Ana Sayfa Blog Sayfa 24

Suat Duman’ın Rakun Romanı Üzerine

Suat Duman’ın yeraltı suç edebiyatı ya da kara polisiye türleri altında anılabilecek romanı Rakun, yazarın Cinayet Mevsimi, Müruruzaman Cinayetleri ve Dünyanın Leşleri’nden sonraki dördüncü romanı olarak Nisan 2018’de raflarda yerini almıştı.

Bendeniz de kitabı, okuduktan hemen sonra attığım Tweet ile şöyle tasvir etmiştim:

“Zaman zaman Kill Bill kıvamında absürt, zaman zaman hayatın içinden çarpıcı kareleri ile gerçekçi, insanı istemsiz güldüren tasviri bol, sarkastik, keyif veren, sürükleyici bir macera…”

Sarf ettiğim bu cümlenin hakkını sonuna kadar veren bu kitabın polisiye okurlarını ışık hızında gelişen olaylar zinciri ile memnun edeceğine inancım tam.

Henüz okumayanlar için gelelim Rakun’un konusuna!

Sıradan bir taksi şoförü olan Can Rakun’un, eline tutuşturulan bir Picasso rulosuyla başlayan sürükleyici macerasında başına gelen bin bir belaya tanıklık ediyoruz. Üstelik tüm bunlar Beyoğlu’nun tekinsiz sokaklarında geçen koşturmacalı ve son derece eğlenceli bir avantür olarak aktarılıyor. Muamma dolu işlerin içinde yeraltı dünyasının cinayet, fuhuş ve hırsızlık dahil birçok elementi baş gösteriyor.

Aslında hikaye bir mahalle şarküterisi sahibesi ile bir grup gencin takışması ile başlıyor. Birbiri ile alakası olmadığı düşünülen şarküteri, civarda çalan müzisyenler, mafya, hırsız, yabancı uyruklu kadınlar ve kahramanımız Can’ın çarpışan hikayelerinin ekseninde örülen olaylar, bir binadan düşen “dünyanın en güzel kadını” Katya’yı Can’ın şans eseri kurtarması, ona aşık olması gibi dönüm noktaları ile iç içe geçiyor.

Bol ve renkli karakterleri, tarihsel (sıradan) olmayan karmaşık zaman dizini neticesinde birbiri ile sonradan ama oldukça başarılı ve tatmin edici şekilde bağlanan olay düğümleri, alışılmışın oldukça dışında gelişen “sürreal” finali ile Rakun, övgüyü hak ediyor.

Kitap, izlerken yer yer kahkahalar atacağınız bol aksiyonlu bir film hissiyatı da veriyor. Bu nedenle sinemaya uyarlanmasının oldukça yerinde bir karar olabileceğini not düşmek isterim.

Geçtiğimiz Kasım ayında Kara Hafta etkinliğinde Rakun’u “koşturmacalı bir Beyoğlu labirenti,” tasviri ile imzalayan yazar Suat Duman’ı tanımayanlar için kısaca takdim edelim:

1977, Kars doğumlu yazar, ayrıca yayıncılık ve avukatlık yapmaktadır. Uzun yıllar Ankara’da yaşamıştır. İlk romanı Cinayet Mevsimi o yılların izlerini taşır. Avukat Mehmet Cemil karakterinin maceralarına Müruruzaman Cinayetleri romanı ile devam etmiştir. Üçüncü romanı Dünyanın Leşleri 2015’te, son romanı Rakun 2018’de yayınlanmıştır. İstanbul’da yaşamakta ve yazmaktadır.

Manhunt | Unabomber

Günlerden bir gün akşamüstü evinize geldiniz. Eşiniz size kapıyı açtı, selamlaştınız, içeri girdiniz. Biraz hoşbeşten sonra kızınız size gelen bir postayı çalışma masasına bıraktığını söyledi. Merak edip çalışma odasına gittiniz. Bir kutu. Kimden geldi acaba? Üzerinde ‘Sizin gibi bir bilim adamının mutlaka okuması gereken bir eser’ yazıyor. Merak edip kutuyu açmaya başlıyorsunuz. Ve hiç beklemediğiniz bir anda büyük bir patlama oluyor. Ne olduğunu anlamadan acılar içinde yere yıkılıyorsunuz. Her taraf kan içinde, parmaklarınız kopmuş, vücudunuza yüzlerce metal parçası saplanmış.

Böyle bir sahneyi yaşamak bir yana hayal etmek bile insana çok zor geliyor. Ancak buna benzer şok edici tecrübeleri gerçekten yaşayan insanlar var. 1978 ile 1995 yılları arasında ABD’de gerçekleşen postayla gönderilen bombalı saldırılarda 3 kişi öldü, 23 kişi de ağır şekilde yaralandı. Hepsinin de sorumlusu Ted Kaczynski isimli tuhaf bir adamdı. Netflix’teki gerçek bir hikayeye dayanan Manhunt: Unabomber dizisi işte bu sıra dışı seri katilin yakalanma hikayesini anlatıyor.

Ted Kaczynski 17 yıl boyunca gerçekleştirdiği saldırılardaki gerek motivasyonu gerekse kullandığı yöntem açısından çok farklı bir katil. 1942 yılında Chicago’da bir işçi çocuğu olarak dünyaya gelen Kaczynski çocukken bir hastalık geçirir ve hastanede tedavi gördüğü zaman süresince ailesiyle görüştürülmez. Annesine göre bu onun yaşadığı ilk önemli travmadır ve hastaneden döndüğünde uzun süre ailesiyle göz teması bile kurmaz. Okul yıllarında 167 IQ’süyle süper zekalı bir çocuk olduğu anlaşılır ve öğretmeninin önerisiyle birkaç sınıfı okumadan atlar. Daha sonra günlüğüne yazacağı gibi olumlu görünen bu olayın onda derin etkileri olur. Yeni sınıfındaki arkadaşlarından yaşça küçük olduğu için dışlanır ve hayatına yalnız, arkadaşsız bir genç olarak devam eder. Çok başarılı bir öğrenci olarak 16 yaşında Harvard Üniversitesi’ne kabul edildikten sonra aynı yalnızlığı üniversite hayatında da peşini bırakmaz. Üniversitedeyken, İkinci Dünya Savaşı’ndan önce ABD hükümeti için Hitler’in psikolojik profilini çıkarmasıyla tanınan, o dönemin ünlü Psikoloji Profesörü Henry Murray’in casusların sorgulanmasında kullanılabilecek yeni yöntemler elde etmek amacıyla muhtemelen CIA ile ortak yürüttüğü bir deneye 3 yıl boyunca kendi isteğiyle katılır. Günümüz şartlarında oldukça etik dışı bir şekilde yürütülen bu deneyde, denekler küçük düşürülüp aşağılanarak strese sokulup verdikleri tepkiler ölçülmektedir. Ted Kaczynski yıllar sonra yakalanıp mahkemeye çıkarıldığında, avukatları onun akıl sağlığının yerinde olmadığını ispatlamak için henüz 16 yaşında bir gençken maruz kaldığı bu deneyin onu psikolojik açıdan olumsuz etkilediğini öne süreceklerdir. Ne var ki kendisi hem akıl hastası olduğunu hem de bu deneylerin onda herhangi bir değişiklik yaptığını reddecektir. 25 yaşında matematik alanında doktorasını tamamlayan Kaczynski iki yıl California Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştıktan sonra görevinden istifa edip Montana’daki ormanlık bir alanda, elektrik ve suyu olmayan tek odalık küçük bir kulübede bir münzevi gibi yaşamaya başlar. Ailesiyle bağlarını koparmıştır, kimseyle görüşmemektedir. Zamanını ormanda dolaşarak, avlanarak, kulübesinde siyasi ve felsefi kitaplar okuyarak geçirmektedir. Bu dönemde anarşist felsefeci John Ellul’un fikirlerinden etkilenir. 18 yıl boyunca sürecek saldırı eylemlerine başlamadan önce o bölgedeki bir kereste fabrikasını doğaya zarar verdiği gerekçesiyle sabote edip çalışamaz hale getirir.

Ted Kaczynski çevresindeki hurdalıklardan topladığı basit malzemelerle yaptığı ilk bombayı 1978’de posta kutusuna sığmadığı için bir üniversitenin otoparkına bırakır. Bombayı bir güvenlik görevlisi bulur ve patlamada yaralanır. Şifreli olarak tuttuğu günlüğünde her bombalı eyleminden ‘deney’ olarak bahseden Kaczynski aynı üniversiteye postayla bir bomba daha gönderdikten sonra bir sonraki bombayı yine posta yoluyla bu defa bir uçağa sokmayı başarır. Bomba yapma konusunda kendisini gittikçe geliştiren Kaczynski bombayı uçak belli bir irtifaya çıktığında patlayacak şekilde ayarlamıştır. Neyse ki bomba patladığında uçak kimse yaralanmadan iniş yapmayı başarır. Bu üç patlamadan sonra FBI bu olayların bir seri bombacının işi olduğunu anlar ve ilk hedefleri üniversiteler ve havayolu şirketleri olduğundan, “UNiversity and Airline BOMber”ın kısaltması olarak ona Unabomber adını verir. 1987’de Salt Lake City’deki bir bilgisayar mağazasının arka bahçesine nedense posta ile göndermediği bir bombayı koyarken mağazadaki bir çalışan tarafından görülüp robot resmi yapılır. Bunun üzerine 6 yıl boyunca eylemlerine ara verir, hatta bu dönemde öldüğü ya da başka bir suçtan dolayı hapse girdiği düşünülür. Ne var ki 1993 yılında eylemlerine tekrar başlar. Bütün bombalı saldırılarında bilim adamlarını ya da teknolojiyle bir şekilde ilişkili kişileri hedef almaktadır. Gönderdiği bombalı kutuların üzerine ‘Sizin gibi birisinin mutlaka okuması gereken bir eser’ şeklinde notlar bırakmaktadır. 1995’de gazetelere bir mektup ve 35000 kelimeden oluşan ‘Sanayi Toplumu ve Geleceği’ başlıklı manifestosunu göndererek eserinin basılması halinde eylemlerine son vereceğini duyurur. Manifestosunda kısaca sanayi devriminin ve teknolojik ilerlemenin doğal yaşamın dengesini bozduğunu, insanların psikolojik ve fiziksel acılara maruz kalmasına, yaşamın anlamsızlaşmasına neden olduğunu anlatıp bu sistemin yok edilerek daha ilkel bir yaşamın kurulması gerektiğini anlatmaktadır. Ne var ki bu manifestonun yayınlanması onun yakalanmasının da yolunu açar. Diziyi izlemeyenler için Unabomber’ın yakalanmasında adli dilbilim denilen bir yöntemin kullanıldığını söylemekle yetineyim.

Adli dilbilim, suç soruşturmalarında gerçeği ortaya çıkarmak için dilsel verilerin incelenmesi anlamına geliyor Bir konuşma ya da yazılı bir metin konuşmacısına ya da yazarına dair çok şey söyleyebilir. Kelime seçimleri ya da onları söyleyiş şekillerinden yola çıkarak bir insanın nereli olduğunu, nasıl bir karaktere ya da yaşam tarzına sahip olduğunu, hatta dünya görüşünü, inançlarını anlayabilirsiniz. Bu noktadan yola çıkarak suçluların gerek sözlü gerekse yazılı olarak geride bıraktıkları izler onların kimliklerinin tespitlerinde, profillerinin çıkarılmasında kullanılmaktadır.

Ted Kaczynski 1996 yılında yakalandıktan iki yıl sonra şartlı tahliye ihtimali olmadan ömür boyu hapse çarptırılır. O acımasız cinayetler işleyen bir akıl hastası mı yoksa fikirlerini duyurmak için empatiden yoksun yöntemler kullanan bir dahi mi? Bana göre o bir kurban. Onun hikayesi bana çocukluğunda tecavüze uğramış bir çocuğun yaşadığı travma nedeniyle büyüdüğünde aynı suçu işlemesini anımsattı. Bu hikâye biraz da herkes gibi olmadığı için dışlanmış, topluma ve kendisine yabancılaşmış son derece zeki bir çocuğun zamanla zihinsel bir anomaliye yakalanıp kurbanken suçluya dönüşmesinin hikâyesi.  Dizide Ted Kaczynski’yi acımasız bir katile dönüştüren olaylar, yakalanması sürecinde FBI ajanı Jim Fitzgerald’ın gösterdiği çabalar ve sonrasında yaşananlar harika bir şekilde anlatılmış. Her yönüyle ilginç, insana dair kasvetli bir hikaye izlemek isteyenlere tavsiye ederim.

Not: Aynı platformdaki ‘Unabomber; İn His Own Words’ isimli,  Ted Kaczynski’nin kendi ses kaydının, yakınlarıyla ve olayın kurbanlarıyla yapılan röportajların olduğu bir belgeseli de meraklılara tavsiye ederim.

Hikaye: Kömür

“Maden kazası. Özel bir şirkete ait çok büyük bir maden ocağında trafo patlaması nedeniyle kaza olmuştur. İlk belirlemelere göre …”

Karanlık ve duman her yeri sardığında kazmasını kömüre son kez salladı Hüseyin. Ne olduğunu bile anlayamadan diğer arkadaşları ile daracık koridorda koşmaya başladı. Gaz doluyordu ciğerlerine, eğitimde göstermişlerdi biliyordu, yavaş nefes almalıydı ama koşuyordu işte, nasıl yavaş nefes alacak. Boğazı yanıyor, burnu yanıyor, öksürük geliyor, öksüremiyordu. Baretinin üstündeki lamba aydınlatmaya yetmiyordu önünü. Koştu, koştular nereye gittiklerini bilmeden. Düşenler olmaya başladı. Yanında, önünde, arkasında.  Kimdi düşen göremiyordu. Duramıyordu, koşuyordu, sadece koşuyordu. Yoruldu sonunda. Nefesi sıklaştı, boğazı Temmuz ramazanlarında oruçluyken bile bu kadar kurumamıştı. Başı dönmeye başladığında zehirlendiğini fark etti. Duvara yaslandı. Derin bir nefes almaya ihtiyaç duyuyordu alamadı. Yoktu, nefes alacak hava yoktu. Yanına biri daha yaslandı. Tutunup duvara bir an baktılar birbirlerine, “Kâmil Abi,” dedi içinden, çünkü sesi çıkmıyordu.  “Hüseyin,” dedi Kâmil içinden onun da sesi çıkmıyordu. Bu son bakış oldu birbirlerine. Düştü Kâmil kalkmadı bir daha kalkamadı. Eğilip ne olduğuna bile bakamadı Hüseyin.  Yaslandı duvara. Can simidine sarılır gibi sarıldı sırtı kömür duvarına. Kömürde ona sarıldı sanki. Aklına kızı geldi, henüz beş yaşındaki kızı. Sonra karısını düşündü karnındaki ikiz bebeklerini. Ağlamak geldi içinden ağlayamadı. Gözyaşları kurumuştu. Sarıldı sırtı duvara, can simidine sarılır gibi. Duvar da ona sarıldı bırakmak istemez gibi. Nefes almak istiyordu. Küçük bir nefes, şöyle bir oh dese geçecek her şey. Düşüncelere dalıp avutmaya çalıştı kendini.

“Az kalmıştı,” diye düşündü. Kredi bitince ocaktan ayrılıp gidecekti buralardan. Kör olasıca para derdi bitmiyordu ki bir türlü. Anası hastalanmıştı geçen sene. Karısı hamile kalmıştı yeniden. Hem de ikizdi bu sefer gelen. O da mecburen kredi çekti. Doktor parası lazımdı anasına, onun için; evin kirası için, küçük kızı okula başlayacak onun masrafları için, yeni bebekleri doğacak, onlar için para lazım. Televizyon bozuldu geçen ay, maaşın yarısı gitti. Nefes almalı diye düşündü. Yavaş nefes almalı. Başı dönüyor, gözleri kararıyordu.  Açtı gözlerini açabildiği kadar. Sırtı yeniden sarıldı kömür duvarına, boğazı yanıyordu, burnu, gözleri yanıyordu.

“Allah’ım,” dedi içinden dua etmek istedi dili dönmüyordu. Et parçası gibi olmuştu ağzının içinde dil söz dinlemiyordu. O kadar kurumuştu ki boğazı sanki ocaktaki bütün kömür onun ağzındaydı. Ninesi geldi birden aklına, “Dua edemezsem Allah derim,” derdi. O da “Allah,” dedi. Dili söyleyemiyordu ama beyni tekrarlıyordu. Garip bir uyuşukluk sardı bedenini. “Allah,” tekrar, “Allah,”. Ayakta durmak gitgide zorlaşıyordu. “Allah, Allah, Allah,” sırtıyla yeniden tutunmaya çalıştı kömüre, “Allah, ekmek kapısı kara elmas bırakma beni,” dedi içinden. “Ömrümü verdim sana kömür bırakma beni.”

Kaydı ayakları, büküldü dizleri, sırtı can havliyle yaslandı yeniden kömüre. Nefes almak istiyordu. “Nefes, bir küçük nefes, anam, ne zormuş ölmek.”

Sarıldı var gücüyle, sırtı yapıştı kömüre, kömür de ona. “Allah, Allah.”

***

“Acımız çok büyük. Sorumlular en kısa zamanda tespit edilecek fakat burası maden ocağı, bu tip kazalar bu işin doğasında var.  Bütün dünyada oluyor zaman zaman böyle kazalar. Allah ölenlere rahmet eylesin. Yakınlarına sabır versin. Gereken neyse yapılacak,” diyordu takım elbiseli, kravatlı gözlerinde acıdan çok öfke olan yetkili biri.

Yüzlerce işçi hayatını kaybetti. Trafo yangını denildi, grizu denildi, denildi, denildi.  Yas ilan edildi. Düğünler iptal edildi ama reklamlar iptal edilmedi. Bayraklar yarıya indirildi ama televizyonda diziler yarıya indirilmedi. Yetkililer konuştu, yetkisizler konuştu ama Hüseyin’in sesi bir daha hiç duyulmadı.

Çıkamadı o madenden Hüseyin, Ona ulaşılamadı. Karbon monoksitin en yoğun olduğu yerdeydi. Bırakmadı kömür onu kendine kattı.

Bekledi Fatma, karnında ikizleri kucağında beş yaşında kızı yanında Hüseyin’in kanserli annesi. Beklediler, beklediler.

“Madenci ailelerine gereken yardımlar yapılacak,” dedi gözleri merhametten çok öfkeyle bakan yetkili biri.

“Ben yardımı ne yapayım,” diye haykırdı Hüseyin’in kanserli annesi. “Oğlumu verin bana. Kaç para eder Hüseyin? Hangi para getirir bana Hüseyin’imi?”

Duymadılar onu. Yas bitti, reklamlar bitmedi. Diziler televizyonda hiç soluk almadan, biri bitmeden bir yenisi başlayarak devam etti. Hüseyin kömür, kömür seçim propagandalarında malzeme oldu. Bitti, gitti.

Hikaye: Oyun mu Gerçek mi?

Ankara’da son aylarda birçok travesti cinayeti işlenmiş ancak katil veya katiller henüz bulunamamıştı. Turgut Selim’in cesedi de sabaha karşı Eryaman civarındaki boş bir arazide bulundu. Cesede acıyarak bakan yardımcım Şefik, “Gene bir travesti cinayeti amirim, medya gene üstümüze çullanacak,” dedi.

“Dur bakalım Şefik” dedim. “Hemen yelkenleri suya indirme. Önce maktulun kimliğini tespit edelim. Sen bu işi hallet.”

Şefik büroya geçerken ben de maktulun yaşadığı eve doğru hareket ettim. Turgut Selim Batıkent’te müstakil bir evde yalnız yaşıyordu. Bahçeli şirin bir evi vardı. Memur arkadaşlar incelemelerini sürdürürken ben de eve göz atsam iyi olacaktı. Zevkli döşenmiş, oldukça ferah bir salonu vardı evin. Fazla eşya yoktu içeride. Birkaç puf, abajurlar, dağınık duran plaklar ve oldukça zengin bir kütüphane. Girdiğim ilk oda yatak odasıydı. Turgut Selim’in elbise dolabında bulunan kostümler, peruklar, onlarca çift ayakkabı, birçok aksesuar dikkatimi çekmişti. Durum kısa bir süre sonra anlaşıldı. Şefik elindeki dosyayla heyecanla yanıma sokuldu.

“Amirim, Turgut Selim. Kırk yaşında. Tiyatrocu. Herhangi bir suç kaydı yok. İşin ilginci travesti olduğuna dair bir kayda da rastlamadık.”

“Peki, o kılığı neyin nesiydi?”

Turgut Selim’i bulduğumuzda başında sarı peruk, üzerinde kısa bir etek, topuklu ayakkabıları ve kusursuz makyajıyla bir kadını andırıyordu. Adli tabip öldürülen kişinin kadın olmadığını söylediğinde bir travesti cinayetiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünmüştük.

“Bunlar sanat camiasından amirim, kimin eli kimin cebinde belli değil ki,” dedi Şefik.

“Bilmiyorum,” dedim. “Bu iş oldukça karışık gözüküyor. Turgut’un telefonunu da incelemeye alın, en son kimlerle görüşmüş bir öğrenin bakalım.”

***

Turgut’un görev yaptığı tiyatronun adresini alıp yola koyuldum. Yakından gözlemlemek iyi olur düşüncesiyle anma etkinliğine katıldım. Arkadaşları oldukça üzgündü. Ondan övgüyle bahsediyorlar ne kadar yetenekli bir sanatçı olduğunu anlatıyorlardı. Oyuncu arkadaşı ve ortağı Ertan, “Turgut’u yirmi yıldır tanırım. Düşmanı yoktu. O kimseyi incitmezdi. Duyarlılığı yüksek, insancıl biriydi,” dedi. İlk bakışta dikkati çeken yakışıklı yüzünde ince bir keder vardı.

“Sizce, Turgut Selim’in kadın kıyafetleri içinde olmasının anlamı ne olabilir?” diye sordum.

“Biliyorsunuz son aylarda birçok cinayet işlendi. Öldürülenlerin ortak noktaları da trans birey olmaları. Turgut ilginç biriydi. Birçok kılığa girerek oyunculuğunu geliştirmek isterdi. Kadına şiddet ve toplumun ötekileştirdiği bireyler konusunda hassastı. Son oyununda bir trans bireyi canlandıracaktı.”

“Yani katil veya katiller onu travesti mi sandılar. Bunu mu anlamalıyım?”

“Gece yarısı ıssız bir arazide üzerinde o kıyafetlerle dolaştığını düşününce insanın aklına başka bir şey gelmiyor.”

“Peki, Ertan Bey, bilgilerinize tekrar başvurabiliriz. Lütfen buralarda olmaya çalışın.”

“Turgut’un çok önemsediği bu oyunun provaları devam ediyor. Ona yakışır bir oyun için gece gündüz çalışıyoruz. Hep buradayım.”

***

Turgut’un otopsi raporunu uzatan Şefik, “Bedeninin nerdeyse her bölgesinde jilet kesikleri var; ani bir cinayet değil de sanki birileri tarafından yavaş yavaş katledilmiş.”

“Katil tek kişi değil demek ki,” dedim. “Turgut iri cüsseli sayılır. Bu işi birden çok kişi yapmış olmalı. Ya da en azından katil işini görürken ona yardım eden birisi varmış.”

“Amirim maktulun tırnak aralarında iplikler tespit edildi. Muhtemelen bir atkıya ait.”

“Boğuşma sırasında asılmış olmalı.”

“Öldürülmeden bir ay kadar önce Turgut’un banka hesabına yüklü miktarda para yatırıldığını da tespit ettik. Parayı yatıran Başkentin ünlü tefecisi Çolak Remzi.”

“Çolak Remzi demek… O zaman fazla bekletmeyelim Çolak’ı.”

***

Çolak Remzi konuştukça gözleri seğiriyor, elini kolunu nereye koyacağını bilemiyordu.

“Amirim ne cinayeti Allah’ını seversen. Ben namuslu bir iş adamıyım.”

“Karanlık bir iş adamı,” diye karşılık verdi Şefik.

“Yapmayın, benim cinayetle ne işim olur. Hangi vukuatımı gördünüz bugüne kadar.”

Çolak iyiden iyiye ürkmüştü. Bu kez ben üstüne gitmeye başladım.

“Sen para işini anlat,” dedim. “Borcunu zamanında ödemeyince adamların işkence yaparak öldürdüler Turgut’u.”

Kekelemeye başlamıştı. Alnında biriken ter damlalarını görebiliyordum.

“Etme eyleme amirim. Ben tanımam etmem adamı. Bir iki kere ya gördüm ya görmedim. Bizim elemanlar hallederler kredi ve tahsilât işlerini.”

“Adam öldürme işlerini de muhtemelen onlar hallediyorlar. Sen ve adamlarını Emniyet’te birkaç gün ağırlayalım Çolak Remzi en iyisi.”

Çolak Remzi ve yanındaki üç adamını gözaltına alıp Emniyet’e götürdük.

***

Turgut’un telefon rehberinde temizlikçi Fatma olarak kaydedilen kadına  ulaşmıştı bizim çocuklar. Fatma ayda bir Turgut’un evine temizliğe geldiğini, kimseden şüphelenmediğini söylüyordu. Kadının boynunda ve göz altlarındaki morlukları görünce, “Kim yaptı bunu?” diye sordum. Önce cevap vermek istemedi. Üsteleyince anlatmaya başladı.

“Bizim herif,” dedi. “İçip içip gelir,  döver söver, elimde avucumda ne varsa alıp gider. Parayı futbolculara basıp çarçur eder.”

“Neyse şimdi konumuz bu değil. Bildiğin bir şey şüphelendiğin biri var mı? Turgut Selim ile ilgili anlatacakların var mı?”

“Vallaha beyim, kimseyi tanımam etmem. Benim herif ustadır. Elinden her iş gelir istese ama çalışmayı da sevmez. Ertan Bey’in evinin tamirat işlerine giderdi ara sıra. Sonra ben de evine temizliğe gitmeye başladım. Turgut Bey’e de o tavsiye etmiş sağ olsun.”

Zavallı kadını daha fazla tutmanın anlamı yoktu. Perişan hali canımı iyice sıkmıştı.

“Senin adamı nerede buluruz?” diye sordum öfkeyle.

Kısa bir şaşkınlıktan sonra kendini toparlayıp “Celal mi? Nerede olacak, sokağın başındaki bayii de kupon yapıyordur boyu devrilesi.”

Kadının yanından ayrılırken Şefik’e dönüp, “Şu Celal’in kulağını çeksin bizim çocuklar,” dedim. “Biraz korkutsunlar kâfi.”

***

Turgut Selim’in tefeciden aldığı yüklü miktardaki para hakkında belki bir şeyler öğrenebilirim diye ortağı Ertan’a bir kere daha gitmeye karar vermiştim. Ertan ve ekibi provadaydılar.

Beni fark eden Ertan, “Hoş geldiniz,” dedi. “Birazdan bitiriyoruz zaten. Vaktiniz varsa bir kahve içelim.”

“Fazla vaktinizi almayacağım,” dedim. “Birkaç soru soracağım sadece.”

“Tabii istediğiniz her şeyi sorabilirsiniz.”

“Turgut’a en yakın kişi sizsiniz. Ortağısınız aynı zamanda. Arkadaşınızın tefeciden aldığı borç hakkında bir bilginiz var mı?”

“Evet var. Turgut son zamanlarda biraz garipti. Ne bileyim işte, işleri büyütmek daha çok sermaye isteyen oyunları sahneye koymak istiyordu. “

“Siz böyle bir şeyi istiyor muydunuz?”

“Hayır, ben durumumuzdan memnundum. Büyümeyi istemiyordum.”

“Bu konu aranızda sorun olmuyor muydu? Sonuçta ortaktınız.”

“Biz yılların arkadaşıyız. Üniversiteden beri. Bakın, ben bir dostumu kaybettim, inanın bana onu yaşatmak için bu tiyatrodan da vazgeçerdim.”

“Anlıyorum. Hazırlandığınız oyunun konusu nedir acaba?”

“Kadın hakları ve kadına şiddet konusunda toplumda farkındalık yaratmak için hazırladığımız bir proje. Bu konuda çok duyarlıyız ekip olarak.”

Ertan ve ekibine kolaylıklar dileyip tiyatrodan ayrıldım.

***

Çolak Remzi ve adamları sorgudaydılar; ama cinayeti işlediklerine dair elimizde delil yoktu. Delil olmadan onları daha fazla tutamazdık. Sıkıntıdan kafamın infilak edeceği bir anda Şefik odaya girdi.

“Müjdemi isterim amirim. Katili bulduk. Sincan’da saklandığı müştemilatta bugün enselendi.”

Cevap vermedim. Şaşırmadığımı gören Şefik, “Hayrola amirim pek sevinmediniz bu işe.” dedi.

“Şefik sen travestileri öldüren kişiyi yakaladın.”

“Tamam, amirim ben de ondan bahsediyorum zaten. Adam travestileri öldürdüğünü itiraf etti. Suçunu kabul etti.”

“Ama,”dedim. “Turgut Selim travesti değil.”

“Bence öyle amirim. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir diye siz söylemez miydiniz hep? Özellikle ortada bir cinayet varsa.”

“Yine öyle düşünüyorum Şefik. Bence de hiçbir şey göründüğü gibi değil.”

Şefik’in canı sıkılmıştı bu aldırmaz tavrıma. Az sonra sokaktan geçen insan selinin tezahüratları duyulmaya başladı. Gökyüzünde dağılan havai fişeklerinin gürültüsü ve araç konvoylarının korno sesleri dayanılacak gibi değildi.

“Ne oluyor dışarıda?” diye sordum pencereye doğru giderken.

“Ankaragücü süper lige çıkmış amirim,” diye cevapladı Şefik. “Trafik kilit. Şehrin her yeri sarı lacivert renklerle donatılmış.”

Birden kafama sert bir cisimle vurulmuş gibi sarsıldım. Kendimi toparlayınca, “Hazırlan Şefik,” dedim. “Çıkıyoruz.”

***

Hızla yağan yağmur bizim külüstürün sileceklerini epeyce zorluyordu. Karanlık bir noktaya park ettiğimiz arabanın içinde Şefik’le dertleşiyorduk. Şefik anlamlı bir şekilde yüzüme bakıyordu.

“Sizden korkulur be amirim,” dedi. “İyi ki sizin yanınızdayım. İyi ki Cinayet Büro’nun en gözü pek başkomiseri Kemal Yıkılmaz’ın yardımcısıyım.”

“Abartma Şefik.” dedim. “Hislerim kuvvetli sadece o kadar.”

“Tamam da amirim; sarı lacivert dediğim anda nasıl çözdünüz bu cinayeti?”

Anlatmaya başladım.

“Turgut’un tırnak aralarında bulunan ipliklerin rengi sarı lacivertti. Üstelik bir atkıya aitti iplikler. Bir futbol kulübünün renkleri  olabilirdi pekâlâ. Temizlikçi Fatma’nın kocası Celal karısının kazandığı paralarla şans oyunları oynuyordu. Bir futbol düşkünüydü. Tuttuğu takımın atkısını takmayı seviyordu. Celal’i korkutmak için aldığınızda her tarafının faça izi olduğunu görmüştük hatırlarsan. Ancak jileti iyi kullanan birisi Turgut Selim’in bedenine o yaraları açabilirdi. Fatma’yı Turgut’a tavsiye eden Ertan’dı. Kocası Celal’i de tanıyordu. Kadın hakları konusunda bu kadar hassas olan Ertan Bey’imiz neden Fatma’nın kocasından gördüğü şiddete sessiz kalıyordu? Çünkü Celal’i ayak işleri için kullanıyor, evinin ufak tefek tamirat işlerini gördürüyordu. Ertan’ın oyunculuk kariyeri yardımcı oyuncudan öteye geçememişti. Turgut kendi tiyatrosunu kurmak için tefeciden borç aldı. Bu durumda Ertan muhtemelen üçüncü sınıf bir oyuncu olarak kariyerine devam edecekti. Ertan’ın provadaki makyajı ne kadar da kusursuzdu, tıpkı Turgut Selim’inki gibi. O gece Turgut’la son kez konuşmak ve onu ikna etmek için şansını denedi. Buluşmadan Celal’i de haberdar etti. Bir cinayeti tasarlamadılar belki de ilk başta; ama tartışma büyüyünce Celal kullandığı maddenin de etkisiyle kendini kaybetti ve Turgut Selim’i o hale getirdi. Sonra da şüpheleri travesti cinayetlerine çekeceklerini düşünerek kadın kılığına soktular Turgut Selim’i. Bunu da Ertan’dan başkası yapamazdı zaten.”

Kısa süren bir sessizlikten sonra “Haklıymışsınız” dedi Şefik. “Gerçekten de hiçbir şey göründüğü gibi değilmiş.”

Ölüm Büyüsü, “Pale Horse” üzerine

Agatha Christie’nin genel tarzı olan kapalı alan polisiyelerinden ayrılan romanlarından biridir Pale Horse. Altın Kitaplar yayınevi tarafından “Ölüm Büyüsü” adıyla çevrilmiştir ama kelime olarak anlamı “Solgun, soluk At” anlamına gelmektedir. Romanın içinde bu isimden bahsedildiği zaman da Altın Kitaplar bu kelimeyi “Kır At” olarak çevirmiş.

Ölüm Büyüsü, 1997 yılında ilk defa televizyon filmi olarak sinemaya uyarlandı ve bu filmde Corrigan rolünü, Yüzüklerin Efendisi filminde  Gollum’u canlandırarak ünlenen Andy Serkins oynadı. Daha sonraki yıllarda herhalde Poirot dizisi tutunca yapımcılar, yeni bir Marple dizisi yapmaya karar vermiş olmalılar ki ve Ölüm Büyüsü’ne bu kez Jane Marple’ı da yerleştirerek seriye eklediler. 2010 yılındaki bu filmde Jane Marple’ı, bence bu karaktere en çok yakışan aktris Julia McKenzie oynadı.

Aslında kitapta, çıtkırıldım ev kızı Miss Marple yoktur ve bu cinayet onun çözdüğü vakalardan biri değildir. Yapımcılar herhalde Miss Marple filmleri az geldiği için seriye bu romanı da katıverdiler.

Roman geçtiğimiz aylarda tekrar çekildi. Başrollerinde Rufus Sewell’in oynadığı proje, Mart ayında ekranlarda oldu.

1961 yılında yazılan roman Türkiye’de Altın Kitaplar tarafından 1973 yılında ve 2006 yılında aynı isimle iki defa basıldı. Başka bir baskısı da yoktur. Cinayet romanları kraliçesi Christie’nin bütün romanlarını okumuş birisi olarak bende 1973 baskısı olan kitap var. Altın Kitaplar tekrar baskı yaptığı zaman bu kitabın da adını değiştirmedi.

Christie’nin genelde bir evin içinde veya köyde işlenen, sanıkların aile bireylerinden oluştuğu kapalı alan polisiyesi dediğimiz tarzından farklıdır Ölüm Büyüsü kitabı. Christie bu kitabı artık emeklilik zamanları diyebileceğimiz bir dönemde yazmıştır. Aslında çok değişik ve ilginç bir konusu vardır. 1960’lı yıllarda yazılmış olmasına rağmen, kitapta Agatha Christie’nin aslında hayal gücünün ne kadar derin olduğunu görürüz.

Konusuna gelirsek; ölmek üzere olan bir kadın, son saatlerini yaşadığını anladığında evine doktor yerine Katolik bir peder çağırır. Pedere bir isim listesi verir ve bir itiraf yapar. Daha sonra bu isimleri aklında tutamayacağını anlayan peder, isimleri oturduğu çayhanedeki garsonun getirdiği alelade bir kese kâğıdına yazıp ayakkabısına saklar. O akşam evine giderken de sokakta ıssız bir köşede kafasına ağır bir cisimle defalarca vurulmak suretiyle öldürülür. Ancak katil veya katiller pederin ayakkabısına sakladığı listeyi bulamazlar çünkü peder, bu isim listesini cebi delik olduğu için mecburen ve tamamen şans eseri ayakkabısına sokuşturmuştur. Bu küçük ayrıntı olayların gelişebilmesini sağlar çünkü katil, zavallı yaşlı pederi öldürdükten sonra üzerini aramıştır. Büyük ihtimalle listeyi aramış ancak bulamamıştır.

Roman yine  Christie’nin tarzı olmayan bir şekilde birinci tekil şahıs ağzından yazılmıştır. Öyküyü romanın da kahramanı olan Mark Easterbrook adlı bir adam anlatır. Vakayla ilgilenen polis, listedeki insanların birçoğunun öldürülmüş olduğunu öğrenince kitap hızlanır. Christie okuyucuya baştan beri “Acaba bir insan oturduğu yerden uzaktaki bir insanı büyü yoluyla öldürebilir mi?” sorusunu yöneltir  ve bu soruyu romanın sonuna kadar canlı tutarak okuyucuyu romanın içine hapseder. Yani en azından ben böyle düşündüm, bendeki etkisi bu oldu.

Romanın kahramanı Mark Easterbrook biraz da tesadüf eseri karşılaştığı birkaç arkadaşından bu olayla ilgilenmesini sağlayacak bazı bilgiler öğrenir. Sonunda kendisini eski bir köyde, eski bir evde cadı gibi gözüken üç kadının arasında bulur. Bir köyün içine hapsolmuş yaşayan bu üç acayip kadın, insanların içindeki ölüm isteğinden ve insanı büyüyle öldürmekten bahsederler. Köyde ayrıca tekerlekli sandalyeye mahkum yaşayan bir de zengin bir adam vardır. Olaylarla ilgisi olmayan bir eczacı, çok kibar ve saygın biri gibi görünen bu adamı, cinayet saatinde pederi izlerken gördüğünü iddia etmektedir.

Romanın ilginç yanlarından biri, Agatha Christie’nin daha önce “Briç Masası’nda Cinayet” adlı kitabında karşımıza çıkan bazı karakterlerine, Ölüm Büyüsü romanında da yer vermiş olmasıdır. Bunlar; Briç masası Cinayeti’nde  binbaşı iken bu romanda -tabii aradan yıllar geçtiği için- artık albay olmuş Hugh Despard; yine önceki romanda genç bir kız olarak tanıdığımız ama şimdi Binbaşının  karısı olan Rhoda ve ünlü polisiye roman yazarı -ki bu karakteri kendi duygularını okuyucularına yansıtmak için yarattığını düşünüyorum-  Mrs. Ariadne Oliver’dır. Ancak cinayet romanları yazarı Bayan Oliver bu sefer olaya tam olarak karışmaz ama yine de romanın sonlarına doğru kahramanımıza söylediği bir söz, romanın kahramanı Mark Easterbrook’un olayı çözmesini sağlar.

Ölüm Büyüsü’nün diğer ilginç bir özelliği de gerçek hayata doğrudan etkisinin olmasıdır. Çünkü Christie’nin kurgu olarak yarattığı bu öldürme şekli diyelim, gerçek hayatta bazı olayların çözümünde etkili olmuştur. 1971 yılında Graham Frederick Young adlı bir seri katil, bu romanı okuyan bir doktorun dikkati sayesinde yakalanmıştır. “Pale Horse” romanını henüz okumuş olan doktor, İngiltere’de bir fabrikadaki ölümlerin bu romana ne kadar benzediğinden şüphelenerek polise şikâyette bulunur ve hakikaten de haklı çıkar. Olay bu şekilde çözülür. Bir başka olay da 1975 yılında yaşanır. Christie, Latin Amerika’da bir kadından mektup alır. Kadın mektubunda romanı okuduğunu ve kocasının kendisini aynı yöntemle öldürmek istediğinden şüphelendiğini yazmıştır. Nitekim 1977 yılında Katar’da aynı etkileri küçük bir bebekte gören Marsha Maitland adlı bir hemşire, durumu yetkililere iletir. Böylece Katar’dan Londra’ya uçan ufacık bir bebeğin hayatını kurtarır. Son olarak 1988 yılında “Mensa Cinayeti” olarak adlandırılan cinayette Mensa Kulübü üyesi George Trepal komşuları Pye ve Peggy Carr’ı ve çocuklarını aynı yöntemle öldürmeye çalışmıştır. Pye Carr ve çocuklar kurtulurken maalesef Peggy Carr, bu olay sonunda ölmüş katil amacına ulaşmıştır.

Konusundan çok bahsetmek istemiyorum çünkü tadı kaçmasın ama dediğim gibi Christie okuyucuya uzaktan büyü veya başka bir yolla bir insanı öldürmek mümkün müdür sorusunu soruyor ve bu soruyu devamlı canlı tutup insanı meraka sürükleyerek ne kadar usta bir romancı olduğunu kanıtlıyor.

Kesinlikle okumanızı tavsiye edeceğim bir kitaptır. Keyifli okumalar…

Hikaye: Sosyal İçgüdü

4 Eylül 2023
Pazartesi

“Gerçek bir şeye dokunmak istiyorum. Bir deftere, belki de bir kâğıda. Eşyaları kastetmiyorum. Duygulardan ve fikirlerden bahsediyorum. İlk gençlik yıllarımda edebiyattan daha fazla lezzet aldığımı hatırlıyorum. Oysa gerçek edebi metinlerle tanışmam daha sonraki yıllarda olmuştu. Doğruyu söylemek gerekirse gerçek metinlerden duyduğum haz daha başkaydı. Ama yine de anlamlandıramadığım bir sorun var. Büyük bir sorun. Ve bu sadece benim değil, hepimizin, çağımızın sorunu… Üzerimize sirayet eden hastalığı kimse görmüyor. Lanetli bir çağda yaşıyoruz”

Cinayet şube amiri Bilgehan Bülbül bu sayfayı en az üç kez daha okudu. Ancak bir şey anlamadı. Rast gele başka bir sayfa açtı.

30 Eylül 2023

Cumartesi

“Lise yıllarımda şiir okumayı çok severdim. Şimdi de okuyorum ama artık şiirleri kendim için okumuyorum. Sizin için okuyorum. Önceleri güzel mısraların altını daha sonra tekrar okumak için çizerdim. Belki de o an hissettiğim duyguyu tekrar yaşayabilmek için veya başka bir vakit o mısralarda tekrar saklanabilmek için… Ama şimdi sosyal paylaşım sitelerinde sizlere arz etmek için mısraların altını çiziyorum. Hepimizin “ben”i kayboluyor. Dayatılan “biz”lere dönüyoruz. Bundan da, bu çağdan da nefret ediyorum”

Bu sırada Bilgehan’ın yanına henüz göreve başlamış olan polis memuru Mert geldi. Büyük bir heyecan içindeydi. Bilgehan onun bu halini görünce mutlu oldu. Çünkü genç memurun heyecanına bakılırsa bu işin içinde başka bir iş vardı. Kendisi de maktulün intihar etmemiş olduğunu, bu işin cinayet olduğunu düşünüyordu, daha doğrusu umut ediyordu. Savcı gelmeden de somut bir şeyler bulmuş olması gerekliydi. Merakla Mert’e baktı ve ne bulduğunu sordu. Aldığı yanıt ise durumu daha şüpheli hale getiriyordu.

Maktul neredeyse üç yıldır sosyal medya platformlarının hiç birisini kullanmamıştı. En son paylaşımında ise iki kelimelik anarşist bir söylemde bulunmuştu. Ancak pek fazla takipçisi olmadığı için siber suçlar tarafından “hepiniz hastasınız” dediği sözler gözden kaçmıştı. Bu paylaşım sayesinde savcıdan ek süre alması kolay olacaktı. Ancak tam bu sırada bir başka polis memuru elinde bir intihar mektubuyla geldi. Bilgehan intihar mektubunu alır almaz maktulün günlüğündeki yazıyla karşılaştırdı. İki yazının da birbirine çok benzediğini anlayınca canı sıkıldı. Mektubu doğru düzgün okumadı bile. Cebindeki elektronik sigarasını çıkardı ve derin bir duman çekti. Kendini odanın ortasına asan maktule baktı. Savcının odaya gelişi ise tam bu sırada olmuştu.

Savcıya konuyla alakalı malumat verdi. Cinayet dosyası açılmadan kapanmıştı. Olay yeri incelemedeki memurlarda rahatlamışlardı ve iş yükü çıkmadığı için oldukça mutlulardı. Herkes artık odayı terk ediyordu. Savcı mesleki kariyerine bir halel gelmesin diye otopsi yapılmasını istediğinden iki polis memuru adli tıpçılar gelene kadar cesedin başında duracaktı. Kalan memurlardan Ozan en az yarım saat daha burada olacaklarını bildiğinden mutfağa geçip dolaptaki malzemelerden kendisine bir ekmek arası yapmakla meşguldü. Diğer polis memuru Abdullah ise emeklilik yaşına gelmiş ve meraklı yapısından dolayı başına yeni bir iş almak üzereydi. Cinayet şube amirinin delil diye yanında götürdüğü intihar mektubunu okuyamadığı için huzursuz olan Abdullah maktulün günlüğünü cebine atıverdi. Bu sırada Ozan maktulün dolabındaki salamları midesine göndermekle meşguldü.

 

Aynı Günün Akşamı

Abdullah Karşıyaka Spor’un maçını seyretmiş, tuttuğu takımın galibiyeti sonrasında, sosyal medya hesabından skoru gösteren bir görsel paylaşmış ve üniversite okumak için İstanbul’a giden oğlu ile telefondan konuştuktan sonra okuma koltuğuna kuruluvermişti.

Gözlük takmayı sevmediğinden gözlerinin iyice bozulduğunu önündeki kitabı okumaya çalışırken fark etti. Ancak o gözlerinin bozulmasını yaşlılığa yoruyordu. Bundan dolayı sıkkın bir şekilde koltuğundan kalkıp gözlüğünü almak için diğer odaya geçti. Nedendir bilinmez, maktulün günlüğünü okumak bu sırada aklına gelmişti. Gri kapaklı günlüğü eline alınca önce heyecanlandı, sonra derinlerinde bir vicdan azabı duydu. Telefonuna gelen bildirim sesi ile beraber o derinlerden gelen sızı kaybolup gitti. Tekrar okuma koltuğuna kuruldu. Gri kaplı günlüğe baktı sonra telefonuna… Önceliği telefonuna verdi. Gelen bildirim son paylaşımı ile alakalı bir yorumdu. Gülümsedi, telefonunu sessize aldı ve günlüğün ilk sayfasını açtı. Yedi Şubat 2024 tarihini görünce gülümsedi. Oğlunun doğum yıldönümüydü. Birden aklına oğlu geldi. Garip bir şekilde hüzünlenmişti, eli telefonuna gitti. Ancak biraz önce konuştuğu için arayamadı. İnsanın oğlunu özlemesi, birden aklına gelmesi durumunda bile onu arayamaması garip gelmişti. Sessize aldığı telefonunun sesini tekrar açıp masanın üzerine koydu ve okumaya başladı.

 

7 Şubat 2021                                                                                         

Çarşamba

“Çocukluğumda izlediğim filmler, okuduğum kitaplar başkaları için yaşamanın erdeminden bahsediyordu. Ancak bu erdemin benim hayal dünyamdaki yansıması bu değil. İnsanlar artık gerçekten de tamamen başkaları için yaşıyor. Paylaşımlarının ne kadar beğenildiği, ne kadar yorumlandığı dışında hiçbir şeyle ilgilenmiyorlar.”

Bu sırada Abdullah’ın telefonuna iki bildirim geldi. Eli istemsizce telefonuna gitti. Bildirimlerden ilki, bir mağazanın indirim mesajıydı. Diğeri ise sosyal medyadan yaptığı son paylaşıma çekici bir kadın tarafından yapılan bir yorumdu. Tekrar gülümsedi, kahvesinden bir yudum aldı ve diğer sayfaya geçti.

 

8 Şubat 2021

Perşembe              

 “Artık insanların hepsinin hasta olduğuna kesin kanaat getirdim. Bu sabah tüm sosyal medya hesaplarımdan tek bir ortak paylaşım yapıp, uygulamaların tamamını telefonumdan sildim. Bugün dış dünyadan koptuğum ilk gün. Bu radikal kararı alır almaz sokağa çıktım, sahil boyunca yürüyüş yapıp eve döndüm. Akşama kadar kitaplığımı düzenlemekle uğraştım.”

Abdullah olay mahallinde memur arkadaşı Mert’in heyecanla getirdiği “maktul uzun zamandır sosyal medya hesaplarını kullanmıyormuş haberini hatırlayıp gülümsedi. Rast gele başka bir sayfa açarak devam etti.

 

31 Aralık 20121

Cumartesi 

“Dış dünyadan tamamen koptuğum için iş yerinde dönen sohbetleri artık anlayamıyorum. İnsanlar aralarında farklı bir dil geliştirmiş durumda, onlarla bağlantı kurmakta güçlük çekiyorum. Bugün bu senenin son günü ve her geçen yıl insanlık daha da kötü günlere gidiyor. İnsanlardan kaçıp kitaplara sığınmaya çalışıyorum ama çok acıdır ki öğrendiklerimi başkalarıyla paylaşamıyor olmak beni tekrar sosyal medya çukuruna itiyor. Bu beğenilme tutkusundan daha öte bir durum. Mesela bugün Refi Cevad Ulunay okudum ve ondan öğrendiğim onca ilginç bilgiyi başkasıyla paylaşamadıktan sonra bu malumatların bana ne getirisi olacak diye düşünmekten kendimi bir türlü kurtaramadım.”

Sonra Refi Cevad Ulunay’ı, Reşad Ekrem Koçu’yu düşündüm. Acaba onlar da mı bir tür beğenilme içgüdüsü ile bu eserleri ortaya koymuşlardı? Başka bir sebebi mi vardı yoksa?”

Maktulün yazdıkları Abdullah’ın merakını cezbetmeye başlamıştı. Telefonundan birçok bildirim sesi gelmesine rağmen hiçbirisine bakmadan diğer sayfayı açtı.

 

1 Ocak 2022

Pazar                                                                                                                              

 “Bugün doğru olan yolu bulduğumu düşünüyorum. Beğenilme içgüdüsü tamamen insani bir duygu ve bundan kaçmak doğru değil. Ancak yaşantımızı sosyal medyada inşa ettiğimiz sahte karakter üzerinden anlamlandırmak yanlış. O yüzden sahte bir isimle, sahte bir hesap açmaya karar verdim. Hakan B. ismiyle sosyal medyayı tekrar kullanacağım ve tekrar hayata bağlanma şansını kendime sunacağım. Bu yeni yılın benim için daha güzel olacağını düşünüyorum.”

 

Abdullah bu satırları okuduğu an kaşlarını çatmıştı. Hemen eline telefonunu aldı ve Hakan B. isimli hesapları kontrol etti. Günlüğün diğer sayfalarını incelediğinde okuduklarına inanamadı. Sabah iş yerine gittiğinde bilişim bürosuyla irtibata geçti. Maktulün farklı isimle kullandığı hesabın özel mesajları titizlikle incelendi.

Abdullah; maktulün sosyal medyada kendisine yeni bir arkadaş çevresi kurduğunu, bu platformda tanıştığı bir kadınla birliktelik yaşadığını ve kadın tarafından aldatıldığını, kadının yeni sevgilisi ile maktulü öldürüp intihar süsü verdiklerini kısa sürede ortaya çıkardı.

Bu olay sosyal medyada bir gün boyunca gündemde kaldı ve bütün ülkede konuşuldu. Ertesi gün ise kimse hatırlamadı.

Sık Karşılaşılan Polisiye Hatalarına Çok Kişisel Bir Bakış

Başlamadan önce belirtmeliyim ki, aşağıdaki satırlar nesnel durumlarla ilişkili olsa da akademik bir bakıştan ziyade, kişisel değerlendirmeler içeriyor. Verdiğim örneklerde, yayınlanmış öykü ve romanlardan da uyarlanmış alıntılar var. Alıntılar uyarlandı ve alıntılara atıf vermiyorum, çünkü mevcut eserlerin başka gözle okur tarafından değerlendirilmesini ya da aşağıdaki hususların eserlerin değerine gölge düşürmesini istemiyorum. Sonuçta bir eleştirmen değilim. Yazmaktan çok daha fazla zamanı okumaya ayıran biri olarak, bir okur olarak, bence dikkat edilmesi gereken bir takım hatalardan, kendi yazım serüvenimi de göz ardı etmeden söz etmek istiyorum. Biraz kişisel bir sohbettir yani bu metin.

Bir edebi metinde, özelde polisiyede olay örgüsünün ve kurgunun boşluksuz ve temel teknik verilere aykırı olmamasını beklemek okurun en büyük hakkıdır. Bu teknik verilerin, bir alan uzmanının sahip olduğu veriler kadar üst düzey olması beklenmese de fantastik bir metin yazılmadığı sürece temel fizik, biyoloji, gündelik yaşam kurallarına uygun olmasını isteriz okur olarak. Örneğin önden vurulmuş bir kişinin yüz üstü düşmemesini gerektirir en temel fizik kuralları. Ha, yazar illa ki yüz üstü düşürmek istiyorsa, fizik kurallarıyla da oynamak istiyorsa, elbette göğsünden vurulan kişiyi yüz üstü de düşürebilir. Ancak bunun nedenine bizi ikna etmesi gerekir. Çelik yeleklidir, sendelemiştir ve dengesini kaybedip öne düşebilir mi mesela? Neden olmasın. Zor bir ihtimal olsa da mümkündür. Ya da duvara çarpıp öne düşmüştür. Ancak bu en temel fizik kurallarından birinin aksine bir ortam sahne/durum yaratılacaksa, yazarın ek açıklama yapması ya da sahne öncesinde bizi bu farklılığa hazırlamış olması gerekir. Aksi halde kurgu delinmiş olur. Bir de buna araya onlarca sayfanın girdiği bir roman kurgusunda rastlarsanız canınızın sıkılması işten bile değildir. Çünkü, “ben mi bir şeyi kaçırdım acaba” sorusu ile okuduğunuz yerlerde debelenmek zorunda kalabilirsiniz.

Örneğin, bir kişinin göğsünden vurulduğunu öğreniyoruz 100. Sayfada. Sonra bu ana ilişkin soruşturmada bir geri gidişle (flashback), o andaki cesedin pozisyonunu tartışıyor kahramanımız 150. sayfada. Ve diyor ki, “yatağın altında acaba ne arıyordu?” Belki diyeceksiniz ki, sırt üstü düşmüştü de kafası yatak tarafına dönmüştü. Olur, mümkündür. Ben de onu diyorum: “Belki de…” Tamam da o belki metinde nerede? Örneğin, kurbanın yatak altında bir şey arayarak öldüğünü bize resmetmiş yazar, eğer sırt üstü düştüğünü açıklamıyorsa, biz yüz üstü düştüğünü düşünmeye meylederiz. Ama, 50 sayfa geride bu adam göğsünden vurulmuştu, bu bir ipucuydu… İşte bunu da hatırlarsak, canımız çok sıkılabilir.

Yani demem o ki, tamam, yazar kurgu dünyasında sonsuz özgürdür. Fiziksel gerçekleri dahi, benim kanaatime göre çarpıtabilir. Ancak bunun gerekçeli ve tutarlı bir açıklamasını kurgu bütünlüğü içinde yapması gerekir. Örneğin, yazar küçük kalibre bir tabanca ile yirmi metreden vurulmuş bir kişinin bacağının koptuğunu söylerse, bu bacağın normalde kopmayacakken bu verili ortamda yani kurgu içinde neden koptuğunu mantıklı şekilde açıklaması lazımdır. Aynı şekilde, çok yüksek kalibre bir tüfekle yakın mesafeden bacağından vurulan bir kişinin ise bacağının neden kopmadığını aynı şekilde açıklaması gerekir. Örnekleri çoğaltmak mümkün.. İri, uzun boylu ve güçlü bir kişinin kendisinden kısa bir kişinin kafasının üstüne baltayla vurduğunda normal koşullarda basit bir sıyrık oluşmaz. Kafatasının yarılması gerekir. Sahnenin dehşeti içinde kafanın yarılmış olmasını, baltanın öldürmediyse bile ağır şekilde yaraladığını algılamaya meylederiz haliyle. Yazar bu meyli kullanıp, detaylı bir açıklama getirmeyebilir. ‘Balta, iri ve uzun erkek; kısa bir kişi, ve kafa’ yeterli veriyi sunabilir. Ancak ilerleyen sahnelerde, bu kafasına baltayla vurulan kişinin birkaç saat sonra, iki dikişle hastaneden ayrıldığını öğreniyorsak, kafanın hayati tehlike yaratmayacak şekilde neden yarılmadığını bilmek isteriz. Diğer taraftan, bir başka örnekte, bir kişinin alnına doğru bir bıçağın sapıyla vurulduğunda mağdur ya da kötü karakterin kafası yarılıyor ve hayati tehlike yaşıyorsa, neden sadece kaşın açılmadığını alın kemiğinin de kırıldığını ve hayati tehlike yarattığını ya da öldürdüğünü, vuran kişinin elinin niye kesilmediğini de anlamak zorundayız. Hatta bu örnekte, elin neden kesilmediği açıklanmıyorsa, vuran kişinin elinin kesilmiş olması gerekeceğinden etrafta neden saldırganın kanının bulunmadığının da açıklanması gerekir bir sonraki adımda. Bir de düşünün aranan katil olsun bıçakla alın kemiğine vuran kişi. Etrafta kan yok. Peki neden yok? Ya o sahnede ya kurguyu koparmayan herhangi bir serim aşamasında ya da finalde bunu bilmek gerekir. Bilmezsek, ciddi bir boşluk olacaktır hikayede.

Bu örneklerdeki “neden”lerin onlarca teknik cevabı olabilir. Yazar bunları kendisine saklamasa iyi eder. Bir süre kendisine saklasa da en azından finalde kendine sakladığını unutmayıp bize de açıklamasını bekleriz. Vuranın çok güçlü/zayıf olduğunu, profesyonel olduğunu/tedirgin olduğunu ya da mağdurun çok zayıf olduğunu/çok güçlü olduğunu/taş kafa olduğunu v.b. bilgilerin ya da yazar nasıl istiyorsa o gerekçenin mantıklı şekilde bize de aktarılmasını bekleriz. Ya da açıkça neden daha ağır ya da hafif hasar verdiğini o anda göstermek istemese de yazarımızın uygun şekilde bu sahneye bizi hazırlamış olmasını algısal olarak da farkına varsak da varmasak da aslında talep ederiz. Bu talebimiz karşılanmazsa da okur olarak mutsuz oluruz.

Bu bahsettiklerimi metni yazan haricinde, dışarıdan herkes birbirine anlatabilir. Ancak yazan kişinin yazarken bunları fark edememesi de bazen kabul edilebilir. E, bu yüzden editörlük müessesesi var. Editör, bizim memlekette anlaşıldığı gibi pazarlama tekniği ile metne bakan ya da düzelti yapan kişi değildir ki. Bir çok kitabın editörsüz basıldığını dahi görmek mümkündür. Bunların kaçınılmaz sonucu da bahsettiğimiz sonuçlar olmaktadır.

Ben de kendi öykülerimin son okumalarında aynı hataları zaman zaman yaptığımı görüp düzeltiyorum. Bazen ise, yayın öncesi aynı hatalara düştüğümü ya da bazılarının gözümden kaçtığını zaman zaman atlıyor, fark edemiyor olabilirim. Bilemiyorum. Yani yazarken kimse bunlardan azade değildir muhtemelen. Bu hatalar(benim hatalarım da) eminim fark ediliyordur ancak amaç unsuru ile birlikte şimdilik göz ardı ediliyor olabilir. Nedeni, şevk kırmamak olabilir. Ya da zaten çoğunlukla gönüllü yapılan dergicilik faaliyetlerindeki muazzam iş yükünün çok az kişinin üstüne yığılmasından kaynaklı olup mazur görülmesi bile gerekebilir. Ama devasa yayınevlerinin devasa yazarlarında bu hataları okur, bir mazur görürse iki görmez. İki görürse üç görmez. Elimde bir çok kitap var “yazık olmuş güzelim esere” dediğim. Yazara hürmeten sonra dönüp okudum. Tanımadığım yazarları ise, bunca hata sonrası okumadım uzunca bir süre. Sonra haksızlık ettiğimi düşünüp çok zorlanarak da olsa tekrar okudum. İyi ki de okumuşum. Onca hataya rağmen yine de acayip yıldızlar kazanacağını/kazandığını düşünüyorum Türkçe polisiyenin. Kitap olarak basılırsa bir gün kendi yazdıklarımın, bu gözlerle okunmasını ve geri bildirim verilmesini gerçekten çok isterim.

Bu arada kastettiğim bu hatalar, bence gerçekten çok önemli hatalar. Yoksa, yazarın olay yeri incelemelerinin hepsinde bir adli tabip bulunduruyor olması, kurgu içinde bir anlam taşımasa bile, yetersiz araştırma sonucu olsa bile ya da tercih olsa bile, bir bütünlük olup teknik olarak sonuca, yani eserin içindeki bütünlüğe çok fazla etki etmiyorsa, dikkate alınmayabilir. Evet, bizdeki cinayet soruşturmalarının çoğunda, gerçek hayatta adli tabip olay yeri incelemesinde bulunmayabiliyor. Uzmanları böyle söylüyor. Dokunup geçilmiş yerlerdeki kurgu dolguları da çok dikkate alınmayabilir. Yani bir sahne vardır, silahı çekmiştir kötü adam. Kahramanımız da hamle yapmıştır. Hamleyi de aslında anatomik olarak ters bir açıyla yapmıştır. Kötü adam (yanlış anatomik açı ile müdahaleye göre) solak/sağlak değilse kahramanımız muhtemelen ölecektir. Buradaki hamle yönü, metinde sadece dokunulup geçildiyse ayrıntılı tasvir edilmediyse, savunma sanatlarını bilmeyen bir okur için çok da sorun yaratmaz. Savunma sanatlarını bilen okur içinse, zaten teknik olarak (sonrasında detay da verilmezse ve bu detaya gerçekten gerek yoksa) “yazarın vardır bir bildiği” deyip geçmesine yol açacaktır. Çünkü, sahnenin devamı gelmediğinde savunma sanatlarını zaten bilen okur, bu çok zor ve ters hamleyi kafasında canlandırıp geçecektir. Bu sahne uzarsa, okur kahramanımızın da savunma sanatlarında uzman olduğunu bilmek ister. Remzi Ünal’ın pata- küte birilerini indirip durmasından hiç rahatsız olmuyoruz değil mi? Neden? Çünkü, Remzi Ünal’ın, en etkili stillerden birinin (aikido) ustası olmasa da, sanatı iyi özümsediğini ve işine gelen her şeyi her zaman hatırladığını uygun şekilde atılmış kancalarla/düğümlerle algılamamız ve ikna olmamızdır. Celil Oker bunu nefis şekilde başarmıştır. Uzamış sahneler dahi keyifli bir aksiyon sahnesi gibidir, ki uzunlukları da tam kıvamındadır.

Yukarıdaki örnekte aslında fiziksel ve anatomik olarak çok zor bir hamle yapan kahramanımızın anlatıldığı bu sahneyi, yazar uzun uzun anlatıp canlandırmamızı isterse, bir de silah çeken adama olması gereken yönden değil ters yönden neden ve ne şekilde hamle yapılacağını da gözümüzde teknik olarak doğru şekilde canlandıramazsa büyük sorun çıkar. Çünkü, dokunup geçtiği yerde, okurun zihni anlık olarak durumu göz kırpımı kadar canlandırıp ilerlediğinde, çelişkiyi/hatayı fark etmeyecektir. Üzerinde durmayabiliriz. Sahne uzadıkça okur sahnenin devamında hareketleri fizik kurallarına ve içgüdüsel anatomik adımlara göre canlandırmaya başlayacaktır. Canlandırma esnasında da yine içgüdüsel olarak o silaha uzanmaya çalışacaktır ancak bir türlü başaramayacaktır. Çünkü teknik yanlış kurulmakta veya anlatılmaktadır. Bu sorundur işte. Buradaki temel kural bence şudur, yazıya ara verip kalkarak o hareketi canlandırmaya çalışmadan, yazmamak gerekir. Stili bilmiyorsak da bu canlandırmayı yapamayız. O zaman bilen birilerinin videolarını izleyip aktarmamız gerekir yazar olarak. Yani görselleştirmemiz gerekir kendimize de, ama ne kadar canlandırabiliriz işte o yazarın ustalığıdır artık. Zaten usta yazar neyi ne kadar canlandıracağını bilip, o sınırı belirledikten sonra sahneyi ne kadar uzatacağını da bilendir. Daha da ustası, canlandırmasının tıkanacağını hissettiği, ancak o canlandırmaya da düğümler veya serim için biraz daha uzun ihtiyaç duyduğunu fark ettiği anda, okurun dikkatini başka yere çekerek canlandırmadaki zayıflığı örtendir. Bu okuru kandırmak değildir. Metnin tanrısı olarak yazarın, okuru da yönlendirebilme becerisidir. Altın kuralı hatırlayalım, “okuru kandırma, salak yerine koyma”. Haliyle, dikkati dağıtmanın çok ustalıkla işlenmesi gerekir ve çok ayrı bir meziyettir. Eğer yazar dikkati dağıtmaya çalıştığının, yazarken doğrudan farkında değilse, kendi dikkati de dağılmış demektir. Metinde bir adım sonrasını okur değil yazar bildiğine göre, dikkati dağılan yazar da bir adım sonra ne olacağını kaçıracaktır. Eğer yazar, biraz demlendikten sonra metni baştan sona tekrar ama başka bir kişiliğe bürünerek 3. Göz olarak okumadıysa, ya da işini bilen bir editör müdahale edemediyse işte bahsettiğimiz sorunlar basılı eserde karşımıza çıktı demektir. Bunca emeği de bazen küçücük birkaç hata sıkıntıya sokar. Çünkü karaktere olan inancımızı yitirmemize yol açabilir. Bu durumda da bundan sonraki tüm adımlamalarda karakterin hamlelerinde hep ikna olmayı bekleriz algımız çok açılır.

Bir örnek daha vermek isterim. Bence oldukça iyi bir polisiye romanda, her şey karakterimiz açısından o kadar sistematik ilerlemekteydi ki, o karakterin psikolog tarafından ilaç yazıldığını belirtip araştırmasını bunun üzerine kurması, kitabı o anda bırakmama yol açtı. İki ay sonra psikolog diyen her yeri psikiyatrist diye okuyarak kitabı bitirmeye çalıştım. Bitirdim de, iyi ki bitirmişim, lezzeti damağımda kaldı her şeye rağmen. Ama bu küçücük hata, savunma sanatları örneği ile açıkladığımız noktaya da örnek verilebilir. Eğer yazar, psikoloğa ilacı yazdırıp geçse, uzatmazsa “hata yapmış tüh ya böyle de bir hata yapılmamalı ama olsun” deyip devam edebiliriz. Ancak örneğin, bütün araştırmayı bunun yani psikoloğun yazdığı ilacın üstüne kurarsa işte o zaman işin rengi değişir. Psikoloğun yasa dışı şekilde ilaç yazdığı v.b. bir husus da da açıklanmamışsa ya da yazarın evreninde psikologların da ilaç yazabileceğine dair bir dünya yaratılmadıysa, o zaman soruşturma baştan sona yanlış yürüdü demektir aslında. Haliyle sonuç da kurgu için olmaması gereken bir yere serilecektir. İşte bu can sıkar. Hem de çok can sıkar.

Başka bir örnekte yazar, çok uzun bir cenaze sahnesi canlandırmamızı ve o duygu yüküne ulaşmamızı istiyor. Bunu göze parmak sokarak yapıyor. Bu zaten bir sorun. Metinden, yazarın “şimdi burada duygulanmalısınız” diye bağırdığını duymamamız gerekir. Ama bu başka bir yazının konusu aslında belki de. Burada anlatmak istediğim başka. Yazar, duygulanın diye bağırdığı sahneyi uzun canlandırdığı için, cenaze ritüellerini bilmesini bekleriz. Lakin yazarımız, rahmetliyi tabutla mezara koyuyor. Tabut mezardayken toprak atılıyor. Gömme işleminden sonra da cenaze namazının kılınacağını söylüyor. Bunun da nedenini açıklamıyor. Haliyle, demek ki, yazarımız bu ritüele hakim değil. Bir de bu o kadar majör bir mesele ki, dokunup geçseniz bile hata yapamazsınız. Namazdan önce gömemezsiniz. Namaz olduğuna göre mevta İslamiyet ritüelleriyle gömüleceğinden, tabutla gömemezsiniz. Herkesin bildiği bir konu olarak, kitabın son sayfalarındaki bu bariz hata bütün kitabı tartışmaya açıyor. Görmezden gelinecek başkaca hatalar da göze batıyor.

Biraz önce, karaktere inanmak demişken… Okura karakterlerin özelliklerini verirken yarattığımız dünya, tüm metin boyunca korunması gereken bir dünyadır. Bu dünyanın dışına çıkacaksak da gerekçelerini açıklamamız gerekir. Örneğin, bir kağıt toplayıcısının diyaloğunda, kağıt toplayıcısının “abi, bunlar burada kapışırken bu herif bir kağıt düşürdü. Bu kağıdı aldım ben, uzaklaştıydı bu seslendim duymadı ben de diğer kağıtların arasına atıverdiydim. Bulam sana onları ama sen de beni şahit mahit götürme anlaştık” der mi? Bence der. Ama bu karakter sizce şunları söyler mi “abi, bunlar burada kapışırken sorduğun beyefendi bir kağıt düşürmüştü. Kağıdı aldım. Arkasından da ‘beyefendi, kağıdınızı düşürdünüz’ diye seslendim. Uzaklaşmıştı ve aramızdaki mesafe açılmıştı. Martıların sesi, denizin sesi, kornaların sesi… Duymadı beni efendim. Ben de, topladığım kağıtların arasına attım bulduğum bu kağıdı. Ben bulabilirim bunca kağıdın arasından istediğiniz evrakı, eğer arzu ederseniz. Ama, sizden de bir ricam olacak, beni tanık olarak göstermemeniz. Kabul eder misiniz acaba?”

Bence böyle de konuşabilir. Ama o zaman, neden ikinci şekilde konuştuğuna ikna olmam gerekir. Aslında eğitimli olabilir. Okumayı seviyor olabilir. Eğitimli veya değil, böyle konuşuyor olabilir, yazar böyle konuşturmak istiyor olabilir. Bunlar gibi çok klişe açıklamalar da, klişe olduklarını göze sokmadan aktarmak da mümkündür. Yazarın tercih edeceği başka bir ikna edici bir sebeple de. Ancak, bu kağıt toplayıcısının neden ikinci şekilde konuştuğuna ikna olmak zorunludur. Burada şunu atlamamak gerekir. Okur, herkestir. Hepimizizdir. Haliyle okur, kalıp yargılarla beslenmektedir ve ön yargılıdır. Bu ön yargılarla uğraşmak da eserin amaçlarından biriyse, bunu da göze parmak sokmadan algılayabilmek gerekir. Metne ikinci bir katman atılarak bu gerçekleştiriliyorsa da diyalogların gerçekçiliğine halel getirmeyecek bir metodun bulunması gerekir. Ön yargıyı olumsuz anlamda belirtmedim. Algısal bir durumdur da bu, bir arkadaşımıza “hayırdır birader sen böyle konuşmazdın” derken de, öncesinden referans alırız. Kağıt toplayıcısı bir kişinin, “afedersiniz efendim, eğer atıksa kartonları alabilir miyim” diye konuşmasını ne yazık ki beklemeyiz. “Ablacım, bunları alıyom ben” demesini bekleriz reel dünyada. Kurgu dünyasında da, eğer kurguda başka bir dünya çizilmediyse, yine reel dünya referanslarımız geçerlidir çoğu zaman.

