oldu.

Gerçek katillerle yapılan bire bir diyaloglara dayanan sahneler “Hipnotize edici” olarak yorumlandı. 70’ler havası yaratan dizide set tasarımı ve sinematografi kusursuz bir bütünlük sunarken gerçek vaka detayları paylaşıldı. Kriminal psikolojiye ilgi duyan izleyicilerin, akademik ağırlıklı bu diziyi kaçırmaması gerekir. Bazı izleyicilerin belgeselvari bulduğu bu dizi geniş kitlelere hitap etmekten çok “kült” mertebesinde bir yapım olarak anılıyor.

Özetle: Hızlı polisiyelerden farklı olarak, korkunç vakaların detaylarını merak edenler için doğru adres Mindhunter…

UÇURUMUN KENARINDA

Uçurumun Kenarında: Falezlerdeki Karşılaşma

Gece, Didim’in falezlerinde sessizliğiyle hüküm sürüyordu.

Deniz karanlıkta bir boşluk gibi uzanıyor, dalgaların kayalıklara çarpması ay ışığında gümüş bir parıltı yaratıyordu. Rüzgâr geceyi hırpalıyor, ince çalıları hışırdatıyordu.

Kadın montunun yakalarını sıkıca kapatmış, kayalığın ucunda hareketsiz duruyordu.

Gözleri aşağıdaki uçsuz bucaksız karanlıkta. Dudaklarından yalnızca bir fısıltı çıktı:

“Bırak artık… Yorgunum.”

Tam o anda arkasından gelen ayak sesleri.

Kadın irkildi. Gölgelerin arasından bir adam belirdi. Karanlık yüzünü gizliyordu ama aynı yere, uçuruma yürüdüğü açıktı. Adam, sigarasının ucunu rüzgâra karşı kalkan yaparak konuştu:

“Demek burası senin de seçtiğin yer.”

Kadın kaşlarını çattı. Bu gece, bu uçurumun kenarında, bir yabancıyla karşılaşmak… garip ve tuhaftı.

“Yanlış bir gece seçtin. Burası dolu.”

Adam kısa bir kahkaha attı, sigarasını falezden aşağı fırlattı. Gözleri kadının gözleriyle buluştu.

“Öyle görünüyor. Bari sırayla atlayalım, deniz bizi karıştırmasın.”

Sessizlik.

Rüzgârın uğultusu, dalgaların kayalıklara çarpan sesi…

Kadın istemsizce bir adım geri attı. Bu adam ciddiydi. Aynı onun gibi.

“Senin hikâyeni bilmiyorum ama… buraya gelmene bakılırsa güzel değil.”

“Hikâye uzun. Borçlar, yanlış kararlar, insanların ihaneti… Sonu buraya çıkıyor işte. Peki ya senin?”

Kadın derin bir nefes aldı, bakışları kararlıydı:

“Benimkisi de farklı değil. Herkesin yükü başka ama acısı aynı.”

Bir an için ikisi de sustu.

İki yabancı, uçurumun kenarında aynı karanlığa bakıyordu.

Aralarındaki mesafe küçüldü; ölüm düşüncesi onları birbirine yaklaştırıyordu.

“Belki de bu bir tesadüf değildir. Belki ikimizden biri, diğerini durdurmak için buraya geldi,” dedi adam.

Kadın gözlerini ona çevirdi. Ay ışığı yüzlerini aydınlatıyordu; iki yorgun ruh ilk kez birbirini net gördü.

“Ya ikimiz de birbirimizi durdurursak?”

Adam gülümsedi, rüzgârın uğultusu azalmış gibiydi.

Falezlerden uzaklaşıp kayalık patikada yürürlerken gece rüzgârı yerini hafif bir sabah serinliğine bırakıyordu.

Kadın, ellerini montunun ceplerine soktu, adam ise adımlarını dikkatle kayaların üzerinden atıyordu. Sessizlik bir süre devam etti ama artık tedirgin bir sessizlik değil merak dolu, kırılgan bir sessizlikti.

“Bazen düşünüyorum da,” dedi kadın. “Belki herkesin hayatı zaten bir uçurumun kenarında geçiyor. Biz sadece biraz daha dürüstüz, hepsi bu.”

Adam durdu, cebinden buruşturulmuş bir sigara paketi çıkardı ama sigarayı çıkarmadı; sadece parmaklarının arasında çeviriyordu. Bir taş alıp denize doğru fırlattı, suya çarpması gecenin sessizliğinde yankılandı.

“Belki de… Ama dürüst olmak kimseyi kurtarmıyor. Benim babam öyleydi. Onun yüzünden bir ömür borç ödedim. Onu affetmeye çalıştıkça daha da battım. Sonunda anladım: İnsan bazen kendi kanından bile kaçamıyor.”

Kadın başını çevirdi, gözlerinde hem merak hem de empati vardı:

“Benimkisi biraz farklı. Çocukluğumdan beri sustum. Annem hep susmamı isterdi, kavga çıkmasın diye. Babam içkiyi severdi, annem sessizliği. Ben de arada yok oldum. Şimdi büyüdüm… Ama içimde hâlâ sesi çıkmayan bir çocuk var.”

Bir süre sessizce yürüdüler. Dalgaların sesi, her itirafın ardından daha keskin çarpıyormuş gibiydi. Adam cebinden sigara paketi çıkardı ama kadına uzatmadı.

“Biliyor musun, tam burada… Bu uçurumun kenarında… Kendime sordum: ‘Geride ne bırakıyorsun?’ Cevap koca bir hiçti. O yüzden buradayım.”

Kadın, titreyen elleriyle kendi kollarını sardı. Yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.

“Hiç mi? Hiç kimse yok mu seni bekleyen?”

Adam hafifçe gülümsedi.

“Belki bir köpek. Komşunun köpeği. Onu sabahları ben beslerdim. Ama o da başkasına alışır nasılsa.”

Kadın bu cevaba hem gülümsedi hem de hüzünlendi. Sonra kendi sesini fark etti.

“Benimse yıllardır kimseye anlatamadığım bir defterim var. İçine ne hissettiysem yazdım. Kimse okumadı. Okumasın da istedim. Belki de tek gerçek bağım o defterdi.”

Adam gözlerini kadının ellerine indirdi, sonra tekrar yüzüne baktı.

“İşte bak, benim hiç defterim olmadı. Ama belki senin defterin, ikimiz için de yeter.”

Sessizlik. İkisi de aynı şeyi hissetmişti: Ölümün soğuk cazibesi geri çekiliyor, yerini tuhaf bir merak ve tanıdıklık alıyordu.

“Belki de gerçekten tesadüf değildir bu karşılaşma. İkimiz de aynı gecede, aynı uçurumu seçtik. Bu kadar denk gelmez,” dedi kadın.

“Belki Tanrı, kader, şans… Adını ne koyarsan koy. Ama bir işarete benziyor.”

Kadın derin bir nefes aldı. Ay ışığı yerini sabahın solgun ışığına bırakırken fısıldadı.

“Ya atlamazsak?”

Adam gözlerini kısıp denize baktı, sonra ona döndü. İlk kez yüzünde umuda benzeyen bir ifade belirdi:

“Yaşamak için sebep mi bulacağız?”

“Belki birbirimizi.”

İkisinin de gözleri dolmuştu ama gülüyorlardı.

O an, uçurumun kenarında doğan kırılgan bir bağ, hayatın en karanlık anında bir umut kıvılcımı olmuştu.

İlk Gündüz: Didim’de Umut ve Sırların Gölgeleri

Sabah, Didim’in sokaklarına sessizce düşüyordu.
Falezlerden ayrılan kadın ve adam, dar taş sokaklarda yürüyordu.
Denizin tuzlu kokusu, hafif rüzgâr ve martı sesleriyle birleşiyor, geceki korkunun yerine huzurlu bir sessizlik getiriyordu.

Kadın, saçlarını rüzgârdan toplamaya çalıştı; yüzünde ilk kez rahatlamış bir ifade vardı.
Adam, küçük bir kahve dükkânına yöneldi. Masalar boştu, sadece denizden gelen sesler ve martıların çığlıkları vardı.

“İnanamıyorum…” dedi kadın. “Dün gece ölmek isteyen bizdik, şimdi çay içiyoruz.”

Adam gülümsedi, yanında ilk defa gerçek bir sıcaklık hissetti:

“İnsan kararını değiştirmek için bazen bir saniyeye ihtiyaç duyuyor. Belki de sen o saniyeydin.”

Kadın hafifçe gülümseyerek cebinden defterini çıkardı:

“Benim defterim var. İçine yazdıklarım hep sessiz kaldı. Ama istersen sana okuyabilirim. Belki saçma gelir ama ben varım orada.”

“Benim anlatacak defterim yok ama… Sana her şeyi anlatırım. Ne kadar çirkin, ne kadar karanlık olursa olsun.”

Dışarıda güneş yükseliyor, Didim yavaş yavaş canlanıyordu. Balıkçılar limandan dönüyor, çocuklar bisiklet sürüyor, sokak köpekleri onları süzüyor, her şey normal görünüyordu.
Ama adamın gözleri birkaç sokak ötesinde duran siyah cipteki kasklı adamlara kayıyordu.
İçeride kimse yok gibiydi, ama adam biliyordu: gölgeler hiç kaybolmaz:

“Beni bu kadar kolay bırakmazlar…” diye geçirdi içinden. “Ama belki onun için savaşmaya değer.”

Kadın, adamın tedirgin bakışlarını fark etti:

“Neden birden sustun?”

Adam gülümsedi, derin bir nefes aldı:

“Hiç… Sadece uzun zamandır bu kadar sakin bir sabah görmemiştim.”

Kadın bardaklarını kaldırdı, hafifçe çınlattı:

“O zaman bu sabahı saklayalım. Belki yarınımız yok, ama bu an var.”

Dışarıda güneş Didim’in sokaklarını turuncuya boyarken hafif bir huzur ikisinin de yüreğine doluyordu.
Biraz ötede, siyah cip hâlâ bekliyordu. İçindeki gölgeler sabırlıydı ve sessiz bir tehdit olarak yaklaşıyordu.

İlk Tehdit: Belalıların Gölgeleri ve Kaçınılmaz Çatışma

Öğle güneşi Didim’in sokaklarını aydınlatıyordu, ama kadın ve adam için hava ağır ve gergindi.
Sahilde yürürlerken adam bir ara durdu ve kadının kolunu tuttu.

