Ana Sayfa Blog Sayfa 4

BAŞKOMİSER GALİP’İN YARATICISI, POLİSİYE YAZARI ÇAĞATAY YAŞMUT’LA SÖYLEŞİ

Merhaba Çağatay Bey. Başkomiser Galip’in yeni macerası yakın zamanda yayınlandı. Hayırlı ve okuru bol olsun. Öncelikle Ölüm Fırsat Kollar’ın konusundan, hazırlık ve yazım sürecinden bahsedebilir misiniz?

Güzel temennileriniz için teşekkür ederim. Ölüm Fırsat Kollar kısa ve hızlı okunan bir roman olmasına karşın, hazırlık ve yazım süreci için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Yazarken en çok zorlandığım bu roman oldu diyebilirim. Özel hayatımda yaşadığım sarsıntıdan sonra kendimi biraz olsun toparlamam ve tekrar romanın başına oturmam kolay olmadı ve yazma süreci çok meşakkatli geçti. Yazmaktan vazgeçtiğim zamanlarda her defasında beni tekrar masaya oturtan tek motivasyonum, romanı meleğim Filiz’e ithaf edecek olmamdı.

Kısaca konusuna değinecek olursam; Galip, birbirinden bağımsız gibi görünen vahşi cinayetlerin izini sürerken bu kez kendi geçmişiyle de yüzleşmek zorunda kalıyor. Her romanımda olduğu gibi bu romanda da toplumsal meselelere dokundum; aile içi şiddet, ensest ve organ kaçakçılığı bunlardan bazıları.

Galip idealist, kuralları aşırı önemseyen bir karakter değil. Evet işini doğru yapmaya önem veriyor ve adalet konusunda duyarlı ama bir adalet savaşçısı da değil. Yeri geldiğinde başını belaya sokmamak için yan yollara sapmaktan çekinmiyor. Aslında bunlar onu daha sahici kılan özellikler. Ancak son romanda kural dışına çıkmayı bir kademe daha ilerletiyor sanki? Ölüm Fırsat Kollar, Başkomiser Galip’in hayatında ahlaki ve hukuki sınırları zorlamak anlamında bir dönüm noktası mı? İleride Galip’i başka neler bekliyor?

Kanunun çizgisinden ayrılmayı elbette istemiyor ve şimdiye kadar da bunu başarmış bir polis. Ama bu sefer içinde bulunduğu durum onu inandığı değerlerden ödün vermeye zorluyor.  Bu yolda vites yükseltmesi; teşkilatın her yerine sızmış illegal çetenin kanuni yollarla durdurulacağı inancını kaybetmiş olmasından kaynaklanıyor.  “Canavarlarla savaşmak için canavar olmak gerekiyor” sözleri bu düşüncesinin kanıtı. Ama şunu da unutmamalıyız: Kirli polis olmayı asla hazmedemiyor ve roman boyunca bu ahlaki yükle baş etmeye çalışıyor. Sonunda kendisiyle hesaplaşmaya girişiyor. Canına mal olacağını bile bile bir bedel ödenmesi gerektiğine inanıyor.

Romanlarınızda hem soruşturma sürecinin hem de Galip’in kişisel yaşamının gün gün, saat saat aktarıldığı karmaşık bir yapı var. Böylesi dikkat isteyen bir kurguyu nasıl tasarlıyorsunuz? Yazmaya başlamadan önce bütün ayrıntıları baştan planlar mısınız? Yoksa aklınızda hikâyenin genel hatları belliyken yazmaya başlar, gerisini süreç içerisinde mi belirlersiniz?

Yazmaya başlamadan önce romanın içinde kaybolmamak ve mantık hatasına düşmemek için mutlaka bir planım vardır. Romanda iki farklı olay anlatıyorsam, bir noktada birbirleriyle çakışmasını sağlarım. Çünkü iki olay farklı düzlemlerde romanın sonuna kadar birbirlerine hiç dokunmadan gidemez. Olay akışını hazırlarım ama yazarken mutlaka değişiklikler yaparım. Söylediğiniz gibi, süreç romanın başka bir yöne gitmesinde rol oynayabilir. Örneğin bu romana başlarken kafamdaki katil bambaşka biriydi. Sonra romanın ortasında katili başka biri yaptım.

Başkomiser Galip dışında, Kolombo Kemal isimli yeni bir karakterin öykülerini de yazdınız. Kolombo Kemal’in romanları da gelecek mi?

Kolombo Kemal de sevilen bir karakter oldu. Ben onu Dark Polisiye Öykü Antolojisi için yarattım. Öykü olarak devam edeceğim.

Son yıllarda çok sayıda yerli polisiye kitap yayınlandığına şahit oluyoruz. Bu kitapların hepsini takip edebiliyor musunuz? Yerli polisiye edebiyatımızın eksikleri, bugünü ve geleceğiyle ilgili düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Eskiden daha çok okurdum ama söylediğiniz gibi çok sayıda polisiye kitap yayınlandığı için artık hepsini takip edemiyorum. Biraz da suç bende. Başka alanlarda da okumalar yaptığım için polisiyeye çok vakit ayıramıyorum. Tanımadığım bir yazarı okuyacaksam biraz seçici davranıyorum.

Yerli polisiyede çok eser verilmesine karşın maalesef okur yerli yazarlara karşı mesafeli duruyor. Hatta tanımıyor, bilmiyor. Yayınevlerinin reklam yapmaması, dağıtımların yeterli olmaması, kitabın görünürlüğün az olması en önemli sebepler. Tanınan birkaç yazarın dışında yerli polisiye okunduğunu söyleyemem. Fakat bardağın dolu kısmından bakarsak pek çok genç yazarın bıkmadan usanmadan sürekli ürettiklerini görüyoruz. Bu polisiyenin geleceği açısından iyi bir şey.

Okurların iyi kitaplara ulaşamamalarına ve yazarların kendilerini geliştirememelerine yol açan eleştiri eksikliği yerli polisiye edebiyatımızın en önemli sorunlarından biri gibi görünüyor. Polisiye yazarlarının -belki de doğal olarak- meslektaşlarının eleştirilerine karşı alınganlık gösterebildikleri de dikkate alındığında sosyal medyadaki kısıtlı paylaşımların ötesine geçen, objektif kriterlere dayanan eleştirilerin ortaya çıkması nasıl sağlanabilir?

Bence burada en önemli adım, eleştirinin kişiselleştirilmeden yapılabilmesi. Yazarın kendisine değil, metne odaklanan ve objektif kriterlere dayalı değerlendirmeler oldukça kıymetli olur. Bunun için de bağımsız mecralara, eleştiri geleneğini sürdürecek yayınlara ihtiyaç var. Sosyal medya çoğu zaman dostane yorumların ötesine geçemiyor. Oysa edebiyatımızın gelişmesi için yapıcı ama aynı zamanda cesur eleştirilere alan açmak gerekiyor. Yazarların da bu eleştirileri bir saldırı gibi değil, gelişim fırsatı olarak görebilmeleri önemli.

Okuduğunuz polisiyeleri neye göre seçiyorsunuz?

Polisiye dünyasında kimlerin neler yazdığını bildiğim için yazarlara göre seçiyorum. Ama ağırlıklı olarak Kara Roman çizgisinde giden ve odağına siyasi ve toplumsal meseleleri alan yazarları tercih ediyorum.  

Başkomiser Galip’in başrolde olduğu iki öykü kitabınız var, bunun dışında öykülerinizle farklı seçkilerde yer aldınız. Öykü kitaplarının devamı gelecek mi?

Evet, Galip’in öyküleri devam edecek. Zaten karakterin dünyası tek bir kitapla sınırlı kalamayacak kadar geniş. Bunun yanında farklı seçkilerde yer almayı da önemsiyorum; çünkü her seferinde farklı okurlara ulaşma şansı veriyor.

Günün birinde polisiye yazarlığınızdaki tecrübelerinizi paylaşacağınız teorik bir kitap yazmayı düşünüyor musunuz?

Teorik bir kitap fikri aklımda var ama henüz zamanının gelmediğini düşünüyorum. Şimdilik beni davet eden liselerde, üniversitelerde ve kitapevlerinde bilgilerimi paylaşıyorum. Önceliğim kurmaca yazmaya devam etmek. Fakat ileride hem kendi deneyimlerimi hem de polisiye türüne dair gözlemlerimi toparlayıp paylaşmak isterim. Çünkü bu alanda üretim yapan herkesin hem yeni yazarlar için hem de türün gelişimi için birikimlerini aktarması önemli.

İyi yazmanın sırrı nedir? Yetenek mi çok çalışmak mı? Yazar tıkanıklığı yaşadığınızda üstesinden nasıl gelirsiniz?

İyi yazmanın sırrı bence sadece yetenek ya da sadece çalışmak değil; ikisinin dengesi. Yetenek yazıya yön verir ama asıl belirleyici olan disiplinli çalışmadır. Yazmaya oturmak, sabretmek, yeniden denemek… Aynı metni defalarca yazmak. Bunlar olmadan yetenek tek başına yeterli değil. Tıkanıklık yaşadığımda ise kendimi zorlamam; biraz uzaklaşır, yürüyüşe çıkar ya da bambaşka bir şeyle ilgilenirim. Zihin sakinleşince, yazı da kendiliğinden geri gelir.

Lawrence Block’a genç yazarlara tavsiyesini sorduğumuzda “Çok fazla beklentiye girmeyin. Dünya değişiyor ve genç nesiller keyif için okuma fikrine hiç rağbet göstermiyor. Sonsuza dek kızağa çekilmeye mahkûm bir gemide yer ayırttığınızdan kuşkulanıyorum,” şeklinde karamsar bir yanıt vermişti. Yapay zekanın gelişimini de hesaba katarak kurmaca yazarlığının geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Okuma alışkanlıkları değişiyor, teknolojinin gelişimi de yazarlığı etkiliyor. Ama ben kurmaca anlatının kaybolacağına inanmıyorum. İnsanlar her çağda hikâyelere ihtiyaç duydu, bu ihtiyaç değişmez. Yapay zekâ bazı işleri kolaylaştırabilir, belki yazarlığın yöntemlerini dönüştürebilir ama insana özgü bakış açısını, duygu yoğunluğunu, bireysel deneyimi taklit edemez. O yüzden edebiyatın geleceği biraz daha mecraların ve okuma biçimlerinin değişmesiyle şekillenecek. Kitap belki farklı formlarda okunacak, belki hikâyeler yeni araçlarla anlatılacak ama kurmaca anlatıcılığı varlığını sürdürecek.

Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim. Çok keyifli sorular sordunuz. Umarım yanıtlar da okurlara faydalı olur.

Pınar Kür: Edebiyatın Cesur Sesi

Bazı yazarlar yalnızca kitaplarıyla değil, cesaretleriyle, hayata bakışlarıyla edebiyat tarihine kazınırlar. Pınar Kür işte o yazarlardan biriydi. Onu yalnızca bir romancı olarak anmak haksızlık olur; o aynı zamanda akademisyen, çevirmen, feminist bir yazar ve en önemlisi toplumun gizlemek istediği hakikatleri açığa çıkaran cesur bir sesti.

15 Temmuz 2025’te, 82 yaşında aramızdan ayrıldığında ardında sadece romanlar bırakmadı; insanlara, kuşaklar boyu okunacak, tartışılacak, ilham verecek bir miras bıraktı. Bu yazıda onun yaşamına, edebiyat yolculuğuna ve bence en önemli mirası olan polisiye türüne yaptığı katkılara yakından bakmak istiyorum.

***

1943’te Bursa’da doğduğunda edebiyat, belki de onun kaderine çoktan yazılmıştı. Annesi İsmet Kür, yazın dünyasının içinde yer alan bir eğitimci ve yazar, teyzesi Halide Nusret Zorlutuna da romancı ve şairdi. Evleri kitapların, yazıların, tartışmaların eksik olmadığı bir mekândı. Entelektüel birikimini besleyen çocukluk yılları, onun kalemine daha sonra yansıyacak olan merakın ve sorgulayıcı bakışın ilk adımları oldu

İngiltere’de ve Amerik Birleşik Devletleri’nde eğitim gördü. Robert Koleji bitirdikten sonra, Fransa’da Sorbonne’da doktorasını yaptı. Yurt dışında geçirdiği yıllar, onun hem eleştirel bir bakış açısı geliştirmesine yardım etti hem de dünya edebiyatına hâkimiyetini güçlendirerek dillerin ve kültürlerin zenginliğini içselleştirmesini sağladı. Bu nedenle, Pınar Kür’ün satırlarında hem yerel bir dokunun sıcaklığı hem de evrensel bir bakışın ferahlığı vardır. Eserlerinde bu kozmopolit duyarlılığı ve kültürel çeşitliliği ustaca harmanlamıştır.

1971-1973 yılları arasında Ankara Devlet Tiyatrosu’nda dramaturg olarak çalıştı. İstanbul’a yerleştikten sonra İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Okulu’nda İngilizce okutmanlığı ve daha sonra İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde medya ve iletişim sistemleri bölümünde öğretim üyeliği yaptı.

***

Pınar Kür’ün yazarlık kariyeri, 1970’lerin sonunda kaleme aldığı romanlarla başladı. İlk romanı “Yarın… Yarın…” (1976), 12 Mart’ın kaotik atmosferinde geçen ve dönemin toplumsal çalkantılarını, siyasal baskıları ve bireysel sıkışmışlıkları ele alan bir eserdi. Ardından “Küçük Oyuncu” (1977) ve “Asılacak Kadın” (1979), toplumun ikiyüzlü ahlak anlayışı üzerine odaklanan ve dönemin tabu sayılan konularına birer meydan okuma niteliği taşıyan romanlar olarak öne çıktılar.

Özellikle, “Asılacak Kadın”, yayımlandığı günlerde büyük tartışmalar yarattı. Cinsellik, kadın bedeni ve ataerkil baskılar gibi, o yıllarda konuşulması mümkün olmayan konuları ele alan roman, bütün taşların yerinden oynamasına sebep oldu, okurları çarptı, eleştirmenleri böldü. Müstehcenliği gerekçe gösterilerek mahkeme kararıyla toplatıldı. Bu kitapla yazar, dönemin en provokatif yazarlarından biri hâline geldi. “Asılacak Kadın”, feminist mücadelenin edebiyattaki sesi oldu.

***

Pınar Kür’ün en önemli edebi çalışma alanlarından biri de polisiye edebiyattı. 1989’da yayımlanan “Bir Cinayet Romanı”, ardından gelen “Sonuncu Sonbahar” ve “Cinayet Fakültesi” romanlarıyla Türk polisiyesinin çehresini değiştirdi.

1990 yılında yayımlanan “Bir Cinayet Romanı”, Türk edebiyatında postmodern polisiye türünün ilk örneklerinden biridir. Roman, klasik polisiye anlatının sınırlarını zorlayarak, okura sadece bir cinayeti çözme değil, aynı zamanda anlatının yapısını sorgulama fırsatı verir. Romanın ana karakteri olan matematik profesörü Emin Köklü, dedektif rolüyle, mantık ve sezgiyi birleştirerek gizemi  çözmeye çalışır. Bu karakter, aynı zamanda edebiyatın kurallarını sorgulayan bir figürdür.

Kür’ün “Sonuncu Sonbahar” (1992) ve “Cinayet Fakültesi” (2006) adlı eserleriyle devam eden postmodern polisiye üçlemesi, anlatı teknikleri ve karakter derinliği açısından çok önemli çalışmalardır. “Cinayet Fakültesi” adlı romanında, metinlerarası göndermeler ve üstkurmaca teknikleri kullanılarak, okurun gerçeklik algısıyla oynar. Üstkurmaca yoluyla kendi hikayesini de içinde barındıran eser, edebiyatın ve anlatının doğasına dair derinlemesine bir inceleme gibi de okunabilir.

Pınar Kür’ün polisiyeleri, biçimsel açıdan da yenilikçi bir özellik taşır. Eserlerinde, klasik polisiye kurgunun doğrusal ilerleyişini kırarak, çok sesli ve çok katmanlı bir anlatı kurmuştur. Okur, sadece bir cinayetin çözümüne dahil olmaz; aynı zamanda karakterlerin iç dünyalarına, toplumsal çelişkilere ve ahlaki ikilemlere de tanıklık eder.

Kadın karakterlerin konumu, Kür’ün polisiye eserlerinde de belirgindir. Kadınların maruz kaldığı şiddet, görünen veya görünmeyen baskılar, kimlik arayışları suçun arka planındaki toplumsal gerçeklikler olarak anlatıdaki yerlerini alırlar. Bu yaklaşım, Türkiye’de polisiye edebiyatın sadece erkek merkezli kahramanlarla sınırlı kalmasının önüne geçmiş ve türün feminist bir perspektifle de yazılıp okunabileceğini göstermiştir.

Ayrıca dilindeki ironi, ince mizah ve toplumsal gözlem gücü, onun polisiyelerini yalnızca sürükleyici değil, aynı zamanda düşündürücü kılan unsurlardır. Kür, polisiyeyle toplumsal eleştiriyi kaynaştırarak, okura hem entelektüel hem de estetik bir deneyim yaşatır.

Kür’ün edebi yolculuğunun tamamında olduğu gibi, polisiyelerinde de feminist bir duyarlılık hâkimdir. Bu durum, polisiye romanlarında da bütün ağırlığıyla hissedilir. Kadınların toplum içindeki konumunun sorgulanması, ataerkil düzenin görünmez baskılarının açığa çıkarılması onun eserlerinde sık sık karşılaşılan olgulardır. Bu anlamda, polisiye romanlarını yalnızca bir tür denemesi olarak değil, aynı zamanda kadının özgürleşme mücadelesinin edebiyattaki yansımaları olarak da kabul edebiliriz.

***

Cinsellik, iktidar ilişkileri, aile içi şiddet, siyasal baskılar gibi tabu konulara olan ilgisi, Kür’ün zaman zaman tutucuların ve iktidarların hedefi hâline gelmesine yol açmıştır.  Ancak cesur tavrı, onu edebiyatımızda “gerçeği söylemekten çekinmeyen” bir kalem olarak ölümsüzleştirmiştir.

Akademik hayatıyla da birçok kuşağa dokunan Pınar Kür, çevirmen olarak Türkçeye birçok eser kazandırdı. Özellikle Dashiel Hammet ve Agatha Christie’den yaptığı çevirilerden söz etmeden geçmek olmaz.  Bence bugüne kadar yapılmış en iyi Agatha Christie çevirisi olan “Roger Ackroyd Cinayeti”ni onun kaleminden okumanızı özellikle tavsiye ederim.

***

Pınar Kür, hayatının her döneminde cesur, sorgulayıcı, tutkulu oldu. Romanlarıyla, çevirileriyle, öğrencileriyle ve en çok da cesaretiyle, Türk edebiyatında unutulmayacak bir iz bıraktı.

Pınar Kür’ün ölümü, edebiyatımız için büyük bir kayıptır; ancak onun eserleri, düşünceleri ve cesur kalemi yaşamaya devam edecek. O, edebiyatı yalnızca bireysel bir uğraş değil, aynı zamanda toplumsal sorumluluk olarak gören bir yazardı. Polisiye türüne kattığı derinlik, feminist duyarlılığı ve tabu konulara cesur yaklaşımı, onun mirasını ölümsüzleştirdi.

ARMAĞAN TUNABOYLU İLE “BERKUN İSTANBULLU” ÜZERİNE

Dedektif Dergi sayfalarına hoş geldiniz sevgili Armağan Tunaboylu. Nasılsınız görüşmeyeli? Hayat nasıl akıyor? Son romanınız İnci Küpeli Kadınlar’a yönelik ilgi ve tepkiler nasıl?

Fatih Altaylı tutuklandığında YouTube kanalına konuk olanlar da bu soruyla karşılaşıyorlar. “Eh! İyiyiz de memleketin hâli fena,” diyorlar. Eh, ben de iyiyim işte, “olabildiğince.” Her şeyin dışında Berkun İstanbullu’nun üçüncü macerasını yazmaya çalışıyorum.

İnci Küpeli Kadınlar’a (İKK) gelen tepkilerse… Olumlu tepkiler her zamankiler gibiydi. “İyi olmuş işte.” “İyi, beğendim ben.” “Fena değildi, iki saatte okudum bitti.”

İyi de ben o kitabı iki yılda yazdım. Kimse bunu maalesef görmüyor. Sanırım herkesin hep yapacak başka bir işi var. Elbette benim romanımla yatıp kalkmayacaklar ama kalem tutan, kitap okuyanlar da tutup eleştirmeli. Yoksa neye kalıyoruz biliyor musun? Sosyal medyada tanımadığımız insanların yaptığı eleştirilere.

Bu zamana kadar ağzımı açıp tek laf etmemiştim ama şöyle yazmış biri: “Özgür’ü romanda bir daha göremedik.” İyi de kitapta Özgür diye biri yok. Ben mi hata yapıyorum diye araştırdım, açtım kitabın dijitalini önüme, Ctrl F yaptım. İki yerde “Devrim, kankası Özgür’ün Vespa’sını…” filan gibisinden cümle var. Ama bizatihi Özgür yok. Haydi, burada suçu ben üstleneyim; Polisiye Yazarının Ölümü’nde (PYÖ) Devrim ve Özgür’den bahsetmiştim, hatta Devrim’i arayan polislerimiz birlikte yaşadıkları eve gidip Özgür’ü sorgulamışlardı. Özgür orada vardı. Ona atıfta bulunmuştum. Herkesin ilk romanı okumamış olma olasılığı yüksek. Okusa da anımsaması zor. Neyse, bir başka roman yazarken önceki romana atıf yapmama kararı aldıran önemli bir ders oldu. Ya da aç parantez yapıp biraz bilgi vermeliyim. Başka biri “Çıplak ayaklı polis olur mu?” deyip kafadan reddetmiş. Olur tabii, gerçekte olmaz ama bu okuduğun kurgu. Demek inandırıcılığımı sorgulamalıyım.

İyi eleştiri olumsuz da olsa yazara bir şeyler katıyor, hatasını fark ettiriyor. Mesela arkadaşım Çağatay ve Taner Ay, PYÖ için “Çok betimleme var,” demişlerdi. Ciddiye aldım. Hüseyin Bul yine aynı kitap için “Olumlu karakterler için bey, hanım kullanırken kötü karakterleri sadece adını söyleyerek yazmış,” diye eleştirmişti. Bu da biraz benim kibarlığımdan herhâlde, koskoca saray geçmişi olan Şaheser Hanım’a, Şaheser deyip geçememişim. Bunu da düzelttim.

Eleştiri yapmak yerine linç kampanyası başlatanlara artık tahammülüm kalmadı. Kitabın tamamını okumadan yorum yapanları Instagram hesabımda kitap tanıtım paylaşımlarımda ifşa etmeye başladım.

Bu söyleşimizde ağırlıklı olarak İnci Küpeli Kadınlar’dan, hatta daha çok Berkun İstanbullu’dan bahsedelim istiyorum. İlk beş romanınızın kahramanı Metin Çakır gibi küfürbaz, oyunbaz, geveze, yeri geldiğinde korkudan altına kaçıran, ağlayan, yalan söyleyen ve üstüne üstlük kadın satarak geçimini sağlayan sıra dışı bir karakterden sonra karşımıza Berkun İstanbullu gibi sofistike zevkleri olan, orkide yetiştiren, Brahms dinleyen, şık giyinen, çok okuyan, takıntı derecesinde titiz, küfür sevmez ve klişeleşmiş polis karakterlerinin çok dışında bir karakter çıktı. Bu karakteri çizmeye nasıl karar verdiniz? Metin Çakır’dan sıkıldınız mı, yoksa “canım isterse tam zıddı bir karakteri de rahatlıkla yaratabilirim,” türünden bir meydan okuma mıydı?

Evet. Yanıt bu kadar.

Bir televizyon programında sunucu kendi polisiye birikimini sergileyerek bana bir soru sordu. Soru yarım saat sürdü resmen. Bende de hiperaktivite var o kadar uzun süre odaklanamıyorum. Sorunun sonuna geldiğimizde başını unutmuştum. Tahminime göre benden farklı düşünüyordu. Yanıtım kısa oldu: “Hayır!”

Tabii, dağıldı. Sana da aynısını yapmayayım; Berkun’u yaratma nedenim anlatacağım öykülerin var olması. Bunların bazıları Metin’e uygun değildi. Yeni bir karaktere gereksinim vardı ve elimde sadece Berkun adı vardı. Benim polisiye kurgu atölyeleri yaptığımı bilirsin, orada her zaman karakterin adının görünmez olmasını, Ayhan, Barış, Nurhan, Semra filan gibi görünmeyen adlar koymalarını öneririm. Yaşlı bir adamın ismi Rüknettin olmasın yani. Berkun tüm bunların tersi oldu.

Bir zamanlar Algan’a önermiştim, birlikte bir polisiye roman yazalım diye. Kafamda şöyle bir sinopsis vardı: Ünlü bir polisiye yazarı, iki yeni yetme polisiye yazarı tarafından öldürülür

Olmadı, yapamadık bir türlü ama o sinopsis Berkun’a kısmet oldu. İlk macera öyle çıktı. İnci Küpeli Kadınlar’daysa şöyle bir sahne vardı gözümde: Bir cenaze için cami avlusuna toplanmış kalabalık. Kalabalıkta kocalarının vasiyetini yerine getirmek için armağan ettiği inci küpeleri takan dört, beş kadın. Bunun polisiye olacağını hiç düşünmemiştim. Bir novella olarak yazarım diyordum ama nasıl yazacağımı bilmiyordum. Sonra kendime dedim ki: “Neden Berkun’un ikinci macerasına evrilmesin?” Kendim de “İyi fikir ulan. Kesinlikle yap,” dedi. Öyle oldu.

Karakter yaratmayı seviyorum. Gözümde öykü, yani entrika kadar önemli olmasa da, çok ama çok önemli. İnsanları gözlemlemeyi, belediye otobüsünde gördüğüm kadından bir şeyler katmayı seviyorum. Balkonda kahvaltı yaparken aşağıdan elinde ekmek torbasıyla geçen adamı bir yerlerde görebilirsiniz. Algı böyle bir şey galiba. Zihninizde bir adam var, o adamın da bir dosya dolabı var. Yeni bir karakter yaratırken, illa başoyuncu ya da kahraman olması gerekmiyor, o adama başvuruyorsunuz. Hemen dolabını açıyor, çekmeceler ortaya seriliyor ve milyonlarca dosya ortaya çıkıyor.

Adam, “Ne vereyim abime?” diyor.

“Saray kökenli, asil bir kadın yaratasım var. Elinizde ne var?” diye soruyorum. 

“Caz müzik dinlesin mi?”

“Yok, ama klasik olabilir.”

“Ad olarak Şaheser vereyim. Soyadı da Kaftancıoğlu olsun. Hani ataları sarayda padişahın kaftanlarını yaratmış gibi.”

“Şahane,” diyorum. “Aldım bunu. Sonra bir de KPop dinleyen gençler…”

Anında bir dosyayla çıkıyor karşıma. “Şöyle fosforlu pembe saçlar…”

“Aman Allah’ım, mükemmel,” deyip ayrılıyorum. Aslında siz çoktan o düğünde gördüğünüz fosforlu pembe saçlı, çılgınlar gibi göbek atan kadını unutmuşsunuzdur. Ama o aradığınız bir tipe cuk oturmaktadır. Yaratmak da hayal gücü de doğuştan gelen bir yeti değil, sonradan edinilen bir şey.

Berkun İstanbullu kimdir, nasıl biridir? Neden bu kadar ketum, tepkisiz, hatta duygusuz görünüyor? Geçmişten taşıdığı ne tür travmaları var? Serinin ilerleyen romanlarında Berkun’un geçmişine de şahitlik edecek miyiz?

Berkun’un geçmişi biraz karanlık. Kafamda bir yol haritası var ama zaman içinde değiştirmeyi düşünüyorum. Değiştirmeyi düşünmesem de benim karakterlerim bazı şeylere kendileri karar verip uyguluyorlar. Sanki ben yokmuşum gibi. Metin çok yapardı bunu.

Berkun’u başka biri yazsa, ben de okusam, aklıma ilk Sara Norensen ya da Sheldon Cooper gelirdi. İyi niyetliysem yazar bunlardan esinlenmiş, kötü niyetliysem yazar bunları kopyalamış derdim ama ben Berkun’u yaratırken aklıma bile gelmediler. Alabildiğine cool, zengin değilse de rantiye, yaşamanın tadını çıkaran bir adam düşünüyordum. Empati sıfır. Polisliği seven, mesleğine bağlı ve inanan, zeki ve akıllı, yakışıklı… Aaa! Metin Çakır’ın tam tersi oldu ya bu.

Yine atölyelerimden söz edeceğim. “Yarattığınız kahramanı sevin,” derim. “Sevin ki okur da sevsin.” Ben Berkun’da insanlara denek muamelesi yapan bir bilim insanı görmeye başladım. Sanırım okur bunu benden önce gördü, tahmin ettiğim hayranlık gelmedi. Metin de pis herifin tekiydi ama o deli gibi seviliyordu.

Berkun İstanbullu nasıl bu kadar rahat yaşıyor, iyi giyiniyor, pahalı zevklerine zaman ve para ayırabiliyor? Bir komiser maaşıyla olmasa gerek… Üstelik tabiri caizse gıcık ve Emniyet içinde pek de sevilmeyen bir karakter olmasına rağmen nasıl bu kadar dokunulmaz kalabiliyor?

Berkun’u biraz Stallone’nin Tango’su gibi hayal etmiştim. Gazetelerin ekonomi sayfalarını okur, borsada oynar, iki dirhem bir çekirdek giyinir. Demin de dediğim gibi Berkun rantiye; hatta PYÖ’de Nişantaşı’nda soruşturma için gittiği dişçide apartmanın içindeki aidat yazılarını inceler ve yakınlardaki kendi dairelerinin aidat fiyatlarıyla karşılaştırır. Daha yakın çevresine giremedim ama arkadaşlarının yatlarıyla Mavi Yolculuğa çıktığı biliniyor. Bir sonraki macerada Türkiye’nin altın başkenti Kapalıçarşı, Berkun’dan biraz rol çalacak. Orada Berkun’un yatırımlarından satır aralarında söz etmeyi düşünüyorum.

Berkun sevilmediği kadar korkulan biri. Herkes onun “yukarılardan” korunduğunu düşünüyor. Ona bulaşmaya korkuyorlar. Ayrıca anımsanacaktır, lise yıllarında boks dersleri almış, kendisinden daha irileri kolaylıkla yere serebiliyor. Hem de başarılı bir polis. Kimsenin altından kalkamayacağı dosyaları çözüyor. Birkaç kuşak polis geleneği de var. Hepsi birleşince kendi aurasını yaratmış oluyor, bu aura da onu koruyor.

Berkun İstanbullu’nun kritik kararları büyük bir soğukkanlılıkla verdiğini defalarca gözlemledik. Berkun sezgilerine mi güvenir, gözlemlerine mi, matematiğe mi, duygularına mı?

Hayranı olduğum Arkady Renko, “Ben evrime, gama ışınlarına, vitaminlere, Akhmatova’nın şiirlerine, ışık hızına inanırım,” der. Berkun da böyle, “İnanmak değil bilmek istiyorum,” diyor. “Benim duygularım yoktur,” da diyor. Ama PYÖ’de Funda’nın hastane yatağının başında gözlerinin kızarması var öte yandan. İKK’nin sonlarında Poyrazköy’de öleceğini anlayıp afallaması, “Buraya kadarmış,” diye düşünmesi de var.

Karakterlerde tezatların olması hoşuma gidiyor. Hep aklıma gelen örnektir, herhâlde bu yazıyı okuyanların çoğu anımsamayacaktır ama bir zamanlar Dallas diye bir dizi vardı, bu dizide de JR diye bir tip. JR, Dallas artık kaç bölüm sürdüyse hep kötü adamdı. Herkese punduna getirip bir kötülük yapardı. Hani evlat olsa sevilmez derler ya, ana babası bile sevmezdi onu. Son derece sığ ve düz bir tipleme. Sonra bir gün geldi JR’ın çocuğu oldu. Yanlış anımsamıyorsam çocuğu da istemedi. Herkes onun çocuğa bir kötülük yapacağını düşünüyordu. Ve bir gün JR, çocuğun odasına çıktı, (gerilim müziği) oğluna sevgiyle baktı. Bu kadar.

Dallas’ın sadık bir izleyicisi olmamıştım ama ertesi gün konuştuğum herkes JR’daki bu değişimi konuşuyordu. Bu senaristlerin başarısı mıydı? Bence öyle, iyi gözlem yapmışlardı ve karakter yaratmayı biliyorlardı.

Berkun İstanbullu’yla Metin Çakır bir macerada karşılaşsalar neler olur? Birbirlerine nasıl yaklaşırlar? Berkun Komiser, Metin Çakır’dan nefret edecektir büyük ihtimalle. Bir Berkun İstanbullu macerasına Metin Çakır’ı davet etmeyi düşündünüz mü?

Berkun ve Metin’i bir macerada buluşturmak? Çok düşündüm ama böyle bir şey yapmayacağım. Bu ciddiyeti bozar, özellikle Metin’in ciddiyetini.

İnci Küpeli Kadınlar’da Berkun İstanbullu, iktidara yakınlığıyla bilinen, güçlü ve tanınmış bir gazeteci olan Altay Köken’in vahşice öldürüldüğü cinayeti araştırıyor. Geçmişte birçok evlilik yapmış olan maktulün pek de sağlam pabuç olmadığını anlamaya başladıkça etrafta şüphelenmediğimiz kimse kalmıyor. Berkun İstanbullu’nun ilk macerası olan Polisiye Yazarının Ölümü’nden de izler taşıyan bu roman serisi devam edeceğe benziyor.  Berkun İstanbullu maceralarına yönelik bir gelecek planınız var mı? Bir noktada bu seri de sona erecek ve yepyeni bir karakterle tanışacak mıyız?

Az önce de dediğim gibi Kapalıçarşı’da geçen bir roman olacak. İsmini Instagram’da açtığım tag’de de görebilirsiniz. Haydi, söyleyeyim: Kapalıçarşı’da Feci Bir Cinayet. On bir, on iki yıl önce işlenen bir cinayet ve günümüze kadar gelen izdüşümleri. Yeni dönem mafyacılar, devlete uzanan suç çeteleri ve altın elbette.

Siz sadece başarılı bir roman yazarı değil, aynı zamanda iyi bir öykücüsünüz. İlk öykü kitabınız Cinai Tuhaflıklar’ın ardından Dark Polisiye Antolojilerine ve İthaki Yayınları’nın Garip, Çok Garip adlı derlemesine de öykülerinizle katkıda bulundunuz. Ufukta yeni bir öykü kitabı görünüyor mu? Var mı böyle bir planınız?

Dark serisinden ve Garip, Çok Garip’ten önce, Çınar Yayınları’ndan Derviş Şentürk’ün de gayretiyle çıkan Karmakarışık var. Öykü geçmişim çok eskilere gitmiyor. Herhâlde altı, yedi yıllıktır. Roman yazmak için bir kenara koyduğum sinopsislerim vardı. Bu kadar romanı sekiz tane yaşamım olsa yazamam, deyip onları öyküye dönüştürdüm.

Ufukta bir öykü kitabı görünmüyor. Tabii ki kafanın içinde dolaşan proje tilkileri gani. Mesela Dark Polisiye için yazdığım -ki ikinci kitapta yayınlamıştı- Yarıda Kalan Balayı gibi kötü isimli bir öyküm vardı. Birbirlerine âşık iki polis Berkay ve Çağla’nın Aşko Kuşko Polisiye Öykülerini yazmak isterdim. Ama on, on iki mupçuk mupçuk öykü okuru bayar gibi geldi. Birilerinin beni ikna etmesi gerekiyor.

Nasıl bir rutin içinde yazarsınız? Sıradan bir gününüz nasıl geçer? Aklınıza yeni bir roman fikrinin düşmesiyle başlayan o süreci anlatır mısınız biraz? En çok hangi kısım sizi zorlar? Fikri geliştirmek mi, ön araştırmalar mı, olay örgüsü mü, karakterleri çizmek mi? Yazım süreciniz takribi ne kadar sürer?

Yine atölyelerim. Hep bir sinopsis, hep bir yol haritası. Hatta kendimi edebiyat bürokratı olarak tanımlıyorum. Bıraksam iki dakikada kocaman bir öyküyle karşıma çıkacaklar. Kesinlikle buna izin vermiyorum. Onlara verirken talkımı kendim de salkımı yemiyorum tabii ki. Mutlaka bir sinopsis, kimi zaman bir sahne. Ardından yol haritası. Ama öyle bir yol haritası değil. Elli bin kelimelik roman için yirmi bin kelimelik yol haritası.

Eskiden, “Bir cümle yazarken arkadan ne gelecek bilmiyorum,” diye matahmış gibi övünürdüm. Şimdi kesinlikle plan, program.

Sabah kahvaltı sonrası biraz sosyal medya, sonra bilgisayardan gazeteler, Youtube’da spor ya da siyasetle ilgili yorumlar vs. Bunları dinlerken illaki solitaire oynama. Solitaire’den sıkılıp “Artık yazayım,” deme ve yaklaşık bir ila iki saatlik çalışma. Bir romanı yazmak en az iki sene sürüyor, hızlı odaklanabilsem şu ana kadar yazdıklarımın iki üç katını yazardım. Neyse, o iki yıl boyunca romanla yaşama, yatıp kalkma. Kafada sürekli dolaştırma. Araya giren bazı siparişler; mesela bir söyleşi ya da bir yere özel bir yazı veya bir antolojiye öykü, canıma okur.

Takip edebildiğim kadarıyla yazmak ve okumak dışında seyahat etmek ve fotoğraf çekmek de tutkularınız arasında. Çok da güzel geziyorsunuz, imrenmiyorum dersem yalan olur. Hangi ülkeleri gördünüz bugüne kadar? Çok etkilendiğiniz, kendinizi ait hissettiğiniz, “Ben burada yaşamalıydım,” dediğiniz bir yer oldu mu?

İstediğim kadar çok gezemiyorum. Aslında çok da gezmiyorum ama çok fotoğraf çektiğim için, bu fotoğrafları da yıllar içinde defalarca paylaştığım için çok gezmişim gibi görünüyor.

Kendimi pek de fotoğrafçıdan saymam, en azından fotoğraf makinem yok. Diyaframını, enstantanesini ayarlayamadığım bir fotoğrafı çekmek bana fotoğrafçılık gibi gelmiyor. Sinema okuduğum için belki kadraj konusunda iyi olabilirim. Ama hepsi bu.

Çektiğim fotoğrafların nereleri olduğunu çoğunlukla yazmıyorum. Sanki hava atıyormuşum gibi geliyor. Yok Paris’ten enstantaneler, Madrid’den kareler, Mısır’dan zartlar filan yazmak bana rahatsız edici geliyor. Soran olursa yanıtlıyorum yalnızca.

İstanbul’dan başka bir yerde oturmayı düşünmedim bu zamana kadar. Ne bir sahil kasabasına taşınmak, ne de Lizbon’a, Prag’a, bir Yunan adasına yerleşmek hayalim var. Gittiğim, gezdiğim yerleri de sonuna kadar görmek isterim. Uyumaya zaman harcamak bile kızdırır beni.

Dünyanın her yerini görmek isterim. Bir keresinde bir arkadaşımı aramıştım. Neredesin filan diye sordum. “Kandıra’dayım,” dedi. “Bir akrabanın cenazesine geldim.” Telefonda haşladım adamı, “Bana haber verseydin, ben de gelirdim,” dedim. “Akrabamın cenazesine niye gelesin ki?” diye sordu. “Sen cenazeye giderdin, ben de etrafta gezinirdim.” Bu kadar severim yani farklı yerler görmeyi.

Biraz tersten gidiyorum ama geçmişte ne işlerle uğraştınız? Polisiye yazarlığına yönelmeniz nasıl oldu? Mesleğiniz yazarlığınızı ne yönlerden besledi?

Meslektaş, yazarlık mesleği gibi kavramları arada bir kullanırım ama bana “benim yaptığım yazarlık” meslek gibi gelmiyor. Zira buradan kazandığım parayla geçinmeye kalksam açlıktan ölürüm. Meslek dediğiniz insanı geçindirebilmeli.

Aman neyse, saplantılı bir şekilde polisiye okurdum. Hatta “Polisiyeden başka bir şey okumuyorum,” diye matah bir şeymiş gibi övünürdüm. Sonrası malum, insan okudukça iyi ve kötüleri ayırmayı öğreniyor. Elinize kötü bir roman ya da öykü aldığınızda, “Yaza yaza bunu mu yazmış ibiş? Ben bunu şeyimle yazarım,” diyorsunuz. “E! Hadi o zaman yaz da görelim,” diyor o kitap size. Bir zaman sonra kitapla konuşmalarınız iyice artıyor ve içeriden bir ses geliyor: “Allah’ın delisi yine kendi kendine mi konuşuyorsun?”

Kendi kendinizi gaza getirmenizle ilk yazı denemelerine başlıyorsunuz. Olmuyor, olmuyor, sonunda oluyor. Yaşı ilerleyince kendine dışarıdan bakmayı öğreniyor insan. Tabii, başkaları bunu ukalalık olarak değerlendiriyor. Her şeyden önce yazdığınız türü iyi bilmelisiniz; o türün babalarını, kilometre taşlarını okumalısınız. Türkiye’de oldukça fazla polisiye roman, öykü kitabı basılıyor ama polisiye üzerine yazılan eser sayısı bir elin parmaklarından az. Ne bileyim, Agatha Christie üzerine bir biyografi ya da ciddi bir inceleme bile yok.

Tabii, bu arada ben soruyu yanlış anlamışım ve bu kadar uzun bir yanıt yazdıktan sonra silmeye de kıyamadım. Özellikle sorunun son kısmı: “Mesleğiniz yazarlığınızı ne yönlerden besledi?” Doğru düzgün bir mesleğim olmadı, annemin dediği gibi her g.tten kıymalık tattım. Reklam yazarlığı, prodüksiyonu, gazetecilik, dergicilik, pazarlamacılık, TV dizilerinde yönetmen yardımcılığı, post-pro sorumluluğu, yapım sorumluluğu, TV kanallarında yönetmenlik filan yaptım. Belki de çok insanla tanışmamın ve farklı işler yapmamın bir yararı dokunmuştur. Yazmanın aklımda olmadığı zamanlar çoğu tabii. İnsanları gözlemleyeyim demeden gözlemlemişim anlaşılan. Hele pazarlamacılık yaptığım zamanlarda Kasımpaşa, Halıcıoğlu arası benim bölgemdi, yani Kulaksız, Hacı Hüsrev gibi yerler. Bir gün de Nişantaşı’na giderdim. Tezatsa tezat işte.

Yazmasaydınız hayatınız nasıl olurdu? Neler yapardınız? Kendinizi ifade etmenin nasıl bir yolunu bulurdunuz?

 Yazmasaydım çıldırırdım. Yok canım, ne çıldıracağım, model uçak yapar, sokak kedilerini besler, mavi kapak toplar, ebru atar, resim yapardım herhâlde.

Son olarak da yerli polisiyemizden bahsedelim istiyorum. Uzun zamandır polisiye camiasının içindesiniz. İlerleyişimizi, gelişimimizi nasıl buluyorsunuz? Neleri eksik yapıyoruz, nelerde fazlayız sizce? Daha fazla okura ulaşabilmek, emeklerimizin karşılığını görebilmek için biz yazarlara ve yayınevlerine düşen görevler nelerdir?

Hep anlattığım bir Süleyman Demirel anekdotu var: Demirel’e “Türkiye’de ekonomi nasıl?” diye soruyorlar. “Tek kelimeyle iyi,” diyor. “İki kelimeyle iyi değil.” Polisiye kurgu da böyle. İyi; bir birlik kuruldu, yazar sayısı arttı. Biri basılı, ikisi dijital üç dergi var. Yıllardır kitapçılarda polisiye reyonları yer alıyor. Kötü; okur sayısı yeterince artmadı. Kitapçılardaki polisiye reyonu Ahmet Ümit ve yabancı polisiyeciler haricinde Türk Polisiyesine kapalı. Ahmet Ümit milyonlarca satıyor ama Ahmet Ümit okuru başka polisiye okumuyor.

İş gelip Ahmet Ümit’e dayanıyor. Çünkü Türkiye’de sadece ve sadece Ahmet Ümit profesyonel yazar. Yazdıklarıyla geçinen, bu işten para kazanan tek o var. Emrah Serbes’i de belki ekleyebiliriz, o da kitaplarından değil dizilerden, sinema filmlerinden para kazanıyor.

Bu güzel sohbet için çok teşekkür ediyorum sevgili Armağan. Yeni eserlerinizi merakla bekliyor, başarılarınızın devamını diliyorum…

Ben de çok teşekkür ederim. Umarım Dedektif Dergi okuru bu yaklaşık 2.630 kelimelik söyleşiyi okur. Benim tuşlara vurmaktan parmak uçlarımdaki izler silindi. Herkese kolay gelsin. Sevgiler.

HÜSEYİN’İN ALTINLARI

Tüfekçi Hüseyin’in son karısı Alma’nın nikâhta takılan altınlarla kaçtığı haberi kahveye bomba gibi düştü. Oyuncakçı İsmail “Gördün mü bak,” dedi çayını hırsla karıştırırken. “Bu yaştan sonra dünya zevkine dalarsan işte böyle…” Bunları elbette Tüfekçi Hüseyin’in yüzüne karşı değil, kahvede beleş çay kovalayan emeklilere, boyuna taş dizen okeycilere söyleyebilirdi. Tüfekçi Hüseyin, bizim gibi her Allah’ın günü kahvede pineklemezdi, hatta bunca yıldır bir kez bile kapıdan içeri girdiğini görmemiştim. Pek az konuşan nemrut bir adamdı ve sabahın köründe açıp gecenin köründe kapattığı peynirci dükkânında akşama kadar sigaraların birini yakıp birini söndürürdü. Mahallenin yerlilerinden değildi ama epeydir buralardaydı. Her boktan haberi olan İmam Mahir Bingöl’ün dediğine göre ilk hanımının vefatından sonra bizim mahalleye taşınmış. Aslında çok da kötü bir adam değilmiş, nemrutluğu da talihsizliğindenmiş. Anası bunu kundaktayken bırakıp başka adama kaçmış. Yurtlarda, ıslahevlerinde, kabadayı ellerinde büyümüş. Nihayet kimsenin bulaşmak istemediği işlerden vurmuş voliyi, silah kaçakçılığı yapmış, bir zaman sonra da ununu eleyip eleğini asmış. Eee, kimle yiyeceksin sotelediğin onca parayı… Ondan sebep böyle genç karılarla nikâhlanıp duruyormuş.

Tüfekçi Hüseyin neyin nesi kimin fesi olduğunu bilmediğimiz yarı yaşındaki yabancı kadınları mahalleye getirmesiyle meşhurdu. İmam nikâhı kıydığı bu kadınları kimselere göstermeden eve sokar, birkaç ayını böylece sessiz sedasız geçirir, sonunda da kadınlar Tüfekçi’nin altınlarıyla birlikte ortadan kaybolurlardı. Hikâyenin sonu hiç değişmezdi. Buna rağmen Tüfekçi de vazgeçmezdi kaçanın yerine yenisini getirmekten, neden geçsin canım, herifte para bok…

Oyuncakçı İsmail buna da “Tazecik kızlar ne yapacak bu moruğu? Helal olsun iyi yapıyorlar,” deyip bıyık altından gülüyordu. Biz de Tüfekçi’nin parasını pulunu kıskandığından böyle ileri geri konuştuğunu sanıyorduk. Aslında mesele başkaymış, Tüfekçi’nin son gelini Priştineli Alma, Oyuncakçı İsmail’in köyden eski manitasıymış. Kızı, çulsuz diye İsmail’e vermemişler. Kendine sorsan katiyen öyle bir durum yoktu. Alma, te 65 kilometre ötedeki köydenmiş bir kere, nerede görüp tanıyacakmış da manitası olacakmış.İsmail’in lafına inanmak istesek de bu dedikoduları ayıptır, günahtır demeden keyifle dinliyorduk.

Alma sayesindeTüfekçi de mutluluğu nihayet yakalamış görünüyordu. Selamsız, sabahsız, kazulet herif kahvenin önünden geçerken bize “Günaydın,” der olmuştu. Alma da Alma’ymış ha… Ondan önce Bilecik-Rus melezi Yulia’yla, Azeri Gülcihan’la, Dimetokalı Elefteria Feride’yle hiç bu hâllere girmemişti. İmam Mahir Bingöl’ün dediğine göre kimsenin soyunu sopunu bilmediği bu kadınların gözü Tüfekçi’nin parasındaymış. Arkasız, çeyizsiz çüyüzsüz gelip nikâhta mehir istemekten, Tüfekçi’ye üç gün karılık yaptıktan sonra ortadan kaybolmaktan başka maharetleri de yokmuş. İmam neler duymuş neler, en az on burma bilezik, yedi sıra zincir, altı yakut işli künye, elmas taşlı gerdanlık… “Vallahi nikâhı kıymaya utanıyorum. Kaç yaşında adamsın, bul akranın bir hanım, namaz niyaz kısmına geç artık, ahirete hazırlan… Ama yok… İlla teneşirde paklanacak.”

Alma’nın kaçtığı haberinin geldiği, Oyuncakçı İsmail’in kahvede Tüfekçi hakkında ileri geri konuştuğu, İmam Mahir Bingöl’ün de bunu tasdik ettiği o günün gecesinde kapım dan dan vuruldu, yataktan fırladım. Delikten şöyle bir baktım ki kapının ardında iki polis memuru dikiliyor. “Hayırdır inşallah!” Allah’ım sen koru… Bir durum mu vardı Memur Bey?”

Elbette bir durum varmış, devletin polisi durduk yere bu saatte kapıyı çalar mıymış, gereksiz gereksiz konuşmayacakmışım. Dün gece hiç dışarı çıkmış mıyım, etrafta yahut Hüseyin Pekmez’in evinin oralarda şüpheli bir duruma şahit olmuş muyum, silah sesi filan duymuş muyum, Hüseyin Pekmez’le İsmail Dermansız’ı şahsen tanır mıymışım, aralarında bir münakaşa geçtiğine şahit olmuş muyum…

“Yok çıkmadım, bir şey de görmedim ama ikisini de tanırım,” dedim, “mahalleden.”

“Husumetliler miydi?” diye sordu polis sinirli sinirli. İşine yaramayan ayrıntılarla vakit kaybetmek istemiyordu.

“Yani bildiğim bir husumetleri yoktu da…”

“Da ne?”

“İsmail, Tüfekçi Hüseyin’den pek hazzetmezdi. Ne olmuş ki memur bey hayırdır?”

“Sana ne lan, ne olmuşsa olmuş, bak işine sen tamam.”

Polisler gittikten sonra camı açıp arkalarından baktım, tüm kapıları tek tek çaldılar. Evlerin ışıkları birer birer yanınca mevzu da ortaya çıktı.

Tüfekçi Hüseyin Oyuncakçı İsmail’i vurmuş a!

Gece yarısı Tüfekçi’nin evine girmiş İsmail, Tüfekçi evde yokmuş, Alma kaçınca kafasını toplamaya diye köyüne gitmiş, her ne hikmetse de gecenin bir vakti eve geri döneceği tutmuş…

Güya hırsız sanmış da basmış kurşunu…

Bu nasıl iş? Gece yarısı ne işi var senin Tüfekçi’nin evinde? Canına mı susadın…

Daha sabahleyin kahvede onca müzevirin içinde gencecik karılar Hüseyin’in fasulye taşaklarına kalmadılar, elbette kaçarlar demedi miydi? Belki de Tüfekçi duydu da…

Ne diye gitsin gizlice hırsız gibi girsin herifin evine…

Gün ışıyınca yüzümü yıkamadan kahveye koştum, benim gibi kimi pijamasıyla kimi terliğiyle kalkmış gelmişti. Oyuncakçı İsmail ölmemek için çok direnmiş, evden kaçıp yokuşun başına kadar ulaşmış, Müskiratçı Ethem evine varıyormuş o sıra, ona seslenmiş… Yandım anam… Yetiş…

Ne bok yemeye girmiş ki Hüseyin’in evine?

Altın mı arıyordu ki?

O akşam Hüseyin’in evde olmayacağını, köyüne gideceğini duymuş.

Kimden duymuş a?

Kimden olacak Mahir Bingöl’den. İmam değil tellal mübarek.

Hüseyin de gece vakti birden eve dönmesin mi…

Ne demeye dönmüş o da?

Kim bilir belki bir şey unuttu a?

Ne arıyordun Tüfekçi’nin evinde be mübarek? Değdi mi aradığına? Bilmiyor musun deli gibi bir adam, sağı solu belli olmaz…

Müskiratçı Halil’i ifadeye almışlar… Kaç saat oldu da gelmedi bak. Zor gelir bugün o.

Tüfekçi kaçmış, polisler her yanda cayır cayır arıyormuş herifi…

Nah bulurlar…

Kaçın kurası o be, ihtiyarlığına bakma sen…

Yalan yanlış lafları ağzımızda sakız gibi çiğnerken olan bitenin doğrusunu anlatacak tek kişinin, İmam Mahir Bingöl’ün kahveye teşrif etmesini bekliyorduk. O sırada Pire Metin’den olay mahallinin yeniden hareketlendiği bilgisi geldi. Ekip otoları, ambulanslar, sivil ve resmî giyimli polisler yeniden Tüfekçi Hüseyin’in evine doluşmuşlar. Merakımızdan Pire Metin’in cebine üç kuruş sıkıştırıp olan biteni rapor etsin diye yokuşun başındaki çınar ağacına yolladık. Dalların arasında kaybolacak kadar ufak tefekti Pire, kimseye görünmeden rahatlıkla ne olup bittiğini izleyebilirdi. Neydi bu nümayişin sebebi? Bunca kalabalık daha ne arıyordu ki Tüfekçi’nin evinde?

Bir müddet sonra suratı bembeyaz, gözlerinin altı mosmor vaziyette kahveye döndü Pire Metin. Kapıda öylece dikilip oyun kâğıtlarına, ıstakalara, çay bardaklarına baktı boş boş. “N’oldu lan, ne gördün?” diye sorduğumuz anda hörk diye oracığa kusmaya başladı. Önce kolundan tutup suratına su çarpmaya çeşmeye götürdük sonra nane limon söyledik. Bir yandan nane limonunu içerken bir yandan bileklerini ovduğumuz Pire Metin az sonra kendine gelir gibi oldu.

“İnsan değilmiş canavarmış pezevenk!”

“Ne gördün oğlum anlatsana ne canavarı?”

“Bedenler vardı, ölüler… Yere dizilmişlerdi…”

“Ne demek lan ölüler vardı?”

“Dört ya da beş kişi… Belki de daha fazla. Evden çıkardıklarının bazılarını hemen örttüler… Bazılarını poşetlere…”

“Oğlum insan gibi anlatsana lan şunu! Neyi poşete koydular?”

“İşte bazı parçalar… Birinin içine kuru kafa koydular gözümle gördüm. Alma var ya, son karısı, onu da gördüm galiba. Varil gibi bir şeyin içinden, sudan çıkardılar.”

“Ne diyorsun lan sen?”

“Altınları alıp kaçtı dediği kadınlar da meğerse… Kaçmamışlar abi, onlarmış işte, o bahçedekiler…  Daha önce itip kakıyor diye şikâyetçi olan da varmış aralarında. Karı koca arasında olur öyle şeyler deyip yollamışlar eve. Böyle olacağını bilseler hiç salarlar mıymış?”

“Nasıl anlamadık yahu?”

“Kadınları gören var mıydı ki? Bir tek gelin getirdiği zaman eve girerken gördük, ne çarşıya çıkarlardı ne pazara. Kilitliyordu belki de eve, kim bilir neler yapıyordu zavallıcıklara.”

“Meğer bir de ablasını öldürmüş çocukken. Yaşı küçük diye az yatmış.”

“Hadi be! Herif bildiğin katil çıktı ha!”

“Ulan ben geçende şüphelenmiştim zaten, bu herif karılara hep aynı altınları mı alıyor acaba diye, demek öldürdüklerininkini yenilerine takıyormuş.”

“Vallahi de billahi de polisten işittim. Sabıkası varmış zaten, anası da kayıpmış, belki de onu da…”

“Nerede buldular cesetleri, nasıl buldular? İnsan eti yahu bu, ığıl ığıl kokar. Nasıl da duymadık kokuyu, nasıl şüphelenmedik?”

“Bunun bodrumunda buzlu dolaplar varmış abi, bir de ilaçlı variller… Onların içine…”

“Sus… Sus… Tamam.”

Pire Metin anlattıkça sigaralarımızı körükleyerek birbirimize bakıyor, içimizden biri çıkıp yok canım yanlış görmüşsündür, yanlış duymuşsundur, desin diye bekliyorduk. Boşuna bekledik.

Oysa Pire Metin’in gördükleri, duydukları mabadından uyduramayacağı kadar korkunçtu. Senelerdir bu mahallede yaşayan, sevimsiz ama doğrudan bir kötülüğünü de görmediğimiz Tüfekçi Hüseyin’in evini mezarlığa çeviren bir manyak çıkması tüylerimizi diken diken etmişti. Hiçbirimiz mi fark etmemiştik? Koca mahalle… Hele o her boktan haberi olan Mahir Bingöl? Bunca yıldır her konuda ahkâm kesmemize rağmen kıçımızın dibinde yaşanan felaketlerden bihaberdik. “Ne var kendi hâlinde biri. Tamam sessiz, tamam yabani, tamam kadın düşkünü ama…” Tek derdinin yalnızlığını gidermek olduğunu sanıyorduk. Ne yapalım karılarının kaçtığını kendisi söylüyordu, biz de inanıyorduk, evini mi basacaktık sanki. Hepsi başka başka memleketlerden gelen, fukaralıktan kurtulmak için kocaya varan zavallılardı. Bugüne bugün bir kez bile Tüfekçi’nin evine giden, herifle doğru dürüst ahbaplık eden birisi de yoktu ki. 

Az sonra İmam Mahir Bingöl sallana sallana kahveye geldi, komiserle, savcıyla konuşmuş, bazı gizli bilgiler dışında genel hatlarıyla hadise hakkında bilgilendirecekmiş bizi. Merakımızdan geberiyorduk, çabucak etrafını sardık. “Tüfekçi, İsmail’i evin içinde vurmuş, galiba bodrum katında, İsmail kapıya kadar kaçmış, Müskiratçı Ethem o sırada yokuşun başından, eve çıkıyormuş, bunu görünce yanına koşmuş. Tüfekçi toz olmuş, belki Müskiratçı Ethem çıkıp gelmeseydi işini bitirirdi. Cankurtaran yetişemeden can vermiş İsmail. Ölmeden evvel ‘Alma bodrumda,’ demiş Müskiratçı’ya. Onu da şubeye ifadeye götürdüler daha gelemedi bak,” dedi çayından iştahla bir yudum içip. “Alma gerçekten de İsmail’in gençlikten yavuklusuymuş, Arnavutluk’taki köyden işte. İsmail’le gizliden görüşürlermiş, ben de duymuştum ama… Güya kaçacaklarmış da sözleştikleri gece Alma gelmemiş, sonrasında da kayıplara karıştı zaten. İsmail esas Alma’ya bakmaya diye gitmiş Hüseyin’in evine, kaçtığına inanmamış. Şüphesinde haklıymış. Alma bir yere kaçmamış, bodrum katta ilaçlı suyla dolu bir varilin içinde cansız duruyormuş. İsmail bu varili buldu herhâlde, tam evden çıkacakken de Hüseyin’in eve döneceği tuttu. İsmail’i bıraksa gördüğünü polise anlatacak basmış kurşunu, bodrum kat diye bir şey duymadık zaar. İsmail kaçınca, Müskiratçı’nın da o saatte eve dönüp İsmail’i göreceği tutunca planı işlemedi tabii. Aslında ben bir silah sesi ben duyar gibi olduydum da bir yerde düğün vardır dedim. İsmail yokuş başına kadar kaçabilmiş de yığılmış orada. Sonrası malum.”

Ağzımız açık dinledik, vah başımıza gelenler, vay daha dün sabah şuracıkta taş dizen Oyuncakçı İsmail

Tüfekçi Hüseyin’in evinden kimi poşetle kimi sedyeyle bir sürü ceset çıkardılar. Bilecik-Rus melezi Yulia, Azeri Gülcihan, Dimetokalı Elefteria Feride, Priştineli Alma, hanidir mahalleye uğramayan Yoğurtçu Nurten, Bohçacı Dilâ… Birileri daha varmış da kimlikleri henüz tespit edilememiş.

Pire Metin gördüğü kuru kafayı, kaval ve leğen kemiklerini mahalledeki serserilere ballandırarak anlatmaya başlamıştı bile, güya soruşturmanın gelişmesine kendisi de katkıda bulunmuş. Mahir Bingöl akşam namazını kıldırmaya giderken kadın katilinin hikâyesini kaçıranlar yolunu kestiler, mücbir sebep söz konusuymuş kazasını kılarlarmış. Hanım beni çağırdı camdan, Müskiratçı akşama doğru evine dönmüş ama ağzını bıçak açmıyormuş. Tüfekçi’yi tüm aramalara rağmen bulamadılar, hâlen firari. Ara sıra Tüfekçi’nin kapısından hiç girmediğim evine baka baka yürüyüp kahveye gidiyorum. Bodrum katın parmaklığına baktıkça hörk diye kusasım geliyor.

YAZARIMIZ AYTAÇ KARA İLE RÖPORTAJ

Sevgili Aytaç, röportaj teklifimizi kabul ettiğin için teşekkür ederim. Dedektif sayfalarına bir de bu şekilde konuk olmanı istedik, hoş geldin.

Öncelikle bu röportaj daveti için, dahası derginin sayfalarını bana da açıp bir yer verdiğiniz için ben teşekkür ederim.

Dizi ve film dendiğinde aklıma gelen birkaç isimden birisin. Bunun ilk nedeni seni ismen bir zamanların efsane altyazı paylaşım platformu DivxPlanet’ten tanıyor olmam. Benim de çevirmen ve altyazı kontrol ekibinde yer aldığım ve forumunda gayet kaliteli paylaşımlar yapılan unutulmaz bir siteydi. Dergimize dizi ve film tanıtımları yapmanı teklif ettiğimde kırmadın bizi ve tam 15 sayıdır önerdiğin yapımları hevesle takip ediyoruz. Bize biraz kendinden bahseder misin? Aytaç Kara kimdir, dizi izlemediğinde neler yapar?

Çocukluk, okul ve iş dâhil hayatının çoğu Ankara’da geçen biriyim. Sanırım biraz da bunun etkisiyle kültür ve eğlence sektörünün içinde olduğu kadar dışında birisiyim. Eğitimim finans ve matematik üzerine mesela, hatta kamuda bu alanda çalışıyorum bir süredir ve dizi-film ya da edebi alanındaki uğraşlarım ikinci bir dünya gibi duruyor bazen.

Ciddi anlamda dizi-film izlemeye üniversitede başladım ve altyazı çevirilerine de tamamen “Bu iş nasıl yapılıyor acaba?” diyerek bir merakla atıldım. Yolum da DivxPlanet’e düştü tabii. Hobiye dönüşen bir merak ilk profesyonel çeviri teklifini (hem de sosyal medyadan) alınca bir anda ciddiye bindi. O dönem izlediklerimle ilgili amatörce bir şeyler karalıyordum, altyazı uğraşım gibi yazılar/eleştiriler de sadece bir hobi olarak kalmadı. Halen tümü iç içe geçmiş bir şekilde yaşıyorum ve kendimce bu durumdan gayet memnunum diyebilirim.

Çoğu izleyici film ve dizi izlerken tür seçimi yapar. Ancak senin beğeni yelpazenin gayet geniş olduğunu gözledim. Yerli yabancı ayırt etmeksizin neredeyse her tür yapımı takip ediyor hatta bazılarını tekrar izliyorsun. Ayrıca izlediklerin hakkında farklı platformlarda yazılar yazıyor, yorum yapıyorsun. Bu anlamda bunca zaman ve enerjiyi nasıl bulduğunu merak ediyorum. Bize bir Aytaç Kara günü nasıl geçiyor anlat lütfen.

Aslında epey planlı yaşayan, gününü olmasa da gün içinde ne izleyeceğini programlayan birisiyim. İş ve/veya okulun koşuşturmasının yanında; toplu taşımayı, kahvaltıyı, fırsat olursa öğle arasını falan da ilgi alanlarımı takip etmek için değerlendiriyorum. Ayrıca “Türk dizilerini izlerken çok güzel iş yapılıyor,” gibi bir lafım da vardır. Aşırı dikkat istemeyen yapımlar bir köşede akarken çalışmayı seviyorum açıkçası. Sanırım bir noktadan sonra alışkanlık ya da rahatlık yarattı bünyemde. Sürekli bir şeyler izlemenin yoğun ve ‘çok’ gibi durduğu dönemler oluyor elbette. O yüzden tükenmişlik, ödev veya sorumluluk duygusu çökmesin, maksat zevk almak ve sevmek olsun diye dikkat etmeye çalışıyorum. Şu noktada artık neyi beğeneceğimi az çok tahmin ettiğim için neyi ne zaman izleyeceğimi belirlemek ve bir denge kurmak zor gelmiyor. Seçtiğim yapımlar da okul/ders ya da (artık) iş hayatı içindeki boşlukları güzel dolduruyor, genelde günün ağırlığını hafifletiyor ya da güzelleştiriyor. Böylece günlük düzenim genelde bozulmadan devam edebiliyorum.

Her ne kadar her şeyi izliyor olsan da Agatha Christie sevdandan haberdarız. Ne zaman başladı bu aşk? Polisiyede sevdiğin yapımların yanı sıra bunca işin arasında okumaya fırsat buluyorsan kitap ve yazar tavsiyelerini de duymak isteriz.

Ortaokul zamanıydı, okumaya daha fazla merak duymaya başlamıştım. Eski bir tanıdık sayesinde yazarın adını duydum, merak ettim ve bir kitapçıdan “Şampanyadaki Zehir” romanını seçerek başladım. Ardından “On Küçük Zenci” (ismi “On Kişiydiler” oldu) geldi ve benim için her şey değişti diyebilirim…

Sonraki ve ondan sonraki derken her sene birkaç kez görüştüğüm bir arkadaşım oldu Christie kitapları. Dolayısıyla son 20 yıldır Christie maceralarının peşine takılarak bugünlere kadar geldim. Tommy ve Tuppence serisinin Suç Ortakları ve Gizli Düşman romanlarıyla birlikte yazarın tüm kitaplarını okumuş oldum.

Yılda 10-15 arası kitap okuyabiliyorum. Yine de okumaya istediğim ölçüde vakit ayırabiliyorum gibi gelmiyor bana. Bir süredir Stefan Zweig ve Annie Ernaux’a sarmış durumdayım. Novella şeklinde, sürükleyici bir dille yazılmış, kolay okunan kitapları var ikisinin de. Çeşitlilik ve değişiklik olması adına aynı türde ve yazarda uzun süre kalmak yerine başkalarını okuyup arada tekrar dönmeye çalışıyorum. Sanırım A. Christie romanları yıllar içinde bunun tek istisnası oldu.

Yakın geçmişte okuduğum polisiye romanlardan 56 Gün (Catherine Ryan Howard) ve Davetli Listesi (Lucy Foley) ikilisinden memnun kaldım. Eğer bir aksilik çıkmazsa ikisinin de dizi uyarlamaları ekranla buluşacak.

Genç kitleye daha fazla hitap edebileceğini düşündüğüm Karen M. McManus’un üç kitaplık, bizde Yabancı Yayınları’nın bastığı “Birimiz Yalan Söylüyor” serisini tavsiye edebilirim, bağımsız romanları da dâhil olmak üzere tarzını koruyan ve sürükleyen, sevdiğim bir yazar McManus.

Yerli diziler içinde polisiye türünün yaygın olmamasının nedeni nedir sence? Bu türde çekilmiş yerli yapımları başarılı buluyor musun?

Yerli polisiye, iyi örneklerini halen çıkarabildiğimiz bir tür bence, tabiri caizse yapan yapıyor. Masum, Bozkır, Şahsiyet, Alef ya da Mezarlık gibi yapımlar son yıllarda dijitalin beğenilen/sevilen dizileri olarak kendilerini diğerlerinden ayırdılar mesela. Yargı TV’de kendini gösteren bir örnek oldu. Gördüğüm kadarıyla yabancı polisiye dizilerin ülkemizde halen ciddi bir müşterisi var, ama evet genel çerçevede değerlendirdiğimizde yerli yapımlar için yaygın da denmez. Gittikçe koklayarak bulmamız gereken bir hale büründüler.

Bunda ekonomik kaygıların ya da toplumsal ve sektörel dönüşümün/alışkanlıkların payı var. TV dizileri reklam geliri yetmediğinden, yurt dışı satışı da olmadıkça ayakta kalamaz haldeler. Süreler 140-150 dakikaya kadar uzadı. Bu yüzden bölümleri bölüp satıyorlar ve diğer ülkelerde ancak hafta içi her gün yayınlanan pembe diziler olarak ekrana geliyorlar. Böyle olunca da romantizm ve entrika damarı daha ağır basan işlere yatırım yapılıyor, polisiye geri planda kalıyor. Polisiye ögeler bazen dizilerin içine entegre ediliyor bir şekilde… Üstelik yakın gelecekte daha iyi bir noktaya geleceğimizi de pek zannetmiyorum, ağam-paşam devrine dönme yolundayız hatta. Dolayısıyla imkân ve biraz da şansla karşımıza gelenlerle yuvarlanmaya devam edecek gibiyiz.

İnternet üzerinden izlenebilen abonelik tabanlı yayın hizmetlerinin ortaya çıkışı ve artışıyla çoğumuz televizyondan koptuk. Bu hizmetlerin dizi ve film sektörüne olumlu/olumsuz etkileri neler oldu, fikirlerini duymak isteriz.

İzleyici için seçenek sayısının arttığı doğru. Üstelik TV’deki uzun süreli yapımlara bir alternatif oluşturdular. Sektör açısından yeni bir alan ve daha fazla imkân oluşturduklarını da (teoride) söyleyebiliriz. Ancak aynanın diğer yüzünü göz ardı etmemek gerek, zira niceliği ve niteliği tartıştığımızda tablo biraz karışıyor.

Dijital tarafta da, yine TV’nin ağır toplarını görüyoruz. Yukarıda örneğini polisiyeden verdiğimiz bazı iyi denebilecek yapımlar olsa dahi genel olarak baktığımızda benzer isimlerle ve benzer projelerle çark dönüyor resmen. Bu konuya dair bir tartışma yakın zaman önce başlamıştı, ancak işin içine siyasi bazı mevzular karışınca sektör sorunları yine geri planda kaldı. Yakın gelecekte pek bir şey değişecekmiş gibi durmuyor.

Dijitalde de TV’de olduğu gibi ‘daha kolay tüketilir içerikler’ ön planda. Dolayısıyla makul uzunlukta diziler izliyor olsak bile dijital (en azından bizde) TV’den kaçmak isteyenler için yeterli nefes olmuş değil. Yine de izleyici ‘önüne koyulanı izleyen’ pozisyonundan uzaklaştı. Ancak ekonomik sebeplerin etkisiyle herkes her platforma üye olamadığından korsan tüketim arttı. Dijitale olan ilgi de bunlarla birlikte doyuma ulaştı ya da o yöne ilerliyor.

Nihayetinde bu platformların olumlu etkisinin olduğunu ancak bu etkinin beklentinin altında kaldığını düşünüyorum. Yine de ülkemizde ertesi günün ne getireceği belli olmadığından çıkmadık candan ümit kesmiş olmayalım.

Seni daha yakından tanıdığımız için mutluyuz. Sorularımıza verdiğin yanıtlar için teşekkür ediyor, tanıtımlarını daha uzun seneler okumayı diliyoruz.

KANARYA SOKAK’TA AKŞAM VAKTİ

“Karayolunda doğuya doğru giderken … yazan yan yola dikkat etmek gerekir. Yoksa çarpılmış, harflerden kalan yerlere kalın kalemlerle ayıp sözler yazılmış tabelayı göremezsin. Yolunu şaşırırsın. Hemen hemen on kilometre (sapaktan sonra yani) devam ediyorsun, anladın mı?  Bir tepeyi aşmış olacaksın. İkinci tabela bu tepededir… yazar.  Devam edersin. Belediyenin görmezden geldiği, kentin bağırsaklarındasın, anladın mı? İlerle. Kireç boyalı, topraktan kabarıp çıkmış gibi duran eğri büğrü evler. İçleri de dışları da çocuk kaynar.”

***

Yöredeki en pis, en dar sokağın başında bir beton mikseri durdu. Şoför bir sigara yaktı. İkirciklenmişti. Burada beton dökülecek yer var mı yok mu kestiremiyor insan. Camı indirip kapı eşiğine çömelmiş kadınlara seslendi.

“Burası Kanarya Sokak mı?”

Hiçbiri cevap vermedi.  Örtüleriyle ağızlarını kapatıp öylece baktılar. Mikser, eğimli sokakta biraz ilerledi. Çevresine üşüşen çocuklar yüzünden gözünü dört açması gerekiyordu. Sürücü bu kere çocuklara seslendi.

“Uşaklar, burası Kanarya Sokak mı?”

Altı, yedi yaşlarında bir oğlan başını kaldırıp baktı. Burnu akmış, üst dudağında kurumuştu.

“Bu ne kamyonu?” dedi yanaklarındaki yaraları kaşıyarak.

“Bu kamyon değil lan hergele, bunun adı mikser.”

“Heee, ne yapıyo?”

Daha büyük bir oğlan, sinsice arkasından sokulup kafasına güçlü bir tokat attı.

“Görmüyon mu lan? Beton kamyonu işte salak!”

Tokattan hafifçe sarsılan ama umursamayan küçük ısrarla devam etti.

“Hee, peki öbürüsü?”

Şoför sigara dumanını bezgince üfledi. Çocuğun işaret ettiği yöne baktı. Pompayı gördü. Demek doğru yer. İyi.

“Ona pompa denir,” diye bağırdı çocuğa. “Beton döker. Ben getiriyorum, o da inşaata döküyor. Anladın mı?”

“Hee, inşaata işiyo, biliyom.”

Gülüştüler. Sonra birbirlerini itip kakarak katıla katıla güldüler. Şoför motoru hırlattı. Korkup kaçtılar. Giderken pipilerini işeyecek gibi tutmuş, apışlarını aça aça yürüyorlardı.

Mikser, arabanın çevresini sarmış, yerden kaynayan kara kafalı, koca ayakkabılı yaratıkların arasından özenle sarsılarak usulca ilerledi. Adam el frenini çekip aşağı atladı. Sigarayı attı, ezdi. Yüzünü buruşturarak, “Burası çok sıkışık,” dedi Pompacı Binali’ye selam falan vermeden.

“Hayatımda bu kadar çok çocuğun içinde kalmamıştım. Kanarya Sokak demişler ama karınca yuvası sanki, karınca sokak deselerdi,” dedi Binali.

“Dün Jandarma Atılgan Beton’un mikserini kaçak döküm yaparken enselemiş buralarda.”

“Boş ver be Harun, patron dökülecek diyor, dökeriz. Mikseri bağlarlar, onun mikseri. Ceza kesilecek, o ödeyecek. Hem artık hava kararıyor, bir şey olmaz.”

“Peki ya bize mesai parası? Ne mesaisiymiş, bedava çalış babam çalış.  Seçim üstü amma kaçak iş var. Gazeteler istediği kadar yıkılacak diye yazsın, valilik emir yayınlasın.”

“Çok yorgunum. Beton hiç bitmeyecek gibime geliyor. İçime fenalık geldi birader.  Pompayı iyi yere kurmuşsun.”

“İyi mi?”

“İyi, iyi.”

“Zemin eğimli. Bu kadar oluyor. Bir de etrafta şu çocuklar…”

“İyi yer. Ben başlayayım artık.”

“Şu çocuklar da evlerine gitmek bilmedi arkadaş. Kaza maza olacak başımıza iş çıkacak. Hepsi bu sokaktaki evlerin çocukları mı dersin?”

“Karınca yuvası valla,” dedi Harun. Sonra kamyonun çevresindekilere bağırdı. “Çekilin lan! Boşaltın burayı!”

Kaçıştılar. Çamura saplanan ayakkabılarını dönüp giyerek, kurtararak…

Yağcı geldi.

“Ne haber yağcı?”

“Şu yağcı lafına sinir oluyorum ya, kim çıkarmış? Pompacı yardımcısının nesi var sanki? Yağcı deyince başka şey… Mikseri yanaştırayım mı artık?”

Binali, başını evet anlamında sallayınca Harun mikseri pompanın arkasına yanaştırdı.  Yağcı Ahmet, işaret verince Harun kolu çekip mikser kazanını çalıştırdı. Betonu pompa kazanına aktarmaya başladı. Aşağı indi. Telsizden konuşmalar, cızırtılar geliyordu.  Pompa vuruntuyla çalışırken, mikser kazanı önce bir yana, sonra ters tarafa dönüyordu. Bunlara iki aracın motor gürültüleri karışıyordu.  Çocuklar büyülenmişçesine olup bitenleri izliyorlardı. Binali direksiyona tutunup kendini tekrar yukarı çekti, pompanın devrini yükseltti. Daha çok ses çıkmaya başladı.  Çocuklar bağırıştılar. Araçtan indi. Su deposunun musluğunda ellerini yıkadı, pantolonuna sildi.

Beklerken adamlar birer sigara daha yaktılar. Gece yarısına dek bitmez bu iş, diye düşündü Ahmet. Dönüşte pompa temizlenecek, yağlanacak, ohooo. Harun’a bir kez daha sıra gelecek gibi görünüyordu. Saatine baktı. Diğer mikser de neredeyse gelir.

Harun, “Çocuklar pompadan fazla ses yapıyor,” dedi Binali’ye. Adam duymadı. Dalmış gitmişti. Üstelemedi Harun.

Gece burada döküm yapmak feci olur. Hele bu çocuklar gitmezse işimiz iş…

“İnşaatın sahibi şu ileriki evde kiracı oturuyormuş,” dedi Binali.

“Gece ne yapacağız, hiç sokak aydınlatması yok,” dedi Harun.

“Ne bileyim ben!”

Sustular.

Ahmet, mikserin içindeki betonun bittiğini bildiren düdüğü çalınca çocuklar korkuyla bağrıştılar. Bir kedi karşıya sıçradı. Pompacı gidip pompayı durdurdu. Harun, mikser oluğunu temizledi, kazanın içini yıkadı. Ahmet de işini bitirmiş diğer mikserin gelişi için hazırlanmıştı. Binali teslim fişini yazdı, kim imzalayacak diyen bir hareket yaptı. İmzala gitsin, diye bir işaret yaptı arkadaşı.  Çocuklar araçların arasında saklambaç oynarken karanlık çöküyordu.

“Sen çıkabilecek misin?” dedi Binali etrafına bakınıp. Yüzü olanaksız der gibiydi.

“Çıkacağız, artık mecbur… Anaları öyle oturup duruyor, çekil diyen yok. Hiç böylesini görmedim. Akşam vakti başım derde girmesin de…”

O sırada çocuklardan birinin fırlattığı taş ön cama geldi. Açılan küçük delikten anında bir kar tanesi şekli çıtırdayarak yayıldı. Bir küfür savurdu şoför. Sinirlenmişti. Ne yapacağını bilemez gibiydi.

“İnsanların ayaklarına böcekler tırmanır ya çıtır çıtır, öyle bir his uyandırıyor bende bu çocuklar,” dedi tiksintiyle. “Gitti cam!”

Yerden taşlar aldı, çocuklara fırlattı. Oralı olmadılar. Küfredip bağırmaya koyuldu. Mikserin çevresini defalarca dolandı. Ne çamur Allah’ım ne çocuk! İçim daraldı!

Sonunda hepsini tümseklerin üstüne kovalamayı başarmıştı. Oradan bağırıp itişiyorlar, mikseri taşlıyorlardı. Eğilip aracın altına tekrar baktı, kapıyı açıp kendini yukarı çekti. Adamlara eliyle selâm verdi. Bu trafikte şantiyeye gitmek yarım saatten fazla sürer. Vitesi taktı. Oğlan gene uyumuş olacak. Hay ben bu hayatın… El frenini indirdi. Gaz verip motoru hırlattı. Yan camdan dışarı baktı. Dev bir bıçak toprağı beklenmedik bir zamanda yarmıştı sanki. Kahverengi katmanların gevşek ve yumuşak olduğu besbelliydi. Sevimsiz beyaz kıllara benzeyen bitki kökleri açıkta kalmış… Üstünde çocuklar tepiniyordu. Tekerleklerin tırnakları çamuru kavradı. Kavrayıp geri attı. Direksiyondan elleri hissediyordu. Buraya saplanmak da var şimdi. Gaz verdi. Olmadı. Gözlerini camdaki çatlağa dikti. Gaz verdi. Tekerlekler döndü. Kazı sırasında oluşan kenardaki tümseklerden çamurlar kopup arabanın altına yuvarlanıyordu. Sarsıntıdan mı? Düşen lokmalar tekerin çevresini doldurur mu dersin? Gaz verdi. Çamur tekerin altında yapışkandı. Tok ses çıkmıyor, şılak şuluk diye bir ses… Buraya saplanırsak işimiz kötü aslanım!  Gaz verdi. Kurtardı. İki metre kadar gidince ayağını gazdan çekti. Sol aynayla dikiz aynasından dışarıya göz attı. Çocuklar bağırışıp zıplayıp duruyordu. Birden içgüdüsel olarak fren pedalını ezdi. Bağrışlar arttı.  Camı açmayı akıl edemedi. Ne olduğunu anlamış değildi. Sezgisel olarak…

Araç durdu. Anlatılmaz bir panik dalgası ensesinden fren pedalındaki ayağına şimşek hızıyla aktı. Saplandım mı yoksa!  Mikseri geri almaya karar verdi. Geri aldı. Bağrışlar ve çığlıklar durmuyordu! Tüm bunlar birkaç saniyede olmasına karşın ürkütücü bir yavaşlık duygusuna kapılmıştı. El frenini çekip indi. Sağır eden çığlıklar!  Ne oldu? Allah’ım!  Zaman sakız olmuş uzadıkça uzuyor… Alacakaranlık bir de… Tam olarak görünen bir şey yoktu. Eğilip dört tekeri de göreceği bir nokta bulmaya çalıştı.

“Ne yaptın gördün mü?” diye haykırdı bir erkek sesi.

“Ne?” 

Hızla döndü. Sol arka tekerin altında renkli bir bez vardı. Ahmet ve Binali çıldırmış gibiydi. Bağırıyorlardı.

“Mikseri ileri al!”

“Ne!”

“İleri dedim!”

Binali kollarını deli gibi sallıyordu! Dizlerini bağı çözüldü. Kulağına birtakım konuşmalar takıldı ama anlam veremedi.  Bu telaşta, alçak sesle aralarında konuşan adamları da kimsenin fark ettiği yoktu zaten.

“Bu senin dediğin şirket mi?” dedi biri.

“Benim dediğim.”

“Tamam mı peki?”

“Tamam. Baksana… Evet, sol arka tekerin altına baksana.”
“Vay canına evi yaptın say leeen! Dünyanın kan parasını istersin artık! Ama senin karı…”

“Ne benim karı? Kafadan sakat bir döl zaten… Ağlar ağlar geçer.”

Binali, fırlayıp direksiyona geçti, titreyerek aracı ileri aldı. Ne oluyor Allah’ım ne?

O sırada sokağa giren öteki mikserin farları Harun’un yüzüne vurdu! Sol arka tekeri de aydınlatmıştı. Aynı anda her şey bir kadın çığlığı içinde yüzmeye başladı…

***

[Davacılar vekili tarafından davalılar aleyhine açılan davanın yapılan yargılaması sonunda:

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ: Davalılar yetkili mercilerden izin almadan ve bilgi vermeksizin, caddeyi trafiğe kapatmak, çevre sakinlerinin can ve mal güvenliği emniyetini sağlayacak tedbirleri almaksızın Burak Bütün’ün ölümüne sebebiyet verdiklerinden kusurludurlar. Maktul davalının kasıtlarından dolayı altı yaşında hayatını kaybetmiş ve geride gözü yaşlı anne, baba ve sekiz kardeş bırakmıştır. Müvekkillerim büyük bir keder ve ıstırap içerisindedir. Müvekkillerim maktulün yasal mirasçılarıdır. Davalılar hakkında 7. Asliye Ceza Mahkemesinde …./444 E sayılı dosya ile kamu davası açılmış ve sanıklar bilinçli taksirle adam öldürme suçundan dolayı yargılanmaktadır. Müvekkillerim anne ve baba, bir oğullarının desteğinden yoksun kalmıştır. Evladın ileride anne ve babaya destek olması, hayatın genel beklenen deneyimine uygundur. Bu durumda evladın ileride anne ve babaya destek olacağı karinedir. Maddi ve manevi büyük mağduriyet içindedirler. Destekten de yoksun kalmışlardır. Yaşanan acının parayla ölçülmesi mümkün değildir. Aile acı çekmektedir. Ayrıca görenek çerçevesinde erkek çocuğa verilen değer ondan gelecekte beklenilen fayda nedeniyle üzüntüleri çok fazladır. Ancak bir nebze olsun maddi destekle acılarının hafifletilmesi için…]

***

“Karayolunda doğuya doğru giderken … yazan yan yola dikkat etmek gerekir. Yoksa çarpılmış, harflerden kalan yerlere kalın kalemlerle ayıp sözler yazılmış tabelayı göremezsin. Yolunu şaşırırsın. Hemen hemen on kilometre (sapaktan sonra yani) devam ediyorsun, anladın mı? Bir tepeyi aşmış olacaksın. İkinci tabela bu tepededir … yazar.  Devam edersin. Belediyenin görmezden geldiği, kentin bağırsaklarındasın, anladın mı? İlerle. Kireç boyalı, topraktan kabarıp pıtırak gibi çıkmış eğri büğrü evler göreceksin. İçleri de dışları da çocuk kaynar. Orada oldu işte. Kanarya Sokak’ta… Bir karı kuş gibi cırladı durdu saatlerce… Kanarya Sokak’ta… Bana inanmıyor musun? Bak bu el tanıktı işte, her şeyi gördü. Benim elimdi bu.  Bu el var ya bu el, onu kesmem gerekiyordu çünkü oğlunu ezilmesi için kamyonun altına iten el buydu! Sana hikâyeyi böyle anlatmasaydım dinlemeyecektin. Ben deli değilim.”