Başka bir örnek verelim, imam sorguda. “Tanrı şahidim olsun ki, ben götümü toplamaya çalışıyorum, memur maaşı ile ancak geçiniyorum. Bir de üstüne trişörlükle tüyü düzeceğim öyle mi?”

İkna olur musunuz başka hiçbir açıklama yapılmadıysa bir imamın böyle konuşacağına? Ortalama imam, Tanrı der mi? Ortalama İmam, kumar argosunu bilir mi? Diyebilir. Argoyu da bilebilir. Ancak, bunun için imamın ekstrem özelliklerini de bilmemiz gerekir ki, ikna olalım böyle konuşabileceğine. Yoksa bıraktığı his, “e imam böyle konuşmaz ki” olacaktır.

Bir örnek daha verelim. Bir komiser yardımcısı ile çok samimi oluyoruz bir öyküyü okurken. O kadar doğal ve içten ki konuşmaları, hareketleri. Ama, sıradan yurdum erkeği. Maço. Kitap okumaz. Sinemaya gitmez. Gazetede spor sayfasından başka bir şey okumaz. Bir kadın cinayeti sonrası amiri ile konuşurken birden “Toplumsal cinsiyet rollerinin oluşturduğu ataerkil bir düzenden oluyor bunların hepsi. Ya da tersi amirim. Ataerkil düzen zaten toplumsal cinsiyet rollerini belirliyor. Kadının zaten adı yok. Ancak çocuk yapsın. Evi çekip çevirsin. E kadın da çalışıyor. Ev içi emek ne zaman anlam ifade edecek amirim?” diyor. İkna olur musunuz? Öncesinde ya da sonrasında, bu defa neden böyle konuşmaya başladığını bilmemiz gerekir.

Mantık ve kurgu hatalarına dair de söylenebilecek çokça şey var. Sanırım bu da başka bir yazının konusu. Ancak, burada mantık dizgesi için karakterin inandırıcılığını da yitirten kısa bir örnek vermek istiyorum. Örneğin, birkaç sahne önce, olay yeri inceleme elemanı, bilgilendirme yaparken tıbbi terminoloji ile konuşunca “anlamıyorum ulan, Türkçe anlat” diyen bir karakter, cesedi incelerken bir anda “Peştiyal kanama var. Ekimozlara bakılırsa…” diye başlayıp uzun uzun anlatırsa, öncesinde ya da sonrasında aslında bu karakterin, örneğin terminolojiyi gayet iyi bildiğini ama öyle konuşulmasını sevmediğini, ya da adli tıbba gide gele öğrendiğini ve artık ‘olay yercilerle’ bu nedenle bir daha atışmamaya karar verdiğini, ya da olay yerine yeni gelen komiser yardımcısına abayı yaktığı için adli tıp terminolojisini belki sohbet açılır diye öğrenmeye başladığını v.b. bir şekilde öğrenmezsek, metindeki karakterlerle olan bağı kaybetmemiz işten bile olmaz diye düşünüyorum. Ayrıca, çok doğal bir akışta ilerleyebilecek bu bilgiler, bir anda didaktik bir konferans metnine dönüşme tehlikesini de taşıyor.

Bir de, toplamdaki inandırıcılık meselesi var. Polisler, kendi aralarında o kadar düzgün bir Türkçe konuşuyorlar ki örneğin, kısaltma yok. Argo yok. Küfür yok. Kelime hazinesi muazzam gelişkin. Memurlar da öyle, amirler de, komiserler de mesela. Yorulmaz mısınız? Kurgu evren tam olarak o şekilde kurulmadıysa, sokaktaki adama argo konuştururken, bütün polislere başka bir dünya Türkçesi gibi gelen bir dille konuşturuyorsa, ben çok yoruluyorum. Yanlış anlaşılmasın, polisler böyle konuşmaz demiyorum. Elbette konuşurlar. Ama tüm sahnelerdeki tüm polisler, Edebiyat Fakültesi’ndeki Felsefe ve Dil Buluşmaları diye bir konferansın katılımcısı akademisyenler değillerse, kendi aralarında da her zaman o şekilde konuşmazlar. Eminim öyle bir konferansın katılımcısı akademisyenler de, tüm gündelik yaşamlarındaki konuşmalarını o şekilde gerçekleştirmiyordur. Polisler, birbirlerine Olay Yeri İnceleme’deki bir meslektaşlarından söz ederken, “Olay Yeri İnceleme ve Kimlik Tespit Şube Müdürülüğü’nden Komiser Kemal’in verdiği bilgiye göre…” demiyorlardır sanırım. Yazar herkesi illa ki böyle konuşturacaksa, okur olarak bunun nedenine ikna olmak isterim.

Mekan/zaman meselesi de benzer. Mekan/zaman atlamaları. Eğer Arka Sokaklar’ı yazmıyorsanız, mekan geçişlerinde makul bir aralığa ya da atlamanın olduğunu açıklamaya ihtiyaç vardır diye düşünüyorum. Bir önceki sahnede Vatan Emniyetteyken, hemen devamında Gayrettepe’de şube müdürü tarafından sigaya çekiliyorsa karakterimiz, hangi ara gittiğini bilmek gerekir. Ya da, karakter saatine bakıp 17.30 diyorsa, hemen devamında “16.30’da orada olurum” diyemez. Eğer zamanda yolculuğu bulmadıysa. Bulduysa, bilmek isterim ki, ben mi yanlış anladım ya da okudum diye sürekli geri dönmek zorunda kalmayayım. Yine Arka Sokaklar’ı yazmıyorsak, saatimize bakıp 17.45 olduğunu söyleyip, ortalama bir İstanbul gününde, 18.30’da Beylikdüzü’nden Kadıköy’de olamayız. Siren açarak? Belki. O zaman siren açıldığını da okurun öğrenmesi gerekmez mi?

Görüldüğü gibi, bazıları ufak tefek bir takım konular çok kıymetli emeğimizi ve sonucunda meydana gelen eserimizin etkisini kırabiliyor. Bu ufak tefek hataların bazısı gözden kaçma, bazısı ise yeterli araştırma yapılmamasından kaynaklanıyor. Olabilir. Bir çok yazar, geçimini başka işlerden sağlarken müthiş bir çaba ve emekle, çocuklarının zamanından, kendi zamanından uykusundan fedakarlık yaparak bu metinleri üretiyor. Hepsi çok kıymetli. Haliyle, yeterli araştırma olmaması gibi konular aslında çok da eleştirilebilir mi değil mi bilemiyorum. Bana göre biraz insaflı davranmak gerekiyor. Ancak, editörlük meselesini de tekrar ve tekrar tartışmaya açmak gerekiyor. Özellikle basılı kitaplardaki editörlük meselesini. Ülkemizde editöre gereken değerin verilmemesi başlı başına çok ciddi bir sorunken, bir çok editörün aynı zamanda yazar olması (burada çok büyük bir sorun yok) ve asli işleri olarak yazarlığı görüp (burada büyük sorun var) editörlüğü ikinci planda tutmaları da önemli sorunlar doğuruyor. Editörle yazar arasındaki bazen ilişki olgun gelişemediğinde de, saygı sınırlarını zorlayan sonuçlarla karşılaşılıyor. Bir çok olaya şahit olunmakta bu konuda. Editörlük meselesi apayrı bir inceleme konusu. O nedenle daha fazla üzerinde durmayalım.

Bitirirken şunu tekrar belirtmem gerekir, polisiyeye katkı veren tüm yazarlarımızın emekleri çok kıymetli. Yazarken harcanan emeğe, küçücük birkaç dokunuşla, belki de yardımlaşarak, dayanışarak gözden kaçan ufak kar tanelerinin belki çığ olmasını engelleyecek bir yol yöntem aramamız gerekir. Ya da bu, küçücük veya majör, gözden kaçan taneleri azaltmak için biraz daha ince gözle yeniden metinleri değerlendirmeye, başka yazarları okurken rahatsızlık duyduğumuz hususları kendi yazılarımızda bir kez daha gözden geçirmeye, “aynısını ben de yapmış mıyım” diye bir göz atmaya ihtiyacımız vardır. Bilemiyorum. Siz ne dersiniz? Çok kıymetlisiniz.

Günay Gafur’dan Şiir Gibi Bir Polisiye Roman: Yargıç

Kuklacı ve Kahin romanlarının yazarı Günay Gafur’dan şiir tadında bir roman geldi. Yargıç romanının satırlarında cinayet ve ölümün karanlığı şiirsel bir dille anlatılmış. Şiir ve cinayeti aynı kefeye koyamayanlardan mısınız? Ben öyleyim. Kitabı elime aldığımda şiirlerle bir alâkası olduğunu biliyordum fakat bütün satırların şiirsel bir dille yazıldığından haberim yoktu. Yaşadığım şoku bir süre atlatamadım -ki bunun yazarımızla ya da romanlarıyla bir ilgisi yok- daha önce hiç şiirlerin büyülü dünyasından çıkıp gelmiş bir polisiye romana rastlamadığım için yadırgadım, diyelim. Yoksa cümle âlem bilir Günay Gafur’un kalemine bayıldığımı; 700 sayfadan oluşan Kahin romanını beş gün içinde okuduğumu; anlata anlata bitiremediğimi…

Neyse, uğradığım şokun etkisiyle ilk sayfaları biraz sıkılarak okuduğumu itiraf ediyorum. Tekrar söylüyorum yazarın kalemi muhteşemdir. O sırada sorun bendeydi… Sayfalar ilerledikçe haliyle dilim de, beynim de, hayatımda ilk kez karşılaştığım bu yazım tarzına alışmaya başladı. Zekice işlenmiş kurgusu bir anda unutturdu yaşadığım şoku. Okudukça alıştım, alıştıkça okudum ve son sayfalarında uğradığım, birbirinden şok edici ters köşelerle azıcık da sersem oldum. Benim yeni tanıştığım bir tarzda yazılmış olan Yargıç romanına ne kadar kapıldığımıysa romanı bitirdikten sonra anladım. Elime aldığım bir sonraki romanı şiir okur gibi okuduğumu fark ettim. İlk birkaç sayfada düz yazıya alışmakta zorlandım.

Günay Gafur’un şiire olan düşkünlüğü ikinci romanı Kahin’de de görülebiliyor. Kahramanlarını şiir seven kişiler olarak; şiirleri ise kurguyu etkileyecek cinsten seçiyor. İkinci yeni akım şairlerinden Can Yücel, Edip Cansever, Cemal Süreya, Turgut Uyar en sevdikleri olsa da Orhan Veli, Cahit Sıtkı Tarancı gibi eski akım şairler de vazgeçemedikleri arasında. Çocukluğundan beri şiirlere olan düşkünlüğü onu, içinde şiir olan bir cinayet romanı yazmaya, üstelik de romanı şiirsel bir dil kullanarak yazmaya itmiş. Denemiş ve bence başarmış.

Şiirlerin bazılarını çok beğendim bazılarını beğenmedim ama etkileyici, heyecan yüklü, gerilim dolu, merakın katlanarak arttığı, ustaca ve zekice işlenmiş kurgusuna bayıldım. Günay Gafur yine zekasını ve kalemini konuşturduğu bir cinayet soruşturmasının tam da ortasına atıveriyor okurlarını. Hiç beklemediğiniz, tahmin edemediğiniz bir sonla da pastanın üzerine kaymağı koyuyor. Başlarda birbirimize alışmakta zorlandığımız doğrudur fakat sonunda birbirimizden ayrılmakta zorlandık Yargıç’la. Şiirsel anlatım tarzıyla da tanışmış olduk böylece. Hem de öyle çiçekli böcekli bir aşk romanında değil, kanlı, cinayetli, ölümlü bir polisiye romanda. Bu tarza hızlı bir giriş yapmış oldum böylelikle.

Okurken keyif aldığım şiirlerden birini de şuracığa ekleyiveriyorum. “Bu nasıl katil böyle,” dedirtecek şiirlere hazırlıklı olun diye…

KORKU

Koş!
Daha hızlı, daha hızlı, daha…
Arkana bakma! Yaklaşıyor, aldırma!
Koş!
Geliyor! Sakın durma!
Sislerin arasında, çığlık çığlığa!
İsmi yok, cismi yok, kalbi yok.
Salt bir içgüdü yalnızca. Kadim bir ilkellik
Yabani, hoyrat ve karanlık
Ve var oldukça insanlık,
Var olacak! Sinsice soluyacak!
Kurda, kuşa, güneşe, aya, insana ve sana
Ve sana… Kıyacak!
Hızlı!
Tozu toprağa katmış, uğul uğul bir fırtına
Ya da
Kara bir panterin kalp atışı kadar hızlı!
Kükrüyor, pençelerini çıkarmış, yaklaşıyor!
Kaç! Yalvarırım kaç!
Daha hızlı, daha hızlı, daha…
Arkana bakma! Sakın bakma! Ve sakın
Durma!

YARGIÇ ROMANININ KONUSU:

Başkomiser Yavuz ve ekibi için günler, Ankara sokaklarında acımasızca cinayetler işleyen, azılı bir seri katili aramakla geçer. Cesetlerin yanlarına bahçe makası ve bir şiir bırakan katil, kurbanlarından hatıra olarak kesik ellerini almayı da adet edinmiştir. Son kelimeleriyle ilk kelimeleri aynı olan şiirlerle katil neyi anlatmak istemektedir? Bütün ipuçları aslında bu şiirlerde gizlidir. Katile ulaşmanın yolu şiirlerin anlamlarını çözmekten geçiyordur. Oysa satır satır ezberledikleri şiirlerde sadece ölüm vardır. Bir insan nasıl olup da hem şair hem de katil olabilir? Adına Bahçıvan dedikleri katili bulmak sandıkları kadar kolay olmayacaktır.

Başkomiser, Bahçıvan’ın kurbanlarına kendince yakıştırdığı isimler koyar. Bayan Huzur, Bay Korku, Bayan Hüzün, Bayan Umut… Neden ölmüşlerdir? Oysa hiç bir ortak noktaları yoktur. Hayatlarının hiç bir döneminde paylaştıkları anıları olmamıştır. Tek ortak noktaları aynı katilin elinde ölmüş olmalarıdır. Birbirini tanımayan bu dört insan ölümlerinde aynı kadere mahkum olmuşlardır.

Kurbanların aileleriyle yaptıkları görüşmeler sonucunda elde ettikleri ipuçları onları üç şüpheliye götürür. Sırlarla dolu bu üç kişi maktullerin tanıdığı kişilerdir ve cinayetlerin işlendiği gecelerde nerede olduklarını ispat edecek tanıkları yoktur. Tanıklarının olmaması onları katil ilan etmeye yetecek midir?

Başkomiser Yavuz için işlenen her cinayet bir yenilgidir ve katili yakalayamadığı her gün ızdırabı bir kat daha artmaktadır. Sebep olduğu bir kazada annesini kaybeden, aynı kazadan sonra felç kalan babasının bakımını üstlenen ve ona her baktığında annesinin yokluğuna daha fazla kahreden Başkomiser Yavuz için yaşamanın bir anlamı kalmamıştır. Yaşadığı suçluluk duygusuyla kıvranmaktadır. Yıllar önce hüzünlü biten bir aşk hikayesinden sonra tekrar aşık olamamış, bir daha mutluluğu yakalayamamıştır. Başkomisere göre aşk defteri yıllar önce kapanmıştır. Artık yaşamak için tek amacı vardır, katili bulmak… Fakat kaderin önüne geçmek de imkansızdır. Hiç ummadığı bir anda karşısına çıkan bir kadın taşlaşmış yüreğinde yeni bir ateş yakar.

Bahçıvan’ın oynadığı oyunun kuralları keskindir. O, ölümdür. Neden öldürdüğüyse en büyük sırrıdır. Bu sırrın peşindeki Başkomiser Yavuz ise kendi cehenneminde bambaşka bir dertle boğuşmaktadır. Her cinayet işlendiğinde cesedin birkaç yüz metre uzağında uyanmakta, oraya nasıl geldiğini, neden orada olduğunu hatırlamamaktadır. Yatağında uyuyup cinayet mahallinde uyanan bir Başkomisere ne gözle bakılacağını kestiremediğinden, bu da onun küçük sırrı olarak kalır. Uyurgezer olduğu zamanlar neden hep cinayetlerin işlendiği gecelerdir? Hatırlayamadığı o zaman diliminde neler olmuştur? Bu bir tesadüf müdür yoksa başrolde kendisinin oynadığı bir oyun mudur?  Hatırlamadığı cinayetler onu suçlu yapar mı?

YARGIÇ ROMANININ KÜNYESİ:
Yayınevi: Fantastik Kitap
Basım Yılı: 2019
Sayfa Sayısı: 288

GÜNAY GAFUR KİMDİR?:
Günay Gafur 1978 yılında Ankara’da dünyaya gelmiştir. Aynı şehirde tamamladığı ilk, orta ve lise öğreniminin ardından Ankara Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümünü bitirmiştir.  1991 yılında, 13 yaşındayken okul gazetesinin düzenlediği öykü yarışmasına katılarak yazmaya adım atmıştır. Kazandığı üçüncülükten sonra uzun yıllar kendisine sakladığı yazılar yazmıştır. Yıllar sonra roman yazmaya karar vermiş ve ilk kitabı Kuklacı 2012 yılında yayımlanmıştır. Ardından gelen ikinci romanı Kahin 2016 yılında, son romanı Yargıç 2019 yılında yayımlanmıştır. Türkiye Polisiye Yazarları Birliği kurucu üyesidir. Birlik üyesi polisiye yazarlarla birlikte ortaklaşa hazırladıkları Kanlakarışık adlı kolektif çalışmada Ölüm Manifestosu adlı öyküsüyle, ardından Dedektif Dergi Birinci Yıl Öykü Seçkisi’nde Tanık adlı öyküsüyle yer almıştır. Ayrıca dijital polisiye dergisi Dedektif’te öyküleri yayınlanmıştır. Günay Gafur evli ve iki çocuk babasıdır.

Elçin Poyrazlar ile Röportaj

Bursa’da doğan Elçin Poyrazlar, ODTÜ İşletme Bölümü mezunudur. Belçika’da Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler üzerine yüksek lisans yapmıştır. Yine aynı şehirde ekonomi-politika doktorasını yaparken gazeteciliğe başlayan Poyrazlar, uzun yıllar Cumhuriyet Gazetesi’nin önce Brüksel ardından da Washington temsilcisi olarak görev almıştır.

Timeout, Huffington Post, Vocativ ve BBC gibi yabancı kuruluşlarda gazetecilik yapmıştır. 2016 yılında İngiltere Polisiye Yazarlar Derneği’nin (CWA) üyesi olmuştur. Türkiye’de de, Polisiye Yazarlar Birliği’nin (POYABİR) kurucularındandır. Poyrazlar Brüksel, Washington, Londra’dan sonra şimdi Madrid’de yaşıyor, Cumhuriyet gazetesinde kadın hakları, politik kültür ve sanat üstüne düzenli olarak köşe yazıları yazıyor. 

İlk polisiye romanı, 2014 yılında çıkan ‘’Gazetecinin Ölümü’’ dür.

İkinci polisiye romanı, 2016 yılında yayınlanan ‘’Kara Muska’’ isimli kitabıdır.

Üçüncü romanı ise, 2018’de çıkan ‘’Mantolu Kadın’’ adlı eseridir.

 

**Elçin Hanım, 22. sayımızda sizi ağırlamaktan dolayı mutluyuz. Bahsettiğimiz üzere, 10 parmağında 10 marifet olan, başarılı bir kadınla söyleşi yapmanın keyifli ve bir o kadar da heyecan verici olduğunu öncelikle paylaşmak isterim.

Yanılmıyorsam, siz daha önce İngiltere’de yaşıyordunuz, şimdi de İspanya’da yaşıyorsunuz. İspanya ne yazık ki bu durumdan oldukça kötü etkilenen ülkelerden biri.. Bir dönem iş için Barcelona’da kalmıştım, İspanyollar oldukça sıcakkanlı, eğlenmeyi ve hayatı seven insanlar. Taşıdıkları tipik Akdeniz özellikleri ile bize benzediklerini düşünüyorum. Peki, bu durumun en canlı şahitlerinden biri olarak siz oradasınız, ülkenin genel durumundan bize bahsedebilir misiniz?

Oldukça sıkı 2 aylık bir karantina döneminin ardından İspanya da aşamalı normalleşmeye geçiş yaptı. Hem hastalığın yayılma hızında hem de can kayıplarında önemli bir düşüş görülüyor. Ülkenin bazı bölgelerinde küçük esnaf işbaşı yaptı ve 10 kişiye kadar ufak çaplı sosyalleşmelere izin veriliyor. Ancak salgından en kötü etkilenen bölgelerinden biri olan Madrid için henüz bu geçerli değil. Günlük yaşantımız, çocukların, yaşlıların ve yetişkinlerin bir araya gelmemesi için yürüyüş ve spor faaliyetlerine yönelik vardiyalara bölündü. Ülkede ihtiyatlı bir iyimserlik havası var. Yine de morallerin bütünüyle iyileştiğini söyleyemem. İspanya pek çok yer gibi hazırlıksız yakalandı virüse. Ayrıca sadece burayı değil tüm dünyayı bekleyen ekonomik zorluklar önümüzdeki dönemde yeni kaygıların yaşanacağını da işaret ediyor.

 

**Elçin Hanım, bu salgının ortasında kalmak neler hissettirdi size, korku ve umutsuzluğa kapıldınız mı, öyle anlar geldiyse bunu nasıl aşabildiniz, bu süre içinde günleriniz nasıl geçti? Artık insanlar artık ruh sağlıklarından endişe eder hale geldiler. Korona yüzyılın en kötü kâbusu oldu. Bir şekilde atlatmaya çalışacağız lakin biraz zaman alacak gibi görünüyor.

Öncelikle Türkiye’deki sevdiklerim ve ailem için endişe yaşadım. Yolların ve sınırların kapanması bende bir savaş hali duygusu yarattı. Ama konvansiyonel bir savaş değil bu elbette. Adımınızı dışarı attığınızda gözle görülmeyen, nereden saldıracağı belli olmayan sinsi bir düşmanın yarattığı tehlike ve tehdit halinden söz ediyorum. Ve bununla en iyi şekilde mücadele etmenin yolu da eve kapanmak ve ellerimizi bolca yıkamak idi. Ne kadar absürt değil mi? Ama bir o kadar da gerçek. Ben gazetecilik ya da yazarlık yaparken zaten evden çalıştığım için günlük yaşantımda olağanüstü bir değişiklik yaşamadım. Ama herkes gibi kişisel hayatımız, geleceğimiz, gezegenin içinde bulunduğu durumla ilgili sıkça hem kendimi hem de var olan yönetimleri sorguladım. Yeni bir dünyanın doğuşuna tanık olan virüs mahkumları olarak görüyorum hepimizi.  

**Umarım bu durum kısa sürede geçer ve yine bir etkinlikte okurlarla buluşursunuz. Peki, biraz da güzel şeylerden bahsedelim o halde. Siz hem Türkiye’de hem de İngiltere’de polisiye yazarlar birliği üyesisiniz. Hatta POYABİR kurucularından da birisiniz. Arada nasıl bir fark var peki, yani her iki ülkeyi bu anlamda karşılaştıracak olursak..

İngiltere’deki Polisiye Yazarları Birliği (CWA) elbette engin bir suç edebiyatı geçmişini ve başarısını temsil ediyor. Hatta İngiltere’de bundan daha da önce, 1930 yılında Agatha Christie, Dorothy L. Sayers ve G.K. Chesterton gibi yazarların kurduğu Detection Club hâlâ varlığını sürdürüyor. Bu kulübün üyeleri akşam yemeklerinde bir araya gelerek birbirlerinin eserlerine, yazma yöntemlerine destek olur hatta polisiye yazma kurallarını belirlerlerdi.

Temelde yazar derneklerinin amacı da budur. Yazarların birbirlerini desteklemesi, yazdıkları türün geliştirilmesi ve sevdirilmesi, okurlarla daha çok buluşma, yeni yazarların teşvik edilmesi ve genel anlamda dayanışmadır. Türkiye’de bu tür bir oluşum için geç bile kalındığını düşünüyorum ben. Algan Sezgintüredi ile birlikte kurduğumuz POYABİR’in Türkiye’nin suç edebiyatına, polisiye yazarları ve okurlarına büyük katkı sağlayacağına inanıyorum.

 

**Son kitabınız  “Mantolu Kadın” da, kadına şiddet ve aile içi psikolojik şiddet konularını işlediniz. Bu konu, özellikle ülkemizde bir hayli hassas tartışmalara neden oluyor. Kadın cinayetlerinin önüne bir türlü geçemiyoruz, bu konuda sınıfta kalan ülkeler arasında olduğumuzu düşünüyorum. Siz bir yazar, bir kadın ve bir anne olarak Türkiye’de kadının nasıl temsil edildiğini düşünüyorsunuz?

Kadın hakları meselesinde berbat bir durumda olduğumuzu düşünüyorum. Ülkenin kuruluşundan bu yana kadınlara sağlanan temel hak ve eşitlik fırsatlarının her geçen gün baltalandığını, kadınlara karşı bir ‘cinsiyet savaşının’ en üst düzeyde yürütüldüğünü görüyorum.

Kadın ve genç kızlara annelik, ev hanımlığı ve arzu nesnesi dışında bakamayan, erkeklikten türeyen iktidar kavgasını, kadınları ezmek ve yok etmek üzerinden tanımlayan yaygın bir kafa yapısı ve bunu destekleyen siyasi bir akım var Türkiye’de.

Kadın meselesi ailesel ya da toplumsal bir mesele kapsamına hapsedilmek ve üstü kapatılmak isteniyor. Bu ‘kadının yeri aile içidir, sorunlar da aile içinde çözülür’ mantığının tehlikeli bir uzantısı. Kadına karşı sistematik bir kıyım olduğu sürece, kadın meselesi siyasi bir meseledir ve ülkenin en önemli sorunlarından biridir.

Mantolu Kadın domestic noir türünde yazıldı. Bu, kadın kahramanları merkezine alan ve onları sadece kurban edilmiş, vahşet objesi olarak yansıtmayan romanlar. Kadın meselesi siyasi olduğu sürece aslında bu tür de siyasi polisiyeye girebilir.

 

**Ne yazık ki televizyon dizilerinde ve sosyal medyada da aile içi psikolojik şiddet ve kadına şiddetin olumsuz yansımalarını görüyoruz. Bu sosyal yaraya adeta köz basılıyor, sizin de bu sorunu son kitabınızda yazmaya iten ne oldu, etkilendiğiniz bir olay var mıydı?

Doğrudan etkilendiğim bir olay yok. Ancak gazetelerin üçüncü sayfa haberleri hep dikkatimi çekerdi. Sansasyon, şiddet pornosu, gözü bantlı genç kızlar, taciz, tecavüz ve ‘düşen’ kadınlar olurdu bu sayfalarda. Gazetenin bunlara bir sayfa ayırması ve kullandığı eril dil adeta tecavüze uğrayan ve cinayete kurban giden kadınları suçlu göstermek için vardı. Yüzlerce vahşet, içinde kadın olduğu için okurların gözünde ‘hafiflerdi’. Ve biz bu kadınlara bakarak ‘Aman iyi ki bizim başımıza gelmedi’ derdik. Mantolu Kadın da bu tür bir trajedinin romana yansıması. ‘İyi kısmet’ için hayatını askıya alan genç bir kadının kendisiyle hesaplaşması. Üçüncü sayfaya ‘düşen’ kadınların aslında ülkenin yaygın kafasının kurbanları olmalarının romanı. Hiçbir teslimiyetin cezasız kalmayacağının romanı.

 

**“Gazetecinin Ölümü” isimli ilk kitabınızda gazeteci karakter Selin, gözüpek ve cesur bir kadın imajı çiziyor okurlara. Siyasi komplo ortasında öldürülen bir gazeteci ve bu cinayeti çözmeye çalışan muhabir Selin’in sürükleyici macerasını okuyoruz. İkinci kitabınız ‘’Kara Muska’’ da ise, yine bir siyasi polisiye öyküsü işlemişsiniz. Ana karakter Selin ile bu defa istihbaratçılar, cihatçılar ve devlet içi hesaplaşmalarla örülü muhteşem bir maceranın içindeyiz. Siz uzun yıllar diplomasi alanında gazetecilik yaptınız. Uluslararası diplomasiye oldukça hakimsiniz, romanlarınızı da bu etkiyle yazdığınızı söyleyebilir miyiz?

Elbette. Yazarlığın en önemli özelliklerinden biridir bu. Bildiğin şeyi yazmak. Öte yandan tutku duyduğunuz, sevdiğiniz, öfkelendiğiniz, okuduğunuz ve yaşadığınız şeyler üstüne de yazabilirsiniz.

Ben gazeteciyken roman yazmaya başladığım için bu doğal geldi bana. Casusiye (espionage) en sevdiğim türlerin başında geliyor. Ya da siyaseti eleştiren kara romanlar. Yurtdışında uzun yıllar gazetecilik yapmamın faydasını çok gördüm. Siyasi arka plan dışında eskiden haber için ulaştığım gizli kaynaklarımı bu sefer romanlarımdaki olay örgüleri ya da farklı bağlantılar için aradım. Hepsi de heyecan duyarak bana destek çıktı.

**İlk romanınızda Selin, idealist, hırslı ve kahraman bir gazeteci rolünde. İkinci romanınızda ise bu etki yerini buhran ve iç hesaplaşmalara bırakıyor. İdealizminden de pek eser kalmadığını görüyoruz. Peki, neden böyle bir değişim içine girdi Selin? Yoksa hızla değişen dünya için onun da mı pek umudu kalmadı?

Ben Selin Uygar romanlarını bir üçleme olarak tasarlamıştım. Ve Selin her macerasında biraz daha dönüşecekti. Aynı karakterle romanlar yazıldıkça kahramanın gelişmesini, değişmesini daha ilginç ve gerçekçi buluyorum. Yıllarca aynı karakterin hiç etkilenmeden hatta yaşlanmadan bir sürü macera yaşaması mekanik geliyor bana. Oysa roman karakterleri de değişebilir. Çünkü yaşadıklarımız bizi dönüştürür, ikilemlerimiz, inandıklarımız, dertlerimiz değişir. Daha kötü, daha iyi, daha sıkıcı ya da daha deli olabiliriz. Selin’in son macerasını yazmadan önce Mantolu Kadın bir anda kafamda belirdi. Öyle canlıydı ki onu yazmak istedim. Şu sıralar Selin Uygar beklemede. Bir gün onu da saklandığı yerden çıkarmayı düşünüyorum.

 

**Peki, Selin karakteri nasıl ortaya çıktı? İlham kaynağınız oldu mu? Selin’i yaratırken nasıl hayal ettiniz?

Öncelikle hep bıyıklı, orta yaşlı, erkek dedektiflerden sıkıldığım için bir kadın dedektif yaratmak istedim. Amatör dedektif olsa, o kadar da soruşturmaya hakim olamasa, elindeki araçlar sınırlı olsa diye düşündüm. Gazetecilik de bazen benzerlik gösterir dedektiflikle. Bir haberin kokusunu aldığınızda, onu deşmek, açığa çıkartmak için ince bir araştırma yapmanız gerekir. Kaynaklarınızı, belgeleri, bilgileri kullanırsınız. Haber yapmak heyecan vericidir. Hele hele o haberi ilk siz duyuruyorsanız… Bir gazetecinin cinayet karşısında nasıl işleyeceğini de görmek istedim Selin’le. Kimileri bu karakterin bana dayandığını düşünüyor. Sizi temin ederim ben o kadar cesur değilim.

 

**Elçin Poyrazlar için gazetecilik mi polisiye roman yazarlığı mı? Tercih etmeniz istenseydi bu hangisi olurdu?

Umarım bu tercihi hiçbir zaman yapmak zorunda kalmam. Çünkü gazetecilik benim için çok değerli. Şu anda Türkiye’de gerçek anlamıyla gazetecilik yapamıyoruz. Yapanların ya para cezası, ya hapis, ya da ölümle tehdit edildiğini biliyoruz. İşini iyi yapanlar sistem dışına itilirken havuz medyası siyasi bir propaganda aracı olarak işliyor. Doğru habercilik bir ülkenin demokrasi kıstasıdır.

Romancılık ise bambaşka bir tutku. Orada sizin yarattığınız dünyanın gerçekleri ve kuralları var. Sizi özgürleştiren, içine girdiğinizde heyecan veren, son noktayı koyduğunuzda hevesle okurla buluşmasını beklediğiniz olağanüstü bir serüven. Sürekli kafanızda dolanan öyküleri ve karakterleri artık taşıyamaz olduğunuzda kağıda dökerek kurmaca dünyada yaşama hali ve kaçışı.

İkisi de beni besliyor, elimden tutuyor, seçemem. 

 

**Özellikle son yıllarda polisiye roman üzerine bir hayli kitap basılıyor. Yabancı polisiye romanların yanında, yerli polisiyelerimizde hatırı sayılır bir yükseliş görüyoruz. Siz bu yükselişi nasıl buluyorsunuz, sizce yerli polisiye romanlar gün gelip, yabancı kitapların önüne geçebilir mi?

Umudumuz bu yönde. Elbette dünyadaki polisiye eser sayısı bizdekinden çok fazla. Yerli polisiyecilerin bu işi iyi yapamadığına yönelik kanı da oldukça tuhafıma gidiyor. Çok iyi polisiyeler var bizde. Hem edebiyat işçiliği hem de kurmaca anlamında üstün örnekler çıkıyor.

Eğer bir polisiyecinin elinden çıkmamışsa yerli polisiye dizilerde mantık hataları ve zaman uyumu gibi sorunlar olduğunu görüyorum. Aslında yerli romanlardan uyarlama olsa çok daha ilgi çekici ve başarılı diziler çıkabilir ortaya. Çünkü senarist olmak polisiyeci olmak demek değildir. Polisiye yazmak sadece yazıdaki beceriyi değil, olay örgüsünde, araştırmada, gerilimde ve çözüm noktasında sıkı bir birikim ve deneyimi de gerektirir.

 

**Sizce bir polisiye yazarı, yazdığı kitap sayısına göre mi yoksa kitabının çok satmasına göre mi değerlendirilmeli?  Malum, artık herkesin kitap yazma ve yayınlatma hevesini düşünecek olursak.. Yani her çok satan polisiye romanı ve yazarını, çok iyi edebiyatçı olarak görmeli miyiz?

Bence polisiye yazarı her yazarda olduğu gibi, eserine göre değerlendirilmeli. Kitap sayısı ya da satış sayısı bir yazarın ya da eserinin değerini belirlemez. İyi polisiyede iyi bir kurgu, iyi bir gerilim, tatmin edici bir son ve esaslı bir dil olmalıdır.

Parası olan herkes elbette kitap yazdırabilir ve bastırabilir. Ama bu onların edebiyatçı ya da yazar olduğunu göstermez. Piyasanın olumlu ya da olumsuz tepkisi de yeterli değildir bunu anlamada. Yazdığınız o eser kalıcı mıdır? Doğru tepkileri alıyor mudur? Sizce yeterince okura ulaşmış mıdır? Siz o eseri para, şan, şöhret için mi yazıyorsunuz yoksa sizi dürten bir öyküyü anlatmak için mi? Her yazar kitaplarından kazandıklarıyla geçinmeyi arzular ancak bugünün piyasasında bunun çok istisnai durumlar dışında mümkün olduğunu sanmıyorum.

Özetle ne çok satmak ne de az satmak iyi edebiyat için kıstas olabilir.

 

**Edebiyatın belirli kural ve teknikleri var, ve çoğu da bir romanın olmazsa olmazları arasında diyebiliriz. Peki, polisiye roman yazmanın olmazsa olmazları neler? Belirli kuralları var mıdır, nelere dikkat etmek gerekir?

Ben edebiyatın kurallara bağlı olmaması gerektiğini düşünüyorum. Aksine ne kadar yerleşik kural ve beklentiler yıkılırsa o kadar yaratıcı ve taze eserler ortaya çıkar. Oğuz Atay Tutunamayanlar’ı yazdığında pek çok yayınevi basmaya yanaşmamıştı örneğin. Edebiyat incelikli bir dille öykü anlatıcılığıdır ve onu nasıl yapması gerektiğine yazarın kendisi karar verir.

Polisiyeye gelecek olursak, türü gereği okur belli beklentiler içine girer. Bir cinayet, gizem bulmaca ya da maceraya dalarak olayın çözümüne odaklanır. Polisiyede ‘bir cinayet olmalı, polis soruşturması olmalı, katil anlatıcının kendisi olmamalı, çözüm tesadüfi olmamalı’ gibi bazı eski kurallar elbette var.

Ama günümüz polisiyesi artık çok katmanlı ve oldukça geniş. Bir cinayet olmadan, bir çiftin arasındaki tuhaf gerilimle bile bir polisiye roman yazılabilir. Polisiyeyi diğer romanlardan ayıran elbette ‘suspense’ dediğimiz merakta bırakma, gerilimli atmosferi yaratmadaki beceridir. Okuru ilk sayfalarda yakasından yakalayıp onu yarattığınız dünyaya çekmek ve kitap bitene kadar orada tutmaktır aslolan.

Ben şahsen cinayet ya da büyük devletlerin suçları üstüne okumak ve yazmaktan hoşlandığım için şimdi yazdığım polisiyeleri yazıyorum. Bir insanın diğer insanın hayatı üstüne hakimiyet kurma kibri, iktidar zaafı ve intikam güdüsü, felsefi olarak ilgimi çekiyor.

Polisiye insan psikolojisinin en derin meselesini irdeler. Çünkü insan evladı binlerce yıldır öldürüyor ve binlerce yıl daha öldürecek.

 

**Siz başarılı ve deneyimli bir gazetecisiniz, mesleğiniz gereğince de polisiye durumlarda konuya olan hakimiyetiniz, romanlarınızda ön plana çıkıyor. Romanlarınızın konusunu oluştururken sizin de yardım aldığınız hususlar oldu mu?

Elbette. Bir roman tek başına yazılmaz. Öykü sizin kafanızda belirir, olgunlaşır ve pişer ama o süreçte hem duygusal hem de entellektüel olarak başkalarına ihtiyaç duyarsınız. Biriyle konuşurken, bir film izlerken, haberlere bakarken öykünün başka bir tarafı ‘beni de yaz’ diye sizi dürter. O fikir sizi dürterken sizde de sorular oluşur. Bir kadın nasıl cinayet işler diye soru gelebilir örneğin. Erkeklerin işledikleri cinayetlerden farklı mıdır? Ya da zehir kullanacaksanız, o zehrin etkisi ne kadar sürede ortaya çıkar? Yavaş yavaş öldürmek mümkün müdür gibi. Tüm bunlar öykünün araştırma sütunlarını oluşturur.

Öykü piştikçe notlar alarak bu soruları ve danışacağım kişileri bulmaya çalışırım. İstanbul cinayet büroda çalışmış eski emniyet müdürü Mesut Demirbilek, ülkenin farklı illerinde görev yapmış emniyet müdürü Mehmet Geçer, adli tıp uzmanı Prof. Dr. Nevzat Alkan gibi çok değerli kişiler sorularıma yanıt verme inceliğini gösterdiler. Bunun dışında Londra’da Kings College’da çalışan adli tıp araştırmacısı Dr. Leon Barron’dan zehir üstüne bilgi almıştım.

Kara Muska için ismini paylaşamayacağım bir MİT görevlisi de cihatçı hücreler konusunda bana destek sağlamıştı. Mantolu Kadın için de psikiyatr ve doktor arkadaşlarıma danıştım.

 

 

**Peki, polisiye romanlarda şiddetin dozu ne olmalı, daha doğrusu şiddetin de bir dozu olmalı mı? Ne kadar şiddet, o kadar polisiye diye düşünen, ama şu an ismini zikretmeyeceğim yazarlarımız var. Sizce de öyle midir?

Bu bir tercih meselesi. Kimi yazar ve okurlar ‘gore’ denilen bu aşırı şiddet dozunu seviyor olabilir. Tarantino’nun filmleri de o kadar kanlı ve abartıdır ki şiddet parodisine dönüşür. Şiddet ile polisiye eşit demek değil elbette. ‘Cozy’ olarak tanımlanan şiddet dozu çok az, olayın bulmaca yanına ağırlık veren, benim şefkatli polisiye diye tanımladığım türler de var. Agatha Christie bunların en tanınmışıdır.

Ben şiddeti gerçek hayattan ayırmadan kullanma taraftarıyım. Okuru ne pamuklara sarmak ne de onları terörize etmek gibi bir amacım var. Eğer bir ülkede bir erkek bir genç kıza tecavüze kalkışıp sonra bileklerini kesip sonra onu canlı canlı yakıp yol kenarına atma vahşetini gösteriyorsa, bunu polisiyede kullanmanın bir sakıncası olmadığını düşünüyorum. Vahşet edebiyattan ya da sanattan gelmez. Vahşet gerçek hayattadır.

 

**Yurtdışında yaşıyorsunuz ve yabancıların Türk polisiye yazarlarına, hani genelleyecek olursak da Türk yazarlarına bakış açısı nasıl? Bizim yazarlarımızdan bildikleri var mı mesela?

Türk yazarlarına ve Türk edebiyatına belirli bir bakış söz konusu bile değil. Çünkü bilmiyorlar. Orhan Pamuk ve Elif Şafak dışında- edebiyat dünyası hariç- küresel okur kitlesinin Türk yazarlar konusunda bilgisi neredeyse yok denecek kadar az. Eğer bilen çıkarsa Türk edebiyatıyla özel olarak ilgilenen biridir. Polisiyede ise durum daha da vahim. CWA toplantılarına gittiğimde Türkiye’den bir yazarın katılması tanıştığım insanlarda şaşkınlık yaratmıştı. ‘Türkiye polisiyesi nasıl, çok eser var mı’ gibi sorularla karşılaşmıştım. Türkçeden İngilizceye çevirilerin çok az olmasında da bunun payı var elbette.

 

**Yabancı yazarlar demişken, Elçin Poyrazlar’ın okumayı en sevdiği yabancı yazarlar kimler?

Ben tam bir Patricia Highsmith hastasıyım. Müthiş bir yazar. İnanılmaz bir gerilim atmosferi yaratıyor ve oldukça da mizahi bir stili var. George Simenon bambaşkadır gözümde. Sade, net, vurucu ve minicik romanlarla bizi alt üst eder.

Yenilerden Gillian Flynn, Tana French, Robert Galbraith takma ismiyle J.K. Rowling. Rowling’in son romanı beni çok şaşırttı. Tam bir polisiye yazarı kalemi var onda. Kate Atkinson, Karin Slaughter, Dorothy L. Sayers’ı unutmayayım.

Raymond Chandler, Dashiell Hammet, Philip Kerr, Robert Harris, James Ellroy, Mick Herron, Volker Kutscher, Leo Malet…Kara romancılardan vazgeçemiyorum.

Edebiyat dünyasında Graham Greene polisiye sayılmaz ama bence müthiş bir gerilim ustasıdır.

Son dönemde İskoç yazar Graeme Macrae Burnet de dikkatimi çekiyor. 

 

*Peki, bizden en çok kimleri beğeniyorsunuz?

Hem insanlığını hem yazarlığını çok sevdiğim kişiler var polisiye dünyasında. Tek tek isim vererek unuttuğum kişileri darıltmak istemem. Ama şunu söyleyebilirim. Yerli polisiye romanlar çok okunan yabancı çöp polisiyelerden kat kat daha iyi. Birisinin ismi yabancı değil diye kötü polisiye yazdığı kanısı da oldukça dar görüşlü bir yaklaşım.

Ben Türkiye’de yakın dönemde özellikle kadın polisiye yazarlar arasında şahane eserler çıkacağını düşünüyorum. Sadece popüler ve önde olana değil biraz da perde arkasında kalanlara bakmak ve iyi polisiye sever olarak dedektiflik yapmak gerekiyor.

 

**Sizi en derinden etkileyen, işte bu dediğiniz bir polisiye roman var mı?

Şimdiye kadar nefis polisiyeler okurdum. Çok kıskandığım, ‘keşke bunu ben yazsaydım’ dediğim kitaplar geçti elimden. Ama okurken beni yerimden kaldıran, uykusuz bırakan, belki de beni yazarlığa iten tek bir eser var.

O da Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı. Biliyorum ‘edebiyat polisleri’ Suç ve Ceza polisiye değildir diye ayağa kalkarlar bunu duysalar. Çünkü onlara göre bu kitap ‘yüksek edebiyattır’ polisiye değil. Bence Suç ve Ceza modern polisiyenin, sosyal romanın, siyasi romanın temel taşıdır.

Bir gün yanıma tek kitap almaya zorlasalar, cebime sokacağım tek kitap odur.

 

**Bu aralar hepimiz evde olduğumuz için üretkenliğimiz bir hayli yüksek, peki, sizin yeni projeleriniz var mı, mesela Selin’in hikayelerini yazmayı düşünüyor musunuz? Dedektif Dergi’de 😊

Ben polisiye öykü yazmanın çok zor olduğunu düşünüyorum. Olay örgüsü, karakter, çözüm ve gerilimi kısa bir metinde anlatmak oldukça zorlayıcı. Bunu çok iyi yapan kişiler var elbette. Kaybettiğimiz Celil Oker bunlardan biriydi örneğin.

Dediğim gibi Selin Uygar şu an için beklemede. Ancak yeni bir roman üstüne çalışıyorum. Ve bu bir intikam romanı olacak.

 

**POYABİR kurucu üyelerindensiniz, önümüzdeki sene için yapmayı planladığınız proje ya da projeler var mı?

Her yıl en iyi roman için Kristal Kelepçe Ödülü vereceğiz, okurlarla bir araya gelmek için festivaller, etkinlikler, atölyeler düzenleyeceğiz. Ancak koronavirüs salgını bu yıl için projelerimizi geciktirecek gibi görünüyor. Tüm dünya gibi biz de beklemedeyiz. 

 

**Birlik çalışmalarını yurt dışından takip etmek zor oluyor mu? Nasıl vakit ayırabiliyorsunuz? Hem gazetecilik, hem yazarlık, üstüne annelik.. Sihirli değneğiniz mi var yoksa 😊

Sihirli değneğim elbette yok. Ayrıca işin ağırlığı POYABİR Başkanı Algan Sezgintüredi’nin omuzlarında. Birliğin yönetim kurulundaki arkadaşlar çok emek veriyor. Ben bu yıl kendi yoğun projelerim nedeniyle yönetim kurulunda yer alamadım.

 

**Gerçekten size hayran kalmamak mümkün değil, tüm samimiyetimle söylüyorum. Özellikle kitaplarınızda işlediğiniz konular, güncel siyasi olaylarla bunları harmanlamanız.. Her yazarın harcı değil açıkçası. Başarınızın mihenk taşı ne peki? Sadece çalışmak mı?

Teşekkür ederim. Başarı elbette göreceli bir kavram. Edebiyat başarı ve para için yapılmıyor. Bir tutku, bir saplantı sizi itekliyor yazmaya. Yoksa oldukça yalnız, az takdir gören, pek de maddi karşılığı olmayan bir iş. Ayrıca yazabilmek için ailenizi, dostlarınızı, çocuklarınızı bırakıp kendi yarattığınız bir dünyaya kapanmanız gerekli.

Ama ‘yaşamak mı yazmak mı’ diye bir deyiş vardır ya…Benim yaşamım yazmak üstüne kurulu. Yazmadan yaşayamıyorum. O yüzden de başka türlüsü olmuyor.

 

**Bir polisiye yazarının, sizce en çok neye dikkat etmesi gerekiyor peki, bunu kitap yazmaya heves eden taze romancılar için sormak istedim en çok. Çünkü sizin gibi tecrübeli yazarlardan duymak isteyecekleri bir sürü ayrıntı olduğuna eminim.

İlk başta ve en birincil işi yazmak olmalı. ‘Ben bunu kuruyorum, kafamda şu var, projelerim şunlar’ demekle yazar olunmuyor. Yazarın işi yazmaktır. Bir köşeye çekilip, bir zaman ve mekan yaratmaktır. Yazarak yazar olunur. Bir de neden yazmak istediğini düşünmeli yazar adayları.

Bunu ün, prestij ve bazı kapıları açmak için mi yapıyor yoksa bunu gerçekten istediği için mi? Öykü anlatmak onun için dayanılmaz bir dürtüye dönüşüyor mu? Yazarken eğleniyor mu? O dünyada mutlu mu?

Yazmaya karar verdiğinde bunu sürdürebilecek, bir metinle aylarca hatta yıllarca yaşayabilecek durumda mı?

Yazar olacak birine ‘şöyle yazar olunur’ demeye gerek yoktur. Biri çok isterse yazar. Kimsenin ilk romanı şaheser olmak zorunda değil. Ve kimse yazar olarak doğmaz. Yazmayı gerçekten arzulayanlar ve bunun için çalışanlar yazar olur.

 

**Elçin Poyrazlar nasıl bir kadın peki, yani Selin gibi siz de cesur musunuz, hırslarınız var mı, duygu dünyanız değişken midir? Romanlarınızda kendinizi yansıttığınız oluyor mu?

Romanlarımda kendimi yansıtmam. Elbette kendimden bir şeyler vardır içinde. Tersi tuhaf olurdu. Ama bunlar hayali karakterler. Benim bir şekilde bilinçaltıma işlemiş, tanıştığım biri, duyduğum bir söz, gördüğüm bir film, ya da okuduğum bir kitaptan etkilenerek harmanladığım tamamen uydurma kişilikler.

Selin Uygar da benim gibi yurtdışında çalışan gazeteci bir kadın. Ama ben onun tersine bu tür büyük belalara girmekten sakınan biriyim. Maceraları romanlarda yaşamayı ve yaşatmayı tercih ederim.

 

**Boş zamanlarınızda neler yaparsınız?

Bol bol okurum. Elbette bu bir romancının yapması gereken bir şey. Okumak hem sakinleştirir hem de besler. Korona öncesi sık sık uzun yürüyüşler yapardım. Bir diğer tutkum da şarkı söylemek. Müzik akademisine giderek caz üstüne dersler aldım Londra’da. 

 

**Gezegendeki her şey normale döndükten sonra ilk yapacağınız şey ne olacak?

İstanbul’a gelmek. O kadar yıkıma ve bozulmaya rağmen İstanbul bence hâlâ daha dünyanın en güzel kenti.

 

**Son olarak sevgili Elçin Poyrazlar, bir dilek şansınız olsaydı, bunu ne için kullanırdınız?

Yurtta ve dünyada barış isterdim. Daha eşitlikçi, daha adil ve daha refah yönetim biçimlerinin yayılmasını isterdim. Maddi hırsların ve sınıfsal statülerin değil, sanat ve edebiyatın hayatlarımızda daha fazla yer almasını isterdim.

 

**Dedektif Dergi okurları ve kendi adıma, bu güzel söyleşi için ayırdığınız zaman için size çok teşekkür ediyorum. Sevdiklerinize ve kendinize iyi bakıp sağlıkla kalın. Ve buraya yazılacak son sözü size bırakmak istiyorum.

[bctt tweet=”Yaşasın polisiye edebiyat!” username=”dedektifdergi”]

Hikaye: Aldatılan Koca

Kararını vermişti, öldürecekti onu. Dün akşam karısına gelen ikinci esrarengiz mesaj bardağı taşıran son damla olmuştu. Akşam biraz zorlansa da karısına bir şey belli etmemiş ama sabahı zor etmişti. Mesajda bu sabah onda buluşacakları yazılıydı. Sabahtan beri eviyle aynı semtte olan tuhafiyeci dükkânında oturuyor ve ne yapacağına karar vermeye çalışıyordu. Sabah dayanamamış önce karısını sonra da Ayhan’ı aramış, ikisinin telefonlarının da cevap vermediğini fark edince içine bir kurt düşmüştü. Zaten saat ona geliyordu. Evet, Allah kahretsin şu anda beraber olmalıydılar! Belki de şu anda kendi evlerinde kendi yatak odalarındaydılar. Zaten uzun zamandır şüphelenmiyor muydu?

“Şerefsiz herif…” diye söylendi. “Seni adi godoş Ayhan! Arkadaşının karısını çalan alçak!”

Yok çare yok artık bu işi bitirecekti, öldürecekti ikisini de!

Cezmi olduğu yerde birden dönerek masasına yürüdü ve altına eğildi. Orada dolap içine özel olarak yaptırdığı kasası vardı. Şifreyi tuşlayarak kasayı açtı. İçinde birkaç kâğıt, biraz nakit ve bir de tabanca vardı. Cezmi’nin gözü ruhsatlı tabancasına takıldı. Burnunu çekerek yutkundu. Gözleri endişe ve korku ama daha çok öfkeyle parlıyordu. Tabancayı aldı. Kafasını kaldırmadan masa kendisine siper olacak şekilde bir dizinin üzerinde durarak tabancanın şarjörü kontrol etti. Tam doluydu. Kafasını kaldırarak masanın üzerinden kapı tarafına bakınca yanında çalışan genç çocuğun geldiğini gördü.

Genç çırak dükkâna girmeden tabancayı gömleğinin arkasına sıkıştırarak kalktı. Çırağı içeri girerken kendisi dışarı çıkmaya hazırlandı. Bir yandan da yanında çalışan çocuğa bir işi olduğunu bir saate kadar geleceğini söylüyordu.

Burnundan solar vaziyette çarşıda yürümeye başladı. Birkaç esnaf ona seslenip selam verdiler ama duymadı. Hızla ve öfkeyle yürümeye devam etti. Öldürecekti o Ayhan denen puştu da karısını da! “Göz göre göre benim evimde benim yatağımda beni aldatıyorlar!” diye düşündü. “O Ayhan şerefsizini ilk önce kasıklarından vuracağım hemen ölmeyecek, acı çekecek! Adi piç!”

Neredeyse çocukluk arkadaşıydı Ayhan onun. Lisede tanışmışlardı. Aynı semtin çocuklarıydılar. Sonra bir aralar kopmuşlar, yolları ayrılmıştı. Ayhan her zaman popüler bir çocuktu. Yakışıklı, uzun boyluydu. Ağzı da iyi laf yapardı. Lisede kızlar hep etrafında pervane olurlardı. O zamanlar aslında çok samimi de değillerdi ama yıllar sonra aynı semtte, hatta aynı sokakta oturduklarını öğrenince geçmiş hatırlanmış iki eski arkadaş yeniden samimi olmuşlardı. Ayhan da kendisi gibi evliydi. Eşi Nurten ve on yaşındaki kızı ile iki yanlarındaki apartmanda oturuyorlardı. Kendisinin de on bir yaşında bir oğlu vardı. Hatta Ayhan ona, “Çocukların beşik zamanı geçti ama istersen yorgan kertiği yapabiliriz,” diyerek takılırdı. “Senden iyi dünür mü olur lan Cezmi!”diye bağırır ardından gür bir kahkaha atardı. Saçları biraz dökülmesine rağmen hâlâ yakışıklı bir adamdı. Tesadüf, eşleri de iyi anlaşmışlar bayağı samimi olmuşlardı. Artık devamlı beraber takılıyorlardı. Akşamları komşu ziyaretlerine gidiliyor, yeniyor, içiliyor, hatta hafta sonları pikniğe falan gidiyorlardı.

Cezmi iyi ve sadık bir dost kazandığını düşünüyordu. Ne salaklık ama!

Karısından ise ilk defa iki hafta önce kuşkulanmıştı. Yoksa on gün mü olmuştu, bilmiyordu ama zamansız eve geldiğinde karısının hâlâ yatakta olduğunu görünce hayırdır diye sormuştu. Eşi Melek, kıvırcık siyah saçlarını tarayarak başının ağrıdığını, o yüzden biraz uzandığını söylemişti.

Ya o telaşlı halleri, devamlı sen niye geldin diyen soruları?

Aklına bit yeniği düşmüştü ama karısını çok seviyor ve güveniyordu. Böyle bir ihtimal asla aklına bile gelmemişti şimdiye kadar. Melek yapmazdı böyle bir şeyi, yapamazdı… Sonradan düşününce kendi kendine kızmış hatta bu şüphelerinden utanıp akşam eve giderken karısına güzel bir hediye bile almıştı. Karısının hiç haberinin olmadığı bu yersiz şüphe yüzünden özür dilemek istemişti.

Birkaç gün sonra eve biraz erken geldiğinde karısının evde olmadığını görmüş telefon etmişti ancak telefonun evde çaldığını duyarak şaşırmıştı. Karısı telefonunu bile almadan nereye giderdi ki? On dakika sonra karısı geldiğinde Cezmi’yi görünce şaşırmış ve daha da önemlisi endişelenmişti. Hemen yine sen neden erken geldin diyen sanki üste çıkmak için sorulan sorular… Cezmi sonunda fırsat bulup nerede olduğunu sorduğunda karısı, sakince markete gittiğini söylemiş telefonumu unuttum herhalde demişti. Ama bilmiyordu ki Cezmi de eve gelmeden önce aynı markete uğramıştı. Süpermarket ayarında ancak fazla da büyük olmayan markette karşılaşmamış olmalarının oranı çok düşük olsa da Cezmi yine de karısına yanlış bir sıfat kondurmak istememişti. Ama endişeleri bitmiş değildi.

Son darbe ise geçen akşam karısının telefonuna gelen mesaj olmuştu. Kendisi salonda televizyon izliyor karısı ise mutfakta çay koyuyordu. Salondaki orta sehpanın üzerinde duran telefona bakmış ve mesajlar kısmına girmesine gerek kalmadan gelen mesajı okuyabilmişti. Kısa bir mesajdı zaten.

“Yarın saat on birde sana geliyorum…”

Sonuna öpücük gönderen emoji ve gülücük işareti konulmuş gayet samimi gözüken mesaj bu kadardı. Başından aşağı kaynar sular dökülmüştü sanki bir anda. Bu normal birinden bir akraba veya bir arkadaştan gelen normal bir mesaj olamazdı. Allah kahretsin bunun normallikle alakası yoktu! Sana geliyorum mu? Ne için ulan!

Gönderen yerinde bir isim yazıyordu ama telaştan ve daha çok şok olduğu için, aklında tutamamıştı Cezmi. Ama sanki bir kadın ismi gibi gelmişti ona. Tam bir daha bakmak için hareketlenmişti ki, o sırada içeriden tıkırtılar gelince telefonu hemen aldığı yere bırakmış sanki mesajı hiç görmemiş gibi davranmıştı. Karısı salona girip çay servisi yapmış sonra telefonunu eline alarak bakmıştı. Melek hiç renk vermemişti ama telefonu bir süre daha karıştırdıktan sonra yine aldığı yere yani salondaki sehpanın üzerine değil bu sefer eşofmanının yan cebine koymuştu.

Bu hareket iyice huylandırmıştı Cezmi’yi. Demek hakikaten gizli bir şeyler çeviriyordu bu kadın. Cezmi inanamıyordu buna. Melek hakikaten de kendisini aldatıyor muydu? Böyle bir şey olabilir miydi?

Bunu anlamanın tek bir yolu vardı.

Ertesi gün her zamanki gibi evden çıkıp dükkânı açmış ve saat on bire kadar zor sabretmişti. On bire on kala dükkândan çıkınca yanında çalışan çocuk şaşırmış, hatta, “Ağabey sen hiç bu saatte bir yere gitmezdin hayrola?” demişti.

“Tabii ya, ben hiçbir zaman bu saatlerde dükkândan ayrılmam değil mi? Bunu da çok iyi biliyor o kaltak!” diye aklından geçirmiş ve aynı hızla evine koşturmuştu yine. Evi ile dükkânı arasında iki sokak vardı ve yürüyerek en fazla on dakika sürerdi yol. Bahane falan da umurunda değildi çünkü karısını kim olduğunu bilmediği aşığıyla yakalayacağından emindi. Bahaneyi onlar bulmak zorunda ben değil diye düşünerek adımlarını hızlandırmıştı. İşte Ayhan’la da orada karşılaşmış, adamdan ilk burada kuşkulanmıştı. Son köşeyi dönünce karşıdan gelen Ayhan’ı görmüştü. Ayhan’ın onu görünce suratı bir anda bembeyaz olmuş ve cadde ortasında kurşun yemiş gibi kalakalmıştı.

“Aaa Cezmi ne haber? Hayırdır bu saatte?”

Cezmi birkaç adım daha atmış, giriş katında dairesi olan apartmanın önünde Ayhan’la yüzyüze gelmişlerdi. Aklına düşen şüpheler vücuda gelmiş tam bir kanıt oluşturmuşlardı ona göre.

Ayhan!

O muydu karısıyla düşüp kalkan yoksa? Yirmi yıllık arkadaşı Ayhan mıydı karısıyla bir olup ona boynuzu takan? Suratı bir anda kızarmış, kalbinden öfke ile fırlayan ve hakarete dönüşen kelimeler, ağzına kadar gelmişti ama kendisini tuttu.

“Evde bir şey unutmuşum da onu almaya geldim,” demişti zar zor. Emin değildi çünkü henüz, bir yanlışlık yaparsa rezil bile olabilirdi. O yüzden alttan almaya karar vermişti. Tabii şimdilik. Ama bu, hiçbir şey sormayacak demek değildi elbette.

“Senin ne işin var burada? İşte olman gerekmiyor mu bu saatte?”

“İzin aldım yarım günlüğüne Cezmi ya. Bir işim vardı, sabahtan evde. Birazdan gideceğim.”

“Eee senin ev daha geride, burada ne işin var?”

İşte! Ayhan’ın suratı bir anlığına değişmişti. Kaşları çatılmış, suratı gölgelenmişti… Endişe ile yutkunduğu için boğazında zaten normalde de çıkık duran adem elması oynamıştı. Lanet olsun Cezmi emindi artık. Şaşırmıştı puşt! Şaşırmıştı pezevenk! Ulan karımla yatarsın ha!

“Seni gördüm sokağın başında da o yüzden buraya kadar geldim be oğlum,” demişti can havliyle Ayhan. Cezmi inanmadı elbette ama yine kendini tuttu. Ayhan, “Şimdi gidiyorum eve, haydi görüşürüz,” demiş ve gerisin geri dönerek iki apartman ilerideki dairesine gitmişti. Bir daha da arkasına bakmamış hatta normalden bile biraz hızlı yürümüştü sanki. Kaçıyordu belki de!

Lanet olsun oydu, Ayhan’dı! Yakalamıştı işte!

Senaryoyu bozmamak adına evine gitmişti. Karısı kapıyı gülerek açmış karşısında aşığı yerine kocasını görünce suratında beliren ifadeden de anlaşılacağı gibi endişelenmişti. Aynı Ayhan gibi bembeyaz olmuştu bir anda. Hemen yine, sen bu saate neden geldin ne oldu hayırdır diyerek ahret suallerine başlamıştı ama Cezmi’nin umurunda değildi. Karısının yüzünde gördüğü bu ifade ile artık her şey anlaşılıyordu.

O günden sonra her şeye dikkat etmiş zaman zaman karısının kendisinden şüphelenmesine bile aldırmadan sıkı bir kontrol altına almıştı ikisini de. Ya karısını arıyor, ya evi arıyor ya oğlunu zırt pırt eve gönderiyor en kötü, günün alakasız saatlerinde Ayhan’ı arıyor veya görüşmeye çalışıyordu. Belki de karısı her şeyi öğrendiğinden bile şüphelenmeye başlamıştı ama umurunda değildi.

Ama tabii bu iş sonsuza kadar böyle gitmezdi. Bir şeyler yapmalıydı artık…

Cezmi tam böyle düşünürken dün gece bir mesaj daha gelmişti karısına. Bunu sanki bir işaret gibi algılayan Cezmi artık bir şeyler yapmanın vaktinin geldiğine inanmaya başlamış ve harekete geçmişti. Mesaja göre bu sefer Ayhan’la buluşma saatleri ondu. Biraz daha erkene almışlardı aşklarını demek…

Karısı akşam meyve tabağıyla beraber cep telefonunu salonda bırakıp içeri gittiğinde gelmişti mesaj. Cezmi hemen bakmış bu sefer saat onda olan buluşma mesajını okuyabilmişti. Hiç sesini çıkartmamış bu sabahı beklemişti. Zaten sabahtan beri de hem karısı hem de Ayhan cevap vermiyorlardı telefonlarına. Oğlu bugün bütün gün okulda olacaktı. Ayhan’ın karısı da annesi eve geldiği için kızıyla beraber devamlı evindeydi. Annesi hasta olduğundan başında bekliyor, hiç dışarı çıkmıyordu. Yani iki yasak aşığın buluşmaları için en uygun zamandı. Sabahtan beri telefonlar açılmadığına göre belki buluşmuşlardı, belki de şu anda kendi odasında kendi yataklarındaydılar. Belki de…

İşte Ayhan son köşeyi dönerken böyle düşünüyor adımları attıkça öfkesi de artıyordu. Yumruklarını sıkmıştı. Apartmana gelerek hemen içeri girdi. Anahtarını sağ elinde sımsıkı tutarken basamakları ikişer ikişer çıkmaya başladı. Daire kapısının önüne gelince arka cebine sıkıştırdığı tabancasını çıkarttı. Sessiz davranmaya çalışarak anahtarı kilide soktu ve yavaşça döndürdü.

Kapı kolaylıkla açılmıştı. Ayhan içeri girdi. Derin bir nefes alarak içeriyi dinledi, hiç ses gelmiyordu. Yutkunarak yavaşça ilerledi. Karşılaşma ihtimali olabilecek manzarayı hatırladıkça daha çok sinirleniyor tabancayı tutan parmaklarını istemsiz sıkıyordu. Allahtan işaret parmağı tetikte değildi yoksa öfkesinden dolayı yanlışlıkla ateş etmesi içten bile değildi.

Koridorda ilerleyerek yatak odasının bulunduğu kısma yürüdü. Kapı kapalıydı ama yarısı buzlu cam olan kapının arkasında bir gölge görür gibi oldu. İçeride birisi vardı, lanet olsun içerideydiler!

Kapının koluna yapıştığı gibi öfkeyle açması ve içeri hışımla girmesi neredeyse aynı saniye içinde gerçekleşti. Tabancasını kaldırarak içeriye tuttu. Suratı öfkeyle gerilmişti.

Önce hemen kapının tam karşısındaki yatağına baktı. Onları orada bulacağından emindi ama yatak bozulmamıştı bile. Tabancanın namlusunu gözleriyle beraber odanın her tarafında dolaştırdı ama içeride kimse yoktu!

Dikkatle bakınca yanıldığını anladı. Oda tamamen boş değildi. Pencere ile yatak arasında yerde birisi vardı. İki adım atarak ilerledi ve yatağın diğer tarafına geçti. Gördüğü manzara iğrençti. Yerde kanlar içerisinde bir kadın yatıyordu. Sırt üstü yatan kadının iki kolu iki yana açılmış kanla yıkanmış gibi duran göğsünün tam ortasında bir bıçak saplanmıştı. Suratı sağa doğru yan dönmüş, gözleri ve ağzı açık kalmıştı.

İyi de kimdi ulan bu!

Aynı anda bir tabur dolusu polis memuru önce dış kapıyı kırarak içeri daldılar. Cezmi ne olduğunu anlamadan yatak odasına dolan polisler, cesedin başında elinde tabanca ile şaşkın ördek gibi bekleyen adamı hemen yaka paça yakalayarak etkisiz hale getirdiler.

Cezmi olanca gücüyle, “Bırakın beni bırakın ulan!” diye bağırıyordu. “Ben öldürmedim! Yemin ederim ben öldürmedim diyorum size! Bırakın beni be!”

***

Komiser Fırat kıvırcık saçlarının kapladığı kafasının en sivri yerini kaşırken, “İsmi Gülbahar Sönmez’miş amirim,” dedi. “Cezmi-Melek Güngör çiftine iki haftada bir temizliğe gelen bir kadıncağız. 35 yaşında, evli. İkisi de ilkokula giden bir oğlu bir de kızı varmış.”

“Şüphelimiz kim?”

“Adı Cezmi Güngör. Evin sahibi. Aynı semtte on dakikalık mesafede bir tuhafiyeci dükkânı varmış adamın.”

“Niye öldürmüş kadını manyak?”

“Öldürmedim diyor amirim ama her şey açık. Bıçakta parmak izleri var. Elinde tabanca ile cesedin başında yakalandı. Suçüstü sayılır. Sonra hiç alışık olmadığı bir saatte evine gelmiş. Dediğine göre evde kimse yokmuş. Yatak odasına girince kadını yerde atarken buldum dedi. Bıçağa da hiç dokunmadım dedi ama yalan söylediği açık. Parmak izleri tam eşleşti.”

“Sonuçta cinayet aleti olan bıçak, evdeki meyve bıçaklarından biri. Adamın parmak izleri olması normal. Karısı ne diyor?”

“Melek Hanım kocasının kendisini aldattığından şüpheleniyormuş amirim. Gülbahar’la kırıştırdığını sanıyormuş. ‘Uzun zamandır kuşkulanıyordum,’ dedi. Bu yüzden Melek Hanım, sabahtan kadını karşılayıp hatta birlikte kahvaltı yaptıktan sonra kadın temizliğe başlayınca evden çıkmış. Kadına alışveriş için pazara gittiğini söylemiş ama doğru karakola gitmiş. Kocasının geleceğini tahmin ettiğinden baskın yapmak istemiş. Hakikaten Cezmi de ondan sonra gelmiş.”

“Vay anasını kadına bak…”

“Evet, akıllı kadın. Ama eve geldiklerinde bambaşka bir manzara ile karşılaşmışlar.”

“Bu Cezmi denen herifle temizlikçi kadın arasında bir ilişki varsa bile neden öldürsün?

“Belki de kadın yüz vermeyince bıçakladı.”

“Evet, olabilir. Neyse ki bu sefer karışık bir cinayete benzemiyor. Tabanca ne iş peki?”

“Cezmi’ye sorduk elbette ama neden tabanca taşıdığını söylemedi. Zaten doğru dürüst ifade bile vermedi, avukat da istemedi. Çok şüpheli bir tip amirim ama tabancası ruhsatlıymış. Zaten tabancayla evine gelmesi niyetini belli ediyor. Herhalde kadına uzun zamandır asılıyordu. Karısının pazarda olduğunu bildiğinden evine geldi ama kadın buna yüz vermedi. Cezmi de iyice dellendi ve kadını öldürdü. Tam o sırada da bizimkiler geldi ve suçüstü yakalandı. Maalesef kadını kurtaramadık.”

“Otopsiden bir şey çıktı mı?”

“Yok amirim. Doktor ek bir şey söylemedi. İkisi sırtından ikisi de göğsünden bıçağı dört defa saplamış kadına. Her şey açık.”

“Bana pek açık gelmiyor nedense. Madem kadını öldürecekti tabancasını neden kullanmadı? Cinayeti önceden planlamadıysa tabancasını neden yanında getirdi. Tabanca normalde işyerinde kasasında duruyormuş değil mi?”

“Evet amirim. Yanında çalışan çocuk söyledi. Hep kasada kilitli dururmuş.”

“Gördün mü? Demek ki tabancasını alıp hiç gitmediği bir saatte eve gitmiş. Neden? Sonra adamın ifade vermek istememesi de beni düşündürüyor. Birini korumak istiyor olmasın?”

“Koruyabilecek bir tek karısı var amirim, o da karakoldaymış olay saatinde zaten.”

“Doktor ölüm saati için ne dedi?”

“Saat dokuz buçuktan önce öldürülmüş olması imkânsız dedi. Zaten karakol polisleri de eve baskın yaptıklarında saat tam olarak 10.08’miş.”

“Melek kadını öldürüp sonra dışarı çıkmış olabilir.”

