Kumkapı’daki eski meyhanede akşamüstünün hafifliği vardı. Tabelası silinmiş, sandalyeleri birbirinden farklı, duvarında sararmış futbolcu posterleriyle hâlâ 80’lerden kalma gibi görünen o meyhanede, iki adam rakı kadehlerini tokuşturuyordu.
Can, buz kovasına baktı. “Bitiyor lan bu, aynı senin gibi.”
Arif güldü. “Ben bitmiyorum Can. Emekli oluyorum. Aradaki farkı yakında sen de öğreneceksin.” Kadehinden bir yudum aldı. Sokaktan arabesk bir şarkı tınısı ulaştı. “On gün kaldı,” diye devam etti. “Şunun şurasında on gün. Bir sabah uyanacağım; üniformam yok, telsiz yok, gece yarısı çağrısı yok.”
Can başını iki yana salladı. “İnanmıyorum. Üçüncü günde sıkılmaya başlar, polis radyosunu dinlersin. Altıncı gün çiğköfteci açmayı düşünür, dokuzuncu gün beni ararsın. ‘Oğlum şu dosyaya baksana,’ diye.”
Arif güldü. “Yok yok. Bu sefer ciddi ciddi vedalaşıyorum. Yoruldum oğlum, yeter.”
Kadehler doldu. Mezeler tazelendi. Konuşmalar geçmişe döndü. İlk operasyondaki titreklikleri, kovalanan ancak yakalanamayan, tazı gibi koşan kapkaççılar, yanlış eve yapılan baskın; kapıyı açan, gün yapmak için toplanmış, kokoş kadın grubunun şaşkın bakışları… Her anı bir gülüşe, her gülüş ‘ah o eski günler’ iç çekişine dönüyordu. Çünkü her ikisi de biliyordu; polislik bir meslek değil, bir hayattı. Görev bitse de ömür bitmedikçe, yükü omuzdan inmezdi.
O sırada kapıdan içeri iri yapılı, beyaz keten gömlekli bir adam girdi. Gözleri bir an etrafta gezindi, sonra onların masasına yöneldi. Can’ın çatalı havada asılı kaldı. Arif ise hiç şaşırmadı.
Adam yanlarına yaklaşınca, “Merhaba komiserim,” dedi kaypak bir edayla. “Mert abimizin selamı var.”
Can, Mert abinin kim olduğunu hemen anladı. “Bizimle ne işi varmış Mert Pekyürek’in?” Gözleri soru doluydu.
Adam gülümsedi. O gülümsemenin içinde küfür de vardı kibir de. “Mert abim dedi ki, ‘Emeklilik iyi şeydir ama ulaşabilene.’ Malum, bazı insanların ömrü vefa etmez, hele de sizinki gibi tehlikeli işlerde. Nereden baksan, her gün bir sırat köprüsü.”
Can’ın eli bardağı daha da sıktı. Arif gözlerini kısıp adamın yüzüne baktı. Sonra sakince rakısından bir yudum aldı.
“Pekyürek’e benden de selam söyle. Bazı adamlar da hiç gün ışığı göremezler girdikleri delikte.”
Adam bir şey demedi. Elindeki tespihi sallaya sallaya çekip gitti.
“Oğlum bu herif seni açık açık tehdit etti, farkında mısın?”
“Farkındayım ama hükmü yok o sözlerin,” dedi Arif.
Can’ın keyfi kaçmıştı. Gecenin sonunda hesap ödendi. Sokaklar gibi kadehleri de boş kaldı.
***
Ertesi gün Beşiktaş Karakolu’nda hava, yazın o dayanılmaz sıcağıyla ağırlaşmıştı. Beton duvarlar güneşle kavrulmuştu; pencereler ardına kadar açık olsa da içeri giren tek şey, arkadaki korudan yükselen kuş sesleriydi. Günlerden pazartesiydi, temmuzun ortasıydı ve herkes bir an evvel mesaiyi tamamlayıp evine kaçmak istiyordu.
Arif Komiser için o yaz, son görev dönemiydi. Emekliliğine on gün kalmıştı. Son on yılını geçirdiği bu odada, dosyaların arasında bir gün evvelinin akşamdan kalmışlığı vardı üzerinde. Neyse ki gün bitmek üzereydi. O sırada kapı çaldı. İçeri giren, terden gömleği sırtına yapışmış postacı Bekir’di. Solgun bakışlarıyla kısa bir selam verdi, elindeki sarı zarfı uzattı.
“İmzaya gerek yok Komiserim,” dedi.