“Buradan gitmemiz lazım,” dedi alçak sesle. “Onlar burada.”

Kadın kaşlarını çattı.

“Ne? Kim?”

Adam, sokak köşesindeki bir siyah cipin üzerinde gölgelenen iki kişiyi gösterdi. Gözlerini güneşe kısarak onları inceledi:

“Beni buldular. Borç aldığım insanlar… Bu gece peşimizi bırakmayacaklar.”

Kadın titredi, ama bir an bile panik göstermedi.

“Peki, ne yapacağız?”

Adam derin bir nefes aldı.

“Kaçmayacağız. Burada kalacağız ve karşı koyacağız. Ama dikkatli olmalıyız.”

Siyah cip hareketlendi. Motoru çalıştırdı ve ikisinin önünü kesti. İçindeki adam kaskını çıkarmadan bağırdı:

“Senin hayatını satın aldık! Kadın da yanında gelirse işimiz kolaylaşır. Ama unutma: Borç, nefes aldıkça büyür.”

Adam öfkeyle bir adım öne çıktı.

“Ona dokunursanız—”

Kasklı adam motoru çalıştırıp ileri fırlattı. Sokaktan kaybolurken geride sadece egzoz dumanı ve ölüm tehdidi kaldı.

Kadın, Adam’ın yanında titreyerek durdu.

“Benden ne saklıyorsun? Neden şimdi ortaya çıktılar?”

Adam gözlerini yere dikti, sonra kadına döndü:

“Bunlar, geçmişim. Kaçamazsın, eğer yanımdaysan sen de risk altındasın. Ama artık geri dönmek yok. Burada kalıp savaşacağız.”

Kadın derin bir nefes aldı, adamın gözlerinin içine baktı.

“Dün gece ben zaten ölümü seçmiştim. Şimdi yanındayım, ölmeyi istemiyorum. O hâlde gelsinler. Beraber mücadele ederiz.”

Adam, kadının kararlılığı karşısında ilk defa gerçekten yalnız olmadığını hissetti.
Güneş tepede parlıyordu ama gölgeler, sokaklarda sinsice ilerliyordu.

İkisi de bilmeden, hayatlarının bundan sonra eskisi gibi olmayacağını anlamıştı.
Ve ilk çatışma, sessiz bir korku ile yaklaşıyordu.

Yüzleşme ve Savaş Planı

Akşam güneşi Didim’in taş sokaklarını turuncuya boyuyordu.
Kadın ve adam, küçük bir pansiyon odasında oturmuş, sessizce birbirlerine bakıyorlardı.
Pencerenin tül perdeleri rüzgârla dalgalanıyor, dışarıdan martı sesleri geliyordu. Ama içerideki hava gergindi.

“Bana anlat artık. Kim bunlar? Neden peşindeler?”

Adam cebinden eski bir harita çıkardı ve masanın üzerine serdi. Sokakları, çıkışları ve belalıların olası yollarını işaretliyordu.

“İstanbul’da iş yaptığım adamlardı. Küçük gibi görünen ama kara para işlerine bulaşmış tipler. Benim hatam… onlara güvenmekti. İflas ettim, borca battım. Beni buldular. Şimdi buradayız. Ama gitmek yok.”

Kadın, derin bir nefes aldı ve defterini çantasından çıkardı. Kalemiyle notlar aldı, planlar çizdi, olası senaryoları yazdı.

“Ben yanındayım, o zaman birlikte savaşacağız. Ben de plan yapabilirim.”

Adam gözlerini ona dikti, şaşkın ama memnun bir ifade vardı:

“Tamam… O zaman birlikte. Ama dikkatli olmalıyız. Önce onları tanıyacağız, sonra hamle yapacağız. Acele etmeden.”

Kadın başını salladı, kararlılığı yüzünden okunuyordu.

“Dün gece uçurumdaydık. Ölümü düşündük. Ama bugün… Hayatın kıymetini anlamaya başladım. Bu gece de korkmayacağım. Beraber göğüs gereceğiz.”

Adam, bir an durdu, sessizce kadının ellerini tuttu.

“Bunu ilk defa söylüyorum… Ama yanımda senin olman, ölmek yerine savaşmayı seçmek… İçimde bir güç doğurdu.”

Dışarıda, güneş yavaş yavaş batıyordu. Sokaklar turuncu, gölgeler uzundu. Pansiyonun birkaç sokak ötesinde siyah cip hâlâ bekliyordu. İçindeki adamlar, ellerinde telefonu, sessizce planlarını gözden geçiriyordu:

“Yerlerini biliyoruz. Bu gece hareket edecekler. Hiçbir şey onları durduramaz,” dedi adam.

Kadın ve adam, ellerini kenetledi. Artık kaçış yoktu. Yüzleşme başlamıştı.

“Hazırım,” dedi kadın.

 “Ben de,” dedi adam.

Didim’in taş sokaklarında güneşin son ışıkları gölgeleri uzatırken, iki yabancı hayatları için ilk defa bilinçli bir savaş planı yapıyordu.

Ama dışarıdaki gölgeler, hiç kaybolmayacak kadar sabırlıydı…

İlk Çatışma: Belalıların Saldırısı ve Gerilim Patlaması

Gece Didim’in sokaklarına çökmüştü.

Rüzgâr falezlerden gelen tuzlu havayı taşırken sokak lambalarının soluk ışığı taş sokakları korkutucu gölgelerle dolduruyordu.

Kadın ve adam pansiyon odasında sessizce bekliyordu. Kadın defterini masanın üzerine açtı, adam kapıyı sıkıca kilitledi.

“Her şey hazır mı? Kapıları, pencereleri kontrol ettim. Sadece bizim planımıza göre hareket edeceğiz.”

Kadın başını salladı, ama gözlerinde titrek bir korku vardı:

“İlk defa bu kadar yakın hissediyorum… Gerçekten tehlikede olduğumuzu.”

Tam o anda, siyah cip pansiyonun önüne sessizce yanaştı. Motorun sesi yoktu ama farları göz kamaştırıyordu. Kapıdan bir gölge süzüldü ve hızla binaya doğru ilerledi.

“Hazır ol.”

Kapı çarptı, biri içeri girdi. Adam hızla elini kadının omzuna koydu, onu korurken adımlarını dikkatle izliyordu.

“Sanırım kaçabileceğinizi düşünüyordunuz?” dedi kasklı adam. “Yanıldınız.”

Adam bir adım öne çıktı.

“Beni arıyorsanız, doğru yerdeyim. Ama kadına dokunursanız—”

Kasklı adamın kahkahası odayı doldurdu.

Kadın arka masadan bir sandalye aldı ve adamın üzerine savurdu. Adam sendeledi ama düşmedi.

Adam, kasklı adamı engellemek için hamle yaptı; kısa bir itiş-kakış. Kadın ve adam, odanın içinde hızlıca pozisyon değiştirdi. Kasklı adam, silahını çıkardı ama adam hızlıydı, masadaki bir obje ile silahı engelledi.

“Daha var mı?” dedi kadın nefes nefese.

Kapının arkasından iki gölge daha süzüldü. Adam, kadını yanına çekti, küçük bir pencerenin önüne getirdi.

“Dışarı çıkacağız. Sakin ol, panik yok. Bir planımız var.”

Dışarıda, taş sokaklarda martıların çığlıkları ve uzak denizin sesi duyuluyordu. İçeride, gerilim doruk noktasındaydı.

İkili, sessiz ama hızlı hareket ederek arka kapıdan sokağa fırladı. Belalılar peşlerinden geldi, ama kadın ve adamın önceden planladığı rotada tuzaklar vardı: kayalar, dar sokaklar, ani dönüşler. Her adım, kalpleriyle yarışıyordu. Her gölge, ölüm tehdidi olarak üzerlerine çökmüştü. Ama ikisi de yanındakine güveniyordu.

“Bunu birlikte yapıyoruz. Geri dönüş yok!” dedi kadın.

“Beraber çıkacağız. Hayatta kalacağız!” dedi adam.

Sokak lambalarının soluk ışığında, iki yabancı artık sadece bir çift değil; hayatta kalmak için savaşan bir takımdı. Gölgeler sessiz ve sinsice onları takip ediyordu.

Kaçış ve Gece Avı: Didim’de Ölüm Kıyısı

Gece Didim’in taş sokaklarını karanlık bir perde gibi sarmıştı. Falezlerin yukarısında bir esinti vardı, deniz uzakta karanlık bir boşluk gibi duruyordu. Kadın ve Adam, pansiyonun arka kapısından sessizce sokağa fırladılar.

“Hızlı ol,” dedi adam. “Peşimizden geliyorlar. Planımız bu sokaklar. Dar dönüşler, kayalıklar… Bizim avantajımız bu.”

Kadın nefes nefese, adımlarını adamın ritmine uydurdu. Kalbi göğsünden fırlayacak gibi çarpıyordu.

Sokak lambaları soluk bir ışık yayıyordu, gölgeler uzuyor ve kıvrılarak onlara yaklaşan tehlikeyi fısıldıyordu.
Köşeden siyah cip süzüldü, içindeki kasklı adamlar gözleriyle her adımlarını takip ediyordu.

“Çok yakındalar!” dedi kadın.

“Planı unutma!” dedi adam. “Buradan geçerken sola sap, kayalıkları kullanacağız.”

İkili hızla dar sokaktan kayalıklara yöneldi. Falezlerin kıyısına vardılar. Kadın denize bakarak titreyen ellerini adamın eline koydu:

“Belki de burası son noktamız… Ama eğer hayattaysak, birlikte olacağız.”

Adam başını salladı. “Beraber, her ne olursa olsun.”

Ama gölgeler sabırsızdı.

İkili, falezlerin kıyısında durdu; aralarında bir saniyelik sessizlik oldu.

Deniz aşağıda karanlık ve sessiz bir boşluk gibi duruyordu. Ama bu gece, intihar için değil, hayatta kalmak için savaşacaklardı.

Zirve Çatışma: Belalılarla Yüzleşme ve Trajik Dönüm Noktası

Falezlerin uçsuz bucaksız karanlığı, geceyi sessiz bir ölüm sessizliğiyle sarmıştı.

“Burada duracağız,” dedi adam. Onları buraya çekeceğiz. Kayalıklar avantajımız.”

