Ana Sayfa Blog Sayfa 36

Hikaye: Medine

1.

BİRKAÇ GÜN ÖNCE

Kendine geldiğinde elleri arkadan bağlanmış, ağzı ve gözleri de sıkı sıkı kapatılmıştı. Üşüyor ve bütün bedeni titriyordu. Keskin bir rüzgârın sesi ağaçlarda uğulduyor soğuk iliklerine kadar işliyordu. Gözleri o kadar sıkı kapatılmıştı ki gündüz mü gece mi onu bile anlayamıyordu. Başındaki ağrı dayanılacak gibi değildi.

Daha önce de soğuk havada dışarıda kalmıştı. Babası ve dedesinden dayak yediği her gece dışarıda kalırdı zaten. Ama bu defa farklıydı. Neredeydi, niye buradaydı onu bile hatırlamıyordu ve titremesi bir türlü durmuyordu. Bütün vücudu kontrolünden çıkmıştı sanki.

Ağzındaki bez yüzünden midesi bulanıyordu. Bağırmak istiyor ama çığlıkları boğazına tıkanıyordu. Hiç bu kadar korkmamıştı. Ölesiye korkuyordu.

Duvara yaslayınca fark etti başının arkasındaki yarayı. Başındaki yara nasıl olmuştu? Ne olmuştu, buraya nasıl gelmişti? Hemen yanında bir yerden gelen bağrışmaları fark etti. Birileri sanki bir kapının arkasında tartışıyordu. Kulaklarındaki uğultu ve rüzgârın sesi ne dediklerini anlamasına izin vermiyordu. Kalkmak istedi ayaklarının da bağlı olduğunu fark etti. Kimdi bu adamlar, neden her yerini bağlamışlardı?

“Ne istiyorsunuz benden?” diye bağırmak istedi. “Bırakın beni ne olur.” Bütün çığlıkları bir homurtu halinde ağzındaki beze takılı kaldı. Hemen yanında bir kapı açıldığını duydu. Ayak seslerini duydu sonra, birilerinin ayak seslerini. Galiba birkaç kişiydiler. Yerdeki çalıların kırıldığını duydu sonra. Sanki bir bahçedeydiler. Tavuk seslerini duydu, kümesin o kötü kokusuyla birlikte.

Şimdi kimse konuşmuyor, bağırıp çağırmıyordu. Rüzgâr birinin kokusunu çarptı yüzüne, pis ve sigara kokan bir nefes.

Sonra biri yere bir şey vurdu. Sanki metal bir şeydi. Çapa gibi ses çıkardı. Çapa sesini nerde duysa tanırdı. Durmadan çapa yapardı, tütün çapası. Biraz daha dikkat edince bunun bir kazma olduğunu fark etti. Biri kazıyor öteki kürekle toprağı atıyordu. Birkaç kürek toprak ayağına bile gelmişti.

Korku hiç azalmıyordu. Kalbi birazdan yerinden çıkacak gibi atmaya başladı. Bu adamlar nereyi kazıyordu ve niye kazıyordu?

Annesini hatırladı. Durmadan ağlıyordu. Annesi hep ağlardı zaten. Babası ve dedesi önce annesini döverlerdi. Neden çay soğuk diye döverlerdi, neden pilav tutmamış diye döverlerdi. Bazen sadece döverlerdi. Sonra sıra ona gelirdi. Onu da döverlerdi. Neden suyu geç getirdin diye döverlerdi. Neden ağabeylerine saygısızlık ettin diye döverlerdi. Bazen ağabeyleri de döverlerdi.

Şimdi annesi burada olsa onu kurtarırdı kesin. Annesi neredeydi ki? Babası görse o da kurtarırdı belki ama annesi kesin kurtarırdı. İyi de bu adamlar kimdi ki? Neden buradaydı? Neden kazma kürekle bir yerleri kazıyorlardı.

“Yeter bu kadar.” dedi birisi. “Getir artık.”

Bu sesi bi yerlerden tanıyordu sanki. Sanki çok uzaklardan bir yerlerden geliyordu ses. Belki kulaklarındaki uğultu olmasa belki rüzgârın sesi olmasa tanıyabilirdi.

Biri ayaklarından tutup çekince sanki yıldırım çarpmış gibi hissetti. Bir diğeri omuzlarından tuttu. Kaldırıp birkaç adım sonra yine bıraktılar. Sanki bir çukurdaydı. Toprak kokusunu duyuyordu, taze toprak kokusu.

“Ne olur bırakın beni.” diye bağırdı. “Bırakın ben size ne yaptım. Siz de kimsiniz?” diye bağırdı. “Anne yardım et.” diye bağırdı.

Ağzındaki bez hala midesini bulandırıyordu. Kimse onu duymadı. Önce ayaklarını örttü dökülen toprak. Sonra dizlerine geldi, kalçalarını örttü. Oturur vaziyette idi. Kıpırdasa belki kaçabilirdi. Ama toprak durmadan yükseliyordu. Karnına geldi sonra.

Çırpındıkça daha çok sıkıştı toprağa. Çırpındıkça daha çok sıkıştırdı toprak. Göğsü daraldı. Nefes alamıyordu. Boğazına kadar yükseldi toprak. Kürek seslerini daha iyi duyabiliyordu şimdi. Annesi şimdi burada olsa kurtarırdı onu. Babası belki kurtarırdı ağabeyleri belki kurtarırdı ama annesi kesin kurtarırdı.

Toprak çenesine yükseldiğinde artık hareket edemiyordu. Kafasını çevirdikçe ağzını saran bez de çıktı. Şimdi çığlıklarını duyabiliyordu.

“Anne yardım et.” diye bağırdı. Son kez. Sonra boğazına toprak doldu. Yutkundu. Toprak boğazından ateş topu gibi indi midesine. Tekrar çevirdi kafasını tekrar yuttu toprağı. Artık çığlık atamıyordu. O sırada gözündeki bağ da çıkmıştı. Karanlıktaki gölgeleri fark etti önce. Ayakkabıları gördü. Ayakkabıların sahiplerini gördü.

 

 

2.

GÜNÜMÜZ

“44 Medine YAZGAN.”

“Öğretmenim, o bugün gelmedi.”

“Neden gelmedi ki?” diye sordu Cemile öğretmen.

“Öğretmenim o kayıpmış. Üç gündür ailesi her yerde onu arıyor. Kocaya kaçmış herhalde.”

Cemile öğretmen elindeki kalemi masaya bırakıp merakla kızın yanına geldi.

“Ne diyorsun kızım sen, ne kaybolması ne kaçması?”

“Öğretmenim” dedi bir ötekisi. “Valla cumadan beri her yere baktılar. Medine kaybolmuş. Ailesi perişan halde onu arıyorlar.”

Cemile telaşla baktı etrafına. Sınıftakiler pek de umursamış görünmüyorlardı.

“Siz gelin bakayım benimle.” diyerek iki kızı sınıftan çıkardı. Cemile’ye göre bu, hiç de hafife alınacak bir konu gibi görünmüyordu.

Medine’yi tanırdı. Öyle, kocaya kaçacak bir kız olduğunu sanmıyordu. Doğruca rehberlik servisine geldi. Bu tür konuları rehberlik servisinde konuşmak daha akıllıcaydı.

“Hocam girebilir miyiz?” dedi açık kapıyı tıklatarak.

Rehber öğretmen Selda Hanım önündeki dosyalardan kaldırıp başını baktı.

“Tabi ki hocam buyurun.” diyerek masanın önünde dizili koltukları gösterdi.

Mavi koltukların ortasında duran ve yapma çiçeklerle süslenmiş bir sehpanın etrafına oturdular.

“Hocam bu kızlar bir şeyler söylüyorlar. Burada konuşsak daha doğru olur sanırım.” diye söze girdi Cemile. “12 E sınıfı öğrencilerimizden Medine’yi biliyor musunuz?”

Selda hoca şöyle kısa bir düşündü.

“Hatırladım” dedi “galiba ailesi biraz sorunluydu yanlış hatırlamıyorsam.”

Cemile birkaç kez kızın okula yüzü gözü morarmış geldiğini hatırlardı. Oraya buraya çarptım dese de dayak yediğini biliyordu. Yine de kimseye bir şey belli etmemeye çalışıyordu.

“Evet, sanırım.” dedi Cemile “ama bu sefer durum biraz farklı. Galiba evden kaçmış, bu kızların dediğine bakılırsa.”

“Valla öğretmenim” dedi başındaki topuzu düzelterek kızlardan birisi. “ben öğretmenime de dedim. Bizim ev onların sokakta Cuma gününden beri herkes onu arıyor. Sanki yer yarılmış da içine girmiş gibi. Galiba evden kaçmış.”

“Nereye kaçmış peki?” diye sordu merakla Selda.

“Ya öğretmenim” diye mızırdandı öteki kız. “bizden duymuş olmayın ama kocaya kaçmış herhalde, öyle diyorlar.”

Cemile ve Selda öğretmen şaşkınlıkla baktılar birbirlerine.

“Ne kocası?” diye sordu Selda.

“Ya ben nerden bileyim öyle diyorlar işte.” diye savundu kız kendini.

“İnanmazsanız Mahmut’a sorun o bilir.” dedi durmadan başörtüsünü oynayan kız.

“Hangi Mahmut?” diye sordu Cemile.

“11 A da Mahmut diye bir çocuk işte. Onun amcasının oğlu mu ne öyle bir şey.”

Cemile, hiç vakit kaybetmeden yerinden kalkıp kendini 11 A sınıfının kapısında bulduğunda, yanında Selda öğretmen de vardı.  Ne var ki Mahmut bu gün okula gelmemişti. Cemile, Medine’nin daha önceden yediği sopalar sonucu gerçekten kaçmış olabileceğini düşündü. Belki kocaya kaçmamıştı ama evden kaçmış olabilirdi.

“Sınıftaki kızlarla bir kez daha konuşmalıyız.” dedi Selda.

“Bence de.” dedi kederli bir ses tonuyla.

“İdareye haber verelim ama önce.” dedi tereddütlü bir sesle Selda.

Birkaç dakika sonra müdür ve müdürün de geldiği rehberlik servisinde on kadar kız vardı ve Medine’yi tanıyan herkes aşağı yukarı ayın şeyi söylüyordu.

“Olabilir öğretmenim.”

“Valla o kadar sopayı ben yesem ben de kaçardım öğretmenim.”

“Sevgilisi yoktu ama öğretmenim.”

“Kimle kaçmış olabilir ki valla bilmiyorum.”

Her kafadan bir ses çıkıyordu. Kapı çalındı. Nöbetçi öğrenci telaşla girdi içeri.

“Polisler geldi müdürüm. Sizi soruyorlar.”

Okul müdürü, Celal Bey yanında Selda ve Cemile öğretmenlerle birlikte polislerin yanına gittiler.

“Müdürüm kolay gelsin.” dedi resmi kıyafetli koca göbekli bir polis memuru. Yaptığı işten pek de memnun görünmüyor bir angarya daha olarak görüyordu belli ki. Kim bilir kaçıncı kez birkaç ev ötede saklanan bir kızı arıyordu. Akşama varmadan ortaya çıkacağını düşünüyordu belli ki. “Sizin öğrencilerinizden birisi kayıpmış. Medine Yazgan.”

Celal Müdür eliyle odasını gösterdi. Etrafına doluşan meraklı gözler altında bu konuyu konuşmak istemediği belliydi.

“Buyurun memur bey. İçeride konuşalım isterseniz. Biz de tam bu konuyla ilgili bir toplantı yapıyorduk.”

Polis memuru tuhaf bir tavırla süzdü öğretmenleri.

“Ya, öyle mi. Ne toplantısıymış bu?”

Cemile, polisin tavrını hiç beğenmemişti.

“Öğrencimizin okula neden gelmediğini anlamaya çalışıyorduk biz de. Az önce çocuklardan birkaçı onun evden kaçtığını söyledi.”

Polis memuru belli ki çoktan kararını vermişti.

“Bence de öyle görünüyor. Birkaç güne yanında biriyle ortaya çıkar. O kadar merak edecek bir şey değil gibi.” dedi. “Ya bir çay verseniz de içsek.” diyerek çirkin bir suratla güldü.

“Bence burada ciddi bir durum var ve siz hafife alıyorsunuz gibi geldi bana.” diyerek itiraz etti Cemile.

Polis memurunun suratı asıldı.

“Hoca hanım” dedi öfkeli ve uyaran bir sesle “işimizi sizden öğrenecek değiliz.”

Celal Müdür, Cemile’yi ikaz etti.

“Hocam lütfen.”

“Neyse” dedi Cemile “ben çıkıyorum belli ki olay zaten çözülmüş.”

Cemile, çantasını da alıp dışarı çıktı. Zaten bugün iki dersi vardı ve az önce bitmişti. Öğretmenler odasına girdi. Boş dersi olan birkaç öğretmen odada oturuyordu. İçeri girdiğini görünce merakla sordular. Cemile olanları anlattığında ilgilenen tek kişi Türkçe öğretmeni Yılmaz oldu.

“Valla hocam” dedi elindeki yazılı kâğıtlarını okumayı bırakarak. “Ben o kızın yerinde olsam çoktan kaçmıştım zaten. Düştüm, çarptım falan diyordu ama sürekli yüzü gözü morarmış geliyordu okula.”

Cemile çantasını aldı. En azından evine gidip sorabilirdi. Alelacele çıktı okuldan. Kızın oturduğu yer kendi evine yakın sayılırdı. Annesini de daha önce bir kez görmüştü galiba.

Kızın evine vardığında birkaç adamın sigara içtiğini gördü.

“Kim bilir kiminle kaçtı.” dedi biri ötekine.

“Ya çıkar yakında bir yerden, o kadar telaş etmeye gerek yok.”

Adamlar da polisler gibi düşünüyorlardı. Belki de gerçekten biriyle kaçmış olabilirdi. Gerçi sınıfındaki kızlar onun bir erkekle kaçabileceğini pek sanmıyorlardı çünkü onu kaçırabilecek bir erkek arkadaşı yoktu. Üstelik ağabeyleri yanında yöresinde gördüğü tüm erkekleri tehdit etmişler hatta sadece yanında yürüdüğü için bile birini dövmüşlerdi.

Bahçe kapısından içeri girdiğinde avluda iki kişi daha gördü. Evin hemen yanında bir garajın zeminine beton döküyorlardı. Biri bu sabah okulda konuştukları Mahmut’tu. Ötekini de bir yerlerden hatırlıyor gibiydi.

“İyi günler.” dedi adamlara.

“İyi günler hocam” dedi elinde kürekle duran genç adam.

“İyi günler.” dedi Mahmut dilinin ucuyla.

Öteki genci hatırlamıştı birkaç yıl önce mezun olmuş öğrencilerinden biriydi. Ama adını hatırlayamadı.

Genç adam bunu fark edince elindeki küreği bırakıp yanına geldi ve elini öpmeye kalktı.

“Beni hatırlamadın mı hocam. Salih ben. Üç yıl önce mezun oldum. Sen bizim dersimize girerdin.”

Salih’i hatırlamıştı. Sessiz sakin bir çocuktu. Kimseyle bir derdi olmazdı. Kendi halinde gelir giderdi.

“Hatırladım” dedi “Sen hep arkada otururdun. Sormasak söylemezdin pek. Üniversite olmadı değil mi?”

Salih mahcup eğdi başını.

“Yok, hocam üniversite kim biz kim?  İnşaata devam ediyoruz işte.”

“Medine senin neyin oluyor?” diye sordu birden Cemile.

Salih elindeki küreğin sapını kavrayıp harca biraz daha kum savurdu.

“Bacım oluyor.” dedi yüzünü çevirirken.

“Bugün okula gelmedi. Haberiniz var sanırım.”

Cemile daha sözlerini bitirmeden içeriden iri yarı bir adam çıktı.

“Ne var hoca?” diye öfkelendi. “Bizim derdimiz bize yeter zaten. Medine bundan sonra okula gelmeyecek. Kaçtı evden.”

Cemile daha hiçbir şey sormadan yediği azar üzerine ne diyeceğini bilemedi.

“Ben sadece merak ettim.” diyebildi. Adamın arkasında duran kadını sonradan fark etti. Daha önce görmüştü evet. Medine’nin annesiydi o kadın.

“Etme hoca merak falan. Kim bilir hangi şerefsizle gitti. Bizim namusumuzu kirletti.”

Cemile kapıya doğru döndüğünde elinde küreğiyle çalışan gençler de azarı yemişti.

“Siz de işinize bakın.”

Cemile bahçe kapısını kapatırken gençler işlerine dönmüşlerdi bile çoktan. Medine’nin babası da annesini omuzundan itekleyip içeri sokuyordu.

“Durma, sen de gir içeri.” diye bağırdı adam “sıkma benim canımı.”

Cemile, arabasına bindiğinde adamın öfkesine bir anlam verememişti. Adamın bir dövmediği kalmıştı. Şaşkın ve ürkmüş bir şekilde uzaklaşırken dikiz aynasından adamın savurduğu tekmeyi gördü. Kadın o tekmeden sonra büyük ihtimalle yere kapaklanmıştı.

 

 

3.

Kadın yediği tekmenin şiddetiyle yere kapaklandığında kapı eşiğine çarpmıştı. Elini ağzına götürdüğünde kanı fark etti ve üst dişleri elinde kalmıştı. Tuhaf diye düşündü. Canı hiç yanmıyordu neredeyse. Demek ki insanın dişleri kırılınca canı acımıyor diye düşündü.

“Öldür beni de kurtulayım.” diye yalvardı. Gerçi ağzından çıkan kelimeler pek de anlaşılmıyordu ama öyle demişti.

Gürültüyü duyan Salih koşarak içeri geldi. Annesi yerde yatıyordu. Yerler kan olmuştu. Annesinin elinden tutup kaldırdı.  Annesi boş gözlerle bakıyordu. Eskiden olsa ağlardı. Artık ağlamayı da bırakmıştı kadın. Çünkü ağlayınca daha çok dayak yiyordu.

“Götür şunu.” dedi babası “elini yüzünü yıkasın. Sokağa çıkarsa öldürürüm bu sefer.”

Salih hiçbir şey demedi. Annesinin koluna girerek onu lavaboya kadar götürdü. Kadının elini yüzünü yıkamasını bekledi. Kadının yüzü çok hızlı bir şekilde şişmiş ve dudakları morarmıştı. Gerçekten kötü görünüyordu. Bir doktora gitmesi gerekiyordu ama değil doktora götürmek kapıdan çıkaracak cesareti yoktu Salih’in.

“Oğlum” dedi sonunda kadın. “Medine beni bırakıp gitmez. Kızım beni koyup gitmez. Kurbanın olayım de hele, bir bildiğin varsa de. Kim götürdü, kiminle gitti, nereye gitti?”

Salih, annesinin elini tutup onu yer yatağına oturttu.

“Bilmiyorum” dedi gözleri kan çanağı olmuş anasının gözlerine bakarak. “bilsem demem mi?”

Kadın moraran dudağını ısırdı. Belli ki avaz avaz ağlamak istiyordu. Belli ki koyuverip sesini ağlamak istiyordu.  Bütün gün odadan çıkmadı. Kimse de gelip onu bir daha dövmedi.

Salih, yatağında dönüp duruyordu. İçeriden babasının sesi geliyordu. Durmadan bağırıyordu zaten. Kardeşi için üzülüyordu. Kendine kızıyordu. Ne biçim adamdı, bu kadar mı çaresiz bu kadar mı korkak olunurdu. Bir şeyler yapmalıydı. Bir şeyler yapabilirdi.

Bu sırada dış kapının açıldığını duydu. Geleni tanıdı. Babası da dışarı çıktı. Bahçede bir şeyler konuşuyorlardı. Pencereyi aralayıp dinlemeye başladı. Kardeşi hakkında konuşuyorlardı.

 

 

4.

Cemile, elindeki kahve fincanını çevirip duruyordu. Kahve soğuyalı saatler olmuştu. Pencereden Medine’nin oturduğu sokak görünüyordu. Şimdi karanlıkta seçemiyordu ama belki evi de görünüyordu.

Bütün gün Medine’nin arkadaşlarıyla görüşmüş kızın nereye gidebileceğine dair bir şeyler öğrenmeye çalışmıştı. Tuhaf olan şuydu ki kimse kızın bir yere gidebileceğine inanmıyor ama gitmekte de çok geç kaldığını söylüyordu. Belki de gerçekten gitmişti. Cemile elindeki bardaktan bir yudum daha aldı. Kahvenin içilecek yanı kalmamıştı gerçekten.

Telefonun ışığını fark etti Bu saatte kimse aramazdı onu. Merakla açıp baktı. Tanımadığı bir numaraydı. Tanımadığı numaraları açmaktan hep korkardı. Başka zaman olsa açmazdı ama bu gün farklıydı galiba açması gerekiyordu.

“Efendim.” dedi yeşil tuşa basarak.

“Hocam görüşmemiz lazım.” dedi bir ses fısıldayarak.

Sesi tanımıyordu. Üstelik adam fısıldayarak konuşuyordu. Bu yeterince korku vericiydi.

“Sen de kimsin ne görüşeceğiz.”

“Ben Salih.” dedi yine fısıldayarak karşıdaki ses. “Medine’nin abisi. Yarın sabah yedide sizin okulun köşesinde olurum. Beni görmesinler.”

Telefondaki ses yine geldiği gibi sessizce gitmişti. Cemile birden ürperdi. Korku filmlerindeki gibi hissetti kendisini. Keşke Fatih burada olsa diye düşündü. Fatih iki sene önce bir trafik kazasında öldüğünden beri her gece bunu diyordu kendine. Her gece yalnız ve kimsesiz hissettiğinde bunu söylüyordu.

Bu adam gecenin bu saatinde arayıp neden yarın görüşmek istemişti acaba. Belli ki Medine’nin kiminle kaçtığını biliyordu. Böyle düşününce kendine kızdı. Herkes gibi düşünmeye başlamıştı. Ne demek biriyle kaçmıştı? Herkes öyle söylüyor diye buna mı inanmaya başlamıştı yani? Yok yok kesinlikle böyle bir şey olamazdı. Bir iş vardı bu işin içinde.

Cemile bütün gece rüyasında Medine’yi bir ormanda kaçarken yakalamaya çalıştı ama bir türlü onu çalılar arasında kaybolmadan yakalayamadı.

 

5.

Cemile’nin o gün sabah dersi yoktu ama yine de erkenden kalkıp okula gitti. Hava halen karanlıktı. Bu saatleri geri almama yüzünden daha sabah ezanı bile okunmamıştı. İçeri girmeden okulun yanına park etti arabayı. Belli ki Salih de kimseye görünmek istemiyordu. En iyisi de buydu galiba.

Neyse ki çok beklemedi ve Salih dediği gibi tam yedide göründü. Çok tedirgin görünüyor, durmadan arkasına bakıyordu. Belli ki birilerinden saklı gelmişti. Okulun kapısına doğru yönelince Cemile selektör yaparak arabaya çağırdı. Arabasına bu adamı almakla ne kadar iyi yaptığını bilmiyordu ama korksa da bunu yapmak zorunda olduğunu biliyordu.

Salih arabaya bindiğinde fark etti, Cemile. Salih ondan daha çok korkuyordu.

“Hocam” dedi birden ağlamaya başlayarak. “Dayanamıyorum artık.  Salih hıçkırıklara boğulmuştu, konuşamıyordu.  “Babam” dedi sonra “babam annemin dişlerini kırdı. Durmadan dövüyor. Artık dayanamıyorum hocam.” dedi.

Cemile, ne yapacağını bilemiyordu. Omuzundan tuttu.

“Salih” dedi  “sakin ol. Sen kocaman adamsın. Dur bir nefes al.”

Salih, hıçkırarak ağlıyordu. Cemile, kontağı çevirip arabayı yola çıkardı. Buradan uzaklaşmak en iyisi diye düşündü.

“Dün gördüm” dedi Cemile sonunda “ben giderken tekme atıyordu.”

Salih burnunu çekerek sakinleşmeye çalıştı.

“Evet, hocam  dün tekme tokat dövdü sizden sonra.”

“Şimdi nasıl annen?” diye sordu Cemile.

“Nasıl olsun hocam, yatıyor öylece.”

“Baban nerede peki?”

Salih, birden sessizleşti.

“Artık kimseyi dövemez.” dedi.

Cemile birden arabayı sağa çekip durdurdu. Belli ki işler hepten karışmıştı.

“Ne demek istiyorsun?”

“Öldürdüm.” dedi sakince Salih. “Öldürdüm işte ikisini de. Onu da Mahmut’u da.”

Cemile korkudan bir an kalbinin duracağını sandı. Nefesi kesilmişti. Sanki bir anda bütün dünya durmuş gibi hissetti. Sonra ilk kar tanesini gördü. Ağır çekimle inip arabanın camına düştü ve hemen eriyip suya döndü. Sonra bir tanesi daha eridi.

“Hocam” dedi Salih.” Sokağın ilerisinde karakol var. Beni oraya götür. Her şeyi anlatacağım.”

 

 

6.

BİRKAÇ GÜN ÖNCE

“Ben sana okuldan çıkınca doğru eve gel demedim mi kız. Orospu mu olacaksın sen başımıza.”

Medine babasının her zamankinden daha öfkeli olduğunu görebiliyordu. Bir an önce elinden kurtulmak için de artık hangi dayağı nasıl yiyecekse yemeye razıydı. İtiraz bile etmiyordu.

Babasının ilk tokadı yüzünde patladığında annesi araya girdi.

“Vurma yeter.”

Babası artık kontrolden çıkmıştı bir kere. Annesi araya girince daha da öfkelendi. Bir tokat da annesine atınca kadın kendini yerde buldu. Kadın bayılmıştı. Adam bu sefer kızın başından tutup duvara çarptı. Her zaman yaptığı şeydi bu aslında ama bu sefer farklı bir şey hissetti.

Ne duvardan gelen ses tanıdıktı ne de kızın gözlerindeki bakış. Kız bir anda duvarda kanlı bir leke bırakarak olduğu yerde yığılıp kalmıştı.

“Öldü mü lan bu?” diye sordu.

Mahmut, kızı tutup kendine çekti. Pek bir şey anlamamıştı

“Bilmem. Pek öyle görünmüyor.” dedi.

Yerdeki kadına baktı. Baygın halde yatıyordu. Kıza öfkesi dinmiyor gittikçe artıyordu. Çabuk şunun elini ayağını bağla.

Mahmut içeriden getirdiği iplerle kızın elini kolunu bağladı. Gözlerine de yengesinin başörtüsünü sıkı sıkı sardı. Uyanacak olursa en azından görmesindi. Kapının hemen yanına çıkarıp duvara yasladı.

Adam deli gibi odanın ortasında dolanıyordu.

“Kalktak, başımıza orospu olacak. Görür gününü.”

Mahmut,  adamı fişeklemeye devam etti.

“Kırk kere dedim sana al okuldan diye. Düşüp kalkmadığı oğlan kalmadı. Ne diyeceğiz büyüklerimize. Töre neyse onu yap. Yoksa sen de ölürsün.”

“Tamam, gömelim.” dedi sonunda babası.

“Ölmedi ki daha canlı.” dedi Mahmut.

“Manyak mısın zaten ölecek. Bir de ona mı uğraşalım.”

“Tamam” dedi Mahmut. “Gömelim de nereye gömeceğiz?”

“Garaja gömelim. Hem oraya beton atacağız yarından sonra. Kimse bilmez.”

İkisi de dışarı çıktılar. Hemen duvarın yanında duran kazma küreği alarak garajın içine bir çukur kazdılar. Çok zamanları yoktu. Annesi de birazdan uyanırsa onu da öldürmek zorunda kalacaklardı. Bu yüzden dar bir çukur kazdılar.

Kızı oturur vaziyette çukura gömdüler. Üstüne çıkan toprağı dökerken kız kımıldamaya başladı ama her kımıldaması toprağın daha da sıkışmasına sebep oluyordu.

Sonunda boğazına kadar toprağa gelince kızın ağzındaki bez çıktı. Avazı çıktığı kadar bağırdı. Kimse onu duyamazdı çünkü garajın kapısı kapalıydı. Ağzına toprak kaçınca öksürmeye başladı. Aaldığı son nefesi veremeden yüzüne gelen bir kürek toprakla ağzı ve burnu da kapanmıştı. Ama şimdi görüyordu, gözündeki bez açılmıştı. Kocaman açılmış gözleriyle onlara bakıyordu. Babası ve Mahmut onu diri diri toprağa gömüyordu. Son toprak parçası kızın ışıldayan gözlerini de kapattığında sadece kümesteki tavukların huzursuz sesleri duyuluyordu.

Adam kalan toprağı da sıkıca örttükten sonra bahçedeki arabayı garaja çekti. Artık kimse orada bir kızın gömülü olduğunu bilmeyecekti.

Annesi ertesi sabah kendine geldiğinde ona kızın evden kaçtığını söylemek çok daha kolay olacaktı.

İyi ki Salih evde yoktu. Öğrenirse ikisini de öldürürdü.

 

 

Hikaye: Mösyö Bogart’ın Hediyesi

Mösyö Bogart kalın gür sesiyle “gaaaakk” diyerek, gagasında küçük bir çengelli iğine ile açık olan pencereye kondu. Gagasındaki çengelli iğneyi pencerenin önüne bıraktı ve Müge’nin verdiği peyniri kaptığı gibi uçarak uzaklaştı. Şile Dolunay Otelinin gözdesi olan karga, nam­-ı diğer Mösyö Bogart, otele ilk geldikleri günden beri Müge ve Gamze’nin penceresinden ayrılmaz olmuştu.

İki arkadaş, nefesle sağlıklı yaşam semineri  için Şile Dolunay Otelde kalıyorlardı.

Gamze, Müge’nin üniversiteden arkadaşıydı ve uzman psikoterapistti. Yardımcı olamadığı danışanlarını her zaman Gamze’ye yönlendirirdi.

Dolunay Oteli denize yakın, geniş ağaçlıklı bir alana kurulmuş, rengarenk küçük gül bahçeleri ile çevrili görkemli bir oteldi. Sahibesi Itır Dolunay, rahmetli eşi ile birlikte bütün birikimlerini bu otele yatırmışlar ve çok çalışıp şimdiki haline getirmişlerdi. Çocukları olmamıştı ama çalışanlarını her zaman çocukları gibi görmüşlerdi. Mösyö Bogart, Itır’a eşinden hatıraydı, onu eşi ölmeden bir sene önce otelin bahçesinde küçük bir yavruyken bulmuşlar ve bakmışlardı.

Mösyö Bogart, açık bulduğu oda pencerelerinden girip gözüne kestirdiği minik parlak süs eşyalarını alması dışında kimseye bir zararı yoktu, hatta onları bir parça Kars gravyeri karşılığında hediye olarak geri veriyordu.

“Seminerden önce gelmemiz ne iyi oldu, şu manzaranın güzelliğine bak insan burada hiç yaşlanmaz,” dedi Gamze kollarını kaldırıp açık pencereden temiz havayı içine çekerek.

“Bunun en güzel kanıtı Itır Dolunay, hiç yetmiş yaşında gösteriyor mu? Doğayla iç içe yaşamak insanın ömrüne ömür katıyor,” dedi Müge arkadaşını onaylarcasına.

“Ünlü diyetisyen karı-koca Gürkan ve Hande Tanık da burada diyet ve günlük yaşam semineri veriyor, biz de kendimize bir diyet programı hazırlatalım mı ne dersin?” dedi Gamze heyecanla.

“Kilo problemimiz yok ki bizim, neden bir diyet programı hazırlatalım? Çok şükür sağlığımız da yerinde.”

“Haklısın canım, birden coştum yine, oksijen fazla geldi galiba,” dedi Gamze gülerek.

İki arkadaş kahvaltıdan sonra yürüyüş yapmak için sahile indiler, otel sakinlerinin neredeyse tamamı sahilde yürüyüş yapıyordu. Bu  esnada yanlarına otuzlu yaşların ortalarında, uzun boylu ve atletik yapılı iki kadın yanaştı, ikisinin de tipi nerdeyse aynıydı, sanki ikiz gibiydiler.

“Günaydın! Ben Esen bu da arkadaşım Yelda, diyet ve günlük yaşam semineri için geldiniz değil mi?” dedi Esen cana yakın bir tavırla.

“Bizden de size kocaman bir günaydın! Nefesle sağlıklı yaşam semineri katılımcılarındanız, ben Müge bu da canım arkadaşım Gamze,” dedi Müge gülümseyerek.

Hep birlikte sohbet ederek yürümeye devam ettiler.

“Gördüğüm kadarıyla ikinizin de diyete ihtiyacı yok, gayet sağlıklı ve atletik bir yapınız var neden katılıyorsunuz bu seminere?” dedi Gamze merakla.

“Biz aynı şirkette çalışıyoruz ve üst düzey yönetici olmak için daha çok yolumuz var, dış görünüş çok önemli,” dedi Yelda gözleriyle Gamze’yi süzerek.

“Kum saati tipine girmiyorsan ideal ölçülerde değilsin demektir, Gürkan Bey danışanlarını bu tipe uygun zayıflatıyor ve ona göre egzersiz veriyor. Ben on yıldır kendisiyle bu programı uyguluyorum tabii biraz estetik yardım da alıyorum,” dedi Esen arkadaşının kaldığı yerden devam ederek.

“Herkesin farklı bir vücut yapısı var, bu diyetle değiştirilemez sadece ideal vücut kilosuna kavuşması sağlanır, insanın doğuştan sahip olduğu vücut yapısını değiştirmek mümkün değil,” dedi Müge kaşlarını çatarak.

“Bunu biliyoruz ama en yakın şekli almak için de çaba harcıyoruz, her daim güzel ve çekici kalmak kolay değil. Neyse bizim seminer için hazırlanmamız gerekiyor, sizlerle tanıştığımıza memnun olduk.” dedi Esen konuşmayı keserek.

İki arkadaş, Esen ve Yelda’nın arkasından bakakalmıştı. Kimse sağlığını önemsemiyordu, en acısı da kariyer ve güzellik uğruna insanların yaşamayı ve hayatın her anının tadını çıkarmayı unutuyordu.

Yürüyüşlerini, küçük gül bahçelerini gezerek bitirmek için o tarafa doğru yöneldiler. Gül bahçelerinin etrafında gezerken Itır’a rastladılar. Başında büyük, fiyonklu hasır şapkası, elinde eldivenleri ve makası ile gülleri buduyordu, yanına gidip bir süre onunla sohbet ettiler.

Odalarına çıkmadan önce, diyetisyen Tanık çiftinin seminer salonuna bir göz atmak istediler, gazeteciler katılımcılarla kısa röportajlar yapıyordu, çok kalabalıktı neredeyse bütün İstanbul gelmişti. Katılımcılar için hazırlanan atıştırmalıklar özenle masalara dizilmişti. Tatlı yerine, kuru kayısı, üzüm, incir, kuru pasta yerine, ceviz, badem, fındık ve diyet çubuk krakerler vardı. İçecek olarak, kırmızı pancar, yeşil elma ve havuç suyu karıştırılmış olarak veriliyordu. Herkes başlama saatini heyecanla bekliyordu. Katılımcılar nihayet salona alınırken Müge ve Gamze, Tanık çiftinin satışa sunulan kitaplarından birer tane alıp odalarına çıkmak için oradan ayrıldılar.

İkisi de yorulmuşlardı duşlarını alıp balkondaki sandalyelerine kuruldular.

“Öğle yemeğinden sonra kahvelerimizi lobide içelim katılımcıların seminer hakkındaki görüşlerini çok merak ediyorum, sonra şu kum saati vücut tipine göre zayıflamak da neyin nesi hiç anlayabilmiş değilim,” dedi Gamze biraz gergin bir ses tonuyla.

“Aslında öyle bir şey yok, bu kişinin takıntılı bir ruh hali içinde olduğunun bir göstergesi biliyorsun ama yine de konuyu Hande ve Gürkan çiftine sormadan geçiştirmeyelim ne dersin? Hem danışanlarımıza da faydamız olur,” dedi Müge arkadaşını yatıştırarak.

İki arkadaş yemekten sonra lobiye geçtiler, kahvelerini yudumlarken bir yandan da dakikaları sayıyorlardı.

Nihayet seminer bitmiş katılımcılar dağılmıştı, Hande ve Gürkan çifti lobideki garsona buzlu yeşil çay siparişi verip Müge ve Gamze’nin bulunduğu koltukların yanına kuruldular.

İki arkadaş kısa bir selamlaşmadan sonra Tanık çiftini soru yağmuruna tuttular, Esen’in bahsettiği kum saati vücut tipine göre zayıflama tekniğine de özellikle açıklama getirmelerini istediler.

“Ah keşke öyle bir şey olsaydı ne güzel olurdu değil mi? Bazı danışanlarımız bize tür isteklerle geliyorlar, öncelikle bunun mümkün olmadığını anlatıyoruz çünkü biz estetik cerrahi uzmanı değiliz bu konuda ısrarcı olanları kesinlikle kabul etmiyoruz,” dedi Gürkan yüzünde hafif bir tebessümle.

“Bizim işimiz, danışanımızı sağlıklı bir şekilde istediği kiloya getirmek ve onu muhafaza etmesini sağlamak hepsi bu tabii bizim programımızı uygulayıp sonra estetik operasyonla kendini yenileyenlere de yapacak hiçbir şeyimiz yok sonuçta bu onların tercihi.” dedi Hande alaycı bir tavırla.

“Anlıyorum, ama yine de daha iyisi, daha iyi diyerek insan kendini hayli yıpratıyor, tabii gönüllü olarak. Bu yorgunluğun üstüne bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.” dedi Müge gülümseyerek.

İki arkadaş kitaplarını da imzalattıktan sonra Tanık çiftinin yanından ayrıldı.

Akşam yemeğinden sonra, havanın ılık olmasını fırsat bilip tekrar sahile indiler. Esen ve Yelda da yürüyerek onlara doğru yaklaşıyorlardı, ikisinin de sinirli olduğu her hallerinden belliydi.

“Benden bu kadar! Artık daha fazla kendimi yıpratmak istemiyorum, kimin umurunda benim burnum, saçlarım, kırışıklıklarım söyler misin? Seni bilmem ama ben özgürce yaşamayı seçiyorum! Hepinize iyi akşamlar,” dedi Yelda sert bir ses tonuyla.

Yelda hızla yanlarından uzaklaştı, Esen mahcup bir şekilde Müge ve Gamze’ye baktı ve arkadaşının arkasından gitti.

“Seminer bekledikleri gibi gitmedi her halde, baksana biri özgürlüğünü ilan etmiş,” dedi Gamze gülerek.

“Acıların en acısı kendi kendimize çektirdiğimizdir.”* dedi Müge içini çekerek.

İki arkadaş uzun bir yürüyüşten sonra odalarına çıktılar ve uzun ve yorucu bir günün ardından erkenden yataklarına gömüldüler.

Ertesi sabah uyuya kalmışlardı ve kahvaltı saati çoktan geçmişti, birlikte hem gezmek hem de yöresel kahvaltı için Şile’ye gitmeye karar verdiler.

Arabaya binmek için otoparka doğru yürürlerken etrafta koşuşturan güvenlik görevlilerini fark ettiler. Otopark, gül bahçelerinin hemen arkasında kalıyordu hepsinin o tarafa doğru gittiklerini fark ettiler.

“Neden güvenlik görevlileri gül bahçelerine doğru gidiyor acaba? Baksana otelin doktoru da orada.” dedi Müge ayaklarının ucunda yükselerek.

Gamze, arabaya çoktan binmişti inip bakmaya hiç niyeti yoktu. Karnı fena halde açtı ve daha fazla oyalanmak istemiyordu. Müge’nin, gül bahçesine doğru gittiğini görünce arabadan inmek zorunda kaldı, mecburen onu takip edecekti başka çaresi yoktu.

“Ah Müge ah! Yine merakına yenik düştün, şurada ne güzel Şile’yi gezip yöresel bir kahvaltı yapacaktık,” dedi Gamze Müge’nin arkasından bağırarak.

Gül bahçesine geldiğinde güvenlik görevlilerinin etten barikatı ile karşılaştı.

“Günaydın efendim, buraya girişi iptal ettik ne zaman açacağımıza dair size kesin bir bilgi veremem. İsterseniz diğer gül bahçelerinde istirahat edebilirsiniz, anlayışınız için teşekkür ederim!” dedi yanlarına gelen güvenlik müdürü.

Müge, güvenliği aşamamıştı ortada ciddi bir sorun vardı bunu hissedebiliyordu, geri dönerken güvenlik müdürünün telefon konuşmasına kulak misafiri oldu.

“Şile’ye gitmiyoruz! Burada bir şeyler atıştırırız hatta hemen lobideki kafeterya gidebiliriz canım, hadi acele et biraz.” dedi Müge, ona henüz yetişmiş olan Gamze’nin yanından hızla geçerek.

“Dur dur! Dur bir dakika neler olduğunu anlatmayacak mısın? Neden Şile’ye gitmiyoruz? Geçerli bir sebep bulsan iyi olur yoksa ben giderim ona göre,” dedi Gamze durup Müge’nin arkasından bağırarak.

Müge kafeteryada, otelin giriş kapısını görecek şekilde bir masa seçti ve oturdu, Gamze de onun arkasından soluk soluğa masaya yerleşti.

“Gül bahçesinde bir ceset var! Kimin olduğunu anlayamadım, İstanbul Emniyeti’nden ekiplerin gelmesini bekliyorlar, tabii biz de bekliyoruz,” dedi Müge fısıldayarak.

“Biz niye bekliyoruz? Bizim bununla bir ilgimiz yok ki hadi ama Müge ciddi olamazsın,” dedi Gamze sinirlenerek.

Gamze, Müge’yi ikna edemeyeceğini anlayınca çaresiz onunla birlikte polislerin gelmesini beklemeye başladı.

Otelin güvenlik müdürü, kapıda hazır vaziyette ekiplerin gelmesini bekliyordu, çok geçmeden ekip arabaları otelin kapısında arka arkaya dizildiler. İlk ekip arabasından inen sivil kıyafetli dedektif kapıdan içeri girmeden güvenlik müdürü hemen dışarı çıktı ve onları gül bahçesine doğru yönlendirdi.

Müge, olanları anlayabilmek için otelin gül bahçesine açılan kapısından dışarı çıktı ve mümkün olduğunca olay mahalline yakın bir yere konuşlandı.

Kriminal ekip, olay mahallini çevirmişti, etraf polislerin gelmesiyle daha da kalabalık olmuştu. Müge’yi gören bir polis memuru onu uyardı ve hemen uzaklaşmasını istedi,  o da çaresiz tekrar kafeteryaya döndü.

Öğlen yemeği saati gelmişti ama Müge gitmemekte kararlıydı, arkadaşıyla bunun tartışmasını yaparken bahçe tarafından Itır ve Başkomiser Namık Keskin’in gelmekte olduğunu gördü.

“Itır Hanımla birlikte yürüyen Başkomiser Namık Keskin değil mi? Evet evet o, kaplan gözü taşından yapılma tespihi ve deri ceketinden tanıdım, demek cinayet masası amiri olmuş hadi hayırlısı!” dedi Müge kendi sorusuna yine kendisi cevap vererek.

Itır ve Namık’ın içeri girdikleri sırada diyetisyen Hande Tanık resepsiyon görevlisi ile tartışıyordu.

“Hande Hanım sakin olun lütfen! Bakın Itır Hanım da geliyor zaten.”

“Size kocamı gördünüz mü diye basit bir soru sordum, bunun cevabını otel sahibinden bekliyorsanız neden resepsiyon görevlisi oldunuz?” dedi Hande bağırarak.

Itır, Namık’ın yanından ayrılarak Hande’nin yanına gitti ona bir anne şefkatiyle sarılarak sakinleştirdi ve birlikte koltuklardan birine oturdular.

Müge de bu durumu fırsat bilip Namık’ın yanına gitti.

“Merhaba Namık amirim, sizi tekrar görmek ne güzel,” dedi Müge gülümseyerek.

“Ooooo Müge kardeşim! Memlekete hoş geldin, Kanada polisi ile çalışmalar nasıl gidiyor?” dedi Namık espriyle.

“Bakıyorum Levent her şeyden haberdar ediyor sizi, bu arada hayırlı olsun cinayet masası amiri olmuşsunuz.”

“Hiçbir şey kaçmıyor gözünden teşekkür ederim, sen şimdi meraktan çatlamadan ben söyleyeyim ünlü diyetisyen Gürkan Tanık kalbinden bıçaklanmış olarak gül bahçesindeki bankın üstünde bulunmuş ve onu bulan da Itır Hanım,” dedi Namık.

“Aman Tanrım! Daha dün akşamüstü seminerinden sonra burada sohbet etmiştik çok üzüldüm! Eşinin haberi yok sanırım.”

“Haberi yok ama şimdi olacak neyse sen buradan ayrılma, ben Hande Hanımla konuştuktan sonra tekrar geleceğim anlaştık mı?” dedi Namık Müge’nin omzuna hafifçe vurarak.

Müge, merakla bekleyen Gamze’nin yanına döndü olan biteni anlatırken Hande’nin acı çığlıkları oteli inletiyordu.

Görevli memurlar otelde olan herkesin ifadesini alıyorlardı, kriminal ve teknik ekip hummalı bir şekilde araştırmalarını sürdürüyordu. Olayı çok çabuk basına sızmıştı, gazeteciler oteli dört bir yandan sarmıştı adeta.

Namık’ın dönmesi iki saati bulmuştu, Müge hemen demli bir çay söyledi ve onu arkadaşı Gamze ile tanıştırdı.

“Hadi adamı öldürdün niye cesedinin yanına ejderha figürlü bir kum saati bırakırsın, ne anlatmaya çalışıyorsun? Bir de güllerin dibinde bulduğumuz küpe var tabii.” dedi Namık demli çayını yudumlarken.

“Kum saati mi? Gürkan Bey aksini iddia etse de bazı danışanları kum saati vücut tipine takmış durumda dün bu tipe uygun zayıflamak isteyen iki danışanıyla sohbet etmiştik isimleri de Esen ve Yelda. Acaba istediğini elde edemeyen bir danışanının kurbanı mı oldu?” dedi Müge merakla.

“Hande Hanımın dediğine göre, eşiyle gül bahçesine hava almaya çıkmışlar yorgun oldukları için erken kalkmak istemişler tam kalktıkları sırada Esen ve Yelda isimli bu iki danışan yanlarına gelmişler, Hande Hanım izin isteyip odasına çıkmış ve uyku ilacını alıp yatmış.”Dedi Namık tespihinin tanelerini bir bir çekerek.

“Sizce katil onlar mı?” dedi Gamze korku dolu gözlerle.

“Adli tabibin ilk bulgularına göre maktul gece saat 22.00 ila 23.30 civarında öldürülmüş, Hande Hanım saat 21.45 de odasına çıktığını iddia ediyor çünkü en geç saat 22.00 de ilacını alması gerekiyormuş. Bu durumda maktulu en son gören kişiler Esen ve Yelda, görevli arkadaşlar kendilerini merkeze aldılar bakalım hangi hikâyeyi anlatacaklar.” dedi Namık derin bir nefes alarak.

“Seminerden sonra tekrar sahilde Esen ve Yelda’ya rastladık, aralarında bir sürtüşme yaşadıkları belliydi çünkü Yelda çok kızgın görünüyordu. Daha fazla kendini yıpratmak istemediğini, kimsenin ne saçıyla, ne kırışıklıklarıyla ne de vücut yapısıyla ilgilenmediğini ve artık özgürce yaşamak istediğini söyledi, sonra da çekip gitti tabii Esen de arkasından.” dedi Müge.

“Bu da bir ipucu bizim için, bakalım kalbine saplanan bıçak, kum saati ve küpenin laboratuar incelemesinden ne çıkacak, güvenlik kameralarının görüntüleri de elimizde, otopsi raporunu da aldık mı tamamdır.” dedi Namık elini masaya vurarak.

Namık, bütün araştırmalarını tamamlayan ekibini gönderdikten sonra otelde kaldı.  Itır ve güvenlik müdürü ile tekrar otelin çevresini gezdi ve akşam yemeğinden sonra ayrıldı.

Müge ve Gamze yorgun argın odalarına çıktılar.

“Esen ve Yelda’nın katil olabileceğine inanıyor musun?” dedi Gamze kollarını kavuşturup Müge’ye bakarak.

“İnanmıyorum tabii çünkü bu kanıtlanmadı, ifadelerinde ne dediklerini de bilmiyoruz henüz çok erken, şimdi hiçbir şey düşünmeden bir güzel uykumuzu alalım.” dedi Müge arkadaşına sarılarak.

Ertesi sabah mösyö Bogart gagasında küçük parlak bir nesne ile açık olan pencereye kondu, gagasındaki nesneyi bıraktı ve “gaaaakk” diye seslendi. Müge, dolapta hazır bulundurduğu Kars gravyerini çıkarıp ona uzattı, hiç beklemeden peyniri kaptığı gibi yine “gaaaakk” diyerek pencereden uçup gitti. Müge, hediyesini çok merak ediyordu,  pencerenin pervazına bıraktığı nesneye heyecanla baktı. Mösyö Bogart bu sefer bir küpe getirmişti, Müge kanıt olarak tutulan küpenin bir eşi olabilir diye onu poşetinden çıkardığı kağıt bir mendille dikkatlice aldı.

“Ne diyorsun? Bu polisin bulduğu küpenin diğer eşi olabilir mi?” dedi Gamze.

“Bilmiyorum, belki de yine penceresi açık bir oda buldu ve gözüne kestirdiğini aldı getirdi ama bundan kesinlikle emin olamayız.” dedi Müge avuncunda mendile sarılı küpeye bakarak.

Müge, Namık’ı aradı olanları anlattı ardından iki arkadaş lobiye indiler. Namık, küpeyi aldı ve cebinden çıkardığı kilitli poşete yerleştirdi.

“Şu karga kardeş de olmasa ne olurdu halimiz!” dedi Namık kahkahayla gülerek.

Müge ve Gamze’nin şaşkın bakışları arasında hep birlikte Itır’ın ofisine gittiler. Ofise girdiklerinde Itır, çalışma masasından kalktı, yerini Namık’a bıraktı ve Hande’nin yanına oturdu. Kısa bir selamlaşmadan sonra Namık hemen konuya girdi.

“Hande Hanım, eşinizin otopsi ve bulduğumuz delillerin laboratuar sonuçları elimize ulaştı. Otopsi raporunda bıçağın açtığı yara izine göre, eşiniz otururken katilin arkadan yaklaşarak bıçakladığı ve sağ elini kullandığı doğrultusunda ayrıca bıçağın herhangi bir özelliği yok sıradan her yerde satılan mutfak bıçaklarından ve üzerinde parmak izine rastlanmadı. Olay mahallinde bulduğumuz kum saatinden alınan parmak izleri eşinizin danışanı Esen Hanıma ait, küpe için şansımız yaver gitmedi çünkü güllerin dibindeki gübre ve içindeki kimyasallar dokuların özelliğini yitirmesine sebep olmuş. Esen ve Yelda’nın merkezde alınan ifadeleri doğrultusunda evlerinde yapılan aramalarda küpenin eşine rastlanmadı. Teknik ekibin sabaha kadar özverili çalışmaları sayesinde güvenlik kameralarının kayıtları titizlikle incelendi. Siz dediğiniz saatte odanıza çıkmışsınız, Esen ve Yelda da tam saat 22.00 de eşinizin yanından ayrılmış. Dikkatimizi çeken saat 22.15 de asansörden, sarışın uzun saçlı, üzerinde siyah eşofman bulunan, spor ayakkabısı giymiş bir kadının inip gül bahçelerinin olduğu tarafa doğru gitmesi ve saat tam 22.45 de aynı taraftan geri dönüp tekrar asansöre binmesi bu konuya tekrar geri döneceğim.” dedi Namık.

Namık, kamera kayıtlarından siyah eşofmanlı sarışın kadının görüntülerini gösterdi ve tekrar konuya geri döndü.

“Itır Hanım eşinizin cesedini bulduktan sonra olay mahallinden hiç ayrılmayarak bize çok yardımcı oldu çünkü eşinizi ve sizi yakından tanıyordu. Eşinizin mali kayıtlarında yapılan araştırma sonucunda iştah kabartan servetinin yanında hayat sigortası da hayli yüksek tam 2 milyon dolar ve öldükten sonra bunların hepsi size kalıyor öyle değil mi Hande Hanım?” dedi Namık sert bir ses tonuyla.

“Elbette bana kalıyor ama bu benim eşimi öldürdüğüm anlamına gelmiyor, kum saatinde Esen’in parmak izi var, küpe de bana ait değil, zaten doku tanımlaması da yapılamadı biraz önce siz söylediniz.” dedi Hande pişkin bir tavırla.

Namık, Müge’nin getirdiği küpenin diğer eşini Hande’ye gösterdi.

“Itır Hanım, beraber çekildiğiniz eski resimleri karıştırınca bu resmi buldu ve bana verdi bakın küpelerin kulağınızda olduğunu göreceksiniz ayrıca bu küpeleri eşiniz size özel olarak yaptırdı biraz araştırınca kuyumcuyu bulmak hiç zor olmadı.” dedi Namık resmi Hande’ye uzatarak.

“Bravo size! Sıradakini görelim,” dedi Hande alaycı bir tavırla.

“Kamera kayıtlarını defalarca izledik ve siyah eşofmanlı sarışın kadının siz olduğunu da tespit ettik, yakından büyütülmüş görüntülerde taktığınız peruk ve eşofmanlar sizi çok iyi gizlemiş olabilir ama şu anda kolunuzda olan Embarador Temple marka saati ve evlilik yüzüğünüz sizi hemen ele veriyor. Görevli arkadaşlar şu anda odanız ve evinizi arıyorlar bakalım daha neler bulacağız şunu da belirtmeden geçemeyeceğim keşke attığınız o acı çığlığın üstünde biraz daha çalışsaydınız,” dedi Namık acıyan gözlerle Hande’ye bakıp.

Namık, kapıda bekleyen memurları çağırdı ve Hande’yi merkeze götürmelerini söyledi.

“Her zaman Gürkan’ı çok sevdin ona öz oğlun gibi değer verdin ama onu senden aldım ihtiyar cadı!” dedi Hande elleri kelepçeli götürülürken.

Itır, gözlerinde yaşlarla Hande’nin arkasından bakakalmıştı.

“Kum saatinin sırrını hala çözemedim ben,” dedi Gamze.

“Esen, seminerin olduğu gün çantasını kaybetmiş ve otel güvenliğine bildirmiş ama kimse bulamamış tesadüf gül bahçesinde yanlarına gittiklerinde Hande, ona çantasını seminer salonunda bulduğunu söylemiş ve geri vermiş. Bu da bizim önemli ipuçlarımızda biri oldu tabii,” dedi Namık.

Itır’ın ricası üzerine hep birlikte gül bahçelerine gittiler banklara oturdular ve gül kokuları arasında çaylarını yudumlarlarken mösyö Bogart Namık’ın tespihini kaptığı gibi “gaaaakk” diyerek havalandı.

*Sofokles

Gece ve Bulmaca: Fırtınalı Bi̇r Gece

Askerlik dairesi bulmaca için çok enteresan bir konu olabilir askerlikte tatbikat bulmaca konusu olursa bu biraz tehlike içerebilir. Fırtınalı bir gece bulmacamızı bakalım çözebilecek misiniz?

Eylülün ortalarında güneşli ve sıcak bir pazar sabahı, kahvaltıdan sonra karım, “Büyükada’ya gidelim mi,  Mitat? Biraz dolaşır, piknik yapar, döneriz,” deyince bir an ne cevap vereceğimi bilemedim.

Kararsız kaldığımı gören karım, “Canım,” dedi. “Çamlar altında romantik takılacak halimiz yok. Deniz kıyısında biraz yürürüz, sonra sahildeki lokantalardan birinde yemek yeriz. Ne dersin?”

Fena fikir değildi ama, benim gibi bütün bir günü evde tembellik yaparak geçirmeye niyetlenen biri için hazırlanıp dışarı çıkmak, otobüse binip Bostancı’ya, oradan da vapurla Ada’ya gitmek yorucu ve zahmetli bir tatil günü yaşamak anlamına geliyordu. Biraz mırın kırın edecek gibi olduysam da sonunda karımın ısrarına dayanamadım. Yarım saat içinde hazırlanıp yola koyulduk.

Bazen, başlangıçta canınız hiç istemese de bazı şeyleri yapmaya başladıktan sonra çok keyif aldığınızı fark eder, iyi ki yapmışım  dersiniz.   Benim gibi aylaklığı seven, üşengeç insanların sık sık yaşadığı bir deneyimdir bu. Bu kez de aynısı oldu ve daha vapurdayken neşem yerine geldi. Oysa evden biraz somurtuk bir suratla çıkmıştım. Büyükada’ya varınca büsbütün keyiflendim. Hava sıcak, güneş pırıl pırıldı. Tatlı tatlı, incecik bir meltem esiyordu. Deniz masmavi, pürüzsüz ve davetkâr bir görünümdeydi. Plajda yüzenleri görünce mayolarımızı almadığıma bin pişman oldum. Yaz sonu olduğundan herhalde deniz ılık olmalıydı.  Yüzenlere imrenerek baktığımı gören karım, “Sana demiştim, bak mayolarımız yanımızda olsaydı şimdi biz de ne güzel denize girerdik,” diye söylendi. “Eylülde, ekimde deniz harika olur. Bunu herkes bilmez.”

Ona bir cevap veremedim. Her iki konuda da haklıydı. Gerçekten de deniz sonbaharda yazdan bile daha enfes olurdu. Ve bunu en iyi, karım ve ben gibi sahil kasabalarında doğup büyüyenler bilirdi.

Denize giremesek  de Büyükada gezimizin fevkalade güzel geçtiğini söylemeliyim.  Önce, faytonla büyük tur yaptık. Sonra, sahildeki lokantalardan birinde bir şişe beyaz şarapla beraber  kalamar, balık ve salatadan oluşan yemeğimizi yedik.

Çaylarımızı içerken karım yaklaşan koyu gri bulutları göstererek, “Hava bozacak galiba,” dedi. “İstersen yavaş yavaş kalkalım.”

Bugün onun günüydü. Ne isterse yapacaktım. Ayrıca, karım her dediğinin gerçekleşmesi gibi ürkütücü bir istatistiğe de sahipti. Hava  bozacak dediyse, mutlaka bozardı. Zaten denizde de hafif hafif bir çalkantı başlamıştı.

Hemen hesabı ödeyip kalktık. Vapura son anda yetiştik. Karım haklı çıkmıştı gene. Bostancı’ya geldiğimizde rüzgar iyice hızını artırmış, ufaktan  yağmur çiselemeye başlamıştı. Eve vardıktan bir iki dakika sonra  büyük bir fırtına koptu. Ama ne fırtına! Ardından da yağmur boşandı. Tam zamanında dönmüştük eve. Şimdi muhtemelen vapurlar da çalışmıyordu. Birkaç dakika oyalanmış olsak, Ada’da mahsur kalmış olacaktık. Karım sayesinde bu badireden kurtulmuştuk. Ona sevgiyle baktım.

Ağaçları köklerinden çıkacakmışçasına eğip büken, elektrik tellerini koparırcasına sallayan fırtına yarım saat sonra hafifledi. Çok geçmeden de  tamamen yatıştı. Yağmur dindi.

Saat  sekiz buçukta telefon çaldı. “Hay lanet,” diye söylendim. Bu saatte beni bir tek kişi arardı. Telefonu isteksizce açtım. Tahmin ettiğim gibi arayan Müdürdü.

“Tamam efendim,” dedim. “Hemen gidiyorum.”

Telefonu kapatırken karımla göz göze geldik.

“İş mi?” diye sordu.

“Koşuyolu Parkı’nda bir genç kızın cesedini bulmuşlar,” diye cevap verdim bir yandan giyinirken.

Karım elleriyle yüzünü kapattı. “Aman Allahım. Yoksa gene bir tecavüz olayı mı?”

Ayakkabılarımı giydim.

“Şimdilik bildiğim sadece olayın bir cinayet olduğu,” dedikten sonra karıma veda edip evden ayrıldım.

Gece olduğundan yollar bomboştu.  Koşuyolu Parkı’na saat  dokuzda  vardım.  Acıbadem Karakolu’ndan gelen polisler  cesedin çevresindeki genişçe bir alanı sarı şeritlerle kapatmışlardı. Adli Tıp’tan gelen bir doktor ceset üzerindeki incelemesini tamamlamış, beni bekliyordu.

Kızın adı Seren Demir’miş. Yirmi bir yaşındaymış. Üniversite son sınıftaymış. Psikoloji okuyormuş.

Bütün bu bilgiler cebinde bulunan ve okul tarafından verilen kimlik kartında yazıyordu. Kartta ayrıca ev adresi de vardı. Karakol amirine, ailesine haber verip vermediklerini sordum. Vermişler. Zaten parka yakın bir apartmanda oturuyorlarmış. Şimdi Kadıköy Emniyet Müdürlüğü’ndelermiş.

Cesede baktım. Kızın kılık kıyafeti  gayet düzgündü. Ayakkabıları iyi kaliteydi. Siyah bir etek ve kalın siyah çoraplar giymişti. Sırtında yakası işlemeli pembe bir bluz ve kalınca bir hırka ve onun da üzerinde mevsime uygun bir palto vardı.  Herhangi bir boğuşma izi yoktu.

Doktor, genç kızın aldığı bıçak darbeleri yüzünden öldüğünü söyledi. “Ölüm nedeni, kalbine aldığı son darbe olmalı,” diye açıkladı. “Tecavüz edilmemiş. Cinsel saldırıya uğradığını gösteren bir belirti yok.”

Ben de aynı kanıdaydım. Maktulün giysilerinde bol bol kan ve çamur kalıntıları vardı. Kan izlerinden karnına ilk darbeyi alınca yere düştüğü, sonra ayağa kalkıp üç, dört adım yürüdüğü anlaşılıyordu. Muhtemelen katil, burada ikinci kez saldırmış, genç kız tekrar yere düşmüş ve ölmüştü.

“Dört adım atmış,” dedi doktor. “Kan izlerinden belli. Ama fazla uzağa gidememiş. O yere düştükten sonra, katil bu kez bıçağını zavallı kızın  kalbine saplamış.”

Karakol Amiri, adamlarının  parkın her köşesini didik didik aradıklarını ama cinayet aleti olan bıçağı bulamadıklarını söyledi. Ben de ona, bıçağı aramaya devam etmelerini söyledim. Sonra doktora cinayet saatini sordum.

Doktor biraz düşündükten sonra, “Öleli en fazla iki, en az bir  saat olmuş,” dedi. “Otopsiden sonra herşey biraz daha netleşir.”

Olay yerini dikkatli bir biçimde gözden geçirdim. Doktorun dediği gibi kız, bıçaklandıktan sonra birkaç adım yürümüştü.  Saldırganın ayak izleri de hemen yanındaydı. Bu izler karşıdaki ağaçlığa kadar gidiyor ve orada sona eriyordu. Belli ki, katil, işini bitirdikten sonra ağaçlığın arkasındaki yola çıkmış ve böylece izini kaybettirmişti.

Ceset, incelenmek üzere Adli Tıp’a götürülürken ben de Emniyet Müdürlüğü’ne geldim. Seren’in ailesi orada beni bekliyordu. Kırk yaşlarının sonuna yaklaşmış, iki endişeli insan. Baba Necmi Demir ve anne Halime Demir. İkisinin de yüzleri solgun, omuzları çökmüştü. Anne Halime’nin gözleri kıpkırmızıydı. Anneyi, nöbetçi kadın polislerden birine emanet edip Necmi Beyi odama aldım.

Bir babaya evladının öldürüldüğünü söylemekten daha zor ne olabilir? Uzun meslek yaşamımda daha önce birçok kez  yaptığım en nefret ettiğim konuşmamı bitirdiğimde uzun bir sessizlik oldu. Adamcağız bayağı sarsılmıştı. Kendisini toparlamasını bekledim. Sonunda başını kaldırıp “Nasıl olmuş?” diye sordu.

Ona fazla ayrıntı vermeden olayı kısaca anlattım.

“Cinayet, saat yedi ile sekiz  arasında  işlenmiş. Kızınızın bu saatlerde neden evde olmadığını  biliyor musunuz?”

Adam usulca, “Evet,” dedi. Gözlerinde biriken yaşı elinin tersiyle sildikten sonra, “Kuzenini görmeye gitmişti,” diyerek sözlerini sürdürdü.  “Kız kardeşim, yani halası üç ay önce vefat etti. Yeğenim Feridiun on yedi yaşında. Çocuk zaten hassas ve içine kapanık biri, annesinin ölümünden sonra büsbütün tuhaflaştı.  Kızım psikoloji okuduğundan, kuzenine yardımcı olmak istiyordu. Onun sanatçı ruhlu, çabuk incinen biri olduğu düşüncesindeydi.”

“Sık sık gider miydi kuzenini görmeye?”

“Halasının ölümünden sonra sık sık gitmeye başladı. Benim rahmetli kız kardeşimle aram biraz açıktı. Daha doğrusu, kocasıyla. Ailemizin karşı çıktığı bir evlilikti onların evliliği. Kız kardeşime, bu adamla mutlu olamayacağını kaç kez söylemiştim, ama beni dinlemedi. Evlendiler ve ben maalesef haklı çıktım. Enişte çok baskıcı biriydi. Kız kardeşimi çok üzdü, hırpaladı.”

“Kız kardeşiniz neden öldü?”

“İntihar etti. Azönce dedim ya, yeğenim fazla hassas bir genç. Babası bu durumu bir türlü kabullenemiyordu. Oysa Feridun’la annesinin arası çok iyiydi. Çocuk annesine çok bağlıydı. Kız kardeşim onun resme olan ilgisi ve yeteneği dolayısıyla güzel sanatlarda okumasını istiyordu. Haydar, yani kocası ise kendisi gibi subay olmasından yanaydı. Son zamanlarda ikisi arasında bu konu çokça tartışılır olmuştu. Kızım da halasıyla aynı kanıdaydı. Feridun’un çok başarılı bir ressam olacağını düşünüyordu. Halasının ölümünden sonra enişteyi ikna etmeye çalışıyordu ama adam Nuh diyor peygamber demiyordu. Yine de kızım onun bir süre sonra yumuşayacağından emindi.”

“Kızınız bugün saat kaçta gitti eniştesinin evine?”

“On birdi sanırım. Pazar günleri erkenden gidip onlara yemek yapardı. Saat yedi-yedibuçuk gibi evde olurdu. Bu akşam aynı saatte döneceğini umuyordum.”

“Gelmeyince merak etmediniz mi?”

“Ettik ama fazla üzerinde durmadık.”

“Neden?”

“Çünkü fırtına çıkmıştı. Kızım eniştesinin evinden yürüyerek geleceği için fırtınanın dinmesini beklediğini düşündük.”

“Gittiği ev size yakın mı?”

“Evet, biz parkın üst tarafında oturuyoruz. Haydarlar ise daha aşağıda. Yürüyerek on dakika filan sürüyor yol.”

“İki ev arasında gidip gelirken parktan geçmek mi gerekiyor?”

“Evet. Aksi halde yol epeyce uzar. Parkın içinden geçince yol kısalıyor.”

“Peki, fırtına ve yağmur dindikten sonra da kızınız gelmeyince ne yaptınız? Enişte’yi aramadınız mı?”

Necmi  sıkıntılı bir tavırla, “Haydar’ın evinde telefon yok,” dedi.

Beş on saniye düşünceli düşünceli durduktan sonra “Bir süre önce, onunla aramızda nahoş bir hadise geçti,” diye devam etti sözlerine.  “O günden sonra onun evine adım atmamaya yemin etmiştim. Buna rağmen sonunda dayanamayıp gitmeye karar verdim. Ama tam evden çıkacağım sırada karakoldan bir polis geldi ve bizi Emniyet Müdürlüğü’ne getirdi.”

Acılı babaya daha fazla soru sormadım. Haydar’ın adresini aldım ve evlerine gidebileceklerini, benden haber beklemelerini söyledim.,

Yardımcım Emir, dışarda beni bekliyordu. Az önce çağrıyı almış, hemen atlayıp gelmişti. Ona kısaca vaziyeti anlattım. Birlikte arabaya binip yola koyulduk.

Haydar Güral’ın oturduğu apartman, parkın arkasındaki yolun sonundaki bir çıkmaz sokaktaydı. Dört katlı bina  oldukça eski görünüyordu. Bakımsız bahçesini çevreleyen taş duvarın bir kısmı yıkılmış haldeydi.  Adamın dairesi zemin kattaydı.  Pencerelerde ışık görünmüyordu. Saat, onu çeyrek geçiyordu henüz ama Haydar ve oğlu yatmış olabilirlerdi. Bu yüzden zili uzun uzun çaldım. Yarım dakika sonra ayak seslerini duyduk.  Kapının arkasından biri “Kim o?” diye bağırdı.

Emir, kapıyı tıklatarak “Açın, polis!” dedi.

Bir duraklama oldu. Sonra kilitte dönen bir anahtar, zincir sesleri geldi ve boyası  dökülmüş, tahta kapı gıcırdayarak açıldı.

Karşımızda,  üzerinde beyaz bir fanila ile altında siyah bir eşofmandan başka bir şey olmayan, kırk yaşlarında, kel kafalı, traşsız bir adam duruyordu.

“Haydar Güral mısınız?”

“Evet. Ne var ? Ne istiyorsunuz?”

Kimliklerimizi gösterdikten sonra, önemli bir olay olduğunu, kendisiyle konuşmamız gerektiğini, bu yüzden bu saatte rahatsız etmek zorunda kaldığımızı söyledik.

“Uykudan uyandırmadık inşallah,” dedim.

Adam başını salladı. “Hayır, televizyon seyrediyordum. Ne oldu?”

Emir, tatlı bir gülümsemeyle, “Bu konuyu içerde konuşsak, nasıl olur?” diye sordu.

Adam bir ona, bir bana baktı, sonra geri çekildi. “Tamam, buyrun.”

Daire, kirli ve dağınıktı. Yıpranmış, eski eşyalar, evi olduğundan da kötü gösteriyorlardı.

Haydar bizi salon olduğunu sandığım bir odaya soktu.

Fazla büyük olmayan odadaki bütün eşya rengi soluk bir kanape, eski bir televizyon, içi ıkış tıkış dolu küçük bir büfe, yuvarlak bir masa ve iki sandalyeden ibaretti.  Masanın üzerinde örtü yoktu. Tam ortasına içi boş bir cam vazo konmuştu. Büfenin en üstünde, yorgun bakışlı, hafifçe saçları ağarmış bir kadının resmi asılıydı.

Yerdeki, üzeri yağ lekeleri ve sigara yanıklarıyla dolu halıya baktığımı gören Haydar’ın yüzünde acı bir gülümseme belirdi. “Kadınsız ev böyle oluyor işte.” Sonra, rengi atmış, solgun kanapeyi  işaret ederek, “Geçin,” dedi kayıtsız bir tavırla. “Buyrun, oturun.”

“Teşekkür ederiz,” dedim. “Böyle daha iyi.”

Cevap vermedi. Sadece omzunu silkti. Sonra  eski püskü sandalyelereden birine  oturup sigarasını yaktı.

“Karınızı yakın zamanda kaybetmişsiniz,” dedim. “Başınız sağolsun. Ama size şimdi bir başka kötü haberim var.”

Adam oturduğu sandalyede dikleşti. “Ya? Ne oldu ki?”

“Yeğeniniz, daha doğrusu ölen karınızın yeğeni…”

“Seren mi? Ne olmuş ona?”

“Bu akşam parkta bir saldırıya uğramış.”

Haydar ayağa fırladı. “Ee? Nasıl şimdi? İyi mi? Hastaneye mi kaldırmışlar?”

“Sakin olun. Maalesef haber daha kötü. Saldırgan yeğeninizi öldürmüş.”

“Aman Allahım. İnanamıyorum.  Daha birkaç saat önce buradaydı. Öğlenleyin geldi. Karım öldüğünden beri her pazar aynı saatte gelir. Hiç aksatmaz. Ortalığı topladı. Yemek hazırladı. Birlikte öğlen yemeği  yedik. Sonra Feridun’la-oğlumla yani, dışarı çıktılar. Dönerken fırından simit almış. Çay yaptı. Simitlerimizi yiyip çayımızı içtik.”

“Ne zaman ayrıldı evden?”

“Saat yedide.”

“O berbat havada mı çıktı dışarıya?”

“O sırada fırtına başlamamıştı. Zaten aşağı yukarı hep aynı saatte giderdi. Yine öyle yaptı. Annemler merak eder dedi ve gitti. O gittikten iki, üç  dakika sonra çıktı fırtına.”

“Hava bayağı kötüydü. Fırtına çıkınca onu merak etmediniz mi?”

“Ettim tabii. Ama fırtına çıkınca bizim apartmanda elektrikler kesildi. Gaz lambasını tam yakmıştım, kapı çaldı. Üst kattaki Celal, evinde mum kalmamış, benden almaya gelmiş. Çok da gevezedir. Yarım saat beni  lafa tuttu. O gitti, beş dakika sonra fırtına dindi. Yarım saat sonra da elektrikler geldi.”

“Oğlunuz yatmadıysa onunla da konuşmak isteriz.”

“Harp okulunun sınavlarına hazırlanıyor. Daha yatmadı. Durun çağırayım. Feridun! Feridun!”

Haydar öyle bir bağırmıştı ki, en derin uykuda olan biri bile bu sesi duyunca hazırola geçerdi.  Buna rağmen, epey geç sayılabilecek bir süre sonra içeride bir kapının açıldığını duyduk. Sonra ayak sesleri… Ve on on altı-on yedi yaşlarında, ince, uzun, siyah saçlı, mavi gözlü bir oğlan belirdi salonun kapısında. Tedirgin gözlerle bize baktı.

Haydar, sert bir sesle, “Gel, gel,” dedi. “Geç şöyle. Komiser amcan sana bir şeyler soracak. Seren ablan hakkında.”

Çocuk, ürkek bir tavırla, “Ne olmuş ki ona?” diye sordu babasına bakarak.

“Merak etme delikanlı,” dedim. “Bir şey olmadı. Bugün onunla berabermişsiniz. Ne yaptınız?”

Çocuk bir babasına , bir bana baktı. “Parka gittik.”

“O kadar mı? Ne yaptınız parkta?”

“Konuştuk.”

“Ne konuştunuz?”

“Her şey.”

Haydar araya girdi. “Benim oğlan sanata edebiyata meraklıdır.  Seren’le iyi anlaşırlardı bu konuda.”

“Edebiyattan mı konuştunuz?”

“Bir hikaye yazmıştım. Onu okudu. Çok beğendiğini söyledi.”

“Peki, o sırada dikkatini çeken herhangi bir şey oldu mu?”

Çocuk başını iki yana salladı. Bunun ne demek olduğunu anlayama dım. Emir, gözlerimin içine bakıyordu.

“Seni  ya da onu rahatsız eden bir şey oldu mu?”

“O adam geldi.”

“Kim?”

“Zorba. Uzaktan gülerek yanımızdan geçti.”

“Seren ne yaptı?”

“Kızdı. Bana, ona bakma dedi.”

Çocuğu fazla zorlamak istemedim.

Feridun salondan çıkarken, “Ona ne oldu?” diye sordu tekrar.

Haydar, “Önemli değil,” dedi. “Sana sonra anlatırım. Sen git yat artık. Vakit iyice geç oldu.”

Çocuk odasına girince, Haydar’a döndüm. “Kim bu Zorba?”

“İtin biri. Yokuşun başındaki müştemilatta oturuyor. Bir iki kez Seren’in yolunu kesip ona laf atmış.”

“Adı ne?”

“Bünyamin. Soyadını bilmiyorum. Babasının taksisi var. Ara sıra o da şoförlük yapar ama günün çoğunu mahallenin kahvesinde okey oynayarak geçirir.”

Emir sordu. “Siz emeklisiniz, değil mi?”

“Malulen binbaşılıktan emekli oldum. Tatbikat sırasında sol gözümü kaybettim. Askerliği seviyordum. Erkenden ayrılmak beni çok üzdü. O yüzden oğlumun mutlaka subay olmasını istiyorum. Biraz narin yapılı ama başaracak, çok sıkı çalışıyor.”

Haydar’a ve oğluna başarılar dileyip oradan ayrıldık.

Müştemilat iki bloktan oluşan bir apartmanın yan tarafındaydı. Önündeki  bahçesinde park etmiş bir taksi duruyordu. Kapıyı başı örtülü, yaşlıca bir kadın açtı. Polis olduğumuzu öğrenince hafifçe geriye doğru çekildi. Canından bezmiş bir tavırla, “Gene ne yaptı bu?” dedi.  Daha ben ağzımı açmadan, “Ömrümü yedi bunlar, ömrümü yediler,” diye söylenmeye başladı.

Sordum. “Bünyamin burada mı oturuyor?”

“Oturmaz olaydı. Burada oturuyor tabii.”

“Siz nesi oluyorsunuz?”

“Annesiyim. Ne halt karıştırdı gene? Kim şikayet etti?”

“Kimse şikayet etmedi. Onunla konuşmamız lazım. Evde mi?”

Kadın güldü. “Bu saatte evde mi olur o? Kimbilir hangi cehennemdedir?”

“Ne zaman çıktı evden?”

“Akşam üstü.”

“Fırtınadan önce mi?”

“Evet.”

“Nerede olabileceğine dair bir tahmininiz yok mu?”

“Bekir’in kahvesine bakın.  Bu saatte oradadır.”

“Nerede bu kahve?”

“Caddeye çıkınca görürsünüz. Yanında  kebapçı var.”

Kadının söylediği kahveyi kolayca bulduk.  İçerisi fazla kalabalık değildi. İki masada okey oynuyorlardı. Bir-iki kişi de televizyon seyrediyordu.

Çay ocağındaki  kafası takkeli, sakallı adama yaklaşıp kimliğimi gösterdim. Adamın beti benzi attı.

“Buyrun Komiserim.”

“Bekir  sen misin?”

“Ben Hayati Komiserim. Bekir abi az önce gitti. Evi şurada, İsterseniz hemen bir koşu gidip çağırayım.”

“Gerek yok. Şimdi söyle bakalım. Bünyamin burada mı?”

“Burada Komiserim.”

“Hangisi?

“Şu okey oynayan bıyıklı. Deri ceketi olan.”

Yirmi beş-yirmi altı yaşlarında, saçları sıfır numara traşlı, belalı bir tip.

Emir’le Hayati’nin gösterdiği masaya gittik.

Bünyamin’in omzuna dokundum. “Hey Zorba!”

Bünyamin, kaba bir tavırla kükredi. “Ne var ulan?!”

Emir, Bünyamin’i ensesinden tutup ayağa kaldırdı. Bıçkın oğlan ne olduğunu anlayamamıştı. Gözlerinden ateş saçarak, “Ulan ben seni…” diye başladığı cümlesini bitiremedi. Çünkü kimliğimi burnuna doğru  uzatmıştım.

“Polis!”

Birden omuzları çöktü. Yüzüne mazlum bir hal geldi. Yaltaklanmaya başladı. “Aman Komiserim. Siz olduğunuzu bilmiyordum. Hatamı affedin.”

Susmasını söyledikten sonra onu bir kenara çektim ve bu akşam saat yedi ile yedi buçuk arasında nerede olduğunu sordum.

Bir an şaşkı şaşkın baktı, sonra, “Fırtına çıktığı zaman mı?” dedi.

“Evet.”

“Neredeydim?  Şeydeydim tabii.  Alışveriş merkezinde. Evet orada. Altunzade’de.”

“Ne yapıyordun orada?”

“Alışveriş tabii ki. Başka ne ne yapılır ki?”

“Bilmem. Ne aldın peki?”

“Hiçbir şey. Beğenmedim.”

“Ne alacaktın ki?”

“Kravat. Evet Kravat.”

“Ne yapacaktın  kravatı?”

“İş görüşmesi yapacağım.”

“Alışveriş merkezinde olduğunu nasıl kanıtlayacaksın? Tanığın var mı?”

“Hasan var Komiserim. Onunla karşılaştım orada. Sonra birlikte döndük mahalleye. Hasan orada  Komiserim. Sorun isteseniz kendisine.”

Okey masasında oturan ve bizi meraklı bakışlarla izleyen grubun içinden Hasan’ı çağırıp sordum. Bünyamin’in iddiasını doğruladı.

Bünyamin’e döndüm. “Bak, alışveriş merkezinde ne halt karıştırdığın beni ilgilendirmez. Ama sen ve Hasan yalan söylüyorsanız ikinizi de bunu yaptığınıza pişman ederim.  Bir yere kaybolmayın sakın. Başınız o zaman iyice derde girer.”

Kahveden çıkınca Emir, “Komiserim, ona inandınız mı?”

“Hayır inanmadım.”

“ O zaman niye alıp götürmedik herifi? Ya kaçarsa?”

“Bir yere kaybolmaz merak etme.”

“Peki şimdi nereye gidiyoruz?”

“Parka. Cinayet mahallini tekrar inceleyeceğim. Orada sanki gözümden kaçan bir şey varmış gibi geliyor bana.”