Arif Komiser başıyla onayladı. Masasının üzerinde, dumanı tüten bir çay duruyordu. Bekir’in bakışı, bardağın üzerinde bir saniye takıldı. Tam bu sırada koridordan gürültüler yükseldi. Arif, “Ne oluyor yahu?” diyerek yerinden kalktı. Söylene söylene kapıya doğru yürüdü. Dışarıda gençten birkaç dilenci kıyameti koparıyordu. Postacı Bekir, Arif’in odasından süzülürcesine çıktı. Gürültüden kaçar gibi arkasına bakmadan yaz sıcağına karıştı.
Arif, “Evladım, nedir bu patırtı? Götürün bunları nezarete. Koridor bu itişmenin yeri mi?” diye çıkıştı memurlara, sonra odasına dönüp, sandalyesine oturdu. Eli ısısını kaybetmek üzere olan çay bardağına uzandı. İlk yudumu aldı.
Akşama doğru mesaisi biten memurlar yerlerini nöbetçi memurlara bırakmıştı, herkes Arif Komiser’in evine gittiğini sanıyordu. Ancak Arif’in odasında ölümün sessizliği vardı, postacının bıraktığı zarfı kimse açmamıştı.
Ertesi sabah Beşiktaş Karakolu’nun çaycısı Fikri, ocağın altını kapatıp, her zaman olduğu gibi kahve fincanını gümüş tepsinin ortasına yerleştirdi. Yanına iki parça kesme şeker koydu. Arif Komiser kıtlama içerdi sabah kahvesini. “Komiser kahvesi,” dedi kendi kendine, her sabahki gibi bol köpüklü. Bu onun için bir tür törendi. Arif Komiser’in odasının önüne geldiğinde kapı kapalıydı. Fikri tek eliyle tepsiyi tutup, tek eliyle kapıya vurdu.
“Komiserim? Sabah kahveniz geldi.”
Ses gelmedi. Bir daha vurdu. “Gel,” komutunu duymadan içeri giremezdi, Arif Komiser’in tersi pisti. Kapıya biraz daha yaklaştı, elini kapı koluna uzattı. Kapı, gıcırtıyla açıldı.
“Komiserim?”
***
Can, evinde mesai için hazırlanıyordu. Mutfakta kahve makinesi titrek bir sabırsızlıkla çalışırken, aklında hâlâ iki gece önceki, Arif’in ses tonu, yüz ifadesi, o her şeyi bastıran emeklilik sevinci vardı. Sonra aklına Mert’in adamı geldi. İçini bir endişe kapladı.
Can kahvesini alıp pencereden dışarı baktı. Gün sıradan görünüyordu. İnsanlar işine gücüne koşuyordu. Dünya dönüyor, insanlar yaşlanıyordu. O sırada telsizden gelen anons, sabahın rehavetini boğazına düğümledi.
“Tüm ekiplerin dikkatine. Beşiktaş Karakolu, birim içi ölüm vakası. Maktul: Arif Kara. Tekrar ediyorum. Maktul: Komiser Arif Kara…”
Can başını kaldırdı, gözleri dehşetle büyümüştü. Ne yapacağını bilmeden ayağa kalktı, Taylan’ı aradı. Taylan her zamanki telaşlı hâliyle yanıtladı onu.
“Anonsu duydunuz mu Amirim?”
“Duymaz olsaydım Taylan. Beşiktaş’ta buluşalım,” dedi.
Telefon kapandı. Can, yudumlayamadığı kahvesini lavaboya döktü. Akıp giden şey sadece sıcak bir sıvı değildi. İki gece önceki kahkahaların, dostluğun da kahveyle birlikte akıp gittiğini düşündü.
Beşiktaş Karakolu’nda memurlar telaş içindeydi. Karakola gelmeyen, telefonlara yanıt vermeyen Arif Komiser önceki akşam odasından hiç çıkamamıştı.
Başkomiser Can ile Komiser Taylan, Beşiktaş’ta buluşup karakola vardıklarında saat ona yaklaşıyordu. Güneş şimdiden gökyüzünde yükselmişti, asfaltın yüzeyi titreşiyor, ısı yüzlerine çarpıyordu.
Memurlar sessizce kenara çekildiler. Hiç kimse Can’la göz göze gelmiyordu. Sanki herkes suçluydu. Sanki bu ölümün etrafında duran herkes, Arif’in son dakikalarına geç kalmıştı. Can, Arif’in odasının önünde durdu. Bir an tereddüt etti. Kapı aralıktı, itiverdi.
İçeri girdiklerinde sıcak havayla birleşen koku yüzlerine çarptı. Arif, masasının arkasındaki sandalyeden düşmüş, sırtüstü yere uzanmıştı. Elleri yakasına asılı kalmıştı. Gözleri açıktı ama cansızdı.
