Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Ana Sayfa Blog

4. ZEHİRLİ KALEM POLİSİYE ÖYKÜ YARIŞMASI BAŞLIYOR

0

Dedektif Dergi, polisiye öykü yazılmasını teşvik etmek ve edebiyatımıza nitelikli polisiye öyküler kazandırmak amacıyla, her yıl olduğu gibi bu yıl da “Zehirli Kalem Polisiye Öykü Ödülü” adı altında bir polisiye öykü yarışması düzenlemiştir.

Ödüle katılmak için son başvuru tarihi 15/Ağustos/2023’dür.

Konu serbesttir. Ancak, öyküler  polisiye türünde olmak zorundadır. Gizem ve suç unsurlarını içermeli ve mutlaka mantıklı bir sonuca bağlanmalıdır. Bu özellikleri taşıyan noire ve gerilim tarzında yazılmış öykülerle de ödüle başvurulabilir.

Oykülerde kelime sayısı 3.500 kelimeyi geçmemelidir.

Türkiye içinde ya da dışında yaşayan ve 18 yaşını tamamlamış herkes, Türkçe yazmak koşuluyla bu yarışmaya katılabilirler.

Birinci seçilen öyküye Zehirli Kalem Ödülü’nün yanı sıra, 2.500 TL para ödülü verilecektir.

Ayrıca dereceye giren öyküler bir kitapta toplanarak yayımlanacaktır.

Seçici Kurul üyeleri: Gamze Yayık, Ramazan Atlen, Reha Avkıran, Hüseyin Sadıç, Emel Aslan ve Cem Çeboğlu.

Ödül hakkında geniş bilgi almak için burayı tıklayınız.

2020, 2021 ve 2022 yıllarında yapılan Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışmas’ında dereceye giren öykülerin yer aldığı kitaplar.

STRANGER THINGS: POLİSİYE-KORKU-GERİLİM-GENÇLİK- SİZ NE İSTERSENİZ O DİZİSİ

0

#Dikkat bu yazı fena halde spoiler içerebilir#

Dizi Künyesi: Stranger Things

Başroller: Millie Bobby Brown, Finn Wolfhard, Winona Ryder

Sezon: S1, 8 bölüm, 15 Temmuz 2016

             S2, 9 bölüm, 27 Ekim 2017

             S3, 8 bölüm, 4 Temmuz 2019

             S4, Volum 1, 7 bölüm, 27 Mayıs 2022

                    Volum 2, 2 bölüm, 1 Temmuz 2022 (henüz yayınlanmadı)

Yazar ve yönetmen: Matt Duffer& Ross Duffer aka Duffer Brothers

Yayınlandığı platform: Netflix

IMDb puanı: 8.7

Dizinin yaratıcılarının Matt ve Ross Duffer isimli  tek yumurta ikizi kardeşler olduğunu öğrenince bende farklı bir ışık yandı. Aklıma The Wachowski Brothers (artık brothers değil, biri Lana diğeri Lilly Wachowski isimli iki transgender) ve Matrix filmleri geldi ister istemez. The Matrix’i sinemada izleyen şanslı kişilerdenim elbette.  Ve ilk üç filmini 2003-2004 yıllarında oğluma bakmak üzere izinliyken arka arkaya defalarca izlemiştim. Bir ara da “Çok komik aslında bu filmler ya! Çekerken de ne kadar eğlenmişlerdir kim bilir!” diye düşünmüştüm.

Dinden referans alan bir seçilmiş bir kişilik olan Neo (The One)’nun isteksiz önderliğinde, acaba makinelerin gazabından kurtulacak mı diyerek yüreğimiz ağzımızda izlediğimiz insanlık, Matrix’i yaratacak kadar ileri seviyede bir teknoloji varken ankesörlü telefondan ışınlanıyorlardı, beyinlerine Kung-fu’yu disketlerden yüklüyorlardı ve uzay gemileri bildiğin sarsılınca zangır zangır titreyen tenekedendi! Gülmemek mümkün değildi ama filmi o kadar büyük bir ciddiyetle ve büyük paralarla çekmişlerdi ki gülmek şöyle dursun, gözlerinizi kocaman açarak ekrana kilitlenip bakakalıyordunuz.

Gelelim Stranger Things’e… Bence Wachowski’ler gibi hikâye ve senaryo dehası olan bu ikizler de bir film ya da dizi yazmadan önce içeriğine neler koymak istediklerini alt alta sıralıyorlar. Mesela S.T.’de neler var bir bakalım:

Gençlik

Gençlik aşkları

Ergenlik

Dönem (80’ler)

Gençleri asla anlamayan salak ebeveynler

Polis(iye)

Sarsak bir polis memuru

Tuttuğunu koparan bir bekar anne

Kayıp çocuklar

Ölümler

Korku

Gerilim

Komünist Ruslar

Soğuk savaş

Beceriksiz  Amerikan ordusu

Geçmişi bilinmeyen süper güçleri olan ve kod isimli bir genç

Devletin süper gizli laboratuvarı

Devletin süper gizli laboratuvarında özel eğitim alan süper yetenekli çocuklar

Devletin süper gizli laboratuvarında özel eğitim alan süper yetenekli çocuklara yapılan gizli deneyler

Devletin süper gizli laboratuvarında özel eğitim alan süper yetenekli çocuklara kötü davranan kötü bilim insanları

Öteki ve kötü bir dünyaya (The Upside Down) açılan kapı

Öteki ve kötü bir dünyadan gelen kötü niyetli kötü yaratıklar

Şimdi bunların hepsini katınca aşure gibi harikulade bir şey de pişirebilirsiniz veya tatlı-tuzlu-ekşi iğrenç bir çorbaya da dönüştürebilirsiniz. İşte aşure olabilmesi için gerekli şey Duffer Brothers’un dehası.

80’ler o kadar sinematografik bir dönem ki. Herkes adeta Andy Warhol’culuk oynar gibi rengârenk geziyor zaten. Biraz da dizi için abartılmış kıyafetler, paçası kıvrılmış taş yıkama kotlar, bandanalar, kabarık saçlar, korkunç renkli makyaj ve aerobik kıyafetlerini gözünüzün önüne getirebilirsiniz. Ama bu güllük gülistanlık gibi görünen ergen hayatına, gençleri asla anlamayan ve dinlemeyen ebeveynleri de ekleyelim lütfen. Ergenliğini 80’lerde yaşamış biri olarak söylüyorum bunu size.

Ne diyor Michelle Obama “Kızlarımdan çok şey öğrendim.” 80’lerden bu yana geçen 40 yılda sadece çocukların ebeveynlerinden bir şeyler öğrenebileceği miti yıkıldı hele şükür. Artık ebeveynlerin de çocuklarından bir şeyler öğrenebileceğini kabul etme zamanı. Ama o zamanlar ebeveynler ciddiydi (ciddi derken anladınız siz onu), gençlerse çok havai.

“Ben 19 yaşındayım anne, saçıma istediğim şeyi yaptırırım sen karışamazsın!” diyen oğlumdan dünyanın kendi zevkleri etrafında dönmediğini anlayan ebeveynlerden biri oldum geç de olsa. Anne-babalık her şeye karşı çıkmak değil, izin vererek kontrol etmekten de geçiyormuş meğer.

S.T.’de, gençler, paralel dünyadan gelen kötülük, Ruslar, canavarlar ve benzerleriyle uğraşıyorlarsa ve anneleri hâlâ onları anlamamakta direniyorsa ne olur? Hayali kasabamız Hawkins’in ve dahi dünyanın sonu gelebilir! Ne zamanki anne-babalar İngilizce deyimiyle ‘give a shit about what the children think’ yani çocuklarının fikirlerini önemseyecekler, o zaman dünya kurtulabilecek.

Bütün bunlar absürt-komediye bir adım kalmış bir hikâyeyi bütün ciddiyetiyle kameraya yansıtabildiğiniz zaman ve o hikâyede yarattığınız ‘universe-evren’den hiç taviz vermediğiniz zaman böyle ilginç bir diziye dönüşüp tüm dünyada merakla beklenebiliyor.

Dizinin Türkçesi ‘daha ilginç/garip şeyler’.  Çünkü siz bazı ‘garip şeyler’ izlemiş/yaşamış olabilirsiniz ama buradaki her şey ondan daha garip olacak,  diyor yönetmen ikizler izleyiciye.

Duffer Brothers, etkilendikleri filmlerin arasında Freddy Krueger filmleri, Hellraiser (1987), Carrie (1976), IT (1990) filmlerini sayıyorlar. Etkilendikleri yönetmenlerin arasındaysa Wes Craven, Steven Spielberg, John Carpenter, George Lucas ve tabii ki yazar-senarist Stephen King yer alıyor.

***

Twitter’daki @Stranger_Things hesabından 17 Şubat 2022’de sararmış bir dosya kağıdına daktiloyla yazılmış “Hi nerds*! Do you copy**?- Selam inekler! Anlaşıldı mı?” diye başlayan bir mektup görseli paylaştılar. Duffer Brothers bu mektupta, Sezon 4’ün sonun başlangıcı, Sezon 5’inse son sezon olacağını hayranlarına duyurdular.

Nerd’ler olarak, biz de 1 Temmuz’da yayınlanacak 2 bölümü ve 5. Sezonu iple çekiyoruz, diyerek cevap verelim madem.


*nerd: Türkçeye inek olarak çevrilen ama genellikle ortaokul ve lisede çok güzel veya yakışıklı olmayan ve okulun popüler tipleri arasına giremeyen, daha çok bilim ve/ya sanatla ilgilenen gençlere diğer popüler gençler tarafından takılan aşağılayıcı takma isim. Fakat dizide zeki ve “nerd” diye yaftalanan çocuklar kahraman oldukları için tüm nerdlere selam çakıyor Duffer Brothers.

**Telsiz kullanılırken sorulan “anlaşıldı mı” sorusu.


EDİTÖRDEN

Merhaba sevgili Dedektif Dergi okurları…

2026 yılının ilk, Dedektif Dergi’nin 60. sayısında sizlerleyiz. Dergimiz 10 yaşına girdi. Kutlu olsun. Bu vesileyle 60 sayı boyunca emek veren tüm yazarlarımıza ve bizi sadakatle takip eden okurlarımıza teşekkür etmek isterim. Heyecanımızın ve azmimizin sürekli olması dileğiyle…

Dergiye uzun süredir emek verenlerden biri olarak genel yayın yönetmenliği ve editörlük görevlerimden bir süre dinlenmek ve özel hayatımdaki işlerime ağırlık vermek için ayrılıyorum. Dedektif yazarlarıyla bağım sarsılmaz ve güçlüdür. O nedenle bu kararımın bir gidiş olmadığını bilmenizi isterim. En kısa sürede yazı ve öykülerimle yine Dedektif sayfalarında olmayı umut ediyorum.

Gelelim bu sayıda neler okuyacağımıza. Dergimiz yine polisiye öyküler, makale, inceleme ve tanıtım yazılarıyla dopdolu, umarım beğenirsiniz.

Ocak-Şubat sayımızı öyküleriyle renklendiren kıymetli yazarlarımız; Sabri Saydam, Rıdvan Adıyaman, Reha Avkıran, Murat Yüksel, Duygu Özsüphandağ Yayman, Serap Gökalp, Kerem Kaş, Onur Yaşar, Gamze Yayık ve Tuğba Turan. Ayrıca Larry Niven’in Yapboz Adam öyküsünü Benan Eres sizler için Türkçeye kazandırdı.

Çok sevdiğimiz yazar dostumuz Çağatay Yaşmut, Suçun Mutfağı köşemizde bize iyi bir polisiye yazmanın sırlarını ve süreçlerini anlattı.

Gencoy Sümer, Ters Köşe’sinde Rahat Polisiye, Maskeler ve Gölgeler başlığında Chandler’ın “Gerçekçilik” Yanılsaması üzerine yazdı. Sümer’in Polisiye Atölyesi yazısını ve Ramazan Atlen’in sorularına verdiği yanıtları da merakla okuyacağınıza eminim.

Sabri Saydam’ın romandan senaryoya giden yolu aydınlatan metnini, Emel Aslan’ın Alper Canıgüz’ün son romanı Örümcek Burgacı’na dair düşüncelerini ve Turgut Şişman’ın Dedektif’in Sözlüğü köşesini okumadan geçmeyiniz.

Polisiye bilmeceleri seven, muammaları çözmeden rahat edemeyen okurlarımız için yine ödüllü bir bulmaca hazırladık. Bakalım bu sefer vakayı ilk çözen okurumuz kim olacak?

“Ne izlesem?” diye düşünen polisiyeseverleri Aytaç Kara’nın hazırladığı Polisiye Ekranı’na davet ediyorum.

Bülent Tunga Yılmaz’ın gerçek bir suça dayanan yazısını ve Ramazan Atlen’in Otopsi Odası’nı mutlaka ziyaret ediniz.

Bu sayımızın röportaj konukları editör Hülya Balcı ve yazar Umut Kaygısız.

Yeşim Yörük, okuduğu kitapları Benim Kitaplığımdan köşesinde paylaştı.

Kitap Kulübü’müzde bu sayı, Agatha Christie’nin Cinayet İlanı romanını okuduk, konuştuk.

Yeni yayımlanmış polisiye kitapları öğrenmek isteyenleri Yeni Çıkan Polisiyeler köşesine, Suçun Sıra Dışı Yöntemleri’ni merak edenleri ise Emel Aslan’ın yazısına uğurluyor, hepinize keyifli okumalar diliyorum.

DEDEKTİF’TE 2025’İN EN İYİ ÖYKÜSÜNÜ SEÇİYORUZ


2025’in En İyi Öyküsü


Dedektif Dergi olarak 2025 yılı boyunca yayımladığımız polisiye öyküler arasından “Yılın En İyi Öyküsü”nü seçiyoruz. Bu seçimi bu yıl okurlarımız yapıyor. Yani jüri sizsiniz!

Dijital bir dergi olmamızın sağladığı imkânla, geçen yıl yayımlanan her sayımızda en çok okunan öyküleri belirledik ve bu ölçüt doğrultusunda 12 öyküden oluşan bir kısa liste oluşturduk. Şimdi söz sizde.

Seçime katılmak için yapmanız gereken tek şey, hazırladığımız seçim formuna girerek yalnızca bir öyküye oy vermek. Unutmayın, her okur bir oy kullanabilir.

🎁 Ödüller

Ankete katılan okurlarımız arasından yapılacak çekilişle 3 okurumuza şu kitapları hediye edeceğiz:

  • Emel Aslan – Suç ve Bela Öyküleri
  • Gencoy Sümer – Bir Yaz Günüydü

📅 Takvim

  • Son katılım tarihi: 13 Şubat 2026
  • Sonuçların açıklanması: 14 Şubat 2026 – Dünya Öykü Günü
    (Dergimizde ve sosyal medya hesaplarımızda)

Polisiye edebiyatın gücünü birlikte görünür kılmak ve yılın en iyi öyküsünü okur oylarıyla belirlemek için sizi ankete katılmaya davet ediyoruz.

Seçim formuna aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

👉 2025’in En İyi Öyküsü Seçim Formu

RAHAT POLİSİYE GERÇEKTEN “RAHAT” MI?

“Rahat polisiye” dendiğinde genellikle aynı imgeler akla gelir: Küçük kasabalar, çay saatleri, nazik dedektifler, sahne dışında işlenen cinayetler ve kan görünmeyen ölümler. Bu yüzden rahat polisiye çoğu zaman zararsız, yumuşak, konforlu diye tanımlanır.

Peki, bu tür gerçekten rahat mı, yoksa bize rahatmış gibi mi sunuluyor?

Önce şunu netleştirelim. Rahat polisiye, cinayeti ortadan kaldırmaz. Aksine, cinayeti merkeze alır. Yani ortada hâlâ bir ölüm vardır. Birisi öldürülmüştür ve bu ölüm genellikle okurun tanıdığı, gündelik bir çevrede gerçekleşir.

Bu başlı başına rahatsız edici bir durumdur. Rahat polisiyenin “rahat”lığı, suçun kendisinden değil, suçun anlatılış biçiminden gelir. Şiddet gösterilmez. Kan akmaz. Cinayet genellikle geçmişte kalmıştır. Okur, olayın fiziksel sonuçlarıyla değil, zihinsel sonuçlarıyla ilgilenir. Ama bu, ahlaki sonuçların ortadan kalktığı anlamına gelmez. Tam tersine rahat polisiyede katil çoğu zaman yakın çevreden biri çıkar. Aile içinden, komşulardan, arkadaşlardan biri… Bu da şunu ima eder: Kötülük dışarıda değil, içeridedir.

Bu açıdan bakıldığında rahat polisiye, sert polisiyeden daha kişisel bir tehdit barındırır.

Bir diğer önemli nokta da şudur: Rahat polisiyede düzen yeniden kurulur evet; ama bu, masum bir düzen değildir.

Fail yakalandığında, okur o topluluktaki herkesin potansiyel olarak suçlu olduğunu anlar. Yani “rahat” olan şey, dünyanın güvenli hale gelmesi değil; dünyanın anlaşılır olmasıdır.

Bu çok kritik bir ayrım.

Rahat polisiye, okura şunu vaat eder: “Kaos var, ama çözülebilir.” Bu, psikolojik olarak güçlü bir vaattir. Ama bu vaat, suçun hafif olduğu anlamına gelmez. Sadece suç normalleştirilmiştir. Rahat polisiyede cinayet bağırmaz, şoke etmez ama sıradanlaşır. Ve belki de bu türün en rahatsız edici yanı budur.

Bir diğer yanlış algı da rahat polisiyenin “ahlaki olarak basit” olduğu fikridir. Oysa bu türde ahlaki seçimler çoğu zaman acımasızdır.

Fail bulunur. Ama fail genellikle tanınan, sevilen bir insandır. Topluluğun saygıdeğer bir üyesidir. Bu, sert polisiyedeki yabancı suçludan çok daha sarsıcı bir duygu durumu yaratır. Çünkü rahat polisiyede soru şudur: “Biz bunu nasıl fark etmedik?” Bu da türün ahlaki ağırlığını başka bir yere taşır.

Şimdi gelelim en önemli meseleye. Neden bu türe “rahat” diyoruz? Çünkü rahat polisiye, okuru dışlamaz, bilgi saklamaz ama manipüle de etmez. Çözümle birlikte zihinsel bir kapanış sunar. Yani rahatlık, içerikten değil, anlatı sözleşmesinden doğar. Okur bilir ki, suç çözülecek, fail bulunacak, hikâye tamamlanacak. Bu tamamlanmışlık hissi, rahatlık yaratır. Ama bu, anlatılan dünyanın masum olduğu anlamına gelmez.

Belki de rahat polisiye ile ilgili en büyük yanılgı budur.  Konfor, içerikle karıştırılır. Oysa rahat polisiye, cinayeti evcilleştirir ama kötülüğü ortadan kaldırmaz. Sadece onu sessizliğe büründürür.

Bu yüzden şu soruyu sormak gerekir: Rahat polisiye gerçekten rahat mı, yoksa sadece rahatsızlığı yönetilebilir hâle mi getiriyor? Belki de rahat polisiyenin başarısı tam olarak buradadır. Bize şunu söyler: “Evet, dünya karanlık olabilir. Ama anlamlandırmamız mümkündür.

Bu, bir teselli mi? Yoksa ustaca bir yanılsama mı?

Cevap, okurun ne aradığına bağlıdır.

Ama şurası kesin: Rahat polisiye, sanıldığı kadar masum değildir. Sadece kötülüğü bağırmadan, fısıldayarak anlatır.

Rahat polisiye, suçu yok etmez. Onu oturma odasına davet eder. Ve belki de bu yüzden, sandığımızdan çok daha fazla huzursuz edicidir.

EMMETT TILL: CİNAYETİN ÖTESİNDE, BİR YÜZLEŞMENİN SEMBOLÜ

Dikkatli ol. Güneydeki beyazlara karşı saygılı davran.”

Annesi Chicago’dan Mississippi’ye akrabalarını ziyaret etmek için gitmek üzere olan Emmett’e böyle öğüt vermişti.

14 yaşındaki bir çocuğun ölümü, Amerika’nın ırkçılık ve adalet arayışı tarihinde hiç silinmeyecek bir iz bıraktı. Emmett Till’in trajik hikayesi, sadece bir linç vakası değil; aynı zamanda sivil haklar hareketini ateşleyen ve dünyanın gözünü ABD’deki sistematik adaletsizliğe diken bir dönüm noktası oldu.

Emmett Till: Sorunlarla Örülü Bir Çocukluk

Emmett Louis Till, 1941 yılında, tarihte Büyük Göç (veya Kuzey’e Büyük Siyah Göçü) olarak bilinen toplumsal hareket sırasında Mississippi’den Chicago’ya göç etmiş bir ailede doğar. 20. yüzyılın başından 1960’ların sonuna kadar devam eden, ırk ayrımcılığı ve yoksulluk nedeniyle Amerika’nın Güney Eyaletleri’nden (Louisiana, South Carolina ve Mississippi) Kuzey, Orta-Batı ve Batı Eyaletleri’ne toplu hareketini tanımlayan Büyük Göç, Amerika’nın tarihini, politik, toplumsal ve kültürel yapısını kökünden değiştiren çok önemli bir olgu olarak kabul edilmektedir.

Emmett’in doğduğu aile ortamı sorunlu ve şiddet doludur. Annesi ve babası, o daha bir yaşındayken, babasının başka kadınlarla ilişkileri nedeniyle ayrılır. Evlilikleri boyunca Emmett’in annesine yoğun şiddet uygulayan baba Louis Till, 1943 yılında çıkarıldığı mahkemede hakim tarafından orduya katılma veya hapis cezası arasında seçim yapmaya zorlanır. Savaşa gitmeyi hapis yatmaya tercih ederek orduya katılan Louis Till, 1945 yılında bir İtalyan kadını öldürmek ve iki kadına tecavüz etmek suçlarından Divan-ı Harp’te yargılanır ve idam edilir.

Emmett Louis Till annesi ile

Emmett altı yaşında çocuk felcine yakalanır ve hastalık onda kalıcı bir konuşma bozukluğu bırakır. Hasta bir çocukla tek başına kalan anne Detroit’e taşınır ve orada başka bir adamla yeni bir evlilik yapar. Orada da mutlu olamayan Emmett, Chicago’ya geri döner. Bir yıl sonra annesi ve üvey babası onun yanına, Chicago’ya geri dönerler; ancak bu dönüş ailenin mutluluğu için yeterli olmaz ve sadece bir yıl sonra bu evlilik de sona erer. Boşanma sonrası Detroit’e geri dönen eski üvey baba, ara ara Chicago’ya gelerek annesini tehdit eder. Bir keresinde Emmett’in, üvey babasını bıçakla tehdit ettiği ve annesini bir daha rahatsız ederse öldüreceğini söylediği aktarılır.

1955 Yazı: Chicagodan Mississippiye

Çocukluğunun ilk döneminde sorunlu ve şiddet dolu geçen yıllarının ardından, Emmett ve annesi için nispeten istikrarlı ve mutlu bir dönem başlar. Amerikan Hava Kuvvetleri’nde sivil memur olarak işe başlayan annesinin artan geliri, kuzenleriyle ve yakın komşularıyla beraber büyüdüğü mahallenin güvenli ve sakin ortamı, Emmett’in neşeli bir çocuk olarak yaşamına devam etmesini sağlar. Ta ki, sadece kendisinin değil bir ulusun kaderini değiştirecek sıcak ve nemli bir Mississippi yazındaki o meşum güne kadar.

Emmett Louis Till

1955 yazında, annesinin amcası Mose Wright onları ziyaret etmek için Chicago’ya gelir. Bu ziyaret sırasında, Mississippi Delta Bölgesi’nde yaşayan pek çok Afrika kökenli Amerikalı gibi yarıcı olan Wright, aynı zamanda yarı zamanlı bir vaizdir. Vaizlikten gelen ifade ve hitabet yeteneğiyle birleştirdiği Güney’e ait hikayeler, Emmett’in merakını celbeder ve Emmett, ailesinin köklerinin geldiği bölgeyi görmek ister. Birkaç kuzeninin de onlara katılmasıyla, Ağustos 1955’te büyük amcanın yaşadığı Mississippi Delta’daki Money kasabasına giderler.

Chicago’da doğmuş, Kuzey’in nispeten daha özgür atmosferinde büyümüş olan Emmett’in, Güney’in tamamen ırk ayrımcılığına, beyaz üstünlüğüne ve bu ayrımcılığın hukuki çerçevesini oluşturan Jim Crow Yasaları’na dayanan kültürel ve toplumsal normlarını bilmesine olanak yoktur. Bundan dolayı annesi, oğlunun ırkçı şiddete maruz kalmasından endişe duyarak ona “Güney’deki beyazlara karşı saygılı davranması” konusunda tavsiyede bulunur. Nitekim 24 Ağustos 1955 tarihinde, bugün bile hakkındaki gerçekler tam olarak bilinemeyen bir olay, kadının bu endişesinde ne kadar haklı olduğunu kanıtlar. Emmett’in bir bakkalda, dükkanın sahibinin karısı 21 yaşındaki Carolyn Bryant’le karşılaşması ve kurduğu iletişim, kendisinin vahşi sonunu hazırlayacak ama aynı zamanda koskoca bir ülkenin tarihindeki utanç verici bir dönemin kapanışına yol açacak uzun ve meşakkatli bir mücadelenin taşlarını döşeyecektir.

24 Ağustos günü Emmett, yakın akraba ve komşularıyla birlikte şeker almak için, Carolyn Bryant ve kocası Roy’un bakkalına giderler. Alışveriş sırasında Emmett ile Carolyn arasında bir diyalog gerçekleşir. Bir iddiaya göre Emmett, Carolyn’e ıslık çalmış; bir diğer iddiaya göre ise ikili aralarında şakalaşmışlardır. Çevrede olan bazı beyazlar, Emmett’in cüzdanından bir beyaz kız fotoğrafı çıkardığını ve yanındakilere onun kız arkadaşı olduğunu söylediğini; bunun üzerine de onların Emmett’i Carolyn ile konuşmak (flörtleşmek) için cesaretlendirdiklerini iddia etmişlerdir. Bu iddia, o gün olay sırasında Emmett’in yanında olan kuzenlerinden biri tarafından tamamen reddedilmiştir. Buna ek olarak, FBI raporlarından da anlaşıldığı üzere, bu iddiayı yapan Curtis Jones ölmeden hemen önce bu ifadesini geri çekmiş ve Emmett’in annesinden özür dilemiştir.

Gerçeklerin hiçbir zaman tam olarak bilinemeyeceği bu olayın üzerinden dört gün geçtikten sonra, 28 Ağustos gecesi, Carolyn Bryant’ın kocası Roy ve üvey kardeşi J.W. Milam, Till’i gece yarısı ziyaret için geldiği akrabalarının evinden kaçırırlar. Kaçırılmasından üç gün sonra, Emmett Till’in tanınmaz haldeki cesedi Tallahatchie Nehri’nden çıkarılır. Yüzü dayaktan ve olasılıkla bıçak darbelerinden deforme olmuş; boynuna bir pamuk çırçır makinesinin tekerleği bağlanmıştır.

Cenaze Chicago’ya gönderildiğinde, annesi tarihi bir kararla “Bütün dünya görmeli” diyerek oğlunun açık tabutta defnedilmesini ister. 1951 yılında Chicago’da kurulan ve ABD’deki Afrika kökenli Amerikalıların toplumsal yaşamında önemli bir yeri olan Jet Dergisi, cesur bir kararla tanınmayacak hale gelen cesedin fotoğraflarını yayınlar. Bu fotoğraflar, ırkçı nefretin vahşi yüzünü tüm Amerika’ya ve dünyaya gösterir.

Adaletin Katli veya Irkçı Adalet

Emmett Till cinayetinin Mississippi’de görülen davası, Güney Irkçılığı’nın bir başka yüzünü göstermesi açısından tarihe ibretlik bir olay olarak geçmiştir. Bu dava, Güney’de siyahların sadece fiziksel olarak değil, politik, toplumsal ve hukuki olarak da nasıl katledildiğinin; ırkçılığın gerçeklerin önüne nasıl geçtiğinin somut bir örneğidir. Dava sırasında sanıkların avukatları, cesedin Emmett Till’e ait olmadığını iddia ederler. Roy Bryant ise tüm dava boyunca yalan ifade verir; Emmett’in Carolyn ile beraber olmayı teklif ettiğini ve onu sözlü ve fiziksel olarak taciz ettiğini iddia eder.

Emmett Till davasında beraat ettikten sonra, sanık Roy Bryant (sağda), karısı onu mutlulukla kucaklarken puro içiyor; üvey kardeşi J.W. Milam ve karısı da sevinç gösterisinde bulunuyor.

Jim Crow kurallarının toplumsal yaşama yansımalarından biri de, siyah ve beyazların herhangi bir şekilde romantik veya cinsel bir beraberlik yaşamalarının en büyük günahlardan biri olarak görülmesiydi. Bunun altında, Güney’de ‘melez ırk’ ortaya çıkması korkusu yatmaktaydı. Bu norm, günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmişti. Nitekim dava sırasında, tamamı beyazlardan oluşan jürinin, beyaz bir kadına cinsel tacizde bulunduğu iddia edilen bir siyahı herhangi bir şekilde haklı çıkarması veya ona “hak ettiği cezayı veren” beyazları suçlu bulması olanaklı değildi. İfadelerindeki tüm yalanlara, tutarsızlıklara ve şahitlerin onaylamamasına karşın, Bryant ve Milam suçsuz bulundular. Öte yandan, bir yıl sonra Look dergisine para karşılığında verdikleri röportajda, Emmett Till’i öldürdüklerini açıkça itiraf ettiler. Bu itiraf, tartışmaları ve öfkeyi daha da alevlendirdi.

Bir Kıvılcımın Mirası

Emmett Till’in ölümü ve adaletsizlikle sonuçlanan dava, siyahi toplumda derin bir öfke ve kolektif bir hareketlilik yarattı. Rosa Parks, 1 Aralık 1955’te Montgomery’de bir otobüste koltuğunu bir beyaza vermeyi reddederken, muhtemelen aklında Emmett Till vardı. Emmett’in hikayesi, Martin Luther King Jr. dâhil pek çok aktivisti harekete geçirdi ve 1955’teki Montgomery Otobüs Boykotu’na giden yolu açtı.

Jim Crow yasaları uyarınca, Güney eyaletlerinde ulaşım araçları ırklara göre düzenlenmişti. Otobüslerin ön koltukları beyazlara, arka koltukları siyahlara ayrılmıştı. Ortada bir “tarafsız bölge” vardı, ancak beyazlar ayakta duruyorsa, siyahların bu bölgedeki koltukları boşaltması ve hatta ön sıralara daha fazla yer açmak için daha arkaya gitmesi gerekiyordu. Rosa Parks’ın direnişi, uzun süredir devam eden öfkeyi patlama noktasına getirdi. Pasif direniş şeklinde başlayan otobüs boykotu, gün geçtikçe güç kazandı. Kampanyayı yürütmek üzere başına, o dönemde yıldızı yükselen genç bir rahip olan Martin Luther King Jr. getirildi.

Martin Luther King, Jr. ve Rosa Parks 16. Aziz Baptist Kilisesi’nde

381 gün süren boykot sonunda, ABD Yüksek Mahkemesi, Montgomery’nin otobüslerdeki ırk ayrımcılığını dayandırdığı yasaların anayasaya aykırı olduğuna karar verdi. Bu zaferin ardından Sivil Haklar Hareketi ivme kazandı; Afrika kökenli Amerikalı toplumu ekonomik ve toplumsal gücünün farkına vardı ve King, bir toplum lideri olarak tarih sahnesine çıktı.

Emmett Till’in hikayesi, ırkçı şiddetin insanlık dışılığının, adalet sistemindeki çarpıklığın ve bir annenin acısının nasıl dönüştürücü bir güce sahip olduğunun sembolü olarak, sadece suç tarihinde değil, politik ve toplumsal tarihte de yerini almıştır. Annesi Mamie Till-Mobley’in cesareti, susmayan ve unutturmayan bir ses oldu. Bu trajedi, Amerika’nın ırkçılıkla yüzleşme mücadelesinde bir milat olarak kabul edilir.

Katillerin Laneti

Yazıyı bitirmeden, Emmett’in katillerinin beraatları sonrasındaki hayatları hakkında da bilgi vermek gerekir. Cinayeti para karşılığı işlediklerini itiraf ettikten sonra, en yakınları, hatta savunmalarına mali destek verenler bile Bryant ve Milam’den uzaklaştılar. Siyahlar dükkanlarını boykot etti, bankalar kredi vermedi ve iflas ettiler. Siyahlar onlar için çalışmayı reddetti; beyazlara verdikleri yüksek ücretler sonucunda tüm işleri battı. İkili, yeni bir hayata başlamak için çareyi Teksas’a taşınmakta buldular.

John W. Milam (solda), üvey kardeşi Roy Bryant ve eşi Carolyn Bryant

Bryant, görme yetisini kaybedinceye kadar kaynakçı olarak çalışmaya devam etti. Sonrasında açtığı dükkanda gıda damgası sahtekarlığından iki kez hüküm giydi. 63 yaşında kanserden yaşamını kaybetti. Bryant’ın cinayet sonrası tüm yaşamı, boykot ve intikam korkusuyla geçmiştir. Emmett’in anısı ve hayaleti, ölene kadar peşini bırakmadı. O kadar ki, Emmett’in yaşamını mahvettiğini söylediği ve “Keşke sadece ölü olarak kalsaydı,” dediği aktarılır.

Milam ilerleyen yıllarda Mississippi’ye geri döndü ve hastalanıncaya kadar ağır vasıta operatörü olarak çalıştı. Karşılıksız çek vermek, çalıntı kredi kartı kullanmak ve saldırı suçlarından hüküm giydi. 61 yaşında kanserden hayatını kaybetti.

Bu bilgiler, Emmett’in hayaletinin bu iki caninin yaşamı boyunca onları adeta lanetlediğini ve bu açıdan da, adaletin mahkeme salonunda değilse bile, ilahi bir düzlemde tecelli ettiğini gösteriyor.

Günümüzde Emmett Till’in ismi, ırkçılığa karşı mücadelede ve adalet arayışında hâlâ anılıyor. Onun hikayesi, geçmişle hesaplaşmanın, hakikati kabul etmenin ve benzer zulümlerin bir daha asla yaşanmaması için mücadele etmenin önemini hatırlatmaya devam ediyor. Emmett Till, sadece öldürülen bir çocuk değil, değişim için feda edilen ve hafızalardan silinmeyen bir semboldür.

GENCOY SÜMER’LE SON KİTAPLARI ÜZERİNE

Merhaba sevgili Gencoy Sümer. Daha önce merhum polisiye yazarı Celil Oker’in Genç Yazarlar İçin Hikâye Anlatıcılığı Kılavuzu isimli bir çalışması yayınlanmıştı ancak doğrudan polisiye roman yazımına odaklanan bir kitap yoktu. Birkaç ay önce yayınladığınız Polisiye Roman Nasıl Yazılır isimli kitabınız büyük bir boşluğu doldurdu. Öncelikle neden böyle bir kitap yazma ihtiyacı hissettiniz, dört roman üç öykü kitabı kaleme almış bir polisiye yazarı olarak tecrübelerinizi paylaşmak mı istediniz yoksa başka saikler de var mıydı?

“Polisiye Roman Nasıl Yazılır” fikri aslında bir anda ortaya çıkmadı; yıllar içinde gelişti. Öncelikle, yazma serüvenim boyunca karşılaştığım zorluklar beni böyle bir kitap yazmaya yöneltti diyebilirim. Bir bakıma, tecrübelerimi paylaşmak istedim. Tabii çeşitli ortamlarda sık sık karşılaştığım “İpuçlarını nasıl yerleştiriyorsunuz?”, “Finali en baştan mı biliyorsunuz?”, “Polisiye yazmanın püf noktası ne?” gibi soruların da bu çalışmaya girişmemde etkisi büyük oldu. Türkçede, polisiye roman yazımını doğrudan ve sistematik biçimde ele alan, masa başında yazar adayına eşlik edecek bir kitap olmadığını fark edince kolları sıvadım. Dediğiniz gibi, Celil Oker’in harikulade bir kitabı var. Çok kıymetli bir çalışma. Ama daha genel seviyede bir hikâye anlatma kılavuzu o. Benim eksikliğini gördüğüm şeyse, polisiye yazmanın mutfağını açık eden, deneyimle yoğrulmuş bir rehberdi.

Kitabınızda olay örgüsü, karakter, atmosfer, diyalog, anlatıcı gibi kurmaca unsurlarını, polisiye özelinde ise ipuçlarının yerleştirilmesi, suç türleri ve araçlarının seçimi, klişelerden kaçınma gibi konuları ayrıntılarıyla açıklıyorsunuz. Bu kadar kapsamlı bir çalışmanın hazırlık ve yazım sürecinden bahsedebilir misiniz? Türkçe literatürde alanında ilk olduğunu göz önüne alırsak hangi zorluklarla karşılaştınız ve nasıl üstesinden geldiniz?

Kitabın hazırlık süreci oldukça uzun ve yorucu geçti. Yazarken biriktirdiğim çok sayıda not vardı elimde. Kendi romanlarımın taslakları, kullanmadığım planlar, yanlış ipuçları, çöken finaller… Hepsini bir araya getirdim. Ama asıl zorluk, sezgisel olarak yaptığım şeyleri bilinçli, aktarılabilir ve öğretilebilir bir yapıda sunmaktı. “Ben böyle yapıyorum” demek yetmiyor; neden işe yaradığını da açıklamak gerekiyor. Türkçede örnek alabileceğim doğrudan bir kaynak olmadığı için hem dünya polisiye literatürünü taradım hem de kendi yazarlık pratiğimi didik didik ettim. Bazen bir paragraf için günlerce düşündüğüm oldu. “Bunu okuyan biri gerçekten masaya oturup polisiye roman yazabilir mi?” sorusu, kitabı yazarken en büyük pusulamdı.

Kitabınızda bir polisiye yazarı adayının mutlaka okuması gereken yazar ve kitaplardan söz ediyorsunuz. Sizce bir polisiye yazarı polisiye ağırlıklı mı okumalı, yoksa polisiye dışı okumalar yapmayı da önerir misiniz?

Bir polisiye yazarının sadece polisiye okuması gerektiğini söylemek doğru olmaz. Aksine, sadece polisiye okuyan bir yazarın bir noktadan sonra aynı kalıpları tekrar etmeye mahkûm kaldığını düşünüyorum. Polisiye elbette türün dilini, ritmini ve geleneğini öğrenmek için vazgeçilmez ama iyi karakterler, güçlü atmosferler ve derinlikli çatışmalar başka türlerden beslenmeden zor kurulur. Ben roman, öykü, deneme, hatta şiir okumayı çok önemsiyorum. Polisiye yazarı, insan ruhunun karanlık tarafını anlatıyorsa, bunu sadece cinayet üzerinden değil, hayatın bütün çatlaklarını tanıyarak yapmalı

Çalışmanızda iyi bir polisiye romanın sadece sağlam bir olay örgüsü ve sürpriz bir finalden, katil kim sorusundan ya da yapay bir bilmeceden ibaret olmadığını, gerçekçi karakterler yaratmayı, etkileyici bir atmosfer kurmayı, doğal diyaloglar yazmayı ve insanın karanlık taraflarını anlatmayı da gerektirdiğini vurguluyorsunuz. Sanırım polisiyenin edebi türlerden biri olduğu halde edebiyattan sayılıp sayılmayacağı tartışması, kitabınızda vurguladığınız hususun göz ardı edilmesinden kaynaklanıyor. Ne dersiniz?

İyi bir polisiye roman insanın karanlıkla ilişkisini anlatır; suçun toplumsal, psikolojik ve ahlaki boyutlarını sorgular. Eğer bir metin karakterleriyle, diliyle, atmosferiyle okuru ikna ediyorsa edebiyattır. Tür etiketi bunu değiştirmez. Bence, kötü yazılmış polisiyelerin türün tamamını temsil ediyormuş gibi algılanması asıl problem. Bu da haksız bir genelleme. Bir diğer haksızlık da “katil kim” bulmacası şeklinde okunan kimi iyi polisiyelerin alt metinlerindeki felsefi ve psikolojik katmanları görmemezlikten gelmek. Bu haksızlığa uğrayan yazarların başında da Agatha Christie’nin gelmesi çok ilginç. Edebiyat elitleri, onun sadece bir suçluyu değil, aynı zamanda algılanan dünyanın güvenilmezliğini anlattığını uzun süre kavrayamadılar.

Yazarlık kariyeriniz boyunca polisiye edebiyata yeni yazarların kazandırılmasına imkân veren çok sayıda öykü seçkisi hazırladınız. Bunlardan sonuncusu geçtiğimiz günlerde Türk Polisiyesinin İlk Kilitli Oda Öyküleri Antolojisi alt başlığıyla yayınlanan Kilitli Odaların Esrarı’ydı. Bu proje nasıl ortaya çıktı ve ilerledi? Polisiyenin en zor alt türlerinden biri olduğu için aynı zamanda bir meydan okuma sayılabilecek böyle bir seçkiyi hazırlamanın anlamına dair neler söylemek istersiniz? Benzer projeler gerçekleştirmeyi düşünüyor musunuz?

Bu tür seçkiler benim için sadece editörlük işi değil, doğrudan yazarlığın bir devamı.
Polisiye edebiyata yeni yazarlar kazandırmak fikri, başından beri çok önemsediğim bir mesele. Çünkü ben yazarlığa başladığımda, özellikle polisiyede, insanın elinden tutan, “gel dene, hata yapabilirsin ama yine de yaz” diyen mecralar neredeyse hiç yoktu. Dergiler, ana akım medya ve yayınevleri edebiyat baronlarının kontrolündeki klanların elindeydi. Bugün durum biraz onların aleyhine değişmiş olsa da güçlerinden çok şey kaybetmiş değiller. O yüzden yıllar içinde hazırladığım her seçkide, bir yandan ortaya iyi metinler koymayı, bir yandan da yazarlara gerçek bir alan açmayı hedefledim.

“Kilitli Odaların Esrarı” fikri ise biraz meydan okuma duygusuyla ortaya çıktı. Kilitli oda polisiyesi, sadece Türk edebiyatında değil, dünya polisiyesinde bile en zor alt türlerden biri. Okur bu türde şuna inanmak zorunda: Kapılar kilitli, pencereler kapalı, içeriden dışarıya tek bir çıkış yok ve yine de bu tecrit edilmiş ortamda bir cinayet işlenmiş. Bu hem yazardan hem okurdan çok yüksek bir dikkat ve ikna gücü talep ediyor. Türk polisiyesinde bu alt türe ait örneklerin çok az olduğunu fark edince “Neden ilk girişimi biz yapmayalım?” sorusu kendiliğinden geldi.

Proje, ilk aşamada alt türü tanıma ve bir deneme yazma süreci olarak başladı. Yazarları özellikle zorlamak istedim. Çünkü kilitli oda polisiyesi, klişelere yaslanmaya izin vermez; en küçük mantık hatası metni çökertebilir. Bu nedenle seçki çağrısını yaparken beklentimi de açıkça söyledim: Burada kolay çözümler yok, okuru kandırmak yok, son anda uydurulmuş açıklamalar yok. Ve hepsinden önemlisi, kilitli odanın gerçekten öykünün kilit noktası olması gerek. Gelen metinler arasında çok ciddi emek harcanmış, üzerinde defalarca düşünülmüş, yeniden yazılmış öyküler vardı. Editörlük sürecinde de en çok üzerinde durduğum şey, “Bu çözüm gerçekten ikna edici mi?” sorusuydu.

Böyle bir seçkiyi hazırlamanın benim için en önemli anlamı, polisiyenin, sadece konfor alanında dolaşan bir tür olmadığını göstermekti. Kilitli oda polisiyesi, türün matematiğini, mantığını ve edebi tarafını aynı anda sınar. Bu alt türde yazmaya cesaret eden bir yazar, aslında polisiyenin tamamıyla ciddi bir ilişki kurmuş demektir. O yüzden bu kitabı sadece bir antoloji olarak değil, aynı zamanda bir tür “kolektif meydan okuma” olarak görüyorum. Yazarlar kendilerini sınadı, okur da bu sınamaya tanıklık etti.