Cinayetin işlendiği parkta polisler hâlâ bıçağı arıyorlardı. Karakol amiri ise ortalıkta değildi. Şeritle çevrelenmiş cinayet mahallini bekleyen polise kimliklerimizi gösterip içeri girdik.

“Şimdi,” dedim. “Kız saat yedide evden çıkmış. Hemen hemen fırtınadan birkaç dakika önce. Doğruca buraya gelmiş olmalı. Parkın tam burasında saldırıya uğramış. Kızın ayak izlerinin yanında başka birine ait ayak izleri de var. Yani, katil kızın yanında yürümüş.”

Emre, “Yürürken de bıçağı saplayıvermiş.”

“ Kız, ne olduğunu anlamamış herhalde bir iki adım attıktan sonra yere düşmüş. Katil bunun üzerine tekrar saldırmış.”

“Peki bundan ne sonuç çıkar?”

“Katil, tanıdığı biriymiş. Kız onun yanına sokulmasına izin verdiğine göre.”

“Belki de şemsiyesi vardı yanında. Kızı yağmurdan korumak için sokuldu yanına. Kız da buna hayır diyermedi.”

Birden kafamın içinde bir alev parladı sanki.

“Ne? Nededin sen?”

“Belki şemsiyeli biriydi dedim.”

“Şemsiyeli biri ha?”

“Ne oldu Komiserim? Neden öyle bakıyorsunuz?”

“Ne olacak, sayende cinayeti çözdüm. Hay Allah ne kadar da körmüşüm. Bazen insanın basireti bağlanıyor. Hadi gel benimle.”

“Nereye gidiyoruz Komiserim?”

“Katili yakalamaya.”

 

Okuduğunuz hikâyede katilin kim olduğuna dair bütün ipuçları verildi.

Şimdi soruyoruz. Katil kim?  Hikâyedeki ipuçlarından yararlanarak katilin kim olduğunu  ve neden cinayeti işlediğini bulduysanız, cevabınızı  [email protected] a yazınız.

Doğru cevap veren okurlarımızdan üçü, Yaprak Öz’ün “Tilki,Baykuş, Bakire” adlı kitabını kazanacaklar.

Doğru cevabı  ve Yaprak Öz’ün imzalı kitabını kazanan okurlarımızın adlarını gelecek sayımızda açıklayacağız.

Hepinize bol şanslar.

 

Geçen sayımızdaki Polisiye Bulmaca’nın doğru cevabını ve Nurhan Işkın’ın “Katilin Özrü” romanını  kazanan okurlarımızı öğrenmek için lütfen tıklayınız.

7. Sayıdaki̇ poli̇si̇ye bulmacanın cevabı

Geçen sayımızda, banyosunda saçlarını boyarken, bir kravatla boğularak öldürülen dizi film oyuncusu Leyla Dilmen’in katilinin kim olduğunu ve Komiser Mitat’ın bunu asıl tahmin ettiğini sormuştuk.

Olayın açıklaması şöyle olacaktı:

Cinayet, maktul saçlarını boyarken gerçekleştiği için, katilin üstüne ve özellikle ellerine saç boyasının bulaşmış olması gerekirdi.

Saç boyası kolayca çıkmayan bir madde olduğundan katil bunları gizlemek zorundaydı.

Tıpkı Mehmet Meriç’in, yediği dayak sonrası moraran gözlerini saklamak için kapkara güneş gözlükleri takan sekreteri gibi…

Komiser Mitat’ın görüştüğü insanların biri dışında hepsinin elleri açıktaydı. Ellerinde  boya lekesi olsa mutlaka farkedilirdi.

Ellerini gizleyen tek kişi ise Birsen Hanım’dı. Çünkü, cinayeti o işlemişti.

 

Kitap kazanan okurlarımız:

 

Polisiye bulmacamıza çok sayıda polisiyesever okurumuzdan cevap geldi.

İlginize çok teşekkür ederiz.

Ancak doğru çözümü bulan sadece iki okurumuz oldu: Ceren Kırca ve Banu Zaman.

Her iki okurumuzu da kutlarız.

Bizden birer adet Nurhan Işkın’ın Katilin Özrü adlı polisiye romanı kazandılar.

Keyifle okumalarını diliyoruz.

Suphi Varım ve simirna polisiyeleri

Dedektif Dergi okurlarına yeni yılın ilk sayısından Merhaba.

2018 hızla ilerliyor ve ben okunacak bir sürü polisiye kitap arasından seçim yapamadığımı fark ediyorum. Polisiye romanlar ilk ne zaman dikkatimi çekti, ilk okumaya başladığım polisiye romanın adı neydi hatırlamıyorum. Ama bana polisiye kitapları sevdiren yazarlar arasında Suphi Varım romanlarının yeri ayrıdır, onu çok iyi biliyorum.

karanlıkta iki ceset

Yazarın okuduğum ilk kitabıdır. 1800’lü yılların İzmir’inde, o zamanki adıyla Simirna’da peş peşe cinayetler işlenmektedir. Özel Rum dedektif Sokratis Eliseos ve Osmanlı Polis teşkilatından Cevdet Sami, cinayetleri aydınlatmak için vakit kaybetmeden harekete geçerler. Katile yaklaştıkları her adımda işleri daha da zorlaştırmaktadır. İngilizler, Rus ajanlar, kaçakçılık olayları, tarihi eserler, güzel olduğu kadar tehlikeli kadınlar.. hepsi de romanın içinde harmanlanarak, okuyucuyu her sayfada ayrı ayrı heyecanlandırıyor. Simirna’nın baharat kokan, etnik kültürlerle bezeli sokaklarında faytonla büyülü bir yolculuğa çıkarıyor sizi yazar. Türkçe polisiye edebiyatına tarihi dokularla örülü lezzetli bir başlangıç yapmak isteyen okurlara ilk önereceğim kitaplardan biridir.

simirna cinayetleri-1 düello

Suphi Varım’ın Simirna Cinayetleri üçlemesinin ilk kitabıdır. Hikâye, Tapınak Şövalyeleri ile başlıyor, 1133 yılında şövalyelerden birinin sahip olduğu kutsal bir emanet, 1890 yılının Simirna’sında ortaya çıkıyor. Yıldız İstihbarat Teşkilatının hafiyesi Rıza Kerim de, payitahtın selameti ve sultan Abdühamit’in can güvenliği için şehirdeki yabancıları takip etmektedir. Bu sırada denizden esrarengiz bir ceset çıkmıştır. Acar hafiyemiz araştırmalarına devam ettikçe, silah, değerli eserler, simya deneyleri ile ilgilenen büyük bir suç çetesiyle karşılaştığını anlar. Bu sırada cinayetlerde devam etmektedir. Simirna sokakları tehlikelerle doludur artık. Olaylar 19. Yüzyılda geçmesine rağmen işin içine Tapınak Şövalyeleri ve Gül Haçlılar da karışmıştır üstelik. Kanlı cinayetlerin işlendiği faytonlar, esrarengiz mahzenler, büyülü kelimeler eşliğinde tekinsiz bir yolculuğa hazırlanın o halde! Suphi Varım, Düello’da polisiye roman lezzetini iki katına çıkarıyor. Kitapta kullandığı zengin dil ve kelimeler sizi adeta içine çekiyor, konular başlarda karmaşık gibi görünse de okudukça merak uyandırmayı başaran bir kurgusu var.

simirna cinayetleri-2 kâbus

Bu defa açılış Paris’te, polis müfettişi Mösyö Edmond Leblanc, kendisine verilen bir görevde başarısız olunca ortadan kaybolmak üzere şehirden ayrılarak Simirna’ya gitmiştir. Parasız kalınca geçinebilmek için miras işleriyle uğraşan bir avukatın yanında araştırmacı olarak işe başlamıştır. Karşısına çıkan ilk dosya ise korkunç bir şekilde öldürülen Bakırcıyan ailesine aittir. Ailenin mirasçılarını araştırırken oturduğu Ermeni mahallesinde garip olaylar başlamıştır. Küçük bir kız kaçırılarak boğazı kesilmiştir, ardından küçük bir erkek çocuğu da aynı şekilde boğazı kesilmiş olarak bulunmuştur. Gizemli evler, mabetler, ortadan kaybolan haçlar, Marsilya’dan Van’a kadar uzanan korkunç hikayeler.. Huzur içindeki Simirna, kabus şehri olmaya başlamıştır. Herkes endişeli bir bekleyiş ve korku içindedir. Fransız dedektifimiz Edmond ise olayları çözmeye karar vererek bu cinnet halini sona erdirmek üzere işe koyulmuştur.

Suphi Varım, serinin ikinci kitabındaki Kâbus ismini hikâyeye hakkıyla vermiş. Romanı okurken, tıpkı Simirna halkının yaşadığı gibi bir kâbusun içindeymişim gibi geldi. Genellikle gece geç saatlerde okumayı sevdiğimden, satırlar arasında dolaşırken ürpermedim değil hani. Sanki o metruk ve tekinsiz Simirna sokaklarında dolaşıyormuşum gibi bir hisse kapıldım. İlk kitaptan daha fazla etkiledi beni diyebilirim. Ancak karanlıktan ve gizemli olaylardan korkan biriyseniz okumayın sakın 

simirna cinayetleri-3 gölge

Ve evet, geldik serinin son kitabına. Üçlemenin bu son kitabı hamile kadınların esrarengiz bir biçimde öldürülmesiyle başlıyor. Bir gizemli heykel daha çıkıyor karşımıza, bu defa peşinden lanetli bir efsane getirerek üstelik. Bu lanet Simirna sokaklarında ve eşsiz güzellikteki bahçelerinde dolaşırken, hamile kadınların tümünü endişe ve korku sarmaktadır. Şimdi akıllarında tek bir soru vardır, bu defa sıra kimde gelecek? Cinayetlerin çözülmesi ve katilin yakalanması için dedektifimiz Edmond Leblonc’a bu defa Ronald isminde İngiliz bir arkeolog yardım ediyor. Diğer kitaplarda olduğu gibi bu kitapta da katili hemen tahmin edemiyorsunuz, çünkü herkes şüpheli, herkes katil olabilecek durumda. Hepsinin de bir gerekçesi var ve romanın kurgusu ipuçlarını çok iyi gizlediğinden, okurken ‘’Katil o, yok bu, yok yok o değil’’ dedirtti bana. Son sayfaya kadar katilin kim olduğunu asla tahmin edemeyeceğiniz ama bol ipucu barındıran kitap istiyorsanız Gölge, tam size göre.
sokratis’in oyunları

Karanlıkta İki Ceset kitabında tanışmıştım ilk, dedektif Sokratis’le. Rum dedektifimiz, 1900 yıllarının Simirna’sında yine gizemli ve karmaşık bir cinayet olayını çözmeye çalışmaktadır. Lakin tek bir olay üzerinde yoğunlaşırken, kanlı cinayetler art arda işlenmeye devam etmektedir. Üstelik bu defa padişaha karşı ayaklanma hazırlığı yapan isyancılar, işkenceci bir katil, peşinde dolaşan karanlık adamlarla da uğraşmak zorunda kalmıştır. Cinayetler gizemli ve karmaşıktır, Sokratis’in işi bu defa gerçekten güç hale gelmiştir.

Sokratis karakteri bana, Arsen Lüpen ve Sherlock Holmes’in daha yumuşatılmış halini hatırlattı. Kurnaz bir adam, ipuçlarını okumakta maharetli, zorda kaldığında soğukkanlılıkla yalan söyleyip kurduğu oyunlarla karşısındakinin zekâsını zorlayan biri. Bu becerikli adamın korktuğu tek kişi ise âşık olduğu karısıdır. Bir tek ona yalan söyleyemez, müşkül durumda kalsa bile bir şekilde işin içinden sıyrılır. Romanda karısıyla geçen bu diyaloglar ise ayrı bir güzellik katıyor kitaba. Cinayetin ortasında soluk aldırıveriyor okuruna Suphi Varım. Ve temposu hiç düşmeyen bir polisiye çıkıyor karşımıza. Kitaptaki diğer karakterler de bir hayli güçlü kişilikler. Okurken hayal edebiliyorsunuz, kimin kim olduğuna dair güzel betimlemeler yapmış yazar. Oğlak Yayınlarının çıkardığı Suphi Varım eseri olan Sokratis’in Oyunları, dedektif Sokratis’in maceraları devam edeceğe benziyor. Bir sonraki kitapta ise daha acımasız ve sert bir dedektifle karşılaşabiliriz belki.

Son

Tarihsel kurgusu bol, eski dönemleri anlatan kitaplar bana hep daha bir ilgi çekici gelmiştir. Hele bu kitapların bir de polisiye olanları yazıldığında, değmeyin okuma keyfine işte. Geçmişe olan merakımızdan mı, o yılların esrarlı çekiciliğinde yaşamak istememizden midir bilinmez, tarih örgüsünde geçen polisiye romanların ayrı bir duruşu olduğunu düşünüyorum. Günümüz teknolojisi ile eski dönemdeki olanakları karşılaştıramayız elbette, ancak o yılların içerik olarak daha zengin ve daha insan odaklı şekilde yaşandığı da bir gerçek. Suphi Varım kitapları, okurunu tarihsel bir kurgu içine çekerek gizem ve heyecan duygusunu aynı anda yaşatmayı başarmış. Tarihsel olaylarla bağdaşan popüler polisiye romanlar var ancak ya polisiye kısımları yetersiz, ya da salt şehir tanıtım rehberinden öteye geçemiyor birçoğu. Oysaki Suphi Varım’ın Simirna Cinayetleri üçlemesi ile Sokratis’in Oyunları adlı son romanı, cinayet ve polisiyenin hakkını sonuna kadar veriyor. Tabii tarihsel dokular da işin içine girince, okunması son derece zevkli, edebi dili zengin satırlar içine çekiyor okurunu. Deniz ve tarih kokan Simirna sokaklarında dolaşmak ve esrarlı cinayetleri çözmek üzere hafiyelik yapmak isterseniz, Suphi Varım kitaplarını büyük bir zevkle öneririm.

Röportaj – Piraye Şengel

Dedektif’in bu sayısında Piraye Şengel’le yazarlık serüveni ve polisiye edebiyat hakkında konuştuk.

Piraye Şengel, sizi biraz tanıyabilir miyiz? Uzun bir yazarlık geçmişiniz var. Yazarlığa nasıl başladınız ve devam ettiniz?
Ben yazarlık güdüsünün doğuştan geldiğine inanırım. Çocuk yaşlarda başladı diyebilirim. Ve tuhaftır, şiirle başladım. Daha sonra öykü yazdım. Sanat Dergilerinde çalıştım. TV için senaryo ve belgesel metinler yazdım. Ama asıl yeteneğimin kurgu yapabilmek olduğunu keşfedince roman yazmaya karar verdim. Romancı olduğumu Atilla İlhan ve Tomris Uyar da onaylayınca, ilk romanım olan ‘Gölgesiz Bir Kadın’ Varlık yayınlarından 1994’de çıkmış oldu.

Polisiye dışında ve edebiyatın diğer alanlarında da çalışmalarınız var. Bunlardan bize söz eder misiniz?
Doğru. Ama polisiyenin dışındaki romanlarımda da polisiye kurguyu kullandığımı söylerler. Örneğin ‘Gölgesiz Bir Kadın’, ‘Hayat Tutulması’, ‘Pusulasız Yolcu’ adlı romanlarımda polisiye kurguyla yazılmıştır. Bunlar toplumsal ayağı olan, farklı konular işleyen romanlardır. Ama okuyana gittikçe aydınlandıkları bir izlek verir. Ya da vermeye çalışır. Hatta son yazdığım aşk romanında dahi polisiye kurgu kullandım. Bu, belki de bendeki çocukluktan beri süregelen merak ve çözme duygusunun bir yansımasıdır. Zekayı önemserim. Bir şeyi çözmek için iz sürmeyi severim. En önemlisi romanı okutmak için ilk sayfadan okuyucuya çengel atmayı severim. Çünkü ben de öyle romanları okumayı severim.

Gerçekten de polisiye izleğine hemen hemen bütün romanlarınızda rastlamak mümkün. Polisiyeye ilginiz nasıl ve ne zaman başladı? Sizi etkileyen yazarlar ve kitaplar hangileri oldu?
Beni etkileyen yazarlar Graham Greene, Romain Gary, Dostoyevski, Marquez etkilendiğim yazarlardır. Klasik Romanları severim sonra. Özellikle de Fransız ve Rus klasiklerini. Daha çok yazar okurum ben. Bir yazara takılır onu iyice özümserim. Modern edebiyatı da takip ediyorum tabii. Polisiyede ise Simenon sevdiğim bir yazardır. Şimdilerde yenilerin hemen hepsini takip etmeye çalışıyorum.
Polisiyede kuzeyli yazarlar iyi. Modern romanlarda çok iyi bir şey çıkmıyor sanki.

“Ayçöreği Dedektiflik Bürosu” fikri nasıl doğdu ve gelişti? Seriden kaç kitap yayınlandı? Bu polisiye seriye devam edecek misiniz?
‘Ayçöregi Dedektiflik Bürosu’ çok sıkıldığı bir dönemde ortaya çıktı. Eğlenmek için başladım aslında. Eğlendim de. İlk kitap tam polisiyeye oturmamakla, tam polisiyenin içinde kalamamakla birlikte sevildi diyebilirim. Erol Üyepazarcı bu romanla Türk polisiyesine ilk defa yardımcı dedektif tiplemesini soktuğumu yazdı. Bu da hoş bir şey. Sonra ikinci kitap ‘Cenin Ve Ceset’ geldi. Bana göre daha iyidir. Üçüncüsü olan ‘Miralay Çıkmazı’ ise cep formatında, ekonomik yazılmış, tam bir polisiye kitaptır. 4.cüsüne bir süre önce başladım. Bu kitabı yazarken kendimi daha yetkin bir polisiye yazarı gibi hissediyorum. Yalnız hemen söyleyeyim polisiyeye soktuğum şu yardımcı dedektif vardı ya bu kitapta artık o olmayacak.

“Ayçöreği Dedektiflik Bürosu” serisindeki karakterleri nasıl yarattınız? Esinlendiğiniz gerçek ya da kurgusal karakterler oldu mu?
Tabii ki gerçek hayattan esinlendiğim karakterler olmuştur. Sanat hayatın içinde, doğada vardır zaten. Sanatçı onu alıp kendinden geçiren ve dışarı bir eser olarak verendir. Verirken kendini de katar. Yani kurgu yapar. Önemli olan orada kendi sesini duyurmasıdır. Kendi sesi ne kadar güzelse o kadar başarılı olur. Benim kitaplarımda da gerçek ve kurgu iç içedir.

Sizce polisiye nedir? İçinde bir suçun yer aldığı her roman ya da hikâye, polisiye kategorisine girer mi? Polisiye yazmanın kuralları var mıdır?
Bence Polisiye önce zeka ve kurgudur sonra bilgidir daha sonra da dile hakimiyettir. Çok sevdiğim bir tanımla ‘Zekanın parlamadığı her şey pornodur.’ Polisiye için geçerli bir şey bu bana göre. Yazan kişi benden zeki ve bilgili olmalı. Kurgu yapabilmeli. Kurallar bunlar. Bir reçete vermem yanlış olur. Ama şunu diyebilirim. Bir de iyi bir hikayeniz ve kahramanınız olacak.

Romanlarınızı nasıl (kalem, daktilo, bilgisayar vs.) ve nerede yazıyorsunuz? Yazarken içinde bulunduğunuz ortamı bize anlatır mısınız?
Her yerde yazarım. Yemek yaparken, bir kafede otururken veya evde. Kaprislerim yoktur. Yazar bunalımı geçirmem. Yalnız önce romanı kafamda yazar bitiririm. Bu sırada notlar alırım. Yazmaya geçtiğimde önce elle yazarım daha sonra bilgisayara geçiririm. Geriye dönmeyi sevmem. Ayrıntılara dalmam. ‘Kaslıdır’ romanlarım, koşar. Çünkü aceleciyim ve yazarken sıkılırım.

Türk polisiyesi son yıllarda ciddi bir yükseliş trendine girmiş durumda. Yeni yazarlar ve kitaplardaki bu niceliksel artış, sizce niteliksel olarak da bir gelişmeye karşılık geliyor mu?
Evet bir yükseliş var gerçekten de. Bu sevindirici. İyiler, fark edilenler kalacak bence. Artık edebiyat yeni dünyanın hızıyla ve görselliğiyle yarışıyor. Ortaya çıkmak çok zor. Mutlaka iyiler vardır. Ama bana denk gelmedi henüz.

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği henüz resmen kurulmasa da bir oluşum sürecine girdi. Siz de bu oluşumun içindeki yazarlardan birisiniz. Bu konudaki görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?
Türkiye Polisiye Yazarlar Birliği iyi niyetlerle başlanmış bir oluşum. Daha iyi şeyler olacaktır umarım. Seviyeyi yükseltmek elimizde. Gençler çalışıyor. Biz de destek veriyoruz. Yeni birtakım çalışmalar var umutluyum. Egolar devreye girmezse ve ciddi çalışılırsa iyi bir yere doğru gider.

Polisiye yazmak isteyen, özellikle genç yazarlara ve yazar adaylarına ne tavsiye edersiniz?
Bu işin reçetesi yok bence. Klasik olacak ama çok kitap okumak gerekiyor. Üstelik sadece polisiye değil her türlü kitap okumak iyi olur. Bilim Teknik dergileri bile iyidir. Bir de kafaya koydularsa çok yazsınlar yazdıklarını hemen beğenmeyip yırtıp atsınlar ve yeniden yazsınlar. Bir da yazmak disiplin işidir… Mesela her gün bir sayfa yazarak başlasınlar derim.

Yeni kitap çalışmalarınız var mı? Yeni polisiye romanınızı ne zaman okuyacağız?
Basılacak olan iki dosyam var. Bir tanesi klasik aşk romanı, diğeri ise denemeler, düşünceler kitabı. Bir de yukarıda sözünü ettiğim yeni başladığım bir polisiye var. ‘Ayçöreği Dedektiflik Bürosunun’ devamı. Ama esaslı değişiklikler yaptım. Mesela büro falan yok bu kez, kahramanım yalnız çalışıyor ve mobil.

Piraye Şengel, röportajımıza verdiğiniz cevaplar için teşekkür ederiz.
Size ve okurlarınıza sevgiler.

 

Sinastri Haritasında Görünen Cinayet

“Yağmurun altında insanlar şekilsizdiler” dizesini hatırladı ozanın. İşyerinden yorgun çıkmıştı. Kendisini de yağmur altında şekilsiz hissediyordu şimdi. Başka bir gözle; dışarıdan kendini izliyor gibiydi. Sevdiği kadını düşündü. Birbirlerine çekilmelerine neden olan şeyleri bilmiyordu, onu tutkulu bir kıskançlıkla sevdiğinden başka. Hâlbuki o bunları bilinenlerden farklı; en iyi astroloji ile açıklanabileceğini söylemişti. Neydi bu astrolojiye merakı? Kendisi bu konuya hiç ilgi duymuyor, ilgi duyanlara da pek sıcak bakmıyordu meraklılarına. Sadece onunla olduğu anları uzatmak için dinliyor, yok yok dinler gibi yapıyordu. Birilerine danışmaya karar vermişti. Yoksa uzun uzadıya ayıracak zamanı yoktu. İşteki pozisyonu, stres, yoğun çalışma temposundandı bütün bunlar. Bunu sormuştu astrolojiyle ilgilenen dostu mühendis arkadaşına. Mühendis arkadaşı ise ona; “Bilimsel mi?”, “İspat edebilir misin?” sorularıyla nasıl direndiğinden söz etti; astrolojiyle ilgilenmeye başladığı ilk günleri anlatırken. Sonra kendi hikâyesini anlattı; sakince ve uzun uzun. Haritasına bakan kişi; sürdüğü aracın parçalandığı, kendisinin ise burnunun bile kanamadan kurtulduğu o yağışlı aralık sonu gecesini bilmişti. Bunu ihtiyatla karşılamıştı ki; boşandığı yılı, ayı söylemişti. Kız kardeşi buna çok şaşırmıştı. Kardeşinin eşinden ayrı yaşadığını düşünürken, boşanmış olduğunu duyunca hem şaşırmış, hem de “Böyle bir şeyi bana bile nasıl söylemezsin?” diye tepki göstermişti. Çok daha önceleri izlediği bir videoda yaşanacak yılı yorumlarken, günleri belirterek kitle hareketlerine dikkat çektiği tarihte öngörünün gerçekleştiğini görmüştü. O kişi şimdi saygı duyduğu, eğitim aldığı hocası olmuştu. Aklına Amerika’da gündelik yaşamdaki kayboluş içindeki bir kâhini anlatan film gelmişti. Kâhin imgesi ise karışık görüntüler getirdi usuna. Marmara’da Gölcükte olan depremi de önceden canlı yayında söylemişti hocası. Gerçi o zaman tanımıyordu ve izlememişti. Fakat o olay bir dönüm noktasıydı her ikisinin de hayatında. Bütün bunlar birer kehanet sayılmaz mıydı? Kendine sorduğu soruyu zorlaştırdı. Bütün bunlar birer kehanet sayılabilir miydi? Düşünceler, gelgitler ya da bölük pörçük rüyalarla tüm geceyi huzursuz geçirdiği günler geldi aklına. Kafasında bunlarla yürürken; sevdiği kadının evinin önünde olduğunu fark etti.

Astroloji konusu derindi. Bunu biliyordu. Astrolojiyi öğrenmeyi okumayı sevdiği polisiye romanları daha iyi anlamak, okuma zevkini arttırmak için istiyordu. Romandaki karakterlerin davranışlarından, konuşmalarından, düşünme şekillerinden, duygular anlaşılabilir miydi? Aslında merak ettiği konu, “Katil doğanlar” var mıydı? Ya da kimler cinayet işleyebilirdi? Herkes katil olabilir miydi? Ya da kurban? Zor soruların bir yanıtı var mıydı? Farklı ülkelerde polisin suçlunun bulunması konusunda; astrologlarla, duyu dışı algı çalışması yapan özel gruplarla işbirliği yaptığını okumuştu. Kendi ülkesinde de böyle çalışmalar yapılıyor muydu? Yapılıyorsa da gizli miydi veya yapanlardan başka bilen var mıydı? Apartmanın girişinde sevdiği kadının dairesinin ziline bastı. Kısa bir süre sonra dış kapının otomatiğine basılmış, kapı açılmıştı. Apartman boşluğunu geçti asansör kapısını açacaktı ki, arızalı yazısını gördü. Canı sıkıldı. Zaten buraya yeteri kadar yorgun ve kafasında düşüncelerle gelmişti. Yakıcı bir kıskançlıkla sevdiği kadını görecekti, birlikte olacaklardı. Gece daha yaşanmamıştı. Asansörün çalışmadığı zamanlarda, merdivenleri beşinci kata kadar hızla çıktığında, önce kan beynine sıçrıyor, ayaklarında bir dermansızlık, sonra evde koltuğa halsizce yığılıyor, nefesi yerine zor geliyordu. Merdivenleri çıkarken sakin olmaya çalıştı. Her zaman olduğu gibi sevdiğine sarılacaktı. Sonra birlikte yemek yiyeceklerini, yemekte başlayan konuşma konuların yine bütün yolların Roma’ya çıkması gibi astrolojiye çıkacağını biliyordu. Bu kez bir tartışma yaşamak istemiyordu, dinler gibi yapmamaya, dinlemeye karar verdi. Güzelliğini gün içinde defalarca düşündüğü kadın, onu karşılamak için kapıda bekliyordu.

Masa güzel bir akşam yemeği için hazırdı. Gecikmişti. Her şey güzel görünüyordu. Gün içinde telefonunu niye açmamış, mesajına niye cevap vermemişti? İş çıkışına doğru aramış yemeğe beklediğini söylemişti. Bunları kafasından atmaya çalıştı. Yemekte az konuştular. Sevdiği kadın yine harita yorumları içeren konuşmalarından birine başlıyordu. Bu kez dinleyecekti. Bir kadının haritasında Juno, birlikte olacağı, çocuğunu doğuracağı kadersel eşi gösterirmiş. Karşısındaki güzel kadının kara gözbebeklerinde kendini gördü. Onun Junosu olabilecek miydi? Şimdi o, anlatıyordu. Bir astrolojik haritada iyicil gezegenler, tehlikeli olanlar vardı. Sabit yıldızlar da önemliydi. Hele bazıları vardı ki, açılarla birleşince yorumlar kaderi açıklamaya kadar varabiliyordu. İyi eğitim almış, bilgili ve bu alanda titizlikle çok çalışmış bir astrolog, kehanet denilecek kadar yorumlamalar yapabilirdi. Kehanet? Daha bugün kehanet kavramını aklından geçirmemiş miydi? Jung eş zamanlılıklara dikkat çekiyordu. Anlamlı tesadüfler diye geçirdi aklından. Şimdi gün içindekilerle birleşince bir eş zamanlılık mı yaşıyordu? Dikkatini toplamaya çalışarak dinlemeye devam etti. İyicil açılar vardı astrolojide: sekstil ve trine. Kötücüller kare ve karşıt. Hangi gezegenlerle olduğu ve bu gezegenlerin hangi burçta olduğu da önemliydi. Başka yarı kare, kavuşum, 144 ya da 72 dereceler, orblar… Yine dikkati dağılmıştı, yorgundu. Aklına yine sabah mesajlarına ve aramasına niye cevap vermediği geldi. Sahi neden cevap vermemişti. Neredeydi? Dışarıda mıydı? Yalnız mıydı? Yanında biri mi vardı? Varsa kimdi o biri? Yine kıskançlık krizi kapıyı çalmıştı. Bir tartışma, karlı bir dağda küçük bir karın yuvarlanarak çığ olması gibi büyümeye doğru gidiyordu. Bu kaçıncı tartışma, bu kaçıncı kriz. Artık dayanamadığını, ayrılmak istediğini söylemişti.

Biraz önce büyük bir kıskançlıkla sevdiği kadını öldürmüştü. Boğazını sıkarak nefessiz bırakmıştı onu. Pişman olmak içinse çok geçti artık. İkisinin ilişkisini yorumlamak için haritalarını çalıştığını söylemişti Junom balıkta, marsım Algol derecesinde, yani boğada ve 26 derecede. Junomu kareliyor dediğini hatırladı. Kendisinin marsı ise 8 evde ve akrepte, onun marsını kareliyormuş. Öyle demişti. Bunun ne anlama geldiğini sorduğunda ise geçiştirmişti. Kulaklarında bir uğultu. Bilinci ile niye yönetememişti tartışmayı? İçgüdülerine mi yenilmişti? Haritalarında neler vardı başka? Bir önemi var mıydı ? Bunları gerçekten düşünüyor muydu, bir ses mi fısıldıyordu kulağına? İç sesiyle mi konuşuyordu? Merdivenlerden nasıl indiğini bilmiyordu. Apartmandan dışarı çıktığında elleri sıcaktı, dışarısı ise bir ustura keskinliğinde soğuktu. Şaşkın, belli belirsiz telaşı olan bir katilin adımlarıyla, boşluğa düşmüş biri gibi amaçsız yürüyüşüyle gecenin içinde kayboluyordu.

221c Baker Sokağı, Sherlock’un Komşusuyum: Boş Ev Macerasında Büyük Son Yıkımı Getiren Cinayet

İşte tam bu satırları okurken kapıda pirinç posta kapağının hafif kımıldadığını, kristal avizeden yansıyan ışıktaki oynamadan hissettim. Malum 221B Baker sokağı adresinde oturan komşumun ayak sesini henüz duyan olmamıştır. Mahallede kendini kimseye göstermeden dolaşabilen tek kişidir…

Mektubu okumayı bitirdiğimde yerimden usul usul kalkarken insiyaki olarak pencereden sokağa baktım. Bizim binadan başında “deerstalker” yani o ünlü geyikavcısı şapkası olduğu halde, üzerinde yün bej bir süveter, yün bej pantalon, ince, uzun boylu, sırtı hafif kambur bir adamın çıktığını gördüm. Adam, yüzünü hiç göstermeden, hızlı adımlarla karşıya geçti ve başını bir kere bile çevirmeden, 221B’nin önünden, Baker sokağını tren istasyonu istikametinde yürüyüp gözden kayboldu. Bu sokakta geyikavcısı tipi şapka giyen tek kişi ki, o da hepimizce malum. Ama bir de ona o şapkayı yakıştıran ressam var tabii. Zaman zaman Sherlock Holmes’ü ziyarete gelir. Adı Sidney Paget’dir.

Sherlock’un ressamı Sidney Paget, ünlü deerstalker-geyik avcısı şapkası ile.

Paget, Sherlock Holmes’ün maceralarını yayınlayan Strand dergisinde, 1891’den itibaren Holmes’ü geyikavcısı şapkası ve ünlü İnvernes pelerini ile resimlemiştir. Sherlock’un, bütün maceralarında okurların zihnine yerleşen manzaraların altında onun imzası vardır. Ren nehri şelalerinde Moriarty ile meşhur mücadelesi dahil Sherlock’un 356’dan fazla resmini yayınlanmıştır.

Sidney ile Baker sokağında, elinde geyikavcısı şapkası kutuları, yanında Doktor Watson’la birlikte Sherlock’a geldikleri sırada bir kaç kez karşılaştım. Bir kaç gün önce de… evet sahi, bir kaç gün önce onu yanında ağabeyi Henry Paget ile gelirken gördüm. Hatta agabeyi Henry’i uzaktan Sherlock sandım. Sidney’den çok daha bohem, çok daha yakışıklıydı. Hali ve tavrında, hani Sherlock’a o çok yakışan, yapmacıktan uzak, düşünceli, kendine güvenle hareket eden, dünyalılık, duyarlılık, enerji ve uyanıklık hemen göze çarpıyordu. Birlikte konuşa konuşa geldiklerinde, Sidney’in,hem savaş gazetecisi hem de ressam olan ağabeyi Henry’e hayranlık dolu bakışlarından, Sherlock’u büyük ölçüde ağabeyine benzeterek çizdiğini farkettim.

Boy pos olarak Sherlock’la aynı ebatta olduklarını söyleyebilirim. Sidney daha çocuk yüzlü sarışın. Ağabeyi Henry ise, Sherlock gibi koyu renk saçlı, alnı geniş, burnu kemikli, gözleri keskin bir tip. Dolayısıyla biraz önce bizim kapıdan çıkan,yüzünü ısrarla benden saklayan geyikavcısı şapkalı tip Sidney’de olabilirdi.

Aklım bu sorularla dolu olarak kapıya gittim. Kapının önünde halının üzerinde tahmin ettiğim gibi posta kapağından atılmış bir zarf bekliyordu beni. Ellerim titreyerek ve biraz da endişe ile zarfı aldım. Şimdiye dek komşumdan, değil selam sabah, merhaba, bir çift laf, komşuluk zerafeti herhangi bir tanışma bir yana kısa bir bakış dahi görmediğimden, doğrudan ondan geldiği belli bir zarfla karşılaşmak beni heyecanlandırmıştı açıkçası. Onun mektuplarını postacıdan adres yanlışlığı bahanesiyle alıp da üstelik ondan sonra fütursuzca, arasıra Sherlock imzasını kullanarak cevaplayan karşı komşum Nikki sayesinde o İstanbul pullu, Halid imzalı mektup elime geçtiğinden beri komşumun gözünü her an üstümde hissettiğimi itiraf etmeliyim. Keşke hiç şu mektubu açmadan ona teslim etseydim pişmanlığı içinde, zarfı elime aldığımda, üzerinde hiç bir isim, hiç bir işaret olmadığını farkettim. Bir ara acaba bana değil mi diye yine şüpheye düştüm. Bir süre açıp açmamakta tereddüt ettim.

Sonunda tabii merak galip geldi. Zarfı açtım. Zarfın içinden iki fotograf çıktı. Üsteki fotografta bir balkonda poz veren üç kişiye bakmadan önce, gözüm ilk, arkada fonda görünen İstanbul boğazına, kız kulesine, gemilere, ve Anadolu yakasına çarptı. Kalbim hasretle hızlandı. Gözlerim dolu dolu, boğazımda bir düğüm… Odak dışı buğulu manzara içimde, iyice derinde bir yerlere dokundu sanki, yüzyılları uyandırırcasına geçmişten.
O an, tam bu duygular içindeyken, bu duyguları körükleyen boğaz manzarasına hakim balkonda resimlenen üç kişi arasında, kameraya daha yakın duran, zeki ve düşünceli yüzüne İstanbul’un kış güneşi yansımış bu adamı önce Sherlock sandım. Ama kısa bir bocamaladan sonra onun Sherlock’a çok benzeyen demin sözünü ettiğim ressamı Sidney’in agabeyi Henry’i olduğunu anladım. Şaşırılacak bir şey değildi.

Henry Paget İstanbul’da, Friedrich Schrader ve eşiyle birlikte.

Henry’de kardeşi gibi Royal Sanat Akademesi okullarından yetişmiş bir ressamdı. Ama kardeşinin gülen şansı sayesinde resimlediği ünlü dedektif yerine Osmanlı’nın yıkılma döneminde Nazım paşanın komutanlığında kaybettiği Balkan savaşlarını izlemiş, resimlemiş iyi bir savaş muhabiriydi. Ressamlığını muhabirken şahit olduğu manzaları kayda geçirerek gazetecilik için kullanmıştı. Hem resimlerini, hem de haberlerini Sphere ve Graphic dergilerinde yayınlamıştı. Fotoğraf sanki 1913’de Ocak ayı civarı, güneşli bir kış öğle üzeri çekilmişti.
Fotografta yanındakiler ise, o tarihte Galata kulesine yakın mevkiide, ünlü Doğan Apartmanında oturan, Alman filolog, doğu dilleri uzmanı, o dönemde yazdığı makaleler ve haberlerle, İstanbul’daki Alman temsilcileri ve Alman politikalarını, Anadolu halklarına karşı ırkçılıkla suçlayan, gerek ekonomik gerek askeri çıkarlar ve sömürüyle Anadolu kültürlerinin yokedildiğine işaret ederek sert eleştiriler yönelten Friedrich Schrader ve eşi.
Henry’nin üzerinde, Sherlock’un şehirde konsere filan gittiği zamanlarda giydiği tip, yün siyah palto var. Gözleri düşünceli, uyanık. İçinde bulunduğu ortamın onu takip edecek süreçte büyük kayıplar, acılar getireceğinin farkında. Beyaz gömleği, tek elini cebine sokarak yaslandığı balkon taşı, profili, koyu renk saçları ve alnı ile aynı Sherlock’a benziyor.

23 ocak 1913’de , Harbiye Nazırı Nazım Paşa’nın, Babıali Baskını’nı düzenleyen İttihatçılar tarafından öldürülmesi.

İşte tam bu sırada, zarftaki ikinci belge dikkatimi çekti. Aynı tarihlere ait ikinci belge bir resimdi. Hem de Türkiye’yi, paramparça ederek, büyük bir yıkımı getirecek hadiselerin peşpeşe sıralanacağı tarihi bir yola sokan cinayetin resmi. Nefesim kesildi. Bir süre donakaldım. Komşuma yollanan Halid imzalı mektubun anlattığı 1908’de yaşanan olayların devamı ve nasıl noktalandığını gösteriyordu resim.

23 Ocak 1913’de, Enver Paşa liderliğinde jöntürklerin Bab-ı Ali’yi basarak Balkan savaşının yenik komutanı Nazım Paşa’yı nasıl öldürdüklerini resimliyordu. Ressamı cinayetin tek görgü tanığı, gazeteci ressam Henry Paget’ydi. Henry, hadise anını neredeyse bütün hareketleriyle canlandırmıştı.

O tarihte, Goltz Paşa lakablı, Mareşalleri Colmar von der Goltz’un Balkan stratejisine başkaldırdığı için Almanlar Nazım Paşa’ya kızgındı.

Nazım Paşa, belki ki o gün böyle bir girişim olacağından haberdar olduğu için, Balkan savaşlarından tanıdığı gazeteci ressam Henry Paget’yi oraya çağırmıştı. İngiliz büyükelçisi muhtemelen Henry’den duydukları üzerine oraya gelmişti. Alman büyükelçisi de, tarihin ondan sonraki akışının kanıtladığı şekilde, girişimi daha başından itibaren bizzat Enver Paşa’yla görüştüğü için oradaydı.

Böylece Henry, cinayetin görgü tanığı ressam gazeteci olarak olayı kayda geçirdi. Cinayet anını son derece net bir şekilde resimledi.

Hiç bir ayrıntıyı kaçırmadan. Hareketi havada yakalamışçasına canlı. Kimin kim olduğunu tartışmaya gerek kalmadan gösteren, gerçekçi resim, hem bir cinayetin, hem de çok önemli bir tarihi anın belgesi.
Resimde hükümet odasının baskın anındaki hali bütün dehşeti ve ölümcüllüğüyle ortada.

O ufak tefek, korkak kılıklı Enver Paşa, gögsünü kabartarak zafer kazanmış küstah bir komutan edasıyla sol eliyle pelerinini tutmuş, sağ elinde ise sanki yeni ateşlemiş silahı indiren katilin hareketi. İşini bitirmişçesine dinelirken silahını indiriyor. Karşısında taze vurulmuş Nazım Paşa sendelemiş yere düşüyor. Enver paşanın yanında Ömer Naci silahını doğrultmuş onu vurmaya yeltenen komiser Celal Bey’i tehdit ediyor. Hemen arkada Harbiye Nazırı Kıbrıslızade Tevfik Bey silahını ateşlemiş, Enver paşanın arkasındaki Mustafa Necip’i vurmuş. Mustafa Necip’de Nazım Paşa ile aynı anda yere düşmekte. Bu manzarada nedense tek bir eksik var. Cinayeti üstlenerek, yıllarca şantajla Enver paşa’ya her istediğini yaptıran çerkes Yakup Cemil.

Henry bu sahneyi tarihe kayıt ederken, tarih de, bu hadiseden bir yıl geçmeden rütbesine üç yıl kıdem eklenen Enver paşa’nın hem Harbiye nazırı, hem Genelkurmay başkanı olmasını, Osmanlı’yı Almanya ile birlikte savaşa sokmasını, bu arada Abdülmecit’in oğlu Şehzade Süleyman’ın kızı Naciye Sultan’la evlenerek Saray’a damat ve Padişah yaveri olmasını kayda geçirdi. Ondan sonra yıkım Osmanlı’nın peşini paramparça oluncaya dek bırakmadı.

Artık komşumun, ona gönderilen Halid imzalı mektubun elime geçtiğini gayet iyi bildiğine şüphem kalmadı. Sherlock, yazarı Doyle’un İstanbul ziyaretinden bir yıl sonra, İstanbul’da gelişen hadiselerle ilgili olarak onu bilgilendiren, Halid imzalı hayranının mektubunu, kendi yöntemleriyle, her zamanki gibi geyikavcısı şapkasını da bahane ederek böyle cevaplamıştı. Bir an mektuplarını onun yerine açan Nikki’nin de onun bir düzmecesi olduğunu düşünmedim değil.

Geyik avcısı şapkayı ona giydiren Sidney’nin, onu pek benzettiği ağabeyi Henry’nin fotografı Bab-i Ali baskını sırasında İstanbul’da olduğunu bana gösterdiği gibi, Nazım paşa cinayetinin görgü tanığı olduğunu da böylece kanıtladı. Bana da ona şapkamı çıkartırken, bir vaybe! demekten başka yapacak bir şey kalmadı.

www.sebnemsenyener.com

Ayçöreği Dedektiflik Bürosu

Piraye Şengel’in “Ayçöreği Dedektiflik Bürosu” serisinde yayınlanan ilk polisiye romanı Ayçöreği’nin iki ana kahramanı var: Servet ve Azade.

Servet, olağanüstü bir hafızaya sahip, belirgin bir biçimde zeki, içinde telaş barındırmayan, soğukkanlı bir gençtir. Maceraya meraklı ve biraz da ukaladır. Durmadan sorular soran, etrafında olup bitenleri anlamaya çalışan, aklına yatmayan şeylere itiraz eden bir polis akademisi öğrencisi iken, sırf bu özelliklerinden dolayı okuldan atılmıştır. Ne yapacağını, kendisine destek olan ailesine bu durumu nasıl açıklayacağını düşündüğü bir sırada, Kuzguncuk’taki eski komşuları Süheyla Hanımın kızı, Azade ile karşılaşır. Servet’in çocukluk yıllarında genç ve güzel bir kız olan Azade, evde kalmış, şişman, otuzlu yaşlarda bir kadındır artık. Hâlâ sevimlidir ama o eski çekiciliğinden eser yoktur. Servetin polis akademisinde okuduğunu öğrenince, kendisinin de aslında polisliğe, daha doğrusu dedektifliğe nekadar meraklı olduğunu anlatmaya başlar. Bütün gün polisiye kitap okuduğunu, polisiye filmleri kaçırmadığını, sabahlara kadar seyrettiğini, çetrefilli, bulmacalı şeylere bayıldığını söyler. Bir keresinde, peruk ve gözlük takıp bir arkadaşının, kendisini aldattığını sandığı kocasının peşine bile düşmüştür. Bu yüzden, Kuzguncuk’ta adı Dedektif Azade’ye çıkmıştır. Kahramanlarımız, karşılaşmalarından kısa bir süre sonra Ayçöreği Dedektiflik Bürosu’nu kurarlar. Büronun isim annesi tabii ki Azade’dir. Çocukken onun yaptığı ayçöreklerine bayılan Servet’in bu isimden hoşlanacağını düşünmüştür. Ne de olsa ikisini biribirine bağlayan ortak noktalardan biridir ayçöreği. Dünya çapında bir isimdir bu. Bir kere bizdendir. Simit de bizdendir ama ayçöreği başka bir şeydir. Asil ve özeldir. İnsanda nostalji duygusu yaratan tek çörektir. Servet’se ismin hiçbir öneminin olmadığı düşüncesindedir. Azade, Küçük Kırmızı Domatesler gibi bir şey önerse, onu bile kabul edecektir. Bu tip ayrıntılar, onun için zaman kaybıdır ve hep kadınların başının altından çıkar.

Sonunda kahramanlarımız, belli bir işyerine, yasal bir kuruluşa sahip olmamalarına rağmen, dedektiflik faaliyetine başlarlar. Azade, ilk işi almıştır bile. Kuzguncuk’ta yaşayan zengin, orta yaşlı bir kadın, kocasının kendisini aldattığından kuşkulanmaktadır. Kuaförde tanıştığı Azade’den bu işi araştırmasını ister. Karşılığında iyi de bir para ödeyecektir. Böylece, dedektif filmlerinden çok iyi bildiğimiz o klasik takip sahneleri başlar. Önceleri eğlenceli olan takip, olaya başka bir polisin, magazincilerin, bir televizyon yıldızının ve bir hackerın karışmasıyla muammaya dönüşür. İşlenen bir cinayetse bütün bu gidişatın üzerine tuz biber eker. Artık kahramanlarımız, karısını aldatan zengin bir iş adamının değil, gizemli bir katilin peşindedirler.

Her ne kadar ana hikâye, Servet’le Azade’nin yıllar sonra karşılaşıp bir dedektiflik bürosu kurmaları ve aldıkları ilk işin peşine düşmeleri ise de roman, bir çok yan hikâye ve yan karakter barındırıyor. Önceleri birbiriyle ilgisiz görünen bütün bu olaylar ve karakterler sonunda bir noktada birleşiyorlar ve hem kurgudaki düğümü oluşturuyorlar hem de onun çözülmesini sağlıyorlar. Romanı çok katmanlı hale getiren bu yan olaylar, aslında bir polisiye roman için önemli bir handikap. Sıradan bir karı koca aldatması takibini okurken, kendimizi birden uluslararası bir şebekenin internet soygununda, bir televizyon fenomeninin reality showa dönüşen acıklı yaşamının tam ortasında, magazin dünyasının basitliklerinde, oğullarıyla iletişimsizlik yaşayan bir ailenin dramında buluveriyoruz. Yazarın yaşadığı döneme tanıklık etme çabası olarak tanımlayabileceğimiz bu toplumsal ayrıntılar, polisiye kurguyu örseliyor mu? Hayır örselemiyor ama merkezdeki dengeyi biraz bozuyor. Bu ne demek? Bu şu demek: Polisiye okuru, her ne olursa olsun polisiye kurgunun merkezinde suçu ve suçluyu görmek ister. Ayçöreği’nde işte bu denge biraz yan hikâyeler lehine bozulmuş.

Kitabın neredeyse yüzde kırkını kaplayan yan hikâyelerdeki olayların ve karakterlerin her biri, başlı başına bir roman konusu ve karakteri olabilecek zenginlikte. Piraye Şengel, magazinci Sevda ve televizyon yıldızı Cem karakterlerini çok güzel betimlemiş. Keza emekli polis Metin’i de. Bu yan karakterler arasında en muhteşemi ise Servet’in annesi. Zekası ve imalarıyla insanı serseme çeviren bu külyutmaz kadının yer aldığı satırlar, romanın en eğlenceli bölümlerini oluşturuyor. Sanki, serinin gelecek kitaplarında göreceğimiz bir tür Miss Marple’ın habercisi gibi. Bu bağlamda, tüm betimlemelerin tam dozajında olduğunu belirtmeliyim. Bundan fazlası, polisiye kurgunun dengesini daha da bozabilirdi.

Ayçöreği, yalın bir entrikaya sahip olmakla birlikte, çok iyi kurgulanmış bir roman. Hiç belli etmese de aslında olaylar, klasik polisiye şablonuna uygun biçimde gelişiyor. Yazarın gerçeği okuyucudan gizleme yöntemi ise, eksik bırakarak anlatma. Kahramanların düşünce ya da eylemlerinin tamamını vermemek suretiyle gerçeği bizden gizliyor. İpucu konusunda ise, yazar pek cömert değil.

Piraye Şengel’in çok eğlenceli, özellikle Servet ve annesinin birlikte olduğu bölümlerde oldukça mizahi bir üslubu var. Kitabını gereksiz ayrıntılara boğmamış. Buna karşılık, herhalde serinin ilk kitabı olması dolayısıyla, kahramanlarını tanıtmaya büyük önem vermiş, onlara epeyce yer ayırmış. Kim olduklarını, karakterlerini, birbirleriyle nasıl karşılaştıklarını, çevrelerini ve entrikaya dahil olan diğer kişileri ve olayları son derece akıcı bir dille, tatlı tatlı anlatmış.

Roman 43 bölümden oluşuyor. Toplam yazılı sayfa sayısı 153 olduğuna göre, her bölüm ortalama 3.5 sayfa sürüyor demektir. Bölümler kısa olunca, kurgusal geçişler de çabuk oluyor, bu da romanın hızlı okunmasını sağlıyor.
Bazı bölümlere bir ad verilmiş. Örneğin 1. Bölümün adı, “Suç, kentin içinde hareket halindedir”. 9. Bölümse, “Her şey zehirdir ama önemli olan dozdur” adını taşıyor. 24. Bölüm, “Herkes katil olabilir”. 37. Bölüm, “Hiçbir suç cezasız kalmaz”.

Piraye Şengel, romanını büyük polisiye yazarı Georges Simenon’un anısına adamış. Kitapta bazı yerlerde ona yer vermiş. Kahramanlarını Simenon hakkında konuşturmuş. Ayçöreği de zaten toplumsal dokunmaları, edebi lezzeti ve kısalığıyla biraz Simenon romanlarını andırıyor. Sonuçta ortaya çıkan, keyifle okunan, eğlenceli, hoş bir polisiye. .

Ayçöreği’ni okumanızı tavsiye ederim.

 

Pamela Smart Ne Yaptı: Aşk Tehlikeli Midir?

Evet, aşk tehlikelidir. Ruh sağlığımız bozulabilir. Ancak bazı durumlarda yalnızca ruh sağlığı değil, bedensel işlevlerimiz de bozulabilir, hatta son bulabilir. Aşkın aşırı halleri yahut hastalıklı bir tutkuya dönüştüğü o korkunç sınırdaki duygular, partnerlerden birini suç işlemeye dek götürebilir ve tarihteki türlü vakalara baktığımızda, bu suçun çoğunlukla cinayet olduğunu görebiliriz.

Gölge
Peyami Safa

Seri katillerin, psikopatların, yani dünya üzerinde yaşayan “canavar”ların cinayet işleme sebebi gerçek bir canavarlık psikolojisi olsa da, geriye kalan katillerin çoğunu öldürmeye teşvik eden en büyük neden şüphesiz para. Servet sahibi olmak, rahat bir hayat sürmek isteğini de, bir insandan belirli bir sebeple kurtulma arzusu izliyor. Bu arzunun kapsamında en sık rastlanılan motiflerden biri de aşağılık kompleksi kaynaklı kıskançlık ya da daha doğru tanımıyla “haset”. Peki, diğer tür kıskançlıklar? Tutku kıskançlıkları? Bunların sebep olduğu cinayetler de sayıca çok fazla. Ayrıca pek çok polisiye roman, öykü ve filmde de oldukça gözde bir konu. Gerçek hayatta, bu tür vakalarda en sık rastlanılan, kıskandığı partnerini yahut aşk üçgeninin üçüncü kişisini öldürdükten sonra intihar eden katiller.

Pamela Smart ne yaptı?

Aşk yüzünden cinayet işleyen katiller değil de, katiline âşık olan kurbanlar söz konusu olduğunda ise, ilk aklıma gelen hep Selma ve Gölgesi romanı olur. Peyami Safa’nın muhteşem romanı, tuhafve hastalıklı bir aşk hikâyesi ekseninde kuruludur. Bir aşk biterken başlayan bir diğer aşkın, erkekleri kendine mıknatıs gibi çeken müthiş gizemli bir kadının tutkunu iki erkeğin acayip öyküsü, aşk kurbanlığına verilebilecek en iyi örneklerden biridir. Mehmet Güreli tarafından Gölge adıyla filme de çekilen bu harika polisiye, Peyami Safa’nın dolambaçlı kurgusuyla, aşk ve tutku uğruna bir insanın kendisini ne durumlara düşürebileceğini anlatır. Selma ve Gölgesi, cinayet işleme ihtiyacıyla var olan bazı insanların ruh halini, nasıl bir yaşam içgüdüsüyle hayata tutunduklarını da çok başarılı bir şekilde gözler önüne serdiği için, aynı zamanda iyi bir psikolojik romandır.

Pamela Smart Olayı

To Die For
Pamela Smart

Aşkın büyüsüne kapılıp cinayet işleyenler de var. Katil âşığa tüm varlığını teslim etmek değil söz konusu olan, âşık olduğu insanı memnun etmek için öldürenlerden söz ediyorum. Gus Van Sant’ın 1995 yapımı filmi To Die For, bu türden gerçek bir aşk hikâyesinden yola çıkılarak çekilmiştir. Ancak bu aşk hikâyesinde tek bir taraf âşıktır; sevdiği için cinayet işleyecek kadar onu memnun etmek isteyecek, manipulasyona yatkın bir karakter. 1990 yılında, A.B.D.’de, Pamela Smart adında bir kadının kullandığı ve kocası Gregg Smart’ı öldürttüğü 16 yaşındaki öğrencisi Billy Flynn’in saf aşkı gibi aşklar da ne yazık ki varlık göstermiştir ve eminim ki, yine gösterecektir.

Aşkın tehlikeli olmadığı zamanlar da vardır elbette. Bazen aşk hayat da kurtarır. En azından kurgu dünyasının dışında da bunun böyle olabileceğine inanma eğilimindeyim. Kurgu söz konusu olduğundaysa, aşkın bir insanı cinayet suçlamasından kurtarabilme kudretine sahip olduğunu kanıtlayan öykülerden ilk aklıma geleni, Delmer Davis tarafından çekilen ve Humphrey Bogart ile Lauren Bacall’ın baş rollerinde oynadığı Dark Passage filmidir.

Dark Passage

1947 yılında çekilen bu sıradışı kara film, hem başlangıcı hem karakterlerini sunuşundaki ilginçliği hem de çekildiği mekanların stilize görüntüsüyle zihnime kazınmıştır ancak bu yazıyı yazarken aklıma gelmesinin yegâne sebebi, filmde sadece içgüdülerinin gösterdiği yolda ilerleyerek bir suçun aydınlatmalısını sağlayan, son derece âşık bir kadın karakter olmasıdır. Ve bu aşk, Selma ve Gölgesi romanında olduğu gibi yeni ölümlere sebep olmayacak, içgüdüler ve aşk kazanacaktır. Böyle örneklerin gerçek hayatta da sık sık bulunması dileğiyle, geçmiş Sevgililier Günü’nüz kutlu olsun!

Polisiyenin Karanlık Yüzü

“Seri katillerin arzularını, neyi neden hissettiklerini anlamak, az ya da çok hissettiklerini hissetmek, benim yeteneğim-ya da lanetim. Bir parça eğitimim ve gözlem yeteneğim, daha çok da onları yakından tanıma isteğim sayesinde içimde kendiliğinden oluşan bir şey bu.”
Ölümün Yüzü – CODY MCFADYEN
Polisiyenin insanı ürküten karanlık bir tarafı vardır. Bu cinayet yada zeka gerektiren bir soruşturma değil, insan ruhunun suç psikolojisi ile olan yakın bağını anlatan bir taraf. Habil ve Kabil'den bu yana gelen bir taraf.
Derler ki her katil Kabil’in her maktul Habil’in soyundan gelir.
İlk cinayet işlenip ilk kan toprağa değdiği an insanoğlunun ruhunda bir oda açılmış ve içinde ki karanlık serbest kalmıştır. Bu karanlık insana yüzyıllar boyunca kötülüğün binbir yüzünü göstermiştir. Yaşam olsun ışık olsun diye yaratılan bir dünyaya karanlığı ve ölümü getiren şey işte o odadan kaçan karanlıktı.
Bugün onlarca polisiye yazarının ve okurunun, edebiyatın bu ölümcül türüne duyduğu aşk ve sadakatte buradan gelir. Bu “her insanın içinde bir katil yaşar” sözünün de çıkış noktasıdır. Bir çok polisiye yazarı kalemini eline aldığında, içinde bir yerlerde dişliler çalışmaya başlar ve biz okura vadettiği yolculuğa çıkar.
O yazarların en iyilerinden biridir Cody Mcfadyen…
İnsanın içinde ki o karanlığı o kötülüğü satırlara akıtırken bize düşen, içimizde ki katili beslemektir.
Mcfadyen insan ruhunun en psikolojik ve bozuk yanlarını yazarak gösterir bize. Özellikle ilk kitabı Gölge Adam hem bir zeka meydan savaşı hem de bir insanın içinde ki karanlığın, suç psikolojisi ile olan yakın bağlarını anlatır. Vahşi ve kanlı yanımızı okuruz orada. Özellikle yazarın ana karakteri olan Smoky Barret’ın yaşadıkları, bir insanın ruhunda ki karanlığı ve kötülüğü en iyi anlatan satırlardır. Aynı zamanda yazarın en iyi kitabıdır Gölge Adam.
Kitap, size ruhunuzun içinde ki katili hatırlatan bir saldırı ile başlar. Orada yaşananlar, bir insanın ruhunda neler beslediği ile alakalıdır. Ve yazar Mcfadyen kalemini bu karanlığa batırarak yazar.

Mcfadyen’ın kitaplarında Smoky Barret ve ekibinin hikayesini okuyoruz. Bence polisiyenin en iyi serilerinden biridir. Aynı şekilde Smoky Barret’ta en farklı ve özel polisiye karakterlerden biri. Ekip Fbı’ın özel bir ekibi. Callie, James ve Alan’dan oluşan birbirinden yetenekli avcılar. Ama Smoky bir çok yeteneği ve yaşadıkları ile öne çıkıyor. Zaten onları yönlendiren de o. Ekip özel ama peşlerine düştükleri de özel katiller. Kötülüğün en saf, en karanlık ve vahşi yanını taşıyan ruhlar.
Kabil’in torunları..
Zekaları ile hep iki adım öndeler. Suçun en dehşet verici yüzünü temsil ediyorlar. Suç psikolojisinin en ürkütücü ve kanlı yanını sergiliyorlar. Şüphesiz hepsi Mcfadyen’ın başarısı. Okuyucuyu rahatsız etmeyi hatta korkutmayı başarıyor. Özellikle ikinci kitabı Ölümün Yüzü tam bu bağlamda iyi bir örnek.. Annesinin öldürülmesini izlemiş, yetmemiş annesinin vücuduna yüzü yüzüne gelecek şekilde bağlanmış bir kız çocuğunun psikolojisi ile başlıyor kitap. Orada yaşanan her detay okuru ürpertiyor. Suçun bu kadar vahşi bir kötülüğü barındırması ve bunun hep var olacak olması gerçekten inanılmaz..
Mcfadyen’ın kaleminin bir diğer sert yanı da cinayet soruşturmasını yazarken ortaya çıkıyor. Kötülüğün binbir yüzünü anlatan yazar, iyi bir araştırma ile bunu ilmek ilmek işleyen kurguya sahip. Anlatımına ve akıcılığına hayran kalıyorsunuz. Aynı zamanda yazar şunu da yapıyor. Soruşturma sırasında katil yada katiller her kimse sizin yanınızdan geçip gidiyor ve siz fark etmiyorsunuz ama Mcfadyen burada da sizi rahatsız ediyor, çünkü geçip gittiğini hissediyorsunuz bir yerlerde. O tanıdık his okuyucuyu başka şeylerin peşine düşürüyor. Bulursanız ne ala..
Polisiyenin bu karanlık zekaya sahip yazarını okumak her polisiye sever için bir şans.
Okumayanlar çok şey kaçırıyor.
Yazarın Smoky Barret serisi şuan için 5 kitaptan oluşuyor.
Gölge Adam
Ölümün Yüzü
Karanlık Taraf dilimize çevrilen kitaplar. Ama maalesef şuan yeni basılan Karanlık Taraf dışında ki kitaplar bulunmuyor. Karanlık Tarafı da yayınlayan Limos Yayınları okuyucusuna sürpriz yaparak ilk iki kitabı da yeniden basmaya hazırlanıyor. Bunun yanında hala basılmamış olan Abondened ve Die Stille vor dem Tod kitapları da aynı yayınevinden çıkacak..
Her polisiye severin mutlaka okuması gereken bir yazar Cody Mcfadyen. Okuyunuz okutunuz…

Femme Fatale

Belle Sorenson Gunness

‘Femme Fatale’, ilişkiye girdiği erkeklere sonunda büyük sıkıntılar yaşatan, çekici ve baştan çıkarıcı kadın anlamına gelir. Fransızcada ‘Felakete Neden Olan Kadın’ anlamına gelmektedir. Edebiyatta, sinemada ve güncel olayların aktarımında, genelde cinsel açıdan tatmin olmaz azgın bir kadın olarak tasvir edilmektedir. Birçok cinayet vakasında, çekici olan kadınların katil tiplemelerini de tarif etmektedir. Amerika’da yaşanan bir olayda güneyli üç kadın ‘Sisters in Black (Siyahlar içindeki kadınlar)’ olarak anılacaklardı. Bu üç kadın, akrabalarını öldürmüştü. Virginia, Caroline ve Mary Wardlow kardeşler, bir yargıcın kızlarıydı. Yapmış oldukları evlilikler sonrasında yaşanan şüpheli ölümler sebebiyle gündeme geldiler. Sadece eşlerinin değil çocuklarının da ölümleri şüpheliydi. Çocukların bir tanesinin cesedi tamamen yanmış olarak bulundu. Bu ölümün ardından sigorta şirketi tarafından, yüklü miktarda bir meblağ ödendi. Ardından eşlerden bir tanesi, mide sancıları çekerek, bir kızları ise boğularak öldü. Her bir ölümün ardından sigorta şirketleri yüklü paralar ödediler. Bu olayı araştıran polisler, üç kız kardeşi tutuklamaya karar verdi. Kardeşlerin yöntemleri Amerika’da büyük bir sansasyona yol açacaktı.
28 Nisan 1908 gecesinde Indiana’da Norveç asıllı Belle Sorenson Gunness’in çiftliği, bir yangın neticesinde küle dönmüştü. Yangın esnasında Belle, kızı ve iki oğlu ile birlikte içerideydiler. Yangın kontrol altına alındıktan sonra dördünün de yanmış cesetlerine ulaşıldı. Üç çocuğun yanındaki yetişkin cesedinin ilk başta, Belle’ye ait olmadığına dair kimse şüphelenmemişti. Ancak bulunan cesedin boyu Belle’ye göre daha kısaydı. Ayrıca cesedin kafasının olmaması da yetkilileri hareket geçirdi. Cinayet şüphesi artmaktaydı. Baş şüpheli olarak Ray Lamphere ön plana çıkmıştı. Ray, daha önceden çiftlikte çalışmış, ancak bir sebepten ötürü Belle ile tartışmış ve kovulmuştu. Ray kovulduktan sonra, Belle tarafından delilik ile suçlanmaktaydı. Yangın günü, çiftlik yakınında görülen Ray, yangını gördüğünü, ancak daha önceden Belle ile yaşadığı sorundan ötürü kimseyi uyarma gereksinimi duymadığını söyledi. Lamphere tutuklandı.

Belle ve üç çocuğu

Araştırmalar Mayıs ayına sarktı. Yangın olayı araştırılırken, bir yandan da üç aydır kayıp olan Andrew Helglein ile ilgili araştırmalar devam ediyordu. Belle, kayıp olan Andrew’ya mektuplar yazmıştı. Son mektubunda Andrew’dan, her şeyini satıp yanına gelmesini istiyordu. Gerçekten de Andrew ziyarete geldi ve o günün ardından kayboldu.
Andrew Helgleinen bedeni toprağa gömülmüş vaziyette, bir çuvalın içinde bulundu. Bacakları, dizlerinin altından ustalıkla, temiz bir şekilde kesilmiş; kolları eklemlerden, kafası bedeninden ayrılmıştı. Avucunun içinde, kahverengi saçlar vardı. Aynı bölgede kazılara devam eden polis yetkilileri, aynı şekilde gömülmüş genç bir kızın, bir erkeğin ve iki çocuğun cesedini buldu. Bulgular bu cesetler ile sınırlı kalmadı. Çoğunluğu erkek olmak üzere, toplam on üç ceset daha ortaya çıkarıldı.

Polis, Belle’in geçmişini araştırmaya başladı. İlk önce Belle’in ilk eşi Mads Sorenson’in 1900’de ölümünü tespit etti. Mads’in ölümünden sonra sigorta şirketi Belle’e, sekiz bin beş yüz dolar ödemişti. İki üvey çocuğu da şüpheli bir şekilde ölmüştü. Belle’in çeşitli mülkleri yangın sebebiyle harabeye dönüşmüş, kadın da her olayın ardından sigorta şirketinden para almıştı.

Çiftlik etrafına toplanan kalabalık.
Çiftliğin yangın sonrası harabe hali.

 

 

 

 

 

 

Belle, eşinin ve çocuklarının ölümünün ardından, Austin-Illinois’u terk ederek, LaPorte-Indiana’ya taşındı ve orada sigorta şirketinden elde ettiği gelir ile bir çiftlik satın aldı. Ardından Norveç kökenli Peter Gunness ile tanışıp evlendi. Peter’in henüz bir bebek olan kızı, düğün töreninden bir hafta sonra, Belle ile birlikte evdeyken öldü. Sekiz ay sonra ise, Peter geçirdiği trajik bir kaza sonrasında hayatını kaybetti. Olayın görgü tanığı olan Belle’in ifadesine göre, Peter’ın üzerine dökülen kaynar su ile büyük bir kıyma makinesi ölümüne sebep olmuştu. İşin ilginç yanı, Peter’ın vücudunda hiç bir yanık izi yoktu. Ayrıca kafasındaki yara, kıyma makinesi ile uyuşmamaktaydı.

Ray Lamphere

Belle bu evlikleri ile sınırlı kalmamış ve arka arkaya evlilikler yapmıştı. Her evliliği eşinin ölümü ile sonuçlanmıştı. Çiftlik arazisinde yapılan kazılarda tüm cesetler ortaya çıktı. Halen tutuklu olan Ray Lamphere ise bu cinayetlerle hiç bir ilgisi olmadığını iddia etmekteydi.

Gazeteler bu olayı sayfalarına taşıdıkça, satış rakamlarını ikiye katladılar. Çiftliğin bulunduğu yere turist akını başladı. Bölgeye gidenler kazı esnasında orada bulunan ceset parçalarını görmek için birbirileri ile yarışıyordu. Sadece bir günde çiftliği on beş bin kişinin ziyaret ettiği iddia ediliyordu. Çiftlik etrafında kartpostal satışları çılgınca devam ediyordu. Çiftliğin müştemilatı morg gibi kullanıyordu. Bazı polis memurları, ziyaretçilerin morgun içerisine göz atmalarına dahi izin veriyordu. Harabeye dönen çiftliğin tuğlaları para karşılığında satılıyordu. Özellikle kadın ziyaretçilerinin merakı görülmeye değerdi.

Tuhaftır ki siyaset de bu olaya karışmıştı. Cumhuriyetçiler Belle’in öldüğünü savunurken, demokratlar ise firarda olduğunu iddia ediyorlardı. Aslında, tutuklu olan Lamphere’nin ifadeleri bunu bir yerde doğrulamaktaydı. Olaydan kısa bir süre önce Belle tren istasyonuna gitmiş, Ray de kendisine eşlik etmişti. Çiftlikte bulunan cesedin Belle’e ait olduğu yönünde şüpheler artıyordu. Harabenin içinde ilginç kitaplar bulundu. Yangından kısmen hasar gören bu kitapların içeriği çoğunlukla insan anatomisi ve hipnoz üzerineydi. Cesetlerde zehirli maddelere rastlanınca, demokratlar haklı oldukları yönünde ayaklandılar.

Belle’ye ait olduğu iddia edilen takma dişler.

Olay o kadar büyüdü ki, okyanusların ötesinden uzmanlar müdahil oldular. Ünlü İtalyan kriminalog Cesare Lombroso’ya göre, kadın katiller erkek katillerden daha acımasızdı. Anaç duygulardan yoksun olan bu kadınlar, gözlerini kırpmadan acımasızca çocuklarına işkence yapıp öldürebilmekteydi. Lombroso ilginç bir tez ile Belle davasına dâhil oldu. Ona göre Belle, bu cinayetleri tek başına işlememişti. Kendisine erkek bir ortak eşlik etmekteydi. Belle ise bu erkeği bedeni ile ödüllendirmekteydi.

Üç hafta sonra olayın tüm seyri değişti. Harabeden çıkan kadın cesedinin yanında bulunan diş köprülerinin Belle’e ait olduğu açıklandı. Adli tabip resmen Belle’nin ölümünü açıkladı. Ancak dedikodular bir süre daha devam etti. Başta demokratlar olmak üzere birçok kişi, bu tespite inanmamaktaydı. Onlara göre diş köprüleri davayı sonuçlandırmak adına oraya sonradan konulmuştu.

İlginç olanı ise, takma dişlerde bulunan metaller yangın sebebiyle yıpranmamıştı.
23 Mayıs 1908’de Lamphere dört cinayetten ötürü suçlandı. 9 Kasım’da dava başladı. Ray’in savunmasını H.W. Worden ile Lemuel Darrow isimli avukatlar üstlendi.

Esther Carlson

Aslında her şey Ray’in aleyhine işliyordu. Adli tıp tarafından sunulan rapor ve geçmişte Belle ile Lamphere arasında yaşanan husumet delil niteliğindeydi. Ayrıca Lamphere tarafından verilen ifadeler de savcının dosyasında yer almaktaydı. Kendi ifadesiyle olay günü çiftliğin yakınında bir yerlerdeydi. Üzerinden çıkan iki adet kadın yüzüğü Belle’e aitti. Ancak Belle de masum bir kadın olarak tasvir edilmiyordu. Mahkeme ilerledikçe ilginç iddialar ortaya atıldı. Belle ile Lamphere arasındaki husumet bir cinayet sebebiyle başlamıştı. Belle, eşi Helgelein’ı öldürmek için Lamphere’den para karşılığı destek istemişti. Ancak ödeme konusunda sorun çıkınca kavga başlamıştı.

Savunma, Belle’in hâlâ yaşadığına dair iddialarda bulunmaktaydı. Hatta Belle için mahkeme celbi bile hazırlamışlardı. Takma dişlerinin bulunma şekli de şaibeliydi. Bazı görgü tanıklarına göre bir polis memuru dişleri cebinden çıkartmış ve daha sonra bulunacak yere bırakmıştı. Harabe içinde bulunan kadın cesedinin kafasının olmaması da, yine ayrı bir şaibeydi. Yetkililere göre, kafa yangın esnasında kül olmuştu. Eğer kafa yangın sebebiyle yok olduysa, takma dişlerinin bu ısıya dayanması imkânsızdı.

Ray’in avukatı Worden’a göre, Belle baskı altındaydı. Helgelein’in kardeşi Andrew’nun, abisinin kaybolması ile ilgili araştırmalar yapacağını bir şekilde duymuştu. Bu nedenle, cesedi ortafan kaldırmak için hızlı bir çözüm bulması gerekiyordu. Belle olay günü yüksek miktarda gazyağı satın almıştı. Gazyağı ya da parafin, yüksek yanıcılığıyla bilinen bir maddedir. Jüri üyeleri tüm bu bilgiler çerçevesinde karar vermek için çekildiler.
26 Kasım‘da jüri kararını açıkladı. Ray Lamphere kundaklama sebebiyle suçlu bulunmuştu. Kundaklama amacının cinayete teşebbüs olduğuna dair bir kanı oluşmadı. Lamphere beş bin dolar para cezasına ve yirmi bir yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Belle’in zaman zaman çeşitli yerlerde görüldüğü iddia edilse de, bu asla ispatlanamadı.
1931’de Los Angeles’de Esther Carlson isimli bir kadın, eşini zehirleyerek öldürmekten ötürü tutuklandı. Duruşma başlamadan önce kadın öldü. Kadına ait olan eski bir sandığının içinde fotoğraflar bulundu. Fotoğraftaki kadın Belle’e benzemekteydi.

Belle Gunnes davası, aynı zamanda Lombroso’nun müdahil olduğu son dava olacaktı. Lombroso 1909’da vefat etti.
Kısa bir süre sonra Dünya iki büyük savaşa şahitlik edecekti. Bu savaşlar, orta çağdan bu yana görülmemiş vahşete sahne olurken, birileri bu vahşetten çıkar sağlayacaktı.

Aşk Cinayetleri

Sevgililer Gününü geride bıraktığımız şu günlerde aşk ve sevgi sözcüklerini ne çok duymuşuzdur hepimiz. Seni seviyorum, sana aşığım, senin için ölürüm gibi sözler belki de havalarda uçuştu. Aslında ne güzel değil mi? Keşke herkes bu güzel sözleri karşı cinsten duyabilse. Yürekleri, kin ve nefret duyguları değil de sevgi sözcükleri doldursa. Fakat gerçekler hiç de öyle değil. Tabii ki sevginin olmadığını söylemiyorum. Evet, var ve keşke daha çok olsa diyorum. Ben bu yazımda sizlere madalyonun diğer yüzünden bahsetmeyi düşünüyorum. Hani derler ya aşk ile nefret arasında ince bir çizgi vardır diye. İşte o ince çizgiden ve silindiği durumlardan bahsedip biraz da kendimce bu durumu irdelemeye çalışacağım.

Aşk ve nefret ikisi de yoğun hissedilen duygulardır. Bir insan âşık olduğu kişiye o ince çizginin ötesine geçip nefret de duyabilir zamanla. Bu nefret duygusu ise karşısındakine zarar verme noktasına kadar götürebilir insanı. Birçok defa duymuşuzdur gazete ve televizyonlarda aşk cinayetleri işlendiğini. Nedir bir insanı bu tür cinayet işlemeye götüren sebepler? Delicesine severken nasıl olur da bu duygu nefrete dönüşür zamanla? Aslında bu konuyu irdelemek hiç de kolay değildir. Çünkü bizi genelde toplumun kanayan yaralarına götürür görmek istemediğimiz, bazen de görüp kafamızı çevirdiğimiz.

Bir insan sevdiğine nasıl zarar verebilir? Veriyor demek ki. Ayrıldığı sevgilisini başka bir gençle görmeye dayanamayan delikanlı, kızı sokak ortasında bıçaklayarak öldürebiliyor. Hâlbuki daha birkaç ay önce o kızın kulağına kim bilir hangi aşk sözlerini fısıldamıştı? Ne anlamı kaldı o sözlerin. HİÇ! Bir hiç uğruna işlenen bir cinayet… Burada altını çizmeye çalıştığım şey hazmedememe duygusu. Benim olmayan başkasının da olamaz düşüncesi. İnsanı cinayete kadar götüren çarpık ama bir o kadar da yaygın bir düşünce.

Ülkemizde işlenen aşk cinayetleri en çok yasak aşk yaşama nedeni ile gerçekleştiriliyor. Eşinin kendisini aldattığı iddiasıyla elini kana bulayan da az değildir toplumumuzda. Kimi gerçekten aldatmıştır. Kimi ise dedikodudan ibarettir. Ama sonuçta eşlerden biri yine bir cinayete kurban gitmiştir ve kim bilir onun da kulağına kaç kere sevgi sözcükleri fısıldanmıştır. El âlem ne der kaygısı ve namus kavramı bu tür cinayetlerin sebebi olarak çıkar karşımıza. Toplumsal baskının insan iradesi üzerindeki kontrolüdür bu. Doğru ya da yanlışlığına bakılmadan anlık sinirle kim bilir kaç hayat heba olmuştur bu yüzden. Halbuki o birliktelikler güzel duygularla ve aşkla başlamıştır zamanında. Duygular karşılıklıdır ve sevgi, yürekleri aynı anda aynı şekilde kanatlandırır. Ama sonra bir şeyler ters gider, başkaları girer iki sevenin arasına. Ego patlamaları yaşanır, hazımsızlık duyguları çıkar ön plana ve sonuç: CİNAYET!

Bir de benim dikkatimi çeken ve çok üzüldüğüm hatta bir kitabımda bu konuya yer verdiğim töre cinayetleri var ki, o da apayrı bir konudur. İki aile düşmandır, sevmezler birbirlerini ama çocukları sever ve içlerine aşk düşer. Evlenmek isterler fakat aileler karşı çıkar. Ya kanlısıdır karşısındaki ya mezhebi farklıdır. Ya fakirdir ya zengin, sonuçta iki taraf da istemez evliliği. Ayırmak isterler gençleri. Fakat söz geçiremezler seven ve aşkla dağlanan yüreklere. Evlenir gençler belki pembe panjurlu ev hayali kurmazlar ama mutlu bir gelecek düşlerler. Fakat haramdır onlara o umutlu gelecek. Nedeni ise aileye karşı çıkmaktır. Onlar töreye boyun eğmemiş karşı çıkmıştır. Tabii ki bunun bir bedeli olacaktır. O bedel ise hayatlarıdır. Duyarız yine basından, sevdiği ile evlenmek için ailesini karşısına almış, yerinden yurdundan kopmuş, babası ya da abisi tarafından öldürülen bir genç kadının dramını. Şansı varsa erkek yaşar, çocuklarına babalık etmeye devam eder. Şansı yoksa bütün bir aile katledilir. Tek suçları birbirlerini sevmek olan bu iki insanın sonu mezar olur. Yine sevgi sözcükleriyle başlayan bir hayat kara toprağın sessizliğine uğurlanır. Kim bilir yine ne hayaller ne umutlar gömülür toprak altına bu hayatlarla.
Hiç değinmek istemediğim ama buna kendimi mecbur hissettiğim başka bir aşk cinayeti vakası var ki, aslında buna aşk demek, ne dilime ne de kalemime yakışıyor ama burada konu açılmışken yazmamak olmazdı diye düşünüyorum. Çağımızın vebası olarak gördüğüm ve toplumsal en büyük yaramız haline gelen çocuk gelinlerin dramı var yüreğimi burkan. Aşk diyerek küçücük yaşta babası yaşındaki erkeklerle evlenmeye zorlanan tazecik bedenler, kulaklarına o tatlı sözler fısıldanmadan, sevginin, aşkın ne olduğunu bilmeden hoyratça kullanılıp atılmıyor mu sonra bir kenara? Yüreklerimizi burkan ölümler çıkmıyor mu sonra karşımıza? Ölen, ya intihar eden kader kurbanı çocuk gelinimiz oluyor ya da onu bir mal gibi kullanan, duygudan yoksun, sevgiden yoksun bir hayata mecbur bırakan o zorbanın kendisi oluyor. Kaderine isyan eden çocuğun kendini savunmak için, özgürlüğü için elini kana buladığı durumlar olabiliyor. Ya da bunun tam tersi adam öldürebiliyor o küçük gelini. Hem de nedensiz yere. Belki istediği gibi kadınlık yapamadığından, belki yeterince hizmet edemediğinden, belki de dizginleyemediği kıskançlığından kıyabiliyor o küçük narin bedene. Yine hayaller ve hayatlar ölüyor bunlar yaşanmaya zorlandıkça. Hemen her gün ya kadına şiddet ya da küçük gelin olmaya zorlanan çocuklar çıkmıyor mu karşımıza? Neden yaşanıyor peki bütün bunlar? Bana göre temeli cehalet. Bilinçli ve medeni toplumlarda yukarıda saydığım nedenlerden işlenen cinayetler yok denecek kadar azken, ülkemizde, özellikle Anadolu’nun küçük illerinde bunlara çok daha sık rastlanabiliyor.

