Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

İKİ KADIN İKİ ROMAN

Diğer Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

 Bu yazının temelde iki sorusu/sorunu olacak: İlki “iyi edebiyat nedir?” ve ikincisi “suç edebiyatı ve polisiye edebiyat aynı şey midir?” sorusu. İlk soruyla başlayayım: iyi edebiyatın bir sürü tanımı var aslında. Yani herkesin vereceği farklı bir yanıt olabilir bu soruya. Apayrı bir yazının/denemenin/makalenin konusu da olabilir. O yüzden ben öznel cevabımı vereceğim burada size. İyi edebiyat, kelimelerin, cümlelerin, satırların hatta sayfaların kusursuz bir uyumla bir araya gelmesidir, yazarın kullandığı dildeki cazibedir, sözcüklerin sihirli uyumudur, metaforlarla canlandırılmış, hayal gücüne hitap eden bir evrendir. İyi edebiyat en sonunda sanatsal ve/veya mental bir hazza ulaştırır insanı.

Şimdi şuna gelelim: bu yazıda neden “iyi edebiyat nedir?” sorusunu dert edindim kendime? Çünkü okuyucularımdan, çevremden çok soru geliyor bununla ilgili. “Bir polisiye yazarı olarak kendinizi edebiyatçı olarak görüyor musunuz?” gibi. Belki de karşılaştığım en ağır, en incitici soru bu. Daha hafifleri de var elbet. Ve ben her seferinde kendimi bir edebiyatçı olarak gördüğümü, yıllar geçtikçe daha iyi edebi eserler vermeye çalışacağımı söylüyorum. Günümüzde varlığı inkâr edilemez bir akımın (polisiye akımının) temsilcilerinden, üyelerinden olduğumu söylüyorum.

Bu yazıda, bu soruları ortaya atmamda da iki amaç var. İki soru ve iki amaç… Hem size polisiye edebiyatın ve suç edebiyatının gerçekten ‘iyi edebiyat’ olduğunu göstermek, hem de iki kadın yazarın iki romanından yola çıkarak polisiye edebiyat ve suç edebiyatı arasındaki farklılıkları ortaya koymak.

Başlayalım öyleyse.

Birinci Kadın: Agatha Christie.

Birinci Roman: Doğu Ekspresinde Cinayet.

Agatha Christie’nin bu romanını okumayan polisiye sever yoktur herhalde. Roman hem türün en iyi temsilcilerinden hem de yazarın en ünlü romanlarından biri. Romanda genelde de olduğu gibi dedektif olarak Hercule Poriot baş rolde.

Romanın konusunu unutanlar için küçük bir hatırlatma yapayım: Hercule Poirot’nun, Ortadoğu’dan kalkan Orient (Şark/Doğu) Ekspres’le yolculuğu sırasında, trende bir cinayet işlenir ve Amerikalı yolculardan biri bıçaklanarak öldürülür. Tren idaresinden sorumlu Bay Bouc, cinayetin aydınlatılması için dedektif Poirot’dan yardım ister, Poirot ise bu teklifi kabul eder ve tam yetkili olarak araştırmalarına başlar. Yolcuların pasaportlarını inceler, onların ifadelerini alır ve valizlerini arayarak cinayetin suçlu ya da suçlularını ortaya çıkarmaya çalışır.

İKİ KADIN İKİ ROMAN 1
Şark Ekspresinde Cinayet-1974

Bu sırada en büyük yardımcısı, Yunan Doktor Constantine ve tren işletme sorumlusu Bay Bouc’tur. Poirot, planlı işlenen bu cinayeti zekâsı, bilgisi ve deneyimi sayesinde aydınlatır ve ortaya çıkan gerçekler okuyucuyu şaşırtır.

Romanda dikkatimizi çeken bir unsur çok karakterli olmasıdır. Trende tam on iki olası şüpheli vardır. Dışarıdan gelip cinayeti işleyecek bir on üçüncü kişi söz konusu olamaz çünkü tren Yugoslavya sınırları içinde, dağın başında kara saplanıp kalmıştır. Bu niteliğiyle tam bir kapalı oda* polisiyesidir roman. Kitabın polisiye roman olmasının farklı gerekçeleri de vardır elbet. Bir kere bir muamma vardır hikâyede ve bu muammayı çözmeye çalışan bir dedektif. Kitap çözüme giden yollara odaklanır. Muamma katilin kim veya hatta kimler olduğudur ki kitabın hemen başlarında Christie çoklu katil fikrini ortaya koymuştur. Bu bir suç romanı değil midir o halde, diye sorabilirsiniz.