Taylan birkaç adım geri çekildi. Can eğildi, elini gayri ihtiyari dostunun nabzına götürdü. Zaten gerek yoktu. Cilt solgun, nefes kayıp, damar hareketsizdi.
Can bir süre kıpırdamadı. Dostunun ölümüyle nefessiz kalmıştı. Gözlerini kapattı. Sonra derin bir soluk aldı.
“Kim bulmuş?”
“Sabah Fikri kahvesini götürmek istemiş. Kapı kapalıymış. İçeri girince… Ambulans çağırmışlar ama…”
“Biz daha iki gece önce…” Can’ın gözleri yanıyordu. Başkomiserin, hele de memurların arasında duygularına yenik düştüğü görülmemişti. Otuz yıllık arkadaşının acısı göğsünü sıkıştırsa da toparlandı. Sert bir ses tonuyla emretti.
“Savcıyı arayın, Olay Yeri İnceleme de gelsin.”
“Yani… kalp krizi değil mi?” dedi Taylan fısıltıyla. “Sıcak, stres, yaşı da…”
Can, yardımcısının sözünü tamamlamasına fırsat vermedi, başını iki yana salladı.
“Ağzından köpük gelmiş, göz bebeklerine baksana, büyümüş. Kalp krizi gibi durmuyor.” İşaret parmağıyla Arif’in tırnaklarını gösterdi. “Deri altındaki pembeleşmeyi görüyor musun? Bu işte bir tuhaflık var.”
Olay Yeri İnceleme ekibi geldiğinde saat onu biraz geçiyordu. Ekip, odaya şerit çekti. Masanın üzerindeki evraklara, kaleme, çay bardağına tek tek baktılar. Çay bardağı yarı doluydu. Yanında içilmemiş bir sigara duruyordu. Masanın sol kenarında, üzerinde ne pul ne de damga olan sarı bir zarf vardı.
Savcı Bora içeri girdiğinde Can hâlâ Arif’in ayakkabılarına bakıyordu. Sağ teki azıcık eğri duruyordu. Sanki son anda doğrulmaya çalışmış ama başaramamıştı.
Çay bardağı laboratuvara gönderildi. Zarf dikkatlice poşetlendi. Masadaki dosyalar tek tek incelendi. Arif’in cep telefonu da alındı.
“Ne düşünüyorsunuz Savcım?”
“Bence de kalp krizi değil Can.”
“Adli tabip Hilmi de aynı fikirde,” diye lafa atladı Taylan. Can, yardımcısının bu tez canlılığına ne dese, ne kadar uyarsa engel olamıyordu.
“Ölüm ne zaman gerçekleşmiş?”
Bu soruya cevap vermek Hilmi’ye düşerdi. Yanlarına çağırdılar. Sıcak havada maskeyle çalışmaktan yüzü gözü ter içinde kalmış adam, elindeki eldivenleri çıkartıp yanlarına geldi.
“Savcım, rigor mortis tüm vücudu kaplamış. Ölümün gerçekleştiği on iki saatten fazla olmuş diyebilirim. Gerçi malum hava çok sıcak, bu da katılaşmayı hızlandırır ama Arif Komiser zayıf biri değil. Yani bu kadar katılaşma normal görünmüyor. Tam tespit için otopsi gerekiyor tahmin edeceğiniz gibi.”
“Sence ölüm sebebi ne olabilir Hilmi?”
“Zehirlenme gibi duruyor Savcım. Katılaşmayı hızlandırmıştır zehir.”
“Bu nasıl iş? Bir komiser, İstanbul’un göbeğinde, üstelik görev yerinde zehirleniyor. Saatlerce kimse fark etmiyor. Bir Allah’ın kulu girmemiş mi odasına bütün gece?” Can öfkesine hâkim olamamış, sözcükler ağzından istemsizce dökülmüştü.
Taylan, ona sorulmuş gibi yanıt verdi.
“Arif Komiser odasına kimsenin girmesini istemezmiş. Dün mesai bitimine doğru karakola dilenci gençler getirilmiş. Ortalık karışmış. Nöbetçi memurlar görevi devralırken Komiserin evine gittiğini düşünmüşler,” diye açıkladı.
Savcı olay yerinden ayrılmadan dosyayı Can’a verdi. Can’ın ilk şüphelendiği kişi Mert Pekyürek’ti. Nam-ı diğer Kaya Mert. İki gece evvelki olay gözünün önünden gitmiyordu.