Fırat başını iki yana sallayarak, “Bunu ben de düşündüm amirim ama imkânsız,” dedi. “Çünkü Melek Hanım dışarı çıktığında bağırarak Gülbahar’ı pencereye çağırmış. Anahtarını unuttuğunu camdan atmasını söylemiş. Gülbahar da anahtarı alıp bekleyen kadına atmış. Daireleri giriş katı ama yüksek giriş. O yüzden çok olmasa da zeminden biraz yukarıda. Neyse, neticede Gülbahar’ın cama çıktığını yani sağ olduğunu apartmanın karşısındaki bakkal açıkça görmüş.”

İlhami Başkomiser, çenesindeki bu sabah icabına baktığı sakallarını sıvazlayarak, “Şanslı kadınmış,” diye mırıldandı. Sonra sesini bir perde daha yükselterek, “Bakkal güvenilir mi? Gülbahar’ı daha önceden görmüş mü?” diye sordu.

“Evet,” dedi Fırat kesin bir ifadeyle. “İlk bunu kontrol ettim amirim. Zaten Gülbahar o mahallede birçok eve temizliğe gittiğinden bakkal kadını birçok kereler görmüş. Ara sıra alışveriş de yaparmış. Yani kadını tanıyor.  Melek Hanım bakkala girmiş bir şey alacakmış. Sonra anahtarını unuttuğunu fark edip dışarı çıkmış ve anahtarını istemiş kadından. Bakkal, ‘Gülbahar Hanım pencereye çıktı ve anahtarı getirip Melek Hanıma fırlattı, açıkça gördüm,’ diye ifade verdi.”

“Tamam Melek Hanımın masum olduğu anlaşılıyor. Başka şüpheli var mı?”

“Kapı kilitliydi, kilitlerle oynanmamıştı. Cezmi’nin anahtarı var. Katil başkasıysa Gülbahar Hanımın katilini içeri alması gerekirdi. Yani tanıdığı biri olması gerekir.”

“Şart değil… Kapı çalmıştır, Gülbahar da Melek Hanımın erken geldiğini düşünüp açmış olabilir.”

Fırat bu olasılığı kabul etmek durumunda kaldı. Ama yine de itiraz edecek bir şey buldu. “Yine de amirim, katil kadınla beraber yatak odasına girebilecek birisi olmalı. Çünkü Gülbahar’ın yatak odasında bulunduğu yerde öldürüldüğü kesin. Başka yerden taşınmamış.”

Başkomiser İlhami Tuna ince, sarı kaşlarını çatarak elindeki kalemi çevirmeye başladı. Bir süre sonra sakince, “Bana bak Fırat,” dedi. “Bir yanlışlık yapmayalım. Bu Gülbahar’ın başka düşmanı var mı? Kocası ile falan konuştunuz mu? Memleketlerinde paylaşamadıkları bir arazi falan?”

“Kocası ile konuştum amirim. Zaten adam işyerindeymiş o saatte. En az beş altı tanık var. Kendi halinde kıt kanaat geçinen mazbut bir aile. Kimseyle bir alıp veremedikleri yokmuş. Kadının bırakacak memlekette arsası veya bir mirası falan da yok.”

“Komşularla konuştunuz mu? Kapı komşusuyla özellikle?”

“Güngör çiftinin karşı komşusu bekâr bir adam ve işindeymiş o saatte. O yüzden bir şey bilmiyor. Yalnız, bakkalın üzerinde oturan emekli bir öğretmen kadın var, yaşlıca ama aklı başında maşallah. Ben konuştum kadınla. Saat dokuzdan polisler gelene kadar pencerenin önüne oturmuş ve sokağı izliyormuş, karşı apartmana giren çıkan olmadı, dedi. Melek’in evden çıkışını, Gülbahar’la pencereden konuşmasını, anahtarı atışını falan hep görmüş. Gülbahar ona da temizliğe geldiğinden kadını o da tanıyor. Melek gittikten on beş dakika kadar sonra Cezmi gelmiş ve aceleyle içeri girmiş. Ardından da polisler gelmiş zaten.”

“Evet, Tomris Hanım biliyorum o kadını. Buraya gelip ifade vermişti. Hakikaten de bunak bir ihtiyara hiç benzemiyor.”

“Yok amirim kadın cin gibi …”

“İyi ya o zaman, verin savcıya gitsin. Madem Cezmi Efendi de kendini korumak için konuşmuyor, yapacak bir şey yok.”

“Siz nasıl isterseniz amirim. Ben raporu hazırlarım.”

“Sen bırak Alpay halletsin o işi. Normalde sen izinli değil misin oğlum lan bugün?”

“Öyleydi amirim ama…”

“Ne demek ama? Haydi defol git gözüm görmesin seni!”

Fırat teşekkür ederek merkezden ayrıldı. Uzun zamandır nişanlı olduğu kız arkadaşını aradı hemen fakat kız ancak akşamüstü müsait olacağını söyleyince Fırat bozuldu. Hata kendindeydi. Mesleği yüzünden tam olarak hangi gün izinli olabileceğini kendisi bile o gün gelene kadar bilemiyordu ki beraber bir plan yapsınlar… Canı sıkılmıştı. Bu gibi durumlarda gittiği tek adrese yöneldi mecburen.

***

Tolga Ateş elindeki iki fincandan birini Fırat’ın önüne bırakırken diğerini dudaklarına götürerek içti. Dumanı tüten sıvıdan bir yudum daha aldıktan sonra önündeki sehpaya bıraktı. Her zaman oturduğu geniş berjer koltuğuna oturarak bacak bacak üstüne attı. Genel konulardan, Fırat’ın artık ne zaman evleneceğinden ve biraz da eskilerden bahsettikten sonra konu yine döndü dolaştı polislik olaylara geldi. Zaten iki eski arkadaş buluştuklarında bu kaçınılmazdı.

Tolga da eskiden bir cinayet masası komiseriydi, hatta iki üç yıl kadar Fırat’la yan yana, İlhami Başkomiserin emrinde çalışmışlardı. Fırat’la aslında akademiden beri arkadaştılar. O yüzden Fırat bu tür konuları yakın dostuna anlatmakta bir sakınca görmezdi. Hatta zaman zaman Tolga’nın, polisin tıkandığı bazı olayları çözmüşlüğü de çoktu. İki sene kadar önce polislikten istifa eden ve özel danışman sıfatıyla çalışmaya başlayan Tolga Ateş son zamanlarda polisin tıkandığı yerlerde ortaya çıkarak sonuca ulaşmış birçok vakada polise yardım ederek ünlenmişti. Ama asla özel dedektif olarak anılmak istemezdi.

Aldatılan Koca Cezmi’nin hikâyesini dinleyen Tolga biraz düşündükten sonra konuyla ilgilendi. “Cezmi denilen katil adayının konuşmaması ilginç geldi bana,” diyerek kuşkusunu belirtti.

Fırat ona ilgiyle baktı. Tolga’yı iyi tanırdı. Konuya verdiği ilk yorum böyleyse onun da içi pek rahat değildi kesin. Çayını bitirerek boş fincanı bıraktı.

“Ne düşünüyorsun?”

“Yok canım, bir şey düşündüğüm yok. Olayı bile tam olarak bilmiyorum. Sadece adamın konuşmaması garip geldi bana. İpin ucunda olduğunu biliyor, neden konuşmasın?”

“Bunu başkomiserim de sordu aslında ama mantıklı bir cevap bulamadık. Birini koruyor olsa kimi koruyacak? Karısı zaten masum belli yani. Sana anlattım şahitleri var.”

“Belki de katil Cezmi’dir gerçekten. Üstelik elinde tabanca ile eve gelmiş, niyeti muhabbet değildi herhalde.”

“Sorgu odasında söylediği tek söz ‘Ben öldürmedim,’ oldu. Israrla yineledi ama elinde tabancayla o saatte evinde ne işi olduğu sorusuna ısrarla cevap vermiyor. Avukat bile istemedi.”

“O zaman ya gerçekten katil ya birini koruyor ki bu kişi canı pahasına sevdiği biri olması gerek ya da bir şeyden utanıyor, çekiniyor. Yani tabancasını alıp eve gitme sebebini polisin öğrenmesini istemiyor.”

Tolga bir süre kaşları çatık bir halde karşısındaki ufak sehpanın üzerindeki çiçeklere bakakaldı. Belli belirsiz ayağını sallıyor işaret parmağıyla dudağına hafifçe vuruyordu. Sonunda arkadaşına dönerek, “Cezmi Beyler kaçıncı katta oturuyor?” diye sordu.

Fırat gözlerini kırpıştırdı. Soruyu anlamadım herhalde diye düşünüyordu ki Tolga aynı soruyu tekrar sorunca yanlış anlamadığını şaşkınca fark etti. “Yani nasıl kaçıncı kat?”

Tolga derin bir nefes aldı. “Yani kardeşim bazen iyice şapşallaşıyorsun… Kaçıncı katta oturuyorlar? Yani apartmandaki daire numarasını soruyorum.”

“Şey… Girişte, yani giriş katı. Apartmana girince hemen sağdaki daire. Üç numara.”

Tolga toparlandı, bacağını sallamaktan ve dudağıyla oynamaktan vazgeçmişti. Ciddi bir ifade ile, “Gülbahar hakkında ne biliyorsunuz?” dedi. “Kocasıyla konuştun değil mi?”

“Evet ama bir şey bilmiyor adam, kendi halinde birisi.”

“Nerede çalışıyor?”

“Bir tekstil atölyesinde çalışıyormuş adamı işyerinde görmeye gittim zaten. Karısını haber vermek için, bilirsin işte, polisliğin en zor taraflarından biri… Adam yıkıldı, inanamadı. Sabahtan beri tuvalete bile gitmemiş adam devamlı işinin başındaymış. En az 4-5 kişi şahit.”

“Gülbahar’ı sordun mu? Yani nasıl bir kadınmış?”

“Etliye sütlüye karışmayan tiplerdenmiş işte. Çocuklarına çok düşkünmüş, biraz fazla konuşması dışında kötü bir huyu yoktu dedi adam. Aynı işyerinde Gülbahar’ın erkek kardeşi de çalışıyor, o da aşağı yukarı aynı şeyleri söyledi.”

“Aklıma bazı fikirler geliyor Fırat. Müsaade et bunları bir araştırayım. Merak etme, sadece ön tahkikat, başkomiserime söyleme yoksa seni de beni de gebertir. Bir şey bulamazsam işin peşini bırakırım, söz. Bir gün müsaade et bana.”

“Zaten dosyanın hazırlanması savcıya intikal ettirilmesi bir günden fazla sürer. Zamanımız var yani… Var da hayırdır sen bir koku mu aldın?”

“Dediğim gibi bu işle bildiğin her şeyi bana getirirsen ufak bir fikrim var. Doğru mu değil mi anlarız. Gülbahar, Melek-Cezmi Güngör çiftinin tanıdığı başka bir eve de temizliğe gidiyor muymuş onu öğren mesela?”

“İlk bunu soruşturdum zaten. O mahallede birçok eve gidiyormuş kadın temizliğe. Buna Cezmi ve Melek çiftinin en samimi arkadaşları Ayhan Beyler de dahil.”

“Kim bu Ayhan Beyler?”

“Ayhan ve Nurten Kısa çifti. Ayhan, Cezmi’nin çocukluk arkadaşıymış. Aynı sokakta iki apartman ilerisinde oturuyorlar. Ailece görüşürlermiş. İyi arkadaşlarmış yani.”

Tolga fazla önemsemeden kafasını anladım manasına sallayarak başka bir konuya geçti. “Cezmi’nin ve karısının telefon dökümü de lazım bana. Son günlerde ilginç değişik bir arama veya mesaj var mı yok mu bakmam lazım?”

“Ona da baktık, hiçbir şey yok.”

Tolga biraz bozulsa da renk vermedi. Konuyu yine değiştirdi. “Cinayet saati kısıtlı bir zaman. Bu süre içinde apartmana giren çıkan olmuş mu?”

“Yok olmamış. Cezmi’den ve Melek Hanımla baskına gelen polislerden başka tabii. Apartmanın karşısındaki şu bakkal arasıra kapıya çıkmış bir de bakkalın bulunduğu apartmanın üçüncü katındaki yaşlı teyze var. Saat dokuzdan polisler gelene kadar camın önünde oturuyormuş. Bizimkileri saymazsak Cezmi haricinde kimse apartmana girmemiş de çıkmamış da.”

“Gerçekten mi? Bu şimdi mi söylenir oğlum lan?”

“Ne bileyim aklıma geldi söyledim işte sen sorunca. Kadın yaşlı, yalnız yaşıyor ve emekli öğretmen. Bizzat ben konuştum gayet aklı başında güvenilir bir kadın. Zaten bakkal da iyi tanıyor. Yalan konuşmadığı açık, yanlış yapmasına da pek imkân yok. Israrla emin olduğunu söyledi.”

“Gülbahar’ı tanıyor muymuş?”

“Evet kadın ona da temizliğe gidermiş. Hatta Melek’le cama çıkan Gülbahar’ın konuşmasını bakkal gibi o da duymuş ve görmüş.”

“Yani sabah dokuzdan polis gelene kadar orada oturup sokağı mı izlemiş?”

“Evet. Niye şaşırdın, hiç emekli yaşlı bir kadın görmedin mi?”

“Hiç mi kalkmamış yerinden peki?”

“Kalkmamış dedim ya oğlum lan? Tamam pardon yalan olmasın bir kere kalkmış ama çok kısa sürmüş. Kadının ev telefonu çalmış ama yanlış numaraymış. Zaten gidip gelmem 10 saniye bile sürmedi dedi.”

Tolga yine işaret parmağını üst dudağına vurarak kaşlarını çattı. Bu sefer karşısındaki sehpaya değil yerdeki halının desenlerine bakıyordu.

Onun bu hareketlerini iyi bilen Fırat bir süre sessiz kalarak arkadaşının düşünmesine engel olmadı. Sonunda dayanamayarak derin bir nefes alarak üfledi. “Bu olayı sana anlatmakla iyi mi yaptım acaba diye düşünmeye başladım.”

Tolga ona dönerek sırıttı. “Tamam, tamam endişelenme hemen. Korkma bu iş amirimin kulağına gitmez. Sen bana bulabildiklerini bir getir bakalım aklıma gelen olasılık doğru mu? Doğruysa ben bu işe hiç karışmam tüm parsayı sen toplarsın, yanlışsa zaten kimsenin haberi bile olmaz. Yani rahat ol kardeşim. Anlaştık mı?”

Fırat yıllardır tanıdığı arkadaşının parlayan yeşil gözlerine bakarak, “İyi ya öyle olsun bakalım,” dedi. “Zaten bir kere kokuyu aldın artık seni kodese de tıksak bu işi incelemeden durmazsın.”

***

Tolga aynı gün olayın olduğu mahalleye giderek önce bakkalla sonra da Cezmi’nin tuhafiyeci dükkânının önünde ne yapacağını bilmeden sıkıntıyla oturup üfleyip püfleyen çırak çocukla konuştu. Bakkal Tolga’ya biraz soğuk davranıp başından hemen savdıysa da Tolga yine de bazı taktiklerini kullanarak bakkalla konuşmayı başardı. Gerçi pek bir şey öğrenemedi. Bakkal Gülbahar’ı camda gördüğüne yemin etti. Tomris Hanım mı? Yok onu fark etmemişti. Saat ondan sonra dükkânından hiç çıkmamıştı? Neden çıksındı ki zaten? Polis de aynı soruyu sormuştu. Tolga’ya soğuk tavırlarla bakarak, “Ben muhtar mıyım neden kapının önünde durayım bütün gün?” diyerek azarlamıştı.

Bakkalın aksine, Ferit isimli Cezmi’nin yanında çalışan 17 yaşlarındaki çırak çocuk olayla çok ilgilendi. Üç defa gerçekten özel dedektif olup olmadığını, dört defa da genelde polisiye romanlarda aptal ve beceriksiz olarak anlatılan polisleri sordu.

Tolga genç çocuğun heyecanlı hallerine gülümseyerek özel dedektif olmadığını yineledi. Polislerin de gerçekte ne kadar akıllı olduklarını ve ne denli zor şartlar altında çalıştıklarını anlatmaya çalıştı ancak bu cevap Ferit’i hayal kırıklığına uğratmış gibiydi. Yine de Tolga’nın sorularını aynı heyecanla cevaplamaya gayret etti. Var gücüyle yardım etmek istediği açıktı. Patronu mu? Evet doğru sinirliydi. Özellikle son zamanlarda felaketti. Herkese, her şeye bağırıyordu. Ayhan mı? Tabii tanıyordu, ara sıra dükkâna gelirdi. Araları çok iyiydi, kankaydılar yani. Ayhan’ın kayınvalidesi mi hastaymış ne, adam bu yüzden dertliydi. Galiba ölümcül bir hastalıkmış zavallı kadınınki. Yani bekliyorlarmış artık sonu… Patronu bu yüzden Ayhan’ı devamlı avutmaya çalışıyordu. Yok bakkalı veya Tomris Hanımı tanımıyordu, hiç görmemişti. Evet, evet patronun o sabah saate sık sık baktığını ve ona on kala tabancasını alarak dükkândan çıktığını iyi biliyordu. Tabancayı görmemişti elbette ama kasasında bir tabanca olduğunu biliyordu. Ayrıca kendisini sigara almaya göndermişti ama sigarası vardı zaten. Büyük bir ihtimal kendisini dükkândan uzaklaştırmak için yollamıştı. Hali de bir tuhaftı. Hışımla çıkıp gitmişti dükkândan.

Tomris Hanım Tolga’yı içeri almadı ama nezaketi de elden bırakmamak adına kapı önünde konuştular. Zaten toplasan beş dakikayı bulmayan bu kısa soruşturmada Tolga, kadının kararlı konuşmalarından ve kendinden emin hallerinden etkilenmişti. Fırat’ın dediği kadar akıllı bir kadına benziyordu. Tolga ona cevapsız telefonu sorunca yaşlı kadın, “Yanlış numaraydı o,” dedi hemen. Tolga’nın ısrarlı sorusu karşısında biraz düşündükten sonra, “Evet haklısınız,” dedi. “Telefon hemen kapanmadı. Hatta ben bir süre alo, alo diye bağırdım ve cevap alamadım ama telefon kapanmadı. Herhalde ben kapatmasam saatlerce sus pus oturacaktık.” Tolga’nın bir diğer sorusuna şiddetle itiraz ederek kafasını iki yana sallayan emekli öğretmen, “Hayır canım ne münasebet!” dedi. “Ne dakikası? Toplasan on saniye sonra kapattım telefonu zaten. Sabaha kadar telefon başında bekleyecek değildim ya…” Ayrıca kadın Melek Hanımı da Gülbahar’ı da açıkça görmüş ve duymuştu. Bu ifade bakkalın söyledikleriyle örtüşmekteydi. Gülbahar mı? Evet doğru biraz fazla gevezeydi ama çok çalışkan ve hamarat bir kadındı. Çok yazık olmuştu çok…

Mustafa Sönmez elinde karısının vesikalık bir resmi yıkılmış, bitmiş bir adam hüviyetinde ağlayarak Tolga’yı dinliyordu. İki yanında en fazla on yaşlarında biri oğlan biri kız iki çocuğu ile acınacak durumdaydı. Biz onsuz ne yaparız diye ağlamaktan başka bir şey de söylemedi. Evet haklıydı Gülbahar çok konuşurdu, adeta çenesi hiç durmazdı. Belki de tek kötü huyu buydu karısının ama yine de keşke şimdi burada olsa da sabaha kadar konuşsaydı. Adam yine ağlamaya başlayınca Tolga da gitmek için izin istedi. Zaten bu zavallı adamdan öğrenebileceği fazla bir şey yoktu.

Tolga o gün son olarak Ayhan ve Nurten Kısa çiftini görmeye gitti. Adam Tolga’yı içeri almak istemese de karısını kıramayarak içeri girmesine izin verdi. Tolga fazla kalmayacağını ısrarla belirtmişti. Ancak Kısa çiftinden de bilgilerine ek bir şey öğrenemedi. Cezmi ile çocukluk arkadaşıydılar, aynı liseye gitmişlerdi. Sonra kopmuşlar yıllar sonra tekrar şans eseri buluşmuşlar hatta eskisinden daha samimi olmuşlardı. Eşleri de anlaşmıştı. Hâlâ olanlara inanamıyordu adam. Evet, ne yalan söyleyeyim demişti adam, Cezmi biraz çapkındı ama şimdiye kadar karısını aldattığına hiç şahit olmamıştı. Gülbahar’ı ise hiç tanımazdı. Nurten belki tanır demişti. Evet Nurten Hanım tanıyordu. İki haftada bir Salı günleri gelirmiş kadın. Çok konuşması dışında iyi bir kadıncağızdı. Çalışkandı da. Tolga çırak çocuğun bahsettiği Nurten Hanımın annesini sorunca karı koca pek konuşmak istememişler ve Tolga’yı kibarca kovmuşlardı. Tabii Tolga, Nurten Hanımın gözlerinin yaşarmasından ve Ayhan’ın onun için artık elimizden ne gelirse yapıyoruz demesinden sonucu çoktan bulup ortaya çıkarmıştı bile.

Gece yatarken ertesi gün Fırat’a anlatacaklarını kafasında toparlıyordu. Evet ufak fikrinde haklı çıkmıştı. Öyle olmalıydı başka ihtimal yoktu. Gülbahar’ın katilini bulmuştu ama kanıt yoktu. Uykuya dalmadan kafasında tüm planı yapmıştı. Bunun için bir ortağa ihtiyacı vardı. Ama ortak olarak düşündüğü kişinin yardım edeceğinden emindi.

***

Ferit cep telefonunu kapatarak cebine sıkıştırdı. Cezmi ağabeyi tutuklanalı beri dükkânı açmaya devam ediyordu. Bir ara Melek Hanım gelmiş şimdilik işine devam etmesini, satışları ve masrafları mutlaka yazmasını, dükkânın geleceği ile ilgili bir karar alırsa bunu ona söyleyeceğini iletmiş ve yine gitmişti. Bu yüzden çaresiz bekliyordu genç adam.

Ama bugün farklı bir gündü. Az önce telefonda konuştuğu kişiyi bekliyordu şimdi. Ona gördüğü çok önemli bir durumu iletmiş ve fikrini sormuştu. Telefondaki kişi ise bayağı heyecanlanarak hemen oraya geleceğini, hiçbir yere ayrılmamasını ve kendisi gelene kadar kimseye bir şey söylememesi gerektiğini söyleyerek telefonu kapatmıştı. Ferit de işte bu sebeple şimdi sessiz ve heyecanlı şekilde konuğunu bekliyordu.

Ayhan yirmi dakika olmadan geldi. Gelir gelmez dükkânın kapısını kapatarak kapalı yazısını üste getirdi. Yutkunarak henüz ayağa kalkmış olan gence elini uzattı.

“N’aber koçum? Anlat bakayım şimdi gördüklerini tane tane?”

“Ağabey sana telefonda dediğim gibi. Olay günü Cezmi ağabeyin tabancasını aldığını fark ettim, hallerinden de kuşkulanınca ben de peşinden fırladım.”

“Ve evine gittin?”

“Evet oraya gittiğini tahmin etmiştim. Tam apartmanın olduğu sokağa girdiğimde… Seni gördüm işte ağabey, apartmandan çıkıyordun.”

Ayhan’ın suratı değişti. Dudaklarını ısırarak yutkundu. Sonra derin bir nefes alarak genç adamın kararlı suratına baktı. Sakince, “Belki de karıştırmışsındır ha Ferit?” dedi. “İnsan insana benzer derler neticede.”

“Yok ağabey, sendin, gördüm yani. Özellikle karşı apartmanın üst katlarında bir yere baktın ısrarla sonra da koşarak uzaklaştın.” Ferit az önce kalktığı sandalyeye oturdu. Kararlı bir sesle, “Olanlar beni ilgilendirmez ağabey,” dedi. “Bu gördüklerimi polise anlatmam gerekir ama belki de anlatmama gerek kalmaz yani anlarsın ya… Belki de dükkândan hiç çıkmamışımdır?”

Ayhan gözlerini kırpıştırarak çocuğa dikkatle bakıyordu. Ferit adamın sinirle yumruklarını sıktığını fark etmemişti. Aynı ses tonuyla devam etti. “Muhtemelen burası kapanacak Ayhan ağabey. Ben de işsiz kalacağım. Yani paraya ihtiyacım olacak.”

Ayhan endişeyle sağ elini ağzına götürerek burnunu kaşıdı. Olduğu yerde ters dönerek kapı tarafında sıkıntıyla baktı. Ellerini beline dayamış sinirle iki adım atmıştı. Sonra geriye doğru da iki kısa adım attı. Küçücük dükkânda iki tur daha atıktan sonra Ferit’e döndü. “Tamam ne demek istediğini anladım koçum,” dedi. “Benden haber bekle sakın polise gitme!”

“Vallahi ağabey söz veremem, yani mesela bugün acil ödemem gereken kredi kartı borcum var. Maalesef biliyorsun elde yok avuçta yok. Nasıl ödeyeceğim?”

Ayhan hemen elini cebine atarak bir tomar para çıkardı. Yarısına yakınını seçerek çocuğa uzattı. “Tamam al bunları borcunu öde ama başka hiçbir yere gitmeyeceksin! Anladın mı beni?”

Aynı anda “Onları ben alayım,” diyen bir ses duyuldu ve ardından sert bir kol Ayhan’ın para uzatan elini yakaladı. Ayhan daha ne olduğunu bile anlamadan Başkomiser İlhami ve Fırat’ın önderliğinde dükkânın tuvaletine saklanmış olan polisler Ayhan’a kelepçeyi takmışlardı bile.

Başkomiser İlhami dizinin üzerine çöktürülen Ayhan Kısa’ya haklarını okuyan Fırat’a takdirle bakarak adamın omzuna sertçe vurdu.

“Aferin ulan Fırat! İşte suçüstü diye ben buna derim…”

Fırat utangaçça gülümsemekle yetindi.

***

“Sayende İlhami Başkomiserin en kıdemli adamı oldum Tolga vallahi,” diyerek lafa giren Fırat’ın yüzündeki tüm deriler gülüyordu adeta.

Tolga da kapının önündeki arkadaşına gülümseyerek geriye çekilirken, “Demek plan işe yaradı ha?” diye sordu. “Haydi girsene içeri.”

Fırat içeri girerek montunu çıkartırken, “Yaramaz mı ya, yaramaz mı!” diye söylendi sevinçle. “Sana ne diyorum İlhami Amirim bana aferin dedi. Hatta sırtıma yumruk attı lan!”

Tolga sesli biçimde güldü. “Yumruk attıysa iyi bak…”

Fırat salona geçerek otururken, “Sen ne diyorsun kardeşim benim be!” diye bağırdı. “Allah razı olsun senden vallahi…”

“Tamam, tamam bırak yalakalığı şimdi anlat bakalım ne oldu?”

“Konuştuğumuz gibi Ferit’le anlaştık. Çocuk rolünü iyi oynadı ne yalan söyleyeyim. Bir ara Ayhan’ın çocuğa saldırmasından korksam da adam epey lapacı çıktı. Şantajı kabul etti ve direkt para vermeye kalktı. İnanabiliyor musun buna? Bu kadarını ben bile tahmin edememiştim. Adam hemen korkarak yelkenleri suya indirdi. Sorguda da her şeyi itiraf etti zaten.”

“İyi sevindim. Çay ister misin?”

“Boş ver çayı şimdi. Allah aşkına tüm detayları anlat bana! Tamam Gülbahar’ı, Ayhan ve Melek beraber öldürdüler. Kanıt olmadığından beraber bu planı yaparak Ayhan’ı suç üstünde yakalamayı başardık. Ama nasıl yaptılar Sen neden şüphelendin onlardan?”

“Beni ilk şüphelendiren Cezmi’nin konuşmaması oldu. Neden konuşmuyordu ki? Sonra nedenlerini düşündüm. Senin de dediğin gibi Cezmi ya birini koruyordu ya da gerçekten suçluydu. Bir ihtimal daha vardı ki o da şuydu: Polise bile söylemekten utandığı çekindiği bir şey vardı. Bu ancak namus meselesi olabilir diye düşündüm. Karısı Cezmi’nin kendisini aldattığını düşündüğünü söylemiş ama ya gerçek olan bunun tam tersiyse dedim kendi kendime. Sonra gerisi çorap söküğü gibi geldi zaten. Karısı suçluysa nasıl öldürmüş olabilirdi? İmkânsızdı bu çünkü evden çıktığında kadın yaşıyordu. Tomris Hanım ve Bakkal onları görmüştü. İkisi birden Melek’in suç ortağı olamazlardı ya? Peki ya Melek, bakkalı ve hatta Tomris Hanımı kullanmışsa? Sonra giriş katta evi olan birisi neden anahtarı gidip almaz da pencereden birinin atmasını ister diye düşündüm. Tabii daire ikinci veya daha üst katlarda olsaydı o zaman merdivenleri çıkmaya üşenebilirdi ama kadın girişte oturuyordu. Tamam yüksek giriş denilen dairelerden ama neticede giriş katında ve merdiven çıkması gerekmiyor. Sana bu yüzden ilk olarak kadının kaçıncı katta oturduğunu sordum.

Neyse, neticede giriş katında oturan Melek, neden eve gitmek yerine pencereden Gülbahar’a bağırarak kadını cama çağırmış ve anahtarını atmasını istemişti? Kafama ilk bu soru takılmıştı. Sonra anladım. Bunun nedeni çok açık! Amacı, kendisi evden çıktığında Gülbahar’ın henüz yaşadığını bakkala ve Tomris’e göstermekti.

Önce bakkala girdi bir şey alacakmış gibi yaptı. Sonra da birden, ‘Ah anahtarı unutmuşum,’ diyerek dışarı çıkıp Gülbahar’a bağırdı. Bakkal da peşinden geldi tabii. Gülbahar’ın cama çıkıp anahtarı kendisine atmasını bakkala izlettirdikten sonra hemen oradan uzaklaştı. Tomris’in de camda olduğunu biliyordu. Zaten kadın hep camdaydı. Bütün mahalleli de bunu bilirdi. Böylece Tomris de tüm mizanseni gördü. Sonra hemen ortağına mesaj attı ve tamam diye yazdı. Daha sonra zaten Ayhan’la aralarındaki tüm bu mesajları yok edecekti. Mesajı bekleyen Ayhan sabahın köründen beri saklandığı apartmanın bodrumundan çıkarak daireye geldi ve Melek’in ona verdiği yedek anahtarla eve girdi. Melek’in ona bıraktığı meyve bıçağını aldı ve zavallı Gülbahar Sönmez’i yatak odasında bıçakladı. Gülbahar büyük ihtimalle temizliğe oradan başlayacaktı onun için yatak odasındaydı. Bu Ayhan’ın işine geldi, çünkü Cezmi aşığını yatak odalarında öldürmüş olacaktı. Bu mizansene daha da uyan bir şeydi. Zavallı kadını öldürmüştü ancak daireden hemen çıkması gerekiyordu çünkü iyi biliyordu ki birazdan Cezmi gelecekti. Ama bir sorun vardı…”

“Dur bir dakika dur, dur. Cezmi’nin geleceğini nereden biliyordu?”

“Anlatacağım. Sırayla gidiyorum biraz sabret. Ne diyordum, hah! Evet, Tomris Hanım! Sorun Tomris Hanımdı çünkü Melek, kadının sabahtan akşama kadar camın önünde oturduğunu iyi biliyordu. Bu yüzden Ayhan, işi bitirdikten sonra, Melek’le daha önce yaptıkları plan gereğince Güngör çiftinin sabit ev telefonundan Tomris Hanımı aradı. Bu işe cep telefonlarını karıştırmamayı planlamışlardı çünkü belki cep telefonunun izi bulunabilirdi, kayıtlı aramalardan falan. Onun için sabit ev hattını kullandılar. Nasıl olsa bu ufak cevapsız aramaya kimse takılmazdı. Neyse telefonun hemen kesilmemesi bir süre çalması gerekiyordu ki yaşlı kadın telefonun başında beklesin. Bu yüzden Ayhan telefonu açık bırakarak daireden çıktı. Apartmanın kapısında durarak önce karşı pencereyi sonra da özellikle bakkalı kontrol etti. Bakkal zaten genelde işinin başında dükkânında oluyordu onlar için büyük tehlike Tomris Hanım’dı. O da şu an telefonun başında ‘Alooo aloo!’ diye bağırmakla meşgul olmalıydı. Böylece Ayhan hızla çıkıp gitti.”

“Vay anasını ya!”

“Sonra Melek saat tam on gibi karakola girerek baskın için polisleri kandırdı. Melek’le beraber hemen eve giden polisler, böylece Cezmi’yi cesedin başında yakaladılar.”

“Adam utandığı için mi tabanca ile eve neden gittiğini söylemek istemedi bize?”

“Aynen öyle. Neticede bu bir namus meselesi, karım beni aldatıyor demek istemedi. Hem zaten elindeki tabancayı da açıklayacak bir kelimesi yoktu. Neticede masum da olsa oraya cinayet işlemek amacıyla gitmişti ama ben eminim ki işler müebbete veya uzun süreli hapis cezasına dayanırsa Cezmi masum olduğunu ispatlayabilmek için gerçeği açıklardı. Ancak tabii İlhami Amiri düşünürsek buna ne kadar inanırdı emin değilim.”

“Deli misin hayatta inanmazdı! Tanımıyormuş gibi konuşma! İlhami Amirden bahsediyoruz. Adamın son bir gayretle cezadan kurtulmak için yalan söylediğini düşünürdü.”

“Bence de.”

“Tamam, Cezmi’nin o saatte eve gideceğini nereden bildiklerini açıkla şimdi? Ayrıca neden öldürdüler kadını?”

“Aslında bu iki sorunun cevabı da bir sayılır. Bir taşla iki kuş vurdular diyebiliriz. Sanırım Gülbahar, Ayhan’la Melek’in ilişkisini öğrenmişti. Şimdi sen ne var bunda en fazla iki aile de boşanırlar bunun için cinayet mi işlenir diyebilirsin ama unuttuğun bir şey var. Kadın hasta. Nurten Hanımın annesinden bahsediyorum ve kızı Nurten de kadının tek varisi.”

“Ve kadın zengin…”

“Evet kardeşim kadın bayağı bir zengin… Ve o ölünce tüm parası Nurten’e yani Ayhan’a kalacak. Ayhan, kayınvalidesi ölmeden bu rezaletin ortaya çıkması halinde karısının onu hemen boşayacağını iyi biliyordu. Bu yüzden en azından kaynanası ölene kadar Nurten’le evli kalmalıydılar.”

“Gülbahar bunların ilişkisini mi öğrenmişti?”

“Öyle sanıyorum. Kadının kötü niyetli olduğunu sanmıyorum ama biraz boşboğaz ve çok konuşan bir kadındı. Sağda solda yanlışlıkla ağzından kaçırabilir ya da bilmeden söyleyebilirdi. Bunun imasını bile yapması Ayhan açısından son olurdu. Kadını kovmaları ve hayatlarından çıkartmaları da çare değildi çünkü kadın o mahalle ve ortak tanıdıkları arasında birçok aileye temizliğe gidiyordu. Bu yüzden kadını ortadan kaldırmaktan başka çareleri yoktu. Tam bu sırada Cezmi, Melek’ten kuşkulanmaya başladı. Melek Hanım akıllı kadın, hatta bayağı bir akıllı. Tüm bu planı da onun yaptığını sanıyorum zaten. Neyse Melek Hanım kocasının kendinden kuşkulandığını anladı ve planın ana hatlarını kurdu. Hem Gülbahar’dan hem de Cezmi’den kurtulacaklardı. Bir taşla iki kuş… Böylece son akşam salona meyve getirdi. Meyve bıçağını da orada bıraktı. Zavallı Cezmi bıçağı alarak portakalları soymaya başladı. Hayatını soyduğunun farkında bile değildi. Kadın daha sonra bıçağı parmak izlerini bozmadan alıp ertesi gün kullanmak üzere evin herhangi bir köşesine, Ayhan’la anlaştıkları bir yere kaldıracaktı. Cep telefonunu ortada bıraktı ve Ayhan, Melek’e saati açıkça bildiren bir mesaj attığı sırada içeriye gitti. Kocasının, zaten son zamanlarda ondan iyice kuşkulanan kocasının, şüphelenip telefona bakacağından emindi. Cezmi telefona baktı ve ertesi gün saat on civarı buluşmaya karar verdiklerini öğrendi. Sinirden deliye döndü ama kendisi tuttu. Yarın saat onda dananın kuyruğu kopacaktı artık!”

“İyi ama adamın o sırada sessiz kalıp ertesi gün saat on gibi evine geleceğinden nasıl emin olabilirlerdi?”

“Olamazlardı elbette ama her planın bir riski bulunur. Melek Hanım kocasını yeteri kadar tanıyor. Belki de bunu tahmin etti. Kocasının mesajı görür görmez kendisinden hesap sorması durumunda ise muhtemelen olayı yanlış anladığını yarın onda bir çeşit gün veya arkadaş toplantısı olduğunu arayanın onu haber verdiğini söyleyecekti. Arayan kısmında tabii ki bir kadın ismi yazılıydı. Bu durumda Melek Ayhan’a gizlice haber verip plan iptal diyecekti ve başka bir yol deneyeceklerdi.”

“Ama öyle olmadı…”

“Evet, şansları yaver gitti. Salonun kapısının köşesinden karısı tarafından izlendiğini bilmeyen Cezmi telefona baktı ve mesajı gördü. Sesini çıkartmamayı tercih etti. Onların hesabını yarın saat onda görecekti ama asıl kurbanın kendisi olduğunun farkında değildi.”

Fırat kafasını sallayarak, “Böylece Melek Hanım ertesi gün kocasının saat onda eve geleceğinden hatta sinirli ve gözü dönmüş bir halde eve geleceğinden emin oldu,” diyerek araya girdi. “Ertesi gün saat ona gelirken tiyatrosunu oynayarak evden çıktı. Ayhan zavallı kadını öldürdü, sahte telefonla kaçmayı başardı. Sonrası kolay zaten, Cezmi’nin gelmesini beklediler. Melek de yanına bir tabur polis alarak eve baskına gitti. Vay anasını ya! Kadındaki zekâya bak?”

“Evet, Cezmi’nin utanarak ilk etapta konuşmaması da tıkır tıkır işleyen planlarının üzerine tuz biber ekmiş oldu.”

“Telefonu ne yaptılar, yani ahizeyi? Açık kalmış olmalı?”

“Melek, polisle eve baskın yapıp kocasını cesedin başında yakalattırdıktan sonra bir ara gidip kapatmış olmalı. Kimse onunla ilgilenmiyordu nasılsa.”

“Tabii ya, açık kalmış telefon ahizesinden kim neden kuşkulansın?” Fırat kendini bırakır gibi arkasına yaslanarak, “Yani var ya bu olay hakikaten tam bir muammaymış,” diye mırıldandı. Arkadaşına muzipçe bakarak, “Bu iş için bir de amirim bana, neyse ki karışık bir cinayet değil demişti en başta biliyor musun?” diyerek hafifçe güldü. İki eski arkadaş bir süre güldükten sonra Fırat tekrar söze girdi. Ancak, “Sen de iyi bilirsin ki…” diye başladığı cümlesini Tolga tamamladı.

“Evet karışık cinayetlerden nefret ettiğini iyi bilirim. Her zaman söyler.”

Hikaye: Cinayet ve Gurur | 2

Aykut Anlatıyor:

Belediye binasının önünden hızlı adımlarla geçip, Fidangör Caddesine girdim. Serin havaya rağmen hatırı sayılır bir kalabalık vardı. Yalnız kalmak isterken, şehrin en işlek caddesine gelmiştim. Köşede, sokak lambasının altında durup bir sigara yaktım. Nazlı, nişanı atalı iki hafta oldu. Hâlâ yaşadıklarımın gerçekliğini sorguluyorum. 48 saat, sadece 48 saat…

Sigarayı söndürüp çöp kutusuna attıktan sonra, Bulvar Kafe’ye doğru yürümeye başladım. Vardığımda, en köşedeki masaya oturup iki çay söyledim. Cengiz, az önce aramış -beni yalnız bırakmaktan korkuyor olsa gerek- çay içmek için buraya çağırmıştı. Çaylar geldikten bir dakika sonra yanımdaydı.

“Nasılsın kardeşim?”

“Bildiğin gibi Cengiz. Sen?”

“Bildiğin gibi.”

Bir süre sessizce oturduktan sonra, çayından büyükçe bir yudum alıp bana döndü:

“Aykut, anlatsana abi artık. Nazlı nişanı attı dedin, başka bir şey söylemedin. Ne oldu? Tartıştınız mı, kavga mı ettiniz?”

“Ne anlatayım, ben de bilmiyorum ki ne olduğunu.”

“Nasıl yani?”

“İki hafta önce, iki günlüğüne şehir dışına göreve gitmiştik ya…”

“Eee?”

“Döndüğümüzde buluştuk. Verdi yüzüğü elime, yapamayacağını söyledi.”

“Öyle iş mi olur lan? Anlatıyordun…”

Telsizden gelen anons sesiyle irkildik. Aynı anda Cengiz’in cep telefonu da çalmaya başladı. Arayan başkomiserimdi:

“Ulu Cami’ye gelin. Hızlı olun.”

***

Olay yeri olarak seçilebilecek en ilginç yerlerden birine gelmiştik. Yıllardır yapımına devam edilen ama ne hikmetse bir türlü eksikleri bitmeyen Ulu Cami’nin avlusunda, yerde yüzükoyun yatan cesedin başındaydık. Göğsünden tek kurşunla vurulmuştu.

“Olay yerine yakındınız herhalde,” dedi Cengiz sigarasını yakarken.

Başkomiser, cesede bakarak cevap verdi:

“Zübeyde Komiser’le birlikte bürodan çıkmıştık. Caminin yanından dönerken fark ettik cesedi. Anonsu da o yaptı zaten.”

Cengiz, muzipçe güldü. Şu an maktulün başında olmasak, eminim ki takılırdı başkomisere. Gerçi son dönemde Zübeyde Komiser’le olan yakınlıkları benim de dikkatimi çekmişti. “Adamın özel hayatı, nasıl mutlu olacaksa öyle olsun,” dedim içimden.

O sırada, “Maktulün kimlik bilgilerine ulaştık amirim,” deyip elime bir kâğıt tutuşturdu teşkilata yeni gelen memurlardan biri. Sesli olarak okudum:

“İlhan Soldan, 34 yaşında. Bekarmış. Bir dershanede tarih öğretmeniymiş. Sabıka kaydı görünmüyor. Yarın ilk iş dershaneye gidip, konuşmak lazım.”

“Gideriz. Amirim, kamera kaydı falan yok mu elimizde?”

Başkomiser, paltosunun yakasını kaldırıp, ellerini cebine attı. “Yok. Caminin yapımı bitmediği için kamera koymamışlar. Adli tıp raporu da yarın gelir. Şimdilik dağılabiliriz. Sabah geç kalmayın.”

***

Sabah, sekizi on geçerken, dershanenin önünde buluştuk. Güvenliğe kimlik gösterip içeri girdik. Önce müdürle konuşmaya karar verdik.

“Çok entelektüel bir adamdı. Onunla sohbet etmek büyük bir keyifti,” dedi müdür. Gözlükleri, papyonu ve uçlarını yukarı doğru kıvırdığı bıyıklarıyla şehirde alışık olmadığımız tiplerdendi.

Lafı çok uzatmadan konuya girdim:

“Sizce, kim zarar vermek ister İlhan Hoca’ya?”

“Yani, İlhan Hoca siyasetle içli dışlı bir adamdı. Öğretmenler arasında da sevmeyenler vardı onu. Bazen tartışmalar olurdu ama çok büyümezdi tabiî. Öğretmenlerimizin hepsi saygılı insanlardır. Birkaç kez de velilerden şikayet aldık, derste komünizm propagandası yaptığına dair. Sol bir gruba üyeydi. Bence siz onlarla konuşun.”

“Adı neydi bu grubun?”

“Yazayım hemen kağıda…”

Emektar Accent’e atlayıp, müdürün verdiği adrese gittik. Köprübaşı’na yakın bir yerde, eski bir binanın dördüncü katıydı. İçerisi kalabalık ama sessizdi. Matem havasını hissetmemek mümkün değildi.

Başkomiser, rozetini gösterip, seslendi ortaya doğru:

“Ben, başkomiser Orhan. İlhan Soldan cinayetinin soruşturmasını biz yürütüyoruz. Onunla ilgili sorular sormamız lazım sizlere.”

Saçları mor, kolları dövme ile kaplı genç bir kız öne atıldı. “Zamanında koruyamadınız İlhan Hoca’yı. Şimdi yalandan soruşturuyorsunuz. Bırakın bu ayakları, bu ülkede solcular hep yalnızdı!”

“Saçmalama kızım,” diye bağırdım. “Kimi neyle suçluyorsun sen? Biz buraya işimizi yapmaya geldik.

Arka taraftan, 35-40 yaşlarında, pos bıyıklı bir adam oturduğu yerden kalktı. Genç kızın yanına gidip kulağına bir şeyler söyleyip, yanımıza geldi.

“Kusura bakmayın. İçeride herkes gergin. Derneğin başında ben varım. Buyurun dışarıda konuşalım sizinle.”

Hep beraber binanın girişindeki iskemlelere oturduk. Baş sağlığı diledikten sonra, soruları sıralamaya başladık.

“İsminiz neydi?”

“Kemal. Kemal Ayraç.”

“Ne zamandır tanışıyorsunuz İlhan Hoca’yla? Yakın mıydınız?”

“2,5 yıl oldu. Dernek vasıtasıyla tanışmıştık. Ara sıra görüşürdük dernek dışında da. Çay-kahve içerdik.”

“Sizce kim yapabilir böyle bir şey?”

“Türkiye’de komünistseniz herkes yapabilir. Çoğu kişi önyargılı yaklaşıyor. Daha önceden çok tehdit aldık. Bir şekilde atlattık hepsini ama buraya taşındığımızdan beri can güvenliğimiz kalmadı.”

“Neden?” diye sorduk hep bir ağızdan. Kemal, sağ çaprazdaki binayı işaret etti. Yanındakilere göre oldukça yeni duran, 5 katlı bir yerdi gösterdiği. Camlar içeriyi göstermeyen türdendi.

“Burası bir cemaate ait. Nedir, ne değildirler az çok öğrendik. Cemaat adı altında mafya bunlar. Mekan basmaktan tutun, tefeciliğe kadar her şey var bunlarda. Burayı da kültür merkezi diye kullanıyorlar sözde. Akşamüstleri bir sürü genci buraya topluyorlar. İlhan Hoca söylemişti, okul ve dershanelerin çıkışlarına gelip, çocukları davet ediyorlarmış. Rahmetli, birkaç öğrencisini kurtarmıştı bunların elinden.”

“Peki, size direkt bir tehditte bulundular mı?”

Acı bir şekilde gülümsedi. Tabakasından bir dal sigara çıkartıp yaktı.

“Bulunmazlar mı hiç… Sözlü taciz hep vardı, en sonunda fiziksel de oldu. Geçtiğimiz ay, bizimkilerden 2 tanesini sıkıştırmışlar. Baya bir tartaklamışlar. Şikayette bulunduk ama sizinkiler pek umursamadı sanırım. Sonunda böyle bir şey olacağı belliydi.”

“Peki. Sizi daha fazla tutmayalım. Kartımı alın, yeni bir durum olursa haber verirsiniz.”

***

Merkeze döndüğümüzde, yoğun bir araştırma süreci başladı. Yaklaşık 4 saatlik çalışmadan sonra, toplantı salonundaki yuvarlak masanın etrafında toplandık.

Başkomiser, elimizdeki verileri açıklamaya başladı:

“Kemal’in bahsettiği cemaatin başında Emrullah Ketum diye bir adam olduğunu öğrendik. Müritleri, kendisine ‘Emrullah Baba’ diyormuş. Cemaate üye olmak isteyenleri bir tür mülakata sokuyorlarmış. Bunun yanında gençleri yanlarına çekip, çekirdekten yetiştirmeye çalışıyorlar. Ayrıca karşıt görüşteki toplulukları da yıldırmaya çalışıyorlar.”

“İyi de bu adamlar neden böyle bir cemaate üye olmaya çalışıyorlar? Sadece dini sebepler olamaz herhalde,” diye sordum.

“Cemaat, üyelerine çeşitli imtiyazlar sağlıyor. İhaleden tut, yüksek maaşlı işlere kadar.”

“Vay amına koyayım,” dedi Cengiz. “Ne güzel cemaatmiş o öyle.”

“İşin ilginç tarafı da şu ana kadar hiçbir denetimden geçmemişler. İçeride ne yapıldığını tam olarak bilen kimse yok.”

Önümdeki kağıtlara buruşturup çöp kutusuna basket attım. “Bu zamanda böyle amirim. Alan razı, veren razı.”

***

Hava ağır ağır kararırken, sıcaklık da bariz şekilde düşmüştü. İçimde bir şeyler olacağına dair bir his vardı. Belki az sonra gireceğimiz binada, belki Nazlı’yla, belki de başka bir şey…

Arabanın yanında birer sigara içip, cemaatin kalesine giriş yaptık. Uzun ve geniş bir koridoru geçtikten sonra, danışma masasında oturan genç bizi karşıladı. Binaya girişimizle yan odalarda da bir hareketlilik olmuştu.

“Buyurun?”

“Emrullah’la görüşeceğiz.”

Yanımıza iki genç daha geldi. Diğerlerinden daha iri olanı cevap verdi:

“Kimsiniz siz? Emrullah Baba’yla her isteyen görüşemez.”

“Ne yapmak lazım görüşmek için?” diye sordu başkomiser.

“Kurallar var. Önce kendinizi tanıtacaksınız. Sonra niye görüşeceğinizi söyleyeceksiniz. Uygun görürsek girersiniz yanına, elini öpersiniz Emrullah Baba’nın.”

Cengiz’in tepesi atmıştı. “Lan şimdi öptürürüm sana babayı. Polisiz lan biz.”

“Poliiiss!”

Çocuğun bağırmasıyla bir anda ortalık karıştı. Yan odalardaki gençler dört bir yana kaçışmaya başladı. O arbedenin ortasında üst katlara doğru çıkmaya başladık. Üçüncü kata çıktığımızda, silahlı üç adam bizi karşıladı.

“Aykut siper alın!” diye bağırdı başkomiser. Cengiz ve ben katın girişindeki masanın arkasına, amirim ise kolonun arkasına saklanmıştık. Sayıca eşit olsak da, daha ilk dakikalarda iki tanesini indirdik.  Bir süre daha çatıştıktan sonra, üçüncüsü de silahını bırakıp teslim oldu. Cengiz, adamın boğazını sıkıp, sordu:

“Nerede Emrullah?”

“Üst… Üst katta abi.”

Cengiz’i adamların başında bırakıp, amirimle beraber üst kata çıktık.  Tek bir oda vardı. Kilidi kırıp içeri daldık. Emrullah, silahı yanındaki çocuğun kafasına dayamış, arkasına geçmişti.

“Teslim ol!”

“Gelmeyin. Bir adım daha atarsanız vururum çocuğu.”

“Senin sakalını sikerim Emrullah. Aptallık etme,” diye bağırdım. Uzun boylu, uzun sakallı, sarıklı, cübbeli bir adamdı. Bulunduğumuz açıdan ateş etmek çok riskli olduğundan, konuşmaktan başka çaremiz yoktu. Başkomiser, soğukkanlı bir şekilde ileri doğru iki adım attı.

“Gelme dedim. Gelme, Allah belamı versin ki vururum çocuğu.”

Başkomiser yavaşça ilerliyor, bir yandan da konuşuyordu:

“Destek ekip çoktan geldi. Bina polis kaynıyor. Biz bıraksak aşağıda alırlar seni. Bırak silahını.”

Başkomiser yaklaştıkça, Emrullah çocuğu ona doğru çevirmiş, bu da bana vuruş açısı kazandırmıştı. Çok fazla zamanım yoktu. Nefesimi tuttum ve tetiği çektim.

***

Sorgu odasında, Cengiz’le karşılıklı oturmuş çay içiyorduk. Emrullah, kolu sarılı hâlde karşımızda oturuyor bizden gelecek soruları bekliyordu.

“Ne bakıyorsun Emrullah? Baya uğraştırdın bizi, yorulduk. Bir çay içmeyelim mi?” dedi Cengiz.

Önümdeki dosyaları sıraya koyarken, çayı kafama diktim. “Gerildi galiba. Az şunun tipe bak Cengiz. Yüzünde hayır yok bunun.”

Biz Emrullah’ı madara ederken, başkomiser içeri girdi. Ayağa kalktık.

“Oturun beyler. Direkt girelim konuya. İlhan Soldan’ı neden öldürdünüz?”

“Biz bir şey yapmadık.”

“Binadan dünyanın silahı çıktı. Ayrıca eroin de var. Sana nasıl inanalım şimdi?”

Cengiz kahkaha attı. “Oğlum eroin günah değil mi?”

“Emrullah ciddiyetini bozmadan cevap verdi:

“Bakın, tamamen masumuz demiyorum. Ama onu biz öldürmedik.”

Başkomiser masaya vurdu. “Kendimizi yormayalım. Balistik raporu her şeyi belli edecek zaten.”

***

Emrullah haklıydı. Balistik sonuçlarına göre silahların hiçbiri, İlhan’ın göğsündeki mermiyle uyuşmuyordu. Yine yuvarlak masanın etrafında toplanmıştık. Elimdeki kalemi bir aşağı bir yukarı yuvarlıyordum.  “Şimdi ne yapacağız amirim?”

“Araştıracağız. Umudumuzu kaybetmek yok. Eninde sonunda bir şeyler bulacağız. Okuluna tekrar gidelim.”

Merkezden çıkmaya hazırlanırken büyük sürprizle karşılaştık. Dernekte azar yediğimiz mor saçlı kız, ağlayarak bizi bekliyordu. Bürodakiler etrafına toplanmış, onu sakinleştirmeye çalışıyordu.

“Hayırdır?” diyerek yaklaştım kalabalığa.

“O yaptı. Kemal yaptı.”

Üçümüz de donakalmıştık.

“Nasıl yani?” dedi başkomiser.

“O öldürmüş İlhan Hoca’yı. Odasına girerken kulak misafiri oldum, telefonla konuşuyordu. Sizin geldiğinizi anlatıyordu. Daha sonra beni fark etti. Hemen kaçtım, taksiyle buraya geldim.”

Söyledikleri doğruysa, katille karşılıklı oturup sigara tüttürmüştük. Derneğe bir ekip gönderdik. Biz de Kemal’in ev adresini alıp, yola koyulduk.

Vardığımızda ortalık sakin görünüyordu. Tek katlı, müstakil bir evdi.

“Aykut, sen balkondan tırman. Biz de Cengiz’le ön taraftan girelim,” dedi başkomiser. Dakikalar sonra içerideydik. Odalara teker teker bakınırken Kemal’i banyoda bulduk. Bilekleri kesik hâlde.

***

Çok kan kaybetmişti. Ambulansla hastaneye giderken hayatını kaybetti.  Banyoda, aynaya yapıştırılmış bir not bulduk:

“Her şey İlhan piçinin yüzünden oldu. Derneğe girdiği günden beri kendini bana rakip gördü. Yerime geçmek için her şeyi yaptı. Beni defalarca küçük düşürdü. Bir dahaki seçimlerde dernek başkanlığına aday olacağını söyledikten sonra, kazanacağı belliydi. Hayatımı bu davaya adadım ben. Çok çile çektim buraya gelmek için. Suçu cemaatin üzerine atabilirim sandım. Eğer her şey yolunda gitseydi, hem cemaatten hem de İlhan’dan aynı anda kurtulacaktım. Çok üzgünüm. Yoldaşlarım, affedin beni.”

***

Dava kapanmıştı. Cemaatin bağlantıları araştırılacak, olayın üzerine gidilecekti. Tutanakları imzalayıp bürodan çıktım. Ağır adımlarla sahilde yürümeye başladım. Birkaç dakika sonra telefonum titredi.

1 Okunmamış Mesaj – Nazlı:

“Konuşmamız gerek.”

Polisiye Edebiyat Notları/2 – Polisiye Romanın Yapısı

Polisiye Romanın Yapısındaki İkilik*

Polisiye; suç, muamma ve dedektif unsurlarının mutlaka içinde yer aldığı bir tür. Ancak, bu unsurların varlığı, bir romanı polisiye olarak tanımlamamıza yetmez. Polisiye romanın yapısına da bakmamız gerekir. Polisiye romanın tüm edebi türlerden farklılığını bu özgün yapı oluşturur.

Polisiye romanda iki ayrı hikaye vardır. Bunlardan biri suçun, diğeri ise soruşturmanın hikayesidir. Romandaki esas anlatı, ikinci hikayedir. İkinci  hikaye başladığında, birincisi artık bitmiştir. Hatta çoğu kez birinci hikaye, kitap başlamadan sona erer. İkinci hikayenin amacı, birinci hikayeyi okura anlatmaktir. Eğer ikinci hikaye olmasa, birinci hikaye asla öğrenilemez. Yani, ikinci hikaye, birinci hikaye ile okur arasında aracılık yapma işlevi görür.

Bu ikili yapı, aslında bütün romanlarda vardır. Her roman, fabula dediğimiz hikayeden ve süje dediğimiz söylemden oluşan iki boyutluluğa sahiptir. Fabula, anlatıdaki olayların kronolojik bir sıralamasıdır; süje ise bu olayların yeniden sunumudur. Bu sunumu yapan yazarın kendisidir. Diğer bir deyişle süje, olay örgüsüdür. Hikaye ile olay örgüsü, aynı gibi görünseler de farklı kavramlardır. Bunlar, bir metindeki iki ayrı bakış açısını ifade ederler. Basit bir örnekle konuyu açıklayayım:

 

Tavşanla kağlumbağa yarıştılar. Yarışı kaplumbağa kazandı.

 

Bu fabuladır (hikaye).

 

Tavşanla kaplumbağa yarıştılar. Sonuç ne oldu biliyor musunuz? Yarışı kaplumbağa kazandı.  Çünkü tavşan kaplumbağadan çok daha hızlı koşmasına güvenerek yarı yolda uyudu. Uyandığında, kaplumbağanın bitiş çizgisine varmak üzere olduğunu gördü. Tüm gücüyle  koşmasına rağmen ona yetişemedi ve yarışı kaybetti. 

 

Bu ise, süjedir(olay örgüsü).

 

Hikaye ve söylemin, bir romanın ayrı ayrı bölümleri olduğunu düşünmeyin. Bunlar, romanı oluşturan metnin iki ayrı boyutudur. Hiçbir zaman anlatının içinde birlikte yer almazlar. Kitaptan okuduğumuz, sadece söylemdir, yani olay örgüsüdür. Olay örgüsünü okuyarak   hikayenin ne olduğunu kavrarız.

Buna karşılık polisiye romanda, iki hikaye bir arada ve okurun gözünün önündedir. Cinayet işleninceye kadar yaşananlar (birinci hikaye-olay) ve soruşturma (ikinci hikaye-söylem-olay örgüsü) metnin içinde birlikte yer alırlar. Okuyucu, her iki hikayeyi, ayrı ayrı görür ve okur. Polisiye roman bu iki hikayeyi metnin içinde ve üstelik yan yana barındırır. Bu tuhaf durum, sadece polisiye romana özgü bir özelliktir.  Suçu anlatan birinci hikaye aslında var olmayan ama gerçekte yaşananların, nelerin olup bittiğinin anlatıldığı hikayedir. Bu yüzden son derece büyük bir önem taşır. Soruşturmayı anlatan ikinci hikaye ise tamamen yapaydır. Kitapta var olmasına rağmen, diğerine göre önemi daha azdır.  Bütün işlevi, okurun “gerçekte ne olup bittiğini öğrenmesine” aracılık etmektir. Kitapta anlatılan hikaye budur.

Görüldüğü gibi, polisiye roman sadece suç-muamma-dedektif üçgeninden oluşmaz. Bu ögelere ilave olarak suç ve soruşturma hikayelerinden oluşan ikili bir yapısının da olması gerekir.

 

Suç ve Gerilim Romanlarının Yapısı

Suç romanındaysa durum farklıdır. Burada artık iki değil tek bir hikaye vardır. Daha doğrusu, iki hikaye birleşmiş ve ikinci hikayenin merkezde olduğu tek bir hikaye halini almıştır. Söylem, olayla birlikte aynı zamansal çizgide ilerler. Artık geçmişte işlenen bir suç yoktur. Suç, ikinci hikaye anlatılırken gerçekleşir. Dolayısıyla muamma da ortadan kalkmıştır. Roman kahramanının geçmişteki olayları irdeleyerek varacağı bir son çözümden  söz edilemez burada. Artık geçmişte ne olduğuna değil, gelecekte ne olacağına bakılır. Bu bağlamda, kahramanın başına ne geleceği de belirsizdir ve esas olarak romandaki gerilimi sağlayan da, polisiyedeki muammanın yerini alan bu merak unsurudur. Suç romanı ile polisiye roman arasındaki en önemli fark, iki hikayenin tek bir hikayeye dönüşmüş olmasıdır.

Gerilim romanı ise, polisiye ve suç romanı formları arasında bir yerdedir. Yapısında gene polisiyede olduğu gibi biri geçmişte, diğeri ise şimdide geçen iki hikaye vardır. Dolayısıyla, bir muamma içerir. Ancak muammanın çözümü, suç romanındaki gibi merkezi bir rol oynayan ikinci hikayenin nihai sonucu değildir. Muamma, bu türdeki romanlar için daha çok bir çıkış, bir başlangıç noktasıdır. Asıl ilgi, gelecekte ne olacağı üzerine yoğunlaşır. Romanın kahramanı (aynı zamanda okurlar) sadece daha önce olup bitenlerle ilgilenmezler. Daha sonra neler olacağıyla da ilgilenirler. Sadece geçmişi değil, geleceği de sorgularlar. Polisiyedeki geçmiş olayları açıklamaya yönelik merakla, suç romanındaki kahramanların başına ne geleceğinin merakı, gerilim romanında birleşir. Polisiyede ana karakterler bir tür dokunulmazlık zırhıyla kuşatılmışken, suç ve gerilimde ana karakterlerin yaşamları tehlike altındadır. Hikaye bittiğinde onların sağ kalıp kalamayacakları meçhuldür. Öte yandan gerilim romanında kahramanlarla ilgili bir başka belirsizlik de, şüphe altında olmaktır. Bu tür gerilimlerde, başta bir suç işlenir ve hikayenin kahramanı, polisin gözünde en büyük şüpheli durumuna düşer. Kahraman, masum olduğunu kanıtlamak için, hayatı pahasına da olsa, gerçek suçluyu aramaya başlar. Böylece kahraman; hem dedektif, hem kurban (potansiyel olarak),  hem de katil (polisin gözünde) konumuna gelir.

Görüldüğü gibi, polisiye ve suç romanları yapısal olarak birbirinden farklıdırlar. Polisiyede iki hikaye varken, suç romanında bu sayı bire düşer. Gerilim romanı ise bu iki türün arasında bir yere yerleşmiştir. Her iki hikayeye de yapısında yer verir ama ikinci hikayeyi daha fazla öne çıkartır.  Dolayısıyla, gerilimin polisiyeye daha yakın bir tür olduğunu söylemek mümkündür. Suç, muamma ve dedektif sacayağı üzerine oturan gerilim romanları, gerilim polisiyesi veya polisiye-gerilim olarak adlandırılabilir.

 

“Sapık” Romanı/Filmi Polisiye mi?

Şimdi geçen bölümde sorduğumuz sorunun cevabını verelim. Hatırlarsanız, Sapık romanından söz etmiş ve onu polisiye roman olarak tanımlayıp tanımlayamayacağımzı sormuştuk. Eğer, polisiye romanı (ya da filmi) sadece suç, muamma ve dedektifin varlığıyla sınırlarsak, polisiye dememizin önünde bir engel yok. Ancak, yapısındaki ikiliği incelediğimizde durum değişir. Sapık romanında/filminde, görünüşte sadece tek bir hikaye vardır. Gerek soruşturma, gerekse suçun hikayesi eş zamanlı olarak anlatılmaktadır. Kahramanların hayatı tehlikededir. Bir tanesi zaten ölmüştür. Diğerlerinin sonunun ne olacağı, olayın sonunda sağ kalıp kalmayacakları meçhuldür. Bütün bunlar, romanın/filmin türünün suç olduğunu işaret etmektedir. Ancak, eserin yapısı dikkatle incelendiğinde iki ayrı hikayenin mevcudiyetini görebiliriz. İkinci hikaye (soruşturmanın hikayesi) o kadar baskın ve o kadar merkezidir ki, birinci hikayeyi tamamen arka plana atmıştır. Birinci hikaye, Norman ve annesinin hikayesidir ve bir muamma içermektedir: Yaşlı kadın, eğer katilse, bu cinayetleri neden işliyor? Geçmişte ne oldu? Norman neden sorunlu? Kahramanların geleceğine ilişkin merak o kadar baskındır ki, okuyucu/seyirci ve  aynı zamanda kahramanlar da geçmişte ne olup bittiğiyle pek ilgilenmezler. Burada muamma tamamen ikinci hikayenin anlatılması için bir çıkış noktasıdır.

Bu çözümlemenin sonucunda ortaya çıkan, Sapık’ın bir gerilim romanı/filmi olduğudur. Katilin kimliğinin en sonda açıklanması ve muammanın çözülmesi, eserin aynı zamanda polisiye boyutunu ortaya koyar.

 

* Bu makalede, David Lodge’un “Modern Criticism and Theory, A Reader,” adlı kitabının içinde yer alan  Tzvetan Todorov’un “The typology of detective fiction” adlı makalesindeki görüşlerden yararlanılmıştır.

Mantolu Kadın ve Elçin Poyrazlar

Gazetecinin Ölümü ve Kara Muska romanlarının yazarı Elçin Poyrazlar, üçüncü romanı Mantolu Kadın’da aile içi şiddeti, erkeğin kadına yönelik güç gösterisini, kadının savunmasızlığını, kabullenişini, psikolojik ve fiziki şiddetin kadınların üzerindeki etkilerini, soluk soluğa bir cinayet kurgusunun içine ustaca serpiştirmiş. Roman iki farklı öyküyle ilerliyor. Bir bölümünde gizemli iki cinayeti çözme çabasında olan Cinayet Büro ekibinin koşuşturmacasına şahit olurken, diğer bölümde meçhul bir kadının ağzından tüyler ürperten hayat hikayesini okuyoruz. Mantolu Kadın, içinde barındırdığı iki kurguda da bir sonraki bölüme koşar adım gitme istediği uyandıran, heyecan ve gizem dolu, etkileyici bir roman.

Elçin Poyrazlar’ın Mantolu Kadın romanı polisiye özelliğinin yanı sıra toplumsal bir soruna da değiniyor. Kadının toplumdaki yerini olduğu kadar aile içindeki yerini de sorgulatıyor. Yirmi birinci yüzyılda hâlâ kadına şiddetin konuşulduğu ülkemizde ne yazık ki şiddetin önüne geçilecek hiç bir hamle yapılmıyor. Hele şiddet gördüğü kişi kadının eşiyse daha da çaresiz bırakılıyor. Baba evinden gelinliğiyle çıkan kadın, kefenle girmekle tehdit ediliyor, polis tarafından aceleyle barıştırılıp kocasıyla evine gönderiliyor. Ne ailesinden ne de devletten destek göremeyen kadın susmayı, sinmeyi, aciz kalmayı, inkar etmeyi, olmamış saymayı seçiyor, seçmek zorunda bırakılıyor. Ülkemizde, şiddet kurbanı mağdur kadınlar için bir çok kuruluş bulunsa da kadınlar ya bu kuruluşlara başvurmuyor ya da aradıkları güveni orada da bulamıyor. Doğduğu eve bile sığınamayan kadınların çoğu yabancı bir eve sığınmaktan kaçınıyor.

 

ŞİDDET

İnsanoğlu doğası gereği saldırgan bir yapıya sahiptir. Asırlar önce hayatta kalabilmenin şartlarından biri olan saldırma dürtüsü günümüze kadar insanı takip etmiş, derinlere gömülmüş olsa da bulduğu ilk fırsatta bu dürtü su yüzüne çıkmış ve bu da şiddeti doğurmuştur. Saldırganlık ve şiddet aslında iç içe geçmiş iki kavramdır.

Şiddeti tetikleyen etkenler çok çeşitli olup, insandan insana farklılıklar gösterir. Sadece uykusuz olmak bile insanı şiddete eğilimli hale getirebilir. Eğitim düzeyi düşük toplumlarda şiddetin çok daha fazla görüldüğü söylense de günümüzde eğitimli kesimde de fiziki ya da psikolojik şiddetin hakim olduğu bilinmektedir. Kişi, sınıf ve statüsü ne olursa olsun, karşısındaki kişiyle anlaşmazlığa düştüğünde, sorunları konuşarak halletmek yerine şiddete başvurmayı kendinde hak sayabilmektedir. Bunda büyüdüğü ortamın, ailesinin, ruh halinin etkisi olabileceği gibi yaşadığı coğrafyanın, örf ve adetlerin, kabul görmekle kalmayıp benimsenmiş atasözlerinin de etkisi vardır. Kızını dövmeyen dizini döver; dayak cennetten çıkmadır; kedinin kabahatini önüne koyarlar, ondan sonra döverler; oğlan doğuran övünsün, kız doğuran dövünsün; eşek sudan gelinceye kadar dövmek

Nasreddin Hoca fıkralarını bilir ve sanırım hepiniz seversiniz. Orada bile, çeşmeye su almaya giden oğlunu önce döven, sonraya kalırsa bir anlamı olmayacağını söyleyen bir baba figürü vardır. Nasihat verilmek istenirken bilinçaltına şiddet yerleştirilmiştir. Güçlünün güçsüze, akıllının aptala, büyüğün küçüğe, erkeğin kadına rahatlıkla uygulayabileceği, üstelik de bunu yapmakla kendini haklı göreceği bir şiddet sevgisi oluşturulmuştur. Yüzyıllardır süregelmiş ve daha yüzyıllar boyunca sürecek olan, güçlünün güçsüzle kavgası ne yazık ki bitmemektedir.

Şiddetin türleri arasında dayak, kesici ve vurucu maddelerle bedene zarar vermek, işkence etmek, yaralamak gibi fiziki saldırılar olduğu gibi aşağılama, alay etme, küçük görme, aşırı denetleme, cezalandırma, mahrum bırakma gibi sistematik psikolojik baskı da yer almaktadır. Fiziksel şiddet kolayca tespit edilebilirken, psikolojik şiddetin ispatı daha zor olduğundan kişide ruhsal bozukluklara sebep olmaktadır. Bu durum çoğu zaman tamiri mümkün olmayan hasarlar bırakabilir.

 

MANTOLU KADIN ROMANININ ÖZETİ

 

GİZEMLİ KADIN: G

“Ben ölü bir kadınım. Ölü bir kadınım ben. Şu dakika nefes alıyor olmam gerçeği değiştirmiyor. Ölüyorum. Öleceğim. Belki bir saat belki beş dakika sonra. Bilmiyorum. Katı bir cesede dönüşeceğim. Genç ve güzel bir cesede. …Çünkü hiç bir teslimiyet cezasız kalmaz.”