Kadın başını salladı, ellerini kenetledi.

Gecenin sessizliğinde bir çığlık yankılandı: Siyah cip uzak bir sokakta hızlandı, kasklı adamlar yaklaşıyordu.

İkili kayalık bir geçitten geçerken, kasklı adamlardan biri ansızın ortaya çıktı.
Adam bir hamleyle onu kenara itti, ama arkadan bir diğer adamın silah sesi duyuldu.
Kurşun kayaların üstüne çarptı, taşlar etrafa saçıldı.

Adam, kadını bir kayalığın arkasına çekti.

Sonra bir silah sesi daha… Ve adam yere yığıldı.

Kadın çığlık attı.

Adam, kadının gözlerinin içine baktı. Kısa bir sessizlik… Ve küçük bir gülümseme belirdi yüzünde:

“Kaç… sen… hayatta kal…”

Kadın onu bırakmak istemedi, ama kasklı adamlar yaklaşıyordu.
Kadın bir adım geriye attı ve kayalıkların üzerinden kendini aşağıya bıraktı. Deniz karanlık ve derindi ama kadın hayatta kalmayı başardı.

Adam ise… Falezlerin karanlığı, onun sessiz bedenini içine aldı.

Kadın, kayalıkların kıyısında nefes nefese otururken, denizi izledi. Gecenin sessizliği içinde, Didim’in taş sokakları ve falezler, trajik bir sessizliğiyle hikâyenin ağır yükünü taşıyordu.

Trajik Son ve Kadının Yalnızlığı: Didim’in Sessiz Falezleri

Gün ağarmak üzereydi.

Didim’in falezleri, sabahın solgun ışığında sessiz ve etkileyici bir manzara sunuyordu. Deniz, önceki geceden kalan fırtınanın izlerini taşıyor, dalgalar kayalara çarpıyor ve köpükler güneşin ilk ışıklarıyla parlıyordu.

Kadın, kayalıkların ucunda oturuyordu. Nefesi düzensiz, gözleri denize takılıydı.
Gece boyunca yaşananlar hâlâ zihninde yankılanıyordu.

Adamı kaybetmişti.

Defterini cebinden çıkardı, sayfaları hafifçe rüzgârda dalgalandı.

“Beraber olmalıydık… Ama sen gittin, ben kaldım. Neden hayatta kalan ben oldum?”

Sessizlik içinde bir martı çığlığı duyuldu.

“Belki de hayatın anlamı, kaybettiklerimizi hatırlamakta gizli. Onlar bizimle, gözlerimizin önünde olmasa da yüreğimizde yaşıyor.”

Ayaklarını kayalıklara doğru uzattı, denizin kıyısına bakarak gözlerini kapattı. Didim’in sessiz falezleri, onun yalnızlığıyla birleşmiş, bir zamanlar hayatının aşkıyla paylaştığı anıları fısıldıyordu.

Güneş, Didim’in falezlerinin üzerinden yavaşça yükselirken kadın ayağa kalktı.
Bakışları kararlıydı. Trajik bir geceyi geride bırakmış, hayatına devam etme gücünü bulmuştu.

Ve Didim’in sessiz falezleri, onun yalnız ama güçlü varlığını, yaşama bağlı direncini sessizce izliyordu.

YENİ ÇIKAN POLİSİYELER

KİLİTLİ ODALARIN ESRARI

Derleyen: Gencoy Sümer
Editör: Emel Aslan
Sayfa: 354
Yayınevi: Herdem Polisiye

Klasik polisiyenin en merak uyandıran alt türlerinden biri olan kilitli oda kurgusu, ilk kez bu kitapta Türk yazarlarının kaleminden özgün öykülerle hayat buldu.
Bu kitap sadece bir öykü derlemesi değil; aynı zamanda Türk polisiyesinde bir dönüm noktası. Kilitli Odaların Esrarı, yıllardır eksikliği hissedilen bir boşluğu dolduruyor ve Türk edebiyatına polisiye açısından öncü bir katkı sunuyor. Her biri kendi bilmecesini içinde barındıran bu öykülerde, imkânsız görünen suçların ardındaki soğukkanlı zekâyla yüzleşmeye ve satırlar arasında kilitli kalan esrarı çözmeye hazır mısınız?

12 Dedektif yazarından 12 farklı kilitli oda kurgusu bir kitapta buluştu. Gencoy Sümer önderliğindeki atölye çalışmasının ürünü bu öyküler bugüne kadar yabancı yazarlardan okuyup hayranlık duyduğumuz esrar yüklü kurguları Türk yazarların kaleminden okumanıza imkân sağlayacak.

ÖRÜMCEK BURGACI

Yazar: Alper Canıgüz
Sayfa Sayısı: 312
Yayınevi: Everest Yayınları

Alper Canıgüz, beş yaşındaki dedektif Alper Kamu’nun maceralarını anlattığı “Bir Kamu Davası” serisinden sonra yeni bir üçlemenin ilk kitabı “Örümcek Burgacı – Bir Stan LaFleur kozmo-polisiyesi”yle okur karşısında.
Alper Canıgüz, beş yaşındaki dedektif Alper Kamu’nun maceralarını anlattığı “Bir Kamu Davası” serisinden sonra yeni bir üçlemenin ilk kitabı “Örümcek Burgacı – Bir Stan LaFleur kozmo-polisiyesi”yle okur karşısında.

Alternatif bir 1974. II. Dünya Savaşı sonrası Batı bloku başta olmak üzere Türkiye dâhil pek çok ülke “hiperdemokrasi” olarak adlandırılan yeni bir rejimle yönetilmektedir. Kamuyu ilgilendiren her konunun anketlerle belirlenip karara bağlandığı bu düzen, bilgiyi tekeline almış, ayrıcalıklı uzman zümrenin tahakkümüne son verdiği iddiasındadır. Hiperdemokraside toplum kanaati esas, “gerçek” en tehlikeli kavramdır. Adalet, ekonomi, eğitim, bilim, sanat… hepsinin nasıl işleyeceğine çoğunluk karar verir. Kimin yaşayıp kimin öleceğine de.

İşte böyle bir dünyada, küçük yaşta bir Türk aile tarafından evlat edinilen Alman asıllı şair-dedektif Stan LaFleur, iç içe geçmiş bir cinayet ve intihar vakasını araştırmak üzere kolları sıvar. Takip ettiği izler onu, gökyüzünde aniden belirip günbegün büyüyen kızıl yarığın gizemiyle yüz yüze getirir. Soruşturması derinleştikçe LaFleur kendini büyük bir komplonun ortasında, kozmik güçlerin karşısında bulacaktır. Apokaliptik tehditleri ortadan kaldırmak için önünde sadece beş günü vardır; cephanesi zekâ, vicdan ve hayal gücünden ibarettir.

Alper Canıgüz’ün yeni romanı Örümcek Burgacı, ütopya ile distopya arasındaki çizginin belirsizleştiği evreninde, okuru baş döndürücü bir maceraya davet eden son derece özgün bir retro bilim-kurgu/polisiye. (Basın bülteninden)

AVUKAT

Yazar: Ahmet Yemenici
Sayfa Sayısı:260
Yayınevi: Herdem Polisiye

Urla’nın Gizli Bahçe adlı kır bahçesi yakınlarında bir erkek cesedi bulundu. Orman içinde bulunan cesedin Ş.K. adlı bir avukata ait olduğu tespit edildi. Resim alınmasına izin verilmeyen maktulün boğularak öldürüldüğü tahmin ediliyor. Üzerinde darp izi olmaması nedeniyle şimdilik tahminler bu yönde. Adli Tıptaki yapılacak incelemenin sonunda bir açıklamada bulunulacağını söyleyen yetkililer, cinayetin nasıl işlendiği hakkında bir bilgi vermenin erken olduğunu ve otopsiden sonra açıklama yapacaklarını söylediler. Muhabirimizin oradaki görgü tanıklarından öğrendiği bilgilere göre, maktulün, ölümü boğulma olarak ifade edilse bile, iki gözüne kalem saplanmış halde çalıların arasında bulunduğu doğrultusundaymış. Bu korkunç cinayeti kimin veya kimlerin yaptığını bulmak için emniyet teşkilatı alarmda görünüyor. Ölenin bir avukat olması baroyu da devreye sokmuş durumda. Bir terör olayı veya intikam mı olduğu araştırılıyor. Başkomiser Selim Atılgan bu sefer bir seri cinayetle karşı karşıya kalıyor. Kurbanların avukat olması araştırmalarının geniş bir alan yayılmasına sebep oluyor. Bir yandan önündeki bilinmezlikler, bir yandan ölenlerin resmî statüde olmaları nedeniyle üstlerinden baskı görmesinin zorluğu altında soruşturmaları yürütmenin yükünü taşıyor. Soruşturmaların derinliklerine girdikçe adaletin arka yüzündeki yaşamlarla karşılaşıyor. (Arka kapaktan)

SONSUZLUK KAPANI

Yazar: Selin Bak
Sayfa Sayısı: 198
Yayınevi: Oğlak Yayınları

Selin Bak’ın “Başkomiser Asya Sağlam Polisiyeleri” dizisinin ilk kitabı Sonsuzluk Kapanı Oğlak Yayınları’nın Maceraperest Kitaplar’ından çıktı.

Cesur, tutkulu, inatçı ve kırılgan… Asya, erkek egemen bir dünyada hem adaletin hem de kendi kadınlığının peşinde bir polis. Onun gözünden İstanbul, bir suç mahalli kadar bir ruh haritası. Yanında yer alan Komiser Çetin ise romanın vicdan terazisini tamamlayan, insani ve melankolik bir karakter olarak öne çıkıyor.

Başkomiser Asya ve ekibi birbirinden bağımsız gibi duran kayıp vakalarını araştırırken olaylar onları büyük çaplı bir suç planının ortasına sürüklüyor. İnsan bedeninin dondurularak saklanması konusunun etiği ve kötüye kullanımı üzerine düşünürken bir taraftan kadına şiddet, yozlaşmış kamu görevlileri ve elbette aşk üzerine yazarımızın söyleyecekleri var.

Sonsuzluk Kapanı suç şebekelerinin ülkemizde kontrolden uzak işleyişini yüreklilikle gözler önüne seren, güncel ve bilimsel detaylar içeren bir roman.