Bir de tecavüze uğradığı için evlenmek zorunda kalan çocuk gelinlerin dramı var ki, bunu yazmak bile bana çok zor geliyor. Geçenlerde çıkmıştı bir haber karşıma dört aylık eşini silahla vurup öldüren çocuk gelinin dramı. Altında yatan neden ise tecavüze uğradığı için evlenmek zorunda kalmasıydı.

Toplumdaki bu yozlaşma sürdükçe bu tür vakalar çıkmaya devam edecek karşımıza. Keşke hiç birisi yaşanmasa ve sadece kulaklara fısıldanan aşk sözcükleri olsa ve hep öyle kalsa…

Dedekti̇f bulmacası-6. Sayının cevabı

Geçen sayımızdaki polisiye bulmaca, “Kapıcıyı ekmek sepetiyle başbaşa bırakıp apartmandan çıktım. Bahçe kapısına doğru yürüdüm. Konuştuğum bu insanlardan biri yalan söylüyordu. Çünkü o katildi. Ve ben onun kim olduğunu artık biliyordum.” cümleleriyle sona ermiş, biz de size “Kimin yalan söylediğini bulabildiniz mi?” diye sormuştuk.

Komiser Mitat’a yalan söyleyen kişi Ahmet’ti.

Ahmet, Komisere “Siz gelmeden az önce girdim eve. Banyo yapmadan önce kalorifer kazanını yakayım dedim. Siz kapıyı çaldığınızda bodrumdaydım,” demişti.

Oysa Komiserin girdiği salon “sıcacıktı”. Kaloriferi yakar yakmaz evin bu kadar çok ve çabuk ısınması mümkün olamayacağına göre yalan söylüyordu.

Ahmet, Tekirdağ’dan çok daha erken bir saatte geri dönmüş ve cinayeti işlemişti. Eve gelince hemen kalorifer kazanını yakmış, sonra odasına gidip elbiselerini çıkartarak bornozunu giymişti. Komiser geldiğinde, gerçekten de bodrumdaydı. Üzerine kan bulaşan elbiselerini ve ayakkabılarını yakmakla meşguldü.

Katilin Yalanı  polisiye bulmacamızı doğru cevaplayan okurlarımızdan üçü Çağatay Yaşmut’un Komiser Ceyda’yı Kim Öldürdü adlı kitabını kazandılar. Kendilerini kutlar, kitaplarını keyifle okumalarını dileriz.

Kitap ödülü kazanan okurlarımız:

 

Ören Tekelioğlu

Abdullah Sabuncu

Mustafa İzmirli

Polisiye Bulmaca: Cihangir Cinayeti

Cinayet ihbarı sabah saat 8.30’da geldi. Yarım saat sonra yardımcım Emir’le birlikte olay yerindeydim.

Cihangir’de bir apartmanda, genç bir  kadın öldürülmüştü. Katil, dairenin kapısını kırarak içeriye girmiş, o sırada banyoda saçını boyamakta olan genç kadına saldırarak kravatla onu boğmuştu. Cinayet, dün akşam  saat 7.30’da işlenmiş olmalıydı. Çünkü, maktulün bileğindeki saat yere çarparak  kırılmış ve tam 7.30’u gösterirken  durmuştu.  Cesedi muayene eden doktorun tahmini  de genç kadının ölümünün aşağı yukarı aynı saatte gerçekleştiği şeklindeydi. Cesedin üzerinde sadece pembe bir bornoz ve tabii bir de boynunda siyah bir kravat vardı. Herhangi bir darp izi yoktu. Tecavüz de edilmemişti.

Etrafa dağılan saç boyasına, şampuan kutularına, sabunlara, havlulara ve pencerde kenarındaki  hâlâ açık olan ufak cd çalara göz gezdirdikten sonra, eğilip cesedin boynundaki kravatı inceledim. Ucuz bir şeye benziyordu. Etiketi koparılmıştı.

Doğrulurken, ”Yazık,” diye mırıldandım. “Güzel kadınmış.”

Yardımcım Emir, “Onu tanımadınız mı?” diye sordu. Boş boş baktığımı görünce, “Leyla Dilmen bu,” diyerek devam etti sözlerine. “ Dizi film oyuncusu. En son, Aşk Dediğin Laftır dizisinde oynuyordu. Betül’ün ablası rolünde.”

“Çok televizyon izliyorsun galiba,” dedim.

Emir kızardı. “Yok, amirim. Arasıra takılırım. Fakat bu esaslı bir diziydi. İzlemeyen yok gibi. Fakat son iki bölümdür, Leyla Dilmen dizide yoktu.  Ayrıldı herhalde.”

“Bırak şimdi dizi film dedikodularını,” diye homurdandım. “Banyodaki dağınıklığa bakılırsa, katille kurban arasında bayağı bir mücadele geçmiş. Kadıncağız epey çırpınmış olmalı.”

Emir, “Bundan da katilin çok güçlü biri olduğu anlaşılıyor, öyle değil mi Amirim?” diye atıldı.

Cevap vermedim. Onun yerine, “Kapıyı incelediniz mi?” diye sordum.  “Katil içeriye nasıl girmiş?”

Emir hemen toparlandı. “İnceledik, amirim. Kilidi bir levye ile kırmış. İçeriye öyle girmiş.”

“İlginç,” diye mırıldandım. “Kadın levyenin sesini nasıl oldu da duymadı acaba?”

“Herhalde banyoda saçını boyarken bir yandan da cd dinliyordu.”

Buna benim de aklım yattı. “Evet, bu mümkün. Pekala, neler öğrendin maktul hakkında?”

Emir, arka cebinden not defterini çıkarıp okumaya başladı. “Leyla Dilmen, 28 yaşında ve bekar.  Dizi film oyuncusu. Aslında tiyatrocu. Üç yıl önce Devlet Tiyatrosu’ndan ayrılmış. Konservatuar mezunu. Ailesi, Ankara’da yaşıyor. Telefonundaki konuşma kayıtlarından bir avukatı olduğunu öğrendim. Ofisi Tünel’de. Bize ihbarı yapan kişi, karşıki dairede oturuyor. Adı Bahri Parmaksız.  Dışişlerinden emekliymiş. Yalnız yaşıyor.”

“İyi,” dedim. “Önce şu parmaksız Bahri’yle konuşalım. Bize ne anlatacak bakalım?”

Adam, yetmiş yaşlarında, hafif kamburu çıkmış, tombulca biriydi.

“Ne kadar zamandır bu apartmanda oturuyorsunuz?”

“Neredeyse  yirmi yıl oldu.”

“Leyla Hanımı ne zamandan beri tanıyorsunuz?”

“İki yıl önce taşındı  karşıki daireye. O zamandan beri tanırım.”

“Siz yalnız yaşıyorsunuz galiba.”

“Evet, karım dört yıl önce öldü. O zamandan beri tek başıma oturuyorum.”

“Karşı dairede bir olay olduğunu nasıl farkettiniz?”

“Sabahleyin, gazete ve ekmek almak için dışarıya çıktım. Bizim apartmanda kapıcı yok. Herkes ekmeğini kendisi alır, çöpünü kendisi döker.  O zaman kapıdaki tuhaflığı farkettim.”

“Ne olmuştu?”

“Kapı aralık duruyordu. Kilidi de kırılmıştı. Çok garip diye düşündüm. Kapıya yaklaşıp içeriye seslendim. Ama cevap veren olmadı. Leyla Hanım, aklı başında bir kızdı, kapısını böyle açık bırakıp gitmezdi. İçeriye girdim, tekrar seslendim ama cevap yoktu gene. Sonra banyoda onu gördüm. Yerde yatıyordu. Yüzü mosmordu, nefes almıyordu. Tavana dikilmiş  gözleri sabitti, en ufak bir kıpırtı yoktu. Öldüğünü anladım. Çok korktum tabii. Böyle bir şeyle ilk kez karşılaşıyordum. Hemen daireme dönüp sakinleşmeye çalıştım. Birkaç dakika sonra da polisi aradım.”

“Leyla Hanım’ın gelip gideni var mıydı?”

Bahri Bey çapkınca göz kırptı. “Genç ve güzel bir kadının her zaman gelip gideni olur. Arkasından koşan çok erkek vardı. Anlarsınız ya.”

“Onu yakından izlediğiniz belli oluyor.”

Yaşlı adam güldü. “Yok canım, benimkisi yalnızlık meşgalesi. İnsan yalnız yaşayınca, ister istemez ara sıra konuşacağı birini arıyor.”

“Onunla konuşur muydunuz?”

“Dedim ya, ara sıra. Aslında uzun uzun bir şey konuştuğumuz da yoktu. Ama son zamanlarda onun için biraz endişeleniyordum.”

“Yaa, neden?”

“İşinden ayrılmıştı. Kendisine haksızlık yapıldığını düşünüyordu. Bir de onu rahatsız eden biri vardı. Ama kim olduğunu bilmiyorum. O da zaten açıkça söylemedi. Daha doğrusu, birinin sürekli kendisini rahatsız ettiğini ağzından kaçırdı. Ben de kim olduğunu sormadım.”

“Erkek arkadaşı var mıydı?”

“Ah, erkeklerin çoğuyla arkadaştı. Ama ciddi bir şey  var mıydı diye soruyorsanız, evet, vardı. Nişanlıydı o.”

“Demek nişanlıydı. Nişanlısını tanıyor musunuz?”

“Adı Levent. Yakışıklı bir çocuktu. Onu sadece Leyla Hanımı ziyarete geldiğinde görürdüm. Ara sıra tartışırlardı. Bir keresinde bayağı şiddetli bir kavga ettiler. Kapıyı hızla vurup çıkmıştı dışarıya.”

“Neden kavga ettiklerini biliyor musunuz?”

“Kıskançlık olmalı. Gençler başka niçin kavga ederler ki?”

“Nerede oturduğunu biliyor musunuz?”

“Hayır.  Ama nerede çalıştığını biliyorum. Alman Hastanesi’nde doktor.”

“Son bir soru. Dün akşam saat 7.30’da neredeydiniz?”

“Tabii ki evdeydim. Televizyon seyrediyordum. Zamanımın çoğunu televizyon seyrederek geçiririm.”

“O sırada herhangi bir gürültü duymadınız mı?”

“Hayır duymadım.”

Bahri Beye teşekkür edip apartmandan çıktık.

 

Emir, “Nereye gidiyoruz Amirim?” diye sordu.

“Tünel’e” diye cevap verdim. “Avukat  beyden belki işimize yarayacak bir bilgi alırız.”

Avukat Yalçın Başaran bizi tedirgin bir tavırla karşıladı. Adliye’de mahkemesi olduğunu, beş dakikadan daha fazla zaman ayıramayacağını söyledi. Ama müvekkilinin bir cinayete kurban gittiğini öğrenince yüzü allak bullak oldu. Davranışları yüz seksen derece değişti.

“Nasıl olmuş?” diye sordu koltuğuna çökerken.

Kısaca anlattıktan sonra, “Sizi neden tuttu?” diye sordum. “Hukuki bir sorunu mu vardı?”

“Sekiz ay önce Boğaziçi Köprüsü çıkışında, otobanda giderken kaza yapmış. Bir motosiklet sürücüsüyle çarpışmış. Adam, sekiz aydır hastanede, bilinci kapalı olarak yatıyor.  Aleyhine açılan kamu davasında ben Leyla Dilmen’i temsil ediyordum.”

“Tazminat davası açmadılar mı?”

“Açıldı tabii. Adamın bir karısı iki de küçük çocuğu var. Karısı açtı davayı. Ama bilirkişi raporu motosiklet sürücüsünü yüzde yüz kusurlu buldu. Adam alkollüymüş de üstelik. O yüzden Leyla Hanım’la motosikletlinin karısı Birsen Hanım anlaşma yoluna gittiler. Bakın, Leyla Hanım, gerçekten iyi biriydi. Aileye çok yardımcı oldu.”

“İyi biri olduğunu söylüyorsunuz ama biri onu öldürdüğüne göre mutlaka bir düşmanı olmalı. Kuşkulandığınız biri var mı?”

“Biliyorsunuz sanatçıydı o.  Artistlerin dünyasında kıskançlıklar çok olur. Oynadığı diziden ayrıldı iki hafta önce.  Yönetmenle aralarında bir sorun olmuş ama bana anlatmadı. Ha, bir de çok kıskanç bir nişanlısı var. Sık sık tartışıyorlardı. Leyla Hanım ondan ayrılmayı düşünüyordu sanırım.”

“Bunu nereden anladınız? Kendisi mi söyledi?”

“Hayır, ama ima ediyordu. Bir de geçen hafta, elinde kanıt olmadan, kendisine saldıran birisini savcılığa şikayet edip edemeyecğini sordu. Ben, bu kişinin nişanlısı Levent olduğunu düşündüm.”

“Dün akşam saat 7.30’da neredeydiniz?”

“Bunu neden sordunuz? Benden mi şüpheleniyorsunuz yoksa?”

“Sadece formalite Yalçın Bey.”

“Dün akşam 7.30’da Hacı Abdullah’ta yemek yiyordum. Herhalde garsonlar beni hatırlayacaklardır.”

Avukattan kazaya sebep olan motosiklet sürücüsünün ev adresini alıp ofisten ayrıldık.

Alman Hastanesi’nde Doktor Levent’i bulmamız kolay oldu. Üç tane Levent adında doktor vardı. Hemşireye, Leyla Dilmen’in nişanlısı olan Doktor Levent deyince bizi hemen odasına götürdü.

Yirmili yaşlarının sonunda, saçlarının hafifçe dökük olmasına ve yorgun görünmesine rağmen çok yakışıklı biriydi karşımızdaki doktor. Nişanlısının öldüğünü öğrenince üzüntüsünden kahroldu. Kendisini toparlaması için bir süre bekledim. Sonra sorularımı sormaya başladım.

“Nişanlınızın evine en son ne zaman gittiniz?”

“Üç gün önce.”

“Dün akşam saat 7.30’da neredeydiniz?”

“Nöbetteydim ve hâlâ da bitirmiş değilim gördüğünüz gibi.”

“Son zamanlarda Leyla Hanımla aranız nasıldı?”

“Her zamanki gibi.”

“Yani?”

“İnişli çıkışlı. Bir dargın bir barışık. Bakın o benim çocukluk arkadaşımdı. Birlikte büyüdük. Ona aşıktım ama hayat tarzı hoşuma gitmiyordu. Erkeklerle samimiyeti beni  çileden çıkartıyordu. En son, gittiği spor merkezi yüzünden aramızda bir tartışma oldu. Daha doğrusu kavga.  Grande Fitness Center diye bir yer. Teşvikiye’de. Haftada üç-dört gün gidiyordu oraya.”

“Sizi rahatsız eden neydi?”

“Grande’nin sahibi. Resmen asılıyordu Leyla’ya. Leyla da ona fırsat veriyordu. İkisini baş başa yemek yerlerken görünce kan beynime sıçradı diyebilirim. Ama size bunu niye anlatıyorum ki. Leyla öldü artık. Hiçbirinin anlamı kalmadı.”

“Leyla Hanım bir kaza yapmış galiba sekiz ay önce.”

“Evet. Bir motosiklet sürücüsüne çarptı ama onun kusuru yoktu bu kazada. Mahkeme de zaten Leyla’ya bir ceza vermedi.”

“Çalıştığı dizi filmden niye ayrıldı biliyor musunuz?”

“Hiçbir fikrim yok.  Herhalde aldığı parayı az bulmuştur. Diziyi sürükleyen oydu ama başrol oyuncusunun aldığı paranın yarısını alıyordu.”

Doktor Levent Cevahir’e tekrar baş sağlığı dileyip odasından çıktık. Sırada şimdi Birsen Hanım vardı.

Emir, dudağını bükerek sordu. “Onunla niye görüşeceğiz ki?”

Arabayı çalıştırırken, “Anladığım kadarıyla, Leyla, son zamanlarda sık sık Birsen’i ziyaret etmiş,” dedim.  “Belki ona, katilini bulmamıza yarayacak bir şeyler söylemiş olabilir.”

Yanılmamıştım. Fulya Mahallesi’ndeki apartmanın giriş katında oturan Birsen Hanım, niye geldiğimizi öğrendikten ve yaşadığı küçük şoku atlattıktan sonra bize çok önemli bir bilgi verdi.

“Çamaşır yıkıyordum ben de,” dedi ellerindeki mavi plastik eldivenleri göstererek. “O yüzden kusura bakmayın. Çamaşır makinem arızalandı. Tamirciye götürecek param da yok.  Böyle idare ediyorum işte. Leyla Hanım sık sık gelirdi bize. Kazada onun bir suçu yoktu ama, gene de kendisini sorumlu hissediyordu. Ufak tefek hediyeler getirirdi bana ve çocuklara. Neyse ki kocamın sigortası var. Aç değiliz, açık değiliz çok şükür.”

İki küçük çocuğun zırıltısını bastırmaya çalışarak sordum. “Leyla Hanım size önemli bir şey anlattı mı son zamanlarda? Kendisini rahatsız eden bir konu ya da birisi var mıydı?”

Ağlayan çocuklardan birini kucağına alıp susturmaya çalışan Birsen, bir an duraksadıktan sonra, “Diziden niçin ayrıldığını anlatmıştı,” dedi. “Dizinin yapımcısı, ona… şey… kendisiyle yatmasını teklif etmiş. Daha doğrusu Leyla Hanım ondan ücretini artırmasını istemiş, o da benimle yatarsan artırırım demiş. Hatta, tecavüze bile kalkışmış. Kavga etmişler. Leyla Hanım, bu ahlaksız teklifini herkese anlatacağım demiş. O da, anlatırsan seni gebertirim demiş ve diziden kovmuş. Leyla Hanım, o adamı şikayet etmeyi düşünmüş ama, elinde bir kanıt olmadığı için yapamamış.”

“Leyla Hanımı en son ne zaman gördünüz?”

“Dün akşam üstü, saat beş buçuk gibi geldi.  Spor merkezinden çıkmış. Çocuklara bir şeyler getirmiş. Fazla oturmadı. Biraz para verdi bana, kabul etmek istemedim ama o zorla bıraktı parayı. Eve gider gitmez,  saçlarını boyayacak, banyo yapacaktı. Gece de biriyle buluşacaktı ama kim olduğunu bilmiyorum. Dışarda yemek yiyeceklerini söyledi.”

Birsen Hanım’a teşekkür edip Teşvikiye’ye doğru yola koyulduk. Grande Fitness Center’a geldiğimizde saat 11.15’di. Çok büyük ve gösterişili bir yer olan spor kompleksinin sahibi Mehmet Meriç, kırk yaşlarında, geniş omuzlu, yapılı, iri bir adamdı. Bizi bir hayli şatafatlı bir biçimde döşenmiş odasında kabul etti.

“Demek Leyla’yı öldürdüler. Vay canına.”

“Ondan Leyla diye bahsettiğinize göre, bayağı yakın olmalısınız.”

Adam sırıttı. “Bütün güzel kadınlara yakınımdır. Leyla da çok güzel kadındı doğrusu.”

“Aranızda bir şeyler geçti galiba.”

Mehmet, gömleğinin içinden bile belli olan pazularını ve göğsünü şişirerek, “Cazibeme hiçbir kadın dayanamaz,”  dedi. “Ara sıra kaçamaklarımız oldu. Leyla özgür bir kadındı. Benden de hoşlanıyordu.”

“Parmağınızdaki yüzükten anladığım kadarıyla evlisiniz, öyle değil mi?”

Adam yüzünü buruşturarak parmağındaki yüzüğe baktı. “Ama her erkek biraz çapkınlık yapabilir. Buna bir itirazınız mı var yoksa? Özel ilişkilerimi karım bilmek zorunda değil.”

“Leyla Dilmen de nişanlıymış.”

“Evet, bir doktorla. Yakışıklı ama sünepenin biri. Dedim ya, Leyla özgürlüğü severdi. Ne demeye o salakla nişanlandı bilmiyorum. Zaten devamlı kavga ediyorlardı. Doktor, onu çok kıskanıyordu.” Sözlerinin burasında durdu ve güldü. “Haksız da sayılmaz. Herifçioğlu bir kere de buraya geldi. Takip etmiş Leyla’yı. Kız fena sinirlendi tabii. Ben de Doktoru ilk kez o zaman gördüm. Baktım, Leyla’ya efeleniyor, yanlarına gidip sakin olmasını söyledim. Bana dayılanmaya kalktı. Leyla araya girmese, ağzını burnunu dağıtacaktım ya neyse.”

“Dün akşam saat 7.30’da neredeydiniz?”

“Durun düşüneyim.  Saat altıda buradan çıktım. Tamam, Harbiye’deki  Nazmi Bar’a gittim.”

“Ne yaptınız orada?”

“Barda ne yapılır? Birkaç kadeh martini içip etrafa takıldım.”

“Saat kaçta ayrıldınız oradan?”

“Sekizi biraz geçiyordu.”

“Karınız çalışıyor mu?”

“Evet. Levent’te bir anaokulunu yönetiyor.”

Grande Fitness Center’dan çıkınca Emir’e dönerek, “Şu herifin alibisini bir araştır bakalım,” dedim. “Dün akşam saat 7.30’da gerçekten barda mıymış? Adamı hiç gözüm tutmadı.  Ben de gidip şu yapımcıyla konuşayım.”

Leyla’nın oynadığı dizinin yapımcısı Sercan Bozkuş’tu.  Ulaştığımız kayıtlarda, Benek Film Şirketi’nin sahibi olarak görünüyordu. Şirketin merkezi Maslak’taki bir gökdelenin on altıncı katındaydı. Asansörden nefret ederdim ama on altı katı yürüyerek çıkacak kadar değil. Sercan’ın sekreterine emniyetten geldiğimi söyleyince, kadın beni hemen patronunun odasına soktu.

Ben genç biriyle karşılaşacağımı umuyordum, yanılmışım. Sercan, ellili yaşlarını geride bırakmış, ablak suratlı, göbekli bir adamdı. Simsiyah saçlarının boyanmış olduğunu düşündüm önce. Ama biraz dikkatli bakınca, aslında peruk olduğunu farkettim. Kırmızı daracık bir pantolun, üstüne de Hint filmlerinde erkeklerin giydiğine benzer, garip desenli, parlak bir ceket giymişti. Başında bir tüyü eksikti mihrace olması için.

“Size nasıl yardım edebilirim sayın amirim?” diye sordu yılışık bir neşeyle.

Nedense, tavırları sinirime dokunmuştu.  Hiç zaman kaybetmeden konuya girdim. “Leyla Dilmen bu sabah evinde ölü bulundu. Bir cinayete kurban gitmiş.”

Adam istifini bile bozmadı. “Buna hiç şaşırmadım. O kadar çok erkekle düşüp kalkıyordu ki, sonunda olacağı buydu.”

“Sizinle de birlikte oldu mu?”

Mihrace kılıklı birden ciddileşti. “Ne münasebet Komiserim? Ben evli barklı bir adamım. Yanımda çalışanlarla arama daima mesafe koymayı bilirim.”

“Leyla Dilmen, oynadığı diziden ayrılmış.”

“Evet, iki hafta önce. Ben kovdum.”

“Neden?”

“Aşk Dediğin Laftır adlı dizi, biliyorsunuz, çok tutuldu, reytingleri alt üst etti.  Leyla Hanım da bunun sebebinin kendisi olduğunu düşündü herhalde, ücretini artırmamı istedi benden.  Son zamanlarda paraya ihtiyacı vardı, biliyordum. Bir kaza yapmıştı. Onun masrafları, avukat filan, ee bir de çok para harcıyordu sağa sola, makul bir şey istese kabul ederdim. Ama o astronomik bir rakam öne sürdü. Reddettim tabii. Ondan sonra her şey ters gitmeye başladı. Çekimleri aksattı. Bazı günler hiç gelmedi. Yönetmenimize saç baş yoldurdu.  Oyuncularla kavga etti. Sonunda dayanamadım artık, iş akdini feshettim.

“Onu en son ne zaman gördünüz?”

“Geçen pazartesi. Çekini almaya gelmişti.”

“Son bir soru. Dün akşam saat 7.30’da neredeydiniz?”

“Evdeydim.”

“Tanığınız var mı?”

“Elbette. Karım.”

Dışarı çıkınca  telefonum çaldı. Emir arıyordu.

“Amirim, haklı çıktınız.  Mehmet Meriç bize yalan söylemiş. Dün akşam Nazmi Bar’a geldiğinde saat 8.30’muş. 7.30’da orada olduğu doğru değil.”

“Tamam. Ben Teşvikiye’ye gidiyorum. Sen de oraya gel.”

Grande Fitness Center’ın sahibinin  beni  tekrar görmekten hiç mutlu olmadığını dudağının sol tarafında belli belirsiz kıpırdayan tikinden anladım.

Hışımla karşısına geçtim. “Dün akşam saat 7.30’da Nazmi Bar’da olduğun doğru değil. Ne aptal adammışsın sen. Soruşturmayacağımı mı sandın?”

Mehmet Meriç, “Lütfen anlayışlı olun Amirim,” diyerek o kuca cüssesiyle koltuğunda ezilip büzüldü.

“Bu yüzden seni, göz altına alacağım.”

“Aman, Amirim ne yapıyorsunuz? Tamam, tamam, kabul ediyorum, yalan söyledim.”

“Neden?”

“Çünkü, başka bir yerdeydim.”

“Tabii ki başka bir yerdeydin. Neresi orası?”

“Elmadağ’daki  Deniz Otel’deydim.”

“Kiminle?”

“Sekreterim Banu’yla. Ama lütfen, ne olur bu karımın kulağına gitmesin. Haberi olmasın lütfen.“

“Madem karından bu kadar korkuyorsun, ne demeye böyle işlere kalkışırsın be adam?”

“Amirim, bildiğiniz gibi değil. Karım, çok kıskançtır. Öğrenirse, Banu Hanım’a bir zarar verebilir. Benim bütün endişem bu? Daha önce de yaptı.”

“Ne yaptı?”

“Eski sekreterimin gözünü morarttı. Zavallı kız, günlerce kapkara güneş gözlüğü takmak zorunda kaldı.”

“Sen de hep metreslerini kendine sekreter mi yapıyorsun?”

“Aman amirim.”

Kepaze herifi odasında bırakıp dışarı çıktım. Emir, Grande Fitness Center’ın kapısında beni bekliyordu. Birlikte arabaya bindik.

“Ne oldu, amirim? Adam ne dedi?”

“Çapkınlık yapmış, karısından korktuğu için de gizlemiş. Kulağına gider diye.”

Emir, bir süre düşündükten sonra, “Şimdi doğru söylediği ne malum?” diye sordu.

“Haklısın,” dedim.  “Ama bir önemi yok. Mehmet Meriç’le konuşurken, herifin söylediği bir söz kafamın içini birden aydınlatıverdi. Sanırım meseleyi çözdüm.”

Emir yan yan bana baktı. “Öyleyse şimdi nereye gidiyoruz?”

Güldüm. “Tabii ki, katili yakalamaya.”

 

Hikâyemiz burada bitmiyor doğal olarak. Ama şimdi sıra sizde.

Komiser Mitat’ın katil olduğunu tahmin ettiği kişi kim?

Onu bu tahmine yönelten sebep ne?

Bu soruların cevabını bulduysanız bize yazın. Cevaplarınızı [email protected] adresine bekliyoruz.

Her zaman olduğu gibi bu defa da doğru cevabı veren okurlarımız arasından 3 kişi, bizden birer polisiye kitap ödülü kazanacak. Bu sayıdaki ödül, Nurhan Işkın’ın Katilin Özrü adlı romanı.

Hepinize bol şanslar.

 

Katilin Özrü polisiye romanının tanıtımını okumak için buraya tıklayınız.

Baba-4: “Ben Şeytan Değilim” 🔊 🎧

Onca şahide rağmen gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, acının kalplere, geçmiş ve geleceğinse zihnin karanlık mağarasına gömüldüğü anlar vardır. Kimsenin hatırlamak istemediği, bulanık anlar… Akışın durduğu zaman boşlukları… Sır deriz bu anlara. Ve iki kişiden fazla ise bu görülmeyenlerin şahidi, sır lanete dönüşür. Bilenleri sonsuza dek susturacak, yeniden yalnız, yapayalnız kalacaktır. Bilen kimse kalmadığında lanet toprağa gömülür ve adı yeniden sır olur. Ta ki biri onu gömüldüğü yerden kazıp çıkarana dek…

Baba’nın sabaha karşı kulağıma fısıldadıkları, böyle bir lanetin habercisiydi. Korkunç ama cezp edici. Yalnızca ben biliyordum. Yalnızca ben biliyorum, sanıyordum.

Süleyman’ın kapalı kapılar ardında çığlıklar attığı ve sonra kendisinden haber alamadığımız gecenin sabahıydı. Sesler kesildikten ve Baba dudaklarının kenarında kurumuş kan lekesiyle koğuşa geri geldikten sonra herkes yatmış, uyku ülkesinin sakin limanına sığınmıştı.

Ranzamda uyuyor numarası yapıyordum. Karanlıktan korkan ufak bir çocuk gibi kafama kadar çektiğim battaniyenin altında titriyordum. Battaniye ile yatak arasındaki ip kadar boşluktan koğuşun diğer ucunda oturan Baba’yı izlemeye devam ettim.

Yatağının kenarına ilişmiş, uzakları seyreder gibi dalıp gitmişti. Demliğin buharıyla buğulanmış havaya cigarasının dumanı karıştı. Hava artık daha puslu ve daha esrarengizdi.

Sonra ayağa kalktı. Gözleriyle koğuştaki her bir yatağı süzdü. Herkes uyuyordu. Belki de benim gibi gözleri açık kabus görüyorlardı. Benden ve ondan başka uyanık kimse var mıydı, bilmiyorum. Kontrol işini bitirince yerine oturup yeni bir cigara daha yakacağını ya da yatağına girip uykuya teslim olacağını sandım. Ama oturmadı. Yatmadı da… Yürümeye başladı.

Doğrudan benim yatağıma ilerliyordu. Nefesimi tuttum. Yürümeye devam etti. Kıpırdamamaya özen göstererek bekledim. Daha da yaklaştı. Battaniyenin altından kendine baktığımı fark etmesi imkansızdı. Ben yine de gözlerimi kapadım, sımsıkı hem de. Belki açtığımda pof diye kaybolup gidecekti. Bir karabasan gibi.

Bekledim.

Karanlık, horultular, alınıp verilen nefesler ve kalp atışlarım. Gecenin sesleri.

Geceye yakışıyordu Baba. Parlayan gözleriyle karanlık ruhuyla sınırlarını kimsenin bilmediği ama varlığından herkesin emin olduğu o vahşi doğası ile geceye yakışıyordu.

Bekledim. Nefesimi tutmaktan ciğerlerim sıkışmış, sıkmaktan gözlerim ağrımaya başlamıştı. Usulca bıraktım soluğumu. Buharından burnumun ucu nemlendi. Ellemedim.

Aniden kalbimi hoplatan ve gecenin olağan ritmine uymayan bir sesle irkildim: bir fısıltı. Yanı başımda yankılanan her bir söz kulağımı döven dalgalara dönüşüp söndü. Sonra yine büyüdü, büyüdü, kıyıya vurdu ve çekildi. Zihnimin çakıl taşlarını da götürüyordu çekilirken.

“Süleyman zaten ölüydü! Masum, günahsız bir çocuğun canına kıyan ölüdür benim indimde!”

Gözlerimi hafifçe araladım. Baba yanı başıma çökmüştü. Bir kâbus gibi.

Baba, öfke içinde fısıldayıp dururken yaşadığım sahnenin gerçek olmadığını düşünüyordum. Onca adam varken koğuşta ve oncası da Baba’ya büyük bir saygıyla, korkuyla bağlıyken neden gelip benim başucumda konuşuyordu? Neden benimle paylaşıyordu bu sırrı?

“Kâşif, bak bana! Ben şeytan değilim!”

Ben şeytan değilim, demişti ama sesinde ne bir pişmanlık ne de bir üzüntü vardı. Ben şeytandan daha acımasız bir varlığım, beni onunla bir tutma, der gibiydi. Şeytanı küçümseyen bir tavırla konuşmuştu.

Korkudan iliklerime kadar ürperdim. Bu adamın benimle bağ kurma hevesini iyiye yoramıyordum. Neden ben?

Battaniyeyi usulca üzerimden attım. Artık göz gözeydik. Sesindeki o ürpertici tona destek verircesine gözlerinde de deliliğin emareleri vardı.

“Sen,” dedim titrek bir fısıltıyla. “Sen, kimsin Baba?”

Sonra da tüm cesaretimi toplayıp (çünkü bu cesaret gerektiren bir soruydu) soruyu olması gereken şekliyle tekrar sordum:

“Daha doğrusu, sen nesin?”

Gülümsedi. Çelikten bir bıçağın üzerine düşen ışıltı vardı o gülümsemede. Keskin ve tehlikeli bir parlaklık.

“Ben,” dedi coşkulu bir hazla. “Ben, buranın Tanrısıyım evlat!”

Anlaşıyorduk onunla. Gariptir, boktan bir mahpushanenin dört duvarı arasında, herkesin uyuduğu bir saatte, gecenin kör bir saatinde, koğuşun ve hatta belki de yeryüzünün, en taşaklı adamıyla fısıldaşarak konuşuyor, gerçek mi masal mı olduğunu bilmediğim bir ülkenin esrarlı topraklarında geziniyorduk. Felsefe yapma lan benimle, dese yeriydi. Ama demiyor, sözleri çekiştirip götürdüğüm topraklarda gezinmekten memnun görünüyordu. Gerçek olmayan sözler üzerinden gerçeğe ulaşmaya çalışıyorduk. Belki de gerçek buydu. O bir Tanrı’ydı. Ölüm Tanrısı.

Belki de (bu ihtimal çok daha korkunçtu) gerçek değildi. Koğuşta gezinen, kendine yanlış yapanları cezalandıran, korku salarak hüküm süren bir hayaldi. Mahpushanenin hayaleti.

Kim olursa ya da ne olursa olsun, anlaşıyorduk. Karanlığın efendisiyle anlaşabiliyor olmak gururumu okşadı. Ama sonu ölüm olan bir anlaşma olduğunu bilmek ürkütücüydü. Çünkü en büyük yanlışı yapmış, ona herkesin önünde posta koymuştum. Çeneme de aklıma da bu kahrolası yere düşmeme sebep olan o boktan gururuma da sıçayım ki, Ölüm Tanrısına artistlik yapmıştım.

“Korkma Kaşif’im!” dedi babacan bir ses tonuyla. “Bana yapılan yanlışlar sikimde değil, görmem! Gördüklerimi de affederim.”

Ulan bu adam aklımı da okuyordu. Sonra da gecenin bir köründe yanıma çöküp korkma diyordu.

“Amma,” diye devam etti. “Yaşamın doğal işleyişine karşı yanlış yapanı affetmem!”

Kabul, iyiydi ama şimdi ne gerek vardı böyle afili bir lafa. “Yaşamın doğal işleyişi… Peh!” Felsefe yapma ulan, desem yeriydi.

Baba ise gayet sakin sürdürdü sözünü.

“Yaşamı ne işletir bilir misin evlat?”

“Bilirim,” diye cevap verdim hiç düşünmeden. Dedim ya birbirimizi anlıyorduk.

“Söyle…” diye fısıldadı.

“Ölüm!” diye fısıldadım.

“Aferin Kâşif’im, aferin. O halde Süleyman denen puşta üzülmekten vazgeç!”

“Gözümün önünde kayıp giden yıldızlar beni her zaman üzer Baba.”

“Beni de üzerdi evlat. Bir zamanlar… Ama onların yıldız değil boktan taşlar olduğunu öğrendiğim gün üzülmeyi bıraktım.”

Ona karşı çıkmaktan büyük haz alıyordum. Ölüme meydan okuyan dağcıların aldığı haz gibi. Adrenalin, yalnızlık ve özgürlük! Tek ve benzersiz bir dağın karşısındaki tek ve benzersiz bir adamdım.

“Ben onların boktan taşlar olduğunu ilk günden beri biliyorum. Beni üzen yıldız ya da taş olmaları değil, beni üzen_”

Sözümü bıçak gibi kesti. Öfkelenmiş miydi?

“Yeter!” dedi. Fısıltısı öfkeli değil ama şiddetliydi. “Yeter evlat! Öğreneceksin. Seni üzen sensin. Önce kendi gerçeğini sonra da her şeyi, öğ-re-ne-cek-sin!”

Bu adama karşı hissettiğim her şey şiddet doluydu. Şiddetli bir korku, şiddetli bir öfke, şiddetli bir merak. Tüm bunlara rağmen onu şiddetle seviyor olduğumu ise kendime çok sonra itiraf edecektim.

“Ama Baba, ben…”

“Yeter dedim Kaşif, yeter! Keşfedeceğin o kadar çok şey var ki önünde. Süleyman puştuna takılıp yolunu tıkama! Süleyman kimdi bilir misin? Neden düşmüştü buraya?”

“Cinayet galiba,” dedim tereddütle.

“Hayır, cinayet sadece kılıf. Asıl sebep bendim. Ve sen!”

“Ben mi? Baba ne diyorsun? Süleyman beş aydır burada. Ben düşeli daha üç hafta oldu. Nasıl olur da sebep ben_”

“Sebepler her zaman sonuçlardan önce gelir he mi Kaşif?”

Kafam karışmıştı. Baba’nın bunamış bir kaçık olduğu gerçeğini kabul etmem gerekiyordu galiba. Ama içimde bir yerlerde gerçeğin farklı olduğunu hissediyordum.

“He,” dedim şaşkınca. “Önce sebep gelir, sonra da sonuç. Ben babamı öldürdüm çünkü babam annemin de ablamın da hayatlarını sikiyordu. Hem de her gün. Durmak nedir bilmeden. Annemin örgüdür, el işidir oradan, ablamın da atölyeden kazandığı parayı zorla alıyordu ellerinden. Sonra dayak, küfür, işkence… En sonunda ablamı bir arkadaşına para karşılığı… Off! Neyse! Bunu öğrenince zıvanadan çıktım. Zavallı annem ve kadersiz ablam için yapmam gerekeni yaptım. Ama önce o yaptı yapacağını, sonra da ben. Onu öldürmek için sebebim vardı. Sebep her zaman önce gelir. Hayatın işleyişi bu!”

“Hay yaşa evlat! Yaşamın doğal işleyişi,” deyiverdi Baba yine. Yaşamın doğal işleyişi. Kafamdaki bulanık sular durulur gibi oldu. Ama sonra daha beter karıştı.

“İşte buna karşı geldi Süleyman puştu! İşleyişteki boşluklara karşın katı kurallar konmuştur. Kurallara uymak lazım evlat. Ya da cezayı göze almak.”

“Ne işleyişi, ne boşluğu, ne kuralı Baba? Adam benim beş ay sonra işleyeceğim cinayeti bilip, beni karşılamak için kendisi bir cinayet işledi ve düşeceğim mahpushaneye düştü, sonra da burada aylar boyunca beni mi bekledi? Bu mu?”

Sabaha iki üç saat vardı. Baba ellerini uzattı ve beni kaldırdı yataktan. Sersemlemiş bir halde koğuşun diğer ucuna doğru beraberce yürüdük. Bir cigara yaktı bu arada. Esrarengiz dumanlarla sarıldı etrafımız yine.

“Bu mu Baba?” diye üsteledim sinirle.

“Bu.” dedi sadece. Biraz sessiz kaldı ve sonra aynı sakinlikle ekledi: “Öğreneceksin evlat. Öğreneceksin.”

Yüzünde şeytani bir gülümseme vardı. Profesör’ün ranzasının yanından geçerken hafifçe yatağa dokundu. Yatakta bir kıpırdanma oldu ve ardından Profesör’ün uyuşuk suratı belirdi. Koğuşta uyumamış başka mahkumlar varsa da hiçbirinin sesi çıkmıyordu.

Koğuşun en tenha köşesinin, çaydanlığın, çay tabaklarının ve bardakların durduğu masanın yanına vardık Baba’yla. Bir dakika içinde Profesör de yanımızdaydı. Baba ellerini uzattı ve omuzlarıma bastırdı. Aramızdaki bağ giderek güçleniyordu. Ve ben neden olduğunu bilmiyordum.

“Kaşif, üç gün sonra biri gelecek koğuşumuza. Onu sen karşılayacaksın. Cezasını da sen keseceksin. Profesör gereken yardımı verecek. Benim diyeceğim ise şu: Yap bu işi!”

“Kim gelecek?” diye sordum korkuyla.

“Geldiğinde göreceksin. Şimdilik kuralları alt üst eden bir başka puşt olduğunu bil yeter.”

“Baba, neden beni seçiyorsun? Neden bana yaptırıyorsun pis işlerini?”

Profesör gerildi. Tam bir şey söyleyip beni susturacakken Baba gülümsedi ve eliyle durmasını işaret etti.

“Yavaş ol Profesör, sözlerimi cesaretle sorgulayan bir aptalı, korkudan her dediğimi kabullenen yalaka bir akıllıya yeğlerim!”

Bana aptal mı demişti Baba? Yine de iyi hissetmiştim. Galiba hakikaten aptaldım. Baba Profesör’e dönüp emretti

“Profesör, ver emaneti!”

Ne emaneti, ne oluyor dememe kalmadan Profesör, beline sokuşturduğu silahı çıkarıp bana uzattı. Gözlerinde belli belirsiz bir endişe vardı. Bu kez hiçbir şey sormadım. Elim kendiliğinden uzandı silaha. Soğuk, zehirli bir yılana dokunduğumu hissettim. Buz gibiydi, siyahtı, ağırdı. Ve gerçekti. Aldım, gözlerimi kırpmadan Baba’nın gözlerinin içine baktım. Saniyeler süren bir bakışmaydı. Baba da aynı keskin ve soğuk bakışlarıyla bana baktı. Elimde tuttuğum silahtan daha soğuk ve daha ürkütücü bakışlar.

“Üç gün,” dedi sessizce. “Üç gün sonra kıyamete hazır ol evlat.”

Hikaye Dinle: Eşik 🔊🎧

Üşüyorum burada. Şıp şıp kafama damlayan yağmur suları da cabası. Şu Handan Hanımlar da bir şilte yaptıramadılar dama. Yahu hadi benim gibi beton parçasını düşünmüyorsun bari çoluk çombalağını düşün. Koştur koştur evden çıkacaklarken yağmur suyu gösterse hainliğini de kayıverse yavrucaklar. Hoş beni düşünmemen de hayırsızlık. Ne olsa; sen daha el kadarken, rahmetli babam elleriyle düz betondan oydu da basamak yaptı beni, siz minnacık ayaklarınızla zorlanmadan eve giresiniz diye. Ah ne adamdı o… Elleri maharetli, gönlü merhametli… Az bulunur öylesi. O zamanlarda adamların çoğu çalışmaz olmuştu nedense. Tarlaya kadınlar gider ev işini kadınlar yapar çocuğu kadınlar doğurur. Bu işe yaramazlarda tek bir yerde varlık gösterirlerdi, onu da demeyeyim şimdi. Ama bizim adam öyle miydi? Yok efendim. O babasından tembellik görmemişti. Kendi tarlasına kendi koşardı. Üstüne dedelerden kalma işini de devam ettirir, kahveye bazı evlere ahşap sandalyeler masalar yapardı. Bir para kazanamaz olmuştu bu zanaatinden ama vaz geçmeye de niyet etmemişti hiç. Öyle garip bir zamandı ki; şehirden hazır gelir olmuştu her bir şey. Kahveci bile gitmiş bir örnek ruhsuz sandalye masaları döşemiş kahveye. El emeği gibi olur mu? Olmazdı ama ne anlatacaksın. Anlamaz ruhtan sanattan. Rahmetli de inatla her hafta yeni bir eşya yapıp götürüyor. Öflene pöflene bu son olsun diye diye alıyor sizinkiler. Evden elinde yeni yaptığı eşyalarla çıkıp da birkaç saat sonra eli boş gönlü hoş kapıda görününce ne eğlenirdim. Tam benim olduğum yerin tepesini tahta ile örtmüş o tahtalara da üzüm ekmişti. Üzümler sarmaşık gibi tahtaları sarıp da meyve verince, öyle güzel manzaram oluyordu ki. Ah Ah…

Handan Hanımın kocası eve girdiği ikinci haftadan ne dert ettiyse gitti yıktı tahtaları. Üzümlerin vedasını anlatmayayım şimdi hüngür hüngür dökülmeyelim hiç. Ne istersin be adam! Ne dert olur sana meyveler? Neymiş efendim böceklenirmiş. Neymiş efendim altına bir masalık yer bile yokken ne gerekmiş kapı ağzında üzümler. Bizim kız da sessiz kalınca hepten şaştım kaldım. Yahu sen o üzümlerden az mı yolluk yaptın okula giderken. Saatler süren okul yolunda arkadaşlarınla paylaşıp o üzümleri, sayelerinde az mı hava attın kahvecinin kızına. Bir gık deseydin bari. Yok der mi? Yeni evlenmiş, koca yüzünü görmüş geçmişini unutmuş hemen. Buldumcuk diyeceğim ama öyle geç de gitmedi kocaya. Anasına çekmiş diyeceğim ama hiç olmaz. Anası öyle miydi? Sesi çıkmaz mıydı? Bir bağırırdı bizim beye, sesi ta köy çıkışından duyulurdu. Niye bağırırdı hiç bilemem. Adamın ağzı var dili yok. O da bundan yakınırdı. Şunun beyi iş bulmuş şehirde bunun beyi tarlasını büyütmüş, şunlar bunlar inek almış. Yahu sanki adamlar çalışıp da yapıyor. Tarlayı büyüten bey değil hanım, şehirde iş bulanın akrabası var orada; yanında çalışmaya da zar zor, ite kaka ikna etmişler işte. Üç güne bilemedin beş güne aç açık kalacaklar gurbet elde. İnek alanın babası öldü adamın mezar parası diye biriktirdikleri ile aldılar ineği, zavallıcık mermer mezar taşı hayaliyle gitti, tahtasına talim etti ruhu şad olsun. Senin beyin her gün tarlada ter döker, akşamına bahçeye çıkar tahta oyar. Ben bizzat şahidim be! Yok ama memnun olmaz o. Ta baştan istememiş ki bizim gül gibi beyi. Kahveciye yanıkmış derler. Kahvecinin anası da bunu fazla konuşur iş falan bilmez diye almamış o zamanlar. Dedikodu tabii, kesin bir şey bilinmez ya. Ama ben bilirim bazı şeyler. Belki taştan olmasam yüreğimi kanatan sırlar var derdim size. Ama ne sırlar…

Handan her gün şu işsiz adama dil dökmekten bıkmadı. Aman bağırma, aman komşular ne der, aman yüzüme vurma bir daha gören olur, ne derim. Bırak kızım bu kim gördüleri! Sen katlanıyorsun ya şu densize asıl ona yan. Senin komşular görür de görmez olur. Duyar da bilmez olur. Anca iki kişi yan yana gelsin fıs fıs konuşsun. Gelip senin yüzüne laf vuracak halleri yok ya. Anan zamanı da öyle olmadı mı? Kahvecinin evine girer çıkarmış dediler. Haksız da sayılmazlardı.

Bey evde yokken, kahveci bir şey isteme bahanesiyle kapıya gelip dururdu. Ayakları benim üzerimde kulakları evin için de az mı kıkırdaştılar. Onlar gibi mahalleli de az kıkırdamadı. Bizim Bey mahallede yürürken arkasından boynuzlu deyip, kıkır kıkır güldüler.

Ah bir söylesem Handan Hanıma; o zaman anaları babaları babana kıkırdıyordu, şimdi kızları oğulları sana kıkırdıyor diye. Babasının yazgısı kızına mı? Aman dağlara taşlara, Allah esirgesin. Küçücük bebeleri ne olur o zaman. Kendisi de küçücükken babasız kalmıştı Handan Hanım. Ah ne kader!

Ana olacak sık sık dışarı çıkar olmuştu da ben konduramamıştım. Gelip geçenden ufak ufak fısıltılar da duymuştum ama olmaz, yapamaz demiştim. Ama düşününce şimdi hele ki şu evin yeni ( sözde) beyinin yaptıklarını görünce… Türlü türlü şey geliyor akla. Handan evlere temizliğe şehre gittiğinde o utanmaz da bir kadınla geliyor hemen eve. Aman evden bir sesler bir sesler duyanın yüzü kızarır. Belli nefsi şahlanmış başa çıkamaz olmuş arsız.

Peki ya bizim beyin başına ne gelmişti? Onun karısının da nefsi şahlanmış mıydı? Sık sık evden çıkan karısı kahveciyle mi buluşur olmuştu? Konudan komşudan duymuştu belki bizim bey de olanları. Duysa ne yapardı? Peki ya duyduğunu bilseler; bu yasak aşıklar bizim beye ne yaparlardı?

Bir gece eve gelmeyince bey ben sabahı zor etmiştim hiç unutmam. Evin hanımının ruhu sıkışmamış, rahatça yatmış uyumuştu. Ertesi sabah erkenden kahveci kapı ağzında ayakları kafamda öylece dikilmesin mi? Nedir ne değildir anlayamadım, tek kelime etmediler. Yalnız bizim beyin kapı girişinde duran keserini baltasını, kazmasın küreğini alıp çıkıp gittiler. Sonra hiç görmedim kahveciyi. Ama eve gelen giden eksik olmadı. Bizim bey dışında köydeki herkes eve girip çıkmıştı. Ara ara kulağıma çalınanlardan anladım. Kayıpmış beyim. Haber alınamıyormuş. Kimi çok çalışıyordu dayanamadı dedi. Kimi gözü dışardaydı şehirde bir kadınla kamıştır dedi, kimi sesiz atın çiftesi pek olur dedi. Dediler de dediler… Ben bildim hemen öldüğünü. Kayıp değildi ölmüştü mutlaka. Belki de öldürülmüştü, bir yasak aşk uğruna öldürülmüştü hem de!

Kızlarına çok düşkün adamdı. Koklaya koklaya öperdi. Kucağına alır saatlerce oynar gönüllerini hoş ederdi. Bırakıp kaçmazdı. Kaçacak adam değildi.

Handan Hanım mı o elinde çekiçle gelen. Ne diyor yahu öyle bağırına çağırına. Aman duymuş olmasın kocasının yediği naneleri. Adamın kafasını ezecek belli. Belli de adam önünde değil arkasında koşuyor bunun. Ne diyor biraz işitir oldum. Yıkacağım bu evi başına mı diyor o? Ah anam! Niye benim kafama geçiriyor bu çekici yahu, ben mi aldım o fingirdek kadını içeri. Bağırıyor Handan, bu eşikten mi girdiniz, buraya mı bastı o kremli ayakları. Nasıl ağlıyor Handan! Taştan olmasam ben de açacağım muslukları. Küt küt iniyor darbeler üzerime. Bazen de bizim beyin elleriyle yaptığı kapıya geçiriyor çekici. Bir bana bir ona. Vur kız vur! Dök içini. Bağır avazın çıktığı kadar. Elleri hala çamaşır suyu kokuyor. Herif olacak da ha bire kolonya döker mis kokutur ellerini. Vur kız vur. Dök içini. İkiye ayrılıyor gövdem. Handan Çok güçlü olduğundan değil de yılların yorgunluğundan belki. Bırakıyorum kendimi. Kapının dağılan tahtaları üzerime düşüyor. Beyin onu boyadığı o günü hatırlıyorum. Kimse yoktu etrafta. Önce kendi kendine konuşuyor sanmıştım. Sonra bir de baktım resmen bana sesleniyor. Düz beyaz olmadı bu böyle diyor. Senin grilerin gibi griler atmalı üstüne ki bir örnek olun. Gri olan bir ben varım. Bana diyor belli. Benimle konuşuyor. Beni hissediyor demek. Bir örnek olalım diye griler vuruyor kapıya. Üzerimizde güneş. Üzümler dökülüyor tek tük. Birkaç tane de o koparıyor. Gülerek yiyor. Üzerime çöküp biraz dinleniyor. Bulutları izliyoruz üçümüz. Arta kalan tahtalardan da kapı girişine bir bölme yapıyor. Keseri çekici baltayı, kazma küreği de o gün koyuyor oraya. Üçümüzün en özel günü o gün.

Darmadağın oluyoruz kapıyla. Handan’ın öfkesi de azalmamış ha. Yapma sakın kızım. Bunca insanın önünde. Anan kadar aklın çalışmaz ki. Dönüyor handan kocasına. Çekici atmış yana elinde bir balta. Ah taştan olmasam da ellerim olsa. Tutardım Handan’ı; yapma kızım, derdim. Senin şimdi kocana yapacağını zamanında annan da babana yaptı, ne geçti eline, kahveciyle bir mi olabildi sonra, o da yandı, baban da yandı; sen de yanma, derdim. Ama dilsizim… Diyemedim.

Of, güneş yakıyor ha! Belki son kez yanıyorum. Belli belirsiz görüyorum etrafı. Taştan olmasam zangır zangır titrerdim ha! Kararıyor her yer. Beyi görüyorum sanki. Uzakta bir yerde ama görebiliyorum onu artık. Tahtadan masalar yapıyor. Renk renk boyuyor onları, muhakkak içlerine de gri koyuyordur. Benim için, bir örnek olalım diye…

Hikaye-Siz Aşka İnanır mısınız?

Güvenlik noktasındaki gri boyalı kulübede oturan polis memuru, evde hazırlanmış sandviçinden bir ısırık daha aldı. Gece nöbetlerinde çay ve kahveyi biraz fazla kaçırsa, midesi kıvranmaya başlardı. Öyle zamanlarda da ufak bir sandviç can kurtarıcı olurdu.

Çekirge Caddesi boyunca kestane ağaçları, ıhlamur ve iğde ağaçları bulunurdu. Polis memuru Mustafa Emir, şehrin en güzel polis merkezinde çalışmakla övünürdü.  Merkezin önünde bulunan ağacın boyu iki katlı binayı aşıp geçiyordu.  Sıcak günlerde o ağacın gölgesi güvenlik noktasında bekleyen polis memuru için bir sığınaktı.

Mustafa Emir, sandviçin tamamını bitirip, kâğıdını masanın altındaki çöp kutusuna atmak için eğildiğinde, ağacın arkasından hızlı adımlarla çıkan bir gölge, soluğu binanın merdivenlerinin üçüncü basamağında aldı.

Binanın içinden yükselen ses dışarıdaki güvenlik noktasına ulaştığında Mustafa Emir tam da ağzına doğru götürdüğü kahvesini üstüne döktü.

“Sevgilim annemi öldürdü. Onu bulun, bulun lütfen!”

Yükselen sesle birlikte yerlerinden fırlayan nöbetçi memurlar yetişemeden, kabanının altındaki kıyafetleri kan içindeki kadın yere yığılmıştı bile. Düşerken elinden fırlayan siyah renkli örtünün arasından çeliğin ışıltısı görünüyordu. Kanların kadına ait olup olmadığını anlamaları bir iki dakika sürdü. Kadının elleri dışında hiçbir yerde kesik yoktu. Ellerindekiler de ufak tefek çiziklerdi.

Sağlık ekibi geldiğinde, polislerin bir odaya taşıdığı kadın hala baygındı. Ekip, kadını Devlet Hastanesi’ne götürürken merkezde görevli polislerden biri de Asayiş Şube Müdürlüğü’ ne durumu çoktan bildirmişti bile.

Birkaç gecelik uykusuzluk  baş ağrısı şeklinde kendini gösterdiği için, başını ellerinin arasına almış, önündeki dosyaları okumaya çalışan Zafer Komiser’in telefonu çaldığında saat gece yarısını çoktan geçmişti. Adına Polis Merkezi deniyor olsa da halkın deyimiyle karakoldan bildirilen durumu öğrenir öğrenmez, telefonu ile uğraşan yardımcısı Hüseyin’i de aldığı gibi hastanenin yolunu tuttular. Hastaneye ulaştıklarında kadının ayılmış olduğunu bildiren nöbetçi doktorun çok da konuşası yoktu. Kısaca durumu özetledi.

” Kadın geldiğinde şok halindeydi. İsmi bilinmiyor. Hiç konuşmadı. Sadece boşluğa bakarak yatıyor. Kendisine sakinleştirici yapıldı. Kan alındı. Tahlil sonuçları birazdan çıkar. Yanına girebilirsiniz  ama sakinleştiricinin etkisiyle uykuya dalabilir. ”

Odanın kapısında bekleyen hastane polisi ve polis merkezinden gelen memur, onlara gerekli bilgilendirmeyi yaptı. Ellerine tutuşturulan poşette kadının üstünden çıkanlar vardı.  Odaya giren Zafer ve Hüseyin,  yirmilerinin sonlarında olduğunu tahmin ettikleri  kadına kendilerini tanıttılar. Kadının iki elinde de bandajlar vardı. Onun dışında görünür hiçbir yarası yoktu.

Her zaman daha yumuşak başlı duran Hüseyin, kadının yatağının yanındaki sandalyeye ilişti ve kadının gözlerine bakarak, “Siz bizim adımızı öğrendiniz, biz de sizinkini öğrensek tanışabiliriz aslında. ” dedi.

Genç kadının gözlerinden sicim gibi yaşlar inmeye başladı. Dudakları titriyordu. Büyük bir ağlama krizi her an başlayabilirdi.

Hüseyin kadının koluna hafifçe dokundu.  “Bize her şeyi anlatmalısın. Sevgilinin anneni öldürdüğünü söylemişsin. Sevgilinin adıyla başlayalım mı?”

Kadın fısıldar gibi, “Caner. Onun adı Caner.”dedi.

Hüseyin, kadını duyabilmek için eğilmişti.

Zafer kollarını bağlamış, göz göze duran bu iki insanın konuşmasına dahil olup olmamanın kararsızlığını yaşıyordu. Dayanamayıp “Caner… Soyadı yok mu?”diye sordu.

Kadın kafasını çevirmedi bile.  “Hatırlamıyorum. Gelince kendi söyler zaten. Annem onu çok zorladı. Yoksa Caner… O iyi biridir. Annem… Annem öldü değil mi?”

Hüseyin kadının kendini kaybetmesini istemiyordu.

“Annenizin öldüğünü siz söylüyorsunuz. Adınızı söylerseniz annenizi bulabiliriz. Belki ölmemiştir de. Yardım edebiliriz. Ne dersin, adını söyler misin?”

“Annem öldü biliyorum. Nefes almıyordu. Ben her şeyi anlatırım. Caner gelince o da anlatır. Gerçekten o kötü biri değildir. İstemeden yaptı. Annem onu çok zorladı.”

Hüseyin ve Zafer bakıştılar. Kadın olası bir sinir krizinin eşiğinde görünüyordu. Kadını sorularla zorlamamaları gerektiği çok belliydi.

“O halde biz seni dinleyelim. Bize her şeyi yavaş yavaş  anlat. Caner, gelince bir de ondan dinleriz.”

Kadının yattığı yerden doğrulma çabası, Hüseyin’in yardımı ile son bulunca, kadın tane tane konuşmaya başladı. Zafer, kadına göstermeden telefonunun kayıt düğmesine dokundu.

“Her şey biz çocukken başladı aslında. Babam ben çok küçükken ölmüş. Hatırlamıyorum bile.  Babamdan kalanlar tükenince annem çalışmaya başladı. Ben de okula başlamıştım. Okula annem bırakırdı. Dönüşte komşumuz Elif teyze beni ve Caner’i okuldan alırdı. Hep aynı okullara gittik. Caner’le büyüdük yani. Birbirimize âşık olduk. Çok ama çok büyük aşk bizimkisi. Siz hiç âşık oldunuz mu? Aşk çok güzel bir şey, değil mi?  Ama annem, annem aşkı anlamıyor…  Bir süredir bizi görüştürmüyordu. Hatta onu unutayım diye bana neler yaptı neler. Caner, annem evde yokken geliyor artık. Benim başım çok döner. Düşerim bazen. Annem yalnız çıkarmaz beni pek. Ben evde dikiş dikerim. Okullara sıra örtüsü dikerim, elbise dikerim…” Kadın yeniden dağılmaya başlamıştı.

“Biraz kıt akıllı mı ne? ” dedi Zafer, Hüseyin’in kulağına doğru.

Kadın sinirli bir bakış atınca, Hüseyin, “Komiserime su vereceğim. Siz de ister misiniz? “diye sordu.

Kadının bakışları yumuşadı. Olur, anlamında başını salladı.

Hüseyin kesinlikle insan idare etmeyi biliyor, diye düşünüyordu Zafer.

“Anneniz sizi görüştürmüyordu demek. Elif hanım? O razı mıydı ilişkinize?”

“Elif teyze… O taşındı çoktan. Görmüyoruz ki artık onu hiç. Ama binadan taşınsalar da Caner, beni görmeye hep geldi. ”

Genç kadın, son cümlesini çocuk gibi şımararak söylemişti. Ayak sesleri duyunca kapıya doğru bakarak sustu. Bu hareketleri kadını garipleştiriyordu ama yaşadığı olayı hala anlatmadığı için ruh halini analiz etmek çok zordu. Saat, sabaha karşı üç olmuştu. Kadının gözleri açılmıştı. İlk gördükleri hali gibi değildi.

Zafer sandalyesini yatağa biraz daha yaklaştırdı. Dirseklerini dizlerinin üzerine yaslayarak öne doğru eğildi, “Bu akşam neler olduğunu iyice merak etmeye başladık. Devam eder misiniz?”

” Caner annem yokken geldi. Odamdaydık. Biraz yaramazlık yapıyorduk. Anlayın işte…” Kadın birden panikle ellerini sallayarak,  “Ama sakın yanlış anlamayın. Biz evlenmedik ki daha. Çıplak değildik. ” Utanmış olmalıydı. Yanakları kızardı. Sustu. Kapıya doğru baktı yeniden. Hüseyin, kadına gülümsedi.  “Anlamıyoruz tabi ki. Siz âşıksınız. Biz aşka saygı duyuyoruz.”

“Sonra annem geldi. Caner’le olduğumu anlayınca bana bağırmaya başladı. Kurtul artık şu çocuktan, diye bağırıyordu. Ömrümü çürüttün, diyordu bana. Caner, ben üzülüyorum diye çok üzgündü. Bu kez annemden korkmamıştı, kaçmamıştı.  Gitmek istemiyordu. Başımı okşadı. Eli başımdayken, elimi elinin üstüne koydum. Ona bakıp, gülümsedim.  Annem daha da delirdi. Meyve tabağındaki bıçağı aldı. Sürekli bağırıyordu. Artık söylediklerini dinlemiyordum. Kulaklarımı kapatmıştım. Sonra her şey birden oldu. Annem bıçağı sallayıp duruyordu. Durması için elimi uzattım. Bıçak elimi kesti. Kandamlalarını görünce Caner, bıçağı annemin elinden aldı. Ve anneme sapladı. Galiba kalbine, annem öldü. Caner koşarak çıktı odadan, arkasına seslendim ama dinlemedi gitti. Ama ben biliyorum,  Caner istemedi, öldürmeyi istemedi ki…”

O dakikaya kadar kendini tutmayı başarmış genç kadının sinirleri boşandı. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Elleri titriyor, bandajların arasından görünen ince parmakları bükülüyordu. Hüseyin Komiser hemşireye haber verdi. Kadına bir doz daha sakinleştirici verdiler. Zafer odadan çıkarken kadının kendi kendine mırıldandığını duydu.

“Gel artık sevgilim.”

 

Hastanenin sessiz koridorundaki banklardan birine oturdular.  Odada yatmakta olan kadını bir süre daha konuşturamayacaklarını biliyorlardı. Kadının anlattıklarından bir şey çıkarmak mümkün değildi aslında. Ne bir isim ne de adres ellerinde hiçbir şey yoktu. Koskoca bir şehirde Caner ve Elif adında ana oğul mu arayacaklardı?

İki komiser hastane kantininden kendilerine birer çayı yeni almıştı ki hastane polisi koşarak geldi. Doktorun onlarla konuşmak istediğini söyledi. Doktor, Ömer Muslu’nun anlattıkları, genç kadının halini açıklar nitelikteydi.

” Kadının titreme, sallanma gibi davranışları dikkatimi çektiği için kan tahlilinde farklı bulgulara da bakılmasını istemiştim. Tahlil sonuçları geldi. Kadının kanında Antipsikotik ilaçlara ait bulgular var. Psikolojik tedavi görüyor olduğunu tahmin ediyorum. Ama tabi ki hastalığının boyutu hakkında şimdilik bir şey diyemeyiz. Uzmanla görüştürmek doğru olur. Bugün için hastayı  daha fazla yormanızı istemeyiz.”

Kadının bir tedavi geçmişi olması küçük bir ipucu olabilirdi. Eğer ki üstü başı kan içinde olmasaydı, cinayeti hayal ettiği bile düşünülebilirdi ama kıyafetteki kandamlalarının açısı, sıçramaların şekli şüpheye yer bırakmıyordu. Ortada ismi ve yeri bilinmeyen bir maktul vardı. Psikolojik tedavi gördüğü kesin bir şahit, adının Caner olduğunu söylediği kaçak bir zanlıyı işaret ediyordu. Bunun dışındaki her şey bulanıktı. Ama şahidin zihni daha fazla bulanıktı.

Zafer, “Ne tuhaf bir kadındı.  Merkeze yürüyerek geldiğine göre yakınlarda oturuyor olmalı. Kadının kendisine gelmesini beklemek yerine civarı dolaşsak mı? ” dedi.

Günün ilk ışıkları ile aydınlanmaya başlayan şehrin sokaklarında amaçsızca birkaç tur attıktan sonra Derya Çorbacısı’nda birer çorba içtiler. Gün içinde kuş cıvıltılarının duyulabildiği tek vaktin tadını çıkarmak ister gibi sessizce oturdular.

Hüseyin, kadını taklit eder gibi, “Aşk güzel şey, siz hiç âşık oldunuz mu amirim?”diye sorunca Zafer, güldü. “Aşk güzel şey tabii ama sadece başlarda, sonra adamı katil edecek kadar belalı bir şey baksana.” dedi.

Hüseyin tam da ilk aşkını anlatmaya başlayacaktı ki Zafer’in telefonu çaldı.

Genç kadının gittiği polis merkezine yakın bir yerden yapılan bir ihbara giden ekipler, kırklı yaşlarında bir kadının cansız bedenine ulaşmışlardı. Zafer ve Hüseyin olay yerine ulaştıklarında sabahın ilk ışıkları ile aydınlanan evin kendi olay mahalleri olduğunu anında anladılar. Genç kadın ve maktulün gülümserken çekilmiş bir fotoğrafı onları selamlıyordu.

Olay yeri ekibi arı gibi çalışıyordu. Ev oldukça sıradan bir haldeydi. Mutfak tezgâhında duran bir bardak dışında aşırı düzenli bile denilebilirdi. Maktulün bir kan gölünün ortasında, cansız bir şekilde yattığı odada, köşede bir dikiş makinesi vardı. Dikiş makinesinin çaprazında bir yatak, bir dolap ve yatağın yanında duran komodin, komodinin üstünde bir meyve tabağı dışında odada eşya yoktu.

Olay Yeri ekibinden Ali, kaleminin ısırarak ezdiği arka tarafı ile bonenin üzerinden kafasını kaşır gibi yaptı. Elindeki not defterine bakmadan, “Maktulün adı Mevlüde Eroğlu. Bir tekstil fabrikasında çalışıyormuş. 49 yaşında. Kızıyla birlikte yaşıyormuş. Kızının adı Yasemin Eroğlu. Olayı açıklayacak pek bir şey yok komiserim. Maktul kalbine tek bıçak darbesi almış. Odada boğuşma izleri yok. Cinayet aleti olay yerinde değildi. Ama bana verilen bilgiye göre sizdeymiş. İstettik. Gelmek üzeredir. Hastaneye de bir memur yolladık, kızın parmak izlerini alması için. Bıçağı inceler incelemez mesaj atarım. Maktulü gördünüz. Bizlik pek bir şey yok gibi. İhbarı yapan bey yan dairede oturuyormuş. Şimdi koridorda gördüm. Çocuklar son kontrollerini yapıyorlar. Biz toplanalım artık.”dedi.

Zafer, ihbarı yapan yaşlı adamın parmaklarının ucunda sönmüş sigarasını elinden alıp, attı. Adama kendini tanıttı.  “Siz de mi bu binada oturuyorsunuz?”diye sordu.

Yaşlı adam yeniden bir sigara yaktı. “Otuz iki yıldır.”

“ Burada oturanları tanıyorsunuzdur o halde.”

Yaşlı adam sigaradan derin bir nefes aldı. “Mevlüde hanımlar benden on yıl sonra gelmişlerdi. Hanımım rahmetli onları çok severdi. Zavallı kız. Yasemin’in bunu yapacağını hiç tahmin etmezdim,”dedi.

Zafer, düzeltmek ister bir ses tonuyla, “Sevgilisi Caner’in yaptığını söylüyor. Siz o genci tanır mısınız? O ve annesi Elif Hanım da burada oturmuşlar,”dedi.

Yaşlı adam gözlerini açtı ve başını şaşkınlıkla iki yana sallamaya başladı.

” Caner mi? Sevgili mi? Ne diyorsunuz Komiser Bey?” dedi.

” Bize anlatılanı söylüyorum sadece. Siz bana şu Caner’den bahsetseniz.”

“Caner olamaz beyoğlum. Mümkün değil. O çocuk öleli neredeyse on beş yıl olmuştur.”

Şaşırma sırası Zafer’e gelmişti. Zafer yaşlı adamın koluna girdi. Olay yeri ekibi ile konuşmakta olan Hüseyin’e seslendikten sonra, “Amca gel bir oturalım da bildiklerini bize baştan bir anlat bakalım.”dedi.

Yaşlı adam bir bacağını sürükleyerek bir koltuğa ilişti. Ellerini iki yana açıp,”Ne anlatayım bilemedim ki ben,”dedi.

Hüseyin sosyal becerisini devreye sokma vaktinin geldiğini anlamıştı.

“İnsanın bunca zaman komşuluk ettiği birini kaybetmesi zor bir şey olmalı. Bize önce Mevlüde Hanım ve kızı Yasemin’den bahsedebilirsiniz. Nasıl insanlardı? Caner’in ölümünü anlatabilirsiniz. Sanki hepsinin bağlantısı var gibi. ”

“Mevlüde Hanım kocasını yeni kaybetmişti buraya taşındıklarında. Yalnızlık ne zor şeymiş Komiserim. Ben eşimi kaybedeli daha iki yıl dolmadı ama her gün dua ediyorum Allah’a, alsın canımı diye. O kadıncağız neler çekti yıllarca. Çalıştı, çabaladı ele güne muhtaç olmadan yaşayıp gidiyorlardı.  Caner oğlumuzun ölümü çok acı vermişti hepimize. Elif Hanım ile Tahir Bey’in tek çocuklarıydı.  Elif Hanım, Mevlüde bacım çalışmaya gittiğinde Yasemin’e de bakardı. Caner’le kardeş gibi büyüttüler çocukları. Orta okuldalardı galiba olay olduğunda. Okuldan dönerlerken freni patlayan bir kamyon, okuldan çıkan çocukların arasına daldı dediler. Caner kamyonun altında kalmış, orada ölüvermiş çocuk. Yasemin kızımızın gözlerinin önünde olmuş her şey.  Toparlayamadı kız kendini. İçine kapandı. Okumadı da. Yıllardır evden pek çıktığını görmedik. Hanımım hasta o kız, derdi. Ama kimseye zararı yoktu anasından başka. Bazen kavga ettiklerini duyardık. Neden bilmeyiz tabii. Mevlüde Hanım anlatmaz, derdi benim hanım. Kızıyla ilgili kimseyi konuşturmaz, derdi. Hastalığı tam olarak ne ben bilmem. Akşam bağrıştılar biraz duydum. Sonra kesildiydi sesleri. Ama sabah camiye çıkarken kapılarını açık görünce tedirgin oldum. Hırsız girdi sandım amirim. Ben başka şey bilmem. ”

“Tartışma sırasında başka birinin sesini duydunuz mu? Bir erkek sesi mesela.”

“Yok, beyoğlum. Ne dedikleri anlaşılmıyordu zaten, ana-kız bağrışıyordu sadece. Hem ne dediklerini dinlemedim de, ayıptır.”

Yaşlı adam perişan haldeydi. Yanına bir polis memuru verip, evine yolladılar.

Hüseyin, “Bu Caner, o Caner değilse bizim katil kim amirim? Kadının anlattığı, annenin istemediği sevgili… Kadın kendine gelip, adam akıllı konuşmazsa işimiz iş.”

” O kadını adamakıllı konuşturabileceğinizi pek sanmıyorum komiserim. Kadının aklına güvenmeyin, maalesef kendisi şizofren. İlaçlarını şimdi banyoda buldu bizim çocuklar. Doktorunun kartı da annesinin cüzdanından çıktı. Doktorun adı, Salim Kılıç. Kendisinden daha sağlıklı bilgileri alırsınız sanırım ama ilaçlar bana ağır bir tedavi gördüğünü söylemeye yetti. Odada başka birine ait bulguya rastlamadığımızı da belirteyim.  “

Olay yeri ekibinden Ali’nin  elinde bir delil poşetiyle yanlarında durduğunu gördüklerinde, ikisi de ne kadar dalgın ve yorgun olduklarını fark ettiler.

Olay yerinden ayrıldıktan sonra, aslında kendi mesailerinin bitmiş olmasına aldırış etmeden, mesaisinin başladığını düşündükleri doktoru aradılar. Doktoruna göre, Yasemin; uysal ve annesine çok bağlı bir hastaydı. Hastalığında genlerin de etkisi vardı. Çünkü babası da şizofreni sebebiyle intihar etmişti. Yasemin de ölen arkadaşının hayaline saplanıp kalmıştı. Aslında hiç şiddet eğilimleri göstermiyordu. Eve giren herhangi birini de Caner sanmış olabilirdi. Doktorun hastası hakkında anlattıkları kadının tüm garipliklerini açıklar nitelikteydi. Ama hâlâ katili açıklamıyordu.

Yoldayken Ali’den gelen mesaj, bıçakta annesi ve Yasemin’inkiler dışında parmak izi olmadığını bildiriyordu.

Deliller ve komşunun ifadesi de Yasemin’i işaret ediyordu. Akli dengesi yerinde olmadığı için, resmiyette Yasemin’in artık ne bir şahit, ne de zanlı sayılmayacağını, suçlu olsa bile yargılanmasının mümkün olmadığını bilmelerine rağmen yeniden hastaneye döndüler.

Yasemin, yatakta oturuyor, karşısında duran sandalyeye bakıp gülümsüyordu. Zafer ve Hüseyin’in geldiğini fark edince, dönüp yeniden boş sandalyeye doğru konuşmaya başladı. Bu konuşma olayın nasıl sonuçlanacağını belli etmeye yetti.

“Bak sevgilim, bunlar sana anlattığım polisler. Onlara annemi istemeden bıçakladığını anlat lütfen. Ben seni affettim, onlar da affedecektir.  Onlar aşka inanıyorlar…” dedi çocuklar gibi kıkırdayarak.

Zafer, zavallı kıza bakıp, başını sallasa da aklından geçen, “Aşka inanmayacak kadar büyümüştük ya neyse,” oldu.

 

Funda Menekşe şubat 2018

Esrarengiz Hikayeler: Küçük Sır 🔊🎧

Kendisine aşık olan adam yerine başka birini sevmek öldürülmek için sebep olabilir miydi? Kıskançlık duygusu ne kadar ileri gitmeye sebep olabilirdi? Kalbine aldığı tek bıçak darbesi bir intikam cinayetinin izlerini taşısa da, gerçek hiç de sanıldığı gibi değildi…

Komiser Ahmet arazide yatan genç kızın yanına ürkerek yaklaştı. Eline doğan bu kız çocuğu hayatının baharında vahşice öldürülmüştü. Küçük kasabalarında böylesi bir vahşete daha önce hiç şahit olmamıştı. Kızın beyaz elbisesi ay ışığında bile kendini kanından kırmızıya boyanmış olarak duruyordu. Otogara yakın bu boş arazide hiç mi kimse onun çığlıklarını duymamıştı? Ağustos ayının son günlerini yaşadıkları bu günlerde kasabaları oldukça kalabalıktı. Genç kıza yaklaştı. Duygularını kontrol etmekte zorlanıyordu. Elindeki feneri kızın dehşetle açılmış gözlerine doğrulttu. Yüzünde oluşan şaşkınlık öylece donup kalmıştı. Nabzının atmadığını bildiği halde bir umut elini uzatarak baktı. Kızın bedeni soğumaya başlamıştı. Oysa hava nefes alamayacak kadar sıcaktı. Katil kızın göğüs bölümünü muhtemelen bir bıçak ile yarmış ve kalbinin bulunduğu yere oldukça zarar vermişti. Etrafa bakmaya başladı. Kız burada öldürülmüştü. Arazide bulunan otlar hafifce ezilmiş, yan yatmıştı. Kızın etrafını dikkatlice araştırmaya başladı. Cinayet silahı ortalarda görünmüyordu fakat bu burada olmadığı anlamına gelmiyordu. Savcıyı aradı. Gecenin bir yarısı uykudan kaldırdığı kadının huysuzluğu hissedilmeyecek cinsten değildi. Kayıp kızın babası emniyete geldiğinde böyle bir şeyle karşılaşacağı aklının uçundan bile geçmemişti. Bu sakin ve herkesin birbirini tanıdığı sahil kasabasında en fazla gençler alkolün etkisiyle asayişi bozar onları da tanıdığı için nasihat verip evlerine gönderirdi. Olay Yeri İnceleme sarı şeritleri çekmiş savcının gelmesini bekliyordu. Komiser Ahmet iki adım kenara çekilip kızın bulunduğu konuma odaklandı. Kaldırımdan yedi sekiz metre ileride olan kurban ile yazlık evlerin arasında oldukça fazla mesafe vardı. Bu arazi kasabaya giden kestirme yollardan bir tanesiydi. Eğer kurban çığlık atsaydı, mutlaka birileri duyardı demek ki bağırmamıştı. Kaldırımdan araziye doğru yürümeye mi karar vermişti yoksa tanıdığı katili ona eşlik ederken beklenmedik bir anda mı ilk darbeyi yemişti? Vücudunda görünen en kanlı yer kalp bölgesiydi. İlk darbeyi buraya mı almıştı? Başka yaraları var mıydı? Uzun elbisesi bacaklarından yukarı doğru hafifçe sıyrılmış, saçları dağılmıştı. Kollarının biri bedeninin altında kalmış, diğeri ise hafif kıvrık olarak yana doğru açılmıştı. Eli yumruk şeklinde kalmıştı. Kurbanın bir metre kadar ilerisinde duran cep telefonu çalmaya başlayınca, orada bulunan herkes işbirliği yapmışçasına telefona odaklanmıştı. Komiser Ahmet, telefona yaklaşıp arayanın ismini okuyunca nefesini tuttuğunu fark etmeden ekrana kilitledi. “Gençlik” yazısının ne anlama geldiğini bu kasabada yaşayan herkes kadar kendisi de biliyordu. Bu manzaraya daha fazla tahammül edemedi ve akıtmamak için uğraştığı gözyaşlarını serbest bırakarak, savcının yanına doğru gelişini izlemeye başladı…

Kıskançlık ve İntikam dolu bu esrarengiz hikayede  gördüğünüz gerçekler sizi yanıltacak, katili tekrar sorgulayacaksınız.

