Ana Sayfa Blog Sayfa 5

ÖLÜLER UYURKEN KONUŞUR

Fidel, sabahları kahveyi hep saat sekizi çeyrek geçe içerdi. Ne bir dakika önce, ne sonra. Bu alışkanlık değil, sığınaktı. Zihninin tedirgin kıvrımlarında sadece dakikalar değil, gölgeler de sayılırdı. Ve bu sabah, kahvesini içerken çocukluğunu gömdüğü kasabaya geri dönmüştü.

İsmi hâlâ aynıydı kasabanın: Kalburlar. Ama kasabanın kendisi, Fidel’in hatırladığı yer değildi artık. Ya da belki de hiçbir zaman hatırladığı gibi olmamıştı.

Otobüsten indiği anda toprağın kokusunu aldı. Islak demir, küflü taş ve bir de unutulmuş kan kokusu… O koku çocukken de burnuna dolardı. Babası bu kokunun “uyuyan toprak” olduğunu söylerdi. Ama Fidel hiç inanmazdı; toprak burada uyumuyordu, soluyordu.

Fidel, üniversitede antropoloji okumuştu. Sonra kazılar, tezler, ölü kültler, tabular… Nihayet yıllardır yazmaya cesaret edemediği kitap için buraya dönmüştü: “Ölülerin Hafızası: Anadolu’da Ölüm Ritüelleri.” Kitabın sadece adı vardı. Sayfaları boştu. Tıpkı hatırlamak istemediği çocukluk yılları gibi.

Yolun kıyısında, kasabanın girişindeki taş duvarda ilk işareti gördü: Bir keçi kafası. Kurumuştu; göz çukurları boş, ağız yarı açık. Aşağı doğru kıvrılmış boynuzlarıyla Fidel’e gülümsüyor gibiydi.

İçinden bir ses, “Bu bir karşılama,” dedi. Ama diğer ses, her zaman daha derinde olan o ses, “Bu bir uyarı,” diye fısıldadı.

Kasabanın girişinden annesinden miras kalan eve doğru sakin ama temkinli adımlarla yürüdü. Annesi yirmi yıl önce, bir yaz sabahı ortadan kaybolmuş ve bir daha dönmemişti. Uzun süre bulunamayınca resmi olarak kayıttan düşmüşlerdi.

Eve girerken kalbinin göğüs kafesini çizdiğini hissetti. İçeride her şey annesinin bıraktığı gibiydi. Perdelere sinmiş naftalin kokusu. Üzerinde dua işli yastık. Ve ahşap sandığın üstünde duran, kurumuş, artık taşlaşmış bir biber demeti.

Oturma odasının köşesindeki aynada kendine baktı. Gözleriyle değil; çenesiyle, kulak memesinin titremesiyle, kaşlarının arasındaki çizikle. Aynalar bazen geçmişten daha sadıktır.

Fidel valizini bırakıp yatağa uzandı. Göz kapakları ağırlaştı. Uyuyamadı.

Gece üçte çan sesiyle uyandı. Kalburlar’da kilise yoktu. Duyduğunun çan sesi olduğuna emindi. Üç kısa, bir uzun. Tam da eskiden annesiyle saklambaç oynarken duyduğu gibi.

Sonra sessizlik. Ardından bir karga bağırtısı.

Sabaha karşı, kasabanın mezarlığının yakınında, ağaçlara asılmış bir gövde bulundu.

Başsız. Gözsüz. Kolları iki yana açık. Karnına bıçakla kazınmış üç harf: “F-I-D”

***

Fidel, sabah ezanına yakın mezarlığın çevresindeydi. Kalburlar’ın tek polis memuru Tarık, onun gelişinden hiç memnun olmamıştı. Özellikle de cesedi o bulduğu için. Kendi isminin baş harflerini karnında taşıyan başsız bir ceset… Bu, sıradan bir misafir karşılaması değildi.

Fidel, Tarık için geçmişin karanlığından çıkıp gelen ve unutulmak istenen kötü bir anıydı. Cesedin ortaya çıkışı, kasabanın yıllardır bastırdığı korkuları gün yüzüne çıkarırken Fidel’in ansızın gelişi neredeyse bu karanlığı uyandırmış gibiydi. İçindeki huzursuzluk gittikçe büyüyordu. Sakin görünse de bir dedektif içgüdüsüyle hareket ediyordu. Yıllar önce gizlice notlar tutmaya başlamıştı: Fidel’in geçmişi, ailesinin başına gelenler, çocukluk arkadaşlarının gizemli kayboluşları… Hepsini bir araya getirmeye çalışmış, aralarındaki görünmeyen bağı çözmeye uğraşmıştı. Elinde hiçbir zaman kesin bir kanıt yoktu ama şüphe içini yiyip bitiriyordu. Bu son olay tesadüf olamazdı.

“Tanıyor musun bu herifi?” diye sordu Tarık, gözlerini kısmış, tıraşsız yüzünde kamaşan bir şüphe maskesiyle.

“Tanımıyorum,” dedi Fidel. “Ama sanırım tanımam gerekecek.”

Cesedin bacaklarında eski dövmeler vardı: Biri ters haç, diğeri hilal içinde bir göz. Fidel diz çöküp baktı.

“Bu dövmeler… Kaybolanlar.”

Tarık onu sertçe süzdü, “Hangi kaybolanlar?”

Fidel ayağa kalktı, yutkundu. “Yirmi yıl önce dört gencin kasabada ayin yaptıkları söylendi. Kimse onları bir daha görmedi. Ama bunlar… onların işaretleri.”

Tarık ciddileşti. “Bu konuları açmak istemiyoruz artık.”

Ama Fidel duramazdı. Kafasının içinde eski bir ses hortlamıştı. Bir çocuğun sesi. Kuyu başında, gece üçte fısıldayan.

Çocukken annesi onu sürekli uyarırdı: “Kuyuya yaklaşma Fidel. Orada dilek değil, lanet tutulur.”

Ama o dinlememişti. Bir gece arkadaşlarıyla oraya gitmiş, içlerinden biri, Ethem, kuyuya bakarken kaybolmuştu. Cesedi hiçbir zaman bulunmamıştı. Fidel o gece hiçbir şey söylememişti. O gece yalnızca bir sırrı değil, kendini gömmüştü.

Şimdi, kasabanın kalbindeki eski taş kuyunun kapağı açılmıştı. Evet, Tarık sabah oradan bir koku geldiğini bildirmişti. O kapağın içinden bir mektup çıkmıştı:

Ölüler, yalnızca unutulduğunda uyur. Uyandıran sensin. İkinci beden yakında. İkinci harf: I. İkinci günah: Sessizlik.”

Fidel mektubu okurken elleri titredi. Çünkü bu sadece bir tehdit değil, bir itiraf mektubuydu.

Yazı karakteri, annesinin eski günlüklerindeki el yazısıyla aynıydı.

***

Fidel, annesinin günlüğünü bulduğunda yağmur yağıyordu. Kasaba, ıslak taş sokaklarında yankılanan ayak seslerini çoktandır unutmuş gibiydi. Ama bu ses, bir çocuğun adımlarını andırıyordu.

Günlük, yatak odasındaki şifonyerin arkasına gizlenmişti. Kapakları arasında kurumuş lavanta yaprakları, birkaç siyah-beyaz fotoğraf ve altına titreyerek yazılmış bir cümle: “Fidel geceleri uykusunda konuşuyor. Kuyu onun içine sızmış.”

Bu cümleyle birlikte geçmiş delindi. Artık hatırladığı şeyler sadece anılar değil, yeniden yaşanan korkulardı.

Tarık o gün ikinci cesedin haberini verdi. Eski okulun arka bahçesinde, yıllardır kullanılmayan yangın merdivenine asılmıştı. Yine başsızdı. Ve yine aynı işaret: Karnına kazınmış “I”.

Fidel cesedin yüzünü görmedi. Ama ellerinden tanıdı: Ethem’di. Kuyuya düşen çocuk. Geri dönmüştü. Ya da hiç gitmemişti.

Polis ‘başsız’ dedi, Fidel içinden ‘kafası başka yerde’ diye geçirdi. Çünkü bazı kafalar yıllar önce çıkmıştı gövdeden; sadece bedenler o kaybı yıllarca taşımıştı.

Okulun karşısındaki aynacı dükkânı o gece açıktı. Kalburlar’da gece 10.00’dan sonra açık dükkân bulmak, yıldırım düşmesi kadar nadirdi. İçeri girdiğinde aynaların hepsi kararmıştı. Sadece bir tanesi, köşedeki oval olan, onu gösteriyordu. Ama aynadaki yüz, onunki değildi. Çocuktu. Sekiz yaşında, çıplak ayaklı, üzerinde kirli bir tişört ve gözleri kapalı.

Aynanın dibine bir not iliştirilmişti: “Üçüncü seni bekliyor. Üçüncü harf: D. Üçüncü günah: Sessiz kalma. Kendinle konuşmayı kesmeden önce, bir başkası duyacak.”

Fidel aynadan geri çekildi. Ellerini başına götürdü. İç sesi artık fısıltı değil, çığlıktı: “Ben suçluyum. Ben sakladım. Ben susarak öldürdüm.”

Fidel, terkedilmiş akıl hastanesine doğru yürümeye başladı. Çünkü bir ses, oradan çağırıyordu. Orada aynalar yoktu. Yalnızca yankı vardı.

***

Akıl hastanesi, kasabanın dışındaydı ve yıllar önceki yangından sonra boşaltılmıştı. Raporlara göre içerideki hastalardan üçü kaybolmuştu. O dosyalar, Fidel’in önünde yıllarca beklemişti. Okumaya cesaret edemediği üç dosya.

Kapıdan içeri girerken rüzgârla taşınan küf kokusu ciğerini keser gibi girdi. Koridor duvarlarında hâlâ el izleri vardı; çoğu dışarı çıkmak isteyenlerin çaresiz ellerine ait izler, bazılarıysa tuhaf bir şekilde içeri girmeye çalışanların.

Bir ses, boşlukta yankılandı “Saklambaç oynayalım mı?”

Fidel dönmedi. Çünkü bu sesi tanıyordu. Kendi sesiydi. Çocukken akıl hastanesine yatırılan annesinin sakladığı bir geçmiş vardı. Şimdi o geçmiş, ona sesleniyordu.

Bir odanın kapısı ardına kadar açıktı. İçeri girdiğinde yerde bir çizim gördü: Dört harfli bir kelime, kanla yazılmış: F-I-D-E.

Dördüncü ceset yoktu. Çünkü dördüncü ceset Fidel’in kendisiydi.

Katili ararken, hep kendi izlerini takip etmişti. Çocukluk travmasını bastırmış, arkadaşlarının ölümüne sessiz kalmış, kendi suç ortaklığını unutmuştu.

Son mektup, odanın ortasındaki masaya iliştirilmişti. El yazısı tanıdıktı; annesinin değil, yıllar önce tutmaya başladığı kendi günlüğünden kopyalanmıştı.

Dördüncü harf: E. Dördüncü günah: Hatırlamak. Her şey seninle başladı. Ve seninle bitecek.”

Fidel aynadaki yüzle bir kez daha karşılaştı. Ama bu kez çocuk değildi. Yirmi yıl önce katil olan genç adamdı. Kuyu başında Ethem’i iten, diğerlerini korkutup kaçıran, annesinin aklını oynatmasına sebep olan o adam. Fidel diz çöktü. Başını ellerinin arasına aldı. Karanlık, cam kırıkları gibi zihnine batıyordu.

Tarık sabah onu bulduğunda Fidel odanın ortasında oturuyordu. Yüzü kireç gibi, elleri kan içindeydi. Önünde açık duran defterde kendi el yazısıyla yazılmış sayfalar vardı. Tüm cinayetlerin detayı, tarihleri, mektupların taslakları… Çocukken işlediği cinayetin tüm tanıklarını ortadan kaldırmıştı. Tarık sessizce deftere uzandı. Artık şüphe etmiyordu.

Fidel sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu: “Ben… ben… yankıyım.”

MOBLAND DİZİ İNCELEME: TOM HARDY’YE AŞIKSANIZ ONU BU DİZİDE DE İZLEMELİSİNİZ

Birinci sezonun onuncu ve sonuncu bölümünün kapanış şarkısı Rolling Stones’dan Sympathy For the Devil olan bir diziyi anlatmaya son sahneden başlanır mı? Elbette başlanır. Âşık olduğum adam Tom Hardy başrolde ya da başrollerden birinde diyebiliriz. Çünkü bu dizide herkes başı çekeceğim diye uğraşıyor. Eski James Bond’lardan dillere destan yakışıklı Pierce Brosnan, İrlandalı bir ailenin mafya babası kötü adam rolünü oynayabilecek olgunluğa erişmiş. The Queen (2006) filmindeki II. Elisabeth rolüyle en iyi kadın oyuncu Oscar’ını alan Helen Mirren bu İrlandalı mafya babasının karısını canlandırıyor. Mirren’ın oyunculuğu hakkında söz söylememe gerek yok sanırım.

Dizinin ilk iki bölümünün yönetmeni İngilizlerin çılgın çocuğu Guy Ritchie. Biz onu Snatch (2000), RocknRolla (2008), Sherlock Holmes (2009) ve Sherlock Holmes: A Game of Shadows (2011) filmlerinden tanıyoruz. Bu isim bile diziyi izlemek için ayrı bir sebep. Merak edenler için dizinin IMDb puanını da söyleyelim: 8.4

Bu İrlandalı ailenin her türlü temiz ve pis işlerine sahne olan yer, dünyanın o küçücük ama bütün hinlikleri barındıran adası yani İngiltere. Şehir Londra. Bu İrlandalılar meğer İtalyan mafyasını aratmayacak kadar mafyalarmış ya! Ve bizim bundan haberimiz yokmuş! En azından benim! Ama artık bu diziyle beraber haberimiz oldu.

Dikkat bu paragraf spoiler içerir! Bu İrlandalı ailenin Paddy Considine’nin canlandırdığı Kevin isimli oğullarıyla oğullarından daha çok sevdikleri tetikçileri Harry (Tom Hardy) ilk gençliklerinden beri arkadaşlar. Aslında kardeş gibiler. Kardeş gibiler ama işin içine kan, aile bağları, para pul girdi mi hiç de öyle ‘kardeş gibiler’ olmuyor. Çünkü Kevin’ın henüz yirmi yaşlarında baş belası bir oğlu var. Düşman hatta kan davalısı oldukları Stevensonların oğlunu öldürüp birilerine doğratıp derin dondurucuya attıracak kadar serseri p.çin teki. Zaten iki ailenin mafyatik işler yüzünden süregelen düşmanlıkları birinin torunu diğerinin oğlunu öldürdüğü zaman savaş tam tamlarıyla taçlanıyor ve hikâye böyle başlıyor.

Sonra nerelere gidiyor nerelere! Bizim Harry yani Tom Hardy aile için çalışan, aslında aile için aileden çok daha fazla çalışan, zeki, her tarakta bezi olan, her ortamda tanıdığı, her delikte bir sıçanı olan, her zorluğun üstesinden gelebilecek, polis ve yargı dâhil olmak üzere hiçbir güce boyun eğmeyen ama serseri kılıklı komik suratlı kirli sakallı yakışıklı bir adam.

Hayalimdeki Tom Hardy aslında James Bond olmalıydı. Belki biraz yaşlandı. Ama adamı James Bond yapmadılar bir türlü. Ben onun Venom filmlerindeki aşırı komik, süper kahraman olamayacak kadar kendine güvensiz tiplemesini sevmiyorum maalesef. Venom filmlerinin sonuncusunu izlemek bile istemedim. Ama The Drop (2014) filmdeki performansı Mobland dizisindeki kadar muhteşemdir. İzlemediyseniz önce bu filmi sonra da Mobland’i izlemenizi tavsiye ederim.

Şimdilik birinci sezonun sonuna geldik. Ama bu ailedeki güç dengeleri, güç kavgaları, birbirlerini gözünü dahi kırpmadan susturucuyla öldürmeler, birbirinin gözünü oymaya çalışmalar hiç durmayacak gibi görünüyor. Ben izlerken çok keyif aldım. Size de iyi seyirler. 

SON YAZ

Kumkapı’daki eski meyhanede akşamüstünün hafifliği vardı. Tabelası silinmiş, sandalyeleri birbirinden farklı, duvarında sararmış futbolcu posterleriyle hâlâ 80’lerden kalma gibi görünen o meyhanede, iki adam rakı kadehlerini tokuşturuyordu.

Can, buz kovasına baktı. “Bitiyor lan bu, aynı senin gibi.”

Arif güldü. “Ben bitmiyorum Can. Emekli oluyorum. Aradaki farkı yakında sen de öğreneceksin.” Kadehinden bir yudum aldı. Sokaktan arabesk bir şarkı tınısı ulaştı. “On gün kaldı,” diye devam etti. “Şunun şurasında on gün. Bir sabah uyanacağım; üniformam yok, telsiz yok, gece yarısı çağrısı yok.”

Can başını iki yana salladı. “İnanmıyorum. Üçüncü günde sıkılmaya başlar, polis radyosunu dinlersin. Altıncı gün çiğköfteci açmayı düşünür, dokuzuncu gün beni ararsın. ‘Oğlum şu dosyaya baksana,’ diye.”

Arif güldü. “Yok yok. Bu sefer ciddi ciddi vedalaşıyorum. Yoruldum oğlum, yeter.”

Kadehler doldu. Mezeler tazelendi. Konuşmalar geçmişe döndü. İlk operasyondaki titreklikleri, kovalanan ancak yakalanamayan, tazı gibi koşan kapkaççılar, yanlış eve yapılan baskın; kapıyı açan, gün yapmak için toplanmış, kokoş kadın grubunun şaşkın bakışları… Her anı bir gülüşe, her gülüş ‘ah o eski günler’ iç çekişine dönüyordu. Çünkü her ikisi de biliyordu; polislik bir meslek değil, bir hayattı. Görev bitse de ömür bitmedikçe, yükü omuzdan inmezdi.

O sırada kapıdan içeri iri yapılı, beyaz keten gömlekli bir adam girdi. Gözleri bir an etrafta gezindi, sonra onların masasına yöneldi. Can’ın çatalı havada asılı kaldı. Arif ise hiç şaşırmadı.

Adam yanlarına yaklaşınca, “Merhaba komiserim,” dedi kaypak bir edayla. “Mert abimizin selamı var.”

Can, Mert abinin kim olduğunu hemen anladı. “Bizimle ne işi varmış Mert Pekyürek’in?” Gözleri soru doluydu.

Adam gülümsedi. O gülümsemenin içinde küfür de vardı kibir de. “Mert abim dedi ki, ‘Emeklilik iyi şeydir ama ulaşabilene.’ Malum, bazı insanların ömrü vefa etmez, hele de sizinki gibi tehlikeli işlerde. Nereden baksan, her gün bir sırat köprüsü.”

Can’ın eli bardağı daha da sıktı. Arif gözlerini kısıp adamın yüzüne baktı. Sonra sakince rakısından bir yudum aldı.

“Pekyürek’e benden de selam söyle. Bazı adamlar da hiç gün ışığı göremezler girdikleri delikte.”

Adam bir şey demedi. Elindeki tespihi sallaya sallaya çekip gitti.

“Oğlum bu herif seni açık açık tehdit etti, farkında mısın?”

“Farkındayım ama hükmü yok o sözlerin,” dedi Arif.

Can’ın keyfi kaçmıştı. Gecenin sonunda hesap ödendi. Sokaklar gibi kadehleri de boş kaldı.

                                                                       ***

Ertesi gün Beşiktaş Karakolu’nda hava, yazın o dayanılmaz sıcağıyla ağırlaşmıştı. Beton duvarlar güneşle kavrulmuştu; pencereler ardına kadar açık olsa da içeri giren tek şey, arkadaki korudan yükselen kuş sesleriydi. Günlerden pazartesiydi, temmuzun ortasıydı ve herkes bir an evvel mesaiyi tamamlayıp evine kaçmak istiyordu.

Arif Komiser için o yaz, son görev dönemiydi. Emekliliğine on gün kalmıştı. Son on yılını geçirdiği bu odada, dosyaların arasında bir gün evvelinin akşamdan kalmışlığı vardı üzerinde. Neyse ki gün bitmek üzereydi. O sırada kapı çaldı. İçeri giren, terden gömleği sırtına yapışmış postacı Bekir’di. Solgun bakışlarıyla kısa bir selam verdi, elindeki sarı zarfı uzattı.

“İmzaya gerek yok Komiserim,” dedi.

Arif Komiser başıyla onayladı. Masasının üzerinde, dumanı tüten bir çay duruyordu. Bekir’in bakışı, bardağın üzerinde bir saniye takıldı. Tam bu sırada koridordan gürültüler yükseldi. Arif, “Ne oluyor yahu?” diyerek yerinden kalktı. Söylene söylene kapıya doğru yürüdü. Dışarıda gençten birkaç dilenci kıyameti koparıyordu. Postacı Bekir, Arif’in odasından süzülürcesine çıktı. Gürültüden kaçar gibi arkasına bakmadan yaz sıcağına karıştı.

Arif, “Evladım, nedir bu patırtı? Götürün bunları nezarete. Koridor bu itişmenin yeri mi?” diye çıkıştı memurlara, sonra odasına dönüp, sandalyesine oturdu. Eli ısısını kaybetmek üzere olan çay bardağına uzandı. İlk yudumu aldı.

Akşama doğru mesaisi biten memurlar yerlerini nöbetçi memurlara bırakmıştı, herkes Arif Komiser’in evine gittiğini sanıyordu. Ancak Arif’in odasında ölümün sessizliği vardı, postacının bıraktığı zarfı kimse açmamıştı.

Ertesi sabah Beşiktaş Karakolu’nun çaycısı Fikri, ocağın altını kapatıp, her zaman olduğu gibi kahve fincanını gümüş tepsinin ortasına yerleştirdi. Yanına iki parça kesme şeker koydu. Arif Komiser kıtlama içerdi sabah kahvesini. “Komiser kahvesi,” dedi kendi kendine, her sabahki gibi bol köpüklü. Bu onun için bir tür törendi. Arif Komiser’in odasının önüne geldiğinde kapı kapalıydı. Fikri tek eliyle tepsiyi tutup, tek eliyle kapıya vurdu.

“Komiserim? Sabah kahveniz geldi.”

Ses gelmedi. Bir daha vurdu. “Gel,” komutunu duymadan içeri giremezdi, Arif Komiser’in tersi pisti. Kapıya biraz daha yaklaştı, elini kapı koluna uzattı. Kapı, gıcırtıyla açıldı.

“Komiserim?”

                                                                       ***

Can, evinde mesai için hazırlanıyordu. Mutfakta kahve makinesi titrek bir sabırsızlıkla çalışırken, aklında hâlâ iki gece önceki, Arif’in ses tonu, yüz ifadesi, o her şeyi bastıran emeklilik sevinci vardı. Sonra aklına Mert’in adamı geldi. İçini bir endişe kapladı.

Can kahvesini alıp pencereden dışarı baktı. Gün sıradan görünüyordu. İnsanlar işine gücüne koşuyordu. Dünya dönüyor, insanlar yaşlanıyordu. O sırada telsizden gelen anons, sabahın rehavetini boğazına düğümledi.

“Tüm ekiplerin dikkatine. Beşiktaş Karakolu, birim içi ölüm vakası. Maktul: Arif Kara. Tekrar ediyorum. Maktul: Komiser Arif Kara…”

Can başını kaldırdı, gözleri dehşetle büyümüştü. Ne yapacağını bilmeden ayağa kalktı, Taylan’ı aradı. Taylan her zamanki telaşlı hâliyle yanıtladı onu.

“Anonsu duydunuz mu Amirim?”

“Duymaz olsaydım Taylan. Beşiktaş’ta buluşalım,” dedi.

Telefon kapandı. Can, yudumlayamadığı kahvesini lavaboya döktü. Akıp giden şey sadece sıcak bir sıvı değildi. İki gece önceki kahkahaların, dostluğun da kahveyle birlikte akıp gittiğini düşündü.

Beşiktaş Karakolu’nda memurlar telaş içindeydi. Karakola gelmeyen, telefonlara yanıt vermeyen Arif Komiser önceki akşam odasından hiç çıkamamıştı.

Başkomiser Can ile Komiser Taylan, Beşiktaş’ta buluşup karakola vardıklarında saat ona yaklaşıyordu. Güneş şimdiden gökyüzünde yükselmişti, asfaltın yüzeyi titreşiyor, ısı yüzlerine çarpıyordu.

Memurlar sessizce kenara çekildiler. Hiç kimse Can’la göz göze gelmiyordu. Sanki herkes suçluydu. Sanki bu ölümün etrafında duran herkes, Arif’in son dakikalarına geç kalmıştı. Can, Arif’in odasının önünde durdu. Bir an tereddüt etti. Kapı aralıktı, itiverdi.

İçeri girdiklerinde sıcak havayla birleşen koku yüzlerine çarptı. Arif, masasının arkasındaki sandalyeden düşmüş, sırtüstü yere uzanmıştı. Elleri yakasına asılı kalmıştı. Gözleri açıktı ama cansızdı.

Taylan birkaç adım geri çekildi. Can eğildi, elini gayri ihtiyari dostunun nabzına götürdü. Zaten gerek yoktu. Cilt solgun, nefes kayıp, damar hareketsizdi.

Can bir süre kıpırdamadı. Dostunun ölümüyle nefessiz kalmıştı. Gözlerini kapattı. Sonra derin bir soluk aldı.

“Kim bulmuş?”

“Sabah Fikri kahvesini götürmek istemiş. Kapı kapalıymış. İçeri girince… Ambulans çağırmışlar ama…”

“Biz daha iki gece önce…” Can’ın gözleri yanıyordu. Başkomiserin, hele de memurların arasında duygularına yenik düştüğü görülmemişti. Otuz yıllık arkadaşının acısı göğsünü sıkıştırsa da toparlandı. Sert bir ses tonuyla emretti.

“Savcıyı arayın, Olay Yeri İnceleme de gelsin.”

“Yani… kalp krizi değil mi?” dedi Taylan fısıltıyla. “Sıcak, stres, yaşı da…”

Can, yardımcısının sözünü tamamlamasına fırsat vermedi, başını iki yana salladı.

“Ağzından köpük gelmiş, göz bebeklerine baksana, büyümüş. Kalp krizi gibi durmuyor.” İşaret parmağıyla Arif’in tırnaklarını gösterdi. “Deri altındaki pembeleşmeyi görüyor musun? Bu işte bir tuhaflık var.”

Olay Yeri İnceleme ekibi geldiğinde saat onu biraz geçiyordu. Ekip, odaya şerit çekti. Masanın üzerindeki evraklara, kaleme, çay bardağına tek tek baktılar. Çay bardağı yarı doluydu. Yanında içilmemiş bir sigara duruyordu. Masanın sol kenarında, üzerinde ne pul ne de damga olan sarı bir zarf vardı.

Savcı Bora içeri girdiğinde Can hâlâ Arif’in ayakkabılarına bakıyordu. Sağ teki azıcık eğri duruyordu. Sanki son anda doğrulmaya çalışmış ama başaramamıştı.

Çay bardağı laboratuvara gönderildi. Zarf dikkatlice poşetlendi. Masadaki dosyalar tek tek incelendi. Arif’in cep telefonu da alındı.

“Ne düşünüyorsunuz Savcım?”

“Bence de kalp krizi değil Can.”

“Adli tabip Hilmi de aynı fikirde,” diye lafa atladı Taylan. Can, yardımcısının bu tez canlılığına ne dese, ne kadar uyarsa engel olamıyordu.

“Ölüm ne zaman gerçekleşmiş?”

Bu soruya cevap vermek Hilmi’ye düşerdi. Yanlarına çağırdılar. Sıcak havada maskeyle çalışmaktan yüzü gözü ter içinde kalmış adam, elindeki eldivenleri çıkartıp yanlarına geldi.

“Savcım, rigor mortis tüm vücudu kaplamış. Ölümün gerçekleştiği on iki saatten fazla olmuş diyebilirim. Gerçi malum hava çok sıcak, bu da katılaşmayı hızlandırır ama Arif Komiser zayıf biri değil. Yani bu kadar katılaşma normal görünmüyor. Tam tespit için otopsi gerekiyor tahmin edeceğiniz gibi.”

“Sence ölüm sebebi ne olabilir Hilmi?”

“Zehirlenme gibi duruyor Savcım. Katılaşmayı hızlandırmıştır zehir.”

“Bu nasıl iş? Bir komiser, İstanbul’un göbeğinde, üstelik görev yerinde zehirleniyor. Saatlerce kimse fark etmiyor. Bir Allah’ın kulu girmemiş mi odasına bütün gece?” Can öfkesine hâkim olamamış, sözcükler ağzından istemsizce dökülmüştü.

Taylan, ona sorulmuş gibi yanıt verdi.

“Arif Komiser odasına kimsenin girmesini istemezmiş. Dün mesai bitimine doğru karakola dilenci gençler getirilmiş. Ortalık karışmış. Nöbetçi memurlar görevi devralırken Komiserin evine gittiğini düşünmüşler,” diye açıkladı.

Savcı olay yerinden ayrılmadan dosyayı Can’a verdi. Can’ın ilk şüphelendiği kişi Mert Pekyürek’ti. Nam-ı diğer Kaya Mert. İki gece evvelki olay gözünün önünden gitmiyordu.

Bütün gün Taylan’la karakoldaki görevli memurların ifadelerini aldılar. Olay Yeri İnceleme ekibinin çalışmalarını izlediler. En ufak bir iz yakalamak onları katile hızla yaklaştırırdı. Kimse bir şey bilmiyordu. Şüpheli bir durum fark etmemişlerdi. Ardından sıra kamera kayıtlarını incelemeye geldi. Kamera kayıtlarını savcılık izniyle inceliyorlardı. Elbette yetkili ekip de inceleyecekti kayıtları ama Can, bu dosyayı bir dakika kaybetmeden çözüme ulaştırmak istiyordu. Bir yandan arkadaşını, yıllanmış dostunu kaybetmenin acısıyla yanıyor, bir yandan da bu acı onu kamçılıyordu.

Beşiktaş Karakolu’nun kamera odası dar, havasız bir kutuydu. Taylan monitörlerin önüne oturmuş, görüntüleri hızlıca tarıyordu. Can, arkasında ayakta durmuş, ellerini cebine gömmüştü. İkisi de sessizdi. Sanki bu görüntüler Arif’in son saatlerinden değil, kendi içlerinden bir parçanın sökülüp kaydedildiği bir filme aitti.

Kamera kayıtlarında her şey olması gerektiği gibiydi. Önceki gün karakol sakin bir gün geçirmişti. Mesai sonu olan kargaşa hariç dikkat çekecek bir şey olmamıştı. Beklenmeyen hiçbir hareket, hiçbir bağırış, hiçbir koşuşturma yoktu. Arif kamera görüntüsüne en son 16.27’de takılmıştı. Kargaşanın yaşandığı koridora çıkıyor, eliyle koluyla memurlarına bir şeyler söylüyor, birkaç dakika sonra odasına giriyordu. Odadan bir daha hiçbir hareket kameraya yansımamıştı.

Gece olup da Can evine gittiğinde eşi Hande onu beklerken salondaki koltukta uyuyakalmıştı. Can, direk banyoya girdi. Suyu sonuna kadar açtı. Tüm gün içinde biriktirdiği yaşları, kimseye göstermeden sessizce suya karıştırdı.

Taylan hemen eve gitmek istememişti. Kendisini Beyoğlu’na attı. Kalabalıkla unutmak istedi. Bir aşağı bir yukarı caddeyi kaç kere turladı, sayamadı.

                                                                       ***

Ertesi sabah gelen rapor, Hilmi’nin şüphesinde haklı olduğunu gösterdi. Ölüm nedeni, potasyum siyanür zehirlenmesiydi. Alınma şeklinin sıvı yoluyla olduğu düşünülüyordu. Ölüm saati, önceki gün saat beş civarıydı. Can, raporu masaya bıraktı. Parmaklarını şakaklarına bastırdı. Başı çatlayacak gibi ağrıyordu. Gece hiç uyuyamamıştı.

Beşiktaş Karakolu’nun arşiv odası, terle karışık toz kokuyordu. Arif Komiser’in son zamanlarda ilgilendiği tüm dava dosyalarına bakılacaktı. Açılan her çekmece, her dosya yeni bir ipucu değil, aksine yeni bir belirsizlik fırlatıyordu ortaya. Henüz Can’ın dikkatini çeken tek bir belge ya da kamera kaydı yoktu. Sadece o mektup, kriminal incelemeye giden o pulsuz mektup, aklının çeperlerine vuruyordu.

Çok geçmeden Kriminal’den gelen mesajla sarı zarftan çıkan tek sayfalık kâğıtta yazanlar ekranda belirdi:

Nefesini boğazında düğümleyeceğiz Komiser. Sen bizim kim olduğumuzu unuttun. Biz sana hatırlatacağız. M. P.”

Taylan mektubu okurken Can, “Mert Pekyürek!” dedi, küfreder bir ses tonuyla.

“Mert Pekyürek hapisteymiş abi.”

“Kendisi içeride olsa ne olur, üç gün evvel benim yanımda tehdit ettiler Arif’i. Gözlerimle gördüm, kulaklarımla duydum. Ancak bir şey var.”

“Ne var abi?”

“Bu kadar açık, bu kadar net tehdit eden, hele hele Kaya Mert gibi biri bunu zehirle yapmaz. Mert Pekyürek, yeraltı dünyasından. Yasadışı kumarhaneler, borç tahsilatı, sahte belgeler… Uzun süre yakalanamamış, geçen yıl Arif’in yürüttüğü titiz bir soruşturmayla sonunda hapse girdi. Cezaevinde ama adamları hâlâ dışarıda, hareket hâlinde.”

Can nefes alıp devam etti.

“Arif’i tehdit ettiklerini herkes biliyormuş. Savcı Bora’ya bildiklerimi anlatırken bana karakoldaki memurlardan duyduklarını iletti. Geçen hafta Mert’in adamlarından biri gelip karakolun kapısında bağıra çağıra tehditler savurmuş.”

Taylan şaşkınca sordu, “Neden kimse bir şey yapmamış?”

“Bizim Arif’in işleri. ‘Bana bir şey yapamazlar, havlayan köpek ısırmaz,’ diyormuş. Tehdit eden kişiyi bir gece nezarette tutup bırakmışlar.”

Taylan duyduklarına inanamıyordu, başını iki yana salladı. Can devam etti.

“Racon bilen adamlar ya açıkça hesap keser ya da sessizce kaybolur. Bu işin bu kadar aleni yapılması bana ters geliyor. Bir de zehir. Bu adamlar çeker vurur Taylan. Zehirle filan uğraşmazlar.”

Taylan farklı bir açıdan bakmayı denedi. “Ama çayda siyanür var. Sinsi bir yöntem. Belki de açıkça tehdit ettiler ama korkakça öldürmeyi seçtiler, iz bırakmak istemediler. Belki farklı bir yöntem deneyerek, dikkat dağıtmak istediler.”

“Bilemiyorum evlat. Ama yakında öğreneceğiz. Andım olsun ki öğreneceğiz.”

Savcıya bilgi verilmişti. Soruşturma başlatıldı. Öldürülen bir komiserdi ve süreç hızla ilerledi. Hapisteki Mert’in telefon görüşmeleri, mektupları, ziyaretçileri mercek altına alındı. Savcılık izniyle ifadesinin alınmasına karar verildi.

Mert Pekyürek’in ifadesi Silivri’de alındı. Özel izinle Can da Silivri’ye gitti. Mert de Can gibi karayağız biriydi, aralarındaki tek fark Mert, Can kadar uzun boylu değildi.

“Başkomiserim, siz de az çok bilirsiniz bizi. Biz işlerimizin altına imzamızı atmayı severiz. Zehir filan bozar bizi,” dedi.

“Peki, bu tehdit mektubuna ne diyeceksin? Karakolun önüne, meyhaneye gelenler senin adamların değil miydi?”

“Elinde tuttuğun mektubu ben yollatmadım ama kim yaptıysa iyi kopyacıymış. O kâğıt aslında cinayeti benim işletmediğimin kanıtı. Gördüğün gibi altına imzamızı atmış. Allah rahmet eylesin. Arif Komiser geçen sene bırakmadı yakamızı. Ne yaptı etti, geçirdi bileğimize kelepçeyi. İlktir ha. Evvelinde bunu başaran bir Allah’ın kulu olmamıştı. Tabiatıyla bir husumet oldu aramızda. Amma bir yandan da iyi iş çıkardığını itiraf etmeliyim. Beğendiğim bir söz vardır; yiğidi öldür, hakkını yeme diye. Şimdi sana soruyorum. O bizi içeri attırmak için bu kadar iyi iş çıkarmışken bizim öyle siyanürdür, çaydır, ne bileyim… daha ince bir iş, daha şekilli, namımızı yürütecek bir son hazırlamamız gerekmez miydi?”

Bu ifadesi onu kurtarmaya yetmedi. Sulh Ceza Hâkimliği kararıyla yargılanacaktı. Savcı, azmettireni bulduklarını düşünüyor, mahkemede katilin de ortaya çıkacağına inanıyordu. Ancak Can ikna olmuştu. Ona göre bu cinayetle Kaya Mert’in bir alakası yoktu.

                                                                       ***

Sonraki gün Can, masasında oturuyor, elindeki dosyayı inceliyordu. “Ya şaşırtmak istediler… Bu kadar gürültülü tehditlerin arkasına gizlenmiş daha sessiz biri olabilir. Ya da bu Kaya Mert hiç de kalıbının adamı değil, racon macon diyerek, bu cinayetten sıyrılmak istiyor.”

“Bu işi bir başkası yapmış olabilir mi Amirim?”

Can başını salladı. “Katil kimse, iyi planlamış. Ya da belki çok basit düşündü. Biz karmaşıklık arıyoruz.” Can mırıldanır gibi devam etti. “En görünmez olan, bazen en tehlikeli olandır.”

“Yavaş atın çiftesi diyorsun yani abi.”

“Aynen öyle evladım.”

“Başkomiserim, müsaadeniz olursa ben her şeyin üzerinden bir daha geçelim diyorum.”

Başkomiser başıyla onayladı. Taylan hemen odadaki beyaz tahtanın önüne geçti. Klasik dava çözme şemasını çizmeye başladı. En başa Arif Kara yazdı. Altına Mert’i ekledi. Bir yuvarlağın içine “siyanür” yazdı. Tehdit mektubunun bir örneğini tahtaya bir bantla tutturdu.

“Fikri ne diyor?”

“Çaycı mı Amirim? Yemin billah ediyor. Benim ocağımdan zehirli bir şey çıkmaz, çıkamaz diye. Fikri yıllardır orada çalışıyor. Hatta Arif Komiser’den bile eski karakolda. Geçmişini de araştırdık. Herhangi bir şüpheli durum yok. Ordu doğumlu. Elli yaşında. İki çocuğu var. Arif Komiser’e husumet güdecek biri değil. Aksine çok hürmet gösterirmiş rahmetliye. Memurlar da aynı şeyi söylüyorlar. Arif Komiser, Fikri’nin oğlunun okul işini halletmiş birkaç sene önce. Lise kaydında yüklü bir miktar bağış istemiş okul. Arif Komiser okul müdürüyle görüşmüş. O zamandan beri ‘Abilik etti, sağ olsun,’ dermiş Fikri.”

“Çayları doldurduktan sonra herhangi bir yere uğramış mı? Ya da tepsisini hiçbir yere bırakmış mı?”

“Yok Amirim. Çayları dağıtırken her zaman ilk Arif Komiser’den başlarmış. Yine öyle yapmış. Komiser, çayı kaynak içmeyi severmiş.”

“Şu kamera kayıtlarını bir daha gözden geçirelim. Siyanür o çay bardağına uçarak gelmiş olamaz. Biz tehditler yüzünden Mert’e odaklandık. Odaya kim girmiş, kim çıkmış bir daha bakalım.”

Olay gününe ait görüntüler; binanın üst kat koridorlarını, girişi ve Arif Komiser’in odasının önünü gösteriyordu. Can ve Taylan monitör karşısında elleri çenelerinde, dikkatle izliyorlardı.

16.20: Fikri, elinde gümüş çay tepsisi ve üzerinde bir sürü çay bardağıyla Arif’in odasına giriyor, hiç oyalanmadan çıkıyor.

16.21: Postacı Bekir, Komiserin odasına giriyor. Elinde kahverengi deri çantası. Sonra memurlar, dilenci gençleri yaka paça getiriyorlar, ortalık karışıyor.

16.22: Arif odasından çıkıyor. Kapısı açık kalıyor. Bekir hâlâ içeride. Yaklaşık üç buçuk dakika odada yalnız kalıyor. Arif odasından çıkınca elleriyle ceplerini yokluyor. Sonra kameranın görüş açısından çıkıyor.

16.26: Postacı Bekir, Arif’in odasından çıkıyor.

16.27: Arif odasına geri dönüyor. Kapısını kapatıyor.

İki adam aynı anda kalktılar ekranın başından. “Bekir’i getiriyorum Amirim,” dedi Taylan daha Can söylemeden.

Bu sırada karakoldaki posta teslimat defteri incelendi. Bekir’in adı kayıtlıydı. O gün son dağıtımı yapmıştı. Kayıtta teslim edilen zarfın içeriği belirtilmemişti. Ama odada bulunan pulsuz, mühürsüz zarfla örtüşüyordu.

Bekir merkeze getirildi. Sorgu odasına alındıktan sonra Taylan, Can’ın odasına girdi.

“Abi, Bekir’i getirdik, kimlik bilgilerini de çıkardım. İlginç bir şey fark ettim. Yıllar önce babası hırsızlık suçundan hüküm giymiş. Cezaevinde ölmüş.”

Can bir anda başını kaldırdı. “Yakalandığı tarih ne?”

Taylan dosyaya baktı. “2006. Daha bitmedi Amirim, yakalayan polis de Arif Kara.”

“Başka bilgi var mı?”

“Olmaz olur mu Amirim. Bekir Çolak, kırk iki yaşında, bekâr, sabıkası yok. İstanbul PTT teşkilatında sekiz yıldır dağıtım görevlisi. Disiplin cezası bile yok. Bekir’in babası İhsan Çolak, 2006 yılında hırsızlık suçuyla tutuklanmış. İhsan, cezaevine girdikten birkaç ay sonra bir başka mahkûmla yaşadığı tartışmada şişlenmiş, ağır yaralanmış, hastaneye kaldırılmış ama kurtarılamamış. Bekir o zaman on yaşındaymış. Annesi üç yıl sonra yeniden evlenmiş, ancak yeni eş, Bekir’i evde istememiş. Bekir, yetimhaneye verilmiş. Liseye kadar okumuş. Askerden döndükten sonra da memur olmuş.”

“Geçmişin intikamını almak istemiş gibi duruyor ama sabıkasının olmaması, yıllardır düzenli bir işi olması ona iyi bir tablo çiziyor.”

“Bekir’in telefonunu teknik ekip incelemesine yolladım Amirim. Birkaç saate bilgi gelir. Belki oradan somut bir kanıt yakalarız.”

“Bu sorgu yarına kalır Taylan. Bekir’i biraz misafir edelim. Hem bekleme süresi direncini de zayıflatır. Yarın görüşürüz,” deyip masasından kalktı Can.

Eve gittiğinde Hande onu kızarmış gözlerle karşıladı. İki gündür Arif’in evinde, eşi Suzan’ın yanındaydı.

“Arif’in ayakkabılarını kapının önüne bırakırken baygınlık geçirdi,” dedi. “Bulunacak değil mi katil?”

“Çok az kaldı gülüm. Yakalandı say sen.”

                                                                       ***

Can ve Taylan, ertesi gün erkenden telefonun teknik inceleme raporunu inceliyorlardı. Tahminlerinde yanılmamışlar, somut delili yakalamışlardı. Bekir’in arama geçmişine bakıldığında, ilginç bir tablo ortaya çıkmıştı. Son bir ayda, Arif Kara ismini internette defalarca aramıştı. Eski haberler, görev yerleri, emeklilik işlemleri… Dahası da vardı. Mert Pekyürek ve çetesiyle ilgili haberleri de takip etmişti.

“Planlamış,” dedi Can. “İnce çalışmış.”

Bekir’in evine savcılık izniyle baskın yapıldı. Bekâr odası düzeninde, tek kişilik bir yatak, eski model bir masaüstü bilgisayar, kitap rafı, duvarda annesinin gençlik fotoğrafı…

Adli bilişim uzmanlarının bilgisayarda yaptıkları ilk incelemede Can’ın şüphelerini doğrulayan belgeler bulundu. Bekir’in bilgisayarındaki klasörlerin biri “A.K.” başlığını taşıyordu. Açıldığında, Arif Komiser hakkında sayfalarca bilgi çıktı. Fotoğraflar, haber kupürleri, eski soruşturma notları, hatta Beşiktaş Karakolu’nun günlük düzenine dair gözlemler. Çay dağıtım saatleri bile vardı. Zaman çizelgeleri, hangi gün kaçta geldiği, hangi saatlerde odasında yalnız kaldığı…

Can klasöre bakarken sessizce mırıldandı. “Bu bir araştırma değil, bu mahkeme hazırlığı. Kendi mahkemesini kurmuş, yargılamış, cezasını vermiş.”

Üstelik Bekir, Mert Pekyürek’in ismini de bir dosyaya eklemiş, sanki onun üzerinden bir senaryo oluşturmuştu. Çetenin tarzlarını analiz etmiş, daha önce işledikleri suçları bir araya getirmiş, hatta basında yer alan tehdit mektuplarının dilini inceleyip taklit etmeye çalışmıştı. Hepsine dair notlar bulundu bilgisayarında.

                                                                       ***

İlerleyen saatlerde Bekir, Can’ın karşısında oturuyordu. Elleri masanın üstündeydi. Sakin bir ifadeyle gözlerini yere sabitlemişti.

Can, sandalyeyi çekip oturdu. Elinde Bekir’in dosyası vardı ama onu açmadı. Dosyanın içindekileri zaten biliyordu. Gerçek hikâye, kâğıtların arasında değil, karşısındaki adamın suskunluğunda gizliydi.

“Anlat,” dedi Can.

Bekir cevap vermedi.

Bir daha, “Anlat,” dedi Can. “Zaten her şey ortada. Ama yine de senden duymak istiyorum. Neden?”

Bekir başını kaldırdı. Gözleri donuktu, içinde derin, neredeyse buz gibi bir ifade vardı. “Siz bu işi yıllardır yapıyorsunuz,” dedi. “O yüzden bu sorunun cevabını biliyor olmanız gerekirdi.”

“Görünmez bir adam yarattın kendinden. Ve bu görünmezliğin içinde yıllar boyu büyüttüğün intikamı öyle bir âna sığdırdın ki…” Hışımla yerinden kalktı Başkomiser. “Baban,” diye devam etti, “İhsan Çolak, Arif’in bir gece devriyesinde gözaltına aldığı adam. Dosyasına ulaştık. O dosyada senin adın yoktu ama o gece hayatın değişti.”

Bekir’in elleri yumruk oldu. Gözleri hâlâ yerdeydi.

Can sandalyesini büyük bir gürültüyle ters çevirip oturdu, devam etti. “Cezaevinde çıkan bir kavgada öldü. Annen yalnız kaldı. Üç yıl sonra yeni bir hayat kurmak istedi. Ama sen o hayata sığmadın.”

Yine sessizlik.

“Sonra yurda gönderildin. Yıllar geçti. Devlet memuru oldun. Her gün mektup taşıdın. Ama bir tanesini…” Öfkesinden ağzı köpürüyordu. “Bir tanesini sadece kendin için taşıdın. İntikamın için. Çünkü o mektubun göndereni sendin Bekir.”

Bekir sonunda yeniden başını kaldırdı. “Onlar aldı,” dedi. “Annemin gülüşünü. Benim çocukluğumu. Annem beni bırakırken ağlamadı bile. Babamın cenazesine dahi gidemedim. Yıllar geçti mezar yerini bulamadım. Kimsesizler mezarlığına defnetmişler. Kayıtlar da kaybolmuş. Hangi mezarlık, hangi parsel… Kimse bilmiyor. Babamın ölüsü bile kayıp benim.”

Can eğildi, sesini alçalttı. “Arif Komiser, sadece görevini yapmıştı.”

“Hayır,” dedi Bekir. “O sadece dosya kapattı. Başarılı kariyeri için benim hayatımı kararttı.”

“Sadede gelelim, zehiri nereden buldun Bekir?”

Bekir arkasına yaslandı. “Teknolojiden anlamadığın belli Komiser. İnternette hangi siteye gireceğini bilirsen ulaşamayacağın şey yok. Üstelik ardında iz de kalmıyor.”

“Ve çayı gördüğünde…”

“Ben birini öldürmedim Komiser, ben hayatıma uğramayan adaletin kendisi oldum. Uzun zamandır gidip geliyorum karakola. Daha önce de çok fırsat kolladım. Bu defa şans benden yanaydı. Komiser odadan çıktı. Zarfın yüzüne bile bakmadı. Bir saniye yetti ve sadece üç damla. Kimse benden şüphelenmedi. Herkesin unuttuğu bir adamın, kimsenin umurunda olmayan bir adamın, tek yudumla yaptığı adaletti o üç damla.”

Can gülümsedi. “Herkes kendi intikamını kutsal sanır. Ancak hiçbir adalet, kişisel hesaplarla sağlanmaz.”

“Adalet?” dedi Bekir, alay edercesine bir gülüş belirdi dudaklarında. Derin bir acı vardı bakışlarında. “Hangi adalet? Ben yetimhanede ezilirken o adalet neredeydi? Annem beni terk ettiğinde neredeydi?”

Can sessizleşti. Gözlerini kaçırmadı. Son bir kez daha sordu:

“Peki, pişman mısın?”

Bekir yine güldü. Ne acıyla ne de zaferle. Sadece yorgun bir tebessümle. “Adaletin olduğu yerde pişmanlık olur mu? Ben sadece kendi cevabımı verdim.”

Can başını salladı. Kapı açıldı. Taylan içeri girdi. “Savcı sevk verdi,” dedi. “Tutuklanıyor.”

Can kalktı, Bekir’e bir an baktı. Ardından dosyayı masaya fırlattı ve kapıya yöneldi. Bekir arkasından sadece bir cümle söyledi:

“Beni kimse affetmedi, biliyor musun Komiser? Belki bu yüzden ben de affetmeyi hiç öğrenemedim.”

Savcılık işlemleri hızla tamamlandı. Suç delilleri, itiraf, adli bulgular ve yazılı belgeler… Tüm hepsi bir dosyanın içindeydi. Bekir, hâkim karşısına çıkarıldıktan sonra tutuklama kararıyla cezaevine gönderildi.

Can, emniyete döndüğünde bir süre odasında yalnız kaldı. Pencereden dışarı baktı. Karşı kaldırımda dondurma yalayan iki çocuk gördü. Çocukların gözlerinde yalnızca o âna ait bir neşe, yakıcı güneşe rağmen gülümseyen sade bir mutluluk vardı. Onlar henüz gölgeleri tanımamıştı. Arkasında Taylan’ın sessiz adımları duyuldu. Can, gözünü camdan ayırmadan konuştu.

“Babanın günahını oğlu bir ömür yaşamış. Keşke annelik, babalık sınavla kazanılsaydı Taylan.”

Taylan cevap vermedi. Söylenecek söz kalmamıştı. Sadece sessizlik vardı ve öğle güneşinin altında, karakol penceresinden içeriye çöken yorgunluk.

Kusursuz Cinayet

Her zaman takip ettiği polisiye derginin sitesinde, o çok ünlü polisiye yazarının yapay zekâyla oluşturulmuş bot’u tarafından verilecek öykü eğitimi hakkındaki ilanı okuduğunda aklı başından gitti. Bot, yazarın romanları, günlükleri, fotoğrafları gibi çok çeşitli materyal kullanılarak hazırlanmış ve çalıştıkları öykü taslağı üzerine yazardan öneri almak isteyen yazar adaylarının hizmetine açılmıştı. Ücreti çok da yüksek olmayan derslere katılım için özel bir şart aranmıyor, yalnızca bu özel programın desteğiyle yazılmış öykülerin yayınlanması durumunda programın duyurusunun yapılması amacıyla, ufak bir bildirim notu eklenmesi ve olası telif haklarının ilgili şirkete devri talep ediliyordu.

Uzun zamandır bir cinayet fikrini kafasında evirip çeviren ve imkânsız “kusursuz cinayeti” tasarlamak konusunda takıntılı bir ilgi geliştiren Cemil, daha önce pek çok polisiye kurgu atölyesine katılmış ama “gerçek” yazarlar tarafından verilen bu eğitimlerden bir türlü arzu ettiği karşılığı alamamıştı. Ama bu kez durum farklıydı! Kusursuz cinayetlerin biricik üstadından alacağı, üstelik web sitesinde anlatıldığı kadarıyla, bunca emek ve teknolojiyle hazırlanmış bir eğitimin kendisine kazandıracakları mutlaka faydalı olacaktı.

***

Cemil’in kafasındaki hikâye, kendisini her karşılaşmalarında bakışları ve imalı sözleriyle rahatsız eden, ayda en az birkaç kez kapısına gelip borç para isteyen, vermek istemediği birkaç sefer neredeyse salonun ortasına kadar girerek onu tehdit eden, kısacası, kendisini karşısında adeta aciz bir çocuk gibi hissettiren üst kat komşusunun öldürülmesiyle ilgiliydi.

Gerçekte bunu yapabilecek kadar kararlı ve fiziksel olarak adamla gerçekleşecek herhangi bir kavgadan galip çıkabilecek kadar güçlü hissetmeyen Cemil, aylardır aklında evirip çevirdiği bu fikri kendisi için bir tür uyku öncesi düşünme egzersizi haline getirmişti.

İlla komşusunu öldürecek filan değildi ama bir yolunu, bu cinayeti yakayı ele vermeden işleyebileceği bir formül bulsa, belki sadece öyküyü tamamlayarak, en azından yazıp yayınlayarak huzur bulabileceğine inanmaya başlamıştı.  

Grup halinde alınan bazı polisiye kurgu eğitimlerine katılmış, bir ikisinde bu fikri ucundan kıyısından açacak olmuş ama akla ya da kendi karakterine uygun olmayan geri bildirimlerle karşılaşınca hayal kırıklığıyla eğitimleri terk etmişti. Bu arada, zorba komşunun işkencesi sürüyordu. Cemil eve girip çıkarken görünmez olmaya, akşamları ışığı ve televizyonu açmayarak gizlenmeye çalışıyordu.

***

Eğitime kaydolduktan sonra, istendiği üzere, ilk ders için kısa bir taslak hazırlarken, “Muhtemelen hiç kimse yazmak istediği bir öykü üzerine bu kadar kafa yormamıştır,” diye geçirdi içinden. Her ne kadar uzatmak istemese de yapay zekânın ve tabii kendisinin vaktini alabilecek ama zaten çoktan üzerine düşünmüş olduğu bazı detayları açıklamak zorunda hissediyordu.

Taslağı önünde açılan sayfaya yüklediğinde anlaşılıp işlenmesinin biraz vakit alacağını sanmıştı ama öyle olmadı:

“Çok iyi planlanmış görünen bir cinayet bu, Cemil Bey,” dedi yazar birkaç saniye içinde. “Gördüğüm kadarıyla epey detaylı çalışmışsınız. Bana ihtiyacınız olduğuna emin misiniz?”

“Şaka mı yapıyor acaba,” diye düşündü Cemil. “Teşekkür ederim. Uzun zamandır üzerinde düşündüğüm bir konuydu.”

“Planınızın kusursuz olmaya çok yaklaştığını söyleyebilirim. Komşusunun evine giren adamın o sırada evde olmadığını kanıtlamak üzere cep telefonunu ofisinde bırakmış olması, oturduğu binaya karanlıkta kimseye görünmeden dönmesi ve komşusunun kapısını beklemediği bir anda yardım ister gibi sessizce çalması gibi detaylar gayet akla yatkın. Ancak açıkçası, kahramanınızın böyle bir cinayeti bıçakla işleyebileceğinden pek de emin olamadım.”

“Ben orda bıçak yazdım ama önerilerinize açığım,” yazdı Cemil, uysal bir öğrenci gibi.

“Komşu, kapıyı açtığında muhtemelen alaycı, zorba bir tavrı olacak. Sizin zayıf biri olduğu anlaşılan kahramanınızın o durumda elindeki bıçağı saplayabileceği biraz şüpheli. Benim önerim, tabii karakteri değiştirmeyecekseniz, kahramanınızın komşusuna reddedemeyeceği bir şey vermesi ve bu nesnenin de zehirli olması olabilir mesela.”

“Yanlış anlaşılmak istemem ama malum, adli tıp filan çok gelişti, ne olduğu anlaşılamayacak, anlaşıldığında da takip edilemeyecek bir zehir bulmak zor olmaz mı?”

“Öykünün 2025’te geçmesi durumunda haklısınız Cemil Bey,” dedi yazar.

Cemil, bir an kendisini zeki hissetmekle parasını boşa yatırdığını düşünmek arasında bocaladı.

“Ama,” diye devam etti yazar, “geçmişte kullanılan bazı bitkisel zehirlerin hala iş gördüğüne, hatta bugün yeterince bilinmediklerinden, dolaylı yollarla elde edilmeleri durumunda dikkat çekmeyeceklerine de eminim.”

Cemil, bir an altın bulmuş gibi hissetti. Sadece parasını kurtarmamış, belki de derdinin devası ayağına gelmişti.

Toplam beş saatlik eğitimin tamamını bir gecede tamamlayan Cemil, usta yazarın yardımıyla cinayet aletinden kaçış stratejilerine kadar olayın her adımını yeniden tasarlamış; eskidiğini, yeni teknoloji karşısında çocukça kalacağını var saydığı kimi önerilerin hala işe yarayabileceğini şaşırarak fark ederken, şüpheye düştüğü her noktada yeni teknolojinin yardıma koşup mantık hatalarını göstermesiyle büyülenmişti.

***

Cemil, hiç yapamayacağını düşündüğü o kusursuz cinayeti işlediğinde kendisiyle öyle gurur duydu, diğer komşular gibi kendisine de standart sorular sormak üzere gelen polislerin aczi karşısında öylesine keyif aldı ki, adrenalin fazlasından uyuyamadığı birkaç haftanın sonunda bu öyküyü paylaşmadan edemeyeceğine emin oldu.

İmdadına, daha önce katıldığı atölyelerden birini düzenleyen yayınevinin, katılımcı öyküleri için derlediği kitabın davet maili yetişti. Çağrıya cevap olarak, isim ve şehir bilgileri değiştirilmiş öyküsünü e-postasına eklediğinde hissettiği, korkudan ziyade öz güven ya da gurur benzeri bir şeydi.

İki ay sonra kitap yayınlandığında, komşusunun zulmünden kurtulmuş, hem de bunu kendi başına, zekâsı sayesinde becermiş, adeta yeni bir hayata başlamış, hiç olmadığı kadar özgüven kazanmış olduğundan, öyküsünü çekinmeden yeni açtığı sosyal medya hesabında paylaştı.

Cemil bir bankada sıradan bir veznedardı. Bu nedenle sosyal medya hesabı kimsenin dikkatini çekmedi. Ama cinayet bürodan emekli komiser İlhami polisiye kurgu atölyelerinin gediklisiydi. Katılmamış bile olsa, atölye çıktılarını takip etmek, yayınlanan öykülerdeki cehalet ve şuursuzluk timsali detayları bularak eğlenmek, İlhami’nin sakin ve heyecandan uzak emeklilik hayatının vaz geçilmez eğlencesiydi.

İlhami Cemil’in öyküsünü okuduğunda, görev başındaki eski meslektaşı Kasım’ın yakın zamanda üzerinde çalıştığı ve muhtemelen sonuçlandıramadan rafa kaldırdığı bir dosyayla benzerliğini fark etti. Doğrusu cinayetin detayları epey zekiceydi. Muhtemelen bir ilgisi yoktu ama bu öyküden Kasım’ı haberdar etmenin, en azından komiserin konuya yeni bir perspektifle bakmasını sağlayabileceğini düşünerek arkadaşını aradı. Hem, işlediği cinayeti afişe ederek marifetini cihanı âleme duyurmak isteyecek manyaklar da az değildi.

***

Öykünün yazarı Cemil Karaman’ın gerçekten de öldürülen adamın komşusu olduğu anlaşıldığında Kasım’ın şüphesi kalmamıştı. Sorgu için emniyete getirilen Cemil, uzun süre susarak ve olayla bir ilgisi olmadığında ısrar ederek durumdan sıyrılmaya çalıştıysa da yakın zamanda zar zor edindiği öz güveninin dağılması uzun sürmedi.

Sıkıştığını hissedince Cemil’in aklına dâhiyane bir fikir geldi. Tüm bu planın yapay zekâ tarafından yapıldığını, kendisinin bir öykü yazmak üzere başvurduğu bu zımbırtının onu adeta bu cinayete yönlendirdiğini öne sürdü. Hukuktan pek anlamazdı ama bu konuda bir takım boşluklar olduğuna hemen hemen emindi.

Kendisini sorgulayan komiser ve yardımcısının bu hikâyeden etkilenmediğini fark ettiğinde bir avukata ihtiyacı olduğunu anladı Cemil. Daha önce ufak tefek işler için vekâlet verdiği lise arkadaşı İbrahim’i aramaya karar verdi.

İbrahim, sorgu odasına elinde bir belgeyle girdi. Elindeki, ünlü polisiye yazarından aldığı dersler sonucunda yazdığı bir öyküyü yayınladığını tespit eden yapay zekâ şirketinin, Cemil’e, telif haklarını ihlalden açtığı davanın oldukça yüklü tazminat talebiydi.

BENİM KİTAPLIĞIMDAN

GARİP, ÇOK GARİP – KOLEKTİF KİTAP

Yayınevi: İTHAKİ YAYINLARI

Yayın Tarihi: 2025- 01

Sayfa Sayısı: 136

Türü: POLİSİYE / ÖYKÜ

İthaki yayınlarının Pangea Kitaplığı’ndan çıkan, 9 yazarı bir araya toplayan “Garip, Çok Garip” polisiye unsurların ağır bastığı öykülerden oluşuyor. Yazarların hepsi birbirinden güçlü, kalemlerini ustaca konuşturmuşlar ve garipliklerle dolu, gizemli ve sürükleyici öykülere imza atmışlar.

YAZARLAR VE ÖYKÜLER:

MEHMET BERK YALTIRIK- KARAKONCOLOS FİRARİ: Galata Voyvoda Karakolu’ndan Sertaharriyye (sivil polis) Neriman ve ekibi, Komiser Abbas ile polis memuru Murad, Mehterhane Damı’ndan garip çok garip bir şekilde firar eden Karakoncolos Hidayet’in kaçışının ardındaki gizemi çözmek üzere göreve çağrılırlar.

ZEYNEP RADE- IVIR ZIVIR: Genç ve vurdumduymaz, biraz da asi olan Ezgi bir hediye uğruna kendini garipliklerle dolu bir mekânda bulur. Üstelik garip olan sadece mekân değildir.

ARMAĞAN TUNABOYLU- KİMLER YAŞADI, KİMLER ÖLDÜ BU EVDE: Kentsel dönüşüme girmiş bir apartmanın yıkım çalışmalarında, kırılan duvarın içinden beş ceset çıkar ve işin kötüsü ceset sayısı çoğalacak gibidir. Komiser Melih en az kendisi kadar garip olan bu vakayı soruşturmaya başlar.

ÇAĞATAY YAŞMUT- KİRALIK DAİRE: Günlerce kiralık ev arayan Hülya, sonunda bir emlakçının yardımıyla seçkin bir semtte, üstelik çok ucuza bir daire kiralar. Kibar bir İstanbul beyefendisi olan yaşlı ev sahibi Münip Sacit vaktiyle annesinin yazdığı bir öykü kitabını okuması için Hülya’ya verir ve gariplikler tam da ondan sonra başlar.

ASLIHAN KOCABAL- BEYAZ KAZ: Beyaz eşya dükkânı sahibi Metin Mekintaş, yan sokaktaki su bayiinin sahibi tarafından, suratının sol yarısı simsiyah boyanmış, ağzı dikilmiş, karnı yarılmış, bağırsakları dışarı taşmış vaziyette yaralı olarak bulunur ve bu vahşeti yapanın kim olduğunu söyleme şansı olmadan hayatını kaybeder. Bu garip vakanın zanlısını bulmak üzere soruşturma başlar.

CENK ÇALIŞIR- ACELEDEN: Trafikte, kırmızı ışıkta bekleyen bir aracın yanına siyah, uzun paltolu garip bir adam yanaşır ve birdenbire cebinden çıkardığı tabancayla sürücüye ateş etmeye başlar. Her şey öyle hızlı gelişir ki arkadaki araçta olaya şahit olan kadın, zanlının yüzünü dahi görmeye fırsat bulamamıştır. Başkomiser Mert ve ekibi hem faili hem kendisi garip cinayeti araştırmaya başlar.

EMEL ASLAN- GÜNEŞE DOĞRU: Leyla, garip duygular içinde uyandığı günün beklediği gün olduğuna karar verir. Gariplikler sadece duygularını değil, hareketlerini de esir almış gibidir.

GÖZDE SAYDAN- BEYAZ BAYKUŞ: Şehirdeki evini satıp bir sahil köyüne yerleşen İhsan yeni evinin sundurmasında otururken bahçedeki çınar ağacının dallarının arasından duyduğu baykuş sesiyle huzursuz olur. Neden huzursuz olduğunu da o baykuşun orada ne aradığını da bilmeyen İhsan için garipliklerin başladığı gün, o gündür.

ERCAN AKBAY- İKİ NUMARALI HÜCRE: İki cinayetten hüküm giymiş Turan Kavruk, namı diğer Öküz, cezai ehliyetsizlik iddiasıyla, ağır ve tehlikeli akıl hastalarının kabul edildiği bir hastaneye kapatılmıştır. Turan’ın hastanede olmaktan bir şikâyeti yoktur, zira onun tek amacı, karısını ve kızını hunharca öldüren fedaileri azmettiren kişiyi bulmaktır ve hastane bu iş için biçilmiş kaftandır. Temizlikçisinden, güvenlik görevlisine, psikiyatristinden, başhekimine kadar bu adamın tecrit odasında olduğu vakitlerde bile dışarıyla irtibat kurabilmesine anlam veremeyen hastane ekibi işleri sıkı tutmak için ellerinden geleni yaparlar.

ALGAN SEZGİNTÜREDİ/MESUT DEMİRBİLEK – KAVGAZ/PİLOT

Yayınevi: APRİL YAYINCILIK

Yayın Tarihi: EKİM 2023

Türü: POLİSİYE – ROMAN

Sayfa Sayısı: 240

Polisiye yazarı, Türkiye Polisiye Yazarları Birliği başkanı Algan Sezgintüredi ve Suç Araştırmaları Uzmanı, emekli Emniyet Müdürü Mesut Demirbilek’in birlikte kaleme aldıkları “Kavgaz” serisi, ikinci kitap Kavgaz/Pilot ile maceraya kaldığı yerden devam ediyor.

1980 sonları ve 1990 başlarının Türkiye’sinde geçen romanda, iki yıldır İstanbul Cinayet Büro’da görevli, nihayet komiser yardımcılığına atanmış, 24 yaşındaki genç ve idealist polis Mutlu Kavgaz, bu sefer çok zorlu bir vakayla karşı karşıyadır. Mısır hava kuvvetlerinden müstevi, Mısır uyruklu Davut El Maksut, 24 Aralık sabahı, İstanbul Etap Otel’deki odasında, çırılçıplak bir halde öldürülmüş olarak bulunur. Cinayetin üzerinden altı ay geçmiş ve hâlâ katil ya da katiller bulunamamıştır. Emniyet teşkilatını, Milli İstihbaratı ve diplomatları zor durumda bırakan bu faili meçhul cinayetin bir an evvel çözülmesi için baskılar başlar.

İstanbul Asayiş Şube Emniyet Müdürü Sabri Ateş bu karmaşık vakayı Mutlu Kavgaz’a verir. Mutlu ne yapıp edip katili bulmalı ve başta teşkilatın, daha sonra ülkenin namusunu, şerefini kurtarmalıdır. İşlenişinin üzerinden altı ay geçmiş bir cinayeti çözmek göründüğü kadar kolay değildir. MİT’in bile çözemediği bir vakayı Mutlu nasıl çözecektir? Mutlu bu karmaşık ve tehlikeli cinayet vakasını eşeledikçe maktulün sosyal çevresi ve cinsel tercihleri hakkında ilginç bilgilere erişir. Öğrendikleri, bir casusluk saldırısı olduğu sanılan cinayet vakasına bambaşka bir açıdan bakmayı gerektirir. Mutlu, soruşturma kapsamında hemen her gecesini geçirdiği Beyoğlu’nun arka sokaklarında, hiç alışık olmadığı bir camiayla, adını ilk kez duyduğu cinsel eğilimleri olan bireylerle tanışır. Her sorgu, her araştırma, her soruşturma, Mutlu’nun, katilin o camiadan biri olduğu tezini güçlendirmektedir. Fakat cinsel tercihleri yüzünden dışlanmış, ötekileştirilmiş, kendi kabuğuna çekilmiş insanların arasına karışmak, güvenlerini kazanıp ağızlarından laf almak sandığından daha zordur. Mutlu, bütün bu soruşturma karmaşasının yanında ilk kez bir kadınla hem de yasak bir ilişki yaşamaya başlar. Özel hayatındaki duygu karmaşaları, zorlu ve uzun süren cinayet soruşturması, müdürlerinden gelen baskılar ve dost sandıklarının ihanetleri Mutlu’yu yıldırmak yerine çözüme daha da yaklaştırır.

1980 ve 1990’ların siyasi ve toplumsal atmosferi romanın arka planında ustaca işlenmiş. Kitapta, o dönemin karmaşık ve çalkantılı yapısını gerçekçi kılan elbette hem Algan Sezgintüredi’nin akıcı ve sürükleyici üslubu hem de Mesut Demirbilek’in gerçek hayattaki deneyimlerini hikâyeye ustaca aktarması.

Polisiyeseverlerin kaçırmaması gereken bir roman.

ÖNAY YILMAZ – MATEMATİK CİNAYETLERİ

Yayınevi: KDY

Yayın Tarihi: 2023

Türü: POLİSİYE – ROMAN

Sayfa Sayısı: 172

Matematik Cinayetleri Önay Yılmaz’ın matematikle polisiyeyi ustaca harmanladığı, ilginç ve bence sıra dışı bir polisiye roman. Alışılagelmiş polisiyelerden çok farklı. Katilin en baştan belli olması kitabın gizem dozunu asla düşürmediği gibi yazar son sayfaya kadar heyecanı dorukta tutmayı başarmış.

Matematik profesörü Kemal Yıldırım’ın kendi gibi matematikçi olan karısı Selma Yıldırım amansız bir hastalığa yakalanmıştır ve kısa süre sonra ölümle tanışacaktır. Ne yazık ki Profesör Kemal’e karısıyla geçirebileceği sayılı günleri bile çok gören kişi ya da kişiler Selma Yıldırım’ı feci bir şekilde katlederler. Kemal Yıldırım karısının yokluğuna nasıl alışacağını henüz bilemezken, karısının sağlığında kendisi için hazırladığı küçük bir oyunun içinde bulur kendini. Selma onun için matematik problemlerinden oluşan sorular ve bunları çözdüğü takdirde alacağı ödüller hazırlamıştır. Niyeti, kocasını bir süredir uzaklaştığı matematiğe yeniden ısındırmaktır. Fakat Kemal Yıldırım için bu problemleri çözmek yeterli değildir. O, çok sevdiği karısını ondan ayıran katili yakalayıp cezasını kendi vermek ister. İşte olaylar tam da bundan sonra başlar.

Matematik problemleri, matematik tarihi, ünlü matematikçilerin hayatlarının dönüm noktasına damga vurmuş yerlerin anlatıldığı bölümler eşliğinde cinayetler, soruşturmalar, geçmişin sırlarla dolu izleri ve soluk soluğa bir polisiye sizleri bekliyor.

VASİYET – BİR TOLGA ATEŞ POLİSİYESİ – KEREM KAŞ

Yayınevi: LYDİA YAYINCILIK

Yayın Tarihi: Ocak 2025

Sayfa Sayısı: 360

Türü: POLİSİYE- ROMAN

Vasiyet, Kerem Kaş’ın beşinci romanı. Dedektif Dergi yazarlarından Kerem Kaş genç yaşına sığdırdığı beş romanın yanı sıra öyküleriyle de birçok kolektif kitapta yer almış, başarılı bir yazar. Kalemi akıcı, sade ve düzgün. Zekice işlenmiş kurgularıyla, kitaplarındaki gizem düzeyini son sayfaya kadar korumayı başarabilen yazarlardan. Vasiyet romanı bir soruşturma polisiyesi ve bir polisiye romanda olması gereken bütün özelliklere sahip. Her ne kadar ben eski komiser Tolga Ateş’le bu kitapta tanışmış olsam da aslında Tolga Ateş’in macerası Kerem Kaş’ın Kayıp Cesetler romanında başlıyor.

Emine Taşpınar yaşı epey ilerlemiş çok zengin,  kanser hastası bir kadındır. Eşini ve biricik oğlunu yıllar evvel kaybettiği için günün birinde bütün mirası, ölmüş kız kardeşi ve erkek kardeşinin çocukları Tuncer, Songül, Songül’ün hayırsız kocası Recep, Songül’ün erkek kardeşi Faruk ve Faruk’un oğlu Engin’e kalacaktır.

Ne var ki Emine Hanım’ın yeğenleri ona karşı ilgisiz, sadece parasına değer veren, başları sıkışmadıkça kapısına dahi uğramayan insanlardır. Hastalığı ve yaşlılığı dolayısıyla bir ayağı çukurda olan Emine Hanım’ın mirasından medet uman yeğenler, Emine Hanım’ın hiç beklemedik bir hareketiyle neye uğradıklarını şaşırırlar. Emine Hanım henüz tanıştığı bir genç kızı (Yeşim) evlat edinip bütün mirasını ona bırakacağını söylemektedir. Yeğenleri kadının delirmiş olduğunu düşünürler. Duyduklarına inanamazlar. Kimisi bu saçma durumu en baştan kabullenmiş gibi görünürken, kimisiyse çareyi bağırıp çağırmakta hatta kadını tehdit etmekte bulur. Emine Hanım’ın hiçbir tehdide boyun eğmeye niyeti yoktur. Bütün mirasını, evlat edinmek için işlemlere başladığı genç ve güzel Yeşim’e bırakacaktır.

Yeğenlerden Tuncer iş yerinden arkadaşı Ahmet ve karısı Zerrin’den bir yemek düzenleyip halasını fikrinden caydırmaları için ricada bulunur. Ahmet, arkadaşının ricasını kırmaz. Tuncer için sadece halasını bu ani yemek davetine ikna etmek kalmıştır. Halası önce itiraz etse de yemeğe Yeşim’in de davet edilmesi şartıyla kabul eder.

Birkaç gün sonra bütün yeğenler, Yeşim ve Emine Hanım mükellef bir sofrada Ahmet ve Zerrin çiftinin iki katlı müstakil evlerinin salonundaki büyük yemek masasının etrafında toplanmışlardır. Kısa bir süre sonra tesadüfler zinciri tamamlanır ve Ahmet Bey’le Tuncer’in ortak arkadaşları eski komiser Tolga Ateş, Mehmet Ali ve Yeşim’e olan ilgisinden dolayı kendi kendini yemeğe davet eden Okan da masada yerlerini alırlar.

Davette yemekler yenir, sıkıcı ve samimiyetsiz muhabbetler edilir. Nihayet yemek bitip erkekler Ahmet Bey’in dillere destan balkonuna, içki sofrasına çekilirlerken, kadınlar salonda kalmayı yeğler. Gecenin sıkıcılığı salondaki herkesin yüzünden okunuyordur.

Kısa süre sonra Emine Hanım çok yakın bir arkadaşına telefon etmek istediğini söyler ve evin hanımı Zerrin tarafından Ahmet Bey’in çalışma odasına götürülür. Emine Hanım için sonun başlangıcı o oda olur.

Aradan geçen zamana rağmen hâlâ çalışma odasından çıkmayan Emine Hanım’ı merak eden ev sahipleri ve misafirler çalışma odasının kapısının önüne toplanırlar. Emine Hanım çağrılara cevap vermiyordur ve ne hikmetse odanın kapısını da kilitlemiştir. Çaresiz kapı kırılır ve yaşlı kadının cansız bedeniyle karşılaşılır.

Emine Hanım kilitli bir kapının ardında, bir ev dolusu insanın arasında, başına defalarca vurularak öldürülmüştür. Tolga Ateş duruma hemen el koyar. Birkaç saat içinde Komiser Fırat ve Tolga Ateş’in bütün eski mesai arkadaşları olay mahalline gelirler ve soruşturma başlar. Her ne kadar Tolga Ateş’in görev yaptığı yıllarda amiri olan İlhami Tuna onu bu soruşturmanın dışında bırakmaya çalışsa da bunda başarılı olamaz. O, çoktan bu muammalarla dolu cinayet vakasının tam ortasına düşmüştür.

Sırlarla dolu, gizemin son sayfalara kadar sürdüğü bu macerada cinayete kurban gidenlerin sayısı yükselmeye başlar. Maktuller çoğaldıkça başta Emniyet teşkilatının sonra da Tolga Ateş’in işi daha da zorlaşır.

Bu cinayet nasıl ve neden işlenmiştir? Her an göz önünde olan yeğenlerin cinayet işleyecek kadar vakitleri olmuş mudur? Katil dışarıdan biri midir yoksa Emine Hanım vasiyetinde son anda yapmak istediği değişiklik yüzünden yeğenlerinden birinin gazabına mı uğramıştır. Peki, dışarıdan gelen biri nasıl olup da bir ev dolusu insana görünmeden içeri girebilmiş, Emine Hanım’ın bulunduğu odaya sızmayı başarmıştır?

KİM OLDUĞUMU BİLİYORUM!

Başım birkaç saat daha bu şekilde zonklamaya devam ederse muhtemelen bayılacaktım. Derin bir nefes almaya çalışsam da bu ağrı için nafile olduğunu biliyordum. Buradan dışarıya çıkmak zorundaydım, ancak beni neyin karşılayacağını bilmiyordum. Gardırobun kapısını aralamaya çalışmak işe yarayacak gibi değildi. Kendimi geri çekerek, zonklayan başımı bilmediğim bir nedenden dolayı yapış yapış olan ellerimin arasına aldım.

“Ne işim var burada? Neden buradayım?” Sesim yabancı gelmişti bana; sanki bana ait değildi. “Kimim ben?” diye fısıldayarak ağlamaya başladım.