İki tür arasındaki tek ortak noktanın “suç” olduğu önermesi kabul edilirse, polisiye romanın da bir suç romanı olduğu söylenebilir. Ancak her suç romanı polisiye değildir. Peki bu nasıl oluyor?

Burada bütün mesele, “tür” olan suç ile, “konu” olan suçu birbirine karıştırmaktan kaynaklanmaktadır. Polisiye, konusu açısından suç romanı sayılabilir ama tür olarak suç romanı değildir. Örneğin Vertigo, konusu itibarıyla bir aşk romanı sayılabilir, çünkü içinde çok şiddetli ve imkansız bir aşk anlatılmaktadır. Ancak tür olarak kesinlikle bir aşk romanı değildir. Tam anlamıyla bir suç romanıdır.

Agatha Christie bu romanda, suçun doğasına, suçlunun veya suçluların karakterine, psikolojik alt yapılarına fazla değinmez, üstün körü geçer. Halbûki yazının ilerleyen bölümlerinde bahsedeceğimiz gibi suç edebiyatında durum böyle değildir. Christie daha çok çözülmesi elzem bir matematiksel denklem koymuştur önümüze. Baktığınız zaman birçok ayrıntı ve tek tek ortaya çıkarılan kanıtlardan oluşan bir algoritma vardır karşımızda. Bu algoritmayı ta en başından çok başarılı bir şekilde kurmuştur Christie.

Gelelim bu romanın bana hissettirdiklerine, kitabın sonuna gelip kapağı kapattığımda düşündüklerime. Mental bir haz yaşadım bir kere. Kurgunun sorunsuz olup olmadığıyla ilgili düşündüm. Hiçbir açık bulamadım. Yazarın mantıklı sonucuna (hatta birden fazla sonucuna, okuyanlar bilir) hayran kaldım. İyi bir edebiyat mıydı okuduğum? Sonuna kadar iyi bir edebiyattı. Kusursuz tümceler, kusursuz bir sırayla bir araya getirilmişti. Başak burcu hassasiyeti hissettim, titizlikle, didik didik edilmişti her şey. Analitik zekânın işleyişinin mükemmel bir örneğini gördüm.

Böyle bir zekânın ve polisiye edebiyatın kraliçesinin hayat öyküsünü de merak edenler için kısa bir özet geçeyim: Ben de okuduğum her romandan sonra (ya da sevdiğim her kitabın sonunda) yazarın yaşam öyküsünü, bütün detaylarını merak etmişimdir. Yazar bu kitabı nerede yazdı? Ne zaman, hangi şatlar altında yazdı? Roman ilk defa yayınlandığında nasıl ses getirdi? Bir kere Christie bu romanı 1933 yılında İstanbul Pera Palas Oteli’nde yazmış. Bu romanda cinayete kurban giden Armstrong adlı Amerikalının öldürülme sebebi olarak yıllarca önce küçük bir çocuğu acımasızca katletmesinden kaynaklandığı ifade edilir. Bu olay gerçek bir trajedi olan ‘Lindbergh Olayı’ndan esinlenmiştir. 1927 yılında Atlas Okyanusu’nu ilk defa uçakla geçerek büyük servet ve ün kazanan Amerikalı Pilot Charles Lindbergh’in yirmi aylık oğlu kaçırılıp fidye de ödendiği halde öldürülmüştür. Christie bu olaydan epeyce etkilenmiş olmalı. Kitabın sonunu okuyanlar bana bu konuda hak verecektir.

Biraz da kraliçemizin kısa öz yaşam öyküsüne bakalım: Christie küçük yaşta öyküler yazmaya başlamış. Ciddi anlamda ilk edebi denemeleri, duygusal (romance) konuları ele alan öyküler olmuş. Dislektik olmasına rağmen öykü, roman okumayı çok seviyormuş. Christie. Fransa’dayken vakit geçirmek üzere okuduğu dedektif öykülerinin daha iyilerini yazabileceğini düşünerek ilk polisiye romanı olan “Styles’daki Esrarengiz Olay” ı yazmış. Kitap çeşitli yayınevlerince geri çevrildikten sonra 1920’de “Bodley Head” Yayınevi tarafından kabul edilmiş. 1890 doğumlu yazar için otuz yaşında gelen bir dönüm noktası… Bu roman, Agatha Christie’nin ilk Hercule Poirot’lu romanıdır aynı zamanda.