Ege’nin incisi olan bu küçük sahil kasabasında gün sabaha kavuşmuş, güneş tüm ihtişamı ile kasabayı yarım ay şeklinde saran denizin üzerine altın rengini hafif dalgaların üzerinde sergiliyordu. Ağustos ayının tüm güzellikleri kasabalarını sarmalamış, insanlar ile dolup taşmıştı. Balıkçılar ekmek teknelerinin bulunduğu küçücük koyda, gece balıktan dönmenin keyfi ile ağlarını onarıyor, teknelerini temizliyorlardı. Kasabanın birinci geçim kaynağı olan deniz dün gece hepsine bereketli davranmış ve taze balıklar tüm Ege şehirlerine sofralara koyulmak üzere yola çıkmışlardı. Aslı sahil boyu yürürken, kasabanın en güzel kızı olduğunun bilinci ile adım atıyor, ellerinde büyüdüğü balıkçılarla selamlaşıyordu. Denizin mis gibi kokusunu içine çekip, sahilin karşı tarafını süsleyen ağaçlara; sanki bir ressamın fırçasının renkleri karıştırması ile oluşan yeşilin her tonundaki ağaçların taze kokusu da deniz kokusuna eşlik ediyor ve içini büyük bir mutlulukla dolduruyordu. Arnavut kaldırımlı sahil yolunu yürürken başka hiçbir yerde yaşayamayacağını düşünerek babasının küçük balıkçı teknesine doğru yürüyüşünü sürdürüyordu. Yolunun üstünde karşılaştığı balıkçılar onu adeta göz hapsinde tutup üzerine kem gözlerin çevrilmesine izin vermeyecek kadar değer veriyorlardı. Hepsinin çocukları vardı ama Aslı başkaydı. O tüm canlılara değer verir herkesin yardımına koşardı. Bitirdiği mesleğine atanamayan sayısız öğretmenden bir tanesiydi. Babası Fatih Bey ve annesi Birsen Hanım üzülseler de ona çok belli etmemeye çalışarak bu konu hakkında da fazla konuşmazlardı. Biricik evlatlarının üzülmesine asla gönülleri razı olmazdı. Aslı yirmi beş yaşına gelmişti. Ufak tefek gönül ilişkileri olduysa da gönlünün efendisine henüz rastlayamamıştı. Günlerini kasabanın okulunda anasınıfı öğretmenine yardım ederek geçiriyordu. Şimdi yaz dönemi olduğu için çocuklarla, iki katlı evlerinin bahçesinde bulunan sedirin üstünde, asmanın gölgelendirdiği çardakta, resimler yaparak, onlara masallar okuyarak geçiriyordu. Tüm bunların yanı sıra güne her sabah babasını ziyaret ettikten sonra başlardı. Yürümeye başladığı yıldan beri ne yağmur, ne sıcak, ne de fırtınalar onu durduramamıştı. Babasının yanına geldiğinde komşuları Bekir amcanın da babası ile ağ ördüğünü görerek,

“Gençlik, kolay gelsin bakıyorum bugün her zamankinden daha erken başlamışsınız işe. Size börek getirdim. Çayınız hazır mı? Yoksa geç mi kaldım,” diyerek gülümsedi. Babası ise onun kendisine takılmasından çok hoşlanır, bıyık altından gülerken ciddi bir ses tonu ile cevap vermeye çalışırdı ama bu durumun gerçek olmadığını tüm kasaba bilir baba ve kızın arasındaki konuşmalar hoşlarına giderdi. Ne de olsa ataerkil bir toplumduk ve kız çocukları öyle anne ve babayla laubali bir şekilde konuşamazdı. Ama Aslı, küçüklüğünden beri babasına böyle hitap ettiği için onu kimse yadırgamazdı. Fatih Bey bu sıfatı nasıl aldığını bildiği içinde çok mutlu olurdu. Aslı beş  altı yaşlarındayken dedesi vefat etmiş bunu bir türlü kabul edememişti. O akşam babası onu yatırırken, dedesinin neden öldüğünü sormuş, seksen iki yaşında sağlıklı olan dedesinin yaşlandığını söyleyen Fatih Beye genç kalmasını, yaşlanmamasını söyleyerek kendisine gençlik diye hitap edeceğini söylemiş, babası ise çocukluğuna verip kabul etmişti. O günden sonra Aslı babasına bir daha baba dememiş çocuk kalbinde ona bu şekilde hitap ederse hep genç kalacağını düşünerek seslenmişti. Toplum içinde olmadıkları sürece Fatih Bey onun için gençlikti. Babası da bu durumdan rahatsız olduğunu hiç dile getirmemiş hatta her seferinde bıyık altından kızına gülümseyerek karşılık vermişti. Aralarındaki bu iletişim bağlarını daha da güçlendiriyor birbirlerine olan sevgileri her daim gözlerinden okunuyordu. Getirdiği börekleri bırakıp, onlara kolaylıklar dileyip yanlarından eve doğru gitmek için ayrıldı. Sahil yolunda sabahın keyfini çıkarmak için yolunun üzerinde bulunan banklardan birine oturdu. [bctt tweet=”Gözlerini kapatıp, denizin engin maviliğinin nerelere kadar uzandığını düşünmeye çalıştı. Denizin olmadığı bir yerde yaşamanın kendisi için ne kadar korkutucu olduğunu düşünmek ürpermesine sebep oldu. ” username=”dedektifdergi”]Bir müddet öyle oturduktan sonra eve gitmek için ayağa kalktı. Tam dönüp yoluna gidecekti ki, karşısında kendisine bakan esmer delikanlı ile göz göze gelince tüm vücudu garip bir titreşim hissederek ona tepki verdi. Delikanlının ne zamandan beri orada olduğunu ve bu kasabadan olmadığını düşününce utandı. Adım atmaya kalktığında ise delikanlı,

“Benim adım Seyit. Buraya tatile geldim. Sizi bu kadar keyifle denizi seyrederken görünce, ne düşündüğünüzü merak etmedim desem yalan olur,” diyerek elini uzattı. Aslı bir an utandıysa da belli olmamasını dileyerek,

“Uçsuz bucaksız oluşunu düşünüyordum. Size iyi tatiller diliyorum,” diyerek delikanlının yanından geçmek istediyse de bunu başaramadı. Sebebi ise Seyit’in tam önünde duruyor olmasıydı.

“İsminizi söylemediniz.”

“Söylemek zorunda olduğumu zannetmiyorum,” dediği anda çocukluğundan beri kendisine ilgisi olan Davut’un sesi ile bir adım geri çekilip bankın arka tarafına geçti. Davut öfke dolu bakışlarını bir kendisine bir Seyit’e çeviriyordu.

“Aslı, bu zibidi seni rahatsız mı ediyor?”

“Hayır, Davut. Tatile gelmiş bana kasaba hakkında bir şeyler soruyordu. Zaten ben de gidiyordum,” deyip cevabını beklemeden kalbi ağzında çarpıyormuşçasına hızla yürümeye başladı. Cesaret edip arkasına bakamadı. Davut’un kendisine olan ilgisini biliyordu. Kabul etmediği halde annesini göndererek işi resmiyete dökmek istemiş, babası ise kendisinin Davut ile hiçbir şekilde evlenmeyeceğini bildiği için kibarca bu teklifi geri çevirmişti. Fakat bu durum Davut’u yıldırmamış, her bulduğu fırsatta kendisini rahatsız etmeye başlamıştı. Aslı her ne kadar onun anlamsız kıskançlıklarını ciddiye almasa da içten içe Davut’tan korkuyor, bu durumdan kimseye bahsetmiyordu. Eve gelir gelmez üzerini değiştirdi. Arkadaşı Elif’in yanına gidecekti. Biraz önce karşılaştığı Seyit ise aklının bir kenarına girmiş, bir çivi gibi sürekli kendini hatırlatıyordu. Aynanın karşısında giymiş olduğu beyaz elbisesine baktıktan sonra,  kahverengi dalgalı saçlarını atkuyruğu şeklinde toplayıp eline aldığı rimeli iri ela gözlerini çevreleyen kirpiklerine sürdü. Bunu yaparken gamzeli yanaklarının kızardığını görünce kendi kendine utandı. Makyaj yapmayı sevmezdi ve şu an yaptığını çok anlamsız bulduysa da Elif’in yanına giderken Seyit ile karşılaşma ihtimalini düşünerek yaptığını kendine itiraf ederken, ayna daki yansımasına gülümsemeden edemedi. Bir kez gördüğü ve sadece adını bildiği bu delikanlı onu neden bu kadar etkilemişti ki. Biraz uzun olan siyah saçları ve siyah gözlerini düşününce kalp atışları hızlandı. Belirgin elmacık kemikleri ve yüzüne gülünce yerleşen muzip bakış, kendine olan özgüvenini temsil ediyor gibiydi. Aslı bu düşünceleri zihninden göndermeye çalışsa da başarılı olamamıştı. Yatağının üzerinde duran cep telefonunu ve fotoğraf çekmeye çocukluğundan beri özel ilgisi olduğu için fotoğraf makinesini de boynuna asarak odasından çıktı. Annesi Birsen Hanım bahçeye oturmuş, taze fasulye ayıklıyordu. Kızını görünce,

“Aslı nereye gidiyorsun kuzum, sabah sabah?” diye sordu.

“Elif’i ziyaret edeceğime dün söz vermiştim anne onun yanına gidiyorum.”

“İyi de kuzum Elif şu an iştedir, sana ayıracak zamanı var mıymış ki?”

“Tabi ki var anne. Sonuçta kendi otelleri! Hem Elif’in abisi Murat bana ne zaman istersem gidebileceğimi söylemişti.”

“Bak kızım, Elif’i çok seviyorum fakat Murat hakkında söylenenler hiç iç acıcı değil. Dikkatli ol annem.”

“Ah benim güzel annem, sen takılma bu konulara. Hem Murat ile birlikte büyüdük, sen gerçekten onun yasa dışı işler yaptığına inanıyor musun?”

“İnanmak istemiyorum fakat baban onun gece sandal ile birkaç kez koydan açıldığını görmüş. Belki dediğin gibidir ama balıkçılar onun hakkında iyi şeyler söylemiyorlar. Hatta insan kaçakçılığı yaptığına dair söylentiler var. Aman kuzum ne yaparsa yapsın sen sadece dikkatli ol.”

“Seni duyan da beni on yaşında zanneder annelerin bir tanesi. İçin rahat olsun dikkat ederim. Telefonum yanımda istediğin zaman bana ulaşabilirsin. Ben akşamüzeri dönerim,” deyip bahçe kapısından çıktı. Kasabanın çarşısına geldiğinde bir grup turistin meydandan sahilde bulunan kaleye doğru yürüdüklerini görünce birden heyecanlandı. Hemen fotoğraf makinasını çıkarıp onların yüzlerinde oluşan mimikleri çekmeye başladı. Genci, yaşlısı, çocuğu olan bu gruba kasabanın rehberi Funda öncülük ediyordu. Çoğunluğu yabancı olan bu insanların içinde birkaç yerli turist de vardı. Aslı kaleye doğru giden grubun önüne çıkmak için sahil yolunun ters istikametine doğru yol almaya başladı. Yarım ay şeklinde kasabayı saran sahil yolunun tam ortasında bulunan kale, gelen tüm turistlerin ilgisini çekerdi. Aslı gruptan önce kalenin bulunduğu yere yaklaşmış sırtını kaleye vererek, sahile vuran hafif dalgaların ve kayaların arasında yuvalanan yengeçlerin fotoğrafını çekmeye başlamıştı. Martı çığlıkları da ona güzel bir ezgi dinliyormuşçasına eşlik ediyordu. Funda’nın sesi ile yönünü gelenlere çevirdi. [bctt tweet=”Arkasından ona seslenen kişinin sesini duyunca midesinde kanat çırpmaya başlayan kelebekler varmışçasına olduğu yerde kalakaldı.” username=”dedektifdergi”] Ne yapacağına karar veremeden beklemeye başladı. Sesin sahibi önüne gelince, “Benim de bir fotoğrafımı çekmek ister misin? Bak telif filan istemem,” diyerek gülümsedi. Aslı, Seyit’in bu sözleri karşısında gülümsemeden edemedi.

Esrarengiz cinayetlerin çözümlenmediği günler hala devam ediyor…

Seyit ise tekrar elini uzatarak, “Ben Seyit. Sen de artık bana ismini söylesen olmaz mı?” diye sorunca, “Aslı,” diyebildi. Elini heyecanla ona uzattı. Seyit onun elini sanki bir cam bardakmışçasına itina ile tutup “Ne güzel bir isim. Aslı. Her şeyin temeli, gerçeği gibi; Aslı! Hiç bu isimde bir arkadaşım olmamıştı. Tanıştığımıza çok sevindim. Demek fotoğrafçısın? Acaba biraz önce grubun içinde beni de görüp çektin mi?” dedi.

“Sen grubun içinde miydin?” diye sordu Aslı. Yüzü yanıyordu. İçinden Seyit’in bunu fark etmemiş olmasını dileyerek, “Sanırım çekmedim,” dedi.

Seyit, “Desene senin ilgini çekememişim. Bak şimdi çok üzüldüm,” dediyse de gülümsemesini yüzüne oturtturmuştu.

Grup onlara yaklaşmıştı. Aslı, Funda’ya selam verip onlarla beraber kalenin içine girdi. Seyit ise Funda’dan ziyade Aslı’ya odaklanmıştı. Ona sorular soruyor, bilgi almaya çalışıyordu. Kale gezisi bitince, hep beraber dışarı çıktılar. Öğlen yemeği için balık ekmek yemeye gideceklerdi. Aslı’nın telefonu çalınca grubun biraz arkasında kalarak cevap verdi. Arayan Elif’ti. Kendisini merak etmişti, gecikme sebebini soruyordu. Aslı ona hemen bilgi verdi. Turist grubu onların otellerinde kalıyordu. Öğlen yemeğinden sonra geleceğini bildirip telefonu kapattı. Grup tekne gezisine çıkacaktı. Saat daha bir bile olmamıştı. Balık ekmek yemek için Funda’nın babasının işlettiği küçük ama rahat olan lokantaya yöneldiklerinde Seyit gruptan ayrılmış, arkalarında yürüyen Aslı’nın yanında bitivermişti. Kasabaya hayran kaldığını buralarda insanın yaşlanmayacağını anlatıyordu. Aslı’ya dönerek kendinden bahsetmeye başladı.

“Ben bir evin tek çocuğuyum. Bu yıl okulumu bitirdim ve sevmediğim halde babam gibi doktor oldum. Sen buralarda yaşamakla ne kadar şanslı olduğunun farkında mısın? Dün geldiğimden beri kasaba halkına odaklandım hepsi çok mutlu görünüyor. Keşke ben de buralarda yaşasam,” diye bitirdiği cümlelerinde biraz hüzün vardı.

Aslı ise, “Kasabamızda herkes birbirini tanır. Biz büyük bir aile gibiyiz. Kim doğmuş, kim ölmüş, kim aramıza yeni taşınmış, kim gitmiş hepsini bilir ve ailemizden biriymişçesine o anki duruma göre duygulanırız. Gerçekten burada yaşam başkadır. Dışarıdan gelen herkes buraya hayran olur ve sonraki yıllar tekrar tekrar gelir veya yazlık alıp yerleşir.”

Cümlesini bitirmişti ki, Davut’un sesi ile irkildi.

“Aslı, senin ne işin var burada?”

Gözlerinden çıkan öfke tüm grubun ve yaklaşmış oldukları lokantanın içindekilerin dikkatini çekmişti. Aslı, artık bu densize haddini bildirmesi gerektiğini düşünerek, “Sana hesap mı vereceğim, Davut. Sana ne! Benim nerede, ne işim olduğu seni hiç ilgilendirmez,” diyerek lokantaya doğru adım atmıştı ki, Davut onun kolunu tuttu.

“Kendine gel. Elbette sorma hakkım var.”

Bunu derken canını acıtmaya başlamıştı. Aslı kolunu kurtarmak için hamle yaptığında Davut daha da sıkı tutmaya devam etti. Funda’nın babası ve çevredekiler, Davut’a kızı bırakmasını söyledilerse de o Aslı’nın kolunu bırakmamakta direniyordu.

Seyit, tam Davut’un önüne gelip  kızgınlıkla, “Bıraksana kızın kolunu!” diyerek Aslı’nın yanına doğru hamle yaptı. Davut,  bunu bekliyormuşçasına, “Lan zibidi, sen kim oluyorsun da benim sevdiğimi bırakmamı söylüyorsun. Çekil ayağımın altından seni çiğnemeyeyim. O benim anlıyor musun benim!” diyerek Seyit’i itti.

Seyit, sıktığı yumruğunu Davut’un suratına patlattı. Davut artık Aslı’nın kolunu bırakmış, Seyit ile lokantanın tam kapısının önünde yumruk yumruğa girmişti. Esnaf ve balıkçılar yaptıkları işi bırakıp onları ayırmaya koşmuşlar, bunu da başarmışlardı fakat Davut’un öfkesi ne vurduğu ne de yediği yumruklardan yatışmamıştı.

“Seni bir daha Aslı’nın yanında görürsem ölümlerden ölüm beğen anladın mı? O benim! Sen kimin köpeğisin lan?”

Karakoldan gelen Komiser Ahmet’i görünce susmak zorunda kaldı. Ağzında ve burnunda kan vardı. Yere tükürüp, tiksintiyle Seyit’e baktı. Onun da dudağı patlamıştı ama korkmadan Davut’un gözlerinin içine bakıyordu. Komiser Ahmet, Davut  ve esnafla konuşurken, grupla birlikte Seyit ve Aslı da lokantaya girmişlerdi.  Davut’un yüzüne buz getiren Funda, bir yandan da Aslı’ya yardım etmeye çalışıyordu. Aslı olanları zihninde toparlıyor, artık babasının bu konuda bir şeyler yapmasını istemesinin zamanının geldiğini düşünüyordu. Komiser Ahmet yanlarına gelip Seyit’ten Davut adına özür diledi. Ne de olsa oğlunun Aslı’ya olan sevgisini biliyordu. Seyit’e davacı olup olmayacağını sordu. Seyit ise misafir olduğu bu kasabada daha fazla sorun çıkarmamak adına davacı olmayacağını söyledi.

Fakat bu durumun çok geçmeden kendi aleyhine döneceğinden haberi yoktu.

Aslı ortalık yatışır yatışmaz Seyit ile kaldığı otele doğru yürümeye başladı. Elif’e söylediği saati çoktan geçirmişti. Yaz günleri olması sebebi ile henüz akşama çok vardı fakat akşam yemeğinde evde olmayı planlamış, o yüzden de Elif’i görür görmez eve dönmeye karar vermişti. Bugün alışık olduğu günlerden çok farklıydı. Yorulmuştu. Lobide onları karşılayan Elif ve Murat misafirlerinin suratına bakmış fakat bir şey sormamışlardı. Aslı, Seyit ile lobinin sonunda bulunan terasa yürüyüp Ege denizinin mavisini hayranlıkla seyrederken, yanında duran delikanlının nefes alış verişlerini duyuyordu. Seyit ne kadar dil döktüyse de onu eve bırakmasına izin vermemişti. Ona dinlenmesini, yarın tekrar görüşebileceklerini söylemişti. Seyit’in yüzüne bakınca onun gözlerinde kaybolduğunu düşündü. Kalp atışları hızlandı. İçinde adını koyamadığı bir neşe yerleşti.

Seyit’e gülümseyerek, “Sen odana geç, dinlen. Yarın sabah meydanda ki Boyozcu da kahvaltı yapalım olur mu?”

“Olur.”

Seyit, duraksadı. Heyecanlı olduğu şişen sol gözüne ve patlayan dudağına rağmen belli oluyordu. Derin bir nefes aldı ve “Aslı ben seni tanımak istiyorum. Kahvaltıya bunu düşünerek gel,” deyip cevabını beklemeden terastan lobiye döndü ve odasına doğru gitti.

Aslı arkasından bakakalmıştı. Ne kadar süre öylece kaldığını bilemedi. Bu çocukta onu çeken bir şeyler vardı. [bctt tweet=”Kapkaranlık gözlerinde yakamoz kadar parlak bir ışıltı dikkatini çekmiş, şimdiye kadar tattığı tüm duyguların yetersiz olduğuna karar vermişti.” username=”dedektifdergi”] Omuzuna konan bir el ile daldığı düşüncelerden ürkerek sıyrıldı.

Murat, “Korkuttum mu seni Aslı?” diye sordu.

“Yok, hayır dalmışım, geldiğini fark etmedim.”

“Tamam, o zaman. Şimdi Birsen teyzemi arıyorsun ve bu akşam bizimle yemeğe kalacağını söylüyorsun. Bak ne kadar uzun zaman oldu görüşmeyeli. Eski günleri yâd edelim. Lise haylazlıklarımızı analım Olmaz mı?”

“Çok isterdim Murat fakat bugün çok yoruldum. Başka zaman söz! Hem benim hiç haylazlığım yoktu okulu birbirine katan sizdiniz.”

Gülümsedi. “Şimdi biraz Elif’in yanına gideyim,” diyerek vedalaştı. Lobide danışmada duran arkadaşı Elif’in yanına doğru yürümeye başladığında, arkasından onu inceleyen ve rüyalarını bilmeden süslediği Murat’ın şehvet dolu bakışlarını görmedi.

Aslı, Seyit ile bir haftalık tatil sürecinde sürekli görüşerek ona olan duygularını tartmaya çalıştı. Âşık olmuş bu duygularını anne ve babasına açmıştı. Seyit tatilini uzatmış, Aslı ile olan ilişkisini ilerletmeye karar vermişti. Bu küçücük kasabada onları bir arada gören herkes mutluluktan parlayan gözlerindeki ışıltıya şahit olmaktan mutluluk duyuyorlardı. Davut ise son vukuatından sonra ortalarda görünmüyor bu ise Aslı’yı tedirgin ediyordu. Elif ve Murat ise onun ilişkisini destekliyor görünüyorlardı. Funda ise Aslı’dan uzak duruyor, bu duruma sebep ne ise, Aslı’nın tüm ısrarlarına rağmen bir şey söylememekte direniyordu. Günler hızla tükeniyordu. Elif’in yaklaşan doğum günü için Aslı şehre inip ona çok sevdiği longplaylardan alacaktı. Seyit ise iki günlüğüne İstanbul’a gideceği için hazırlıklarını tamamlamış akşam otogarda Aslı’dan nasıl ayrılacağının sancısını çekiyordu. Kasabadan hareket edecek son otobüse bilet ayırttırmıştı. Otogara gelen Aslı’ya sarılıp en geç iki gün sonra tekrar geleceğini söyleyerek veda etmişti.  Otobüsün merdivenini çıkarken defalarca binip binmemekte kendisi ile çelişmiş, hostesin sesi ile binmiş ve otogardan çıkana kadar Aslı’ya el sallamıştı. Onu son kez gördüğünü bilmeden gecenin karanlığında ilerleyen otobüsün camına başını yaslayıp yoları izlemeye başlamıştı…

Aslı otogardan henüz dönmemişti. Annesi Birsen Hanım ne kadar belli etmemeye çalışsa da artık tedirginliği artmaya başlamıştı. Cep telefonunu aramış çaldığı halde cevap alamamıştı. Aslı ilk kez telefonuna cevap vermemişti. Gece balığa gidecek olan eşini uyandırıp Aslı’nın hâlâ gelmediğini söyledi.

Fatih Bey, “İyi de hanım hemen telaşa kapılma otele Elif’in veya Funda’nın yanına uğramıştır. Belki telefonun sesini duymamıştır. Ne olacak ki? Herkes sokaklarda. Biliyorsun otogar otele çok yakın. Ama için rahat etmeyecekse Elif’i arayayım,” diyerek yattığı yerden doğrulup telefonuna uzandı.

“İyi de bey, o taraf biraz ıssız. Yalnız gitmesini istemedim hiç. Bak otobüsün kalkışının üzerinden neredeyse bir saat geçti ama Aslı ortada yok. Nasıl telaş etmeyeyim?” dediyse de Fatih Beyin rahatlığını görünce kendini biraz rahatlamış hissetti. Fatih Bey ise kısa konuştuğu telefonu kapatınca, yattığı yerden doğrulup, üzerine bir şeyler giyindi. Birsen Hanım onun yüzünü görünce endişesi daha da artmıştı.

“Bey, ne dedi Elif?”

“Aslı otele uğramamış. Ben de çıkıp bir bakayım. Sen endişelenme. Mutlaka bir yere oturup, biraz nefes almak istemiştir,” dediyse de sesi cılız çıkmıştı. Hemen evden dışarı çıkıp sahil yolundan meydana doğru yürümeye başladı. İnsanlar hala sokaklardaydı. Lokantalar, kafeler hala açıktı. Gördüğü kasabalılara Aslı’yı sordu fakat onu gören olmamıştı. Otogara doğru yürümeye başladı. Bu sokak kasabanın en sakin yerlerinden biriydi. Otogara geldiğinde Seyit’in de orada olduğunu görünce büyük bir şaşkınlık yaşadı. Seyit ise hemen yanına gelerek,

“Fatih Bey, Aslı’nın cep telefonuna ulaşamadım. Ben de yolda inip geri döndüm. Siz neden buradasınız?”

“Ben… Aslı eve dönmeyince merak ettik o yüzden geldim,” diyebildi.

Ayaklarının canı çekiliyormuş gibi tutunacak bir yer aradı fakat bulamadı. Merakla, “Sen son arabaya binmiştin değil mi?” diye sordu.

“Evet, bir saat önce ama Aslı’yı aradım. Eve gitti mi diye merak etmiştim. Cevap vermeyince önce duymamıştır diye düşündüm. Fakat arka arkaya arayıp cevap alamayınca otobüsten inip bu tarafa gelen bir minibüse bindim ve buradayım.”

“Aslı böyle bir şey yapmaz. Kesin başına bir şey geldi,” diyen adam hızla otogardan çıkıp, otele yönlendi. Resepsiyonda duran Elif’e Aslı’yı bugün görüp görmediğini sordu ama cevap olumsuzdu. Fatih Bey de Seyit de ne yapacaklarını bilemediler. Sanki yerlerinde donup kalmışlardı. Fatih Bey, Murat’ı görünce sordu.

“Murat, Aslı’yı gördün mü?”

“Görmedim. Neden soruyorsun Fatih amca?”

“Şimdi zamanım yok, Elif sana anlatsın. Yürü Seyit kasabaya inelim.”

Murat’ın da aralarına katıldığını fark etmeden koşar adım otelden çıktılar. Kasabada kimi görseler Aslı’yı sordular fakat onu gören olmamıştı. Fatih Bey oyalanmanın bir faydası olmayacağını düşünerek polise  gitmeye karar verdi. Karakola geldiğinde çocukluk arkadaşı Komiser Ahmet uyukluyordu. Olayı hemen ona anlattı. Komiser Ahmet, ona sakin olmasını, Aslı’nın gidebileceği her yere bakmasını, kendisinin ise ekip arkadaşları ile otogara gideceğini bildirerek hemen karakoldan çıktı. Önce otogara giden ana caddeyi sonrasında ise tüm kestirme yolları aramaya başladılar. Ekip dağılmış aramalarını sürdürüyordu. Komiser Ahmet ise otel ve otogardan kasabaya giden ve ıssız olan araziye bakmak için o yöne gitmiş, orada Aslı’nın cesedi ile karşılaşmış ve bunun bir kâbus olduğunu düşünmek istemişti. Oysa ki, kurban açık alanda, kanlar içinde, önünde cansız yatıyordu…

Komiser Ahmet, Aslı’yı en son gören ve tanıyan herkesi cinayet şüphelisi olarak karakola toplamıştı. Meslek hayatındaki en zor soruşturmayı yürütüyordu, çünkü oğlu kasaba halkına göre, bu cinayeti işleyecek ilk kişiydi. Yapılan tüm araştırmalara rağmen cinayet silahı bulunmamıştı. Ellerinde Adli Tıp’ın verdiği bilgiler haricinde bir bilgi yoktu. Cinayet silahı yirmi beş santim uzunluğunda bir avcı bıçağıydı. Kendi evinde böyle bir bıçak yoktu fakat oğlunun bu bıçağa ulaşması hiç de zor değildi. Yine Adli Tıp’a göre, cinayeti işleyen kişi solaktı. Bu tanıma oğlu uyuyordu. Aslı’nın vücudunda bulunan kesiklerin çıkış yönü sola kayıktı. Bu da katilin solak olduğuna işaret ediyordu. Komiser Ahmet, oğlunu sorgulaması için en yakın arkadaşına görev vermişti. Bir baba olarak bu soruşturmada tarafsız kalabileceğine kanaat getirmemişti. Aslı’nın avcunda bulunan küçücük bir iplik parçasının araştırması devam ediyordu. Yapılan soruşturmada kimse o gece çığlık duymamıştı. Tüm karakol ekibi, Aslı’nın katilini tanıdığı ve güvendiği konusunda fikir birliği içindeydi. Seyit de şüpheliler arasındaydı fakat onun Aslı’yı öldürmek için bir sebebi yoktu. Soruşturma çok yönlü yapıldığı için, Komiser Ahmet’in gözünde Seyit de bir şüpheliydi, her ne kadar solak bir katil arasalar da.

Aslı tecavüze uğramamıştı. Tırnak aralarında DNA olabilecek bir veriye rastlanmamıştı. Diğer solak şüpheli ise Murat’tı fakat o da ısrarla katilin kendisi olmadığını ve şahidi olduğunu, o akşam otelden hiç ayrılmadığını kanıtlamıştı. Fatih Bey ise otele gittiğinde Murat’ın saçlarının ıslak olduğunu, kızını öldürüp duş almış olabileceğine dair ifade vermişti. Murat’ın şahidi ise kız kardeşi Elif’ti, bu da Komiser Ahmet’e inandırıcı gelmemişti. Otelin lobisindeki kameraları incelemişler ve Murat’ın öğleden sonra lobideki kapıdan çıkıp akşam saatlerinde geri döndüğünü görmüşlerdi. Otelin arka tarafındaki çıkış ise kumsala indiği için orda kamera yoktu. Komiser Ahmet,  Murat’ın oradan çıkıp geri gelmiş olabileceğinden şüphe ediyordu. Hele kız kardeşi Elif, Murat’ın gençlik yıllarından beri Aslı’ya âşık olduğunu söyleyince,  bu durum daha da içinden çıkmaz bir hal almıştı.

Komiser Ahmet, bir şeylerin yerine oturmadığının farkındaydı. Aslı öldürülmüş fakat tecavüze uğramamıştı. Eğer katil onu Seyit ile paylaşmak istemediyse onu öldürmeden önce bu tarz bir eyleme girişebilirdi. Davut ise ısrarla Aslı’nın kendisi ile gecenin o saatinde yürümeyi bırakın yanına bile yaklaştırmayacağını yineleyip duruyordu. Bu ifadeye hak verse de oğlu hâlâ şüpheliydi gözünde. Oturduğu masadan  kalkıp bir ileri bir geri yürümeye başladı. Görmediği neydi? Bütün resme bakıyor fakat ufacık bir ipucunu gözünden kaçırıyordu. Aslı’nın görüştüğü bütün arkadaşlarının ifadesini almıştı. Hiçbiri olanlara inanamıyordu. Yardımcısı, oğlunun kendisiyle görüşmek istediğini bildirince, sorgu odasında bulunan Murat’ın ifadesini almasını söyleyip Davut’un bulunduğu odaya doğru yürümeye başladı. Duyguları o kadar karışıktı ki, Elif’in yanından bir avukat ile geçtiğini bile fark etmedi. Funda’nın sesi ise ona dönmesine sebep olmuştu. Kız o kadar üzgün görünüyordu ki, korkmuş olduğu her halinden belli oluyordu. Ona doğru yaklaştığında, Funda’nın bakışında daha önce hiç görmediği fakat anlamlandıramadığı bir bakış yakaladı. Salise süren bu bakış, ürpermesine sebep oldu. Bu çocukların hepsini doğdukları günden itibaren tanıyordu ama bu bakışı daha önce hiç görmemişti. Funda biraz ürkek biraz da çekinerek, “Ahmet amca eğer izin verirseniz Davut’u görmeye geldim,” dedi.

“Bu şu an imkânsız kızım. Hem onu neden görmek istiyorsun?”

“Şey… Ona onun katil olmadığına inandığımı söylemek için gelmiştim.”

Komiser Ahmet bile kendi oğlu hakkında bu kadar kesin konuşamamıştı. Davut’a ilgisi olan bu kızı, gelin olarak görmek istese de oğlu bunu asla kabul etmemiş, hatta Funda ile tartışmıştı. Şimdi oğlu tarafından hiç değer görmeyen bu kız onun masum olduğunu söylemeye gelmişti. Bulunduğu koridordan gerisin geriye odasına dönerek, Funda’ya kendisini takip etmesini söyleyerek yürümeye başladı. Zihninden geçirdiği düşünceleri ve ipuçlarını sıralamaya çalışıyordu. Katil, en çok kurbanın kalbinin bulunduğu bölgeye zarar vermişti. Bu onun kalpsiz veya sevgiye değer vermediğine dair bir intikam düşüncesi olabilirdi. Boğuşma izi yoktu. Kurban katilini tanıyor hatta onunla yürüyecek kadar güveniyordu. Kurbanın yüzünde ki şaşkınlıktan katilin aniden eyleme geçtiğinin inanmayan ifadesi vardı. Tecavüz yoktu. Katil solaktı. Odaya girer girmez masasında bulunan bir dosyayı Funda’nın beklemediği bir şekilde uzatarak,

“Davut suçunu itiraf etti. Okumak ister misin?” Deyince, Funda sol elini dosyayı almak için uzattı. Elleri titriyordu, üzerindeki gömleğinin kolu yukarı doğru sıyrılmıştı. Komiser Ahmet’in dikkatini çeken ise kolun iç kısmında olan çizikti. Dosyayı masaya geri bırakıp, “Kızım koluna ne oldu?” diye sordu.

Funda soru karşısında afallamış, sanki yarasını yeni görüyormuşçasına anlamsız bir şekilde koluna bakıyordu.

Komiser Ahmet sorusunu tekrarlayınca, “Bilmiyorum” dedi. Sonra, “Şimdi hatırladım annem bahçeden gül toplamamı istemişti sanırım o zaman çizdirmişim. Önemli bir şey değil,” diyerek bakışlarını yere indirdi. Bunu yaparken gömleğinin kolunu öfke ile aşağıya doğru çekti.

Komiser Ahmet bu çiziğin cinayet ile bir ilgisi olabileceğini düşündü. Sonuçta Aslı’nın bulunduğu boş arazide dikenli otlar vardı. Dikkatini tekrar Funda’ya çevirerek,

“Seni Davut ile görüştüremem. Savcılıktan yazı bekliyorum. Nöbetçi mahkemeye çıkacak. Aslı’yı öldürdüğünü itiraf etti,” dedi.

Funda da gözlerini ona dikerek, gerçeklikten uzak bir bakış ile “Bu gerçek olamaz, Davut onu öldürmedi! Yıllardır onun yüzünden acı çekiyordu. Yalan söylüyor Ahmet amca. Anlamıyor musunuz? Yalan söylüyor,” diye bağırmaya başladı.

Komiser Ahmet, olanca sakinliği ile “Neden yalan söylesin? Aslı’ya olan sevdasını hepimiz biliyoruz. Aslı Seyit ile tanışınca kıskanmış ve onu öldürmüş. Kendisi böyle söylüyor,” deyince kızın bütün direnci kırıldı.

Bir bez bebekmişçesine yere çöktü, “Onu Davut değil ben öldürdüm,” dedi.  “Yıllardır Davut ile arama giriyordu. Seyit ile tanışmasına çok sevinmiştim fakat Davut’un onunla yaptığı kavga sırasında ben de oradaydım. Davut ne olursa olsun Aslı’dan vazgeçmeyeceğini söyleyip duruyor, beni görmüyordu. Onu or… ortadan kaldırırsam Davut benim olacaktı. Onu ben öldürdüm. Aptal hiçbir şeyden şüphelenmedi ona otelde işimin yeni bittiğini söyledim oysaki benim tatil günümdü. Benimle yürümeye başladı. Ona kestirmeden gidelim çok geç oldu dediğimde o yolun ıssız olduğunu söyledi ben de onu kışkırtarak yoksa korkuyor musun diye alay ettim. Burası bizim kasabamız burada hiç kimse bize zarar veremez dedim. İnandı. O hep salaktı zaten herkese inanırdı…” Durdu etrafına bakındı.

Soğukkanlılığı Komiser Ahmet’i şaşırtmıştı. Yıllardır tanıyorum dediği, kızı bildiği bu yaratık karşısına geçmiş yaptığı şeytanlığı anlatıyordu.

“O olmasaydı Davut benimdi değil mi Komiser Ahmet amca? O bana kalbini verecekti değil mi?” dediğinde, Komiser Ahmet’i yıllar önce kendi bahçesinde oynayan, Aslı, Funda, Elif, Murat ve oğlu Davut’un dondurma yedikleri bir anıya götürdü. Funda elindeki dondurmayı Davut’a uzatıp şu anki ses tonu ile “Ben sana dondurmamı vereyim büyüyünce de sen bana kalbini ver,” demiş,  bahçedeki büyükler ve çocuklar bu söze gülmüşlerdi…

Herkesin birbirini tanıdığı, güneşin bir başka güzel mavi denize yansıdığı bu küçük sahil kasabası gençlerinin birbirlerine verdiği değeri sorgularken, yeni öyküm olan “Avcı”nın kendine yüklediği misyon sizi düşündürecek…

Hikaye: Sokak Hayvanları İçin Mama 🔊 🎧

Silivri taraflarında zengin insanların oturduğu oldukça lüks bir yazlık siteydi. Yaklaşık yirmi beş adet kendi özel bahçeleri ve içinde özel havuzları olan iki buçuk katlı, beş odalı villalar vardı. Bahçe çitleri yüksek ağaçlardan oluştuğu için hiç bir villa diğerini görmüyordu. Kimsenin kimseyi fazla tanımadığı, bazı sakinlerinin yıllardır oturduğu, bazı villaların da haftalık, aylık, sezonluk kiraya verildiği bu lüks site deniz kıyısında konuşlanmıştı.
Dört kadın ve üç erkek, araçtan teker teker indiler. Villanın anahtarı Kamil’in karısı Mine’nin elindeydi. O önden yürüyüp kapıyı açtı. Emlakçı sözünü tutmuş evi temizletmişti. Aralarında hiç biri çok büyük bavul almamıştı. Hemen hepsinde dört tekerlekli, uçakların kabinlerine sığan ufak valizler vardı. Hava şahaneydi ama kimsenin aklında tatil yapmak, denize girip güneşlenmek yoktu. Bir an evvel denileni yapıp buradan gitmek ve bir daha bu günlerini anmak istemiyorlardı. Kamil, Nezih ve Demir araca gidip devasa köpek maması torbalarını ve büyük kıyma makinasını eve taşıdılar.
“Odalara nasıl yerleşeceğiz?” diye sordu Mine.
Bunun üzerine Demir, “Her şeyden önce banyoyu çok iyi kaplamalıyız. Nerede yatacak olmamızın ne önemi var?” dedi.
Villaya girdikten sonra birbirlerine baktılar. Hepsi çok endişeli görünüyordu.
İlk lafa Kamil girdi. “Bir teklifim var. Bu gece güzel bir çilingir sofrası kuralım, iki kadeh de rakı içelim bahçede. Yarın işe koyuluruz.”
Emine, arkadaşının sözünü kesti. “Olmaz, hiç dikkati çekmememiz lazım. Etrafta komşulara sorduklarında bizim için “bilmem, pek sessiz insanlardı, geldiler, pek evde görmedik herhalde denizdeydiler, sonra da gittiler, zaten o ev hep dönemsel olarak yazlıkçılara kiralanır, gelirler ve giderler” demesi lazım . Bahçede içip dikkati çekemeyiz. Ama isterseniz evin içinde içelim”
Zerrin de arkadaşına hak verdi. “Emine haklı. Evin salonunda sessizce yiyelim yemeğimizi, tamam bir iki kadeh de içeriz.”
Kamil pek ikna olmamakla birlikte, “Yazlıkçı insanlar mangal yaparlar, biz de yapsak fena mı olurdu kardeşim?” dedi ama diğerlerinin umarsamazlığını görünce pek fazla da ısrar etmedi.
Dört odalı villanın her bir odasına yerleştiler. Hepsi de diken üstündeydi. Yapacakları iş sinir bozucuydu.
İstanbul’dan getirdikleri mezeleri salondaki masaya koydular. Rakılarını yudumladılar. Eskiden, hayatlarının altı üstüne gelmeden önce en az ayda bir, birinin evinde toplanıp yer ve içerlerdi. Sohbetlerine doyum olmazdı. Oysa artık konuşamıyor, birbirlerinin yüzüne bakamıyorlardı. Sessizce yediler yemeklerini, sonra el birliği ile sofrayı topladılar. Villanın içi ne çok şıktı ne de çok dökük, sıradan, kimliksiz, kişiliksiz, sürekli değişen kiracıların orta karar zevkine hitap eden sıradan mobilyaları vardı. Dışarısı soğuk olmamakla birlikte çok da sıcak değildi. Yazın bitmesine az kalmıştı.

***

İki villa ötedeki evde oturanlar, yeni kiracıların kim olduğu konusunda en ufak bir fikre bile sahip değillerdi.
Ama yeni kiracılar, iki villa ötede oturanların kim olduğunu çok iyi biliyorlardı. Onların görevi, o evde yaşayan iki kötü insanı ortadan kaldırmaktı. Bu ortadan kaldırma öyle kusursuz olmalıydı ki, hiçbir şey, hatta bedenleri bile bulunmamalıydı. Kendilerine verilen talimat öyleydi.
Plan yapmaları gerekmemişti. Ne yapacakları ve nasıl yapacakları bir askeri mangaya emir verilir gibi anlatılmıştı.
“Çok kolay olacak, merak etmeyin, tereyağından kıl çeker gibi geçecek,” demişti telefondaki ses.
Sabah olduğunda önce evin banyosunu her milimetre karesini kapatacakmış gibi kalın naylonlarla kapladılar. Görevleri gereği arkalarında iz bırakmamak için böyle yaptılar. Sadece gözlerini açıkta bırakan sıvı geçirmez naylon tulumları kimlerin giyeceğini daha önce kararlaştırmışlardı. Üç erkek giyecekti.
Banu, “Haydi, tüm kıyafetlerinizi çıkartın, çırılçıplak kalıp öyle giyin. Biz geri geldiğimizde de gözlüklerinizi takarsınız,” dedi.
Emine ve Nezih’in karısı Zerrin arabaya gidip tekerlekli iskemleleri alıp oturdular. İkisi tekerlekli iskemlede dört kadın önce site içinde dolaştılar. Gerçi fotoğraflara bakarak çalıştıklarından evlerin yerlerini ve denize mesafelerini gayet iyi biliyorlardı. Sonra herkesin denizde olduğu, evin artık orta yaşa gelmiş kızının da yüzmeye gittiği saatte iki villa ötedeki evin kapısını çaldılar.
Yetmişlerinin sonlarında, asık suratlı, yaşlı bir kadınla adam birlikte açtılar kapıyı. Emine, Zerrin, Banu ve Mine karşılarında güler yüzle duruyorlardı.
“Merhaba biz yeni komşularız, size kahve içmeye geldik,” dediler ama karşılarında dikilen ev sahiplerinin bundan memnun olmadığını hemen anladılar. Zaten öyle olacağını da biliyorlardı.
Kadın olanı, “Şimdi müsait değiliz yarın gelseniz çok iyi olur,” diyecekken dört kadın da içeri girip ellerindeki spreyi iki yaşlının yüzüne püskürttüler. Spreyin içindeki özel gazın etkisiyle sersemleyen Aynur ve Hikmet’e köpekleri bayıltan iğne yaptılar. Her ikisini de tekerlekli iskemlelere oturtup geldikleri villaya kimse görmeden geri döndüler. Baygın haldeki ihtiyarları yukarıya, daha önce naylonla kapladıkları banyoya taşıdılar. Kadını çıkartmak kolay olmuştu ama adamda zorlandılar. Bundan sonra yaptıkları ise herhangi bir korku filminde izlerken bile bakamayacakları cinstendi.
Kıyma makinalarının temizlenmesi ve kaplardaki etlerin kedi köpek mamalarıyla karıştırılıp sahildeki başıboş hayvanlara verilmesi birkaç gün sürdü ama sonunda bitti. Hepsi rahat bir nefes aldılar. Görev tamamlanmıştı.

***

Dört kadının kahve içmek bahanesiyle kapıyı çaldıkları günün ilerleyen saatlerinde denizden eve gelen Güliz anne ve babasının evde olmayışına şaşırdı. Genelde ikisinden biri evde olurdu, daha çok da annesi. Babasının küçüklüğünden beri uzun gidişlerine alışmıştı. Ama annesi genelde hep evde olurdu. Sadece bir kez uzunca bir süre hastanede kalmıştı, kan vermişlerdi annesine. Eve gelip yemek hazırladı. Beklemekten sıkılıp uyudu. Ertesi sabah evde kimsenin olmamasına şaşırdı. O gün de gelmedi ne annesi ne babası. Doğduğundan beri hep birlikte olduklarından etrafında annesinin olmaması durumunda ne yapacağını bilemedi. Aslında babasının da olmaması tuhaftı. Son yıllarda her ikisi de hep evde olurdu. Ve hep ona emrederlerdi.

“Güliz mutfaktan su getir!”
“Güliz evi temizle, iyi temizle!”
“Güliz çamaşır yıka!”
“Güliz ütü yap!”
“Güliz çabuk gel!”
“Güliz bakkala git!”
“Güliz çok oyalanma!”
“Güliz televizyon izleme toz al!”
“Güliz kitap okuma gel sırtımı ov!”
“Güliz nerede kaldın Allahın belası!”
“Güliz yatağıma gel!”
“Güliz memelerini aç!”
“Güliz odama çık soyun, beni bekle!”
“Güliz bıktım senden!”
“Güliz aç bacaklarını!”
“Güliz kasma kendini!”
“Güliz ver babana kendini!”
“Güliz orospusun sen, ahlaksızsın sen’”
“Güliz markete git!”

Son kırk sekiz saattir ilk kez bu cümleleri duymadan yaşamak garipti ama çok da güzeldi onun için.
Yemek yapmadı önceleri, dolaptan atıştırdı. Anne ve babasını merak ediyordu ama geri gelmelerini de istemiyordu. Sanki böyle mutluydu. “Peki ya bir daha gelmezlerse?” diye içinden geçirdi. Bunu düşünmek bile onu mutlu etmişti. Annesinin cüzdanından para alıp alışverişe gitti. Etraftaki esnaf onun tek başına alışverişe gelmesine hiç şaşırmadı, zaten hep o yapardı bu işleri. Esnafın bilmediği ise annesinin cüzdanından para aldığı olmuştu. Yastık altındaki cüzdanından verirdi paraları hep Güliz’e ve evlatlığı bunun yerini bilmez sanırdı. Oysa o bunu hep bilirdi ama bilmezden gelirdi. Hayatı konuşmamakla geçmişti. “Acaba nereye gitmişlerdi, belki de onu terk etmişlerdi?” diye sorular sordu kendi kendine. En sonunda polise haber vermesi gerektiğini düşündü ve polisi aradı. “Ailem kayboldu, evde yoklar,” dedi.

Hikaye – suç ortakları

Şubat ayı, bu sene sevgililere kıyak yapmamıştı. Yoğun kar yağışlı ve kutup soğukları ile geçen Ocak, tüm sağanakları adeta Şubat’a saklamıştı. Ayın on dördünde, tam da sevgililer gününün ortasında başlayan yağmur, aralıksız devam ediyordu. Yağmur romantizminin popüler olduğu, bu sene için söylenemezdi.

Ekibin romantik erkeği Efe, karısı Hilal ile birlikte evliliklerinin ilk sevgililer gününü geçirmek üzere Ağva’da bir otel rezervasyonu yaptırdıysa da hava muhalefeti nedeni ile güzergâhını Maltepe’ye çevirmişti.  Burak ise evde kalmış kızlarla kankalık seviyesini ilerletmiş, geceyi Emre’nin tahminine göre pijama partisinde geçirecekti.

Salondaki tekli koltukta oturmuş, cama vuran yağmur damlalarını seyretmiyordu Emre. Sokak lambası altına serdiği anılarının yansımasına bakıyordu.  Efe, karşısındaydı. Tam da o sokak lambasının altına şu an üzerinde oturduğu koltuğu koymuş, sigarasını tüttürüyordu. Spotçulardan ucuza düşürdükleri koltuğu çarşıdan apartman önüne kadar, Burak ile birlikte taşımışlardı. Oldukça yorulmuş ve en büyük problemi çözüme kavuşturmak için hararetli bir tartışma yapıyorlardı. “Koltuğu eve kim çıkaracak?” Dolambaçlı ve dar apartman merdivenleri, iki kişinin birlikte bu işi yapmasına müsaade etmiyordu. Acemi iki kişinin! Koltukta sigarası keyfi yapan Efe’nin aklındaysa bir isim vardı. Emre!

Koltuk taşımak gibi Emre’nin nazarında lüzumsuz bir işe davet, dev adam tarafından takdir görmezdi. Mahallenin gençleri ile basketbol oynamaya gitmişti ve en az iki saatten önce gelmeyecekti.  Kana Davet hesaplaşmasının üzerindense bir buçuk yıl geçmişti neredeyse. Emre’yi en hızlı şekilde eve getirmenin yolu, damardan vurmaktan geçiyordu.

Telaşlı bir sesle Emre’yi aramıştı Efe.

“Emre!”

Basketbol oynayan arkadaşı, telefona soluk soluğa cevap vermişti.

“Ne oldu Efe?”

Oyununa iyi hazırlanan Efe, yorgunluğunun da verdiği bitkin ses tonu ile devam etmişti.

“Abi sanırım bir sıkıntı var! Evin önünde bir mektup bulduk!”

O anı dün gibi hatırlıyordu Emre. Bekir KIRMIZIHAN’ı tam da alnının ortasından vurmuş, üstelik kendi de yaralanmıştı. Aradan bir hayli vakit geçmiş olsa da, böyle bir detay ihmale gelemezdi. Bekir’in bir intikam varisi olduğu düşüncesi ile arkadaşına cevap vermeden koşmaya başlamıştı. Aklı, arkadaşlarının başına gelebilecek yeni bir tehlikedeydi.

Bülbül Deresi Caddesi’ni gözü kapalı geçmişti adeta. Ne fren yapan arabaları ne de çarparak yere düşürdüğü insanları umursamamıştı. Cadde üzerinden evlerinin olduğu sokağa çıkan rampayı vites düşürmeden tırmanmış ve Efe ile Burak’ın kahkahaları ile karşılaşmıştı. Normal şartlarda böyle bir şakayı kaldıramayacak olsa da, dostlarının mutlu halleri kendisi için yeterliydi.

Arkadaşlarının sırtına yüklediği koltuğu, zorlu parkurdan tek başına geçirmiş ve şimdiki yerine yerleştirmişti.

Anılarında, tam da Efe’ye bir küfür savuracağı sahneye gelmişti ki, telefonu çalmaya başladı. Arayan, ilgili sözlerin sahibiydi.

“Ben de tam aklımdan seni geçiriyordum dostum. Söyleyeceklerimi merak ediyor musun?”

Telefonun diğer ucundaki Efe, arkadaşının imasını anlayamadı. Sesi öfkeliydi.

“Abi ne diyorsun gece gece? Zaten iki rezervasyon girmiş götümüze, daha tek yudum içememişim rakıdan! Komiser Fuat aradı. Konu varmış Halkalı’da!”

“Sıkma canını kardeşim, konu sonrası birlikte devam ederiz.”

“Ya kardeşim, düşün yakamdan! Evli barklı adamım ben artık. Sevgililer gününü sabaha kadar senin gibi çirkin biri ile geçirmek, hayatta isteyeceğim son şey bile değil. Kes arkadaş artık şu sakallarını!”

“Sabaha kadar bu konuyu konuşabileceğimiz çok vaktimiz olacak sevgili dostum.  Ben Kozyatağı tarafına geçiyorum, alırsın beni yol kenarından. El sallayacağım sana. Avrasya Tüneli’ni kullanırız.”

Telefonunu kapatıp hazırlanmak için odasına gitmeden önce camdan dışarı baktı.  Efe, lambanın altında bekliyordu.

Kozyatağı yan yol ceplerinden birinde buluştu ikili. Dev adam ıslak, yakışıklı genç ise hayli öfkeliydi.

***

Komiser Fuat’ın belirttiği adres, Halkalı’nın varoşluktan lükse geçiş bölgesi olan Atakent Mahallesi’nde kıyak bir siteydi. Yolu hiç bu semte düşmemiş birisinin dahi, ihtişamın tasviri ile kolaylıkla bulabileceği onlarca dönümlük araziye sahipti bu site. Yüksek duvarlarından ve parıldayan çevre aydınlatmalarından daha şatafatlı bir şey varsa, o da bahçedeki yüzme havuzuydu.

Site girişine geldiklerinde direksiyon yönetimindeki Efe, otomobilde bulunan tanıtım kartını güvenlik görevlilerine gösterdi. Hala sinirliydi ve üzerine oturduğu arka cebindeki cüzdanını çıkarmak dahi istememişti. Yanlarına bir güvenlik görevlisini alarak, olayın yaşandığı bloğa kadar personel rehberliğinde devam ettiler.

Kendilerine refakat eden güvenlik görevlisine teşekkür ederek görev yerine yolladılar. Koridorda kapısı açık olan tek daireye yöneldiler. Efe önde, Emre ise arkada vakanın yaşandığı daireye girdiler.

Efe, resmi üniformalı görevliye kendilerini tanıttı. Kapı kolonuna dayanmış şekilde beklerken Emre, saat itibari ile mesai arkadaşı pozisyonuna geçen dostunu izliyordu. Görüşmesini bitiren yakışıklı genç, şefinin yanına geldi. Hızlı hızlı edindiği bilgileri paylaşmaya koyuldu.

“Abi ortada cinayet diyebileceğimiz bir durum yok. Gençler eğlenmeye gelmişler. Selin KİRAZ isimli kız rahatsızlanarak hayatını kaybetmiş. Sağlık ekipleri gelmiş. Ev sahibi olan Tuğba, memur arkadaşlara bunun bir cinayet olabileceğini söylemiş. İki isimden şüpheleniyormuş. Türker ve Cenk. Ayrıca arkadaşlarına karşı da ispiyoncu durumuna düşmek istemiyormuş zatları.”

“Cenaze hangi hastanedeyse Gülşah’ı oraya yönlendir. Test mest ne ise hızla yaptırsın. Ölüm sebebini bildirsin bize.”

Arkadaşının onayını aldıktan sonra kalabalık odaya girdi Emre. Bugüne kadar yaşadığı hiçbir evin, herhangi bir odasının asla bu kadar büyük olmadığını düşündü bir an. Tarihin 14 Şubat’a ve eşkallerin de yirmili yaşlara ait olması; muhitin lüks, gençlerinse paralı olması, oda kapısı önünde kaos tereddüdüne sebep olsa da yanıldığına emin oldu. Sarhoş bir tip ilk bakışta göze çarpmıyordu.

Cinayet Büro’nun asi komiseri, sükûnetin hâkim olduğu odada birkaç adım ilerlediğinde, geniş kanepede genç bir kadına sarılmış olan bir erkek ayağa fırladı. Erkeklerin hepsi sporcu ve kaslı bir vücuda sahipti. Karşısına geçip, hesap sormaya yeltenecek olanı ise içlerindeki en iri yapılı olanıydı. Yine de Emre’nin yanında cılız kalırdı. “Yanılmadım!” Diye içinden geçirdi Emre.

“Memur bey neler oluyor Allah aşkına? Arkadaşımız ölmüş, siz bizi burada hapis tutuyorsunuz. Bir açıklama yapın bize artık!”

Ayakta durmakta zorlanan ve ağzı kokan adamdan uzaklaşmak ister gibi bir adım geri çekildi Emre. Yanından kalktığı kız, belli ki sevgilisiydi. Öfkeli genç ise oldukça alkollüydü.  Tatsızlık çıkmaması ve sinirli adamın bir cengâverlik serüvenine kapılmaması için kibar bir lisana başvurdu.

“Beyefendi, lütfen oturun yerinize. Acınızı paylaşıyorum ancak mevzuat hükümleri, arkadaşınızın ebedi huzuru için bazı işlemleri yapmamızı gerektiriyor. Eğer bize yardımcı olursanız arkadaşınızın yasını tutmanız için derhal ayrılacağız.”

Meraklı ve sarhoş gözlerin hedefi halinde ayakta dikiliyordu Emre. Odanın genişliği ve kalabalık hali sorgu için müsait değildi. Ayrıca tüm insanları emniyete götürüp, eli boş bir şekilde eve dönmek de istemiyordu. Ortada cinayete yönelik bir bulgu henüz yoktu. Gülşah’tan doktor raporu gelene kadar, kutlamaları yasa dönen insanlar ile küçük bir sohbet yapmaya karar verdi. Yine de daha tenha ve baş başa kalabilecekleri bir yere ihtiyacı vardı.

Arkadaşı Efe’ye göz kırpıp ev içinde dolaşmaya karar verdi. Dubleks şekilde tasarlanmış evin koridorları dahi birkaç parçaya bölündüğünde kullanışlı birer oda haline getirilebilirdi. Ev sahibinin mahremiyetine saygı göstererek kapıları açık odaları dışardan inceledi. Tüm odalar farklı tarzlarda mobilya ve tablolarla dizayn edilmişlerdi. Üst kata çıkan merdivenlere yöneldi. Gıcırdamasını beklediği ahşap basamaklara adim attığında hiçbir ses duymadı. Bu evin gerçek zenginlere ait olduğuna artık tamamıyla emindi.

Üst kata çıkan merdivenlerin bitimi de yine geniş bir koridora açılıyordu. Tam karşısındaki kapısı aralı odanın ise çok büyük bir terasa açıldığını fark etti. Sorgu, gecenin ışıklarında yapılacaktı.

Aşağı inerek, dostunun yanına geldi. Efe, salondaki armut süngerlere oturmak yerine televizyon ünitesine yaslanmayı tercih etmiş, elindeki deftere bir şeyler yazıyordu. Emre’yi fark ettiğinde “Ne yapıyoruz?” bakışı attı.

“Dostum yukarıda bir teras var. Oraya teker teker yolla sen gençleri. Dinleyelim bakalım hikâyelerini.”

Emre arkasını dönüp indiği merdivenleri tekrar çıkmaya başladığında Efe de arkadaşının isteğini yerine getirmek üzere elindeki deftere baktı. Bilgilerini aldığı ilk ismin, üst kata çıkmasını istedi.

Emre, Halkalı manzaralı terasta oturabileceği bir masa takımı görünce doğru karar verdiğine sevindi. Şahıslar alkollüydü ve dikkatlerini dağıtabilecek objeler yoktu. On altıncı kattaki daire ise şehrin ve asfaltın gürültüsünden oldukça uzaktı.

Montunun yakasını dikleştirerek, plastik malzemeden yapılmış olan hasır sandalyelerden birine yerleşti. O esnada terastan giren isme yöneltti bakışlarını. Ortada bir cinayet olmasa da henüz, bir ölü vardı. Emre ise bu ölüye borcunu ödemeliydi.

“Buyurun, oturun şöyle!” Sesi emir tonundaydı. “İsmim Emre. Cinayet büroda görevli komiser yardımcısıyım.”

Talimata uyan adam tereddütsüz oturdu sandalyeye. Hava soğuk ve üzerinde yalnızca vücuduna tam oturmuş bir tişört olmasına rağmen, hiçbir üşüme belirtisi göstermiyordu. Dar pantolonunun cebinden sigara, çakmak, cüzdan ve telefonunu çıkararak masaya bıraktı.

“İrfan Kasap” Dedi. “Sorguda mıyız?”

Atışmak istemiyordu Emre. Sadece işini yapmak istiyordu.

“Bilgi alma diyelim İrfan Bey. Lütfen kendinizden ve Selin’den bahsedin.”

Masadaki paketi göstererek sigara içip içemeyeceğini sordu. Onay alınca bir dal çıkarıp, yaktı.

“Arkadaşım Cenk’e ait oto galeride çalışıyorum. Kendim hakkında anlatabileceğim başka da bir şey yok. Selin ise Cenk’in sevgilisiydi. Hastanede şimdi. Onunla birlikte biz de yıkıldık.”

Yıkılma sözünde bir samimiyet aradı Emre. Teras lambalarını bilerek açmamıştı. Yoğun ışıktan sakınma çabası, mimiklerini gizleyebilirdi konuşacağı kişilerin. İsabetli kararından memnundu. İrfan, ifadesiz bir suratla konuşuyordu.

“Selin’i öldürmek isteseniz, sebebi ne olurdu?”

Emre sorusunun ağır olduğunu fark ettiğinde, karşısındaki adam çoktan gerilmişti. Masaya sert bir yumruk vurarak kaslı vücudunu sergilemeye ve bağırmaya başladı.

“Ne diyorsun ulan sen? Katil miyim ben? Kendine gel!”

Hak ettiğini düşündüğü tepki karşısında kımıldamadan bekledi Emre. Önce yumruk darbesi ile masada biçimsiz dansa başlayan nesneleri, sonra da adamını öfkeli suratını seyretti. İrfan terasta gergin bir voltaya başladığında kendi de ayağa kalktı.

“Steroitli vücuduna güveniyorsan eğer, şimdi üzerimdekileri çıkarabilir ve seninle dövüşebilirim. Ama yok, arkadaşlarıma yardımcı olmak istiyorum diyorsan, geç otur şu sandalyeye ve sadece sorularıma cevap ver.”

Yanında dikilen heybetli vücuda bakınca, tehdidin gerçekliği konusunda tereddüt yaşamadı İrfan.  Emre uyarak, sandalyesine geçmeden önce sigarasını terasın zeminine atıp, ayağı ile söndürdü.

“Sorularında daha dikkatli olmanı istiyorum yalnızca.”

Siz sıfatından ani bir geçişle sen olmuştu Emre. Bu durumdan memnundu.

“O halde şöyle sorayım. Birini öldürmen için nasıl bir sebebe ihtiyaç duyardın?”

“Kardeşim manyak mısın sen? Kimseyi öldürmedim ben!”

Gerilen kaslarını rahatlatmak ister gibi boynunu sağa ve sola esnetti Emre.

“Nedir bu katil öfkenin sebebi? Sana kimse katilsin demedi.”

Karşısındaki adamım tedirginliğini hissetti Emre. Öfkesi, yerini huzursuzluğa bırakmıştı.

“Yahu kimse söylemedi ama şap diye de cinayetten girdin ahbap! Selin’i ben öldürmedim!”

İrfan’ı dikkatle dinleyen Emre, daha fazla gerilmemek için görüşmeyi sonlandırdı. Sinirli genci aşağı kata yollarken, ortağından yeni bir ismi yönlendirmesini istedi.

Kısa süre sonra serin havanın hâkim olduğu terasa, salona ilk girdiğinde karşısına dikilen adam geldi. Ona da sandalyeye oturmasını söyleyip, kendini tanıttı.

“Türker Temizkan ben de. Ne oluyoruz memur kardeşim? Herkesi zan altında bırakıyorsunuz!”

Türker de İrfan kadar asabi ve öfkeliydi. Ayrıca bu gece içkiyi fazla kaçıran biri varsa o da kendisiydi. Soluduğu nefesin ardından ağzından çıkan alkol yoğunluğu, açık havada dahi hissediliyordu.

Sonra arkadaşının notu geldi aklına. Cinayetten şüphelenen Tuğba’nın verdiği iki isimden biriydi Türker.

“Türker Bey aşağıda da belirttiğim gibi bu bir rutin. Şimdi kendinizden ve Selin’den bahsedin lütfen.”

Türker de cebinden sigara, çakmak ve cüzdanını çıkarıp masaya bıraktı.

“Kardeş, benim tur şirketim var. Temizkan Tur adında. VIP turlar ve özel servis hizmetlerimiz var. Konaklama, seyahat falan. Bilirsin! İşin açığı, parası olanları taşırız. Öyle okul gezileri, köy dernekleri ile ilgilenmeyiz. Hakiki VIP hizmetinden bahsediyorum.”

Türker, sözlerinden sonra Emre de bir şaşkınlık ya da eziklik ifadesi beklese de, dev komiser yardımcısı tepkisizdi anlattıkları karşısında. Emre;

“Peki ya Selin?”

Ölen kızın adını duyunca huzursuz şekilde sandalyesinde kımıldandı Türker. Sigaraya uzandığında ellerinde ki titremeyi fark etti Emre. O sırada Efe girdi terasa. Emre’ye ihbarcının mesajını hatırlatmak ister gibi başıyla kalın enseli adamı işaret etti. Titrek elleri, Efe de fark etmişti.

“Selin! Nasılsa öğreneceksiniz.  Benim eski sevgilim. Dostça ayrıldık diyemem ama aramızda bir husumet de olmadı. Gençlik heyecanı deyin, para sevdası deyin. Uzun zaman önceydi zaten. Şimdi de Cenk ile sevgililer. Cenk benim çok eski dostum denebilir. Aramızda iş hukuku var. Bazen özel araç lazım olur ve onun galeriden kiralarız. Selin ile ilgili de hiç konuşmadık kendisi ile. Dedim ya uzun zaman önceydi bizim ilişkimiz.”

“Sence Selin’i kim öldürmüş olabilir?”

Emre; kendi iç tasviri ile zengin, sarhoş züppenin sorusu karşısındaki tepkisini merak ediyordu. Gecikmeden gelmişti o tepki. Titreyen elindeki sigarayı kucağına düşüren Türker’in, bu defa da sesi titremeye başlamıştı.

“Selin öldürülmüş mü?”

Emre ayağa kalktı. Sarhoş adamın yanına giderek teşekkür etti. Salona geçerek beklemesini ve Selin hakkında konuşmamasını istedi. Adamın talimata uyacağından emindi.

Türker terastan çıkarken, Efe sokuldu arkadaşının yanına.

“Ne soğuk arkadaş! Bu herifler üşümüyor mu?” Sorusuna cevap alamayınca devam etti. “Ne diyorsun abi, bu olabilir mi katil? Baksana nasıl da panik oldu? Hem kız da eski sevgilisiymiş ve şimdi de arkadaşı ile birlikteymiş. Bir kıskançlık hesabı olabilir mi?”

Gülümsedi Emre.

“Bilmiyorum dostum. Her şey olabilir!”

“Ne sırıtıyorsun Emre? Neyi kaçırdım?”

“Sence Selin öldürüldü mü?”

Efe cevap veremeden kapıda bekleyen kadın, küçük bir çığlık attı. Öldürülme sözü onu sarsmıştı anlaşılan. Efe, hemen kapıya ilerleyerek genç kızın koluna girdi. Sandalyeye oturmasına yardımcı oldu. O esnada kriz geçiren kızı gözyaşları ile bir süre baş başa bıraktılar. Makul bir zamanın geçmesini bekledikten sonra Emre;

“Hanımefendi konuşmamıza şahit olduğunuz için üzgünüm. Selin hakkında duyduklarınız henüz gerçek değil. Gerçek olan bir şey varsa o da arkadaşınızın şuan aramızda olmayışı. Eğer kendinizi daha rahat hissediyorsanız size birkaç sorum olacak.”

Akan gözyaşlarına karışan makyajını, ince parmakları marifeti ile yanaklarından sıyırdı. Birkaç defa derin nefes alıp, verdi.

“Bize kendinizden ve Selin’den bahseder misiniz?”

“Cansu benim adım. Blog yazarıyım. Aşk öyküleri, şiirler yayınlıyorum. Mekânları gezerek tanıtımlarını yapıyorum hesaplarımda. Talep olursa blog sayfamda röportaja da yer veriyorum. Hepsinin farklı ücretlendirmesi var. Siz sormadan söylemek istedim. Bilmiyorum, Türker bahsetti mi ama onunla sevgiliyiz. Selin’i ise arkadaş ortamımızdan tanıyorum.  Soğuk bir kızdı bana karşı ama yine de ölümüne çok üzüldüm. Hele bir de öldürüldüğünü duyunca çok sarsıldım.”

Emre telefonun arama motorunu açarak Cansu’ya uzattı. Blog sayfasının adresini girmesini istedi. Denileni yapan genç kız, telefonu sahibine uzattı.

Açık havada üşüyen kız, kollarını göğüsleri üstünde bağladı. Durumu fark eden Efe, paltosunu çıkararak genç kızın omuzlarına bıraktı. Fısıltı halinde bir teşekkür duydu. Telefonunda blog sayfasına göz atan Emre, cihazını masaya bıraktıktan bir süre sonra:

“Selin ile aranız yok muydu yani?”

“Asla! Öyle bir şey söylemedim ben.” Tekrar ağlamaya başladı. Küçük hıçkırıklarla devam etti. “O sadece bana karşı soğuktu. O kadar!”

“Türker ile mazilerinden haberiniz yok muydu yani?”

Ağlaması biranda kesildi Cansu’nun. Kadınsı içgüdüleri uyarılmıştı adeta.

“Nasıl bir mazi?”

“Aklınıza ilk gelen cinsten!”

Boğazına tıkanan tükürüğü yutmakta zorlanır gibi bir hareket yaptı. Karşısında oturan çirkin sakallı adamın söylediklerini ilk defa duyar gibiydi.

“İnanmıyorum!”

“Neye inanmıyorsunuz Cansu Hanım?” Saniyeler önce hıçkırıklara boğulan genç kızın ruh halinden eser yoktu şimdi. Büyük bir öfke vardı hislerinde.

“Neye inanmıyorsunuz?”

Birden toparlandı Cansu. Tekrar gözlerini ovuşturdu.

“Hiç! Önemli değil. Eğer başka bir sorunuz yoksa arkadaşlarımın yanına gitmek istiyorum.”

“Olur.” Anlamında başını salladı Emre.  Bir arkadaşına, yukarı gelmesini söylemesini isteyerek uğurladı tanığını. Paltoyu, sahibine vermeye tenezzül etmeden öylece sandalyeye bırakıp, içeri girdi Cansu.

“Ne diyorsun abi? Türker kızı öldürdü ve Cansu’yu kullandı. Sırrını saklamak istiyordu belki de Türker. Sevgilisine söyleyemedi. Araları zaten iyi olmayan iki kız, belki de camiada rakipti. Türker eski sevgiliden, Cansu da bir rakipten kurtulacaktı.”

Telefonunu açarak arkadaşına uzattı Emre. Az önce dinledikleri kızın blog sayfasında yayınlanmış bir öykü vardı ekranda. Öykünün adı “Sevgililer Günü Cinayeti” idi.

Ev sahibi terastan içeri girdi o sırada. Efe’nin “Vay canına!” tepkisi karanlıkta süzülüp gitti.

Kibar tonla Tuğba;

“Burası çok soğuk. Neden içeride bir odada oturmuyorsunuz? Hem aydınlatmayı da açmamışsınız.”

Kapı kenarında bulunan lamba anahtarına uzandığında, Emre girdi araya.

“Gerek yok Tuğba Hanım! Lütfen oturun. Kendinizden ve Selin’den bahsedin bize. Ve neden bir cinayetten şüphelendiğinizi anlatın.”

Hamlesini yarıda keserek, gür sakallı polisin karşısındaki sandalyeye oturdu Tuğba. Elinde ince dallı bir sigara paketi vardı. İçinden bir tanesini nazikçe çıkararak dolgun dudaklarına yerleştirdi. Cesur kıyafetinden silikonlu göğüsleri fırlamak için sabırsızlanıyor gibiydi. Emre dudaklarının da silikon olduğu konusunda, Efe ile iddiaya girebileceğini düşündü.

“Tuğba Üçok ben. Burası benim evim. Güzellik merkezim var Bakırköy’de. Nişantaşı ve Etiler’de de birer şubem. Cenk, Türker, Cansu ve Kader benim yakın arkadaşlarım. Tabi hepsi de müşterim öncelikle. Selin’i, Türker’in eski sevgilisi olması sebebi ile tanırım. Solaryuma gelirdi Türker. Daha sonra Selin’i de getirmeye başlamıştı. Bildiğim kadarı ile Selin kürtaj ile bir bebek aldırmıştı. Türker’den! Sonrasında ise ayrıldılar. Cenk ile tanışmaları yine benim salonumda oldu. Fakat Cenk, tutucu bir tiptir. Alkol kullanmaz, kız arkadaşları ile geceyi aynı odada geçirmez. Türker ile yaşadıklarını öğrenmiş ise Selin’e bir şey yapması mümkün bence. Çünkü evlenme teklif etmişti. Bakire olmayan biri ile yapamaz asla! Anlıyorsunuz değil mi?”

Duydukları karşısında hissettiklerini, kendi iç dünyalarına hapsetti iki arkadaş da. Devamını da merak ediyorlardı.

“Peki Türker’den neden şüpheleniyorsunuz?”

İnce dalından bir nefes daha aldı. Efe, çalan telefonuna cevap verirken soruyu cevapladı Tuğba.

“Kaslı vücutları ile kasılan şu erkekler var ya, hepsi kılıbıktır! Aileleri paranın musluğunu kapatmamak için evlenmelerini istiyorlar oğlanlarından. En kılıbığı da aşağıda size terslenen Türker’dir. Cansu’yu ailesi ile tanıştırdı o da. Cansu ise sürekli Selin hakkında sorular soruyordu. Eski sevgili olduklarını bilmiyor tabii!”

“Bu kadar sık sorular sorduğunu nereden biliyorsunuz? Ulu orta yapmıyordu bunu herhalde.”

Kendinden emin tavırlarında bir sekteye uğradı Tuğba. Gözlerini kapatıp bir süre bekledi.

“Spa havuzlarımızda kamera ve ses kaydı var. Gizli!”

“Siz de bunları izliyorsunuz öyle mi?”

“İş yerimde bir ahlaksızlığa izin veremem memur bey!”

Ayağa kalktı Emre. Tuğba’yı da uğurlamak için kapıya yanaştı. Silikonlu ev sahibi içeri girerken, bir diğer arkadaşını yönlendirmesini istedi. Arkasından seslendi.

“Bir de özel hayatları kayıt altına almanın ahlâki boyutunu düşünün lütfen!”

Arkasına dönmeden anlık duraksama yaşadı ev sahibi. Sonra devam etti merdivenlere intikaline.

“Vay a.k.! Arkadaşlarını mı dikizliyor bu kız şimdi? Nasıl bir sapıklıktır? Arayan Gülşah’tı bu arada. Selin zehirlenmiş!”

“Şuan itibari ile Selin’in gerçekten öldürüldüğü hakkında konuşabiliriz o halde.”

Arkadaşından bir sigara isteyip, yaktı. Dostunu iyi tanıyan Efe, bu seremoninin zafer anlarında yaşandığını da öğrenmişti.

“Buldun yani katili?”

 

“Dur bakalım Efe! Bu keyif sigarası değil. Şimdilik!”

“Belki de Selin, bu videolardan birini gördü. Ya da Tuğba, Selin’e şantaj yaptı. Selin de bu kayıtlardan diğerlerine bahsedeceğini söyledi şantaj karşısında. Bu kayıtlar resmi makamlarca bilinirse her şeyden önce Tuğba kaybedecekti. Sırrını yaşatmak için Selin’i öldürdü.”

Arkadaşından bir yorum gelmeyince devam etti yakışıklı memur.

“Öykü için ne diyorsun peki?”

“Bilmiyorum Efe. Tesadüf olmasını umuyorum. Şu şartlarda Selin’in intihar ettiğini bile düşünebiliriz.”

Dostuna eşlik etmek için bir sigara da kendi yaktı Efe. Emre’nin teorilerinden hepsi mümkün olabilirdi. Kapıdan terasa giren yeni bir şüpheli ile düşüncelerden sıyrıldılar.  Emre yerine geçerken, fiziği kusursuz genç kıza diğer sandalyeyi işaret etti. Yaşanalar hakkında en umursamaz tavırda görünen kişiydi. İlk izlenimini hafızasına not etti. Kendini tanıtıp, karşısındakini dinlemeye koyuldu.

“Kader Can ben. Modelim. Tuğba’nın arkadaşıyım. Selin kurtuldu bence. Çok affedersiniz ama Türker’in altından çıkıp, Cenk’in kucağına oturup, parayı bulacağını sanıyordu. Cenk böyle bir kızı hak etmiyordu asla. “

“Tamam!” Dedi Emre. “Aşağı inebilirsiniz! Biz de birazdan gelip, size durumu açıklayacağız.”

Topuklularını sert sert zemine vurarak içeri girdi Kader. Efe’nin kısa süren sorgudan rahatsız olduğunu fark edince Emre, açıklama yapma gereği duydu.

“Dostum bu kızın da Cenk‘te gözü var. Selin’i kıskandığı her halinden belli. Baksana, bir insan ölmüş ama onun derdi Cenk! Bana sorarsan Kader dahi katil olabilir. Sen herkesin adli kayıtlarını istesene merkezden. Bir de minibüs tarzı bir araç iste. Hepsini merkeze götüreceğiz.”

Terasın korkuluklarına kadar ilerledi Emre. Agatha Christie’nin senaryosu gerçek mi oluyordu? Trendeki herkes, suça ortak olmuş olabilir miydi?

Efe, daha önceden hazırladığı adli kayıtları temize çekerken Gülşah girdi bu defa da terasa. Üşüdüğü ve yorulduğu her halinden anlaşılıyordu. Emre’yi akıl oyunlarıyla baş başa bırakıp Efe’nin yanına geçti. Notlara göz gezdirmeye başladı. Birden;

“Cansu Çelebi mi? Şu blogger Cansu hem de! Bunun foyası ortaya çıktı biliyor musunuz? Milletten öykü satın alıyor, üniversite öğrencilerine mekân tanıtımları yazdırıyormuş!”

Gülşah’ın sözlerine dikkat kesildi Emre. Teras ağzından çekilip, Efe’nin elindeki notları aldı. Konuşmaları yaptığı masaya geçerek, sandalyesine oturdu. Defteri masaya koyup, notları okumaya başladı. Gülşah’tan da başka tanıdığı bir isim olup olmadığına bakmasını istedi. İşini bitirdikten sonra defterden temiz bir sayfa koparıp, arkadaşından kalem rica etti.

*Irfan. Adli vakası var. Hayvan severler derneği ile mahkemelik. Şiir kitabı yayınlamış. (Platonik Mısralar)

*Cenk. Adli vaka yok. Muhafazakâr. Selin’in sevgilisi.

*Türker. Adli vakası var. Narkotik dosyası. Kürtaj. Selin’in eski sevgilisi.

*Cansu. Adli vakası var. Devam eden telif hakkı dosyası. Selin ile anlaşamıyor.

*Tuğba. Adli vaka yok. Şantajcı. Selin sırrını biliyor olabilir.

*Kader. Adli vaka yok. Cenk’te gözü var. Selin’ in ölümüne üzülmedi. Tek sigortalı. Eczane çalışanı görünüyor.

Kalemi masaya sertçe çarptı Emre. Arkadaşındaki telefonunu istedi. Cansu’nun blog sayfasına girerek, “Sevgililer Günü Cinayeti” adlı öyküyü okumaya başladı. Öyküde; platonik bir aşığın, sahip olamadığı sevgilisini sevgililer gününde öldürmesi anlatılıyordu.

Öyküyü arkadaşlarının da okumasını isteyerek sandalyede öylece oturdu Emre. Daha sonra notlarını okuttu.

“Sizce kim katil?”

Efe atıldı hemen.

“Tabi ya! Selin zehirlendi! Bunu bir eczacı yapabilir ancak. Cenk’e sevdalı Kader, Selin’i eczaneden aldığı ilaç ile zehirledi. Harikasın dostum!”

Yüzünde tebessüm ile Gülşah’a döndü.

“Sorguyu kaçırdım ama bana da mantıklı geldi. Bu en mümkün durum görünüyor. Fakat Cenk ile görüşmediniz daha. Aşağıda o da.”

Arkadaşı ve ortağı Efe’den bir sigara daha istedi Emre.

“Keyif sigarası zamanı!” Diyerek hızlı adımlarla önce odaya, ardından merdivenlere yürüdü. Arkadan gelen Efe, yanındaki Gülşah’a kördüğümü çözmenin gururu ile karizmatik bir bakış attı.

Salona girdiklerinde Kader, Cenk’in omzuna sarılmış ve acısını paylaşıyor rolü yapıyordu. Memurları gördüğünde tiksinti ile basını çevirdi. Efe, Gülşah’a bu kızı işaret ediyordu.

Kapı kasasına dayanan Emre, arkadaşından sigarasını yakmasını istedi. Ricayı yerine getiren Efe, dostunun kulağına eğilerek;

“İstersen bunu ben yapayım dostum, uzun zaman olmuştu.” Dedi. Bir yandan Gülşah’a bakıyordu.

“Şimdi değil dostum!”

Şaşkınlık ve dargınlıkla çekildi Efe arkadaşının önünden. Emre, şimdi herkesi daha iyi görüyordu. Katil adayları da dikkatle dev cüsseli ve pis sakallı adamı izliyorlardı.

“Tuğba Hanım! Bir sorum olacak. Bu akşam burada toplanmak kimin fikriydi?”

Nezaketinden kırılır gibi oturduğu yerde toparlandı ev sahibi.

“Yani, bunu sık sık yaparız ama bugün için ilk İrfan ile konuştuk.  Neden sordunuz?”

“Teşekkür ederim.”

Sigarasından bir nefes alıp külünü dökeceği tabla aradı Emre. Yardımına yetişen Gülşah oldu. Efe ise suratını asmış şekilde bir köşede bekliyordu.

“Selin öldürüldü!” Sustu. Salonda sesler yükselecek olsa da, müdahale etmedi. Tepkileri gözlemlemekle yetindi. İşini bitirdiğinde, otoriter bir tavırla ve kontrolsüz söylenmelerin üstüne çıkmak ister gibi bağırdı.

“Şimdi herkes sussun! Sadece ben konuşacağım ve siz dinleyeceksiniz. Hepinizin Selin’i öldürmek için bir sebebi vardı görünürde. Bu arzunuzu da en az bir kişi biliyordu. Fakat katil, en masumunuz!”

“Türker ve Selin. Zamanında birlikteydiler ve bu birliktelik ne yazık ki kürtaj ile sonuçlandı. Selin de Türker de hayatlarına bu olaydan sonra ayrı ayrı devam ettiler. Ancak sırlarının bir ortağı vardı. Tuğba! Cenk, Selin ile evlenmek istiyordu ve bunu bir teklifle gerçeğe dönüştürmek için ilk adımı attı. Fakat mizacı gereği bekârete değer veriyordu. Maziyi öğrendi ve Selin’i öldürmek istedi.”