“Niçin?”

“O elle yaşamak canımı sıkacaktı da ondan…”

“Bu benim sorumun karşılığı değil.”

“Biliyorum. Birazdan neden diye başlayan bir soru daha soracaksın. Her ikisine de cevap olsun diye, anladın mı? Artık sus.”

POLİSİYE EKRANI

DEPT Q (2025)

IMDb: 8.2

Dept Q, 29 Mayıs 2025’te dokuz bölümlük ilk sezonuyla Netflix’te izleyiciyle buluşan yeni bir İngiliz suç-gerilim dizisi. Jussi Adler-Olsen’in Department Q roman serisinden esinlenen yapım, Scott Frank ve Chandni Lakhani tarafından hazırlandı.

Şimdiye kadar on kitaba ulaşan serinin Hücre ve Sülün Katilleri adlı ilk iki kitabı ülkemizde (üstünden uzun bir zaman geçmiş olmakla birlikte) Pegasus Yayınları tarafından basıldı. Seriden uyarlama filmlerin sayısı şimdiye kadar altıya ulaştı ve 2026’da yedincisi vizyonda olacak.

Flitcraft, Left Bank Pictures ve Sony Pictures Television imzalı polisiye dramanın kadrosunda Matthew Goode, Kelly Macdonald, Chloe Pirrie, Alexej Manvelov, Leah Byrne ve Jamie Sives, Mark Bonnar, Shirley Henderson ve Kate Dickie yer alıyor.

Edinburgh’da geçen dizi, geçmişte kalmış davalarla ilgilenmek üzere yeni kurulan Q Departmanı’nı merkezine alıyor. Üst düzey bir dedektif olan Carl Mørck, yakın zaman önce yaşadığı bir saldırı sonucu hem fiziksel hem ruhsal olarak yara almış olsa da çalışmak üzere işine geri dönüp ekibin başına geçiyor.

Ekibin yeniden soruşturmak üzere seçtiği dava dört yıl önce gizemli bir şekilde ortadan kaybolan savcı Merritt Lingard ile ilgili. Karakterlerimiz eldeki ipuçlarının peşine düştükçe karanlık bağlantılar, aile sırları ve uzun süreli esir tutulma gibi dehşet verici çeşitli bulgulara ulaşıyor ve olaylar yoğun bir kurtarma/çözüm sürecine evriliyor.

TRUELOVE (2024)

IMDb: 7.3

Truelove, 2024 yapımı bir İngiliz mini dizisi. Charlie Covell ve Iain Weatherby imzalı dizi, Channel 4’da yayınlandı ve sezonu altı bölümden oluşuyor.

Lindsay Duncan, Clarke Peters, Sue Johnston, Phil Davis, Peter Egan, Karl Johnson, Fiona Button ve Kiran Sonia Sawar’ın da kadrosunda yer aldığı Truelove’ın yapımcılığını Clerkenwell Films üstlenirken senaryoyu Charlie Covell ve Ian Weiner kaleme aldı.

Bir hayatı bitirmek için yardımcı olmak doğru mu?

İleri yaşta olan beş eski arkadaş -Phil, Ken, Marion, David ve Tom- uzun zaman sonra bir cenazede bir araya gelirler. Yaşlılık, yalnızlık ve dostluk üzerine devam eden sohbet yaşlandıkça hayatın kalitesinin düşmesine ve uzun süre acı çekmenin anlamsız oluşuna gelir, peşinden çarpıcı bir anlaşma yaparlar: Eğer aralarından birisi ciddi şekilde hastalanırsa ve/veya hayat kalitesi geri dönülmez bir yola girerse diğerleri ona “yardım” edecektir.

Sarhoşken ve şakayla karışık alınan bu karar, Tom’a ölümcül bir hastalık teşhisi konmasıyla ciddileşir. Tom’un tehlikeli ve zor isteği ahlaki, duygusal ve etik sınırları bulanıklaştırıp onlara kararlarını sorgulatırken, genç polis Ayesha ile yollarının kesişmesine de sebep olur.

THE NAKED GUN (2025)

IMDb: 7.0

Aksiyon-komedi ve polisiye parodiyi bir araya getiren The Naked Gun (Çıplak Silah), aynı isimli film serisinin modern bir denemeyle yıllar sonra vizyona geri döndüğü bir yapım olarak öne çıkıyor.

Akiva Schaffer hem yönetmenliği üstlendi hem de senaryosunu Dan Gregor ve Doug Mand’la birlikte kaleme aldı. Paramount Pictures ve Fuzzy Door Productions’ın yapımcısı olduğu filmin ekibinde Seth MacFarlane (Family Guy) de bulunuyor. The Naked Gun, ülkemizde 1 Ağustos’ta vizyona girdi.

Liam Neeson, Pamela Anderson ve Paul Walter Hauser’in başrolde olduğu yapımın kadrosunda Danny Huston, Kevin Durand, Liza Koshy, Cody Rhodes ve Priscilla Presley gibi isimler yer alıyor. Ayrıca Jon Anik, Michael Bisping, Bruce Buffer, Dave Bautista, John McCarthy, Weird Al Yankovic gibi bazı isimler kendi kimlikleriyle konuk oluyor.

The Naked Gun, dünyayı kurtarmak için gereken özel becerilere sahip bir adamın hikâyesini konu alıyor. Frank Drebin Jr. ünlü dedektif Frank Drebin’in izinden giden lakin yetenekten çok talihle olayları çözmeye çalışan bir polis memurudur. Babasının mirasını sürdürmeye çalışırken bir sürü saçma görevin birinden diğerine savrulur, bolca kafa karışıklığı ve karmaşayla birlikte beklenmedik başarılara ulaşır.

THE BIKERIDERS (2023)

IMDb: 6.6

The Bikeriders, Jeff Nichols tarafından yazılıp yönetilen 2023 yapımı bir Amerikan suç-dram filmi. Danny Lyon’ın aynı adlı kitabından esinlenilerek hazırlandı. Kitap, 1963-1967 yılları arasında Lyon‘un Chicago Outlaws Motorcycle Club ile geçirdiği zaman boyunca çektiği fotoğraflardan ve röportajlardan oluşuyor.

Yapım, 31 Ağustos 2023’te 50. Telluride Film Festivali’nde prömiyerini yaptı. Aralık 2023’teki vizyonu ise ABD’deki sektör grevi nedeniyle ertelendi, hatta bu nedenle dağıtımcısı değişti. 21 Haziran 2024’te ABD’yle birlikte ülkemizde (“Motorcular”) vizyona girdi. Hâlihazırda Prime Video tarafından dijitalde yayınlanıyor.

The Bikeriders’ın geniş kadrosunda Jodie Comer, Austin Butler, Tom Hardy, Michael Shannon, Mike Faist, Boyd Holbrook, Damon Herriman, Beau Knapp, Emory Cohen, Karl Glusman, Toby Wallace ve Norman Reedus yer alıyor.

1960’ların Chicago’sunda geçen The Bikeriders, Vandals motosiklet kulübünün yükselişini ve düşüşünü konu alıyor. Johnny’nin liderliğindeki kulüp, başlangıçta özgürlük ve kardeşlik idealleriyle yola çıkmış olsa da zamanla şiddet ve suçla iç içe hale gelir. On yıl içinde insanların bir araya geldiği bir oluşumdan kötü niyetli bir çeteye dönüşür. Film, Kathy’nin perspektifinden kocası Benny’nin kulübe katılmasından itibaren kulübün içindeki değişimleri ve ilişkileri gözler önüne seriyor.

KARA DEFTER: BİR RAUF KARA POLİSİYESİ

Siz hiç amaçsız kaldınız mı?

Yalnızlığa bulanmış bir hayatın penceresinden geride bıraktığınız elli yılı seyre daldınız mı?

Koskoca elli yıl!

Kafamda canlanan, kimi rüyalar kadar güzel, kimi ölüm kadar soğuk anılar ve amaçsız, biçare bir başkomiser emeklisi: Bendeniz Rauf Kara. İri kemikli ama yılların beraberinde getirdiği yorgunlukla omuzları kamburlaşmaya başlamış, her gün düzenli içilen puronun da etkisiyle dişleri sararmış aksi ihtiyarın tekiyim.

Yanlış anlaşılmasın, aksiliğim ihtiyarlığın eseri değil, gençliğimden kalma, belki de yıllar içinde değişmeyen tek özelliğim. Zaten bu kadar aksi biri olmasam herhalde yaşıtlarım sağda solda emniyet müdürü olurken ben başkomiser rütbesiyle emekli olmaya zorlanmazdım.

Aile, çoluk çocuk falan yok. Hanımı kanserden kaybedeli yedi sene geçti. Düşündükçe hüzünleniyorum ama elden gelen bir şey yok maalesef. Rahmetli çocuk istemişti ama kısmet olmadı. Takdiri ilahi deyip geçtik. Şimdiyse bünyem aile arıyor. Aileden ziyade, uğruna savaşacak bir şey demek daha doğru olur. Lakin artık ne için yaşadığımı bile bilmiyorum. Gerçi yaşıyor muyum, onu bile bilmiyorum ya.

Tekrar söylüyorum: Amaçsız, biçareyim.

Yine tükenmez arayışlarım içinde kaybolduğum gri bir sonbahar günü, sabahının köründe öfkeyle çalan kapı ziliyle uykumdan uyandım. “Kim ulan bu saatte?” diye söylenerek, araya birkaç parça da küfür sıkıştırarak yataktan kalkıp hışımla kapıyı açtım.

Sekseni devirmiş bedeni, iyice kamburlaşıp bükülmüş beli ve bu bükük bele inatla dimdik duran koca kafasıyla Adile Teyze kapımdaydı. Her zaman neşe saçan yüzü bugün alışılmadık biçimde asıktı, öyle ki kapıma gelmeden önce bolca ağladığına yemin edebilirdim. “Hayırdır teyze,” dedim. “Bir şey mi oldu?”

“Rauf Bey,” dedi ağlamaklı sesiyle. “Bizim kız gece eve gelmedi. Hiç böyle yapmazdı. Sen polistin hani, acaba elinden bir şey gelir mi?” Sözünü bitirince ağlamaya başladı.

Hay Allah’ım, diye iç geçirsem de üzgün komşuma duygularımı belli etmedim tabii. Polisliğin gereksinimlerinden biri de yeri geldiğinde duygularınızı kontrol edebilmektir. Ben de bu konuda bayağı iyi sayılırım. Ama artık polis değildim.

Komşumun ‘bizim kız’ dediği de torunu Gülay. Sanırım liseyi yeni bitirdi ve üniversite sınavlarında istediği puanı alamayınca sil baştan hazırlık sürecine girişmişti. Gecesi gündüzü ders çalışmakla geçiyordu. Bu dediğim kıza toz konduramayan anneanne -yoksa babaanne miydi, her neyse- büyükannenin görüşüydü. Elbette ben aynı düşüncede değildim. Gülay’ı severim sevmesine ama her genç gibi onun da arzuları, ihtiyaçları vardı. Eğlenmek de bu ihtiyaçlardan biriydi.

Kötü bir mahallede oturuyoruz ve Gülay kızımız da mahallenin tek iyisi olacak değildi herhalde. Annesi daha kız daha bebekken öldürülmüş. Babası da söylentilere göre keş herifin tekiymiş. Tabii bunlar sağdan soldan duyduklarım. Lakin Adile Teyze bu konuda çok hassastır, hiç konuşmaz.

Peki, böyle bir mahallede benim gibi bir başkomiser eskisinin ne işi var? Haydi, inkâr etmeyin, siz de aynı soruyu sordunuz. Yanılıyor muyum?

Yanıtlayayım, babadan kalma iki odalı eski bir evimiz var burada. Ailenin tek varisi olarak büyüklerim rahmetli oldu olalı ev benim. Tabii hanım hayattayken daha iyi bir evde oturuyorduk. Fakat yol arkadaşını kaybedince bir kimlik krizine giriyormuş insan. Sonunda o evin her köşesinden bir anı üzerime fırlamaya başladığında artık dayanamadım, valizimi kaptığım gibi baba evine yerleştim.

“Belki bir arkadaşında falan kalmıştır,” dedim. “Sonuçta Gülay genç bir kız. Mutlaka arkadaşları olacak.”

“Yok!” dedi hemen. “Bilirsin Gülay öyle bir kız değildir.”

“Nasıl bir kız değil?”

“Öyle orada burada düşüp kalkmaz. Beni hiç habersiz bırakmazdı şimdiye kadar.”

“Telefonunun şarjı bitmiştir. O yüzden haber verememiştir belki.” Kabul ediyorum, teselli etme işlerinde pek iyi olduğum söylenemez. Bir intihar teşebbüsünü durdurmaya çalışsam herhalde süreci hızlandırır, şahsın daha erken yol almasına vesile olurum.

Adile Teyze, “Ne olur Rauf Bey, sen bir soruşturuversen?” dedi gözyaşları yanaklarından süzülürken.

“Tamam,” dedim gönülsüzce. Ne yapayım, ben de insanım. Seksenine merdiven dayamış bir insanı nasıl kırabilirim? “Sen şimdi evine git. Ben karakoldan arkadaşlara soracağım. Sana haber veririm,” diyerek komşumu uğurladım.

Telefonu kaptım, Sarıyer ilçe emniyetindeki eski yardımcım, yeni başkomiser Zühtü’yü aradım. “Alo Zühtü, n’aber la?” dedim alaycı bir tonla.

Benden on yaş kadar küçük olmasının yanı sıra görevinde çok hızlı yükselmiş bir polistir Zühtü. Mizah anlayışı benim kadar gelişmiş sayılmaz, hatta oldukça kıttır. Biraz da dik kafalıdır ama işini hakkıyla yapar. Aslında laubalilikten pek hoşlanmaz. Ama ben istisnayım, üzerinde emeğim çoktur eşek sıpasının.

Neyse! “Ooo, ağabey. Ben iyiyim. Asıl seni sormalı, nerelerdesin? Hiç uğramaz oldun,” diye yanıtladı hemen.

“Ya oğlum, sorma! Biliyorsun, oralar beni efkârlandırıyor.”

“Efkârlıysan dağıtalım ağabey bir akşam,” dedi. Asla okunduğu gibi ‘abi’ demez, ısrarla ‘ağabey’ der. Söyleyişi biraz roman şivesini çağrıştırır. Eskiden Çingene diye dalga geçenler olurdu ama başkomiser rütbesini alınca kimsenin gözü yemiyor.

“Dağıtalım vallahi,” dedim. Ardından derin bir iç çektim. “Ya oğlum, senden bir konuda yardım isteyeceğim,” dedim kısa süren sessizliğin peşinden.

“Emrin olur ağabey,” dedi hemen.

“Estağfurullah. Rica sadece,” dedim. “Bizim komşunun kızından haber alamıyoruz. Sana zahmet etrafı bir soruşturuverir misin?”

“Tabii ağabey, lafı mı olur. Kızın adı neydi?”

“Gülay,” deyip soyadını düşündüm. İhtiyarlığın yan etkilerinden biri de hafızanın zayıflaması. “Kapıcı. Evet, Gülay Kapıcı,” dedim. Geç de olsa hatırlamanın sevinciyle devam ettim: “Yaşlanıyoruz, devreler ufaktan yanmaya başladı.”

Zühtü saygısını bozmadan bir kahkaha attı. “Tamam, ağabey. Hemen araştıracağım. Bir şey çıkarsa haber veririm.”

“Eyvallah. Görüşürüz,” diyerek telefonu kapattım.

Beklemeyi sevmem, soluğu sokakta aldım. Çıkmadan önce yıllardır evimin bir köşesinde bekleyen tabancayı da yedek şarjörüyle birlikte belime taktım. Benim tanıdığım Gülay mahalledeki eczanede çalışan Zuhal’le bayağı samimiydi. Hemen eczaneye gidip arkadaşından laf almaya çalışacaktım. Muhtemelen bana samimi cevaplar vermeyecekti ama mahallenin sevecen (çoğu zaman aksi) ihtiyarı olarak elimden geleni yapacaktım tabii.

Zuhal’i eczanede vitrin düzenlerken buldum. İçeride müşteri yoktu, annesi yaşındaki patronu komut veriyor, gözlerini tezgâhtar kızın üzerinden ayırmıyordu. Eh ziyaretim de genç eczacının işine yarayacak, bu vesileyle biraz soluklanacaktı. “Ooo, Rauf Bey. Hoş geldiniz,” dedi eczacı hanım. Adını bile hatırlamıyordum ama beni tanımasına da şaşırmadım. Beni herkes tanırdı.

“Merhabalar,” dedim hemen. “Kolay gelsin. Nasılsınız?” dedim. Kısa bir hal hatır konuşmasının ardından “Aslında Zuhal kızımızla görüşmem gereken bir konu var, biraz mola verse de birkaç soru sorsam, izninizle.”

Birkaç dakika içinde Zuhal’le eczane önüne yerleştirilmiş iki tabureye oturmuş, sigaralarımızı yakmıştık. “Sana Gülay’ı sormak istiyorum,” dedim genç kıza. “Dün gece eve gelmemiş. Büyükannesi çok telaşlanmış. Bilgin var mı acaba?”

“Hadi ya! Şey… Rauf Amca, Gülay’ı son birkaç gündür görmedim. Aslında yeni erkek arkadaşıyla çıkmaya başladığından beri aramız soğudu. O züppe çocuğa hiç kanım kaynamamıştı. Dikkatli olmasını söylediğim için bana kızdı.”

Numara mı yapıyordu yoksa gerçek miydi, bilmiyordum. Fakat yüzü kızarmış, hatta gözleri nemlenmeye başlamıştı. Yıllarca polislik yapmış, her türlü naneyi yiyenleri görmüş biri olarak kızın samimiyetinden pek emin olamamıştım. “Demek erkek arkadaşı var,” dedim. “Kim bu?”

Düşünmedi bile, hemen çocuğun ismini verdi: “Yiğit Can.”

“Onun sadece Gülay ile ilgilenmediğine, ağına takılan her kıza kucak açtığına eminim,” diye ekledi üstelik.

“Çok kesin konuşuyorsun. Gözlerinle gördün mü bunu?”

“Şey… Hayır. Ama onu görünce bana hak vereceğinize eminim.”

“Tamam. Öyle olsun. Nerede bulabilirim bu oğlanı?”

“Maslak’ta Xlarge Clup diye bir yer var. Gülay oraya sık gittiklerinden bahsetmişti. Sanırım orada çalışıyor Rauf amca.”

‘Vay be!’ diye iç geçirdim. Adile Teyze duymasın, üzüntüden kahrolurdu herhalde. O taraklarda bezi yoktur diye düşündüğü hanım hanımcık torunu gece kulüplerini methediyormuş. “Gülay seninle iletişime geçerse haber ver lütfen,” deyip teşekkür ederek ayrıldım yanından.

Samimiyeti konusunda kararsız kalmıştım. Amcalığa da alışabildiğim söylenemezdi ama gerçeği kabullenmek lazımdı: Mahallenin sert ama tonton amcasıydım, ne yazık ki gerçek buydu.

Eh, o zaman amcalık yapma vakti gelmişti. Gece kulübüne gidip etrafın nabzını dinleyecektim ama önce Adile Teyze’ye uğramam gerekiyordu. Büyükanne torunu için endişeleniyorsa eminim odasına göz atmama itiraz etmeyecekti. Hemen hanım hanımcık kızımızın evine yöneldim.

Adile Teyze pencerede bekliyor olmalıydı ki daha zile basmadan kapı açılmış, endişeli büyükanne merakla gözlerimin içine bakakalmıştı. “Buyur, Rauf Bey,” diyerek içeriyi gösterdi. Burnuma gelen kokuyu hemen tanıdım: Tarhana. Mayalanması için geniş bir leğene doldurmuş, bol güneş alan balkonun kenarına koymuştu. Kokusu balkonun açık kapısından içeri buram buram içeri doluyordu. Doğrusu milli çorbamız tarhanayı rahmetli annem sayesinde çok severdim. Ama şimdi buna takılıp kalacak zaman değildi. “Daha aramadı değil mi?” diye sordum hemen.

“Hayır,” dedi üzüntüyle. “Sen bir haber aldın mı?”

“Hayır. İzin verirsen odasını incelemek istiyorum,” dedim. Yüzü düşünceli bir hal alınca açıklama gereği duydum: “Son zamanlarda nelerle meşgul olduğunu bilmemiz lazım. Odasında bununla ilgili bir şeyler olabilir.”

“Olur,” dedi. Ama hala içinin rahat olmadığı seziliyordu.

Adile Teyze’nin peşinden genç kızın odasına girdim. Pembe ve beyaz tonların hâkim olduğu odası fazla tertipli. Tek kişilik yatağı özenle düzeltilmiş, süs niyetine iki püsküllü yastık başucuna bırakılmıştı. Küçük bir gardırop, beyaz bir çalışma masası ve masanın üzerinde elmalı marka bir laptop. “Bilgisayarı güzelmiş,” dedim. Bu markanın biraz tuzlu olduğunu biliyordum, belki bir şeyler çıtlatır diye düşündüm.

“Arkadaşı hediye etmiş,” dedi Adile Teyze. “Eski bilgisayarıymış. Yenileyince bunu bizim kıza vermiş.” Eski gibi durmuyordu, ses etmedim.

“Kitaplığına bakmama iznin var mı?” diyerek ders kitapları haricinde pek kitap göremediğim kitaplığa yöneldim. Kadın, omuz silkti. Gülay’ın kitap seçimleri ilginçti: Dawkins’in Tanrı Yanılgısı, Noah Harari’nin Sapiens’i, birkaç tane daha ateist kitabı ve birkaç da feminist kitap. “Okumayı seviyor sanırım,” dedim büyükanneye bakmadan.

“Sever,” dedi. Bir de inceleyip torununun neler okuduğunu öğrense sanırım kafayı yerdi.

Başta kitap sandığım kara kapaklı, not defterinden az büyük ciltli bir defter gördüm. Bir çeşit günlük olmalıydı. Bir genç kızın özeline saygısızlık olacaktı muhtemelen ama onun iyiliği için açıp bakmanın faydalı olduğuna karar verdim. Cümleleri atlayarak okudum, bu sayede fazla da saygısızlık etmeyeceğimi düşündüm sanırım, bilemiyorum. Neyse, hep cart curttu. Sıradan bir genç kızın sıradan yaşamı. Fakat son sayfalara yaklaşınca işin boyutu değişti. Önceleri erkek arkadaşı Yiğit’e beslediği aşırı sempati son sayfalarda adeta nefrete dönüşmüştü. Allah belasını verecekti Yiğit’in, bu yaptıkları yanına kalmayacaktı. Fakat Yiğit efendinin tam olarak ne halt yediğini açık açık yazmamıştı. ‘Ah be kızım!’ diye iç geçirdim. ‘Madem günlük yazıyorsun, açıkça yazsana. Ne gerek var böyle şifreli söylemlere. Günlük bu yahu! Şiir defteri değil ki. Neyse, anlaşılan playboy bozmasıyla tanışmanın vakti gelmişti. Defteri ödünç almam gerektiğini söyledim. Ceketimin iç cebine yerleştirirken geri getireceğimin garantisini de verdim tabii. Dualar ederek uğurladı beni.

Uzun zamandır araba kullanmıyordum. Mahallede korsan taksicilik yapan bir delikanlının eline bir miktar tutuşturup Maslak’a götürmesini rica ettim. Çocuk başta, “Aman amirim,” diye nazlanacak olduysa da tersime denk gelmek istemedi, eski model arabasına buyur etti. Gece kulübünün adını söyledim. Gözleriyle ‘tamam’ işareti çekerek yola koyuldu. Ara sıra dikiz aynasından çakallık kıvamında bakışlar atmayı da ihmal etmedi. ‘Bu yaşta neden gece kulübüne gider?’ diye düşündü muhtemelen. Azdığımı falan sanmış olmalı.

Yolculuk bitmeden telefonum çaldı. Ekranda yazan isim heyecanlandırdı beni: Zühtü arıyordu. Hemen açtım. “Alo, Rauf Ağabey,” dedi “Nasıl söylesem, bilmiyorum,” diyerek kötü haberi açıklamaya başladı. Hırslı Başkomiser’in anlattığına göre hanım hanımcık kızımız geçen ay bir fuhuş operasyonunda yakalanmış, avukatın becerikliliğiyle aklanıp serbest bırakılmıştı. İlginç bir detaydı bu.

“Avukatı kimmiş?” diye sordum.

“Çağlar Buyruk.” diye yanıtladı hemen. Nerede bulacağımı da sordum. Ofisi Maslak’taymış. Züppe erkek arkadaş Yiğit Can’ın ismini ve çalıştığı yeri söyleyip onu da bir araştırmasını rica ettim. Kırmadı, “Tamam ağabey,” diyerek kapattı telefonu. Teşekküre fırsat olmamıştı.

Gündüz pek ihtişamlı durmayan gece kulübüne geldiğimde açık olduğu için mutlu oldum. Daha akşamüstü bile olmamıştı. Kapıda güvenlik falan da yoktu. Direkt içeri daldım. Görünürde benden başka müşterisi yoktu. Bar bölümüne geçip bir bira söyledim. Uzun saçlı barmen sırıtarak biramı doldurdu. İç geçirdim. Şimdi genç olmak vardı. “Burada bir Yiğit Can varmış. Nerede?” diye sordum.

“Hayırdır amca? Ne yapacaksın Yiğit’i? Kızını falan mı kaçırdı yoksa?” diyerek kahkaha attı barmen.

“Polisim,” diyerek neşesini kaçırdım. “Başkomiser Rauf Kara. Narkotikte de bayağı sevilirim.” Bu yalan değildi bak.

“Gece buraya bir uyuşturucu baskını yapılsın ister misin?”

“Ne diyorsunuz amirim? Bizim uyuşturucuyla falan işimiz olmaz.” Hemen amiri olmuştum, bu iyiydi.

“O zaman adam gibi cevap ver. Nerede bulurum bu Yiğit’i?”

Çok üstelemeden adresi verdi. Bayağı gözünü korkutmuş olmalıyım ki bira parasını da almadı, sağ olsun. Yiğit efendi Maslak’ta şu havuzu, hamamı, saunası, özel güvenliği falan olan bir sitede oturuyordu. Anlaşılan züppemiz bayağı paralıydı. Acaba Gülay’ın gizli fuhuş işinde bu erkek arkadaşın rolü var mıydı? Muhtemelen vardır. Aklıma gelen tek mantıklı açıklama buydu şimdilik. Hemen bir taksi tutup barmenin verdiği adrese attırdım kendimi.

Site girişinde güvenlikçi vardı fakat durdurup “Hop! Nereye amca?” gibisinden bir şey söylemedi. Dikkatle yüzümü inceledi, o kadar da olsun artık. Apartmandan çıkan bir çocuk sayesinde kapı şifresi girmem de gerekmedi. Oh, keşke şans her zaman böyle yaver gitse. Hemen asansöre atlayıp playboy bozmasının oturduğu en üst katı tuşladım. Fakat Yiğit’in dairesine geldiğimde kapı kilidinin kırılmış olduğunu fark ettim. Dokunmamla kapının açılması bir oldu. Başta eve girip girmemek konusunda kararsız kaldım ama bir polis eskisi olarak merakıma -ya da içgüdülerime, nasıl derseniz- yenik düşerek kapıyı ittim, içeri girdim. Çürümüş çöp gibi pis bir koku geldi burnuma. “Merhaba.” diye seslendim. Fakat cevap veren olmadı. Birkaç adım atınca holde banyo kapısı olduğunu düşündüğüm yerden yansıyan ışığı fark ettim. Hemen koşup baktım ve ilk şoku o an yaşadım. Banyoda yerde yatan çıplak ceset bir adım geri gitmeme ve sendeleyerek yere yığılmama sebep olmuştu. Sevgili züppemiz Yiğit çoktan eşek cennetini boylamış, banyosunda kanlar içinde yatıyordu. Yerimden kalkarak cesede göz gezdirdim. İlk heyecan, ilk ürperti geçmişti artık. Göğsünden birkaç kez bıçaklanmıştı ve suç aleti de cesedin hemen yanında duruyordu. Bir anlık öfkeyle işlenmiş bir cinayete benziyordu. Fazla düşünmenin mantığı yoktu, telefonumu çıkarıp Zühtü’nün numarasını çevirdim ve olan biteni anlatıp buraya bir ekip göndermesini istedim. Meydanı polislere bırakmanın vakti gelmişti.

Zühtü ve ekibi gelene kadar cesedi iyice inceledim. Bu arada burnumu cebimden hiç ayırmadığım mendilimle kapamış olmama rağmen midem bulanmıştı. Onca yıl polis akademisinde öğrencilik, çaylaklık, komiserlik, başkomiserlik derken elli yaşı devirmiştim ama tecrübe bile cesetlere karşı tahammülümü artırmıyordu. Her ne kadar iyi bir insan olmasa da bir gencin böyle heba oluşu da içimi burkmuştu. Gerçi iyi veya kötü olduğundan henüz emin değildim. Ama Yiğit Can’ın yüzündeki kibir öldükten sonra bile kendini belli ediyordu.

Bir süre sonra Zühtü ve ekibi gelmiş, çiçeği burnunda Başkomiser cesedi görür görmez, “Vay anasını, ağabey!” diyerek şaşkınlığını gizlememişti. Ama şaşkınlıktan ziyade hayranlık da görmüştüm bakışlarında sanki. Bu hayatının davası olabilirdi. Heyecanını haklı buldum. Bense bu yolları çoktan aşmıştım.

Olay yeri ekibi cesedi incelerken ben de koridorda Zühtü’ye olan biteni anlattım. Cebimden çıkardığım defteri gösterdim Başkomiser’e. Adile Teyze’ye geri vereceğime söz vermiştim fakat işin içine cinayet karışınca durum değişmişti. Gülay’ın satırları Yiğit’ten nefret ettiğini açıkça söylüyordu. Ama kızın ortadan kaybolması ve Playboy’un ölümü arasında başka bir halka olmalıydı.

“Ağabey,” dedi Zühtü “Sen sorunca bu bostan korkuluğunu araştırdım. Birkaç kere içeri girmiş ama her seferinde avukatı çıkarmayı becermiş. Uyuşturucu satıcılığı, darp, fuhşa aracılık, ne ararsan var herifte. Dedim Rauf Ağabey’imin bununla ne işi olur? Sonra baktım, sabah bana sorduğun kızın avukatı ile bunun avukatı aynı adam.”

“Çağlar Buyruk mu?” dedim.

“Evet. Adam kötü adamların Süpermen’i gibi bir şey. Fuhuş operasyonunda yakalanan pek çok kadını da bu çıkartıyor içeriden. Soruşturduğun kız da dâhil.”

“Yani Gülay da pek masum değilmiş. Öyle mi?”

Cevap veremeden Zühtü’nün yardımcılarından biri yanımıza geldi, eski çırağımı kenara çekip bir şeyler söyledi. “Ağabey, karşı komşu daireden gelen kavga sesleri duymuş. Bir erkek ve bir kadın sesi.”

Hay aksi! Kayıp bir kızı ararken katil aramaya başlamıştım demek. Yine de Gülay’ın böyle şeyler yapacağını aklım almıyordu. Polisler Yiğit’in evini didik didik ederken avukatın Maslak’taki ofisine gitmeye karar verdim. Resmi ifademi verip imzaladıktan sonra yanlarından ayrıldım. Uzak değildi, taksi ya da toplu taşımaya ihtiyaç duymadım. Yer lüks bir plazanın üst katıydı. Şaşırmadım. Sonuçta para olunca insan gösteriş budalası oluyor. Sekreteri de vardı beyefendinin. Önemli bir konu hakkında görüşmem gerektiğini söyleyerek, izin beklemeden içeri girdim. Avukat, “Kim o patavatsız?” der gibi baktı ama konuşmasına fırsat bırakmadım. “Rauf Kara, emekli başkomiser. Birkaç sorum olacak.”

“Memnun oldum Rauf Bey. Fakat emekli bir polisin benimle ne işi olabilir?” Sahte bir tebessüm yerleştirdi suratına. Gizlemeye gerek duymuyordu. Yiğit’in ölümünü haber verince yüzü soldu. Bir süre konuşmadan beni inceledi. Sonunda, “Ne demek istediğinizi anlıyorum,” dedi. “Ama yanlış adrestesiniz bence.”

“Öyle mi dersiniz?” dedim altta kalmadım. “Gülay bulunduğunda sizin hakkınızda olumsuz şeyler söylemez o halde.”

“Bana minnettar olduğunu söyler. Birçok kez içeriden çıkardım kızı. Bu sefer suçlamalar daha ciddi görünüyor ama eminim bir yolunu buluruz.”

Vakit epey ilerlemiş, hava hafiften kararmaya başlamıştı. Avukatın ofisinden çıktım, evin yolunu tuttum. Bu sefer toplu taşımayla gitmeye karar vermiştim. Kalabalıklar içinde daha iyi düşünebiliyorum bazen. Evet, yalnızlık ve sessizlik değil, kalabalık ve kaos daha iyi şarj ediyor zihnimi.

Yolda epey düşündüm. Acaba Gülay neredeydi? Ben onun yaşında bir genç kız olsam çaresiz kalınca nereye sığınırdım? Sanırım güvenebileceğim bir yakın arkadaş ilk tercihim olurdu. En yakın arkadaşı da Zuhal değil miydi? Zuhal, Gülay’ı uzun zamandır görmediğini söylememiş miydi? Ya bunu arkadaşını korumak için söylüyorsa, o zaman işler değişirdi elbette.

Hemen Zuhal’ın yalnız yaşadığı evinin yolunu tuttum. Kapıyı çalacakken içeriden gelen sesleri duydum. Kulaklarım yaşlılığa teslim olup bana oyun oynamıyorsa Zuhal, “İmdat!” diye bağırıyordu. Çok geçmeden bir tabanca sesi duyuldu. Susturucu takılmış gibiydi ama yine de sesi tamamen kesmiyordu bu küçük icatlar. Hele benim gibi kulağınız keskinse mutlaka duyardınız. Ben de bu çekiç sesini andıran sesi duymuş ve hemen tanımıştım. Elbette sap gibi durup bekleyecek değildim. Sabah belime taktığım tabancayı çıkartıp kapının kilidine bir mermi yolladım. Kilit delinince bir tekmeyle kapıyı savurdum. Yaşıma rağmen hala paslanmamıştım, bu iyiydi.

Melek yüzlü şeytanımızı, namı diğer avukat efendiyi karşımda buldum. Zuhal omzundan vurulmuş, çığlıklar içinde yerde yatıyordu. Gülay avukatın kolları arasında hapsolmuş, kafasına silah dayalı vaziyette ağlıyor, bakışlarıyla yardım dileniyordu. ‘Allah kahretsin!’ diye iç geçirdim. Bu benim hatamdı. Böyle bir şeyi daha erken düşünüp önlemeliydim. Avukatın silahında susturucu olsa da benim silah sesimi tüm apartman duymuş olmalıydı. Birileri muhakkak polise haber verirdi. Bir süre herifi oyalayabilsem kâfi olacaktı.

“Bak hele, kim gelmiş!” diye bağırdı avukat.

“Yapma!” dedim. Gülay’a da teselli vermek istedim: “Dayan kızım, korkma. Her şey düzelecek. Sakin ol yeter.”

“Tutamayacağın sözler verme,” dedi avukat. “Sen yaşlılıktan bunalmış, cinnet geçiren bir başkomiser emeklisisin. Seni araştırdım, bunun için mükemmel bir adaysın. Önce bu iki masum kızı öldürüyor ve ardından kafana sıkıyorsun.”

“Hayal gücün sağlammış,” diyerek gülümsedim.

“Öyledir,” dedi. Ardından silahı uzattı. Silahım elimdeydi ama Gülay herifçioğlunun elindeyken ateş edemezdim. Yanlışlıkla kızın ölümüne sebep olursam ne yapardım ben? Ama hiçbir şey yapmazsam da ölmeyecek miydi?

“Oradan kafama nasıl sıkacaksın?” dedim. Cevap beklemeden henüz indirmediğim tabancamla iyice nişan almaya çalıştım ve tetiğe asıldım. Evet, kıza bir şey olursa vicdanım bu yükün altından kalkamazdı ama öbür kapılar da aynı çukura açılıyorsa düşünmenin gereği yoktu.

Avukat, “Ah!” diye bağırarak geriye fırladı. Tabancasını düşürmüş, silah yere çarpınca patlamıştı. Neyse ki mermi kimseye isabet etmedi. Şanslıydım, avukatı omzundan vurmayı başarmış, Gülay’a zarar vermemiştim. Hemen yerde yatan Zuhal’ın yarasına baktım. Ciddi bir şey yoktu. Herkes ucuz atlatmıştı.

Zühtü’yü arayıp olan biteni anlattım ve polis gelene kadar genç kızın hikâyesini dinlemeye koyuldum.

Gülay, Yiğit’le bir süre önce tanışmış, sözüm ona ilk görüşte âşık olmuştu. Yiğit tipik bir züppeydi fakat aşkın gözü kördü, kızımız bunu bir türlü görememişti. O vakitten sonra her şeyi boşlamış, aşkın büyüsüne bırakmıştı kendini. Zuhal oğlanla tanıştığında ne mal olduğunu hemen anlamıştı ama arkadaşını uyardığında azarlanan, kötü olan o olmuştu. Neydi? Arkadaşını kıskanıyor, mutlu olmasını istemiyordu. Gerçek arkadaşlar böyle zamanlarda belli olurdu ve Zuhal da gerçek bir dosttu. Israrla vazgeçmemiş, her seferinde Gülay’ı dikkatli olması konusunda uyarmıştı.

Bir süre sonra Gülay dostunun haklı olduğunu anlamıştı ama artık her şey için çok geçti. Yiğit çoktan genç kıza tecavüz etmiş, bununla da yetinmemiş, her türlü zorbalığı yaparak fuhşa zorlamıştı. Genç kız isyan ettiğinde avukatıyla tanıştırarak arkasının ne kadar güçlü olduğunu göstermişti. Asıl patron avukattı. Çağlar Buyruk bu işin kitabını yazmıştı resmen. Emniyetin üst kademelerinde bile müşterileri vardı ve fuhşa zorlanan tek kız Gülay değildi. Yiğit bir süre sonra kıza karşı merhamet mi dersiniz, sempati mi dersiniz, yoksa aşk mı, bazı duygular beslemeye başlamıştı. İşler o zaman karışmış. Ben olayın peşine düşünce hepten çığırından çıkmış. Avukat hayatına yeni bir sayfa açmaya karar verip Yiğit’i öldürmek için geldiğinde Gülay’ın orada olduğunu görmüş. Aralarında şiddetli bir tartışma yaşamışlar. Avukat bir taşla iki kuş vuracağını sanmış ama Yiğit genç kızı korumuş. O, kız için mücadele ederken hanım kızımız evden kaçarak soluğu ondan vazgeçmeyen dostunun yanında almış. Avukatın sahip olduğu imkânlar sayesinde kızı bulması zor olmamıştı tabii. Ben yanından ayrılır ayrılmaz yola koyulmuş.

Neyse ki ben vardım, tam vaktinde yetişmiştim. Playboy bozması hariç kimse ölmemişti.

SORUŞTURMA: BU YAZ OKUDUĞUMUZ POLİSİYELER

Dedektif Dergi yazarlarına bu yaz okudukları yerli ve yabancı polisiye kitaplarla, bu kitaplara ilişkin değerlendirmelerini sorduk.

İşte yanıtları…

AYŞE ERBULAK

Yırtıcı Kuşlar Zamanı (Ahmet Ümit): Çok severek okudum. Ustanın yeniden doğuşu gibi olmuş bu kitap. 

Perşembe Günü Cinayet Kulübü Serisi (Richard Osman): Seriden çıkan üç kitabı okudum. Netflix’e film de oldu. Sıradan ama eğlenceli kitaplardı. Sevmedim diyemem ama klasik, şaşırtmayan polisiye kitaplardı.

Cehennem Diskosu (Jean-Christophe Grangé): Sanırım iki kitap olacak ve ikincisi Gölgelerin Kralı, Eylül ayında gelecek. Yazarın son kitaplarından sıkılmış, ilk kitaplarından Kızıl Nehirler, Taş Meclisi, Leyleklerin Uçuşu gibi romanları okurken aldığım zevki pek almamıştım. Mesela, Mermer Adam’ı yarım bırakmıştım. Almanya’nın sokaklarını öğrenmek bana keyifli polisiye zevki vermemişti.

Sülün Katilleri (Jussi Adler): Zaten çok sevdiğim, Norveççe okuduğum bir yazardı. Dizisi de DEPT-Q olarak dijital kanalda yayınlandı. Heyecanla yeni sezonu bekliyorum.

SUPHİ VARIM

Lanetli Evin Katili (Gencoy Sümer): Klasik polisiyenin genel yapısını yansıtması, burjuvazinin dünyasından sosyal bir kesit sunarak anlatıyı renklendirmesi, karakterler ile olayların olağanlığı, birinci tekil şahıs anlatımının okuru sarması ve muammanın gerçekçi çözümü açılarından oldukça beğendim.

Zaman Durdukça (Burcu Argat): Tarihsel açıdan birbirlerinden farklı dönemlerde ve mekânlarda geçen olaylarla karakterleri polisiye kurgu içinde başarıyla bütünleştirmesi, çeşitli toplumsal sorunlara değinmesi açılarından etkilendiğim bir kitap oldu.

995 Km (Murathan Mungan): Kara polisiye özelliklerini taşıyan bir roman olduğu için beğendim.

Aristoteles ve Şiirsel Adalet (Margaret Doody): Antik Grek’i polisiye kurguyla yansıtması, dönemin sosyal yapısını sergilemesi ve çok karakter barındırması nedeniyle hoşlandım.

Yarınsız Ülke (Adrian McKinty): Siyasi polisiyede yeni bir boyut oluşturduğu ve gerçekçiliği ön planda tuttuğu için sevdiğim bir yapıt oldu.

Hayalet Koşucu (Parker Bilal): Mısır örneğinde, Ortadoğu ülkelerinin toplumsal sorunlarını polisiye yoluyla yansıttığı için okunması gereken önemli bir eser olarak görüyorum.

YEŞİM YÖRÜK

Kayıp Yüz (Elçin Poyrazlar): Cinayet Bürodan alınarak Emniyet’in İntihar Birimi’ne verilen Komiser Suat Zamir’in önüne evinin balkonundan atlayarak intihar ettiği söylenen bir genç kızın dosyası gelir. İlk andan itibaren bunun bir cinayet olduğunu savunan Suat Zamir gizli ve derinlemesine bir soruşturmaya başlar.

Çıplak Kalp (Elçin Poyrazlar): Son vakadan sonra apar topar Çocuk Şube’ye verilen Suat Zamir odasına getirilen kimsesiz bir çocuğun, babasının kalbini bir kutuda bulduğunu iddia etmesiyle kendisini devletin, tarikatların ve çocukların iç içe geçtiği bir maceranın içinde bulur. Aynı anda iktidarın gözde müteahhidi Cüneyt Canipoğlu’nun gizemli bir şekilde ortadan kaybolmasıyla Çocuk Bürodan Suat Zamir’in yolu Kayıp Bürodan Başkomiser Selim ve yardımcısı Beren’le yeniden kesişir.

İnci Küpeli Kadınlar (Armağan Tunaboylu): İktidara yakın gazeteci Altay Köken evinde öldürülmüş olarak bulunur ve Komiser Berkun İstanbullu biraz da amirinin zoruyla bu çetrefilli soruşturmaya dahil edilir.

Şeytanın Gözleri (Sabri Saydam): Üçleme olacağı önceden belirlenmiş polisiye hikâyeler serisinin ilk kitabı Başkomiser Eray Gürhan’ın anı defterinden derlenmiş birbirinden sürükleyici ve gizemli sekiz polisiye öyküden oluşuyor.

Martin Beck Serisi / Kanaldaki Kadın (Per Wahlöö & Maj Sjöwall): Hikâye kimliği belirsiz bir kadının çıplak cesedinin Stockholm’deki bir kanalın dibinden çıkarılmasıyla başlıyor. Kadının kimliğini belirlemekle ile başlayan Martin Beck ve ekibinin yolları bürokratik engeller yüzünden olduğundan daha engebeli bir hal alıyor. Sonunda Martin Beck sabrı ve güçlü sezgileriyle kadının kimliğini ortaya çıkarıyor ve gerisi çorap söküğü gibi geliyor.

Suyun Şekli (Andrea Camilleri): Camilleri’nin sıra dışı karakteri Komiser Salvo Montalbano, Sicilya’nın Vigàta kentinde saygın biri olan mühendis Luperello’nun, arabasında uygunsuz bir pozisyonda ölü bulunmasıyla, kendini ucu yerel politikacılara, iş adamlarına hatta kiliseye kadar uzanan karmaşık bir soruşturmanın içinde buluyor. Romanı okurken biraz zorlandım, özellikle çeviriden kaynaklı olduğunu düşündüğüm bir sürü sorun vardı. Diyalog geçişleri çok hızlıydı ve sanki konudan konuya atlıyor gibiydi. Bazen diyaloglarda kimin konuştuğunu anlamak için dönüp tekrar okumak zorunda kaldım ve yine de çözemediğim bölümler oldu. Ayrıca benzer karakter isimleri birçok okuru rahatsız etmiş, beni de etti zira kimin kim olduğunu akılda tutmak çok zordu. Her şeye rağmen zekice yazılmış bir kurguydu ve serinin diğer kitaplarına da şans vermek niyetindeyim.

Yılan Avı (John Verdon): John Verdon’un NewYork Polis Teşkilatından emekli özel dedektifi David Gurney, Lenny Lerman’ı öldürmek suçundan hapsedilmiş, eski tenis oyuncusu Ziko Slade’in masumiyetini kanıtlamak üzere terapist Emma Martin tarafından görevlendirilir. Dave Gurney’in önce gönülsüz başladığı araştırma sonunda kendi hayatını da tehlikeye atan bir maceraya dönüşür.

KEREM KAŞ

Ona Kadar Say (Işıl Işık): Gerilim polisiye tarzında bir roman. Son yıllarda özellikle gençler arasında oldukça popüler olduğu ve çok sattığı için merak edip almıştım. Fena değildi. Karakterler oturaklı ve olay örgüsü de başlangıçta iyiydi. Korku romanı gibi başladı ancak ileriki sayfalarda polisiyeye evrildi. Yazarın kalemini sevdim, akıcı bir hikayeydi, anlatımı iyi. Sonunda da kafada soru işaretleri kalmıyor. Ben tabii sıkı bir polisiye okuru ve yazarı olduğumdan, olayı hemen anladım. Sadece şunu söyleyebilirim, bu kitapta on binler veya yüz binler satacak ekstra bir öğe göremedim. Piyasada bundan daha iyi bir sürü roman var.

İlk İntikam (Deniz Gürsoy): Romanı okurken zorlandım açıkçası. 200 sayfa civarı olmasına rağmen çok sıktı beni. Ana karakterimiz genç kadın bir memur ve nedense romandaki tüm erkekler sırayla kadına âşık oluyor. Biraz da sanki erkekleri dibe sokan bir roman olmuş. Erkeklerin çoğu bir kadın görünce hemen ağzının suyu akan, hepsi suçlu tanıtılmış. Yazarı da erkek olunca enteresan geldi bana. Bunun haricinde olay örgüsü basit, çok fazla gizem yoktu. Heyecan vardı, aksiyon da vardı ama her şey belliydi. Sonuca da çok çabuk ulaşıldı. Roman boyunca aynı evde kalan üç kızın birbirleriyle yaptığı sıkıcı muhabbetlerini okuduk. Cinayetin çözümü iki-üç sayfada hemen bitti. Çok beğenmedim. Yazarın bende İkinci İntikam adıyla bir romanı daha var ama okuyacağımı sanmam.

Lanetli Evin Katili (Gencoy Sümer): Tam bir katil kim polisiyesi. Çok beğendim. Sevimli yaşlı bir dul olan Aysel teyzemiz Miss Marple edasıyla komşu evde yaşanan esrarengiz olaylara müdahale ediyor ve hiç ummadığı sonuçlarla karşılaşıyor. Gencoy Sümer’in diğer kitaplarını aratmıyor bu romanı da. Bu yaz okuduğum en iyi roman diyebilirim. Sonuna kadar giden bir merak unsuru var bir kere, gizem var, kafaları karıştıran sorular var. Katili tahmin ettim hatta olayın bir kısmını anladım ama son bir gizem daha katmış ki yazar kitabın sonuna, onu tahmin edemedim. Kurgu mükemmeldi.

Krallık (Jo Nesbo): Ben Nesbo’nun biraz abartıldığını düşünüyorum. Kitapta öyle ahım şahım bir olay yok. Kurgu basit, hikâye sıradan. Yatırım yapıp para kazanmayı hedefleyen küçük kardeş karısını da alıp abisinin yanına eski kasabasına yerleşiyor. Abisi daha sert ve ömrü boyunca kasabada kalmış. Kitaptaki bu ağabey karakteri çok iyiydi, onu beğendim. Romanın baş kahramanı diyebiliriz ancak başka bir şey yok kitapta. Abi kardeş çekişmesi, ortada kalan kadın, geçmişteki bir sırla doldurmuş yazar kitabı. Pek beğenmedim.

Küllerin Günü (Jean-Christophe Grangé): Tam bir polisiye romandı. Grangé o gerilim tarzı hikâyelerinden bu romanında sıyrılmış bence. Romanda sırlar, gizemler vardı. Merak unsuru romanı okuttu. Amaçlarının ne olduğu muamma bir topluluk ve bu topluluğun etrafında gelişen olayları anlatan heyecanlı bir romandı. Genel olarak iyiydi. Karakterler sağlam, istikrarlıydı. Bazı yerler biraz gereksiz uzatılmıştı ama o kadar da olur artık. Genel olarak sevdim bu romanı.

11. Kat (Jane Casey): Aslında bu kitabı geçen sene kışın okumuştum. Kitap tam bir polisiye. Bir gökdelende öldürülen ünlü bir adam yüzünden ortalık karışıyor. Üstelik gökdelende yangın çıkmış ve delillerin bir kısmı yok olmuş. Yukarıdan gelen baskılar yüzünden polis teşkilatı zor durumda kalıyor. Jane Casey’in baş kahramanı genç kadın polis memuru olaya dahil olarak cinayeti çözmeye çalışıyor. Roman başta biraz sıkıcıydı, yavaş ilerledi ama sonu güzel bitti. Yazar, hiç olmazsa gizem ve merak unsurunu kitabın sonuna kadar sürdürmeyi başarmış. Böylelikle kitap hakkındaki olumsuz düşüncelerim kitap sonunda değişmiş oldu. Okunabilir bir polisiye ama her zaman söylediğim gibi bu tip romanları yazabilen hatta daha iyilerini yazan Türk romancılar var ama yeteri kadar değer görmüyorlar. İnanın bana bu romanı bir Türk yazmış olsaydı ve kapakta Jane Casey yerine, atıyorum, “Hatice Çağlar” yazsaydı bu kitap hiç satmazdı. Maalesef bu kısır döngüyü ben çözemiyorum.

RAMAZAN ATLEN

Kıyamet Park (Alper Canıgüz): Alper Kamu üç romandır beş yaşında takılıp kalmışken artık sıkıcılaşmaya mı başladı yoksa romandaki muamma yeterince tatmin edici değil miydi emin değilim ama maalesef beklediğimi bulamadım.

Felsefe Cinayetleri (Çağatay Yaşmut): Başkomiser Galip’i ilk iki romandan sonra ihmal etmiştim. Aradan geçen zamanda biraz daha olgunlaşmış bir Galip gördüm. Akıcı dili ve sürprizli kurgusuyla keyifle okudum ancak kitabın daha dikkatli bir editör süzgecinden geçmesi gerektiğini de düşündüm.

Ölümcül Takip (Elmore Leonard): Bir muammanın etrafında dönen bir polisiye olmasa da Elmore Leonard’ın usta işi kurgusu ve anlatımıyla keyifle okudum.

Bu Kimin Cesedi? (Dorothy L. Sayers): Hikâye zar zor ilerliyor, bütün karakterler aynı kitâbîlikle konuşuyor… Maalesef, anlatımını beğenmediğim gibi muamma ve çözümünü de makul bulmadım.

GAMZE YAYIK

POYABİR’in her yıl düzenlediği Kristal Kelepçe Polisiye Roman Ödülü jürisinde yer aldığım için bu yaz 19 yerli polisiye roman okumam gerekti. Sonuçlar henüz açıklanmadığı için kitaplar hakkında yorum yapamıyorum. Ancak içlerinde çok severek okuduğum ve yarışma sonrası hakkında yazmak, konuşmak istediğim romanlar oldu.

Kitaplığımda kış aylarında okumak için sabırsızlandığım yabancı polisiyeler var. Arnuldur Indridason’u Dedektif Kitap Kulübü’nde okumuş ve beğenmiştim. İki kitabı rafta okumamı bekliyor. Ayrıca Richard Osman’ın Perşembe Günü Cinayet Kulübü üyelerinin son macerasını da öncekiler kadar büyük iştahla okumayı umuyorum.

ORÇUN YENİLMEZ

Turan Caddesi No 25 (Hakan Güneri): Hakan Güneri’nin üçlemesinin ilk kitabı. Dili sade, okunması kolay. Başkomiser ve Eflatun karakterleri çok güzel yansıtılmış. Karakter ve olay örgüsüne bayıldım. Tempo hiç düşmedi ve merak uyandırdı.

Hotel İstanbul (Hakan Güneri): Üçlemenin ikinci kitabında yine karakter oluşumu harikuladeydi. Fakat bu sefer tempo ilk esere göre biraz zayıf kaldı. Bunun sebebi de; ilk kitapta Eflatun’un ve Başkomiser Salih’in yaşadıklarını ayrı bir gözle okurken, ikinci kitapta ağırlık Başkomiser üzerinden ilerledi. Bu durum bana göre temponun ağır ilerlemesine neden oldu.

Seri (Hasan Hüseyin Yıldız): Seri katil kurgularının artık çok sıradanlaştığını düşünüyorum. Gerilimli ve merak uyandırıcı olsa da diyalogların yoğunluğu romanın ritmini düşürmüş. Biraz klişe kalıplara kaçılmış hissi uyandırdı bende. Çözüm, finale bağlama kısmı aceleye getirilmiş gibiydi.

Ölüler Diyarı (Jean-Christophe Grangé): Grangé’nin yarattığı gizemi, karanlık atmosferi ve gerilimi seviyorum. Bu eserinde de yine aynı havayı hissettirdi. Tempo yine yüksekti. Bazı karakterlerin konu içinde sadece yer alması bende kafa karışıklığı yaratırken, “Bu kimdi acaba?” dememe neden oldu. Final kısmı çok aceleye getirilmiş gibiydi.

Hamamböcekleri (Jo Nesbo): Karakter, sürükleyicilik ve tempo bakımından çok keyifli bir kitaptı.  Özellikle Harry Hole kimliği okuyucuyla bir bütün haline geliyor. Beni rahatsız eden kısmı yoktu, sadece yine işlevsiz karakterler olduğunu söyleyebilirim.

Perşembe Günü Cinayet Kulübü (Richard Osman): Farklı bir tat bırakıyor okurken. Dili akıcı ama karakterleri ve olayları birbirine karıştırdım. Olayların içine girmekte çok zorlandığımı belirtmem gerek. Ağır tempo fazla karakter sayısıyla birleşince okumamı zorlaştırdı.

İHSAN CİHANGİR

Polis (Jo Nesbo): Derin psikolojik tahliller dikkatimi çekti. Konudan çok bunlar beni aldı, sürükledi ve kitabın sonu geldim.

Şeytan Tuzağı (Zehirli Kalem Öyküleri): Birbirinden yetkin polisiye öykülerle karşılaştım. Nefes nefese okudum diyebilirim. 

BÜLENT TUNGA YILMAZ

Tinker, Tailor, Soldier, Spy (John Le Carré): Yayınlanmasının üzerinden 50 yıl geçtiğinden, Tinker, Tailor, Soldier, Spy ile ilgili bir makale üzerine çalışıyorum. Dolayısıyla romanı yeniden okudum ve romandan uyarlanmış dizi ve filmi de yeniden seyrettim.

Ayrıca daha önce okuma şansı bulamadığım iki Le Carré romanı okudum: The Mission Song ve Absolute Friends.

Karla’s Choice (Nick Harkaway): John Le Carré’nin oğlu (gerçek adı Nicholas Cornwell) tarafından babasının Karla karakteri üzerine yazılan ve bu sene yayınlanan bu romanı genel anlamda beğendiğimi ve yazarın, babasının mirasına zarar vermeden bu yükün altından kalktığını rahatlıkla söyleyebilirim.

ZEHRA AÇİCBE TORUN

Huzur Cinayetleri (Mehmet Murat Somer): Mizahı ve renkli karakterleriyle okura vadettiğini veriyor. Huzur Cinayetleri, absürt, cozy ve queer gibi tanımlamaların hepsini birden karşılayabilen Hop- Çiki- Yaya serisinin beşinci kitabı. Amatör dedektifimiz Burçak Veral bir travesti. Çok yönlü bir kişilik olan Burçak geylerin müdavimi olduğu bir gece kulübüne ortak, hackerlik yapan bilgisayar programcısı ve aynı zamanda Audrey Hepburn hayranı. Bu renkli karakterin çözdüğü cinayetleri kaleme alan Mehmet Murat Somer, bir televizyon programına konuk olur ve canlı yayında tehdit edilirler. Kitabın kapağı ise gerçekten çok estetik ve albenili.

Karanlıkta İki Ceset (Suphi Varım): 1800’lü yılların İzmir’inde, Dedektif Sokratis Eliseos ile Serkomiser Cevdet Sami yine birlikte görev başında. Arka planda büyüleyici ve kozmopolit İzmir’in eşsiz atmosferi… Karanlıkta İki Ceset tam anlamıyla bir Osmanlı polisiyesi. Avrupalı şirketler, İzmir’de ortaklık kuracakları tüccarları araştırmak, tahsil edilemeyen alacakların peşine düşmek gibi konularda sık sık Sokratis Eliseos’tan yardım alıyor. Kentte Ruslar, Fransızlar, İtalyanlar, Levantenler ve Rumlar Türklerle birlikte yaşıyor; tıngır mıngır ilerleyen kupa arabaları bu çok renkli topluluğu oradan buraya taşıyor. Rum dedektifimiz bu macerada bir cinayetin karanlık sırlarını çözmek zorunda kalıyor.

Kavgaz: Çantacı (Algan Sezgintüredi ve Mesut Demirbilek): Kitabın ismini gördüğümde acaba bildiğimiz Kafkas’ın Kavgaz’ı mı diye düşündüm ama hayır değil. Kavgaz Trakya’da bir yer adı ve Edirneli komiser yardımcısı Mutlu Kavgaz serisinin başlangıç kitabı. Cinayet büroda komiser yardımcısı olarak göreve başlayan çiçeği burnunda Mutlu Komiser, ilk görevinde -şans bu ya- sahilde bulunan kesik bir elle baş başa kalır. Yedikule’den merkeze gelirken bile kaybolan yeni komiser, yabancısı olduğu koskoca İstanbul’da katili nasıl kovalayacaktır? Arka plan seksenli yıllar; darbe yılları, Sansaryan Han, faili meçhul cinayetler. O yılların polis teşkilatında yaşanan dönüşüm dikkat çekici. Malum yapılanmanın cezasını ülkece halen çekiyoruz. Kıdemli polisiye yazarımız Algan Sezgintüredi ve emekli emniyet müdürü Mesut Demirbilek birlikte çalışarak yazmışlar. İyi de yapmışlar.

İstanbul Treni (Graham Greene): Avrupa kıtasının batı ucundaki Ostend’den başlayıp İstanbul’a uzanan bir tren yolculuğu düşünün; anlı şanlı Orient Express. Yolcular arasında kimler yok ki? İç hesaplaşmaları olan bir devrimci, kanun kaçağı bir katil, bir din adamı, İzmir’de inecek olan Yahudi bir üzüm tüccarı, İngiliz bir gazeteci ve ünlü bir yazar… İstanbul Treni, renkli karakterleri, sağlam kurgusu ve sonuna kadar süren gerilimiyle suç ve casusluk temalı modern bir klasik. 1930’lu yılların Avrupa’sını ideolojileri, çatışmaları ve sancılarıyla birlikte resmediyor. Bu kitabı sevenler, Graham Greene’in polisiye olmamakla birlikte çok çarpıcı bir diğer romanı olan Meselenin Özü’ne de göz atabilirler.

Tuhaf İlişkiler (William McIlvanney): Tuhaf İlişkiler, ekose polisiye akımının öncüsü ve sevilen polisiye yazarı Ian Rankin’in “Üzerimde etkisi büyük” dediği William McIlvanney’in Laidlaw üçlemesinin son romanı. Eşinden ayrılmış, hayatında bir türlü düzen kuramamış Glasgowlu dedektifin kardeşi bir trafik kazasında ölür. Bu zamansız ölüm, zaten huysuz ve geçimsiz olan dedektifi neredeyse teşkilata rest çekecek kadar sarsar. Kardeşi Scott, o idealist genç öğretmen, o yetenekli ressam, hayatının son zamanlarını nasıl geçirmiştir? Onu tüketen asıl büyük derdi nedir? Çemberin içindeki çember. Gümüş Kuğu kitabında da deneyimlediğim gibi, McIlvanney’in tarzı hem ilgi çekici hem de yorucu. Birkaç satırlık gerçeği, iki paragraflık felsefeyle tamamlıyor. Adalet, mutluluk, aşk… Dayanabilene ödüller mevcut; işçi sınıfının dertleri, İskoç milliyetçiliğinin asimilasyon tedirginliği, yoğun İngiliz antipatisi, siyasi yozlaşma. Alt metin oldukça sağlam. Ve elbette McIlvanney, kardeşinin sözünü ettiği o esrarengiz “Yeşil paltolu adamın” peşine düşecek, kim olduğunu bulacaktır.

Güzel Haber Ne Zaman Gelir? (Kate Atkinson): Yazar, dedektifi Jackson Brodie ile nasıl bağlantısı olduğunu anlayamadığımız eksantrik karakterleri maharetle birbirine ekliyor; ailesini taşraya sürükleyen dört çocuklu alkolik bir şair, hippi bir anne, bebek bakıcısı bir genç kız, onun avukat patronu, avukatın gece kulübü işletmecisi eşi, genç kıza Latince ve antik Yunan tarihi öğreten idealist öğretmen, göçmen bakkal Mr. Hussain. İngiliz kültür öğelerinin olmazsa olmazı Chicken Tikka Masala, çim bahçe ve halk kütüphanesi de eksik değil elbette. “Güzel Haber Ne Zaman Gelir?” yazarın en sevdiğim kitabı. Yazarın diğer romanlarında zaman zaman fazlaca fanteziye kaçtığı, polisiyeden biraz uzaklaştığı görülmemiş değil. Tarzında ve yazımında Ruth Rendell ruhunu bulduğum yazarın bol ödüllü kitabı Hayat Sil Baştan’ı henüz okumadım ve polisiye de değil zaten.

ALİ HULKİ CİHAN

Buzlar Çözülünce (Melih Günaydın): Kitabı biraz zorlanarak bitirdim. Katil hikâyeye çok sonradan katıldı. Bence bu bakımdan eleştirilebilir. Hikâye olması gerekenden çok uzun geldi bana ayrıca.

Peygamber Cinayetleri (Mehmet Murat Somer): Hikâye eğlenceli ve çok gerçekçi. Burada katil tek bir kişi olabilirdi ve o kişi katil çıktı… Eleştirim bu olabilir. Ancak sürükleyici ve akıcı dili, gerçekçiliği ile keyifle okudum.

Perşembe Günü Cinayet Kulübü (Richard Osman): Kitap genel olarak çok hoşuma gitti. Özellikle de cozy polisiye sevdiğim için keyifle okudum. Ancak kitabın ilk 200 sayfası bence gereksiz tasvir ve ayrıntı ile doluydu. Yaklaşık 400 sayfa olan bu kitap aslında pekâlâ 200 sayfada olabilirdi ve bence daha da iyi olurdu. Filmini de izledim geçen hafta, film iki saatti ve iki saatin içine tüm konular sığmıştı. Filmi izledikten sonra da kitabın gereksiz uzun olduğu kanaatim daha da güçlendi. Bunun dışında son derece güzel, yaratıcı bir hikâye ve olayın geçtiği yerler çok hoş.

MURAT YÜKSEL

Gölgenin Eli (Elçin Poyrazlar): Önceki maceralarından tamamen farklı bir Suat Zamir polisiyesi. Genç bir fenomen kadının vahşice katledilmesi, peşinden kocasının öldürülmesiyle devam eden cinayetlerin peşinde bu kez Suat değil Başkomiser Selim ve yardımcısı Kaya var. Çünkü Suat Zamir bu sırada bambaşka sularda yüzüyor. İstihbarat adına çalıştığı yeni görevinde aynı zamanda yalanlarla gerçeklerin birbiriyle kıyasıya mücadele ettiği, kazdıkça daha derin işlerin ortaya çıktığı derin devlet denilen olguyla / yapıyla yüzleşiyor Suat. Üstelik anne ve babasıyla ilgili kendisinden yıllarca saklanan ya da gerçeklerin anlatılmadığı ne varsa onların da peşine düşüyor. Bilinmeyenin ardı sıra gittiği bu macerada okuyanı aksiyonun, heyecanın hiç eksik olmadığı siyasi bir polisiye bekliyor. Yakın geçmişimizdeki Susurluk kazası ve sonrasıyla ilişkilendirilmiş son Suat Zamir macerasının bu yaz okuduğum en güzel kitap olduğunu söyleyebilirim. 

Kumarbaz (Tuna Kiremitçi): Bir zamanların ünlü iş insanlarından ve Eski TBMM vekili Sadık Alpsoykan her ay kumar oynamaya gittiği Kuzey Kıbrıs’ta ölü bulunur. KKTC’nin destek talebi üzerine, İstanbul’dan Başkomiser Perihan Uygur ile Ankara’dan Cumhuriyet Başsavcısı Yelda Kansu Girne’ye vakayı soruşturmaya gönderilirler. Diğer taraftan, İstanbul Tarlabaşı’nda işlenen bir cinayeti araştırma görevi Komiser Ayla ve Komiser Yardımcısı Hasret’e düşer. Kıbrıs’ta işlenen cinayetin üstünün kapatılmaya çalışıldığını ve adadaki yasal boşluktan faydalanarak pıtrak gibi türemiş mafyanın terörize ve devlet içine sızmayı başarmış karmaşık güç ilişkilerini hisseden Başkomiser Perihan’la -bütün zıtlıklarına rağmen- ekürisi Yelda savcı bu işin peşini bırakmamaya kararlıdırlar. Konusunu kısaca bu şekilde özetleyebileceğimiz kitapta hikâye İstanbul’da Ayla’nın, Kıbrıs’ta Perihan’ın araştırdığı cinayetler bir şekilde ortak noktada buluşuyor, merak unsuru kitap boyunca okurla birlikte ilerliyor: “İş insanını kim neden öldürmüştür? İstanbul’daki cinayetle Kıbrıs’ta öldürülen iş insanının bağlantısı nedir?” soruları başarılı bir finalle okurunu tatmin ediyor. Katman katman açılan olay örgüsüyle, derinlikli karakterleriyle, yükselen temposu ve heyecanıyla sanırım dört kitap arasında Perihan ablanın en sevdiğim macerası Kumarbaz oldu. 

Lanetli Evin Katili (Gencoy Sümer): Katil Kim polisiyelerini bayılarak okuyan bir polisiyesever olarak sevgili ustamız, Dedektif Dergi’nin kurucularından Gencoy Sümer’in son romanı Lanetli Evin Katili’ni nasıl keyifle okuduğumu söylememe gerek var mı? Miss Marple’ın Türkiye şubesi olan, esasen emekli bir öğretmen teyzemiz Ayten Hanım, kendini bir anda bir cinayetin ortasında bulur. Sadece etrafındakiler tarafından değil kendi ailesi tarafından da pek sevilmeyen zengin iş adamı Fikret Erbay ölür. Ama tek ölen Fikret olmayacaktır. Lanetli eve kıyısından köşesinden mabadı değmiş başka insanlar da ölür. Yaşananlar tesadüf mü? Cinayet mi? Yoksa hepsi aslında doğal ölüm olup bizim yerli Marple teyzemiz mi kuruntu yapıyor? İşte, ters köşe yapan enfes bir katil kim polisiyesi. Lanetli Evin Katili, polisiye sevenlerin, özellikle de Agatha Christie hayranlarının kaçırmaması gereken bir dedektiflik macerası.

Ayrıca bu yaz Celil Oker’in Remzi Ünal serisinden Çıplak Ceset, Kramponlu Ceset, Yenik ve Yalnız, Bir Şapka Bir Tabanca, Son Ceset ve Ateş Etme İstanbul kitaplarının tekrar okumasını bitirdim. Agatha Christie’den Ölüm Sessiz Geldi, Sıfıra Doğru, Dört Büyükler, Porsuk Ağacı Cinayeti ve Arka Sokaktaki Cinayet’i okudum. Bu iki büyük ismin romanları hakkında yorum yapmak konusunda ise kendimde bir hak göremiyorum. Keşke binlerce yazsalardı biz de hep ama hep okusaydık. 

RIDVAN ADIYAMAN

Çelenk Tanzim ve Tertip Sanatı (İbrahim Yıldırım): Klasik polisiye türünden farklı bir antoloji kitabı. Kitabın bölüm başlıklarına ithafen yazılan faili meçhul cinayetler asıl cinayeti çözmek için anlatılıyor. Sultan Abdülaziz için Londra’da düzenlenen bir baloda ölen Madam’ın cinayetini yazan bir defterin bulunmasıyla hikâye ses kayıtları olarak başlıyor. Romanda kahraman geçmişe gidip geldiği için bazen konudan kopma yaşanıyor. Ancak farklı bir polisiye okumak adına güzel bir hikâye.

Kesik Baş (Hüseyin Rahmi Gürpınar): Hikâye sarhoş halde evine dönmeye uğraşan Nafiz Efendi’nin düştüğü kuyuda kesik bir baş bulmasıyla başlıyor. Muammanın iyi işlendiği, Hüseyin Rahmi’nin kendine has üslubuyla bir solukta okunuyor. Merak uyandırması, sokak dili kullanımı ve sonuyla iyi bir kitap.

Karınca Karambolü (Alper Kaya): Karakterin kolluk kuvvetinden olmaması ve haksızlık yüzünden hapiste olması hikâyeyi heyecanlı yapıyor. Karakterin olayları çözümlerken bazı durumları şıp diye anlaması hikâyede boşluklara sebep olsa da akıcı ve muammanın karmaşık olmadığı kitap bir solukta bitiyor.

Yarasa (Jo Nesbo): Nordik Edebiyatın güzel örneklerinden, olayın muamması kitaba odaklanmayı artırıyor. Kurgusu, akıcılığı, karakterin iç dünyasını yansıtması hikâyeyi güçlendirerek merak duygusunu canlı tutuyor. Okurken merak duyuyor, keyif alıyorsunuz.

Bir Katilin Güncesi (Kim Young-Ha): Sonu sürpriz bir şekilde biten kitabın karakteri eski seri katildi. Kahramanın, unutma hastalığı olması ve geçmişiyle ilgili hikayeleri anlatması kitabı okurken akıcı hale getiriyor. Kısa olmasına rağmen etkili bir kitap.

Suikast Bürosu (Jack London): En kısa anlatımla günümüz seri filmlerinden olan John Wick’in dünyasına benzeyen bir hikâyeye sahip. Akıcı ve aksiyonlu ilerleyen hikâye kitabın kısa sürede okunmasını sağlıyor.

DERİN GEZMİŞ

Yırtıcı Kuşlar Zamanı (Ahmet Ümit): Ülkemizde şüphesiz en çok okunan roman kahramanı olan Başkomiser Nevzat’ın son macerası Yırtıcı Kuşlar Zamanı. Ünlü Yazar Ahmet Ümit’in hikâye anlatıcılığını çok beğensem de kitaplarında sık sık kullandığı intihar teması sebebiyle ön yargıyla başladım romanı okumaya. Lakin yazar beni şaşırttı ve etkileyici bir sonla bitirdi hikâyeyi.

Bir Adam Üç Gölge (Hakan Güneri): Hakan Güneri’nin, ilk polisiye romanı Turan Caddesi No 25 ile başlayan Salih Başkomiser’in macerasının son kitabı. Turan Caddesi No 25’in tadı gerek hikâye anlatımı gerek kurgu olarak hala damağımda. Lakin Bir Adam Üç Gölge benim için… üzücü bir deneyimdi demekle yetineceğim.

Fon (Mahfi Eğilmez): İnferis, Sahte Sultan ve Fon. Bir üçleme daha. Mahfi Eğilmez’in son kitabı Fon bana yine sevdiğim okuma lezzetini sundu. Akıcı olay kurgusu, kusursuz hikâye anlatıcılığıyla birleşince keyifli okuma saatleri kaçınılmaz oluyor haliyle. Ve Mahfi Eğilmez gerçek hayatta yaşanılan sonları değil, olması gereken, doğru olan sonları yazmaktan kaçınmıyor.

DİNÇER BATIRBEK

Davetli Listesi (Lucy Foley): “Issız adaya davet edilen konukların birer birer ölmesi ve içlerinden birinin aslında katil olması” temasını, yarattığı gerilim ve kuşku ortamı nedeniyle oldum olası sevmişimdir. Bu çok satan kitabı da beğenerek ve keyifle okudum. Kurgusu sağlam, ters köşeleri sürprizli idi. Genellikle romanları tek bir başkahramanın gözünden / ağzından okuyarak daha kolay içselleştiriyorum, bu nedenle öykülerimi de birinci tekil kişi diliyle yazmayı tercih ediyorum. Her bölümün farklı bir karakterin ağzından / gözünden anlatıldığı romanları takip etmekte çoğunlukla zorlanmama karşın, benzer bir anlatıya sahip Davetli Listesi’ni rahatça okuyabildim. Demek ki, yazarın kişiler arasında yumuşak geçiş yapmayı başardığını söyleyebilirim.  

Sarı Odanın Esrarı (Gaston Leroux): Büyük bir beklentiyle aldığım ancak aynı boyutta bir düş kırıklığıyla bir kenara fırlattığım, saçma sapan kurgusu ve anlamsız finaliyle beni kilitli oda polisiyesinden soğutan, sözde kilitli oda polisiyesi. Üstelik kapağında “20. Yüzyılın En İyi Klasik Polisiye Romanı” ibaresi var. Pes.

Haşhaşîler (Eric Giacometti & Jacques Ravenne): Amazon’un indirim kampanyasından sudan ucuza aldığım ve daha önce hiçbir paylaşımına / eleştirisine rastlamadığım için fazla bir beklentiye girmeden hoşça vakit geçirmek üzere okuduğum serinin ilk kitabını (Kan Kardeş) çok beğenmiştim. Bu yüzden kısa olduğu için her anı kıymetli yıllık iznim için serinin ikinci kitabını seçtim; çok da iyi yapmışım. Fransız Mason Komiser Antoine Marcas’ın, Tapınak Şövalyeleri ve Haşhaşîlerin sırlarıyla örülü serüvenini yine keyifle okudum. Tarihin farklı dönemlerindeki iki paralel kurgunun dönüşümlü olarak anlatıldığı ve finalde -elbette- kesiştiği kurgusunu ve temposunu beğendim.

HİKAYEMİ MURAT MENTEŞ YAZMADI

‘‘Aşk üçgeni ‘seveni sevmeme’ ilkesiyle hareket eden üç salağın oluşturduğu geometrik osuruktur.’’

MURAT MENTEŞ

Bölüm Bir: Tabutta Amuda Kalkılmaz

‘‘Aşk, bedeli ödenir fakat satın alınmaz.’’

MURAT MENTEŞ

Hass… bunun böyle olmaması lazımdı.

Her insanın hayatı bir hikayeydi ve benim hikayemin sonu da böyleymiş demek ki! Herkes ölümü bilir, bazıları nasıl öleceğini düşünür. İlkini bilsem de ikincisini düşünmemiştim. Yirmi birinci yüzyılda böyle ölmek mi kaldı ya? Imm! Ih! Yok arkadaş kıpırdamıyor. Laan çıkarın beni! Saaaliim! Cevheeer! Ulan buradan çıkınca geberteceğim sizi! Hass… Ne yapıyorum ben? Ölüm korkusu insana panik yaptırıyormuş resmen. Sakin olmalıyım. Fakat sakin kalsam bile beş bilemedin on dakika sonra oksijenim tükenecek. Çırpındıkça güç sarf ediyor daha fazla oksijen tüketiyorum. Sonuçta tabutta amuda kalkılmaz. Ulan şimdi uydurma deyim kullanmanın sırası değil! Düşün oğlum Cenk, düşün. Ne oldu da bu durma düştün?

Sondan başlayalım. Salim, Cevher’le KumBARa’nın özel odasında toplantı yapacaktı. Bu nedenle ben de Asuman’la çıktım bardan. Çünkü onu evine benim bırakmam emredilmişti ki bundan da şikâyetçi değildim. Asuman, namı diğer Gece Bülbül’ü. Ah, şarkıların gözünü kör edecek, Ay’ın karanlık yüzünü aydınlatacak, Afrodit’i kıskandırıp savaş çıkarabilecek kadar güzel Asuman Cıvıldayan. Ne Nil Deltası ne Çukurova! Onun teninde yetişemeyecek ürün yok. Konya Ovası’nda üretilen buğdaydan bir ten ve o tende Akdeniz’in lavantalarının kokusu. Son dakikalarımı bile onu düşünerek geçiriyorum. Hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçerken o Türkan Şoray’dı. “Aşk insanı sarhoş yapar sevdiğini düşünerek sızarsın,” diye bir cümle okumuştum amatör bir yazarın kitabında. Görevim âşık olmak değildi fakat aşk yırtık dondan selam verdi. “Yakışıklı cümleler birçok kadını tavlar.” diyen biri vardı. Kimdi bu? Hatırlaya…

İki yıldır görevimi sorunsuz icra ederken nerede hata yaptım? Asuman’a kendimi âşık edip Salim’in işlerini öğrenecektim. Fakat mecaz gerçek oldu. “Böylee biiiirr karaa sevdaaaa karaa toopraakta biteeer.” Zeki Müren mi fısıldıyor kulağıma bu şarkıyı yoksa iyice kafam mı gitti?

Konu yine dağıldı. Sakin kalıp kafamı toparlamam lazım. Murat Menteş yazdığı bir hikâyede dar bir oda düşünmeyi hızlandırır gibi bir şey yazmıştı. Fakat hikâyemi Murat Menteş yazmadı. Bu nedenle tavsiyesini uygulayamıyorum.

Heh! Tamam. Arabada Asuman’la tartışmıştık. Asuman ürkek bir ceylan yavrusuydu bu vahşi savanada. Çevresi büyük etçillerle sarılmıştı. Bu nedenle ona olan sevgimi tekrar tekrar söylediğimde avcıdan kaçar gibi aşktan kaçıyordu. Aslında kaçtığı aşk değil şerefsiz Salim’di. Salim Sağ. ‘Tabutçu’ Salim. Silah kaçakçılığının Ronaldinho’su. Yıllardır yakalanamayan kara listenin Speedy Gonzalez’i. Bir de yaveri Cevher Cevher var. Orta Asya bozkırlarının alfa tilkisi. İkisinin de foyasını…

Vay be toprağın altı ne kadar da sessizmiş! Ne düşünüyordum ben? Sanırım kıpırdayamıyorum.

Hah! Asuman. Evine bırakmaya giderken önce tartışmış, sonra sessiz sedasız oturmuştuk bir süre. Onu bu hayattan çekip alacak ve ailemizi kuracaktım.

Kulaklığımdan Salim ve Cevher’in sesi gelmiyor. Kulaklığım… Neyse ki odalarında iki tane daha ses kayıt cihazı var da bilgisayarıma kaydediyor. Yakında cürmümeşhut yapacağız.

Galiba beklenen an geldi. Gözüme çarpan bu ışık beni ahirete götürecek trenden başka ne olabilirdi ki? Hoşça kal diyemediğim ne çok insan vardı. Görüşemediğim insanlar, yarım kalmış kahkahalar, söylenmemiş sözler. Aaa, başkomiserim Şahin Fırtına mıymış bu trenin makinisti? Başkom…

Bölüm İki: Namlunun Ucundaki Salıncak

“Kötüler hayatın tadını çıkarır, iyilerse güzel rüyalar görmekle yetinir.”

MURAT MENTEŞ

“Biliyorsunuz ki kafasına aldığı darbe sonucunda amnezi geçirdi ve oksijensiz kaldığı için nefes darlığı problemi var. Birkaç gün daha müşahede altında tutmamız gerekiyor. Bu yüzden hastamızı çok yormamaya çalışın lütfen. Ne kadar dinlenirse o kadar çabuk iyileşir. Teşekkürler.”

“Çok sağ olun doktor hanım. Hastanızı çok yormayacağız.”

Yattığım odanın kapısında başkomiserim Şahin Fırtına doktorla konuşuyordu. Mücbir sebep yüzünden yaşadığım trajikomik olaydan beri, iki gündür hastanede yatıyordum. Daha doğrusu bugün üçüncü gündü ve anca kendime geliyordum. Fakat bu duruma nasıl düştüğümü hatırlamıyorum. Bin parçaya bölünmüş bir yapbozun yapım aşamasındaydım sanki.

Soyadının hakkını veren bir başkomiser olduğu için dünden beri beni darlıyordu. Aptallığımdan yakınıp aşkımı, sevgimi de sinkaflı galiz küfürlerle paylıyordu. Haksız mıydı? Elbette değildi. Amacımızın dışında gelişen birtakım şeyler bizi buralara getirmişti. Ah ulan aşk! Ah Asuman ah!

“Namlunun ucundaki salıncakta sallanıp durursan bir gün düşersin işte,” diyerek odaya girdi uydurma deyimleri ağzıma boca eden şahsına münhasır başkomiserim. Neredeyse otuz küsur yıldır bu teşkilattaydı, birçok ödülle taçlandırılan bir idoldü. Fakat takıntı yaptığı tek şey Salim Sağ ve Cevher Cevheri’ydi.

“Ulan yıllardır bu peze… Neyse! Tam avucuma alıyorum, allem ediyor kallem ediyor dört ayak değil sekiz ayak üzerine tüy gibi düşüyor. Yine, yeni, yeniden başa döndük. Bu adamları yakalamadan bana uyku yoook!” diyerek yatağımın yanındaki koltuğa çöktü.

“O değil de başkomiserim beni nasıl buldunuz?” Yandan öyle bir bakış attı ki hani bana ‘Ben diyorum Ankara, sen diyorsun ki kıçım kara,’ der gibiydi.

“Oğlum ben bu mesleğe her şeyimi verdim. Sen benden önce döktün saçları ama olsun. Benim de kıçımdaki kıllar ağardı. O kadar yıldır çalışıyoruz ben körü körüne iş yapmam bunu bil.  Seni iki yıldır takip ettiriyorum. Ne yiyorsun, ne içiyorsun, kiminle geziyorsun ne haltlar karıştırıyorsun biliyorum. Ekipten Şamil o gün izliyordu seni. Kızı evine götürdükten yarım saat sonra Cevher arkandan gelmiş ve seni kapıda yakalamış. Uzun bir süre konuşmuşsunuz ve sana silah çekmiş. Sonra silahla başına vurup arabaya tıkmışlar, ardından da seni gömmüşler işte. Tabii lakabının hakkını veren Salim de oradaymış. Gerisi malum işte, Şamil bizi aradı biz de gelip seni çıkardık. Oğlum şunu bul ve anlat artık gözünü seveyim, aklındaki karıncaları defet ne oldu ne bitti söyle? Niye Cevher bunu yaptı sana?”

Soru işaretleri boynuma urgan olmuş asılmayı bekliyordum. Başkomiserim bunca yıldır peşinde koştuğu adamı yakalamadan ölmek istemiyordu. Salim’in öyle sağlam bir çevresi vardı ki nezarethaneye bile koyamıyorlardı. En son bizzat kendi elleriyle tutuklayıp nezarethaneye koymuştu ki Salim bir saat geçmeden şube müdüründen, milletvekiline kadar birçok insanla görüşmüştü ve elini kolunu sallayarak kardan adam sırıtışıyla karakoldan çıkmıştı. O günden sonra daha çok takmıştı komiserim ona. Elinde daha fazla somut delil olsun diye benim de içinde olduğum bu planı yapmıştı. İçeri sızdım işler istenildiği gibi gidiyordu. Her gün yaptıklarımızı, öğrenebildiğim planları rapor ediyor, çalışanları analiz ediyor, notlar alıyor, ses kayıtlarını dinliyordum.” Ses kayıtları!