Bütün gün Taylan’la karakoldaki görevli memurların ifadelerini aldılar. Olay Yeri İnceleme ekibinin çalışmalarını izlediler. En ufak bir iz yakalamak onları katile hızla yaklaştırırdı. Kimse bir şey bilmiyordu. Şüpheli bir durum fark etmemişlerdi. Ardından sıra kamera kayıtlarını incelemeye geldi. Kamera kayıtlarını savcılık izniyle inceliyorlardı. Elbette yetkili ekip de inceleyecekti kayıtları ama Can, bu dosyayı bir dakika kaybetmeden çözüme ulaştırmak istiyordu. Bir yandan arkadaşını, yıllanmış dostunu kaybetmenin acısıyla yanıyor, bir yandan da bu acı onu kamçılıyordu.
Beşiktaş Karakolu’nun kamera odası dar, havasız bir kutuydu. Taylan monitörlerin önüne oturmuş, görüntüleri hızlıca tarıyordu. Can, arkasında ayakta durmuş, ellerini cebine gömmüştü. İkisi de sessizdi. Sanki bu görüntüler Arif’in son saatlerinden değil, kendi içlerinden bir parçanın sökülüp kaydedildiği bir filme aitti.
Kamera kayıtlarında her şey olması gerektiği gibiydi. Önceki gün karakol sakin bir gün geçirmişti. Mesai sonu olan kargaşa hariç dikkat çekecek bir şey olmamıştı. Beklenmeyen hiçbir hareket, hiçbir bağırış, hiçbir koşuşturma yoktu. Arif kamera görüntüsüne en son 16.27’de takılmıştı. Kargaşanın yaşandığı koridora çıkıyor, eliyle koluyla memurlarına bir şeyler söylüyor, birkaç dakika sonra odasına giriyordu. Odadan bir daha hiçbir hareket kameraya yansımamıştı.
Gece olup da Can evine gittiğinde eşi Hande onu beklerken salondaki koltukta uyuyakalmıştı. Can, direk banyoya girdi. Suyu sonuna kadar açtı. Tüm gün içinde biriktirdiği yaşları, kimseye göstermeden sessizce suya karıştırdı.
Taylan hemen eve gitmek istememişti. Kendisini Beyoğlu’na attı. Kalabalıkla unutmak istedi. Bir aşağı bir yukarı caddeyi kaç kere turladı, sayamadı.
***
Ertesi sabah gelen rapor, Hilmi’nin şüphesinde haklı olduğunu gösterdi. Ölüm nedeni, potasyum siyanür zehirlenmesiydi. Alınma şeklinin sıvı yoluyla olduğu düşünülüyordu. Ölüm saati, önceki gün saat beş civarıydı. Can, raporu masaya bıraktı. Parmaklarını şakaklarına bastırdı. Başı çatlayacak gibi ağrıyordu. Gece hiç uyuyamamıştı.
Beşiktaş Karakolu’nun arşiv odası, terle karışık toz kokuyordu. Arif Komiser’in son zamanlarda ilgilendiği tüm dava dosyalarına bakılacaktı. Açılan her çekmece, her dosya yeni bir ipucu değil, aksine yeni bir belirsizlik fırlatıyordu ortaya. Henüz Can’ın dikkatini çeken tek bir belge ya da kamera kaydı yoktu. Sadece o mektup, kriminal incelemeye giden o pulsuz mektup, aklının çeperlerine vuruyordu.
Çok geçmeden Kriminal’den gelen mesajla sarı zarftan çıkan tek sayfalık kâğıtta yazanlar ekranda belirdi:
“Nefesini boğazında düğümleyeceğiz Komiser. Sen bizim kim olduğumuzu unuttun. Biz sana hatırlatacağız. M. P.”
Taylan mektubu okurken Can, “Mert Pekyürek!” dedi, küfreder bir ses tonuyla.
“Mert Pekyürek hapisteymiş abi.”
“Kendisi içeride olsa ne olur, üç gün evvel benim yanımda tehdit ettiler Arif’i. Gözlerimle gördüm, kulaklarımla duydum. Ancak bir şey var.”
“Ne var abi?”
“Bu kadar açık, bu kadar net tehdit eden, hele hele Kaya Mert gibi biri bunu zehirle yapmaz. Mert Pekyürek, yeraltı dünyasından. Yasadışı kumarhaneler, borç tahsilatı, sahte belgeler… Uzun süre yakalanamamış, geçen yıl Arif’in yürüttüğü titiz bir soruşturmayla sonunda hapse girdi. Cezaevinde ama adamları hâlâ dışarıda, hareket hâlinde.”
Can nefes alıp devam etti.