Mırıldanmalar başlayınca, gök gürültüsünü andıran bir tonla daha bağırmak zorunda kaldı Emre.

“Yeter! Kapatın çenenizi ve dinleyin!”

“Türker! Cansu ile evlenmek zorundaydı ancak kız arkadaşı sürekli Selin hakkında sorular soruyordu. Ailesinin mirasına ortak olması, bu evlilikten geçiyordu. Ya Selin bir şeyler anlatırsa? Ölmeliydi! Bir de Cansu cephesi vardı. Türker Selin’i ortadan kaldırmak için Cansu’nun kıskançlığını da kullanmaya karar verdi ve birlikte Selin’i öldürdüler! Ya Tuğba? Sizleri güzellik salonunda kameraya kayıt ettiğini bir tek Selin biliyordu. Bunun duyulması, Tuğba’nın kariyerini bitirirdi. Ne yapmalı peki? Selin ölmeli! Ah, bunu yapması en mümkün olan Kader! Cansu’nun para ile yazdırdığı öykülerin birinde geçen platonik aşık cinayeti… Öyküde olduğu gibi bu akşam da kurban, zehirlenerek öldürülüyordu. Bunu kim yapabilir? Eczanede çalışan biri tabi ki!”

Bu defa da mırıldanmalara izin verdi Emre. Cenk kendine sokulan kızın boğazına sarıldığında, Efe koşarak öfkeli gencin elinden aldı Kader’i. Emre, tekrar otoriteyi eline aldı.

“Kesin!” Daha bitmedi. Atladığınız birkaç detay var. Selin’in öldürüldüğünü, katil hariç kimse bilmiyordu.”

Arkadaşına döndü.

“Sen de düştün bu yanılgıya dostum Efe. Bir kişi dışında kimse Selin’in öldürülmesi ya da bir katil hakkında konuşmadı benimle. Sonra açıklayacağım bu ismi. Ayrıca dostum, herkes gibi sen de bir yerde daha yanıldın. Hikâyede ölen kişi, sevilen kişiydi. Onun sevgilisi değil. Yani Kader hikâyenin sahibi olsa, Cenk’i öldürmeliydi.”

Çirkin devin tespitlerini anlamaya çalışıyordu salondakiler. Fakat genç komiserin durmaya niyeti yoktu.

“Katilimiz ve platonik aşığımız, İrfan! Kendisi sokak hayvanları zehirlediği için hayvan sever dernekleri ile mahkemelik. Yani bu zehri elinde barından kişi bir eczacı değil,  “Platonik Mısralar” kitabının sahibi. Ayrıca Sevgililer Günü Cinayeti adlı öykünün de, bu gecenin senaryosunun da yazarı. Öyle değil mi Cansu?”

Blog sahibinden olumlu bir yanıtın gelmesi uzun sürmedi. Gururla kendini izleyen gözlerin içine baktı Emre. Sunumu herkesi büyülemişti. Öyle ki kimseden çıt çıkmıyordu.

“Şimdi kimse yerinden kımıldamıyor. Olay yeri inceleme ekibi bir tüp, kutu ya da ilacın saklanabileceği bir delil arayacak. Gerekirse tuvalete, çöplere ve havalandırma boşluklarına bakılacak. Gerçi buna gerek de yok. Zaten otopside Selin’in kanında bulunan zehir ile masum hayvanların öldürülmesinde kullanılan zehir eşlenecektir.”

Yunus Emre EROĞLU

Hikaye – Kimerik

Halının üzerinde yüzüstü yatıyordu genç kadın.

“Kurşun sağ şakağından girip soldan çıkmış,” dedi Adli Tabip. “Namlu kafaya dayanarak ateş edilmiş. Vurma halkası ve deri yüzeyinde barut artığı açıkça görülüyor.”

 

***

“Birkaç gün önce tartışmıştık,” dedi maktulün nişanlısı Bora Gökcan. “İki gündür annesinin evinde kalıyordu. Sabah aradı, konuşmak istediğini söyledi.”

Yirmili yaşlarının sonlarında, fit, jilet gibi giyinip kaşlarını aldıran tiplerdendi Bora. Oturduğu kanepenin önünde duran orta sehpasındaki su bardağında uzandı.

“Oturduk, konuştuk,” diye devam etti bir yudum su içtikten sonra. “Geçenlerde bir hata yapmış, kendisini üzmüştüm. Bir daha böyle bir şey yaşanmayacağına dair kendisine söz verdim.”

“Ne tür bir hata yapmıştınız?” diye sordu Amirim.

“Ben,” dedi Bora, “geçenlerde bir halt ettim, Şule’yi aldattım.”

Yarısına kadar içtiği suyu tekrar sehpaya koydu.

“Bana ‘Bir daha böyle bir şey yaparsan sana öyle bir ders veririm ki, beni hayatının sonuna kadar unutamazsın,’ dedi. Yalvardım, yakardım, tekrar birlikte olmamız konusunda ikna ettim kendisini. Barışmamızı şarap içerek kutlamaya karar verdik. Mutfakta şişeyi açarken bir arkadaşım telefon etti. Müsait olmadığımı, kendisini daha sonra arayacağımı söyleyerek kapattım telefonu.” Salon kapısının girişinde, yerde duran kırılmış şarap şişesini ve cam kırıklarını işaret etti. “Şişe ve kadehlerle içeri girdiğimde elinde tabancayla karşımda duruyordu.”

“Tabancayı nereden bulmuş?”

Bu sorunun cevabını Bora yerine, yanında oturmakta olan avukatı verdi. “Tabanca müvekkilimin, ruhsatlı.” Kucağında tuttuğu çantasından bir kağıt çıkararak uzattı.

“Köpeğimiz öldükten sonra Şule evde yalnız kalmaktan korkar olmuştu. Ben de bu Baretta’yı almıştım.”

“Sonra?”

“Sonra…” Elleriyle yüzünü kapatarak derin bir soluk aldı Bora. “Çok sinirlenmişti. ‘Yine o orospulardan biriydi değil mi? Sana ne demiştim!’ diyerek kafasına dayadığı silâhı ateşledi.

Ellerinde atış artığı olup olmadığını anlamak için örnek aldıktan sonra Bora’yı yazılı ifadesi için merkeze yolladık.

“Olay oğlanın anlattığı gibi meydana gelmiş olabilir,” dedi Olay Yeri İnceleme Şubesi’nden Oktay Komiser.

“Bu elimizde bir şey olmadığı anlamına geliyor galiba,” dedi Amirim.

“Kovan ve mermi çekirdeği dışında bir şey yok. Onların da zaten hangi silahtan çıktığını biliyoruz. Bora’nın elinden atış artığı çıkarsa başka tabii.”

“Bir şey çıkacağını sanmam,” dedi Amirim, “ilk ekip gelmeden önce temizlenmek için bol vakti olmuştur. Polisten önce avukatını aramış adam.”

Olay yeri inceleme elemanları işlerini bitirmiş, çantalarını toplamışlardı. Salonda etrafa göz gezdirmekte olan Amirim, “Ev ne kadar düzenli ve temiz değil mi?” dedi.

“Gündelikçi kadının telefonunu alalım istersen senin için,” diye dalgasını geçti Oktay Komiser.

“Hamarat bir kadın olduğu belli,” diyerek şömineye doğru ilerledi Amirim, “işini iyi yapıyormuş.” Duvar kenarında duran maşa takımından bir parça alarak şöminenin içini karıştırmaya başladı. “Böyle titiz bir kadın bütün evi bal dök yala kıvamına getirdiği halde şöminenin içindeki bu külleri niye temizlememiş acaba?”

“Aşıklar atıştıktan sonra arayı düzeltmişler,” diye cevap verdi Oktay Komiser, “içkilerini şöminenin başında içeceklerdi belki.”

Amirim yüzünü buruşturdu. “Hava gâvur bilmemnesi gibi. Kırk derecede şömine mi yakmışlar?”

 

***

Şule’nin sağ elinde ve ceket kolunda atış artığı bulunmuştu. Bora’dan aldığımız örnekler ise temiz çıkmış, savcı tutuklama talebinde bulunmaya gerek görmemişti.

Bora’nın bugüne kadar bir-iki bar kavgasından başka vukuatı görünmüyordu kayıtlarda. Londra’da işletme okumuştu. Türkiye’ye döndükten sonra babasının sahibi olduğu hastanede yöneticilik yapmaya başlamıştı.

“Hastaneleri mi varmış?” diye sordu Amirim.

“Özel Gökcan Hastanesi.”

“Kapatılmamış mıydı o hastane? Birkaç sene önce yaşa dışı organ nakli sırasında suçüstü yapılmıştı.”

Google’dan hastaneyle ilgili haberleri aradım.

“Geçici olarak kapatılmış. Ameliyatı yapan doktora olmuş olan, diplomasını iptal etmişler.”

 

***

Bora’nın serbest bırakıldığını öğrenen Şule’nin ablası Deniz çıldırmıştı: “Ne yani, kardeşimi öldürdükten sonra elini kolunu sallayarak gezecek mi bu pislik? ”

Güç bela sakinleştirebildik genç kadını. Uzattığım kâğıt mendili almayı reddederek elinin tersiyle sildi yanaklarına inen gözyaşlarını. “Kendisini çok sevdiği, başka kadınlardan kıskandığı için intihar etmiş kardeşim, öyle mi? Ayrılmıştı kardeşim o hayvandan! Bugün de kalan eşyalarını almaya gitmişti o eve.”

“Tekrar barışmış olamazlar mı?”

“Olamazlar!.. Kesin kararlıydı Şule, bıkmıştı aldatılmaktan, aşağılanmaktan! İncir çekirdeğini doldurmayacak saçmalıklar yüzünden dünyayı dar etti sekiz aydır Şule’ye. Bir adam arabasının koltuğuna kahve damlattı diye sevdiği kadını tokatlar mı? Arabasının döşemesi bile kardeşimden daha değerliydi onun gözünde!”

 

***

“Bora bize yalan söyledi. Şule’nin kendisinden ayrıldığından bahsetmedi,” dedi Amirim. “Yarın sabah olay yerini tekrar gözden geçirsek iyi olacak.”

Çıkmak üzereyken laboratuardan aradılar. Şömineden aldığımız örneğin kanepe, koltuk gibi eşyaları kaplamakta kullanılan cinsten bir kumaş olduğu anlaşılmıştı.

 

***

Sabah ilk iş olarak Bora’nın evine gittik.

“Dün eksikliği fark etmedik,” dedi Amirim. Salondaki oturma grubu bir üçlü kanepe ve iki koltuktan oluşuyordu. Kanepede üç, koltuğun birinde ise bir yastık vardı. Diğer koltuk yastıksızdı.

“Ne halt etmeye yaktı peki?” diye sordu Amirim etrafa bakarken. “Kıza ateş ederken susturucu olarak kullandı desek… O zaman da kızın şakağında atış artığı olmazdı.”

“Zaten elinde de atış artığı bulundu,” dedim umutsuzca.

“Evet,” dedi Amirim, “birileri bizimle fena dalga geçiyor.”

Telefonunun çalmasıyla dolaşmayı kesti. Ekrana bakınca, “Hayırdır inşallah,” dedi, “Adli Tabip arıyor.”

Huyu olduğu üzere, “Evet… İlginç… Harika…” gibi teker kelimelik katkılarla dinledi Adli Tabip’in konuşmasını. Teşekkür edip telefonu kapattığında dudakları sağ taraftan yukarı doğru kıvrılmıştı. Bu iyi bir şey demekti.

“Adli Tabip, Şule’nin tırnak aralarında kalıntı ararken bir şey dikkatini çekmiş: Kızın yalnızca parmaklarında atış artığı varmış.”

Nasıl boş baktıysam açıklama gereği duydu: “Yani elinin üst kısmında hiç barut izi yokmuş.”

Konuya uyanmıştım. “Yani; birisi tabancayı kıza tutturup ateş ettirmiş.”

“Öyle yapmış,” dedi Amirim, “bunun başka bir açıklaması yok.”

“Laboratuardakiler nasıl atlamış peki bunu?”

“Onların bir suçu yok. Olay Yeri, Şule’nin elindeki artıkları yapışkan bantla alıp gönderdi onlara. Bantta artık var mıydı, vardı.”

“Ya kızın elinin üstündeki izlerin hepsi bantla gitmişse?”

“O zaman da elinde bandın yapışkanının olması gerekirdi. Hiçbir şey yokmuş.”

Cebinden çıkardığı lastik eldivenleri ellerine geçirdi. “Bu durumda o silâh bu evde bir değil, iki kez ateşlendi. Bora, Şule’yi vurduktan sonra elinde atış artığı bırakmak için silâhı eline tutuşturdu ve minderi kullanarak ikinci kez ateş etti. ”

“Minder susturucu görevi gördüğünden çevre evlerden de ikinci el silâh sesini duyan olmadı.”

Ben de eldivenlerimi taktım.

“O zaman ikinci merminin nereye gittiğini bulacağız.”

“Buralarda bir yerlerde olmalı. Kovan ortada olmadığına göre çekirdeği arayacağız. Onu da almışsa, merminin saplandığı yeri, bıraktığı izi bulmalıyız”

Salonun her milimetrekaresini, tabandan tavana kadar aramamıza karşın bir iz bulamadık. Ne olur ne olmaz diyerek kattaki diğer odaları, mutfağı ve banyoyu da gözden geçirdik. Sonuç koca bir sıfırdı.

Teorisinin fos çıkması Amirimin canını sıkmıştı. “Kan izlerinden ve ölü lekelerinden Şule’nin cesedinin yerinden oynatılmadığını biliyoruz,” dedikten sonra halıyı işaret etti. “Şule’yi bulduğumuz pozisyonda halının üzerine yat.”

Dediğini yaptım. Şarjörünü çıkardıktan sonra silahını çıkarıp halının üzerine koydu. “Tabanca da aynen buradaydı.” Kanepeden aldığı yastıkla yanıma diz çöktü. Silahı elime tutuşturup sol eliyle de yastığı namluya dayadı. Kolumu kaldırdı. Silahın doğrulduğu noktaya baktık. Bahçeye açılan camlı kapıya bakıyordu namlunun ucu.

“Kapı açık mıydı dün?” diye sordu Amirim.

“Değildi,” dedim, “eminim.”

“Mizanseni hazırlayabilmek için vakti vardı,” dedi, “kapatmıştır.”

Verandaya çıktık.

“İkinci atış o açıdan yapılmışsa, mermi ya karşı evin duvarında ya da…” Sözünü tamamlamadan bahçeye indi. Büyük çam ağacının gövdesindeki deliği gösterdi. “Ya da bu ağaçta.”

 

***

Ağaçtan çıkardığımız mermi çekirdeğinin Bora’nın silahından çıktığı balistik tarafından doğrulanınca Savcı mahkemeden tutuklama kararı çıkarttı. Hastaneye, ailesinin ve arkadaşlarının evlerine yaptığımız baskınlar sonuç vermedi. Kuş elimizden kaçmıştı.

Hakkında arama emri çıkarttık, fotoğrafını, nüfus bilgilerini, bokunu püsürünü sisteme yükledik. Havaalanlarından ve sınır kapılarından aldığımız bilgilere göre yurt dışına çıkış yapmamıştı.

“Sahte bir kimlik kullanmadıysa tabii,” dedi Amirim.

 

***

Günler günleri, aylar ayları, biz katilleri kovalamaya devam ettik. Büroda benim açımdan sıkıcı bir gündü. Kahvede okey oynarken, taş çaldığı gerekçesiyle arkadaşını bir kahve dolusu insanın önünde, ıstakayla kafasına vura vura öldüren bir sığırın dosyasını kapatmak için sıkıcı kırtasiye işleriyle uğraşıyor, bir dünya form dolduruyordum. Herifi yakalamamız daha az zamanımızı almış, daha az zahmetli olmuştu. Bu tipler cinayeti işledikten sonra ya bir akrabalarını yanında saklanır ya da ilk otobüse atlayıp köylerine giderler. Bu da köyünde enselenmişti.

“Sabahtan beri  tıkıldın kaldın büroya,” diyen Amirimin omzuma dokunmasıyla kendime geldim, “kalk hadi, seni hava almaya götüreyim.”

Arada bir çıkıp bir yerlerde kahve içtiğimiz olurdu. Yine öyle yapacağız sandım, ta ki şehir merkezinden çıkıp Ayaş Yolu’ndan Zir Vadisi yoluna sapana kadar. Birkaç kilometre gittikten sonra, yol kenarına park etmiş bir ekip otosu ve Olay Yeri İnceleme Şubesi’nin minibüsünü gördük.

Sigarasını içerek şarampolden aşağıya bakmakta olan Oktay Komiser bizi görünce yanımıza geldi.

“Aşağı uçmuş, alev almış. Adam kömür. Adam diyorum gerçi ama cinsiyeti bile anlaşılır durumda değil.”

Yavaş yavaş aşağı inmeye başladık. Olay Yeri İnceleme’nin elemanları arabanın etrafındaydılar.

“Plaka bile erimiş,” dedi Oktay Komiser, “motor şase numarasından bakacağız kime ait olduğuna.”

“Neden alev almış belli mi?” diye sordu Amirim.

“Belli değil. Teknik ekipten de bir şey çıkacağını sanmam.”

“Etrafta benzin bidonu falan?”

“Bulamadık. Dosyayla sizin mi yoksa trafik şubenin mi ilgileneceğini anlamak için otopsiyi beklemeniz gerekecek.”

 

***

Üç gün sonra elimize ulaşan otopsi raporuna göz atan Amirim, yakın gözlüklerinin üzerinden bakarak, “Yanan ceset adamımıza aitmiş,” dedi.

“Adamımız?”

“Bora… Bora Gökcan. DNA örneği eşleşmiş.”

 

***

Yanan aracın kiralık olduğu belirlenmişti. Kiralama şirketine gidip sürücünün ehliyet fotokopilerini aldık. Toneri can çekişen bir makineyle çekilen fotokopilerde bile şahsın Bora olduğu net bir şekilde anlaşılıyordu. Saçlarını kazıtmış, sakal bırakmıştı. Şirket çalışanları, her günün sonunda yaptıkları gibi, araç kiralayan şahısların kimlik bilgilerini emniyete bildirdiklerini söylediler. İsim sahte olduğu için aranan şahıslar listesinde görülmemişti. Güvenlik kameralarını inceledik. Büroya girişi, ilgili elemanla konuşması ve bankoda form doldurması net bir şekilde görülüyordu.

Adres olarak şehir merkezine 25 km uzaklıktaki, Ankara’nın yeni yerleşim bölgelerinden Yaşamkent’te bir ev gösterilmişti. Müstakil evlerden oluşan lüks bir sitede bulunan evde değişik isimler adına düzenlenmiş birkaç sahte kimlik ele geçirdik. Komşularıyla konuştuk. Yalnız yaşayan bir genç olduğu ve evde pek fazla zaman geçirmediği dışında bir bilgi elde edemedik. Bir çekmecede bulduğumuz kira sözleşmesinden evi kiralayan emlakçıya ulaştık. Koray beyin iş adamı olduğunu ve ayın yarısını yurt dışında geçirdiğini söyledi.

Merkeze dönerken, “Kaçak yaşamında bile lüksten ödün vermemiş,” dedim, “o ne güzel bir siteydi öyle.”

Arabaya bindiğimizden beri ağzını açmamış olan Amirim, “Benim içim halâ rahat değil bu konuda,” dedi.

Ben mi çok safım yoksa Amirim mi çok işkilli diye düşündüm. Adamın öldüğü DNA analiziyle bilimsel olarak kanıtlanmıştı. O zaman?

“Lüksten ödün verdiği tek konu araba olmuş,” dedi Amirim. “Herif hayatı boyunca son model spor arabalara binmiş… Döşemesine kahve damlattığı için sevgilisini tokatlayacak kadar araba hastasıymış… Bağlantıları var, sahte kimliği var, parası var… İsteseydi bir tane satın alabilirdi. Lüks arabalara bu kadar tutkun bir adam neden sıradan bir arabaya binmeyi tercih etmiş? Neden kiralamış?”

 

***

İki gün sonra Gökcan ailesi kömür olmuş cesedi Adli Tıp’tan teslim aldı. Karşıyaka Mezarlığı’nda toprağa verdiler. Uzak bir mesafeden izledik topluluğu. Çıkış kapısında siyah bir araba durdu yanımızda. Filmle kaplanmış arka cam açıldı. Bora’nın babası nefretle baktı bize.

“Sağlığında huzur vermediniz oğluma, bari ölüsünü rahat bırakın.”

 

***

Benim için olay kapanmış, bizim elimizle olmasa da adalet yerini bulmuştu. Fakat bu konunun Amirimin kafasında bitmediğini hissediyordum. Adam obsesifti. Başladığı hiçbir işi yarım bırakmaz, mutlaka kusursuz bir şekilde sonuçlandırmak isterdi. İş sonuçlanana kadar da ne kendisi rahat eder ne de bana rahat yüzü gösterirdi. Benim kendimi oyalayacak zevklerim, hobilerim vardı ama Amirim işini hobi haline getirmişti.

Kıskançlık yüzünden, üç yıl önce boşandığı karısını ve iki küçük çocuğunu öldürdükten sonra kayıplara karışan bir manyağın peşindeydik. Birkaç gün önce Demetevler’de görüldüğüne dair ihbar almıştık. On sekiz saattir herifin eski cezaevi arkadaşlarından birinin evini izliyorduk. Yakındaki pastaneden açlığımızı yatıştıracak bir şeyler almaya çıktım. Elimde iki karton bardak çay ve poğaça poşetiyle arabaya yürürken Amirimin arabayı çalıştırdığını gördüm. Yanımda durup, “Hadi,” dedi, “atla, gidiyoruz.”

Apar topar binerken, “Zanlı göründü mü?” diye sordum.

“Siktiret zanlıyı,” dedi, “Bora Gökcan trafik kazası geçirmiş.”

Nasıl salağa bağladıysam, “Yine mi ölmüş?” demişim.

“Yok,” dedi Amirim, “bu sefer ağır yaralıymış.”

 

***

Hastane polisinden aldığımız bilgiye göre; Eskişehir Yolu’nda bir araç aşırı hız yüzünden refüjü aşıp karşı şeride geçmiş ve belediyenin hafriyat kamyonunun altına girmiş. Yolcu koltuğunda oturan kadın kaza yerinde can verirken, aracın içinde sıkışmış olan sürücüyü ilk yardım ekipleri çıkarıp hastaneye kaldırmışlar. Sürücünün üzerinden iki ayrı kişi adına düzenlenmiş kimlik çıktığından, hastane polisi parmak izlerini alarak kimlik tespiti yapmış.

Yoğun bakım ünitesinin kapısına bir memuru nöbetçi bırakıp hastaneden ayrıldık.

 

***

Adli Tıp yetkilileri DNA analizinde yanlışlık olamayacağında ısrar ediyorlardı.

“Biz de gözümüz kapalı güveniyoruz,” dedi Amirim, “kim bilir şimdiye kadar kaç suçluyu elimizden kaçırdık, kaç masumu da parmaklıklar arkasına yolladık.”

Sonunda DNA analizinin yeniden yapılmasına karar verildi.

Ertesi gün, çıkan sonuç karşısında ağzımız açık kaldı. Sonuç yine aynıydı: Yanmış cesetten alınan DNA, Bora’nın DNA’sıyla eşleşiyordu.

Doktorlardan biri, “Sanırım dünyada bugüne kadar en fazla kırk-elli kez rastlanan bir durumla karşı karşıyayız,” dedi. “Bu durumun başka bir açıklaması olamaz.”

Adamın ağzına bakıyorduk.

“Kimerizm,” dedi Doktor.

Amirimle bakıştık. “Bilmiyorum,” anlamında dudak büktüm.

“Türkçe mealini alabilir miyiz hocam?” dedi Amirim.

“Kimerizm,” dedi Doktor, “bir insanın birden fazla DNA profili barındırıyor olması. Bu tür insanlara da ‘kimerik’ diyoruz.”

“İlk kez duyuyorum böyle bir şey olduğunu,” dedi Amirim.

“Normaldir,” diyerek açıklamasını sürdürdü Doktor. “Kimerizme neden olan birkaç şey olabilir; biri döllenmiş iki yumurtanın birleşmesi ve ikiz doğacağı yerde tek çocuğun doğması. Böyle bir durumda, doğan çocuk, doğamayan ikizinin DNA’sını da taşıyabilir ve örneğin saçının DNA profili kanındakini tutmayabilir.”

“Kimerizmin bizim olayla ilgisini anlayamadım,” diyerek araya girdi Amirim, ” bizim olayda iki ayrı insanın DNA’sı aynı çıktı.”

“Oraya geliyorum. Aynı bedende farklı DNA profillerine, organ, kemik iliği ve kan nakillerinden sonra da rastlanabilir.”

Doktorun “geliyorum” dediği yer her neresiyse ben daha oraya varamamıştım. Amirim imdadıma yetişti: “Yani?”

“Yani; bu nakillerden herhangi birini yaptıran kişi, üç ay kadar bir süre boyunca vericinin DNA’sını da taşır.”

Özel Gökcan hastanesi… Yaşa dışı organ nakilleri… Amirimle bakıştık.

“Bu şahıs, kazada yanan kişiye yakın zamanda organ bağışlamış olabilir mi?” diye sordu Doktor.

“Böyle bir bilgi yok elimizde,” diye cevap verdi Amirim.

“Şahsın MR veya röntgen filmlerini görmem lâzım,” dedi Doktor.

 

***

Bora’nın organları yerli yerindeydi.

“Kemik iliği neyse de, kan nakli yapılan hastaları nasıl bulacağız?” diye sordum, “on binlerce kişi vardır.”

“SGK hastanelerine bakacak değiliz ya,” diye cevap verdi Amirim.

Arama izni çıkarıp soluğu Özel Gökcan Hastanesi’nde aldık. Medeniyetin gözünü seveyim, son sekiz ayda yapılmış olan bütün ameliyat kayıtlarını birkaç dakika içinde flaş belleğe kopyaladık.

Ameliyat olan hastaları kayıp şahıslar bültenindeki kişilerle karşılaştırdığımızda, yirmi yedi yaşında bir öğretmenin adına ulaştık.

Annesi ve kız kardeşi ile birlikte yaşayan ve bir lisede edebiyat öğretmenliği yapan Fırat Tezener, altı ay önce geçirdiği motosiklet kazasından sonra ameliyat olmuştu. Üç ay önce bir arkadaşıyla buluşmak üzere evden ayrılmış ve o günden sonra kendisinden bir daha haber alınamamıştı.

 

***

“Bora’dan aldıkları kanı öğretmene nakletmişler,” dedi Amirim Savcı’nın odasında. “Öğretmen çocuk iyileştikten sonra Bora onunla bir şekilde arkadaş olmuş. Sonra da öldürüp kiraladığı arabayla birlikte yakmış.”

“Vay şerefsiz! Şeytanın aklına gelmez. Olan öğretmen çocuğa olmuş,” dedi Savcı. “Ne biçim insanlarmış bunlar böyle!”

“Doktorlar Bora’nın durumunun iyiye gittiğini söylüyorlar,” dedim, “birkaç haftaya kadar taburcu olabilirmiş.”

“Hastaneden doğruca cezaevine göndeririz pezevengi,” dedi Savcı. “Babasını aldınız değil mi gözaltına?”

“Aldık,” dedi Amirim. “Suçlamaları kabul etmiyor.”

“İstediği kadar etmesin. Her şey apaçık ortada. Cinayete yardım ve yataklıktan o da girecek içeri.”

 

Reha Avkıran

 

Hikaye – Marangozhane

Marangozluğa on yaşında, okul tatillerinde babasının yanında çeyiz sandığı yaparak başlayan Murat Usta, babasını erken yaşta kaybedince bu işe zorunlu olarak girmişti. Sebze-meyve hallerine kasa yaparak para kazanmış, bu sayede de sanayide bir dükkân açabilmişti. Henüz otuzlu yaşlarının ortasındaydı. Ekseriya kapı işleri yapsa da elinden mobilyacılık da gelirdi. Halk arasında marangozluk ile mobilyacılık aynı olarak bilinse de ikisinin arasında kıldan ince bir fark vardır aslında. Mobilyacı daha çok dekorasyon işlerinde ustalaşmıştır. Marangoz ise ham maddeye şekil verir. Dolayısıyla, ikisi aynı değildir.

Geçen zamanda sanayinin en çok iş yapan marangozlarından biri hâline gelen Murat Usta’nın yanında bir usta, üç kalfa ve iki çırak çalışmaktadır.

 

***

 

Usta, İstasyon Caddesi’nde bir apartman dairesinin yedi kapılı işini aldı. Ancak ev halkı, kapılar yapılırken evde kalıp eşyalara göz kulak olmak istediklerini söyledi. Murat Usta işe başlamadan önce bu duruma karşı çıkıp “Evin içi inşaat hâlini alacak. Tüm kapılar sökülüp yerlerine yenileri takılacak. Bu iş nereden baksan bir hafta sürer. Evde kimse olmamalı. Eskiler söküldükten sonra hemen yenileri taksak yine tamam. Ama yeni kapıların önce kasaları takılacak. Kasalar köpüklenip kurumaya alınacak. Kuruma işleminden sonra kapılar takılacak ve kasa sıkıştırılacak. Sıkıştırma işleminde kapının milim oynamaması gerekir. Yoksa iş mahvolur. Sonra pervazı var, bir sürü iş. Evde kimse olmasın yani,” diye işi özetleyince ikna etti. Ancak eşyalar içeride kalacaktı. Murat Usta eşyalara zarar gelmeyeceğine dair garanti verdi.

İş başladı. Murat Usta işin başında durmadı. Diğer usta Orhan, kalfalar ve çıraklar dört gün içinde tamamladılar.

 

***

 

Sanayinin üzerine akşam karanlığı çökmüş, dükkânlar birer birer kapanmaya başlamıştı. Murat Usta ve elemanları ellerindeki diğer işlerin malzemelerini üretirken dükkânın önüne gri renkli ‘95 model Mercedes E-320 geldi.

Murat Usta elindeki keresteyi bıraktı ve kapıya yöneldi. Arabadan çıkan, İstasyon Caddesi’nde işini yaptığı adamdı. Murat Usta’nın güler yüzünü aksine çeviren bir yüz ifadesi vardı adamda.

“Hoş geldin. Bir problem mi var?”

“Var ya!”

“Kapılarla mı ilgili?”

“Siz kapıları takarken biz kapıyı pencereyi açık bıraktık sanırım.”

“Nasıl, anlamadım?”

“Yatak odasında karımın kıymetli eşyalarının olduğu kutu yok olmuş. Murat Usta, seni bana çok methettiler. Nedir, ne oluyor? Eşyalarımı sana emanet ettim ben.”

“Hocam,” diyebildi şaşkın bir şekilde. Karşısındaki adam meslek liselerinden birinin müdürüydü. “Elemanlarım yapmaz öyle bir şey. Hepsine kefilim. Namuslu, haysiyetli çocuklardır.”

“Yalan mı söylüyorum yâni? Sen bana yalancı mı diyorsun?”

Adamın sesi normal seviyesinden en aşağı üç kat fazla idi.

“Hocam, gel içeriye geçelim. Burada bağrışıp el âleme afiş olmayalım.”

“Sikerim afişini, Murat Usta!”

“Hocam, iyi adamsın, sohbetin hoş, eyvallah, küfür etme. Sana yalan söylüyorsun demedim. İşin aslını astarını bir konuşalım. Bizim de bir adımız var burada; bağırıp duruyorsun, olmuyor.”

“Sana iki gün süre veriyorum. İki gün içinde onlar elimde olmazsa sen afişi, küfrü o zaman görürsün.”

“Sana yok öyle bir şey diyorum. Şu çocuklarda hırsızlık yapacak yüz var mı? Bir bak! Siktir git benim canımı sıkma. Şu makinaya doğratırım seni!” Eliyle de hızar doğrama makinasını gösteriyordu.

“Sordun mu? Belki çaldılar? Sen iki gün içinde onları benim evime getirme bak sana ne yapıyorum.”

“Siktir git nereye gidiyorsan! Yavşak! Dingil!”

Adam arabasına binip gitti. Murat Usta bir kılıç kadar keskindi, bu sinirle önüne kim çıkarsa doğrayabilirdi.

“Ne kadar malzeme varsa dışarıda, toplayın. İçeride bekleyin!” dedi Orhan Usta’ya.

Murat Usta bir sigara yaktı ve bir tabure çekip oturdu. Rengi normalinden iki ton daha karaydı. Baş parmaklarını şakaklarına dayadı. Kalan diğer parmaklarıyla gözüne perde çekti. Saçı uzun olsaydı eğer unuttuğu ve durmadan yanan sigarası yüzünden yanabilirdi. Neyse ki kellik problemi burada işine yaramıştı. Sürekli aynı şeyleri söylüyordu: “Amına koyduğumun çocukları… Rezil ettiniz beni… Rezil ettiniz beni.”

Aradan on dakika geçti. İki çocuk okuttuğu için emekli olmasına rağmen çalışmaya devam eden altmış dört yaşındaki Orhan Usta, Murat Usta’nın omzuna dokundu.

“Çocuklar hazır. Seni bekliyorlar Murat.”

“Adamın ne dediğini duydun değil mi, Orhan ağbi? Tüm sanayi duymuştur.” Kafasını önüne eğdi tekrar. Yere bakarak: “Bu çocuklar yapmaz değil mi öyle bir şeyi?” Kafasını kaldırdı ve yaşlı adama baktı: “Yapmaz de bana, Orhan ağbi?”

“Bana sorarsan yapmaz derim. Yapmaz biliriz. Ama şeytana uymuşlarsa… Hele desene bana, sen evden gidiyorsun, mücevherlerini ortalık yerde bırakır mısın?”

“Bırakmam.”

“İnşallah kendi boklarını bize ödetmezler.”

“Yâni kendileri kaybetti…”

“Aynen öyle diyorum.”

“İçim biraz soğudu, Orhan ağbi. Yine de şunlara bir soralım, sen de içeri gir, yalnız ben sorgularken karışma.”

“Kötü bir şey yapmayacaksın ya?”

“…”

“…”

Murat Usta, Orhan Usta da girince kapıyı kapattı ve arkadan kilitledi. Anahtarı yanına aldı.

İlkbahar sıcaklığında, akşam sessizliği.

İki usta -biri patron-, üç kalfa ve iki çırak…

Dükkânın yemek yenilen masalı ve tabureli bölümü…

Murat Usta’nın elinde iki tane odun…

Orhan Usta’nın elinde bir şişe su.

Oturmakta olan kalfa ve çıraklara, “Kalkın lan ayağa. Boy sıralaması yapın,” dedi Murat Usta, kızgın ve dargın bir ses tonuyla.

Çıraklar ayağa kalkıp uzundan kısaya doğru sıralandılar: Kalfa, kalfa, çırak, kalfa, çırak…

“Orhan ağbi ver o şişeyi. Sen iki tane tabure çek şöyle, karşılıklı.”

Murat Usta, Orhan Usta’nın elindeki şişeyi aldı ve odunları ıslattı.

Orhan Usta da kendine verilen talimatı yerine getirdi. Masadaki iki tabureyi öne çıkartıp karşılıklı olarak koydu, masada kalan taburelerden birine de besmele çekerek kendisi oturdu. Murat Usta boşalan su şişesini fırlattı yere. Odunlardan birini de kendine yakın olan taburenin yanına bıraktı. Elindeki odunla karşısında boya göre sıralanmış çalışanlarına Allah yarattı demeden girişmeye başladı. “Lan amına koyduğumun çocukları! Siz beni rezil mi edeceksiniz! Ettiniz de lan! Alın. Kıracağım kemiklerinizi. Amına koyduğumun çocukları. Hanginiz lan! Kim çaldı ulan! Ha! Size diyorum!”

Çırak acıdan haykırdı: “Vallahi ben çalmadım, Usta. Yemin ederim. Ekmek Kuran çarpsın ki!”

“Sus lan! Sus!” Murat Usta daha fazla vurmaya başladı. Odun çocuğun üstünde kırılana kadar hem vurdu hem de “Siz benim adımı lekelersiniz ha!” diye söylendi. Odun en sert malzemedendi. Yani meşe ağacındandı. Bu yüzden kırılması bir hayli zaman sürdü.

Elinde kalan odun parçasını da rastgele savurdu. Çocuklar ağlıyordu doğal olarak. Murat Usta böyle bir şeyle ilk kez karşılaşmanın psikopatlığını yapıyordu. Bir sigara daha yaktı ve gözünü kapatıp sakinleşmeye çalıştı. Baştan iki elemana seslendi: “Siz. İkiniz oturun şu taburelere.”

Orhan Usta’nın karşılıklı olarak koyduğu iki tabureye oturttu. Sigarasını yere atıp ayağıyla bastı.

Kendisine yakın olan taburede uzun boylu kalfa oturuyordu. Onun karşısında da ondan üç santim kısa olan kalfa oturuyordu. Murat Usta odunu aldı eline ve uzun boylu olana verdi.

“Bak İsa. Alper o paraları aldı ve…”

Diğeri lafını kesti:

“Allah belâmı versin ki ben almadım usta!”

Murat Usta sert bir tokat attı.

“Sus lan! Lâfımı kesme sikerim geçmişini!” İsa’yla konuşmasına devam etti: “Alper parayı aldı,” dedi, ama aklına çalınan şeyin salt para olmayacağı geldi, gerçekten de müdür bir şey söylememiş, sadece kıymetli eşyalar demişti, bu hâlde, mücevher demek daha doğru olurdu. Kısa süreli bir düşünceden sonra devam etti, Murat Usta. “Şey, mücevherleri. Ama yerini söylemiyor. Sen onun yüzünden dayak yedin. O odunu kullanarak öğren bakalım, nereye saklamış?”

İsa, Murat Usta’dan aldığı ıslatılmış odunu Alper’in sol koluna sertçe vurdu. Alper sağ eliyle sol kolunu ovdu. İsa, “Nerede paralar? Şerefsiz!” diye sordu.

“Yemin ederim ben çalmadım. Allah cezamı versin ki…”

İsa kafasını kaldırıp Murat Usta’ya baktı. Murat Usta ise anlamsızca bir bakışla cevap verdi. İsa kaldırdı odunu bir kez daha vurdu. “Nerede oğlum paralar! Anam avradım olsun ki seni öldürürüm. Çabuk söyle.”

“Ben çalmadım.”

Murat Usta bir sigara daha yaktı, “Ver şu odunu,” dedi.

Odunu aldı. Yürüdü. Alper’in yanına geldi. “Demek sen çalmadın, Alper. İnandım oğlum, kusura bakma. Sen çalmadıysan İsa çalmıştır kesin. Al oğlum şu odunu, suçsuz yere sana dayak atan İsa’dan hem intikamını al hem de mücevherin yerini öğren.”

İsa’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Alper odunu tam vuracağı sırada kolunu indirdi. “Usta, ben kefilim İsa’ya. Yapmaz böyle bir şeyi,” dedi ağlayarak. Birden İsa’ya, “Ama bana ne biçim vurdun lan sen!” diye bağırdı.

“Kardeşim…”

“Ne kardeşimi lan it! Az önce sikip sokuyordun.”

Odunu İsa’nın bacaklarına beş kere vurdu, hızlı ve sert bir şekilde. Sonra odunu bıraktı: “Canın acıdı mı kardeşim?” diye sordu.

Murat Usta sigarasını yere atıp üstüne bastı. İkisine kalkmalarını söyledi. Sıradakileri çağırdı. Gelenler çırak ve kalfaydı. Az önce doğruluk oyunundan başarıyla ayrılan Alper ve İsa hırsızlık damgasından kurtuldukları için sevinçli, çürüyen bedenleri için ise kederliydiler. Sessiz bir şekilde kendilerini rahatça ağlayıp sızlayacakları bir yere atma çabasındaydılar.

Çırak, İsa’nın; kalfa ise Alper’in oturduğu yere oturdu.

Murat Usta odunu yerden aldığı sırada Orhan Usta oturduğu tabureden kalkıp Murat Usta’nın yanına geldi. Kolundan tuttu, kapıya doğru yürümeye başladılar.

“Murat, bu işten bir şey çıkmayacak. Vakit de geç oldu. Yengen çağrı atıp duruyor. Ben gideyim.”

“Ağbi biliyorum ben de. Ama bir ihtimal diyorum. Olur ya,” dedi, bir iç çekti, arkasını dönüp elemanlarından yana baktı. Sonra yeniden Orhan Usta’ya dönerek, “Tamam, sen git. Ben ilgilenirim. Neyle gideceksin?” dedi.

“Bir dolmuşa binerim. Sen de üstlerine çok gitme. Yazık günah.”

“…”

Orhan Usta gidince Murat Usta tekrar sorunun ya da doğruluk oyununun olduğu yere geldi. Elindeki odunu avcuna vuruyordu.

“Evet, nerede kalmıştık?”

Odunu çırak Ahmet’e verdi. “Ramazan ağbin parayı neden almış?” diye sordu. Kalfa yalvaran gözlerle çırağa bakarken çırak yediği dayağın sorumlusu olarak düşündüğü Ramazan’a vurdu. Ramazan gözlerini yumdu ve dişlerini sıktı. Birazdan vurma sırasının kendisine geleceğini biliyordu ve intikam almanın nasıl bir duygu olduğunu tadacağından içten içe memnundu şu anki durumundan.

Çırak:

“Ramazan ağbi? Ramazan ağbi?” diye yokladı diğerini.

Ramazan gözlerini açtı: “Ne var?”

“Sen mi aldın parayı?”

“Vurmadan önce sorsana!” diye tersledi.

“Düşünemedim ağbi. Parayı sen mi aldın?”

“Hayır.”

Murat Usta’nın yüzü yine bozuldu. Çaresizce çırağın elinden odunu alırken, “Acaba kutuyu gittikleri yere götürdüler de orada mı unuttular? Ya da gittikleri yerdekiler çaldı,” diye geçiriyordu içinden. “Çocuklara da yazık ettik, bir daha çalışmak istemeyecekler. Nereden bulacağız işçiyi?” diye de ekledi. Kırılmama konusunda keçi inadına sahip olan odun el değiştirdi.

 

***

 

Nokia 6230 telefonu, süresi yalnızca üçer saniyelik çağrılarla on dakikada bir çalıyordu. Bu çağrılara kayıtsız kalan Orhan Usta, düşünceliydi. İyice düşünmesine engel olan şu çağrılar için de, önce eve geciktiği için Murat Usta’ya sonra da durmadan çaldıran karısına küfürler yağdırıyordu. Altı üstü geç kalmıştı; ne vardı bunda? Hayatı boyunca karısına ve çocuklarına rahat bir hayat yaşatmaktan başka gayesi olmayan bu adam sadece bir kere söz misali eğlenmek istemiş olamaz mıydı? Olabilirdi elbette. Bu onun en temel haklarından biriydi. Ancak karısına geri dönüş yapıp “Biraz işim çıktı geç geleceğim,” demeliydi. Bu düşüncesizliği atlayıp kendini haklı gören Orhan Usta çareyi telefonu tamamen kapatmakta buldu.

Beş dakika sonra da, “Müsait bir yerde inebilir miyim?” diyerek dolmuştan indi. Dolmuş hareket ettikten sonra soluna bakıp karşıya geçti; evet, burası tek yöndü.

Zile bastı, kapıyı karısı açtı. Karısının sorularını cevapsız bırakarak banyonun yolunu tuttu. İş kıyafetlerini çıkartıp kirli sepetinin üstüne bıraktı. Elini yüzünü yıkadı, kirli pantolonunun cebinden siyah bir poşeti avcunun içine aldı ve don-atlet yatak odasına gitti. Temiz kıyafetlerini giydi, poşeti de cebine koydu ve tekrar dış kapının yolunu tuttu. Karısı ise o üstünü değiştirirken yemeği çoktan hazır etmişti. Kadınlar böyledir işte, saniyeler içinde her şeyi yapabilme gibi özel yeteneğe sahiptirler.

Kadın adamın yeniden çıkmak için hazırlık yaptığını görünce şaşırdı: “Nereye gidiyorsun?” diye sordu. Adamdan yanıt alamadı. Tekrarladı: “Orhan, nereye gidiyorsun?”

“Bir saate gelirim. Bugün işte bir olay yaşandı. Murat çocukların üstüne fazla gitti. Onları orada bıraktım. Vicdanım rahat değil. Tekrar gidip ikna edeceğim, başka bir yol bulalım, diye. Sen yine de bekleme beni. Anahtarımı aldım yanıma.”

Adam ayakkabısını giydi, tam çıkacakken arka cebindeki siyah poşet karısının gözüne ilişti: “Cebindeki poşette ne var?”

“Merhem. Çocuklar için.”

“Tamam, dikkat et gece gece.”

“…”

Orhan çıkıp tek yönlü yoldan sağına bakarak geçti. Bir merdivenden inip sanayiye giden dolmuşların geçtiği bir caddeye çıktı. 1 numaralı dolmuşa bindi. Akşam saatleri olduğu için dolmuş boştu. Şoförün yanına oturdu.

“Selamünaleyküm.”

“…”

***

 

Murat Usta, bürosundaki çalışma masasına oturmuş bir sigara sönmeden bir sigara yakarak düşünüyordu. Bu işten nasıl çıkacaktı? Adı sanayide hırsız diye duyuldu mu imkânı yok bir daha iş alsın. Telefonu çaldı, arayan karısıydı. “Bekleme,” dedi, kapattı. İşçilerin durumu ise iyi değildi. Suçsuz yere dayak yemişlerdi! Hiç kimse hak etmediği bir şeyden ötürü zarar görmemeliydi. Telefonu bir kez daha çaldı. Arayan Orhan Usta’ydı: “Alo?”

Alo? Ne yaptın Murat?

“Ne yapayım ağbi. Dükkândayım hâlâ. Bu çocukların bir şey yaptığı falan yok.”

Ne yapacaksın ya?

“Bilmiyorum ki. Biraz kafamı toplayayım hastaneye bırakacağım. Sen ne yapıyorsun? Yolda mısın hâlâ?”

Oraya geliyorum. Evden merhem falan aldım. Çocuklara süreriz. Sıkma bakalım canını. Her şey düzelir.

“İnşallah ağbi. Gelmene gerek yoktu. Sen bilirsin yine de.”

Geliyorum. Yoldayım. Gelince konuşuruz hadi.

“Tamam, ağbi.”

Telefonunun şarj azaldığında öten sesini duyunca şarja koydu. Sigarasını da söndürdü. Pakette sigara kalmamıştı: “Allah kahretsin.”

Murat Usta’nın aklı bir otoban gibiydi. Fikirler trafik oluşturuyordu. Şimdi de zihnini meşgul eden şey elemanların ailelerine ne diyeceği idi. Hiçbir aile çalışması için gönderdiği bir yerden evladını kanlar ve morluklar içinde almak istemezdi. Bu işin devamında aileler ile mahkemelik olmak vardı. Bu fikir yeni bir fikri doğurdu: Sanayide iş yapmayan usta çoktu. Rakipleri de vardı. Rakiplerinden veyahut işsiz kalan ustalardan birinin böyle bir şeyi planlayıp kendisinin yükselen kariyerini bitirmek istemiş olacağını düşündü. Canı bir sigara daha yakmak istedi ama yoktu: “Allah kahretsin.”

Telefonunun kabloyla olan ilişkisini kesti. Telefon sadece yüzde iki şarj dolmuştu. Kablodan çıkarınca ötmedi. Demek ki sınırda. Her an ötebilir. Öttü. Bu telefon kendi kendine mi şarj harcıyordu? Hiçbir şey yapmadan? Bu, Murat Usta’ya hiçbir şey yapmadan vakit öldüren insanı hatırlattı. İnsanın da günün içinde bir şey yapmadığı oluyordu. Kaybı zamandı. Bu olayla şarj olayını benzetip kendine çevirdi meseleyi. Meslek liselerinin birinde müdür olan adam iki gün zaman vermişti. Zaman ilerliyordu. Murat Usta bir şey yapamıyordu veya elinden yapacak bir şey gelmiyordu. Bürosundan çıktı. Merdivenlerden indi. Elemanlarını aradı karanlık dükkânın içinde. Gözleri eskisi kadar iyi seçemiyordu. Çünkü yaşlanıyordu. Bu görememe olayında dükkânın karanlık olmasının da bir payı vardı. Kapıya doğru yürüdü, lambayı yaktı. Şimdi çocukları bulup özür mahiyetinde bir konuşma yapacaktı. Yemek yenen bölüme doğru yürüdü. Önüne topallayarak da olsa İsa ve Ahmet çıktı. Ellerinde odun vardı. Murat Usta böyle bir şeyi aklından geçirmiyordu. Üstüne doğru yürüyen iki çocuğa karşı savunmasız kalması aklına en iyi savunmanın yavaş yavaş çekilmek olduğu fikrini getirdi. İsa ve Ahmet kovalıyor Murat Usta kaçıyordu.

“İsa, Ahmet ne yapıyorsunuz lan siz! Sizi pişman ederim bunun için,” diye tehdit etti.

Ama elemanların korkacağı yoktu. Murat Usta arka arka giderken arkasından kendine yaklaşan ayakkabı seslerini duydu. Arkasını döndüğünde Alper ve Ramazan’ın da kendisine doğru yürüdüğünü gördü. Kendisini sıkıştırmışlardı. Kaçacak bir yer yoktu. Peki, neredeydi diğer çırak? Adı Yiğit’ti. Ölmüş müydü yoksa? “Allah’ım bittim ben,” diye geçirdi içinden. Murat Usta, “Yiğit nerede?” diye sordu. Cevap alamayınca tekrar sordu, yine cevap alamadı. Ölmüştü çocuk. Onun öcünü alıyorlardı. Henüz on beş yaşında, yolun başında, bir çocuğun öcü. Kendileri için bir şey yapıyorlarsa namerttiler. Ama o… Murat Usta yineledi: “Yiğit nerede?”

Murat Usta, kendisini bekleyen dayaktan kurtulamadı. Odunlar dört yerden Murat Usta’ya sallandı. Adam kafasını koruyarak yere yattı ve elemanlar ha bire vurdular. Adam kapandı. Odunlar yer beğenmeyip adamın her yerine değiyordu.

Alper:

“Sana, biz çalmadık, dedik. İnanmadın bize. Kendin dövdün, bir de bizi bize dövdürdün amına gömdüğüm.”

Diğerleri Alper’in sözüne istinaden daha çok vurmaya başladı. Murat Usta’dan gelen “Ah”, “Of”, “Aman”, “Anam” sesleri artık duyulmuyordu.

İsa diğerlerini durdurdu. Öfke hat safhadaydı -Durdurma işleminin ne kadar uzun zaman aldığını tahmin edebilirsiniz-. İsa eğildi ve nabzını kontrol etti. İzlediği polisiye dizilerden öğrendiği bu hareketi hiç anlamamasına rağmen yine bu dizilerden duyduğu bir cümle ile sonuçlandırdı: “Nabzı yavaş atıyor.”

“Yiğit!” diye bağırdı Ahmet.

Yiğit işlenmeyi bekleyen odunların arasından ağır ağır çıkıp geldi.

“Bu korku ona yeter. Ustamızdır. Döver de, sever de,” dedi, büyük bir olgunluk ve yaşından beklenmeyecek bir şekilde grup lideri tavrıyla. Sahiden de bu işi Yiğit örgütlemiş, diğerleri görevlerini yerine getirmişti.

“Saçmalama,” diye tersledi Alper.

İsa, yerdeki adamın ceplerini karıştırmaya başladı.

“Ne yapıyorsun?” Ses Alper’in.

“Anahtarları arıyorum. Nasıl çıkacağız?”

“Tamam, çabuk ol.”

 

***

 

“Sağda bırak beni.”

“Daha gelmedik ağbi.”

“Bankamatikten para çekeceğim.”

“Bu saatte buradan başka dolmuş geçmez. Bekleyeyim mi?”

“Yok, ben yürürüm. Sen git, bekleme.”

“Peki.”

Dolmuş sağa yanaştı. Migros’un karşısındaki büfenin önünde durdu. Orhan Usta indi.

Saatini kontrol etti ve kendini ikna etmeye çalıştı. Vicdanını rahatlatmak adına ilk adımı attı. Solundan gelen aracın kornasıyla irkildi. Geri adım atıp kaldırıma çıktı. Vicdanı rahatlatmak için izin mi almak gerekiyordu? Kimden? Açlığın pençesindeki ülkelerden, ailesini geçindirebilmek için asgari ücrete baş eğen babalardan, maden işçilerinden, sigortasız çalıştırılanlardan ya da ezilen halklardan… İzin mi almak gerekiyordu? Kimden?

Orhan Usta soluna baktı ve yolun yarısına sağ salim ulaştı. Sağına baktı. Karşı kaldırıma geldiğinde içindeki Şeytan Orhan kendini gösterdi. Onun aklını çelmek için bir sürü yol deniyordu ama Orhan Usta kararlı; geri dönmedi, ilerleri, ilerledi, ilerledi…

“Kim o?”

“Ben Orhan…”

“…”

“…”

Dış kapı açıldı. Asansöre binip dördüncü kata çıktı. Asansörün sağındaki koridordan ilerledi ve merdiven ağzındaki kapısı açık dairenin önünde durdu.

“Selamünaleyküm, hocam,” dedi. Karşısındaki adam meslek liselerinden birinde müdürdü. Az bir zaman önce de evindeki kapıları yaptırmıştı. Bugün akşamüstü dükkâna gelip hırsızlık yapıldığını söylemiş, zaman tanımıştı.

“Aleykümselam, Orhan Usta. Hayırdır? Murat Usta’nın gelecek yüzü yok mu?”

“Murat’ın buraya geldiğimden haberi yok.”

“Neden?”

“Sizin evde hırsızlık olayı doğru. Bizim tarafımızdan yapıldığı da doğru,” diye durumu açıkladı. Arka cebinden siyah poşeti çıkarttı. Adama uzattı. Adam poşeti açtı. “Bizim ufak çırak. Yiğit adı. Yatak odasının kapısını takarken görmüş kutuyu. Eşek oğlu eşek! Şeytana uymuş. Girip almış.”

“Şikâyetçi olacağım.”

“İyi çocuktur aslında. Ailevi sorunları var. O yüzden affınıza sığınıyorum. Murat çocukları öldüresiye dövdü. Hâlâ dükkândalar. Ben erken çıktım. Yaşını başını almış adamım. Hırsızlık yapacak değilim ya. İşte çıkarken cebime bir notla sıkıştırdı. Ses çıkarmadım ben de.”

“Orhan Usta, evdeki huzur bozuldu. Sen de takdir edersin ki bir suç işlemiş. Çeksin cezasını.”

“Daha on beş yaşında be hocam. Affedin. Karartmayın hayatını. Zaten Murat Usta çok dövdü. Vallahi çok dövdü. Aklı başına gelmiştir.”

Meslek liselerinden birinin müdürü olan adam düşündü. Sonra en iyi kararın bu olduğuna kanaat getirerek, “Peki, öyle olsun. Affediyorum,” dedi.

“Yaşa be hocam. Ufak bir istirhamım daha olabilir mi?”

“Buyurun.”

“Murat’ı arayıp sorunun çözüldüğünü, kıymetli eşyaların bulunduğunu, nereden çıktığını sorar ise de, akrabaya götürdük orada unutmuşuz der misiniz?”

“Peki, Orhan Usta. Yine kötü biz olacağız. Bir gencin istikbali. Suçlu bir çocuğun istikbali için hem de.

“Teşekkür ederim.”

“Başka bir şey var mı?”

“Aslında, neden bunları evde, görülebilir bir yerde bıraktığınızı da sormak geçiyor içimden, ama bu kadarı da fazla olur.”

“Bundan sonra yanımıza alırız,” dedi müdür. “İyi geceler.”

Orhan Usta caddeye çıktığında büyük bir iş başarmışçasına gururluydu.

Saatine baktı, dolmuş şoförü haklıydı. Başka dolmuş geçmezdi buradan. Mecburdu eve kadar yürümeye. Murat Usta’ya da geleceğini söylemişti oysaki. Mamafih yanında merhem olduğunu da söylemişti. “‘Merhemi dolmuşta düşürmüşüm,’ derim,” diye geçirdi içinden. Yönünü çevirdi, sanayiye yürümeye başladı.

 

***

 

Telefonu son beş dakikada dördüncü kez çalmıştı. Kendisinin suçsuz olduğu ortadaydı. Murat Usta bile şüphe etmemişti kendisinden. İsa ve Alper kalkınca o da izin isteyecekti. Bir çağrı daha…

Orhan Usta ayağa kalktı. Murat Usta’ya yaklaşacağı sırada küçük çırak Yiğit yanında bitti. Yediği dayağa rağmen dimdik durabiliyordu. Üzerindeki kışlık, uzun kollu iş kıyafetinden kollarının kanadığı belli oluyordu. Orhan Usta’nın arka cebine bir poşet koydu ve “Bir şey söyleme” anlamında kaşıyla bir hareket yaptı. Orhan Usta ses çıkarmadı.

İki usta kapıya doğru yürüyünce çocuğun kalbi güm güm attı. Ustası gelip daha fazla dövecekti, belki de öldürecekti. Ama Murat Usta gelip kaldığı yerden devam edince içi rahatladı.

Orhan Usta, dükkândan uzaklaşıp tenha bir yerde açtı poşeti: sözü edilen eşyalardı muhtemelen. “Ulan Yiğit ne yaptın sen?” diye geçirdi içinden. Bir de not vardı. “Bunu ne ara yazdın? Neden yanında taşıdın peki?” dedi.

Orhan Usta poşeti tekrar büzdü ve cebine koydu. Geçen ilk dolmuşa bindi.

Orhan Usta dolmuşta uzun uzun düşündü. Karısı çaldırıp duruyor, olaya odaklanmasına engel oluyordu. Bu yüzden adamakıllı bir karar veremiyordu.

Paraya da ihtiyacı vardı. Parayı almalı mıydı? Bu işin kokusu çıkarsa rezil olurdu herkese. En iyisi eve gidip üst baş değiştirip iade etmekti poşeti.

 

***

 

Bir ip gibi dümdüz, arka arkaya karayolunun kenarında yürüyorlardı. En önde giden Alper, “Yiğit’in gazına gelip saldırdık, ama usta ölmemiştir inşallah,” diye düşünüyordu. Arkasındaki Ahmet, “Kolumun belâsını sikti şerefsiz, ama iyi vurdum,” diyordu içinden, içten bir gülümsemeyle. Üçüncü sırada İsa vardı, “İnşallah ölmemiştir, yoksa peder adam öldürdüm diye değil, işten çıktım diye kalayı basacak!” diye iç geçiriyordu. Onun arkasından topallaya topallaya Ramazan geliyordu, “Bacak kadar çocuğun aklına uyduk, başımıza sıkıntı aldık,” diye sızlanıyordu. En arkada ise Yiğit vardı, “Poşeti de başka yere saklamadık da, anamın demişliği iş yaptık! Poşet başka yerde olsaydı ne bilinirdi benim çaldığım! Orhan ne yaptı acaba? Üzerine yatmamıştır inşallah. Keşke çalmasaydım. Öyle de böyle de, el elde baş başta kaldık,” diye pişmanlık yaşıyordu.

 

***

 

Orhan Usta, yaşının da getirmiş olduğu dermansızlıkla dükkânın kapısını zar zor açtı. Lambayı yaktı. “Murat!” diye bağırdı. Cevap gelmeyince ortaya doğru yürümeye başladı. Yürüdü, yürüdü, yürüdü… Yerde yatan Murat Usta’yı görünce hayretle bağırdı: “Murat!” Yanına koştu. Başına eğildi ve nabzını kontrol etti. Ellerini çekti ve kıçının üstüne oturdu. Hiçbir tepki vermeden oturdu. Bir saat öyle kaldı.

Mart 2017

Hikaye – Bir Bakışın Yetti

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) geçtiğimiz 2017 yılının yaz aylarında yapmış olduğu açıklamaya kendi adıma katılmıyorum. Şunu belirtmeliyim ki en azından tebessüm etmemi sağladılar. Her ne kadar eşimle bunun için tartışmama sebep olsa da yine de bazı kesimleri mutlu edebilir. Açıklamaları şöyle, “18 – 65 yaş arasındaki insanlar artık genç sayılacakmış.” Hey gidi Kara Atıf düşündüğün şeylere bak. Birkaç yıl öncesine kadar ceset nerede bana ne anlatıyor, katili yakalayabilecek miyim diye düşünürken şimdi WHO ne açıklama yapıyor, Merkez Hakem Kurulu (MHK) acaba bizim maça hangi hakemi atayacak diye düşünüp duruyorum. Haklısınız bizim kanaryalar güzel uçabilse belki bu bahanelere gerek kalmayacak ama bu aralar bizim çocuklara atılan tekmeler hiç kızarmıyor. Hakemlerde haklı galiba çünkü sarının yanına en iyi lacivert yakışır. Cepte de bir sarı bir kırmızı kart olunca çubuklu formayı görünce kırmızıyı unutuyorlar. Unutmayın kardeşim yoksa içimdeki gençlik ateşi ortaya çıkacak. Ama nerede yaş olmuş altmış. Bizim İbo doğru söylüyor galiba uzun havasında;

“Elli beş de sızı iner dizine

Altmışında duman çöker gözüne

Altmış beş de hiç bakılmaz yüzüne

Ahreti gözetir süphana benzer

Ey ey aman ah”

Bu derin duyguları yaşarken size içimi dökme fırsatı sunan bu hayata bir kez daha şükürler olsun. Kayınvalide olayından sonra İzmir’de de rahat durmayacak bir kan kokusunu hissetmeye başlamıştım. Göztepe’de mi oturayım Karşıyaka’da mı oturayım diye düşünürken kendimi bir anda Altındağ tarafında buldum. İç içe geçmiş evlerin bulduğu, dar sokakların olduğu, kapı önlerinde dedikoduların çok sık yapıldığı, yürümeyle tüm dükkânlara ulaşabildiğin Bornova ilçesine bağlı sıcak bir semtte Salim sayesinde bir ev buldum. Hem kirası da ucuz bir bekâr evi. Aslında bu gibi yerlerde bekâr bir erkeğe ev vermek doğru değil diye söyleyen Meziyet Teyze polis olduğumu öğrenince evini bana kiraladı. Aslında bu kararı vermesinde kocası Akif Amca’nın katkısını saymakla bitmez. Geçen yıl öğrendim ikisinin de hayata veda ettiğini, ne diyelim hayatın kanunu mekânları cennet olsun. Bu evin bir güzelliği tek otobüsle Altındağ’dan Konak’a ulaşabiliyordum. O zamanlar paramı vardı cepte kendime güzel bir araba alayım. Şimdi her şey taksitle olduğu için alım gücü yükseldi. Yükselmesine yükseldi de borç paçadan akıyor bilen yok.

Gece ikiye kadar süren sorgudan sonra eve dönemediğim için karakolda sabahlamak zorunda kaldım. Salim’in geldiğini bile duymadım. Çünkü çok yorulmuştum. Günlerdir süren bir cinayet dosyasını başarılı bir şekilde tamamlamış olmanın vermiş olduğu rahatlamayla sandalye üzerinde uyuyakalmışım. Cüneyt Müdür’ün seslenmesiyle kendime geldim. Bir anlık şaşkınlıktan sonra ne diyeceğimi bilemedim. Müdür, Salim’den havadisleri almış olmalı ki bu pozisyonda beni yakalaması kendisini kızdırmamıştı. Ne yalan atayım bende kendisini dert edecek bir durumda değildim. İzmir rahat diye buraya geldim ama burası da rahat durmuyor ki. Müdür, “günaydın baş komiser gece uzun olmuş, tebrik ederim” sözlerini kafamı sallayıp karşılığını vermek zorunda kaldım. Salim’e döndüm beni neden uyandırmıyorsun bakışı atınca Salim bir anda ayağa kalktı. “Atıf Abi çok güzel uyuyordun kıyamadım” diye söyleyince sinirli bir şekilde kendisine baktım ama o sırada Müdür’ün kahkahasıyla tamamen uyanmıştım. İyi ki de uyanmışım neden mi yanındaki saçları kahve tonunda, gözleri kahverengi, kokusunun odaya yayıldığı Zeynep’i fark edemezdim. Ben nereden bileyim Zeynep’in bizim ekibe komiser olarak katılacağını. Ben nereden bileyim Zeynep’e âşık olacağımı. Ben nereden bileyim Zeynep’le evleneceğimi. Ben nereden bileyim şimdi ben bu yazıları yazarken Zeynep’imin bunları okuduğunu. O günden bahsedeceğim size ama şu anda bile bakışlarıyla benimle konuşabilen tek bir kadın olduğunu söylemeliyim. İki çocuğumun annesi, ömrümün sebebi… Cüneyt Müdür, “baş komiserim ekibinize yeni bir arkadaşımız katıldı, kendisinin önceki görev yerinde cinayet dosyalarında başarılı olduğu için senin ekibinde olacağına karar verildi, Komiser Zeynep.” Ben ve Salim şaşkınlık içinde bakıyorduk. Cüneyt Müdür sözlerine devam etti, komiserim, ekibin amiri “Baş Komiser Atıf Kara, nam-ı değer Kara Atıf ve komiser yardımcısı Salim” diye bizi tanıttı. O nam-ı değer Kara Atıf dediği anda belimden silahı çekip alnının ortasına vurmak istedim mi bilmiyorum. Neyse bu konuyu daha sonra anlatacağım. Salim’in dangalakça sözü odanın daha da soğumasına neden oldu. “Biz Atıf Abimle katilleri yakalıyorduk müdürüm.” Salim’in yüzüne bile bakamadan müdür cevabı verdi. “Ben size katilleri yakalayamıyorsunuz demedim ki, sadece Zeynep Komiser’in bu ekibe katıldığını söyledim” dedi müdür hazretleri ve kolay gelsin diye söyleyip odayı terk etti. Zeynep odanın ortasında kalakalmıştı. “Komiser Zeynep hoş geldiniz” dedim ve elimi uzattım. “Hoş bulduk baş komiserim” deyip o da benim elimi sıktı. Yüzüne bakmadım ama elimin terlediğini o anda hissettim. Elimi çekmeme sağ olsun Salim yardımcı oldu, “hoş geldiniz komiserim.”

Yorgunluktan ve uykusuzluktan ceketimi aldım ve merkezden ayrıldım. Eve geldim. Tam hatırlamıyorum sanırım gece saat 22.30’da kapı çaldı. Bir an düşündüm kapıyı açayım mı açmayayım diye. Bu gece ne bir cinayet dosyası içinde kana bulaşmak istiyordum ne de birinin derdini dinleyip kendisine derman olmak. Zeynep’i görür görmez mi diyeyim bir görüşte âşık oldum diye söyleyip babaya selam mı göndereyim bilemiyordum. Masada birkaç dilim beyaz peynir ve bir küçük arkadaş dert ortağım olmuştu. Hafif hafif babanın sesi ferahlatıcı bir rüzgâr olmuştu;

“Sevmek öyle güçlü ki 
Benim gücüm yetmiyor
Gönlüm sanki delirmiş
İhtirazım bitmiyor”

 

Kapı ısrarla çalmaya devam ediyordu. Dayanamadım artık bir sinirle açtım. Kapıda gördüğüm kişiyle sinirimin bir anda geçti. Gecenin bu saatinde evime gelip benimle vedalaşmak isteyen kişi asayiş şubede çalışan genç bir komiser Kudret Sağlam’dı. Kudret daha o günlerden nasıl bir polis olacağının sinyallerini veriyordu. Korkusuz, atılgan, zeki bir komiser olan Kudret iki ay önce bir operasyon sırasında sağ omzundan yaralanmıştı. Şükürler olsun ki omzunda herhangi bir sıkıntı kalmamıştı. “Kudret hoş geldin, nasılsın, gel kardeşim” dedim ve içeri davet ettim. “İyiyim Başkomiserim siz nasılsınız” diye karşılık verip içeri girdi. “Boş ver şimdi başkomiseri falan Kudret, Atıf abi demen yeterli hatta Atıf bile olur kendimi yaşlı değil, genç hissederim.” Gülümsemeye başladı ve “yok Başkomiserim ne yaşlılığı durun daha sizden öğreneceğimiz çok şeyler var bizim” dedi ve sözlerine devam etti. “Başkomiserim yani Atıf abi ben bu akşam sizinle vedalaşmaya geldim.” Şaşırmıştım ne vedası olduğunu anlamadım. “Atıf abi, yaralandıktan sonra asayiş şubeden cinayet masasına geçmek için dilekçe verdim, İzmir’deki cinayet masasında yer olmadığından ve ayrıca ihtiyaçtan dolayı beni İstanbul’a gönderiyorlar, hem de Cinayet Masası başkomiseri olarak.” Hem şaşırdım hem üzüldüm hem de sevindim. “Vay be Kudretim yani Başkomiserim ne diyeceğimi bilemedim kardeşim” dedim ve kendisine sarıldım. O sırada Kudret, “Abi seninle çalışmayı o kadar çok isterdim ki, kim bilir belki günün birinde bir başka yerde birlikte çalışma şansını bulurum.” Şaşkınlığımdan ne diyeceğimi bilemedim. “Otursana Kudret, aç mısın sana bir şeyler hazırlayayım mı?” diye masaya davet ettim. Kudret, “Sağ ol Atıf abi gece on iki otobüsüyle İstanbul’a gitmem gerekiyor ben müsaadenle gideyim” dedi ve sözlerine devam etti, “Hakkını helal et Başkomiserim Atıf Kara.” Derin bir nefes aldım ve “Helal olsun Başkomiserim Kudret Sağlam, kendine çok dikkat et.” Kapıyı açtı, arkasını döndü, ufak bir tebessümle, “Atıf abi babanın sesine kulak ver o sana en doğru yolu gösterir” dedi ve kapıyı kapattı. O sırada baba damarlarımdaki kan dolaşımını daha da arttırdı;

 

“Her arzunun ötesinde bir ağ gibi hep sen vardın 
Aşkların en güzeliyle uzandı sana ellerim
Hasretim sensin tek çaremsin
Yıllardır beklediğim aşkımsın benim”

 

Duvarda asılı Orhan Gencebay posterine baktım. Masada bulunan bardağı elime aldım. O sırada kapı yine çaldı. Kudret geri geldi galiba diye düşündüm. Kapıyı açtım, kapıda Komiser Zeynep ve bizim Salim vardı. Salim selam bile vermeden aceleci bir tavırla hemen olayı söyledi. “Başkomiserim bir cinayet vakası var, aslında iki cinayet ama tek bir olay yerinde” diye sözlerine devam ederken “Ne bir cinayeti, ne iki cinayeti?” diyerek Salim’i susturdum. Zeynep, olayı anlamama yardımcı oldu. “Başkomiserim Bornova’da bir apartman dairesinde bir kadın bir erkek cesedi bulunmuş, olaya bizim bakmamızı söylediler, gece gece sizi rahatsız ettik ama olay cinayet olunca”diye sözlerini tamamladı Zeynep.  Salona gidip ceketimi ve silahımı aldım. Orhan Baba, tatlı tatlı rüzgarları estirmeye devam ediyordu ama mecburen teybi kapatmak zorunda kaldım ve evden dışarı çıktım. Oysa ki bu gece ne bir cinayet dosyası gelsin ne de bir dert dinlemek zorunda kalayım diye dua etmiştim.

Olay yerine geldiğimiz zaman salonun tam ortasında bir kadın bir erkek cesediyle karşılaştım. Kadının ve adamın yüzü yere doğru dönük olduğu için gözlerinin renklerini bilmiyordum ama kadının ve adamın saçlarından kumral bir ten rengine sahip olduklarını hemen anlamıştım. Adamın üstünde beyaz bir gömlek, siyah bir kumaş pantolon ve klasik bir tarzda siyah deri ayakkabı vardı. Kadının üzerinde siyah renkte askılı, dizinden iki parmak yukarıda bir etek boyu olan bir elbise ve siyah deri topuklu bir ayakkabı vardı. Muhtemelen ya bir düğüne gidiyorlardı ya da herhangi bir kutlama gibi bir durum vardı. Giyim tarzlarından bunu anlamıştım. Evin içinde dolaşmaya başladım, kadın ve adam evli olduğunu duvarda asılı olan düğün fotoğrafından anlamıştım. Ev dağınık bir haldeydi. Bütün çekmeceler yere boşaltmış bir vaziyette bulunan evde katil, kendini hırsız olarak göstermiş olabilirdi diye düşündüm. Çekmecelerin boşaltılmasından dolayı eve hırsızın girebileceğini söyleyen Salim’e, Zeynep hemen cevabı verdi. “Salim bu olay bir hırsızlık vakası değil bu bildiğin bir cinayet vakası hem de kasıtlı ve planlı bir cinayet.” Salim şaşkınlıkla evin içinde dolaşıp notlar almaya devam etti. Evin balkonuna çıktım sokağı inceliyordum. Bulunduğumuz apartman dairesi dördüncü kattaydı. Birisinin buraya tırmanıp yukarı çıkması ve buradan aşağı inip kaçması imkânsız gözüküyordu. Zaten ben kendim balkon kapısının kilidini açıp çıktım. Balkonda bulunan sandalyeye oturdum. Başım biraz ağrıyordu. O sırada Zeynep geldi ve bana, “Başkomiserim nasılsınız?” diye sordu. Kız daha bugün göreve başladı ve ilk cinayet vakasıyla karşılaştı. Onun için bir ilk yaşanıyordu. Gözleri çok güzeldi Zeynep’in. Gözlerinin içine bakarak, “iyiyim Zeynep, sadece biraz başım ağrıyor” dedim. “Geçmiş olsun Başkomiseri, sizin için yapabileceğim bir şey var mı” diye sözlerine devam etti. Cevap vereceğim sırada Salim geldi ve “Başkomiserim olay yeri inceleme işini bitirdi cesetleri morga götürecekler, yapabileceğimiz başka bir şey var mı” diye sordu. “Hayır Salim arkadaşlar işlerini yapsınlar” dedim.

Gece saat 04.30 gibi eve geldim. Birkaç saat uykuya ihtiyacım vardı. Yatağıma uzandım. Bomboş tavana bakıyordum. Yorgunluk ve uykusuzluk o kadar çok yıpratmıştı ki beni uyumak bile zor geliyordu. Gözlerimi yavaşça kapattım ve uyumuşum. Ne kadar saat uyuduğumu bilmiyorum bir anda yataktan kalktım ve olay yerine gittim. Zeynep ve Salim’e haber vermedim çünkü bu benim tercihimdi. Çünkü hem cesetlerle hem de olay yerinin diliyle ben konuşmak istiyordum. Aslında bu benim yıllardan beri yaptığım bir taktikti. Bornova Hükümet Konağı’na yakın bir yerde bulunan apartman dairesine geldim. Apartmanın adı çok ilginçti Yaşam Apartmanı. Yaşam Apartmanı’nda iki kişinin yaşamına son veren katili bulmak istiyordum. Apartmanın içine girdim. Asansörü kullanmadım bu kez. Merdivenleri kullanmak istedim. Yavaş yavaş her yere bakarak dairenin kapısının önüne geldim. Hiçbir ize rastlamadım. Gecenin karanlığı da gündüzün aydınlığı da bu olayla ilgili bir şeyler bulmamızı engelliyordu. Kapının önünde sarı bantlardan olay yeri girilmez yazısına dokunmadan açık durumda bulunan kapıdan içeri girdim. Salona doğru yöneldim. Salonda gördüğüm kişi Zeynep’ti. Koltuğa oturmuş olay yerine bakıyordu. Beni fark edince bir anda ayağa kalktı ve ne diyeceğini bilemedi. “Zeynep burada ne işin var senin” diye karşılıklı konuşmaya başladık. “Başkomiserim uyku tutmadı malum biliyorsunuz bu benim ilk cinayet dosyam ve olay yerini incelemek istedim.” Zeynep’in yanına oturdum. “Saat kaç Zeynep? Kaç saat uyuduğumun farkında değilim.” Zeynep kolundaki saate baktı ve “Saat 8.45” dedi. “Neler düşünüyorsun bu durumla ilgili?” diye sordum. “Başkomiserim bazı düşüncelerim var, bence bu iki kişiyi tanıyan hem de yakından tanıyan birisi öldürmüş olabilir. Kapıda zorlanma yok, eşyaları etrafa dağıtmış sanki evde bir şeyler arıyormuş gibi geldi bana. Evden ne aldığına dair bir bilgimiz de yok.” “Kadın ve adam hakkında elimizde başka ne bilgiler var Zeynep?” diye sordum çünkü Zeynep’in ses tonu bile beni etkilemeye yetiyordu bu yüzden onunla konuşmak istiyordum. “Adamın adı Alp Korkmaz, otuz beş yaşında İzmir’li zengin bir ailenin oğlu. İş adamı, ailesinden kalan tekstil şirketinin başında ve aynı zamanda iki kardeşi daha var biri kız diğeri erkek. Erkek kardeşi ikiziymiş, Alper Korkmaz. Kendisi şu anda şehir dışındaymış bir iş anlaşması için Bursa’ya gitmiş ve kendisine ulaştık, İzmir’e dönüyor. Kız kardeşinin adı Ayşe Korkmaz yirmi üç yaşında üniversite öğrencisi, işletme fakültesinde okuyor. Salim şu anda merkezde ifadesini alıyor. Kadın Selin Korkmaz, otuz üç yaşında aynı şirkette sekreter olarak işe başlamış ve bir yıl önce evlenmişler. Selin de İzmirli bir ailenin kızı. Ailesi Karşıyaka’da oturuyor. Anne ve babası şu anda perişan halde, onları da merkeze aldırdık ve ifadelerini alıyoruz. Hiç kimseyle bir problemlerinin olduğunu düşünmüyorum.” Anlattıklarından birinin katil olabileceğini bende düşünmüyordum ama aklıma takıldı” Zeynep, bu patron Alp tüm yetkileri elinde mi bulunduruyormuş” diye sordum. Zeynep komiser dersine iyi çalışmış bir şekilde cevabını verdi. “Hayır Başkomiserim şirketin hisseleri eşit miktarda dağıtılmış ama Alp Korkmaz, kız kardeşinin hisselerini de üstüne almış. Bununla ilgili şirket evrakları içinde kız kardeşinin imzalı onayı var. Bu yüzden patron Alp Korkmaz tüm yetkileri üstünde gözüküyor ama kız kardeşi Ayşe Korkmaz üniversiteyi bitirince şirkette söz sahibi olabilecek.” Komiserim hayran olduğum Zeynep olayın matematiğini iyice bana anlattı. Bu hikâyede eksik bir şeyler vardı ama ne olacaktı. Zeynep’e döndüm dedim ki, “Benim karnım çok acıktı sen kahvaltı yaptın mı?”Vallahi baş komiserim ne yalan atayım benim de karnım zil çalıyor ama bu olay beni biraz tıkadı gibi oldu” diye cevap verdi. Birlikte Konak’a gittik ve kahvaltımızı Karşıyaka’ya bakarak yaptık. İzmir’in iki yakasında nerede oturursanız oturun manzarası ayrı bir lezzettir. Elimizde birer İzmir kumrusu denize baka baka, sohbet ederek karnımızı doyurmaya çalıştık. Bir bakışı yetiyordu Zeynep’in benim nefes almama. Sanki dün yeniden doğmuş gibiydim. Ne diyeceğim ben kıza şimdi, dün seni gördüm bir görüşte âşık oldum… Saçmalıyordum kendi iç sesimde. Zeynep’e döndüm dedim ki, “Biliyor musun Komiserim, her cesedin bir dili vardır ve konuşmayı bilirsen hepsi sana katilinin kim olduğunu söyler.” Zeynep rüzgârda dağılan saçlarını düzeltti ve bana, “Sizce Başkomiserim bu cesetler size katilin kim olduğunu söylediler mi” diye sordu. “Bu kez onlarla konuşmak istemedim ama Alper Korkmaz bize katilin kim olduğunu söyleyebilir, belki de katille konuşmaya gidiyoruz Zeynep” diyerek merkeze doğru yöneldim.

Saat 17.30 gibi herkes mesaisini bitirmiş evine doğru giderken ben, Zeynep ve Salim karakolda Alper Korkmaz’ın ifadesini almak için bekliyorduk. Alper’i iki saattir sessiz bir odada bekletiyordum. Hem ağlaması geçsin hem de sinirleri gevşesin diye bekliyordum. Salim ve Zeynep bir masada dosyayı inceliyordu. Ben de ayaklarımı masaya uzatmış Alper’i seyrediyordum. Salim’le biraz şakalaşmak istedim. “Komiser yardımcısı Salim düğün ne zaman?” Salim soru karşısında şaşırmıştı. “Vallahi Başkomiserim nereden bileyim, ev bakıyoruz daha ama bütçemize uygun bir ev bulamadık ki.” Yerimden kalktım birkaç vücut esneme hareketi yaptıktan sonra Salim’le konuşmaya devam ettim. “Bulunur Salim’im sen gönlünü ferah tut, Allah büyüktür. Bak ne diyeceği? Bu dosyayı çözünce Filiz’i de al gel bir yemek yiyelim hep birlikte.” Zeynep, “Filiz kim?” diye sordu. Salim, “Nişanlım” diye cevap verdi. “Başkomiserim, yemeğe Zeynep Komiserim davetli mi?” diye sordu. Bu soru karşısında ne diyeceğimi bilemedim ama bir cevap vermem gerektiğinin de farkındaydım. “Zeynep Komiserim gelmek isterse çok mutlu oluruz” diye cevap verdim. “Gelmek isterim tabi ki. Niye gelmeyeyim Salim?” diye cevap verdi. “Bu sayede Komiserim sizi nişanlımla da tanıştırmış olurum” diye Salim konuyu bağladı.