TÜRK POLİSİYE ROMANINDA CELİL OKER/ Yerli Özel Dedektif Remzi Ünal Polisiyesi

Yazar: Ece Serrican Kabalcı
Sayfa Sayısı: 270
Yayınevi: Kriter Basım Yayım Dağıtım

“Şu Hava Kuvvetleri’nden müstafi, THY’den kovulma, kendisine saygısı olan hiçbir “frequent flyer”ın adını bile duymadığı sekizinci sınıf çartır şirketlerinde bile tutunamayan, sayenizde MS Flight Simulator’ın Cessna’sını bile adam gibi indirmekten âciz eski pilot, ex-kaptan, nevzuhur özel dedektif Remzi Ünal…”

1999 yılında düzenlenen Kaktüs Kahvesi Polisiye Roman Yarışması’nda Çıplak Ceset adlı romanıyla birincilik kazanan Celil Oker’in yerli özel dedektifidir. Celil Oker’in hard boiled / kara roman türünde kaleme aldığı mizah ve ironi ile örülü romanlarında İstanbul’u karış karış gezen Remzi Ünal; suçun arka planına uzanır, hayatı sorgular ve toplumdaki yozlaşmanın bireyler üzerindeki etkilerini açığa çıkarır. Hem tipik hem sıradan bir karakter olan Remzi Ünal; “süper kahraman” olma sevdasından uzak duruşu, soğukkanlı tavırları, keskin gözlem gücü, ezber yeteneği, ayrıntı avcılığı ve kendi kurallarına bağlı yaşayış tarzıyla Türk polisiyesinde unutulmaz bir dedektif olarak yerini alır.

KÜPELERİNİ TAK ANNE

Yazar: Umut Kaygısız
Sayfa Sayısı: 128
Yayınevi: Mahal Edebiyat

SUÇÜSTÜ dergisinin Mahal Edebiyat ile güç birliği yaparak düzenlediği İlk Polisiye Roman Yarışması’nda ilk yılın kazananı “Küpelerini Tak Anne” isimli dosyasıyla Umut Kaygısız oldu.

Yazarının tabiriyle, “Türkiye’de seri katil yok” diyenlerin, etraflarına daha dikkatli bakmalarını sağlayabilmek için kaleme alınmış, bir çeşit “toplumcu polisiye” romanı Küpelerini Tak Anne. Her ne kadar yaratılan evren kurgusal olsa da Yamalı kasabası, zamandan bağımsız bir gerçeklik sunuyor bizlere. Atmosferin geleneksel mahalle kültürünü yansıtması, sorguladığı cinayetlerin bu topraklara ait olduğunun en kolay, en gösterişten uzak ispatı. Söz oyunları, mizahi unsurlar ve hatta esprili şarkılar da barındıran roman, karmaşık olay örgüsünden ziyade, derinleşen karakterlerinin gücüyle okuyucunun merakını çekmenin peşinde. Roman kişilerinin her biri tekinsiz ve arka planlarında saklı tuttukları hikâyelerine okuru ortak etmeye oldukça gönüllü. Özetle, Küpelerini Tak Anne, toplumu oluşturan irili ufaklı tüm parçaların şiddet imtihanına tutulduğu, cinayetlerin nedensiz bırakılmadığı, güçlü bağlamı olan bir roman. Yazarının dediği gibi “Gerçek olmayan hiçbir şey yok bu hikâyede.”

YAZLIKÇILAR

Yazar: Tess Gerritsen
Sayfa Sayısı: 312
Yayınevi: Doğan Kitap

Gerritsen hayranı okurları sevindirecek haber Doğan Kitap’tan geldi.

Eski casus Maggie Bird, arkadaşları sayesinde sağ kurtulduğu büyük bir hesaplaşmanın ardından, Purity kasabasında CIA’den eski arkadaşlarıyla martinilerini yudumlayıp emekliliğin tadını çıkarmaktadır. Ne var ki huzurlu Purity’ye gelen yazlıkçılardan bir genç kız kaybolur ve Maggie’nin komşusu şüpheli durumuna düşer. Arkadaşının masumiyetini kanıtlamak isteyen Maggie ne olduğunu araştırmaya başlar. Kayıp kızı bulmak için gölette yapılan aramada bir iskelete rastlanması işleri iyice karıştırır. Maggie ve arkadaşları, kendilerini uzun zamandır saklı kalmış sırları ortaya çıkaracak karmaşık bir soruşturmanın içinde bulurlar.

Jo iki gizemle boğuşurken, Martini Kulübü daha fazla can kaybı yaşanmadan karanlık sırların ardındaki gerçeği ortaya çıkarmak için acele etmeli.

KAYIP DÜŞ’MAN

Yazar: Ayla Koca
Sayfa Sayısı: 304
Yayınevi: Ren Kitap

Geçmiş susmaz. Sadece yeniden anlatacak birini bekler.
Kayıp Serisi’nin 3. kitabı Kayıp Düş’man yine paranormal ögelerle süslü.
Tam her şeyi geride bıraktığını düşünürken kâbusları geri dönmüştü. Üstelik o kâbusları bir bir gerçekleşiyordu.
Suçluyu bulması, adaleti sağlaması ve huzurlu hayatına geri dönmesi için önce uyanması gerekiyordu.
Yardım çığlıklarını duyduğu herkes ve oyuncak bebeklerle gelen mesajlar; onu gerçeğe biraz daha yaklaştırırken, geçmişindeki sırlarıyla düşmanlarını da gizlendikleri karanlıktan çıkarıyordu.
Kayıp Düş’man, okurunu sadece bir hikâyenin değil, bir yüzleşmenin içine çağırıyor. Her sayfa, geçmişin yankısıyla geleceğe doğru atılan cesur bir adım. Geçmiş, ya geçmemişse… (Tanıtım bülteninden)

KOMPLO

Yazar: Petros Markaris
Çevirmen: Hulki Demirel
Sayfa: 288
Yayınevi: Alfa Yayınları

Atina’da pandemi hüküm sürüyor. Dükkânlar, lokantalar kapalı, insanlar işlerini kaybetmişler, kazanç kapıları kapanmış. Koşullar birçok insana hayatlarını devam ettirme imkânı bırakmayacak kadar ağırlaşmış. 
Bu koşullar altında bazı ihtiyarların hayatlarına kendi elleriyle son vermesi kimseyi şaşırtmıyor. Fakat doksan yaşında bir pir-i faninin veda mektubunu ‘Yaşasın İntiharı Tercih Edenler Hareketi’ sloganıyla bitirmesi komiserimiz Kostas Haritos için alarm zillerinin çalmasına yetiyor.
Bu intiharın ve onu takip edenlerin arka planında mutlak çaresizlikten fazlası mı var? İntiharların sürmesiyle toplumsal muhalefetin şiddetini arttırması handemi üzerindeki kontrolün kaybedilmesine neden olacak mı? Komplo teorisyenleri ve aşı karşıtları da bu gelişmeleri kendi amaçları için kullanacaklar mı?
Haritos bu soruşturmada şehrini ve onun sakinlerinin direniş ruhunu bambaşka koşullar altında bir daha tanıyor. (Tanıtım bülteninden)

İZMİR RULETİ

Yazar: Halis Koç
Sayfa: 158
Yayınevi: Armoni Kitap

Gazeteci İskender Sefa, İzmir’in dar sokaklarında, rakı sofralarında ve kayıp ilanlarının arasında hayatla hesaplaşırken kendini yeni bir cinayet bulmacasının içinde bulur.
Tefeciler, kaybolan baba-oğullar, karanlık ilişkiler ve gölgelerden çıkıveren tehditler…
Bir yanda geçmişten gelen aşkı, diğer yanda dostluk ve ihanetin ince çizgisi…
İzmir’in gece yarısı ışıkları altında herkes kendi ruletini oynar.
İzmir Ruleti”, Halis Koç’tan gerilimi ve mizahı iç içe geçen bir polisiye roman.(Arka Kapak)

GOLEM – Bir Osman Günyüzü Polisiyesi

Yazar: M. Enis Tayman
Sayfa: 212
Yayınevi: Kanon Kitap

Bir bilgisayar otel odasında kendini imha eder; bilgi kül olur, geriye yalnızca yanık bir kasanın kokusu, bir ceset ve bir katil kalır.
İşsiz gazeteci Osman Günyüzü, Riva’da gizli bir adreste eski sevgilisi tarafından “tek okuru olan” bir gazete için hakikati araştırmaya çağırılır. Ancak bu cinayet, daha büyük ve kanlı bir boz-yapın yalnızca ilk parçasıdır.
Parçalar yerli yerine oturdukça güç ilişkileri, medya mühendisliği ve insan hayatının değersizliği aynı karanlıkta buluşur.
Ve golem… Yalnızca iri bir muhafız değil; sözlerle canlanan, sahibi için canlanan bir varlık… Osman her adımda “Kim kimin golemi?” diye sorarken, kendini yalanlarla örülmüş bir labirentin çıkışsız sokaklarında bulur.
Keskin diyaloglar, kara mizah ve İstanbul’un sınır bölgelerinde geçen amansız kovalamacalarla Golem, okuru gerçeği yazmakla hayatta kalmak arasında seçim yapmaya zorlayan bir polisiyeye davet ediyor.

DERİNGÖL

Yazar: Güven Çangırılı
Sayfa: 404
Yayınevi: Herdem Polisiye

Yeni gün Deringöl’ün üstüne doğarken her zamankinden aydınlık ve ışık doluydu sanki. Ama insanlar yavaş yavaş kötülüklerin sadece karanlıkta gelmediğini öğreniyorlardı. 
Hiçbir gölgenin saklanamadığı, gün ışığıyla dolu caddeler ve sokaklar bile artık emniyetli değildi.

Etrafı karlarla kapalı bir kasabada işlenen cinayetler. Sinematografik bir anlatım. Okuru tersköşe yapan bir final.

Güven Çangırılı’nın polisiye kurgusu Deringöl Herdem Polisiye etiketiyle satışta.

MR. MERCEDES: KATİL OLUNMAZ KATİL DOĞULUR (MU?)

“Bazı insanların derilerinin ve kemiklerinin altında, Tanrı’ya şükür ki çok az kişinin, kara delikler vardır.” Dedektif Bill Hodges rolünde harikalar yaratan Brendan Gleeson’un sözü bu.