“Başkomiserim, evimdeki bilgisayarda…”

İçeri “Merhabaaaaa!” diyerek afeti devran Candan Yakar girdi. Başkomiserim, belinde taşıdığı altıpatların mermisi gibi oturduğu koltuktan fırladı. Sesi Emel Sayın’ı andıran savcı Candan Hanım’ın bizim Başkomiser’e ilgisi farklıydı. Yaşına göre fit bedeni bizim Başkomiser’in de başını döndürüyordu. O da az değildi tabii. Cüneyt Arkın’a benzeyen bir surat ve yaşına uygun denebilecek bir vücutla gideri vardı. Suratımda tebessümle ikisine bakarken Başkomiser’imin mavi, şahin bakışlarıyla karşılaşınca toparladım kendimi.

“Hoş geldiniz savcım.” Aslında Candancığım demek istemişti de ortam müsait değildi tabii.

Kadın “Hoş bulduk.” diyerek bana yöneldi.

“Nasılsın bakalım?”

“Hani kalabalık bir caddeye girersiniz de konuşanları yarım yamalak duyarsınız ya, hah işte öyle hissediyorum!”

Hadi be! Yanlış kişiye yanlış betimleme!  Misafir odasına girmiş ve vitrindeki bardağı kırmış yaramaz bir çocuk gibi Başkomiserim’e baktım. Yine gözleriyle -ki bu gözlerle anlatma sanatı annelerde olan bir şeydir fakat bizim başkomiserin de bu yeteneği es geçilemezdi- ‘edeceğin cümlenin taa yüklemine…’ der gibiydi.

“İyi savcım iyi. Birkaç gün daha müşahede altında kalacak sonra işe dönecek.”

Savcı aynı fikirde değildi, “Hım! İşe dönme olayını biraz ertelemek gerekiyor. Çünkü ifşa oldu, bu da yaptığımız planın iptaline sebep veriyor.”

Planımız mı? Vay Başkomiserim’e bak sen alengirli işleri Savcı’yla planlamışlar demek.

“Bunca zamandır uğraşıyoruz bari meyvelerini az da olsa toplayalım.”

“Ama…” diyerek itiraza ballayacaktım ki Başkomiserim sözümü kesti.

“Haklısınız. Zaten Salim ve Cevher öldü bunu biliyorlar. Onlar günlük hayatlarına devam edecekler biz de kaldığımız yerden devam edeceğiz. Fakat sorun şu, başka içeride adamımız yok. Onu nasıl halledeceğiz?”

“Ben bir şeyler düşündüm. Akşama konuşalım bunları,” dedikten sonra Savcı kapıya doğru hareketlendi. “Hadi bakalım geçmiş olsun. Sen güzelceee dinlenmene bak. Görüşmek üzere,” dedi ve erkeğine kur yapan bir amazon canlısı gibi saçlarını savurarak arkasına Başkomiserimi takıp çıktı.

Başarılı yanları vardı elbet ama operasyonun eksikleri Alex’siz bir Fenerbahçe gibiydi. Çünkü içeriye bu saatten sonra adam sızdırmak hem zor hem de çok tehlikeliydi. Yapılabilecek en mantıklı şey ikna edilmesi kolay, kaybedecek çok şeyi olanları birini tespit etmek ve bunun üzerinden yürümekti. Çünkü kaybedecek çok şeyi olanlar en değer verdiklerini kaybetmek istemezler. Örneğin bir ailesi olan ve bu adamların yanında mecburen çalışan bir sürü insan vardı. Hepsini raporlarımda sunmuştum. Buna mukabil hareket etmeleri gerekiyordu.

Suratında ablak bir gülüşle dönen Başkomiserim Şahin Fırtına ceketini koltuktan alıp giydi.

“Hadi görüşürüz evlat. Dinlenmene bak eğer aklına bir şey gelirse saat kaç olursa olsun beni ara. Şamil refakatçi olacak bu akşam, onunla da istişare edersin. Belki aklındaki çöplükten değerli bir şeyler çıkarırız,” diyerek çıkışa yöneldi.

“Başkomiserim savcı hanım gelince cümlem yarım kaldı. Bilgisayarımdaki ses kayıtlarını dinleyebiliriz. Olayın debdebesinden unuttuk,” dedim müstehzi bir ifadeyle. Bu sefer gözleriyle değil temiz, tıraşlı suratına hoşluk katan dudaklarını oynatarak konuştu.

“Öncellik bakımından değerli sözleri ve yapacaklarımızı sona bıraktığımız için hep geç kalıyoruz.”

Bölüm Üç: Hayat Tombalası

“Siperden mezara tepemdedir her daim, Yüzbaşı Güz, Albay Ölüm, General Ayrılık.”

MURAT MENTEŞ

‘Cesaret hem bir soru hem bir muammadır,’ diyen Murat Menteş’e selam olsun. Bir de şöyle bir şey yazmıştı: ‘Korkmuyorsan, cesarete ihtiyaç duymazsın.’

Başkomiserim, ben, Şamil ve şubemizin Bill Gates’i Işık, savcı Candan Yakar’ın odasındaydık. Ben de bu bahaneyle hastaneden çıkmıştım.  Bilgisayarımdaki ses kayıtlarını ve diğer dosyaları da alıp gelmiştik.

Salim ve tayfası salak değildi. Özel konularını konuşurken KumBARa’nın en yoğun olduğu günü seçip sinyal karıştırıcı kullanarak konuşuyorlardı. Bunu da ilk geldiğim zamanlarda odanın kapısında beklerken telefonumun çekmediğini fark etmiştim. Çünkü tepelerinde akbaba gibi bir sürü teşkilat vardı. Sonra hep dikkat ettim, diğer günlerde herhangi bir sorun olmuyordu. Fakat özel işleri olunca ne telefon ne de kulaklıklar çalışıyordu. Buna binaen de bazı ses kayıtları cızırtılıydı ve anlaşılamıyordu. Bizim Işık Parlayan bunu düzeltmenin zaman alabileceğini söylese de görevi en iyi şekilde sonlandıracağına kefildim. Çünkü işinin ehliydi. Kilolu parmakları bilgisayar klavyesinde Victoria Secret defilesinde yürür gibiydi. Tabii şu an parmakları ve kendisi meskûn mahaldi.

Geniş, ferah odada herkes bir fikir beyan ediyordu. Ses kayıtlarını tekrar dinleyeceklerdi. Ben pencerenin yanında, ayaktaydım ve camdan dışarıya bakıyordum. Sakatlıktan dönen forvetin yedeği gibi hissediyordum. Bu yüzden de hiç ses çıkarmıyordum.

Benim olay da açıklığa kavuşmuştu. Ses kayıtlarına göre içlerine karıştığımdan beri beni sevmeyen, gözüne giremediğim Cevher Cevheri yüzünden bu duruma düşmüştüm. Asuman ile ilişkimi çözümlemiş ve beni gizliden gizliye takip ederek bazı şeyleri de fotoğraflayarak patronuma… Patronum? Ulan iki yıldır ağız alışkanlığından adama patron dedim iyi mi? Böyle dediğimi duysa Başkomiserim ‘Alışkanlık bağımlılıktır aslında’ diyerek garip bir edebiyatla hayat dersi verirdi. Polis olmasa iyi bir yazar olurdu orası kesin.

‘‘Ağabey bir şey diyeceğim ama nasıl diyeceğim?’’ Bir an Cevher’in sesini duyunca irkildim. Ses kaydını tekrar açtıklarını fark etmemiştim.

‘‘Ne oldu Cevher? Apar topar çağırdın misafirlerin yanından kalktık, ayıp oldu.’’

‘‘Ağabey…’’

‘‘Lan ne var, ne? Başlayacağım ağabeyine! Ne?’’

‘‘Asuman yenge ile Fehmi birlikteler.’’

‘‘Fehmi kim lan?’’

Elbette sahte kimlikle çalışıyordum.

‘‘Yeni gelen ıslak karga yok mu? Fehmi Fani. Hani Asuman Yenge’yi vurulmaktan kurtarmıştı ya, o lavuk işte.’’

O olay istemsizce bu adamların yanına girmemin anahtarı olmuştu. Hayat bir tombalaysa kader de birinci çinkoydu işte.

‘‘Sen ağzından çıkanın farkında mısın Cevher? Can dostum demem bak keserim o dilini! Ne demek lan birlikteler? Nereden biliyorsun?’’

‘‘Ağabey biliyorsun ki gözüm tutmamıştı onu. Yani sen teşekkür maiyetinde onu işe aldın da kimdir nedir sordurmadın. Ben araştırdım onu. Herif hayalet gibi. Oturduğu mahallede kimse tanımıyor.’’

İşini iyi yapıyordu Cevher, valla takdir ettim şimdi. Adamın hisleri kuvvetliymiş. Beni araştıracaklarını tahmin etmiştim fakat bu kadar gizli olacağını bilmiyordum. Aslında mahalleden birkaç kişiyi hakkımda bir şey sorulduğunda konuşsunlar diye ayarlamıştık. Demek ki Cevher’in kolu düşündüğümüzden daha uzundu. Fatih gemileri karadan yürütmüş, Cevher’se saman altından okyanus götürmüştü. Eee sonuçta arıya ‘Neden bal yapıyorsun?’ diye sorulmaz. Hayvanın işi bu sonuçta.

‘‘Cevheer! Sıçarım hayaletine! Nereden biliyorsun dedim sana?’’

‘‘Buyur ağabey telefonumda resimler va…’’

‘‘Ver!’’

‘‘Arabada, parkta ne bileyim kafede el ele, diz dize…’’

‘‘Sus lan! Bu pezevengi bul bana çabuk! Nereye götüreceğini biliyorsun.’’

‘‘Biliyorum ağabey.’’

Kayıtta bundan başka bir şey yoktu. Çünkü odadan çıkmışlardı ve bundan sonrası benim için karanlıktı. Elbette kaydı ilk dinlediğimde aklıma ilk gelen Asuman’a bir şey olup olmadığıydı. Şamil’e göre herhangi bir şey olmamıştı Asuman’a. Fakat kendi gözlerimle görmeden bunu emin olamazdım.

‘‘İhlal, daima yasağı sollar; bu kuraldır.’’ demişti bir kitabında Murat Menteş. Haklıydı. Sonuçta ıskartadaydım ve sevdiğim kadını görmeden asla duramazdım. Ve sonuçta aşk, insanın şahsiyetini pekiştirir.

Işık tombik, kızarmış yanaklarını bana çevirip “Nasıl?’’ dedi

Ulan düşüncelere dalınca fısıldayarak konuşuyordum. Atanamamış bir edebiyat öğretmeni olduğum için kitaplarda sevdiğim sözlerin altını çiziyordum ve bu sözler nedense en gereksiz anlarda fırlayıp dudaklarımdan düşüyordu. Yok bir şey anlamında Işıl’a gülümsedim.

Plan yapılmış olacak ki herkes ayaklandı. Başkomiserim ve Savcı Hanım göz göze el sıkıştılar. Bizi de kolay gelsin diyerek uğurladı. Başkomiserim ve Işık aynı arabayla giderken beni Şamil eve bırakacaktı. Ben aslında yürümek istedim ancak dikkatli olmam ve mümkünse evden çıkmamam gerektiğinin tembihlendi. Fakat ne yapalım dilin kemiği yoktur, kalbin var mıdır sanki?

Bölüm Dört: Azrail’e Bacak Arası Atmak

‘‘Ecel kontenjanında rezervasyonumuz vardır, Azrail’in spiralli ajandasında.’’

MURAT MENTEŞ

Zamanın geçmeyeceği tutuyordu sanırım. Akrep ve yelkovan ihtiyarlamış gibiydi. Bekle bekle varmıyorlardı istenilen yere.

Evden çıkamayacağım için sağ olsun Şamil bir markete girip abur cubur falan aldı. Canım sıkılırsa film izlerken iyi gidermiş. Ulan sanki misafirliğe gelmiş çocuktum hareketlere bak! Neyse, Asuman iki saat sonra çıkacaktı KumBARa’dan. Bir saat sonra çaktırmadan evimden çıkıp evine sızacaktım Asuman’ın ve ona gerçeği tüm çıplaklığıyla anlatacaktım. Adımı, işimi ve planımı… Elbette arkasından iş çevireceğim için Başkomiserim beni tenor performansıyla azarlayacaktı. Yapacak bir şey yoktu. Taşla kuş vurmak eskide kalsa da ben Azrail’e bacak arasından gol atacaktım. Böylelikle galip gelen hem aşk hem de adalet olacaktı.

Televizyona baktım olmadı. İnternetten bir iki diziye takıldım sarmadı. Aklım bende olmadığından hiçbir şeye dikkatimi veremiyordum. Bırakmama rağmen kitaplığımda bulduğum içinde birkaç sigara kalmış paketi de iki fincan kahveyle tükettim. Allah’ım! Deplasmanda galip gelecek, derbi maçında uzatmaların bitmesini bekleyen teknik direktör gibiydim. Asuman yokluğumun farkında mıydı bilmesem de onun yokluğunda bedenim Sahel Bölgesi gibi kuraktı. Bu kadarı yeterdi. Evi olduğu gibi bırakıp kafama bir şapka geçirdim, optik bir gözlük taktım. Kamufle olarak çıkacaktım evden. Tam kapı koluna elimi atmıştım ki -hass…- cep telefonumun ekranında Başkomiserimin ismi. Açmazsam kıllanacaktı, açsam ne sallayacaktım?

‘‘Efendim Başkomiserim? Hiiiç, öyle kahve, sigara keyfi yapıyorum… Evet bırakmıştım fakat kitaplığımda bulunca sıkıntıdan içtim işte. Yok Başkomiserim bir sorun. Dinlenmiş oluyorum bir nebze. Yok yok, sağ olun Başkomiserim bir sıkıntım olursa haber ederim. Evet, çıkmıyorum bir yere. Sonuçta hapishanelerin manzarası olmaz. Evet, haklısınız Başkomiserim dikkatimi dağıtmamam lazım. Düşünmüyorum Asuman’ı. Haklısınız bir görevdi bitti. Peki, çok teşekkür ederim. Hayırlı akşamlar.’’

Oh! Çaksa da ateş almadı sanırım. Acaba yakınlarımdaydı da beni mi deniyordu? Şahin Fırtına bu ne yapacağı belli olmaz. Biraz daha mı beklesem? Hass… kadere kırk beş. ‘‘Tereddüt iyidir, kolayca tarafsızlığa, zamanla da bilgeliğe dönüşür.’’ sözüyle kendimi gaza getirip çıktım evden. Çok geçerliliği olmayan bir kamuflajın içindeydim fakat ehvenişerdi. Beni ve Asuman’ı gözetleyen meslektaşım muhakkak vardır. Hatta Asuman’ı şu saatten sonra Salim’in adamları bile gözetleyecektir. Bunları düşünerek Asuman’ın kaldığı apartmana doğru yürümeye başladım. Elbette takip edilip edilmediğimi anlamak için yolu uzatıyor, farklı sokaklara girip çıkıyordum. Emin olunca bu oyunu bırakıp yoluma devam ettim.

İki yıldır gizli görevde olsam da şu an yaşadığım adrenalin ve heyecanın haddi hesabı yok. Bereket versin ki Asuman’ın oturduğu apartmanın anahtarlarını kopyalamıştım. Elbette o zaman aşk çemberine girdiğimin farkında değildim. Sadece Asuman’ın evine gizlice gidip Salim ile alakalı bilgiler elde etmek istemiştim. Tabii bunu birkaç kere yaptıktan sonra anahtarları kullanmama gerek kalmadı. Her şey aşkın doğallığıyla ilerledi. İki yılda birçok kere girdiğim eve şimdi gizli saklı giriyordum. Başa dönmüş gibiyim. Fakat bu sefer başka bir planla.

Yabancı olduğum anlaşılmasın diye açık tekel bayisinden biraz nevale alıp apartmana girdim. Hızlıca merdivenleri çıktım, maazallah açık versem sonum haraptı.

Nefesimi kıçımdan vererek Asuman’ın kapısına geldim. Biraz bekledim herhangi bir ayak sesi var mı diye. Sonuç olumlu olunca ışıkları yakmadan içeri girdim. Elimdeki poşeti ayakkabılığın yanına bırakıp pencereye uzak bir koltuğa seğirttim. Bundan sonrası beklemekti. Lakin birkaç şey vardı aklımda. İlk olarak Asuman’ın eve yalnız gelip gelmeyeceği. Hoş Salim ya da Cevher, Asuman’ın evine çok nadir gelirlerdi. Eğer Salim, Asuman’la baş başa kalacaksa dağ evine ya da yatına giderdi. Burası en son geleceği yerdi. İkinci olarak Asuman beni görünce çığlık atarsa dışarıda da yaverleri varsa duyup eve sökün edebilirlerdi. Neyse ne! Benim de defansım sağlamdı. Emanet yanımdaydı.

Bölüm Beş: Gerçeğin Gebeliği

‘‘İdeal benliğimiz bir kurmacadır.’’

MURAT MENTEŞ

Kapıdan tıkırtılar gelmeye başladı. Oturduğum yerde kıpırdandım hatta elimi belimdeki silaha götürüp bekledim. Sonuçta köpekbalıkları her zaman saldırmaya hazırdır.

Kapı gıcırtısı ve kalbimin gürültüsü sessizlikteki senfoniydi. Kapı açılınca silahın kabzasını kavradım. Red Kit’in reflekslerine büründüm bekliyordum. Sonra Gece Bülbül’ü şakıdı:

‘‘Teşekkür ederim çocuklar.’’ Tam da düşündüğüm gibiydi. Silahı usul usul belimden çıkarıyordum kapı kapandı. Tetikte gezen ceylan misaliydi kulaklarım. Sessizlik bile gürültüydü.

Yerimden doğruluyordum ki hass… Namlu, aşk, korku ve dumur olma dörtlüsüyle karşı karşıya kaldım. Çömelmiş pozisyonda yakalanmıştım.

‘‘Fehmiii?’’

‘‘Öldür beni sevgilim aramıza yabancı katiller girmesin.’’ dedim elindeki Beretta’yı sıkıca kavramış olan Mrs.Smith’e. Silahını indirip bana sarıldı.

‘‘Sevdiceğim, gözyaşı averajı bizdedir.’’ diye fısıldadım kulağına. Birkaç saniye sonra kollarımdan hızlıca ayrıldı.

‘‘Nasıl? Nasıl kurtuldun oradan?’’

‘‘Nereden?’’

‘‘Nereden olacak tabuttan?’’

‘‘Sen nereden biliyorsun? Şerefsiz Salim söyledi değil mi? Adi köp…’’

‘‘Ne söylemesi! Ben de oradaydım.’’

Hass…

‘‘Gözlerimin önünde seni gömdü. Hatta…’’

‘‘Hatta? Sana bir şey mi yaptı lan yoksa?’’

‘‘Hayır. İlk toprağı ben attım tabutuna.’’

‘‘Ah! Sevgilim mezarıma attığın toprak miski amber rayihası, korkma söylemeyeceğim sorgu meleklerine senin kokun olduğunu.’’ diyerek Beretta’yı tutan eline gitti elim. Çünkü elinde silah değil mikrofon tutmasına alışkındım. Ancak o elini diken batmış gibi çekti ve pencereye doğru gitti. Perde arasından dışarı baktı. Büyük ihtimalle Salim’in köpeklerine bakıyordu.

‘‘Nereden anladın evinde biri olduğunu?’’ dedim istemsizce. Bazen kafamın içindeki soruları tutamıyordum, fırlıyordu ağzımdan.

‘‘Ayakkabılıkta poşet bırakmışsın.’’

‘‘Adamları niye gönderdin?’’

‘‘Kimsenin korumasına ihtiyacım yok. Kendimi koruyabilirim.”

İşte sevdiğim kadın. Sonuçta kadınlar biz erkeklerden daha güçlüdür ve bunu kanıtlamalarına gerek yoktur. Çünkü Tanrı onlara cenneti bahşetmiş ve bunu taşımaları için de güç vermiştir.

‘‘ Sorduğum soruya cevap vermedin?’’ dedi camdan uzaklaşırken.

‘‘Siz sanatçıların nahif olması gerekmez mi? Elindeki silahla kendimi kaçırılmış, fidyem istenmiş gibi hissediyorum.”

Yüzünde soluk bir tebessüm belirdi. Odanın ışığını açtı ve elindeki silahı masaya bıraktı. Fısıltıyla kulağımın dibinde ‘bir yerde silah çıktıysa o kesinlikte patlar,’ diyen birileri vardı. Çehov muydu? Neyse! Bu lakırdı dönme dolap gibi dönerken masadaki silahın namlusunun bana dönük olduğunu fark ettim. Olasılıksız olasılıklar türbülansına kapılmanın anlamsızlığındaydım. Çünkü dalgalı denizde balıklar bulanık görülür. Son zamanlarda yaşadığım şeyler, kafamdaki tilkilerin göçleri, sevdiğim kadının elinde Azrail’in yeryüzündeki asası olan silahı görmek, korku, dopamin, serotoninin artışı derken iyice pilot oldu kafam.

‘‘Eee?’’ dedi Amerikan mutfağında elektrikli cezveye kahve dökerken.

‘‘Sanırım Azrail’in işi vardı beni almayı unuttu.’’ dedim sırıtarak. Tabii bunu göremedi arkası dönük olduğu için ses de vermedi.

Birkaç saniye geçince anladım ne demek istediğini. Bir gazla çıkıp gelsem de gazı fazla kullandım sanırım. Gerçeği anlatmaya nereden başlayacağımı bilmiyordum. Bunca zamandır ona yalan söylediğimi anlayınca beni sevmekten vazgeçerse ne yapardım?

‘‘Tehlikedesin biliyorsun değil mi?’’ dedi beni düşünce bataklığımdan kurtararak.

‘‘El ele tutuşmak da tehlikelidir sevgilim. Sevişmenin yolunu yapar.’’

‘‘Bu sarkastik halinle nasıl yaşadın bilmiyorum, durum ciddi anla bunu!’’ dedi kaşları çatık elindeki kahve bardağını uzatarak.

‘‘Bu ilişkiye başladığımızdan beri tehlike hep evladımız gibi değil miydi? Bizimle büyümedi mi?’’

‘‘Hata orada başlıyor işte.’’

‘‘Hataları kategorize edebilirsin fakat standardize edemezsin.’’ Ve alttan klişe olarak Orhan Gencebay’ın sesi ‘Hatasız kul olmaaz. Haataamla seevv beniii’ şarkısı çınladı. Fakat Gece Bülbül’ü, avını avlamak için müsait zamanı kollayan bir baykuş gibi bakıyordu suratıma. Kahvemden derin bir yudum alıp bir sigara yaktım.

‘‘Tamam. Fakat ne olursa olsun sana olan hislerimin gerçek olduğunu unutma. Güzel bir geleceğin seni beklediğini bilmeni isterim.”

Sadece yüzüme bakıyordu. Pürüzsüz bacakları giydiği elbisenin altında gün ışığında parlayan bir kılıç gibiydi. Keskin ve öldürücü. Lakin kahvesini yudumlamaktan başka bir tepki vermiyordu.

‘‘Bazen planların dışında gerçekleşen olgular vardır ya hani? İşte sen öyle bir şeysin. Plan dışında gerçekleşen fakat planların içine girensin. Seni seviyorum demenin alternatifleri vardır. Aynı kanıtlanmayan alternatif evrenler misali. Ben çok şiir okudum ama sen yazacağım şiirin kafiyesisin. Sensiz şiirim bitmez. Beni bırakma. Bırakma ki şiir olup dillere dolanalım.’’ Sessizlik. Hayra alamet olamayacak kadar sessizlik. Lan yoksa her şeyi biliyor muydu? Hass… Yok canım! Bilse öyle sarılır mıydı? Ama neden tepki vermiyordu? Poker miydi aşk? Blöflerle yoğrulmuş, mimiksiz kazanılan bir kumarsa eğer ben kaybettim. Çoktan kaybettim. Elimdeki kozları belli ettim, meteliksiz ayrıldım sevda masasından.

‘‘… sana diyorum Fehmi?’’

‘‘Hah! Ne? Efendim?’’

‘‘İyi misin? Deminden beri sana sesleniyorum.’’

‘‘Ölümden yeni döndüm ya ondan yorgunum. Malum yol uzundu.”

Çöle düşen bir damla yağmur gibi tebessüm etti.

‘‘Ben polisim. Ve gerçek adım …’’ dedim.

Ağzındaki kahveyi püskürtüyordu az kalsın. Sönmüş sigaramı söndürmekle uğraştım. Bir sigara daha yaktım bu arada sigara içmeme de şaşırmadı. Neden acaba?

‘‘Nas… Nasıl polissin?’’

‘‘Bildiğin polisim işte.’’

Suratınıza doğru silah doğrultulduğunda göz göze geldiğiniz tek yer namlunun deliğidir.

‘‘Sadece kimliğimi çıkarıyorum,’’ diyerek cebime uzandım. Çıkarıp rozetli kimliğimi gösterdim. ‘‘Uzun zamandır Salim ve adamlarının peşindeyiz. Konuyu uzatmayacağım iki yıldır Salim’in yapacağı bir hatayı bekliyorduk. Fakat beklenen fırsat bir türlü gelmedi. Buna müsteniden benim yani bizim ilişki patlak verince görev iptal oldu.”

Silahı indirmedi. Öyle bakıyordu. Bir şeyler daha söylememi bekliyordu sanırım.

‘‘Gerçeğin gebeliği sancılı olur. Biraz sancı çekeceğiz. Fakat sonrası bizim için…’’

‘‘Neler buldunuz Salim’le ilgili?’’

Odaklanma sorunu yaşıyordum, gözüm elindeki silaha kayıyordu. İnsan, tehlikeli olan bir şey gördüğünde ona karşı hassaslaşır.

‘‘Silahı indirir misin artık? Merak etme seni tutuklamaya gelmedim. Zira senin için herhangi bir suçlama yok. Sana gerçekleri anlatmaya geldim. Seni bu sefer mermilerden değil onun elinden kurtarmaya geldim.’’

‘‘Demek o gün polislerin gelmesinin nedeni buydu. Şimdi her şey rayına oturuyor. O gün orada olmaması gereken bir kişi vardı: o da sendin. Ve senin yüzünden plan patlamıştı.’’

Hass… Plan mı?

‘‘Çifte hayat yaşamaya mecburuz. Kendimiz olmak için bir çuval sırla durmadan kaçıyoruz.’’

Murat Menteş alıntısı mıydı o?

‘‘Madem gerçekleri açıklıyoruz sıra bende o zaman,” dedi.

Bölüm Altı: Kaosta Vals

‘‘Neşe bir formalite, mutluluksa hayaldi.’’

MURAT MENTEŞ

Dansın bulunan ilk sanat dalı olduğu rivayet edilir. Dilin gelişmediği dönemlerde doğa olaylarını gözlemleyerek duygularını ifade etmek isteyen insanın bedensel işaretlerle anlaşmasının dansa temel oluşturduğu tahmin ediliyor. Hatta dansın dini ritüeller de kullanıldığı biliniyor.

Çiuv! Çiuv!

Valsin ise 19. yüzyılın başında Avusturya ve Almanya’da gelişim gösterdiği, özellikle Kuzey Avusturya’nın ‘Landlob der Enss’ bölgesinde uygulanan dans stili ‘Londler’ adıyla popüler olduğu savunulur.

Beynim panik anında bana malumatfuruşluk lavabosu örüyordu. Çünkü ortalık elli altı olmuştu ve bu kargaşadan kaçmak için kaosta vals yapıyordum. Bu nedenle beynim en gereksiz bilgileri kusuyordu. Terapistime göre bu savunma mekanizmammış, olabilirmiş. İşim gereği zor olsa da sakin kalmayı denemeliymişim. Ulan, mermilerin ölüm ıslıkları kulaklarımı tırmalarken nasıl sakin kalabilirdim ki? Beş yıldır bu meslekteyim ve ilk defa silahımdan mermiler çıkıyordu.

Çiuv! Çiuv!

Aslında her şey çok sakin ve güzel gidiyormuş gibi gözüküyordu. Asuman’a gerçek kimliğimi açıklamıştım. O da kendi gerçeklerini açıklamaya başlayacaktı ki Başkomiserim telefonla arayınca anlatma işi başlamadan devre arasına girmişti. Elbette telefonumu açmadım. Çünkü gecenin bir vaktiydi ve açarsam bir sürü laf edecek belki de evime gelmeye kadar uzayacaktı iş. Buna binaen cihazı sessize alıp konuşmama devam ettim. Tabiri caizse bülbül gibi öttüm. Ne ötmesi bildiğin konser verdim.

‘‘Sen anlatmadan ben devam edeyim. Hoş benim yüzümden iptal olan planı merak ediyorum fakat aceleye mahal yok. Tavşan gerektiğinde hızlı koşar. Neyse! Yakın zamanda Salim ve Cevher hapsi boylayacaklar. Çünkü özel odalarına koyduğum kayıt cihazlarının sayesinde yaptıkları her şeyi kaydettim. Bir de şöyle düşündüm: Senin tanıklığınla elimizdeki kozlar daha değerlenir, iyice garantileriz ceza almalarını ne diyorsun? Son bir şey daha var benim gerçek adım Cenk. Cenk Savaş.’’

Ne bekledim bilmiyorum. Boynuma sarılmasını, gözyaşlarıyla tuzlanmış dudaklarını dudaklarıma bandırmasını veya özgürlüğünün biletini verdim diye sevinçten çığlık atmasını bekledim sanırım. Lakin beklediğim gördüğümden daha garipti. İncecik kaşları çatılmaktan dalgalıydı. İstifini bozmadan kahvesini yudumladı. Gözleri bendeydi ama bana bakmıyor gibiydi. Hani bir an böyle gözler dalar sabit bakarsın ya işte öyleydi bakışları. Şokta olduğunu düşünüp ayaklandım tam ellerine uzanacaktım ki:

‘‘O gün orada olmasaydın şimdi burada bunları konuşuyor olmayacaktık. Herkes istediğini almış, istediği yerde olacaktı. Senin farklı olduğunu biliyordum. Bir şeyler karıştırdığını da anlamıştım. Hatta araştırmıştım seni fakat hayalet gibisin. Ne kimse tanıyor ne de biliyor. İki üç kişi hakkında bilgi verdi onun dışında bilinmezsin. Demek bu yüzdenmiş. Tebrikler iyi kamufle etmişsin kendini.”

Şu hayalet benzetmesini Cevher de yapmıştı.

‘‘O gün tamamen kendiliğinden gelişen bir olay oldu. Biz oraya mekân gözetmenliği için gitmiştik. Kim var, kim yok. Hoş Başkomiserim bütün şahısları A’dan Z’ye biliyordu ama yine de mekâna bakmamız gerektiğini söylemişti. Salim’in takımına nasıl gireceğimi düşünüyorduk. Fakat o gece çok güzel bir orta geldi ben de gayriihtiyari golü attım. Salim’in takımına böylelikle yeni forvet oyuncusu olarak girdim. Peki, neydi bu bozduğum plan?’’

‘‘Hayat ne kadar da garip değil mi? Başka bir örümceğin ördüğü ağ üstünde yürüyen örümcek gibiyiz. Ağlarla örülmüş bu yolda neler olacağını bilmiyoruz fakat yürüdüğümüz yollar bu ağın ne kadar da büyük olduğunu fark ettiriyor. Envaiçeşit örümcekle tanışıp birçoğuyla etkileşime giriyorsun. İyi ya da kötü,” diyerek ayağa kalkıp mutfağa gitti. Bardağı tezgâha bıraktı, devam etti.

‘‘Harley Quinn’in hikâyesini bilirsin. Anormal bir hayatın içinde normal olmaya çalışmıştır. Sonra vazgeçip işleri tersine döndürmüştür. Benim hikâyem de buna benzer bir şey. Uzun yıllar önce şimdiki KumBARa’nın olduğu yerde BARdak adlı bir gece kulübü vardı. Abim yakın arkadaşıyla birlikte açmıştı. Ben o zamanlar lise ikinci sınıfta falandım. Abim dik başlıydı. Annem ve babam böyle bir şeye sıcak bakmasa da ne yaptı ne etti orayı açtı. Yalan yok zamanla lüks bir yaşama başladı, bunu bana da yaşattı. Lisenin son yılını iyi bir özel okulda okudum ve üniversiteyi de yurtdışında okumayı düşünüyordum. Ama üniversite sınavına girmeme iki gün kala…’’ devamını getiremedi. Güzel gözlerinden akan taşkınlarda boğulmak için yanına gidip sarıldım. Uzun sürmedi kollarımdaki varlığı. Ayrıldı, sandalyeye çöktü. Ben de yanındakine oturdum.

‘‘Bir gece mekâna silahlı saldırıda bulunup her yeri ateşe vermişler. Tabii amaç abimi kaza süsü vererek öldürmekti. Biliyor musun bunu yapan da en yakın arkadaşıydı. Sırtını dayadığı, birlikte yiyip içtiği arkadaşı. Para ve itibar insanı tanrılaştırır. Ve hiçbir Tanrı ne olursa olsun kendi yarattığı dünyanın başkası tarafından yok edilmesini istemez.’’

‘‘Bunları nereden biliyorsun?’’

‘‘Abim sanki olacakları biliyormuş gibi bana bir hesap açtırmış ve tüm parasını oraya yatırmış. Kendi emeğiyle kazandığı her şeyi bana vermiş. O öldükten sonra kendime gelemedim. Zaten babamı kaybetmiştik, annemle baş başa kaldık. Psikolojik olarak çökmüştüm. Ne annemle ilgiliydim ne de kendimle. Okumak bile mide bulandırıcıydı. Abimin parasına elimi sürmemiştim. İki sene öylece geçti gitti. Bir gece rüyamda abimi gördüm, üniversiteyi okumadığım için bana kırıldığını söyledi ve uyandığımda istediğine uymaya karar verdim. Sınava girdim. Psikoloji bölümünü bitirip İngiltere’de yüksek lisans, ABD’de doktora derken annem hastalanınca Türkiye’ye döndüm. Uzaklaşmak çok iyi gelmişti. Kendimi çok iyi hissediyordum, herkesi ve her şeyi unutmuştum. Ta ki KumBARa’yı görene kadar. Adı, şekli, şemaili değişmişti. Kan beynime sıçradı, daldım içeriye. O zamana kadar kine gebe olduğumu ve intikamın doğumunu gerçekleştirdiğimi fark etmemiştim. Fevri davranmayacak, ilmek ilmek alacaktım intikamımı. Her gece gelip gittim bara. Belki de el değiştirmişti bar ve boş yere plan yapmamalıydım. İnternette araştırdım, sahibinin Salim olduğunu buldum. Bir iki resimle birlikte devamlı gözlerim onu arıyordu. Sonra umduğumu değil de bulduğumu aldım. Abimin yakın arkadaşını gördüm. Hararetli bir şekilde garsonlara bir şeyler anlatıyordu. Yüzü hiç değişmemişti. Bir hışımla yanımdaki sandalyeye oturup barmenden içkisini istedi. Yan gözle baktım, yüz hatları eskimişti. Beni tanıyıp tanımadığını anlamak için ona doğru dönüp:

‘‘İçki sinirliyken içilmez. Sarhoş eder,” dedim. Yüzüme, gözlerimin içine baktı. Beni tanıdığını zannettim ama kafası krem gibiydi. Öldüğü ana dek de tanıyamadı beni,” Kafka’nın Şato’sunda silkelenen Gogol’un Palto’su gibi olmuştum. 

‘‘Öldüğü ana dek derken?’’

‘‘O gece sahneye çıkacak kız gelemeyeceği için sinirliymiş. Ben de düşmanıma yakın olmak adına sahneye çıkmayı teklif ettim. Tereddüt etse de ısrar ederek işi kaptım. O gecenin sonunda babasıyla yani Salimle de tanıştım. Tabii yaveri Cevherle de. Her şey istediğim gibi gidiyordu. Hepsinin güvenini kazanmıştım. En çok da abimin arkadaşına kendimi kanıtlamıştım. Ezik bir çocukluğun getirdiği psikolojik buhranlar yüzünden damarlarında nefret ve metamfetamin dolanıyordu. İçince çenesi düşüyordu ve istediğim bilgileri çok rahat şekilde alıyordum. Gel zaman git zaman BARdak’tan sözü açtım, işte ne olduysa o anda oldu, çıldırdı ve ağlaya zırlaya her şeyi anlattı. Meğerse abim barda uyuşturucu satıldığını anlamış ve arkadaşından hesap sormuş.  O da yetmemiş polise haber vermiş. Tezgâhını kaybetmek istemeyen Salim de oğluna ağzına geleni söylemiş. O da ezik bir çocuk olarak babasının gözüne girmek için beş adamla taramış barı. Bunu duyduğum an krize girip suratına yumrukları geçirdim. Sonra da damarına daha fazla metamfetamin zerk ettim. İşte o an kulağına kim olduğumu fısıldadım. Ölürken içimdeki ateş daha da harlandı. Biliyordum Salim ölmezse benim içimdeki ateşte sönmeyecekti.’’

Bir an içimden gülmek geldi. Bunun nedenini Asuman’a sorabilirdim, bir psikolog olarak cevap verebilirdi ama soramadım. Çünkü kara mizah bir kitap okuyormuş gibi hissediyordum. Hani kitap okurken kahramanının yanında olursun sadece olanları izlersin, dinlersin işte öyle bir şeydi şu anki ruh halim. Susmuştu, susmuştum. Sonra ayağa kalktı, çantasından bir sigara aldı. İsteseydi ben verirdim. Alışık değildi sigara içmeme. Oturdu ve silahın üstünden sigarayı bana uzattı, aldım. Yaktım, ilk dumanları çektik. Herhalde anlattıklarını sindirmemi bekliyordu. Yoksa onu kelepçeleyip adalete teslim etmemi mi istiyordu?

‘‘Sizin geldiğiniz gece, Cevher’i ayartacak, mekâna silahla saldırıp Salim’i öldüreceklerdi. Çünkü Salim iktidarsızlığını iktidarla kapatmaya çalışan yaşlı bir bunaktı. Bu yüzden onu kendi ellerimle öldürmem acımı söndürmeyecekti. Ben de şuna karar vermiştim: En yakın arkadaşına öldürtecektim onu. Abime yaptıkları gibi. Fakat o gece siz işe karışınca planım bozuldu. Polislerin Salim’in ensesinde olduğunu biliyordum ama bu kadar yaklaştıklarını tahmin etmemiştim. Senin de bu işin içinde olduğunu öğrenmek beni şaşırttı. Çünkü sen polis olamayacak kadar ürkeksin. Bu halinle ideal bir koca adayısın.’’

Erkeklik gururum sanırım incinmişti. ‘‘Sistemin içindeki bir çark olayı diyelim biz ona,” dedim. Bir an kan dolaşımımın hızlandığını hissettim. ‘‘Cevher’i nasıl ayarttın?’’

‘‘İnsanların en aptallaştığı dönem kendilerini âşık hissettikleri zamandır. Siz erkekler hep Havva’nın peşindesiniz. Bulduğunuzu zannettiğiniz an günah işlemekten korkmazsınız. Cevher de böyleydi işte. Bana âşıktı. Eh kadınlık cilvesini de kullanınca kucağıma düştü. Kurtlarla yaşamaya başladıysan kurt gibi düşüneceksin. Onu zar zor ikna etmiştim. Şimdi seni kıskanıyor.’’

‘‘Beni mi?’’

‘‘Evet, seni. Yalan yok seninle güzel vakit geçiriyorum. Eğlenceli adamsın. Başka bir zamanda başka bir yerde tanışmış olsaydık daha farklı şeyler konuşuyor olurduk. Fakat elimi çabuk tutmam gerekiyordu. Bana olan aşkını kullandım. Çünkü Cevher’i bir an önce ikna etmem gerekiyordu. O geceden sonra ne yaptıysam geri çevirdi beni. Ben de yeni bir senaryo yazmak zorunda kaldım. Bu sefer kahramanım sen oldun.’’

‘‘Yanlış hikâyenin başkahramanı oldum yani öyle mi?’’ Ben sadece Salim’le aşk kavgasına tutuştuğumu zannederken meğer işin içinde Cevher de varmış. Bizi birimize düşürmek için aşkı maşa olarak kullanması beni yıkmıştı.

‘‘Maalesef öyle denilebilir. Kusura bakma, Salim’in pisliklerini, cinayetlerini ve onları nerelere gömdüklerini söyleyebilirim. Hatta yarın gece gelecek uyuşturucu sevkiyatının güzergâhını ve Cevher’i de verebilirim. Sen kendi hayat hikâyende kahraman olur terfi alırsın bense kendi hayatıma normal bir insan olarak devam edebilirim. Elbette intikamımı aldıktan sonra.”

Herhalde kin denilen şey anlık bir sinir kriziydi. Çünkü tekrar masaya bıraktığı silahı kaptığım gibi Asuman’ın… Ulan gerçek adı Asuman bile değildir ki!

‘‘Ne yapıyorsun Fehmi?’’

‘‘Fehmi değil Cenk! Kanun namına seni tutukluyorum.’’ Öylece yüzüme bakıyordu, bir şey demiyordu.

‘‘Gerçek adımı bilmek ister misin?” dedi bir süre sonra.

‘‘Gerek var mı? Zaten şubede her şeyini öğreneceğim.’’

‘‘Olsun sonuçta yılların getirdiği bir nişane olarak düşün. Benim adım Dr. Tülin Kulin,” deyip üzerime hamle yapınca silah ansızın patladı. Ne o ne ben yaralandım. Boğuşurken silah elimden düştü ve sol kroşesini yedim. Dengemi kaybeder gibi olsam da saçlarından yakaladığım gibi karşı koltuğa doğru fırlattım. Birden pencereden içeri kurşun yağmaya başladı. Siper almak için üstüme çullandı, bir yandan da bağırıyordu ‘İmdat öldürüyorlar!’ diye. Büyük ihtimalle sokakta Salim’in adamları vardı ve onlara sesleniyordu. Bir hışımla üstümden savurdum ve kapıya koştum. Çünkü içeri girerlerse yaşama şansım çok azdı. Tam kapıyı açmıştım ki kadın arkamdan mermi sıkmaya başlamıştı.

Çiuv! Çiuv!

Merdivenleri üçer beşer inerken Salim’in adamlarıyla çarpıştım, yine de kargaşadan, mermilerden sıyrıldım. Şimdi peşimden silahları sıka sıka geliyorlardı.

Çiuv! Çiuv!

Bir onlar bir ben sıkıyordum.

Çiuv! Çiuv!

Koşarken arkaya bakmak zordu, bir de silah sıkmak daha da zordu. Kafamın içinde Da Poet’ten tam ortama uygun bir enstrümantal müzik çalıyordu. Allah’ım hikayemi sen yazdın biliyorum ama neden Murat Menteş kitaplarındaki absürt olaylarla yazıyorsun? Daha dingin bir konu bulamadın mı?

Çiuv! Çiuv!

Merminin bittiği yerde…

Güm! Pat!

Bölüm Yedi: Dişsiz Zombi İstilası

‘‘Gönül defteri asla kapatılmıyor borçsuz.’’

MURAT MENTEŞAh! Ne hikâye ama? Klişe aşk hikâyelerinin kahramanı Ferhat’tır ne bileyim Mecnun’dur. Bu şahsına münhasır insanları anlıyordum artık. Aşkın gözü kör ettiği değil de aklı bulandırdığı aşikârdı. Aşk bir dişsiz zombiydi ve her hâlükârda istila edip ısırabiliyordu. Böyle bir hastalıktı aşk.

Sevdiğim kadının bir katil, aynı zamanda bir intikam avcısı ve doktorasını tamamlamış bir psikolog olduğunu öğrenmiştim. Beni bile öldürebileceğini görmüştüm üstelik. Güzel gözlerine intikamı lens olarak takan Asuman’ın… Asuman? Dilimdeki en güzel şarkıydı ismi. Fakat o bile yalanmış. Tülin Kulin’miş gönlümü infilak ettiren C-4’ün ismi.

‘‘Vay paşam! Gelmişsin kendine?’’ diye odaya dalan Başkomiserim’in sesiyle irkildim.

‘‘Geldim Başkomiserim.’’

‘‘Lan oğlum neden götünden büyük osuruyorsun? Ulan kevgire çevireceklerdi az kalsın seni be!’’

‘‘Yani, şey Başkomiserim aslında kurtuluyordum.’’

‘‘Ulan ben kırk yıldır patriğin eşeğini düdüklüyorum. Senin böyle bir ahmaklık yapacağını biliyordum. Ama helal olsun kaşla göz arasında evden çıkmışsın fark etmemişler bile.’’

‘‘Sağ olun Başkomiserim.’’

‘‘Sağ ol diyor bir de yahu! Güzel kardeşim, adamlardan kaçayım derken arabamın önüne atladın. Yavaşlamama rağmen çarptım sana. Ya fark etmeseydim ya başka bir araba çarpsaydı? Kendini bu kadar sevmiyorsan, öldürmek istiyorsan git intihar et ne diye insanlara bela oluyorsun.’’

‘‘Haklısınız Başkomiserim.’’

‘‘Haklıyım tabii! Allah’tan şu ses kayıtlarını düzeltti Işıl da elimizde artık delil var. Ayrıca Asuman… Aman be neydi adı?’’

‘‘Tülin.’’

‘‘Evet, Tülin de anlattı her şeyi. Bu gece gerçekleşecek uyuşturucu satışının yerini de söyledi Operasyona hazırlanıyoruz. Çalkantılı da olsa sayende sıçanı yakalayacağız.’’ dedi ve telefonunu çıkarıp hastaneye iki kişinin daha gönderilmesini emretti. Biraz daha payladıktan sonra gitti.

Aslında Tülin haklıydı. Bu iş bana göre değildi belki de. Son konuşmalarımız aklıma geldikçe kafamın içindeki safarinin kaosu daha da çok artıyordu. Bu nedenle gözlerimi kapayıp uykumun beni sarmalamasını beklemekten başka çarem yoktu.

Birkaç Gün Sonra

Her şey bitti. Tülin ne dediyse hepsi çıkmıştı. Şahit olduğu ne varsa hepsini uzun uzadıya anlatmış Salim ve Cevher’in tüm pisliklerini dökmüştü ortaya. Operasyon başarılı olunca Başkomiserim’in ağzı kulaklarından bile taşıyordu. İşlemler devam ediyordu, yol uzun ve uğraş dolu olsa da bunları başarmak bile bir mucizeydi. Başkomiserimin elinde büyük kozlar vardı ve şimdi keyif sigarasını yakmış Cevher ve Salim’in mavi cezaevi nakil aracına binmesini izliyordu. Büyük iş insanının karıştığı olayları duyan gazeteciler de arabanın çevresini sarmıştı.

Herkes mutluydu. Yıllardır hedeflediği amacına ulaşan Başkomiserim, bu başarıda payı olduğunu düşünen Savcı Hanım ve böyle bir haberle haftalarca ekmek yiyecek olan televizyon kanalları… Ama benim yüreğimdeki keder büyük ikramiyeyi tek bir sayıyla kaçırmış birinin iç acılarının toplamından daha büyüktü. Gözlerimin önünde sevdiğim insanı soluk mavi arabaya bindiriyorlardı. Bir an göz göze geldik ve bana gülümsediğini fark ettim.

Hayat sanırım herkes için böyledir. Kalp kırılmaya yarar. İncinmelidir gönül. Kâinatın yakıtı, sihirli formül.

TÜRKÇE POLİSİYEYE YENİ BİR TERİM ÖNERİSİ: İZOLE MEKÂN POLİSİYESİ

Closed circle mystery, Türkçede henüz doğru ve yaygın kabul görmüş bir karşılığı bulunmayan, zaman zaman kapalı oda polisiyesi şeklinde ifade edildiği için kilitli oda polisiyesi (locked room mystery) ile karıştırılan bir terimdir. Tanım olarak sınırları belli, dış dünyadan yalıtılmış bir ortamda işlenen bir cinayetin, ipuçları ve karakterler arasındaki etkileşimler sayesinde çözüldüğü bir polisiye alt türüdür.

Bu tabir evvelemirde şüpheli sayısının sınırlandığı polisiyeleri ifade eder. Bu sınırlılık genelde cinayetin bir kır evi, otel, gemi, tren ya da ada gibi kısıtlı bir mekânda işlenmesinden kaynaklanır. Dolayısıyla suçlu, olay yerinde veya yakınında bulunan kişilerden biridir, başka bir tabirle cinayeti dışarıdan gelen birinin işlemediği kesindir. Bazen hava koşullarının kötüleşmesi, köprülerin yıkılması, yolların kapanması gibi yöntemlerle bu izolasyon ve suçu dışardaki birinin işleyemeyeceği fikri daha da pekiştirilir. Üstelik olay yerinde bulunan herkesin söz konusu cinayeti işlemek için hem gerekçesi hem de fırsatı bulunmaktadır.  Yani dedektif, suçu çözerken tamamen bilinmeyen bir faili aramak yerine, suçluyu bu şüpheli grubunun arasından bulmak zorundadır.

Closed circle mystery’de genellikle hikâye cinayet öncesinden başlanılarak anlatılır. Cinayetin işlenmesiyle birlikte aralarında bir katil olduğunu anlayan karakterler arasında büyük bir gerilim ortaya çıkar. Sınırlı bir topluluk içinde sırların ortaya dökülmesi, söylenen yalanlar, yaşanan ihanetler ve çatışmalar olay örgüsünü yönlendirir. Doğal olarak suçun çözümünde cinayet mahallindeki ipuçları kadar karakterler arasındaki etkileşimler de önem kazanır. Dolayısıyla bu tür polisiyeler psikolojik dinamiklerin işlenmesi açısından elverişli olanaklar sunar. İngiliz kırsalındaki köy evlerinde ya da köşklerde geçen Altın Çağ polisiyelerinin çoğu bu türdedir. Karakterlerin genellikle üst sınıftan, toprak sahibi soylular olduğu bu romanlarda şüpheli sayısı genelde dört, beş civarındadır ancak olayların tren, otobüs, gemi ya da otel gibi daha çok sayıda kişinin bulunduğu bir ortamda yaşandığı durumlarda bu sayı daha da yükselebilir.

Bütün bu hususlar dikkate alındığında closed circle tabirindeki closed’ın dışa kapalı yani dış dünyadan yalıtılmış; circle’ın ise muhit, ortam, mekân anlamına geldiği anlaşılacaktır. Bu bakımdan closed circle’ın anlamını ve içeriğini doğru ifade etmeyen, üstelik kilitli oda ile karıştırılmasına yol açan Kapalı Oda yerine İzole Mekân Polisiyesi’ni kullanmanın daha uygun olacağını düşünüyorum.

İzole Mekân Polisiyesi ile Kilitli Oda Polisiyesinin Farkları

Sadece yerli edebiyatımızda değil, İngilizce literatürde de sık sık birbirine karıştırılan izole mekân polisiyesi ile kilitli oda polisiyesi birbirinden farklı alt türlerdir.

Kilitli oda polisiyesi kilitli ya da sürekli gözetlenen, maktulün erişilmez göründüğü bir ortamda işlenen bir cinayeti konu alır. Dolayısıyla söz konusu olan, imkânsız koşullar altında işlenen bir cinayettir. Bu tür polisiyeler genelde daha az karakter içerir ve kim yaptı’dan ziyade nasıl yaptı sorusuna odaklanır.  Dedektif katilin suçunu ispatlamak için cinayetin nasıl işlendiğini bulmak zorundadır.

Öte yandan izole mekân polisiyelerinde işlenen suçla ilgili bir imkânsızlık yoktur, aksine cinayetin nasıl işlendiği bilinmektedir. Asıl soru dış dünyadan yalıtılmış bir ortamdaki bir grup insandan hangisinin cinayeti işlediğidir.

Bir diğer fark da izole mekân polisiyelerinde karakterler arasındaki etkileşim nedeniyle gerilim, korku ve heyecan gibi duyguların baskın olmasıdır. Kilitli oda polisiyelerinde ise nasıl sorusuna odaklanıldığı için duygu yoğunluğu daha azdır. Kısacası, birincide suçun çözümünde akıl yürütme kadar psikolojik faktörler de etkiliyken, ikincide mantıksal ve zihinsel çıkarımlar daha ağırlıklıdır.

Örneğin ilk kilitli oda muamması olan Morg Sokağı Cinayeti’nde Paris’teki bir evin dördüncü katındaki bir dairede iki cinayet işlenir. Kapılar içeriden kilitli olduğu için katilin içeri girip çıkması imkânsız görünür. Doğal olarak öncelikli soru bunun nasıl mümkün olduğudur. Diğer taraftan katil, Paris’te yaşayan herhangi biri olabilir.

Agatha Christie’nin izole mekân polisiyelerinin ilk örneği kabul edilen Ölüm Sessiz Geldi (The Mysterious Affair at Styles) romanında ise kırsaldaki bir köşkte yaşayan yaşlı ve zengin bir kadın öldürülür. Şüpheliler maktulün ev halkıyla sınırlıdır. Cinayet zehirle işlenmiştir, yani yöntemle ilgili bir muamma yoktur, bu yüzden asıl gizem katilin kim olduğu ve motivasyonuyla ilgilidir.

Öte yandan her iki türün bir arada olduğu, suçun izole bir mekânda ve görünüşte imkânsız koşullar altında işlendiği polisiyeler de vardır. Bunun tipik örneklerini Agatha Christie’nin bazı romanlarında bulabiliriz. Bunlardan biri Doğu Ekspresinde Cinayet’tir. Romanda Hercule Poirot, trenle seyahat ederken yolculardan biri bıçaklanarak öldürülür. Katil, trendeki yolculardan biridir. Bu bakımdan roman izole mekân polisiyesidir. Öte yandan cesedin içeriden kilitli bir odada bulunması romanı aynı zamanda kilitli oda polisiyesi yapar. Bir diğeri Noel’de Cinayet’tir. Bu romanda da malikânede bir cinayet işlenir. Yaşlı ve zengin adam odasında ölü bulunur. İçeriden kilitli olduğu için odaya kapı kırılarak girilmiştir. Kasadaki elmaslar çalınmıştır. Şüphelilerin hepsi, o sırada malikânede bulunan yaşlı adamın oğulları ve gelinleridir.

On Küçük Zenci romanı ise hikâyenin bir aşamasında tür değiştiren bir polisiye olmasıyla ilginçtir. Önce dış dünyayla teması kesilmiş bir adada toplanan on kişi tek tek öldürülmeye başladığında bu cinayetleri aralarından birinin işlediğini düşünürüz. Bu aşamada roman izole mekân polisiyesidir.  Ancak sonlara doğru geride iki kişi kaldığında ve biri diğerini öldürüp sağ kalanın da cinayetleri işlemediği anlaşıldığında bu cinayetleri kim işledi sorusu ortaya çıkar. Roman bu aşamada kilitli oda ya da diğer tabirle imkânsız suç polisiyesi hâline gelir.

Sonuç olarak izole mekân polisiyesi sınırlı bir alan içindeki az sayıda karakter aracılığıyla merak, heyecan ve gerilim dolu, sürükleyici bir okuma deneyimi sunan özel bir polisiye alt türüdür. Türler arası farkları bilmek kurmaca metinleri doğru sınıflandırmaya yaradığı gibi okur beklentilerinin doğru karşılanması açısından da önemlidir.

KAYNAKLAR:

https://en.wikipedia.org/wiki/Closed_circle_of_suspects

https://www.gigipandian.com/locked-room-mysteries

KİLİTLİ ODALARIN DAYANILMAZ CAZİBESİ

Locked Room/Closed Circle Mysteries (part 1)

What is the Closed Circle of Suspects? Definition and Examples

OZAN ILGIN 28: İSTİLA

Sultanat Eyalet-Şehri’m içinden nehir geçen tüm başkentler gibi eşsizdi. Ama artık ben, Tangsuk Ozan Ilgın, Sultanat Şehri Özel Kuvvetler-SSOK polisi, bu şehirde nefes alamıyordum. Bir tokmakla sürekli köstebeğin kafasına vurulan o oyundaki gibi kötü adamlardan birinin kafasına vuruyordum, diğer delikten başka bir kötü adam fışkırıyordu. Süper polis, süper kadın, süper insan filan olmam artık kâr etmiyordu. Yorulmuştum ve “gitme kal bu şehirde” diyenim de olmadığı için nefes alabileceğim bir yerde görevlendirilmeyi talep etmek üzere SSOK amirim Hayri Kozak’ın makamına gittim.

“Gel Ozan. Kalp kalbe karşıymış demek. Ben de seni çağıracaktım. Tam işime yarayacak kişisin şu anda!”

“Öyle mi amirim? Size bu konuda ümit vermek istemem. İşe yaramaz bir hâletiruhiye içindeyim çünkü.”

“Önce beni bir dinle, ondan sonra karar ver. Madem Sultanat’ta nefes alamıyorsun, okyanus ötesi bir yolculuğa çıkmaya ne dersin?”

“İyi derim, hoş derim elbette. Peki, nedir bu okyanus ötesi yolculuk işinin aslı, esası Amirim?”

Amirim Kozak Hayri anlatmaya başladı. Gözümüzün içine baka baka şehrimizde terör estiren ve elimizden kıl payı kaçırdığımız mafya anası Güvercin Ana ve kızı Uçan Kaçan Rüçhan’ın bile alt basamaklarında olduğu tahmin edilen bir piramit sisteminden bahsetti. Tüm Sultanat Eyalet-Şehri vatandaşlarını Matrix filmindeki gibi enerji veren ve sömürülmesi gereken birer pilden ibaret gören, dolandırıcılık, faiz ya da vergi yoluyla legal ya da illegal olarak kazanılan her kuruştan payını almak üzere ağzını kocaman açmış bir timsahtı bu sistem. Kendi bekası uğruna madenlerde ve inşaatlarda iş kazası adı altında ölenlerle sistemin askeri gücünü göstermek için yapılan çatışmalarda yok yere ölen veya terör çatışmalarında can veren vatandaşları için timsah gözyaşlarını esirgemeyen bir timsahtı.

Bu sistemde büyüyüp de on yedine geldiğinde baban sana baskılar, işkenceler, kelepçeler, gözaltılar, zindanlar alabilirdi. Bu sistemde büyüyüp de on yedine geldiğinde baban sana idamlar alabilirdi. Gazeteci Yusuf Pulisterler gerçekleri yazdığı için tutuklanıp Cyvilry Cezaevi’ne konabilirdi. Muktedir tarafından Her Emre Amade Şaşkın Hatta İşi Başından Aşkın Askerler İnisiyatifi- HAŞHAŞİ’ler isminde askerî birlik kurulabilir ve zırh delici mermilerle teçhiz edilebilirdi.

Bu sistemde 17 yaşındaki bir genç kız, zeki olmasından ötürü toplum normlarına uyum sağlayamamasının bedelini idama mahkûm edilerek ödeyebilirdi. Üstelik bu genç kızın yaşı anne-babasının imzası alınarak mahkemeyle kanun önünde ceza alabilecek yaşa yani 18’e büyütülebilirdi. Adliyelerinin yüksek makamlardaki odalarını ve meclis salonlarını dolduran bütün büyük adamlar gözlerini hiç kırpmadan ellerini kana bulayabilirlerdi. Her nasılsa göklerden bin yıllardır erkeklere inmek üzere programlanmış olan bir koç, bu sefer bir dişi mahlûk için indi ve bütün büyük adamların akıllarına Hayriye isimli bu genç kızı asmamak ama beslemek için bir çıkar yol geldi.

Ben bu sistemin içine sızacak ve mümkünse kaleyi içten fethedecektim. Kozak Hayri Amirim SSOK binasının toplantı odasında bu bilgileri vermekteyken kapı açıldı ve içeri bir genç kız girdi.

“Folder Folder Hayriye ile tanış Ozan. Aramıza yeni katıldı. Müthiş bir hacker azılı bir suçludur kendisi. Suçlarının affedilmesi karşılığında bize çalışacak.”

“İdam cezasıyla yargılanıp sonra bir Temel fıkrası gibi affedilen kişi sensin demek.”

“Karıştırma ortalığı Ozan. İmzaladığı anlaşma böyle.”

“Ortalığı ben karıştırmıyorum. Bu genç hanımefendi ortalığı epeykarıştırdı zaten. Borsa-Sultanat’ın toparlaması aylar alacak diyorlar. Hoş bana ne! Milyonlarca dolarını borsaya yatırmış olanlar düşünsün!”

“Hah şöyle! Sen karışma etliye sütlüye! Şimdi gelelim gizli görevimize. İkinizi okyanus aşırı bir yere göndereceğiz. Böylece bu piramidin en üstündeki Dinero Negro adlı adamın inine sızacaksınız. Ama tek bir şartımız var; giderken nereye gönderildiğinizi bilmeyeceksiniz. Size birer siber maske verilecek. Uyutulduktan sonra yola çıkacaksınız. Siber maske sayesinde yolculuk süresince başka bir yerdeymiş hissini yaşayacaksınız. Şimdiden iyi eğlenceler.”

***

Hayriye’nin, masmavi gözleri, kısacık simsiyah saçlarının altında kristal bilyeler gibi pırıl pırıl parlıyordu. Uzun boylu ve sıskaydı fakat kıvrımları benden daha kadınsıydı. Yeni neslin oversize dediği kırmızı kareli bir oduncu gömleğinin içine kalın askılı siyah bluz ve altına dizleri yırtık pırtık dapdar siyah bir kotla bacaklarının inceliğine tezat oluşturan kocaman botlar giymişti. Onu ilk gördüğüm anda zorluklar içinde yetişmiş, muhtemelen benim gibi varoştan gelmiş biri diye yaftaladım. Bilgisayarlardan çok iyi anladığı ve hacker olduğunu öğrenince fakir ailesine bankalardan üç beş kuruş para hacklerken yakalanmıştır diye senaryo da yazdım. Fakat hikâyesini öğrenince ne kadar yanıldığımı gördüm.

Hayriye, Sultanat Eyalet-Şehri’nin Savunma Bakanlığı için danışmanlık yapan uçak mühendisliğinde profesörlüğe erişmiş bir anne-babanın tek çocuğuydu. Bu iki zeki insanın birleşiminden tabii ki ortaya bir dâhi çıkmıştı. Babası ve annesinin çeşitli dünya üniversitelerindeki görevleri nedeniyle Amerika, Japonya, Afrika’daki birkaç ülke, İngiltere ve Rusya gibi ülkelerde çeşitli okullara yazdırılmıştı. Fakat bu okullardaki bilgi işlem sistemini hackleyip kendisini okul birincisi yaptığı için hiçbir okuldan mezun edilmemişti. Cıva gibi bir gençti. Ele avuca sığmıyor, hiçbir otoriteye boyun eğmiyor, bir yerde uzun süreyle kalamıyordu. İstese Microsoft’un veri tabanına 8 dakikada, Tesla’nın veri tabanına 13 dakikada erişebiliyordu. Bu yüzden dünyanın ileri gelen güvenlik kuruluşlarıyla özel bir saldırmazlık anlaşması imzalamıştı. Karşılığında da onlardan her ay aldığı ödemelerle refah içinde yaşıyordu. Durum böyle olunca canı sıkılmış, çareyi bütün hackerlık becerileriyle doğduğu şehir olan Sultanat Eyalet-Şehri’nin finans işlerini karıştırmakta bulmuştu.

Borsa-Sultanat’ı iki kez batmanın eşiğine getirmişti. İkincisinde ipuçları bırakmasına rağmen devletin bilişim suçları bu işin kimin tarafından yapıldığını ortaya çıkaramayınca dayanamamış ve bilgisayar sistemine kendisine ulaşabilsinler diye ipuçları yerleştirmişti. Sonunda yakalanmıştı tabii ki. Artık bütün sistemler ona göre çocuk oyuncağı olduğu için farklı büyüklükteki rengârenk plastik küpleri iç içe koymaktan bıkmış, bu küplere bir tekme savurmayı yeğlemişti.  Bunun sonucunda sistemde para kaybeden bütün büyük adamlar sırf bu genç kız için idam cezasını geri getirmişlerdi. Hatta yaşı küçük olduğu için anne ve babasından nüfusa bir sene geç yazdırıldığına dair imza bile almışlardı.

“Bakma annemin de babamın da profesör olduğuna. Bölümde iyi derecede İngilizce bilen başka kimse yoktu. Kafaları diğerlerinden iki gram fazla çalıştığı için önlerinde bir bir açılan kapıları değerlendirmekte gecikmediler. Yalakalık seviyeleri de en üst düzeydedir ha! Böylece profesör kadrosu alabildiler. Yoksa Boeing ile Concorde arasındaki farkları say desen ikisi de sayamazlar! Ulaştıkları kadroyu yalakalıkla elde edince, artık en üst seviyeye geldikleri için yalayacak göt kalmadı sandılar. Bir de baktılar ki benim idamım için mahkemenin yaşımı büyütmesine izin vermezlerse kendi götlerinden olacaklar. Atıverdiler imzayı! Şimdi üniversitelerarası meşhurlar! Bir vatan hainini kızları bile olsa kodese gönderecek kadar dürüst oldukları için! Hahaaaayt! Pabucumun profesörleri! Boş veeeeer. Pek saygıdeğer abimiz Arap Sado, Kolera Sokağı’nda bıçaklanmadan önce ne demişti: Âlem göt oldu!”

Benim bu ele avuca sığmaz genç kızla sisteme entegre olmam gerekiyordu. Birimiz standart ısı ve basınçta sıvı ve zehirli bir metal olan cıva gibi bir genç kadın, diğerimiz bukalemun gibi şekil değiştiren bir süper polis, bakalım okyanus ötesi memleketlerde başımıza neler gelecekti?

***

Hayriye ile ben, siber maskelerimizi takıp görev yerimize doğru yola çıktık. Hayriye, yolculuk boyunca siber maskeyle yaşayacağı hayalî tatil için Alp Dağları’nda kayak yapmayı istemişti. Bense ayağımı uzatacağım bomboş bir kumsal, bir de yanı başımda altılı mavi kutu Efes. Bindirildiğimiz havayoluyla mı denizyoluyla mı karayoluyla mı gittiğini bilmediğimiz taşıtımızdan indirilip otelimize yerleştirildik. Bembeyaz çarşaflı yataklarda uyandık. Odalarımızın açık kapılarından içeriye dolan sıcak rüzgâr ve dışarıdan gelen inanılmaz parlak gün ışığı oldukça sıcak iklimli, havadaki nem ise muhtemelen dünyanın tropikal bölgelerinde yer alan bir ülkede olduğumuz bilgisini kulaklarımıza, gözlerimize ve vücudumuza fısıldadı.

Nereye gideceğimizi bilmediğimiz için SSOK tedarik birimi tarafından özel olarak hazırlanmış bavulumuzdan en ince kıyafetimizi ve en kısa şortumuzu bulup üzerimize geçirdikten sonra kendimizi otelden dışarı attık. Palmiye ağaçları? Bu deniz? Bu koy? Bu koydaki palmiye ağacı şeklindeki adalar? Bu rengârenk ve değişik tarzlarda deniz kıyafetleriyle kumsalda güneşlenen insan topluluğu?  Birleşik Akrep Emirliği’nin başkenti Abov Dabi’de miydik acaba?

Gündüzleri kırklara kadar çıkan ısı akşamları serinliyordu. Böyle olunca Ortadoğu’da bir yerde olduğumuzu düşündük. Ama garsonlar, otel çalışanları ve taksicilerin çoğu İspanyolca konuşuyorlardı. Hâl böyle olunca acaba Güney Amerika’da mıyız dedik. Bu arada tüm sorularımıza ‘hoş geldiniz, tatilinizin keyfini çıkarın diye cevap alıyorduk. Diğer müşteriler de bizim gibi dünyanın hangi meridyen ve paralelinde olduklarından bihaberdi. Ellerimizdeki elektronik aletlerin konum ve harita bilgisi çalışmıyordu. Demek ki burada kalmanın ilk şartı cahil olmaktı. İkinci şartıysa ultra ultra zengin olmak.

Kozak Hayri’nin neden bizi böyle bir yere gönderdiğini henüz anlayamamıştık. Bu işin içinde bir bit yeniği olduğunu anlamak için dahi olmamıza gerek yoktu tabii. 

Burası bakir bir koyun içinde yapay gibi duran palmiye şeklindeki adalara yayılmış, mutedil dalgalı denizi, muhteşem iklimlendirilmiş oteliyle cennetten kopup dünyaya düşmüş bir küçük şehirdi. Asıl soru herkesin sanki yarın olmayacakmış gibi keyifli bir tatil sürdüğü bu mutluluklar diyarına neden geldiğimizdi. Martinilisiyle, mojitosuyla, rengârenk kokteylleriyle renklenen akşamlarda danslar ediliyordu. Ateş etrafında toplanmış six-pack’lerini göstererek gezen bir örnek vücutlu yakışıklı delikanlılar, genç ve güzel kadınlar, gündüzleri denize girip akşamları ışıklandırılmış havuzlarda sefa yapıyor, muhteşem yemeklerin keyfini çıkararak şen kahkahalarıyla oteli dolduruyorlardı. Her şeyin bu anlamsız mükemmelliği beni de Hayriye’yi de hiç mutlu etmemişti. Üstelik sözde takip etmek için yollandığımız Dinero Negro isimli adam, görünürde havuz başında içki içip sohbet ediyor, akşamları da poker oynamaktan başka hiçbir tehlikeli iş yapmıyordu.

Her sabah kalkıp denize girmek, içecekleri kocaman şapkaların altında kumsalda içmek, dondurmaları havuzda yüzen tepsilerde yemek giriştiğimiz en zor işlerdi. Akşama doğru gece konuklardan birinin kendi şerefine vereceği partinin temasına göre hazırlık yapmak için odalara çekilmek, otel tarafından odalarımıza gönderilen kuaförler yardımıyla Külkedisi misali baloya hazırlanmaksa benim için çok zahmetliydi. Keşke Külkedisi gibi saat gece yarısını vurunca evime pardon odama dönmek zorunda kalsam ama merdivenlerde ayakkabımı unutmasam ve prens de beni bulamasa diyordum içimden. Maalesef balo isimli partiler kraliyet ailesi zarafetiyle başlasa da gece sabahla birleştikten sonra insanların o pahalı balo kıyafetleriyle içki ve deniz banyosunu aynı anda yapmaya soyunduğu ama kelimenin tam anlamıyla soyunduğu çılgın partilere dönüşüyordu. Ve ben Tangsuk Ozan Ilgın, ömrünün ilk yirmi beş yılını üç beden kotu üzerinden düşen, eskimiş siyah deri montuyla erkek mi kadın mı anlaşılamadan gezmiş biri olarak bu çılgın eğlence hayatından, süslerden, makyajlardan ancak bir kedinin yıkanmaktan aldığı keyif kadar keyif alıyordum.

Hayriye, dünyanın çeşitli ülkelerinde gittiği okullarda böyle partilemeye alışkın olduğu için hayatından memnun görünüyordu. Tabii ki onun da hoşuna gitmeyen şeyler vardı. Beşinci gün bana şu soruyu sordu:

 “Sen de sürekli aynı güne uyanıyormuşuz hissi yaşamıyor musun Ozan? Bu his benim midemi bulandırıyor.”

“Haklısın Hayriye. Burada Truman Show gibi bir mizansen yaşanıyor.”

“Neden dersin?”

“Nedenini henüz bilmiyorum ama öğrenmek için bu tatil köyünden dışarı çıkmalıyız gibime geliyor. İçindeyken anlayamayız ama uzaktan bakınca içinde bulunduğumuz ‘big picture- büyük resmi görebiliriz.

“Ben de sana bisikletle gidip etraftaki doğal köylerde yaşayanlar ne yapar ne eder bir bakalım diyecektim Ozan.”

“Allah vere de bu işin içindeki bit yeniği bizim düşündüğümüzden daha büyük olmasa Hayriye.”

Otel personeli bize ikiletmeden iki bisiklet tahsis etti. Havuz başında eğlenmekte olan genç kadınlar ve erkeklerin şaşkın bakışları altında gıcır gıcır bisikletlerimize atladığımız gibi dışarı fırladık. Otelin sınırlarından dışarı çıkmamıza engel olmaya çalışan otel görevlilerini tam gaz pedal çevirerek atlattık. İki kilometre kadar gitmiştik ki aklımıza gelen başımıza geldi. Truman Show’daki gibi kâğıttan ve yırtılan sahte bir gökyüzüne değil, elimizi değdikçe renk değiştiren elektronik bir membrana denk geldik.

İçinde bulunduğumuz otel, palmiye şeklindeki adalar, palmiye ağaçları ve denizin içinde bulunduğu yaklaşık on kilometre karelik bir alan, bu çok özel elektronik membran tarafından kaplanmıştı. Bu yapay sınıra gündüzleri güneş ve rüzgâr, geceleri de yıldızlar ve ay efekti veriliyordu. O yüzden o güzelim otelin bulunduğu bakir koyda hava her gün ve her gece aynı sıcaklıktaydı. Bu membranlı ada, güzel manzaralı, eğlenceli, yemesi içmesi beş yıldızlı teknolojik bir hapishaneydi. Asıl mesele şuydu: Buradan nasıl çıkacaktık? 

***

Bir süper polis ve bir Hacker’a hapishane mi dayanırdı? Hayriye ve ben adayı yerle bir ettiğimizde, henüz İkram Papazoğlu’nun milyon dolarlarını da çöpe attığımızı bilmiyorduk. İkram Papazoğlu beni süper polis olarak SSOK birliğine katmıştı fakat sonradan ben dürüstlüğümle, çalışkanlığımla ve süper polis becerilerimle her seferinde Vali-başkanın ayağına takılan bir engel olmuştum. O yüzden nereye gittiğimi ve nerede olduğumu anlayamayacağım şekilde yolculuk çıkarılıp süper zenginlerin hiç para harcamadan kalmayı tercih ettikleri, zamanı yavaşlatan bu özel adaya gönderilmiştik. Bu ada, Sultanat Şehri’nin Mer Noire denizi kıyısına milyon dolarlar harcanarak özel olarak inşa edilmişti.

Hayriye ve benim yapay membranlı Abov Dabi benzeri koyda geçirdiğimiz beş gün, gerçek Sultanat Eyalet-Şehri’nde üç yıla tekabül etmişti. Geri geldiğimizde, Sultanat’taki yargı, eğitim ve sağlık sistemini zaten avucunun içine almış olan Papazoğlu’nun bütün asker, polis, haberleşme ve bilişim sistemlerini de ele geçirdiğini gördük. Üstelik bu üç yıl boyunca çok zekice bir yöntemle beni ayakaltından uzaklaştırmıştı. Tek adam, tek bayrak, tek millet ideası için ona engel olabilecek Ozan Ilgın isimli bir süper polis de yokken bütün emellerini gerçekleştirmişti. Biz adada beş gün geçirdik sanıyorken Sultanat’ta geçen üç yıl boyunca neler yaşanmamıştı ki?

Mesela 2023 yılında…

6 Şubat’ta Sultanat Eyalet-Şehri’nin uzak komşuları olan Güneydoğu bölgesinde deprem olmuştu. 53 binden fazla insan hayatını kaybetmişti. Arama kurtarma çalışmaları gecikmiş ancak hiçbir devlet adamı hata veya ihmal vardır dememiş, kimse istifa etmemişti.

28 Mayıs SEVAP lideri İkram Papazoğlu yeniden Vali-başkan seçilmişti. CEVAP lideri Klaus Klaudiusson kendisine çok güvenmesine rağmen bir kez daha kaybetmişti.

1 Haziran’da eski Her Daim Ezilen Vatandaş Partisi-HEWAP lideri hükümlü Selocan Ironstone siyasetten çekildiğini açıklamıştı.

4 Haziran’da Lightning McQeen Pleasury ve Fiance Bakanı olmuştu.

7 Ekim Filistinli örgüt Jamas’ın, Gazze sınırını aşıp İsrail’e düzenlediği saldırıda 1200 kişi öldü, 120 kişi esir alındı. İsrail- Filistin savaşı başlamıştı. Aynı gün İkram Papazoğlu partisinin 4. olağanüstü kongresinde yeniden SEVAP genel başkanı seçilmişti.

12 Ekim’de İkram Papazoğlu dünya liderleriyle telefonda konuşmuş, İsrail- Filistin savaşının durdurulmasını istemişti.

4 Kasım’da CEVAP 38. Genel Kurultay’ı yapılmış, 13 yıllık Klaus Klauduisson’un başkanlık dönemi sona ermişti. Free Pharmacia genel başkan seçilmişti.

Mesela 2024 yılında…

19 Ocak’ta pilot Alper Huntergatherer halkın vergileriyle uzaya çıkan ilk Sult olmuştu. 

31 Ocak İşçisin Sen İşçi Kal Partisi-İİKP milletvekili John Atelier, Jhezi Park davasından dolayı 18 yıl hapis cezası almıştı.

31 Mart’ta yapılan yerel seçimlerde SEVAP partisi kan kaybetmiş, deniz kenarı ve komşu eyalet şehirlerin çoğunu CEVAP partisine kaptırmıştı.

26 Nisan’da bebekleri ölüme terk eden Newborn Çetesi su yüzüne çıkmış, çeşitli hastanelerden 47 sağlık personeli gözaltına alınmıştı.

12 Haziran’da Birleşememiş Milletler-BM Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu İsrail’in Gazze’de savaş suçları işlediğini bildirmişti.

7 Temmuz’da Sultanat ve Muriye eyalet-şehirleri normalleşmeye gidecekti. İkram Papazoğlu her an Muriye devlet başkanı Beşer Şaşar’ı Sultanat’a davet edebilecekti. Fakat aynı yılın 8 Aralık’ında Beşer Şaşar Şam’dan Urusya’ya kaçtı. 1971’de babası Hafız Şaşar’la başlayan Şaşar yönetimi 53 yıl sonra sona ermişti.

14 Temmuz’da Kapitalist Birleşik Devletleri-KABD devleti başkanlık seçimi için halka konuşma yapan başkan adayı Donald McDuck’a konuşması sırasında yedi el ateş edilmişti. Ölmemişti yumruğunu havaya kaldırmış ve konuşmuştu.

24 Temmuz’da N’ettinYahu KABD kongresinde konuşurken 56 kez ayakta alkışlanmış, “Gazze’nin refah bölgesinde hiç sivil öldürülmedi,” demişti.

28 Temmuz’da sokak hayvanları kanunu Sultanat meclisinden geçmişti. İki ayaklı itler salınmış, maalesef dört ayaklı masumlar içeri alınmıştı.

31 Temmuz’da Jamas lideri İran’da suikasta uğramıştı.

14 Ağustos’ta Filistin devlet başkanı, İkram Papazoğlu’nun davetiyle Sultanat’a gelmiş ve Sultanat Millet Meclisi-SMM‘de üyelere hitap etmişti.

16 Ağustos’ta komşu eyaletlerde tam 72 bölgede yangın çıkmıştı.

23 Eylül’de İkram Papazoğlu Birleşememiş Milletler 79. Genel Kurulu’nda “Filistin’i tanımayan devletler tarihin yanlış tarafında yer alıyorlar!” demişti.

5 Kasım’da Donald McDuck KABD başkanı seçilmişti.

17 Kasım’da Rio de Jeneratör kentinde yapılan G20 liderler toplantısında İkram Papazoğlu “Bu zulme sessiz kalanları tarihi affetmeyecektir!” demişti.

21 Kasım’da Uluslararası Olayları Çekirdek Çitleyerek İzleyen Mahkeme-UÇM N’ettinYahu ve İsrail savunma bakanına tutuklama emri çıkarmıştı.

22 Kasım’da ismini Her Daim Ezilen Vatandaş Partisi-HEWAP’tan Devran Dönse de Ezilen Vatandaş Partisi- DEWAP olarak değiştiren partinin Tunceli, Van, Mardin, Batman, Halfeti ve CEVAP’ın Ovacık ilçelerine kayyum atanarak, kayyum atamada ısınma turları atılmıştı.

Mesela 2025 yılında…

20 Ocak’ta, Sultanat Merkez Camisi İmamı diğer deyişle İmam-ı Merkez Mahalle-İMM ve Victory Partisi-VP başkanı Hope Mountain hakkında soruşturma açılmıştı. Mountain gözaltına alınmıştı.

21 Ocak’ta şehrimize komşu bir eyalet şehrin kayak sporuyla meşhur Kartalkaya bölgesinde bir otel yanmıştı. 78 kişinin ölümüyle sonuçlanan yangın sonrası hiçbir yetkili hataları ya da ihmalleri kabul edip istifa etmemişti.

31 Ocak’ta Sultanat Karada Havada Denizde Komutanlığı-SKHDK, mezuniyet töreninde kılıç kaldıran ve “Mustafa Kâmil Atasult’un  askerleriyiz,” diye slogan atan yeni mezun teğmenlerini askerlikten ihraç etmişti.

18 Mart’ta İMM’nin diploması iptal edilmişti.

19 Mart’ta İMM, Beylikdüzü ve Şişli belediye başkanları dâhil 84 kişi gözaltına alınmıştı.

23 Mart’ta İMM tutuklanmıştı.

6 Nisan CEVAP olağanüstü kurultayında Free Pharmacia yeniden genel başkan seçilmişti.

12 Mayıs’ta MEVAP lideri Etat LeJardin Tulsa Tulslarındır Özel Kuvvetleri-TTOK’un (yasadışı örgüt) tutuklu lideri Goodman Vanjör’e barış çağrısı için teşekkür ettiğini açıklamıştı.

22-23-31 Mayıs’ta İMM ve etrafındakilere dalga dalga operasyon yapılmış, onlarca insan gözaltına alınmıştı.

2 Haziran’da 4 Kasım 2023’teki CEVAP 38. Genel Kurultayı hakkında usulsüzlük iddialarına ilişkin dava açılmıştı.

5 Haziran’da CEVAP’ın Avcılar, Büyükçekmece, Gaziosmanpaşa, Ceyhan, Seyhan belediye başkanı görevden alınmıştı.

17 Haziran’da Victory Partisi lideri Hope Mountain tahliye edilmişti.

19 Haziran’da İMM’nin avukatı da tutuklanmıştı.

22 Haziran gazeteci Conquerer Altai tutuklanmıştı.

1-4-5 Temmuz’da İzmir belediye başkanı ve İzmir CEVAP il başkanı gözaltına alınmıştı. CEVAP Adana, Adıyaman, Antalya, Şile, Beyoğlu belediye başkanı görevden alınmışlardı.

10 Temmuz’da İşitelim Başkanlığı dere geçerken at değiştirmişti.

11 Temmuz’da Tulsa Tulslarındır Özel Kuvvetleri-TTOK (yasadışı örgüt) sembolik olarak silah bırakma töreni yapmıştı.

12 Temmuz Sade Vatandaş Partisi-SEVAP, Milliyetçi Vatandaş Partisi-MEVAP ve Devran Dönse de Ezilen Vatandaş Partisi- DEWAP ittifakı kurulmuştu.

22 Temmuz’da Homeland Partisi lideri Thin Thinner partisini kapatma kararı almıştı.

Ağustos ayında onlarca yerde orman yangını çıkmış, coğrafyamız kelimenin tam anlamıyla yangın yerine dönmüştü.

2 Eylül’de CEVAP’ın 8 Ekim 2023 tarihli 38. Sultanat İl Kongresi iptal edilmiş, Sultanat yönetimi görevden alınmış, Flood Sinister CEVAP Sultanat il Başkanlığı’na atanmıştı.

5 Eylül CEVAP, 21 Eylül’de olağanüstü kurultay kararı almıştı.

6 Eylül’de Moneyfest isimli genç kızlardan oluşan müzik grubu hakkında, ‘teşhircilik ve hayasızca hareket’ suçlarından soruşturma açılmıştı. Konser turnesi iptal edilmişti.

7 Eylül’de CEVAP Sultanat İl Başkanlığı binası polis tarafından abluka altına alınmıştı.

8 Eylül’de Flood Sinister kayyum olarak atandığı CEVAP Sultanat İl Başkanlığı binasına polis zoruyla girdiğinde “Şerefimle yemin ediyorum bu (protesto için) bağıranların hiçbiri CEVAP’lı değildir!” demişti.

8 Eylül’de CEVAP, Sultanat il Başkanlığı binasını kapatma kararı almıştı.

12 Eylül’de MEVAP lideri Etat LeJardin “Sosyal medyanın kökü kazınmalı. Hem aile yapımız hem toplumsal barışımız hem de dayanışmamız ve yeni neslimizin sağlıklı yetişmesi açısından dikkatli olunması gerekiyor. Bana kalsa yarım saattin içinde sosyal medyanın hepsini kapatırım,” açıklamasında bulunmuştu.

***

Giderken bıraktığım asmalar üzüm olmuş, ben gideli buralara olanlar olmuştu. Atı alan üçüncü köprüden Üsküdar’ı geçmiş, bindiği Demir Kır At gemi iyice azıya almıştı.

BENİM KİTAPLIĞIMDAN

ŞEYTANIN GÖZLERİ – SABRİ SAYDAM

Yayınevi: Herdem Kitap Yayın/Herdem Polisiye

Basım Tarihi: Mayıs 2024

Sayfa Sayısı: 302

Tür: Polisiye/Öykü

Şeytanın Gözleri yönetmen, senarist ve yazar Sabri Saydam’ın ikinci kitabı. Herdem Polisiye etiketiyle çıkan kitabın editörlüğünü yazar Emel Aslan üstlenmiş. Sayfaları çevirdiğimizde yazarın kitabı hakkındaki duygu ve düşünceleri, ardından Gencoy Sümer’in önsözü karşılıyor okuru.