Gizemli bir kadın lise yıllarındayken, otoriter annesinin zoruyla, hiç tanımadığı bir adamla evlendirilir. Annesi için bir genç kızın en büyük talihi evliliktir. Oysa onun tek hayali üniversiteye gidip psikoloji okumak ve kendi ayakları üstünde durabilmektir. Müstakbel kocası üniversite hayaline onay verince evliliğin sandığı kadar kötü olmayacağına kanaat getirir. Hiç olmazsa annesinin baskılarından kurtulacaktır. Fakat hiç bir şey sandığı gibi olmaz.

Kocası ona karşı ilgisizdir. Çeşitli bahanelerle ondan uzak durmaktadır. Onu etkileyebilmek için elinden geleni yapsa da çabaları sonuç vermez. Kocasının gözünde dostlarına karşı güzelliği ile övünülen bir süs eşyasından öte gidememiştir. Onun mesafeli davranışlarının asıl sebebiniyse evliliklerinin birinci yılını doldurduktan sonra öğrenir. O zamana kadar kaba ve bencil olduğunu bildiği adamla, ilk kez o gece tanışır. Kocası iktidarsızdır.

Evliliklerinin üçüncü yılında gizemli kadın için daha da zor günler başlar. Başarılı bir doktor olan kocası, uzak bir şehrin en büyük hastanesinden teklif almış ve kabul etmiştir. Her zaman olduğu gibi yine ona fikrini bile sormadan aldığı bu kararla, bir anda gizemli kadını üniversiteden, arkadaşlarından ve ailesinden koparıp tanımadığı bir şehrin içine atmıştır. Gizemli kadın artık daha yalnız, daha çaresizdir.

Yeni hayatına bir türlü alışamayan kadının tek eğlencesi kitap okumak ve kocasının ona bahşettiği, yeni meşgalesi, otomobiliyle turlar atmaktır. Yine otomobiliyle deniz kenarına gitmek için evden çıktığı bir gün asansörde esrarengiz bir kadınla karşılaşır. Gözündeki güneş gözlüğü, başındaki eşarbı, ve siyah mantosuyla yanıbaşında duran bu kadına karşı, anlam veremediği bir şekilde ilgi duyar. Karşılıklı tek kelime etmediği kadını, sadece birkaç saniye görmüş olsa da düşüncelerinden çıkaramaz onu. Mantolu kadın onun için bir saplantı halini alır. Aynı apartmanda oturduklarından başka, hakkında hiç bir şey bilmediği bu kadın kimdir? Yüzündeki hüznün sebebi nedir? Peki, ya yanağındaki belli belirsiz yara izinin?..

Mantolu kadınla tanışması ve gizemini öğrenmesi uzun sürmez. Fakat kısa süre sonra, kader birliği yapmaya karar verdiği mantolu kadınla yolları ayrılır. Kocasıyla yeniden İstanbul’a dönmek zorunda kalır. Bu ayrılık beden sağlığını da ruh sağlığını da bozmuş, hayat onun için eskisinden bile daha dayanılmaz olmuştur. Hayatını değiştirmek için attığı hamle hüsranla son bulmuştur. Oysa bunun bir son değil, sonun başlangıcı olduğundan habersizdir.

 

CİNAYETLER

Bazen olurdu böyle. İyi ve hızlı başlayan bir soruşturma bir noktada tıkanıverirdi. Tüm ipuçları sessiz birer tanığa, tüm ümit veren yollar duvara dönüşürdü. Sizi duymayan sağır duvarlara…

Başkomiser Aydın Andız, takım elbisesi, kolalı beyaz gömleği, kravatı ve pardösüsü ile bir Cinayet Büro Başkomiserinden çok Amerikan aktörlerine benzemektedir. Felsefe kitapları okuyan, musiki seven, şan dersleri alan, soruşturmalarında kaba kuvvet yerine tatlı dil kullanmayı seçen, saplantılı ve fazla kibar bir adamdır. Tarzı ve tavırları yardımcısı İsmail Ataklı’yı gıcık etse de o iyi bir polistir. İsmail’in, Başkomiseri hakkında bildiği tek şey vaktiyle hakkında bir soruşturma açılmış olduğudur. Hiç kimse bunun sebebini ve soruşturmaya rağmen hâlâ neden görevde olduğunu bilmemektedir. Hiç evlenmemiştir Başkomiser Aydın. Peki, hiç aşık olmamış mıdır? Elbette onun da lavanta kokulu anıları vardır zihninde. Ve geceleri kabus olup üzerine çöken pişmanlıkları, acıları vardır. Anıları ve acılarıyla baş edebilmesinin tek yoluysa kendini işine vermektir.

Bir apartmanın otoparkında, arabasının yanında, iki kurşunla vurularak öldürülmüş olan Avukat Mustafa Şenyılmaz, komşusu tarafından bulunur. Olay yerine ulaşan Başkomiser Aydın ve ekibinin, yaptıkları soruşturma sonucunda maktulün evli olduğu halde sekreteriyle aşk yaşadığı anlaşılır. Sekretere göre Mustafa Şenyılmaz karısından boşanıp kendisiyle evlenecektir. Oysa maktul kısa süre önce karısına hayat sigortası yaptırmıştır. Bir insan boşanmak üzere olduğu bir kadına neden hayat sigortası yaptırır? Üstelik karısı ortada yoktur. Yoksa kadın bir aşk üçgenine kurban mı gitmiştir?

Henüz Avukat Mustafa Şenyılmaz cinayetinde hiç bir ilerleme kaydedememişken aynı şekilde öldürülmüş bir adam daha bulunur. Yapılan araştırmalardan sonra bu kişinin ünlü cerrah Yusuf Demirci olduğu ortaya çıkar. Hastanenin otoparkında iki kurşunla öldürülmüştür ve yine ortada ne suç aleti ne de bir delil vardır. İki kurbanın hiç bir ortak özellikleri yoktur. Tanışıp tanışmadıkları bile meçhuldür. Peki öyleyse, nedir bu iki adamı aynı kaderde birleştiren?

Soruşturma derinleştikçe ortaya çıkan deliller Başkomiseri dehşet içinde bırakır. İkinci maktul Yusuf Demirci’nin babasının anlattıkları soruşturmayı çok başka bir boyuta taşır. Aniden ortaya çıkan suç aleti ise hiç umulmadık birine aittir.

Başkomiser Aydın, birdenbire kendini gizem dolu iki cinayet soruşturmasının tam ortasında bulur. Keskin zekası bulmacıyı çözmeye yetecek midir? Katil kimdir? Bir yandan katili ararken bir yandan da geçmişin sırları ve acıları ile savaşmaktadır. Geçmiş peşini bırakacak mıdır? Tüm soruların yanıtları Elçin Poyrazlar’ın Mantolu Kadın romanında…

 

MANTOLU KADIN ROMANININ KÜNYESİ

Yayınevi: Hep Kitap

Basım Tarihi: Kasım 2018

Sayfa Sayısı: 189

Türü: Gizem, Polisiye

 

YAZAR HAKKINDA

Elçin Poyrazlar 1975 yılında Bursa’da dünyaya gelmiştir. 1997’de ODTÜ İşletme Bölümü’nden mezun olmuştur. Belçika’da Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler üzerine yüksek lisans yapmıştır. Brüksel’de ekonomi – politika doktorasını yaparken gazeteciliğe başlamıştır. Cumhuriyet’in Brüksel ve Washington temsilciliklerinin ardından Time – Out, Huffington Post, Vocativ ve BBC gibi uluslararası medya kuruluşları için çalışmıştır. İlk polisiye romanı Gazetecinin Ölümü 2014’te, ikinci romanı Kara Muska 2016’da, üçüncü romanı Mantolu Kadın 2018’de yayımlanmıştır. Halen Londra’da yaşayan Elçin Poyrazlar, İngiltere Polisiye Yazarlar Derneği’nin (CWA) üyesi ve Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nin kurucularındandır.

Keyifli Bir Rahat Polisiye Örneği: Bıçaklar Çekildi / Knives Out

Sherlock Holmes artı Hercule Poirot, eşittir Beoit Blach! Nasıl olur? Filmin senaryosunu Rian Johnson yazarsa ve yönetmen koltuğuna oturursa, neden olmasın? Johnson, filmi için her ne kadar  “Agatha Chıristie ve Alfred Hitchock buluşması” dese de bana göre içinde bir parça da Sir Arthur Conan Doyle barındırıyor.

Rian Johnson özgün senaryosuna;  Amerikan tarzı küçük dokunuşlar yaparak farklı bir yapıma imza atmış. Filmin ilk yarısı buram buram,  Agatha Chıristie ve S. Arthur Conan Doyle kokarken;  ikinci yarısından itibaren, Amerikan tarzı, o küçük dokunuşları fazlasıyla hissediyoruz.

Film, mekan tasarımı, ışıklandırılması, dekoru ve kostüm seçimleriyle;  tiyatral bir ortamın beyaz perdeye aktarılmış hali olarak karşımıza çıkıyor. Klasik Amerikan yapımı, aksiyonu bol; başları beladan kurtulamayan, asi, ölmeyen, öldürülemeyen, öldürülmesi teklif dahi edilemeyen dedektifler…  eğer beklentiniz bu yönde ise “ Bıçaklar Çekildi” sizi hayal kırıklığına uğratabilir.

Ünlü dedektifimiz Benoit Blanch’a gelince…  Rian Johnson bir röportajında  “Dedektifin geçmişi ve özel yaşamından çok, olayları çözmesindeki becerisi ve yeteneklerini ön planda tutmayı istiyorum. Tıpkı Hercule Poirot gibi,” demiş.  Ancak, büyük ustaların yarattığı dedektiflerin arasında yer alması için daha çok yol kat etmesi gerekiyor. Ünlü dedektif  Benoit Blanch, Hercule Poirot  gibi “ Küçük Gri Hücreleri”ni  çalıştıramıyor. Cinayeti çözme başarısına ve üstün zekasına, filmin hiçbir sahnesinde rastlamak mümkün olmadı ne yazık ki.

Filmin yıldızlarla dolu, dev oyuncu kadrosunda;  Daniel Craig, Chıris Evans, Ana de Armas, Jamie Lee Curtes, Toni Collette, Don Johnson, Michael Shannon, Katherine Langford, Lakeith Stanfield, Jaeden Martell ve Chıristopher Plummer,  yer alıyor.

Bu görkemli kadronun, oyunculuğuna diyecek yok doğrusu. Bazen birbirinden ünlü yıldızların rol aldığı filmler, hüsranla sonuçlanabiliyor. “ Bıçaklar Çekildi” filminde ise tam tersi olarak karşımıza çıkıyor. Keşke Rian Johnson, bu değerli oyunculara, daha fazla performanslarını sergileyecek fırsatı tanımış olsaydı. Bu dev kadroyu, filmin geçtiği tek mekan olan Thrombey’in malikanesine hapsetmiş gibiydi adeta. Hareket serbestliği, biraz aksiyon hiç fena olmazdı doğrusu.

Ünlü polisiye yazarı Harlan Thrombey, seksen beşinci yaş gününü kutlamak için görkemli  malikanesinde, bir doğum günü partisi verir.  Partiden sonra, çatı katındaki çalışma odasında boğazı kesilmiş halde ölü olarak bulunur. Yapılan soruşturmanın sonucunda polis, olayın intihar olduğuna karar verir. Ancak dava ünlü dedektif Benoit Blanch tarafından yeniden açtırılır.

İki polis müfettişi ve dedektif Benoit Blach, olayı soruşturmak için tarihi malikaneye gelirler.  Thrombey’in çocukları ve torunlarından oluşan aile bireyleri tek tek sorgulanmaya başlanır. Hepsi bu sorgulama işinden hayli rahatsız olmuşlardır. Babalarından kalacak olan yüklü servete konmak için sabırsızlıkla beklemektedirler.

Harlan Trombey, artık para musluğunu kapatmıştır ve bunu partinin verildiği gece, bütün evlatlarına söyler.  Şöhretinden ve parasından birer asalak gibi geçinen ailesini, hayatın gerçekleriyle yüz yüze bırakmıştır.

Harlan’ın güvendiği tek bir kişi vardır. O da, bütün sırlarını paylaştığı ve sevdiği hemşiresi, Martha’dır.

Martha göçmen bir ailenin kızıdır. Herkes onu aileden biri olarak görür ve çok güvenir.  Bu güven boşuna değildir çünkü Martha’nın bir sırrı vardır.

Dedektif Benoit Blanch, Martha’nın bu sırrını öğrenmiştir ve bunu ustaca bütün aileye karşı kullanmaktan çekinmez.

Martha, babası gibi sevdiği Harlan Thrombey’i,  öldürdü mü? Yoksa aile fertlerini mi korumaya çalışıyor?

Dedektif Benoit Blanch’ı, yüksek bir ücret karşılığında kim veya kimler tuttu?

Harlan Thrombey, bir cinayete mi kurban gitti yoksa intihar mı etti?

Katil kim? Olası zanlılar, aile içi sırlar, yalanlar, entrikalar, gizem, cinayet sebebi ve üstün zekalı dedektif! Bir polisiye de olmazsa olmazların hepsini içinde barındıran Bıçaklar Çekildi (Knives Out) filmi, günümüzde geçmişin kurallarına göre çekilmiş, kara mizah unsurlarıyla dolu bir yapıt.

Keyifli seyirler diliyorum.

Hikaye: Katil

“Hiçbir canlıya zarar vermeyeceksin”

Annemin yumuşak sesi uzaklaşırken gözlerimi açtım. Günün ilk ışıkları perdenin altından duvardaki antika dolaba vuruyor, kırılıp ekru renkli saten duvara hançer misali saplanıp kalıyordu. Tavandaki vantilatör yavaş devirde semasını tamamlayadursun, saati görmek için sağıma dönüp komodine uzanmaya üşeniyordum. Odam çocukluğumdan beri temizlenip boyanmak dışında ne şekil ne de renk olarak değişmişti. Anne ve babamın evde bıraktığı boşluğu yeni eşyayla doldurmamıştım. Hayatımda kurduğum düzenin asla ama asla değişmemesi gerekiyordu. Bu bana öğretilen ikinci kuraldı.

“Düzeni bozma”

Anne ve babam iyi eğitimli, sevecen, ideal sayılabilecek bir çiftti. Evde sesler yükselmez, boş konuşulmaz, aile daima ön planda tutulurdu. Beş yaşıma gelene kadar benim de diğer sağlıklı çocuklardan bir farkım yoktu. Ya da vardı ancak ailem bunu henüz fark edememişti. Bahçede oynadığım bir bahar öğleden sonrası elimde ölü bir yavru kediyle eve döndüm. Annem şefkatle bana ölümün doğallığını anlatıp zavallı yaratık için bir cenaze töreni yapmamı sağladı. O gece çok mutlu uyudum. Bir ay kadar sonra elimde başka bir yavru kediyle geldiğimde benimle konuşmadı, yıkayıp yatırdı ve babamla saatlerce mutfakta fısıldaştılar. O günden sonra her ölü kedi getirişim evde daha bir derin sessizlikle karşılandı.

On iki yaşıma geldiğimde bahçemiz tam bir kedi, köpek mezarlığına dönüşmüştü. Gittiğimiz psikiyatrlar, içtiğim ilaçlar, anne ve babamın gözü yaşlı telkinleri içimden taşmasını engelleyemediğim öldürme hazzına bir çare olmadı. Onlar da beni karşılarına alıp bundan sonra uymam gereken kuralları anlattılar.

“Asla plansız harekete geçme”

Plan yapmaya başladığımda bunun öldürme anından daha heyecan verici olduğunu fark ettim. Kısa, çabuk hareketler yerine başarılı gözlemler, son dakika aksilikleri için b ve c planları geliştirmek okul, ev hayatı dışındaki en büyük uğraşım oldu. Titizlikle planlanmış cinayetlerimi dosyada topluyor, sanki sıradan bir ödevi rafa kaldırıyormuş gibi dolabıma istifliyordum.

On altı yaşında geçirdiğim trafik kazası sol gözümde hasar bırakınca askerlik yapamadım. Bu yüzden hayatımda hiç silah tutma şansım olmadı. Öldürmek için ateşli bir silaha ihtiyacım olmadığını bildiğimden askerlik yapmamayı dert etmedim.

Üniversiteyi bitirip iyi bir işe yerleştiğimde dosyalar dolusu planlanmış cinayetim vardı. Bunları açıp okumak, işlemek kadar haz veriyor, zaman zaman “İşlenmemiş Mükemmel Cinayetler” adıyla bastırmayı düşünüyordum. Tabii ki bastırmadım.

Bir gün yine planlarımdan birini hararetle incelerken içimde bunu hayata geçirme fikri canlandı. Planın işleyişini görmeliydim. Başarılı olacağını ispatlama isteğini bastıramaz hale gelince kendime uygun bir kurban aradım.

Kadın, hafta sonunda gittiğim kıyıdaki bir kafede karşıma çıktı. Takibe başladığım günden bugüne kadar geçen üç ay boyunca öyle titiz çalıştım ki artık ne zaman su içer, ne zaman saçlarını savurur size söyleyebilirim. Ufak tefek aksilikler yaşamadım değil. Örneğin kadının buluştuğu arkadaşlarından biri benim üniversiteden tanıdığım bir genç çıktı. Adam bana doğru “Vay, vay, vay! Kimleri görüyorum” diye yaklaşınca soğukkanlılığımı korumayı başardım ancak beni kadınla tanıştırmasına engel olamadım. Böylece birbirimize istemeden de olsa dokunmuş olduk. Oysa bu kurallara aykırıydı.

“Hiçbir kadına dokunma!”

Planı rafa kaldırıp başka bir kurban seçmem gerektiğini biliyordum ama üç aylık emeğimi heba etmeyi de göze alamadım.

Simamı unutturacak bir süre kadından uzak durduktan sonra her ayrıntıyı tek tek gözden geçirip işe koyuldum.

“Suç mahallinde iz bırakma”

İşte şimdi buradayım. Kurbanımın yatak odasında. O, beyaz keten çarşaflarına gömülmüş kim bilir hangi renkli rüyalarda gezinirken ellerimdeki siyah plastik eldivenlerin, ayağımdaki mokasen ayakkabıların verdiği rahatlıkla odada yokmuşum gibi hareket edebiliyorum. Üzerinden az önce çıkarıp sandalyenin koluna bıraktığı bluzuna, tarağında kalmış saçlarına, deri çantasının gümüş tokasına dokunabilirim. Ama kadına asla. Onu uyandırıp uyandırmama konusunda çok düşündüm. Doğrusu iki türlüsü de aynı derecede beni tatmin edecekti. Beni gördüğünde yüzünün alacağı şekli merak ettiğimden eğilip kulağına “uyan” diye fısıldıyorum. Mırıldanarak gözlerini aralıyor. Karanlık ne yaşadığını algılamasına engel oluyor. Uzanıp başucu lambasını yakıyor yatağın kenarına oturuyorum. Bedeni korkudan kasılmış, gözleri sonuna kadar açık, geceye yakışır kısık bir sesle soruyor.

“Sen kimsin?”

Elimi bir silah gibi tutup işaret parmağımı terli alnına dayıyorum.

“Katilinim. Bam!”

Sıkıca kapattığı yaşlı gözlerini açtığında odada kimseyi bulamayacak. Çünkü ben asla bir canlıya zarar veremem. İyi planlar yaparım, kurbanlarımı dikkatli seçerim ama asla onlara dokunmam. Annemin de hep dediği gibi…

“Düzeni bozma. Suç yoksa ceza da yoktur”

Hikaye: Bezelye Çocuk 🔊 🎧

Tabağında kalan son bezelye tanesi ile oynuyordu on dakikadır. Çatalı batırmadan, kenarıyla iterek küçük bir topu sahada sürer gibi tabağın içindeki bir kaleden diğerine sürükleyip duruyordu. Pirinç tanelerinden yapılma kale direkleri bile vardı. Futbolu sevmezdi. Aslında severdi ama onu oynatmazlardı mahallede yapılan maçlarda. O da buna bozulmuyor gibi davranmak için oyunu sevmediğini söylerdi. Aynı sebepten sevmediği başka oyunlar da vardı: Körebe, yakar top, mendil kapmaca… Okulda durum farklı olurdu. Sevmemek bahanesi sökmezdi öğretmenine. İnatçı bir kadındı öğretmeni, illa oyuna girmesi için tuttururdu. Tamam dese bu kez de sınıf arkadaşları kendi takımlarında istemezdi onu.  Her oyun sonunda olan yine ona olurdu: Öğretmenin görmediği yerde suratına doğru sallanan parmakların muhatabı olurdu. Yandaki odada devrilen bir eşyanın sesi ile birlikte bezelye tanesini ağzına attı. Kendi tabağını lavabonun içine bıraktı. Diğer iki tabağı temizlerin yanına kaldırdı. Seslere bakılırsa yine yemek yemeyeceklerdi.

Şehrin kenar mahallelerinden birinde yaşıyorlardı. Uyuşturucu satıcılarının, kadın tacirlerinin, silah kaçakçılarının mesken tuttuğu, her an bir köşe başında birinin birine sustalı çektiği bir mahallede tek katlı, üç odalı bir evde…  Kış olduğunda evde yaşayan herkes sobanın yandığı odada toplanır, yemeği orada yer, televizyon izler ve yine orada birlikte uyurdu. Yatak odalarından birinde soba kuruluydu ama böylesi daha ekonomik oluyordu. Sırf bu yüzden kış mevsimini sevmezdi. Ev, böyle elektrikli olduğunda kaçacak yeri olmazdı çünkü. Bir köşede saklanamadığı için babasının öfkesinden payını alırdı. Hatta çok ağlayıp sızlanırsa annesi bile ona öfke kusardı. Fiziksel olmazdı annesinin darbeleri ama babasının kemerinden daha çok canını yakardı. İçeriden bir çığlık yükseldiğinde o da tezgâhın önüne getirdiği sandalyede yükseliyordu. Lavabonun içine bıraktığı tabak, bardak ve çatal, kaşıktan oluşan kendi bulaşığını sessizce yıkadı. Yemek tenceresinin kapağını ve kendi elleriyle yaptığı masanın orta yerinde renk cümbüşü oluşturan salatanın üzerini kapattı. Şansına mevsim kış değildi de o da kendi sığınağına saklanabilecekti. Ortada görünmezse ona bulaşmaz, önünde sonunda birbirlerini hırpalamaktan yorgun düşüp uyurlardı.

Anne ve babasının odasının hemen karşısındaki odanın kapısını gıcırdatmadan açabilmek için oldukça yavaş hareket etti. On yıldır kazandığı deneyim neticesinde parmaklarının ucunda yürümekte uzmanlaşmıştı: doğuştan bir bacağı diğerinden dört santimetre kısaydı.  Yan odadan hakaretler sıralanıyordu. Babaannesinin televizyonunu açıp, film izlemeyi düşündü önce, sonra ses olacağı için vazgeçti. İzlediği filmleri beğenmezdi annesi, kızardı. “Kanlı, vahşet dolu filmler izleme,” derdi. Oysa evlerinin dışında her an kan akabilirdi. Filmde gördüğü sahnelere gözlerini kapatan annesi; pazarda, hemen iki adım ötesinde biri birini bıçaklarken durup seyretmişti.

Dışarıda şakır şakır yağmur yağıyordu. Yağmurun sesi belki diğer odadan gelen sesleri bastırır diye umut etti. Babaannesinin yatağına uzandı. Yastıkta kalan kokusunu ciğerlerine çekti. Babaannesini herkesten çok seviyordu. “Keşke hemen bugün gelse, o varken böyle olmuyor,” diye mırıldandı. Ancak ertesi gün geleceği için şükür de etti. Babaannesi bir süre onlarda bir süre amcasının evinde kalıyordu. Şimdi yine amcasının sırasıydı.  Yaşlı kadın evdeyken babası yine öfkelenip bağırırdı ama annesi, uysal bir gelin gibi davranır cevap vermezdi o zaman. Öyle olunca da kavga bu kadar büyümezdi. Babası uzatacak olsa babaannesi hemen torununu kanatlarının altına alır ya odaya çekerek korur ya da babasının kulağını çekerdi birkaç sözle. Babası, babaannesine pek karşı çıkamazdı. Annesine saygısızlık ederse ağabeyinin onun canına okuyacağını bilirdi. Bir keresinde amcasının evlerine hışımla geldiğini ve babasını dövdüğünü unutamıyordu. Babasının suçu neydi bilmiyordu ama babası karşılık vermemiş, ağabeyine karşı kendini savunmamıştı bile. Babasının en büyük merakı kuşlardı. Güvercinler, keklikler…  İnşaatlarda kazandığı üç kuruşu kuşlara yatırdığı için çıkardı evdeki kavgaların çoğu. Okul alışverişi için çarşıya çıktıkları bir gün babasının bulduğu paçalı bir güvercini alması yüzünden iki ay okula formasız gitmek zorunda kalmıştı. Babaannesi yine imdada yetişmiş, üç aylığını alır almaz onu forma almaya götürmüştü. Annesi de bu üç aylık yüzünden babaannesine çıtını çıkarmıyordu.  Onun olmadığı zamanlarda kadının arkasından hiç çekinmeden atıp tutuyor ve ondan bahsederken “cadı” diyordu.

“Üç kuruş için bize eziyet ediyor cadı./ O cadı yüzünden bu küflü evde kalakaldık./ Boğazı hiç durmuyor cadının, isteği hiç bitmiyor./ Hizmetçisi oldum bir cadının…”

Annesi böyle konuştuğunda çok üzülürdü. Bir, iki kere itiraz etmeye, babaannesini savunmaya kalkmıştı da işte o zaman annesi yine zehir gibi sözler söylemişti: “Sen sus topal! Senin yüzünden bir daha çocuğum da olmayacak. Kendin sakat doğdun, beni de sakat bıraktın. Ömrümü bana zindan ettin! Keşke hiç doğmasaydın, o zaman bu bunak cadıya da babana da katlanmak zorunda kalmazdım,” demişti ağzından tükürükler saça saça. Bir anne çocuğunu sevmez miydi? Annesi hayatı sevmiyordu aslında. Hiç kimse için saçını süpürge ettiği de yoktu. Babaannesi diğer oğlunun evine gittiği zamanlarda derme çatma evleri pislikten kokardı. Çocuk aklıyla ortalığı toplamaya, temizlik yapmaya çalışırdı.

Babası da ne onu ne de annesini seviyordu. Babası Şaziye’yi seviyordu. Kaç kere babasını gizlice takip etmiş, Şaziye’nin evine girerken görmüştü. Mahallenin içinde elini kolunu sallayarak yürüyordu babası, sonra Şaziye’nin evinin arkasına dolanıyordu ve bahçe duvarından atlayarak eve giriyor, yine aynı yerden çıkıyordu. Kimsenin onu görmediğinden o kadar emindi ki, bir bacağı kısa oğlunun kedi gibi sessizce onu takip ettiğini fark edemiyordu. Mutlaka birine söylemeliydi bu gerçeği. İlkin bunu annesine söylemeyi düşündü ama söyleyemedi; daha büyük kavgalar çıkar diye, babası onu döver diye korktu. Babaannesine anlatmayı düşündü, kıyamadı babaannesine. Kalp krizi diye bir şey duymuştu, yaşlılarda çok olurmuş, babaannesinde de olursa diye korktu. Şaziye’yi de sevmiyordu. Çünkü babası evdeyken hiç gülmüyor ama Şaziye’nin evinden çıkarken hep gülümsüyordu. Artık gülemeyecekti babası Şaziye’ye. Yan odadan bir şangırtı daha koptu, onu da daldığı düşüncelerden kopardı. Babaannesi olsaydı bu kadar uzamazdı. Keşke sadece babaannesi ile yaşayabilseydi. Gözlerini kapattı. Yan odadan duyulan cümleler birer tokat gibi çarpıyordu yüzüne. Bu aralar annesi aynı şeyleri tekrar tekrar söyler olmuştu. Annesinin, “Yalnız bu şartla affederim seni. Dediğimi yaparsan, ne haliniz varsa görün, karışmam,” dediğini ve babasının bunu kabul ettiğini duyduktan sonra yastığı başına bastırdı ve saat daha dokuz bile olmamışken yorganı üzerine çekti.

Ertesi gün babaannesi onu uyandırdığında öğle olmak üzereydi. Yaşlı kadın gözyaşlarını tutamıyor, başına geçirdiği beyaz bürgünün ucuyla yanaklarını silip duruyordu.

“Hasan kalk yavrum. Şimdi gözlerini kapatmanı ve benimle birlikte evden çıkmanı istiyorum. Aç, diyene kadar açma gözlerini. Söz mü?”

İtaat ederek kapatmıştı gözlerini. Babaannesi gözlerini açmasını söylediğinde evlerinin bahçe kapısının önündelerdi.  Mahalleli toplanmaya başlamıştı. Kimi ağlıyor, kimi dövünüyordu. Kalabalığın arasında amcasını gördüğüne sevindi Hasan. Amcası bu mahallede yaşayanlara hiç benzemezdi ve çok severdi onu, hep çikolata alırdı ama bu kez çikolata yoktu anlaşılan. Telefonda konuşup duruyordu amcası ve ayakkabıları kırmızı izler bırakıyordu o yürüdükçe. Hemen eğilip kendi ayaklarına baktı Hasan, terliklerine: temizdi. Polis arabasının sirenleri duyuldu önce, sonra kendisi göründü. Mahallenin dar ve tozlu sokaklarında toplanan kalabalığı yarmak için çalmışlardı sirenlerini. Mahalleli polisi sevmese de Hasan, polisleri, en çok da polis arabalarını severdi. Yana doğru kayarak açılan kapıları olan bütün arabaları severdi. Amcasının arabası da öyleydi. Evi büyüktü, kaloriferleri bile vardı; sıcacıktı.  Komşulardan biri sandalye getirdi Hasan ve babaannesine. Babaannesi kaya gibi sağlam bir kadındı ve yine öyle davranıyordu. Yaşlı kadın Hasan’ın elini sımsıkı tutmuştu, ara ara dudaklarına doğru götürüp öpüyordu. Bir kadın polis yanlarında gelene kadar da bırakmadı.

“Adın Hasan’dı değil mi? Bana anlatır mısın dün gece neler oldu evinizde?”

Hasan bütün kavgayı anlattı baştan sona kadar. Ne duyduysa…  Annesinin Şaziye’yi öğrendiğini anlattı. Aynı gün öğle saatlerinde, babası evde yokken Şaziye’nin evlerine geldiğini ve annesine her şeyi anlattığını da ekledi Hasan. Annesinin önce kapılarına gelen bu arsız kadının saçlarını yolduğunu, sonra onu evden kovduğunu da…  Kadının evlerinden kaçarcasına çıktığını ve kendini evine zor attığını izlemişti Hasan. Çünkü bu kez de kadını takip etmişti sessizce. Babası eve geldiğinde annesi kavgayı başlatmıştı. Babasını eğer Şaziye’yi bırakmazsa amcasına her şeyi anlatmakla tehdit etmişti.  Hasan, babasının amcasından korktuğunu da anlattı polise. Amcası eğer dededen kalan tarlayı, babaannesinden vekâlet alan kardeşinin sattığını öğrenirse, paraları paylaşmak isterse ne olurdu? Kesin amcası bu kez babasını vururdu. Hasan, kadın polise akşam boyu yaşanan her şeyi, yani anlatmak istediği her şeyi anlattı. Başka bir şey bilmediğini söyledi ve hıçkıra hıçkıra ağladı; sefaletle geçen çocukluğuna, sevilmeyişine ve yaşadıklarına ağladı.

Soruşturma haftalarca sürdü. Polis, Hasan’a aynı şeyleri defalarca anlattırdı. “Evin kapısı kapalı mıydı? Evde başka birisi var mıydı? Gece başka ses duymuş muydu? Neden o kadar derin uyumuştu? Hep mi böyle uyurdu?”  Babaannesini, amcasını ve Şaziye’yi de sorgulamışlardı. Amcasının şahitleri vardı. Şaziye’nin belalı bir dostu daha olduğu ortaya çıkmıştı. Polis sabıkası kabarık bu adamdan şüpheleniyor ama kanıt bulamıyordu. Amcası diyordu ki;

“Cinayet aleti ortada yok. Biz geldiğimizde evin kapısının camı kırık, eşyalar karman çormandı. Odanın penceresi de açıktı. Kesin eve hırsız girdi. Çocuğa bir şey koklattılar belki. Bizimkiler karşı durunca da öldürdüler. Bizi yiyip bitirdikleri gibi, başkalarını da dolandırmadılarsa hırsızlık işidir bu.”

Yengesi itiraz ediyordu buna: “Hırsız dediğin evi temizler mi hiç? Neleri vardı ki zaten çalınacak? Polis, biri evdeki kapıları, pencereleri silmiş demiyor muydu?”

Babaannesi her seferinde kızıyordu amcasına, çocuğun yanında konuşma bunları diye. Oysa Hasan şiddete alışkındı, alışmak zorunda bırakılmıştı. Hasan bükünce boynunu yengesi, amcası, kuzenleri etrafında pervane oluyorlardı hemen. Onu mutlu etmeye uğraşıyorlardı. Sırf bu yüzden büküyordu Hasan boynunu.  Aslında on yıllık ömründe ilk defa gerçekten mutluydu.

Amcası, “Anne, gel he de, satalım şu eski evi. Kurtulun o pis mahalleden.  Bizimkini de satalım. İki katlı bir ev alalım. Yıllardır söylüyorum, evim diye tutturuyorsun. Altlı üstlü otururuz. O mahallede nasıl bırakayım artık sizi bir başınıza?” diyordu. Babaannesi gelin geldiği evden vazgeçmekte zorlanıyordu. Zaten bu yüzden yıllardır, onu el üstünde tutan büyük oğlunun yanında temelli kalamıyor, küçük oğlunun ve gelininin her türlü kahrını sineye çekerek evine dönüyordu. İkna olması için iki ay geçmesi gerekti. Ev satıldı mahalleden birine. Eşyaları toplama vakti geldiğinde Hasan tutturdu, “Ben de geleceğim sizinle,” diye. Zaten ev kan izlerinden temizlenmişti. Hasan evlerine yeniden girdiğinde tüm odaları dolaştı önce. Evin derlenip toplanmış olduğuna şaşırdı. Evleri hiçbir zaman bu kadar temiz olmamıştı. Evi alıcılara göstermek için temizlik yapıldığını açıkladı amcası. Eşyalar birer ikişer kolilere konmaya başladı. Büyük eşyaların kimi fakire fukaraya dağıtılacaktı, kimi eskiciye satılacaktı. Hasan, babası ve annesinin odalarının kapısında dikildi bir süre. Onları gördüğü son güne dair ne var ne yoksa bugün yok edecekti. Yeni hayatına başlayacak, kendinden nefret edenlerin dünyasından onu sevenlerin dünyasına yerleşecekti.

Yine parmak ucunda yürüyerek, işe dalmış büyüklere görünmeden, kedi gibi usulca çıktı evden.  Evlerinin arkasındaki bahçeye geçti. Küçük küreği aldı kömürlüğün kapısına yasladığı yerden. Bahçe duvarının dibinden yürüyerek beşinci ağacı buldu.  Göz ucuyla anne ve babasının yatak odasının penceresine baktı, meraklı komşuları uzak tutmak için çekilen perdeler sıkı sıkıya kapalıydı hala. Ağacın dibini kazdı, çıkardığı poşetleri hızla pantolonuna soktu, gömleğini üzerine çekti. Mahallede yürümeye başladı, birkaç sokak geçti. Kanlı kıyafetlerinin ve bezlerin olduğu poşeti, cebinde sakladığı başka bir poşete daha geçirerek çöpe attı. İzlediği filmlerde de öyle yapıyorlardı. Delilleri saklamalıydı. Zaten delilleri ortadan kaldırmak için gece boyunca uğraşıp durmamış mıydı? Anne ve babası öldükten sonra pencereden atlayarak dışarıya çıkmış, kıyafetlerini ve tarlanın satışından gelen parayı saklamıştı, üzerine bulaşan kanlardan arınmak için bahçedeki hortumu üzerine tutmuş, ayak izlerini yıkamış, biraz da yağmurdan faydalanmıştı. Evin giriş kapısındaki camı da özellikle dışarıdan kırmıştı. Polisler, filmlerde hep camın nereden kırıldığına bakıyordu çünkü. Bütün delilleri yok ettiğinden emin olduktan sonra, sabaha karşı acıkıp kalan salatayı yemiş ve uykuya dalmıştı.

Şaziye’nin sevgilisi evlerine baskın yaptığında saat gecenin onuydu. Babasının kapıyı açtığını, adamın babasını tehdit ettiğini duymuştu. Babası adama küfürler sayarken annesi ,“Susun Allah aşkına, mahalleye rezil edeceksiniz bizi,” diye yalvarmaya başlamıştı. Oysa tüm mahalle onların evlerinden gelen bağrış çağrışa, kırılan dökülenin çıkardığı seslere alışkındı. Odasının kapısını hafifçe aralayıp baktığında adamın bir bıçak çıkardığını gördü. İlk bıçak darbesini babasının göğsüne indirdi adam. Babası geri geri giderek odanın orta yerinde düştü. Adam, babasının boğazını keserken, “Irz düşmanı,” dedi. Hasan bunun ne demek olduğunu anlamamıştı. Annesi çığlık atarak kendini odaya kilitledi.

Nefesini tutmuş her şeyi kapı arasından izlerken adam onu fark etmişti. Kapıyı itmesiyle Hasan yere düştü. Şaziye’nin hapishaneden yeni çıkmış uzatmalı sevgilisi kapının eşiğinde durmuş şaşkınlıkla ona bakıyordu. ”Sen ha? Kendi babanı mı ispiyonladın çakal?” deyip bir kahkaha patlattı. Annesi odanın kapısını açmadı bile. Adamın sesini duymamış olması mümkün müydü? Hangi anne çocuğu ölümle burun burunayken saklanmaya devam ederdi? Adam sırıtarak “Arkamda şahit bırakmam olmaz, anlarsın ya, annen nereye gitti?” diye sordu. İşte o an Hasan’ın ikinci seçimini yaptığı andı. İlkini babasının yediği haltları Şaziye’nin evine giren adama anlatarak yapmıştı. Sonunun böyle olacağını düşünememişti ama bu ikinci seçimin sonu belliydi. Ondan vazgeçenlerden vazgeçmek zamanıydı. Güçlükle ayağa kalktı, topallayarak yürüdü ve karşı odayı işaret etti. Adamın kaşları çatıldı. Bir süre Hasan’ın topal bacağına baktı. Bıçağı tutan elini, bıçağı savurmak için geriye doğru çekti. Hasan gözlerini kapattı. Bekledi, bekledi… Kırılan kapının sesini ve annesinin çığlığını duyduğunda bile açmadı gözlerini. Ayak seslerinin yanı başına kadar gelişini dinledi, bekledi.  Hak ettiği ölümü bekledi. Katilin nefesini suratında hissediyordu.  “Aç gözlerini,” dedi nefesi kokan adam, Hasan gözlerini açtı. İlk gördüğü şey ucundan kan damlayan bıçak olduğunda adamın ayaklarının dibine istifra etti.  Lapaya dönmüş pirinç ve bezelye taneleri ayakkabılarına bulaşmıştı adamın. Hasan yeşil sıvıya bakarken, “Keşke son yemeğim bezelye olmasaydı,” diye geçirdi içinden.  Ne zaman bezelye yese midesi bulanırdı zaten.

“Sen bana bir iyilik yaptın, ben namusumu temizledim. Ben de sana bir iyilik yapacağım ve yaşamana izin vereceğim. Artık suç ortağıyız. Eğer birine benden bahsedersen, sevdiğin her kim varsa öldürürüm. Anladın mı beni Bezelye Çocuk?” dediğinde adam, Hasan sadece başını sallamakla yetindi. Bir daha asla bezelye yemeyecekti.

Ertesi gün evlerinin dışında oturup polise ifade verirken Şaziye’nin uzatmalı sevgilisi onu izliyordu. Hasan sözünü tuttu.  Ne yaptığı anlaşılsa herkes ona da katil diyecekti ama o kendini, babaannesini katilden ve bu rezil mahalleden kurtaran kahraman olarak görüyordu. Herkesin acıyarak baktığı, kimsenin şüphe duymadığı çocuk, eğer ellerindeki vekâleti kullanıp evi satacak ve babaannesini evden tamamen gönderecek olmasalardı, anne ve babasına bunu asla yapmazdı.

Hikaye: Kadınım

Bayram için gittikleri memleketlerinden bir akşamüstü dönen Neziha ve Ferdi Fındıklı çifti, birbirleriyle çekişerek apartmanın dar ve büyük merdivenlerini nefes nefese çıktılar. Ellerindeki valizlerin yanı sıra bir de et poşetleri vardı. Kapının önüne ilk çıkan, kaplumbağa ve tavşan öyküsündeki gibi şaşırtıcı bir sonuçla Neziha Hanım oldu. Kısa boylu, tombul kadın, “Satak da asansörlü ev alak diye gaç kez dedim sana,” diyordu, valiz ve iki poşeti ayağının dibine koyarken. Adam ise bir adım gerisindeydi. Aralarında bir adımlık mesafe vardı. “Ama dinletemedim. Zaten bir adam bir kadının lafını dinlemezse çok perişan olur. Neyse ki ıccık dinledin de şu eski evi alabildik.” Adam hiç oralı olmuyordu. Yıllardır kadının dırdırına bu şekilde katlanmıştı. Buna karşın kadın da haksız sayılmazdı. Yıllarca varlık görmüşlerdi, fakat kadının dırdırı sayesinde bu otuz yıllık binanın beşinci katındaki evi alabilmişlerdi. Asansör yoktu, izbesi ne kadar ilaçlanırsa ilaçlansın yine de kara böceklerin, farelerin istilasına uğruyordu. Adam poşetleri bıraktı ve deminden beri evin anahtarını arayan kadına, “Çenen dursun da elin iş yapsın Neziha,” dedi. “Çekil,” diye payladı. Cebinden evin anahtarını çıkarttı ve anahtar deliğine soktu. Tahta kapı bin bir gıcırtıyla aralandı.

“Kapıyı kilitlemeden mi çıkmış eşşoğlusu!” dedi adam.

Anahtarı delikten çıkarttı ve valizi ve poşetleri bir solukta eline aldı, içeri geçti. Valiz ve poşet ayırdımı yapmadan hepsini mutfağa koydu.

Adam ocaktaki cezveye, tezgâhın üstündeki tabak, çatal, bıçaklara bakıp hayıflandı.

“İyi ki bir haftalığına gittik. Şu sorumsuzluğa bak! Aynı amcası…”

Hiç sevmediği kardeşine, yeğenine örnek olduğu için bir ton saydı. Neziha Hanım’ın çığlığıyla sesini kesti, hiç beklemeden sesin geldiği yere, yatak odasına doğru koştu. Gördüğü manzara karşısında şaştı kaldı. Az önce şikâyet ettiği tek çocuğu, biricik oğlu yatağın üzerinde çırılçıplak yatıyordu. Yatağın üzeri kanlıydı. Ağlamak istedi, boğazına bir yumru oturdu. Hıçkıramadı, seslenemedi. Kanlanan gözlerinden, yaş ince ince aktı.

***

Dar merdivenleri çıkıp dairenin önüne geldiğinde nefesi kesilen Alpaslan bir süre tırabzandan tutunup nefesini düzene soktu. Sonra aklından bir hesap yaptı; ne kalmıştı emekliliğine, beş sene mi ne, geleli de bir sene olmuştu, acaba istese yorulmayacağı bir şehre tayini çıkar mıydı? Hiç sanmıyordu. Alpaslan, mesleğini sevse ve adalete bir katkısı olduğu için mutlu olsa da, bu en insanî yakınmalardan, düşüncelerden ve basit arzulardan hiç utanmıyor, sıkılmıyordu.

Kendini iyi hissedince sarı bandın altından geçip eve girdi. Olay yeri inceleme ekibinden polisler çalışıyordu, doğrudan cesedin bulunduğu yatak odasına hareket etti.

Bermutat Ateş Komiser vardı cesedin başında. Alpaslan’ın geldiğini fark etti. Maktulün başından kalkıp başkomisere rapor etti ahvali:

“Maktulümüz İsmet Fındıklı, başkomiserim. Yirmi iki yaşında, üniversite son sınıf öğrencisi. Kasığından aldığı bıçak darbesiyle öldüğünü düşünüyorum. Boşluğuna ve karaciğerinin üzerine de isabet etmiş bıçak, ama öldürücü darbe kasığına. Otopsiden sonra belli olur. Ekipler delil toplamaya devam ediyor. Kapıda ise herhangi bir zorlama yok. Yani katil her kimse, eve maktul ile gelmiş. Maktulün bu çıplak hali de göz önünde bulundurulursa katilin kadın olduğunu düşünüyorum.”

Alpaslan umutsuzca baktı meslektaşına.

“Cinayet silahı?” diye sordu.

“Henüz bulamadık. Ama yara izine bakarsak, standart büyüklükte bir ekmek doğrama bıçağı olabilir.”

Alpaslan bu yanıttan memnun olmadı. Daha doğrusu standart bıçak boyutunu kafasında canlandıramadı. Kendi evinde herhangi bir bıçakla ekmek keserdi. Bu bir meyve bıçağı da olabilirdi, büyük et bıçağı da. Onun için fark etmiyordu. Bıçak bıçaktı. Kesici, delici bir âlet.

Yatak odasının perdeleri çekilmişti; karşı apartmandan gören olmazdı, üstelik kadın tanıdık ise iş zora girerdi.

“Başkomiserim,” diye araya girdi Selda. “Maktulün annesi fenalaştı yine. Ambulans yaklaşmış. Babası da konuşamayacak durumda.”

“Tamam, kızım. Siz komşularla konuşun. Anne ve baba da sonraya kalır. Ambulans neden geç kalmış?”

Ateş utanarak, “Sizin gelmenize yakın çağırdık başkomiserim,” dedi. Eliyle de genç bir adamı gösterdi. “Arkadaş büroda yeni. Adı Umut. Çağır, dedik, ama unutmuş. Ben payladım.”

Alpaslan bu olayın üstünde fazla durmadı.

“Polisi kim aramış?”

“Karşı komşu,” diye cevapladı Ateş. “Onlar da yeni gelmiş zaten. Ses duymuşlar, çıkıp kapıya gelmişler, çalmışlar, kapıya vurmuşlar, açmaları için bayağı dil dökmüşler. En sonunda açtırmışlar.”

Cinayet büronun ellilik başkomiseri derin bir nefes aldı verdi. Yatak odasının kötü kokusundan, maktulle aynı odada daha fazla bulunmak istemediğinden ve içerideki polislere alan açmak için odadan ayrıldı. Evin holündeki bürosunun elemanlarıyla göz teması kurdu. Genç komiserler Ferdi ve Selda komşularla konuşmuşlardı. Apartmanda yapılacak iş kalmamıştı. Komiser yardımcısı Cemil ise yıllık izinde olduğu için hiç gelmemişti. Başkomiser lambası yanık, kapısı açık, içi boş bir odaya yöneldi; burası maktulün odasıydı. İçeride dağınık halde bulunan kitaplardan, defterlerden, açık haldeki yatağından gayrı kapakları kapalı elbise dolabı ve temiz bir halı bulunuyordu. Perdeleri çekili, penceresi örtülüydü. Duvarda Tarsus İdmanyurdu takımının çeşitli yıllardaki takım fotoğrafları, yıldı futbolcuların afişleri bulunuyordu. Neden sonra bilgisayar masasının boş olduğunu seçti. Hemen üç adım gerisindeki genç meslektaşına seslendi.

“Ferdi!”

Ferdi biraz daha yaklaştı.

“Bilgisayar yok muymuş? Masa boş.”

“Var başkomiserim,” deyip araya girdi olay yerinin yeni elemanı. “İçindeki dosyaları incelemek için aldık.”

Alpaslan vaziyeti tam idrak edemediği için toy polise sebebini sordu. Genç ise ekip amirleri Ateş’in delil oluşturabilecek bütün elektrikli özel eşyayı (cep telefonu, bilgisayar, tablet vs.) almalarını söylediğini iletti. Bunun üzerine odaya gelen Ateş ise prosedürlerine aykırı bir iş yapmadıklarını, gelişen dünyada artık telefon veya bilgisayarlara kaydedilen dosyaların önem arz ettiğini mesleğin özel ve akıcı diliyle anlattı. Yaşından ötürü teknolojilere meraklı olan Umut ise amirine ek olarak ABD ve pek çok Batı ülkesinde sadece bunlara bakılarak vaka çözüldüğünü anlattı. Alpaslan yapılan işten memnun olmuştu. Bir anda yirmi yıl öncesine gitti. Mail yazışmalarının yeni olduğu zamanlar. Kendisi asayiş şubedeydi o zamanlar. Bir Tahsin komiserleri vardı. Fırtına Tahsin’di adı. Cinayetçilerin, narkotikçilerin ve gaspçıların dünyaya ayak uydurması gereken polisler olduğunu anlattığı o ılık İstanbul günleri canlandı gözünde. Karısı öldürülmemiş, kendisi henüz başkomiser olmamıştı. Tahsin Komiser’in evinde rakı içiyorlardı. Amirinin, “Beş sene önce bana ‘Bilgisayar kullanacaksın ve raporları onda yazacaksın,’ deselerdi, güler geçer hasiktir çekerdim,” dediğini tebessümle hatırladı.

“Başkomiserim, gidiyor muyuz?” diye sordu Selda.

Alpaslan mutlu ve huzurlu günlerden uyandı, komiserini onayladı.

***

Ertesi gün olup da cinayet büro ekibi büroda mesaiye başlayınca, Alpaslan Kaya ofisinde topladı ekip arkadaşlarını.

“Anne ve babanın durumu nasıl? Kendilerinde mi?”

Selda Komiser yanıtladı.

“Ailenin akrabaları, aile dostları toplanmış başkomiserim. Aileyle birlikte bıraktığımız resmî ekipler ise anne ve babanın sağlığının dünden daha iyi olduğunu ve başsağlığına gelenlerle konuştuklarını az önce rapor etti.”

“Güzel,” dedi Alpaslan. “O zaman Ferdi’yle gidip konuşun bakalım.”

“Emredersiniz başkomiserim. Başka bir emriniz yoksa biz çıkalım.”

“Çıkın,” dedi Alpaslan Ferdi’ye bakmadan. Zira bu sırada masasındaki tutanakları eline almış, göz gezdirmeye başlamıştı.

İki genç komiser de çıktı.

Alpaslan tutanaklardan bir sonuç elde edemedi. Bir aile apartmanıydı, altı katlı, on iki daireli apartmanın neredeyse tamamı bayram için köylerine, ilçelerine; hülasa şehir dışına çıkmışlardı. Yalnız ikinci kattaki üç numaralı dairede ikamet eden iki erkek öğrenci bayram zamanı apartmandalardı. Alpaslan onların adını, soyadını bir not kâğıdına yazdı ve tutanakların bulunduğu dosyayı kapattı.

Masasından kalkıp biraz sonra başlayacak otopsiye katılmak üzere bürodan ayrıldı.

Adlî tıpta maktulün babasıyla karşılaştı. Adam oğlunun kesilmiş bedenini teslim almak için otopsi odasının önünde bekliyordu. Başkomiser, saygıyla adamın yanına oturdu. Adamın yanında, ayakta bulunan bir genç vardı. Alpaslan bu gençle göz göze geldi. Gözlerinde uykusuzluğu, kederi seçti. Bir dakika sessiz kaldıktan sonra adama kimliğini gösterdi.

“Ben cinayet büro amiri Alpaslan Kaya. Sizi ne kadar avutur bilmem ama en kısa zamanda katili yakalayıp adalete teslim edeceğiz. Size bir polis olarak değil, bir baba olarak söz veriyorum.”

Adam akı ala dönmüş gözleriyle Alpaslan’a baktı, sonra dizine elini koydu. Huşuyla başını eğdi.

“Kapıda zorlama yok. Her kimse eve İsmet ile birlikte girmiş. Oğlunuzun bir kız arkadaşı ya da böyle eve getirebileceği kadar samimi olduğu bir arkadaşı var mıydı?”

Adam ağlamaklı ve yorgun bir sesle başladı konuşmaya. “Oğlum, sessiz ve iyi niyetli bir çocuktu. Dışarı çıkmaz, kimseye karışmazdı. Kim neden böyle bir şey yapsın amirim? Sevgilisi var mıydı bilmem. Pek konuşmazdım bu konuyu. Önce okulunu bitirsin, ekmeğini eline alsın, gerisi kolay derdim.” Sözleri gözlerinden süzülen yaşı silmek için kesildi. Alpaslan gence baktı yeniden. Adam, “Yeğenim olur, bacımın oğlu,” dedi.

“Başın sağ olsun,” dedi Alpaslan.

“Sizler sağ olun.”

“Sen bilir misin İsmet’in arkadaşlarını falan?”

“İsmet ağbimle çok konuşmazdık amirim, öyle tanıdığım ettiğim biri yok, zaten ben Antalya’da yaşamıyorum. Tarsusluyuz da…”

“Akrabaların çoğu orada. Aslen oralıyız. Üç beş akrabamız var burada,” dedi adam.

Alpaslan da adamın dizine dokundu. “Ekip arkadaşlarım şu an evinizde. Sözüm söz. En kısa zamanda yakalayacağız. Telefonu, bilgisayarı inceleniyor.”

“Sağ olun,” dedi kısık bir ses tonuyla adam.

Bu arada otopsiden çıkan adlî tabip doğrudan Alpaslan’ın yanına geldi. Otopsinin bittiğini, birkaç saate teslim edileceğini söyledi adama. Bundan sonra Alpaslan’a henüz raporun hazırlanmadığını, konuşmak için odasına geçebileceklerini söyledi.

Başkomiser kalktı ve tabibin odasına yollandılar. Odaya girince doktor bir şeyler içip içemeyeceğini sordu. Alpaslan teşekkür etti.

“O hâlde,” diye başladı tabip. “Vücudunun pek çok yerinde darp izleri var. Bir süre boğuşmuş olabilir. Karın boşluğuna ve karın bölgesine aldığı bıçak darbeleri derin değil, Bunun öldürücü darbeler olduğu söylenemez. Ama kasıklarına aldığı iki darbe derin ve öldürücü nitelikte.”

“Bir intikam olabilir bu,” diye sesli düşündü Alpaslan.

“Olabilir,” diye destekledi tabip. “Şüpheli var mı elinizde?”

“Şu an yok.”

Alpaslan ayağa kalktı. Adlî tabibin elini sıktı.

“Raporu yazınca büroya gönderir misin?”

“Elbette.”

“Sağ ol, kolay gelsin.”

***

Alpaslan adlî tıptan çıktıktan sonra baroda kalan memur Zelal’a telefon edip not kâğıdına yazdığı iki öğrencinin adını verdi, araştırıp hemen dönmesini rica etti. Daha sonra acıktığını hissettiyse de vakit kaybetmemek için cenaze evine yollandı.

Biraz sonra telefon çaldı, arayan Ferdi’ydi, telefonu açıp hoparlöre aldı. “Efendim,” dedi, sıcağın da etkisiyle bezgin bir tonla.

Amirim selamlar. Burada işimiz kalmadı, izninizle büroya döneceğiz.

“Ben şimdi oraya geliyorum. Öğrenebildiniz mi bir şeyler? Sevgilisi var mıymış? Samimi olduğu birileri…”

Sevgilisi yokmuş. İçine kapanık biriymiş zaten. Bir iki arkadaşı varmış. Onların da adını aldık, ama soyadları, telefon numaraları yok.

“İyi tamam. Siz büroya geçin. Ateş’e sor bakalım, telefondan, bilgisayardan bir şey çıkmış mı? Eğer bu arkadaşlarının telefon numaraları kayıtlıysa adrese ulaşabilirsiniz ha!”

Tamam başkomiserim. Ben Ateş ile görüşüyorum.  Gelişme olunca ararım.

“Tamam.”

Telefon kapandı. Alpaslan yola odaklandı. Adlî tıp ile olay mahallinin arası yaklaşık yirmi dakikaydı, ancak trafik vardı, öğle güneşi ise tam tepedeydi, sıcak ve nem birleşmişti, neyse ki teşkilatın arabası klimalıydı, yoksa imkânı yok dayanamazdı. İstanbul’un kalabalığı bile Antalya’nın havasından bir nebze çekilirdi.

***

Alpaslan cenaze evindeki erkeklere selam verdi. Acılı anneye bir şey söyleyemedi; zaten kadın, kadınların bulunduğu yerdeydi. Kadınlar evde, erkekler apartmanın önündeki çadırdalardı. Alpaslan biraz oturdu, kendisine ikram edilen meşrubatı içti. Sonra izin isteyip kalktı. Öğrencilerin oturduğu eve çıkmadan önce Zelal aradı ve öğrenciler hakkında bilgi verdi: Biri Özkan İskele; yirmi yaşında, Akdeniz Üniversitesi Tarih bölümü ikinci sınıf öğrencisi. Diğeri Memduh Şahin; yirmi bir yaşında ve Özkan’la sınıf arkadaşı.

Alpaslan üç numaralı dairenin ziline bastı. Bir süre sonra tok bir ses, “Kim o?” dedi. Başkomiser kendini tanıttı, kapı aralandı.

Uzun boylu, zayıf, esmer bir adamdı kapının ardındaki. Sivilce izlerinden bozuk yüzünde tek tük sakal vardı.

“Müsaitseniz içeri girebilir miyim?” diye sordu Alpaslan.

Bu lafın üzerine kapıyı iyice araladı genç adam, içeri buyur etti. Alpaslan ayakkabısını çıkarttı ve öyle girdi içeriye. Oturma odası olarak kullanılan salona geçti, davetsizce oturdu bir koltuğa. Genç adam ise hemen karşısına oturdu.

“Özkan mıydı?” diye sordu başkomiser.

“Evet, benim. Mevzu neydi?”

“Memduh yok muydu?”

“Çalışıyor. Sabah çıktı.”

“Öyle mi?” diye istemsizce bir soru yöneltti. Cevap bir baş eğmesi olarak geldi. “Önceki gece apartmanda sizin ev ve İsmet’in evi açıkmış. Diğerleri tatildelermiş. Bunun için de sadece sizle görüşmüş arkadaşlarım.”

“Evet, dün gelen komiser hanıma her şeyi anlattık. Bize İsmet ile eve gelen birinin olup olmadığını sordu. Biz de bilmediğimizi söyledik.”

“Siz niçin gitmediniz memlekete?”

“Çalışıyorduk. Ben bir mağazada kasiyerlik yapıyorum. Bugün de izinliyim. Memduh da benzinliğin marketinde kasiyer olarak çalışıyor. O izin almadı. Çalışmaya devam ediyor. Ben çok yorulmuştum.”

Alpaslan zihnini yokladı, başka ne sorabilirdi.

“Çay içer misiniz? Ya da soğuk bir şeyler?”

“Yok teşekkür ederim. Kalkacağım hemen. Peki, İsmet’le aranız nasıldı?”

“Çok tanımıyorum ben. Memduh da bilmezdi. Rahmetli İstanbul’da okuyormuş.”

“Evet,” dedi Alpaslan. Başkomiser pantolonunu çekti ve ayağa kalktı. Genç adamın elini sıktı ve evden ayrıldı.

***

Yemeğini yedikten sonra büroya dönen Alpaslan yorgun ve sıcaktan bezgindi. Ofisinin kapısını açtı ve kendini sandalyeye bıraktı.

Biraz sonra Ferdi iki sodayla içeri girdi ve davet beklemeden boş sandalyelerden birine oturdu.

“Başkomiserim Ateş’le konuştum. Telefon ve bilgisayarın kilidi henüz kırılmamış. İçindeki dosyalara zarar gelmemesi için çalışıyorlarmış. Bugün akşam ya da yarın biter diyor. Siz bir şey buldunuz mu?”

“Yok,” dedi Alpaslan. Ferdi’nin getirip masanın üzerine koyduğu sodayı alırken “Dün sorgulanan öğrencilerle yeniden konuştum. Adamların sadece adlarını biliyorduk. Tüm apartman tatilde bir onlar kalmış. Gitmeden önce haklarında bilgi aldım. Konuştum, sıkıntı yok. Temiz çocuklar. En azından kafamız rahat.”

Ferdi, sodanın da etkisiyle içinde oluşan gaz kitlesini başkomiseri fark etmeden çıkarttı.

“Bana kalırsa bu iş telefon kilidi çözülünce…”

“Öyle,” dedi başkomiser, Ferdi sözünü tamamlamadan.

Bir süre sustular, sodanın dibini gördüler.

“Başkomiserim ne zamandır rakı içmiyoruz,” dedi Ferdi, pişkince bir gülümseme takınarak.

Alpaslan da ne zamandır içmiyordu. Rakının o tadını duyumsadı. İçinde dehşetli bir özlem uyandı, hemen olsaydı hemen içerdi. Gülümsedi, “Olur,” dedi.

Akşama kadar Ateş’ten bir ses çıkmayınca Alpaslan, Ferdi ve Selda’yla birlikte meyhanenin yolunu tuttu. Köfteler söylendi, rakılar dolduruldu, buzlar konuldu; iyiye, doğruya, güzele içildi ilk yudumlar. Alpaslan bir çatal aldı dilimlere ayırdığı köfteden. Müthiş bir tadı vardı. Birkaç dakika sonra cinayet üzerine konuştular. Selda kafasındaki teoriyi açıkladı: Sevgilisiyle eve geldi, kıza kötü davrandı, zorla birlikte olmak istedi. Ferdi gülümsedi, “Çok mu düşündün?” dedi. Selda bozuntuya vermedi, o da güldü. Alpaslan bir yorum yapmadı, yalnızca şarkıyı dinleyip rakısından bir yudum daha aldı: Şarkılar seni söyler!

Gecenin sonunda Alpaslan hesabı ödedi. Önce Selda’yı sonra da Ferdi’yi eve bıraktı. Evine geldiğinde saat on biri geçiyordu. Televizyonu açtı, bir haber kanalı buldu, televizyonun karşısındaki koltuğa soyunup don atlet kalarak uzandı. Orta sehpadaki düğün fotoğrafına baktı. Karısı ne güzelmiş. Kendisi ne gençmiş. Karısı ne erken ölmüş. Kendisi ne çok yalnız kalmış.

***

Gözlerini güçlükle araladığında çalmakta olan telefon sustu ve acı bir titreşimle sehpayı titretti. Alpaslan hemen doğruldu ve telefonu aldı. Ferdi üç kez, Ateş de bir kez aramıştı. Saate baktı, on bire geliyordu. Şişmiş gözleriyle perdesi açık pencereden dışarıya baktı ve ne kadar çok uyuduğunu düşündü. Tam Ferdi’yi arayacağı sırada kapısı çalındı. Aradı ve kapıyı açmak için yerinden kalktı.

Başkomiserim iyi misiniz?” diye açıldı telefon.

“İyiyim, uyuyakalmışım.”

Kötü bir şey oldu diye evinize gelmiştim ben de, aşağıdayım.

Alpaslan otomata bastı.

“Tamam, gel yukarı.”

İyiyseniz hazırlanıp inin başkomiserim. Gelişmeler var. Yolda anlatırım.

Apartmanın karşısındaki börekçiden iki poğaça, bir su aldı Alpaslan. Ferdi’nin geldiği arabaya bindi, iki polis asayişin yolunu tuttular.

Alpaslan bir yandan kahvaltısını ederken diğer yandan da Ferdi’yi dinliyordu.

Bilgisayarın şifresi nihayet kırılmıştı. Telefon için geri sayım devam ediyordu. Ancak daha önemlisi İsmet’i kız arkadaşı Serpil aramış olmasıydı. Ailesinin dahi bilmediği Serpil’in araması sürpriz olmuştu doğrusu. Üç gündür haber alamadığı sevgilisini merak etmiş ve İsmet yerine telefonu açan polis memurunu fark edene kadar kızmış, etmişti. Haberi duyunca hıçkırıklara boğulmuş, telefon numarasını polislere verip biraz kendine geldikten sonra aramaları için ricada bulunmuştu. Henüz kız aranmamıştı. Alpaslan bekleniyordu.

Büroya geldiklerinde Alpaslan kızın telefon numarasını istedi. Görüşme başlamadan kızla konuşan polis memuru, Ateş Komiser ve cinayet büronun polisleri hazır bulunuyorlardı.

“Kızın nerede oturduğunu biliyor muyuz?” diye sordu Alpaslan.

“Hayır başkomiserim,” diye yanıtladı polis memuru.

Alpaslan telefon numarasını çevirdi, telefon üçüncü çalmada açıldı.

Karşı taraftaki Serpil’in hâlâ ağladığı seçilebiliyordu. Burnunu çekti ve titrek bir sesle, “Alo?” diyebildi.

“Serpil Hanım, öncelikle başınız sağ olsun. Ben cinayet bürodan Başkomiser Alpaslan. Daha iyi misiniz?”

Kısa bir hıçkırık nöbeti, burun çekme sonrasında, “Nasıl iyi olabilirim ki? Bugün benim doğum günümdü ve sevgilimin tatlı sesinden iyi ki doğdun mesajı beklerken ölüm haberiyle karşılaşıyorum,” dedi. Tekrar ağlamanın o tatsız sesi duyuldu.

Alpaslan ne diyeceğini bilemedi.

“Gerçekten de kelimelerin anlamsız kaldığı bir durum. Ne desem içinizdeki acıyı hafifletmeyecek, biliyorum.” Sustu. Etrafındaki insanların sessizliğine baktı. Sorması gereken soruyu gözünün kapatıp sordu. “Serpil Hanım, Antalya’da mı yaşıyorsunuz?”

Hayır, Kocaeli’ndeyim. İsmet’le bir sitede tanıştık.

“Anladım. Peki hiç geldiniz mi buraya?”

Hayır. Ama ilk fırsatta gelip mezarına…” Yine bir ağlama sesi, hıçkırık…

“Ben sizi daha fazla üzmeyeyim. Son bir soru sorup kapatacağım. İsmet size bir misafirinden söz etti mi? Evinde kalması muhtemel.”

Evet. Murat diye bir arkadaşı bayramda gelecekti, hatta geldi diye biliyorum. Ama kaldı mı emin değilim.

“Kusura bakmayın, soru sormak zorundayım yine. En son ne zaman görüşmüştünüz İsmet’le ve bu Murat’ın ne zaman geldiğini söyledi?”

Üç gün oldu,” dedi Serpil. “O gün sabah söylemişti.

Alpaslan telefonla konuşurken bir not kâğıdı aldı kabından ve Murat’ın adını yazdı.

“Soyadını biliyor musunuz?” diye sordu.

Hayır. Ondan mı şüpheleniyorsunuz?

“Bunu söylemek için henüz erken. Ben sizi daha fazla konuşturup üzmeyeyim. İhtiyaç halinde yine iletişime geçebiliriz ve aklınıza bir şey gelirse lütfen arayın. Tekrar başınız sağ olsun.”

Sağ olun.

Alpaslan telefonu kapatınca dudaklarını büzdü, kaşlarını kaldırdı ve seven bir insan, sevgili bir insanını kaybettiğinde içinde beliren o tarifi imkânsız, keder ve isyan harmanı duyguyu bildiğinden kaybedene de, gidene de yüreğinden bir selam verdi. Serpil’i çok iyi anlıyordu.

Ferdi’ye döndü, “Annesinden aldığınız isimler arasında Murat var mıydı?” diye sordu.

Ateş’in telefonu çalınca dikkati dağıldı.

Efendim?” diye açtı genç komiser.

“Yok başkomiserim,” dedi Ferdi. “Sinan ve…” İkinci ismi anımsamaya çalıştı, hemen anımsayamadı. Zihninin ona oyun oynamasına sinirlendi.

“Yekta,” diye tamamladı Selda. “Ama onlarla iletişime geçemiyoruz. Telefon açılınca numaralarına ulaşacağımızı tahmin ediyoruz.”

“Açıldı Seldacığım,” diye araya girdi Ateş. Yüzünde galip insanlara özgü o ifade vardı. Sonra muhatabına dönüp “Raporlar da hazırsa, cinayet büroya getir,” dedi. Telefonu kapattı. “Telefon kilidi nihayet kırılmış başkomiserim.”

Alpaslan bu vakada ilk kez bir gelişme katetmenin sevinciyle meslektaşlarına baktı. Az önceki durgun, üzüntülü hali kendini korumakla birlikte sevinç de kendini belli etmişti.

“Bilgisayardan bir şey çıktı mı?” diye sordu Selda.

“Raporlar hazırlanıyor. Ama şunlar elimizde: Sosyal medya hesaplarında kayda değer bir şeye rastlanmadı. Facebook konuşmalarında da bu Murat ismini hatırlamıyorum başkomiserim. Yekta ve Sinan’ın hesaplarına erişim var, ancak net bir iletişim bilgisi yok. Belki IP ile ulaşabiliriz. Ama gerek kalmadı bence. Telefon numaraları vardır herhalde. ”

Biraz sonra Olay Yeri’nden bir polis memuru büroya geldi, telefon ve raporları ekip amiri Ateş’e teslim edip izin alarak gitti.

Ateş, Başkomiser Alpaslan’a yaklaştı ve bir sandalye çekip oturdu. Daha sonra çözülmüş telefonu açtı.

Hemen WhatsApp uygulamasına girdi, rehberden Murat ismini arattı ve Murat Ünlüer adlı kayıtlı kişiyi açtı. Konuşmaları üstünkörü okudu. Genç insanlara tabii bir lisanla yapılan konuşmalardı bunlar. Konuşma taraması sırasında Murat’ın Antalya’ya geldiği ortaya çıktı. En son iki gün önce konuşmuşlardı. Alpaslan, telefon numarasını bir kâğıda not etti. Murat’ın ardından Sinan ve Yekta’nın telefon numaraları çıkartıldı. Başkomiser, Murat’ın uygulamadaki fotoğrafının bir çıktısını istedi. Yüzü çok net değildi. Bunun üzerine Ateş, telefondaki bir başka uygulama olan Instagram’dan Murat’ı buldu ve oradan net bir fotoğraf seçti. Çıktısını almak üzere telefonu büronun yazıcısına yönlendirdi.

Telefonla şimdilik işleri bitmişti.

Bilgisayar raporu ve olay mahallinden alınan parmak izi ve diğer bulguların raporlarına sıra gelmişti. Evvela bilgisayar raporu açıldı. Ateş’in sözlü raporunu destekleyen ibareler mevcuttu, ancak detaylı incelemeler sonucunda internet tarayıcısında sıkça cinsel içerikli sitelerin ziyaret edildiği, hatta bazılarına ücretli üyelik yapıldığı yazılıydı. Ayrıca bilgisayarında da bu tarz videolardan bolca vardı. Alpaslan bunları okurken ekibin diğer erkek polisleri suça ortak olmuş gibi başlarını önlerine eğdiler. İçlerinden yalnızca bir polis memuru tebessüm etmişti. Kadın polislerde herhangi bir aksülamel seçilmiyordu. Alpaslan bilgisayar raporunu kapattı.

Murat’ın telefonu arandı. Telefon dördüncü çalmada meşgule alındı. Bir kez daha arandı, yine meşgule alındı.

“Genç adam,” dedi Ferdi. “Belki sevgilisiyle buluşmuştur.”

Alpaslan ters baktı.

“Ben de Sinan’ı arayacağım,” dedi Ferdi, kendine çekidüzen verip.

Telefonlar edildikten sonra Sinan ve Yekta’nın cenaze evinde olduğu ortaya çıktı. Alpaslan, Ferdi ve Selda’yı gidip konuşmaları için görevlendirdi. Murat’ın fotoğrafını da verdi ve Sinan ile Yekta’ya, baba ve anneye gösterilmesini, Murat’ı daha önce bilip bilmediklerinin sorulmasını istedi.