Sorgu odasına doğru yöneldim. Kapıyı açtım, içeri girdim. Alper Korkmaz hemen söze başladı, “Beni burada tutmaya hakkınız yok, ben kardeşimi ve yengemi görmek istiyorum” dedi. Alper’in yüzüne baktım, “Kusura bakmayın iş yoğunluğundan dolayı sizi bekletmek zorunda kaldık, size tek bir soru soracağım Alper Bey” dedim. “Sorun da gideyim bu cehennemden” diye söylenmeye devam etti Alper.

“Acınız büyük anlıyorum öncelikle başınız sağ olsun. Allah rahmet eylesin ama bu soruyu sormam gerekiyo: Kardeşiniz Alp Bey’in karısı Selin Hanım’la herhangi bir şekilde ilişkiniz oldu mu” diye sordum. Kızgın ve sinirli bir şekilde “Bu nasıl bir soru memur bey, siz nasıl böyle bir soru sorabiliyorsunuz?” dedi. “Alper Bey, başınız sağ olsun serbestsiniz gidebilirsiniz” dedim. Alper yerinden kalktı ve odadan dışarı çıktı. Ben de tek taraflı görünür cama dönerek gülümsedim ve dışarı çıktım. Zeynep ve Salim şaşkındı. Salim hemen söze başladı, “Başkomiserim katil Alper diyordunuz niye serbest bıraktınız?” diye sordu. Zeynep’in yüzüne baktım ve Zeynep, “gözlerin çok güzel” dedim. Ceketimi ve silahımı aldım merkezden ayrıldım.

İzmir’de göreve başladığım zaman Karşıyaka tarafında balıkçıları ziyaret ederdim. Zaman içinde bazılarıyla çok iyi dostluğum oluşmaya başlamıştı. İhtiyarladım, emekli oldum şu zamanda bile konuşmaya devam ettiğim arkadaşlarım var ve inanır mısınız balıkçılığa devam ediyorlar. O zamanlar muhabbetinden keyif aldığım ve hayat tecrübesiyle beni yönlendiren Remzi Baba vardı. Hey gidi Balıkçı Remzi Baba. Nam-ı değer Avcı Remzi Baba. Ne zaman yanına uğrasam muhakkak demli bir çayı bulunurdu bana ikram edecek. Aradan kaç yıl geçti ne o çayın tadını bulabiliyorum hayattan ne de onunla yapmış olduğum keyifli sohbeti. Ah Remzi Baba ah. Terk-i diyar eyledi göçtü gitti aramızdan. Mekânın cennet olsun babam. Ben hayatımda baba kelimesini en içtenlikle bir tek ona söyledim. Neyse yazılacak hikâye çok nasıl olsa. Bir de benim yetimhane günlerini anlatırım siz değerli okuyucularıma. Remzi Baba ile saatlerce konuşurduk. Yine o gece saatlerce konuştuk. Zeynep’i ilk kez kendisine anlattım. “Sevmenin, âşık olmanın zamanı olmaz evlat, bazen aşk yıllar boyu yanında durur da farkında bile olamazsın bazen de onu ilk gördüğün anda dersin işte karşımda duruyor işte tam orada git sokul yanına, cesaretlendir kendini Atıf Kara” diye umutlandırdı beni. Senin şu kardeş katli olayına gelince diye sözlerine devam etti. “Senin işine karışamam evlat, senin  işinde deliller var, kanıtlar var. Bizde ne var? Masmavi uçsuz bucaksız bir deniz. Ben balık tutarım paramı böyle kazanırım, sen suçluları yakalar paranı kazanırsın. Bu açıdan sen de avcısın ben de avcıyım. Aramızdaki tek fark, ben katilim. Ne yaparsın doğanın kanunu. Bu balık hem denize lazım hem de bizim fani vücuda. Övünmek için söylemiyorum sana bunları. Balık oltaya geldi mi gözlerine bakarım. O an ne hissettiysem onu yaparım. Balığın gözleri bırak beni denize diyorsa bırakırım, bırakma beni diyorsa büyük balıklar beni yer diyorsa kovanın içine bırakırım. Gözler kalbin aynasıdır Başkomiserim. Zeynep’in gözleri sana ne anlatıyor?” Remzi Baba’yla sabaha kadar konuştuk. Hey gidi Remzi Baba bir büyüğün yaşını devirdin. Büyük bile ceketi olsa iliklerdi senin önünde emin ol.

Sabah olmak üzereydi. Remzi Baba’nın yanında ayrıldım. Kendimi bir anda morgun kapısında buldum. Görevli arkadaşlara rica ettim. Bizim Korkmaz Ailesi’ni görmek istiyorum dedim. Sağ olsunlar beni hiçbir zaman kırmazlardı. Önce kadını görmek istedim. Görevli arkadaşlar kadının bulunduğu dolabı açtılar ve kadını gösterdiler. Gözleri kapalıydı ve gözlerinin açılmasını istedim. Bir çift ölü kahverengi göz bana baktılar. Sonra adamın bulunduğu dolabı açtılar. Adam gözleri açık bir şekilde bana bakmaktaydı. Ela gözleri sanki bana bir şey anlatmak ister gibiydi. Konuş benimle Alp Korkmaz diye içimden söylenip duruyordum. “Senin ve karının katili kim?” diye bağırdım. Görevli arkadaşlar önceleri çok şaşırıyorlardı ama artık alıştılar. Atıf Kara yine katili yakalamayı başarmıştı.

Sabah saat 09.00 gibi Zeynep ve Salim ikisi birlikte ofisten içeri girdiler. İkisi birden beni görünce şaşırdılar. En büyük şaşkınlıklarıysa Alper Korkmaz’ın elinde kelepçeleri görünce oldu. İkisinin de yüzünü yıllar geçse de unutamıyorum. “Komiser Zeynep ve Komiser yardımcısı Salim siz sormadan ben anlatmaya başlayayım.” O sırada diğer memur arkadaşlara dönüp “Siz Alp Korkmaz’ı savcılığa sevk edebilirsiniz” diye görevlendirdim. Elimdeki dosyayı da masanın üzerine bıraktım. Dosyanın üzerinde Korkmaz Ailesi Cinayeti yazıyordu. Zeynep ve Salim’e döndüm. Anlatmaya başladım. “Birkaç gündür bu mevzu yüzünden uykularım kaçıyordu. Olayı aslında daha önceden çözmüştüm ama bir türlü sağlamasını yapıp sizlere bir şey diyemiyordum. Dün ikinizde çok yorgundunuz. Biraz kafa dağıtmak için gezdim, dolaştım. Sabah olunca kendimi morgun önünde buldum. Zeynep seninle cinayetlerin işlendiği yerde konuştuğumuz zaman aklıma bir şeyler gelmişti işte. Neyse devam ediyorum. Morgda Selin’i ve Alp’i incelemeye gittim. Sonra oradan ayrılıp olay yerine tekrar geri döndüm. Olayı çözmeme rağmen hala şoktayım, kusura bakmayın. İnsan karısını ve kardeşini öldürür mü diye bana sormayın da. Öldürüyor işte bunun gibiler. Eee ne demişler paranın kölesi olursan böyle olur. Yakın çevrende ne var ne yok göremezsin bile.” Salim dayanamadı sordu, “Başkomiserim çatlatmayın insanı anlatın şu olayı” dedi ve o sırada Zeynep şaşkınlıkla beni dinliyordu. “Şimdi bu sekreter gelin Selin Korkmaz var ya yıllardan beri aslında Alper Korkmaz’ın sevgilisiymiş. Ama işte para, pul, mevki uğruna Alp Korkmaz ile evlenmiş. Bu Alper Korkmaz yok mu işte az önce giden. Hani sizin yani tüm herkesin bildiği Alper diye bildiği şahıs aslında Selin’in kocası Alp Korkmaz’ın ta kendisidir. Zeynep’le olay yerinde buluştuğumuz gün duvarda asılı olan düğün fotoğrafına dikkatlice baktım, oradaki Alp Korkmaz’ın gözleri yeşil ama morgda yatan adamın gözleri ela. Az önce uğurladığımız Alp Korkmaz’ın gözleri yeşil ama evde ceset olarak karşımıza çıkan Alp Korkmaz diye tanımladığımız kişinin gözleri ela. Kısacası arkadaşlar ölen Alp Korkmaz değil, Alper Korkmaz. Öldüren Alper Korkmaz değil, Alp Korkmaz.” Zeynep hayretle beni dinliyordu ve sordu, “nasıl olur baş komiserim DNA sonuçları her şey Alp Korkmaz’ın öldürüldüğünü işaret ediyordu.” “Onu biliyorum Zeynep” diye sözünü kestim ve devam ettim. “Bu Alp ve Alper Korkmaz kardeşler tek yumurta ikizi olduğu için tek farklı yerleri göz renkleri. Alp, kardeşi Ayşe’nin hisselerini de kontrol ediyor ya akıllı patron. Nasıl olduysa Selin’in kendisinden önce Alper ile olan ilişkisini öğrenmiş. Kardeşini öldürüp hem intikam almak istemiş hem de şirketin tek başına patronu olabileceğini düşünmüş. Ama tabii ki benim bu ayrıntıyı fark etmem Alp Korkmaz’ın sonu oldu. O gün kardeşini aramış demişki, Alper benim acilen Bursa’ya gitmem gerekiyor ama akşam Selin’in katılmak istediği bir düğün var, ben yokum da sen yengene eşlik eder misin demiş. Alper için de bu bir fırsat. Hem ağabey ortalarda yok hem de Selin’le başbaşa bir gece geçirecek. Alper ve Selin evden çıkmak üzere hazırlanırken Alp bir anda bunları evde basıyor. Tüm yaşananları tek tek anlatıyorlar. Bu da basıyor tetiğe. Zaten önce kardeşini sonra karısını öldürüp gömecekmiş.” Salim dayanamadı “Başkomiserim her şeyi anladım anlamasına ama bu adam Selin’i ve Alper’i öldürdü de niye etrafı dağıttı bununla ilgili bir bilgi var mı elimizde?” diye sordu. Zeynep bir anda söze başladı “Bence çok basit bir nedeni va. Kendisine yani Alp’e ait tüm fotoğrafları, bilgileri ortadan kaldırmak ve bundan sonraki hayatında tek başına şirketin sahibi olmak. Alp yıllardan beri şirketin başında ve kötü adam, ayrıca kız kardeşi de Alp’in bu durumundan rahatsız çünkü ifadesinde böyle bir şeyden bahsetmişti. Unuttuğu tek bir fotoğraf Başkomiserimizin kendisini yakalamasını sağlıyor. Büyüksünüz Başkomiserim” diye sözlerini tamamladı Zeynep. “Benim büyüklüğümün bir önemi yok aslında ama şunu unutmamak lazım acaba Alp o fotoğrafı bilerek mi kaldırmadı? Çünkü her katil kendisinden bir iz bırakmak ister. Neyse, Salim haydi bize yemek ısmarlıyordun? Çağır Filiz’i de götür bizi güzel bir yerlere bakalım.” Salim, “Hemen Başkomiserim” dedi, yerinden kalktı ve ofiste Zeynep’le baş başa kaldık. Zeynep, “Başkomiserim siz dün çıkarken bana ne demiştiniz?” diye sordu ve hiçbir şey söyleyemedim. Yerimden kalktım, ceketimi ve silahımı aldım ofisten dışarı çıktım.

Salim, Filiz, Zeynep ve ben bir masada oturmuş önümüzdeki sardalyaları birer birer mideye indirmeye devam ediyorduk. Salim ve Filiz’in keyfi yerindeydi. Onların neşesi ve mutluluğu, tüm yorgunluğumu ve mutsuzluğumu bitirmeme yardımcı oluyordu. İkisi birlikte izin isteyip mekânın dışına çıktılar. Zeynep’le masada yalnız kalmıştık. Sanki mekânda bizden başka hiç kimse yokmuş gibi geldi. Hem Kudret’in hem de Remzi Baba’nın sözleri aklıma geldi ve sözcükler ağzımdan bir anda çıktı. “Gözlerin çok güzel Zeynep.” Ben bunları söylerken radyoda sözleri Çiğdem Talu’ya ait, Melih Kibar’ın bestelediği Erol Evgin’in söylediği şarkı çalıyordu. Ne büyük bir sanatçıydın sen Melih Kibar. Ne güzel sözler yazardı Çiğdem Talu ve ne güzel söylerdi Erol Evgin. Ne yazık ki erken gitti Melih Kibar. O zamanlarda hep hayal ediyordum Zeynep’le bir gün evlenirsem bir oğlum olsun bir de kızım, oğlumun adı Melih olsun kızımın adı Eylül. Allah dualarımı kabul etti ve hayallerimi gerçekleştirdi. Şimdi ben bunları yazarken de aynı şarkıyı defalarca dinliyorum;

 

“Hiç kimse olmadı benim hayatta
Ne bir yol gösteren ne akıl veren
Tam alışmıştım ki bu yalnızlığa
Bir tek gülüşünle girdin dünyama

Tarifsiz acılarla yüklü günlerimi
Çileli bir hayatın bütün izlerini
Bir bakışın yetti unutturmaya
Bir bakışın yetti canım unutturmaya…”

Hikaye: Sessiz İtiraf

Hızla turnikelerin üstünden atladı, koşarak merdivenlerden indi ve kapıları tam kapanırken, son bir gayretle vagona girebildi. Nefes nefese kalmıştı. Tren hareket etti.

Yavaş yavaş kendine gelmeye başladı. Kalbi hala deli gibi atıyordu. Sakinleşmeye çalıştı. Yaşadığı son bir saati düşündü. Arkadaşlarıyla birlikteydi.  Eğleniyordu. Telefonuna bir mesaj geldi:

“Hatırla”

Numaraya baktı. Tanımıyordu. Soru işareti gönderdi. Cevap geldi:

“Hatırla”

“Kimsin?” diye cevapladı mesajı yine cevap geldi:

“Hatırla”

Numarayı aradı. Böyle bir numara olmadığı anonsunu duydu. Telefonu kapattı. Bir anda sayısız bildirim sesi geldi. Telefonu eline aldı. Aynı numaradan yüzlerce aynı mesaj geldi bir anda.

“Hatırla”

Tekrar “kimsin” diye yazdı. Cevap gelmedi.

Bir süre sonra yine bilinmeyen numaradan bir mesaj geldi:

“Cezanı çekeceksin”

Çok sinirlendi. Numarayı tekrar aramayı denedi, ama yine sonuç alamadı. Bir anda kafasında sorular belirdi. Kim, niye ceza vermek istiyordu? Neyi hatırlaması gerekiyordu? Tüm keyfi kaçmıştı. Arkadaşlarının yanından ayrılarak eve doğru yürümeye başladı.

Aklında sürekli gelen mesaj vardı. Birisi bir şaka yapıyordu ama artık fazla uzamıştı. ‘Bunu yapanı bir bulsam!’ diye geçirdi içinden. Tam o sırada bir mesaj daha geldi:

“Yürümeye devam et”

Elindeki telefona bakakaldı. Kafasını kaldırdı. Hızla etrafına bakmaya başladı. Lanet olası mesajları kim gönderiyordu? Nerede olduğunu nasıl biliyordu?

Sorular zihninde yankılanırken bir mesaj daha geldi:

“YÜRÜMEYE DEVAM ET”

Bu sefer büyük harf ile yazılmıştı. Birisi ya kendisiyle fena halde eğleniyordu ya da…  Hayır, kesinlikle saçma şakalar yapan münasebetsiz bir arkadaşıydı. Emindi bundan. Yine de etrafına bir daha ve dikkatli şekilde bakındı. Ama şaşırtıcı şekilde sokakta kimse yoktu. Araba dahi geçmiyordu. Bu kadar ıssızlık biraz fazla tuhaftı.  Kafasını kaldırıp, arkadaşlarının oturduğu apartmana baktı. Onlardan birisi yapıyor olabilir miydi? Üst katlara bakmaya ve birilerini görmeye çalıştı. Kimseler yoktu. Hatta, ‘Binada yanan ışık sayısı ne kadar az,’ diye düşündü. Yandaki binaya baktığında, orada da hemen hiçbir katın ışığının yanmadığını fark etti. Hatta neredeyse hiçbir apartmanın ışığı yanmıyordu. Sadece sokağın başında, kendinden bir hayli uzaktaki lamba ile sokağın sonundaki lambalar soğuk sarı bir ışık yayıyorlardı.  Şu son saatte ne çok tuhaf şey olmuştu. Gelen anlamsız mesajlar, ıssız sokaklar…

Birisi, her hareketini izliyor olmalıydı. Yürümesini emretmişti. Ama neden? Korkmalı mıydı? İyi ama neden? Kime ne yapmış olabilirdi?

Kafasında “Hatırla, cezanı çekeceksin” cümleleri dönüp duruyordu.

Telefonu tamamen kapatıp yürümeye başladı. Mesaj sesi geldi. Durdu. Yanıldığını düşündü. Elindeki telefona baktı. Mesaj bildirim ışığı yanıp sönüyordu. Mümkün değildi. Az önce telefonu tamamen kapatmıştı. Mesajı okumadı.  Telefonun pilini çıkarttı ve adımlarını hızlandırdı. Taksi bulmak umuduyla etrafına bakındı. Ama sokakta ne taksi vardı, ne geçen bir araba, ne de bir tek insan vardı.

Gelen mesaj bildirim sesiyle irkildi. Durdu. Bu mümkün değildi. Telefonu kapatmış hatta pilini dahi çıkartmıştı. Telefon bilinçsizce sımsıkı tutuyordu. Telefon ekranına bakakaldı.

“CEZANI ÇEKECEKSİN”

Telefonu karşı kaldırımdaki apartmanın duvarına fırlattı. Telefon çarpıp parçalanarak dağıldı. Koşar adımlarla uzaklaşmaya başladı.

Birdenbire aniden bastıran bir huzursuzluk hissetti. Huzursuzluk, zihnini esir aldı. Aklında sadece “CEZANI ÇEKECEKSİN” cümlesi yer alıyordu. Başka hiçbir soru gelmiyordu aklına. Sanki telefonun kırılması ile mesajlar zihnine gönderilmeye başlanmıştı. Ayakları gitmeleri gereken yerin talimatını önceden almışçasına ilerliyorlardı. Nereye gittiği hakkında en ufak bir fikri dahi yoktu. Yardım ister şekilde etrafa bakındı. Bir tek ama bir tek insan görebilseydi, rahatlayacaktı. En azından ışık olsaydı. Daha fazla ışık olsaydı. Sokak lambasından iyice uzaklaşmıştı.

Korkuyordu. Daha önceki korkularına benzemeyen bir korkuydu bu. Önceleri, sadece denemediği şeylere karşı heyecanlı bir duygu oluyordu içinde.  Ama şu an hissettiği kendi varlığının devamlılığına ilişkin bir korkuydu. Ne olacağını bilmiyordu, olabilecekleri tahmin dahi edemiyordu ama işte tam olarak da bu yüzden korkuyordu.

O mesajlar nasıl gelmişti? Aklı almıyordu, açıklayamıyordu, inanamıyordu ve çok korkuyordu.

Bir anda, arkasından izlendiğini hissetti. Arkaya dönmek istedi ama yapamadı. Bir şey engelliyordu. Sadece yürüyebiliyordu. Ama hissediyordu. Biri, bir şey arkasından geliyordu. Adımlarını duymuyordu ama kesinlikle peşinden birinin ya d abir şeyin geldiğinden emindi.

Korkusu daha da arttı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Kendine gittikçe yaklaştığını hissedebiliyordu. Duyamıyordu, göremiyordu ama biliyordu. Arkasındaydı işte.

Hızla yağan yağmur altında sırılsıklam oldu. Hava çok soğuktu ama korkusu, tenine değen soğuk yağmur damlalarını buharlaştıracak kadar ısıtmıştı vücudunu. Ne olduğunu bilmediği, görmediği şey, gittikçe daha yaklaşıyordu.  Hiçbir insan kendine bu korkuyu tattıracak şeyleri yaşatamazdı. Bu, başka bir ‘şey’ olmalıydı. Bu şey, sokağın ıssızlığına, karanlığa, sessizliğe ve korkuya sebep olmuştu. Sahip olduğu tek şey, kalbinin kontrol edemeyeceği şekilde deli gibi çarpmasına sebep olan korkuydu. Korku benliğini o kadar ele geçirmişti ki, bunu nasıl durdurabileceğini bilmiyordu.

Attığı her adımda korkusuna sebep olan durumdan uzaklaşacağına, daha da yaklaştığını hissediyordu. Arkasındaydı. O kadar yakınında hissediyordu ki, kafasını çevirse göz göze gelebilecekti.

Göz göze gelmek. Bu gerçekleşirse, oracıkta kalbinin duracağını biliyordu. Bu korkuya dayanamazdı.

Ansızın arkasında kendisine yaklaşan şeyin varlığını hissedemez olmuştu. Sayısız soru geçiyordu aklından. Ama rahatlamamıştı. Korkuyordu hala. Hem de çok korkuyordu. Aklı artık kendi kontrolüne geçmiş olmasına rağmen ne korkusu azalmış ne huzursuzluğu bitmişti.  Az ileride metro istasyonuna inen merdivenleri gördü. Merdivenleri aydınlatan ışıklara doğru koşmaya başladı. Merdivenlere ulaştı. Basamakları ikişer üçer atlayarak aşağıya kadar indi. Gişe kapalıydı.

Hızla turnikelerin üstünden atladı, koşarak merdivenlerden indi ve kapıları tam kapanırken, son bir gayretle vagona girebildi.  Nefes nefese kalmıştı.

Tren hareket etti.

İnanamıyordu. Olanların hiçbirisine inanamıyordu. Bir şeyler yaşamıştı ancak yaşadıkları akıl alır şeyler değildi. Kafası karma karışıktı. Kendine gelmeye çalışıyordu.

Birden gişecinin olmadığı aklına geldi. Peronda da kimseyi görememişti. Gözlerini açtı ve vagona boydan boya baktı. Vagon bomboştu. Bir tek insan yoktu. Bu akşam tuhaf diyebileceği onca şey yaşamıştı, ama bunun bir sonu gelmeliydi. Ayağa kalktı ve vagonda ilerlemeye başladı. Diğer vagona geçti ama o da tamamen boştu. İçindeki huzursuzluk artıyordu ve tekrar korkmaya başlamıştı. Gelecek istasyonda inmek için Vagon kapısında heyecanla beklemeye başladı. Tren yavaşladı. Perona girdi. Gözleriyle peronu baştan sona süzdü, yine kimse yoktu. Bu olamazdı. ‘Lanet olası tren dursun artık’ diye geçirdi içinden. Tren sonunda durdu. Ama kapılar açılmadı.

Ne olduğunu anlamadı. Kapılar açılmadı. Sağa sola baktı. Hemen sol tarafta acil durumda kapının açılmasını sağlayan bir kol gördü. Tüm gücüyle asıldı. Ama kapılar açılmadı. Tekrar denedi. Yukarı aşağıya defalarca kaldırıp indirdi kolu. Ama kapılar açılmadı.

İki eliyle camları yumrukladı, tekmeledi. Yardım için bağırdı. Ama kapılar açılmadı. Tren yavaşça hareket etti.  Trenin hareketiyle aynı hızda korkusu da artmaya başladı.  Az önce yaşadıkları yüzünden, öncekinden de fazla korkuyordu. Camdan, trenin perondan ayrılışını izlemek zorunda kaldı. Tren hızlanarak perondan ayrılıp karanlık tünelde yol almaya başladı.

Bir an, karanlık tünele giren kapının camında bir karaltının yansımasını gördüğünü sandı. Gözlerine inanamadı. Olduğu yerde kaldı. Göğsünü yırtıp dışarı çıkacak kadar güçlü atıyordu kalbi. Gözlerini kırpmadan cama bakıyordu. Görmüştü. Bir karaltı. Şekli belirsizdi. Camdaki yansıması dahi şekilsizdi. Tam omuz hizasında duruyordu. Arkasını dönmekten korkuyordu. Bu gece gerçek olamayacağını düşündüğü her şeyin gerçekliğini fazlasıyla hissetmişti. Her yeri titriyordu.

İşte yine o his. Bir şey yanındaydı. Hissedebiliyordu. Oradaydı. Gözleri kapalıydı ama vagonun içinde olduğunu hissedebiliyordu. Nefesini, sesini ya da hareket ettiğini duymuyordu ama biliyordu.  Dizleri tutmuyordu. Elleri hareket edemiyordu. Vücudu soğuyordu.

“CEZANI ÇEKECEKSİN”

Tüm vagon bu ses ile inledi. O kadar güçlü bir sesti ki, yankıları neredeyse dakikalarca devam etti. Derin bir dehşete düşmüştü.  Ceza çekecekti. Şu an yaşadığı şey ceza değil miydi zaten? Üstelik bugüne kadar kimsenin yaşamadığı, yaşayamayacağı kadar ağır bir ceza değil miydi?

Trenin yavaşlamaya başladığını hissetti. Küçük bir sarsıntı oldu. Gözlerini açmaya başladı. Artması gereken aydınlığın yerini karanlık alıyordu. Gözleri tam olarak açıldığında trenin ışıklarını tamamen söndüğünü anladı. Hiçbir şey göremiyordu.

Tren iyice yavaşladı. Ama istasyona gelmemişti. Peron da gözükmüyordu. Sessizce bekliyordu.

Tren durdu. Kapı açıldı.

Yavaşça başını sağa sola çevirdi. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kafasını vagondan uzattı. Ama karanlık o kadar ışıksızdı ki, hiçbir şey göremiyordu.

Tünele girerken camdan gördüğü karaltının varlığını hissedebiliyordu. Vagondaydı. Bu düşünce karar vermesini hızlandırdı. Trenden aniden ve hızla aşağıya atladı. Dizleri üstüne düştü. Canı çok yanmıştı ama korkusu, acısından baskındı. Trene tutunarak ilerlemeye başladı. Adımlarını küçük küçük atıyordu. İçindeki korku tırmanıyordu.

İşte yine varlığı hissetmeye başladı. Tam arkasındaydı. Soğukluğunu hissediyordu. Karanlıktı. Hiçbir yeri göremiyordu. Adımlarını hızlandırdı. Bir an sırtına dokunulduğunu hissetti. Buz gibi bir histi. Dokunmuştu. O kadar soğuktu ki dokunuşu. Canlı bir varlığın dokunuşu olamazdı. İçinde can taşıyor olamazdı, etten kandan oluşuyor olamazdı. Tüm gücüyle koşmaya başladı. Önünü göremiyordu ama durmaksızın koşuyordu. Hiçbir şeyi umursamadan tüm gücüyle koşuyordu. Tren artık gözükmüyordu.

Koştukça korkusu azalacağına, daha fazla artmaya başladı. Nereye koştuğunu bilmeden, peşindeki varlığın ne olduğunu bilmeden, daha ne kadar koşması gerektiğini bilmeden koşuyordu. İleride çok zayıf bir ışık huzmesi gördü.

Işığa doğru daha da hızlanarak koşmaya başladı. Işığa yaklaştıkça umutsuzluğu azalıyordu. Çok yaklaşmıştı. Tünelin içinde küçük bir çıkış olmalıydı burası. Çıkış. Bu kelimenin, bunca yaşananları bitirmesini umuyordu.  Artık hürriyetine kavuşacaktı.

Işık tünelin sol tarafında, yerden bir basamak kadar yüksekten, aralık bir kapıdan içeriye doğru süzülüyordu. Son gücüyle kapının kolun tutunarak zıpladı ve girişe ulaştı. Kapıyı biraz zorlayarak iyice araladı ve sürtünerek içeriye girdi.

Kapı sertçe kapandı. Arkasını döndü. Kapanması zaten mümkün değildi. Omuzuyla yüklenerek ancak aralığı artırabilmiş ve girebilmişti. Nasıl kendiliğinden kapanabilirdi ki? Tekrar önüne döndüğünde korkudan bakakaldı.

Ancak bir kol genişliğinde, kendi boyundan sadece birkaç santim yüksek bir koridorun önünde duruyordu. Koşamayacak kadar dar ve alçaktı koridor. Koridor tabandan tavana kadar kirli beyaz fayans kaplıydı ve tavandaki soğuk buz mavisi soluk ışık veren floresan ile aydınlanıyordu. Tavandaki lamba sadece durduğu yerin en fazla birkaç santimetre önünü aydınlatıyor, aslında sadece karanlığı biraz daha katlanabilir hale getiriyordu. O kadar zayıf, buz mavisi bir ışık veriyordu ki, kendi gölgesi bile oluşmuyordu. Birkaç santim sonrası tamamen karanlıktı.

Akşam yaşadıklarının sonlanacağının umudunu yeşerten bu ‘çıkış’, iyiden iyiye ‘umutsuzluğa’ hapsetmişti kendini.

Kapıya yüklenme sesiyle irkildi. Biri, bir şey, kapının önündeydi ve İçeriye girmeye çalışıyordu. Herhangi bir zorlanma yoktu. Bilerek ve isteyerek henüz kapıyı açmıyordu. Sanki kendine devam etmesi için zaman veriyor gibiydi. Ama peşinde olduğunu da hissettirerek. Peşindeydi, ‘cezasını çektirecekti’. ‘Hatırlamasını istediği suçun cezasını çektirecekti.

Hatırlamaya o kadar zorladı ki kendini. Suçlandığı şeyi bir hatırlayabilse, belki telafi edebileceği bir yolu da bulabilirdi. Ama kimsenin bilebileceği bir hatası olmamıştı ki…

Durdu. Bunu biliyor olamazdı. Bu dünyada yaşayan hiç kimse bunu biliyor olamazdı. Kendi bile, aklından o kadar uzaklara itmişti ki, artık hiç hatırlamıyor, düşünmüyordu.

Kapıdan gelen ses ile attığı ilk adım sonrası tavandaki lamba, attığı adımın önünü aydınlatıyor ancak arkasını tekrar karanlığa gömüyordu. Koşamıyordu. Koridor bunun için çok fazla dardı. Kolları duvarlara sürtünüyordu. Başı neredeyse tavandaki floresana değiyordu. Kendisini tabuttaymış gibi hissetti. Bunu düşünmek istemiyordu. Saçma sapan düşünceler geliyordu aklına. Attığı her adımda kapıdan uzaklaşıyordu. Birkaç adım daha attığında, kapının sürtünme sesi yankılandı koridorda. Birisi kapıyı açmış, koridora giriyordu. Artık adımlarını hızlandırmaya hatta zorla da olsa koşar adım ilerlemeye başlamıştı. Birisi, bir şey, bir karaltı koridora girmişti. İçerideydi.

Kurtuluşu olduğunu düşündüğü bu koridorda, peşinde ne olduğunu bilmediği bir şeyden, yaşamı pahasına kaçmak zorundaydı artık. Kapı kapandı.

Artık ilerlemek dışında hiçbir seçeneği yoktu. Hapsedilmişti. Korkudan nefes almakta zorlanıyordu. Koşmaya başladı. Ölümüne. Ölümüne koşmak. Ölümden kurtulabilmek için tüm gücüyle koşmak ya da ölmeye koşmak. Koridorun sonu bunu belirleyecekti.

Birden koridorda ayak sesi yankılandı. Çok korkuyordu. Koştukça adım sesleri daha da yakından gelmeye başlıyordu. Bir yere gidemeyeceğini, tüm kaçışın anlamsız oluğunu kabul etmesini, bunun sonu olmayacağını anlamasını sağlamaya çalışır gibi yankılanıyordu.

“HATIRLA”

Koridor bu kelime ile çınladığında, yere yığıldı. Duvara tutunarak doğrulmaya çalıştı. “HATIRLA” diye tekrarlandı. Daha doğrulamamışken yeniden yere yığıldı. Sadece birkaç adım kalmıştı. Korkuyordu.

İşte o an, başladı. O, unutmak için aylarını, yıllarını alan, kimsenin bilmediği, şeyi hatırlamaya başladı.

O aya hiç yakışmayan şiddette yağmur yağıyordu. Hava çok soğuktu. Akşam saatiydi. Sokaklar kararmıştı. Tek tük koşturan birkaç kişi ve seyrek geçen birkaç araba dışında kimsecikler yoktu.

Aceleyle çıkmıştı iş yerinden. Koşar adımla evine doğru yürüyordu. Sırılsıklam olmuştu. ‘Bu yağmur da nerden çıktı, lanet olsun,’ diye geçirdi içinden. Zaten ıslanmış olan yeni aldığı takımın daha da kirlenmemesi için, adımlarını o kadar dikkatli atmaya çalışıyordu ki, neredeyse parmak ucunda yürüyordu. Bu takım için neredeyse beş ay  fazla mesai yaparak deli gibi çalışmıştı.

Mağazaya girip takımı ilk defa denediğinde, kendini baştan aşağı süzmüştü. Gözlerini alamamıştı. Bu takım sadece onun için dikilmiş gibiydi. Yakışmak ne kelime, kendi için ‘biçilmiş kaftan’dı. Satış görevlisi bile, aynadaki yansımaya hayranlıkla bakmıyor muydu? Sadece o mu, mağazadaki neredeyse tüm müşteriler dönüp bakıyorlardı. Çok pahalıydı ama kendisine zaten ancak bu yakışırdı. Bunu hak etmişti. Her şeyden vazgeçmişti, birçok masrafını kısmıştı. İşe otobüs yerine bir saat erken kalkarak yürüyerek gitmeye başlamıştı. İş dışındaki zamanının hepsini evde geçiriyor, parasını bu takım için biriktiriyordu.

Bugün iş yerindeki herkes ne çok bakmıştı kendisine. Ama takım da bakılacak takımdı. Kumaşı ile, kesimiyle tamamen farklılaşmıştı. Artık saygı görecekti. Artık kabul görecekti. Evet, kendisiyle alay eden herkes buna pişman olacaktı. Hak ettiklerini almaya başlayacaktı. Bu takım elbise, ona ikinci bir şansı verecekti. Tüm bunları düşünerek hızla yürümeye devam ediyordu.

Birden nerden çıktığını anlamadığı bir çocuk bacağına sarıldı. Şaşırmıştı. Ama daha çok, sinirlenmişti.  Zaten yağmur yağıyordu, yürümesi gereken daha yolu vardı. Çocuğa baktı. 5-6 yaşlarında, yüzü yağmurdan ıslanmış ama bunca yağmura rağmen yine de kir içindeydi. Koyu kahverengi gözleriyle kendisine bakıp bir şeyler söylüyordu. Ama o, ceketine asılmış olan küçük kızın ellerine baktı. Tırnakları uzun zamandır kesilmemiş, ama içleri ve kenarları sokağın tüm pisliği ile simsiyah olmuştu. Bu görüntü, kendisini çılgına çevirdi.

O akşama, o çocuğa ait tüm detaylar en ince ayrıntısına kadar aklına gelmeye başladı.

İnanamıyordu. Bu olamazdı. Yaklaşan adımlarla ilerleyen o varlık, bunu hatırlamasını istiyor olamazdı. O akşam yaşananlara ait olan hiçbir şeyi, hiç kimse biliyor olamazdı. Bir tek görgü tanığı yoktu ki. Kimse biliyor olamazdı. Yıllarca unuttuğu bu kahrolası geceyi nasıl hatırlatmıştı. Neden? Bunu nasıl bilebilirdi?

Çocuğa bağırmaya başladı: “Bana nasıl dokunursun? Pis mahluk! O iğrenç ellerini çek üstümden! Seni yabani pislik!” Her bir kelimeyi, açık şekilde duyabiliyordu. Hatırlıyordu. Tüm detayları hatırlıyordu. O an, o kız çocuğuna bağırırken ne düşündüğünü hatırlıyordu. İtiraf etmek istemiyordu ama o geceye ait her şeyi tüm açıklığı ile hatırlıyordu. O kadar bağırıyordu ki çocuğa, kızın kahverengi gözlerinin korkuyla nasıl açıldığını, korkudan nasıl titremeye başladığını görmüştü. Korkudan titremek. Şu an bu koridorda, hatta bu aksam yaşadıklarının kendine yaşattığı da bu değil miydi? Korkudan titremiyor muydu şu an? O çocukta bu kadar mı korkmuştu, o çocuğu bu kadar mı korkutmuştu? O küçücük bedenin, nasıl sarsılarak titrediğini hatırladı. O gece fark etmemişti ama şu an tüm detayları hatırlıyordu işte. O küçücük kız korkudan sarsılmış, donakalmıştı. Titriyordu.

Bağırmaya devam etti. Birden sol elini havaya kaldırdı. Yağmurda havadaki eli ıslanmış, parlıyordu. Her şey saniyeler içerisinde ilerliyordu. Sokaktaki ıssızlık içinde sadece o ve takımına tutunmuş o küçük kız vardı. Göz göze geldiler.

Öfkeden deliye dönmüş olan bakışları, kız çocuğunun bakışları ile buluştular. O an aklından ne geçtiğini apaçık biliyordu artık. O zaman kendisine itiraf edemediği şeyi biliyordu. O kız çocuğunun ölmesini istiyordu. Sadece takımına, o değerli, son zamanda neredeyse hayatını adadığı takımına, o pis elleriyle dokunduğu için onu öldürmek istiyordu.

Çocuk, kahverengi gözleriyle, içindeki korkuyla bakıyordu. Titriyordu. Korkusundan ölesiye titriyordu. Havadaki elini hızla indirdi. Eli, yağmur damlalarını ikiye bölerek hızla ilerledi ve tüm gücüyle küçük kızın sağ yanağına indi. Elinin, yanağına dokunuşunun çıkardı ses, sokakta yankılanmıştı.

Hatırladı. Küçük kızın yanağının ne kadar yumuşak olduğunu, ne kadar küçük olduğunu hatırladı. Eli, tüm yüzünü kaplamıştı. Yanağına isabet etmişti ama tüm suratına inmişti.  Havadaki eli, o küçük kızın suratına tokat olarak indi. Saniyeler içinde olmuştu tüm bunlar. Tokatın şiddetiyle kızın küçük bedeni, savruldu. Elleri takımından uzaklaştı, ayakları neredeyse yerden kesildi ve kaldırımın kenarından caddeye doğru savruldu. Küçük kızın bedeni, havada birkaç saniye süzüldü.

Kız ile göz göze geldi. Kız yere doğru inerken, bakışlarıyla ‘Neden?’ diye soruyordu sanki. ‘Neden? Bunu neden yaptın?’

O an, caddenin ıssızlığını bozan bir ses duydu. Hızla gelen bir araba yere düşmekte olan kıza çarptı. Her şey, saniyeler içerisinde oldu. Yağmur, yürüyüş, kızın karşısına çıkması, elini havaya kaldırması, küçük kızın caddeye savrulması, arabanın gelmesi, çarpması ve hızla uzaklaşması.

Küçük beden yerde yatıyordu. Her şey durmuştu. Yağmur damlaları dahi düşmüyordu sanki. Caddeyi, yağmurun damlaları değil, kızın bedeninden akan kanlar ıslatıyordu. Bakakaldı. Küçük kızın gözleri açık, caddenin kenarında yerde cansız şekilde yatıyordu. İnanamıyordu. Yaşananlara inanamıyordu. Bunu istememişti. Asla istememişti. Sadece kızmıştı. Evet sadece kızmıştı. Ama bunu istememişti. Arabanın geleceğini bilemezdi. Karanlık cadde de kızı göremeyeceğini bilmezdi. Hala kızın gözlerine bakakalmıştı. Ayıramıyordu. Sanki kanlar içerisinde yerde sessizce yatan kızın gözleri hala canlıydı. Hala neden diye soruyorlardı.

O kadar küçük bir bedenden bu kadar çok kan akmasına şaşırmıştı. Caddenin ortası tamamen kan içerisinde kalmıştı. Sessiz sedasız ölmüştü. Daha henüz birkaç yıldır nefes alan, oyunlar oynayan o küçük beden artık yaşamıyordu. Neden sanki önüne çıkmıştı ki? Daha çok küçüktü. Tek başına evde bile bırakılamayacak kadar küçüktü. Bu saatte sokaklarda ne işi vardı? Lanet olsun! lanet olsun!

Kızın gelişi, bakışları, tokat, arabanın çarpması, kan…Tekrar edip duruyordu gözünün önünde. Kızın bakışları hala üzerindeydi. Hissediyordu. Görüyordu.

Kendine geldi. Sağa sola baktı. Kimse yoktu. Apartmanlara baktı. Kimseler yoktu. Emindi. Hiç kimse.

O halde kimse bir şey görmüş olamazdı. Ne kızı, ne kendini görmüş olamazdı. Son bir defa küçük kızın cansız bedenine baktı. Koşar adımlarla uzaklaştı. Az önceki olay olmamış gibi, hızla yürümeye başladı. Evine doğru koşar adımlarla ilerliyordu. Kızın bedeni, caddenin kenarında, kendi kanının içinde sessizce yatıyordu.

“Ben bir şey yapmadım. O araba, lanet olası araba bu havada ne demeye hızlı gidiyordu ki? Kesin sarhoştu. Tabii bu adamlar yüzünden her gün onlarca insan ölüyordu. Lanet olası sarhoşlar!” dedi. Kendini ikna etmeye çalışıyordu. İnandırmaya çabalıyordu. Suçsuzdu. O kızın ne işi vardı sokaklarda. Bu bir kazaydı. Evet. kazaydı. Bunun olmasını istememişti. Her gün olan kazalardan biriydi.

Duvara tutunarak ayağa kalkmaya çalıştı.  Ama hatırladıklarının ağırlığı ile yere kapaklanmıştı tekrar. Ayak sesleri artık yanı başın kadar gelmişti. Tam ayak ucunda durmuşlardı. Bakmıyordu. Aklında sadece kız vardı. Küçük kızın kanlar içinde açık gözleri vardı. Kendine ‘neden’ diye soran gözleri vardı. Yağan yağmur kızın yüzünden saçlarına ve bedeninden akan kana karışıyordu. Artık ne karartı ne varlık umurunda değildi.

Yıllarca, kendinden bile sakladığı, her an hatırlayacak olmak korkusuyla unutmaya çabaladığı o anı, o kızı hatırladı. Kızın kanlar içindeki masumiyetini hatırladı. Kalbi yavaşlamaya başladı. Korkusu kayboldu. Sırtüstü yere yığıldı. Gözlerini açtı. Karşısındaki varlığa baktı. Göz göze geldi. Gözlerini tanıdı, bakışını tanıdı. Karaltı yerde yatan bedenine doğru eğildi. ‘Ben suçluyum,’ diye fısıldadı. O son kelime ile kalbi atmayı bıraktı.

 

 221c baker sokağı, sherlock’un komşusuyum: boş ev macerası 3

İşte tam bu satırları okurken kapıda pirinç posta kapağının hafif kımıldadığını, kristal avizeden yansıyan ışıktaki oynamadan hissettim. Malum 221B Baker sokağı adresinde oturan komşumun ayak sesini henüz duyan olmamıştır. Mahallede kendini kimseye göstermeden dolaşabilen tek kişidir.

Daha mektubu okumayı tamamlamadan Holmes’ün mektubun elimde olduğunu öğrenmiş olması da tam şanına yakışacak bir şey şüphesiz. O nedenle hiç istifimi bozmadan okumaya devam ettim. Hareket ettiğim taktirde mektubu okuma şansımı kaybedebilirdim.

Mektubun yazarı Padişah Abdülhamid’in o dönemde Holmes hikayelerinin yazarı Conan Doyle’ü pek beğendiğini anlatıyordu. Hatta, o kadar ki Holmes’ün maceralarını, Fransız yazarların melodram yapılı polisiye romanlarına tercih ediyordu Abdülhamid. Haliç adlı eserin yazarı Frances Yeats-Brown’un yazdığına göre, 31 mart hadiselerinin o kanlı ve bunalımlı günlerinde Harekat ordusu Yıldız sarayını sardığı sırada Abdülhamid, heyecan ve keyif içinde, İngiltere düşmanlarının inşa ettikleri denizaltıyı son anda ortaya çıkaran Holmes’ün “Bruce-Bartington Planları” adlı macerasını okutup dinliyordu.

1869-1909 yılları arasında Osmanlı Deniz Kuvvetlerinde müşavir olarak çalışan ve aynı zamanda Abdülhamid’in fahri yaveri olan İngiliz Amirali Sir Henry F. Woods, anılarında padişahın Doyle ve Sherlock Holmes’e gösterdiği ilgiyi şu sözlerle anlatmıştı:”Polisiye öykülerden özellikle Sir Conan Doyle’ün yazdıklarından çok hoşlanırdı. Bir kaç yıl önce Sherlock Holmes dizisinin yaratıcısı karısıyla birlikte İstanbul’a gelmişti. Benim de katıldığım Selamlık Töreni’nde Abdülhamid, Conan Doyle’a Mecidiye Nişanı’nı takmıştı.”

Amiral Woods’un anılarını, aynı döneme ait olup da bu hikaye ile çelişen diğer anılar sayesinde halen doğrulamak mümkün olmamıştır. Ziyaretin, şu an elimdeki, Doyle’u simultane olarak ilk Türkçeye çeviren genç hanıma ait mektubun yazıldığı tarihten, iki yıl önce, 1907’de gerçekleştiği inancı bu hatırat nedeniyle yaygındır. Doyle’e mecidiye nişanı, o sırada yeni evlendiği ve balayı bahanesiyle İstanbul’a getirdiği ikinci eşine ise şefkat nişanı takıldığı sanılmaktadır.

Ancak yazarın padişahın huzuruna çıkamadan İstanbuldan ayrıldığını anlatan hatıratlar da var. Kimileri görüşmenin 1904’de gerçekleştiğini, Abdülhamid’in Doyle’un uzun öykülerini eleştirdiğini, çok kibirli yazarı bu nedenle rencide ettiğini iddia eder. Doyle’un ziyareti anılarından bu yüzden çıkardığını öne sürer.

Yetvard Odyan efendi adlı yazar ise 1904’de, Doyle’ün Abdülhamid’i göremeden İstanbul’dan ayrıldığını şöyle anlatır:

Padişah’ın Conan Doyle hakkındaki teveccüh ve rağbeti o derece yüksek idi ki tanışmak ve konuşmak arzusuyla bir kaç ay önce İstabul’a davet etmişti. Sherlock Holmes’ün yazarı davete uyarak İstanbul’a gelmiş olup gelişinin ikinci haftasında bir Cuma günü Selamlık Merasimi’nde bulunmak üzere Beşiktaş’taki Hamidiye Camii’ndeki törene gitmişti. Kendisine yapılan bildiriye göre Cuma nazamından sonra huzura kabul olunacağını haber almıştı.

Ancak Conan Doyle Selamlık Merasimi’nden sonra, tören dairesinde hayli bir zaman beklemiş ise de, tören görevlisi kendisini Padişah’ın huzuruna taktim etmek üzere yanına gelmeyip yalnız yaverlerden biri gelerek, Padişah’ın o gün kendisini kabul edemeyeceğini bildirmiş ve bunun üzerine Conan Doyle bir derece kırılarak oradan kalkıp gitmiştir: Yaver ilaveten hangi gün huzura kabul edileceğinin kendisine bildirileceğini de söylemiştir.

Bir kaç gün daha geçtiği halde henüz hir bir davet gelmemişti. Artık Conan Doyle’ün tahammülü tükendiğinden, nihayet bir gün Padişah’ın Başkatibi Tahsin Paşa’ya bir tezkere yazarak, özetle İstanbul’a davet edildiğinin nedenini anlayamamış olduğundan, iki gün sonra İngiltere’ye döneceğini bildirmişti. Abdülhamit bu yazının içeriğinden haberdar olunca telaşlandı ise de, ünlü yazarı huzuruna kabul etmek istemedi. Ancak bu kez teşrifatçı İbrahim Paşa’yı derhal Conan Doyle’un yanına göndererek, epeyce yüklü bir ihsan-ı şahane ve bir de çok kıymetli bir armağanla adı geçeni ödüllendirdi. Padişah’ın o günlerde kendisini kabul edemeyeceğini şayet İngiltere’ye dönmek istiyorsa, onu burada bekletmek istemediğini de üzüntüleriyle bildirdi. Yazar kendisinin nezaketle yola konulduğunu anlamış ve Abdülhamid’in şu garip davranışını hiçbir suretle anlamadığından ertesi günü çantasını bağlayarak Doğu Ekspresi ile İstanbul’dan hareket etmiş idi.

Conan Doyle’un İstanbul’a geliş ve gidişinden hiç kimsenin haberi olmayarak 1904 yılı bahar mevsiminde geçen bu olay, yalnız meseleyi yakından bilenlerce malum bulunmuştur. Abdülhamid adı geçen yazarı özellikle İstanbul’a davet ettikten sonra acaba onu niçin huzuruna kabul etmek istemedi? Bunun nedenini aşağıda anlatacağız:

Sir Arthur Conan Doyle’un İstanbul’a gelişinin ertesi günü Abdülhamid’e bir jurnal taktim edilmişti. Bu jurnalin içeriği aşağıda verilmiştir: ‘Zat-şahanelerinin en sadık ve canını vermeye hazır bendelerinden bulunmam nedeniyle, şu hususları bildirmeye cesaret ettim.

Yüksek buyruğunuz sonucu olarak ünlü hikayecileden Sir Arthur Conan Doyle isimli İngiliz, dün sabah Doğu Ekspresi ile İstanbul’a gelmiştir: Söylenen sözlere göre bugünlerde huzurunuza kabul şerefini kazanacaktır. Conan Doyle’un bu daveti kabul etmesindeki gayesi sizin iltifat ve ihsanlarınıza kavuşmakla birlikte, kendisine verilecek özel izinden yararlanarak sarayınızın içini ayrıntılı olarak araştırıp, bunları yeni bir romana konu etmekten ibaret olup bunun ise herhalde sizin şan ve şöhretinize uygun olmadığı apaçıktır. Conan Doyle bu amacını kendi dost ve yakınlarına bizzat söylediği gibi hatta söz konusu yeni romanını basacak olan yayıncı ile bir anlaşma bile yapmıştır. Edinmeye muvaffak olduğum bu bilgiyi ayaklarınızın altına sunarım. Bu konuda ve her durumda ferman sizindir.’ Bu jurnali imza eden, Abdülhamid’in hafiyelerinden tanınmış bir Ermeni idi. İşte bu yüzden Abdülhamid, Conan Doyle’u huzuruna kabul etmedi.”

Devamı Gelecek Sayıda 

Noel Sürprizi

Sizin için mükemmel bir yılbaşı gecesinin tanımı nedir?

Benim için, ailemle harika bir sofra başında tatlı şarkılar dinleyerek ve eski müzikal filmleri izleyerek geçirdiğim bir gece mükemmel yılbaşı kutlamasının tanımıdır. Hercule Poirot için yılbaşı gecesinin en harika tanımı, “Radyo, bir kitap ve enfes Belçika çikolatalarıyla” geçirilecek bir zamandır. Hercule ve benim gibi sakin kutlamaları sevenlerin dışında, yeni yılı türlü hazırlıklar yaparak, yakınlarına sürprizler tasarlayarak karşılayanlar da var. Yahut karşılayamayanlar.

1929 yılının noel gününde, Marie Lawson mükemmel bir yılbaşı pastası yapmak üzere erkenden kalktı ve Germanton, North Carolina’da yaşadığı evin mutfağında, daha sonra cinayet meraklılarına sergilenecek olan beyaz kremalı, kuru üzümlerle süslü pastayı hazırlamaya başladı. Marie 17 yaşındaydı ve sevgili babası Charles Lawson’ın yıllar boyu biriktirdiği paralarla satın aldığı çiftlik evinin en büyük kızıydı.

Peki, Charles Lawson gerçekten de “sevgili” bir baba mıydı? Noel günü ailesi için hazırladığı sürprize göz atacak olursak, pek de öyle sayılmazdı. Charles Lawson, evin yakınındaki tütün ambarının arkasında, noel hediyelerini vermek için bekliyordu. O gün için hazırlıklarına ise bir gün öncesinden başlamıştı.

43 yaşında bir tütün çiftçisi olan Lawson, yedi çocuk babasıydı ve 1920’lerin Amerika Birleşik Devletler’inde, kendi sınıfından insanların yapmadığı bir şeyi yapmaya karar vererek tüm aile bireylerine yeni kıyafetler satın almış, bu kıyafetleri onlara giydirerek Winston-Salem’e götürmüş, bir fotoğrafçıya ailesinin fotoğrafını çektirmişti. Bunun anlamı çok fazla para harcamak demekti ama Lawson bu konuda ısrarcı davranmıştı. Kendi sözleriyle, “bir noel sürprizi” hazırlıyordu. Fotoğrafta, soldan sağa üstte, 16 yaşındaki oğlu Arthur, Marie, Charles Lawson ve kucağında dört yaşındaki Mary-Lou ile poz veren karısı Fannie görünüyordu. Alt sırayı ise, 4 yaşındaki James, 7 yaşındaki Maybell, 2 yaşındaki Raymond, 12 yaşındaki Carrie tamamlıyordu. Marie’nin etkileyici, donuk bakışları ve babasının doğrudan objekife değil de, kızından öteye, hafifçe sola dönük gözleri ile yüzünde belli belirsiz sezilen çarpık gülüşü dışında mükemmel bir aile portresi sergiliyorlardı.

Fotoğrafın çekilmesinden bir gün sonra, en sevgili çocuğu Marie noel pastasını hazırlarken, Charles Lawson ile büyük oğlu Arthur avlanmak üzere dışarı çıktılar. Mermilerinin azaldığını fark edince, Charles oğlunu mermi satın almaya, on beş dakika uzaklıktaki Germanton merkezine gönderdi. Sonra da noel sürprizini gerçekleştirmek için tütün ambarının arkasında yerini aldı. Ablaları mutfakta yılbaşı pastasına son halini verirken, küçük Maybell ve Carrie el ele tutuşarak yakınlarda oturan amcalarını ziyaret etmek üzere evden ayrıldı. Ambarın köşesini döndüklerinde, babaları onları bekliyordu. Charles Lawson kızlarını tüfekle vurdu ve cesetlerini tütün ambarına yerleştirip eve doğru yürümeye başladı. Verandada oturan 37 yaşındaki karısı Fannie’yi vurdu ve içeri girdi. Marie’yi de vurduktan sonra küçük erkek kardeşleri Raymond ve James ile bebek Mary-Lou’yu döverek öldürdü.

Evdeki kan izlerini ilk görenler, noel kutlaması amacıyla çiftliğe gelen, Charles’ın erkek kardeşi Elijah ve oğulları oldu. Gördükleri manzaranın ardından, tüm cesetleri ambarda yan yana dizilmiş halde buldular: Hepsinin elleri göğüslerinde birleştirilmişti ve başlarının altına yastıklar konmuştu. Korkunç haber hızla yayıldı, Arthur eve getirildi ve Charles aranmaya başlandı. Dört saatlik bir aramanın sonunda çevre sakinleri, ormandan gelen tüfek sesiyle irkildi. Charles Lawson kendisini vurmuştu. Lawson ailesinin iki beagle köpeği, cesedini bir çam ağacının önünde buldu. Charles, çam ağacının çevresinde defalarca dönmüş, aynı yürüyüşü öylesine çok gerçekleştirmişti ki, çam ağacının etrafındaki kar ermişti.

Acaba Charles gerçekten kendisini vurmuş muydu? Yoksa gizemli bir katil, tüm aileyi katlettikten sonra Charles’ı ormana sürükleyip onu da vurarak intihar havası mı vermeye çalışmıştı? Bu yönde pek çok söylenti çıksa da, cinayetlerin ardından ortaya çıkan daha güçlü söylentilerin ışığında, Charles Lawson’ın ailesini planlayarak öldürdüğü konusundaki tezler daha da güçlendi.

Charles Lawson, katliamdan önce anne ve babasına veda mektupları yazmıştı. Mektuplarda yapacaklarıyla ilgili bir şey yazmıyordu ama veda ettiği açıktı. İnsanların aklına takılan sorulardan biri de, oğlu Arthur’u neden öldürmediğiydi. Ancak, mermilerin azalması bahanesiyle evden uzağa gönderdiği oğlunu öldürmeyişinin sebebinin, Arthur’un kendi planını önlemeye çalışacağı ve oğluyla baş edemeyebileceği gerçeğinden kaynaklandığı iddia edildi.

Arthur Lawson 1945’te korkunç bir trafik kazasında öldü. Charles’ın akrabaları, Lawson cinayetlerine gösterilen yoğun ilgi yüzünden evi ziyaretçilere açık hale getirdiler ve her ziyaretten 25 cent ücret aldılar. Marie’nin yaptığı yılbaşı pastası, beş yıl boyunca mutfakta cam kapaklı bir tabakta sergilendi çünkü ziyaretçiler hatıra olarak pastayı süsleyen kuru üzümleri çalıyordu. Türlü söylentilerin, hayalet hikâyelerinin, Arthur’un korkunç ölümü sonrası yayılan “lanetli aile” efsanelerinin dışında, Lawson cinayetleri kitleleri o kadar etkiledi ki, olayla ilgili pek çok şarkı yapıldı ve kitaplar yazıldı.

Kitaplardan birinde açıklanan en kuvvetli cinayet sebebi ortaya çıktığında, yıl 1990’dı. 60 yıllık sırrı gün ışığına çıkaran, Lawson’ların kuzenlerinden biri olan Stella Lawson Boles’du. Annesiyle diğer Lawson kadınlarının aralarındaki konuşmalar sırasında, Charles’ın karısı Fannie’nin yılbaşından hemen önce keşfettiği bir sırrı duymuştu: Charles’ın, kızı Marie’yle ilişkisi vardı.

Kitapta ayrıca, Marie’nin yakın arkadaşı Ella May Johnson’a yaptığı itiraf da bulunmaktaydı: Ella’nın evinde yatıya kaldığı bir gece Marie, babasının kendisiyle olan ensest ilişkisinden bahsetmiş, hamile olduğunu anlatmıştı. Annesi ve babası bebek beklediğini biliyorlardı. Herhangi bir kimseye bu durumdan bahsederse, “sonumuz ölüm olur” diyerek Marie’yi uyaran Charles Lawson’ın sözlerini, Ella May Johnson yıllar sonra açıklıyordu. Aile içindeki ensest olayını kitapta doğrulayan bir başka isim ise, komşulardan biri olan Sam Hill’di. Charles’ın kızına yaklaşımına şahit olduğunu ve Marie’nin hamile kaldığını söylüyordu.

Tüm bu açıklamaların sonucunda, ensest olayının yayılmasıyla beraber Charles Lawson’ın korkunç planını yapmaya başladığı düşünülebilir. Amacı, utançla yaşayacak olan ailesini ortadan kaldırmaktı. Yahut uzun süren bir tür delilik nöbeti geçirmişti. 1918 yılında, Winston-Salem’deki bir tütün deposunda, Jesse McNeal adında bir adamla bıçaklı kavgaya tutuşan Charles, kulak ardındaki mastoid çıkıntısından ve akciğerinden ağır yaralanmıştı. İlk başlarda yaşaması kuşkuluyken iyileşmiş, ancak mastoid çıkıntısındaki hasarın sebep olduğu düşünülen tuhaf davranışlar sergilemeye başlamıştı. Akrabalarına göre, bu olaydan sonra asla eskisi gibi olmayan ve aniden öfke krizlerine tutulan Charles’ın işlediği cinayetlerde, kafasındaki hasarın da etkisi vardı.

Bu türden hikâyelerin yeni yılda sadece kurgu kitaplarda yer alması dileğiyle, kanlı noel sürprizlerinden uzakta, Hercule Poirot tarzı sakin bir yılbaşı gecesi yahut neşeyle dolu bir kutlama geçirmenizi dilerim. Mutlu yıllar.

Çağatay Yaşmut’la röportaj

Türk Polisiyesinin son yıllardaki en önemli yazarlarından biri olan Çağatay Yaşmut’un yazarlık serüveni 2001 krizinde işini kaybetmesiyle başladı. İktisat Fakültesi mezunu olan ve uzun yıllar bankacılık yapan yazar, o günden sonra mesleğini değiştirmeye ve yaşamını polisiye yazarı olarak sürdürmeye kara verdi. Çağatay Yaşmut’un, okurlarını Başkomiser Galip’le tanıştırdığı ilk romanı Beyoğlu Çıkmazı 2008’de yayınlandı.   Onu, Şarkılar Susunca ve Beni Yavaş Öldür isimli romanlar izledi. Her yıl bir roman yazmak amacındaydı ama felsefe yüksek lisansı yapmaya girişince bu plan bozuldu. 2011’deki son kitabının ardından dördüncü romanı Kadıköy Cinayetleri ancak beş yıl sonra, 2016’da kitapçı raflarındaki yerini alabildi. Çağatay Yaşmut, 2017’nin Kasım ayında yayınlanan ve bir hikaye kitabı olan Doktor Ceyda’yı Kim Öldürdü? ile Başkomiser Galip serisini sürdürdü.

Ünlü yazarla son kitabı ve polisiye hakkında konuştuk.

 

Sizi daha çok polisiye roman yazarı olarak tanıyor okurlar. Ancak öteden beri polisiye hikayeler de yazdığınızı biliyoruz. Roman mı, yoksa hikaye mi dersek, bir polisiye yazarı olarak hangisini tercih ederdiniz?

Bir tercih yapmak çok güç. Çünkü, ikisinin de yeri bende ayrı. Roman uzun soluklu bir uğraş. Engin bir deniz. Bir konuyu seçip istediğiniz gibi kurgulayabilirsiniz. Bunu yaparken ister karakterleri ön plana çıkarırsınız ister olay örgüsünü. Detaylarda boğulmakta özgürsünüzdür. Hikayenin ise şu güzelliği vardır: Anlatmak, hesaplaşmak istediğiniz sadece bir konuya bağımlı değilsinizdir, kısa kısa birçok konuyu ele alabilirsiniz. Olayları çok dallanıp budaklandırmadan, detaylarda boğulmadan, karakterlerinizi fazla derinleştirmeden, iki yüz üç yüz sayfa yerine, yirmi otuz sayfada işi bitirirsiniz. Bu bir tercih!

 

Hikaye, aslında polisiyenin en önemli türü. Polisiye, edebiyat hikaye ile doğdu. Buna karşılık ülkemizde polisiye hikaye fazla yazılmıyor. Sizce bunun sebebi nedir?

Sadece ülkemizde değil ki, tüm dünyada böyle. Bence, burada, okurların tercihleri ve okuma alışkanlıkları esas yönlendirici oluyor. Romana karşı genel bir eğilim var. Hikaye ve özellikle şiir üvey evlat muamelesi görüyor. Dolayısıyla, talep yoksa arz da yok! Bu yüzdendir ki, öykücülerimizin çoğu romana yönelmişlerdir. Hikayeye olan bu ilgisizlik sadece polisiyede de değil, tüm edebiyat yapıtlarında görülüyor. Bence, ikinci bir sebep de; polisiye yazarlar metinlerini derinleştirmek, yarattıkları karakterleri ete kemiğe büründürmek istedikleri için hikayeciliğe burun kıvırabiliyorlar.

 

Hikaye kitabı yayınlama fikri nasıl oluştu?

Uzun zamandan beri yeni romanım üzerinde çalışırken, belki biraz da sıkıldığım için, romana biraz ara verip, yine baş kahramanı Galip olan polisiye öyküler yazmaya başladım. Öyküleri yazarken öyle bir ilham bombardımanına tutuldum ki, halbuki ilhama inanmam, hiç ara vermeden peş peşe yedi öykü yazdım. Böylece, hem yazdığım romanla arama bir mesafe koymuş hem de öykü yazmanın o güzel tadını almış oldum.

Yukarıda bahsettiğim gibi; ilham bombardımanına tutulduğum bir zamanda, bir hikaye üzerinde çalışırken diğer hikayenin konusunu bulup kurgusunu hazırlıyordum. Yazdığım metni bitirince de hemen yeni hikayeye geçiyordum. Bu şekilde yedi tane hikayeyi çabucak yazdım.

 

Polisiye hikaye yazmanın, polisiye roman yazmaktan farkı nedir sizce?

Farkı şudur: Hikaye yazmak roman yazmaktan daha zordur!  Daha yoğun bir emek ister. Hikaye yazarken karakterlerin sayısından olay örgüsünün derinliğine, mekanların tasvirinden kullandığınız dile kadar birçok şey sizi sınırlayabilir. Ayrıca, hikayede suçu anlatmak, suça muamma ve gizem katarak soruşturmayı başarıyla sonuçlandırmak romana göre daha zordur.

 

Romanlarınızda olduğu gibi, hikayelerinizde de coğrafi mekan Kadıköy. Bu tercihinizin Kadıköylü olmanızdan ve bu semti iyi tanımanızdan kaynaklandığı söylenebilir mi? Hikayelerinizi yazarken bu tercih size ne gibi avantajlar sağladı?

Kadıköy’de yaşamaktan nasıl mutluysam, Kadıköy’ü yazmaktan da o derece mutluyum. Yazarın her zaman iyi bildiği yerleri yazmasının, hem yazar hem de okur için bir avantaj olduğunu düşünüyorum. Bu sayede, hem ihtiyaç duyulan o sahicilik duygusu yazarın yarattığı kurmaca dünyasına geçmiş olur hem de polisiye romanın temel iskeletini oluşturan o çevrenin kriminal yapısı ve atmosferi başarıyla tasvir edilir, böylece okur da romana bağlanır. O karanlık sokaklar, o tekinsiz mekanlar, o işlenen suçlar, o tehlikeli suçlular ancak çevreyi iyi tanıyan bir yazarın kaleminde hayat bulur. Doğma büyüme Kadıköylü olduğum için Kadıköy Cinayetleri ve Doktor Ceyda’yı Kim Öldürdü? hikayelerini yazarken tam da böyle oldu.

 

Kadıköy dışında geçen bir roman ya da hikaye yazmayı düşünüyor musunuz?

Düşünüyorum tabi. Diğer romanlarımda İstanbul’un birçok semtini kullanmıştım. Beyoğlu, Kuledibi, Taksim, Arnavutköy, Nişantaşı’nda epeyce bir mesai harcamıştım. Sonuçta, Galip cinayet masası amiri ve İstanbul’daki cinayetlerin hepsi Kadıköy’de işlenmiyor.

 

Hangi polisiyecileri okumaktan keyif alıyorsunuz?

Bütün yerli polisiyeyi okumaya gayret ediyorum. Polisiye Yazarlar Birliği sayesinde bilmediğim birçok polisiye yazarını tanıma şansını elde ettim. Şimdi onların eserlerini okuyorum. Bundan çok memnunum. Yabancı polisiyelerden ise, iki elim kanda olsa bile yeni kitabını koşarak alacağım; Petros Markaris, Donna Leon, Mıcheal Connelly, Henning Mankell, Lawrence Block, Sue Grafton, Jeremiah Healy, Patricia Hıghsmith, Peter Robinson, George Simenon’u sayabilirim.

 

Polisiyeyi nasıl tanımlarsınız? Her suç romanı (örneğin: Suç ve Ceza) size göre de polisiye roman türüne dahil midir?

Polisiye; bir suçu, bir cinayeti aydınlatmak için gösterilen çabaları konu alır. Sadece suçu anlatmak yeterli midir? Elbette hayır! Eğer öyle olsaydı: gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinin her birinden bir polisiye roman yazılabilirdi. Polisiye sadece suçun değil, muammayla harmanlanmış suçun anlatıldığı, gizemle örüldüğü ve akılcı yollarla çözüme ulaşılmasıdır. Öyleyse, burada iki tane kilit kavram var: Suç ve muamma. İyi bir polisiye hem suçu hem de muammayı içermelidir. Bakınız Agatha Christie romanlarına: Cinayetin ardında derin bir muamma ve gizemli ilişkiler vardır. Keza, Sherlock Holmes hikayeleri de öyledir: Bu hikayelerin büyük bir çoğunluğunda cinayet olmasa da, suç, yoğun bir gizem ve muammayla örülmüştür.  Edgar Allan Poe hikayelerinin barındırdığı muammayı ve gizemi anlatmama gerek bile yok. Suçtan kasıt ise, cinayettir. İnsanlar riske girmeden gerilimi ve cinayeti yaşamak isterler. Cinayet insan ruhunu anlatır. Gölge karakterlerimizle yüzleşiriz. İçimizde ne saklıysa o ortaya çıkar: bir kahraman, bir hain, bir cani, bir katil… Bu yüzden, cinayet polisiye romanın olmazsa olmazıdır.

Her suç romanının polisiye olduğunu düşünmüyorum. Suç ve Ceza’yı ya da Karamazov Kardeşler’i polisiye roman olarak saymak; hem klasik romanlara hem de polisiyeye büyük haksızlık etmek olur. Polisiyede suç ve muamma başat öğedir ve tüm olan bitenler işlenen suçun etrafında şekillenir. Bu bağlamda, tüm hikaye suçun faalini ve nedenini ortaya çıkarmak için çalışan soruşturmacı ve şüpheliler arasında geçer. Ölümün zihinlerdeki meşguliyeti yerini cinayetin meşguliyetine bırakır. Cinayet asıl özne konumuna yerleşir. Suç romanlarında ise, işlenen suç her zaman bir yan öğe olarak varlığını sürdürür. Ölüm cinayet şekline bürünerek asıl özne konumuna geçmez. Bu yapıtların merkezinde yatan şey, suçun esrarı değil insanın ya da toplumun yazgısıdır. Yazar vermek istediği mesajı, muammayı artırmak için suç öğesini kullanarak vermeyi amaçlar.

 

Günümüzde iyi polisiye iyi edebiyat ilişkisinin gerekleri sizce nelerdir?

Her polisiyenin iyi edebiyat olduğunu iddia edemeyeceğimiz gibi, her edebiyat yapıtının da iyi edebiyat olduğunu savunamayız. Bir polisiye yapıtının iyi edebiyat olduğunu anlamak için Chandler’a, Hammett’e, Simenon’a, Chesterton’a bakmamız yeterli olacaktır sanırım. Çünkü, bu yapıtlar ciddi edebiyattır. İnsanın ve toplumun suçla olan bağını ve karmaşık ilişkisini anlatırlar, toplumdaki aksaklıkları ortaya koyarlar, suçun nedenini gözler önüne sererler. Polisiyenin konusunun orijinalliği, başarılı detaylar ve betimlemeler, yerinde bir görsellik, karakterlerinin sahiciliği, ki bundan kastım: değişim, sempati, motivasyon ve bilgi, polisiyeyi iyi edebiyat sınırları içine sokacaktır.

 

Bundan sonraki projeniz ne olacak? Gene bir hikaye kitabı mı, yoksa ünlü komiserinizin yeni bir romanı mı?

Sırada, şu sıralar üzerinde çok yoğun çalıştığım ve bitirmek üzere olduğum yeni bir roman var. Daha sonra, yine bir hikaye kitabı düşünüyorum. Hikayeleri şimdiden kurgulamaya başladım bile.

Zehir Gibi Kadınlar

Zehir bilimi, 13 Ağustos 1901’de, Amerika’nın Massachusetts eyaletinde yaşayan  Minnie Gibbs’in rahatsızlanarak vefat etmesiyle ön plana çıktı. Kadının ölüm nedeni, doktoru tarafından  “tükenmişlik” olarak belirtilmişti.  Gibbs’in ailesinde daha önce de buna benzer ölümler olması dolayısıyla, durum normal karşılandı.

Bu ölümü şüpheyle karşılayan tek kişi, sadece  Bayan Gibbs’in kayınpederi Kaptan Gibbs’di.

Jane Topban

Durum aslında şüphelenilmeyecek gibi değildi. Çünkü ailede arka arkaya ani ölümler meydana gelmiş,  Minnie’den birkaç hafta önce annesi, kız kardeşi ve babası hayata gözlerini yummuştu. Bu tuhaf ölümler Minnie Gibbs’le de sona ermemiş, onun ölümünden on üç gün sonra gene aynı aileden Edna Bannister de kaybedilmişti. Ve bütün bunlar, aynı zamanda aile dostu olan Jane Toppan isimli bir hemşirenin kısa bir süre önce, Davis ailesininin yaşadığı evde göreve başlamasından sonra olmuştu.

Kayınpeder Gibbs, Harvard Tıp Fakültesi’nde görevli arkadaşı Dr. Edward S. Wood’a durumu anlattı ve yardımını istedi. Wood’un uzmanlık alanı zehirli maddelerdi. Minnie’ye yapılan otopside yoğun miktarda arsenik zehiriyle karşılaşıldı. Ayrıca gene yoğun miktarda morfin ve atropine rastlandı.

Bütün bu ani ölümlerde Hemşire Toppan’ın yakınlarda bulunması ya da ölen kişilerle temas halinde olması, onu birinci derecede şüpheli kişi haline getirmişti. Toppan, Minnie Gibbs haricinde Genevieve Gordon ve Alden Davis’in ölümlerinden ötürü yargılandı. Önce,  tüm suçlamaları reddettiyse de daha sonra suçlamaları kabul etti.  Bunda davaya üç uzmanın katılması etkili olmuştu. Hemşire Jane Toppan, işlediği cinayetleri itiraf ederken hiçbir şekilde pişmanlık belirtisi göstermedi. Hatta, öldürürken cinsel haz duyduğunu bile söyledi.

Toppan’ın akrabalarında aklî denge bozuklukları vardı. Uzmanlar buna dikkat çekerken, aynı şekilde onun çocukluğundan beri bazı sorunları olduğunu da belirttiler.

Jane Toppan’ın İrlanda göçmeni olan babası bir alkolikti. Kızını sık sık dövüyor, onu bir hizmetçi gibi kullanmakta bir sakınca görmüyordu. Toppan’ın hemşirelik okuluna giderken, çeşitli uyuşturucularla hastalar üzerinde deneyler yaptığı anlaşıldı. Birçok hasta ölmüştü. Jane ayrıca yalan söylemesi ve hırsızlıklarıyla da dikkat çekmekteydi.

Hastalara verdiği morfin, onların daha yavaş nefes almalarını ve göz bebeklerinin daralmasını sağlarken, ardından verdiği atropin tam ters etki yapıyordu. Elinden tesadüf eseri kurtulan hastalardan bir tanesi, yaşadıklarını anlattı. Amelie Phinney isimli hasta, hemşire tarafından verilen ilaç neticesinde bilinç uyuşması yaşadığını söyledi. İlacın etkisiyle olup bitenleri hayal meyal hatırlayan Amelie, uyuşunca hemşirenin yatağına girdiğini ve ona sarıldığını hatırladığını anlattı. Ancak bir sebepten Toppan hastayı bırakıp odadan hızlıca uzaklaşmıştı.

1892’den sonra Toppan, kariyerini özel hemşire olarak sürdürdü. Evlerde görev yapan Toppan, öldürmeye devam etti. Sadece hasta ve yaşlı insanları zehirlemedi. Aynı zamanda süt kardeşi olan Elisabeth’i de zehirleyerek öldürdü. Amacı onun kocasını elde etmekti. Elisabeth ölürken, Toppan onun yanına yatmış ve ona sarılmıştı.

Dava sonuçlandığında yargıç, Toppan’ı suçlu buldu. Ancak o bir deliydi ve  Taunton Akıl Hastanesi’nde ömür boyu tedavi görecekti.

Hemşire Jane Toppan, işlediği otuz bir cinayeti itiraf etti. Bu otuz bir kişinin isimlerini anımsıyordu ancak anımsayamadığı isimler de vardı. Kurban sayısının yüzden fazla olduğu sanılmaktaydı.

Toppan’ı diğer kadın seri katillerden ayıran önemli  bir unsur vardır. Toppan maddi çıkar için değil, cinsel hazdan ötürü öldüren kadın seri katil olarak eşsiz bir örnektir.

Yeni yüzyıl, başta Amerika ve Rusya olmak üzere dünyanın birçok ülkelerinde seri katillerin hızla çoğalmalarına şahitlik etti. Gerçekten de seri katiller çoğalıyorlar mıydı? Zaten yüzyıllardır var olan seri katiller aslında çoğalmıyorlardı. Artık uzmanlaşan emniyet teşkilatları sayesinde, doğru profillemeler sonucunda seri katiller daha hızlı deşifre edilip yakalanıyorlardı.

Parmak İzleri

Parmak izi teknikleri 1903’te daha büyük önem kazandı.

Parmak izi analizi konusunda gelişim gösteren adli bilimin, başka alanlarda daha çok yol alması gerekiyordu.

Jeanne Weber

Özellikle yara izi analizi bunların en başındaydı.

Bir vakada kurbanın cildi üzerinde oluşan izler sebebiyle tıp uzmanları oldukça zorlandılar. Uzmanların farklı görüşler ileri sürmesi kafaları iyice karıştırdı. Olayı soruşturanlar kime inanacaklarını bilemediler.

Nisan 1905’de, akşamüstü saatlerinde Paris’te bir hastaneye genç bir kadın bebeğiyle geldi. Bebek bir sebepten ötürü tıkanmış, nefes alamıyordu. Genç anne bebeğini o gün akrabası olan Jeanne Weber’e emanet etmişti. Bebeği muayene eden doktor, gırtlak bölgesinde kırmızımsı lekelere rastladı. Doktor daha önceki vakaların bulunduğu dosyaya bakınca, daha önce de aynı aileden dört bebeğin aynı izler ve belirtiler neticesinde öldüklerini tespit etti.

Otuz yaşındaki Jeanne Weber, her olayın içerisinde yer almış, baktığı  üç çocuk da benzer bir şekilde ölmüştü. Yine üç yıl önce, Weber’in himayesi altındaki iki çocuk difteri hastalığı ve şiddetli kramplar sebebiyle hayatlarını kaybetmişlerdi. Weber bu yüzden suçlanarak yargılanmış, ancak mahkemesi sürerken firar etmişti.

Aslında boğularak öldürme esnasında oluşan izler ve vücuttaki değişimler ile ilgili araştırmalar 1888 yılında

Davayı Manşete Taşıyan Bir Gazetenin Anasayfası

başlamıştır. Dr. Langreuter’in  yaptığı araştırmalar bu konuda oldukça ilginç sonuçlarla doludur. Henüz ölmüş bedenlerin kafataslarını keserek beyinlerini açığa çıkartıp boğazlama esnasında gerçekleşen değişimleri canlı olarak izleyen Langreuter,  gırtlaklama esnasında boğaz kısmında belirgin morarmalar oluştuğunu, aynı zamanda kas kanamalarının meydana geldiğini belirlemiştir.

Weber olayında doktorun yapmış olduğu tespitler, cinayeti işaret ederken, adli bilim uzmanları bunu doğrulamadılar. Böylece Weber suçsuz bulundu, tutukluluk kararı iptal edildi. Ancak hikâye burada sonlanmadı.

Weber başka bir isim altında üç çocuklu bir adamın yanında dadı olarak göreve başladı. Yaklaşık bir yıl sonra, çocuklardan biri kas kasılmaları sebebiyle vefat etti. Daha önceki çocuklarda olduğu gibi, bu çocuğun da boynunda aynı lekeler vardı. Yetkililer zaman kaybetmeden Weber’i tutukladılar. Ancak cesedi inceleyen doktor ölüm sebebinin gırtlaklama olmadığını söyleyince, Weber yine serbest kaldı.

1908’de Weber bu sefer başka bir çocuğunun ölümünden ötürü tutuklandı. Daha önceki cinayetlerde cesetlerin otopsisini gerçekleştiren Dr. Thoinot bu defa cinayet teşhisini koydu. Ancak daha önceki otopsilerde yaptığı hatayı örtbas edebilmek için cinayet sebebini farklı bir şekilde açıkladı. Dr. Thoinot’a göre, Weber bu cinayeti bir bunalım sebebiyle işlemişti. Daha önceki cinayetlerden ötürü ithamlara maruz kalınca, bunalım geçirmiş ve bu yüzden çocuğu öldürmüştü. Weber suçlu bulunarak, hapishane yerine bir tımarhaneye gönderildi. Orada kendisini boğarak hayatına son verdi.

Polisiye Hikaye Dinle: Kim Ölmeli? 🔊🎧

“On, dokuz, sekiz, yedi… Geri sayım, kutlama kucaklaşmaları, uçuşan konfetiler, sarmaş dolaş izlenen havai fişek gösterisi… Ne sahteydi, ne sahtesiniz. Bunca yılı birbirimize, herkese zehir etmek için bunca uğraştıktan sonra hala kucaklaşabilecek kadar sahteyiz. Kendi cennet ve cehennemimizi, seçimlerimizle yüreğimizde taşıyor olmalıyız, diye düşünürdüm bazen.  Ama bazılarınızı ben seçmemiştim ki! Bugün buraya, sevgili anne ve babamın evine, bu aptal yılbaşı eğlencesine sizin için geldim. Ellerinizle cehenneme çevirdiğiniz cennetimi size göstermek için. Siz şen kahkahalar atarken, maskelerinizin ardındaki asıl yüzlerinizi bilen ben için tüm gece traji komik olacaktı ama yine de geldim. Bu gecenin sabahında aramızdaki en suçlunun öleceğini bilmeden nasıl eğlendiğinizi görmek için geldim. Hepinizin bir arada, aynı sofrada olması güzeldi.