Üçleme olacağı önceden belirlenmiş polisiye hikâyeler serisinin ilk kitabı olan Şeytanın Gözleri daha ilk sayfalarda hayata veda etmiş olduğunu okuduğumuz Başkomiser Eray Gürhan’ın anı defterlerinden derlenmiş vakalardan oluşuyor. Vakalar Başkomiser Eray’ın -kitapta kimliğine dair hiçbir ipucu verilmeyen- eski yardımcısı tarafından hikâyeleştiriliyor. Gizemli anlatıcı eski amirinin annesi Vuslat Hanım’dan vaka defterlerini ve en önemlisi Eray Gürhan’ın özel hayatından kesitlerin yer aldığı hatıra defterini alıp heyecanla ilk sayfayı açtığında Başkomiserinin hiç bilmediği dünyasına ilk adımı atıyor. Gizemli Komiser defterleri okudukça, Başkomiserinin vakalara bakış açısına, çözüm şekillerine, hayat hikayesine, özel hayatındaki iniş çıkışlara, ikilemlerine, hesaplaşmalarına bazen hayretler içinde, bazen hüzünle şahit oluyor. Kitaptaki sekiz öykünün oluşması da bu şekilde gerçekleşmiş oluyor. Her öykü bir vakayı anlatıyor ve her öykü birbirinden bağımsız gibi görünse de aslında sıkı sıkıya birbiriyle bağlantılı bir şekilde ilerliyor. Sabri Saydam’ın sinemacı kimliğinin yanı sıra, adım adım ilerlediği polisiye yazarlık serüveninde ilk kitabı 4 (DÖRT)’te yakaladığı başarıdan sonra çıtayı daha yukarıya taşıdığının ispatı olan Şeytanın Gözleri’ni herkese tavsiye ederim.

Öyküler:

Çadır: Emekli Büyükelçi Sulhi Nadir Çalahan, eşi Dürdane, kızı Sibel, kız kardeşi Leman ve hizmetçisi Lena evinin geniş salonunun üçte ikisi büyüklüğünde şeffaf, naylondan bir çadırın içinde öldürülmüş olarak bulunur. Başkomiser Eray ve yardımcısı Filiz bu soruşturmanın derinlerine indikçe görünenin ardındaki sırlar da bir bir ortaya çıkar.

Neveser: Başkomiser Eray’ın yakın arkadaşı Profesör Semih Yarka’nın, Başkomiserin de hayran olduğu güzeller güzeli karısı Neveser evde öldürülmüş olarak bulunur. Bu durum sadece karısının cesediyle karşılaşan profesörün değil Eray’ın da üstesinden gelmekte zorlanacağı bir acı olacaktır. Komiser yardımcısı Filiz ve Başkomiser Eray bu vakada hayatlarının sınavından geçerken bir yandan da birbirlerine karşı hissettikleri duyguları sorgulamaya başlarlar.

Küf Kokulu Battaniye(ler): Gizemli bir kadın cesedi, eski ve küf kokan bir battaniyeye sarılmış olarak, bir gecekondu mahallesindeki boş bir arsada bulunur. Kadın çıplaktır ve sol kulağı kesilmiştir. Aradan üç gün bile geçmeden bir ceset daha bulunur ve aynı şekilde o da çıplak, kulağı kesilmiş, küf kokan battaniyeye sarılmıştır. Soruşturma içinden çıkılmaz bir hal alırken, Eray Başkomiser farklı bir olayı daha deşmeye başlar.

Şeytanın Gözleri: Bir sinema salonunda, alelade hatta sıkıcı bir filmi izlerken aynı anda kalp krizi geçirerek ölen dört kişinin soruşturmasında Eray Gürhan’ın işi daha da zorlaşmıştır zira maktullerin korkudan öldükleri tespit edilmiştir. İzledikleri filmde korkmalarına sebep olacak küçücük bir sahne bile yokken neden başlarına böyle bir olayın geldiğinin sırrını çözmek kolay olmayacaktır.

Kızıl Gelinlik: Genç bir kız kendi düğününde evindeki odasında kalbinden bıçaklanmış olarak bulunur. İlk incelemede genç kızın katiline direnmediği belirlenir. Bu da ölmeyi istediğini düşündürmektedir. Damatla ve ev halkıyla yapılan görüşmelerden elle tutulur bir delil elde edilemese de Eray Başkomiser işin ucunu bırakmaz ve yine keskin tahmin gücü ona doğru yolu gösterir.

Sütanne: Çok sevdiği süt annesinin vefat haberiyle yıkılan Eray Başkomiser sütannesinin yaşadığı Tekirdağ’ın Malkara ilçesine bağlı Başpınar köyüne gider. Cenazeye katılıp anne yarısına son görevini yapmaktır niyeti fakat olaylar orada da yakasını bırakmaz ve mezarlıkta ilginç bir vaka karşılar Eray’ı. Eskiden birlikte çalıştıkları meslektaşı Haluk ve Olay Yeri İnceleme görevlileri iki mezarın başında araştırma yapıyorlardır. Bu garip tesadüften sonra meslektaşı Haluk olayı anlatır. Bir miras sorunu yüzünden açılması gereken mezarlar açılmış fakat içlerinin boş olduğu görülmüştür. Eray Başkomiserin bu gizemli vakaya el atması gerekecektir.

Çocukluğum Öldü: Başkomiser Eray daha önceki vakaların birinde, yirmi yıldır görmediği çocukluk arkadaşı ve kan kardeşi Agop Krikyan’la karşılaşmış, aralarındaki kopmaz bağ o günden sonra daha da sağlamlaşmıştır. Kaybolan yılların acısını çıkarırcasına dostluklarını sürdürmeye devam ederler. Günlerden bir gün kan kardeşi Agop’un intihar ettiği haberi gelir. Eray’ın buna inanmaya hiç niyeti yoktur. Tanıdığı Agop canına kıyacak bir adam değildir. Tüm deliller intiharı işaret etse de o bu ölümün ardında bir cinayetin gizlendiğine inanır ve araştırmaya başlar.

El Ele: İki gencin cesetleri kıyıya vurmuş olarak, deniz kenarında bulunur. Maktuller ikişer kurşunla, yakın mesafeden vurulmuşlardır. Soruşturma başlar. Kısa sürede öldürülen genç adamın Topal Ferhat lakaplı bir mafya babasının oğlu olduğu öğrenilir. Önce mafyanın hesaplaşmasına kurban gittiği düşünülen gencin el ele öldüğü genç kızla değil de başka bir kadınla nişanlı olduğu ortaya çıkar. Yine çok geçmeden diğer maktulün de kimliği belirlenir ve adı Sema Bedre olduğu öğrenilen kızla ilgili ortaya bambaşka bir gerçek çıkar.

KANALDAKİ KADIN – PER WAHLÖÖ ve MAJ SJÖWALL

Yayınevi: Ayrıksı Kitap

Basım Tarihi: 09.09.2019

Sayfa Sayısı: 336

Çeviri: Bige Turan Zourbakis

Tür: Polisiye-Roman

Per Wahlöö ve Maj Sjöwall’i, İsveç polisiye edebiyatının en önemli yazarları arasına katan ve kült klasiklerden olan Kanaldaki Kadın, modern polisiye türünün öncülerinden kabul edilen Martin Beck serisinin ilk kitabıdır. Roman, klasik bir polisiye olma özelliğinin yanı sıra İsveç toplumunun çürümeye yüz tutmuş yanlarına, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine, yoksulluğa ve bürokrasiye eleştirel bir dille yaklaşıyor. Romanda aralara ustaca serpiştirilen eleştiriler 1960’lı yılların İsveç’inde yaşayan insanların sorunlarına ve sıkıntılarına adeta ayna tutuyor.

Roman boyunca kadınların toplumdaki konumu ve karşılaştıkları zorluklar sık sık vurgulanıyor. Cinayet kurbanı olan genç kadın, toplumun gözünde değersizleştirilmiş bir figür olarak sunuluyor. Bu durum, o dönemki İsveç toplumunda kadınların maruz kaldığı ayrımcılığa dikkat çekiyor. İsveç toplumundaki büyük gelir eşitsizliğini ve sınıf farklılıklarını gözler önüne seren romanda cinayet soruşturması sırasında, farklı sosyal sınıflara mensup insanların yaşam koşulları ve karşılaştıkları sorunlar detaylı bir şekilde anlatılıyor. Bu durum, toplumdaki adaletsizlikleri ve yoksulluğun etkilerini ortaya koyuyor. Polis teşkilatının bürokratik engellerle karşılaşması ve soruşturmanın yavaş ilerlemesi, sistemin yetersizlikleri konusunda önemli bir eleştiri olarak kitapta yerini alıyor. Ayrıca medyanın olaylara yaklaşımı ve kamuoyunu yönlendirme çabaları, cinayet haberlerinin basında nasıl manipüle edildiği ve kamuoyunun yanlış yönlendirildiği aynı gizli dille eleştiriliyor.

Klasik polisiyelerdeki gibi hızlı ilerlemeyen romanda detaylara odaklandığınızda Martin Beck’in olayları nasıl parçalara ayırıp sonra yeniden birleştirdiğini görecek, sade ve kısa diyaloglar, gerçekçi anlatım, az fakat etkili betimlemelerle romanda gereksiz hiçbir detaya yer vermeyen Per Wahlöö ve Maj Sjöwall’in zekalarına hayran kalacaksınız.

Hikâye, İsveç Stockholm’de bir kanalın dibinde genç bir kadının cesedinin bulunmasıyla başlıyor. Çıplak olarak bulunan cesedin kimliği belirlenemiyor. Komiser Martin Beck ve ekibi, kadının kimliğini tespit etmekle işe başlıyorlar. Kadının geçmişi ve bağlantıları hakkında elde hiçbir bilgi olmadığı için bu süreç epey zorlu ilerliyor. Beck, sabırlı ve sezgileri güçlü bir dedektif olarak, ipuçlarını bir araya getirerek kadının kimliğini ortaya çıkarmayı başarıyor. Ardından, onun son günlerini ve çevresini araştırarak katile ulaşmaya çalışıyor. Tespit ettiği şüphelinin sıradan bir suçlu olmayabileceği şüphesi Beck’i, onu yakalamak için zekice bir tuzak kurmaya itiyor. Sürükleyici bir soruşturmanın ardından, Martin Beck’in sabrı ve risk alarak uyguladığı stratejisi sayesinde katil ortaya çıkarılıyor.

İNCİ KÜPELİ KADINLAR – ARMAĞAN TUNABOYLU

Yayınevi: Oğlak Kitap / Maceraperest Kitaplar

Basım Tarihi: 2024

Sayfa Sayısı: 212

Tür: Polisiye/Roman

Armağan Tunaboylu’nun geçtiğimiz yıllarda polisiye dünyasına kazandırdığı roman karakteri Komiser Berkun İstanbullu’nun yeni macerası İnci Küpeli Kadınlar’da onu biraz değişmiş, sanki biraz daha sinir bozucu biri olarak buldum. Zaten kendisini nevi şahsına münhasır biri diye bir önceki macerası Polisiye Yazarının Ölümü romanının tanıtımında yazmıştım. Bu sefer sanki kendine özgü olmada çığır açmış, daha bi’ gıcık mı olmuş ne? Biraz da bencilleşmiş sanki. Ben Berkun’a sallayıp durayım, Emniyet’teki ekip arkadaşları her sayfada ona daha yakın hissetsinler kendilerini. Hatta hakkında ettikleri nahoş dedikodulardan bile pişmanlık duysunlar. Oh ne âlâ. Adam seviliyor mu nefret mi ediliyor anlayamadım ya, vazgeçilemediğine emin oldum. Tıpkı benim Enver Başkomiser gibi hem övülüyor hem de sövülüyor. İşini iyi yaptığı kesin yalnız. Orada duralım ve hakkını teslim edelim. Yeni macerasında da allem ediyor kallem ediyor sonunda katili buluyor. Bu arada da gönül işlerinde kararsızlıklarıyla Funda’yı elinden kaçırıyor.

Altay KÖKEN iktidara yakın, Komiser Berkun’un da yazılarını takip ettiği ve sevdiği ünlü bir gazetecidir ve Etiler’deki evinin yatak odasında, kesilmeyen yeri kalmamış bir şekilde hunharca öldürülmüş olarak bulunur. Komiser Berkun, Sezai Amir tarafından apar topar olay yerine gönderilir. Yardımcıları Semra ve Ercan Komiser Berkun’un oldu olası kanlı olay yerlerini, delik deşik edilmiş cesetleri sevmediğini bildiklerinden önceden olay yerine gelmişler ve araştırmalara başlamışlardır bile. Durum vahimdir çünkü ortada ne cinayet aleti ne tek bir delil ne de tanık vardır. İnandıkları tek gerçek Altay Köken’i ancak ona kin güden birinin bu şekilde doğramış olduğudur.

Maktul iktidarın sevdiği gazetecilerden biri olunca Emniyet’e dolayısıyla da Berkun’a vakayı bir an önce çözmeleri için baskı yapılır. Elde olan birkaç delile göre Altay Köken’le husumeti olduğu tespit edilen başka bir gazeteci Uğur Bosnalı baş şüpheli olarak belirlenir fakat adam ortadan kaybolmuştur. Berkun mecburen kaçak gazetecinin peşine düşer. Ne var ki onun aklı Altay Köken’in hepsine aynı inci küpeleri hediye ettiğini cenazede gördüğü, dördü eski, beş eşindedir. İnci küpelerin hikayesini öğrendiğindeyse bu durum daha da ilgisini çekmiştir. Altay Köken beş karısına da aynı inci küpeden hediye etmiş ve hepsine günün birinde ölürse cenazesinde bu ince küpeleri takmalarını vasiyet etmiştir.

Nedense içinden bir ses bu kadınların soruşturma esnasında doğruyu söylemediklerini fısıldamaktadır Berkun’a. Bir yandan da maktulün son karısının cazibesi karşısında, günden güne dirayetini yitirdiğini sezmek Berkun’un canını iyiden iyiye sıkmaktadır. Berkun’un kayıp gazeteciyi bulup olayı kapatması için sabırsızlanan Sezai Amir’e inat o maktulün eşlerini soruşturmaya devam eder. Soruşturma derinleştikçe Altay Köken’in hiç de sandığı gibi bir adam olmadığı gerçeğiyle yüz yüze gelir. Bu kadınların onu öldürmek için onlarca sebebi vardır.

Bir yandan inci küpeli kadınları mercek altına alan Berkun’un başı sadece cinayetlerle değil geçmişten gelen düşmanlarla, bitmek tükenmek bilmeyen bürokrasiyle, sevgilisi Funda’yla ve en önemlisi de Altay Köken’in güzeller güzeli son eşi Eyşan’la beladadır.

KAYIP YÜZ – ELÇİN POYRAZLAR

Yayınevi: Doğan Yayınları

Basım Tarihi: 1.baskı Kasım 2022 / 2.baskı Aralık 2022

Sayfa Sayısı: 271

Tür: Polisiye/Roman

Kayıp Yüz daha önce Ecel Çiçekleri romanında tanıştığımız Komiser Suat Zamir’in yeni macerasını anlatıyor.

Suat Zamir, klasik erkek dedektif figürünün karşısına dikilen güçlü bir kadın karakter. Ancak gücünü sadece zekâsına borçlu değil. O, gerçekleri ortaya çıkarmak için kişisel bedeller ödese de adalet arayışındaki ısrarından asla vazgeçmeyen, erkek egemen teşkilat içinde yalnız bırakılan ama yılmayan bir figür. Suat Zamir serinin ikinci kitabı olan Kayıp Yüz’de de teşkilat içindeki erkek egemen yapıyla mücadele etmeye kaldığı yerden devam ediyor. Elçin Poyrazlar kitaplarının genelinde rastladığımız özellik elbette bu romanda da kendini gösteriyor ve kadına yönelik şiddet, kadınların toplumda maruz kaldığı görünmez baskılar, güzellik normları, eril sistemin adaletsizliği ve cinsiyet eşitsizliği gerçekçi ve çarpıcı bir dille anlatılıyor. Olayları kadın karakterlerin iç dünyalarından aktarmayı ustaca başarabilen yazar ayrıca aile içi şiddet, cinsel istismar ve mobingi de yine ustaca yedirmiş kurgusuna. Kayıp Yüz’de suçun yalnızca faili ve mağduru değil tüm toplumu ne derece etkileyebildiğine şahit oluyoruz.

Bu kez Suat son vakada (Ecel Çiçekleri) gösterdiği başarısızlık gerekçesiyle Cinayet Büro’dan  alınarak İstanbul Emniyeti’nin İntihar Birimi’ne verilmiştir. Bu durum Suat için bir atamadan çok aslında bir cezadır. Genç bir kızın evinin balkonundan atlayarak intihar ettiği bir vaka gelir. Herkes aksini iddia etse de intihar ettiğine inanılan bu genç kız bir cinayete kurban gitmiştir ve Suat Zamir de bu fikirdedir. Amirlerinden gelen vakayı kapatma baskısına aldırmaz çünkü o soruşturmasına çoktan başlamıştır bile. Üstelik ölümler devam ediyor ve her ne hikmetse, kaldırılan taşların altından çıkan her bilgi genç kızın intihar vakasıyla çakışıyordur. İntihar mı cinayet mi olduğu henüz açığa kavuşamamış vaka bir kenarda amirlerinden gizli yürütülürken Oya Camcı adında gizemli bir kadın Emniyet’e gelir ve “Kocam beni öldürdü, yine öldürecek,” diye ihbarda bulunur. Suat akli dengesinin yerinde olmadığını düşündüğü kadını evine gönderir fakat yardımcısı Beren Bahar’ın içi rahat etmediği için ertesi gün kadını Emniyet’e bıraktığı adreste ziyaret etmek isterler. Eve vardıklarında onlara kapıyı açan ve Oya Camcı olduğunu iddia eden kadının Emniyet’e gelip ihbarda bulunan kadınla uzaktan yakından alakası yoktur. Üstelik ev sahibi adının Oya Camcı olduğunda ısrarcıdır. Ne yazık ki üstlerinden o vakanın da üstünün örtülmesi için emir gelir. Komiser Suat Zamir, genç ve idealist yardımcısı Beren Bahar ile cinayetlerin ve kaybolan bir genç kızın ardındaki karanlık ağı çözmekte kararlıdır. Suat Zamir onca engele rağmen kadın bedenini kontrol etmeye çalışan karanlık bir zihniyete dur diyebilecek midir?

ÇAPKIN AVCI

TÜRKÇEYE KAZANDIRAN: Benan Eres

YAZAR HAKKINDA

Richard Horatio Edgar Wallace, İngiliz romancı ve tiyatro yazarıdır. Bir artistin çocuğu olarak Greenwich, Birleşik Krallık, 1 Nisan 1875’te doğdu. Sokağa terkedilen yazar bir balıkçı ailesi tarafından büyütüldü. 12 yaşında gazete satıcılığı yaptı. 18 yaşında orduya girdi, Güney Afrika’da savaştı. Ordudan ayrılınca “Daily Mail” gazetesinin muhabiri olarak çalıştı. Tiyatro oyunlarının yanı sıra polisiye romanlar da yazdı. 27 yılda 200’e yakın ürün verdi. Bu roman türünün adeta kurucusu oldu. 10 Şubat 1932’de Beverly Hills, Kaliforniya’da öldü.

***

Bay Vernon Strate, muhtelif işleriyle ilgilenmek üzere şehre geri dönmesinden bir gün önce, kendine özgü sakinliğiyle teklifte bulunmuştu. Tavrı öyle durgun ve duygudan yoksundu ki Margaret Brand ne dediğini tam olarak anlayamamıştı:

“Elbette senden on, on iki yaş büyüğüm ve anlıyorum ki birçok yönden tercih edeceğin bir koca değilim.”

Önce şaşkınlıkla sonraysa kafa karışıklığı içinde dinledi kadın onu. Yirmi dört yaşındaydı ve tercih edeceği türden bir koca karşısına çıkmamıştı. Babasının ona bıraktığı bin poundu titizlikle saklayan piyade albayın kızının istikbali biraz umutsuz görünmeye başlamıştı. Yılda iki yüz pounda talim ettiği ve gelecek beklentisi olmayan bir durumda sıkışıp kalmıştı.

“Gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum Bay Strate; sizi doğru dürüst tanımıyorum bile.”

Bu doğruydu. Brightsea treninde tanışmışlardı. Beyefendi’nin kibarlığı ve ilgisi cezbediciydi, üstelik kadının yakınında olmak uğruna Maine Otel’in lüks konforunu bırakıp Akasya Pansiyon’un mütevazı rahatlığına razı olmuştu.

Şu kadarını açık etmişti: “Oldukça varlıklı bir adamım, hiçbir bağım veya ilişkim yok.” Ardından İtalya ve Riviera seyahatlerinden ve Kanada’daki çiftliğinin güzelliğinden bahsetti. “Yarın şehre gidiyorum. Bu konuyu ciddi bir şekilde düşünmeni isterim. Evlendiğimiz gün tarafınıza bin pound sunacağım.”

Kendisini yadsımasına rağmen kırk yaşında, çekici, uzun boylu bir erkekti ve bir bakıma göz alıcıydı. Konuşurken ara sıra ‘h’ sesini düşürme numarası başlarda kadını eğlendirmiş ancak genç yaşta verdiği yoksulluk mücadelesinden, kendi kendini eğitmiş olduğundan ve kibarlık öğrenebileceği fırsatların yokluğundan bahsettiğinde hissettiği küçümseme sempatiye dönüşmüştü.

Günün çoğunu içeride geçiriyordu. Gözleri zayıftı ve güneş başını ağrıtıyordu. Bazen geceleri yürüyüş yaparlardı ancak bu, evlilik teklifinden önceydi.

Onun yokluğunda kadın kendini, ciddi ciddi teklifi düşünürken buldu. Yine de… Çirkin bir düşünceydi: Bay Strate bir çapkın avcıydı. Hayatına davetsiz girmiş bir adamdı.

Margaret Brand çapkın avcılar hakkında çok şey işitmişti. Onlarla gezinti yollarında, iskelelerde bazen trenlerde karşılaşırdınız. Pencereyi açık mı kapalı mı, oturduğunuz yeri mi yoksa şu gölgede olan koltuğu mu tercih ettiğinizi sorarlar, havalardan, denizin dinginliğinden ya da diğer insanların tuhaflıklarından bahsederlerdi. Ve zamanla onlarla tanışık olur, faytonla şato harabelerine ya da filmlere giderken çok geçmeden kendinizi ilişkiler ya da apandisit gibi kişisel mevzuları konuşurken buluverirdiniz.

Asıl çapkın avcı ufukta belirdiğinde Margaret iki haftadır Brightsea’deydi. Akasya’da, Londra’da süveter ören orta yaşlı hanımefendilerin, Brightsea’de süveter örmek üzere geldikleri tertemiz ve bütçeye uygun döşenmiş pansiyonda kalmıyordu. Adam ne ön bahçede yanı başındaki sandalyeye pervasızca damlamış, ne de göz göze gelmek umuduyla önünden defalarca geçmişti.

Karşılaşmaları alışılmadıktı. Kimsenin olmadığı iskeleden sallana sallana geldiğinde, Margaret bejler içindeki narin bedeniyle ahşap bankta oturuyordu. Açık kırmızı güneş şemsiyesi, güneş yanığı hoş yüzüne daha derin bir renk katmıştı. Sabahın sekiziydi ve etrafta koşuşturan balıkçılardan başka kimse yoktu.

Hafif uzun boylu, kahverengi suratlı, açık yakalı kolsuz içliğinin üzerine, göğüs cebinde beyaz güvercin arması bulunan koyu mavi spor ceket giymiş bir adamdı. Yanından tek bir bakış atmadan geçti ve kadın başını kitabından kaldırıp, onu iskelenin sonundaki çadırın yanından dönüp gözden kaybolana kadar aylakça izledi.

Geri döndüğünde Margaret kitabını okumaya devam ediyordu. Hikâyeye o kadar dalmıştı ki adam takılıp ayaklarının dibinde yere serilmeseydi farkına bile varmayacaktı.

Ayağa kalkarken, “Kahretsin!” dedi sakince. “Ayakkabı bağcıklarım… Çok affedersiniz!”

Tek ayağını banka koyup takılıp düştüğü uzun bağcığı hışımla çekiştirdi.

Kadın bir şeycik demedi; gözlerini tekrar kitabına çevirdi ama artık okumuyordu.

“Sizinle tanışma peşinde olsaydım daha az can yakıcı bir yol denemeliydim.” Bir mendille, çizilmiş elini siliyordu. “Ama durum öyle değil. Ve size zaten daha önce tanışmış olduğumuzu da söylemeyeceğim çünkü bu da doğru değil. Harika bir sabah değil mi?”

“Öyle mi?” Margaret gözünü sayfalardan ancak kaldırmıştı.

“Öyle olduğunu bal gibi de biliyorsunuz.” Davetsizce banka oturmuştu. “Siz Margaret Brand’siniz. Kız kardeşimle aynı okuldaydınız. Benim adım Denman –Ian ya da John, hangisi keyfinize uyarsa. Kardeşim dün size işaret edip dikkatinizi çekmeye çalıştı.”

Margaret Brand’in son sınıf gözdesi, Helen Denman’ın da sınıf başkanı olduğu St. Mary’deki eski günlerde, okulda Rezil Kardeş efsanesi yayılmıştı. Bahsi geçen kişi,  Helen’in kardeşiydi ve söz konusu rezillik, disiplinsizliği, kabadayılığı, değerli vazoları ve camları kırma eğilimi ve sabah banyolarından kaytarma alışkanlığından kaynaklanıyordu.

En nihayet, son yıl öyle fena bir şey yapmıştı ki (Margaret’in ne kadar ukala olduğunu hatırladığı) Helen en yakın arkadaşına bile anlatamamıştı. Hatırladığı tek şey durumun utanç verici olduğuydu. Denmanlar varlıklı ve Kont soyundandılar. Baba Denman, Baronet payesine sahipti: Bayan Denman görüşeceği kişiler hakkında oldukça seçici bir hanımefendiydi. Rezil kardeş ise azami rezillikte bir fiilden sorumluydu. Bir bar kadınıyla mı evlenmişti ya da bir kasabın karısıyla mı kaçmıştı? Margaret hatırlayamıyordu; belki de hiçbir zaman öğrenmemişti.

“Sen… Rezil Kardeş misin yoksa?” diye ağzından kaçırdı.

Adam gülümsemeksizin başıyla onayladı.

“İşte o benim,” dedi sakince. “Şimdi bana nazik davranacak mısın?”

Margaret bir anlığına ürkmesine rağmen güldü.

“Evet, Rezil Kardeş benim; şeytani bir çıkmazdayım. Zavallı yaşlı peder geçen yıl vefat etti ve ben de geçmişimi gizlemeye çalışıyorum. Görüyorsun ki artık Birleşik Krallık’ın bir baronetiyim ve bu bazı durumlarla pek uyuşmuyor. Gazeteler bunu bir öğrenirse, sansasyona çevirirler. Ama gelecek hafta yeni bir sayfa açıyorum, her şeyi bir kenara bırakıyorum. Son bir kaçamak, ulu Tanrı’m, temize çıkmadan önce şöyle ses getirecek son bir zaferi ne çok istiyorum!”

Hızlı hızlı, düzensiz ve Margaret’a göre tutarsız konuşuyordu. Adamın neden bahsettiği hakkında en ufak bir fikri yoktu. John, aynı oturduğu gibi aniden ayağa fırladı.

“Biraz etrafta dolanacağım,” dedi. “Sizinle karşılaştığıma çok sevindim. Sakın beni ele vermeyin!”

Onu akşamüstü tekrar gördüğünde adam kızı birlikte çay içmeye sürükledi. Akşam birlikte tiyatroya gitmek ve sabahın köründe de balık tutma dersi için ısrarla çağırdı.

Üçüncü günün sonunda Margaret artık ona durumunu söylemenin uygun olacağını düşündü.

“Nişanlı mısınız?” derken yakışıklı yüzü bir anda soldu. “Gerçekten… Bilmiyordum.”

“Yani, tam olarak nişanlı denemez,” diye hızlıca açıkladı Margaret ve bu heyecanlı adama gerektiği kadarını anlatıp konuyu olabildiğince hızlı değiştirdi. “Ses getirecek zaferinizden ne haber?” diye sordu. “Neymiş bu büyük zafer?”

Ian başını olumsuzca salladı. “Yok, sanırım vazgeçmeliyim. Brightsea insanın öylesine bir başarıyı bekleyeceği yer değil.”

Bu, Margaret’ın kafasını karıştırmıştı. Bu adam acaba ailesine kara leke sürecek ne yapmıştı? Bir mücevher hırsızı mıydı ya da… Bir şekilde konunun bir bar kadınıyla alakası olmadığını düşündü.

O akşamüstü Bay Strate, Londra’dan döndüğünde Margaret kararını vermek üzere cesaretini toplamıştı. “Dışarı çıkabilir misin? Seninle konuşmak istiyorum.”

Adam tereddüt etti. “Güneş gözlerim için oldukça kuvvetli,” diye serzenişe başladı.

“Koyu camlı gözlüklerini takarsın,” diye ısrar etti Margaret. “Bir gün kullanmıştın ve başın ağrımamıştı.”

Bay Strate kabul etti. On dakika sonra iskele boyunca yürüyorlardı.

“Hadi buraya oturalım.” Margaret oturdu ve diğeri de yanına ilişti. “Bay Strate, size söylemek istediğim bir şey var. Sizinle evlenebileceğimi sanmıyorum. Bana bahşettiğiniz şeref için minnettarım ama evlenmeye pek hevesli değilim…”

“Ama hayatım,” diye lafa girişti adam. “Ben bu izdivaca kalbimi koymuştum –“

Ve tam o anda, uzakta Rezil Kardeş’in ince uzun silüeti belirdi. Onları gördü ve el salladı.

“Bir dostum,” diye açıkladı Margaret. “Ian Denman. Kız kardeşini tanıyordum…”

Yanındaki adam Margaret’ı hayrete düşürecek biçimde bir küfür savurarak ayağa fırlayıverdi.

“Kimseyle tanışmak istemiyorum!” Neredeyse bağırıyordu. “Ona iyi olmadığımı söyle.” Ama artık çok geçti. Ian Denman yanı başlarında bitmişti.

“İşte bu Bay Strate,” dedi Margaret tereddütle. “Sana bahsettiğim arkadaş.”

Rezil Kardeş ikisine dik dik bakıyordu. “Aman yarabbim!” diye inledi sonra. “İşte fırsat kucağıma kadar gelmiş ama ben değerlendiremiyorum… Defol, kaybol ortadan Smith!”

Margaret, kendi hâlindeki Bay Strate’nin fırlayıp iskelenin girişine kadar son hızla koşuşunu ve Rezil Kardeş’in onun peşinden gidişini dehşet ve hayretle izledi.

Bay Strate bomboş denize düşerken, Ian “İşi fena bozdun hayatım!” diyordu. “Teşkilattan zafer parıltılarıyla ayrılmayı düşünüyordum! Şimdi bu mümkün değil!”

Soluk soluğa, “Kim… kimsin sen?” diye sorabildi Margaret.

Ian kıkırdadı. “Aileme, polis teşkilatına katılmak suretiyle leke sürdüğümü bilmiyor muydun? Bow Sokağı Karakolu’ndan Dedektif Muavini Denman, emrinizdeyim efendim. Ayrıca Smith’in, başka adıyla Bocosco’nun, diğer adıyla Strate’nin peşindeydim. Profesyonel bir hanım avcısıdır kendisi ve ağına düşürmek üzere etrafta, banka hesaplarında birkaç yüz poundu bulunan yalnız ve genç hanımefendilerin peşinde dolanır.

“Gel bir limonata içelim ve sana balayımızı nerede geçireceğimizi anlatayım.”

DEDEKTİF DERGİ KİTAP KULÜBÜ’NDE BU SAYI- ÖLÜMCÜL OYUN

Dedektif Dergi yazarları olarak polisiye metinler üretmek için hem güncel hem de eski eserleri okumak kadar tartışmak gereğini hissetmiş ve kendi kitap kulübümüzü kurmuştuk. Kasım 2023 tarihinden itibaren iki ayda bir yaptığımız toplantılarımıza ait notlarımızı önceki sayılarımızda sizinle paylaştık. Okumayanlar veya tekrar okumak isteyenlere bir göz atmalarını salık veririz.

Bu sayı için Amerikalı yazar David Foley’in Ölümcül Oyun (Deadly Murder) oyununu okuduk ve konuştuk. Eseri dilimize kıymetli yazar ve editörümüz Emel Aslan’ın kazandırdı.

Emel Aslan’ın sunumunu yaptığı kulüp toplantımızın sadeleştirilmiş metnini sizlerle paylaşırken, oyun metnini okumak yahut oyunu izlemek isteyenler için sürpriz bozan uyarısı vererek başlayalım.

Keyifli okumalar.

Emel Aslan: Ölümcül Oyun (Deadly Murder) oyunu, halen NYU’da yaratıcı yazarlık dersleri vermekte olan Amerikalı oyun yazarı David Foley’in heyecan ve gerilim yüklü bir eseri. Yazarın tanınmış yapıtlarından bazıları; Nance O’Neil, Paradise, Sad Hotel, Cressida Among the Greeks, Suffering the Witch, The Last Days of Madalyn Murray O’Hair in Exile’dır.

Ölümcül Oyun ilk olarak 14 Haziran 2007’de Owensboro, Kentucky’deki Polisiye Yazarları Festivali’nde “If/Then (Eğer/O zaman)” adıyla görücüye çıkmış, sonrasında Amerika başta olmak üzere Avrupa ve Asya’nın büyük kısmında sahnelenmiş, pek çok dile çevrilmiş ve 2008 yılında En İyi Tiyatro Oyunu dalında Edgar Ödülleri’ne aday gösterilmiştir.

Ölümcül Oyun benim 2015 yılında yaptığım Türkçe çevirisiyle Türkiye sahnelerinde de kendine yer buldu. 2020-2021, 2021-2022 ve 2022-2023 yıllarında üç sezon boyunca Erzurum Devlet Tiyatrosu’nun yetenekli sanatçıları tarafından değerli yönetmen Mehmet Yıldız rejisiyle sahnelenen oyun, Türkiye’nin pek çok bölgesine turne yaparak izleyicilerin büyük beğenisini topladı. Ayrıca Ankara’da yerleşik bulunan Ritüel Sanat Merkezi de 2022-2023 sezonunda oyunu izleyicileriyle buluşturdu.

Ölümcül Oyun, yazarın muamma ve gerilim dozu en yüksek oyunlarından biridir. Konusunu kısaca özetlemek gerekirse: Oyun kırklı yaşlarının sonundaki çekici, entelektüel, varlıklı ve özgüveni yüksek bir mücevher tasarımcısı olan Camille’in New York-Manhattan’daki apartman dairesinde geçer. Küçük bir kasabada, yoksul bir ailenin çocuğu olarak büyüyen Camille’in hayatı, kendisinden hayli yaşlı ve zengin kocasının ölümüyle değişmiştir. Çalışkan ve hırslı yapısının da yardımıyla iş hayatında başarıyı yakalamış, oldukça tanınan bir kadındır. Tek gecelik ilişki yaşadığı genç ve yakışıklı garson Billy’nin beklenmedik şekilde ona şantaj yapmasıyla gerilimli ve gizemli bir ilişkiler yumağı başlayacak, geçmişlerine dair pek çok ortak noktaları olduğu ortaya çıkacaktır. Binanın güvenlik görevlisi Ted’in de bu ölümcül oyuna dâhil olmasıyla olaylar gelişir ve tüm düğümler tek tek çözülür. Oyunun tüm haklarının ONK Ajans, İstanbul tarafından korunduğunu da belirtmeden geçmeyelim.

Gelelim detaylı incelememize. (Bundan sonrası oyunu okumayan/izlemeyen okurlarımız için spoiler içermektedir.)

Birinci Perde:

Oyunumuz üç kişinin arasında geçiyor: Kırklarının sonundaki çekici, zeki ve aykırı mücevher tasarımcısı Camille Dargus, yirmilerinin başındaki yakışıklı garson Billy ve Camille’in binasında çalışan güvenlik görevlisi, Ted. Zaman; günümüz. (Tabii, günümüz derken, 2000’lerin başından bahsediyoruz.) Mekânımız, Camille’in Manhattan’daki Soho Loft dairesi. Oyunun tek mekânda geçmesi ve yalnızca üç kişilik oyuncu kadrosu gerektirmesi, sahne geçişleri açısından rejiye rahatlık ve ekonomik şartlar bakımından kumpanyalara kolaylık sağlıyor.

Perde, Camille’in evinin salonunda üzerinde havluyla dolaşan genç ve yakışıklı Billy ve hemen ardından salona gelen Camille ile açılır. Aralarındaki diyaloglar ilerledikçe tek gecelik bir ilişki yaşadıklarını, Billy’nin bir önceki akşam ziyafetinde Camille’e servis yapan garson olduğunu anlarız. Camille’in genç ve yakışıklı erkeklere zaafı vardır ve bunu açıkça söylemekten çekinmemektedir. Ciddi bir ilişki aramaz, zeki, başarılı ve özgüveni yüksek bir kadındır. Kısa süreli sohbetlerinde aralarındaki entelektüel farklılıklar ve Billy’nin zengin olmayı kafasına koymuş bir genç olduğu yavaş yavaş anlaşılır. Billy sohbeti uzatmak ve Camille’i daha yakından tanımak, Camille ise onu bir an önce evden gönderip uyumak arzusundadır. Sohbet ilerledikçe Camille’in hâlihazırda başarıyla yürüttüğü mücevher işini kurarken, ölmüş kocasından kalan mirastan faydalandığını öğreniriz.

Camille, Billy’yi gitmeye ikna etmeye çalışırken Billy yatak odasına bir kamera gizlediğini ve geçirdikleri geceyi kayda aldığını ifşa ederek Camille’e şantaj girişiminde bulunur. Eğer kendisine 50 bin dolar vermezse kayıtları internete yükleyeceğini söyler ancak Camille buna burun kıvırır. Konuşmaları esnasında aslında Billy’nin kendisini önceden araştırdığını, zaaflarından haberdar olduğunu ve o geceyi Camille ile geçirmek için plan yaptığını anlarız. Ancak Billy’nin şantajı Camille’e sökmez. Camille görüntülerin itibarına hiçbir gölge düşürmeyeceğini, bilâkis gencecik bir adamla birlikte olan orta yaşlı bir kadın olarak ününe ün katacağını söyleyerek Billy’yi hayal kırıklığına uğratır.

Billy evden ayrılmamakta inat eder. Dolayısıyla Camille onu göndermek için binadaki güvenlik görevlisi Ted’i çağırmak zorunda kalır. Ted gelir, Billy’yi zor kullanarak evden dışarı atmaya çabalarken kamerayı Billy’nin çantasından alır, Camille kamerayı yere atıp kırar. Ted, Billy’yi kapıdan çıkarmaya çalışırken Billy, bir anda Ted’in silahını kapar, başına vurup adamı bayıltır ve silahını Camille’e doğrultur. Artık işler biçim değiştirmeye ve tehlikeli bir hâl almaya başlamıştır.

New York Vertigo Tiyatrosu, Shari Wattling, Jay Northcott Fotoğrafçı: Fifth Wall Media

Ted baygındır. Billy Camille’i bağlayarak koltuğa oturtur, ellerine eldiven giyerek evde bir şeyler aramaya başlar. Çekmeceleri, dolapları karıştırır. Camille ısrarla sormasına, ona para teklif etmesine rağmen ne aradığını söylemez. Yalnızca Camille’e geçmişiyle ilgili sorular sormaya devam eder. Gizemin, geçmişte bir yerlerde saklı olduğunu anlamaya başlarız.

Billy’nin bir süreliğine odadan çıkmasıyla Camille, Ted’in üzerine atılarak onu uyandırır. Ted sersemliğini atamadan Billy odaya döner. Elindeki silahı sallarken yanlışlıkla ateş alır ve silahın boş olmadığını anlarız. Billy, Ted’i odadaki borulardan birine kelepçeler ve Camille’ı ortalıktan kaldırmak için sırtlayarak yatak odasına götürür ve yatak başlığına bağlar. Ağzını da bağlamıştır.

Billy, Ted’in yanına geri döndüğünde aralarında geçen konuşmalardan, bu planı ikisinin birlikte tasarladıklarını anlarız. İkili evin altını üstüne getirerek ne olduğunu bilmediğimiz bir “şey” aramaktadırlar. Ted, kadına sormalarını önerse de Billy asla kabul etmez. Aramaya devam ederler ama bulamazlar.

Billy, bilgi alabilmek ve aradığını bulabilmek için Camille’i salona geri getirir. Mutfaktan da bir bıçak alıp gelir ama kullanmaz, masanın üzerine bırakır. Camille, Billy ile birlikte serbestçe evde dolaşan ve ortalığı karıştıran Ted’i görünce onun da planın bir parçası olduğunu anlar. Billy, Camille’e sorular sormaya devam eder. Camille’in kocası ölmeden önce Wisconsin’de yaşadığını öğrenir. “Ne tesadüf,” diyerek geçmişlerinin oralarda bir yerlerde çakıştığının ipucunu verir.

The Winnipesaukee Playhouse New Hemshire

Artık Camille de oyunun bir parçası olmuştur. Billy’nin aklından geçenleri çözebilmek için o da ona geçmişiyle ilgili sorular sormaya başlar. Billy’nin gerçek adı olmadığını tahmin eder ancak gerçek adını öğrenemez. Camille’in gerçek adının Edna olduğu anlaşılır. Kocasının neden öldüğünü sorgulandığında Camille hiç açık vermez.

Billy’nin bir süreliğine odadan çıkınca Ted’le baş başa kalan Camille, onun ağzından bilgi almaya çalışır. Ted, Billy tarafından güzel sözlerle kandırılarak bu tehlikeli oyuna dâhil olmuştur. Camille, çok da zeki olmayan Ted’e doğru soruları sorarak ne aradıklarını anlamaya çalışır. Evdeki mücevherleri alabileceklerini söyler. Diğer mücevherleri bankadaki kasasında tutmaktadır. Ancak Ted’in söylediğine göre “aradıkları şeyi” kasada tutması imkânsızdır.

Camille, Ted’i kendisini koltuğa oturtması ve ellerini çözmesi için ikna eder. Salona dönen Billy, Camille’i o hâlde görünce Ted’e kızar. “Ona nazik davranmak zorunda değilsin, şeye ne yaptığını hatırlasana…” derken, asıl konunun geçmişte yaşanmış birtakım olayların intikamı olabileceğine dair bir ipucu alırız.

Camille bir punduna getirip koltuğun altındaki panik butonuna basar ve polisin yolda olduğunu söyler. Ted korkuya kapılır ve oradan ayrılmaları için Billy’yi ikna etmeye çalışır ama başaramaz. Bu arada Camille sürünerek cep telefonuna ulaşmayı başarır. Billy bunu fark eder, silahını ona doğrulturken Ted masadan aldığı bıçakla Billy’yi bıçaklar. Billy kanlar içinde, cansız yere düşer. Ted silahı alıp Camille’e doğrultur ve perde kapanır.

İkinci Perde:

Billy yerde kanlar içinde cansız yatmakta, Ted elinde silahı tutmakta, Camille şok geçirmektedir. Ted bıçağın sapındaki izleri temizler, Camille’in eline tutuşturur. Böylece polis geldiğinde Ted arka kapıdan kaçacak, Camille cesetle baş başa kalacaktır. Bu arada Camille’i kan tutmaktadır. Kadın polisin gelmeyeceğini, sistemin henüz devreye girmediğini, onlara blöf yaptığını itiraf etmek zorunda kalır.

Ted ne yapacağı konusunda kararsızlıklar yaşar. Camille’i de mi öldürsün, öldürmeden orayı terk mi etsin yoksa cesedi yok mu etsin derken, Billy’i banyoda parçalara ayırıp evden çıkarmaya karar verir. Salondaki cesedi banyoya doğru sürüklerken sahne kararır.

Sahne tekrar aydınlandığında Ted salona içinde ceset bulunan kocaman bir valizi sürükleyerek getirir. Her yeri temizlemiştir. Camille’in bağlarını çözer. Camille her ikisine birer viski doldurur. Karşılıklı sohbet devam ederken Ted’in kumar borcu yüzünden bu işe bulaştığı anlaşılır. Ted, Billy’nin cazibesine kapılmıştır ve bu konuda ikisinin de aynı tuzağa düştüğü aşikârdır. Camille olanları unutmayı ve hayatlarına devam etmeyi teklif eder ancak bu sefer Ted buna yanaşmaz. Oraya Billy ile birlikte almak için geldikleri “şeyi” almadan gitmeyeceğini söylemekte ısrar eder, ancak bu “şeyin” ne olduğunu bir türlü anlayamayız. Camille’in geçmişiyle bağlantılı bir şey olduğu kesindir. Camille yoksul bir aileden gelmektedir. Babası bir araba kazasında erken yaşta ölmüştür. Annesi çocuklarını zor koşullar altında büyütmüştür. Camille de zamanı gelince kendisinden yaşça büyük, çok zengin bir adamla evlenmiştir. Ancak kısa sürede yoğun bir psikolojik baskıya ve manipülasyona maruz kaldığını idrak etmiştir. Kocası onunla âdeta kedinin fareyle oynadığı gibi oynamış, kişiliğini, var oluşunu yok etmiştir.  Bu yüzden çok mutsuz olmuş ve ayrılmak istemiştir.

Ted’in iddia ettiğine göre; kocasıyla gittiği bir Jamaika seyahati sırasında 5 milyon dolar değerindeki meşhur mücevher Zümrütler Yıldızı’nı çalınmış göstererek sigortadan parasını almışlardır. Camille o mücevheri hayat sigortası olarak kendisine saklamıştır. Kocası ölünce, tüm parası ve aslında çalınmamış olan mücevher Camille’de kalmıştır. Bu yüzden onun varlığından kimse haberdar değildir ve evde saklamaktadır. Tabii Ted’in iddiasına göre. Camille böyle bir şeyin kesinlikle söz konusu olmadığına Ted’i ikna etmeye çalışır. Öyle bir mücevher yoktur. Ancak Ted, Billy’ye inanmıştır bir kere. Asla ikna olmaz.

Camille’in kafasına silah dayayarak istediği bilgiyi almaya çalışır. Feci şekilde kan tutan Camille’i içinde cesedin bulunduğu valize yaklaştırarak korkutur. Camille bayılır, daha doğrusu bayılmış numarası yapar. Ted’le mücadeleye girişir ve bir şekilde silahı adamın elinden almayı başarır. Şimdi roller değişmiştir.

Camille, silahın elinde olmasının verdiği güçle ve etkili konuşmaları sayesinde Ted’i valizle birlikte evden gitmeye nihayet ikna eder. Ted kapıdan çıkmadan önce son kez iki kelime söyler: “Mildred Johanssen.” Billy kendisine bunların Camille’in çözülmesini sağlayacak anahtar kelimeler olduğunu söylemiştir çünkü. Camille bu ismin kendisi için bir şey ifade etmediğini söylese de rengi atar. Ted’in iddiasına göre Billy’ye Zümrütler Yıldızı’ndan bahseden kişi bu kadındır. Üstelik bu hanım Billy’nin rahmetli annesidir. Ted’in anlattığına göre Mildred zamanında Camille ile kocasının hizmetçisi olarak çalışmıştır. Sonra oradan ayrılmış ve zorlu bir hayata düşmüş, alkolik olmuştur. Bir gün arayıp Camille’den yardım ister ancak Camille onu geri çevirir. Mildred zamanında Camille’e bir iyilik yapmıştır ancak karşılığında istediği yardımı göremediği için ölüm döşeğindeyken Zümrütler Yıldızı hikâyesini oğlu Billy’ye anlatır.

Bunları duymak Camille’i fena hâlde sarsar. Olayın aslını anlatmaya başlar: Evet, Zümrütler Yıldızı gerçektir ve anlatıldığından daha da muhteşem bir şeydir. Haiti’ye kocasıyla tatile gittiklerinde Camille odayı yağmalamaları için birilerini tutmuştur. Hâlbuki mücevher daha önce Mildred’ın çantasında Wisconsin’e geri dönmüştür. Kocasının bundan haberi yoktur ve sigortadan parasını alır. Asıl kritik nokta ise Mildred, Camille’in hizmetçisi değil, kız kardeşidir. Billy de yeğeni değil oğludur.

Ted’e Zümrütler Yıldızı’nı vereceğini söyler, yerini tarif eder. Ted çekmecede mücevheri bulmaya çalışırken kafasına fil saatiyle olanca gücüyle vurup adamı öldürür. Polisi aramak üzere cep telefonunu alır. Son anda valizi hatırlar ve mide bulantıları içinde onu ortadan kaldırmaya çalışır. O esnada Billy tekrar sahnede belirir, ölmemiştir. Ölümünü Ted’le birlikte kurgulamışlardır.

KELLERTEATER’da 2022’de oynanan oyundan bir sahne. Foto: siimvahur_huge

Oyunun tamamında olduğu gibi yine taraflar birbiri üzerinde psikolojik üstünlük kurma ve istediğini elde etme mücadelesi verirler. Artık final düellosu başlamıştır. Billy’nin anlattığına göre Camille (o zamanki adıyla Edna) kocası öldüğünde hamiledir. Çocuğu aldırmak ister ancak dindar bir kadın olan kız kardeşi Mildred buna karşı çıkar ve çocuğu kendisi alır. Aslında Zümrütler Yıldızı, Ted’i bu oyunun içine çekmek için Billy’nin uydurduğu bir şeydir.

Gelgelelim, Camille bir daha Mildred ile iletişime geçmemiştir. Mildred ondan yardım falan istememiştir. Bu da Billy’nin uydurduğu bir hikâyedir. Ve çok şükür ki Billy, Mildred’ın oğlu falan değildir.

Aslında işin gerçeği şudur: Billy, Camille’in kocası Gerald’ın başka bir kadından gayrimeşru doğmuş oğludur. Gerald öldüğünde kadın hak iddia etmiş ancak 50 bin dolar verilerek geri gönderilmiştir. Kadın kötü bir hayat sürmüş ve oğlunu Camille’in kız kardeşi Mildred’dan bilgi alması için yönlendirmiştir. Mildred, kocasını öldüren Camille’e cesedini uçurumdan atarak kaza gibi göstermesinde yardım etmiş ve bu yüzden hayat boyu vicdan azabı çekmiştir. Billy tüm bunları öğrenmiş ve Camille’in karşısına çıkmaya karar vermiştir. Zamanında Camille’in kocasıyla evlenerek yaptığı çıkışı o da Camille ile evlenerek yapmak isteğindedir. Hayatını garantiye almak için Camille’e evlenme teklif eder. Tüm bunları direkt söylemek yerine türlü türlü psikolojik oyunlar oynayarak yapmıştır: Tıpkı babası Gerald gibi.

Camille fil saati alıp Billy’ye fırlatır, Billy refleksle üzeri kanla kaplı saati tutar. Camille silahı alıp adama doğrultur. Polisin numarasını çevirir ve son sözlerini söyler:

The Winnipesaukee Playhouse. Oyuncular: TJ Lamando ve Wendi Yellin

Evimde bir adam var. Güvenlik görevlimi öldürdü. Şu anda ona silah doğrultmuş durumdayım… Evet, güvenlik görevlimin silahı… Tamam. Tamam… Yine de ne olur acele edin. Bu şekilde onu ne kadar tutabilirim bilmiyorum. [BILLY’e bakarak] Kaçıp gecenin karanlığında kaybolabilir ve onu asla bulamayabilirsiniz. Ya da onu vurmak zorunda kalabilirim. Şu anda – bunu kestirmek çok zor…”

Ve perde kapanır…

Evet, kısaca fikirlerimi söyleyerek sözü size bırakayım. Oyunun karakter ve psikolojik derinliğini, diyalogların akıcılığını ve mantık silsilesini çok sevdim. Âdeta bir pinpon maçı izler gibiydi. Bu kadar sınırlı bir ortamda ve yalnızca üç kişiyle gerilim dozu bu kadar yüksek ve ters köşeleri bu denli fazla bir oyun yazmak önemli bir başarı diye düşünüyorum. David Foley harika bir iş çıkarmış.

Erzurum DT Ölümcül Oyun Afişi

Erzurum DT’nin Mehmet Yıldız rejisini de kanlı canlı (kelimenin tam anlamıyla kanlı canlı, zira finalde kan gövdeyi götürüyordu, tüm sahne ve oyuncular kana bulanmıştı) izleme şansına eriştim. Oyunu çok iyi bilmeme rağmen heyecandan yerimde duramadım desem yeridir.

Umarım sizler de keyif almışsınızdır. Belki bir gün tekrar sahnelerde izleme şansımız olur. Olsa ne güzel olur…

Dinlediğiniz için hepinize teşekkür ederim…

Gamze Yayık: Harika bir metin ve güzel bir sunumdu Emel, teşekkür ederiz.

Serap Gökalp: Emel Aslan’a önerisi için teşekkür ederim, asıl önemlisi çok temiz bir çeviri olmuş. David Foley adına da kabul etmesini diliyorum.

Üç kişilik, bir odada geçen bir oyunun sıkıcı olmasını beklerdim ama hiç de öyle olmadı. Olay ve piyes eş zamanlı akıyor. Hatta metin öyle dinamikti ki okumadım da sanki izledim.

Oyunun önermesi bence “Zekâ, soğukkanlılıkla birleştiğinde mükemmel olur.” Metin başkarakter Camille’in kazanması için kurgulanmış. Zaman zaman zor duruma ve hayal kırıklığına düşse de sonunda mutlak zafer onun oluyor. Bu karakteri yaratarak kadın olma kavramını etkin çizip öne çıkarması nedeniyle de yazar kalbimi kazandı.

Ölümcül Oyun her ne kadar etkileyici karakterlerden oluşsa da karakterden değil, olaydan hareket eden bir metin, bilmem bana katılır mısınız? Beni olaylar, daha doğrusu olay örgüsü çok etkiledi. Karakterler olayın seyirciye aktarımı için var edilmişler sanki. Beri yandan piyeste tüm ögelerin (karakterlendirme, diyalog, olay örgüsü, çatışma vs.) birbirinin içinde eriyip kaynaştığını görüyoruz ki bu yazarın başarısıdır.

Eksen karakterin geçmişte içsel ve dışsal birtakım zorunlulukların baskısıyla eyleme itilmiş olduğunu izledik. Olayın ‘şimdi’sinde de aynı baskı var ve onu eyleme itiyor, parasını koruma, kendini koruma gibi dertleri var ki bunlar onu başarılı kılıyor.

Yapıtta diyalektik yaklaşım (karşıtlıkların kullanılarak olayın ilerlemesi) son derece hızlı ve başarılı kullanılmış. Bu hem oyunun soluksuz izlenmesini hem de seyircinin zihnini sürekli tetik ve etkin tutmasını sağlıyor. Zıtlıklar, dengeler sarkaç gibi bir karakterden diğerine bir olaydan diğerine gidip geliyor.

Oyundaki çatışmaların son derece başarılı olduğunu görüyoruz, sürekli bir eylem var. Çatışma çeşitliliği nedeniyle ilgi hep dorukta oluyor. Sıçrama, (Kimi zaman kademeli kimi zaman karakter yapısı gereği çok hızlı) dönüşüm, (Birbirinden daha büyük ve tehlikeli küçük çatışmaların belirmesi, krize dönüşüp doruk noktasında patlaması) olası çatışmalar (kadının imdat düğmesine yaklaşmaya çalışması süreci gibi) gördük.

Oyunun bu denli diri olmasının bir nedeni de sanırım kriz veya saldırı noktası dediğimiz karakterlerden en az birinin yaşamında dönüm noktası olması hali ki metinde bu sürekli değişti, bir karakterden diğerine geçti.

Oyunun finali tam bir şok dalgasıydı. Hele Camille’in polisten yardım almak için yaptığı telefon görüşmesini muhteşem buluyorum. Çünkü ihbar gibi görünmekle birlikte Bill’e verdiği mesaj çok güçlü, kontrolü ele aldığının göstergesi ve neredeyse adama bir talimat veriyor.

Oyunun sonunda baştaki güçlü kadınla başlayan çember tamamlanıyor, oyun yine güçlü kadınla son buluyor. Sahnede izlemeyi çok arzu ederim.

Güneş Barguş: Emel’in sunumunda söylediği gibi oyunda psikolojik bir savaş var ve bu aslında hayatta kalma mücadelesi. İç çatışmalar, ahlaki ikilemler, karakterler arası çatışmalar gözlemliyoruz. Özellikle bu çatışmalar okurun/izleyicinin merakını en üst seviyede tutmayı sağlıyor. Dipnotlardaki açıklamalar için çevirmenimize teşekkür ederim. Çingene bohçası gibi benzetmeler yerindeydi. Metin açık ve tutarlıydı. Bittiğinde aklımızda herhangi bir soru işareti kalmadı. Baştan sona sıkılmadan okudum ve beğendim.

Gencoy Sümer: Ben yönetmen olsam, Mary Poppins’in çantası tabirini kullanırdım. Mary Poppins’i ve çantasını bilmeyen de tiyatro izleyicisiyim demesin kendine.

Mehtap Sezer: Polisiye türünde bir tiyatro oyunu okumamıştım ve çok hoşuma gitti. Kurgu başarılı, diyaloglar netti, sahneler birbirine kesintisiz geçti. İniş çıkışlar ve ters köşeler heyecanlandırdı beni de. Kısa bir metinde bunu başarmak da zekâ ve beceri gerektirir.

Bill bir yerde “Bu oyun yüz farklı şekilde oynanabilirdi,” demişti. Kurgunun bir anda farklı bir yöne döndüğünü görünce bu sözün yazarın biz okura bir notu olduğunu düşündüm.

Okuması çok zevkliydi, ben de bir gün izleyebilmeyi diliyorum.

Gencoy Sümer: Ölümcül Oyun, minimal mekân ve karaktere dayanan ve izleyiciyi sürekli şaşırtan bu nedenle deyim yerindeyse diken üstünde tutan polisiye-gerilim türünde bir eser. Olaylar bir satranç maçı gibi hamle hamle ve milimetrik hesaplarla ilerliyor. Yazar daha ilk sahneden itibaren gerilim yaratıyor ve bu gerilim giderek artıyor. Art arda gelen sürprizler, beklenmedik hamleler, ters köşeler, karakterlerin ruh hallerindeki ve amaçlarındaki değişmeler eseri bir zekâ oyununa dönüştürüyor. Açıkçası, bu hamlelerin ve sürprizlerin çoğuna hazırlıksız yakalandım.

Oyunda, dikkatimi ilk çeken şey, kadın-erkek rollerindeki (sosyolojik anlamda) transformasyon oldu. Polisiyede geleneksel anlayışa uygun olarak, genellikle yaşlı erkeklerin genç kadın sevgilileri olur, yaşlı kadınlarsa adeta cinsiyetsizleşirler.  Yaşlı ve zengin erkekler, geçmişlerinde bir sır (çoğu kez ölümcül) barındırırlar. Genç kadınlarsa baştan çıkarıcı ve komplocudurlar. Bu oyundaysa, geleneğin aksine kendisine tek gecelik genç sevgililer bulan bir kadın var. Bu kadının geçmişi sırlarla dolu. Erkeklerse femme fatale rolündeler. (Hommes fatale!…) Oyunu izlemedim ama metinden anladığım kadarıyla oldukça keyifli. Diyaloglar minimal ve yer yer esprilerle süslü. Sürekli twistlerin olması, izleyicinin ilgisini kaybetmemesini ve temponun düşmemesini sağlasa da okur açısından aynı şeyi söylemek zor. Bu kadar çok twist biraz yorucu ve bir süre sonra beklenti yaratıyor. Yani artık her an yeni bir twist bekliyorsunuz ve gerçekten de oluyor. Buna rağmen 2. perdede gerilim daha düşük. Bu yüzden 2. perde, arka plandaki hikâyelerin neden olduğu twistlerle sürükleniyor. Bu perdeyi ayakta tutan kadının geçmişi ve aranan nesneyle ilgili gizem.

Sürekli sürpriz beklentisi bir kere başladıktan sonra, artık söylenen hiçbir şeye inanmaz oluyor insan. Komplonun ucunun nereye dayanacağını kestirmek zorlaşıyor. Ben finalde (ironik) bir mutlu son tahmin etmemiştim. Açıkçası böyle biteceğini düşünerek ve sonraki günlerin çok daha kötü şeylere gebe olduğunu hayal ederek, yazarı tebrik etmek üzereydim ki, David Foley orada da son bir twist yaparak beni hayal kırıklığına uğrattı: Geleneksel polisiye-gerilim şablonuna geri döndü. Her şeye rağmen oyunun çok iyi yazılmış bir polisiye tiyatro oyunu olduğu kanısındayım. Benzer şekilde yazılmış, klasik polisiye-gerilim oyunlarıyla aynı düzeyde. 

Sleuth ve Detahtrap oyunları da minimal oyuncu kadrosuyla (Sleuth: 2 kişi, Deathtrap:4 kişi) ve twistlerle genişleyip muazzam ters köşelerle biten iki oyundur. Deadly Murder biraz onlara benziyor. Bu oyunların sinema filmleri de var. Eğer izlemediyseniz izlemenizi tavsiye ederim.

Bu metinde dedektif yok. Daha doğrusu yok gibi görünüyor ama aslında var. Burada dedektif, izleyici (okur). Çözüm, olay örgüsünün doğal gelişimiyle geliyor. İzleyici de olaylara tanık olan biri olarak, çözümü görüyor. Entrika inandırıcı. Ancak twist beklentisi bazı gelişmeleri öngörülebilir kılıyor. Ana gizem, yani kadının geçmişinde bir sır olduğu, daha açık bir deyişle kocasının ölümünde parmağı olduğu daha ilk anlardan itibaren anlaşılıyor. İkinci ana gizem, yani aranan nesneyse tahmin edilebilir olmaktan uzak. Hatta son sahnelere kadar varlığı bile kuşkulu.

Oyunun bol aksiyon içermesi bana ilginç geldi. Boğuşma, dövüşme, iple bağlama, kelepçeleme, bıçaklama, ağır bir cisim fırlatma, tabancanın patlaması, kan akması gibi aksiyonlar var. Ayrıca bazı erotik sinyaller veren sahne duruşları var. Bu yüzden iyi bir oyuncu kadrosu ve iyi bir yönetmen tarafından sahnelenmesi gereken bir oyun olduğunu düşünüyorum. Aksi halde iş komediye dönebilir.

Oyun hakkındaki eleştirim şu; Ölümcül Oyun bazı klasik metinlerin tekrarı gibi. Yukarıda sözünü ettiğim, Sleuth (Anthony Shaffer) ve Deathtrap (Ira Levin) gibi klasiklerin formülünü kullanmış. Metni okurken, bu iki oyunu ister istemez hatırladım ve birçok benzerlik buldum aralarında. Karakterlerin arka planları derin değil ama bunun polisiye bir metin için kusur olduğunu düşünmüyorum. Yine yukarıda değindim: Sürekli twist yapma arzusu, bir noktadan sonra tahmin edilebilir hale geliyor ve tempo bir tekrara dönüşüyor. En azından bunu hissettiriyor. Bu yorucu biraz.

Gamze Yayık: Sizlerin de diliniz sürekli ‘okudum’ yerine ‘izledim’ diyerek sürçtü. Oyunu okurken kendimiz de kurgucu olduğumuz için ve elbette yazarın başarılı sahne yaratımıyla izliyor duygusu oluştu hepimizde. İlk perde bittiğinde bile isteye bir mola verdim ki o heyecan sürsün. Tansiyonun sürekli yüksek olması benim çok hoşuma gitti. Oyunu izliyor olsak “Ne ara başladı, ne ara bitti anlamadık,” derdik muhtemelen. Tiyatro oyunlarında ilk perde biraz daha ağır ilerler bazen sıkıcıdır, ikinci perdede oyun açılır, aksiyon başlar. Burada ise işler öyle yürümedi. Billy havlusunu çıkarıp kıyafetini giydiği anda ortalık bir karıştı ki olanlara ve anlatılanlara sürekli şaşırdım, bir süre sonra da bunu kabullendim. İkinci perdenin ortalarında artık söylenen hiçbir şeye inanmaz haldeydim.

Oyunda hiç masum karakter yok, aksine kurban rolüne bürünen üç kötü var.

Gencoy hocamın da tespit ettiği gibi bir dedektifimiz yoktu, o nedenle okur olarak ben dedektiftim ve yol boyunca sürekli verilen ipuçlarını değerlendirdim. Billy’nin kitap aralarına bakması oysa aranan nesnenin bir mücevher olduğu gerçeği yazarın okur için hazırladığı bir yanıltma olmalı ki bence ‘adil oyun’ kuralına tersti. Evde değerli parçalar olmasına rağmen farklı bir şey aramaları bana bunun bir çocuk olabileceğini düşündürdü. Billy ve Ted’in ortak olması, Billy’nin ölmesi, aslında Billy’nin bavulda parçalanmış bir ceset olmadığı ve sahneye dönüşü beni arka arkaya şaşırtan aksiyonlar oldu.

Oyunda iki temel olay vardı, biri geçmişte Camille’in kocasını öldürüp kız kardeşinin yardımıyla bu suçtan sıyrılması, diğeri Ted ve Billy’nin mücevher için Camille’in peşine düşmesi. İkinci olayı sahnelerken diğerini diyaloglarla bize anlatarak gösterdiler. Hikâyelerde hep görmeyi arzuladığımız kısa, net bir anlatıydı.

Sıra dışı ilişkiler dikkatimi çekti. Yaşlı kadın-genç adam ilişkisi ve iki erkek arasında yakınlaşma vardı, teyze – yeğen, anne – oğul ensest şüphesi yaratıldı.

Benim tek eleştirim Camille ve Billy arasında geçen konuşmaların zaman zaman o karakterlerden beklenmeyecek bir entelektüel düzeyde olmasıydı. Buna en güçlü örnek olarak Billy’nin Yunan tragedyalarıyla ilgili cümlesini verebilirim.

Aksiyonu bol, okuru/izleyeni ters köşelere savuran eğlenceli bir metindi. Okuduğum için mutluyum.

RAMAZAN ATLEN: Ölümcül Oyun’u birkaç yıl önce Emel sayesinde keyifle okumuş, bol sürprizli kurgusuna hayran kalmıştım. Kitap kulübü için tekrar okurken yine aynı merak, heyecan ve şaşkınlığı yaşadım. Özellikle karmaşık ve sürprizli kurgu nasıl yapılıra dair iyi bir örnek… Ancak bu defaki okuyuşumda aklıma bazı şeyler takıldı. Örneğin Billy’nin ölmüş görünmeyi planlamakla ne elde etmeyi amaçladığını tam anlayamadım. Billy’nin asıl amacı Camille ile evlenmekse, Ted’i sahte bir senaryoyla işe dâhil ettiyse kadının onu ölmüş sanması nasıl bir işlev görecekti? Öte yandan Ted’i en sonda nasıl ekarte edecekti? Belki de artarda gelen onca heyecanlı olay nedeniyle bu soruların cevaplarını gözden kaçırmış olabilirim. Ters köşelerin çok olmasının bir handikabı da okur ya da izleyicilerin bazı ayrıntılara tam hâkim olamaması sanırım… Oyundaki karakterlerin hiçbiriyle özdeşlik kurmak mümkün değil, hepsi az veya çok defolu. En “masum” ve zekâ bakımından saf olan Ted hikâyenin kaybedeni oluyor. Billy ile Camille arasındaki düelloyu ikincisinin kazanmasını yazarın kadın karakterin tarafını tutması ya da ezilen bir kadının zaferi gibi yorumlamadım. Camille de neticede iyi diye niteleyebileceğimiz bir karakter değil. Kendine göre haklı gerekçeleri olsa da kocasını öldürmüş, kocasının ölümünün ardından ortaya çıkan sevgilisini bir miktar para vererek (nerede kadın dayanışması?) sepetlemiş, kısaca amaçlarına ulaşmak için her yolu mübah gören bir karakter. Ama neticede zekasıyla kazanan o oluyor. Bütün bunlar bana göre hikâyenin gerçekçiliğini artıran unsurlar… Çeviriye gelince çok başarılıydı. Emel kaynak metne aşırı sadakat ya da aşırı Türkçeleştirme gibi handikaplara düşmeden son derece dengeli, estetik bir çeviri yapmış. Umarım bir gün oyunu izleme şansı da bulurum.

Toplantımız sonraki toplantımızda hangi kitabı okuyacağımızı kararlaştırmamızla sona erdi. Biz keyifle tartıştık, umarız siz de aynı keyifle okursunuz. Bir sonraki toplantıda görüşmek dileğiyle.

ÇAV BELLA 2 / EFSANE

Konforlu oyuncu koltuğunda başı önüne düşmüş halde oturan adamın kapalı gözleri insana huzurlu derin bir uykuda olduğunu düşündürüyordu. Yumuşak yüz ifadesi o uykudan hemen şimdi kalkıp gidecekmiş gibiydi. Mete bilgisayar masasına döndü. 49 inç monitör açıktı, 83 lvl dişi bir okçu çar düştüğü yerde cansız yatıyordu.

Mete bu iyi donanımlı okçunun, yeşil vadide yattığı zamansız uykudan kalktığında kaybedeceği şeyin birkaç xp olacağını düşündü. Koltukta uyuyan adamı uyandırmaksa hangi bedel ödenirse ödensin artık mümkün görünmüyordu.

Bu düşüncelerle masanın üstüne göz gezdirdi. Biri yeni açılmış iki sigara paketi, büyük boy kupada sadece bir iki yudumu içilmiş kahve… Belli ki uzun bir gece için hazırlanılmıştı. Bakışları, koltuktaki adamın dizleri üstüne düşmüş eline kaydı. Kenetlenmiş parmaklarıyla küçük bir çakıyı tutmaya devam ediyordu.

Tunay “Yolda zincirleme kaza varmış,” diyerek ölüm sessizliği çökmüş odaya gürültülü bir şekilde girdi. Asayiş Büro’ya destek olarak katıldıkları bir gece operasyonundan dönerken gelmişti cinayet anonsu. Tan’la olay yerinde buluşmayı kararlaştırmışlar, iki arkadaş yollarını yeni rotalarına, cinayetin işlendiği adrese çevirmişlerdi. 

Tunay bir an için odanın hemen girişinde bekledi. Suç mahalli alelade bir yatak odasıydı ve evin bütünü gibi yüksek tavanlıydı. Örme taş duvarlardaki toprak renkleri insanın içine ferahlık veriyordu. Çift kişilik yatak örtüsü muntazam serilmişti. Beş kapılı ahşap bir elbise dolabı ve bilgisayar kurulu büyükçe bir çalışma masasından başka eşya yoktu bu odada. Bakışlarını maktule çevirirken devam etti lafına Tunay “Bizimkiler, Adli Tıp, Olay Yeri İnceleme ekibi, Savcı, hepsi kazanın kapattığı yolda sıkışıp kalmışlar.”

“Reha Kadem,” dedi Mete. Kurbanın parmaklarının arasındaki çakıya bakmaya devam ediyordu. “Asayiş Şube’de komiser. 31 yaşında, bekar. İki yıl süren evliliği beş sene önce tek celsede bitmiş. Bu eve bir sene önce taşınmış. Birkaç ay kız arkadaşıyla birlikte yaşamışlar, kısa bir ilişki olmuş. Çocuğu yok. Anne-babası ölmüş. Ankara’da yaşayan bir ablası var. Bir hafta önce Organize Şube’den bir polisle Emniyet’in kantininde kavga etmişler. Reha olaydan iki gün sonra senelik izin kullanmaya karar vermiş.” 

Tunay birkaç saat önce ne kadar yorgun ve aç olduğuyla ilgili sızlanan arkadaşının motivasyonu karşısında gülümsemeden edemedi.  

“Rahmetli Reha günlük mü tutuyormuş?” 

Mete hep sürdürdüğü durgun ifadesiyle bilgisayar ekranına bir bakış attı. “Online oynuyorlar. Özelden yazıştığı arkadaşı Kayseri Emniyeti’nde bilişimci. Sohbet etmeyi seviyorlarmış. Adam da senelik izindeymiş. Bütün hafta sonunu oyunda geçirmeyi planlamışlar. Gece 01.15’de slot değiştirirlerken Reha’nın çarı ölmüş ve bir daha kalkamamış. Reha oyundan düşmemiş ama özelden yapılan çağrılara da cevap vermiyormuş. Adam bu kez cepten aramış.” 

Tunay sürdürdü arkadaşının başlattığı anlatıyı “Sonuç alamayınca mahalle karakolunu arayıp eve devriye göndermelerini rica etmiş. Kapı kilidi şifreliymiş, gelen polisler içeri giremeyince bilişimci arkadaş Reha’nın ablasına ulaşmış. Kadından kapı şifresini almış ve polisler ancak o şekilde eve girebilmişler.” Bilgisayar ekranındaki ölü çara baktı. “Millette ne vefalı arkadaşlar var. Oyunda ölsem sen de beni böyle arar mıydın?”

Omuz silkti Mete “Biz online oynamıyoruz.” Kısa bir soluk aldı “Başka ne var elimizde?”

Tunay, birkaç xp kazanmak için oturduğu koltuğunda ebedi uykuya yatan oyuncu polise baktı kederle. “İçeri giren polisler onu bu halde bulmuşlar. Kontrol etmek için yaklaştıklarında boynundaki izleri görmüşler. Öldüğünden emin olunca cinayet anonsunu geçmişler.”

Kurbanın çenesinin altından itibaren bütün boynunu saran bir santimetre genişlikteki mor çürükleri seyretti bir an. “En az yarım santim eninde bir iple boğulmuş. Elleri, kolları güçlü biriymiş katil. Maktul fazla direnememiş,” diye anlatırken işindeki uzmanlığını konuşturuyordu Tunay. “Kapı kilidi şifreli. Bu sistemleri hasar vermeden açmak zordur. Katil ya şifreyi biliyordu ya da Reha Azrail’ini eve kendi davet etti.”

Mete arkadaşının ölüm hakkında bu kadar soğukkanlı konuşabilmesine bir türlü alışamamıştı. Gözleri küçük çakının can alıcı parlaklıktaki çeliğindeyken mırıldandı “Katil içeri girerken kapıyı kullanmamış. Girişte, bütün ön bahçeyi gören gizli bir güvenlik kamerası var. Kayıtlara baktım. Bu gece Reha’nın hiç ziyaretçisi olmamış. En azından kapıdan gelen biri yok.”

Tunay içinde bulundukları tek katlı, yüksek tavanlı evi zihninde taradı. Evin bütün pencerelerinde ferforje demirler vardı. Olay yerine ilk gelen polislerle konuştuktan sonra bahçede şöyle bir dolaşmış, bu yapıda demirsiz olan tek pencerenin arka cephede, en az dört metre yükseklikte bulunan 25 cm ebatlarında bir pivot pencere olduğunu görmüştü.  

Düşüncelerini toparlamaya çalışarak, “Çakıya ne diyorsun?” diye sordu, arkadaşının cevap vermesini beklemeden kendi fikrini dile getirdi. “Katil arkadan yaklaşıp, maktul fark etmeden ipi boğazına geçirmiş olmalı. Belli ki can havliyle kendini savunmak istemiş. Belki çakı üstünde DNA ya da parmak izi bulunur.” 

Mete’nin bakışlarını çakıdan ayırıp bilgisayar ekranına çevirdiğini gördü. Sahibi kadar ölü çarı tek tuşa dokunarak ayağa kaldırmamak için kendini zor tutuyor, arkadaşının da aynı arzuda olduğunu hissediyordu. “Çok para harcamış oyuna.”

Onaylayarak başını salladı Mete. “Hatunun üstündeki çoğu item parayla alınmış. Yine de sıkı çar kasmış.” 

Acı acı gülümsüyordu Tunay “Lynn Hill. Güzel isim bulmuş karakterine. Hem sıkı hem havalı hatun.” 

                                                *** 

Mete arabaya yaslanmış olay mahallini seyrediyordu. Oyun oynamak için oturduğu koltuğunda boğularak öldürülen oyuncu polis götürülmüş, Olay Yeri İnceleme ekibi suç mahallini teslim almıştı. 150 metrekarelik bir bahçenin içine yerleştirilmiş tek katlı yapıyı inceliyor, düşünüyordu Mete. Yarım metre yüksekliğinde, örme taştan bahçe duvarları ve kilit mekanizması yıllar önce kırılmış iki kanatlı ferforje bahçe kapısı izinsiz giriş çıkışlar için uygundu. Güvenlik kamerası sadece ön bahçeyi gördüğü için eve arka taraftan yaklaşmak mümkündü ama dört metrelik düz bir duvarı tırmanarak, 25 cm çapında bir pencereden içeri girebilmek mantığına uymuyordu genç polisin. Yine de katil bu eve ustalıkla girmiş, kurbanını tek bir hamleyle boğarak öldürmüş ve eve girdiği sinsilikle çıkıp gitmişti.

Tunay ve Tan olay mahallinde inceleme yapmaya devam ederlerken Mete cinayet silahını aramakla görevlendirilen ekibe katılmış, etrafta dolaşmış, çöpleri kontrol etmişti. Olay Yeri İnceleme Amiri, elastik dokumalı, 15-20 mm eninde sağlam bir ip aramalarını salık vermişti.  

Sokağın başındaki fırının sahibinin, devletin görevli polislerine ikram ettiği simitten koca bir ısırık aldı, canı sıkılarak çiğnedi. Bir yandan da fırıncının anlattıklarını geçiriyordu zihninden.

Fırın bütün gece açıkmış. Akşam hava çok güzel olduğu için fırıncı, hep kapı önünde oturduğunu, açık hava tutkusunun bir sebebinin de nikotin ihtiyacından olduğunu belirtmişti laf arasında. Bütün gecenin, sabah 03,30’da ilk polis ekibi mahalleye girinceye kadar çok durağan geçtiğini, yabancı birilerini ya da şüpheli araç görmediğini anlatmıştı hevesle. Ve esnaf misafirperverliğiyle, günün ilk ışıklarını görev başında karşılayan memurlara sıcak simit ikram etmiş, yurdum insanı merakıyla da ilk ağızdan birkaç havadis almaya çalışmıştı. 

Söylediğine göre; Allah rahmet etsin, öldürülen polisi tanıyormuş. Bazı geceler gelir, ekmek, simit, poğaça, sıcak ne varsa alır, iki çift laf eder gidermiş. Yazık olmuş, pek efendi bir adammış. Eskiden küçük bir imalat atölyesi olan bu binayı sahibi tadilatla eve dönüştürmüş. Reha Komiser ilk kiracıymış. Beraber yaşadığı bir hanım mı? Evet, çıtı pıtı bir genç hanımı hatırlıyormuş.  Kadının güzel, kırmızı bir motosikleti varmış. İsmini hiç bilmiyormuş.  

Tunay’ın çiçeği burnunda Başkomiser’le yaklaştığını görünce doğruldu, geriye kalan bir parça simidi arkadaşına uzattı.  

“Bana yok mu?” diye sordu Tan.

Tunay iki lokmayı elinden alınacakmış gibi aceleyle bitirmişti bile. 

“Senin bizi beslemen gerekmiyor mu? Ah Hakkı Paşam olsaydı, bu çok yorgun ve aç komiserlerini kahvaltıya götürürdü.” 

Özlemle gülümsedi Tan. 

“Keşke filmlerde olduğu gibi, ansızın geri dönse değil mi?” derin bir nefes aldı. “Tamam, şimdilik burada işimiz bittiğine göre kahvaltıya gidelim ve elimizdeki bilgileri masaya yatıralım.”

Mete kollarını genişçe açarak uzun uzun gerindi. “Valla masaya yatırılacak pek bir şey yok. Kilitli kapılardan, demirli pencerelerden geçebilen katilimiz, güvenlik kamerasına yakalanmadığı gibi haliyle kimselere de görünmemiş. Sokağın gece bekçiliğini yıllardır gönüllü olarak yapan fırıncının gördüğü tek kayda değer şey, gece yarısından sonra geçen çok güzel bir motosikletmiş.”

“Tam bir kapalı oda cinayeti,” diyerek arabaya yaslanan Tunay da şimdi umutsuzca eve bakıyordu.

“Öyle olsaydı, elimizde çok sayıda şüpheli olması gerekmez miydi?” diyerek homurdandı Mete. “Biz burada sorgulamak için bir hayalet arıyoruz. Şüpheli listeme Noel Baba’yı da yazacağım ama bu yüz yıllık binanın bir bacası bile yok.”

Tunay bakışlarını bacasız evden huysuz arkadaşına çevirdi. “Rahat ol Mete. Bir hayaleti ya da Noel Baba’yı aramıyoruz. Bu eve kameraya yakalanmadan girmenin yolunu bilen kanlı canlı bir katilin peşindeyiz.”

Tan arkadaşının alevlenen heyecanını söndürmek istemiyordu ama o da umutsuzdu. 

“Kapalı oda cinayetlerinde gizli geçitler ve saklı kapılar klişedir. O halde gözümüzün önünde olan mantıklı bir çözüm arayacağız. Ben şu bilgisayarı inceleteyim. Belki güvenlik kamerasının görüntüleriyle oynanmıştır. Zira bu kale gibi eve kapıdan başka giriş yok.”

                                                                  *** 

Tunay, Reha Kadem’in kavga ettiği polis memuru Hakan’la telefonda görüşmüş, Emniyet’in bahçesindeki park alanında buluşmayı kararlaştırmışlardı. Kardeşler binaya girerken o sözleştiği buluşma yerine doğru yürüdü. Hakan’ın çoktan gelmiş olduğunu görünce adımlarını hızlandırdı. O sırada park yerinde bir motorun çalıştığı duyuldu. Hakan’ın da o tarafa baktığını fark etti. Simsiyah bir Harley-Davidson motor uzaklaşıyordu. Tunay, ayağındaki botlarından başındaki kaskına kadar siyahlara bürünmüş olan sürücünün ince ve kıvrımlı bedeninin bir kadına ait olduğundan emindi.

Hakan, motor uzaklaşıncaya kadar ardından bakmış, yanı başına kadar gelen Tunay Komiser’i son anda fark etmişti. Yüzündeki kaygılı ifade yerini gergin bir şaşkınlığa bıraktı.  

“Komiserim, geldiğinizi görmedim.” 

Dostça gülümsedi Tunay “Sıkı motor değil mi? İlgilenir misin tehlikeli sporlarla?”

Mahcubiyetle gülümsemeye çalışan genç polis gerginliğini gizlemek için büyük caba harcıyordu. “Aslında komiserim, tehlikeli sporlara tutkusu olan kişi motorun sürücüsü. Kendisi tam bir Rock Climbing delisidir. Ben sadece sürücünün delisiyim.”

Bu zoraki tebessümde sanki suçluluk duygusu görüyordu Tunay “Motoru kadar güzel mi bu Rock Climbing delisi sürücü?”

Adamın yüzündeki bütün kaslar aynı anda gerildi, bakışları gölgelendi. “Beni buraya Reha Komiser’in cinayeti için mi çağırdınız? Şüpheli miyim?” 

Tunay bu sert yanıtta çabuk sinirlenen, öfkesine hâkim olmakta güçlük çeken insanların fevri çıkışını bulmuştu. Bu kıskanç aşığın biraz damarına bassa ne olurdu?

“Şüpheli olsaydın seninle burada karı-kız muhabbeti yapıyor olmazdık değil mi?”

Öfke kontrol sorunu yaşayan polisin kara gölgelerle dolu bakışlarından güçlü bir nefret dalgası şimşek bir geçti. “Karı-kız muhabbeti yapmıyorum ben.” Buz gibiydi alçak sesle söylenilen bu sözler. Öyle de devam etti. “Kelimelerinizi dikkatli seçin. O benim evleneceğim kadın.” 

                                                          ***

“İyi misiniz Mete Komiserim?” 

Mete daldığı düşüncelerden bu sıcak soruyla sıyrıldı. Reha Kadem’in ablasını aramış, başsağlığı dilemiş, birkaç soru sormak zorunda olduğunu açıklamıştı. Acılı abla İstanbul’a gelmek için yola çıkmıştı çoktan. Kardeşini öldürmek isteyecek kimse gelmiyordu aklına. Reha yumuşak başlı, bilgisayar oyunundan başka zevki olmayan sıradan bir genç adamdı. Evliliği bu oyun tutkusu yüzünden bitmiş, ne zaman-nasıl tanıştıklarını bilmediği kız arkadaşıyla aralarını yine bu oyun merakı açmıştı. Reha kızdan gerçekten hoşlandığını itiraf etmişti ablasına ama oyun oynamaktan daha fazla zevk aldığını genç adamı tanıyan herkes bilirdi. Yine de biten ilişkisinin ardından kendine ilk kez dişi bir oyun karakteri açmıştı. 

Borcu ya da alacağı yoktu. Daha iki gün önce telefonda konuşmuşlar, Reha izin süresinde evde olacağını anlatmış, canını sıkan bir olaydan bahsetmemişti.

Kadın o kadar içten ve fazla ağlıyordu ki, genç adamın içi acımıştı. Zaten kardeş kaybetme düşüncesi yüreğine ağırlık veren sıkıntılara sokardı Mete’yi. O sırada Seda’nın halen kapıda dikildiğini fark etti. 