İki polisle birlikte büroda işi biten Olay Yeri’nin polisleri de izin alıp gittiler. Alpaslan ofisine geçti, raporları masasına bıraktı. Pencereye yöneldi, Murat’ı bir kez daha aradı. Telefon kapatılmıştı. Belki Ferdi’nin dediği gibi olmuştur, diye düşündü istemsizce. Hiç tanımadığı birini telefonu açmadı diye suçlamak doğru olmazdı.

Kapıya doğru yürüdü, pencereye doğru yürüdü… Dosyaların olduğu üst kısmı kapaksız olan dosya dolabına baktı ve üst üste koyulmuş romanlara dikkat kesildi. Hepsini okumuştu. Öğle arası gelmişti. Aç sayılmazdı. Kitaplardan gözünü aldı, masasının üstündeki bir başka kitaba baktı, yirmi sayfası kalmıştı. Bir sandalyeye oturdu ve kitabı eline aldı (Bu kitap internette yayın yapan bir polisiye dergisi, Dedektif’in ikinci yıl öykü seçkisiydi), okumaya başladı.

***

Ofisinin kapısı çalınca, daldığı düşlerden uyandı Alpaslan. Kapısı ikinci kez çalınmadan açıldı ve içeriye Komiser Ferdi girdi.

“Başkomiserim, konuştuk aileyle.”

Alpaslan bilmeden kaykıldığı sandalyesinde doğruldu ve oturması için Ferdi’ye işaret etti. Ferdi oturunca devam etti.

“Sinan ve Yekta’yla konuştuk önce. Bildiğimiz gibi İsmet içine kapanık bir çocukluk geçirmiş. Bu Sinan ve Yekta da hem mahalleden hem de liseden arkadaş zaten. Çok da samimi değillermiş, Antalya’da sadece bunlarla görüşürmüş. Onlar İsmet için ‘Sessiz biriydi,’ diyorlar. Sonra Murat’ı sordum. Tanımıyorlar. Fotoğrafını gösterdim, yine bilmiyorlar. Aileye sorduk, onlar da bilmiyor.”

Bu sırada odaya Selda girdi, elinde de bir dosya vardı. Alpaslan, mutsuzca iyice arkasına yaslanmış, ellerini ensesinde kavuşturmuş, bu şekilde Selda’nın elindeki dosyaya bakıyordu.

Selda dosyayı masaya bıraktı.

“Bu ne kızım?” diye sordu.

“Otopsi raporu başkomiserim.”

Alpaslan raporu aldı ve önceki gün tabiple olan konuşmasından farklı ne olduğunu merak ederek dosyayı açtı.

“Siz Murat’la konuşabildiniz mi?” diye sordu Ferdi.

Raporu incelerken, hiç kafasını kaldırmadan yanıtladı: “Telefonu kapalı.” Raporda ilginç bir bilgiye rastladı. İsmet’in üzerinde, ona ait olmayan bir kepek bulunmuştu. Bunun üzerine telefonunu kapıp tabibi aradı başkomiser ve işin aslını sordu.

Sadece bıçak izlerine odaklanmıştık, kepeğin varlığı bir an için aklımdan çıkmış,” diyordu telefondaki ses. İşini iyi yapabilmiş gibi üstüne, “Daha bulamadınız mı katili?” diye soruyordu.

Telefon kapanınca, Alpaslan cihazı elinden bırakmadan Murat’ı aradı bir kez daha. Fakat yine kapalıydı. Haklı olarak da şüphelenmeye başlamıştı.

“Şu çocuğun telefon numarasından adresini bulalım,” dedi, Selda’ya bakarak. “Kızım, sen bilgi işlemle konuşur musun?”

“Emredersiniz başkomiserim, sizce Murat mı?”

“Elimizde başka şüpheli yok.”

“Cinayet silahı da yok,” diye araya girdi Ferdi. Onda da gözle seçilir bir karamsarlık hâkimdi. “Başkomiserim açmazsa ne yapacağız?”

“Bulunduğu şehrin polisleriyle iletişime geçeceğiz ve sorgulayacağız ki bu sağlıklı olmaz, ya da geçici görevlendirme yazısı ile biz gidip alacağız. Eğer öyle olursa ikimiz gideriz.

Aradan bir saat bile geçmeden, Murat defalarca aranmıştı, ama telefonu kapalıydı. Neyse ki Murat’ın ev adresine ulaşılmıştı: İstanbul’un Pendik ilçesinde bir semtte oturuyordu. Alpaslan, direkt müdürün odasına çıktı ve Ferdi ile kendisine geçici görevlendirme yazısı istedi. Müdür olayın önemini idrak edip hemen imzaladı, Asayiş Müdürü’nün yaptığını İl Emniyet Müdürü ve vali yardımcısı da yapınca Alpaslan ve Ferdi’ye yol görünmüş oldu.

Saat beşti. Alpaslan bürodaki işleri Selda’ya emanet edip genç meslektaşı ile bürodan ayrıldı. Yola çıkmadan önce evlere dağıldılar, gidip duş aldılar, sonra bir şeyler atıştırdılar. İnsandılar, makine değil ya!

Saat yedi civarı Alpaslan, Ferdi’yi evinden aldı ve yola düştüler.

***

Yolda iki kez durup ihtiyaç molası vererek ve üç kez de sürücü değişikliği yaparak dokuz saatte İstanbul’a vardılar. İstanbul’a geldiklerinde saat yediydi. Murat’ın oturduğu evin önüne geldiler. Burası telefon numarasından bulunan adresti. Ya burada yaşamıyorsa diye düşündü Alpaslan. O zaman da Murat’ın yakınlarını bulup konuşmak, adrese ulaşmak yahut hiç uğraşmadan polis kimliğiyle nüfus dairesinden adresi bulmak icap ederdi. Alpaslan “Nasıl olursa olsun, bulalım soruşturalım,” diyordu içinden.

“Gel şurada kahvaltımızı edelim. Sonra çıkarız eve. Saat daha yedi.”

Sahiden de sokağın başında bir çorbacı vardı. Camında tost ve ıslak hamburger bulunur yazıyordu.

Karınlarını iyice doyurduktan sonra yeniden eve yollandılar. Saat sekizi geçmişti. Şimdi daha uygundu.

Apartman kapısının önüne geldiklerinde kapı kapalıydı. On numaralı dairenin ziline bastılar. Bu işlem üç dakika içinde beş kez daha devam etti, sonunda megafondan, sigara içmekten kalınlaşan bir kadın sesi, uykulu bir tonla, “Kim o?” diye sordu.

Alpaslan yaklaştı ve “Günaydın efendim. Ben cinayet büro başkomiseri Alpaslan Kaya. Kapıyı açar mısınız?”

Bir süre ses gelmedi, geçen bu zamanda iki polis de kapının açılacağını düşünüyordu.

Bu sefer erkek olduğu belli olan biri, “Kimsin?” diye sordu. Alpaslan kendisini tanıttı yine. Adam biraz sonra kapıyı açtı. Alpaslan ve Ferdi birbirlerine baktılar sonunda der gibi.

Asansörle üçüncü kata çıktılar. Dairenin kapısı sonuna kadar açıktı. Polisler yaklaştı. Nihayet bir adam belirdi kapıda. Üzerine aldığı yazlık ceketin önünü ilikliyordu. Saçı sakalı düzenliydi. Bakarken kin ve nefret kusuyordu âdeta. “Sabah sabah kapıma gelme cüretini kendinizde nasıl buluyorsunuz?” der gibi.

Alpaslan kimliğini gösterdi, adam baktı ve kafasını salladı. Ferdi’den yana hiç bakmaması genç komiseri sinirlendirdi.

Adamın tüm olumsuz özelliklerine rağmen, insanlığından olsa gerek, Alpaslan, “Günaydın,” dedi.

Adam ise bu selamı hak etmeyecek bir şekilde, “Buyurun memur bey, mevzu nedir?” diye sordu.

Alpaslan böyle sert bir karşılama beklemiyordu yolda gelirken. Oyunu böyle oynamak isteyen rakibine hemen ayak uydurup “Murat Ünlüer adı bir cinayet olayına karıştı. Kendisi evdeyse birkaç soru sormamız icap ediyor,” dedi. Yılların polisi olması ve her şeyden önce yılların yaşam mücadelecisi olarak ortama ve kişiye hemen alışıp davranışını ayarlıyordu Alpaslan.

Adam ise polisin bu davranış değişikliğini hiç önemsemeden ve hiç beklemeden yapıştırdı cevabı: “Burada yok!”

Ferdi işkillendi.

“O zaman içeri bakmamızda sakınca yoktur?”

Bir iki adım atacak oldu, adam önünde durdu. Alpaslan da komiserini elinin tersiyle geri çekti.

Adam, “Sabah sabah evime gelip giremezsiniz. Oğlum yok burada!” dedi. Ses tonu yükselmişti. Bundan sebep de şüpheleri artırıyordu. “Arama izniniz yok… Gelip kabadayı gibi karşıma çıkıyorsunuz! Derdiniz ne lan sizin? Kimden alıyorsunuz bu yüzü?”

“Hop, hop!” dedi Alpaslan. İki kaşı da çatılmıştı ve karşısında bir düşman varmışçasına ve her an kavga edecekmişçesine kabarmıştı içi. Öfkelenmişti. “Ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun. Sabah dediğiniz saat mesai saatlerinin başladığı bir saate tekabül ediyor. Şimdi bize güçlük çıkartmayın! İşimizi yapalım.”

Adam ise hiç geri adım atacak gibi durmuyordu.

“Size ne yapmanız gerektiğini söyledim ben. Hadi alın voltanızı.”

Bunun üzerine iki polise de mukavemet etme şansı tanımadan kapıyı kapattı. Ferdi iyice celâllendi, Alpaslan genç meslektaşına göre daha kontrollüydü. Adam konuşma şansı vermeden bitirmişti diyaloğu.

Yarım dakika kapı önünde kalıp aşağıya indiler. İnene kadar küfür etti Ferdi. Apartman kapısını açmadan, “Kesin katil bu çocuk amirim,” dedi.

Alpaslan’da artık bir şüphe kalmamıştı. O da emindi.

“Sen burada bekle,” dedi. “Üçüncü katın merdiveninde otur. Çocuğu kaçırmaya çalışmasın. Ben izin alıp gelirim.”

Deminki hadiseden yana hâlâ hiddetli olan genç komiser, yaşına yakışır bir duygu patlamasıyla başkomiserinin emrine karşı çıktı:

“İzinle uğraşmayalım amirim. Ben çıkıp kırayım kapıyı.”

“Sakin ol, işi zorlaştırma!”

***

Ellilik başkomiser arabasını çalıştırdı, sokaktan çıktı, caddeye girdi, ışıklarda durdu. Çok geçmeden Ferdi aradı, bir şeylerin olacağını iyi tahmin eden Alpaslan, muzaffer bir başkomutan edasıyla telefonu açtı.

Beklenen olmuştu. Murat’ın babası o hatayı yapmıştı. Alpaslan gerisingeri döndü, arabayı yerine park etti ve yukarı çıktı. Evin kapısı bu sefer açıktı. Alpaslan ayakkabısını bile çıkartmadan eve girdi, zira bu sorun edilmiyordu. Bir suçlu gibi baba ve oğul yan yana oturuyorlardı. Ferdi ayakta, odanın kapısının yanındaydı. Alpaslan boş bir sandalyeyi çekti ve oturdu. Murat’ın annesi gözyaşları döküyor, sabahın bu saatinde uyanık olmaya alışık olmadığı için sesi şimdi daha huzursuz çıkıyordu; hıçkırıyordu ve hıçkırarak ağlayan her anne gibi yürekleri dağlıyordu. Alpaslan da huzursuz olmuştu. Anne sevgisinden mahrum kalmış ve böyle büyümüş biricik yavrusu, kızını anımsadı. Canıydı kızı. İstanbul’da yaşıyordu. Fırsat yaratıp onu görmeliydi.

Ferdi bulunduğu yerden konuşmaya başladı.

“Siz gittikten sonra ben de çıktım, katın başında, merdivene oturdum. Ya başkomiserim, içinize mi doğdu? Oturdum ya, hemen kapı çat! İçeriden de…”

“Sizi şikâyet edeceğim,” dedi adam. Mahcuptu fakat suçlu değildi sesi. “Siz benim kim ol…”

“Kimsin?” diye sordu Alpaslan.

“İlçe meclis üyesiyim.”

“Biz de bu devletin polisleriyiz.”

Adam, Ferdi’nin bu hazırcevabı karşısında sustu. Genç komiser devam etti: “Elinden geleni ardına koyma. Tamam mı?”

“Ferdii,” diye araya girdi Alpaslan. “Çocuğu ve babayı İlçe Emniyet Müdürlüğüne alıp sorgulayalım.”

Kadın kafasını avcunun içine aldı ve kadere ve kısmete için için sövdü saydı ve ağladı.

***

İlçe Emniyet Müdürlüğünün yardımlarıyla Alpaslan ile Ferdi, Murat’ı sorgulamaya başladı. Küçük bir birimin odasıydı, sorgu odası olarak kullanılan oda. İlçe emniyet müdürü, Alpaslan’ın mezun olduğu sene başlamıştı okula, ama haberleri vardı birbirlerinden; samimi olmasalar da selamlaşmaktan kaçınmazlardı. Şimdi bu odayı almıştı ondan. İçerideki memurları da çıkartmışlardı.

Evden çıkarken, buraya gelirken, yolda, sorgu odasına alırken ve şimdi otururken dikkatle Murat’ı süzmüştü Alpaslan. Ne kendisi ne de meslektaşı hiçbir soru sormamıştı.

Şimdi mesleğinin sonlarında bir polis tavrıyla, “Her şeyi biliyoruz,” dedi. Sahiden de tüm deliller Murat’ı gösterirken yaptıkları hata iyice kesinleştirmişti. “Sen de her şeyi anlatırsan mahkemede yararına olur.”

Murat durdu.

Ferdi, “Konuşmayacak mısın?” dedi.

Murat sustu.

Sorgu odasının kapısı çalındı, kapının açılmasına müsaade edildi; içeriye aile avukatı girdi. Murat ile yalnız kalmak istediğini söyledi.

Kısa bir süre sonra sorgu devam etti. Sorgu odasında hazır bulunan avukat Murat’a her şeyi anlatmasını söyledi.

“Hadi,” dedi Alpaslan. “Bitirelim şu işi Murat.”

“Söylemesi zor,” diye başladı. Nihayet konuşmuştu. “Beni anlamayacaksınız.”

“Sen anlat hele! Niye öldürdün?”

Murat ağlamaya başladı.

“O orospuçocuğu kadınıma sarkıntılık etti. Kadınımın görüntüsüne bakıp bakıp otuzbir çekti. Siz olsanız ne yapardınız?”

İki polis de şaşırdı. Fakat sebep ne olursa olsun, hiçbir gerekçe bir insanın başka bir insanı öldürmesini mantıklı kılamaz, insan nefsini rahatlatamazdı.

Katil ile empati yapmayı yıllar önce bırakan Alpaslan hemen toparlandı.

“Devam et.”

Ağlayarak sürdürdü konuşmasını.

“Hayatım… Kadınım… Çiçeğim… Canım…”

“Ne görüntüsü bunlar? İsmet’in eline nasıl geçmiş olabilir?”

Murat’ın ağlaması durdu ve gözünde sevinç belirdi.

“İzlemediniz değil mi?” diye sordu.

Alpaslan bir şeylerin olduğunu fark etti. Avukata baktı ve bir açıklama yapmaya yapmasını bekledi. Ferdi ise tüm bunlardan habersiz, “Ne izlemesi?” diye sordu.

Murat gülen gözleriyle teşekkür etti. Sonra devam etti. “Orospuçocuğu açıp izliyordu. İnadına.”

Alpaslan avukata dışarıyı gösterdi. Avukat kafasıyla onaylayınca dışarıya çıktılar. Başkomiser kapıyı kapatıp kısık sesle, “Ne görüntüsü bunlar?” diye sordu.

“Murat hasta, Alpaslan Bey, fark etmişsinizdir. Takıntılı. Psikolojide buna obsesif denir.” Alpaslan duraksadı. “Affedersiniz,” dedi ve elini ağzıyla kapatıp sürdürdü konuşmasını. “Bir porno yıldızına takıntılı. Babası tedavi ettirmek için uğraştı. Ama görüyorsunuz…”

Alpaslan tepkisiz kaldı.

Murat’ın takıntısına güvenip az ceza alacağını veya hiç ceza almayacağını düşünen avukat rahattı. Murat ise kocaman bir gururla suçunu itiraf etti: Arkadaşlık duygusu ile gidip öldürmüştü. Babasına da itiraf etmişti suçunu. Annesi bilmiyordu henüz. Babası siyasi kariyeri için saklamıştı doğrusu. Hâlâ soruyordu Murat: “Siz olsanız ne yapardınız?”

Öğleden sonra Murat ve babasını tevkif edip ilçe emniyetinin nezarethanesine kapattılar. Alpaslan müdüründen bir gün daha izin alıp İstanbul’da kalmayı başardı. Suçluları da yarın götüreceklerdi.

İzin almanın bahtiyarlığını yaşayan başkomiser doğruca kızına koştu. Gelmek istemeyen Ferdi’yi ikna etmesi zor olmadı. Kızının iş çıkışında Emirgân’da bir lokantaya gittiler. Kızı günden güne güzelleşiyordu. Bir sevgilisi var mıydı acaba? Alpaslan şimdi kızına bakıp bunları düşününce bir tuhaf oluyor.

Babasının bakışından rahatsızlık duyan Zeynep ise alaylı bir tavırla:

“Bu sefer nasıl bir olayın içindeydiniz başkomiserim?” diye sordu.

Ferdi gülümsedi. Başkomiserinin bu olayı nasıl anlatacağını merak ediyordu.

Yemekler yendi, hesap ödendi. Alpaslan bir zamanlar görev yaptığı Sarıyer Asayiş’in önünden geçip kızının evine, Çeliktepe’ye sürdü arabayı. Yorgunluk, uykusuzluk yoktu. Kızını görmenin bahtiyarlığı vardı sadece. Fakat sabah erken kalkıp yola çıkacaklardı. Ferdi çoktan horlamaya başlamıştı oturma odasının çekyatında.

***

Sabah olup da çıktıklarında ilçe emniyetinden Murat ve babasını alıp Antalya’nın yolunu tuttular. Hiç durmadan sekiz buçuk saat gittiler. Antalya’nın sıcak, nemli ve rüzgârlı havası karşıladı onları.

Mesai saati bitmeden dosyayı hazırlayıp zanlıları savcılığa sevk ettiler. Daha sonra asayişten çıkacağı sırada maktulün babası Alpaslan’ın önünü kesti ve elini öpmek istedi.

“Senden Allah razı olsun amirim,” dedi.

Alpaslan el öpmesine müsaade etmedi.

Oyuna Davet 3. Bölüm Nazif Pehlivan Versiyonu

Interaktif Hikaye OYUNA DAVET’in 1. bölümü  için tıkla!

Interaktif Hikaye OYUNA DAVET’in 2. bölümü  için tıkla!

Giden arabanın arkasından bir kez daha bakarken sert küfürleri frenlemeden sıralıyordu. Yavaşça geçip arkasında duran banka yığıldı ve kâğıda tekrar baktı.

GÖREV-1: Kendine bir silah edin.

“Neden ama, yok yok ben katil olamam! Hayır, tabii ki kabul etmiyorum, olmaz öyle şey! Silahmış, gidin başkasını bulun.”

Yıkıldığı yerden kalkıp eve doğru yürümeye başladı. Aklındaki bir sürü cevapsız soruyla beraber. Aslında sırf onları öğrenmek için bile silah bulabilirdi.

Bu düşüncelerle boğuşurken evin önüne gelmişti. Selçuk Bey kapının önünde durmuş, 1. kattaki Nermin Hanım’la konuşuyordu.

Hafif bir tebessüm ile bu ikiliye baktı. Her ikisinin de dul olmasından dolayı apartmanda dedikoduları çıkmıştı. Pek ilgilenmese de duymuştu bir şekilde. Selam verip geçti yanlarından ve eve girdi.

Akşam olmak üzereydi. Koltuğa oturup kapalı olan televizyona dikkat kesildi. Zihninde, kurduğu senaryoların gösterimi vardı sanki. Karmaşık hisler içinde uykuya daldı.

Uyandığında saate baktı. “Aman Allah’ım sabah olmuş,” diye söylendi. Hiç uyanmadan, deliksiz uyumuştu. Belki de uyanmak istememişti.

Önce kalkıp kendine bir çay demledi, biraz daha rahatlamıştı. Bir bardak, bir bardak daha derken çayını arka arkaya yudumluyor ve elinde tuttuğu sarı kağıdı tekrar tekrar okuyordu..

O adam belirdi yine gözlerinin önünde. “Ne istiyorlar benden?” diye kendi içinde cevapsız sorulara gömüldü.

Sonra parayı düşündü, gülümsedi. Bu eski evi satıp çatı katı, manzaralı bir daire aldığını düşündü. Oğlu da yanındaydı. “Onun için yapmalıyım,” dedi kendi kendine.

Sonra tekrar yüzü düştü. “Ama ya başım daha çok derde girerse? Ya oğlumu bir daha hiç göremezsem?” diye hayıflandı. Hem soruları kendi soruyor, hem de kendi cevabıyla bozuyordu.

Sonuç olarak, her türlü oğlunu o kadar sık görmüyordu. Ama ya adam haklıysa? O zaman işler değişir, oğlu yanında kalabilirdi. Düşüncelerinden sıyrılarak bir hışımla yatak odasına gitti. Elbise dolabından yeşil kapaklı bir kutu çıkardı. Siyah kadife bezin içinden babasından kalma 1960 model Smith Wesson marka altıpatları çıkardı ve başka bir poşete sardığı 12 adet mermiyi avucuna aldı. Tüm bakımlarını düzenli yapıyordu. Hatta bu bakım zamanları, Serpil silahı evde istemediği için kavga sebebi oluyordu. Baba yadigârı olması sebebiyle satmıyor, gözü gibi bakıyordu. Üzerini değiştirip silahı beline taktı. Saate baktı. “Bakalım bizi ne bekliyor?” diyerek çıktı evden.

Meydana geldi. Ortalık sakin ve boştu. Aynı bankın üzerine oturdu. Bir gözü saatinde, bir gözü meydandaydı. O sırada yanına bir simitçi geldi.

“Simit vereyim mi abi?”

Birden dünden beri bir şey yemediğini fark etti.

“Ver bir tane, taze mi?”

“Fırından yeni çıktı, buyur abim, 2 lira.”

Cebindeki bütün bozuklukları avuçlayıp simitçinin avucuna bıraktı.

“Dökülüyor cebimden, al hepsini,” dedi.

“Eyvallah abim.”

Etrafına bakınırken canı pek istemese de karnını doyurdu. O sırada gizemli adam arkasından gelip yanına oturdu.

“Afiyet olsun, erkencisin.”

Ne olduğunu anlamadı Osman, yuttuğu son lokma şaşkınlıkla takıldı boğazına.

“Burada olduğuna göre para cazip gelmiş. Umarım ilk görev tamamdır.”

İsteksizce cevapladı Osman:

“Sonuç olarak geldim, istediğiniz bu değil miydi? Evet, ilk görevi tamamladım. Burada mı göstereyim?”

Adam pis pis sırıttı.

“Neyi? Şaka şaka. Önemli olan aşamayı geçtin, görmeme gerek yok. Şimdi düşünüyorsun değil mi, ‘Ben neden buradayım, buna değer mi?’ diye, yanılıyor muyum?”

“Hayır, yanılmıyorsunuz hatta fazlası var. Ee, şimdi sıradaki nedir?”

Adam gülümsedi.

” Osman Bey,  biliyor musun, aceleci insanları sevmem. Ama sevdim seni, o yüzden bunu hoş karşılıyorum.”

Osman kızgın bir ifadeyle adama döndü:

“Dalga mı geçiyorsunuz?”

Adam kahkaha atarak gözlüğünü yukarı kaldırdı:

“Tabii ki de evet, çaresiz insan suratı bu, nerede görsem tanırım.”

Birden ciddileşti.

“Neyse, konumuza dönelim. Buraya geldiğine göre hazırsın ve artık başlayabilirsin.”

Elini cebine götürdü ve çıkardığı zarfı Osman’a uzattı. Hafif bir gülümsemeyle Osman zarfa baktı:

“Açıkça ne olacağını söyleseniz? Böyle şeylere ne gerek var?”

Adam ukalaca gülümsedi.

“Osman Bey, böyle daha zevkli oluyor, biliyor musun? Hadi ama, oyun oynamayı sevmiyor olamazsın, şimdi zarfı aç.”

Zarfı açıp adama baktı. Bu sefer zarftan çıkan bir resimdi.

“Bu kim?”

“Yeni görevin, ama emin ol yüz bin liraya değer bir görev.”

“Tamam da adı nedir, kimdir, ne yapacağım, adres isim falan yok mu?”

Adam yine ukalaca gülümsedi.

“Bir tabanca ve bir hedef olunca ne geliyor aklına? Şöyle düşün, yavaşça yaklaşıyorsun ve bum bum! Sonuç yüz bin, bu kadar basit. ”

“Yani cinayet işleyeceğim, öyle mi?”

“Hayır, hayır, sadece bir görev.”

“Görev mi? Resmen kiralık katil olarak tutuluyorum. Peki, kabul, artık dönüşü yok. Yapacağım. Kimdir, necidir bu şahıs?”

Adam gülümsedi ayağa kalktı.

“Sana mesaj yoluyla kim olduğunu ve nerede bulacağını ileteceğim. Şimdi gidiyorum. Umarım vazgeçmezsin.”

Osman adamın son söylediklerini duymadı bile. Elindeki resme dalıp gitti.  Kafasını kaldırdığında adam gitmişti. Hemen ayağa kalktı, etrafına bakındı, kimse yoktu. Telefonuna gelen mesaj onu kendine getirdi. Çıkarıp mesaja baktı.

GÖREV-2: Avukat Selim GÜMÜŞ

Tren Garı Arkası, Koza İşhanı, Kat: 3

 

– 3. BÖLÜMÜN SONU –

***

Bu oyuna var mısın? Öykünün FİNAL bölümünü sen yazmak ister misin?

Cevabın evet ise tüm yaratıcılığını kullan ve ilk 3 bölüme uygun, şık bir finalle öyküyü sonlandır! 

Öykünün finali için önerilerini 5 Haziran 2020 tarihine kadar [email protected] adresine gönder! En uygun bulunan metinler 23. sayıda yayınlanacak ve yazarlarına birbirinden güzel polisiye kitaplar hediye edeceğiz.

Haydi, bekliyoruz!

***

Oyuna Davet 3. Bölüm Esin Pehlevan Versiyonu – Son

Interaktif Hikaye OYUNA DAVET’in 1. bölümü  için tıkla!

Interaktif Hikaye OYUNA DAVET’in 2. bölümü  için tıkla!

 

Duydukları karşısında yığılırcasına oturdu sandalyeye Osman, yıllar boyu koca bir yalanın içinde yaşadığı gerçeği de külçe gibi yüreğine. Oysa neler hayal etmişti buraya gelmeye karar verdiğinde.

“Osman neler oluyor, burası neresi, beni neden getirdin buraya? Bunları sen mi ayarladın? İnanamıyorum sana, ben de neler hayal etmiştim gelmeye karar verdiğimde!” diye ardı ardına sıraladı Serpil. Hep böyle yapardı, soruları bir çırpıda sıralar, düşünmeye vakit vermeden, kendi verdiği cevaplarla yargılardı. Onu hep yetersiz ve yavaş olmakla suçlardı; evin, evliliğin bütün yükü Serpil’in omuzlarında diye az mı kavga etmişlerdi? Şöyle masaya yumruğunu vuran, bey gibi bir adam olamamıştı Serpil’in gözünde. Konu komşu kocalarının marifetlerini gerine gerine anlatırmış da Serpil diyecek bir şey bulamazmış. Diyecek bir şey bulamazmış…

“Bilmiyorum,” diyebildi çatallanan sesiyle.

“Neyi bilmiyorsun, biz neredeyiz, kimin evi burası, of ya bu nasıl bir saçmalık böyle?” Sözünü bitirmeye fırsat bulamadan, ekrandaki görüntü yeniden belirdi. Kadın adama, “Artık dayanamıyorum, oğlumuzu da beni de oyalıyorsun. Çocuk babası olmadığı halde Osman’a baba diyor…”

“Çocuk babası olmadığı halde Osman’a baba diyor…”

Serpil iki eliyle utançtan kızaran yanaklarını kapattı. O dakika anladı, sevgilisinin, karısından neden boşanamadığını. “Tabii ya, bütün bunlar o manyak kadının oyunu!” diye geçirdi aklından. “Hadi, Osman’ı anlarım da ben nasıl düştüm bu tuzağa! Kim bilir başka ne şantajlar, tehditler etti. Kadına bak resmen iz sürmüş, dibimize kadar gelmiş de ruhumuz duymamış! O sessiz telefonlar da kesin onun işi. Ah benim canım sevgilim, bu yüzden mi getirmemi istemiyordun çocuğu? Hep en uzak yerleri seçerdin buluşmak için. Nasıl düşünemedim! Bu manyak çocuğa bir zarar vermesin! Yok yok, yola çıkmadan önce anneme bıraktım oğlanı. Gözünün önünden ayırmaz annem, sitede güvenlik de var.” İçi rahatladı.

Yine de aklından geçenlerin şiddetiyle olduğu yere çöktü Serpil. Diyecek hiçbir şey bulamadı. Dakikalarca öylece kaldılar, sessizce. Tuhaftır, Serpil yılların yükünün omuzlarından alınmış olmasının rahatlığını hissediyordu, aklından geçen onca sorunun yanında… Defalarca senaryolaştırmıştı, bu gerçeği Osman’a söyleyeceği anı. Her seferinde daha uygun bir zamanı bekleyip erteledi, sanki hiç gelmeyecek olan bugüne kadar. Osman, “Bu bir şaka, öyle değil mi?” demek istedi, Serpil’in yüzündeki ifadesizliği görünce vazgeçti.

Hava iyiden iyiye kararmıştı. Bahçe duvarının dışında, yol kenarındaki sokak lambasının ışığı süzülüyordu içeriye.

“Ben, böyle olsun istemezdim, yani böyle öğrenmeni, aslında anlatacaktım sana, yeminle.”

Dedi ve en başından bugüne kadar gizlediği ne varsa anlattı. Anlattıkça, rahatladı, hiç çekinmeden dertleştikleri gençlik günlerini hatırladı, o iki göz odalı evde sabahlara kadar konuştukları, el değmemiş masumiyet dolu günlerini. Eskisi gibi yakın hissetti kendini Osman’a.

Hiç konuşmadan dinledi Osman. Serpil anlattıkça güçlendi, “Aslında” diye başlayan her cümlesinde aslını buldu. Hiç olmadığı kadar yabancı, tanımadığı bir insana dönüştü. Sadece biraz daha güç, bir katman daha yukarıda bir hayat arzu eden bu kadın yüzünden, yalandan, kocaman, rengârenk, geçici, oyuncak bir zaferdi evliliği.

“İşte hepsi bu. İnan böyle olsun istemezdim.”

Birkaç beş dakika sonra sandalyeden kalkıp, yerde oturan zavallı kadının yanına gitti. Oturduğu yerden kadının gördüğü ilk şey, önünde ayakta duran adamın, sokak lambasının ışığından odanın duvarına doğru uzayıp giden gölgesi oldu. Bir anda “Kalk!” diye gürleyen sesiyle irkildi. Yavaşça doğruldu, gördüğü yüzü tanıyamadı, soluk alıp verdikçe burun delikleri inip kalkıyordu. Adam çevik bir hareketle kadını odanın duvarına dayayıp yüzünü iki elinin arasında sımsıkı tutup şehvetle yapıştı dudaklarına. Karşı çıkacak cesareti bulamadı, aslında daha önce yaşamadığı bu tutkulu öpüşlerden mahrum bırakmak istemedi kendisini. Adam güçlü ellerini eteğinin altında dolaştırırken, bayılacak gibi oldu, nefesi kesildi…

Gün ağarırken kendine geldi Osman. Hiç bilmediği bir yerde, hiç tanımadığı bir kadın vardı yanında. Sessizce kalktı, yüksek duvarlı, cansız evin avlusundan geçip, yeni hayatına doğru yola çıktı.

 

– SON –

Hikaye: Islak Kek

Bir yanı dört, diğer yanı altı katlı iki apartman arasına sıkışmış ahşap evin belki kendinden bile daha eski görünen kapısı açıldı. İçeriden kızıl saçlı, orta boylu, biraz tombik ama alımlı bir genç kız çıktı. Bir taraftan boynundaki kalın şalı düzeltirken bir yandan içeriye seslendi.

“Tamam anne, gelirken alırım, hadi hoşça kal.”

Kapının açılan aralığından sokağa gümbür gümbür televizyon sesi doldu. Şu aptal yemek programlarından birini seyrediyordu anlaşılan içeride kızın annesi. Kapının çat diye kapanmasıyla televizyonun sesi kesilir gibi oldu ama kapının yakınından geçen biri yine de duyabilirdi, “Bu ne biçim Çerkez tavuğu, hiç beğenmedim!” diyen ekrandaki kadının cırtlak sesini.

Ekim ayının yakıcı rüzgarı kışın habercisi gibiydi bugün. Genç kız şalının içine adeta gömüldü, adımlarını hızlandırıp başı önünde sokağın sonuna doğru yürümeye başladı.

“Sevda, nereye gidiyorsun bu havada?”

Kendisine seslenen tanıdık sese gülümseyerek kaldırdı başını yerden genç kız, yönünü dar sokağın karşı tarafındaki kadına doğru çevirdi.

“Merhaba Hayrunnisa teyze. Nasılsınız?”

“Ay, ismimi tek doğru söyleyen sensin valla Sevda. Hep Hayrinisa diyorlar, ben Hayri miyim ayol, hah hah ha. Müşfik amcan bile Hayruisa der, ne demekse?”

Kadının neşeli kahkahasına Sevda da gülerek cevap verdi. “Çok güzel aslında isminiz Hayrunnisa teyzeciğim. Ben çok beğeniyorum.”

“Teşekkür ederim yavrum. Nereye böyle hızlı hızlı?”

“Okula gidiyorum. Acelem yok ama hava çok soğuk.”

“Gerçekten çok soğuk, daha Ekim’in başındayız ayol, bu ne böyle? Bu sene kış erken gelecek anlaşılan. Annen nasıl? Görünmüyor kaç gündür.”

“Sorma teyzeciğim, hasta oldu annem. Geçen gün bahçeye bakan arka odanın camlarını silmiş. Cereyanda kalmış, üşütmüş. Şimdi yatak yorgan yatıyor. Dönüşte ona ilaç alacağım eczaneden.”

“A, üzüldüm bak şimdi. Bu havada cam mı silinir? Ama titiz kızım annen senin, içine sinmez onun.”

“O odayı kullanmıyoruz bile. Sefa’nın odası orası. Yok ki çocuk burada. Silinse ne olur silinmese ne olur değil mi? Ama annem işte, duramaz.”

“Sefa n’apıyor? Alıştı mı Konya’ya?”

“Alıştı herhalde, sesi çıkmıyor, çok özledim ben de ama gelecek inşallah yakında.”

“Mahallenin haylazları öksüz kaldı valla Sefa gidince. Yapacak yaramazlık bulamıyor haytalar. Hah hah ha…”

Sevda, Konya’da Fen Lisesini yatılı kazanmış kardeşinin de hayta sınıfına sokulmasına içerlediyse de belli etmedi. Onun yerine kadının, “Baban nasıl?” sorusuna cevap verdi.

“İdare ediyor işte Hayrunnisa teyze. Dizleri çok ağrıdığı için evden çıkamıyor, bulmaca, sudoku falan çözüp oyalanıyor işte.”

“Iyy, çok soğuk, iliklerim titredi vallahi. Ben de pazara gittim ama her şey ateş pahası, alacaklarımın ancak yarısını alıp dönüyorum eve. Allah biz emeklilere sabır versin canım. Haydi, tutmayım soğukta seni. Annene babana selam söyle, sana da iyi dersler. Ha! Annene unutturma benim günü, yarından sonra yapacağım bak, iyileşsin o zaman kadar. Hem sözü var bana, ıslak kek yapacaktı.”

“Söylerim ama gelebilir mi bilmem. Size de iyi günler teyzeciğim.”

Yine hızlandırdı genç kız adımlarını. Sokağın köşesinden hızla dönüp caddeye çıktı. Az ilerideki otobüs durağına yaklaşmakta olan belediye otobüsünü görünce koştu yetişti.

Hayrunnisa Hanım elindeki ağır pazar poşetini bir sağ eline bir sol eline alarak taşımaya çalışıyordu. Eve az kalmıştı. Sevdaların ahşap evlerinin yanındaki altı katlı apartmanın üçüncü katında oturuyorlardı. Yer sahibiydi onlar, müteahhidin bir daire daha vermesi lazımdı onlara ama kocasının sümsüklüğü tek daireyle kandırılmalarına yol açmıştı, oysa bir daireleri daha olsa onu da kiraya verseler elleri bollaşırdı ama nerde…

“Pazardan mı Hayrinisacığım? Dalmışsın görmüyorsun etrafını ne oldu seni böyle derinlere daldıran?”

Komşusu Füsun Hanımın seslenmesiyle kendine geldi Hayrunnisa Hanım.

“Ay! Merhaba Füsuncuğum, kusura bakma soğuktan beynim dondu vallahi, elim de ağır, bir an önce eve varayım diye uğraşıyorum.”

“Nasıl, güzel mi pazar? Ben de şimdi gidiyorum.”

“Parası olana çok güzel, maşallah her şey var ama çok pahalı. Turşuluk lahana alacaktım vazgeçtim, aman yemeyiversinler bu sene de. Biber, domates kurdum zaten. Bir de köy peyniri baktım, o da çok pahalanmış. Hakan seviyor diye alacaktım ama var biraz daha evde, bir bitsin sonra alırım dedim. Sen nasılsın? Hasan Bey, kızlar nasıllar?”

“İyiler çok şükür canım. Senin gün oluyor mu yarından sonra?”

“Oluyor tabii. Bekliyorum bak, vakitli gelin, günler kısaldı oturduğumuzun tadı olsun. Teslime de hastaymış, demin Sevda’ya rastladım o söyledi.”

“Ben de nerede bu kadın, kaç gündür görmüyorum diyordum. Kapısının önü yıkanmıyor, oradan merak etmiştim. Hastaymış demek ki.”

“Sadece kapısının önünü yıkasa iyi, bütün sokağı yıkar o hortumu eline aldı mı, hah ha.”

“Bakalım ben neler bulacağım pazarda, vallahi bıktım her gün yemek derdinden. Şöyle güzel bir ıspanak bulsam da oturtmasını yapsam, ne zamandır canım istiyor.”

“Bulursun, vardı köşedeki adamda, hem de kuzu ıspanağı etli etli.”

“Hadi hoşça kal Hayrinisacığım. Bugün emekli maaşları yattı ya, pazar kalabalıktır. Bir an önce gidip döneyim, verdikleri azıcık parayla ne alacaksam artık. Müşfik Bey’e selamlar.”

Kadından ayrılınca adımlarını hızlandırdı Hayrunnisa Hanım. “Bu da ölecek parasızlık edebiyatından. Gören de bizim gibi ucuz emekli sanacak bunları. Paran yoksa o saçların hali ne? Yine gitmiş kuaföre belli, röfleler, fönler yapılmış. Tırnaklar o biçim. Yaşına başına bakmadan bir de siyah oje sürdürmüş kadın ya,” diye söylenerek girdi evinden içeri.

Sesini duyan kocası, “Hayrola hanım yine pazarcılara mı kızdın?” diye sordu gülerek.

“Yok ayol, onlara da kızdım ama asıl şu bizim Füsun’a söyleniyordum.”

“Hangi Füsun?”

“Kaç tane Füsun var Allah aşkına Müşfik? Şu bankacı Hasan beyin karısı Füsun. Parasızlıktan yakındı da yine, ona kızıyordum. Ya bizim gibi iki kıytırık memur emeklisi olsalar ne yapacaklar acaba? Kocası Banka Müdürlüğünden, kendisi Elçilik Memurluğundan emekli. Bir kere ağzından kaçırmıştı döviz hesabıyla alıyormuş maaşını. Sokağın en güzel dairesinde oturuyorlar, altlarında şahane araba, daha ne olsun?”

“Boş ver hanım ya,  elalemin derdi bizi mi gerdi? Aldırma sen kimseye. Neler aldın bakalım, gel beraber yerleştirelim.”

Pazardan aldıklarını tek tek torbadan çıkarırken, “Sevda’ya rastladım, annesi hastaymış. Benim güne ıslak kek yapacaktı Teslime. Güvenmeyim bari kendim yapayım başka bir kek, ıslak olmayıversin ne yapalım. Ay Müşfik bayılıyorum bu kıza, hem hanım hem tahsilli, bu sene öğretmen çıkacak. Bir de hayırlı evlat ki sorma. Annesine babasına nasıl bakıyor bir bilsen.  Şu bizim alık oğlan biraz kafasını çalıştırsa da şu kızı alıversek ne güzel olur.”

“Kendi kendine gelin güvey olma hanım. Belki Hakan’ın başka birinde gönlü vardır, kızın bile başka anlaştığı biri olabilir. Öyle ailenin bulduğuyla evlenmek bizim zamanımızdaydı. Şimdi olmuyor artık öyle şeyler.”

“Biliyorum ama yine de bir söyleyeceğim Hakan’a, bakarsın oluverir. Allah yazdıysa neden olmasın değil mi?”

Sevda akşam eve dönerken pazara uğradı, birkaç şey ve çokça sıkmalık portakal aldı. Yeni sezon değil buzhane malıydı belki ama annesine sıkıp içirmek istiyordu bolca. Eczaneye uğrayıp bir de grip ilacı aldıktan sonra yine şalına sarılıp eve yollandı.

Televizyon yine bangır bangır haberleri veriyordu bu sefer de.

“Ay baba kıs şunun sesini biraz Allah aşkına, valla kulaklarımız delinecek.” Hırsla masanın üzerindeki kumandayı babasının elinden kapıp biraz kıstı sesini televizyonun.

“Ne çözüyorsun yine, dalmışsın? Bakayım, hıı, bulamadın mı o soldan sağayı. Parazit o kelime parazit. Çok ayıp valla sen bunu bulamazsan kim bulacak. Hah hah ha, evet ben bulacağım haklısın. Kimin kızıyım sonuçta.”

Babasının yanağına bir öpücük kondurup eline bir bardak su aldı, doğruca annesinin yattığı odaya gitti.

“Hadi kalk bakalım uykucu, sana ilaç getirdim. Nasıl oldun? Sanki biraz daha iyi gibi görünüyorsun. Hiç öyle yüzünü falan ekşitmek yok Teslime Hanım, bu ilaç içilecek. Şuraya bırakıyorum tamam mı? Ben şimdi gidip güzel bir çorba yapacağım sana, yarına bir şeyin kalmaz inşallah.”

Hayrunnisa o gün çok telaşlıydı. Ayda bir toplandıkları gün o gün ondaydı. Mahallenin bütün kadınları ona gelecek yiyip içip akşama kadar dedikodu yapacaklardı. Bir gün önce evi adeta kazımış, camlar silinmiş, perdeler bir güzel  yıkanıp yeniden asılmıştı. Sabahtan misafirlik örtülerini çıkarmış, sehpalara sermiş, kristal süsleri yerleştirmişti.

“Ooo anne, yine bayramlıkları çıkarmışsın. Mahallenin dedikoducularına değer mi böyle ihtimam minnoşçuğum. Yorgunluğuna yazık.”

“Bak ağzınla söyledin oğlum, dedikoducu işte bunlar. Hakkımda bir şeyi yok diye konuşturmam ben. Hadi git mutfakta sana börekle kısır hazırladım, ye güzelce.”

“Babam nerede?”

“O sabahtan çıktı, kuşçular derneğine gidecek. Akşama kadar gelmemesini söyledim. Sen de çok oyalanma geliverirler bak görmesinler seni. Nazar mazar değer benim yakışıklı oğluma.”

Kapının çalınması ikisinin de dikkatini sokak kapısına çekti. Daha yakında olan Hakan uzanıp açtı kapıyı.

“Merhaba Sevda. Hoş geldin.”

Sevda ismini duyan Hayrunnisa Hanım koşarak geldi kapıya. Elinde üstüne beyaz bir bez örtülmüş bir borcam tutan genç kızı görünce yüzünde güller açtı kadının.

“Ay Sevda’cığım hoş geldin, o da ne?”

“Islak kek Hayrunnisa teyzeciğim. Maalesef annem daha iyileşemedi ama madem size söz vermiş ben yaptım ıslak keki. Anneminkine benzemez ama benimki de fena olmadı gibi.”

“Ellerine sağlık benim güzel kızım. Niye zahmet ettin. Ben yapmıştım kek. Olsun, bunu da yeriz afiyetle. Eminim çok güzel olmuştur. Üzüldüm annenin gelemeyişine. Neyse iyi olsun da önemli değil gün mün. Gelsene içeri. Bak Hakan için yeni çay demledim, hem seversin sen, kısır da var. Gel hadi gel.”

Kadının ısrarına daha fazla dayanamayan Sevda, “Senin o muhteşem kısırına hayır diyemeyeceğim Hayrunnisa teyzeciğim, nasıl yapıyorsan valla, şahane oluyor,” diyerek girdi içeri.

“Sana bir sır vereyim Sevda; biraz kavuruyorum bulguru salçayla. Öyle olunca  hem gaz yapmıyor hem lezzetli oluyor.”

“Oo, Sevda çok kıymetlisin valla, yoksa annem bu devlet sırlarını kimseye vermez.”

Sevda güldü, Hayrunnisa Hanım,”Deli oğlan,” deyip oğlunun sırtına yalancıktan vurdu. “Hadi hadi mutfak masasına oturun da ben çaylarınızı koyayım.”

Hakan’la karşılıklı kısırlarını yerken sohbete daldılar. Hayrunnisa Hanımın gelecek misafirleri hatırlayıp huzursuzlaşmaya başladığını anlayıncaya kadar da konuştular. Hakan, Sevda ile belki de çocukluklarından beri ilk defa böyle sohbet ediyordu. Hoşuna gitmişti kız. Sevda da Hakan’ın bu kadar yakışıklı olduğunu niye daha önce fark etmedim diye hayret ediyordu kendine. İki genç birlikte çıktılar. Sevda yine okula gidecekti, durağa kadar konuşa gülüşe birlikte yürüdüler. Pencereden arkalarından bakan Hayrunnisa Hanım ellerini ovuşturdu, “Hadi hayırlısı,” diye geçirdi içinden.

Aynı gün akşamüzeri Hakan, her an yıkılıverecekmiş gibi duran ama yıllardır aynı şekilde durduğundan yıkılmayacağını bildikleri yaşlı ahşap evin kapısını çalıyordu. Elinde Sevda’nın ıslak keki getirdiği borcama doldurulmuş gün ikramlıkları ile genç kızı yeniden görebileceğinin heyecanını hissediyordu içinde.

Kapının açılmasıyla birlikte korkunç bir gürültü ile Fox haberin sesi çıktı dışarıya. Ses adeta delikanlının üzerine hücum etmişti. Bembeyaz dişlerinin tamamını göstererek kendine gülümseyen Sevda karşısında durmasa neredeyse elindeki tabağı fırlatıp kaçacaktı Hakan ama onun yerine o da gülümsedi.

“Tak tak, komşu komşu evde misin?” dedi yüzüne muzip bir ifade takıp.

“Hoş geldin Hakan. Bu ne güzel sürpriz.”

“Bunları annem gönderdi, ayrıca ıslak kek şahane olmuş, söylememi istedi. Bu arada bence de öyle olmuş, kalan bütün parçaları ben yedim.”

“Çok sevindim, afiyet olsun. Gel içeri derdim ama annem gerçekten çok hasta, sana da mikrop bulaşır diye korkarım, o nedenle gel diyemiyorum kusura bakma.”

“Olsun, zaten giremem, evdekiler yemeğe bekliyorlar beni. Nasıl oldu Teslime Teyze?” Bağırarak sormuştu Hakan, televizyonun gürültüsü korkunçtu.

“Baba biraz kısar mısın lütfen şunu. Bak Hakan gelmiş ayıp oluyor.”

Sesin şiddetinde hiçbir değişiklik olmadı. Mahcubiyetle gülümsedi Sevda. “Kulakları hiç duymuyor artık, doktora da gitmiyor, mahvediyor bizi böyle bangır bangır.”

“Hala bulmaca çözüyor mu baban? Hep sorular sorardı bize küçükken hatırlar mısın?”

“Hiç durmadan. Onun için özel bulmaca dergileri alıyorum. Şimdi bir de sudokuya başladı. Annemi de yarın doktora götüreceğim herhalde. Tabii giderse. Az önce benimle gitmem diye kavga ediyordu. İkisinde de doktor fobisi var bizimkilerin.”

“Ne güzel işte, zihnini dinç tutuyor baban. Maşallah. İnşallah doktora falan gerek kalmadan iyileşir Teslime Teyze. Neyse, ben gideyim artık. Şey, bak ne diyeceğim Sevda, yarın öğleden sonra hastanede falan işiniz biterse yani, şu caddeye yeni açılan kafeye gidelim mi? Gözlemeleri çok güzel oluyor dedi arkadaşlar, bir kalite kontrol yapardık ne dersin?”

Kızararak gülümsedi yeniden genç kız. “Olur tabii, neden olmasın, ben de duydum oranın methini. İşimiz sabahtan biter herhalde, gidelim.”

Hakan eve ayakları yerden bir karış yukarıda uçarak giderken Sevda kapattığı sokak kapısına sırtını dayamış, elinde kısır kokulu tabakla iç geçirip gülümsedi. Gözlerine aşk kıvılcımları dolmuştu genç kızın.

***

“Annen dönmedi mi daha Balıkesir’den Sevda?” diye sordu Füsun Hanım. O gün merak edip çalmıştı kapılarını.

“Dönmedi henüz Füsun ablacığım. Çok kötü teyzemin durumu, felç diyormuş doktorlar. Biliyorsunuz tek başına yaşıyor, bakacak kimsesi yok. Bir bakıcı falan ayarlanacak ama o zamana kadar annem kalacak başında.”

“Ay, çok üzüldüm vallahi. Üç ay oldu herhalde değil mi annen gideli, en son yine seninle konuşmuştuk. Size de zor oluyordur. Cemal Bey nasıl? Pek televizyon sesi duymuyoruz bu aralar.”

“İdare ediyoruz işte. Babam öğleden sonraları uyuyor. Geçen götürdüğüm doktor bir ilaç verdi kulakları için, o da uyku yapıyor herhalde, o yüzden duymuyorsunuzdur. Bir de damla verdiler, o da iyi geldi kulaklarına. Daha az sesle dinliyor artık televizyonu.”

“Ne zaman gidip geldiniz siz doktora, hiç görmedik. Kış böyle yapıyor insanı, hepimiz kapanıyoruz evlere, birbirimizden haberimiz olmuyor.”

“Ya öyle, oluyor vallahi Füsun ablacığım. On gün önce gittik Şehir Hastanesine. Zor bela götürdüm babamı ama şimdi o da memnun.”

“Senin okul ne alemde, bitiyor mu bu sene? Bir şeyler duydum Hayrinisa’dan, hayırlı bir şeyler olacakmış öyle mi?”

Kızardı Sevda, gülümseyerek kaçırdı gözlerini kadından.

“Bu sene bitecek okul inşallah. Annem dönsün de Balıkesir’den olacak bakalım bir şeyler.”

“Eh, Allah tamamına erdirsin inşallah. Hakan da pek iyi çocuktur, severim keratayı. Sen de iyi kızsın, pek münasipsiniz, iyi iyi. Sefa ne yapıyor? Bir gitti bir daha göremedik ayol yaramazı. Tatili falan olmuyor mu bu okulun?”

“Olmaz olur mu? Geldi bir ara ama siz görmediniz herhalde, şimdi de ara tatile çıktılar, annemin yanına Balıkesir’e gitti. Bizden çok özlemiş anlaşılan annemi.”

“Bu koku ne Sevdacığım. Sizden mi geliyor?”

“Sorma ablacığım, şu kapının arkasındaki tuvalet var ya, oradan geliyor. Geçen hafta usta çağırdık ama gelmedi namussuz adam. Biz orayı hiç kullanmıyoruz senelerdir. Babam yukarıya yaptırmıştı banyoyu tamir ettirirken, orayı kullanıyoruz. Kullanılmadığından herhalde koku yapmaya başladı. Her gün kova kova su döküyorum ama nafile. Temelli kapattıralım diyor babam, başka usta çağıracağız bakalım.”

“Bir an önce yaptırın bari, çok fena kokuyor. Size de yazık. Neyse ben gideyim artık, bir şeye ihtiyacınız olursa mutlaka haber ver Sevda, babana da selam söyle. Yalnız oturmayın bak, gelin akşamları falan. Babanla Hasan tavla oynarlar biz de sohbet ederiz seninle olur mu?”

“Sağol Füsun ablacığım, geliriz inşallah. İyi günler.”

Kapıyı kapatır kapatmaz koşarak odasına çıktı yatağının üzerine önceden hazırladığı kıyafetlerini giydi, hafif bir makyaj yapıp kendini sokağa attı. ” Şu kadın yüzünden geç kaldım. İnşallah Hakan gitmemiştir,” diye düşünerek her zamanki buluşma mekanları olan caddedeki kafeye yollandı.

“Bak güzelim benim atamam bir hafta sonra olacak biliyorsun. Kimbilir memleketin neresine yollayacaklar bizi polis olarak. Çok heyecanlıyım, hep polis olmayı istedim, çocukluk hayalim benim. Nihayet gerçek olacak inşallah. Bir de bir hayalim daha var artık, biliyorsun o da seninle kuracağımız hayat. Biliyorum anneni babanı düşünüyorsun, anlıyorum seni ama sen de öğretmen çıkacaksın Haziranda. Bir an önce nikahı kıyarsak seni de eş durumundan benim yanıma atarlar, hiç sorunumuz kalmaz böylece. Ne zaman istersen gelir görürsün anneni babanı. Onlar da her istediklerinde bizim yanımıza gelirler. Gel olur de ceylan gözlüm, öyle mahzun bakma ne olur. Senin okulun bitince davullu zurnalı çok güzel bir düğün yaparız. Hadi olur de bana. De ki, ben de dünyanın en mutlu insanı olayım.”

Sevda karşısında yalvaran gözlerle kendisine bakan sevgilisine gülümsedi, cilveli, edalı kırıttı. “Olur, benim arzumda sadece seninle olmak canım benim. Annem Balıkesir’den gelsin gelirsiniz istemeye. Elimle acılı ekşili kahve yapacağım sana görürsün.”

Hakan sevinçle tuttu Sevda’nın ellerini. “Aşkım benim, acılı ekşili de neymiş zehir koysan içerim o kahveyi ben, yeter ki senin elinden olsun.”

Gençlik güzeldi, hele bir de aşık olmak daha da güzeldi. Söylenilen çilekli pasta eşliğinde tutkulu hayaller kurdular, gidecekleri balayından doğacak çocuklarına kadar konuştular. “Seni dünyanın en mutlu kadını yapacağım,” diyordu Hakan, “Gitmek istediğin her yere götüreceğim seni, görmek istediğin her şeyi göstereceğim, yeter ki karım ol, benimle ol. Seni öyle çok seviyorum ki sensiz yaşayamayacakmışım gibi geliyor.”

“Ben de,” dedi Sevda. “Benim de tek hayalim senin hep yanımda olman. Hiç ayrılmayalım istiyorum, bir gün bile hatta bir an bile, öyle çok seviyorum seni Hakan.”

***

“Amasya çok güzel şehirdir. Biraz küçüktür ama mücevher gibi güzeldir. Ortasından geçen Yeşilırmak adeta can verir bu şehzadeler şehrine, öyle yazıyor bak bu kitapta. Çok sevindim oğlum hayırlı uğurlu olsun ilk görev yerin.”

Müşfik Bey gururla sarıldı oğluna, onca yıl emek vermişlerdi ama oğulları da onları hiç üzmemişti. Okumuş polis olmak istiyorum demiş, işte olmuştu. Emindi gururlu baba, oğlu mesleğini en güzel şekilde yapacaktı.

“Uzak ama bey, ne yapacak şimdi oralarda tek başına.”

“Yahu hanım düşündüğün şeye bak, otobüsler ne güne duruyor? Özledin mi atla otobüse git oğlunun yanına. Allah Allah kadına bak ya! Sevineceğine ne diyor?”

Annesine sımsıkı sarıldı Hakan. “Anneciğim, benim tombiş minnoşum, sen sakın üzülme, sık sık gelirim ben. Hem öyle fazla ayrı duramam ki özlerim ben o dolmaları, pilavları. Kim yapacak onları bana oralarda?”

“Bak Müşfik görüyor musun eşşeği beni değil dolmaları özleyecekmiş. Tüh sana hayırsız evlat.”

Elindeki mutfak bezini fırlattı oğluna gülerek Hayrunnisa Hanım. Babasının arka odadaki kitaplıktan getirdiği Türkiye karayolları haritası üzerinde hep birlikte Amasya nerede, nasıl gidilir incelediler. Hep birlikte gülüşe şakalaşa oğullarının ilk görev yerini kutladılar. Şanslarına o akşam Amasya ile ilgili bir de gezi programı bulmadılar mı televizyonda, bu güzel şehri seyrederek tamamladılar günü. On beş gün içinde göreve başlaması gerekiyordu Hakan’ın. Hayrunnisa Hanım evdeki bütün plastik kaplara dolmalar, börekler, kurabiyeler doldurdu. Üşür falan diye bavuluna kışlıklar, terler diye yazlıklar koydu. Yıkamak dert olmasın diye düzine düzine çorap, iç çamaşırı aldı. Sonunda iki koca bavul ve bir büyük el çantasından oluşan Hakan’ın yol hazırlığı tamamlandı. Aslında onunla birlikte gitmek, hem kalacağı yeri hem Amasya’yı görmek istemişlerdi ama Hakan buna karşı çıktı. Önce kendim gideyim, kalacağım yeri filan ayarlayım sonra gelirsiniz dedi. Çaresiz boyun eğdi anne baba, oğulları haklıydı biliyorlardı. Küçük çocuk değildi ya Hakan, kocaman adam olmuştu artık. Peşinde ne işleri vardı?

Cumartesi akşamına bileti alındı delikanlının. Gece sabaha kadar yol gidecek, ertesi gün Pazar olduğundan misafirhaneye yerleşip dinlenecek, Pazartesi de göreve başlayacaktı inşallah. Bildiği bütün duaları okudu oğlunun arkasından Hayrunnisa Hanım. Otogara da gelmelerini istememişti Hakan, “Ben Sevda’ya uğrayacağım sonra kendim giderim,” demişti. Eh haklıydı çocuk, onlar ailesiyse Sevda da sevdiğiydi.

“Şu Teslime de gelemedi gitti Balıkersir’den. Ne kıymetli kardeşi varmış anlamadım. Gelse de artık şu çocukların başlarını bağlasak. Bak oğulcuğum arkasına baka baka gidiyor. Hiç olmazsa bir yüzük takarız, onun da içi rahat olur.”

“O da olacak hanım, inşallah o da olacak. Artık Allah ne zaman kısmet ettiyse.”

Biraz daha baktılar ardından Hakan’ın, sonra kapatıp kapılarını girdiler evlerine karı koca.

Hakan valizlerini kapının önünde bırakıp eli titreyerek çaldı yaşlı evin yaşlı kapısını. Hiç bekletmeden açıldı kapı, “Hoş geldin aşkım, içeri gel, sana bir sürpriz hazırladım,” diye karşıladı onu Sevda. Gülümsüyor, bembeyaz dişleri bütün yüzünde güneş gibi parlıyordu. Valizleri kokar tuvaletin önüne taşıdılar birlikte. Hakan bu kokuyla bu evde nasıl durabildiklerine şaşırdı. Burnu kırılmıştı şimdiden. Alıştılar herhalde diye düşündü. Sevda önde o arkada bahçeye bakan arka odaya girdiler birlikte.  Bir sofra kurmuştu Sevda. Üzerinde “Seni Seviyorum” yazan bir pasta bütün haşmetiyle duruyordu.  Hakan ufak bir hayret nidası attı. Arzuyla baktı sevgilisine. “Ah canım! Ne yaptın sen? Ne kadar düşüncelisin. Ben nasıl bırakıp gideceğim şimdi seni?”

“Hadi otur, vaktin az biliyorum,” dedi Sevda. Pastayı Hakan’ın önüne doğru çekti, masanın üzerindeki bıçağı eline aldı. “En kocaman dilim senin olacak aşkım.”

***

Hayrunnisa Hanım elindeki telefona belki yüzüncü mesajı yazıyordu. Hakan gideli neredeyse bir gün olmuş, “Sağ salim geldim. Yerleşince arayacağım” diye bir mesaj atmış, ardından ses soluk kesilmişti.

“Yahu hanım yine mi elinde telefon? Ben rahat bırak şu oğlanı demedim mi sana? Belli ki işi var ne diye zırt pırt rahatsız ediyorsun?”

“Ne gamsız adamsın Müşfik, vallahi pes. Ayol oğlan gideli bir gün oldu daha sesini duymadık, merak etmiyor musun?”

“Etmiyorum. Niye edeyim? Geldim dedi mi bize? Dedi. Yahu çocuk sabaha kadar yol gitti, yatmış uyumuştur. Müsait olunca arar. Bak bu kadar merak iyi değil, kalp hastası olursun sonra.”

Hakan’dan haber alamadıkları bir gün daha geçti. Sevda’yı aradı Hayrunnisa Hanım kocasından saklı. Ondan da bir şey öğrenemedi, onu da aramamıştı Hakan, o da merak ediyordu ama bugün ilk iş günü diye anlayışla karşılamaya çalışıyordu. Arayamamıştı belki sevgilisi, öyle düşünüyordu.”

Hanımına belli etmemeye çalışsa da Müşfik beyde korkmaya başlamıştı. Bir iki kere o da aramış ama cevap alamamıştı oğlundan. Akşamüzeri gelen bir telefon yaşlı karı kocayı iyice meraklandırdı. Telefon, atamaları Hakan’la birlikte Amasya’ya çıkmış olan Erdem’den gelmişti. Genç polis telefonda, “Hakan niye gelmedi?” diye sormuştu. O gün başlamamıştı göreve oğulları. Erdem kendisinin ablasında kaldığından bahisle gidip misafirhaneye bakacağını söyledi. Arkadaşının hasta falan olmasından şüphelenmişti. Bu yaşadıkları en uzun yarım saatti herhalde, telefonun tekrar çalması üzerine Müşfik Bey bekletmeden açtı. Maalesef Hakan, misafirhanede de yoktu, hiç gelmemişti. Karı koca birbirlerine endişe ile baktılar. Müşfik Bey karayollarını aradı, bir kaza olup olmadığını sordu, hayır öyle bir olay yoktu. Yani kaza da geçirmemişti oğulları. Peki, nerdeydi bu çocuk?

“Ben Sevda’ya gidiyorum,” dedi Hayrunnisa Hanım ani bir hareketle iliştiği koltuktan kalkarak,  “En son o gördü Hakan’ı, belki ne olduğunu biliyordur.”

“Ben de geliyorum hanım. O da bir şey bilmiyorsa polise gideriz başka çare yok.”

Eski kapıyı alacaklı gibi çaldılar. Kapıyı yine Sevda açtı, üzerinde çiçekli bir önlük, elleri un içindeydi.

“Aa hoş geldiniz Hayrunnisa teyzeciğim, ben de börek açıyordum. Babam istedi de.”

“Hakan nerede kızım? Sana bir şey söyledi mi?” dedi endişe içinde Müşfik Bey.

“Yo, ben de bilmiyorum sizi aramadı mı daha?”

Hayrunnisa Hanım korku dolu gözlerini açılan kapıdan içeriye doğru gezdirdi, gördüğü bir şey dikkatini çekince de itiverdi kapıyı. Kapı yılların birikimiyle gıcırdayarak sonuna kadar açıldı.

“Bunlar ne?” diye bağırdı kadın. “Bunlar Hakanın bavulları.”

Genç kızın cevabını beklemeden içeriye daldı karı koca. Onun, “Durun, nereye gidiyorsunuz?” itirazlarına aldırmadan televizyon sesinin geldiği mutfağa giriverdiler hızlıca. Gördükleri manzara karşısında donup kaldılar önce, sonra yavaşça yere yığıldı Hayrunnisa Hanım, dudaklarından sadece aman Allahıma benzer bir ses çıktı. Müşfik Bey Sevda’nın hareketlendiğini fark eder fark etmez şaşkınlığından sıyrıldı ve kızı itip  dışarı fırladı, fırlamasıyla da feryat figan bağırmaya başladı.  Kısa sürede sokaktan geçenler ve sesi duyan komşularla doluverdi ev.

Komiser bugüne kadar görmediği bir manzaranın karşısında bir Müşfik Beye bir Sevda’ya bakarak dikiliyordu. Masasının etrafında Teslime Hanım, Cemal Bey ve Hakan oturuyorlardı. Hepsinin önünde bir tabak vardı. Sanki konulacak yemeği bekliyor gibiydiler. Acayip olan hepsinin ölmüş olmalarıydı. Dik durmaları için sandalyeye bağlanmış cesetlerden ikisi çürümüştü. Hakan açık gözleri ve ensesinden akarak donmuş kanla bembeyaz, hareketsiz ve soluksuz oturuyordu.

“Neden?” diyebildi Müşfik Bey, gözleri dehşetten açılmış, beyni gördüklerini inkar ederken.

“Hakan gidiyordu. Belki beni unutacak bir daha aramayacaktı. Benden ayrılmasına izin veremezdim,” dedi Sevda ağlayarak, “Babam beni hastaneye yatırmak istedi Sefa yüzünden. Ben kardeşimi çok özlemiştim bırakmak istemedim, o okuluma gideceğim diye diretince kalmasını sağladım. Artık o da Hakan gibi gitmek istemiyor. Deli dedi bana annem. Ben deli değilim, sadece ayrılıklara dayanamıyorum. İzin vermedim kimsenin gitmesine, izin veremezdim. Nasıl yatarım ben hastaneye, nasıl ayrılırım onlardan, ben de ayrılmadım işte.”

Üst kattan bir polis memuru haykırdı. “Burada bir ceset daha var amirim. Galiba on-onbeş yaşlarında bir çocuğun cesedi. Yatakta bulduk.”

Birkaç ay sonra mahalleli Sevda’nın yatırıldığı hastanede intihar ettiği haberini duydu. Bıraktığı mektupta, “Ben evimize, sevdiklerimin yanına gidiyorum,” diye yazmıştı.

Kuzeyden Gelen Polisiye: BRON/BROEN

Evde kaldığımız Covid-19 salgını boyunca polisiye dizi taramalarına başladım. İşte bu süreçte İsveç/Danimarka ortak yapımı Bron/Broen dizisi hayatımıza girdi. İsveççe ve Danca da „Köprü“ anlamına gelen dizimizin ismi ile birlikte baş karakterimiz Saga Noren de bizlerde unutulmaz bir iz bırakmayı başardı.

Dizi dört sezon otuz sekiz bölüm boyunca kendini içine çeken bir olay örgüsüne sahip. Kuzey Avrupa’nın soğuk iklimini ve depresif havasını iliklerinize kadar hissederken, en yaşanılabilir olduğunu düşündüğümüz iki ülkede de (İsveç – Danimarka) hayatın dışarıdan görüldüğü gibi akmadığı izleyiciye net bir dille anlatılmaktadır. Toplumdan bireye doğru inildiğinde katı değer yargıları, kısıtlı bakış açıları, olaylarla mücadele şekilleri, yalnız insan ve psikolojik yıkıntılar kurgu içinde başarılı bir şekilde resmedilmiştir.

Bölüm başlarında dinlediğimiz jenerik müziği de izleyeni içine çekerek sürekli dinleme isteği uyandırmaktadır.

Bizleri diziye bağlıyan asıl etmen Saga Noren, nam-ı diğer ‘Saga noren Lanskrim Malmö’ işinde çok başarılı bir dedektif imajı vermektedir. Asperger Sendromu etkileri gösteren olaylara delil ve akıl penceresinden bakarak, duygusal ilişki kurmadan yolunda ilerlemektedir. Akışları direkt, net, duygu ve duygusallıktan uzak, yer yer robotik ve söyleyeceklerini sonucunu düşünmeden “pat” diye söyleyebilen bir karaktere sahip oluşuyla birçok sahnede yüzünüzü sıkça güldürmektedir.

Saga Noren’in dış görünüşü, ayağından çıkarmadığı postalları, sürekli giydiği deri pantolonu, yeşil kabanı, hiç taramadığı sarı saçları ve dik bakışları ile hayli ilgi çekicidir. Kullandığı yeşil 911 s Porsche marka otomobiliyle de havasına hava katmaktadır.

İlk iki sezonda Saga Noren’in ortağı Danimarkalı Martin Rohde’dir. Martin, ilişkilerinde rahat, bulunduğu ortama kolay adapte olabilen, aldatma eğilimli, beş çocuk sahibi bir dedektiftir. Saga ile Martin iki zıt karakter olmalarına karşın mesleki olarak iyi bir uyum sağlarlar. İşin gerektirdiği kurallara ve yasalara katı bir bağlılığı olan Saga, olaylar karşısında insiyatif alarak kurallarda esneklik yaratan Martin ile anlaşamaz gibi düşünülse de aralarında bir arkadaşlık oluşmaktadır. Martin’in deyim yerindeyse Saga’yı törpüleme çabaları ile ona verdiği değer karşısında, yalnızlıktan hoşlanan, düzeni bozulduğunda adeta çılgına dönen ve tüm dik özelliklerinden kaynaklı olarak sevilmediğini düşünen Saga iyi bir ekip olarak olayların üzerine gitmektedirler. Ancak Saga’nın gözünden bakıldığında suçu işleyenin kim olduğu hiç önemli değildir ve cezasını çekmelidir. Martin’in oğlunun öldürülmesi sonucunda katili hapsihanede zehirlediğini çözen Saga, Martin’i şikayet ederek on yıl ceza almasına neden olmaktadır.

Saga’nın kişilik özelliklerine bir parantez açmak istiyorum. Albert Camus’un ‘Yabancı’ romanındaki karakteri Meursault ile birbirlerine çok benzediklerini düşünmekteyim. Saga’nın duygudan ve duygusallıktan uzak yapısı, hayat karşısındaki kayıtsızlığı ile sıradışı bir karakter oluşu ile uyuşmaktadırlar. Saga’nın geçmişinde yaşadığı ailevi kaynaklı sorunlar arka planda kalıcı iz bırakan travmalar yaşamasına neden olmuştur. Meursault ile ayrıldıkları nokta da burasıdır.

Dizinin üç ve dördüncü sezonlarında Saga’nın ortağı olarak Henrik Sabroe’yi görmekteyiz. Altı yıl önce karısı ve iki kızının bir anda ortadan kaybolması ve bulunamamaları ile sarsılan Henrik kayıplarının hayallerini görmekte ve onlarla sürekle konuşmaktadır. Odaklanabilmek için sürekli olarak uyarıcı hap alan dedektif iş üstünde gayet yeteneklidir.