Bir mektupla size bir şeyleri açıklamaya çalışmak gibi bir niyetim yoktu. Bu akşam sizleri takındığınız saygın maskelerinizle izlerken yazmaya karar verdim. Her birinizin kim olduğunun bilinmesi, maskelerin düşüp, gerçek yüzlerinizin ortaya çıkması gerek. Beni anlamanız değil aslında meselem. Anlaşılmak artık umurumda değil. Yapacaklarımı neden yaptığımı bilmeniz gerektiğini önceden düşünseydim bu mektubu daha edebi hazırlayabilirdim, beni tanıyorsunuz. Aslında istediğim birbirinizi tanımanız. Şu an sizler, anneciğimin(!)  kaz tüyü misafir yataklarında  uyurken, bu soğuk çalışma odasında tam olarak kafamı toparlayamadığımın da farkındayım. Malum, biraz alkol aldım. Çünkü cesaretimi toplamaya ihtiyacım var. Tüm gün sizler için hazırlandım. Üzerimdeki siyah elbise, ayağımdaki sivri topuklu ayakkabılar, yaptığım makyaj, saçlarımın bu bukleli hali bile sizin için. Kendim için bir şeyler yapmaktan vazgeçeli yıllar oldu zaten. Üstlendiğim bütün roller, siz beni öyle görmekten hoşlandığınız için üstlenilmedi mi? En son ne zaman bir şeyi kendim için yaptığımı hatırlamıyorum. Beni benden bu kadar uzaklaştıran kimse, işte en çok suçlu olan ve bu satırlar bittiğinde, yeni yılın ilk gününde hayata veda edecek olan kişi de o.

Hatırlıyorum da şehrin merkezinde, doğayla iç içe diye reklamları yapılmıştı bu sitenin. Burada bir daire alırken gökdelenlerin olduğu semtte doğayı nereden bulacağız, diye sorgulamış mıydınız acaba? Ben olsam doğduğum o bahçeli evi, her şeye rağmen,  bu dublekse tercih ederdim. Her şey burada başlamadı ama bitmesi için burayı ve bu geceyi seçtiğim için üzülmeli miyim? Pek üzgün hissetmiyorum. Aslında epeydir hiçbir şey hissetmiyorum. Sadece bir hayata nasıl son vereceğimi düşünüyorum. Her şeyin son bulması için bunu yapmak zorunda kalmak çok acı ama suçlu olan ölmeli, başka çare bulamadım.

Yılbaşı eğlenceleri… Eskiden ben de keyif alırdım. Dostlar için tüm gün mutfaktan çıkmadan nefis yemekler hazırlamak, muazzam bir masa kurmak ve insanlar yapılanları yerken yüreğimden kopan bir gülümseme ile onları seyretmekten keyif alırdım. Birkaç yıldır yeni bir yılın geliyor olması heyecan verici değil.  Bu gece gerçekten eğlendiniz mi acaba? Yoksa yüzlerinize geçirdiğiniz mutluluk maskesiyle sadece eğlenmeniz gerektiğine bir şartlanmışlığın eseri miydi o şen kahkahalar? Her yıl bir öncekinden daha ağır, yorucu ve gençliğimizden götürerek gelirken, yaşama sevinci olanlar için umut elbette tutunulacak bir şey ama yeni yılın güzelliklerle geleceğine hala inanıyor olamazsınız. Cidden inanıyorsanız bile aranızdan birinin yeni yılı yaşayamayacak olmasıyla öyle bir inancınız kalmayacak. Siz bu mektubu okuduktan sonra- ki hepiniz için ayrı ayrı çoğaltacağım-bu gece o salonda olanlardan biri ölecek. Kaçmayacağım, ben teslim olacağım.

Her şey seninle başladı. Halil Atasay. Bu ismin açamayacağı kapı yoktur. Bir tane hariç. Benim gönlümün kapısı. Sana çok yıllar önce kapandı o kapı, baba.  Çocuk dünyamın en büyük kahramanının aslında filmlerin gaddar adamı olduğunu anladığım gün kapandı kapılarım. Çocukluğumun tek arkadaşı Firuze’yi hatırlarsın. Çocuklar için sınıf farkı yoktur baba.

Firuze, benim için evimizin çalışanının kızı değildi. O benim şenliğimdi. Küçük, tatlı haylazlıklarımın suç ortağıydı. Ağladığımda koşarak yaslandığım omuzdu. Sen onu benden aldın ve beni yalnızlığımla bıraktın. Ailesi ile arkadaşımı evimizden gönderişini hatırlıyorum.  Onları acımadan hırsızlıkla suçlarken, çaldıklarını iddia ettiğin kolyeyi, hani annemin, o bana babamdan hatıraydı feryatlarıyla günlerce aradığı kolyeyi, aslında senin aldığını bir tek ben biliyorum. Çok küçüktüm. Olaylar arasında bağlantı kurmam için genç bir kız olup, bir okuldan mezun olmam gerekmişti. Annemin bana mezuniyet hediyesi olarak yaptırdığı kolyenin kırmızı kurdeleli, üzerinde altın yaldızlı simetrik çizgileri olan kutusunu gördüğümde ve annem , “Bu özel tasarım bir kolyedir. Yıllar önce bir benzerini de bana kendi babam yaptırmıştı. Ben koruyamadım ama bir aile yadigârı olarak sen korursun umarım,” dediğinde ben her şeyi çözdüm. O kutunun bir benzerini, yıllardır ortağın olan Demet Hanım’a evimizin kütüphanesinde verdiğini gördüğümde bu önemsiz bir olaydı. Ama artık ne kadar önemli olduğunu anlıyorum. Demet Hanım’a o kolyeyi neden vermiştin baba? Sermaye edilmesi için mi? Yoksa annemi yıllarca içten içe kemiren ve vurdumduymaz bir kadın haline getiren şüphe gerçek miydi? Onu yıllardır aldatıyor muydun? Neyse ne. Sen işlediğin bir suçu başkalarına atacak kadar acımasızdın. Bir hırsızdın. Kendi eşinden bile çalmaktan utanmayan bir hırsız.  Firuze’nin babasının ona attığın iftira yüzünden kararan hayatını, çocuklarının ve eşinin utancını hiç önemsedin mi? Sanmam. Acaba kaç çalışanının daha hayatını kararttın? Günden güne zenginliğin artarken kimlerden neler çaldın? Bu gece de tıpkı senelerdir baktığım gibi baktım sana. Hissiz. Eşimle birlikte kahkahalar atıyordunuz. Neydi sizi bu kadar keyiflendiren? Parmaklarının arasındaki Davidoff puron, Lacoste kazağın ve dar paça kot pantolonun ile ne kadar genç gösteriyordun. Ben senden daha yaşlıyım galiba baba. Bana karşı suçlusun. Sen benden çocukluk neşemi çaldın.

Ve sen Gülden Atasay. Gördüğüm en güzel kadındın sen. Altın sarısı saçların güneşte parlardı. Bu gece de spotların altında bir Hollywood yıldızı gibi gezişini izlerken aynı şeyi düşündüm. Hala çok güzel bir kadınsın. Yine de bir zamanlar senin için üzülürdüm.  Uzun iş seyahatlerine birlikte gitmek için babama yalvarışlarına, onun seni reddedişlerine şahit olduğumda ve her dönüşünde kavga ettiğinizi duyduğumda çok üzülürdüm. Sen benim için hiç üzüldün mü anne? Şehirden uzak kocaman bir evde odadan odaya sessizce girip çıkışlarımı fark etmezdin bile. Bir parça ilgi için yanına her gelişimde yaşlı dadımı çağırırken içinde bir sızı oluyor muydu? Beni yatılı okula gönderirken, bunun gerçekten benim iyiliğim için mi olduğunu düşünüyordun? Yoksa benden bir kurtuluş muydu bu? Daha on bir yaşındaydım ben anne. Bir yatakhanenin soğuk duvarlarını seyrederek uyumaya çalışırken, bana bu cezayı vermeniz için ne suç işlediğimi düşünürdüm.  Piyano hocana “Kızım yine tatil için geldi, artık o gidene kadar baş başa kalamayız,” dediğini duyduğumda, anladım suçumu. Suçum ayak altında dolaşmaktı. Babam neden senelerce piyanoyu öğrenemediğini merak ediyordu ya, sanırım öğrenmişti ki bir yaz geldiğimde piyanon yerinde yoktu. Babamdan intikam mı alıyordun, yoksa sevmiş miydin o adamı?  Hocanı da bir daha hiç göremedik. Sana sorduğumda, başını pencereye çevirip, “Buhar olup uçtu, başına ne geldi ben de bilmiyorum,” diye mırıldanmıştın. Babamdan o zamanlarda mı korkmaya başladın? Benden dört yaş büyük yeğenini babama karşı tek başına olmamak için mi evimize yerleştirdin? Peki anne, babam tenise neden başladığını biliyor mu? Kulübe hiç gelmemişti değil mi? Eğer sabaha çıkmayı başarabilirse, artık merak eder. Sen gördüğüm en güzel kadındın ama ruhun yoktu. Bencildin.  Sen de suçlusun. Benden bir annenin şefkatli kollarını, sıcaklığını çaldın.

Alkan. Geçen onca yıla rağmen hala seni her görüşümde, ürperiyorum. Evimize ilk gelişini dün gibi hatırlıyorum. Askerden yeni dönmüştün. Bense artık bir üniversiteli olarak yeniden evime dönmenin mutluluğu içindeydim. Anneminkine benzeyen sarı saçların kısacık kesimliydi. Ela gözlerin ışıkta parlıyordu. Çok hayat doluydun. Benim hiç olamayacağım kadar sosyal.  Benim hiç olmadığım kadar neşeli. Tıpkı bu gece olduğun gibi hep hareketli. Okulum başladığında, beni şehre arabayla senin bırakmana babamı nasıl ikna ettin bilmiyorum ama bu gönüllü şoförlük durumu aslında benim iyiliğim için değildi. Okul çıkışlarında sürekli seni başka başka kızlarla vedalaşırken bulurdum. Benim utangaç hallerim, mütevazı giyim şeklim senin için dalga konusuydu. Ne diyordun bana, “Kızım, senin babanın sana sunduğu imkânlar benim elimde olsa, dünyayı yerinden oynatırdım.” O imkânların bir şekilde senin olabileceğini anlaman çok sürmedi. Beni kendine âşık etmen de. Ne saftım değil mi? Kolay lokma. İki güzel söz, minik hediyeler, ilk öpücük, okulum biter bitmez evlenme hayalleri ve bir kızın en önemli ilki… Seninle dolu dolu geçen üç yıl. Aynı evin içinde, aileye hissettirmeden, kuzenken sevgili olmuştuk. Duysalar itiraz edeceklerini bile bile birbirimize tutunmuştuk. Gerçekten sevdin mi beni? Galiba sevdin. Hala hissettiriyorsun. Senden nefret etsem de bir yanım müteşekkirdir sana. Sayende güzel olduğumu fark etmiştim. Sayende zekâma güvenmeye başlamıştım. Sayende arzulandığımı hissetmenin hazzını yaşamıştım. Ama senden yediğim darbe de unutulmazdır. Sen suçunu biliyorsun.

Aslında her biriniz suçunuzla yüzleşmelisiniz. Sağ kalanlarınız ölenin ardından düşünmeli. Ben olabilirdim demeli. Ölenin niçin öldüğünü bilmeniz gerek. Kalanların da gerçeklikleriyle ve benim cehennemime katkılarıyla yüzleşmesi gerek.

Güzellik ve albeni çok farklı kavramlar. Ben hep güzel olandım. Doğal, saf bir güzellik.  Sen ise albenili olan. Yürüyüşünden, gülüşünden, kelimeleri bastırarak konuşmandan hatta kadehi tutuşundan bile cilve akar. Üniversitede ilk günümde, benimle ilk konuşan sen olmuştun. Ben ürkek, tedirgin etrafı seyrederken yanıma gelmiş, oturmuş ve sanki çok kolay bir şeymiş gibi bana sorular sormaya başlamıştın. Hatırlar mısın o gün ne giyindiğini? Ben hatırlıyorum Ebru. Minicik bir kot etek ile sarı, yakası devrik bol bir bluz. Ayağında bilekten iple bağlı keten ayakkabılar vardı. İlk günden neredeyse sınıftaki herkesle tanışmıştın. Yakın arkadaş olarak neden beni seçmiştin ? Ben biliyorum. Ben, zengin ve tanınmış ailenin onaylayacağı, zengin aile kızı olan arkadaştım. Yaptığın tüm gece kaçamaklarında, kaldığın adres olarak onlara sunabildiğin ve onların da itiraz etmediği arkadaş. Ne yapmak istesen hemen onay veren, senin gibi olmak isteyen arkadaş. Ama yine de güzeldi seninle olmak. Dedikodu yapmak, barlara takılmak, sarhoş olup bu hallerimizi gizlemeye çalışmak. Bu gece bir ara sana sarılmak geçti içimden. Sana sarılarak, en son kendim olabildiğim o deli dolu yıllara sarılacağımı anlamayacağın için yapmadım tabii. Sarılabilseydim belki yapacağım şeyi yapmaktan vazgeçebilirdim. Ama seninle göz göze geldiğimizde sen, kocanın elinden sıkıca tuttun ve ona bir öpücük verdin. Bazı bağlar var ki siz koparmak isteseniz de kopamıyor. Bana yaptıklarınıza rağmen akrabalık denilen o bağ ile her yerde karşımda olmaya devam ettiniz yıllar boyu. Söylesene, her istediğini elde etmeye alışkın olan sen mi onu istedin yoksa yaptığınız şeyden dönemeyeceğinizi düşünüp, bana inat mı evlendiniz? İkinizin de planları vardı. O benim ailemi karşısına almaktan korkuyordu ama aynı zamanda zengin bir kapıda olmak istiyordu. Sen ise parmağında oynatacak bir yakışıklı… İstediniz ve aldınız işte. Şu geçen yıllar içinde kocanın hala bulduğu her fırsatta bana asıldığının da farkında mısın?  Sizi kendi odamda ve kendi yatağımda yakaladığım gün ikiniz de benden bir şeyler çaldınız. Sen güvenimi çaldın, Alkan ise masumiyetimi.

Kesinlikle her insan içinde bir cennet ile doğuyor. Bu yüzden olsa gerek çocukların saflığı ve güzelliği. Sonra yavaş yavaş cennetin üzerine bir pus gibi çöküyor kötülükler ve cehennem yerleşiyor kalplere. O yüzden deriz işte, özünde iyi bir insan. Hanginiz özünde kötüsünüz ki! Ruhumu binlerce parçaya bölerek, yavaşça işkence ederek beni yok ettiniz bunca yıl. Cehennem tüm kötücüllüğü ile kalbimi kapladı. Bu gecenin sabahında ben de her birinizi bir şekilde yok edeceğim. Galiba çok uzatıyorum. Çok şey biriktirmişim haykırmak istediğim. Bir kişi daha var. Hakkında gerçekleri bilmeniz gereken.

Sevgili eşim. Kerem’i ilk tanıdığımda bir harabeydim. Âşık olduğu adam ve en yakın arkadaşı tarafından ihanete uğramış, içi boş ama dıştan baktıkça bakılası gelen bir porselen bebek gibi kırılgan. Onun beni sorgulamadan, tüm yıkılmışlıklarıma rağmen sevebilmesine, ellerinden tutmaktan korkmama rağmen ellerimden tutabilmek için inatla iyileşmemi beklemesine, ne dersem diyeyim benden vazgeçmeyişine direnemedim. Ben buyum işte. Sevgi ve ilgi ile her istediğinizi yaptırabildiğiniz bir zavallı. Hızla gelişti her şey. Çok da düşünmeden, çok da tanımayı beklemeden evlendik. Kurtuluşmuşçasına kollarına bıraktım kendimi. İlk yıllarımız ne güzeldi. Ben her şeyden habersizken…

Ben sana sığındıkça, anne ve babamda bulamadığım her ne varsa sende bulmaya çalıştıkça seni kendime hükümdar kıldım. Tüm benliğimle teslim oldum sana ve sen istediğin gibi yönettin beni. Olmamı istediğin kadın gibi şekillendirdin. Sen ne düşünürsün, ne istersin diye düşünmeden karar bile alamıyorum yıllardır.  Sen insanları yönetmeyi ne kadar da çok seversin, emrinde çalışanlara yaptığın gibi. Şu an bulunduğun yere nasıl geldiğinden bahsetsek mi? İhaleleri nasıl aldığından,  ihale bitene kadar insanları, çocukları ile nasıl tehdit ettiğinden, rakiplerini devre dışı bırakabilmek için evrakta sahtecilikten, rüşvete kadar her türlü adi suçu işlemenden. Buraya kadarı senin pozisyonundaki bir adamın yaptığı tahmin edilebilen ama asla dillendirilmeyen suçları. Ya ötesi?

Her yerde benim için aldığını söylediğin, şehirden uzaktaki o kocaman evin, bu keşmekeş şehrin insan kaçakçılığı ve uyuşturucu merkezi olduğunu, bazı bazı bodrumunda perişan haldeki kadın ve çocukların bulunduğunu ve ben tüm bunlar ‘benim evim’de olurken kendimi, o evdeki başlıca köle gibi hissettiğimi ve susmakla boğulduğumu kim bilebilir? Sana ilk isyanımda yediğim yumruğun morluğunu, aynı akşam gittiğimiz hayır gecesinde nasıl gizlemeye çalıştığımı kim bilebilir? Evin bodrumundaki çocuklara yemek verdiğim için sırtımda söndürdüğün sigaranın yanık izinin, ramazan ayında, gazetecilerin önünde, aş evinde yemek dağıtırken ve boy boy fotoğraflarda beni, seninle birlikte sırıtmak mecburiyetinde bıraktığında sızım sızım sızladığını kim bilebilir? Babam yaptığın her şeyi biliyor aslında. Bana yaşattıklarını da.  Galiba annem de. Bazen bana bakarken gözlerinde bir acımanın kırıntılarını görür gibi oluyorum. Seninle kurduğu onca çıkar ilişkisinden sonra, babamın benim yüzümden seninle maddi bağlarını koparmayı göze alacağını da hiç sanmıyorum.

O kadar çok suçun var ki bana karşı olan suçların bunların arasında en küçüğü belki. Sen benim tüm özgüvenimi ve insanlığımı çalmakla da suçlusun.

Siz karar verin hanginiz bana karşı daha suçlu? Peki söyleyin bana kim ölmeli? Ya da çoktan öldü bile…”

  

Sabaha karşı saat 8’i 20 geçe gökdelenin son iki katındaki tüm yatak odalarının kapıları peş peşe çalındı. Kapıların altından, üzerinde ‘Hemen okunmalı!’ yazılı, adressiz ama ATASAY HOLDİNG antetli birer zarf itildi. Tüm gece alkol sınırlarını zorlamış, uyku sersemi insanlar topluluğu birbirlerinden habersiz aynı satırları okurken, kimi öfkeden duvarları yumrukladı, kimi gözyaşlarına boğuldu, kimi sevdiği hala yanında uyandığı ve kendi de hayatta olduğu için şükretti. Kimi de yanında uyuması gerekenin boşluğuna bakakaldı.  Ama her biri aynı şeyi düşündü. Biri çoktan ölmüş müydü ya da gün içinde mi ölecekti? Ta ki ilk kapının açılma sesine kadar kimse odasından çıkmaya cesaret edemedi. Sonra oda kapıları teker teker açılmaya başlandı. Kapılardan uzatılan başlar şaşkınlıkla birbirlerini süzüyordu. Üst katın dar koridorunda toplanan herkes tedirgindi. Hiçbiri söylenecek o ilk kelimeyi bulamıyor, herkes birbirine suçlayan gözlerle bakıyordu. Gerçekten o salonda olanlardan biri aralarında yoktu.

Birbirlerinden ayrılırlarsa aralarından birini kurt kapacakmış gibi bir korkuyla, dip dibe indiler alt kata. Yılbaşı ağacının ışıkları hala yanıyordu. Karşılarında elinde, Halil Bey’in Colt marka silahı ile onları bekleyen Mine durmaktaydı. Üzerinde yılbaşı eğlencesinde giydiği elbise duruyordu. Arkasındaki pencereden vuran ışıklarla elbise ışıldıyordu. Mine’nin yüzünde çarpık bir gülümseme vardı.  Silahın namlusu tek tek her birine döndü. Konuşmaya cesaret eden ilk kişi Kerem olduğunda ve  tüm otoriter sesi ile, “Mine beni dinle! Hemen indir o silahı” dediğinde Mine kendinden hiç beklenmeyecek gürlükte, herkesi daha da ürküten bir kahkaha attı. Silah tutan elini hiç indirmeden, diğer elinin işaret parmağını dudaklarına götürdü.  Her zaman fısıldar gibi konuşan Mine, ondan hiç beklenmeyecek bir netlikle konuşmaya başladı:

“Son sözümü yazmadım sizlere. Sadece bir mektuba yazdım. Polise gideceğinden emin olduğum bir mektuba. Ama siz kulaklarınızla duyun istedim, son sözlerimi.

Huzura kavuşabilmem için biri ölmeli ve o biri en suçlu olan olmalıydı. Kaçmayacağım ve teslim olacağım da demiştim. Kaçmıyorum kaderimden. Şimdi biliyor musunuz, şu çatı altında toplananlar arasında en suçlu kim? Ben… Cennetimi sizlerden geri alamayacak kadar korkak olduğum için, bana dair ne varsa yavaş yavaş yok etmenize izin verdiğim için en suçlunuz benim. Kendi yalan dünyanız size kalsın. Ben içinde sizlerin olmadığı kendi cehennemimi seçiyorum.”

Son sözlerini bir çırpıda söyleyen Mine, silahın namlusunu çenesinin altına dayadı, ona doğru koşan Gülden Hanım’ı, atılan çığlığı umursamadan tetiği çekti. Gülümsüyordu.

On İki Çeyrek

31 Aralık 2016 sabahı aynı mahallede bulunan dört ayrı evin kapısı aynı zamanlarda çaldı. Kapıların önünde, küçük bir çocuğun içine sığabileceği büyüklükte, özenle paketlenmiş hediye kutuları vardı. Kutunun üzerinde birer isim ve hepsinin yanında aynı not bulunuyordu.

“Gece on ikiyi vurmadan kutuyu aç.”

Bu hediye kutusunun geldiği evlerden ilki dört kişilik bir çekirdek ailenin eviydi ve kutunun üzerindeki isim evin annesine aitti. Kapıyı kendisi açmış olan anne notu okumadan önce bu hediyenin büyük bir reklam ajansının yönetici yardımcısı olan, başarılı, sosyal ve şanslı kocasına geldiğine emindi. Bu yüzden de kapıdaki hediyeyi koymak için, kocasına gelmiş onlarca hediyenin ve çocuklarına aldıkları birkaç büyük paketin bulunduğu çam ağacının altında uygun bir yer açtı. Ardından paketi o yere taşımak için kucakladı. Aslında geçmiş yıllarda olduğu gibi kendisine bu paketlerden hiçbir şey çıkmayacağını bildiği için (ve belki kocasını kıskanmayı, ilk aldatılışını öğrendiği evliliklerinin daha cicim aylarında bıraktığı için) bu paketi de incelemeyecek, üzerindeki notu okuma gereği bile duymayacaktı ama o koca paketin kuş gibi hafif olduğunu fark edince, donuk hislerinde bir kıpırdanma hissetti. En son ne zaman bir şeyi merak ettiğini düşündüğü kısa bir sürenin ardından paketteki nota baktı ve notun üzerinde kendi adını görünce merakı yerini şaşkınlığa bıraktı. Kocası bunca yıl sonra böyle bir hediye alacak ne yapmış olabilirdi ki?  O anda kafasında beliren düşünce dizlerini titretti. Bir aldatmanın karşılığı olamazdı bu hediye çünkü en son ‘aldatma pişmanlığı’ hediyesini aldığında evliliklerinin dördüncü yılıydı ve bugüne kadar geçen on yılda yüzlerce kez daha aldatıldığını biliyordu ama kocası artık eskisi gibi pişmanlık duymadığından hediye almayı bırakmıştı. O zaman belki bu kez daha kötü bir durum vardı ortada. Belki konuşkan, hayat dolu, güçlü bir kadına rastlamış ve eve bir daha gelmemeye karar vermişti adam. Kadın, az önce hissettiği heyecan ve şaşkınlıktan çok daha güçlü bir duyguya kapıldı: Korku. Saatin kaç olduğu, kutunun üzerinde ne yazdığı artık onun için önemsizdi. Kırmızı puantiyeli parlak hediye paketini parçalayıp açtı. Yarısı soyulmuş kutunun tepesinden tutup iki eliyle kartonu ayırdı ve içine baktı. Önce kutuyu boş sandı ama sonra dipte duran sarı bir zarfı ve zarfın hemen yanına bantlanmış küçük şişeyi gördü.

***

Ev Hanımı’nın aldığı paketin aynından almış diğer evde iki kişi yaşıyordu. Evin sakinleri üniversite öğrencileriydi ve aralarından su sızmayan bu iki adam aynı zamanda çocukluk arkadaşıydılar. Biri üniversitenin prestijli bölümlerinden birini kazanınca diğeri de onun yanında olabilmek için puanının yettiği herhangi bir bölümü yazıp arkadaşını yalnız bırakmamıştı. O sabah ikiliden haylaz olanı sevgilisiyle yeni yıl alışverişindeyken diğeri kapıya gelen paketi almış ve üzerinde arkadaşının adı yazıyor olmasına rağmen, aramızda sen ben mi var ki, diye düşünerek merak uyandıran dev paketi açıvermişti. Kocaman paketin içinden ufacık bir likör şişesi ve sarı bir zarf çıkınca da iki yudumluk likörü kafaya dikip zarfı arkadaşının masasına bıraktı.

***

Üçüncü ev epey kalabalıktı. Evin sahipleri, yaşadıkları apartman da dahil, aynı mahalledeki birkaç apartmanın, üç beş iş yerinin ve mahallenin dışındaki geniş arsaların da sahibiydiler. Malın mülkün emek sahibi olan yaşlı çift keyif çatıp son zamanlarının tadına varmak için, bütün haklarını oğullarına devretmişlerdi. Oğulları da hayırsız bir evlat çıkmamış babasının işlere gösterdiği özeni aynen devam ettirmişti. İş disiplini olan bu oğul her sabah evden çıkarken, iki çocuğunu ve yaşlı anne babasını karısına emanet eder, her birini sevgi ile kucaklar sonra da akşamın geç saatlerine kadar hiç durmadan çalışırdı. Evinde iyi aile adamı olan bu kişiyi bir de çalışanlarından sorsaydınız, her biri önce etrafı kolaçan eder, ardından da biriktirdikleri ne varsa döküverirlerdi size.  Bir kere patronları vicdandan yoksun bir adamdı. Hastalık ve bir yakını kaybetmek de dahil hiçbir mazeret için izin vermezdi çalışanlara. Bırakın fazladan izni, haftalık izinleri kullandırmaz, çalışma saatlerinin iki üç saat fazlasını çalıştırmadan bırakmaz, her yapılanı denetler ve hiçbirini beğenmez, daha da beteri beğenmediği her şey için çocuk gibi azarlardı karşısındakini. Yeni yılın kutlanacağı o günü ele alalım mesela. Onunla çalışan kimse izinli değildi o gün ve çoğu da geç vakte kadar çalışacaklardı. Ancak patron o günü evde geçirmeye karar vermişti. Anne babasını, eşini ve çocuklarını erken saatlerde bir alışveriş merkezine bıraktıktan sonra eve gelmiş yıllık kar zarar hesabı yapacağı sesiz bir sabahın heyecanıyla kendisine güzel bir kahve hazırlamış, tam masasına kurulmuştu ki kapı sesini duydu. Tahmin edileceği gibi kapıda puantiyeli, parlak dev bir paket duruyordu ve üzerinde patronun adı yazıyordu. Alıp içeri taşıdı paketi. Hemen üzerindeki notu okudu. Okur okumaz da eşinin televizyonlardan gördüğü saçma sapan şeylere özenmesi sonucu hazırlanmış bir oyun olduğunu düşündü ve öfleye pöfleye paketi açtı. Paketin içindeki sarı zarf onu daha da sinirlendirdi. Şu garip oyunlar, yeni yeni icatlar hayatlarına musallat olmasın diye neredeyse evdeki televizyonu kıracak olmuştu kaç kere. Şimdi de bu oyuna uymazsa yılbaşı zehir olacak, karısı suratını salladıkça evdekiler sorunu anlayacak ve sonunda herkesten azar işiten yine patron olacaktı. Zarfı açtı. İçinde bir yeni yıl kutlaması davetiyesi ve bir de küçük not kağıdı vardı. Davetiyede eski bir fabrikanın adresi verilmişti ve not olarak da gece 00:15 ‘de mutlaka bu adreste olması tembihlenmişti.

“Zehirlendin. Hayatını kurtarmak istiyorsan, panzehiri iç.” Yazıyordu. Patron yazıyı okuyup kutudan çıkan küçük şişedeki sıvıyı içerken, bu garip oyunun en azından diğer fantezi kurmacalarından daha güzel hazırlanmış olduğunu düşünüp karısını ilk defa takdir etti.

***

Paketin gönderildiği dördüncü ve son evde genç bir şair oturuyordu. Kendisine şair demeyen bir şairdi bu genç. Şiir yazmayı çocukluğundan beri sevmişti ve yazdığı şiirleri okuyan herkes ondan çok etkilenmişti ama nasıl şair olunacağını bilmediğinden o da garson olmayı seçmişti. Yaptığı iş karnını doyurmuş faturalarını ödemiş ve bedenini hayatta tutmaya yetmişti ama ruhunu öldürmüştü. Bu büyük içsel yıkımın öncelikli sebebi sevdiği işi yapmıyor olmasıydı. Bir diğer sebebi de herkesin ‘patron’ diye seslendiği çok zengin bir adamın yanında çalışmasıydı. Patron öyle soğuk, vicdansız ve kaba bir adamdı ki sevdiği işi yapan birini bile hayattan soğutabilirdi. İşte şairimiz de bu adamın yanına düştüğü için iki kat şansız olduğunu ispatlamış oluyordu. Şansız Şair, oldukça kibar ve düşünceli bir genç olduğundan Patron’un dikkatini cezbetmiş, belki de onun için daha keyifli bir kurban olmuştu. Kahve dükkanı, diğer onlarca iş yerinin en küçüğü olmasına rağmen sanki özellikle Şair’e eziyet etmek için yapar gibi, en çok vakit geçirdiği yer burasıydı Patron’un. Hem vakit geçiriyor hem müşterilerle hoş sohbet kuruyor hem de Şair’in dünyasını dar ediyordu. O yılbaşı günü de diğer özel günlerde olduğu gibi dükkanda geç saate kadar kalacak bir zavallı gerekiyordu. Tabii ki Patron’un seçimi Şair’den yana olmuştu. Bizimki gecenin geç saatlerine kadar gelen tek tük müşteriye kahve verdi, peçetelere şiir yazdı ve içinden, şansıyla birlikte iş verenine de bildiği küfürleri saydı. En erken gece yarısında dükkanı kapatması gerekiyordu ama bugün onu kimsenin denetlemeyeceğini düşünerek yeni yıla yarım saat kala evine döndü ve kapıda puantiyeli hediye paketini alıp heyecanla evine girdi.

***

Yeni yılın ilk gününde saat 00.15’i gösterirken, şehrin biraz dışında kalan eskiden silah fabrikası olarak kullanılmış ama sonrasında fabrika sahiplerine küçük geldiği için kapatılıp satışını bekleye bekleye çürümeye yüz tutmuş bir binanın önünde iki araç duruyordu. İçeriden de birbirini orada görmüş olmanın şaşkınlığını yaşayan iki kişinin konuşmaları duyuluyordu.

“Ama nasıl olur hanımefendi, buraya gelmemi isteyen eşimdi? Yani nasıl oluyor da size de buraya gelmenizi söylüyor? Yakın arkadaşı mısınız onun?”

Patron, karşısındaki korkmuş ve şaşkın kadına soru sorarken kendisinin de garip duygular içinde olduğunu ve hatta bu ıssız yerin tüylerini diken diken ettiğini belli etmemeye çalıştı.

“Hayır efendim daha önce de söylediğim gibi bir kutu aldım ve… Yani belki kocam… Hani yaptığı bir şey değildir ama televizyonlarda neler görüyoruz. Yani çocuklarım da babaannelerinde geçirince bugünü, öyle düşündüm.”

Ev Hanımı, zarfın kocasının bir sevgilisinden gelmiş olabileceğini düşünmüştü. Kocası, çocukları babaannelerine götürürken trafiğe takılıp yeni yıla yolda girmekten korktuğu için eve gece yarısından sonra geleceğini söyleyince şüphelerinin çoğalmıştı. Sonunda kendisine meydan okumak için bu hediye paketini göndermiş olduğunu düşündüğü utanmaz kadınla kocasını burada basmak umudu ile buraya geldiğini anlatmak istedi ama…

“Peki kocamla ilgili değilse, kim bizi buraya çağırdı? Eşinizi bazen kahve dükkanında görürüm o kadar. Adresimi bilmeyi bırakın adımı bildiğini bile düşünmüyorum. Böyle bir tuhaflık yapacak kadar çılgın mıdır?”

Patron’un cevabı duyulmadan dışardan bir araba sesi daha duyuldu. Fabrikadaki ikili, yeni geleni görmek için koşarak girişe çıktılar.

Kapıda duran taksiden inen genci görünce de ikisi birden bağırdı.

“Senin ne işin var burada?”

Garson genç, patronunu ve kahve dükkanının müşterilerinden bir kadını terkedilmiş bir fabrikada kendisini beklerken görmeyi umuyor olmazdı ama yine de sakin kalabilmesinin nedeni belki de hayattaki şansına bağışıklık kazanmış olmasıydı.

“Şey Patron, bir paket vardı…”

“Anladık anladık, kes! Bizim hanım bu daveti nasıl planladı anlamadım, hangi programlarda öğretiyorlar böyle gariplikleri yahu.”

Ev Hanımı lafa girdi.

“Nereden biliyorsunuz hanımınızın hazırladığını? Bu ne tuhaf davetli listesi böyle? Belki başka biri yaptı bu şakayı.”

“Olur mu canım, bu mülk benim aileme ait. Olsa olsa karımdır diyorum.”

O sırada, kadının titrediğini gören şair lafa girdi.

“Hanımefendi siz çok üşüdünüz belli ki içeri girelim haydi hasta olacaksınız.”

Dedi ve kadının yanına doğru yürüyerek onu içeri yöneltti. Birkaç adım atmışlardı ki Patron’un sesiyle durdular.

“Baksana taksici camdan bakıp duruyor. Ver herifin parasını da gitsin, zaten aynı apartmandayız ben bırakırım seni.”

“Tabii ki efendim.”

Patron’un ilk defa bir inceliğini görmüş olan Şair buna da şaşırmadı çünkü parayı kendi ödemekten korkan adamın, yanındaki kadına çaktırmadan nasıl bu konuyu açacağını bilemediğini ve iyilik yapıyor kılıfına sokup üç kuruş vermekten kurtulduğunu düşünüyordu. Aslında Şair, bu taksinin parasını ödemesi gerektiğini, ona kiraladığı kapıcı dairesi için aldığı iki kat kiranın yanında bu yol parasının lafı bile olmayacağını söylemek istedi adama. A ma her zamanki gibi sessiz kaldı ve ikilinin binaya girişlerini izledi.

Üçlü fabrikanın içinde birbirlerine paketi ilk alış anlarını anlatmaya başlamıştı. Zarfın içinde okudukları yazıya kadar her şey birebir aynıydı. Ama konu yazıya gelince Şair cebinden notunu çıkarıp Patron’a verdi. Patron notu okumaya başlamadan fabrikanın dış kapısında büyük bir gürültü duydular ve hemen kapıya çıktılar. Gelen Öğrenci’ydi ve onu bıraktıktan sonra motoruyla uzaklaşan arkadaşına el sallıyordu.

“Genç! Sana da mı davetiye geldi?” diye seslendi Patron.

“Evet, parti ne tarafta? Çok sessiz burası.”

Öğrenci karşısında yaşlı bir adam, hayattan bezmiş gibi görünen bir kadın ve heyecanla titreyen bir yaşıtını görünce, partiye gelme fikrinin çok parlak bir fikir olmadığını anladı. Üçlü durumlarını kısaca özetledikten sonra yeni gelen de onlara kendi hikayesini anlattı ve hep birlikte bu ıssız yerden gitmelerinin daha isabetli olacağına karar vererek arabalara doğru ilerlediler. Kadın Öğrenci’yi, adam da Şair’i arabasına aldı ama ikisini de paniğe sürükleyen bir şey oldu: Arabalar çalışmıyordu. Ev Hanımı’nın telaşla bağırdığı, Şair’in titrediği, Öğrenci’nin küfürler savurduğu bir kargaşanın ardından Patron kükreyerek sessizliği sağladı.

“Telefonlarınızı deneyin! Benimki çalışmıyor. Bu iş şaka olmaktan da sürpriz olmaktan da çok uzak bence.”

Herkes telefonunu baktı ama sinyal bulan olmadı. Kadının aklına Şair’e gelen farklı not kağıdı geldi.

“Şu çocuğun notunu oku bakalım ne diyor, belki bir şeyler anlaşılır.”

“Benim notumu hiç okumasak daha iyi. Daha çok telaşlanacaksınız çünkü.”

Patron katlanmış kağıdı açıp okumaya başladı.

“Panzehiri içtiysen davetiyedeki adrese de gideceksin demektir. Sen davetliler arasında en dezavantajlı hayatı yaşayan kişi olduğun için, bu davette sana bir avantaj vermek istedim. İstersen bu avantajı kullanıp hayatta kalabilirsin. Aranızdan bir kişi bugünü organize etti ve bu organizasyonun amacı onun dışında kalan üç kişinin öl…”

“Bu nasıl bir şey be, sen mi yazdın lan bunu?”

Patron Şair’in yakasına yapışacakken kadın araya girdi.

“O yazmış olsa niye okutsun bize? Sonunu oku şunun. Bitti mi?”

“Ben yazmadım tabii ki. Biri ölecek diyor hatta hepimiz öleceğiz. O kişiyi bulup öldürmelisin yoksa o hepinizi öldürecek diyor son cümlede. Ya gerçekse?”

“Üçümüz aynı notu aldık sen niye farklı not aldın? Bu işte var bir bokluk!”

“Öyle mi? Peki ya sensen o kişi? Bu fabrika senin, buraya ilk gelen sensin, hem paran çok diye kafayı yemiş bir zengin kaçık olmadığın ne malum?”

Öğrenci bunları söylerken Patron’un üzerine yürür gibi yaptı ama bu sefer titrek Şair sesini yükselterek lafa karıştı.

“Bence bunların hepsi saçmalık, hiçbirimiz katil falan değiliz. Belki katil biz öyle düşünelim de birbirimizi yiyelim istiyor. Notu size okuyacağım belliydi onun için. Bizi tanıyan biri olabilir. Çok film izlerim ben, biliyorum böyle şeyleri. Önemli olan …”

“Peki sana ne demeli?”

Ev hanımı Öğrenci’ye şüphe ederek bakıyordu.

“Ne olmuş bana?”

“Paketlerde adı yazmayan sadece senmişsin. Adın yazmıyorsa niye kalkıp buraya kadar geldin ki?”

“Arkadaşımın adı yazıyordu dedim ya. Arayıp gece kız arkadaşında kalacağını söyledi bana. Zarftan ve paketten bahsedince aç dedi. Açıp okudum. Gece boyu yalnız olma git, dedi. Güzel bir fikir gibi geldi o an.”

“Aman ne fikir!”

“Sen de buradasın ama kocandan gelen bir hediye öyle mi? Kocasıyla böyle oyunlar oynayan bir kadına benzemiyorsun pek.”

Öğrenci’nin alaycı gülüşü Şair’in öksürükleriyle bölündü. Sarsıla sarsıla öksürdükten sonra yere oturan gencin ağzının kenarındaki kanı gören diğerleri ne yapacaklarını şaşırdılar.

“Hasta falan mısın sen oğlum?”  dedi kadın.

“Hasta mı? Yok, değilim. Üşüttüm belki soğuktan.”

“Ağzının kenarında kan var.”

Bu kez de kadın kesik kesik öksürdü. Grup iyice korkmuştu ve bir süre sessiz kaldılar. Sessizliği bozan ard arda gelen öksürükler ve bunlara dayanamayan Öğrenci oldu.

“Panzehir diye koyduğu şişe… Asıl zehir o olmasın?”

“Ne diyorsun be?”

“Düşünüyorum ihtiyar. Bu adam hepimize zehirlendiniz diye not gönderdi ve panzehir için dedi.”

“Sana değil ama!”

“Bir dakika beyefendi izin verin de konuşsun çocuk.”

“Hepimizi,” ters ters Patron’a baktıktan sonra düzeltti. “Yani sizi ve arkadaşımı, aynı yerde yakalayıp zehirlemiş olması çok zor. Hem düşünsenize çok akıllıca değil mi, panzehir içiyor olacaksınız ama zehirleneceksiniz.”

“Nasıl da hoşuna gitti!”

“Hayır ihtiyar, hoşuma giden bir şey yok, sadece durumu değerlendirmeye çalışıyorum. Kafanı çalıştırsana biraz. Aramızda düşmanı olabilecek kişi sensin. Ölmesi istenecek de bir sen varsın bence. Seni, bir komşunu ve yanında çalışan çocuğu nasıl aynı tuzağa düşürdüler onu anlamaya çalış.”

“Sen nereden biliyorsun komşu olduğumuzu ya da bunun benim yanımda çalıştığını,” diyerek Öğrenci’nin boğazına sarıldı Patron. Çocuk iri yarı bu adamın gücüyle yere kapaklandı. Adam altına aldığı gencin boğazını var gücüyle sıkarken, Ev Hanımı duruma daha fazla dayanamayıp adamın üzerine atlayıverdi. Ancak adam onu da bir hamlede kenara itti. Kadın çığlık çığlığa bağırarak kapıya doğru koşuyordu ki bir şangırtının ardından gelen iniltiyle olduğu yerde dondu. Arkasını dönüp baktığında Patronun kanlar içinde yerde kıvrandığını ve az önce ölmek üzere olan Öğrenci’nin de ona yardım etmeye çalıştığını gördü. Bir an için gözleri Şair’i aradı ve kısa sürede buldu. Garson Şair, elinde kırık bir içki şişesiyle yere oturmuş hem titriyor hem de ağlıyordu. Kadın bu sefer de “Neden? Neden yaptın böyle bir şey? Nasıl gideriz hastaneye? Ne olacak bu adama?” diye bağırmaya başladı. Yerde kıvranan adamın boynuna tampon yapan öğrenci cevapladı kadını.

“Ölecek! Yarası çok ağır. Yaşaması imkansız. Bize verilen zehir kan akışımızı hızlandırmış olmalı ya da bu titrek çocuk adamın damarını buldu bilmiyorum ama yaşamaz bu adam belli.”

“Titrek dediğin çocuk hayatını kurtardı.”

“Evet ama fazla sert oldu sanki. Boynundan saplamak gerekli miydi?”

Bu sırada hepsi fark etti ki Patron’un seyiren kolları artık hareketsizdi. Öğrenci adamın nefesini dinleyip nabzını yokladıktan sonra diğer ikisine baktı. Ve bir süre sessiz kaldılar. “Bence zehirlenmiş olsak şimdiye kadar daha çok belirti çıkmalıydı ortaya yani işin uzmanı değilim tabii ama eczacılık birinci sınıftayım ve zehirleri az çok biliyorum.”

“Eczacılık mı? Zehirleniyoruz ve aramızda bir katil var, tesadüfe bak ki sen eczacısın!”

“Ne kastediyorsunuz siz hanımefendi? Ben zehirlemiş olsam aptal gibi ifşa eder miyim kendimi? Söylemesem nereden bileceksiniz?”

“Tartışmayı kesin artık. Patron’un üzerini örtmeliyiz. Etrafta bir şeyler gören var mı?”

“Sokak lambalarının ışığından başka ışık yok mudur bu izbe yerde? Etrafı doğru dürüst göremiyoruz ki. Benim arabamda battaniye vardı,” derken Şair çocuğa baktı kadın. “Anahtarı ver ben giderim. Şimdi benim gibi bir katille aynı yerde durmak istemezsin sen!”

Kadın itiraz edemeyecek kadar haklı buldu Öğrenci’ yi ve anahtarını uzatırken çocuğun yüzüne bakmadan torpidoya bakmasını söyledi.

Öteki çıkar çıkmaz kalanlar birbirine yaklaştı ve kadın konuşmaya başladı.

“Bak söylüyorum, bu çocuğu gözüm tutmadı. Neredeyse aynı sokaktayız ama hiç görmedim ben bunu. Şimdi birden çıkıyor ortaya. Hem onun adı yazmıyormuş zarfta öyle dedi. Çok soğukkanlı değil mi?”

Sendeledi ve ayağını hafifçe burktu kadın. Şair çevik bir hareketle kadını belinden yakaladı ve ona destek verip oturabileceği bir yere kadar yürüttü. Kadın oturup ayağını ovarken konuşmaya devam etti.

“Ah! Ayaklarım tutmuyor artık. Baksana bileğim de çok acıyor ve fazlasıyla halsizim. Sence zehirlendik mi gerçekten?”

“Biraz dinlenin.”

Kadın bir an olduğu yerde sıçradı: “Ne var? Ne oldu?”

“Hiç… yani … hiç işte… ürperdim. Fikrini sormuştum?”

“Fikrimi mi? Bilmiyorum. Az önce patronumu öldürdüm ve bunu yapma sebebim olan adam çok rahat bir şekilde kalkıp beni suçladı. Onu benim de gözüm tutmadı hanımefendi. Hem endişelenmeyin diye söylemedim ama arka cebinde bıçak görmüştüm. Daha ilk anda, fabrikaya girmeden gördüm ama bir şey söylemek istemedim. Korkuy…”

“Seni kaltak!”

Öğrenci dış kapıdan koşarak geliyor bir yandan da küfürler savuruyordu.

“Sen yaptın! Bizi zehirledin! Şimdi de burada garip bir iş çeviriyorsun ki birbirimizi öldürelim.”

“Saçmalama ne söylüyorsun sen?”

“Arabanın arka camında bunu buldum.

Elinde yuvarlak bir yapışkanlı kağıt sallıyordu. Kağıdın büyük kısmı yırtık olduğundan tam okunamıyordu ama üniversite girişlerinde yapıştırılan kağıtlara benziyordu.

“O da ne öyle?” diye sordu şair ve hızla Öğrencinin yanına geldi.

“Bu okulumuzun laboratuvarına girişlerde yapıştırılan bir kağıt ve bil bakalım bu bölümde neler vardır? Tabii ki zehirler!”

“Saçmalama bir laboratuvara girdi diye kadını katil mi ilan edeceksin?”

“Oraya hiç gitmedim!”

“Bak işte, bir de yalan söylüyor!”

“Sen… Sen katilsin asıl ve beni suçlu göstermeye çalışıyorsun!”

“Tam bir klişe! Kadın katillerin bir numaralı silahı zehirler ve tabii iki numara da kendileri adına cinayet işleyecek erkekler!”

Bu sözlerden sonra Öğrenci’nin önünde durarak onun kadına yaklaşmasını engellemeye çalışan Şair hızla dönüp kadına baktı. Söylenenler ona da mantıklı gelmiş gibi başını hayal kırıklığıyla salladı ve Öğrenci’nin önünden çekildi. Böylece önü açılan genç hiddele bağırarak kadına yürümeye başladı.

“Hemen konuş sapık karı ne verdin bi…”

Kulaklarını çınlatan bir patlama sesi duyuldu ve Öğrenci kan içinde yere düştü. Midesini tutuyor ve yuvalarından fırlayacak gibi açılmış gözleriyle kadına bakıyordu. Kadın, Şair’e döndü: “İnan… İnan mecburdum. Bak ben yapmadım. Yani zehir yok… ben bilmem…  silah buradaydı. Elimin orada… Oturunca buldum ama söyleyemedim sana. İnanıyor musun?”

Kadın ayağa kalmış, yerde cansız yatan Öğrencinin üzerine kapanmış Şair’e doğru ilerliyordu.

“Yemin ederim istemedim. Ama o yapmış olmalı. Bak ben hiç üniversiteye, labarotuvara falan gitmedim. O uydurdu. Beni suçlu çıkarmak…”

Fabrika kahkahalarla inledi. Titrek şair hem gülüyor hem de önceki ezik duruşunun aksi bir kendine güvenle kadının taklidini yaparak doğruluyordu.

“Ben değildim. Dim dim dim. İnan an an an hiç böyle güleceğimi düşünmemiştim hanımefendi sen de buna inan.”

Kadın elindeki silahı bu sefer iki eliyle kavradı ve Şair’e doğrulttu.

“Sakın yaklaşma!”

“Merak etme yaklaşmıyorum. Ve emin ol sana inanıyorum. Sen değildin, çünkü her şeyi hazırlayan bendim.”

Kadının gözyaşları görüşünü engelliyordu. Aslında bu engel olmasa bile karşısında duran bu adamın az önceki tatlı genç adam olduğuna inanmak güç olacaktı.

“Neden?”

“Nedeni çok açık değil mi?”

Patron’un yanına gidip onu ayağıyla dürttü.

“Bu şerefsiz beni her gün yüzlerce mahallelinin önünde eziyordu. Alaylar, itip kakmalar ve tabii küfürler… İşin tuhafı senin de aralarında bulunduğun dükkanımızın düzenli müşterileri, yani mahalle sakinlerimiz, sanki bana yapılan haksızlığı görmüyor gibi bu yavşakla tatlı tatlı muhabbet edip ona saygı duyuyordu.”

Kadın gözyaşlarını koluna silerken dış kapıya doğru koşarsa bu delinin eline düşeceğini bildiğinden başka bir kaçış yolu arıyordu gözleriyle.

“Aslında fabrikanın çıkış yollarını kapattım. Tek giriş-çıkış bu kapıdan.”

“Ben ne yaptım sana? Kendin söylüyorsun işte bütün mahalle sessiz kaldı diye. Niye beni seçtin peki?”

“Gerçekten hatırlamıyorsun değil mi? Dur bakalım önce şu uyanığa gelelim.”

Şimdi de Öğrenci’nin yanına diz çökmüştü ve kafasını cesede yaklaştırıp avını yiyen bir kurt gibi poz verdi. Yerdeyken gözlerini olabildiğince kaldırıp suratındaki acımasız gülüşle kadına baktığında, kadın baştan ayağa titrediğini hissetti. Aniden zıplayarak ayağa kalktı Şair.

“Aslında kurbanımız bu değildi, çok sevgili arkadaşıydı ki eczacılık okuyan da o arkadaşıdır.” Bu bilgi kadını biraz olsun şaşırtmadı. Bir gecede yaşadığı onca şeyi düşününce sebepsiz yere yalan söylemiş olan genç bir çocuk şaşırtıcı gelmiyordu.

“Her zaman yaptığı gibi arkadaşının kimliğini kullanarak üstünlük sağlamak istedi o kadar. Bunun kendini beğenmiş arkadaşı benim elimden bir şey aldı.”

Bir süre sessizlik oldu.

“Hayatımdaki tek güzel şey şiir yazmak ve şiirlerimi yıllardır kimseye okutmamıştım. Kahve içmeye gelen o kızla tanışana kadar tabii. Sizin gibi kör değildi. Şu yavşağın bana küfür ettiğini duymuş bir gün.”

Dönüp Patron’un cesedine tükürdü.

“Gelip şikayet kağıdı istedi ve dilekçe yazdı. Gerçi o dilekçe için akşam bir iki tekme yedim ama hiç önemi yoktu. Kızın bir dahaki gelişine kadar onlarca şiir yazdım. Her gün birkaç şiir yazıp koydum cebime. Ve bir hafta sonra yeniden geldi. Ona şiirleri verdim. Teşekkür ettim. Çok sevindi. Hatta bir şiiri açıp okudu. Nasıl yetenekli olduğumdan, okula gidebileceğimden, iyi bir yazar olabileceğimden bahsedip durdu.”

Arkasını dönüp kapıya yürürken bir dakikalığına konuşmadı. Sonra aniden kadına dönüp daha yüksek sesle devam etti.

“Bir daha gelmedi. Aylarca bekledim gelmedi. Okulunun önünde bekledim. Görmeyi umdum. Bu uyanığın arkadaşıyla gördüm sonunda. Belki eski, belki yeni bir ilişki. Kalbim söküldü. Ciğerlerimi fareler kemirdi. Ölmek istedim. Uzun zaman takip ettim onu. Evini annesini arkadaşlarını bile takip ettim. Ve bir gün annesinin yanında seni gördüm. Tanıdık bir yüz olunca ufacık bir umut doldu içime. Belki seni aracı koyardım. Ne de olsa kahve içmeye sık geliyordun, bana aşinaydın. Sizi takip ettim. Hatta çok yakın durdum ki beni görür, selamlaşır ve belki anneyle tanıştırırsın diye. Sonra bir ara senin anneye kahve dükkanına gitme teklifini duydum. İyice mutlu oldum. Birlikte yürüyordunuz ki anne benim kızına verdiğim şiirleri ve sonrasında kızın erkek arkadaşıyla yaptığı tartışmayı anlattı sana. Aslında o da bizim dükkana gelip beni görmek istiyordu. Şiir yazan adamları, bir şeyleri yasaklayan adamlara tercih ettiğini söyledi sana. İçim umut doldu. Koşup arkadan sarılacaktım neredeyse ikinizi de. Ama sen konuşmaya başladın uğursuz sesinle. Beni tanıdığını, ezik ve tuhaf bir tipe benzediğimi, kim bilir kaç kıza şiir veriyor olabileceğimi anlattın durdun. Sonra üniversitedeki çocukla benim bir olmayacağımı, aptallığımla iş verenimi bile bezdirdiğimi ve en iyisinin kızın aklını hiç karıştırmamak olduğunu söyledin. Mutsuz ev kadınından ilişki dersleri! Aslında o dakika boğazına sarılmalıydım ama şoku atlatmayı bekledim. Ölü hayatıma renk katacak bir uğraş bulmuş olabilirdim. Seni ve hayatımın içine sıçan diğer iki kişiyi cezalandırmak için, anneyle konuştuğun günü, yeni yıl arifesini seçtim ve bir yılımı sizi takip edip bugünü hayal ederek geçirdim. Şu dallama piyangodan çıktı, asıl hedefi ıskalattı bana. Ama o it, en yakın arkadaşının acısını bir süre çeksin bakalım. Belki sonra ona da bir yılbaşı partisi düzenlerim ha, ne dersin?”

“Bak bu işten kurtulamazsın. Herkes bilecek senin yaptığını. Hem o zaman ne yapacaksın. Hayatın hapislerde çürüyecek.”

“O kadar emin olma!”

Yine aniden kahkahalara boğuldu ve aynı hızla ciddileşti.

“Sen, kocası tarafından şehrin yarısıyla aldatılmış zavallı kadın. Bu genç, yakışıklı komşu çocuğuyla bir gece geçirip kocandan intikam almak istedin.  Fantezi yaptınız ve ona bir kutu gönderdin. Burada gece yarısı buluşmak için sözleştiniz. Tam mercimek fırındayken şu yaşlı zampara ortaya çıktı. Onun mülkünde yapılan bir parti vardı ve o da payına düşeni alacaktı ama siz karşı çıktınız. Çocuğun boğazına yapıştı. Sen çaresizce genç aşığını kurtarmak istedin ve adamı öldürdün. Ama genç aşık çok korktu. Kendisinin suçlanacağını düşünüp sana bağırıp çağırmaya başladı.”

Kadın artık ağlamıyordu ama yine de karşısında konuşan çocuğu zar zor görüyordu. Olduğu yerde çömeldi. Silahı doğrultmak artık çok güçtü.

“Kötüleştin mi tatlım? Bütün sıradan kötüler gibi son sözü uzattığımı düşünüyor olmalısın ama benim bunu yapmak için haklı sebeplerim var. Aslında inkar etmeyeyim şu güzel planı sana anlatmak zevk veriyor ama beklerken zaman öldürmek asıl mevzu aslında. Ha, sen neyi bekliyoruz dersen onu da söyleyeyim, ölümünü bekliyoruz tabii ki. Düşününce içim bir hoş oluyor. Üçünüze de son hediyeyi ben vermiş oldum. Aslında dört hediye hazırladım ve tıpkı sizinkileri sunduğum gibi kendime de hediyemi sundum. İhtimal çok düşük olsa da işler kötüye giderse, kendime de bir son hediye vermiş olmak istedim. Tabii sizinkiler gibi zarflar ve zehir şişeleri yoktu benimkinde. Fotoğraflar vardı. Sizin benden çaldığınız kızın fotoğrafları!”

Yine nefret ve alay içeren garip bir gülüş patlattıktan sonra devam etti.

“Şu şişedeki zehri hatırlıyorsun değil mi? Aslında şişelerde zehir yoktu. Ben öksürmeye başlayınca hepiniz psikolojik olarak bir süre öksürdünüz o kadar. Aslında yanlış söyledim, senin şişen zehirliydi. Ama tatlım senin öksürüğün de bu zehirle alakalı değildi.”

Kadın yenilgiyi kabul etmeyi reddediyor, ayağa kalkmayı deniyor ve etrafında bir çıkış bulabilmek için gözlerini zorluyordu.

“Yeterli miktarda Risin’le bu sabahı görmeyecek oluşunu garantiledim.”

Kadın var gücüyle silahı doğrulttu ve kararan gözleri elverdiğince nişan aldı.

“Bu silahı hesaplamadın ama.”

Diyerek tetiğe bastı. Küçük bir çıkırttan başka hiç ses çıkmadı. Birkaç saniye sonra kısık bir kahkaha geldi.

“Aslında artık şu zıkkım etkisini gösterse de gitsek çünkü işin keyfi azalmaya başladı. Bu işin zevki biraz daha zeki biriyle ne güzel çıkardı ama… Yahu seni oraya otutturan bendim ve o silahın orada olduğunu biliyordum çünkü onu ben koydum. Ah be canım, keşke ikinci bir mermiyi koyacak kadar aptal olsaydım değil mi?”

Kadın artık silahı tutamıyordu. Aslında ellerini kollarına da tutmakta zorluk çekiyordu. Direnmekten vazgeçip vücudunu serbest bıraktı ve kusmaya başladı.

“Aman ne güzel. Sevgilini vurduktan sonra öyle bir şoka girdin ki oraya oturup kusmaya başladın. Sonra da…

Patronu öldürdüğü cam parçayı alıp kadının yanına geldi. Çömelip onun kusmasını bekledi. Kadın sakinleşince onun bir eline cam parçayı tutuşturdu. Kadın biraz çırpınsa da olacakları engelleyecek kadar direnmesi mümkün olmadı. Şair, kadına kendi bileğini kestirirken konuşmaya devam etti.

“İşte böylece, aşığını ve sapık bir adamı öldürdükten sonra intihar ettin,”  dedikten sonra kadının alnına ufak bir öpücük kondurdu ve uzaklaşırken bağırdı.

“Ben mi? Bütün gece evdeydim. Karşı komşum pencereden bakmıştır ve mutlaka televizyon başında uyuklayan karaltımı görmüştür. Her yılbaşı olduğu gibi yani.”

 

Arkasını dönüp önce kan kaybederek ölen kadına, sonra da iki iri yarı adama baktı. Seyircisini selamlayan bir tiyatro oyuncusu gibi reverans yaptı.

Ölüm Bestesi

Arkasından yaklaşıp elindeki sopayla yere serdiği adamın hemen üzerine atılmış, boğazına yapışmıştı gecenin karanlığında. Aylardır, ona kabus yaşatan bu adamı arıyordu; Bodrum kazan, o kepçe.. Uzun bir süre takip ettikten sonra tenha ve karanlık bir köşede sinsice yaklaşıp elindeki demir sopayı hiç acımadan vurdu kafasına tüm gücüyle. Yere düşen adam, “gık” bile demedi. Yüzünü döndüğünde ise, kapşonunun altından, yine seçememişti suratını o karanlıkta.  Acımasızca boğazını sıkarken, altındaki herifin çırpınıp mücadele etmesini, onunla boğuşmasını, işini zorlaştırmasını istiyordu içten içe ama beyhude bir çabaydı bu. Herifin yüzünde gölge gibi yayılan ince bıyıklarından, adamın güldüğünü hissetti. Hem de bu durumda!! Tüm kuvvetini parmaklarına aktardı ruhsuz bir makine gibi. Boynun, mengene gibi kavrayan parmakların ucunda boğuşan bir yılana dönüşmesini arzulamıştı ancak adam sadece gülümsüyor ve bir şeyler mırıldanır gibi böğürmeye çalışıyordu. “Nerde o? Ona ne yaptınız? Konuş orospu çocuğu.” diye bağırdı Uğur. Sesi, dar ve karanlık sokakta yankılanınca irkildi birden ama bu herifin işini bitirmeliydi bu gece. Adamın ne dediğini anlamak için biraz gevşetti parmaklarını ve eğildi kurbanına doğru.  Tıslayarak, güçlükle konuşabiliyordu altındaki. Kulağını biraz daha yaklaştırdı kapşonun altında görünen dudaklara. Ve o an duyabildi  can çekişirken bile gülümseyen adamın ne söylediğini:

“Lanetli şarkıyı çaldınız ve lanetlendiniz…Sen de bu lanetle öleceksin. Aynı onun gibi.”

Öfkeden deliye dönen Uğur çılgınca etrafına bakındı. Bir eli adamın boğazındayken diğeri ile az ilerideki kesik cam parçasına ulaştı. Ve tüm gücüyle sivri tarafını sapladıktan sonra, şah damarını da yırtacak şekilde soldan sağa doğru asıla asıla çekti. Sıcacık kan yüzüne fışkırmıştı ki bağırarak yataktan kalktı.

Komidinin üzerindeki cep telefonu ısrarla çalıyordu. Aynı kabusu aylardır görüyordu. Arkadaşlarına anlattığında doktor tavsiyesini elinin tersiyle itmişti ama şimdi kabusları da sıklaşmıştı. Son birkaç haftadır neredeyse gözünü her kapatışında aynı rüyayı görüyordu. Yüzünü hiç seçemediği ve nedenini asla bilmediği bir adamın gırtlağını kesiyordu. Hem de hiç acımadan. Karınca bile incitemeyen birine göre oldukça sıra dışı bir kabustu bu. Birkaç arkadaşı da hocaya götürmeyi önermişti ama inançsız bu adam tersleyerek reddetmişti hepsini; “bu çağda ne hocası” diyerek. İçine dolaştığı  battaniyeden, yılanın derisinden kurtulma mücadelesine benzer bir çaba ile çıkarak sağına doğru uzandı ve telefona yetişti. Arayan Oktay’dı. Mesai arkadaşı Oktay. Açar açmaz söylenmeye başladı adam:

“Lan iki saattir arıyorum, başına bir şey geldi sandım. Eve gelecektim az daha açmasan. Bugün yılbaşı. Akşama çok önemli sahne var, daha alışverişe çıkacağız.”

“Oktay?”

“Başka kim olacak be sen de!”

“Dünkü program yordu çok Oktay. Başım çatlıyor.”

“Oğlum biz de aynı sahnedeydik, biliyoruz. Saat 13:00 oldu. Sözde, sabah seninle kahvaltıya gidecektik at çiftliğine.”

“Öğle yemeği yeriz artık.”

“Her neyse, çık gel beni de al, gidelim yemeğe. Çok acıktım ben. Sonra da bir mağazaya girelim, akşamki özel gösteri için birkaç şey alacağım.”

“Akşamki özel gösteri?”

“Oğlum unuttun mu, sabah da söyledim ya. Bugün özel bir sahne var bize. Adamlar geçenki programda çok beğenmişler ve şimdi Ortakent’te villalarında bir program istiyorlar bizden yılbaşı için. Tabi villa denirse. Daha çok şato gibiymiş lan. Benimle konuşan godomanların korumaları öyle söyledi. Bugün paranın da bahşişin de a*ına koyduk oğlum. Hadi kalk. Alışveriş yapmamız lazım. Sana da bakalım bir şeyler. Yeni yıla bir malikanede gireceğiz. Hadi.”

Oktay ile Uğur’un müzik sayesinde başlayan dostlukları yıllara dayanıyordu. Milas’ta açılan bir “Sanat Akademi”sinde tanışmışlar, sonra da sahnelere çıkmaya başlamışlardı. Tabi zaman sadece dostluklarını pekiştirmemiş, aynı zamanda becerileri ve tecrübelerini de geliştirmişti. Oktay, kendine bakan, yakışıklı ve kızların da gözdesi sayılabilecek bir solistti. Ama, görüntüsünden önce sesi hayran bıraktırıyordu kendisine.

“Tamam, kalkıyorum. Duş alır almaz çıkıyorum.”

İkili, Bitez’de deniz kenarındaki güzel öğle yemekleri sonrası Oasis’e doğru yöneldiler. Uğur, çok pahalı burası dese de Oktay’a dinletemedi. Bu gece fazlasını çıkaracaklardı nasıl olsa. İlginç bir mağazaya girdiklerinde, Uğur şaşkınlığını gizleyemedi.

“Oğlum burada ne işimiz var?”

“Müdür, adamlar zengin işte. Garip garip de istekleri var. Bu gece herkes siyah giyecekmiş. Ayrıca, pelerin ve maske de takılacak.”

“Maske mi? Biz de mi?”

“Aynen müdür. Biz de. Al bak bu sana yakışır.”deyip elindeki, gözlerin etrafını kapayan fosforlu ve püsküllü gümüş renkli maskeyi uzattı.

“Sayende daha neler göreceğiz bakalım Oktay.”

“Akşam  bizi almaya gelecekler Uğur. Benim adresi verdim. Bende hazırlanacağız. Önce senin evden kemanı falan alırız.”

İkili, tüm hazırlıklarını tamamlamış, evde oturmuşlar heriflerin gelmesini bekliyorlardı. Hava kararmış heyecanları geçmişti ki, Oktay’ın çalan telefonu ile sıçradılar. Herifler, aşağıda kendilerini bekliyorlardı.

Kapının önünde, takım elbiseli izbandut gibi bir herif; “Oktay ve Uğur Beyler..” diyerek eliyle aracı işaret etti. Uğur, ilk şokunu yaşamıştı. Gösterişli bir VIP araç beklerlerken, kapalı kasa, penceresiz, sağı solu yamalı ve vuruk bir minibüstü kendilerini almaya gelen. Oktay da omuzlarını yukarı kaldırarak “ne bileyim” dercesine dudak büktü. Aracın kapısı açıldığında ise, ikisinin gözleri yuvalarından çıkacak gibi oldu. Dışarıdan bakıldığında toptancı aracına benzeyen minibüsün içerisi, şimdiye kadar hiç görmedikleri kadar lüks ile donatılmıştı. Her yer kapalıydı ve dışarıyı göremiyorlardı ama zaten gerek de yoktu. Gömüldükleri deri koltukta seyrederlerken, mini etekli hostes, içeceklerin servisini yapıyordu.

“Oktay, biz nereye gidiyoruz böyle?” diye sordu Uğur yüzündeki şapşal ifadeyi atamadan.

“Bilmiyorum. Galiba cennete.” diyerek cevap verdi Oktay, gözünü hostesten ayıramadan. Asıl şok ise onları gittikleri malikanede bekliyordu.

Araçtan indiklerinde etrafa bakınan Oktay ve Uğur, nereye gelmiş olabileceklerini kestirmeye çalışıyorlardı. Her neresi ise, ikisinin de daha önce gelmediği bir yer olduğu aşikardı. Etrafın karanlığına bakılırsa, Bodrum’un bilinmedikleri bir bölgesindeydi ev. Çünkü ne bir ışık vardı civarda ne bir ses. Ya, dağ ile çevriliydi ya da orman. Minibüsün kapısında dikilmişler aval aval etrafa bakınırlarken, genç hostes seslendi:

“Telefonlarınızı alayım. Gittiğiniz yerde ihtiyacınız olmayacak. Gece sonunda teslim alırsınız.”

Karşı koymadan kabul etti ikili. Bahçede dizili duran arabaların değil markalarını bilebilmek, televizyonda bile görmemişlerdi. Devasa avizenin altından geçip, büyük merdivenleri inerken, içerideki ihtişam ikisini de büyülemişti. Kapalı bir odanın kapısında duran güzel bir kadın, ikisi ile de tokalaştı ve içeriye davet etti.

“Burada kıyafetlerinizi giyin ve maskenizi de unutmayın. Biraz sonra sizi sahne alacağınız yere götüreceğim. Kemanınızı da alayım.”

Büyük bir heyecan içinde giyinip beklemeye koyuldular. Yarım saat geçmişti ki aynı kadın, bu sefer üzerinde alabildiğine seksi, siyah bir abiye ile içeriye girdi. Yüzündeki maskeden değil ama sesinden tanımışlardı. Kadın önde, ikisi arkada önce bir kat daha indiler merdivenlerden. Sonra ise daha küçük bir kapıdan eğilerek geçip başka bir merdivene ulaştılar. Yerden duvarlara yansıyan loş ışıklarıyla ve rutubet kokusunun yanı sıra, dönerek inen dar merdivenleriyle sığınağa gittiklerini hissetti Uğur. Bir caminin minaresi gibi dönerek indikleri merdiven onları, kör karanlık bir salona çıkardı. Kadını kaybettiler birden. Oktay; “Uğur, orda mısın?” diye seslendi. Sesin geldiği doğru yönelen Uğur; “Kadın nereye kayboldu?” diye söylendi. O sırada loş kırmızı bir ışık, sahnenin bulunduğu yeri aydınlattı.

Önünde, sadece gölge gibi gördüğü Uğur’u takip eden Oktay, iyice yaklaşıp seslendi.

“Sahne iyimiş.”

“Sen bugün piyano çalacaksın anlaşılan Oktay. Ben kemanımı gördüm.”

İçerideki sessizlik, ikilinin sahneye çıkmasıyla bozuldu. Alkışlar ile birlikte masalardaki cılız mumlar da bir bir yanmaya başladı. Gördükleri manzara karşısında küçük dillerini yutacak gibi oldular. Devasa alan ağzına kadar doluyken, kadınlar iç çamaşırlı, erkekler ise boxer şort ve askı ileyken, yüzler ise maskeliydi. Sahnenin yanına yaklaşan güzel bir kadın, daha ne içeceklerini sormadan, dolu iki kadehi sehpanın üzerine bıraktı. Oktay:

“İyi de ben rakı içecektim.”diye söylenmişti ama kadın gülümseyerek;

“Patronun ikramı. Bugün bunları içeceksiniz. İtiraz yok.” diyerek yanıtladı.

Gelen içkinin tadı, daha önce tattıkları hiçbir alkole benzemiyordu. Birbirlerine bakıp gülümsediler. Alkol kullanmayan Uğur’un bile hoşuna gitmişti tad. Akordunu bitirmeden kadehi boşaldı. Ve sehpaya bırakır bırakmaz da ikinci bardak konuldu. Ve müzik başladığında, piyano ile kemanın eşsiz birlikteliği,  içerideki herkesi büyüsüyle esir almıştı.  Oktay da önündeki mikrofondan, piyanosu ile çaldığı şarkıları büyük bir haz ile seslendiriyordu. Saatler ilerlerken, ikisinin de başı dönmeye başladı. Sundukları içki her ne ise kendilerini fazlasıyla etkilemişti.

Uğur, etrafında olan biten hiçbir şeyi ayırt edemiyor, kimseyi göremiyordu. Her yer daha da kararmıştı sanki. Sadece Oktay’ın piyano ile çaldığı şarkıya kemanıyla eşlik ediyordu ama bunu bile becerebilip beceremediğinden şüpheliydi. Loş ışıklar birbirine girdi. Etrafında dönmeye başladı. Ayakta çalmayı sevmesine rağmen daha fazla dayanamayıp uzun taburesine oturdu Uğur. Göz ucuyla Oktay’a baktığında onun da durumunun kendisinden pek farksız olmadığını anladı. Piyanonun tuşlarına gömülmüştü. O sırada maskeli, orta yaşlarda olduğunu düşündüğü birisi, elinde bir kağıt ile sahneye, Uğur’un yanına geldi. Kağıdın üzerine ise beşyüz dolar sıkıştırılmıştı. Gözlerini kısıp kağıdı okumaya çalıştığında, bunun notolarla dizili bir sayfa olduğunu anlamıştı. “Benim eserim. Çalarsanız sevinirim” demişti yabancı. Beş yüz dolara asıl sevinecek, Uğur’un kendisiydi tabi ve bir kaç dakikalık süre istedi. Odaklandığı notaları ve ritmi birkaç kez hafızasında çalan Uğur, kemanını eline aldı ve sanki hiç de yabancı olmadığı melodiyi çalmaya başladı. Sayfayı baştan sona kadar büyük bir keyifle çaldı. Başını iyice döndüren melodiye aşık oldu. Bu sefer gözlerini kapayıp, sayfaya bakmadan yeniden çaldı. Oktay da piyanosunda akor basarak eşlik ediyordu şarkısına. Ve ezberlediği şarkıyı yeniden çaldı gözleri kapalı. Ve sonra yeniden, yeniden, yeniden… Oktay durmuştu ama o hala çalıyordu. Başı döne döne, göğsü yana yana. Ama yine de çalıyordu. Yine, yine, yeniden… Sonra şarkıyı isteyen maskeli adam geldi aklına. Gülerken, maskesinin altında yüzüne yayılan ince bıyıklarından, onu tanıdığını hisssetti aniden. Midesi bulandı. Göğsü sıkıştı bu tesadüf karşısında. Kabuslarındaki yabancıydı o şarkıyı ona getiren. Evet,evet, kapşonun altındaki gülüşünden hatırlamıştı onu. Buradaydı. Sanki sert bir rüzgar yüzünü acıttı ve birden sustu. Gözlerini açtı. Hiç bilmediği bir yerde, elinde kemanıyla dağın başında melodiyi çalarken açmıştı gözlerini. Issız, tekinsiz ve soğuk. Kabus yine başlamıştı anlaşılan. Başı döndü, döndü, döndü ve her yer tekrar kararıp gitti.

Bu sefer gözlerini açtığında ise başında dönen beyaz ışıkları gördü. Ateş saçan beyaz kelebekler. Ama biraz zaman geçince yanındakilerin kelebekler değil, hemşireler olduğunu kavrayabildi. Ne olduğunu anlayamadan istemsizce etrafına bakınıyordu. Tok bir erkek sesini işitebiliyordu:

“Kendine geldi mi?”

Bu geceye dair hatırladığı tek şey aklında mırıldandığı o melodiydi. Baştan sona kadar hepsi hala aklındaydı. “Ne kadar soğuk” diye mırıldandı. Tepesindeki hemşirelerden birisi cevap verdi ardından:

“Üşümen doğal. Yeni kendine geliyorsun. Düşünce kafanı çarpmışsın ve dua et ki seni, dışarıda bekleyen köylü amca bulmuş da getirmiş. İki gündür uykudasın. Adam gelip gelip durumunu soruyor. Gece gece Yalıkavak’ta dağın başında ne işin vardı kemanla? Ne içtin sen?”

Uğur’un şaşkınlıktan dili tutulmuştu. Oraya nasıl gittiğini kendisi de bilmiyordu. En son sahnede Oktay ile keman çalıyordu sonrasında ise gözünü rüya zannettiği o dağ başında açmıştı. Sonra ise bayılmıştı anlaşılan. Oktay geldi aklına:

“Yalnız mıydım ben peki?”

“Evet,niye ki?”

“Ben müzisyenim ve o gün arkadaşımla bir programdaydık. Sonrasını ise hatırlamıyorum.”

“Ara istersen diyeceğim ama telefon da çıkmadı üzerinden.”

Telefonu verdiği hostes kadın geldi aklına. Sonrasında, hemşireden Oktay’ın numarasını aramasını rica etti aklındaki numarasını söyleyerek.

“Ulaşılamıyor.” diye cevapladı hemşire.

“Ne zaman çıkarım peki hastaneden?”

“Doktor kontrol etsin, belki akşama taburcu eder seni.”

Hemşirenin dediği gibi olmasa da ertesi sabah taburcu olan Uğur, soluğu Oktay’ın evde aldı. Uzun uzun çaldıysa da kapıyı açan olmadı. O da belki aynı dağ başında kalmıştı. Taburcu olduğunda kendisini bulan adama başka biri daha var mıydı diye sormuştu ama yaşlı adamın dediğine göre Uğur yalnızdı. Uğur’un ilk işi, aynı yerde Oktay’ı aramaktı. Tüm gününü Yalıkavak Değirmenleri’nin bulunduğu yerde, dağ tepe, Oktay’ı aramak için geçirdi lakin hiçbir şey bulamadı. Yeniden şehre indiğinde polise gidip gitmeme konusunda tereddütte kaldı. Evde yapacağı sıcak bir duş sonrası emniyete gitmeye karar verdi.

Havlusu üzerinde sarılı halde yatağında uzanırken, televizyonda geçen “Bodrum’da Vahşet” haberlerine kulak kabarttı. Spikerin anlattığına göre; kesik bil kol, Gümüşlük tarafında sahile vurmuştu. Kimlik tespit çalışmaları devam ediyordu.  Ekrana buzlanmış şekilde yansıyan kolun görüntüsü Uğur’u yattığı yerde zıplattı. Emin olmak için sansürsüz bir resmini bulmalıydı o kolun. Hızla giyinip, kendini en yakın internet kafeye attı. Haber sitelerinde gezerken, çok geçmeden istediği fotografı karşısında gördü. Ve o an öyle büyük bir dehşetle ayağa fırladı ki, altındaki sandalye uçup gitti. Herkes ona dönmüş şaşkınlıkla bakıyordu. Uğur ise bağırmamak için elleriyle ağzını kapatmıştı. O kolu tanımıştı. Bileğindeki nota şeklinde resmedilmiş, el ele tutuşan kadın ve erkeğin dövmesini daha yeni yaptırmışlardı.  Oktay’a dövmeciyi de Uğur ayarlamıştı hatta. Ne yapacağını bilemeden telaşla internet kafeden çıktı. Dün gecenin cevabı,rüyalarındaki adamdaydı ve ne yapıp edip onu bulmalıydı. Haftalarca, aylarca da sürse bu işin sonunu getirecekti. Cüzdanındaki para, birkaç hafta idare edebilirdi kendisini.  Bu arada Oktay’ın kız arkadaşının çalıştığı bankaya gitmeye karar verdi. Muhakkak ki o kolu kız da görmüş olmalıydı. Konacık minibüsüne biner binmez aracın radyosundaki habere kulak kabarttı. Sahilde bulunan kolun kimlik tespiti, tanıdıkları tarafından yapılmıştı. Daha doğrusu, o kolun sahibinin; Oktay isimli bir müzisyen olabileceği belirtiliyordu. Ancak, haber spikeri; şüpheliler listesinde kendi ismini okuyunca beyninden vurulmuşa döndü. Ne yapacağını bilemeden bankaya bir durak kala indi ve yürümeye başladı. Olayların buraya nasıl geldiğini kendisi de anlayamamıştı. Başı önde hızla yol alırken beynindeki fırtınalarla da boğuşuyordu. Elli metreden az kalmıştı ki, bir polis aracı hızla yanından geçip bankanın önünde durdu. Adımlarını yavaşlatan Uğur, sokağı değiştirip yan yoldan bankaya inmeye karar verdi. Böylece, polislerin de  görüş açısına girmeyecekti. Soluk soluğa indiği sokağın başından, bankanın bahçesine daldı. Yavaş adımlarla ilerleyerek cama yaklaştığında gördü ki, aklına gelen başına gelmişti. Polis, Gülşah ile konuşuyordu. Muhtemelen; Oktay ile ilişkisini, ne zamandır birlikte olduklarını, en son ne zaman gördüğünü, en son ne zaman konuştuğunu, en son nereye gittiğini ya da kendisini nerde bulabileceğini soruyordu. Aklına, eve gidemeyeceği fikri geldi. Kara kara düşünürken, en iyi çözümün, şimdilik onu kimsenin bulamayacağı, yazları program yaptıkları, şimdilerde ise kapanan meyhaneye gitmek geldi. Adam, ikisini çok sevmiş, güvenecek başka kimse bulamayınca da işyerinin anahtarlarını Uğur’a vermişti. Adam, yazdan yaza gelip, birkaç ay işlettikten sonra hevesini almış olarak İstanbul’a dönüyordu. Durumu oldukça iyi olan ailenin çocukları olmayınca Uğur’u ve Oktay’ı çok sevmişler, onlardan kendileri yokken mekanlarına göz kulak olmalarını istemişlerdi. İkili de seve seve kabul etmişti.