Kimdim ben? Asıl sormam gereken soruydu bu. Ne ismimi, ne neler yaşadığımı, ne de burada ne işim olduğunu hatırlıyordum. Büyük ihtimalle birinden kaçıyor olmalıydım ki kendimi buraya kilitlemiştim. Bu demek oluyordu ki, dışarıda tehlikeli biri vardı.

Nefes almak gittikçe imkânsızlaşıyordu. Oksijenim daha fazla tükenmeden birinin bana yardım etmesi gerekiyordu, ancak ses çıkaramayacak kadar korkuyordum. Kalbimin sesi, gardırop kapısının altından içeriye doğru sızan saatin tik-taklarıyla ahenk içerisine girmişti. Korku, bütün vücudumu ateşten bir yorgan gibi sarmıştı; hem vücudumu yakıyordu hem de soğuk soğuk terletiyordu. Terli ve yapış yapış olan elimi, karanlığın içinde zar zor bulabildiğim cebime götürdüm. Titreyen parmaklarım, cebimden çıkan birkaç fişi hissedince hayal kırıklığına uğradım. Ne cebimde ne de etrafımda kendimi koruyacağım bir şey vardı. Geriye iki seçenek kalıyordu; ya burada kalmayı tercih edip havasızlıktan ölecektim ya da dışarıdaki her ne ise onunla yüzleşecektim. Buna hareketsizlikten uyuşan ve canımı oldukça yakmaya başlayan bacaklarım karar verdi ve bir anda beni dolabın dışına itti. Kapının gıcırtısıyla bir an ürperdim. Sesin içeride yankılanmamış olması için dua etmek istesem de yeterince yüksek çıktığı gerçeğinin farkındaydım.

Burası gardırobun içerisi gibi karanlıktı, ancak bir yatak odasında olduğumu görebiliyordum. Yatak dağınıktı ve çarşaflar yerdeydi. Bu da demek oluyordu ki uykumdan uyandırılmış olmalıydım. Titreyen vücudumu sakinleştirmek için içime derin bir nefes çektim. Bu koku da neydi? İçerisi berbat kokuyordu. Kusmamak için midemi zor tutsam da kendimi öksürmekten alıkoyamadım. Daha fazla burada duramazdım. Kırılgan bir camın üzerinde yürüyormuş gibi parmak uçlarımda yavaşça kapıya ilerledim. Koridor aydınlıktı. Bu sayede ellerimdeki kırmızı sıvıyı görebildim. Önce ağlamak istedim fakat içimdeki korku buna engel oldu. Ellerimin titremesi artmaya başladı. Bütün duyguları aynı anda yaşıyordum. Merak duygum, endişe ve üzüntüyü bastırmada başarılı olamayınca korku tekrar bütün vücudumu ele geçirdi. Kalbim daha fazla buna dayanamayacaktı. Bir karar vermeliydim. Burada böyle ölemezdim. Hayır, birinin bana yardım etmesini istesem de tek başınaydım.

Küçük adımlarla koridorda ilerlemeye devam ettim. İçeriden ses gelmiyordu, ancak başımın ağrısından olmalı, beynimde korkunç çocuk kahkahaları yankılanıyordu. İlerledikçe kokunun etkisi artıyor, gözlerim yuvalarından çıkacakmış gibi dönüyordu. Sessizlik, içimdeki gerilimi artırıyordu. Etrafa dikkatlice bakmaya çalıştım, ileride iki oda vardı ve koridorun sonunda çıkış kapısı duruyordu. Şu an tek istediğim, oraya doğru ilerleyip hemen buradan kaçmaktı. Adımlarım gittikçe hızlanmaya başladı. Tam ilk odanın kapısına varmıştım ki solumda duran çiçek saksısına çarptım. Çıkan ses yalnıza içeriye değil, âdeta tüm ülkeye yayılmıştı. Şimdi ne yapacaktım?

Bir süre hareketsiz bir şekilde, olduğum yerde kaldım. Her an biri önüme çıkıp beni alt edebilirdi. Zaten bariz bir şekilde koridorun ortasındaydım; beni fark etmemeleri imkânsızdı. Karşımdaki aynadan diğer odalara bakmaya çalışırken, gözlerim kafamdaki yaraya ilişti. Kanamam vardı ve başımın ağrısının da hafıza kaybımın da sebebi bu olmalıydı. Boğuştuğum kişi başıma vurmuş olmalıydı. Bir süre kendime bakmaya devam ettim. Kana bulanmış saçlarım, sakalımdan bir ton açık renkliydi. Orta yaşlarda, omuzları geniş biriydim. Yorgunluktan ve ağlamaktan moraran gözlerim, hayal kırıklığı ve endişe içerisinde bakıyordu. Karşımda duran kişi bana o denli yabancıydı ki sanki aynaya değil de başka birinin yansımasına bakıyordum.

Ortalıkta hâlâ kimse yoktu. Bu zamana kadar çoktan yakalanmış olmam gerekirdi. İlerlemekten başka çarem olmadığını anlayınca, ürkekçe, titreyen bir yaprak gibi ileriye doğru süzüldüm. Çıplak ayaklarım, ellerimden daha yapışkan hâle geldi. Her yer kana bulanmıştı. Ellerimle duvarı tuttuğumda duvarı da kana bulamayı başardım. Açıklayamadığım ve beynimde dönen bir sürü soru vardı. Ancak hepsinden daha önemli olan soru ise, burada ne olduğuydu. Tüm bunların gerçek olmamasını diledim. Bu… Bir rüya olmalıydı.

“Evet, evet… Bir rüyadasın. Hatta bir kâbus bu. Bunlar gerçek değil. Gerçek olamayacak kadar saçma,” diye fısıldadım, kendimi inandırmak isteyerek. Gözlerimi bir süre sıkıca kapatıp açtım. Ama… yine buradaydım. Bunun gerçek olduğunu kabullenmeliydim. İçeride her kim varsa, ona karşı kendimi savunmak zorundaydım. İçimde oluşan kör bir cesaretle odalardan birine girdim. Yerler, bir kova boya dökülmüş gibi kırmızıydı. Bu kırmızılığın üzerinde ise bir adam uzanıyordu. Hareket etmek istemeyen ayaklarımı zorla yerde sürükleyerek, yaşayıp yaşamadığını bile bilmediğini adama yaklaştım.

Yavaşça, “İyi misiniz?” diye sordum bir cevap gelmesi ümidiyle.

Kırmızıya boyanmış beyaz sakalları, yaşının hayli büyük olduğunu düşündürüyordu, ancak yüzü benim yaşlarımda bir adama ait gibiydi.

“Ne olur ses verin…”

Boşuna uğraşıyordum. Ayrıca… belki de bana saldıran kişi oydu. Yere eğildim, nefesini kontrol ettim. Nefes almıyordu. Karnındaki bıçak yarasını görünce yaşamadığından emin oldum.

Temkinli bir şekilde etrafa göz attım. Oturma odasındaydım. Tavandan sarkan ampul, cılız ışığıyla zar zor yanıyor, gözlerime sisli bir görüntü veriyordu. İçerisi tam bir boğuşma alanıydı: Koltuk örtüleri yırtılmış, birçok saksı parçalanmış, sandalyelerin kırılmış parçaları her tarafa saçılmıştı. Yerde duran biblo üzerindeki kan izi ve küçük bir çatlak dikkatimi çekti. Bu, başımdaki yaranın açıklamasıydı. Darbeyi burada almıştım. Yani yerde yatan adam beni öldürmek isteyen kişinin ta kendisiydi ve kendimi savunmak için onu öldürmüştüm. Ama neden? Neden beni öldürmek istemişti? Düşmanım mıydı yoksa yakın bir arkadaşım tarafından ihanete mi uğramıştım? Peki ya bıçak neredeydi ve neden dolaba saklanmıştım? Bu sorular kafamda yankılanırken, bıçağı aramak için etrafa dolanmaya başladım. Zihnimi delen saatin tik-tak sesleri ve içerisinin yoğun kokusu beni dayanılmaz bir acın içine sürüklüyordu. Bayılmamak için sıkıca masalardan birine tutundum. Nefes almamaya gayret göstererek masanın üzerindeki eşyalara göz gezdirdim. Birkaç psikoloji romanı ve bilim kitabı, bir gece lambası, bozuk paralar ve çerçevelenmiş fotoğraflar vardı. Masaya dayadığım elimi kaldırmadan, diğer elimle fotoğraflardan birini aldım. Güç bela seçebildiğim kadarıyla, iki çocuğa ait bir fotoğraftı bu. Hemen hemen aynı yaştaydılar. Belki oğlan üç yaş daha büyüktü. Şuan hangisinin daha büyük olduğunu tartışmaya ne niyetim, ne de hâlim vardı. Ancak fotoğrafa bakarken, kendimi bütün odalardan, evlerden, caddelerden uzaklaşmış, renkli çiçeklerin koktuğu, çocukların gülüştükleri, insanların dedikodu yaparak kıkırdadıkları bir piknik alanında hissettim. Bu fotoğrafları görmem bile bunları hissetmeme yetmişti. Çünkü, hafızasını kaybeden bir adamdım ben. Ailesini hatırlamayan, ama içten içe onlarla mutlu olduğunu bilen bir baba… Çerçeveyi yerine bıraktığımda, içimi bir endişe kapladı. Çocuklarım vardı ve şu an nerede olduklarını bilmiyordum. Asıl korktuğum şey ise burada olmaları ihtimaliydi. İçimden yalvarırcasına uzakta olmalarını diledim, anneleriyle güvenli bir yerde uyuyor olmalarını.

O sırada, rüzgârın çevirdiği sayfaların çıkardığı hışırtı sesinin etkisiyle dikkatim dağıldı. İlgimi üzerinde sivri bir bıçakla isimler kazınmış, hatta çiçek resimleri yapıştırılmış açık mavi bir sehpa çekti. Elimle masadan destek alarak ileriye atıldım. Hafızamı canlandırır ümidiyle isimleri okusam da pek bir faydasını göremedim. Aslında, bu kadar yorgunken hafızamı geri kazanmak yerine koltuğa gömülüp, sonsuza kadar uyumak daha cazip geliyordu. Direnmem gerekenler listesine uyku da eklenince pek de memnun olmadım.

Hava aydınlanmaya başlamıştı; güneşin ışığı pencereden içeriye vuruyordu, lambanın artık hiçbir etkisi kalmamıştı. Ağırlığımı taşımaktan yorulan masadan uzaklaştıkça, ışığın üzerine vurduğu siyah ya da grimsi bir bez torba belirginleşiyordu. İçindekiler yere dağılmıştı; tüm bu kargaşanın içerisinde sağlam kalan tek şey belki de onlardı. Sulanmış gözlerimi ovup ne olduklarına bakmaya çalıştım. Bir bilgisayar, birkaç değerli kolye ve muhtemelen yere düştüğü için çalışmayan bir telefondan başka pek de bir şey yoktu. Bunların neden torbanın içinde olduğunu anlamam çok zamanımı almadı. İnsan hayatının değeri işte bu eşyalar kadardı. Kuşkusuz, çoğumuz yaşama içgüdüsüyle varlığımızı devam ettiriyoruz. Yaşamaya devam etmek istesek de nadiren de olsa içimizde öldürme içgüdüsünün olduğunu biliyorum. Fakat insanlara böyle acı çektirmeyi istemenin, böylece işkence yapmanın sebebini anlayamıyorum. Dolayısıyla davranışlarımızın neye yönelik olduğunu anlamakta zorluk çekmeye başladım. Bunların bir cevabı olmalıydı. Aksi takdirde inanacağım tek şey, öldürmenin yaşamaktan daha değerli olduğuydu. Eğer bütün bu eşyalar bir insan öldürmeye değiyorsa, insan olmanın ne önemi kalıyordu?

Tüm bunlar, bir hırsızın önemsiz birkaç eşyayı almak istemesinden dolayı olmuştu. Bu eşyalar, benim yaşamımdan daha değerliydi belli ki. İçler acısı. Artık düşüncelerim ve duygularım birbirinden bağımsız hareket ediyordu. Bir yandan polisi aramak istesem de, diğer yandan bunu doğru bir davranış olup olmayacağından emin değilim. Telefonu elime alıp tekrar çalışıp çalışmadığını kontrol ettim. Eşimi arayıp yardım isteyebilirdim. Ne de olsa hâlâ yaşadıklarına inanmak istiyordum. Telefonu çalıştırmaya gayret etsem de başarısız olunca sinirlenip telefonu duvara fırlattım. O sırada, benden mi yoksa diğer odadan mı geldiğine emin olamadığım bir ses duydum. Bir süre sessizce bekledim, belki ses benden gelmiştir diye ancak tekrar aynı sesi duyunca, sesin karşı odadan geldiğinden emin oldum.

Kalp atışlarım hızlandı, kafamdaki çınlamalar kesildi. Yaşadıklarım, televizyondaki dedektif filmleri ya da gerilim dizileri gibi değildi; sanki bir tiyatroda, her şeyi canlı oynayan bir oyuncu gibiydim. Tam bir ikileme girmiştim, korku filmlerinde kahramanların daima en tehlikeli ve karanlık yere gitme huyları vardır ya, bunun benim için de geçerli olması gerekiyor mu bilmiyorum. Ancak oraya girmek istemediğimden emindim. Yine de bu sessizlik bitsin istiyordum; küçücük dahi olsa bir insan sesine muhtaçtım. Bütün bunlara rağmen göreceklerimden ve duyacaklarımdan memnun olmayacağımı da biliyordum. Göreceğim şey canlı bir aile olmayacaktı. Bu endişe beni öfkelendiriyordu. Kızmaya başladım kendime; yeterince kendime acıdım, artık acizliği bırakıp bir şeyler yapmalıydım.

Tekrar koridora doğru yürürken, bir yandan da etrafta keskin bir nesne arıyor, bir yandan da yürüdüğümü unutmak için kafamda daha iyi senaryolar geçiriyordum. Beynim her adımımda sanki karıncalanıyor ve düşüncelerimi donduruyordu. Terli ellerimle kapıya dayandım. Sonunda koridora ulaşmıştım. Şimdi tek yapmam gereken, karşı odaya girmekti. Son kez, bu pis kokuya rağmen derin bir nefes aldım, duvardan destek alarak kendimi diğer odaya atmaya zorladım.

İçeriye ilk girdiğimde, gözlerim içeriye giren güneş ışığından dolayı kapandı. Birkaç denemeden sonra gözlerimi açmayı başarabilsem de bulanık görmeye devam ediyordum. İlerlemek isterken ayağım bir oyuncağa takılınca sendeleyerek yere düştüm. Yerde yatan iki çocuğu o an fark ettim.

“Aman Tanrım!”

Göz bebeklerimin büyüdüğünü, göğsümün hareket etmediğini ve titrediğimi hissedebiliyordum. Yalnızca güneş ışığının girdiği bu oda dışında tüm dünya kararmıştı. Bütün canlılar bir süreliğine yok oldu, yaşam durdu. Bu acı, tüm fiziksel acıların ötesindeydi. Derin bir kasılmayla içerideki kasvetli havasa boğuluyordum; acının, dehşetin ve vahşiliğin havasıydı bu.

Talihsiz çocukların hayaletlerinin sesleri beynimde yankılanıyordu:

“Bizi koruyamadın.”

Onları koruyamamıştım, hayatıma anlam katan bu çocukları savunmasız bir şekilde bırakmıştım. Ben nasıl bir babaydım? Bunu nasıl engelleyememiştim? Onlar bu hâldeyken, benim hayatta kalabilmemin önemi neydi? Bu berbat manzara karşısında kendimi sorgulamak dışında ne yapabilirdim bilmiyorum. Sadece çığlık atmak belki de bu acıyı biraz olsun hafifletebilirdi, ancak buna dahi gücüm yoktu. Duygular artık benim için bir anlam ifade etmiyordu: Öfke, suçluluk, nefret, acı… Hepsi tek bir vücuttu.

Sağ kulağı kesilmiş tombul oyuncak ayıyı yerden alarak ayağa kalktım. Kızaran yüzümün terini kolumla silerek geri çekildim. Kenarda duran heykele çarpmamak için kolumu kendime çekerek, nefes alabilme ümidiyle pencereye koştum. Temiz hava geliyordu dışarıdan, ancak ben nefes almayı çoktan unutmuş gibiydim. Bir süre kendimi pencereye yaslayarak ağladım. Gözlerim açık bir şekilde kâbus görüyordum. Camdan yansımasını fark edip yerimden sıçrayıncaya kadar arkamdaki kadını görmemiştim. Nereden çıktığını anlayamadan, irkilip yerimden sıçradım. Dehşete düşmüş gözlerini benden ayırmadan geri çekildi. Kabarık kızıl saçları burnunun üstüne kadar iniyordu, üstünde sarı bir gecelik, ayaklarında da kenarlarından sökülmüş çoraplar vardı. Parmaklarını sıkıca bıçağa geçirmiş, yüzündeki dehşet ve acı içindeki ifadeyle titreyen bacaklarıyla ayakta zar zor duruyordu. Bedeni zayıftı; canlılığını yitirmişti sanki. Bakışları yere, masumca yatan çocukların üzerine düştü. Küçük, titrek bir kedi yavrusu gibi inledi. Olanlara hâlâ inanamıyordu belki de. Ona bir şey söylemeden bakıyordum, saatlerce hiç konuşmadan böyle susabilirdim. Neler olduğunu biliyor muydu acaba? Yoksa tüm bu süre boyunca o da mı saklanmıştı? Onun bu hâli karşısında üzülerek yardım etmek için elimi uzattım, fakat öfkeyle yüzünü buruşturdu ve özellikle bana göstermek istercesine bıçağı havaya kaldırdı. Kafam karışmıştı; neden benden uzak durmaya çalıştığını tam kavrayamadım. Belki de çocuklarımızı koruyamadığım için bana öfkeliydi, ama bu bıçağı bana doğru tutmasına sebep olamazdı.

“Sakin ol, güvendesin. Kimse artık bize zarar veremez,” dedim yumuşak bir ses tonuyla, onu sakinleştirmek isteyerek.

Etrafına bakındı. Şokun etkisinde olduğu belliydi. Muhtemelen o da bunun farkındaydı ki kendini dinç tutabilmek için güçlü durmaya çalışıyordu. Elindeki bıçağı sıkmaya başladı. Korktuğu kesindi, ama öfkesi korkusunu bastırmış gibi görünüyordu. Sessizliğini tek bir cümleyle bozdu, nefret ve acı dolu bir ses tonuyla konuştu:

“Kimsin sen?”

Kimsin sen? Ses beynimde yankılanıyordu. Bütün gün bulmaya çalıştığım bu soruyu şimdi, karşımdaki kadından duyunca kanım dondu. Beni tanımıyor muydu? Hayır… Hayır, burası benim evimdi. Onlar benim çocuklarım. Ben buydum işte, bu evin babası. İçimden kendime bunları söylesem de artık gerçekleri anlamıştım. Dizlerimin üzerine çökerek kendimi nasıl bir çıkmaza soktuğumu sorgulamaya başladım. Ne olacaktı artık? Nasıl yaşayacaktım bununla? Bir insan mı, bir canavar mı olmayı tercih edecektim, yoksa zaten canavar olmuş muydum?

“Ailemi yok ettin.”

Ağlıyordu. Ama ben… Onu teselli edemeyecek kadar kendimi sorgulamakla meşguldüm. Bunları kabullenmek çok zordu. Ölüm, ilk kez bana çok cazip gözükmüştü. İçimde ona yalvarırcasına bağırma isteği vardı. Bu bitmez tükenmez acı artık son bulmalıydı. Kim böyle bir gerçekle yaşamak isterdi ki?

Çaresizce ayağa kalktım. Kapıya çok yakındım, iki adım atsam kaçabilirdim, ama bunu yapmak istemedim. Kadın hayalet gibi, yavaşça bana yaklaştı. İşini bitirmesi için ona izin verdim. Bıçağı bana nasıl sapladığını hatırlamıyorum. Sivri bir cismi içimde acıyla hissettim sadece, sonra sendeleyerek geriye çekilmiş, korkudan titreyen elindeki bıçağı yere atarken bana hak ettiğim lanetleri savuran kadının yüzünü, kırmızı gözlerini hatırlıyorum. Artık kim olduğumun bir önemi kalmamıştı.

ELVEDA HUZUR

Eğer hayatımda iyi bir şey olacaksa bugün olsun Tanrım. Başka günlere yıllara saklama. Bana sadece bir kere bugün baksan yeterli. Her şey döndü dolaştı, sıkıştı. Kördüğüme dönen yaşamımı kolaylaştır. Amin.

Sabahları savsakladığım diş fırçalamayı bu sefer inadına, kanatırcasına uzattıkça uzattım. Neden beyazlamadı diye düşünecek yaşı çoktan geçmiştim, yine de bir ümit aynaya baktım. Sarıydı; sigara sarısı, yalnızlığın sarısı, tutunamayışın sarısı, daha da kim bilir nelerin sarısı.

Kahvaltılıklar masanın üzerinden bakıyorlar, âdetim değil ama hemen onları da kaldırdım, iki parça bulaşığı yıkadım. Bugün büyük gün ve her işimi kitabına uygun, doğru düzgün yapmalıyım. Açık gedik bırakmamalı ve tereyağından kıl çeker gibi sıyrılmalıyım bu işten. Tereyağını tezgâhta bırakmışım, onu da buzdolabına koydum. İşte böyle ufak tefek hatalar, unutkanlıklar bile olmamalı, yoksa yanarım, çıra gibi yakarlar beni. Nereden bulaştım bu işlere Tanrım! Nereden denk geldim bu beş para etmez pisliklere! O gün trene binmez olsaydım, hadi bindim diyelim o çantayı neden aldım ki, neden minnet ettim, hay benim kafama. Sen misin uyanıklık, açgözlülük yapmaya çalışan, işte böyle sıçamaz ördeğe çeviriler adamı. Giyindim, meşhur çantayı bir kere daha kontrol ettim, içindeki avrolar istif istif, tomar tomar yerinde. Ceketimi giydim, çantayı omuzuma aldım. Evden çıkarken portmantodaki aynaya bir bakış attım, gülümsedim kendime, kasabın bıçağını yalamaya giderken sırıtan koyunlara benziyordum.

Aslında, yapacağım iş kolay. O gün çantalarını aldığım ve beni kamera görüntülerinden takip ederek kim olduğumu bulan puştlara geri vereceğim paralarını. Bu kadar basit. Eksiksiz olduğunu görünce, herhangi bir üçkâğıt, yamuk yapmadığımı da anlayınca neden bana bir şey yapsınlar ki. Yapmazlar di mi, yok yok yapmazlar. Ya yaparlarsa? Daha şimdiden su koyuvermeye başladım. Ben bu işi nasıl kotarıcam ya!

Sabahları işe gitmek için hep aynı saatte trene binerim. Kaçırırsam mesaiye en az bir saat geç kalacağımdan yıllardır hiç sektirmedim. Her seferinde çok az kişi oluruz trende, kompartımanlar boştur, binen yolcuların neredeyse hepsini simaen tanırım, yani yüzlere aşinayımdır. Geçmiş yıllarda daha çok rağbet vardı ama Haydarpaşa’nın kapanmasından, metronun açılmasından sonra insanlar banliyö ile uğraşmıyor, başka vasıtalar kullanıyorlar. Son iki aydır garip bir şey tespit ettim; hiç tanımadığım biri, Aydıntepe durağından biniyor, bir spor çantayı oturduğu koltuğun altına sıkıştırıyor ve orada bırakıp bir durak sonra iniyordu. İndiği durakta başka bir kılıksız biniyor ve hemen aynı koltuğa gelip çantayı bırakıldığı yerden çıkartıyor, göz ucuyla fermuarını hafif açıp hızlıca kontrol ediyor ve sonrasında bazen bir, bazen de iki durak geçince çanta sırtında trenden ayrılıyordu. Bu durum her gün değil, haftada bir, bazen iki kere gerçekleşiyordu. Belirli bir günü de yoktu, salı da oldu perşembe de cuma da. Hafta sonları ben işe gitmediğimden bilmiyorum, belki cumartesi pazar da yapıyorlardır. Bu tespitten sonra hayatıma bir hareket geldi, evden çıkarken acaba bugün takas var mı heyecanıyla gidiyordum işe, eğer şahit olursam hiçbir detayını kaçırmadan dikkatlice izliyordum. Kimseye de bahsetmedim. Çantayı bırakan hep aynı kişi oluyor, alanlar değişiyordu. Geçen salı günü bana ne oldu hiç bilmiyorum, o cesaret nereden geldi, neden birdenbire böyle bir işe kalkıştım hiçbir fikrim yok. Sanki uzun uzadıya planlar yapmışım gibi, çanta bırakıldığı anda alelacele yerimden fırladım, ayağa kalktığımda kendime inanamadım ama geri dönüşü olmazdı, spontane bir şekilde, çantayı kaptığım gibi hızlıca ters yöne yürüyüp kaçtım. Şu anda düşününce mantıklı bir yorum yapamıyorum. Bir tür refleksti herhalde, efsunlanmış gibiydim. İşin ilginç tarafı, içinde ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim olmayan çanta için kendimi böyle bir riske atmamdı. Düşündükçe daha çok sinirleniyorum ve paniğim artıyor, uydum bir kere şeytana napiyim.

Çanta elimde istasyondan çıkarken ayaklarım birbirine dolanıyordu. Koşmadan hızlı hızlı yürümeye çalıştım ama her adımımda bir elin omzumdan yakalayıp “Gel bakalım, hayırdır, nereye?” dememesine şaşırarak çıktım binadan. Kurtulmuş muydum yoksa?

İstasyonun karşısındaki duraktan bir taksiye binip “Çabuk, çabuk!” dediğimi hatırlıyorum.

Şoför baygın gözlerini bana doğru devirip “Çabuk da nereye çabuk?” diye terslenmişti.

 “Sahile!” deyivermiştim can havliyle. Arkada oturuyordum, şoföre çaktırmadan fermuarı araladığımda deste deste Euro’ları görünce kalbim yerinden çıkacak gibi gümbür gümbür attı. O gün bir şey olmadı ya, anladım ki kalpten ölmem ben. Çıldıracak gibi olmuştum. Neden sonra taksimetreye bakınca üç yüz yirmi liraya ulaştığını gördüm, “Dur,” dedim taksiciye, “Hemen dur!” Şaşırarak sağa çekti. Çalıştığım fabrikada yemek verildiğinden yanımda pek para taşımam. O gün iki yüz lira vardı üzerimde. “Bir bankamatiğe gidelim de para çekeyim,” dedim.

“Kredi kartın yok mu?” diye terslendi yine.

 “Var,” deyince vitesin önünde duran pos cihazını gösterdi kalın parmaklarıyla. Karttan çektirdim ve indim, kurtuldum o suratsızdan. Kaldırımda durup yakınlarımda kimsenin olmadığından emin olduktan sonra çantanın fermuarını iyice açıp baktım. Tamamen avro doluydu. Tekrar aceleyle kapattım, elinde valiziyle nizamiyeden çıkan, neşeyle sokaklarda yürüyen, terhis olmuş bir asker gibiydim. İçim içime sığmıyordu, dalgalanıyor, coşuyordum. Bankamatik buldum ilkin, para çektim ve başka bir taksiyle evin yolunu tuttum.

Eve girince önce perdeleri örttüm, neme lazım bir gören olur. Desteleri çıkardım saydım, masanın üzerine dizdim. Tamı tamına üç yüz bin avro! Dile kolay. İşe gitmemiştim, gerçi kim takar bundan sonra işi. Akşama kadar evde, kahveye sigaraya buladım kendimi.  Bundan sonra ne yapmalıyım diye düşündüm durdum. Her yaptığım plan bir sonraki sigarada saçma geldi. Bir ara paranın tamamını bozdurmaya niyetlendim. Çantayı değiştirdim, yenisine sıkı sıkıya yapışarak yakındaki dövizciye gittim, kurun kaç olduğuna baktım. Kasadaki kadına yüksek meblağ bozdurursam kaçtan yapacağını sordum. Benim tipimden beklemediğinden midir nedir, kaşının birini kaldırdı ve eteğine bulaşacak bir pislik gibi baktı yüzüme. “Kaç avro bozduracaksın ki?”

 “Bin,” çıktı ağzımdan,

“Aynı fiyat kardeşim,” diyerek önündeki işine devam etti. Ben de sessizce uzaklaştım oradan. Biraz daha etraflıca düşünmem gerekiyordu anlaşılan. Hızlıca eve döndüm. Üç gün çıkmadım dışarı. İşten aradılar ‘Hastayım,’ dedim. Üçüncü günün gecesi yani dün gece, tanımadığım bir numara aradı. Saat on bire geliyordu. Taksi durağında kamera varmış, oradan taksiciye ulaşmışlar, o da kredi kartıyla ödeme yaptığımı söylemiş, sonrasında nasılsa benim numaramı bulmuşlar. Arayan adam şiveli konuşuyordu ve bol küfürle karışık tehdit etti beni. Yarın, yani bugün öğlene kalmadan Kadıköy merkezdeki bir türkü bara götürecekmişim parayı. Yoksası malum. Omzumdaki çantanın içindeki paranın hikâyesi kısaca böyle.

Evden sağ ayağımla çıktım. Yapmış olmama rağmen tuvaletim gelir gibi hissedince geri döndüm, iki damla daha varmış. Artık hazırdım. Ya da hazır gibiydim, her neyse. Elimde paralarla dolaşmak mantıklı gelmedi, yine taksi tuttum, “Kadıköy’e,” dedim bu sefer “Barlar sokağının orada ineceğim.” Camdan yansıyan yüzüme baktım büyük travmalar yaşayanlara özgü sınırsız bir iyimserlik var ifademde ya da ben öyle zannediyordum. Paranın birazını bozdurmayı düşünmüştüm ilk başlarda, iyi ki yapmamışım, şimdi bir de onu tamamlamakla uğraşacaktım. Barda kiminle karşılaşacağımı öğrenmek için dün gece arayan numaranın whatsapp profil fotosuna baktım, tanıdık geldi. Her seferinde parayı metroda bırakan at hırsızına benzeyen bir tipti. Kim bilir nereden, ne işlerden kazanmıştı bu parayı. Arada bir şeytan diyordu ki, kaç git başka şehre, başka ülkeye, nasıl bulacaklar ki. Ama hemen vazgeçiyordum bu düşüncelerden. Bir ömürlük macerayı bu üç beş günde yaşadım, daha fazlasını kaldırazdım. Kadıköy Mühürdar tarafında indim taksiden. Ayaklarım titriyor, başım dönüyordu, tansiyonum düşmüştü herhalde. Bir büfenin önündeki sandalyelerden birine oturdum, tuzlu bir açık ayran söyledim. Aklımı başıma toplamalıyım, paralar üstümdeyken düşüp bayılırsam tam bir felaket olur. Ayranı yudumlarken nefesimi dizginlemeye çalıştım, daha iyiydim sanki. Tarife göre gideceğim türkü bar da yakınlarda, bir arka sokakta olmalıydı. Şu parayı vereyim de kurtulayım psikolojisiyle bi gayret ayaklandım. Hesabı öderken sirenleri çalan polis arabaları peş peşe önümden geçti. Ellerinde silahlarıyla yelekli polisler koşturuyorlardı. Yayalar yolun kenarına çekilip yol verdiler. Yavaş yavaş çıktım büfeden. Hengâmenin olduğu arka sokakta çok daha fazla polis arabası ve ekip vardı. Dikkatli bakınca benim gideceğim barın önünde toplaştıklarını gördüm. Barın adını okudum. Yok artık! Operasyonun merkeziyle benim hedefim aynı yerdi. Şaşkınlıktan öylece kalakaldım, polisin biri ittirince kendime geldim.

“Çekilin buradan, boşaltın burayı, boşaltın, ateş edebilirler,” dedi polis.

Uykudan uyanmış gibi toparlanıp elektrik direğinin arkasına geçtim. İki dakika olmadan içeriden elleri arkalarından kelepçeli üç kişiyi çıkardılar. En öndeki oydu, evet o. Gözlerime de şansıma da inanamadım ya da şansızlığıma. Üç yüz bin avro ile Kadıköy’ün ortasında kalakalmıştım. Ne ileri gidebiliyordum ne geri. Sırtımda kendimi taşıyordum sanki ama bir adım dâhi atamadan. Öylece durup dikildim. Polisler geçiyor, insanlar, arabalar, martılar… Ben duruyordum.

SÜTLAÇ

Burası beni çok sıktı. Belki sokakta biraz hayat vardır; hep olur. Perdeyi hafifçe aralayıp aşağıya, caddeye bir göz atıyorum. Soğuk bir kış gecesi… Kalın kıyafetlerine sokulmuş insanlar telaş içinde bir yerlere koşturuyor. Köşedeki binanın önünde bir kestane satıcısı başı önüne düşmüş, kımıltısız duruyor. Uyuya kalmış galiba.

Bir müşteri tezgâhın önünde durup bir şeyler söylüyor.  Satıcıdan tepki yok. Müşteri yüzüne doğru elini sallıyor, sonra omzundan sarsıyor. N’oldu ki derken omzuma bir el dokunuyor, irkilip dönüyorum. Hoş bir kadın “Merhaba,” diyor bana.

Şaşırıyorum. Kekeleyerek “Merhaba… Merhaba… Dal… Dalmışım, kusura bakmayın,” diyorum.

“Sorun değil,” diyor. “Asıl ben özür dilerim, korkuttum sizi.”

“Yok, rica ederim,” diyorum. Söyleyecek başka bir şey bulamıyorum. Öylece kalıyorum.

“Ee?” der gibi bakıyorum. Ayıp oluyor.

“Affedersiniz, beni tanımadınız sanırım. Aynı şirkette çalışıyoruz. Adım Derya,” diyor elini uzatırken.

“Merhaba,” diyorum tokalaşırken. “Ben Cenk.”

Bal rengi gözler, kıvırcık kabarık saçlar, minik bir burun, ince dudaklar, oval bir yüzü var. Hoş biri. Demiş miydim? Bir Türk filminde az önce ayrılık sahnesini oynamış gibi… Buğulu gözleriyle çok güzel bakıyor.

Sonra ince dudaklardan şu sözler dökülüyor:

“Parti çok sıkıcı, değil mi? Ben de sıkıldım. Ne yapsam diye düşünüyordum. Benim gibi yalnız olduğunuzu görünce yanınıza geldim. Belki laflarız… Ama kötü başladık sanırım.”

“Yok, rica ederim. Aslına bakarsanız, parti eğlenceli bile olsa genelde kendi başıma takılırım. Etrafı, insanları seyretmek daha çok hoşuma gider. Gelmek zorundaydım. Patronu biliyorsunuz… Hepimizi mecbur tutuyor. Yoksa şimdi evimde, TV karşısında uzanmış, belki de sızıp kalmıştım.”

“Biraz çıkıp yürüyelim mi?” diyor. “Hava soğuk, biliyorum ama ben böyle havaları çok severim. Biraz sohbet ederiz, belki bir yerde oturup salep içeriz. Salep seversiniz, değil mi?” Nefret ederim aslında.               

“Camdan dışarı bakarız, laflarız. Ne dersiniz?” diye ekliyor cevabımı beklemeden.

“Neden olmasın. Kimseye belli etmeden çıkalım hadi,” diyorum.

“Tamam, ama önce siz çıkın,” diyor. Dikkat çekmeyelim.

Başımı sallıyorum, çapkınca göz kırpmayı unutuyorum, hay aksi. Vestiyerden paltomu alıp binanın önüne iniyorum.

Gözlerim köşedeki kestaneciyi arıyor. Hah, orada! O gelene kadar bir kese kâğıdı kestane alayım. Kestaneyi herkes sever nasılsa.

Tezgâha yaklaşıyorum “ Nasılsınız, daha iyisiniz ya… Önemli bir şey değildi inşallah. Biraz önceki kadın fazla mı panikledi acaba? İyisiniz değil mi?” diyorum gülerek.

Gözlerime boş boş bakıyor. Kafasını sallıyor.

“İyiyim,” kafasını sallayarak. “43 lira.”

Utandı galiba, konuşmak istemiyor diye düşünüyorum, parayı uzatıyor, lafı uzatmıyorum. Saymadan atıyor cebine.

“Neyse, hayırlı işler. Teşekkür ederim,” deyip tırıs tırıs uzaklaşıyorum. Ne saygısız adam!

Elimde bir paket kestane apartmanın girişinde beklemeye başlıyorum. Geç kaldı, biri lafa mı tuttu yoksa? Birkaç dakika daha bekliyorum… Yok, gelmiyor.

Geri dönüyorum; biraz kızgın, biraz mahcup biraz tıknefes. Partinin olduğu odadan bir uğultu geliyor. Bir sürü insan birinin başında toplanmış. Her kafadan bir ses çıkıyor.

“Kolonya var mı, kolonya?”

“Soğan var mı? Soğan koklatalım!”

“Yüzüne su mu serpsek? Ay…”

“Doktor var mı aramızda?” diye bağırıyor cırtlak bir ses.

Aralarına giriyorum. Derya bu, yere uzanmış.

“Allah Allah… Nasıl yani?”

Ben şaşkın şaşkın bakarken yavaşça kendine geliyor. Boş gözlerle etrafına bakınıyor. Kaldırıp bir koltuğa oturtuyoruz.  Önünde çöküyorum. Önce tanımıyor beni, sonra küçük, utangaç bir tebessüm konduruyor yanağına.

“İyi misin?” diyorum.

“Biraz daha iyiyim,” diyor.

Etrafımızdaki kalabalık dağılıyor. Yalnız kaldığımızda bana bakıyor.  Gözlerime… Bekliyor. Ben de bekliyorum. Bekleşiyoruz.

“Epilepsim var, uzun zamandır yoklamamıştı. Biraz yoruldum… Gergin bir dönemdi. Ondan olsa gerek.”

Ne yaşadığını tahmin etmem imkânsız. “Geçmiş olsun,” diyebiliyorum sadece.

Şimdi ne demeliyim. Salep? Yok, olmaz ya. Evine bırakayım desem. Amaannn diyeyim işte ne var.

“Evine bırakayım mı?”

“Çok iyi olur. Eşlik edersen sevinirim,” diye yanıtlıyor teklifimi.

Vay kolay mı oldu ne? Koluma giriyor. Bak sen!  Elini göğsüme koyuyor. Yok artık! Kalbim hızlanıyor, etraf sessizleşiyor.  N’oluyo bana ya! Hafif bir bulantı hissediyorum. Hayır, şimdi olmaz. Yine başlıyor galiba.

“İyi misin?” gibi bir şeyler diyor. Gözleri mi büyüyor? Dudakları da… Sonra göğüsleri… Bir şeyler daha söylüyor gibi, ama sadece uğultu duyuyorum; sanki biri boğulurken konuşmaya çalışıyor. Üzerime doğru geliyor. Kapıya geriliyorum, ayağım eşiğe takılıyor. Arka üstü düşmek üzereyken yakasına yapışıp tüm gücümle savuruyorum onu. Kafamın arkasında bir acı hissediyorum dünya sarsılıyor, düşüyorum. Sonrası karanlık, boşluk.

Ne kadar böyle kaldım bilmiyorum. Sonra etraf hafif hafif aydınlanıyor. Sanki puslu, buzlu bir ekran yavaş yavaş çözülüyor, görüntü netleşiyor. Tepemde dikilen hemşire üniformalı birini görüyorum. Derya! Elindekileri bana uzatıyor. Yatakta toparlanıp geri çekiliyorum.  Gözlerimi kapatıp bekliyorum. Korkarak hafifçe aralıyorum sonra.

Yaşlıca bir hemşire var karşımda bu sefer. Sırıtıyor altın dişli ağzıyla. İlacı uzatıyor, almakta tereddüt ediyorum.

“İçmelisin Hayri, saatini geçirmemeliyiz,” diyor.

“Hayri kim lan?”

“Hemşire Hanım!” diye sesleniyor biri. “Hastanın ilaçlarını düzenledim. Gerekenleri yazdım. Halledince beni arayın, odamda olacağım.”

“Tabii, Doktor Hanım, diyor altın dişli.

Doktor Hanım çıkıyor. Kapıda iki kişi var. Onunla konuşmak istedikleri belli oluyor.

“Doktor Hanım, kaybedecek vaktimiz kısıtlı, bir sürü işimiz var. Ne zaman konuşabileceğiz?”

“Sizi anlıyorum,” diyor doktor, “Ama ne durumda olduğunu görmek için biraz beklememiz gerekti. Birazdan girip konuşabilirsiniz.”

Sonra hayretle ekliyor “Kadını merdiven boşluğundan attı, öyle mi?”

Birkaç adım geri çekilip uzaklaşıyorlar, duyamıyorum artık. Ne konuşuyorsunuz? Kim kimi attı? Gerçekten hastanede miyim? Yuvarlanınca bayılmış olmalıyım. Biri kafama mı vurdu benim. Başım ağrıyor ki. Peki, o gözler, dudaklar, o dev memeler neyin nesiydi… Ne oldu bana?

Uzun zamandır böyle olmuyordum. Tabii ya, dün akşam yediğim sütlaç! Evet evet… Tuhaf kokuyordu zaten. Ya Rukiye teyze bir şey mi koydun içine? Deli karı. Anacığımın emanetidir bana. Yoksa ben mi ona emanettim?

Annem… İçine zehir koyduğu sütlaçla öldürmüştü babamı. Yani babam olacak o pislik herifi!

Öyle miydi hakikaten? Abim öyle anlatmıştı. Yok yok, Rukiye teyze anlatmıştı. Sütlaç… Polisler eve girdiklerinde biz iki kardeş zırıl zırıl ağlıyormuşuz annemin babamın cesedinin başında. Kapı açılmayınca komşular aramış polisi.  Kendine niye kıydın ki anne? Hapse girsen çoktan çıkmıştın şimdi.

Polisler doktorla konuşmayı bitirdi. Birazdan yanıma gelecekler. Kaçıp kurtulmalıyım. Pencereye koşsam açıp atlasam mı? Tamam, öyle yapayım.

Açıyorum pencereyi. Tabii ki demirli. Ne bekliyordum ki? Geri dönüp tuvalete giriyorum. Asma tavanı elimle yokluyorum. Açılıyor. Kendimi yukarı çekip kapağı kapatıyorum.

Karanlıktan, kapalı yerlerden korkar mıydım göreceğiz bakalım.

Sürünerek ilerliyorum. Yan odanın üstüne gelmiş olmalıyım. Kapağı kaldırıp odaya atlıyorum. Ha-ha! Kurtuldum!

Derken…

Çığlık atan bir hemşire her şeyi berbat ediyor. Odadan çıkıyorum. Polisler beni fark ediyor.

“Dur birader! Dur!”

Durmam tabii! Koşuyorum. Merdivenden aşağı deli gibi iniyorum. Deli gibi mi, haha! Herkes bana bakıyor. Döner kapıya yöneliyorum. Dönüyorum, çıkıyorum…

Çıkışta iki polisle öpüşme mesafesine geliyorum. Kiss the Police. Hay bin polis!

Şansa bak! Ne şansı oğlum, hıyar gibi atladım polisin kucağına. Galiba bu sefer yırtamayacağım.

Teslim oluyorum. Sakince arabaya biniyorum.

Hadi bakalım hayırlısı…

Behzat Ç’nin boyunu 20 santim kısaltın, 30 kilo ekleyin, saçlarını tepesinden açın, gözlüğü aynı kalsın, bıyığı da. Yanağına kocaman kıllı bir ben kondurun. Neye benzedi? Hah! İşte öyle bir tip karşımda duruyor. Bitirim Komiser Cevat Baş. İsmi uyduruyorum, bakmayın siz bana.

“Ne bu lan! Bir saattir sütlaç da sütlaç, başka laf ettiğin yok. Ne yaptın oğlum kadına, niye yaptın? Manyak!”

“Sen kime manyak diyorsun lan!” diyorum hışımla ayağa fırlıyorum. Kalkmamla yüzüstü yere yapışmam bir oluyor, zira sandalyeye bağlıymışım, hehe!

Komiser yanındaki sıska herife sesleniyor “Kaldır lan şu geri zekâlıyı, diyor. Ne diyor bu sürekli sütlaç sütlaç? Araştırdınız mı, bir şey çıktı mı?”

“Komiserim, bu manyak on beş sene önce annesini, babasını, ağabeyini sütlaca koyduğu

zehirle öldürmüş. İki ay önce de afla içeriden çıkmış. Bugün de bu boku yemiş.”

“Ben mi yemişim? Yok ya hiçbir halt etmedim ben. Dün partide Derya Hanım’la takılıyorduk.  Yeni tanışmıştık. Ne güzel gezecektik, oturacaktık, salep içecektik. Sonra birden hastanede buldum kendimi.  Bok mok yemedim ben.”

Komiser öfkeyle bakıyor gözüme.  Niye öfkeli ki bu adam? Terapi görmeli.

“Ulan geri zekâlı ne partisi, ne Derya’sı, ne salebi? Dün akşam sütlaç söylemişsin eve.

Sütlacı getiren zavallı kızcağızı da artık ne düşündüysen merdiven boşluğundan aşağı atmışsın hayvan oğlu hayvan!

“Sütlaç mı? Sütlaç?”

Düşünüyorum… Tam o anda biri omzuma vuruyor. Nasıl yani? Odada başka kimse yoktu ki. Korkudan altıma edicem. Yavaşça, terli terli, soluk soluğa dönüyorum. Hoş bir kadın bana bakıyor.

“Merhaba!” diyor. Yok artık!  Pencereye yürüyor, perdeyi aralıyorum. Kestaneci yaşıyor. Ulan kestaneci!

DEDEKTİF DERGİ KİTAP KULÜBÜNDE BU AY

DON ISIDRO PARODİ’YE ALTI BİLMECE- Jorge Luis Borges , Adolfo Bioy Casares

Dedektif Dergi yazarları olarak polisiye metinler üretmek için hem güncel hem de eski eserleri okumak kadar tartışmak gereğini hissetmiş ve kendi kitap kulübümüzü kurmuştuk. Kasım 2023 tarihinden itibaren iki ayda bir yaptığımız toplantılarımıza ait notlarımızı önceki sayılarımızda sizinle paylaştık. Okumayanlar veya tekrar okumak isteyenlere bir göz atmalarını salık veririz.

Bu sayı için büyük usta Jorge Luis Borges ve genç kalemdaşı Adolfo Bioy Casares’in  H. Bustos Domecq mahlasıyla yazdığı Don Isidro Parodi’ye Altı Bilmece kitabını okuduk ve konuştuk.

Gencoy Sümer’in sunumunu yaptığı kulüp toplantımızın sadeleştirilmiş metnini sizlerle paylaşırken, kitabı okumak isteyen okurlar için sürpriz bozan uyarısı vererek başlayalım.

Keyifli okumalar.

Gencoy Sümer: Kitap hem edebi hem de bilmeceleriyle polisiye olarak oldukça ilginç ve keyifli. Zaten isminden polisiyeye yönelik bir parodi olduğunu anlıyoruz. İnanılmaz göndermeler, edebi numaralar, laf salatası satırlar aslında o klasik yapıyı kurmak için var. Okurun kafasını karıştırmak, dikkatini dağıtmak için yazılmış detaylar bunlar. Eleştirmenlere göre bu kitabın yazılma amacı; Arjantin edebiyat çevrelerini eleştirmek. Altı hikâyede de yazarlar, şairler, çizerler yani sanat çevreleri anılıyor.

Hikâye şöyle başlıyor, Don Isidro Parodi işlemediği bir cinayet yüzünden 21 yıl ceza almış bir kader mahkûmu. Sezgileri güçlü, zeki bir adam. İnsanlar onu ziyaret ederek bir takım polisiye muammaları danışıyorlar. Parodi, oturduğu yerden hiçbir delili incelemeden, tanıkları sorgulamadan, olay yerini görmeden, polis raporu okumadan, sadece anlatılanları dinleyerek muammaları çözüyor. İki yazar muammayı özellikle karıştırmışlar. Ancak tüm bu karmaşanın arasından Parodi çözüme ulaşabiliyor. Hikâyenin temeli bu.

Kitabın çok zengin bir karakter galerisi var. Aralarında edebiyatçılar, zengin, sosyete tipler var. Kibirli, kendini beğenmiş ve geveze tipler. Bunlar, ilk kısımda mahkûmun hücresine giderek sorunu anlatıyorlar. Bazen öyle çok gevezelik ediyorlar ki Parodi onları susturmak zorunda kalıyor. İkinci ziyaretleri birkaç zaman sonra oluyor. Parodi son ziyaretlerinde ulaştığı çözümü açıklıyor.

Hikâyeler boyunca çok komik espriler, inanılmaz hicivler var. Bu kitap bir Türk yazarın eseri olsaydı hikâyelerde eleştirilen edebiyatçıların, sanatçıların kimler olduğunu anlayabilirdik.

Kitabın önsözünü yazan kişi, aynı zamanda hikâyenin kahramanı. Tüm kitap boyunca karşımıza çıkıyor. Hikâyeler boyunca karakterlerin yaşamlarının değiştiğini de görebiliyoruz. Kahramanların evlendiğini, öldüğünü, hapse girdiğini öğreniyoruz. Sık sık adı geçen genç karakter Molinari bir gazeteci. İlk hikâye onunla ilgili. Diğer hikâyelerde de sık sık onun hakkında yorumlar okuyoruz. Hemen şunu belirteyim, bu kitabı iki yazar yazmış olsa da hikâyeler buram buram Borges kokuyor. Sayısız metafor, betimleme, zengin bir anlatım var. Özellikle metafor konusunda kendinizi geliştirmek isterseniz Borges okumanızı tavsiye ederim. Şimdi mümkün olduğunca kısa tutarak hikâyelere göz atalım;

1. ÖYKÜ: GÖKYÜZÜNDE ON İKİ BURÇ

Genç gazeteci Molinari, Dürzilerin gizli tapınma törenlerine büyük ilgi duymaktadır. Grubun lideri Doktor Abenhaldun onu villasına davet eder ve aralarına katılması için sınava tabi tutulacağını söyler. Gizemli bir evde 150 kişi kukuletalı kostümlerle ayin yapmaktadırlar. Abenhaldun, Molinari’ye 12 burcu 3 defa sayarak ayin yapanların etrafında dolaşmasını, sonra adını verdiği kişiyi yanına getirmesini söyler. Molinari, onu nasıl tanıyacağını sorar. Abenhaldun, 12 burcun yol göstereceğini söyler. Bu eylem dört kez tekrarlanacak, eğer adını verdiği müritleri bulup getirebilirse sınavı kazanmış olacaktır. Molinari ilk üç kişiyi doğru sırada getirir. Abenhaldun onun yorulduğunu görünce sonuncuyu kişiyi kendisi getirir. Arşiv odasında bekleyen bu dört kişi sınavı yeterli bulmaz ve ikinci bir sınav daha yapılmasını isterler. Molinari’nin gözleri bağlanacak, çalar saat çaldığı zaman elindeki asayla yolunu bularak evin çeşitli yerlerine saklanmış diğer dört kişiyi ve Abenhaldun’u bulacaktır. Saat çalar. Molinari aşağıya iner. Ev sessizdir. 150 kişilik mürit ordusu gitmiştir. Molinari, meşakkatli bir araştırmanın ardından Abenhaldun’u bulur. Onu yukarıya, arşiv odasına götürür. Tam aşağıya inerken bir çığlık duyar ve geri döner. Gözündeki bağı çözdüğünde Abenhaldun’un cesediyle karşılaşır. Hemen evi terk eder, uzaklaştığında evin yandığını görür.

PARODİ’NİN ÇÖZÜMÜ: Abenhaldun ve diğerleri Molinari’ye sihirbazların kart oyunlarını andıran bir oyun oynamışlardır. Muhasebeci, ev boşaldığında fırsattan istifade ederek Abenhaldun’u öldürür ve suistimal ettiği muhasebe kayıtlarını ortadan kaldırmak için evi yakar.

2. ÖYKÜ: GOLİADKİN’İN GECELERİ

Ünlü aktör Gervasio Montenegro, bir Bolivya yerlisi kılına girip hayranlarını atlatarak Panamerikan trenine biner. Tren hiç durmaksızın dört gün sürecek bir yolculuk sonunda Buenos Aires’e ulaşacaktır. Son anda yer ayırttığı için kompartımanı Goliadkin isimlibir Musevi’yle paylaşmak zorunda kalır. Kısa bir süre sonra onun elmas kaçakçısı olduğunu öğrenir. Vagonda onlardan başka dört yolcu daha vardır:

Barones Puffendorf Duvernios: Güzel, çekici ama bayağı bir kadın.

Yüzbaşı Harrap: Yaşlı ama güçlü, uzun boylu, sakallı bir adam.

Bibiloni: Katamarkalı bir şair.

Peder Brown: Rahip.

Montenegro ile Barones flörtleşirler. Ancak kadında bir bayağılık sezen Montenegro uzaklaşır, Musevi’yle flörtleşmesine izin verir. Montenegro çakırkeyif olunca dayanamaz ve gidip Barones’in kompartımanının anahtar deliğinden bakar. Onun Musevi’yle birlikte olduğunu düşünmektedir. Yüzbaşı Harrap onu yakalayınca korkusundan kendisini tuvalete kilitler ve iki saat dışarı çıkamaz.

Ertesi gece Bibiloni’yle edebiyat sohbeti yapmak için kompartımanına gider ama onu yerinde bulamaz. Onun da Barones’le birlikte olduğunu düşünür. Fakat koridora çıkınca Barones’in saçı başı dağınık bir halde Peder Brown’nın kompartımanından çıktığını görür. Barones’in günah çıkarttığını düşünse de makyajsız oluşu dikkatini çeker.

Yemekten sonra kompartımanına girince Barones’i görür. Goliadkin o sırada ceketini giymektedir. Kadın yanlışlıkla girdiğini söyleyip hemen çıkar.

O gece Goliadkin, Montenegro’ya geçmişini anlatır. Rusya’da, devrimden önce Prenses Claudio’nun önce arabacısı, sonra aşığı olmuş, hırsına mağlup olup Prenses’in eşsiz elmasını çalıp kaçmıştır. Vicdan azabıyla 20 yıl boyunca elması geri vermek için Prenses’i arar. Sonunda Prenses’in Buenos Aires’te namlı bir randevu evi işlettiğini öğrenmiş, oraya gitmektedir. Anlattığı bu hikâyeye inanması için, timsah derisi çantadaki kutulardan birini açarak içindeki elması Montenegro’ya gösterir.  Montenegro da ona, bir macerasını anlatma ihtiyacı duyar. Bir polis baskınında nasıl yakalandığına ve adının kayıtlara geçtiğine dair bir masal uydurur.

Ertesi gece Bibiloni’nin trende olmadığı ortaya çıkar. Tren hiç durmaksızın gittiği için inmiş olması imkansızdır. Montenegro, onun öldürülmüş olabileceğini hisseder.

Tüm yolcular keyifsizdir, Goliadkin, Montenegro’ya poker oynama teklifinde bulunur. Israra dayanamayan Montenegro teklifi kabul eder. Goliadkin, oyunda tüm parasını kaybeder, elması ortaya koyar. Montenegro kazanır, zaferini kutlamak için herkese içki ısmarlar. İyice sarhoş olduktan sonra yatmaya gider ama yanlışlıkla başka bir kompartımana girer ve orada sızar.

Uyandığında başında polis dikilmektedir. Komiser neden bu kompartımanda kaldığını sorar, o zaman yanlış bölmeye girdiğini anlar. Kendi kompartımanına gider ve orayı karıştırılmış bir halde bulur. Komiser onu cinayetten tutuklar. Goliadkin pencereden aşağıya itilmiş, çığlığını duyan bir görevli alarm kolunu çekerek treni durdurmuştur.

PARODİ’NİN ÇÖZÜMÜ: Goliadkin Prenses’e ulaşmak için Panamerikan trenine binmiştir. Trendeki diğer dört kişi elmasın peşinde olan hırsız çetesidir. İlk günden Goliadkin’i öldürüp elması ele geçirmeyi planlamışlardır. Son anda Goladkin’in kompartımanına Montenegro’nun gelmesi planlarını alt üst eder ama vaz geçmezler. Ertesi gün Barones işi halledeceği sırada kompartımana giren Montenegro bir kez daha Goliakin’in hayatını kurtarır.

Üçüncü gece ise, Bibiloni harekete geçer. Ancak Goliadkin onu trenden aşağıya atmayı başarır.

Bu durum Goliadkin’i endişelendirir. Bir plan yapar. Eğer kendisine bir şey olursa ilk şüphe edilecek kişinin Montenegro olduğunu düşünür. Çünkü o, poliste kaydı olduğunu söylemiştir. Elması çeteden korumak için oyunda kaybetmeyi göze alır. Ancak hırsızlar, gerçek elması vermediğini düşünürler. Montenegro’nun şarabına uyku ilacı koyarak etkisiz hale gelmesini sağladıktan sonra Goliadkin’in yanına gidip sorgularlar. Ancak adam konuşmaz. Onlar da adamı öldürürler.

Montenegro tutuklanır, elmasa el konur. Ancak Parodi’nin çözümü polisi ikna eder ve çete üyeleri yakalanır.

3. ÖYKÜ: BOĞALARIN TANRISI:

Montenegro, başka bir prensesle evlenmiş, tiyatroyu bırakmış ve bir hayli kilo almıştır. Tarihsel roman yazmakta ve Parodi’yle polisiye araştırmalar yapmaktadır.

Carlos Anglada’ya, Parodi’yi öneren de odur. Anglada ve müridi şair Farmento, hapishanenin yolunu tutarlar.

Sorun şudur: Anglada’nın dağ evinden çok özel mektupları çalınmıştır. Mektupları yazan, Mariana adında zengin, tanınmış ve evli bir kadındır. Skandal duyulursa Anglada, Mariana’nın kocasıyla düello yapmak zorunda kalabilir. Ardından Montenegro, Parodi’yi ziyaret eder ve ortalığı yatıştırmak için Anglada ve öğrencisi Farmento’yu Mariana’nın kocasının çiftliğine davet ettiğini söyler.

Mektuplar 14 Ağustos’ta kaybolmuştur. Anglada ve müridi 16 Ağustos’ta Parodi’yi ziyaret ederler. 24 Ağustos’ta çiftliğe gidilir. 29 Ağustos gecesi cinayet işlenir. Anglada, cinayetten tutuklanır. 5 Eylül günü yas tutan Farmento, Parodiye gelir ve 24-29 Ağustos arasında olanları anlatır.

Öldürülen kişi Mariana’nın kocası Manuel’dir. Boğaların geçişini izlerken koltuğunda sekiz yaşındaki oğluna ait bir bıçakla öldürülmüştür. Manuel oğlunu bir gaucho (Güney Amerika kovboyu) gibi büyütmek ister. O yüzden ona gaucho kıyafeti giydirir ve bıçak verir. Fakat çocuk bundan hoşlanmaz ve bıçağı ortancaların içine atar. Katil, bıçağı oradan almış ve kullanmıştır.  Evde, bütün bu sayılan kişilerden başka bir genç adam ve sarışın bir dadı vardır.

PARODİ’NİN ÇÖZÜMÜ: Mektupları çalan ve Manuel’i öldüren kişi Farmento’dur. Farmento, Mariana’ya âşıktır ve mektuplarda aşk namına bir şey olmadığını bilmektedir. Mariana’yla arasında hissi bir ilişki varmış izlenimi yaratan ve bunu tüm Arjantinlilere inandıran hocası Anglada’dan nefret etmektedir. Amacı, mektupları çalıp kitap olarak yayınlatmak, böylece Anglada’nın foyasını ortaya çıkarmaktır. Durumu Manuel’e açıklar, mektuplarda ciddi bir şey olmadığını gören Manuel rahatlar ancak yayımlanmasını istemez. Hocasını rezil etmeye kafasını takmış olan Farmento bunun üzerine adamı öldürür. Farmento tutuklanır, Mariana Anglada’yla evlenir.

4. ÖYKÜ: SANGİACOMO’NUN ÖNGÖRÜLERİ:

Anglada ve Mariana, Parodi’yi ziyaret ederler. Mariana’nın kız kardeşi, sosyetenin tanınmış simalarından, yakınlarının Pumita diye seslendiği Ruiz, siyanür içerek intihar etmiştir. Buenos Aires’in en zengin insanlarından birinin tek oğlu olan Ricardo Sangiacomo’yla nişanlıdır. Baba Sangiacomo İtalyan göçmenidir. Milyoner bir kont olan İtalyan konsolosunun himayesinde önce kumandanlık yapmış, sonra illegal yollardan para kazanarak gübre kralı olmuştur. Bütün yeni zenginler gibi sonradan görmedir. Ona herkes “kumandan” diye hitap eder. İtalya’dan gelen ve görücü usulü evlendiği karısı, doğumdan kısa bir süre sonra ölmüş, oğlunu tek başına büyütmek zorunda kalmıştır. Ona destek olan yol göstericisi Konsolos da hayatını kaybetmiştir. Kumandan bugünleri hayatının en feci dönemi olarak tanımlar.

Hikâyede bu kişiler dışında 3 önemli karakter daha var:

Eliso: Ricardo’nun süt kardeşi. Aslında Kumandan’ın gayrimeşru oğlu. Kendisini Ricardo’ya adamış. Onun yazdığı romanın düzeltmelerini yapıyor.

Giovanni: Kumandanın muhasebecisi. Karanlık bir karakter.

Doktor Mario: Kumandan’a bağlı bir İspanyolca uzmanı.

Cinayet Gecesi: Karakterlerin tümü hep birlikte sinema kulübüne giderler ve art arda 3 Emil Jennings filmi izlerler. Çok kıskanç olan Pumita’yla arası açılan Ricardo kadınla barışır. Sonra bir restoranda yemek yiyip Kumandan’ın malikânesine giderler. Orada Emil Jennings’in filmleri üzerine tartışırlar. Tartışma “kimse kaderinden kaçamaz” noktasına gelince Kumandan itiraz eder ve hayatta hiçbir şeyin rastlantı olmadığını iddia eder. Bu esnada Ricardo’nun romanını bitirmek üzere olduğu ortaya çıkar. Kumandan oğlunu tebrik eder. Pumita ise romanı hemen bastırmamasını en az dokuz yıl beklemesini, birçok yazarın, farkına varmadan intihal yaptığını, kitap yayınlandıktan sonra zor durumda kaldıklarını söyler. Bu sözler Kumandan’ı kızdırır. Pumita bunu fark eder ve “Bütün bunları defterinize yazacaksınız değil mi?” diye sorar. Kumandan gülerek ‘hayır’ cevabı verir ve konuyu değiştirip kendisine antika diye satılan ama aslında sahte olan bir puma heykelciğinden söz eder. Onu yazı masasının çekmecesinde saklamaktadır. Pumita, bunu duyunca şaşırır.

Daha sonra herkes odasına çekilir. Odalar yuvarlak bir hole açılmaktadır. Ertesi gün Mariana, kız kardeşinin odasına girdiğinde cesediyle karşılaşır. Pumita’nın sürekli uyku için kullandığı bir damla vardır. Zehir onun içine konmuştur.

Ricardo’nun Ziyareti: Birkaç gün sonra Ricardo, Parodi’ye gelir. Kendisinden ve başına gelen talihsizliklerden söz eder. Çapkın biridir, bir kadın ondan çocuğu olacağını iddia etmiş,  meseleyi Kumandan çözmüştür. Bir süre önce kumarda para kaybetmiş, Buenos Aires’e dönecek parası kalmamıştır. Genzinden konuşan bir adam ona yüklüce bir para vermiş ve geri istememiştir. Ricardo, hiç çalışmadan avukatlık sınavlarında başarılı olacak kadar zekidir. İyi polocudur, atları vardır. Babası onu yakında parlamentoya sokacaktır. Nişanlısının intihar ettiğine inanmaz. Bunun bir cinayet olduğundan şüphelenmektedir.

Daha sonra ziyarete Dr. Mario gelir. Artık polis olayın bir cinayet olduğunu anlamıştır. Ricardo çok üzgündür. Babası kitabını bastırmış, kitap birçok övgü almıştır. Ama o mutsuzdur. Poloyu bırakmış, atlarını da satmıştır. Dr. Mario’nun önerisiyle eskiden düşüp kalktığı kadınlarla görüşmeye gider fakat her birinin yanından üzgün bir şekilde ayrılır. Maddi durumu da iyi değildir. Giovanni’yle bu konuyu görüşür. Babası bütün mirasını ona bırakacak bir vasiyetname hazırlamıştır ama bu Ricardo’yu daha da üzer. Mario onun moralini düzeltmeye çalışır ama başarılı olamaz. Ricardo intihar eder. Bıraktığı mektupta, “Babamın benim için yaptığını dünyadaki hiçbir baba yapmamıştır. Bunun bilinmesini istiyorum,” diye yazar.

Bir yıl sonra, Montenegro ve Dr. Mario, Parodi’yi ziyarete gelirler.

Kumandan sefil bir şekilde ölmüş, malları açık artırmayla satılmış, borçlarını ancak ödeyebilmiştir. Çekmecesindeki antika engerek yılanını Montenegro satın almıştır. Ricardo’nun romanının intihal olduğu ortaya çıkmıştır.

PARODİ’NİN ÇÖZÜMÜ:

Parodi, bir saatin mekanizmasından daha karmaşık ve gizemli bu hikâye için oldukça uzun bir açıklama yapar. Kumandan’ın karısı Kont’la ilişkiye girmiş, ondan bir oğlu olmuştur. Kumandan bunu anladığında intikam almak için artık çok geçtir. Çünkü iki suçlu da ölmüştür. Bunun üzerine kumandan kendi kültürüne özgü başka bir intikam planı yapar. İntikamını Ricardo’dan alacaktır. Bu sabır gerektiren uzun vadeli bir plandır. İlk yirmi yılda ona her türlü mutluğu verecek, ikinci yirmi yıldaysa ruhen ve madden iflas ettirecektir.

Pumita’yla Ricardo’nun tanışmaları, Kumandan tarafından hazırlanmıştır. Avukatlık sınavları da öyle. Ricardo yan gelip yatmış, başarılar üstüne yağmıştı. Hamile kadını susturan, kumarhanede ortaya çıkan adamı ayarlayan hep Kumandan’dı. Romanını yazan da Eliso’dur. Plan tıkır tıkır işlerken bir sorun çıkmış, Kumandan hasta olduğunu, bir senelik ömrü kaldığını öğrenmiştir.

O gece, Pumita, bu entrikayı keşfettiğini ima etmiş, Kumandan’ın anılarını yazdığı bir defterden bahsetmişti. Kumandan, tam olarak emin olmak için ona bir tuzak kurar. Çekmecesindeki heykelciğin puma olduğunu söyler. Heykelciğin yılan olduğunu bilen Pumita çok şaşırır, çünkü kıskanç Pumita, Ricardo’nun mektuplarını ararken Kumandan’ın çekmecelerini karıştırmış ve anı defterini bulmuş, okumuştur. Her şeyi Ricardo’ya anlatmasından korkan Kumandan onun uyku ilacına zehir koyarak genç kızı öldürür. Yasalar, Ricardo’yu mirasından mahrum etmeye izin vermediği için servetini kaybetmeye karar verir. Onun için ayırdığı payı riskli, tehlikeli tahvillere yatırır. Muhasebecinin kendisini soymasına izin verir.

Ricardo daha önce görüştüğü kadınlara gittiğinde onlar duygusal olarak bağlanmadıklarını, babasının kendilerine para verdiği için ona âşıkmış gibi davrandıklarını söylediler. Muhasebeciyle görüştüğünde babasının isteyerek kendisini iflasa sürüklediğini anladı. Hayatına başka bir gözle bakınca, aslında her şeyin yalan olduğunu gördü. Babasının bilmediği bir nedenden dolayı kendisine düşman olduğunu düşündü ve intihar etti.

Parodi, Kumandan’ın birkaç aylık ömrü kaldığı için gerçeği hemen açıklamaz. O öldükten sonra işin iç yüzünü anlatır.

5. ÖYKÜ: TADEO LİMARDO’NUN KURBANI

Hikaye, Nuveo Imperial otelinde işlenen bir cinayeti anlatıyor. Bence kitaptaki en trajik öykü bu. Başlıca karakterler şunlar:

Vincente Renovales: Otelin sahibi.

Claudio Zarlenga: 3 yıl önce otele ortak olan biri.

Juana Musante: Zarlenga’nın karısı.

Tadeo Limardo: Otelde kalan gizemli bir köylü.

Tulio Savastano: Otelde kalan bir işsiz.

Simon Fainberg: Savastano’nun Rus oda arkadaşı.

Josefa Mamberto: Tuhafiyecide çalışan genç bir kız.

Hikâyeyi, Parodi’yi ziyaret eden Savastano anlatıyor. Imperial oteli, genellikle ucuza oda kiralayan bir yerdir. Müşterileri belli bir seviyenin altında, genellikle dilencilik ve küçük çaplı illegal işler yapan insanlardır. Sahiplerinden Renovales yaşlı, diğer ortak Zarlenga ise ondan genç, güçlü ve kaba bir adamdır. Karısı Musante ise, otelin patroniçesidir. Son derece güzel ve alımlı bir kadındır. Otelde kalan bütün genç erkeklerin gözü üzerindedir.

Karnaval günü çok sarhoş olan Savastano, kalabalığın içinde elinde eski püskü bir bavulla perişan halde yürüyen bir köylü adamı fark eder. Daha sonra otele geldiğinde Limardo adlı bu adamın otelin pahalı odalarından birini tuttuğunu öğrenir.  Limardo otelde 9 gün kalır ve odasından dışarıya pek çıkmaz. Savastano parası bitince onun otelden kovulacağını düşünür. Ancak, sert bir adam olan Zarlenga, umulanın aksine onu kovmaz. Dilenci ve hırsızların kaldığı bir koğuşa geçen Limardo, otelin mutfağında çalışmaya başlar. Bir süre sonra da muhasebe bölümüne geçer. Savastano çok şaşırmıştır. Adamın Zarlenga tarafından tutulmuş bir casus olduğunu düşünür.

Fainberg ve diğer işsiz güçsüz takımı içmeye ve başkalarına şaka yapmaya meraklıdırlar. Yandaki hırdavatçı dükkânında bazı şeyler çalınınca, dükkân sahibi bunlardan şüphelenir. Bu takım da intikam için, hırdavatçının tekir kedisini kırmızıya boyarlar. Bunu gören Limardo kediyi alır ve dükkâna fırlatır. Bunun üzerine takım, Limardo’yu döver.

Fainberg tuhafiyecide çalışan Josefa Mamberto’la ilişkiye girer. Bunu fark eden Savastano bir şaka yapmaya karar verir. Kalp şeklinde kesilmiş küçük kâğıtlara “Bomba haber. J.M. ile kim düşüp kalkıyor? Pansiyondan kısa kollu gömlek giyen biri,” diye yazar. Kâğıtları her yere dağıtır. Yemekhaneye indiğinde aşçı onu dövmeye ve kâğıtları buruşturup burnuna sokmaya çalışır. Çünkü Savastano o gün kısa kollu gömlek giymiştir.

Bir başka gün Zarlenga, meşhur bir dilenciyle oda pazarlığı yaparken, masasına konmuş bir puroyu ikram eder. Dilenci keyifle puroyu tüttürürken puro patlar. İyi bir müşteri kaybettiği için çok kızan Zarlenga “Bu puroyu masama koyan soytarı kim?” diye bağırır. Limardo, puroyu kendisinin koyduğunu söyler. Oysa puroyu masaya koyan Fainberg’dir. Herkes, artık Zarlenga’nın onu iyice bir benzetip sonra kovacağını düşünür. Fakat Zarlenga adama hiçbir şey yapmaz. Onu otelde tutmaya devam eder.

Ertesi gün Zarlenga ve Musante kavga ederler. Sesleri otelin her yerinden duyulur. Otelde kalan ayaktakımı Limardo’nun teşvikiyle Zarlenga’nın odasına girerler. Limardo, karı kocaya barışmalarını, ömür boyu ayrılmamak için yemin ettiklerini, öpüşmelerini söyler. Zarlenga donar kalır. Musante ise, başkalarının işine bir daha burnunu sokarsa canına okuyacaklarını söyler. Bunun üzerine Zarlenga onu kovar. Limardo bavulunu toplar, ancak kemik saplı çakısı ve yeleği kayıptır. Herkesle vedalaşıp otelden ayrılır. Ancak dışarda Zarlenga, Limardo’yu acımasızca döver ve tekrar otele alır.

Yeni odası, eskiden süpürgelerin konduğu bir dolaptır. Dolapla Zarlenga’nın odası arasında ince, ses geçiren bir duvar vardır. Savastano, onun Limardo’yu yakından gözlemek istediğini anlar. Limardo, Savastano’ya kendisinin bir köpek olduğunu söyler. Sarhoş olduğu bir sırada da yanında tabancası olduğunu, buraya birini öldürmeye geldiğini açıklar. Bunu öğrenen Musante, kocası ve diğer ortak bir toplantı yapıp Limardo’yu kesin biçimde kovma kararı alırlar. Zarlenga, silahın nerde olduğunu söylemesi için Limardo’yu döver. Limardo ona “Bana hiçbir şey yapamazsın,” der.

Savastano ile Fainberg, o gece tiyatroya giderler. Eve geldiklerinde Limardo’yu, Savastano’nun yatağında kanlar içinde ölü bulurlar. Kendi çakısıyla öldürülmüştür.

PARODİ’NİN ÇÖZÜMÜ: Limardo, postanede bir memurdu ve Musante’nin kocasıydı. Zarlenga’ya âşık olan Musante onunla birlikte kaçıp Buenos Aires’e geldi. Üç yıl acıyla kıvranan Limardo sonunda dayanamayıp perişan bir yolculuğun ardından hem sağlığını hem de parasını kaybetmeyi göze alarak karısını buldu. Otelin en pahalı odasında dokuz gün kaldıktan sonra parası tamamen bitmesine, Zarlenga’nın her türlü aşağılamasına, hatta kovmasına rağmen otelde kalmaya devam etti. Limardo’nun amacı zaten buydu; aşağılanmak ve işleyeceği cinayete bir gerekçe bulmak. En son, Musante ile Zarlenga’nın kavgası üzerine, herkesin önünde öpüşmelerini istemesi bardağı taşıran son damla oldu. Tabancası olduğunu öğrenen karı koca iyice paniklemişti.

Savastano’nun yaptığı kalpleri gören Musante, oradaki J.M. harfleriyle kastedilen kişinin kendisi olduğunu zannetmiş, kısa kollu gömlek giyen Savastano’yu aşçıya dövdürtmüştü. Hırsı geçmeyip tabanca olayını da duyunca, gerçek kocasının kendisini öldürmeye kararlı olduğundan emin olmuştu. Bavulundan çaldığı çakıyla onu öldürüp cesedini de o sırada tiyatroda olan Savastano’nun yatağına bıraktı.

Limardo sonunda amacına ulaşmıştır. Birini öldürmek için tabancasını getirdiği doğrudur. Fakat öldüreceği kişi kendisidir. Uzaklardan gelmiş, aylarca hakaretlere maruz kalmış, dayak yemiştir. Bütün bunlara katlanmasının sebebi intihar etmek için güç toplamaktır. Buenos Aires’e gelmedeki asıl amacı ise ölmeden önce karısını son bir kez daha görmektir.

6. ÖYKÜ: TAİ AN’IN UZUN ARAYIŞI

Olayı Parodi’ye anlatan Çin Büyükelçiliği’nde kültür müşaviri olan Dr. Shu Tung’dur. Hikâyede, Montenegro da anlatıcılardan biridir.

19 yıl önce Çin’deki bir tapınaktan tılsımlı bir taş çalınmıştır. Başrahip bu taşı bulması için genç müneccim Tai An’ı görevlendirir. Tai An zahmetli ve maceralı bir yolculuğun ardından Montevideo’ya gelir. Bir yıl sonra Buenos Aires’e geçer. Burada önce kömür ticareti yapar, daha sonra Namirovsky adlı bir marangozla ortaklık kurar. Kısa sürede zenginleşir ama tılsımlı mücevheri arama işinden de vaz geçmez. Her gün limana gelip giden gemilerin listesini kontrol eder. Hırsıza yaklaştığını hissetmektedir. Birkaç kez oturduğu semti ve adını değiştirir. Bir akşam, Fang She adında bir adamı zorbaların elinden kurtarır ve evine götürür. Marangozhanede çalışması karşılığında bahçedeki bir kulübede yaşamasına izin verir. Fang She, Buenos Aires’e Tai An’dan bir yıl önce gelmiştir. Bu gruba Madam Hsin adlı Çinli bir kadın katılır. Hem Tai An’la hem de Namirowsky’yle birlikte olan bu fettan kadın iki ortağın arasını açar. Bir gün, Fang She ortadan kaybolur. Çin’e gideceğini Dr. Shu Tung’a söylemiştir. O da Tai An’a söyler. Gemi durdurulur ama Fang She bulunamaz. Bu arada Tai An’ın evinde yangın çıkar. Namirowsky, eve geldiğinde kulübede Tai An’ın cesediyle karşılaşır. Ceset bir tabuta konarak, gemiyle Çin’deki tapınağa gönderilir.

PARODİ’NİN ÇÖZÜMÜ: Tai An aslında tılsımlı taşı çalan kişidir. Fang She ise onu arayan müneccimdir. Fang bir şekilde taşı bulur ve cesedin ağzına koyar. Böylece Tai An’ın cesedi tapınağa vardığında rahipler ağzındaki tılsımlı taşı bulacaklardır.

Evet, kitaptaki hikâyeler böyle, bakalım sizler neler düşünüyorsunuz?

Gamze Yayık: Kitap beni zorladı. İlk üç öykü bittiğinde kafam oldukça karışıktı. Dile, kültüre yabancı olmanın ve Borges’in katmanlı anlatım tarzının etkisiyle bu tip bir okumayla ilerleyemeyeceğimi anladım. O nedenle başa dönerek, hikâyelerin içindeki polisiye bilmecelere odaklandım, tekrar okudum. Elbette Borges ve Casares’in dönemin entelektüel çevrelerine nüktedan bir eleştiri yapabilmek için bu kitabı yazdığını hepimiz fark ettik. Eminim o dönemin yazarları kitapta kendilerine ne söylendiğini merak ederek hevesle okumuş, incelemişlerdir. Ancak kitapta geçen tüm isimler kurgu olduğu için benim kimleri kast ettiklerini anlamam mümkün olmadı. Ben de bilmece kısmının keyfini çıkardım.

Kitapta en hoşuma giden şey aklın, mantığın, bilimin temsilcisi Parodi karakteri oldu. Onu hapis hayatına mahkûm ederek dış dünyadan tamamen yalıtmış bir ortamda tutmak çok akıllıca ve özgün olmuş. Parodi dışarıdan gelen bilgiyi (ki bir sürü boş lafla beraber) sadece dinleyerek ve akıl yürüterek muammaları çözebiliyor. Oldukça dingin bir hayatı var ve ona ziyarete gelen karakterlerin tamamı, bu huzur ve dinginliğe gıpta ettiklerini belirtiyorlar.