Henrik ile Saga da iyi bir ikili oluşturmuşlar hatta bu durumu bir adım ileri götürerek cinsel olarak da birbirilerinin vücutlarını kullanmaktadırlar. Birbirlerinin çevresinde olmaktan hem hoşlanırlar hem de güven duyarlar. Saga’nın mesleki en güçlü özelliği, kişi ve olaylar ile duygusal yakınlık kurmadığından (kuramadığından) herkese potansiyel suçlu gözü ile bakabilmektedir. Zeka barındıran olaylarda suçlunun zekasına hayran duyan bir yapıya da sahip. Saga’yı olaylar, travmaları ve amirleri ne kadar zorlarsa o kadar veren bir dedektif olarak nitelendirmek yanlış olmayacaktır.

Saga Noren’e hayat veren oyuncu Sofia Helin; 24 yaşında, geçirdiği bisiklet kazası sonrasında yüzünde kalan yara izi kahramanımıza ayrı bir karizma da katmaktadır.

Son olarak Bron/Broen dizisinin içeriğinde sıkça kendimizden, hayatlarımızdan, geçmiş yüklerimizden, bakış açılarımızdan, düşüncelerimizden parçalar buluyorsunuz. İşte burada yapım soğuk havasını bir kenara bırakıp izleyeni içine çekmektedir. Saga Noren bizim evin bir bireyi gibidir artık.

Bir soru ile yazımı noktalamak istiyorum. Neden tüm cinayet senaryolarında iyi ya kötü bütün kahramanların geçmişlerinden gelen büyük travmaları vardır?

Sorunlu Bir Kadın Dedektifin Hikayesi: Marcella

Netflix dizilerinden Marcella bir İngiliz polisiyesi. Danimarka-İsveç ortak yapımı Bron/Broen dizisi yayınlandığı dönemde oldukça ses getirmiş, hatta bu nedenle ABD’de The Bridge ismiyle yeniden çekilmişti. İtiraf etmeliyim ki Marcella’yı da aynı senarist (Hans Rosenfeldt) yazdığı için izledim.

Başrolde Anna Friel isimli daha önce hiçbir film ya da dizide rastlamadığım ancak iyi bir oyunculuk sergileyen bir aktris var. İki çocuk annesi Marcella Backland 10 yıl önce ailevi nedenlerle polisliği bırakmıştır. Kocası tarafından aniden terk edilmesinin yarattığı sarsıntıyla boğuşurken yıllar önce üzerinde çalıştığı ve tam olarak sonuçlanmayan bir seri katil soruşturmasının yeniden başlaması üzerine tekrar polisliğe dönüp soruşturmaya katılır. Ancak geçmişinde yaşadığı bir travma nedeniyle özellikle stresli anlarda hafıza kaybı yaşamaktadır. Marcella bir taraftan kocasıyla arasını düzeltmeye çalışırken bir taraftan bu hafıza kayıplarının yarattığı zorluklara rağmen seri katili bulmaya çalışır.

Polisiye romanlarda olduğu gibi polisiye dizilerde de gerçekçiliğe verilen önem arttıkça senaristler dedektifleri gerçek hayattaki gibi sorunlar yaşayan sıradan insanlara benzetmeye çalışıyorlar. Bu nedenle nerdeyse her polisiyede öfke sorunları yaşayan, alkol bağımlısı, eşinden ayrılmış, çocuklarıyla arası bozuk arızalı karakterlerle karşılaşıyoruz. Aşırıya kaçılmadıkça şahsen bu durumdan hiç rahatsızlık duymuyorum. Sorunlu bir karakterin anlatıldığı Marcella dizisinde de bu denge iyi tutturulmuş ve daha çok erkek dedektiflerin hakim olduğu polisiye dünyasında gerçekçi, sağlam bir yeni kadın dedektif karakteri ortaya çıkmış.

Dizi şimdilik her biri sekizer bölümlük 2 sezondan oluşuyor. Her ne kadar böyle olsa da birinci sezondaki bazı meselelerin ikincide aydınlanması nedeniyle her iki sezonu da izlemeden diziden tam bir keyif almak mümkün değil. Kişisel olarak seri katil hikâyelerine çok sıcak bakmasam da özellikle polisiye dizilerde sezon boyunca heyecanı ve gerilimi diri tutmak için senaristler biraz da mecburen bu tür hikâyelere yöneliyorlar. Ne var ki bu durumda seri katilin motivasyonunun gerçekçi olması, en azından kendi içinde tutarlılık taşıması önem kazanıyor. Marcella’nın birinci sezonu bu açıdan beni çok tatmin etmedi. Sezon sonunda ortaya çıkan katilin kimliği bir hayli sürpriz olsa da cinayetleri işleme nedeni daha önce okuduğum bazı romanlarda (mesela Algan Sezgintüredi’nin bir romanında) da karşıma çıktığı için bana çok orijinal gelmedi. Ancak çocuk cinayetlerinin işlendiği ikinci sezondaki seri katilin hem çok zor akla gelecek birisi olması hem de cinayetleri işleme nedeni beni fazlasıyla tatmin etti. Bu açıdan ikinci sezonu daha çok sevdim. Bununla birlikte sezon sonunda aydınlanan Marcella’nın geçmişindeki travma sadece karakter açısından değil izleyiciler açısından da hazmı zor, sarsıcı bir gerçek. Bu yüzden karakter de geri dönüşü olmayan bir yola giriyor ve üçüncü sezonda dizi polis soruşturmasından çıkıp undercover (gizli polis) türüne doğru yelken açacak gibi duruyor.

Marcella dizisinin en dikkate değer taraflarından birisi (bu aynı zamanda herkese hitap etmemesine de neden olabilir) çok fazla sayıda yan karaktere sahip olması. Öyle ki bu kadar yan karakter bir romanda olsa okuyucu kimin kim olduğunu anlamakta bir hayli zorlanırdı. Neyse ki dizide bu kişileri görsel olarak hafızamıza alabildiğimiz için çok zorlanmıyoruz. Her karakterin ayrı bir hikâyesi var ve hepsi de katil olmaya aday. Son bölüme kadar hikâyeleri kesişip duran karakterlerin hangisinin katil olduğu çok başarılı bir şekilde gizlenmiş.

Sonuç olarak, bazı eksikleri olsa da Marcella dizisini akıl oyunları ya da bol aksiyon beklemeyen, daha çok karakter odaklı polisiyelerden hoşlananlara tavsiye ederim.

Hikaye: Yeni Dünya

Hayat sizi üzmesin; çünkü siz en iyisine layıksınız!

 

“Dünya inandıklarını körü körüne savunmak için doğru bir yer değil,” diyordu okuduğu kitap. Eğer bu sabah olanlar tüm hayatını alt üst etmeseydi yazarla asla aynı fikirde olamazdı. Bir insanın savunduğu doğruları olmalıydı. İnandıkları uğruna savaşmalı, fikirlerini sonuna kadar savunmalıydı. Aksi ona göre kaypaklıktı. Ama yalnızca sekiz saniyede tüm doğru bildiklerinin yanlış olduğunu kendi gözleriyle görmemiş miydi? Sadece sekiz saniye olduğuna emindi. Çünkü sakinleşmek için ona kadar saymayı deneyecekken sekizde bayılmıştı.

Şimdi Birce’nin iki seçeneği vardı. Ya gidip hafızasını sildirecekti. Ya da kocasına tüm gördüklerini anlatacaktı. Hangisi ıstırabını daha çabuk dindirebilirdi? Doğrularını bir kenara bırakıp gördüklerini yaşanmamış saymak ve hayatına devam etmek mi? Yoksa doğru bildikleri uğruna her şeyi itiraf edip tüm çocukluğunun bir yalan olduğunu kabul etmek mi? Canı acıyordu. Hem de öyle nefesi tıkanırcasına, kalbi sıkışırcasına değil; bu acının tarifi yoktu.

Yeni Dünya şirketinin broşürü gözüne ilişti. Tam da evin önünde genç bir çocuk zorla eline tutuşturmuştu. Sanki olacakları biliyormuş gibi ara sokakta ne işi vardı o çocuğun? Böylesine pahalı bir deneyimi sokak aralarında pazarlamak hangi kıt aklın ürünüydü? O çok sevdiği film gerçek olmuştu. Artık insanlar Yeni Dünya’yı arayıp randevu alıyor, istemediği anılarını hafızalarından sildirebiliyordu. Keşke Birce’nin unutmak istedikleri Eternal Sunshine of the Spotless Mind – Sil Baştan filminde olduğu gibi sadece bir aşk acısı kadar basit olsaydı. İnsanlar aşk acısını unutmak için yıllarca biriktirdiği anılarını beyninden sildiriyordu. Onun ise tek ihtiyacı olan sekiz saniyeyi sildirmekti. Ancak bedeli yıllarla değil, bir ömürle bile ölçülemeyecek sekiz saniye…

Hayatından bir sevgiliyi çıkarmakla bir cinayeti saklamak aynı şey değildi. Broşürdeki başlığı okudu. “Hayat sizi üzmesin; çünkü siz en iyisine layıksınız!”

Bu dünyada en iyisine layık olan kaç insan vardı sahiden? Üzüldüklerini hafızandan sildirince en iyisine mi layık oluyordun? Üstelik bu hatıra hem senin hem de onlarca kişinin hayatına mal olan bir kötülükse unutunca yaşanmamış mı sayılıyordu?

Broşürü yırttı. Yapamazdı. Önce kendine sonra babasına lanet hatta lanetler savurdu. Ona doğru olmayı, doğru bildiğinden şaşmamayı öğreten babasının ilk defa ölmesini istedi. Yatalak olduğundan beri bir tek kendisi onun yaşaması gerektiğini düşünüyordu. Ama şimdi Birce de vazgeçmişti. Hem kocasına ne diyecekti? Nasıl bir açıklama yapacaktı? O videoda gördüklerini kelimelerle anlatmak mümkün müydü? Yıllarını katilleri yakalamaya adayan bir babanın hepsinden daha cani olduğunu nasıl söyleyebilirdi? Kim inanırdı ki? Şimdilik kimsenin bir şey bilmesine gerek yoktu. Önce kendi emin olmalıydı. Kararını verdi: kimseden yardım istemeden tek başına araştıracaktı. Canı pahasına da olsa, tüm dünyası başına da yıkılsa gerçekleri öğrenecekti. Belki ondan sonra hafızasını sildirmeyi düşünebilirdi.

Babasına “hoşça kal” bile demeden annesini öptü, videonun olduğu hafıza kartını çantasına attı ve evden çıktı. Nereye gideceğini bilmiyordu, nereden başlayacağını bilmiyordu. O kesik başın kime ait olduğunu, nasıl oluyor da gözlerini kırpabildiğini bilmiyordu. Sabırsızlığına yenilip videoyu ortadan açmış, yalnızca kadının gözleriyle karşılaşacak kadar ekrana bakabilmişti. Babasının gülme sesini ve vücudu olmayan kafayı görünce de kısa süre içinde kendinden geçmişti. Yürürken çantasına iyice sarıldı. Görende bankadan tüm parasını çektiğini sanırdı. Oysa tüm çabası milyon dolar teklif etseler vermeyeceği bir hafıza kartı içindi. Herkesin bir fiyatı vardı değil mi? Peki bu videonun fiyatı neydi? Cevap veremedi. Tüm hayatının bir yalandan ibaret olabileceği gerçeğini kaç para değiştirebilirdi ki?

Şu an Birce için gerçekleri öğrenmenin dışında hiçbir şeyin değeri yoktu. Para mutluluk vadetmediği sürece gerçekten değersizdi. Yine aklına Yeni Dünya broşürü geldi. Hafızadan istenmeyen anıları silmeyi başarabilmişlerdi de geçmişe gidip olanları değiştirmeyi bir türlü becerememişlerdi. Zamanda yolculuk anca filmlerde olurdu. Zaten geçmişe gidip değiştirme şansı olsa yapar mıydı? Babasının katil olduğunu öğrense bir cinayeti işlemesine engel olur muydu? Ya da diyelim ki engel oldu, babasının nasıl biri olduğuyla yüzleşmek yeterince acı değil miydi? Geçmişi değiştirip birinin ölümünü engellese de babası gözünde yine katil olarak kalmayacak mıydı?

Düşünmemeliydi. Henüz emin olmadan yargılamamalıydı. Daha hiçbir şey bilmiyordu. Videoda yalnızca babasının sesine benzer bir ses duydu diye tüm dünyayı kendi başına yıkmıştı. Önce cesaretini toplayıp tüm videoyu izlemeliydi. Belki hepsi yalnızca bir şakadan ibaretti. Ya da babasının çözmeye çalıştığı bir cinayet dosyasıydı ve mekanlar birbirine benzeyebilirdi. Kahretsin ki videodaki o mekan mutlu hayatını geçirdiği baba evinin bodrum katıydı. Oraya inmek asla yasak değildi. Ama Birce karanlıktan korktuğu için oradan nefret ederdi ve evin bodrum katına tüm hayatı boyunca belki iki kere inmişti.

İnsan işte tam da böyle zamanlarda delirmek istiyordu. Anılarını sildirince içinde oluşacak boşlukla yaşamak yerine toptan kafayı yemek, ota boka kahkahalarla gülmek istiyordu. Yolda önüne çıkan ilk kafeye oturdu, bir çay söyledi. Ellerinin titremesini ve akciğerlerindeki tüm nefes boşalana dek çığlık atma isteğini, beyninden geçen tüm düşünceleri bastırabilmek için kalabalığa karışmalı, sanki hiçbir şey olmamış gibi çayını yudumlamalıydı. Başaramadı. Ağzı yana yana çayını içtiği gibi oradan kalktı ve amaçsızca yürümeye devam etti.

Yine aklına babası geldi. “Kafan çok bozulduğunda çık yürüyüş yap, yol sana yolunu gösterecektir,” derdi. Tüm doğruları öğreten babası koca bir yalan çıkarsa hafızasını sildirmekten de vazgeçti. Önce onu, sonra kendisini öldürecekti. Çünkü dünya, körü körüne inandığın birinin yalan olduğunu kabul ederek yaşayabileceği bir yer değildi. Yol onu bir otelin önüne getirdi. Hiç düşünmeden içeri girdi ve bir oda istedi. Bu gece yalnız kalmalı, o videoyu izlemeliydi. Kocasını aradı. Neyse ki bir cinayet davası için Tekin’in de büroda sabahlaması gerekiyordu. O yüzden o dönene kadar bu otel odasında işini halledip kocasından önce evde olabilirdi. Nedense bu videoyu evde izlemek istememişti. Böyle bir rezaleti aşkla, mutlulukla kurduğu dört duvarın arasına sokarak yuvasını kirleteceğini düşünmüştü.

Yatağa uzandı, derin bir nefes aldı. Olacaklara kendini hazırlamaya çalıştı. O videoda ne görürse görsün, sonuna kadar izleyecek, gözlerini kırpabilen kesik kafanın orada ne aradığını çözecekti. Bunu yapabilirdi. Hem babası hem de kocası polisti. Çocukluğundan beri cinayet davalarının içinde büyümüş, sırf bu yüzden ağır ceza avukatı olmayı seçmişti. Hafıza kartını elinde iyice sıktı. Bir yandan suyunu çıkarıp usulca elinden aktığını hayal ediyor, bir yandan da artık izlemesi gerektiğini biliyordu. Yatakta doğruldu ve bilgisayarını açtı. Önce Youtube’da birkaç tane kedili video izledi. Hayvanlar oldum olası en iyi terapisiydi. Sonra elinden hiç bırakmadığı hafıza kartını taktı ve gözlerini kapadı. Ses gelene kadar ekrana bakmayacaktı. Diğer tüm duyularını devreden çıkaracak böylece kulaklarının duyduğu sesin kime ait olduğuna emin olacaktı.

Yine saymaya başladı. Ama bu sefer yirmiye gelmiş, bilgisayardan hiç ses çıkmamıştı. Gözlerini açtı. Video karşısındaydı, başa almadan önce bilgisayarın sesini kontrol etti. Sonuna kadar açıktı. Ne duyduğu gülme sesleri ne de konuşma yoktu. Emin olmak için aynı videoyu e-posta ile telefonuna gönderdi, yine ses çıkmadı. İçinde bir umut belirdi. Hem de öyle bir umut ki, dünya bir şeylere körü körüne inanmak için doğru bir yer olabilirdi. Buna ihtiyacı vardı. Tekrar bilgisayara döndü. Olabildiğince büyük ekranda izlemeli, her detayı incelemeliydi. Klasörün adı ilk defa dikkatini çekmişti. Dosya adında “kesik_baş_deneyi” yazıyordu. Bir cinayet değil, bir deney olduğu iddia edilen dosyaya çift tıkladı.

Çekim bir telefonla amatörce yapılmıştı. Kamerayı tutan el önce bodrum kapısından içeri girdi ve masaya doğru yaklaştı. Masada sarışın, abartılı makyaj yapmış bir kadın kafası vardı. Sanki büyük bir oyuncak bebeğin koparılmış kafasına benziyordu. Ama kamerayı tutan adam diğer eliyle masaya vurunca kadının gözleri açıldı. Sabah izlerken oyuncak olup olmadığını anlamak için ekrana daha da yakınlaşmıştı. Şimdi ise olacakları bildiğinden uzaklaşmayı tercih etti.

Gözlerini kırpmaya bile korkuyordu, hiçbir detayı kaçırmamalıydı. Telefon bu sefer kadının boynunun içinden uzanan kabloları çekiyordu. Bu kablolar birkaç çengelle tutturulmuştu. Dikkatle bakınca bunların kablo olmadığını ve içinden kırmızı bir sıvı aktığını fark etti. Yapay bir kalp ve akciğere bağlı bu borular kan devridaimini sağlıyordu. İşte tam buralarda bayılmış olmalıydı. Çünkü videonun devamını hatırlamıyordu. Yine midesi bulandı, öyle çok bulandı ki bunca zamandır şahit olduğu cinayet fotoğraflarının hepsini unuttu. Hiçbiri şu an gördüğü vahşetin yanına bile yaklaşamazdı. Birçok ölüme ve acıya şahit olmuştu. Tüm organları parçalanmış insanlar, tecavüze uğramış kadınlar, hatta acımasızca katledilip valize tıkılmış çocuklar bile görmüştü. Ama hepsi bir şekilde ölmüştü. Acıları son bulmuştu. Hiçbirinin çektiği acılara, yaşadıklarına bu denli yakından şahit olmamıştı. Hepsiyle acıları dindikten sonra karşılaşmıştı. Oysa bu kadın aslında ölüydü ve hala acı çekiyordu. Kendine ait tek organı beyniydi ve yapay organlarla yaşatılıyordu.

Elleri titremeye başladı. Gözünden akan yaşlara engel olamadığı için her seferinde başa sarmak, aynı görüntüleri tekrar tekrar izlemek zorunda kalıyordu. Kadına bağlı kalp ve akciğer görüntülerinden sonra telefon yüze odaklandı ve yakınlaştı. Bir el sarı saçlarını okşadı, yüzüne dokundu. Kadın tepki vermeyince başka bir el gözünü açarak içine ışık tuttu. Gözbebeği küçülmüştü. Kadının yüzündeki ifadeden her acıyı yaşadığına, her anın farkında olduğuna yemin edebilirdi. Birce videoyu biraz geriye sararak kadının gözünü açan ele bakmak için durdurdu. Yüzle oranına bakılırsa küçük bir ele benziyordu. Ancak tırnaklar dibinden kesildiği için erkek mi yoksa kadın mı tam olarak ayırt etmek mümkün değildi. Aynı el kadının ağzına su dökmeye başladı. Boğazda yutkunma hareketi oldukça kadının yüzü acıyla daha fazla buruşuyor; sular yerlere akıyordu. Tam o sırada telefonu tutan adamın boştaki eli kadına çok sert bir tokat attı. Kadının gözleri iyice açıldı ve sonrasında tamamen kapandı. Birce derin bir nefes alıp ekrana yaklaştı. Kadının ölmüş olması için dualar ediyordu. Ama anlamak mümkün değildi. Yanındakilerin bir hareket daha yapmasını bekledi. Ama sanki telefonu yere düşürdüler ve ekran karardı. Birkaç saniyelik siyah ekrandan sonra video bitti.

Birce saatlerce bıkmadan videoyu tekrar tekrar başa sararak izledi. Artık ağlamıyordu. Gördüklerine alışmaya bile başlamıştı. Alışmak… İnsana bahşedilen bir armağan mı yoksa cehennemin anahtarı mıydı? Tüm vicdansızlıklarımızın sebebiydi belki de alışmak! “Şu korku filmlerini birkaç defa izlesen alışırsın. Ondan sonra da eskisi kadar korkmazsın!” derdi kocası. Haklıydı. Kadının acısını artık damarlarında hissetmiyordu, bu şekilde vahşice katledilişine eskisi kadar üzülmüyordu. Ona bu acımasızlığı yapanlara küfretmiyor, elleri titremiyordu. Artık amacına odaklanabilmiş, tüm detayları tek tek incelemişti. Gördüklerine alışmıştı ama sonuç koca bir sıfırdı. Yarın eve geri dönüp o bodruma girmeliydi. Bu olayı çözmek için karanlığa bile alışabilirdi.

Eşyalarını toparladı ve eve gitmek üzere yola çıktı. Arabası olmadığı için bir taksi çevirdi, yolu tarif ettikten sonra çantasına sarılarak camdan dışarıyı izler gibi yaptı. Ama aslında gözü koltuğa gömülü duran ekrandaydı. “Hayat sizi üzmesin; çünkü siz en iyisine layıksınız.” Kendini tutamayıp kahkaha atınca taksi şoförüyle göz göze geldi. “Pardon reklama güldüm. Hani şu hafıza sildirme reklamı var ya…” Şoför dedikleriyle ilgilenmediğini belli edercesine kafa salladı.

Evin önüne geldiğinde yanan ışıkları gördü. Tekin’in evde olduğunu bilmek Birce’ye kendini biraz daha rahatlamış hissettirdi. Belki de boşuna savaş veriyordu. Belki de bu düğümü tek başına çözmek zorunda değildi. Hem evlenirken ne demişlerdi? İyi günde ve kötü gündeydi değil mi? Tam anahtarı kilide sokacakken kapı açıldı. Kocası da onun kadar yorgun ve mutsuz görünüyordu. Peki hangisi kendi acısını ve mutsuzluğunu eşi için bir kenara atacaktı? Birce bu gece yapamazdı. Tüm dünyasını altüst edebilecek bir sır kocasının yaşadığı tüm acılardan daha önemli olmalıydı. Bu gece Birce anlatacak, Tekin dinleyici olacaktı. Kocasının yardımına ihtiyacı vardı. Tekin ona bir kadeh şarap hazırladı ve salonda karşılıklı oturdular. Birce söze nasıl başlayacağını bir türlü bulamadı. Telefonundan videoyu açmaya karar verdi. Koltuğa oturup izlerken Tekin ekrana, Birce kocasına odaklanmıştı. Beklediği tepkileri yüzünde yakalayamayınca şaşırmış, neredeyse her gün vahşice katledilenlere şahit olmanın alışkanlığı diye düşünmüştü. Ama bu sefer katil ailedendi. Tekin belki de karısının üzülmesini engellemek için soğukkanlı davranmaya çalışıyordu. Video bittiğinde Birce kafasını arkaya yaslayıp gözlerini kapadı. Tekin konuşana kadar susacaktı. Ama sessizlik öyle çok uzadı ki Birce artık dayanamadı.

“Bu işi çözmeme yardım edecek misin?” diye sordu. Tekin sessizliğini korudu. Bazen kelimeler yerine vücut dili çok daha anlamlı olurdu. Birce’nin elini tutup sıktı. Tek bir dokunuşla biraz daha rahatladığını hissetti.

“Sen doğruyu bulana kadar bu acıyla yaşayamam anlıyor musun? Bugünü unutmak istiyorum. Ama bana bir söz vermelisin. Katili, o kadına bu acıları çektirenleri bulduğunda bana videoyu tekrar izlettireceksin. Bana her şeyi hatırlatacak gerçeklerle yüzleşmeme izin vereceksin. Sana güveniyorum Tekin ve gerçekleri senden duymak istiyorum. Bana söz ver,” dedi ve kocasına sarılıp hıçkırarak ağlamaya başladı.

“Söz!” dedi Tekin, sesi boğuk çıkmıştı.

Birce, Tekin’le evli olduğu için bir kez daha şükretti. Kocasının bu işin peşini bırakmayacağına ve karısının yanında olacağına emindi. İyi günde ve kötü günde başka kimseye ihtiyacı yoktu. İşte tam da burada yanılmıştı. Tekin’i bu kadar sevmeseydi, ona bu kadar güvenmeseydi, dünyanın bazı şeylere körü körüne inanmak için doğru bir yer olmadığını görebilseydi bu kısır döngüden de kurtulabilir, gerçeklerle yüzleşebilirdi. Ama Birce sevdiklerine ve inandıklarına körü körüne bağlanmak için yaratılmıştı.

“O güne kadar her şeyi unutmalıyım. Yarın arayıp randevu alacağım. Ben de Yeni Dünya’lı olacağım” derken ilk defa gülümsedi. Doğru bir karar vermişti. Gece uyuyabilmek için ilaç alarak yattı. Yarın yepyeni bir gün olacaktı.

Tekin karısının sızdığına emin olunca salona geçti ve hafıza kartını şömineye atarak yaktı. Bu şekilde kurtulamayacağını bilse de eriyişini izlemek hoşuna gidiyordu. Bu kaçıncı hafıza kartıydı ya da kaç defa daha tekrarlanacaktı bilmiyordu. Uzun zaman sonra ilk defa dayanamayıp kayınpederini aradı. Telefon ilk çalışta açıldı.

“Bundan zevk mi alıyorsun?” diye sordu. Karşıdan hiç ses gelmedi. “Kızın acı çekiyor pislik herif!” diye bağırdı.  Kayınpederi çok sakin bir ses tonuyla konuşmaya başladı. “Umurunda mı?”

Umurunda değildi. Birce’nin hissettikleriyle zerre ilgilenmiyordu. Hatta bazen bu saçmalıktan kurtulmak için teslim olmayı bile düşünüyordu. O doktora nasıl güvenmişti de kayınpederinin bodrum katında yakalanmayacaklarına inanmıştı! Tam bir geri zekalıydı. Karşıdaki ses konuşmaya devam etti.

“Kızıma değil sana yapıyorum. Ne yaparsam sana yapıyorum. Birce cesaretini toplayıp benimle yüzleşene kadar da yapacağım. Çok kurtulmak istiyorsan gider teslim olursun, bu oyun sona erer. Ama sende o göt yoktu değil mi? Hem sen haysiyetin ve şerefin için yaşıyordun. En son televizyonda öyle bir açıklamana denk gelip çok gülmüştüm de bak aklıma geldi şimdi. Ruh hastası bir doktorun verdiği para karşılığı sattığın haysiyetin ve ölümüne göz göre göre izin verdiğin bir hayat kadınından daha fazla olan şerefin mi? Sahi ne yaptın paraları? Hala o kadının ailesine yardım edip kahramanlık peşinde koşuyor musun?” Sessizlik oldu. Söylenecek tek bir kelime, verecek tek bir cevap yoktu.

Bir hata yapmıştı. Herkesin bir fiyatı vardı. Üstelik dünyadan bir orospu eksilse ne olacaktı? Hem nereden bilebilirdi o kadının bu işi çocuğu için yaptığını? Doktor tek başına bir kadın olduğuna yeminler etmiş, o da hiç araştırmamıştı. O kadın sayesinde insanlık kurtulacaktı. Yapay organların insan bedenine uyumu sağlanacak, tıpta çığır açılacaktı. Üstelik kadının rızası vardı. Bedenini bağışlamak üzere sözleşme imzalamıştı da öldürüleceğini hesaba katmamıştı. Tekin de doktorun bu kadar ileri gidebileceğini bilemezdi ki. İlgi çekmemek için kayınpederinden doktora kiralanmak üzere bodrum katını istemek en büyük aptallıktı. Bazen insanın basireti bağlanıyordu işte. Göz önünde olarak daha iyi saklanıldığı tam bir yalandı. Gerçi yakalanmalarına sebep olan şey kayınpederi değildi. O kimsenin işine karışmazdı. Zaten yatalak bir adam aşağıya nasıl inecekti. Tüm suç tamamen kendisine aitti. İlerde parası biterse şantaj yapmak üzere videonun kopyasını almak ve onu bodrum katında düşürmek bu dünyada yaptığı en büyük ahmaklıktı. Kayınpederi tekrar konuşmaya başlayınca onu aramakla hata yaptığını anladı. Herif bu işkenceye kızı yeniden ona inanana kadar son vermeyecekti. Hayatını tek bir soruya bağlamıştı. Kızı “Baba sen mi yaptın?” diye sormalıydı. Bunu duymaya ihtiyacı vardı. Çünkü o zaman kızının Tekin’e değil de ona güvendiğini anlayacaktı.

“Sen bugünü Birce’nin hafızasından sildirerek biraz daha süre kazanacaksın. Ben aynı videoyu tekrar tekrar bulmasını sağlayarak o kısır döngüyü bozana kadar çabalayacağım. Benim evimde, benim bodrumumda ortağınla birlikte yaptığın sapıklıkların hepsini ya dayanamayıp kendin itiraf edeceksin ya da karının her seferinde sana işlediğin cinayeti anlatmasını dinleyeceksin. Nasıl hayat lan bu?” dedi kahkaha atarak. Tekin telefonu kayınpederinin yüzüne kapattı. Ama alışmıştı. İlk üç beş seferde onu delirten bu kısır döngüyü şimdilerde özgürlüğüne eklenmiş zaman olarak görüyordu.

Sabah karısı uyandı. Tekin’i öperek hazırlanmaya başladı. Bir an önce Yeni Dünya’ya gidip yaşananları unutmalı, gerisini kocasına bırakmalıydı. Yolda okumak üzere yanına yeni bir kitap aldı. Hazırdı.

Birkaç gün sonra, klinikten çıktığında hiçbir şey hatırlamıyordu. Aklında yaşadıklarından hiçbir iz kalmamıştı. Hayat eski bildiği, tanıdığı ve sevdiği hayattı. Hazırlanıp ailesini görmek üzere evden çıkana kadar da öyle kalacaktı.

“Bir insanı gerçekten tanımak mümkün müdür?” diye soruyordu okuduğu kitap. Eğer bu sabah olanlar tüm hayatını alt üst etmeseydi herkesi tanıdığını iddia edebilirdi. Oysa yalnızca sekiz saniye bir insan hakkındaki tüm fikirlerinizi değiştirmeye yeterdi. Yanıldığınızı gözler önüne seren kısacık zaman tüm hayatınızı alt üst edebilirdi.

Bir Suç Hikayesi Dinle ya da Oku: Tetik 🔊🎧

Hayatta zor sandığınız ne varsa, günü geldiğinde “Bu kadar kolay olacağını sanmıyordum,” demenize sebep olabilir. Bu gece hayat bana şunu öğretti:

“Bu hayatta imkânsız diye bir şey yoktur. Zor olanlar ise çocuk oyuncağıdır…”

Bunları şu anda önümdeki yatakta kanlar içinde çırılçıplak halde yatan iki kişin önünde düşünüyorum… Çünkü az önce bir silah patladı. Bir silahı kavrayan parmaklardan biri, soğuk bir tetiğe iki kez bastı… Ve soğuk demirden iki bedene iki küçük ateş yağdı. Ateş, cürmü kadar yeri yakmış ve iki bedeni, dünyaya geldikleri gibi diğer tarafa yollamıştı. Çırılçıplak…

Ellerim barut kokuyordu ve belki de bu tetiği çeken, çok uzaklardaki başka bir kişiydi…

Bir haftalık gece nöbetimin dördüncü günündeydim. Gece on ikide devraldığım nöbetime gelmeden önce mutlaka birkaç saat uyumayı kendime adet edinmiştim. Fakat dün sabah maaş günü olması ve gün boyunca bitirmeye çalıştığım ödemeler, gündüz üç saat kadar uyumama sebep olmuştu. Bütün düşüncem bir an önce işlerimi bitirip eve gitmek ve gece tekrar edeceğim nöbet için yaklaşık beş ya da altı saat uyumaktı…

Ama olmadı…

Mahallemde ve hem de evimin bulunduğu sokağın bir arka sokağında yapılan açık hava düğünü, bütün uyku planlarımı alt üst etmeye yetmişti. Sokağa kurulan hoparlörlerden bütün mahalleye yayılan Roman havaları yorgun zihnimin dinlenmesine bir türlü izin vermiyordu. Çare yoktu. Gece nöbetinde dayanabildiğim kadar dayanacak ve belki kaçak göçek aralıklarla birkaç saat gözlerimi dinlendirebilecektim…

Ama olmadı…

Bir mezarlıkta gece bekçisiydim ve mezarlığın metruk köşelerini ya tinerciler ya da şarapçılar mesken edinmişti. Arada sırada sanki koca İstanbul’da yer kalmamış gibi barbut atmak için gelen yeni yetmeler de ölüleri ziyaret etmekten geri durmuyorlardı. Gözlerim uykuyla mücadele etmeye başladığı andan itibaren sinirlerim de yavaş yavaş gerilmeye başlamıştı. Babadan kalma Kırıkkale belimdeydi. Aslında bizim silah taşıma yetkimiz yoktu. Çünkü mezarlıkta çalınacak bir şey yoktu. Sadece ölüler ve biz. Lakin itin uğursuzun ne halt edeceği belli olmazdı ve benim anam ağlayacağına onların anasının ağlamasını tercih edecek bir yapıya sahiptim…

İlkin tinerciler düştü mekâna…

Dört tane zibidi ergen, bağıra çağıra birbirlerine ana avrat küfrediyordu. İçimden aynı küfürleri ben de ediyordum. Tabii bir de burayı mezarlık yapanlara. Kuş uçmaz kervan geçmez bir yere ölüsünü gömmeye gelenler bile bu duruma isyan ediyordu ki, ben diri halimle her gün buraya gelip gidiyordum…

Saat beşe geliyordu. Çayı demlemiş, demini almasını bekliyordum. Belki üzerime üzerime gelen uykuyla mücadelemde bana belimdeki Kırıkkale’den daha fazla yardımcı olacak bir silah gibi davranabilecekti.

İşte o anda bir şey oldu…

Mezarlık kapısının önünde duran bir motorun düdüğünü duydum. Gelen Şükrü’ydü. Normalde sabah sekizde nöbet alacaktı, ama üniformasını giymiş, kapının önünde kapıyı açmamı bekliyordu.

“Tevfik! Hadisene lan! Bak giderim ha!” diye bağırdığında çoktan otomatik kapıyı açan düğmeye basmıştım bile. Motorunu kulübenin önündeki kaldırma koyduktan sonra içeri girdi. “Çay mı o? Yeni demledim de lan Tevfik!”

“Yeni demledim. Bir yarım saate kendine gelir,” dedikten sonra, “Hayrola? Evden mi kovdular?” diye sordum

“Onun gibi bir şey” dedikten sonra, demliğin kapağını kaldırıp, daha çökmemiş çaya baktı. “Kaynanam da seviyor anam avradım olsun!”

Oysa Şükrü evli bile değildi… Ve annesi istese de avradı olamazdı, çünkü iki yıldır elli metre uzaklıktaki bir çukurun içinde yatıyordu. Belki de Şükrü, dünya üzerinde annesinin mezarını en çok ziyaret eden insanların başında geliyordu. Tabii bu ziyaretleri için üste asgari miktarda bir ücret de alıyordu. Kısacası Şükrü, her şartta kazanıyordu.

“Babam,” dedi boş olan diğer sandalyeye otururken…

Şükrü’nün babası bir pavyonda klarnet çalıyordu ve eve sabaha karşı geliyordu. Tabii oldukça alkollü bir halde…

Bu gece de aynısı olmuştu. Pavyon çıkışı zil zurna evine gelen Bekir ağabey, yatağına giden yolda ne varsa devirmiş ve gecenin o saatinde çıkardığı gürültüden dolayı Şükrü’nün uyanmasına sebep olmuştu. Çift kişilik yatağında tek kişilik uykuya dalan Bekir ağabeyin eve girerken çıkardığı gürültüler şekil değiştirmiş ve yatak odasından bütün eve yayılan bir horlama resitaline dönüşmüştü. Bir de yaşadığı mahalledeki başka sarhoşlar Bekir ağabey gibi sızıp adam gibi horlamak yerine, ya keyiflerinden ya da efkârlarından havaya ateş açtıklarından Şükrü ile uykusu arasında yeller esmeye başlamıştı. Uykusu kaçan Şükrü ise bu detone horlamayı dinlemek yerine, bana iyilik yapmak maksadıyla yola düşmüş ve nöbete gelmişti.

“Hadi sen git birader,” dedi. “Bu bir demlik çaya inan gözüm gibi bakacağım…”

Son taksitini bugün ödediğim motoruma atladım. Zehra’ya sarılıp uyuyacaktım. Hatta belki de bugün, yataktan hiç çıkmayacaktım.

Yaz aylarındaydık ve daha bir yıldır evli olduğum karım şimdi en çekici haliyle yatakta uzanmaktaydı. Sıcak diye giymediği geceliği dolabın en ücra köşesindeydi ve en ücra yerlerini saran iç çamaşırları da tam olarak üzerinde olmalıydı. Bu konuda Şükrü’den daha şanslıydım. Karıma sarılıp belki de uyumadan önce biraz yaramazlık yapmanın hayaliyle gaza yüklendim. Yollar bomboştu ve asfalt altımdan kayıyordu. Trafik lambaları bile benden yanaydı. Uzaktan kırmızı yanan ışıklar, ben yaklaşınca yeşile dönüyordu ve her trafik lambası arkamdan avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

“Hızlan Tevfik! Genç karının yumuşak teni seni bekliyor!”

Kaldırıma park ettiğim motorumu, bahçe duvarındaki demirlere kilitleyip, hızla apartmanın kapısından binaya daldım. Merdivenleri üçer beşer çıkıyordum. Zehra beni bekliyordu. Dördüncü kata geldiğimde nefes nefese kalmıştım bu nefes bana birazdan epey lazım olacaktı. Anahtarı kilide sokup yavaşça çevirdim. Kapıyı açıp içeri girdikten sonra milleti rahatsız etmemek için kapıyı oldukça yavaş bir biçimde kapadım, ama beni rahatsız eden seslerin kulağıma geldiğini fark ettim.

Zehra yatak odasında, benim olmam gereken yerdeki birine, “Hadi artık giyin de git!” diyordu.

“Tamam kızım ya! Ama bir kez daha yapalım. Seninki daha dokuza kadar gelmez!” diyen başka biri vardı evde. Sekizde işten çıkacağımı ve sabah trafiğinde mezarlıktan evime ortalama bir saatte geleceğimi hesap eden biri…

“Azgın köpek,” diye kikirdedi Zehra. Bu hafta hep gece nöbetinde. Bunun yarını da var, öbür günü de var pislik!”

Yatak odasının kapısının önündeydim ve bir heykel ancak benim kadar hareketli olabilirdi… Ve az önce zorladığım nefesim asıl şimdi lazımdı. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki heyecan, korku, öfke hepsi harman olmuş, beynimi zonklatıyordu. Nasıl yüründüğünü bile unutmuştum. Önce sağ ayağımı mı atacaktım, sol ayağımı mı? “Bir eşikten geçerken ilkin sağ ayağını at ki, girdiğin yerde işin yolunda gitsin,” derdi rahmetli babaannem. “Sol adımla eşikten geçen, şeytanı da yanında götürür!”

Zihnim benimle oyunlar oynarken içeriden, yatak odasından, Zehra’nın çeyizi için babasının aldığı ve gerdek gecemizde gelinliğinden çözdüğüm kırmızı kuşağı üzerine bıraktığım yatağımızın üzerinden, Zehra’nın iniltileri yükseliyordu. Ne yapmam gerektiğini düşünmeye başladım. Bundan sonraki hayatımda Zehra artık benim karım olamazdı. Saçından tutup evden atmak en mantıklısıydı.

Ya herifi ne yapacaktım?

Dünya küçük bir yerdi ve bu herif Zehra ile evlenmeyecek olursa ne olacaktı?

Yolda sokakta karşıma çıkarsa ne yapacaktım?

Etrafa ne diyecektim?

Kendime bu durumu nasıl anlatacaktım?

Neden zihnim beni ahret suallerine boğuyordu?

Kapıyı açıp içeri adım attığımda ilk önce hangi ayağımı yatak odasından içeri soktuğumu hatırlamıyordum. Muhtemelen yatak odasına ilk olarak sol ayağım girmişti. Sağ ayağımla girmiş olsaydım belki de karımı ve bu herifi evimden atıp bu mahalleden de defolup gidebilirdim.

Yatağımızda karımı “kırığıyla” basmıştım ve kalbim gerçekten çok kırılmıştı… İkisi de korkuyla bana bakıyordu. Silahımı bile elime ne zaman aldığımı hatırlamıyordum. Sol ayağımla yatak odama soktuğum kendi şeytanım, elimde sımsıkı kavradığım Kırıkkale’yi de doldurmayı ihmal etmemişti.

Kulaklarım uğulduyordu. Karşımdaki iki çıplak insan bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu…

Bir silahın horozu sabaha karşı iki kere öttü.

Bu gecenin herhangi bir yarısındaki, herhangi bir mahallenin, herhangi bir sokağında patlayan bir silah, sabaha karşı beni iki kişinin katili etmişti…

Zehra’nın sıcacık diye hayal ettiğim bedeni ağır ağır soğumuştu.

Şimdi benim anam da ağlıyordu, onun anası da…

Erkek Seri Katiller/9

Osmanlının İlk Seri Katili

Avrupa’da bunlar yaşanırken Osmanlı tarihinde de seri katillere rastlamak mümkündür. Hafız Abdullah Efendi Tarihi’nde 10 Ocak 1787 tarihinde Mehmed Ağa isminde bir seri katil yakalanıp Parmakkapı’da idam edillmiştir. Olay halka şu şekilde duyurulmuştur. 10 Ocak 1787 tarihinde Mehmed Ağa isminde bir seri katil yakalanıp Parmakkapı’da idam edildi. İşlediği suçlara nazaran kendisine ‘batakçı’ lakabı takılmış olan bu şahıs, Silivrikapısı’nda oturur, karısı ve mahallenin müezzininden müteşekkil suç şebekesi ile maddi rahatı için biçare kimsesiz kadınların kanına girerdi. Bu tezgâha göre kendi hanımının çöpçatanlığıyla “bazı hatunları nikâh ve beher mâh [her ay] bir iki hatun alup ‘hasta oldu, vefat eyledi’ deyu” öldürdükçe meyyiteleri [ölen kadınları] suç ortağı müezzinin karısına yıkatıp biçarelerin malına mülküne konmaktaydı. İş ortaya çıktığında bu şekilde “vafir [birçok] hatunu katl ve emval ve eşyasını ekl” ettiği [yediği] anlaşıldığından idam edilmiş ve böylece “ümmet-i Muhammed şerlerinden halas olmudur.”

1789’da Kral XVI. Louis’in alacağı bir karar, Avrupa tarihini tamamen değiştirecekti. Bu kararı özetlemek gerekirse, yıllarca alışılagelmiş olan soylu ve zenginlerin dokunulmazlığı, kalkmış oldu. Orta halli ve işçi kesimini temsil eden bir oluşumun temelleri atıldı. Bir nevi bugünün sendikaları diyebiliriz. Artık kanun karşısında herkes eşitti. Ne var ki bu oluşum çok çabuk kontrol dışına çıktı. Birçok soylu orta kesimin hedefi haline dönüştü. Sayısı belli olmayan soylu ve zengin, kafaları kesilerek öldürüldü. Bu durum, diğer Avrupa toplumlarına bir uyarı olacaktı. 1792’de Fransa bağımsızlığını ilan ederek, Fransa Cumhuriyeti’ne dönüştü. Bu seferki karmaşadan başka birisi faydalandı. 1799’da Napoleon Bonaparte askerî diktatör olarak tahta geçmeyi başardı. Bu dönem içerisinde, özellikle Baverya bölgesinde birçok seri katil türedi.

 

Andreas Bichel Vakası

Barbara Reisinger geleceği hakkındaki sorulara yanıt bulabilmek umuduyla Andreas Bichel’in evine gitti. Bichel, “sihirli” aynası vasıtasıyla geleceği görebildiğini iddia ediyordu. Barbara gelecekteki eşinin nasıl birisi olduğuna dair merak içerisindeyken, Bichel’in vereceği tuhaf talimatların farkına varmamıştı. Barbara geleceğini daha net görebimek için ellerini ve gözlerini sıkıca bağlamalıydı. Neler görebileceğine dair düşüncelere kapılmış bir şekilde, her talimata uydu. Ancak bu durum, ölümcüldü. Bichel, karşısında olup biteceklerden habersiz ve savunmasız duran kadının bedenine defalarca elindeki bıçağı sapladı. Yetkililer ihbar üzerine, kaybolan kızı bulmaya çalıştı. Her ne kadar son gittiği yer Bichel’in evi olarak saptansa da, ortada hiçbir ispat yoktu. Kendisiyle buluşup kaybolan başka kadınlar olunca, Bichel bir numaralı şüpheli durumuna düştü. Gizli yürütülen araştırmalar neticesinde Bichel tutuklandı ve mahkemeye çıkarıldı. Mahkemede öldürdüğü kadınların yakınları ile karşılaşan Bichel, sinir krizi geçirip, her şeyi itiraf etti. Neden öldürdüğü sorulunca, kadınların kıyafetleri için olduğunu söyledi. Bichel, kadınların kıyafetlerini satarak büyük bir hata yapacaktı. 1809’da kafası kesilerek idam edildi.

1865’de yayınlanan bir kitap, Bichel olayını detaylı bir şekilde anlatmaktaydı. Tarihçi Sabine Baring-Gould’un kaleme aldığı bu kitap, bir bölümünü seri katil Bichel’e ayırmıştı. Özellikle Bichel’in mahkemedeki ifadeleri çok dikkat çekiciydi. Kurbanlarını bıçaklamaya başlayınca yaşadığı hazzı tarifsiz olarak ifade etmekteydi. İfadesinin bir bölümüne bir göz atalım. “Göğüs kafeslerini büyük bir balta vasıtasıyla, sert bir darbeyle açıyordum. Ardından vücudundaki etleri, bir kasap edasıyla parçalara ayırıyordum. Böylece daha önceden dağlık bölgede hazırladığım deliğin içine sığmasını salıyordum. Vücutları parçalarak, etlerin tadına çok bakmak istedim. Ama yapamadım.”

Aynı yıl, yani 1809’da, Anna Schönleben yakalandı. Üzerinden, arsenik çıkması şaşırtıcı olmasa gerek. Polisler paket içerisindeki tozun ne olduğunu sorduklarında, ““gerçek dostum” diye cevap verdi.

 

Londra’da Panik

Anna, kafası kesilerek idam edildi. Yine aynı yıl, bu sefer Londra’da yaşanan bir olay, herkesi şoke etti. Yine bir seri katil olayı, fakat bu sefer farklıydı. Çünkü bu seri katil bir kitle katiliydi. Yani İngilizce tabiri ile mass kiler… Londra’nın East End semtinde sıradan bir gün yaşanmaktaydı. Takvimler 07 Aralık 1811’i gösteriyordu. Timothy Marr, eşi ve çırağı Ratcliff Highway yakınlarındaki tuhafiye dükkanına girdikten kısa bir süre sonra, başka birisi daha girdi. Hiçbir uyarıda bulunmayan bu kişi, o anda dükkanda bulunan herkesin kafalarına yanında getirdiği nesne ile vurmaya başladı. Ardından herbirinin gırtlağını kesti. Cesetleri dükkanın içerisinde bırakan adam kapıyı ardından kapattı. Cesetler ertesi sabah bulundu. Cesetlerin yanında bulunan denizci tokmağı cinayet aleti olarak belirlendi. Tokmağın üzerinde “J.P.” kısaltması tokmağın sahibini işaret ediyordu. Dükkandan hiçbir şeyin çalınmamış olması, olayı daha da gizemli bir hale sokuyordu.

Londra panik halindeydi. Olay hâlâ gizemini koruyordu. Yapılan tüm araştırmalar neticesinde Marr ailesinin sıradan yaşantısından ötürü, doğrudan onları hedef alan bir durum olmadığı anlaşılmaktaydı. Ratcliff Highway çevresi durulmaya başladı. Cinayat dosyası sonuçsuz kapanacaktı. Taa ki, takvimler 19 aralık gününü gösteren dek. İlk olayın gerçekleştiği yerden bir semt aşağıda benzer bir olay yaşandı. King’s Arm Inn oteline yerleşen bir aile benzer bir cinayetin kurbanı oldu. Otelin sahibi John Williamson, bodrum katına inilen merdivenlerin sonunda ölü olarak bulundu. Otelin salonunda eşi ve hizmetçilerden bir tanesi kafatasları ezilmiş ve gırtlakları kesilmiş halde bulundular. Bu iki olayın neticesinde Londra sokaklarında bir seri katilin serbest dolaştığı anlaşılmıştı.

Bazı tesadüfler neticesinde aranan seri katilin John Williams isimli İrlandalı bir denizci olduğu anlaşıldı. Olayı araştırmakla görevli polisler, şüphelinin evini aradıkları esnada, başka bir denizcinin bavulunu buldular. Bavulun sahibi John Peterson’du. Yani ilk olayda bulunan tokmağın üzerindeki J.P. kısaltması ile uyuşmaktaydı. Williams, Noel’den 2 gün önce tutuklandı. Deliller oldukça yıpratıcıydı. Tokmağı alıp, olay yerine gidip dönebilecek kadar vakti vardı. Üstelik olay günü sokaklar çok çamurluydu. Ve çizmelerinde belirgin bir şekilde çamur birikmişti. (O günün profilleme yöntemleri üzerinden yazıyorum. Yoksa bir kişinin çizmelerinin çamurlu olması delil olarak yeterli olamazdı.)

Mahkeme o günlerde görgü tanıklarına oldukça fazla güvenmekteydi. Herhangi birisinin, başka bir kişiyi cinayet işlerken gördüğünü iddia etmesi, mahkeme için kişiyi suçlu bulmaya yeterli olacaktı. Olayı araştıran memurlar, o dönemlerde kurbanların kanı, parmak izi veya benzer tespitlerde bulunmak için çaba sarfetmezlerdi. Oysa, sert bir cisim ile kafaya vurulduğunda, kurbanın kanı genellikle katilin üzerine sıçrardı. Özellike kıyafetin kol kısımlarında kan lekeleri bulmak olası bir durumdu. O dönemin polisleri, mahkemede olasılıkları, tahminlerini ve o ana kadar tespit ettiklerini aktarmakla yetinirlerdi ve sonucu mahkemeye bırakırlardı.

Williams hiçbir zaman yargılanmadı. Tutuklu olduğu Coldbath Fields hapishanesinde asılı bulundu. Ancak bu halk için tatmin edici olmadı. Katilin kötü ruhunun tekrar hortlamaması için, Williams’ın ölü bedeni gömülmeden önce, kalbinin ortasına kazık çakıldı.

 

Gelecek sayı: Gizemli Widocq

Makberden Malumatlar- 3. Bölüm Düğüm Çözülüyor

Ben, hikâyesi olan bir insanım!dedi genç kadın. Sesi mahkeme salonunda yankılandı. Yüzündeki sert ifade, sesindeki meydan okuyuş insanı ürperten cinstendi. Salondaki insanlar adeta nefeslerini tutmuş bir şekilde duruşmayı izliyorlardı.

Hâkime Hanım bu söze cevap vermek için hafifçe öne doğru eğilerek ”Aynı zamanda başkalarının hikâyelerini yarıda bırakmış bir insansın!” dedi.

Mahkeme salonundan bir anda uğultular yükselmeye başladı. Bu söz genç kadının üzerinde beklenilen etkiyi yaratmamıştı.

“Hikâyesi yarıda bırakılanları iyi tanırım, bir tanesi bizzat ablamdı,” dedi genç kadın.

Mahkeme heyetinden biri söz alarak ”Bu ifadenizle bunun bir intikam cinayeti olduğunu itiraf etmiş oluyorsunuz,” dedi.

Genç kadın derin bir nefes aldı. Dönerek ona yakın bir tarafta oturan Aybars Bey’e ve Zerrine baktı.

Zerrin genç kadının vereceği cevabı çok iyi biliyordu. Artık hemen hemen her şey açığa kavuşmuştu. Genç kadın mahkeme önünde yargılanıyordu. Fakat açıklanması gereken sadece bir önemli konu kalmıştı, o da Aybars Bey’in elinde tuttuğu ve birazdan mahkeme heyetine sunacağı dosyanın içindeydi.

“Ben kimseyi öldürmedim,” dedi genç kadın.”Onların ölüm sebebi kalp krizi. Nitekim önünüzdeki dosyada da böyle yazıyor.”

“Bu kalp krizine sebep olan sensin. En son karşılarında seni görmüşler,” dedi Hâkime hanım.

“Asıl buna sebep olan onların vicdanları. Karşılarına geçtiğim zaman korkudan titriyorlardı. Amacım intikam almak değil sadece hesap sormaktı. Sırf bu yüzden her yeri dağıttım. Pişman olduklarını görmek istedim. O üç kişi benim ablamın ölümüne sebep oldu.”

“Bahar Şenal!” dedi Hâkime hanım. “Ablanız Edilay Şenal’ın ölümüne sebep olanların onlar olduğunu biliyoruz. Ablanızın arabasına çarpan kişi suçunu itiraf etti, adaletin karşısında cezasını aldı ve şuan cezasını çekiyor.”

Genç kadın bunu ilk defa duyuyordu. Yüzünde bir an şaşkınlık ifadesi belirdi. Daha sonra bu ifade yerini buruk bir gülümsemeye bıraktı. Mahkeme salonundan uğultular yükselmeye devam ediyordu. Hâkime Hanım mahkeme salonundaki kalabalığa sert bir şekilde baktı. Uğultuların azaldığından emin olunca tekrar genç kadına döndü.

“Bahar Şenal, size sormak istediğim tek bir soru var. O da şudur; Karşılarına hesap sormak için çıktığınız, bu üç kişinin evinde neden ablanızın parmak izi var?”

Zerrin dönerek Aybars Bey’e baktı. Şimdi dosyayı heyete sunmanın tam zamanıydı Fakat genç kadının vereceği cevabı merak ediyordu.

Genç kadın derin bir nefes alarak cevap verdi.

“Makberlerden korkar mısınız? Ben küçükken korkardım. Ama büyüdükten sonra bir şey fark ettim. Makberler içinde büyük bir sır saklıyor. Her makberin bir malumatı, her makberin yarım kalmış hikâyesi var.  Bu dünya başka bir gezegenin makberi olabilir. Her insan yeryüzünde bir iz bırakırken, ölülerin de parmak izi olabilir.”

Genç kadın sözlerini bu şekilde tamamlayarak sustu.

Şimdi salondan çıt çıkmıyordu. Aybars Bey bu sessizlikten memnun olmuştu. Yerinden kalkarak söz istedi.

“Sayın heyet, izninizle önemli bir gerçeği size açıklamak istiyorum. Ben emekli polis Aybars Güntan, kızım Zerrin Güntan, bu dosyayla en başından beri ilgileniyoruz. Açıklayacağım bu gerçek tüm sorularınızın cevabı niteliğinde olmakla birlikte, duruşmanın da seyrini değiştirecektir.”

“Buyrun, sizi dinliyoruz Aybars Bey,” diye konuşmasına izin verdi Hâkime Hanım.

Aybars Bey derin bir nefes alarak bakışlarını salondaki kalabalığa çevirdi.

“Sevgili dostlar, öncelikle herkese merhaba. Biraz sonra anlatacaklarım, uzun süredir üzerine konuştuğumuz ve açığa kavuşmasını merakla beklediğimiz şu malum konu, parmak izi meselesi ile ilgilidir. Hepinizin bildiği üzere bu meselenin çözümü aslında bütün olayın aydınlığa kavuşmasına vesile olacaktır.”

Burada durarak derin bir nefes aldı. İnsanların yüz ifadelerine bakarak salonun nabzını yokladı. Zerrin ise çok heyecanlı olmakla birlikte insanların vereceği tepkiyi merakla bekliyordu. Aybars Bey bakışlarını Hâkime Hanım’a çevirdi.

“Gerçekleşen bu üç cinayetin, olay yerinde bulduğumuz parmak izleri Edilay Şenal’a aittir. Edilay Şenal ise yine bildiğimiz üzere trafik kazasında hayatını kaybetmiştir. Fakat burada öyle bir durum söz konusu ki Edilay Şenal hayatını kaybetmiş dahi olsa onun parmak izleri bugün hâlâ bizimle ve hatta bu mahkeme salonunda yani çok yakınlardadır.”

Mahkeme heyetindekiler şaşkınlıkla Aybars Bey’e baktılar.

“Umarım bu sözlerinizi kanıtlayabilirsiniz. Yoksa çok boş bir iddia olacak,” dedi Hâkime Hanım.

Aybars Bey gülerek elindeki dosyayı havaya kaldırdı. “Kanıtlayamayacağım bir konuda ortaya iddia atmam Sayın Yargıç. Bu dosyayı size sunmak istiyorum. Hatta şu an incelemenizi öneririm. Duruşmanın seyri için bu çok önemli.”

Aybars Bey, Hâkime Hanım’ın yanına gelerek dosyayı ona uzattı. Eğilerek  kısık sesle, “Eğer içinde yazanlara inanmak istemezseniz, bunu size kanıtlamanın başka bir yolunu mutlaka bulurum,” dedi.

Hâkime Hanım gülümseyerek mırıldandı. “Aybars Bey, sizi az çok tanıyorum. Kazanmadığınız savaş yok biliyorum. Ama o parmak izlerinin bu salonda olması demek, katilin de aramızda olduğu anlamına gelir.”

“Bana güvenin, katilin düşündüğünüz kişi olduğundan emin olabilirsiniz.”

Hâkime Hanım başını kaldırarak karşısında sanık sandalyesinde oturan Bahar Şenal’a baktı. Bakışlarını onun ellerine çevirdi. Aybars Bey’in günler önce fark ettiği gerçeği şimdi o da fark etmişti. Genç kadının ellerinde gözle görülür bir tuhaflık vardı. Heyecanla yanındaki heyete döndü. “Duruşmaya on beş dakika ara verelim. Dosyayı incelemek istiyorum,” dedi. Dosyayı eline aldı. Yerinden kalkarak, kürsüden indi.

“Bu iyiye işaret,” dedi Zerrin, Aybars Bey’e dönerek.

“Sona yaklaşıyoruz,” diye cevapladı onu Aybars Bey. Bakışlarını genç kadına çevirdi. Genç kadının öyle düşünüldüğü gibi telaşlı bir hali yoktu. Sadece o da herkes gibi her şeyin açığa kavuşmasını bekliyordu.

“Ceza almaktan korkmuyor değil mi?” diye sordu Zerrin.

“Korkmuyor çünkü hayatta tek bir amacı vardı, onu da gerçekleştirdi. İntikamını aldı.”

Meraklı bekleyiş Hâkime Hanım’ın dakikalar sonra kürsüye çıkmasıyla son buldu. Salondaki herkes eski yerini aldı. Hâkime Hanım önündeki mikrofonu açtı. “Bahar Şenal’ın parmak izini istiyorum!”dedi.

Bunun üzerine yanındaki heyetten biri önünde bulunan dosyayı karıştırarak içinden çıkardığı sayfayı Hâkime Hanım’a uzattı. Bu parmak iziyle diğer parmak izini karşılaştırdı. İkisi arasında bir farklılık görülmüyordu. Zerrin’in bakışları mahkeme heyeti ve Aybars Bey arasında gidip geliyordu. Nihayet beklenen son gelmişti.

“Gereği düşünüldü!” dedi Hâkime Hanım. “Emekli polis Aybars Güntan’ın bize sunmuş olduğu dosyada, şu an sanık sandalyesinde oturan Bahar Şenal ile trafik kazasında hayatını kaybeden Edilay Şenal’ın parmak izlerinin birbirleriyle çok büyük benzerlik gösterdiği ve neredeyse tıpatıp aynı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu durumda ben ve heyet üyelerinin verdiği karar; gerçekleşen bu üç cinayetin Bahar Şenal tarafından gerçekleştirildiği ve failin yirmi beş yıl hapisle cezalandırılması yönündedir.”

Bu karar salonda alkışlarla karşılandı. Zerrin üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi hissediyordu.

Genç kadın kelepçelendikten sonra, jandarma eşliğinde mahkeme salonundan çıkarıldı. O an Aybars Bey’in yüzüne bir gurur ifadesiyle bakmıştı. Bu ifadeyi Aybars Bey hiç unutmadı.

 

“İşte böyle!” dedi, yıllar sonra küçük bir çocuğa bakarak.

Parktaki bir bankta, yanında oturan küçük çocuk ona gülümsedi.

”Bitti mi?” diye sordu merakla.

“Evet, bitti buraya kadardı.”

Küçük çocuk omuzlarını silkti. “Biraz garip bir hikâye. Annemin anlattığı hikayelere benzemiyor.”

Aybars Bey gülümsedi. “Ama ben sadece böyle hikâyeler biliyorum. Hem hikâye ile ilgili merak ettiğin bir ayrıntı yok mu?”

Küçük çocuk bir an düşündü. “Yok,”dedi.

Gerçekten de bu hikâye ona biraz garip gelmişti. Oysa bu ayrıntı Aybars Bey’i bugün bile heyecanlandırırdı.

Küçük çocuk yerinden kalkarak parka doğru ilerledi. Zerrin uzun bir süredir ikisini izliyordu. Aybars Bey’e dönerek “Küçük çocuklara böyle hikâyeler anlatılmaz,”dedi.

“Ama gerçek bir hikâye dinlemek istemişti.”

Zerrin gülümsedi. Sessizliğe büründüler. Şimdi ikisi de hikâyedeki o ayrıntıyı düşünüyorlardı..

O trafik kazasında iki abla kardeş aynı arabadaydı. Birisi ölmüştü. Fakat diğeri küçük olan yaşıyordu. Ama onun da elleri yanmıştı. Yıllar önce bu ameliyatı yapan doktor, genç kadının hayatını kurtarmak için bir şey düşünmüştü. O da ölen kadının ellerindeki deriyi, kardeşine nakletmekti. Bu durumda ablanın parmak izleri şimdi kardeşinin ellerinde hayat buluyor ve onun gittiği her yere o da gidiyordu.

Ercan Akbay ile Röportaj

Psikolojik gerilim ve polisiye romanlarıyla tanınan yazar 12 Şubat 1959’da İstanbul’da doğdu. Kadıköy Maarif Koleji ve İ.Ü. İşletme Fakültesi’nden mezun oldu. Turizm ve elektronik sektörlerindeki deneyimlerinin akabinde bir caz kulübü kurdu, sanat ürünleri ve tasarımla ilgili çeşitli işlerde çalıştı.

1996’da ilk kitabı Kuraldışı Öyküler’i ve 1997’de ilk romanı Erkekler Ağlamaz’ı yazdı. Bir polisiye film senaryosu olarak başladığı Tilki Tilki Saat Kaç 2006’da, Değirmenlere Karşı 2010’da, Ten Kokusu 2012’de, Fotoğrafçılar Kulübü 2015’te, Akılçelen 2016’da ve Dünya Kitap Yılın Polisiye Romanı Ödülü’nü alan Yağmurdan Önce 2019’da yayımlandı.

Romanları dışında öykü, makale ve senaryolar da yazan Ercan Akbay’ın gerçek suç hikâyeleri —seri katiller— üzerine araştırma ve incelemeleri çeşitli mecralardan okunabilir. Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nin kurucu üyelerinden biridir.

 

Ercan Bey, 21. Sayımıza hoş geldiniz. Yaşadığımız gezegende zorlu bir sınavdan daha geçiyoruz. Hepimizin motivasyonunun düştüğü bu zor günlerde, umarım keyfiniz de olabildiğince yerindedir.

Her şeyden önce bu mecrada bana da yer verdiğiniz ve o güzel dilekleriniz için sizlere çok teşekkür ederim. İyi diyelim, iyi olalım ve elimizde çözümü olmayan hiçbir dış etkenin keyfimizi kaçırmasına izin vermeyelim. İç dünyamızda her zaman iyimser olmak zorundayız, kötümserliğin kimseye faydası olmadığı gibi, çok yıpratıcı etkisi ve hasta eden zararları var.

 

  • Ben biyografinizden biraz bahsetmeye çalıştım ama sizinle alâkalı başka bir detaya rastladım ve resim sanatıyla da bir hayli ilgili olduğunuzu öğrendim. Resim sanatına nasıl başladınız, yani ilk çıkış noktanız ne oldu? Kişisel sergiler açtığınızı da okumuştum. Sonrasında ise resmi bırakıp polisiye roman yazmaya başlamışsınız. Tuvalin yerini kâğıtlar, fırçanın yerini ise kalem almış. Bu tabiri caizse pike geçiş nasıl oldu? Resimle ilgilenirken, hatta sergiler açarken birdenbire roman yazmaya nasıl karar verdiniz?

Evet, genç yaşlardan başlayarak müzik, resim ve edebiyatla yoğun şekilde ilgilendim. Birini bırakıp diğerine geçmiş değilim. Çocukken azılı bir kitap tutkunu, fena bir müzik dinleyicisi ve çizgi roman-karikatür hastasıydım. Sonraki dönemde —ilk gençlik çağımda— bu meraklarımı biraz daha ilerlettim ve kendimi de işin içine soktum. İcraat safhasına geçtim.

Estetik tasarımların, sanatsal yaratımın ve sıra dışı fikirlerin birbirini tamamlayan ortak bir omurgaya bağlı olduğunu düşünüyorum. İlgilendiğim sanat alanları benim için birer dışavurum aracıdır; müzik, resim veya edebiyat fark etmez, hepsi aynı sanatsal üretime hizmet ederler. Kurgularımda bir mekân betimlemesi yapmadan önce o yerin krokisini çizerim, önemli bir karakterin fiziksel görünümünün önce o kişinin resmini, portresini yaparım,  hatta eğer karmaşık bir eylemler serisini yazmak gerekiyorsa aksiyonların şemalarını —seri kareler biçiminde— peş peşe resimledikten sonra eylem sahnelerini betimlemeye girişirim. İllüstrasyon tekniği yazı yazmakta avantaj sağlar.

Müzisyen olmak, müzik bilmek de çok işe yarar, çünkü her romanın rengi ve görselliği olduğu kadar işitselliği; müziği, ritmi ve temposu vardır. Teknik ayrıntıya girmek istemiyorum ama özellikle ritim konusunun önemli olduğunu düşünüyorum. Bir olayı anlatırken bir bölümü kısa ve yetersiz, bir diğer bölümüyse uzun ve gereksiz şekilde anlatırsanız okurunuzun zihnini allak bullak edersiniz, metninize odaklanamadığı için sizi okumayı keser.

 

  • Kitaplarınızdan bahsetmek istiyorum. Örneğin, Akılçelen kitabınızı okuduğuma ilk aklıma gelen estetik bir kitap olduğuydu. Şimdi nasıl desem, kurduğunuz cümleler, insanların ruh halini anlatışınız, onları betimlemeniz… Zarif ve bir o kadar da etkileyici bir yazım tarzınız var, bunu sanatçı kişiliğinize mi borçluyuz yoksa Ercan Akbay gerçekten de öyle biri mi?

Sanatla ilgisi yok, kendini aristokrat sınıftan sayan kibirli insanlara karşı nazik değilim. Irk, cinsiyet ve özellikle sınıf ayrımcılığına düşman olduğum için, özellikle alt sınıftan insanlara efendilik taslayanlara gıcığım vardır. Evet, bunun haricinde, çeşitli vesilelerle kurduğum dostluk ve ahbaplıklarımda karşımdaki insanlarla her zaman saygılı iletişim kurmaya ve bunu her durumda sürdürmeye özen gösteriyorum. İçimden öyle geliyor. Uzun zamandır devam eden bu tarz iletişim benim genel davranış biçimim haline geldi. Yazdıklarıma da yansıyor olabilir tabii.

 

  • Şu klişe gibi görünen ama bence yazar hakkında önemli ipuçları veren soruyu sormak istiyorum. Neden polisiye roman? Edebiyatın onlarca türü içinde, sizi polisiye yazmaya iten şey ne? Bu merak nasıl başladı?

Daha ziyade suç edebiyatı çerçevesinde yazıyor olsam da farklı türlerde işlerim de oldu, ancak ağırlıklı olarak yazdığım polisiye edebiyatın beni çeken bir yanı var. Ağır suçlara ilişkin gerçekçi olay örgülerini katışıksız, yapmacıksız, net ve açık biçimde ifade edebilmeyi olanaklı kılan yapıda olması çok cazip tabii. Bu türün okuru gereksiz dolgu malzemelerinden hoşlanmaz ve hikâyenin gerçeklerine odaklanmak ister. Muammanın, suç içeren bilinmezliğin çözüme kavuşmasından ve adaletin yerine gelmesinden haz duyar.

Polisiye yazarları uzun ve şiirsel betimlemelerden, duygularla yüklü içsel çatışma ve hesaplaşmalardan, iç bayıltıcı aşk psikolojisi gibi uzun uzadıya ifade edilen temalardan kaçınırlar.  Onlar için olayın iç ve dış çatışmalarının merak ve heyecan uyandıran aksiyonlar tasarlayarak ve sonuca ulaşmak için akıl yürütülerek çözülmesi çok daha önemlidir. İnsan okuduğu kitaplarda ne bulmak istiyorsa onu yazar.

 

  • Kadıköy Maarif Koleji’nde okumuşsunuz, 60’lı 70’li yıllarda Nişantaşı’nda yaşamışsınız, kısacası İstanbul’un tenha ama en güzel, en renkli yılları… Kitaplarınızda da bu şehirli insan etkilerine rastlıyoruz. O dönemleri anlatan, o dönemin içinde geçen bir polisiye yazmayı düşündünüz mü hiç? Malûm, dönem polisiyeleri okurların çok ilgisini çekiyor.

İlk dönem roman ve öykülerimde içinde büyüdüğüm ortamları; İstanbul’un nüfusunun iki buçuk milyonu bile bulmadığı o harika günleri; müziğin zirve yaptığı70’li yılları, o zamanki sıcak ve içten mahalle yaşantısını ve kişiliğime insanlık ruhu katan okul günlerimi epeyce yazıp çizdim, anlattım. İnsan geçmişinden kopamıyor, yeni yazdığım kimi anlatılarımda bu ortamlara sık sık göndermeler yapıyorum.

Dönem polisiyesi ya da tarihi polisiye gibi işler şimdilerde yazmak istediğim alttürler değil, kısıtlayıcı etiketlerden ve çerçevelerden kaçınıyorum. Bilimkurgu ve yeraltı edebiyatı atmosferli suç ortamlarını yeğliyorum, çünkü oraların özgür ortamında kendimi daha rahat hissediyorum.

 

  • İnsanların ömürleri artık bilgisayar, telefon ve tablet başında geçiyor. Okurlar dijital platform üzerinden istedikleri kitaplara erişip okuyabiliyorlar. Bunun iyi ve kötü yanları nedir sizce, mesela dijital ortamda bir imza günü yok… Siz de ben kitaba kitap demem, elimde basılı olmayınca, diyenlerden misiniz?