Mr. Mercedes resmi afiş

Dizinin Adı: Mr. Mercedes

Başroller: Branden Gleeson, Harry Treadaway, Holland Taylor

Yayınlandığı Tarih: 2017-2019, 3 sezon, 30 bölüm

Senaryo: David E. Kelly

Uyarlandığı Kitap: Stephen King’in aynı adlı romanı

Yayınlandığı Platform: Netflix

IMDb puanı: 7.7 (30K)

Artık hikâyeler ve bu hikâyelerden doğan diziler, filmler insanlara doğru yolu göstermeyi hedeflemeyi çoktan bıraktı. Mr. Mercedes’i izlerken bu karara vardım. Dizi, katilin çalıntı bir Mercedes arabayla Amerikalıların ‘İş ve İşçi Bulma Kurumu’ önünde, dondurucu soğukta bir iş bulabilmek için ümitsizce bekleyen insanları ezip geçtiği sahneyle başlıyor. Ölen on altı kurban arasında bir kadın ve iki aylık bebeği de var. Bu yazdıklarım izleme zevkinizi etkilemeyecektir çünkü bunları ilk bölümünde göreceksiniz. Dizinin ilerleyen bölümlerinde bu dosyayı çözemeden emekli olmuş, tek başına yaşayan, bir nevi ‘loser’ kılıklı bir polis karşımıza çıkıyor. Adam inatçı, akıllı ve belki de kaybedecek bir şeyi olmadığı için korkusuz ve pervasız.

İşte bundan sonra -artık spoiler veriyorum sanırım- bu polisten daha da ‘loser’, günde iki işte çalışarak tırnaklarıyla dünyaya ve hayata tutunmaya çalışan, annesiyle beraber yaşayan bir genç adamla tanışıyoruz. Bu noktaya kadar her şey normal görünüyor. Ama annesinin oğlunun üzerine aşırı titremesi ve burada söyleyemeyeceğim şeyler yapması çocuğun bir psikopata dönüşmesine sebep olmuş. Üstelik iş yerindeki müdürü de elemanlarına kötü davranan, sürekli aşağılayıcı sözler sarf eden, insanlar kapitalizmin çarkları arasında ezilirken kapitalizmin bir dişlisi olmaktan haz duyan bir adam. Bunlar bu genç adamın dünyaya, hayata ve annesine karşı hissettiği nefretin perçinlenmesine neden oluyor.

Harry Treadaway dizinin bir sahnesinde

Tam bu noktada “Anneler! Çocuklarınızın üzerine o kadar düşmeyin! Onları serbest bırakın! Patronlar ya da müdürler işçilerinize o kadar kötü davranmayın! Onlar da insan!” (‘onlar da’ derken ‘da’ eki önemli) filan gibi mesajlar vermeyi bırakıyor hikâye. Zaten insanlar bunu hep yapar. Anne baba olmak bencil bir davranıştır. Wayward’da Evelyn Wade karakterine Toni Colette şöyle dedirtir: “Birth is non-consensual – Doğum rıza-dışıdır.”

Evet, dünyaya gelmek sizin isteğinize bağlı değildir. İki kişinin “Çocuk yapalım da bize hizmet etsin, onu istediğimiz gibi eğitelim, ben bale yapamadım o bale yapmayı öğrensin, ben basketbol oynayamadım o oynasın, ben piyano çalamadım o çalsın,” diyerek kendilerinin küçük versiyonunu yaratmalarına ‘ebeveynlik’ diyoruz. ‘Benim yapamadığım her şeyi o yapsın’cı fikirlerimizi dayatarak psikolojisi bozuk bireyler yetiştiriyoruz. Elbette bir dizi incelemesinde ebeveynlik dersi verecek değilim. Zaten bu konuda yetkin insanlar nasıl öğütler verirlerse versinler hepimiz çocuğumuza kendi bildiğimiz ya da babamızdan annemizden gördüğümüz gibi davranıyoruz.

Bu dizinin de kimseye şöyle yapmayın, böyle etmeyin demek gibi bir derdi yok. En başta söylediğim gibi, artık hikâyelerin insanlara iyi olun, kötü olmayın, şöyle davranın, böyle yapmayın demek gibi bir derdi yok. Nasıl ki dünyayı yönetenler dünyayı saldılar çayıra… Sadece kendi paralarını, kendi lüks yaşamlarını ve refahlarını düşünüyorlar; dizileri yapanlar da biz hikâyeyi iyi anlatırsak bundan para kazanırız, biraz daha lüks yaşarız diye düşünüyorlar olsa gerek. O yüzden bu çok iyi anlatılmış hikâyede anneyle oğlunun arasındaki çarpık ilişki, dedektifin çaresizliği veya dedektife yardım eden yan karakterler sizi sarıp sarmalıyor. Annesi tarafından tacize uğrayan, baskı gören genç adam (Brady Hartsfield) rolündeki Harry Treadaway’e de şapka çıkartalım. Suçu gerçekten kimin işlediği -whodunnit- muamması ile ilk sezonun on bölümü boyunca sizi koltuğunuza ve ekranın önüne yapıştıran bir dizi Mr. Mercedes.

Diğer iki sezonu izlemek de artık size ve merakınıza kalmış. İyi seyirler.

https://www.imdb.com/title/tt4354880

ÖDÜLLÜ POLİSİYE BULMACA-Sokaktaki Cinayet

Toplantı odasından çıkan Peter, kendi kendine gülümseyerek masasına oturdu. Yazı işleri müdürü, dün sabah şehrin orta yerinde işlenen cinayetle ilgili haberi hazırlama görevini ona vermişti. Yazısını üçüncü sayfada, kendi adıyla yayınlayabilecekti ki bu onun için çok önemli bir gelişmeydi. Sonunda yazı işleri müdürü Marlowe’un gözüne girmeyi başarmıştı. Bunu devam ettirmesi gerekiyordu. Bu cinayetten iyi bir hikâye çıkarmalıydı.

İlk iş olarak cinayet departmanındaki arkadaşı Josh’a telefon etti. Polis henüz halka bir açıklama yapmamıştı, elde edilen bilgiler gizli tutuluyordu. Bu yüzden Josh’un verdiği bilgiler altın değerindeydi. Sonra internete ve maktulün sosyal medyasına baktı. Kısa kısa notlar tuttu.

Maktulün adı Julia Edwards’dı. Cesedi, bu sabah şehir merkezinde, büyük bir mağazanın arkasındaki ara sokakta, bir çöp konteynırında bulunmuştu. Burası, sık sık gittiği Dreams adlı gece kulübünden birkaç blok uzaklıkta bir yerdi.

Ailesiyle birlikte oturan Julia, bir giysi mağazasında terzi olarak çalışıyordu. 25 yaşında ve bekardı, daha doğrusu nişanlıydı. Dün gece nişanlısı Fred MacMuhan, arkadaşı Eva ve onun kocası Gregg’le birlikte Dreams’a gitmişlerdi. Normal olarak gece saat birde eve dönmesi gerekiyordu. Ama dönmemişti. Julia’nın her zamanki saatte evde olmaması anne ve babasını endişelendirmiş, sabaha kadar uyuyamamışlardı. Sabahleyin karakolu aramayı düşündükleri bir sırada, kapılarına gelen bir polis onlara acı haberi vermişti.

Peter, kızın ailesinin, nişanlısının ve arkadaşlarının adreslerini kolayca buldu.

Önce aileyi ziyaret etmeye karar verdi.   Kuzey Londra’da iki katlı, kırmızı tuğlalı bir evin önünde arabasını durdurdu. Küçük bahçeyi birkaç adımda geçip zili çaldı. Kapı aralanınca eşikte iri yarı genç bir adam göründü. Hoşnutsuz bir tavırla Peter’ı süzüyordu.

Peter, içeriye doğru bir adım atıp hemen kendisini tanıttı. Ama cümlesini bitiremedi. Çünkü, iri yarı genç adam, homurdanarak kapıyı hızla kapatmıştı. Peter, ayağını çabucak çekmese parmakları kırılabilirdi.

Aileden bilgi alamayacaktı, bu belli olmuştu. Fazla zorlamanın gereksiz olduğunu düşünerek arabasına bindi. Fred McMuhan’la görüşecekti.  Onu çalıştığı sabun fabrikasında buldu. Fred, şirketin muhasebe bölümünde müdür yardımcısıydı. 28 yaşında, orta boylu, yapılı, yakışıklı biriydi. Oldukça kaliteli bir takım elbise vardı üzerinde.

“Yaklaşık on sekiz aydır birlikteydik,” diye açıkladı gözleri dolarak. “Bir yıl önce nişanlanmıştık. Evlenecek ve birlikte yaşlanacaktık. Onu çok seviyordum. Onun artık hayatta olmadığı gerçeğini kabullenmek bana çok zor geliyor. Cuma akşamı beraberdik. Eva ve kocasıyla birlikte Dreams adlı gece kulübüne gitmiştik. Dans etmeyi çok severdi. Ben dans etmeyi pek beceremem. Yine de ona ayak uydurmaktan mutluydum. O gece erken çıkacağım tuttu. Hafta içi uzun saatler çalışmıştım. Başım ağrıyordu. O yüzden erken kalktım. Saat on buçuktu. Onu arkadaşı Eva ve kocasıyla birlikte kulüpte bıraktım. Çok pişmanım bunu yaptığıma. Keşke onunla kalsaydım. Mutluluğumun bir çöp konteynırında biteceğini nereden bilebilirdim? Kendimi asla affetmeyeceğim.”

Peter, fabrikadan çıkınca arabasını Tottenham’a doğru sürdü. Orada Sherman Emmet adlı bir kasapla konuşacaktı. Sherman’ın adını maktulün sosyal medyasında görmüştü. Adam Julia’nın ilkokuldan arkadaşıydı.

“Julia’yı okulun ilk yılından beri tanırdım,” dedi. Sherman. “Benim kız kardeşim gibiydi. Herkese gülümsemeye hazır, tatlı ve sevimli bir kızdı.  Hâlâ öldüğüne inanamıyorum. Güneşli bir öğleden sonra onunla okuldan gizlice kaçmış, ördeklere ekmek atmak için nehre inmiştik. Dokuz yaşındaydık. Yanımızda bir torba sandviç vardı. Şimdi bile onu düşünüyorum. Ne kadar haylaz ve mutluyduk. Biliyor musunuz, Fred’i, çok seviyordu. Ona bayılıyordu. Onun için her şeyi yapardı. Sadece evlenme teklif etmesini bekliyordu. Fred’le evlenmesini ben de çok istiyordum. Onun, Julia’ya çok iyi bir eş olacağından emindim.”