Benzer projeler yapmayı elbette düşünüyorum. Polisiye edebiyatın içinde keşfedilmeyi bekleyen çok fazla alan var: Alt türler, temalar, anlatım biçimleri… Bu tür seçkiler hem yazarlar için bir vitrin oluyor hem de türün kendi kendini yenilemesine katkı sağlıyor. Ama şunu da önemsiyorum: Her proje gerçekten gerekli ve anlamlı olmalı. Sırf üretmiş olmak için değil, polisiyeye bir şey eklediğine inandığım zaman bu tür işlerin altına giriyorum.

“Kilitli Odaların Esrarı” kolektif bir çabanın somut örneklerinden biri. Umarım yazarlara ve okurlara, Türk polisiyesinin ne kadar zengin ve potansiyelli bir alan olduğunu bir kez daha hatırlatmayı başarmışızdır.

Çoğu yazar kurmaca yazarlığında yetenek ve çalışmanın önemi konusunda hemfikir görünüyor ancak diğer edebi türlere nazaran daha kurallı bir yapısı bulunan polisiye özelinde düşünürsek polisiye yazmak yetenekten çok çabayla alakalıdır denebilir mi?

Kesinlikle. Polisiye yazmanın çabayla çok yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum. Yetenek elbette önemli ama polisiye, diğer türlere kıyasla daha fazla mühendislik gerektiriyor. Olay örgüsü, zaman çizelgesi, ipuçları, mantık tutarlılığı… Bunlar ciddi bir emek ve disiplin istiyor. Yetenek sizi başlatır ama sizi sona ulaştıran şey çoğu zaman sabır ve çalışmadır. Polisiye yazmak isteyen birinin “ilham gelsin” diye beklemek yerine, defalarca plan kurmayı, kurduğu planı bozmayı ve yeniden kurmayı göze alması gerekiyor.

Siz de zaman zaman yazar tıkanıklığı yaşıyor musunuz? Yaşıyorsanız üstesinden nasıl geliyor, motivasyonunuzu yeniden nasıl kazanıyorsunuz? Yazma disiplinini sağlamak için tavsiyeleriniz var mı?

Evet, ben de zaman zaman yazar tıkanıklığı yaşıyorum. Hatta bunun yazarlığın doğal bir parçası olduğunu düşünüyorum. Tıkandığımda kendime şunu sorarım: “Burada hikâye gerçekten bitiyor mu, yoksa ben yanlış yapma korkusuyla yazmaktan mı kaçıyorum?” Çoğu zaman mesele mükemmeliyetçilikten kaynaklanır. Böyle anlarda yazıyı bırakıp yürüyüşe çıkmak, başka bir metin okumak ya da bilinçli olarak kötü yazmaya izin vermek bana iyi geliyor. Yazma disiplinine gelince; ilhamı beklemek yerine masaya oturmayı bir alışkanlık hâline getirmek en önemli şey. Her gün aynı saatte, kısa da olsa yazmak, tıkanıklığı büyütmemeyi sağlıyor.

Gün geçtikçe okuma oranlarının düşmesini ve yapay zekânın gelişimini hesaba katarak kurmaca yazarlığının geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Kurmaca yazarlığının geleceği konusunda karamsar değilim. Okuma oranlarının düşmesi ve yapay zekânın gelişimi hayatın bir gerçeği ama insanın hikâye anlatma ihtiyacı bundan bağımsız. Yapay zekâ metin üretebilir ama yaşanmışlık, sezgi ve çelişki üretemez. Kurmaca, insan deneyiminin bir yansıması olduğu sürece var olmaya devam edecek. Belki biçimi değişecek, belki mecraları farklılaşacak ama iyi hikâyelere olan ihtiyaç hiç bitmeyecek.

Çok üretken bir yazarsınız. Aynı anda birden fazla proje üzerinde mi çalışıyorsunuz? Sırada neler var? Polisiye hakkında kurgu dışı kitaplarınızın devamı gelecek mi?

Aynı anda birden fazla proje üzerinde çalışıyorum, evet. Bu benim için bir tercih değil, neredeyse bir refleks. Bir projede tıkandığımda diğerine geçmek zihnimi açıyor. Şu sıralar hem yeni bir polisiye roman üzerinde çalışıyorum hem de kurgu dışı metinler yazıyorum. “Polisiye Roman Nasıl Yazılır” bir başlangıçtı; polisiye üzerine düşünmeye ve yazmaya devam etmek istiyorum. Devam kitapları da büyük ihtimalle gelecek ama acele etmiyorum. Her kitabın kendi zamanını beklemesi gerektiğine inanıyorum.

Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim. Bu tür soruların, insanın dönüp kendi yazarlık yolculuğuna bakmasını sağlamak gibi çok faydalı bir işlevi var. Böyle bir sohbetin taraflarından biri olmak benim için çok değerli.

—…   ..   . —…   .   —.—   .  —..   ..   —.—[1]

“Doğru yolda olduğumuzdan emin misin?” diye sordu etrafına bakan Amirim.

Eskişehir istikametine giden ana yoldan sola dönünce kendimizi buğday tarlalarının arasından geçen bozuk, toprak bir yolda bulmuştuk.

“Eminim,” diye cevap verdim. “Oktay Komiser’in attığı konuma göre doğru yoldayız. Varış noktasına beş kilometre kaldığını yazıyor navigasyonda.”

“Hadi bakalım,” dedi sigarasının dumanını açık camdan dışarı savuran Amirim.

Bozuk yolda ağır aksak, hoplaya zıplaya bir süre daha ilerledikten sonra etrafı tel örgüyle çevrili, ahşap evlerden oluşmuş bir yerleşim bölgesine ulaştık.

“Vay canına,” dedi Amirim. “Evlerin güzelliğini görüyor musun? Burada böyle bir yerin olabileceği aklımın ucundan geçmezdi.”

Kimliklerimizi gören bekçinin açtığı sürgülü demir kapıdan girdik Yeşilköy Sitesi’ne. “Cinayet için mi geldiniz Müdürüm?” dedi pencereden kafasını uzatan adam. “Dümdüz gidin, sağdan ikinci sokağın sonundaki ev.”

Bahçeleri meyve ağaçlı, hepsi aynı model ahşap evlerin arasından ilerledik. “Tam kafa dinlenecek yer,” dedi Amirim.

Olay Yeri İnceleme Şubesi ve Adli Tıp’ın minibüsleri ile birkaç sivil aracın durduğu evin önüne park ettik aracımızı.

Camla çevrilmiş ve soba, iki kanepe, altı kişinin rahatça yemek yiyebileceği bir masa, küçük bir televizyon ile evin bir odası gibi döşenmiş geniş verandadan giriliyordu eve. Galoşlarımızı ayağımıza geçirirken sigarasını yakmak üzere dışarı çıkan Oktay Komiser’le karşılaştık.

“Günaydın,” dedi neşeyle. “Ne güzel bir yer değil mi?”

“Gerçekten öyle,” diye cevap verdi Amirim. “Bahçelerdeki ağaçlara bakılırsa bir on yılı var herhâlde buranın.”

“On beş yıl önce gazeteciler kurmuş bu siteyi. İlk yıllarda hafta sonları gelip kalıyorlarmış. Sonra bazıları hiç gelmemeye başlamış, zamanla dışarıdan insanlara satılmış kimi evler. Pandeminin patlamasıyla tekrar kıymete binmiş, fiyatlar patlamış. Artık sürekli burada yaşayanlar bile varmış.”

“Adamımız da mı burada yaşıyormuş?”

“Kim? Ha, doğru ya… Yok, burasını kardeşiyle birlikte kullanıyorlarmış. Babalarından kalmış. Arada bir gelip kalıyorlarmış. Dün gece de gelmiş, bekçinin söylediğine göre kafası da bayağı iyiymiş.”

“Cesedi kim bulmuş?”

“Yanında çalışan kalfası. Süleyman Kara’nın, yani bizim maktulün sanayide oto tamir dükkânı varmış.”

“Saat sabahın 07.00’si. Kalfanın bu saatte burada ne işi varmış?”

“Adamın karısı aramış kalfayı. Süleyman’ın eve gitmediğini sabah uyanınca fark etmiş. Geç kaldığı olurmuş ama eve gitmemezlik yapmazmış. Telefonu da açılmayınca merak etmiş. Gece belki birlikte bir yerlere gitmişlerdir, Süleyman’ın nerede olduğundan haberi vardır diye o da kalfayı, yani Kazım’ı aramış. Kazım haberinin olmadığını söyleyince de kadının aklına burası gelmiş, gelip bakmasını istemiş.”

“Nerde bu Kazım?”

“Kapının önündeki bordo Şahin’in yanında sigara içen.”

“Yanındaki takım elbiseli kim?”

“Özkan… Süleyman’ın kardeşi. Muhasebeci mi neymiş. Kazım haber vermiş ona da. Az önce geldi. Beti benzi attı durumu öğrenince, zaten cılız bir şey, bayılacak sandım.”

Evin iki odası, küçük bir mutfağı ve banyo-tuvaleti vardı. Süleyman Kara, verandadan eve girince sol tarafta bulunan mutfakta yerde yatıyordu. Göğsünde tam kalbinin üzerine saplı bir bıçak vardı.

“Bıçak buradaki setten,” dedi Oktay Komiser.

“Başka bir yara görünmüyor,” dedi Amirim. “Tek darbede bitirmişler adamın işini.”

“Bütün kan döşemenin altına akmış,” dedim.

“Fazla bir şey yoktur,” diye cevapladı Amirim. “Darbe direkt olarak kalbe isabet ettiği için kalp kan pompalamayı birkaç saniyede durdurmuştur zaten.”

“İtiş kakış izi yok,” dedi Oktay Komiser. “Herhangi bir savunma yarası da görünmüyor. Kapıda, pencerelerde de zorlama izi yok. Etraf karıştırılmamış, Süleyman’ın cep telefonu ve cüzdanı da cebinde.”

“Buraya kim hırsızlık için gelecek? Tanıdığı, güvendiği biri olmalı,” dedi Amirim. “Gafil avlanmış.”

“Belki de elini kaldıracak hâli yoktu,” dedi Oktay Komiser. “Kokuya baksana, epey alkol yüklüymüş.”

“Buraya kadar gecenin bir yarısı arabasıyla gelebildiğine göre o kadar da kayık durumda değilmiş demek ki.”

Bıçağın kabzasının silinmiş olduğu, üzerinde parmak izi olmadığı ortaya çıktı. Yatak odasına ve diğer odaya göz attık. Dikkatimizi çeken bir şey olmadı.

“Elimizde pek bir şey yok ne yazık ki,” dedi Oktay Komiser. Yatak odası zemininde, parke aralığında bir damla kan izi bulduk fakat o da epey eskiye benziyor. Yine yatak odasında bulduğumuz pompalı var bir de. Onunla da uzun süredir ateş edilmemiş.”

“Süleyman’ın arabasına göz atalım bir de,” dedi Amirim.

“Arabası burada yok,” diye cevap verdi Oktay Komiser. Pis pis sırıtışı altın vuruşun gelmekte olduğunun habercisiydi. “Bekçi, Süleyman’ın dün gece geldikten yarım saat kadar sonra arabasıyla çıktığını söylüyor.”

Amirim gözlerini yumdu, derin bir nefes alıp bıraktı. “Katile kapıyı açıp bir de iyi geceler mi dilemiş geri zekâlı herif!”

“Valla öyle yapmış denyo.”

Ağzına sinirle bir sigara yerleştiren Amirim kapıya yürüdü. “Dün gece kafası iyi olan sadece Süleyman değilmiş demek ki… Şu kalfayla konuşalım… Neydi adı, Kazım mı?”

Kazım yirmili yaşlarının sonunda görünen, uzun boylu, esmer bir adamdı.

“Şengül yenge aradı sabah,” dedi. “Süleyman abinin eve gelmediğini söyledi. Merak etmiş. Gece beraber bir yerlere gidip gitmediğimizi sordu. Gitmediğimizi söyledim. Altı ay kadar önce Süleyman abinin kalbinden bir sorunu olmuştu, damarlarından birkaçına stent takılmıştı. Bir yerlerde yığılıp kalmış olmasından korkmuş.”

“Senin aklına da ilk buraya mı bakmak geldi?”

Kazım bir an durdu. “Yani… Gelirdi arada buraya… Kafa dinlemek için…”

“Bak aslanım… Süleyman abinin halini kendi gözlerinle gördün. Ona bunu yapanı bulmamızı istiyorsan bildiğin her şeyi açık açık anlat bize.”

“Yani… Süleyman abi zampara bir adamdı… Arada buraya kadın getirirdi.”

“Dün gece için böyle bir programı var mıydı?”

Kazım ellerini iki yana açtı. “Valla bilmiyorum.”

“Bütün gün dükkânda birlikte değil misiniz? Birileriyle telefon konuşmalarına filan kulak misafiri olmadın mı?”

“Dikkatimi çeken bir şey olmadı.”

“Yalnız başına mı çıkardı zamparalığa? Yanına arkadaş almaz mıydı?”

“Bitişik dükkandaki kaportacı Özay’la bu türden birkaç konuşmasına şahit olmuştum.”

“Dükkân komşularından anlaşamadığı, arasının iyi olmadığı birileri var mıydı Süleyman abinin?”

“Süleyman abi sanayinin eskilerindendi, sayılan sevilen bir adamdı. Yalnız… Geçenlerde karşıdaki yedek parçacı Nizam’la tartışmışlardı.”

“Ne diye tartıştılar?”

“Alacak verecek meselesiydi. Nizam’ın oğulları da dâhil oldu tartışmaya. Ama birkaç gün sonra tatlıya bağlandı olay. Süleyman abi borcunu ödedi bunlara.”

Kaportacı Özay’dan sonra yedek parçacı Nizam’ın adını da bloknotumdaki görüşülecekler listesine ekledim.

“Dün gece sen neredeydin peki?”

Konunun birdenbire kendisine dönmesi Kazım’ı şaşırttı.

“Ben… Evdeydim… Bir yere çıkmadım.”

“Evli misin Kazım?”

“Yok, bekârım.”

“Evde olduğuna tanıklık edecek biri yok yani?”

“Yok, yalnızdım evde.”

“Bugün Emniyet’e uğra, yazılı olarak ifadeni ver. Anlaştık mı?”

Maktulün kardeşi Özkan’ın rengi hâlâ yerine gelmemişti. Kırk yaşlarında, uzun yıllar masa başında çalışmış insanlara özgü hafif kamburu olan bir adamdı. Evin babalarından kaldığını, çoğunlukla hafta sonları kendisinin kaldığını, ara sıra abisinin de geldiğini söyledi.

“Komşularınızla aranız nasıl?” diye sordu Amirim. “Anlaşamadığınız birileri var mı burada?”

“Dediğim gibi abim arada sırada gelirdi. Komşularla herhangi bir sorun yaşadığını duymadım. Benim de görüştüğüm, komşuluk yaptığım kimse yok. Zaten sağımız ve solumuzdaki evler boş, sokağın karşısındakiler de kırk yılda bir gelirler. Burada olduğum zamanlarda ufak tefek bahçe işleriyle uğraşır, kafa dağıtmaya çalışırım.”

“Peki, özel yaşamında sorun yaşadığı birileri var mıydı abinin?”

“Doğrusunu isterseniz, son yıllarda, özellikle de babamı kaybettikten sonra pek yakın değildik abimle, çok fazla görüşmezdik.”

“Aranızdaki anlaşmazlığın nedeni neydi?”

Dudakları büzüldü Özkan’ın. “Anlaşmazlık değil de, ne bileyim, soğukluk girmişti aramıza.”

Amirim bir şey söylemeyip yüzüne bakmaya devam edince konuşmasını sürdürme gereği duydu Özkan. “Babamın ölümünden sonra abim dükkânı aldı, bana da bu ev düştü. Önceleri pek para etmiyordu burası, pandeminin etkisiyle değer kazanınca yengem buranın da satılması gerektiğini ve paranın paylaşılmasını filan söylemeye başladı.”

“Abiniz de mi bu görüşteydi?”

“Önceleri değildi, yengeme karşı çıktı ve buranın benim hakkım olduğunu söyledi. Fakat sonra işlerinin kötü gittiğini, benim zaten şehirde evim olduğunu, buranın atıl durumda kalacağına satılmasının daha iyi olacağını filan söylemeye başladı. Ben de bu evin huzur bulduğum tek yer olduğunu ve asla satmayacağımı söyledim. Bunun üzerine aramıza soğukluk girdi. Yine de evin anahtarını istemedim kendisinden, bazı geceler buraya birtakım arkadaşlarıyla gelmesine göz yumdum.”

“Dün yine o gecelerden biri miydi sizce?”

“Olabilir…  Bilemiyorum…”

“Siz neredeydiniz dün gece?”

“İşten çıkınca eve gittim,” diye cevap verdi Özkan. “Sabah Kazım aradığında uyuyordum.” Bu soru kendisine sorulduğu için tedirgin olmuş gibiydi. Amirim de standart prosedür filan diyerek adamın içini rahatlatmaya gayret göstermedi.

Savcıyla birlikte gelen Adli Tabip ölüm saatinin dün gece yarısı civarında olabileceğini söyledi. Kesin zaman için otopsiyi bekleyecektik. Savcı her zamanki talimatlarını verdi, soruşturmanın her aşamasından haberdar edilmesini istediğini söyledi. Adli Tabip’le birlikte olay yerinden ayrıldılar.

Olay Yeri İnceleme’yi ve Süleyman’ın cesedini de yolcu ettikten sonra etrafa göz atarak nizamiyeye doğru yürümeye başladık. “Dün gece kimler sitede kalıyormuş öğrenelim,” dedi Amirim. “Bekçinin giren çıkanları kaydettiği bir defteri vardır herhâlde.”

“İnşallah vardır, yoksa seksen tane evi tek tek gezmem gerekecek,” diye geçirdim içimden.

Kalın camlı gözlüklerinin ardından bakan nizamiye bekçisi, “Elbette eminim,” dedi. “Süleyman Abi 21.00 gibi geldi.” Önünde açık duran kenarları kıvrılmış harita metot defterinde bir satırı işaret etti. “İşte buraya yazmışım plakayı. Yarım saat sonra da çıktı.”

Adamın işaret ettiği satıra bakan Amirim, “Nasıl oldu da burada olmayan adamın cesedi evde bulundu peki?” diye sordu. “İyi baktın mı çıkanın kim olduğuna?”

“Onun aracıydı,” dedi Bekçi. “Kafasında da her zaman taktığı o siperli şapkalardan vardı. Eliyle selam verip çıktı gitti.”

“Geldiğinde yanında biri var mıydı?”

“Yo, tekti. Selam verdi, girdi.”

“Bu Süleyman’ın sitede takıştığı, arasının iyi olmadığı birileri var mı?”

“Valla iki kardeş de pek sevilmez burada. Özkan Bey kimseyle görüşmediği, komşuluk yapmadığı, Süleyman Bey de uygunsuz kadınlarla geldiği için pek sevmez site ahalisi bunları.”

Defterden o gece sitede kalanların isimlerini aldık. Altı ev dolu görünüyordu, çoğu sitenin uzak köşelerindeydi, olay yerine yakın olan yoktu. Tek tek kapıları çalıp dün gece dikkatlerini çeken bir şey olup olmadığını, site içinde tanımadıkları birini görüp görmediklerini sorduk. Şüpheli bir şey gören ya da duyan yoktu.

***

Maktulün eşi Şengül Kara ağlamaktan şişmiş gözlerle açtı kapıyı.

“Bilmiyorum,” dedi, “kocama düşmanlık besleyen biri olup olmadığını… İşyerine hiç gitmedim… ‘Kadın kısmının sanayide ne işi var,’ diye dükkâna gitmemi istemezdi Süleyman… Komşularla da bir sorunumuz yok, yıllardır oturduğumuz apartman…” Yanındaki sehpanın üzerinde duran kutudan kâğıt peçete almak için uzandığında kolunun iç kısmındaki morluklar dikkatimi çekti. “Özkan’dan başka gönül koyduğu yoktu bildiğim kadarıyla.”

“Ev meselesinden mi söz ediyorsunuz?” diye sordu Amirim.

“Süleyman, Özkan’ın tam tersine, hesabını hiç bilmezdi,” dedi Şengül Hanım. “Babaları ölünce değeri yüksek evi Özkan kendisine aldı, evin yarı fiyatındaki dükkân da Süleyman’a kaldı.”

“Özkan’a kalan ev pandemiden sonra değer kazanmış anlattıkları kadarıyla.”

“Adam muhasebeci, işi parayla, neyin para edeceğini bilmez mi… Kandırdı Süleyman’ı, aldı evi elinden.”

“Son zamanlarda kocanızın davranışlarında bir gariplik, size sıra dışı gelen tavırları oldu mu?” diye sordu Amirim.

“Hayır,” diye cevap verdi Şengül Hanım. “Her zamanki Süleyman’dı.”

***

Merkeze dönünce ilk iş olarak Süleyman’ın arabası için arama emri çıkarttık, sonra da sitede o akşam dolu evlerin sahiplerini araştırdık. İçlerinde sabıkası olan, başı daha önce yasalarla belaya giren yoktu. Özkan’ın trafik cezası bile çıkmadı. Kazım’ın ise birkaç kez kavgadan karakola yolu düşmüştü.

Sanayiye gidip Süleyman’ın kavga ettiği yedek parçacıyla görüştük. Nizam Baykul altmışlarında, uzun bembeyaz sakallı bir adamdı. Süleyman’ın ölümüne üzüldüğünü söyledi.

“Aranız pek iyi değilmiş,” diyerek söze girdi Amirim. “Geçenlerde şiddetli bir tartışma yaşamışsınız.”

“Rahmetlinin biraz fevri bir yapısı vardı,” dedi Nizam Bey. “Yıllardır komşuyuz… Parça lazım oldu mu bizden alırdı. Ödemelerini de aylık yapardı. Dört aydır kuruş ödemedi. E biz de esnafız, Hilal-i Ahmer yararına çalışmıyoruz… Bizim de evimiz, evlatlarımız var… Laf arasında açtım konuyu… Celalleniverdi rahmetli…”

“Küfür etti babama,” diyerek lafa girdi tezgâhın ardında oturan yirmi-yirmi beş yaşlarındaki, yapılı, sakallı genç.

“Kardeşinle birlikte saldırıp hırpalamışsınız Süleyman’ı,” dedi Amirim.

“Gözünüzün önünde sizin babanıza sövseler siz ne yapardınız?” dedi genç sinirle.

Nizam Bey, el işaretiyle susturdu oğlunu. “Dedim ya, fevriydi biraz Süleyman. Hallettik sonradan aramızdaki meseleyi, çok geçmeden ödedi borcunu.”

“Diğer oğlunuz nerede Nizam Bey?” diye sordu Amirim.

“Balayında,” diye karşılık verdi Nizam Bey. “Dün gece düğünümüz vardı, evlendirdik.”

“Bizimle uğraşacağınıza siz asıl o Kazım denen çakalı araştırın,” dedi Nizam Beyin siyah sakallı, sinirli oğlu. “Zırt pırt dükkândan çıkıp dışarıda gizli gizli telefon konuşmaları yapardı.”

Nizam Bey ve mahdumlarının cinayet saatinde düğünde göbek attıklarını öğrendikten sonra Süleyman’ın dükkân komşusu kaportacıya yollandık.

“Çok üzüldüm, çok,” dedi Kaportacı Şükrü. “Kardeşim gibiydi. Yıllardır yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi.”

“Son zamanlarda bir sıkıntısı var mıydı Süleyman’ın?”

“Krizden dolayı hepimizin sıkıntısı var ama onun haricinde dert edeceği bir şey yoktu. Olsaydı paylaşırdı benimle.”

“Birlikte zamparalık yaparmışsınız,” dedi Amirim.

Bu soru üzerine Şükrü’nün gözünün önüne ne gibi bir manzara geldiyse artık, yüzünde hafiften bir sırıtma peyda oldu. “Yani…” dedi, “erkek adamız sonuçta.”

“Süleyman’ın kardeşi Özkan’ın hobi evine götürüyormuşsunuz kadınları.”

“Şehir dışında olduğu için… O sitede oturan da yok doğru dürüst zaten.”

“Bu kadınlardan Süleyman’ın sürekli görüştüğü biri var mıydı?”

“Yoktu, aynı kadınla üst üste iki kere görüştüğü olmazdı. Çevresi genişti rahmetlinin, bu konuda sıkıntı çekmezdi, bir telefonuna bakardı.”

“Dün gece de erkekliğinizi göstermek için bir programınız var mıydı?”

“Dün gece ev erkeğiydim,” dedi Şükrü. “Bacanaklar yemeğe gelecekti, erken kapadım dükkânı. Ben çıktığımda Süleyman daha çalışıyordu. Bahsetmedi bir şeyden.”

“Senin bacanağın muhabbeti iyi midir Şükrü?”

Şükrü öylece bakakaldı. “İyidir… Niye ki?”

“Telefonunu ver de biraz da biz muhabbet edelim.”

Bacanağı dün akşam gece yarısına kadar Şükrülerde olduklarını doğruladı.

Bütün gün deli danalar gibi oradan oraya koşturup durmuştuk ama elimizde hiçbir şey yoktu. “Cinayet saati için herkesin tanığı var,” dedim umutsuzca.

“Özkan ve Kazım’ın yok,” dedi Amirim. “Hadi şu Özkan’ın ziyaretine gidip kendisini daha yakından tanıyalım.”

Özkan işinden üç gün izin aldığını, Ayrancı’daki evinde olduğunu söyledi. Verdiği adresin yakınlarında güç bela park yeri bulduk. Kapıda bizi Özkan’la birlikte dünya tatlısı Golden Retriever cinsi bir köpek karşıladı.

Özkan’ın kahve teklifini kabul ettik. Kahvelerimizi sehpaya koyarken, “Bir gelişme var mı?” diye sordu.

“Yengenle konuştuk,” diyerek söze girdi Amirim.

“Anladım,” dedi Özkan. “Hakkımda söylediklerinden sonra beni de şüpheliler listesine almaya karar verdiniz.”

“Açık bir şekilde suçlamada bulunmadı ama…”

“Ama benden hiç hazzetmediğini belli etti, abimle aramın iyi olmadığını filan söyledi…”

“Şu ev meselesinden takık sana, abini kandırdığını söylüyor.”

“Ne diyeyim bilemiyorum ki… Bekârım, çocuğum yok diye kadın paraya ihtiyacım olmadığını düşünüyor… Babam vefat ettiği zaman, tamirciliği bilen abim olduğu için dükkân üzerinde hak iddia etmedim… O zamanlar değeri çok düşük olan evi almayı kabul ettim, yengemin gıkı çıkmadı…  Pandeminin patlamasından sonra sitedeki evler değer kazanınca kadın oraya da gözünü dikti… Ben abimin aksine içe dönük bir insanım… Hafta sonları da olsa orada olmaktan, bahçeyle uğraşmaktan, verandada kitabımı okumaktan mutlu oluyorum.”

“Abinle yengenin arası nasıldı? Evliliklerinde sorun var mıydı?”

“Valla evliliklerinin ilk yıllarından beri kâh sevişir kâh tepişirlerdi. Son birkaç yıldır evlerine gitmediğim için son durumları hakkında ne desem yalan olur.”

“Abinin yengene şiddet uyguladığı olur muydu?”

“Arada bir olurdu. Sonra abim birkaç gün eve gitmez, ya dükkânda ya da Yeşilköy’de kalırdı. Yengem de alışmıştı artık bu duruma. Nerede olduğunu bile sormazdı, eninde sonunda eve döneceğini bilirdi. Ama dediğim gibi, birkaç senedir pek yakın değiliz, son zamanlarda nasıldı ilişkileri bilemiyorum. Kazım, yengemin abim eve gitmeyince merak ettiğini ve kendisini arayıp abimi sorduğunu söyleyince şaşırdım. Demek ki iyiymiş araları.”

“Kazım da artık aileden biri gibi olmuş anladığım kadarıyla.”

“Öyledir. Çocuktu daha babam onu çırak olarak aldığında.”

***

Ertesi sabah merkeze geldiğimizde Süleyman’ın arabasının Balgat’ta bir ara sokakta bulunduğunu öğrendik. Aracın direksiyon simidi, vites ve kapı kolu silinmişti, parmak izi bulunamadı. Çoğu suçlunun silmeyi unuttuğu dikiz aynasında da iz yoktu. Katil ya çok tedbirli ya da Süleyman’la aynı boyda biriydi.

Öğleye doğru hobi evinin yatak odasındaki parke aralığında bulunan kurumuş kan izinin analiz sonuçları geldi. Kanın bir kadına ait olduğu anlaşılmıştı.  

“Süleyman kadın dövmeye antrenmanlıymış,” dedim. “Oraya götürdüğü kadınlara da mı kötü muamele ediyordu acaba?”

“Olabilir,” dedi Amirim masasının çekmecesinden çıkardığı silahını belindeki kılıfa yerleştirirken. “Bir tanesi dişli çıkıp takıvermiş olabilir mutfak tezgâhından kaptığı bıçağı. Şu evi tekrar gözden geçirsek iyi olacak.”

***

Aracımızı Yeşilköy’deki evin önüne park etmiştik ki, sokağın karşısındaki evden orta yaşlı, eşofmanlı bir adam çıktı. “Hazır yakın komşulardan birini yakalamışken konuşalım biraz,” dedi Amirim.

“Komşuluk ilişkimiz yoktu,” dedi adam. “Daha çok Özkan gelir kalırdı burada, onun da kimseyle bağı yoktu. Komşularından ziyade bahçesinde domatesleriyle, biberleriyle vakit geçirirdi.  Birkaç kere kahve içmeye davet ettim, gelmedi, ben de bir daha çağırmadım. Sitedeki evler yapılırken standart olarak bahçeler seksen santimlik aralıklı ahşap çitle çevrilmişti. Bu tuttu bahçesinin çevresine boydan boya mazı ekti. Kimseyle muhatap olmak istemediğini böylece açıkça belli etti. Biz de kendi hâline bıraktık.” Eliyle Özkan’ın bahçesinde biber ve domates ektiği tarafı işaret etti. “Hele o köpek olayından sonra artık selam verse almam zaten.”

“Köpek olayı mı?”

“Üç beş ay olmuştur. Yan komşusu olan arkadaşımızın köpeği bunun bahçesine girip eşelenmiş, birkaç fidesini ezmiş. Pompalı tüfekle öldürdü hayvanı. Adam koşup gelince onu da tehdit etti. Araya girdik de olay daha fazla büyümeden yatıştırdık bunları. Adam bunun yüzünden evini sattı.”

Eve girerken, “Ne olmuş ki bir iki fide ezilmişse?” dedim. “Hayvandır bu, yapar. Söylersin sahibine, daha dikkatli olur, başıboş bırakmaz köpeğini, öldürmek de neymiş. Üstelik kendisi de evinde hayvan besliyor.”

Evi dip köşe araştırmaya başladık.

“Bu Özkan bayağı derli toplu bir adammış,” dedim.

“Ayrancı’daki evi de öyleydi,” Amirim.

Mutfak dolaplarına, buzdolabına, çamaşır makinesinin içinden banyo dolaplarına kadar her yeri karış karış aradık. Amirim yatak odasındaki gardıroba bakarken ben de yatağın başucundaki etajere göz gezdirdim. Olağandışı, dikkat çeken bir şey yoktu. Tam pes edeceğim sırada aklıma Olay Yeri İnceleme’nin yatak odası zemininde, ahşap rabıta parkenin arasında bulduğu kan izi geldi. Ahşabın arasında yer yer açıklıklar vardı. Küçük el fenerimi bu açıklıklara tutarak dizlerimin üzerinde emeklemeye başladım. Yatağın başucuna yakın bir yerde, zemindeki tozların arasında parlayan bir şey dikkatimi çekti. Mutfak lavabosunun altında bulduğum alet çantasından aldığım keserle ahşabın o kısmını kırınca bunun bir bileklik olduğunu gördüm.

“Kilit kısmı kopmuş,” dedi bilekliğe göz atan Amirim.

“Eve getirdikleri kadınlardan birinin olmalı,” dedim. “Çok da çirkin bir şeymiş.”

Minik boncuklardan örülmüş, yaklaşık bir santim genişliğindeki şeridin üzerine başka renkte daha büyük boncuklar düzensiz bir şekilde konulmuştu. Kimi zaman bir boncuk, kimi zaman iki-üç boncuk vardı. Boncuklar belirli bir sırayla değil, gelişigüzel sıralanmıştı.

“Cezaevlerinde hükümlülerin zaman geçirmek için yaptıkları süslere benziyor,” dedi Amirim.

“Nerede yapıldığını bilemem Amirim ama yapanda zerre estetik anlayış yokmuş,” dedim. “Hangi kadın takar böyle bir şeyi?”

Gözlerini kısarak bilekliğe bakmaya devam etti Amirim. “Mesela Sabriye Özyürek adında bir kadın.”

***

Bileklikte mors alfabesiyle adı yazan Sabriye Özyürek’in fuhuş suçundan sistemde kaydı vardı. Demetevler’de görünen adresine gittiğimizde kapıyı yirmi-yirmi beş yaşlarında, orta boylu, çok boyalı, kot pantolonlu bir kadın açtı.

“Sabriye Özyürek’le görüşmek istiyoruz,” dedi Amirim.

Genç kadın ürkek ürkek baktı bize. “Siz kimsiniz?”

Kimliklerimizi gösterdik.

“Sabriye’ye bir şey mi oldu?”

Adının Gül Çiçek olduğunu söyleyen kadın içeri davet etti bizi.

“Siz Sabriye deyince köyden akrabaları kızın izini buldu sandım,” dedi. “Mehtap Yıldız olarak tanınır camiada.”

“Hangi camia bu?” diye sordu Amirim.

“Sanat camiası… Sanatçıyız biz, müzikhollerde sahne alıyoruz.”

“Anladım. Nerde buluruz peki biz bu Mehtap’ı?”

“Dört gündür yok ortalarda. Siz polis olduğunuzu söyleyince kızın başına bir şey geldi sandım.”

“Ev arkadaşın dört gündür ortada yok ve sen merak etmedin mi nerede diye?”

“Etmez olur muyum? Telefonuna ulaşamayınca ertesi gün karakola başvurdum.”

“E?”

“E’si, form doldurttular, ilgileneceklerini söyleyip sepetlediler.”

“Dört gün önce evden çıkarken gördün mü sen bu Sabriye’yi?”

“Son görüşüm de o oldu zaten.”

Amirim cebinden bilekliği çıkardı. “Bunu takıyor muydu o gün?”

“Evet, bu onun. Her zaman takardı, hiç çıkarmazdı. Sevgilisi yapmıştı bunu ona, telsizci mi telgrafçı mı neymiş gemide.”

“Nerde buluruz bu adamı?”

“Çok kolay bulmanız, bir yıldır cezaevinde.”

***

Sabriye’nin ev arkadaşının verdiği saç fırçasından alınan örnekle, Özkan’ın evindeki parkenin altında bulunan kurumuş kanın DNA’sı eşleşti.

“Süleyman’ın kadın dövmek gibi bir zevki varmış anlaşılan,” dedi Amirim. “Dediğin gibi, Sabriye’yi de buraya getirdikten sonra hırpalamış olabilir. Kadın için arama emri çıkartalım.”

Özkan’ın ve Kazım’ın HTS kayıtları gelmişti. Özkan’ın görüşmeleri ve mesajlarında dikkat çeken bir şey yoktu. Konuştuğu kişilerin çoğu çalıştığı şirkettendi, mesajlarının hemen hepsi de iş ile ilgiliydi. Cinayet saatinde telefonu Ayrancı’daki evinden sinyal vermişti. Kazım’ın telefonunda da şüphemizi çekecek bir konuşma ya da yazışmaya rastlamadık. Yedek parçacının oğlunun söylediği gibi gündüz mesai saatlerinde yapılmış pek fazla görüşme yoktu. “Gıcığı vardı belki Kazım’a oğlanın, bok attı,” dedi Amirim. Kazım’ın telefon sinyalleri de olay saatinde şehirde olduğunu doğruluyordu.

***

Sabah merkezde çayımı içerken bir yandan da bir türlü ilerleme kaydedemediğimiz bu cinayetin dosyasına göz gezdiriyordum. Olay yeri inceleme ve otopsi raporunu yeniden satır satır okudum. Olay yerinde çekilen fotoğrafları dikkatle inceledim. Bir şeyleri gözden kaçırıyorduk ama ne olduğunu bir türlü bulamıyordum.

Telefonum çaldı. “Aşağıda bekliyorum seni,” dedi Amirim.

Emniyet’in park yerinden çıkıp trafiğe karıştık. “Dün Özkan’ın komşusunun köpeğini öldürmesi hakkında söylediğin şey bütün gece kafama takıldı,” dedi. “Kendisi de evinde hayvan besleyen bir insan nasıl böyle bir gaddarlık yapabilir? Nasıl başka bir hayvanı gözünü kırpmadan öldürebilir?”

Ben de aynı şeyi düşünmüştüm. Amirimin konuyu nasıl bağlayacağını görmek için sesimi çıkarmadım.

“Özkan’ın derdi domates, biber değildi,” dedi. “Köpeğin toprağı eşeleyerek oraya sakladığı bir şeyleri ortaya çıkaracağından korktu.”

Olabilirdi… de. “Ne saklamış olabilir ki?” diye sordum.

“Bilmiyorum,” dedi Amirim. “Ama bu köpek olayını, bahçesinin etrafını sur gibi mazılarla çevirmesi, kimsenin evine gelmesini istememesiyle birleştirince kıllandım ben.”

Evin arka bahçesindeki kulübeden kazma kürek alıp bahçenin küçük bir bostan olarak kullanılan kısmına gittik. “Domatesler benim, biberler senin,” dedi Amirim.

İçim gitti kazmayı sallarken fakat başka çaremiz yoktu, giriştik domates ve biberlere.

Arada bir iti kopuğu yakalamak için depar attığımızdan kendimi antrenmanlı sanıyordum ama kazın ayağı öyle değilmiş. On-on beş dakika sonra nefes nefese kalmıştım ve omuzlarım ağrımaya başlamıştı. Elimin tersiyle alnımdan akan terleri sildiğim bir sırada Amirimin sesini duydum. “Olay Yeri İnceleme’yi çağır hemen.”

Sabriye Özyürek’in cesedi naylona sarılıp da gömüldüğü için fazla bozulmamıştı.

“İyi bir dövüp sonra da boğmuş kadını şerefsiz,” dedi Oktay Komiser.

***

“Benim bu işle bir ilgim yok,” dedi Özkan.

“Kimseleri sokmadığın bahçene ben mi gömdüm lan cesedi?” dedi masanın üzerindeki fotoğrafın üzerine parmağını basan Amirim.

“Sadece hafta sonları gidiyorum eve, her zaman orada değilim ki… Kim bilir kim getirip gömdü… Daha önce de söylemiştim size… Hem abim de kullanıyordu evi…”

“Arkadaş sen gerçekten şerefsizmişsin. Şimdi de ölmüş gitmiş abine mi yıkmak istiyorsun cinayeti?”

Özkan terleyen burnunun ucuna kayan gözlüklerini yukarı itti. “Abim yapmıştır demiyorum ki… Ne idüğü belirsiz arkadaşlarını da getiriyormuş yanında…”

Amirim başını iki yana sallayarak, “Sıçtın aslanım sen,” dedi. “Boşuna debelenme… Sabriye’nin içinden çıkan meni senden aldığımız örnekle uyumlu çıkacak nasıl olsa. Eli kulağında, neredeyse gelir sonuçlar.”

Özkan bakakaldı. Tek kelime etmedi.

“Sabriye’yi öldürdüğün konusunda anlaştığımıza göre, şimdi diğer konuya geçebiliriz,” diyen Amirim gözlerini Özkan’ın gözlerine dikti. “Peki, abini neden öldürdün?”

“Abimin ölümüyle bir ilgim yok,” dedi Özkan zor duyulan bir sesle. Sabriye’yle sabaha kadar anlaştıklarını, parayı ona göre verdiğini fakat kadının yarım saat sonra gitmek istediğini söyledi. Tartışmışlar, kadın kendisine küfür edip saldırınca da film kopmuş. İfadesini imzalatıp savcılığa sevk ettik.

***

Ceketimi çıkarırken, “Apartman görevlisi, Özkan’ı doğruluyor Amirim,” dedim. “Süleyman’ın öldürüldüğü gece söylediği gibi evdeymiş. Köpeğinin havlamasından şikâyet eden yan komşusuyla atışmışlar o gece.”

Amirim önünde açık duran dosyayı işaret etti. “Telefon sinyali de evden geliyormuş,” dedi. “Belki tedbir olsun diye evde bırakmıştır demiştim ama…” Dosyanın sayfalarını karıştırdı umutsuzlukla. “Tek tek üzerinden geçmekten herifin konuştuğu, mesajlaştığı bütün numaraları ezberledim.  Sıfıra sıfır, elde var sıfır! Zaten fazla kullanmıyormuş telefonu, günde bir iki arama ancak. Süleyman’ın öldürüldüğü gece kimseyle konuşmamış, sabah erken gelen bir arama var. Rehbere kayıtlı değil.”

“Kazım’ın numarasıdır. Abisinin ölüm haberini Özkan’a o vermiş,” dedim.

Önündeki kâğıda tekrar baktı Amirim. “Kazım’ın numarası değil bu.”

***

“Evet,” dedi Kazım. “Ben aradım Özkan abiyi.”

“Yanlış telefondan aramışsın ama,” dedi Amirim.

“Yanlış telefondan mı?” Doğru yoldaydık, sorguya çekilen şahıs cevap vermek, konuşmayı sürdürmek yerine senin cümlelerini tekrar etmeye başlamışsa sıkışmış, söyleyeceği yalan için vakit kazanmaya çalışıyor demekti.

“Evet,” dedi Amirim. “Senin iki telefonun yok mu?”

Kısa bir tereddütten sonra, “Evet, var. Suç mu bu?” dedi Kazım. “Elime o an o telefon geçmiş, onunla aramışım demek ki. Ne var ki bunda?”

“Ne mi var? Gündelik kullandığın telefonun evdeymiş o sırada. Ama bu telefonun seninle birlikte Ankara’nın çeşitli semtlerinde geziye çıkmış. Yeşilköy’den çıkmış, bir süre Balgat’ta dolaşmış, oradan de evinin bulunduğu yere, Demetevler’e gitmiş.” Amirim bana döndü. “Süleyman’ın arabasını Balgat’ta mı bulmuştuk?”

Kazım’dan çık çıkmadı.

“Konuşmasan da olur artık. Şengül’le yaptığınız bütün yazışmalar elimizde,” dedi Amirim. “Ne biçim insansın lan sen! Adamın hem ekmeğini yiyor hem de karısıyla yatıyormuşsun.”

Şengül’le konuşmak için kullandığı telefonun kayıtlarını önünde gören Kazım direnmenin faydasız olduğunu anladı. Derin bir iç geçirdikten sonra, “Süleyman abi arkadaşlarıyla hemen her gece dükkânda içerdi,” dedi. “Tadında bırakmayı da beceremediğinden çoğu zaman ayakta duramayacak hâle gelirdi. Tabii evine götürmek de bana düşerdi. Bir, iki derken bir gece Süleyman abiyi yatağına yatırdıktan sonra Şengül’le ilişkiye girdik. Süleyman abi kadını aldattığı yetmiyormuş gibi bir de eziyet ediyor, dövüyordu.”

“E, sen de beyaz atlı prenssin ya, kurtarayım bari kadını,” dedin.

“Sevdim Şengül’ü, onu öyle yaralı bereli görmeye dayanamıyordum. Benimle kaçmasını teklif ettim. ‘Süleyman ikimizi de bulur, öldürür,’ dedi.”

“Süleyman yakalamasın diye sadece birbirinizle konuşacağınız telefonlar aldınız. Dükkândan çıkıp gizli gizli konuştuğun Şengül’dü demek.”

“Telefon işi Şengül’ün fikriydi. Süleyman’ın sık sık telefonunu kontrol ettiğini söylemişti.”

“Süleyman’ı ortadan kaldırmak kimin fikriydi peki?”

“Öyle bir şey planlamamıştık. Yan komşumuz kaportacının dikkatini çekmiş dükkân dışında yaptığım konuşmalar. Süleyman abiye yetiştirmiş. O da, ‘Gizli saklı zamparalık yapıyorsun da beni niye götürmüyorsun?’ diye başımın etini yemeye başladı.”

“Vay arkadaş,” dedi Amirim.

“Bir gün Şengül’e anlattım durumu.”

“O da fırsat bu fırsattır mı dedi?”

“Süleyman abiye benim karının yanında arkadaşını da getireceğini fakat otele gitmek istemediklerini söyledim. ‘Özkan’ın yerine götürürüz,’ dedi. Kadınların kendi arabalarıyla geleceklerini söyledim, biz Süleyman abinin arabasıyla gittik.”