Yaygın dijital kitapların yaygınlaşmasının üzerinden yaklaşık on beş yıllık geçmesine ve ta o yıllarda başlayıp basılı yayıncılığı bitireceğine dair bütün o sert söylemlere karşın, beklenilenin gerçekleşmediğini görüyoruz. Elektronik kitap, kâğıttan kitabı tam olarak yenemedi. Şimdiden sonra kolay kolay bitirebileceğini düşünmüyorum ve ayrıca şunu belirtmek istiyorum ki aslında bu iki mecra birbirinin düşmanı değil, birbirinin tamamlayıcısıdır.

Ders kitapları ve ansiklopedilerin dijital ortamda bulunması, sanal kitaplıklarda saklanması elbette ki daha pratiktir. Kitaplarımız artık evlere sığmaz oldu. Hepimiz kapağını bir daha açmayacağımız koleksiyonlar yerine ufacık bellekleri tercih ediyoruz ama bir romanı canlı canlı okumanın, gerçek kitapla gerçek aşk yaşamanın tadı başkadır, evet, ben de öyle diyenlerdenim. Yirmi yıl önce okuduğum büyük ustaların kitaplarını; Trevanian, Marquez, Poe ve Vonnegut’ları tekrar tekrar okuyorum ve kitaplığımda çeşitli edisyonlarının bulunmasından ayrıca zevk duyuyorum.

 

  • Ercan Akbay kimleri okumayı seviyor, örneğin Türk yazarlardan kimleri okumayı tercih ediyorsunuz? Okumaktan keyif aldığınız kitaplar neler?

Uzun bir süredir —yazdıklarım için araştırma yapmak durumunda kaldığımdan dolayı— roman okumak yerine kurgu dışı kitapları tercih ettiğim için bu sorunuzu lâyıkıyla yanıtlamam zor, ama kütüphanemin bilimsel ve teknik kitaplardan arta kalan raflarında polisiye seriler kadar —yabancı ve yerli— çağdaş edebiyatın büyük ustalarına da yer vardır. Türk polisiye yazarı arkadaşların eserlerini —vaktim oldukça— okumaya çalışıyorum, birçoğundan keyif alıyorum.

 

  • Günlük yaşamınızın ne kadarlık kısmını yazmaya ayırıyorsunuz? Bir romana başladığınızda süreç nasıl ilerliyor? Sizce yazarlık bir yetenek işi midir yoksa çok okuyup çalışarak da iyi bir yazar olunabilir mi?

Neredeyse son on yıldır her gün yazacak bir şeyler oluyor, yetişmeye çalışıyorum. İşin romancılık kısmıysa benim için bambaşka bir anlam taşıyor, çünkü bu işin sonucundan ziyade yürüdüğüm yolun, çıktığım yolculuğun, o serüvenin hazzıyla daha çok ilgiliyim. Bir romanı en az bir yılda bitiriyorum, üç yılda yazdığım roman var, dolayısıyla öyle vazife gibi bilgisayar başına oturup kendime ‘günde bilmem kaç saat, bilmem kaç sayfa yazmalıyım’ gibisinden zorlayıcı şartlar ve kısıtlar koymuyorum. Çok çalışırım o ayrı. Günde on iki saat yazdığım dönemlerim oldu ama bunlar istisnadır.

Yazmak, derdini ve duygularını anlatmak, bir romanı adım adım ilerletmek ve tatmin edici bir sonuca, bir çözüme ulaşmak çok güzeldir. İnsanı mest eder. Genç arkadaşlara önerimiz her koşulda kitap okumaya zaman ayırmak, sistemli yazmaya, verimli çalışmaya gayret etmek üzerinedir, çünkü yazdıkça daha iyiye ulaşırsınız.

Bazı edebiyatçılar, yazma atölyeleri veren akademisyen yazarlar genç meslektaşlarımıza edebi yetenek diye bir şeyin olmadığını, teknik açıdan bilgili olmanın ve çok çalışmanın iyi romanlar yazmak için yeterli olduğunu söylerler, ancak ben bu konuda daha gerçekçiyim; bu söylemin yazar adaylarını motive etme amacını güttüğünü düşünüyorum. Vasat yazarlarla büyük ustalar arasında bile oldukça açık bir yetenek farkı vardır. Bu da çok normaldir ve her sanat alanında böyledir. Aksi düşünülemez.

 

  • Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nin kurucu üyelerindensiniz. Bize biraz bu girişimden bahseder misiniz, hali hazırda yürütülen ya da gelecekte yürütülmesi hedeflenen projeler neler?

Yüzden fazla yazarın bir araya gelerek oluşturduğu bu platformun kurucuları arasında bulunmak, yazar arkadaşlarım için bir şeyler yapmaya çalışmak, bilgimizi-tecrübemizi-dertlerimizi-sevinçlerimizi paylaşmak, sorunlarımıza çareler aramak elbette ki hepimize çok olumlu vicdani geri dönüşler veriyor. Topluma faydalı faaliyetler yürüttüğümüzü düşünüyorum ve bu kolektif oluşumdan dolayı da mutluyum. Yönetim Kurulu’nda ve diğer çalışma gruplarında görev alan arkadaşlarımın da benimle aynı duyguları paylaştığına eminim.

Polisiye edebiyat alanıyla sınırlanmış olarak yürüttüğümüz projelerin yanı sıra geleceğe yönelik hayallerimiz, projelerimiz de var tabii. Bunları olgunlaştıkça devreye almayı ve adım adım hayata geçirmeyi hedefliyoruz.

 

  • POYABİR dışında, polisiye edebiyat üzerine başka neler yapıyorsunuz? Aklımda kalan, sevgili Armağan Tunaboylu ile ortaklaşa çalıştığınız bazı projeler vardı, Polisiye Ekspres’ti sanırım. Bu atölye çalışmaları devam ediyor mu acaba?

Polisiye Ekspres ve benzeri atölyeleri üç yıl boyunca sürdürdük, ama bu dönemde o işlere ayıracak zamanımız olmadı. Dedektif Kafası adında, iş insanlarına yönelik bir başka atölye hazırlığımız da mevcut. Fırsat bulduğumuzda devreye alacağız. Gerçi şimdi bütün kalabalık toplanmalara ara verdik ama bunlardan daha ilginç, marjinal bir etkinlik olan Yeraltı Hikayeleri’ne kişisel olarak devam ediyorum.

Bu etkinlik iki saat süren bir gösteri/dinleti… İsimlendirip tanımlaması bile kolay olmayan bu tuhaf performans gözünüzde canlansın diye, kısaca şöyle anlatayım: Entelektüel bir topluluğun önünde gitarla eşlik ettiğim —müziklendirdiğim— kısa hikâyelerimi okuyorum, bunların üzerine tartışıyoruz, sohbet ediyoruz. Kimi zaman birlikte şarkı söylüyor, polisiye sinema ve yeraltı edebiyatı üzerine felsefe üretiyoruz. Hem eğlenceli hem bilgi yüklü hem de —interaktif— paylaşımcı bir etkinlik…

 

  • Yabancı yazarlara baktığınızda, kendinize yakın gördüğünüz bir yazar var mı peki?

İlk kitabımın yayımlandığı 1996’dan beri yazma konusunda bana esin veren çok sayıda usta yazar oldu. Bu isimleri burada saymak uzun sürer ama edebi anlayışıma en yakın bulduğum isim Haruki Murakami’dir. Japon yazarı ilk keşfettiğimde dördüncü romanım yeni çıkmıştı ve tarzımı çoktan belirlemiştim. Stil farkları çok, tür de ayrı, ama gerek Murakami’nin caz tutkunu bir saksafoncu olması, gerekse olayları fantastik temalar eşliğinde ifade etmesi dolayısıyla onu kendi kişiliğime ve üslûbuma yakın görüyorum.

 

  • Biraz suç kavramını konuşmak istiyorum. Ercan Akbay’ın suça bakışı nedir? Sizce bir katil, aslında bir kurban da olabilir mi?

Elbette şu çivisi çıkmış dünyada her şey olabilir, kurbanların katil, katillerin kurban olduğu durumlar ve çapraşık olaylar o kadar çok ki… İşin felsefesini tartıştığımızda, insanların ucu bucağı olmayan hayal dünyasını konuştuğumuzda, suç kavramı başka kavramlara, tam tersi hükümler rahatça dönüşebiliyor.

 

  • Sizce herkes polisiye yazmalı mı, yazsın mı ya da? Açıkçası bazı yeni yazarlara şans tanımak için alıp okumuşluğum, lâkin yarıda bırakmışlığım var, çevremdeki çoğu okur da böyle düşünüyor. Her önüne gelen polisiye roman yazmasın bence, bu işin bir tekniği var, kriminali var, ince detayları var. Ki her şeyden önce polisiye okuru dikkatlidir, ayrıntıları gözünden kaçırmaz. Acımasız bir eleştirmendir üstelik. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz, isteyen herkes yazmalı mı?

İsteyen, imkân ve fırsat bulabilen herkes yazıyor zaten, buna engel olamayız. Ne var ki yazmak, okunmak için bir gerekçe değil ve pek az sayıda yazarın yazdıklarını okuyoruz. Okunabilir, hoşlanılabilir ve sevilebilir metinler yazabilmek o kadar kolay olsaydı, tarihte ve günümüzde kitabı yayımlanmış ya da yazdığı halde yayımlanamamış milyarlarca yazarın olması gerekirdi, ancak bildiğiniz üzere bu mertebeye ulaşan yazar sayısının toplam yazar adaylarına olan oranı çok ama çok düşük.

Polisiye edebiyat özeline gelince, burada işler daha da zor. Okur olarak beğenilerin rekabetçiliğini anlıyorum ve paylaşıyorum tabii ama bir de madalyonun diğer yüzü var. Yerli polisiye edebiyatı ve bu alanda bir şeyler üretmeye çalışan yazarları ve yazar adaylarını —okurlar olarak— teşvik etmezsek ve onları dikkate almazsak bu alandaki tüm çaba kırıntılarını da baştan yok etmiş oluruz.

Evet, kimi zaman bazı genç meslektaşlarımızın yazdıklarını özensiz bulduğumuz oluyor ama bize düşen görev —en azından— bu eserleri okuyup analiz etmek ve doğru eleştirilerimizin onlar üzerindeki yapıcı, yol gösterici etkisini artırmaktır. Ayrıca, polisiye alanındaki genç yazarlarımızdan önemli bir bölümünün gerçekten etkileyici işler çıkardığını, gelecek vaat ettiğini görüyorum. Birçok insan bu konuda önyargılı davranıyor, bizlerse yerli polisiye edebiyatımızın kalite düzeyini artırmak için daha çok çalışmalıyız.

Şunu unutmayalım ki, polisiye edebiyatın öncü ülkelerinden biri olmamıza rağmen 1928’deki harf devrimiyle birlikte kısır, yapıtsız ve değersiz upuzun —1928’de gazete satışları bile %80 oranında düşmüştü— bir döneme giren ve 90’lı yıllara kadar da bu çukurdan çıkamayan Türk polisiyesinin son yıllardaki yeniden doğuş kıpırtısını sağlayamazsak kendi ayağımıza kurşun sıkmış oluruz. Oslo’da, Stockholm’de geçen, bize hiç yakın olmayan bir kültürel ortam içerisinde; çocuk istismarı, ensest, sodomi gibi ağır hâdiselerin çok normal kabul edildiği toplumlara ait meşhur Kuzey polisiyesi okuyarak bu değirmen döner mi? Yerli yazarlarımızı elbette ki korumamız, kollamamız, teşvik etmemiz ve bu eğilimi yükseltmeyi vazife addetmemiz lâzım.

 

  • Yazarı için belki ayırım yapmak zordur ama romanlarınızın içinde ayrı bir yerde tuttuğunuz, yazarken etkilendiğiniz bir kitabınız var mı?

Polisiye edebiyat içinde addedilir olmasa da tuhaf bir aşk ilişkisini gelecek zamanda —hatta bir zamansızlıkta— geçen tuhaf bir distopya atmosferinde anlatan Ten Kokusu adlı romanın hayatımda özel bir yeri vardır. Bu kitaba 2008’de başladım, 2011 yılında bitirebildim. Romanın ruh bulduğu acayip dünyayı ve uç karakterleri daha iyi ifade edebilmek için yüzden fazla eskiz çizdim, ritmi istediğim frekansa alabilmek için kitabı on iki defa gözden geçirip yüz yirmi sayfa kısaltmak zorunda kaldım. Koku ve feromonlar, genetik kimya, nükleer ve elektrokimyasal iletişim gibi pek çok teknik alanda onlarca kitap okudum, notlar çıkardım. Neyse, uzun etmeyeyim ama bu kitabın yazma serüveni —başkaları için önem arz etmese de— benim için yorucu ama çok zevkli bir deneyimdi.

 

  • Ercan Akbay’ın bundan sonra hedeflediği bir projesi var mı?

Üç romandan oluşan ‘Kayıp Şahıslar Bürosu’ polisiye roman serisinin ilk kitabı geçen yıl bitti, şimdi de ikincisini yazmaktayım. Acelem yok, yazarken eğleniyorum ve hikâyenin içindeki entrikaları düşünürken ve kendi yarattığım karmaşık düğümleri çözerken o kadar heyecan duyuyorum ki bu her şeye, çektiğim tüm acılara —şaka tabii— bedel…

 

  • Sizce bir polisiye kitabın çok satması, onun gerçekten iyi bir polisiye kitap olduğunu gösterir mi?

Yayıncılık dünyası efsanelerle doludur. Kimi zaman satmasına banko gözüyle bakılan kitaplar satmaz, adı duyulmamış yazarların ilk romanlarının beklenmedik şekilde satış patlaması yapması da olasıdır; böyle vakalar olsa da —ne yazık ki— bunlar nadiren gerçekleşir. Çoksatan olamamış, bir türlü satış başarısına ulaşamamış, yeteneği anlaşılamamış veya değeri öldükten sonra anlaşılmış çok sayıda yazarın varlığından söz edilir. Bunlardan bazılarını biliyoruz, yapıtlarını okuyoruz ama birçoğu çoktan karanlığa gömülüp tarih olmuş, yapılacak bir şey yok.

Bir kitabın satmaması onun kötü bir kitap olduğunu göstermez, satış başarısızlığın yazarın kalite düzeyinin dışında çok çeşitli nedenleri olabilir, ama bu durumun tersi, bir kitabın çok satması elbette ki onun ve yazarının okur tarafından sevildiğinin en temel göstergesidir, evet, çevresi tarafından okunup da kötü şekilde eleştirilen, beğenilmeyen bir eseri kimse satın almak istemez. Ne var ki sürü psikolojisi denilen fenomen günümüzde o kadar yaygın ki artık hangi kitabı sevebileceğinizi anlayabilmek bile çok güç, çünkü hesaplar orta ve ortanın altındaki hedef pazara göre yapılıyor. Dünya şimdi artık aptalların dünyası olmuş.

Bunun yanı sıra, bir kitabın beğenilmesi farklı, sevilmesiyse farklı bir kavramdır ve bence beğenilmek daha önemlidir, zira beğenmek eleştirel ve nesnel —objektif— bir yargı, sevmek ise duygusal ve öznel—subjektif— bir algı, yalnızca bir izlenimdir. Altın çağdaki (1920’li-30’lu yıllar) en sevdiğim polisiye yazarlarından Dorothy Sayers, birlikte anıldığı —Britanya’nın dört suç kraliçesinden biri— çağdaşı, meslektaşı, arkadaşı Agatha Christie’den —bana göre— daha kaliteli işler üretmesine rağmen onunla kıyas kabul edilemeyecek kadar az satmıştır. Birçok kitabı Türkçeye çevrilmeye bile değer bulunmamıştır. Satışların azlığı yazarların değerini düşürür mü? Evet, düşürüyor maalesef…

 

  • İyi bir polisiye kitap nasıl olmalı peki, bunun bir ölçüsü ya da kriteri var mıdır?

Bir polisiye yapıtın niteliğini anlayabilmek için Polisiye Ekspres atölyesine devam etmek gerekir. Şaka bir yana, entelektüel seviyesi yüksek bir kitapsever, kitap kurdu iyi edebiyatı hemen ayırt ettiği gibi iyi polisiyeyi de daha kitabı eline alır almaz anlar. Örnek olarak Özlem Solak’ı gösterebilirim.

 

  • Ercan Akbay’a bir şans verilseydi geçmişe mi yoksa geleceğe mi yolculuk ederdi? Ve neden?

Çocukluğunda 60’lı ve 70’li yılları görmüş ve yaşamış biri olarak 50’li yılların da portföyümde olmasını isterdim. İnsanlık değerlerinin çok daha sahici, çok daha samimi ve naif olduğu o yılları bir daha yaşamak mümkün olmasa da fantezi yapmamıza bir engel yok tabii. Gelecekten ümitli değilim. Dünyanın hızla kötüleşeceğini —halihazırda berbat olduğu açık— görmek için fütürist ya da kâhin olmak gerekmiyor, o yüzden de zaman makinesiyle geleceğe doğru bir yolculuk yapmak istemem doğrusu. Yine de ümit fakirin ekmeğidir.

 

Ercan Bey, bu keyifli sohbet için, Dedektif Dergi okurları adına çok teşekkür ederim. Son olarak, buraya bir söz bırakmanızı istiyoruz, içinizden ne geliyorsa…

“Olumluyla olumsuz yargı arasındaki duvar bir saç telinden daha ince olabilir. Aşkla nefret arasındaki geçiş yoluysa o duvar kadar bile engelleyici değildir. Kendini saklamaya çalışan bukalemunun renk değiştirmesine de benzetilemez, çünkü nefret ve aşk birbirinin içinde, birbirinin kardeşidir.”

Kayıp Şahıslar Bürosu’ndan

Hikaye: Haydut

[bctt tweet=”Bu hikaye Meclisimizin açılışının 100. Yılı anısına Küçük Dedektiflerimiz için yazılmıştır. Küçük dedektiflerimize armağan olsun!” username=”dedektifdergi”]

Evde durmak biz çocuklara göre değil. Dere, tepe demeden gezmek istiyorum. Okula gitmek, öğle arasında okul bahçesinde tek kale maç yapmak istiyorum. Öğretmenimi dinlemek, onun bakmadığı yerlerde arkadaşlarıma silgi parçaları fırlatmak, kâğıttan uçaklar yapıp pencereden atmak istiyorum. Okulumuzdaki Cumali ağabey elindeki çalı süpürgeyi sallaya sallaya, “Kim attı bu uçakları yine? Ben sabahtan akşama kadar bu bahçeyi daha kaç kere süpüreceğim?” diye söylenirken kıs kıs güleyim istiyorum. Hatta Okul Müdürü Mustafa Bey’in ilk dersten önceki bitmek bilmeyen nasihatlerini dinlemeye bile razıyım. Hele bir okullar yeniden açılsın, yemin ediyorum bir daha tuvalette küçük çocuklara su atmayacağım; başka sınıfların çöp kovalarını devirip kaçmayacağım.  Ders sırasında lavaboya gitmek bahanesiyle sınıftan çıkıp başka sınıfların kapılarını çalıp kaçmayacağım bile. Yeminimi bozarsam bir daha dondurma yiyemeyeyim ki yapmayacağım bunların hepsini. Yani inşallah yapmam. Anlayacağınız üzere pek de uslu olduğum söylenemez. Ne yapalım karbonhidrat çocuğuyuz biz: Full enerji patlaması.

Aslında ben çoğu arkadaşıma göre şanslıyım. Çünkü yaşadığım yer ilçe merkezinden uzakta. Dedem ne akla hizmet, zamanında köpeklerin bile dolaşmadığı bu yerde bir arsa alıp evimizi buraya yapmış bilmiyorum ama okula uzak olması dışında evimizi seviyorum. İki katlı, bahçeli bir evimiz var. Dedemler üst katta biz de alt katta oturuyoruz. Yakınımızda küçücük bir taş ev vardır.  Onun dışındaki tüm evler bize uzak kalıyor. Tüm çocuklar gibi arkadaşlarımı göremiyorum, okula gidemiyorum.   En azından bahçede bisiklet sürebiliyorum. Eskiden bisikletime atladım mı ta ilçe merkezine giderdim, şimdi buna izin yok. Neymiş efendim, dışarıda Korona denilen bir virüs varmış, çok bulaşıcıymış, insandan insana hemen geçiverirmiş bu illet. Büyük şehirlerde sokağa çıkma yasağı bile oluyormuş.  Benim de bahçeden dışarı çıkabildiğim yok işte. Diyorum ya en azından bahçemiz var. Apartman çocukları gibi sürekli pencereden dışarıyı izlemek zorunda kalmıyorum. Gerçi bahçeli ev; üç oda bir evde tek soba… Kış geldiğinde ve ben bir taraflarım dona dona odadan tuvalete geçtiğimde de onlar, sıcacık evlerinde bana gülüyor ya, neyse.  Her gülün dikeni olurmuş ya, bizimkisi de o hesap.

Uyan, kahvaltı et, televizyondan ders dinle, öğretmen ödev yollarsa onu yap, bisiklet sür, karıncaları izle, kuşları yakalamaya çalış, bostandaki otları yol, yemek ye, uyu. Sonra yine uyan, yine aynı şeyler. Dedemler şehirde yaşayan halamların yanına gidip altmış beş yaş üstüne sokağa çıkma yasağı geldiği için orada kalmak zorunda kalmasalardı, bu kadar sıkılmazdım. Çünkü dedemle yapacak çok şey buluruz biz. Onun yokluğunda çok ama çok sıkılıyordum.

“Allah’ım bir an önce şu Korona’yı başımızdan al ki çatlayacağım,” diyerek kendi kendime virüsü yok etme planları yaparken geçen hafta yaşadığım macera hayatımı değiştirdi.  Ama ne maceraydı. Of, size de anlatsam mı acaba? Yapacak başka işim olmadığına göre anlatayım. Sevdiğim çizgi film başlayana kadar zamanımız var.

Geçen hafta Pazartesi günüydü. Annem ve babam ilçe merkezine alış verişe gitmişlerdi. Evde yalnızdım. Ekmeğin arasına bir parça peynir, birkaç dilim domatesi sokuşturup bahçeye çıktım. Güneş ışıkları epeydir, “Gel, gel, gel,” diye beni çağırıyordu da şu dersler olayı var ya, babama dinleyeceğim için söz verdiğimden çıkamamıştım. Ders bitince ekmeği kaptığım gibi kendimi oksijene boğmaya karar verdim işte.  Hani size bahsettiğim yanımızdaki taş ev var ya, şu uzun ömrümde ilk defa o evin kapısını açık gördüm. Öyle sıradan bir kapı değil ki bakıp geçeyim. Bahçesi balta girmemiş ormanları anımsatan, pencerelerinde tahtalar çakılı, kapısında asma kilitli bir zincir bulunan gizemli bir evin kapısı açık olan. Dedem o evin sahiplerinin öldüğünü söylemişti. Bizim evin inşaatına yardım etmişlermiş de, iyi insanlarmış da, kimseleri yokmuş da bir sürü laf. Benim nur yüzlü dedem,  “Bir evlatları vardı ama o da şehirde yaşayan zengin bir adam. Baba ocağı deyip bakmaya bile gelmedi. “ diye söylenirdi ara sıra. Anlayacağınız o eve periler, hayaletler gelmediyse o kapıları kimse açmazdı bence. Bu başlı başına büyük bir olaydı. Ağzımda, son ısırıkta aldığım kocaman bir lokma çiğnenmeden, sağ yanağımı davula çevirmiş bekliyordu; kalakalmıştım. Ha, sakın perilerden, hayaletlerden korktuğumdan kalakaldım sanmayın; hele bir karşıma çıksınlar da görsünler dünya kaç bucak. Ben ki okulun en azılısı Deve Nuri’yi bebe gibi ağlatmışım, minicik perilerle mi baş edemeyeceğim? Şaşırdım sadece kapıları açık görünce.

Önce ağzımda pelteye dönmüş lokmayı, ardından da ekmeğin kalanını bir çırpıda indirdim mideye. Taş evle bizimkinin arasında yıkık dökük de olsa bir duvar vardır. Hemen çöktüm duvarın dibine, başladım yandaki evi dikizlemeye. Baktım olmayacak böyle, çok korumasız kaldım, yapıştım yere. Dirseklerimin üstünde sürüne sürüne odunluğa doğru gitmeye başladım. Anladınız değil mi halimi? Komandolar gibiydim yani. Odunlukta elime en oturan odunu bulana kadar belki on tane odunu tarttım, biçtim, sonunda hem kalın hem de çok uzun olmayan bir odun buldum. Bu kez duvar diplerinden yürüyerek, pencerelere geldiğimde eğilerek yeniden gözetleme yerine geçtim.  Beş dakika, on dakika derken artık bacaklarım hareketsizlikten ağrımaya başladı. Çöksem olduğum yere, otursam, yandaki evi göremiyorum bu kez de. Tamam, itiraf ediyorum, biraz kısa boyluyumdur. Ama bu itirafım size cesaret vermesin. Boyum kısa olabilir de şu cin gibi aklımla nice uzunları cebimden çıkarırım. Hemen çözüm buldum. Bahçeye domates fidesi dikerken kullandığımız kısa saplı bir el küreği vardır, aldım onu yerinden. Duvardaki küçük taşlardan birinin etrafını usulca oymaya başladım. Eski duvar, topraktan bir harç var taşların arasında. İşim çok kolay oldu, taşı söktüm yerinden.  Oturduğum yerden gözleyebilir oldum yan evi. Ancak giren çıkan olmadı. Arada takır tukur sesler gelmese kapı kendi kendine açıldı sanacağım ama evde bir dolaşan var belli. Beklemekten uykum gelmeye başladı. Gözkapaklarımla bir savaş vermeye başladık. Onlar, “Benden paydos, kapanıyorum,” diyor, ben diyorum,  “İşimiz bitmedi, kapanamazsın.” Güneş gözkapaklarımdan yana taraf tutmuş, beni ısıttıkça ısıtıyor ki uyuyayım. Tam yenilgiyi kabullenip gözlerimi kapatmak üzereydim ki yan taraftan bir halı fırladı dışarıya, yere yapışmasıyla bahçeden bir toz bulutunu da havalandırması bir oldu. Benim gözler cin gibi açıldı tabi.

Halı tavuk dürüm gibi sarılmış. Acaba içinde birini mi gizliyorlar, bu bir adam kaçırma mı diye iyice ayırıp gözlerimi incelemeye başladım halıyı ama yok; bildiğiniz tozlu, eski bir halı işte. Dışarıya kendi kendine fırlayıp, “Yeter artık kapalı evde kaldığım, sokağa çıkma yasağına karşı geliyorum,” demediyse bu halıyı biri dışarıya atmış olmalı ama kim? Derken birkaç sedir minderi atıldı dışarıya. Bombardıman mı başladı yoksa evde bir iç savaş çıktı da eşyalar özgürlüklerini mi ilan ediyorlar diye düşünürken evden bir müzik sesi gelmeye başladı.

Bir kitap okumuştum. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sında yaşayan bir çocuğun hikâyesini anlatan kitapta bir kamptan bahsediliyordu. Dedeme kampın nasıl bir yer olduğunu sorduğumda bana bazı şeyler anlatmıştı. Dedemin anlattıkları, kitapta okuduklarım… Çizgili pijamalı çocuğu ve arkadaşını hiç unutamadım. O kamplarda çalan müziklere benzeyen besteler dinletmişti dedem bana. Ha, size demedim daha ama dedem emekli bir müzik öğretmenidir. Her enstrümanı çalabilir. Yan evden gelen müzik sesi de bana o kampları anımsattı sanırım.

Beklemekten sıkılmaya başladım. Yeni ve daha cesur bir plan geliştirmeye başladım. Duvarın arkasında eğilerek yürüyecek, on beş adım ilerideki yıkık kısımdan atlayarak diğer bahçeye geçecek, gizlenerek evin kapısına kadar yaklaşacak ve içeriye bir göz atacaktım. Bence plan harikaydı. Yavaşça doğruldum, birkaç adım atmıştım ki bir anda yerime çakıldım kaldım.

“Merhaba küçük!” dedi tepemde bir ses. Ama ne ses! Sandım ki tepemde bir dev az sonra kocaman elleriyle beni yakalayıp havaya kaldıracak ve bir lokmada yutacak. Korkmuyoruz dedik de o kadar da değil. Aslında korkmazdım da ses bir anda geldiği için boş bulunup korktum, kaldıramadım başımı.

“Duymadın mı?” diye sorduğunda ancak kaldırıp başımı, baktım adama. Kafamı aşağıya yukarıya salladım sadece. Adam dev gibi değilse de epey uzun boyluydu. Gür siyah saçları vardı. Ellerini duvara koymuştu. Parmakları çok kalındı.

“Hah, aferin! Ailen nerede?”

“Eyvah!” dedim içimden,  “Şimdi yandık işte!” Kesin bu adam çocuk kaçıran bir hayduttu ve beni de kaçırmak niyetindeydi ama ben ona pabuç bırakır mıydım, o kadar kolay değil o iş!

“Hepsi evde ve koşup gelmeleri bir çığlığıma bakar,” dedim. Omuzlarımı dikmiş, kaşlarımı çatmış, elimdeki odunu da havaya kaldırmıştım. Boş olmadığımı anlamış olacak ki;

“Peki, madem öyle ben işime bakayım! Rahatsız etmeyeyim seni,” dedi pis pis sırıtarak. Galiba koca adamı korkutmuştum ki daha fazla konuşmadan döndü arkasını, gitti.

Yerime çöküp yeniden, delikten evi izlemeye devam ettim. İçeriden birkaç parça daha eşya çıktı. Bizim toprak yolun ucundan tozu dumana katarak gelen arabayı da yine duvarda açtığım o delikten gördüm.  Babamlar geliyor olmalı diye sevindim ama araba yaklaştıkça fark ettim ki gelen bizim kırmızı külüstür değil. Beyaz bir kamyonet geldi, yanaştı yandaki taş eve. İçinden üç kişi birden indi ki hepsi de hapishaneden kaçmış gibi. Televizyondaki filmlerde hapishaneler oluyor ya, orada ağırlık kaldırıp indiren adamlar oluyor ya, hani onların kolları benim kafam kadar oluyor ya, işte öyle iri adamlar.

“Tamam, yandaki adam bir mafya babası olmalı. Bunlar da korumaları. Kesin bu evi gözlediler. Uzun zamandır boş olduğunu anladılar. Ya burada bir cinayet işleyecekler ya da… Eyvah ya beni de…”

Aklımdan geçen bu düşünceler yüzünden yeni bir plan geliştirmeye karar verdim. “Erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır,” der bizim okulda bir arkadaş. Ben de en doğru şeyin eve girmek olduğuna karar verdim. Bir kişiyle baş edebilirdim. Odunum da vardı ama dört kişiyle aynı anda… Taktik değiştirmek iyidir, kendini güvence altına almak ise daha iyi. Eve girip kapıyı kapattım, kilitledim, arkasına sandalye yasladım. Korkmuyordum canım, tabii ki hiç korkmuyordum da önlem alıyordum işte. Yoksa yiğit adam korkar mı hiç?

Adamlar eve girdiler. Bir süre ortada görünmediler. Sonra içlerinden biri dışarıya çıktı. Kamyonetin kapalı kasasının kapılarını açtı. İçinden çıkan gri örtüleri eve götürdü. Sonra evden o örtülere sarıp sarmalanmış paketler çıkmaya, kamyonete yerleştirilmeye başlandı. Yoksa… Yoksa gece, biz uyurken o evde yasa dışı işler mi olmuştu? Delilleri yok etmeye mi çalışıyorlardı? Aklımda deli sorular varken karnımda da bir ağrı olmuştu. O an fark ettim ki biraz da beklersem içtiğim sütler, sular az sonra koltuklarımızı ıslatacaktı. Gözetleme işine ara verip lavaboya gittim. Eşofmanın belindeki bağcık yine düğümlenmiş bana eziyet ederken evimizin kapısından gelen çıtırtılar neredeyse altıma kaçırmama sebep olacaktı. İşimi bir an önce hallettim ki haydutların karşısına öyle rezil bir vaziyette çıkıp onları kendime güldürmeyeyim.  İşin kötü yanı, odunu da odada unutmuştum. Tuvalet kapısından dışarıya başımı uzatmadan önce odunun görevini görecek yeni bir şey aradım ama sapı plastik tuvalet fırçasından başka bir şey yoktu. Mecburen yumruklarıma ve tekmelerime güvenmek zorundaydım. Bir de çığlığıma…

“Siz kimin evinize girdiğinizi sanıyorsunuz?” diye bağırarak fırladım dışarıya.

“Kendi evime tabii.” diyen babamın sesi olduğum yere çivi gibi çakılıp kalmama sebep oldu.

“Kapının ardındaki sandalye ne oğlum? Yeni yeni icatlar mı çıkarıyorsun? Bizi evden mi attın yoksa?” diye sordu babam. Gülüşünde bir hainlik vardı sanki. İlk defa benim bir şeyden korktuğuma şahit olmanın mutluluğunu taşıyor da bana belli etmemeye çalışıyor gibiydi. Annem bir telaş ellerini yıkayıp yanıma geldi.

“Bir şey mi oldu kuzucuğum?” dedi şefkatle.

Annem iyi kadındır. Merhametlidir, fedakârdır, cefakârdır da babam… İşte onunla pek anlaşamıyoruz. Dedemin beni çok sevmesini kıskanıyor kanımca.

“Ne olacak hanım? Korkmuş işte çocuk.”

Ah baba ah! Diline düşmeseydim iyiydi. Çocuk diyerek güya beni küçümsedi. Ama biz çocuklar büyüklerden daha cesuruzdur aslında, bilmiyor. Ya da büyüdüğü için unuttu.

“Ne korkacağım ya! Yan tarafa tuhaf adamlar geldi. Gözüm tutmadı tiplerini, evimizi korumaya aldım sadece. Ne bileyim hırlılar mı hırsızlar mı?”

“Vay, benim evimizi koruyan aslan parçam. Aferin sana.” dedi annem ama babam sırıtıyordu hala.

“Tabii tabi, yan tarafa… Hı hı…” dedi gülerek.

Koşarak kapımızı araladım, yan tarafı göstererek, “Ya baksana kapısı açık…” diyordum ki kapının kapalı olduğunu fark ettim. Adamlar da kamyonet de buhar olup gitmişlerdi.

“Baba ister inan ister inanma ama o eve birileri geldi. Hatta bir tanesi bana sizi sordu.”

“Nasıl birileri? Kimlermiş ki?”

“Ne bileyim? Söylemedi!”

Babam duvara kadar yürüdü. Kaşları çatık bir halde yan tarafa baktı, durdu. Bana inanmadı diye düşündüğüm için yanına gittim.

“Otlara baksana, hepsi ezilmiş, gördün mü? Ya lastik izlerine ne diyeceksin? Senin lastikler bu kadar geniş jantlı mı? Kapıya bak! Zincir ve asma kilit yerinde yok.  Bana inanmıyorsan ipuçlarını takip et, baba.”

Babam konuşmuyordu ama o da düşünceli görünüyordu. Cep telefonunu çıkardı deri yeleğinin cebinden, dedemi aradı. Yan eve birilerinin geldiğini anlattı.

“Ya birilerine sattılar ya da hırsız girdi baba. Biz bir kasaba, markete diye çıkmıştık. Yavuz görmüş gelenleri…”

Dedem olsa bana her şeyi baştan anlattırırdı ama babam öyle yapmadı.  Akşam boyu ne zaman konuşmak istesem beni susturdu.

“Yakında çıkar kokusu, uyu sen artık,” dedi.

Perşembe öğleden sonraya kadar yan tarafa ne gelen oldu ne giden ama öğleden sonra dört gibiydi bir araba yanaştı eve. Bizim uzun boylu, kalın parmaklı eleman yine çıktı meydana. Önce eve eşyalar taşıdı küçük kolilerle.  Bir süre sonra evden çıktığında elinde bir keser vardı. Pencerelerdeki tahtaları sökmeye başladı ve şansıma bakın ki babam yine evde yoktu. Bu kez de annem ekmek yapacağı için un almaya gitmişti. Ancak annem evdeydi ve şahidim olabilirdi. Hemen eve girip annemi çağırdım. Kadıncağız bulaşıkları bırakıp köpüklü elleriyle bahçeye geldi benimle. Dedim ya fedakârdır, beni de hiç kırmaz.  Aynı zamanda içine kapanıktır annem. Tanımadığı insanlarla konuşamaz. Adama uzaktan baktı ve tanımadığını söyleyip içeriye girdi. Beni de soktu tabii.

“Adamı tanımıyoruz. Belki hastalığı vardır. Yaklaşmanı ve o buradayken bahçede dolaşmanı istemiyorum,” dedi.

İşte bu kötü olmuştu. Yakında hiç kimse oturmadığı için elimi kolumu sallaya sallaya bahçeye çıkıyordum. Okul yok, bahçe yok, of! Dedemi aradım. Ona olanları anlattım.

“Annen tedbir almış, haklı. Annenin sözünü dinle, çıkma. Geçecek bu zor günler evladım. Sen üzülme sakın. Tüm çocuklar şu an evlerindeler. Hatta baksana, babaannenle ben de çıkamıyoruz. Bu tedbirler bizim sağlığımız ve güvenliğimiz için,” diyerek beni rahatlatmaya çalıştı.

Televizyon izlemek istemediğim için yandaki evi gizli izleme işime devam etmeye karar verdim. Bu adam bir suçluysa onu polise teslim edecektim. Böylece ben de yeniden özgürce bahçeye çıkabilecektim. Perdenin arasından taş evi izlemeye başladım. Adam pencerelerdeki bütün tahtaları sökmüş, bir kenara yığmıştı. Otları biçiyor, bir yandan da şarkı mırıldanıyordu. Otların arasından birden bir kedi fırladı. Kedi can havliyle bağırıyordu. Adam kediyi kovalamaya başladı; çok geçmeden yakaladı ve evine soktu. Zavallı kedinin başına kötü bir şey gelmesinden korkmaya başlamıştım. Adam evden çıktığında kucağında kedi yoktu.

“Anne yetiş. Adam kediyi öldürdü sanırım!” diye bağırdım. Annem neler olduğunu anlamamıştı. Ona olanları anlattım. Annem sessizdir, sakindir ama çok sıkı bir hayvanseverdir. Hayvanlara kötü davranan birini gördü mü bizim sakin kadın, bir anda kaplan kesilir. Babamı beklemedi bile. Bahçeye fırlayıverdi.  Tabii ben de peşinden fırladım. Adam yabani otları tırmıkla topluyordu. Adamın elinde tırmık olması bana biraz tehlikeli göründü. Tam annem adama sayıp sayıştırmak için ağzını açmıştı ki bizim külüstürün sesi duyuldu uzaktan. Annem de bu kavgayı babamın yapmasına karar vererek sustu.  Gerçi sayıp sayıştırsa da adam bizi duyamayabilirdi, çünkü kulağında kulaklıklar vardı. Belli ki bir şey dinliyordu.

Babam ilk defa bir kahraman gibi göründü gözüme. O kahraman, arabamız da onun atı… Kahramanım eve yaklaşınca, atı yavaşladı. Babam yan evin önünde park etmiş arabaya baktı önce, sonra adama baktı gözlerini kısarak. Adam, babama sırtını dönmüş, eğilmiş ve yerdeki otları yoluyordu. Arabamız durup babam içinden inene kadar adam babamın geldiğini fark etmedi.

Sonra yavaş hareketlerle doğruldu yerinden. İşte şimdi ortalık karışacaktı. Babam zayıf adamdı. Acaba bu iri yarı adamla baş edebilir miydi? Gerçi bu sefer güç bizdeydi. İkiye karşı bir… Annem bulduğum odunu nereye kaldırmıştı acaba?

Adam kalktı tamamen, arkasını dönüp babamı gördüğünde “Vedat?” dedi. Evet, babamın adı Vedat’tır. Bu haydut babamı nereden tanıyor olabilirdi ki? İşin daha garip tarafı babamın gülümseyerek ona cevap vermesiydi:

“Harun?”

Adam kollarını açarak babama yaklaşırken birden durdu ve elini göğsüne koyarak selam verdi. Babam da ona aynı şekilde karşılık verdiğinde anladım ki benim heyecanlı macera sona ermişti.

Meğer benim haydut sandığım adam yandaki taş evin sahiplerinin oğluymuş. Babamın da çocukluktan arkadaşıymış. Gelen adamlar da eskicilermiş. Evdeki bazı gereksiz eşyaları alıp gitmişler. Adam babamın da yardımıyla taş evi iki günde adam etti. Ailesini de şehirden alıp getirdi. Hastalık geçip gidene kadar taş evde yaşamaya karar verdiler. Harun amca diyor ki, her şey normale binince yaz tatillerinde de gelirlermiş. Gelsinler çünkü oğulları var. Sonunda benim de bir komşu arkadaşım olacak. Şehirden geldikleri için ne olur, ne olmaz diye on gün daha görüşmeyeceğiz ama sonrasında bahçede birlikte oynayabilirmişiz. Şimdilik birbirimize uzaktan el sallıyoruz. Benim hikâyemi duyunca kahkahalarla güldü koca adam.  O kadar gülmese iyiydi ya neyse, sevdim ben bu adamı.

Ya kedi ne oldu diye merak ediyor musunuz? Bacağında sargı bezi sarılı gezip duruyor bahçede. Meğer yaralı hayvana bakım yapmış Harun amca. Kedinin adını Haydut koyduk.

Bana müsaade, Esrarengiz Kasaba başlamak üzere.

Durun durun, gitmeyin. Son bir şey daha: 23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!

Amerika’nın İlk Seri Katilleri

Orta Çağ’ın karanlık yüzü aydınlanmaya başlayınca, dünya değişime uğradı. Aynı zamanda suç dünyası da değişime uğradı. Sanayi devrimi Avrupa’yı kasıp kavururken, farklı kültürlerden farklı ırklar daha kolay bir şekilde iletişime geçmeye başladılar. Devrim vesilesiyle göçler başladı. Kültürler ve gelenekler birbirine karışmaya başladığı gibi, çatışmalara da neden oldu. Sanayi gelişirken, suç oranı da paralel bir şekilde büyümekteydi.

Biraz geriye gidelim.

Amerika'nın İlk Seri katilleri1453’te Osmanlı İmparatorluğu İstanbul’u fethetmeyi başardı. Bu durum kimileri için büyük tehdit oluşturuyordu. Çünkü Avrupa-Orta Asya-Çin ticari hattı kimilerine göre Osmanlı İmparatorluğu’nun eline geçmek üzereydi. Avrupa ülkeleri yeni bir arayış içerisine girdi. Gelişen endüstri ile birlikte kâşifler okyanuslara açılarak yeni topraklar keşfetmeye başladılar. Afrika, Hindistan ve Amerika keşfedildi. Gerçi Amerika daha önceden de Vikingler tarafından keşfedilmişti, ancak onlara göre orada kalmak için bir sebep yoktu. Özellikle İspanya ve Portekiz, Güney ve Orta Amerika üzerinde hakimiyet kurarken; İngiltere, Fransa ve diğerleri Kuzey Amerika kıtasını tercih etmişlerdi. Fransa bugünkü adıyla Kanada’ya yerleşirken, Hollanda Manhattan adasına yerleşmişti. İspanya bugünkü Florida bölgesi ile Avrupa arasında mekik dokuyorken, Britanya tüm avantajı eline geçirmeyi bildi. İngiltere kralı, Kuzey Amerika’ya göçün artması amacıyla teşvikler sunmaktaydı. Böylelikle Atlantik Okyanusu sahili boyunca kıtanın kontrolü İngilizlerin eline geçti. 1624’de Virgina ilk kraliyet kolonisi olarak kabul edildi ve ilk valisini belirledi. Tütün ve şeker ihracatını arttırmak adına daha fazla iş gücüne ihtiyaç vardı. Çözüm Afrika’da bulundu. Afrika’dan getirilen köleler bu iş gücünü karşıladı. Daha sonrasında İngiltere bir şekilde Hollandalıları alt etmeyi başardı ve böylelikle Atlantik okyanusu sahil şeridi tamamıyla İngilizlerin oldu. 1756 ile 1763 yılları arasında bu sefer Fransa ile İngiltere arasında çatışma başladı.

Fransızca, eğitimin ana dili olarak kabul edilmekteydi. Bu durum Voltaire, Rousseau ve Diderot gibi isimlerin ortaya çıkmasını sağladı. Özellikle adalet ve siyaset ile ilgili görüşleri, bu alanların gelişmi için büyük katkı sağladı. Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk tohumları atılmaya başlandı. Bu yıllardan itibaren, demokratik siyaset anlayışının ve modern dünyanın ilk temsilcileri olma özelliğini üstlenmişlerdi. Ancak bu süreç hiç de kolay değildi. Kuzey Amerika toprakları üzerinde iç çatışma devam etmekteydi. Özellikle kıtanın batı kesimi tamamıyla bir karmaşa içerisindeydi. Tüm bu karmaşanın içerisinde Amerika tarihinin ilk kayda geçmiş seri katil olayı yaşandı. Micajah ve Wiley Harp (daha sonradan isimleri William ve Joshua Harpe olarak değişecekti) kuzenleri, vahşi cinayetlerin baş aktörleri olacaklardı. Harpe kardeşler olarak bilinen bu ikili, aslında kuzenlerdi. Amerika’nın bağımsızlık savaşı içerisinde aktif rol alan bu ikili, Amerika’nın ilk resmi seri katilleri olarak tarihe geçtiler. İskoç göçmen bir ailenin çocukları olan William “Little” Harp ve Joshua “Big” Harp, Kuzey Carolina bölgesine toprak sahibi olma hevesiyle gittiklerinde, kendilerini bir anda savaşın içerisinde buldular. İngilizler için savaşan Harp ikilisi, 1781’de askeriyeden men edildiler.

Birliklerinden atılan Harp ikilisi, iki kadını kaçırıp kendilerine eş ilan ettikten sonra, Amerika’nın vahşi doğasında yaşamaya karar verdiler. Eşleri doğum yaptıktan sonra, bebekleri acımasızca katlettiler. Kentucky ile Tennessee bölgeleri arasında, aralarında kendi akrabaları ve tesadüfen karşılaştıkları kişiler olmak üzere, birçok kişiyi öldürdüler. Kurban sayısının yaklaşık 20 ile 40 arasında olduğu tahmin edilmekteydi. Kurbanlarını öldürdükten sonra, üzerlerindeki ganimetleri alıp, ölü bedenleri parçalayıp, vahşi havanlara yem etmek üzere öylece bırakıyorlardı. Bazı kurbanlarının karınlarını açıp, içlerine taş doldurup nehrin derin sularına bırakıyorlardı. Kaynaklara göre, nehir korsanlarına katılarak, sadist eylemlerini orada yaşamaya devam ettiler. Kayda geçmiş bir olay da bir adamı çırılçıplak soyup bir atın üzerine bağlayıp, atın uçurumdan aşağıya atlamasını sağlamalarıydı. Kurban konusunda seçici davranmıyorlardı. Kadın, erkek, çocuk, köle veya zengin; hiç kimseyi ayırt etmiyorlardı. Öldürüyorlardı, tecavüz ediyorlardı, gasp ediyorlardı. Her kesimden insan, onlardan nasibini aldı. Hikâyenin en ilginç kısmı ise, defalarca yakalanıp, bir şekilde firar etmeyi başarmış olmalarıydı. Ancak en sonunda gerçek anlamda yakalandılar. İlk önce 1800’ün başlarında Big Harpe yakalandı. 20 kişiyi öldürmekten ötürü idam cezasına çarptırıldı. Kafası kesildikten sonra, Kentucky’nin her köşesinde sergilendi. Little Harpe, kuzeninin ölümünden sonra, 4 yıl firar etmeyi başardı. Başka bir suçlunun kellesine konulmuş ödüle göz dikince, yakayı ele verdi. Ödülü almaya gittiğinde, kimliği fark edilen Little Harpe, hızlıca yargılanıp asıldı.

Harpe ikilisinin 1790’lı yıllarda cinayetlerini bu kadar rahat işlemeleri için en büyük etken, dönemin kanunlarının takibinin zor olması, savaş hali ve özellikle dağlık bölgede firar eden katillerin izlerini süremenin zorluklarıydı.

Günümüzde profilleme konusunda çok ilerideyiz. Seri katillerin öldürme şekli genelde aynıdır. Harpe ikilisi ise farklı farklı öldürme şekillerini tercih ediyorlardı.

Amerika yeni bir ülke olma yolunda emeklerken, ilk seri katilleri ile çok erken bir süreçte tanıştılar. Ancak hemen hemen aynı dönemde Avrupa’da yaşanacak başka bir olay, adlî bilim tarihinde yer edecekti. 1787’de, Johann Daniel Metzger, arsenik ile ilgili farklı bir keşif yapmıştı. Arsenikli oksit kömür ile ısıtıldığında, kömür üzerinde sime benzer bir yüzey oluşuyordu. Bu buluşu, bilimi mahkeme salonlarına taşıdı ve bilimin adlî olaylarda vazgeçilmez bir unsur olmasını sağladı. Ancak bilimin gelişimi suçun önüne geçemedi. Çünkü kanunlar, soylu ve zenginleri korumaktaydı.

 

Gelecek sayı: Osmanlı’nın İlk Seri Katili

Safran Rengi Bir Polisiye – Kayıp Hizmetçi Vakası*

Karşınızda Hintli Dedektif  Vish Puri

 

EN ÖZEL DEDEKTİFLER ŞİRKETİ

VISH PURI, YÖNETİCİ MÜDÜR, BİR ULUSLARARASI, ALTI ULUSAL ÖDÜL SAHİBİ

“GİZLİLİK PAROLAMIZDIR”

 

Hindistan’ın Delhi şehrinde yaşayan ve müşkül işleri olan  insanlar şanslılar çünkü  1987’den  beri özel dedektif olarak  hizmet veren dedektif Vish Puri var. Karısından ve doktorundan gizli yediği  “pakora” ları,  havacı gözlükleri, kıvrılmış bıyığı, tüvit Sandown şapkası, geyik figürlü gümüş kol düğmeleri ve pohpohlanmaya alışık egosuyla özel dedektif  Vish Puri Delhililerin polisiye meselelerini çözmekle meşgul.

İyi bir ekibi var Puri’nin. Hepsine ayırt edici isimler takmış.

Hırsızlığı ile ünlü bir klandan alıp yetiştirdiği, kasa ve araba kilitlerini açmakta mahir Florasan (derin uyuduğu ve geç ayıldığı için),  elektronik ve bilgisayar dahisi eski istihbaratçı Sifon  (köyünde tuvalette sifon bulunan tek kişi olduğu için), şoförü El Freni, ofiste çalışan Kapı Tamponu, çapkın eşleri tuzağa düşürmekle görevli Yüz Kremi.

Bürosunda casusların piri, İsa’dan üç yüzyıl önce yaşamış, hayran olduğu devlet adamı ve filozof Chanakya’nın tablosu asılı. Büyük Maurya İmparatorluğunun kurucusu, istihbarat ve gizli ajanlık sisteminin fikir babası ve uygulayıcısı Chanakya varken Sherlock Holmes’e benzetilmekten hiç hoşlanmaz dedektifimiz!

Evet  dedektifimizin tüm referansları yerlidir.

Dedektif  Vish Puri bu aralar çok meşgul. “Hep şu materyalist Amerikalılar” yüzünden diyor kendi kendine. Kadın erkek ilişkisini bencilce bir beraberlikten ibaret gördüklerini ve yeni Hint gençliğinin onlara özendiğini düşünüyor.

İşin aslı Hintli aileler için evlilik bir kızla bir erkeğin bir araya gelmesinin çok ötesinde anlamlar taşır. 16 milyonluk bu koca şehirde kastlar, toplumsal statü, eğitim bakımından uygun damat ve gelin bulunsa bile bunların doğruluğunu araştırmak için özel dedektife ihtiyaç duyan pek çok aile vardır.

Günümüzde Hindistan’da evlilikleri ayarlayan eş dost, akraba ilişkileri yerini gazete ilanlarına bırakmış durumda.

Örneğin bir gazete ilanından alıntı:

GÜNEY DELHİ’DE AGRAWAL, YÜKSEK STATÜLÜ BİR AİLE GÖSTERİŞTEN UZAK, İNCE, HOŞ BİR DOĞASI OLAN VEJETERYAN, KÜLTÜRLÜ KIZLARI İÇİN EŞ ARIYOR…

ABD’DEN MBA. AMA PROFESYONEL KARİYER YAPMAYI DÜŞÜNMÜYOR…

Bu tür ilanları takip eden damat adayının ailesi cevap yazıyor ve aileleri araştırmak Vish Puri ve ekibine düşüyor. Bakalım damat adayı Cambridge’de gerçekten okumuş mu, ya da Londra’da sahip olduğunu iddia ettiği  restaurant zinciri bir köşebaşı kebapçısı mı, ya da sadık nişanlı görünümünde iflah olmaz bir çapkın mı? Düzenbaz mı, yalancı mı, sahtekar mı?

Dedektifimiz kah Defence Colony’de yaşayan seçkin ailelerin çapkın oğullarının peşine yüz kremini takar, kah damadın evine  bir kriket oyuncusu görünümünde girip dinleme cihazları yerleştirir, kah dünya para vererek üye olduğu prestijli kulüplerden veri toplar.

Kitabın yazarı Tarquin Hall çok sınıflı, hiyerarşik Hint toplumunu polisiye edebiyat  üzerinden mükemmel şekilde aktarıyor. Uzun yıllar Güney Asya’da gazetecilik yapan Tarquin Hall Hindistan üzerine yaptığı gözlemleri edebiyat alanında konuşturmuş.

Bilegeldiğimiz Hindistan karmaşasının üzerine hayatı daha da zorlaştıran gelenekler,

son yıllarda inanılmaz boyutta  gelişen ve kirli politik ilişkilerle dallanıp budaklanan  inşaat dalgasının yarattığı sınıfsal eşitsizlikler, boğaz tokluğuna da olsa iş bulmak için kentlere akın eden köylüler, pıtrak gibi çoğalan iş ve alışveriş  merkezleri, çağrı merkezleri, parlak şeylere tapınan kariyer delisi yeni yuppieler.

Üstelik hiyerarşik yapı tüm hızıyla başka yöntemler ve araçlar yoluyla devam etmektedir.

Konu Hindistan olunca en üstte BMW’nin en altta bisikletin olduğu bir araç kast sistemi olmasına şaşırmıyoruz. Tabii ki BMW’yi geçmeye kimse cesaret edemez!

Referanslarını sağlam tarihi köklerinden alan, züppelikten nefret eden Dedektif Vish Puri’nin mücadele ettiği yaşam biçimi ile işte size yeni Hindistan!

Britanyalı yazar Tarquin Hall kendine özgü Hintli dedektif Vish Puri gibi şahane bir karakter yaratarak edebiyat dünyasında prestijli bir konumu hak ediyor. Bu konumu gazetecilik birikiminden gelen donelerle de perçinliyor. Hindistan’ın  kişisel yakınlıklar ve daha başka enstrümanlarla lastik gibi uzayan adaletsiz hukuk sistemini, acımasız kast meselesini, Hintli ailelerinin yeni evlilik anlayışını eskisiyle uyumlandırma becerilerini, ülkenin zengin yeme içme kültürlerini, dini anlayışlarını, havacı gözlükleri takan ve terliklerinde adının baş harfleri işli bir dedektif karakterin maceraları yoluyla anlatma işini mükemmel şekilde başarmış.

Ve Tarquin Hall büyük biraderi sayılabilecek Alexander McCall Smith’in yüzünü kara çıkarmıyor.

Tarquin Hall, biz polisiye ve iyi edebiyat severler, sana şapka çıkarıyoruz bayım!

Ve şimdi kitabın bize sunduğu zengin kültürel birikimine göz atacağımız Hindistan turu başlasın!

 

*The Case of the Missing Servant-

 

Kitabın Künyesi:

Adı: Kayıp Hizmetçi Vakası

Yazar: Tarquin Hall

Çevirmen:Zeliha Babayiğit

Yayın Tarihi:2014-02-21

Baskı Sayısı:1. Baskı

Polisiye Roman Tadında Bir Film: Prisoners

2013 yılında Denis Villeneuve’nin yönettiği, başrollerinde Hugh Jackman, Jake Gyllenhaal gibi ünlü oyuncuların olduğu Prisoners (Türkçeye Tutsak olarak çevrilmiş), son zamanlarda izlediğim en güzel filmlerden biri olmasının yanı sıra polisiye roman tadında diyebileceğim bir film. Öyle ki filmi izlerken filmdeki görüntüler, eylemler, konuşmalar, duygular önce harflere ve kelimelere, sonra cümlelere ve paragraflara dönüşüp hayalimde kapağı, sayfaları,   bölümleri ve arka kapak yazısıyla bir polisiye roman olarak canlanıverdi. Mutlaka bir polisiye romandan uyarlanmış olmalı, diye düşünmeden edemedim. Gerçi ister polisiye olsun ister başka bir tür, roman uyarlamaları genelde çok başarılı olmaz ya da kitabı okurkenki tadı vermez; bu da başta anlatım biçimleri olmak üzere pek çok yönden farklı iki ayrı sanat dalı olan edebiyat ve sinema için olağandır bir yerde. Neyse, zaten tahminimde yanılmışım. Herhangi bir romandan uyarlanmamış film. Filmin senaryosunu yazan Aaron Guzikowski’nin hem de ilk işinde bu denli başarılı bir senaryo yazmasına gıpta etmemek elde değil.

Polisiye roman tadında bir film derken içinde polislerin, suçluların, çete ya da mafya üyelerinin cirit attığı bir filmden bahsetmiyorum. Nasıl ki polisiye roman muamma içeren suçu anlatan bir roman türüyse ve genelde de özel ya da resmi dedektiflerin çoğunlukla cinayet olan bir suçu araştırıp aydınlatmaya çalışması, katili bulup yakalaması şeklinde ilerliyorsa, Prisoners filminin de buna benzer bir hikâyesi var.

Filmin başında Keller (Hugh Jackman)’ı oğluyla avcılık yaparken görüyoruz. Dindar bir adam olduğu anlaşılan Keller İncil’deki  “Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, sen de bizim suçlarımızı bağışla,” ayetini okuyor. Keller’ın oğlundan başka bir de küçük kızı ve Grace isminde bir karısı var. Av dönüşü hep birlikte kapı komşuları olan Birch ailesine Şükran gününü kutlamak için gidiyorlar. Ancak yemek sırasında iki ailenin aynı yaştaki küçük kızları ortadan kayboluyor. Panik içinde kızlarını bulmaya çalışan Keller ve diğer kızın babası Franklin evlerinin yakınındaki şüpheli bir karavanı polise ihbar ediyorlar. Karavanı kullanan kişinin akli dengesi yerinde olmayan Alex isminde bir genç olduğu anlaşılıyor.

Bu noktada filmin asıl kahramanlarından biri devreye giriyor; Dedektif Loki (Jake Gyllenhaal). Genç olmasına karşın üstlendiği bütün davaları çözdüğünü öğrendiğimiz Dedektif Loki işini iyi bilen, soğukkanlı, becerikli bir polis. Alex’in karavanın içinde yakalanmasıyla kızların aileleri ümide kapılıyorlar ancak şüphelinin sorgusu sonucunda hiçbir delil bulunamıyor. Alex’in tutuklanmayacağını öğrenen Keller, polis merkezine gelip şüphelinin serbest bırakılmasını engellemeye çalışıyor. Bu esnada Alex yalnızca Keller’ın duyabileceği bir sesle kayıp kızları gördüğüne dair bir şeyler söylüyor. Keller (tabi ki biz seyirciler de) tabir yerindeyse Alex’den ciddi anlamda huylanıyoruz. Kendi halinde bir deli mi bu adam yoksa psikopatlığını delilik maskesi altında gizleyen bir cani mi? Doğrusu Alex rolündeki Paul Dano bu ikircikli rolü çok iyi oynamış. Film bu noktadan sonra birbiriyle iç içe geçmiş iki koldan seyrediyor denilebilir. Dedektif Loki’nin yavaş yavaş soruşturmasını ilerletip yeni deliller bulma çabası, kızların bulunup bulunmayacağı, zamanın giderek daralması filmin gerilim ve polisiye kanadını oluşturuyor. Keller’ın ise polisten ümidini kesip kendi göbeğini kendisinin kesmeye karar vermesi ve kızların yerini öğrenmek için Alex’i kaçırması bizleri duygusal açıdan fazlasıyla etkileyen sahnelerle karşılaştırıyor.

Prisoners filminin başarısı bir kaçırılma olayının aydınlatılmasını son derece inandırıcı bir şekilde anlatmasının yanı sıra kızları kaçırılan ailelerin psikolojilerini de gerçekçi biçimde gösterebilmesi. Keller’ın dindarlığıyla kızını bulmak için giriştiği eylem onu ciddi bir çıkmaza sürüklüyor. Filmin başında kendisine karşı suç işleyenleri bağışladığı için Tanrı’dan bağışlanmasını isteyen Keller, kızlarını kaçırdığına inandığı adamı affetmek bir tarafa dayanılmaz işkencelere maruz bırakıyor. Öyle ki bizler de kendimizi Keller’ın yerine koyuyor ve biz olsak ne yapardık diyoruz? Hala canlı olup olmadığı bile belli olmayan kızını kaçırdığından şüphelenmek için geçerli nedenlerinin olduğu bir adamı polis konuşturamadıysa sen konuşturmak için ne yapardın? Onu kaçırıp bir yere hapseder ve işkence yapar mıydın? Bunu yaparken ne kadar ileriye giderdin?

Filmdeki karakterlerin hepsi gerçek hayatta olduğu gibi bu olaya farklı tepkiler veriyorlar. Yaşadığı acıyla başa çıkmada sorun yaşayan birisi olan Keller’ın karısı, sürekli sakinleştirici almaktan başka bir şey yapamaz oluyor. Öte yandan kaçırılan diğer kızın anne ve babası olayın çözümünü zamana bırakma yanlısı olsalar da bir süre sonra Keller’ın Alex’i kaçırıp işkence yapmasına ortak oluyorlar.

Bir taraftan kızları bulmaya bir taraftan da Alex’in ortadan kaybolmasını çözmeye çalışan Dedektif Loki, sabıkalı kişileri araştırırken tesadüfen bir bodrumda çürümüş bir ceset buluyor, anma töreni sırasında tuhaf bir adam görüyor ve peşine düşüyor. Bunun gibi birbiriyle ilişkisiz görünen ipuçları ve seyirciden hiç gizlenmeyen soruşturmadaki bütün detaylar filmin sonunda hiç beklenmedik birinin suçlu çıkmasıyla anlam kazanıyor. Bu yönüyle film polisiye ve muamma sevenleri de tam anlamıyla tatmin edecek bir hikâyeye sahip.

Prisoners; karakterlerdeki değişimi inandırıcı bir şekilde işlemesiyle, gerek başrol gerekse yardımcı rollerdeki aktör ve aktrislerin mükemmel oyunculuklarıyla, bir an bile düşmeyen, seyirciyi diken üstünde tutan gerilimiyle, insanı çelişkileri ve çıkmazlarıyla çok iyi yansıtmasıyla ve kusursuz demekten kaçınamayacağım senaryosuyla, polisiye roman tadında, dört dörtlük bir film.

POLİSİYE EDEBİYAT NOTLARI-1: Edebi Bir Tür Olarak Polisiye

“Kusursuz polisiye roman,türün kuralları tarafından çizilen sınırları aşan değil,türün kurallarına uygunluk gösterendir.”[1]

 

Polisiye dediğimiz zaman ne anlamalıyız? Kelime olarak polisle ilgili bir şeyden söz edildiği açık. Türk Dil Kurumu da  kavramı, “konusu polisin ilgilendiği alanlarda olan olay, roman film” diye tanımlamış. Ancak edebiyatta ve sinemada polisiye dendiğinde daha farklı bir anlam söz konusu.

Bu anlam farklılığının üzerinde durmak neden önemli? Bunun, öncelikle pratik bir sebebi var. Hiç kimse sevmediği türde bir film izlemeyi ya da kitap okumayı istemez. Ya da en azından önceliği sevdiği, beğendiği, keyif aldığı türlere verir. Özellikle film seçerken sık sık karşılaşırız bu sorunla. Film izlemek için Netflix’e ya da herhangi, bir internet sitesine girdiğinizde genellikle, türleri sıralayan bir kategoriler listesiyle karşılaşırsınız. Burada filmler komedi, dram, aksiyon, polisiye, bilimkurgu, gerilim, korku vb şeklinde sınıflandırılmıştır. Bir polisiye meraklısı olarak polisiye kategorisindeki filmlere tıkladığınızda karşınıza bir sürü film çıkar. Dikkatle bu filmleri icelediğinizde şunu görürsünüz. Bu filmlerin çoğu, suçun, suçluların, onları kovalayan polislerin hikayesidir ama polisiye değildir.

Netflix ve benzer sitelerde sık karşılaşılan bu yanlışın tersine de  rastlamak mümkündür. Tam anlamıyla dört dörtlük polisiye olan kimi filmler polisiye kategorisinde yer almazlar. Örneğin, ünlü La İsla Minima filmi için, bir sitede tür olarak gerilim, korku, suç ve macera yazmakta ama asıl olması gereken polisiye yazmamaktadır. Bunu, sitelerin hazırlanmasındaki üstünkörülüğe bağlayabiliriz ama aslında bu önemli bir konudur ve roman söz konusu olduğunda bu önem daha da artar.

Neden mi? Çünkü, genellikle gizem, gerilim, suç gibi roman türleri, polisiye ile karıştırılırlar. Türleri karıştırma, sadece okur düzeyinde kalsa gene iyi. Aynı durum yazar ve yayıncılar için de geçerlidir. İçinde suç var diye bir gerilim ya da suç romanının polisiye olarak kategorize edildiği az rastlanılan bir durum sayılmaz. Oysa, polisiye roman, sadece suçun varlığı ile tarif edilemez.  Daha başka ve hatta bunlardan daha önemli unsurlara gerek duyar polisiye roman. Gene de bütün bu türleri tek bir çatı altında toplayıp isimlendirmek için polisiye terimini kullanmak bir alışkanlık haline gelmiştir. Belki de sırf kolaylık olsun diye böyle yapılmaktadır.[2]

Ne var ki, suçun varlığı, polisiye türünü diğer türlerden ayırt etmemizi sağlamaz. Daha doğrusu suç, polisiye romanın belirleyici unsuru değildir. Polisiye romanı diğerlerinden ayıran en önemli özellik,  hikayede bir muammanın olmasıdır. Genellikle bu, gizemli bir cinayet olarak tezahür eder. Çağatay Yaşmut’un belirttiği gibi, polisiyede “suç ve muamma kilit kavramlardır”.[3] Ahmet Ümit de bunu “polisiye gizemli suçu anlatan edebi metinlerdir”[4]  diyerek açıklar.

Batıda, polisiyenin mystery olarak bilinmesinin sebebi de budur. Türün kökeni, gotik romanlara kadar uzanan gizem edebiyatıdır aslında. Polisiye (mystery), gizem edebiyatının bir alt-türü olarak doğmuş, tarihsel süreç içinde birçok başka türlerle eklemlenip kendi kurallarını ve yapısını oluşturarak başlıbaşına bir tür haline gelmiştir. Gizem ve polisiye, kardeş olmalarına rağmen tamamen farklı türlerdir. Polisiyede, gizemin mutlaka çözülmesi gerekir. Yani, suç üzerindeki perde kalkmalı, suçlu yakalanmalıdır. Ayrıca suçun nasıl ve neden işlendiği, eğer bilinmezler arasındaysa bunlar da bilinir olmalıdır. Buna karşılık, gizem romanlarında gizemin çözülmesi gerekmez. Bu tür romanlardan beklenen son, bir tür belirsizliktir. Polisiyede ise muğlak bir son asla olmaz. Olursa, o polisiye roman olmaz.

Peki, bir romanda suçun ve muammanın varlığı yeterli midir, o romanı polisiye yapmaya?

Hayır. Zeynep Rade’ye göre, “bir hikayenin içinde muamma, suç ve suçlunun olması onu polisiye sınıfına sokmaya yetmez. Suçluyu aramak ve adaleti sağlamak da gerekir”.[5] Bundan da anlaşılıyor ki, bir polisiye romanda suç, suçlu ve muammanın (gizemin) yanı sıra suçu araştıracak ve suçluyu bulup ortaya çıkaracak birinin, yani dedektifin de bulunması gerekmektedir. Aslına bakılırsa, suçun olduğu yerde bir polisin olması son derece olağandır. Her zaman olmasa da bu ikili daima birliktedir.  Sosyolojik bir gerçeklik olarak da doğrudur bu. Polisin var oluş sebebi, suç ve suçlulardır.

Ancak, polisiye romandaki polis, sıradan biri değildir. Nitekim Çağatay Yaşmut da polisiye romanın sınırlarını çizerken, bu noktaya temas eder: “…bir cinayet işlenir, bu cinayetle ilgili bir sürü şüpheli- aralarından biri mutlaka katildir- bulunur, soruşturmayı yürüten zeki bir detektif vardır. İşlenen cinayetin ardından soruşturmacı veya detektif şüphelileri tek tek sorguya çekerek onların hayatlarına girer, sorduğu sorularla davranışlarını gözler, ipuçları aracılığıyla sorgulanan kişilerin verdikleri yanıtlar arasındaki tutarsızlıkları bulup boşlukları doldurur ve akıl yürüterek hedefe ulaşır.”[6]

Çağatay Yaşmut’un da belirttiği gibi, soruşturmayı yürüten polis, öncelikle diğer meslektaşlarından daha zekidir. Yaptığı gözlemleri hızlı bir şekilde değerlendirir, olgular arasındaki bağlantıları kolayca görür, mantıksal çıkarımlar yapar.  Sonunda suçluyu ele geçirir. Dedektifin, suçluyu tutuklaması ya da adalete teslim etmesi, yani bir tür nihai çözüm, polisiye türünün temel kurallarından biridir.

Celil Oker’in polisiye roman tarifi, dedektife bir başka özellik daha kazandırır. Oker’e göre, Polisiye roman, “Yüksek bir çoğunlukla cinayet şeklinde işlenen ve faili tarafından açıkça sahiplenilmeyen ağır bir suçun, profesyonel ya da amatör bir soruşturucu tarafından soruşturulması ve ortaya çıkarılmasını hikaye eden bir roman türüdür.”[7]

Bu tanımlamadan da anlaşılacağı üzere,  dedektifin illa profesyonel biri olma zorunluluğu yoktur. Gerçekten de polisiye romanda bu işlevi herhangi bir meslekten olan kişi de üstlenebilir. Örneğin; Chesterton’ın dedektifi bir rahiptir.  Agatha Christie’nin dedektifi Miss Marple da dedikoducu bir kız kurusudur. Bizden bir örnek vermek gerekirse, Yaprak Öz’ün kadın dedektifi Yıldız Alatan da sıradan bir ev kadınıdır. Polisiye roman, aynı zamanda bir dedektifin romanıdır. Bu nedenle, dedektif romanı olarak da adlandırılabilir. İçinde dedektif olmayan bir roman, zaten polisiye roman değildir.

Suphi Varım da benzer bir tanım yapar ve ek olarak polisiyenin “gizemi ve gerilimi içeren bir tür”[8] olduğunu söyler. Burada Varım’ın gizem ve gerilime vurgu yapması önemli. Gizemin yani muammanın, polisiye romanın adeta ön  koşulu olduğu konusunda hiç kuşku yok. Bu ön koşul, polisiye romanın ruhunu oluşturur. Peki ya gerilim? Gerilim, polisiyenin doğasında vardır. Birçok kişi, polisiye romanların uzun soruşturma ve gözlem safhalarını göz önüne alarak genellikle bu tür romanlarda gerilimin olmadığından dem vursa da bu doğru değildir. Belki bir gerilim romanı gibi baştan sona heyecanlandırmaz ama özellikle sonlarda ve suçlunun yakalanma safhasında gerilim ayyuka çıkar. Polisiye roman, gizemle birlikte bilinmezlik ve akıl oyunları gibi unsurları da içerir.[9] Bu unsurlar muammanın gözler önüne serilmesinde, yeni soruların ve ipuçlarının ortaya çıkmasında önemli bir rol oynarlar. Bir yandan gizemin sınırlarını belirlerken, diğer yandan açıklanmasına yardım ederler.