Sonuçta dostlar birinci kadından okuduğum bu birinci roman tam bir polisiyeydi. Gizemiyle, suç öğeleriyle, dedektifiyle, şüphelileriyle, karakterleriyle tam bir polisiye roman… Aynı zamanda dediğim gibi suç edebiyatıydı tabii. İyi edebiyat mıydı? Evet! Sonuna kadar, evet!    

İkinci Kadın: Patricia Highsmith

İkinci Roman: Trendeki Yabancılar

İki roman da trende başlamasına rağmen bu ikinci romanda kahramanlarımız trenden inmek zorunda kalıyorlar. Öyle tren kara falan saplanmıyor anlayacağınız. Daha çok dış mekânlarda geçen temposu hiç düşmeyen bir gerilim romanı okudum. Kitabın konusundan ve karakterlerden başlayalım önce. Guy Haines ve Bruno Anthony (kendilerine bundan sonra kısaca Guy ve Bruno diyeceğim) ana karakterlerimiz. Guy’ın sevgilisi Anne ve sadakatsiz karısı Miriam var bir de… Bruno’nun babası Mr. Anthony olarak geçiyor kitapta.

Guy ve Bruno bir tren yolculuğunda tanışıyorlar ve aralarında biraz da Bruno’nun zorlamasıyla bir sohbet başlıyor. Çünkü Guy’ın aklı bir türlü ayrılamadığı, kendisini uzun boylu, esmer adamlarla defalarca aldatan karısı Miriam’da ve şimdiki sevgilisi Anne’dadır. Sohbet ilerledikçe Guy, Bruno’ya sadakatsiz karısından, ondan bir türlü boşanamadığından bahseder. Bruno da servetinden zırnık koklatmayan cimri, ketum babasından şikâyetçidir. Bruno babasından onun ölmesini isteyecek kadar nefret etmektedir hatta. Çok içen Bruno trende de boş durmaz, sulandırılmamış viski kadehlerini yuvarlar birer birer. Kafası iyice dumanlanınca Guy’a bir teklifte bulunur ve kitabı baştan çekici hale getiren işte bu tekliftir.

Bruno Guy’ın bir türlü ayrılamadığı sadakatsiz karısını öldürecektir. Guy da Bruno’nun nefret ettiği babasını. Bu çapraz cinayet(ler) sayesinde kimse (polis veya dedektifler) onlardan şüphe etmeyecektir.

Nasıl ama? İlginç konu değil mi?

Bruno çok ciddidir. Fakat Guy, Bruno’nun kafası dumanlı olduğu için onu fazla ciddiye almaz. Çünkü Guy hem başarılı bir mimardır hem de öldürmenin bir insandan kurtulmak için doğru bir yol olmadığının bilincinde olacak kadar aklı başındadır.

İKİ KADIN İKİ ROMAN 2
Trendeki Yabancılar-1951

Konuşmalar havada kalır ve ikili trenden iner, kendi yollarına giderler. Fakat Bruno çok ciddidir, planlar yapmıştır, bir şekilde Guy’a ulaşıp planlarını açıklar. Guy kendisini bir daha aramamasını söyler ama tahmin edebileceğiniz gibi Bruno çok ısrarcıdır. En sonunda Guy’ın karısı Miriam’ı bir panayır alanında öldürür. Burası kitabın en sevdiğim bölümlerinden biri oldu. Sahnenin kurgusu muazzamdı bir kere. Basit, sıradan, şımarık ve alkolik bir adamın nasıl olup da eli kanlı bir katile dönüştüğünü gördüğümüz bölümdü.

Miriam’ı öldürdükten sonra Bruno babasını öldürmesi için Guy’a baskı yapar. Ama ne baskı! Telefonla rahatsız eder, mektup yazar, cevap bekler, Miriam’ı öldürenin Guy olabileceğine dair polise verilmek üzere elinde deliller olduğunu ima eder. Guy, Bruno tarafından kıskaca alınmıştır. Bir tarafta güzel ve zengin sevgilisi Anne’yla kuracağı şatafatlı ve mesleki başarılarla dolu bir hayat vardır bir tarafta ise Bruno ve babası. Bruno’nun dediğini yapmazsa belki de Miriam’ı öldürmekle suçlanacaktır ki polise göre de Guy’ın bu cinayeti işlemek için epey sebebi vardır. Miriam’ın Guy’a sadakatsiz olması ve bir türlü ondan ayrılmak istememesi. Guy, Bruno’nun babasını öldürürse ömrünün sonuna kadar bir katil olarak yaşamak zorunda kalacak ve hatta daha kötüsü yakalanacak, bir kodeste çürüyecektir.