“Senin araba sanayide mi kaldı?”

“Sabah Balgat’a bıraktım. Dolmuşla gittim işe. Süleyman abiye de bir arkadaşıma ödünç verdiğimi söyledim.”

“Süleyman’ı öldürdükten sonra da arabasını aldın, şapkasını taktın…”

“Selam verip çıktım kapıdan, bekçi bakmadı bile yüzüme.”

“Bekçi, Süleyman’ın siteye tek başına girdiğini söyledi.”

“Tam siteye girerken elimdeki çakmağı düşürmüşüm de arıyormuş gibi eğildim bekçinin beni görmemesi için.”

Amirim masanın üzerine yayılmış kâğıtları dosyaya koyarken, “Güzel maceraymış,” dedi. “Keşke acele etmeyip Özkan’ı evine gittikten sonra her zaman kullandığın telefondan arasaydın, o zaman mutlu sonla bitebilirdi.”


[1] Mors Alfabesi: Bileklik

UMUT KAYGISIZLA SÖYLEŞİ

Merhaba Umut Bey. Dedektif Dergi sayfalarına hoş geldiniz. Sizi Zehirli Kalem Öykü Yarışması’ndan hatırlıyor ama daha yakından tanımak istiyoruz, bize kendinizden bahsedebilir misiniz? Kimdir Umut Kaygısız?

Merhaba. Öncelikle nazik davetiniz için çok teşekkür ederim. Yazarlar için kendilerini ifade etme fırsatı bulmak paha biçilemez doğrusu. Ben Hacettepe Uluslararası İlişkiler bölümü mezunuyum ve özel sektörde üretim planlama uzmanlığı yapıyorum. Manisa’da yaşıyorum. Yazmayı seven ama aslında yazmaktan ziyade gözlem yapmaya bayılan biriyim, dersem daha doğru olur. Onun dışında spor, tiyatro, sinema, yabancı dil öğrenme teknikleri ve elbette edebiyat vazgeçilmezlerim.

Mahal Edebiyat ve Suçüstü Dergisi iş birliğiyle düzenlenen İlk Polisiye Roman Yarışması’na başvurmaya nasıl karar verdiniz, ödülü kazandığınızı duyunca neler hissettiniz?

İki dergiyi de takip ettiğim için yarışmadan hemen haberim oldu. Ama ben o sırada tamamen tiyatroyla haşır neşirdim. Ve işin güzel tarafı kısa zaman önce yeni bir oyun yazmıştım. İyi denk geldi anlayacağınız. Biraz tereddüt etsem de metni romana dönüştürmek için yeterli cesareti buldum kendimde. Yarışmaya yetişmese bile elimde içime sinen bir roman olacaktı sonuçta. Bu şekilde ikna ettim kendimi. Ödüle gelince… O gün yoldaydım. Bana haberi kıymetli polisiye yazarı Selin Bak verdi. Elbette çok mutlu oldum. Ama ondan daha fazla hissettiğim şey, arkamda eser bırakabilecek olmanın gururuydu.

Bahsi geçen yarışmada birincilik ödülü alan Küpelerini Tak Anne isimli romanınız yakın zamanda yayınlandı. Romanınızın konusundan, yazım süreci ve karşılaştığınız zorluklardan bahsedebilir misiniz?

Başlangıçta belirlediğim ana tema adaletti. Sonra hikâye derinleşti. Bir sürü katman ekledim ve attığım her düğüm bir yenisine zorladı beni. Tiyatro metni olarak yazdığım zamanlarda Devrim Pınar Gürbüzoğlu ile çalışıyorduk. Ve projemi okur okumaz bana şunu söylemişti: “Her şey harika. Tek eksiği atmosfer.” Sorduğunuz soruya cevap işte burada. Beni zorlayan ama aslında en kolay çözüme kavuşturduğum şey tam olarak buydu. Tabii bir de her karakterin kendine ait sesi olmasına özen gösterdim. Şöyle ki, romandan herhangi bir diyalog okusam size, sonra da bunu kim söylemiştir, diye sorsam… Şak diye bu Entel Nuri’nin lafı veya bunu olsa olsa Şükrü söylemiştir, Pelin’in tepkisi tam da böyle olur, diyebilir misiniz? Şayet bunu başarabildiysem zorlandığıma değmiş demektir.

Küpelerini Tak Anne toplumsal içeriği ağır basan, polisiye soruşturmadan ziyade karakterlere ve toplumun suç algısına odaklanmış bir metin. Hikâye kurmaca bir kasabada (Yamalı) geçiyor, karakter anlatılarınızın yoğunluğu nedeniyle Titri, Pelin, Salih, Beko, Entel Nuri, Şükrü üzerinde fazlaca çalıştığınız anlaşılıyor. Klasik bir soru sorayım; anlatılanların ne kadarı gerçek ne kadarı kurmaca?

Çok güzel bir soru. Tamamı kurmaca. Ama aslında hepsi gerçek. Şöyle ki, hikâyemin temelleri çok eskiye dayanıyor. Üniversitede okurken alt sınıftan Deniz isminde bir arkadaşım vardı. Görseniz… Hayat dolu, cıvıl cıvıl, yerinde duramayan bir kızdı. Sonra bir gün erkek arkadaşının evinde bunalıma girip balkondan atladığını, intihar ettiğini öğrendik. Hiç inanmadık doğruluğuna ama yapacak bir şeyimiz yoktu. Aradan yıllar geçti. Mezun oldum, çalışma hayatına atıldım. Bu kez de Manisa’da hiç tanımadığım ama benimle aynı muhitte oturan genç bir kadının balkondan atlayıp intihar ettiğini duydum. Sıradan gibi gözüküyordu ama fısıltı gazetesi işbaşındaydı. Meğer erkek arkadaşının sabıka defteri bir hayli kabarıkmış ve kızı zaman zaman alıkoyuyor, eve kilitliyormuş. Enteresan biçimde olay hemen kapandı. Yani sizin anlayacağınız hikâye beni çağırdı. Kurguydu evet ama gerçeğe hiç uzak değildi.

Göl metaforu üzerine biraz konuşalım. Yamalı’nın göl kenarında oluşu ve gölün oluşma efsanesi ilginç. Yaratım sürecini duymak isteriz.

Etrafımıza şöyle bir bakalım. Herkes önce ellerini, sonra bir şekilde vicdanını temizliyor. Kirden kurtulmak için ille de su bulunuyor yani. Göl olmalıydı. Çünkü deniz her yerde yok. Ama ufak bir su birikintisine bile rahatça göl denilebilir. Bizler bireysel olarak kendimizi temize çıkaracak bahaneleri nasıl kolay bulabiliyorsak, toplum da gerektiği zaman en kötü suçun bile üstünü rahatça örtebiliyor. Genel irade tam da böyle bir şey. Çıkarı neyi gerektirirse onu savunur. Güçlüyü destekler, haklı da olsa zayıfı düşman ilan eder. Hele ki işin sonunda her birey ayrı ayrı kötülüğüyle yüzleşecekse… İşte o zaman muhakkak bir göl bulunur.

Camdan, balkondan düşen(!) kadınlar sorunu ülkemizde çok güncel bir mevzu. Şiddetin kadının en yakınındakinden gelişi, kronikleşmesi, toplumda kanıksanması ve kurbanlar için adalet çarklarının adil işlememesi hepimizin içinde derin bir yara. Bu bağlamda romanınızın bu yaraya parmak basarak göz önünde olup görmezden gelinene bir daha dikkat çektiğini düşünüyoruz. Sizce toplum düzen ve huzurunu temelden sallayan bu şiddet belasından nasıl kurtulabiliriz?

Ah. Keşke formülü olsa. Ama sadece kadın özelinde durmayalım. Fiziksel, ruhsal, maddi vb. herhangi bir açıdan dezavantajlı olan herkes şiddet mağduru. Çocuklar… Zihinsel özürlü, engelli kardeşlerimiz… Ve hatta yaşı küçük erkek çocukları, belki kız çocuklarından daha da mağdur. Çünkü onlar başlarına taciz gibi bir şey gelirse, toplumun üzerlerine yüklediği erkeklik misyonu yüzünden durumu ailelerine bile anlatmıyorlar. Galiba farkında olmadan cevabı da verdim. Her şey çocuklukta başlıyor. Çocuklarımızın sağlıklı ve şiddetsiz bir ortamda büyümesini sağlayabilirsek, ancak öyle dur diyebiliriz kötülüklere.

Romanınız dışında öykülerinizle farklı yarışmalarda ödül aldınız. Bunun dışında dijital mecralarda edebiyat yazıları kaleme alıyorsunuz. Yazarlık yolculuğunuz nasıl başladı? Sizi yazmaya, bilhassa polisiyeye yönelten sebepler nelerdi?

Ben polisiyeye suçlular açısından bakıyorum. Travmalar, hezeyanlar, psikolojik rahatsızlıklar… İnebildiğim kadar derine inip suça sebep olan geçmişle mücadele ediyorum aslında. Ve işte tam bu noktada başlıyor yazarlık yolculuğum da. Çünkü yazmak için bence dolup taşmak ve illa ki bir yerden yaralı olmak gerek. Zaten bugün olduğumuz kişi, çocukluğumuzun bir ürünü değil mi? İnsan dönüp dolaşıp geçmişine gidiyor. İşte beni yazmaya iten de bu. Artık susmamalıyım dediğim an yazmaya başladım sanırım.

Hangi yazarları ya da kitapları okumayı tercih edersiniz? En sevdiğiniz yerli ve yabancı polisiyeler nelerdir?

Uzak ara sorduğunuz en zor soru bu. Çünkü çok fazla isim var. Ama ben soruya genel düzlemde bakacağım müsaadenizle. “Ah keşke ben de böyle yazabilsem” dediğim yazarları söyleyeceğim. Sait Faik Abasıyanık, Melih Cevdet Anday, Yusuf Atılgan ilk üçümdür. Yabancılarda Magda Szabó ve Nick Hornby. Polisiye özelinde Melih Günaydın, Gencoy Sümer ve Sevil Atasoy okurum. Yabancılarda Lars Kepler ve Jo Nesbo’ya bayılırım.

Türk polisiye edebiyatını takip ediyor musunuz? Yerli polisiyenin mevcut durumuyla ilgili görüşleriniz nelerdir?

Yerli polisiye eserlerde ciddi gelişme var bence. Eskiye nazaran çok fazla iyi kalem çıkıyor. Ama eksik bulduğum bazı noktalar da yok değil. Bizim polisiye öykülerimizin çoğunda yabancı romanlardan veya filmlerden esinlenme görüyorum. Bu topraklara ait değil çoğu öykü. Devşirme. Oysa ki toplumsal ve tarihsel bilinç göz ardı edilmemeli. Ayrıca karakter eksikliği de göze çarpan bir diğer husus. Sadece cinayet şüphelisi artsın diye eklenmiş onlarca isim, ne yazık ki tip kıvamına bile ulaşmadan öylece kalıyor. Bu çok ciddi bir sorun aslında. Okuyucu katili öğrendiğinde çok şaşırsın diye, yarım sayfalık yerde çaycı, odacı, manav, komşu vs. diye gelip geçen ve yalnızca bir isimden ibaret olan kişiler kullanılmamalı. Okurun empati kurma ihtimali olan, yaptıklarını ve yapmadıklarını tartışacağımız karakterler yaratılmalı. Son olarak üzerine çok çalıştığımı ifade ettiğim roman karakterlerinin kendine has seslerinin olması da çok önemli bence. Malumunuz, günlük hayatta herkes farklı konuşur. İlla ki kendimize has söyleyişlerimiz, sık kullandığımız kelimeler vardır. Hatta bir adım öteye taşıyayım. Devrik, yarım yamalak konuşuruz çokça. Ancak romanlarda yaşamsallıktan uzak, kusursuz cümleler, düz ve yapay diyaloglar gördüğüm zaman okuyucu olarak hayal kırıklığına uğruyorum. Biraz uzun oldu ama sanırım beklediğiniz cevabı verebildim.

Daha önce pek çok öykü yarışmasında dereceniz varken ilk kitabınızı roman türünde yayınladınız. Öykü yazmaya devam edecek misiniz yoksa bundan sonra sadece roman mı? Yakın gelecekteki planlarınızı öğrenebilir miyiz? Tezgâhta neler var?

Her şey var, yeter ki yayınevi olsun. Şaka bir yana tür ayırt etmeden üretiyorum ben. Ve kenarda öykü dosyam da var, roman da. Tiyatro oyunları yazmaya zaten devam ediyorum. Öykü kitabım için özgün bir hazırlığım var mesela. Sonra roman olarak da hem polisiye hem de çok farklı bir tür var beklemede. Ama belirttiğiniz gibi toplumsal çizgiden şaşmayacak, bir derdi olan, atmosferi ve karakterleri güçlü bir kitapla tekrar karşınıza çıkmayı hedefliyorum. Niyetim bu yönde olsa da gelişmeler elbette yayınevlerine bağlı. İyisi mi biz kısmet, diyelim.

Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederiz.

Her şey için tekrar teşekkürler. Görüşmek üzere.

KIRMIZI BALIK CİNAYETİ*

Bu bir Altın Çağ polisiyesi parodisidir.

“Demek kapı zorlanmamış?” dedi Dedektif.

Genç yardımcısı bakışlarını yerdeki ölüden ayırmadan yanıtladı, “Katil, tanıdığı yahut beklediği biri olmalı.”

Gece boyu esip gürleyen hava durulmuş, şimşekler yerini ufkun üzerindeki zayıf parıltılara bırakmıştı. Dedektif, özenle şekillendirdiği bıyıklarını çekiştirerek küçük adımlarla pencereye yürüdü. Uzaklaşan gri bulutlara, ıslanmış çatılara baktı. İnsanlar günün ilk ışıklarının aydınlattığı sokakta işlerine yetişmek için koşturuyorlardı.

Geniş pencerenin önüne yüksek bir sehpa yerleştirilmişti. Üzerindeki fanus, yüzgeçlerini ahenkle hareket ettiren kırmızı bir balığa ev sahipliği yapıyordu. Dedektif, balığın dikkatini çekmek için parmağıyla cama vurdu. Meraklı balık yem ümidiyle yüzeye yaklaştı.

“Zavallı balığı buradan götürmeli. Ona bakacak kimse kalmadı. Bu acımasız cinayetin tek şahidi de o üstelik” diye mırıldandı Dedektif.

Yardımcısı daracık fanusta sağa sola yüzen balığa birkaç parça yem attı, “Konuşamıyor olması ne acı, öyle değil mi efendim?”

Kapının dışında önce bir gürültü oldu, sonra da ayak sesleri duyuldu. Odaya resmi üniforması içinde Komiser girdi. “Basın mensuplarıyla konuşmam gerekti, kusura bakmayın,” dedi Dedektif’le tokalaşırken. “Hemen gelmenize çok sevindim Sayın Dedektif, olayın vahametini görüyorsunuz. Edebiyat dünyamız için gerçekten büyük bir kayıp, korkunç bir cinayet.”

Dedektif soğukkanlı tavrını koruyarak yerde yatan kurbana baktı, “Ben de kadim bir dostu kaybetmenin üzüntüsü içindeyim azizim. Daha birkaç gün önce telefonda konuşmuş, bitirmek üzere olduğu romanındaki bazı detayları tartışmıştık. Katilin en kısa sürede yakalanması için elimden geleni yapacağıma emin olabilirsiniz.”

Komiser güngörmüş bir tavırla, “Elbette üstadım, elbette bundan bir an olsun şüphe duymadım,” deyip koluna girdiği Dedektif’i kurbanın üstüne eğilmiş çalışan adli tabibin yanına yönlendirdi.

Kurban, yaklaşık kırk senedir yazdığı polisiye romanlarla edebiyat dünyasını sarsan ünlü bir yazardı. Kitapları kitabevlerinin çok satanlar rafında boy gösterir, okurlar onunla biraz sohbet edebilmek ve imzasını alabilmek için önünde uzun kuyruklar oluştururdu. İleri yaşına rağmen son derece dinç ve gazetelerin magazin sayfalarında çıkan haberlere göre de epeyce çapkın bir adamdı.

Yazar’ın bedeni, çalışma odasının tam ortasında, büyük maun masanın önündeki kadife kumaş kaplı iki koltuğun arasında sırtüstü yatıyordu. İran halısına yaslı başının etrafında koyu kızıl bir kan halesi kurumaya yüz tutmuştu. Başındaki derin yarayı açan büyük şamdan, üzerinde mumları olmaksızın, cesedin birkaç karış ötesinde devrilmiş duruyordu. Bir kısmı erimiş, eğri birkaç mum odanın farklı yerlerine savrulmuştu.

“Başına aldığı darbe sonucu kan kaybederek ölmüş, bu çok açık,” dedi Adli Tabip doğrulurken. “Ölüm saati için bedenin katılığı ve kan izlerine baktığımızda… Sekiz saatten fazla olmadığını söyleyebilirim.”

Sağa sola konulmuş delil numaralarına basmamaya ve eşyalara dokunmamaya gayret ederek odadan çıktılar. Komiser açık havaya çıkar çıkmaz bir sigara yaktı. Dedektif defterine aldığı notları son bir kez gözden geçirdikten sonra yardımcısının sürdüğü aracın arka koltuğuna yerleşti. Genç adam hukuk fakültesinde öğrenciydi ve Dedektif’in eşinin yeğeniydi. Okul harçlığını çıkarmak ve boş zamanlarında iş deneyimi edinmek için Dedektif’e asistanlık görevini üstlenmişti.

Dedektif, yol boyunca sarsıntıyla dökülmesin diye suyu azaltılan fanusu kucağında güvene aldı. “Gel bakalım sessiz tanık**, seninle birlikte çözeceğimiz bir davamız var,” deyip derin düşüncelere daldı.

Kırmızı balık, aracın hareketinden tedirgin olmuştu. Önce biraz çırpınsa da dışarıda akıp giden manzaraya kanarak sakinleşti.

***

Dedektif, ilginç bir adamdı. Emeklilik günlerini balık tutarak, yazlık evinin bahçesini sulayarak geçirecek biri değildi. Emniyet Teşkilatı’ndaki görevi sona erdiğinde geriye odasının bir duvarını dolduracak kadar çok madalya ve başarı belgesi ile mütevazı hayatını idame ettirmeye yetecek miktarda emekli ikramiyesi kalmıştı. Okuduğu polisiye romanlardaki çalışma odalarına imrenerek özenle hazırladığı ofisinde kırmızı balığa kitaplığın önünde, pencereye yakın, sıcak bir köşe yakıştırdı. Suyunu tamamladığı fanusta eski neşesine kavuşan sevimli yaratığı beslerken aklı hâlâ olay mahallinde gördüklerindeydi.

Oda kapısı yavaşça açıldı. Elinde gümüş tepsiyle ufak tefek, güzelce bir kadın içeri girdi. “Sevgilim, sıcak kakaomuzu getirdim. Biraz daha iyi misin? Konuşmak ister misin?”

Dedektif, eşini sevecenlikle karşıladı, elindeki tepsiyi alıp kadını yumuşak koltuklardan birine oturttu. O, piposunu ustalıkla doldurup yakarken kadın gülümseyerek porselen fincanlardan yükselen buharı izledi.

Dedektif, piposundan derin birkaç nefes çekip dumanı, ucunda kristallerin oynaştığı avizeye doğru üfledi. “Aziz dostumu o hâlde görmek tahmin edersin ki beni fazlasıyla sarstı. Hayat çok tuhaf, kim derdi ki ünlü polisiye ve gizem yazarı tıpkı kendi kurguladığı hikâyelerdeki gibi odasında öldürülecek. Hem de bir şamdanla, kafasına vurularak. Ne klişe ama!”

Kadın ellerini kucağında birleştirmiş, anlayışlı bir gülümsemeyle kocasını dinliyordu. Hayat arkadaşının kurgu bir dedektif karaktere öykünen hâli başlarda kadını korkutsa da hayatlarına macera ve eğlencenin yeniden girişi, kocasının gözlerindeki heyecan ve tutku bir süre sonra onun da hoşuna gitmişti. Ne yazık ki eşi emekli olup eve dönen her kadın onun kadar şanslı olmuyordu.

Dedektif derin bir iç çektikten sonra devam etti “Tıpkı klasik bir Agatha Christie öyküsü içindeyiz. Fırtınalı bir gecede, elektrik kesilmiş. Yazar dostum odasını tıpkı bir Orta Çağ malikânesinde olduğu gibi mumlarla aydınlatmış.” Gözü o sıra suyun yüzeyindeki hava kabarcıklarıyla uğraşan balığa takıldı. “Şu sevimli dost dışında olaya şahit olan kimse yok. Ne diyorsun bu işe?”

Kadın balığı izlerken bir müddet düşündü. “Peki, o gün ziyarete gelen misafirler olmuş mu?”

Dedektif kalkıp masanın üzerindeki not defterini aldı. Yakın gözlüklerini takıp okumaya başladı. “Sabah sekiz buçukta bina görevlisi siparişlerini teslim etmiş. Bizimki gayet normal görünüyormuş. Öğleden sonra bir buçukta muhasebecisiyle telefonda görüşmüş. Bir önceki ziyaretimde hesaplarda bir sıkıntı olduğundan bahsetmişti. Adamın ondan para tırtıkladığından şüpheleniyordu.”

“Muhasebeci, hırsızlığı ortaya çıkmasın diye gelip onu öldürdü mü diyorsun? Doğrusu bu çok kolay bir çözüm olurdu,” diyerek gülümsedi kadın.

“Evet, yaşadıklarımız bir kurgu olsaydı bu sonuç okuru hiç de memnun etmeyen bir final olurdu. Gerçi bana sorulsa çözmeyi hayal ettiğim muammada odanın kapı ve pencereleri içeriden kilitli olmalı ve odaya başkaca bir giriş ve çıkış mümkün olmamalıydı.”

“Ah!” dedi kadın gülerek “En sevdiklerin.”

Dedektif sıcak çikolatasının son yudumunu da içip fincanı kenara bıraktı, not defterine döndü. “Sevgili dostum çok düzenli ve dakik bir adamdı. Her şeyi ajandasına titizlikle not almış. Bak, öğleden sonra iki buçukta boşanmak üzere olduğu eşi gelmiş.” Masanın üzerindeki ifade tutanaklarını karıştırıp aradığını buldu. “Komşu dairede yaşayan yaşlı hanımın ifadesine göre karı koca arasında konusunu tam olarak anlayamadığı bir tartışma yaşanmış. Bu kavganın boşanma sonrası mal paylaşımıyla ilgili olduğu aşikâr.”

“Bu da cinayet için geçerli bir gerekçe. Bir kadının kendini sürekli aldatan ve boşanmakta zorluk çıkaran eşinin kafasına bir şamdan indirmesi bana çok makul geldi doğrusu,” dedi kadın kıkırdayarak. “Başka şüphelimiz var mı?”

“Tabii ki var,” diyerek başını salladı Dedektif. “Muammayı derinleştirmek için şüpheli sayısının makul miktarda olması gerekir.” Not defterinde aradığı sayfayı bularak okumaya girişti. “Ünlü yazarımız birkaç gün önce mahalledeki kasapla da tartışmış. Adamla gidip bizzat konuştum. Bizimki sipariş ettiği etin yağlı olmasına sinirlenmiş. Oysa apartman görevlisi etler aynı miktarda olduğu için sekiz numaranın siparişiyle onunkini karıştırmış. Kasap olayın bir yanlış anlaşılmadan ibaret olduğuna, karşılıklı özür dilediklerine ve meselenin hallolduğuna yeminler ediyor.”

“Ama?” dedi kadın kaşlarını kaldırarak.

“Ama… Tartışma sırasında sarf edilen birkaç söz Kasap’ın gücüne gitmiş. Büyükçe bir dana dilini öfkeli müşterisine hediye ederek ince bir sitemde bulunmak istemiş.”

“Kesilmiş bir dil! Epey tehditkâr bir hediye bu,” dedi kadın hayretle. ”Peki, Yazar bu işe ne demiş?”

“Kasap dükkânını kapattıktan sonra akşam sekiz buçuk sularında paketi bizzat teslim etmek üzere yola çıkmış. Ancak yolda dükkânın arka tarafındaki ışıkları açık unuttuğunu anımsamış. Geri dönüp ışıkları kapatmış. O sırada onu gören şahitler var. Sonra saatin geç olduğunu düşünerek paket teslimini ertesi güne bırakmaya karar vermiş, ailesiyle yaşadığı evine gitmiş. Dolabı açıp hâlâ paketinde duran dili gösterdi bana.”

“Çok detaylı bir ifade, üstelik bunu sana anlatmayabilirdi.”

“Polisiye vakalarda yüzlerce gereksiz ayrıntı ve boş lakırdı dinlemek olağandır. Gerçek hayatta bu sadece başımızı ağrıtır, ama bir kurguda olması iki şeye delalet eder: Yazar tecrübesizse kaleminin büyüsüne kapılmış, ana temadan kopmuş ve süslü cümlelerin peşine takılıp kaybolmuştur. Ancak usta yazarlar okurun kafasını karıştırmak ve suçluyu başarıyla saklayabilmek için bu söz çalılarını metinlerine özenle yerleştirirler.”

“Başka neler öğrendin?”

“Yazar dostumun yayıncısıyla da görüştüm. Hevesle son dosyayı beklediklerini, tanıtım ve imza günleri için planlama yaptıklarını söyledi. Güzel, alımlı bir kadın. Merhumla aralarında bir ilişki olduğunu öğrensem şaşırmazdım doğrusu. Bir de uzun yıllardır hukuk işlerine bakan ünlü bir avukatı vardı. Birkaç kez briç oynarken rast gelmiştim. Adamı hiç sevmiyordu. Ondan sürekli ‘Uyanık şeytan!’ diye bahsederdi. Ancak Avukat’ın tuttuğunu koparan biri olduğu da şüphe götürmez. Şimdilik bildiklerim bundan ibaret. Parmak izi ve adli tıp sonuçları çıkınca elimizde daha fazla kanıt olacak.”

Kadın boşalan fincanları tepsiye yerleştirip kalktı. Alnındaki kırışıklığa bakılırsa aklı hala öğrendikleriyle meşguldü. Kocasına dönüp yumuşak bir sesle, “Umarım katili çabucak yakalarsınız,” dedi. “Olay epey çetrefil duruyor.”

Tam kapıdan çıkacakken durakladı. Dönüp kocasına heyecanla sordu. “Sahi, ölüsünü kim, nasıl bulmuş ondan bahsetmedin.”

Adam parmağını anlamlı anlamlı sallayarak kadına gülümsedi. “Ah Miss Marple*** gözünden de bir şey kaçmıyor, seni tebrik ederim.”

Kadın gülümsedi, “Elbette, dikkatli bir polisiye okuru olarak hikâyede eksik bir parça kalmaması gerektiğini biliyorum.”

“Gece elektrik kesintisi olduğunu söylemiştim, anımsarsın. Sabaha karşı beş civarı cereyanlar gelmiş. Bizim rahmetlinin antika müzik seti, teknik bir aksaklıktan olacak son ses çalışmaya başlamış. Sabahın o en huzurlu saatinde bunca yaygara komşuları ayağa dikmiş hâliyle. Uzatmayayım, kapıcı master key ile kapıyı açınca vahim durumun farkına varmışlar.”

“Kapıcıda anahtar mı varmış?”

“Evet, evet şu otellerdeki her kapıyı açabilen türden bir alet.”

“O hâlde şüphelilere onu da eklemen gerekecek,” dedi kadın. Sonra fanusunda hareketsiz duran balığa bakıp gülümsedi. “Keşke hayvanların dili olsa.”

***

Eşi gittikten sonra bir süre dalgın gözlerle balığı izledi dedektif. Birden yüz hatları gerildi. Yerinden fırlayıp kitaplığın alt raflarını karıştırmaya, üst üste yığdığı eski dergileri incelemeye başladı. Sonunda aradığını bulunca kapağa elinin tersiyle pat diye vurdu. “Tabii ya! Neden aklıma gelmedi ki?”

Aylar önce okuduğu ve aklında sadece başlığı ve ana düşüncesi kalmış bir makaleyi baştan sona dikkatlice tekrar okudu. Makale özetle Backster isimli bir bilim insanından bahsediyordu. Yaptığı çalışmaların bir kısmı deneysel düzeyde kalsa da NYPD ve FBI için yaptığı araştırmalar kıymet görmüştü. Dedektif’in ilgisini çeken esas konu Backster’ın bitkiler üzerinde yaptığı deneylerdi. Bilim insanının fikrine göre bitkiler çevrelerinde olan bitenden haberdardılar ve doğru bir teknikle onlardan bilgi almak mümkündü.

Dedektif gülümseyerek başını dergiden kaldırdı, dönüp kırmızı balığa baktı. “Yarın seninle bir cinayet davası çözeceğiz ufaklık.”

***

“İnanın çok heyecanlıyım efendim,” dedi yardımcısı Dedektif’e. “Elimizde doğru dürüst delil yoktu ve Adli Tıp’tan dişe dokunur bir bilgi gelmedi. Davadan neredeyse ümidi kesecektim.”

Dedektif, çalışma odasında yapılan hazırlıkları kontrol etmeyi bitirmiş, merhum Yazar’ın koltuğunda sessizce piposunu tüttürüyordu.

Yardımcısı ileri geri yürüyerek “Siz aradıktan sonra gözüme uyku girmedi. Sabah erkenden şüphelileri tek tek arayarak bu gece yarısı olay mahallinde olmaları gerektiğini söyledim. Bu daveti bizzat Komiser’in izni ve emriyle yaptığımı da söylemeyi ihmal etmedim tabii.”

Dedektif bakışlarını tıpkı cinayet gecesindeki gibi yerleştirilmiş odada gezdirdi. Sehpanın üzerinde, berrak suyun yansımalarıyla oynaşan kırmızı balığa bakarak, “Umalım da planımız aksamadan işlesin evlat,” dedi.

Komiser acele adımlarla içeri girdi. “Birkaç adamımı binanın ön ve arka kapılarına yerleştirdim. Bir adam da çatıda bekliyor olacak. Katil olur da bu odadan kaçmaya çalışırsa dışarıda onu gafil avlamalıyız.”

Dedektif yüzünde memnun bir ifadeyle “Âlâ!” dedi. “Saat tam gece yarısını vurduğunda konuklarımızı içeri alabilirsiniz.”

***

“Kıymetli dostlar!” dedi Dedektif, ucunu iyice bükerek havaya diktiği bıyıklarını titreterek. “Hoş geldiniz! Bu gece burada toplanmamızın sebebini az çok tahmin etmişsinizdir.”

Konuklar oturdukları sandalyelerde huzursuzca kıpırdandılar.

Siyahlar içinde daha da çekici görünen genç dul yumuşak bir sesle “Beyefendi, size nasıl müteşekkirim tahmin edemezsiniz. Zavallı eşimi benden koparan caniyi bulduğunuzu ve bizlere kimliğini açıklayacağınızı düşünüyorum, yanılıyor muyum?” diye sordu.

“Bir bakıma haklısınız hanımefendi, gece sona ermeden katilin bu odadan tutuklu olarak çıkacağını size garanti ederim. Ancak ben de tıpkı sizler gibi henüz onun kimliği hakkında bilgi sahibi değilim.”

Muhasebeci gergin bir sesle atıldı. “Fakat beyefendi, bizleri burada suçluymuşuz gibi toplamanız çok asap bozucu. Polise gereken ifadeleri verdiğimi ve kendimi akladığımı düşünüyorum.”

Kasap bir kahkaha patlattı. “Anlamıyor musunuz, ellerinde hiç delil yok ve suçu üstüne yıkabilecekleri bir enayi arıyorlar. Benim burada işim yok, gidiyorum.”

Komiser, ayağa kalkmaya yeltenen adamı sertçe omuzlarından bastırarak oturttu.

“Lütfen endişelenmeyin, toplantımız kısa sürecek ve bittiğinde kimsenin sonuçtan zerre kadar şüphesi olmayacak,” dedi Dedektif.

Kapıcı en arkada oturduğu için boynunu uzatarak olan biteni görmeye çalışıyordu. Hemen önünde oturan Avukat kendinden emin bir tavırla gülümsüyor, endişeyle tırnaklarını kemiren yayınevi sahibesinin sakinleşmesi için ara sıra telkinde bulunuyordu.

“Sözü ve gerilimi uzatmanın âlemi yok,” dedi Dedektif.

Oda tıpkı cinayet gecesindeki gibi mumlarla aydınlatılmıştı. Dışarıda fırtına yoktu ama yağmurlu ve kasvetli bir hava şehrin üzerini kaplamıştı.

“O talihsiz gece yazar dostum tıpkı şu an benim yaptığım gibi masasının başında oturmuş, birtakım evrak işleriyle uğraşıyordu. Adli Tabip ölüm saatinin cesedinin bulunmasından sekiz ile on saat öncesi olduğunu söylüyor. O gece bölgede elektrikler tam on biri çeyrek geçe kesilmiş. Bunu elektrik idaresi doğruluyor. Elimizde cinayet aleti bir şamdan ve darbenin şiddetiyle yere saçılan üç adet neredeyse dörtte biri erimiş mum var.”

Dedektif bir süre durup dikkatle kendini dinleyen grubu süzdü. “Hanımlar, beyler! Bu mumlar bize olayın tam olarak kaçta gerçekleştiğini söylüyor,” diyerek yardımcısına döndü.

Yardımcısı Dedektif’e hayranlıkla baktı. Geniş bir rafta duran parlak şamdanı alarak mumlardan birine üfledi. Sönen mumu eline alıp meraklı seyircilerin görebileceği şekilde ileri uzattı.

“Gördüğünüz ve anlayacağınız gibi mumu bu gece tam elektriklerin kesildiği saatte yaktım. Yaklaşık dörtte birinin yandığını teyit edebilirim. Demek ki cinayet tam olarak şu sıralarda işlenmişti. Yazar, Kapıcı ve komşuları tarafından ölü bulunduğunda öleli dört saat olmuştu.”

“O saatte eminim ki hepimiz yataklarımızda mışıl mışıl uyuyorduk, bize ölüm saatinden ziyade katilinin kimliği gerekli,” dedi yayınevinin sahibesi. Sesi sinirle titriyordu.

“Çok doğru hanımefendi,” diyerek kadını onayladı Dedektif. Ayağa kalkıp bastonunu eline aldı. “Yine de bir cinayet dosyası kapandığında tüm soruların cevaplanmış olmasını bekleriz. O nedenle bu detay bizim için önemliydi.”

Masanın önüne geçerek tam da Yazar’ın öldürüldüğü noktada durdu. “Bu davada kurban, şüpheliler, cinayet aleti, ölüm saati gibi bir takım deliller mevcut. Peki, elimizde ne yok?”

Avukat sandalyesinde dikleşerek, kendinden emin yanıtladı “Bir şahidiniz yok bayım! Bir şahidiniz olsaydı işiniz çok kolaylaşırdı.”

Dedektif masaya dayalı bastonunu eline aldı, ucuyla Avukat’ı işaret ederek göz kırptı. “İşte şimdi olayın can alıcı noktasına geldik. Bir şahidim var bayım! Olayı başından sonuna izleyen, öncesinde ve sonrasında odada bulunduğu hâlde Katil’in varlığını fark etmediği bir şahit.”

Şüphelilerden hayret nidaları yükseldi. Dedektif bekleyişi fazla uzatmadan dönüp üzerini bir eşarpla örttüğü fanusu açığa çıkarttı.

Yazar’ın dul eşi Komiser’e dönüp “Tanrım! Az kalsın bu saçmalığı ciddiye alıp suçlunun yakalanacağına inanıyordum. Lütfen bana katili bir balığın ifadesiyle yakalayacağınızı söylemeye kalkmayın!” diye bağırdı.

Komiser gözleri yarı kapalı, sakin tavrını hiç bozmadan, “Lütfen sessiz olun, inanın az sonra komiserin cebindeki kelepçe içinizden birinin bileklerine geçecek,” dedi.

“Şimdi o gece olanları kısaca gözünüzde tekrar canlandırayım,” diyerek kendinden emin bir tavırla sözlerine devam etti.  “Gökyüzünün şimşeklerle yarılıp parladığı o gece, klasik mobilyalarla döşenmiş bu odada, sessiz şahidimiz fanusunun içinde ahenkle yüzüyordu. Yaklaşan fırtına nedeniyle elektrikler kesikti ve balığın sahibi odanın iki köşesine şık şamdanlar üzerinde alevleri titreşen mumlar yerleştirmişti. Dışarıda zaman zaman aydınlanan gökyüzü ve içerideki bu titrek sarı ışıltılar eşyaların gölgelerini uzatıp kısaltarak ortamı bazen romantik bir kış odasına bazen de korkunç canavarlarla kaplanmış bir masal ülkesine çeviriyordu.”

Avukat dayanamayarak “Ne bu şimdi? Klasik bir polisiye romanın son sahnesi mi? Aklınız başınızda mı sizin!” diye söylendi.

Diğerleri ortamın kasvetine ve Dedektif’in olayı dramatize eden yumuşak sesine çoktan kendilerini kaptırmış olmalılardı ki Avukat’ı destekleyen çıkmadı.

“Evin kapısı şiddetle vuruldu,” diye devam etti Dedektif. “Talihsiz kurban misafirini içeri aldı. Belki bir süre konuştular. Ancak sohbet zamanla sonucu ölüme varacak bir tartışmaya dönüştü. Karanlık siluet sorununu konuşarak çözemeyeceğini anlayınca öfkeden deliye döndü ve o an için ona en yakın silaha, şamdana uzandı. Yine de talihliymişiz ki şamdandan sağa sola saçılan mumlar, savrulmanın etkisiyle söndü ve bize cinayet saatini söyledi. Aksi olsaydı evi alevler içinde bulabilir ve kurbanın yangın sonucu öldüğünü sanabilirdik.”

Nefeslenmek için bir süre sustu. Pencere kenarına giderek fanusu eline aldı. Suyun hafifçe çalkalanmasıyla hareketlenen balık sağa sola yüzmeye başladı.

“O sırada her zaman durduğu köşede olanları izleyen bir şahit vardı,” dedi konuklara dönerek.

Kasap sandalyesinden doğrulup yüksek sesle, “Hadi bakalım Sherlock Holmes, sen bu balığı konuşturabilirsen ben de kırlarda otlayan bütün ineklere kanat takıp uçuracağım,” diyerek güldü.

Komiser, Kasap’a çatık kaşlarla bakarak susturdu, “Lütfen devam edin Sayın Dedektif.”

“Bilimsel çalışmalar şunu göstermiştir ki; uygun koşullarda ve doğru teknikle her canlı çevresiyle anlamlı bir iletişim kurabilir.”

Dinleyenler olanlara şaşırmış, olacaklar konusunda da meraklanmışlardı. Kapıcı kafasını uzatmaktan yorulduğu için yerinden kalktı, gelip önde oturan dul eşin yanındaki pufa yerleşti.

“Şimdi bu sadık dost ve emin şahidi bir anlığına önünüzde durup sizi gözleyebileceği şekilde tutacağım. Her biriniz ona yüzünüzü saklamadan bakmalısınız. Umuyorum ki balık o gecenin mücrimini derhâl tanıyacak, gördüklerinin şiddetini anımsayacak ve bunu belki çırpınarak belki de gözlerini suçludan hiç ayırmayarak belli edecektir.”

Genç dul sabırsız bir sesle, “Bir an önce yapın da bu soytarılık bitsin. Başım çatlayasıya ağrıyor ve evime gidip tüm yaşananları unutmak istiyorum,” diye söylendi.

Dedektif hafif adımlarla ilk şüphelinin önüne geldi. Fanusu Kapıcı’ya yaklaştırarak bir süre bekledi. Kapıcı gözleri dehşetle açılmış bir hâlde balığa bakıyordu. Balık camın cidarını yoklayarak uzaklaşınca adam derin bir nefes aldı.

Sıra Yazar’ın güzel karısındaydı. Kadın mağrur tavrını bozmamaya büyük bir gayret göstererek sınavı başarıyla atlattı.

Kasap, fanusun önünde durduğu her saniyeyi balığa, odadakilere, Yazar’a ve elbette bahtına ağır sözler söyleyerek değerlendirdi. Balık bu sözlerin hiçbirini üzerine alınmış görünmüyordu.

Yayınevi sahibi güzel hanımefendinin rengi kül gibi olmuştu. Yaprak gibi titreyen ellerini zapt etmekte güçlük çekiyordu. Dedektif fanusu yavaşça yüzüne yaklaştırdığı an kadın yerinden fırladı ve elinin tersiyle cam küreye şiddetli bir tokat patlattı. Kırmızı balığın güvenli evi sularını saçarak yere yuvarlanıp çatlarken kadın Muhasebeci’nin boynuna yapışmış sıkıyor ve “Seni lanet olası hırsız, sana sorunu konuşarak halletmemiz gerektiğini söylemiştim. Onu öldürerek bizim de ipimizi çektin. Seni geberteceğim,” diye çığlık çığlığa bağırıyordu.

***

“Bir an itiraf etmeyeceklerini düşündüm,” diyerek güldü Dedektif.

Bu sefer kendi ofisinde, teşkilattan üst düzey birkaç yönetici, Komiser, bir gazeteci ve elbette yanından ayrılmayan yardımcısı toplanmış, katilin ve azmettirenin yakalanmasını küçük bir partiyle kutluyorlardı.

Dedektif’in eşi boşalan kadehini tekrar doldururken, “Seninle ne kadar gurur duysam azdır sevgilim,” diye fısıldadı.

Onlara istemeden kulak misafiri olan Komiser, “Benim de yanımda iki kelepçe getirmiş olmamı muhakkak takdir etmelisiniz,” deyince gülüştüler.

Komiser Dedektif’e dönüp sordu. “Azizim, aklıma takılan bir husus var. Bitkilerin ve hayvanların üzerinde yapılan deneyler konusunda anlattıkların elbette doğrudur, ancak bir balığın ‘İşte sahibimi öldüren katil budur!’ demesini beklemediğini düşünüyorum. Haksız mıyım?”

Dedektif bacak bacak üzerine atıp pantolonunun üzerindeki ince tozu eliyle silkeledi. Odadakilerin söyleyeceği şeyleri merakla bekliyor oluşu onu inanılmaz keyiflendirmişti.

“Kesinlikle haklısınız Komiser! Hayvanların ve bitkilerin dünyasına yeterince hâkim değiliz. İleride muhakkak onlarla da konuşmak kabil olacaktır. Ancak şu an insan doğasını tanıyor, baskı altındayken daha çok hata yapıldığını biliyor, mimik ve vücut hareketlerini izleyerek delil elde edebiliyoruz. İşte ben de tam olarak bunu yaptım. Önce kafalarını karıştıran bir bilimsel bilgiyle şüphelileri şaşırttım. Sonra da tedirgin edici bir şekilde fanustaki balığı burunlarına kadar yaklaştırdım. Elbette odada yarattığımız atmosfer de ruh hâllerine çok etki etti.”

“Kadının paniklemesi ve itirafı bize ortada bir işbirliği olduğunu gösterdi,” diyerek güldü Komiser içkinin de verdiği keyifle.

Dedektif gülümseyerek devam etti sözlerine “Muhasebecisi, dostumuzu hissettirmeden soyuyordu. Bu durumu ilk anlayan yayınevi sahibi oldu. Kadın, her yayınevi sahibi gibi yazara verdiği teliften son derece rahatsızdı. Paranın tamamına sahip olabileceğini düşündü ve güzelliğini kullanarak Muhasebeci’yle yakınlaştı. Yazar’ın durumu fark etmesi üzerine sevgilisini kışkırttı ve elbette sonuç korkunç bir cinayet oldu.”

“Fakat yazarın ölümü bir yayınevi için altın yumurtlayan tavuğu kesmek olmaz mı?” diye sordu Dedektif’in eşi.

“Ah! Çok az yazarın yıldızı sonsuza dek parlar hayatım. Ne yazık ki aziz dostum artık kendini tekrarlıyor, satış rakamları her kitabında yavaş yavaş düşüyordu. Bazı sanatçıların ölüsü, dirisinden daha fazla değer görür. Birkaç ay sonra raflarda satılmamış bir kitap dahi kalmadığını görecek ve bana hak vereceksiniz.”

Komiser “Olayın mantıklı bir çözümle sonuçlanmasına sevindiğimi itiraf edeyim, aksi olsaydı mahkemede durumu nasıl açıklardık bilemiyorum,” deyince Dedektif onu dostça bir tavırla omuzlarından kavradı.