“İyi olmam sana bağlı. Ne getirdin bana?” 

Genç kız mahcup gülümsedi, çekingen adımlarla yaklaştı. 

“Aslında pek bir şey yok komiserim. Raporları yarın sabaha yetiştirmeye çalışıyoruz. Ne yazık ki ilk incelemelerde işinize yarayacak bir detay bulunamadı. Maktulün üstünde hiçbir mücadele ya da darp izi gözlemlenmemiş.” 

Mete ‘anlıyorum,’ der gibi başını sallarken eliyle Tan’ın terfiinden sonra boşalan sandalyeyi gösterdi genç kıza. 

“Çakıdan bir şey çıkmadı mı?” 

Seda çekingen ama itirazsız ilişti koltuğun ucuna. Elinde tuttuğu küçük bir fotoğrafı uzattı sonra. 

“Taze kan izleri sapladık ama bıçak kabaca temizlenmiş. Üzerinde çalışabileceğimiz kalitede numune alamadık. Amirimin varsayımı; Reha Komiser kendini savunmaya çalışırken katilini yaralamış olabilir. Şahıs belki çakıyı almak istedi ama ölüm anında kenetlenmiş olan parmaklarını, olay heyecanıyla açmayı başaramadı.”

“O da aleti silip gitti, öyle mi?” 

Mete genç kızın verdiği fotoğrafa bakıyordu. Reha Komiser’in sımsıkı kapanan parmaklarının arasından otopsi esnasında ancak sökülebilen, sahibinin hayatını kurtarmayı başaramamış küçük çakının vernikle parlatılmış ahşap sapına kazınmış Çav Bella yazısı göz alıcı ve gizemli görünüyordu. 

İnsanı duraklatan, düşünmeye sevk eden büyülü bir veda sözcüğüydü sanki bu bildik kelimeler. Peki, cinayetle ilgisi var mıydı bu havalı vedanın?

“Reha Komiser taşındıktan bir ay kadar sonra evine hırsız girdiğini bildirmiş. Evden bir miktar parası çalınmış. Güvenlik kamerası görüntüleri incelenmiş ama eve giren çıkan biri tespit edilememiş.”

Mete başını sallayarak “Bunu biz de öğrendik. Reha olayı bir süre takıntı haline getirmiş ama sonra kapatmış üstünü. Belki de kayıp sandığı parayı bulmuştu,” dedi.

Mete elindeki fotoğrafı, Seda dikkatli ifadelerle genç komiseri izliyordu.  

“Aslında ben başka bir şey anlatacaktım size,” diye mırıldandı. “Cinayeti aydınlatmada işinize yarar mı bilemedim ama öğrenmek isteyeceğinizi düşündüm.” 

Mete genç kızın parlak gözlerine baktı. Seda bu alışkın olmadığı sükûneti olumlu değerlendirdi ve anlatmaya koyuldu. 

“Rahmetli Reha Komiser, kantinde Organize Şube’ye yeni gelen bir polisle kavga etmiş, mutlaka öğrenmişsinizdir.” 

“Sen nereden duydun bu kavgayı?” 

“Reha Komiser evinde cinayete kurban gidince, bu kavga ağızdan ağıza dolaştı bütün gün. Ben de gidip kantindeki ablayla konuştum. Kavga sabahı rahmetli kantinde kahvaltı yapıyormuş. Bu yeni polis gelmiş, hareketlerinden sinirli olduğu belli oluyormuş. Alçak sesle bir şeyler söylemiş önce. Reha Komiser onu dışarı çıkartmak istemiş ama ağır konuşmuş adam. Küfür falan etmiş.” 

“Konu neymiş?” 

“Kız meselesi gibi gelmiş ablaya. Açık seçik bir konuşma değilmiş ama Hakan, yani kavgacı olan polis Reha Komiser’e, bir kadından uzak durmasını söylüyormuş. Hatta tehdit içeren sözler sarf etmiş.”

Mete yine elindeki fotoğrafa indirmişti bakışlarını. Kabzasına Cav Bella kazınmış bu çakı kimin vedasıydı acaba?

“Kolay gelsin!” diyen sert sözler Seda’nın yerinden fırlamasına neden oldu.

Tan iki adım ötelerinde dikilmiş, baş başa vermiş fısır fısır konuşan gençleri süzüyordu. Özellikle kardeşine sert bakıyordu.   

“Başkomiserim ben… Cinayet hakkında…” 

“Senin işinin bilimle olduğunu sanıyordum ben. Ne zamandır mahalle dedikodularıyla dava çözüyoruz?” 

“Özür dilerim Başkomiserim.”

Mete neredeyse koşarak çıkan kızın peşinden baktı bir an. Abisi hâlâ tepesinde dikiliyordu. 

“Neydi şimdi bu?” diye sordu Tan’a hiç bakmadan. Reha’nın ablasının hıçkırıkları kulaklarından silinmemişken Seda’nın ilk bulduğu kuytu köşede gözyaşlarına boğulacağını düşünüyordu. 

“Sana bu kızdan uzak duracaksın demedim mi ben! İş yerinde bu tür yakınlaşmalar istemiyorum!” 

Mete usulca ayağa kalktı. Bir kafa uzun olduğu adamın gözlerinin içine yukarıdan baktı ve sakin konuştu. 

“Senin bu yaptığına, ‘eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek,’ denir.”

Odaya Tan’ın hemen ardından giren, iki kardeşin yeni kavgasını izlemeye hevesli Tunay’ın beklemediği bir gelişmeydi bu sakin sözler. Mete abisine başka bir laf etmemiş, kapıya yürümüş, yanından geçerken de “Aşağıda bekliyorum,” demişti.

Olası hiçbir kavgadan geri adım attığı görülmemiş kardeşinin öylece çekip gitmesi karşısında bakakalmıştı Tan.

“Ne… Ne demek istedi şimdi bu?” diye sordu sonunda.  

“Olay yerine gideceğiz.” 

“Onu demiyorum. Eşek… karpuz… ne saçmaladı öyle?” 

Tunay gülerek omuz silkti. 

“Bence gayet açık konuştu. Senin yaptığın şeye, ‘eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek,’ denir. Kızı oğlanın gözüne sokma.”

                                                      ***

Tunay, kesme taşların birbirine geçirilmesiyle örülen duvarın pürüzlü yüzeyinde ellerini gezdiriyordu. Burası Reha Kadem’in evinin arka cephesiydi. Eski duvar, taşların geçiş aralarında yer yer oluşmuş derin aşınmalar dışında sağlam görünüyordu. Bu aşınmalar yeni izler gibi durmuyordu. Başını kaldırıp çatının hemen altındaki yuvarlak pencereye baktı.  

“Şüpheliler listeme Spider Man’ı de ekledim. Bu duvara tırmanabilecek başka efsane var mı? Başlamışken onları da yazayım.” Bahçe duvarının üstünde oturan Mete’nin sesi alaylı, gergin hatta sinirliydi.

Tunay birkaç adım geriledi düz duvarı ve yuvarlak pivot pencereyi incelemeye devam etti. Mete de homurdanmaya devam ediyordu.  

“Diyelim ki katil geldi, duvara 4 metrelik bir merdiven dayadı, tırmandı pencereye. O delikten içeri nasıl girdi. Katilimiz Lastik Adam’ mı? Bu kedi kapısı kadar camdan süzülüp girdi, ip salıp evin içine indi, adamı boğdu. Sonra dört metreyi saldığı ipten yukarı tırmandı. Katilimiz bir Sat Komandosu mu?” 

Tunay gülmüştü bu son şüpheliye. 

“Daha narin yapıda olan efsaneler lütfen. Yetişkin bir erkeğin o pencereden geçebilmesinin imkânı yok. Ama katil bir şekilde bu eve girdi değil mi Mete?” 

“Şu kavgacı polis kaç kilo var?” diye mırıldandı Mete. Bu davadan çok sıkılmıştı. 

Tunay ‘olmaz,’ gibilerinden salladı başını “70-75 kilo. Giremez buradan.”

Hakan olay gecesi evinden hiç çıkmadığını anlatmıştı. Yalnız yaşıyordu ve şahidi yoktu. Tunay asabi meslektaşından kollarını göstermesini istemiş, genç polis memnuniyetsiz şekilde olsa da denileni yapmıştı. Hakan’ın ellerinde ve kollarında herhangi bir yara-kesik yoktu. Meşhur kavganın hikâyesini şöyle anlatmıştı. Reha Komiseri, kız arkadaşıyla konuşurken görmüş, hararetli el kol hareketlerinden bu tartışmanın gergin bir havası olduğunu fark etmişti. Yanlarına gidinceye kadar kız motosikletine binip uzaklaşmış, Hakan önce kız arkadaşını dinlemek istediği için Reha Komiser’e bir şey sormamıştı. Daha sonra kız, adamı hiç tanımadığını, yanından geçerken ona laf attığını, kendisinin de bu yüzden bağırıp çağırdığını anlatmıştı.

Tunay çimenlerin üstüne oturdu “Reha neden Emniyet’in önünde gördüğü bir kıza laf atsın ki?” Oturduğu duvarın dibine doğru bakıyordu şimdi. Ayakkabısının ucuyla uzun çimenlerin arasını açarken, “Adamı tanımıyoruz,” diye mırıldandı. “Belki de kansızın tekiydi.” 

“Konuştuğum arkadaşları aksini söylüyor. Bu adamın ilgisini çeken tek kadın bilgisayarının ekranındaki Lynn Hill isimli oyun karakteriymiş.” 

Mete yeşil çayırda cansız yatan dişi okçuyu düşünerek eğildi. Çimenlerin arasından parlayan metal bir cisim bulmuştu. Ceketinin cebinden çıkarttığı küçük bir poşeti kullanarak tuttu nesneyi, parmaklarını hiç dokundurmadan poşetin içine koydu. Telefonunu çıkardı, arama motoruna bir isim yazdı. 

Lynn HİLL 

Bu sırada Tunay’da ayağa kalkmıştı. 

“Galiba Tan haklıydı. Belki de kamera kayıtlarıyla oynadı katil. Gidip bakalım bilişim ne yapmış.” 

“Sen git,” dedi Mete. “Ben eve geçeceğim.” Küçük poşeti arkadaşına attı “O çok bilmiş başkomiserine de söyle, kapı önünde çaycı çırağı azarlar gibi işini yapan memurları azarlayacağına olay yerinde gözden kaçan suç kanıtlarıyla ilgilensin.”

Tunay havada yakaladığı metal parçaya bakıyor, arkadaşını neyin böyle delirttiğini anlayamıyordu. Mete’nin bahçe duvarının dibinde bulduğu parlak metal parça D şeklinde tasarlanmış, ek parçasına bastırılınca açılan ve aynı hızla kapanan bir karabinaydı. Bu aletin daha çok tırmanma sporlarında kullanıldığını biliyordu. Eve döndü, küçük pencereye baktı, duvarda taş aralarındaki yarık izlerini düşündü.  

“Şüpheli listemdeki her ismi siliyorum,” diyordu Mete. “Elimizde başından beri gerçek bir efsane vardı.” 

Tunay hiçbir şey anlamadığını gösteren ifadeyle arkadaşını izlerken Mete rahat bir edayla devam etti.  

Lynn Hill.  Efsane lakabı almış bir kaya tırmanışçısı. Canlı kanlı bir insan yani. Reha o çarı sevgilisinden ayrıldıktan sonra açmış.” 

“Kaya tırmanışı,” diye mırıldandı Tunay. “Yani Rock Climbing…. S.ktir… s….. s……” 

Tunay art arda aynı küfrü tekrarlarken çaldı telefonu, arayan Tan’dı. “Hemen gelin,” diyordu. 

                                                                           ***

Sorgu odasını izledikleri camın önünde dikiliyordu Tan ve Hakan. İçeri giren komiserlere bakmışlar, Hakan keder dolu bir yüz ifadesiyle başını indirmişti. 

“Neler oluyor Hakan?” diye sordu Tunay. Genç polis gözleri yerde mırıldandı. 

“Sabah siz aradığınızda kız arkadaşım yanımdaydı. Biliyorsunuz zaten, onu görmüştünüz. Elinin üstünde bir yara bandı vardı. Önemsiz olduğunu, mutfakta kestiğini anlatmıştı ama sinirli gergin halinden yalan söylediğini anladım. Şubede konuşulurken duydum. Reha Komiser’in evine girebilmenin zor bir tırmanış gerektirdiği tartışılıyordu. Kız arkadaşımın evine gittim ve nasıl yaralandığını tekrar sordum.”

Tunay elini adamın omuzuna attı, hafifçe sıktı. 

“Aferin sana Hakan.”

Genç adam başını kaldırmayı başardığında perişan görünüyordu. 

“Aferin mi? Sevdiğim kadına kelepçe taktım komiserim.”

“Sevdiğin kadın da olsa bir katili yakaladın ve adalete teslim ettin. Çok az kişi senin kadar yürekli olabilirdi.”

“Siz nasıl anladınız?” diye sordu Tan. Tunay elindeki karabinayı uzattı Başkomiser’e. 

“Küçük kardeş olay yerinde gözden kaçmış bir kanıt buldu.” 

Tan kardeşine baktı. 

“Küçük kardeş hep çok dikkatli değil mi?” 

Mete’nin dikkati şimdi sorgu odasınaydı. İçeride kelepçeli sanık, yazıcı memur ve bir bayan polis vardı. 

“Onun sorgu odasında ne işi var?” diye sordu dişlerinin arasından çıkan bir tıslamayla. 

“Yeni elemanımızla tanışın. Siz komiserler ortalıkta yoktunuz, ben de sorguya girmesini söyledim.” 

“Seda’yı Cinayet Büro’ya mı aldın?” derken bir kahkaha patlatmıştı Tunay.  

Tan sakince sorgu odasına döndü. 

“Onu benim koltuğuma Mete oturttu, sorumluluğunu alacak artık.”

                                                            *** 

Seda amirinin gelip artık Cinayet Büro’nun elamanı olduğunu söylemesiyle sorgu odasına gönderilmesi arasındaki zamanı bir rüya gibi anımsıyordu. Cinayet Büro’da çalışmak hep kalbinden geçen bir dilekti aslında ama şimdi bu hızlı atamanın bir terfi mi yoksa bir ceza mı olduğunu bilemiyordu.

Yazıcı memurun kimlik tespit işlemini bitirmiş, beklediğini fark edince başı önünde oturan genç kadına baktı. Minyondu, ancak kırk beş kilo olabilirdi. Bu kadın mı öldürmüştü Reha Komiser’i? İnanması zor geliyordu Seda’ya. Ama işte cinayet silahı masanın üstünde duruyordu. Hakan’ın çağrısıyla gittikleri adreste yaptıkları arama sırasında bulmuşlardı bir ucu kesilmiş ve kan bulaşmış, diğer ucunda açıldığında kanca kapandığında halka işlevi gören bir karabina takılı, 15 mm eninde elastik dokumalı Lanyart modeli kemeri. Yapılan ilk incelemelerde bu kadının beş yaşından itibaren tırmanma sporlarıyla yakından ilgilendiğini öğrenmişlerdi. O küçük ellerin ve ince kolların yıllar süren disiplinli antrenmanlarla nasıl bir mukavemet kazanmış olabileceğini düşündü. Tehlikeli tırmanışlar sırasında hayatını emanet ettiği bu kısa emniyet kemerini kurbanının boynuna geçirip, canını alması beklenildiği kadar zor olmamıştı mutlaka.

Seda aynanın arkasında onu dikkatle gözleyen üstlerini düşünmüyordu. “Reha Kadem’i nereden tanıyordun?” diye sorarken, ilk sorgusuna nasıl başlaması gerektiğini de hesaplamamıştı.

Kadın kelepçelerine bakmaya devam ederek yanıtladı. 

“İlişkimiz vardı. Bir süre birlikte yaşadık.” 

“Evet, bir ay. Neden ayrıldınız?”

Kadın usulca polise baktı.  

“Birbirimiz için uygun olmadığımızı anladık.”

Seda hafifçe arkasına yaslandı. Kendinden son derece emin yeniden sordu. 

“Nasıl tanışmıştınız?”

“Ne önemi var?”

İki kadının soğuk savaşına dönüşmüştü sanki sorgu. 

“Eve nasıl girdin?” diye sordu Seda. Sesi ister istemez sert çıkmıştı.

“O pivot pencerenin kırık mandalını tamir ettirmesini hatta o pencereyi hepten ördürmesi gerektiğini söylemiştim ona,” diye aynı oranda sert yanıt verdi ufak tefek kadın.

“Reha Komiser’i öldürdüğün geceyi anlat.”

“Anlatacak bir şey yok. Duvarı tırmandım ve iple aşağı indim. Ben 43 kilo bir kaya tırmanıcısıyım. Bunları gözüm kapalı yapabilirim.”

“Sonra?”

Kadın hafifçe dikleştirdi bedenini, sıkılmış gibi soludu, karşısındaki soğuk yüzlü polise baktı bir an. Gözleri naylon poşetin içindeki kanlı emniyet kemerine kaydı.  

“Bilgisayarın başındaydı. Her zaman olduğu gibi. İpi boğazına geçirdiğimde bunu yapanın ben olduğumu anladığından eminim. Dalga geçerdi, o fare deliğinden senden başkası giremez diye. Yeni oyun karakteri açmış kendine, adını da Lynn HILL koymuş. Kaya tırmanışının aptal bir uğraş olduğunu söylerdi hep. Bu dikkatimi dağıttı bir an. O anda uzanmış masanın üstünde duran çakıya. Ama o lanetli şey sahibini korumak yerine ölüm getirdi. Bir kez daha ölüm…”

Seda bu alçak sesle yapılan serzenişin üstünde durmadı. Cevabını merak ettiği tek bir sorusu vardı çünkü.  

“Neden?” 

Kaya tırmanıcısı katil, polise baktı. “Hakan’la evlenecektim. O adam bana tapıyordu. Hayatımda ilk kez biri bana bir gelecek vaat ediyordu. Artık hayatımı o lanet duvarlara tırmanarak kazanmak zorunda kalmayacaktım.”

Durdu, hararetli sözlerini kısa bir solukla soğutmaya çalıştı. Son derece alçak sesle devam etti. “Hakan o şubeye atandığında her şeyin tersine döneceğini anlamıştım zaten. Yine de aylarca hiç karşılaşmadık Reha’yla. Motorumu, kıyafetlerimi değiştirince beni fark etmediğini düşündüm. İki hafta önce beni otoparkta sıkıştırdı. Hakan’la beraber olduğumu öğrenmiş. Konuşmak için fırsat kolluyormuş.”

“Ne istiyordu? Ona geri dönmeni mi?”

Acı acı gülümsedi kadın. 

“Hayır. Onun için varlığım da yokluğum da birdi zaten.”

Seda bu itirafın kadına acı verdiğini hissetti. Hakan’la gelecek planları yapan bu kadın yoksa hala Reha’ya mı âşıktı? 

“Hakan’a bizden bahsetmemi istiyordu. Bütün gün yüz yüze baktığı adamın bu gerçeği bilmesi gerekiyormuş. Israr etti. Sen söylemezsen ben söylerim dedi.”

“Bu kadar mı?”

Kadının ilk kez yüzü gerildi, kaşları çatıldı.  

“Yetmez mi? Hakan’a nasıl aynı büroda çalıştığı amiriyle beraber yaşadığımı açıklardım. Reha’ya yalvardım. Beni görmezden gelmesi için yalvardım ona. Bana başka çare bırakmadı.”

Seda usulca masaya eğildi.  

“O pencerenin kilidinin kırık olduğunu nereden biliyordun? Pencere o kadar yüksek ki biz fark etmedik. Ben cevap vereyim mi? Biliyordun çünkü Reha Komiser’in evinin duvarına daha önce de tırmanmıştın hatta eve girmiştin. Reha Komiser’i ölüme götüren sır neydi? Hakan’ın öğrenmemesi gereken asıl gerçek neydi? Geçmişte yaşadığın ilişkin mi yoksa hayatını duvarlara tırmanarak kazanan bir hırsız olduğun mu?”

Genç kadının gözlerinden iki damla yaş süzüldü. 

“Günlerce aramış beni. Çaldığım iki kuruşun peşinde değildi. O eve nasıl girdiğimi öğrenmek istiyordu. Bir hırsızlık çetesinin elindeydim, öğrenince evine aldı beni. Yatağında yer verdi ama Reha bir birliktelik istemiyordu. Onun istediği tek şey bilgisayarın başına oturup o lanet oyunu oynamaktı. Kısa bir rüyaydı beninkisi ama çok güzeldi. Reha’nın evinden ayrıldıktan sonra Hakan’la tanıştım. O da polisti, bu sayede çete benden uzak duruyordu. Bir kez daha denemelisin dedim kendime.”  

Durdu, acı acı güldü, işaret parmağıyla sağ elinin üstündeki yara bandına dokundu.  

Çav Bella,” diye inledi.O çakı gerçekten lanetli. Dokunan herkese ölüm ve mutsuzluk getiriyor.” 

YAYINLANMASINDAN 50 YIL SONRA TINKER, TAILOR, SOLDIER, SPY

Casus Edebiyatının Gelmiş Geçmiş En İyi Romanı Üzerine

Geçen sayıdaki yazımda da belirttiğim üzere, casus edebiyatına merakımı doğuran ve zamanla bir John Le Carré hayranı olmamı sağlayan yapıt, bir kitap değil, bir diziydi. Daha doğrusu, casus edebiyatının gelmiş geçmiş en iyi romanı olarak gördüğüm Le Carré’nin Tinker, Tailor, Soldier, Spy başyapıtından BBC tarafından televizyona uyarlanan ve Türkiye’de 80’li yılların başında, çok da doğru ve güzel bir çeviriyle Köstebek adıyla yayınlanan (roman da aynı adla çevrilmiştir ve bu yazıda okuyucu için kolaylık olması açısından romandan bu Türkçe çevirideki başlığıyla bahsedeceğim) dizi, beni hâlâ büyük bir heyecan ve gerilimle devam ettiğim; soğuk ama tutkum sayesinde içimdeki sıcaklığı koruyabildiğim bir seyahate başlattı. Bu seyahatte pek çok başka yapıma uğrasam da, aralarda tekrar tekrar döndüğüm bir durak oldu bu dizi ve roman.

10 Eylül dizinin BBC’de yayınlanmaya başlamasının 45. Yıl dönümüydü. Bir televizyon klasiğine dönüşen ve benim de aralarında bulunduğum pek çokları için, başta George Smiley rolünde Sir Alec Guinness olmak üzere, televizyon tarihinin gördüğü en iyi oyuncu ve oyunculuklara şahitlik eden dizi, romanın yayınlanmasından sadece beş sene sonra uyarlanmıştır. Demek ki roman da tıpkı benim gibi yarım asrı devirmiş.

Köstebek’ten yayınlanışından 50 yıl sonra hala bahsedilmesinin nedeni ve onu büyük ve önemli bir roman yapan nedir? Casus edebiyatı kanonunun en üstünde yer almasının ve onun da ötesinde bir büyük edebi başyapıt olmasının arkasındaki sebepler nelerdir?

Kişisel hikayelerle örülmüş derin karakterler ve o karakterlerin kişisel özelliklerinin mevcut politik ve toplumsal konjonktür ile mükemmel uyumu; onu, bazıları için fazla karışık -adeta bir labirenti andıran- ama ustaca tasarlanmış kurgusu ve bir polisiyeyi andıran gerilimi ve şüphesiyle, başarılı bir casus romanı olmanın ötesinde, bir büyük edebiyat başyapıtı haline getirir. Evet, roman özünde bir ihanet romanıdır. Smiley ve ekibinin MI6 içindeki Sovyet köstebeğini arayışları konunun özünü oluşturur ama başta Smiley olmak üzere, romandaki tüm karakterler ayrı birer romanın karakteri olacak kadar derindir. Karakter yaratma ustası Le Carré, bu romanda tüm dehasını ortaya koyar ve bu anlamda, yine pek çokları tarafından asıl başyapıtı olarak görülen The Spy Who Came in From the Cold (Soğuktan Gelen Casus) romanındaki Alec Leamas düzeyinde, hatta yaşamına dair detaylarla ondan daha ilgi çekici ve keşfedilmeye değer bir Smiley sunar bizlere. Smiley ve etrafındaki karakterler sayesinde de yapıt; vatanseverlik, göreve bağlılık, sadakat, silah arkadaşlığı, aşk, melankoli ve yitirilmiş idealler gibi insani konuları da kapsayan devasa bir ‘insanlık romanına’ dönüşür.

Romanın bu ‘insani’ derinliği ve yukarda sözünü ettiğim insana ve insanlığa dair büyük olguların yanında, yan temalar da romanı derinleştirir ve farklı okumalara açık hale getirir. Romanın Smiley’den sonraki iki ana karakteri Jim Prideaux ve Bill Haydon arasındaki ‘gizli aşk’, aynı zamanda hem dönemin eşcinsel ilişkilere bakışındaki muhafazakâr yaklaşımı, hem de herhangi bir ‘karşılıksız kalan romantik duyguların sonucunda oluşabilecek ihanet ve intikam hislerinin’ insancıllığını ortaya koyar. Bir noktada, bastırılmış eşcinselliğin getirdiği psikolojik baskıyla ülkeye/göreve ihanet arasında bir tür neden-sonuç ilişkisi kurar.

Üsluba geldiğimizde de, özellikle anlatımın yapısı ve zamanın akışına bakıldığında, roman doğrusal olmayan, karmaşık bir anlatım yapısı içinde kaleme alınmıştır. Olaylar kronolojik sırayla ilerlemez; Smiley’in soruşturması, geçmişe dönüşler, anılar ve dedikodular aracılığıyla ilerler. Bu hem okuyucuyu Smiley ile aynı zihinsel süreçten geçmeye zorlar ve bir şekilde kendini ‘onun yerine’ koymasını sağlar, hem de anlatının labirent hissini güçlendirir. Le Carré’nin bu bilinçli edebi tercihi, onu bir edebi başyapıt haline getiren unsurlardan biridir.

Le Carré’nin dili ve ayrıntı kullanımı, romanın edebi düzeyini yükseltir ve kesinlikle dikkate değerdir. Romanın karamsar ve melankolik atmosferini güçlendirmek için sis, yağmur, grilikler ve kasvetli mekânlar gibi ayrıntıları kullanışı mükemmeldir. Ayrıca, yarattığı kendine özgü jargonla (“mole” – köstebek, “lamplighter” – lambacı, “scalphunter” – kafa derisi yüzücü vb.) sadece espiyonaj dünyasının kendine özgü argosunu oluşturarak romana gerçekçilik katmakla kalmaz, aynı zamanda bu kapalı, erkek egemen dünyanın dilini de okuyucuya yansıtarak ikna edici bir dünya yaratır.

Roman, Britanya İmparatorluğu’nun çöküşünün tamamlandığı ve artık ABD ve Sovyetler’in ardından dünya hegemonya savaşlarında ikincil bir oyuncu; daha doğru ve amiyane tabirle ABD’nin bir yancısı ve yardımcısı olduğu bir dönemi anlatıyor. Bu açıdan roman Dünya politika tarihi açısından da önemli bir yere sahiptir. Romanın, espiyonaj tarihinin en büyük olayı ve skandalı olarak kabul edilen ‘Cambridge Beşlisi’ olayından esinlenildiği de dikkate alındığında, karşımızda Soğuk Savaş’ın arka planının nasıl sağlam bir tarihsel bağlama oturtulduğu görülebilir. Bu tarihsel bağlam, romandaki melankolik hissin de nedenlerinden biridir. İmparatorluğun çöküşüyle beraber kişisel idealler, dostluklar, aşk ve vatanseverlik gibi yüce duygular da yozlaşmış ve yitirilmiştir. Ondan sonra da Circus (MI6), artık asil bir amaç için çalışan; imparatorluğu, Britanya çıkarlarını ve kralı/kraliçeyi korumaya yemin etmiş bir kurum değil, kirli işler çeviren, içi boşalmış bir bürokratik aygıta dönüşmüştür. Smiley’in kişisel hayatındaki kayıp (karısı Ann’in sadakatsizliği) ile mesleki hayatındaki kayıplar (ajanlık idealinin çöküşü) birbirini yansıtır. Bu evrensel “kayıp” teması, romanı zamansız kılar; 50 yıl sonra, Soğuk Savaş bitmiş olmasına rağmen, onu hâlâ geçerli bir hale getirir ki romanı bir kanonik eser yapan unsurlardan biri de budur.

Circus, içinde yaşanılan dünyanın küçük bir modeli olarak anlatılır romanda. Teşkilat’a sızmış köstebeğin aranışı en yüksek makamlara sızmış ikiyüzlülüğün arayışına dönüşür. Bu sadece bir Sovyet ajanını bulma çabası değil, İngiliz toplumunun ve hatta daha geniş anlamda Batı’nın içindeki çürümeyi, güvenin nasıl kemirildiğini gösterme gayretidir. Köstebek sadece “düşman” değil, aynı zamanda sistemin doğurduğu bir sonuçtur.

Gerek karakterlerin derinliği ve gerçekliği, gerekse de tarihsel bağlamın sağlamlığı elbette Le Carré’nin Gizli Servis yıllarında yaptığı gözlemlerin ve edindiği deneyimlerin bir sonucudur. Gerçeklere dayanan deneyimin edebi dehayla birleşimi, romanın bu düzeye yükselmesinde kilit bir rol oynar.

2011 yapımı uyarlamanın Oscar adayı yönetmeni Tomas Alfredson, film hakkında The Guardian’a verdiği bir röportajda “romanın uyarlanmasının imkânsızlığından bahseder.” Yönetmenin bu sözlerine rağmen, bir Le Carré hayranı ve romanı iki kere okumuş, uyarlama filmi ve diziyi defalarca seyretmiş biri olarak, daha önce okumamışlara önerim; ana metni okurken eşzamanlı olarak filmi ve diziyi de seyretmeleri. Romanın yayınlanmasının 50. yılı dolayısıyla The Le Carré Podcast’in roman ve uyarlaması üzerine yapılan bölümlerinin de dinlenmesi, bu eşsiz yapıtı anlamak; onun farklı temalar arasında kurduğu zekice ve derinlikli ilişkileri nasıl edebi bir anlatıya dönüştürdüğünü görmek açısından çok ilginç bir yolculuk ve deneyim sunacaktır.

ARZU

Arzu yalnızca sevilmek istiyordu. Çok şey miydi istediği? Çoktu herhalde! Babası bile sevmemişti, sevse kendisinden on altı yaş büyük bir adamla evlendirir miydi? Sevgisizlik bulaşıcıydı sanki Arzu’nun çevresindeki herkes, sevmemeye başlamıştı onu. Amcasının oğlu mesela… Sevse çalıştığı markette ‘abim’ dediği bir adamla ilişkisinin olduğunu iddia eder miydi? Üstelik bunu babasına söyler miydi? Hiç utanmadan hem de… Babası, kocasına bu konuyu duyurmayacağını söylemişti, o kadar emindi ki kızının namussuzluğundan… Arzu ise ağzını açıp tek kelime edememişti.

Ya annesinin sevgisizliğine ne demeli? Zorla evlendirilirken ağzını açıp tek kelime etmemişti babasına. Bir anne bunu yapar mıydı? Arzu’nun henüz çocuğu yoktu ama bir annenin bunu yapmaması gerektiğini akıl edebiliyordu.

Zeki kızdı Arzu. Mahallenin sınavla öğrenci alan lisesine devam etmişti. İkinci sınıftan sonra bıraksa da o zamana kadar öğretmenlerin gözdesi olmayı başarmıştı. Matematikte çok iyiydi. Devam etse kim bilir nerelere kadar giderdi? Belki de tıp fakültesini kazanırdı. Dertlere derman olurdu, yaralara merhem… Okulda olacağına nikâh masasına oturduğu o gün elinden alınmıştı her şey.

Kemal de elinden alınmıştı. Okulun yakışıklısı… Arzu içine bir ateş dolduğunu hissederdi Kemal’i gördüğü zaman. Aşk ateşi olduğunu bilmezdi o günlerde. Kısa sürede arkadaşlıkları flört aşamasına gelmişti. Okulun kısıtlı imkânlarında tabii… Çay ve tost veyahut simit ve ayran ısmarlardı ona Kemal. İlişkilerinin zirve noktası… Kendinin iki katı yaşında bu adamla evlendirilince her şey geride kalmıştı.

Ya da Arzu öyle zannediyordu.

Bir gün tek katlı evinin mutfağında, dışarı açılan kapının önünden bir karaltı geçtiğini farketti. Dışarıya dikkat kesildi. Meraklandı, korktu. Kocası olacak adam bazen arka taraftan, mutfak kapısından damlardı eve. Elinde bir yetmişlik ve envaı çeşit nevaleyle… Çabuk yoldan bir masa hazırlardı Arzu adama böyle akşamlarda. Peynirdi, kavundu, beyaz leblebiydi… Rakının yanına ne iyi giderse… Böyle akşamlarda boynundan yaklaştığı olurdu adamın Arzu’ya. Gücü yetse itip kaçardı birlikte uzandıkları yataktan. Tecavüzden farksız bir birleşme… Arzu öyle akşamların sabahında vücudundan başka yerlerinin, mesela birkaç sene öncesine kadar Kemal’le dolu olan kalbinin sızladığını hissederdi. Ölmek isterdi öyle sabahlarda fakat sevilmeyen bir insanın ölümü kimin umurunda olurdu ki? Ancak Arzu’ya bir rahatlama getirirdi ölüm. Bir gün bunu yapacaktı belki ancak daha yirmilerindeydi ve içinde ölmemek için, yaşama tutunmak için küçük de olsa bir umut vardı. Bu umut ışığı söndüğü zaman son verecekti yaşamına, henüz erkendi.

Ama olamadı. Olmadı…

Mutfak kapısının dışında karaltıyı gördüğü başka bir gün, limon ağaçlarının arkasından uzaklaşan bir siluet gördü yalnızca. Çok tanıdık geldi, fakat kimdi? Kocası olamazdı, amcasının oğlu asla, babası olması imkânsız. Hem tanıdıktı bu siluet hem de teskin edici. İçindeki ufak umut ışığını harlayan bir görüntü…

Beşinci seferde yakaladı karaltıyı. Portakal ağaçlarının yanındaki tırmığa takılıp düşmüştü adam. Arzu yanına gidince Kemal’i gördü… Umut ışığı,  yaşama sevinci. Çocuksu pembelikteki dudaklarıyla gülümsüyordu Arzu’ya. Bıyıklarını ter kaplamıştı koşmaktan. Alnındaki sivilceler sayılıyordu parlayan suratında. Arzu’yu umut dolu kuvvetli bir his yakaladı. O anda hiç kimsenin, ne kocası, ne babası, ne amcaoğlu ve ne de annesinin bu hissi kalbinden söküp atamayacağına emindi. Sadece o ve yerde yatan Kemal vardı. Elini uzattı. Delikanlıyı ayağa kaldırdı. “Kemal!” diyebildi sadece, gerisini tamamlayamadı. Kemal’in omzu üstünden arkadan sinsice yaklaşan birini gördü.

***

Başkomiser Rıfat ciğerlerini İlkbahar’ın taze havasıyla doldurdu. Nisan ayında bambaşka oluyordu hava bu küçük Akdeniz ilçesinde. Üstüne bulundukları yer belki de ilçenin en güzel bahçesiydi; cıvıldayan kuşlar, renk cümbüşü kelebekler, yeşilin her tonu… Bakımlı ağaçlar vardı her yanda, limon, portakal, zeytin… Bahçenin sınırları defne çalısıyla çizilmişti. Yerde ölü yatan iki genç beden dışında bahçede her şey doğaldı. Genç hiç de doğal yollardan ölmüş gibi görünmüyorlardı. İkisinin de bedeni bıçak darbeleriyle delik deşik olmuştu. Kan kokusu karışıyordu havaya ve kesinlikle ilkbaharın tazeliğini bozuyordu bu koku.

Cesetlerin yanında diz çökmüş yaraları inceleyen Tolga’ya seslendi Başkomiser.

“Kimlermiş?”

“Arzu Bakan ve Kemal Yetişir. Aynı mahallenin çocuklarıymış. Okul arkadaşı çıktılar bir de. Başka bir ortak yönleri yok amirim. Arzu evli, bu evde oturuyormuşç”

 “Kocası nerede?”

“Haber verdik, geliyor amirim.”

“Beklemeyin gelmesini, direk merkeze alın.”

“Kocadan mı şüpheleniyorsunuz?”

“Yani, pekâlâ bir kıskançlık cinayeti olabilir bu.”

“Bilmiyorum amirim.”

“Tolga neyi bilmiyorsun? Cinayetlerin en baş sebeplerinden biridir kıskançlık. Senin aklında başka şeyler var herhalde. Sonra konuşalım. Başka ne buldun? Onu anlat sen.”

Tolga otopsi uzmanlarına taş çıkartacak kadar anatomiden anlayan bir komiserdi. Bu yüzden onun tespitlerine güvenirdi Başkomiser.

“Her birinde iki bıçak darbesi saydım amirim,” dedi Tolga ve devam etti, “İlk darbeyi omuzlarından almışlar, yere yıkmak için atılmış bir darbe sanki. Sonra karınlarında bir kesik var. Öldürücü darbeyi buradan almışlar sanırım. En iyi sonucu otopsi verecektir ama bana göre ikisi de akciğerlerinin fena halde zarar görmesi sonucu ölmüş.”

“Kan kaybından değil yani.”

“Kan kaybı uzun sürede öldürür, bunlar hemen ölmüş sanki. Akciğerlerden boşalan kan ağızlarından gelmiş ve boğularak ölmüşler.”

“Cinayet aletini bulduk mu?”

“Maalesef amirim, katil yanında götürmüş olmalı.”

“Kim bulmuş cesetleri?”

“Süt satan yaşlı bir adam… Her pazartesi süt getiriyormuş bu eve.”

“Konuştunuz mu adamla?”

“Konuştuk amirim, şüpheli bir şey ya da birisini görmemiş etrafta.”

“Komşularla konuştuk mu?”

“Görevlendirmeyi yaptım, şu anda arkadaşlar görüşüyor amirim.”

“Tamam, güzel. Olay yeri işini bitirsin. Görüşme raporları hazır olsun. Ben merkeze geçiyorum.”

***

Cinayet vakalarında ruhunda giderek artan bir kasvet hissederdi Başkomiser Rıfat. Bu kez de öyle oldu. Odası fazla havasız ve loştu; belki bu durum da kasvetini iyice artırıyordu. Fakat bunları düşünecek hali yoktu hiç. İki gencin cansız bedeni geliyordu gözünün önüne ve aklı olasılıklarla, muhtemel katil adaylarıyla doluyordu. İlk tahmininde haklı mıydı? Arzu’nun kocası mıydı katil? Ya da hiç beklemediği biri… Henüz adını bile bilmediği biri.

Cinayet Büro’ya adım atar atmaz Tolga’nın odasına gelmesini emretmişti. Çok beklemesi gerekmedi, birkaç dakika sonra Tolga bir elinde poğaçalarla daldı içeriye. Doğru ya henüz tek lokma atmamışlardı ağızlarına.

“Eee Tolga, olay yerindeki o şüpheciliğin nedendi anlat bakalım?”

“Ne şüpheciliği amirim? Ha, bana çözüm o kadar basit olamaz gibi geldi. Kocanın tahmini olay saatinde kahvede olduğunu söyleyen şahitler var. Arkadaşlar konuşmuş kahveciyle falan. Adamı da istediğiniz gibi getirdik merkeze.”

“Nerde şimdi?”

“Sorgu odasında amirim.”

“Şimdi mi söylenir bu Tolga?” diye söylenerek ayaklandı Başkomiser. Fişek gibi çıktı odadan. Bir an önce şu kocaya sorması gereken şeyler vardı.

Fikri Bakan, 42 yaşındaydı. Arzu’dan büyüktü. Kızla evleneli sekiz yıl olmuştu. Anlattığına göre hayatı haldeki dükkânı, mahallenin kahvesi, meyhanesi ve evi arasında gidip gelmekle geçiyordu. Arzu hayat arkadaşından çok kenarda duran ve çok işine yarayan bir eşyaydı. Komiser ne derse desin, adamı ne kadar sıkıştırırsa sıkıştırsın bir itiraf alamamıştı ağzından. Adam, bütün gün kahvede olduğunu söylüyor, kahvedeki arkadaşlarını ve kahveciyi şahit gösteriyor, Kemal’i hiç tanımadığını, bahçelerinde ne işi olduğundan haberi olmadığını söylüyordu. Dediğine göre, karısının sadakatinden şüphe etmemişti hiçbir zaman. Kemal’in eski bir okul arkadaşı olabileceğini, belki de Arzu’ya gayet masumane bir ziyarette bulunduğunu söylüyordu; böyle bir adamdan beklenmeyen bir olgunlukla…

Başkomiser bunları bir kenara yazdı. Şimdi yapması gereken ertesi günü, otopsi ve olay yeri incelemenin marifetlerini beklemekti.

***

Otopsi sonuçları Tolga’nın söyledikleriyle örtüşüyordu. Her iki cesette de bulgular şöyleydi: omza bir bıçak darbesi almışlardı, diğeri karın hizalarının bir karış üstünden giriyor, akciğerlerine kadar uzanan bir kesik oluşturuyordu. O uzunlukta bir kesik oluşturmak için kuvvet gerekirdi. Yapılı bir adam ya da güçlü bir kadın olmalıydı katil.

Başkomiser odasında oturmuş gelen raporu bilmem kaçıncı kez okuyordu. Her şeyi doğru tahmin etmişlerdi, bunda bir sorun yoktu. Ancak rapor onları bir adım ileriye taşmamıştı. Bu sırada Tolga içeri girdi. Başkomiser Rıfat elindeki dosyayı bir kenara bırakıp Tolga’ya döndü.

“Mahalleden ne çıktı anlat bakalım.”

“Arzu’nun ve Fikri’nin mazbut bir aile olduğunu söylüyor herkes. Aralarındaki yaş farkının herkes farkında ama kimse umursamıyor, normal geliyor herkese. Arzu’nun anne ve babası ilk başlarda kızının bu evliliği istemediğini sonrasında nikâhta keramet olduğunu görüp sesini çıkarmadığını söyledi. Yani Başkomiserim, bu çifte cinayet evlilikle ilgili gibi görünmüyor.”

“Doğru, Fikri’nin şahitleri ve ifadesi de ortada.”

“Öyle…”

“Peki, yanlış açıdan bakıyor olabilir miyiz olaya? Ne dersin?”

“Nasıl yani Başkomiserim?”

“Gençlerin her ikisi de cinayete hedef olamaz gibi geliyor bana. Aynı okuldan mezun olmaları dışında hiçbir ortak noktaları yok. Belki de hedef ya Kemal’di ya da Arzu.”

“Bana kalırsa Arzu.”

“Neden peki? Neden öldürüldü Arzu? Kime, neden hedef oldu? Evden çıkmayan bir kadın… Dahası mahalledeki birkaç komşu dışında görüştüğü kimse yok. Neden cinayete hedef olsun ki?”

“Belki de geçmişten gelen bir husumet…”

“Olabilir ama bence hedef Kemal’di. Sen bu Kemal’in etrafını biraz eşele bakalım, neler bulacağız?”

Tolga “Emredersiniz,” deyip hemen çıktı. Arzu’yu araştırmış, Kemal’in çevresine hiç bakmamıştı. Ona hep hedef Arzu, Kemal ise yanlış zamanda yanlış yerde olan bir kurban gibi gelmişti.

 ***

Dar ve kıvrımlı sokaklarda yürüyordu Tolga. Akşam olmak üzereydi. Kemal’in can düşmanı olduğunu söylenilen Adnan’ın evine gidiyordu. Adnan, mahallenin bıçkın delikanlısı, liseden sonra okumamış babasının işlettiği manavda çalışmaya başlamıştı. Kemal’den bir yaş büyüktü. Aynı lisede okumuşlardı, lise yıllarından beri bir husumet vardı aralarında. Mahallelinin dediğine göre kız meselesiydi bu düşmanlığın sebebi. Tolga söz konusu kızın Arzu olduğunu tahmin ediyordu.

Birkaç derme çatma evi geçtikten sonra Adnan’ın evine ulaştı Tolga. Bahçedeki asma çardağın altında konuştu Adnan’la.

“Anlat bakalım, Kemal’i neden öldürdün?”

Adnan’ın esmer yüzü bir ton daha karardı. “Ben, ben kimseyi öldürmedim,” dedi titrek bir sesle.

“Adnan’la düşmanmışsınız.”

“Evet, aramız pek de iyi değildi ama yemin ederim ben öldürmedim.”

“Pazartesi sabah saatlerinde neredeydin?”

“Manavda, işimin başındaydım amirim.”

“Şahidin var mı?”

“Var elbet, babam var.”

“Ne bilelim babanın yalancı şahitlik yapmayacağını. Sen en iyisi benimle merkeze gel, örnek alalım senden.”

Adnan’ın giyinmesini bekledi Tolga. Bu arada bir sürü ihtimal geçiyordu aklından. Belki de Adnan bir kıskançlık krizine girmişti Kemal ve Arzu’yu o bahçede baş başa görünce. Bıçağı nereden bulmuştu? Yanında bıçakla mı geziyordu? Olay yerinin incelemelerine göre büyük bir bıçaktı Arzu ve Kemal’i öldüren. O boyuttaki bir aleti yanında gezdirmezdi herhalde. Öyleyse planlı bir cinayetti bu. İşin kötü tarafı ellerinde ne cinayet aleti vardı ne de Adnan’ı cinayetlere bağlayacak DNA kalıntısı.

Tolga, Adnan’ı yanındaki komiser yardımcısına merkeze götürmesi için teslim etti. Şimdi yeni adresine doğru yola çıkmalıydı.

***

Mahallenin ıssız, arka sokaklarında yürüyordu yine. Ilık bir ilkbahar akşamı çökmüştü. Kasabada hava karardığı zaman el etek çekilirdi, yine öyle olmuştu. Gideceği yeri biliyordu Allah’tan. Mahallenin kahvecisi, Kemal’in en yakın arkadaşı olan Kenan’ın evini tarif etmişti. Tek katlı bir evin önünde duruyordu, numarasını kontrol edip kapıyı çaldı. Eşarbını tepesinde toplamış bir kadın açtı kapıyı. Tolga polis kimliğini gösterdiğinde birkaç adım geriledi kadın. Şaşırmıştı. Polisle ne işleri olurdu? Kenan annesinin arkasında belirdi bir süre sonra. Kolsuz bir tişört ve basketçi şortu giymişti. Çelimsiz bir çocuktu. Tolga’nın aklındaki güçlü kuvvetli katil profiline uymuyordu hiç.

Dışarıya çağırdı çocuğu. Çocuğun annesi peşlerindeydi. “Bir şey içer misiniz?” diye sorunca Tolga bir bardak su istedi. Maksadı kadını biraz olsun uzaklaştırmaktı.

“Kaç senedir tanıyordun Kemal’i?”

“Çocukluktan beri, ilkokul yıllarından…”

“Bir düşmanı var mıydı bildiğin?”

“Yoktu amirim, sanmam yani. Ama… Düşman dediniz diye aklıma geldi… Nişan attı bu daha birkaç ay önce. Kızın bir babası var, mahallede kasap, yani olsa olsa…”

“Nişan attığı kızın babası diyorsun yani…”

“Siz düşman deyince…”

“Anladım. Nerde bu kasap?”

Kenan kasabın yerini tarif etti. Tolga’nın bildiği bir yerdeydi dükkân. Neden nişan atmıştı Kemal? Cevap netti. Kemal başkasına âşıktı. Kenan’ın söylediğine göre sevdiği kadın Arzu’ydu. Çaresizce bir beklenti içindeymiş Kemal. Arzu’nun kocasından ayrılmasını ve ona geri dönmesini bekliyormuş. Bunu hiç söylememiş Arzu’ya ve Kenan’a göre muhtemelen o gün Arzu’ya açılmak için gitmiş. Lisenin son sınıfında Arzu Fikri ile evlendirilince  dünya başına yıkılmış Kemal’in. Söylentilere göre de Arzu’yu babası iyi bir başlık parası karşılığında vermiş Fikri’ye. Kemal’in ne babasında ne kendisinde o kadar para olmamış hiçbir zaman. Bu yüzden Kemal unutmaya çalışmış Arzu’yu.

Kenan’ın anlattıkları Tolga’nın kafasında net bir neden sonuç ilişkisi oluşturmuştu. Nişan attığı kızın babası kızının psikolojik durumunu, üzüntüsünü göz önüne alarak Kemal’in peşine takılmıştı olabilirdi. Arzu’nun evinin bahçesinde Kemal’i sıkıştırmış, Arzu da arada kalan beklenmedik kurban olmuştu.

Düşündüklerini, öğrendiklerini hemen Başkomiser’le paylaştı Tolga. Başkomiser Rıfat ile kasabın evinde buluşmak için sözleştiler. Çünkü saat akşam onu çoktan geçmişti ve muhtemelen dükkân kapalıydı.

***

Kasabın evi mahallenin gösterişli hanelerinden biriydi. Yine tek katlıydı ama yüksek bir su basmanı üzerine kurulmuştu. Beyaz badanalıydı, küçük pencereleri vardı. Yalnızca bir odada ışık yanıyordu.

Başkomiser Rıfat içeri girmeden önce Tolga’yı kenara çekti. Delil poşetinin içinde duran yıldız şeklinde bir takı parçasını gösterdi.

“Bunu görüyor musun Tolga?” dedi, “Bu muhtemelen katile ait bir takıdan düşmüş. Bir kolye ya da küpe…”

“Emin miyiz katile ait olduğuna?”

“Emin sayılırız. Arzu’nun eşyalarını inceledik, bu şekilde bir takısı yok.”

“Kemal’e ait olamaz mı? Erkekler de kullanıyor bunları son zamanlarda.”

“Onu da düşündük, yok. Kemal’in eşyaları arasında böyle bir şey yok.”

“Ya Adnan?”

“Adnan da kim?”

“Doğru ya haberleşemedik. Kemal’in hasmı Adnan… Onun evine de gittim. Kemal gibi o da Arzu’ya âşıkmış eskiden beri. Bu yüzden bir husumet olmuş aralarında.”

“Sen de dedin ki neden bir kıskançlık krizi olmasın.”

“Aynen öyle Başkomiserim.”

“Tavırları nasıldı?”

“Heyecanlıydı en başta. Şüpheli halleri vardı. Merkeze aldırdım, örnek alacaklar.”

“İyi yapmışsın. Şu takı işiyle ilgili bir OYİ ekibi yönlendireyim evine. Onun da eşyalarına baksınlar. Bir de elimdeki bu yıldızdan DNA kalıntısı çıktı. Adnan’ınkiyle uyuşursa hemen yollarız savcılığa.”

Yeşil boyalı demir kapıyı çaldılar.  Kapıyı on beş yaşlarında genç bir çocuk açtı. Başkomiser kimliğini gösterip Rıza ile görüşmek istediğini söyledi. Çocuk kenara çekilip misafirleri içeri aldı.

Ellili yaşlarda, iri yapılı bir adamdı Rıza. Rahat, kendinden emin hareketleri vardı. Polisi bekler gibiydi.

“Buraya neden geldiğimizle başlayalım,” dedi Başkomiser. “Kemal Yetişir, kızınızın eski nişanlısıymış galiba.”

“Evet, ama bizimle hiçbir ilgisi yok ölümünün.”

“Onu demedim, hemen savunmaya geçmeyin. Demek istediğim, bu nişan atma olayı karşılıklı anlaşmayla mı oldu yoksa tek taraflı mıydı?

“Bu sizi ilgilendirmez!”

Rıza’nın rahat tavırları yok olmuştu bir anda. Sinirlenmeye başlamıştı. Yuvarlak yüzü başındaki keline kadar kızarmıştı.

“Ortada iki cinayet varsa ilgilendirir,” dedi Başkomiser, “Bu konuşmayı merkezde de yapabiliriz isterseniz.”

“Nişanı Kemal attı, sebebini hiç anlayamadık. Kızım çok üzüldü. Elbet bizim de bir gururumuz var. Neyse ki atlattık bu olayı çarçabuk. Üstünde durmadık fazla.”

“Ya da öfkeniz günden güne büyüdü.”

“Yok öyle bir şey amirim.”

Başkomiser Rıfat konuşmayı çok uzatmadı. Rıza’yı ve kızı Yeşim’i merkeze aldırdı. İkisinden de örnek alınacaktı. Bir de yıldız şeklindeki takı parçası vardı, bu da pekâlâ Yeşim’e ait olabilirdi. Başkomiser bir OYİ ekibini de Rıza’nın evine Yeşim’in eşyalarını incelemek üzere yönlendirdi.

***

Ertesi gün sabah saatlerinde bir OYİ ekibi kasap dükkândaki bütün bıçak ve diğer kesici aletleri toplanmış laboratuvara yollanmıştı. Öğlene doğru laboratuvardan sonuçlar geldi; bıçaklardan birinde insan kanına rastlanmıştı. Üstelik bıçaktaki kan tortusundan alınan örnekler Kemal ve Arzu’nun kan gruplarıyla uyuşuyordu. Yeşim’in evine incelemeye giden ekip de kızın odasında büyüklü küçüklü yıldızlardan oluşan bir kolye bulmuştu. Böylelikle Yeşim’in o bahçede olduğu ispatlanmış oluyordu.

Yeşim’i çok bekletmeden sorgu odasına aldılar. Kız, et kese kese şişirdiği bileklerini masaya dayamış bekliyordu öylece. Başı önündeydi, düşünceli bir hali vardı. Başkomiser’e göre muhtemelen söyleyeceği yalanları düşünüyordu.

“Nereden başlayalım? Nasıl istersin?”

“Anlamadım.”

“Babanın kasap dükkânında bulduğumuz bıçaklarda Arzu ve Kemal’in kanı çıktı. Olay yerinde bulduğumuz takı parçasının sana ait olduğuna eminiz. Bu kadarı tesadüf olamaz herhalde!”

“Ben kimseyi öldürmedim.”

“O zaman neden gittin Arzu’nun bahçesine?”

“Konuşmak istemiştim sadece, Kemal’in peşini bırakmasını söylemek için.”

“Ya da şöyle oldu: Arzu’yu öldürmeye gitmiştin oraya. Yanına kasaptan bir bıçak almıştın. Onları, Kemal ve Arzu’yu, baş başa o bahçede görünce delirdin. Kemal’i de öldürdün.”

“Yemin ederim ben öyle bir şey yapmadım!”

Yeşim ağlamaya başlamıştı. Beyaz tenli olduğu için gözlerinin etrafı kızarmıştı hemen. Ağlamaktan konuşamıyordu.

O arada Tolga girdi içeri. Elinde bir dosya vardı. Başkomiser’i dışarı çağırdı.

“Ne oldu Tolga?”

“Başkomiserim buna inanamayacaksınız.”

“Neymiş, söylesene be adam!”

“Bıçağın kabzasında iki farklı parmak izi bulduk. Biri Yeşim’e ait…”

“Ya diğeri?”

“Adnan’ın parmak izi Başkomiserim. Şu Kemal’in azılı düşmanı Adnan…”

“Hemen merkeze aldırın. Diğer sorgu odasına geçsin. Yeşim’i biraz sıkıştırayım ben de bu arada.”

Yeşim içeride başı önünde ağlıyordu hala. Başkomiser Rıfat sorması gereken soruyu hiç beklemeden Yeşim’e yöneltti.

“Adnan,” dedi Yeşim, ıslak gözlerini elinin tersiyle silip devam etti, “Adnan’ı uzun yıllardır mahalleden tanırım. İyi çocuktur. Arzu’ya âşıktı, tıpkı Kemal gibi. Fakat Arzu hiç yüz vermedi buna.”

“Orasını biliyoruz. O gün ne oldu? Onu anlat sen.”

“Müşterinin etini hazırlıyordum. İçeriye iki kadın daha girdi. Kemal ve Arzu hakkında konuşuyorlardı. Arzu’nun evli olmasına rağmen Kemal’le gönül ilişkisine girdiğini söylüyorlardı. Güya Arzu kocasını bırakacak ve Kemal’le kaçacaktı. Bunları duyduğumda iyice bilendim. Elimde bıçakla fırladım dükkândan. Arzu’nun evine gidip nişanlımı elimden almasının hesabını soracaktım. Gözüm dönmüştü. Yolda kimse beni durdurup ‘hayırdır, ne bu halin?’ demedi. Adnan hariç… Yanıma geldi, elimdeki bıçağı zorla aldı ve beline soktu. Bahçeye birlikte gittik. Kemal ve Arzu konuşuyorlardı. Bir ağacın arkasına saklanıp izlemeye başladık. Adnan birden daldı bahçeye. Kemal arkasını dönüp Adnan’la karşı karşıya geldiği anda darbeyi yemişti. Yere yıkıldı, Adnan durmadı ama. Öldüresiye gitti. Ardından çığlık çığlığa bağıran Arzu’nun ağzını kapadı eliyle ve uzaktan görebildiğim kadarıyla Kemal’e yaptığının aynısını Arzu’ya yaptı.”

“Sen ne yaptın o arada. Hep izledin mi uzaktan?”

“Adnan’ın işi bitince bahçeye girdim. Elinden bıçağı aldım. Adnan soluk soluğa kalmıştı. Yerde yatan Arzu ve Kemal’e bakıyordu öylece.”

“Sonra?”

“Sonra dükkâna gittim koşa koşa. Bıçağı yıkayıp yerine koydum. Heyecandan ve korkudan ölüyordum. Babama hasta olduğumu söyleyip eve gittim.”

Adnan sorgusunda ilk başlarda dirense de sonradan açıldı. Yeşim’in anlattıklarını birebir tekrar etti. Pişman olmadığını söylüyordu sürekli. “Hak ettiler,” diyordu. Başkomiser Rıfat hiçbir pişmanlık emaresi görememişti Adnan’da. Nasıl olmuş da bu kadar diş bilemişti Arzu ve Kemal’e? O gün tesadüfen Yeşim’i görmeseydi de öldürecek miydi iki genci? Güya âşıktı Arzu’ya. Oysa aşk böyle bir şey olmamalıydı.

YENİ ÇIKAN POLİSİYELER

TROÇKİ EVİ

Yazar: Önay Yılmaz

Yayınevi: Destek Yayınları

Adalar’daki tarihi köşklerin geçmişini araştıran mimar Maria Kalamaris, Troçki’nin sürgün yıllarını geçirdiği Büyükada’daki köşkün bahçesinde ölü bulunur. Başta sıradan bir cinayet gibi görünse de, köşkten art arda başka cesetlerin çıkması işin seyrini değiştirir.

Komiser Ömer Erdem bu karmaşık cinayeti çözerken sadece acımasız bir katille değil, geçmişten bugüne taşınan karanlık sırlarla da yüzleşmek zorunda kalır. Troçki’nin gölgesi hâlâ bu duvarlarda mı dolaşmaktadır, yoksa birileri o hayaletin ardına mı saklanmaktadır?

Her ipucu, daha büyük bir sessizliği ortaya çıkarır. Ömer artık yalnızca bir cinayeti değil, yıllardır üstü örtülen bir düzeni sorgulamaktadır. Ve her adım onu daha derine, daha karanlığa çeker. Peki kurbanlar gerçekten masum mu? Yoksa bazı günahlar, zamanı geldiğinde kendi kefaretini mi yaratır?

Troçki Evi, unutulmuş hesapların, gömülü sırların ve kapanmamış yaraların izinde soluksuz okunacak bir polisiye roman.

BAKİ KARANLIK

Yazar: William McIlvanney, Ian Rankin

Yayınevi: Ayrıntı Yayınları

Çevirmen: Berna Ece Gündüz

William McIlvanney’in 2015 yılında hayata veda etmesinin ardından yarım kalan Laidlaw macerasını ünlü yazar Ian Rankin tamamlamış.

Glasgow’un zorlu sokaklarında adalet, karanlık gölgelerin arasından süzülen ince bir ışık huzmesi gibidir. Cinayet Masası’nın deneyimli dedektifi Jack Laidlaw, işlenen vahşi bir cinayetin ardındaki sırları açığa çıkarmaya çalışırken kendini şehrin en tehlikeli isimleri arasında, hilelerin ve ihanetlerin iç içe geçtiği ölümcül bir oyunun ortasında bulur.
Bobby Carter’ın kanlı ölümü, yalnızca iki suç imparatorluğunun çatışmasını tetiklemekle kalmaz, aynı zamanda ailelerin ve dostlukların parçalanmasına da neden olur. Laidlaw, cinayetin ardındaki gerçeği ortaya çıkarmak için çıktığı bu yolculukta, sokaklardaki acımasız düşmanlarla da
kendi içindeki karanlıkla da yüzleşmek zorundadır.
Her adımda belirsizliğin hüküm sürdüğü, suçla adaletin arasındaki çizginin giderek bulanıklaştığı bu kasvetli atmosferde Laidlaw’un zekâsı, işin içinden çıkmasının tek yolu olacaktır. Ancak karanlığın içinde yürürken her yanlış adımın bedeli ölümcül olabilir.
Baki Karanlık, ihanetin, intikamın ve çözülmesi zor bir cinayet sarmalının ortasında kalmış bir dedektifin çarpıcı öyküsünü anlatıyor. Suç edebiyatının karanlık köşelerini aralayan bu sürükleyici roman, okurları hem psikolojik hem de fiziksel gerilim dolu bir serüvene davet ediyor.

AĞUSTOS SICAĞI / Komiser Montalbano Serisi 10

Yazar: Andrea Camilleri

Yayınevi: MYLOS KİTAP

Çevirmen: Arman Öz

Klasik bir İtalyan yazında başlayan macera, beklenmedik gelişmelerle bir gizeme dönüşür.
Montalbano ailesinin tatili bir anda yerini, geçmişin izlerinin sürüldüğü, yerel yönetimlerin ve yöre halkının yozlaştığı beklenmeyen bir hikâyeye bırakır. Bir yanda kaçak yapılar, öte yanda şüpheli şahıslar, cinayet ihtimalleri, güzel ve genç kadınlar; yozlaşma, göz ardı etme ve göz yumma arasında sıkışmış bir Montalbano. Aile huzurunu korurken İtalya’nın gerçekliğini açığa çıkaran, kimi zaman üstü kapalı kimi zaman açık açık kanayan yaraları gösteren Camilleri, bir kez daha trajik olanla okurunu yüzleştirir. İlmek ilmek örülen bir hikâyede Montalbano, yılların deneyimiyle suç ve suçluyu aramaya koyulurken mesleki ve duygusal bir meydan okuma ile de karşı karşıya kalır.
Adaletin terazisinin, toplumsal ahlakın, maddi yozlaşmanın ve vicdani yükümlülüklerin sorgulandığı bir Montalbano macerası okumaya hazır olun.

ÖLÜM FIRSAT KOLLAR

Yazar: Çağatay Yaşmut

Yayınevi: OĞLAK YAYINLARI

Karanlık pencerelere baktım. Herkes uyuyordu. Bir gören olmamasını dileyerek cesedi ve küreği bagajdan çıkarıp mezarlığa taşıdık. Epey bir bel ağrısı çekeceğim kesindi. Eski bir mezarlık olduğu için çok ürkütücüydü. Mezar taşlarının arasında patika yol ya da toprak yol bile yoktu. Yerler çamur olduğu için ayakkabılarımız battı. Uzun mezar taşlarının üzerindeki kelimeler Osmanlıcaydı. Taşların tepelerinde kavuklar, külahlar vardı. Kimisi solmuş kimisi çatlamıştı. Rüzgâr uğulduyor, asırlık ağaçlar, selviler ürkütücü sesler çıkarıyordu. Mahallenin ortasında kalmış bu mezarlığın her köşesi karanlıktı ve bir tehlikenin gizlendiği izlenimini veriyordu. Serdar haklıydı. Zamanın olmadığı bu eski unutulmuş mezarlık, yaşadığımız hayatların ne kadar boş ve anlamsız olduğunu çok iyi anlatıyordu. Ama şu anda hayatı sorgulayacak durumda değildik, önce şu mevtadan kurtulmamız gerekiyordu.
 
Eskilerden kalma bir hesaplaşmanın ortasına düşen Başkomiser Galip bu kez çözümü rüyalarında mı bulacak?

BİR KATİLİN GÜNLÜĞÜ

Yazar: Tristan Bernard

Yayınevi: Ayrıntı Yayınları

Çevirmen: Hayrettin Yıldız

Meslay Sokağı’na geçerken başka neler düşündüm, aklıma gelmiyor şu an. Hepsi uçmuş gitmiş belleğimden. Bir an durup bir suçluyu andırmadığımı, herkes gibi sıradan bir görüntüye sahip olduğumu kendi kendime tekrar ettiğimi hatırlıyorum sadece. Hem niye bir katili andırayım ki? Nasılsa bunların hepsi kurmaca. Kimseyi öldüremeyeceğimi biliyorum.

“Ölüm, bir monoloğun sona ermesidir.” Tristan Bernard’a ithaf edilen bu sözler, maktul için olduğu kadar katil için de geçerlidir. Maktul için sona eren iç kavga, katil için yeniden ve daha şiddetli bir şekilde hayat bulur. Tristan Bernard’ın bu kitaptaki katili, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki Raskolnikov’u andırır. O da zor durumdadır, onun da paraya ihtiyacı vardır, onun da yaşamına son verdiği insan toplumun sırtında bir çıbandır. Ama katilin gözünde. Katil bu tereddütler ve kendisine konduramadığı katil damgasıyla sürekli bir mücadele içerisindedir. Cinayet gerçekleştikten sonraysa bütün dünyası yakalanma korkusu ve bunun onda yaşattığı stresle kuşatılır. Ancak katil aynı zamanda zeki ve soğukkanlıdır. Ele geçirdiği parayı güvenli bir yere yerleştirdikten sonra kaçış yolculuğuna başlar. Amacı olay, gazetelerde bir üçüncü sayfa haberi olup unutulduktan sonra normal hayatına devam etmektir. Gezerek çalışmaya imkân veren mesleği bu açıdan onun için mükemmel bir kamuflajdır. Şehir şehir dolaşarak, bir vasıtadan diğerine geçerek, yolculuk planını sürekli değiştirerek izini kaybettirmeye çalışır. Lâkin hayat, bütün planları bozacak sürprizler barındırır.

ŞEYTAN DİSKOSU

Yazar: Jean Christophe Grange

Yayınevi: Doğan Kitap

Çevirmen: Işıl Özgüner

1980’ler, Paris: Diskolar, dans pistleri dolu. Diğer yandan ne olduğu anlaşılmayan bir hastalık kol geziyor. Ölümü bekleyen genç bir adam vahşice öldürülüyor. Tecrübeli Doktor Ségur, yakışıklı dedektif Swift ve parlak lise öğrencisi Heidi, genç adamın katilini bulmak için Paris’in gece kulüplerinin altını üstüne getiriyorlar. Katil hem çok yakında hem de ulaşılmaz.

GÖBEKLİTEPE’DE GECE YARISI

Yazar: Kayahan Demir

Yayınevi: Genç TİMAŞ

Binlerce yıl öncesinin sırrı, bugünün en büyük gizemiyle birleşirse ne olur? Göbeklitepe’de işlenen esrarengiz bir cinayet… Çalınan antik bir bıçak… Gizemli rakamlar… Ve tüm bu olayları çözmeye çalışan Harry Potter hayranı bir Gökbilim Profesörü! İstanbul’da sakin bir hayat süren Profesör Hayri Pıtır, kendini hiç beklemediği bir soruşturmanın merkezinde bulur. Eski dostu turizm polisi Zebercet Pirüpak, Göbeklitepe’de gerçekleşen cinayet için Profesör’ün yardımını ister. Profesör’ün gerçekten de Göbeklitepe’de yaşanan esrarengiz olaylarla bir ilgisi vardır! Göbeklitepe’de Gece Yarısı, polisiyeyle tarihi harmanlayan, maceranın eksik olmadığı bir serüven.

KRİPTOLOG – Kanla Örülü Bir Zekâ Düellosu

Yazar: Elias Haller

Çevirmen: E. Gülsen Yüksel

Yayınevi: ARTEMİS YAYINLARI

Görkemli Semper Operası sansasyonel bir temsile hazırlanırken binanın altındaki karanlık kanalizasyon tünelleri korkunç bir gizem ve ceset saklıyor. Gösterişli kıyafetleri içinde boğulmuş bir kadın. Üstelik vücuduna bıçakla sayı dizileri kazınmış. Tanınmış bir gazetecinin eşi olan bu kadının ölüm nedeni bilinmezken onunla birlikte ortadan kaybolan küçük kızındansa en ufak bir iz yoktur.

Kriptoloji uzmanı Arne Stiller, bir yıllık uzaklaştırmanın ardından cinayet masasına geri çağrıldığında, karşısında sadece bir cinayet değil, sayılar, şifreler ve klasik müzikle örülmüş bir bilmeceler zinciri buluyor. Stiller için bu vaka, hem mesleki itibarını geri kazanma fırsatı hem de zamanla yarıştığı bir akıl savaşıdır. Her sayı bir mesaj her nota bir tehdittir. Arne rakamların ve melodilerin kıvılcımıyla karanlıkta yolunu bulmak zorunda kalır. Yoksa sayıların dediği olacak ve bir çocuk ölecektir. Kriptolog, takıntılı bir suç dehasıyla bir şifre ustasının gerilim dolu çarpışmasının izini süren, esprili, zekice kaleme alınmış, nefes kesen bir polisiye.

HEYKELTIRAŞ

Yazar: Minette Walters

Yayınevi: Alfa Yayınları

Çevirmen: Özden Arıkan

Cesetleri parçalayıp adeta bir sanat eseri gibi yeniden şekillendirmesi nedeniyle “Heykeltıraş” ismi verilen Olive Martin, annesi ve kız kardeşini vahşice öldürmekten hüküm giymiş ve hapiste sessizliğe gömülmüş gizemli bir kadındır. Ancak gazeteci Rosalind Leigh, bu korkunç suça dair gerçeği araştırmaya başladığında, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını fark eder. Olive’in suskunluğu, geçmişin gölgesinde saklı karanlık bir sırrın üzerini örtüyor olabilir mi?
Minette Walters, Heykeltıraş’ta adaletin kırılgan yüzünü, insan ruhunun karanlık derinliklerini ve algıyla gerçek arasındaki ince çizgiyi ustalıkla sorguluyor. Her sayfası bir bilmece, her karakteri bir sır…

MAESTRO IN BLUE: YUNANİSTAN ADALARINDA GEÇEN BİR WHODUNNIT

Üç sezondur Netflix ekranlarında izleyici ile buluşan Maestro in Blue’nun senarist, yönetmen ve başrol koltuğunda Christopher Papakaliatis var. IMDb puanı: 8,1

Bazı filmleri ya da dizileri izlerken keşke ben de hikâyelerimi anlatırken kelimeleri değil görüntüleri kullanabilseydim diyorum. Çünkü bazen bir görsel, bir adım, bir el, bir gölge bin kelimeden daha etkili olabiliyor. Bu dizide de böyle. İpuçları, dizinin her bölümünün başında, ormanda yolunuzu bulabilesiniz diye bir yabancı el tarafından saçılmış ekmek kırıntılarıymış gibi veriliyor. Her bölümde bir kırıntı daha bularak yani bir görsel daha görerek adım adım gerçeğe yaklaşıyorsunuz.

Yunanistan’ın muhteşem güzellikteki Paxos adasında çekilen basit bir whodunnit-kim yaptı hikâyesi, birbirine girmiş kadın erkek ilişkileri, aile içi şiddet, ırkçılık, toplum ve aileleri tarafından dışlanmış iki LGBT delikanlının yasak aşkı, henüz on sekizine girmiş bir genç kızın yetişkin bir erkekle olan aşk ve meşk ilişkisiyle toplumsal yaralarımıza da parmak basarak merakla izlenebilir hâle getirilmiş. Bu konuda yazar-yönetmen ve başroldeki orkestra şefi Orestis karakterine can veren Christopher Papakaliatis’i alkışlamamak elde değil. Papakaliatis, Yunanistan’ın başarılı yönetmenlerinden biri. 2015 yapımı World’s Apart filminden dolayı adaylıkları ve bir ödülü mevcut.

Dizide müzikseverlerin tanıyacağı bir ismi de görmek mümkün. Yunanistan’ın Sezen Aksu’su diyebileceğimiz Haris Alexiou. Aslında Sezen için Türkiye’nin Alexiou’su diyebiliriz. Çünkü Minik Serçe’nin ortalığı kasıp kavuran şarkılarından Her şeyi yak şarkısının orijinali olan Mia pista apo fosforo şarkısı Alexiou’ya aittir. Bunun yanında Yeni Türkü grubunun Olmasa Mektubun şarkısının orijinali Ola Se Thimizoun, Gripin grubunun Durma Yağmur Durma şarkısının orijinali Fevgo da Alexiou’ya ait muhteşem şarkılardır. Alexiou, müzik kariyerinde olduğu gibi bu yapımda da gayet başarılı.

Diziden bir sahnede Haris Alexiou

Şarkılar ve şarkıcılardan bahsetmişken, hikâye zaten dizi yönetmeninin müziğe olan sevgisiyle başlıyor, ilerliyor ve güzelleşiyor. Küçük bir adaya müzik festivali düzenlemek üzere bir orkestra şefi davet edilir. Zaten çoğu hikâye ‘Şehre bir yabancı gelir’le başlamaz mı diyorum ve şöyle düzeltiyorum: Bir şehre bir yabancı gelince kadraja bir kadın girer ve bütün kartlar yeniden dağıtılır. Elbette işin içinde bir de cinayet var.

Yunanistan’ın cennet adalarından birinde yaşayan bu insanlar, Türkiye’nin kadın erkek ilişkileri açısından biraz daha rahatlarmış gibi görünseler de LGBTİ bireylere bakış açıları maalesef Ortadoğu coğrafyası katılığında. Yaşadıkları yerin cennet güzelliğinde olması insanların hayatını ve fikirlerini de cennet güzelliğinde yapmıyor ne yazık ki. Çünkü insan nerede yaşarsa yaşasın elde edebildiğinden daha fazlasını isteyip kendini olduğundan daha fazla göstermeyi tercih ediyor.

Bazı şarkılar için şöyle derim, “Eğer içine yaylı sazlar ekleseniz, şarkıcı da biraz ağdalı bir tonla söylese tam arabesk olurdu.” İşte bu dizi de içine acıklı sahneler, hüngür şakır ağlamalar eklense tam izlemeyi istemeyeceğiz bir yerli diziye dönebilirdi. Ama yapım acının, ağlamanın kendini yerden yere atmanın tonunu kısmış, kadın erkek ilişkilerinde kadını suçlamak, yerden yere vurmak, sürekli ‘vurun kahpeye’ demek yerine, ilişkilerin doğallığını ve her iki insanın da rızasıyla yapılanların normal olduğunu göstererek berbat bir yerli dizi olmaktan kurtulmuş. İzlerken bütün bunlar suyun öte yakasında yani Türkiye’de yaşansaydı neler olurdu acaba, hangi babalar kızlarını saçlarından sürükleyerek köy meydanında öldürür, hangi anneler kızlarını veya oğullarını döve döve evden kovarlardı diye merak etmedim değil. Memleketimiz Avrupa’ya bir o kadar yakın ama ışık yılı kadar da uzak maalesef.

Ben diziyi izlerken keyif aldım, size de iyi seyirler.

EDİTÖRDEN

Sevgili Dedektif Dergi okurları…

Yaz bir geldi pir geldi. Tatil şansı olanların bile sıcaktan yakındığı, orman yangınları yüzünden canımızın sıkkın olduğu günler yaşıyoruz. Ülke yine bildiğimiz gibi.

57. sayımız için Dedektif yazarları olarak çok çalıştık, bir kez daha huzurlarınızdayız. Her zaman olduğu gibi keyifle okuyacağınız polisiye öyküler, makale, inceleme ve tanıtım yazılarıyla dopdolu bir dergi hazırladık, umarım beğenirsiniz.

Bu sayıda ağırlıklı olarak öykü okuyacağız. Kıymetli yazarlarımız Alper Sezener, Damla Adam, Elif Kahriman, Evrim Hikmet Öğüt, Mert Öztürk, Nurhan Işkın, Sabri Saydam, Serap Gökalp ve dergimizin ilk sayısından bu yana yorulmaksızın yazan kalemdaşımız Tuğba Turan öyküleriyle sayfalarımızda yerini aldı. Okurdan Gelen köşemizin bu sayıdaki konuğu İlker Yılmaz oldu. G.K. Chesterton’ın Taştan Parmak öyküsünü Benan Eres çevirisi ile yine bu sayımızda okuyabilirsiniz.

Aytaç Kara Polisiye Ekranı’nda bizi yine son dönemin güçlü yapımlarıyla tanıştırıyor.

Bülent Tunga Yılmaz ve Tuğba Turan’ın dizi tanıtım yazılarını, Caner Akman’ın kitap incelemesini ilgiyle okuyacağınızı düşünüyorum.

Bu sayıda özel bir isim tekrar röportaj konuğumuz oldu. Emel Aslan, Elçin Poyrazlar ile son romanı Gölgenin Eli ve başkarakteri Suat Zamir üzerine söyleşti.

Bir diğer söyleşi konuğumuz Sinemateke – Akyaka’nın sahibi ve işletmecisi Ahmet Dağdelen. Ramazan Atlen’in hazırladığı röportajda, bu kitap ve polisiyesever mekânı tanıma imkânı bulacaksınız.

Bendeniz ne zamandır yazmayı istediğim bir meseleyi Narin Bir Konu başlığıyla ele aldım. Ülkemizde ve dünyada çocuk kaybı vakaları ve bu konunun edebiyat ve sinemaya etkisine değindim.

Gencoy Sümer hocamız attığı hızlı Türkiye turundan sonra ziyaret ve etkinlik notlarını bizler için Ters Köşe’sinde paylaştı.

Yeşim Yörük, kütüphanesinde okumadık kitap bırakmayacak gibi görünüyor. Bakalım bu ay hangi polisiyeleri okumuş.

Kitap Kulübü’müzde Jorge Luis Borges ve Adolfo Bioy Casares ustaların, H. Bustos Domecq mahlasıyla yazdığı Don Isidro Parodi’ye Altı Bilmece kitabını okuduk ve konuştuk.

57. sayımızı keyifle okuyunuz…

KALEMİNİN GÖTÜRDÜĞÜ YERE GİT

Bu yıl haziran ayı, benim için sıradan bir yaz başlangıcından çok daha fazlasıydı. Uzun bir aradan sonra Türkiye’ye gidişimle birlikte, heyecan, mutluluk ve ilham dolu günler yaşadım. Yolculuğumun her anı, hem kalemime hem ruhuma dokunan, unutulmaz bir deneyime dönüştü.

İlk durağım İzmir oldu. Rüzgârının sıcaklığı, denizinin tuzlu kokusu ve sokaklarına sinmiş eski zamanlara has neşesiyle cıvıl cıvıldı şehir. Yakın Kitabevi’nde gerçekleştirdiğim söyleşi ve imza günü etkinliği, kelimelerin yalnızca sayfalarda değil, insanlar arasında da bağ kurduğunu bana bir kez daha gösterdi. Okurlarla göz göze gelmenin, aynı kelimeler üzerinde birlikte düşünmenin kıymetini bir kez daha anladım. Edebiyatın ne kadar sahici bir köprü olduğuna dair inancım ve güvenim arttı.

Etkinlikte, dergimizin Genel Yayın Yönetmeni Gamze Yayık, Suphi Varım ve Nurhan Işkın’la da uzun uzun sohbet etme imkânı buldum. O günün bir başka unutulmaz anını, yıllardır görmediğim çocukluk arkadaşım Azmi Atgın’ın bir anda karşıma çıkmasıyla yaşadım. Meğer İzmir’de olacağımı duymuş; eşiyle birlikte yazlıklarından kalkıp beni görmeye gelmişler. Ne kadar mutlu oldum anlatamam.

İzmir’de geçirdiğim birkaç gün yalnızca bu etkinlikle sınırlı kalmadı. Gamze Yayık ve eşi, Suphi Varım, Algan Sezgintüredi ve eşi, Hüseyin Bul, Turgut Şişman ve Güneş Barguş’la enfes bir İzmir akşamında aynı masayı paylaşmak, edebiyatın gölgesinde dostça sohbetlere dalmak da bu yolculuğumun en keyifli bölümlerinden biri oldu.

Malum; roman veya hikaye yazarken, hatta bir makale kaleme alırken bile, çoğu kez tek başınayızdır. Kalemin yalnızlığını paylaşmak, kurgu dünyalarının dışında yazar dostlarla bir araya gelmek, yazının görünmeyen yükünü hafifletir. Edebiyatın etrafında kurulan dostluk sofralarının tadı hiçbir şeye benzemez. Hele, söz konusu polisiye olduğunda, konuşulacak o kadar çok şey vardır ki.

İzmir’den sonra kısa bir mola verdim. O kısa tatil, zihnimi dinlendirdi, kalemimi tazeledi. Fakat tatil demek, bende hiçbir zaman tümüyle durmak anlamına gelmez. Bu süreçte “Polisiye Roman Nasıl Yazılır?” adlı kitabımın son bölümlerini yazdım. Son noktayı Akyaka’da, Sinemateke Kitap Kafe’de koydum. Buradan kafenin sahibi Ahmet Bey’e selamlarımı iletiyorum.

Haziran sonunda yayımlanan kitabım, polisiye edebiyat alanında Türkçe yazılmış ilk kaynak olma özelliğini taşıyor. Amacım, bu türde yazmak isteyenler için bir teknik rehber hazırlamak değildi sadece. Aynı zamanda polisiye edebiyatı anlamak, kökenine inmek, farklı yönlerini keşfetmek isteyen edebiyat meraklılarına seslenmeyi de hedefledim. Teoriden uzak, samimi, kendi yazarlık yolculuğumdan süzülmüş öneriler ve gözlemlerle dolu bir kitap olmasına gayret ettim.

Sapanca, yolculuğumun bir başka durağıydı. Dervişane Sahaf’ta gerçekleştirdiğim imza günü ve söyleşi etkinliğim, çok özel ve duygusal anlar yaşattı bana. Dergimizin çok kıymetli yazar ve editörlerinden Ramazan Atlen’le sonunda tanışabildim. Tanışabildim derken, fiziki olarak yüz yüze gelmeyi kastediyorum elbette. Yoksa yıllardır internet üzerinden görüşüyor, konuşuyor, tartışıyoruz.

Sapanca’daki en büyük sürpriz ise, bir başka Filyoslu çocukluk arkadaşım Rengin Tığrak’la karşılaşmam oldu. O da, Sapanca’da olacağımı öğrenince Karasu’dan çıkıp gelmiş. O anda dünyada benden daha mutlu bir insan olamazdı herhalde.

Yerel kitapçıların samimi ortamını çok beğeniyorum. Edebiyatı bir yaşam biçimi olarak gören insanların arasında ördüğü o ince bağlar, bence çok değerli. Dervişane Sahaf, Sapanca’da sadece kitap satılan bir yer değil; adeta edebiyatın yaşadığı, konuştuğu, paylaşıldığı bir mekân. Neva Hanım ve Mehmet Bey, harika bir topluluk oluşturmuşlar çevrelerinde. Onları tanıdığım için de kendimi şanslı addediyorum. Bu vesileyle her yazar dostuma, kendi şehirlerindeki yerel kitabevleriyle bağ kurmalarını, o yerleri yalnız bırakmamalarını içtenlikle tavsiye ederim. Çünkü oralarda yalnız kitaplar değil, dostluklar, düşünceler, hayaller de raflarda yer buluyor.

Son durağım ise Ankara’ydı. Herdem Kitap tarafından düzenlenen etkinlik, Botanik Parkı’ndaki bir kafede gerçekleşti. Doğanın huzuruyla buluşan kitap kokusu, okurlarla geçen saatleri daha da anlamlı kıldı. Orada yeni kitabımı tanıtma fırsatı buldum; uzun süredir yalnızca sosyal medya aracılığıyla iletişim kurduğum pek çok okurumla nihayet yüz yüze geldim. Yazının hayatla temas ettiği en değerli anlar arasında yer alan bu buluşmada her bir bakış, her bir imza, her bir cümle, yıllar boyunca birikmiş duyguların özeti gibiydi.

Etkinliğin benim için özel bir anlamı daha vardı. Herdem Kitap’ın sahibi Aydın Bey ve yayın koordinatörü Şebnem Hanım’la yıllardır süren tanışıklığımız, ilk kez fiziksel bir karşılaşmaya dönüştü. Aynı masada oturup sohbet etmek, tarifsiz bir mutluluktu. Geçmişi yad ederken, geleceğe dair projeler üzerine de konuştuk; hayaller kurduk, yeni rotalar çizdik.

Haziran sona erdiğinde, elimde kitaplarla dolu bir valiz, içimde yazma hevesiyle büyümüş bir umut vardı. İngiltere’ye dönerken yalnızca eşyalarımı değil, yeniden güçlenmiş duygularımı da yanımda götürdüm. Bu uzun yolculuk, edebiyatın yalnızca masa başında değil, yollarda, karşılaşmalarda, sıkılan ellerde, konuşulan cümlelerde de var olduğunu bana yeniden hatırlattı.