“Arif’i tehdit ettiklerini herkes biliyormuş. Savcı Bora’ya bildiklerimi anlatırken bana karakoldaki memurlardan duyduklarını iletti. Geçen hafta Mert’in adamlarından biri gelip karakolun kapısında bağıra çağıra tehditler savurmuş.”
Taylan şaşkınca sordu, “Neden kimse bir şey yapmamış?”
“Bizim Arif’in işleri. ‘Bana bir şey yapamazlar, havlayan köpek ısırmaz,’ diyormuş. Tehdit eden kişiyi bir gece nezarette tutup bırakmışlar.”
Taylan duyduklarına inanamıyordu, başını iki yana salladı. Can devam etti.
“Racon bilen adamlar ya açıkça hesap keser ya da sessizce kaybolur. Bu işin bu kadar aleni yapılması bana ters geliyor. Bir de zehir. Bu adamlar çeker vurur Taylan. Zehirle filan uğraşmazlar.”
Taylan farklı bir açıdan bakmayı denedi. “Ama çayda siyanür var. Sinsi bir yöntem. Belki de açıkça tehdit ettiler ama korkakça öldürmeyi seçtiler, iz bırakmak istemediler. Belki farklı bir yöntem deneyerek, dikkat dağıtmak istediler.”
“Bilemiyorum evlat. Ama yakında öğreneceğiz. Andım olsun ki öğreneceğiz.”
Savcıya bilgi verilmişti. Soruşturma başlatıldı. Öldürülen bir komiserdi ve süreç hızla ilerledi. Hapisteki Mert’in telefon görüşmeleri, mektupları, ziyaretçileri mercek altına alındı. Savcılık izniyle ifadesinin alınmasına karar verildi.
Mert Pekyürek’in ifadesi Silivri’de alındı. Özel izinle Can da Silivri’ye gitti. Mert de Can gibi karayağız biriydi, aralarındaki tek fark Mert, Can kadar uzun boylu değildi.
“Başkomiserim, siz de az çok bilirsiniz bizi. Biz işlerimizin altına imzamızı atmayı severiz. Zehir filan bozar bizi,” dedi.
“Peki, bu tehdit mektubuna ne diyeceksin? Karakolun önüne, meyhaneye gelenler senin adamların değil miydi?”
“Elinde tuttuğun mektubu ben yollatmadım ama kim yaptıysa iyi kopyacıymış. O kâğıt aslında cinayeti benim işletmediğimin kanıtı. Gördüğün gibi altına imzamızı atmış. Allah rahmet eylesin. Arif Komiser geçen sene bırakmadı yakamızı. Ne yaptı etti, geçirdi bileğimize kelepçeyi. İlktir ha. Evvelinde bunu başaran bir Allah’ın kulu olmamıştı. Tabiatıyla bir husumet oldu aramızda. Amma bir yandan da iyi iş çıkardığını itiraf etmeliyim. Beğendiğim bir söz vardır; yiğidi öldür, hakkını yeme diye. Şimdi sana soruyorum. O bizi içeri attırmak için bu kadar iyi iş çıkarmışken bizim öyle siyanürdür, çaydır, ne bileyim… daha ince bir iş, daha şekilli, namımızı yürütecek bir son hazırlamamız gerekmez miydi?”
Bu ifadesi onu kurtarmaya yetmedi. Sulh Ceza Hâkimliği kararıyla yargılanacaktı. Savcı, azmettireni bulduklarını düşünüyor, mahkemede katilin de ortaya çıkacağına inanıyordu. Ancak Can ikna olmuştu. Ona göre bu cinayetle Kaya Mert’in bir alakası yoktu.
***
Sonraki gün Can, masasında oturuyor, elindeki dosyayı inceliyordu. “Ya şaşırtmak istediler… Bu kadar gürültülü tehditlerin arkasına gizlenmiş daha sessiz biri olabilir. Ya da bu Kaya Mert hiç de kalıbının adamı değil, racon macon diyerek, bu cinayetten sıyrılmak istiyor.”
“Bu işi bir başkası yapmış olabilir mi Amirim?”
Can başını salladı. “Katil kimse, iyi planlamış. Ya da belki çok basit düşündü. Biz karmaşıklık arıyoruz.” Can mırıldanır gibi devam etti. “En görünmez olan, bazen en tehlikeli olandır.”
“Yavaş atın çiftesi diyorsun yani abi.”
“Aynen öyle evladım.”
“Başkomiserim, müsaadeniz olursa ben her şeyin üzerinden bir daha geçelim diyorum.”