Her hikâyede aynı desen var. Bir hikâyenin kahramanı diğer hikâyede Parodi’ye muammayı anlatmak için geliyor. Karakterlerin devamlılığı okumayı kolaylaştıran bir unsur olmuş. Her öyküde farklı bir cinayet şekli anlatılıyor. Sanırım tarikat, batıl inançlar vs. konularında yazmayı sevdiğim için ilk bilmece benim favorim oldu.

Borges’in polisiye kurguya hâkim olduğu açık, buna bir de katmanlı anlatımı ve kendine özgü edebi oyunları ekleyince ortaya ilk okumada nefret edilebilecek ancak tekrar tekrar okunduğunda değeri anlaşılabilecek bir eser çıkmış.

Adolfo Bioy Casares ve Jorge Luis Borges

Gencoy Sümer: Evet, çok yoğun, zengin bir anlatı. Borges hakkında birkaç şey söyleyeyim sizlere. Arjantin doğumlu, küçük yaşta Avrupa’ya gitmiş. Sonra tekrar Buenos Aires’e dönmüş. 1950’lerde profesör oluyor. Kütüphaneci olarak görev yaparken 55 yaşında görme yetisini tamamen kaybediyor. Bazı edebiyat yorumcuları bu kadar zengin bir anlatı yeteneği olmasını bu bedensel engele bağlıyorlar. Altmışlı yıllarda dünyada tanınmaya başlıyor. Romanlarının İngilizceye çevrilmesiyle iyice tanınıyor. Güney Amerika’da büyülü gerçekçilik akımının ortaya çıkmasını sağlayan yazar olarak niteleniyor. Yüzyılın en büyük yazarlarından biri. Tüm edebiyat dünyası ondan bir şekilde etkilenmiştir.

Gamze Yayık: Borges’i Arjantin’in işkenceler döneminde suskun kalmakla suçlamışlar. Körlüğünün yanında sağır mıydı diyerek eleştirilmiş. Siyasal konularda ses çıkarmaması dönemin entelektüel çevrelerini oldukça rahatsız etmiş.

Gencoy Sümer: Ancak romanlarında Arjantin toplumunun iyi bir panoramasını çizmiş ve eleştirmiş.

Emel Aslan: Okurken zorlandım ben de. Özellikle isimleri ayırt etmek güçtü. İpuçlarını da yakalayamadım. Evet, çok başarıyla kafa karıştırmışlar ancak bilmecelerin çözümleri çok basit. Doğrusu Parodi’nin ipuçlarını nasıl yakaladığını anlayamadım.

Gencoy Sümer: Haklısın, bazı hikâyelerde ipuçları barizdi ancak bazılarında bütün olayı makul bir şekilde açıklayacak bir varsayım oluşturuyor Parodi. Muamma çözülünce başa dönüp okursanız ipuçlarının verildiğini göreceksiniz.

Mehtap Sezer: Başta zorlasa da yoğunlaşarak okuyabilirseniz keyifli bir kitap. İçinden polisiye kurguyu seçmek zor olsa da beğendim. Genelde polisiyeye edebiyat açısından çok ağır bir tür olarak bakılmaz. Burada ise betimlemeler, benzetmeler, göndermelerle inanılmaz bir edebi derinlik var. Bunların içine polisiye kurguyu da ince ince yedirmişler. O nedenle okumak çok keyifliydi. Okurken öykülerin felsefi yanına dikkat ettim. Karakterlerin öyküler boyunca devamlılığı hoşuma gitti. Bunu yapmak kolay değil. Öykü kitabı olarak okuduk ancak romandan kadar ağır bir metin olduğunu düşünüyorum. Borges’in kendi zihnindeki bilgeliği, yaşama dair fikirlerini öykülerdeki karakterlerde görebiliyorsunuz. İtalyan ve İspanyollara ciddi eleştiriler var kitapta. Araştırınca 1870 ile 1930 yılları arasında Arjantin yoğun göç almış olduğunu öğrendim. Şu an göçmenler nüfusun yüzde doksanını oluşturuyormuş.

Benim en sevdiğim öykü kayıp elmasla ilgili olandı. Agatha Christie kurgularını anımsattı bana.

Okumakta zorlandığım ama keyif aldığım bir kitap oldu.

Ramazan Atlen: Masum olduğu halde hapishaneye düşmüş bir dedektif karakteri çok hoşuma gitti. Üstelik olay yerine gitmiyor çünkü zaten gidemez, şüphelilerle görüşmüyor, istese de görüşemez ya da soruşturma dosyasını incelemiyor, bu da imkânsız değil ama zor, tek yaptığı kendisine başvuran kişileri dinleyip arada birkaç soru sormak. Bu bakımdan Don Isidro Parodi polisiye tarihindeki en ayrıksı dedektiflerden biri. Kitaba gelince ilk iki hikâye eğlenceli, sürprizli çözümler içeriyor, keyifle okudum. Ama sonrakilerde karakterler anlatacaklarını kısaca anlatacağım dese de anlatılanlar uzadıkça uzadı, dallanıp budaklandı. Hikâyeleri takip etmek, onca ismin kim olduğunu anlamak giderek zorlaştı benim için. Ama Gencoy Abi’nin sunumundan sonra kitabı tekrar okumaya yönelik bir istek duydum. Mutlaka okuyacağım.

Toplantımız günümüz polisiye edebiyatında katman ve derinlik yoksunluğunun nedenleri, yazarların okumaktan uzaklaşması gibi konularda dertleştiğimiz kısa bir sohbet sonrası tamamlandı.

Biz keyifle tartıştık, umarız siz de aynı keyifle okursunuz. Bir sonraki toplantıda görüşmek dileğiyle.

ZEHİRLİ KALEM ÖYKÜ YARIŞMASI 2025 YILI BAŞVURULARI BAŞLADI

Dedektif Dergi’nin polisiye öykü yazılmasını teşvik etmek ve edebiyatımıza nitelikli polisiye öyküler kazandırmak amacıyla düzenlediği Zehirli Kalem Polisiye Öykü Ödülü için başvurular başladı.

İlki 2020 yılında düzenlenen ve gelenekselleşen yarışma için polisiyeseverler olarak heyecanlıyız.

Dergimizin sosyal medya hesapları ve Zehirli Kalem sitesi üzerinden yapılan duyuruya göre, her yaştan okurun katılabileceği yarışmada polisiye türde yazılacak öyküler için konu serbesttir.

Seçici kurulda Çağatay Yaşmut, Emel Aslan, Günay Gafur, Dilan Yamaç ve Gencoy Sümer’in yer aldığı yarışmaya son başvuru tarihi 15/Ağustos/2025

Başvurular ön seçici kurul tarafından değerlendirildikten sonra, finale kalanlar, 1/Eylül/2025 tarihinde seçici kurul üyelerine teslim edilecektir.

Sonuçlar, 2025 yılı Ekim ayında Dedektif Dergi’de ve sosyal medya hesaplarında açıklanacaktır.

Birinci seçilen öyküye Zehirli Kalem ödülü verilecektir.

Ayrıca birinci seçilen ve mansiyon kazanan öyküler her sene olduğu gibi bir seçkide toplanarak yayımlanacaktır.

3000 kelimeyi aşmayan, Türkçe kurallarına riayet edilerek yazılmış öykülerinizi bekliyoruz.

Yarışma şartnamesine şu linkten ulaşabilirsiniz.

EDİTÖRDEN

Merhaba sevgili Dedektif okurları.
Yaz mevsimine adım atmaya hazırlandığımız şu günlerde 56. sayımızla bir kez daha huzurlarınızdayız. Her zaman olduğu gibi keyifle okuyacağınız polisiye öyküler, inceleme ve tanıtım yazılarıyla dopdolu bir dergi hazırladık sizlere.

Bu sayıda ağırlıklı olarak ‘adalet’ kavramını sorgulayan yazılara yer verdik. Adalet, edebiyatta olduğu gibi sanatın her dalında kendine yer bulan, insanoğlunun üzerinde sıkça kafa yorduğu ve birbiriyle çatıştığı bir konu. Ülkemizde kanun ve kuralların doğru işlemediği olaylar yaşıyoruz ve Dedektif yazarları olarak bu konuları ele alıp farkındalık yaratmanın görevimiz olduğunu düşünüyoruz.

56. sayıda öyküye doyacağız. Gencoy Sümer, Serap Gökalp, Emel Aslan, Musa Polat, Ahmet Yılmaz, Ali Hulki Cihan, Tuğba Turan, Aslı Seğmen sizler için yazdı. Ayrıca ünlü Amerikalı yazar Lawrence Block’un bir öyküsünü Ramazan Atlen çevirisiyle okuyabilirsiniz. Bu sayı “Okurdan Gelen” köşemizin konuğu sevgili dostumuz Bülent Yürik.

Röportaj konuklarımız Turgut Şişman, İhsan Cihangir ve Banu Akeloğlu. Ayrıca Fikir Sanat Tiyatrosu oyuncuları ile polisiye tiyatro üzerine bir de söyleşi yaptık.

Aytaç Kara, Polisiye Ekranı’nda yine birbirinden güzel yapımları önerdi. Ayrıca Towards Zero dizisini bizler için izleyip inceledi. “Sinemada Adalet Temalı 12 Film” ve “Poirot’nun Ahlaki Kararı Üzerine Bir İnceleme” yazıları hocamız Gencoy Sümer’den geldi.

Semira Nur Yersel’in suç edebiyatında ahlaki belirsizlik ve gri karakterler hakkındaki makalesinin ve Serap Gökalp’in kaleme aldığı öykü incelemesinin ilginizi çekeceğine inanıyorum.

Muhammed Anasal’a roman karakterlerinin adalet anlayışını sorduk, bizi kırmadı ve çok güzel bir yazı hazırladı.

Son olarak bendeniz de yeni çıkan polisiye romanlardan haberdar olun istedim.

Her daim adil olunuz ve keyifle okuyunuz.

NEDEN POLİSİYE YAZIYORUZ?

Elinde bir polisiye roman, koltuğa yayılmışsın. Kitabın sayfalarını tatlı tatlı çevirirken birden kaşların çatılıyor ve ipucunu fark edemeyen dedektife “Salak!” diye bağırıyorsun. Sonra katilin bariz bir hatası, “Ben olsam böyle yakalanmazdım!” diye havalara girmene yol açıyor. Ve nihayet, “Ben dedektifin yerinde olsaydım katili ilk sayfada enselerdim,” noktasına gelerek kitabın kapağını kapatıyorsun.  

İşte, seni, beni hepimizi, polisiye yazmaya yönelten şey tam da bu!

“Madem bu kadar zekiyim, o zaman kendi cinayet romanımı kendim yazayım, bakalım kimler katili bulacak?” demenle başlar polisiye yazma maceran. Ve bir bakmışsın, polisiye kurgular tasarlıyor, gece yarıları “Katil kim olacak?” diye notlar karalıyorsun.

Ama işin komiği şudur: Polisiye yazmak, koltukta ahkâm kesmeye benzemez. Çok daha zordur. “Katili ilk sayfada bulurdum,” dediğin an, sadece okuyucuydun, işin kolay tarafındaydın. Ama yazmaya kalktığında? İşte o zaman anlıyorsun ki, katili saklamak, ipuçlarını serpiştirmek hiç de kolay değilmiş. Okuyucuyu “Hah, buldum!” diye önce zıplatmak ama sonra “Yok, katil bu değilmiş!” diye şaşırtmak tam bir ustalık gerektiriyormuş.

Yine de neden yazıyoruz peki?

Polisiye yazmanın en büyük motivasyonlarından biri, kontrolü ele geçirme hissidir. Gerçek hayatta gizemler genelde sinir bozucudur. Çünkü gerçek hayatta kontrol edebildiğin şeyler oldukça azdır. Ama kendi hikâyende her şey senin elinde! Katil sensin, dedektif sensin, ceset bile senin eserin. İpuçlarını sen koyuyorsun, şüphelileri sen yaratıyorsun. Üstelik kimseyi gerçekten öldürmeden yapıyorsun bu işi. Yani en azından umarım öylesindir, yoksa polisi aramak zorunda kalabilirim!

İşte bu kontrol hissi, polisiye yazmanın en keyifli yanıdır. Gerçek hayatta çözemediğimiz gizemleri, kendi kurgumuzda çözeriz ve “Oh be, dünya şimdi daha adil, daha düzenli,” deriz.

Polisiye yazmak, sadece bir hikâye anlatmaktan ibaret değildir. Aynı zamanda bir oyun kurmaktır. Okuyucuyu ters köşe yapmak, “Katil bu!” dedirtip sonra yanıldığını göstermek, sadece polisiye yazarlarının tadabileceği bir keyiftir. Ve o zevki bir kere tattın mı, bir daha bırakamazsın. Her yeni hikâyede, “Bu sefer daha zekice bir cinayet kurgusu yazacağım!” diye kendine meydan okursun.

Polisiye yazmanın bir diğer nedeni de, insan doğasına duyulan meraktır. Katilin motivasyonunu sen belirlersin, şüphelilerin yalanlarını sen uydurursun. Bu süreç, seni insan psikolojisine daha yakından bakmaya zorlar. “Bu adam niye yalan söylüyor? Şu kadın niye bu kadar sakin? Bu teyze niye sürekli çay demliyor, yoksa içine zehir mi katıyor?” diye düşünürken, bir bakmışsın, karakterlerin o kadar gerçekçi olmuş ki, sen bile “Acaba katil bu mu?” diye onlardan şüphelenmektesin.

İşin en eğlenceli kısmı da budur. Gerçek hayatta bastırdığın o “Herkesten şüpheleniyorum” duygusunu, kurguda özgürce yaşarsın. Komşuna “Bu adam kesin bir şeyler çeviriyor” diyemezsin ama hikâyende herkes şüpheli olabilir. Uşak terliyor, teyze “Ben bir şey görmedim” diye ağlıyor, genç kız “Sevgilim yapmaz!” diye bağırıyor. Ve sen, klavyenin başında otururken, “Hadi bakalım, kim yalan söylüyor?” diye düşünürsün. Bu şüphecilik, bu “Herkes suçlu olabilir” hissi, polisiye yazmanın en keyifli yanıdır. Çünkü kurguda, şüphelenmek serbesttir. Kimseyi incitmezsin ama bir yandan da dedektiflik ruhunu sonuna kadar yaşarsın.

Ayrıca polisiye yazmak, bir yazar olarak seni sürekli zinde tutar. Çünkü edebiyatın bu türü, tembellik kaldırmaz. İpuçlarını mantıklı bir şekilde yerleştirmek zorundasın, katilin motivasyonunu sağlam kurmalısın, dedektifin zekâsını abartmadan ama aptal da göstermeden yazmalısın. Okuyucu, senin bıraktığın her ipucunu didik didik edecek, her cümleyi sorgulayacak. “Bu mektup açacağı niye burada? Şu adam niye terliyor? Uşağın duyduğu ses neydi?” diye düşünecek. Ve eğer bir hata yaparsan, bir mantık hatası bırakırsan, hemen yakalanacaksın. “Bu yazar amma da saçmalamış!” dedirtmek istemezsin, değil mi? İşte bu yüzden polisiye yazarken çok dikkatli olmak zorundasın.

Polisiye yazmanın bir diğer güzel yanı da, okuyucuyla kurduğun o özel bağdır. Çünkü polisiye yazarken, sadece bir hikâye anlatmıyorsun, aynı zamanda okuyucuyu bir oyuna davet ediyorsun. “Hadi katili bul bakalım” diyorsun. Ama öyle bir diyorsun ki, her sayfada “Tamam, buldum!” diye sevinen okuyucu, sonra bir bakıyor, yanılmış. Ve bu oyun, okuyucuyla aranda garip bir bağ kuruyor. Okuyucu, katili bulduğunda “Ben demiştim!” diye sevinecek, bulamadığında ise “Vay be, bu yazar beni fena kandırdı!” diye sana hayran kalacak. Ve her iki durumda da, senin hikâyeni konuşacak, senin katilini tartışacak. Tam bir kazan/kazan durumu. Düşünsene, bir arkadaşına “O kitabı okudun mu, katili bulabildin mi?” diye anlatırken, senin yarattığın o dünyayı yaşatacak. İşte bu, bir yazar için en büyük ödüldür.

Son olarak, polisiye yazmak, bir nevi “Katil benim!” kahkahası atmak içindir. Çünkü kurguda, katili yaratan sensin, onun her hareketini sen planlıyorsun. Okuyucu, katili bulmaya çalışırken, aslında senin kurduğun oyunun içinde dönüp duruyor. “Bulamadın değil mi?” diye kıs kıs gülüyorsun ama bir yandan da “Acaba çok mu zorladım?” diye düşünüyorsun. İşte bu denge, “Okuyucuyu şaşırtayım, ama sinirlenmesin” çabası, polisiye yazmanın en eğlenceli yanlarından biridir.

Okuduğun romandaki katili bulma iddianla başlayan maceran, bir bakmışsın, seni bir polisiye yazarı yapmış. Ve sen, her yeni hikâyede, “Bu sefer daha zekice bir cinayet işleyeceğim!” diye kalemi eline alıyorsun. Polisiye yazmanın, sadece bir hikâye anlatmak değil, aynı zamanda bir oyun oynamak, okura meydan okumak ve “Aslında katil benim!” kahkahası atmak demek olduğunu artık biliyorsun.

ARKADAŞIMIZ, YOLDAŞIMIZ, KIYMETLİMİZ TURGUT ŞİŞMAN İLE KEYİF DOLU BİR SOHBET

Sevgili Turgut; kurucusu, geliştiricisi, sosyal ilişkiler üstadı, yetenek avcısı, her bir şeyi olduğun Dedektif sayfalarında bu kez seni ağırlamak ne mutluluk, hoş geldin! Hayretle fark ettik ki seninle bugüne dek hiç röportaj yapmamışız ve hakkında pek az şey biliyoruz. O yüzden yakalamışken her şeyi soracağım, senin için de uygunsa.

En çok merak ettiğim şey şu: Sen tam olarak ne iş yapıyorsun ve neden bu kadar meşgulsün?

Sevgili Emel, Dedektif’in 56. sayısında bana da yer ayırdığınız için teşekkür ederim. Aslında işim ve hobim birebir örtüşüyor. Bunun için de kendimi çok fazla çalışıyormuşum gibi hissetmiyorum. Uluslararası bir teknoloji firmasında dijital reklamcılık üzerine çalışıyorum. Teknoloji ve dijital reklamcılık sürekli gelişen ve yenilenen bir alan. Sürekli araştırmak ve öğrenmek her ne kadar zevkli olsa da zaman alan bir durum, bu nedenle ara ara epey meşgul oluyorum sanırım.

Muğlalısın bildiğim kadarıyla, annen halen orada yaşıyor. Biraz bahseder misin, nasıl bir çocukluk/gençlikti seninki? Ne tür eğitimler aldın, nelerle uğraştın, yolun İngiltere’ye ne zaman ve nasıl düştü?

Annem yedi göbek İstanbulludur, babamı ise maalesef tanımıyorum, ben doğmadan vefat etmiş. Dört çocuklu bir ailenin uzak ara en ufak çocuğuyum. İstanbul, İzmit ve Yalova arasında, oldukça modern ve özgür bir aile ortamında, mutluluk içinde geçti çocukluğum.  Zaman zaman zorluklar yaşamadım değil. Bu zorlukların nedeni de sanırım yaşadığım uyum sorunlarıydı. Sürekli sorgulayan, olanı olduğu gibi kabul etmeyen bir yapım vardı ve sanırım sorgulanmak, özellikle de eleştirilmek, insanların pek hoşuna gitmiyor.

Eğitim hayatımın yine bu sebeplerle hem renkli hem de zor geçtiğini söyleyebilirim. İlkokula Şişli 19 Mayıs İlkokulu’nda başladım, 3. sınıfta İzmit’e taşındık ve ilkokulu orada bitirdim. Ortaokula Karamürsel’de başladım ancak yine İzmit’te bitirdim.

Ortaokuldan sonra sınavla Muğla Otelcilik Lisesi’ni kazanınca 1990 yılında Muğla’ya taşındık. O lise nasıl oldu da Muğla’da bitti ben de bilmiyorum. Daha sonra üniversite için İstanbul’a geri döndüm ve Boğaziçi Üniversitesi Turizm İşletmeciliği bölümünü bitirdim.  Çalışma hayatım Turkcell’de başladı, orada çalışırken kalite yönetimi ile ilgilendim, Turkcell de dâhil olmak üzere birkaç firmanın ilk ISO-9001 kalite belgelendirme çalışmalarında aktif olarak görev aldım. Çalışırken Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümü’nü de bitirdim.

2005 yılında bir sigorta firmasında çalışırken İngiltere’ye, Londra’ya gitme fırsatım oldu. İngiltere’de bir yıl kalmayı planlarken yıllar yılları kovaladı ve bir baktım ki yirmi senedir İngiltere’deyim.

Eğitime, yeni şeyler öğrenerek insanın kendisini geliştirmesi gerektiğine inanırım. İngiltere’deyken, Amerika’nın North Western Üniversitesi’nden Ürün Pazarlaması üzerine bir sertifika programı tamamladım. Daha sonra da London School of Economics’te MBA Essentials programını bitirdim. Şimdi de Cambridge Üniversitesi’nde Data Analizi üzerine bir sertifika programına katılmaya hazırlanıyorum.

Polisiye edebiyata düşkünlüğün ne zaman başladı? Gencoy Hoca’yla yollarınız nasıl kesişti?

Çocukluğumda çizgi roman okumaya bayılırdım. Süpermen, Mandrake, Texas, Örümcek Adam okurken ne kadar büyük bir zevk alırdım anlatamam. 1990’ların Muğla’sında okumaya çok zaman ayırırdım, kütüphanenin müdavimlerindendim. O zamanlarda en keyifle okuduğum yazar Aziz Nesin’di. Polisiye, çizgi romanlardan sonra zevk alarak okuduğum bir tür oldu.

Gencoy Hoca ile tanışıklığımız eskidir. Onunla olan sohbetlerimizden edebiyata, sinemaya, sanata ne kadar büyük bir tutkuyla bağlı biliyordum ancak onun Feneryolu Cinayetleri’ni yazması ile ikimizin polisiye üzerine odaklanma dönemi de başlamış oldu. Feneryolu Cinayetleri’ni okuduktan sonra kitabın yayımlanma süreci boyunca maalesef ülkemizde hem yazarlık hem okurluk hem de kitap basımı alanında ne kadar büyük eksiklikler, yanlışlıklar olduğunu gördüm.

Gencoy Hoca’nın yakın çevresinde olunca onun bilgisinden ve deneyiminden faydalanmamak imkânsız. Bildiklerimizi, deneyimlerimizi polisiyeseverler ile paylaşmak istedik ve böylece Edebiyatta, Sinemada, Yaşamdawww.polisiyedurumlar.com  doğdu. Makaleler, söyleşiler, çeviriler, hikâyeler derken belli bir kitleye erişmeye, bazı şeyleri değiştirmeye başladık ve bu da www.dedektifdergi.com’un kurulmasında önemli bir adım oldu.

Türkiye’nin ilk polisiye dijital platformları olan Polisiye Durumlar ve Dedektif Dergi’nin kurucularından olmak çok heyecan verici olmalı. İşin teknik kısmıyla hep sen ilgilendin sanıyorum. Bu yolculukta nelerle karşılaştın? En çok zorlandığın taraf ne oldu?

Polisiye Durumlar ilk olarak blogspot sayfaları olarak ortaya çıktı. Gençler pek bilmez, sanırım Google’un bir ürünüydü ve son derece basit bir blog platformuydu. Büyüme kanalı olarak Google kullanmayı hedeflemiştik ancak büyük bir sorun vardı, o da blogspot’un yetersizliğiydi. Bu nedenle Polisiye Durumlar’ı WordPress’e aktardık. Sanırım teknik olarak hem WordPress’e geçiş yapmak ve bu platformu tanımak, ondan sonra ise Google’da aramalarda üst sıralarda yer alarak Dedektif Dergi’ye görünürlük kazandırmak işin en zorlu kısmıydı. 

Neredeyse yirmi senedir polisiye camiasının göbeğindesin. İyi de bir gözlemcisin. Olumlu/olumsuz manada ne tür gelişmeler/değişimler yaşandı sence? Yerli polisiyemiz neredeydi, nerelere geldi? Daha farklı yapılabilecek şeyler var mıydı? Bundan sonrası için nasıl bir yol izlenebilir?

Bana öyle geliyor ki bazı şeyler maalesef hiç değişmedi. Birçok şey farklı olabilirdi. Türk polisiye edebiyatı sinema ile daha da zenginleşebilirdi. Baksanıza, İskandinav polisiyesi dünyada nerelere geldi. İzlanda bile sağlam polisiye yapımlar ile dünyaya açıldı. Son zamanlarda belki de ağzımda en lezzetli tatları bırakan polisiyeler İspanyol yapımları oldu.

Türk polisiye yazarları azimle üretmeye, kaliteli eserler vermeye devam ediyorlar. Bir gün bir noktada bazı şeylerin değişeceğine hâlâ inanıyorum. Öte taraftan, okurların da kendilerini yeterince geliştirmediklerini düşünüyorum. Kitap okuyan, okuduklarını sosyal medyada paylaşan ve bu paylaşanları takip eden bir kitle var ama çoğu spoiler vermeden bunu yapması gerektiğini bile bilmiyor. Türk polisiyesinde ilerleyişin ancak okurun kaliteyi seçmesi, talep etmesi, her okurun ayda bir kitap alacak parası ve onu okuyacak kadar zamanı olması ile mümkün olacağını düşünüyorum.

Röportajlar, incelemeler ve makalelerin yanı sıra zaman zaman (içinden gelirse) çok güzel öyküler de yazıyorsun. Bugüne dek kitap çıkarmak gibi bir isteğin olmadı mı? “Zaman gösterir” diyenlerden misin yoksa?

Hikâyeler yazmak ve paylaşmak isteğim oldu ama kitap çıkarma isteğim pek olmadı. Gerek Polisiye Durumlar gerekse Dedektif Dergi’de yazdıklarımı paylaşmak sanırım büyük ölçüde beni tatmin etti. Önemli olan insanlara dokunmak, ulaşabilmek diye düşünüyorum. Bir hikâyeyi ürün olarak düşünecek olursak kitap sadece paket ve bir araç. Dijital olarak bir ürüne ulaşmak büyük kolaylık.

Çoğumuz seni tabiri caizse “yetenek avcısı” olarak tanıdık. Şimdilerde buna pek zaman ayıramasan da bir aralar eski/yeni tüm yazarlarla iletişimi sen sağlardın. Sosyal yönünü çok kuvvetli ve sıcak bulurum. Hepimiz senin sayende kendimizi rahat ve aile içinde hissetmişizdir. Senin elinden tutup dergiye çektiğin isimlerin hepsi çok güzel işler yaptılar, harika eserler ortaya çıkardılar. Nasıl anlıyordun? Taze bir yazar adayındaki o ışığı fark etmeni sağlayan şey neydi?

Dedektif Dergi benim de ailem oldu, onun için bunu söylemenden çok mutlu oldum Emelciğim. Sanırım okur olarak nitelikli bir damak tadım var. Bize gelen dosyaları okurken aradığım ilk, belki de tek şey, metinde bir ışık olup olmadığıydı. Gramer, noktalama öğrenilebilir. Diyalogların nasıl kurulacağı, bir hikâyenin sonunun nasıl bağlanacağı da öğrenilebilir ama içinde ışık olmayan bir metne yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Bir yazara hikâyesine ışık yerleştirmeyi öğretemezsiniz. Elbette kimin ne kadar gelişeceği ya da geri gideceği bilinmez. İlk hikâye, deneme ya da bir kitap belli bir birikimin sonucudur neticede. Sanırım benim ışık olarak adlandırdığım şey de yazarın daha öncesinde yeterince okumuşluğunun ve yazmışlığının bulunup bulunmadığıydı. Bunu anlayabiliyordum.

Turgut Şişman’ın sıradan bir günü nasıl geçer? Rutinlerin var mıdır? Neler okur, dinler, izlersin?

Sıradan bir günüm gece geç biter, akşam oldukça beynim daha çok çalışmaya başlar, geceyi severim. Sabah elimden geldiğince geç kalkarım. Güne çok hızlı bir şekilde gündemi online gazete ve sitelerden okuyarak başlarım, sanırım bu on beş dakika sürer. Yaklaşık on yıldır, canlı TV ve özellikle haber yayını seyretmem. Gün içinde çalışırken İngiltere’nin popüler radyo kanallarını dinlerim. Önemli haberleri genellikle arkadaşlarımdan alırım. Mesela İngiltere’de neler oluyor, ne zaman bahçeyi hortumla sulama yasağı başlar, biter, bunları genelde yakın arkadaşım Barbara söyler.

Gencoy Hoca ile haftada iki kez mutlaka film ya da dizi izleriz. Genelde ne seyredeceğimize Gencoy Hoca karar verir. Sanırım bu alışkanlık Agatha Christie’nin Poirot serisinden kaldı. Aslında bunu yıllardan beri yaparız. Hatırlıyorum da Testere serisinin ilk filminin DVD’sini kütüphaneden almıştım. Beraber izlemiş çok beğenmiştik. Bununla birlikte Hair müzikalinden Angel Heart’a pek çok harika filmi ilk kez Gencoy Hoca’yla izlemişimdir.

Gelecek planlarında neler var? Hep böyle çok mu çalışacaksın, yoksa emekli olup (varsa) hayallerini mi gerçekleştireceksin?

Çalışmadan duramayan biriyim, sakin bir emeklilik pek bana göre değil. Mutlaka bir şeylerle uğraşması, beynini meşgul etmesi gereken biriyim. Bu aralar Uzak Doğu’yu gezmek istiyorum. Belki yakın zamanda gerçekleşir bu hayalim. Belki de emeklilik dönemine kalır.

Sevgili Turgut; neşen, sıcakkanlı enerjin, sonsuz desteğin ve paylaşımcı ruhun için gönülden teşekkür ederiz. İyi varsın. Seni çok seviyoruz…

ARSEN LÜPEN İSTANBUL’DA

1

GECENİN KONUĞU

Avenue Foch’taki Türk Büyükelçiliğinde sessiz bir akşam yaşanıyordu. Yerleri kaplayan kalın halılar, camın arkasında ürkekçe yanıp sönen lambalar, kristal avizelerin ağır ışıkları… Her şey olması gerektiği gibiydi. Sakin, şık ve kusursuz…

Konak, Osmanlı’nın zarafetini Batı’nın düzeniyle birleştiren bir estetiğe sahipti. Kristal aynalar, işlemeli perdeler ve duvarlardaki gravürler, bu evin sadece bir diplomatik mekân değil, aynı zamanda hatıralarla dolu bir sığınak olduğunu fısıldardı burada yaşayanlara ve gelen ziyaretçilere.

Büyükelçinin eşi Leyla Hanım, salondaki yüksek arkalıklı kadife koltuklardan birinde oturuyordu. Kırklı yaşların olgun güzelliğini taşıyan yüzü endişeyle gerilmişti. Elleri dizlerinin üstündeydi ama parmakları huzursuzca birbirine dolanıyordu.

Saatine baktı. Dokuz olmak üzereydi. Kocasının Cenevre’deki toplantısı uzamıştı. Geceyi Paris’te geçirmeyeceği belli oluyordu. Zaten biraz sonra yapmayı umduğu görüşmeyi bu nedenle bu geceye almıştı.

Ahşap kapıyı aralayan hizmetçisi saygılı bir tavırla “Hanımefendi,” diye seslendiğinde, avucunda sıkı sıkı tuttuğu dantel mendilin buruşmuş olduğunu fark etti.

“Efendim… Misafiriniz Prens Renine geldi. Aşağıdaki salonda sizi bekliyor.”

Leyla’nın dudakları titredi. Derin bir nefes aldıktan sonra koltuğundan kalktı, merdivenlere doğru yürüdü.

Adam, Şeker Ahmet Paşa’ya ait natürmort bir tablonun önünde onu beklemekteydi. Bir elini ceketinin cebine sokmuştu, diğer elinde ise gümüş bir baston tutuyordu. Uzun boylu, ince yapılı, lacivert takım elbisesiyle zarafetin timsali gibiydi. Koyu renk gözlerinde muzip bir ışıltı, dudaklarında güven veren bir tebessüm vardı.

Hafif bir reverans yaparak eğildi ve Leyla’nın elini nazikçe öptü.

“Sizi görmek, bir sanat galerisinde nadir bir tabloyla karşılaşmak gibi Madam.”

Leyla başını eğdi, nazik ama ölçülüydü.

“Siz… gerçekten Prens Renine misiniz?”

Adam gülümsedi. “Zaman zaman. Diğer zamanlarda, mesela bu akşam, başka biriyim. Adım Arsen Lüpen.”

Leyla bir an irkildi, gözlerinde korku ve umut birbirine karıştı.

“Sizi bulmak kolay olmadı.”

“Beni bulmak isteyen biri, her zaman bulur,” dedi Lüpen, göz kırparak.

Şapkasını çıkardı, ceketini bir koltuğun arkalığına astı. Hareketleri zarif ama dikkatliydi. Salonda attığı her adımda sanki evin tüm sessizliği onu selamlıyordu.

Leyla, hafifçe gülümsüyordu ama gözleri neşesizdi, “Bu gece size nasıl hitap etmeliyim? Prens Renine mi, yoksa Mösyö Lüpen mi?”

Arsen Lüpen, kibarca başını eğdi.


“Sadece Arsen… Ve galiba… gecenin en meraklısı.”

Leyla başını çevirerek pencereye yöneldi. Seine nehrinin dalgalarına yansıyan sokak lambalarının soluk ışıklarına baktı bir süre. Eiffel Kulesi’nin uzak silueti sisin ardında zar zor seçiliyordu. Paris’i kaplayan altın sarısı sonbahar yaprakları rüzgârın tesiriyle bir sağa bir sola savrulmaktaydı. Montmartre’dan süzülen hüzünlü akordeon nağmelerini duyunca yüreğinin titrediğini hissetti.

“Bu evi bilen çok az kişi vardır,” diye mırıldandı. “İçinde sakladığım şeyleri ise… neredeyse kimse.”

Lüpen, şöminenin yanındaki deri koltuğa oturdu. “Demek bu gece, sırlar konuşulacak.”

Leyla da onun karşısındaki koltuğa oturdu. Şimdi bakışları doğrudan Lüpen’e yönelmişti.

Titreyen bir sesle, “Yıllar önce…” diye anlatmaya başladı.

“On sekiz yaşındaydım. Bir delikanlıya âşık olmuştum. O da benim gibi çok gençti. Yakışıklı, uzun boylu, hülyalı bakışlıydı. Sözleriyle kalbimi fethetmişti. O günlerde aşkın naif coşkusuyla doluydum.  Ona en gizli duygularımı, hayallerimi, hislerimi anlatan mektuplar yazdım. Kavuşacağımız günü sabırsızlıkla bekledim. Ancak araya bir sürü beklenmedik olay girdi, umulmadık talihsizlikler yaşandı. Ve bizim yollarımız bir daha kesişmemek üzere ayrıldı.  Daha doğrusu ben öyle sanıyordum. Kader ikimizi farklı hayatlara sürüklemişti ama yıllar sonra tekrar karşılaştığımızda ben onun hiç bilmediğim bambaşka bir yüzünü gördüm.  Gençlik heyecanıyla yazdığım o mektupları saklamıştı. Ve şimdi bana karşı bir silah olarak kullanıyordu. Önce masum taleplerle geldi. Bir tanıdığına iş, bir diğerine davetiye, onun için yazılacak bir tavsiye mektubu… bunun gibi şeyler. Adımı lekelememek, kocamın kariyerini riske atmamak için bütün bu taleplerine boyun eğdim.  Ancak giderek istekleri arttı, bana yaptığı şantaj sayesinde elde ettiği makam ve mevkiler ona yetmez oldu. Sonunda talepleri tamamen karanlık bir yola saptı. Artık kocamın diplomatik sırlarının peşindeydi. Düşünebiliyor musunuz, benden casusluk yapmamı istedi. Ya itibarımı yerle bir edecek bir skandala razı olacaktım ya da vatanıma ihanet edecektim.

“Ne yapacağımı bilmez bir haldeyken, bir akşam, elçilikteki bir resepsiyonda, bir dostum kulağıma sizin adınızı fısıldadı. Arsen Lüpen… Hırsızların prensi, imkânsızlığın efendisi. O an göğsümde bir umut kıvılcımının çaktığını hissettim. Ama sizinle iletişim kurmak bir hayaletle konuşmak kadar zordu. Beni cesaretlendiren, gözümü karartan çaresizliğim oldu. Güvenilir bir aracı vasıtasıyla size bir mektup yazmayı ve ulaştırmayı başarabildim en sonunda. Bir kadının gözyaşlarını görmezden gelmeyeceğinize inanıyorum. Gençliğimin hatası, bugün hayatımı tehdit ediyor. Aşk mektuplarım, yanlış ellerde. Onları geri almak için yardımınıza ihtiyacım var. Karşılığında ne isterseniz vermeye hazırım.”

Arsen Lüpen “Bir aşk mektubunun ne kadar ölümcül olabileceğini hep merak etmişimdir,” dedi kaşlarını hafifçe kaldırarak. “Durumunuzu anlıyorum. Mektupları geri almak istiyorsunuz. Bunun için de bir hırsıza başvurdunuz.”

Leyla usulca başını salladı. “Evet. Çünkü sadece siz bu işi yapabilirsiniz. Ve… evet, adaletin her zaman mahkemelerde bulunmadığını biliyorum.”

Lüpen gülümsedi. “Endişelenmeyin Madam. Mektuplarınız size geri dönecek. Çünkü adalet, her güzel hikâyenin son durağıdır.”

Leyla, gözlerinde yaşlarla fısıldadı. “Teşekkür ederim…”

“Şimdi bir macera bizi bekliyor,” dedi Arsen Lüpen. Gözlerinde soğuk ama güvenilir bir parıltı vardı.  “Müsterih olun ve şantajcıya dair her şeyi bana anlatın.”

2

YOLCULUK

17 Eylül sabahının erken saatlerinde Gare de l’Est’de ince bir sis vardı. Buhar, lokomotifin gövdesinden göğe doğru yükselirken, garın demir kirişlerine çarpıp geri dönüyor; sanki yolculuğa çıkacak olanlara acele etmelerini söylüyordu.

Ama Prens Renine, yani Arsen Lüpen, tam aksini düşünmekteydi.

Lacivert uzun ceketinin yakasını kaldırmış, başında gri şapkasıyla peron boyunca ağır ağır yürüyordu. Ardından valizleri taşıyan genç bir adam onu takip etmekteydi. Bu genç adamın adı Renaud’ydu. Görevlilere Prens’in uşağı olduğu şeklinde bir açıklama yapılmıştı ama aslında Lüpen’in en sadık yardımcısıydı.  Onunla birlikte her maceraya atılır, sarsılmaz bir itaatle her sözünü dinlerdi.

Renaud göz ucuyla patronuna bakarak fısıldadı. “Bu yolculuğun sonu gümüş tepsi mi olacak, yoksa kelepçe mi?”

Lüpen tebessüm etti. “Gümüş tepside kelepçe, Renaud… Klasik…”

Lüpen ve uşağı, şık döşenmiş birinci sınıf kompartımanlarına geçtiler. Bordo kadife koltuklar, pirinç işlemeli masa lambaları ve kristal bardaklar… Avrupa’nın son romantik hatıraları hâlâ bu trenin içinde yaşıyordu.

Camdan dışarı bakan Lüpen, “İstanbul’a gidiş, her zaman bir dönüş anlamına gelir,” diye mırıldandı, kendi kendine konuşur gibi.  “Ama bu kez dönüş yalnız olmayacak…”

Renaud, pencereden karşı peronda yürüyen adamı fark etti.

“Müfettiş Ganimard bu… Onu tanımamak imkânsız.”

Lüpen gözlerini kısarak baktı. “Evet, Ganimard. Fransız polisinin dik yürüyen, asık suratlı onur timsali.”

Renaud kıkırdadı. “Her davanın sonunda hep bir adım gerinizde kalan adam.”

Lüpen birden neşelendi. “Ah, işte şimdi bu iş iyice keyifli bir hâl aldı. Av ve avcı aynı trende…”

“Ama hangisi hangisi?”

Lüpen duraksadı. “Bunun cevabını zaman verecek.”

Renaud, efendisinin gözlerine bakarak “Planda değişiklik yapacak mısınız?” diye sordu.

Lüpen, “Evet,” dedi Le Monde’u eline alırken.  “Ganimard’ı kendi oyununda yenmek kadar zevkli bir şey yoktur.”

Tren, yavaşça hareket etti. Şark Ekspresi, ritmik tıkırtılarla Paris’i arkasında bırakarak İstanbul’a doğru yol almaya başladı.

Artık kaderin düğümleri İstanbul’da çözülmeyi bekliyordu.

Dört gün süren yolculuk boyunca Lüpen neredeyse her şeyden habersizmiş gibi davrandı. Akşam yemeğinde Prens Renine olarak diplomat yolcularla sohbet etti. Sabahları yaşlı bir İngiliz leydiyle satranç oynadı. Hatta bir ara, Ganimard’la arasında kısa bir konuşma bile geçti.

“Prens Renine değil mi?” dedi Ganimard, gözlerini kısmış halde.

“Ne büyük şeref,” dedi Lüpen hafif bir selamla. “Şark Ekspresi’nde sizi görmek büyük sürpriz.”

“Sizi de,” dedi Ganimard. “Ama belki sürprizlere alışmalıyım.”

Birbirlerine gülümsediler. Bu gülümsemenin içinde binlerce kelime gizliydi.

21 Eylül sabahı tren, Sirkeci Garı’ndaydı. Perona çıktıklarında Lüpen ve uşağı kılığındaki sadık yardımcısı Renaud’yu ilk etkileyen şey denizden gelen olağanüstü taze hava ve yosun kokusu oldu. Gardan dışarı çıktıklarındaysa minareler, kubbeler, tramvay çanları, martı sesleri onları sarıp sarmaladı.

Arsen Lüpen, “Paris’in griliğinden sonra İstanbul, altın bir rüya,” diyerek gülümsedi.

Renaud bavulları taksiye yerleştirirken hâlâ şaşkınlıkla karışık bir hayranlıkla etrafına bakınıyordu. Pera Palas Oteli’nin önüne geldiklerinde aradan on dakikadan daha az bir zaman geçmişti. Resepsiyondaki görevliler onları büyük bir ilgi ve heyecanla karşıladılar. Lüpen ve uşağı, 308 numaralı kral dairesine yerleştiler.

Oda, Osmanlı motifli ipek halılar, kristal avizeler ve geniş pencereleriyle küçük bir saray heybetindeydi. Haliç’in altın ışıltısı, camlara yansıyordu.

Aynı dakikalarda zahmetli bir tramvay yolculuğunun ardından Müfettiş Ganimard da Pera Palas oteline gelmişti. Yerleştiği 112 numaralı oda Lüpen’in kral dairesinden çok daha küçük ve daha az konforluydu. Manzarası da güzel sayılmazdı. İngiliz büyükelçiliğinin arka tarafına bakıyordu. Ama Müfettiş Ganimard için bunlar önemli değildi. Buraya eğlenmeye değil, azılı bir haydudu yakalamaya gelmişti. Kısa bir dinlenmenin ardından hemen dışarı çıktı, İstanbul polis müdürüyle görüşmeye gitti.

Polis Müdürü Behçet Nizamgil onu makamında bekliyordu. Dahiliye Vekaleti müsteşarı, Müfettiş Ganimard’ın geleceğini bizzat telefonla arayarak önceden haber vermişti. Kendisine her türlü kolaylığın gösterilmesi ve yardımcı olunması konusunda gereken uyarıları da yapmıştı.

Behçet Bey, kırk yaşlarında, sert bakışlı ama nezaketten ödün vermeyen biriydi. Gür bıyıkları, koyu renk takım elbisesiyle birleşince, otoritenin canlı bir timsali gibi görünüyordu. İyi Fransızca bilmesi Müfettiş için büyük bir şanstı.

Tanışma faslının ardından Müfettiş Ganimard, Arsen Lüpen yüzünden İstanbul’a geldiğini, onun bir oyun peşinde olduğundan şüphelendiğini anlattı. “Bu adam bir hırsız, ama aslında tam anlamıyla bir illüzyonist. Her kılığa kolayca girer, herkesin konuşmasını rahatlıkla taklit eder. Ne zaman ne yapacağını, nerede olacağını asla bilemezsiniz.”

Komiser Behçet, Arsen Lüpen’in ününü duymuştu. Fransız polisinin yıllardır onun peşinde olduğunu ama bir türlü yakalayamadıklarını çok iyi biliyordu.

“İstihbarat kaynaklarım, Arsen Lüpen’in bugünlerde İstanbul’da olacağını tespit ettiler,” diye devam etti Ganimard. “Burada mutlaka bir iş çevirecek. Bundan eminim. Basit bir iş olacağını hiç sanmıyorum. Onu yakalamam için büyük bir fırsat bu. Benim burada olduğumdan haberinin olmaması elimi çok güçlendiriyor. Mutlaka bir halt karıştıracak, biz de ensesine bineceğiz.”

Behçet Bey, kaşlarını çatarak “Şehrimde kaosa izin vermem,” dedi. “Ama ne yapmayı planlıyor olabilir? Bunu bilmediğinize göre onu nasıl enseleyeceksiniz?”

Ganimard istemeden de olsa itiraf etti. “Bilmiyorum. Ama ne planladığını yakında öğreniriz. Emin olun, bunu bize kendisi söyleyecek.”

3

MEKTUP

22 Eylül sabahı İstanbul Polis Müdürlüğünün mermer zeminli giriş katında bir telaş yaşandı. Bilinmeyen bir kurye tarafından Komiser Behçet’e mühürlü bir zarf getirilip müdürlüğe bırakılmıştı.  

Behçet Bey, zarfı açtığında, el yazısıyla yazılmış bir not buldu:

“Sayın Komiser, 23 Eylül gecesi, saat tam 12’de, Topkapı Sarayı’ndaki Napolyon elmasını alacağım. Hazırlıklı olun. Saygılarımla, Arsen Lüpen.”

Yüzünün rengi değişen Komiser, ani bir kararla makam arabasına atlayıp Pera Palas’ın yolunu tuttu.

Otelin kahvaltı salonunda çayını yudumlayan Ganimard, sabahın erken bir saatinde Komiser’i karşısında görünce şaşırmadı.

“Önemli bir gelişme oldu sanırım,” dedi boynuna astığı peçetesini dudaklarına götürürken.

Komiser hiçbir şey demeden mühürlü zarfı ona uzattı.

Ganimard notu gülümseyerek okudu. Arkasına yaslandı ve “Tam beklediğim gibi,” dedi.

Behçet Bey öfkeliydi. “Bu adam çıldırmış olmalı.”

Ganimard başını iki yana salladı. “Hayır, çıldırmadı. Bizi oyuna davet ediyor. Ama bu onun son oyunu olacak.”

“Peki ne yapacağız şimdi?”

“Tabii ki Saray’a gideceğiz. Yetkililerle konuşmamız lazım.”

Asırlık çınarların gölgesindeki Topkapı Sarayı’nın yüksek duvarlarının arkasında güvercinler süzülürken, Komiser Behçet ve Müfettiş Ganimard ağır adımlarla müze müdürü Nedret Baki’nin odasına girdiler.

Nedret Bey, elli yaşlarında, gri takım elbisesi ve ince bıyığıyla zarif bir adamdı. Davranışları ve konuşması dikkate alınırsa Türk’ten çok Fransız’a benziyordu. Tanışma faslının ardından çalışma masasının karşısındaki deri koltuklara buyur ettiği ziyaretçilerine meraklı gözlerle bakmaya başladı.

Komiser Behçet “Beyefendi…” dedi kâğıdı uzatarak. “Bu sabah bir mektup aldık. Doğrudan polise hitaben yazılmıştı.

Nedret Bey gözlüğünü takıp mektubu dikkatle okudu. Bitirdiğinde yüzü solmuştu. Dudaklarından çıkan kelimeler fısıltı gibiydi.

“Bu… bir şaka mı?”

Komiser Behçet başını iki yana salladı.

“Değil. Paris’ten gelen dostum müfettiş Ganimard, dün bana bizzat anlattı. Bu Lüpen denen adam… ciddi bir tehdit. Onu küçümsemek hata olur.”

“Arsen Lüpen… Onun adını duymuştum. Fransa’da yaşamıyor muydu o?”

Ganimard lafa karıştı. “Yıllardır başımızın en büyük belası. Onu yakalamaya ant içtim. İstanbul’da bir dolap çevireceğini öğrenir öğrenmez soluğu burada aldım. Bu hırsızlığa engel olacağımızdan hiç kuşkunuz olmasın. Amacımız bu ahlaksızı suçüstü yakalamak.”

Nedret Bey ceketinin iç cebinden küçük bir mendil çıkarıp alnındaki teri sildi.

“Ne diyorsunuz? Napolyon elması bu müzenin gözbebeğidir. Sarayın itibarı, memleketin gururu. Osmanlı hazinesinin en nadide parçalarından biri.  Onu kaybetmek, sadece benim değil, tüm ülkenin utancı olur.”

Komiser Behçet, “Umarım gerekli güvenlik sağlanmıştır,” dedi.

“Gayet tabii. Yeni kurduğumuz bir alarm sistemimiz var. Sergi salonlarının kapıları kapandıktan sonra en ufak bir hareket sirenleri çalıştırır.”

“Çok iyi. Biz de bu özel şartlar sebebiyle gerekli takviyeleri yapacağız. Müfettiş Ganimard bize bu konuda yol gösterecek.”

Müfettiş ayağa kalktı. “Önce şu elması bir görelim. Ne gibi güvenlik tedbirleri alacağımızı sonra konuşuruz.”

 Elmas, Hazine Dairesi’nde, kalın bir camekânın içinde sergileniyordu. Camekân, demir bir kaideye sabitlenmiş, etrafı kadife iplerle çevrilmişti. Salona giriş, ağır bir demir kapıdan sağlanıyordu. Pencerelerde kalın parmaklıklar vardı.

Nedret Bey, “Emniyet tedbirlerimizi yabana atmayın,” dedi. “Ama Arsen Lüpen’i durdurabilir mi, onu bilemem.”

Alarmın çalışıp çalışmadığını görmek için kısa bir tatbikat yapıldı. Ardından, kapıda en az on nöbetçinin olması gerektiğine karar verildi. Her pencerenin altına bir emniyet görevlisi yerleştirilecekti. Müzenin eleman sayısı yetersiz olduğundan İstanbul polisinden takviye alınacaktı.

 Her detayı titizlikle inceleyen Ganimard, “Lüpen, imkânsızı sever,” dedi. “Ama bu kez, imkânsız onun sonu olacak.”

***

O gece, Pera Palas’ta 308 numaralı kral dairesinde, Arsen Lüpen pencereden dışarıyı izliyordu. Renaud ise koltuğa yayılmış tırnaklarını törpülemekteydi.

“Yarın gece için her şey hazır mı?”

Renaud başını salladı. “Ganimard 112 numarada. Onunla aynı otelde kalmamız büyük şans. Kapısının kilidine uyan yeni bir anahtar yaptırdım. Uyuması uzun sürmez. Sonrasını siz bilirsiniz.”

Lüpen hafifçe gülümsedi. “Yarın gece… hem elmas, hem de Leyla Hanım’ın geçmişi kurtarılacak. Ve bir adam… hak ettiği yere dönecek.”

Renaud başını kaldırdı. “Trenimiz 24 Eylül sabahı hareket ediyor. Umarım bir aksilik çıkmadan yetişebiliriz.”

 “Yetişeceğiz Renaud,” dedi Lüpen gözlerini kısarak. “Ama önce adaleti tesis etmeliyiz.”

4

NAPOLYON ELMASI

23 Eylül günü hava serindi. İstanbul’un sokaklarında akşam ezanı yankılanıyor, Boğaz’dan gelen tuz kokusu puslu havayı dolduruyordu. Topkapı Sarayı’nın bahçesinde, polisler mevzilerinde bekliyorlardı. Ganimard ve Behçet Bey, sarayın karşısında park etmiş bir arabanın içindelerdi.

Saat 21.45’te Topkapı Sarayı’nın kapıları kapanırken gökyüzü demir gibi ağır ve bulutluydu. Bahçede görevli polislerin adımları çakıllarda yankılanıyor, sarayın içi gün boyu süren huzursuz sessizliğiyle sanki nefesini tutuyordu.

Komiserin yorgun yorgun esnediğini gören Ganimard, “İsterseniz artık evinize gidebilirsiniz,” dedi. “Operasyonu ben tek başıma idare ederim, merak etmeyin.”

Behçet Bey, beklemediği bu teklif karşısında şaşırdı. “Ciddi misiniz gerçekten?”

Ganimard elini cebine soktu, bir sigara çıkardı. “Gayet tabii. Bütün gün, uğraştınız yoruldunuz. Demin de birkaç kez hapşırdınız. Eğer evinize gidip dinlenmek isteseniz size hayır demem.”

Komiserin canına minnetti. Müfettişin dediği gibi, bütün gün koşuşturmaktan tabanları ağrıyordu. Üstelik nevazil alametleri de başlamıştı. Burnu akıyor, hapşırıyordu. Koca bir bardak limonlu ıhlamurla sobanın yanındaki döşeğine uzandığını hayal etti.  Gerçi, şu Frenk hırsızını yakalaması da pek bir sükse olurdu ama Müfettiş’in ganimeti kimseye kaptırmayacağı da belliydi. Gitmesini de bunun için istiyor olmalıydı. Yarın gazetelere Arsen Lüpen’i yakalayan adam diye onun adını yazacaklardı. Kalsa da gitse de durum değişmeyecekti. ‘En iyisi gideyim,’ diye düşündü. ‘Ne hali varsa görsün. Hem bu Arsen Lüpen dendiği kadar kurnaz biriyse, rezil olan o olur, ben değil.’

“Gitmeden önce elması bir kez daha kontrol edelim,” dedi Müfettiş. “İçimiz rahat olsun.”

Komiser Behçet Nizamgil, saklamaya çalıştığı bir sevinçle saraya yürüdü. Müdür’e haber verdikten sonra Hazine Dairesi’nin salonuna girdi. Bu taş duvarların arasında, bir Fransız hırsızın gölgesini kovalamaktansa sıcacık evinde olmayı tercih etmekle en doğru işi yaptığına inanıyordu.

Napolyon’un hediyesi, padişahın gururu, müzenin gözbebeği elmas yerindeydi. Sessizce camekâna yaklaştı. Parmak uçlarıyla camın kenarına dokundu. İçerdeki taş, karanlıkta parıldıyor, her bir yüzeyi, bir gökkuşağı gibi kırılıyordu. Komiser, derin bir nefes aldı.

Kapıyı ardından kilitletti. Dışarı çıktığında Ganimard onu bekliyordu.

“Her şey yolunda mı?” diye sordu Fransız müfettiş.

Beriki başını salladı. “Elmas tamamen güvende. Alarm aktif. Kapılar mühürlendi.”

“Güzel. O hâlde size iyi geceler dilerim.

“Umarım bu sadece kötü bir şaka çıkar.”

“Umarım.”

Komiser Behçet arabasına binerken, hapşırığı Boğaz’ın rüzgârına karıştı.

5

BEYAZ ELDİVEN

Komiserin aracı uzaklaştıktan sonra geriye dönen Ganimard sessizce arabasına bindi. Sarayın silüetini izlemeyi sürdürdü.

Saat 23.45’i gösterirken sarayın bahçesi hâlâ sessizdi. Alarm sisteminin kontrol lambası yeşil yanıyor, hiçbir şey olağandışı görünmüyordu.

Saat gece yarısını geçince Ganimard birden arabadan indi, saraya doğru hızla yürümeye başladı. Müdürün odasına hışımla girdi.

“Bir terslik var. Alarm neden çalmadı?”

Nedret Bey şaşkınlıkla onu süzdü. “Buna sevinmemiz lazım gelmez mi? Alarmın çalmaması hırsızlığın da olmadığını gösterir.”

Müfettiş, “Arsen Lüpen’i tanımadığınız belli,” diye homurdandı.

Birlikte hazine dairesine yöneldiler. Müdür, görevlilere demir kapıyı açmaları için emir verdi. Kapı açılınca içeriye bir polis memuruyla Müfettiş Ganimard birlikte girdiler. Salon, loş bir ışıkla aydınlanıyordu. Birden Ganimard’ın çığlığı sarayın taş duvarlarında yankılandı.

“Bu imkânsız!”

Nedret Bey telaşla içeriye koştu. Camekânın önüne geldiğinde nefesi kesildi. Elmas gitmişti. Onun yerinde, beyaz bir ipek eldiven duruyordu. Eldivenin üzerinde, ince bir el yazısıyla “Arsen Lüpen” yazmaktaydı.

Eldiveni gören Müdür’ün yüzü kireç gibi oldu. Bastonuna zorlukla tutunarak “Nasıl?” diye kekeledi. “Nasıl olur? Kapılar kilitliydi. Pencereler kapalı. Alarm… Alarm neden çalışmadı?”

Ganimard eldiveni gösterdi. “Elmas… kayıp. Ve bu… bu eldiveni bıraktı geride. Arsen Lüpen burada.”

Nedret Bey’in dizleri titredi.

“İmkânsız… imkânsız… Bu kadar polis, bu kadar güvenlik… Nasıl olabilir?”

Ganimard pencerelere yürüdü. Hepsi kilitliydi. Parmaklıklar sağlamdı. Kapıda zorlama izi yoktu. Camekân, dışarıdan açılmamıştı. Alarm sistemi hâlâ devredeydi.

Müze Müdürü güçlükle mırıldandı. “O zaman… İçeriden biri olmalı.”

Ganimard, “Buraya en son kim girdi?” diye sordu, sert bir sesle.

Nedret Bey, yutkunarak, “Komiser Behçet,” dedi. “Saat onda kontrol etti. Siz de biliyorsunuz. Sonra kapılar kilitlendi, alarm çalıştırıldı.”

Ganimard’ın gözlerinde bir şüphe kıvılcımı çaktı. “Salona en son giren kişi… Haklısınız, Komiser Behçet’ti.”  

***

Komiser, Beşiktaş’ta iki katlı ahşap bir kasırda oturuyordu. Müfettiş Ganimard on beş dakika sonra evin önünde arabasından indi. Behçet Bey, uykulu gözlerle kapıyı açtı.

Eve giren Ganimard, sesinde belirgin bir suçlama tınısıyla “Elmas çalındı,” dedi. “Ve sen, salona en son giren kişiydin.”

Komiser Behçet’in yüzü şaşkınlıkla gerildi. “Ne diyorsun sen Müfettiş? Benden mi şüphe ediyorsun yoksa? Ben elması kontrol ettim sadece. Yerinde duruyordu. Bunu sen de biliyorsun.”

“Hayır, bilmiyorum. Sen tek başına girdin ve bana elmasın güvende olduğunu söyledin. Ayrıca seni suçladığım filan yok. Sadece gerçeği bulmaya çalışıyorum.”

Ganimard bir av köpeği gibi evin içinde dolaşmaya başladı. Gözleriyle fıldır fıldır etrafı tarıyordu. Köşe bucak bakıyor, sonra dikkatini başka bir yöne çeviriyordu. Salonun duvarlarına çeşitli Osmanlı minyatürleri ve yağlı boya tablolar asılmıştı. Tablolardan birinin hafif eğik olduğunu fark edince “Bu nedir?” diye sordu.

“Nesim Paşa’nın Kız Kulesi tablosu.”

“Onu sormuyorum. Bu tablo neden eğik? Arkasında bir şey mi var?”

Behçet Bey kekeledi. “Hayır, ne münasebet?”

Müfettiş kararlı bir biçimde tabloya yaklaştı. Asılı olduğu çividen çıkarıp yere koydu. Tabloyu kaldırınca duvara gömülü bir kasa belirmişti.

Behçet Bey telaşlanmıştı. Alı al moru mor bir suratla “İçinde sadece eski ve değersiz kâğıtlar var,” dedi.

Ganimard, ona dik dik baktı. “Lütfen açar mısın?”

“Müfettiş, bu bana yapılmış bir hakarettir.”

“Kasanın şifreli olması dikkatimden kaçmadı. Lütfen…”

Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Behçet Bey kaderine razı bir tavırla kasayı açtı. Kasanın içinde birkaç sararmış eski kâğıttan başka bir şey yoktu.

Ganimard, kaşlarını çatarak kâğıtları inceledi. “Özür dilerim,” dedi sonunda. Sesi duyduğu hayal kırıklığını yansıtıyordu. “Haklısınız, burada değersiz kağıtlardan başka bir şey yok. Sizden şüphe ettiğim için kendimden utanıyorum. Gerçekten çok üzgünüm.”

“O elmasın çalınmasına üzülün asıl siz,” dedi Komiser, öfkeli bir tavırla.

Ganimard mahcup bir şekilde evden ayrıldı.

Komiser, onu kapıdan uğurlarken, “Lüpen,” dedi. “Bu onun işi. Benim değil. Bu geceki davranışınızı yarın rapor edeceğimden de kuşkunuz olmasın.”

***

Aynı gecenin ilerleyen saatleri…

Behçet Bey, uykusunda birden irkildi ve gözlerini açtı. Hafif bir gürültü uyandırmıştı onu. Yataktan fırladı, tabancasını kaptı. Karanlık salona usulca süzüldü. Pencere açıktı; Boğaz’dan gelen serin rüzgâr, perdeleri dalgalandırıyordu. Pencereyi kapattı. Yatak odasına doğru yürürken birden kapının çalındığını duydu.

“Hayırdır,” dedi kendi kendine. “Müfettiş geri mi döndü acaba?”

Gelen müfettiş değildi. Yardımcısı Şinasi, on kadar polisle birlikte kapısına dayanmıştı. Müze Müdürü Nedret Bey de onlarla birlikteydi.

Şinasi, “Kusura bakmayın amirim, uygunsuz bir zamanda rahatsız ettik,” diyerek eve daldı. “Sizinle ilgili bir ihbar aldık.”

Behçet Bey haykırdı. “İhbar mı? Ne ihbarı bu?”

Nedret Bey atıldı. “Napolyon elması sizin evinizdeymiş.”

“Tövbe estağfurullah. Aklınızı mı oynattınız siz?”

“Hayır amirim,” dedi Şinasi. “Emir yukarıdan, vekaletten geldi.”

“Hay vekaletinin de… Gelin buyrun, istediğiniz yere bakın. Benim kimseden saklayacak bir şeyim yok.”

“Merak etmeyin amirim her yere bakacak değiliz. Bize sadece şu tablonun arkasındaki kasayı açmanız yeterli. Bir tek oraya bakıp gideceğiz.”

Behçet Bey hafifçe sarardı. “Orada değersiz kağıtlardan başka bir şey yok.”

Nedret Bey, inanmadığını belli eden bir gülümsemeyle, “O halde açın, biz de görelim,” dedi. “Dediğiniz gibiyse, bir mesele kalmaz.”

Behçet Bey tabloyu yana çekti. Titreyen ellerle kasanın kapısını açarken kalbinin atışları hızlanmıştı. Bir tuzağa düştüğünü hissediyordu.

Kasanın içinde iki şey vardı. Bunlardan biri beyaz bir eldivendi. Üzerinde tanıdık bir el yazısıyla Arsen Lüpen yazıyordu. Diğeri ise eldivenin tam ortasına konmuş olan Napolyon elmasıydı.

Behçet Bey, dayanamayıp dizlerinin üzerine çöktü. “Bu… bu… nasıl olur…nasıl?..” diye inlerken, karanlığın içinden başka bir ses duyuldu. Bu ses yardımcısı Şinasi’ye aitti.

“Sizi, beynelmilel hırsız Arsen Lüpen’le birlikte Napolyon elmasını Topkapı Sarayı Müzesi’nden çalmanız sebebiyle kanun namına tevkif ediyorum.”

6

SON PERDE

24 Eylül sabahı, Pera Palas’ın koridorlarında günlük olağan hareketlilik başlamıştı.

Kat görevlisi Tatiana, 112 numaralı odaya temizlik için girdi. Oda, dağınıktı; yatak toplanmamış, giysiler yerlere atılmıştı. Masada yarım bırakılmış bir kahve fincanı duruyordu. Yanında da yarısı yenmiş bir kruvasan vardı. Dolaptan bir inleme sesi geldiğinde Tatiana, Fransızların ne kadar tembel olduklarını düşünmekteydi. Kaşlarını çatarak dolaba yaklaştı. Tereddütle kapıyı açtı. Açmasıyla çığlık atarak geri çekilmesi bir oldu. Müfettiş Ganimard elleri ve ayakları bağlanmış, ağzı bantlanmış, don gömlek bir vaziyette dolabın içindeydi. Tatiana, koşarak müdürü çağırdı.

Ganimard, serbest kaldığında öfkeden kuduruyordu. “Lüpen!” diye haykırdı, yumruğunu duvara vurarak. “Bu onun işi! O lanet olası hırsız!”

Otel personeli, şaşkınlıkla etrafına toplanmıştı. Kimse ne diyeceğini bilemiyordu. Müdür dahil herkesin şaşkınlıktan dili tutulmuştu.

Ganimard, giyinip hemen dışarı fırladı. Ama içten içe biliyordu: Lüpen, çoktan tüymüştü.

Aynı saatlerde, Orient Ekspres’in lüks vagonunda, Prens Renine şampanyasını kadehine doldurmaktaydı.

Karşısında oturan Renaud, gazetesini katlayarak, “Patron,” dedi. “Planınız başarıya ulaştı ama yine de benim canım sıkkın.”

Lüpen içkisinden bir yudum aldıktan sonra, “Neden?” diye sordu.

“Elması İstanbul’da bırakmamız hoşuma gitmedi. Onu müzeden almak için az numara yapmadık. Sizin hatırınız için polis kıyafeti giymek zorunda bile kaldım.”

Lüpen gülümsedi. “Bunun için çok özür dilerim dostum. Gece yarısı hazine dairesine girdiğimde yanımda bir tanık olmalıydı. Aksi halde benden kuşkulanabilirlerdi. Yani Müfettiş Ganimard’dan. Aslında o tıknefes müze müdüründe biraz akıl olsa, salona en son girenin ben olduğumu düşünmesi gerekirdi.”

Renaud bir kahkaha attı. “Adamcağızın aklı başından gitti patron… Nasıl düşünsün?”

“Eminim Komiser’in durumu da ondan farklı olmamıştır. Mektupların kaybolduğuna mı, yoksa hırsızlıkla suçlandığına mı yansın, bilememiştir.”

Kısa bir sessizlik oldu. Renaud yeniden gazetesini okumaya başlamadan önce bir kez daha “Patron,” dedi. “Bu kez fazla ileri gitmedik mi?”

Lüpen gülerek, “Renaud,” dedi. “Hayat bir tiyatro sahnesi. Biz sadece en iyi rolü oynadık.”

Pencereden, Trakya’nın uçsuz bucaksız tarlalarına baktı. “Ve şimdi,” diye ekledi, “Perde kapanıyor.”

***

Bir hafta sonra…

Paris’in puslu sonbahar akşamlarından biriydi. Seine Nehri’nin üstünden yükselen sis, Notre-Dame’ın gotik kulelerine kadar ulaşmıştı.

 Seine kıyısındaki küçük bir kafede, Leyla, siyah şapkasının gölgesinde, bir masada oturmuş çayını yudumluyordu. Yağmur damlaları cama vurmaya başladığında Prens Renine, zarif adımlarla içeri girdi. Elinde küçük bir zarf vardı. Leyla’nın karşısına oturdu, zarfı ona uzattı. Sakin bir tavırla ama muzaffer bir sesle “Mektuplarınız,” dedi.

Leyla, zarfı heyecanla açarken parmaklarının titremesine engel olamıyordu. Gözlerinde biriken yaşları sildi. “Size nasıl teşekkür edeyim?” diye fısıldadı.

Prens, gülümseyerek, “Teşekküre gerek yok, madam,” dedi. “Adalet, her zaman yerini bulur. Önemli olan da bu.”

Ayağa kalktı, şapkasını hafifçe eğerek selam verdi ve kafeden çıktı.

Leyla, buğulanan camın arkasından onu caddenin kalabalığında kaybolana kadar izledi. Bakışları şaşkınlık ve minnet doluydu. Sonra zarfı göğsüne bastırdı. Yıllardır taşıdığı yükün omuzlarından kalktığını hissetti.

ELVİS’İ ZİYARET EDEN HIRSIZ

(THE BURGLAR WHO DROPPED IN ON ELVİS)

Çeviren: Ramazan Atlen

“Seni tanıyorum,” dedi kadın. “Bernie Rhodenbarr’sın. Bir hırsız.”

Etrafıma baktım, dükkânımdaki müşteri kıtlığından genelde mutluluk duymam ama bu defa ikimiz dışında boş olmasına sevindim.

“Eskiden,” dedim.

“Eskiden mi?”

“Evet eskiden. Sabıkam var, bunu sır gibi saklasam da inkâr edemem. Artık sahaflık yapıyorum, Bayan eee?”

“Danahy,” diye tamamladı. “Holly Danahy.”

“Bayan Danahy. Eski çağlardan kalma bilgelikleri alıp satıyorum. Gençliğimdeki hatalar pişmanlık duyulacak, hatta kınanacak şeyler ama hepsi geride kaldı.”

Bana düşünceli düşünceli baktı. Hoş bir mahlûktu, ince ve alımlıydı, ışıl ışıl gözleri, meraklı bir burnu vardı. Onu hem yumuşak başlı ve kadınsı hem de bir Luger kadar soğukkanlı ve işinin ehli gösteren özel dikim bir takım elbise ve papyon takmıştı.

“Bence yalan söylüyorsun,” dedi. “Umarım öyledir. Çünkü eski kitap satan biri işime yaramaz. Bana bir hırsız lazım.”

“Keşke yardım edebilseydim.”

“Edebilirsin.” Serin parmaklı elini benimkinin üzerine koydu. “Mesain bitmek üzere. Neden dükkânı kapatmıyorsun? Sana bir içki ısmarlayayım, Memphis’e tüm masrafları karşılanmış bir seyahate -ve muhtemelen çok daha fazlasına- nasıl hak kazanabileceğini konuşalım.”

“Bana hızla gelişen bir tatil beldesinde devre mülk satmaya çalışmıyorsun, değil mi?”

“Pek sayılmaz.”

“O halde ne kaybedebilirim ki? Zaten işten sonra bir şeyler-”

 “Carolyn Kaiser,” diye lafımı kesti. “En yakın arkadaşın, iki sokak ötedeki Poodle Factory’de köpek yıkıyor. Arayıp randevunu iptal edebilirsin.”

Düşünceli bakma sırası bendeydi. “Hakkımda çok şey biliyor gibisin,” dedim.

“Benim işim bu, tatlım,” dedi.

***

“Muhabirim,” dedi. “Weekly Galaxy’de. Gazeteyi duymadıysan, süpermarkete hiç gitmedin demektir.”

“Biliyorum,” dedim. “Ama itiraf etmeliyim ki sadık okuyucularınızdan değilim.”

“Umarım değilsindir, Bernie. Okurlarımız düşünürken dudaklarını oynatan kimselerdir. Mektuplarını pastel boyayla yazarlar çünkü sivri uçlu şeyler kullanmaları risklidir. Bizimkilerin yanında Enquirer’ın[1] okuyucuları Rodoslu bilginler gibi kalır. Kabul etmek gerekir ki okurlarımız mankafalıdır.”

“O zaman neden benim hakkımda bilgi edinmek istesinler ki?”

“İstemezler. Tabii bir uzaylı tarafından hamile bırakılmadıysan. Yoksa bırakıldın mı?”

“Hayır ama bir defasında Koca Ayak[2] arabamı yemişti.”

Başını iki yana salladı. “O haberi yapmıştık. Sanırım geçen Ağustos’tu. Araba üç yüz bin kilometrede bir AMC Gremlin’di.”

“Bence miadını çoktan doldurmuş.”

“Sahibi de öyle söylemişti. Galaxy sayesinde artık yeni bir BMW’si var. Markayı doğru söyleyemiyor ama deli gibi sürebiliyor.”

Ona bardağımın üzerinden baktım. “Hakkımda yazmak istemiyorsan benden ne istiyorsun?”

“Ah, Bernie,” dedi. “Hırsız Bernie. Tatlım, sen Elvis’in evine giriş biletimsin.”

***

Carolyn’e “En iyisi Elvis’in tabutta çekilmiş bir fotoğrafı olurdu,” dedim. “Galaxy bu tür fotoğrafları sever ama uzun vadede ters etki yaratabilir çünkü aylardır yaptıkları habere zarar verebilir.”

“Elvis’in hala hayatta olduğu haberi.”

“Doğru. En iyi ikinci fotoğraf -ki bu gazetenin amacına daha uygun- Elvis’in başka bir gezegenden gelen bir ziyaretçiye Love Me Tender şarkısını söylerken çekilmiş canlı bir fotoğrafı olurdu. Aslında birkaç günde bir böyle fotoğraflar çekebiliyorlar ama bu daima bir Elvis taklitçisi oluyor. Bugün Amerika’da kaç tane tam zamanlı Elvis taklitçisi var biliyor musun?”

“Hayır.”

“Ben de bilmiyorum. Ama Holly’nin çok benzeyen bir tane bulabileceğini hissediyorum. Her neyse, kadının yana yakıla istediği en iyi üçüncü fotoğraf Kral’ın yatak odasının bir fotoğrafı.”

“Graceland’deki[3] mi?”

“Evet. Graceland’i günde altı bin kişi ziyaret ediyor. Geçtiğimiz yıl iki milyon kişi gezmiş.”

“Hiçbiri fotoğraf makinesi götürmemiş mi?”

“Bana kaç tane fotoğraf makinesi götürdüklerini, kaç rulo film çektiklerini falan sorma. Ya da evlerine kaç tane hatıra kül tablası ve siyah kadife üzerine çizilmiş Elvis tablosu götürdüklerini. Asıl soru şu; kaçı birinci kattan yukarı çıkabildi?”

“Kaçı?”

“Hiçbiri. Graceland’de kimse üst kata çıkamaz. Personelin yukarı çıkmasına izin verilmiyor, yıllardır orada çalışan insanlar zemin kattan yukarı adım atmamışlar. Holly’nin dediğine göre oraya rüşvetle de çıkamıyorsun, bunu biliyor çünkü denemiş. Graceland’e yılda iki milyon kişi gidiyor, hepsi de üst katın neye benzediğini bilmek istiyor, senin anlayacağın Weekly Galaxy onlara bunu göstermeyi çok istiyor.”

“Ve hırsız sahneye çıkar.”

“Aynen öyle. Yasadışı giriş konusunda uzman bir hırsız sahneye çıkar böylece Holly terfi ve ikramiye kazanır. Le burglar, c’est moi.[4] Holly bana fiyatımı sordu.”

“Sen ne dedin?”

“Yirmi beş bin dolar. Neden biliyor musun? Aklıma gelen tek şey bunun Nick Velvet’a uygun bir iş gibi görünmesiydi. Onu hatırlarsın, Ed Hoch hikâyelerinde sadece değersiz nesneleri çalar.” İç çektim. “Yıllar boyunca çaldığım değersiz nesneleri düşünüyorum da hiç kimse bana zahmetlerim için yirmi beş bin dolar ödemeyi teklif etmedi. Neyse, aklıma gelen fiyat buydu, ben de söyledim. Ve kadın pazarlık etmeyi bile denemedi.”

“Galiba Nick Velvet fiyatlarını artırdı,” dedi Carolyn. “Son bir iki hikâyede istediği ücret daha fazlaydı.”

Başımı iki yana salladım. “Gördün mü? Az okursan para kaybediyorsun.”

***

Holly’yle JFK’den Memphis’e birinci sınıfta uçtuk. Yemek hala havayolu yemeğiydi, ancak koltuklar o kadar rahat ve hostes o kadar özenliydi ki bunu göz ardı etmeyi yeğledim.

Holly, yemekten sonra bir şeyler yudumlarken, “Weekly Galaxy’de her şey birinci sınıftır,” dedi. “Elbette gazetenin kendisi hariç.”

Bavullarımızı aldıktan sonra otelin arabası bizi bitişik odalar ayırttığımız Elvis Presley Bulvarı’ndaki Howard Johnson’a götürdü. Ben tam bavullarımı açmıştım ki Holly iki odayı ayıran kapıyı çaldı. Açtığımda elinde bir şişe viski ve buz kovasıyla içeri girdi.

“Aslında Peabody’de kalmak isterdim,” dedi. “Orası şehir merkezindeki eski ve harika bir otel ama Graceland’den sadece birkaç blok ötede olduğu için burası daha uygun diye düşündüm.”

“Gayet mantıklı,” diye onu doğruladım. 

“Doğrusu ördekleri görmek isterdim,” dedi. Anlattığına göre ördekler Peabody’nin sembolü ya da maskotu gibi bir şeymiş. Otelin konukları her gün kırmızı halı üzerinde paytak paytak yürüyerek lobinin ortasındaki fıskiyeye gidişlerini izleyebiliyormuş.

“Söylesene senin gibi biri böyle bir işi neden yapar ki?” diye sordu.

“Kitapçılığı mı?”

“Cidden. Nasıl hırsız oldun? Okuyucularımızı eğlendirmek için sormuyorum, çünkü umurlarında bile değil. Ama merakımı gidermek isterim.”

Bir yandan içkimi yudumlarken bir yandan da ona boşa geçen hayatımın hikâyesini ya da anlatmak istediğim kadarını anlattım. Beni dinlerken mideye indirdiği dört bardak sert viskinin onda bir etkisi olduysa bile fark edemedim.

Biraz sonra “Peki ya sen?” dedim. “Senin gibi güzel bir kız nasıl olur da-”

“Bunu başka bir akşama erteleyelim olur mu?” dedi. Bir an sonra kollarımdaydı. Bir bedenin hak ettiğinden daha iyi kokuyordu. Derken aynı hızla kollarımdan kurtulup kapıya yöneldi.

“Gitmek zorunda değilsin,” dedim.

“Ama gitmeliyim, Bernie. Yarın büyük gün. Elvis’i görmeye gideceğiz, unuttun mu?”

 Viskiyi de yanında götürdü. Kendi içkimden kalanları bardağa döktüm, eşyalarımı yerleştirmeyi bitirip duş aldım. Yatağa girdikten on beş yirmi dakika sonra kalkıp odalarımızın arasındaki kapıyı açmayı denedim, ama kapıyı kendi tarafından kilitlediğini anlayınca yatağa geri döndüm.