Haziran ayı, su gibi akıp gitmiş olsa da ruhumda iz bırakan uzun bir mevsime dönüştü. İçinde dostluk, yaratıcılık, paylaşım ve ilham taşıyan uzun bir mevsime…

GAZETECİ-YAZAR ELÇİN POYRAZLAR İLE GÖLGENİN ELİ VE SUAT ZAMİR ÜZERİNE

Sevgili Elçin Poyrazlar, Dedektif Dergi sayfalarına bir kez daha hoş geldiniz! Sizinle en son 2020 yılında söyleşmiştik; ondan kısa bir süre sonra Suat Zamir hayatımıza girdi. Girmekle de kalmadı, peş peşe dört romanla polisiye edebiyatımıza adını perçinledi: Ecel Çiçekleri, Kayıp Yüz, Çıplak Kalp ve son olarak Gölgenin Eli.

Beş yılda dört romanı okurla buluşturmak ciddi bir mesai gerektirir. Üstelik siz sürekli İngiltere-Türkiye hattında seyahat etmeye ve aktif şekilde gazetecilik yapmaya devam ediyorsunuz. Nedir bu üretkenliğinizin sırrı? İş, seyahatler ve özel hayat dengesini nasıl kuruyorsunuz?

Sadece roman yazarak yaşayan, bundan geçinen çok şanslı ve imtiyazlı yazarların oranının yüzde 1’den az olduğunu sanıyorum. Pek çoğumuz istediğimiz ya da mecbur olduğumuz için başka işler yapıyoruz. Ben romancılık-gazetecilik dengesinden faydalanmaya ve ilham almaya devam ediyorum. Çok sevdiğim mesleğim romancılığımı besliyor, romancılığım gazeteciliğime bir perspektif getiriyor. Her şey çok hızla ilerlerken bile detaylara, ufak işaretlere takılıyorum. Oradan hiç ummadığım bir hikâye çıkıveriyor. Belki de sizin üretkenlik dediğiniz şey benim vazgeçemediğim takıntımdır. Her gün, her saat, hayatın içinden binlerce öykü fışkırıyor. Bir tanesini yakalayıp kâğıda yerleştirmek için uğraşıyorum. Sürekli okuyorum, her gün yazmaya çabalıyorum bir yandan da aile ve anneliğin getirdiği sorumlulukları taşıyorum. Kolay değil. Hiçbir yazar kolay yaşamıyor ve yazmıyor. Özellikle de hayatın yükünü daha fazla sırtlanan kadın yazarlar…

ELCIN POYRAZLAR
FOTOGRAF: VEDAT ARIK

Öncelikle bol bol Suat Zamir’den bahsedelim istiyorum. Ben bu dik başlı, kimseye eyvallahı olmayan, kadınlara biçilen standart kalıpları bir tekmede yıkan, hem maskülen hem feminen yanlarıyla çekici ve alışılmadık bir profil çizen karakteri çok seviyorum. Suat Zamir’i yaratmaya nasıl karar verdiniz? Karakterine cuk oturan bu ismi nasıl seçtiniz? Onu yazmaya başladığınızda seri romanlarınızın kahramanı olacağını biliyor muydunuz, yoksa olaylar mı öyle gelişti? 

Suat Zamir’i bilerek, isteyerek, iyice planlayarak kurdum. Karakterler pek de tesadüfen gelmez yazara. Başka bir karakter yaratmak istiyordum. Çünkü gazeteci Selin Uygar karakterim hem macerasının sonuna yaklaşıyordu hem de belli bir yere kadar olayları takip edebiliyordu. Gazeteci olarak gözlemciydi Selin, bir adalet uygulayıcısı değil. Suat böyle bir ihtiyaçtan doğdu. Elinde silahı, rütbesi, yetkisi olan bir kadın polis. İsmi çok düşündüm. Suat Derviş’i çok severim, hem gazeteci hem de yazar oluşu benim varoluşuma da ilham verir. Suat isminde kararlıydım. Zamir ise uzun araştırmaların sonunda geldi. Tekil, adıl ve iç yüzü temsil eden bir isim olsun istedim. 

Suat Zamir ilk macerası Ecel Çiçekleri’nde, yanlarına beyaz kasımpatılar bırakılarak vahşice öldürülen erkek cinayetlerini soruşturan bir komiser. İkinci macerası Kayıp Yüz’de teşkilatın asi ve sevilmeyen komiseri olarak intihar vakalarına sürülmüş olduğundan, düşerek ölen ve dosyası kapatılmaya çalışılan genç bir kızın cinayetini soruşturuyor. Elbette çomağını sokmaması gereken kovanlara sokuyor ve burnu beladan kurtulmuyor. Bu yüzden üçüncü macerası Çıplak Kalp, yeni sürüldüğü Çocuk Şube’de başlıyor. Bu sefer devletin, tarikatların ve çocukların iç içe geçtiği sarmalları çözüyor, çözdükçe olaylar daha çetrefilli hâle geliyor. 

Ve nihayet merakla beklediğimiz son macerası Gölgenin Eli’ne kavuşuyoruz: Suat artık İstihbarat’ta başkomiser ve bu sefer kendi geçmişine doğru bir yolculuğa çıkıyor. Derin devlet çukuru iyice derinleşiyor, geçmişin izleri ise bu çukurun en dibinde.

Tüm bu yolculukta Suat’ın (hatta Selim’in de) karakterinde birtakım değişimler/dönüşümler gözlemliyorum ki bu durum seri romanların en lezzetli tarafıdır bana göre. Suat’ın keskin köşeleri birazcık törpüleniyor mu? Geçmişini çözümledikçe kendisiyle daha barışık bir Suat mı göreceğiz? Selim’de de bazı (tabirimi affedin) yontulma emareleri görüyorum sanki? 

Suat kendisiyle barışabilir mi emin değilim. Suat her macerasında o ‘kadın öfkesi’ denilen ağır yükü daha fazla sırtlanıyor. Geçmişini araştırdıkça kendisiyle ilgili daha fazla öngörüye sahip oluyor ama bu aynı zamanda büyük sorumlulukları da getiriyor. Gölgenin Eli, Suat’ın en kişisel macerası ama her vakayı kişisel algılıyor Suat. “Birileri ölmüş, bazı çocuklar sömürülmüş, kadınlar öldürülmüş aman bana ne,” demiyor. Vicdanı buna elvermiyor. O yüzden ne kendisiyle ne de sistemle barışıyor. Herkesle barışmak zorunda da değil üstelik. İnsan çelişkileri, kırılganlıkları ve kusurları ölçüsünde gerçek. Selim’de ise Suat konusunda bir kararlılık var. Artık ona âşık olduğunu kabul ediyor. Bu maceraya kadar hırsıyla, kıskançlığıyla, erkek bakışıyla Suat’a saldırıyordu. Artık Suat onun gözünde başka bir mertebede. Aşk bir erkeği yontar mı emin değilim. Ama neden olmasın?

Suat Zamir’le ilgili bugüne kadar ne tür tepkiler aldınız? Aldığınız en ilginç yorum neydi?

Nefis tepkiler alıyorum Suat’la ilgili. Bursalı bir okur son macerada “Artık Suat Zamir benim dostumdur,” dedi. Bayıldım buna. Emniyet’te görevli bir kadın komiser bana yazıp “Suat Zamir benim,” demişti ve bana polislik yapıp yapmadığımı sormuştu. Çünkü Suat’ın yaşadığı ayrımcılığın bir benzerini o da yaşamış. Bir yazar için en büyük övgü bu tür yorumlar olsa gerek. 

ELCIN POYRAZLAR
FOTOGRAF: VEDAT ARIK

Sizce günümüzde Emniyet’te veya devletin başka bir kurumunda Suat Zamir gibi bir kadın görev yapabilir mi? Başına neler gelir? Kurgu bir karakter olmasına rağmen Suat’ı bu kadar gerçek kılan şey nedir?

Elbette yapabilir. Hayal ettiğimiz her şey gerçeğin bir temsilidir. Böyle bir kadının başına belki bu derece sert olaylar gelmez –sonuçta bu bir roman– ama büyük olasılıkla çoktan disiplin cezası alır, görevden alınır ya da tali bir göreve verilirdi. Bu, o kişinin nasıl bağlantıları olduğuna da bağlı. Suat’ı gerçek kılan onun başına gelenlerden ziyade içinde yaşadığı çalkantılar. Kafasının karışması, tereddütleri, inadı ve yere yıkılsa bile ayağa kalkıp devam etmesi. Hayat da böyle değil mi? Biz kusurlarımızı kabul ettikçe doğruya ulaşmıyor muyuz?

Suat Zamir’in bir süper gücü olsaydı bu ne olurdu? Peki, Elçin Poyrazlar nasıl bir süper güce sahip olmak isterdi?

Suat Zamir bence zaten bir şövalye. Onun süper gücü tek başına bir kadın olarak müthiş bir düşmanlık ve adaletsizlik karşısında mücadele etmesi. Her şeye rağmen savaşması, vazgeçmemesi. Benim doğaüstü bir gücüm olsaydı bir süreliğine insanların akıllarını okumak isterdim. Sürekli olması bir cehennem hayatı olurdu. 

Belçika’da politik ekonomi doktorası yaparken gazeteciliğe başlayıp İstanbul, Brüksel, Washington, Londra ve Madrid’de saygın medya kuruluşlarıyla çalışmış bir gazetecisiniz. Polisiye yazarlığı bu sürecin neresinde hayatınıza dâhil oldu? Gazetecilik damarınız yazarlığınızı ne şekillerde besliyor?

Gazetecilik bence dünyanın en güzel ve en zor mesleği. Gerçeği aramak ve bunu bir kamu görevi olarak halka sunmak. İşte bu yüzden önce gazeteciler öldürülür ve hapse atılır. Çünkü iktidar doğruların ortaya çıkmasını istemez, ya da bunu kendine göre şekillendirmek ister. Gazetecilik, polisiye yazarlığına en yakın meslek bana göre. Polisiyede de gerçeği ararsınız, sadece bunu kurmaca üstünden yaparsınız. Hikâye anlatıcılığının temelidir suç edebiyatı. En yalın, en hızlı, en direkt yoldan suç, adalet ve vicdanı inceler. Bu anlamda farklı metinlere yaklaşımımda temel olarak benzer yöntemleri, farklı araçlarla kullandığımı görüyorum. 

Kurgularınızı oluştururken en sevdiğiniz/zorlandığınız kısımlar nelerdir? Nasıl bir rutinle çalışırsınız? Olmazsa olmazlarınız var mıdır?

Kurguda en sevdiğim şey bütün yapıyı kurmak. Bunu adeta bir bina inşa eder gibi yapıyorum. Gözümün önünde temeli, katları, iç odaları canlanıyor. En zorlandığım konu ise zaman ve mekân bulabilmek. Çünkü hayat sizin yazmamanız için elinden geleni yapıyor. O yüzden interneti ve telefonu kapatırım yazmadan önce. Sabahları yazarım ve bu zaman dilimi konusunda kıskancımdır. Acil bir durum olmazsa o zamana kimseyi almam. 

Elçin Poyrazlar’ın sıradan bir günü nasıl geçer? Yazmadan/okumadan geçen bir gününüz olur mu? Gazeteci-yazar olmasaydınız hayatınızın merkezinde ne olurdu? Gönlünüzde yatan başka bir aslan var mıydı?

Sıradan bir gün hep yazmak ve okumakla geçiyor. Bunu ben iş olarak görmüyorum. Bu ihtiyaç duyduğum bir şey. Eğer romanın içinde değilsem, haberleri tararım. Köşe yazım için konu seçerim. Yabancı medya için Türkiye’deki gelişmeleri incelerim. Sabahlar taze kalsın diye angarya işleri öğleden sonraya bırakırım mesela. Çocuklar okuldan gelince biraz onlarla zaman geçiririm sonra yine yazıya girerim. Eğer bu işi yapmasaydım müzisyen olmak isterdim. Gençken klasik gitar, daha sonra piyano çalmış ve müzik akademisine gitmiştim. Bence en yüksek sanat formu müziktir. 

ELCIN POYRAZLAR
FOTOGRAF: VEDAT ARIK

Sizce Türkiye’de kadın bir gazeteci olmak mı daha zor, kadın bir polisiye yazarı olmak mı, yoksa sadece kadın olmak mı? 

Kadın olmak her yerde zor. Bunu yazıp söyleyince bazı okurların burun kıvırdığını biliyorum. Ama sürekli cinsiyetiniz nedeniyle aşağılanan, dışlanan, tehdit altında yaşayan ve öldürülen bir kesim olduğunuzu düşünün. Sadece kadın olduğunuz için bunların yapıldığını düşünün. Ne büyük bir gericilik, ne büyük bir suç! Dünya nüfusunun yarısının bunları sistematik olarak yaşamak zorunda olduğunu düşünün. Bugün bu en sert haliyle ABD’de, Afganistan’da ve Ortadoğu’da yaşanıyor. Savaşların en büyük kaybedeni kadınlar ve çocuklardır. Neden diye sorduğunuzda tek bir yanıta ulaşırsınız: Kadın, kadın olduğu için hiyerarşinin altında görülür çünkü. Pek çok kültürde alt tür, işçi, köle, hizmetçi, damızlık, öteki ve şeytan görülür kadın. Sadece buradan baktığınızda bile ne büyük bir suçla karşı karşıyayız anlarız. 

Uzun yıllardır yurtdışında yaşayan biri olarak kendinizi nereye ait, nerede daha huzurlu ve güvende hissediyorsunuz? 

Benim yurdum, dilim. Elbette köküm Türkiye’de. Ailem, geçmişim, dostlarım, çocukluğum oraya ait. Ama ömrümün yarısından fazlası yurtdışında geçti. Ben artık o genç kız değilim. Bu bazen bir kayıp duygusu getirse de romanlar ve makalelerimde aidiyet aradığımı görüyorum. Yazım sesim oluyor, sesim ise şimdiye kadar yaşadığım, dönüştüğüm, olduğum kişi. O kişi de bir kadın. Kendimi en huzurlu ve güvende kadınların dostluğunda hissediyorum. Şu vahşi dünyada en büyük sığınağın kadın dayanışmasında olduğuna inanıyorum. 

2016 yılında İngiliz Polisiye Yazarları Birliği’ne (CWA) kabul edildiniz. Nasıl bir süreçti, biraz anlatır mısınız? Ne tür kriterleri karşılamanız gerekti? Birliğin yazarlarına sağladığı imkânlar neler? İngiliz yazarlar arasındaki dayanışma kültürü nasıl?

İngiliz yazarlar arasında büyük bir dayanışma var. Kimse, kimse üstünde hüküm kurmaya, aşağılamaya ya da dışlamaya çalışmıyor. Birlik, yazarların ve yayıncıların bir araya gelmesi, ödüllerle adlarının duyulması, editörlük destekleri, toplantılar, festivallerle sosyalleşmesi gibi faydalar sağlıyor. Buraya taşınınca başvurdum ve Türkiye’den bir yazarın aralarında olmasına hem şaşırdılar hem sevindiler. 

2017 yılında Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nin (POYABİR) kurulmasına önayak olan kurucu üyelerdensiniz. Bu yola çıkarken neler hayal etmiştiniz? Bunların ne kadarı gerçekleşti? Varsa eksikliklerimiz ve bunların nedenleri nedir sizce? 

POYABİR’in yurtdışındaki gibi polisiye yazarları destekleyen bir birlik olması hayaliyle yola çıktık. Bazı imkânsızlıklar nedeniyle bunların hepsi gerçekleşmedi. Kimi yazarlar dışlanmış hissetti, bunun farkındayım. Bu işler zaman ve sabır ister. Umarım POYABİR de ileride yazarlar için daha kapsayıcı daha güvenli bir liman olur.

On yılı aşkındır polisiye camiasının içindesiniz. Yerli polisiyemizin ilerleyişini, geldiği noktayı nasıl buluyorsunuz? Sesimizi daha fazla duyurmak için neler yapmalıyız? Okura neden yeterince ulaşamıyoruz?

Daha yürüyecek çok yolumuz var. Onu görüyorum. Öncelikle yazarlar olarak çok daha iyi romanlar yazacağız. Çünkü polisiye okuru affetmez. Sallapatiyi, hatayı, kandırmacayı sevmez. Üstelik dışarıda nefis polisiye romanları da çok yakından takip eder. O yüzden bize düşen çok çalışmak. Okur da ‘sadece yabancı polisiye okurum’ seçkinciliğinden vazgeçerek yerli polisiyeye şans vermeli. Yani on polisiye alıyorsanız bir yılda bunun en azından üçü yerli olmalı. Okur da yazarını aramalı. Çünkü yazar sürekli okurunu arıyor.  

Suat Zamir’in maceraları devam edeceğe benziyor. Bu serinin bir şekilde sonu gelecek mi? Aklınızın bir köşesinde yeni bir karakter var mı? Yoksa daha uzun süre Suat Zamir’le birlikte olacak mıyız?

Suat Zamir devam edecek. Aklımda bir sürü karakter ve macera da var. Mesele oturup yazabilmek.

Sayfalarımıza konuk olduğunuz için çok teşekkürler sevgili Elçin. Gölgenin Eli’nin yolu açık, okuru bol olsun. Suat Zamir’in yeni maceralarını dört gözle bekliyoruz…

Ben teşekkür ederim. Sevgili Dedektif Dergi ekibine ve polisiye okurlarına içten sevgilerimi iletiyorum. 

POLİSİYE EKRANI

SUSPECT: THE SHOOTING OF JEAN CHARLES DE MENEZES (2025)

IMDb: 7.8

Suspect ya da tam ismiyle Suspect: The Shooting of Jean Charles de Menezes, gerçek olaylara dayanan biyografik bir suç draması. Disney+’ta izleyiciyle buluşan ve Türkiye kütüphanesinde de yer alan mini dizinin sezonu dört bölümden oluşuyor.

7 Temmuz 2005’te Londra’da eş zamanlı bombalı saldırılar meydana geldi ve onlarca insan hayatını kaybetti. Saldırıların sorumlularını bulmak ve yakalamak üzere başlatılan büyük seferlik / insan avı sırasında İngiliz polisi çok büyük bir hata yaptı. Terörist zannettiği masum bir Brezilyalı elektrikçiyi, Jean Charles de Menezes’i öldürdü.

Jean Charles’ın 22 Temmuz’da trajik bir biçimde öldürülmesinin öncesinde ve sonrasında yaşananları konu alan dizi, yirmi yıl sonra 30 Nisan 2025’te izleyiciyle buluştu.

Senaryosu Jeff Pope’a (Philomena, Stan and Ollie) yönetmenliği BAFTA ödüllü Paul Andrew Williams’a (A Confession) ait dizinin yapımını ITV Studios’a bağlı Etta Pictures’la birlikte KDJ Productions üstlendi. Başrolünde yer alan Edison Alcaide’e Daniel Mays, Russell Tovey, Laura Aikman, Alex Jennings, Conleth Hill, Emily Mortimer ve Max Beesley eşlik etti. Diziye ismini veren ve ölümü (öldürülmesi) anlatılan Jean Charles de Menezes’in ailesi ve diğer akrabaları yapıma danışmanlık yaptı.

RECIPES FOR LOVE AND MURDER (2022-)

IMDb: 7.5

Recipes for Love and Murder, kara mizah ve gizem ağırlıklı Güney Afrika yapımı bir polisiye dizi. Mart 2022’de izleyiciyle buluşan diziyi kablolu kanal M-Net, ABD’de ise Acorn TV yayınlıyor. 2025’te dizinin ikinci sezonu iki bölgede de ekrana geldi.

Yapım, Sally Andrew’un bugüne kadar dört romana ulaşan “Tannie Maria Mystery” serisinden esinlenilerek hazırlanmış. Romanlarda yer alan tariflerin bulunduğu bir yemek kitabı Mayıs 2024’te çıktı. Ruhun Gıdası Kitaplar başlığıyla İletişim Yayınları tarafından 2017’de ülkemizde yayımlanan serinin ilk romanı “Aşk ve Cinayet Tarifleri: Bir Tannie Maria Polisiyesi” adıyla raflardaki yerini aldı.

Başrolünde Maria Doyle Kennedy’nin olduğu dizinin oyuncu kadrosunda Kylie Fisher, Tony Kgoroge, Arno Greeff, Khadija Heeger, Jennifer Steyn, Elton Landrew, Daneel Van Der Walt, Bennie Fourie ve Alan Committie’i görmek mümkün.

Senaryosunu Karen Jeynes ve Annie Griffin’in kaleme aldığı, yönetmenliğini Christiaan Olwagen ve Karen Jeynes’in, yapımcılığını Both Worlds Pictures ile Pirate Productions’ın üstlendiği dizinin ilk iki bölümü 72. Berlin Uluslararası Film Festivali’nin (Berlinale) Series Market bölümünde yayınlandı. İlk sezonu on, aynı ana kadroyla farklı bir olayın işlendiği ikinci sezonu sekiz bölümden oluşuyor.

Güney Afrika’nın Western Cape şehrindeki küçük bir kasabada yaşayan Tannie Maria Purvis, yerel bir gazetede yemek tarifleri köşesini yazmaktadır. İşini kaybedeceğini öğrenince gazetede kalabilmek için insanlara problemleriyle ilgili cevap verdiği tavsiye köşesini devralmaya gönüllü olur. Bu köşeyi yemekleri de dahil ettiği bir üslupla yazmaya başlar.

Kısa sürede ilgi çeken köşeye gelen mektuplardan birisi kocasıyla olan ilişkisi için tavsiye isteyen Martine Burger’dandır. Bir süre sonra Martine’in öldürüldüğü haberi gelir ve polis ekibinin yanı sıra gerçeği bulmayı kendisine görev üstlenen Tannie Maria da olayın peşine düşer. Olayla ilgilenen bir diğer kişi de gazetenin genç muhabiri Jessie September’dır. En büyük şüpheliler Martine’in kocası Dirk ve yakın arkadaşı Anna’dır.

 THE ACCOUNTANT 1-2 (2016 & 2025)

IMDb: 7.3 & 7.0

Yönetmenliğini Gavin O’Connor’ın üstlendiği The Accountant, 2016 yapımı bir Amerikan aksiyon-gerilim ve suç draması. Bill Dubuque’nin senaryosunu kaleme aldığı filmin başrollerinde Ben Affleck, Anna Kendrick, J.K. Simmons, Jon Bernthal, Cynthia Addai-Robinson, Jeffrey Tambor ve John Lithgow yer alıyor.

The Accountant, 14 Ekim’de ABD’de, 28 Ekim’de “Hesaplaşma” adıyla ülkemizde vizyona girdi. 44 milyon dolarlık bütçesine karşılık dünya çapında 155 milyon dolar hasılat elde etmesinin ardından devam filmi çekildi ve The Accountant 2, geçtiğimiz Nisan’da ABD’de izleyiciyle buluştu. Ülkemizde vizyona girmeyen ikinci film 5 Haziran 2025’de Prime Video Türkiye’de yayınlandı.

Suç, adalet ve kişisel mücadele temaları etrafında şekillenen The Accountant’ın ana karakteri Christian Wolff, otizmli bir matematik dehasıdır. Gündüzleri sıradan bir muhasebeci gibi görünse de geceleri dünyanın dört bir yanındaki suç örgütleri için yasa dışı muhasebe işlemleri yapmaktadır. Christian, Living Robotics adlı bir teknoloji şirketinde muhasebedeki tutarsızlıkları araştırmak üzere işe alınır. Ancak bu görev, onu ölümcül bir komplonun içine çeker ve geçmişiyle yüzleşmesine neden olur.

Amazon MGM Studios’un yapımcısı olduğu yeni filmde yönetmen ve senaristin yanı sıra ilk kadrodaki isimlerden Ben Affleck, Jon Bernthal, J.K. Simmons ve Cynthia Addai-Robinson’u da görmek mümkün.

Eski FinCEN direktörü Raymond King, gizemli bir suikasta kurban gitmiştir ve koluna “muhasebeciyi bulun” mesajı yazılmıştır. Bu olay üzerine hâlihazırda FinCEN yöneticisi Marybeth Medina, Christian Wolff’tan yardım ister. Wolff, kardeşi Braxton’la birlikte El Salvador’dan Los Angeles’a kaçan bir ailenin izini sürer ve araştırmaları onları insan kaçakçılığına, hafıza kaybı yaşayan bir suikastçı olan Anaïs’e ve karanlık bir komploya götürür.

DOGMAN (2023)

IMDb: 6.8

Dogman, kara mizah ve dramatik unsurlar barındıran 2023 yapımı bir Fransız filmi. İlk gösterimini 31 Ağustos 2023’te 80. Venedik Uluslararası Film Festivali’nde yapan film, Eylül 2023’te Fransa’da, Aralık 2023’te ülkemizde vizyona girdi. Yönetmen koltuğunda Luc Besson’un oturduğu Dogman, Besson’un uzun bir aradan sonra yönettiği ilk İngilizce film olarak da dikkat çekiyor.

Başrolde Caleb Landry Jones’un yer aldığı Dogman’in oyuncu kadrosunda ayrıca Jojo T. Gibbs, Christopher Denham, Clemens Schick, Marisa Berenson, Michael Garza, Grace Palma ve Bennett Saltzman gibi isimler bulunuyor.

Senaryosunu Luc Besson’un kaleme aldığı filmin yapımcılığını Virginie Besson-Silla üstlendi. Müzikleri Eric Serra tarafından bestelenen yapımın görüntü yönetmenliğini Colin Wandersman yaparken kurgusu Julien Rey imzasını taşıyor.  

New Jersey’de geçen ve şiddet, ihmal, sevgi ya da aidiyet gibi temaları mizahla karıştırarak ele alan hikâye, çocukluğunda yaşadığı travmalar nedeniyle toplumdan dışlanan Douglas adlı genç bir adamı konu alıyor. Hayatı boyunca şiddet gören ve yalnız bırakılan Douglas, köpeklerle kurduğu güçlü bağ sayesinde hayatta kalmayı başarır. Zamanla bu hayvanlarla olağanüstü bir iletişim kuran Douglas, adalet ve intikam duygusuyla dolu bir mücadeleye girişir.

Douglas’ın geçmişi, günümüzde bir psikiyatristle yaptığı seanslar sırasında yavaş yavaş açığa çıkarken dış dünyanın acımasızlığına karşı köpekleriyle birlikte hayatta kalmaya çalışan adam, toplumun normlarına aykırı, karanlık ve sıra dışı bir kahramana dönüşür.

SİNEMATEKE’DE BİR YAZ SÖYLEŞİSİ

Bu sayımızda Muğla Akyaka’da bulunan Sinemateke Kitap Kafe’nin sahibi Ahmet Dağdelen ile keyifli bir söyleşi yaptık.

Merhaba Ahmet Bey. Bize kendinizden ve işletmenizin konseptinden bahseder misiniz?

Ben Ahmet Dağdelen. Yaklaşık on bir yıldır Akyaka’da yaşıyorum. Uzun yıllar İstanbul’da yayıncılık sektöründe çalıştıktan sonra büyük şehrin giderek daha kaotik ve yaşanmaz hale gelen koşullarına dayanamayarak buraya taşınmaya karar verdim. Bu yüzden kendimi “şehir kaçkını” olarak tanımlıyorum.

İşletmemiz, Akyaka sahilinde klasik bir plaj işletmesinin çok ötesinde bir anlayışla kuruldu. Sinema ve edebiyat odaklı bir konseptle, kültürel etkinliklerin sahile taşındığı, özgün bir yaşam alanı sunmaya çalışıyoruz. “Sahilde Felsefe”, “Sahilde Sinema”, “Sahilde Edebiyat” gibi etkinliklerle insanların plajda yalnızca deniz ve güneşin değil, aynı zamanda düşünce ve sanatın da tadını çıkarabileceği bir ortam oluşturduk.

Sinemateke Kitap Kafe’yi kurarken temel hedefimiz ticari kazanç değil; sakin, huzurlu ve kültürel bir atmosfer yaratmaktı. Bunu hem bölge sakinlerine hem de tatil için gelen misafirlere farkındalık sağlayacak bir alan sunarak gerçekleştirmek istedik. Mekânın oluşum sürecinde yönetmen Yüksel Aksu ve Doğan Şahin’in katkıları da oldukça belirleyici oldu.

Turistik bir yerleşim yerinde yaşayıp çalışmanın avantaj ve dezavantajları neler? Kış dönemlerinde Akyaka’da hayat nasıl geçiyor?

Açıkçası Akyaka’yı “turistik bir yer”den çok “küçük bir kasaba” olarak tanımlamayı tercih ederim. Yaz aylarında yaşanan yoğunluk ve kapasitenin üzerinde ağırlanan insan sayısı burayı oldukça yorucu hale getirebiliyor. Fakat sezon sona erdiğinde, Akyaka gerçek yüzünü göstermeye başlıyor: Daha sakin, daha içe dönük, yaşaması keyifli bir yer haline geliyor.

Bu tarz kasabaların kendine özgü bir yaşam ritmi olduğunu zamanla fark ettim. Yaz-kış kendi özerkliğini koruyan bir topluluk yapısı var. Bu da burayı sadece bir tatil beldesi olmaktan çıkarıp ruhu ve düşünceyi besleyen bir yaşam alanına dönüştürüyor.

Bununla birlikte Akyaka; Muğla, Aydın ve Denizli gibi şehirlerin denize en kolay ulaşabildiği noktalardan biri. Bu yüzden özellikle güneşli kış günlerinde çevre illerden gelenlerin etkisiyle kasaba yine kalabalıklaşabiliyor. Pandemi sonrası yerleşik nüfusumuz ciddi şekilde arttı. Özellikle uzaktan çalışabilen insanlar şehirlerden uzaklaşıp buralara yerleşmeyi tercih ediyor. Bu da kış aylarında bile burada canlı bir yaşamı mümkün kılıyor.

Müşterilerinizin kitaplara ilgisi nasıl? Hangi tür kitaplar daha çok satılıyor?

Ne yazık ki Türkiye’de kitap, Maslow’un ihtiyaçlar piramidinin en tepesine konumlandırılmış durumda; temel bir ihtiyaç olarak görülmüyor. Hatta lüks bir tüketim aracı gibi algılanıyor. Okur sayımız oldukça az. Özellikle akıllı telefonların ve sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla kitap okuma alışkanlığı daha da gerilemiş durumda.

Yine de her şeyin bu kadar dijitalleştiği bir çağda kitapla hâlâ temas kuran insanlarla karşılaşmak umut verici. Sayıları az da olsa bu insanlara ulaşmak, bizim gibi kültürel alanlarda var olmaya çalışanlar için büyük bir motivasyon kaynağı oluyor.

Yaz sezonunda daha çok polisiye, popüler edebiyat, kişisel gelişim ve çocuk kitaplarına talep oluyor. Tatilde olan insanlar genellikle zihni çok yormayan, akıcı ve eğlenceli metinleri tercih ediyor.

Son yıllarda yerli polisiyede ciddi bir artış var. Sizce okurlarda bu türe yönelik bir ilgi var mı? Hangi tür polisiye kitaplar daha çok talep görüyor?

Eski bir yayıncı olarak gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki Türkiye’de polisiye türü hâlâ hak ettiği değeri tam anlamıyla görebilmiş değil. Oysa bu tür, edebi anlamda çok zengin olanaklar sunuyor. Hem çeviri yoluyla Türkçeye kazandırılmış önemli yapıtlar hem de yerli kalemlerin ortaya koyduğu kaliteli metinler mevcut. Ancak bu eserlerin büyük kısmı maalesef yeterince görünür olamıyor; okura ulaşma kanalları sınırlı, tanıtım imkanları kısıtlı ve kitapçılarda raf ömrü çok kısa.

Okur tarafında da hâlâ bir “ön yargı” söz konusu. Polisiye, genellikle “hafif”, “kolay tüketilir” bir tür olarak algılanıyor. Oysa Raymond Chandler’ın dediği gibi, iyi bir polisiye, dönemin ruhunu anlamanın en keskin yollarından biridir. Toplumsal yapıyı, adaleti, suçu, bireyi ve sistemle ilişkisini sorgulayan, iyi yazıldığında edebi değer taşıyan metinlerdir.

Bizim kitaplığımızda genellikle tanınmış, popüler polisiye yazarların kitapları daha çok ilgi görüyor. Agatha Christie, Jo Nesbø, Jean-Christophe Grangé gibi isimler hâlâ ilgi görüyor. Yerli yazarlarda da Ahmet Ümit’in bir istisna olarak daha geniş kitlelere ulaşabildiğini söyleyebilirim. Fakat bu durum, diğer nitelikli yerli polisiye yazarlarının görünmezliğini daha da belirgin kılıyor. Oysa yerli yazarların kurduğu anlatı evrenleri, çok daha fazla dikkat ve övgüyü hak ediyor.

Sizin gibi dergilerin varlığı, bu türün görünürlüğünü artırmak açısından çok kıymetli. Polisiye, korku, gerilim ve hatta fantastik gibi türlerin dışlanmadan ciddiyetle ele alınması; bu alanlara gönül veren yazarların ve okurların cesaretini artıracaktır. Umuyorum ki önümüzdeki yıllarda bu çabalar kalıcı bir tür kültürü oluşturur ve tür edebiyatı da ana akım edebiyat kadar saygın bir konum kazanır.

Kitabevinizde gerçekleştirdiğiniz etkinliklerden bahseder misiniz?

Sinemateke Kitap Kafe olarak yazar söyleşileri ve imza günlerinin yanı sıra felsefe ve sinema akşamları düzenliyoruz. Ayrıca tematik atölye çalışmaları da yapıyoruz. Bu etkinlikleri yalnızca Akyaka ile sınırlı tutmuyor, Muğla geneline duyuruyoruz.

Bu sayede Marmaris, Köyceğiz, Dalaman hatta Bodrum ve Datça gibi çevre bölgelerden de katılımcılar geliyor. Kitap ve sanat aracılığıyla bölgesel bir kültür ağı oluşturmaya çalışıyoruz.

Sinemateke Kitap Kafe’yi işletmeye başlamadan önce yayıncılık yaptığınızı söylediniz. Yayıncılık hikâyenizi ve sektörü neden bıraktığınızı bizimle paylaşır mısınız? Ayrıca yayın dünyasının genel sorunlarına dair düşünceleriniz neler?

Bu konuya sadece profesyonel bir geçmiş değil, duygusal bir yorgunlukla da yakınım diyebilirim. Yayıncılık serüvenim 1998 yılında başladı. Bugün Türkiye’nin en büyük yayınevlerinden birinin ilk kurucularından biri oldum. Ardından başka yayınevlerinde çalıştım, yeni yayınevleri kurdum. Bunlardan bazıları büyüdü, sektörde saygın yerler edindi. Bazıları ise 2003 ve sonrasının en büyük yayıncılarından biri iken zamanla yolculuğunu tamamladı, kapandı gitti. Yıllar boyunca çok sayıda yazar, çevirmen, editör ve tasarımcıyla yolum kesişti. Bazılarıyla dostluklarımız kalıcı oldu, bazılarıyla kırgınlıklar yaşadık. Ama hepsi birer iz bıraktı bende.

Yayıncılık sektörü dışarıdan bakıldığında romantik, entelektüel bir uğraş gibi görünebilir. Oysa içeri girdiğinizde başka bir tabloyla karşılaşırsınız: Sürekli kriz hali, bitmeyen mali baskılar, düşük satışlar, dağıtım sorunları ve en kötüsü de emeğe gereken değerin verilmemesi. Özellikle yazar, çevirmen ve editör emeğinin neredeyse sistematik biçimde değersizleştirildiğini görmek beni en çok yoran şey oldu.

Yakın zamanda kamuoyuna da yansıyan bazı olaylar, sektörün karanlık yüzünü açığa çıkardı. Teliflerin ödenmemesi, çevirilerin izinsiz kullanılması, editör emeğinin yok sayılması gibi vakalar ne yazık ki münferit değil. Bu sadece “bazı kötü örnekler”le açıklanamaz. Bu, sektöre yerleşmiş bir alışkanlık ve etik dışı bir iş kültürünün yansıması.

Oysa yayıncılık, düşüncenin, emeğin, hayal gücünün vücut bulduğu bir alandır. Eğer bu alanı var eden temel aktörleri -yani yazarı, çevirmeni ve editörü- sistemli şekilde görmezden gelirseniz, o zaman yayıncılık yalnızca bir kâğıt baskı işine dönüşür. Halbuki olması gereken, kitabı bir “ürün” değil, bir “eser” olarak görmek ve o eseri ortaya koyan herkese hak ettiği değeri vermektir.

Matbaa maliyetleri artıyor, evet. Kitap satışları düşük, doğru. Ama bütün bunlar, insan emeğini değersizleştirmek için gerekçe olamaz. Yayıncılık alanının artık daha şeffaf, daha etik ve daha profesyonel bir zemine oturması gerekiyor. Kurumsallaşma, adil sözleşmeler, telif şeffaflığı ve emeğe saygı bu dönüşümün olmazsa olmazları.

Benim için yayıncılığı bırakmak bir kaçış değil, bir yüzleşmeydi. Hayal ettiğim yayıncılık anlayışını sürdürebileceğim bir alan kalmadığını fark ettim. Bugün ise kitaplarla kurduğum ilişkiyi çok daha doğrudan, birebir ve samimi bir zeminde, Sinemateke’de sürdürüyorum. Ve bu beni hem mesleki hem kişisel olarak çok daha huzurlu kılıyor.

Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederiz.

Asıl ben teşekkür ederim. Güzel bir sohbet oldu.

MEKTUP

“İyi geceler Komiserim,” dedi Mert. Elinde tuttuğu karton bardaktan mis gibi çay kokusu geliyordu.

“Sana da,” diye cevap verdi, sıcaklığına aldırmadan koca bir yudum içti Filiz Komiser. Gece işlenen cinayetleri sevmiyor ama sırf çayın yüzü suyu hürmetine katlanıyordu. “Anlat,” dedi.

“Ben anlatmayayım, siz kendi gözlerinizle görün,” dedi genç Komiser Yardımcısı.

Genellikle “maktul” diye başlar ve kabataslak bir özet çıkartırdı ama bu kez öyle yapmadı. Dudağının kenarındaki garip tebessümden de pek bir şey çıkartamadı Filiz. Sokak gecenin bu saatine rağmen ana baba günüydü. Kurtuluş’un dar merdivenli eski apartmanlarından birinin ikinci katına çıktılar.

“Bari nerede olduğunu söyle.”

“Sağda Komiserim, koridorun sonu, yatak odası,” diye cevap verdi Mert.

Odaya girdiğinde durumu önce algılayamadı. Tam Mert’e dönecekken bir çift boyalı makosen ayakkabı gördü. Yatağın diğer tarafında yerde duruyorlardı. Ağlamaktan mosmor olmuş gözleri, jilet gibi ütülü, yelekli takım elbisesiyle bir adam ve kucağında zarif geceliği, yapılı saçları ve hafif makyajıyla sağ gözünden vurulmuş kanlar içinde bir kadın.

“Ne bu şimdi?” diye sordu fısıldayarak.

“Kalkmıyor,” diye cevap verdi arkasından bir ses.

Döndü, Esat’la burun buruna geldiler. Adli tabipti Esat. Matrak adamdı ama işinde ciddiydi.

“Her denememizde daha beter ağladı. Kıyamadık, gelmeni bekledik.”

“Maktul Bahar Yolaçan,” dedi Mert, Esat gibi fısıldayarak. “Elli üç yaşında. Adam da Fahri Yolaçan, kocası, yani muhtemelen kocası. Yeni kimliklerde resim belli olmuyor. Sorduruyorum.”

“Kim haber vermiş?”

Başıyla adamı işaret etti Mert. “Ağlıyormuş. ‘Cinayet, karımı öldürdüler,’  demiş kapatmış. Telefon sinyalinden bulduk.”

“Kaçta aramış?”

“23.42.”

Saate baktı Filiz. Bire geliyordu. Yatağın kenarına ilişti. “Merhaba,” dedi.

Giyimi, duruşu, sinek kaydı tıraşı, seyrek ama jöleli saçlarıyla bana saygı gösterin der gibiydi Fahri Yolaçan. Korku ve endişeyle gözlerini kaldırdı. “Lütfen,” diye fısıldadı.

Filiz adamın gözlerindeki acıyı bugüne kadar başka hiçbir yerde görmemişti. Ekibin niye kıyamadığını o an anladı. Bu, ölüm değil içinden kopan kocaman bir parçaydı sanki.

“Yo, kalkın demeyeceğim,” dedi. “Mümkünse ne olduğunu anlatır mısınız?”

***

Sıcak bir gündü. Gayrettepe’nin aptal trafiği ve kirli havası hayatı daha da çekilmez kılıyordu. Ekip her zamanki gibi Filiz’in karşısına yarım daire düzeninde oturmuştu.

“Tuna Yolaçan,” diye başladı Filiz anlatmaya. “Adamın oğluymuş. Onun yaptığını söylüyor. Mert, sen Tuna’yı bulmak için çalışmalara başla hemen. Fahri Yolaçan emekli dışişleri müsteşarıymış. Çalıştığı dönemdeki arkadaşlarıyla Bostancı’da, Erdim Restoran’da aylık yemekli toplantılarını yapmışlar. Yemeğe giderken karısının, yani maktulün, oğluyla beraber evde olduklarını söyledi. Gece 23.30 gibi dönmüş ve Bahar Hanım’ı yerde bu şekilde bulmuş. Oğlu da ortalarda yokmuş. Söylediğine göre Tuna, Ser Kuyumculuk adlı bir şirkette güvenlik müdürü olarak çalışıyormuş. Onlardan  ayrı oturuyormuş ama o akşam yemeğe gelmiş. Annesiyle pek geçinemezlermiş. Hatta adam çıkarken ‘Birbirinize iyi davranın,’ diye de nasihat etmiş oğluna.”

Durdu Filiz, çayından bir yudum aldı ve Melis’e döndü. Ekibin en genç üyesiydi Melis. Henüz altı ay olmuştu aralarına katılalı. Stajyerdi. Mert’in genç kıza asıldığını biliyor ama şimdilik ses çıkartmıyordu. Alan razı veren razı olduktan sonra gönül işlerine karışmazdı.

“Alt katta oturan yaşlı kadın silah sesine benzer bir ses duyduğunu söyledi,” diye lafa girdi Melis. “Dokuz gibi diyor ama tam saati hatırlamıyor. Apartmanda zaten altı daire var ve üçü boş. Kentsel dönüşüm nedeniyle kiracılar tek tek terk etmiş binayı. Üst katta oturanlar bir şey duymamış. Binaya girip çıkan kimse görülmemiş. Sokak o saatlerde tenha olurmuş.”

Bu kez Olay Yeri İnceleme’den Oğuz’a döndü Filiz. Adam genç ama titizdi. Son iki yıldır ekipten biri olmuş, Coşkun Amir de Filiz’in her vakasına onun gönderilmesini istemişti.

“Kadın yatıyormuş,” dedi Oğuz, “Örtünün şekline bakılırsa kapıdan giren katilini görmüş, yatağın diğer tarafına, yere atlayıp kurtulmaya çalışmış, sonrası tek kurşun. Boğuşma yok. Parmak izlerine bakıyorlar.”

“Peki, balistik?” diye sordu Filiz.

“Esat ağabey kurşunu henüz göndermemiş ama bana kalırsa 22 kalibre, yanık izi yok. En fazla iki metreden ateş edilmiş,” diye cevapladı Oğuz. “Çıkışı yok.”

“Karısını seven biri için feci manzara,” dedi Mert.

Melis’in Mert’e kaçamak bakışını, gözlerini ürpermişçesine kıstığını fark etti Filiz.

“22 pek güvenlik müdürü tabancası gibi gelmedi bana,” dedi ve ekledi. “Ben bir Esat’ı arayayım.”

***

Biri gece cinayetlerine çay yüzünden katlanıyor, diğeri ıhlamur içmeden otopsi yapamıyordu. “Bu meslek rahatlatıcı yan unsurlar olmadan çekilmez,” demişti bir zamanlar Eray Gürhan adlı bir Başkomiser.

Esat’a göre ıhlamur sıcağın da sıcağı olacak, minicik yudumlar hâlinde içilecekti. Buhara karışan kokusu ceset kokusunu bastıracak, otopsi odasını saracak kadar keskin olacaktı.

“Hastaymış,” diye başladı Adli Tabip hemen maktulün yanındaki metal tepside duran minik kurşunu göstererek. “Kanser mideyi tüketmiş ama ölüm nedeni ateşli silah. Birazdan balistiğe gönderirim ama 22 kalibre olduğunu anlamak için uzman olmaya gerek yok. Sağ orbital boşluktan 45 derece açıyla girmiş. Kadın yerde yatıyormuş ya da kendini atmış. Katil ayaktaymış. Beynin sol lobunu delip sol paryetal kemik iç yüzeyine saplanmış.”

“Kadın gülümsüyor mu, bana mı öyle geliyor?”

“Haklısın yüzünde korku yok. Bu da katilini tanıdığını, belki de bir umutla gülümsediğini gösteriyor.”

“Ne boktan iş yahu! Gülümseyerek ölmek. Fahri Bey oğlundan şüphelenmekte haklı galiba. İnsan, anca canından bir parçaya bu kadar güzel gülümser.”

Eldivenlerini tıbbi atık kutusuna atarken, “Akşam ne yapıyorsun?” diye sordu Esat.

“Fikrini alayım,” dedi Filiz.

“Zeliha’nın doğum günü. Tarık’a gideceğiz, sen de gelsene.”

“Hâlâ korkuyor musun?”

“Ukalalık etme, gelecek misin gelmeyecek misin?

“Haydi, bugün de geldim diyelim ya sonra? Hep ben mi olacağım aranızda?”

“Geçen gece sen yoktun mesela. Oğuz’u çağırdım ben de.”

“Yüzleşsen mi artık?”

“Özür dilerim karıcığım, seni aldattım, demek kolay mı zannediyorsun sen? Ne yüzleşmesi yahu. On üç gündür, uyusun da eve öyle gideyim diye fazla mesai yapmaktan kurt adama döndüm.”

“Tamam, gelirim ama sen de hazırlıklı ol.”

“Neye?”

Cevap vermedi, yürüyüp çıktı Filiz. İnsanları, özel hayatlarından dolayı eleştirmeyi bırakalı yıllar olmuştu. Hele aldatmak, aldatılmak işlerine Ferit’ten beri hiç bulaşmıyordu. Esat’ın karısı Zeliha’nın hissettiklerini on yıl önce üzerinden dozer geçmişçesine hissetmiş, nefret ya da acı gibi duyguların o dozerin kepçesiyle havaya karışıp yok olduğunu anlamıştı. Oysa âşık olduğu ilk ve son adamdı Ferit Zelner. Sekreteriyle kendini aldattığını, karnındaki bebek dokuz haftalıkken öğrenmişti. O günden bugüne yalnız bir kaçaktı Filiz.

***

“İyi misiniz Komiserim, gözlerinizin altı mosmor,” dedi Mert.

Başı ağrıyordu Filiz’in. Gece zor geçmiş, Esat ve Zeliha tam üç kez ayrılma noktasına gelip üç kez barışmış, sonra da sarmaş dolaş gitmişlerdi evlerine.

“Uzat şu çayını,” dedi, çekmecesinden iki disk pamuk çıkartıp çaya batırarak göz kapaklarına koydu. “Anlat bakalım.”

“Haberlerim kötü ama,” dedi Mert.

“Uzatma,” diye çıkıştı Filiz.

Tuna Yolaçan beş yıldır İtalya’da, Floransa’da yaşıyormuş. Evet, önce Ser Kuyumculuk’un güvenlik müdürü olarak çalışmış ama sonra bir iş fırsatını değerlendirip İtalya’ya gitmiş. Ailesinin bu gidişi sadece bir gün önce öğrenmesi tıpkı Fahri Bey’in anlattığı gibi annesi ile arasında sıkı bir tartışmaya, hatta kavgaya yol açmış. Bu beş yıllık süreçte Türkiye’ye hiç gelmemiş Tuna Yolaçan. Babasıyla en fazla dört, beş kez konuşmuş, annesi bütün çabalarına rağmen onunla konuşmayı reddetmiş. “Annem çok kindardır,” demiş Tuna. Sağlık sorunları olduğunu bilmiyormuş.

“Restoranla konuştun mu?” diye sordu gözlerindeki pamukları kaldırmadan ve istifini hiç bozmadan Filiz.

“Konuştum,” dedi Mert, “Ama Erdim Restoran’la değil. Orası üç yıl kadar önce kebapçı olmuş. Öyle bir toplantıdan da haberleri yok.”

“Peki, bu Tuna cenazeye gelecek mi?”

“Gelecekmiş. Ben aradığımda havaalanına gidiyordu zaten. Belki de gelmiştir.”

***

Bergamot çayından oldum olası nefret etmişti Filiz. Ona göre çay dediğin mis gibi çay yaprağı kokmalıydı ama Melek Hanım’ın kutu gibi evinde başka seçeneği yoktu.

“Ne zamandır tanıyorsunuz Yolaçan ailesini?” diye sordu.

Bergamot kokması dışında başka bir falsosu yoktu evin. Giriş katı olduğu için üsttekinden daha küçük ama derli toplu, duvarları bol fotoğraflı, eşyaları eski salonda oturuyorlardı.

“Fahri Beyler ve biz bina yapıldığından beri buradayız. Durun bakayım, neredeyse yirmi beş yıl. Onlar gibi biz de yeni evliydik.”

“Sizin eşiniz?”

Büfedeki rengi solmuş fotoğrafı gösterdi kadın. “İsmail, o zamanlar meşhur Ankara gemisinde ikinci kaptandı. Bir seferden naaşını getirdiler. Barselona’da kavga eden iki grubun arasında kalmış. Kafasına sopa darbesi almış. Kurtaramamışlar.”

“Nur içinde yatsın,” dedi Filiz. “Merak ettim, Fahri Bey’in sağlık sorunu var mıydı?”

Önce anlamadı Melek Hanım. Hayır, demans ya da Alzheimer olasılığıyla ilgili bir bilgisi yoktu. Zaten neredeyse bir yıldır eskisi gibi sık görüşmüyorlardı. Bunda maktul Bahar Hanım’ın etkisi olduğuna inanıyordu. Yo, kıskançlık değildi anlatmak istediği. Bahar Hanım mide kanserinin son evresindeydi. Ağrıları gitgide artmış, bu da kriz ve hastane ziyaretlerini yoğunlaştırmıştı. “Tuna elimizde büyüdü,” dedi sohbetin ilerleyen dakikalarında. “İtalya’dan sık sık arardı. Annesine kırgındı ama hastalığından haberi yoktu. Hakikatli evlattır, bilse hemen gelirdi.”

***

Aklı hâlâ Bahar Yolaçan’ın yüzündeki tebessümdeydi Filiz’in. Tuna olasılığının ortadan kalkması Fahri Bey şüphesini arttırmıştı ancak karısının cesedi kucağındayken adamın yüzünde gördüğü acıdan dolayı içindeki ses, onun yapmadığını tekrarlayıp duruyordu.

Balistik raporu gelmiş, silahın Oğuz’un da tahmin ettiği gibi 22LR olduğu ve 1,5-2 metre mesafeden ateş edildiği kesinleşmişti.

“Elimizde kayıp bir 22 Long Rifle, âşık bir koca ve eşini kaybetmiş, yalnız yaşayan bir kadın var. Söyleyin bakalım ne diyorsunuz?” diye sordu Filiz.

Mert ve Melis için bu dakikalar hem en güzel hem de en zor süreçti.

“Fahri Bey’i sorguya alalım,” dedi Mert.

“Ben şu komşuya takıldım,” dedi Melis.

“Yok artık!” diye itiraz etti Mert. “Kadının hastalığını bilen bir o var, zaten ölecekmiş, niye öldürsün ki?”

Melis haksız sayılmazdı. Evinde konuştukları sırada sürekli aralarında kıskançlık olmadığını vurgulaması, ortada bir kıskançlık olduğunu düşündürebilirdi. Bu durumda Melek Hanım’ın evinde cinayet silahı aramak hiç de yanlış bir girişim olmayacaktı. Zaten konuştuğu andan itibaren Mert de hayran hayran kızı dinlediğine göre sorun yok demekti.    

***

“Hastamız dördüncü evre mide kanseri tanısıyla tedavi altındaydı,” diye başladı doktor. O kadar sık görüyordu ki Bahar Hanım’ı, dosyasına bakma gereği bile duymadı. “Kanser, hem mide duvarını tamamen sarmıştı hem de karaciğer başta olmak üzere birkaç uzak organa metastaz yapmıştı. Son haftalarda oral alımı ciddi şekilde azalmış, kilo kaybı ve cachexia, yani hastalık nedeniyle aşırı kilo kaybı belirginleşmişti. Karın ağrıları, bulantı, kusma ve genel güçsüzlük şikâyetleri sıklaşmıştı. Ayrıca yapılan son tetkiklerde hemoglobin düzeyi oldukça düşüktü; bu da anemiye bağlı halsizlik ve nefes darlığını artırıyordu. Ağrıları nedeniyle opiat türevi güçlü ağrı kesiciler kullanıyordu. Genel durumu son derece kötüydü. Kısa bir yaşam beklentisi vardı; bizce haftaları, belki de günleri kalmıştı,” diyerek bitirdi.

Bir kelebek kadar ömrü kalmış kadıncağızı kim, neden öldürmüştü? Kimdi bu sabırsız? Onu birkaç gün daha sabredemeyecek ölçülere ne ya da hangi motivasyon getirmişti?

***

“Hoş geldiniz, ben Tuna Yolaçan,” dedi kapıdaki adam.

Tuna’nın eve vardığını öğrenen Filiz, Mert’i de alıp apartmana gelmişti ki giriş katındaki kapı açılmış ve Tuna belirivermişti. Melek Hanım’ın evindelerdi, hem de maaile. Fahri Yolaçan küçük yemek masasının bir tarafında kitap okuyordu. Filiz’i görünce birden gözleri ışıldamış, “Bahar!” diye fısıldamıştı ancak gerçeği fark edince hızla sönüvermişti o ışık.

“Hâlâ annemi bekliyor,” dedi Tuna sessizce. “Evde yalnız kalmasın diye buraya getirdik.” Sonra dönüp Melek Hanım’la yan yana oturan esmer güzeli kadını tanıttı. “Elsa, karım.”

Yurt dışına gittikten bir sene sonra tanışmış, geçen yıl da evlenmişlerdi. Hayır, henüz çocukları yoktu. Elsa bilişim alanında doktora yapıyordu, yakında doçent olacaktı. Ondan çok Tuna’nın bitkin hâline takıldı Filiz, nedenini sordu.

“Bir anda ailesiz kaldım, nasıl olmamı bekliyorsunuz ki?” dedi genç adam.

Annesinin ölümcül hastalığını vefatından sonra öğrenmiş, babasına ise oğlu olduğunu kabul ettirememişti. Fahri Yolaçan’ın zihni geri gitmeye devam ediyordu. Bahar Hanım’la evlendiği günleri anlatıyor, doğal olarak da Tuna’yı doğmamış farz ediyordu.

“Sizce annenize bunu kim yaptı?” diye sordu Filiz, Tuna’ya.

Aldığı cevap buz gibiydi. “Kim yaptıysa iyi yapmış. Ben yapabilseydim keşke. Nasıl acı çektiğini doktorundan öğrendim.”

Filiz’in bir yanı Tuna’ya hak verirken diğer yanı katili bulması gerektiğini haykırıyordu. Melis’in mesajı Tuna’yla konuşurlarken geldi. Arabadan iniyorlardı. Savcıdan komşu Melek Hanım’ın evi için arama emri çıkartmasını istemişti Filiz. Bir müddet sonra beyaz tulumlu Olay Yeri ekibi eve doluştu. Melek Hanım şaşkındı. “Hemen üst katında işlenmiş cinayetin rutin işlemlerinden biri,” masalına inanmamış, tedirgin gözlerle evinin karıştırılmasını seyrediyordu.

Melek Hanım’ın suratı asıktı. Belli ki kırılmıştı. Çay bile teklif etmedi.  “Ne aradığınızı söyleseniz de yorulmasanız,” dedi Filiz’e. Zaten bütün ev yarım saatte arandı bitti. Tahmin ettikleri gibi silah bulunamadı ama Fahri Bey ile Melek Hanım’ın birlikte çektirdikleri beş  fotoğraf, saklandıkları komodin çekmecesinde gün yüzüne çıktı. Kızardı Melek Hanım. Ayıbı ortaya çıkmış gibi birkaç saniye dudakları titrediği hâlde sesi çıkmadı.

En sonunda, “O bizim sırrımızdı,” diye fısıldadı.

Fotoğraflar 2023’ün iki farklı döneminde çekilmişti.

“Kucağıma kafasını koyup dakikalarca ağlardı,” dedi Fahri Bey için. “Karısını deliler gibi seviyordu, ne olduğunu ikimiz de anlamadık ama yaptık işte bir hata. Bunun için suçlamayacaksınız beni, değil mi?”

Duygusal ilişki tarafı elbette suç değildi ama bu vakada kafa karıştırıyordu. Melek Hanım’ın üzerine basa basa kıskançlık yok vurgusu da muhtemelen buna dayanıyordu. Filiz’in değil belki ama Mert ile Melis’in akıllarında soru işaretleri fink atmaya başlamıştı. Mert’e göre komşu kadın, Bahar Yolaçan’ın gidişini hızlandırmak istemiş olabilirdi pekâlâ. Ama belli ki Fahri Bey’in bu gidişten böylesine olumsuz etkileneceğini hesaba katmamıştı.

“Bugünlerde bir yere, mesela ailenizden birilerine gitmeyi düşünüyorsanız vazgeçin,” dedi Filiz, Melek Hanım’a. “Sizinle daha işimiz olabilir.”

Kadının suratı kıpkırmızı oldu. Polisleri yolcu ederken kapının kenarına tutunma ihtiyacı hissetti.

***

“Konuştum.” dedi Esat. “Yaşananlar normalmiş.”

Gayrettepe’de daha çok emniyet ahalisinin takıldığı bir kafede oturmuşlardı Filiz ve Esat. “Keşke sen gelseydin, ben buraların trafiğinden iğreniyorum.” diye epey bir söylenmişti.

“Alzheimer başlangıcında yaşanan şoklar hastalığın hızlı ilerlemesine sebep olabilirmiş,” diye devam etti.

Nörolog bir arkadaşıyla konuşmuş, Fahri Bey’in durumunu anlatmıştı. “Aslında sıkıntı da burada başlıyor,” demişti Nörolog. “Beynin henüz çözemediğimiz tepkileri, sağlıksız düşünen insanlara cinayet bile işletebilir, üstelik sevdiklerini korumak için yaptıkları bahanesinin arkasına saklanarak vicdanlarını rahatlatabilirler.”

Şaşkındı Filiz. “Nasıl yani, Fahri Bey’in karısını öldürme ihtimali var mıymış?”

“Öldürdüyse bile görünüşe bakılırsa bunu hatırlamayacaktır.”

“Silahı bulmak şart oldu.”

“Haydi buldun diyelim. Üzerinde adamın parmak izi de çıktı. Cezai ehliyeti yok ki! Devlete ait bir yaşlı bakım evinde hayatının kalanını geçirip ölüp gidecek.”

“Yani?”

“Durum bu.”

***

“Bildiklerimizi masaya yatıralım,” dedi Filiz Komiser.

Eşinin acılarını dindirmek için hayatına son veren erkek imajı onun da kafasına yatmıştı ama cinayet silahının bulunamamasının yanı sıra baş şüphelinin cinayeti itiraf edecek durumda olmaması sonuca gitmesini engelliyordu. Bu durumda savcıya sadece kanaatler sunulabilirdi ki hiçbir savcı bunu kabullenmezdi.

“22 LR,” diye başladı Mert. “Gece 22.00-23.00 saatleri arasında yakın mesafeden vurulmuş. Kurşun sağ gözden girip beynin sol tarafını parçalayarak kafatasına saplanmış.

“Maktulü kocası bulmuş. 23.30’da eve gelmesinin dışında hatırladıkları doğrulanamadı,” diye devam etti Melis. “Adamın evden hiç çıkmamış olması bile muhtemel.”

“Yani…” dedi Filiz. “Bu durumda acıları son bulsun diye karısını öldürdü ama cinayetin hemen ardından pişman oldu, bu esnada kafası beş yıl geriye, oğluyla annesinin tartıştığı geceye gitti ve restorandayken oğlunun annesini öldürdüğüne kanaat getirdi öyle mi?”

Derin bir sessizlik oldu. Aslında makul ve mantıklı bir çözüm yolu gibiydi düşündükleri ama diğer yandan da sanki zorla bir araya getirilmiş cümlelerden oluşan bir hikâyeye benziyordu. İşin kötüsü, eğer hikâye doğruysa zaten ölmekte olan bir kadın birkaç gün evvelinden öldürülmüş, katili de fiziken olmasa bile beyin olarak aynı gece ölmüştü.

“Şu Tuna,” dedi Komiser. “Bir bakın bakalım, cinayet günü Türkiye’de olma ihtimali var mı, ayrıca alt komşunun endişeli hâlleri beni rahatsız etti. Apartman boşluğu da dâhil olmak üzere sıkı bir arama yaptırın. Boş dairelere de girin .”

***

Filiz, telefonu çaldığında son zamanlarda sık sık gördüğü bir kâbusla titriyordu. Bembeyaz bir duvara yaslanmıştı. Üzerindeki Şile bezi gecelik terden sırılsıklam olmuştu. Tam karşısında neredeyse kendisi kadar büyük bir tabancayı ona doğrultmuş bir bebek vardı. Filiz sadece, “Ben yapmadım,” diye fısıldayabiliyor, gerisini getiremiyordu. Poff diye söndü kâbus. Telefonunun saati 03.48’i, ekranı ise Mert’in aradığını gösteriyordu.

Açar açmaz, “Tuna cinayet günü İstanbul’daymış,” diye tahminde bulundu Filiz. Ona göre bu saatte aranmanın başka bir sebebi olamazdı.

“Tuna değil,” dedi Mert. “Müsaitseniz gelir misiniz?”

***

Bu kez Filiz Emniyet’e değil, Mert Filiz’e gelmişti. “Çayın yüzü suyu hürmetine bile bu saatte gelmem,” demişti Filiz. “Sen gel.”

Luigi Ricotti, Antalya’da 2021’de açılan İtalyan Fahri Konsolosluğu’nun ilk konsolosuydu. Ricotti ailesi o tarihten bu yana Antalya’da yaşıyor, Elsa Ricotti Yolaçan yılda üç dört kez Tuna’yla ya da Tuna’sız, ailesini ziyarete gidiyordu.

“Çok değil mi bu?” diye düşüncesini açıkladı Filiz ve ekledi. “Sen nereden öğrendin bütün bunları?”

“Bulmam zor olmadı,” dedi Komiser Yardımcısı. “Havayolu veri tabanına Yolaçan yazdım, Elsa çıktı, buyurun bakın.”

Elindeki küçük not defterinde tarihler ve istikametler yazılıydı. Elsa Ricotti Yolaçan son altı ayda dört kez İtalya’dan önce Antalya’ya, bunların üçünde de Antalya’dan İstanbul’a uçmuş, bu haftalık seyahatleri sonunda geri dönmüştü. Onları ilgilendiren tarih listenin sonundaydı. Maktul Bahar Yolaçan’ın öldürüldüğü gün Elsa, İstanbul’daydı.

Midesinin hafif hafif bulanmaya başladığını hissetti Filiz. Yo, herhangi bir öngörüden değil açlıktandı bulantısı. Başı ağrıdığı için akşam yemeği yiyememişti. Bir dilim zeytin ezmeli kızarmış tost ekmeği ve çaya ihtiyacı vardı. Belki bu geceki kâbusun nedeni de açlıktı. Kalktı, “Gel peşimden,” dedi ve mutfağa yürüdü.

***

“Tahmin etmiştim ama insan konduramıyor işte,” dedi Tuna.

Filiz, “Önce Tuna’yla konuşmak istiyorum,” dediği için buradaydı genç Yolaçan. İlk günkü kendinden emin ama üzgün tavrından geriye pişmanlık dolu bir canlı cenaze kalmıştı âdeta.

“Bunu annemin yatak bazasına koyduğu elbiselerinden birinin cebinde buldum,” diyerek bir mektup uzattı.

Bahar Hanım’ın mektubu “Oğlum,” diye başlıyordu. Ortasına kadar Elsa’ya olan güvensizliğinden, aniden çekip gitmesiyle yaşadığı burukluk ve kızgınlıktan bahsediyor, arayıp bir hâl hatır dahi sormamasına sitem ediyor, bu iletişimsizliğin kendince sebeplerini açıklıyordu. Filiz’i asıl ilgilendiren kısım mektubun ikinci yarısındaydı.

“Elsa seni aldatıyor oğlum,” diye başlıyordu ikinci kısım, “Bilirsin ben çok dolaşan biri değilimdir. Babanın ısrarıyla geçen gün yakınımızdaki, yeni açılan alışveriş merkezine gittik. Baban acıkınca en üst kattaki yemek bölümüne çıktık. İki lüks restoranın birinde onları gördüm. İyice dipte oturdukları için önce benzetiyorum zannettim, biraz yaklaştım. Elsa ve tanımadığım bir genç adam dudak dudağa öpüşüyorlardı. Hatta öyle dalmışlardı ki, garson yemeklerini getirince ayrılsınlar diye boğazını temizler gibi yapmak zorunda kaldı. Elsa o şaşkınlıkla kafasını kaldırınca fark etti beni. Bembeyaz teni birden kıpkırmızı kesildi. Allah’tan baban bu manzarayı görmedi yoksa yeri göğü birbirine katardı. Burası çok pahalıymış, diye bir bahane uydurarak babanı uzaklaştırdım oradan,” diye sonlanıyordu.

“Sizce onu Elsa mı öldürdü?” diye sordu Filiz genç adama.

Bir insanın karısını cinayetle suçlamasını beklemek belki saçmalıktı. Başta söylediğini söyledi Tuna. “Konduramıyorum.”

“Şu genç adam kim?” dedi Filiz.

“Bunu ona sormalısınız,” diyerek omuz silkti Tuna. Canlı cenaze hâlinin yerini tekrar o ilk günkü kendinden emin ama üzgün tavrı almıştı. Tuna’nın itirafları içinin elverdiği kadardı. Aldatılmış bir insanın içindeki kıyameti onun kadar iyi biliyordu Komiser. Reddetmekle kabullenmek arasında amansız bir savaştı hissedilen. Hep üçüncü yol tercih edilirdi; kaçmak. Şimdi Tuna’nın, bir zamanlar da kendisinin yaptığı gibi geçmişe ait ne kadar iz varsa silmek, söküp atmak ve kaçmak.

***

“Hanımefendi avukat istemiyor,” dedi yeminli tercüman.

22 kalibre tabanca evdeki bavulun dibinde, büyük bir makyaj çantasında bulundu. Tuna, Elsa’yı Emniyet’e davet ettiklerinde ve özel eşyalarının aranması sırasında evde olmamayı tercih etmiş, yakındaki bir kafeteryada beklemişti. Elsa reddetse bile artık cinayet aleti ellerindeydi ve çoktan balistiğe gönderilmişti. Genç kadın suçunu reddetmedi ve her şeyi olanca açıklığıyla anlattı. Bu rahatlığının sebebi daha sonra ortaya çıkacaktı.

“Elsa Ricotti,” diye cevap verdi kimliğiyle ilgili ilk soruya.

Yolaçan soyadını özellikle kullanmak istemediğini hissetti Filiz. Bugün farklı bir sorgu yöntemi denemek istiyordu. Genellikle “Neden öldürdün?” diye başlar, sondan başa gelmeyi tercih ederdi. Böylelikle süreç uzamaz, kasvetli sorgu odasında fazla kalmaz, çok sevdiği çaya bir an önce kavuşurdu. Ama bugün Elsa’yı dinlemek istiyordu. Baştan sona gidecek, itirafı en son alacaktı. Ona göre uzun sürmesine rağmen bu daha garanti bir yöntemdi. Bütün kapılar tek tek açılır, içeride ne varsa ortaya çıkar, kapanır ve şüphelinin kaçacağı yol kalmazdı. Kilit o mektuptu. Muhtemelen kimse görmeden yok etmek istediği ama kocasının eline geçen mektup. Bir süre tercümanın çevirmesini bekledi, sonra anlatmaya başladı.

“Nedense evlenince büyü bozuldu. Söylerlerdi de inanmazdım ama öyleymiş gerçekten. Bambaşka biri oluverdi Tuna. Evlendikten sadece bir ay sonra bu işin böyle gitmeyeceğine inanmıştım. Geçen gelişimde ailemden de onay alıp boşanma davası açmaya karar verdim,” dedi. İtalyan aile mahkemeleri fazlasıyla katıydı ve Tuna’yı aldatmış olması elini çok zayıflatacaktı. “Mektubu bu yüzden engellemeliydim,” diye devam etti.

“Bahar Hanım’ın sizi birlikte gördüğü genç kimdi?”

“Onun varlığı boşanma davasına zarar vereceği gibi babamın kulağına giderse çok kötü olurdu.”

“Kayınvalidenin eşine mektup yazdığını öğrendin ve almak istedin.”

“Tutturdu Tuna’ya ve ailene göndereceğim diye. Başından beri beni istemediğini, oğluyla aralarına girdiğimi, Tuna’nın bu yüzden kendisiyle görüşmediğini söyledi. Benim onu etkilediğimi düşünüyordu. Zaten boşanmak üzere olduğumuzu, isterse oğluna sorabileceğini söyledim ama inanmadı.”

“Biraz da sevgilinden bahset. Kim o, nerede tanıştınız?”

“Kutlu. Sevgilim falan değil. Antalya’da tanıştık. İstanbul’da yaşıyordu, tatile gelmişti. Bana göre gelip geçiciydi. O gün nedense evinde oturmak yerine alışveriş merkezine, sinemaya gidelim dedik. Aptal bir tesadüf.”

“Peki, Bahar Hanım nasıl tepki gösterdi?”

“Fırsat çıkmıştı. Akşam yanına gittim, anlatmaya çalıştım, gönderirseniz boşanamayız dedim, dinlemedi. Ertesi gün marifetmiş gibi telefonuma mektubun fotoğrafını yolladı.”

“Sen de kararını verdin.”

“Mektubu almalıydım ama yetmeyecekti. Yine yazar ya da benim ailemi veya Tuna’yı arayıp anlatmaya kalkardı.”

“Ama kadın ölüyordu. Hastalığını bilmiyor muydun?”

“Fahri Bey anlatmıştı ama ölmeden son bir hamle yapacak ve beni bitirecekti. İntikam almak istiyordu.”

“Cinayet gecesini anlat.”

“Ben öldürmedim.”

Şaşırdı Filiz. Buraya kadar gelmişken inkâr saçmalığın daniskasıydı.

“Yapma Elsa,” dedi. “Oyun bitti, buradan kurtuluş yok.”

“Gerçekten,” dedi kadın. “Kutlu yaptı.”

Başından itibaren rahat olmasının, her şeyi kolayca anlatmasının sebebi anlaşılmıştı.

“Ben eve bile gitmedim,” dedi. “Fahri Bey’in, doğalgaz sayacının üzerine yedek anahtar bıraktığını biliyordum. Kutlu’nun içeri girip Bahar Hanım’ı öldürmesi çok kolay oldu ama salak herif mektubu bulamadı. Sahi Tuna nasıl bulmuş?”

***

Bahar Hanım’ın mektubu yatağının altına kaldırdığı kıyafetlerden birinin cebine saklayacağı Kutlu’nun da Elsa’nın da aklına gelmemişti. Sorgu bittiğinde elinde balistik raporuyla gelen Mert, Elsa’nın ifadesini doğruladı. Tabancada Kutlu’nun parmak izleri bulundu. Elsa’yla İtalya’ya gidip orada yaşayacağına, kaba tabirle yırtacağına inanmış ve kadın ne istediyse yapmıştı.

***

Kutlu Baykan taammüden cinayetten hüküm giydi. Sorgusunda inatla cinayetin Elsa’yla ilgisi olmadığını, Elsa’yı elde etmek ve onu bu yürümeyen evlilikten kurtarmak için mektubu almak zorunda olduğunu tekrarladı. Elsa Ricotti Yolaçan ise Kutlu Baykan’ın ısrarlı ifadeleri sonucunda serbest kaldı, İtalya’ya geri döndü ve ilk iş Tuna Yolaçan’dan boşandı. Zaten Tuna da babasının hastalığı sebebiyle bir daha İtalya’ya dönmedi. Fahri Bey bu olaydan yaklaşık iki ay sonra kalp yetmezliği teşhisiyle hastaneye kaldırıldı ve on beş gün içinde vefat etti.

Filiz mi? O da hâlâ Tuna gibi geçmişinden kaçıyor.

SON DÖNEMİN DİKKAT ÇEKİCİ CASUS DİZİLERİ

Benim espiyonaj dünyasına ve sonrasında da casus edebiyatına ve sinemasına yönelik merak ve ilgim Tinker, Tailor, Soldier, Spy isimli diziyle başladı. Dünya edebiyat tarihinin en iyi casus romanı olarak gördüğüm John Le Carré’nin Tinker, Tailor, Soldier, Spy romanı 1979 tarihinde yedi bölüm olarak BBC tarafından John Irvin yönetmenliğinde televizyona uyarlanmıştı. Dizinin yayınlanışının 40. yılı dolayısıyla The Guardian’da yazdığı yazıda Paul MacInnes BBC uyarlamasının “küçük ekranda görülmüş en muhteşem performanslardan birini de içerdiğini” yazar. Gerçekten de başta İngiliz tiyatrosunun ve sinemanın gelmiş geçmiş en büyük aktörlerinden biri kabul edilen, George Smiley rolündeki Sir Alec Guiness olmak üzere dizi adeta bir oyunculuk gösterisidir. Oyunculukların yanında Geoffrey Burgon’un müziği, yarattığı karanlık ve depresif atmosfer ile dizi adeta bir kült statüye ulaşmış; sadece casus edebiyatı uyarlamaları için değil televizyon dizileri için de standartları belirleyen bir televizyon fenomenine dönüşmüştü. Nitekim dizinin başarısı üzerine BBC Le Carré’nin Karla Üçlemesi’nin son halkası olan Smiley’s People romanını da 1982 yılında televizyona uyarlamış ve Guiness yine George Smiley rolünde ekrana geri dönmüştü.

Ben diziyi çocukken, Türkiye’nin tek kanallı ve siyah-beyaz televizyon ortamında seyretmiştim. 19 Aralık 1980 – 2 Şubat 1981 tarihleri arasında Köstebek adıyla yayınlanan dizi -ki roman da aynı adla Türkçeye çevrilmişti- henüz 6 yaşında olan beni çok derinden etkilemiş; özellikle Jim Prideaux’nun yakalanma sahnesi ve onu canlandıran Ian Bannen’ın yüzü uzun zaman rüyalarımdan çıkmamıştı.

Diziyi hala ara ara seyrederim. En son yayınlanışının 50. yıldönümü dolayısıyla romanı okurken geçen sene (2024) seyrettiğim dizi daha uzun yıllar kült statüsünü koruyacağa benziyor. Öte yandan casus dizileri elbette Le Carré uyarlamaları ile sınırlı değil. Özellikle son yıllarda casus dizilerinin yeniden belirli bir popülerliğe kavuştuğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu popülerlik doğrultusunda da televizyonlarda ve dijital platformlarda yayınlanan ‘casus’ dizilerinin sayısında belirgin bir artış oldu. Son yıllarda yayınlanan bazı casus dizileri her ne kadar bana Tinker, Tailor, Soldier, Spy kadar heyecan vermese ve onun kadar etkilemese de ilgimi çekiyor elbette. Bu kısa yazıda son dönemde izleme şansı bulduğum bu dizilerden dikkatimi çeken beş tanesi hakkında kısa kısa görüşlerimi aktarmak istiyorum.

SLOW HORSES (2022 – 2024)

Dizinin aynı adı taşıyan tema şarkısının sözleri Mick Jagger’ın kendine özgü çok tanıdık sesinden dökülmeye başladığı andan itibaren farklı ve özel bir diziyle karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Ne diyor Jagger şarkının başında:

Etrafın kaybedenler, uyumsuzlar ve ayyaşlarla çevrili

Tırnaklarınla asılısın

Bir hata yaptın, kazıkta yakıldın

Bittin, aptalsın, başarısız oldun

Yine de bu kaygan yokuşta

Her zaman bir umut vardır

Bir yerlerde bir şans hayaleti

O oyuna geri dönmek, utancını yakmak

Ve büyük çocuklarla tekrar dans etmek için

Slow Horses, bu sözlerin de anlattığı üzere İngiliz İç İstihbarat Servisi MI-5’da çalışırken çok büyük hatalar yaparak kariyerlerini bitiren ve amiyane tabirle ıskartaya çıkmış eski ajanlara takılan bir lakaptır. MI-5 bu ajanları gözden çıkarmak yerine angarya ve pis işleri yapmaları ve basit idari süreçleri yürütmeleri için oluşturulan Slough House adlı birimde çalışmaya gönderir. Mick Herron’un aynı adlı romanından Apple+ tarafından uyarlanan yapım son dönemin belki de en popüler casus dizisi ve benim de bu yazıda sözünü edeceğim yapımlar içindeki favorim.

Slough House’un yöneticisi olan ve eskiden teşkilatın en büyük efsanelerinden biriyken bir şekilde kendini yeni pozisyonunda bulan Jackson Lamb rolünde büyük aktör Gary Oldman’ın, MI-5’ın operasyon yöneticisi rolünde de bir diğer büyük oyuncu Kristin Scott Thomas’ın yer aldığı dizinin en büyük avantajı hiç kuşkusuz başroldeki oyunculuklar. Diziyi adeta tek başına sürükleyen Oldman ve onunla (akla mükemmel bir uyum sağladıkları diğer yapıt The Darkest Hour geliyor) müthiş bir kimya yaratan Thomas diziyi bir üst seviyeye taşıyorlar. Onlara eşlik eden diğer yan karakterlerin de başarılı oyunculukları, aksiyonu, gerilimi ve heyecan düzeyi ile Slow Horses takip edilmeyi kesinlikle hak ediyor. 5. Sezonu 24 Eylül’de yayınlanacak olan dizinin hali hazırda 6. ve 7. Sezonları’nın da hazırlıkları başlamış durumda.

Her bir sezonda geçmişte başarısız olmuş ve kariyerleri neredeyse bitmiş olan MI-5 görevlilerinin sürekli içen, gaz çıkaran, sürekli pis gezen Lamb liderliğinde bir takım haline gelmesini ve büyük davaları çözmesini anlatan Slow Horses arka planda da espiyonaj dünyasının gerçek yüzünü; özünde kendini dev aynasında gören karakterlerin, yüksek egoların çatışmalarını; kişisel çıkarların teşkilatın üzerinde tutulmasını ve teşkilat içi ihanetleri gözler önüne seriyor. Le Carré’nin ‘Soğuktan Gelen Casus’ romanının baş karakteri Alec Leamas’ın ağzından ifade ettiği “Casusların ne halt olduğunu sanıyorsun? Tanrının veya Karl Marx’ın sözlerine aykırı olarak yaptıklarını ölçen ahlak filozofları mı? Hayır değiller… Onlar sadece benim gibi bencil p.çlerdir: Küçük insanlar, ayyaşlar, ne idüğü belirsiz, kılıbık kocalar; kokuşmuş yaşamlarını kovboy-kızıldericilik oynayarak parlatmaya çalışan memurlar… Onların keşiş gibi bir hücrede oturup yanlış karşısında doğruyu tarttıklarını mı sanıyorsun” sözlerini günümüz Londra’sına taşıyan dizi aynı zamanda casuslar dünyasına anti-Bond bir yaklaşık sergiliyor. Nitekim dizinin tanıtım videolarının birinde Gary Oldman şöyle diyor: “Cool arabalar, ışıltılı mekanlar ve yüksek teknoloji yok (…) Bu gazinolar, şampanya ve Aston Martin hakkında değil. Bu James Bond değil.”

Eğlence derecesi son derece yüksek olan dizi özellikle Gary Oldman’ın muhteşem oyunculuğu ve Oldman ile Thomas’ın karşılıklı sahneleri için bile görülmeli.

THE AGENCY: Central Intelligence (2024 – )

Slow Horses ile birlikte benim için son dönemin en ilgi çekici casus dizisi olan The Agency Fransız yönetmen ve senarist Eric Rochant tarafından yaratılan Le Bureau des Légendes (2015-2018) isimli yapıtın bir yeniden uyarlaması. Espiyonaj dünyasının çıkmazlarını; o dünyanın üyelerinin aile ve aşk hayatına etkilerini ve kariyerleriyle özel yaşamları arasındaki sıkışmışlıklarını yarattığı atmosfer ile başarıyla yansıtan dizi öncelikle oyunculuklarıyla dikkat çekiyor. Başroldeki Michael Fassbender Steven Soderbergh’in Black Bag (2025) filmindeki rolüyle casus rolünde çok başarılı olabileceğini göstermişti. Dizide o filmdeki ‘cool’ tavrından farklı olarak Fassbender bu yapımda daha kırılgan, iç hesaplaşmaları içinde bir çıkmazın içine sıkışmış Brandon Colby rolünde çok başarılı bir oyunculuk ortaya koyuyor.  Oyunculuğuyla diziyi sürükleyen Fassbender’e yan rollerde efsanevi aktörler Jeremy Wright (ki o da Daniel Craig’in oynadığı Bond serisinde Bond’un CIA’deki yakın dostu Felix Leiter rolüyle casus filmlerinin yabancısı değil) ve Richard Gere destek veriyorlar. Diğer yan karakterlerin inandırıcı oyunculukları sayesinde de dizi bir başka seviyeye çıkıyor.

Eski tarz casus yapımlarını andıran bir şekilde gerçekçi senaryosu ve bazı anlarda çok yüksek bir noktaya çıkan gerilimin getirdiği seyir zevki yanında günümüzün uluslarası konjonktürüne yaptığı doğrudan göndermelerle de dizi ilgi çekici bir politik arka sunuyor ve izlenmeyi hakkediyor.

THE TOTEMS (2022)

Casuslar dünyasında adı pek geçmeyen ve bu alana dair yapımların ender çıktığı Fransa son yıllarda türün popülerliğine katkıda bulunan ilgi çekici yapımlarla atağa kalkmış durumda. Espiyonaj dünyasını hicve alan casus-komedi dizisi Au service de la France (2015-2018), yukarıda sözünü ettiğim Le Bureau des Légendes ve Les Deniers Panthers (2015-16) hemen akla gelen örnekler. The Totems ise son dönem Fransız casus dizileri arasında farklı yere sahip; keza dizi Soğuk Savaş’ın en yoğun olduğu 1960’ları ve o günlerin en sıcak konularından biri olan nükleer silahları konu alan tam bir ‘Soğuk Savaş’ yapımı. Senaryoya diziye derinlik katmak amacıyla eklenen kişisel/iç çatışmalarla, ideolojik ve etik tartışmalarla ilgi çekici hale gelen yapımın göze batan belki de tek kusuru kimi zaman melodrama göz kırpan arka plandaki aşk hikayesi. Bir sezon ve sekiz bölüm süren ve bu sayede adeta uzun bir film gibi aksiyonunu, gerilimini ve heyecanını dozunda tutmayı başaran dizide Fransız roket bilimci Francis Mareuil rolünde Niels Schneider, CIA adına çalışan Virgile rolünde Jose Garcia ve Fransız Gizli Servisi’nin üst düzey yöneticisi Charles Contigne rolünde de büyük aktör Lambert Wilson başarılı bir oyunculuk sergiliyorlar. Mareuil’in karısı Anne rolünde Ana Girardot’nun oyunculuğunun da altını çizmeliyiz. Bir Amazon Prime dizisi olan The Totems alternatif bir Soğuk Savaş hikayesi görmek ve o yılların Paris’i, Doğu Berlin’i ve Prag’ında tarihi bir gezinti yapmak isteyenler için güzel anlar vadediyor.

THE LITTLE DRUMMER GIRL (2018)

Bir John Le Carré uyarlamasıyla daha karşı karşıyayız. Yazarın 1983 tarihli aynı adlı eserinden uyarlanan dizi ilginçtir Tinker, Tailor, Soldier, Spy ile tam zıt bir serüvene sahip. Onun aksine önce sinemaya uyarlanan (1984 yılında George Roy Hill tarafından yönetilen filmde başrolde Diane Keaton var) roman ekrana sonra geliyor. Le Carré’nin Ortadoğu ve İsrail-Arap meselesine dair kaleme aldığı tek roman olan The Little Drummer Girl yazarın en başarılı eserleri listesinde çok da üst sıralarda yer almamasına karşın gerek içeriğinin aksiyona ve dinamik bir gerilime uygun olması gerekse de konusunun popülerliği dolayısıyla sinemaya ve televizyona uyarlanmış durumda. Film uyarlaması çekildiği dönemde karışık yorumlar almıştı. Altı bölümden oluşan diziyse hem seyirci hem de eleştirmenler tarafından genel olarak beğenilmiş durumda. Mossad ajanları tarafından teşkilat için çalışmaya ikna edilen İngiliz oyuncu Charlie rolünde Florence Pugh, Mossad ekibinin başındaki Kutz rolünde Michael Shannon ve Mossad istihbarat subayı Becker rolünde Alexander Skarsgård çok başarılı bir oyunculuk ortaya koyuyorlar elbette ama Le Carré’nin metni yanında dizinin arkasındaki asıl itici güç ise bir Güney Kore işbirliği: Sadece yükselen Güney Kore sinemasının değil 21. Yüzyıl sinemasının da en büyük isimlerinden biri olan Park Chan-Wook’un yönetmenliği ve yönetmenle yaptığı işbirliğiyle tanınan ve yine 21. Yüzyıl’ın en büyük film müzikleri bestecilerinden biri olan Cho Young-Wuk’un müzikleriyle birlikte dizi seviye atlıyor.