24 yaşındaki Eva Giles, Julia ile aynı giyim mağazasında çalışıyordu. Peter onu görmeye gittiğinde mağaza kapanmak üzereydi. Kocası Greg onu işten almaya geldiği için, ikisiyle de konuşma fırsatı buldu.

Julia ve Eva arasında gözle görünür bir benzerlik vardı. İkisi de sarışın, yeşil gözlü ve bir oyuncak bebek kadar güzellerdi. Boyları, hatta vücut ölçüleri bile neredeyse aynıydı. Yaptıkları makyaj da birbirlerine çok benziyordu.

“Cuma gecesi beraberdik,” dedi Eva içini çekerek. “Ne kadar da inanılmaz bir durum. Zavallı Julia. O kadar tatlı bir kızdı ki… Oraya dans etmek için gittik. Biraz içki de içtik haliyle. Fred çok yorgun görünüyordu. Başının ağrıdığını söyleyip erkenden gitti. Daha önce de bunu birkaç kez yaptığı için hiçbirimiz yadırgamadık. Dans etmeye ve içmeye devam ettik. Sonra bir ara, biz dans ederken Julia da çıkmış. Onun ne zaman çıktığını bilmiyorum, görmedik çünkü. Bize de haber vermedi.”

Gregg de karısını doğruladı. “Biz son kez dansa kalktığımızda Julia masada tek başına oturuyordu. Bize haber vermeden çıkmış. O sırada dans ediyorduk. Gittiğini görmedik. Zavallı Julia. Hepimiz onu çok özleyeceğiz.”

***

Peter, gazeteye dönünce masasına oturdu ve arkasına yaslandı. Gün boyunca görüştüğü kişileri ve onlarla yaptığı konuşmaları düşündü. Önündeki notlara göz gezdirdi. Maktulün sosyal medyasına tekrar baktı. Sonra yüzünde garip bir gülümseme belirdi. Galiba katili bulmuştu. Acil bir görüşme yapmak için yazı işleri müdürünün odasına gitti.

***


Sevgili Dedektif Dergi okuru!

Peter’in kimden şüphelendiğini bulmanız için size bütün ipuçları verildi.

Katilin kim olduğunu ve cinayetin neden işlendiğini bulduysanız bize yazınız.

Adresimiz: [email protected]

Doğru cevap veren okurlarımızdan birine Gencoy Sümer’in Lanetli Evin Katili romanını hediye edeceğiz.

Hepinize bol şans!..


SİZİ TANIYALIM

Sevgili Okurlarımız,

Polisiye dünyasının karanlık sokaklarında birlikte yol alırken, sizlerin fikirleri bizim için her zaman en değerli pusula olmuştur. Yeni sayımızı şekillendirirken, sizlerin görüşlerini, beğenilerini ve merak ettiğiniz konuları daha iyi anlayabilmek istiyoruz.

Bu anket, dergimizin içeriğini sizlere göre daha heyecanlı, sürükleyici ve ilgi çekici hâle getirmemize yardımcı olacak. Her yanıtınız, gizem dolu hikâyelerimizden röportajlarımıza kadar her detayı daha da anlamlı kılacak.

Kısa bir zamanınızı ayırarak bu anketi doldurmanız, hem bizim için büyük bir destek hem de sizler için daha tatmin edici bir okuma deneyimi demek.

Sizlere ayrıca küçük bir sürprizimiz de olacak. Anketimize katılan okurlarımızdan üçüne, dergimizin yazarlarının kaleme aldığı Türkiye’nin ilk kilitli oda-imkânsız suç öyküleri antolojisi “Kilitli Odaların Esrarı” kitabını hediye edeceğiz.

Şimdiden teşekkür eder, gizem dolu keşiflerimizde yanımızda olduğunuz için heyecan duyduğumuzu belirtmek isteriz.

Hadi başlayalım…

Ankete katılmak için lütfen burayı tıklayınız

POLİSİYEYE DAİR KURGU DIŞI KİTAPLAR

Polisiye metinler yazılıp çoğaldıkça, okurlar bu türe yönelik nadir rastlanan bir ilgi gösterdikçe, polisiye edebiyat onu edebiyattan saymayanların bile reddedemeyecekleri bir değer ve anlam kazandı. Böylece polisiyeyi tanıtmak, eksileri ve artılarıyla değerini ortaya koymak ya da polisiyeye yönelik rağbetin ardında yatan itkileri anlamak için düşünsel çalışmalar yapıldı. Bu yazıda polisiyeye dair kurgu dışı çeviri-telif kitapları listelemeye çalıştım.

50 Maddede Polisiye Edebiyat, Alper Kaya, Karakarga Yayınları, 2023.

İlk polisiye, polisiyenin türleri ve kuralları, Altın Çağ, Sherlock Holmes, Agatha Christie… vb. polisiye deyince ilk akla gelebilecek kişi ve konuların özet bilgiler halinde ele alındığı çalışma daha derin araştırmalara yönelmek isteyenler için dolaşımda olmayan yüksek lisans tezlerini de içeren geniş bir kaynakçaya sahip.

100 Filmde Başlangıcından Günümüze Gerilim Polisiye Filmleri, T. Kakınç, Bilgi Yayınevi, 1993.

Roman ve öyküleriyle tanınan Tarık Dursun K.’nın hazırladığı, polisiye edebiyatın tanımı, türleri ve tarihi hakkında dikkate değer bir giriş kısmıyla başlayan kitap polisiye edebiyattan yararlanılarak çekilen filmlere ve bu filmlerin yönetmenlerine dair bilgiler içeriyor.

Azerbaycan Edebiyatında İlk Polisiye Romanlar, Editör: Afina Barmanbay, Paradigma Akademi Yayınları, 2023.

Azerbaycan edebiyatındaki polisiye romanlar hakkında yapılmış ilk kapsamlı araştırma olan kitapta polisiye türünün dünya ve Türk edebiyatındaki gelişimi, Azerbaycan’da ortaya çıkış süreci ile bazı polisiye romanlar inceleniyor.

Cinai Meseleler-Osmanlı-Türk Polisiye Edebiyatında Biçim ve İdeoloji (1884-1928), Seval Şahin, İletişim Yayınları, 2017.

Polisiyenin dünya edebiyatındaki yerine de değinilen çalışmada ilk Osmanlı-Türk polisiyesinin yayımlandığı 1884 ile Latin harflerine geçişin yaşandığı 1928 arasında yazılan polisiyeler hem biçimsel hem de ideolojik açıdan inceleniyor.

Doğu ve Batı Edebiyatında Polisiye, Editörler: Zeliha Duran-Elvan Mutlu, Kriter Yayınları, 2025.

“Yunan Polisiyesinin Temsilcisi Yannis Maris’in Kolonaki’de Cinayet Adlı Romanında Polisiye Kurgunun İncelenmesi”, “Japon Edebiyatında Polisiye Romanın Gelişimi”, “Kore Polisiye Edebiyatı Üzerine Bir İnceleme”, “Raymond Chandler’in Büyük Uyku romanında ahlaki çöküş, yolsuzluk ve şiddetin Marxist bir analizi” gibi başlıklar içeren çalışma polisiye edebiyatın farklı kültürlerde gelişip evrimleşme süreçlerine odaklanan akademik makalelerden oluşuyor.

Edebiyatın İzinde Polisiye Edebiyat, Haz. Seval Şahin-Banu Öztürk- Didem Ardalı Büyükarman, Bağlam Yayınları, 2013.

İlk telif polisiye sayılan Esrar-ı Cinayat’tan başlayarak günümüze kadar yazılan polisiye eserlerin genel bir değerlendirmesini içeren kitapta günümüz polisiye yazarlarının türe dair görüşlerine de yer veriliyor.

Ekose Polisiye- Müfettis Laidlaw’dan Dedektif Rebus’a Çagdaş İskoç Polisiye Romanı, Müjgan Ayça Vurmay, Nobel Yayınevi, 2020.

Kitapta Ekose Polisiye ismiyle anılan çağdaş İskoç polisiye romanı hakkında genel bir bilgi verildikten sonra William McIlvanney ve Ian Rankin gibi türün önde gelen yazarlarının romanları tarihsel ve toplumsal çerçevede inceleniyor.

Hoş Cinayet-Polisiye Romanın Toplumsal Tarihi, Ernest Mandel, Çev. N. Saraçoğlu, Yazın Yayıncılık, 1996.

Ernest Mandel’in polisiye edebiyatı Marksist bir bakış açısıyla incelediği kitapta polisiye edebiyatın kökenleri, ortaya çıkışının ve zaman içerisinde büyük bir okur kitlesi kazanmasının ardında yatan görünmez nedenler incelenirken polisiyenin bireye yaşamın tekdüzeliğinden kaçma olanağı vermekle kalmayıp birtakım ideolojik mesajlar taşıdığı vurgulanıyor.

İlhami Safa’nın Romanlarında Popüler Açmazlar, Erdem Dönmez, Sonçağ Yayınları, 2023.

Çalışmada popüler edebiyat ve polisiye roman hakkında genel bir çerçeve çizildikten sonra İlhami Safa’nın yazıldığı dönemde büyük ilgi gören on bir adet polisiye romanı yayımlanma sıraları ve birbirleriyle ilişkileri dikkate alınarak popüler kültür ve roman teorileri ışığında tahlil ediliyor.

Kardeşimin Bekçisi-Başlangıcından II. Dünya Savaşı’na Dedektif Yazını, Zeynep Ergun, Labirent Yayınları, 2015.

İngiliz Dili ve Edebiyatı profesörü Zeynep Ergun’un hazırladığı çalışma Arthur Conan Doyle, Agatha Christie, Wilkie Collins, G. K. Chesterton ve Dorothy L. Sayers’in bazı romanları üzerinden polisiye türünün ortaya çıkışını, gelişmesini ve kabul görmesini sağlayan edebi, toplumsal, kültürel ve siyasal unsurları romanların yazıldığı dönemin koşullarını da dikkate alarak inceliyor.