Başkomiser başıyla onayladı. Taylan hemen odadaki beyaz tahtanın önüne geçti. Klasik dava çözme şemasını çizmeye başladı. En başa Arif Kara yazdı. Altına Mert’i ekledi. Bir yuvarlağın içine “siyanür” yazdı. Tehdit mektubunun bir örneğini tahtaya bir bantla tutturdu.
“Fikri ne diyor?”
“Çaycı mı Amirim? Yemin billah ediyor. Benim ocağımdan zehirli bir şey çıkmaz, çıkamaz diye. Fikri yıllardır orada çalışıyor. Hatta Arif Komiser’den bile eski karakolda. Geçmişini de araştırdık. Herhangi bir şüpheli durum yok. Ordu doğumlu. Elli yaşında. İki çocuğu var. Arif Komiser’e husumet güdecek biri değil. Aksine çok hürmet gösterirmiş rahmetliye. Memurlar da aynı şeyi söylüyorlar. Arif Komiser, Fikri’nin oğlunun okul işini halletmiş birkaç sene önce. Lise kaydında yüklü bir miktar bağış istemiş okul. Arif Komiser okul müdürüyle görüşmüş. O zamandan beri ‘Abilik etti, sağ olsun,’ dermiş Fikri.”
“Çayları doldurduktan sonra herhangi bir yere uğramış mı? Ya da tepsisini hiçbir yere bırakmış mı?”
“Yok Amirim. Çayları dağıtırken her zaman ilk Arif Komiser’den başlarmış. Yine öyle yapmış. Komiser, çayı kaynak içmeyi severmiş.”
“Şu kamera kayıtlarını bir daha gözden geçirelim. Siyanür o çay bardağına uçarak gelmiş olamaz. Biz tehditler yüzünden Mert’e odaklandık. Odaya kim girmiş, kim çıkmış bir daha bakalım.”
Olay gününe ait görüntüler; binanın üst kat koridorlarını, girişi ve Arif Komiser’in odasının önünü gösteriyordu. Can ve Taylan monitör karşısında elleri çenelerinde, dikkatle izliyorlardı.
16.20: Fikri, elinde gümüş çay tepsisi ve üzerinde bir sürü çay bardağıyla Arif’in odasına giriyor, hiç oyalanmadan çıkıyor.
16.21: Postacı Bekir, Komiserin odasına giriyor. Elinde kahverengi deri çantası. Sonra memurlar, dilenci gençleri yaka paça getiriyorlar, ortalık karışıyor.
16.22: Arif odasından çıkıyor. Kapısı açık kalıyor. Bekir hâlâ içeride. Yaklaşık üç buçuk dakika odada yalnız kalıyor. Arif odasından çıkınca elleriyle ceplerini yokluyor. Sonra kameranın görüş açısından çıkıyor.
16.26: Postacı Bekir, Arif’in odasından çıkıyor.
16.27: Arif odasına geri dönüyor. Kapısını kapatıyor.
İki adam aynı anda kalktılar ekranın başından. “Bekir’i getiriyorum Amirim,” dedi Taylan daha Can söylemeden.
Bu sırada karakoldaki posta teslimat defteri incelendi. Bekir’in adı kayıtlıydı. O gün son dağıtımı yapmıştı. Kayıtta teslim edilen zarfın içeriği belirtilmemişti. Ama odada bulunan pulsuz, mühürsüz zarfla örtüşüyordu.
Bekir merkeze getirildi. Sorgu odasına alındıktan sonra Taylan, Can’ın odasına girdi.
“Abi, Bekir’i getirdik, kimlik bilgilerini de çıkardım. İlginç bir şey fark ettim. Yıllar önce babası hırsızlık suçundan hüküm giymiş. Cezaevinde ölmüş.”
Can bir anda başını kaldırdı. “Yakalandığı tarih ne?”
Taylan dosyaya baktı. “2006. Daha bitmedi Amirim, yakalayan polis de Arif Kara.”
“Başka bilgi var mı?”
“Olmaz olur mu Amirim. Bekir Çolak, kırk iki yaşında, bekâr, sabıkası yok. İstanbul PTT teşkilatında sekiz yıldır dağıtım görevlisi. Disiplin cezası bile yok. Bekir’in babası İhsan Çolak, 2006 yılında hırsızlık suçuyla tutuklanmış. İhsan, cezaevine girdikten birkaç ay sonra bir başka mahkûmla yaşadığı tartışmada şişlenmiş, ağır yaralanmış, hastaneye kaldırılmış ama kurtarılamamış. Bekir o zaman on yaşındaymış. Annesi üç yıl sonra yeniden evlenmiş, ancak yeni eş, Bekir’i evde istememiş. Bekir, yetimhaneye verilmiş. Liseye kadar okumuş. Askerden döndükten sonra da memur olmuş.”