LOSI, EL ESPIA ARREPENTIDO (2022 – 2023)

Listede sürpriz bir şekilde yer alan bir Arjantin yapımı. Arjantinli yönetmen ve senarist Daniel Burman tarafından Horacio Lutzky and Miriam Lewin’ın 2015 tarihli aynı adlı kitabından uyarlanan dizinin en ilgi çekici yanı hiç kuşkusuz özgün konusu. Arjantin Federal Polisi içinde demokrasiye geçişten sonra yeni yönetimin politikalarını beğenmeyen aşırı sağcı bir birim, Andinia Planı olarak bilinen ve nihai amacının İsrail’den sonra dünya üzerindeki ikinci Yahudi Devleti’nin Arjantin ve Şili topraklarında kurmak olduğu iddia edilen bir komplo teorisinin gerçekleşmemesi için harekete geçer. Bu amaçla Polis Örgütü’ne katılmak üzere olan ve annesi bir Yahudi doktorla evli olduğundan Yahudiliğe aşina olduğunu düşünülen Jose (Yosi) adlı genç bir polis adayını Arjantin’deki Yahudi Cemaati’ne sızmak üzere görevlendirir. Dizi Yosi’nin Yahudi Cemaati içindeki faaliyetlerini ve Yahudi hedeflerine karşı küresel düzeyde yapılan en büyük terör eylemleri arasında yer alan İsrail’in 1992’de Buenos Aires Büyükelçiliği ve 1994’te Arjantin-İsrail Kültür Merkezi’ni bombalamalarına kadar geçen süredeki olayları ele alır.

Dünyanın en büyük altıncı Yahudi Topluluğu olan Arjantin Yahudi Cemaatine karşı Arjantin aşırı-sağcı unsurlarının antisemitist geleneğinin demokrasiye geçişten sonra bile devam ettiğini ve özellikle kökenleri 19. Yüzyıl’ın sonu ve 20. Yüzyıl’ın başına kadar dayanan Andinia Planı Komplo Teorisi’nin bu unsurlar tarafından nasıl Yahudilere yapılan bazı saldırılar için kullanıldığı anlatan dizi içerdiği politik ton dışında kimi anlarda başarıyla yansıttığı gerilimli atmosfer ile de dikkate değer.

Listeme almama rağmen dizinin yine de kaçırılmış bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Öncelikle bu kadar özgün ve ilgi çekici bir konu daha derinlikli bir şekilde uyarlanabilirmiş. Araya eklenmiş melodramatik unsurlar ve dizinin geneli için gerekli olmayan havada kalan karakterler dizinin ritmini bozuyor. Genel anlamda kötü bir iş çıkarmayan Jose/Yosi rolündeki Gustavo Bassani karakterin içine düştüğü ahlaki ikilemi yansıtmaktaysa pek ikna edici olamıyor. Tüm bunlara ek olarak dizinin en büyük handikaplarından biri de uzunluğu. İki sezon ve 16 bölümden oluşan dizi kimi zaman fazla uzamış ve bu amaçla da bazı gereksiz detaylarla doldurulmuş hissi veriyor.

RÜZGÂR SÖYLÜYOR ŞİMDİ O YERLERDE BİZİM ESKİ ŞARKIMIZI

Çok değil on yıl geri gidebilseydin…

Ardına dek açık balkon kapısıyla mehtabı kucaklamak için bekleyen bağrı yanık bir delikanlı(!) olmazdı şimdi bu ev. İçine giren sokak ışıkları, evin yüreğine karabasan gibi çökmüş sana çarpıp tuzla buz olmazdı… Kafatasının içinde böcekler sağa sola seğirtip anılarını kemirmezdi.

Ağır ve nemli bir güneş, denizi taşırmak üzereydi o koltuğa oturduğunda. Şimdi, gece…

On yıl önce yavru bir kedinin miyavlamasının seni neden uyutmadığını aklına bile getirmez, kızmaz ve öteki uykuları kıskanmazdın. Mehtap buğulu zarafetiyle kıvrılıp gelsin, açık kollarına atılsın diye beklemezdin. Saat ayaklarını sürüyor koridorda, bak.

Daire kapısı sessizce kapandı, duydun mu? Koridorda ışık yandı. Mehtap geldi…

“Ruhun azgın atları dörtnala giderken bedenindekilerin yarışı terk etmesini kınıyorum,” diye karşıladın onu. Bakışların geceye doğruydu ama. “Bu durumda öndeki atların koşmasının bir anlamı olmadığı gibi yarışı bırakanlara da söz geçiremez oluyorlar. O zaman öyle üzülüyorlar ki… Kaçıp gitmeyi istiyorlar. Belki bu yüzden ölünüyordur,” dedin.

Söylenenleri ‘Ruhun, bedeni bıkkınlık nedeniyle terk edişi’ olarak değil, ‘kaçıp gitmek isteyenin eceli gelmiştir,’ şeklinde bir tehdit olarak yorumlayan Mehtap tedirgin oldu. Çünkü bu cümle ona göre aynı zamanda “Nerede kaldın ve neredeydin?” anlamını da yüklenmişti. Yoksa sana mı öyle geldi?

Sen bunları bütün bir gece taş gibi oturup onu beklediğin koltuktan yine kıpırdamadan söylemiştin. Oysa fırlayıp sarılmak, vücudunu bastırmak, canını acıtarak okşamak istiyordun, öyle özlemiştin kadını. Tüm gece boyu kızmış, unutmuş, merak etmiş, unutmuş, anımsayıp hoş görmüş, anımsayıp kinlenmiştin. Karşılıksız kalan cümlelerin, perdeleri ardına dek açık kirli cama yapıştı kaldı. Bekledikçe yavaşça kararıp lekeye dönüşüyordu. Sonunda Mehtap gelip karşında durdu. Bakışlarında gerçeği duymak istemeyen bir titreme gördün. Yaşlılık senin gözlerini küçültmüş, rengini bulanıklaştırmıştı. Aynadaki adam öyle diyor… Çoğu kere sevimsiz ve sadist bir anlatımı olan bu gözler, şu an “Bana yalan söyle,” diye bağırıyor biliyor musun? Kadının üstündeki gece mavisi, kırmızı beyaz çiçek desenli elbiseye saldırganca baktın. İp askılar yüzünden vücudunun üst yarısı çıplak gibi geliyordu insana.

“Yürüyerek geldim,” dedi Mehtap tek kaşı kalkık. “Sen neden ayaktasın?”

Onun masa örtüsünün kenarıyla oynamasının sıradan ve dalgınlıkla değil, gözlerini kaçırma çabası olduğunu biliyordun. O sırada kafanın içindeki böceklerden biri bir kabloyu kemirdi.

“Bütün gece seni bekledim,” dedin pencereden dışarı bakarak. Bu gece ben bekledikçe, önünde secde edilesi güzelliğiyle Mehtap yakamozlar arasında yattı durdu ama.

“Bütün gece demek… Tilde seni yatırmadı mı? Erken mi gitti yoksa?”

“O gittikten sonra kalktım.”

“Yemek yedin mi?”

“Hayır.”

Hiçbir şey demeden mutfağa gidip bir tepsiyle döndü. Ne olduğunu anlamadığın bir yemeği kaşıkla vermeye başladı. Dürüst olmak gerekirse hatırlamıyorsun. Sırf sana ilgi göstersin diye öyle dedin. Karşına oturmuş sessizce tabaktan aldıklarını ağzına veriyordu. Bir an sana öfkeyle baktı. Bu bakış içine korku saldı. Sana kötü bir şeyler yapmasını önlemek için… Kim bilir yemeğin içinde ne var? Titrek küçük bir gülümsemeyle cevap verdin ona. Bu acizliğin içini sızlatmış olmalı, apansız ağlamaya başladı.

“Ne oldu, neden ağlıyorsun?” dedin, o eski her şeye hâkim, yatıştırıcı sesinle.

Mehtap irkildi. Bir an, küçük bir an eski sen geri gelmiş gibi baktı sana. İnanmadı. Artan hıçkırıklar arasında, “Kendimi çok çaresiz hissediyorum,” dedi.

Onu bakışlarınla okşadın, uzattığı kaşık için ağzını açtın. Yutunca, “Üzme kendini bu kadar. Bak ben buradayım,” dedin. Omuzları sarsılıyordu. Yemeğin bitene kadar susmadı. 

“İlaçlarını içtin değil mi? Tilde’yi aramalı en iyisi,” dedi elinin tersiyle gözlerini sildi.

Cevap vermedin, yavru kedi susmak bilmiyordu.

Bir an kulak kesildi kadın, sesler kendini acındırma mı içeriyor diye. Hayır, kedinin ve senin sesiniz, yalnızlık ve hayal kırıklığındandı. Hayal kırıklığı… Mehtap, kulaklarını tıkamak, kaçıp gitmek ya da bu sesleri susturmak istiyordu sanki. Senin göz bebeklerinde o azgın atları gördü mü acaba? Sessizce bekleşiyorlar ve etrafı kolaçan ediyorlar. Tenleri huzursuzca seğiriyor. Mehtap susuyor.

Balkondan görünen yakamozların çok fazla gürültü yaptığını düşünerek, “Balık istiyordun, gidip aldım akşamüstü,” dedin bakışlarınla ilgisi olmayan bir sesle. Seninle bir akşam yemeğini hayal etmekle mi yetindim yoksa?

“Gene dışarı mı çıktın yani?” dedi kadın irkilerek.

“Ne var bunda? Evi genç bir sevgili için çekici kılmak gerek. Başka türlüsü olmuyor artık,” dedin. Ama balıkçıya gidip gitmediğinden emin değildin.

“Eğer bunu yaptıysan…”  

Aldıklarını balıkçıya temizlettiğini ve nasıl pişirdiğini söylüyordun, yaranmaya çalışıyordun. Sevgin bir reddedişle karşılanmaya başladığından beri bu tutumu geliştirmiştin. Ya da giderek daha hızlı yaşlanıyor (böcekler hızla çoğalıyor baksana) olduğundan birilerinin acımasına daha çok gereksiniyor olabilirsin.

“Sonbaharda rastlantıyla canlı kalmış bir sivrisinek önüne geleni iğneliyor,” dedin yavaşça, kendini kast ederek. “Herkesin canı yanıyor ama sineğin fazla zamanının kalmadığını da biliyorlar,” diye tamamladın.  Gaddar bir sabır gösteriyorlar. Sonunu bildiğin konuda sabır göstermen uygunsuzdur oysa…

“Kaç yaşında bu evini genç bir sevgili için çekici kılmak isteyen kişi?” dedi kadın, göz kapaklarını küçümsemeyle yarı kapatmıştı.

“Kaç zamandır ölüme koşuyor, demek istiyorsun,” diye düzelttin cümleyi.

“Kaç zamandır ölümden kaçıyor, demek istiyorum,” dedi acımasızca.

O böyle deyince yüksek bir yerden düşercesine başın döndü, sustun. Ruhumun atları, varacağı yeri biliyor bilmesine de neden koştuklarını bilmiyorlar, artık asıl mesele bu.

“Özür dilerim,” dedi yine. “İlaçlarını içtin mi diye sormuştum, laf karıştı.”

“Önemli değil yavrum,” dedin hayal kırıklığıyla Ah ne olurdu, o yaştan bu yaşa, bir küpten ötekine aktarılan yaşamda, her küpten biraz daha tortuyla ayrılmasaydık. Sonunda arı su batağa dönüşüyor, bak. Taşıdıkları yüzünden akamaz oluyor. Kafatasın çamur birikintileriyle doluyor içinde böcekler, böcekler…

Şimdi de kadın sessizdi. Susmakla kendisini fırlattığı uzaklığı, uzaklığın yarattığı olanaksızlığı duyumsadın. Gözlerini yakalarsan ulaşabileceğini sanıp yabani otlar arasındaki yarı yıkık bir ev bakışıyla baktın, Mehtap çok uzaklardaydı…

“Özgür bir kadınsın, önemli değil,” dedin kırık. Artık geç gelmesi, seni yalnız bırakması umurunda değilmiş gibi yapmaya karar vermiştin.

“Cam fanus içinde yanmakta olan çılgın bir ateş kadar özgür,” dedi kadın, çarpıkça gülümsedi.

“Odunundan kaçmak isteyen alevin didinmesi,” dedin alayla ve acımasızca.

Bu kadını tümden sinirlendirdi.

“Odun mu? Kör korlar!” diye tersledi tükürür gibi.

Bir yaştan sonra diz eklemlerini kırmak mümkün olmuyor muydu, üşeniliyor muydu? Bu pek önemli değildi gerçekte. Önemli olan yürüyüşteki canlılık ve ışıltının yok olmasıydı. Artık bacaklarını pergel gibi açıp eklemleri üzerinde yaylanman söz konusu değildi. O erkek, geri dönmemek üzere yaşamınızdan çıkıp gitti, yerine bunu bıraktı. O yüzden kızsan da yerinden kıpırdayamadın. Birden salata malzemelerini sirkeli suda bıraktığın aklına geldi. Sen onların gevşemiş olduklarını söylerken, kadın senin gevşek kaslarını düşünüyordu belki de. Cümlenin ancak sonunu duyması bu yüzden olmalı, “… atarsın.”

O yüzden mi “Keşke,” diye mırıldandı. Duymazdan geldin. Güldün, takma dişlerin kendi dişlerinden farksızdı ama kadın biliyordu takma olduklarını. Can sıkıcı olan buydu işte.

Şahane bir erkektin tanıştığınızda. Erken beyazlaşmış saçların Rene Magritte bulutlarını çağrıştırdığından mı nedir, ilk olarak kendini savunmak durumunda hissetmediğini söylemişti Mehtap. İyi kalpli bulut, kızı kucaklarken –nasıl dese- on metre çapında bir alanın içinde rahatsızlık verici bir şey giremezdi herhalde, ona öyle geliyordu. Çünkü o, annesinin her zaman gözlerinin aklarını göstererek anlattığı, kızlara kötü kötü şeyler yapan erkeklerin, kulak kepçesinin gerisinde bitivermesinden yorulmuştu. Nefesleri ense tüylerini kıpırdatacak kadar yaklaşıyor, aklını alıyorlardı. İyi kalpli bulutun, yanık tenli vücudu gevşememişti ve elleri çelik gibiydi o zamanlar.

“Seni çok sevdiğimi biliyordun değil mi?” dedi kadın özür dilercesine.

“Elbette,” dedin. Uzun yıllar önce yirmi yaş fark önemsizdi. “Ama ne demiş Bedri Rahmi? Aramızda tam yirmi beş yaz, yirmi beş kış, yirmi beş bahar, yirmi beş uçurum. Ne öpücükle dolar ne şarapla, biliyorum.” Mevsimler geçiyor, uçurumlar derinleşiyor, öpücükler azalıyor, şaraplar artıyor…

“İlaçlarını aldın mı?”

Duygulardan ilaçlara bu keskin dönüş canını iyiden iyiye sıktı.

“İçmez miyim? Şarap verir misin oradan?”

Daha önceden açılmış şişenin mantarını çıkardı, şarabı bardağa boşalttı oyalanarak.

“Alkol almaman gerektiğini biliyorsun… Ben hemen gelirim dedim ya…” dedi kırık dökük. “Tilde her zamanki gibi yatırsın seni, ben de geleceğim, dedim, unuttun mu?”

Konuşmuş olsaydınız onu gitmemeye ikna edeceğini ikiniz de biliyordunuz. Kadehini doldurdu, bir el hareketiyle şişeyi de istedin. Bu küçük hareket senin gözünün önünde bir film canlandırdı. Mehtap’ın bir şarap şişesine her uzanışında bileğini yakalayan, kadına gel diyen parmakları görür gibi oldun. Yarı aydınlıkta terli, tüyleri parlayan o hoyrat kolu, şişeyi hemen ve boyun eğişle bırakan Mehtap’ın elini gördün yine. Sonra avuç içinin Mehtap’ın teninde kayışı başladı. Bir duygu kapanına girdiler. Dışarısı önemini yitiren ayrıntılara dönüştü…

İrkildin.

“Canım bak ben yalnızca yarım saat oyalandım dışarıda. Bu kadar hırçınlaşmanı anlayamıyorum. Sen de erken yatıyorsun nasılsa…”

Şimdi, şu anda onu hiçbir zaman sevmediğin kadar sevdiğini düşündün. Ama hiç de bu kadar iğrenmemiştin. Titredin. Bir şeyler kirlenmişti. Ayrılık duygusu ve tiksinti tüm beynini kapladı birden. Böcekler bile kıpırtısız kaldı o an.

“Beni terk eden Pandemos’un şerefine! İnsan yaşlandıkça Uranios’la doluyor kaçınılmaz olarak!” dedin.

Kadın artık masa örtüsüyle falan oynamıyordu. Çene kemiğinin kulağıyla birleştiği noktaya bakınca içini çaresizlik kapladı. Artık hiçbir kıvrımdan zevk almak, hiçbir kıvrıma zevk vermek söz konusu değil. Zevk çanakları sonsuza dek kırıldı.  

“Parça parça olduğunu bile bile bu çanaklara atlanır mı?” diye homurdanıp ona uzandın.

Kadın irkildi, ıslak bir giysiden kurtulmak istercesine baktı sana. Bu bakış yeni bir kırgınlık yarattı içinde. Kırgınlık değil, çanak kırılıp parçaları her yerine saplandı sanki öyle canın yandı ki… Giderek hırçınlaştın, öç duygusu kapladı benliğini. Eline geçirdiğin herhangi bir şeyle oracıkta öldürüvermek onu! İçten bile değildi. Kolay olurdu. Duraksadın. Kafası yamulmuş, saçları kanla kemiklerine yapışmış görüntüyü, kolundan tutup az önce yürüdüğü hole, evin çıkışına, sokağa sürüklesem… Arkamızda kan, beyin, kemik parçacıklarından bir iz… Çöp bidonunun oraya bırakırım, çöpçüler alır.

Bu güzel yüzün şekilsiz bir kitleye dönüşmesi, bedenin seğirip kalmasına dayanamayacağını düşündün. Kendi canın acımış gibi hissettin. Birbirinizi öyle çok severdiniz ki… Eskiden… Olsun. Onu bağışladın, öfke yavaş yavaş bedenini terk etti sanki. Şarap içmeyi sürdürdün.

Kadın senin küçük camsı ihtiyar gözlerindeki öfkeyi gördü. Sonra rüzgâra kapılmış bulut olup gidişini… Bu değişimi yaşlılık ve güçsüzlük olarak açıkladı kendine. Ayrıca hayal edilip yenmeyen akşam yemeğinin yarattığı boşluğa, gelmeyenin çırpıntılı beklenişine karşılık ağır damlayan zamanın zehre dönüşmesine… Beklenenin, umarsız bir kılıfla kaplı olarak sana göre çok zaman sonra kapıdan girişini, oturduğun berjer koltukta soğukkanlılıkla karşılanması öyle herkesin becerebileceği bir şey değildi. Artık birbirinize bakmıyordunuz.

Sen şarabının son yudumunu içerken, “Yapılacak ne var ki?” diye sordun önünde secde etmiş şarap şişesine. Şimdi oturmuş ölmeyi beklerken başka ne olabilir ki? Genç bir kızın hayran olduğu, sığındığı, tutuşturduğu bir adamın son cızırtıları… Olsa olsa kör kor ha? Ve cam bir fanusun altındaki ateş! Öyle mi?

Yavru kedinin susmasını bekleyemezdin. Gecenin bitmesine ve Mehtap’ın uyumak istemesine bu denli öfkelenmezdin… Bu bedende yaşlanmazdın…

Balkon kapısı ve pencereler hâlâ açıktı. Saat koridorda koşmaya başlamıştı.

“Rüzgâr söylüyor şimdi o yerde bizim eski şarkımızı,” dedin, “Vazgeç, söyleme artık, hatırlatma mazideki halimizi!”

“Şiir mi bu?” dedi Mehtap.

Bu son sözleri oldu. Direnmeye zamanı bile olmadı.

Sanki gizli bir el koymuştu oraya o mermer Afrodit’i. Ne iyi! Ya da heykeli eline tutuşturmuş olabilir mi biri? Kim bilir? Kafatasının kırılışı mermer heykelden bir akım gibi geçip parmaklarına dek geldi. İyi geldi. Sanki bir balonun havası boşalmış gibi hissettirdi.

“Bir duygu, bir şarkı ve bir ortaya koyuş biçimi!” dedin.

Mehtap bu açıklamayı duymadı, farkındasın.

Nefes nefese kendini koltuğa bıraktın. Balkon kapısının kanatları ve kadının ağzı aynı biçimde açık duruyordu şimdi. Bu yalnızca ağzı belirgin kalmış, bedenin üstündeki kitle… Yalnızca bir an sürdü yaşamının finali gördün mü? Kafatasında onun da böcekleri var mıydı, diye bakacakken, üşendin, kalkamadın yerinden. Öfke yavaş yavaş bedenini terk etti.

Kim bilir ne zaman sonra Tilde geldiğinde açık balkon kapısının karşısında uyukluyordun. Sıçrayıp uyandın. Yerdeki kanlı cesedi gören kadının aklı başından gitti, çığlığı apartmanı inletti.

Polise kim haber vermişti, Tilde hatırlamıyor. Genç bir memur var şimdi yanı başında, ifadeni almaya çalışırken Tilde onu durdurdu.

“Memur Bey, o Alzheimer hastası. Söylediklerinin hiçbirini ciddiye alamazsınız.”

Memur inanmazlıkla yaşlı adama baktı.

“Benimle konuşurken normal gibi ama.”

Yerdeki beyaz örtülü kabartıya baktın. ‘Bu da ne Allah aşkına,’ diye düşündüğün sırada Tilde’nın sesi, “Rahmetlinin vesayeti altındaydı,” diyordu.

Vesayet ne demekti? Dilinin ucunda ama bir türlü, bir türlü…

“Dünden başlayalım. Dün neler olduğunu bana anlatır mısınız?”

Bir borunun içinden geliyordu sesler.

“Ay! Dün çok zor bir gündü. Beyefendi çok sinirliydi. Evden kaçtı. Hanımefendi az daha polise haber verecekti. Sonra etrafta bir dolaşalım, dedik. Onu ana caddede bulduk. Karşıdan karşıya geçerken trafiği karıştırmıştı. ‘Evden Mehtap’ı aramak için çıktım,’ diyordu. İkimizi de tanımıyordu. ‘Beni nereye götürüyorsunuz?’ diye bar bar bağırdı. İnsanlar başımıza toplandı. Mehtap hanım ona olup biteni uzun uzun anlattı ama bence boşuna çaba. Beyefendinin aklında bir hikâye vardı. Mehtap hanım evden daha doğrusu ondan kaçmış, geri gelmeyecek, kendisi de onu aramak için evden çıkmış. Sanırım daha önce böyle bir olay olmuş. Bence dün evde amaçsızca dolaşırken Hanımefendi’nin bir elbisesini görünce oldu her şey. Gece mavisi, kırmızı beyaz çiçek desenli elbiseye öyle uzun baktı ki… Biliyorsunuz bu gibi hastalarda herhangi bir nesne hastanın bir anısını hatırlamasına yol açar. Öyle bir şey yaşadığını düşünüyorum. Onu geri getirmek ve sakinleştirmek için akla karayı seçtik. Neredeyse doktora telefon edip yardım isteyecektik. Bu hastalar aşırı güçlü oluyorlar. Direndiklerinde gücümüz yetmiyor. Mehtap hanım, ‘Ne yapacağız Tilde?’ dedi durdu zavallı. Zor bela eve geldik, kapıdan girer girmez beyefendi altına yaptı. Meğer bezini çıkarıp atmış gitmeden önce. Her yer battı. Ben temizlerken Hanımefendi de onun üstünü değiştirip banyo yaptırdı. Mehtap hanım yarım kalan işlerini tamamlamak için çıktı. Yemeğini yedirip ilaçlarını verdim, yatırdım.”

“Saat kaçtı hatırlıyor musunuz?”

“Neyin saatini? Evden kaçışının mı?”

“Kaçması, geri gelişiniz, yemek, ilaç hepsi.”

“Anladım. Ama size net bir şey söyleyemem. İnsan böyle hastalarla yaşarken her şeyi yalnızca ilaç saatlerine göre ayarlıyor. İlaçlarını zamanında verebildiğime göre saat akşam altı sularında onu yatırmıştık diye düşünüyorum. Sonra ben çıktım. Uyuyunca yani. Hanımefendi de köşedeki markete gidip gelecekti. Yani akşam evdeydi, eminim. Gece çıkacağı zaman ben kalıyorum beyefendinin yanında. Peki, sizce eve kim girdi ve Mehtap hanımı…”

“Kapıda herhangi bir zorlama izi yok. Parmak izi alıyoruz. Bu heykelle başına darbe almış. Parmak izi vardır eminim. Ama katil suç aletini niye burada bıraktı? İşte bu aklıma hiç yatmadı. Bana eve gelip giden kimler vardı sayabilir misiniz? Tüpçü olur, sucu olur, ne bileyim sıklıkla gelen apartman görevlisi olur…”

Kadın başını iki yana salladı.

“Öyle biri yok. Dışarı işlerinin çoğunu Hanımefendi kendi yapar. Doktor, ilaç, hastane işini ikimiz birlikte hallederiz. Alışverişi kendisi yapar. Bazen eve getirttiği olur ama ender zamanlarda. Dün ben buradayken kimse gelmedi.”

“Tanıdıkları, akrabaları?”

“Çocukları yok. Bildiğim akrabaları da yok. Belki vardır, görüşmüyorlardır. Ben hiç rastlamadım.”

“Ne kadar zamandır burada çalışıyorsunuz?”

“Bir yıl oldu.”

“Tilde Hanım, kimliğinizi görebilir miyim?”

Kadın çantasından kimliğini getirdi.

“Burada adınızın Ayşe Ayhan olduğu yazıyor.”

“Bana Tilde diyen Beyefendi’dir. Tilde bir işaret mi neymiş bilmiyorum.”

“Anladım. Ne zamandır bakıcılık yapıyorsunuz? Bu sizin ilk işiniz mi?”

“Ben emekli hemşireyim memur bey. Bu işi de beş yıldır yapıyorum. Daha önce bir hanımla ilgileniyordum. O vefat edince burada çalışmaya başladım…”

“Eksik bir şey görünmüyor evde,” diyordu Tilde, duydun. “Hırsızlık olmamış. Ama Mehtap Hanım’ı kim, neden öldürmüş olabilir ki?”

Bir bulut girdi her şeyle arana, anlayamadın. “Biri mi ölmüş?” dedi bir ses. Herkes sana baktı. Demek sen sordun bu soruyu.


[1] Şekip Ayhan Özışık’ın Muhayyer Kürdî makamındaki eseri

YEDİ KİLİTLİ KAPI: EDGAR WALLACE’TAN GOTİK BİR SAPMA

Edgar Wallace’ın polisiye külliyatındaki sıra dışı örneklerden Yedi Kilitli Kapı, dedektiflik kurgusunun sınırlarını zorlayan gotik bir gerilim. Ne tam anlamıyla bir polisiye ne de tamamen dışında… Ancak türün meraklılarını tuhaf bir labirentin içine çekmeyi başarıyor.

İngiliz gerilim ve gizem edebiyatının usta kalemi Edgar Wallace, Yedi Kilitli Kapı adlı romanını 1926 yılında yayımlamış. Yani elimizdeki eser, neredeyse bir asır önce kaleme alınmış bir kurgu. Romanı okuduğunuzda, Wallace’ın neden kendi döneminin en popüler yazarlarından biri olduğunu anlamak zor olmuyor. Dehlizler, hayaletler, kasvetli malikâneler, çılgın bilim insanları, ekzantrik milyonerler, gizli mezarlar ve kilitli kapılarla örülü bu anlatı; okuyucuyu karanlık ve merak uyandıran bir dünyaya çekiyor. Üstelik bu gotik atmosferin içine biraz romantizm, biraz bilim kurgu serpiştirildiğinde ortaya çıkan tablo, sizi Yedi Kilitli Kapı’nın sürükleyici evrenine hızla dâhil ediyor.

Her ne kadar karmaşık bir olay örgüsüne ve yer yer dağınık görünen anlatım boşluklarına sahip olsa da romanın eğlenceli doğası bu dağınıklığı tolere edilebilir kılıyor. Fakat baştan söylemeliyim ki bu eser kesinlikle bir polisiye değil. Wallace çoğunlukla bir polisiye yazarı olarak bilinir ancak bu roman için “polisiye” demek çok zor. Evet, hikâyede bir gizem var fakat romandaki gizem unsuru olayları başlatan bir katalizör işlevi görüyor sadece. Klasik polisiyelerde görmeye alışık olduğumuz çift katmanlı anlatı yapısı bu romanda mevcut değil. Geçmişte ne olduğundan çok, gelecekte neler olacağını merak ediyoruz. En belirleyici unsur ise kahramanın hayatının tehlikede olması. Okur, onun bu maceradan sağ çıkıp çıkmayacağını bilmeden ilerliyor. Bu nedenle romanı “gerilim” türü içinde değerlendirmek daha isabetli olur. Kitabın Türkçe baskısının arka kapağında “polisiye roman” olarak tanıtılması, okuyucuda yanlış beklentilere yol açabilecek bir hata. En azından benim için öyle oldu diyebilirim. “Gerilim-Polisiye” şeklinde bir ifade, türün doğasına daha uygun düşerdi.

Romanın başlangıcında, bir kütüphanede önemsiz gibi görünen bir kitap kaybolur. Emekliliğine çok az zaman kalmış olan dedektifimiz, bu şaşırtıcı derecede önemsiz vaka ile görevlendirilir. Elbette, bu başlangıcın inandırıcılığı tartışmaya açık. Ancak romanın 1920’lerde yazıldığını unutmayalım. O devrin Londra’sında belki de bu tür vakalarla uğraşmak polis teşkilatının olağan bir görevi sayılıyordu.

Dedektifimiz kütüphaneye gitmeden önce başka bir soruşturma yürütürken kilit açma konusunda uzmanlaşmış bir dolandırıcıyla karşılaşır. Bu adam, olayın ayrıntılarına dair bildiklerini anlatamadan öldürülür. Ardından dedektif, kitabı kütüphaneden alan kişinin etik dışı psikolojik deneyler yapan İtalyan bir doktor olduğunu ve “Darağacı Çiftliği” adlı ürkütücü bir evde yaşadığını keşfeder. Kitabı ondan geri alırken olayların hızı ve karışıklığı da artar. Sonrasında bir avukat, dedektife ilginç bir iş teklif eder: Yabancı ülkeleri gezen genç ve zengin bir adamı takip etmek.

Tüm bu karmaşa içinde, romandaki karakterlerin ortak bir amaca yöneldiğini fark ederiz: Hepsi, bir aile mezarındaki gizemli kapıyı açacak yedi anahtarın peşindedir. Buna bir de dedektifin ölümle burun buruna gelmekten aldığı tuhaf zevk eklenince ortaya sürükleyici, keyifli ve rahat okunan bir macera çıkar.

Romanda tesadüflerin sayısı oldukça fazla. Bu kadar çok tesadüf, zaten pamuk ipliğine bağlı olan inandırıcılığı büsbütün zedeliyor. Neredeyse tüm karakterler yedi anahtarla bağlantılı; dedektifin onlarla yollarının kesişmesi ise oldukça alakasız sebeplerle gerçekleşiyor. Örneğin, dedektifin göreve çağrılmasının nedeni sadece bir meslektaşının tavsiyesi. Büyük servetin mirasçısıyla tanışması ise çalınan bir kitap sayesinde gerçekleşiyor. Aynı kitap, onu romanın en karanlık figürlerinden olan doktorla da tanıştırıyor.

Romanın bence en zayıf yönü, gizeminin kolayca tahmin edilebilir olması. Yalnızca ana gizem değil, diğer tuhaflıkların sebepleri de erken aşamada anlaşılabiliyor. Dedektifin günlerce gerçeği görememesi ise romanın gerçekçilik dozunu zayıflatan bir başka etken.

Yedi Kilitli Kapı adı, Wallace’ın kilitli oda polisiyelerine yaptığı katkıları bilen okur için yanıltıcı olabilir. Romanın başlığı, imkânsız bir suç kurgusu çağrışımı yaratıyor. Ancak burada ne fiziksel anlamda kilitli bir oda gizemi var ne de çözümü okuru şaşırtacak bir final. Hatta tam tersine, gizem son sayfalara kalmadan çözülüyor ve romanın geriye kalan kısmı, bu çözümün doğrulandığı bir kovalamacayı ve itirafı anlatıyor.

Dahası, romanın asıl derdi “yedi kilitli kapı” değil. Bu yedi kilit, sadece okurun ilgisini çekmek için uydurulmuş. Yedi yerine yetmiş yedi kilit de olabilirdi. Çözüm ise beklentiye kıyasla çok hafif. Karakterlerin davranışları dikkate alındığında, yedi kilidin kurcalanması da bu yüzden cinayet işlenmesi de çok anlamsız. Eğer yedi kilit önemliyse bu sefer karakterlerin davranışları tutarsızlaşıyor.

Ama romanın güçlü yönleri de var. Bunlardan biri, türler arası geçişkenliği. Polisiye okurları için bazı unsurlar tatsız olabilir: Tesadüfler, dağınık kurgu, erken çözülmüş gizem… Ancak roman tüm bu aksaklıklara rağmen, gotik gerilimden hoşlanan okurlar için zengin bir okuma vadediyor. Wallace’ın kaleminden çıkan bu eser, türün sınırlarını test eden, atmosferiyle ayakta kalan iyi bir örnek.

Her şeyden önce Wallace’ın edebi cesaretine ve türler arası geçişteki yetkinliğine saygı duymak gerek. Polisiye değil belki, ama etkileyici bir gerilim romanı. Kurgudaki kusurlar, Wallace’ın yarattığı kasvetli dünyanın bizi içine çekmesini engelleyemiyor.

Yedi Kilitli Kapı’nın keyifli bir okuma deneyimi sunduğunu söylemeliyim. Wallace’ın en büyük gücü, atmosfer yaratma becerisinden kaynaklanmakta. İngiliz kırsalının pastoral dinginliğini birkaç satır içinde kasvetli, uğursuz ve tekinsiz bir zemine dönüştürebilmesi takdire şayan. Yer yer gotik korku romanı tonlarına ulaşan anlatımı, beni hem eğlendirdi hem de tedirgin etti.

Sonuç olarak, Yedi Kilitli Kapı türsel olarak kesin bir kalıba sığmasa da gotik-gerilim sularında gezinen, atmosferiyle cezbeden, olay örgüsüyle kafaları karıştıran ama anlatımıyla sürükleyen bir eser. Polisiye beklentisiyle romana başlayan bir okurun hayal kırıklığı yaşayabileceği doğru; ancak tür beklentilerinin ötesine geçmeyi göze alabilen okur için hâlâ lezzetli bir klasik.

“NARİN” BİR KONU: POLİSİYE EDEBİYATTA ve BEYAZ PERDEDE KAYIP ÇOCUKLAR

Kayıp vakaları, gerçek hayatta nasıl can yakan ve toplumda derin yaralar açan olaylarsa, polisiye edebiyatta da yazarların önde gelen muamma kaynaklarından biridir. Hepimiz bir kayıp vakasını okurken gizemin yarattığı merak duygusunun sarhoşluğunu yaşarız. Kayıp şahsın nerede olduğu, başına neler geldiği ana unsur gibi görünse de arka planda ailenin ve toplumun içinde bulunduğu durum ve vermek zorunda kaldıkları mücadele başta edebiyatçılar olmak üzere pek çok sanatçıyı etkilemiştir. Dolayısıyla konunun yansımalarını sanat eserlerinde sıkça görürüz. Kurguyu gerçek hayattan ayıran en güzel şeylerden biri romanın sonunda kaybın bulunması ve gizemin çözülmesidir. Fakat gerçek hayatta işler pek öyle yürümez…

Narin Güran cinayetiyle yeniden kamuoyunun gündemine giren ‘kayıp çocuklar’ sorunu ülkemizde 1990’lı yılların ortalarında çokça konuşulmuştu. Yakınlarını Kaybetmiş Aileler Derneği (YAKAD) ‘Umut Otobüsü’ ile basının dikkatini çekmiş ve kayıp dosyaları dönemin üst düzey yöneticilerinin masalarına konulmuştu. Adından da anlaşılabileceği gibi dernek, kayıplarını bulma ve kamuoyunu bilgilendirme ve bilinçlendirme hedefiyle bir araya gelen aileler tarafından kurulmuştur. Sosyal amaçlı bir dernek olan YAKAD; din, dil, ırk ayrımı gözetmeden, aileleri kayıplarıyla kavuşturmayı hedeflemektedir.

Umut Otobüsü

İsmet Özbilici’nin 6 Eylül 1992’de evinin önünden kaybolan oğlu Abdülhamit’i arayışı sırasında kendisi gibi birçok aileyle karşılaşması ve bu konuda var olan boşluğu fark etmesi üzerine yapılan bu girişim tüm maddi zorluklara rağmen ulvi görevine devam etmektedir.

İsmet Özbilici, kaybolan oğlunu bulmak için yüzbinlerce el ilanı bastırıp Türkiye’yi köy köy, kapı kapı dolaşmasına rağmen oğlunu bulamadı. Diğer bir oğlunun da hayattan vakitsiz ayrılışı üzerine kendini kayıplara adadı ve yakınlarını kaybetmiş aileleri birleştirerek YAKAD’ı kurdu. Kurucu Özbilici’nin 1999 yılında vefatından sonra yönetimi oğlu Zafer Özbilici devralmıştır.[1]

Zafer ÖZBİLİCİ

Ne yazıktır ki geçen otuz küsur yılda Türkiye’de değişen bir şey olmadı. Kayıp çocuk vakalarının sayısı halen çok yüksek ve dosyalar emniyeti meşgul etmekte. İstatistiki bilgilerin bir kısmına erişilebiliyorken yaşadığımız pek çok mantık dışı olayda olduğu gibi devletin 2010’lu yıllarda ‘kayıp çocuk verisini’ kamuoyuyla paylaşmayı kestiğini görüyoruz. Resmi makamların bu acımasız “göz görmezse gönül katlanır” tavrına rağmen cesur basın mensuplarının ve sivil toplum örgütlerinin çalışmaları sayesinde kamuoyu, geleceğimiz olan çocuklarımızın başına gelen ve gelebilecek kötülüklerden haberdar olabiliyor.

“Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı”nın raporuna göre, 2007 yılı içinde 7183 kayıp çocuk ihbarı yapılmıştır ve bunların 833’ü halen bulunamamıştır. Aynı rapora göre Türkiye’de çocuk kaybolma riski % 30 olarak saptanmıştır.

Doç. Dr. Asmin Kavas’ın Kaybolan Çocuklar Krizi: Türkiye ve Dünyada Mevcut Durum, Zorluklar ve Çözüm Önerileri başlıklı ve 2024 tarihli raporuna göre “Dünya genelinde de kaybolan çocuklara ilişkin durum, Türkiye’dekinden çok farklı değil. Missing Children Europe ve AMBER Alert Europe verilerine göre AB ülkelerinde her yıl yaklaşık 250.000 çocuk kayboluyor. Avrupa dışındaki ülkelerde ise tablo daha da ürkütücü. Örneğin Hindistan’da her 8 dakikada bir çocuk kayboluyor ve bu çocuklar ya zorla çalıştırılıyor ya da seks işçiliğine itilerek insan kaçakçılığına maruz bırakılıyor. Kurumun yaptığı çalışmaya göre 2022 yılında dünya genelinde ülkeler bazında kaybolan çocuk sayıları yaklaşık olarak şu şekilde:

Avustralya’da her yıl 20.000, Kanada’da 45.288, Almanya’da 100.000, Hindistan’da 96.000, Rusya’da 45.000, İspanya’da 20.000, Birleşik Krallık’ta 112.853, Meksika’da 120.000, Brezilya’da 40.000, Amerika Birleşik Devletleri’nde ise her yıl 460.000 çocuk kayboluyor.

National Center for Missing & Exploited Children (NCMEC) verilerine göre, dünya genelinde her yıl yaklaşık 4.600 çocuk yabancılar tarafından kaçırılıyor ve bu vakaların yüzde 20’sinde çocuklar ne yazık ki sağ olarak bulunamıyor.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Adli İstatistik verilerine göre 2008 – 2016 yılları arasında tam 104 bin 531 çocuk kayboldu. TÜİK bu tarihten itibaren kayıp çocuklara ilişkin verileri açıklamayı bıraktı.  Ülkemizin son yıllarda aldığı kontrolsüz göçmenler ve kaçak sınır girişlerini göz önüne aldığımızda kayıp çocuk sayısının katlanarak arttığını tahmin etmek güç değil. Bu nedenle kayıp çocuklara toplumun dikkatinin çekilmesi, verilerin toplanması ve bu konuda titiz, şeffaf, kapsayıcı ve sürdürülebilir çalışmalar yapılması son derece önemli.[2]

Emniyet Müdürlüğü’nün konuyla ilgili sayfasında Kayıp Çocuk veli, vasi veya yakınları tarafından nerede olduğu veya akıbeti bilinmeyen, vesayeti veya koruması altında bulunduğu kurumu izinsiz terk eden veya izinli ayrılsa bile kuruma geri dönmeyen ve hakkında polise kayıp müracaatı yapılmış 18 yaşını tamamlamamış kişi olarak tanımlanıyor.

Emniyet Müdürlüğü’nün yukarıda adı geçen sayfasında belli başlı çocuk kayıp nedenleri; terk edilme, kimliği tespit edilemeyen trafik kazası, doğal afet, istem dışı kaçırılma (fuhuş, yasa dışı evlat edinme, cinayet, organ ticareti, dilendirilme, uyuşturucu kuryeliği), çocuğun taciz ve şiddet nedeniyle aileden uzaklaşması, maddi sorunlar, aşk ve şöhret olarak sıralanmış. Aynı sitede ‘bildirilen’ kayıp çocuk vakalarının %98’inin bulunduğu yazıyor.

Profesör Oğuz Polat, yıllardır kayıp ve istismara uğramış çocuk vakaları üzerinde çalışan bir adli tıp uzmanı. Polat’a göre, çocuk hem kaybolabilir hem de kaçırılabilir. Ama kayıpsa bulunma oranı %80. Şayet çocuk kaçırılmışsa bulunması için özel bir çaba gerekiyor ve işin püf noktası, olayı işleyen fail kadar hızlı olabilmek. Bir çocuğun ilk 3 saatte bulunma oranı %75. Bu, kaçırılmadan 8 saat sonra %50’lere düşüyor. Polat, kayıptan 24 saat sonra artık oran vermediklerini ifade ediyor.

Tüm bu bilgilerin ışığında kaybolan, tacize uğrayan ya da öldürülen çocuklar konusunu polisiye edebiyatın görmezden gelmediğini görüyoruz.

Konuya ilgi duyanlar için birkaç polisiye edebiyat, dizi ve film örneğini kısaca inceleyelim.

Çocuk Koleksiyoncusu – Sabine Thiesler (Pegasus Yayınevi, 2016)

Okulda aldığı kötü notları anne ve babasına göstermekten çekinen Benny okulu asar. Yabancılara güvenmemesi gerektiğini bilmesine rağmen, onu iki serserinin saldırısından kurtaran Alfred’e içgüdüsel bir şekilde inanır. Benny iki gün sonra şehir dışındaki küçük bir kulübede, saçları düzgünce taranmış olarak bir masada oturur halde bulunur. Hâlâ canlıymış gibi görünen küçük çocuk aslında on sekiz saat önce hayatını kaybetmiş, sağ azı dişi öldükten sonra sökülmüştür. Tıpkı ondan üç yıl önceki Daniel’a ve üç yıl sonraki Florian’a olduğu gibi. Anne ve babalarının onları kurtarması için son ana kadar dua eden bu çocuklar sonunda pes ederek Alfred’in aldığı ölüm kararına boyun eğerler. Sabine Thiesler, romanında sıra dışı yöntemler izleyen bir seri katilin kan donduran hikâyesini anlatıyor.

Kayıp Çocuk Arşivi – Valeria Luiselli (Siren Yayınları, 2020)

Ses dökümleri oluşturan belgeselci bir çift, çocuklarını da yanlarına alarak New York’tan Meksika sınırına doğru seyahate çıkar. Kadın, sınırı geçtikten sonra başlarına ne geldiği belli olmayan iki kayıp göçmen kızın, adamsa Apaçilerin ruhlarının halen gezindiği topraklardaki yankıları kaydetmenin peşindedir.

Meksikalı yazar Valeria Luiselli, Kayıp Çocuk Arşivi’nde bir yol hikâyesini katmanlayarak anlatmış. Çocuklarıyla beraber yola çıkan bir çiftin hikâyesiyle beraber, çözülmekte olan bir evliliğin muhasebesini, Güney Amerika ülkelerinden ABD’ye yönelen göçü ve bu kitlesel göçler sırasında ölen, insan tacirlerinin eline düşen, istismara uğrayan çocukların hikâyesini ve Amerikan tarihinin Kızılderililerle ilgili karanlık sayfalarını romanda okumak mümkün.

Johnny Waverley’nin MacerasıAgatha Christie

Ünlü polisiye yazarı Agatha Christie’nin en az kendi kadar ünlü karakteri Hercule Poirot’un maceralarından biri kaçırılan bir çocuk hakkındadır. Hikâye, 1974 basımı Poirot’s Early Cases isimli kitapta yer alır.
Poirot, 1923’ün başlarında Marcus Waverly’nin üç yaşındaki oğlu Johnnie’nin eski aile evi Waverly Court’tan kaçırılmasını araştırmak üzere çağrılır. Olaydan önce aile, yirmi beş bin pound ödenmediği takdirde çocuğun kaçırılacağı tehdidinde bulunan isimsiz mektuplar almıştır. Bay Waverly mektupları polise götürmüş, polis çocuğun ertesi gün saat on ikide kaçırılacağını belirten son bir mektup alana kadar durumla pek ilgilenmemiştir. Tehdidin gerçekleşeceği gün, Bayan Waverly hafif bir şekilde zehirlenir ve Bay Waverly’nin yastığına saat on ikide yazan bir not bırakılır. Evde olaya karışan birinin olduğunu anlayan Bay Waverly, uzun zamandır birlikte çalıştığı Butler, Tredwell ve karısının çok güvendiği sekreter arkadaşı Bayan Collins dışında tüm personeli işten çıkarır. Çoçuğun kaçırılmasının ardından önce polis sonra da ünlü dedektifimiz olaya dahil olur.

Çöp Çocuk Cinayetleri – Calep Carr (Artemis Yayınevi, 2017)

Trejan Jones ve Mike Li, adli tıp uzmanı olarak görev aldıkları bir soruşturma sonrası New York şehrinden ayrılmak zorunda kalmışlardır. İkili, Trejan’ın halasının Surrender kasabasındaki çiftliğinde, öğrencilere adli konularda çevrimiçi ders verip geçimlerini sağlamaktadırlar. Polis memuru Pete, Trejan’a başvurur ve ondan bir olay yerinde inceleme yapmasını ister. Şehirde çöp çocuk olarak adlandırılan çocuklardan biri ölü bulunmuştur. Olay cinayet gibi dursa da ikili araştırdıkça işin içinde başka bir şey olduğunu anlamaya başlar.

Bu örneklerin dışında polisiye yazarımız Ahmet Ümit’in Kırlangıç Çığlığı romanında göçmen ailelerin ve çocuklarının, ev sahibi ülkelerde maddi-manevi sömürülmelerini ve ‘organ kaçakçılığı’ bağlamında bir çocuk cinayetini anlattığını, ünlü yazar Lawrence Block’un Mezar Taşları Arasında Gezinti romanında Özel Dedektif Matt Scudder’a kaçırılan bir çocuğu arattığını hatırlatalım.

Çocuk kaybı vakaları edebiyat kadar sinema ve dizi senaryolarında da yer bulmuştur.  Konuyla ilgili okurların izleyebileceği dizi, film ve belgesel türündeki yapımları listeleyerek yazımıza son verelim.

BELGESELLER

Amy Bradley is Missing (2025)

Into the Fire: The Lost Daughter (2024)

Stolen (2023)

Madeleine McCann’in Kayboluşu (2019)

The Atlanta Child Murders (1985)

DİZİLER

The Stolen Girl (2025)

Liebes Kind (2023)

Thirteen (2016)

The Missing (2014- 2016)

Jordskott (2015–)

Top of the Lake (2013- 2017)

Broadchurch (2013–2017)

The Killing (2011- 2014)

Five Daughters (2010- )

FİLMLER

The Vanished (2020)

Lost Girls (2020)

Child 44 (2015)

Prisoners (2013)

Stolen (2012)

Stolen(2009)

Changeling (2008)

Gone Baby Gone (2007)

The Face on the Milk Carton (1995)


[1] https://tr.wikipedia.org/wiki/Yak%C4%B1nlar%C4%B1n%C4%B1_Kaybetmi%C5%9F_Aileler_Derne%C4%9Fi

[2] https://www.icc.org.tr/haberler/uluslararasi-kayip-cocuklar-gunu/haberler/uluslararasi-kayip-cocuklar-gunu.php/uluslararasi-kayip-cocuklar-gunu/haberler/uluslararasi-kayip-cocuklar-gunus

OZAN ILGIN 27: DE(RİN)VLET

Bazen insanlar ayakta uyur. Ben de masum ve mazlum sandığım Güvercin Ana isimli bir kadın tarafından ayakta uyutulmuştum. Bu kadını mafya lideri, kumar ve uyuşturucu taciri Uçhan Kaçan Rüçhan’ın elinden kurtarmaya çalışırken domuzun asıl başının Güvercin Ana olduğunu öğrenince Fight Club filminin son sahnesindeymişim hissi yaşadım kafamda. Ne izledim lan ben? Asıl suçlu benim “Şükür ki, devletimiz hâlâ güçlü ve hâlâ mazlumların yanındaydı,” diyerek korumaya çalıştığım bu Güvercin Ana mıymış yani?

SULTANAT’IN DOĞU YAKASI’NDA BİR HÜCRE EVİNDE BULUNAN SİLAH LİSTESİDİR:

PKM Bixi makineli tüfek: 14

AK 47- Kalaşnikof: 143

RPG 7 roketatar: 57

Lav silahı: 8

Silahlar parçalarına ayrılmış, gres yağıyla yağlanmış ve Miki Fare’li bebek battaniyelerine sarılarak gömülmüş olarak bulundu.

Mafya anası bu iki kadının terk ettiği villanın bahçesinde gömülü silahlara SSOK tarafından el konuldu. Silahları bu yasadışı insanlar herhangi bir faaliyete kalkışmadan önce bulduk diye sevinmiştik. Tabii ki erken bir kutlamaydı. Bizim bulmamız için bahçeye gömdükleri silahlar, bize yaşatacakları tehlike dolu günlerin fragmanıydı.

***

Ayakta ve dahi yan gelip yatarak uyutulanların şehri Sultanat, o sabah, metrolarda ve bir belediye otobüsü hattında meydana gelen toplam beş patlamayla gözünü açtı. Metronun ve otobüslerin en kalabalık olduğu sabah saati, işe gidenlerin yoğun olduğu dört metro vagonu, tünellerde acil durum butonuna basılarak durdurulmuş sonra da patlatılmıştı. Şehrin Doğu Yakası’ndan Batı Yakası’na giden ve buralardaki fabrikalarda çalışan mavi yakalıları taşıyan bir belediye otobüsü ise, Burgaziçi Köprüsü üzerindeyken patlatıldı. Şehrin dört ana metro hattı ve şehrin ortasından geçen Burgaziçi Nehri’nin iki yakasını birbirine bağlayan köprüde bu denli büyük facialar yaşanınca şehir adeta felç oldu. İtfaiye arabaları, ambulanslar, polis araçları, enkazdan yaralı veya ölüleri çıkarmaya gidecek olan tüm teknik ekipler şehrin trafik keşmekeşinde sıkışıp kaldı.

Sultanat Şehri Özel Kuvvetler-SSOK olarak biz duruma müdahale etmede yetersiz kalınca Vali-başkan orduyu sahaya çağırdı. Vatandaşlara ait tüm araçların ikinci bir emre kadar en yakın ara sokağa park etmeleri ve şehrin tüm ana arterlerini trafikten arındırılmaları emredildi. Ordu, her köşe başına makineli tüfekli askerler dikince sokağa çıkma yasağı ilan etmeye gerek kalmadı. Zaten işlerine gidemeyen yetişkinler ve okullarına ulaşamamış öğrenciler trafikten ve caddelerden sessizce çekilince meydanlar boşaldı.

Kolluk ve sağlık kuvvetlerinin enkaz kaldırma, yaralı ve ölüleri taşıma işlemleri gecenin geç saatlerine kadar sürdü. Patlamaların şiddeti yüzünden yaralıların çoğunun ekseriyetle bacakları veya kollarının koptuğu tespit edildi. Ölmüş bedenler paramparça olduğu için ilk etapta sayıları 72 olarak açıklandı. Sonraki saatlerde bu sayı 101’e çıkacaktı.

Yangın uzmanları patlayan metro vagonlarından birinde gövdesinin ve kafasının yarısı uçmuş bir ceset tespit ettiler. Diğerlerinin uzuvları kopmuş ya da parçalanmışken patlama şekli yüzünden bu kişinin intihar bombacısı olduğu sonucuna varıldı. O saniyeden itibaren işin rengi değişti.

***

Sultanat Eyalet-şehri, doğu ve fakir yakası Asya’ya ayak basan, batı ve zengin yakası Avrupa’yı adımlayan bir şehirdi. Fakir bölgelerde yetiştirdiği iş gücünü zengin bölgelerdeki fabrikalarında çalıştırarak ultra zengin olmuş beyaz yakalı, beyaz yatlı hatta beyaz gemili aileler şehrin Batı Yakası’nda ‘para var, huzur var’ şeklinde yaşardı. Eğlence sektörü ve yeme içme hayatıyla Avrupa’yı aratmayan bu şehir, hem Avrupalı hem Asyalı olmanın verdiği kozmopolitliği iyi şekilde kullanan, dünya üzerinde yetişen ve yenen her şeyin kolaylıkla temin edildiği bir geçiş noktası, yenilikçi para harcama trendlerine tam zamanında yetişen, parlayan bir elmastı. Bütün bu heyecanın ortasında kendini Savdi Akrep Yarımadası’ndaki petrol ve güç savaşlarından, dolayısıyla Ortadoğu bataklığından azade tutmayı bilmişti.

İsviçre’deki paralarının tek kuruşuna bile zarar gelmesin diye bu ülkeye saldırmazlık antlaşması imzalamış dünya ülkeleri, aralarında gizli bir anlaşma varmış gibi Sultanat’a da ilişmiyorlardı. Şehir, Ortadoğu batağından bir önceki keyif verici durak, uyuşturucu ticaretinde İpekyolu’na uzanan bir basamak, yasadışı silah ve her renkten her ırktan kadın ticareti yapmak isteyenlere elverişli bir konak olarak asla yasaklanamayan keyif verici bir madde gibi yüzyıllardır çekiciliğini korumuştu.

Bu canlı bomba olayı bütün bu algıları yerle bir edecekti. Piizişleri Bakanı Solomon Sert’in gizli bilgi ilan etmesine ve adli makamların patlamalara haber yapma yasağı getirmelerine rağmen yabancı basın, Sultanat’ta canlı bombaların beş noktada yüzden fazla insanı öldürdüğünü sürmanşetten duyurdu.

***

Uluslararası basını bu kadar ilgilendiren bir konu varken başka konulara da haber yasağı getirilebilirdi. Örneğin 4 Ağustos’ta, daha dört gün önce yapılmış olan Sultanat Kime Peşkeş Çekmek İstersem Çekerim Sınavı-SKPSS şaibeli soru skandalı nedeniyle iptal edildi. Sultanat’ta yaşayan, gelecekle ilgili tüm ümitlerini bu sınava başlamış binlerce genç perişan oldu. Sultanat Öğrenci Seçememe ve Yandaş Yerleştirme Merkezi-SÖSYM başkanı değiştirildi ama nafileydi. Gençler bir kez daha belirsiz bir geleceğe doğru yelken açtılar.

***

Normalde günlük açıklamalarıyla gündemi değiştirmeye pek teşne olan Vali-başkan İkram Papazoğlu, şehirde kurulan kriz masasına Piizişleri Bakanı Solomon Sert aracılığıyla emirler gönderiyordu. Durum değerlendirmesi ve basın açıklamaları için TV’lerin karşısına da bakanını yolluyordu. Diğer zamanlarda gençlerle, kadınlarla, çocuklarla ilgili her meselede yırtık prompterdan fırlar gibi fırlayıp laf yetiştiren bir Vali-başkan neden suskundu? Bu sessizlik elbette hayra alamet değildi.

***

Beş patlamanın enkazı kaldırıldı. Metro hatları ve Burgaziçi Köprüsü trafiğe açıldı. İnsanlar korkarak da olsa hayatlarına kaldıkları yerden devam etmeye başladılar. Saldırılardan iki hafta sonra gazeteci Yusuf Pulister kapımda bitti.

“Geçen sefer sen ortaya çıktıktan sonra patlama olmuştu. Bu sefer patlamadan sonra ortaya çıktın. Hayırdır Yusufçuğum, bu şerefi neye borçluyum?”

“Kocaman sırt çantalı beş gencin patlamaların olduğu sabahki görüntülerini tespit ettik. Sultanat Merkez İstasyonu’ndan içeri giriyorlar. Beşi de bir yerde.”

“Beşi bir yerdeler pahalı olur diye bilirdim. Demek bu gençlerin hayatları gram altından çok daha ucuzmuş.”

“Gençler bedavaya gitti ama sebep oldukları sansasyonun sonuçları paha biçilmez.”

“Peki, bizim SSOK ve şehirdeki diğer kolluk kuvvetleri şehri köşe bucak ararken siz nasıl buldunuz bu beş kişiyi?”

“Siz delilleri patladıktan sonraki kalıntılarda aradınız. Siber güvenlik ekipleriniz ve olay yeri inceleme paramparça bir ‘puzzle’ı bir araya getirmekle uğraşıyorlar hâlâ. Biz yüzlerce kamera görüntüsünden zamanı geri aldık. Canlı bombaların patlamadan önceki hâlini bulmamız gerekiyordu.”

“Vaay. Akıllıca…”

“Eh övünmek gibi olmasın ama biz gazeteciler polisten bir adım öndeyizdir her zaman.”

“O yüzden ve maalesef fazla yaşamazsınız.”

“Her işin riski vardır Ozan. Şerefsizin biri donmuş bir 24 Ocak sabahı, karlı bir sokakta, evimizin önündeki arabamızı patlatacak diye bildiklerimizi yazmasaydık uğurlar olsun diye ağıtlar yakılır mıydı arkamızdan? Bir mumla karanlıklar aydınlanmaz belki ama bir mum söner yerine bin mum yanar.”

“Peki peki anladık. Yine hangi iş varmış bu işin içinde? Sen boşuna gelmezsin bana. Taşı kaldırınca kim çıkacak altından acaba?”

***

18 Ağustos’ta yandaş  gazeteci Faith Bullşit cezaevine girdi. Demek sistem arada sırada kendi itlerini de ısırıyordu. Lağım ağızlı bu adam sonunda hak ettiği cezayı bulmalıydı.

***

Bir ülkede veya eyalet-şehirde doğal felaketler harici (ki artık onlar da şüpheliydi) çok büyük bir terör olayı patlak verdiği zaman uzun vadede kimin işine yaradı bu diye sormayı öğretmişti bize SSOK Amirimiz Kozak Hayri. Yunus Pulister canlı bombaları tespit edip haberini patlattıktan sonra görüntüleri adalete teslim etmişti. Geriye gidilerek yapılan Sultanat Suçluları Sobeleme Sistemi-SOBESE kameraları taramasında beş tane canlı bombanın Güvercin Ana’nın silah gömdüğü villanın iki sokak ötesindeki bir başka villada yaşadığı tespit edildi. Eve baskın yapıldı. Terk edilmiş villada hidrojen peroksitle çamur haline getirilmiş piperin isimli madde ve bu karışımı patlatmak için kullanılan teçhizat bulundu. Piperin, karabiberden elde edilen bir maddeydi. Bu beş bombacının böyle bir patlayıcı meydana getirebilmek için kimden destek aldığı, hangi ülke vatandaşı olduğu, bomba yapımını nereden öğrendiği dipten doruğa araştırıldı.

Beş genç tahmin edilenin aksine Sultanat’ta doğmuş ve büyümüştü. Aileleri sıradan, kendi yağıyla kavrulan insanlardı. Babaları işçiydi,  Sultanat’ın kodamanlarının fabrikalarında çalışıyorlar, çarkların dönmesi için alın teri akıtıyorlardı. Oğulları ise görünmez eller tarafından zehirlenerek bu çarklara çomak sokmak uğruna kanlarını akıtmaya ikna olmuşlardı.

***

31 Temmuz’da SEVAP partisinden istifa eden Ethan Flag isimli iş insanı, East Fırıldak’ın genel başkanı olduğu Homeland Partisi’ne katıldı. Beş ay sonra bu partinin genel başkan yardımcısı olacaktı. Eyalet-şehir fırıldaklar memleketine dönmüştü. Her yöne dönebilen kullanışlı politikacılar içlerinden temiz olanları da kirletiyorlardı.

***

Haftalardır sessizliğini koruyan Vali-başkan İkram Papazoğlu sonunda tüm TV kanalı ekiplerini Belediye Bilişim -Bel-Bil Kulesi’nin bahçesine topladı.

“Şehrimizde meydana gelen terör faaliyetlerine sebep olanları lanetliyor, şehit ve gazilerimizin ailelerine Allah’tan rahmet ve başsağlığı diliyoruz. Bir daha böyle bir hayasızlığa, rezilliğe ve izansızlığa mahal vermemek ve şehrimiz insanlarını çaresizlik ve korku içinde yaşamaya mahkûm etmemek için bu akşamdan itibaren yeni kurulmuş HAŞHAŞİ isimli kolluk kuvveti birliklerimizin terminaller, metro istasyonları, havalimanları, ana caddeler, meydanlar dahil şehrin tüm kilit noktalarında vur emriyle hazırda bekleyeceklerini size açıklamaktan gurur duyuyorum.”

Açıklamayı beraberce dinlerken Yusuf’a gizlice sordum:

“HAŞHAŞİ ne demekmiş?”

Her Emre Amade Şaşkın Hatta İşi Başındankın Askerler İnisiyatifi.”

“Şaka mı bu?”

“Sana daha komiğini söyleyeyim Ozan. Bu ‘HAŞHAŞİ’ler vur emrini hangi mermilerle yerine getirecekler tahmin et.”

“Zırh delici mermilerle elbette.”

“Bingo!”

***

Kurucu liderimiz Mustafa Kâmil Atasult ölmemişti, kalbimizde yaşıyordu. Devlet de kalbimizdeydi. Ama bir devlet daha vardı devletten içeri. Ve bu devlet gerçekten çok derindeydi.

Ne demiştim? Bu şehir, Ortadoğu batağından bir önceki keyif verici durak, uyuşturucu ticaretinde İpekyolu’na uzanan bir basamak, silah ticareti ve her renkten ve her ırktan kadın ticareti yapmak isteyenlere elverişli bir konak olarak asla yasaklanamayan keyif verici bir madde gibi yüzyıllardır çekiciliğini korumuştu.

Şehrin devridaimi için mesai harcayan işçi babaların çocukları, bu şartlara çomak sokmak için canlı bomba olmuşlardı. Yanılmıştım. Onlar bu devrin daimî olması için canlarını vermişlerdi. Her dönem, çağ veya ülke kendi korkulacak unsurunu allayıp pullayıp halkın zihnine kazımazsa yaptığı yasa dışı kahramanlıkları aklayamazdı. Nasıl ki anneler geceleri bir türlü uyumak bilmeyen çocuklarını ‘öcü geliyor’ diye korkuturlar, devletler de bir türlü uyumak bilmeyen vatandaşlarını ‘terör geliyor, yıkım geliyor, dış güçler geliyor, güvenliğiniz kalmadı’ diyerek korkutuyorlardı. Sonra da “Biz özel silahlı birliklerle güvenliğinizi sağlayacağız, içiniz müsterih olsun,” diyerek bu korku ikliminde güven tazeliyorlardı. Her yüzyılda elma gibi bir meyve yasak ilan edilmeliydi ki cennetten kovulanlar kovulmalarının suçunu bu elmayı tutana yükleyebilsinler.

***

25 Ağustos’ta şarkıcı Gülshen, konseri sırasında imam-hatiplilere laf etti diye ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama’ suçundan göz altına alındı. Fakat Sultanat vatandaşları Gülshen’in yanında yer alarak X ve Instagram’da paylaşımlar yaptılar.

30 Ağustos’ta kripto para şirketi Thodex’i kuran ve Sultanat’ta binlerce vatandaşı dolandırıp yurt dışına kaçan kişi Arnavutluk’ta yakalandı. Adalet saatimiz bozuk da olsa en azından günde iki kez doğruyu gösteriyordu.

3 Eylül’de eyalet-şehrin resmi kuruluşu Sultanat Telgraf Telefon- STT’nin sisteminden 38.000 kişinin kimlik bilgilerinin yetkisiz kişilerce ele geçirildiği açıklandı. Devletin bile kimlik bilgilerimizi elinde tutamadığı bir devirde yaşıyorduk. Ama ne mutluyduk ki tepeden tırnağa silahlı askerler güvenliğimizi sağlayacaklardı.

***

Beş gencin Tacirüddin Tarikatı’nda yetiştirilip canlı bomba olmaları için aylardır uyuşturucuya alıştırılmış olduklarını öğrenince hiç şaşırmadım. Tüm bu bilgileri kamuoyu açıklayan araştırmacı gazeteci Yusuf Pulister ise görevi olan halkı bilgilendirmek işini layıkıyla ve eksiksizce yaptığı için gözaltına alındı. Anlaşılan o ki tüm doğruyu söyleyenler gibi Yusuf da dokuz köyden kovulup Cyvilry Hapishanesi’nde tutukluluk hayatı yaşamayı tadacaktı.

Sultanat’ta mazlumların ölümü bile zalimlere yarıyordu.

Taştan Parmak

Türkçeye Çeviren: Benan ERES

Gilberth Keith Chesterton (1874-1936) bir ilahiyatçı (teolog), eleştirmen ve gazeteci olmasının yanı sıra on parmağında on marifet bir isimdir. Yarattığı kurgusal dedektif karakterinin başarısı günümüzde diğer meziyetlerinden daha öne çıkmaktadır. Katolik mezhebine geçmiş ve bazı destekçileri onu azizlik mertebesine aday göstermiş olduğundan, zamanında anti-semitik olup olmadığıyla ilgili ateşli tartışmalar yaşanmıştır.

Polisiye yazın tarihindeki önemiyse tartışılamaz. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Peder Brown’un, Britanyalı dedektifler kulvarında tek bir rakibi vardı; o da Sherlock Holmes’tü. Ancak kaderi, yüz yıldan daha kısa bir süre içerisinde düşük kalibreli bir gündüz kuşağı televizyon dizisi kahramanına dönüşmek oldu. Chesterton’ın polisiye yazını üzerindeki etkileri, 1930 yılında Anthony Berkeley’in onu Polisiye Kulübü’ne başkanlık etmek üzere davet etmesiyle belirginleşti. Yürüyüş yapmaktan büyük keyif alırdı. Yorkshire çayırlarında Peder O’Connor isimli bir rahiple birlikte yaptığı gezintiler, Peder Brown karakterini yaratmasına vesile oldu. “Taştan Parmak” hikâyesinin temeli de yine Fransa’da üç arkadaşın yaptığı bir yürüyüşe dayanıyor.

***

Yürüyüşe çıkmış üç genç adam Fransa’nın güneyindeki küçük Carillon kasabasının hemen dışında durdu. Burası turistik rehber kitapçıklarında, şimdi bir üniversiteye ev sahipliği yapan ve Boyg’un mücadelesine sahne olan eski güzel bir Bizans manastırıyla meşhur olarak tanıtılıyordu. Okurların Boyg ismini duyunca heyecanlanmaları gayet anlaşılabilir, çünkü muhtemelen birçok gazete ve kitapta bu isme rastlamışlardır. Boyg ile İncil, düzenli aralıklarla dini konferanslar aracılığıyla uzlaştırılmaya çalışılmıştır. Boyg, kundakta başlayıp neredeyse tımarhanede sonlanan uzun psikolojik hikâyelerin sayısız kahramanının zihinlerini genişletmiş, biraz da allak bullak etmiştir. Gazeteciler, Galileo gibi öncülere reva görülen muameleyi ona gösterir, yineledikleri atıflarını hızlıca yazarlarken bir başka örnek vermeleri gerekirse kısaca duraklar ve cümlelerini ya Bruno ya da Boyg’la toparlarlar. Ancak ılımlı Ortodokslar da aynı derecede büyülenir ve bir taraftan Boyg’un keşiflerinden sonra Homoousian (İsa ve tanrının aynı özden olduğu kabulü) ya da insan bilinci öğretisinin, daha önce her neredeyse, artık aynı yerde durmadığını söylerken diğer taraftan da bir bilinmezcilik (agnostisizm) parıltısı hissederler. Boyg’un büyük bir kâşif olduğunu söylemeye lüzum yok –ki kamuoyunda tam da böyle tanınıyor. Ne keşfettiğini söylemeye gerek de yok; zira hiçbir zaman kamuoyu buna en ufak bir ilgi göstermeyecektir. Keşifleri kabaca, fosiller ya da taşlaşma için gereken uzun süreçler hakkındaydı ve genellikle dine düşman olduğu varsayılan, anarşik ya da anonim evrimsel güçleri ima ederdi. Ancak yaşarken yaptığı hiçbir keşif, gazetecilik açısından bakıldığında, öldüğünde onun hakkında keşfedilenlerden daha sansasyonel değildir. İşte bizi de ilgilendiren, bu daha özel ve kişisel olan mesele.

Üç turist, bir saatliğine birbirlerinden ayrılıp daha sonra karşıdaki kafede bir öğlen atıştırması için buluşmak üzere sözleşmişlerdi. Üçünün bu bağımsız vakti harcamaya ve keyfini çıkarmaya karar verdiklerinde yaptıkları tercihler, kişiliklerinin birer özetini sunmak için yeterli olacaktır. Arthur Armitage, sahip olduğu büyük serveti sürekli ve adanmış bir şekilde kendini kültürel olarak geliştirmeye harcayan kara ve vakur bir gençti. Özellikle sanat ve mimariyle ilgiliydi ve azimli karga burnu çoktan Bizans manastırına yönelmişti bile. Yanındaki adamsa kendisi bir sanatçı olsa da sanata karşı benzer bir heves sergilemiyordu. Zamanının çoğunu şiirle çarçur eden bir ressamdı. Ancak daima dehaların peşine düşen Armitage, bir anlamda her iki alanda da onun hamiliğine soyunmuştu. Bu sanatçının adı Gabriel Gale idi. Uzun boylu, gevşek –daha ziyade kayıtsız– sarı saçlı bir adamdı. Ama bir hami için himayesine alması oldukça zor biriydi.

Genellikle dalgın bir tavırla canı ne istiyorsa onu yapardı ve çoğunlukla da istediği, hiçbir şey yapmamaktı. Bu sefer öncelikle kafeye doğru hüzünle yönelmiş, bir iki kadeh şarabı içtikten sonra kasabanın içine değil dışına doğru seğirtmişti. Birbirinin peşi sıra yuvarlanan bulutlara gözlerini devirerek bakmaya ve bir başkasına rastlayana kadar kendi kendine konuşmaya devam etti. Hemen altındaki dik eğime konumlanmış bir stüdyonun cam çatısı ayaklarının ucunda belirmişti. Burası bir ressam stüdyosuydu. Stüdyonun sahibiyle olan atışmaları, gerçekçi sanatın geleceğiyle ilgili bir tartışmayla neyse ki sona erdi. Öğlen kayıntısı için geri döndüğünde, tuhaf ve tarihi Carillon kasabasıyla olan tanışıklığı sadece bu kadardı.

Üçüncü adamın adı ise Garth’di. Diğer ikisinden daha kısa boylu, daha çirkin ve biraz daha yaşlıcaydı. Buna rağmen ince, sivri suratının ortasına kondurulmuş daha canlı bakışlara sahipti. Hızlı adımlar atıyordu ve hayat bilgisi konusunda diğer ikisi onun sorumluluğundaki birer bebek gibi kalıyordu. Daha temel bilimsel araştırmaları hobi edinmiş oldukça yetkin bir pratisyen hekimdi ve onun için tüm kasaba, üniversite ve stüdyo, manastır ve kafe sadece ve sadece hepsinin tepesindeki Boyg’un dehasının mabediydiler. Ancak bu sefer pratik içgüdüsü Doktor Garth’i doğru yönlendirmişti. Keşfettikleri, antika meraklısının Roma stili kemerlerde ya da şairin yuvarlanan bulutlarda bulduklarından çok daha sarsıcıydı. Ve hikâyemiz, onun öğle yemeği öncesinde yaşadığı bu tek bir saatlik macerayla ilgili.

Kafenin masaları, arasından biraz önce henüz yürümüş oldukları yolun parıltısının seçilebildiği, duvarı bölen eski yuvarlak geçidin karşısındaki bir sıra ağacın altındaki kaldırıma dizilmişti. Ancak kasabayı çevreleyen dik tepeler öyle yüksektiler ki kasaba duvarını aşıp orada burada kümelenmiş kaktüsler dışında çıplak ve düz kayadan bir başka duvar oluşturuyorlardı. Bu dik eğimli ıssız kayalık üzerinde, sığ ve taşlık küçük bir dere yatağının dışında tek bir çatlak bulunmuyordu. Aşağılara doğru, derenin vadi tabanına ulaştığı yerde eski manastırın bazilikasının kara kubbeleri yükseliyor ve tuhaf, kaba saba bir taş merdiven oradan su hattı boyunca tepeye doğru ilerliyor ve yine taştan yapılmış bir kulübeden hâllice, küçük ve ücra bir binaya ulaşınca sonlanıyordu. Gale’in bilinçsiz gezintisi sırasında denk geldiği stüdyonun parlak cam çatısının biraz yukarısındaki bu yer, küçük kasabanın ardında yükselen ıssız kayalıkta insana ait son izdi.

Doktor Garth hızla yaklaşıp biraz ani bir şekilde oturduğunda Armitage ve Gale masada çoktan yerlerini almışlardı.

“Dostlar, haberleri duydunuz mu?” diye sordu.

Biraz sert konuşuyordu, çünkü antika meraklısıyla ressamın içine dalmış oldukları hülyalı ve gerçeklerden uzak merak ve meselelerden belli belirsiz bir rahatsızlık duymuştu. O sırada Armitage şöyle diyordu:

“Evet, sanırım bugün, hakiki orta çağın en eski heykellerinden bazılarını gördüm. Üstelik bunlar bazı Bizans yapıtları gibi kaskatı değillerdi. Genellikle gotik mimaride görebileceğiniz gerçek grotesk bir dokunuş vardı.”

“Sanırım ben de bugün modern çağın en yeni heykellerinden bazılarını gördüm,” diye yanıtladı Gale. “Ve onları orta çağa ait sandım. Demek ki o stüdyodaki gerçek grotesk dokunuş biraz fazla kaçmış.”

“Haberleri duydunuz mu diyorum?” diye üsteledi Doktor. “Boyg ölmüş.”

Gale, gotik mimari hakkındaki cümlesinin ortasında durdu ve ciddiyet ve saygıyla şöyle dedi:

“Huzur içinde yatsın da… Boyg kimdi?”

“Ciddi misin ya?” diye yanıtladı Doktor. “Boyg’u duymayan bir insan evladı yoktur sanıyordum.”

“Eh, sen de Paradou’nun adını hiç duymamışsındır,” diye cevapladı Gale. “Hepimiz kendi öğrenim ve derecelerimiz ölçüsünde, kendi küçük evrenciklerimizde yaşıyoruz. Muhtemelen en ileri seviyedeki heykeltıraşı ya da belki son lakros ustasını ya da satranç şampiyonunu bilmiyorsundur.”

Bu ikisinin farkı şuydu; Gale kendi düşünce silsilesi sonlanır sonlanmaz soyut bir mevzuda havadan konuşmaya girişirken Armitage, ortada daha acil bir şeylerin bulunduğunun fark ederek kendiliğinden sessizliğe gömülürdü. Yine de farkında olmadan notlarına göz attı; ilerici heykeltıraşın ismine geldiğinde başını kaldırdı.

“Paradou da kim?” diye sordu.

“Neden sordun? Bu sabah konuştuğum adam,” dedi Gale. “Heykel anlayışı herkes için fazlasıyla ilerici. Kendisi hakkında anlattıklarının sonu yok; benden daha fazla konuşuyor, pek de güzel konuşuyor. Üstelik düşünüyor da; heykeltıraşlık dışında her şeyi yapabilecek kabiliyette bence. Sanatına gelince, kendi teorileri kendi önünde engel oluyor. Ona da söylediğim gibi, bu yeni gerçekçilik mefhumu…”

“Belki de gerçekçiliği bir kenara bırakıp gerçeğin kendisiyle ilgilenmeliyiz,” dedi Garth sertçe. “Size Boyg ölmüş diyorum. Üstelik en kötüsü bu değil.”

Armitage, şair dostunun kayıtsızlığına benzer bir edayla notlarına baktı. “Yanlış hatırlamıyorsam, Profesör Boyg’un keşfi fosillerle ilgiliydi.”

“Profesör Boyg’un keşfi, fosilleşmeden farklı olarak taşlaşma için gerekli zamanın çok daha uzun olmasıyla ilgiliydi,” diye yanıtladı Doktor. “Böylece biyolojik kökenleri, doğal seçilim hipotezi için gerekli kronolojiye imkân veren bir tarihsel döneme kadar geriletti. Sizin için şimdi araya girip ‘aman ne mühim şey’ diye laf sıkıştırmak eğlenceli olabilir ama sizi temin ederim ki konunun uzmanı bilim dünyası bu keşfi hayret ve takdirle karşılamıştı.”

“Gerçekten de taşlaşmayacağını duyunca taş kesmiş olmalılar,” diye belirtti Şair.

“Şu anda senin küstahlığınla uğraşacak zamanım yok,” dedi Garth. “Korkunç bir olayla uğraşıyorum.”

Armitage müşfik bir oturum başkanı edasıyla araya girdi. “Cidden, Garth’in konuşmasına izin vermeliyiz. Hadi Doktor, konu ne? En başından başla.”

“Pekâlâ,” dedi Doktor, ahenksiz konuşma tarzıyla. “En başından başlıyorum. Buraya Boyg’un kendisine yazılmış bir tanıtım mektubunu cebime koyup gelmiştim. Özellikle de cömert beyefendinin kasabaya kazandırdığı jeoloji müzesini görmek istediğimden ilk olarak oraya gittim. Boyg müzesini tüm camları kırılmış şekilde buldum. Nümayişi çıkaranların fırlattığı taşlar da müze camekânlarının çok yakınlarında yerde dağılmış hâldeydiler. Camekânlardan biri paramparça olmuştu.”

“Jeoloji müzesine yapılan bağışlardır şüphesiz,” diye yorum yaptı Gale. “Cömert bir müdavim oradan geçiyormuş ve değerli bir sergiyi camdan görünür hâle getirmek istemiş. Bilim dünyası dediğin mecrada bunun yapılmaması için bir neden göremiyorum. Biliyorum ki sanat dünyasında çokça olur. Paradou’nun büst ve bas rölyefleri halka doğru fırlatılmış olağanüstü taşlardır ve…”

“Paradou’nun canı… cenneti boylasın diyelim mi?” dedi Garth, anlaşılır bir sabırsızlıkla. “Senin fikir ya da akımlarının dışındaki şeylerin de gerçekten var olduğunu anlaman için ne yapmak gerek acaba? Sadece jeoloji müzesi değil; her yer aynı durumdaydı. Sonradan oval bir tabelayla süslemiş oldukları Boyg’un ilk yaşadığı evin önünden geçtim. Tabela çamurla kaplanmıştı. Daha yeni heykelini diktikleri pazar yerine de gittim. Etrafı hâlâ, öğrencileri ve takdir edenleri tarafından yerleştirilmiş çelenklerle çevriliydi ama heykel bir boğuşma olmuşçasına parçalanmıştı; belli ki taşa tutulmuş, elinin bir parçası kırılıp düşmüştü.”

“Şüphesiz Paradou’nun heykeli,” diye gözlemde bulundu Gale. “Boşuna değil şunu bunu fırlatmışlar üzerine.”

“Sanmam,” diye yanıtladı Doktor aynı sert tonda. “Paradou’nun değil, Boyg’un heykeli olduğu içindir. Müze ve tabelayla aynı meseleden. Konu hakkında burada Fransız Devrimi’ne benzer bir şeyler olmuş; Fransızlar böyledirler. Renan’ın doğduğu Breton köyünde, heykelinin dikilmesine karşı çıkan ayaklanmayı hatırlayın. Biliyorsunuzdur sanırım; Boyg doğma büyüme Norveçliydi. Buraya sadece araştırmaları için en iyi arazi koşullarını sunan jeolojik yapısı ve akıntının mineral özellikleri için yerleşmişti. Teorilerinde genel olarak tepki sürelerinin uyumlu olmasının yanında, öyle görünüyor ki, yılanları tek bir göz kırpmayla kafadan bacaklı deniz yumuşakçalarına çeviren kutsal bir dere olduğuna dair yerel barbar bir batıl inanca da denk gelmiş. Bu yaygın bir söylence ki aynısı Whitby’de St. Hilda hakkında da söylenmişti. Ancak burayı oldukça sıcak kılan kendine özgü bir takım koşullar söz konusu. İlahiyat öğrencileri tıp öğrencileriyle kapışırlar, biri Roma, diğeri ‘akıl’ için. Dediklerine göre orada tepenin üzerindeki keşiş kulübesinde Keşiş Pierre emsali kudurmuş bir deli yaşar ve zaman zaman dışarı çıkıp kollarını sallayarak ortalığı ateşe verirmiş.”

“Bunun hakkında bir şeyler duymuştum,” diye belirtti Armitage. “Bana manastırı gezdiren rahip, sanırım oranın baş görevlisiydi… Neyse, pek bilgili ve belagatli bir beyefendi… Neredeyse daha şimdiden aziz ilan edilmiş olan kutsal bir adamdan bahsetti.”

“İnsanın şimdiden inanç şehidi olmasını dileyesi geliyor; ancak şehitlik, varsa eğer öyle bir şey, ona kalmamış,” dedi Garth kasvetli biçimde. “İzin verin de hikâyemi sırasına göre anlatayım. Profesör Boyg’un hemen köşede bulunan evini bulmak üzere pazar yerini geçtim. Kepenkleri açıktı ve yaşlı bir hizmetkâr dışında kimsecikler yoktu. Başlangıçta bana bir açıklama yapmayı reddetti. Aslına bakarsanız her iki taraf açısından da bir yabancıya herhangi bir şey anlatma konusunda kaba bir isteksizlik söz konusuydu. Fakat referans mektubumun doğasını açık etmeyi başardığımda sonunda pes etti ve efendisinin öldüğünü söyledi.”

Bir duraklamanın ardından nihayet Gale etkilenmiş gibi sordu:

“Mezarı neredeymiş peki? Hikâyen gerçekten oldukça tuhaf ve dramatik, belli mezarına kadar gidiyor. Hac ziyaretin, Napolyon’unki gibi mermer ve altından ihtişamlı bir abide bulmanla ve hatta mezarın da tecavüze uğramış olduğunu fark etmenle sonlanıyor olmalı.”

Garth, “Bir mezarı yok,” diye yanıtladı. “Ancak birçok anıtı olacak. Bugün kendi kasabasında hakarete uğramış olan bu zatın, her kasabada bir heykelinin dikildiği günü görmeyi umarım.”

“Neden bir mezarı yok?” diye sordu Armitage.

Doktor, “Bedeni bulunamamış,” diye yanıtladı. “Hiçbir yerde izine rastlanmamış.”

“O hâlde öldüğünü nereden biliyorsun?” diye sordu öteki.

Kısa bir sessizliğin ardından Doktor, öncekinden daha tok ve kuvvetli bir sesle devam etti:

“Öncelikle nedenine gelirsek, ölüm nedeninin cinayet olduğuna neredeyse eminim.”

Armitage defterini kapadı ama başını kaldırmadan masaya bakmaya devam etti. “Hikâyene devam et,” dedi.

“Boyg’un yaşlı hizmetçisi,” diye devam etti Doktor “Tuhaf, sessiz, sarı suratlı yaşlı ucube sonunda bana, Boyg’un bir asistanı olduğunu söylemeye ikna oldu. Sanıyorum o asistanı oldukça kıskanıyordu. Asistan, profesörün bilimsel konularda yardımcısı ve sağ kolu, Bertrand adında, kendisi de pek yetenekli, o büyük adamın güvenine fazlasıyla layık ve davasına şiddetle bağlı biri. Boyg’un çalışmasını sonuna kadar sürdürmeye devam ediyor ve onun ölümü ya da ortadan kaybolması hakkında bilinebilecek azıcık şeyi de o biliyor. Onun izini sürüp hemen kasabanın ötesindeki tepenin eteğinde, Boyg’un kitapları ve aletleriyle dolu küçük evde bulduğumda, bu sinsi ve esrarengiz durumun doğasını sezmeye başladım. Bertrand sessiz bir adam olsa da asistanlar arasında yaygın olan kabul edilebilir bir kibre sahip. Bazen büyük keşfin neredeyse ustası kadar ona da ait olduğu fantezisi içinde olduğu hissedilebiliyor. Ama bunun bir zararı yok çünkü bu sadece ustasının şöhreti uğruna, sanki kendisininmiş gibi sahiplenerek mücadele etmesini sağlıyor. Aslına bakarsanız sadece keşif hakkında kaygılı değil; daha doğrusu sadece o keşif hakkında kaygılanmıyor. Başka bir keşfin peşinde olduğunu anlamak için bu sessiz genç adamın parlak, kapkara gözlerine ve arzulu yüzüne çok uzun bakmama gerek kalmadı. O artık sadece bir araştırma asistanı ya da öğrenci değil. Eğer fena hâlde yanılmıyorsam amatör bir dedektif rolüne soyunmuş.