***

Rehberimizin adı Stacy’ydi. Standart Graceland üniforması -lacivert pantolon üzerine mavi-beyaz çizgili bir gömlek- giymişti. Hostes mi yoksa amigo mu olacağına karar verememiş birine benziyordu. Akıllıca davranıp her iki mesleği de birleştiren bir iş seçmişti.

“Bu yemek masasında genelde on kadar misafir bir araya gelirdi,” diye anlattı bize. “Akşam yemeği her akşam dokuz ile on arasında servis edilirdi. Elvis her zaman masanın başına otururdu. Ailenin reisi olduğu için değil, büyük renkli televizyonu en iyi buradan görebildiği için. Graceland’deki on dört televizyondan biri burada, Elvis’in televizyon izlemeyi ne kadar sevdiğini biliyorsunuzdur.”

Size bütün turu anlatabilirim ama ne gerek var ki? Ya oraya gitmişsinizdir ya da gitmeyi planlıyorsunuzdur. Ya da umurunuzda değildir. İnsanların turlara kaydolma hızına bakılırsa, son grupta pek fazla kişi kaldığını sanmıyorum. Elvis iyi bir bilardo oyuncusuydu. Elvis kahvaltısını Jungle Room’da selvi ağacından bir sehpanın üzerinde yapardı. Elvis’in en sevdiği şarkıcı Dean Martin’di. Elvis tavus kuşlarını severdi ve bir zamanlar Graceland’de ondan fazla tavus kuşu dolaşırdı. Sonra bu kuşlar Elvis’in tavus kuşlarından daha çok sevdiği arabaların boyalarını kemirmeye başlayınca onları Memphis Hayvanat Bahçesi’ne bağışladı. Tavus kuşlarını, arabaları değil.

Üst kata çıkan merdivenlerin başında boydan boya altın rengi bir ip ve birkaç basamak yukarıda fotosele benzeyen bir şey vardı. Rehberimiz “Turistlerin üst kata çıkmasına izin verilmiyor,” dedi. “Unutmayın, Graceland özel bir mülk ve Elvis’in halası Bayan Delta Biggs hâlâ burada yaşıyor. Size üst katta ne olduğunu anlatayım. Elvis’in yatak odası, oturma odasıyla müzik odasının hemen üstünde yer alıyor. Elvis’in ofisiyle, Lisa Marie’nin[5] yatak odası, giyinme odaları ve banyolar da üst katta.”

“Halası da mı yukarı katta yaşıyor?” diye sordu biri.

“Hayır, efendim. O alt katta yaşıyor. Üst katı hiçbirimiz görmedik. Artık kimse oraya çıkamıyor.”

***

“Bahse girerim şu anda oradadır,” dedi Holly. “Ayaklarını uzatmış, meşhur fıstık ezmeli ve muzlu sandviçlerinden yiyor ve aynı anda üç televizyon birden izliyordur.”

“Ve Dean Martin dinliyordur,” dedim. “Elvis’in yeriyle ilgili gerçek düşüncen ne?”

“Gerçek düşüncem ne mi? Bence o şu anda Paraguay’da James Dean ve Hitler’le iskambil oynuyor.  Sahi Arjantin’in Falkland Adaları’nı işgalini[6] Hitler’in planladığını biliyor muydun? Bunu haber yaptık ama umduğumuz kadar iyi tepki almadı.”

“Okurlar Hitler’i hatırlamadı mı?”

“Hitler’i hatırlıyorlardı ama Falkland’dan haberleri yoktu. Elvis’in nerede olduğuyla ilgili gerçek düşünceme gelince… Bence az önce gördüğümüz mezarda, yakınları ve sevdiklerinin yanında. Ne yazık ki, ‘Elvis Hâlâ Ölü’ gazete sattıran bir başlık değil.”

“Tahmin edebiliyorum.”

Odamda, Holly’nin oda servisinden istediği öğle yemeğini yiyorduk. Bana bir önceki gün uçakta yediğimiz yemeği hatırlatmıştı, lüks ama pek de iyi değildi.

“E,” dedi neşeli bir sesle, “İçeri nasıl gireceğimizi çözdün mü?”

“Mekânı gördün,” dedim. “Bina sağlam kapılar, bekçiler ve alarm sistemleriyle dolu. Yukarı katta ne var bilmiyorum ama Zsa Zsa Gabor’un[7] gerçek yaşından daha iyi korunan bir sır olduğu kesin.”

“Zsa Zsa Gabor’un gerçek yaşını öğrenmek kolay olurdu,” dedi Holly. “Evlenmesi için birini kiralardık olur biterdi.”

“Graceland’e girmek mümkün görünmüyor,” dedim. “Fort Knox’tan[8] geri kalır yanı yok.”

Yüzü asıldı. “Bir yolunu bulursun sanmıştım.”

“Belki de bulurum.”

“Ama?”

“İkimiz değil tek başıma. Senin için çok riskli. Gerekli becerilerin yok. Mesela oluklardan tırmanabilir misin?”

“Mecbur kalırsam.”

“Mecbur kalmayacaksın çünkü içeri girmeyeceksin.” Bir an düşünüp devam ettim. “Zaten çok işin olacak. Dışarıda kalıp işleri koordine edeceksin.”

“Bunu yapabilirim.”

“Ve başka masraflar da olacak.”

“Sorun değil.”

“Zifiri karanlıkta çekim yapabilen bir fotoğraf makinesine ihtiyacım var. Flaş riskine giremem.”

“O kolay.”

“Bir helikopter kiralamam ve pilota sessiz kalmasını garanti edecek kadar ödeme yapmam gerekecek.”

“Çocuk oyuncağı.”

“Bir de şaşırtmaca lazım. Heyecan yaratacak bir şey.”

“Ayarlayabilirim. Galaxy’nin kaynakları elimdeyken, bir nehri bile tersine çevirebilirim.”

 “O kadarına gerek yok. Ama bunlar pahalıya patlayacak.”

“Parayı dert etme,” dedi. 

***

“Demek Carolyn’in arkadaşısın,” dedi Lucian Leeds. “Harika biri, değil mi? Biliyor musun, o ve ben nerdeyse akraba olacaktık.”

“Öyle mi?”

“Onun eski sevgilisiyle benim eski sevgilim kardeştiler. Aslında kız kardeş ve erkek kardeş. Yani bu Carolyn’i benim bir tür akrabam yapmaz mıydı?”

“Galiba yapar.”

“Bu mantıkla dünyanın yarısıyla akraba sayılırım. Her hâlükârda Carolyn’i çok severim. Sana yardım edebilirsem-”

Ona ne istediğimi söyledim. Lucian Leeds bir iç dekoratör ve antika satıcısıydı. “Tabii ki Graceland’e gittim,” dedi. “Hem de defalarca, çünkü ne zaman bir arkadaş ya da akraba ziyaretime gelse, oraya götürmek gerekir. Nasıl oluyorsa asla unutulmayacak bir deneyim.”

“Herhalde ikinci kata çıkmamışsındır.”

“Hayır, ama insan merak etmeden duramıyor, değil mi?” Gözlerini kapatıp odaklandı. “Hayal gücüm çalışmaya başlıyor.”

“Bırak istediği gibi çalışsın.”

“Bahsettiğin evi biliyorum. Hernando-Mississippi’nin hemen bu tarafında, eyalet sınırının karşısındaki 51. karayolunun dışında. İşin ne kadar sürede bitmesi gerekiyor?”

“Yarın gece nasıl?”

“İmkânsız. En erken ertesi gece. O da zar zor. Aslında doğru düzgün yapmam için bir hafta lazım.”

“Peki, elinden geleni yap.”

“Elbette kamyonlar ve tırlar için kira bedelleri ödemem gerekecek. Evin sahibi yaşlı kadına da bir şeyler vermem lazım. Önce tatlı dille konuşurum ama korkarım onun için de elle tutulur bir şeyler olmalı. Bunların hepsi sana pahalıya patlayacak.”

Bu sözler kulağıma tanıdık geldi. Nerdeyse kendimi tutamayıp parayı dert etmemesini söyleyecektim. Oysa parayı dert etmiyorsam Memphis’te ne işim vardı?

***

 “İşte fotoğraf makinesi,” dedi Holly. “Kızılötesi filmle dolu. Flaşı yok, bununla kömür madeninin dibinde bile fotoğraf çekebilirsin.”

“Çok iyi,” dedim, “Çünkü yakalanırsam ona benzer bir yeri boylayacağım. Yarından sonraki gün yaparız. Bugün ne, çarşamba mı? O halde cuma günü.”

“Senin için harika bir şaşırtmaca hazırladım.”

“Umarım öyledir,” dedim. “İhtiyacım olacak.”

Perşembe sabahı helikopter pilotumu buldum. “Evet, yapabilirim ama sana 200 dolara patlar,” dedi.

“Beş yüz veririm.”

Başını iki yana salladı. “Asla pazarlık yapmam,” dedi. “200 dediysem… bir saniye bekle.”

“Acelem yok.”

“Sen fiyat kırmıyor yükseltiyorsun,” dedi. “Böyle bir şeyi ne duydum ne gördüm.”

“Fazladan ödeme yapmaya hazırım,” dedim, “Böylece daha sonra insanlara doğru hikâyeyi anlatırsın. Soran olursa tabii.”

“Ne anlatmamı istiyorsun?”

“Önceden tanımadığın birinin Graceland üzerinde uçman, ip merdivenini indirip kaldırman, sonra da uçup gitmen için sana para verdiğini.”

Tam bir dakika boyunca düşündü. “Ama benden yapmamı istediğin şey zaten buydu,” dedi.

“Biliyorum.”

“Yani sırf insanlara doğruyu söylemem için bana fazladan üç yüz dolar ödeyeceksin.”

“Soran olursa tabii.”

“Sence sorarlar mı?”

“Belki,” dedim. “Ama sorduklarında böyle anlatırsan daha iyi olur.”

***

O gece Holly’yle giyinip kuşandık ve taksiyle şehir merkezindeki Peabody’ye gittik. Oradaki restoranın adı Dux’tu ve ikimiz de balık sipariş ettik. Holly önce iki sek Rob Roys içti, yemek sırasında şarap ve ardından bir Stinger içti. Bense açılış olarak bir Bloody Mary içtim, akşam yemeğinden sonraki içkimse bir fincan kahveydi. Ucuz bir buluşmadaymışım gibi hissediyordum.

Sonra odama döndük, planımızı konuşurken o viski içmeye devam etti. Zaman zaman içkisini bırakıp beni öpüyordu ama işler ilginçleşmeye başlar başlamaz geri çekilip bacak bacak üstüne atıyor, kalemini ve not defterini alıp tekrar içkisine uzanıyordu.

“Tam bir baş belasısın,” dedim.

“Değilim,” diye itiraz etti. “Ama bilirsin ertelemek istiyorum.”

“Düğüne kadar mı?”

“Kutlamaya kadar. Fotoğrafları çekip işi bitirince sen kahraman olacaksın, ben de ayaklarına güller sereceğim.”

“Güller mi?”

“Kendimi de. Peabody’de bir oda tutabileceğimizi ve ördekleri görmek dışında odadan hiç çıkmayacağımızı düşündüm. Biliyorsun, ördeklerin meşhur yürüyüşlerini hiç görmedik. Onları kırmızı halıda paytak paytak yürüyüp vakvaklarken hayal etsene.”

“Sen de halıyı temizlemek için neler çektiklerini hayal et.”

Beni duymamış gibi yaptı. Altı yüz kiloluk bir gorili komaya sokacak kadar içmişti ama gözleri cin gibi bakıyordu. “Aslında, senden çok etkileniyorum Bernie,” dedi. “Ama beklemek istiyorum. Bunu anlayabilirsin, değil mi?”

“Anlayabilirdim,” dedim ciddiyetle, “Geri döneceğimi bilseydim.”

“Ne demek istiyorsun?”

“Kahraman olmak, seni ve gülleri ayaklarımın dibinde bulmak harika olurdu, ama bunun yerine geriye tabutumla döndüğümü düşünsene. Orada öldürülebilirim.”

“Ciddi olamazsın.”

“Beni Pearl Harbor’dan bir gün sonra askere giden bir genç olarak düşün Holly. Sen de onun kız arkadaşısın ve savaş bitene kadar beklemesini istiyorsun. Holly, ya o çocuk eve dönmezse? Ya kemikleri Güney Pasifik’teki küçük bir çukurda çürüyecekse?”

“Aman Tanrım, bunu hiç düşünmemiştim,” dedi. Kalemiyle defterini bıraktı. “Haklısın, kahretsin. Ben bir baş belasıyım. Hatta daha da kötüsü düşüncesiz ve kalpsiz biriyim. Ah, Bernie!”

“Sıkma tatlı canını,” karşılığını verdim.

***

Graceland her akşam saat altıda kapanıyordu. Cuma öğleden sonra tam beş buçukta Moira Beth Calloway adında bir kız, tur grubundan ayrılıp “Geliyorum Elvis!” diye bağırdı ve başını eğip son sürat merdivenlere doğru koşmaya başladı. Güvenlik görevlisi tarafından yakalanmadan önce altıncı basamağa kadar ulaşmıştı.

Ziller çaldı, sirenler öttü ve kıyamet koptu. “Elvis beni çağırıyor,” diye ısrarla bağırmaya devam etti Moira Beth. “Bana ihtiyacı var, beni istiyor. Çekin ellerinizi üzerimden. Elvis! Geliyorum, Elvis!”

Moira Beth’in çantasındaki kimlikte on yedi yaşında ve Tennessee-Millington’daki Mount St. Joseph Akademisi’nde öğrenci olduğu yazıyordu. Bu doğru değildi, çünkü aslında yirmi iki yaşındaydı, Actors Equity üyesiydi ve Brooklyn Heights’ta yaşıyordu. Adı da Moira Beth Calloway değil, Rona Jellicoe’ydu (hâlâ da öyle). Bana kalırsa Rona Jellicoe olmadan önce ismi başka bir şeydi ama kimin umurunda?

Çoğu lacivert pantolon ve mavi-beyaz çizgili gömlekler giymiş bir grup insan Moira Beth’i sakinleştirmek için ellerinden geleni yaparken, Pool Room’daki orta yaşlı bir çift gösterilerine başladı. Adam boğazını tutarak “Nefes alamıyorum!” diye bağırıp yere düştü.

Karısı da “Yardım edin,” diye bağırmaya başladı. “Nefes alamıyor! Ölüyor! Havaya ihtiyacı var!” Ardından en yakın pencereyi açarak Moira Beth’in merdivenlere yaptığı hamleyle henüz çalmaya başlamamış alarmları harekete geçirdi.

Aynı sıralarda, sarı ve mavi tonlarında döşenmiş TV Room’da gri bir sincap, halının üzerinden koşarak geçip müzik kutusunun tepesine tünemişti. “Şu korkunç sincaba bakın!” diye bağırıyordu bir kadın. “Biri şu sincabı yakalasın! Hepimizi öldürecek!”

Eğer insanlar kadının zavallı kemirgeni Graceland’e el çantasında sokup diğer odadaki kargaşa sayesinde görülmeden serbest bırakabildiğini bilselerdi yaşadığı korkuya inanmakta zorlanırlardı. Ama yine de korku bulaşıcıydı ve korkuya kapılan insanlar rol yapmıyordu.

Son olarak Elvis’in Moody Blue albümünün kaydedildiği Jungle Room’da bir kadın bayıldı. Zaten bunu yapması için tutulmuştu ama malikânenin başka yerlerindeki bazı kadınlar ücret almadıkları halde patır patır bayılmaya başlamışlardı. Tüm bu hareketlilik doruk noktasına ulaşırken, bir helikopter Graceland’in üzerinde gürültüyle uçup çatıda uzun dakikalar boyunca asılı kaldı.

Graceland’deki güvenlik personelinin maşallahı vardı. Çok geçmeden iki adam ellerinde uzatma merdiveniyle bir kulübeden çıktılar, hiç vakit kaybetmeden binanın yan tarafına dayadılar. Biri merdiveni tutarken diğeri çatıya tırmandı. Yukarı çıktığında helikopter çoktan yükselip batıya doğru gözden kaybolmaya başlamıştı. Güvenlik görevlisi çatının etrafında koştu ama kimseyi göremedi. Sonraki on dakika içinde, iki kişi daha ona katıldı ve etrafı iyice aradılar ama bir tenis ayakkabısı dışında hiçbir şey bulamadılar.

***

Ertesi sabah beşe çeyrek kala Howard Johnson’daki odama girdim ve Holly’nin kapısını çaldım. Yanıt gelmedi. Kapıyı tekrar tıklattım, sonra vazgeçip telefonu kullandım. Odasından çaldığını duyabiliyordum ama belli ki o duyamıyordu.

Ben de Tanrı vergisi yeteneklerimi kullanıp kapısını açtım. Yatağa yığılıp kalmıştı. Kıyafetleri televizyonun üstündeki viski şişesinden başlayarak etrafa saçılmıştı. Televizyonda spor ceketli, bembeyaz dişli bir adam kredi kartıyla nakit avans çekme ve ucuz hisse senedi alma yöntemlerini anlatıyordu, doğrusu bu bana helikopterle malikâne soymaktan çok daha riskli bir iş gibi geldi.

Holly önce uyanmak istemedi ama uykuyla uyanıklık arasındaki sınırı aşmasını sağladığımda elektrik verilmiş gibi kendine geldi. Kısa bir an komaya girmiş gibi dalgınlaşsa da ayağa kalktığında gözleri parlıyordu ve yüzünde beklenti dolu bir ifade vardı. “Eee?” diye sordu.

“Bütün ruloyu harcadım.”

“Yani içeri girdin.”

“Hı hı.”

“Ve çıktın.”

“Aynen öyle.”

“Ve fotoğrafları çektin.” Ellerini çırptı, sevinçten sersemlemiş haldeydi. “Biliyordum,” dedi. “Bu işi sana vermekle akıllılık ettim. İkramiye, zam ve terfi almayı hak ettim. Bahse girerim seneye şirketten berbat bir Chevy yerine Cadillac verirler. Şanslı günümdeyim Bernie, yemin ederim şanslı günümdeyim!”

“Bu harika.”

“Topallıyorsun,” dedi. “Neden topallıyorsun? Sadece bir ayakkabın var da ondan. Diğerine ne oldu?”

“Çatıda kaldı.”

“Tanrım,” dedi. Yataktan kalktı ve yerdeki giysileri hem giyip hem takip ederek içinde son bir yudum kalan viski şişesine kadar gitti. “Ahhhh,” dedi şişeyi boş olarak bırakırken. “Biliyor musun, çatıya merdivenle çıktıklarını gördüğümde işin bitti diye düşünmüştüm. Onlardan nasıl kurtuldun?”

“Kolay olmadı.”

“Eminim öyledir. İkinci katı görebildin mi? Ya yatak odasını? Nasıl bir yer?”

 “Bilmiyorum.”

 “Bilmiyor musun? Oraya girmedin mi?”

“Zifiri karanlık olana kadar hayır. Önce koridordaki bir dolaba saklanıp kendimi içeri kilitledim. Her yeri didik didik aradılar ama kimsede dolabın anahtarı yoktu. Gece iki gibi dolaptan çıktım ve yatak odasına giden yolu buldum. Bir şeylere çarpmamı engelleyecek kadar ışık vardı ama neye çarpmadığımı anlayacak kadar değil. Böylece etrafta dolaşıp çekim yapabildim.”

Daha fazla ayrıntı vermemi istedi ama anlattıklarıma pek kulak verdiğini sanmıyorum. Telefonu eline alıp Miami’ye bir uçak rezervasyonu yaptırdığında daha konuşmamı bitirmemiştim bile. “Beni 10.20 uçağına aldılar,” dedi. “Bunları hemen ofise götüreceğim, banyo edilir edilmez sana bir çek göndereceğiz. Sorun nedir?”

“Çek istemiyorum,” dedim. “Paramı almadan filmleri vermek de istemiyorum.”

“Hadi ama,” dedi. “Bize güvenebilirsin.”

“Neden sen bana güvenmeyi denemiyorsun?”

“Yani fotoğrafları görmeden mi ödeme yapacağız? Hadi ama Bernie, sen bir hırsızsın. Sana nasıl güvenebilirim?”

“Açıkçası Weekly Galaxy gibi bir gazeteye güvenmek de zor,” dedim.

“Haklısın,” dedi.

“Filmi burada banyo ettiririz,” dedim. “Memphis’te kaliteli fotoğraf laboratuvarları vardır, kızılötesi filmleri basabildiklerinden eminim. Önce ofisini arayıp buraya para göndermelerini istersin, böylece fotoğrafları görür görmez parayı verebilirsin. Hatta işe yarayacağını düşünüyorsan, fotoğrafları fakslayıp onay alabilirsin.”

“Ah, buna bayılacaklar,” karşılığını verdi. “Patronum ona faks çektiğimde çok seviniyor.”

***

“Öyle de oldu,” dedim Carolyn’e. “Fotoğraflar gerçekten harika çıktı. Lucian Leeds nasıl yaptı bilmiyorum 1940’lardan kalma Wurlitzer müzik kutusu ve Mickey Mouse’un iki metrelik heykeli harika görünüyordu. Mickey’nin yanındaki şeyin bir lahit olduğunu fark ettiğinde Holly mutluluktan ölecek sandım. Hangi ihtimali seçeceğine karar veremedi; Elvis ya mumyalanmıştı ve lahdin içindeydi ya da hala yaşıyordu ve lahdi yatak olarak kullanıyordu.”

“Belki okurlarına anket yaparlar. Dokuz yüz bilmem kaçı arayıp oyunuzu verin.”

“Helikopterlerin içi ne kadar gürültülü tahmin edemezsin. Merdiveni indirdim ve geri içeri çektim. Sonra çatıya spor ayakkabının tekini attım.”

“Diğer tekini de Holly’nin yanına giderken giydin.”

“Biraz gerçekçilikten zarar gelmez diye düşündüm. Helikopter pilotu beni hangara bıraktıktan sonra Mississippi’deki Burrell’lerin evine gittim, Lucian’ın dekore ettiği odada dolaştım, her şeye hayran kaldım, sonra bütün ışıkları kapatıp fotoğraflarını çektim. İçlerinden en iyilerini Galaxy’de yayınlayacaklar.”

“Ve paranı aldın.”

“Yirmi beş bin dolar. Alan da mutlu veren de. Kimseyi dolandırmadım ya da hırsızlık yapmadım. Galaxy, gazetelerinin çok satmasını sağlayacak harika fotoğraflar elde etti. Okuyucuları daha önce hiç kimsenin görmediği bir odayı görebilecekler.”

“Peki ya Graceland’dekiler?”

“Sayemde iyi bir güvenlik tatbikatı yaptılar,” dedim. “Holly binaya girdiğimi gizlemek için harika bir şaşırtmaca hazırladı. Aslında gizlediği şey binaya girmememdi. Graceland halkının çoğu Elvis’in yatak odasını hiç görmedi, bu yüzden fotoğrafları gerçek zannedecekler. Odayı gerçekten gören birkaç kişi ise fotoğraflarım iyi çıkmadığı için Galaxy’nin benimkiler yerine sahte fotoğraflar yayınladığını düşünecek. Zaten aklı başında herkes gazetenin bütün haberlerinin uydurma olduğunu düşünüyor, o halde ne fark eder?”

“Sence Holly de mi üçkâğıtçıydı?”

“Pek sayılmaz. Bence o göründüğü gibi biri. Tabii ki amacına ulaşınca ördekleri izleyerek geçireceği romantik hafta sonu fantezisi uçup gitti. Tek istediği Florida’ya dönüp ikramiyesini almaktı.”

“O halde paranı önceden alman iyi olmuş. Eminim Galaxy bir daha hırsıza ihtiyaç duyarsa yine seni arayacaktır.”

“Doğrusu seve seve kabul ederim,” dedim. “Annem hep gazetecilik yapmamı isterdi. Bu kadar eğlenceli olacağını bilseydim yıllarca beklemezdim.”

“Haklısın,” dedi.

“Ne oldu ki?”

“Yok bir şey, Bern.”

“Hadi ama. Ne oldu?”

“Yani, bilmiyorum. Keşke içeri girip gerçek fotoğrafları çekseydin. Elvis orada olabilir, Bern. Yoksa neden insanları oradan uzak tutmak için bu kadar çaba harcasınlar? Bu ihtimali hiç düşündün mü?”

“Carolyn-”

“Biliyorum,” dedi. “Kafayı üşüttüğümü düşünüyorsun. Ama benim gibi düşünen çok insan var Bern.”

“Bu iyi bir şey,” dedim ona. “Senin gibiler olmasa Galaxy ne yapardı?

SON


[1] National Enquirer, dedikodu ve suç haberleriyle tanınan bir Amerikan tabloid gazetesi.

[2] Kuzey Amerika’da yaşadığına inanılan bir yaratık.

[3] Graceland, ABD’nin Tennessee eyaletindeki Memphis şehrinde bulunan, Elvis Presley’in yaşadığı ve sonradan müze haline getirilen malikâne.

[4] Fransızca “O hırsız benim.”

[5] Elvis Presley’nin kızı.

[6] Arjantin Falkland Adaları’nı 1982’de işgal etmiştir.

[7] Macar asıllı, çok sayıda evliliğiyle tanınan Amerikalı oyuncu ve televizyon yıldızı.

[8] Birleşik Devletler’in resmi altın rezervlerinin büyük bir bölümünü barındıran askeri bina.

ADALETİN GÖLGESİNDE

‘Kanlı Sırlar’, ‘İntikam Yolcusu’, ‘Piskoposun Tetikçisi’, ‘Ölümle Hesaplaşma’ ve ‘Kapanacak Hesabım Var’ romanlarının yazarı Muhammed Selman Anasal’dan eserlerindeki adalet anlayışını siz Dedektif okurları için anlatmasını istedik.

İnsanlık tarihi kadar eski, insan yüreği kadar kırılgan bir kavram adalet. Nice medeniyetler onun adına kuruldu, nice saraylar yıkıldı, nice hayatlar karardı. Kimi zaman bir kılıcın ucunda arandı, kimi zaman bir mahkeme duvarında yankılandı, kimi zaman da sessiz bir gecede, yalnız bir adamın vicdanında titredi.

Benim hikâyelerim, işte bu titreyen vicdanların izinden yürüdü. Çünkü gerçek adalet, sadece kanunların maddelerinde değil; ihanetlerin, kayıpların, pişmanlıkların ve sessiz gözyaşlarının arasında gizlenir.

Adalet, bazen bir ağıt, bazen kanla yazılmış bir mektuptur. Bazen bir çocuğun hakkı, bazen bir kadının unutulmuş sesi… Ve bazen de suçluların arkasında sessizce duran koskoca bir dünya.

Bu kitaplar, adaletin sadece bir kelime değil, bir arayış, bir isyan, bir kefaret olduğuna inananların hikâyesidir. Yarıda kalmış adaletin, eksik bırakılmış hesapların ve hiçbir zaman tam anlamıyla ortaya çıkarılamayan hakikatlerin öyküsüdür.

Çünkü bazen en büyük adalet, kaybettiklerimizin ardından ayakta kalabilmektir. Ve bazen de en ağır hüküm, insanın kendi yüreğinde kesilir.

İşte bu yüzden yazdım. Adaletin yalnızca mahkemelerde değil, hayatın her anında, her kayıpta, her ihanette, her gözyaşında var olduğunu anlatabilmek için.

Bu kitaplar, adaletin gölgesinde doğdu. Ve gölgelerin içinde gerçeği aramaya devam ediyorlar.

Kanlı Sırlar’da Adalet Arayışı

Kanlı Sırlar romanımda adaleti sadece mahkeme salonlarında değil, bireylerin kendi iç mücadelelerinde ve karanlık geçmişlerinde aramaya çalıştım. Burada adalet, ne yazık ki sistemin koruyup kolladığı bir değer değil; çoğu zaman kişisel bir intikam duygusuna, bazen de yozlaşmış ilişkiler ağında kaybolmuş bir vicdan arayışına dönüşüyor.

Başkahramanım Umut’un hikâyesinde, adalet yalnızca bir suçu cezalandırmakla değil; kendi geçmişiyle yüzleşme cesaretini gösterebilmekle de ilgili. Kitapta geçen Romanya yetimhaneleri ne yazık ki gerçek ve bu gerçeklik okurda derin bir iz bırakabiliyor. Şahsen beni çok etkilemişti.

Cinayet soruşturması ilerledikçe, adaletin gri alanlarında dolanıyor, herkesin kendi haklılık ve suçluluk terazisini elinde tuttuğu bir dünyaya adım atıyoruz. Roman boyunca, devlet kurumlarının sessizliği ve yozlaşmışlığı adeta adaletin önüne çekilmiş kalın bir perde gibi. Ve karakterlerim, bu perdenin arkasında, kaybettikleri insanlıklarıyla, kendi adaletlerini yaratmaya çalışıyor.

Piskopos’un Tetikçisi’nde Adalet Arayışı

Piskoposun Tetikçisi romanımda adalet kavramını yalnızca cinayetlerin çözümüne indirgemedim; bireylerin kendi kayıplarının, acılarının ve hayatlarındaki büyük kırılmaların hesabını sorma çabası olarak işledim.

Başkomiser Tuncay Sert’in hikâyesinde, adalet arayışı sadece faili yakalamakla ilgili değil; kendi içindeki boşlukları doldurmak, geçmişin gölgeleriyle hesaplaşmak anlamına geliyor.

Piskoposun tetikçisi olan İtalyan katilimiz ise adeta adaletsizliğin ete kemiğe bürünmüş hali.

Devletin mekanizmaları çoğu zaman ya çok geç kalıyor ya da adaleti tesis etmekte yetersiz kalıyor. Bu yüzden karakterlerim, adaleti hem sistemin içinde hem de kendi elleriyle kurmak zorunda kalıyorlar.

Özellikle, sıradan bir cinayet soruşturmasının derinleşip uluslararası suç örgütlerine, karanlık ilişkilere ve devletin içindeki çürümüş yapılara dayanması, adalet arayışını daha da karmaşık hale getiriyor. Ve roman boyunca şu gerçeği bir kez daha sorgulatıyorum: Gerçek adalet, gerçekten ulaşılabilir mi? Yoksa adalet dediğimiz şey, hep biraz eksik, hep biraz geç kalan bir teselli mi?

Ölümle Hesaplaşma’da Adalet Arayışı

Ölümle Hesaplaşma romanımda, sistemin çürümüşlüğünü, kişilerin ikiyüzlülüğünü ve hayatın adaletsizliğini anlattım.

Başkahramanım Sinan, geçmişinde işlediği bir suçun -kendi deyimiyle bir kazanın- gölgesinde hayata tutunmaya çalışan eski bir mahkûm. Onun yaşadıkları, toplumun bazen insanın geçmişini hiç affetmediğini gösteriyor. Sinan’ın kendini ‘ikiyüzlü bir pislik’ olarak görmesi de aslında sadece yaptığı hatalarla değil, kendi içindeki karanlıkla da savaş verdiğinin göstergesi.

Ağabeyi Kazım’la olan mesafeli ilişkileri, adaletsizliğin bireysel hayatta nasıl derin izler bırakabileceğini anlatıyor. Kazım’ın meslek hayatının bitmesi, okura adalet sisteminin sadece bireyi değil, etrafındaki herkesi de cezalandırabileceğini düşündürüyor. Roman boyunca, bazen hukukun bile duygulara ve güç ilişkilerine yenik düştüğü, adaletin sadece bir kelimeden ibaret kaldığı anlara şahit oluyoruz.

Sinan’ın hikâyesi ilerledikçe, cinayetin gizemi büyüyor ve olay kişisel sınırları aşıp devletin karanlık dehlizlerine kadar uzanıyor.

İntikam Yolcusu’nda Adalet Arayışı

İntikam Yolcusu romanımda ise adaletin artık sistem içinde değil, sokaklarda arandığı bir dünya kurdum. Burada, kanunların yeterli olmadığı bir düzende, bireyin kendi yasalarını uygulamaya kalkışması nasıl bir şeye dönüşüyor, bunu sorguluyorum.

Başkomiser Tuncay, yıllarca sadakatle hizmet ettiği sistemin, kızı öldürüldüğünde ona sırtını dönmesiyle büyük bir kırılma yaşıyor. Bu kırılma, onu yavaş yavaş sistemin dışına itiyor. Artık Tuncay bir devlet memuru değil; kaybını onarmaya çalışan bir baba.

Tuncay ve Umut’un yolları, adaletin suskun olduğu bir yerde kesişiyor. Yozlaşmış iş insanları, korunan suçlular, rüşvetle dönen dosyalar… Bütün bunlar roman boyunca okuru şu sorunun peşine düşürüyor: “Gerçek adalet nerede?”

Tuncay ve Umut’un mücadelesi, beni yazarken bile düşündürdü: Bir insan, sevdiği biri için hangi sınırları aşabilir? Hukukun bittiği yerde haklılık nasıl ölçülür?

Kapanacak Hesabım Var’da Adalet Arayışı

Kapanacak Hesabım Var romanımda ise adalet kavramını bir kadının bastırılmış öfkesi üzerinden anlatıyorum. Bu hikâyede, adalet sisteminin özellikle kadınlar için nasıl sessizliğe gömüldüğünü göstermeye çalıştım.

Eylül, çocuk yaşta yaşadığı korkunç bir travmayla yalnız bırakılan bir kadın. Ailesi tarafından ‘töre’ uğuruna yok sayılmış biri. Onun yaşadıkları, adaletin yokluğunun insan ruhunda nasıl derin bir uçurum açabileceğini okura gösteriyor.

Yıllar sonra geçmişiyle yüzleştiğinde, artık sessiz kalmayı seçmiyor. Eylül için adalet, susarak değil, hesap sorarak geliyor. Ama bu noktada, roman boyunca okura -ve aslında kendime- şu soruyu soruyorum: İntikam, gerçekten bir adalet midir? Yoksa yeni bir adaletsizliğin kapısını mı aralar?

Eylül’ün öfkesi hem haklı hem de yıkıcı. Ve onun hikâyesi, mağdurun faille yüzleştiği o anı, kelimelere dökülemeyen bir gerilimle anlatıyor.

Son Söz

Bütün romanlarımda, sistemin sustuğu yerde bireyin kendi adaletini yaratma çabasını anlatmaya çalıştım. Ölümle Hesaplaşma bir vicdan yolculuğuydu. İntikam Yolcusu gri alanlarda dolaşan bir adalet arayışıydı. Kapanacak Hesabım Var ise, mağdur edilmiş bir kadının dünyayı yeniden inşa etmeye çalışmasıydı. Acıyla, öfkeyle, inatla.

Devlet çoğu zaman sessizdi. Ama bu sessizlik, bana göre tarafsızlık değil, bir çeşit suç ortaklığıydı.

Aileler, gelenekler, kurumlar… Bazen en çok da bunlar failin arkasında duruyordu. Ve karakterlerim, bu yalnızlıkla yüzleşerek kendi tanrılarını yaratmak zorunda kaldı.

Benim karakterlerim kusurlu, kırık, ama gerçek. Ve belki de bu yüzden, onların adalet anlayışı okurun kalbine dokunuyor.

BANU AKELOĞLU İLE SON KİTABI ÜZERİNDEN POLİSİYE SOHBETİ

Sevgili Banu Akeloğlu sizi Dedektif sayfalarında görmek büyük mutluluk. Davetimizi kabul ettiğiniz için okurlarımız adına teşekkür ederim.

Klasik bir giriş yapalım. Ben sizi POYABİR(Polisiye Yazarları Birliği)’in İstanbul, Rami Kütüphanesi’nde düzenlediği etkinlikte tanıma fırsatı buldum. POYABİR yönetimindesiniz ve birlik içinde aktif görevleriniz var. Bize önce yazar kimliğinizden sonra da birlik içinde üstlendiğiniz sorumluluklardan bahseder misiniz?

Öncelikle çok teşekkür ederim, polisiye merakım çocuk yaşta başladı, zamanla bu merak yazıya dönüştü ve içimdeki muamma tutkusu kaleme aktı. İlk kitabım Çünkü, 2018 yılında yayımlandı. Çok amatörceydi ama bir o kadar da samimiydi. Hâlâ okuyanların sevdiği, benimse dönüp bakınca teknik anlamda yüzümün kızardığı bir kitaptır. 2019’da Göz Göz Göztepe geldi. Ardından çocuklar için yazdığım Dedektif Miramu (2021) yayımlandı. O kitapla pandemi döneminde çocukları evlerinden çıkaramasak da hayal gücüyle dünyayı gezdirelim istedim.

Yine 2021’de yayımlanan Fâni Öyküler, gazetedeki köşe yazılarımdan derlenen bir polisiye öykü kitabıydı. Aynı yıl içinde Karmakarışık Kolektif Öykü Kitabı’nda, Dark Polisiye serisinde (Günahkâr İstanbul, Muhbir Cinayeti), Salgın İstanbul‘da (Gorgo Virüsü) ve Korona Günlerinde Umut kitabında (Umut öyküsüyle) yer aldım. 2022’de teknolojiyle suçun kesiştiği noktada duran Metaverse Cinayetleri yayımlandı. 2023’de ikinci çocuk polisiye kitabım Semtin Gerçek Sahipleri ve son olarak da 2025 yılında halen dumanı üstünde Caligula yayımlandı.

Ayrıca İstanbul Öykü Yarışması’nda aldığım Mansiyon Ödülü ve İşkad’dan gelen Yılın Sosyal Girişimci Kadın Ödülü de bu yolculukta aldığım güzel teşviklerden oldu.

Bu süreçte sadece yazmakla kalmadım; Polisiye Yazarları Birliği’nin (POYABİR) yönetiminde aktif olarak yer alarak polisiye türüne katkı sunmaya, bu alanda emek veren kalemleri desteklemeye de gayret ettim. Çünkü bu birlik, sadece yazarlığı değil, aynı zamanda dayanışmayı, üretmeyi ve birlikte büyümeyi temsil ediyor benim için.

POYABİR’in Rami Kütüphanesi’ndeki etkinliğinde sizlerle bir araya gelmek benim için de büyük bir mutluluktu. Polisiye edebiyatın değerli isimleriyle aynı çatı altında buluşmak her zaman heyecan verici.

POYABİR (Polisiye Yazarları Birliği) ile yollarımız beş yıl kadar önce kesişti. Bu süreçte hem bir yazar olarak kendimi geliştirme fırsatı buldum hem de topluluğun gelişimine katkı sunma şansı yakaladım. Yaklaşık üç yıldır POYABİR yönetim kurulunda aktif olarak görev yapıyorum. Bununla birlikte beş yıldır da iletişim ve medya grubunda yer alıyor, sosyal medya içeriklerimizin hazırlık ve paylaşım süreçlerinde aktif rol alıyorum. Etkinlik afişlerinden yazar tanıtımlarına, duyurulardan özel gün paylaşımlarına kadar birçok görsel ve yazılı içeriği hazırlıyorum.

Amacımız sadece birliğin görünürlüğünü artırmak değil aynı zamanda POYABİR çatısı altındaki yazarların bilinirliğini artırmak ve kitap satışlarına da dolaylı yoldan katkı sağlamak. Her paylaşımda, her etkinlikte bu hedefi göz önünde bulundurarak hareket ediyoruz.

Küçük yaştan itibaren polisiye sevdiğinizi, okuduğunuzu hatta yazdığınızı biliyorum. Muamma müptelalığı zamanla geçmez. Belli ki sizde de devam etmiş. Banu Akeloğlu ilk hangi polisiye esere veya yazara vuruldu. Kaleminize etki eden suç veya diğer türlerde yazarlar var mı?

Polisiyeye olan merakım çocukluğumdan beri süregelen bir tutku aslında. Daha ilkokuldayken, henüz bu türde tek bir kitap dahi okumamışken, teneffüslerde arkadaşlarımın arasında dolaşıp “Katil kim?” diye oyunlar oynamaya başlamıştım. Aklımdan uydurduğum senaryolarla okul personelini olası şüpheli ilan eder, küçük çaplı soruşturmalar yürütürdüm. Bu oyunlarımın öğretmenlerin kulağına gitmesiyle ciddi azarlar işittiğimi de hâlâ hatırlarım. Ama ne merak geçti ne muamma sevgisi.

Ortaokul yıllarımda bu içgüdüye yön kazandıran kişi Türkçe öğretmenim Nilser Utku oldu. Okumayı onun sayesinde sevdim. İlk okuduğum seri, V.C. Andrews’ın Çatı serisiydi. Suç ve gerilimle iç içe, karanlık aile sırlarıyla örülü o atmosfer beni derinden etkiledi. Gençlik yıllarımda ise polisiye yolculuğum, Osman Aysu’nun Kurt Kapanı ve Umberto Eco’nun Gülün Adı ile devam etti. Biri aksiyonun ve yerli anlatının sürükleyiciliğini sunarken, diğeri derin felsefi sorgulamalarla örülü, labirent gibi bir suç hikâyesiyle beni bambaşka bir dünyanın içine çekti… Her biri zihnimde yeni bir kapı araladı, olaylara farklı açılardan bakmayı öğretti.

Sonra Ahmet Ümit’le tanıştım. Özellikle Kukla kitabından sonra dönülmez bir yola girdim. O yol ne kadar karanlık olsa da yolumu aydınlatan büyük ustaları okumayı hiç bırakmadım.

Kimi yazar kâğıt kalem kullanır, defter tutar. Kimiyse ekran başında klavye tıkırdatmayı tercih eder. Bir yazma ritüeliniz var mı? Suç fikirleri için beslendiğiniz membaı bizimle paylaşır mısınız?

Evet, bir yazma ritüelim var. Her şeyin başında mutlaka bir defterim olur. İnce uçlu tükenmez kalemle yazmayı severim. Sayfalarca yazabilirim; kelimeler yavaşça, dikkatle dökülür kâğıda. Hikâyelerim önce bir düzenle doğar. Satırlar nizami, cümleler özenli… Her şey kontrollü ve güzel başlar.

Ama iş cinayet işlemeye, suçun içine gömülmeye başladığında yazı da değişir. O ilk düzen yerini karmaşaya bırakır. Kelimeler çarpışır, cümleler iç içe geçer. Yazım da bozulur. Bu süreç benim için doğum, yaşam ve ölüm döngüsüne benzer. Baştaki düzen yerini kaotik bir sona bırakır. Ölüm gelir ve her şeyi değiştirir.

Kitaplarımın sonlarını hep bilgisayarda yazarım. Çünkü o noktada artık hız ve heyecan devreye girer. Her şey çözülmeye başlar, kartlar açılır, gerçekler ortaya dökülür. Kalem buna yetişemez. Bilgisayar tuşları, o ritmi yakalamak için gereklidir.

Polisiye edebiyatın eğlencelik olduğunun düşünüldüğü, yazarların cinai öyküleri mahlasla yazmayı tercih ettiği zamanlar geride kaldı. Artık polisiye edebiyat, sosyoloji, psikoloji, adli bilimler vs. ile beslendiği için derinlikli ve toplumsal meselelere rasyonel bakan metinler üretmenin en doğru yöntemi olarak görülüyor. Siz yazılarınızda bunları ne derece kullanıyorsunuz?

Bu soruya çok içten bir yanıt vermek isterim. Ne kadar çok satılmış ve beğenilmiş olsa da ilk kitabım Çünkü‘yü dönüp her okuduğumda içimde bir burukluk beliriyor. Kitabın konusu ya da dili kimi okurlarca sevildi belki ama ben kendime çok kızıyorum. Hiçbir bilimsel veriye dayanmayan, sokak ağzıyla, amatörce ve açıkçası bodoslama yazılmış bir kitaptı. Şuursuzca bir cesaretle kaleme alınmıştı diyebilirim.

Tam da bu yüzden, sonraki kitaplarımda daha bilinçli hareket ettim. Adana Emniyet Müdürlüğü Cinayet Büro’dan ve ilgili alanlardaki uzmanlardan danışmanlık alarak ilerlemeye başladım. Fakat bu da bana yetmedi, yazdığım dünyayı daha derinden kavramak istedim. Bu istek beni Çukurova Üniversitesi Adli Bilimler Enstitüsü’ne götürdü. Şu anda orada yüksek lisans yapıyorum. Çok yakında adli bilimler uzmanı olacağım.

Bu yolculuk, sadece yazarlık becerimi değil, olaylara bakışımı da değiştirdi. Artık kalemimin ucunda sadece hayal gücüm değil, bilgi ve sorumluluk da var. Bu, bana gerçek anlamda iç huzuru sağlıyor.

Biraz da son kitabınız Caligula: Dünyanın En Kötü İnsanı üzerine konuşalım. Beklentim tüm öykülerin polisiye/suç olması yönündeydi. Ancak öyküler beni şaşırttı. Çoğunda suç unsuru bulunsa da bazı öykülerde gerçeküstü ögelere rastladım. Daha önce Metaverse Cinayetleri romanıyla da bilimkurguya göz kırpmıştınız. Farklı tarzları bir arada kullanmayı sevdiğinizi söyleyebilir miyiz? Nedir Banu Akeloğlu’nun yazım tercihleri?

Hayat, tek bir bakış açısıyla görülmeyecek kadar karmaşık ve değerli. İnsanlara baktığımda maalesef sadece o tek pencereden bakabiliyorum ve her zaman karanlık taraflarını görüyorum. Hep derler ya, “O özünde iyi bir insan” diye… Bu, koskoca bir yalan. Bence herkes özünde kötü. Habil ve Kabil gibi her insanın içinde bir karanlık taraf vardır ve kim o tarafı gün yüzüne çıkaracak kadar cesursa, suç işleme yatkınlığı da artar.

Ben, insanları maalesef hep bu karanlık yönlerinden görebiliyorum. Bu yüzden ister bilimkurgu olsun ister doğaüstü şeyler, isterse günlük hayat… Her şeyi suçla bağdaştırırım. Kitabımda yer alan gerçeküstü öykülerde de suç vardır aslında. Duygular ya kurban edilir ya da çürütülür. Kısacası, konu ne olursa olsun, insan bir şekilde ya eliyle ya zihniyle ya da duygularıyla suça bulaşır.

Dünyanın en kötü hükümdarlarından biri olarak bilinen Caligula’yı düşünün. Tüm kaynaklar, “Özünde iyi bir insandı” der. Oysa o da özünde kötü bir insandı. Aşağılandıkça cesareti parladı ve her suçlu gibi karanlık yüzünü ortaya çıkardı. İnsan, içindeki karanlıkla yüzleşmeye cesaret edince gerçek kimliğini bulur. Ben de bu yüzden yazarken farklı pencerelerden bakıyor olsam da sonunda hep suçun izlerini görürüm.

İki tane çocuk polisiyeniz var; “Dedektif Miramu” ve “Semtin Gerçek Sahipleri” Bu kitaplardan bahsetmeniz benim için çok kıymetli. Çünkü bugün onları okuyan gençler ilerinin polisiye yazarları olacak. Zihinlerine doğru tohumları ekmemiz bu bakımdan çok mühim. Dedektif Miramu’yu ve Semtin Gerçek Sahipleri’ni anlatır mısınız?

Dedektif Miramu benim için çok özel bir kitap. Pandemi zamanında, hepimizin evlere hapsolduğu dönemde yazmıştım ve çocukları bu hapislikten kurtarmak, onlara oturdukları yerden dünyayı gezdirme imkânı sunmak istemiştim. Dedektif Miramu, zaman makinesiyle dünyayı dolaşıp ihtiyacı olan çocuklara yardım eden hayali bir çocuk karakter. Kaybolan piramitler, ansızın uçmayı unutan güvercinler gibi tatlı muammalarla örülü bu kitap, on farklı ülkede geçiyor. Daha çok 1. ve 2. sınıflara hitap ediyor. Okurları hem eğlenceli bir maceraya sürüklüyor hem de coğrafya bilgisi kazandırıyor. Bölüm sonlarındaki sorularla da dikkat becerilerini geliştirmeyi hedefliyor.

Semtin Gerçek Sahipleri, 12 yaş ve üstü okurlara hitap eden bir kitap. Sokaklarda oyun oynamayı hiç tatmamış çocuklara, bilmedikleri sokak oyunlarını, birliği, beraberliği ve dayanışmayı öğretiyor. Arkadaşlığın temellerini nasıl atacaklarını, zorbalarla nasıl başa çıkacaklarını anlatıyor. Ayrıca, araştırma yapmanın, sorgulamanın ve hiçbir muammanın çözümsüz olmadığına inançla hareket etmenin önemini vurguluyor.

Yalnız, itiraf etmeliyim ki çocuk polisiyesi yazmak gerçekten çok zor. Elim hep cinayetlere ve suça kaymaya meyilli; kendimi frenlemek neredeyse imkânsız. Kan dökmek, cinayet anlatmak her zaman daha kolay çünkü suç, insan doğasının karanlık yönlerine hitap eder. Bu tür hikâyeler daha hızlı gelişir, çatışmalar daha belirgindir ve çözüm de genellikle net bir şekilde çıkar. Ama çocuklar için yazarken, aynı güçlü ve derin temaları işlemek daha karmaşık bir süreç. Onlara zarar vermeden, korkutmadan ve bu karanlık dünyadan uzak tutarak, yine de suçun ne olduğunu, neden kaçınılması gerektiğini anlatmak çok daha ince bir denge gerektiriyor.

Bu dengeyi kurabilen çocuk polisiye yazarlarını yürekten kutluyorum. Çünkü ben, açıkça söylemek gerekirse, bir daha çocuk polisiyesi yazmayı düşünmüyorum.

Son olarak her yazara sormaktan yılmadığım soruyu sorayım. Yerli, yabancı hangi polisiye yazarları seversiniz? Son okuduğunuz kitapları öğrenmek isterim. Film/dizi tercihleriniz de polisiyeden yana mı? Birkaç tavsiye almak isteriz sizden.

Açıkçası iyi bir izleyici sayılmam çünkü sabırsız biriyim. Bir diziye başlarsam, o gün tüm sezonlarını bitirmem gerekir; yoksa uyuyamam. Bu da beni tamamen kilitliyor. Oysa okumak öyle değil… Kitabı kapattığınızda sanki zaman da duruyor. Her şey yerli yerinde kalıyor. O yüzden kitap okumak bana daha fazla alan, daha çok derinlik veriyor. Sindire sindire okumak, kendi hızını belirlemek çok kıymetli.

Dizi ya da film tercihlerim elbette polisiyeden yana ama genelde sevdiğim yapımlar eskilerden oluşuyor. Mesela Mentalist, Lie to Me, Bones ve elbette True Detective’in ilk sezonu… Bu diziler benim için çok özel. Özellikle Lie to Me’yi izledikten sonra o kadar etkilenmiştim ki, Haliç Üniversitesi’nden profil tanımlama ve biyometrik yüz okuma üzerine uzmanlık eğitimi almıştım.

Yerli ya da yabancı klasik yazarları saymak yerine, Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nde yer alan, yakından takip ettiğim değerli kalemlerden bahsetmek isterim. Her biri çok kıymetli ama özellikle iz bırakanlar arasında Celil Oker, başkanımız Algan Sezgintüredi, Ahmet Ümit, Osman Aysu, mutlaka filme uyarlanması gerektiğini düşündüğüm Kâhin adlı kitabıyla Günay Gafur, Doruk Ateş, Emrah Poyraz, Ulaş Özkan yer alıyor. Tarzını kendime en yakın bulduğum yabancı yazar ise Simon Beckett.

Son okuduğum kitap, Kristal Kelepçe adaylarından Hikmet Hükümenoğlu’nun Sonra Gözler Görür adlı kitabıydı.

Bizi kırmayıp sorularımıza yanıt verdiğiniz için teşekkür ediyor ileriki çalışmalarınızda yeni ilhamlar ve başarılar diliyorum.

Ben teşekkür ederim; böylesine özenli, düşünülmüş ve derinlikli sorularla beni buluşturduğunuz için. Yayın ekibine emekleri, ilgileri ve titizlikleri için gönülden teşekkür ederim. Polisiyenin izinde yeniden yollarımızın kesişmesi dileğiyle… Sevgiler.

OZAN OLGIN 26: ADALET

Sultanat Eyalet-Şehri Özel Kuvvetler- SSOK süper kadın polisi olan ben, görevimi ihmal ederek ve SSOK yetkilerimi kötüye kullanarak eyalet-şehrin güvenliğini sarsacak davranışlarda bulunduğum için vatan hainliğiyle suçlandım. Hâkim bey savunmam yapıldıktan sonra konuştu:

“Tangsuk Ozan Ilgın. SSOK süper polisi. Bana içinde ÖZGÜR kelimesi geçmeyen bir cümle kurabilirseniz sizi affedeceğim.”

Muhtaç olduğum kudret, damarlarımdaki asil kanda mevcuttu:

“Bilmiyor musunuz ÖZ’üm de sözüm de birdir benim, susturmaya kalkışırsanız daha GÜR çıkar sesim!”

Uzun lafın kısası Nâzım Hikmet gibi Tangsuk Ozan Ilgın da;

VATAN HAİNLİĞİNE HÂLÂ DEVAM EDİYORDU!

***

Beni uyuşturucularla etkisiz hale getirip bir eve kapattıktan sonra görüntü ve sesimi yükledikleri yapay zekâlı replikama kendi reklamlarını yaptıran kişiler, şimdi beni suçlu ilan etmişlerdi. Replikam, Vali-başkan İkram Papazoğlu’nun liderliğindeki iktidar partisi Sade Vatandaş Partisi-SEVAP’ın reklam aracı olarak kullanıldığında herkes benim yanımdaydı. Yapay zekâlı sahte Ozan, kendileri için bir suç işleme aparatı halindeyken, oy için fakir mahallelere haksız yere elde edilen rant artıklarını dağıtırken iyiydi. Kendi reklamları için ürettikleri SOGG marka arabalarla şehrin caddelerinde salınırken, kendilerine kâr sağlayacak şaşaalı düğünlerde boy gösterecekken iyiydi. Taklidime yaptırdıkları faaliyetlerin suç olduğu, birileri tarafından kulaklarına fısıldandığında hepsi karşı tarafa geçti. Beni suçlu ilan edip yalnız bıraktılar. İktidardakiler kendilerine faydalı olduğum sürece beni kullanmış ve sonuna kadar sömürmüşlerdi. Son kullanma tarihim biter bitmez, kirli bir çorap gibi ayaklarından fırlatıp atmaya çalışmışlardı. Başıma gelen bundan ibaretti.

Mahkeme kurulmuştu. Hâkim kararını vermek üzereydi. Beni savunmak için Sezen Eaublanche, Pir Sultan Abdal, Sabahı Ettin Ali, Bamsı Beyrek, Charlie Chaplin, Tevfik Fikret, Dadaloğlu, Abdürrahim Karakoç, Köroğlu, Aşık Mahzuni Şerif isimli ozan-şair ve düşünürler, yıllar, yüzyıllar, mahpushaneler, şehirler, imparatorluklar, beylikler aşıp gelmişlerdi. Onların yüzünü kara çıkarmamam, başımı öne eğmemem gerekiyordu.

***

Başıma gelen bütün bu felaketler zinciri, Nuri Körleğene’nin Sicilibozukya’dan kopup gelmiş kuzeni Uçan Kaçan Rüçhan’ın şehre gelişiyle başlamıştı. 17 Megabit Şadiye’nin kumarhane gemisini patlatmamla boş kalmış kumar ve uyuşturucu işlerini hiç çaba sarf etmeden kucağında bulan Rüçhan, mahallemdeki gençleri zehirlemekte gecikmemişti. Yetmiyormuş gibi Güvercin Ana’yı maşa olarak kullanarak beni de zehirlemişti. Hâkimin kararını açıklayacağı son duruşmadan önce denetimli olarak serbest kalınca ilk iş olarak Güvercin Ana’nın evine gittim. Tabii ki bana o uyuşturucu ilaç katılmış çayı ikram ettiği ve beni hapis tuttuğu gecekondunun yerinde yeller esiyordu. Rüçhan, o sokaktaki tüm evlerin tapularını çoktan ele geçirmiş ve AVM üzeri çok katlı rezidans inşaatını başlatmıştı.

Mahkemem devam ettiği için polis kimliğim ve silahım elimden alınmıştı. Süper güçlü kadın polis şeklime geçmem de ikinci bir emre kadar yasaklanmıştı. Amirim Hayri Kozak bile replika hâlim onun yerine geçerek SSOK amiri yapıldığı için bana sırt çevirmişti.

“Yahu amirim etme eyleme… Bari sen anla beni… Senin yerine geçen ben değildim… Benim replikamdı.”

“İyi de senin sesin, görüntün ve zekân yüklenmiş bir taklitti o. Demek yüreğinden beni ekarte edip SSOK amiri olmayı geçiriyordun ki o taklit de böyle bir işe kalkıştı!”

İşim zordu çünkü amirime laf anlatmaktansa bir deve bulup ona hendek atlatmam daha kolaydı. Silahım ve kimliğim olmasa da şehirdeki namım ve gençler arasında hâlâ sözümü sayanların bulunması sayesinde adım adım arayarak Güvercin Ana’nın yerini tespit ettim. Uçan Kaçan Rüçhan, zavallı kadının oğullarını kumar kıskacına aldıktan ve beş parasız bıraktıktan sonra güya kadını kanatlarının altına almıştı. Güvercin Ana, bal tutarken parmağını yalayan suç abidesi kadının ağzına çaldığı bir parmak bala kanmıştı muhtemelen. Ama Sultanat Eyalet-Şehri’ndeki dengeler yerine oturup polis kimliğime kavuştuğumda Rüçhan’ı tutuklayacaktım. O zaman ne yalanacak ne ağza çalınacak bal kalacaktı. Güvercin Ana’ya bu durumu lisanımünasip ile anlatıp bir an önce o suç batağından kaçması gerektiğini söyleyecektim. Eyalet-şehir bugüne kadar hangi mazlumu zalimin eline teslim etmişti de Güvercin Ana’yı yalnız bırakacaktı? Şükür ki, devletimiz hâlâ güçlü ve hâlâ mazlumların yanındaydı.

***

18 Haziran’da Piizişleri Bakanı Solomon Sert yine CEVAP partisine laf yetiştirmekle meşguldü:

“Bizi cinsiyetsizleştirip LGBT yapacaklarmış! Sen çok istiyorsan kendi yakınlarından başla. Sen bu milletin ahlakıyla neden uğraşıyorsun? Cumhuriyetçi Vatandaş Partisi-CEVAP lideri Klaus Klaudiusson! Sana istikamet vereyim. İlla yürüyeceksen evlatlarını terör örgütünden almak isteyen ve Her Daim Ezilen Vatandaş-HEWAP il binası önünde bekleyen annelerin yanında yürü!”

21 Haziran’da Milliyetçi Vatandaş Partisi-MEVAP lideri Etat Le Jardin ana akım medyadan pespayelik akarken, dijital platform olan Hopflix’e ve komedyenlere veryansın etti:

“Aile hayatı son sığınaktır. Bu sığınağın yağmalanması için planlı bir propaganda devrededir. Küfretmenin neresine güleceğiz? Kadını metalaştıran erkeği yozlaştıran ucube dizi sahnelerinin neresini beğenip takdir edeceğiz?”

Politikacılar üstlerine vazife olmayan her olaya maydanoz olurlarken eyalet-şehrimin 3KSİK3TEK isimli kadın rapçisi yine zımba gibi bir şarkıyla gündeme oturdu. Lafını sözünü asla esirgemeyen şarkıcının dizeleri yine buram buram başkaldırı ve isyan kokuyordu.

HARİTAMDA GÜLLER AÇTI / 3KSİK3T3K

Diktatör sonunda bırakınca demeyi habire sağı solu kes

Memleket aldı sonunda rahat bir nefes

Derelerin denizlerin kenarına baharlar geldi

Yerel seçim sonuçları bütün istatistikleri deldi

Güller açtı kıpkırmızı oldu haritam açılınca sandıklar

Sümen altı edildi daha önce kırılan tüm fındıklar

Sanıyorlardı ki bazıları bu dünya onlara kalacak

Mezarından Sultan Süleyman çıkıp geldi dedi ki

Bu dünya ne size ne de bana kalacak

Paşa paşa gidersin geldiğin yere eğer kakmadıysan bu dünyaya bir kazık

Kendini tüm evrenin paşası sanan adama bile kalmadı bu dünya yazık

Yedin yedin semirdin senden başkasına kalmadı rızık

Enflasyon tavan yaptı ama yaptırdığın hesaplarda yok matematik kimya ve fizik

Ne çok konuştun, dedin ki Kanuni yazmış at sırtında 9000 beyit

Sen devletsin bana devleti şikâyet etme yanlışları ben mi düzelteceğim ulan it oğlu it

Hâlbuki geçtik âli bir kapıdan geldik makamına

Bir çay bile ısmarlamadın gelmiş misafirlerin ayağına

Demek ki kısmet değilmiş içmek bir çay bile senin elinden

Kısmet olsaydı gelirdi derler Hint’ten Yemen’den

Beni sustur basını sustur gençleri sustur her şeyi sustur

Dönersem ıslık çalarım sussam da gözlerim konuşur bu seni epey bir kudurtur

Güya kemerleri sıkacakmışız dedin tasarruf filan bunlar hep tedbir

Hâlâ kol kolasın o lanet olası cemaatlerle sokak ortasında getirirler tekbir

Tek bir yetimin hakkına bile girdiysen inşallah gelir burnundan fitil fitil

Ölürüm de dönmem yolumdan boşuna deme bana önümde eğil

***

Burgaziçi Nehri, eyalet-şehrin zengin Batı Yakası ile fakir Doğu Yakası’nı birbirinden ayıran doğal bir sınır gibi nazlı nazlı uzanırdı. Uçan Kaçan Rüçhan, Doğu Yakası’nın varoş mahallelerindeki insanların hayatlarını uyuşturucu ve kumarla yerle bir ederek evlerin tapularına çöküyordu. Amacı şehrin fakir yakasına da rezidanslar ve süper villalar yaptırmaktı. Böylece taşı toprağı altın olamayan şehrimizin, taşından ve toprağından külçe külçe altın devşiren yandaş müteahhitleri daha da zengin edecekti. Tabii ki bu şahane evlerde mahallenin fakir fukarası değil dönemin yeni yetme yandaş zenginleri oturacaktı.

Gençlerle olan iş birliğim ve yeraltından edindiğim istihbarattan sonra Güvercin Ana’nın Rüçhan tarafından kaçırılıp hangi eve yerleştirildiğini öğrendim. Adresini aldığım villaya gizlice sızdım. Villanın devasa salonuna girdiğimde gördüklerim oldukça ilginçti. Mermer sehpalarda içinde kırmızı şarap lekeleriyle boş kristal kadehler duruyordu. Şarap şişeleri yerdeki İran halısının orasına burasına devrilmişti. Bu yüzden salonu kesif bir ekşimiş üzüm kokusu sarmıştı. Tüylü topuklu terlikler ayaktan fırlatıldığı yerde kalmış, şal desenli ipek robdöşambr balıksırtı döşenmiş parke zemine toz bezi olmuştu. Gramofonda takılı kalmış plakta Etta James’in I just want to make love to you şarkısı çalıp duruyordu. Evine gittiğim gün, başında yaşmak, elinde tespih, namazlığının üzerine bağdaş kurmuş için için ağlarken bulduğum ve bana elleri titreyerek ince belli bardaktaki tavşan kanı çay ikram eden Güvercin Ana, nohut oda bakla sofa o eski evinden sonra nasıl olmuştu da bu eve terfi etmişti? Klozetinden kapı tokmağına kadar altın yaldızlarla süslü bu rüküş ev beni şaşırtmadı. Uçan Kaçan Rüçhan, kaz gelecek yerden tavuğu esirgememişti. Muhtemelen bu evdeki her şey Rüçhan’a aitti. Güvercin Ana beni suçlu ilan edecek olaylar silsilesini başlatmış ve sonunda böyle bir evde, bir eli yağda bir eli balda yaşamayı hak etmişti.

Evde tehlikeli bir durum olmadığına karar verince Güvercin Ana’ya seslendim. Sesimi duyan yaşlı kadın, villanın yukarı katından inen merdivenlerin başında belirdi. İnerken bir yandan yaşmağını bağlıyor bir yandan da entarisini düzeltiyordu. Kadıncağızı namaz kılarken ya da uyuklarken yakaladım diye üzüldüm.  Ama benim bir an önce ona gerçekleri anlatmam lazımdı.

“Bu Rüçhan denen kadın ve adamları hem uyuşturucu hem kumar hem de fuhuş mafyası aynı zamanda. Oğullarını kaptırdın biliyorum. Ya mahallemizin günahsız diğer gençleri? Düşünsene Güvercin Ana… Onları kim koruyacak bu kadından? Zenginin midesinde daha çok yer açmak için fakirlerin sofrasına çöküyorlar. Doymak bilmez zenginleri doyurmak için fakirin bir lokmasına göz dikiyorlar. Fakirlerin mahallelerdeki evlerine sırayla çöküp bahis ve uyuşturucu batağına batırdıktan sonra ele geçiriyorlar.”

Güvercin Ana anlamadı. Sinkaflı konuştum, yine anlamadı. Bağırdım çağırdım. Yüzüme boş boş baktı. Sanki hiç korkmamıştı.

“Güvercin Ana etme eyleme. Bak Rüçhan denen kadın iyi niyetli değil. Kadın mafya. Gel seni götüreyim buradan. Devletin bir yaşlılar evine teslim edeyim. Huzur içinde yaşa. Belki evlatların da gelip seni orada bulurlar.”

Bu sefer uyuşturucu almış gibi bakmak sırası Güvercin Ana’daydı. Ben diyeceğimi demiştim. Onu şimdilik o evden çıkaramazdım. Rüçhan’ın haberi olursa belki kadıncağızın başı derde girer diye korktum. Onu mafyanın elinden kurtarmayı sonraya bıraktım. Mahkemeye doğru yola koyuldum.

***

Mahkemede Hâkim kararını açıklayacaktı. Duruşma salonuna girmeden önce yanıma biri yanaştı:

“Kendi işlerine geldiği zaman sana keselerle altın yağdırırlar Ozan. Ama işlerine gelmediği zaman seni bir kaşık suda boğmak isterler. İktidardakilerin tutarsızlığı böyle bir şeydir.”

İbn Rüşd, son duruşmamda beni savunmak için yüzyıllar öteden imdadıma yetişmişti. Ama nereden bilebilirdim ki İmam Gazali’nin de ‘devleti aliyye’yi savunmak için çıkıp gelebileceğini?

Selina O’Grady “Ve İnsan Tanrıyı Yarattı” isimli kitabında şöyle diyordu:

“Dinin ve krallığın karşılıklı avantaj sağlayabilmesi için, dinin kral tarafından devreye sokulması için kendisini yeterince güçlü kılması ve kralın da bir dini kendi halkına dayatabilmesi için yeterince güçlü olması şarttı. Büyük imparator Asoka, milattan önce üçüncü yüzyılda Budizm’i kendi Hint İmparatorluğu’na dayatmıştı. Hristiyanlık da kendi Konstantinos’una milattan sonra dördüncü yüzyılda kavuşmuştu.”

Duruşma salonuna girdik. Sanık sandalyesine oturdum. Hâkim bey duruşmayı başlattı. Hâkim’in kürsüdeki isimliğinde adı yazıyordu: Hâkim Platon. Yanıma yanaşıp iktidarların tutarsızlığından bahseden İbn Rüşd savunma avukatım olarak yanımda yer aldı. Savcılık makamındaki İmam Gazali konuşmaya başladı:

“Siyasetin amacı, toplumu dine uygun şekilde yönetmektir. Devlet otoritesi, şeriatı korumakla yükümlüdür. Filozofların çoğu sapkındır ve siyaseti akılla temellendirmeleri hatalıdır. Halifelik, ilahi bir kurumdur. Siyasi iktidar Allah’ın yeryüzündeki düzenini uygulamalıdır. Akıl dinin hizmetinde olmalıdır. İktidarın meşruiyeti dinden gelir. Filozofların yönettiği bir toplum tehlikelidir.”

Savunmamı üstlenmiş olan İbn Rüşd sözü aldı:

“Aklı yücelten bir filozoftur. Siyaset, akıl ve hikmetle yürütülmelidir. Farabi ve Aristoteles’in geleneği izlenmelidir. Devlet erdemli olmalıdır. İdeal toplum, filozof-kralların yönettiği toplumdur. Din ve felsefe çatışmaz. İkisi farklı yollarla hakikate ulaşır. Akıl merkeze alınmalıdır. Siyasal meşruiyet bilgelik olmazsa olmaz. Dinin yorumlanmasında aklın üstün rolü vardır.”

Mahkemenin devamı bir tiyatro gibi seyirlikti:

HÂKİM PLATON: Bu şehrin ve bu genç kadın polisin geleceği için sizi dinleyeceğim. İktidar nedir? Kime emanet edilmelidir?

GAZALİ: İktidar, Allah’ın yeryüzündeki düzenini sağlamak için vardır. Emir, şeriata dayanmazsa fitne doğar. Hikmet değil, vahiy öncüdür. Akıl, rehber değil, hizmetkârdır.

İBN RÜŞD: Akıl, Allah’ın insana en büyük lütfudur. Vahiy, akla ters düşmez. Fakat iktidarı sadece dinin muhafızı yaparsanız, zalimler dindarlık perdesi altında hüküm sürer.

GAZALİ: Filozofların sapkın fikirleriyle halkın gönlü bulanırsa, hikmetin ardına saklanan şeytanlar çoğalır. Din giderse devlet kalır mı?

İBN RÜŞD: Eğer her akıl susturulursa, hakikat nasıl savunulur? Erdemli devlet, bilenlerin yönetimidir. Bilge kral, sadece imam değil, aynı zamanda filozof olmalıdır.

GAZALİ: İktidar, dini korumak için vardır!

İBN RÜŞD: İktidar, akılla erdemli toplumu inşa etmek için vardır!

“İktidar kendi çıkarları için bir robot imal ettirip ondan faydalandıktan sonra robotun benzetildiği özel kuvvetler süper kadın polisini haksız yere suçlamamalıdır! Akıl ve erdem bunu emreder!

Eski SSOK süper kadın polisi ve anneannem Cilmaya bu sözleri söyleyerek mahkeme salonuna daldı. Bense, filozofların ağız dalaşına dalmış, neredeyse fizikî olarak salondan uçmuş gitmiştim. Cilmaya ve süper köpeğim Çakır’ı beraberlerinde üzerinden hâlâ sular damlayan Replika Ozan’la salona girerken görünce kendime geldim.

“Buyurun Hâkim bey. Ozan’ın köprüden aşağı Burgaziçi Nehri’ne attığı robot. Kendisi Ozan’ın zekâsı yüklenerek inşa edilen bir replika. Bu süper polis köpeğiyle beraber nehre dalıp çıkardık. Mahkemeye delil olarak sunuyoruz. Tangsuk Ozan Ilgın’a isnat edilen tüm suçları bu işledi. Kanıtı da kara kutusundaki hard diskte. Her şeyi görüntülü ve sesli olarak kaydetmiş. İzleyin ve karar verin.”

***

İmam Gazali ve İbn Rüşd’ün mahkememdeki ibret dolu tartışmasından birkaç gün sonra, 24 Haziran’da Senağabenağaineklerikimsağa Cemaati’nin lideri Mahmut Bilmemne’nin cenaze namazı vardı. Gazali’nin yolundan giden veİktidar, dini korumak için vardır” savını sonuna kadar destekleyerek uygulayan Vali-başkan İkram Papazoğlu, cemaat liderinin yerine kimin geçeceğini açıkladı. Kubbeli Ah-vah Hoca cenazede ağladı. Dizaynet İşleri Başkanı da dua etti. İbn Rüşd’ün “İktidar, akılla erdemli toplumu inşa etmek için vardır” öğretisi kim bilir hangi yüzyılda kurulacak başka bir eyalet-şehrin bilge insanları tarafından dikkate alınmak üzere yaşadığımız yüzyılda rafa kaldırıldı.
***

21 Temmuz Sultanat’ın ilk nükleer santrali Yokkuyu Nükleer Santrali’nin son reaktör temeli atıldı. Enerji ve Tabii ki Kaynaklar Bakanı Conquerer Turning ve KKKP Devleti Devlet Atom Enerjisi Kurumu- ROSATOM Genel Müdürü Aleksey Likhachev katıldı.

22 Temmuz KKKP Devleti’nin Kurayna’yı istilası sebebiyle oluşan tahıl krizinin çözümü ve Kurayna limanlarını alarak bir tahıl koridoru oluşturulması anlaşması İkram Papazoğlu, BM genel sekreteri Antonio Gitarez, Rusya savunma bakanı Sergey Şoygu ve Defence Bakanımız Special Flow tarafından Sultanat Şehri’nde imzalandı.

23 Temmuz Tahıl Koridoru Antlaşması’nın üzerinden 24 saat geçmeden KKKP Devleti, açılması planlanan Odessa Limanı’nı iki füzeyle vurdu. Bu, KKKP’nin, Bolodimir Direnskyy’nin ülkesi Kurayna’ya yaptığı ilk yamuk olmayacaktı.

***

Cilmaya’nın suçsuzluğumu kanıtlamak için su altından çıkardığı kanıt su götürmezdi. Replika Ozan’ın hard diski açıldı. Hâkim Platon, görüntüleri kırk dakika kadar inceledi ve beraatıma karar verdi. Hakkımdaki onlarca suçtan suçsuz bulunmuş, polis kimliğim ve silahıma kavuşmuştum. Aklım Güvercin Ana’daydı. Tam onu o evden kurtarmak üzere yola çıkacaktım, beraatım haber alınır alınmaz SSOK ağına dahil edilmiş olan telefonuma bir mesaj düştü.

SULTANAT’IN DOĞU YAKASI’NDA BİR HÜCRE EVİNDE BULUNAN SİLAH LİSTESİDİR:

PKM Bixi makineli tüfek: 14

AK 47- Kalaşnikof: 143

RPG 7 roketatar: 57

Lav silahı: 8

Silahlar parçalarına ayrılmış, gres yağıyla yağlanmış ve Miki Fare’li bebek battaniyelerine sarılarak gömülmüş olarak bulundu.

Gömülü silahların adresini sormama gerek yoktu. Güvercin Ana’yı bıraktığım villanın bahçesine girdiğimde, bahçede başka gömülü şeyler var mı diye hummalı bir çalışma içindeki SSOK personeli beni karşıladı. Tek tek sarılıp “Geçmiş olsun Ozan…” dediler ve işlerine devam ettiler. Amirim Hayri Kozak gözümün içine bakamıyordu. Belli ki bana söylediği o saçma sözler yüzünden çok utanmıştı. Yüzüne vurmadım.

“Neler dönüyor burada amirim?”

İşin içine Nuri Körleğene girince Deep Devlet de girmeseydi şaşardım. Komşu eyalet-devletlerden biriyle aramızda savaş çıkaracak kadar silah ve mühimmatı tabii ki üç beş sokak ve mahalledeki gecekonduyu ele geçirmek için gömmemişlerdi. Bu işin içinde daha derin ve tehlikeli ilişkiler yatıyordu. Sanırım uyandırmak üzere olduğumuz dev, derin devletin koynunda mışıl mışıl uyuyordu.

Hayri Kozak amirimle ben villanın salonuna girince, birden buradaki TV açıldı. Ekranda bilinmeyen bir yerden bize bakarak gülümseyen Rüçhan’ın görüntüsü belirdi. Beni duyup duymadığını bilmediğim halde ekrana doğru bağırdım:

“Uçan Kaçan Rüçhan! Bakıyorum da Sicilibozukya’dan Sultanat Eyalet-Şehri’ne hızlı bir giriş yapmışsın! Ama giriş-gelişme sonuç benim işimdir! Senin sonunu seyrederken inan ki sana acımayacağım!”

Ekrandaki görüntü değişti. Mahkememden önce villaya girişim kayıt altına alınmıştı. Etrafı kolaçan edip Güvercin Ana’ya seslenişim ekranlara geldi. Sonra ona yalvarışım, ikna edemeyişim ve onca şey anlatmama karşın hiç korkmayışı… Ekran yine değişti. Topuklu terlikler, şal desenli ipek ropdöşambır şimdi bir kadının üzerindeydi. Şarap şişeleri yarı doluydu. Kırmızı şarapla dolu kadehler ipek ropdöşambırlı kadının kırmızı ojeli elindeydi. Salon henüz dağınık değildi. Kadının üzerinde pembe ipek şalvar ve beline kadar inen lüle lüle karamel rengi saçları vardı. Ben bu pembe ipek şalvarı ve bu lüle lüle karamel saçları bir yerden hatırlıyordum. Ama? Ama? Hani başındaki yaşmak? Elindeki tespih? Hani namazlığın üzerine bağdaş kurmuş namaz kılmakta olan Güvercin Ana? Uçan Kaçan Rüçhan ekrandaki kadının bulunduğu kadraja girdi. Sonra kadeh tokuşturarak birbirlerine sarıldılar:

“Sağlığına anneciğim! Ozan! Bu seferki tuzağımızdan kurtuldun ama sakın bir yere kaçma. Seninle çok işimiz var! Sen çok TV seyretmişsin ama hiç Dallas seyretmemişsin bebeğim! Ben Ceyar’dan da kötüyüm! Beni gören kötü olmaktan cayar, iyi saflarına geçer! Ben senin giriş, gelişme, sonuç ve geleceğin hakkında düşündüm! Galiba sen gelemeyeceksin! Ahahahahahah!”

Salona giren polislerden biri bize bilgi verdiğinde ikimiz de sinirimizden kudurmak üzereydik.

“Bu işe Kaçakçılık ve Ergenize Suçlarla Mücadele – KEM bakacak amirim. Ama bu işin içinde sadece ergenler olamaz. Ergenize değil organize bir iş bu.”

“Başlatma lan organizenden! Baksana kadın bizimle canlı yayında taşak geçiyor!”

Elimde olmadan hırsımı polis memurundan almıştım. İçimden dev ekran televizyonu bahçeye fırlatıp kürekle kırmak geliyordu ama bu namussuz kadının dedikleri ve diyecekleri benim hırsımı almamdan daha önemliydi:

“Sen sanıyor musun ki akıllı telefonlar, nano robotlar veya yapay zekâ gibi yeni yetme teknolojiler insanlığın iyiliğini düşünmek için geliştirilir? Kanseri iyileştirmek, hastalıkları yok etmek, açlığı yok etmek veya insanlara daha uzun ömür vermek için mi geliştiriliyor tüm ilaçlar? Öyle bir dünya yok! Dikkat et bütün teknolojiler insanları gözetlemekten ve onlara daha çok şey alıştırmak ve daha çok şey satmak için doğar! Yani casusluk için üretilir bütün teknolojiler! Hiç James Bond filmi de mi izlemedin be ahmak! Paraların üzerine sıktığımız halüsinojenler nano robotlarla tutundular. Bu nano robotlarla insanları takip ettik. Nereye giderlerse gitsinler, ne yaparlarsa yapsınlar bizim oldular. Artık tüm ruhlarıyla bizimler. Şeytanla anlaşma yapan Faust’u hatırla Ozan!”