“Sevgili Komiser, unutmayın ki iyi bir polisiyede çözüme her daim mantıklı ve akılcı yöntemlerle ulaşılır. Şimdi müsaade ederseniz güzel eşim gri hücrelerimizi o nefis sıcak kakaosuyla canlandırsın.”

SON

*Kırmızı Balık Cinayeti: Orijinal adı ‘Acqua in Bocca’ olan Andrea Camilleri ve Carlo Lucarelli’nin birlikte yazdıkları polisiye, cinayet romanı.

**Sessiz Tanık: Yazar Agatha Christie’nin 1937’de yayımlanan bir Hercule Poirot macerası.

***Miss Marple: Agatha Christie’nin kurguladığı amatör dedektif karakter.

Polisiye Atölyesi-1

Bu sayfada polisiyenin nasıl işlediğine bakıyoruz. Suçun kendisinden çok, merakın nasıl kurulduğunu; bir hikâyenin okuru hangi tekniklerle sayfalar arasında tuttuğunu anlamaya çalışıyoruz. Klasik polisiyelerden günümüze uzanan örneklerle, bir soru nasıl doğar, bir şüpheli nasıl yaratılır, tempo nasıl düzenlenir, gerilim nasıl artırılır, ipuçları nasıl gizlenir gibi konuları ele alıyoruz.

Burada kurallar koymuyoruz, formüller vermiyoruz. Her sayıda polisiyenin tek bir yönüne odaklanıyoruz: bazen bir ayrıntıya, bazen bir karaktere, bazen bir çözüm anına. Amaç, iyi polisiyelerin neden iyi çalıştığını görmek; okuyan için farkındalık, yazan için işe yarar notlar bırakmak.

HER POLİSİYE BİR SORUYLA BAŞLAR

Bir polisiye romanın en temel özelliklerinden biri, okurun sonunda ne olacağını aşağı yukarı bilmesidir. Katil yakalanacaktır, karmaşık görünen olaylar mantıklı bir açıklamaya kavuşacaktır, parçalar bir noktada yerine oturacaktır. Polisiye okuru bu konuda iyimserdir; adaletin, en azından hikâye içinde, bir şekilde sağlanacağına inanır. O hâlde şu soruyu sormak gerekir: İnsanlar sonunda ne olacağını bildikleri bir hikâyeyi neden okur? Üstelik neden sadece okumakla kalmaz, bu türü tutkuyla takip eder, yeni kitapları bekler, aynı yazarları defalarca okur?

Cevap basittir ama küçümsenmemelidir: Merak.

Polisiyeyi ayakta tutan şey, sonucun bilinmemesi değil; sona giden yolun belirsizliğidir. Okur, “katil yakalanacak” bilgisini baştan kabul eder ama nasıl, ne zaman, hangi bedeller ödenerek sorularının cevaplarını bilmez. Polisiye roman tam da bu boşlukta çalışır. Okuru sayfalar arasında tutan şey, cevaptan çok sorudur.

Bu merak, yazarın okura doğrudan sorduğu bir bilmeceyle değil; okurun kendi kendine sormaya başladığı sorularla oluşur. “Okura soru sormak” denildiğinde gizemli, teknik bir şeyden söz ediliyormuş gibi anlaşılır ama aslında mesele çok nettir. Okur bir noktada şunu hisseder: “Burada bir şey yolunda gitmiyor.” Bu duygu ortaya çıktığı anda polisiye başlamıştır.

Yanlış Soru, Doğru Soru

Zayıf polisiyeler okuru tek bir soruya kilitler: “Katil kim?”
Bu soru elbette önemlidir ama tek başına yeterli değildir. Hikâye boyunca aynı sorunun etrafında dönmek, bir süre sonra merakı köreltir. Okur tahmin yürütmeye başlar, karakterleri eleyerek ilerler ve bir noktadan sonra yalnızca sonucu bekler hâle gelir. Merak azalır, hikâye mekanikleşir.

İyi bir polisiye ise okura tek bir soru sordurmaz. Aksine, okudukça çoğalan ve şekil değiştiren sorularla ilerler. Hikâyenin başında merak edilen şey genellikle basittir: Ne oldu? Bir olay vardır, bir suç işlenmiştir ya da işlenmek üzere olduğu hissedilir. Ardından soru değişir: Kim yaptı? Şüpheliler belirir, ilişkiler ortaya çıkar. Sonra yeni sorular doğar: Neden şimdi? Bu kadar zamandır nasıl saklandı? Kim doğruyu söylüyor, kim eksik anlatıyor?

Polisiyenin gücü tam olarak buradadır. Okur bir soruya cevap aldığında rahatlamaz; aksine, yeni bir soruya takılır. Her cevap, hikâyede bir durak değil, bir geçiştir. Hikâye bu geçişlerle ilerler. Eğer bir noktada sorular durursa, merak da durur. Okur artık yalnızca sonu görmek için okumaya başlar; bu da polisiyenin en büyük zaafıdır.

Sorular Nasıl Çoğalır?

İyi polisiyelerde sorular rastgele ortaya çıkmaz; bilinçli olarak yönlendirilir. Yazar, okurun dikkatini belli noktalara çekerken başka yerlerden uzaklaştırır. Bazen çok önemli bir ayrıntı sıradan bir cümlenin içine gizlenir, bazen de okurun uzun uzun düşündüğü bir ipucu aslında hiçbir işe yaramaz. Okur bu süreçte aktif hâle gelir. Okumaz, düşünür.

Bu yüzden polisiye okuru pasif bir alıcı değildir. Olayları takip ederken aynı zamanda yargılar verir, tahminlerde bulunur, şüphe duyar. Her yeni bilgi, zihnindeki tabloyu yeniden kurmasına neden olur. Bu yeniden kurma hâli, polisiye okumanın temel zevkidir.

Agatha Christie: İnsanları Sorgulatmak

Agatha Christie’nin romanlarında sorular genellikle insanlarla başlar. Okur önce karakterleri tanır, ilişkileri öğrenir, küçük çatışmalara tanık olur. Kim kime kızgın, kim neyi saklıyor, kim kiminle yakın? Christie, okuru olaydan çok insanlara odaklar. Bu yüzden okur, suçtan ziyade karakterlerin niyetlerini çözmeye çalışır.

Christie’nin ustalığı burada ortaya çıkar. Okur, insanları tanıdığını sandığı anda yanılır. Çünkü asıl soru şudur: Bu insanlar gerçekten göründükleri gibi mi?
Suçun ipuçları çoğu zaman göz önündedir ama okur onları “önemsiz” sanır. Çözüm geldiğinde okur şu cümleyi kurar: “Hepsi başından beri oradaymış.” Bu, polisiye okurunun en sevdiği histir: kandırılmış ama haksızlığa uğramamış olmak.

Arthur Conan Doyle: Ayrıntıyı Sorgulatmak

Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes hikâyelerinde soruların yönü biraz daha farklıdır. Burada mesele çoğu zaman olayın kendisi değil, gözden kaçan ayrıntılardır. Okur, Watson’ın anlatımı sayesinde kendini güvende hisseder. Her şey mantıklı görünür, olaylar sırayla anlatılır. Okur, “meseleyi anladım” duygusuna kapılır.

Tam bu noktada Holmes devreye girer ve basit bir soru sorar: “Bunu neden kimse garip bulmadı?”
İşte bu soru, okurun zihnindeki tabloyu parçalar. Okur, baştan beri yanlış yere baktığını fark eder. Doyle’un gücü buradadır: Okuru rahatlatmak ve sonra o rahatlığı bozmak. Sorular, okurun kendi kendine sorması gereken ama sormadığı yerlerde ortaya çıkar.

Jo Nesbø: Bedeli Merak Ettirmek

Modern polisiyede sorular yalnızca suçla ilgili değildir. Jo Nesbø’nun romanlarında okur, elbette katilin kim olduğunu merak eder ama bu tek başına yeterli değildir. Asıl soru şudur: Bu dosya, dedektife neye mal olacak?

Harry Hole karakteri kusurludur, hatalar yapar, sınırlarını zorlar. Okur, çözümün yaklaşmasıyla birlikte başka bir şey düşünmeye başlar: Bu iş bittiğinde geriye ne kalacak? Suç çözülse bile, bedel ödenmiştir. Bu da yeni bir merak türü yaratır. Okur yalnızca sonucu değil, sonucun etkilerini de takip eder.

Jean-Christophe Grangé: Huzursuzluk Yaratmak

Grangé’nin romanlarında sorular daha rahatsız edicidir. Okur, olayları takip ederken sık sık şunu düşünür: “Bu kadar karanlık normal olamaz.”

Sorular bireysel suçların ötesine geçer. Bu suç tek bir kişinin işi midir, yoksa daha büyük bir yapının parçası mıdır? Okur cevap ister ama aynı zamanda cevaplardan ürker.

Grangé, okuru sadece meraklandırmaz; huzursuz eder. Bu huzursuzluk da bir sorudur. Okur, okudukça dünyaya dair algısını sorgulamaya başlar. Polisiye, burada yalnızca bir bulmaca değil, bir atmosfer hâline gelir.

Sonuç: Polisiye Sorularla Yürür

İyi bir polisiye, baştan sona tek bir sorunun peşinden gitmez. Sorular değişir, derinleşir, çoğalır. Okur, bir soruya cevap aldığında hikâye bitmez; yeni bir soru başlar. Son sayfaya gelindiğinde okur, yalnızca katilin kim olduğunu değil, o noktaya gelene kadar hangi soruların peşinden sürüklendiğini de hatırlar.

Tatmin duygusu buradan doğar. Okur yalnızca cevabı değil, o cevaba giden yolu da yaşadığı için tatmin olur. Polisiye, sorularla yürür. Cevap yolun sonudur; merak ise yolun kendisi.

Peki Yazarken Ne Yapmalı?

Polisiye yazmaya başlayanların en sık yaptığı hata, hikâyeyi tek bir büyük sorunun etrafında kurmaktır. “Katil kim?” sorusu baştan sona taşınır ve bütün gerilim buraya yüklenir. Oysa iyi bir polisiyede asıl iş, bu soruyu mümkün olduğunca erken bırakıp yerine yenilerini koyabilmektir. Yazmaya başlamadan önce yalnızca ana gizemi değil, hikâye ilerledikçe ortaya çıkacak yan soruları da düşünmek gerekir. Okur bir soruya cevap aldığında, hemen ardından yeni bir boşlukla karşılaşmalıdır.

Bunu sağlamak için yazarken kendine şu soruyu sor: Okur bu bilgiyi öğrendiğinde şimdi neyi merak edecek? Eğer verdiğin cevap hikâyeyi kapatıyorsa, orada durup yeni bir belirsizlik yaratman gerekir. Cevaplar, çözüm üretmek için değil; hikâyeyi bir sonraki aşamaya taşımak için vardır.

Bir diğer önemli nokta, soruların ölçeğini değiştirmektir. Hikâyenin başında olay soruları işe yarar: Ne oldu, nerede oldu, kim vardı? Bir süre sonra bu sorular yetmez hâle gelir. O noktada okuru karakterlere yönlendirmek gerekir: Kim doğruyu söylüyor, kim eksik anlatıyor, kim kendini olduğundan farklı gösteriyor? Hikâye ilerledikçe soruların odağı da değişmelidir; olaydan ilişkilere, ilişkilerden niyetlere doğru kaymalıdır.

Yazarken küçük ve somut ayrıntıları ihmal etme. Bir nesne, bir cümle, bir tanıklık polisiye için yalnızca süs değildir; yeni bir sorunun kapısıdır. Bir ayrıntı ortaya koyduğunda, onun tek bir işlevi olmasın. Okur önce onu bir cevap gibi görsün, sonra aynı ayrıntının başka bir soruya yol açtığını fark etsin. Polisiye, büyük sürprizlerden çok, küçük ama işlevli ayrıntılarla büyür.

Son olarak, çözümü yazarken de soruları düşün. Finalde her şey açıklanacak diye bütün merakı tek seferde tüketmek zorunda değilsin. Okur katilin kim olduğunu öğrendiğinde bile, hikâye boyunca sorduğu diğer soruların izini sürmek ister. Çözüm, okurun hangi sorularla oraya kadar getirildiğini de görünür kıldığında tatmin edici olur.

Polisiye yazarken amaç, okuru sürekli şaşırtmak değil; onu doğru sırayla merak ettirmektir. Soruların akışını kontrol edebildiğin ölçüde, hikâyenin temposunu ve etkisini de kontrol edersin.

POLİSİYE EDİTÖRÜ HÜLYA BALCI İLE SÖYLEŞİ

Dedektif Dergi sayfalarına hoş geldiniz sevgili Hülya Balcı. Sizi ağırladığımız için mutluyuz.

Öncelikle sizi biraz tanımak isteriz. Ne tür eğitimler aldınız? Çalışma hayatınızda hangi yollardan geçerek bugünlere geldiniz? Ne zamandır Doğan Kitap’ın editörüsünüz? Polisiye dosyalara özel ilginiz nasıl başladı?

Dedektif Dergi’ye konuk ettiğiniz için ben teşekkür ederim.

Boğaziçi Tarih Bölümü’nde okudum. Aynı üniversitede tarih alanında yüksek lisans yaptım. Bitiremediğim doktora eğitimim sırasında ortaokul yıllarından beri var olan polisiye merakım arttı. Türkçe ve İngilizce, o dönemde bulabildiğim ne kadar polisiye varsa okudum. 2006 yılında ilk olarak tarih alanında kitaplarla editörlüğe başladım. Sonra yayınevi editörlüğüne geçtim. Doğan Kitap’a 2011’de başladım. Önce tarih ve dünya edebiyatı alanlarında çalıştım. Doğan Kitap’ta ciddi bir polisiye birikimi vardı. Ben de okuduğum yazarlardan kitaplar önerdim ve yavaş yavaş polisiye editörlüğü de yapmaya başladım. Hobim işe dönüştü bir anlamda.

Editörlük geçmişinizde Tess Gerritsen’den Jean-Christophe Grangé’a, Jo Nesbø’dan Camilla Lackberg’e, Elçin Poyrazlar’dan Tuna Kiremitçi’ye pek çok yazarla çalıştığınızı görüyorum. Editörlüğün en sevdiğiniz yanları nelerdir? Dünyaca tanınmış yazarlarla çalışmak üzerinizde ekstra bir baskı yaratıyor mu?

Editörlüğün en sevdiğim yanı, iyi yazarların kitapları üzerinde çalışma şansı bulmak. Polisiye yazarlarının zekâsına hayranım. Hiç kolay iş değil sağlam bir kurgu oluşturmak, paralel yapılar kurmak, tempoyu korumak, okurun bağlanacağı karakterler yaratmak… Bu yüzden saydığınız tüm bu isimlere (ve başkalarına da) saygım var ve kitaplarını yayına hazırlarken elimden gelen tüm özeni gösteriyorum. Ve evet biraz baskı da oluyor üzerimde, özellikle de yerli polisiyede. Orada daha çok işin içindeyim doğal olarak. Yerli polisiye çıtasının yükseltilmesini çok önemsiyorum.

Ve tabii en sevmediğiniz/zorlandığınız taraflarını da soracağım. Mesleğinizin hayatınızı ele geçirdiği durumlar oluyor mu? Mesela hataları görmezden gelerek keyifle bir kitap okuyabiliyor musunuz?

Editörlüğün en sevmediğim kısmı, kendi keyfim için istediğim kadar okuyamamam. İngilizce ve Türkçe edebiyat ve polisiye dosyaları aralıksız geliyor ve bunları iş dışı saatlerde okuyorum genelde. Mesai saatlerinde yayına hazırladığım kitaplar var, ciddi zaman ve emek isteyen. Bu tempo epey zorlayıcı diyebilirim. İkinci soruya gelince, gençken daha müsamahalı bir okurdum, artık üzerinde yeterince çalışılmamış (yayımlanmış) kitapları bitirmek gibi bir derdim kalmadı.

Önünüze yeni bir dosya geldiğinde ilk baktığınız şey ne olur? Kırmızı çizgileriniz var mıdır? “Şunu gördüğüm anda o dosyayı okumayı bırakırım,” dediğiniz herhangi bir şey?

Güzel bir kitap okumayı umarak başlıyorum her dosyaya. Edebiyat ve polisiyede durum farklı biraz. Polisiyede ilk 10-15 sayfada içine alması ve sizi orada tutması gerekir. Tempoyu korumak zorundadır yazar. Nereye, nasıl bağlayacak bu hikâyeyi diye düşünmeye başlamışsam iyiye işarettir. Ama malum, polisiyenin sonu belki başından da önemli. Polisiyeleri bitirmeden olumlu veya olumsuz karar verilemez. Sık yaşanmıyor ama kitabın türü ne olursa olsun, bazen yazarın Türkçesi o kadar sorunlu, ifade yeteneği o kadar sınırlı oluyor ki daha fazla okumaya gerek kalmıyor.  

Senede ortalama kaç dosya okuyor, kaçının üzerinde çalışıyorsunuz?

Bu değişiyor ama her yıl yayına hazırladığım ortalama 24-25 kitap var. Yarısı polisiye. Değerlendirdiğim dosya sayısı da herhâlde yine bu civarda.  

Yazar adaylarının en sık yaptıkları hatalar nelerdir? Yayınevlerine dosya başvurusu yaparken özellikle nelere dikkat etmelerini önerirsiniz?

Yazarın veya yazar adayının profesyonel geçmişi ve romanına dair bir giriş metni bence iyi oluyor. Aklıma hata denebilecek şu geliyor sadece: Yazar adayının basılmamış iki veya üç kitabı var ve bunların editör tarafından aynı anda değerlendirilmesini bekliyor. Bu yazarın kendi kitaplarını önceliklendiremediğini gösterir ve iki veya üç vasat kitabı olduğu sinyalini verir. İlla böyledir diyemeyiz ama yazar yazdıkça gelişmeli ve başvuruda en güçlü kitabını öne çıkarmayı bilmeli. 

Polisiye türünde uzmanlaşmış editörlerle her yayınevinde karşılaşmıyoruz. Sizce bunun önemi nedir? Yayınevleri bünyesinde farklı türlere özel editörler bulunması neden önemlidir?

Polisiye türünde kitap basan yayınevlerinin polisiyeyi iyi bilen editörlere ihtiyacı olduğu kesin. Türü ‒alt türleriyle beraber‒ bilmek için elbette çok okumuş olmak lazım öncelikle. Yurtdışında neler yazılıyor, neler okunuyor onlardan da haberdar olmak gerekir. Editörün tüm okumaları, polisiye kurgunun matematiğini, tempoyu ayarlamayı, karakter geliştirmeyi, serilerin mantığını ve daha birçok şeyi kavraması anlamına gelir. Yerli polisiyeleri çalışırken bu kavrayış çok gerekli… Kitabı aldım, tashihleri düzelttim, birkaç mantık hatası yakaladım’ın ötesinde, kitabın türden beklentileri karşılamasına çalışmalı polisiye editörü. 

Sağlıklı bir editör-yazar ilişkisi nasıl olmalı sizce? Son sözü yazar mı söyler, editör mü? Her yazar her editörle çalışabilir mi? Tarzlarının/kafalarının uyuşması önemli midir?

Yazar ile editör birbirlerinin aklına ve bilgisine güvenirse çok güzel bir mesleki ilişki ve hatta bazen dostluk doğuyor.

Bence son sözü yazar söyler, kitap yazara aittir. (Hatalar editöre yazılır, o ayrı) Her yazar her editörle çalışabilir mi sorusunun net bir cevabı yok. Dışarıdan çalışan bir editörse yazar özgürdür, rahat ettiği kişiyle çalışır. Yayınevlerinde ise yazarın veya editörün seçme şansı olmayabilir. Deneyimli editörler her yazarla çalışmayı bilirler çünkü hangi konuda ısrarcı olacaklarını, nerede duracaklarını bilirler. Tarzların uyuşması büyük şanstır elbette editör için. Derdinizi rahat anlatırsınız.

Yayıncılık dünyasında genel gidişatı nasıl görüyorsunuz? Yazar adaylarının doğru yayınevine/editöre ulaşması, sağlıklı bir değerlendirme süzgecinden geçmesi neden bu kadar güçleşti, yoksa eskiden de böyle miydi?

Genel gidişatı biraz sorunlu buluyorum. Ekonomik zorluk, geleceğe dair umutsuzluk, entelektüel birikimden çok tüketime meyil gibi birçok faktör varken, çok kitap basılıyor ama kitap satışları artmıyor. 85 milyonun yaşadığı bir ülkede hâlâ ilk baskılar çok düşük. Yayınevleri kitapların tüm maliyetlerini (kâğıt, baskı, editöryal hizmet, telif hakkı, pazarlama, dağıtım) üstlenip o kitaptan iyi ihtimalle 6 ay, bazen 1 yılda geri dönüş alabiliyorlar ya da alamıyorlar ve zarar ediyorlar. Nihayetinde frene basıyorlar. Satacağından, en azından zarar etmeyeceğinden emin oldukları kitapları basıyorlar.  Bu daha az yeni yazara şans verilmesi anlamına geliyor; bu açıdan değerlendirme süreçlerinde değil bence sorun.

Yerli polisiyemizin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Yayınevleri ve okurlar nezdinde hak ettiğimiz değeri görüyor muyuz sizce? Daha fazla okura ulaşmak için neler yapmalıyız/yapmamalıyız?

Yerli polisiye gelişiyor elbette. Ancak nicelik ile nitelik el ele gitmiyor tam olarak. Çıkan her romanı elbette okuyamıyorum, olabildiğince takip ediyorum. Bana olay örgüleri, karakterler bazen yeterince işlenmemiş gibi geliyor; yan hikâyelerin, suçun etrafındaki psikolojinin, derinliğin geliştirilebileceğini düşünüyorum. Beğenmezlik gibi algılanmasın; gittikçe daha iyi kitaplar yazılıyor, yazılacak da.  

Yerli polisiyeye karşı okurların önyargısı olduğunu kitap fuarlarında kendi standımızda görüyorum. Yerli polisiye yazarlarımızı hâlâ duymayan Grangé / Nesbø okurlarımız var, bana epey inanılmaz geliyor. Biz o kadar yoğun tanıtıyoruz ve çaba gösteriyoruz ki herkes biliyor zannediyoruz. Demek ki daha çok çalışmalıyız.

Yerli polisiye yazarları kendi içlerinde çok bölünmüş vaziyette. Yazarların birbirlerini okuduğu, desteklediği ortam herkesi besler. Daha fazla polisiye etkinliği yapmalıyız. Keşke bu işler için daha fazla kaynağa ulaşabilsek ama bunun ne kadar güç olduğunu biliyorum.

Sizin de yazmaya yönelik çalışmalarınız var mı?

Benim (ortak yazarlı) yayımlanmış üç çocuk kitabım var, Eğlenceli Tarih serisi. 2026’da seriden bir kitap daha basılacak. Ama yetişkin-kurgu alanında bir şey yazma hayalim yok. Emeklilikte editörlük üzerine bir kitap yazmayı çok isterim. Belki 1.000 filan satar! 

Çok yoğun çalıştığınızı biliyorum. Farklı yayınevlerinden çıkan polisiye eserleri takip edebiliyor musunuz? Zaman zaman hiç editör filtresinden geçmemiş, imlası bile düzeltilmemiş eserlerle karşılaşıyoruz. Hatta kitabın künyesinde editörün ismine bile yer verilmediği durumlar oluyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Elimden geldiğince çıkan kitapları takip ediyorum. Evet, dediğiniz örnekler var. Bu kitapların bu şekilde basılması okur kaybına sebep, benim gözümde. En kötüsü de bu sanki… Editörün adı elbette olmalı, bu kitabın sorumluluğunu almak anlamına geliyor en başta.  

İş dışındaki özel zamanlarınızda okuduğunuz eserler, izlediğiniz yapımlar yine polisiye ağırlıklı mı, yoksa uzaklaşma ihtiyacı hissediyor musunuz? Başka nelerle ilgilenirsiniz?

Bence iyi polisiye dizilerin çoğunu izledim. “Şunu kaçırma,” dedikleri her şeyi seyrediyorum ama polisiye seyredeceğim diye vasat vasat dizilerle vaktimi de harcamıyorum. Tatillerde çoğunlukla dünya edebiyatı okuyorum. Türkiye’den kafamı çıkarma ihtiyacı hissediyorum. Polisiyeyi Doğan Kitap’a yerli-yabancı yazar ararken bol bol okuyorum. İş ve eğlence orada birleşiyor aslında, şanslıyım.

Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz Hülya Hanım. Başarılı çalışmalarınızın devamını dileriz…

Teşekkür ederim, ben de sizin…

BENİM KİTAPLIĞIMDAN

KAYIP DÜŞ’MAN – AYLA KOCA

Yayınevi: REN KİTAP
Basım Tarihi: AĞUSTOS 2025
Sayfa Sayısı: 304



Ayla Koca, Kayıp serisinin (Kayıp Kurban ve Kayıp Ruh Kayıp Beden) devamı niteliğindeki Kayıp Düş’man ile klasik polisiyenin sınırlarını zorlamaya devam ediyor. Serinin önceki kitaplarında olduğu gibi, bu romanda da normal ile paranormal iç içe geçiyor ve gerilim yalnızca polisiye olay örgüsüyle değil, paranormal dokunuşlarla daha da yükselmiş oluyor. Bu yönüyle eser, fantastik gerilim türüne yaklaşmış görünse de Ayla Koca’nın Türk polisiye edebiyatına kazandırdığı ve artık onun imzası hâline gelen Paranormal Polisiye çizgide ilerliyor. Ayla Koca, doğaüstü güçlerini adalet için kullanan karakterler yaratarak, ipuçlarını doğaüstü yolla alsalar bile suçluyu yakalamak için hâlâ delillere ve polis prosedürüne ihtiyaç duyulduğu tezini işleyerek, araştırmacının vakaları yalnızca psişik güçlerle çözemeyeceği yönündeki klasik kurala adeta kafa tutuyor. Böylece ortaya polisiyeye kazandırılan yepyeni bir tür, türü asla yadırgamayan okur kitlesi, son sayfalara kadar süren muammanın ters köşelerle birleştiği, polisiyeye farklı bir bakış açısı getiren bir eser çıkıyor.

KİTABIN KONUSU: On dört yaşında annesini intiharla, babasını bir trafik kazasıyla kaybeden, Mina tek akrabası olan halası tarafından yetimhaneye bırakılmıştır. Hayatın tüm yükünü tek başına taşıyarak büyür, okur, Kayseri Cinayet Büro’da göreve başlar. Altı aydır Emniyet’te görünmez bir gölge gibi dolaşan, çay taşımaktan öteye geçemeyen, içine kapanık, kimsenin tam olarak çözemediği bir kara kutudur. Ta ki bir gün telefonuna gelen o tek mesaj her şeyi değiştirene kadar.

Mina, ekip arkadaşlarına haber vermeden verilen adrese gider ve ölmek üzere bir kadın bulur. Olay Yeri İnceleme çağrılır, amirler bilgilendirilir fakat asıl soru cevapsızdır. Bu adres Mina’ya kim tarafından ve neden gönderilmiştir?

Daha bu gizem çözülmeden, Mina bu kez gördüğü bir rüyanın etkisiyle yeni bir konumu Emniyet’e bildirir. Rüyasındaki sahne, gerçek bir ölümle birebir uyuşmaktadır. Emniyet için bu kabul edilemezdir. Rüyalar ihbar sayılmaz. Mantık, paranormal olanı kabul etmez. Şüpheler büyür, Mina gözaltına alınır ve apar topar Ankara’ya götürülür. Ancak Ankara Emniyet Müdürü Asım Aktürk’ün Mina’ya bakışı bambaşkadır. Onun sezgilerinin, hatta sakladığı psişik güçlerinin, altı yıldır çözülemeyen bir dosyanın sırrını çözebileceğini düşünür. Mina’nın bulduğu iki kurban, yıllardır izini kaybettiren bir katile yaklaşılmasını sağlamıştır. Katile dair gerçek ipuçları ortaya çıkar ve sonunda Kayseri’deki iki vakayı çözme görevi genç komiser Mina’ya verilir.

Mina için bu görev, art arda gerçekleşen tuhaf ölümlerle yüzleşmesi, geçmişin derinliklerine gömülmüş acıların vakalarla birleşmesi,  kırık bebekler aracılığıyla gelen mesajların geçmişin derinliklerine gömülmüş acıları deşmesi anlamına gelir. Güven duygusunun sınanacağı, aile sırlarının bir bir önüne döküleceği, psişik güçlerinin ona gösterdiği yolun, bazen kurtuluş değil kabus olacağı, tehlikelerle dolu ölümcül bir maceranın başlangıcı…

SONSUZLUK KAPANI – SELİN BAK

Yayınevi: OĞLAK YAYINLARI/MACERAPEREST KİTAPLAR
Basım Tarihi: 2025
Sayfa Sayısı: 198

Selin Bak, Dedektif Dergi başta olmak üzere çeşitli platformlarda yayınlanan kitap incelemeleri, eleştiri yazıları, makaleleri ve Dark Polisiye seçkilerindeki öyküleriyle tanınan bir yazar. İlk romanı Sonsuzluk Kapanı ile polisiye dünyasına etkileyici ve hızlı bir giriş yaptı ve okurları cesur olduğu kadar kırılgan yönleri de bulunan Başkomiser Asya Sağlam’la tanıştı.

Asya, erkek egemen bir toplumda kadın polis olmanın zorluklarını hem yaşayan hem de bu zorluklara başkaldıran, inatçı ama aynı zamanda zeki, sezgileri güçlü, tarzıyla ve iş bitiriciliğiyle dikkat çeken bir karakter. Polisiye edebiyatta örneklerine az rastlanan baskın kadın karakter tiplemesinin modern bir yansıması. Asya karakterinde zaman zaman klişelere göz kırpan yanlar bulunsa da, serinin ilerleyen kitaplarında yazarın karakteri daha sağlam temellere oturtacağı ve Asya’yı kendine özgü bir kimliğe bürüyeceği belli.

Roman, bir ilk kitap olmasına rağmen kurgusu başarılı. Selin Bak’ın akıcı dili ve özenli Türkçesi, hikâyenin temposunu güçlendiriyor. Gizem unsuru son sayfalara kadar canlı tutulmuş. Devamının geleceği daha ilk bölümlerde hissedilen kurgu, adeta bir dizi sezon finali tadında, okuru merakta bırakan bir yerde son buluyor.

Yazar, hemşirelik mesleğinden edindiği deneyimleri romana ustalıkla yediriyor. Bilimsel ve tıbbi terimleri okuru yormadan, bilgiye boğmadan kullanarak olay örgüsünü ince ince işliyor. Bu bilgilerle örülen bölümler romanın zirve anlarını oluşturuyor ve gerilimi klasik polisiyenin bir adım ötesine taşıyor.

Toplumsal mesajlar ve etik ihlallere getirilen eleştiriler de kurgunun içine ustaca serpiştirilmiş. Kadına, çocuğa ve hayvana yönelik şiddet, insan haklarının kişisel çıkar uğruna yok sayılması, bilimin yanlış ellerde nasıl bir tehlikeye dönüşebileceği gibi konular romanın arka planında güçlü ve etkili bir farkındalık yaratıyor.

KİTABIN KONUSU: Kayıp Büro Başkomiseri Asya Sağlam ve yardımcısı Komiser Çetin, bir ihbar üzerine Cevizli’ye gider. Sitenin güvenlik görevlisi Yiğit, seksen dört yaşındaki komşusu Şerife Akar’ın kaybolduğunu söylemektedir. Ancak güvenlik kameralarına göre kadın evinden hiç çıkmamıştır. Üstelik birkaç hafta önce benzer bir kayıp ihbarı yapılmış ve sonuç alınamamıştır. Asya, üçüncü kayıp vakasıyla birlikte olayların bağlantılı olabileceğini düşünmeye başlar. Bu kez kaybolan kişi, Asya’nın yaşlı komşusu Aslı Peköz’dür. Ortada hiçbir delil yoktur ve üç yaşlı insan adeta buhar olup uçmuştur.

Kayıp şahısların yanı sıra sokak hayvanlarının da ortadan kaybolduğu gerçeği ortaya çıkar, Asya’nın tesadüfen karşılaştığı bir kadın, ölmüş oğlunun cenazesinin mezarından çalındığını söyler. Tüm bu vakalarla boğuşan Asya ve Çetin’in araştırması, Doktor Alparslan Kapısız’ın da kaybolmasıyla iyice çıkmaza girer. Araştırmalar, onları bilimsel deneyler yapan karanlık bir çetenin izine götürür. Üstelik bu deneylerin, insan hayatını hiçe sayan güçlü isimlerle bağlantılı olabileceği gerçeği, soluk soluğa sürecek bir kovalamacanın henüz başlangıcıdır.

BODRUM’DA MANDALİNA CİNAYETLERİ – ÖNAY YILMAZ

Yayınevi: KDY
Basım Tarihi: 2023
Sayfa Sayısı: 412


Önay Yılmaz, uzun yıllar gazetecilik yapmış bir yazar. Bu birikim, romanının detaylı ve akıcı anlatımına yansımış, yerel olayları ve toplumsal sorunları polisiye türüyle başarılı bir şekilde harmanlayarak kendine özgü bir tarz ortaya koymuş. Cinayet soruşturmasının yanı sıra kitabın verdiği çevresel mesaj çok gerçekçi. Talan edilen doğa ve işlenen cinayetler okuyucuya Bodrum’a farklı bir bakış açısıyla bakacakları, ilginç bir deneyim sunuyor.

KİTABIN KONUSU: Kızıl lakaplı komiser Hayrettin (Hayri) Ayvaz ve ekibi, Bodrum Turgutreis’te, kalbinden bıçaklanmış halde bulunan müteahhit Orhan Aksoy’un cinayet ihbarıyla içinden çıkılması güç bir soruşturmanın tam ortasına düşerler. Katil, kurbanını önce öldürmüş sonra da ağzına kâğıda sarılı yeşil mandalina yerleştirmiştir. Notta daktilo ile “Mandalinaları unutmadım!” yazılıdır. Cinayetin işleniş şekli akıllarda soru işaretleri bırakırken, kısa bir süre sonra yine bir müteahhit olan Şevki Kartal villasının havuzunda tel veya iple boğularak öldürülmüş halde bulunur. İşin garibi onun da ağzında aynı nota sarılı bir yeşil mandalina bulunmuştur. Aradan birkaç gün geçmeden bu sefer de müteahhit Metin Caner özel teknesinde bizzat Komiser Hayri Ayvaz tarafından bulunur. İşler bir anda karışmıştır çünkü bu sefer katil tarafından diğer izlerin yanı sıra farklı bir delil daha bırakılmıştır, karo as bir iskambil kağıdı. Diğer iki maktulün mezarlarına da maça ası ve sinek ası bırakıldığı tespit edilince Komiser Hayri Ayvaz ve ekibi farklı bir değerlendirme üzerinden ilerleme kararı alırlar. Belli ki katil kare ası tamamlamayı kafasına koymuştur ve bu da bir cinayet daha işleneceği ihtimali demektir. Ekip araştırmalara devam ederken bu üç müteahhidin bir zamanlar ortak işler yaptıkları ve bu ortak işlerin başında mandalina bahçelerini katledip yerine lüks siteler yapmak geldiği ortaya çıkar. Soruşturma derinleştikçe ucu Komiser Ayvaz’ın yakın çevresine kadar uzanır. Sürpriz ve ters köşe son ise Komiser’in hayatında unutamayacağı bir iz bırakır.

GÖLGENİN ELİ – ELÇİN POYRAZLAR

Yayınevi: DOĞAN KİTAP
Basım Tarihi: 14.04.2025
Sayfa Sayısı: 384

Gölgenin Eli, Elçin Poyrazlar’ın sevilen karakteri Komiser Suat Zamir serisinin dördüncü kitabı. Suat’ı Ecel Çiçekleri, Kayıp Yüz, Çıplak Kalp romanlarından tanıyoruz. 30’lu yaşlarının sonuna yaklaşmış, sert mizaçlı, kurallara pek uymayan, adalete bağlı fakat kurallarla da arası hiç iyi olmayan gözü kara bir kadın polis. Erkek egemen polis teşkilatında ayağa batan bir çalı. İçki, sigara içiyor, bir kişiyi hayatına sadece kendi isterse sokuyor, istemediği an hayatından çıkarıyor, dostlukları beslemek ona göre değil, o bir yalnız kurt, geçmiş travmalarıyla boğuşuyor ve kimseye tam manasıyla güvenmiyor.

Bu seferki macerasında, birimden birime atılan Suat’ı, İstihbarat Şube’de buluyoruz. Zorlu görevleri bir çırpıda başarabilen komiserimiz bu sefer gazeteci Gökhan Konak’ı yakın takibe almakla görevlendiriliyor. Ne var ki ona bu görevi veren üstleri değil. Suat, adının Oğuz Anar olduğundan başka hiçbir bilgi sahibi olmadığı bu adamın, gazeteci Gökhan Konak’tan ne istediği konusuna  şüpheyle yaklaşır. Adamın Suat’ın babasıyla bir bağlantısı olduğunu ima etmesiyle Suat’ın dikkati bambaşka bir yöne dönüyor. Suat için bu takip, İstihbarat Şube’nin ya da ilk andan itibaren kendisinde tekinsiz bir intiba bırakan Oğuz Anar’ın verdiği bir görev olmaktan çıkıyor, yerini, hiç hatırlamadığı babasının geçmişini araştırma isteği alıyor. 

Babasının sırlarla dolu hayat hikâyesini öğrenmenin yolunun, esrarengiz Oğuz Anar’ın kimliğini ortaya çıkarmaktan geçtiğine olan inancı onu, çok eskiden tanıdığı ve hayatında dönüm noktası olarak gördüğü, TEM Şube’den Komiser Timur’dan yardım almaya yönlendiriyor. Bu karşılaşmanın küllenmiş duyguları su yüzüne çıkarma tehlikesinden ziyade alacağı bilgilere odaklanan Suat için basit bir takip operasyonu olarak kalabilecek bu dava, ailesinin sırlarıyla yüzleşeceği bir oyuna dönüşüyor.

Üç ayrı koldan ilerleyen romanın ikinci kolunda İstanbul’daki evinde vahşice öldürülmüş olarak bulunan, milyonlarca takipçisi olan sosyal medya fenomeni Darin Dinamo cinayeti işleniyor. Cinayet Büro Başkomiseri Selim ve ekibi soruşturmayı üstleniyorlar. Kısa sürede aynı kişi ya da kişiler tarafından olduğu düşünülen yeni cinayetler işleniyor ve Cinayet Büro ekibinin işi daha da zorlaşıyor.

Soruşturma tüm zorluğu ve gizemiyle devam ederken Başkomiser Selim, ailesinin zoruyla fakat en çok da Suat’a nispet olsun diye kabul ettiği evlilik kararını sorgulamaya başlıyor. Nişanlısı heyecanla düğün hazırlıkları yaparken Selim bir önceki macerada Suat’la yaşadığı yakınlaşmanın izlerini üzerinden atamamış olmanın hezeyanlarıyla boğuşuyor. Nişanlısına sadık kalmakta zorlanan Selim’in işi, Internet fenomeni Darin Dinamo davasıyla, Suat’ın sürdürdüğü operasyonunun çakışmasıyla çıkmaz bir yola giriyor. İki vakanın gizemli ortak noktaları, Başkomiser Selim, Komiser Suat ve TEM Şube’den Komiser Timur’u gazeteci Gökhan Konak’la yüzleşmeye itiyor.

Romanın üçüncü ve bence en muazzam katmanında, 1990’lar Türkiye’sinin Susurluk döneminin derin devlet, faili meçhuller, çete-polis bağlantılarını Suat’ın dedesi Osman Zamir’in ağzından dinliyoruz. Türkiye’nin yakın tarihine ışık tutan bu bölümlerde dönemin kaosunu, ihanetleri ve görünmeyen güçleri arka planda işleyen yazar, ön planda Osman Zamir’in oğlu Attila Zamir ile imtihanını, oğlunun yavaş yavaş ama emin adımlarla ailesinden, evinden, eşinden, kızından nasıl uzaklaştığını, hangi karanlık olaylara bulaştığını ve Suat henüz küçük bir çocukken nasıl yanarak hayatını kaybettiğini, Osman dedenin acısını iliklerimize kadar hissederek okuyoruz.


SIRA DIŞI CİNAYET ALETLERİ

Merhaba sevgili Dedektif okurları…                                                                    

Hepinizin bildiği üzere insan denen canlı var olduğundan beri suçla birlikte anılmış, Habil ile Kabil’den bu yana iki kişi yan yana rahat durmamış, kan ve cinayet hayatımızdan hiç eksik olmamıştır. Hâl böyleyken tarih boyunca birbirinden enteresan ve çeşitli suç aletleri kullanılmış, kullanılmasa da hayal edilmiştir. Önümüzdeki birkaç sayı boyunca sizlere gerek gerçek hayatta gerekse kurgularda karşılaştığımız birtakım alışılmadık cinayet aletlerinden/yöntemlerinden bahsedeceğim. Katile yol göstermek gibi olmasın ama insanın karanlık tarafının sınırı yok gerçekten:

Kronolojik olarak gidelim: İlk bahsedeceğim cinayet aleti bir kurguda, Roald Dahl’ın 1953’te yayınlanan Lamb to the Slaughter (Kurbanlık Kuzu) adlı kısa hikâyesinde geçiyor.

Lamb to the Slaughter öyküsü için yapılmış bir illüstrasyon

Hamile bir kadın olan Mary Maloney, kocası Patrick’in onu terk etmeye karar verdiğini söylemesi üzerine donmuş kuzu buduyla kafasına vurup öldürür. Ardından sakince kuzu budunu pişirir ve olayı araştıran polislere ikram eder. Böylece cinayet aleti ortadan kalkmış olur.

Kurban Esther Soper

Gerçek hayattan bir örnekle devam edelim: Olay Devon, İngiltere’de geçiyor. 1 Ocak 1976 günü akşamı Esther Soper adlı, muhafazakâr bir kilise mensubu kadın (52), evinin koridorunda iki cemaat üyesi tarafından ölü bulunuyor. (O gün kiliseye gitmediği için merak etmişler.)Kadın kafasına elma suyu şişesiyle defalarca vurulmuş, yetmemiş çorapla boğulmuş ve perdeye sarılarak bırakılmış hâldedir. Polisin yaklaşık 80 memur görevlendirmesine ve cinayetle ilgili yaklaşık 33 bin kişiyle görüşülmesine rağmen bu vaka maalesef sonuçlanmaz ve cold case olarak kalır.

No Country for Old Men filminde Javier Bardem

Kurgulardan devam edersek, Coen Kardeşler’in yönettiği 2007 yapımı No Country for Old Men (İhtiyarlara Yer Yok) filminde sinema tarihinin en sıra dışı katillerinden biriyle karşılaşırız: Anton Chigurh. Javier Bardem’in efsanevi oyunculuğuyla hayatımıza giren bu soğukkanlı katil, kurbanlarını basınçlı hava tüpüyle kafalarına mermi yarasına benzer delikler açmak suretiyle öldürmektedir.

Kafaya darbe yöntemiyle işlenen cinayetlere gerçek hayattan bir örnekle devam edelim: Olay ABD Teksas’ta geçiyor. 2012 yılının Ekim ayında 33 yaşındaki Derrick Birdow adlı bir adam,  Forest Hill’deki Baptist Kilisesi’ne arabasıyla dalıyor. Park yerindeki papaza saldırıyor, onu kilisenin içine sürüklüyor ve içeride bulduğu bir elektrogitarla döverek öldürüyor.  Polislerin elektroşokla güçlükle kontrol altına alabildiği Birdow’un kalbi polis aracı içinde duruyor ve hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen kendisi de kurtarılamayarak hayatını kaybediyor. Dul eşinin verdiği ifadeye göre Birdow’un papazla herhangi bir tanışıklığı yok, uyuşturucu kullanmıyor ancak kadın kocasının son zamanlarda aklını yitirmiş gibi davrandığını, tedaviye ikna olmadığını ve birilerinin ona uyuşturucu enjekte etmiş olabileceğini söylüyor. Ve evet, ne şekilde vücuduna aldığı açıklanamasa da Birdow’un toksikoloji raporuna göre bünyesinde ruh hâli bozukluklarına, paranoyaya, düşmanlığa, fiziksel güç ve yenilmezlik hislerine neden olduğu bilinen bir halüsinojen madde olan PCP’ye rastlanıyor. Papaza bu sebeple mi yoksa başka bir husumetle mi saldırdığı da bir muamma olarak kalıyor.