Muamma, dedektif ve nihai çözüm, bir polisiye romanın olmazsa olmaz unsurlarıdır ama, polisiyenin kendisine yakın diğer türlerden mutlak olarak ayrılmasını sağlamazlar. Başlangıçtan beri türler arasında geçişkenlik hep olagelmiştir. Polisiyenin sınırları kesin bir biçimde belliyken, aynı şeyi gerilim ve suç romanları için söylemek zordur. Bir gerilim romanında da muamma olabilir. Hatta hikayede bir dedektif kahraman da yer alabilir. Ve nihayet romanın sonunun, nihai bir çözümle taçlandırılmış olması da pekala mümkündür.

Buna örnek olarak, çok tanınmış bir romanı/filmi vermek istiyorum:Sapık.[10] Çoğumuzun filmini de görmüş olduğumuz bu romanı kısaca hatırlayalım. Çalıştığı iş yerinden yüksek miktarda bir parayı çalan sekreter Marion Crane, akşamüzeri arabasına binerek sevgilisinin yaşadığı şehre doğru gitmeye başlar. Yolda, peşine düşen bir polisi atlatmak için arabasını değiştirir ve geceyi geçirmek için Norman Bates’in moteline gelir. Bates, motelin arkasındaki ürkütücü bir gotik evde annesiyle birlikte yaşayan ve ruhsal sorunları olan genç bir adamdır. Marion, odasına geçtikten sonra banyo yapmak için duşa girer ve o sırada içeriye giren biri tafından bıçaklanarak öldürülür. İş yeri sahibinin tuttuğu özel dedektif bir süre sonra motele gelir, Marion’u arar. Ancak o da bir cinayete kurban gider. Soruşturmaya, Marion’un kız kardeşi ve sevgilisi devam ederler. Bütün şüpheler, Bates’in annesi üzerinde yoğunlaşmıştır. Sonunda katil yakalanır ve roman doyurucu bir açıklama ile sona erer.

Hikaye bir bütün olarak gerilim ve korku temalarıyla doludur. Polisten kaçan bir kadın… Yağmurlu bir gecede gelinen tenha motel… Motelin arkasındaki karanlık, ürkütücü ev… Peşpeşe işlenen cinayetler… Profesyonel ve amatör dedektiflerin Bates’in motelinde ve evinde yaptıkları araştırmalar… Baştan sona tempo düşmez ve özellikle sonlara doğru heyecan doruklara tırmanır.

Öte yandan romanda suç; hem hırsızlık, hem de iki ayrı cinayet olarak karşımıza çıkar. Tabii ki burada önemli olan cinayetlerdir ve katilin kim olduğu bilinmez. Yani iki gizemli cinayet söz konusudur. Romandaki bir başka muamma da Bates’in özel yaşamı hakkındaki bilinmezlikler ve ürkütücü gotik evde dönen dolaplardır. Bütün bu entrikayı araştıran bir de dedektif vardır. Her ne kadar özel dedektifimiz hikayenin bir yerinde meçhul katilin kurbanlarından biri olsa da, soruşturmayı Marion’un kız kardeşiyle sevgilisinin devralmasıyla araştıma işinde bir aksama olmaz. Yani amatör dedektifler iş başına geçer. Romanın sonunda cinayetler çözülür, gerçek anlaşılır ve katil adalete teslim edilir.

Bir gerilim romanı olan ve Alfred Hitchcock tarafından yönetilen filmini izlerken de yüreğimizi ağzımıza getirmeyi başaran Sapık, polisiye türüne dahil olmanın yukarıda saydığımız bütün özelliklerini taşır. Bu durumda onu polisiye roman/film olarak tanımlayabilir miyiz?

Bu sorunun cevabını önümüzdeki sayıda verelim.

 

NOTLAR:

[1] Tzvetan Todorov,  “The typology of detective fiction”

[2] Burada bir parantez açıp şunu söylememde yarar var diye düşünüyorum. Eğer bütün bu türlerin illa bir çatı altında toplanmaları gerekiyorsa, “suç” terimini kullanmanın daha uygun olacağı kanısındayım. Çünkü bir tema olarak suç;  polisiye, gerilim ve suç romanlarının hepsinde  karşımıza çıkan bir olgudur. Bütün bu türlerde ortak bir nokta aranacaksa o da doğrudan doğruya suçun kendisidir. Bu nedenle polisiye ve diğer akraba türleri suç edebiyatının şemsiyesi altında toplamak, bana daha akla uygun gibi görünmektedir. Böyle bir şemsiyeye gerek olup olmadığı ise ayrı bir konudur.

[3] Çağatay Yaşmut, https://t24.com.tr/k24/yazi/polisiye-yazarlari-cevapliyor-polisiye-nedir,385

[4] Ahmet Ümit, https://t24.com.tr/k24/yazi/polisiye-yazarlari-cevapliyor-polisiye-nedir,385

[5] Zeynep Rade, Polisiye Türleri İçinde Salon Cinayetleri, s.7

[6] Çağatay Yaşmut, https://t24.com.tr/k24/yazi/polisiye-yazarlari-cevapliyor-polisiye-nedir,385

[7] Celil Oker, https://t24.com.tr/k24/yazi/polisiye-yazarlari-cevapliyor-polisiye-nedir,385

[8] Suphi Varım, https://t24.com.tr/k24/yazi/polisiye-yazarlari-cevapliyor-polisiye-nedir,385

[9] Landrum, 1994,4

[10]Robert Bloch tarafından yazılan roman daha sonra Alfred Hitchcock tarafından filmi çekildi. Film, Hitchock sinemasında, nihai çözümü olan tek yapıttır. Hitchock’un bütün diğer filmlerinde muamma, filmin başında ya da ortasında seyirciye açıklanır.

Hikaye: Cinayet ve Gurur | 1 – Başkomiser

Başkomiser Anlatıyor:

“Çok acı,” dedi. Bunu elinde tuttuğu bira için mi, yoksa yaşadığımız olaylar için mi söyledi emin olamadım. Otuz altı saattir uyumuyorum. Son bir haftada kaç saat uyuduğumu hesaplayamayacak kadar da yorgunum. Olayların bu noktaya nasıl geldiğini anlatmalıyım. Çünkü, her şey öncesiyle anlam kazanır…

***

“Dürümler geldi beyler. Afiyet olsun.”

“Eyvallah Recep Ustam,” deyip 1.5 porsiyon Adana kebabına gömüldü Aykut. Recep Ustanın Yeri, bizim için bir cumartesi akşamı rutiniydi. Tüm haftanın pisliği beynimize dolmuşken, dürümden aldığımız ilk ısırıkla bunları geride bırakırdık. Sohbetimizin geri kalanı yaşam, kadınlar ve futbol üzerine geçerdi. O gün, her şey yine her zamanki gibi ilerliyordu. Yemekleri bitirmiş, çay faslına geçmiştik. Cebimdeki Camel paketinden bir dal çıkarıp yaktım.

“Hâlâ sigara mı içiyorsunuz amirim?” dedi Aykut alaycı bir gülüşle. Hergele daha iki haftaya kadar günde bir paket bitiriyordu. Ne zaman Nazlı’yla sözlendiler, bir daha elinde görmedim.

“Dur bakalım Aykut. Geçenlerde gazetede okudum; sigarayı bırakanların %65’i ilk ayın sonunda yeniden başlıyormuş. Senin daha iki hafta oldu.”

Tam cevap vermeye hazırlanıyordu ki, telsizden gelen anons hem sohbetimizin hem de hayatımızın seyrini değiştirdi:

“Tüm birimlerin dikkatine; Taşbaşı mevkiinde, tiyatronun arkasında kadın cesedi bulunduğu ihbarı var.”

Bulunduğumuz yer, Taşbaşı’na 20 dakika uzaklıktaydı. Aykut’la bir anlığına göz göze geldikten sonra aynı anda masadan kalktık. Bir insanla yeteri kadar vakit geçirdiğinizde, anlaşmak için illa konuşmanıza gerek kalmıyor.

***

Taşbaşı’na vardığımızda, Olay Yeri İnceleme ekibi, sarı şeritlerle cinayet mahallini çevreliyordu. Meraklı kalabalık daha şimdiden etrafı sarmıştı. Şeritleri aşıp cesede doğru yaklaşırken, bizim ekipten Cengiz’le göz göze geldik. Bizden daha erken gelmişti.

“A, siz de mi geldiniz?”

“Biz polis değil miyiz oğlum?” dedi Aykut her zamanki alaycılığıyla. Cengiz ve Aykut sık sık şakalaşırdı. Ama bu kez Cengiz’in ciddi tavrı, olayın her zamanki gibi olmadığı gösteriyordu.

Biraz yürüdükten sonra cesede ulaştık. “Hassiktir,” diye mırıldandı Aykut. Benim de içimden tam olarak bu geçmişti. Yerde yatan kadın yüzü tamamen parçalanmış hâldeydi. Yanına daha da yaklaştığımda asıl ölüm nedenini gördüm: Kalbine, üzerinde işlemeler olan gümüş bir bıçak saplanmıştı. Olay Yeri İnceleme ekibinden Kemal yanıma sokuldu:

“Kıskançlık cinayeti olabilir bu. Katil büyük bir hırsla işlemiş cinayeti.”

“Bakacağız Kemal,” dedim. “Merkeze gönderirsin raporları.”

“Biz ne yapalım abi?” diye sordu Cengiz.

“Etrafa bakalım biraz, gören biri ya da bakan bir kamera var mı tespit edelim. Kalanına yarın devam ederiz.

***

Kadının kimliği tespit edilmişti. Hazal Korucu, 24 yaşında, üniversite öğrencisi. Ayrıca, sokağın girişindeki mağazanın güvenlik kamerası, maktulü ve arkasından yürüyen siyah kapüşonlu şahsı görüntüleyebilmişti.

“Katil kesin erkek,” dedi Aykut.

“Nereden anladın?”

“1.90 boyu var neredeyse, omuzlar falan geniş. Kesin erkek.”

“İri bir kadın olamaz mı yani? Sallıyorsun yine.”

“La si…”

“Yeter!” diye bağırdım. “Oğlum, kaç yaşında adamlarsınız, çocuk gibi didişiyorsunuz. Cengiz haklı. Cinsiyeti görüntülerden belirleyemeyiz, çok karanlık. Ayrıca katilin görüntüdeki şahıs olup olmadığını da bilmiyoruz. Sadece arkasından yürüyor.”

Birkaç dakika sessizlik oldu. Aykut’un mahcup olduğunu hissettim. Elimi omzuna atıp, babacan bir tavırla konuştum:

“Aykut, sen bürodan bir kişi al yanına, Hazal’ın ailesiyle konuşun. Biz de Cengiz’le maktulün okuluna gidelim. Haydi aslanım…”

“Emredersiniz amirim.”

***

Hazal, Ordu Üniversitesi’nde okuyordu. Önce, onu tanıyan akademisyenlerle konuştuk. Hepsi, kendi hâlinde bir kız olduğunu söyledi. Buradan işe yarar bir bilgi alamayınca, sınıf arkadaşlarına yöneldik. Biraz soruşturduktan sonra, en yakın arkadaşının Hilal isimli bir kız olduğunu öğrendik.

Yanına gittiğimizde, Hilal tek başına kantinde oturuyordu.

“Merhaba Hilal, ben Başkomiser Orhan. Başın sağ olsun. Hazal hakkında bilgi almak için geldik.”

“Hazal’la ne zamandır tanışıyorsunuz?” diyerek direkt konuya girdi Cengiz.

“Üniversite başladığından beri. Yani 3 yıl falan oldu. Nasıl olur böyle bir şey, kim ne ister benim arkadaşımdan?”

“Biz de bunu araştırıyoruz. Ama yardımın gerekli. Bir düşmanı ya da onu sevmeyen biri var mıydı?”

“Hayır,” diyerek yerinde zıpladı Hilal. “Sessiz sakin bir insandı o. Zaten çok fazla çevresi de yoktu. Bir ben, bir de Batu…”

“Batu kim?”

“Hazal’ın erkek arkadaşı. Bir yıldır birlikteler.”

“Nerede şimdi? Bir de onunla konuşalım.”

“Bilmiyorum. Birkaç kez aradım, ulaşamadım. Hazal’ı çok seviyordu. Kendine zarar vermesinden korkuyorum.          “

Bunları söyledikten sonra masaya kapanıp ağlamaya başladı.

***

Mesai çoktan bittiği hâlde, hâlâ merkezdeydik. Ne Cengiz ne de Aykut, çıkmak için izin istememişti. Tecrübeli meslektaşlarım, yenilerden sık sık şikâyet ederler. Ben bu konuda şanslıydım sanırım.

“Evet beyler,” dedim. “Elimizde neler var?”

Aykut öne atıldı:

“Hazal’ın ailesiyle konuştuk amirim. Baba emekli memur, anne ev hanımı. Tek çocukmuş. Şu ana kadar bir kere üzmedi bizi, diyorlar. Zaten çalışkan bir kızmış. Bölümünde birinciliğe oynuyormuş. Hilal diye bir yakın arkadaşı varmış, birkaç kez ders çalışmaya gelmiş. Ondan başka tanıdıkları kimse yok çevresinden.”

“Batu diye birinden bahsettiler mi? Hilal’in söylediğine göre bir yıldır beraberlermiş Hazal’la.”

“Yok. Ondan bahsetmediler.”

“Peki,” dedim. Ceketimin cebinden paketi çıkartıp bir sigara yaktım.

“Oh be,” dedi Cengiz. “Sizi bekliyordum amirim.”

“İç oğlum, neyimi bekliyorsun benim. Batu’yu araştırdın mı sen?”

“Yeterli olmasa da biraz araştırma yaptım. Çok zengin bir iş adamının oğluymuş. Duymuşsunuzdur mutlaka, Tahsin Varlıklı…”

“İnşaatla uğraşıyorlardı galiba,” dedi Aykut.

“Aynen. Karadeniz bölgesindeki çoğu projede onların imzası var. Neyse, adam tekin bir tip değil zaten. 12 saat önce de oğlu için başvurmuş polise. Eve gitmemiş çocuk.”

“Bu bir yanıltmaca da olabilir. Yarın görüşelim şu adamla. Bugünlük bu kadar yeter.”

“Ya amirim, bir çorba mı içsek dağılmadan.”

“Hay canını seveyim kardeşim, benim de aklımdan o geçiyordu,” diyerek güldü Cengiz.

Aralarında bir gerginlik olmamasına sevinmiştim.

“Haydi o zaman,” dedim. “Çorbalar benden.”

***

Ertesi gün, erken saatlerde Tahsin Varlıklı’yla konuşmak için inşaat şirketine gittik. Çok katlı üç binadan oluşan, lüks bir yerdi. Kapıda, güvenlik görevlileri tarafından karşılandık.

“Buyurun, kime bakmıştınız?”

Rozetimi çıkartıp gösterdim.

“Polis. Tahsin Varlıklı ile görüşeceğiz.”

“Tahsin Bey bugün müsait değil. Ben kendisine iletirim geldiğinizi.”

“Lan oğlum, izin istemiyoruz senden. Odası hangi katta onu söyle,” dedi Cengiz.

Yaşça daha büyük olan güvenlik görevlisi, sert bir ses tonuyla cevap verdi.

“Bugün yoğun olduğunu söyledim. Bu kadar büyük bir şirketi yönetmek kolay mı sanıyorsun?”

Cengiz ve Aykut yumruklarını sıkmış, benden gelecek emri bekliyorlardı. Güvenliğe dönüp gülümsedim.

“Peki, sonra görüşelim o zaman. Ama sen bir kimliğini ver bakalım, GBT yapalım.”

Adamın yüzü anında düşmüştü. Ne yapacağını bilemez hâlde arkadaşına baktı.

“Sen bir sor Tahsin Bey’e, belki müsaittir şu an.”

Birkaç dakika sonra Tahsin Varlıklı’nın dördüncü kattaki odasının önündeydik. Kapıyı çalıp girdiğimizde, içeride oğlu Batu’yla oturduğunu gördük. Batu’nun gözleri dolu, yüzü kıpkırmızıydı.

“Merhaba. Ben Başkomiser Orhan. Size birkaç so…”

Sözümü kesip, hararetle konuşmaya başladı.

“Gördüğünüz gibi, oğlum geri döndü. Kayıp başvurusunu geri çekebiliriz. Başka bir sorun yok.”

“Tahsin Bey!” dedim. “Buraya kayıp ilanıyla ilgili gelmedik. Bir cinayet soruşturması yürütüyoruz. Oğlunuzun, kız arkadaşı öldürüldü. Mutlaka haberiniz vardır bundan.”

“Biliyorum. Zaten acısı taze oğlumun, daha sonra ben getiririm onu.”

Batu aniden parladı.

“Şimdi konuşabiliriz komiserim. Sorun değil.”

“Haydi başlayalım o zaman,” dedi Aykut. “Hazal’la ne zamandır birlikteydiniz?”

“Bir sene oldu. Hilal’in arkadaşıydı, onun vasıtasıyla tanışmıştık.”

“Hazal’a bunu kim yapmış olabilir sence? Onun ya da senin bir düşmanın var mıydı?”

“Bilmiyorum. Hazal’ın öyle çok fazla çevresi yoktu zaten. Benim de düşmanım falan yok.”

“Peki,” diyerek Batu’ya gözlerini dikti Cengiz. Batu’nun gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Sizin aranızda bir problem var mıydı?”

“Yoktu. Her şey çok güzeldi. Zaten ciddi bir ilişkiydi bizimkisi. Normalde çoktan nişan yapardık, tabiî…”

“Tabiî ne?”

Tahsin Varlıklı oturduğu yerden ayağa fırladı. Masasının arkasındaki vestiyerden viski şişesini alıp, bardağına doldurdu. Bir yudum aldıktan sonra konuşmaya başladı:

“Ben izin vermiyordum. Bakın, biz camiada saygınlığı olan bir aileyiz. O kız bizim yapımıza uygun değildi. Batu’ya da söyledim; takılın, hevesini al dedim. Ama konu evlilik olunca işler değişir.”

Batu, babasına nefretle bakıyordu. Bir şey söyleyecek gibi oldu, daha sonra vazgeçti.

“Tamam,” dedim. “Şimdilik bu kadar. Ancak sizinle yeniden görüşebiliriz. İkinizle de. Şehirden ayrılmayın.”

Odadan çıkıp asansöre yöneldik. Aykut, merakla sordu:

“Amirim, kapıdaki görevlinin sabıkalı olduğunu nasıl tahmin ettiniz?”

“Oğlum, Tahsin gibiler yanlarında yeri geldi mi adam vuracak, yeri geldi mi ölecek adamlar isterler. Bu profildeki elemanların da geçmişinde bir bokluk vardır mutlaka.”

“Tecrübe aslanım, tecrübe,” dedi Cengiz gülerek.

Zemin kata indiğimizde tanıdık bir yüzle karşılaştık. Hazal’ın en yakın arkadaşı Hilal, elinde dosyalarla yürüyordu. Hemen seslendim:

“Hilal!”

Bizi görünce şaşkınlığını gizleyememişti. Hızlı adımlarla yanımıza geldi.

“Başkomiserim?”

“Senin ne işin var burada?”

“Şey.., ben burada staj yapıyorum. Batu rica etmişti Tahsin Bey’den. O da sağ olsun kabul etti.”

“Hmm, peki. Yeni bir şey var mı aklına gelen?”

“Maalesef hayır. Her şeyi dün anlattım. Umarım bir an önce açığa çıkar.”

Şirketten çıkıp, teşkilatın verdiği emektar Hyundai’ye atladık. Son bir yılda o kadar arızalanmıştı ki, çocuklar kontağı çevirince çalışıp çalışmayacağına dair iddiaya giriyorlardı ara sıra. Neyse ki, bu sefer bizi yarı yolda bırakmadı.

Merkeze döndüğümüzde elimizdeki bilgileri değerlendirdik. Tahsin Varlıklı’nın hareketleri üçümüzün de şüphesini çekmişti. Onu yakın takibe almaya karar verdik. Tam merkezden çıkacaktık ki, otoparktayken telsizden bir anons daha geldi:

“Gülyalı yolunda, Havaalanı kavşağında bir kadın cesedi bulundu. Tekrar ediyorum…”

***

Olay yerine gittiğimizde, büyük bir şokla karşılaştık. Ölen kadın Hilal’di. Cesedi incelediğimde, boynundaki tel izini gördüm. Yüzünde morluklar vardı. Üstündeki giysiler yırtılmıştı. Ancak asıl ölüm nedeni göğsüne aldığı bıçak darbesiydi.

Olay Yeri İncelemeden Kemal yanıma geldi.

“Katille uzun süre mücadele etmiş. Tırnaklarına doku parçaları var. Ayrıca maktulün yanında bir kol düğmesi bulduk.”

Bu, maktule ait değildi. Düğmenin üzerinde üzerine marka ismi işlenmişti: KadFer. Ordu’nun en lüks kadın giyim mağazasıydı. Kişiye özel tasarımlar üretiyorlardı. Aykut, Nazlı’ya nişan için buradan bir elbise tasarlatmıştı. Kemal’e raporları merkeze göndermesini söyleyip, oradan ayrıldık.

Saat 07.00’e gelmişti. Oldukça yorgunduk, ancak şimdi durmak olmazdı. KadFer mağazasından kimlerin sipariş verdiğini öğrenmek için yola koyulduk.

Mağazaya vardığımızda, çalışanlar dükkânı açmak için hazırlık yapıyordu. Olayı kısaca anlatıp, sipariş verenlerin listesini istedik. Liste oldukça kalabalıktı.

“Millette para var yav,” dedi Cengiz.

Aykut homurdandı:

“Oğlum bizde para var da mı elbise aldık buradan. Borç harç alıyorsun işte.”

“Beyler, işe odaklanın,” dedim. “Bu işi bugün çözmemiz lazım.”

Listeyi taradığımızda aradığımız ismi bulduk: Buse Varlıklı. Tahsin Varlıklı’nın karısı…

***

Savcılıktan gerekli izinleri hızla hallettikten sonra, baskın için Tahsin Varlıklı’nın evine doğru yola çıktık.

Liman’a yakın bir bölgede, etrafında kale gibi surlar olan iki katlı bir villaydı. Ekibin bir kısmını Aykut’la beraber arka kapıya yönlendirdim. Biz de ön kapıyı kırarak içeri daldık. Bahçedeki korumaları silahlarına davranmalarına fırsat tanımadan yaka paça almıştık. Tam evin içine girecekken Cengiz’in çığlığını duydum:

“Amirim, dikkat!”

Kafamı çevirdiğimde, köşede saklanan korumanın silahını bana doğrulttuğunu gördüm. Saliseler sonra da silah sesini duyduk. Koruma, yerde acı içinde kıvranıyordu. Aykut, uzak mesafeden indirmişti adamı.

“Eyvallah,” dedim. “Can borcum oldu sana.”

“Aile içinde ne borcu amirim,” dedi Aykut.

Ardından, vakit kaybetmeden eve girdik. Odalara teker teker girdikten sonra, üst kattaki yatak odasında Buse Varlıklı’yı bulduk. Ellerini kaldırıp mırıldandı:

“Ben yaptım.”

***

“Anlat!” diye bağırarak masaya vurdum. Sorgu odasına girdiğimden beri ağlamaktan tek kelime konuşamamıştı.

“Çok pişmanım. Ama yaptım bir kere, Allah kahretsin…”

“Olayı anlat.”

“Hilal, Batu’nun arkadaşıydı. Bize de gelmişti birkaç kez. Kibar, tatlı bir kız diye düşünmüştüm. Ama son zamanlarda çok daha sık gelir olmuştu. Batu’nun kız arkadaşı diye düşünürdüm normalde ama onun zaten sevgilisi vardı. Daha sonra bizim şirkette staja başladığını öğrendim. O staja başladığından beri, Tahsin de eve gelmemeye ya da çok geç gelmeye başladı. Şüphelenmiştim. Tahsin’i takip etmesi için birini tuttum. O zaman öğrendim gerçeği. Hilal’le ilişkileri vardı. Çılgına dönmüştüm. Birkaç güvendiğim adamı yanıma alıp, Hilal’in önünü kestik. Şehirden uzak bir yere gittik. Adamlardan biri telle boğazını sıkıyor, bir diğeri de etrafı gözetliyordu. Bıçağı aldım, direnmeye çalıştı, sonra sapladım…”

“Peki Hazal?”

“Onu… Onu ben öldürmedim. Tahsin yaptı. Ayrıca, Hilal’in de haberi vardı bu işten. Ama ihbar edemedim. Tahsin’i seviyorum, her şeye rağmen seviyorum.”

“Senin sevgine sıçayım,” dedi Aykut.

***

Tahsin’in şirketine gönderdiğimiz ekip eli boş dönmüştü. Gözaltına aldığımız korumalardan birini biraz hırpalayınca, akşam 8’de Fatsa’dan özel yatıyla Ukrayna’ya kaçacağını öğrendik.

Saatler öncesinde oraya gidip, alana yerleştik. Hepimiz uykusuz ve yorgunduk. Bu iş artık bitmeliydi. Çocuklara birkaç gün izin vermeliyim, diye düşündüm. Hak ettiler sonuna kadar…

8’e çeyrek kala, siyah bir BMW sahile doğru yanaştı. Hemen arkasından bir araba daha geldi. Tahsin Varlıklı ve adamları arabalarından indiler. Altı kişiydiler. Sayıca çok daha üstündük. Ekibe, işaretimi beklemelerini söyledim. Tahsin, sürekli saatini kontrol ediyordu. Ardından, büyük bir yat kıyıya doğru yanaştı. Tam o sırada ekibe işareti verdim:

“Polis! Teslim ol!”

***

Kısa süren bir çatışmadan sonra, Tahsin Varlıklı’yı yakalayıp merkeze getirdik. Vakit kaybetmeden sorguya başladık. Aykut, içeri girer girmez Tahsin’e bağırmaya başladı:

“Ulan pezevenk, yüz yaşına gelmişsin, nereye kaçıyorsun koşarak?”

“Hiç sorma lan, yiyecekti o çatışmada kurşunu aklı başına gelirdi o zaman,” diyerek güvenlik kamerası görüntülerini açtı Cengiz.

“Anlat bakalım Tahsin. Neler yaptın hepsini anlat. Zaten karın da ele verdi seni. Bu görüntülerdeki kapüşonlu adam da bizimle çatışanlardan biriymiş. Onu sen tutmuşsun  Hazal’ı öldürmesi için. O şerefsiz de ne söylediysen yapmış.  Az önce ondan da itiraf aldık. Sen mi söyledin lan ona, kızın suratını parçala diye?

“Ben sadece öldür dedim. Hızını alamamış öldürürk…”

Aykut, ani bir hareketle Tahsin’in suratını masaya çarptı.

“Tek seferde, yalan söylemeden anlat,” dedim. Yoksa seni bu çocuklarla başbaşa bırakırım.”

Derin bir nefes aldı Tahsin Varlıklı:

“Peki. Her şey Batu’nun üniversiteye gitmesiyle başladı…”

***

Tahsin’in sorgusunu tamamladıktan sonra, mahkemeye sevk ettik. Ekibin tamamı, ayakta zor duruyordu.

“Tebrik ederim beyler,” dedim. “Alnımızın akıyla bu işi de başardık.”

“Amirim, biraz oturalım mı sahilde? Eve gitmeye hazır değilim şu an.”

“Olur,” dedim.

Arabaya bindik. Yolda Tekel’e uğrayıp ikişer bira aldık. Sahile çekip, kayalıklara oturduk. Üçümüzün de konuşacak hâli yoktu. Aykut, sigara isteyecek gibi oldu, daha sonra vazgeçti. Birasından büyükçe bir yudum alıp, gözlerini havaya dikip mırıldandı:

“Çok acı…”

Hikaye: Korona Günlerinde Cinayet

Hüseyin ağzındaki lokmayı çiğnemeden bütünüyle yuttu. “Şimdi bu duruma sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum Başkomiserim. Karantina başladığından beri şehirdeki suç oranında ciddi bir düşüş var. Bizim şubeyi de halka hizmete yönlendireceklermiş diye duydum,” dedi sorgulayan gözlerle Zafer’e bakarak.

“Bir kısım memuru Katar’dan gelenlerin kaldığı yurtta görevlendirmişlerdi zaten. Bizim de ne olacağımız yakında belli olur Hüseyin. Gerçi iki gün sonra evde kalanların cinnet getirip birbirini boğazlamayacağından da emin olamayız.”

“Haklısın abi. Dört yaşındaki çocuğunu okuyamıyor diye boğazını sıkarak öldüren kadının haberini okudum geçenlerde. İnsan bu ne yapacağı belli olmuyor.”

Aynı haberi Zafer de duymuştu. Kadının kocası Suriye’de görevli bir askerdi. Zafer adamın ne hale gelmiş olabileceğini düşününce neredeyse ağlayacak gibi olmuştu. Tüm dünyayı saran illet yüzünden insanlığın geldiği durum yıllar içinde onlarca cinayet olayıyla uğraşmış bu deneyimli Başkomiser’i bile duygusal açıdan sarsmıştı. Sağlık çalışanlarından sonra en öne atılan ikinci meslek grubu da emniyet güçleriydi ve Zafer daha yolun başında olduklarını biliyordu. Çok daha zorlu günlerin geleceğinden emindi.

Sema ile apar topar evlenmekle hata edip etmediğini düşünüyordu birkaç gündür. Bir masa başında, iki şahit önünde imza atarak dünya evine girmişler, basit de olsa yapacakları törenden vazgeçmişlerdi. Henüz salgın hastalık yayılmamışken yapılan bu merasim için bile insanları bir araya getirmenin tehlikeli olduğunu düşünmüşlerdi. Böyle anlayışlı ve zeki bir kadınla on kere olsa on kere daha evlenirdi ama ölümün bu kadar kapıda olduğu bir zamanda, bu kadar sokakta, bu kadar insanlarla iç içe bir mesleği varken onu da tehlikeye atmış olmaktan dolayı pişmandı sadece. Sema, sanki Zafer’in aklından geçen düşünceleri okumuş gibi gelip Zafer’in omuzlarını ovalamaya başlamıştı.

“Haydi, bir iki lokma yiyin de aklım sizde kalmasın. Kim bilir eve ne zaman dönersiniz? Bağışıklık sisteminizi güçlü tutmalıyız. Hüseyin, sen de o portakal suyunu bitir bakayım.”

Hüseyin, kendisine evin küçük çocuğu gibi davranan Sema’ya itaat ederek portakal suyunu tepesine dikti. Bir süredir bekârlık ona eskisi kadar sultanlık gibi gelmiyordu ki, Hüseyin bu durumun idolü olarak gösterdiği müzmin bekâr Başkomiser’inin evlenmesinden kaynaklı olduğunu biliyordu.

“Sağ ol abla. Vallahi ben kahvaltı etmiştim. Sadece Zafer Başkomiser’imi almaya gelmiştim,” dedi önündeki tabağın üzerine çatal ve bıçağını bırakırken.

Sema, karantina yüzünden dükkânını kapatmak zorunda kalmıştı ve sürekli çalışmaya alışkın bir kadın olarak bu durumu bir dinlenme fırsatı olarak görmesi gerekirken oturamıyor, durmadan hamur işiyle uğraşıyordu. Çeşit çeşit ekmekler yaparak, bu ekmekleri Asayiş Şube çalışanlarının üzerinde test ediyordu. Sabaha karşı uyanıp hazırladığı zeytinli ekmekleri bir örtüyle çıkı haline getirip çıkmak üzere olan Zafer’in eline tutuşturdu. Dörde katlanmış bir kâğıt parçasını da çaktırmadan adamın sol cebine koydu.

Evin kapısı kapanıp merdivenlerden aşağıya inmeye başladıkları anda Hüseyin içinde tutmakta zorlandığı kahkahayı patlattı.

“Başkomiserim kusura bakmayın da elinizde ekmek bohçasını görünce kendimi tutamıyorum. Nerede benim eski amirim, nerede şimdiki uysal, evcimen Zafer Başkomiser.”

Zafer, Hüseyin’in ensesine kallavi bir şaplak patlatıp “Hatırlatayım sana nerede olduğunu zevzek,” dedi.

Yadigâr adını verdiği arabası bir süredir çalışmıyordu, bu sebeple emniyetin tahsis ettiği aracı kullanıyorlardı. Arabaya binip şubeye doğru yol alırlarken telsizden bir anons duydular. Bahsi geçen adrese çok yakın olduklarından Zafer, olay yerine intikal ediyor olduklarını bildirdi. Boş sokaklar, araç trafiğinden yoksun caddeler sayesinde beş dakika bile sürmeden olay mahalline ulaşmışlardı bile. Bir arabanın olay mahalli olduğunu etrafına toplanan kalabalıktan anladılar. Polis memurları ve mahalle bekçileri kalabalığı evlerine dönmeleri konusunda uyarıyorlardı. Çevre halkı balkonlara ve pencerelere doluşmuştu. Herkes evde kalmanın verdiği boşluğa renk katacak bir filme şahit olmuş gibi seyre dalmıştı. Maskelerini yüzlerine geçirip arabadan indiklerinde Zafer aracın kapısını oldukça sert çarptı. Olay mahallindeki arabaya eğilen bekçiyi ve polis memurlarını sert bir üslupla uyardı.

“Ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz? Olay Yeri İnceleme gelmeden her şeye dokundunuz mu yoksa? Nerede kaldı mevzuata uygunluk? İyice zıvanadan çıktı her şey!”

Kalabalık, Zafer’in bağırışıyla yetkili birinin geldiğini anlayarak biraz da olsa geriye çekildi ama tam olarak da dağılmadı. Hüseyin, “Destek isteyin arkadaşlar, maske bile takmamışlar şu hâle bak. Evlerine geçmeyenleri içeri alalım, seyredecek bir şey bulurlar içeride,” deyince kalabalık yavaş yavaş evlerine doğru geçmeye başladı.

Zafer, Hüseyin’in uzattığı eldivenleri eline geçirdi. Hiçbir şeyi yerinden oynatmamaya ve bir şeye dokunmamaya özen göstererek maktule yaklaştı. Maktul 20-25 yaşlarında oldukça güzel bir kadındı. 2014 model sarı renkli ve mini diye anılan bir aracın içinde, şoför koltuğunun tam arka hizasında oturur vaziyetteydi. Başı sola doğru düşmüştü. Zafer gözle yaptığı ilk inceleme sonucunda kadının başına aldığı darbe yüzünden ölmüş olabileceğini düşündü. Aracın temizliğine bakılırsa cinayetin işlendiği yer başka bir yerdi ve maktul ölümünden sonra araca konulmuştu. Olay Yeri İnceleme Ekibi geldiğinde, işlerini yapmaları için kenara çekildi. Hüseyin de şahitlik edebilecek birileri olup olmadığını araştırmak için çevre binaları dolaşıyordu. Zafer’in olay yerinde beklemesi için bir sebep yoktu. Şubeye dönüp raporları bekleyebilirdi ama bir önsezi onu orada tutuyordu. Baharla uyanmaya başlamış olan söğüt ağacına yaslanmış etrafı izleyen Zafer, katillerin olay yerine döndükleri konusundaki istatistiklere inanırdı. O yüzden böyle sokakta bulunan maktullere denk geldiğinde mutlaka bu gözlemi yapardı. Çok geçmeden gözlemin neticesini de aldı: Cılız bir tutam saçı ensesinde turuncu renkli bir lastikle toplanmış, bir seksen boylarında, ellilerinin sonunda veya en fazla  altmışlarının başında olduğu yüzündeki çizgilerden belli olan bir adam bir binanın girişinde merdiven korkuluklarına yaslanmış gözünü ayırmadan arı gibi çalışan beyaz tulumluları izliyordu. Bir yandan da parmaklarının kenarlarındaki etleri ısırarak koparırken üzerine geçirdiği şalvarın kemer görevi gören kuşağından sarkan püskülleri de farkında olmadan koparıp duruyordu. Tedirginliğin vücut bulmuş hali gibiydi. Zafer adama doğru yürümeye başladı. Hızlı hareket edip onu korkutmak, korkutup da elinden kaçırmak istemiyordu. İyice yaklaştığında adam onu fark etti ve binaya doğru döndü.

Zafer, “Hey, buraya bak! Şalvarlı sana diyorum, dur!” diye bağırdı. Adam durmayınca da peşinden koşmak zorunda kaldı. Günlerdir Sema’nın zorla yedirdiği hamur işleri sanki ayaklarına dolanıp hızını kesiyordu. Adama yetiştiğinde nefes nefese kaldığından kendi kendine boğazını tutma sözü verdi. Adamı kolundan yakalayarak durdurdu ve eldivenle de olsa dokunmak zorunda bırakılışına sinirlendi.

“Niye durmuyorsun be adam?”

“Duymadım, Memur Bey.”

“Başkomiser… Bize söylemek istediğin bir şeyler olduğuna eminim.”

Adam kem küm ederken Zafer, ikna olmadığını belirtmek için durmadan başını sallıyordu. Adamın tavırları büsbütün şüpheli bir hâl almıştı.

“Maktulü nereden tanıdığını söyleyecek misin artık? Yoksa bu masallara şubede mi devam edelim? Zafer adamın kolunu sıkarak geriye döndü, gözüne ilk çarpan kendi ekibinden Selim oldu. “Selim bak buraya arkadaşı alalım bir,” demesiyle adam yalvarmaya başladı.

“Yemin ederim ben bir şey yapmadım Başkomiserim. Şermin öğrencilerimden biriydi sadece. Vallahi ben bir şey yapmadım.”

“Arabada yatanın adı Şermin yani?”

“Evet. Şermin. Arabada onun arabası zaten, nerede görsem tanırım bu arabayı. Sabah ekmek almaya çıktığımda fark ettim. Sonra eve dönüp ihbarı yaptım.”

“Onu sen buldun yani? Bu binada mı oturuyorsun?”

Adam evet anlamında başını salladı. Tedirginlikle etrafa bakıp duruyordu. Gerçekten korkuyordu. Zafer bu meslekte bunca yıllık deneyime sahip bir polis olmasaydı bile bu korkunun gerçek olduğunu anlayabilirdi.

“Bu Şermin’in soyadı yok mu?”

“Sağır… Şermin Sağır.”

“Senin adın ne? Ne öğretmenisin?”

“Erşat benim adım. Öğretmen değilim, ressamım ben. Resim kursları veririm.” Adam kurduğu her cümlede etrafı kontrol ediyordu. Zafer adamın uzun yıllardan beri bu mahallede oturduğundan ve etraftakilerin hakkında yapacakları dedikoduları düşündüğünden emindi.

“Haydi bakalım Erşat Efendi. Evinde konuşalım da bize Şermin kimdir necidir anlat bakalım.”

Adam anlık bir tereddüt yaşadı. Polisleri eve almak istemiyor gibiydi. Zafer eliyle bina girişine doğru buyurun der gibi bir işaret yapınca, “Eşim evde, nöbetten geldi; uyuyor şimdi, korkmasın. Atölyem yan binanın giriş katında, beklerseniz anahtarı alayım orada konuşalım,” dedi. Zafer, Selim’e başıyla bir işaret çakınca Selim de adamın peşinden binaya girdi. Zafer, yeniden arabaya doğru yürüdü. Olay Yeri İncelemedeki dostu Ali gelmiş, bulguları yerinde inceliyordu.

“Dostum merhaba!”

“Ne dostu, Allah aşkına… Evleniyorsun da haber bile vermiyorsun.”

“İki imza attık sadece. Darılacak bir şey yok yani. Şu durumda ne düğün ne nikâh merasimi… Evleniyoruz diye sevdiklerimizi tehlikeye atacak değildik. Her şey bitsin, şu illetten bir kurtulalım büyük bir yemek vereceğiz. O zaman geldiğinde başköşe senindir.”

Normal zamanda olsa bir sigara yakacak olan Ali, maskesini düzeltti. Eyvallah, der gibi başını eğdi sadece.

“Araç temiz. Hatta sürücü mahalli özellikle tertemiz edilmiş diyebilirim. Araçta ruhsat bulamadık. Etraftaki çöplere bakıyor şimdi bizimkiler. Belki onlardan bir şey çıkar. Plakayı sorgulatacaklar. Maktulün kimliğine dair bir bulgu yok şimdilik.”

“O iş tamam. Şermin Sağır’mış adı. Detayları öğreneceğiz birazdan.”

“Başına öldürücü bir darbe almış. Katil sağ elini kullanıyor. Saçların arasında beyaz boya parçaları var. Ben de şimdilik çok detay veremem. Adli Tabip bakar, raporları yollarız.”

Zafer kendisine doğru yürüyen Erşat ve Selim’e doğru yöneldiğinde Ali de ekibine bağırıyordu.

“Halk neşelensin diye Erik Dalı oynamıyoruz burada, işinizi çabuk halledin. Arabayı çekecek olan çekici nerede kaldı?”

Erşat’ın atölye dediği yer sıradan bir yer değildi. Bir iç mimar tarafından dekore edildiği çok belliydi. Modaya uygun gri, sarı renklerle boyanmış olan duvarlarda ünlü tabloların replikaları ve sağ köşesinde süslü bir “Erşat” imzası taşıyan yağlı boya tablolar asılıydı. Üç oda bir salon bir evden bozma atölye için iki oda birleştirilmiş ve iki geniş atölye oluşturulmuştu. Atölyelerde şövaleler muntazaman yerleştirilmişti. Şövalelerin özel yapım olduğu da belliydi. İçeride baskın bir boya ve tiner kokusu vardı. Erşat, Zafer’i üçüncü oda olan kendi ofisine davet etti. Bu oda da çok modern bir zevkin izlerini taşıyordu ve oldukça sadeydi. Adam masasının ardına geçtiğinde daha sakin ve özgüvenli bir ruh haline bürünmüştü. Duvardaki kübik eseri inceleyen Zafer daha yerine oturmadan konuşmaya başladı.

“Ben bu işe komşu kızının artık boyalarını kullanarak otuz altı yıl önce başladım. Okulunu okumadım ama hayatımı resme adadım. İşimde oldukça iyiyimdir, tertemiz de bir sicilim vardır. Eşimle çocuk sahibi olamadık ama tablolarım benim çocuklarım gibidir. O baktığınızı otuz iki yaşımdayken yapmıştım. Eşimi ilk gördüğüm zamanı anlatır o tablo.”

Zafer resim sanatından az çok anlardı. Adamın yetenekli olduğu belliydi ama bu tabloda Picasso’nun Dora Maar ve Kedi adlı tablosundan esinlendiği de gerçekti. Zafer bunu konuşmanın zamanı olmadığını düşünerek Erşat’ın karşısına oturdu.

“Şermin Sağır’a gelelim. Hakkında ne söyleyebilirsiniz?” Yeniden siz hitabı kullandığına göre tablolar onda saygı uyandırmıştı demek ki.

“Şermin yalnız yaşayan bir kadındı, bunu biliyorum. Evi nerede derseniz orasını bilmiyorum ama buraya kayıt olurken adres bırakmıştır, dosyalarda vardır adresi. Beş aydır kursa devam ediyordu. Çok yetenekliydi. Zaten mimardı kendisi; çizim konusunda temeli vardı yani.”

“Ailesi de mi yoktu?”

“Bakın hakkında çok fazla detay bilmiyorum. Beni ilgilendirmiyor ama laf arasında ailesinin Anadolu’da bir köyde olduğundan, yokluklar içinde okuduğundan bahsetmişti. Bu sebeple fakir öğrencilere burs da sağlıyormuş. Siz de düşünür müsünüz, diye sormuştu. İyi bir insandı ve…”

Adamın bakışları masasının üzerinde duran kalemlikte takılı kaldı. Gözlerinde kümelenmeye başlayan yaşlardan bir damla sağ gözünden tam yanağına doğru inerken adam kendini bir anda toparladı.

“Dediğim gibi hakkında çok şey bilmiyorum. Kursa başlamasına vesile olan Vildan’ın numarasını verebilirim. Vildan yıllardır gelir gider buraya, tüm öğrencilerimi tanır. Onunla görüşürsünüz. O daha çok şey anlatabilir.”

“Anladım. Adresini de yazıverin bana.”

Erşat dosya dolabını karıştırırken, Zafer ofisin hemen karşısındaki atölyeye girdi. Kapının sağ tarafında onlarca tablo duvara dayalı duruyordu. Kimisi tamamlanmış kimisi yarım haldeki tablolara bakarken duraksadı Zafer, işte bu ilginçti.

“Erşat Bey, neden burada maktulün poz verdiği tablolar var?”

Erşat sırtı dönük, yere çökmüş vaziyette dosya dolabının önünde kısa bir an cevap vermeden durmaya devam etti. Zafer tam sorusunu yineleyecekti ki adamdan cevap geldi.

“Çünkü bazen öğrencilerimiz birbirlerine modellik yaparlar.”

“Ama buradakilerin neredeyse tamamı Şermin… Hem üzerindeki kıyafetlere bakarsak farklı günlerde verilmiş pozlar. Sanırım Şermin başmodelinizdi.”

Erşat gerilmişti. Zafer onun gerginliğinin havada bıraktığı elektriklenmeyi hissedebiliyordu. Adamın anlatmadığı bir şeyler vardı.

“Bugünlerde öyleydi diyebilirim ama bunu kendisi istiyordu. Poz vermek hoşuna gitmişti ve bu işte başarılı olduğu için ben de kabul etmiştim. Kımıldamadan o kadar uzun süre durabilmek… Ne bileyim zor iştir işte.”

Erşat kapıya doğru yürümeden önce, “Adres ve telefon; şimdi izniniz olursa eve dönüp kahvaltı hazırlayacağım,” diyerek elindeki not kâğıdını Zafer’e uzattı. Zafer tam kapıdan çıkmak üzereyken durdu, elini kapanmak üzere olan kapıya yasladı.

“Şermin’in öldürüldükten sonra buraya bırakılmış olması sizce de tuhaf değil mi?” diye sordu. Bu bir şekilde, “Anlattıklarını çok da yeterli bulmadım,” deme şekliydi.

Binadan çıktığında Selim’i kısa boylu bir adamla konuşurken gördü. Selim’in yüzündeki ifadeden bir şey yakaladığı belliydi. Diğer taraftan Hüseyin de hızlı adımlarla ve sırıtarak geliyordu. Olay Yeri İnceleme ekibi maktulü çoktan araçtan çıkartmış ve arabayı incelemeye götürmek üzere paketliyordu.

Zafer’e aynı anda ulaşan Selim ve Hüseyin yine aynı anda, “Bir şey buldum,” dediler. Selim saygıyla önceliği Hüseyin Komiser’e bıraktı. Hüseyin’in maskesinin ardından gelen sesi boğuktu ama anlaşılırdı en azından.

“Dün gece geç saatte şu konuştuğunuz adam var ya, ressam olan, onun eşini görmüş birileri. Normalde önemsemezlermiş, çünkü kadın hemşireymiş, böyle geç saatte ya da sabaha karşı döndüğü çok olurmuş. İlginç olan, kadının kocaman bir çöp torbasını konteynıra atıp sonra geri almasıymış.”

Zafer kaşlarını havaya kaldırdı. “Bak bu ilginç gerçekten. Sende ne var Selim?”

“Başkomiserim bundan üç yıl önce adamın başka bir öğrencisi daha ölmüş. O da kadın ve o da yirmili yaşlarındaymış. Adı da Nesrin Kesin’miş.”

“Bu iş biraz dallı budaklı gibi sanki… Hüseyin, sen burada kal. Şu ressamla bir de sen konuş. Eşini de uyandır bakalım, o ne diyecek? Biz de maktulün ev adresine bir ulaşalım. Orada ne var ne yok, anlayalım. Şubede buluşuruz yeniden.”

***

Zafer, maktulün ev adresine ulaştığında adresin çok da uzakta olmadığına sevindi. Kadının araba zevkine baktığında adresin bir rezidansa ait olmasını beklemişti ama kadının evi mütevazı bir semtteydi. Kapıyı çilingire açtırdıklarında dışarı fırlayan kedinin patilerinde kan lekelerini görmek bile asıl cinayet mahallini bulduklarını anlamalarına yetmişti. Eve girmeden ekiplere haber verdiler. Selim kedinin peşinden epey koşturmak zorunda kaldı. Ama cinayetin şahidinin kaçmasına izin veremezlerdi. Cinayet evin salonunda işlenmişti. Kırılmış bir cam sehpa, devrilmiş bir sandalye ilk bakışta boğuşmaya dair izleri işaret ediyordu. Cinayet aleti de oradaydı. Beyaz renkte, 55 cm uzunluğunda bir kadın heykelinin kaide kısmı kana bulanmış bir haldeydi. Araba tamamen temizlenmişti ama ev olduğu gibi bırakılmıştı. Bu Zafer’in aklına yatmıyordu. Olay Yeri İnceleme’den Ece, çalışmasını tamamladığında pek de umutlu konuşmamıştı.

Akşamüzeri, Zafer odasında başka davaların dosyalarına gömülmüş bir haldeyken Hüseyin geldi. Elindeki karton bardaklardan birini Zafer’in masasına bıraktı. Kahvenin kokusu odayı doldurdu. Zafer, bardağın üzerindeki amblemden ona gülümseyen Siren’e baktı. Yunan mitolojisinde yer alan ve denizcileri güzellikleriyle kandırıp öldüren bir canavara ait olan bu simgenin neden amblemde kullanıldığına bir kere daha anlam veremedi.

“Nereden buldun oğlum bunu? Her yer kapalı değil mi?”

“Kapalı da AVM’nin önünden geçerken baktım birileri dolaşıyor içeride, kontrole gitmiş gibi girdim içeriye. Yazık, beni görünce çok paniklediler. Abi herkes bu kahvenin bağımlısı olmuş ya, kahve almaya gelmiş müdürle bir çalışanı. Biz de bu fırsattan sebeplendik işte.”

“Ne çok şeye alışmışız değil mi Hüseyin? Bir bilgisayar oyununun içindeymişiz gibi hissediyorum çoğu zaman. Hele şu siyah maskeler yok mu? İnsanların yüzlerinde… İstilaya uğramışız gibi. Film gibi.”

Zafer kendi maskesini odaya girer girmez fırlatıp atmış; ellerini, boynunu, yüzünü dezenfektana bulamıştı. Hüseyin’e, “Ellerini yıkadın mı?” diye sordu. Hüseyin başını iki yana sallayınca da “Pissin oğlum sen,” dedi ama bunu, onun getirdiği kahveden içerken söylediğini düşünmedi bile.

“Abi,”  dedi Hüseyin. Etrafta kimse yokken Zafer’e abi diye hitap ediyordu artık. “Kadınla konuştum. Üzüldüm de haline. Kadın hemşireymiş. Dün de nöbeti varmış yine. ‘Her yer hasta kaynıyor, ölümüne çalışıyoruz’ diyor. Gece nöbetten dönmüş. Hastaneden çıkacağı vakitte bir hasta ile karşılaşmış. Adam bunun üzerine doğru öksürünce de huylanmış. Eve hastalık taşımaktan korkmuş. Kıyafetlerini hastanedeki yedekleriyle değişmiş. Üzerinden çıkanları da poşete koymuş. Eve girecekken kıyafetleri tamamen atmayı düşünmüş, atmış da. Sonra aklına çöp toplayanlar gelmiş. Geri almış kıyafetleri ve yakmış küvette.”

“Eşi ne diyor buna? Onaylıyor mu?”

“O uyuduğunu söylüyor. Duymamış hiçbir şey. Sabah uyandığında karısı salonda yatıyormuş. Ona kahvaltı hazırlamaya karar vermiş, bakmış ekmek yok, ekmek almaya diye çıkmış. Gece olanlardan haberi olmamış.”

“Peki, Nesrin Kesin hakkında bir şey demediler mi?”

“Kalp krizi geçirmiş Nesrin. Atölyede de olmamış zaten olay. Kadın kendi evinde ölü bulunmuş. ‘Üzüldük ama bizimle bir ilgisi yok.’ dedi o kılkuyruk. Abi benim gözüm o Erşat’ı tutmadı. Sanki karısından bir şey saklıyor gibiydi. Kadınla göz göze gelmekten kaçınıyor gibi.”

“Var oğlum bir bit yeniği, farkındayım ben de. Selim de gelmek üzereymiş, onun bulduklarını da bir dinleyelim, eve geçelim artık. Raporlar gelene kadar yapılacak pek bir şey yok gibi.”

Selim, Şermin Sağır’ın çalıştığı mimarlık ofisine gitmişti ama ülkenin yarısında olduğu gibi iş yerinin kapıları kilitliydi. Ofis çalışanlarından bir ikisi ile görüntülü görüşmeyi başarmıştı. Hepsi Şermin’in çok uyumlu bir insan olduğunu söylüyordu. Çok başarılı ve hayat dolu bir insan olduğundan bahsediyorlardı. Sağlığına düşkün, düzenli spor yapan, sanatla ilgilenen biri… Burs işini de araştırmış, Erşat’ın dediği gibi okuttuğu üniversite öğrencileri olduğunu öğrenmişti.

“Başkomiserim, okuttuğu çocuklardan birine telefonla ulaştım. Yazık, çocuk olayı duyunca ağlamaktan konuşamadı. Melek gibi biri olduğunu söyledi durdu. İş arkadaşları da öldürülmesine anlam veremiyorlar. Yalnız Vildan’a telefonundan ulaşamadım, evine gittim.  Memleketinde olduğunu öğrendim ev arkadaşından. Giriş çıkışlar kapalı olduğundan şehre dönememiş. İsterseniz izin çıkartalım, dönsün. Oranın emniyeti ile iletişime geçerseniz…”

“Tamam oğlum, işimi bana öğretme istersen!”

“Özür dilerim Başkomiserim.”

***

Üç gün sonra Zafer odasında Vildan’ı bekliyordu. Oda kapısı açıldığında içeriye esmer kadından önce yoğun parfüm kokusu girdi. Zafer başını masadaki evraklardan kaldırıp da Vildan’ı gördüğünde çok şaşırdı. Kadın oldukça iriydi ama kilolu değildi. Sanki vücut çalışmış gibi kaslıydı ama vücut geliştiren kadınların çoğu gibi erkeksi görünmüyordu. Her şey tam dozundaydı. Karşısında duran kadın öyle duru bir güzelliğe sahipti ki yüzünün yarısını kaplayan maskeye rağmen bunu fark etmemek imkânsızdı. Tablolar için modelliği onun yapması gerekirdi aslında, diye düşündü Zafer. Hüseyin’in ışıldayan gözleri, onun da aynı fikirde olduğunu belli ediyordu. Zafer genç kadına oturması için karşısındaki koltuğu işaret etti. Kadın maskesinin ardından konuşmaya başladığında buğulu sesinden cazibe akıyordu.

“İzin aldığınız için çok teşekkür ederim. Başka türlü evime dönemezdim.”

“Ne zamandır burada yaşıyorsunuz?”

“Üniversiteyi burada okudum, bir daha da Niğde’ye dönmeyi düşünmedim. Evim burası artık.”

“Sanırım Şermin’in başına gelenleri duymuşsunuzdur.”

Genç kadın derin bir soluk aldı. Ağlamamak için kendini zorladığı, tırnaklarını avuç içlerine batıracak kadar yumruklarını sıkmasından belliydi.

“Duydum ve Mustafa’nın bir gün bunu yapacağından emindim. Şermin’e o psikopattan uzak durmasını söyledim ama beni dinlemedi. Gerçi beni hiç dinlemez ki, başka bir resim kursuna yazılırız dediğimde de umursamadı.”

“Vildan Hanım tane tane lütfen. Mustafa kim? Bu soruyla başlayalım önce.”

“Affedersiniz. Hepimiz aynı bölümden mezunuz. Mustafa, Şermin’in üniversite sıralarından eski sevgilisiydi. Şimdi çalıştığı mimarlık ofisinin patronunun da oğlu… Şermin’in orada işe başlamasını Mustafa ayarladı. Geçen yıl ayrıldılar. Daha doğrusu Şermin onu bıraktı ama işinden vazgeçmedi. Bir de Mustafa’nın babası Şermin’i çok sever, işten ayrılmasını o da istemedi. Mustafa ayrılık sonrası yurt dışına gitmişti ama yakınlarda yurda döndüğünü duyduk. Döndükten sonra da Şermin’i sürekli arayıp durdu, barışmak istiyordu. Takıntılı bir çocuktur Mustafa. Ömrünce ne istese elde etmiş, şımarık bir tip işte.”

Zafer, Vildan’ın bu son cümleyi tiksinti ile söylediğini ses tonundan çıkarmıştı, zira maske yüzünden kadının mimiklerini tam olarak göremiyordu.

“Şermin neden ayrıldı Mustafa’dan biliyor musunuz?”

“Ucuz bir kadınla birlikte olduğu için. Mustafa yalvardı yakardı, tek gecelik bir şey olduğunu söyledi ama Şermin affetmedi.”

“Resim kursundan ayrılmayı neden düşünmüştünüz?”

Bu soru üzerine kadının iki kaşı birden havaya kalktı. Alnında oluşan derin çizgiler yüzünden kadının cildinin erken çökeceğini düşündü Zafer. Ancak kadın maskesini çenesinin altına indirdiği anda ortaya çıkan dudakları görünce ve yarım yüz bütününe ulaştığında ne kadar çökerse çöksün bu güzelliğin bozulamayacağından emin oldu. Aynı zamanda bu yüzü daha önce nerede gördüğünü de hatırlayarak gülümsedi.

“O kart zampara yüzünden, neden olacak ki? Adam gelmiş altmışına hala ağzından salyalar akıta akıta yirmi yaşında kızlara bakıyor. Ben hiç sevmem böyle şeyleri.”

“Anlaşılan Şermin rahatsız değildi bu durumdan?”

Vildan’ın bakışları odada gezinmeye başladı. Elini dudaklarına götürmek üzereyken ateşe yaklaşmış gibi çekti birden ve maskesini yeniden yüzüne kaldırdı. Hastalık çekip gittiğinde bile herkes normale zor dönecekti.

“Lütfen… Söyleyeceğiniz her şey önemli bir ipucu olabilir. Rahat olun ve çekindiğiniz neyse söyleyin gitsin.”

“Ama şimdi ölenin arkasından… Ne bileyim günah, der büyüklerimiz.”

Zafer, Anadolu’nun temiz yürekli, katı kuralları olan doğal güzelliğine babacan bir ifadeyle gülümseyerek cesaret vermeye çalıştı. Ama bu, kadının kaşlarının yeniden havaya kalkmasına, burnundan soluk vermesine sebep oldu. Anlaşılan genç kadın güzelliği yüzünden çok tacize uğramış ve kendince bir savunma kalkanı geliştirmek zorunda kalmıştı.

“Bakın, ben sevmem öyle şeyleri dedim ama Şermin’in hoşuna gidiyordu bu ilgi. Hatta adama bile isteye cilve yapıyordu. Adamla oynuyordu resmen. Kaç kere uyardım onu, yapma dedim. Evli barklı adam, dedim.  Karısından deli gibi korkuyor, dedim.”

“O ne dedi, peki?”

“’Dur daha, yarı çıplak remimi çizdirip Mustafa’ya yollayacağım, kudursun köpek,’ dedi. Affedersiniz.”

“Siz de Erşat’a poz vermiştiniz değil mi?”

Maskenin ardından bile kızaran yanakları belli oluyordu kadının.

“Atölyedeki tabloyu gördünüz değil mi? Kursa ilk başladığım zamanlardaydı o. El Greco tarzını kopyalamıştı. Mistik bir havası olduğu için karşı çıkmadım duvara asmasına.”

Sonrasında anlattıkları Şermin’in iş hayatı ve okuttuğu öğrencilerle ilgiliydi ve oradan bir şey çıkacak gibi görünmüyordu. Biraz da tablolar hakkında konuştuktan sonra bıraktıkları kadının ardından tüm konuşmayı sessizce takip eden Hüseyin, “Şermin hem melek hem de şeytanmış galiba, ama bu kız bir tanrıça,” dedi.

Erşat da öyle düşünüyor olmalıydı ki kızı bir tanrıça gibi resmetmişti.

“Bırak dedikoduyu da şu Mustafa’yı bulun, bakalım o ne diyecek?” dedi Zafer.

***

Ertesi gün Zafer bu kez de fesleğenli ve kuru domatesli bir ekmek bohçasını kucaklamış geldi Asayiş Büro’ya. Günlerdir yolunu gözleyen aç kalabalık yine etrafını sardı hemen.

“Başkomiserim yengemin ellerine sağlık. Bizi böyle beslemeye devam ederse yakında yerimizden kalkamaz olacağız,” dedi memurlardan biri. Zafer yorum yapmadan odasına geçti. Masasının üzerinde bir yığın evrak imza ve incelenmek için bekliyordu. Evrakların arasında fosforlu pembe, yapışkanlı bir kâğıda yazılmış bir not hemen dikkatini çekti.

“Kötü haber: Mustafa beş gündür yoğun bakımdaymış. Covid-19 pozitif. Katilimiz o olamaz.”

Erşat’la yeniden konuşmak gerekiyordu ama onu şubeye aldırmak konusunda kararsız kaldı Zafer. Normal şartlarda olsa apar topar evinden aldırır, sorgu odasına çeker, bir gözdağı verirdi. Adam katil değilse bile bir daha hiçbir genç kadına musallat olamayacak kadar korkutulurdu en azından. Ancak şartlar normal değildi. Cinayet Büro Amirliği bugünlerde eskiye nazaran sakin olsa da şubeye giren çıkan belli değildi. Herkes birbirine potansiyel hasta gözüyle bakıyordu. Yine de sosyal mesafeymiş, dokunmamakmış, pek de milletimizin uyabildiği kurallar değildi.

“Ne diyordu Hüseyin adama? Hah buldum. Gidip görelim bakalım şu kılkuyruğu.”

Aynadaki yansımasıyla konuşmasını kimsenin görmemiş olmasına sevindi bir an için. Tam oda kapısını açmıştı ki Ali ile burun buruna geldiler.

“Maillerinize bakmamışsınızdır diye geldim.”

Gerçekten de iki gündür elektronik postalarına hiç bakmamıştı. Alışamıyordu bu tip yeniliklere.

“Hoş geldin!” dedi Zafer, davet edilmediği halde içeri giren Ali’ye. İçten içe bu oğlana bir ayar vermenin vakti geldi diye düşünmekteydi.

“Biliyorsun bu ara işlerimiz yoğun değil. Raporları çabuk halledebildik. Zaten delil namına pek bir şey yok. Yalnız çok ilginç bir şey bulduk. Bu yaşta olmaması gereken bir şey, sonra bir de mini minnacık başka bir şey.”

“Oğlum niye pişmiş kelle gibi sırıtıyorsun? Sadede gelsene!” Zafer’in sesi öyle sert çıkmıştı ki Ali, Başkomiser’in karşısında haddini aştığının mesajını alarak toparladı kendini.

“Şöyle ki ön otopsi sırasında Kenan Tabip kalpte bir anomali tespit etmiş. Tamam, öyle bakma tıbbi terimler yok, anlayacağın dilden anlatacağım. Kadın kalp krizi geçirmiş. Belki de ortada bir cinayet yoktu. Kadın evde kalp krizi geçirdi, dengesini kaybetti, sağa sola tutunmaya çalıştı, sonra da düşüp kafasını heykele çarptı. Kan kaybından öldü.”

“Sonra da ayaklanıp arabasına atladı. Gidip Erşat’ın evinin önünde hayata tamamen veda edeyim, dedi. Ha bu arada arabanın ön tarafını da çamaşır suyuyla sildi.”

“O kadarını hayal etmedim vallahi. Kalp krizi denilince kafam bir karıştı aslında. Kenan’ın da karışmış. Kadının tüm iç organları çok sağlıklı görünüyormuş. Kalp krizi geçirmesi için herhangi bir sebep yokken kalp damarlarındaki hasarları görünce bunun sebebini araştırmak istemiş. Vücudu yeniden incelediğinde ise minicik bir ize rastlamış: Enjeksiyon izi. Bütün bunları detaylarıyla sana mail atmış aslında. Toksikolojik bulgular da dosyada.  Biz de bizim raporları attık.”

Zafer masasındaki evrak yığınlarına göz attığında tüm raporların masasında olduğunu gördü. Pembe not kâğıdına odaklandığı için raporlara dikkat etmemişti. Hüseyin içeri girmek için izin istedi. İki komiser kısa bir hasbihal ettikten sonra Zafer öğrendiklerini Hüseyin’e de aktardı.

“Yani diyorsunuz ki Şermin önce zehirlendi. Kalp krizi sırasında başını heykele çarptı ve sonra onu zehirleyen kişi tarafından taşındı. Haklısınız da bu işte bir aksilik yok mu?” diye sordu Hüseyin.

“Bence katil için büyük aksilik olmuş. Bir kere planı tutmamış. Verdiği zehir yeterli gelmemiş. Ya da maktulün genç ve sağlıklı kalbi geçirdiği krize dayanmış. Eğer kalp krizinden ölmüş olsaydı, kalp çalışmadığı için o kadar kanaması olmazdı. Odanın halini sen de gördün. Kan kaybından öldüğü kesin. Kafatasında ciddi bir de kırık var. İç kanama da ölümü hızlandırmış. Sonrasında katil maktulü taşımış. Güçlü kuvvetli bir adamı arıyor olmalıyız. Evde de arabada da katile dair hiçbir bulguya ulaşamamıştık, biliyorsun. Ne parmak izi, ne bir tükürük, ne doku örneği. Ancak katile dair tek ipucumuza nerede ulaştık inanamazsın.”

“Bir ipucumuz mu var yani?”

“Direkt DNA var elimizde. Selim’in yakaladığı ufaklığın tırnaklarına bulaşmış bir deri kalıntısı. Maktulün kedisi katilimizi tırmalamış olmalı. Analiz yapılıyor. Veri tabanını tarar bakarız, elimizde kaydı var mı diye. Yoksa şüphelilerinden örnekler almamız gerekecek.”

Hüseyin, avucunun içine diğer elini sertçe vurarak tüm dikkatleri üzerine toplayacak bir ses çıkardı.

“Tırnak izleri… Görmüştüm. Başkomiserim ben katilin kim olduğunu biliyorum.”

Asayiş Şubenin merdivenlerinden birer ikişer atlayarak inerlerken aceleyle yukarı çıkmakta olan Selim’le karşılaştılar.

“Komiserim Nesrin Kesin dosyasına bakmamı istemiştiniz. Sabah ilk iş ailesiyle görüştüm. Kızlarının…”

Hüseyin, Selim’in lafını yarıda keserek, “Yürü, arabada anlatırsın,” dedi.

Selim ne olduğunu anlamadan koşturan ikilinin peşine takıldı. Otoparktaki araçlardan birini alıp yola koyuldular. Zafer devam etmesini isteyince Selim öğrendiklerini seri bir şekilde aktarmaya başladı.

“Ailesi Nesrin’in son derece sağlıklı olduğundan bahsettiler. Kalp krizine çok şaşırmışlar ama polislerin de kendilerinin de şüphelendikleri başka bir şey olmamış. Hem kızın dedesi de genç yaşta kalp krizinden ölmüş olunca genetik olabilir denilmiş. Nesrin üniversite öğrencisiymiş. Aile Mudanya’da yaşıyormuş o zamanlar. Kızın tek başına yaşadığı evde de dikkat çeken bir şey yokmuş. Sadece kızları öldükten uzun bir zaman sonra bir arkadaşı ile karşılaştıklarında Nesrin’in arkadaşı tuhaf bir şey söylemiş.” Selim cümleyi doğru aktarabilmek için not aldığı deftere baktı. “Yolu yol değildi, böyle ölmesi sizler için daha hayırlı oldu aslında… Cümle bu Komiserim. Aile, kızın ne demek istediğini anlamak için kıza baskı yapmış ama kız, ‘Bunu bana değil de poz verdiği o ressama sorun,’ demiş. Başka da bir şey dememiş. Amirim bence düğüm ressamda çözülüyor.”

Selim’le dikiz aynasında göz göze gelen Zafer gülümsüyordu ama yüzündeki maske yüzünden Selim bunu fark edemedi. Nereye gittiklerini sorduğunda Hüseyin, “Katili tutuklamaya,” dedi ama Selim bu yolun onları Erşat’ın evine götürmeyeceğinin farkındaydı.

***

“Şu aşamada inkâr etmenin bir işe yaramayacağının farkındasınız, siz oldukça akıllı birisiniz. Bizi kandırmayı başardınız. Neden o kızları öldürdünüz?”

“Aşk yüzünden tabiî. Erşat’ın benden başkasına bakmasına, başkasının resmini tıpkı beni çizdiği gibi tutkuyla çizmesine dayanamıyordum.”

“Peki, neden Nesrin’i olduğu yerde bırakmışken Şermin’i atölyenin önüne kadar getirdiniz?”

“Şermin, Nesrin gibi hemen ölmedi. Kalp krizini atlatacaktı ve beni tanıdığı için de herkese onu öldürmeye çalışanın kim olduğunu söyleyecekti. Doğaçlama yapmak zorunda kaldım. Eğer o da Nesrin gibi sessizce ölüp gitseydi tüm bunlar olmazdı.”

“Niye taşıdınız, diye sordum.”

“Erşat’ı korkutmak için tabii. Ona bir gözdağı vermek istedim. Benim olduğunu unutmamasını istedim. Bir de… Saçma belki ama o arabayı sürmek istedim.”

Zafer kadının kaslı kollarından gözlerini ayırmadan, “Ölü bir bedeni taşımak diriyi taşımaktan zordur,” diye mırıldandı.

“Ben yıllarca yoğun bakımda çalışırken ne kadar çok insan eti taşıdım, bilemezsiniz. Aslında çok tedbirliydim, arabada bir ara bunalıp maskemi çıkardım diye arabayı çamaşır suyuyla bile sildim. DNA’ma nasıl ulaştığınızı bilmek istiyorum,” dedi kadın. Zafer ona kediden bahsettiğinde ise kahkaha attı.

“Pis mendebur. Jilet gibi tırnakları vardı. Koruyucu giysiyi bile kesip attı. Biliyor musunuz bu günlerde kimse koruyucu giysi ile dolaşanlardan şüphelenmiyor. Giysiyi ve enjeksiyonu da yaktıktan sonra geride hiçbir iz bırakmadığımdan o kadar emindim ki,” dedi hemşire ve öksürmeye başladı.

Zafer sorgu odasından neredeyse fırlayarak çıktı. Eğer Covid-19’dan ölmezse, kocasına olan aşkı yüzünden içeride uzun yıllar yatacak olan kadına camın ardından son kez baktı. Kadın boğuluyor gibiydi, kelepçe takılı ellerini boğazına götürmüştü.

Hiçbir yere dokunmamak için ellerini ceplerine soktu. Birkaç gündür sol cebinde bulunmayı bekleyen kâğıt parçasını o an fark etti. Özenle katlanmış kâğıt, biberli ekmek gibi kokuyordu. İçinde yazan cümleyi yüksek sesle okudu ve gülümsedi.

“Sağ salim evine dön. Çünkü evinde kalıp seni bekleyen biri var.”