Korkmayınız Mister Sherlock Holmes!-Türkiye’de Polisiye Romanın 140 Yıllık Öyküsü (1881-2021), Erol Üyepazarcı, Oğlak Yayınları, 2023.

Türkçe polisiyeye dair en kapsamlı çalışma olan iki ciltlik kitapta polisiyenin tanımı, okurun hangi gereksinimlerini karşıladığı, kökenleri ve ortaya çıkmasını hazırlayan sebepler, ilk polisiye roman örnekleri, polisiye romanın “kurucu babaları” etraflıca ele alındıktan sonra Türkçeye 1881’de çevrilen ilk polisiye kitaptan itibaren 2021 yılına dek yayınlanan yerli ve yabancı polisiye eserler inceleniyor.

Polisiye Roman Nasıl Yazılır?, Gencoy Sümer, Herdem Yayınları, 2025.

Türkçe literatürde alanında tek olan çalışmada polisiye türünün tarihsel gelişimine dair kısa ve özlü bir girişten sonra suç çeşitleri ve araçlarının belirlenmesi, olay örgüsünün kurgulanması, şüpheli karakterlerin yerleştirilmesi, ipuçlarının dağıtılması, gerilim ve çatışma yaratmanın yolları, kişiliğinden alışkanlıklarına dek dedektif karakterinin nasıl oluşturulacağı, katilin motivasyonunun nasıl gizleneceği, finaldeki çözüm sahnesinin nasıl çarpıcı hale getirileceği gibi konular teorik bilgilerin yanı sıra örneklerle aktarılıyor. Ayrıca düzeltme ve editörlük, yayınevine başvuru yolları, olumsuz cevaplarla baş etme yöntemleri gibi romanın tamamlanmasından sonraki süreçle ilgili meseleler de ele alınıyor.

Polisiye Roman ve Toplum, Polisiye Romana Sosyolojik ve Eleştirel Bir Yaklaşım. Ejder Çelik, Eyuder Yayınları.

Baskısı bulunmadığı için görselini ekleyemediğimiz çalışmada polisiye romanın tarihi modernite tarihinin yansıması biçiminde ele alınıyor ve polisiye edebiyatın gelişimi modernite ve roman ilişkisi çerçevesinde, sosyolojik bakış açısıyla inceleniyor.

Roger Ackroyd’u Kim Öldürdü?, Pierre Bayard, Doğan Kitap, 2003.

Agatha Christie’nin ünlü romanı Roger Ackroyd Cinayeti’nin masaya yatırıldığı çalışmada kitaptaki soruşturmaya “karşı soruşturma” açılıyor; Christie’nin roman boyunca verdiği ipuçları ve detayları incelenip olası mantık hatalarına dikkat çekilerek asıl katilin kitapta açıklanan karakter olmadığını ispatlanmaya çalışıyor.

Sherlock Holmes & Peder Brown- Rasyonalite ve İnancın Çatışması, Fulya Turhan, Labirent Yayınları, 2014.

Çalışmada polisiye edebiyatın iki önemli karakteri -rasyonel aklı temsil eden- Sherlock Holmes ile -inancı temsil eden- Peder Brown, akıl ve inanç çatışması bağlamında ele alınarak karşılaştırmalı olarak inceleniyor.

Polisiye Roman: Felsefi Bir İnceleme, Siegfried Kracauer, Metis Kitap, 2019.

Polisiyenin toplumsal içeriğini tespit etmeyi amaçlayan çalışmada polisiye romanın ortaya çıktığı toplum ve uygarlıkla ilişkisi, polis ve dedektifin, suç ve suçlunun toplum içinde temsil ettiği konum edebiyat eleştirisi ve felsefi bakış açısıyla inceleniyor.

Suç Edebiyatı Terimleri Sözlüğü, Alper Kaya, Karakarga Yayınları, 2025.

Suç edebiyatının büyüleyici dünyasını anlamayı kolaylaştıran bir kılavuz olmayı amaçlayan çalışmada polisiye, gerilim ve suç kurgusu gibi türlerde kullanılan 1645 terimin detaylı açıklamaları yapılıyor.

10. KARA HAFTA İSTANBUL POLİSİYE FESTİVALİ BAŞLIYOR

10. Kara Hafta İstanbul Festivali, bu yıl 13-14 Kasım 2025 tarihleri arasında yine tarihi mekân Pera Palace’ta gerçekleştirilecek. Türk polisiye edebiyatına katkı sağlayan pek çok ismin yer alacağı etkinlik programı açıklandı.

Programı paylaşmadan önce geçtiğimiz yıllarda Kara Hafta etkinliklerinde neler olduğuna ve mekân olarak seçilen Pera Palace’a kısaca bir göz atalım.

Kara Hafta İstanbul Festivali’nde önceki yıllarda Agatha Christie, Georges Simenon, Ian Fleming ve Mike Hammer, Sir Alfred Hitchcock, John Le Carre, James Bond, Mike Hammer temaları işlenmiş, dünyaca tanınan Arne Dahl, Petros Markaris, Ian Rankin, Wolfgang Schorlau, Karen Lee Street, Michael Katz Krefeld, Andrew Finkel, Teresa Solana, Kostas Kalfopoulos, Vassilis Dannelis, Charlie Higson, Arne Dahl, B. A. Paris, Shari Lapena, Jeffrey Moore gibi isimler Türk polisiye yazarlarla beraber söyleşilere konuk olmuştu.

Kara Hafta İstanbul 2025 afişi

2017 yılındaki 3. Kara Hafta Festivali’nde söyleşilerin yanı sıra James Bond teması gereğince film gösterimi ve Ömer Atakan’ın Bond Filmleri ve Romanları koleksiyonu sergilenmişti.

2020 yılındaki Kara Hafta etkinlikleri pandemi nedeniyle çevrimiçi gerçekleşmişti.

5. Kara Hafta İstanbul Festivali’nde polisiye edebiyatın güzide ismi Celil Oker anılmış, “Polisiyemiz Bir Uçaksa Pilotumuz Celil Oker’di” başlığıyla bir söyleşi düzenlenmişti. Aynı yıl gençler için bir öykü yarışması düzenlendiğini de görmüştük.

Osman Aysu, Kara Hafta Onur ödülünü koronavirüs nedeni ile evinde kabul ediyor

Festivalde başta Osman Aysu olmak üzere polisiye edebiyata emek ve destek vermiş pek çok isme onur ve emek ödülleri verildi. Bu sene polisiye edebiyata katkı ödülü Seval Şahin, Didem Ardalı Büyükarman, Banu Öztürk ve arkadaşlarından oluşan Sanat Kritik ekibine polisiye edebiyatı hem akademik hem kültürel düzeyde ele alarak sempozyumlar, yayınlar ve kitap serileriyle bu alana önemli katkılarda bulunması nedeniyle veriliyor. Ödüller 13 Kasım 2025 günü 19.00’da yapılacak törenle sahiplerine ulaşacak. Ödül töreni sonrası Metin Celal ile bir söyleşi gerçekleştirilecek.

Festival komitesinin mekân olarak Pera Palace Otel’i seçmesinin temel nedeni, Agatha Christie, Georges Simenon ve Ian Flemming gibi birçok ünlü yazarın bu otelde konaklamış olmasıdır. Pera Palace, İstanbul’un en köklü otellerinden biridir. 101 numaralı odası, Mustafa Kemal Atatürk‘ün konakladığı oda olarak bilinir ve müze olarak düzenlenmiştir. 1892 yılında Orient Express yolcularını ağırlamak için inşa edilen ve bir baloyla açılışı yapılan bu zarif yapı, Avrupa tarzı mimarisiyle Beyoğlu’nun simgelerinden biri hâline gelmiştir.

Tarihi otel Pera Palace’ın girişi

Türkiye’nin Avrupa standartlarındaki ilk oteli olan Pera Palace açıldığı dönemde, İstanbul’da Osmanlı sarayları dışında elektrik kullanma ayrıcalığına sahip birkaç yapıdan birisiydi. O sırada tahtta bulunan padişah II. Abdülhamit, cereyan ve hat çekme yoluyla suikastların olacağından korktuğundan elektrik kullanımını sadece birkaç ayrıcalıklı yere vermişti. Pera Palace binası, ayrıca ilk elektrikli asansörün ve ilk akar sıcak suyun bulunduğu bina olması bakımından önemlidir. Tarih boyunca pek çok ünlü isme ev sahipliği yapan bina günümüzde müze-otel olarak hizmet vermekte, hem tarihi dokusu hem de mistik atmosferiyle ziyaretçilerine geçmişe açılan büyüleyici bir kapı sunmaktadır.

KARA HAFTA 2025 PROGRAMI
13 Kasım 2025

16.00 10 yılda polisiye edebiyat nereden nereye geldi? Erol Üyepazarcı, Nazlı Berivan Ak.

17.00 Tarihten Polisiyeye: Özlem Kumrular. Adnan Özer, Levent Kaya Ocakaçan, Hülya Balcı.
18.00 Magarsus: Yunus Ozan Korkut, Berkay Ateş, Ercan Kesal.
19.00 Polisiye Edebiyata Katkı Ödülü: “Sanat Kritik” Seval Şahin, Didem Ardalı Büyükarman ve Banu Öztürk

 
14 Kasım 2025

16.00 Yeni Polisiyeler: Çağatay Yaşmut, Belda Öztürk, Kayahan Demir, Deniz Altunay
17.00 Edebiyattan Polisiyeye: Ayşegül Devecioğlu, Hikmet Hükümenoğlu, Ezgi Özsan.
18.00 Tuna Kiremitçi, Elçin Poyrazlar, Ceyhan Usanmaz.
19.00 “Anadolu’dan İtalya’ya Kanlı bir Serüven”: Ahmet Ümit.

Etkinliklerin ücretsiz olduğunu anımsatalım.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Pera_Palas

https://www.instagram.com/karahaftaistanbul

https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ihsan-yilmaz/polisiyeciler-ve-sairler-istanbulda-bulusuyor-42363695

TÜRKÇEYE EKSİKSİZ ÇEVRİLEN POLİSİYE SERİLERİ

Polisiye serilerdeki her romanın müstakil olarak okunmasının önünde bir engel bulunmasa da polisiyeseverler hayran oldukları karakterlerin romanlarını sırasıyla ve eksiksiz okuma konusunda haklı bir istek duyarlar. Çünkü ilişkileri, karakterleri, hayata bakış açıları değişip başkalaşan karakterlerin hikâyelerini yazıldığı sırayla takip edebilmek okuma zevkini katlayan bir durumdur. Bundan üç beş yıl öncesine kadar yabancı dillerden dilimize çevrilen polisiye romanların pek çoğu sıra gözetilmeden yayınlanıyordu ancak polisiyeye ilgi arttıkça yayınevleri bu hususa dikkat etmeye başladı. Bu yazıda böyle bir hassasiyet güden polisiyeseverler için tamamı Türkçeye çevrilen polisiye serilerini listeledim.