Sene 2013 ve yine ABD’deyiz. Houston Üniversitesi’nden Profesör Alf Stefan Andersson, kafasında açılmış 3-4 cm derinliğinde 10 adet delikle kanlar içinde ölü bulunuyor. Cinayet silahı, keskin ve uzun topuklu bir stiletto. Eski bir masaj terapisti olan Ana Lilia Trujillo ayakkabıyı “meşru müdafaa” amacıyla kullandığını iddia etse de bu ifade onu hapisten kurtarmaya yetmiyor.

Ana Lilia Trujillo Mahkemede

Aynı cinayet silahı daha sonra kurgusal dünyada da karşımıza çıkıyor: Ayşe Erbulak’ın ilk olarak 2014 yılında yayımlanan Dokuz Oda Cinayetleri romanında damat Cemil’in göğsüne kaza eseri saplanan ince topuklu ayakkabı, takip eden birçok cinayetin tetikleyicisi oluyor.

Kafalardan biraz uzaklaşalım. Şimdi anlatacağım olay ölümle sonuçlanmasa da basında yer etmiş, hayli enteresan bir cinayete teşebbüs vakası. 2013 yılında Brezilyalı bir kadın (ismine ulaşamadım), 43 yaşındaki kocasını öldürmek için kendi vajinasını zehirliyor ve onu oral sekse ikna ediyor. Ancak kocası vajinadan gelen olağan dışı kokudan şüpheleniyor ve karısının rahatsız olabileceğini düşünerek onu hastaneye götürüyor. Bu sayede hem kendi canını hem de muhtemelen karısının hayatını kurtarıyor. Cinayet planını itiraf etmek zorunda kalan kadının gerekçesi, adamın boşanmayı bir türlü kabul etmemesi.

Bu sefer 2017 yılında, Hollanda’dayız. Rotterdam kenti civarındaki bazı yerleşim yerlerinde savcılığın emri üzerine mezarlar açılıyor. Yaşlı bakımevlerinde kalan ve kısa süre önce hayatını kaybeden kişilerin naaşları çıkarılıp otopsiye gönderiliyor.

Rahiied A. mahkemede

Çünkü cenazelerin bir süre önce ortaya çıkan “insülin cinayetleri” ile bağlantılı olabilecekleri düşünülüyor. 21 yaşındaki bir bakım evi çalışanının (Rahiied A.) toplamda en az 15 yaşlıya insülin enjekte ederek öldürdüğü iddia ediliyor. (İnsülinle cinayet kurgusunu ben de Suç ve Bela Öyküleri’ndeki bir hikâyemde kullanmıştım.)

Bahsedeceğim son iki olay maalesef Türkiye’den ve yakın tarihli. 2025 yılının son aylarında Şanlıurfa’dan gelen üzücü haberde marangoz atölyesinde çalışan 15 yaşındaki çocuk işçi M. K.’nın makatına, aynı atölyede çalışan 20 yaşındaki H. A. tarafından kompresörle hava basılmış, talihsiz çocuk bir süre yoğun bakımda tedavi gördükten sonra kurtarılamayarak hayatını kaybetmişti.

Yine aynı günlerde bir başka üzücü haber de Ankara, Keçiören’den geldi. Arkadaşları tarafından bisikletinin frenleri kesilen ve yokuş aşağı sürmeye zorlanan 11 yaşındaki Yiğit Cem Altınok, duvara çarparak feci şekilde can verdi. Ülkemizde son yıllarda şiddetini giderek arttıran akran zorbalığı ve katil/suça sürüklenen çocuklar meselesi apayrı ele alınması gereken hassas bir konu olduğu için yazımı şimdilik burada kesmekle yetineceğim.

Önümüzdeki sayı görüşmek üzere…

Kaynaklar:

https://crimereads-com.translate.goog/the-most-unusual-murder-weapons-in-crime-fiction/?_x_tr_sl=en&_x_tr_tl=tr&_x_tr_hl=tr&_x_tr_pto=tc
https://www-bartleby-com.translate.goog/essay/Character-Analysis-of-Mary-Maloney-Lamb-to-PKBTYZS5HKG4Z?_x_tr_sl=en&_x_tr_tl=tr&_x_tr_hl=tr&_x_tr_pto=tc
https://www-maggiejamesfiction-com.translate.goog/blog/five-unusual-fictional-murder-methods?_x_tr_sl=en&_x_tr_tl=tr&_x_tr_hl=tr&_x_tr_pto=tc
https://listverse-com.translate.goog/2013/07/21/10-bizarre-murder-weapons/?_x_tr_sl=en&_x_tr_tl=tr&_x_tr_hl=tr&_x_tr_pto=tc
https://www.cnnturk.com/yasam/en-ilginc-10-cinayet-silahi-433121?page=1
https://www-ranker-com.translate.goog/list/unusual-murder-weapons/jacob-shelton?_x_tr_sl=en&_x_tr_tl=tr&_x_tr_hl=tr&_x_tr_pto=tc&_x_tr_hist=true
https://www.bbc.com/turkce/haberler-42474465
https://en.wikipedia.org/wiki/Murder_of_Esther_Soper

DİYALOGLAR

Sabah 07.00. Önce kapı kilidine sokulan anahtar sesi duyulur, ardından kapı açılır. Camilo Branca’nın tatlı gitar nameleriyle “DayBreak” işitilir derinden. Tereyağı, kızarmış yumurta ve pastırma kokusu aynı anda gelir kadının burnuna. Kadın mı? Nazan, Nazan Coşkun. Muhtemelen arabayla apartman kapısı arasındaki kısacık mesafede ıslanmıştır. Çok ama çok güzeldir. (Az önce yaptıklarına rağmen hâlâ bu kadar güzel görünebilmesi de ilginçtir tabii). Hemen soldaki salonda bulunan yemek masasının üzeri donatılmıştır. Adam masanın başında ellerini iki yana açarak bir yandan masayı takdim eder, bir yandan da selamlar karısını. Adam, Cem Coşkun, Nazan gibi bir kadınla evli olduğuna sabah akşam şükreder.

“Günaydın, kalkmışsın.”

“Ohoo, kalktım da kahvaltı bile hazırladım sana.”

“Gözlerim yaşarıyor. Daha mı sık yapsam bunu acaba?”

“Rutini bozmak yasak, biliyorsun. Sen kahvaltı iste, ben sana her sabah hazırlarım.”

“Şaka yaptım sevgilim. Hayatta bozmam. Ayda bir bile fazla gelmeye başladı zaten.”

“Ne demek o?”

“Farkında mısın bilmem ama benim de bir vicdanım var. Tamam, ayda bir bu gerçeği unutuyorum ama yine de bu gece uyuyamayacağım sanırım.”

“Güzel karım benim. Hani vicdanı ihtiyaçlarımıza bulaştırmayacaktık?”

“Bulaştırsam yapamam zaten. Bırak da sonrasında üzüleyim.”

“Anlaşıldı, bu sefer zordu galiba.”

“Çaktırmıyorum ama her seferinde zor. Allah’tan ön çalışmayı sağlam yapıyorsun da bana pek bir şey kalmıyor.”

“Açık konuşmak gerekirse bu kez hazırlık kolay oldu. Çok istekliydi.”

“İnsanların çok istedikleri şeyleri yapamamaları ne kadar acı değil mi?”

“Ölümden bahsediyoruz sevgilim. İstemesi en kolay, gerçekleştirmesi en zor eylem. İyi ki biz varız.”

“Hah-ha! Yine güldürdün beni. İlk başlarken de amme hizmeti yapıyoruz demiştin, hatırladın mı?”

“Kabul ettin ama.”

“E mantıklıydı. Ölmek isteyene yardım ediyoruz. Hem amme hizmeti hem risk. Neydi, kutsal görev miydi?”

“Öyle zaten.”

“Tamam, ben de kabul ettim. Önce komik gelmişti ama düşününce sana hak verdim.”

“Bir de senin önüne geçilmez ihtiyacın var tabii. Benim için senin ihtiyaçların kutsal amme hizmetinden daha önemli.”

“…”

“Sustun.”

“Kızacaksın.”

“Aynı konu mu?”

“Rahatlayamıyorum Cem. Çok susamış da sadece bir yudum suyla yetinmek zorunda kalmışım gibi hissediyorum. Belki…”

“Belki falan yok Nazan. Ne konuştuk? Üçüncü kişi yok. Mümkün değil. Senin için her türlü riske girerim ama ucunda seni kaybetmek varsa… Unut bunu.”

“Yeminleri var, niye anlamıyorsun?”

“Götlerini kurtarmak için yeminlerini bozan çok insan gördüm ben. Geçtim cezaevini, nezarethane bile yeter çözülmeleri için. Psikolog yok sevgilim. Biz birbirimize yeteriz.”

“Peki, o zaman izin ver istediğimi yapayım.”

“Daha demin vicdandan, üzüntüden bahsederken buraya yine nasıl geldin anlamıyorum ki?”

“Biliyorsun işte, hep aynı şey. Sekiz aydır aynı. Zaten acı çekiyorlar. Öldür, acıları bitsin. İyilik meleği değilim ben. Acılarına acı katamıyorsam ne anlamı var?”

“Ooo, acıya acı katmak. Canavarlaşıyorsun farkında mısın?”

“Hah, sekiz kişiyi öldürdüm Cem. Her ay bir tane. Sanki çok masum bir iş yapıyormuşum gibi konuşuyorsun.”

“İyi ya işte, bu kadar canavarlık yeter. Daha fazlasına gerek yok.”

“Var canım.”

“Ben bu işte yokum Nazan.”

“Bak, 9 benim uğurlu sayım biliyorsun. En azından dokuzuncuda izin ver. Sonra…”

“Sonrası daha kötü olacak. Hep daha kötü. Olmayacak deme çünkü belli ki o girdaba kapılmışsın sen.”

“Ne girdabıymış o?”

“Kan. Her seferinde daha çok kan isteyeceksin. Tıpkı bir vampir gibi doyumsuz olacaksın.”

“Saçmalıyorsun.”

“Sana ilk seferinde kutsal amme hizmeti dedim ama başka bir şey daha dedim, hatırla.”

“Hatırlamak istemiyorum.”

“İstemesen de hatırlatacağım. Bir gün…”

“Tamam, kes lütfen.”

“Ben yardım etmeyi kesince iki seçeneğin kalacak. Ya her şeyi kendi kendine yapacaksın ya da…”

“Ya da zaten hazır olana yöneleceğim.”

“Yani bana.”

“Yani sana.”

“Bu bakışını tanımıyorum.”

“…”

“…”

***

Öğleye doğru, 11.20. Bir sorgu odası. Soğuk, nemli. Aynalı camın arkasında iki erkek, sorgu odasında, gözleri taş zeminde, sağ bacağını durmaksızın titreten kadına bakıyorlar.

“Nazan Coşkun ha?”

“Zavallı kadın. Kocasının elinden bıçağı almasaymış burada onun yerine kocası oturacakmış.”

“Niye sapıtmış adam, kıskançlık mı?”

“Yok yahu, şu bir türlü çözemediğimiz aylık cinayetler vakası var ya. Meğer katil adammış. Dokuzuncu cinayetinde karısını öldürmeye kalkmış.”

“Bu sefer ava giden avlanmış desene.”

“Aynen öyle olmuş.”

***

Gece yarısı, 23.58. Şehrin uzak sahilinde rastgele bir kumsal. Yan yana oturmuş bir kadın ve bir erkek. Erkek kolunu kadının omuzuna atmış, sımsıkı sarılmış. Kadın başını erkeğin omuzuna yaslamış. Dalga seslerine uzaktaki bir mekândan duyulan gitar sesi eşlik ediyor. Camilo Branca’dan “DayBreak” çalıyor. Kadın iyi biliyor bu parçayı ama adam ilk defa duyuyor.

“Söylemiştim sana, bırakacaklar diye.”

“Ne bileyim, belli mi olur bunların işi?”

“Seninle, soğukkanlılığınla gurur duyuyorum.”

“Ya sevgimle?”

“O başlı başına bir abide zaten.”

“Bitti değil mi?”

“Unut artık. Cem yok, öldü. Dün yok, geçti. Sen ve ben varız sadece.”

“Ve doyum.”

“Ve doyum.”

“Çok merak ediyorum biliyor musun?”

“Her şey hazır. Tam senin istediğin gibi. Hepsi çantandaki minik alet çantasının içinde. Hatta boya da koydum. Derinin üzerinde uçmayacak cinsten. Belki yaptığın resmi renklendirmek istersin.”

“Sen harikasın.”

“Sen de.”

“Seni seviyorum.”

“Seni seviyorum.”

Simsiyah bir gecedir. Ne siluetler vardır ne de gitar sesi. Gece, yeni güne hazırlamaktadır güneşi ve bu dünyada her şey isteyerek ve iyi niyetle başlar. Değişen sadece ‘iyi’nin niteliğidir. Sana göre ya da bana göre hâli. Yoksa ‘kötü kötüye göre iyidir’ zaten. İyi geceler.

SON

SUÇUN MUTFAĞI


Bir polisiye roman, okurun eline ulaştığında artık tamamlanmış bir hikâyedir. Oysa o hikâye ortaya çıkana kadar geçen süreç; not defterleri, yarım bırakılmış taslaklar, silinmiş cümleler, defalarca değişen planlar ve çoğu zaman yalnız geçirilen uzun saatlerden oluşur. “Suçun Mutfağı”, tam da bu görünmeyen alanı aydınlatmayı amaçlayan bir yazı dizisi.

Bu dizide, polisiye yazarlarının yaratım süreçlerinin perde arkasına bakıyoruz. Bir romanın ilk kıvılcımı nerede ortaya çıkar? Karakterler nasıl şekillenir? Yazar masa başına nasıl oturur, hangi aşamada araştırma yapar, hangi noktada durur ve ne zaman yeniden başlar? Okurdan gizli kalan bu soruların cevaplarını, doğrudan yazarların kendi anlatımıyla dinliyoruz.

“Suçun Mutfağı”, tamamlanmış bir metnin değil; o metni mümkün kılan düşünce sürecinin izini sürer. Yazarlık alışkanlıkları, çalışma yöntemleri, tıkanma anları, araştırma yolları ve romanın nihai hâline ulaşana kadar geçirdiği dönüşüm bu sayfalarda görünür hâle gelir. Amaç, bir yöntemi dayatmak ya da tek bir “doğru yazma biçimi” sunmak değil; her yazarın kendi mutfağında suçun nasıl piştiğini göstermektir.

İlk bölümün konuğu değerli polisiye yazarımız Çağatay Yaşmut.

Yaşmut, kendi kaleminden, polisiye metinlerinin nasıl doğduğunu, nasıl şekillendiğini ve hangi aşamalardan geçerek okura ulaştığını anlatıyor.


ÇAĞATAY YAŞMUT: Bir hikâyeye ya da romana nasıl başladığımı Felsefe Cinayetleri romanımın yazım sürecini üzerinden anlatayım.

Öncelikle iki şeyden uzak durmaya gayret ediyorum: Klişeler ve tesadüfler.

Bir intikam hikâyesi anlatmak istedim. Adaletsizlik insanlara kendi adaletini sağlatır ya da yüce aşk intikam aldırır… gibi bir tema buldum. Konu çok klişe olduğu için romanın kendi içindeki dinamikleri üzerinde çalışmam gerekiyordu. Mesela, romanı tek bir cinayetle sınırlamamalı, muammayı artırmak için birden fazla kurban yaratmalıydım. Bir seri katil hikâyesi. Ama yine çok klişe olacaktı. Kurbanlar ‘Üçü benzemez’ olmalıydı. Yani, görünürde aralarında hiçbir ortak yön olmamalıydı. Gerçekte, cinayetleri tek bir katilin işlediği bilinmemeliydi. Her cinayete ayrı bir soruşturma açılırsa, kurbanların hayatlarını didikleyebilir, romanı sosyal konularla derinleştirebilirdim. Kurbanlar kimdi? Mesela bir müteahhit, narsist bir reklam yıldızı ve serseri bir taksici. Konumları, meslekleri, sosyal ve ekonomik statüleri, yaşadıkları semtleri birbirlerinden farklı üç insandı bunlar. Katil, bir seri katil olduğunu göstermek istemiyordu. Polise meydan okuma gibi bir niyeti yoktu. O örselenmiş biriydi. Tek derdi intikam almaktı. Yakalanmak istemiyordu. Ama bir noktadan sonra cinayetlerin aynı katilin işi olduğunun anlaşılması kaçınılmazdı. Yoksa roman çok uzayacaktı. Katil kurbanlara bir hafta önceden üzerinde felsefi bir şiir yazan not göndermişti. Şiirin konusuyla kurbanın özel yaşamı benzerlik gösteriyordu. Polis bu şiirleri bir şekilde öğrenecek ve karşılarında kurbanlarını iyi tanıyan bir seri katil olduğunu fark edecekti. Sonunda bu üç kurbanın ortak noktasını bulacak, intikam cinayetleri olduğunu anlaşılacaktı. Geri kalan bölümde soruşturma bir seri katil avına dönüşecekti. Geriye katilin kim olduğu kalıyordu.

Araştırma sürecinin nasıl işlediğine dair yine Felsefe Cinayetleri romanımdan örnek vereyim: Katilin kurbanlarına önceden gönderdiği felsefi şiirler için en uygun filozofu araştırdım. Felsefe üzerine yaptığım yüksek lisans burada bana çok yardımcı oldu. Katilin çektiği acılarla hemen hemen aynı acıları yaşamış Boethius’u buldum. Onun Felsefenin Tesellisi yapıtındaki şiirlerinden romanıma uygun olanlarını seçtim. Ayrıca MOBESE, PTS (Plaka Takip Sistemi) gibi kamera sistemlerini, görüntü kayıtlarının nerede tutulduğunu ve talep edilme prosedürlerini öğrendim. Şüphelilerin cinayet saatinde nerede olduklarını tespit etmek için telefon sinyallerine geriye doğru nasıl bakıldığını araştırdım. Cinayetlerin işlendiği olay mahallerini dolaştım. Hemen hemen her romanda bu tarz araştırmalar yaparım.

Olay örgüsünü neden sonuç ilişkisine göre kuruyorum ve her sahnenin romanın bütününe hizmet etmesine dikkat ediyorum. Sayfa doldurmak için gereksiz bir sahne ya da konuyu ilerletmeyen, bilgi vermeyen diyaloglar yazmıyorum. Romanlarımda karakter sayısı fazla olduğu için ana karakterler dışındaki tüm karakterleri çevremde tanıdığım ya da bir filmde, dizide görüp beğendiğim karakterlerden seçiyorum, onlara ufak değişiklikler yaparak hikâyeye uygun hale getiriyorum. Ayrıca mutlaka bir karakter defteri tutuyorum.  

Bir yazma rutinim, ritüelim yok. Her yere sırt çantamla giderim. Daima bilgisayarım yanımdadır. Son zamanlarda kitap kafelerde yazıyorum. Çok sessiz ortamlarda yazamam. Evde yazamam, sıkılırım. Kafede yazarken konuşmalar, müzik, sandalye sesleri, dışarıdan gelen kornalar, gülüşmeler, yüksek sesli sohbetler beni yazmanın melankolisinden koruyor. Yoksa depresif oluyorum.

Bence polisiye yazarken en kritik teknik meselegizemi kaybettirmeden ve mantık hatası yapmadan olayların neden sonuç bütünlüğü içinde ilerlemesi ve katilin romanın sonuna kadar saklanması.

Yeni yazmaya başlayanlaraçok okusunlar demeyeceğim. Çünkü çok okumanın yazmaya fazla bir katkısının olduğunu düşünmüyorum. Nokta atışı okumaların daha verimli olacağına inanıyorum. Kendilerine bir rol model yazar seçerek o yazarın bütün eserlerini üzerinden ilerlemelerini öneririm. Bu yöntem iyi çalışıyor. Ben de aynı yöntemi uyguladım. Sevgili hocam Celil Oker’in bütün romanlarını defalarca okuyarak üslubumu geliştirdim. İlk romanlarda bir benzerlik olabilir, bu kötü bir şey değil, yazdıkça kendi üslubunuz ortaya çıkacaktır. Her gün en az bir sayfa yazmak gerekiyor. Ne yazdığınızın önemi yok. Her gün en az bir sayfa.

Arka Sokakların Dar Vizyonu: Raymond Chandler’ın “Gerçekçilik” Yanılsaması

Edebiyat tarihinde, kendi yaratıcılık sınırlarını gerçekçilik ilan ederek başkalarının dehasını küçümsemek, eşine sık rastlanmayan bir kibir türüdür. Raymond Chandler, 1944 tarihli o çok övülen Cinayetin Basit Sanatı makalesinde tam da bunu yapmış, polisiye edebiyatın kraliçesi Agatha Christie’yi steril bulmacalar yazmakla itham ederek aslında kendi edebi miyopluğunu ifşa etmiştir. Chandler’a göre arka sokakların pisliğini anlatmayan her eser yapaydır, eksiktir ve hatta ahlaken sorunludur. Oysa asıl yapaylık, dünyayı sadece bir batakhaneden ve sisli arka sokaklardan ibaret sanan Raymond Chandler’in o tek boyutlu karamsarlığındadır.

Chandler’ın gerçekçilik dediği şey, aslında bir pesimizm pornografisidir. Onun dünyasında ahlaki gri tonlar yoktur. Her polis satılıktır; her kadın tehlikelidir. Ve her politikacı rüşvet yer. Hayatın kendisi olmaktan uzak olan bu tablo, olsa olsa bir yazarın zihninde kristalleşmiş karanlık bir fantezi olabilir ancak. Chandler’ın temel yanılgısı, toplumsal yapıyı sadece batakhaneler, yozlaşmış polisler ve karanlık sokaklardan ibaret sanmasıdır. Onun evreninde herkes çürümüştür; bireylerin kurtuluşu yoktur, iyilik istisnadır, düzen ise bir masaldan ibarettir. Oysa gerçek hayat, Chandler’ın kurguladığı bu noir fanteziden çok daha farklı, geniş, karmaşık ve çelişkilerle doludur.

Gerçek dünyada, yıllarca tek bir cinayetin işlenmediği huzurlu kasabalar, işini dürüstçe yapan binlerce kamu görevlisi ve sakin bir hayat süren milyonlarca insan vardır. Chandler, bu aydınlık ve düzenli alanları bilinçli olarak kadrajın dışına iter; böylece gerçekliğin yalnızca karanlık bir parçasını alıp onu tek hakikat gibi sunar. Bu yaklaşım realizm değildir; bu, kişisel bir umutsuzluğu estetikleştirme çabasıdır.

Chandler’ın kurgularında katiller neredeyse baştan bellidir. Bir bar fedaisi, bir kumarbaz ya da yozlaşmış bir bürokrat suçlu çıktığında okuyucu şaşırmaz; çünkü bu figürlerin kaderi en baştan çizilmiştir. Onlar zaten suça meyilli tiplerdir. Oysa Agatha Christie’nin evreninde cinayet, tam da bu rahatlığın içine yerleştirilmiş bir bıçak gibi durur. Katil, asla tahmin edilemeyen sıradan bir kişidir. Toplumun güven duyduğu figürler, bir anda cinayetin faili olarak karşımıza çıkıverirler.

Kriminoloji tarihi de Chandler’ın iddia ettiği gibi suçun yalnızca arka sokaklara özgü olmadığını defalarca kanıtlamıştır. Kayıtlara geçen pek çok meşhur suç vakasında failler, batakhanelerden değil; iyi döşenmiş salonlardan, prestijli üniversitelerden ve örnek aile fotoğraflarının içinden çıkmıştır. Suç, sosyal statüyle ya da mekânsal karanlıkla sınırlı değildir; insan zihninin her köşesinde filizlenebilir.

Chandler’ın karanlık sokaklarından kaçabilirsiniz; oraya gitmezseniz hiçbir sorun kalmaz. Ama Christie’nin katilinden kaçamazsınız. Çünkü o katil, akşam yemeğinde sizinle aynı masaya oturan dostunuzdur, tansiyonunuzu ölçen hemşiredir, her sabah apartman girişinde selamlaştığınız yan komşunuzdur. Tehlike uzakta değil, yanı başınızdadır.

Chandler’ın dünyası bir polis-adliye bülteni kadar öngörülebilirken, Christie’nin dünyası bir psikolojik mayın tarlasına benzer. Christie’de okuyucuyu sarsan şey silahın kendisi değildir. Silahı tutan elin beklenmedik bir kişiye ait oluşudur. Asla tahmin edilemeyen sıradan insan, Chandler’ın sokak lambasının altında pusuda bekleyen klişe kabadayılarından çok daha rahatsız edici ve çok daha gerçektir.

Chandler, suçu büyük ölçüde kurumsal bir çürümeye indirgerken bireysel iradeyi hafife alır. Ona göre suç, sistemin kaçınılmaz bir yan ürünüdür. Christie’de ise suç, insan ruhunun içsel bir trajedisidir; vicdanla arzunun, adaletle intikamın çatışmasından doğar. Mesela; Şark Ekspresinde Cinayet’te, sistemin adaleti sağlayamadığı noktada on iki farklı hayatın tek bir intikam planında birleşmesi, Chandler’ın sığ rüşvetçi polis anlatılarından çok daha derin bir toplumsal yaraya temas eder. Christie, bu insanların psikolojik gerekçelerini öylesine titizlikle örer ki, okuyucu bir polisiye vakayı değil, bir vicdan mahkemesini izlediğini anlar.

***

Chandler, Christie’yi kâğıt üzerinde oyun oynamakla suçlamaya devam ededursun; asıl oyun, dünyayı yalnızca pavyonlar, barlar ve karanlık sokaklardan ibaret sanan o ucuz atmosfer fetişizmidir. Chandler polisiye edebiyatı dar bir alt kültüre, katı bir stil saplantısına hapsetmiş; Christie ise onu insan ruhunun laboratuvarına dönüştürerek suçun evrenselliğini, sınıfının, mekânının, üniformasının olmadığını kavramıştır.

Chandler, kendi karanlığında sıkışıp kalmış hırçın bir çocuk gibi söylenirken, Christie güneşli kumsalların, zarif salonların ve sakin kasabaların ortasına kötülüğün tohumunu eker ve bize asıl gerçeği fısıldar: Kötülük uzaklarda, sisli sokaklarda değildir. Kötülük, şu an size çay ikram eden o nazik ellerin içindedir.

CEYDA’NIN ERKEKLERİ

Kadın yavaş hareketlerle aynanın önünde makyajını sildi. İşlettiği güzellik salonundan geç ayrılmak zorunda kalmıştı. Hep o salak Tarık yüzünden. Sünepe herif! Kaç defa söylemişti peşini bırakmasını, anlamıyordu ki! Yine geç saatte kapısına dayanmış, yalvarıp durmuştu. Bir şans verseymiş ne olurmuş falan filan… Giyinirken, “Erkek de olsa insanda biraz gurur olur,” diye geçirdi içinden. Şu erkekler ne kadar aptal oluyorlardı? Biraz cilve, biraz kıvırtma yeterliydi onları kandırmak için. Yorucu bir gün olmuştu. Acele etmeden yatağına uzandı.

Zil çalınca doğruldu. Kimdi ki bu saatte? Yine o geri zekâlı Tarık’sa gelen var ya! Hışımla yatağından fırlayarak kapıyı açmaya gitti.

***

Cinayet masasına yeni atanmıştı Komiser Cihan Burkut. Daha önce hırsızlık masası ve İlçe Emniyette görev yapmış, oldukça tecrübeli bir polisti. Uzun boylu, kumral, beyaz tenli bir adamdı. Karadenizlilere özgü uzun burnunu saymazsak yakışıklı sayılırdı.

Olay yeri amiri Komiser arkadaşı Tekin, “Boğulmuş,” dedi kayıtsızca.

Cihan bakışlarını yerde cansız yatan kadından Tekin’e çevirdi. “Evet, öyle gözüküyor. Kapıda da zorlama yok. Katil tanıdığı biri olabilir.”

“Kimmiş?”

“Çocuklar baktılar. Ceyda Solak adında bir kadın. Yıllar önce boşanmış. Eski kocası Levent Seyrek, kayıtlarımıza göre İstanbul’da yaşıyor. Kadının bir de oğlu varmış Furkan adında. Aslında beraber yaşıyorlarmış ancak çocuk birkaç gündür babaannesinde kalıyormuş. Çocuğa ve eski kocaya haber verildi. Kadının bir güzellik salonu varmış.”

“Hali vakti yerindeymiş yani öyle mi?”

Cihan dudak büktü. “Olabilir şu viskiye baksana.”

Tekin komiser arkadaşının burnuyla gösterdiği yemek masasının üzerinde yarısı boş, şık bir viski şişesi gördü. “Pahalı bir şey miymiş? Hiç anlamam.”

“24 yıllık Glenfiddich. Gerçekten pahalıdır.”

“Şişeyi de alalım o zaman, belki parmak izi çıkar.”

Cihan gayet sade ancak pahalı eşyalarla döşenmiş salonun ortasında, hemen cam sehpanın yanında yerde yatan kadına baktı yine kayıtsızca. Kadının üzerinde basit bir tişört altında da bol bir eşofman altı vardı. Ayakları çıplaktı. Makyajlı olmamasına karşın yüzü gayet güzeldi. Biçimli bir burun, yaptırılmış dolgun dudaklar, boyalı sarı saçlar, buğday ten…

“Viski muhtemelen bir erkek tarafından hediye edilmiştir. Gördüğün üzere oldukça güzel bir kadın. Yani kadınmış…”

Tekin sırıtarak, “Güzellik de görecelidir Cihan,” dedi. “Kadının yarısı yapma.”

Cihan da sırıttı. “Yine de bence ölümüne neden olan şey kadının yapma da olsa güzelliği.”

“Tamam. Çocuklara tembih ettim. İyice araştıracaklar evi, ‘hiçbir şey atlamayın,’ dedim. Olay yeri evin salonu. Delillerin kaybolacağını sanmıyorum. Eminim hemen yakalayacağız katili.”

“İnşallah… Telefonunu inceleyebildiniz mi?”

“Şöyle üstünkörü baktım. Öyle ilginç bir detay yok. Sadece iki gün üst üste defalarca Tarık diye biri aramış ama Ceyda Hanım açmamış, cevapsız gözüküyor.”

“Belki özel biridir? Erkek arkadaşı olması gayet normal. Telefonda özel bir mesaja rastladın mı peki? Yani kadının erkek arkadaşı var mıymış?”

“Yok, rastlamadım, belki silmiştir.”

Cihan kafasını sallayarak “Eyvallah Tekin,” dedi. “Bir ipucuna ulaşırsan biliyorsun…”

Tekin Komiser sırıtarak Cihan’ın omzunu tuttu. “Merak etme, ilk senin haberin olur.”

***

Cihan Komiser ertesi gün sabah cinayetin işlendiği Ümraniye’deki apartmana gidip komşularla ve apartman görevlisiyle konuştu. Komşular arasında Ceyda Hanım’ı doğru dürüst tanıyan kimse çıkmamıştı.

Kavruk tenli, kısa boylu, seyrek saçlı bir adam olan apartman görevlisi Cezmi Yılmaz, Tarık diye birinden bahsedince Ceyda’nın telefonundaki cevapsız aramaları hatırladı Cihan. “Kim bu Tarık?” diye sorsa da kapıcı adamı pek tanımıyordu. Gördüğü kadarıyla en fazla kırkında gösteren yakışıklı sayılabilecek bir adamdı Tarık. Yüzündeki kirli sakala bakılırsa bu Tarık pek tekin bir adam değildi.

“Başka geleni gideni olmuyor muydu Ceyda Hanım’ın peki?”

“Son zamanlarda bir adam daha vardı amirim,” dedi apartman görevlisi. “Ama kim bilmiyorum. Uzunca boylu, şöyle yamuk burunlu, sert bakışlı bir adam. Zengin birine benziyor.”

“Ya eski kocası veya oğlu gelmiyor muydu?”

“Furkan Bey’i tanırım, oğlunu yani. Normalde burada kalır, ama birkaç gündür yok. Herhalde babasına gitti. Eski kocasını da bilirim ama o adam uzun zamandır gelmiyor. En son geldiğinde olanları düşünürsek normal tabii…”

“Ne olmuştu en son geldiğinde?”

“Ceyda Hanım polis çağırmıştı beni rahatsız ediyor diye. Sanırım evde bir başka adam varmış. Tam o sırada da Levent Bey gelince olay çıkmış. Adam çok kıskançmış, bana da laf arasında Ceyda Hanım bahsetmişti.”

Adama teşekkür ederek apartmandan ayrılan Cihan merkeze geçti. Yardımcısı Selim’i odasında buldu. Sabahtan beri Adli Tıp’taydı genç memur, sonuç bekliyordu.

“Var mı bir haber Selim?”

“Ön otopsi raporu çıktı komiserim. Kadın yastıkla boğulmuş.” Genç memur elindeki dosyayı Cihan’a uzatarak, “Ağız içinde beyaz iplik parçaları ve sim bulmuşlar,” diye devam etti. “Şu salondaki kanepenin üzerindeki yastıkla boğulmuş.”

“Hatırladığım kadarıyla iki yastık vardı.”

“Evet komiserim, aslında üçlü koltukta duruyordu yastıklar,  üç tane olmalıydı.”

Cihan elindeki dosyaya bakarken, “Yastıkla birini boğmak güç gerektirir,“ dedi. “Katil erkek olmalı.”

“Yani güç istiyor tabii ama katil kesinlikle bir erkek diyemeyiz bence komiserim. Güçlü kuvvetli bir kadın da yapmış olabilir. Yastık kocaman. Sıkıca tutup tüm gövdesiyle kadının üzerine abandıysa olabilir yani. Ama maktulün yakın çevresinde pek kadın yokmuş. Şimdilik şüphelilerimiz erkek.”

“Evet. Eski kocası kıskançmış. Birkaç hafta önce olay çıkarmış kadının evinde. Sonra şu Tarık denen adam da var, onunla da en kısa sürede konuşmalıyız. Bir de kapıcının bahsettiği şık giyimli biri var. Kim olduğunu bilmiyoruz henüz.”

“Kapı kilitleri zorlanmamış ayrıca evden de bir şey çalınmamış. Hırsızlık değil komiserim,” diyerek konunun yönünü değiştirdi Selim “Bence kadını tanıyan biri katil.”

“Bence de. Çünkü ev dağılmamıştı. Yabancı biri zorla girmiş olsa kadın en azından mücadele ederdi. Gece geç vakit kapıyı çalmış, kadın onu içeri almış. Belki de karşılıklı viski içtiler. Sonra ne olduysa katil yastığı aldı ve kadını boğdu. Belki de planlanmamış bir cinayetti. Yastıkta DNA bulundu mu?”

“Onun sonuçları henüz çıkmadı komiserim, ama evin değişik yerlerinde parmak izi bulmuşlar. Emin olmamakla beraber üç veya dört farklı iz varmış Tekin komiserimin dediğine göre. Şüphelilerle karşılaştıracağız. Bir de kadının tırnak diplerinde kırıntılar bulunmuş. İnsan derisi değil, siyah renkteymiş. Onlar da inceleniyor.”

“Bu önemli olabilir. Kadın katile direnirken kıyafetini tırmalamış olmalı…” Cihan parmaklarıyla masanın üzerinde tempo tutarak bir süre düşündü, sonra başka bir konuya atladı.

“Eski koca Levent ve oğlu Furkan ne oldu?”

“Biraz önce getirmiş bizim çocuklar. Aşağıda bekletiyoruz.”

“Tamam, gel konuşalım şunlarla.”

İki kat aşağıya inip sorgu odasına girdiklerinde bir çift korkmuş siyah gözün kendilerine baktığını hissettiler. Genç adamın yüzü tombul ve yuvarlaktı. Korkmuş suratını kaldırarak gelenlere baktı ancak hiç konuşmadı. Ellerini ovuşturup duruyordu.

Cihan Burkut elindeki dosyayı okurmuş gibi yaparak, “Evet Furkan,” dedi. “Öncelikle başın sağ olsun.”

Çocuk üzgün bir ifadeyle kafasını öne eğdi ancak konuşmadı.

Selim ve Cihan Komiser çocuğu sıkı bir sorguya aldılar. Aslında çok bir şey de öğrenemediler. Furkan 19 yaşındaydı, liseden mezun olmuş, üniversiteyi kazanamamıştı. Ara sıra annesinin işyerine uğrasa da boş gezenin boş kalfasıydı.

“Üç gündür babaannemde kalıyorum, Kartal’da oturuyor,” demişti. Annesini en son dün sabah işyerinde gördüğünü söylemişti.

“Peki annenin erkek arkadaşı var mıydı?” diye sorulunca genç adamın birden suratı değişti. “Ben pek bilmem,” demişti ama iki polis bunun yalan olduğunu anında anladılar.

Cihan çocuğun üzerine eğilerek, “Bak aslanım bizden bir şey saklamana gerek yok,” dedi. “Nasıl olsa bugün yarın öğreniriz. O yüzden konuşsan iyi olur.”

“Var biri… Arif Kaynakçı mıdır nedir! Kıronun teki!”

“Uzunca boylu, yamuk burunlu, iyi giyimli biri mi bu Arif?

“Evet, işte o.”

“Ne iş yapar bu adam?”

“Bilmiyorum ama çok zenginmiş. Görgüsüz ayı!”

“Hop, yavaş ol bakalım evlat! Tamam anladık annenle birlikte diye sevmiyorsun adamı ama belki de çok âşıktılar birbirlerine, ne biliyorsun?”

Furkan alaycı bir ifadeyle gülümseyince Cihan şaşırdı. Sanki çok komik bir şey söylemişti. Tam çocuğa neden güldüğünü soracaktı ki Furkan, “Ya abi boş versenize,” dedi. “Annem kim, aşk meşk kim… Adamı iyice yolacak sonra da başından atacaktı işte. Onun hayat anlayışı budur.”

Cihan şaşırmıştı ancak çocuğa başka bir şey sormadı.

Uzun süre bekletildiği için iyice huysuzlaşmış ve sinirlenmiş eski koca Levent Seyrek içeri giren biri sivil iki polisi görünce hemen haykırdı. “Ne diye beni burada tutuyorsunuz? Ne öğrenmek istiyorsunuz?”

“Eski karınızın karakterini,” dedi Cihan “Neticede onu en iyi siz tanıyorsunuzdur.”

Adam aynı oğlu gibi küçümseyici bir sırıtışla cevapladı bu soruyu. “Ceyda’nın nasıl birisi olduğunu mu öğrenmek istiyorsunuz yani? Dün gece bana nerede olduğumu sormayacak mısınız?”

“Onu da soracağız ama eski karınızın karakteri daha çok ilgimizi çekiyor.”

“Hayret! Türk polisi bayağı değişmiş desenize.”

“Daha önce karakola düşmüşsünüz anlaşılan.”

“Evet, maalesef bir gün nezarette kalmıştım. Hatta Ceyda’yla evli olduğum zamandı. Ufak bir tokat attım diye beni polise şikâyet etmişti.”

Nazik bir durumdan bahsettiğini anlayınca biraz heyecanlandı. “Dövmedim sakın yanlış anlamayın. Beni çok zorlamıştı, alkol de vardı bünyede… Ama vallahi de billahi de ufacık bir tokat… Aramızda bozuktu. Her neyse Ceyda’yı sordunuz madem, cevap vereyim. Geçimi zor, dediğim dedik ve acımasız biriydi. Tamam, ölünün arkasında kötü konuşmamak lazım ama öyleydi. Bir gözü hep dışardaydı. Zaten bu yüzden ayrıldık.”

“Gözü dışarıda derken? Sizi aldattı mı?”

“Bilmiyorum, bunu hiçbir zaman ispat edemedim ama kesin aldatmıştır. İstediğini almak için erkekleri kandırmak en önemli özelliğiydi maalesef.”

“İstanbul’da yaşıyorsunuz değil mi?”

“Evet. Oğlum annesinde kalıyor. Yarısı benim paramla alınmış bir dükkân var. Biz ayrılınca orayı bayan kuaförü gibi bir şey yaptı. İstesem mahkemeye verir alırdım dükkânı, en azından yarısını ama sesimi çıkartmadım. Uğraşmadım yani, kalsın sende dedim.”

“Anlıyorum… Kıskanç mısınız Levent Bey?”

“Pek değil… Ceyda için soruyorsanız onu kıskanacak değilim! İstediğiyle gezsin tozsun, istediğiyle yatsın kalksın umurumda bile değildi artık!”

“Peki dün gece neredeydiniz?”

“Annemdeydim. İsterseniz oğluma da sorabilirsiniz. Yemek yedik. Gerçi ben erken ayrıldım. Başım çatlıyordu, kendi evime gittim. Furkan babaannesinde kaldı.”

Cihan ayaklanarak, “Anlaşıldı,” diye mırıldandı. “Tükürük örneği ve parmak izi alınacak sizden, genel prosedürdür. İfadenizi imzaladıktan sonra gidebilirsiniz. Haa, bir de şehirden ayrılmamanız gerekiyor.”

***

Aynı gün dükkânda çalışanlarla kısa bir görüşme gerçekleştirdi Cihan. Üç kadın personeli vardı Ceyda Solak’ın. Üç kız da kurban hakkında kötü konuşmamaya dikkat ettiler ancak patronlarının davranışlarını pek onaylamadıkları belliydi. Özellikle kadınlar arasındaki o çekişme ve kıskançlık bu işyerine de bulaşmış gibi gözüküyordu. Kızlara göre Ceyda Hanım’ın işle ilgili takıştığı kimse yokmuş. Zaten salona çok fazla uğramazmış. Üç kadının da Tarık ve Arif Bey’den haberleri vardı.

Arif Kaynakçı birkaç defa işyerine gelmişti. Kızların dediğine göre sonradan görme, parasıyla her şeyi yapabileceğini zanneden ukala tiplerdendi. Kızlar, Ceyda Hanım’ın Arif’te ne bulduğunu anlayamıyorlardı. Cihan sözün burasında hafifçe gülümsedi. Ne bulduğu gayet açıktı. Ama kızların lafını kesmemek adına karışmadı söze.

Tarık’a ise sanki acıyorlardı. Onlara göre Ceyda Hanım aylardır Tarık’ı kullanmış hatta parasını almış sonra da kapının önüne koymuştu. Kızların ikisine göre zavallı adama çok umut vermişti. Tarık geçen gün gelmiş ofiste konuşmuşlardı. İçeriden bağırışlar yükselince kızlar müdahale etmek istemişler ancak Tarık sinirle çıkıp gitmişti.

“Ne zaman oldu bu olay?” diye araya girdi Cihan.

Kızlardan en kısa boylusu, “Dün işte,” dedi.

Sarışın olan onayladı arkadaşını. “Evet evet, dündü. Öğleden sonra. Ceyda Hanım yeni gelmişti. Tarık Bey çok sinirliydi. Hışımla çıktı gitti.”

Üçüncü kız, “Zaten ondan bir süre sonra da Ceyda Hanım elinde hediye viskiyle çıkmıştı,” diye araya girdi.

“Hediye viski mi?”

“Evet, Arif Bey’in hediyesiydi. Ceyda Hanım viski içmez aslında ama sonuçta hediye.”

“Akşama misafiri vardı herhalde. İçkiyi o yüzden almıştır yanına. Belki de Arif Bey’le evinde buluşacaklardı?”

Üçüncü kız karıştı lafa. “Yok sanmam. Arif Bey’in akşam işi varmış. Hatta Ceyda Hanım ‘Bu akşam ayaklarımı uzatıp keyif yapacağım,’ demişti bana.”

Cihan kızlara Tarık ile Ceyda’nın ofiste ne konuda tartıştıklarını duyup duymadıklarını da sordu ama duyamadıklarını söylediler. Cihan kızlara teşekkür ederek iş yerinden ayrıldı. Yolda Selim’le buluştular, bu kez de Arif Bey’in iş yerine gittiler.

Selim yolda, “Adamı kısaca araştırdım komiserim,” diyerek bilgi verdi Cihan’a. “Zengin bir iş insanı. Elli bir yaşında. İnşaat ve lojistik üzerine şirketleri var. Geçen seneye kadar evliymiş ancak boşanmış o da Ceyda gibi. Boyunca kızı var, yurt dışında okuyormuş.”

Cihan kafasını sallamakla yetindi.

Adam ofisindeydi, zorluk çıkartmadı. Çekik gözlerinin kenarlarındaki ve alnındaki kırışıklıklar adamın yaşını gösteriyordu. Elindeki dört köşe bardağın içindeki sıvıyı bir dikişte gırtlağından aşağıya gönderdikten sonra, “Bir şey içer misiniz?” diye sordu. Üzgün ve bitkin gözüküyordu.