Guy cinayeti işledi mi? İşlemedi mi? Sonunda bu ikiliye ne oldu? Başlarına ne geldi? Konunun devamını kitabı okuyacak gözlerinize bırakıyorum.   

Gelin şimdi şunu konuşalım: bu bir suç romanı mı, polisiye roman mı? Her ne kadar geride kalan, zayıf bir dedektif karakteri olsa da bu bir polisiye değildir. Polisiye unsurlarını tam olarak taşımaz. Tamam, ortada belli derecede bir muamma vardır fakat romanın odak noktası bu muamma, polislerin veya dedektifin olayı çözme şekli değildir. Burada daha çok sıradan insanların nasıl bir katile dönüşebildiğine tanıklık ederiz. Psikolojilerini, hissettiklerini, çelişkilerini, düştükleri ikilemleri anlarız. Romanın tam da odak noktası budur ve tam bir suç romanıdır.

Romanla ilgili bir de şunu eklemeden geçmek olmaz: dili beni içine çekti. Edebi yapısı, benzetmeler, metaforlar, tasvirler tam yerinde ve doyurucuydu.

Bu romanın filmini seyredenler de olmuştur belki. Alfred Hitchcock yapımı, romanla aynı adı taşıyan 1951 yapımlı film… Aslında filmden hiç bahsetmeyecektim çünkü kitabın önüne geçmiş durumda. Ne bileyim, bir yazar olarak rahatsız etti beni!

Film hakkında ilginç bir detay vereyim size o zaman. Filmin sonundaki sahneler bir lunaparkta geçmektedir. Filmde atlıkarıncayı yöneten kişi, polis tarafından yanlışlıkla vurulunca atlıkarınca kontrolden çıkar ve delicesine dönmeye başlar. O sırada atlıkarıncanın üzerinde olan Guy ve Bruno kazaya rağmen kavga etmeyi sürdürürler. Yaşlı bir adam, ölüm tehlikesine rağmen bu atlıkarıncanın altından sürünerek geçer ve merkezdeki şalteri indirip onu durdurur. Atlıkarınca yine de paramparça olur ve yıkıntıların altında kalan Bruno orada ölür. Bu sahne Hitchcock filmlerinin en hareketli sahnelerinden biridir. Hiçbir hileye başvurmadan çekilen bu sahnede, yaşlı adam dönmekte olan atlıkarıncanın altından gerçekten geçmiştir; yani ölüm tehlikesi de gerçektir. Bunun haddinden fazla tehlikeli olduğunu daha sonra Hitchcock da kabul etmiş ve bir daha bu derece tehlikeli sahneler çekmemiştir.

Bu kadar anlattıktan sonra “Bay Ripley” serisinin ve birçok kitabın yazarı suç ve gerilim edebiyatının bana göre kraliçesi Patricia Highsmith’ten de söz etmeden olmaz. “Trendeki Yabancılar” ilk eseri bir kere, bununla ses getirdi. Özel hayatıyla ilgili birçok söylenti var. Çekilmez, sevgisiz, geçinilemez bir kadın olduğu söylenir. Eş cinsel olduğunu da biliyoruz çünkü erkek yüzünden hoşlanmadığını, kadın yüzünün ve bedeninin daha çekici olduğunu kendisi söylemiştir. Bizi ilgilendirmeyen detaylar belki bunlar, nerede doğdu, nerede eğitim gördü, nasıl bir aileden geldi sorularını merak edenler internetten pekala araştırabilir.  Ömrünün çoğunu Amerika’da geçiren yazar 1963 yılında Avrupa’ya taşındı, son on iki yılını İsviçre Locarno’da geçirdi. 4 Şubat 1995’te de lösemiden hayata veda etti.

Son söz olarak şunu söylemeliyim: okuduğum iki kitap da iki farklı kadının iki iyi edebiyat örneğiydi.

*Kapalı oda cinayetleri konusunu merak edenlerin Gencoy Sümer’in 47.sayıdaki Kilitli Odaların Dayanılmaz Cazibesi” adlı yazısını okumasını tavsiye ederim.

KAYNAKLAR:

1. https://tr.wikipedia.org/wiki/Patricia_Highsmith

2. https://tr.wikipedia.org/wiki/Agatha_Christie

3. Kilitli Odaların Dayanılmaz Cazibesi/Gencoy Sümer/ Dedektif Dergi 47.sayı

4. Doğu Ekspresinde Cinayet/Agatha Christie/Altın Kitaplar-2020

5. Trendeki Yabancılar/Patricia Highsmith/Can Yayınları-2020

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