“Geçmişin intikamını almak istemiş gibi duruyor ama sabıkasının olmaması, yıllardır düzenli bir işi olması ona iyi bir tablo çiziyor.”
“Bekir’in telefonunu teknik ekip incelemesine yolladım Amirim. Birkaç saate bilgi gelir. Belki oradan somut bir kanıt yakalarız.”
“Bu sorgu yarına kalır Taylan. Bekir’i biraz misafir edelim. Hem bekleme süresi direncini de zayıflatır. Yarın görüşürüz,” deyip masasından kalktı Can.
Eve gittiğinde Hande onu kızarmış gözlerle karşıladı. İki gündür Arif’in evinde, eşi Suzan’ın yanındaydı.
“Arif’in ayakkabılarını kapının önüne bırakırken baygınlık geçirdi,” dedi. “Bulunacak değil mi katil?”
“Çok az kaldı gülüm. Yakalandı say sen.”
***
Can ve Taylan, ertesi gün erkenden telefonun teknik inceleme raporunu inceliyorlardı. Tahminlerinde yanılmamışlar, somut delili yakalamışlardı. Bekir’in arama geçmişine bakıldığında, ilginç bir tablo ortaya çıkmıştı. Son bir ayda, Arif Kara ismini internette defalarca aramıştı. Eski haberler, görev yerleri, emeklilik işlemleri… Dahası da vardı. Mert Pekyürek ve çetesiyle ilgili haberleri de takip etmişti.
“Planlamış,” dedi Can. “İnce çalışmış.”
Bekir’in evine savcılık izniyle baskın yapıldı. Bekâr odası düzeninde, tek kişilik bir yatak, eski model bir masaüstü bilgisayar, kitap rafı, duvarda annesinin gençlik fotoğrafı…
Adli bilişim uzmanlarının bilgisayarda yaptıkları ilk incelemede Can’ın şüphelerini doğrulayan belgeler bulundu. Bekir’in bilgisayarındaki klasörlerin biri “A.K.” başlığını taşıyordu. Açıldığında, Arif Komiser hakkında sayfalarca bilgi çıktı. Fotoğraflar, haber kupürleri, eski soruşturma notları, hatta Beşiktaş Karakolu’nun günlük düzenine dair gözlemler. Çay dağıtım saatleri bile vardı. Zaman çizelgeleri, hangi gün kaçta geldiği, hangi saatlerde odasında yalnız kaldığı…
Can klasöre bakarken sessizce mırıldandı. “Bu bir araştırma değil, bu mahkeme hazırlığı. Kendi mahkemesini kurmuş, yargılamış, cezasını vermiş.”
Üstelik Bekir, Mert Pekyürek’in ismini de bir dosyaya eklemiş, sanki onun üzerinden bir senaryo oluşturmuştu. Çetenin tarzlarını analiz etmiş, daha önce işledikleri suçları bir araya getirmiş, hatta basında yer alan tehdit mektuplarının dilini inceleyip taklit etmeye çalışmıştı. Hepsine dair notlar bulundu bilgisayarında.
***
İlerleyen saatlerde Bekir, Can’ın karşısında oturuyordu. Elleri masanın üstündeydi. Sakin bir ifadeyle gözlerini yere sabitlemişti.
Can, sandalyeyi çekip oturdu. Elinde Bekir’in dosyası vardı ama onu açmadı. Dosyanın içindekileri zaten biliyordu. Gerçek hikâye, kâğıtların arasında değil, karşısındaki adamın suskunluğunda gizliydi.
“Anlat,” dedi Can.
Bekir cevap vermedi.
Bir daha, “Anlat,” dedi Can. “Zaten her şey ortada. Ama yine de senden duymak istiyorum. Neden?”
Bekir başını kaldırdı. Gözleri donuktu, içinde derin, neredeyse buz gibi bir ifade vardı. “Siz bu işi yıllardır yapıyorsunuz,” dedi. “O yüzden bu sorunun cevabını biliyor olmanız gerekirdi.”
“Görünmez bir adam yarattın kendinden. Ve bu görünmezliğin içinde yıllar boyu büyüttüğün intikamı öyle bir âna sığdırdın ki…” Hışımla yerinden kalktı Başkomiser. “Baban,” diye devam etti, “İhsan Çolak, Arif’in bir gece devriyesinde gözaltına aldığı adam. Dosyasına ulaştık. O dosyada senin adın yoktu ama o gece hayatın değişti.”
Bekir’in elleri yumruk oldu. Gözleri hâlâ yerdeydi.