Cihan masanın üzerindeki Glenfiddich şişesine bakarak kaşlarını çattı, “Teşekkürler almayalım.” Sakince, “Viski sevdiğiniz anlaşılıyor,” diye devam etti. “Sanırım Ceyda Hanım’a da bir şişe hediye etmişsiniz.”

Arif boş gözlerle bakarak, “Olabilir,” dedi. “Etmişsem ne olmuş?”

Aksiliği üzerinde olsa da Arif Kaynakçı, Ceyda’yla beraber olduklarını doğruladı. İlişkileri yeniydi. “Ceyda hayattan zevk almasını bilen, neşe dolu canlı enerjik bir kadındı. Onu kim neden öldürmek istesin aklım almıyor bir türlü?” dedi adam. Ceyda’nın daha çok oğlunun geleceği için endişeli olduğunu söyledi.

“Hatta benden yardım istemişti komiserim.”

“İşle ilgili bir yardım mı?”

“Evet… İş de buldum delikanlıya ama çocuk görüşmeye bile gitmemiş. Hâlbuki gitse yeri hazırdı, dolgun maaş da alacaktı. Ceyda çok kızdı oğluna.”

“Oğlan sizi onaylamıyordu sanırım, belki bundan gitmek istememiştir.”

Adam sırıtınca tipsiz suratı daha da çirkinleşti. “Bana göre Ceyda fazla yüz veriyordu ona. Genç tamam da biraz yola getirmek lazım bu yaşlarda. ‘Şimdi bir şey yapmazsan ileride çocuğu karakoldan toplarsın,’ demiştim.”

“Siz neden karıştınız anne oğul arasındaki meseleye?”

Arif biraz sinirlendi. “Elbette karışırım. Neden karışmayayım? Ceyda sıkılınca benden maddi manevi destek almayı biliyordu. Ben de karıştım tabii.”

Cihan derin bir nefes alarak arkasına yaslandı. Az çok anlıyordu durumu. Anlaşılan Ceyda bu adamı da yolmuştu. Daha fazla kurcalamadı.

“Dün akşam işiniz varmış sanırım, Ceyda Hanım’la görüşmediniz mi?”

Adam biraz daha içerek, “Evet toplantım vardı ama iptal oldu,” dedi. “Evdeydim bütün gece ama maalesef ispat edemiyorum.”

“Tarık Bey’i ve Ceyda’nın eski eşi Levent Seyrek’i tanıyor musunuz?”

Adam bir süre düşündükten sonra, “Levent’i tanımam, “dedi. “Ceyda birkaç kez laf arasında bahsetmişti.”

“Ya Tarık Bey? Ceyda Hanım’ın peşindeymiş devamlı. Bunu biliyor muydunuz?”

“Evet, yeni öğrendim.”

“Kim söyledi Ceyda Hanım mı?”

“Yok. Yanındaki kızlardan biri bahsetmişti. Ceyda’ya da sordum ama önemsenecek biri olmadığını söyledi. Pek hoşlanmam böyle durumlardan. Ceyda’ya da söyledim.”

“Ne cevap verdi Ceyda Hanım?”

“Boş ver dedi. Ne yapabilir falan dedi işte. Ben de üstelemedim.”

Cihan durmadan içki içen bu adamdan pek haz etmemişti. Adama şehirden ayrılmamasını tembihledikten sonra ofisten ayrıldı.

***

Ertesi gün laboratuvardan gelen birkaç bilgi yollarını biraz daha aydınlattı. Kadının tırnak diplerindeki kalıntı, deri ceket veya eldiven yapımında kullanılan bir malzemeydi. Katilin deri ceketi olabilirdi. Yastıkta DNA bulunamamıştı. Katil eldiven kullanmış olmalıydı. Ayrıca evde Ceyda Hanım, Furkan ve gündelikçi kadından başka Arif’in de parmak izleri bulunmuştu.

Cihan’ın nedense önemsediği viski şişesinde ise hiçbir iz bulunamamıştı. Bu çok ilginçti, şişeyi evine kadar taşıyan Ceyda’nın parmak izleri olması gerekmez miydi? Üstelik içki neredeyse yarısına kadar içilmişti. Çalışanlarının dediğine göre Ceyda viski içmiyordu. Öyleyse kim içmiş olabilirdi? Viskiyi sevdiğini açıkça söyleyen Arif mi yoksa başka biri mi? Neden şişenin üzeri tertemizdi? Neden evde Tarık’ın parmak izi yoktu, adam ya hiç eve girmemişti ya da eldiven takmıştı.

Selim, kapıdan kafasını uzatarak, “Tarık Bey’i getirdik komiserim,” deyince Cihan düşüncelerinden sıyrıldı. Beraberce sorgu odasına girdiklerinde Tarık’ı gayet sakin ve uysal bir şekilde oturur buldular. Cihan daha farklı bir manzara bekliyordu doğrusu.

“Neden burada olduğunu biliyorsun değil mi Tarık?” diye sordu.

Adamın başı öndeydi. Üzgün olmaktan ziyade sinirli gibiydi. Cevap alamayınca Cihan devam etti. “Neden öldürdün kadını? Aşkına karşılık vermedi diye mi?”

Tarık kafasını kaldırıp Cihan’a baktı. “Ben öldürmedim!” Sesinde açık bir meydan okuma vardı. Ama Cihan yemezdi bu numaraları.

“Dün akşam neredeydin peki?”

“Dışarıdaydım. Canım sıkkındı. Orada burada dolandım işte…”

Komiser Cihan, Tarık’ı yarım saat terletti ancak bir sonuç alamadı. Tarık, Ceyda’yı öldürmediğini ısrarla yineliyordu. Evet, âşıktı kadına. Evet, kendisine yüz vermiyordu. Evet, bir milyona yakın parasını bile almıştı, geri vermiyordu ama yine de öldürmemişti. Seviyordu onu, nasıl kıyabilirdi?

Cihan adamın katil olduğuna pek ihtimal vermedi. Zaten evde parmak izi de çıkmamıştı. Savcı’ya verebilecekleri geçerli bir delil yoktu. Selim her ne kadar ek gözaltı süresi isteyelim diye ısrar etse de adamı bıraktılar. Çünkü Komiser’in başka bir planı vardı.

***

Cihan’a göre Tarık bir şey biliyor olabilirdi ancak bunu polisle paylaşmayacaktı. Biraz da bu sebeple bırakmıştı Tarık’ı. İzleyecekti…

Tarık, polis merkezinden çıkar çıkmaz kaldığı eve gitti. Cihan sabırla bekledi. Akşama doğru evinden çıktı, yoldan çevirdiği taksiye bindi. Cihan sabırla takibi sürdürdü. Ümraniye’de yaşayan Tarık bağlantı yolundan Libadiye caddesine oradan da E-5 karayoluna indi. Kartal tarafına doğru dönen taksinin arkasından takibi sürdüren Cihan kaşlarını çattı. Ne işi vardı bu adamın Kartal tarafında? Arif’in ofisi Cevizli’deydi. Eski koca Levent Kartal’da oturuyordu. Acaba adam onun yanına mı gidiyordu?

Taksi, Kartal’a gelmeden minibüs caddesine indi ve Cevizli tarafına saptı. Tarık, Arif Kaynakçı’nın ofisinin bulunduğu binanın önünde taksiden inince Cihan fazla yaklaşmamaya özen göstererek arabasını park etti.

Tarık yüksek binaya şöyle bir göz attıktan sonra hızlı adımlarla içeri girdi. Cihan da hemen arkasından. Nedense önsezileri acele etmesi gerektiğini söylüyordu. Adamın asansöre bindiğini görünce hemen merdivenlere koştu. Arif’in ofisi dördüncü kattaydı. Merdivenleri ikişer ikişer çıktı. Hızlı adımlarla ahşap kapının önüne geldi ancak kapı kapalıydı. İçeriden sinirli sesler geliyordu.

Aynı anda müthiş bir gümbürtü koridoru ve binayı sardı. İçeride birisi acıyla inledi. Cihan’ın gözleri büyüdü. “Tarık aç kapıyı! Polis! Sakın yanlış bir şey yapma! Aç kapıyı hemen! Tarık!”

Fazla beklemedi. Geri çekilerek ateş edince kilit parçalandı. Sağlam bir tekme atınca da kapı gürültüyle açıldı. Daireden bozma ofiste Tarık’ın elindeki silahı Arif’in kafasına dayamış olduğunu gördü.

“At o elindekini Tarık! Kaldır ellerini!” derken silahı iki eliyle tutmuş Tarık’a çevirmişti.

Tarık korkunç bir yüz ifadesiyle Cihan’a dönerek, “Sen karışma Komiser!” dedi. “Geberteceğim bu şerefsizi!”

Cihan masanın dibinde oturmuş kolunu tutan Arif’e bir göz attı. Adamın suratı korkudan bembeyaz olmuştu. Parmaklarının arasından kan sızıyordu. Az önce kapının önünde duyduğu silah sesinin marifetiydi bu yara.

Arif titrek bir sesle, “Allah kahretsin vurdu beni manyak! Kurtar beni Komiser!” diye inledi.

Cihan tekrar, “Sana silahını at dedim Tarık!” diye bağırdı. “Bak bu son uyarım!”

“Bu herifin yaptığı şeyi bilsen bana engel olmazdın Komiser!”

“Biliyorum Tarık! Her şeyi biliyorum! Ama o silahı bırakmazsan veya yanlış bir şey yaparsan senin için yapabileceğim bir şey kalmayacak!”

“Tek bir hareket komiser… Parmağımı hareket ettireceğim ve bumm! Her şey bitecek! Sonra bana ne yaparsan yap!”

Arif korkuyla gözlerini yumarak, “Allah’ın belası daha ne bekliyorsun be!” diye bağırdı. “Vursana şu herifi! Delirmiş görmüyor musun!”

“Kes lan sesini! Son duanı et!”

“Bak Tarık silahını yere bırak! Kaçamazsın artık!”

“Kaçmak isteyen kim Komiser! Her şeyi itiraf edeceğim ama önce bu şerefsizin beynini uçuracağım!”

“Hayır Tarık buna izin vermem!”

“Senden izin alan yok Komiser!”

Komiser Cihan Burkut yavaşca silahını indirdi. “Bak Tarık sakin ol… O tetiği çekersen katil olacaksın. Arif’i neden öldürmek istediğini biliyorum. Ceyda’yı o öldürdü, sen de intikam almak istiyorsun değil mi?”

Tarık kafasını sallayarak, “Evet…” dedi. “Ceyda’nın katili o!”

“Senin de katil olmana gerek yok Tarık… Arif’in cezasını bırak da Türk adaleti versin. Sana hayatında gram değer vermemiş bir kadın için katil olmaya değmez… Hadi bırak o silahı.”

Cihan bir adım daha yaklaştı. Tarık yutkunarak çevresine bakındı. Sanki neden burada olduğunu, ne yapmaya çalıştığını yeni idrak ediyor gibiydi.

Cihan bir adım daha attı. “Sen nasıl anladın bilmiyorum ama katilin Arif olduğunu viski şişesinden anladım. Ceyda kendi içmediği halde viskiyi evine götürmüştü. Muhtemelen Arif yaptığı işin korkunçluğuyla yüzleşince içkinin yarısını içti. Sonra parmak izlerini temizledi. Bu yaptığı tek hata oldu belki de. Çünkü şişede Ceyda’nın izleri olması gerekiyordu.”

Arif olanca gücüyle, “Yalan bu!” diye hırladı. “Görmüyor musun Komiser, katil bu herif! Önce Ceyda’yı öldürdü şimdi de sıra bende!”

“Konuşma lan pis katil!” diye bağırdı Tarık. “Seni gördüm ben o akşam! Ceyda’nın evinin çevresinde dolanıp duruyordum. Eve girdiğini gördüm, on dakika sonra koşarak çıktın. Ayrıca o akşam üzerindeki deri ceketin de bende. Çöp konteynırına attığını gördüm, hemen aldım. Kollarında yırtıklar var. Zavallı Ceyda, onu boğarken tırmaladı değil mi kollarını?”

Komiser “Tamam işte, ceket elindeyse her türlü ispat edebiliriz Arif’in öldürdüğünü. Gel vazgeç artık bırak silahını, bu herifin cezasını biz verelim.”

“Güçlü bu herif komiserim! Sen içeri tıkarsın, beş sene sonra çıkar! Geberteyim gitsin! Hak ancak böyle yerini bulur!”

“Ona biz karar veremeyiz Tarık. Her şeyden önce kendin için hayatını karatma!”

Tarık yutkundu, eli titredi. Cihan doğru yolda olduğunu düşünerek bir adım daha attı. “Sence neden öldürdü Arif Ceyda’yı? Hiç düşündün mü? Çünkü Ceyda onu da kandırdı. Arif bunu hazmedemedi…”

Arif dayanamayarak, “Allah kahretsin o kaltağı!” diye bağırdı. “Lanet olsun evet ben boğdum! Bana bir değerimin olmadığını söyledi! Hatta… Hatta erkekliğimle bile alay etti. Aldım kanepedeki yastığı geberttim kaltağı!”

“Yastığı yanında götürdün değil mi? O yastıklardan üç tane olmalıydı. Kadının ağzında sim izleri ve beyaz ipliklerden bulunca cinayet aletinin yastık olduğunu çözdük ama hangi yastık olduğunu anlayamadık.”

“Evet, yastıkta izim vardır diye yanımda götürdüm. Viski şişesini de götürüp yok edecektim ama Ceyda’nın şişeyi o akşam eve getirdiğini insanlar görmüştü. Evde bulunmazsa benden şüphe edebilirlerdi bu yüzden ben de şişeyi silip bıraktım. Ceketimi çöpe atarak kaçtım…”

“Duydun işte Tarık, her şeyi itiraf etti. Artık kurtulamaz, Ceyda’nın katilini buldun aslanım… Haydi, bırak artık şu silahı, her şey bitti…”

Tarık rüyada gibi sallanmaya başladı. Gözlerini yarı kapatmıştı. “Haklısın Komiser,” dedi. “Her şey bitti!” Gözlerini kocaman açarak kendisine korkuyla bakan Arif’e döndü. Silahını adamın şakağına dayayıp tetiğe bastı. Silah sesi adamın çığlığını bastırmıştı. Arif’in beyninden fışkıran kan ve doku, şok halindeki Cihan’ın üzerine sıçradı.

SON

OTOPSİ ODASI


Adli tıp, hukuk ile tıp arasında köprü görevi üstlenen, şüpheli ölüm olayları başta olmak üzere her türden adli vakanın aydınlatılmasında vazgeçilmez bir bilim dalıdır. Bu yazı dizisinde suç soruşturmalarının merkezinde yer alan ve doğal olarak polisiye edebiyatta kendine yer bulan adli tıp konularına mümkün olduğunca teknik dilden uzak kalarak bakmaya çalışacağız.


Otopside Atış Mesafesi Nasıl Tespit Edilir?

Bir insan ateşli silahla hayatını kaybettiğinde üç ihtimal vardır: ya intihar etmiştir ya kazayla ölmüştür ya da cinayete kurban gitmiştir. Adli sonuçları farklı bu üç ihtimalin ayrımını yapabilmek için cevabı aranan en önemli sorulardan biri tabanca ya da tüfeğin hangi mesafeden ateşlendiğidir. Çünkü atış mesafesi olayın oluş şeklinin saptanmasını kolaylaştıran bir bulgudur.

Otopside atış mesafesinin nasıl tespit edildiğini anlayabilmek için önce birkaç bilgiyi gözden geçirelim. Öncelikle mermi yekpare bir cisim değildir ve dört parçadan oluşur.

1- Mermi çekirdeği

2- Barut

3- Kapsül

4- Kovan

Bir silahın tetiği çekildiğinde horozun hızla ittiği iğnenin kapsüle çarpmasıyla kıvılcım meydana gelir. Bu kıvılcım kapsülün önündeki barutu yakar. Barutun yanmasıyla ortaya çıkan sıcak gaz basıncı kovanın ağzında bulunan çekirdeği ileriye doğru iter ve böylece mermi çekirdeği namlunun ucundan büyük bir hızla hedefe doğru fırlar. Ateşlemeden sonra geriye boş bir kovan kalır.

Fakat tetik çekildiğinde namludan sadece mermi çekirdeğinin çıktığını sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Çekirdekle birlikte barutun yanmasından meydana gelen alev ve duman da dışarıya çıkar. Ayrıca silah ateşlendiğinde kovandaki yanmamış barut taneleri de sıcak gazın tazyikiyle dışarı fırlar. Namludan kurşunla beraber çıkan alev, duman ve barut tanelerine atış artıkları denir. İşte bu maddelerin hedefin vücudunda var olup olmamasına göre atış mesafesi tespit edilir.

Örneğin alevin erişebileceği uzaklık fazla değildir, 5-10 cm arasında değişir. Ayrıca alev ciltte ve elbiselerde yanık ve kavruklara yol açar. Dumana gelince cilt ya da elbiselerde ise neden olur, ulaşabileceği uzaklık barutun cinsine göre değişir. Barut taneleri ağır olduklarından en uzağa gidebilen artıklardır. Bir metreye kadar ulaşabildikleri saptanmıştır.

Ateşli silahlarda 3 tür atış mesafesi vardır:

1- Bitişik ve Bitişiğe Yakın Atış

2- Yakın Mesafe Atış

3- Uzak Mesafe Atış

Bitişik Atış: Silahın namlusunun hedefe tam temas ettiği atışlara bitişik atış denir. Tam temas durumunda bütün atış artıkları (alev, duman ve barut taneleri) cilt altına gireceğinden cilt üzerinde alev yanıklarına, is ya da baruta rastlanmaz. Bütün bunlar cilt altı dokularda görülür.

Bitişiğe Yakın Atış: Namlu ucu cilde tam bitişik değilse yani vücutla namlu arasında 0-2 cm mesafe varsa buna bitişiğe yakın atış denir. Bu durumda ciltle namlu arasında az da olsa bir mesafe olduğu için atış artıkları hem cilt altında hem de cilt üzerinde belirti bırakır. Böylece hem giriş deliği etrafında hem de cilt altı dokularda aleve bağlı yanık, dumana bağlı is ve barut taneleri görülür.

Yakın Mesafe Atış: Atış artıklarının ciltte ya da kıyafet üzerinde kalabileceği mesafeden yapılan atışlara yakın mesafe atış denir. Bu mesafe tabanca gibi kısa namlulu silahlar için 2-45 cm, tüfek gibi uzun namlulu silahlar içinse 2-100 cm arasıdır. Yakın mesafe atışlarda cilt ya da kıyafet üzerinde aleve bağlı yanık, dumana bağlı is ve barut taneleri görülecektir.  Ancak üçünün de görülmesi şart değildir. Alevin en fazla 10 cm uzağa gidebildiğini hatırlarsak 10 cm’yi aşan yakın mesafe atışlarda aleve bağlı yanık görülmeyecek yalnızca is ve barut taneleri tespit edilecektir.

Uzak Mesafe Atış: Atış artıklarının vücuda ulaşamayacağı mesafeden yapılan atışlara uzak mesafe atış denir. Dolayısıyla bu tür atışlarda cilt ve kıyafetlerin üzerinde mermi çekirdeğinin oluşturduğu harabiyet dışında hiçbir bulguya rastlanmaz. Tabanca gibi kısa namlulu silahlar için 45 cm, tüfek gibi uzun namlulu silahlar için ise 100 cm’yi aşan mesafelerden yapılan atışlar uzak mesafe atışlardır.

O hâlde kısa bir özet yapalım:

  • Atış artıkları sadece cilt atındaysa bitişik atış,
  • Atış artıkları hem cilt altında hem de cilt üzerindeyse bitişiğe yakın atış,
  • Atış artıkları sadece cilt üzerinde ise yakın mesafe atış,
  • Cilt ya da kıyafetlerde atış artığı yoksa uzak mesafe atış demektir.

Şimdi bütün bunların ne anlama geldiğine bakalım: Ateşli silahla meydana gelen ölümlerde bitişik ve bitişiğe yakın atışlar, intihar ihtimalini artıran bulgulardır. Yakın mesafe atışlar ise bizi intihardan uzaklaştırıp olayın kazayla ya da cinayetle meydana geldiğini düşündürür. Uzak mesafe atışlarda ise intihar ve kazadan çok cinayet akla gelir.

Kurgusal bir vakayla atış mesafesinin ne işe yaradığına dair bir örnek verelim:

D. B. isimli kadın, erkek arkadaşı F. T. tarafından yaşadıkları evin salonunda ölü olarak bulundu. F. T. polise sevgilisinin trafik kazasında anne ve babasını kaybettiğinden beri depresyonda olduğunu, olay günü eve geldiğinde tabanca ile intihar etmiş hâlde bulduğunu söyledi. Olay yeri incelemesinde evde mücadele belirtisi görülmedi, F. T.’nin babasından kaldığını belirttiği ruhsatsız tabanca kadının elindeydi ve üzerinde parmak izleri saptandı. Olay yerinde intihar notu bulunamadı ancak D. B.’nin günlüklerinde hayatına son vermekten bahsettiği satırlar vardı. Yapılan otopside D. B.’nin göğsünde bir adet ateşli silah giriş yarası tespit edildi. Kurşun buradan girmiş ve kalbe isabet ederek ölümüne yol açmıştı. Ancak cilt altında ya da cilt üzerinde atış artığı görünmüyordu. Giysileri üzerinde yapılan incelemede de herhangi bir atış artığı saptanmadı. Bu durumda silahın uzak (45 cm ve fazlası) mesafeden ateşlendiği düşünüldü. Cinayet Büro polisleri şu değerlendirmeyi yaptı: İntihar vakalarında genelde bitişik ya da bitişiğe yakın atışlar olurdu. D. B.’nin tabancayı iki elle tutup kollarını sonuna kadar uzattığı pozisyonda bile en fazla yakın mesafeden ateş edebilmesi mümkündü. Bu da olayın intihar olma ihtimalini düşürüyordu. Soruşturma kapsamında çiftin sık sık tartıştıkları ve karakolluk oldukları, F.T.’nin de farklı suçlardan sabıkası bulunduğu saptanmıştı. D.B.’nin tırnak örneklerinde DNA’sı tespit edilen F. T. gözaltında alındıktan sonra sevgilisini öldürdüğünü itiraf etti.

Görüldüğü gibi atış mesafesi tayini diğer delillerle birlikte değerlendirildiğinde ateşli silaha bağlı ölümlerin aydınlatılmasında çok önemli bir işlev üstlenir. 

BEŞE DÖRT SOKAĞI

“Yazgı değişebilir ama kendi niteliğimiz hiçbir zaman değişmez.”

ARTHUR SCHOPENHAUER

Değişim, yavaş gerçekleşen bir devrimdir ve değişime ayak uyduran evrimleşir. Evrimleştikçe insan, değişimin bağıntısı olur. Fakat bundan rahatsız olan bir güruh her zaman vardır. Bu bağıntıya karşıdır. Hatta derler ki: “Bazı devrimler kıyametleri, kıyametler de başkaldırıları çağırır.” Bunlar, Geri Dünya’yı özleyen, Geri Dünya’ya dönmek isteyenlerin laflarıydı.

Dünya, beklediği kıyametten az da olsa kurtuldu. Nüfus on beş milyarı geçti. Fosil yakıtlar, doğal kaynaklar tükendi. Planlanan ‘uzay yaşamı’ gerçekleşmedi. Koloni kurmaya çalışan zenginlerin yaptığı her atılım kaosla sonuçlandı. Binlerce insan, uzaya taşınırken infilak eden araçlar yüzünden öldü. Yaşama uygun bazı gezegenlerde göktaşı yağmurları yerleşime izin vermiyordu. Bu nedenle Birleşmiş Milletler uzay macerasına ara verdi.

Ülkeler artan nüfusa çare bulamadıkça çöküşe geçti. Doğal kaynaklar tükendikçe sosyoekonomik çöküntü arttı. ‘Göç’ küresel ölçekte yasaklandı ve ölümler arttı. İlaç temini zorlaşınca salgın hastalıklar çoğaldı, bazı ülkeler haritadan silindi.

Bu durumlardan sonra Hindistan ve Pakistan’da ‘Metaverse’ hayatını yaymak için ‘Elit Ligi’ kuruldu. Zamanla bu yeni hayat benimsenerek adına ‘Ab-ı Meta’ denildi.

On beş yıl içinde birçok ülkede Ab-ı Meta’ya girişler çoğaldı ve nüfus artış hızı azalmaya başladı. Çünkü Ab-ı Meta insanları evlere kapatarak, ikili ilişkileri sanal ortamlara aktardı.

Geri Dünya’nın büyük ülkeleri bu duruma karşı çıktı. Çünkü ellerindeki üretim, dağıtım, pazar ağları kayboldu, para ve güç kaybettiler.

Geri Dünya’da hayat yok denecek kadar azdı. Bütün yaşam, Ab-ı Meta’daydı. Ticaret, siyaset, para, meslek, eğitim…

Her şeyin fazlası problemdi. Ab-ı Meta’ya uzun süre bağlı kalınca, gerçekliği kaybolan, obezite yüzünden ölen insanlar vardı. Bu nedenle ‘Küresel Metaverse Birliği Örgütü’ kuruldu. Herkese ‘Meta kimlik’ verildi ve sisteme bu kimlik numaralarıyla giriş yapmaları istendi.

Meta hiyerarşi oluştu, kademelere göre ‘meta zaman’ belirlendi. Zaman, on iki saat olarak başlıyor, en fazla yirmi saate çıkıyordu. Arta kalan zamanda Geri Dünya’da spor yapmak, sağlık kontrolleri yaptırmak ve bir çocuk sahibi olmak mecburiydi.

Ab-ı Meta, ölümü öldürmüştü. Geri Dünya’da ölen biri yapay zekâ algoritması sayesinde beyin simülasyonunu, Ab-ı Meta’da yarattığı avatara aktarabiliyordu. Bu aktarımı sadece Geri Dünya’da zengin olan kişiler yapabiliyordu.

İnsan hangi ortamda olursa olsun sınırlarını geçmek için uğraşıyordu. Meta ağlara saldırılar düzenleniyor, ‘sunucu solucanları’ adında virüs yaymaya çalışıyordu. Bu yüzden ‘Metaverse Güvenlik Birliği Ağı’ kuruldu. Ben hem Geri Dünya’da hem de Ab-ı Meta’da güvenlikten sorumlu üst kademeli bir görevliydim. Beş kişilik ekibimle Ab-ı Meta’da bulunan bütün kademelere bağlantı yetkim vardı.

Yaptığımız iş basit ve sıradandı. Ab-ı Meta’nın üst kademelerine girmeye çalışanları tespit ediyor, avatarlarını donduruyor, Geri Dünya’da ağlarını kesiyorduk. Fakat insan, ister gerçek dünyada isterse meta dünyada olsun kan dökmekten kaçmıyordu.

Geri Dünya’da spor aktivitelerimizi yaptığımız sırada algoritmadan özel bir mesaj almıştık. Ab-ı Meta’nın Elit Ligi bölgesinde, beşinci kademinin dördüncü sokağında, bir avatar dondurulmuştu ve avatarın Geri Dünya’daki yaratıcısı Cezmi Bahriyeli öldürülmüştü.

Ab-ı Meta için bir ilk olan bu olay nedeniyle Birlik acil toplantı yaptı. Durumu genel hatlarıyla konuştuktan sonra olayın en kısa sürede sonuçlandırılmasını emrettiler. Öncelikle Ab-ı Meta’da çizik aradık. Yani avatar özelliklerini, neden o sokakta bulunduğunu, en son kiminle ne yaptığını, nerelerde gezindiğini soruşturduk.

Algoritma, maktulün Ab-ı Meta hesabını iki kere dondurduğunu, meta kimliğinin başka IP adreslerinde kullanıldığını tespit etti. Bu, üst düzey kullanıcılar için normal bir süreç değildi. Bu nedenle algoritmaya ‘avatar sorgulama’ emri verip Ab-ı Meta’dan çıktım.

Yardımcımı alarak cinayetin işlendiği yere gittim. Diğerlerine algoritmaya verdiğim emirleri takip etmelerini, giriş yapılan IP adreslerinin kimlere ait olduklarını ve avatarını neden dondurduğunu bulmalarını söyledim.

Kullanıcı Geri Dünya’da eski fabrikatördü. ‘Altın kullanıcı’ konumundaydı. Bu kullanıcılar istedikleri kademelere girebiliyorlardı. Kullanıcı, Ab-ı Meta’da arsa satışıyla ilgileniyordu. Ne Geri Dünya’da ne de Ab-ı Meta’da ailesi yoktu.

Kullanıcı, özel meta odasında; şakaklarında bağlantı lopları ve gözlüğüyle, boğazı kesilmiş halde çırılçıplak yatıyordu.

Yardımcım, fantom ışınlarla maktulün bedenini tarayarak parmak, dudak veya el izleri aramaya başladı. Geri Dünya’da yaşayan her insanın DNA’sı sisteme kayıtlıydı. Bu kayıtlara ulaşarak suçluları yakalıyorduk.

Gizlilik sözleşmesi şartları altında kullanabildiğimiz bu tarayıcıyla, kullanıcının üç farklı yerinde DNA bulundu. Kasık kısmında meni, göğüste el izleri ve boyunda, kesiğin başladığı alanda parmak izleri vardı.

Bulguların sonuçları gelene kadar eski polisiye filmlerde olduğu gibi kullanıcının evini gezmeye karar verdim. Belki birkaç ipucu bulabilirdim.

Gösterişi olmayan bir evdi. Çünkü gösteriş eski yaşamın gölgesiydi. Geri Dünya’da gerekli olan aktivitelerin dışında kimsenin kimseyle ilişiği yoktu. Hepsi kitaplarda, filmlerde kaldı.

Evde elle tutulur bir şey yoktu. Yardımcımın yanına vardığımda sonuçların geldiğini söyledi.

‘‘Amirim, kullanıcının üzerindeki meni kendisine, el ve parmak izleri Sena Kiremit’e ait. Şöyle bir durum var Sena Kiremit beş yıl önce ölmüş.’’

‘‘Ölmüş birinin parmak izleri mi?’’

‘‘Evet amirim.’’

‘‘Bu nasıl olur?’’

Yardımcım neyi, nasıl söyleyeceğini bilemeyen biri gibi kıvrandı.

‘‘Amirim, kulağıma gelenlere göre ‘şeffaf eldiven’ adı verilen üç boyutlu yazıcılarla başka birilerine ait DNA’ları, parmak izlerini basıyorlarmış.’’

On yıl önce sunucu solucanları yüzünden bazı bilgiler sızmıştı. Bu bilgiler el altından satılarak, Geri Dünya’daki zenginlere şantaj ve IP adreslerine saldırılar olmuştu.

‘‘Nerede konuşuldu bu olay?’’

Yardımcım tekrar kıvrandı.

‘‘Şey amirim, Darkmeta’nın forum sitelerinde yazıyordu. Sadece fikir olarak başlamıştı. Bazı kişiler prototip yaptıklarını söyleyerek forumlarda takipçi kasıyorlardı.’’

‘Darkmeta,’ tekin olmayan arka sokaktı. Birlik, Darkmeta’ya nötrdü. Ab-ı Meta’ya karşı gelmedikleri sürece denetlenmiyor, banlanmıyor, veri silinmesi yapılmıyordu. Kısacası danışıklı dövüştü. Sonuçta insan nerede olursa olsun çıkarcılıkla geçiniyordu.

‘‘Darkmeta’nın forum sitelerinde ne işin var? Onu geçtim böyle bir şeyin tehlikeli olabileceğini düşünmedin mi?’’

‘‘Kusura bakmayın amirim düşünemedim. Yani Birlik, Darkmeta’ya karşı olmadığı için bazen forum sitelerinde sörflüyorum. Ghostname olarak varım. Kim olduğumu bilmiyorlar. Aktif değilim.’’

Birlik, Darkmeta’ya girmeyi yasaklamamıştı. Hatta Darkmeta içinde bize bilgi sızdırabilecek böceklerimiz bile vardı.

‘‘En ufak hatanda ağına sızabileceklerini unutma! Sana sızarlarsa Birlik’e sızarlar. Neyse, şu şeffaf eldiveni kimin yaptığını bulabilir miyiz?’’

Yaptığı yanlışı anlayarak elindeki tablete bir şeyler yazdı.

‘‘Darkmeta’da uzun zamandır aktif olan birine yazdım. Dönüş yaptığında haber veririm amirim.’’

Olay yerini, inceleme ekibine bırakarak şubeye geçtik. Şubede Sena Kiremit’i araştırdım. Ab-ı Meta’da az vakit geçirdiğinden ‘ağ izinde’ bir şey yoktu.  Geri Dünya’da ise normal bir hayatı vardı. Bir bekar kızı, ayaklanmalara destek verme suçu bulunan kocası vardı. Kocasını araştırmaya devam ederken yardımcım odaya girdi.

“Amirim, iki durum var. Birincisi şeffaf eldivenle ilgilenen kişi Tarık Cengizoğlu adında biri. Ab-ı Meta’da yok. Darkmeta’da araştırıyorum. İkincisi ölen kullanıcının meta kimliği, Zeynep Kuma’nın IP adresinde kullanılmış. Zeynep Kuma’nın üçüncü seviyenin dördüncü sokağında avatarı var. İki yıl önce dördüncü seviyenin beşinci sokağından banlanmış.”

“Nedeni?”

“Metazevk partileri düzenlemiş.’’

‘Metazevk partileri’ yasaktı. Çünkü metazevk, Geri Dünya’da istenilen nüfus artış hızının altında kalmasına sebep oluyordu. Birlik bu duruma karşı sert politika uyguluyordu. İlk olarak Ab-ı Meta’da avatar kademesi azaltması yapılıyordu. Eğer suç işlenmeye devam ederse geçici banlanma uygulanıyordu. Kişi suçu bir daha işlerse ömür boyu ağa bağlanamıyordu. Bu riskleri alarak gizli saklı partiler yapıyorlardı. Metazevk hem bedensel hem de zihinsel zevke hitap ediyordu. Bu nedenle zengin kullanıcılar yüksek ‘metapul’ ücreti ödeyerek partilere katılıyorlardı.

‘‘Partilere kimlerin katıldığı belli mi?’’

‘‘En son yapılan partiye on kişi katılmış. İki kişi ‘metadizgi’ kullanarak kimliklerini saklamış. Diğerleri beşinci kademeden kişiler ve cezalarını almışlar.’’

‘‘Ekibi ikiye böl. İlk ekibi Zeynep Kuma’nın evine gönder. Biz de Tarık Cengizoğlu’nun evine gidelim.’’

Yardımcım baş işareti vererek odadan çıktı. Ekipleri ayarladıktan sonra şubeden çıktık.

Yarım saatlik yolculuktan sonra Tarık Cengizoğlu’nun evine vardık. Kapını aralık olduğunu görünce dikkatli bir şekilde eve girdik. Küçük, dar odalı evde iki ölü beden vardı. Kurumuş kan gölü üstünde yüzükoyun yatan kadın sırtından bıçaklanmıştı. Tekli koltuğun kenarında kendi kanıyla ıslanmış bir adam vardı. Ölü bedenler büyük ihtimalle Tarık ve Zeynep’e aitti.

Fantom tarayıcıyı kullanarak ölen kişilerin kimliklerini, bedenlerinde bulunan DNA’ları taradık. Gelen sonuçlara göre suçlu listesi oluşturduk. Bu kişilerin bir kısmı banlanmış olduğundan Ab-ı Meta’da yoktu. Darkmeta’daki böceğimizden yardım istedik. Bir saat sonra bilgiler elimize ulaştı.

Son iki yıldır farklı heyecanlar arayan yüksek kademedeki kişiler, Darkmeta’daki özel forumlarda metazevk partilerine kayıt oluyorlarmış. Bu partileri düzenleyen kişilere yüksek metapul aktarımı yaparak, Ab-ı Meta’da kademe geçişleri sağlanıyormuş. Bu partileri son dönemlerde Kadir Palaz adında biri düzenliyormuş. Uzun zaman önce Ab-ı Meta’dan banlanmış. Partilere kadın ve uçucu madde teminatı sağlıyormuş. Zeynep Kuma’nın evinde ise çok sayıda yüksek kademedeki kişilere ait izler çıkmış.

Bulunduğumuz yere olay yeri inceleme ekibi istedik. Kadir Palaz’ın evine diğer ekibi de yönlendirdik. Ekiple birlikte kısa bir toplantı yaptık. Eve girmeden önce ‘ısı gösteren böceklerden’ birini saldık. Böcek evde iki kişinin var olduğunu gösterdi. Ekibime evin etrafını çevirmesi için hareket yaptım.

‘‘Kadir Palaz, sizi Güvenlik Birliği emriyle tutukluyorum. Etrafınız sarıldı. Ellerinizi başınızın arkasına koyarak çıkın! Yanlış…’’

Cümlem bitmeden silahlar patladı. On kişiye karşı iki kişi ne kadar direnebilirse o kadar direndiler. Çatışmanın sonucunda ikisini yakalayıp sorguya götürdük.

‘‘Anlat bakalım Kadir nasıl oldu bu olaylar?’’

Vücut tepkilerini ölçen ve kaydeden aletlere bir iki dakika baktı. Ardından iç çekerek konuşmaya başladı.

‘‘Cezmi Bahriyeli’yi, Zeynep Kuma öldürdü. Zeynep Kuma ve Tarık Cengizoğlu’nu ben öldürdüm. Cezmi Bahriyeli düzenlediğimiz partilerin müdavimiydi. İki yıldır aralıksız katılıyordu. Son üç partiye ödeme yapmadan geldi. Zeynep Kuma’ya âşık olduğundan onu kimseyle paylaşamıyordu. Uyarılarda bulunduk ama bize şantaj yapmaya başladı. Bir gün Cezmi Bahriyeli, Zeynep Kuma’yı eve kapatmak istemiş. Partilere gitmesini istememiş. Zeynep Kuma karşı çıkınca aralarında tartışma çıkmış. Zeynep Kuma, Cezmi Bahriyeli’yi öldürdükten sonra panikledi. Yakalanmaktan korktuğu için partilere gelmedi. İşlediği cinayeti Tarık Cengizoğlu’na anlatmış. Tarık Cengizoğlu’da benden fazla para koparmak için tehditler savurunca ikisini de orada öldürdüm. Bunlar sadece bir basamak. İnsanlar sıkıldı. Meta dediğiniz şey insanlığımızı, insanlık tarihimizi bitirdi. Dünya’yı kurtarmak uğruna birçok şeyi kaybettik. Şu Dünya’ya bak! Daha iyisi asla olmayacak! Hep kötüye gidecek. Sizin şu Birlik ne kadar düzgün çalışıyor? Yanında çalışanların kaç tanesinin gizli hayatı var biliyor musun? Hiçbir şey göründüğü gibi muhteşem değil. Nüfus artışını azaltmak bahane. Amaç kendilerine tapınan köleler yaratmak. Bunun dinden farkı nedir? Tanrıcılığı oynayarak insanları ödül, ceza ilişkisiyle bağımlı yaptılar. Uyuşan beyinler, korkan bedenler, gerçek olmayan ilişkiler… Bizi biz yapan şeyler artık değersizleşti. Siz zannediyor musunuz yaptıklarınız insanları düzeltiyor. Asla! Yoksulluk arttı. Her on doğumdan altısında ölüm var. Neden? Çünkü insanlar Meta’da. Kim çalışıyor gerçek hayatta? Birkaç kişi. Para kazanmak için her yolu denemek zorundayız. Yaşamak ve ardımızdakileri yaşatmak için para lazım. Dedim ya bu sadece basamak. Ortalık daha çok karışacak,’’ dedikten sonra sorgu odasına en üst kademeden insanlar girdi.

‘‘Bundan sonrasını biz hallederiz. Siz çıkabilirsiniz,” diyerek bizi apar topar çıkardılar.

Kapıdan çıkarken zanlı, “Siyaset, gölge oyunu gibidir. Sen önde izlersin fakat oyuna yön veren kişi senin neye, nasıl tepkiler vereceğini bilen kişidir. Bu nedenle senin görmek ve duymak istediklerini oynar. Geçici mutluluk. Seyirci mutlu olduğunda izlemeye devam eder. Gölgenin ardına bak. Gölgenin ardınaa baaa…” diye bağırırken kapadılar kapıyı.

Birilerini haklı veya haksız diye ayırmak bizim görevimiz değildi. Bize verilen eğitimler kurallar dışına çıkılmamasını, çıkılırsa nelerin yapılması gerektiğini öğretmişti. Öğretilenleri uygulamak işimizin parçasıydı.

Birlik hareketliydi. Sağda solda koşuşturan insanların varlığı beni çok geriyordu. Bundan dolayı Birlik’ten koşarak çıktım.

Eve geldiğime hemen Ab-ı Meta’ya girdim. Çünkü bu günümü unutmak için arkadaşlarımla vakit geçirmem gerekiyordu.

SON

POLİSİYE EKRANI

MURDER BEFORE EVENSONG (2025)

IMDb: 7.0

Richard Coles’un 2022’de başlayarak kaleme aldığı, şimdiye dek beş kitaba ulaşan Canon Clement serisinden uyarlanan dizi, adını serinin ilk romanından almış.

İngiliz suç-gizem draması Murder Before Evensong’un senaryo yazarı Nick Hicks-Beach yönetmen David Moore, yapım The Lighthouse tarafından üstlenildi. İlk sezonu altı bölümden oluşan dizi; ABD’de Acorn TV, İngiltere’de ise Channel 5’ta izleyiciyle buluştu.

Başrolünde Harry Potter film serisinden tanıdığımız Matthew Lewis’in yer aldığı dizide Amanda Redman, Amit Shah, Tamzin Outhwaite, Adam James, Meghan Treadway, Alexander Delamain, Marion Bailey, Nina Toussaint-White, Francis Magee ve Sam Baker-Jones rol alıyor.

“Kim yaptı?” sorusuna dayanan yapımlardan biri olan dizi; statü farkı, kilisenin otoritesi, sadakat, güven eksikliği, kuşku ve vicdan gibi temalara küçük ve sakin İngiliz köyü Champton St. Mary’de yaşayanlar üzerinden yer veriyor.

Sene 1988. Cemaatin papazı Canon Daniel Clement, kilisenin arka bahçesinde patronunun kuzenini bahçe makasıyla vahşice öldürülmüş halde bulur. Köyde eşi benzeri görülmemiş bu olay (elbette) gömülü kalmış bazı sırları, saklı kinleri ve geçmişin karanlık izlerini su yüzüne çıkartmaya başlar. Clement ve olayı araştırmakla görevli polis memuru DS. Neil Vanloo soruşturmaya girişirler; ama iş ilerledikçe hem köydeki cemaatte hem de kilise çevresinde şüpheler artar.

SAY NOTHING (2024)

IMDb: 8.2

Patrick Radden Keefe’in Pulitzer finalisti olan Say Nothing: A True Story of Murder and Memory in Northern Ireland ya da ülkemizde basılan ismiyle Hiçbir Şey Söyleme adlı kurgu dışı kitabından uyarlanan mini dizi, 14 Kasım 2024’de dokuz bölümlük sezonuyla izleyiciyle buluştu.

Hulu’nun FX yapımı dizilerinden biri olan Say Nothing ülkemizde Disney+ bünyesinde bulunuyor. Joshua Zetumer’in yaratıcısı olduğu projenin kadrosunda Lola Petticrew, Maxine Peake, Hazel Doupe, Anthony Boyle, Josh Finan, Seána Kerslake, Kerr Logan, Gavin Drea, Adam Fergus ve Peter Campion gibi isimler yer alıyor.

Tarihi dramayı politik gerilimle buluşturan Say Nothing, Kuzey İrlanda’da onlarca yıl süren veThe Troubles” olarak da bilinen politik çatışma ve şiddet dönemini merkezine alıyor. Hafıza, suçluluk, kefaret, gerçeği söylemenin tehlikesi, affetmenin imkânsızlığı gibi temaları işleyen dizide Dolours Price, Marian Price, Brendan Hughes gibi dönemin önemli figürleri dramatik bir anlatım eşliğinde kendine yer buluyor.