“Sanatsal eğitiminiz, dostlarım, bir şairi hatta bir heykeltıraşı keşfetmek için harika bir araç olabilir. Ama bir katili keşfetmek için bilimsel eğitimin daha uygun olduğunu düşündüğümden dolayı beni bağışlayın. Bertrand ustalıkla işe koyulmuş. Size şimdiye kadar bulduklarını kısaca özetleyebilirim: Boyg, Bertrand tarafından en son suyolu boyunca yamacı inerken görülmüş; şu Gale’in ahbabı olan heykeltıraşın stüdyosunda her sabah yaptığı gibi geçirdiği bir saatin ardından dönüş yolundaymış. Burada, mantıksal yöntemin gerektirmesinden ziyade, mantıksal yöntem hatırına diyebilirim ki heykeltıraşın Boyg’la hiçbir anlaşmazlığı bulunmuyormuş. Aksine, kendisini ilerici ve devrimci bir karakter olarak takdir edermiş.”

“Biliyorum,” dedi Gale, birdenbire aklını başına toplamış gibi görünüyordu. “Paradou gerçekçi sanatın, bilimin çağdaş enerjisi üzerine kurulmuş olması gerektiğini söylüyor. Fakat buradaki yanılgı…”

“Sen teorilerine çekilmeden önce gerçeklerle olan işimizi bitirmeme izin ver,” dedi Doktor sertçe. “Bertrand, Boyg’un bir sigara molası için çıplak yamaçta yere çöktüğünü görmüş; buradan bakınca da yamacın ne kadar çıplak olduğunu görebiliyorsunuz. Üzerinde saatlerce yürüyen biri bile tavanda sürünen bir sinek gibi görünür olacaktır. Bertrand laboratuvarda yaşanan bir kriz nedeniyle çağırıldığını, tekrar dönüp baktığındaysa ustasını yamaçta göremediğini ve o günden sonra da bir daha görmediğini söylüyor.”

“Tepenin eteği ve keşiş kulübesine çıkan merdivenlerin sonunda, kasabanın hemen kenarında büyük manastır binaları bulunuyor. Bu tarafta karşılaştığınız ilk şey geniş, dörtgen revaklı avlu. Avlu da papaz okulu öğrencileriyle müdavimlerinin odaları ya da hücreleriyle çevrili. Karşılıklı verilen siyasi ödünlerle, kurumun bu tarafının ilahiyatçılara ayrılırken, hemen ardındaki bilimsel ve diğer tür okulların nasıl tamamen seküler kaldığının hikâyesiyle sizi sıkmayacağım. Ama aklınıza şu gerçeği yerleştirmeniz önemli: Manastır bölümü hemen kasabanın kıyısındayken diğer bölüm, manastırla kasabanın içi arasında, tabiri caizse bir duvar oluşturuyor. Boyg, canlı ya da ölü, ona karşı dünyada her şeyden çok büyük bir ilgi besleyen kalabalıklara görünmeden bu seküler bariyeri geçmiş olamaz. Ortalık tamamen bir velvele içindeymiş. Hem aleyhine hem de lehine gösteriler varmış. Yamaçta ona bir şey olmuş olmalı ya da en azından iç bariyere ulaşmadan önce başına bir şey gelmiş. Amatör dedektif dostum yamacı ya da konuyla ilgili önemli bir kesimini incelemeye girişmiş. Müthiş bir girişim hem de, sanki mikroskop kullanılarak yapılmış. Yakından incelendiğinde taşlık arazinin çoğunlukla buradan görüldüğü gibi olduğunu tespit etmiş. Ne mağara, ne bir çukur, ne bir yarık hatta bir çatlak bile yok. Millerce uzunlukta çıplak taştan oluşuyor. Şu birkaç tutam kaynanadilinin ardında bir fare bile saklanamaz. Gizlenecek bir yer keşfedememiş ancak buna rağmen bir ipucu bulmuş. O ipucu solmuş bir kâğıt parçasından fazlası değil. Derenin sığ yatağında iyice ıslanmış ama üzerinde belli belirsiz ustanın el yazısıyla döktürülmüş kelimeler seçilebiliyor. Bir cümlenin parçası olmalı: ‘Bilmen gereken bir şeyi açıklamak için yarın sana uğrayacağım.

“Dostum Bertrand oturup bu cümle parçasına kafa yormuş. Mektup suyun içindeymiş. Bu demek oluyor ki derenin yukarıya doğru akmayacağına dair oldukça bilimsel bir akıl yürütmeye göre kasabanın içinden atılmamış. Bulunduğu yerden daha yüksekte ise sadece heykeltıraşın stüdyosu ve keşiş kulübesi var. Ancak Boyg zaten stüdyosuna her sabah gittiğinden, uyarıyı heykeltıraşa yazmış olamaz. Uğrayacağı kişi keşişti ve ona ne söyleyeceğine dair bir tahminde pekâlâ bulunulabilir. Bertrand, Boyg’un taze bulunmuş hakikatler ve önceki sonucu tasdik eden bulgularla büyük keşfini ezici bir bütünlüğe kavuşturmuş olduğunu herkesten daha iyi biliyordu ve öyle görülüyor ki bunları en fanatik karşıtına açıklamaya, mücadeleden vazgeçmesi için uyarmaya gitmiş olmalıydı.”

Gözünü gökyüzündeki bir kuşa dikmiş olan Gale aniden araya girdi.

“Boyg’a yapılan bu saldırıların içinde kişiliğine karşı yapılmış olan var mı?”

“Bu kaçıklar bile ona saldıramazlardı,” diye yanıtladı Garth hararetle. “Türünün en iyisinden bir İskandinav’dı o; bir çocuk kadar yalın ve inanıyorum ki bir o kadar da masumdu. Ama ondan tüm bu nedenlerle nefret ediyorlardı ve nefretlerinin soruşturmamızın ufkunda belirmeye başladığını siz de seçebilirsiniz. Zafer saatinde hakikati anlatmaya gitti ve bir daha gün ışığını göremedi.”

Armitage’ın bakışları uzaklara, zirveye giden yolun yarısındaki tecrit hücresine sabitlenmişti. “Ciddi olamazsın,” dedi. “Bir azizmiş gibi andıkları adamın, dostumun dostu olan başrahibin bir katil olduğunu söylüyor olamazsın.”

“Başrahip dostunla Roma stili heykellerden konuşmuşsunuz,” diye yanıtladı Garth. “Eğer fosiller hakkında konuşmuş olsaydınız karakterinin başka bir yönünü görmüş olabilirdin. Bu Latin papazlar çoğunlukla kendilerini hayli maskelemiş olurlar ama bahse girerim bir o kadar da dikenlidirler. Tepedeki diğer herife gelince, manastır görevlileri tarafından münzevi bir hayat yaşamasına izin veriliyor. Öte yandan pekâlâ başka şeyler yapmasına da izni var. Önemli günlerde buraya inip vaaz vermesi serbest ve size diyebilirim ki o günlerde kıyametler kopuyor. Bir tür manyak diyip geçebilirdim ama katil ruhlu bir manyak olduğuna inanmakta en ufak bir tereddüt duymuyorum.”

Armitage bir duraksamanın ardından, “Dostun Bertrand, şüphelerine binaen herhangi yasal bir girişimde bulunmuş mu?” diye sordu.

“Ya, işte sır perdesi de orada başlıyor,” diye yanıtladı Doktor. Endişe yüklü bir sessizliğin ardından devam etti. “Evet, polise resmi bir suç duyurusunda bulunmuş ve sorgu yargıcı epey bir kişiyi sorgulamasının ardından suçlamanın düştüğünü açıklamış. İş, birçok cinayette olduğu gibi, cesedin ortadan kaldırılmasının zorluğu konusunda düğümlenmiş. Sanırım zamanı geldiğinde Hyacinth dedikleri keşiş de ifadeye çağırılmış ancak kulübesinin yamacın kendisi kadar sert, katı ve çıplak olduğunu ispatlamakta bir zorluk yaşamamış. Kimsenin şu taş duvarlarda ceset saklayamayacağına ya da kaya zeminde bir mezar kazılamayacağına ikna olmuşlar. Ardından sıra sizin başrahip dediğiniz, Katolik Okulu’ndan Peder Bernard’a gelmiş. Yargıcı, aynı durumun okul avlusu ve denetimindeki diğer odalar için de geçerli olduğuna ikna etmeyi başarmış. Tüm odalar, size bahsettiğim açık hava ateş gösterisi için kırılmış olduklarından dolayı, alışılagelenden daha az, içinde mobilya niyetine iki üç ahşap parçası bulunan boş kutuları andırıyorlarmış. Her neyse, savunma bu şekildeymiş ve diyebilirim ki Bernard, Roma stilinin yanında daha birçok konuda bilgi sahibi olduğundan ve Hyacinth, bir fanatik de olsa, ikna kabiliyeti yüksek bir hatip olarak ün yapmış olduğundan, oldukça işe yaramış. Sonuçta başarılı olmuş ve suçlamalar düşmüş ama eminim ki dostum Bertrand yeni bir girişimde bulunmak için sadece doğru zamanı bekliyor. Cesedin saklanmasına ilişkin bu zorluklar… Aha! Kendisi de geldi işte.”

Genç bir adamın sokaktan aşağı hızla yürüyüp biraz durakladıktan sonra oturdukları masaya yanaşmasıyla şaşırmıştı, sözünü yarıda kesti. Giyimi tam olarak Fransız usulü cenaze saygınlığını yansıtıyordu: Siyah silindir şapkası, atkıyı andıran siyah, sıkı kravatı, çenesinin ucundaki siyah sakalının tuhaf köşeleri ona, Gaboriau’nun hikâyelerinden fırlamış gibi hayali bir antika karakter kazandırıyordu. Lecocq’tan geri kalır yanı yoktu. Solgun yüzündeki siyah gözlerin doğuştan dedektif olan birine ait olduğu söylenebilirdi. O anda solgun yüzü heyecandan, olduğundan daha solgundu ve doktorun sandalyesinin arkasında durup kısık bir sesle şöyle dedi:

“Buldum.”

Doktor Garth ayağa fırladı. Gözleri merakla parıldıyordu. Ardından beylik tavrını geri takınarak Mösyö Bertrand’ı dostlarına tanıttı. O esnada da kendisine, “Bizimle rahatça konuşabilirsiniz. Hakikat dışında başka bir şeyle ilgimiz söz konusu değildir,” dedi.

“Hakikati buldum,” dedi Fransız büzdüğü dudaklarıyla. “Artık bu kanlı keşişlerin Boyg’un cesedine ne yaptığını biliyorum.”

“Duymamızda bir mahzur var mı acaba?” diye usulca sordu Armitage.

“Üç güne kadar herkes öğrenmiş olacak” diye karşılık verdi Fransız. “Yetkililer konuyu yeniden gündeme getirmeyi reddettiklerinden dolayı onları zorlamak için pazar yerinde bir miting düzenleyeceğiz. Şüphesiz katiller de orada olacaklar ve ben onları kınamakla kalmayacağım, yüzlerine bakarak onları mahkûm edeceğim. Perşembe günü, iki buçukta orada olun mösyö. Dünyanın en büyük adamlarından birinin, düşmanlarınca nasıl katledildiğini öğreneceksiniz. Şimdilik sadece bir tek laf edeceğim. Muhteşem Edgar Poe’nun sizin dilinizde söylediği gibi ‘Hakikat her zaman kuyunun dibinde değildir.’ İnanıyorum ki bazen fark edilemeyecek kadar barizdir.”

Daha çok uykuya dalmış gibi görünen Gabriel Gale görülmemiş bir şevkle hayata dönmüştü.

“Bu doğru,” dedi. “Tüm olan biten bu.”

Armitage, sessiz bir keyif ifadesiyle ona döndü.

“Umarım dedektifi oynamıyorsun Gale,” dedi. “Senin peri masalından çıkıp da Scotland Yard’a yardıma koşacağını gözümde hiç canlandıramıyorum.”

“Belki Gale cesedi bulabileceğini düşünüyordur,” dedi Garth gülerek.

Gale gevşekçe, ağır ağır sandalyesinde doğruldu ve sersem bir tavırla cevap verdi:

“Yani, bir anlamda evet,” dedi. “Doğrusu, cesedi bulabileceğimden oldukça eminim. Aslında, buldum bile denilebilir.”

***

Bay Arthur Armitage’ın kişiliğini biraz bilenlere, bir günlük tuttuğunu ve yabancı ülkelerde edindiği izlenimleri, atmosfere uygun bir sempati ve uygun sözlerle not almaya çabaladığını söylemeye gerek yok. O anda, birkaç gün öncesinde içinde dolaşırken kâh dikili heykelin stilini eleştirdiği, kâh bazilikanın siluetini hayranlıkla seyrettiği resim gibi pazar yerindeki toplaşmayı ya da aslında iki güruhun karşılıklı toplaşmasını tarif etmeye çalışırken, tabiri caizse, kalemi elinden düşmüş ya da daha doğrusu sayfanın üzerinde şaşkınca dolaşmaya başlamıştı. Hayatı boyunca demokrasi hakkında okumuş, yazılar yazmıştı ve onunla ilk karşılaştığında bir zelzeleye kapılıp yutuluvermişti. Taşra pazarındaki Fransız güruhla, Hyde Parkı ya da Trafalgar Meydanı’nda görmüş olduğu İngiliz güruh arasında gerçekte dehşet verici bir fark vardı. Bu Fransızlar meydana duygularını boşaltmak için değil, basbayağı düşmanlarını yok etmek için gelmişlerdi. Bu halk mitinginin sonunda bir şey olacaktı; katliam dahi olabilirdi, ama büyük bir şey olacağı kesindi.

Kalabalık, saldırgan hiddetine rağmen, ya da tam da o yüzden, askeri bir disipline sahipti. Kıtalar hâlindeki adamlar gönüllü olarak saflara geçmiş, kabaca liderlerinin emirlerine uyuyorlardı. Peder Bernard, bir Roma imparatorunun maskesini andıran bronz suratıyla oradaydı ve sofu haçlı kalabalığına hükmediyordu. Hemen yanında, kendisi de mezardan çıkmış bir cesede benzeyen, kemikten yapılmış yüzü, gözlerini saklamaya yetecek kadar derin ve karanlık göz çukurlarıyla, yabani vaiz Hyacinth yer alıyordu. Öteki tarafta Bertrand’ın gaddar solgunluğu ve kızıl saçlı Doktor Garth’in fareye benzer hareketliliği göze çarpıyordu. Ruhban sınıfı karşıtı kalabalık da arkalarından gürlüyordu ve gözleri zaferle parıldıyordu. Armitage kendini toparlayıp bunları düzgün bir şekilde not almaya fırsat bulamadan, Bertrand heykelin kaidesinin yanına yerleştirilmiş sandalyeye sıçrayıp neredeyse bir kelime bile sarf etmesine gerek kalmadan tek bir dramatik işaretle ölünün intikamını almaya gelmiş olduğunu ilan etti.

Ardından karşılıklı atışmalar başladı. Ağır ve seriydiler ama Armitage bunları bir rüyada duyuyormuş gibiydi; ta ki beklediği, her hayalbazı rüyasından uyandıracak o noktaya kadar. Sitayiş dolu mensur şiirler işitti, kahraman Boyg’a düzülen şükran dolu ilahiler; Armitage’ın bildiği kadarıyla trajedisinin hikâyesi. Sonra, zaten önceden bildiği gibi, keşişlerin cesedi saklamalarının imkânsızlığına dair resmi karar okundu. Ardından tüm kalabalıkla birlikte daha önce bilmedikleri ya da daha doğrusu bu tip bilmecelerin tamamında olduğu gibi henüz anlamamış oldukları bir konuya atlandı.

“Hücrelerinin çıplak ve yaşamlarının basit olduğuna dair ifade verdiler,” diyordu Bertrand. “Bu hurafe kölelerinin yaşamın doğal zevklerinden kaçındıkları doğrudur. Fakat onların da kendine has zevkleri var, inanın bana, kendi şenlikleri var. Sevgiden zevk almıyorlarsa da nefretten keyif alırlar. Ve herkes Usta’nın öldüğü gün, ilahiyat öğrencilerinin onu temsili bir kuklanın içerisinde yaktığını unutmuş görünüyor. Kuklanın içinde.”

Bir fısıltıdan fazlası, bir çığlıktan daha vahşi bir heyecan, kalabalığın içerisinden geçti ve insanların bu söylenenin ne anlama geldiğini anlamlandırabilmeleri için daha fazla zaman gerekti.

Bertrand beyaz, tutkulu bir suratla, “Bruno’yu günahın temsili olarak yakmadılar mı? Ya Dolet’yi ?” diyordu. “Bu hakikat şehitleri, kiliselerinin çıkarı ve tanrılarının şanı adına diri diri yakıldılar, fakat Boyg’u canlıyken yakmadılar. Ölüsünü yaktılar ve işte bu yolla onu katledişlerinin izlerini sildiler. Demiştim ki hakikat her zaman kuyuda gizli değildir, aksine bir kulenin ta tepesindedir. Ve ben Usta’mın kemiklerini her bir yarıkta ve kaktüs birikintisi içinde ararken, aslında apaçık gökyüzünün altında, gözler önünde, avluda kükreyen kalabalığın hemen ortasındaydı ve böylelikle bedeni insanların gözlerinden uzak tutuldu.”

Son tezahürat ve uğuldama da benzer seslerin cehenneminde kaybolurken Peder Bernard sesini yükseltti.

“Ateistlerin bize yönelttikleri bu manyakça suçlamaya verilecek yanıt, kendi hükümetlerini bile kendilerini desteklemeye ikna edememiş olmalarıdır. Ancak suçlama şahsımdan ziyade Peder Hyacinth’e karşı yapıldığından, kendisini cevap vermeye davet ediyorum.”

Münzevi vaiz ağzını açar açmaz meydanı yine çelişkili seslerden oluşan bir hortum çevreledi ancak vaizin ses tonu onu delip geçecek, bastıracak bir güce sahipti. Böyle bir sesin bir kurukafa ve iskelet çehresinden çıkıyor olmasında garip bir şeyler vardı ki, çok sayıdaki cemaati ve hacı adayını harekete geçirip canlandıran da bu müzikli ve dokunaklı sesti. Ancak bu sefer farklı olarak hatiplik sanatının her türünü aşan, çarpıcı bir hakikat vurgusu taşıyordu. Fakat Armitage kargaşa henüz durulmadan, gergin bir içgüdüyle aniden Garth’e dönmüş, “Gale nerelerde? Burada olacağını söylemişti. Boyg’un bedenini kendisinin getireceğine dair bir şeyler saçmalamamış mıydı o?” dedi.

Doktor Garth omuzlarını silkti. “Gözümde canlandırabiliyorum. Şimdi başka bir yükseltinin tepesinde, başka lüzumsuz bir konuda çene çalıyordur. Şairlerden, ağızlarından çıkan her lüzumsuz şeyi hatırlamalarını beklememek lazım.”

“Dostlarım,” diyordu Peder Hyacinth, sakin ama içe işleyen bir tonda. “Bu suçlamaya verecek bir cevabım yok. Çürütmeye yetecek bir kanıtım yok. Eğer biri böylesine bir delille giyotine gönderilebilirse, ben de giyotine giderim. Giyotine gönderilmiş masum insanları bilmediğimi mi sanıyorsunuz? Mösyö Bertrand, Bruno’dan söz ediyor, sanki sadece kilise düşmanları yakılmış gibi. Hangi Fransız, Jeanne d’Arc’ın yakıldığını unutabilir? Peki ya o suçlu muydu? İlk Hristiyanlar yamyamlıkla suçlanmıştı. Bu suçlama da şimdi bana yöneltilen kadar olasıydı. Şimdi insanları modern makineler ve modern yasalarla öldürüyorsunuz diye, Herod ya da Heliogabalus kadar adaletsiz olduğunuzu bilmediğimizi mi sanıyorsunuz? Dünyanın kudretlilerinin her zaman neyse hâlâ o olduğunu, ücret karşılığı zavallılara zulmeden avukatlarınızın altın uğruna masum kanı dökeceklerini bilmediğimize mi inandınız? Böyle bir avukat ağzıyla dalaşa girmek için burada olsaydım, size karşı daha akıllıca kullanırdım onu. Ruhumu ne amaçla, böylesine canavarca bir cürümle kirletmiş olabilirim? Bir teori hakkındaki diğer bir teorinin, bir hipotez üzerine bir başka hipotezin, fosiller hakkında yapılmış bir keşfin, ebedi hakikati tehdit ettiğine dair zayıf fantastik bir kanı uğruna mı? Cinayet işlemek için bundan daha iyi nedenleri olanları gösterebilirim size. Boyg’un ölümüyle onun tüm kudret ve konumunu miras almış olan bir adamı gösterebilirim. Gerçekten varisi olan ve cinayetten çıkarı olan birisini; keşfin büyük kısmının kendine ait olduğunu iddia ettiği bilinen, maktule bir asistandan çok bir rakip olan kişiyi. Bu kişinin kendisi, Boyg’un o ölümcül günde tepede yalnız başına olduğuna tanıklık ediyor. Boyg’un ölümüyle bilim dünyasındaki büyük ihtiraslardan koleksiyonundaki en küçük büyütece kadar somut bir şeyler elde eden tek kişi odur. O kişi burada ve elimi uzatsam ona dokunabilirim.”

Yüzlerce bakış, insanlık dışı hevesin ürkütücü bir ifadesini takınmış hâlde Bertrand’a çevrildi. Karşılıklı atışmalar, bağırıp slogan atmak için fazla dramatik bir noktaya gelmişti. Bertrand’ın dudakları solmuştu ancak sözler ağzından çıkarken gülümsedi:

“Peki, bedeni ne yaptım?”

“Tanrı bağışlasın hiçbir şey yapmadın, ne ölüsüne ne dirisine,” diye yanıtladı diğeri. “Seni burada suçlamıyorum. Ama bir gün benim gibi adaletsizce suçlanacak olursan, o gün Tanrı’nın yanında olmasına ihtiyacın olabilir. On kere de giyotine gitmiş olsam, Tanrı benim masum olduğumu, Aziz Denis gibi kellem koltuğumun altında sokaklarda yürümemi emrederek olsa da gösterecektir. Başka şahit istemem. Eğer isterse, beni kurtaracak olan O’dur.”

Kısa bir duraksamadan sonra daha kuvvetli, ani bir sessizlik oldu. Sessizliğin içinden Armitage’ın neredeyse huysuzca şöyle dediği duyuldu:

“Bak sen! Nihayet Gale. Gökten mi düştün?”

Gale heykelin yakınındaki boş alanda, kalabalık bir kabul gününe henüz teşrif etmiş gibi aylak aylak dolanıyordu ve Bertrand bu durumu keşişin nutkunun yarattığı hayal kırıklığını bastırmak için hızlı bir fırsat bildi.

“Bu kişi,” diye haykırdı, “Boyg’un bedenini kendisinin bulabileceğini düşünen beyefendi. Yanınızda getirdiniz mi, mösyö?”

Şairin dedektifliğe soyunması hakkındaki espri hâlihazırda birçoğu tarafından biliniyordu ve Bertrand’ın iması yeni tür bir alkış tufanıyla karşılandı. Birisi yüksek ve tiz bir sesle, “İşte cebinde!” diye, bir başkası derin ve mezardan çıkar gibi bir tonda, “Yeleğinin cebinde!” diye bağırdı.

Bay Gale’in elleri, içlerinde bir şeyler var ya da yok bilinmez, ceplerindeydi ve büyük bir kayıtsızlıkla karşılık verdi:

“Sanırım bende değil. Ama sizde!”

Onu böyle tetikte görmeye hiç alışık olmayan dostlarını, sandalyenin tepesine sıçrayıp kalabalığa mükemmel bir Fransızcayla seslenerek şaşkına çevirdi:

“Doğrusu dostlarım,” dedi, “yapmam gereken ilk şey, öyle anmama izin verirse, muhterem dostumun, rahmetli Profesör Boyg’un erdemleri ve yüksek ahlaki vasıfları hakkında tüm söylediklerine katıldığımı belirtmek olacak. Boyg durum her ne olursa olsun, ona her bakımdan gösterebileceğiniz hürmete layık biriydi. Şüpheli olan her ne varsa, birbirimizden ayrıştığımız her ne olursa olsun, hepimiz ondaki Tanrı’ya olan ödevlerimiz arasında en tarafsızı olan, hakikati arama aşkını saygıyla selamlayabiliriz. Dostum Garth’a, sadece kendi kasabasında değil, dünyadaki tüm kasabalarda heykelinin dikilmesine layık olduğu konusunda katılıyorum.”

Ruhban karşıtları sıcak tezahüratlara başlarken karşı taraf, bu son tuhaf gelişmenin ne yöne evrilebileceğinin merakı içinde, sessizce izliyordu. Şair şaşkınlıklarını sezmiş görünüyordu ve gülümseyerek devam etti:

“Belki neden bunları vurguladığımı merak ediyorsunuz. Şöyle diyeyim, sanıyorum ki hepinizin merhum Profesör’ün hakikate olan samimi aşkını kabul etmek için kendince sebebi bulunuyor. Ama ısrarla hatırlatıyorum çünkü belki hepinizin bilmediği, dürüstlüğü hususunda bende hiçbir şüphe bırakmayan bir şey biliyorum.”

“Nedir o peki?” diye sordu Peder Bertrand, konuşmanın ardından gelen duraksamada.

“Şöyle ki,” dedi Gale, “Profesör Boyg, yanılmış olduğunu söylemek için Peder Hyacinth’i görmeye gidecekti.”

Bertrand, neredeyse saldıracakmış gibi ileri doğru çevik bir hamle yaptı. Fakat Garth onu engelledi ve Gale bunun farkına bile varmadan devam etti.

“Profesör Boyg sonunda teorisinin hatalı olduğunu keşfetmişti. O son günlerinde, son deneyleri sonucunda yaptığı sansasyonel keşif buydu. Anlatılan hikâyeyle basit ve içten biri olduğuna dair namını yan yana koyunca durumdan şüphelendim. Sadece en kötü düşmanını alt etmek, ona üstün gelmek üzere oraya gideceğine inanmamıştım. Hatasını itiraf etmeyi bir onur meselesi olarak görmüş olması çok daha olasıydı. Çünkü bu tür şeyler hakkında çok bilgili olduğumu iddia edemesem de, bir hata yapmış olduğuna eminim. Neticede, maddelerin belirli şekilde taşlaşmaları için binlerce yıla gerek yok. Kimyacıların benden daha iyi açıklayacağı gibi belli koşullar altında bir yıldan, hatta bir günden daha fazlasına ihtiyaçları yok. Bölgedeki suyun bazı özellikleri özel yöntemlerle uygulanıp etkileri yoğunlaştırıldığında, bir hayvan organizması gerçekten de birkaç saat içerisinde fosile dönüşebilir. Bunun bilimsel deneyi yapılmıştır ve ispatı da karşınızda.”

Pazar yerinin ortasındaki çelenklerle kaplı, taşlarla tahrip edilmiş, o meydanda çok uzun süredir ayakta durmuş ve çok sayıda gelip geçene yukarıdan bakmış olan heykeli işaret etti.

“Biraz önce birileri,” diye devam etti, ağzı açık kalabalığı yukarıdan süzerek. “Heykeli, yeleğimin cebinde taşıdığımı ima etti. Yani, tamamını taşımıyorum ama bu onun bir parçası.” Cebinden tebeşire benzer gri bir cisim çıkarmıştı. “Bu, heykelin bir taş marifetiyle kırılıp düşmüş bir parçası. Kaidenin üzerinde buldum. Bu şeylerden anlayan birisi bakmak isterse eğer, onaylayacaktır ki yapısı jeoloji müzesine kabul edilen fosillerinkiyle birebir uyumlu.”

Taştan parmağı kalabalığa doğru tuttu, ancak güruh kendisi de taştan yapılmışçasına hareketsiz kalakalmıştı.

“Belki deli olduğumu düşünüyorsunuz,” dedi memnun bir ifadeyle. “Yani, tam olarak deli değilim ama delilere karşı tuhaf bir sempati beslerim. Zihinlerinin garip işleyişini bir şekilde çözebildiğimden, onları herkesten çok daha iyi idare edebilirim. Bunu yapan adamı anlayabiliyorum. Onun yaptığını biliyorum çünkü sabah uzun uzun onunla konuştum ve bu tam da onun yapabileceği türden bir şey. Fosil kabukları, taşlaşmış böcekler vesaireyi duyduğumda böyle adamların her zaman yaptığını yaptım. Konuyu ölçüsüz bir hayal gücüyle abartmaya koyuldum; fosilden ormanların, fosilden bir ineğin, bir filin ve başkalarının hayali görüntüsüne. Ve doğal olarak sonunda sıra başka bir düşünceye geldi: Beni buz gibi donduran bir tesadüfe: Bir ‘Fosil İnsan’a.

“İşte o zaman, heykele dönüp baktım. Ve biliyordum ki o bir heykel değildi. Sizin şu garip yabani derenin tuhaf kimyasıyla taşlaşmış bir cesetti o. Halk arasında söylendiği gibi ona bir fosil diyorum ama elbette doğru terimin bu olmadığını bilebilecek jeoloji bilgisine sahibim. Ancak derdim jeoloji değil. Alakalı olduğum, bazılarının suç bilimi dediği, benimse cinayet demeyi tercih ettiğim şey. Eğer bu olağandışı yapı ceset idiyse, cinayeti işleyen kimdi ve neredeydi? Ölüyü bir seferde hem görünmez hem de aşikâr kılan; deyim yerindeyse, güpegündüz gözlerden saklamış olan katil kimdi? İşte hepiniz, benim de sonuna kadar takip etmiş olduğum kadarıyla, su akıntısı ve kâğıt parçası hakkındaki iddiaları duydunuz. Herkes sırrın, cam çatılı stüdyo ve ıssız keşiş kulübesinden başka hiçbir şeyin olmadığı çıplak tepede saklı olduğunda hemfikir ve şüpheler tamamen kulübeye odaklanmış durumda. Bunun nedeni, stüdyodaki kişinin, maktulün çok yakın bir dostu ve keşfi karşısında sevinçten havalara uçmuş biri olmasıdır. Ancak gerçekte ne keşfetmiş olduğunu unutmuş görünüyorsunuz. Keşfi, düşmanlarından çok dostlarını çileden çıkartacak türdeydi. Yanılmış olduğunu söyleme cesareti gösteren o adam en fena nefretle yüzleşmek durumundaydı; onun haklı olduğunu düşünenlerin nefreti. Boyg’un nihai keşfi, aynı bizim son keşfimiz gibi, tepedeki şu iki küçük evin arasındaki ilişkileri tersine çevirecek cinstendi.

“Peder Hyacinth’in, her ne kadar bir azizden ziyade bir zebani olsa da, düşmanının kendisinden açık açık özür dilemesini engellemek için bir nedeni yoktu. Boyg’u öldüren, Boygizm’e inanan biriydi. Onun peşine düşüp canına kıyan, en azından ona karşı anlaşılır bir öfke duyan kişi, onun bir takipçisiydi. Doğru olup olmadığının bir önemi olmayan, onun için sadece vahşi bir ilham kaynağı olan bu teori konusunda ateşli bir tartışmanın sonunda, bir keski kapıp filozof hocasına saplayan kişi Paradou’ydu. Boyg’u öldürmek niyetinde olduğunu sanmıyorum. O niyette olduğunun kanıtlanabileceğini de düşünmüyorum. Öyle olsaydı bile bundan ya da herhangi bir şeyden sorumlu tutulabileceğine inanmam. Ama Paradou bir kaçık olsa da aynı zamanda bir mantık ustası ve bu hikâyede mantığa dayalı enteresan bir adım daha mevcut.

Paradou’yla daha bu sabah, şansa bakın ki tesadüfen onun tavan penceresinden adım atmış olmam vesilesiyle tanıştım. Onun da kendine ait teori ve çelişkileri var ve bu sabah olabildiğince çelişki içindeydi. Dediğim gibi heykelde gerçekçilik konusunda uzun bir tartışmaya girdik. Birçokları tartışmalardan hiçbir zaman bir şey çıkmayacağını söyler ama ben her şeyin daima tartışmalardan çıktığını söylerim. Her neyse, bizim tartışmamızdan neyin çıktığını anlamanız için tartışmayı anlamanız gerekiyor. Herkes, zavallı yaşlı Paradou’nun heykeltıraşlığıyla dalga geçiyordu ve insanları canavarlara dönüştürdüğünü, yaptığı figürlerin kafalarının yılanlarınki gibi yassı ya da dizlerinin fillerinki gibi bel vermiş olduğunu, sırtlarının deve hörgücünü andırdığını söylüyorlardı. O da onlara her zaman, ‘Doğru. Gözleriniz de, iş kendi gudubetliğinize bakmaya gelince kör kertenkelelerinki gibiler! İşte bu sizin görüntünüz, çirkin yabaniler! Bu çarpık, yontulmamış, yumruya benzeyen hantal görünüm sizin gerçek duruşunuz. Sadece bol sayıdaki yalancı moda portre ressamı, erdem timsalleri ve Yunan tanrıları gibi göründüğünüze inandırabilir sizi!’ diye bağırırdı. Bu sabah çekiç ve maşalarıyla birlikte yine formundaydı bana karşı. Tartışmayı bir keskiyle bitirmediği için şanslı olduğumu söylemeliyim. Her şey aklına istemeden işlediği cinayetin ardından birdenbire gelmişti. Cesede baktığında, pişmanlığının tüm karanlık kuyularından garip bir intikam ve bedel dumanı yükseliyordu. Büyük Piramit kadar heybetli o muazzam şakanın ana hatlarını görmeye başlamıştı. O gaddar granit soytarılığı, onu eleştiren ve hakir görenlere her zaman sırıtsın diye pazar yerinin ortasına yerleştirecekti. Maktulün kendisi, ona buranın suyunun canlı organizmaları nasıl hızlıca taşlaştırdığını daha yeni anlatmıştı. Kanıtının notları ve belgeleri düştükleri yerde, stüdyonun zemininde dağınık hâlde duruyorlardı. Profesörün kendi kanıtını, hiçbir zaman hayal etmemiş olduğu bir amaç uğruna, onun kendi bedenine tatbik edilmeliydi. Heykeltıraş, bedeni düşüp kaldığı yerdeki hantal biçimiyle kaldırabilseydi, onu su akıntısında dondurabilseydi ya da sabitleyebilseydi eğer, tam da oldukça hararetli biçimde tartışmış olduğu şeye dönüşecekti; alay konusuna dönüşmüş, gerçek bir poz almış, gerçek bir insan.

Bu aklını kaçırmış dâhi kendine, eleştirmenlerin heykelinden çatlak bir heykeltıraşın çılgın eseri olarak söz ettiklerinde atacağı yalnız bir kahkahanın ve düşmanlarına karşı duyacağı gizlenmiş bir üstünlüğün sözünü vermişti. Heykelin başına dikilip anatomisinin hatalı olduğunu ve duruşunun tamamen imkânsız olduğunu kanıtlayacak grupları heyecanla bekleyecekti. Onları dinleyecek ve onların, gerçek bir insanın, tam olarak gerçek olamayacağını kanıtladıklarını bilerek, gerçek bir çatlak gibi için için sessizce gülecekti. Bu hülyayla işleri gerçekleştirmesi zor olmadı. Bedeni saklamasına gerek yoktu. Onu stüdyosundan aşağı indirtti; gizlice değil, açık ve seçik olarak, hem de gururla. Büyük kâşifin hayranlarının da eşlik ettiği, büyük heykeltıraşın tamamlanmış eseri. Ancak Boyg aslında, keşifte bulunmuş birinden daha fazlasıydı ve karşılaştırıldığında, onu keşfetme cesaretinde bulunacak birinden söz edilmesinde bile bir tür riyakârlık bulunuyordu. Diğer adam keşfi tersine çevirme cesareti karşısında ne yapmıştı? Garip bir günahı saklayan şu anıt, çok daha tuhaf ve çok daha az rastlanır bir erdemi de saklıyor. Evet, gerçek bir bilimsel yadigâr olarak ona selam durmakla doğrusunu yapıyorsunuz. Bu, Keşfin Aksini İspatlayan Boyg’un heykelidir. Şu soğuk, taştan kuruntu, korkunç bir kimyasal dönüşümden kaynaklanan bir akamet değildir. Bilimin şeref ve dürüstlüğünü kanıtlayan, daha soylu bir deneyin sonucudur. Ona bir bilim adamı olarak methiyeler düzebilirsiniz çünkü en azından bir bilim meselesinde adam gibi davranmıştır. Bir bilim kahramanı olarak onun için heykeller dikebilirsiniz çünkü o, hatalı olduğundan dolayı, haklı olsaydı olacağından çok daha büyük bir kahramandır. Yıldızlar, bizim yıldızımızdan yükselmiş şu taştan adam gibi bir garabeti hiç görmemiş olsalar da yıldızlı gök kubbe insanlara, ona karşı duyduklarından daha büyük bir merakla bakıyordur. Her türden ekol ve felsefeden gelen bizler, bir mezardan ayrılan kortej gibi oraya gidip yanından geçerken askerler gibi selam durabiliriz.”

TESPİH TANELERİ

Rahmetli mi desem, demesem mi bilemediğim Fehmi Efendi’nin, dededen kalma tespihinin sesi, yalnızlıkla dolu koca evin içinde adeta ünlü bir senfoninin hüzünlü ezgisi gibi parmaklarımın arasından gönlüme dokunuyordu.  Bu ses salonun sessizliğini bozmakla kalmayıp Lokum’un mırıltısına da eşlik ediyordu. Müştemilatta kalan Erdal, karısı Saliha, kiracım Osman, sevgilisi komşumuz Pınar neredeyse benle yaşıt koltuklarda oturuyor, merakla beni izliyorlardı. Bense onlara bakmamak için elimden geleni yapıyordum. Çünkü hepsi ikiyüzlüydü. Fehmi Efendi’yi sevdikleri için burada olsalar neyse. Sırf meraklarından salonumu işgal ediyorlardı. Onların arasında eksik olan sadece torunum Önder ve Fehmi Efendi’nin yeğeni Selçuk’tu. Lokum ayağımın dibine gelip bana baktı, kucağıma atlayınca ortamın sessizliği bozuldu.

“Hayriye teyze bu nasıl oldu? Ben hala Fehmi dedenin öldüğüne inanamıyorum,” diye söze başladı Pınar.

“Nesine inanmadın? Öldü gitti işte,” diye biraz sertçe cevap verdim. Bu kızı sevmiyordum. Osman gibi akıllı bir çocuk bu aptal kızda ne buluyordu acaba? Arsızlığın bu kadarı fazlaydı. Bu eve hangi yüzle gelmişti. Düşüncelerimden Erdal’ın sesiyle sıyrıldım.

“Hayriye teyzem sen o gün nereye gitmiştin ki, Fehmi dede evde yalnız kaldı?”

“Ayol nereye gideceğim? Markete kadar indim. Ne var bunda?”

“Tabii ki bir şey yok. Sen hiç gitmez, beni gönderirdin.”

“O gün canım öyle istedi. Size hesap mı vereceğim? Ne saçma sorular bunlar!” Aslında nereye gittiğimi ben de bilmiyordum. Artık her şeyi birbirine karıştırıyordum.

“Hesap verme ama ben Lokum’un kuyruğuna ne olduğunu merak ediyorum,” diyen Pınar’a dönüp

“Kızım senin beyninin içinde ne var? Fehmi Efendi ile aralarında bir şey olmuş. Ben müneccim miyim!” diyerek tersledim. Bu kız yaşanan onca olayı Lokum’un kuyruğuna bağlamış. Geri zekâlı değil de ne? Zavallı Lokum! Dilerim kuyruğu kesilirken tırnaklarını geçirmiştir caninin kollarına. Bunlar da geldiler, gitmek bilmiyorlar. Bir an önce kalkıp gitseler de ben de neler yapacağımı düşünsem.

***

Sabah uyandığımda evin içindeki hareketliliği fark etmem uzun sürmedi. Ya Önder ya da Selçuk gelmişti. Eğer Selçuk geldiyse kahvaltı için endişelenmeme gerek yoktu. Eğer Önder ise o daha yataktan kalkamamıştır. Ne de olsa her gün akşamdan kalma olur, evin yolunu taksici ile bulur. Artık ne içiyor ya da kullanıyorsa bir baltaya sap olamadı. Ne okulu bitirdi ne de düzgün bir işte sebat etti. Yine de şeytan tüyü var keferede. Aklıyla her zaman beni şaşırtmayı başarıyor kerata. Neyse… Yataktan sızlayan kemiklerimin sesine kulak vermeden kalktım. Mutfağın kapısına gelmeden çay ve pastırmanın kokusu birbirine karıştı , içimden Selçuk’un varlığına şükürler ettim. Masa hazırlanmıştı.

Gözlerime inanamayarak “Önder! Senin ne işin var burada? Bunları sen yapmış olamazsın değil mi? Selçuk nerede?” diye sordum.

Söylediklerimi duymazdan gelerek yılışık bir tavırla “Of anneanne! Sana kendi ellerimle kahvaltı hazırladım. Neden bu kadar şaşırdın ki? Hem unuttun mu annem babam öldüğünden beri neredeyse otuz yıldır sizinle yaşıyorum,” diyerek çayları ince belli bardaklara doldurmaya başladı.

Bense homurdanarak “Unutur muyum hiç? Seni görmesem bile hatırlıyorum,” dedim.

“Bak bu günü milat kabul edelim. Artık beni sürekli aşağılayan dedem yok. Bu da demek oluyor ki seninle daha çok vakit geçireceğiz. Sen nasıl istersen artık öyle davranacağım,” dedikten sonra çay bardaklarını masaya bıraktı. Beni kolumdan tutup masaya götürdü. Tam karşıma otururken “Anneanne merak ediyorum dedem öldüğü için üzüldün mü?” diye sordu.

Hazırlıksız yakalanmıştım “Ne saçmalıyorsun sen sabah sabah,” diye mırıldandım.

“Diyorum ki üzüldün mü? Ben hep dedem ölünce senin zil takıp oynayacağını düşünmüştüm. Ama bakıyorum onun uğursuz tespihi kaç gündür elinden düşmüyor. Hem konu komşuyu da fırçalamışsın gelmeyin diye. Merak ettim gerçekten üzüldün mü?”

“Üzülmedim. Çok bile yaşadı mendebur! Giderayak Lokum’a zarar vermiş. Hayvan sevmeyen insan sever mi hiç? Beni konuşturma şimdi! Zaten canım burnumda! Yılların öfkesinin ateşi söner zannettim ama olduğu yerde sayıyor. Adam gitti hala beni uğraştırıyor. Bugün polisler gelecekmiş benimle konuşmaya. O esmer kadını da zaten gözüm hiç tutmadı. Etrafındakilere bağırıp duruyor. Biraz da anlayışı kıt. Bir şeyi on kere soruyor. Neymiş ölümünü şüpheli bulmuşlarmış,” diyerek bir yudum çay içtim. İçim yanıyordu ama bedenim nedense buz gibiydi. Bu oğlan gelse bir dert, gelmese bir dert.

“Hadi ya! Anneanne doğru söyle dedemi sen mi öldürdün?” diyerek pat diye sordu. Bu çocuk bir gün elimde kalacaktı. ‘Emanet filan demeyip geberteceğim,’ desem de inanmayın. O benim evladımdan kalan tek hatıra. Yine de kıt olan aklımı karıştırmayı başarıyor.

Elimde tuttuğum bardağı masaya bırakarak “Ne diyorsun sen oğlum?  Dedeni senin öldürmediğin ne malum? Onun yasal mirasçısısın. Ben evde bile değildim. Gerçi kim öldürdüyse iyi etti. Elli beş yıllık mahpusluğumdan beni azat etti. Katil sen isen bunca yıldır aklın neredeydi? Biraz geç olmadı mı?”  dediğim an hiddetle ayağa kalktı.

“Bunadın mı anneanne? Sen de mirasçısısın! Aslında bütün mal varlığı zaten senin değil miydi? Babamın bıraktıkları bana yeter de artar bile. Hem ben niye öldüreyim? Canıma yazık. Eğer ben öldürseydim onu merdiven dibinde bulmazdın, yemeğine zehir koyardım, ”dedikten sonra mutfaktan hışımla çıkıp gitti. Arkasından bakakaldım. Demek ki onu öldürmeyi hem de zehirlemeyi düşünmüş. Gerçi haksız sayılmazdı. Kahvaltı masasından kalktım. Odama gitmek için merdivenleri tırmandım. Yatağın kenarına oturup komedinin çekmecesini açtım. Rahmetli anneciğimin sedef kutusunu çıkarıp elimle üzerini okşadım. Geçmişin izlerini taşıyan bu kutuyu açmadan önce nefesimi tuttum. Açmamla beraber benden nasıl çıktığını anlamadığım bir çığlık attım. Odamın kapısı sertçe açıldı. Selçuk ve Önder kapının önünde durmuş yere düşen sandıktan saçılan nesnelere bakıyorlardı. Üçümüzün de gözü fotoğraflara takıldı.

***

Komiser Aylin Türkoğlu ve yardımcısı Sinan salonda beni bekliyorlardı. Taziye evine destursuz girilir miydi? Gerçi içten içe bu kadına hayranlık duymaya başlamıştım. Gözünü budaktan ayırmayan bir duruşu vardı.  Ah mendebur Fehmi! Dirin başıma belaydı ölün dert oldu. Kıyamete kadar senden kurtuluşum olmayacak anlaşılan. Sahi kaç gün oldu sen öleli? Dün müydü yoksa geçen hafta mıydı? Aman! Neyse ne! Geberdin ya!

“Hoş geldiniz demediğimi fark ettiniz değil mi? Benim gibi yaşlı bir kadınla zaman geçireceğinize gidin sokaklardaki kadın, çocuk, hayvan düşmanlarını yakalayın,” dedim demesine de bu kadın beni dinlemiyordu. Salonuma ayakkabılarıyla girdiği yetmezmiş gibi odanın ortasında volta atıp durması da sinirimi zıplattı.  Lokum Sinan’ın kucağına yayılmış halinden memnun mırlıyordu.

“Hayriye Hanım. Eşiniz Fehmi Bey’in düşmanı var mıydı?”

“Dostu var mıydı diye sorsanız daha doğru olurdu,” dedim. Kadın nedense yüzüme bakmadan konuşuyordu. Okuduğum kitaplarda, izlediğim suç dizilerinde dedektif ya da komiser kiminle konuşursa doğrudan gözlerine bakardı. Bu kadın onlara benzemiyordu. Bence beceriksizin biri. Tam o sıra aklımı okumuş gibi simsiyah delici gözlerini gözlerime dikti.

“Siz yine de söyleyin.”

“Düşmanı var mı bilmem ama kadına, çocuğa, hayvana düşmandı. Bunlar onun nasıl bir insan olduğunu anlamanıza yeter herhalde,” dedim elimdeki tespihi çekerek. Anlaması için arif olmaya gerek yok. Demek ki Fehmi Efendi’nin düşmanı varmış.

“Fehmi Bey’i siz bulmuşsunuz. Evde başka kim vardı?”

“Hiç kimse yoktu. Ben de yoktum.” Bana inanmayan gözlerle baktı.

“Sık sık dışarı çıkar mısınız?”

“Yok, çıkmam aslında. Ama o gün çıkmam gerekti. Hem yasak mı var?”

“Nereye gitmiştiniz?”

“Of! Hava almaya! Sen Fehmi Efendi’yle bir gün yaşasaydın bırak dışarıyı belki şehir değiştirirdin. Adamın ne şikâyeti, ne dırdırı bitiyordu. Ben de insanım nihayetinde. Markete gittim, geldim ev bir sessiz. Ne pikapta Müzeyyen Senar’ın sesi var ne de televizyonda aptal aptal birbirini yiyen cahil cühelanın sesi. Önce umursamadım. Kapının yanındaki lavaboya girip ellerimi yıkadım. Sonra Lokum ayaklarıma sarılıp değişik bir şekilde miyavlamaya başladı. Sanki bana bir şey anlatmak istiyordu. Aldırmadan mutfağa geçtim, kahvemi yaptım. Sonra camın önüne oturup dışarıyı izleyerek kahvemi içtim. Lokum mutfağın bir köşesine sinmiş beni izliyordu. İçim ürpermedi desem yalan olur. Seslendim yanıma gelsin diye gelmedi. Birden onda bir şeyin eksik olduğunu fark ettim, gözüm birden olmayan kuyruğuna takılınca elimdeki fincan yere düştü.”

Durdum, nefes almam lazım ama komiserin durmaya niyeti yok. Her şeyi anlatmış mıydım diye sordu. Nereye gittiğimi bilmiyordum ki? Evi nasıl bulmuştum acaba? Belki de hiç çıkmadım. Ne bileyim ben!

“Biz Fehmi Bey’e gelelim. Evde başka birinin varlığına dair bir şey gördünüz mü?”

“Ne görecektim? Kapıdan girdim, kahve yapıp içtim. Lokum’un kuyruğu yoktu. Bunları her gün görmediğim için bana garip geldi. Fehmi Efendi’ye bağırarak mutfaktan çıktım. Zira Lokum’a kızınca, ‘Senin kuyruğunu keseceğim,’ derdi. Kan beynime hücum etmişti. Yaşlı olduğuma bakma, mutfaktan nasıl çıkıp koridorun sonuna koştum ben bile bilmiyorum. Bir de ne göreyim? Fehmi Efendi merdivenin dibinde gözlerini tavana dikmiş öküz gibi yatıyor. Neden bilmem ama beni bir gülme tuttu. Ölüp ölmediğine bile bakmadım. Sonunda dualarım kabul olmuştu. Öldüğünü biliyordum.”

Bu son cümleyi kurmasam iyiydi ama ağzımdan çıktı bir kere.”

“Sonra ne yaptınız?”

“Hiçbir şey. Biraz öyle yatışını izledim. Ben gençliğimde o merdivenin dibinde ağzım burnum kan içinde çok yattım. Her seferinde üzerimden atlar, akşam namazını kılmak için camiye koşardı. Affettirecek çok günahı vardı.” Elime yaş düşünce ağladığımı fark ettim. Kendi kendime durduk yere ağladığıma kızdım.

“Hayriye Hanım, o güne geri dönün. Siz geldiğiniz kapı açık mıydı?”

“Dikkat etmedim.”

“Fehmi Bey’in otopsi raporu çıktı. Olay her ne kadar merdivenden düşme gibi görünse de başına sert bir cisimle vurulup öldürülmüş.”

Gözleri yırtıcı bir kuş gibiydi, gözlerimi deliyordu. Bakışımı kaçırdım. Bu kadın içimdeki sırları görecekmiş gibime geliyordu.

“İyi düşünün siz eve geldikten sonra dikkatinizi çeken bir şey olmadı mı?”

“Oldu dedim ya! Lokum.”

“Lokum’u bir tarafa bırakın onu anladık. Başka bir şey yaptınız mı, gördünüz mü, duydunuz mu?”

“Duymadım, görmedim!” Sesim biraz yüksek çıkmıştı.

“Yaşınıza saygı duyuyorum ama sorularımı neredeyse dinlemeden cevap veriyorsunuz!” diyerek o da sesini yükseltti.

Bense birden sakinleşerek, “Ah evladım! Boşuna sinirlenme. Bildiklerim bu kadar. Ama bana ‘Fehmi Efendi nasıl biriydi?’ diye sorsan işin daha kolay olurdu. O mendebur, şeytana pabucunu ters giydirirdi. Hoş şeytan ara sıra bana da yol göstermiyor değildi… Ne diyordum? Ha, Fehmi Efendi’nin bilmediği ise o yolları giderken ben dönüyordum. İnsan yıllarca dayak yiyince keskinleşiyor. Yaşlandıkça bana gücü yetmiyor diye hiçbir şey bulamazsa bastonuyla vuruyor, onu da yapamazsa yatarken ağzıma yastık basmaya, onu da olmadı yemek yediği çatalı, kaşığı kafama fırlatmaya çalışıyordu. Bir de bu yaşta çok af buyurun gönlünü eğlendirmemi istiyordu. Tövbe tövbe! Sizce ben bir şey görsem bu kadar kötü bir adamın arkasından size söyler miyim? Onu öldüren kişi bana ne büyük bir iyilik yaptı bilmiyorsunuz. Anlatacaklarım bu kadar. Ağladığıma bakmayın. Bu gözyaşları elli beş yıllık mahpusluğun özgürlük nişanesi. Eğer Fehmi Efendi’nin nasıl öldüğünü bulmak istiyorsanız al size bir bulmaca. Yılanın kuyruğuna basarsan o da döner seni sokar değil mi? O yılandı. Kim bilir kimi soktu da başına bunlar geldi. Şimdi bana müsaade. Daha Fehmi Efendi’den kurtulduğum için helva kavuracağım,” dedikten sonra ayağa kalktım. Bir elimde bastonum diğer elimde tespihim mutfağa doğru yürümeye başladım. Onlarsa akıllarında “Bu nur yüzlü yaşlı kadın kocasını öldürmüş olabilir mi?” sorusuyla arkamdan bakakaldılar.

***

Mutfakta helva kavururken salondan gelen sesleri duyuyordum. Önder ve Selçuk’la konuşan Komiser onların evde olmadığını, Fehmi Efendi’yi kimin öldürdüğünü bilmediklerini öğrenince eminim çok bozuldu. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Komiser Aylin’in sesiyle irkildim.

“Hayriye Hanım Allah kabul etsin. Bir haftadır olayı soruşturuyoruz. Selçuk ve Önder Bey’in o gün nerelerde olduklarına dair şahitleri var. Bir tek siz nerede olduğunuzu kanıtlayamıyorsunuz. Yine soruyorum. O gün neredeydiniz? Bana bu bilgiyi vermek zorundasınız. Yoksa sizi emniyete götürmem lazım. Siz de katilin biran önce bulunmasını istemez misiniz?”

“İstemem! Hem neden merdivenden düşüp başını çarptığına inanmıyor illa bir katil arıyorsunuz?”

“Elimizde buna dair deliller var. Siz o gün saat kaç gibi evden çıktınız?”

“Ben bunak bir kadınım ne bileyim saat kaçta çıktım. Kırk yılın başı evden dışarı çıktım, kör olasıca adamın öleceği tuttu. Hiçbir şey bilmiyorum. Düşmüş ölmüş!”

“Hayriye Hanım, eşinizi sevmediğinizin farkındayım. Haklı olabilirsiniz. Ya katilin sıradaki kurbanı sizseniz? Bunu hiç düşünmediniz mi? Adaletin yerini bulması için yardımınız lazım.”

“Aklımı bulandırmayın evladım. Kim beni neden öldürsün? Hiç kimseye bir şey yapmadım iyilikten başka. Komşuma bir tabak yemek veriyorum, yetime harçlık verip kitap alıyorum, sokaktaki canlara kalan yemekleri veriyorum diye yıllarca bu adamın dayağını yedim. Bacağımı kırdı, otuz sekiz yaşından beri bastonla geziyorum. O düşüp geberdiği merdivenden beni çuval gibi aşağıya atıp sonra üzerime basıp giden adamın sonu da aynı yerde oldu şükürler olsun. Allah’ın adaleti yerine geldi. Çok beddualar ettim. Bak ne oldu? Hep ben suçluydum aklım kıtmış. Şikâyetçi olduğum zamanlar ise eve kilitlendim. Polisler bana yardım etmedi. Aile içinde olurmuş böyle şeyler diyerek beni hiç dinlemediler. Yasalar böyleymiş. Kanuna karşı gelinmezmiş. Sesimi kesmezsem adam beni öldürebilirmiş, miş de miş! Adaletten bahsediyorsun evladım. Ülkede adalet mi var? Adam karısını, komşusunu, hayvanı öldürüyor sonra çıkıp sokaklarda kendine yeni avlar arıyor. Ülkeye bir bak! Ne adaleti? Hak hukuk arayan insanlara kanun yardım etmediği için sokaklara dökülünce tutuklanıyorlar! Sen yaptığın işin sonucunu alıyor musun evladım? Gece gündüz koşturup suçluyu yakalıyorsun. Peki, mahkeme ne yapıyor serbest bırakıyor. Hâkimler kadınları öldürenlerin, çocuklara dokunan ellerin kalemini kırabiliyor mu? Soruşturma, delil toplama adı altında yargılamayı bile yapamıyorlar. Sen de biliyorsun artık adalet diye bir şey yok? Eğer adalet olsaydı caniler bu kadar cesaretli olamazlardı.”

Kadını sözlerimle şaşırtmayı başarmıştım. Yüzüme ilk kez delici bakışlarla değil anlık bir şefkatle bakmıştı. Tam ağzını açıyordu ki ölen damadım Volkan’ın kardeşi Kaya mutfağa girdi, elimi öpmek için uzandı.

“Hayriye teyzem kusura bakma gelemedim. Şehir dışındaydım. Başınız sağ olsun. İyi misin?” diyerek fazlaca kavurduğum helva tenceresini kenara almama yardım etti.

“İyiyim evladım. Sen nasılsın? Ben de diyorum bu çocuk neden ortalarda yok. Bugün seni arayacaktım ben de. Mendebur bana ailemden kalan her şeyi üzerine almıştı ya vasiyet filan bıraktı mı diye.”

“Bir ara niyetlenmiş benden de fikir istemişti ama sadece konuşmada kaldı. Sizleri mirasından çıkarmakla ilgili soruları olmuştu. Ben de kızmıştım. O yüzden başka bir şey dememişti. Rahmetli abimden Önder’e kalanları bile üzerine almak istedi. Vasisi olduğu için ama ben izin vermedim. Biliyorsun, Fehmi amca Orhan abimi hiç sevmemişti.”

“Bilmez miyim? Hala o konu canımı sıkıyor. Neyse sen geç içeri. Ben helvaları alıp geleyim. Komiser, evladım size de helva getireceğim. Bizde adettendir ölünün helvası kalanlara sağlık olsun diye yenir,” diyerek helva yı tabaklara koymaya başladım. Kaya işinin olduğunu söyleyerek geldiği gibi gitti. Aman bu gerçek miydi yoksa hayal mi gördüm? Sahi ben ne yapıyordum?

***

Bu eve ne zaman geldiğimi bile hatırlamıyorum. Annemi babamı hayal gibi sislerin içinde görüyorum. Dedem, annemin bu evdeki hatıralarını babama kaçtığı için silmişti. Sanki o hiç var olmamış gibi davranır, bizi annem hakkında konuşturmazdı. Anneannemin sakladığı birkaç fotoğraftan başka elimde ona dair hiçbir şey yoktu. Dedemin sonunun nasıl olacağını çocukluğumdan öldüğü güne kadar farklı senaryolar içinde düşünmüş ama onun eceliyle öleceğine dair bir hayalim olmamıştı. Anneanneme yaptığı zulümler, çocukken beni dövmesi, aç bırakması, ne zaman okulda bir başarı elde etsem bana engel oluşu ona olan tüm iyi duygularımı öldürmüştü. Hele yıldız gençlerde Fenerbahçe alt yapısına seçildiğim günü hiç unutmayacağım. Yediğim dayağın izleri hala bacaklarımda duruyor. Yol parasını kim verecekmiş? Futbolcu olup barlarda mı sürtecekmişim? Para konu olunca ilk kez karşısında konuşma cesaretini bulmuştum. Ondan para istemediğimi babamın mirasının bana ömür boyu yeteceğini söyleme gafletinde bulunmuş sonrasında müştemilattan getirdiği kalın sopa anneannemi ve beni bayıltana kadar dövmüştü. Sonraki yıllar bu evden ayrılmayışımın tek sebebi anneannem olmuştu. Hoş artık bir dediği bir dediğini tutmuyor.  Zavallı kadın ne bir komşuya giderdi ne de sokağa çıkardı. Dedem bizi döverken hiç yüzümüze vurmazdı. Mahalleli ne derdi? ‘ Fehmi Efendi dayak mı atıyor? Sizin yüzünüzden adıma leke getirmem. Bu evde benim borum öter. Kapı orada beğenmeyen defolup gitsin,’ der sonra hiçbir şey olmamış gibi çıkıp giderdi.  Çocukluğum anneannemin şefkatiyle geçse de dedemin şiddeti onun bana vermeye çalıştığı duygularımı köreltmeye yetmişti. Alkolle çok küçük yaşta tanıştım. Mahalleli abiler kuytu köşelerde bira içerken ben de onlara takılır verdiklerini içmekten çekinmezdim. Lise yıllarımda ise yol paramı biriktirir okula yürüyerek gider o paraya alkol alırdım. Bir arkadaşımın doğum gününden eve sarhoş geldiğimde dedemden en kötü dayağı yedim. Anneannem üzerime kapanmasaydı, bugün nefes alıyor olmazdım. Çünkü bana vurmak için tuttuğu bıçağı anneannemin sırtına saplamıştı. Bense ilk kez içimde uyanan şeytana yenik düşüp onu can havliyle ittirmiştim. O günden sonra bana yaklaşma cesaretini bulamadı. Fakat elinin altında benden yaşça küçük olan Selçuk vardı. Bana ve anneanneme uygulayamadığı ne varsa artık Selçuk’un üzerine boşaltıyordu. Onun algısında problem olduğunu bilmesi bile şiddetini durdurmaya yetmiyordu. Selçuk boşanan ve kendini istemeyen anne babasının intikamını hiç tepki vermeden dümdüz amcasının gözlerine bakarak alıyordu. Bu ise dedemi daha da çok öfkelendiriyordu. Kemerin onun sırtında çizdiği yaraları yine anneannem tedavi ediyordu. Çok merak ediyorum acaba dedem ömrü hayatında hiçbir canlıyı sevmiş miydi? Sadece mahallemizin imamı Atilla amcadan çekinirdi. Nedense ben hep ondan korktuğunu düşünürdüm. Bir gün sokak ortasında kulağımı çekme girişimde bulunmuş, Atilla amca ona saymadığını bırakmamıştı. “Eğer çocuk kalbi kırıyorsan benim cemaatimin arasında yerin yok,” diyerek kestirip atmıştı. Dedem iki gün camiye gitmemiş namaz vakitlerini beni döverek geçirmişti. Cemaatten gelen arkadaşları araya girmiş, dedem yine namaza gitmeye başlamıştı. Bu yüzden Atilla amca benim mahallede en sevdiğim insandı. Beni kaç kez küfelik görmüş ama hiç yadırgamamış aksine benimle saatlerce kaldırıma oturup saçmalıklarımı dinlemişti. Şimdi düşünüyorum da dedem gibi insanlar neden bizim gibi masumlara zulmediyor? Onların bu dünyaya geliş amaçları ne olabilir?

***

Aylin Komiser sanırım benden şüpheleniyor. Amcamın katili olduğumu düşünüyor. Neden böyle hissettiğimi henüz bilmiyorum. Ben kolay kolay Hayriye yengem dışında bir şey düşünmem. Bu evde yaşananları anlatmak ve anlatmamak arasında çok bocaladım. Komiser sorularını farklı şekillerde tekrar tekrar sordu. Ben çabuk cevap verecek bir zekâya sahip değilim. Keşke benimle konuşurken Önder abimi dışarı çıkarmasaydı. Onun yanında kendimi güvende hissederdim. Hayatta güvendiğim tek insan olması dışında o beni hep kollayıp gözetir. Amcam yani baba yarım beni evin müştemilatına aç susuz kapattığı zaman bana gizli gizli yemek ve su getirirdi. Amcam, babamın serkeşliğinin, vefasızlığının acısını benden çıkarır küçücük zihnime bulanık tohumlar ekerdi. Öldüğüne üzülmedim. Hani kan tutardı? Beni hiç tutmadı. Duygusuzca başucunda durdum. Hayriye yengem, Önder abim ve ben yerde öylece yatan bu adamın ölüsüne inanamayan gözlerle bakakalmıştık. Hayriye yengem dua mı beddua mı okudu hala anlamış değilim. Ben zaten zor anlarım. Bir tek mutfakta yemek yapmayı bilirim. O yüzden amcam bana çocukluğumdan itibaren ‘kız kılıklı’ lakabını taktı. Erkekler yemek yapamaz mı? Hayriye yengem her seferinde kızıyordu ama ne zaman sesini yükseltse dayak yiyip oturuyordu. Bense neden dövüldüğümü çözemezdim. Çocukken evde koşmak, merdivenlerin tırabzanından kaymak, sokakta ıslanmış hayvanları bahçeye almak büyük suçtu. Ben aç ittim, beyinsizdim, geri zekâlıydım. Kolumu kırıp engelli olmama sebep olduğunda yeni bir lakabım daha olmuştu. Çolak p.ç. Babam ve annem neydi ki ben ne olacaktım. Armut dibine düşmüştü. Bunun gibi nice hakaretlerle büyüdüm bu evde. Amcama göre sığıntı, yengeme göre nimettim. Önder abimin gözünde bu dünyaya ait olmayacak kadar kıymetliydim. Ama ben kendimi biliyorum. Anne ve babasının bile sevmediği bir fazlalığım. Kaç kez canıma kıymayı düşündüm sayısını bilmiyorum. Her seferinde Hayriye yengemin emekleri ve sevgisi bana engel oldu. Denedim de. Tansiyon ilaçları yerine vitaminleri içmişim. Onu bile becerememiştim. Anlayacağınız o kadar aptalım işte. Gerçi daha on yaşındaydım.

En kötü dayağımı yengemin babasından kalma Kartal’daki küçük dairenin tapusunu üzerime verdiği gün yemiştim. On dört yaşındaydım. Yengem bu işi gizli saklı yapmıştı güya ama vasim amcam olduğu için bir yetkili arayıp haber vermişti. Yengem tapuya ben reşit olana kadar vasimin bile hakkının olmadığı şerhini koydurmuştu. Bir hafta bize sadece su ve ekmek verdi. Hepimizi odaya hapsetti. O olaydan sonra ben derslerimi anlayamadım. Başıma aldığım darbelerden dolayı bugün bile şiddetli baş ağrısı çekiyorum. Geceleri çok korkardım.  Karanlıktan korktuğum zaman sırf yengemin yanına gitmeyeyim diye beni kaç sefer odama kilitledi sayısını hatırlamıyorum. Amcama hiç karşı gelmedim. Sanki dayağı ben yemiyordum. Hep gözlerinin içine bakardım. Ne aradığımı bilmesem de gözlerimi gözlerinden ayırmaz beni dövmesine izin verirdim. Sanki ben böyle yapınca yengem daha az dayak yiyecekmiş gibi düşünürdüm. Evlenmeme de mani olmuştu. Sevdiğim kız bana layık değilmiş, paranın peşindeymiş. Oysa Pınar hala bu eve gelip gidiyor ama beni unuttu.

Amcamın hiçbir çocuğu sevdiğini görmedim. Bayram sabahları bize şeker toplamaya hiç çocuk gelmezdi. Tabii biz de gidemezdik. Camdan bile mahalleli çocukları izlememize izin vermezdi. Bak bu içimde kalmış. Şimdi engelli kadrosuyla tren garında memurluk yapıyorum. Gişede bilet verirken, çocuklara ailesinden izin isteyerek çekmecemde duran çikolata ve şekerleri veriyorum. Belki onları da aileleri tıpkı beni bu şehre getiren anne babam gibi terk etmeye götürüyorlardır.

***

Zorla da olsa Aylin komiser ve yardımcısı Sinan helvadan bir kaşık aldılar.  Önder ve Selçuk da salona gelmişlerdi. İçimden eksik olanları geçirdim. Erdal ve karısı Saliha gelmediler diye düşündüm. Aman helvanın tadı da çok güzel olmuş. Ne de olsa Fehmi Efendi gebermiş ağzıma bir tat gelmişti. Ayak seslerini duyunca başımı çevirdim. Bazen ne düşünürsem hemen gerçek oluyordu. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Gerçi beklediğim değil beklenmeyen geldi. Osman neyse de Pınar niye gelmişti? En arkada Atilla Hoca vardı. Herkese selam oturdular. Gözleri yabancı kadın ve adamın üzerindeydi. Hal hatır faslı geçtikten sonra hiç konuşmasın diye dua ettiğim Pınar’a diktim gözlerimi. Boynunda gömleğinin yakasında bana tanıdık gelen bir şey vardı. Tövbe tövbe ne dikkatimi çekti ki şimdi. İyice bunadım artık ben. Aklım bir gelip bir gidiyor. Bu salak kız bunamamı daha da hızlandırıyor. Gömleğinin kolunu çekip durması da sinirimi bozmaya yetti. Hiç kimse değil bu kız beni öldürür kesin. Bak, ben düşünürken o konuşmaya başladı bile.

“Komiser hanım Fehmi Efendi’nin ölümü bana da şüpheli geldi. Onu biri öldürdü. Bu eve herkes giremediği için şüpheliler bellidir değil mi?”

Allah’tan Aylin komiser bu kıza meydanı bırakmadı. Onun sorusuna “Siz bu eve sıklıkla gelir misiniz?” diye soruyla karşılık verdi.

“Elbette. Ben çok merhametli biriyim. İhtiyarların her işini yaparım değil mi Hayriye teyze?”

Tövbeler olsun. Deli midir nedir?

“Ne işi a benim aptal kızım. Sen demlikten çay alamayan birisin. Hangi işten bahsediyorsun? Bu eve ne zaman sık geldin? Aptal mısın sen, uydurup uydurup konuşuyorsun.”

“Pınar sen bir sus istersen. Biz Aylin Komiser’in sorularına odaklanalım,” diyerek Osman onu susturmasa sabaha kadar sazı eline alıp hem çalar hem de söylerdi. Size daha önce söylemiş miydim Osman bu kızda ne buluyor diye. Gönül işte ota da b.ka da konuyor. Selçuk’la olan muhabbetini biliyor mu acaba? Neyse ben uygun bir zamanda Osman’a anlatırım.

“Osman Bey, siz bu eve sıklıkla gelir miydiniz?”

“Çok sık olmasa da uğruyordum. Ruhuna ağırlık varmasın Fehmi amca misafir sevmezdi.”

“Düşmanı var mıydı?”

“Bildiğimiz kadarıyla yoktu. Yani nasıl söylesem biraz huysuzdu ama kimsenin ona öldürecek kadar düşman olduğunu zannetmiyorum.”

“Öyle deme canım, Atilla hocam onu sevmiyordu. Değil mi hocam?”

“Olur, mu hiç Pınar kızım. Fehmi Efendi ile anlaşamasam da ölümü beni üzdü. Hem yıllardır aynı sokağın sakinleriyiz. Gençliğimiz beraber geçti. Benim ona kızdığım nedenler belliydi. Uzun zamandır da aramızda sıkıntı yoktu. Allah taksiratını affetsin.”

“Atilla Bey, kızgınlığınızın sebebi neydi?”

“Bu biraz özel Komiserim. Şimdi burada söylemek hoş olmaz.”

“Söyle Atilla Hocam aramızda yabancı mı var?” diyerek kıkırdayan Pınar’a öyle bir göz attım ki sandalyenin üzerinden düşecekti. Şu kolunda ne varsa iki de bir kaşıması da cabasıydı. Allah’ım şunu biri tutup dışarı atsa ya! O konuştukça Selçuk ayakta duran Önder’e daha çok yanaşıyordu.

“Bakın bu bir cinayet soruşturması, dolayısıyla özel neden diye bir şey olamaz. Kurban zor bir insan olsa da adalet yerini bulmalı. Şimdi tekrar soruyorum. Onunla anlaşmazlığınızın sebebi neydi?”

Atilla Hoca odada bulunan herkesin yüzüne baktıktan sonra gözlerini benim üzerimde sabitledi. Benden onay bekliyordu. Ona gözlerimle yapmamasını söylemeye çalıştım. Beni dinlemeyeceğini biliyordum. Söze karışan Pınar “Ah Komiserim, Atilla Hocam anlatamaz utanır. İsterseniz ben anlatayım.”

“Sen kes sesini!” diyerek müdahale ettim. Susmaya niyeti yoktu. Meydan ona kalmasın diye Atilla Hoca söze girdi.

“Bakın, Komiser kızım. Fehmi ile husumetimiz yıllar öncesine dayanır.” Sustu, nefesini düzenlemeye çalıştı.

“Yıllar önce Hayriye Hanım’la birbirimize söz vermiştik. Ben askerden geldikten sonra evlenecektik. Eskiden sevgililer birbiriyle görüşemezdi. Mektupla haberleşilirdi. Hayriye Hanım’ın babasının bana kızını vermeyeceğini bilsem de gönül ferman dinlemiyordu. Onun ailesiyle benim ailemin arasında uçurum vardı. Askerden döndüğümde ne Hayriye Hanım kalmıştı ne de aşkımız. Babası onu zorla Fehmi’ye vermişti. O günden sonra ben Hayriye Hanım’dan uzak durdum. Fehmi’nin ona yaptığı eziyetlerin sebebinin ben olduğumu yıllar sonra öğrendim. Zira Hayriye Hanım, evlenmeden önce ona sevdalı olduğunu söylemiş. İmam oldum, hiç evlenmedim. Kendimi mahallemin düşkünlerine, hayvanlarına adadım. Fehmi ise Hayriye Hanım’ı döver sonra camiye gelirdi. Bunu bilir ama yine de işlerine karışmazdım. Benim onunla bir derdim yoktu. Sadece gençler küçükken bir iki atışmamız oldu. Zira onlara çok eziyet ediyordu. Ben de elimden geldiğince çocukları korumaya çalıştım. Öldüğü gün onu sabah namazında gördüm. Sonrasında bütün gün bir aile dostumu ziyaret için Gebze’ye gitmiştim. İsterseniz teyit ettirebilirsiniz.”

“Aaa mahalleli böyle demiyor ama Atilla Hocam. Siz Hayriye teyze ile görüşüyormuşsunuz!”

“Seni edepsiz, arsız herkesi kendin gibimi sanıyorsun? Osman’la çıkmadan önce Selçuk’a az vaatte bulunmadın. Şimdi burada namus bekçiliği mi yapıyorsun? Fehmi Efendi’yi sen öldürmüş olabilirsin. Selçuk’la evlenmene kim mani oldu? Buldun saf çocuğu az kalsın üzerine kalıyordun. Şimdi utanmadan konuşuyor musun?”

“Ben niye öldüreyim? Bu evde yaşayan sensin! Hem Selçuk’la olan ilişkimin konuyla ne ilgisi var?”

“Ne ilgisi mi var? Yatak odamda, annemden kalan sedef kutunun içinde duran Selçuk’la olan fotoğraflarınızı kim kesti?”

O kadar sinirlendim ki elimdeki tespihi nasıl çektiysem koptu. Taşları yere yuvarlandı? Odada bulunan herkes yakalamak için hamle yapınca Pınar’ın gömleğinin kolu yukarı sıyrıldı. Kolundaki çizikler unuttuğum bir şeyi hatırlamam için gözüme gözüme giriyordu. Erdal nerede kalmıştı? Alt tarafı şu aptalın evine girecekti. Tüm bunları aynı anda düşünürken bulanan zihnimden geçenler çığlık şeklinde boğazımdan dışarı dökülmeye başladı.

“Komiser evladım! Katili arıyordun, bak karşında oturuyor. Fehmi Efendi’yi o öldürdü! Boynundaki altın zincir Fehmi Efendi’ye düğünde babamın hediye ettiği cep saatinin zinciri! Bu kıza aptal diyordum kimse bana inanmıyordu. Lokum’un kuyruğunu da o kesmiş. Kollarındaki çiziklere bakar mısınız? Katil o! Size söylüyorum beni duymuyor musunuz?” Sözümü bitirmeden Pınar ayağa fırladı.

“Seni bunak karı,” diyerek üzerime yürümeye başladı. Bense Komiser Aylin’e fırsat vermeden bastonumu Pınar’ın bacağına doğru uzattım. Hazırlıksız yakalandı, yere kapaklandı.

“Seni şeytan yüzlü bunak! Ben öldürdüm tabi! Selçuk’la evlenmeme izin vermedi. O fotoğrafları ben değil senin kocan olacak adam kesti. Onları istemeye gelmiştim. Vermedi, benimle alay edip hakaretler yağdırdı. Sonra makasla onları kesmeye başladı. Makası elinden almaya çalışırken yere düştük. Makası aldım, Lokum üzerime atladı. Tırnaklarını kollarıma geçirince kuyruğunu tuttuğum gibi kestim. Fehmi bunağı bunu fırsat bilip merdivene koştu. Senin sedef kutunla başına vurdum. Sendeleyince merdivenden aşağıya iteledim. Salak kimmiş gördü! Geberdi gitti!”

“Salak hala sensin kızım! Akıllı bir insan öldürdüğü adamın zincirini boynuna takar mı hiç? Ben kendime bunak diyorum maazallah sende hiç beyin yokmuş.”

O ağzını açmadan Erdal içeri girdi. Kimseye aldırış etmeden yanıma gelip, “Hayriye teyze bak Fehmi amcanın saatini Pınar’ın evinde buldum fakat zinciri yoktu. Sen nereden anladın Pınar’ın katil olduğunu?”

“Aaaa! Ben nereden bileyim oğlum? Pınar mı öldürmüş Fehmi Efendi’yi? Hem o saat Fehmi Efendi’nin değil rahmetli babamın. Şu polis kadın helvasını yedi. Artık gitsinler evimden. Ben daha tespihimin taşlarını dizip helva yapacağım. Bizde adettir ölünün arkasından helva yapılır ki kalanlara sağlık olsun.”

POLİSİYE YAZARLIĞININ HARİTASI: GENCOY SÜMER’DEN USTACA YAZILMIŞ BİR REHBER

POLİSİYE ROMAN NASIL YAZILIR?

Yazan: Gencoy Sümer

Editör: Emel Aslan

Yayınevi: Herdem Kitap

Yayın Tarihi: 30.06.2025

Sayfa Sayısı: 288

Polisiye romanlara tutkun okurlar için katilin kim olduğunu merak ettiren hikâyeler kadar o hikâyenin nasıl yazılacağını öğreten kitaplar da ilgi çekicidir. Gencoy Sümer’in geçtiğimiz günlerde Herdem Kitap’tan çıkan “Polisiye Roman Nasıl Yazılır?” başlıklı kitabı, bu türde yazmak isteyenler için hem pratik hem de kuramsal açıdan oldukça doyurucu bir kılavuz niteliğinde. “Polisiye Roman Nasıl Yazılır?” türe ilgi duyan, yazmak isteyen ya da yazmakta olup eksik kaldığını hisseden herkese hitap eden bir kitap.

Polisiye, İki Hikâyenin Dansı

Sümer, polisiye romanların tek bir hikâyeden ibaret olmadığını söylüyor. Ona göre polisiyede iki ayrı katmanın iç içe geçtiği bir anlatı var: Birincisi, suçun işlendiği ve saklandığı “gerçek” hikâye. İkincisi, okurun tanık olduğu ve dedektifin adım adım yürüdüğü çözüm hikâyesi. “Polisiye roman yazmanın temel formülü, bu ikinci hikâyeyi, birincisini gizleyecek ama merak ettirecek biçimde inşa etmektir,” diyor Sümer.

Bu ikili yapı sayesinde yazar, hem sırları saklar hem de onları ortaya çıkarma sürecinden bir gerilim yaratır. Sümer, bu yapıyı anlamadan iyi bir polisiye yazılamayacağını sık sık vurguluyor.

Kitabın belki de en dikkat çekici bölümlerinden biri suç seçimiyle ilgili olan kısmı. Polisiye yazarının ilk kararı, hangi suç türü üzerine yazacağıdır. Cinayet mi, hırsızlık mı, şantaj mı? Sümer’e göre, cinayet hâlâ en çok tercih edilen tür, çünkü dramatik potansiyeli en yüksek olan o. Yazar, suçun hem nedenini hem de nasılını kafada netleştirmek gerektiğini önemle belirtiyor.

Zehir mi kullanılacak, tabanca mı, yoksa kaza süsü mü verilecek? Tüm bu seçimlerin kurgu üzerinde doğrudan etkisi var. Bu sadece olay örgüsünü değil, karakterlerin ruh hâlini, hatta atmosferi de belirliyor.

Bir polisiye roman, dedektifsiz olmaz. Ama dedektif yalnızca bir akıl yürütme aracı değil, aynı zamanda anlatının duygusal taşıyıcısıdır. Gencoy Sümer, dedektifin zeki ama kusurlu, derin ama ulaşılabilir bir karakter olması gerektiğini savunuyor. Hatalar yapan, bazen yanılan ama sonunda gerçeği bulmayı başaran bir dedektifin, okura daha inandırıcı geleceğini söylüyor.

Sümer, katil karakteri içinse şu önemli notu düşüyor: Katil, sadece kötü bir insan değildir. Onun da bir hikâyesi, motivasyonu, hatta bazen haklı nedenleri olabilir. Bu katmanı kurmak, sadece gerilimi değil, anlatının insani derinliğini de artırır.

Sümer’in kitabı, polisiye kurguya adım adım yaklaşan bir yol haritası sunuyor bize. Olay örgüsü nasıl kurulur? İpuçları nasıl dağıtılır? Şüpheliler nasıl dengelenir? Bu sorulara verdiği yanıtlar, yalnızca teorik değil, aynı zamanda uygulamaya dönük. Yazarın sıkça hatırlattığı şey şu: Polisiye romanın omurgası olay örgüsüdür ve bu örgüde rastlantıya yer olmamalıdır.

Gencoy Sümer, özellikle ters kurgu mantığı üzerinde duruyor. Yani yazara, önce finali düşünmesini, cinayetin nasıl işlendiğini kafasında netleştirmesini, sonra bu bilgiyi saklayarak yazmasını öneriyor. Böylece dedektifin adım adım açığa çıkardığı gerçek, yazarın zaten en baştan bildiği bir sır oluyor.

Kitap boyunca polisiye yazımına dair birçok teknik bilgiye değinilmiş ama aynı zamanda bir uyarı listesi de sunulmuş. Özellikle sıkça düşülen klişeler tek tek ele alınmış: Sürekli sigara içen dedektifler, her şeyi çözen bilgisayar dehaları, tam önemli bir bilgiyi açıklayacakken ölen karakterler gibi klişelerin yazarın elini kolaylaştırsa da okuru artık tatmin etmeyen çözümler olduğu belirtilmiş. Bunun yerine yaratıcılıkla, karakter derinliğiyle ve olay akışındaki tutarlılıkla güçlü bir polisiye inşa etmenin mümkün olduğu gösterilmiş.

Kitabın en işlevsel yanlarından biri de yazarlara doğrudan hitap eden egzersiz bölümleri. “Komiser Nejat” gibi kurmaca karakterler üzerinden örnek hikâyeler sunulmuş ve yazar adaylarının bu örnekleri tamamlaması, kendi versiyonlarını oluşturması teşvik edilmiş. Bu bölümler, yalnızca teorik bilgiyle değil, yaratıcı yazarlığın pratiğiyle de ilgilenenler için kayda değer bir yarar sağlıyor.

Polisiye yazarlığını hem teknik hem duygusal boyutlarıyla ele alan Polisiye Roman Nasıl Yazılır? adının ötesine geçen bir kitap. Gencoy Sümer, bu kitapta polisiye türünü seven, onun edebi gücünü ciddiye alan bir yazar tavrıyla konuşuyor. Yazmak isteyenlere dürüst, doğrudan ve cesaret verici bir rehber sunuyor.

Sonuç olarak, hem yeni başlayanlar hem de türün içinde ustalaşmak isteyen yazarlar için benzersiz bir yol haritasının sunulduğu bir kitap bu. Polisiye romanın sadece bir suçun çözümünden ibaret olmadığını, aynı zamanda karakter derinliği, olay örgüsü, anlatıcı seçimi ve atmosfer gibi unsurlarla bütünleşen çok katmanlı bir edebi tür olduğunu keyifli bir dille bize anlatıyor. Kitabın her bölümü, yazarlık sürecini hem teknik hem yaratıcı açıdan destekleyecek şekilde tasarlanmış. Alıştırmalar, örnek karakterler ve vaka analizleriyle, okuyucusuna yalnızca bilgi değil, doğrudan ilham da veriyor.

Bu kitabın Türkçede polisiye roman yazımına dair yayımlanmış ilk kapsamlı ve sistematik rehber olduğunu söylemeliyim. Bildiğim kadarıyla ülkemizde bugüne dek böyle bir kitap yayınlanmış değil.  Gencoy Sümer’in Polisiye Roman Nasıl Yazılır?” adlı eseri, Türkiye’de eksikliği hissedilen büyük bir boşluğu doldurmuş. Bu alanda yazılmış yabancı kaynakların ötesine geçerek, hem yerel bir dille hem de Türk polisiyesinin dinamiklerini anlayan bir bakış açısıyla kaleme alınmış olması, eseri daha da kıymetli kılıyor. Polisiye türüne ilgi duyan herkesin kütüphanesinde yer alması gereken öncü bir kaynak olarak öne çıkıyor.