“Mahallemizin bir yaşlı ferdinin derdine çare olamayacaksam süper kadın polis olmamın ne kıymeti vardı?”

“Eyalet-şehir bugüne kadar hangi mazlumu zalimin eline teslim etmişti de Güvercin Ana’yı yalnız bırakacaktı? Şükür ki, devletimiz hâlâ güçlü ve hâlâ mazlumların yanındaydı.”

Böyle demiştim, değil mi? Ne kadar da safmışım. Güvercin Ana yüzüme boş boş bakmıştı, değil mi? Sanki hiç korkmamıştı. Güvercin Ana’ya, villanın darmadağınık salonunda seni Rüçhan’dan kurtarayım diye yalvardığım zaman neden korkmadığını anlayamamıştım. Artık anlamıştım. Elebaşı Rüçhan değildi ki! Güvercin Ana’ydı. Bu kadın sadece Rüçhan’ın değil bütün kötülüklerin öz be öz anasıydı.

Öyle ya, insan hiç kendinden korkar mıydı?

DEVAM EDECEK…

RAPUNZEL İÇİN ADALET

BÜYÜKLERE POLİSİYE MASALLAR – 3

Serinin ilk masalı için buraya bakınız

Serinin ikinci masalı için de şuraya bakınız

Develerin tellal, pirelerin berber olduğu, beşiklerin tıngır mıngır sallandığı dolambaçlı rüyaların içinde oradan oraya savurulurken, kapının alacaklı gelmiş gibi güm güm vurulmasıyla uzun, kumral kirpiklerini araladı Prens. Bir anlığına nerede olduğunu hatırlayamadı. Bu ahşap tavan, saraydaki odasının tavanı değildi. Uçuşan bilinci havadaki kuş tüyü gibi süzüle süzüle inip yerine kondu. Doğru ya… Kendi evlerindelerdi artık. Kendi evleri. Kulağa ne kadar hoş geliyordu.

Bedo’nun kapıyı açtığını duydu sonra. Birtakım ayaküstü konuşmalar… Kapının kapanma sesi. Gerine gerine kalkıp banyoya gitti. Çok uyumuştu yine, üzerinde bir uyuşukluk vardı haftalardır, canı hiçbir şey yapmak istemiyordu. Bahar yorgunluğuydu herhâlde. İnşallah yani

Üzerinde bornozuyla kaşına kaşına salona girdiğinde Bedo çoktan kahvaltıyı hazırlamış, mis kokulu ekmekleri kızartmış, taze kahvelerini doldurmaktaydı.

“Günaydıııın,” dedi cıvıltılı bir sesle. Sürmeli kara gözlerinden ışıklar çıkıyordu yine.

Bu ne enerji sabah sabah, diye içinden geçirirken bet bir sesle “Günaydın,” dedi Prens, esnemesine mani olamayarak. “Kimmiş gelen?”

“Komşu. Tavuk getirmiş.”

“Arkadaş, gıdaklayacağız artık, her yer tavuk koktu,” diye homurdandı Prens.

“Seni seviyorlar Muhi, minnet duyuyorlar, ancak böyle göstermeyi biliyorlar.”

“Anladık da insan arada meyve, sebze falan getirir, midem bulandı tavuktan, yumurtadan.”

“Hadi, gel otur hemen, acıkmışsın sen.”

Sofraya oturup koyu kahvesinden iri bir yudum aldı, süzgün bakışlarla peynirli omletini isteksizce didikledi Prens. Sonra “Aaa, telefonum,” diyerek ayaklandı aniden. Fişte takılı telefonunu çıkardı, bildirimlere baka baka masaya dönüp oturdu. Kafasını ekrandan kaldırmadığı için Bedo’nun gücenik bakışlarını görmedi. Boğazını sesli bir şekilde temizledi Bedo, yine de Muhi’nin dikkatini çekemedi.

“Hani,” dedi yumuşak tutmaya çalıştığı bir sesle, “yemek masasında telefonla ilgilenmeyecektik?”

“Hı?” diye ona döndü Prens.

“Telefon diyorum, yemekte bari bakmasak mı?”

“Ay evet yaa, nasıl bağımlı olduk değil mi şunlara birkaç ayda? İnternet geldi, hayatımız değişti resmen.”

“Daha düne kadar güvercinle haberleşiyorduk,” dedi Bedo başını manidar sallayarak. “Bu hız beni biraz korkutuyor, ne yalan söyleyeyim.” Prens’in dalgın bakışlarının tekrar ekrana dönmesiyle yutkundu. “Aslında seninle konuşmak istediğim bir konu vardı.”

“Hı?” dedi Prens yine, boş bakışlarını telefondan ona doğru güçlükle çevirirken.

Çatalını masaya sertçe çarptı, tabağını da alıp ayaklandı Bedo. “Neyse, siz uygun olduğunuzda beni huzura çağırırsınız, o zaman konuşuruz sayın Prens,” dedi artık gizleyemediği bir öfkeyle.

“Tamam tamam, affedersin, kızma lütfen, iyi değilim bu ara…”

“Haftalardır iyi değilsin Muhi! Bu eve taşınalı ne kadar oldu? Dört aydır yataktan zorla çıkıyorsun, hiçbir şeye elini sürmüyorsun, benimle doğru dürüst iletişim kurmuyorsun… Anlıyorum, saraydan sonra senin için her şey çok yeni ve farklı, sabırlı olayım, uyum sürecidir diyorum ama benim için de kolay değil. Yanlış anlama, yemekti, temizlikti, odun kırmaktı, zevkle yaparım, hayatım boyunca da yaptım zaten ama bu evde ikimizin birlikte yaşadığını artık sen de idrak edesin istiyorum.”

“Ediyorum, etmez miyim… Sadece… Bilmiyorum.”

“Depresyonda mısın? Ya da pişman olduysan vazgeçebilirsin Muhi. Kendini mecbur hissetme. Ben yalnız da devam edebilirim.”

Bir anda içi cız etti, yüreği hop diye ağzına geldi Prens’in. “Ah hayır, kesinlikle öyle bir şey değil. Ben… nasıl desem. Kendimi beceriksiz hissediyorum Bedo. Elimden senin gibi iş gelmiyor. Mahcup oluyorum.”

Yavaşça yerine geri oturdu Bedo. “Saçmalama lütfen. Öyle bir şey yok.”

O esnada cep telefonuna ardı ardına bildirimler düşmeye başladı Prens’in. Karşılıklı duymazdan gelmeye çalışarak bir müddet beklediler. Ne konuşmaya devam edebiliyorlardı ne de Prens’in ekrana bakmaya cesareti vardı. Mesaj sesleri susmuyordu bir türlü. Ding-ding, ding-ding, ding-ding…

“Öf, tamam bak hadi,” diyerek masadan kalktı Bedo. Hemen telefonuna sarıldı Prens. Sayfaları kaydıra kaydıra bir müddet ekranı inceledi. Sonra kaygı yüklü bakışlarını Bedo’ya çevirdi.

“Rapunzel,” dedi. “Kaybolmuş…”

***

“Rapunzel de kim?”

“Komşu ülkeden, hatırlı bir ailenin kızı. Prenses daha doğrusu.”

“Sen tanıyor musun?”

“Hı-hı. Bizi ziyarete gelmişlerdi bir keresinde.”

Tek kaşı havada, sessizce onun devam etmesini bekledi Bedo. Prens sıkıntıyla alnını ovuşturdu. “Babalarımız bir ara bizi evlendirmeye kalkışmıştı. Ülkeler arası yakınlık doğsun diye. Taa, şeyden önce… Şu, Pamuk Prenses hadisesinden.”

“Hatırlıyoruum,” dedi Bedo. “Kapıyı vurup sarayı terk etmiştin hatta.”

Başıyla onayladı Prens. “Tanışmıştık o zamanlar. O da istemiyordu, bakma. Tıp mı ne okumuş, iyi eğitimli, aklı başında bir kızdı. Böyle sarışın, uzun saçlı, çekici de bir tip.”

“Eee? Ne olmuş peki?”

“Bilmiyorum. Kayıpmış, akıbeti belli değil. Sosyal medya yıkılıyor. #rapunzelnerede hashtag olmuş.”

Hemen ayaklanıp sofrayı toplamaya başladı Bedo. “Koş giyin,” dedi Prens’e. “Ben de atları hazırlayayım. Gidiyoruz.”

“Nereye?”

“En iyi yaptığın işi yapmaya…”

***

Az gittiler, uz gittiler, dere tepe düz gittiler. Biri ak, diğeri kara donlu atlarını kâh tırıs, kâh adeta, kâh dörtnala süre süre, balta girmemiş ormanlardan, el değmemiş pınarlardan, ayak sürülmemiş patikalardan geçtiler. Yoruldukça su kenarlarında durup azıklarını yediler, uyuyup dinlendiler. Göz alıcı çiçekler yerini çorak topraklara, ağaçlar yerini kayalıklara bıraktı yavaş yavaş. İklim değişti, dereler kurudu, hava puslandı. En nihayetinde, bayrağında kırçıl tüylü bir kurt başının dalgalandığı komşu ülkeye vardılar.

“Önce aileye uğramak lazım gelir,” dedi Prens. Köy meydanından doludizgin geçerlerken, yolun kenarında toplanmış kalabalık dikkatlerini çekti. Çoğunluğu kadınlardan oluşan güruh ellerinde üzeri yazılı pankartlarla bağırıyordu: “Rapunzel nerede! Rapunzel nerede!” Kraliyet muhafızları onlara su sıkarak müdahale ediyor, kalabalığı dağıtmaya çalışıyorlardı. Kadınlardan birini saçından tutarak yerde sürüklediklerini görünce dayanamadı Prens, Bedo’yla birlikte hızla atlarından indiler, adamın üzerine çullanıp kadını ellerinden çektiler.

“Ne yapıyorsunuz, delirdiniz mi?” diye haykırdı Prens.

“Geri basın len, Kral’ın emri, sizi de alırım ha!” diyerek öfkeyle sopasını salladı adam.

“Sıkıysa al!” diye diklendi Bedo. Prens onu koluyla sakince durdurdu, heybesinden Kraliyet armasını çıkarıp adamın gözüne soktu. Bir anda beti benzi attı adamın.

“Affedersiniz sayın Prens’im, bilemedim, boynum kıldan incedir,” diyerek büzülüp kenara çekildi muhafız koca heybetiyle.

“Uzaklaşın buradan!” diye bağırdı Prens adama. “Rahat bırakın insanları! Tepki göstermek en doğal hakları!”

Ortamı yatıştırdıktan sonra atlarına atlayıp yola devam ettiler. Bir an ensesinde tuhaf bir ürperti hissetti Prens. İzleniyorlar mıydı ne? Sağa sola bakındı, kimsecikleri göremedi.

Nihayet Kraliyet sarayına vardıklarında yüzünü buruşturdu Prens.

“Bu ne çirkin yapı, bu ne görgüsüzlük böyle?”

Neredeyse bir köy genişliğindeki arazi üzerine uçsuz bucaksız taş binalar birbiri ardına dizilmişti. Yapıların dört bir yanı gündüz vakti olmasına rağmen fenerlerle ışıl ışıl aydınlatılmıştı. Etrafı Çin Seddi gibi yüksek surlarla, dikenli tellerle ve gözetleme kuleleriyle çepeçevre sarılmıştı. Her yirmi metrede bir eli silahlı muhafız dikilmişti sur diplerine.

“Bu kadar masrafa ne gerek var? Nedendir bu korku? Savaşta mıyız?” diye mırıldandı Prens kendi kendine.

Ana kapıdan muhafızlar eşliğinde girip atlarıyla saraya doğru devam ettiler. Sarayın giriş kapısında atlarını muhafızlara teslim edip Kraliyet salonuna doğru refakatçiler eşliğinde ilerlediler. Uzun, kasvetli koridorlardan, dar geçitlerden, karanlık dehlizlerden yürüdüler. Salona vardıklarında Kral onları ayakta karşıladı.

“Hoş geldiniz, şeref verdiniz Muhittin Bey oğlum,” dedi samimiyetle sarılarak. “Sizi görmek ne şeref.”

“O şeref bize ait efendim,” dedi Prens vakarla. “Tanıştırayım, yoldaşım Bedo.”

Bedo’nun elini sıkarken şüphe dolu bir bulut geçti gözlerinden Kral’ın ama fazla üzerinde durmadı. “Hangi rüzgâr attı sizi buraya?”

Hafif şaşalasa da çabuk toparlandı Prens. “Kızınız Rapunzel’in kaybolduğunu duyduk. Belki bir yardımımız olur diye geldik,” dedi kibarca.

“Amaaan,” diyerek sinek kovalar gibi elini salladı Kral. “Ne kadar abartıyorlar bu meseleyi yahu! Bizim kız hep dik başlı oldu, evden kaçar durur. Yine girmiştir bir deliğe, çıkar kokusu yakında!”

“Ö–öyle  mi?”

“Öyle tabii… Ne hâli varsa görsün. Su testisi su yolunda kırılır.”

“Hele başına bir iş gelsin, gör bak o testi nerede kırılıyor!” diye tiz perdeden bir nida yükseldi salon kapısının ağzından. “Bugüne kadar sesimi çıkarmadım diye bu devran böyle gider sanma!”

Başlarını çevirdiklerinde üzerinde eşofmanları, gri saçları tepesinde özensizce toplanmış, gözleri ağlamaktan kızarmış Kraliçe’yle karşılaştılar. Alev saçan nazarlarla kocasına bakıyordu.

“İyi günler efendim,” diyerek tek dizinin üzerine çöküp selam verdi Prens. Bedo da aynısını yaptı.

“Hoş geldiniz çocuğum, eksik olmayın. Kahvaltı ettiniz mi?”

“Ettik efendim, sağ olun.”

Kahve istedi Kraliçe, karşılıklı oturup kahvelerini yudumladılar.

“O zaman, diyorsunuz ki…” diye söze girecek oldu Prens.

“Boşuna zahmet etmişsiniz Muhittin Bey oğlum. İsterseniz gelmişken ülkemizi gezin, dolaşın, pek de görülecek bir yeri yoktur ya,” derken gevrek gevrek güldü Kral. “Ama bizim kız için kendinizi yorduğunuza değmez.”

“Anlaşıldı efendim, teşekkür ederiz, o zaman bize müsaade,” diyerek ayaklandılar.

Kapıdan çıktıklarında peşlerinden sessiz adımlarla yaklaşan Kraliçe, muhafızları bir baş hareketiyle uzaklaştırdı.

“Evladım, sizden ricam, buralardan hemen ayrılmayın,” dedi fısıltıyla.

“Bildiğiniz bir şeyler mi var efendim?”

“Şüphelendiğim, diyelim. Tarafsız bir göze ihtiyacım olabilir. Kimseye güvenmiyorum artık,” dedi çelik bakışlarını Prens’in gözlerine dikerek.

Onu saygıyla selamlayarak yanından ayrıldılar ve geldikleri geçitlerden gerisin geri yürüyerek çıkış kapısına ulaşmaya çalıştılar. Duvarlara asılı meşalelerin ışığının düşmediği loş bir köşeden bir baş uzandı sessizce.

“Pişt!”

Gözlerini kısıp o tarafa baktılar. Sarı bukleli saçların yanaklarına düştüğü güzel bir yüzdü onlara seslenen.

“Buraya gelin!” diye seslendi tekrar, kısık sesle.

Koşar adım yanına gittiklerinde, onları kollarından çekiştirerek kuytudaki bir odaya soktu, kapıyı sıkıca örttü. Işıl ışıl, gencecik bir kızdı karşılarındaki.

“Benim adım Nevalda. Rapunzel’in kardeşiyim. Size anlatacaklarım var.”

Onun anlattıklarını dinledikçe ağızları bir karış açık kaldı Muhi ile Bedo’nun. Meğerse karşılarında geniş geniş oturmuş, onları ülkelerine geri göndermeye çalışan Kral, yıllardır Rapunzel’e eziyet ediyordu. Onu, kendi uygun gördüğü bir başka ülkenin Prensiyle evlendirmeye kararlıydı. Rapunzel buna şiddetle karşı çıkmış, birkaç kez evden kaçmaya yeltenmişti, doğru. Fakat müstakbel damat psikopatın tekiydi. Her seferinde gidip kızı bulmuş, türlü tehditlerle saraya geri getirmişti. Ya onun olacaktı ya kara toprağın. Rapunzel ise kararlıydı. “Ölürüm de evlenmem,” diyordu. Nihayetinde Kral babası, Rapunzel’i özel olarak inşa ettirdiği ve damat hariç kimselerin yerini bilmediği bir kuleye hapsetmiş, düğün gününe kadar orada tutmaya karar vermişti. Kraliçe dahi bu kuleden haberdar değildi; ona yine kızın saraydan kaçtığını söylüyordu. Fakat bu sefer Prenses aylarca ortalıkta görünmeyince herkes şüphelenmiş (demek ki fısıltı gazetesi iyi çalışmış), onun kaybolduğu ve muhtemelen başına kötü bir iş geldiği haberleri ayyuka çıkmıştı. Halk sokaklardaydı.

“Siz bu kulenin nerede olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu Prens, genç kıza.

“Ben hiç görmedim, babam saraydan çıkmama izin vermiyor,” dedi Nevalda, mahzun bakışlarını önüne eğerken. “Haberi bana ablam uçurdu, güvercinle. Babam güvercini de hapsetti.”

“Buraya internet gelmedi mi daha?”

“Aslında geldi de babam cep telefonlarını toplattı. Halk örgütlenmesin diye. Birileri ülke dışına haber göndermeyi başarmış demek ki, siz de duyup geldiğinize göre…”

“Annenize neden söylemiyorsunuz?”

“Söyledim! Ama babam onu kandırdı bir şekilde. İnandıramadım.”

“Bu damat adayı hangi ülkenin prensi?”

“Koçbaşı Krallığının. Bizim buralarda da bir şato yaptırmış kendine, daha çok orada kalıyormuş. Ablama yakın olmak için.”

Gerektiğinde ulaşabilmek için Bedo’nun cep telefonunu alıp Nevalda’ya uzattı Prens. İyi saklamasını, sakın ha babasına yakalatmamasını tembih etti. Saraydan ayrılıp tekrar yollara düştüler.

“Kafamda tam oturmayan şeyler var,” dedi Muhi mütereddit ilerlerken.

“Ne mesela?”

“Birincisi, anneyle ilgili. Kadın bir şeylerden şüpheleniyor, kimseye güvenmediğini söylüyor. Nevalda’nın anlattıklarına neden inanmasın?”

“Doğru. İyi yakalamışsın.”

“İkincisi de insanlar bunca yıl durup da sarayın prensesi ortadan kayboldu diye neden ayaklansın? Halktan biri değil sonuçta.”

“Bazen mesele sadece bir Prenses değildir,” dedi Bedo tek kaşını kaldırarak. “O, bardağı taşıran son damladır.”

“O zaman plan şu…” dedi Prens biraz düşündükten sonra. “Tebdil-i kıyafet halka karışacağız. Her şeyi iyice anlamak istiyorum.”

Uygun bir yerde üst baş değiştirdiler, biraz toza toprağa bulandılar. Uzun saçlarını boz renkli bir kasketin altına gizledi Muhi.

“Nasıl oldum?” diye sordu Bedo’ya. “Prens olduğum anlaşılmaz, değil mi?”

“Fazla konuşmazsan anlaşılmaz,” diye kıkırdadı Bedo. “O kadar naziksin ki… Bırak da insanlarla ben konuşayım.”

***

Meydandaki kalabalık iyice artmıştı. Kadınlar, erkekler, yaşlılar, gençler, çiftçiler, işçiler saraya doğru omuz omuza yürüyorlardı. Saray muhafızları onları belli bir mesafede çepeçevre sarmış, korku dolu gözlerle izliyordu. Prens’in sabahki müdahalesi de işe yaramıştı belli ki.

Kıyın kıyın kalabalığa karışıp ortalara doğru ilerlediler. Gür sesli, pala bıyıklı, orta yaşlı bir adama doğru yanaştı Bedo.

“Hayırdır dayı?” dedi yüksek perdeden. “Neler olur burada böyle?”

Dayı gözlerini kısarak tepeden tırnağa şöyle bir süzdü ikisini de.

“Siz yumurtadan yeni mi çıktınız yeğenim?” dedi inanamaz bakışlarla. “Hiç haber okumuyonuz mu?”

“Askerdeydik üç yıldır, yeni geldik,” dedi Bedo.

“Sizi hiç çalıştırmamışlar askerde belli,” dedi dayı. “Pek de parlaksınız.”

“Muhaberedeydik.”

“Prenses Rapunzel kayıp. Başına bir işler getirdiler kızcağızın herhal.”

“Yav dayı,” dedi Bedo ağzını büzerek. “Size ne sarayın prensesinden? Kendi ekmeğinize baksanıza?”

“Yoook, öyle demeee,” dedi dayı hararetle iki elini birden kaldırırken. “Bizim Rapunzel çok hakikatli kızdır. Bunun Kral olacak o deyyus babası bize etmediğini koymadı yıllardır. Ama Rapunzel hep halkın, haklının yanında olmuştur. Kaç defa babasına karşı durmuştur bizim için. Hekimdir bi’ de. Ayağımıza kadar gelip tedavi etmiştir hep bizi.”

“Bu Prensesin bir de nişanlısı mı varmış ne?”

“Hee, Koçbaşı Krallığının Prensi. Hamza adında bir sığır. O da babasının katakullisi ya, bakma sen. Kesin onların parmağı var bu işte zati.”

“Nerededir ki bu Hamza?”

“Saklanırdır mağarasında. Kuş uçmaz kervan geçmez bir yere şato yaptırmış derler. Adını da Kışyarı koymuş, o ne menem isimse.”

“Sağ ol dayı,” deyip uzaklaştılar yanından.

Kalabalıktan sıyrılıp çıkmaya çalışırlarken Prens yine aynı ürpertiyi duydu ensesinde. Evet, biri kesinlikle onları izliyordu. Hızla taradı kalabalığı. O anda gördü onu. Kısa, kızıl, dağınık saçları, kir pas içindeki suratı ve paspal kıyafetleriyle bebek yüzlü bir oğlan. Bu bal rengi gözler bir yerden tanıdıktı amma… Bakışları bir anlığına birbirine değdi, aynı esnada arkasını dönüp hızla uzaklaşmaya başladı delikanlı, kalabalığı yararak ortadan kayboldu. Muhi hemen atıldı gitti peşinden. Bedo ne olduğunu anlayamadan gözden yitirdi onu. 

Birkaç dakika sonra nefes nefese geri dönüp Bedo’yu buldu Muhi. “Kaybettim,” dedi dizlerini tutarak soluklanırken.

“Kimi?”

“Bizi gözetliyordu. Kızıl saçlı bir oğlan.”

“Boş ver şimdi onu. Biz bu Hamza’yı nasıl bulacağız?”

“Orası kolay. Kışyarı mı dedi o dayı?”

“Evet.”

“Sarayın surlarından dümdüz güneye doğru ineceğiz.”

“Onu da nereden çıkardın?” dedi Bedo gözlerini hayretle açarak.

“Sen hiç Game of Thrones izlemedin mi?”

***

Cidden, Muhi’nin dediği yolu izleyerek elleriyle koymuş gibi bulmuşlardı Hamza’nın şatosunu. Pusuya yatıp sırayla uzaktan gözetlemeye koyuldular. Yorulan uyuyup dinleniyor, sonra kalkıp nöbeti devralıyordu.

Nihayet sabahın kör bir saatinde Hamza’nın tek başına şatodan ayrıldığını gördüler. Heybesi yiyeceklerle dolu atını dörtnala sürüyordu.

“Kesin kuleye gidiyor,” dedi Prens. Hemen peşine düştüler. Onun fark edemeyeceği bir mesafeden takibe başladılar, bir müddet sonra nihayet meşhur kuleye vardılar.

Kocaman kilitlerle zincirlenmiş bir giriş kapısı ve en tepesindeki ufacık bir pencereden başka açıklığı bulunmayan upuzuuun bir yapıydı bu. Daha çok fabrikaların atık bacasına benziyordu. “Ah Rapunzel,” dedi Prens içinden hüzünle. “Bunca zaman nasıl dayandın bu yapayalnız esarete?”

Çalılıkların arasına gizlenip sessizce beklediler. Hamza uzaklaştıktan sonra kurtarma operasyonuna girişmeye karar vermişlerdi. Fazla beklemeleri gerekmedi. Birkaç dakika içinde Hamza panik hâlinde çıktı kuleden. Elleri, ayakları, hatta dizleri dahi kanlar içindeydi. Yürekleri güp etti ikisinin de.

Hamza kapıyı kilitleme gereği bile duymadan atına atladığı gibi kaçıp gitti oradan. Muhi ile Bedo hemen çıktılar saklandıkları yerden. Koşarak tırmandılar kulenin en tepesine. Rapunzel’in hapsedildiği odaya girer girmez de beyinlerinden vurulmuşa döndüler. Odanın zemini kanla doluydu. Çok fazla kanla…

Olduğu yere çöküp kaldı Muhi. Yüzünü elleriyle örttü. “Geç kaldım. Ah, çok geç kaldım Rapunzel, beni affet…”

Bir süre kendini toplamak için sessizce oturduktan sonra Nevalda’ya durumu haber vermek üzere telefonunu çıkardı.

“Emin misin?” dedi Bedo.

“Bu kadar kan kaybeden hiç kimse hayatta kalamaz…”

“Ceset nerede peki?”

“Onu daha önce ortadan kaldırmış olmalılar. Bu kulenin yerini bilen sadece iki kişi var: Kral ve Hamza. Hesabını onlara soracaklar.”

Bedo bulutlar dolan gözlerini yere eğerken Prens, telefonu tuşladı.

“Merhaba Nevalda, ben Muhi. Ne yazık ki size kötü haberlerim var…”

***

Mahalli Tetkik Alayı gelene kadar beklediler. Zemini dolduran kanın Rapunzel’e ait olduğu teyit edilince içlerindeki son ümit kırıntılarını da yitirmiş hâlde orayı terk ettiler. Artık bir aceleleri kalmamıştı. Atlarını tırıs süre süre Kışyarı şatosuna kadar geldiler. Kraliyet muhafızları Hamza’yı yakalamış, palas pandıras gözaltına almaktaydı. Köy halkı olan biteni anında duymuş, şatonun önüne yığılmış, öfke dağları aşmıştı. “Rapunzel için adalet!” çığlıkları göğe yükseliyordu. Adamı bir ellerine geçirseler paramparça edeceklerdi. Onun yoğun güvenlik önlemleri altında at arabasına bindirilip uzaklaştırılmasıyla yürüyüşün istikameti saraya döndü.

Akıp giden insan selini izlerlerken kalabalığın arasına gizlenmiş kızıl oğlanı görür gibi oldu Muhi. “Bu sefer benden kaçamayacaksın,” diyerek dosdoğru üzerine sürdü. Kalabalığın içerisine daldı, oğlanı atının terkisine attığı gibi oradan uzaklaştı. “Beni burada bekle!” diye de haykırdı Bedo’ya.

Bedo ne yapacağını bilmez bir hâlde onu bekledi, bekledi, yaklaşık bir saat sonra ufukta göründü Muhi. Yalnızdı.

“Nerede kaldın yahu, öldüm meraktan! Çocuk nerede?” diye sordu Bedo heyecan içinde.

“Bıraktım,” dedi Prens gayet sakin.

“Neler olduğunu bana da anlatacak mısın?”

“Daha sonra,” diyerek gülümsedi Prens.

Ağır aheste atlarını sürerek saray yönünde ilerlemeye devam ettiler. Yüzlerce kişi sarayın önüne yığılmış, katbekat fazlası gelmeye devam ediyordu. Kraliçe ile Nevalda surların üzerinde dimdik ayaktaydılar. Muhafızların tamamını geri çekmiş, sarayın kapılarını ardına kadar açmış, halkın kararlılıkla saraya doğru ilerleyişini izliyorlardı.

***

Dönüş yolunda bir süre tüyleri diken diken, konuşmadan ilerlediler.

“Bundan böyle sabahları kahvaltı ile hayvanların bakımı bende,” dedi Muhi, kendinden emin. “Biraz da sen sabah uykusunun tadını çıkar.”

“Ben duramam ki, kalkar sana yardım ederim,” dedi Bedo gözleri ışıldayarak. “Sen asıl şu diğer mevzudan haber ver. Neler konuştunuz kızıl oğlanla?”

Kendini tutamayıp bir kahkaha attı Prens. “O oğlan Rapunzel’di.”

“Ne diyorsun sen?”

“Vallahi hepimizi tongaya bastırdı. Her şeyi Nevalda’yla birlikte tezgâhlamışlar, oltayı atmışlar, bizi istedikleri gibi oynatmışlar. Ha, kaçırılması, aylarca kuleye hapsedilmesi, ölüm tehditleri, babasının eziyetleri, hepsi doğru. Hamza onu eninde sonunda öldürürdü. Zindana atılması şarttı.”

“Kuleden çıkmayı nasıl başarmış?”

“İyice uzayan saçlarını kesip halat yapmış.”

“Peki ya o kanlar?”

“Rapunzel doktor zaten, biliyorsun. Her hafta kanını azar azar çekip biriktirmiş.”

“Vay canına! Peki ya anneleri?”

“Onun hiçbir şeyden haberi yok. Kızının gerçekten öldüğünü sanıyor.”

“Ay yazık değil mi ya kadına? Söylemeyecekler mi?”

“Söyleyecekler tabii. Hele birkaç gün geçsin de…” derken göz kırptı Bedo’ya.

Prens kendini yeniden doğmuş gibi hissediyordu. Köylerine yaklaşırlarken bir ağacın dibine düşmüş üç elma gördü. Atından inip topladı. Birini kendi ısırdı, birini Bedo’ya verdi, birini de ikiye bölüp atlarına yedirdi.

Bu masal da burada bitti…

FİKİR SANAT TİYATROSU: “SHERLOCK HOLMES” BASKERVİLLE’LERİN KÖPEĞİ LANET Mİ? CİNAYET Mİ?

Sevgili Volkan Demirci, Dedektif sayfalarına hoş geldiniz. Oyununuzu büyük bir zevk ve beğeniyle izledim. Sizi ve diğer oyuncuları tebrik ederim. Doğrusu özel tiyatrolardan beklentimi epey yükselttiniz. Bize önce kendinizi sonra da Fikir Sanat Tiyatrosu nasıl kuruldu anlatın lütfen.

Volkan Demirci: Sevgili Dedektif Dergisi, öncelikle nazik davetiniz ve güzel yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Bu iltifatlar hem beni hem ekibimizi çok mutlu etti.
Ben Volkan Demirci. Uzun yıllardır tiyatronun hem oyunculuk, yazarlık hem de eğitmenlik tarafında yer alıyorum. Sahneye olan tutkum çok küçük yaşlarda başladı ama bu tutku zamanla bir mesleğe değil, bir yaşam biçimine dönüştü diyebilirim. Tiyatronun insanı dönüştüren, düşündüren ve birleştiren gücüne hep inandım.

Fikir Sanat Tiyatrosu da tam olarak bu inançla doğdu.
Kendi sözümüzü söyleyebileceğimiz, hayal gücümüzü özgürce sahneye yansıtabileceğimiz, izleyiciyi sadece koltuğunda değil, hikâyenin içinde de tutan bir tiyatro hayal ettik. Bu hayal, zamanla aynı tutkuyu paylaşan harika insanlarla birleşti ve bir topluluğa dönüştü. Amacımız; düşündüren, güldüren, şaşırtan, sorgulatan işler üretmekti. Bugün geldiğimiz noktada sahnede absürt komediden doğaçlamaya, klasik eser yorumlarından seyirciyle etkileşimli oyunlara kadar pek çok farklı tarzda iş üretebiliyoruz.

“Sherlock Holmes: Baskerville’lerin Köpeği” ise bu yaklaşımın belki de en eğlenceli örneklerinden biri oldu. Absürt bir komedi olarak tasarladık, ama altında ciddi bir iş disiplini ve yaratıcılık süreci yatıyor. Çünkü mizahı hafife almıyoruz.

Şimdi de oyundan bahsedelim. Ünlü bir polisiye eseri komedi olarak uyarlayıp yönettiniz. Onca Christie muamması arasından neden Baskerville macerasını seçtiniz? Yazım ve sahneye koyma aşamalarında yaşadığınız zorluklar oldu mu? Oyuna komedi açısından bakış öykünüzü dinlemek isteriz.

Volkan Demirci: “Baskerville’lerin Köpeği” dedektif yazın dünyasının belki de en efsanevi, en gotik ve en atmosferik hikâyelerinden biri. Biz de tam bu yüzden onu seçtik! Çünkü bu kadar ciddi, karanlık ve gizemli bir hikâyeyi absürt bir komediye çevirmek—eğer altından kalkabilirseniz—seyirciyle inanılmaz bir bağ kurmanızı sağlıyor. Tam anlamıyla ciddiyetin içinden komedi çıkarma deneyi gibi bir şey bu.

Elbette aralarından Agatha Christie’nin de dâhil olduğu pek çok güçlü eser vardı seçeneklerimiz arasında. Ama Baskerville dosyasında hem bir klasiğe saygı duruşu yapma hem de onu ters yüz etme potansiyeli daha fazlaydı. Sherlock Holmes gibi herkesin tanıdığı bir karakteri, bizim bakış açımızla yeniden yorumlamak inanılmaz keyifliydi. Seyirci bu karakteri bildiğini zannederek geliyor ama oyunun ilk dakikalarında bu bildik evrenin artık bambaşka kurallarla çalıştığını fark ediyor.

Yazım ve sahneleme süreci tam anlamıyla yaratıcı bir kaos gibiydi.
Bir yandan polisiye akışı korumaya çalışırken, diğer yandan her sahnede absürtlüğü dozunda tutmak gerekiyordu. En büyük zorluklardan biri şuydu: Komedi ile polisiye arasında çok ince bir denge var. Eğer fazla abartırsanız gerilim düşüyor, ama mizahı yeterince yükseltmezseniz seyirciyi şaşırtamıyorsunuz. Biz de bu dengeyi fiziksel komedi, oyuncu değişimleri, sahne üstü doğaçlamalar ve seyirciyle etkileşim üzerinden kurduk.

Komediye bakış açımız aslında çok net: Ciddiyetin içindeki saçmalık ve saçmalığın içindeki ciddiyet!
Yani sahnede ne kadar absürt olursak olalım, karakterlerimiz yaşadıkları durumu ciddiye alıyorlar. İşte komedi tam da orada doğuyor. Seyirci “Bu kadar da olmaz!” derken aslında hayatta da birçok şeyin bu kadar olduğunu fark ediyor. Mizahı bir kaçış değil, bir yüzleşme biçimi olarak görüyoruz.

Oyundan bir sahne

Oyuncu kadronuz üç kişi ancak oyun boyunca sizi, Müfit Çağlayan ve sevgili Semiha Özgür Demirci’yi birbirinden başka 15 (umarım doğru saymışımdır) karakterde görüyoruz. Oyun son derece hareketli ve uzun. Bu, sizi eminim zorlamıştır. Provalar ve şu güne kadar oynadığınız sahnelerde yaşadıklarınızı merak ediyorum.

Volkan Demirci:

Aslında 14 karakter var. Oyuncu kadrosu olarak biz toplamda 10 karakteri canlandırıyoruz. Bu, her birimizin hem fiziksel hem zihinsel olarak oyunun içinde hep “aktif” kalmasını gerektiriyor.

Provalar, tam anlamıyla bir “karakter jimnastiği” gibiydi. Her karakterin kendine ait bir yürüyüşü, sesi, mimiği ve enerjisi var. Hepsinin birbirinden net bir şekilde ayrılması gerekiyordu. Bu da çok fazla tekrar, gözlem ve deneme gerektirdi. Oyunun aynı zamanda oyuncusu olup yönettiğim için bazı anlarda sıkışmalar yaşasam da dışarıdan bakabilme şansım oldu, bu da karakter geçişlerinin keskinliğini sağlamak adına çok önemliydi.

Müfit Çağlayan arkadaşımızla bu projede çalıştık ve tanıştık. Sahne üzerinde temposu çok yüksek bir oyuncu. Onun fiziksel komediye yatkınlığı bu oyunda büyük avantaj sağladı.
Semiha Özgür Demirci ise çok yönlü bir oyuncu; dramatik bir karakteri oynamasının hemen ardından absürt bir role geçebiliyor ve bu geçişlerde çok net olabiliyor.
Biz sahnede çok eğleniyoruz çünkü güvenli bir oyun alanı kurduk. Aramızdaki bu güven, seyirciye de geçiyor.

Ve tabi ki arka planda ve teknik kısımda gözükmeyen arkadaşlarımızı da, Can Nur Çelik, Fatma Özer, Gökhan Balıkçı, Hatice Durmaz’ı da unutmamız gerekiyor. Bu kadar hızlı ve değişken sahnelerde bize büyük yardımları dokunuyor. Onlar olmazsa biz sahnede olamayız.

Şu ana kadar sahneye koyduğumuz her oyunda seyirciden gelen tepkiler bizi hem çok şaşırttı hem de çok mutlu etti. İnsanlar sadece izlemiyor, bizimle birlikte yaşıyorlar. Bu da bize, ‘doğru yoldayız’ hissini veriyor.

Sözü arkadaşlarıma vereyim ki kendilerini tanıtsınlar.

Müfit Çağlayan:  2014 yılında Kadir Has Üniversitesi tiyatro bölümünü kazandım. Üniversitede Linklater ve Meisner gibi birçok oyunculuk tekniği üzerine eğitim aldım.

2018 yılında Yunanistan’da düzenlenen Uluslarası Epidaurus Lyceum festivaline katıldım. Aynı yıl Güray Dinçol’un Şiirsel Komedi: Bir Clown Araştırması atölyesinde clown tekniği ile tanıştım.

Müfit Çağlayan

2019 yılında mezun oldum. Mezun olduğum yıl Kadıköy Theatron’un “Stupid F***ing Bird” ve Tiyatro KaST’ın “Bir Sabah Uyandık, Herkes Gitmişti” adlı oyunlarda rol aldım. Yine o yıl Elif Temuçin ve Erkan Uyanıksoy’un “Sözlü ve Sözsüz Hikâye Anlatıcılığı Teknikleri” atölyesine katıldım.

2023 yılında büyük depremden sonra SBCS Sirk Stüdyosu’nda Güray Dinçol’un koordinatörlüğünde iki ayrı seri olarak düzenlenen Saha Hazırlık Atölyeleri’nde eğitim aldım. Ardından yine Güray Dinçol ve Sabine Choucair yürütücülüğünde; Clown without Borders UK, Clown Me In ve Fiziksel Tiyatro Araştırmaları’nın desteğiyle düzenlenen We Must Clown projesine seçildim. Proje kapsamında hem deprem bölgesinde hem İstanbul’da sosyal clown olarak deneyimler elde ettim. O yıl Zorlu PSM Atölye Kısalar’ın “Yük” adlı oyununda oynadım.

Şu an Sosyal Oyun ve Sokak Sanatları (S.o.S) ekibinde, İKSV Tiyatro Festivali kapsamında yer alan Atta Festival’in Kabuk ve Fikir Sanat Tiyatrosu’nun Sherlock Holmes Baskerville’lerin Köpeği Lanet mi? Cinayet mi? adlı oyunlarında oyuncu olarak çalışmaya devam ediyorum.

Semiha Özgür Demirci: Merhaba! Tiyatro sanatçısı ve masal anlatıcısıyım. Tiyatro serüvenime 2002 yılında Kocaeli Üniversitesi Tiyatro Topluluğu’nda başladım. Üniversite yıllarında aktif olarak sahneye çıkarak, oyuncu ve sahne arkası görevlerinde yer aldım. Eğitim sürecimin ardından İstanbul Şehir Tiyatroları Atölyesi, İzmit Sanat Merkezi, Mint Akademi ve Gebze Belediye Tiyatrosu gibi değerli kurumlarda tiyatro eğitimimi tamamladım. Ayrıca Çetin Sarıkartal ve Güray Dinçol gibi usta isimlerin atölye çalışmalarına ve eğitim programlarına katıldım. Gürcistanlı oyuncu ve yönetmen Warlam Nikoladze ile oyunculuk ve sahneleme üzerine özel çalışmalar gerçekleştirdim.

Semiha Özgür Demirci

Bugüne kadar 13 yetişkin ve 10 çocuk oyununda oyuncu olarak sahne aldım ve çeşitli tiyatro projelerinde aktif rol üstlendim.

2008 yılından bu yana yetişkinler için masal anlatımı yapıyor, aynı zamanda çocuklara yönelik çalışmalarımı sürdürüyorum. Bu alanda Seiba Uluslararası Masal Anlatıcılığı Eğitimi’ni tamamladım. Sanem Donatan ve Judith Liberman’dan yetişkin masalları üzerine eğitim, Ayşegül Dede’den çocuk masalları üzerine birebir danışmanlık ve eğitim aldım.

Sanat yolculuğum boyunca toplamda 5 yılı aşkın sürede çeşitli atölye, birebir çalışma ve profesyonel gelişim programlarına katıldım. Sanatın dönüştürücü gücüne inanan biri olarak, tiyatro ve masal anlatıcılığını insan ruhuna dokunan, iyileştiren ve birleştiren güçlü bir anlatım biçimi olarak görüyorum. Sahne, benim için yalnızca bir meslek değil; nefes aldığım, kendimi ifade ettiğim ve her karakterde yeniden doğduğum bir yaşam biçimi.

Türkiye’de sanat ve sanatçının hak ettiği değeri bulamadığından hepimiz şikayetçiyiz. Özel tiyatroların kendi yağlarında kavrulması, devlet desteği veya sponsorluk alması oldukça güç. Siz tiyatronuzu nasıl ayakta tutuyorsunuz? Oyunlarınıza seyirci ilgisi nasıl? İstanbul’a bu kadar yakın olmanın avantajları, dezavantajları neler?

Volkan Demirci: Ne yazık ki bu konuda söyleyeceklerimiz, birçok özel tiyatro ekibiyle benzer:
Kendi yağımızda kavrulmaya çalışıyoruz.
Sherlock Holmes oyunumuz için devlet desteği aldık fakat ne kadar yeterli diye sorarsanız orası muamma. Sponsorluk bulmak çok zor. Var olan destekler de maalesef tüm yılın üretim yükünü karşılamaktan uzak. Bu yüzden hem sanatsal üretim yapıyor, hem de bu üretimi sürdürebilmenin yollarını arıyoruz. Dekorumuzu, kostümümüzü, afişimizi büyük emeklerle ve çoğu zaman kendi cebimizden karşılıyoruz.

Volkan Demirci


Kocaeli’de olmak başta büyük bir handikap gibi görünse de artık avantaja çevirmeye başladık. İstanbul’a bu kadar yakın olunca oradaki sahnelerde de yer alma imkânımız oluyor.
Ama İstanbul’da görünür olmak da ayrı bir mücadele gerektiriyor. Her gün onlarca oyun, etkinlik oluyor. Bu kalabalık içinde fark edilmek için çok daha yaratıcı, çok daha cesur olmak gerekiyor.

Biz izleyici olarak tiyatro metni, oyuncu performansı kadar sahne ve dekordan da etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Sahneniz küçük ancak siz efektif kullanmayı başarmışsınız. Az dekor ve başarılı ışık ile de gayet iyi bir etki bırakılabileceğini gösterdiniz izleyiciye. Burada tiyatronuzun diğer emekçilerini anmak isterim. Kostümler, dekor, ışık kimin elinden çıkıyor?

Volkan Demirci: Bu konuyu gündeme getirdiğiniz için çok teşekkür ederiz.
Çünkü sahnede gördüğünüz her şeyin arkasında büyük emek ve bolca el birliği var. İmkânlarımız kısıtlı olduğu için pek çok malzemeyi kendimiz temin edip kendimiz yapıyoruz.
Dekor, aksesuar, kostüm gibi unsurları büyük oranda ekip içinde çözüyoruz.
Nakliye konusunda da aynı zorlukları yaşadığımız için portatif ve kolay taşınabilir dekorlar üretmeye özen gösteriyoruz.
Her sahnede kurulması ve sökülmesi kolay olmalı, ama seyircide güçlü bir etki bırakmalı. Bu dengeyi yakalamaya çalışıyoruz.

Kostümlerimizi, oyundan oyuna değişkenlik göstermekle birlikte, Semiha Özgür Demirci hazırlıyor. Birlikte oyun üzerinde çalışırken tasarlayıp karar veriyoruz. Bazen dikiyor bazen de diktiriyoruz.
Az zamanda çok karaktere dönüşebilmek için kostüm ve aksesuarlar büyük önem taşıyor.
Bu yüzden her detayı, sahne geçişlerinde hız kazandıracak şekilde düşünüyoruz.

Işık tasarımı elimizdeki sınırlı imkânlara rağmen atmosfer yaratmanın en önemli aracı. Sahnemiz küçük olabilir ama ışığın yönü, rengi, süresiyle bambaşka dünyalar yaratmaya çalışıyoruz. Ve yine ışıkta Can Nur arkadaşımıza saygılarımızı sunuyoruz.

Kısacası, sahnede gördüğünüz her detay;
Bütün arkadaşlarımızın birlikte ter döktüğü, fikir ürettiği, matkap tutup kumaş kestiği bir emeğin sonucu.

Bu soru üçünüze gelsin. Polisiye edebiyatla aranız nasıl? Kimleri okur ve beğenirsiniz? Yerli polisiye edebiyat hakkında düşünceleriniz neler?

Semiha Özgür Demirci:Açıkçası polisiye edebiyatla çok kuvvetli bir bağım olduğunu söyleyemem. Normalde roman ve hikâye okumayı seven, sık sık farklı türlerde kitaplar  okuyan biriyim. Ancak bugüne kadar polisiye türüne pek merak edip yönelmemiştim. Sherlock Holmes hikâyeleriyle bu türle gerçek anlamda tanışma fırsatım oldu. Biraz sahneye taşıdığımız oyun nedeniyle, biraz da merakla başladığım bu okumalar zamanla büyük bir keyfe dönüştü ve neredeyse tüm Sherlock hikâyelerini tamamladım.

Bu süreç bana polisiye edebiyatın sadece olay çözme üzerine kurulu olmadığını, karakter derinlikleri ve dönem atmosferiyle de zengin bir anlatım sunduğunu gösterdi.

Yerli polisiye edebiyat konusunda ise çok fazla deneyimim olmadı. Ama bu süreç, Türkiye’de de bu alanda üretim yapan önemli yazarlar olduğunu araştırma isteği uyandırdı. Önümüzdeki dönemde birkaç yerli polisiye yazarını da listeme eklemeyi planlıyorum.

Volkan Demirci: Açıkçası çok fazla polisiye roman okudum desem yalan olur.
Genelde polisiye ve aksiyon türünü daha çok film ve diziler üzerinden takip ediyorum.
Ama Sherlock Holmes oyunuyla birlikte bu türle daha yakından tanıştım diyebilirim.
Oyunun hazırlık sürecinde, metinle haşır neşir oldukça ve karakterleri sahnede canlandırdıkça, polisiye edebiyata olan ilgim de arttı.
Artık sadece izlemiyor, okumaya da başlıyorum diyebilirim.

Semiha Hanım, oyunda Sir Henry karakterini canlandırıyorsunuz. Sir Henry oldukça hareketli, sempatik ve meraklı bir karakter. Oyunda zaman zaman Sherlock’un önüne geçtiğini düşünüyorum.  Sir Henry olmak nasıldı? Bu karakterde sizi en çok zorlayan ne oldu?

Semiha Özgür Demirci: Sir Henry, enerjisi yüksek, hayat dolu bir karakter.  Başına gelenleri şaşkınlıkla karşılasa da hiçbir zaman geri durmayan, her şeye merakla yaklaşan bir yapısı var. Onu oynamak, komediyi ve içtenliği aynı anda sahnede tutabilmek demek; seyirciyle bağ kuran tarafı da tam olarak bu diye düşünüyorum.

Aslında çok zorlanmadım çünkü çok eğlendim. Zorlayıcı tarafı, yüksek enerjisini sahnede sürekli canlı tutmak ve bunu yaparken karakterin samimiyetini kaybetmemekti. Hem komik hem de gerçek birini oynamak, ince bir denge gerektiriyor bu konuda zaman zaman sıkıştığımı hissettiğim oldu.

Son olarak planladığınız başka polisiye oyunlar olup olmadığını sorayım.

Volkan Demirci: Yeni dönemde yine aynı tarz ve çok bilindik bir hikâye ile seyirci karşısına çıkmayı planlıyoruz. Şimdilik isim vermeyelim seyircilerimize sürpriz olsun.

Davetimi kabul ettiğiniz ve nazik yanıtlarınız için teşekkür ediyor sizi tüm Dedektif okurları adına selamlıyorum. Seyirciniz ve ilhamınız bol olsun.

Biz de nazik davetiniz ve güzel sorularınız için çok teşekkür ederiz.
Oyunumuzu izleyip bu kadar dikkatli ve sevgi dolu gözlerle değerlendirmiş olmanız bizi gerçekten çok mutlu etti.
Dedektif okurlarına da buradan selam olsun!
Umarız bir gün hep birlikte aynı salonda buluşur, sahnede yeniden görüşürüz.

Poirot’nun Ahlaki Kararı Üzerine Bir İnceleme

“En mükemmel adalet vicdandır.” Victor Hugo

Agatha Christie’nin bazı romanlarında suçluların hukuki yaptırımlardan kurtulması, sadece kurguya dair bir tercih değil, aynı zamanda adaletin doğasına dair bir sorgulamadır. Gerek bireysel vicdan, gerekse kolektif bilinç düzeyinde şekillenen adalet anlayışı, Christie’nin eserlerinde zaman zaman yasal çerçevelerin ötesine geçer. Bu yönüyle yazar, yalnızca bir dedektif öyküsü anlatmakla kalmaz; aynı zamanda okuyucusunu adaletin anlamı ve sınırları üzerine düşünmeye davet eder.

Christie’nin suçlu karakterleri bazen bilinçli suskunluklarla, bazen zamanın getirdiği belirsizliklerle, bazen de sosyal rollerin ardına saklanarak yasal sistemin cezai yaptırımlarından sıyrılırlar. Ancak yazar, bu durumları ahlaki sorgulama eksenine taşıyarak, okurun “Suçlu bunu hak etti mi?” diye sormasına imkan tanır. Bu yönüyle Christie, polisiye türüne etik derinlik katan bir anlatı ustası olarak da değerlendirilebilir.

Agatha Christie’nin Beş Küçük Domuz (Five Little Pigs), Şark Ekpresinde Cinayet (Murder on the Orient Express), Filler de Hatırlar (Elephant Can Remember), Roger Ackroyd Cinayeti (The Murder of Roger Ackroyd), Ve Perde İndi (The Curtain) ve Çarpık Evdeki Cesetler (Crooked House) romanlarında suçlular adalete teslim edilmezler. Ancak burada kastedilen resmi adalet sistemidir. Yoksa, ilahi adalet bir şekilde tecelli eder. Bundan da hiçbir suçun cezasız kalmayacağı şeklinde bir sonuç çıkarılabilir.

Bu romanların çoğunda dedektif, Hercule Poirot’dur. Bu nedenle, adalet anlayışındaki bu esnek ve keyfi yaklaşım, sadece yazarın değil aynı zamanda, bir dedektif figürü olan Poirot’nun yaklaşımı olarak da ele alınabilir. Nitekim Miss Marple’ın yer aldığı romanlarda buna benzer bir eğilim görülmez. Aksine, Miss Marple, daha çok toplumsal bağlamda adaletin yerine gelmesini savunur. Suçluların topluma verdiği zararları dikkate alarak, adaletin yalnızca cezalandırma ile mümkün olduğuna inanır. Hercule Poirot ise evrensel bir adalet anlayışıyla hareket eder; suçların yalnızca çözüme kavuşturulmasını değil, aynı zamanda içsel ve toplumsal düzeydeki dengelerin sağlanması gerektiğini düşünür.

Bilindiği gibi, klasik polisiye romanlarda dedektif, genellikle gerçeği ortaya çıkaran, tarafsız ve ahlaki tutumundan şüphe edilmeyen bir karakterdir. Agatha Christie, Poirot karakteri aracılığıyla bu geleneği hem sürdürür hem de sorgular. Özellikle bazı vakalarda Poirot, katilin kimliğini bildiği halde onu adli makamlara teslim etmez. Bu durum, Agatha Christie için, adaletin salt yasal bir kavram olmadığına, aynı zamanda vicdani ve etik bir boyut taşıdığına işaret eder.

Yazar’ın Doğu Ekspresinde Cinayet adlı eseri, yukarıda sözünü ettiğimiz farklı adalet yaklaşımının sergilendiği, ahlaki sorgulamaların yapıldığı ve suçlunun (daha doğrusu suçluların) cezalandırılmadığı bir romandır.

Doğu Ekspresinde Cinayet (Murder on the Orient Express)

Agatha Christie’nin ünlü eseri “Doğu Ekspresinde Cinayet”, adaletin doğası ve vicdani muhakemenin sınırları üzerine derin etik sorular ortaya koyan bir dedektif romanıdır. Hercule Poirot’nun suçluları adalete teslim etmeme kararı, klasik hukuk sisteminin ötesine geçerek okuyucuyu adaletin ne olduğuna dair düşünmeye zorlar.

Roman, tren yolculuğu sırasında işlenen bir cinayeti konu alır. Öldürülen kişi, Ratchett takma adını kullanan Amerikalı gangster Cassetti’dir. Cassetti, yıllar önce küçük Daisy Armstrong’un kaçırılıp öldürülmesinden sorumlu tutulmuş, ancak adalet sistemindeki açıkları kullanarak cezadan kurtulmayı başarmıştır. Bu olay, Daisy’nin ailesinin de trajik şekilde dağılmasına neden olmuştur. Yani Ratchett aslında çok daha önce ağır bir suç işlemiş, ama hukuk onu cezalandıramamıştır. Bu durum, klasik hukuk sisteminin bazen yetersiz kaldığını göstermektedir.

Bu bağlamda, cinayet sıradan bir intikam eylemi değil, yasaların işlememesine karşı kolektif bir adalet hareketidir. Cinayeti işleyenler, Armstrong ailesiyle bir şekilde bağlantılı olan 12 kişilik bir gruptur ve her biri kendi acısını ve kaybını temsilen bu eyleme katılmıştır. Cinayeti birlikte planlamış ve Rachetti’yi sırayla bıçaklayarak öldürmüşlerdir.

Poirot, finalde iki farklı çözüm sunar: İlki, tren dışından biri tarafından işlenen klasik bir cinayet senaryosudur. Bu, tamamen kurgusal uydurma bir hikayedir. Ancak inandırıcı bir yanı vardır. Cinayet işlendiği sırada tren Yugoslavya sınırları içinde yoğun kar yüzünden durmuş, yolun açılmasını beklemektedir. Dolayısıyla bu durum, dışarıdan birinin trene girerek cinayeti işlemiş olma olasılığının yabana atılmaması gerektiğini gösterir.

İkinci ve gerçeğe en yakın olan çözüm ise, cinayetin, trenin içindeki yolcular tarafından ortaklaşa planlandığı ve hayata geçirildiği şeklindedir.

Poirot her zaman yasalara bağlı biri olarak tanınır ama aynı zamanda vicdanlı bir insandır. Bu olayda, yasal adaletin geçmişte işlemediğini ve suçlunun elini kolunu sallayarak kaçtığını gördüğü için, farklı bir ahlaki değerlendirme yapar.

“Bazen yasa yeterli değildir, bazen adalet farklı bir yoldan gelir.”

Poirot, gerçek senaryo yerine, ilk  senaryoyu Yugoslav yetkililerine bildirir. Bu, yasalara değil, vicdani muhasebeye dayanarak verilmiş ahlaki bir karardır.

Poirot’nun kararı, adaletin yalnızca hukuki normlara indirgenemeyeceğini gösterir.  Yasalar evrensel olabilir, fakat olaylar bağlamında esnetilmesi gereken etik alanlar da vardır. Bu noktada Poirot’nun katilleri teslim etmeme kararının altında şu gerekçeler yatmaktadır:

1-Suçun mağduru, toplumun cezalandırmadığı bir canidir. Dolayısıyla şimdi hak ettiği cezayı (yani ölüm cezasını) almış olmasında ahlaki bir sorun yoktur.

2-Katiller, yalnızca kişisel intikam değil, derin bir adalet duygusuyla hareket etmişlerdir.

3-Toplu bir karar ve dayanışma ile işlenmiş bir suç, bireysel çıkarların ötesinde ahlaki bir mesaj taşımaktadır.

Poirot, bir dedektif olarak gerçeği çözmekle yükümlüdür; ancak bir insan olarak bu gerçeği nasıl açıklayacağına dair ahlaki bir sorumluluk da taşımaktadır.

Hercule Poirot’nun kararı, Agatha Christie’nin klasik dedektif romanları kalıplarının dışına çıktığı bir durumu temsil eder. Burada adalet, mahkeme salonlarının duvarları arasında değil, insanların kalplerinde aranır. Poirot, “iyinin ve kötünün” mutlak sınırlarını reddederek, adaletin öznel ve bağlamsal bir değer olduğunu bizlere düşündürür.

Bu karar, Poirot’nun karakter gelişiminde önemli bir dönüm noktasıdır ve kitabın en çarpıcı felsefi mesajlarından birini oluşturur:

“Adalet her zaman siyah-beyaz değildir.”

Bu yönüyle Doğu Ekspresinde Cinayet, yalnızca bir suçun çözümünü değil, adaletin farklı yüzlerini ve insan doğasının karmaşıklığını da bizlere sunar. Poirot’nun kararı, vicdanın yasaların önüne geçtiği nadir anlardan biridir ve bu yüzden unutulmazdır.

Kaynakça:

  • Christie, Agatha. Doğu Ekspresinde Cinayet, Altın Kitaplar, 2007.
  • Bargainnier, Earl F. The Gentle Art of Murder: The Detective Fiction of Agatha Christie. Bowling Green University Press, 1980.
  • Makinen, Merja. Agatha Christie: Investigating Femininity. Palgrave Macmillan, 2006.
  • Curran, John. Agatha Christie’s Secret Notebooks. HarperCollins, 2009.
  • Scaggs, John. Crime Fiction. Routledge, 2005.

BENİM KİTAPLIĞIMDAN

AYŞE ERBULAK – ANNE BAK ÖLÜM GELDİ

Yayınevi: EKSİKPARÇA YAYINLARI

Yayın Tarihi: 18.07.2024

Türü: POLİSİYE – ROMAN

Dil: TÜRKÇE

Basım Sayısı: 2 BASKI

Sayfa Sayısı: 216

Ayşe Erbulak’ın yıllar önce “Anne Bak Kim Geldi“ adıyla yayımlanmış romanı geçtiğimiz aylarda yeni adı, yeni kapağı ve düzenlenmiş yeni haliyle Eksikparça Yayınları etiketiyle yeniden basıldı.

Romanın baş kahramanı, Ayşe Erbulak’ın Hafiye Karılar üçlemesinden Çok Şekerli Ölüm, Limoni Ölüm ve Ödüllü Ölüm romanlarından yakinen tanıdığımız Meral Demir. Ayrıca yine aynı üçlemeden ve Dokuz Oda Cinayetleri romanından da hatırladığımız Cinayet Büro Komiseri Deniz Özgür’le de karşılaşıyoruz romanda. Hatta romanın bazı bölümleri Dokuz Oda Cinayetleri’nin devamı niteliğinde.

Bilenler bilir, Ayşe Erbulak’ın romanlarında katil daha ilk sayfalarda ortaya çıkar. Katili baştan belli bu romanları böylesine gizemli ve merak uyandırarak yazmaktır asıl maharet. Ayşe Erbulak bunu çok iyi başaran bir yazardır.

Roman, günümüz ve otuz yıl öncesi başlıklarıyla iki bölümde ilerliyor. Meral’in gençliğini, yazlıktan tanıdığı arkadaşları Müjdat, Hilal ve yine Hafiye Karılar üçlemesinden tanıdığımız Zeynep’le  yaşadıklarını okuyoruz. Bu asla bitmeyeceği sanılan dostluk, Müjdat’ın annesinin aniden ortadan kaybolmasının ardından parçalanıyor. Herkes bir köşeye savruluyor ve Meral, Zeynep haricinde hiçbiriyle bir daha görüşemiyor. Günümüze gelindiğinde bir cinayete tanık oluyoruz. Katili belli bu cinayetin soruşturması Cinayet Büro Komiseri Deniz’e düşüyor. Aynı anda Müjdat yıllar öncesinden çıkıp gelmişçesine Meral’in kapısına dayanıyor ve otuz yıl önce kaybolan annesini bulmasını istiyor. Komiser Deniz ve Meral’in farklı yönlerde ilerledikleri bu iki farklı vaka, ardından gelen bölümlerde okuru hayrete düşürecek şekillerde birleşiyor.

M. SAİT GÜVEN – PABUÇ HİKÂYESİ / BİR 12 EYLÜL ROMANI

Yayınevi
: HERDEM KİTAP YAYIN
Yayın Tarihi: 2023
Türü: POLİSİYE – ROMAN
Dil: TÜRKÇE
Basım Sayısı: 1. BASKI
Sayfa Sayısı: 402

M. Sait Güven “Pabuç Hikâyesi” adlı romanında okuru rahat koltukğundan kaldırıyor ve Türkiye’nin en karanlık tarihine, 12 Eylül darbesine götürüyor. Kimisi bu tarihi bizzat yaşamış, kimisi yaşayan aile bireylerinden dinlemiş, kimisiyse kulaktan dolma bilgilerle 12 Eylül darbesini bilen okur, M. Sait Güven’in ustaca ve zekice kurgulanmış romanını okurken ya beyinlerinin derinliklerine gizledikleri acı hatıraları canlandıracak, ya yakınlarının yaşadıkları eziyeti daha iyi anlayacak ya da bilmeyenler, dehşetle o karanlık tarihin insanlığa yaptıklarını öğrenecek. Yazarımız Türkiye’nin tarihine damgasını vuran o lanetli günleri müthiş zekice kurguladığı romanına ustaca yedirmiş. Ardından muazzam bir araştırmanın eseri olduğu ilk bakışta belli olan Pabuç Hikâyesi çıkmış ortaya.

Hikâyemiz yakın gelecekte gerçekleştirilmeye çalışılan darbe girişiminin hemen sonraki günlerde başlıyor. Başkomiser Buğra Kayıgil ve ekibi bir yandan Emniyet’in içinde yapılan soruşturmaların hedefi olmamaya çalışırlarken bir yandan da gözü dönmüş katillerin peşinden koşmaktadırlar. Aldıkları bir ihbar sonucu cinayet mahalline giderler ve onları Filistin Askısı denilen bir işkence çeşidiyle tavana asılmış bir adamın ölüsü karşılar. Ceset sadece bir ayağında bırakılmış ayakkabısı dışında çırılçıplaktır. Henüz bu cinayetin failleri gün ışığına çıkarılamadan yeni cinayetler işlenmeye başlar. Yöntem aynıdır. İşkence…
Aynı anda gazeteci Melike Örnek’in uzun zamandır görüşmediği abisi infaz edilmiş olarak bulunur. Melike kendi çabalarıyla abisinin katillerini aramaya koyulur.
Başkomiser Buğra Kayıgil’in yolunu Gazeteci Melike Örnek ile kesiştiren olaylar da işte tam bu sırada gelişir. Cinayet Büro’nun soruşturduğu vakaların failleriyle Melike’nin abisini infaz eden kişilerin ortak noktaları olduğuna dair deliller bir bir önlerine çıkar ve bu delillerin hepsi 12 Eylül darbesini işaret etmektedir.
Devrimci örgütler, işkenceciler, polis ve askerlerin iç içe geçtiği bu
soruşturmanın sonunda Buğra ve Melike amaçlarına ulaşabilecekler
midir?

SABRİ SAYDAM – 4 (DÖRT)

Yayınevi: Herdem Kitap Yayın

Yayın Tarihi: 2021

Türü: POLİSİYE

Dil: TÜRKÇE

Basım Sayısı: 2. BASKI

Sayfa Sayısı: 286

“4“ Sabri Saydam’ın ilk romanı. Yazar, yönetmen ve senarist kimliğini konuşturmuş ve sürükleyici anlatımıyla okura film izliyormuş hissi vermeyi, zaten etkileyici olan kurguyu daha da etkili, hayal gücünü güçlendirici bir hale getirmeyi başarmış.

Dört ceset, bir havuz ve çözülmesi gereken bir sırrın merkezinde ilerleyen “4“, bir cinayet soruşturmasının ortasında insan psikolojisinin karanlık köşelerine ustaca değinen, kitabın ana eksenini açıklanması zor gizemli olayların oluşturduğu bir psikolojik gerilim romanı.

Roman, dört çocuk cesedinin bir havuzda bulunmasıyla başlıyor. Her bir cesedin kendine özgü bir hikaye barındırdığına ve sadece kanıt değil aynı zamanda cinayetle ilgili ipuçları veren birer anlatıcı olduğuna inanan Başkomiser Halil, ekibiyle birlikte olayı çözmeye çalışırken bir yandan da aile hayatını alt üst etmeye hazırlanan karmaşık duyguların denizinde boğulmaktadır. Cinayet soruşturmasının her geçen gün yeni bir çıkmaza saplanması yetmezmiş gibi üstüne üstlük morgda otopsi için bekleyen dört ceset bir anda, esrarengiz bir biçimde ortadan kaybolur. Açıklanması güç olayların art arda yaşandığı bir soruşturmanın ortasında, Halil’in hayatı hakkında vereceği son karar sadece onu değil dokunduğu herkesi etkileyecek türdendir.

AİLE CİNAYETLERİ

Yayınevi: EKSİKPARÇA YAYINLARI

Yayın Tarihi: 2024

Türü: POLİSİYE – ROMAN

Dil: TÜRKÇE

Basım Sayısı: 1. BASKI

Sayfa Sayısı: 206

Ayşe Erbulak gerçek olaylardan esinlenerek yazdığı son romanı Aile Cinayetleri’nde aile ilişkilerinin karanlık yüzünü mercek altına almış. Roman, şiddete ve baskılara susarak geçen bir yaşamın nelere mal olabileceğini sorguluyor. Aile bağlarının ardındaki sırları, yalanları ve şiddeti çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Bir cinayetin ardındaki gerçekliği ortaya çıkarmaya çalışan roman, aile içi ilişkilerin karmaşık yapısını ve travmaların nesilden nesle aktarılarak nasıl derin yaralar açtığını gösteriyor. Ailelerin kusursuz olduğu düşüncesini yerle bir eden romanda aile içinde yaşanan şiddet, ihmal ve yalanların kişi üzerindeki yıkıcı etkileri çarpıcı bir şekilde anlatılıyor. Suskunluğun hem bir koruma kalkanı hem de derin yaraların kaynağı olabileceğine vurgu yapıyor. Ayrıca Aile Cinayetleri’nde kadınların yaşadıkları zorluklara ve mücadelelerine de rastlıyoruz. Karakterler, toplumun dayattığı rollerle mücadele ederken aynı zamanda kendi kimliklerini bulmaya çalışıyor. Bu durum Aile Cinayetleri’ne sadece bir cinayet romanı olmanın dışında aile bağlarının karmaşıklığı ve insan doğasının karanlık yönleri üzerine düşündüren bir kitap olma özelliği katıyor.

Ayşe Erbulak yeni romanında yine aynı tarza başvuruyor ve cinayetleri kimin işlediğinden ziyade cinayetlerin sebeplerine odaklanmamızı sağlıyor. Beklenmedik sürprizlerle dolu kurgu okurun merak duygusunu son sayfaya kadar tetiklemeyi başarıyor.

Bilge çocuk sayılacak yaşta kendinden yaşça çok büyük olan Albay Salim Dönmez’le evlenir. Çok mutlu olacağını sanarak yaptığı bu evliliğin daha ilk gecesinde pişman olur. Kocası fiili, sözlü ve cinsel şiddetin her türlüsünü ilk geceden yaşatarak Bilge’nin bütün hayallerini yıkmıştır. Baba evine geri dönemez, kocasına karşı koyamaz, çaresizce yaşadıklarına boyun eğer ve kendiyle birlikte üç oğlunu da cehennem gibi bir hayatı yaşamaya, yaşarken de sessiz kalmaya mahkum eder.

Aradan geçen yıllar ortanca oğlu Cankurt’u, küçük oğlu Vedat’ı ve kocasını almış, hayatta büyük oğlu Baykurt’tan başka kimsesi kalmamıştır. Artık yaşlanmıştır. Kalan tek oğlu annesine öfkelidir ve onu görmek istemiyordur. Bilge yaşlılığa ve yalnızlığa daha fazla dayanamayıp çareyi bir bakımevine yatmakta bulur. Olaylar ondan sonra başlar.

Bir gün oğlu Baykurt Bilge’yi ziyarete gelir ve bakımevinden ayrıldıktan kısa bir süre sonra Bilge ölür. Bakımevinin sahipleri bu ölümün doğal olmadığını fark etmişlerdir. Yaptıkları ufak bir araştırma sonucu Baykurt’un getirdiği pastayla annesini zehirlediğini anlamışlardır fakat hem kadından bakımevine kalacak malları hem de gizlice kendi hesaplarına geçirdikleri parasını kaybetmemek için susarlar.

Baykurt annesini zehirlediği gün sokak ortasında ölür. Ölüm sebebi kalp krizi olarak kayıtlara geçen Baykurt’un cenazesini kaldıracak kimsesi kalmamıştır. Polisin araştırmaları sonucu Tarsus’ta Şevket ve Şule adında iki kardeşin Baykurt’la Bilge’nin akrabaları oldukları ortaya çıkar. İki kardeş apar topar İstanbul’a getirilir. Önce sadece uzaktan, hiç tanımadıkları, varlığını bile o an öğrendikleri akrabalarının defin işlemleri için İstanbul’a getirildiklerini düşünen iki kardeş, olaylar araştırıldıkça kendilerini iki cinayet vakasının ortasında bulurlar. Polise göre Bilge gibi Baykurt da cinayete kurban gitmiştir. Hatta yıllar önce ölen ortanca kardeş Cankurt ve küçük kardeş Vedat’ın da ölümlerin şüpheli olduğuna işaret eden bulgular vardır. Ailenin sırları deşildikçe altından inanılması güç gerçekler çıkar.

Roman iki farklı zamanda ilerliyor. Bir bölümde Bilge ve Baykurt’un ölümleri araştırılırken diğer bölümde Bilge’nin genç kızlıktan başlayarak öldüğü güne kadar yaşadıkları, çektiği eziyetler, gördüğü şiddet, kan donduracan gerçekler satır satır okura sunuluyor.

O SİNEĞİ ÖLDÜRELİM

Size bir melek hikâyesi yazdım bugün. Melekler iyi işler yaparlar, bilirsiniz. Benim meleklerimin yaşadıkları yerde –siz düşleyin– kadınlar acı çekiyorlar. Kadınlar ölüyorlar. Kadınların çığlıkları toplumun sünger duvarlarında yok oluyor… Ve bir gün bir dönüşüm gibi o melekler oluştu. Gece melekleri. Onlara damgalayıcılar yardım ediyor. Şimdi benimle gelin, onların yanına sokulacağız. Gece melekleri, acı çeken kadınlara yardım ediyor.

Farkında değildiniz

Sabah uyandım, kuyruğumda kökünden kopmuşçasına bir ağrı, ne yapsam geçmedi. Peki ya pencere denizliğinden yatağıma kadar gelen çamurlu dev pati izlerine ne demeli? Geçtim bunları, hiç uyumuş gibi değilim. Ağır bir yük mü taşımışım, maraton mu koşmuşum, bütün kaslarım et kesmiş. Uyurgezer desen, değilim. Uyurgezer miyim?

Düş kadar uçucu

Anımsıyorum elbette. Unutur muyum? Her gece aynı düş. Odamın duvarı kadar yakın ve büyük ay doğunca yatağımdan doğruluyorum. Yataktan doğrulan ben, boy aynasının önünden geçerken, iki ayağı üzerinde gezen koca bir kara kedi oluyorum. Pencereden bir kat aşağıdaki apartmanın damına atlıyorum, yumuşak ve sessiz, sonra öteki dama… Karanlığa karışıyorum.

Bıçak kadar sessiz

“O ne kadar sessizse kurbanları da o kadar bağırıyormuş. Sokaklar can havliyle böğüren, küfreden erkek seslerini yutuveriyormuş. Saldırının nereden ne zaman geleceği belli olmadığından hiç gören olmamış, hiç. “Bir kişi değil sanki,” diyorlar. Aynı gecede birçok yerde erkekler önce damgalanıyormuş, sonra tek tek avlanıyormuş… Sokak köşelerinde bulunan erkek cesetlerinin yüzünde aynı damga varmış. Ama bu konuda resmi bir açıklama yapılmış değil. Münferitmiş…  Erkekler sokağa çıkamaz oldu, bu kesin. Güvenlik kameralarında o kritik anda hep aynı kayıt varmış. Siyah bir kedi patisi, bir şaplakla bir sinek öldürüyor. Bu kaydı nasıl olup da sisteme koyuyorlar, polis delirecekmiş. Kameralar yenilenmiş, devriyeler artırılmış, para etmemiş. Bir bıçak gibi davranıyormuş. Bir hışımla saldırı, böğürtü ve kan gölünde seğiren, yüzü damgalı bir erkek bedeni…”

Bir yönlendirici

Uyandığında kuyruğun kökünden kopmuşçasına bir ağrı hissedeceksin, hareket edince geçecek. Sabah yorgunlukları olacak, odun kesmiş, maraton koşmuş kadar vücudun et kesecek, aldırma, alışırsın, alışacaksın. Ben sabah kalkar kalkmaz pencereden yatağıma kadar gelen çamurlu –bazen kırmızı lekeli– dev pati izlerini temizlerim. Sonra bir koşu evin pencerelerini açarım. Ama kör şeytan! Bir keresinde temizlikçi kadına yakalandım. “Gece olanları duydun mu?” diye seslendi evin kapısından. Bir an durdu, ayakkabılarını çıkarıp terlik giymiş olmalı. Sonra tepemde bitti. “Geçenlerde kıskançlık yüzünden yedi yıl önce boşandığı karısını öldüren bir adam vardı ya,” derken beni görünce sustu. Hemen, “Gece içkiliydim, ayakkabılarımla gezmişim de,” diye geveledim. Sonra lafı karıştırmak için “Daha var mı o erkeklerden?” diye sordum kayıtsızca. Kuşkulanmadı, haberin kalanını hararetle anlatmaya koyuldu. Şaşkınlık sesleri çıkararak dinledim. “Eskiden olsa iyi hâlden salıverirlerdi,” dedim. “Salmışlar salmasına da,” diye gözlerini devirdi. “Bırak ben temizlerim…” Evin içinde sağı solu kolaçan etti. “Salmışlar salmasına da… Bir kuytuda kuyruğu titretmiş… Tabii, malum şekilde…” Sustu. Ha çok sıkışırsam, uyurgezerim ben, diyorum. Hiç hatırlamıyorum, gece neredeydim. Şşşt, sakın onu söyleme, delirdiğini sanırlar. Şimdi işimize bakalım. Damgayı sol yanak üstüne basacaksın. Elmacık kemiğinin üstüne. Sakalla kapanmamalı. Gerçi artık erkeklerin yüzlerinde kıl yığınıyla gezmeleri yasak ama arada rastlanıyor. Alnı da değil, saç veya şapkayla gizlenebilir, insanlar yanılır. Al, bu senin damga makinen. Her gece kullanmadan önce iğnelerini, mürekkebini kontrol et, düzeneğin çalıştığından emin ol. Sen belirleyicisin, asla hata yapma. Onun bir sinek olduğunu düşün. Sokağa çıkmamaları fark etmez, bu damga sinyal verir. Onu iyi kullan yalnız. Damgayı diyorum. Öyle bir bas ki ses mesafesinden herkes görsün. Onun bir sinek olduğunu düşün. Tam çekim yapacakken kameranın üstüne konup ayaklarını ovuşturmasını istemezsin değil mi? Damgayla işaretle ki o sineği öldürelim.

İş başında her gece

Evin kapısı duvara güm diye vurduğunda koridor ışığı evi keserek içeri doldu. Korkuyla büyümüş bir çift kadın gözü eşikteki adama dikildi.  Adam, kapıyı çarparak kapattı, ev karardı. Kadına bütün bina üstüne kapaklanmış gibi geldi, bütün dünya kapının sırtında kalmış da… İkisi de çılgın gibiydi. Kadın kıstırılmışlıktan, adam başına gelenlerden kadını sorumlu tuttuğundan. Başına gelenler, evet. Meyhaneden çıkmış gelirken, sokak lambasının ışığında bir anda belirivermişti ve ne olduğunu anlayamadan kendini yerde bulmuştu. Toparlanmaya çalışırken, sol elmacık kemiği üstünde bir kaşıntı mı, yanma mı… İşte o zaman anlamış ve titremişti. Bu onlardan biriydi! Damgalayıcı! Nereden öğrenmiş olabilirdi? Karı ihbar mı etti? Ama sonrasındaki bakışlar en fenasıydı. Artık o yürürken yollarını değiştiriyor, onunla konuşmuyor, ona bakmıyorlardı. O geceden sonra her şey değişti. Değişmedi bitti! Ertesi sabah patronu elindeki kâğıtlardan gözünü ayırmadan onu kovdu. Arkadaşlarının hiçbiriyle görüşemeden –çünkü ondan kaçıyorlardı– kendini sokakta buldu. Yoldaki trafik polisi bile irkildi. En iyisi meyhaneye gidip biraz kafayı toplamaktı. Meyhaneci onu içeri almadı. Bu damgayı taşıyanlara yaklaşılmaması, konuşulmaması gerektiğini bilmeyen kalmamıştı. Öte dünyanın damgası! Sebebi de bu kadın işte! Karısı! Onu içip içip dövdü diye… Döver döver, karısı değil mi? Öteki damgalılar bile ondan kaçıyor, farkında. Sersemler! Kendi sıralarını beklerken, susuyorlar, kimse bir şey yapmıyor. Gece meleklerinin ne zaman geleceğini bilmeden uykuları kaçmış, yemekten içmekten kesilmiş, yarı deli bekliyorlar… Ulan erkeklik öldü be! Ama dur sen! Bütün bu olanların sebebi bu karı madem… Madem artık kurtuluş yok… Madem damgalandı… Gece melekleri gelene kadar…

Kadın gözlerini hiç kırpmadı. Olacakları biliyordu. Dayanamayacağından korkarak… Pencere açıktı. Kendini pencereden atıp kurtulmayı geçirdi aklından. Üçüncü kattan atlasa ölebilir miydi? Ya ölmezse! Hava sıcak mı sıcak, ev karanlık mı karanlık. Kadının göz bebekleri öylesine büyümüştü ki adam eli havadayken kendi karaltısını bu gözlerde gördü. Pencerede belirip içeri atlayıveren öteki karaltıyı da bu gözlerde gördü aslında… Kuyruğu ve gümüş pençeleri görmemesi olanaksızdı. Gözlerini kırptığı anda, daha eli havadayken, bir şeyin rüzgârını hissetti, bir ıslık sesi, keskin bir acı ve pas tadı!