On çocuklu bir anne olan Jean McConville, Aralık 1972’de, maskeli saldırganlar tarafından evinden alınarak kaçırılır ve ortadan kaybolur. IRA’in sorumlu olduğunu herkesin bilmesine rağmen dile getiremediği ve sessiz kalmaya zorlandığı bu olay, dönemin en kötü şöhretli olaylarından biri olarak kayda geçer. McConville’in kayboluşunu başlangıç noktası alan dizi, IRA’in içyapısı, yürütülen gizli operasyonlar, ideolojik çatışmalarla şiddet döngüsü arasındaki çizgi, genç militanların radikalleşmesi, ailelerin parçalanması ve politik gücün bedeli gibi konuları karakterlerin iç dünyalarıyla birlikte inceliyor.

WAKE UP DEAD MAN: A KNIVES OUT MYSTERY (2025)

       IMDb: 8.0

Wake Up Dead Man: A Knives Out Mystery, Rian Johnson’ın yazıp yönettiği Amerikan yapımı bir suç, gizem ve drama filmi. ‘Knives Out’ (Bıçaklar Çekildi) serisinin üçüncü filmi olan, diğerleri gibi bağımsız da takip edilebilen film, 6 Eylül 2025’te Toronto Uluslararası Film Festivali’nde dünya prömiyerini yaptı ve 12 Aralık 2025’te Netflix’te izleyiciyle buluştu.

Daniel Craig’in bir kez daha başrolünde yer aldığı serinin yeni filminde Josh O’Connor, Glenn Close, Josh Brolin, Mila Kunis, Kerry Washington, Jeremy Renner, Andrew Scott, Cailee Spaeny, Daryl McCormack ve Thomas Haden Church de rol alıyor.

Usta dedektif Benoit Blanc, küçük bir kasabadaki eski bir Katolik kilisesinde gerçekleşmesi imkânsız görünen, kilitli oda esrarını konu edinen bir cinayeti çözmekle görevlendirilir.

Monsenyör Jefferson Wicks bir vaazının hemen ardından öldürülmüş şekilde bulunur. Blanc güçlü karakterlerin bir arada bulunduğu kasaba halkı arasındaki karmaşık ilişkilerden yola çıkarak ipuçlarını takip etmeye başlar. Ünlü dedektif, bu araştırma sırasında genç rahip Jud Duplenticy ile iş birliği yapar ve kimin neden böyle bir şey yaptığını ararken inanç, suçluluk ve kefaret gibi temalarla da yüzleşir.

ROOFMAN (2025)

IMDb: 7.0

Derek Cianfrance’in yönetmenliğini üstlendiği ve senaryosunu Kirt Gunn’la birlikte kaleme aldığı Roofman, gerçek bir hikâyeye dayanan Amerikan yapımı bir suç draması.

Dünya prömiyerini bu yılın Ekim ayında Toronto Film Festivali’nde yaptı ve ülkemizde 31 Ekim’de, Çatıda Biri Var adıyla vizyonla buluştu. High Frequency Entertainment, Hunting Lane, 51 Entertainment ve Limelight’ın ortak yapımını üstlendiği filmin zengin kadrosunda Channing Tatum başta olmak üzere Kirsten Dunst, Peter Dinklage, Ben Mendelsohn, Juno Temple, Uzo Aduba, LaKeith Stanfield ve Tony Revolori gibi isimler yer alıyor.

Ordudan emekli, eski asker Jeffrey Manchester, geçim derdi nedeniyle geceleri başta McDonald’s şubeleri olmak üzere fast-food restoranlarının çatılarından girip soygun yapan bir hırsıza dönüşür. “Roofman” lakabını da bu yüzden alır. Yakalandıktan sonra zekâsıyla hapisten kaçmayı başaran Manchester, oyuncak mağazası Toys “R” Us’ın içinde gizli bir bölmede saklanır, kimseye fark ettirmeden gölge bir hayat yaşar. Edindiği yeni kimlikle birlikte mağaza çalışanı Leigh’le tanışması onu bir başlangıca, riskli olduğu kadar imkânsız gözüken bir ilişkiye çeker; ancak geçmişi halen peşindedir. Dolayısıyla heyecan verici ve gerilim dolu bir kedi fare oyunu başlar.

Not: Yönetmen Derek Cianfrance, dört yıl boyunca haftada dört gün Jeffrey Manchester ile röportaj yaparak filme hazırlanmış ve mümkün olduğunca fazla bilgi toplamıştır. Bazı hikâyelerden etkilenen ve hatta inanamayan Cianfrance, bunları Manchester’ı direkt olarak tanıyan polislere sorduğunda “Evet, aynen öyle oldu,” cevabını almıştır.

Ayrıca filmde Jeffrey Manchester’ın arkadaş olduğu kamyon şoförü, ona gerçek hayatta hapishaneden kaçışında farkında olmadan yardım eden Charles Cummings tarafından canlandırılmıştır. Cummings, filmin kapanış jeneriğindeki röportaj klibinde de yer alıyor.

ROMANLA SENARYO ARASINDAKİ KÖPRÜNÜN DAYANILMAZ UZUNLUĞU

“Off harika bir polisiye roman, film olur mu acaba?”

“Bu hikayelerden dizi yapacaksın, bak nasıl seyrediliyor.”

“Kaleminize bayılıyorum, kitabınız film olsa keşke.”

“Soluksuz okudum. Senaryosunu yazmayı düşündünüz mü hiç?”

“Mutlaka siz yazmalısınız. Sizden başka hiç kimse seyirciye o duyguyu aktaramaz.”

Bu tarz talep ve serzenişlerin yanı sıra dergimiz Dedektif’in ve bazı yayın organlarının belki de özellikle üzerine basmasıyla son zamanlarda yayıncılıkta, bir uyarlama gazıdır gider oldu. Bu gaz yer yer başarılı olmuş gibi görünüyor zira özellikle polisiye roman ve hikaye yazarları arasında “Acaba senaryo yazsam mı?” şeklindeki düşünceleri sık sık duyuyorum.

Peki nedir senaryo?

Her roman ya da hikaye yazarı doğal birer senarist midir?

Tıpkı roman yazmak gibi, günün birinde aklına esip bilgisayarın karşısına küt diye oturarak senaryo yazılır mı?

Bu iş gerçekten böyle oluyorsa neden birinin adı ROMAN, diğerinin adı SENARYO?

O zaman gelin Dedektif Dergi’nin bu sayısında, romanla senaryo arasındaki benzerlikleri ve farkları, romandan senaryoya geçişteki sıkıntıları, nelerin olup nelerin olamayacağını, kısacası neden birinin adının ROMAN, diğerinin adının SENARYO olduğunu sizleri fazla sıkmadan konuşalım.

Değerli dostlar, her şeyden önce senaryo bir yol haritasıdır. Bu özelliğinden dolayı roman bir son durak yani hedef kitlesi okuyucu olan bir mamul ürünken senaryo, hedef kitlesi sadece prodüksiyon ekibi (yönetmenden set işçisine, yapımcıdan oyuncuya) olan bir “ilk adım”dır. Bir fabrika gibi örneklersek roman ambalajlanmış ve tüketiciye ulaşmaya hazır bir malzeme, senaryo ise hammaddedir. Bu nedenle roman edebi bir eserken senaryonun yapı itibarıyla edebiyatla ilgisi yoktur.

Şimdi gelin yukarıdaki tanım ve örneklemedeki kilit anlatımları açalım ve durumu daha anlaşılır kılalım;

Senaryo, sadece prodüksiyonda görevli ortalama 100 kişiye hitap eder. Set işçisinden ışıkçısına, oyuncusundan yönetmenine kadar o sette görevli her bireyin nasıl hazırlanması, nasıl çalışması ve nasıl uygulaması gerektiğini anlatır. Elemanların hepsi senaryoda nereye bakacaklarını bilir ve ona göre hareket ederler. Tabii bu da iyi bir senaristin set ortamını, en azından görev tanımlarını bilmesini ve o görevleri senaryoya nasıl yerleştireceğini öğrenmesini gerektirir. Yani senaryo her şeyden önce bir romanın veya hikayenin, yazıldığı haliyle uyarlanması değildir.

Keza senaryo, sadece içinde barındırdığı kurgusal yapı ve diyalogları bakımından edebi görünse de ekibe çizdiği yol haritası ve bir filmin oluşmasındaki temel kaynak olması nedeniyle, senaristin, aklındaki filmi kağıda döktüğü bir hammaddedir.

İçinizden bazıları senaryo gördülerse, bu malzemenin 3 farklı kısımdan oluştuğunu bilirler. Bu üç farlı kısımdan ilki olan sahne; o sahnenin çekileceği mekan, zaman ve karakterleri içerir. Mizansen; sahnedeki temel yapıyı, detayları, dekoru, oyuncu aksiyonlarını ve varsa özel ses, ışık, efekt taleplerini kapsar. Diyalog ise; sahnedeki oyuncuların konuşmalarını ifade eder. Bir roman/hikaye yazarı ya da senaryoya yeni başlayan biri için temel hata, tüm bu anlamları çözmeden bir romanı ya da hikayeyi bu formata, yazıldığı şekliyle aktarmakla başlar. Oysa defalarca tekrarlamakta yarar vardır ki, senaryo yapı itibarıyla bir hammaddedir, yazarın kendi eserini kağıda dökmesinden ibaret değildir. Bu kağıda dökme işlemi düşünüldüğü şekliyle yapılırsa o kocaman ekibi kilitlemekten başka bir işe yaramaz.

Gelelim uyarlamaya, kelime itibarıyla “bir malzemeyi başka bir formatta üretmek” anlamı taşıyan uyarlama, çoğunlukla roman ya da hikayenin bir bütün halinde senaryo formatına dönüştürülmesi şeklinde algılanır ki bu yanlıştır. Uyarlayan ile romanı ya da hikayeyi yazan aynı kişi de olsa, farklı da olsa yapılan işlem öncelikle okunmak için üretilen bir eserin görsel bir ürün haline dönüştürülmesidir. Yani burada temel kavram görüntüdür. Kendi eserinizi ya da başkasının eserini senaryolaştırırken sıfırdan, yepyeni bir dünya yaratmanız gerektiğini lütfen unutmayın. Görsel karşılığı olmayan hiçbir cümle ya da paragrafın senaryoda yeri yoktur. Eserinizi senaryo olarak yeniden yaratırken illa birebir olmasına çalışmayın. Uyarlama tüm eserden olabileceği gibi eserin bir bölümünden ya da sadece ana fikrinden de oluşabilir.

Bir senarist, kafasında oluşturduğu dünyayı bir ekiple paylaşsa da aslında yazdıklarının tüm hedefi tek kişi, yani yönetmendir. Film ya da dizi, yönetmenin ürünüdür. Yazılan senaryo, o film ya da dizide çalışan ekip, kullanılan ekipman ve oyuncular yönetmenin, o filmi ya da diziyi üretmek için kullandığı malzemelerdir. Senarist, kendi ürettiği ya da uyarladığı senaryoyla yönetmene sadece bir kapı açar. O kapıdan girmek, senaristin dünyasını kendi yorumuyla perdeye dökmek ve talep ettiği bu malzemeyi dilediği şekilde kullanmak yönetmenin işidir. Bu nedenle işin sadece senaryo yazmakla bitmediğini, senaryonun sadece bir arsa olduğunu, o arsanın üzerine yapılacak yapıya, kullanılacak malzemeye, kat sayısına, içinin şekline, hatta iç mimarisine dahi karar veren kişinin yönetmen olduğunu unutmamak gerekir.

Tabii bir de özgürlük durumu var. Roman sizi kısıtlamaz. Kafanızdaki dünyayı eksiksiz olarak kağıda dökme şansına sahipsiniz. Kitabınız 200, 300 hatta daha fazla sayfadan oluşabilir. Hikayeniz, kurgunuz ve karakterleriniz güçlü olduğu sürece kaç sayfa yazarsanız yazın, okunur. Oysa senaryo bir kapalı cezaevidir. Bir filmin ortalama 100 dakika olduğu düşünülürse bir senaryo da en fazla 90-100 sayfa olmak zorundadır. Bu durumda 400 sayfa bir kitabi 100 sayfa bir senaryoya uyarlamak için, hayranı olduğunuz satırlarınızın üzerini karalamaya hazır olun.

Son olarak söylemek isterim ki, senaryo denen hammaddeyle başlayan ve sonucunda bir dizi ya da film olarak tamamlanan bu eserin hitap ettiği kitle seyircidir. Bir filmi her yaştan, her cinsten ve her eğitim durumundan farklı kişilerin seyredeceğini göz önüne almak gerekir. Bir roman ya da hikaye, anlaşılmaması durumunda defalarca okunabilir. Bir sayfa geri dönüp üzerinde düşünülebilir ve hatta cümlelerin ya da paragrafların altı çizilmek suretiyle de beyne kazılabilir ama film akan bir üretimdir. Sinemada seyredilen bir film, siz yazarken anlıyorsunuz diye herkes tarafından anlaşılmak durumunda değildir. Senaryonuzun herkes tarafından anlaşılır olması filmin izlenebilmesi için önemli bir etkendir.

Değerli dostlar, çok ana hatlarıyla anlatmaya çalıştığım gibi, her senarist doğal bir yazar olmadığı gibi her yazar da doğal bir senarist değildir. Kurgu, hikaye, karakter gibi unsurlar, nasıl yetenek ve çalışmanın ürünüyse senaryo yazmak da tüm o çalışmaların üzerine eklenmesi gereken başka bir yapıdır. Burada karar verilmesi gereken;

Yazar olarak kalmak ya da

Yazarlığa farklı bir meslek olan senaristliği eklemektir.

Sevgiyle kalın.

CEZALANDIRICI

AKSAK TİMUR – Birinci Macera

Okuduğum gazetenin üzerinden takip ettim kahvehaneden içeri girenleri. Beş gündür ikindi sonrası hemen hemen aynı saatlerde kapıyı açıyorlar, bakışlarıyla aradıkları boş masayı buluyorlar, sözleşmişçesine tek sıra hâlinde, gözlerine kestirdikleri en kuytudaki masaya oturuyorlar.

En öndekinin dazlak kafasında gri renkte Ecevit kasketi. Boyu nereden baksan 1.90 civarı. Hafif kamburu çıkmış, oldukça zayıf. Dört beş günlük tıraş var suratında. İlk geldiği gün de aynıydı. Tıraş makinesiyle özellikle aynı ayarda bıraktığı belli. İkinci sıradaki en kısaları. 1.60 boyu, XXXL genişliğiyle hem kısa hem de bodur bir şey. Kıvırcık saçları, tıraşsız kırmızı ablak suratında benim ne işim var burada bakışları. Üçüncüsü aşağı doğru sarkmış bıyıkları, sanki çatık yaratılmış kaşları, inek yalamış gibi yapışık saçları, gülmeyen yüzü, sporcu vücuduyla ve uzaktan seçebildiğim kadarıyla diğerlerine yaptığı yönlendirmeleriyle bu üçünün lideri olduğu izlenimi verdi bana. En fazla otuz yaşlarında üçü de.

Çöktükleri masadan hiç kalkmadan saatlerce fısır fısır konuşuyorlar; mesele her ne ise enine boyuna tartışıyorlar. Karınları acıktığı zaman seyyar satıcından iki lahmacun sardırıp büyük çayla birlikte midelerine indiriyorlar. Kesinlikle bizim mahallenin insanları değiller. Burası küçük bir muhit nihayetinde. Herkes birbirini tanır. Bu tipleri ise neredeyse bir hafta öncesine kadar daha önce hiç ama hiç görmediğime yemin edebilirim. Üstlerindeki bir örnek işçi tulumları ise nedense hiç kirlenmiyor. Hep aynı temizlikte, hatta ütüleri bile yerli yerinde. Nasıl bir işçilikse yaptıkları artık. Sanki burası bir sahne ve üzerlerindekiler de sahne kostümleri. O kadar temiz. Ütülü.

İki gün önce oturdukları masadan en uzun olanları elini kaldırıp üç çay istediğinde, çalışanlar çevre esnafına çay götürdüğünden, içeride ocakçıyla benden başkası kalmamıştı. Biraz da meraktan, masadan kalktım, ocaktan aldığım üç çayı masalarına götürdüm. Ben yaklaştığımda aralarında konuşmayı kestiler. “Eyvallah babalık,” dedi liderleri gözlerini gözlerime dikip. “Sana da zahmet oldu.” Hafif gülümseyip masama geri döndüm. Buralı olmadıklarına o zaman kesin kanaat getirdim. Zira bu mahallede bana herkes sadece amirim der. Amirim aşağı amirim yukarı. Son on bir senesini Cinayet Şube’de tüketmiş emekli bir başkomiserim. Bir operasyon sırasında sol ayağımdan sakatlanınca sadece kırk üç yaşındayken, uğruna canımı ortaya koymaktan bir an bile çekinmediğim sevgili devletim tarafından karşı çıkmama rağmen malulen emekli edilerek bir nevi kapı önüne konuldum. O operasyonda önemli birinin ya da birilerinin kuyruğuna basmış, tekerlerine çomak sokmuştum.

Durumumu kabullenmem, yeniden insan içine çıkmam bir yılımı aldı.

Son iki yıldır bu kahvehane köşesinde pinekliyorum. Ömrümü adadığım meslek benim ömrüm olmuş, bu sebeple de ne evlenmiş ne de çocuk sahibi olabilmiştim. Kendimi bildim bileli kiradayım. Dokuz yıldır da bu mahallede dört katlı bir binanın zemin katında, iki göz dairede yaşıyorum. Şehrin kalabalığından epey uzakta, varoş tabir edilen, özellikle inşaat işçilerinin yoğunlukta olduğu, köyden bozma bu yerleşim yerini seçmemin tek nedeni tabii ki maddiyat. Emekli bir polissen, hele de kiradaysan, büyükşehirlerde insani bir yaşam sürebilmen çok zor.

O gün çayları bırakırken bu esrarengiz yabancıların ne konuştuklarını duyabilmeyi çok isterdim ama bu mümkün olmadı. Merakım meslekten kalma olabilir. Kuvvetle muhtemel. Araştırmak, şüphelenmek genlerime işlemiş.

Gazetenin çengel bulmacasını çözmeyi bitirdiğimde ayaklandılar. Dışarı çıktıklarında uzun olanın eliyle bir yeri işaret ettiğini, diğerlerinin ise onun bu hareketine kızdıklarını surat ifadelerinden fark ettim. Onlar uzaklaştığında gazeteyi masada bırakıp dışarı çıktım; uzunun diğerlerine parmağıyla gösterdiği yere baktım. Ne göreceğimi bildiğim halde belki de sırf emin olmak için yaptım bunu.

Zekai amcanın yaşadığı iki katlı dubleks ev vardı orada. Zekai amca, Almanya emeklisi, tek oğlunu orada evlendirmiş, ev bark sahibi etmiş, yengeyi de zamansız kaybedince temelli dönüş yapmış memlekete. Hem Almanya’dan hem de buradan emekli maaşı varmış. Zamanında akıllılık etmiş, kazandığını eve, dükkâna yatırmış. Gayrimenkul zengini desem yanlış olmaz. Bu muhitte ve çevresinde otuz kırk tane dairesiyle dükkânı var. Her ay tıkır tıkır kiraları hesabına yatıyor. Kiracılarından biri de benim, ondan biliyorum bu kısmı. Bankalara güvenmediği için bütün mal varlığını evindeki kilitli kasasında muhafaza ettiğinden sağır sultanın haberi vardır. İsmini kullanan pek yoktur, genelde dede derler ona. Sekseni devirmiş, iki defa umreye, bir defa hacılığa gitmiş. İlerlemiş yaşına rağmen giyimine kuşamına özen gösterir, evden sinekkaydı tıraş olmadan dışarı adım atmaz. Bütün bunların çoğunu mahallelinin kendi aralarındaki konuşmalarından biliyorum. Zekai amca öyle kimseyle konuşmaz, mahalleliyle pek içli dışlı olmaz. Arada kaybolur. Bu sırada Almanya’ya gider, altı ay dönmez. Burada olduğu vakitler haftada bir gün kahvehaneye uğrar, iki çay içer, ocakçıya bir miktar para bırakır. O da ihtiyacı olana, zor durumda kalana bu paradan verir. Yaptığı iyiliği dillendirmeyi, ön planda olmayı sevmez.  

Burnuma pis kokular gelmeye başladı bir anda. Acaba, dedim. İnsanlar çiğ süt emmiş yaratıklardı sonuçta. Hem söylentiler doğruysa dedenin kasasında yüz milyondan fazla dövizle altın vardı.

Bir şeyler yapmam gerektiğini biliyordum. Zekai amcaya zarar gelmesi, isteyeceğim son şey. Ama beni kapı dışarı eden devletin kapısını da çalamazdım. Zekai amcayı uyarmaya kalksam yanlış anlama ihtimali de yüksekti. “Ne malum beni dolandırmaya çalışmadığın,” diyebilirdi. Demezdi belki ama kendi adıma ufacık da olsa bu ihtimali göz ardı edemezdim.

Paslanmış olabilirim son üç yıl içinde. Bir ayağım aksıyor olabilir. Ama ben yılların Timur Başkomiseriydim. Çözemediğim, yarım kalan, peşini bıraktığım tek bir vaka yoktu. Emekliliğime sebep o lanet operasyon dışında. Yolumu kesmeseler, önüme çıkmasalar, beni durdurmasalar o olayın da üstünü çizmiştim. Tabii, madalyonun öteki yüzü de var: Bugün yüzüme “Amirim,” diyen tanıdık tanımadık herkesin arkamdan “Aksak Timur,” diye dalga geçtiklerini de biliyorum. Gocunmuyorum. Bana taktıkları lakabın sahibi, koskoca Timur İmparatorluğunun kurucusu Timur da aksak ayağına rağmen nihayetinde büyük ve güçlü bir komutandı.

Ertesi gün ve sonraki gün üçlü grup aynı şekilde tenhaya geçip gizli konuşmalarına devam etti. Önlerindeki kâğıt kalemle bir şeyler yazıp çizdiler. Beni fark etmemeleri,  benden rahatsız olmamaları için onlara arkam dönük, çok uzak olmayan bir masada oturuyordum. Arkam dönük olsa da ortadaki kiriş direğine monteli boydan boya ayna sayesinde gizlenmek, saklanmak ya da kaçamak bakışlarla uğraşmak zorunda kalmadan bütün hareketlerini görebiliyordum. Elimdeki gazetenin üstünden, bulmaca çözerken gözlüklerimin üstünden onları resmen göz hapsine almıştım. Üstelik bir avantajım daha vardı. Mesleğimin ilk yıllarında dudak okuma eğitimi almıştım ve bu yeteneğim kariyerimin özellikle ilk yıllarında narkotik büroda çalışırken çok işime yaramıştı.

İşin garibi, bu üçlü benden başka kimsenin dikkatini çekmiyordu. Üstlerindeki hiç kirlenmeyen işçi tulumları onları diğerlerinin arasında kamufle etmeyi başarıyordu demek ki.

Konuşuyorlardı. Gençlik yıllarımdaki kadar yapamasam da çözmeye çalışıyordum konuşmalarını. Yanılmamıştım. İlk gün anlayamamıştım ama cuma diyorlardı. Cuma akşamından bahsediyorlardı. Yani yarın. Çok seri, hızlı konuşuyorlardı, ben de eski ben değildim, yıllardır bu özelliğimi kullanmamıştım, neyi nasıl yapacaklarını çözemiyordum ama kesinlikle emindim cuma akşamından.

Dedeyi, yani Zekai amcayı en son iki gün önce mahallenin aşağısındaki Köşem Mini Market’e giderken görmüştüm; karşılıklı selamlaşmıştık. Ben sigara almak için markete girerken o da alışverişini yapmış, iki elinde birer poşetle dönüyordu.

Üçlü grup planlarını yaparken ben de kendi planımı yapmalıydım. Vakit çok azdı. Ama beynim durmuştu âdeta, aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Eskiden olsa b ve hatta c planlarıyla birlikte beş dakikada işlem tamamdı. Hey gidi koca Timur. Sen bu hâllere düşecek adam mıydın? En iyisi her şeyi akışına bırakmaktı. Onları iş üstündeyken ama dedeye bir zarar vermeden enseleyecektim. Polise haber vermeyi düşünmüyordum. Başarılı olursam o zaman düşünürdüm elemanlara ne yapacağımı. Yok, başarısızlık hâlinde zaten sonuç açıktı: Dede de ben de çoktan terk-i dünya etmiştik. 

Cuma günü kahvehaneye gelmediler. Tahminim doğruydu. Hazırdılar. Akşamı zor ettim. Operasyon zamanıydı. Böyle bir heyecan yaşamayalı çok olmuştu. İlk defa bir olay çözmeye gidiyormuşçasına heyecanlıydım.

Hava karardığında operasyonu başlattım. Cep telefonumu uçak moduna aldım. Maymuncukla önce dış kapıyı sonra da dairenin kapısını gizlice açtım, sessizce içeri girdim. Dedeyi korkutmamam gerekiyordu; az sonra yaşanacaklardan haberinin olmamasını sağlamak zorundaydım. Alt katta çıt yoktu. Tahta merdivenlerden usulca yukarı çıktım. İçeriden epey gürültülü bir televizyon sesi geliyordu. Aralık kapıdan baktığımda gördüm dedeyi. Üçlü kanepeye uzanmış, elinin birini başının altına almış, televizyon seyrederken uyumuştu. Bu, işimi daha kolaylaştırdı. Onu rahatsız etmeden yatak odasındaki gardıroba saklandım. Sol ayağım aksıyor olabilirdi ama elimde ağzına kadar dolu beylik tabancam, yedek şarjörüm, kemerimde rambo bıçağım, ayrıca sakatlanana kadar antrenmanlarını aksatmadan yaptığım dördüncü dan tekvando siyah kuşağım vardı. İçeri girmeden son sigaramı yakmış, damarlarıma nikotin yüklemesi yapmıştım. Adrenalin seviyem yüksekti. Gözüme kestirmiştim hepsini. Üç kişiye karşı Timur tek. Buradan sağ çıkarsam tekvando antrenmanlarına yeniden başlardım belki.

Beklemeye başladım. Geleceklerdi. O gün bugündü. Buna emindim. Bugün kahvehaneye uğramamışlardı. Yarın akşam, demişlerdi. Kavilleşmişlerdi. Dün çıktıklarında çaktırmadan peşlerine düşmüş, onları takip etmiştim. Dedenin evinin önünden geçerlerken durmuşlar, evi ve çevresini iyice etüt etmişlerdi. Kolay işti onlar için. Hareketlerinde ya da davranışlarında ne tedirginlik ne de şüphe vardı. İşçi olamazlardı bunlar. Kılık değiştirmiş soygunculardı ve meslek hayatımda bu tür insanlar yüzünden işlenmiş onlarca cinayet çözmüştüm. Şimdi amacım yeni bir cinayet işlenmesini önlemek, bu arada soyguna engel olmak ve soyguncuları yakalamaktı. Esasında, onları sağ yakalarsam, yakaladıktan sonra polise teslim edip etmemeye hâlâ karar vermemiştim. Cezalarını kendim de kesebilirdim. Kendime hemen bir lakap bile uydurmuştum: Cezalandırıcı. Pek afili. Hoşuma gitti.

Ne kadar beklediğimi bilmiyorum. Bir ara gözüm dalmış. Tıkırtı sesine ayıldım. Başlıyorduk işte. Aşağı kattan tıkırtılar geliyordu. Nefesimi tuttum, pür dikkat ayak seslerini dinlemeye başladım kapalı gardırobun içinden. Tek kişiydi içerideki. Tahta merdivenlerden çıktı, dedenin yanına gitti. Üstelik bütün bunları yaparken hiç de sessiz değildi. Bu nasıl gözü dönmüşlüktü böyle. Dedeyi etkisiz hâle getirdiğini, ayaklarının tahta zemindeki tepinmelerinden ve iniltilerinden anladım.

Demek önce bir tanesi, muhtemelen liderleri girmişti, ortalığı temizleyince öbürlerine haber verecekti. Şimdi benim sıramdı. Arkası bana dönüktü. Arkadaşlarını arayıp telefonu kapattığında kafasına indirdim elimdeki çelik tavanın tabanını. Ardından aynı tavayla karnına ve sırtına iki defa sertçe indirdim. Peşinden iki can yakıcı tekvando hareketi ile bu kas yığını adamı yere yıkmam hiç de güç olmadı. Adamın üstünde bu defa doğalgazcı kıyafeti vardı. Bir sıkıntı çıksa doğalgazcıyız diyerek sıyrılacaklardı işin içinden. Dün çözemediğim kelimelerden biri buydu demek ki; eve doğalgazcı kıyafetleri giyerek gireceğiz demişlerdi ama o anda ben bunu anlamlandıramamıştım. Şimdi taşlar yerine oturuyordu.

Dede, ben adamla boğuşurken kocaman açılmış korku dolu gözlerle bizi izliyor, yerinde debeleniyordu. Zavallı yaşlı adam ellerinden ve ayaklarından sandalyeye bağlanmıştı.

Dedeyi çözdükten sonra onu bağladıkları sandalyeye etkisiz hâle getirdiğim çete liderini aynı şekilde bağladık, ağzını sıkıca bantladık. Dede ipin morarttığı bileklerini acıyla ovalarken bağlı adamın suratına tükürdü. “Rezil,” dedi. “Benim gibi bir adama bu yapılır mı? Derdin varsa söyleseydin, ne kadar istiyorsan verirdim. Bugüne kadar kimi geri çevirdim kapımdan?” Ardından bana döndü. “Nereden çıktın bilmiyorum evlat ama seni Allah gönderdi. Sen olmasan bu şerefsiz benim canıma kastedecekti.”

“Dede,” dedim. “Bunları konuşuruz elbet. Ama şimdi çok daha önemli bir sorunumuz daha var. Bu şerefsizin işbirlikçileri. İki kişiler.”

Başını salladı. “Telefonda konuşurken duydum. İki ya da beş, ne fark eder. Gelecekleri varsa görecekleri de var.” Televizyonun altındaki kilitli dolabı açtı, içinden iki tane tabanca çıkardı. Şaşkın baktım suratına. “Üstümü unlu gördün de değirmenci mi sandın yoksa sen beni evlat?” dedi. “Benimle ilgili bilmediğin çok şey var. Ama senin de dediğin gibi önce şu sorunu bir halledelim.”

Kapıyı tıklattıklarında yavaşça açtım. İki yandan iki çete elemanını kıskıvrak yakaladık. İkisi de soğuk namluyu enselerinde hissettiklerinde fazla direnmedi. Açıkçası bu kadar kolay, tereyağından kıl çeker gibi halledebileceğimizi tahmin etmemiştim. İlk operasyon başarıyla tamamlanmıştı benim açımdan.

Üç soyguncuyu karşımıza oturttuk. Liderlerinin değil de ablak suratlı olanın ağzını açtım. “Anlat bakalım,” dedim. “Öt her şeyi. Kimsiniz? Neden böyle bir aptallık yaptınız?”

“Valla billa Hakan abinin fikriydi,” dedi ağlamaklı bir ses tonuyla. “Bizi bu işe o soktu.” Başıyla tam tahmin ettiğim gibi liderlerini işaret ediyordu. Bir iki zırıldadıktan sonra devam etti anlatmaya. “Biz tiyatroda çalışıyoruz abi,” dedi. “Şehir Tiyatrosu’nda sözleşmeli temizlik elemanlarıyız.” Anlamıştım. Doğru tahmin etmiştim. Gerçek işçi tulumları değildi onlar. “Kahvehaneye geldiğinizde giydiğiniz işçi tulumları, bugünkü doğalgazcı kıyafetleri. Tiyatrodan arakladınız değil mi?” Başıyla onayladı beni. “Hepsi Hakan abinin fikriydi. Eniştesinin arkadaşından duymuş. Çilingirmiş. Bu evin anahtarlarını değiştirmiş yakın zamanda, o arada yedeklerini almış kendisine. Dediğine göre yüklü para saklıyormuş evinde bu bey amca. En az iki yüz, üç yüz milyonluk dolarla altın varmış. Kanımıza girdi. Kolay iş, dedi. Kimsenin canı yanmayacak, dedi. Biz de inandık. Paranı yüzü sıcak. Kandık. Mahalleyi, çevreyi, etrafı inceledik, plan yaptık. Özellikle işçi kıyafetleri giydik ki dikkat çekmeyelim. Amacımız mahalleden biri imajı vermekti. Ama dün akşam Hakan abi üstümüzdeki doğalgazcı kıyafetlerini bulmuş. Bakın, dedi, ola ki yakalansak bile kimse bizden şüphelenmez, eve girerken bunları kullanacağız, dedi. Kimsenin canı yanmayacaktı. Yemin ederim. Hani elimizden aldığınız silahlar var ya, onlar da tiyatrodan, oyuncak hepsi. Valla.”

Dede elindeki beylik silahını kemerinin arasına sıkıştırdı. Ondan beklenmeyecek bir çeviklikle, konuşan ablak suratlı şişmanın ağzını bantladı, sandalyeyle birlikte kaldırdı, başka bir odaya sürükledi. Ben de peşlerinden gittim. “Bak,” dedi. Köşede duran kocaman kasayı işaret eti. “İşte meşhur kasa. Açalım mı? İster misin?”

Sandalyeyi üzerindekiyle birlikte odanın ortasına bıraktı. Kasayı açtı. İçinde para ya da altın namına hiçbir şey yoktu. Sadece evrak. Kâğıtlar. Biri mavi öteki kırmızı iki klasör. “Gördün mü milyonları? Beğendin mi?” Kasayı kilitlerken devam etti. “Ulan aptal herif. Güvenli bankalar varken, hatta gayrimenkulden kazandığım parayı yine gayrimenkule yatırım yapmak varken o kadar yüklü parayı kasada saklayacak kadar bunak ihtiyar mı bellediniz beni? Hiç mi beyin yok sizde?” Aynı şekilde tuttu arkadaşlarının yanına götürdü adamı. “Arkadaşınız altınlarla dövizleri gördü,” dedi gülümseyerek. “Neler kaçırdığınızı bilmek bile istemezsiniz.”

“Ne yapalım dede?” diye sordum. “Aramamı ister misin polisleri?” Başını iki yana salladı. “Sen o işi bana bırak.” Televizyonun üstünde duran cep telefonunu aldı, bir numara tuşladı. “Evde üç emanet var. Gelin alın bunları.”

Sadece on dakika geçmişti ki siyah takım elbiseli, siyah güneş gözlüklü dört kişi geldi, önce dedenin sonra benim elimi sıktılar. “İyi misiniz?” diye sordular dedeye. “İyiyiz biz, merak etmeyin,” dedi. “Daha ölmedik çok şükür.” Evi gösterdi. “Bir ara buraya alarmla kamera sistemi taktıralım çocuklar.” Görevliler “Anlaşıldı efendim,” dedikten sonra soyguncuları alıp gittiler. Şaşkınlığım artık hayrete varmıştı. Yılların tecrübesiyle gelenlerin istihbaratçı olduğuna, bu üç aptalı da bir daha görmeyeceğime adım gibi emindim. Yaşananları sadece izliyor, dedenin bu adamlarla ne işi olabileceğini çözemiyordum. Gerçekte kimdi dede? Bu adamlar kimdi?

Herkes gidince kapıyı kapattı. Bana döndü. “Geç otur. Rakı mı viski mi?” diye sordu. “Rakı,” diyebildim. “Ben de öyle tahmin etmiştim,” dedi. Ben önde o arkada oturma odasına girerken sırtımı sıvazladı. “Benim hayatımı kurtardın Timur. Şaşkınlığını görebiliyorum. Belki farkında değilsin ama seni kiracım olduğundan bu yana yakından takip ediyorum. Yaşadığın onca şeye rağmen böyle dik durabilmek her yiğidin harcı değil. Adam gibi adamsın sen. Benim sırrımı anlatabileceğim, güvenebileceğim tek kişi sensin. Buna bu akşam bir kere daha inandım. Sana hepsini anlatacağım. Sen de bana bu soyguncuları anlat. Her şeyi bilmek istiyorum evlat.”

O akşam duyduklarımdan, öğrendiklerimden sonra benim için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. 

ÖRÜMCEK BURGACI VE ZAMANLARÜSTÜ SARKACI


Yazar: Alper Canıgüz

Editör: Beyza Ertem

Kapak Resmi: M. K. Perker

Everest Yayınları

1-15. Basım: Ekim 2025

312 sf.


Polisiyemizin en oyunbaz kalemlerinden Alper Canıgüz, süregiden dörder yıllık döngüsünü bozmadı ve 2025’in son aylarında nihayet yolunu gözlediğimiz yeni romanına kavuştuk: Örümcek Burgacı. Everest Yayınları’nın raflara taşıdığı bu “retro bilim-kurgu polisiye” edebiyatımıza yepyeni ve sıra dışı bir kahraman kazandırdı: Rilke gibi dilbaz, tilki gibi kurnaz, Cinaslı Hafiye Stan LeFleur

1974 yılında, ütopya mı desem distopya mı belirsiz, alternatif bir dünyadayız. Küçük yaşta Türk bir aile tarafından evlat edinilmiş olan Alman asıllı şair-dedektif Stan LeFleur, Kadıköy Yeldeğirmeni’nde mütevazı bir dedektiflik bürosu yönetiyor. II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye dâhil dünyadaki pek çok ülke hiperdemokrasi ile yönetiliyor. Yani kamuyu ilgilendiren her konu, anketlerle belirlenip karara bağlanıyor ve toplum kanaati esas alınıyor. Her şeye ama her şeye, kimin yaşayıp kimin öleceği de dâhil olmak üzere, çoğunluk karar veriyor. Ancak psikolojiye birazcık ilgi duyanların gayet iyi bileceği gibi bir şeyden ne kadar fazla bahsedilir ve altını çizme ihtiyacı duyulursa orada o kadar sorun/eksiklik olması söz konusudur. Hiperdemokraside “gerçek” en tehlikeli kavramdır ve “çoğunluk” kadar ürkütücü pek az şey vardır.

Hiperdemokrasinin yılmaz savunucuları olduğu kadar elbette şiddetli muhalifleri de var: Realistler. Stan’in hayattaki tek akrabası olan yıllardır görüşmediği abisi Stefan ise bu örgütün lideri. Nazik ruhlu şair-dedektifimiz kalan sınırlı ömründe Hanzade Han adlı müşterisinin araştırılmasını talep ettiği bir cinayet-intihar vakasını soruşturmaya kendini vakfediyor. Hayatı soğukkanlılık ve tevekkülle kucakladığı son zamanlarında sadece Stan’in değil tüm insanlığın dikkatini çeken astronomik bir hadise de söz konusu: Göğü diklemesine ikiye yaran, koyu kızıl renkli bir yarık. Namıdiğer Örümcek Burgacı. Bu esrarengiz vakıanın kıyamet habercisi mi, meteor yağmuru mu, bir UFO istilası veya nükleer silah denemesi mi olduğu üzerine tartışmalar devam ededursun, Stan kendisini karmaşık bir olaylar zincirinin içinde buluyor.

Canıgüz’ün yarattığı evren o kadar gerçek ve ikna edici ki kendinizi sıklıkla daha neler göreceğiz bakalım diye hayıflanırken buluyorsunuz. Yazarın ustalığı tam da burada: Size alternatif bir evren üzerinden güncel dünya düzenine dair öyle ince sorgulamalar yaptırıyor ki salt bir cinayet soruşturmasına odaklanmıyor, alternatif de olsa dünyanın derdine düşüyorsunuz. Stan ile birlikte ruhunuz inciniyor, yüreğiniz sıkışıyor, çaresizliği derinden hissediyorsunuz.

Romanın beni en şaşırtan yanı, hissettirdiği zaman algısı oldu. Kurguda Örümcek Burgacı güçlendikçe evren üzerinde yarattığı etki, zamanın akışını sündürüyor ve dünyanın devinimini yavaşlatıyordu. Romanı okurken benim hissettiğim şey de tam olarak buydu. Kurgu aslında ziyadesiyle hareketli. Pek çok olay peş peşe gerçekleşmesine, tempo asla düşmemesine rağmen zaman ağırlaşıyor, uzadıkça uzuyor, esniyor, sanki geçmişle gelecek arasında salınan upuzun bir sarkaç gibi yalpalıyor. Bu da yaratılan evrenin içine rahatlıkla girmenizi sağlıyor.

Karakter seçimine gelirsek; belki de şair ruhlu bir dedektif oluşundan, Stan’i nedense zihnimde ince uzun, narin bir silüet olarak canlandırmaktan kendimi alamadım. M. K. Perker’in kapaktaki enfes çiziminin de bunda etkisi vardır zannederim. Kahramanımız iri yarı bedeni ve güçlü kuvvetli fiziğiyle olaylara profesyonel şekilde her müdahale ettiğinde hafiften yadırgamadım desem yalan olur. İlerleyen maceralarda kendisine alışırım sanırım.

Velhâsıl, aramıza hoş geldin sevgili Stan LeFleur. Birlikte nice maceralara, gezilere, dizelere…

Kartal gibi gözlerim

Sivri gelir sözlerim

Sen iste yeter cânım

Hasmın, hısmın gözlerim.

OZAN ILGIN 30: RUBİKON

Ben Ozan Ilgın, artık süper polis olmakla övünemezdim, çünkü artık süprüntü bir polistim. Memleketimin özgür sokakları ve caddelerinden geriye ne kaldıysa, oralarda dolaşıp düdük çalan bir kuklaydım. Artık benim anlatılacak bir hikâyem yoktu. Size anlatacağım hikâye, canım şehrimdeki kadınların hikâyesiydi. Tıpkı İkram Papazoğlu’nun bir zamanlar ağzına sakız ettiği gibi artık bir beka sorunumuz vardı. Ama bu, eyalet-şehrin beka sorunu değildi. Bu şehirde yaşayan gençlerin, çocukların özellikle de kadınların beka sorunuydu. Artık bu hikâyenin kahramanı ben değildim. Bu hikâyenin kahramanı, hayatta kalma şartları özellikle onlar için ağırlaşmış bu ülkede, ağırlaştırılmış müebbet yaşam cezasına çarptırılmış kadınlardı.

***

Nerede kalmıştık?

Bir insanı kanun namına, vatanı kurtarmak adına ya da nefsi müdafaa için değil sadece ben onun ölmesi gerektiğini düşündüğüm için öldürmek üzereydim. Topuklarına bir tekme savurdum ve yüz üstü yere yatırdım. O zaman cebinden cüzdanı ve içindeki kimliği fırladı.

Ortağım Folder Folder Hayriye’ye bağırdım: “Ohaaaa! Bu orospu çocuğunun asıl adı Maviş değilmiş ki! Bu karaktersizin Türkçe karaktersiz yazılı ismi Mavis’miş. Soyadı da Akel değil Akal’mış! Yani MAVİ SAKAL! Vay şerefsizin evladı! Demek meşhur kadın katili Mavi Sakal’ın torunusun sen! Demek kendine Maviş gibi tatlişko bir isim uydurdun ama genetiğinde dedenle aynı boktan DNA’yı taşıyorsun! Sen her türlü ölümü hak ediyorsun ulan!”

Hayriye kararımı düşünebilmem için beni durdurdu: “Dur Ozan! Yapma! Dur! Buradan geri dönüş yok biliyorsun!”

***

Mavi Sakal denen adamın karısı S3Z3N Hanım, kocasından en son yediği dayaklardan sonra iyileşip hastaneden çıktı. En büyük kızı Gülüm S.’nin babası Mavi Sakal tarafından iki yerinden kırılan bacağı iyileşti fakat babası ona ömür boyu bir topallama armağan etti. Babasının araba kapısına sıkıştırarak kopardığı dört parmağı yerine dikilemeyen Une Zile, sağ elini kullanarak yaptığı işleri artık sol eliyle yapmayı öğrenecekti.

Biz kadınlar kediler gibi dokuz canlı yaratıklardık. Bir erkek bizim canlarımızı tek tek almaya çalışmaya görsün, hacıyatmaz gibi yıkılıp yıkılıp yeniden ayağa kalkıyorduk. Keşke erkekler tarafından böyle kötü muameleye maruz kalmasaydık da içimizdeki güçlü kadın ortaya çıkmasaydı. Sıradan ev hanımları, sakin kız çocukları, ortalama öğrenciler veya sabah 9 akşam 5, evinden işine işinden evine gidip gelen çalışan normal kadınlar olarak hayatımızı sürdürebilseydik. Maalesef Tabiat Ana kendisi de bir kadın olmasına rağmen, biz kadınlara diğer yaratıklarına nazaran daha zalim davranıyordu. Neyse ki, bizi öldürmeyen darbeler bizi güçlendiriyordu.