Can sandalyesini büyük bir gürültüyle ters çevirip oturdu, devam etti. “Cezaevinde çıkan bir kavgada öldü. Annen yalnız kaldı. Üç yıl sonra yeni bir hayat kurmak istedi. Ama sen o hayata sığmadın.”
Yine sessizlik.
“Sonra yurda gönderildin. Yıllar geçti. Devlet memuru oldun. Her gün mektup taşıdın. Ama bir tanesini…” Öfkesinden ağzı köpürüyordu. “Bir tanesini sadece kendin için taşıdın. İntikamın için. Çünkü o mektubun göndereni sendin Bekir.”
Bekir sonunda yeniden başını kaldırdı. “Onlar aldı,” dedi. “Annemin gülüşünü. Benim çocukluğumu. Annem beni bırakırken ağlamadı bile. Babamın cenazesine dahi gidemedim. Yıllar geçti mezar yerini bulamadım. Kimsesizler mezarlığına defnetmişler. Kayıtlar da kaybolmuş. Hangi mezarlık, hangi parsel… Kimse bilmiyor. Babamın ölüsü bile kayıp benim.”
Can eğildi, sesini alçalttı. “Arif Komiser, sadece görevini yapmıştı.”
“Hayır,” dedi Bekir. “O sadece dosya kapattı. Başarılı kariyeri için benim hayatımı kararttı.”
“Sadede gelelim, zehiri nereden buldun Bekir?”
Bekir arkasına yaslandı. “Teknolojiden anlamadığın belli Komiser. İnternette hangi siteye gireceğini bilirsen ulaşamayacağın şey yok. Üstelik ardında iz de kalmıyor.”
“Ve çayı gördüğünde…”
“Ben birini öldürmedim Komiser, ben hayatıma uğramayan adaletin kendisi oldum. Uzun zamandır gidip geliyorum karakola. Daha önce de çok fırsat kolladım. Bu defa şans benden yanaydı. Komiser odadan çıktı. Zarfın yüzüne bile bakmadı. Bir saniye yetti ve sadece üç damla. Kimse benden şüphelenmedi. Herkesin unuttuğu bir adamın, kimsenin umurunda olmayan bir adamın, tek yudumla yaptığı adaletti o üç damla.”
Can gülümsedi. “Herkes kendi intikamını kutsal sanır. Ancak hiçbir adalet, kişisel hesaplarla sağlanmaz.”
“Adalet?” dedi Bekir, alay edercesine bir gülüş belirdi dudaklarında. Derin bir acı vardı bakışlarında. “Hangi adalet? Ben yetimhanede ezilirken o adalet neredeydi? Annem beni terk ettiğinde neredeydi?”
Can sessizleşti. Gözlerini kaçırmadı. Son bir kez daha sordu:
“Peki, pişman mısın?”
Bekir yine güldü. Ne acıyla ne de zaferle. Sadece yorgun bir tebessümle. “Adaletin olduğu yerde pişmanlık olur mu? Ben sadece kendi cevabımı verdim.”
Can başını salladı. Kapı açıldı. Taylan içeri girdi. “Savcı sevk verdi,” dedi. “Tutuklanıyor.”
Can kalktı, Bekir’e bir an baktı. Ardından dosyayı masaya fırlattı ve kapıya yöneldi. Bekir arkasından sadece bir cümle söyledi:
“Beni kimse affetmedi, biliyor musun Komiser? Belki bu yüzden ben de affetmeyi hiç öğrenemedim.”
Savcılık işlemleri hızla tamamlandı. Suç delilleri, itiraf, adli bulgular ve yazılı belgeler… Tüm hepsi bir dosyanın içindeydi. Bekir, hâkim karşısına çıkarıldıktan sonra tutuklama kararıyla cezaevine gönderildi.
Can, emniyete döndüğünde bir süre odasında yalnız kaldı. Pencereden dışarı baktı. Karşı kaldırımda dondurma yalayan iki çocuk gördü. Çocukların gözlerinde yalnızca o âna ait bir neşe, yakıcı güneşe rağmen gülümseyen sade bir mutluluk vardı. Onlar henüz gölgeleri tanımamıştı. Arkasında Taylan’ın sessiz adımları duyuldu. Can, gözünü camdan ayırmadan konuştu.
“Babanın günahını oğlu bir ömür yaşamış. Keşke annelik, babalık sınavla kazanılsaydı Taylan.”
Taylan cevap vermedi. Söylenecek söz kalmamıştı. Sadece sessizlik vardı ve öğle güneşinin altında, karakol penceresinden içeriye çöken yorgunluk.