Açık pencereden, karaltının girdiği yerden, adamın dehşet çığlıkları işte o anda çıktı dışarı ve sokağı doldurdu. Kapalı perdelerin arkasındaki kadınlar sinsice gülümsediler, bir kadın daha kurtulmuştu. Bu ses, o sesti.

Ve her geçen gün damgalayıcılarla gece melekleri arasına yeni gönüllüler katılmaya devam etti. Ta ki siyah tüy damgalı erkek kalmayana kadar…

Ve bu siyah tüyü buraya Melek İpek’ler için bıraktı…

BİR AGATHA CHRISTIE UYARLAMASI: TOWARDS ZERO (2025)

Polisiye külliyatının usta ismi Agatha Christie’nin romanlarını ekrana taşımayı sürdüren BBC, yeni dizi uyarlamasını yakın zaman önce izleyiciyle buluşturdu. 2 Mart 2025’te yayınlanan Towards Zero, yazarın 1944’te piyasaya çıkan ve ülkemizde “Sıfıra Doğru” adıyla bilinen romanından uyarlandı.

Üç bölümden oluşan mini dizinin senaryosunu Rachel Bennette (World on Fire, Ripper Street) kaleme aldı, yönetmenliği Sam Yates (Magpie) ve yapımcılığını Mammoth Screen ile Agatha Christie Limited üstlendi.

Kadrosunda yer alan isimler ise şöyle:

Oliver Jackson-Cohen (The Haunting of Hill House), Ella Lily Hyland (Five and a Half Love Stories in an Apartment in Vilniu), Anjelica Huston (The Addams Family), Matthew Rhys (The Americans), Mimi Keene (Sex Education), Jackie Clune (Motherland), Grace Doherty (Call the Midwife), Jack Farthing (Poldark), Khalil Gharbia (Mary & George), Adam Hugill (Sherwood), Clarke Peters (The Wire) ve Anjana Vasan (Black Mirror: Demon 79).

Ekrandaki Christie uyarlamalarını olabildiğince takip eden birisiyim, hatta Dedektif Dergi 47. sayıda “Cadılar Bayramı Cinayeti” uyarlaması A Haunting in Venice (2023) filmiyle ilgili yazıma, 49. sayıda ise “Zehri Kim Verdi” uyarlaması olan Murder is Easy (2023) dizisiyle alakalı diğer yazıma ulaşabilirsiniz. Murder is Easy‘in, BBC’nin bundan bir önceki A. Christie uyarlaması olduğunu anımsatmak isterim.

Bu nedenle diziyi izledikten sonra hakkında bir şeyler kaleme almak istedim.

Öncelikle bariz bir noktanın üstünden geçmek istiyorum.

Sıfıra Doğru romanı bir Poirot veya Marple hikâyesi değil, Christie’nin özellikle Poirot romanlarıyla tanınan Başmüfettiş Battle’ın ana karakter olduğu bir roman. Hatta fırsat gelmişken bu noktayı biraz genişleteyim.

Belki dikkatinizi çekmiştir, Altın Kitaplar üç-dört yıl kadar önce yazarın kitaplarını yeni kapak tasarımlarımı ve çevirisiyle tekrar basmaya başladı. Bu sırada bazı kitapların arka kapaktaki kısa özetlerinde de değişikliğe gitti. Mesela Nisan 2022’de tekrar basılan Sıfıra Doğru’nun sayfasındaki güncel kısa konu şu şekilde:

Nevile Strange yeni karısı Kay’la çok mutludur. Eylülde Martı Burnu’ndaki halasını ziyaret etmeyi düşünmektedir. Ama aynı zamanda Nevile’in eski karısı Audrey’de orada olacaktır.

Agatha Christie’nin ölümsüz eserlerinden “Sıfıra Doğru” okuyucuyu başından sonuna dek heyecanlı kılmayı başarıyor.

İmla hatasının benden kaynaklanmadığını ve aynen aldığımı geçiyorum, romanın önceki versiyonunda konu “Bunları aydınlatacak yegâne kişi Başkomiser Battle’dır,” cümlesiyle bitiyordu. Dizi uyarlaması (da) bu karakteri tamamen es geçmiş. Romanda Başkomiser Battle’ın yeğeni olan Müfettiş Leach’in (Matthew Rhys) karakterini büyütmüşler. Leach duygusal açıdan hasarlı ama üstlendiği davanın sonunu görmeye kararlı bir dedektif olarak ekranda.

Gelelim diğer bir noktaya/farklılığa;

Sürprizi bozmamak veya temkinli olmak adına fazla detaya girmeyeyim ama bahsettiğim eski konu özetinde kitapta ölen iki karaktere de ismen yer veriliyor, onların ölümünün gizemi üstte de belirttiğim gibi Başkomiser Battle’a bağlanıyor. Fakat dizide bu iki ölüme hem yer vermemiş hem de yerini değiştirmişler.

Hikâyeyi ve haliyle malum finali zenginleştirmek için böyle bir yola girdiler muhtemelen, dolayısıyla gidişatın bir mantığa oturtulmuş olduğunu inkâr edemem. Yine de gerek var mıydı tartışılır. Kitap orijinal haliyle de gayet yeterliydi bence. Neyse ki finale sadık kalınmış. Dön dolaş ulaştığımız nokta değişmiyor.

Peki, bu dizi/roman aslında neyi anlatıyordu sahi?

İlk eşi Audrey’den halkın ve medyanın büyük ilgi gösterdiği bir boşanma süreci sonrası ayrılan veteran tenis oyuncusu Nevile Strange (Jackson-Cohen) tekrar evlenmiştir ve yeni karısı Kay’le (Keene) mutludur. Martı Burnu’ndaki halasını ziyaret etmeyi düşünmektedir ve tesadüfe bakın ki Audrey (Hyland) de aynı dönemde oraya gelir.

Lady Tresslian’ın (Huston) evinde bahsi geçen ve geçmeyen herkes bir araya gelir ve olayların devamı elbette cinayet(ler)e varır… Müfettiş Leach (Rhys) ise mecburen gerçeği ortaya çıkarmak üzere araştırmasına başlar.

Towards Zero, beğenen kadar beğenmeyeni de olan uyarlama dizilerden birisi oldu gözlemleyebildiğim kadarıyla. Yazarın uyarlamaları içinde üst sıralara koymasam da yukarıda da bahsi geçen bir-iki bariz farklılığa rağmen makul bir uyarlama olduğu düşüncesindeyim. Hiç değilse ortaya bir önceki BBC uyarlaması Murder is Easy’den daha iyi bir iş çıkmış.

Finaldeki malum çözülmenin nasıl aktarılacağı önemliydi benim açımdan, altından kalktıklarını düşünüyorum. Ana karakter oyuncularından Oliver Jackson-Cohen, Ella Lily Hyland ve Matthew Rhys öne çıkan isimler olmuş. Anjelica Huston, Mimi Keene, Jack Farthing, Adam Hugill gibi başka yapımlardan tanıdığım oyuncuların bulunması ise beğenime olumlu anlamda katkı sağladı.

Dizinin ilk yarısının, yani ilk ölümle birlikte başlayan soruşturma sürecinin öncesindeki temponun daha iyi olduğunu düşünüyorum, Finale varabilmek için biraz yavaşlamışlar. Dizinin üç bölüm sürmesinin etkisiyle, karakter derinliğine inmeye pek de fırsat kalmadan final yapılmış. Belki The ABC Murders (2018) veya Why Didn’t They Ask Evans? (2022) dizilerindeki gibi bir bölüm daha ekleyerek biraz daha detaylı bir iş çıkarabilirlerdi… Ama İngiliz milletinin bu alanda yeri geldi mi iki bölümlük uyarlama yapmışlığı bile olduğundan hiç yoktan iyidir demedim değil hani. Nihayetinde makul bir Agatha Christie uyarlamasıyla daha buluştuğumuz için kendi adıma elbette memnunum.

Dolayısıyla yeni bir polisiye arayanlara beklentiyi mümkünse yüksek tutmamak kaydıyla izlemeleri tavsiyemdir.

Kapatmadan önce sırada ne olduğundan bahsedeyim.

BBC’den herhangi bir uyarlama gelip gelmeyeceği resmen belli olmasa da Netflix’ten Yedilerin Gizemi uyarlaması bir dizi gelecek. The Seven Dials Mystery’nin kadrosunda Mia McKenna-Bruce, Helena Bonham Carter, Martin Freeman ve Edward Bluemel yer alıyor. Uyarlamayı Broadchurch’ün yaratıcısı Chris Chibnall (Doctor Who) kaleme alırken bölümleri Chris Sweeney (The Tourist) yönetti.

Ayrıca yakın dönemde vizyona gelen Hercule Poirot uyarlamalarının yapımcısı 20th Century’nin başkanı, yeni A. Christie uyarlamalarının hazırlandığına yönelik bir açıklama yaptı ki bu açıklamada Miss Marple’ın da bahsi geçiyor. Benzer bir açıklama yakın zaman önce, yine Miss Marple için (dizi/film ayrımı yapmaksızın) yazarın büyük torunu ve Agatha Christie Limited’in CEO’su James Pritchard’tan da geldi.

İyi seyirler dilerim.

Not: The Witness for the Prosecution (2016) ve The Pale Horse (2020) bahsi geçen iki bölümlük uyarlamalardan. İlkini izlemenizi özellikle tavsiye ederim. En olmadı 1957 yapımı, kült filmlerden Witness for the Prosecution da izleseniz olur. Baş yapıt bir filmdir.

And Then There Were None (2015) ve Ordeal by Innocence (2018) üçer bölüm, Partners in Crime (2015) ise altı bölümlüktür. İlk ikisi ve özellikle ilki şiddetle tavsiyedir.

Ek: Dedektif Dergi, 27. Sayı, “Agatha Christie Severler İçin Muhteşem Bir Uyarlama: Beklenmeyen Şahit”, Yasemin Şen

Ek 2: Dedektif Dergi, 50. Sayı, “Çifte Tazminat & Beklenmeyen Şahit”, Aytaç Kara

SOYGUN

Banka şubesi olarak kullanılan iki katlı tarihi bina, işlek caddenin sonunda yer alır. Ön cephede park yapmak mümkün değil. Arka sokağa açılan kapısı, malzeme ve para giriş çıkışı için kullanılmakta. Sabah saatlerinde zırhlı para aracı da buraya, tenha ve kamera olmayan girişe, yanaşır. İki görevli ağır para balyasını uçlarından tutarak güvenlik görevlisinin açtığı kapıdan içeri girer. Balya birinin elinden kayacak gibi olunca şubenin güvenlik görevlisi destek vermek için uzanır, kolunu çektiğinde açık tuttuğu kapı kapanacaktır. Bundan sonrası çok hızlı gelişir. Omzuna astığı hafif makineli tüfekle aracın arkasında duran güvenlik, kanatlı arka kapıları kapatırken önce başına sonra bacaklarına aldığı sert darbeyle yere düşecek, makine omzundan çıkarılırken karnına iki tekme daha yiyecektir. Aynı anda şoför kapısı birden açılmış ve sürücü alaşağı edilmiştir. Yedi sekiz metre ilerde duran eski bir kamyonet geri geri gelerek hızla aracın arkasına yanaşır. İkisi tam, üçü yarım dolu hurçlar ve birkaç çanta, kamyonetin kasasına atılır. Kamyonet hareket ederken hâlâ şoför ile boğuşmakta olan kişi, nihayet kendini kurtarıp kamyonete koşar ama yetişemeyecektir. Şube kapısından çıkan görevliler müdahale etmeye fırsat bulamaz, köşeyi dönüp ana caddeye çıkanın arkasından koşmaya başlarlar. Kamyonet gözden kaybolmuştur. 

3.

Lanet olsun! Nasıl da derine indi? Elimi çektiğim anda kanama başlıyor. Yara bandı tutmaz bunu. Dursun biraz daha, pıhtılaşsın, sonra sararım. Doktora gitsem hemen dikiş atmaya kalkar. Başlarım salatasına! Kesme tahtası böyle pis, böyle bulaşık mı bırakılır? Elimde halledivereyim derken başparmağımın ortası ikiye ayrıldı neredeyse. Nasıl da sızlıyor anasını satayım. Salata hazırlayıvereymişim. Erken gelsene kadın!  Neymiş, içli köfte yapmış anası, uğrayıp getirecekmiş. İçine de köftesine de! İçli köftenin yanına salata mı olur? Çıkar şuradan yoğurdu, tamam. Zaten bütün gün perişan oldum, karakolda sorguydu, ifadeydi derken. Hep o serseri herifin yüzünden.

Banka mı zırhlı araç mı ne haltsa, soymaya kalkmışlar. Arkadaşları kaçmış. Bu it boşuna geberdi gitti. Ne ölüm ama! Balıklama uçtu vitrine, camın içine saplandı kaldı. Boynunun iki yerinden şah damarı kesilmiş. Debelendi durdu. Ne bileyim, kimse müdahale edemedi işte. Herkes benim gibi bakakaldı. Bağırış çığrış, feryat ama hepsi o kadar. Bir iki dakika sürmüştür en fazla. Nasıl kan fışkırdı, göl oldu vitrinin içi, kaldırıma taştı. Ne korkunç manzaraydı Tanrım! Anlamadığım, o vitrin camının nasıl kolayca kırıldığı. Tamam, biraz iri yarıydı ama öyle filmlerdeki gibi hemen kırılmaz cam çerçeve. Hızlı çarptı canım. Elinde tabanca mı tüfek mi ne varmış. Belki onun sert darbesiyle kırılmıştır. Gerçi ben görmedim. İnsan o anda ona dikkat edemiyor. Nasıl göreyim ki zaten önce bana çarpıp yere düşürdü sonra tökezleyip olanca hızıyla cama girdi. Çarpmasaydı aptal, yönünü vitrine çevirmezdi.  Yine de kötü, çok kötü. Bunu unutmam mümkün değil.

Bir anda koşarak karşıma çıkınca ellerimi göğsüme siper etmişim. Buna rağmen neredeyse göğüs göğse çarpıştık. Olanca gücümle iterken kıç üstü düştüm. O da durmadı, hızını alamayıp cama girdi. İtmeseydim hafif yana doğru, cama çarpmaz mıydı? Yok canım!  Tökezler gibi oldu zaten ondan. Hem benimki refleks, gayriihtiyari oldu yani. Karakolda yan dükkânın kamera görüntülerini gösterdiler. Ben gözükmüyorum. Tam olarak yani. Birisine çarptığı belli ama dar kaldırımda sadece yere düşerken ayaklarım var görüntülerde. Bodur ağacın arkasında kalmışız. Çarpışma anı birebir gözükmüyor. “Çarptı, beni yere düşürdü,” dedim. Görgü tanıkları da var, hepsi doğruladılar zaten. Aman ya! Memleket it uğursuz doldu. Onun da kaderi buymuş. Banka, kasa, soygun nedir ya,  filmlere özeniyor bu aptallar.  Devir dolandırıcılık devri oysa. Oturdukları yerden ne paralar kazananlar var. Değiştireyim şu gazlı bezi, kanlanmış iyice. Çok sızlıyor, of ya!

2.

Off! Kahretsin! Kaç kez söyledim şu herife, yaptıramadı şurayı. Güya kendi yapacakmış. Yap o zaman, yap! Yay mı amortisör mü neyse al tak yenisini. Ne sallayıp duruyorsun? Kapanmıyor, ittirsen de açık kalıyor işte! Tam da köşede, kapağı açık olunca… O kadar hızlı doğrulmasaydım… Kendi girmez tabii, kadınların ya mutfak, ciddiye almaz. Uf! Bu sefer çok fena çarptım kafamı, kanamadı ama. Hemen buz dayasam da şişti bile. Ne kadar oldu, geçmedi.  Hâlâ zonkluyor. Kaç gün çekerim bunun ağrısını, acıya dayanamam zaten.

Onun da canı çok acımış mıdır? Sanmıyorum. Son anda gördüm. Uyduruk motosikletinden fırlayıp kırılmış korkuluğun ucuna başını çarptı. Arkasından motosikleti. Beraber düştüler deniz tarafına. On, on iki metrelik uçurum. Yuvarlanmış olamaz, eğim falan yok orada.  Doğrudan kıyıdaki kayalıkların üstüne düşmüştür. Durup bakmadım ama biliyorum çünkü az geride, yol bariyeri başlamadan önce sağa çekip birkaç kez manzarayı seyretmişliğim var. Keskin virajı alamayıp devrilen kamyonu da hatırlıyorum. Parçalanmış bariyerleri hâlâ yapmamışlar. Hemen ölmediyse de kayaların üstüne düşünce… Şiddetli ve ani acı ama kısa sürmüştür. Sadece saniyeler.  İşte benim gibi günlerce çekmeyecek acıyı salak.  Nasıl bir aptallıksa artık öndeki cılız farından başka ışığı yok. Kaskı da.

Alkollü sayılmam, iki kadehten biraz fazlası belki. Eski okul arkadaşları buluşması dediklerinde çay kahve sanmıştım. Öyleydi zaten, kızlar gecesi fikri sonradan çıktı. O nasıl ısrar öyle, illaki içeceksin diye. İyi de eğlendik aslında, güzel akşamdı. Sözde, kocam olacak herif gelip alacaktı. Ne gezer!  Dönüşte o yolda trafik olmaz, kontrole yakalanmayayım diye girdim. O aptal virajı nasıl unuttum. Daldırmadım canım,  hızlı girmedim. Tam önümdeki çukurdan kaçayım derken hafif sağa kaydım. Son anda gördüm. Sadece dokundum. Savrulmadım, korkuluklara değmedim bile. En ufak çizik,  bir iz yok arabada. Abartıyorum tabii şimdi bu kafayla. İnsan dediğin öyle çabuk ölüvermez.  Bir iki metre aşağıya yuvarlanıp kendine gelince sersem sepelek çıkmıştır motosikletini de toparlayıp. Ders olsun ona.  Kimseye, benim adama da anlatmaya gerek yok. Pireyi deve yapar zaten. Unutmuştum neredeyse. Aklıma gelmezdi şu başımı çarpmasaydım.  Biraz olsun hafifledi sanki acısı. Of ya!

1.

Oh be! Rakı gibisi yok. İyi gitti töbossun. Ne öyle bira iç işe, iç işe. Ağzımın tadı da kaçmıştı dün akşam.  Yok! Ondan değil. Şu muhtar ve müteahhit bozuntusu yüzünden. Başka iki üç kişi daha vardı ama önemli değil, yalaka kısmı işte. Olsun, şahit şahittir. Her şey olur biterken onlarla beraberdim. Gerçi beni olaya bağlayacak bir şey de yok.  Dün sabah da öyle! Ninemin mezarını göstermek için yanındakiyle gelmedi mi? Soygun yapılırken beraber dua ediyormuşuz işte. Muhtar arayıp haber verdi, dedi,  ninen öldü. Ben İstanbul’dan gelinceye kadar defnetmişler. Toprağı bol olsun. İyi kadın, sağlam kadın, son ana kadar dipdiri kadınmış. Öyleydi! Hatırlarım, her zaman öyleydi.  Evi bana kaldı. Kimsemiz olmadığını bilirdim de, veraset ilamı çıkınca resmileşti. Müteahhit bozuntusu paraya kıysa kendi alacak. Alıcı bulmuş tavlamış, taş ev yapacak. Ben satarsam tabii!  Satacağım gayri de biraz nazlanıp pazarlık yapmak hoşuma gitti. Ya değilse… Dün akşam da teselli için ağırladılar sözde. Biralı ağırlama mı olurmuş? Dayanamadım çıktım, elimde bir,  çantamda iki şişe bira daha. Temiz hava iyi geldiydi. Yürüdüm köy meclisine ait deniz manzaralı kafeteryaya. Bu mevsimde kapalı tabii, bakımsız! Kimseler yok hâliyle. Bir baktım bizimki. Çocukluk arkadaşımı zor tanıdım.  Zil zurna. Kafayı bulmuş ki o kadar olur. Bir yandan iki gözü iki çeşme! O da tanıdı, sarıldık öpüştük bir bir anlattı ayrıntısıyla.

Korkmuş, paniklemiş, kahrolmuş üzüntüden. Pişmanlık, yalnızlık… Çökmüş resmen. Birisine anlatacak, anlatmasa olmayacak. Ben olmasam başkasına anlatır mıydı? Bilmiyorum. Yıllar sonra çocukluk günlerinden konuşunca… Ben bile duygulandım bir ara. Aslında o zamanlar bile serseri, haytaydı bunlar, meyilliydiler. Ama bu kadarını tahmin etmezdim. Sen nakliye durağından kıçı kırık kamyoneti sabah sabah çal, git şehirde bankanın önünden zırhlı aracı soy. Pes yani! Amad atlayamamış kamyonete. Vurulmuş, bir dükkânın camına mıhlanmış kalmış. Bunlar telaşlanıp basmışlar gaza. Kestirmeden şehir dışına dağ köylerinden birine vurmuşlar. Orman kıyısında kamyoneti bırakıp amcasından ödünç aldığı Şahin görünümlü Doğan arabayla devam etmişler. Balyaları terk edilmiş, ıssız, harabe bir Rum köyünün ağılına gömmüşler.  Beraber görünmeyelim diye ayrılmışlar. Bizimki arabayı amcasına teslim edip köye dönmüş. Motosikletimi alıp gelirim diyen Şaner ortalıkta yokmuş. İhbar üzerine Jandarmanın Yarkıyı’da ölüsünü bulduğunu duyunca panikleyip buraya damlamış. Bizimkilerden aldım, dediği iki şişeyle! Kim o bizimkiler dediği, bilmem. Bilmek de istemem. Herhâlde kaçak imalat yapan birileri olmalı. Bütün bunları anlattıktan sonra sızdı kaldı. Kaldıramadım. Kuytuya çekip bıraktım. Sabah cesedi bulunmuş. Sahte içki yüzündenmiş. Zavallı aptal Necdet! İyi ki bana ikram ettiklerini içmedim, yanımdaki biraları hüpledim. Şişeleri de bırakmadım orada. Eldivenliydim, izim de yok.

Paraları söylediği yerde buldum. Aptallar!  Bulunmayacak yer değil sonuçta. Hadi bulunmadı diyelim, börtü böcek, fare yer, hiç bilemedin toprağa karışır. Bez hurç sonuçta,  muşamba gibi bir şeye sarmayı da akıl edememişler.  Sabah erken saatte gittim tabii. Gece araba farı daha çok dikkat çeker buralarda. İyi ki almışım zamanında bu külüstürü. Bagaja sığmadı da arka koltuğa, hatta ön koltuğa tıkıştırdım zorla. Elbette bilirim nereye saklayacağımı. Ben onlar gibi değilim. Buralarda kalsaydım belki. Ekmek parasıdır, büyük şehirdir deyip gittim İstanbul’a zamanında. Sanayide lastik mi takmadım, orda burada garsonluk mu?  Neler neler! En son halde getir götür işleri yaparken hesapları da takip et dediler de ön muhasebe tutar oldum. Ama daha dönmem oralara. Buralarda da durmam. Aklım Antalya’ya git, diyor. Kimse tanımaz, bilmez. Belki oralarda sebze meyve işi yaparım. Ya da sanayinin birinde dükkân alır lastik servisi ya da neyse iste. Bu kadar parayla ne iş yapsam olur. Nerden buldun diyen olursa, ninemden miras kaldı derim, yalan mı?  Aslında iş yapmasan da olur. Dikkat çekmeyecek şekilde harcamak en iyisi. Öyle gösterişe lükse gerek yok. Zamana yaymalı, bir kısmını arsa ev dükkân gibi yerlere yatırmalı. Evet! Hayat güzel, her şey çok güzel olacak. Sağ olun diyeceğim de artık ölüsünüz. Yine de teşekkürler arkadaşlarım. Teşekkürler Tanrım!

İHSAN CİHANGİR İLE HOŞ BİR SOHBET & “YEDİ HAFTA ON İKİ CİNAYET”

Uzun zamandır öykülerin ve incelemelerinle katkıda bulunduğun Dedektif Dergi sayfalarına hoş geldin sevgili İhsan! Yeni kitabın “Yedi Hafta On İki Cinayet” hayırlı, uğurlu, bol okurlu olsun. Kitabınla ilgili konuşmaya geri döneceğiz. Öncelikle seni okurlarımıza tanıtmak isteriz. Kendinden biraz bahseder misin? Nerede doğdun, nerede yaşarsın, neler yaparsın?

Merhaba, öncelikle hoş bulduk. Yeni kitabımla ilgili güzel dilekleriniz için de teşekkür ederim. Dedektif Dergi’nin sayfalarında olmaktan gerçekten çok mutluyum. Kendimi kısaca tanıtayım. 1979 Afyonkarahisar doğumluyum. Şu anda Antalya’nın Kemer ilçesinde yaşıyorum. 2005 yılından beri çeşitli liselerde kimya öğretmeni olarak görev yaptım. Hacettepe Üniversitesi Kimya Öğretmenliği bölümü mezunuyum. Boş zamanlarımda –pek boş zamanım olmasa da– bol bol okur, az az yazarım. İyi yazabilmenin yolunun çok okumaktan geçtiğine inanıyorum. Bu konuda üstadım Stefan Zweig’tır. Otobiyografisinde şuna benzer bir şey söylüyordu Zweig: “1000 sayfa yazıyorsam okuduktan sonra 800 sayfayı atarım.” Ben de buna inanıyorum. Aklımızdan geçen her kelimeyi satırlara dökmek değildir yazarlık. Biraz rafine bir iştir. Yazdıklarını rafine etmesi lazım yazarın… Bu da kanaatimce çok okuyup öyle klavye başına geçmeyi gerektiriyor. 

Polisiyeye ilgin ne zaman, nasıl başladı? “Yazabildiğini” ilk ne zaman keşfettin? Dedektif Dergi ile tanışma sürecini de anlatır mısın?

Polisiyeye ilgim öyle başkaları gibi Agatha Christie ya da Sherlock Holmes romanlarıyla olmadı. Üniversite yıllarımda keşfettiğim yazar, John Christopher Grange, beni çok etkiledi. Günümüzde polisiye, gizem, gerilim romanları denince akla gelen ilk isimlerden biridir kendisi. Okuyanı çoktur, eminim. Sonradan tabii türün klasikleriyle de tanıştım. Çok geniş yelpazede bir okuma sürecine girdim. Bir taraftan da yazıyordum. İlk öykülerim internet ortamında, bazı edebiyat, kültür, sanat sitelerinde yayınlandı. “İzEdebiyat” bunlardan biridir mesela.

Yazabildiğimi ilkokul yıllarımda keşfettim. Çok büyülü bir süreçti benim için. Kelimelerin hafızamdan akıp satırlara dönüşmesi kelimenin tam anlamıyla büyüleyiciydi. Bunu devam ettirdim sonra. Üniversite yıllarıma kadar taşıdım.

Dedektif Dergi’yle dört ya da beş yıl önce tanıştım. Biraz geç kalmış bir tanışıklık olduğunu hissettim ilk başlarda. Neden daha önce keşfetmedim bu dergiyi, diyerek kendi kendimi yedim bir ara. Sonra öykülerimle adapte oldum dergiye, kıyısından, köşesinden girmeyi başardım. Ve benim için yazarlık serüvenimde en iyi atılmış adım oldu bu.

Son kitabın “Yedi Hafta On İki Cinayet”, emekli Başkomiser Rıfat Alagöz’ün başından geçen yedi ayrı maceradan/hikâyeden oluşuyor. Biraz anlatır mısın, bu kitap nasıl ortaya çıktı? Rıfat Alagöz kimdir, nasıl biridir?

Rıfat Alagöz, esasında son iki kitabımda, yani “Bir Katille Empati Oyunları” ve “Palyaço”da başkarakter, başmüfettiş rolüyle karşımıza çıkan bir kurgu karakter. Fakat her zaman ben, hem karakteri kurgularken hem de başından geçenleri yazarken, bir yerlerde gerçekten böyle bir insan olduğunu düşünerek yazdım. O yüzden sanki yaşıyormuş gibi hissediyorum. “Yedi Hafta On iki Cinayet”te de bir yerlerde okuduğum gerçek olayları Rıfat Alagöz karakterinin üzerine giydirerek ilerledim. Böylelikle gerçeğe çok yakın öyküler çıktı ortaya.

Hatta Rıfat Alagöz’ü, sanki gerçekten yaşıyormuşçasına, internetten araştıran okurlarım var. Bu çabalarının beyhude olduğunu söylemekse hiç içimden gelmiyor. Hikâyelerin inandırıcılığının yüksek olduğunu, gerçeklerle sıkı sıkıya bağlı olduğunu, gerçek sorunlara parmak bastığını (kadın cinayetleri gibi) düşünüyorum. Ve bu çok büyük bir haz ve mutluluk veriyor bana.

Bildiğim kadarıyla “Yedi Hafta On İki Cinayet” senin dördüncü kitabın. Dâhil olduğun kolektif öykü seçkilerini saymazsak yine Dorlion Yayınları’ndan çıkmış üç kitabın daha var: Kırılma Noktası (2019), Bir Katille Empati Oyunları (2020), Palyaço (2021). Bu kitaplarından ve yazım süreçlerinden de kısaca bahsedelim isterim. Özellikle ilk kitabının yayım sürecinde neler yaşadın merak ediyorum. İlk kitap genelde en zoru ve en heyecanlısı oluyor çünkü…

İlk kitap gerçekten de öyle oldu. Sayfa sayısı konusunda sorunlar yaşadığımı hatırlıyorum. Kendimi tutamamış ve 500 küsur sayfalık tuğla gibi bir kitap yazmıştım. Yayınlatmaya çok hevesliydim ama bu büyüklükte bir kitabın satış ücretinin yüksek olacağı ve satış rakamlarının düşük kalacağı konusunda endişelerini belirtti yayıncılarım. Ben de bir aylık uğraşla kitabı sadeleştirip daha makul bir hacme getirdim. Tabii, bunlar güzel heyecanlardı.

Esasında yayınlatma kararı aldığımda iki kitabım hâlihazırda bitmiş durumdaydı. Anlayacağınız, taşıyorlardı artık bilgisayarımdan ve insanlarla paylaşmaya mecbur kaldım.

“Kırılma Noktası” bilim kurgu, polisiye, gizem, gerilim öğelerinin tümünü içinde barındıran bir roman oldu. Diğer iki kitabım tamamen polisiyedir, diyebilirim. Aslında kitaplarımda eskiden beri fantastik öğelere yer vermeyi seviyorum. Bilim kurgu da bir fantezidir sonuçta. Fakat sonradan gerçekliğe daha bağlı kalmaya karar verdim. Daha doğrusu hikâyelerim gerçeklikle daha bağlantılı olmaya başladı, diyebilirim. Aslında ben kendiliğinden son iki kitabımda polisiyeye ve gerçeğe yakın hikâyelere yöneldim. Zorlama bir süreç değildi bu. Kendiliğinden oldu. 

Yazarlıkta kendi gelişim sürecini nasıl buluyorsun? İlk yazdığın öyküyle son yazdığın arasında ne gibi farklar gözlemliyorsun? Kalemini geliştirmek için ne gibi çalışmalar yapıyorsun?

Yazmaya ağırlık verdiğim ve üretkenliği, sürdürülebilirliği kazandığım yıllar bundan on yıl öncesine dayanır. Ondan önce de ufak tefek yazma girişimlerim oldu fakat mesleğimdeki ilerlemem (zorlu sınav süreçleri vs.) beni yazmaya tamamen odaklanmam konusunda biraz geri bıraktı.

İlk yazdıklarımla son yazdıklarım arasında elbette dağlar kadar fark var. Hem içerik hem üslup açısından. Yazdıklarımı okudukça zaman içinde kendi üslubumu kazandığımı görüyorum ve bu mutluluk verici bir şey gerçekten. Bir yazar olarak kendime hep şunu sordum: “Benim yazar olarak duruşum nedir? Yazma eyleminin neresindeyim? Ustalık mı yoksa acemilik aşamasında mıyım? Oturmuş bir tarzım var mı? Okuyucularım tarzımı hissediyor mu yazdıklarımı okurken?” Bunun gibi bir sürü soru. Son yıllarda bu sorularıma okuyucularımdan da dönüt aldığım için cevaplar bulabiliyorum. Ustalık aşamasında değilim sanırım fakat acemiliği de üstümden attığıma inanıyorum. Bir de yazarlık çok uzun soluklu –belki de ömürlük– bir süreç, bu yüzden ölmeden önceki son satırımı yazmadan “Tamam, ben bu işte usta oldum,” diyemem. Belki ölürken dahi eksiklerim olacak, o son satırda bir sürü hatam olacak. Gelişme sürecinde bir yazar olarak gideceğim bu dünyadan. Bunu hiçbirimiz bilemeyiz.

Kalemimi geliştirmek için yaptığım çalışmaları sormuşsunuz. Bir kere yazarlık hayatımda aldığım çok önemli bir ders var. Yazarlık çalışma, disiplin ve olabildiğince sürekli üretmeyi gerektirir. Bu yüzden oyuncu ve yazar Haldun Dormen’in sözünü dinliyorum ben. Şöyle demiş bir söyleşisinde, genç yazarlara tavsiye vermiş: “Her gün mutlaka en az dört sayfa yazın. Aklınıza ne gelirse yazın, ne görürseniz, kimi görürseniz… Hemen onları kelimelere dönüştürün.”

Ben bu tavsiyeye uyuyorum. Günlük tutuyorum. Çoğu hikâyem o günlüğe yazdıklarımdan çıkıyor mesela. Bir anda bir ampul yanmıyor yani. Hikâye yazmak, yaşadıklarımızın birikmesiyle gerçekleşen bir eylem. Birikenler taşıyor ve bir hikâye formatında karşınıza çıkıyor.

Polisiye edebiyatta kendini hangi tarza yakın hissediyorsun? Sen hem roman hem öykü yazıyorsun. Hangisinde daha rahatsın? Aklında beliren bir fikrin öykü mü roman mı olacağına nasıl karar veriyorsun?

Polisiye edebiyatın içinde daha çok “Katil kim?” tarzı öyküler ve romanlar yazdım ben. Gizem ve gerilimi de severim. Kara öykülere bayılırım. Bu yüzden bu unsurlar mutlaka olur eserlerimde.

Romanda daha rahatım aslında. Çünkü yazılan her bölümden sonra, diğer bölüm için yazılacak yüzlerce alternatif oluyor zihnimde. Kendimi bu alternatif yollar dizisine bırakmak hoşuma gidiyor. Tabii, roman bittikten sonra bütün bunların anlamlı bir bütün oluşturması gerekiyor.

Öyküyse zor bir iş… Neyi, nerde, ne kadar anlatacağın önemli… Çok da özgür değilsin romandaki gibi. Kelime sayısına bağımlısın. Fakat en sonunda öykü gibi rafine bir iş çıkarmanın zevki de başka.

Karşımdaki hikâyeye bakıyorum yazarken. Roman mı öykü mü olacağına karar vermem zor olmuyor aslında. Yazacağım hikâyede ne kadar çok karakter, mekân ve karmaşık olay örgüsü varsa bu beni o kadar roman yazmaya yönlendiriyor. Çünkü daha geniş bir alana ihtiyaç duyuyorum. Öykü de ise birkaç karakter, birkaç mekân ve kısa bir olay örgüsü olması lazım karşınızda. Dediğim gibi öykü yazmak bu yüzden roman yazmaya göre daha zor. Bir de öykü yazarken bazı karakterlerden, bazı sahnelerden vazgeçmeniz gerekiyor. Neyi anlatıp neyi geride bırakacağınızı iyi bilmelisiniz.

Yazarken ritüellerin var mıdır?

Yazarken mutlaka sıcak bir çay ya da kahve olmalı yanımda. Eskiden hafif bir ortam sesi varken (dışarıdan gelen çeşitli sesler, evdeki televizyon sesi vs.) daha iyi yazabiliyordum. Şimdilerde odama kapanmam ve uzun süre sessizlikte düşünmem gerekiyor. Fakat çayım ya da kahvem illaki olacak.

Neler okur, izler veya dinlersin? Yazmak, gündelik hayatının neresinde duruyor? Yazarken nelerden beslenirsin?

Bütün bir günümü polisiye izleyerek, okuyarak geçirebilirim. “Polisiye olsun da, gerisi mühim değil,” diyorum kendi kendime. Kilitli oda muammalarını okumak, bu tarzda yazmak da çok hoşuma gidiyor ayrıca. Gencoy Sümer hocam sevdirdi bunu. Burada onu anmadan da geçemeyeceğim.

Yazmak gündelik hayatımın her yerinde… Küçük bir dizüstü bilgisayarım var (bayağı küçük, on inç falan olması lazım), onu hiç ayırmam yanımdan. Her yerde, her koşulda açıp yazabiliyorum ve sadece yazmak için kullanıyorum bu bilgisayarı. En olmadı (şarj bitti vs. varsayın) mutlaka cebimde tükenmez kalemim olur. Bir parça kâğıt bulmam yeterli yazmak için.

Yazarken, dediğim gibi, bol bol okumak gerekir. Ben de öyle yapıyorum. En son Adam Fawer’ın “Mobius” adlı kitabını okudum. Polisiye ile bilim kurgu karışımı bir romandı, fantastikti de biraz, hoşuma gitti.

Bir de her gün mutlaka Dedektif Dergi’den bir yazı veya öykü okurum. Üstelik benim sevgili yazar dostlarım, Dedektif Dergi’nin yazarları, çok üretken. Onların kitapları da var. Bütün bunlar düşünülünce okuyacak kitap bulmak hiç zor değil. Hayat kısa fakat kitap çok!  

Çok teşekkür ederiz sevgili İhsan. Dedektif Dergi ailesi olarak yeni çalışmalarını bekliyor, başarılar diliyoruz…

Ben teşekkür ederim. Bütün okurlarıma ve yazar dostlarıma sevgilerimi gönderiyorum buradan.

SİNEMA VE ADALET

Fertlerin ve toplumların huzur içinde bir arada yaşamasını sağlamada en önemli denge unsuru adalettir. Adalet insanlık tarihinin en temel ve en karmaşık kavramlarından biridir. Mutlak adalet ancak bir ideal olarak tasavvur edilebileceğinden, sıkça sorgulanır ve tartışılır. Sinema, bu evrensel temayı ele alan güçlü bir araç olmuş, adaletin farklı yüzlerini, ahlaki ikilemlerini ve insan doğasıyla ilişkisini çarpıcı hikâyelerle beyaz perdeye yansıtmıştır. Mahkeme salonlarında geçen gergin anlardan, intikam için yollara düşen kahramanın karanlık hikâyelerine kadar, pek çok biçimde karşımıza çıkan adalet temalı filmler, bizi yalnızca eğlendirmekle kalmaz, aynı zamanda derin düşüncelere de sevk eder. Adalet nedir, kime göre nasıl işler ve gerçekten ulaşılabilir mi gibi sorular sormamıza yol açar.

Bu yazıda, adalet duygusunu iliklerimize kadar hissettiren 12 eşsiz filmi inceleyeceğiz. Hazırsanız, ekranı açıp ışıkları kısalım. Adaletin sinemadaki izini sürmeye başlıyoruz!

12 ÖFKELİ ADAM-12 ANGRY MEN (1957)

 Sidney Lumet’in yönettiği, sinema tarihinin en etkileyici mahkeme dramalarından biri olarak kabul edilen bir klasiktir. Reginald Rose’un aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlanan film, tamamen jüri odasında geçen tek mekânlı bir hikâyeyi ustalıkla işler. Başrolünde Henry Fonda’nın yer aldığı bu siyah-beyaz yapım, adalet, önyargı ve insan doğasının karmaşıklığı üzerine derin bir sorgulama yapar.

Hikâye, 18 yaşındaki bir gencin babasını öldürmekten yargılandığı bir davanın jüri görüşmeleri etrafında döner. Dava, ilk bakışta açık ve net gibi görünür; deliller sanığın suçlu olduğunu işaret eder ve jürinin 11 üyesi hemen “suçlu” kararında birleşir. Ancak, 8 numaralı jüri üyesi (Henry Fonda), acele bir karara varmayı reddeder ve şüphelerini dile getirerek tartışmayı başlatır. Onun bu tavrı, diğer jüri üyelerinin delilleri ve tanıklıkları yeniden gözden geçirmek zorunda kalmalarına yol açar.

Film, 12 farklı karakter üzerinden insan psikolojisini ve toplumsal dinamikleri çarpıcı bir şekilde ortaya koyar. Her jüri üyesi, kendi önyargıları, kişisel deneyimleri ve duygusal yükleriyle masaya otururlar. Kimi öfkeli, kimi kayıtsız, kimi ise tamamen duygusuzdur. Bu çeşitlilik, jüri odasını toplumun küçük bir örneği haline getirir ve izleyiciye, bir kararın nasıl şekillendiğini adım adım gösterir.

Sidney Lumet’in yönetmenlik dehası, filmin klostrofobik atmosferinde kendini belli eder. Tek bir odada geçen hikâye, kamera açıları ve giderek artan gerilimle izleyiciyi içine çeker. Henry Fonda’nın sakin ama kararlı performansı, diğer oyuncuların (özellikle Lee J. Cobb’un öfkeli 3 numaralı jüri üyesi rolüyle) güçlü oyunculuklarıyla dengelenir. Diyaloglar keskin, akıcı ve düşündürücüdür.

12 Öfkeli Adam, adalet sisteminin kusurlarını ve bireysel sorumluluğun önemini sorgularken, “makul şüphe” kavramını çarpıcı bir şekilde işler. Irkçılık, sınıf farkı ve empati gibi evrensel temaları da dolaylı yoldan ele alır. Basit ama güçlü anlatımıyla, sinemada minimalizmin en iyi örneklerinden biridir.

YEŞİL YOL-THE GREEN MILE (1999)

Stephen King’in aynı adlı romanından uyarlanan ve Frank Darabont’un yönetmenliğinde sinemaya aktarılan film, 1930’ların Büyük Buhran döneminde, Louisiana’daki bir hapishanenin ölüm hücresi koğuşunda geçer. Tom Hanks’in canlandırdığı Paul Edgecomb, koğuşta gardiyanlık yapan dürüst ve merhametli bir adamdır. Hikâye, onun gözünden, hem duygusal hem de doğaüstü unsurlarla dolu bir anlatımla sunulur.

Filmin merkezinde, Michael Clarke Duncan’ın muhteşem performansıyla hayat verdiği John Coffey karakteri yer alır. Coffey, iki küçük kızı öldürmekten suçlu bulunarak idama mahkûm edilmiş iri yarı bir adamdır. Ancak kısa sürede, onun bu cinayeti işlemediğine ve gizemli bir yeteneğe sahip olduğuna dair kuşkular ortaya çıkmaya başlar. Coffey, yalnızca fiziksel yaraları değil, ruhsal acıları da iyileştiren biridir. Bu durum, Edgecomb ve diğer gardiyanları derin bir biçimde etkiler.

Yeşil Yol, adalet, masumiyet, insanlık ve ölüm cezası gibi ağır temaları işlerken, izleyiciyi de sarsıcı bir duygusal yolculuğa çıkarır. Film, “yeşil yol” olarak adlandırılan, idam mahkûmlarının elektrikli sandalyeye yürüdüğü o son koridoru sembolik bir şekilde kullanır. Bu yol, hem bir sonu hem de karakterlerin içsel dönüşümünü temsil etmektedir.

Yeşil Yol, yalnızca bir hapishane draması değil, aynı zamanda insan doğasının karmaşıklığını ve merhametin gücünü sorgulatan bir başyapıttır. İzleyicisine gözyaşlarıyla karışık bir umut hissi bırakır ve uzun süre akıllardan çıkmaz. Başarılı bir Stephen King uyarlaması olarak, Yeşil Yol sinema tarihinde özel bir yere sahiptir.

BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK-TO KILL A MOCKINGBIRD (1962)

Robert Mulligan’ın yönettiği film Harper Lee’nin Pulitzer ödüllü aynı adlı romanından uyarlanan ve Gregory Peck’in başrolünde yer aldığı bir sinema klasiğidir. 1930’ların Alabama’sında, küçük bir kasabada geçer ve adalet, masumiyet, ırkçılık gibi derin temaları işler. 1962’de gösterime giren bu siyah-beyaz yapım, hem duygusal hem de düşündürücü anlatımıyla izleyicileri etkilemeyi başarır.

Hikâye, çocuk karakter Scout Finch ve ağabeyi Jem’in gözünden anlatılır. Babaları Atticus Finch (Gregory Peck), dürüst, ilkeli ve merhametli bir avukattır. Atticus, siyahi bir adam olan Tom Robinson’ın, beyaz bir kadına tecavüz suçlamasıyla yargılandığı davada savunmasını üstlenir. Toplumun ırkçı önyargılarına rağmen, Atticus müvekkilini savunurken adaletin peşinden gider. Bu süreç, çocuklarının gözünde hem bir kahraman hem de kasabanın bazı sakinleri için bir tehdit haline gelmesine neden olur.

Filmin en güçlü yanı, Atticus Finch karakterinin sarsılmaz ahlaki duruşudur. Gregory Peck’in olağanüstü performansı, bu rolü sinema tarihinin en ikonik karakterlerinden biri haline getirir. Atticus, çocuklarına ve izleyiciye, empati yapmanın ve doğru olanı savunmanın önemini öğretir. Ünlü repliği, “Bir insanı gerçekten anlamak için, onun ayakkabılarını giyip onun yolunda yürümen gerekir,” bu mesajın özetidir.

Bülbülü Öldürmek, masumiyetin sembolü olan “bülbül” metaforu üzerinden, zarar verilmeyecek kadar saf ve iyi olan şeylerin korunması gerektiğini vurgular. Tom Robinson ve hikâyenin bir diğer yan karakteri Boo Radley, bu masumiyeti temsil ederler. Film, ırkçılığın ve toplumsal adaletsizliğin acımasız yüzünü gözler önüne sererken, çocukların saf bakış açısıyla umudu da canlı tutar.

Üç Oscar ödüllü film, yalnızca bir mahkeme draması değil, aynı zamanda insanlık dersi veren bir başyapıttır. Irkçılık ve önyargıya karşı tüm zamanları aşan bir eleştiri sunarken, iyiliğin ve cesaretin her koşulda var olabileceğini bizlere gösterir.

BABAM İÇİN-IN THE NAME OF THE FATHER (1933)

Jim Sheridan’ın yönettiği film, gerçek bir hikâyeden uyarlanmıştır. Başrollerinde Daniel Day-Lewis, Pete Postlethwaite ve Emma Thompson yer alır, adalet sisteminin kusurları, masumiyetin savunulması ve aile bağlarının gücü üzerine güçlü bir anlatı sunar. Filmin hikâyesi, 1970’ler ve 80’ler İngiltere’sinde geçen gerçek bir olaya, “Guildford Dörtlüsü”nün haksız yere suçlanışına dayanır.

Hikâye, Belfast’ta yaşayan Gerry Conlon (Daniel Day-Lewis) adlı genç bir İrlandalının hayatını merkeze alır. Sorumsuz ve asi bir karakter olan Gerry, 1974’te İngiltere’ye gider ve yanlış zamanda yanlış yerde bulunmasıyla trajik olaylar başlar. Guildford’daki bir pubda gerçekleşen IRA bombalamasından sorumlu tutulur ve babası Giuseppe (Pete Postlethwaite) ile birlikte haksız yere hapse atılır. İngiliz polisinin baskısı, uydurma deliller ve önyargılarla dolu bir dava süreci, Conlon ailesini yıllarca sürecek bir mücadelenin içine sürükler.

Film, Daniel Day-Lewis’in olağanüstü performansıyla dikkat çeker. Gerry’nin öfkesi, çaresizliği ve zamanla olgunlaşması, izleyiciyi derinden etkiler. Pete Postlethwaite ise Giuseppe rolünde, sakin ama kararlı bir baba figürüyle filmin duygusal omurgasını oluşturur. Emma Thompson’ın canlandırdığı avukat Gareth Peirce ise, gerçeği ortaya çıkarmak için mücadele eden bir adalet savaşçısı olarak hikâyeye umut katar.

In the Name of the Father, adalet sisteminin çarpıklıklarını ve politik baskının masum hayatlar üzerindeki yıkıcı etkisini gözler önüne serer. Film, dönemin Kuzey İrlanda çatışmaları ve İngiltere’deki İrlanda karşıtı atmosferini arka plan olarak kullanırken, bireysel bir hikâyeyi evrensel bir adalet arayışına dönüştürür. Baba-oğul ilişkisi, suçluluk duygusu ve bağışlama temaları da filmin duygusal derinliğini artırır.

In the Name of the Father, insan ruhunun direncini ve gerçeğin er ya da geç gün yüzüne çıkacağını anlatan bir başyapıttır. Haksızlığa karşı verilen mücadelenin etkileyici bir portresi olarak, izleyicisine hem öfke hem de umut hissettirir.

ÖLDÜRME ARZUSU-DEATH WISH (1974)

Michael Winner’ın yönettiği ve Charles Bronson’ın başrolünde yer aldığı yapım bir aksiyon-dram filmidir. Film, Brian Garfield’ın aynı adlı romanından uyarlanmıştır ve vigilante (kendi adaletini sağlayan kişi) temasını işleyen bir klasik olarak sinema tarihinde önemli bir yere sahiptir. Şiddet, adalet ve bireysel intikam gibi tartışmalı konuları ele alan yapım, çıktığı dönemde hem büyük bir popülerlik kazanmış hem de eleştirilere maruz kalmıştır.

Hikâye, New York’ta yaşayan başarılı mimar Paul Kersey (Charles Bronson) etrafında döner. Kersey, karısı ve kızına yapılan vahşi bir saldırı sonrası hayatını altüst eden bir trajediyle karşı karşıya kalır. Karısı öldürülür, kızı ise ağır bir travma yaşar. Polis teşkilatının suçluları yakalamakta yetersiz kalması, Kersey’i adaletin kendi elleriyle sağlanabileceği düşüncesine iter. Geceleri sokaklara çıkarak suçluları avlamaya başlayan Kersey, bir anda halk arasında kahraman, yetkililer içinse bir tehdit haline gelir.

Charles Bronson’ın soğukkanlı ve kararlı oyunculuğu, Paul Kersey’i ikonik bir karakter yapar. Film, onun içsel dönüşümünü ve duygusal çöküşünü minimalist ama etkili bir şekilde yansıtır. Kersey’in sıradan bir vatandaştan intikam peşinde koşan bir vigilanteye evrilmesi, izleyiciyi hem büyüler hem de etik bir ikilemle baş başa bırakır. Şehirdeki suç oranının düşmesi, halkın Kersey’i desteklemesiyle, film “Adalet sistemi başarısız olduğunda ne olur?” sorusunu cesurca sorar.

Death Wish, aksiyon sinemasında bir dönüm noktasıdır ve daha sonra dört devam filmiyle bir seriye dönüşmüştür. 2018’de Bruce Willis’in başrolünde oynadığı bir yeniden çevrim de yapılmıştır, ancak orijinal film kadar etkili bulunmamıştır. 1974 yapımı, hem bir intikam hikâyesi hem de ahlaki bir sorgulama olarak izleyicisini etkilemeyi başarır. Şiddetin çözüm olup olamayacağı sorusunu açık uçlu bırakarak, her izleyende farklı bir yankı uyandırır.

BİRKAÇ İYİ ADAM-A FEW GOOD MEN (1992)

Adalet kavramını çok katmanlı ele alan bir film olarak öne çıkar. Hikâye, yüzeyde bir mahkeme draması gibi görünse de, adaletin ne olduğu, kimin için arandığı ve nasıl uygulandığı gibi derin sorulara yanıt arar. Film, bireysel vicdan, kurumsal otorite ve toplumsal beklentiler arasında sıkışan adalet anlayışını sorgular.

Filmde, iki genç askerin (Dawson ve Downey) bir askeri üste gerçekleşen bir cinayetle suçlanması yer alır. İlk bakışta, bu askerlerin suçlu olduğu varsayılır; çünkü emirleri yerine getirmişlerdir ve bu, askeri disiplin içinde meşru bir davranış olarak görülebilir. Ancak avukat Daniel Kaffee’nin (Tom Cruise) davayı derinlemesine incelemesiyle, adaletin yalnızca görünen delillerle değil, gerçeğin peşinden gidilerek bulunabileceği ortaya çıkar. Kaffee’nin başlangıçtaki yüzeysel yaklaşımı, adaletin kolayca manipüle edilebileceğini veya ihmal edilebileceğini gösterirken, onun dönüşümü, adaletin tecellisinin aktif bir çaba gerektirdiğinin altını çizer.

Adalet sorunu, özellikle Albay Nathan Jessup (Jack Nicholson) karakteri üzerinden karmaşık bir boyuta ulaşır. Jessup, ‘adalet’i kendi perspektifinden tanımlar: Ona göre, üssün güvenliği ve ulusal çıkarlar, bireysel haklardan üstündür. “Kırmızı Kod” gibi gayri resmi emirlerle disiplini sağlama yöntemi, onun adalet anlayışının pragmatik ama ahlaken sorgulanabilir bir yönünü yansıtır. Ünlü “You can’t handle the truth! – Gerçekle baş edemezsin” repliği, Jessup’ın, sıradan insanların güvenlik için ödenen bedeli anlamayacağına olan inancını ve adaletin bazen gizlenmesi gereken bir “kirli gerçek” olduğunu düşündüğünü gösterir. Bu, kurumsal adaletin bireysel adaletle çeliştiği bir noktayı açığa vurur.[1]

Filmde adalet, Joanne Galloway (Demi Moore) gibi idealist bir karakterle temsil edilir. Galloway, askerlerin suçlu olup olmadığına bakmaksızın, onların hakkaniyetli bir şekilde yargılanmasını savunur. Bu, adaletin yalnızca sonuçla değil, süreçle de ilgili olduğunu gösterir. Kaffee’nin Galloway’den etkilenerek davaya daha ciddi yaklaşması, adaletin kişisel bir uyanışla da bağlantılı olduğunu bize hatırlatır.

Mahkeme sahneleri, adaletin uygulanabilirliğini test eder. Jessup’ın itirafı, gerçeğin ortaya çıkmasını sağlar, ancak bu acı bir zaferdir. Dawson ve Downey suçludurlar, çünkü emirleri sorgulamamışlardır. Bu, adaletin mutlak bir zaferle sonuçlanamayabileceğini, bazen gri alanlarda kaldığını gösterir. Film, “Adalet kimin içindir?” sorusunu açık uçlu bırakır: Santiago’nun ölümü mü adil değildir, yoksa askerlerin kurban edilmesi mi?

Sonuç olarak, A Few Good Men, adaletin evrensel bir ideal olmaktan çok, bağlama ve bakış açısına göre şekillenen bir kavram olduğunu savunur. Askeri hiyerarşi, bireysel vicdan ve hukuki süreçler arasındaki gerilim, adaletin ne kadar kırılgan ve tartışmalı olabileceğini gözler önüne serer. Film, izleyiciyi adaletin peşinde koşmanın cesaret gerektirdiğine ve bazen adalete tam anlamıyla ulaşılamasa bile bu çabanın değerli olduğuna ikna eden bir finalle noktalanır.

ÇİFTE TAZMİNAT-DOUBLE INDEMNITY (1944)

Billy Wilder’ın yönettiği, James M. Cain’in romanından uyarlanan bir kara film (film noir) klasiğidir. Fred MacMurray, Barbara Stanwyck ve Edward G. Robinson’ın başrollerini paylaştığı bu yapım, suç, ahlaki çöküş ve adaletin kaçınılmazlığı gibi temaları ustalıkla işler. Film, adalet kavramını hem bireysel hem de toplumsal düzeyde sorgularken, noir türünün karanlık ve kaderci atmosferiyle bu temayı derinleştirir.

Hikâye, sigorta satıcısı Walter Neff’in (Fred MacMurray) femme fatale Phyllis Dietrichson (Barbara Stanwyck) ile tanışmasıyla başlar. İkili, Phyllis’in kocasını öldürüp sigorta poliçesinden çifte tazminat almayı planlar. Bu mükemmel suç girişimi, başlangıçta başarılı gibi görünse de, Walter’ın meslektaşı ve akıl hocası Barton Keyes’ın (Edward G. Robinson) sezgileri ve adalet arayışı, olayları kaçınılmaz bir çözülmeye sürükler. Film, adaletin yalnızca hukuki bir sonuç değil, aynı zamanda içsel bir hesaplaşma ve kaderin bir oyunu olarak da işleyebileceğini gösterir.

Adalet teması, filmde çok katmanlı bir şekilde ele alınır. İlk olarak, Walter ve Phyllis’in planı, adaletin manipüle edilebileceği yanılsamasını yaratır. Sigorta sisteminin açıklarını kullanarak “kusursuz” bir cinayet işlemeye çalışmaları, bireylerin kendi çıkarları için adaleti çarpıtabileceğini ima eder. Ancak, noir türünün tipik bir özelliği olarak, bu manipülasyonun bedeli ağır olur. Adalet, burada bir mahkeme yerine, karakterlerin kendi hataları ve paranoya dolu ilişkileri aracılığıyla tecelli eder. Walter’ın Phyllis’e duyduğu güvensizlik ve nihayetinde onu öldürmesi, adaletin, ironik bir şekilde suçluların kendi elleriyle de gerçekleşebileceğini gösterir.

Barton Keyes karakteri, adaletin daha geleneksel bir temsilcisidir. Sigorta uzmanı olarak, sahtekârlığı sezme konusundaki olağanüstü yeteneğiyle, suçun peşine düşer. Keyes, Walter’ı bir suçlu olarak değil, bir arkadaş olarak görse de, gerçeği ortaya çıkarma konusundaki kararlılığı, adaletin kişisel bağlardan bağımsız olarak işlediğini vurgular. Onun varlığı, sistemin kendi içinde bir adalet mekanizması barındırdığını ve suçun er ya da geç açığa çıkacağını ima eder. Walter’ın filmin başında itirafını Keyes için bir teybe kaydetmesi, adaletin kaçınılmazlığına teslimiyetin bir sembolüdür.

Filmde adalet, ahlaki bir boyutla da incelenir. Walter’ın vicdan azabı ve suçluluk duygusu, onu adım adım çöküşe götürür. Phyllis ise soğukkanlı ve pişmanlıktan yoksun bir karakter olarak, adaletin duygusal bir karşılığı olmadan da işleyebileceğini temsil eder. İkilinin sonu, klasik bir mahkeme sahnesine gerek kalmadan, kendi eylemlerinin doğal bir sonucu olarak gelir. Bu, adaletin bazen resmi bir yargıdan çok, evrensel bir denge ya da kader olarak ortaya çıktığını düşündürür.

Double Indemnity, adaletin noir dünyasında mutlak bir zafer ya da ahlaki bir çözüm sunmadığını gösterir. Hukuki sistemin dışında, karanlık ve ahlaken bulanık bir alanda işleyen bu adalet, suçluların kendi kendilerini yok etmesiyle sonuçlanır. Film, izleyiciye şu soruyu sordurur: Adalet, gerçekten masumları korumak için mi vardır, yoksa suçluların kaçınılmaz cezası mıdır? Wilder’ın ustalıklı anlatımı ve oyuncuların güçlü performansları, bu sorgulamayı hem görsel hem de duygusal bir şölene dönüştürür.

ESARETİN BEDELİ-THE SHAWSHANK REDEMPTION (1994)

Frank Darabont’un yönettiği, Stephen King’in kısa öyküsünden uyarlanan bir sinema başyapıtıdır. Tim Robbins ve Morgan Freeman’ın başrollerini paylaştığı film, umut, dostluk ve özgürlük temalarının yanı sıra adalet kavramını da sorgular. Hapishane duvarlarının gölgesinde geçen bu hikâye, adaletin hem bireysel hem de toplumsal düzeyde nasıl işlediğini veya işleyemediğini gözler önüne serer.

Film, bankacı Andy Dufresne’in (Tim Robbins) karısını ve sevgilisini öldürmekten suçlanarak Shawshank Hapishanesi’ne gönderilmesiyle başlar. Andy masum olduğunu iddia etse de, deliller aleyhinedir ve ömür boyu hapse mahkûm edilir. Bu başlangıç, adalet sisteminin kusurlarını hemen ortaya koyar: Gerçek suçlular serbest kalırken, masum bir adam demir parmaklıklar ardında çürümeye terk edilir. Film, hukuki adaletin bazen gerçeği yansıtmadığını ve önyargıların, yetersiz delillerin ya da şanssızlığın bir insanın kaderini nasıl değiştirebileceğini çarpıcı bir şekilde gösterir.

Shawshank Hapishanesi’nde adalet, resmi sistemin ötesinde, kendi kurallarıyla işler. Gardiyanlar ve Müdür Warden Norton (Bob Gunton), güçlerini kötüye kullanarak mahkûmları sömürür. Norton’ın yolsuzlukları ve acımasızlığı, adaletin bir maske haline gelebileceğini ve otoritelerinin bunu kendi çıkarları için çarpıtabileceğini gözler önüne serer. Andy’nin, Norton’ın kara para aklama işlerine zorla dâhil edilmesi, adaletin kurumsal düzeyde nasıl bir aldatmacaya dönüşebileceğinin bir örneğidir. Bu bağlamda, film, sistematik adaletin masumları korumak yerine, güçlülerin elinde bir baskı aracı olabileceğini bizlere gösterir.

Ancak The Shawshank Redemption, adaletin yalnızca dışsal bir kavram olmadığını, bireyin kendi içinde de bir anlam bulabileceğini anlatan bir filmdir. Andy’nin hapishanedeki varlığı, adaletin pasif bir beklenti değil, aktif bir çaba olduğunu simgeler. Kütüphane kurarak mahkûmların eğitimine katkı sağlaması, Red’e (Morgan Freeman) umut aşılaması ve en önemlisi, on dokuz yıl boyunca planladığı kaçış, onun adaleti kendi elleriyle inşa etme mücadelesidir. Andy’nin kaçışı ve Norton’ın suçlarının ortaya çıkması sonucunda intihar etmesi, adaletin gecikmiş de olsa bir şekilde tecelli edebileceğini ima eder. Bu, klasik bir “iyi olan kazanır” anlatısından çok, bireyin direncinin ve zekâsının adaleti yeniden tanımlayabileceğine işaret eden bir finaldir.

Red’in hikâyesi ise adaletin daha kişisel bir boyutunu yansıtır. Suçlu olduğunu kabul eden Red, hapishanede geçirdiği yıllarda kendi kefaretini öder. Onun şartlı tahliyesi ve Andy ile yeniden bir araya gelmesi, adaletin yalnızca cezalandırma değil, aynı zamanda ikinci bir şans ve bağışlanma anlamına da gelebileceğini gösterir. Film, adaletin mutlak bir doğruluk değil, insan deneyiminin bir parçası olarak şekillendiğini vurgular.

The Shawshank Redemption, adaletin farklı yüzlerini ustalıkla bir araya getiren bir filmdir aynı zamanda: Hukuki sistemin başarısızlığı, hapishane içindeki çarpık düzen, bireysel mücadele ve nihai kefaret. Film, adaletin bazen mahkeme salonlarından çok, insanın ruhunda ve eylemlerinde gerçekleştiğini savunur. Andy’nin Zihuatanejo’ya ulaşması, adaletin somut bir zaferden ziyade özgürlük ve umutla eşdeğer olduğunu hissettirir. Bu nedenle, The Shawshank Redemption, adaletin ne kadar karmaşık, kişisel ve nihayetinde insani bir kavram olduğunu izleyiciye unutulmaz bir şekilde anlatır.

DOKUNULMAZLAR-THE UNTOUCHABLES (1987)

Brian De Palma’nın yönettiği, Kevin Costner, Sean Connery, Robert De Niro ve Andy Garcia gibi yıldızların yer aldığı bir suç dramasıdır. 1930’ların İçki Yasağı Dönemi Chicago’sunda geçen film, Eliot Ness’in (Kevin Costner) Al Capone’un (Robert De Niro) yasadışı imparatorluğunu çökertme mücadelesini konu alır. David Mamet’in senaryosuyla hayat bulan bu yapım, adaletin hem bireysel hem de toplumsal düzeyde nasıl bir savaş gerektirdiğini çarpıcı bir şekilde anlatır.

Film, adalet temasını Ness’in idealist bakış açısıyla ele alarak başlar. Federal ajan Ness, Capone’un alkol kaçakçılığı ve organize suç ağını durdurmak için görevlendirildiğinde, adaletin kanunla sağlanabileceği inancıyla hareket eder. Ancak Chicago’nun yozlaşmış sistemi – rüşvet alan polisler, korkutulmuş yargıçlar ve halkın sessizliği – ona adaletin kâğıt üzerinde değil, sahada kazanılması gerektiğini öğretir. Bu, adaletin yalnızca hukuki bir süreç değil, aynı zamanda cesaret, kararlılık ve fedakârlık gerektiren bir mücadele olduğu anlamına gelmektedir.

Ness’in oluşturduğu “Dokunulmazlar” ekibi – özellikle deneyimli polis Jim Malone (Sean Connery), genç nişancı George Stone (Andy Garcia) ve muhasebeci Oscar Wallace (Charles Martin Smith) – adaletin kolektif bir çabayla sağlanabileceğini gösterirler. Malone’un “Chicago usulü” dediği pragmatik ve sert yöntemler, adaletin bazen kuralların ötesine geçmeyi gerektirdiğini savunur. Ness’in bu yöntemleri benimsemesi, idealizmle gerçekçilik arasında bir denge kurarak adaletin gri alanlarda da işleyebileceğini ortaya koyar. Malone’un “Onlar birini hastaneye gönderirse, sen birini morga gönder” sözü, adaletin sert bir karşılıkla sağlanabileceği fikrini yansıtır.

Al Capone ise adaletin çarpıtılmış bir versiyonunu temsil etmektedir. Güç, para ve korkutmayla kurduğu imparatorluk, onun kendi adalet anlayışını dayattığını gösterir. Capone’un mahkemede bile kendine duyduğu güven, yozlaşmış sistemin adaleti nasıl engellediğini gözler önüne serer. Ancak film, Capone’un nihai düşüşüyle, adaletin er ya da geç tecelli edeceği mesajını verir. Vergi kaçakçılığı gibi beklenmedik bir suçla yakalanması, adaletin bazen dolaylı yollarla da olsa işlediğini ima eder.

Adalet teması, filmde kişisel kayıplarla da derinleşir. Malone’un ve Wallace’ın ölümleri, adaletin bedelinin ağır olabileceğini vurgular. Ness’in ailesine yönelik tehditler ise, adalet arayışının yalnızca bireyi değil, sevdiklerini de riske attığını gösterir. Bu fedakârlıklar, adaletin soyut bir idealden çok, somut bir mücadele olduğunu hissettirir. Ness’in Capone’u durdurduktan sonra “Artık eve gidiyorum” demesi, adaletin bir zaferle değil, bir rahatlama ve bitişle sonuçlandığını ifade eder.

The Untouchables, adaletin romantik bir zafer olmadığını, aksine kan, ter ve gözyaşıyla kazanıldığını savunur. De Palma’nın stilize yönetmenliği ve Ennio Morricone’nin epik müzikleri, bu temayı dramatik bir şekilde güçlendirir. Film, adaletin yozlaşmış bir dünyada bile mümkün olduğunu, ancak bunun için “dokunulmaz” bir irade gerektiğini söyler. Ness ve ekibinin çabaları, adaletin yalnızca hukuki bir sonuç değil, aynı zamanda ahlaki bir duruş olduğunu kanıtlar.

DAVİD GALE’İN HAYATI-THE LIFE OF DAVID GALE (2003)

Alan Parker’ın yönettiği, Kevin Spacey, Kate Winslet ve Laura Linney’nin başrollerini paylaştığı bir dram ve gerilim filmidir. Film, ölüm cezasına karşı bir aktivist olan David Gale’in (Kevin Spacey) ironik şekilde tecavüz ve cinayetle suçlanarak idama mahkûm edilmesi konusunu işler. Adaletin doğası, ölüm cezasının etiği ve gerçeğin karmaşıklığı gibi konuları ele alan bu yapım, izleyiciyi ahlaki bir labirentin içine sokar.

Film, adalet temasını David Gale’in trajik hikâyesiyle açar. Gale, bir felsefe profesörü ve “DeathWatch” adlı bir grubun üyesidir; ölüm cezasının yanlışlığını savunur ve masum insanların idam edildiğini iddia eder. Ancak, yakın arkadaşı Constance Harraway’in (Laura Linney) öldürülmesiyle suçlanıp mahkûm edilmesi, adalet sisteminin ironik bir sınavına dönüşür. Gale’in masumiyetine dair şüpheler, gazeteci Bitsey Bloom’un (Kate Winslet) yaptığı araştırmalarla artar. Bu, adaletin yüzeydeki kararlarla değil, gerçeğin peşinde koşularak bulunabileceğini bize bir kez daha hatırlatır.

Adalet, filmde hukuki sistemin kusurları üzerinden sert bir şekilde sorgulanır. Gale’in davası, önyargılı deliller, medya manipülasyonu ve aceleci yargılamalarla lekelenir. Ölüm cezası gibi geri dönüşü olmayan bir uygulamanın, masum birini yok edebileceği fikri, adaletin kırılganlığını ve hata payını gözler önüne serer. Film, “Sistemin adaleti, gerçekten adil mi?” sorusunu izleyiciye bırakırken, Gale’in idam öncesi son sözleriyle bu eleştiriyi doruğa çıkarır: Sistemin kendi savunucularını bile yok edebilecek bir çelişkidir bu.

Filmin en çarpıcı yönü, adaletin bireysel bir fedakârlıkla yeniden tanımlanmasıdır. Finaldeki çarpıcı ve bir o kadar da korkunç ters köşe, Gale’in masum olduğunu ve Constance ile birlikte ölüm cezasının yanlışlığını kanıtlamak için kendi hayatını feda ettiğini ortaya koyar. Bu, adaletin bazen mahkemelerden çok, toplumsal farkındalık ve vicdan yoluyla arandığını gösterir. Gale’in planı, adaletin bir zaferden ziyade bir mesaj olduğunu ima eder: Masum birinin idam edilmesi, sistemin en büyük adaletsizliğidir ve bu ancak dramatik bir kurbanla kanıtlanabilir.

Bitsey’nin rolü, adaletin gerçeği ortaya çıkarma çabasıyla bağlantısını temsil eder. Onun Gale’in masumiyetini kanıtlayan videoyu bulması, adaletin geç de olsa bir şekilde tecelli edebileceğini düşündürür. Ancak bu zafer, Gale’in ölümüyle gölgelenir ve adaletin tam anlamıyla sağlanamayabileceği hissini bırakır. Film, izleyiciyi “Adalet, birinin hayatını kurtarmak mıdır, yoksa bir yanlışı ifşa etmek midir?” ikilemiyle baş başa bırakır.

Film, adaletin mutlak bir doğruluk değil, insan eliyle şekillenen ve çoğu zaman kusurlu bir kavram olduğunu savunur. Ölüm cezasının etiğine dair güçlü bir eleştiri sunarken, adaletin bazen trajik bir bedel ödenerek arandığını gösterir. Film, hukuki adaletin ötesinde, vicdani bir adalet arayışını yüceltir; ancak bu arayışın ne kadar etkili olduğu sorusunu açık uçlu bırakır. Parker’ın gerilim dolu anlatımı ve Spacey’nin başarılı performansı, bu temayı hem duygusal hem de entelektüel bir düzlemde işler.

FARGO (1996)

Coen Kardeşler’in (Joel ve Ethan Coen) yazıp yönettiği, Frances McDormand, William H. Macy ve Steve Buscemi’nin başrollerini paylaştığı bir kara komedi ve suç filmidir. Film, Minnesota’nın soğuk ve sakin kasabalarında geçen absürt bir suç hikâyesini anlatırken, adaletin hem tesadüfi hem de kaçınılmaz doğasını sorgular. Coen’lerin kendine özgü mizahi ve karanlık üslubuyla, adalet teması sıradan insanların kaotik eylemleri üzerinden işlenir.

Hikâye, borç batağındaki araba satıcısı Jerry Lundegaard’ın (William H. Macy) karısını kaçırtarak kayınpederinden fidye alma planıyla başlar. Ancak bu basit plan, beceriksiz suçlular Carl (Steve Buscemi) ve Gaear’ın (Peter Stormare) olaya dâhil olmasıyla kontrolden çıkar ve cinayetler zincirine dönüşür. Adalet, burada ilk olarak sistematik bir güç olarak değil, tesadüflerin ve insan hatalarının bir sonucu olarak devreye girer. Polis şefi Marge Gunderson (Frances McDormand), sakin ama keskin zekâsıyla bu kaosu çözmeye çalışırken, adaletin temsilcisi haline gelir.

Marge, filmde adaletin somut bir simgesidir. Hamile olmasına rağmen görevine bağlılığı, sakin tavırları ve olayları çözmedeki yetkinliği, adaletin soğukkanlı ve kararlı bir şekilde aranabileceğini gösterir. Onun varlığı, kaotik ve ahlaksız bir dünyada bile adaletin bir şekilde işleyebileceğine dair umutlu olmamızı sağlar. Marge’nin suçluları yakalaması, adaletin tesadüflerden bağımsız olarak, yetkin bir bireyin çabalarıyla sağlanabileceğini ima eder. Ancak Coen’lerin ironik anlatımı, bu adaletin tam bir zafer olmadığını hissettirir; çünkü geride kan, acı ve gözyaşı vardır.

Adalet, filmde suçluların kendi eylemlerinin kurbanı olmasıyla da işler. Jerry’nin planı, açgözlülüğü ve beceriksizliği yüzünden çöker; Carl ve Gaear ise kendi şiddet eğilimleri ve aptallıklarıyla yok olurlar. Gaear’ın Carl’ı vahşice öldürmesi ve ardından Marge tarafından yakalanması, adaletin bazen resmi bir yargıdan çok, suçluların kendi kendini yok etmesiyle gerçekleştiğini gösterir. Bu, noir türünden aşina olduğumuz bir tema olsa da, Fargo bunu kara mizahla harmanlayarak adaletin absürt yanını ortaya koyar.

Film, adaletin ahlaki boyutunu da sorgular. Marge’nin finaldeki, “Bütün bunlar birkaç dolar için miydi?” sorusuyla, suçun anlamsızlığını ve adaletin bu anlamsızlığa bir yanıt aradığını vurgular. Jerry’nin yakalanması ve Gaear’ın cezalandırılması, hukuki adaletin bir biçimidir; ancak Marge’nin huzurlu aile hayatına dönüşü, adaletin yalnızca cezalandırma değil, aynı zamanda iyiliğin ve normalliğin korunması olduğunu hissettirir. Bu kontrast, adaletin hem bireysel hem de toplumsal bir denge arayışı olduğunu anlamamızı sağlar.

Fargo, adaletin ne mutlak bir zafer ne de tamamen tesadüfi olduğunu savunur. Coen Kardeşler, suçun kaotik doğasıyla Marge’nin sakin ama etkili müdahalesi arasında bir gerilim yaratarak, adaletin insan eliyle şekillenen, bazen ironik, bazen de tatmin edici bir eylem olduğunu ortaya koyar. Film, adaletin soğuk ve karlı Minnesota manzarasında bile var olabileceğini, ancak bunun bazen trajikomik bir bedelle geldiğini anlatır. Frances McDormand’ın Oscar kazanan performansı, bu temayı hem duygusal hem de zeki bir şekilde işlemiştir.

V, İNTİKAM İÇİNDİR-V FOR VENDETTA (2005)

James McTeigue’in yönettiği, Wachowski Kardeşler’in senaryosunu yazdığı ve Alan Moore’un aynı adlı çizgi romanından uyarlanan bir distopya filmidir. Hugo Weaving’in V ve Natalie Portman’ın Evey karakterleriyle hayat bulan bu yapım, totaliter bir rejime karşı bireysel direnişin hikâyesini anlatırken, adaletin doğası, meşruiyeti ve bedeli üzerine derin bir sorgulama sunar. Film, adaletin hem kişisel intikam hem de toplumsal dönüşümle kesiştiği bir zeminde işlenir.

Hikâye, yakın gelecekte faşist bir rejimin yönettiği Britanya’da geçer. Maskeli bir anarşist olan V, hükümetin baskıcı politikalarına karşı bir isyan başlatır. Adalet, V’nin gözünde, yıllarca işkence gördüğü ve insanlık dışı deneylere maruz kaldığı bir sistemden intikam almakla başlar. Onun adalet anlayışı, bireysel bir hesaplaşmadır: Hükümetin liderlerini tek tek ortadan kaldırarak, geçmişteki yanlışları cezalandırmayı amaçlar. V’nin ikonik repliği, “Halk korkmamalı hükümetten, hükümet korkmalı halktan,” adaletin yalnızca bireylerin elinde değil, kolektif bir iradeyle de şekillenebileceğini savunur.

Film, adaletin meşruiyetini sorgular. V’nin yöntemleri – bombalamalar, cinayetler ve kaos yaratma – geleneksel adalet anlayışıyla çelişir. O, bir vigilante olarak hukukun ötesine geçer ve kendi ahlaki koduna göre hareket eder. Bu, adaletin kanunla mı yoksa vicdanla mı tanımlanması gerektiği sorusunu ortaya atar. V’nin eylemleri, totaliter rejimin adaletsizliklerine bir yanıt olarak görülebilir; ancak aynı zamanda masumların da zarar gördüğü bir şiddet döngüsü yaratır. Film, izleyiciyi “Adalet için hangi bedel ödenir?” sorusuyla baş başa bırakır.

Evey’nin dönüşümü, adaletin bireysel bir uyanışla bağlantısını temsil eder. Başlangıçta korkak ve pasif bir karakter olan Evey, V’nin rehberliğinde özgürlüğün ve direnişin değerini anlar. Onun işkenceyle dolu “yeniden doğuş” sahnesi, adaletin bazen acı verici bir fedakârlıkla geldiğini gösterir. Evey’nin finalde V’nin planını tamamlaması – Parlamento’yu havaya uçurması – adaletin kişisel intikamdan toplumsal bir devrime evrildiğini simgeler. Bu, adaletin yalnızca cezalandırma değil, aynı zamanda bir sistemin yeniden inşası anlamına gelebileceğini düşündürür.

Hükümet cephesinde ise adalet, baskı ve kontrol aracı olarak çarpıtılır. Şansölye Adam Sutler (John Hurt) ve rejimin liderleri, “düzen” adına işlenen suçları meşrulaştırır. Bu, adaletin otorite tarafından manipüle edildiğinde nasıl bir zulme dönüşebileceğini gözler önüne serer. V’nin bu yozlaşmış adalete karşı çıkışı, adaletin asıl kaynağının halkın iradesi olduğunu öne sürer. Filmin sonunda halkın maskelerle sokağa dökülmesi, adaletin bireyden topluma yayıldığında gerçek gücünü bulduğunu ifade eder.