Bernie Gunther Serisi

Philipp Kerr’in kaleme aldığı, özel dedektif Bernie Gunther’in Hitler Almanya’sında geçen maceralarını konu alan 14 kitaplık seri Alfa Yayınları tarafından yayınlandı. Serideki kitaplar şunlar:

1- Mart Menekşeleri

2- Solgun Suçlu

3- Alman Usulü Bir Ağıt

4- Biri ve Öteki

5- Sessiz Alev

6- Ölüler Dirilmezse

7- Sahra Grisi

8- Ölümcül Prag

9- Katin Katliamı

10- Zagrepli Kadın

11- Sessizliğin Öte Yakası

12- Prusya Mavisi

13- Bir Yunan Hediyesi

14- Metropolis

Charlotte Holmes Serisi

Brittany Cavallaro’nun kaleme aldığı, Sherlock Holmes’un torunu Charlotte Holmes ile Doktor Watson’ın torunu Jamie Watson’ın maceralarını konu alan 4 kitaplık seri Yabancı Yayınları tarafından yayınlandı. Serideki kitaplar şunlar:

1-Charlotte Holmes Dosyası

2-August’un Sonu

3-Jamie’nin Davası

4-Bir Holmes Meselesi

Dr. Constantine Serisi

Molly Thynne (1881-1950)’nin kaleme aldığı, satranç ustası ve amatör dedektif Dr. Constantine’nin maceralarını konu alan 3 kitaplık seri Kumran Yayınları tarafından yayınlandı. Serideki kitaplar şunlar:

1-Nuhun Gemisinde Cinayet

2-Dişçi Koltuğunda Cinayet

3-Ölüler İşaret Vermez

Gerhard Selb Serisi

Alman yazar Bernhard Schlink’in kaleme aldığı, eski Nazi yeni özel dedektif Gerhard Selb’in maceralarını konu alan 3 kitaplık seri Can Yayınları tarafından yayınlandı. Serideki kitaplar şunlar:

1-Selb’in Yargısı (Walter Popp ile birlikte)

2-Selb’in Hilesi

3-Selb’in Ölümü

Harry Hole Serisi

Jo Nesbo’nun kaleme aldığı, Oslo Cinayet Masası’nın alkolik dedektifi Harry Hole’un maceralarını konu alan 13 kitaplık seri Doğan Yayınları tarafından yayınlandı. Serideki kitaplar şunlar:

1-Yarasa

2-Hamamböcekleri

3-Kızılgerdan

4-Nemesis

5-Şeytan Yıldızı

6-Kurtarıcı

7-Kardan Adam

8-Leopar

9-Hayalet

10-Polis

11-Susuzluk

12-Bıçak

13-Kanlı Ay

Jack McEvoy Serisi

Michael Connelly’nin kaleme aldığı, polis muhabiri Jack McEvoy’un maceralarını konu alan 3 kitaplık seri Nemesis ve Nar Yayınları tarafından yayınlandı. Serideki kitaplar şunlar:

1-Şair

2-Korkuluk

3-Örümcek Kuşu

Jack Laidlaw Serisi

İskoç yazar William McIlvanney’nin kaleme aldığı, Glascow Emniyetinden dedektif Jack Laidlaw’ın maceralarını konu alan 4 kitaplık seri Ayrıntı Yayınları tarafından yayınlandı. Serideki kitaplar şunlar:

0. Baki Karanlık (Ian Rankin ile birlikte)

1. Laidlaw Soruşturması

2. Tony Veitch Belgeleri

3. Tuhaf İlişkiler

Kate Waters Serisi

Fiona Barton’ın kaleme aldığı, gazeteci Kate Waters’ın maceralarını konu alan 3 kitaplık seri Pegasus Yayınları tarafından yayınlandı. Serideki kitaplar şunlar:

1-Dul

2-Çocuk

3-Zanlı

Kurt Wallander Serisi

İsveçli yazar Henning Mankell’in kaleme aldığı, Başkomiser Kurt Wallander’in maceralarını konu alan 10 kitaplık seri Ayrıksı Kitap tarafından yayınlandı. Serideki kitaplar şunlar:

1-Karanlık Yüz

2-Riga’nın Köpekleri

3-Beyaz Aslan

4-Gülümseyen Adam

5-Yanlış Yol

6-Beşinci Kadın

7-Bir Adım Geriden

8-Güvenlik Duvarı

9-Piramit ve Diğer Wallander Maceraları

10-Huzursuz Adam

Martin Beck Serisi

İsveçli yazarlar Maj Sjöwall ve Per Wahlöö’nün birlikte kaleme aldıkları, Başkomiser Martin Beck’in maceralarını konu alan 10 kitaplık seri Ayrıksı Kitap tarafından yayınlandı. Serideki kitaplar şunlar:

1-Kanaldaki Kadın

2-Duman Olan Adam

3- Balkondaki Adam

4- Gülen Polis

5- Kayıp İtfaiye Arabası

6- Savoy Cinayeti

7- Pis Adam

8- Kilitli Oda

9- Polis Katili

10-Teröristler

Rizzoli & Isles Serisi

Tess Gerritsen’in kaleme aldığı, Boston Cinayet Masası dedektifi Jane Rizzoli ve Adli Tıp Uzmanı Maura Isles’in maceralarını konu alan 15 kitaplık seri Doğan Kitap tarafından yayınlandı. Serideki kitaplar şunlar:

1-Cerrah

2-Çırak

3-Günahkâr

4-İkiz Bedenler

5-Rehine

6-Mefisto Kulübü

7-Ruh Koleksiyoncusu

8-Buz Gibi Soğuk

9-Ucube

10-Sessiz Kız

11-İsimsiz Ceset

12-Sona Kalan

13-Diriliş

14-Bir Sırrım Var

15-Dinle Beni

Sherry Moore Serisi

George D. Shuman’ın kaleme aldığı, ölen kişilere dokunarak hayattayken geçirdikleri son on sekiz saniyeyi “görme” yeteneği bulunan görme engelli Sherry Moore’un maceralarını konu alan 4 kitaplık seri April Yayınları tarafından yayınlandı. Serideki kitaplar şunlar:

1-Son 18 Saniye

2-Son Nefes

3-Son Sürat

4-Son Bakış

Scott Manson Serisi

Philipp Kerr’in kaleme aldığı, London City futbol takımının siyahi teknik direktörü Scott Manson’ın maceralarını konu alan 3 kitaplık seri Alfa Yayınları tarafından yayınlandı. Serideki kitaplar şunlar:

1-Devre Arası

2-Tanrı’nın Eli

3-Sahte Dokuz

Tina Boyd Serisi

Simon Kernick’in kaleme aldığı, Dedektif Tina Boyd’un maceralarını konu alan 7 kitaplık seri Olimpos Yayınları tarafından yayınlandı. Serideki kitaplar şunlar:

1-Ölümcül Risk

2-3:01

3-Son 48 Saat

4-Olduğun Yerde Kal

5-Son On Saniye

6-Ültimatom

7-Zamana Karşı

(Not: Yazıda geçen polisiye seriler derlenirken cinairoman.com’un verilerinden yararlanılmıştır.)

EDİTÖRDEN

Sevgili Dedektif Dergi okurları…

Sıcak ve bunaltıcı günleri neredeyse geride bıraktık. Maalesef yaz boyunca ülke gündemi de en az havalar kadar kavurucuydu. Bizler geleceğe dair umudumuzu canlı tutarak polisiyeye tutunduk, her sayıda olduğu gibi keyifle okuyacağınız polisiye öyküler, makale, inceleme ve tanıtım yazılarıyla dopdolu bir dergi hazırladık; umarım beğenirsiniz.

Bu sayıda kıymetli yazarlarımız Serap Gökalp, İhsan Cihangir, Rıdvan Adıyaman, Derin Gezmiş, Muhammed Selman Anasal, Aslıhan Kocabal ve dergimizin demirbaşı, yılmaz kalemi Tuğba Turan öyküleriyle sayfalarımızda yerini aldı. Edgar Wallace’ın Çapkın Avcı öyküsünü Benan Eres çevirisiyle yine bu sayımızda okuyabilirsiniz.

Aytaç Kara, Polisiye Ekranı’nda bizi yine son dönemin güçlü yapımlarıyla tanıştırıyor, ayrıca röportaj konuğumuz olarak sorularımızı yanıtlıyor.

Tuğba Turan’ın dizi tanıtım yazısı, Bülent Tunga Yılmaz ve Ramazan Atlen’in makalelerini okumadan geçmeyiniz.

58. sayımızda iki özel isim tekrar röportaj konuğumuz oldu. Emel Aslan, Armağan Tunaboylu ile son romanı İnci Küpeli Kadınlar’ı, Ramazan Atlen, Çağatay Yaşmutile Ölüm Fırsat Kollar romanını konuştu. Her iki röportajı da ilgiyle okuyacağınızı umarım.

Gencoy Sümer hocamız Ters Köşe’sinde yakınlarda kaybettiğimiz usta bir kalemi, Pınar Kür’ü anlatıyor.

Yeşim Yörük, sosyal medyadaki görevinden fırsat buldukça yine bolca polisiye okumuş. Merak edenler Benim Kitaplığımdan köşesine göz atsınlar.

Kitap Kulübü’müzde bu sayı farklı bir eser vardı. David Foley’in Ölümcül Oyun isimli tiyatro oyununu okumak bizi ziyadesiyle memnun etti, umarım yorumlarımız da sizi mutlu etsin.

Bu yaz yayımlanmış polisiye kitapları merak edenleri Yeni Çıkan Polisiyeler yazısına, bu yaz polisiye yazarlarının ne okuduğunu merak edenleri de Dinçer Batırbek’in soruşturmasına uğurluyor, 58. sayımızı keyifle okumanızı diliyorum.