Kimseye görünmeden, meyhaneye girip, arka taraftaki büroya attı kendini. Gece, ışıkları da görünmüyordu buranın dışarıdan. Televizyonu açıp haberlerde yeni bir gelişme var mı öğrenmeye çalıştı ama bulamadı. Göz kapakları günün yorgunluğu ile düşüp giderken, yerel televizyondaki bu kesik kol haberi onu kıpırdattı. Oktay’ın resmini gördü televizyonda kolun sahibi olarak düşünülen kişi olarak. Kendisi kayıptı ve haber alınamıyordu. Sonra ise kendi resmini gördü şüpheliler listesinde. Polise gidecekti aslında bugün ama kol, bütün dengesini bozmuştu. Gitse ne anlatacaktı onu da bilmiyordu. Kimsenin yerini bilmediği, zengin bir iş adamının malikanesinin en alt katındaki gece alemine Oktay ile birlikte katıldıklarını, sonrasında ise rüyalarında gördüğü bir adamın sahneye gelip kendi yazdığı şarkısını çalmalarını istemesini, çaldıktan sonra da gözünü açtığında ise kendini Yalıkavak’ta dağın başında bulduğunu… Tüm bunlar deli saçmasından başka bir şey değildi. Radyoda ismini duyduktan sonra televizyonda resmini görmek sandığı kadar da etkilemedi Uğur’u. Çok da eski olmayan bir resmini kullanmıştı emniyet anlaşılan. Sakalsız ve uzun saçlı. Bir süre burada saklanabilir, kimseye görünmeden girip çıkabilirdi. Ama önce deliksiz bir uyku çekmeliydi.

Aylardan beri ilk kez o kabusu görmeden uyuyabildi Uğur. Çünkü adam, artık kabusundan çıkmış, ete kemiğe bürünmüştü. Kahvaltı etmek istemiyordu bugün. Uzandığı yatağında bir süre kalıp sadece düşündü. Çıkış yolu aradığı labirentten çıkış için tek umuttu o adam. Bulmalıydı ama nasıl? Böyle saklanarak? Ve böyle tenha bir yerde değil, kalabalığın içinde saklanarak yaşamaya karar verdi. Daha doğrusu arayarak yaşamaya. Bir koşu, yakındaki süpermarkete gitti ve saçları için traş makinası aldı. Üç numaraya kestiği saçlarıyla tanınması biraz daha güçleşecekti. Ve bir iki hafta sonra da uzayan sakalları onu başka birisi yapacaktı. Güneş gözlükleri de hiç çıkmayacaktı. Etrafı kolaçan ederken, meyhanenin boya-badana işlerini yapan işçilerden kalma üst baş kıyafet buldu. Ve hemen giydi. Her yeri yırtık pırtık, yamalı, boyalı kıyafetler ile sokakta başka biri olarak yaşayacaktı.  Evsiz bir dilenci.. Ve Bodrum’un en işlek yerlerinde kafasını yerden kaldırmadan, kimseye kendini belli etmeden, yakalanmadan yaşayacaktı. Ta ki beklediği o adama denk gelene kadar..

Bir hafta sonra kendini dışarı attı Uğur. Yat limanın başında, caminin önünde günlerini geçirmeye başladı Uğur,elinde; meyhanenin duvarından aldığı uduyla. Sürekli çaldı. Gece gündüz çaldı udunu. Müzikti ona hayatı kaybettiren, şimdi yine müzik olacaktı kaybettiği şeyi geri getirecek olan. Ve hep aynı melodiyi çaldı gece gündüz. Kabuslarındaki yabancının bestelediği; “ lanetli şarkıyı…”

Günler haftaları, haftalar ayları, aylar mevsimleri kovaladı. Saç sakal birbirine girmiş vazitte çalıyor, günü de;  önüne atılan elli-yüz ne düşerse, onunla kapatıyordu. Oktay’a hala ulaşılamamıştı. Ve bir akşam tüketti umutlarını. “Bu gece bitecek.” diye söylenerek oturdu bir banka. Keman almıştı sokakta çalarken biriktirdiği parasıyla. Ve o kemanla son kez çalacaktı bu gece “ölümün şarkısını.” Gece yarısına kadar çaldı, çaldı, çaldı,çaldı…

Ve hiç beklemediği bir anda, aylardır unutamadığı bir ses ona yaklaşarak seslendi:

“Sen bu şarkıyı nereden biliyorsun?”

Karşısındaki yabancı, bu kör dilenciye acımış olacak ki, yüzlük bir banknot atmıştı kemanın kılıfına. Kafasını kaldırmadan, siyah güneş gözlüklerinin arkasından dikti gözlerini yukarıya. Korkusundan bakamadı adamın yüzüne ama o bıyıkları tanımıştı yine.

“Bir abimden.”diyerek cevapladı Uğur.

Yabancı, hiçbir şey söylemeden doğrulup gitti. Aylardır hayalini kurduğu fırsat ayağına gelmişti. Göz ucuyla adamı takip ederken, kemanını toparlayıp sırtına astı ve elindeki sopayla kör taklidi yaparak peşinden yürümeye başladı. İri yapılı adam, muhtemelen spor için çıkmıştı dışarı. Tek başınaydı. Altında siyah,  üstünde ise kapşonlu eşofmanı ile etrafa aldırmadan tempolu bir şekilde yürüyordu. Kış yüzünü gösterirken, el ayak erkenden çekilmiş etraf tenhalaşmaya başlamıştı. Bodrum’un en güzel mevsimiydi bu.

Barlar sokağı boyunca peşinden hiç ayrılmadan devam etti Uğur. Sonra ise Atatürk caddesine çıkan dar bir sokağa girdi. Bu sahneyi hatırlamıştı Uğur. Kabus gerçekleşiyordu.  Adımlarını hızlandırarak öndeki herife iyice yaklaştı. Kulaklık takılıydı adamda. Muhtemelen de müzik dinlediği için, başına geleceklerden habersiz, yürümeye devam ediyordu. Uğur, yaklaştıkça irileşen adam karşısında şansının olmadığını iyi biliyordu. O yüzden konuşma işini daha sonraya bırakmalıydı. Önce onu yıkmalıydı. Koşar adımlara yaklaşıp elindeki demir sopayı bütün gücüyle vurdu.

Yere düşen adam, “gık” bile demedi. Yüzünü döndüğünde ise, kapşonunun altından seçememişti yine suratını o karanlıkta.  Bütün gücüyle boğazını sıkarken, altındaki herifin çırpınıp mücadele etmesini, onunla boğuşmasını, işini zorlaştırmasını istiyordu içten içe ama beyhude bir çabaydı bu. Herif, yine rüyalarındaki gibi gülümsüyordu. “Nerde o? Ona ne yaptınız? Konuş orospu çocuğu.” diye bağırdı Uğur. Sesi, dar ve karanlık sokakta yankılanınca irkildi birden ama bu herifin işini bitirmeliydi bu gece. Ve o an duyabildi altında can çekişirken bile gülümseyen adamın ne söylediğini:

“Lanetli şarkıyı çaldınız ve lanetlendiniz… Sen de bu lanetle öleceksin.”

Öfkeden deliye dönen Uğur, çılgınca etrafına bakındı. Bir eli adamın boğazındayken diğeri ile az ilerideki kesik cam parçasına ulaştı. Ve tüm gücüyle sivri tarafını, şah damarını da yırtacak şekilde soldan sağa doğru asıla asıla çekti. Sıcacık kan yüzüne fışkırmıştı ki bağırarak yataktan kalktı. Komidinin üzerinde ısrarla çalan telefona uzandı. Açar açmaz karşısındaki söylenmeye başladı:

“iki saattir arıyorum, başına bir şey geldi sandım. Eve gelecektim az daha açmasam. Hadi hazırlan, bugün yılbaşı. Akşam çok önemli bir sahne var, alışverişe de çıkacağız daha…”

“Oktay?”

Bir Yılbaşı Polisiyesi – Kusursuz Cinayet Yoktur

 

Mesih, kendisine artık ihtiyaç kalmadığı zaman gelecektir; ortaya çıkışının ertesi günü gelecektir; o, son gün değil, en son gelecektir.

-Franz Kafka-

 

Birkaç saat sonra yeni yıl kutlanacaktı. Yeni bir yıla girecektik, yeni umutların yeşerdiği, pırıltılı ışıltılı gıcır gıcır bir yıl olacaktı. Tabii şu yerde yatan zavallı kurban için değil. O eski yılda kalmıştı, kirlenmişlik ve kan kokuyordu. Parfüm kokması gereken, şimdi ters bir açıyla duran o güzelim boynu ölüm kokuyordu.

Olay sıradan bir cinayet olabilirdi, şu her zamanki aşk cinayetlerinden birisi. Kadın adamı aldatmıştır, ya da adam aşırı kıskançlığının kurbanı olmuştur, kadın yüz vermemiştir, bu yüzden ölümü hak etmiştir vs. Kurbanın yakınlarını sorgular, itiraf ettirir ve böylelikle olay dallanıp budaklanmadan dosyayı kapatabilirdik. De öyle olmadı, ne yazık ki. Bu cinayeti sıradan kılmayan yegâne şey, kurbanın ağzına tıkılmış bir kağıttı. Şu son günlerde ortaya çıkan, herkesin bir kurtarıcı beklediği deli saçması şeylerden biri. Mesih gelecekmiş de hepimizi kurtaracakmış da, kurtarılmaya olan ihtiyacımız arttığına göre bu tür söylentilerin çıkması normaldi tabii. Normal olmayan ise buna inanan sayısının gün geçtikçe artmasıydı.

Olay yeri inceleme işini bitirmişti, bize düşende merkeze gidip kamera kayıtlarını inceleyerek önemli bir ipucu yakalamaktı. Kadın avukattı, kimliğini araştırmamıza gerek kalmadan olay yerinde bulduğumuz çantasından çıkan kartvizit ve kimliğinden anlaşılıyordu. Avukat İpek Tanyeri. Kadının üzerinde çarpıyı andıran koca bir yarık açılmıştı. Alnından başlayıp göbek deliği hizasında biten kanlı bir çizgi.  Oldukça keskin bir bıçakla yapıldığı belliydi, neredeyse cetvelle çizilmiş kadar da düzgündü. Bir an içimin bulandığını hissettim, yılbaşı gecesi bir şeyler atıştırırım diye sabah kahvaltısı dışında mideme bir şey girmemişti. Yapılacak iş çoktu, en iyisi merkeze gittiğimde bir şeyler atıştırmaktı ki bir cinayet ihbarı daha geldi. Haydaa, bu da nerden çıkmıştı şimdi, yılbaşı gecesi iki cinayet işlenmişti ve olay yerleri birbirine çok yakındı. İkinci kurbanın bulunduğu yere gittiğimizde, ilkine benzer bir manzara ile karşılaşmıştık. Bu defa bir erkek cesediydi bulunan. Boynu kırılmıştı ve çarpı işaretli, oldukça düzgün bir kesik yapılmıştı. Elleri önden birleştirilmişti ve parmaklarının arasında bir not göze çarpıyordu. Yine şu mesihle alakalı bir nottu bu, ayrıca adamın muhtemel ona ait kartviziti de iliştirilmişti. Dr. Cihan Aras. Kadın ve Doğum Hastalıkları Uzmanı. Aynı gece bir avukat ve bir doktorun öldürülmesi hayra alamet değildi. Kurbanların üzerinden çıkan notlara ve öldürülme şekillerine bakılacak olursa, nur topu gibi bir seri katilimiz olmuştu. Ki seri katiller üzerine geçmişte bir inceleme yapmıştım. Bazen öldürme serisini takip etmeden canları sıkıldıkça da cinayet işleyebilirlerdi. Kafamda bu ve bunun gibi yüzlerce olasılık vardı. Ve ben nereden başlayacağımı bir an için kestirememiştim. Yılların verdiği yorgunluktan olsa gerekti. Yoksa nasılsa yakalayacaktım katil ya da katilleri. Çuvalladığım bir olay olmamıştı şimdiye kadar, hangi delikteyse bulup çıkarırdım elbette.

 

31.12.2017 Pazar, 22.38        

Hay ben şu salak yardımcıma izin veren kafama ne diyeyim! Gerçi nerden bilecekti ki çocuk, kırk yılın başı amirinden yılbaşı gecesi izin koparmış, kız arkadaşıyla takılacaktı. Çağırsam bile bu karda kışta şehir dışından gelmesi uzun sürerdi, zaten ertesi gün gelecekti. Ben de merkeze gidip kamera kayıtlarını incelerdim. En iyisi buydu. Diğer yardımcımla ki ekibe yeni almıştım onu, şimdilik bir sıkıntı yaşamasam da henüz çalışma tarzımı kavrayamadığından leb demeden leblebiyi anlamıyordu, onunla idare edebilirdim.  Olsun, zamanla o da alışırdı. Alıştırırdım nasılsa.

Tam da olay yeri incelemeden ön bilgileri almaya çalışırken bir cinayet anonsu daha geçilmişti. Bu defa gerçekten haydaalık bir durumdu. Ceset, ikinci kurbanın bulunduğu yerin yakınlarındaydı ve durum gerçekten korkutucu bir hal almıştı, yılbaşı gecesi peş peşe işlenen üç cinayet. Başımın dönmesi artmış, midem iyiden iyiye bulanmaya başlamıştı.

Olay yerine vardığımızda gördüğümüz manzara diğer kurbanlarınkiyle hemen hemen aynıydı. Adamın boynu ters açıdaydı. Muhtemelen önce boynu kırılarak öldürülmüştü. Sonra ayakları ve kolları yan tarafa iyice açılarak, yine çarpı işaretinde boydan boya bir kesik atılmıştı. Adamın pantolon kemerine sıkıştırılmış, üzerinde ne yazdığını tahmin edebildiğim bir not ve kurbanın korkuyla açılmış gözleri. Bu defa adamın ne kartviziti vardı üzerinde ne de kimliği.

İnceleme ekiplerinin verdiği ön bilgi, üç kurbanın da eş zamanlı öldürülmüş olabileceğiydi. Bunları yapan her kim ya da kimlerse, maktulleri tanıyor olmalıydı. Ya da tanımıyor olabilirdi, belki özellikle yılbaşı gecesi avlanmaya çıkmış bir manyaktı, insanları rastgele seçiyor da olabilirdi. Belki tehlikeli bir örgütle karşı karşıyaydık. Her şey olabilirdi, lanet midem sağlıklı düşünmeme engel olmasaydı bir de.

Jet hızıyla ön çalışmaları tamamlayıp merkeze döndüm. Alev alev yanan mideme bir şeyler tıkıştırıp yeni yardımcı yardımcımla bu gece yaşananları analiz edip bir an önce evime gitmek istiyordum. Açıkçası bu gece başka bir cinayet vakası ile daha karşılaşmak cazip gelmiyordu.

Merkezdeki işleri tamamlayıp evime döndüğümde vakit çoktan yeni bir yıla girdiğimizi gösteriyordu. Yorgunluktan ölmek üzereydim ve tek istediğim şey bir duş alıp üzerimi değiştirmekti. Acil çağrımla apar topar şehir dışından dönecek olan yardımcım ile yoğun bir gündem bizi bekliyor olacaktı. Cinayetler basına çoktan sızmış olabilirdi, neyi ne kadar yazdıklarına bakacaktık, sonra katili bir an önce yakalamamız için yukarının baskısı ile uğraşacaktık. Kurbanların hayatları didik didik edilip yakınları sorgulanacaktı vs. Umarım devamı gelmezdi cinayetlerin, katil ya da katillerin özellikle yılbaşı gecesini seçmeleri ve şu dini mesajlar. Off artık yaşlanıyor muydum ne, bir an gözümde büyüdü işler.

Az biraz toparlanıp merkeze döndüğümde acar yardımcımı karşımda buldum. Maşallah, her yerinden sağlık ve gençlik fışkırıyordu, benim gibi değildi tabi. Muhtemelen birkaç seneye kadar yerimi ona devredecektim. Ben de artık hayatımı yaşamak istiyordum, olaysız ne kadar durabilirsem tabii.

Yardımcımla kısa bir özet geçtik. Ekibi toparlayıp yapılacakları anlattıktan sonra herkes dağıldı. Ben de müdürümün odasına geçerek gerekli açıklamaları ve basın bilgisini paylaşacaktım. Dün gece yaşananların verdiği yorgunlukla yarı bitkin halde odadan çıkmak üzereyken gözüm gayriihtiyari şekilde yardımcımın masasına takıldı. Her zamanki gibi dağınık notlar, kalemliğin orasına burasına yapıştırılmış post-itler, ıvır zıvır fişler vs. Düzenli ve sistematik çalışmayı öğretemeyecektim bunlara. Notlara şöyle bir göz atıp çıktım.

Müdürün odasındaki işim bittikten sonra ofisime geçip biraz daha çalıştım. Karnım saatlerdir alarm veriyordu. Artık susturamayacağımı anlayınca, midemdeki yangını söndürmek üzere her zaman gittiğimiz köftecide buluşmak için yardımcımı aradım. Ekibim bu süre zarfında gerekli bilgileri toplama konusunda epeyi bir ilerleme kaydetmişti. Bu iş bittiğinde yemeğe götürecektim hepsini. Hak etmişlerdi doğrusu.

Geç vakitlere kadar çalıştıktan sonra yardımcımla beraber emniyet binasından ayrıldık. Suratım artık ne hal aldıysa bana gidelim abi, bira falan var evde, kafan dağılır dedi. Zihnimdeki düşünce sırasını bozmadan; olur, öyle yapalım madem dedim.

Arabayı hemen evin önüne park ettik. Yer bulabildiğimiz için şanslıydık, sokağın her iki tarafı da doluydu çünkü. Üç kat yukarıdaki daireye çıktık. Güzel ve sıcak bir salon karşıladı beni, kendi evime kıyasla epeyi büyüktü. Yardımcım; rahatına bak abi, ben içecek bir şeyler alayım mutfaktan, ev senin dedikten sonra içeriye geçti.

Ev oldukça konforlu ve rahat görünüyordu. Deri görünümlü koltuklar, onlarla uyumlu halı ve perdeler, benim almayı pek düşünmediğim tarzda ve belli ki son teknoloji bir televizyon, köşede duran ceviz kitaplığı ile gayet düzenli, güzel bir evdi. Yardımcımı beklerken kitaplığa şöyle bir baktım. Kitaplar boy ve neredeyse renk sırasına göre dizilmişti. Açıkçası rahatsız edici ve ürkütücü bir havaları vardı. Sanki birazdan hepsi canlanacak ve içindeki karakterler benimle konuşmaya başlayacaktı. Yorgunluğun verdiği etkilerdi tabii bunlar. İnsan aklı işte, tam bir muammaydı, ne zaman nerede ne yapacağı belli olmayabilirdi. Zihin ise bana göre karmaşık bir matematik problemiydi, bazen içinden ne geçtiği anlaşılmazdı. En akıllı görünenimizin içinden bir deli, en sakin görünenin içinden bir cani çıkabilirdi.

“Kitaplara mı şaşırdın yoksa abi?” diyen sesle aniden irkildim. Hazırlıksız yakalanmıştım, yardımcım elinde biralarla çıkıp gelmişti. Gülümseyerek koltuğa oturdum. Biramı açıp ilk yudumdan sonra “Neden?” diye sordum. “Neden yaptın bunları?”

Gülümsedi. “Neyi neden abi, anlamadım,” dedi. “Saklama,” dedim, “Buraya kadarmış, neden o insanları öldürdün, derdin neydi?” Tekrar gülümsedi ama bu defa buz gibi keskinleşti bakışları. İçlerinde delici birer sivri parça vardı, korkutucu bir hal almıştı. Gayri ihtiyari elim silahıma gitti. ‘’Gerek yok abi, nasılsa anlatacaktım,’’ dedi. Yine de tedbiri elden bırakmayarak “Anlat,” dedim. “Dinliyorum seni.”

“Abi, benim rahmetli peder hâkimdi, biliyorsun. Bana da çocukluğumdan beridir adil olmayı öğretmişti. Babam, suç işleyenlere karşı o kadar acımasızdı ki, işledikleri suç tek taraflı olmasa bile kararları ve tavrı asla değişmezdi. İşlenen suçun içeriğine göre de acımasızlığı artardı. Sürekli olarak dünyanın kötü bir yer olduğunu ve suçluların bazen az ceza almasına çok sinirlendiğini, elinde olsa bunların cezasını kendisinin vereceğini söylerdi. Sertti babam. Asla yumuşak bir baba olmadı, asla bana ve anneme merhamet göstermedi. En ufak bir yaramazlığımda ya da derslerimde notlarım düşmüşse, bunun cezasını hemen verirdi. Evdeki o karanlık dolapta büyüdüm abi ben. Çocuktum, korkuyordum, babam acımasız olmamı istiyordu, asla merhamet göstermeyecektim kimseye. Yumuşak karakterli olmak, insanlara acımak acizlikti ona göre. Ben bu acizliği asla göstermemeliydim, babam gibi olmalıydım, hâkim babanın merhametsizlikte ona yakışır oğlu.

“En sonunda annemi de delirtti babam. Sinir hastası oldu kadın, içine kapandı, kimselerle görüşmedi. Kliniğe yatırmak zorunda kaldım abi, akademiye girmiştim, polis olmak istiyordum çünkü suçluları yakalayıp cezalarını çektirecektim. Annemi, o güzel kadını, o duygulu ve evde şarkılar söyleyerek iş yapan kadını kendi ellerimle, babamın acımasızlığından delirmiş bir halde kliniğe yatırdım. Babamdan intikamımı alacaktım, bunun için yeterince cesaretim yoktu, babamın söylediği gibi bazı huylarım zayıf karakterli anneme çekmişti. Neyse ki kader benden önce aldı intikamını babamdan. Yıllar önce yine bir merhametsizlik örneği göstererek, henüz yeterince delil toplanmamışken zavallı bir adamı, bir kadına tecavüz edip ölümüne sebebiyet vermekten mahkûm etmişti. Adam hapiste kahrından ölmüştü, oğlu ise bir akşam babamı kıstırarak kurşunlamıştı. Bense oğlunun yurtdışına kaçmasına yardım etmiştim. O zamanlar yeni başlamıştım polisliğe. Kolay olmuştu benim için.

“Babam ölünce rahatlamıştım, çocukken geçirdiğim incinmeler kaybolmuştu artık, her şey çok güzel gidiyordu. Mesleğimi seviyordum, suçluları yakalayıp adalete teslim etmek bana haz veriyordu. Ta ki bir kıza tecavüz edip vahşice öldüren o adamın delil yetersizliğinden salıverilmesine kadar. Hatırlarsın, uzun zaman önce Ataköy’de ki bir evde genç bir kız öldürülmüştü, yapılan otopside ise kıza 5 aylık hamile iken kürtaj yapıldığı ortaya çıkmıştı. Kızın yüzü yara bere içindeydi hani, ölesiye dövülmüştü, vücudunda sigara izleri vardı. İşte o kızın katilinin şu zengin adamın oğlu olduğu söyleniyordu, otomobil galerileri, ihaleleri olan. Dava uzun sürmüştü, sende biliyordun orospu çocuğunun yaptığını. Elimiz kolumuz bağlanmıştı ya, en sonunda yine zavallı biri üstlenmişti suçu. Avukat ne yaptı etti hapse tıktırdı sonunda. Dosya da kapanıp gitmişti hani.

“Abi ben bunu hazmedemedim işte. İçimde bir şeyler canlanıyordu, sürekli kâbuslar görüyordum, kâbuslarımda babam parmağını sallıyordu bana, annemi görüyordum sonra, konuşmadan boş gözlerle bana bakıyordu yine. Sonra o kızın yüzü geliyordu karşıma, hesap soruyordu yüzü, bana bunu neden yaptılar diye. Bazı geceler bebek ağlaması ile uyanıyordum. Kâbuslar dayanılmaz oluyordu, içinden çıkamıyordum. Sana anlatsam görevden alıp tedaviye yollardın, belki bir daha polislik bile yapamayabilirdim, ya da pasif bir göreve verirlerdi beni. Bunu kabullenemezdim. En sonunda, bu kâbusları dinleyip zavallı kızın katiline kendi ellerimle ceza vermek istedim. Hem kızın ruhu huzur bulacaktı, hem karnındaki masum bebeğin, hem de benim o bir türlü susmak bilmeyen vicdanım artık rahatlayacaktı. Delirmiş gibiydim abi, kızın katili o piçi babası yurt dışına kaçırmıştı, cinayet büroya terörle mücadeleden gelmiştim, biliyorsun. Yurt dışındaki bağlantılarımı kullandım, ama orospu çocuğunun izini bulamadım. Kâbuslar devam ediyordu dayanamıyordum. En sonunda o piçi hapisten kurtaran avukatı ve zavallıya kürtaj yapan doktoru cezalandırmak istedim. Kızın ailesine para verdikleri belliydi, babası aileden şikayetçi olmadığını, kızıyla herhangi bir bağlantılarının bulunmadığı şeklinde ifade değiştirmişti. O şerefsizi de öldürecektim, karar vermiştim çoktan. Daha doğrusu kararı her gece gördüğüm kâbuslar vermişti, ben sadece yerine getirecektim.

“Sıra bunu nasıl yapacağıma gelmişti. Plan kurmaya başladım, aslında yakalanıp yakalanmamak çokta umurumda değildi. Her gece bana seslenen hayaletler artık sussun, bu bana yeterdi. Önce avukatı takip ettim, kadın tedbirliydi tabii, ne de olsa pisliklerini örttüğü insanlar paraya boğmuşlardı onu. Günlerce düşündüm. Avukata bu şekilde yaklaşamayacağımı anlayınca, en sonunda kürtajı yapan doktora ulaşmayı denedim. Doktor da bir şekilde yırtmıştı tabii, ama biliyorsun iyi iz sürerim ben. Doktoru buldum, telefonla aradım bir gün. Kızın ölümüne sebep olanlardan birinin de kendisi olduğunu, elimde buna dair kanıtların bulunduğunu ve ömür boyu hapse attıracağımı söyleyerek, para koparmaya çalışan bir şantajcı gibi davrandım. İnandı tabii, korku belası nede olsa. Yardım istemeye kalktığı anda bunu anlayacağımı ve ailesini acımadan öldüreceğimi söyledim. İşimi garantiye almak içinde, kızının okula giriş çıkış saatlerini önceden tespit etmiş ve bunu söylemiştim. Doktor zokamı yutmuştu, kim olduğumu bilmiyordu, tedirgin olmuştu. Sıra ise avukata gelmişti.

“Avukatı ikna etmem kolay olmamıştı tabii, doktor gibi hemen yelkenleri suya indirmezdi, bana inanmaz ve peşime düşerdi, sen de iyi bilirsin bu avukat milletini. Ona, uyuşturucu işinden narkotikle başı belada olan bir mafya babasının tetikçisi olarak ulaştım. Bizim bazı işlerimiz vardı ve bunları halletmesi karşılığında ömrü boyunca yetecek kadar paraya boğacağımızı söyledim. Önce güvenmedi tabii, narkotikten ulaştığım bazı bilgileri verince rahatladı. Görüşebileceğini söyledi, kalabalık bir yerde görüşüp detayları konuşacaktık. Öyle söyleyince daha da güvendi paragöz orospu. Özür dilerim abi.

“Sıra kızın babasına gelmişti. Onu da galerici ailenin avukatı olarak aradım. Savcılığın delilleri yetersiz bulduğunu ve soruşturmanın yeniden açılacağını, bu işin sonunun kendisine kadar gideceğini ve bu yüzden bir an önce yurt dışına çıkması gerektiğini söyledim. Gözü korktu tabii şerefsizin. Para istedi, çok para. Bunun önemli olmadığını, kendine yetecek kadar para vereceğimizi söyledim. Para be amirim! Öz kızını gözü kırpmadan para için satan baba! Kızının ölüsünü satan biri insan değildi, dünya çok boktan bir yerdi be amirim. Adalet parası olanlara dokunamıyordu, onlar istedikleri gibi çalıyor, öldürüyor, gözü doymuyordu. Ama bu defa öyle olmayacaktı işte. Dünyayı olmasa bile zavallı bir kızın ve bebeğinin çığlıklarına ses veren biri çıkmıştı işte, bu ben olacaktım!

“Geriye kalan iş çok basitti, her üçüne de birbirine yakın mesafelerde buluşma yeri ayarladım. Saatleri de buna göre hesaplamıştım. Zor olmayacaktı bu kısmı. Zor olan senden izin koparmaktı, eğer izin alamasaydım işlerim ters gidecekti çünkü. Titizlikle kurduğum plan boşa gidecek ve bu üç şerefsiz hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edecekti. Bende pişmanlıklar içinde kâbuslarımla kıvranacaktım her gece. Abi, dayanılır gibi değildi inan.

“Kız arkadaşımı bahane ederek izin istedim senden, biliyorsun ben öyle izin alacak biri değilim, sende sağ olasın hiç ikiletmedin beni. Ne de olsa çok çalışıyordum ve buna sığınarak izin almam kolay olmuştu. Her şey istediğim gibiydi, yılbaşı gecesini ise özellikle seçmiştim. Yeni bir yıl ile birlikte bende arınacak ve temizlenecektim. Aslında niyetim teslim olmak değildi, ama hani şu anneme çeken zayıf karakterim var ya, işte ona karşı koyamadım. Amirimi ve birlikte çalıştığım ekip arkadaşlarımı aptal yerine koyamazdım. Ben böyleyim işte abi, sezarın hakkı sezara.”

“Peki,” dedim yardımcıma, araya girme ihtiyacı hissederek ve bir soluk versin diye. “Bu çizgiler ne oluyor, bir defada işlerini bitirmek yerine neden uğraştın sonradan? Maktullerin önce boyunlarını kırıp sonradan üzerlerinde bıçak ya da işte her neyle yaptıysan çizik atmışsın. Niye tek defada öldürmekle yetinmedin?”

Güldü yardımcım. Gülüşünde acımasız, ama bir tarafıyla da güçlü, güven veren tuhaf bir şey vardı. Ne yaparsa yapsın haklı olduğunu düşündürüyordu insana. Öte yandan buz gibi bakışlar ürkütüyor, karşısındaki insanı bir hata yapmaktan, yalan söylemekten alıkoyuyordu. Yalan söylediğinizi anladığı zaman, sadece bakışlarıyla bile sizi öldürebilecek güçteki o insanlara benziyordu yüzü. Bu tarafıyla ürkütücüydü, korku veriyordu. Korkmak insani bir histi, karşısındakine güvenmekle bu ürpertici bakışlardan korkmak arası garip bir durumdaydım şimdi. Derin bir soluk aldı. Sonra gayet sıradan bir öykü anlatıyormuş gibi rahatlayarak birasından kocaman bir yudum çekti. Küçük bir oğlan çocuğuydu şimdi. İşlediği bir kabahati, çocuklara özgü bir saflıkla babasına anlatan küçük bir erkek çocuğu vardı karşımda. Ama aynı zamanda ellerine kan bulaşmıştı. Bir katildi o, her ne kadar haklı sebepleri olsa da sonuç değişmiyordu işte. Devam etti anlatmaya, aynı saf bakışlarla.

“Çocukken en sevdiğim ders geometriydi, çizgileri ve formülleri çok seviyordum, onlar üzerinde uğraşmak hoşuma gidiyordu. Kararlıydı çünkü çizgiler. Nerede başlayıp nerede duracaklarını biliyorlardı. Yön değiştirseler de hiçbir şekilde sapmazlardı doğrudan. Bu yüzden severdim çizgileri. Düzgünlerdi, ne istediklerini bilirdi çizgiler.

“Babama ne zaman o çok gurur duyarak yaptığım geometri ödevimi göstersem, eğreti ve küçümser bakışlarla göz atıp, olmamış derdi. Sil bunu, daha iyisini çiz. Saatlerdir çizip uğraştığım ödevimi silmeyeceğimi söylediğim anda, kanımı donduran bir gülümseme yerleşirdi bakışlarına. Yanağıma vurur gibi dokunup bir daha tekrarlardı. Çocuktum abi, gözümden yaş süzüle süzüle diklenirdim babama. Bu defa hiçbir şey söylemeden kolumdan tutup odama sürüklerdi beni. Sandalyeye oturtup çiz derdi, düzgün çizene kadar buradan çıkmayacaksın. Ben de ağlaya ağlaya odada ne kadar boş kâğıt varsa çizgi çekerdim. Düzgün olmalıydı çizgilerim, o kadar düzgün olmalıydı ki kusursuz saymalıydı bakan.

“Bu yüzden şerefsizlerin hepsinin üzerini bir kalemde çizdim. Kız arkadaşım adli tıpta biliyorsun, gizlice neşter almak hiç zor olmadı bana. Kusursuz kötülükteki suçlarına ancak kusursuz çizgiler yakışırdı çünkü.

“Kötüleri cezalandıran bir mesih gibi hissediyordum kendimi artık. Adaleti sağlamıştım. Herkes payına düşeni almıştı, hak ettiğini almıştı. Annemi kurtaramamıştım belki ama o zavallı kızın mesihi bendim. Not yazma işi sonradan aklıma geldi. Bu cinayetlerin sebebini anlamalıydı herkes. Adaletin sağlandığı bilinmeliydi. Avukatın notunu lisede okuduğum Kafka’dan seçtim, aslında başta sadece tek bir not yazacaktım ama sonradan hoşuma gitti bu yazma işi. Bak şimdi anlatırken bile gülüyorum hoşuma gittiğinden. Diğer notları biliyorsun zaten. Doktor için en uygun olanı bu değil miydi sence de abi? Bedeni öldüren, ama canı öldüremeyenlerden korkmayın. Canı da bedeni de cehennemde yıkıma uğratabilen Allah’tan korkun’’. İncil’den aldım abi, dedim ya çok okurum ben abi. Allah’tan korksaydı o bebeğe de kıza da bunu yapmazdı şerefsiz. Kızın babası da adi şerefsiz bir orospu çocuğuydu, para için kızını satan bir ölü hırsızıydı. Hem Allah Kuran’da dememiş mi abi, hırsız erkekle hırsız kadının yaptıklarına karşılık, Allah tarafından ibret verici bir ceza olması için ellerini kesin,  diye? Bu pislikte kızının ölü bedenini soymuştu, ellerini kesmek yetmezdi elbette. Kusursuz adilikteki suçlarına yakışan kusursuz çizgiler var şimdi bedenlerinde. Kendimle gurur duydum sonra.

“Gerisini biliyorsun.  Sana anlatacaktım, uygun bir zamanı bekliyordum. Kısmet, sen benden önce davrandın. Abi, artık gerçeği bildiğine göre, sen nasıl anladın benim yaptığımı? Dikkatli davranıp iz bırakmadığımı düşünüyordum. Hakikaten abi, nasıl anladın bir günde bunu?”

Sözleri tükenmişti yardımcımın. Sözleri gibi kendi de tükenmiş, bitmişti. Doğrusu bana da söyleyecek başkaca bir söz bırakmamıştı. Adaleti arayan bir çocuk duruyordu karşımda şimdi. Adaleti yerine getirerek babasından aferin bekleyen küçük bir çocuktu o. Daha ötesi değildi. Ama aynı zamanda katildi de. Her isteyen istediği gibi adalet dağıtamazdı, izin veremezdik, bunun sonucu kaos olurdu çünkü. Dünya böyleydi işte. Biz yakalıyorduk, adalet duruma göre işliyordu. Kime neye göre, ne kadar adil olunacağına güçlü olan karar veriyordu. İnsanlar bu yüzden mesih bekliyordu, bulamadıkları adaletin hep biri tarafından kendilerine verilmesini istiyordu. İnanmak ve biri tarafından kurtarılmayı beklemek en kolayıydı belki de. İnsanlar kolay olanı severdi çünkü. Güçlü olanı severdi.

“Hatırlarsan ekiple toplantı halinde durum değerlendirmesi yapıyorduk,” diye başladım anlatmaya. “Sen de cinayetlerle ilgili notlar alıyordun. Yapmanız gereken işleri verip sizi gönderdikten sonra müdüre bilgi vermek üzere notlarına bakmak istedim. Belki kaçırdığım bir şey olmuştur diye.  Notlarına bakarken bir şey gözüme ilişti. Size bilgi verirken cesetlerin üzerinde bulunan mesih yazılarından bahsetmiştim. İlk cesedin üzerindeki notu aynen aktarmıştım zaten, hepiniz biliyordunuz ne yazdığını. Ama ikinci ve üçüncü cesetteki notlarda tam olarak ne yazdığından bahsetmemiştim. Dolayısıyla kelimesi kelimesine bilmeniz mümkün değildi. Zaman ilerliyordu, notlara sonra da baksak olur diye geçiştirmiştim. Nasılsa verilen mesaj aynıydı. Bir tek yılbaşı gecesi yanımda olan çaylak biliyordu. O da zaten ben bir şey söylemeyince bahsetmemişti. Belki söyleseydi, tedbirini alırdın. Ben buna tamamen tesadüf diyorum, tabii sen ilahi adalet de diyebilirsin.

“Aklıma senden şüphelenmek gelmediyse de içime kurt düşmüştü. Bizim çaylağı arayıp diğer notları sordum, kimseye bahsetmediğini söyledi. Sonra kız arkadaşını aradım, yılbaşını ailesinin yanında geçirmişti, sanırım sen de bu detayı atlamıştın. Arabanın plakasını giriş çıkışlardan kontrol ettim, şehir dışına çıkmadığını da öğrendim. Sonra polislik sezgi ve tecrübelerimden bu ölen üç kişinin bağlantılı olabileceği aklıma geldi. Önce avukatın kim olduğunu hatırladım, uzun zaman geçmişti üzerinden ama hafızam beni yanıltmamıştı. Öldürülen genç kızın dosyasından kontrol ettim, doğruydu. Aynı avukattı. Üzerinden kimlik çıkmayan üçüncü cesedin fotoğrafını teyit ettim, kızın babasıydı.  Doktor ise işin bonusu olmuştu bana.

“Aklımın almadığı tek şey senin bunu neden yaptığındı. Onu da sen anlattın zaten.”

“Abi ne yapacaksın peki?’’, dedi. Ses çıkarmadım. Bir müddet öylece kaldık. Karşımda bir elinde kanlı kılıcıyla adalet dağıtan bir çocuk duruyordu, diğer elinde ise adaletin terazisini tutan bir hâkim baba. Hem baba oluyordu hem çocuk. İnsanları huzura kavuşturan bir mesih miydi, eğer beklenen mesih böyle bir yöntem kullanacaksa bu doğru değildi. Kanla olmamalıydı bu.

Yüzüne baktım. Dikkatlice baktım. Anladı. Zeki çocuktu, kafasını sallayarak gülümsedi. Veda ediyordu, veda ediyordum. Bir şey demeden öylece çıkıp gittim.

Ertesi gündü. Pırıl pırıl bir sabahtı. Güneş vardı ama ısıtmıyordu. Evden çıktım. Emniyete gidecektim ve birazdan yardımcımın kafasına tek kurşun sıkarak intihar ettiği haberi bomba etkisi yapacaktı. İtiraf mektubu bıraktığına ve dün geceye dair bir şeyden bahsetmediğine adım gibi emindim. Olay gazetelere polis cinneti olarak geçecekti, bunu da biliyordum. Bilmedikleri tek şey ise, adaletin er ya da geç tecelli edeceğiydi.

 

 

 

Müge Kılıç Polisiyesi: Kristal Yıldız

Müge, sallanan sandalyesinde oturmuş ağır ağır sallanırken bir yandan da pencereden karın yağışını izliyordu. Kar, tıpkı meleklerin kanatlarından düşen tüyler gibi sessiz ve hafif nazlanarak süzülüyordu gökyüzünden. Yılbaşı yaklaşıyordu, yeni yılı kuzeni Rengin’le birlikte Kanada’da karşılayacaktı. Rengin, Le Cordon Blue Ottawa’da aşçılık ve pastacılık üstüne, lisans ve yüksek lisans yapmıştı. Tahsilini birlikte tamamladığı erkek arkadaşı Dylan ile birlikte Ontario’nın nezih ve şirin kasabası Kleinburg’da kendilerine güzel bir restoran açmışlardı. Seneler ne çabuk geçiyordu, on yıl olmuştu bir araya gelmeyeli, ama hep söz verip onu bir türlü ziyarete gitmeyen kendisiydi. Karın yağışını izlerken Kanada’ya on iki saat nasıl uçacağını düşündü birden, yapacağı en uzun yolculuktu, belki de ziyaretini hep bu yüzden ertelemişti.

Çalışma takvimini gözden geçirdi, danışanlarının randevularını Ocak ayının ortasına planladı, hiç bu kadar ara vermemişti randevularına. Bazı danışanları özellikle uçak korkusu olanlar onu hayretle karşılıyorlardı, üstelik bu kış kıyamette on iki saat uçak yolculuğunu “delilik” olarak görüyorlardı. Korku, içimizdeki yenilmesi gereken en büyük düşmandı, ama insan istemeliydi hem de kalpten istemeliydi.

Uzaklara gitmek, denizler, sınırlar, ülkeler, inançlar aşmak fırsatı çıktığı zaman hiç duraksama* İşte bu! Hiç duraksadığım görülmemiştir,” dedi Müge bir melodiyi seslendirir gibi.

Bütün hazırlıklarını tamamlamıştı artık yola çıkmaya hazırdı, taksi çağırmadan önce Perinur’a uğradı. Yeni yılını kutladı, hediye almamıştı çünkü Perinur Kanada’ya özgü bir şeyler getirmesini istiyordu ondan. Perinur, Müge’yi taksiye bindirdi ve arkasından su dökerek onu uğurladı.

Havaalanına erken gelmişti, bütün işlemlerini bitirdikten sonra uçuş kapısının numarasını kontrol etti ve oraya en yakın kafelerden birine oturdu. Kahve eşliğinde yanına aldığı kitaplardan birini okumaya koyuldu. Öyle dalmıştı ki, Kanada yolcularının uçuş kapılarına gitmeleri için yapılan anonsla irkildi, hemen toparlandı ve hızlı adımlarla kapıya doğru giderken aklına İdil’le Roma’da kaçırdıkları uçak geldi. Hala o uçağı nasıl kaçırdıklarını anlayamıyorlardı, üstelik tam uçuş kapısının önünde olmalarına rağmen, yapılan son anonsları bile duymamışlardı. Ne maceraydı ama diye geçirdi içinden.

Nihayet uçaktaki yerini aldı, yanına öğrenci olduğunu tahmin ettiği güzel bir genç kız oturdu. Birbirlerine gülümseyip tanıştılar, yol uzundu uçakta birlikte geçirecekleri on iki saat vardı, yanlarında getirdikleri kitapları gösterdiler birbirlerine, yazarlar hakkında konuştular, hosteslerin ikram ettiği yemeklerden sonra önlerindeki ekrandan film seçip izlediler. Ara sıra kalkıp koridorda lavabo bahanesiyle birkaç adım da olsa yürüdüler, uykularını alıp dinlendiler. Yol arkadaşı, yüksek lisansını  Ontario  üniversitesinde  yapıyordu, iş tekliflerini değerlendirip orada kalmayı düşünüyordu. Müge, bu genç ve zeki öğrenciyi dinlerken içten içe üzüldü, böyle cevherlerimizin ülkemizde barınamaması ve değer görmemesi çok acı veren bir durumdu. Her şeyin bir gün değişmesini umut ederek onu takdir etti. Pilot’un iniş için alçalma anonsunu duyunca ikisi de heyecanlandılar, halbuki konuşacak daha çok şeyleri vardı.

Pasaport işlemlerinden sonra birlikte valizlerini aldılar, her ikisi de birbirlerine yeni yıl için güzel dileklerde bulunup kucaklaştıktan sonra ayrıldılar. Müge çıkış kapısına vardığında Rengin’i arama çabasına girmemişti çünkü o hemen boynuna atlamıştı.

“Nihayet kuzen! Nihayet seni buraya getirebildim hoş geldin! Nasıl geçti yolculuğun?” dedi Rengin sevinçle.

“Canıımm! Nasıl özlemişim seni, dur bir daha sıkı sıkı sarılacağım sana, teyzen, enişten ve İdil için. Bilsen ne kadar istediler gelmeyi,” dedi Müge biraz mahzun ve gözleri dolu dolu.

“Teyzemin uçak korkusunu yenmesi zor görünüyor ama şimdi o Londra da! Bu bana haksızlık değil mi?” dedi Rengin kaşlarını çatarak.

“Ah kuzen! Doktorun verdiği sakinleştiriciyle anca kaldırıyor dört saati, buraya nasıl gelir düşünmek bile istemiyorum.”

“Olsun! Sen buradasın ve inan bana onların da kalplerinin burada olduğunu hissedebiliyorum,” dedi Rengin gözlerinin içi gülerek.

Birlikte, otoparka yürüdüler, Müge’nin valizlerini Rengin’in kamyonetine yerleştirdiler ve Kleinburg’e doğru yola çıktılar. Yol boyunca etrafı hayranlıkla izleyen Müge, kendini masallarda anlatılan karlar ülkesindeki gibi hissetti. Kasabaya yaklaşırken birbirinden güzel bahçeli, müstakil evlerin görüntüsü onu büyülemişti adeta, hepsinin bahçesinde ışıklandırılmış, kızağını geyiklerin çektiği noel baba ve cinlerinin figürleri, süslü çam ağaçları, kardan adamlar vardı.

Rengin’in restoranına gelmişlerdi, geniş bir bahçe içinde, üç katlı evin tamamı restoran değildi, orta katta üç tane banyolu oda vardı ve pansiyon olarak kiraya veriyordu, çatı katındaki banyolu odada Dylan ve kendisi kalıyordu, alt katın tamamı restorana aitti. Yazın, bahçeye ve verandaya da küçük şirin masalar koyuyordu. Bahçe kapısının girişinde tamamı ağaç oymacılığı olan büyük bir unicorn* duruyordu.

“Nasıl güzel bir işçilik, unicorn sanki gerçekmiş gibi duruyor! Sen mitolojiye hep hayranlık duymuşsudur kuzen, başka bir isim koyman beklenemezdi zaten,” dedi Müge gözlerini unicorndan ayırmadan.

“Beğendiğine sevindim, hadi gel seni odana yerleştirelim Dylan alışverişten dönmek üzere sana özel menüsünden hazırlayacak.”

Birlikte Müge’nin kalacağı odaya çıktılar, bir yandan eşyaları yerleştirirken bir yandan da çocukluklarını yad ettiler.

Mutfaktan gelen enfes kokuları duyunca Dylan’ın geldiğini anladılar ve hemen mutfağa indiler. Aşağıya indiklerinde, salatalar, sıcak ekmekler, soslar ve içeceklerle donatılmış bir masa buldular. Dylan, tam tekmil aşçı kıyafetleri ve elinde kepçesiyle onları karşıladı.

“Hoş geldin kuzen Müge, seni gördüğüme çok sevindim, bu kulağa hoş gelmese de galiba birkaç kilo alıp gideceksin buradan,” dedi Dylan Müge’yi sevgiyle kucaklayarak.

“Tam masaya oturacakken söylenir mi bu şimdi! Hoş bulduk, ben de seni gördüğüme çok sevindim. Bana vereceğiniz ufak tefek işlerle bunun üstesinden geleceğime inanıyorum,” dedi Müge gülerek.

Hep birlikte keyifli bir akşam yemeği yediler ve sıcak şaraplarını alıp şöminenin karşısına kuruldular. Görüşemedikleri on yıllık zaman zarfında birbirlerine neler yaptıklarını uzun uzun anlattılar. Müge, şarabın ve zaman farkının etkisiyle uykusuna yenik düştü ve şöminenin karşısında uyuyakaldı, Rengin onun pozisyonunu hiç bozmadı hemen üzerine bir battaniye örttü ve yanağına bir iyi geceler öpücüğü kondurdu.

Ertesi gün Müge uyandığında neredeyse öğlen oluyordu ama bir türlü canı kalkmak istemiyordu. Rengin elinde, taze pişmiş çörek ve bir kupa sıcak çikolata olan tepsiyle yanına geldi.

“Bu kanepe için her pazar günü Dylan’la kavga ettiğimizi biliyor musun? Anlaşılan seninle de kapışacağız kuzen,” dedi Rengin muzip bir gülümsemeyle gözlerini kısarak.

“Beni bu sıcak çikolata ve çörekle yenemezsin ancak kendime gelmemi sağlarsın, bu arada çörekler harika görünüyor.”

Birlikte şöminenin karşısına tekrar kurulup akşam kaldıkları yerden sohbete devam etmeye karar verdiler, nasıl olsa bu haftanın alışverişini Dylan üstlenmişti.

“Hayalet gördüğünü söyleyen danışanların oldu mu hiç kuzen?” dedi Rengin merakla.

“Hiç olmadı şimdiye kadar, ama inan bana günlük yaşamın telaşı onları hayalet görmüşten beter ediyor. Bu konunun seninle bir ilgisi yoktur umarım,” dedi Müge kuşkuyla.

“Karşı evde yaşayan komşum Andrea son birkaç aydır bana babasının hayaletini gördüğünü söylüyor. Ne zaman bu konudan bahsetse göz bebekleri büyüyor, yüzü kireç gibi oluyor ve titremeye başlıyor. Sen gelmeden iki gün önce gördüm onu, zavallı kadıncağızın gözleri uykusuzluktan mosmor olmuştu,” dedi Rengin endişeyle.

Andrea, altmışlı yaşlarda, zarif bir kadındı. Hiç evlenmemişti ve kasabanın en zengin ailelerinden birinin kızıydı.

“Halüsinasyon görüyor olabilir ve bunun da birçok sebebi var, yaşlılığa bağlı, kullandığı ilaçlara bağlı, migren, şizofreni. Daha birçok sebep sayabiliriz, bir doktora gitti mi peki?”

“Gitmez olur mu, her türlü testi yaptırdı, doktoru kullandığı ilaçları bile değiştirdi ama sonuç değişmedi,” dedi Rengin korkulu gözlerle.

“Her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır kuzen, yeter ki olaylara bakış açımızı değiştirelim ve en önemlisi, ön yargılı olmayalım. Sen kasabayı gezdirmek istiyordun bana, neden şimdi çıkmıyoruz?” dedi Müge heyecanla.

İkisi de hemen hazırlandılar ve kasabanın yolunu tuttular. Kasaba halkının neredeyse tamamı dışarıdaydı, küçük dükkanlar ve kafeler noel sevincini yaşayan kalabalıkla doluydu, onlar da bu coşkulu kalabalığa katıldılar. Birlikte, hediyelik eşya satan küçük dükkanlardan alış veriş yaptılar, kasaba meydanında noel şarkıları söyleyen koronun yanında, görkemli koltuğunda oturan, noel babadan hediyelerini istemek için hayli uzun olan kuyruğa girdiler. Rengin birden, bir sağa bir sola hareket halinde ayaklarının ucunda zıplayarak bağırmaya başladı.

“Sarah! Sarah, yanındaki kim acaba? Sarah! Gidiyorlar mı? Neyse aceleleri var her halde,” dedi Rengin, hayal kırıklığına uğramış gibi.

“Duymadı galiba, ama bu kalabalıkta normal. Yakın bir arkadaşın olmalı,” dedi Müge.

“Andrea’nın kuzeni, epeydir görünmüyordu merak ettim demek ki misafiri var. Neyse yakında uğrar restorana,” dedi Rengin kendi kendini teselli ederek.

Yorgun ama çocuklar gibi şen eve döndüler, aldıkları hediye paketlerini noel ağacının altına yerleştirdiler. Rengin’in Andrea’ya aldığı hediyeyi de, ona birlikte vermek istediler.

Andrea, Müge ve Rengin’i sevinçle karşıladı, hediyesini hemen tepesinde ışıl ışıl muhteşem bir yıldızın parladığı ağacın altına koydu. Kendi hazırladığı sıcak şaraptan ikram etti.

“Son birkaç aydır yaşadıklarım beni çok yıprattı ama artık bitti çok şükür. Babamın ruhu huzura kavuştu sanırım, onu artık görmüyorum,” dedi Andrea sevinçle.

“Bu harika bir haber! Belki de doktorunun ilaçlarını değiştirmesi faydalı oldu,” dedi Rengin Andrea’nın ellerini tutarak.

“Eğer sizi üzmeyecekse, babanızın hayaletini nasıl gördüğünüzü  anlatabilir misiniz?” dedi Müge merakla.

“Tabii, neden olmasın? Hem siz beni daha iyi anlarsınız, doktorlar hemen halüsinasyon deyip geçiştiriyorlar dinlemiyorlar bile. Babamın duvarda asılı tablosundan, her gece saat onda ışıklar saçılıyor, ardından babam kızgın bir şekilde tablonun içinden çıkıyor ve üzerime doğru geliyor. Çok ilginç, babam hep kızgın ve bana işaret parmağını sallıyor, oysa babam bana hiç kızmazdı ve beni çok şımartırdı. Öleli tam yirmi sene oluyor neden şimdi kızgın? Ben ne yaptım ona? Hep bu soruları soruyorum kendime, komik gelecek size ama hayaletine de sordum aynı soruları, ama cevap alamadım tabii,” dedi Andrea muzip bir gülümsemeyle.

“Neden her gece saat onda? Bu duvarda asılı tablonun özel bir anlamı var mı?” dedi Müge tabloya bakarak.

“Özel bir anlamı yok, babam onu, güzel sanatlarda okuyan ve paraya ihtiyacı olan bir öğrenciye yaptırmıştı. Geçtiğimiz yaz, evde tadilat yaptırdım ve babamın bazı eşyalarını kuzenim Sarah’a yardım kuruluşuna bağışlaması için verdim, acaba o yüzden mi kırgın bana?”

“Sarah’ı uzun zamandır görmüyorum, restorana da uğramıyor buraya gelmeden önce kasaba meydanında gördüm, yanında biri vardı seslendim ama beni duymadı,” dedi Rengin araya girerek.

Sarah, baba tarafından tek kuzeniydi, Andrea ile arasında üç yaş vardı. Bundan beş yıl önce gelmişti Kleinburg’a, eşinden ayrılınca ailesinden miras kalan eve yerleşmişti.

“Sorumsuzluğun bu kadarı da fazla, ben de görmedim birkaç gündür ama defalarca aradım, telefonlarımın hiç birisine geri dönmedi. Dün evine de uğradım ama yoktu ya da kapıyı açmak istemedi. Yanındaki kimdi acaba? O sorumsuz eski kocası değildir umarım,” dedi Andrea sinirli bir şekilde.

Müge ve Rengin kalkmak için izin istediler, tam gidecekleri sırada Rengin’in ayağı ağacın altındaki hediyelerden birine takıldı ve ağaçla birlikte yere yuvarlandı. Andrea ve Müge hemen onu yerden kaldırdılar, Rengin’in hiçbir şeyi yoktu gayet iyiydi. Ağacın tepesindeki yıldız, salonun öbür köşesine fırlamıştı.

Andrea, hipnozun etkisindeymiş gibi gitti yıldızı eline aldı ve bir kere daha yere attı. Müge ve Rengin o sırada bir an göz göze geldiler ama hiç tepki vermeden onu izlediler.

“Bu benim kristal yıldızım değil! Bu cam görünümlü plastik, nasıl olur? Kendi ellerimle taktım ağaca, ama şimdi sahtesi elimde,” dedi Andrea bağırarak.

Müge ve Rengin onu sakinleştirdiler, ellerinden tutup koltuğa oturttular ve içmesi için su verdiler.

“Özür dilerim Andrea! İnan bana çok üzgünüm! Ağacını eskisinden daha güzel süsleyip yerine koyacağımdan emin olabilirsin,” dedi Rengin mahçup gözlerle ona bakarak.

“Sana teşekkür borçluyum çocuğum, sakın üzülme. Ağaç umurumda bile değil,” dedi Andrea dudakları titreyerek.

Müge ve Rengin, olanlara anlam veremiyorlardı, Andrea’nın verdiği tepki onları çok şaşırtmıştı.

“Nasıl fark edemedim? Belki de babam kristal yıldızın çalındığını anlatmaya çalışıyordu, onun için hep kızgındı bana,”dedi Andrea gözlerinden yaşlar süzülerek.

“Kendinize yüklenmeyin bu kadar, anladığım kadarıyla bu kristal yıldızın manevi değerinin yanında maddi değeri de yüksek, yanılmıyorum değil mi?” dedi Müge onu teselli ederek.

“Çek Cumhuriyeti’nin Bohemia bölgesine sık sık iş gezisine giderdi babam. Orada, kristal cam üstüne usta birisine yaptırmıştı, iş ortakları da beğenince onlar da yaptırmışlar. Özel tasarım olduğu için, dünyada sadece dört tane var. Biri bizim, diğerleri de babamın iş ortaklarının. Geçen sene New York’ta bir müzayedeye katıldım, mirasçılardan bir tanesi bu yıldızı satışa çıkarmış, tam yedi yüz elli bin dolara satıldı,” dedi Andrea gözlerini şöminenin ateşinden ayırmadan.

“Peki, bunu sizden başka bilen var mı? Ya da miras bırakacağınız biri var mı?” dedi Müge merakla.

“Hayır, kimse bilmiyor Sarah’a bile söylemedim. Mirasımın tamamını, Ontario’daki kimsesizler için kurulmuş ve hiç para almadan sağlık hizmeti sunan bir hastaneye bıraktım. Bütün belgeler avukatımda, ama kristal yıldız hariç. Onu, benim gibi değerini bilen birisine bırakmak istiyorum,” dedi Andrea gözlerinin içi gülerek.

Müge ve Rengin, Andrea’yı yalnız bırakmak istemiyorlardı, birlikte akşam yemeğine davet ettiler.

Dylan, alış verişten dönmüş çoktan masayı hazırlamıştı. Hep birlikte, Rengin’in özel soslu tarifi olan, somon balığı ve yanında şarap eşliğinde güzel bir akşam yemeği yediler. Seçtikleri komedi filmlerini seyerttiler, sessiz sinema oyununu oynadılar.

Andrea, her şey için teşekkür etti ve eve gitmek için izin istedi, ona evine kadar eşlik ettiler, içeri girdiğine emin olduktan sonra bahçede kartopu oynadılar, kocaman bir kardan adam yaptılar, onu giydirdiler ve resim çekildiler.

Ertesi sabah Müge, restoranda kalıp Rengin ve Dylan’na yardım etmek istedi. Önce masaları düzenledi, mutfakta yeşillikleri yıkadı, bildiği birkaç salata ve meze çeşidinden yaptı, müşterilerin siparişlerini aldı, servis yaptı. Yorucu ama bir o kadar da eğlenceli gelmişti ona. Yaptığı salataları yiyen müşterilerin memnuniyeti ona ayrı bi mutluluk vermişti. Restoranın tenhalaştığı sırada üçü birlikte kahve içmek için, cam kenarında köşe bir masaya geçtiler. Sohbet esnasında, kasaba şerifi Tyler’ın arabasının kendilerine doğru gelmekte olduğunu gördüler. Şerif Tyler, sık sık öğle yemeklerini Unicorn restoranda yerdi ama bu sefer arabasını Andrea’nın evinin önüne park etmişti, merakla onu izlediler. Şerif Tyler, Andrea’nın kapısın çaldı ve içeri girdi. Hepsi çok meraklanmıştı, gidip neler olduğunu anlamak istiyorlardı ama çok geçmeden Tyler restorana geldi.

“Herkese selam, nasıl gidiyor bakalım. Rengin, beni meşhur acemi dedektif kuzeninle tanıştırmayacak mısın?” dedi Tyler şapkasıyla selam vererek.

“Meşhur acemi dedektif mi? Rengin! Bana söylemek istediğin bir şey var mı?” dedi Müge espriyle.

“Ben Şerif Tyler, memnun oldum. Rengin, her zaman sizin çözümüne yardımcı olduğunuz davalardan bahseder, bakalım Bayan Andrea’nın kristal yıldızını da bulabilecek misiniz? İki kuzen şimdiden olaya dahil olmuşsunuz bile.”

Tyler, Andrea’nın evinde kısa bir inceleme yaptığını, yardımcılarının birazdan gelip parmak izi alacaklarını söyledi.

“Andrea, babasının hayaletinin her gece saat onda tablodan ışıklar saçarak çıktığını ve hep kızgın bir şekilde ona hesap sorar gibi işaret parmağını salladığını söylüyor. Sizce de bu biraz garip değil mi?” dedi Müge şüpheyle.

“Evet, ama bunun yıldızla ne gibi bir bağlantısı var anlayamadım. Andrea, şu hayaletle birkaç aydır uğraşıyor, doktora gidince her şey düzeldi, demek ki hayalet diye bir şey yok,” dedi Tyler kesin bir tavırla.

“Ama yıldızın çalınmasıyla hayaletin yok olması aynı zamanda oluyor. Teknoloji çok ama çok ilerledi, her şey mümkün,” dedi Müge kendinden emin.

Tyler, yardımcılarının yapacağı parmak izi araştırmasının sonucuna göre her şeyin netleşeceğini, gelişmelerden onları da haberdar edeceğini söyledi ve restorandan ayrıldı.

Parmak izi araştırması tamamlanınca, Andrea restorana geldi, biraz tedirgindi.

“Sarah’a bir türlü ulaşamıyorum, Tyler’a söyledim beni kırmadı sağ olsun, geçerken uğramış ama evde kimse yokmuş. Nereye kayboldu bu kız?” dedi Andrea öfkeyle.

“Belki yanındaki arkadaşıyla Ontario’ya gitmiştir, kafa dinlemek istiyordur, merak etme döner yakında,” dedi Rengin onu yatıştırarak.

“Arabasız gitmezdi ama sen söyleyince hatırladım, sinirli olduğu zaman asla araba kullanmaz ve ne zaman yalnız kalmak istese hep Ontario’ya gider ama bu defa yalnız gitmemiş anlaşılan. Yanındaki kadın mı yoksa erkek miydi merak ettim doğrusu,” dedi Andrea.

“Çok kalabalıktı fazla seçemedim ama kadındı sanırım,” dedi Rengin hafızasını zorlayarak.

“Muhtemelen Ontario’daki eski arkadaşlarından birisi gelmiştir. Yine de bu telefonlarıma dönmemesini açıklamıyor,” dedi Andrea yüzünü buruşturarak.

Müge, olaylar arasında bağlantı kurmaya çalışıyordu. Hayalet neden her gece saat onda ortaya çıkıyordu? Neden salondaki tablo? Kristal yıldızın değerini başka kim biliyordu?

Mutlaka bilen birisi vardı yoksa neden çalınsın? Sonra kayıp kuzen Sarah, kafa dinlemek için gitse bile neden telefona cevap vermiyordu? Bütün bunlar kafasının içinde dönüp duruyordu. Tabloyu inceleme fırsatı olsa belki aradığı cevapları bulabilirdi.

Müge, tabloyu incelemek için Andrea’dan izin istedi.

Andrea, biraz tedirgin olsa da Müge’nin isteğini geri çevirmedi. Bütün işleri Dylan’a bırakıp, hep birlikte Andrea’nın evine gittiler.

Müge, dikkatli bir şekilde tabloyu yerinden çıkardı, önce ellerini duvarda gezdirdi, hiçbir iz yoktu, tablonun her yerini inceledi bir şey bulamadı, hayal kırıklığına uğramıştı. Gözden kaçırdığı bir şey olmalıydı ama ne? Tabloyu kucaklayıp kendini koltuğa bıraktı, ona Rengin ve Andrea’da katıldı. Üçünün de ağzını bıçak açmıyordu, öylece oturuyorlardı. Müge, gözlerini duvara dikmişti, birden duvardaki aplik gözüne çarptı, kalp şeklinde, kırmızı camdan yapılmış basit bir şeydi ama tablonun tam karşısına denk gelecek şekilde duvara monte edilmişti.

“Bu kalp şeklindeki aplik hep duvarda mıydı? Yoksa sonradan siz mi taktırdınız?” dedi Müge sessizliği bozarak.

“O, bana Sarah’ın doğum günü hediyesi, ne uğraştı onun yerini ayarlamak için, hatta Ontario’daki elektrikçisine taktırttı, çok basit bir şey aslında, gönlünü kırmamak için kabul ettim. Neden sordun şimdi o apliği?” dedi Andrea alaycı bir gülümsemeyle.

Müge, Andrea’dan istediği merdivene çıkıp apliğe hiç dokunmadan etrafına göz gezdirdi. Aplikle aynı renkte ve kalbin tam orta çizgisine denk gelecek şekilde, ustalıkla gizlenmiş küçük bir kameranın oraya yerleştirilmiş olduğunu gördü.

“Hemen şerif Tyler’ı arayın, galiba hayaletimizi bulduk!” dedi Müge sevinçle bağırarak.

Şerif Tyler ve ekibi kısa süre içerisinde geldiler. Müge, kamerayı nasıl bulduğunu en ince ayrıntısına kadar anlattı. Teknik işlerden anlayan şerif yardımcısı, kameranın apliğe nasıl yerleştirildiğini inceledi, tabloyu yerine taktı ve kamerayı çalıştırdı.

Kamera çalışmaya başladığında, önce tablodan ışıklar çıktı ve sonra Andrea’nın babasının görüntüsü geldi. Tıpkı Andrea’nın anlattığı gibi son derece sinirli ve işaret parmağını hesap sorar gibi sallıyordu ve görüntü git gide yaklaşarak büyüyordu.

Adrea, Rengin’nin eline sıkıca sarılmış titreyerek seyrediyordu.

“Ama böyle bir şeyi kim yapar?” dedi Andrea korku dolu bakışlarla.

Şerif Tyler, ifadeler için büroya gitmeye gerek olmadığını söyledi, cebinden küçük not defterini çıkardı ve herkesin ifadesini aldı. Teknik işlerden sorumlu şerif yardımcısı, kameranın gerekli incelemesini yaptı ve yerinden çıkarıp detaylı inceleme için götürdü.

“Olayları tekrar gözden geçirecek olursak; kristal yıldızın kayıp olduğunu ve yerine taklidinin yerleştirilmiş olduğunu dün öğrendiniz. Kuzeniniz Sarah, bu apliği size doğum günü hediyesi olarak verdi ve Ontario’da kendi tanıdığı elektrikçiye taktırdı. Siz, birkaç gündür kuzeniz Sarah’a ulaşamadınız, o da sizi aramadı. Dün, ben de sizin ricanız üzerine, gelirken uğradım ama evde bulamadım ayrıca Rengin, Müge’yle sizi ziyarete gelmeden önce kasaba meydanında noel baba için kuyrukta beklerken, Sarah’ı, yanında bir kadınla gördü. Şimdi bütün bunların ışığında, oklar kuzeniniz Sarah’ı gösteriyor. Bizim en kısa zamanda ona ulaşıp bütün bunların ne anlama geldiğini sormamız gerekiyor. Şimdi, Bayan Sarah’a uğrayacağım ve büroya davet edeceğim, bakalım o bütün bu olanlara ne cevap verecek?” dedi Tyler karalı bir ifadeyle.

Şerif Tyler, gelişmelerden onları haberdar edeceğini, akıllarına bir şey gelirse kendisini aramalarını söyledi ve oradan ayrıldı.

Andrea, Müge ve Rengin, şerifin arkasından restorana geri döndüler ve onları merakla bekleyen Dylan’a olan biten ne varsa anlattılar.

“Evimde neler oluyor böyle? Cadılar bayramında gibiyim sanki. Babamın hayaletini gösteren bir kamera bulunuyor, kristal yıldızım çalınıyor ve kuzenim ortadan kayboluyor. Bütün bunlar ne anlama geliyor Tanrı aşkına?” dedi Andrea şaşkın bir ifadeyle.

“Kuzeniniz Sarah, kristal yıldızın değerini biliyor olabilir mi?” dedi Müge.

“Hiç zannetmiyorum çünkü müzayedeye yalnız gittim, hem sonra o noel ruhuna bile inanmaz,” dedi Andrea kendinden emin.

“Ama biri biliyor yoksa neden çalınsın? Sarah, mirasınızdan pay alamayacağını biliyor mu?” dedi Müge

“Biliyor tabii, gerçi biraz hayal kırıklığına uğradı ama sonra umursamadı. Aslında benim sahip olduğum variyete kendisi de sahipti, ta ki o sefil adamla evlenene kadar. O da ailesinin tek kızıydı ve bütün miras ona kaldı ama dediğim gibi o sefil kocası onun bütün parasını tüketti. En sonunda, beş yıl önce boşandı ve aile mirasından arta kalan bu eve taşındı,” dedi Andrea yüzünü buruşturarak.

“Peki, geçimini nasıl sağlıyordu?” dedi Müge

“Bankada biraz parası olduğunu söylüyordu, her halde onunla geçiniyordu, ara sıra ben de maddi olarak destek çıkıyordum,” dedi Andrea

“Yine de ben, o kameranın ne amaçla yerleştirildiğini hala anlamış değilim,” dedi Rengin

Andrea, yorgun görünüyordu, onu eve göndermek istemediler, boş  odalardan bir tanesini hazırladılar ve dinlenmesi için oraya çıkardılar. Dylan, Rengin ve Müge, restorana ardı ardına gelen müşterilerle ilgilenmeye koyuldular.

Akşamüstüne doğru Şerif Tyler, restoranı aradı ve Andrea’yla birlikte ofise gelmelerini rica etti.

Şerif Tyler, onları kapıda karşıladı, ofisine götürdü ve kahve ikram etti.

“Bayan Andrea, sizden sonra Bayan Sarah’ın evine gittik, kapıyı defalarca çaldık, ev telefonunu ve cep telefonunu da çaldırdık ama yanıt alamadık. Biz de kapıyı kırıp evine girdik. Çok üzgünüm! Bayan Sarah’ı evinde ölü bulduk,” dedi Tyler üzgün.

“Tanrım! Sarah öldü mü şimdi?” dedi Andrea haykırarak.

Andrea, oturduğu yere yığılmıştı, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu, Rengin ve Müge onu sakinleştirdiler.

“Ölüm sebebini henüz bilmiyoruz, cesedini otopsi için Ontario adli tabipliğine gönderdik. Evinde yaptığımız araştırma sonucunda kristal yıldıza rastlamadık. Evinize yerleştirilen kameranın daha ayrıntılı incelenmesi için Ontario emniyeti kriminal şubeye yolladık. Komşuları, dün öğleden sonra yanında daha önce hiç görmedikleri bir kadınla birlikte evine geldiklerini söyledi. Söylediklerine göre kadın, bir saat sonra evden tek başına ayrılmış. Kadının eşkalini aldık, bu kasabadan olmadığını biliyoruz. Ontario emniyetine bildirdim, ayrıca eski eşiyle de bağlantıya geçecekler. Bayan Andrea, çok üzgünüm, acınızı paylaşıyorum. Soruşturma tamamlanınca, size bilgi vereceğim, şimdilik bu kadar, eğer sizin de aklınıza gelen bir şey olursa lütfen aramaktan çekinmeyin,” dedi Tyler.

Andrea, Müge ve Rengin, şerifin bürosundan ayrıldıktan sonra biraz temiz hava almak için yürüdüler.

Yürüyüş, hepsine iyi gelmişti, restorana döndüklerinde Andrea’yı odasına çıkardılar, yemeğini tepsiyle odasına götürdüler ve dinlenmesi için yalnız bıraktılar.

Dylan, Rengin ve Müge de kendileri için hazırladıkları tabakları alıp şöminenin karşındaki kanepeye kuruldular.

“Sarah’ı yanında gördüğüm o kadın mı öldürdü acaba? Mutlaka tanıyordu onu, yoksa neden evine alsın?” dedi Rengin merakla

“Otopsi sonucunda her şey ortaya çıkacak. Ölüler konuşur,” dedi Müge

“Silent Witness!” dedi Dylan elindeki çatalla Müge’yi işaret ederek.

“Ben, evet ya da hayır cevabına da razıydım ama konuyla alakalı dizi film ve repliği de olur tabii,” dedi Rengin gözlerini kısarak

“Andrea’nın, her hangi bir sağlık sorunu var mı?” dedi Müge şüpheyle.

“Bildiğim kadarıyla, kalbinde ritim bozukluğu var ama ilaç kullanıyor ve düzenli olarak doktoruna gidiyor. Neden?” dedi Rengin.

“Kristal yıldızı çalabilmek için o kamerayı yerleştirmiş olabilirler. Kalbinde sorun var, her gece babasının hayaletini görüyor ve böylece hastalığı nüksediyor. Doktora gittiği zamanlarda rahatlıkla evine girip aldılar, ama neden şimdi? Bunu daha öncede yapabilirlerdi, demek ki müzayedeye gittiği zaman onu tanıyan birisi de oradaydı, o da yıldızın değerini öğrendi. Mirası hiç kimseye kalmıyor, kristal yıldız hariç, fena bir para da sayılmaz yedi yüz elli bin dolar,” dedi Müge

Hep birlikte, atıştırmalıklarını bitirdiler, mutfakta ertesi günün hazırlığını yaptılar, Andrea’nın odasına çıktılar, sohbet ettiler.

Ertesi sabah Andrea, herkesten önce kalkmış, mutfağa girip annesinin tarifi olan çöreklerden pişirmiş, kahve makinesinde taze kahve yapmıştı. Hepsi hazır kahvaltı masasına uyanmanın keyfini yaşıyordu, Andrea’yı böyle görmek onları sevindirmişti. Hep birlikte, günün menüsünü hazırladılar, masaları düzenlediler, sabah kahvaltısına gelen müşterilere Andrea’nın yaptığı çörekten ikram ettiler. Andrea’nın, mutfakta onlara yardım etmesi yaşadığı üzücü olayların etkisinden biraz olsun uzaklaşmasını sağlıyordu.

Şerif Tyler öğlen yemeği için restorana geldi, hepsi merakla ona bakıyordu. Bazı gelişmeler olmuştu, servis açılmadan önce onlarla konuşmak istedi.

“Bayan Andrea, Sarah’ın otopsi raporu henüz gelmedi. Kamera ve eşiyle ilgili bazı bilgileri aldım bu sabah. Yüksek teknolojiye sahip, film, tiyatro ve çeşitli gösteri amaçlı oyun efektlerinde kullanılan bir kameraymış, ayrıca üzerinde herhangi bir parmak izine rastlanmamış. Aplik, basit bir şey her yerde satılıyor, Sarah’ın daha önce yaşadığı apartmana giden Ontario polisi, apartman yöneticisiyle konuşmuş, yönetici her türlü arızayla kendisi ilgileniyormuş, Sarah ve eşi de evlerine hiç elektrikçi çağırmıyorlarmış, ayrıca en önemli haber, Sarah ve eşi boşanmamışlar hala evliler. Ontario polisi şu anda eşine ulaşmaya çalışıyor, özel bir tiyatroda sahne tasarımcısı olarak çalışıyormuş, şu anda tiyatro turnede olduğundan ulaşamamışlar kendisine,” dedi Tyler derin bir nefes alarak.

“Neden bana boşandığına dair yalan söyledi? Sonuçta onun özel hayatı beni ilgilendirmezdi,” dedi Andrea öfkeyle.

Şerif Tyler, yemeğini yedikten sonra restorandan ayrıldı. Andrea, bütün bu yaşadıklarına anlam veremiyordu, Sarah’ın sırlarla dolu olması onu hayal kırıklığına uğratmıştı.

Akşama doğru, restoranda verilecek parti için alış verişe kasabaya gitmeye karar verdiler. Birlikte süslemeleri seçtiler, yapacakları noel kurabiyeleri için şekerlemeler aldılar, vitrinlere baktılar ve bir sürü poşetle yorgun bir şekilde restorana geldiler. Dylan’nın hazırladığı baharatlı patateslerden atıştırıp restoranı süslemeye koyuldular.

Süslemeleri bitirmeleri gece yarınsını bulmuştu, kolay değildi çünkü bir yandan da müşterilerin yemek servisiyle ilgileniyorlardı.

Ertesi sabah, Şerif Tyler bürosundan aradı ve birlikte ofise gelmelerini rica etti. Andrea, heyecandan doğru dürüst kahvaltısını yapamamıştı.

“İyi insan mutluluk, kötü insan tecrübe, yanlış insan ders, mükemmel insan iz bırakır. Bakalım Sarah, hayatıma hangi izi bırakacak?” dedi Andrea gözleri dolarak.

“Ve görevlerini tamamlamadan da hayatımızdan çıkmazlar,” dedi Müge Andrea’nın kaldığı yerden devam ederek.

“Kızlar, ben de bir-iki şey eklerdim ama geç kalıyoruz. Bekletmeyelim Şerif Tyler’ı,” dedi Rengin onları uyararak.

Şerif Tyler, her zamanki gibi onları kapıda karşıladı ve birlikte ofisine geçtiler.

“Bayan Andrea, Sarah’ın eşini turneyle gittiği Toronto’da kristal yıldızı satmak için, bir alıcıyla anlaşırken yakalamışlar. İfadesinde her şeyi itiraf etmiş. Sarah, mirasınızı ona bırakacağından eminmiş, maddi sıkıntı içinde oldukları için eşiyle bir plan yapmışlar. Biliyorsunuz Sarah’ın eşi tiyatroda sahne tasarımcısı olarak çalışıyor. Sahne dekorunda ve kostümlerde kullanılan her türlü malzemeye rahatça ulaşabiliyordu. Kamerayı, doğum günü hediyesi bahanesiyle, Sarah’ın tanıdığı Ontario’dan gelen elektrikçi kılığında duvarınıza monte etmiş. Sarah kamerayı, her gece saat ona ayarlıyormuş, evinize rahatça girebildiği  için bu hiç sorun olmamış. Görüntü, babanızın tablosundakiyle aynı fakat birkaç dijital efekt ayarlaması ile sizin gördüğünüz hale getirilmiş. Amaçları, sizin kalp rahatsızlığınızı nüksettirerek doğal yollardan ölmenizi sağlayıp mirasınıza konmakmış. Mirasınızın kendisine kalmayacağını öğrendikten sonra bu planı yine devam ettirmişler çünkü kocası sizi, New York’taki müzayedede kılık değiştirip takip etmiş ve yıldızın değerini öğrenmiş. Hayalet yüzünden, sağlığınız bozulmuştu ve sık sık doktora gidiyordunuz, Sarah bunu fırsat bilip yine doktora gittiğiniz bir gün evinize girip yıldızı sahtesiyle değiştirmiş. Sizi ve çevresini boşandığına inandırmasının tek sebebi, mirasınızın ona kalmasını sağlamakmış. Sarah evini satmak için bir emlakçıyla görüşüyormuş, amacı yıldızı alıp New York’a gitmekmiş, tabii kocasıyla birlikte. Planları tıkır tıkır işliyormuş ama kocası hepsine konmak istemiş ve ondan kurtulmak için plan yapmış. Tanınmasın diye kadın kılığında buraya gelmiş, aslında birkaç gündür buradaymış ve şüphe uyandırmamak için Sarah’a telefonlara cevap vermemesini söylemiş. Otopsi raporunda ölüm sebebi, ağız ve burun yolundan hava geçişinin engellenmesine bağlı boğulma olarak geçiyor, onu yastıkla boğarak öldürmüş. Arkasında herhangi bir iz bırakmamak için, eldiven kullanmış ve her şeyi temizlemiş, biz de herhangi şüpheli bir şeye rastlamamıştık, ama kusursuz cinayet diye bir şey yoktur yoktur. Sarah’ın otopsisinde üzerine yapışmış bir erkeğe ait saç teli bulunmuş ve tutuklandıktan sonra ondan alınan örnekle DNA testine yollandı. Zaten, suçunu da itiraf etti,” dedi Tyler koltuğunun arkasına yaslanarak.

Bu dünyada insanoğlunun açgözlü ve obur tutkuları kadar azgın bir şey yoktur.* Zavallı Sarah! Bu şekilde ölmeyi hak etmedin, hiç kimse bu şekilde ölmeyi hak etmiyor,” dedi Andrea gözlerinden yaşlar süzülerek.

Andrea, Tyler ve yardımcılarına teşekkür etti, onlara yanında getirdiği hediyelerini verdi ve yeni yıllarını kutladı. Rengin bütün ekibi, akşam verecekleri yılbaşı partisine davet etti.

“Ne zaman isterseniz, şerif yardımcısı olarak sizi işe alabilirim Bayan Müge,”dedi Tyler Müge’nin elini sıkarak.

“Bunu düşüneceğim,” dedi Müge gülümseyerek

Birlikte, restorana doğru yola koyuldular, yapacak çok işleri vardı.

Restorandaki hazırlıklar bitmişti, davetliler yavaş yavaş restoranı dolduruyordu. Şerif Tyler ve ekibi de gelmişlerdi. Andrea, izin isteyip, Rengin, Müge, Dylan, şerif Tyler ve ekibine bir teşekkür konuşması yaptı ve hepsinin şerefine kadeh kaldırdı.

Gideni sevmek kalanların işi değilmiş meğer, çünkü giden ne beklediğin gibi gelir, ne de beklediğine değer.* Mutlu noeller dostlarım!

 

 

*Amin Maalouf

*Unicorn, mitolojide tek boynuzlu at olarak geçer

*Homeros

*Jules Verne