V for Vendetta, adaletin ne mutlak bir ideal ne de basit bir intikam olduğunu savunur. Film, adaletin kaotik, tartışmalı ve kişisel bir kavram olduğunu, ancak toplumsal bir uyanışla anlam kazandığını gösterir. V’nin maskesi, adaletin anonim bir sembol haline gelebileceğini ve bireylerin bu ideale sahip çıkabileceğini ima eder. Wachowski’lerin görsel estetiği ve politik alt metni, adaletin hem bir isyan hem de bir umut olarak var olabileceğini çarpıcı bir şekilde anlatır. Film, izleyiciyi adaletin bedelini ve değerini sorgulamaya davet ederken, “5 Kasım’ı unutma” sloganıyla bu arayışın zamansızlığını vurgular.[2]


 

1 Jack Nicholson bu repliği filmde doğaçlama olarak söylemiştir. Senaryodaki replik şöyleydi: You already have a truth – Gerçeğe zaten sahipsin.

[2] Bu replik, İngiliz tarihinde gerçek bir olaya dayanan sembolik bir ifadedir. 1605 yılındaki Barut Komplosu‘na gönderme yapar. 5 Kasım 1605’te, Guy Fawkes adında Katolik bir eylemci ve arkadaşları, İngiltere Kralı I. James’i ve Parlamento’yu havaya uçurarak Protestan yönetimini devirmeyi amaçladı. Ancak plan başarısız oldu; Guy Fawkes yakalandı ve komplo engellendi.

Bu olaydan sonra her 5 Kasım’da İngiltere’de Guy Fawkes Gecesi (Bonfire Night) olarak kutlamalar yapılır — ateşler yakılır, havai fişekler atılır ve geleneksel olarak Guy Fawkes’un kuklaları yakılır.

Filmde (ve Alan Moore’un çizgi romanında) bu tarih ve olay, devlet baskısına karşı direnişin ve halkın uyanışının simgesi olarak kullanılır. “V” karakteri, totaliter rejime karşı bir isyan başlatırken Guy Fawkes maskesi takar ve 5 Kasım’ı “unutulmaması gereken bir gün” olarak hatırlatır. Yani bu replik, özgürlük, isyan ve hafızanın gücü üzerine bir mesaj taşır.

Bu ifade günümüzde de protesto ve aktivizm sembolü olarak birçok farklı bağlamda kullanılmaya devam etmektedir.

KIRMIZI EV

BÖLÜM 1

“Buket, tatlım.”

“Neler oluyor?”

“Buket dinle…”

“Neden silahın var?”

“Beni dinler misin? Her şeyi anlatamam, dışarda birileri var.”

“Dışarda kim var?”

“Kim olduğu ne fark eder? Buradan hemen ayrılmalısın. Güvenli yerde olmalısın.”

“Anlamıyorum. Kimden kaçıyoruz?”

“Fazla vaktimiz yok. Daha fazla soru sorma lütfen. Bunu al, hemen yeni aldığımız eve git.”

“Bunlar ne anlama geliyor? Bu zarfta ne var?”

“İçinde her şey yazılı. Sakın kaybetme. Sadece sakin ol, panikleme ve dediğimi yap. Arka kapıdan çık. Ön kapıyı gözetliyorlar.”

“Anlamıyorum Onur.”

“Anlamana gerek yok. Sadece arkana bakmadan buradan kaç.”

“Peki ya sen, sen ne olacaksın?”

“Beni düşünme. Git hemen. Git!”

***

Gökyüzü, dolunayın aydınlattığı kasvetli gecede parıldayan yıldızlarla bezenmişti. Şehirde in cin top oynuyordu. Uzaktan gelen köpek sesleri dışında sokaklar sessizdi. Şehir, sırlarla dolu bir geceye hazırlanıyordu. Buket, arka kapıdan usulca çıktı. Elindeki zarfı sıkıca tuttu. Arkasına bakmadan yeni aldıkları eve koşmaya başladı. Karanlık sokaklarda hızla ilerlerken, elindeki zarfın içeriğini düşündü. Evin önüne geldiğinde anahtarı cebinden çıkardı. Titreyen elleriyle kapıyı açtı, içeri girdi. Hızlı adımlarla oturma odasına geçti. Zarfın içindekileri masaya gelişigüzel yaydı. Zarfın içinden belgeler, karmaşık finansal işlemler, haritalar ve eşinin elle yazdığı notlar çıktı. Onur’u düşündü. Bu evi onun için almış, en sevdiği renge boyatmıştı. Kırmızıya… 

Gözünden akan yaşları sildi. Belgeleri incelemeye başladı. Evrakta tekrarlayan bir isim dikkatini çekti ancak hiçbir şey anlamadı. Aklı Onur’daydı. Ölmüş müydü, yaşıyor muydu? Belgelerin arasında bir kartvizit fark etti. Üzerinde bir telefon numarası ve bir kod yazılıydı. Kırmızı Ev, Kuzgun…

Onur’un kaleme aldığı bir not buldu. Açıp hızla okudu. Notta kartvizitteki telefona şifreyi ve yazılanları mesajla iletmesi gerektiği yazılıydı. Zihni darmaduman olmuştu. Olanlar hakkında bir yargıya varmakta zorlanıyordu. Hızlı hareket etmeliydi. Şifreyi ve mesajı kartvizitin üstündeki numaraya attı. Kısa bir süre sessizlik oldu. Ardından telefona mesaj geldi.

Mesaj alındı. Bir yere ayrılma.”

***

Başkomiser Işıl, İstanbul’daki tarihi eser kaçakçılığı soruşturmasında gösterdiği başarıdan dolayı İstanbul Emniyeti’ndeki görevinden Tarsus’a atanalı neredeyse iki yıl olmuştu. Görev değişikliği, onun için bir tür sürgün gibiydi. İstanbul’un serin havasından sonra Akdeniz’in nemi altında boğuluyordu. Sıcak yatağına uzanmıştı, günün yorgunluğunu üzerinde hissediyordu. Perdeler hafifçe dalgalanıyor, odasına dolan ay ışığı yüzüne düşüyordu. Derin bir uykuya dalmak üzereyken, telefonun tiz ziliyle irkilerek doğruldu. Saat gece yarısını geçiyordu. Ekrandaki numara yüzünden kalbi hızla atmaya başladı; böyle bir saatte gelen özel çağrı, sıra dışıydı. Mesajı açtı. “Kırmızı Ev… Kuzgun

Mesaj, yıllardır birlikte çalıştığı “Kuzgun” kod adlı polis memuruna aitti. Adam Tarsus’ta yürütülen operasyonda tarihi eser kaçakçıları arasına sızdırılan gizli bir polisti. Başkomiser Işıl, Kuzgun’u bu işin içine sokarak çok büyük bir risk almıştı. Mesajda, kırmızı eve gelmesini istemişti. Buluşma yeri değiştirilmişti. Bu işte bir tuzak olabileceğini düşündü. Demek ki Kuzgun’un konumu ve sahip olduğu bilgiler tehlikeye girmişti ve hızlı harekete geçmesi gerekiyordu. “Mesaj alındı, bir yere ayrılma” mesajını attı. Ardından ilk kararlaştıkları adresi kontrol etmesi için Komiser Vedat’a mesaj gönderdi.

Vakit kaybetmeden kalktı. Üzerine koyu renkli, rahat hareket edebileceği bir kıyafet seçti. Siyah deri bir ceket, altına dar kesim koyu renk kot pantolon ve spor ayakkabısını giydi. Saçlarını sıkı bir atkuyruğu yaptı. Silahını kemerine yerleştirdi. Cep telefonunu ve kimliğini cebine koydu. Gizli operasyonların en zor tarafı, zamanın her an daralıyor olmasıydı. Zihninde binlerce soru yankılanırken, tek bir hedefi vardı: Değişen buluşma adresindeki Kuzgun’a ulaşmak.

***

Buket, şaşkınlık ve endişe içinde telefona baktı. Neler oluyordu, kim geliyordu? Ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Kiminle görüşmüştü? Bu kişi yeni aldıkları evi nereden biliyordu? Öfkeyle Onur’un kendisini ne tür bir tehlikeye attığını düşündü. Geri dönemezdi. Beklemekten başka çaresi yoktu. Odanın ışıklarını kapattı. Her geçen dakika korku, etrafını saran karanlık gibi yoğunlaşmaya başladı. Evin içini dolduran eşyaların gölgesi daha uzun ve tehditkâr görünüyordu. Sanki eşyaların ardında gözle görülmeyen varlıklar kendisini izliyordu. Zaman geçtikçe, zihninde sorular ve endişeler çoğaldı. Pencereye gidip perdeyi hafifçe araladı. Dışarısı oldukça sessizdi. Ancak bu sessizlik huzur verici cinsten değildi fırtına öncesi olduğu gibi tehditkârdı. Ayın solgun ışığı, etrafı aydınlatmak yerine, dışarıyı daha korkunç bir hale getiriyordu. Her an birinin ya da bir şeyin karanlıktan çıkıp içeriye atlayacağını hissetti. Birilerinin kapıyı kırarak içeri gireceği korkusuyla bekledi. Camdan dışarı bakarak geçen dakikalar, saatler gibi gelmeye başladı. Pencereden uzaklaştı. Odada bir süre dolaştı. Bir çatırtı duydu. Kapının önünde bir hareketlilik hissetti. Karanlıkta bir şeyler seçmeye çalıştı, ama hiçbir şey göremedi. Kalbi hızla çarpmaya başladı. İçindeki korkuya rağmen küçük pencereden dışarı baktı. Kapının önünde biri vardı. Kapı çalındı.

“Kim o?” dedi korkuyla.

“Kırmızı Ev, Kuzgun.”

Duyduğu ses bir kadına aitti. Kapıyı yavaşça açtı. Karşısındaki yüz, kendisi gibi şaşkınlıkla bakıyordu. “Güvende olmanız gerekiyor. Hemen gitmeliyiz.” “Kimsiniz?”

“İsmim Ayla.”

“Kocamı nerden tanıyorsun?”

“Sorularının cevabını alacaksın ancak burada değil.”

Buket, kadının ciddi tavrından etkilendi. Ona güvenmeye karar verdi. Hızla eşyalarını topladı ve kadının peşine düştü. Evin arka kapısından hızla çıktılar. Şehrin labirent gibi dar sokaklarında gözden kayboldular.

***

Bunaltıcı bir akşamdı. Sokak lambalarının ışıkları karanlığı yutmaya yetmiyordu. Komiser Vedat, arabasına bindi. Kontak anahtarını ilk çevirişinde çalışmasına şaşırdı. Akşam trafiği azalmıştı. Yol boyunca kırmızı ışığa yakalanmadan emniyetteki odasına tam vaktinde kavuştu. Bugün her şey istediği gibi geçmişti. Büyük bir keyifle çalışma masasına oturdu. Masasındaki dosyaları incelemeye başladı. Daha sonra hepsini bir kenara itti. Sırtını sandalyeye yaslayarak gerindi. Tam o esnada cep telefonuna Başkomiser Işıl’dan bir mesaj geldi. Belirtilen adreste olması isteniyordu. Suratı asıldı. Gözleri bir nemrut heykeli gibi donuklaştı. Sandalyeden sıkkınlıkla kalktı, hızla odadan ayrıldı.

Başkomiser Işıl’ın verdiği adrese giderken Komiser Vedat’ın zihni karmaşık düşüncelerle doluydu. Eve yaklaştığında derin bir nefes aldı ve karanlık sokağın sessizliğinde ilerledi. Kapının önünde durdu. Etrafını kolaçan etti. Her zaman olduğu gibi temkinliydi. İçeri girdi. Evde yerde hareketsiz yatan ceset dışında kimse yoktu.

Bir saat sonra olay yeri ve adli tıp ekipleri evin her yerine dağılmıştı. Etraftaki telaş ve koşuşturmaca, evin üstüne çöken gergin manzarayı daha da arttırıyordu. Başkomiser Işıl, üst kata çıktı. Kuzgun’un cesedi yerde boylu boyunca uzanıyordu. Başkomiser Işıl’ın yüzü gerildi. Omuzları çökmüştü. Komiser Vedat’ı görünce hızla toparlandı.

“Burada neler oluyor?” diye sordu Başkomiser Işıl.

“İsmi Onur. Buket adında bir eşi var. Çocukları yok.

“Cinayet mahallini detaylı bir şekilde incelediniz mi?”

“Evet. Kurbanın eşi evde yok.”

“Kayıp mı?”

“Öyle tahmin ediyoruz. Kadın şüpheli görünüyor. Bir aldatma meselesi söz konusu olabilir.”

“Aldatma mı? Nasıl bu sonuca vardın?”

“Kurbanın telefon kayıtlarını incelettik. Son birkaç haftadır aynı numarayla sürekli görüşmüş. Ayrıca, komşuların dediğine göre Onur’un bir ilişkisi olduğu dedikoduları var. Çiftin arasında büyük bir tartışma yaşanmış olabileceğini düşünüyorum.”

“Peki, o numaranın sahibini bulabildiniz mi?”

“Evet. Numara, Ayla Karahan adında birine ait.”

“Cinayet mahallinde başka ne buldun?”

“Onur’un Ayla’ya yazdığı bir mektup bulduk. İlişkilerinin ortaya çıkmasından korktuğunu, takip edildiğini ve bir çözüm bulmaları gerektiğini, bulamazsa bunun kendisinin sonu olacağını yazmış. Mektubu eşi görmüş olmalı.”

“Bu mektup işi daha da karıştırıyor. Yazının Onur’un el yazısı olup olmadığından emin olmalıyız. Tabi gerçek ismi Onur’sa.”

“Bu olay göründüğünden daha farklı.  Kadının mektup dışında önemli bir şeyleri alıp kaçmış olmasından şüpheleniyorum.”

“Ne gibi?”

“Etrafına bir baksana, her taraf darmadağınık.  Çekmeceler, dolaplar… İçeride fırtına kopmuş gibi. Sanki bir şey aranmış. Ayrıca ekiplere eşkâl verdim. Her yerde arıyorlar,” dedi.

Konuşma bittiğinde odada yalnızca gerilim hâkimdi. Birkaç saniye sonra, Başkomiser Işıl, derin bir nefes aldı. “Bu konuda daha fazla ilerlemek için derin bir soruşturma gerekecek. Burada kal ve ekiplere gerekli yönlendirmeleri yap,” diyerek olay yerini terk etti.

***

Dışarıdan bakılınca garajın içi Buket’e sıradan görünmüştü. Kendisini buraya getiren kadın saatler önce gitmişti. Burası bir nevi modern bir sığınaktı. Garaj, güvenlik kameraları, yiyecek ve su stoğu, birkaç bilgisayar ve iletişim cihazıyla donatılmıştı. Garajın kapısı yavaşça açıldı. Kadın elinde yiyeceklerle içeri girdi. Hafifçe gülümsedi.

“Umarım çok bekletmedim. Aç olmalısınız,” diyerek elindeki poşeti masaya bıraktı.

Buket temkinliydi. Gözlerini kadından ayırmadan sordu:

“Kimsiniz, burası neresi, Onur’u nereden tanıyorsunuz?”

“Ben Başkomiser Işıl. Kod adım Ayla. Korkma, burada güvende olacaksın.”

Buket’in kalbi hızla atmaya başladı, heyecanının tüm bedenini ele geçirmemesi için mücadele ederken bir yandan da sakince Işıl’ı dinlemeye çalışıyordu.

“Eşiniz Onur, kod adıyla Kuzgun, bize çok değerli bilgiler taşıyordu. Onur’un size verdiği belgeler çok önemli. Şimdi, güvende kalmanız ve bu belgeleri korumamız gerekiyor.”

Işıl elini uzattı. Buket’ten belgeleri aldı. Hepsini tek tek kontrol etti. Onur’un bıraktığı bu belgeler, kaçakçılık çetesinin faaliyetlerini detaylandıran kanıtlarla doluydu. İçinde emekli bürokratlar ile iş adamlarından emniyete kadar uzanan kişilerin olduğu bir tarihi eser kaçakçılığı şebekesinden bahsediliyordu. Bir isim gözbebeklerinin büyümesine neden oldu. “Hepsini okudunuz mu?” dedi.

Buket bir an duraksadı. Bu soruyu beklemiyordu.

“Okumaya fırsatım olmadı. Sadece şifreli mesajı okudum ve size ulaştım.”

Başkomiser Işıl, kapıya yöneldi. Buket hızla Işıl’a koştu, kollarından tutup kendine çevirdi.

“Mantıklı bir açıklama yapmadan öylece gidemezsin.”

“Burada kal ve dışarıyla iletişim kurma. Eğer bir şey olursa, şu butona bas.” dedi Işıl, duvardaki kırmızı butonu işaret ederek. “Hemen gelirim.”

“Bu belgeler ne anlama geliyor.”

Işıl “Bunu senin kadar ben de merak ediyorum,” dedikten sonra çıktı.

Yaklaşık bir saat sonra Başkomiser Işıl geri geldi. Gözleri kararlılıkla doluydu.

“Buket, sana bir şeyi söylemek zorundayım…” dedi, sesi öncekinden daha yumuşaktı.

Buket’in nefesi sıklaştı. “Ne oldu?”

Işıl derin bir iç çekti. “Onur… Dün gece öldürüldü.”

Garajın içi aniden buz gibi oldu. Buket’in yüzü kaskatı kesildi. Bir an hiçbir şey duymadı, sanki tüm dünya sessizliğe gömülmüştü.

“Hayır…” diye fısıldadı, başını iki yana sallayarak. “Bu mümkün değil… Hayır, hayır, hayır! Onur ölmez! O güçlüdür, bana döneceğini söyledi!”

Işıl, Buket’in bu tepkisini bekliyordu ama yine de kadının acısını görmek canını yaktı. Sessizce, onun yanında durmaya devam etti.

Buket bir anda ayağa kalktı, sendeledi. “Bana yalan söylüyorsun! O… O bir şekilde kaçmıştır, değil mi?”

Işıl, Buket’in kollarını nazikçe tuttu. “Keşke öyle olsaydı. Onur’un… bir tuzağa düştüğünü düşünüyoruz.”

“Kim… Kim yaptı?”

Işıl gözlerini kaçırmadan yanıt verdi.

“Onur, katilin kim olduğunu ve neden peşinde olduğunu belgelerde çeşitli kez yazmış. Bu belgeler… Onur’un hayatına mal olan bilgiler içeriyor.”

Buket yumruklarını sıktı, gözlerinden öfke ve acı fışkırıyordu. “O zaman ne yapmamız gerekiyor?”

“Onur’un başladığı işi bitireceğiz. Bu belgelerle Onur’un katilini yakalayabiliriz Buket,” dedi sakin ama otoriter bir sesle.

“Nasıl?”

“Bu işin sonunu getirmemiz için senin yardımına ihtiyacım var.”

Buket, Işıl’a güvenmekten başka çaresi olmadığını biliyordu.

“Ne yapmam gerekiyor?” diye sordu, sesinde hafif bir titreme vardı.

Işıl, Buket’in gözlerinin içine baktı.

“Bu bilgilerin elinde olduğunu bildiği için katil seni de hedef alabilir. Onun güvenini kazanmak zorundayız. Bir planım var. Ama önce bu belgelerde okumadığın ve bilmen gereken şeyler var.”

Işıl, Buket’e belgeleri uzattı.

“Onur’un katilini tuzağa çekeceğiz. Onu buluşmaya ikna etmelisin. Katil Onur’u tanımıyordu. Seni hiç tanımıyor. Ona, evrağı bulduğunu ve bunları teslim etmek istediğini söylemelisin. Elbette, ben her adımda seni izliyor olacağım.”

Buket, Işıl’ın planını dinlerken, içindeki korku ve intikam isteği karışık duygulara dönüştü. Şu an önceliği kocasını öldüren katili adalete teslim etmek olmalıydı. Işıl’ın verdiği telefona bir mesaj yolladı. Ardından gönderdiği mesajı telefondan hemen sildi.  Tam o sırada, Işıl’ın telefonu çalmaya başladı. Işıl, kısa bir tereddütten sonra önemli olduğunu söyleyerek özür diledi, dışarı çıktı. Şimdi telefon etmek için en doğru zamandı.

***

Komiser Vedat olay yerinden ayrılmış, uzun ve yorucu bir güne başlamıştı. Mola için kafeye gelmişti. Kahvesini yudumlarken telefonuna bir mesaj geldi. Mesajı okuyunca bir an duraksadı. İçindeki telaşı bastırmaya çalıştı. Gelen mesaj, durumu daha da karmaşık hale getirmişti ve bunu kimseyle paylaşmadan hemen harekete geçmeliydi. Emin olmak için mesajı tekrar okudu. Tam o esnada telefonu çaldı. Arayan mesajın sahibiydi. Derin bir nefes aldı, telefonu açtı. Arayan kişinin verdiği isimleri ve bilgileri dikkatlice dinledi. Ses bir kadına aitti. Duydukları karşısında göz bebekleri büyüdü. Öfkesi tüm vücuduna yayıldı. Karşısındaki kişi bir plan yapmış ve onu verdiği adreste buluşmaya davet ediyordu. Bu bir tuzak olabilirdi. Risk alması gerekiyordu. Ancak eline büyük bir şans geçmişti. ‘Son şans’dan daha cezbedici ve etkili bir söz olamazdı. Son şanslar risk taşırdı ama kaçırıldı mı bir ömür boyu insanın yakasını bırakmayacağını çok acı tecrübelerle deneyimlemişti. Başkomiser Işıl’dan önce bu olayı bitirmesi kariyeri ve hayal ettiği geleceği için önemliydi. Yüzündeki gerginlik daha da belirdi. Ahizenin diğer ucundan gelen bilgiler, çetenin sonunu getirebilecek güçteydi. Bu fırsatı değerlendirmek için hazırlıklıydı. Tuzak da olsa plana sadık kalmaya karar verdi. Kendini bir kadın karşısında her zaman avantajlı hissederdi.

İşler düşündüğünden daha gizemli bir hal alıyordu. Etrafta herhangi biri olup olmadığını kontrol ettikten sonra kafeden çıktı. Arabasına bindi. Bu olaya Işıl’dan önce son noktayı koyması mesleki kariyeri için önemliydi. Onun şehre gelmesiyle başkomiserlik hayali suya düşmüştü. Başkomiser Işıl’ın göz ardı edilebilecek bir kadın olmadığını emniyete başkomiser olarak atandığı gün anlamıştı. Aracını çalıştırdı. Bugün bu işi bitirmeliydi. Işıl gitmeliydi. Verdiği kararın etkisiyle gaz pedalına daha sert bastı. Hızla uzaklaştı.

***

Buket, Başkomiser Işıl’ın planını uygulamak için kafeye giderken, içinde taşıdığı korkuyu yenmeye çalışıyordu. Çantasında, Işıl’ın verdiği belgeler duruyordu. Buluşma yerine gitmeden önce belgedeki her satırı okumuş ve daha sonra katili aramıştı. Buluşma yerine geldiğinde, Komiser Vedat kendisini bekliyordu. Gözlerindeki soğuk bakış, Buket’in tüylerini diken diken etti ama korkusunu belli etmemeye çalıştı, elleri birbirine kenetlenmiş halde oturdu. Kafenin içindeki hava, tıpkı ruh hali gibi soğuktu. Kocası Onur’un ölümünden sonra hayatı alt üst olmuştu; ama şimdi, katilin kim olduğunu biliyordu. Pazarlık yapacaktı. Bu fikir, aklını zorluyordu. Nasıl olur da bir insan, sevdiği kişinin ardından pazarlık yapabilirdi? İçindeki öfke ve acı birbirine karışıyordu. Kalbi hızla çarpıyordu ama dışarıdan sakin görünmeye çalışıyordu. Zayıf görülmeyi istemiyordu. Gözlerinin derinliklerinde, Onur’un kendisine bakan sevgi dolu son bakışları defalarca canlanıyordu. Olayın arkasındaki motivasyonu öğrenmek, gerçeği ortaya çıkarmak zorundaydı. Bu durum intikam duygularını daha da arttırıyordu. Böyle bir caniliği yapan kişinin hak ettiği yerde olmasını istiyordu. Katilin soğukkanlı yüzü aklına geldikçe içindeki nefret daha da alevleniyordu. Onur’un kendisine verdiği belgelerdeki her cümle bir bıçak gibi içine saplanmıştı. Komiser Vedat karşısında sakince oturuyor, Buket’in yüzüne bakıyordu.  Buket masanın kenarını sıkıca kavradı. Bir an bile olsa kontrolünü kaybetmekten korkuyordu. İçindeki sesler, birbirine karışıyordu. “Onu öldür. İntikamını al,” diyordu bir ses. Katil, kimsenin iyiliğini ve merhametini hak etmiyordu. Ama mantığı, bunu yapmanın daha büyük bir kayba yol açacağını söylüyordu. O masaya oturmasının tek nedeni vardı: Gerçekleri ortaya çıkarmak ve adaleti sağlamak. Ama adalet, bu kadar karmaşık ve acımasız mı olmalıydı? Belki de katilin, bu pazarlık masasını planlaması bile onun zaferiydi. İçindeki öfke ile masadaki dengeyi korumaya çalışıyordu.

Pazarlık başlamıştı. Başkomiser Işıl’ın uzaktan kendisini izlediğini biliyordu. Ne kadar soğukkanlı konuşmaya çalışsa da söylediği her kelimenin altında bir tehditle karşı karşıya olduğu hissediliyordu. Komiser Vedat’ın gözleri, her şeyi biliyormuş ve her an her şeyi yapacakmış gibi sabitlenmişti. Vedat konuşmaya devam etti:

“Kimsin ve Onur’u nerden tanıyorsun?”

“O seni ilgilendirmez. İlgilenmen gereken daha önemli sorular var?”

“Elinde ne var?”

Buket çantasından belgeleri çıkardı. Her şeyi planladıkları gibi yürütüyordu.

“Onur’dan kalan belgeler bunlar.”

Komiser Vedat, belgeleri inceliyormuş gibi yaptı. Yüzü gerginleşti. Buket’le göz göze geldiler. Katil açığa çıkmıştı ve Buket, en baştan katilin gerçek kimliğini biliyordu. Tam o sırada Başkomiser Işıl elindeki silahla masaya yaklaştı. Ancak kafeye giren sivil polisler Işıl’ın dikkatini dağıttı.  Işıl, bir şeylerin ters gittiğini anladı ama tepki vermekte geç kalmıştı. Komiser Vedat elindeki silahı Işıl’a doğrulttu. Polis ekibi, gerçek katili kıskıvrak yakalamak için harekete geçmişti. Başkomiser Işıl, panik içinde koştu. Buket’i kollarından yakalayıp sol koluyla boğazını sardı. Silahını Buket’in başına dayadı.

“Kimse yaklaşmasın yoksa onu öldürürüm! En ufak bir hatada affetmem,” diye bağırdı.

Komiser Vedat, Işıl’ın bu hamlesine hazırlıklıydı ama Buket’in güvenliğini de düşünmek zorundaydı.

“Sakin ol Işıl, bunu yapmana gerek yok,” dedi, Işıl’ın dikkatini dağıtmaya çalışarak.

Tam o anda, Buket cesur bir hareketle Işıl’ın koluna vurup silahı yere düşürmeye çalıştı. Ancak bu hamle sırasında Işıl tetiği çekti ve kurşun Buket’in omzuna isabet etti. Buket, acı içinde yere yığılırken, Komiser Vedat ve ekibi hızlıca müdahale edip Işıl’ı etkisiz hale getirdi. Komiser Vedat Buket’i kucaklarken “Ambulans çağırın, hemen! diye talimat verdi.

Buket bilincini kaybetmeden önce Komiser Vedat’ın gözlerine baktı.

“Başardık mı?” diye fısıldadı.

“Evet Buket, başardık, şimdi dinlen, seni kurtaracağız,” dedi Komiser Vedat, sakin bir ses tonuyla.

Buket, ambulansla hastaneye kaldırıldı ve ameliyata alındı. Kurşun hayati bir noktaya isabet etmemişti, bu yüzden tedavi sonrasında hayatta kalmayı başardı. Ancak bu olay, onun hayatında derin izler bırakacaktı. Işıl’ın yakalanmasının ardından, çetenin diğer üyeleri de bir bir yakalandı ve tarihi eser kaçakçılığı çetesi tamamen çökertildi. Komiser Vedat, ekibiyle birlikte bu zorlu mücadeleden galip çıkmıştı., Vedat Buket’i hastanede ziyaret etti.

“Çok cesurdun, Buket. Telefonuma mesaj atman ve ardından bana anlattığın muhteşem plan olmasaydı bu işi başaramazdık. Katilin Işıl olduğunu nasıl anladın?”

“O kırmızı eve gelmeden tüm belgeleri okumuştum. Onur’un bana verdiği evraklarda Başkomiser Işıl’ın ismi geçiyordu. Bana evrakların tümünü okuyup okumadığını sordu. Tabi okumadığımı söyledim. Daha sonra sana vermem gereken belgeleri incelediğimde kendi isminin yazılı olduğu sayfaları değiştirip senin ismini yazdığını fark ettim.”

“İnan bana, Onur şu an seni ve yaptıklarını görüyordur. Eşinin intikamını aldık ve sayende birçok insan ve emniyet teşkilatı bu tehlikeli kişilerin elinden kurtuldu.”

Buket, Komiser Vedat’a minnetle baktı.

“Onur’un hatırası için yapmam gerekeni yaptım. Bu, onun için bir veda oldu.”

Buket, kocasının intikamını almış, Komiser Vedat ise suç dünyası karşısında galip gelmiş ve elde ettiği başarıdan dolayı başkomiser olmuştu.

FREDRİC BROWN’UN GÜLEN KASAP ÖYKÜSÜNE İLİŞKİN BİR OTOPSİ

Geçen sayımızda Kilitli Oda Muammaları seçkisiyle ilgili bir incelemeyi ve kitabı dilimize kazandıran Algan Sezgintüredi ile yapılan bir söyleşiyi okumuştuk. Ben de bu günlerde tadını çıkara çıkara okuduğum o seçkideki Fredric Brown’un Gülen Kasap öyküsüne değinmek istiyorum. Bazen okuduğunuz metni öyle beğenirsiniz ki arkanıza yaslanıp bir süre beyninizdeki hazzın tadını çıkarır sonra da bununla ilgili konuşmalıyım diye kıvranırsınız. Bir suç öyküsünden öte kurgusu ve üzerine oturduğu formülüyle her okuru büyüleyecek cinsten bir metinden söz ederken merak etmeyin öykünün tadını kaçıracak bir yazı yazmadım. Tersine keyfi paylaşalım istiyorum. Kilitli Oda Muammaları’nın 280. sayfasındayız. Değişik bir adalet arayışını, girift bir suç öyküsünü, özenle planlanmış bir metni okumaya hazır olun.

Karakterlerin işlevleriyle başlamak istiyorum.

Anlatıcılar ve olayı gözlemleyenler Bill ve Kathy hem şimdi öyküsünde (şimdiki zamanda geçen öyküde) hem geçmiş öyküdeki kahramanlardır.

Wally, şimdi öyküsünde açıcı /çözümleyici sorular soran bir anlamda okur sesi/akıl yürütücü karakterdir.

Len Gambit oyunun şahı bana göre. Öykü boyunca sıradan bir insandır ama öykünün sonuna doğru garip bir biçimde ölen ve zekâsı finalde anlaşılan karakterdir. Bana göre öykünün eksen karakteri odur.

Cüce Joe Laska, satranç sahneleri için ama asıl finalde kullanılmak üzere var edilmiş karakterdir. Alışılmadık biçimde sirk yaşamından sonra ve bedensel dezavantajlarına rağmen günlük yaşama uyum sağlamış, otoriter ve çok zeki bir kimliktir. Satranç ustasıdır.

Gülen Kasap Gerry Kramer, öyküye adını veren, eksen karakter gibi görünen, okurun akıl yürütmesinde kafa karıştırıcı unsur olarak büyücülük özelliği belirtilen, kötücül karakter. İlkin yazar dikkatleri onun üzerine odaklar. Sonrasındaysa adeta mermi sekmesi gibi seken olaylar hiç planlamadığı şekilde onun aleyhine gelişir. 

Dorothy, Len’in karısı, çatışma unsurunun kaynağı. İki erkek arasındaki (Len ve Gerry) rekabet nesnesi deyim yerindeyse.

Şimdi metnin içine girebilir, özelliklerine bakabiliriz sanırım.

Metnin (çerçeve öyküdür) ilk paragrafında bir ölüm haberi üzerine anlatıcı karakterlerin konuşmalarını duyarız. Bu konuşma hemen okurun gerçek olayla bağ kurmasını sağlar.

Çerçeve öykü ve iki suç öyküsü iç içe anlatılmıştır. Üç katmanı şöyle düzenleyebiliriz.

Birinci katman gazete haberidir. Cüce’nin ölümü ile başlar (şimdi öyküsü, çerçeve öykü).

İkinci katman linç vakasıdır (geçmişteki öykü).

Üçüncü katman gerçek öyküdür (geçmiş-linçle bağlantılı olay).

Birinci katman öykü ‘şimdi’dir ve bir grup iskambil oynamaktadır. Aralarındaki konuşmalardan anlatıcı karakterler Bill ve Kathy’nin geçmişte tanık olduklarına gideriz. Yazar daha baştan ipuçlarını metnin içine çok şık bir şekilde yerleştirmiştir.

“Cesede doğru giden iki çift ayak izi vardı ama cesetten uzaklaşan yoktu.” Okurun kafası çalışmaya başlar; ne oldu?

İkinci ipucu, kafa karıştırıcı, aynı zamanda açıcı şekilde “Bir çift ayak izi karla kaplı bir arazinin ortasına kadar gidip durduktan sonra nasıl yoluna devam etmez veya geri dönmez?” cümlesidir.

Bu cümle üzerine şimdiki çerçeve öyküde grup akıl yürütmeler ve bunların çürütülmesine ilişkin konuşmalar yaparlar.

Gelelim üçüncü ipucuna, “Ne vardı peki arazinin ortasında?” diye sorar Wally. Bill yanıtlar, “Ölüm.”

Susarlar. Wally tekrar sorar, “E peki, cesede doğru giden ama cesetten uzaklaşmayan ayak izleri?” Bu soru cevapsız kalır. Yazar geri sıçrama yaparak Roland Barthes’ın dediği spazm noktasında bizi şaşkın bırakma sadizmini gösterir. Buraya bir boşluk bırakıp anlatıcı Bill’e sözü verir ve geçmişe gidilir.

Dördüncü ipucu, kalp pili olduğu söylenen adamdır, Len Wilson’la tanışırız.

Yazar tam da bu noktada okuru bir ara olayla (Bill az daha ezilecekti) oyalayıp sabırsızlanmamızı sağlamıştır.

Beşinci ipucu, Len’e nitrogliserinli hap içirme anıdır. Bu bize Len’in yaşamının pamuk ipliğine bağlı olduğunu hissettirir.

Buraya kadar tekinsiz, büyücü, sihirbaz eskisi bir kasap, onun hikayesini bilen, ondan sakınmayan hatta onun üzerinde etkisi olan cüce Joe ve Len’le okur iyice tanışır. Kasapla Len’in arasındaki sorunun ne olduğunu Cüce’den (Bill’e anlatır) öğreniriz.

Altıncı ipucu, cücenin kasapla ilgili sözleridir. “Ama büyüye devam ediyor. Kara cinsinden, ciddi cinsinden yalnız.” Yazar burada neredeyse okuru bir büyü meselesi olduğuna iyice inandırmak istemektedir. Hemen ardından nedeni gelir. Kasap Len’in hanımına eskiden aşıktır, Len’le evlenmesini hazmedememiştir. Büyüyle Len’den kurtulmak istemektedir. Bunu cüce anlatır. Sürekli büyüden söz edilmesine rağmen yazar okuru gerçekliğe aniden çekiverir. Şöyle,

“O bebek” dedim. “Mum bebek Kramer’in Len’in doğal yollardan ölmesini beklemek istemediği anlamına mı geliyor? Kramer cidden inanıyor mu o tür büyüye?”

Cüce alaycı bir bakış attı “O tür büyüler bazen işe yarar” dedi. “Len’e gösterdiğinde az daha işi hallediyordu. Kendin gördün.”

MUM BEBEK = TAHRİK UNSURU +KALP HASTASIYLA KAVGA +/- ÖLÜME GİDEN YOL

diye bir denklem kurulur. Doğa üstü meselelerden uzaklaşırız birden.

Yazar burada bakışımızı Kathy ve cücenin satranç oyununa çevirir. “Bana atı kaptırması gambitmiş meğer,” der Kathy. Okur bu satranç yöntemini cebine koymalı. Çünkü metnin şıklığı bu gambit sözcüğünde gizli.

Sekizinci ipucuna geliyorum. Okur polis anlatıcı Bill’in aklından geçirip söyleyemediği bir cümle duyar. “Tabii, Len’in belki şehre gidip daha hafif, daha uzun yaşayabileceği bir işe girmesindense çiftlikte kalıp ölümüne çalışmasını tercih eder,” demek geldi içimden. Ama ses çıkarmadım.

Geliyoruz şok noktasına, hâlâ geçmişteyiz, gazete manşetini okuyoruz: Büyük harflerle ve boşluk ortasında. “Corbyville’de Bir Kasap Linç edildi.” Okur olarak bunu hiç beklemiyorduk. Len ölebilirdi, Len kasapla kavga edebilirdi, başka şeyler de olabilirdi ama kasap linç edilmiş.

Bir başka şok noktası hemen peşinden gelir. Kasabın linç edilmesini tek cümlede söyler yazar ve vuruculuğunu daha güçlü hissettirir konunun. Bunu buraya yazmayacağım elbette.

Dokuzuncu ipucu, cücenin dükkanındaki tabeladır. Bu da büyük harflerle ve boşluk içine yazılmıştır: Pazartesi’ye kadar kapalı.

O ana kadar Kasap Kramer’in linçi ile şaşkın edilen okura kardaki ayak izi “muamması” tekrar hatırlatılır. Gizem Şikagolu muhabirin ağzından pekiştirilir. “Len Wilson’dan nefret ediyorsa ve kara büyüye başvurduysa…” Bir şüphe tohumu daha…

Birkaç satır sonra olay yerinden ayrılan Billy ve Kathy’nin konuşmasına tanık oluruz. Onlar olayı çözmüşlerdir. Ama okur hala spazm zamanında kıvranmaktadır. Burada okurun sesi/sözcüsü şimdi-çerçeve öyküde kâğıt oynayanlardan Wally’dir. Sorduğu irdeleyici sorularla olayın kafamızda toparlanmasını sağlar. Üç adımda Billy ve Wally diyaloğuyla yazar olayın gerçek yüzünü açıklar. Ama okuru bir şok daha beklemektedir. Final çok keyiflidir.

Bu öyküde mekânın işlevi hava koşuluyla birleştirilerek neredeyse öykünün var edilmesine neden olmuştur kanımca. Kar yağışıyla uçsuz bucaksız ve irkiltici görünen arazi. Soğuk algısını tetikleyen, mekânda ayak izinin gizemi öykünün düğüm noktasıdır.

Satranç motifinin kullanımına değinmeden geçmeyelim. Cüce Joe ve Kathy arasındaki maç bir tabloyken öykünün bütününe projeksiyon yapan hatta diyebilirim ki öykünün geometrisini oluşturan bir unsur. Özellikle gambit tanımı üzerine olağanüstü bir şıklık yaratmış yazar. Önce gambiti tanımlayacak bir ara olay yazmış, sonra yavaşça büyük gambiti kurgulamış. Bana göre bu öykünün gerçek eksen karakteri Len Wilson’dur. Gambit taktiğini kullanarak ilginç bir final oluşturmuştur.

Kötüleri durdurmak için bazen çok zeki planlar yapılması gerekir bazen de insan toplulukları adalet arayışını linç düzeneğiyle apansız gerçekleştirir.

Harika bir okuma süreciydi Gülen Kasap.

POLİSİYE EKRANI

TOXIC TOWN (2025)

IMDb: 7.6

BBC’nin gerçek olaylara dayanan mini drama dizilerinden Toxic Town, dört bölümlük sezonuyla 27 Şubat’ta Netflix’te izleyiciyle buluştu.

Birleşik Krallık’ın en büyük çevre skandallarından biri olan Corby’deki zehirlenmeler nedeniyle çocuklarında doğum kusurları görülen üç anne, atık madde bertarafını doğru yönetemediği ve insanların zehirlenmesine neden olduğu iddiasıyla kasaba yönetimiyle karşı karşıya gelmişti. Dizide “İngiliz Erin Brokovich” benzetmesi yapılan kadınlar ile hatasını kabul etmeyen yöneticiler arasında 2009’da başlayan ve yıllara yayılan çok yönlü mücadele anlatılıyor.

Jack Thorne (Adolescence, His Dark Materials) imzalı, Minkie Spiro’nun yönetmeni olduğu, Black Mirror’ın yaratıcısı Charlie Brooker’ın kurucularından olduğu Broke & Bones’ın yapımını üstlendiği Toxic Town’ın geniş ve zengin kadrosunda Jodie Whittaker, Robert Carlyle, Aimee Lou Wood, Rory Kinnear, Corby doğumlu Brendan Coyle, Karla Crome, Joe Dempsie, Claudia Jessie, Michael Socha ve gibi isimler yer alıyor.

MR. BATES VS THE POST OFFICE (2024)

IMDb: 8.5

ITV’nin gerçek hayattan esinlenen drama dizisi Mr. Bates vs the Post Office, 1 Ocak 2024’te izleyiciyle buluştu.

Gwyneth Hughes’un (Honour, Vanity Fair) senaryosunu kaleme aldığı, James Strong’un (Broadchurch) yönetmeni olduğu dizinin yapımını ITV Studios ve Little Gem üstlendi. Dört bölümden oluşan mini dizinin kadrosunda Toby Jones, Monica Dolan, Julie Hesmondhalgh, Alex Jennings, Ian Hart, Lia Williams, Will Mellor, Clare Calbraith, Shaun Dooley, Amit Shah, Lesley Nicol, Adam James ve Katherine Kelly yer alıyor.

Birleşik Krallık’taki Post Office, yani bizdeki versiyonuyla PTT’de çalışan düzinelerce posta çalışanı, bilgisayar sistemindeki kusur nedeniyle haksız yere hırsızlık, dolandırıcılık ve hesaplarla oynamakla suçlandı. Haklarında pek çok dava açıldı, hapse atıldılar, dışlandılar, kendilerini aklayamadan öldüler ve/veya hayatları geri dönülmez biçimde değişti.

Dizide Horizon adlı sistem nedeniyle hırsızlıkla suçlanan ve ismini temize çıkarmak için 2009’da büyük bir mücadele başlatan Alan Bates merkeze alınarak yaşananlar anlatılıyor. Uzun yıllar süren ve emsal anlamında dönüm noktası olan kararla mağdur çalışanlar bu suçlamalardan aklanmıştır.

Not: ITV, dizinin yanı sıra “Mr Bates vs The Post Office: The Real Story” ve “Mr Bates vs The Post Office: The Impact” adlı birer bölümlük iki belgesel yayınladı. Bu yapımlarda dizinin yarattığı etkiden, Alan Bates dâhil bazı mağdurların yaşadıklarından ve ortaya çıkan yeni mağdurların hikâyelerinden bahsediliyor.

 THE LAST STOP IN YUMA COUNTY (2023)

IMDb: 6.9

Francis Gallupi’nin senaristi ve yönetmeni olduğu The Last Stop in Yuma County, 2023 yapımı bir Amerikan Neo-Western suç, drama ve gerilim filmi.

Kadrosunda Jim Cummings, Jocelin Donahue, Richard Brake, Sierra McCormick, Connor Paolo, Sam Huntington, Barbara Crampton, Faizon Love ve Michael Abbott Jr. gibi isimlerin bulunduğu film, prömiyerini Eylül 2023’te Fantastic Fest’te yaptı ve ABD’de sınırlı gösterimle vizyona girdi. Ülkemizde gösterime girmeyen film, Mayıs 2024’te dijital olarak da yayınlandı.

Seyahat eden bir bıçak satıcısı, Arizona kırsalındaki bir dinlenme tesisine uğrar. Kısa süre sonra yaptıkları banka soyan iki soyguncu da tesise gelir. Kahramanımız, kana bulanmış servetlerini korumaya kararlı, acımasız ve soğukkanlı soyguncular nedeniyle kendisini korkunç bir rehine durumunun içinde bulur.

Not: Filmde Gavin, Robert ve Earline’e torunlarının neden Waco, Texas’a taşındığını sorduğunda Earline buna Mount Carmel’deki kilisede gitar çalıp şarkı söylediğine dair bir cevap verir. Branch Davidians adlı tarikatın lideri David Koresh de vakti zamanında bunu yapmıştır.

Fırsattan istifade bknz: Dedektif Dergi, 45. Sayı, “Polisiye Ekranı” yazısında yer alan “Waco (2018)” dizisi

HIT MAN (2023)

IMDb: 6.8

Richard Linklater’ın yönetmeni ve yapımcısı olduğu Hit Man, 2023 yapımı bir Amerikan romantik suç komedisi. Linklater, senaryoyu aynı zamanda filmin başrolü, son dönemin yükselen erkek oyuncularından Glen Powell’la birlikte kaleme aldı. Kadroda Adria Arjona, Austin Amelio, Retta, Sanjay Rao, Molly Bernard ve Evan Holtzman da bulunuyor.

Yapımi dünya prömiyerini Eylül 2023’te 80. Venedik Film Festivali’nde yaptıktan sonra Kuzey Amerika prömiyerini yine aynı dönemde Toronto Uluslararası Film Festivali’nde (TIFF) gerçekleştirdi. Festival yolcuğu süren film, bir sonraki ay BFI Londra Film Festivali’ne de uğradı. Netflix, eleştirmenlerden övgü alan filmin haklarını TIFF sırasında çok sayıda ülke için alarak 20 milyon $ ödedi, Bu festival tarihinin en yüksek satışı oldu.

Hit Man, Mayıs 2024’te ABD’de kısa süreli vizyona girdikten sonra 7 Haziran’da Netflix’te yayınlandı. Aynı gün ülkemizde vizyona girdi ve dört hafta vizyonda kaldı. Filmin temeli Skip Hollandworth’ün Texas Monthly dergisinde 2001’de yayımlanan, 1980’lerin sonunda ve 1990’larda polis için sahte kiralık katil gibi davranan bir üniversite profesörünün gerçek olayları anlattığı makalesine dayanıyor.

New Orleans Üniversitesi’nde psikoloji ve felsefe profesörü olarak çalışan Gary Johnson, aynı zamanda New Orleans Polis Departmanı’na gizli operasyonlarda yardımcı olan yumuşak huylu biridir. Asıl işi öldürmek değil, cinayet emrini veren kişilerin yakalanması için yem görevi görmektir. Ancak istismarcı kocasından kurtulmak isteyen Madison çaresiz şekilde karşısına geldiğinde uyması gereken kuralları kenara koyarak profesyonelliğinden vazgeçer. Sahte kimliğinin gerçeğe dönüşmesiyle bir suç makinesi haline gelir, tehlikeli ve şüpheli bir alana sürüklenir.

KİMSE GÖRMEDİ

Dönem sonu sınavları bittiğinden, ekim ayına kadar okula uğramama gerek kalmamıştı. Hoş, neredeyse sınavdan sınava uğruyordum zaten. Çalışmalı, paramı kazanmalıydım. Ailem memleketteydi ve bana maddi anlamda yardımları çok kısıtlıydı. Mimarlık öğrencisiydim. Okumayı oldum olası sevdiğimden üniversitede pek sorun yaşamıyordum.

Adım soyadım yazıyordu yaka kartımın üzerinde; Selim Kartal. Küçücük, plastik ve kâğıttan müteşekkil, hiçbir özelliği olmayan obje, bana kendimi daha önce hiç hissetmediğim kadar önemli biri gibi hissettiriyordu. Düzenli bir işim vardı, garanti bir maaşım. Müşterilerden gelen bahşişler de cabası… Her ne kadar arkadaşlarım bazı akşamlar gittiğimiz Kadıköy’ün en ucuz birasını satan kuytudaki barda “Oğlum Ferro değnekçi oldun ha ha ha…” diye dalga geçseler de ben; “Yahu ne alakası var, ben valeyim.”diye sil baştan anlatmaya başlıyordum. 

Her zaman olduğu gibi o gün de Marmaray’dan indim ve Bağdat Caddesi Suadiye üzerindeki iş yerime yürüdüm. Büyük bir ciddiyetle üzerinde “Vale” yazan yeleğimi giydim, yaka kartımı taktım ve işe koyuldum.

Öğlene doğru siyah film camlı bir Range Rover otoparka girdi. İçinde esmer bir afet vardı. Hemen kapısını açtım, “Hoş geldiniz hanımefendi.” dedim. Gülümsedi. Vücudunu saran krem rengi bir elbise giymişti. Maşalı saçlarını savurarak arabadan indi. Etraf anında afrodizyak etkisi yaratan bir vanilya kokusuyla dolmuştu. Kalça ve göğüs kıvrımları iç gıcıklayıcıydı. Kalın dudakları pastel renk bir rujla boyanmıştı. Yüz hatları cidden altın orandı.  Otuzotuz beş yaşlarındaydı. Gözleri çekik, büyük ve koyu yeşildi. Kocaman halka küpeleri de dikkati çekiyordu. Tanrım bu kadın birkaç saniyede beni sersemletmişti. İlk defa görüyordum onu.

Gülümseyerek, “Ne kadar kalacaksınız?” diye sordum.

“Bir saat,” diye cevapladı.

Arabayı kapıya yakın bir yere park ettim. Hızlıca binanın içine yürüdüm. Küçük ekrandan asansörün üçüncü katta durduğunu gördüm. O katta Mali Müşavir Orhan Bey ve Psikolog Selma Hanım karşılıklı iki dairedeydiler. Orhan Bey’e genelde eli kolu evrak dolu, getir götür işi yapan genç çocuklar gelirdi. Büyük ihtimalle Psikolog Selma Hanım’a gelmişti kadın.

Gerçekten bir saat sonra çıktı. Kendime engel olamıyordum, kesintisiz şekilde kadına bakıyordum. Bana gülümseyerek yaklaştı, “Senin adın ne?” diye sorduğunda heyecandan kekeledim.

“Sssselim,” diye cevapladım.

“Ben de Nevra,” dedi. “Memnun oldum Selim, sık sık görüşeceğiz.”

“Her zaman bekleriz hanımefendi,” dedim.

Ertesi gün öğleden sonra saat üç civarında tekrar geldi. Bu sefer rengarenk çiçekli bir elbise giymiş ve saçlarını da küt kestirmişti. Yine o insanın aklını başından alan koku yayıldı arabadan indiğinde.

“N’aber Selim?” dedi.

“İyiyim Nevra Hanım, siz nasılsınız?” dedim.

Gülümseyerek anahtarı elime bırakırken eli elime değdi, ürperdim. Binadan içeri girdi.

Bu sefer daha uzun kaldı. Tam iki saat sonra çıktı. Gözleri kıpkırmızıydı. Makyajı biraz akmıştı. Çok kötü görünüyordu. Dalgın ve üzüntülüydü.

“İyi misiniz Nevra Hanım?” dedim.

“Değilim, Selim. Vaktin var mı? Yan sokakta yeni açılan kafede bir şeyler içelim,” dedi.

Kulaklarıma inanamıyordum. Bu arada saat beşi geçmişti, vardiyayı devralacak Kadir Abi de karşı kaldırımda göründü o esnada. “Oğlum Selim, şanslısın!” dedim içimden.

“Tabii, memnuniyetle Nevra Hanım,” diye cevap verdim.. Ama cebimde belki bir kahve içecek kadar nakit vardı. Mecbur kredi kartına abanacaktım.

“Beş on dakikaya yanınıza geleyim.”

“Tamam.” dedi.

Kadir Abi görevi devralınca topuklarım popoma vura vura yanına gittim. O kısacık yolda düşündüm. Oldukça yakışıklı adamdım. Uzun boylu, esmer, yeşil gözlüydüm. Arkadaşlarım “Ferit” derlerdi bana. Rahmetli Tarık Akan’ın Yeşilçam’daki jön ismi. Hatta son zamanlarda Ferro derlerdi daha çok. Akılları sıra yakışıklı oluşumu Ferit’le, kadınlarla günümü gün etmedeki hızımı da Ferrari’yle simgeleyip, ikisini birleştirirlerdi.

Köşedeki masada buzlu lattesini yudumluyordu. Karşısına oturdum. Ben de buzlu latte söyledim.

“Selim bana kendinden bahsetsene, kimsin ne yaparsın?”

“Nevra Hanım, ben teknik üniversitede mimarlık öğrencisiyim. Aynı zamanda da çalışıyorum işte bildiğiniz gibi.”

“Zor olmuyor mu hem okumak hem çalışmak Selim?”

“Aileme yük olmak istemiyorum. Öte yandan özgür olmak istiyorum.”

“Ne kadar haklısın.”

‘Sorsana ulan işte, sen ne yapıyorsun, niye bizim binaya geliyorsun? Kimsin nesin? Niye bu kadar güzelsin? Konuş haydi oğlum!’

“Siz neler yapıyorsunuz Nevra Hanım, çalışıyorsunuz siz de anladığım kadarıyla?”

“Evet, evet. Aile şirketimiz var. İşletme okudum ben de üniversitede. Ama bu aralar pek işle ilgilenemiyorum.”

‘O zaman bizim binaya kesin psikiyatriste geliyor bu…’

“Neden? Ama özel bir nedeni varsa lütfen kusura bakmayın, sormadım farz edin.”

“Özel ama sana anlatmakta sakınca görmüyorum. Eski erkek arkadaşım peşimi bırakmıyor. Psikolojimi bozdu.”

“Nasıl yani?”

“Bilirsin işte. Devamlı rahatsız ediyor. Takip ediyor ya da birilerine takip ettiriyor. Görüştüğüm tüm erkekleri tehdit ediyor. Geçen gün yurtdışında yaşayan kuzenim geldi. Onun bile önünü kestirmiş birilerine, tehdit ettirmiş.”

“Dağ başı mı ya burası? Nereden buluyor bu cesareti?”

“Taktı bana. Halbuki zorla güzellik olur mu Selim?”

“Olmaz tabii Nevra Hanım.”

“Bu arada şu sizli bizli konuşmayı lütfen bırak. Bana Nevra Hanım deme, Nevra yeterli, lütfen.”

“Tamam.”

Laan hanım deme bana diyor… Samimiyet istiyor. Yakınlaşmak istiyor. O da hoşlandı benden anlamıştım. Bakışlarından belliydi ya.

“Nasıl istersen Nevra.”

“Biliyor musun, belki on beş dakikadır oturuyoruz burada, ama seninle konuşmak çok iyi geldi Selim.”

“Polise ya da mahkemeye başvurdunuz mu? Uzaklaştırma kararı falan?”

“Başvurdum tabii. Uzaklaştırma kararı da aldım. Ama hiçbir faydası yok maalesef. Karşımda bir psikopat var.”

“Kim bu adam? Ne iş yapar?”

“Ne kadar az şey bilirsen o kadar iyi senin için. Gerçekten tam bir bela çünkü. Şu an bile takip ettiriyor olabilir bizi.”

“Benim için sorun değil. Sizinle oturmak paha biçilemez, kusuruma bakmayın bunu söylemesem olmazdı.”

“Hani sizli bizli olmayacaktık Selim?”

“Seninle oturmak paha biçilemez Nevra, oldu mu?”

“Çok güzel oldu hem de.”

Bu ilk adımdı. Çok heyecanlı hissediyordum kendimi. O an “Ferro” değildim işte.

Aradan geçen günlerde haftada birkaç kez aynı kafede oturduk, bir şeyler içtik. Sohbet de ilerledi tabii. Sürekli eski erkek arkadaşının ona kafayı taktığını, devamlı rahatsız ettiğinden dert yandı. Psikolojisini bozmuş bu tacizler. Bu nedenle bizim binadaki Psikolog Selma Hanım’a geliyormuş. Bu arada isterseniz iş kazası deyin isterseniz normal karşılayın, bayağı tutuldum ben Nevra’ya. Çekim alanından çıkamadığım gibi, sanki bir dehlizin içindeymiş gibi hissetmeye başladım. Sürekli onu görmek istiyordum.

Derken bir gün olan oldu. Nevra iş için bir süre yurt dışına çıkan yakın bir arkadaşının evinin anahtarını kedilerine mama vermesi için kendisine verdiğini, onunla gelmek isteyip istemediğimi sordu. “Hava çok sıcak, soğuk bir şeyler içeriz, akşama kadar klimalı ortamda oluruz, sohbet ederiz” dedi. Kabul etmemem olanaksızdı.

Eve geldik. İçeride üç kedi vardı. Mamalarını verdik, kumlarını değiştirdik. Evin sahibinin liseden eski bir arkadaşı olduğunu falan anlattı. Çok terlediğini duşa gireceğini söyledi. Arada bu evde arkadaşında kaldığından, evde kendine ait bornozu, diş fırçası falan da varmış. “Sen rahatına bak,” dedi ve televizyon kumandasını verdi. Yayıldım, maç özetleri izlemeye başladım.  On dakika kadar sonra duştan çıkıp salona geldi. Gözlerini bana dikmiş bakıyor ve arsızca gülüyordu. Bornozunu üzerinden çıkardı, karşımda çırılçıplaktı. “Senin olmak istiyorum,” dedi bana. Ne olduğunu anlayamadan sarıldı ve öpmeye başladı. Bir yandan da aceleyle üzerimdekileri çıkarmaya başladı. Kendimizi zar zor yatak odasına attık…Evet, aramızda bir çekim olduğu besbelliydi ama bu kadarını “en azından şimdilik” beklemiyordum.

Tüm geceyi orada beraber geçirdik. Seviştik, sarıldık, uyuduk, bir daha seviştik, bir daha sarıldık uyuduk. Birkaç kez telefonu çaldı ama açmadı. Eski erkek arkadaşının aradığını söyledi. O geceden sonra ona âşık olduğumu anladım.

Artık neredeyse her gün iş çıkışı tatilde olan arkadaşının evine gidiyor ve orada zaman geçiriyorduk. İkimizin de işine geliyordu bu. O, takıntılı eski erkek arkadaşının -adı Niyazi- radarından çıkıyordu, bu ikimizin de huzurunu kaçıran durumu biraz olsun engelliyordu. Aynı zamanda dört duvar arasında dilediğimiz gibi vakit geçiriyor, film izliyor, birlikte yemek yapıyor ve özgürce sevişebiliyorduk. Böyle birkaç ayı geçirdik.

Ben Niyazi konusunu açtıkça o kapatmak istiyor ve yavaş yavaş rahat bırakacağını hem  uzaklaştırma kararı aldığını yineliyordu. Fakat ben huzursuzdum. Kendim için değil, onun için. Bu konu belirsiz ve rahatsız edici bir hâl almaya başlamıştı. Sadece arkadaşının evinde buluşabiliyorduk. Dışarıda da iş yerinin oradaki kafede. Başka hiçbir yere gidemiyorduk Niyazi’nin korkusundan. Artık bu gizlenmenin gururuma dokunduğunu ve beni oldukça rahatsız ettiğini Nevra’ya söyledim. Ne gerekiyorsa yapmaya hazır olduğumu, Niyazi’nin gözünü korkutabileceğimi falan açıkça anlattım. Daha kötü olur endişesiyle kabul etmedi. İlk kavgamızı bu nedenle yaptık. Biraz daha sabretmemi istedi. Zoraki de olsa kabul ettim.

Bir hafta kadar görüşmedik. Açıkçası biraz kızgındım ve kendimi geri çektim. Onu çok özlemiştim fakat yokluğumun da farkında olmasını istiyordum. Hafta sonuna doğru Psikolog Selma Hanım ile bahçede karşılaştık. Dayanamadım ve Nevra’nın gelip gelmediğini, o hafta görmediğimi, bir terslik olup olmadığını sordum. Danışanıyla ilgili bilgi vermek istemedi haliyle ve rahatsız olduğunu yüz ifadesiyle belli etti. O hafta gelmediğini söyledi sadece. Ancak zaten o hafta için randevusu yokmuş, son dakika iptal etme gibi bir şey değildi yani. Bu kadarını alabilmiştim Selma Hanım’ın ağzından neyse ki.

Tam duygularıma yenik düşerek onu aramayı düşündüğüm gün o beni aradı ertesi hafta. İşteydim. Telefon elimde çalarken hızlıca sessiz bir köşeye geçtim, soğuk bir “Alo” ile cevapladım. Konuşamayacak kadar şiddetli ve kesintisiz ağlıyordu. Telaşla iyi olup olmadığını sordum. Niyazi’nin ona bir zarar verebileceği ihtimali belirdi o kısacık anda zihnimde. Biraz nefeslenip öyle bir şey olmadığını ama telefonla arayıp açıkça ölümle tehdit ettiğini söyledi. Artık dayanacak gücü kalmadığını anlattı. Akşam arkadaşının evinde buluşmak ve bu konuya bir çare bulmak üzere sözleştik.

Saatler geçmek bilmedi ama neyse ki akşam evde bir araya geldik. Uzun uzun sarıldık, başını göğsüme gömüp dakikalarca sessizce ağladı bu sefer. Ellerini tuttum ve ona bu işi kökünden çözeceğimizi, itiraz kabul etmediğimi söyledim. O da benim haklı olduğumu anladığını ve aklına bir plan geldiğini söyledi.

“Onu ortadan kaldırmamız gerekiyor, belli ki o yok olmadan bize rahat vermeyecek.”

Aynı şeyi bir süredir kafamdan geçiriyordum ve Nevra’yla ortak bir noktaya ulaşmamız içime ferahlık verdi.

“Ben sana ne zamandır söyleyeceğim ama açıkçası bunun aramızda ayrı bir gerginliğe yol açmasından endişe ettim.”

Rahatlamıştım. Nevra’nın benimle aynı noktaya gelmesi iyi hissettirmişti. Hatta salonda bu planı duyan Topak, Pamuk ve Patron’un bile keyfi yerine gelmişti sanki. Daha bir keyifle oyun oynamaya başlamışlardı kendi aralarında.

Nevra Niyazi’yi nasıl ortadan kaldıracağımızı da düşünmüştü. Açıkçası ben bu konuyu düşünmemiştim. Çünkü henüz nasıl yapacağımızı belirlemekten daha öncelikli bir problem vardı; Nevra’nın bunu kabul etmesi. Artık bunu aştığımıza, hatta teklif ondan geldiğine göre sıra kusursuz bir plandaydı.

Nevra onu arayacak ve konuşmak istediğini söyleyecek ve onun evine gidecekti. Çünkü Niyazi kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde oturuyordu Sarıyer’de. Dededen kalma müstakil bir binada yaşıyordu. Teknolojiyle pek arası yoktu ve korkusuzdu. Güvenlik kamerası da yoktu binada. Etraf da sakin sessiz olduğundan, riski minimize ediyorduk. Bir süre sonra sahilde yürüyüş yapma bahanesiyle Nevra onu evden çıkartacaktı. İşte ben de o sırada binanın dışında elimde bıçakla bekleyecektim. Kusursuz ve risksiz duruyor değil mi?

Uygulamaya geçelim o halde. Niyazi sazan gibi atladı Nevra’nın teklifine. Ayrı ayrı Sarıyer’deki evin oraya gittik. Takriben bir saate kalmadan dışarı çıkacaklardı. Nevra bir bahaneyle önce Niyazi’yi önden gönderecekti. Gerçekten eve girmelerinden bir saat sonra önce Niyazi dışarı çıktı. Sokağın görece tenha noktasında onu bekliyordum. Yanımdan geçerken hiç acımadan sapladım bıçağı karnına ve göğsüne. O sırada Nevra ortaya çıkarak  “Koşun kocamı öldürüyorlar, koşuun!” diye bağırdı. Size o anı anlatamam. Hani saniyenin onda biri kadar bir an vardır, o anda başınızdan aşağı kaynar su dökülmüş gibi hissedersiniz. Sonra hiçbir şey yapamadan, tepki veremeden olanları izlersiniz. Artık siz sadece bir seyircisinizdir. İşte benim için de öyle oldu. İnsanlar toplandı, beni linç etmeye kalktılar. Bıçak elimden düştü, elim ayağım boşaldı zaten. Bayılacak gibiydim. Bağırtılar geliyordu, “Polisi arayın, ambulans çağırın” diye. O an Nevra’yı gördüm. Yere oturmuş dövünüyordu. Eli Niyazi’nin elinde. Bana öyle bir baktı ki, “Aşkımı öldürdün, yuvamı yıktın,” diyordu resmen. Ne oyunculuk ama! O an bayılmışım.

Çok zor birkaç gün geçirdim. Pek hatırlamıyorum bile. Aklım başıma geldiğinde herhalde cezaevinde ikinci haftamdı. Kasten öldürmeden ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle yargılamam devam ediyor. İhale bana kaldı. Nevra ona takıntılı olduğumu, terapiye gittiği yerin yakınındaki kafede devamlı onun yanına geldiğimi, ona asıldığımı iddia ediyor.  Son celse Psikolog Selma Hanım’ı şahit olarak dinledi mahkeme heyeti. Benim ısrarla Nevra’yı sorduğumu ve hangi günler geleceğini öğrenmek istediğimi anlattı duruşmada. Doğru söyledi, ona kızamıyorum.

Kocasıyla belli ki para için evlenen Nevra, zengin ve kendisinden hayli yaşlı adamı ortadan kaldırmam için yaklaşmıştı bana. Bütün miras da ona kaldı. Anlayacağınız ne şehittir ne gazi, bok yoluna gitti Niyazi.

Avukatıma her şeyi anlattım, alacağım cezanın biraz olsun hafifleyebilmesi için tanık bulmamız lazım diyor. Özellikle aramızdaki ilişkiyi ve beraber yapılan öldürme planını ispatlayabilmek için tanık şartmış. Ama tüm bunları Topak, Pamuk ve Patron’dan başka kimse görmedi.

5025

Dünya üzerinden bir pislik daha temizlenmişti.

Geri çekilip her şeyi olması gerektiği gibi bırakıp bırakmadığını kontrol ederken tek düşünebildiği buydu. Hepsine gücünün yetemeyeceğini biliyordu ama biri daha gitmişti işte. Zaten asıl amacının yanında bu sadece eşantiyondu. İstediği tek şey onun, kendisini neyin beklediğini bilerek, kaçınılmaz sona kadar alacağı her nefeste korku içinde yaşamasını sağlamaktı. Mesajın ona ulaşacağından şüphesi yoktu. Birkaç haftadır tüm kanallar Kahramandan söz ediyordu. Tam da hedeflediği gibi akşam haberlerinde, sabah kadın programlarında, sadece onun anlayabileceği ayrıntıları defalarca göstermişlerdi. Haber kanallarında uzman kisvesi altında oturmuş kişiler, saatlerce onun cani mi kahraman mı olduğunu tartışıyordu. Sokak röportajlarında bu cinayetler konuşuluyor, mikrofon tutulan herkes bunu yapan kişiyi Halk Kahramanı’ olarak nitelendiriyordu.

Kendisine göre ikisi de değildi. O sadece, bu lanet olasıca hukuk sistemini eleştiren ve yaşananların intikamını almak isteyen, acılı, öfkeli biriydi. Ekmek çalan çocuklar cezaevlerinde yatarken, ülkeyi dolandıranların çakarlı arabalarla emniyet şeridinden gittiği sistemin adaletsizliğini her gün, her yerde görüyordu. Adaletin diğer tarafa bırakıldığını görmekten bıkmıştı. Kendi intikamını alırken birkaç kişinin daha intikamını almış olacaktı. Belki bu sayede gündemi birkaç ay meşgul eder, sistemin ne kadar boktan olduğunu birkaç kişiye daha gösterebilirdi. Sonra her şey gibi bu da unutulurdu.

Son olarak çantasından çıkardığı camı kırık gözlük çerçevesini adamın pis suratına taktı. Şimdi her şey tamamdı. Adamın telefonundan 112yi arayıp klasik ihbarını yaptıktan sonra üzerindeki kâğıttan beyaz tulumuyla eldivenlerini çıkarıp çantasına tıktı ve binadan çıkarak gecenin karanlığına karıştı.

***

Komiser Yardımcısı Asya, gece dörtte uykusunu bölen telefonu gözünü yarım açarak cevaplamışsa da modus operandisi aynı olan üçüncü cesedin Beylikdüzü’nde metruk bir binada bulunduğunu duyunca uykusu büsbütün açılmıştı. Telefonu kapatmadan giyinmeye başlamıştı bile. Saat sabahın beşi olmasına rağmen o da geldiğine göre ekip tamamlanmıştı. Olay Yeri İnceleme ekibi, şeridin ötesinde, getirdikleri spot ışıkların altında çalışıyordu. Adli Tıp Doktoru Ahmet, Başkomiserle konuşan Savcının yanına doğru giderken Asya da Hakan’la Sinan’ın peşine takılıp gruba katıldı. Diğer iki cesedin otopsisini Ahmet yapmıştı, bunun da Kahraman’ın işi olup olmadığını söyleyebilirdi. Kısa bir selamın ardından maskesiyle eldivenlerini çıkarırken konuşmaya başlamıştı bile:

“Maktul, otuz yaşlarında erkek. Vücut ve ortam ısısına göre öldüreli çok olmamış, en fazla altı saat önce. Ceset yatar pozisyonda, çıplak. Diğerlerindeki gibi göğsüne 5025 sayısı kazınmış. Bacaklar açık, penis kesilip bacak arasına bırakılmış, yüzünde camı kırık gözlük, sağ elde boş bira şişesi, sol elde çakı var. Etraftaki kandan anlayacağınız üzere henüz yaşıyorken kastrasyon işlemi uygulanmış. Ölüm nedenini otopsiden sonra anlarız ama polis, Kahraman’ın işi olabileceğini söyleyince iğne izi aramak için yanımda büyüteç getirmiştim. Boynun sağ tarafında ve sağ kolda iğne giriş izi var; diğerlerindeki gibi yüksek doz ilaç enjekte edilmiş olabilir. Her yönden diğerleriyle uyum içinde, yani beyler, katilimiz ‘Kahraman’ gibi duruyor.’’

Asya’nın “beyler” sınıfında yer almadığı açıktı ama alışmıştı bu tarz şeylere. Erkeklerin egemen olduğu bir işte çalışıyorsanız ya görünmez olurdunuz ya da onlardan biri. Dört yıldır her ikisini de yaşamıştı. Zaten şu anda daha büyük sorunları vardı. Başkomiser Haluk, olayları çözümleme noktasında ne kadar hırslı olsa da ekibindekilere karşı babacan biriydi, kolay kolay sinirlenmezdi ama sinirlendiğinde yanında yöresinde bulunmak istemezdiniz. Bu yüzden Asya, Haluk Başkomiserin sinirden kıpkırmızı olmuş suratını görünce, göz temasından kaçınmak için nereye bakacağını bilemedi. 

“Ne kahramanı Ahmet? Ne kahramanı oğlum? Arkadaşlar gözünüzü seveyim bari siz yapmayın! Olur mu böyle kahraman? Cinayetin haklı bir gerekçesi olabilir mi? Kahraman deyip yüceltmeyin şu iti! Adaleti sağlamanın yolu bu mudur sizce? O zaman bize ne gerek var? Bırakalım işi gücü, millet kendi doğrusu neyse ona göre boğazlasın birbirini! Hukuk sisteminin mükemmel olduğunu ben de söylemiyorum ama çaresi bu değil. Bu yapılanları normal kabul etmek, yozlaşmanın, ilkelleşmenin bir örneğidir. Tecavüzcüleri öldürüyor diye katili, kahraman yaptınız. Televizyonlarda adama bir madalya vermedikleri kaldı! Hepinize diyorum, bu dosyanın diğerlerinden bir farkı yok! O masum insanların canlarına kast edenleri bulmak için nasıl çalışıyorsanız bunda da aynısı olacak!” dedi gözlerini tüm ekibin üzerine dikerek.

Gereken mesajı almışlardı. Ofiste konuşulanlardan haberi vardı demek Başkomiserin. Tüm Türkiye gibi onlar da konuşmuştu tabii ki: Kahraman mı katil mi?

Bu tartışmaların sebebi, katil ya da kahramanın kurbanlarının masum olmamasıydı elbette. Son iki aydır bununla birlikte üçüncü olan cinayetlerin ilk iki kurbanı, cinsel suçluydu. Diğer adıyla tecavüzcü. Bir de bu cinayetlerle ortaya çıkan, adalet sisteminin ‘adaletsizliği’ vardı. Sırf mahkemeye ceketle çıktıkları için cezaları indirilen hükümlüler zaten aldıkları hapis cezasının dörtte üçünü doldurmalarına bir yıl kala serbest bırakılıyorken, cinsel suçlular kanunda yapılan değişikliklerle üç yıl daha erken salınıyorlardı. Televizyondaki katil-kahraman tartışmalarına katılan hukukçulardan biri bu durumu şöyle açıklamıştı: On yıl hapis cezası alan biri değişiklikten önce altı buçuk yılda serbest kalırken, şimdi üç yıl dokuz ayını cezaevinde geçirdikten sonra salıveriliyordu. İlk iki maktul de bu yasa değişikliklerinden yararlanıp cezaevinden erken çıkmışlardı. Şimdi bu metruk binanın içindeki adamın adını henüz bilmeseler de diğerleriyle aynı şekilde öldürülmüş olması sebebiyle eski bir tecavüzcü olduğuna emindiler.

Asya’nın da içinde bulunduğu dört kişilik ekip, iki yıl önce faili meçhul cinayetler için özel olarak kurulmuştu.  O, bu ekibin en genç ve tek kadın üyesiydi. Komiser Hakan soğukkanlı, çalışkan, dikkatli, ayrıca ifade almada çok iyi iş çıkaran, başarılı bir polisti. Ama açıkça söylemese de onu sırf kadın olduğu için yetersiz gördüğü her hâlinden belliydi. Hakan özetle sistemin adaleti sağlayamadığını, bu yüzden insanların adaleti kendi elleriyle vermeye kalkmasının sistemin suçu olduğunu ve katilin hukuk sistemi, failin de kahraman olduğunu düşünüyordu. 

Komiser Sinan kırklarına yaklaşmasına rağmen kulağında küpesi, üzerinde rengi solmuş kot pantolonu ve rakçılara yakışır tişörtleriyle tüm memurların en sevdiği ağabeyiydi. Kendisine “Komiserim” diye seslenilmesini yasaklamış, çaycısından memuruna kendinden küçüklerin ona adıyla seslenmesini ya da “ağabey” demesini salık vermişti. Yanlışlıkla Komiserim diyen ensesine şaplağı yerdi. Ayrıca kimsenin fark edemediği detayları yakalar, dosyayı çözen ilk o olurdu. Sinan’a göre fail kesinlikle bir katildi. Aşağı yukarı Başkomiserle aynı sebeplerden. Ona göre bunun basına yansıması bile çok büyük bir hataydı. Basın yasağı getirilmeli, başka kimselere örnek oluşturmamalıydı. Başkalarına cesaret vermemesi için katilin bir an önce yakalanması gerekiyordu. 

Asya açıkça taraf tutmuyor, her iki tarafın da düşüncelerine hak veriyordu. Onun için önemli olan işini doğru dürüst yapıp, bunları yapanı yakalamaktı. Ondan ve ekibinden beklenen buydu. Nasıl nitelendirildiğinin bir önemi yoktu. Bunun için de elinden geleni yapıyordu.

Başkomiserin kısa nutkundan sonra oluşan gergin sessizliği Olay Yeri İnceleme Amiri Nejat bozdu:

“Savcım, Başkomiserim…”  Başselamından sonra devam etti. “Buradaki işimiz bitmek üzere. Video ve fotoğraflar çekildi. Deliller torbalandı. Ceset Adli Tıp’a götürülmeye hazır. Maktule ait olduğunu düşündüğümüz kıyafetlerin içinden cüzdan çıktı. Kimlik, cesetle uyumlu. Fehmi Yıldız, otuz bir yaşında. Ayrıca odanın bir yerinde açılmamış yemek poşeti vardı. Üzerinde Yeşil Kebap yazıyor. Maktul ya da katilden biriyse alan, bir şeyler çıkar belki. Gerçi katil olduğunu sanmıyorum. Bu kadar vahşetin ortasında tek bir parmak izi bile bırakmayan biri böyle bir hata yapmaz ya,  yine de bakalım.”

Olay Yeri İnceleme Amiri Nejat, Asya’nın bugüne kadar gördüğü en detaycı kişiydi. O bile üç cinayetin ardından adamı yakalayacak bir ipucu bulamıyorsa, katil kesinlikle işini bilen biri olmalıydı. Başkomiser Haluk, eski dostu Nejat’ın omzuna dostça vurup ekibine döndü.

“Hakan, şu kebapçıya git, ne var ne yok öğren. Sinan, MOBESE’ler, bakkal kameraları, bisiklet kaskı kamerası, ne varsa istiyorum.  Asya maktulü araştır, diğer dosyalarla arasında bir bağ var mı öğren. Hadi çocuklar, insanlar bu adamı örnek alıp kendi adaletini sağlamaya başlamadan önce bulalım şu herifi!”

“Emredersiniz Başkomiserim!” dediler hep bir ağızdan.

***

Asya, Gayrettepe’deki merkeze gidip masasının arkasına geçti. Olay yerinden ayrılmadan önce maktulün kimliğinin fotoğrafını çekmişti. Yaptığı ufak araştırmadan sonra adamın tam da tahmin ettikleri gibi ‘cinsel saldırı’ suçundan hüküm giydiğini, sekiz ay önce, kasım ayında, denetimli serbestlikle cezaevinden çıktığını öğrenmişti. Ayrıntıları adliyeden dosyayı aldıktan sonra öğrenecekti.

Bundan önceki iki maktulün de hüküm giydiği dava dosyalarını incelemişlerdi. Dosyaları olay yerindeki objelere bağlayan bir şey yoktu. Aynı şekilde, dosyanın mağdurlarını ve ailelerini araştırmışlar ancak cinayetlerin onlar tarafından işlendiğine dair de bir şey bulamamışlardı. İkisini de öldürenin aynı kişi olduğu kesinleşince,maktulleri tanıyan ortak birini bulmaya çalışmışlardı ama maktuller aynı cezaevinde bulunmamış, ikisiyle de aynı cezaevinde çalışmış gardiyan ya da idarecilere rastlamamışlardı. Katil bundan önceki iki kişiyi damarlarına enjekte ettiği yüksek dozda ketaminle öldürmüş, olay yerini aynı bugün yaptığı gibi bırakmıştı. Diğer ikisinde olduğu gibi bu sefer de, muhtemelen katil, maktulün telefonundan polisi arayıp cesedin bulunacağı yerin bilgisini vermişti. Bütün bunlar bir mesaj içeriyordu kuşkusuz. Ama o mesajın ne olduğunu henüz bulamamışlardı.

Asya, adliyeye gitmeden önce masasının üzerinde duran, artık neredeyse ezbere bildiği iki dosyaya bakıp gözünden kaçırdığı şeyin ne olduğunu bulabilmek için tekrar okumaya karar verdi. İlk dosyayı alıp kapağını açtı.Notlarına baktı: Halil Yılmaz. Otuz dört yaşında. Gaziosmanpaşa’da yıkık dökük bir binanın ikinci katında tek başına yaşıyor, evine birkaç sokak uzaklıktaki oto tamircide çalışıyordu. Bundan iki ay önce, mayıs ayında, evinden, kendi cep telefonundan yapılan bir aramayla bulmuşlardı Halil’i. Asya, gecenin üçünde 112’ye yapılan çağrıyı defalarca dinlemiş olsa da bir kez daha dinlemek için telefonuna kaydettiği sesi açtı: “Gaziosmanpaşa Begonya Sokak, numara yedi, daire üç.” Kısa bir sessizlikten sonra, “Adalet yerini buldu,” deyip kapatıyordu, orta yaşlarda olduğunu tahmin ettiği bir erkek, buz gibi soğuk sesiyle.  Asya toplamda on iki saniye süren bu çağrıyı defalarca dinlemişti. Her bir kelimeyi yavaş, anlaşılır söylüyordu. Konuşan kişinin katil olduğuna şüpheleri yoktu, bu yüzden kaydı her dinlediğinde Asya’nın tüyleri diken diken oluyordu.

Bu garip çağrıdan sonra polis ekipleri derhâl adrese gitmiş, meşum sahneyle karşılaşmışlardı. Bir saat içinde soruşturma için Asya’nın içinde bulunduğu ekip görevlendirilmişti. Ekibin tek kadın üyesi olarak maktulü araştırmak gibi ayak işleri Asya’nın göreviydi. Halil Yılmaz’la ilgili her şeyi rapor hâlinde ekibe sunmuştu.

Halil Yılmaz, yirmi altı yaşındayken annesiyle birlikte yaşadığı evin sokağında oturan komşularının on altı yaşındaki kızına tecavüz etmiş, cinsel istismar suçundan on altı yıl hapis cezasıyla cezaevine girmişti. COVID-19 zamanı yapılan kanun değişikliğiyle bunun sadece sekiz yıl üç ayını yatıp,  denetimli serbestlikle cezaevinden çıkmıştı.

Herkesin aklına intikam cinayeti gelmişti. Bu yüzden aileyle konuşmak için Sinan’la Asya, İzmit’e gitmişti. Aile olanlardan sonra İstanbul’dan taşınmak zorunda kalmış, baba İzmit’te uzun bir süre iş bulamamış, birkaç yıl sonra zor geçen yılların etkisiyle kansere yakalanıp ölmüştü. Tecavüz mağduru kızın çilesiyse bu kadar kolay bitmeyecekti. Annesi, eşi de ölünce, ‘Onu bu hâlde kimse almaz,’ diye düşündüğü kızını aileden zengin, kendisinden yirmi yaş büyük, kötürüm biriyle evlendirip Kayseri’ye göndermişti. Annesi on iki yaşındaki oğluyla birlikte eşinden kalan az bir emekli maaşına ek, damadından her ay hesabına yatan parayla geçiniyordu. Başka kimseleri yoktu. Sekiz sene yeterli görülmüştü demek paramparça olmuş bir ailenin yaşadıklarına. Ne adalet ama! Asya, aileye bunları yapan şerefsize mi sövsün yoksa onu, bu yaptıklarına karşılık ödüllendirir gibi erken çıkaran kanun koyuculara mı bilemiyordu.

İkinci dosyayı açtı. Mert Demirci. Cesedi, Halil’den bir ay sonra, Terkos Ormanı’nda aynı teatral sahne içinde bulunmuştu. Aynı sesin, maktulün telefonundan 112’yi arayıp adresle birlikte, “Adalet yerini buldu,” çağrısından sonra.

Mert özel bir üniversitede öğrenciydi. Bir gün evinde verdiği partiden sonra aynı okulda burslu okuyan yirmi yaşındaki genç bir kıza tecavüz etmişti. Mert’in ailesi en iyi avukatları tutmuş, avukatlar mahkemede en acımasız savunmayı yapmıştı: Kızın Mert’ten para koparmak için iftira attığını, kendi isteğiyle birlikte olduklarını söylemeleri dâhil. Adli muayene raporu, şüpheye yer bırakmayacak şekilde olayın tecavüz olduğunu doğruluyordu. Kızın kolları, bacakları ve tüm vücudu morluklar içindeydi. Bileklerinde bağlanma izleri vardı. Vajinadaki çok sayıdaki yırtık ve Mert’e ait spermler, bilirkişi raporlarıyla olayın tecavüz olduğunu söylüyordu. Mert 2019’un Temmuz ayında tabandan on iki yıl hapis cezası almış, ‘cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri göz önünde bulundurularak’ bir kısmı indirilmiş, sonuç olarak on yıl hapis cezasına mahkûm edilmişti. Buna rağmen üç yıl dokuz ay sonra, yani cezanın yarısını bile yatmadan, elini kolunu sallayarak çıkmıştı cezaevinden. Failin geleceği üzerindeki olası etkileri göz önünde bulundurularak diye yeniledi içinden Asya. Siz bir de mağduru görün! Asya, cinsel saldırı kurbanı Cemre’yle görüşmeye tek başına gitmişti. Onun gibi diğerleri de artık bu cinayetlerin mağdur aileleriyle bağlantılı olduğunu düşünmüyordu. Cemre’yle yapılacak olan görüşme sadece prosedür gereğiydi.

Cemre olaydan sonra okulu bırakmak zorunda kalmıştı. “Mert gibi zenginlerin olduğu okulda, bir de küçük yerden gelip burslu okuyorsanız, söyleyeceğiniz hiçbir şeyin değeri yoktur. Okulda bana nefretle bakıyorlardı. Mert’ten para koparamadığım için iftira attığımı söyleyip duruyorlardı. Geçen ay, kadın hakları bilmem nesinden arayıp yaşadıklarım için tazminat davası açabileceğimi söyleyen avukata da dedim; onun bir kuruşunu ne o zaman istedim ne şimdi isterim! Zaten yaşadığım korkunç şeylerden sonra bir de bunlarla uğraşamazdım. Okulu bıraktım. Ailem, ne bu olayı ne okulu bıraktığımı biliyor. Afyon’a, ailemin yanına da dönemiyorum. O yüzden bu boktan hayata mecburum,” demişti. Türkiye sıralamasında ilk bine giren kız, şimdi kaldığı evin kirasını ödeyebilmek için üç kuruşa, günde on dört saat garsonluk yapıyordu. Ailesiyse onu okulunu geçen yıl bitirmiş, saygın bir firmada mühendis olarak çalışıyor biliyordu. Asya, Cemre’nin rengi solmuş tişörtüne, günlerdir yıkanmadığı belli yağlı saçlarına bakıp, “Bambaşka bir hayatı olabilirdi,” diye geçirmişti içinden.

Asya not defterini açıp kriminal laboratuvar ve bilişim ekibi sayesinde, şimdiye kadar katil hakkında öğrendikleri birkaç satır şeye baktı. Halil’in öldürüldüğü akşam yağmur yağmıştı, apartmanın önü çamurluydu. Evin hemen girişindeki halıda yeni bırakıldığı düşünülen, maktule ait olmayan ayakkabı izine rastlamışlardı. İz, kırk dört numara, klasik bir ayakkabıya aitti. Bu bilgi pek işlerine yaramıyordu. Ama yine de Asya’ya ilginç gelmişti. Artık çoğu kişi spor ayakkabı giyiyordu. İş yerinde bile. Peki, spor ayakkabı giyilemeyecek işler? Onlar genelde toplumda daha saygın kabul edilen mesleklere aitti. Bankacılar, devlet memurları, başkomiserler; gerçi diğer yandan muavinler, mübaşirler, ilaç mümessilleri… Sonu yoktu. Buradan bir şey çıkmazdı.

Mert’in ailesiyle birlikte yaşadığı sitenin kamera kayıtlarından, öldürüldüğü gün siteden arabayla ayrıldıktan sonra, park ettiği yerden çıkıp Mert’in arkasından gittiği görülen şüpheli beyaz Megane’ı gördüklerinde hepsi heyecanlanmıştı. Bilişim ekibi plakayı okunur hâle getirmiş olsa da işlerine yaramamıştı, plaka sahteydi. Görüntülerden adamın yüzü yandan gözüküyordu, net değildi. Kafasındaki kasket yüzünün yarısını kapatıyordu. Sadece sakalsız, beyaz tenli biri olduğunu biliyorlardı. Üzerinde beyaz gömlek ve ceket vardı. Bu, klasik ayakkabıyı açıklıyordu. Takım elbiseli katil. Sonraki günlerde bilişim ekibinin günlerce süren araştırmaları sonunda Halil’in evine gidebilecek yollar üzerindeki MOBESE’lerin birinde daha, farklı bir plakayla beyaz Megane görmüşlerdi. Plaka yine sahteydi ama şoför aynı kasketli adamdı!

Katilin sesini biliyorlardı, yarım görünüşünü de. Ama kim olduğunu hâlâ bilmiyorlardı. Ellerinde bir şüpheli de yoktu. Asya bir saattir masada oturmaktan uyuşan bacaklarını gerdi, adliyeye gitmek üzere kalkıp arabasına doğru yürürken “Bakalım sen kimin hayatının içine ettin Fehmi,”diye geçirdi içinden.

***

Hava kararmaya başlamasına rağmen sıcaklık hâlâ yirmi beş derecenin üstündeydi. Adliye ve cezaevindeki koşturmadan sonra gömleği terden sırılsıklam olmuştu. İşi bitip arabaya bindiğinde Sinan aramıştı. Başkomiser herkesi bilgilendirme toplantısında istiyordu. Gün boyu öğrendiklerini ortaya dökecekleri, maktuller arasında bağlantı arayacakları, katilin mesajını çözmeyi umdukları bir toplantı daha. Silivri’den Gayrettepe’ye iki saatten önce gidemeyecekti. Klimayı sonuna kadar açıp, cezaevinde idareciler ve gardiyanlarla konuşmayı beklerken okuduğu dava dosyasını düşündü.

Merkeze girdiğinde saat ona geliyordu. Kendisi gibi diğerlerinin de yüzünden günün yorgunluğu akıyordu. Bir önceki geceden beri ayaktaydılar ve Başkomiserin sinirden kıpkırmızı olmuş suratına bakınca, eve gidip soğuk duşa girme hayallerine yakın zamanda kavuşamayacağını anladı. Asya’nın toplantı odasındaki sandalyeye ilişmesiyle başladı Başkomiser:

“Bakanlıktan aradılar. İş çığırından çıkmış, hâlâ bir şey bulamamışız. Yapamıyorsak dosyayı başka ekibe devredeymişiz. Üç günümüz varmış. Yarın haberlerde bu da duyulunca halk iyice galeyana gelecekmiş.” Durdu, dişlerini sıktı. Ağzı ince bir çizgi olacak şekilde gerildi.  Asya o sırada içinden güzel bir küfür ettiğine emindi. Sinan, hepsinin adına sinkafları sesli bir şekilde dile getirdi. Ne sanıyordu bunlar, ofiste oturup solitaire oynadıklarını mı? Amacı sadece koltuk sevdası olan insanların, ömrünü bu mesleğe adamış ve şu anda da elinden geleni yapan Başkomiserini azarlaması Asya’nın bile gücüne gitmişti. Başkomiser, Sinan’ı duymazdan gelip konuşmaya devam etti:

“Bürokrasi tarafı benim işim, siz dosyaya odaklanın. Bugün olanlarla başlayalım. Evet, Fehmi’yle ilgili ne biliyoruz?”

Hakan başladı. “Fehmi Yıldız, otuz bir yaşında. Üç aydır, olay yerindeki yemek poşetinde ismi yazan Yeşil Kebap’ta, kurye olarak çalışıyormuş. Motoru, binanın biraz ilerisinde bulundu. Kayıtlara göre 22.45’te olay mahalline sipariş verilmiş. Poşettekiler gibi iki Adana. Kameralarda, Fehmi’nin saat 23.05’te restorandan ayrıldığı görülüyor. Fehmi dönmeyince restoran sahibi onu aramamış, zaten 23.30’da dükkânı kapamaya başlıyorlarmış. Adam, Fehmi’nin anne tarafından akrabası olduğunu, hapisten çıktıktan sonra ona yardımcı olmak için işe aldığını söylüyor. Dükkândaki tek kurye o. Yani katil, siparişi Fehmi’nin getireceğini biliyordu. ‘O gün ya da daha önce Fehmi’yi soran eden oldu mu?’ diye sordum, olmamış. Kamera kayıtlarına bakıp, o sokakta Megane’ı görebilecek miyiz, bakacağız,” dedi. Hakan’dan bir şey çıkmamıştı. Başkomiser, Asya’ya döndü.

“2016’da, silahla cinsel saldırıdan on sekiz yıl hapis cezası almış, sanığın geçmişi ve sosyal ilişkilerinden dolayı bir kısmı indirilmiş, sonuç olarak on beş yıl hapis cezasına mahkûm edilip cezaevine girmiş. Geçen yılki kanun değişikliğiyle sadece yedi yıl üç ay yatıp, denetimli serbestlikle tahliye olmuş. Cezaevindeki görüşme kayıtlarını aldım. Diğerlerinin ziyaretçileriyle ortak biri yok. Tahliyesinden birkaç ay önce avukatla görüşmüş, çıkış işlemleri için. Yılda birkaç kere kuzeni gelip para, giysi, bir şeyler bırakırmış. Diğer maktullerle aynı cezaevinde bulunmamış. İdareden yedi yıldır orda çalışanların isimlerini istedim, diğerleriyle ortak gardiyan da yok,” dedi Asya. Şimdiye kadar söylediklerinde yeni bir şey yoktu. Olay yerine gidip vakanın medya kahramanının elinden çıktığını gördüklerinde anlamışlardı zaten adamın tecavüzden hüküm giymiş biri olduğunu.

“Dosyanın mağduru, on dokuz yaşında genç bir kızmış. Konfeksiyoncuda çalışıyormuş. O gün yetiştirmeleri gereken teslimat için gece on ikiye kadar çalışmışlar. İşten çıkıp ailesiyle birlikte oturduğu eve giderken, bu şerefsiz saldırmış. Elindeki kurusıkıyla öldürmekle tehdit edip kıza tecavüz etmiş. Kız, Fehmi’yi konfeksiyoncudan tanıyormuş, oraya mal getirip götürüyormuş.” Bu kısım hepsi için yeniydi. Dinlemesi en rahatsız edici bölümdü aynı zamanda. Kısa bir sessizlikten sonra Asya devam etti. “Yarın, kız ve ailesiyle görüşmeye gideceğim ama bu dosyada da onları 5025’e ve diğer objelere bağlayan bir şey yok.”

Sinan sıkıntıyla iç çekti. “Mesajların öldürülenlerle bağlantısı yoksa henüz öldürülmemiş olanla var demektir.”

“Ya da daha önce öldürdüğü ama henüz ortaya çıkaramadığımız biriyle. Belki de hepsini ona ithaf ediyordur. O kişiyi bulmamızı, şerefsizliklerini tüm dünyaya açıklamamızı istiyordur,” dedi Asya.

Başkomiser daha önce defalarca konuştukları bu teorileri sessizce dinledikten sonra konuştu.

“Mesaj polise mi yoksa asıl hedefine mi? Peşinde olduğu özel biri varsa gözlük taktığını ve olay sırasında alkollü olduğunu varsayabiliriz. Çakıya gelince, belki kıza çakıyla zarar verdi ya da üstünden çakı çıktı, bilmiyorum. Bu objelerin bir anlamı olmalı. 5025, olayın yaşandığı sokak numarası, telefon numarasının sonu, okul numarası, dosya numarası her şey olabilir.”

Sinan düşünceli bir şekilde bir sigara yaktı. “Üçünün de ortak noktası tecavüzden içeri girip yeni kanunla erken salınmaları. Belli ki katil bu duruma dikkat çekmek istiyor. İstanbul’daki adliyelerden son on yıl içerisinde cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlardan açılmış davaların bir listesini istemiştik. Binlerce dava var. Elemek için 5025 sayılı dosyalara öncelik verdik, dosya numarası olması ihtimaline karşı. Onlardan da yüzlerce vardı. İki haftadır gece gündüz dosya okuyor herkes, yine de olay yerinde bırakılan objelerin tümüyle uyuşan bir dava bulamadık şu ana kadar. Bir ekip de tüm dosyaların içinde, sizin de dediğiniz gibi taraflardan birinin numarasının sonunda, adresinde ya da olayın gerçekleştiği adreste bu numarayı ve diğer objeleri bağlayacak bir şeyler arıyor. Onlardan da henüz bir şey çıkmadı. Geldiğimiz noktada tecavüzden hüküm giyip yeni yasalarla erken çıkmış ya da yakında çıkacak her hükümlü tehdit altında. Çemberi daraltamadık.”

Sinan’ın dediği şey, Asya’nın aklına başka bir düşünceyi getirip lafa girdi. “Senin dediğin gibiyse katil bize değil, hâlâ içerde olan ya da çıkmış ama izini bulamadığı birine mesaj veriyor olabilir. Kanun değişikliğiyle erken çıkan ya da yakın zamanlarda çıkacak olanların dosyalarına bakmalıyız belki de.”

“Şimdi oraya gelecektim. Çoktan çıkardım listeyi. Günün yarısını buna harcadım. Aferin kız, kapıyorsun işi,” dedi. Asya’nın omzuna hafif bir yumruk vururken gülüyordu. Asya, Sinan’dan yumruğu kaptığı için memnundu, bu iyi bir şeydi. “Farklı illerden gelen hükümlüler de var. İstanbul’da işlenen suçların dosyaları zaten elimizde. Diğerlerinin dosyalarını Savcıdan isteyeceğim. İstanbul’da yirmi altı cezaevi olduğu düşünüldüğünde yarın çok işimiz var. Çocuklar elimizdeki dosyalardan başladı bile incelemeye. Asyacığım, senin payına düşenleri de masana koydum,” diyerek gösterdi masanın üstündeki yığını. “Bir günün yirmi dört saat olması bugün bize yetmeyecek,”  dedi saatine bakarken.

Başkomiser ayağa kalkarak ceketini sandalyeden aldı. Bu toplantının bittiği anlamına geliyordu.

“Eğer haklıysanız, bu çemberi daraltır. Diğer ekiplerden de yardım alın, yarın tüm dosyalar burada olsun. Bakanlıktan beni aradılarsa laboratuvarı da aramışlardır. Son yerden işe yarar bir şey çıkarsa birkaç güne haberimiz olur. Elimizden geleni yapalım.”

Başkomiser ofisten çıktıktan sonra Asya da diğerleri gibi kendine bir kahve doldurup masasının başına geçti.

***

Dört saatlik uykuyla direksiyonun başında oturmuş, az önce yaptığı konuşmayı sindirmeye çalışıyordu Asya. Kayıtlara göre Sevda, Ümraniye’nin gecekondu mahallelerinden birinde, annesi ve kız kardeşiyle birlikte yaşıyordu. Babası, o on sekiz yaşındayken vefat etmişti. Kapıyı çalıp Sevda’yı sorduğunda başlamıştı kıyamet. Anne feryat figan bağırmaya başlamıştı: “O orospuyu sormayın artık bana! Yok benim öyle bir kızım! Allah canını alsın da gebersin inşallah!” diye. Yirmi yaşındaki kızı zor sakinleştirmişti annesini. İçerideki bir kanepeye yatırıp ilaçlarını verdi, kadın hâlâ ağlamaya devam ederken, onun duyamayacağı bir odaya geçip olanı biteni:

“Babam öldükten sonra bize bakma görevi ablama düştü, ben o sıralar küçüktüm tabii. Çalışmaya başladıktan kısa bir süre sonra başına o korkunç olay geldi. Nişanlıydı o zaman. Nişanlısı ayrıldı ondan. Adını kötüye çıkardılar. Barınamadık o mahallede, buraya taşındık. Ama ablam düzelemedi bir daha. Bir yıl evden dışarı adımını bile atmadı, sonra liseden Gamze diye bir arkadaşı geldi ablamı ziyarete, ‘Gel benimle yaşa, iş bulurum sana,’ dedi. Ablam da gitti çalışmak için. Bize para gönderiyordu, arada gelip gidiyordu. İki üç yıl sonra polisler gelip ablamı sormaya başladılar. Adresi hâlâ burada kayıtlıymış; fuhuştan, uyuşturucudan falan aradıklarını söylediler. Annem yıkıldı tabii. Başta inanmadık, bir şekilde Gamze’nin adresini bulup gittik eve. Annem gözleriyle gördü ablamı. Orada uyuşturucuya alışmış. Gamze de zaten orospuluk yapıyormuş. Ablam da…” dedi, devamını getiremedi. “O günden beri adını anmıyor evde. Hâlâ para gönderiyor bana ama artık kendisi gelmiyor, görmüyorum. Aradığımda da açmıyor. Bazen eve mahkeme kâğıdı geliyor, geçenlerde de bir avukat geldi ablamı sordu, onları haber veriyorum mesajla. Bir kere Gamze’nin evine gittim görmek için ama taşınmışlar, artık nerede yaşadığını da bilmiyorum,” diye anlatmıştı.

Mahvolmuş bir aile daha. Sevda’nın numarasını almıştı kardeşinden. Arabada otururken şansını denedi ama telefon kapalıydı. Keşke açsaydı da hayatını cehenneme çeviren adamın ölüm haberini verebilseydi ona. Belki içi bir parça huzur bulurdu.

***

Öğleden sonra ofistekilerin bir kısmı Sinan’ın getirdiği kamera kayıtlarından Megane’ı arayıp nereye gittiğini bulmaya çalışıyor, diğer kısmı da ellerindeki dosyalardan İstanbul’daki cezaevlerinden yakın zamanda çıkmış ya da çıkacak cinsel suçluların dosyalarını inceliyordu. Başkomiserin emriyle tüm ekipler seferber olmuştu. Asya masasına oturup bugün yaptığı görüşmenin notlarını aldı. Dosya okumaya başlayacaktı ki Başkomiser, elinde telefonla ofise girdi:

“Otopsi raporu çıkmış çocuklar, Ahmet mail atmış,” dedi Asya’nın masasının yanına gelerek. “Aç bakalım yeni bir şey var mı?”

Asya raporu açana kadar Hakan da Başkomisere katıldı. Asya, sonuç kısmına gelip hızlıca okudu: “Bildiklerimiz dışında yeni bir şey yok gibi duruyor. Boyunda ve sağ kolda iğne giriş izi. Kastrasyon henüz hayattayken yapılmış ama diğerleri gibi bunda da direnmeye dair biz iz yok, işlem sırasında bilincinin yerinde olmadığı düşünülüyor. Henüz toksikoloji raporu çıkmış değil fakat karaciğer ve böbreklerin durumuna bakılırsa ölüm nedeni aşırı doz madde alımı olabilirmiş, bu da vücuttaki enjeksiyon izleriyle örtüşüyor,” derken yeni bir mail geldi. Laboratuvardandı. Anlaşılan, bir tek onlar aranmamıştı yukarıdan. Asya maili açtı.

“Tabii ki ketamin. Kan ve karaciğerdeki yoğunluklarından anlaşıldığı üzere kısa süre içinde iki kez verildiği, ilk dozun anestezik bir madde olması nedeniyle bayıltacak miktarda olduğu, yaklaşık bir saat sonra da öldürücü dozun yapılmış olabileceği yazılmış.”

Sinan, “Yani bunun tercümesi şu: Katil, kurbanla karşılaştığında boyundan ilk dozu yaparak sersemletmiş. Beş dakika içinde bilinci kapanmış olmalı. O sırada kastrasyonu yapmış, adam ayılmaya başladığında da ikinci dozla işini bitirmiş. Ketaminle ilgili araştırma yaptım, ilginç bir madde. Hem ameliyatlarda anestezi için hem ağır psikolojik hastalıklarda antidepresan olarak hem de önüne geçilmeyen kronik ağrılarda kullanılabiliyormuş,” dedi.

“Her şeyi planlı yaptığı düşünüldüğünde, özellikle ketamini seçmesinin bir anlamı var mı acaba? Hem nasıl ulaşıyor buna. Doktor mu bu orospu çocuğu?”

“Başkomiserim, kriminal laboratuvardan gelen raporda bir şey daha var,” dedi Asya hâlâ ekrana bakarken. “Kurbanın kıyafetleri üzerinde yapılan elektron mikroskobu incelemesinde, ceketinin arka kısmında yoğun miktarda polen tespit edilmiş. Ama kıyafetinin başka bir yerinde yokmuş, bu da oldukça ilginçmiş. Katilin maktulle teması sırasında bulaşmış olabileceğini düşünüyorlar. Polenlerin yoğunluğuna bakılırsa, bulaştıran kişinin oldukça vakit geçirdiği bir yer olduğu söylenebilirmiş. Nerede yaşadığıyla ilgili bir ipucu verebilir. Örneği İstanbul Üniversitesi Botanik Bölümü’ne gönderip onların kayıtlarında var mı diye soracaklarmış.”

O sırada Sinan ve arkasındaki memur, ellerinde bir dünya dosyayla birlikte içeri girdiler. Sinan ter içinde kalmıştı. Kendi elindekileri Asya’nın masasına nefes nefese bıraktı.

“Eksikler de tamam, ellerinden öper Asyacığım. Sizde ne var ne yok?”

Asya raporları özetledi. Herkesi bir arada bulmuşken de sabahki görüşmeyi anlattı. Bu cinayetlerin bir ortak noktası da mağdurların hayatlarının tamamen mahvolmasıydı. Peki ama katil bütün bu bilgilere nasıl ulaşıyordu? Cevapsız bir soru daha. Başkomiser odasına gitmeden önce Sinan’la Hakan’a, “Şu televizyondan görüp arayanlardan çıktı mı bir şey?” diye sordu.

“Yok, Başkomiserim. Haberlerin etkisiyle tüm tecavüzcü ibnelerin götü tutuştu. Hepsi, ‘Kesin beni öldürecek,’ deyip duruyor. Yok ‘ben gözlük takıyorum, o sırada içkiliydim, benim dava numaram 5025’ti…’ Dosyalarına baktık, tam örtüşen yok. Tabii, ilgili ilgisiz birçok manyak da var arayan. Cezaevinden arayanlardan biri, illa kadın polisle görüşeceğim diye tutturmuş. Neymiş, erkek polisler onu öldürebilirmiş. Diğeri, ‘Ben çıkmak istemiyorum denetimliyi iptal edin,’ diyormuş. Böyle çok telefon geliyor. Çocuklar eleyip ilgili olabilecekleri bana getiriyor,” dedi Hakan.

O sırada Başkomiserintelefonu çaldı. Arayanın Savcı olduğunu görünce rahat bir nefes verdi. Raporları konuşmak için arıyordu. Neyse ki dosya hâlâ ellerindeydi. Bu iş artık hepsi için gurur meselesi hâline gelmişti.

***

“Yaptıklarını ödüllendirir gibi bir de erken salıyorlarmış bunları. Olacak iş mi yahu!  Benim haberim yoktu, nereden olacak, ben ne anlarım bilmem kaç sayılı kanundan. Bu vesileyle öğrendik işte. Kim doğruyorsa o it oğlu itleri eline sağlık. Onu arayac…”

Sinan sinirle televizyonu kapattı.

“Bir de bu sokak röportajları çıktı. Millet birbirini gazlıyor!” Elindeki simidi masaya bıraktı. Sabah büroya gelirken Sinan ve Hakan muhabir ordusunun sinir bozucu sorularına maruz kalmıştı. Asya ilk kez görünmez olmanın keyfini çıkarmıştı. Bir muhabir, “Efendim, aslında faili bulduğunuz ama kamuoyu tepkisi almamak için yakalamadığınız söyleniyor doğru mu? Polis de bu katliamla işbirliği içinde mi?” dediğinde Sinan ellerini iki yanında yumruk yaptı, ağzının içinde bir küfür savurdu. Neyse ki elinden bir kaza çıkmadan içeri girebilmişti.

Dün öğleden sonra çoğunlukla dosya okuyup kamera kayıtlarını izlemekle geçmişti. Hakan, bir ara çıkıp “Kesin beni öldürecek,” diyenlerle konuşmuştu. Sinan, son olay yerinin civarındaki sokaklardan kamera kayıtları toplamaya gidip gelmişti. Asya, Sevda’yı aramış, yine ulaşamamıştı. Önündeki dosya yığınına baktı. Her yıl altı bine yakın cinsel suçlu cezaevine giriyordu. Bu sayı, günlerdir bitmeyen yığını açıklıyordu. Yine umutsuzluğa düştü. Belki de aradıkları kişi hiç yakalanamamıştı, dosyası bile yoktu, onlar yanlış yorumlamıştı ve tüm bunların başka bir anlamı vardı. Gelen telefonla irkildi.

Sinan, “Tamam, Başkomiserim. Açıyoruz hemen. Asya maillere gir,” dedi ve telefonu hoparlöre aldı. Asya, üniversiteden gelen raporu açıp okudu:

Getirilen örnek incelendi. Ceket üstünde tespit edilen polenin Crocus Olivieri İstanbulensis, diğer adıyla Kadıköy Çiğdemi olarak bilinen endemik bir bitkiye ait olduğu tespit edildi. Nadir bir bitki olan bu tür Kadıköy ilçesi ve çevresindeki bazı sınırlı doğal alanlarda yetişir. Fikirtepenin açıklık alanları, Moda ve Özgürlük Parkı ve çevresinde bulunur.”

“Başkomiserim, olay günlerindeki köprü MOBESE’lerine bakacağım. Üç cinayet de Avrupa yakasında işlendi, orada oturuyorsa mutlaka köprüyü kullanmış olmalı,” dedi Sinan hızlı adımlarla odadan çıkarken. Hakan da peşinden gitmişti. Asya dosyalarla baş başa kaldı.

İçini çekerek önündeki dosyayı açtı. Artık otomatiğe bağlamıştı: Mağdur Yeşim Hür, yirmi bir yaşında, Dokuz Eylül Üniversitesi’nde hukuk öğrencisi. Sanık Sami Güler, yirmi altı yaşında aynı okulda hademe. Cinsel saldırı muayene raporları, ifade tutanakları, duruşma zabıtları… Asya hızla göz gezdirdi. Birden kalp atışları hızlandı.

…22.00 civarı kütüphaneden çıkmış yürüyordum. Ağaçların arkasından biri çıkıp başıma bir şeyle vurdu. Sersemlemiş hâlde yere düşerken bira şişesiyle vurduğunu anladım, yere düşüp kırılmıştı…” “…bayılmış olmalıyım. Uyandığımda müthiş bir acı çekiyordum, ellerim ve ağzım bağlıydı, başımdan gözlerime kanlar akmıştı. Vücudumun alt tarafı çıplaktı, bacaklarım iki yana ayrılmıştı. Pantolonunu giyerken nasıl oldu bilmiyorum, kendimi toplayıp ayaklarımla yüzüne vurdum, o sırada gözlüğü kırıldı. O acıyla maskesini çıkardı. O zaman tanıdım. Çakı gibi bir şeyle yüzüme kadar gelip, Birine söylersen seni öldürürüm,dedi. Sonra da beni öylece bırakıp gitti.”

Asya tüm hücrelerine kadar titriyordu. Bir daha, bir daha okudu. İzmir’de görülen davanın numarasına baktı. 5025!

Adam, iki yıl İzmir Cezaevinde kaldıktan sonra, İstanbul’a nakil olmuştu. Bunca zamandır İstanbul dosyalarına bakmışlardı. Sinan’ın aklına denetimliye ayrılacaklara bakmak gelmese hiç bulamayacaklardı.

Dava dosyasına geçti. Sami, silahla cinsel saldırı suçundan on sekiz yıl hapis cezası almıştı. Yeni kanunla dokuz buçuk yıl yatıp çıkacaktı. Asya sayfaları çevirip denetimliye ayrılış tarihine baktı. 1 Ağustos. Yani özgürlüğüne ya daeceline kavuşmasına bir hafta kalmıştı.

Sinan heyecanla içeri girdi. Asya’nın konuşmasına fırsat vermeden, “Fehmi’nin öldürüldüğü gün, sabaha karşı dörde on kala, birinci köprünün Ankara yönünde bil bakalım ne gördük! Beyaz Megane! Adamın saat üçte Beylikdüzü’nden 112’yi aradığını biliyoruz. Tüm parçalar oturuyor. Yüzü tam olarak gözükmüyor, adam profesyonel, yine şapkalı. Plaka sahte. Ama aynı adam. Bu sefer sol eli de gördük, bir yüzük var. Hakan çözünürlüğü artırmaları için bilişimcilere götürdü görüntüleri. Kızım, ne bakıyorsun bön bön, bir şeyler bulmaya başladık diyorum. Kameralardan gittiği yönü tespit etmeye çalışıyor şimdi bir ekip. Sevinsene lan!”

“Buldum,” dedi Asya zor duyulan bir sesle.

“Ne diyorsun, neyi buldun?”

Asya titreyen ellerle dosyayı Sinan’a uzattı.

***

Yarım saat sonra Başkomiserin odasında toplandıklarında, Asya şoku atlatmıştı. Hızlıca dosyayı anlattı. Sami, Silivri’deki cezaevindeydi. Kayıtlara göre Yeşim Hür, olaydan altı ay sonra vefat etmişti. Yeşim’in ölümü adli vaka olarak görülüp soruşturma açılmıştı. Dosya detaylarını göremiyordu ama dava açılmadan kapanmıştı. İntihardı.

Başkomiser gömleğinin kollarını kıvırdı, kravatını gevşetti. “Hakan, Sinan, derhâl yola çıkın, şu piç kurusuyla görüşün, ne anlatacak bakalım. Asya, intihar dosyasını bul, öğren, nasıl olmuş. Kızcağızın ailesini, arkadaşlarını, sevgilisini, ne bulursan araştır. Hadi dosyayla bağlantısını çözdük, kim yapıyor bu işi? Savcıya gidip bulduklarınızı anlatacağım, onun haricinde kimseye bir şey söylemek yok. Emin olana kadar kimse bilmeyecek. Hadi çocuklar!”

***

Asya, Yeşim’in soruşturma dosyasını Savcıdan istedikten yarım saat sonra mailindeydi. Dört beş sayfadan oluşuyordu ama çok şey söylüyordu. Yeşim’in ailesi ve doktoruyla görüşülmüş, otopsi raporuyla birlikte değerlendirilip intihar ettiği sonucuna varılmıştı. Yeşim, yaşadığı korkunç olaydan sonra ağır bir depresyona girmişti. Okulunu bırakmış, ailesinin yanına İstanbul’a gelmişti. Ailesi her daim yanında olmaya çalışsa da gün geçtikçe daha kötüye giden kızlarının durumundan endişe duyuyordu. Psikiyatri doktorunun dediğine göre, Yeşim majör depresyondaydı. Geleneksel tedavi protokolleri uygulanmış ancak sonuç alınamamıştı. İyileşme belirtileri göstermesi bir yana, durumu daha da kötüleşiyordu. Bu durumda son çare olarak görülen ketamin infüzyon tedavisine başlanılmıştı. Otopsi raporunda, ölüm nedeni, aşırı doz ketamin olarak belirtilmişti. Yeşim, hastanede uygulanan son tedavi seansından sonra, gizlice aldığı ilaçları evde kendine enjekte ederek intihar etmişti.

Asya şaşkınlıkla kalakaldı. Bu detaya kadar planlıydı demek. Üçünü de ketaminle öldürmesinin anlamı buydu.

Aileyi araştırmaya geçti. Baba Sergen, anne Figen. Başka çocukları yok. Beş yıl önce boşanmışlar, ikisi de bir daha evlenmemiş. Anne mali müşavir, Üsküdar’da yaşıyor. Baba avukat, Kadıköy’de yaşıyor ve çalışıyor. Kadıköy! Avukat…

Asya, kafasını ellerinin arasına aldı. Bütün görüntüler, konuşmalar aynı anda beynine hücum etmişti. “Geçen ay arayıp tazminat davası açabileceğimi söyleyen avukata da dedim.”… “Geçenlerde de bir avukat geldi, ablamı sordu.” Tabii ya! Şimdi her şey daha mantıklı geliyordu. Demek tüm mağdurlarla önceden konuşup ne hâlde olduklarını görmüştü. Avukat olduğu için dosyalara erişimi kolaydı. Adreslere de.

Asya, kiralık araç sorgulamasında Sergen’in üç ay önce beyaz renkli Megane kiraladığını görünce hiç şaşırmadı. Tüm parçalar yerine oturuyordu. Derhâl Başkomiseri aradı. Hiç şüphesi yoktu. Katil/kahraman, Sergen Hür’dü.

Asya ofiste, Başkomiserin arama ve tutuklama kararıyla dönmesini beklerken bilişimciler yüzüğün görüntülerini netleştirip getirmişti. Başkomiserle birlikte yoldayken Sinan’ı aradı. Sinanlar Silivri’ye gitmişti ama adam onlara bir şey anlatmıyordu. Sinan, “Paranoyak bir hâlde, günlerdir uyumadığı belli, tir tir titriyor, önündeki suyu bile içemiyor. Herkesin onu öldüreceğini düşünüyor, bizim bile. Daha önce aramış bizim büroyu, sadece kadın polisle konuşacağını söylemiş,” demişti. Asya, bulduklarını Sinan’a anlatmıştı. Hemen yola çıksalar bile büyük şovu kaçıracaklardı. Avukatın Kadıköy’deki ofisine varmak üzereydiler.

***

Tutuklama üzerinden bir hafta geçmiş olmasına rağmen halkın tepkisi azalacağına artıyordu. Mitingler, sokak yürüyüşleri, adliyenin önünde oturma eylemleri… Gizlilik kararı olmasına rağmen her türlü ayrıntı basına sızmıştı. Anlaşılan adliye çalışanları arasında da kahraman hayranları vardı.

Sergen Hür, ne tutuklama sırasında ne de sonrasında direniş göstermişti. Sol elindeki oniks taşlı gümüş yüzük, görüntülerdekinin aynısıydı. Evinde yapılan aramada ele geçirilen kırk dört numara klasik ayakkabılardan biri maktulün evindeki izle örtüşmüştü. Acıbadem’de bir otoparkta bulunan Megane’nın arka koltuğunda Mert’in DNA’sı tespit edilmişti. Ayrıca bagajından birkaç sahte plaka, kastrasyonlarda kullanılan bıçak, diğerleriyle aynı tip bir çakı, camı kırık bir gözlük ve beyaz kâğıt tulumlar ele geçirilmişti. Adli fonetikçiler de ses dalgalarını inceleyip 112’yi arayanın Sergen olduğunu doğrulamıştı. Ketamini nereden bulduğunu henüz çözememişlerdi ama bir avukatın yıllar içerisinde nüfuzlu dostları ya da hırsız, uyuşturucu müptelası müvekkilleri olurdu…

Avukat, asıl amacına ulaşamamıştı belki ama çok daha fazlasını başarmıştı. Bu artık sadece onun davası değildi. Halk, adaletin sağlanıp sağlanamadığını sorguluyordu. Etkisinin bu kadar yüksek olması yasa değişikliklerini getirecekti. Bu saatten sonra bu kalabalığı sakinleştirmenin başka bir yolu yoktu.

Dosya artık yargıdaydı. Onlar üzerine düşeni yapmış, şüpheye yer bırakmayacak şekilde faili ele geçirmişlerdi. Olayın hassasiyetinden dolayı Başkomiser dâhil kimse kutlama havasında değildi. Buna rağmen herkesin önünde Asya’yı bu vakadaki başarısından dolayı tebrik etmişti. Sinan, önceki gün masasına küçük bir pasta koyup, “Büyük başarılar her zaman kutlanmalı,” demişti. Hakan bile yarım yamalak da olsa iyi iş çıkardığını söylemişti. Bu da bir şeydi. Halkın bunu bir başarı olarak görmediği açıktı, kendi içlerinde de onlarla aynı fikirde olanlar vardı. Avukat her kesimden hayran toplamıştı.

Artık o da görünen biri olmaya başlamıştı.

***

İki hafta sonra 112’ye bir ihbar geldi.

Birden fazla ses aynı anda, Adalet yerini buldu!” diyordu.

İhbarın hassasiyeti gereği Sami’nin polis korumasına alınan evine bir ekip gönderildi. Koruma memurları şaşkındı. Diğer polis memurlarıyla birlikte içeri girdiklerinde Sami Güler’in çıplak cesedini, penisi kesilip bir kenara atılmış, göğsüne 5025 kazınmış, sağ elinde boş bira şişesi, sol elinde çakı, tanınamayacak hâle gelmiş yüzündeki kırık gözlüğüyle birlikte, duvardaki kanla yazılmış yazının altında buldular.

“İNTİKAMIN ALINDI KAHRAMAN!”

Birileri, acılı babanın yarım bıraktığı işi tamamlamıştı.

Gri’nin Cazibesi: Suç Edebiyatında Ahlaki Belirsizlik

“İnsanlar hangi şartlarda sınırlarını aşar, hangi kırılmalar onu suça iter.”

Eskiden işler daha kolaydı. Bir iyi adam, bir kötü adam bir de her şeyi çözen bir dedektif vardı. Suç anlatısı net sınırlarla çizilmişti. Katil, sadece kötüydü. Geçmişi yoktu. Çocukluğu, hayalleri, çöküşleri anlatılmazdı. Fakat çağdaş polisiye yazarlarının bir kısmı bu yapıyı dönüştürüyor ve bu da okurun dikkatini çekiyor. Anlatıda yalnızca adalet değil, anlam da sunuluyor. Failin kim olduğundan çok, neden suç işlediği ya da bir dedektifin sınırı nasıl aştığını okuyoruz. Okur, başkalarının bastırılmış arzularla, öfkeyle ya da korkuyla nasıl hareket ettiğini görmenin, kendini anlamanın bir yolu olabileceğini de fark ediyor. Belki de bu yüzden gri karakterler dikkatini bu kadar çekiyor. Peki, neden?

Çünkü değiştik. Teknoloji hayatın merkezine yerleşti. İnsanlar birbirinden uzaklaştı; birey daha yalnız, daha kırılgan hâle geldi. Böyle bir dünyada suç, artık yalnızca yasa ihlali değil; aynı zamanda karakterin iç çatışmalarını anlatan bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Bu yüzden gri karakterler yalnızca bir kurgu figürü değil, onlar içinde yaşadığımız dünyanın karmaşasını yansıtan ayna gibi; rahatsız edici fakat gözümüzü alamıyoruz.

Toplumun büyük kısmı suçla doğrudan yüzleşmeyen, tekdüze ve öngörülebilir bir hayat sürüyor. Bu düzende netlik bir güvenlik duygusu sunsa da aynı zamanda sıkıcılığa da dönüşebiliyor. Bu yüzden okur, heyecanı kesinlikte değil, gri karakterlerin ikilemlerinde, çelişkilerinde, kararsızlıklarında arıyor. Onlar hata yapabiliyor, yön değiştirebiliyor, bazen hem haklı hem de suçlu olabiliyor. Bu insanlık hâlleri, onları anlatının dışından değil, içinden izlememizi sağlıyor.

Yine de bu, siyah-beyaz karakterlerin etkisini yitirdiği anlamına gelmiyor. Aksine, netlik sunan bu karakterler okura hâlâ güvenli bir alan vadediyor. Çünkü bazen hikâyeden çok sükûnete, belirsizlikten çok yalın bir kesinliğe ihtiyaç duyuyoruz. Gri karakterler zihinsel bir tedirginlik yaratabilir; oysa siyah-beyaz karakterler içsel dengeyi korur. Anlam arayışında olan okurlar gri tonlara yönelirken, içsel huzuru önceleyenler hâlâ siyah ve beyazın netliğinde teselli buluyor. Belki de bu yüzden iki anlatı eğilimi, biri sarsarken diğeri sakinleştirerek, yan yana var olmayı sürdürüyor.

Nitekim bu çok katmanlı anlatım biçiminin yükselişi yalnızca edebiyatta değil, görsel anlatılarda da kendini gösteriyor. Netflix ve Nielsen’in 2022–2023 medya analiz raporlarına göre, en çok izlenen diziler gri karakterli suç anlatıları. You, Breaking Bad, Mindhunter ve True Detective bu dizilerden yalnızca birkaçı. Aynı dönemde, karakter odaklı polisiye romanlar da klasik “katil kim?” kurgularının önüne geçmeye başladı. Özellikle Gillian Flynn (Gone Girl), Tana French, Paula Hawkins, Jo Nesbø ve Craig Russell gibi yazarlar; suçun yalnızca kim tarafından değil, neden ve nasıl işlendiğini sorgulayan anlatılarıyla milyonlara ulaştı. Karakterin iç çatışması, suçu işleten zeminin bir parçası hâline geldi. Bu dönüşümle birlikte anlatıların merkezine, yavaş yavaş ne tamamen suçlu ne de tümüyle masum olan gri karakterler yerleşmeye başladı.

Bu eğilim, okurun artık yalnızca ne olduğunu değil, insanın neden öyle davrandığını da anlamak istediğini gösteriyor. Hikâye kadar, karakterin iç çatışması da önem kazanıyor. Anlatıların merkezine, yavaş yavaş ne tamamen suçlu ne de tümüyle masum olan gri karakterler yerleşmeye başlıyor.

Okur, bu karakterleri yargılarken bir yandan da anlamaya çalışmaktan kendini alamıyor. Belki de onları unutulmaz yapan tam olarak bu. Hem bağ kurulamayan hem de kolayca reddedilemeyen bir figür olmaları. Bir sayfada onları anlamaya çalışırken, bir sonrakinde öfkeyle uzaklaşabiliriz ve bu gelgit bile o bağın bir parçası hâline gelir. Çünkü bu karakterler zihnimizi değil, çoğu zaman vicdanımızı meşgul eder.

Harry Hole

Jo Nesbø’nun yarattığı Harry Hole karakteri, gri dedektif anlatısının çarpıcı bir örneğidir. Alkol ve öfke sorunlarıyla boğuşan, sık sık sınır ihlalleri yapan bu karakter, adalet arzusuyla kişisel yıkımı arasında gider gelir. Ne tam anlamıyla kahramandır ne de yozlaşmış bir figür. Okur onu yargılamaz; onunla birlikte tökezler, birlikte sürüklenir.

Craig Russell’ın Kanlı Masallar romanındaki pastacı ustabaşı Franz Biedermeier ise, gri fail anlatısına örnek gösterilebilir. Masallarla şekillenmiş travmatik bir geçmişin izinde, cinayetlerini bir tür “arınma” ritüeline dönüştürür. Vahşeti inkâr edilemezdir, fakat bu vahşetin içinde bastırılmış bir çocuğun hayal kırıklığı gizlidir. Onu yalnızca bir cani olarak değil, bir çöküşün sonucu olarak görürüz. Yine de çocukluğuna üzülürüz. Yaptıkları affedilemez olsa da içimizden bir yerden “ama” demek geçer. Çünkü o artık sadece suç işleyen biri değil, insan doğasının çatlaklarını açığa vuran bir anlatıdır.

Breaking Bad dizisinin ana karakteri Walter White

Benzer bir dönüşüm, Breaking Bad dizisinin ana karakteri Walter White üzerinden de izlenebilir. Başlangıçta sıradan bir kimya öğretmeni, iyi bir eş ve baba figürüyken; ölümcül bir hastalıkla yüzleştiğinde, sevdiklerini koruma içgüdüsüyle suç dünyasına adım atar. Zamanla ahlaki sınırlarını yitirir, güçle zehirlenir ve geri dönüşü olmayan bir değişime uğrar. Fakat bu süreç boyunca izleyici, onu hem hayranlıkla hem de dehşetle izlemeye devam eder. Walter White gibi gri karakterler, yalnızca birinin nasıl suçluya dönüştüğünü değil, “iyi biri kötü olabilir mi?” sorusunu da gündeme getirir. Onu yargılamaya çalışırken, kendimizi de sorgulamaktan kurtulamayız.

Gri karakterler bizi sadece düşündürmez, dönüştürür. Okuduğumuz şey yalnızca bir suç değil, aynı zamanda vicdanla sınanmış bir seçimdir. Belki de onları bu kadar etkileyici yapan, yalnızca sürükleyici olmaları değil; bize insan olmanın karmaşıklığını hatırlatmalarıdır. Ne örnek alınacak kahramanlardır ne de bütünüyle şeytanlaştırılacak figürler. Onları izlerken kendi seçimlerimizi, bastırdıklarımızı ve sorgulamadıklarımızı düşünürüz.

Bu yüzden gri karakterler yalnızca bir anlatım tercihi değil, çağın karmaşasına uygun düşen seslerdir. Net cevapların değil, zor soruların karşılığıdırlar. Ahlaki alanlarımızı genişletirler; onları anlamaya çalışmak, sınırlarımızı yeniden çizmektir. Ve belki de edebiyatın asıl gücü tam da buradadır: okuru, iyiyle kötü arasındaki çizgiyi yeniden düşünmeye zorlamakta.

SANATÇILAR SOKAĞINDA CİNAYET

O gün Suadiye’de bir arkadaşımla buluştum. Öğle saatleriydi, güneş tepedeydi. Bağdat Caddesi’nde bir kafede soluklandık, soğuk meşrubat içtik, kitaplara göz attık. Bu saatte dışarıda dolaşmak deli işiydi. Tren sesiyle sık sık bölünen muhabbetimiz ikindi serinliğine kadar devam etti.

Mevzu, çok satan dedektif romanlarıyla meşhur Orhan Avcı adlı yazarın esrarengiz şekilde ortadan kaybolmasıydı. Kırk, elli yıldır yaşadığı apartman tahminimizce buralarda bir yerde, bir karış ötede veya beride olmalıydı. Tahsin bir yerel gazeteye haber yazıyordu, meslekte yeni sayılırdı ama hevesli, heyecanlıydı. Acemiliğini tez zamanda atmaya kararlı, ateş gibi bir çocuktu. Kamuoyunu harekete geçirecek olayların peşindeydi. Edebiyat mezunuydu; mitoloji ve ezoterizme manyaklık derecesinde kafayı takmıştı. Ezan sesi yakınlardan gelince “Sıkıştım,” diyerek o tarafa sürükledi beni de.

Son padişahlardan V. Mehmet Reşad döneminden kalma, dışı beton içi ahşap kaplama caminin tuvaleti bedavaydı ve pisti. Muhit belirliyordu medeniyeti demek ki. Pöh! Tahsin fermuarını çekerken ıslık çalıyordu, rahatlamıştı, ellerini yıkayacak sabun yoktuysa da aldırmadı artık. Avludaki banka kıvrılmış uyuklayan kedinin başını okşayayım derken hayvan sırtını kabartıp bana tısladı, arkasına sığınmış el kadar yavrularını hesaba katmamıştım.

Arka kapıdan Sanatçılar Sokağı’na geçtik. Ebru atölyeleri, tezhip kursları, envai çeşit el sanatlarının icra edildiği küçük ve şirin mahallede biraz dolaşmaktan zarar gelmezdi. Dükkânların bir kısmı açık, bazıları kapalıydı. Kapısını üzüm sarmaşığının süslediği çay ocağından çıkan delikanlı ne arzu ettiğimizi sordu; oralet, sahlep, ıhlamur, papatya… “Normal, açık, şekersiz çay kâfi,” dedim. “Benimkisi büyük olsun,” diye araya girdi Tahsin. “Cam bardak tabii, plastikte asla içemem.” La havle…

“Çocuğun yanağında gül var, dikkatini çekti mi?” diye dürttüm arkadaşımı. Çayını höpürdeterek sinirimi bozmuştu Tahsin. Yerinde durmuyor, sandalyesini habire gıcırdatarak etraftakileri de rahatsız ediyordu. Yan masadaki sarışını da alttan alttan kesiyordu. Kızın saçları oksijenle açılmıştı, pembe tişörtünün üstüne giydiği kabarık tüylü hırkasıyla tatlı görünüyordu. Yukarıdan aşağıdan kesik atılmış kot pantolonu ise resmen dökülüyordu. Keşke, diye içimden geçirdim, kızın sevgilisi falan gelseydi şu an, ağzını burnunu dağıtsaydı Tahsin’in güzelce. Ellerine sağlık, deyip alnından öperdim. İş yapıyoruz lan burada, keyif çatmaya gelmedik, Allah’ın çöl sıcağında…

Kızın erkek arkadaşını beklerken biri saçından ayakkabısına kadar simsiyah, biri kızıl saçlı ve diğeri mavi rujlu üç kız daha kahkahalarını köpürterek içeri doluşmaz mı? Film yeni başlıyordu, gelenler selam verdikten sonra sarışının arkasındaki boş yere geçtiler. Tahsin’in ayağına abanarak bastım ve kulağına “Önündekini zıkkımlan da konumuza dönelim birader!” dedim. Canı yanmamış gibi arsızca sırıtıyordu. Duymazlıktan geldi, çantasından çıkardığı not defterine bir şeyler karaladı, kopardığı sayfayı özenle katladı ve bakıştığı kıza uzattı. Yürek mi yemişti bu?

Baktım, kızın gözleri kâğıdın üstünde gidip geliyor, Tahsin gibi susup beklemeye koyuldum. İlk fırsatta yakasına yapışıp ağzındaki baklayı çıkarttıracaktım elbet. Kız okumayı bitirdi, kalktı, göz kırptı bizden tarafa. Bana mı Tahsin’e mi anlayamadan, benimki de ayaklandı kapıya doğru. Çaycıya bozuklukları sayıp peşinden koştum tanıştığımız güne lanet okuduğum herifin. Sarışın muamma, kedi adımlarıyla sağına soluna dikkat ederek önümüz sıra yürüyordu.

‘’Garsonun yüzündeki doğum lekesini dükkâna adım atar atmaz gördüm elbette!” dedi Tahsin. “Çocuğun sağ elinde dört parmağı vardı, sol bacağı da aksıyordu. Çay ocağındaki mendeburun oğluydu sanırım. Bu adam bardakları sildiği havluyu yıkamadan akşama kadar belki yüz defa yeniden kullanır.  Burnunu karıştırdığından, eline sabun sürmediğinden de eminim. Pisin tekidir. Yanağındaki bıçak yarası dikkatini çekmiştir, eski kulağı kesiklerden belli.”

“Kes tıraşı da şu afetle ne derdimiz var, onu anlat. Ne yazdın? Bizi hangi cehenneme sürüklüyor? Ne zaman tanışıp kaynaştınız?”

“Aysun’la senden önce haberleştik, babama güvenmem ona güvendiğim kadar. Çevre mühendisliği okuyor Ankara’da. Polisiyeye düşkündür, çizerliği de var. Ya, dibin düştü değil mi? Zeki, özgüvenli, yetenekli kızlara hangi erkek hayır diyebilir? Şaka yapıyorum, alınma. Babası duayen gazeteci Bahri Arsal, illaki duymuşluğun vardır. Evet, televizyon programları da vardı esrarengiz olaylar üzerine. Reytingleri tavan yapıyordu.”

“Hatırladım, evet. Tekinsiz evler, kendi kendine yanıp sönmeyen ateşler, reenkarnasyon saçmalıkları… Azıcık durup dinlensek mi şu köşede? Bak şu çınarın altında bir bank var.”

“Hadi cindi periydi neyse de ruh göçünü yabana atmayacaksın! Mesela ben önceki hayatımda nasıl biri olduğumu merak etmiyor değilim. Ya sen?”

“Zerre kadar umursamıyorum Tahsinciğim! Ama sen pekâlâ La Mancha’da yel değirmeni işleten kavruk, tıknaz bir un öğütücüsü olabilirdin. Yoruldum, yeter! Şu bankta biraz soluklanalım.”

Tahsin’i bu sefer cidden bastırmıştım. Gazeteci ahalisini kolay kolay avucunuza alamazsınız ama bir vakit altından yapılma sükûta razı edebilirsiniz.

Tahsin’in Aysun dediği kız da üç-beş metre ötemizde bir duvara sırtını vermiş, telefonunun kamerasından yüzüne bakıyordu. Saçlarını tepesinde topladı, dudaklarının arasında tuttuğu lastik tokayla sabitledi. Arka cebinden çıkardığı paketten bir sigara çekti, yanından geçen fularlı bir adamdan ateş istedi. Yanımda bir kibrit yahut çakmak taşımadığıma üzüldüm. Rahatlığı hoşuma gitmişti. Tahsin’in başka tarafa bakmasından yararlanarak Aysun’a diktim gözlerimi. Buraya ne amaçla geldiğimi unutmuştum. Çok yakınımızdan kulağımızı çınlatarak bir tren geçti, ağacın dalından bir karga sürüsü çığlıklar atarak etrafa dağıldı. Kızın zarif duruşu, dumanını havaya savuruşu…

Tahsin’in dürtüklemesiyle hayallerime ara vererek ayaklandım. Kızı takip etmemiz gerekiyordu. Maşallah, yorulmak nedir bilmiyordu tatlı bela; hızlanmıştı, boş zamanlarını spor yaparak değerlendirdiği ortadaydı. Ah o mereti de bıraksaydı… Hırkasını beline sarmıştı, kolsuz tişörtü tere batmıştı. En ufak bir yorgunluk emaresi yoktu üstünde. Benim göğsümden hırıltılar çıkıyor, bacaklarım tutmuyordu. İstasyon Caddesi’ni sahil yoluna bağlayan bir alt geçitte Aysun bir anahtarcıya uğradı. Dükkân kutu kadardı; iki kişi zor sığıyor, üçüncüsü dışarıda kalıyordu. Tezgâhtar oğlanın konuşmayıp yalnız sırıtmasını saflığına mı yoksa kızdan hoşlanmasına mı yormalı emin olamadım. Az sonra mekân sahibi camı tıklattı, çocuk kapıyı açıp kenara çekildi. Peruklu, sert bakışlı patronun duvarı enlemesine boylamasına dolduran binlerce anahtar arasından kendisine lazım olanı tek hamlede bulup Aysun’un avucuna bırakmasına şaşakaldım. Eli kızın eline değdi, fena hâlde içerledim.

Nihayet Amerikan tipi villalardan birinin önünde durduk, şöyle zengin tabakadan bir tanıdığımız olsaydı da bize bir ziyafet çekseydi, masamızda iş adamları, siyasiler, sanat âleminin güzide fertleri, kibar şehirli hanımlarla… Kapı açılmamıştı. Aysun zile basmaktan vazgeçerek bizi arkadan dolanmaya ikna etti. Aslında dil dökmedi, lüzumu da yoktu, ne dediyse gözü kapalı yerine getirmiştik bu âna kadar. Yüksek duvardan atlarken hiç zorlanmadı. Tahsin’e yardım etti önce, sonra beni bahçeye indirdi. Çevikti, Kurda Tuzak filminde hırsız rolünün hakkını fazlasıyla veren Catherine Zeta-Jones’u aratmıyordu. Peki, Sean Connery hangimizdik? Camekânlı girişten elimizi kolumuzu sallayarak içeri daldık.  Yüzyıldır insan yüzü görmemiş gibi kokan, eşyaları darmaduman olmuş kasvetli bir yerdi. Tahsin benden daha huzursuzdu, belli etmemesine rağmen pişman olmuşa benziyordu. Ayağına takılan bir şey oldu mu küfrü basıyordu. Aysun’un koluna yapıştı:

“Neler oluyor? Orhan Avcı’yı burada sakladığını söylemeyeceksin değil mi?”

“Şşt, uyuyor olabilir!”

Ahşap döşemelerin üzerinde gürültü çıkarmadan yürüyorduk. Tam üst kata çıkan merdivenlere yönelmiştik ki irice bir fare hızla önümüzden geçti. Arkasında uyuz, tüyleri yolunmuş bir kara kedi! Gülmemi zor bastırdım, Aysun çığlık atarak basamaklara atlamış, Tahsin’in sinirleri bozulmuştu. Canına tak etmişti çocuğun, sabrı taşmıştı. Oda oda koşup “Orhan Bey, Orhan Bey!” diyerek bağırmaya başladı. Ben Aysun’u yatıştırmakla meşguldüm, zavallı nasıl titriyordu. Tahsin’in sesi gitgide uzaklaşıyordu.

“Herkesin bir yumuşak karnı var, benimki de bu…” diye fısıldadı Aysun, biraz yatışmıştı. “Gördün işte… Çocukken Tom ve Jerry’yi seyretmekten bile korkardım.”

“İnanmazsın belki ama ben de fareyi değil kedinin tarafını tutardım.”

Aysun sessiz kaldı. Hakkımda ne düşünmüştü acaba? Gözüne girmek için yalan söylediğimi mi? Zalim bir çocukluk… Güçlünün yanında olmak…

O sırada Tahsin’in feryadıyla irkildik. Ters giden bir şey mi vardı?

Yatak odasına koştuk. Aysun manzaraya bakamadı, boynuma sarılıp ağlamaya başladı. Tahsin kolları iki yanına düşmüş, başını ümitsizce sallıyordu. Yatakta cansız uzanan, belli ki Orhan Avcı’ydı. Yüzlerce esere imzasını atmış, şöhretinin zirvesindeki usta yazar son akşam yemeğini dün yemiş, son uykusunu uyuduğu karyolasında kim bilir hangi hainin bıçak darbeleriyle ruhunu teslim etmişti.

“Ölmüş! Öldürmüşler! Geç kaldık…” diyen Aysun’u teselli etmekte aciz kaldık, ne beni ne Tahsin’i dinliyordu.  Çaresiz bekledik. Onu merhumla baş başa bıraktık. İniltisi aşağıya kadar saatlerce kesilmedi. Acıkmıştık, mutfakta hiçbir şey yoktu. Kura çektik, Tahsin dışarı çıkmaya razı geldi. Bana güvenmemesine şaşırmıyordum, ama Aysun’a bu kadar güvenmesi…

Resmen dumura uğramıştık, aklımız başımızdan gitmişti. Polisi arasak… Neyi, nasıl açıklayacaktık? Burada ne işimiz vardı? Masumiyetimiz su götürürdü. Bile bile kendimizi ele vermiş olmayacak mıydık kafa karışıklığımızla?

Aysun sakinleşip kendine geldiğinde bize bütün bu olup biteni açıklamaya mecburdu. Hamburgerimizi atıştırırken lafa bodoslama atladım:

“Ölenle ölünmüyor, toparlan artık. Sabahtan beri peşinde sürükledin bizi. Bu evde ne işimiz var? Orhan Avcı’yı kim getirdi buraya? Düşmanı mı vardı? Konuş biraz!”

Aysun, Tahsin’e baktı, Tahsin oralı değildi, ayaklanmadı, kızı korumaya yeltenmedi. O da bir cevap bekliyordu.

Sigarasını yakmak için ateş arandı kız ama istifimizi bozmadık. “Güzel, iyi bir ikili oldunuz demek,” dedi acı acı gülümseyerek. “Hata bende tabii. Sözümü tutamadım. Engel olamadım olanlara. Sizin derdiniz başka, benimki duygusallık. Evet, bir iş kovalıyorduk. Buradan devam edelim. Orhan Bey’in bazı sırları bende saklı. Anlatacağım, azıcık zaman verin. Babamla sıkı fıkıydılar, iyi günde kötü günde. Babamın arşivinden epey istifade etmiştir, babam ona hikâyeler göndermiştir. O tuğla gibi kalın kitaplar boşuna yazılmadı, hepsi yaşanmışlıklarla dolu…”

Kalktım, tuvalete gittim. Kafamızı ütülüyordu kız. İtici görünmeye başlamıştı. Şu ceset her şeyi mahvetmişti bir anda. Yatak odasına gelmeden ikisinin fısıldaştıklarını işittim. Durup kulak kabarttım, ne konuşuyorlardı benden habersiz? Sustular sonra. Karyolanın kenarına ilişmişti Tahsin. Ölüyü unutmuşlardı sanki. Aysun onun karşısına bir sandalye çekmiş oturuyordu. Beni görünce öksürdü, saçlarıyla oynadı, ne istediğimi bal gibi biliyordu.

“Karısı Ayten’le anlaşamıyorlardı, kaç kere babamı arayıp dertleştiklerini hatırlıyorum. Gecenin yarısı İstanbul’dan Ankara’ya gelmişliği çoktur. Telefonunu kapatırdı. O zaman rahat ettiğini söylerdi. Babamla sabahlara kadar yiyip içerler, kahkahalarla muhabbet ederlerdi. Uyku tutmazdı beni, onlara eşlik ederdim. Bazı gecelerde babam yorgunluğunu bahane ederek erkenden odasına çekilir, Orhan Bey’le annemi baş başa bırakırdı. Son döneminde tarihi eser kaçakçılığını konu edinen bir metin üstünde çalışıyordu. Roman veya senaryo türünde olacaktı. Annemin arkeolog oluşundan etkilendiğini düşündüm hep. Babamın kütüphanesinden bazı kitapları ödünç istedi. Annem, babamın kimseye göstermediği nadide eserleri ondan sakınmazdı. Farklı bir alakaları vardı, öğrendiğime göre ta üniversite yıllarına dayanıyormuş. Hatta babamla tanışıp sevişmeden önce Orhan Bey’le arkadaşmışlar…”

“Farkında mısınız?” diyerek Aysun’la Tahsin’e parmağımı salladım. “Şu anda bir cinayetin ortasındayız. Aramızda bir ceset yatıyor. Binbir Gece Masalları’yla vakit kaybetmeye gelmedik buraya!”  

Köpürmüş gidiyordum, blöf yapıyordum aslında. Aysun yerinden fırlayıp koluma yapıştı. Tahsin, hayret, ilk defa ağzını açtı ve onun bildiği pek çok şeye yabancı olmadığını gösterdi:

“Tamam dostum, sakin ol. Aynı noktadayız, kan hepimize sıçradı. Çıkış yolu bulacağız, kaçmak erkekliğe sığmaz. Aysun’la ben bağlantı kurdum çünkü yazarı iyi tanıyordu, ailesini de iyi kötü biliyordu. Senden önce uzun uzun konuştuk bu konuları. Anladığım kadarıyla Orhan Bey bir kulübe üyeydi ve düzenli olarak toplantılara katılıyordu. Aysun sen anlatsana. Neydi adı, tuhaf bir…”

“Anahtarcılar Cemiyeti.”

“Of ya, bırakın martaval okumayı arkadaşlar! Sanatçılar Sokağı’ndan Anahtarcılar Cemiyeti’ne… Hayal gücünüze hayran kaldım. Aysun söylesene, cebindeki anahtar nereyi açıyordu? Villaya hırsız gibi duvardan atlayarak girdik de ondan sordum.”

“Kulübün müdavimleri anahtarcılar değildi.”

“Kuşkusuz. Sanatçılar Sokağı’nda da bir tane sanatçıya rastlamadık çünkü!”

Tahsin neredeyse boğazımı sıkacaktı, Aysun araya girdi. Gömleğimin düğmesi kopmuştu, Tahsin’e okkalı bir küfür savurdum. Kız olmasaydı…

“Anahtar, ismini İbni Arabî’nin Miftahul-Guyûb eserinden almış. ‘Gaybın anahtarları’ demek.”

“Vay canına. Bak şimdi ilgimi çekmeyi başardın. Tarikat olayları demek. Ee?”

Hevesini kırmayı başarmıştım, sesi düşmüştü ama odada ileri geri volta atan Tahsin’i gördükçe şu anda yapılacak en iyi davranışın Aysun’u dinlemek olduğuna karar verdim. Kendilerine meşhur tasavvufçunun başyapıtından ilhamla isim yakıştıran bir öbek çılgının macerası hoşuma gitmişti. Orhan Avcı, Suadiye’nin ara sokaklarındaki apartmanın beşinci katını, babadan zengin eşi Ayten Hanım’ın desteğiyle orta hâlli, mütevazı bir lokale çevirmiş, bir tür başrahip veya tarikat reisi sıfatıyla muhitin kalburüstü beyinlerini hükmü altına almıştı. Hangi gündemle ayda bir toplanıyorlardı acaba? Haftalık sohbet programlarının ve arınma dedikleri gizli ayinlerinin maksadı neydi? Aysun’un tek bildiği, grubun kısa sürede büyüyüp etki alanını genişlettiğiydi. Ancak geçen aylarda aralarında bir anlaşmazlık çıkmış, sesler yükselmiş, yumruklar sıkılmıştı. Disiplinsizlik gerekçesiyle iki üye topluluktan aforoz edilmişti.

O sırada, giysi dolabının kapağını açıp kapatmakla meşgul olan Tahsin lafa girdi.

“Aysuncuğum, Hikmet’e doğrusunu anlatsana. O ikisinin şahit olduklarını. Artık yabancı değiliz. Senin Ayten teyzen ne haltlar karıştırıyordu, zavallı adamı neden akıbeti meçhul ve sahte bir peygamberliğe sürükledi? Tabii kadın, kadına toz kondurmaz, hele sen…”

Aysun sorulara cevap vermektense bir köşeye attığı çantasının iç cebinden bir fotoğraf alıp koydu önümüze. Orhan Avcı olduğu her hâlinden belli tuhaf şapkalı kocasıyla el ele tutuşmuş kızıl saçlı, orta yaşlardaki Ayten hanım, arkalarında da yazardan daha karizmatik ve yaşlı, sanki onun karşıtıymış gibi durup sırıtan bir başka kişi…

Tahsin bulmacayı çözmüştü, cinayette parmağı olanları Aysun bildiği hâlde gizliyordu. Bizi buraya hangi kirli amaçla getirdiğini anlatmazsa derhâl polisi arayacağını söyledi. Aysun’un öfkeden eli ayağı boşandı, resmen ağlıyordu. Kızcağızın yanağından süzülen yaşı sildim. Tahsin’in baktığını fark edince Aysun yanımdan uzaklaştı.

Bir sessizlikle bölünen anda salondan gelen gümbürtüyle irkildik. Bir şey mi yuvarlanmıştı, biri içeri mi girmişti? Tahsin kapıya daha yakındı, bizim oralı olmamamıza bozularak bakmaya gitti.

Tahsin kaybolur kaybolmaz toparlandı Aysun, yanıma oturdu ve gazeteci arkadaşımın korkunç bir planı olduğunu kulağıma fısıldadı. Baştan beri olayların içindeymiş, her şeyi biliyormuş, Orhan Bey’in başına gelenleri… Cinayeti de…

“Kızım, sen mi büyük yalancısın yoksa Tahsin mi, hâlâ çözemedim. Bu çocuk beni kırmayıp onca uzak yoldan geldi, hangi sebepten bilmem seni kılavuz yaptı ve buraya kadar gelip duvara tosladık. Tahsin’le tanışıklığımız nereden baksan beş sene, ya seninle? Kimsin sen? Bizi kandırmadığını nasıl bileceğiz? Yazarın saklandığı yer diye getirdiğin villada adamın cesedi karşıladı bizi…”

O sırada anahtarı cebime attım, en azından bir kozum olacaktı. Aysun aklımı karıştırmayı başarmıştı.

“Benimle ne derdi var ki?” dedim. Sorumun cevabı gelmedi. Aysun ağzına fermuar çekmişti, Tahsin eşikte belirmişti.

“Mutfağın penceresi açıktı. Deminki kedi olacak, şişe falan devirmiş.”

Avucuna aldığı cam parçalarını gösterirken sırıtıyordu. Odanın ortasında kararsız bekledikten sonra nereden estiyse gidip yatağın başucundaki Rembrandt tablosunu düzeltti. Kaç zamandır öyle yamuk duruyordu acaba? Cesede bakıp kafasını salladı, kendi kendine mırıldanıyordu.

“Orhan Bey, uyansanıza!” diyerek adamı omuzlarından sarsması ödümüzü patlatmaya yetmişti. Aysun’un anlattıklarıyla Tahsin’in tuhaf hareketleri birleşince gerçekten tehlikede olduğumuzu düşünmeye başlamıştım. Kaçmalıydık, başka çıkar yol yoktu. Aysun’u kaş göz işaretiyle kapıya yönlendirdim. Ayakucuna basarak, Tahsin’in dikkatini çekmeden yürüdü. Ben de bir fırsatını bulup gazeteci arkadaşımı atlatacaktım. Zavallı, ölünün göğsüne başını yaslamış ağlıyordu. Tam zamanı diye düşünerek Aysun’un peşinden odadan dışarı fırladım. Tahsin’in yere düşürdüğü cam kırıklarından biri topuğuma saplanıverdi. Nasıl bağırdım anlatamam. Tahsin beni çabucak yakaladı tabii, canımın acısı yetmemiş gibi bir de karnıma tekmeyi yedim. Yumruk yumruğa ve körü körüne birbirimize haddini bildirmek için boğuştuk. Sonunda zayıf rakibimi alt ettim, kafasını duvara çarptı ve kanlar içinde ayaklarımın dibine yuvarlandı. Aysun seslenmeseydi orada bayılıp düşecektim.

Kar atıştırıyordu, soğuktu ve yürümekte zorlanıyordum. Aysun bir taksi çevirdi. “Çok uzakta değil,” dedi. Neydi uzakta olmayan? “Sabret.”

Eski bir binanın önünde indik, dairelerin camında kiralık, satılık yazıları gözüme çarptı. Bahçe duvarında bir kara kedi kötü kötü bize bakıyordu. Kapısında Anahtarcılar Cemiyeti yazan daireye geldiğimizde Aysun zile üç defa kısa kısa bastı. Biri kapıyı araladı, parolayı duyduktan ve elleriyle Aysun’a dokundu, sonra kapıyı tamamen açtı. Parola Arapça yahut İbraniceye benzer bir kelimeydi, hemen unuttum. “Bu o mu?” diye sordu Aysun’a. Loş, kasvetli bir koridordan geçerek konferans salonuna benzer büyükçe bir odaya ulaştık. Duvarlarda acayip remizlerle süslü enfes tablolar, kufi ve sülüs hatla yazılmış ayet ve hadisler gördüm. Rehber kadın âmâydı ve konuşmaktan da hoşlanmıyordu. Bize yerimizi işaret etti. İçim ürpererek Aysun’un yanı başında oturdum. “Maskemiz olmayacak mı?” soruma gülmedi, tam tersine beni ciddiyete davet edercesine karanlıkta karşımızdaki sandalyelere kurulmuş gizemli misafirlere dikkatimi çekti. İki sıra boyunca dizilmiş yabancılar biz ortama girinceye kadar neredeydiler? Birdenbire meydana çıkmaları hiç hayra alamet değildi.

Saatlerdir mukayyet olmayı başardığım aklım gong yahut kampana sesiyle başlayan hareketlilikle alkış sağanağı altında sahneye yönelen beyaz takım elbiseli ve bastonlu ihtiyarın suratını görünce karıştı. Adam resmen ölü gibiydi, yanaklarından etler sarkıyordu; ağzı dişsizdi ve gözleri çukura batmış iki misket gibi istemsizce dönüp duruyordu. Kararmış ellerini birbirine çırptı, âdeta hayatiyetinin son kalan gücüyle bugün burada toplanan meclisi coşturacak hamlesini yaptı. Rehber kadın bir örtüyle sarmalanmış küçücük sandığı kürsüye bıraktı. Sinir bozucu sükûnet ve aldırmazlığın yerini heyecan ve tezahürat almıştı, yerinde durmayıp ayağa fırlayanlar, bağıranlar, çığlık atanlar…

“Kim o kim, bu kutsal kilidi sonsuza kadar açacak olan?” diye seslendi ihtiyar, nefesi tükenmeye yakındı. Etrafına kulak kesildi, ahşap kutuyu kavrayan parmakları takır takır titriyordu. Herkes kadar ben de merakla bekliyor, mizansen bitsin ve sorular cevap bulunsun istiyordum. O sırada Aysun dirseğiyle boşluğuma vurdu, “Haydi sıra sende!” Sandalyemden uçarak korkunç adamın yanında bittim. Arkamdan itmişlerdi sanki, kendimde değildim. Cebimden çıkardığım anahtarı kilide soktum, bir kere çevirdim ve sandığın kapağı tık diye açıldı. Genzimi yakan bir kokuyla geri adım attım, neredeyse düşecektim. Herkesin bakışları benim üstümdeydi, Aysun nefesini tutmuş hayran hayran bana bakıyordu. Gururdan göğsüm kabardı. Sandıktaki bir tomar kâğıt, bir köstekli saat ve kırk katlı haritayla ne yapacaktım? İhtiyar, Anahtarcılar Cemiyeti üyelerinin kaydoldukları tarihten bu yana künyelerini ve derecelerini içeren listeyi okumamı istedi. Otuz dokuzuncu kişiye gelince durakladım: Sermuharrir Orhan Bey yazıyordu ve üstü çizilmişti. Kalabalık bir an dalgalandı, gürültü koptu kopacaktı. İmdat istercesine Aysun’u aradı gözlerim. Sandalyesinde değildi, arkamdaydı ve hayatımızı ölümsüz kılacak âna tanıklık ediyordu. Kulübün sekreteri, ihtiyarın “Yaz!”” emrine uyarak kırkıncı sıraya Sermuharrir Hikmet Bey ve kırk birinciye Danyal Kızı Adar yazdı.

Aysun’un ısrarlı güzelliği aba altından gösterilmiş sopa gibi geleceğimi belirlemişti. Ayten’in adı neden listede değildi ve kırk birinci sıradaki kadın kimdi? Aysun’un o günkü gülüşü hayatım boyunca aklımdan çıkmaz. “Yazarın yerine yazar geçti, ölen karısının yerine ise kızı,” dedi ve sustu.

İsimsiz bir ihbar üzerine Tahsin’i terk ettiğimiz villaya baskın düzenleyen polis, duayen yazarın kalbine saplanmış cam kırıklarında Ayten Avcı’nın parmak izlerini tespit etti.  Kamera kayıtlarında her şey ayan beyan ortadaydı. İfadesine bakılırsa sanık konumundaki kadın, Aysun’u kandırmaya çalışmış ve onunla iş birliği yaparak kocasının servetini ele geçirmeyi kafasına koymuştu. Aysun da mağdurdu bu hikâyede.

Hiçbir şey yalan değildi ama her şey hakikate aykırı şekilde cereyan etti. Suçlu, cezaevindeki ilk gününün sabahında boynuna ip geçirmiş vaziyette cansız bulundu. O zaman Aysun’un ‘ölen karısı’ deyişini anımsadım, beynimde şimşekler çaktı. Cemiyet kadının konuşmasını engellemişti. Ya kızı? O da Aysun’du, Bahri Arsal’ın vasiyetinde bilerek ismini anmadığı, gayrimeşru çocuğu…