***

Önce Sultanat’taki dost düşman tüm kadınlara gizli yollardan haber saldım: “Arkadaşlar S3Z3N Hanım ve kızlarını yeraltına indirmek zorundayız. Diğerlerimiz görevlerini sürdürmeye devam edecekler. Çünkü hepimiz ortadan kaybolursak dikkat çekeriz. Biz Sultanat Şehri Özel Kuvvetler-SSOK polisleri olarak zaten HAŞHAŞİ’lerin yanında önemsiz kaldık. Bize incir çekirdeğini doldurmayan görevler veriyorlar artık. Folder Folder Hayriye eyaletin ona verdiği görevleri yapmaya devam edecek. Fakat uyanık olacağız. Hayatımızı idame ettirmek hepimizin amacı. Artık kadınlar olarak birbirimizle savaşmayacağız. Bundan sonra aldığımız tüyoları, kulağımıza gelen duyumlarla dedikoduları ve tehlikeleri birbirimizle paylaşacağız.”

S3Z3N Hanım’ı hastaneden evine bırakırken konuyu açtım: “Seni o şerefsiz kocandan kurtaracağım. Ama senden ve kızlarından bir söz istiyorum.”

Kızlardan eğitim-öğretim çağındakiler artık örgün eğitime devam etmeyeceklerdi. Çünkü babaları ortadan kaybolduktan sonra birinci derecede şüpheli olacaklardı. Eyalet-şehrin sadece mazlumlar için işleyen çarkları onları öğütebilmek için sürekli peşlerinde gezecekti.

“O yüzden hepiniz yeraltına ineceksiniz. Gürbüz ve sağlıklı kızların var. Onlara savunma sanatlarını öğreteceğiz. Bundan böyle Hayriye’yle beraber kuracağımız yeni oluşumun kadın neferleri olacaklar. Şehirdeki yeteneklerine ve zekâlarına güvenebileceğim diğer kadınlara da haber saldım. Onlardan haber bekliyorum. Peki, sen dediklerimi kabul ediyor musun?”

“Tabii ki kabul ediyorum. Bütün ömürlerini korkudan tir tir titreyerek geçirecekleri yerde, senin gibi güçlü bir kadının yanında hayatta kalma sanatını öğrenecekler. Kabul etmez olur muyum hiç? Güle oynaya kabul ediyorum.”

 Biz birlik olmazsak kimse bizi kendi eliyle yükseltmeyecekti. Artık bunu anlamıştım. Folder Folder Hayriye benimle aynı safta yer almayı zaten kabul etmişti. Diğer kadınlardan da birer ikişer cevaplar geldi. Bana bu kadın birliğinin nasıl işleyeceğini soran kadınlara açıklama yaptım: “Tehlikeli bulduğumuz kişileri beraber ortadan kaldıracağız. Aramızdan seçeceğimiz yedi kişiyle bir konsey kuracağız. Konuları bu konseyde oylamaya sunacağız. Bu oylamada dörtte üç çoğunluk sağlandığı zaman konseyden karar çıkacak. Yoksa başka türlü hayatta kalamayız.”

***

24 Kasım’da Vali-Başkan İkram Papazoğlu “Sokak hayvanlarını kontrolsüz beslemek doğanın dengesini bozuyor. Sultanat’ta kediler fare yakalamıyor. Kedilerle fareler birlikte mama yiyor. Bu sağlıklı değil.” dedi.

Hâlbuki Sultanat’ta kimse suçluları yakalamıyordu. Suçlularla, suçluları yakalayacak olanlar birlikte aynı çanaktan mama yiyordu. Bu da yeni bir şey değildi.

Aynı gün Sultanat Elitleri Eğiten Bakanı Jozef Haunted “Çocuğumu özel okula göndermem tercih özgürlüğüm.” dedi. Bu, tam da eyaletin çocukları ve gençlerini eyalet okullarında güvenli ve ücretsiz bir şekilde eğitmesi gereken insandan beklenebilecek bir açıklamaydı.

7 Aralık’ta Sultanat Erkek Lisesi kız öğrencileri “Kurumda tacizi normalleştiren zihniyet oldukça huzur yok. Bizler, öğrencilerin mahremiyetini ve güvenliğini ihlal eden bu davranışların ‘küçük bir anlaşmazlık’ gibi sunulmasına karşı çıkıyoruz.” diye açıklama yaptılar.

***

Sokaklarda yaşamalarına izin verilmeyerek barınaklara tıkılan köpeklere yapılan baskı, şimdi kadınlara yapılıyordu. Kadının giyim-kuşamı üzerinden yapılan politik saldırılar ben geliyorum diyordu. Bu şehirde kadınların da hayvanların da hiçbir değeri yoktu. Eyalet-şehrin genç yaşlı tüm kadınlara tacizi normalleştiren bu ikliminde başka türlü hayatta kalma şansımız gerçekten yoktu. Bu dünya, kurulalı beri fakirlerin hiçbir zaman hakları olmamıştı ama artık haklının değil güçlünün, mazlumun değil zalimin dünyası olmuştu. Günümüzdeyse fakirlikten zenginliğe zıplamak isteyenler ve bir zamanların orta direği denen insanlar, para kazanmanın her türlü dolambaçlı ve üçkâğıtçı kısayollarından geçmek için can atıyorlardı. Bu kısayolları kullanarak Instagram’da seyrettikleri zenginler sınıfına kapak atabilmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlardı. Tepeden tırnağa, sağcısından solcusuna, mütedeyyininden muhafazakârına kadar çürümüşlük yayılmıştı. Ahlaksız fikirlerini soğuk hava depolarında veya formaldehit kazanlarında saklayarak pis kokularının yayılmasına engel oluyorlardı. Ara sıra kokuşmuşluğu su yüzüne çıkarmak isteyen gazeteciler bu soğuk hava depolarının fişini çekse de polis tarafından hemen derdest edilip sesleri kesiliyordu. Böylece çirkefin ortaya dökülmesi engelleniyordu.

Gemisini yürüten kaptanlar bu geminin ileride çok büyük bir şelaleye doğru sürüklendiğinin farkında değillerdi. Neredeyse denizlere bile döşeyecekleri asfalt yollardan, onlara her türlü ayrıcalığı sağlayan çakarları ışıl ışıl parlayarak yol alıyorlar, vatandaş için konmuş hız sınırından muaf tutularak arkalarına bakmadan ilerliyorlardı. Önemli olan hızlı gidebilmek değil o hızla giderken durabilmekti. Tekerlerine fışkı bulaşmış o çakarlı siyah araçlar, paraya ve güce susamış halde son hız giderken, önlerine kocaman bir kamyon çıktığı anda fren yapınca Susurluk benzeri bir kazada tüm kirli çamaşırlarının ortaya yayılacağından bihaberlerdi.

Dandik bir çiftlik oyununda bile indirilen üçkâğıtçı kodlar sayesinde herkes alıp başını ilerleyebiliyordu. Oyunda herkes koca koca çiftlikler kuruyordu. Benimse üçkâğıtçı kodlardan haberim yoktu ve oyunun içinde traktörüme benzin alabilmek için canımı dişime takıp elma satıyordum. Bilgisayarın faresini kullanarak traktörü çiftliğin her yerinde gezdireceğim diye koluma ağrılar girmişti. Diğerleri oyunun kodlarını elde edip kocaman traktörlerle havadan yüklenen benzinlerle müthiş çiftlikler kurduklarında, hiç elma satmalarına gerek kalmadan oyunda nasıl bu kadar ilerlediler diye şaşakalmıştım.

Gerçek hayat da böyleydi işte. İnsanlar hayatın düzenbaz kodlarını yani bilgisayarcı deyimiyle ‘bug’ını bulmuşlardı. Onlar en pahalı BMW’ler ve Mercedes’lerle gezerken diğerleri lira lira, kuruş kuruş biriktirdikleri parayla aldıkları arabalara, boğazlarından artırdıklarıyla aldıkları benzinle biniyorlardı. Onlar hayat yazılımında buldukları açıklar sayesinde lüksler içinde yaşıyorlarken, hayatı sadece çalışıp çabalamaktan, eve ekmek getirmekten, biriyle evlenip yuva kurmaktan ve vatanına milletine faydalı çoluk çocuk yetiştirmekten ibaret böyle sade ve basit bir şey olarak algılayanlar kendi kendilerine soruyorlardı: “Kimdi acaba bu aşırı pahalı yatlarda aşırı pahalı mayoların üzerine taktıkları aşırı pahalı mücevherlerle aşırı pahalı içkileri yudumlayan insanlar?”

Onlar hayatın ‘bug’ını bulanlardı işte. Biz, Sultanat Eyalet-Şehri’nde yaşayan kadınlar da hayattan alacağımızı tahsil etmek için Lüzumsuz Erkekler ve Gereksiz İnsanları Ortadan Kaldırma Nosyonu- LEGION XIII’ü kurduk. Anneleri S3Z3N Hanım ve kızları Gülüm S., Une Zile, Senağ Lama, Fiğ Ruze, She Nanay, Begon Ville ve Serçe Minor LEGION XIII’e katıldılar. Diğer kadınlarla da aynı çatı altında toplaştık. Ahsen Lümpen, Güvercin Ana, Uçan Kaçan Rüçhan, Haypatya, Jewel Cevriye, 17 Megabit Şadiye, Haspa Hasibe, Kontak Kadriye ve Petrol Perihan da LEGİON XIII’e katıldılar.

“Hepinize LEGION XIII’e katıldığınız için çok teşekkür ediyorum.”

***

27 Kasım’da Pope XIV. Lion King Kaskatı Katolik din adamlarıyla görüşmek üzere Sultanat’a geldi. İlahilerle ağırlanan Pope, şehrin trafiğini de alt üst ederek geldiği gibi gitti.

9 Aralık’ta Habersult genel yayın yönetmeni Wehwet Wise Ancestry’nin uyuşturucu soruşturması kapsamında gözaltına alınması oldukça dikkat çekiciydi. Bağlantıları güçlü bir ismin bu şekilde alınması, Sultanat Başsıvacılığı’nın birçok kritik dosyada tek yetkili konumunda olduğunu yeniden ortaya koydu.

24 Aralık’ta Sultanbahçe kulüp başkanı Wadettin Wrapper uyuşturucu kullandığı iddiasıyla gözaltına alındı. Uyuşturucunun mekânlarda ve dahi lise bahçelerinde kol gezdiği Sultanat şehrim, bazı kirli çamaşırları ortaya saçarak birilerine gözdağı veriyordu.

***

Kızım Lilith, LEGION XIII’e katılmak üzere gizlendiği karanlıklarından çıktı, beni buldu.

“Artık çocuklar gibi Playstation oynamanın zamanı geçti anne. Herkes büyüsün ve elini taşın altına soksun.”

Birbirimize sarıldık. Ağlamadan bu sahneyi atlatmamız gerekiyordu. Tabii ki atlatamadık. Peşinden Siber Can’dan haber aldık. Dark Web’den mesaj atmıştı:

“Kadınlar topluluğunda bana da yer var mı?”

Yusuf Pulister de tam zamanında hapisten çıktı. Aramıza katılmak için iyi bir sebebi vardı. “Bir daha asla Cyvilry’ye dönmek istemiyorum Ozan.”

“Bizimle beraber olursan her an Cyvilry’nin yolları taştan şarkısını söylemeye hazır ol.”

“Zaten hep sen çıkarıyorsun beni baştan deli kadın!”

Böylece LEGION XIII kurulmuş oldu. En şaşırtıcı haber ise mafya babası Chedot Woodpecker’den geldi. “Ben ortaya çıkmam, görünmem, ismimi de kullanmayın ama sponsor olarak yanınızda yer alırım.”

Demek kurduğumuz kadın birliği onun bile kulağına gitmişti. Yeraltı dünyası böyle bir şeydi. Birbiriyle kıyasıya savaşıyor fakat birlik olmak gerektiği zaman tek yumruk olarak bir arada hareket edebiliyordu.

S3Z3N Hanım’ın aslında eskiden muhasebecinin yanında çalıştığı ve bu işlerden de çok iyi anladığı ortaya çıktı. Maalesef üçüncü çocuğunu doğurduktan sonra kocası tarafından işe gitmekten menedilmişti. Ondan sonra da hiç ara vermeden hamile kalıp dört çocuk daha doğurduğu için zaten bırak çalışmaya evden dışarı adımını atmaya bile mecali kalmamıştı. S3Z3N Hanım muhasebeyle ilgili kayıt ve evrak işlerimize bakacaktı.

“Yalnız bilgisayar, internetten para transferleri ve diğer teknolojik şeyler için yanıma genç ve bu işlere aklı saran birini vermeniz gerekiyor.”

Folder Folder Hayriye’nin, hacker işlemlerinin yanında LEGION XIII grubumuzun hesaplarını tutmaya zamanı olmayacaktı. O yüzden S3Z3N Hanım’ın liseye giden kızı Senağ Lama’yı yanına yardımcı tayin ettik.

“Ben anneme yardım ederim. Hem nasıl olsa artık örgün eğitime devam etmeyeceğim. Savunma sanatları derslerimin yanında grubumuzun bilgisayarla ilgili bütün işlerini halledebilirim.”

S3Z3N Hanım’a ait adresteki bütün elektrik-su-internet-doğalgaz faturalarını ödeyip bu abonelikleri kapattık. Çünkü kimsenin onları takip etmesini istemiyorduk.

***

Sonunda anneannem Cilmaya’ya durumu anlatmam gerekiyordu. “Kurtlarla sofraya oturan, kendisini konuk mu yoksa yemek mi saydıklarını asla bilemez. Trevanian, Şibumi romanında böyle diyor. Er geç bunun başımıza geleceğini biliyordum Ozan…”

“Madem biliyordun o zaman şaşırmamışsındır. Seni ve Çakır’ı aramıza alacağız. Eğer yalnız kalırsan benim yüzümden sana acı çektirirler anneanne.”

“Başka şansım varmış gibi konuşuyorsun.”

“Haklısın ama sen de biliyorsun ki bu ülke artık normal şartlar altında bize oksijen üretemez hale geldi. O yüzden kendi oksijenimizi, kendi özgürlük alanımızı kendimiz yaratmak zorundayız.”

Güzelim mavi gözlü köpeğim Çakır’ım gözlerimin içine gülümser gibi bakıyordu. İnsanlarla hayvanların arasındaki fark buydu. Biz konuşarak anlaşamadığımız halde onlar konuşmaya gerek duymadan bizimle anlaşabiliyorlardı.

***

10 Ocak’ta emekli maaşlarının yirmi bin lira olmasıyla ilgili açıklama yapan Sade Vatandaş Partisi-SEVAP eyalet meclisi üyesi Zainab Do Not Strike “Emekli maaşı düşük de olsa düzenli alıyor mu emeklimiz? Alıyor. Zamanında ve istikrarlı bir şekilde alıyor. Cumhuriyetçi Vatandaş Partisi-CEVAP’ın yönettiği dönemde emekliler maaşlarını dahi doğru düzgün alamıyor, aylarca beklemek zorunda kalıyordu,” diyerek yine şehirdeki tüm aksaklıkları CEVAP partisine yüklemeyi başardı.

***

Tek kolumla adamın boğazına sıkıca sarıldım. Boştaki elimde bir karambit vardı. O kadar keskindi ki ben aleti adamın boğazına değdirir değdirmez boynundan ince ince sızan kanın kokusunu aldım. Hayır, ellerim titremiyordu. Bir insanı kanun namına, vatanı kurtarmak adına ya da nefsi müdafaa için değil sadece ben onun ölmesi gerektiğini düşündüğüm için öldürmek üzereydim.

“Dur Ozan! Yapma! Dur! Buradan geri dönüş yok biliyorsun!”

Babası tarafından bacağı iki yerinden kırılmış Gülüm S. için, yine babası tarafından dört parmağı birden koparılmış ve yerine dikilememiş Une Zile için, sürekli dayak yemiş, tecavüze uğramış anneleri S3Z3N Hanım için ve büyüdüklerinde okula gitmeyi, güzel bir gelecek hayal etmeyi değil de ablaları gibi tacize uğramayı bekleyen diğer kız kardeşleri için bu adamın boğazını kesmeliydim. Yere yüz üstü düşürdüğüm adamı ters çevirdim. Gözleri fal taşı gibi açılmış olarak baktı bana.

“Kimliğin de açığa çıktığına göre bahanen kalmadı herhalde Mavi Sakal!”

“Veririm! Ne istersen veririm! Elini ayağını öpeyim! Kulun kölen olayım!”

“Benim kulum da kölem de olamazsın! Karına ve kızlarına hayatı zindan etmeden düşünecektin bunları!”

“Bak Ozan! Herkesi tanırım! Kimi sorsan tanırım ben! Dinero Negro’nun yanına destursuz girerim! İstersen sana onun yanında pozisyon ayarlarım! Ne olur bağışla canımı!”

Son cümleleri söylerken bir kendine güven gelmişti deyyusa. Hâlbuki elini ayağını öpeyim derken sesi titriyor, gözlerinden yaşlar akıyordu. O iki kuruşluk aklına Dinero Negro’nun ismi gelince gözleri parladı. “Hah!” dedi içinden. “Sonunda kimsenin karşı koyamayacağı bir isim buldum. Bu Ozan denen koduğumun orospusu da bunu duyunca ateş görmüş yağ gibi eriyecek. Hadi Mavi Sakal! Yine yırttın oğlum kefeni!”

Lakin kazın ağayı öyle değildi. Belki de şu koskoca eyalet-şehirde Dinero Negro’nun adını duyunca korkudan titremeyecek ve yerlere kadar eğilip secde etmeyecek iki kişinin huzurundaydı Mavi Sakal. Bunlardan biri ben, süper kadın polis Tangsuk Ozan Ilgın, diğeri de müthiş zeki hacker Folder Folder Hayriye idi. Parayla pulla, parayı aklamakla karalamakla ikimizin de işi olmazdı. Çünkü özgürlük ve bağımsızlık bizim karakterimizde doğuştan vardı.

“Baltayı taşa vurdun Mavi Sakal!”

“Yapma Ozan!”

“Bu insanlarla adil olmalarını bekleyerek savaşmayız Hayriye!”

“Adil olacak olan sensin!”

“Herkes bu kadar adiyken benim adil olmam neye yarar ki! Bu saatten sonra vigilante olacağım!”

“Elini bu pis herifin kanına bulama!”

“Onlar kadınlara hiç acımadan ellerini kana buluyorlar ama! Biz elimizi taşın altına koymadan özgür olamayacağız!”

“Özgürlüğün bedeli bu kadar ağır olmamalı Ozan!”

“Başka çaremiz yok Hayriye! Kurtuluş ya hep beraber ya da hiç!”

“Dur Ozan! Yapma! Dur! Buradan geri dönüş yok biliyorsun! Rubikon Nehri’ni bir kez geçtin mi geri dönüş yok!”

Alea iacta est! Zarlar atıldı Hayriye!”

O anda karambiti tutan elim, yıllar önce vefat eden dedemin eliymiş de inandığı Tanrı uğruna kurban etmek için, o mazlum hayvanın boğazını keserken bilmediği bir dilde dua ederek bekliyormuş gibi geldi. İnsanların elleri, hayvanları tanrıları için kurban ederken titremiyordu. Benim elim de bu caniyi hayatını kararttığı kadınlar için öldürürken titremeyecekti. Boğazını sağdan sola doğru keserken bilmediğim bir dilden dua da etmedim. Filmlerde görmeye alıştığımız gibi üzerime sahte kırmızı kan da boşalmadı. Bana çok uzun gelen bir salise sonra bedenin hâlâ yaşadığını sanan kalbin kanı pompalamasıyla elim yüzüm kestiğim atardamardan sıçrayan kana bulandı. Kalpsiz adinin kalbi, vücuttaki tüm kanı nafile yere pompalamaya devam edecekti.

Maktulün boğazından tıpkı dedemim kestiği koyun gibi iki hıklama sesi geldi. Sonra gözleri açık, kafası yana düştü. Ben, yani katil, bu kansızın yüzümden damlayan pis kanını kollarıma silmeye çalışırken üzerimden bir yük kalktığını hissettim. Demek adam öldürmek böyle bir şeydi. Dünya bir pislikten daha kurtulmuştu ama ben de haklıyken haksız durumuna düşmüştüm. Kanunun öteki tarafına, karanlık tarafına geçmek, damarlarımda on tane shot bira içmiş etkisi yaratmıştı. Folder folder Hayriye beni içinde bulunduğum hezeyan halinden uyandırmasa Kozak Hayri’nin Her Emre Amade Şaşkın Hatta İşi Başından Aşkın Askerler İnisiyatifi-HAŞAŞİ ekiplerine oracıkta yakalanacaktım.

Beni kolumdan sürüye sürüye motoruma bindirdi. “Bir süre kaybol ortalardan Ozan. Ben de yeraltına ineceğim. Beni ararsan Dark Web’de nerede bulacağını biliyorsun.”

4 Ocak günü, biz olay yerinden hızla uzaklaşırken haber sitelerine KABD başkanı Donald McDuck’ın Vuvuzuella ülkesini işgal ettiği bilgisi düştü. Irkçı ve faşist Donald McDuck, Vuvuzuella devlet başkanı Nickname Hep Madur O ve karısını yatağından kaldırıp pijamalarıyla tutuklattı. İkili New York’ta uyuşturucu kaçakçılığı ve narkoterörizm suçlarından yargılanacaklardı.

Bundan 4 gün sonra 8 Ocak’ta, yıllardır şeriat denen bütün dişleri yerinde canavar tarafından yönetilen komşu eyaletimiz Ay-ren’de yaşayan kadınlar, erkekler ve dahi gençler, internet de ellerinden alınarak özgürlük namına hiçbir şeyi bırakılmayan şehirde, açlığın, sefaletin ve en önemlisi insanlığın en alt sınırında yaşadıkları için daha iyi bir dünyaya kavuşabilmek adına canları pahasına kendilerini sokaklara attılar.

13 Ocak’ta Bölge Atlı Mahkemesi’nde Sultanat Cumbalı Başsıvacılığı’nda görev yapan bir erkek Sıvacı, eski karısı olan bir kadın Kadı’yı silahla ateş ederek yaraladı. Apaçık Ceza İnfilak Kurumu’nda hükümlü olup Bölge Atlı Mahkemesi’nde çaycı görevi yapan bir kişi, erkek sıvacıyı ikinci kez ateş etmek üzereyken engelledi. Olayın kısa özeti şuydu: Kanun adamı kanun kadınını vurmuş ve bir hükümlü birbirlerini öldürmelerine engel olmuştu.

Görünen o ki, sadece Sultanat eyalet-şehrimin değil tüm dünyanın çivisi çıkmıştı. İsa’nın ellerinden çivilenmesinden 1992 yıl, Sezar’ın nehri geçişinden tam 2074 yıl sonra LEGION XIII kadınları ve ben, geri dönüşü olmayan Rubikon Nehri’ni geçmiştik. Bundan sonra tarihçiler ismimi Ozan -Occisor- Ilgın diye anacaklardı.

Yeni Maceralarla Devam Edecek…

YAPBOZ ADAM

Larry Niven


Türkçeye Çeviren: Benan ERES

YAPBOZ ADAM

Organ nakli teknolojisi iki yüz yıllık gelişiminin ardından kendini göstermeye başlamış ve kendi içsel sorunlarını ortaya koymuştu. Kuşak en zorlayıcı toplumsal etkilerinden kaçınabilmişti. Dünya ise kaçamadı.

***

Milattan sonra 1900’de Karl Landsteiner, aralarındaki uyuşmazlıklara göre insan kanını A, B, AB ve 0 olarak dört farklı grupta sınıflandırdı. Ani kriz yaşayan bir hastaya, ölüme yol açmayacak umuduyla kan nakli yapmak ilk defa mümkün hâle geldi.

Ölüm cezasının kaldırılmasını savunan hareket daha yeni filizleniyordu ve hâlihazırda başarısızlığa uğrayacağı belliydi.

***

Telefon numarası Vh83uOAGn7 idi ve ayrıca ehliyet numarası, sosyal güvenlik numarası, askerlik celp kâğıdı ve tıbbi kayıtları üzerindeki numara aynıydı. Bunlardan ikisi iptal edilmiş ve tıbbi kayıtların dışındakilerin de bir anlamı kalmamıştı. İsmi Warren Lewis Knowles’du. Ölecekti.

Mahkemeye bir gün kalmıştı ancak nihai hüküm duruşma tarihi kadar kesindi. Lew suçluydu. Şüphesi olan varsa da savcılığın elinde kesin kanıt vardı. Lew yarın on sekizde ölüme mahkûm edilecekti. Broxton, şu ya da bu temele dayanarak karara itiraz edecekti. İtiraz reddedilecekti.

Kaldığı hücre rahat, küçük ve duvarları yastıkla kaplıydı. Bunun amacı mahkûmun akıl sağlığına nahoş bir gönderme yapmak değildi; üstelik akıl hastalığı, yasaları çiğnemek için bahane olmaktan çıkartılmıştı. Duvarların üçü sadece parmaklıklardan ibaretti. Dıştaki dördüncü duvar, yeşilin huzur veren bir tonunda, yumuşak, ses geçirmez bir malzemeyle kaplı betondan oluşuyordu. Onu koridordan, solundaki suratsız ihtiyardan ve sağındaki iri, morona benzer delikanlıdan ayıran parmaklıklar on santimetre kalınlığındaydı ve aralarında yirmişer santimetre mesafe bulunuyordu; silikon plastikle kaplıydılar. O gün Lew dördüncü defa plastikten bir avuç parça koparmaya çalışmıştı. Kalem kalınlığındaki sert metalin etrafındaki plastik, süngerimsi bir yastık hissi veriyor yine de yerinden kopmuyordu. Serbest bıraktığında gerisin geri mükemmel silindir şekline geri dönüyordu.

“Bu hiç adil değil,” dedi.

Delikanlı hiç kımıldamadı. Lew’in hücresinde olduğu on saat boyunca oğlan, düz ve cansız siyah saçları gözlerinin üzerine düşmüş vaziyette ranzasının eşiğinde oturuyor ve saat beş yönündeki gölgesi gitgide daha da karanlıklaşıyordu. Yemek zamanları uzun kıllı kollarını hareket ettiriyor fakat vücudunun geri kalanı kıpırdamadan duruyordu.

İhtiyar, Lew’in sesini duyunca başını kaldırdı. Acı bir alaycılıkla söze girdi: “İftiraya mı uğradın?”

“Hayır, ben–“

“En azından dürüstsün. Suçun nedir?”

Lew anlattı. Sesindeki incinmiş masumiyeti saklayamıyordu. İhtiyar alaycı bir şekilde gülümsedi. Ne olduğunu önceden tahmin etmişçesine kafasını sallıyordu.

“Aptallık. Aptallık her zaman en ağır şekilde cezalandırılan suç olmuştur. Madem kendini illa infaz ettirecektin, neden buna değecek bir şey bulmadın? Öte taraftaki oğlanı görüyor musun?”

“Evet,” dedi Lew, o yana bakmaksızın.

“Organ kaçakçısı.”

Lew yüzünün donduğunu hissetti. Kendini, bir gayret yandaki hücreye bakmaya zorlamasıyla vücudundaki her bir sinir ucu elektriklendi. Oğlan da ona bakıyordu. Paspası andıran saçlarının ardında zar zor seçilen donuk karanlık gözlerle, bir kasap sığır etinin gereksiz yere fazla dinlendirilip bozulmuş kısmına nasıl bakarsa, O da Lew’e öyle bakıyordu.

Lew, ihtiyarla kendi hücresi arasındaki parmaklıklara yanaşarak boğuk bir fısıltıyla sordu:

“Kaç kişiyi öldürmüş?”

“Hiç.”

“?”

“Kurbanları kaçıranlardanmış. Gece tek başına dolanan birini bulunca ilaçla uyutup şebekenin başındaki doktora yetiştiriyormuş. Öldürme, kesme işlerini yapan doktor. Bernie eve ölü bir organ bağışçısı getirmeye görsün, doktor canına okurmuş.”

İhtiyar hemen yanındaymış gibi Lew’in dibine yanaştı. Lew’le konuşmak için iyice eğilmişti ancak ilgisi dağılıyordu. Kemikli sırtının ardında gizlenmiş elleri durmaksızın hareket hâlindeydi.

“Kaç kişiyi kaçırmış?”

“Dört. Sonra yakalanmış. Pek zeki değil bu Bernie.”

“Sen, buraya tıkılmak için ne yaptın?”

İhtiyar cevap vermedi. Lew’e sırtını tamamıyla dönerken omuzları ellerinin hareketiyle seğiriyordu.

Perşembe akşamı, saat on dokuzdu.

***

Şebekenin içinde adam kaçıran üç kişi vardı. Bernie henüz mahkemeye çıkmamıştı. Bir diğeri ölmüştü. Etkisiz hâle getirmek üzere ateşlenen kurşunun koluna saplandığını fark ettiğinde yürüyen yol bandının eşiğinden boşluğa savrulmuştu. O sırada üçüncü kişi bant üzerinde hemen yandaki hastaneye taşınıyordu.

Adam resmi olarak hâlâ yaşıyordu. Hükmü verilmiş, karara itirazı reddedilmişti ama onu taşırlarken hayattaydı. Verdikleri uyuşturucunun etkisinde ameliyat odasına alınmıştı. İntern doktorlar onu masadan kaldırdılar ve donma sıvısına batırdıklarında nefes alabilmesi için ağzına bir ağızlık yerleştirdiler. Sıvının etrafa sıçramasına izin vermeden içine indirdiler ve vücut ısısı düşerken damardan bir şey enjekte ettiler. Hem de çeyrek litre kadar. Vücut ısısı donma noktasına düştü, kalp atışları hızla yavaşladı. Nihayet kalbi tamamen durdu. Ama tekrar başlatılabilirdi. Bu noktada cezası hâlâ ertelenebilirdi. Resmi olarak hâlâ hayattaydı.

Doktor, bir taşıma kayışıyla birbirine bağlanmış makineler dizisiydi. Organ kaçakçısının vücut ısısı belli bir seviyeye ulaştığında bant çalışmaya başladı. İlk makine göğsünde bir dizi yarıklar açtı. Doktor, mekanik bir biçimde ve ustalıkla kalbi yerinden çıkardı.

Organ kaçakçısı resmi olarak ölmüştü artık. Kalbi derhal depoya nakledildi. Ardından derisi, çoğunluğu tek parça olmak kaydıyla, tamamı hâlâ canlı biçimde, kalbi izledi. Doktor hassas bir titizlikle, esnek, kırılgan ve olabildiğince karmaşık bir yapbozu sökercesine onu parçalarına ayırdı. Beyin, külleri bir küp içinde defnedilmek üzere şok ızgaraya tabi tutuldu ancak bedenin geri kalanının tamamı, dilimler, küçük kitleler, kâğıt inceliğinde katmanlar ve boyluca tüpler biçiminde hastanenin organ bankası depolarına gönderildi. Bunların her biri derhâl taşıma kapları içinde paketlenip dünyanın her yerine bir saatten kısa sürede gönderilebilirdi. Şans yaver giderse, doğru insanlar, doğru zamanda, doğru hastalıklara yakalanacak olursa, organ kaçakçısı, kıydıklarından daha fazla hayatı kurtarabilirdi.

Asıl amaç da buydu.

***

Sırtüstü uzanmış, tavandaki televizyon setine bakarken Lew birden ürperdi. Kulaklığını kulağına yerleştirmeye mecali yoktu ve çizgi film karakterlerinin sessiz devinimleri bir anda gözüne korkunç görünmüştü. Televizyonu kapatsa da bu bir işe yaramadı. Onu yavaş yavaş parçalara ayıracak ve bir depoya koyacaklardı. Daha önce hiçbir organ bankası deposu görmemişti ama amcasının bir kasap dükkânı vardı…

“Hey!” diye bağırdı.

Delikanlının gözleri, vücudundaki tek hareketli kısım, yukarı kalktı. İhtiyar geriye eğilerek omuzunun üzerinden baktı. Koridorun sonundaki muhafız bir kereliğine kafasını kaldırıp ardından, kitabını okumaya devam etti.

Korku Lew’in karnındaydı ve boğazına doğru yükseliyordu. “Buna nasıl dayanabiliyorsunuz?”

Oğlanın gözleri gerisin geri yere döndü. İhtiyar, “Neye?” dedi.

“Bize ne yapacaklarını bilmiyor musunuz?”

“Bana yapamayacaklar. Beni bir domuz gibi parçalara ayıramayacaklar.”

Lew derhâl parmaklıklara yanaştı. “Nasıl yani?”

İhtiyarın sesi iyice kısıldı. “Çünkü sağ kalça kemiğimin olduğu yerde bir bomba bulunuyor. Kendimi havaya uçuracağım. Geriye kalanı hiçbir zaman kullanamayacaklar.”

İhtiyarın yaktığı umut ışığı, gerisinde ümitsizlik bırakarak söndü. “Saçma. Bacağına nasıl bir bomba yerleştirebilirsin ki?”

“Kemiği yerinden çıkar, içinde boylamasına bir boşluk aç, boşluğun içine bir bomba mekanizması kur, kemikten tüm organik maddeleri çıkar ki çürümesin, kemiği tekrar yerine yerleştir. Elbette ardından alyuvar sayımın düşecektir. Sana şunu sorayım. Bana katılmak ister misin?”

“Sana katılmak mı?”

“Parmaklıklara yaslanıp çömel. Bu şey ikimizin de icabına bakacaktır.”

Lew ters yöndeki parmaklıklara doğru geri çekildi.

“Senin tercihin,” dedi ihtiyar. “Sana neden burada olduğumu hiç söylemedim değil mi? Doktor bendim. Bernie insanları benim için kaçırıyordu.”

Lew omzunun parmaklıklara değdiğini hissetti ve arkasına döndüğünde delikanlının, gözlerinin içine yarım metre geriden boş gözlerle baktığını fark etti. Organ kaçakçıları! Etrafı profesyonel katillerle çevriliydi.

“Nasıl yapıldığını biliyorum,” diye devam etti ihtiyar. “Bunu bana yapamayacaklar. Pekâlâ. Temiz bir ölüm istemiyorsan git, ranzanın arkasında yere yat. Yeterince kalın görünüyor.”

Ranza, yere bütünleşik çimento bir bloğun üzerine yerleştirilmiş bir şilte ve bir dizi yaydan oluşuyordu. Lew cenin pozisyonu alıp, gözlerini elleriyle kapadı.

Şimdi ölmek istemediğinden emin değildi.

Hiçbir şey olmadı.

Bir süre sonra, ellerini yüzünden çekerken gözlerini açtı ve etrafa bakındı.

Delikanlı ona bakıyordu. Yüzünde ilk defa hırçın bir gülümseme vardı.  Devamlı çıkış kapısının oradaki sandalyede oturan muhafız, hücresinin parmaklıkları önünde dikilmiş yukarıdan onu izliyordu. Endişeli görünüyordu.

Lew ensesinden, burnundan, kulaklarında yükselen bir yanma hissetti. İhtiyar adam onunla dalga geçiyordu. Ayağa kalkmaya davrandı…

Ve yerle gök bir oluverdi.

Muhafız ezilmiş hâlde koridorun öbür ucunda yerde yatıyordu. Cansız saçlı delikanlı ranzasının arkasında dikilmeye çalışırken kafasını silkeliyordu. Birisi inledi. İnleme, çığlığa dönüştü. Hava çimento tozu kaplıydı.

Lew ayağa kalktı.

Kan, kızıl bir yağ gibi patlamanın etrafındaki tüm yüzeylere sıçramıştı. Görebildiği kadarıyla ihtiyardan geriye pek bir şey kalmamıştı.

Duvardaki bir oyuk dışında.

Tam… orada… durmuş olmalıydı.

Lew ulaşabilseydi oyuk sürünerek geçebilecek genişlikteydi. Ama ihtiyarın hücresinin içindeydi. Hücreler arasında parmaklıkların üzerindeki silikon plastik kaplama yırtılıp kopmuş, geriye sadece kalem kalınlığında metal kalmıştı.

Lew aralarından sıyrılıp geçmeye çabaladı.

Parmaklıklar zangırdıyor, titreşiyordu ama hiçbir ses yoktu. Lew titreşimi algıladığında aynı zamanda sersemlediğini fark etti. Kendini panik içinde, otomatik olarak devreye girmiş ses dalgalarıyla iş gören sersemleticiye yakalanmış vaziyette, parmaklıkların arasına sıkıştırmıştı.

Parmaklıklar müsaade etmiyordu. Ama bedeni müsaade etti; parmaklıklar da kaygan kırmızı sıvıyla kaplanmıştı. Aradan sıyrılmayı başardı. Kafasını duvardaki oyuktan uzatıp aşağıya baktı.

Oldukça aşağıya. Başını döndürecek kadar aşağıya.

Topeka İlçe Adliye binası ufakça bir gökdelendi ve Lew’in hücresi tepeye en yakın konumda olmalıydı. Çıkıntıları olmayan pencerelerle süslenmiş, pürüzsüz betondan bir levhaya bakıyordu. O pencerelere ulaşmak, onları aşmak ya da kırmak asla mümkün görünmüyordu. Sersemletici ses dalgaları azmini emip tüketiyordu. Vücudunun gerisi gibi başı da hücresinin içinde olsaydı şimdiye çoktan bilincini yitirmişti. Kendini yukarıya bakmaya zorladı.

En tepedeydi. Çatının eşiği, göz hizasından bir metre yukarıdaydı. İyice sarkmadan oraya ulaşamazdı.

Oyuktan dışarıya doğru sürünmeye başladı.

Kazansa da kaybetse de organ bankasını boylamayacaktı. Düştüğü takdirde, araç trafiğinin olduğu yüksekliğe ulaştığında işe yarayabilecek tüm parçaları paramparça olurdu. Bacakları dışında tüm bedenini sırtüstü oyuktan dışarı çıkardı. Göğsünü duvara dayayıp kollarını çatıya doğru uzattı. İşe yaramamıştı.

Bacağının tekini altına alıp diğerini gergin şekilde dışarıda tutarak bir hamle daha denedi. Geriye doğru düşerken elleriyle eşiğe tutundu. Şaşkınlıkla bir çığlık attı ancak çok geçti. Adliye binasının üst katı hareket ediyordu! Eşiği bırakmasına fırsat kalmadan onu oyuktan dışarı çıkarmıştı. Tutunmaya devam etti. Hareketli kat onu alıp götürürken, vücudu boşlukta ileri geri sallanıyordu.

Adliye binasının en üstü, hareketli bir yüksek yaya geçidiydi.

Ayağından destek almadan geçidin üstüne tırmanamıyordu. Kolları yeteri kadar güçlü değildi. Geçit, yaklaşık aynı yükseklikteki başka bir binaya doğru hareket ediyordu. Sadece tutunmaya devam ederse oraya ulaşabilirdi.

Bu binanın pencereleri farklıydı. Onlar da açılmak üzere yapılmamışlardı; hele bu dumanlı sis altındaki havalandırma çağında bu imkânsızdı. Ama bunların dış cephe denizlikleri vardı. Belki cam kırılabilirdi.

Belki de kırılmazdı.

Kollarındaki baskı dayanılmazdı. Vazgeçip kendini boşluğa bırakmak öyle kolay olurdu ki… Hayır. Ölmeye değecek bir suç işlememişti. Ölmeyi reddetti.

***

Yirminci yüzyıl boyunca bu hareket ivme kazanmaya devam etti. Uluslararası ölçekte ve zayıf bağlarla örgütlenmişti ve üyelerinin tek bir hedefi vardı: Ulaşabildikleri her eyalet ve ülkede idam cezası yerine, hapis ve rehabilitasyonu yerleştirmek istiyorlardı. Birini suçu karşılığında idam etmenin ona hiçbir şey öğretmediğini, aynı suçu işleyebilecek başkaları için caydırıcı bir gücü olmadığını; ölüm geri döndürülemez olduğundan, bunun yerine masumiyeti kanıtlanabilecek birinin hapisten çıkartılabileceğini savunuyorlardı. Birinin hayatını sonlandırmanın, öç almaktan başka topluma hiçbir faydası yoktu. Öç almak ise aydınlanmış bir topluma yakışmıyordu.

Belki haklıydılar.

1940’ta Karl Landsteiner ve Alexander S. Wiener, insan kanında RH unsuru üzerine yaptıkları çalışmalarını yayınladılar.

Yüzyılın ortalarına doğru suçu kanıtlanmış çoğu katil müebbet ya da daha düşük hapis cezaları alıyordu. Birçoğu cezalarını çektikten sonra, bazıları “ıslah olmuş”, bazılarıysa olmamış bir şekilde topluma geri dönüyorlardı. Bazı eyaletlerde insan kaçırma ve alıkoyma suçu karşılığında idam cezası isteniyordu ancak jüriyi ikna etmek oldukça zordu. Aynısı cinayet için de geçerliydi. Kanada’da soygunculuktan, Kaliforniya’da ise cinayetten aranan biri Kanada’ya iade edilmemek için mücadele vermişti. Kaliforniya’da hüküm giyme ihtimali çok daha düşüktü. Birçok eyalet ölüm cezasını kaldırdı. Fransa’da zaten yoktu. 

Suçluların ıslahı psikoloji bilim/sanatının başlıca hedeflerinden biriydi.

Oysa kan bankaları dünyanın her yerine yayılmıştı.

Böbrek yetmezliğinden mustarip kişilerin, tek yumurta ikizlerinden alınan böbrek nakliyle hayatları kurtulmuştu. Her böbrek hastasının tek yumurta ikizi yoktu elbet. Paris’te bir doktor yakın akrabalardan nakiller denemiş, sıfırdan yüzde yüze kadarlık bir uyumluluk yelpazesinde, yapılacak naklin başarısını önceden öngörebilmişti.

Göz nakli sıradandı. Bağışçılar öldükten sonra, bir başkasının görme yetisini geri getirebiliyorlardı.

İnsan kemiği her zaman nakledilebilirdi; önce organik maddeden temizlenmesi yeterliydi.

Yüzyılın ortasında manzara böyleydi.

1990 yılına gelindiğinde herhangi bir insan organını, makul herhangi bir süre boyunca saklamak mümkündü. Organ nakilleri olağan hâle gelmiş, “sonsuz incelikteki neşter”, yani lazer sayesinde büyük gelişme göstermişti. Ölmek üzere olanlar düzenli bir şekilde tüm bedenlerini bağışlıyorlardı. Cenaze evi kulisleri bu akımı durduramamıştı. Ancak bu armağanlar her zaman işe yarar olmuyordu.

İlk organ bankası yasası 1993’te Vermont’ta çıktı. Bu eyalet idam cezasını hiç kaldırmamıştı. Şimdi bir idam mahkûmu, ölümünün hayatlar kurtaracağını bilecekti. İdamın hiçbir hayırlı tarafının olmadığı artık doğru değildi. En azından Vermont’ta.

Ardından, Kaliforniya’da. Ya da Washington’da. Gürcistan, Pakistan, İngiltere, İsviçre, Fransa, Rodezya’da…

***

Hareketli yaya yolu saatte on beş kilometre hızla ilerliyordu. Lewis Knowles, aşağıda mesaiye kalmışlarla turlarına yeni çıkmış gece kuşları farkında olmaksızın yürüyen bantta asılı ilerliyor, sallanan ayaklarının altından geçip giden pervaz çıkıntısını kolluyordu. İyice gerdiği ayak parmaklarının iki metre aşağısındaki pervaz, yarım metreden daha geniş değildi.

Kendini bıraktı.

Ayağı yere değer değmez bir pencere kanadının kenarına tutundu. Hareketin ivmesi onu sarsmıştı ama düşmemişti. Uzunca bir süre sonra tekrar nefes almaya başladı.

Bu binanın neresi olduğunu bilmesi imkânsızdı ama bina boş değildi. Akşamın dokuzunda tüm pencereler pırıl pırıl aydınlıktı. İçeriye bakarken ışıktan uzak durmaya çalıştı.

Bu bir ofis penceresiydi. İçeride kimse yoktu.

Camı kırmak için elinin etrafına bir şeyler sarması gerekiyordu. Ama üzerinde sadece bir çift lastik tabanlı çorap ve hapishane tulumu vardı. O anda, hiçbir zaman olmadığı kadar göze batıyordu.

Tulumu çıkartıp bir bölümünü eline doladı ve cama yumruğunu geçirdi.

Neredeyse elini kırıyordu.

O hâlde… değerli eşyalarını, kol saati ve elmas yüzüğünü takmasına izin vermişlerdi. Yüzüğüyle camın üzerinde bastıra bastıra bir daire çizip diğer eliyle tekrar vurdu. Mutlaka cam olmalıydı; eğer plastikse mahvolmuştu.

Camın, neredeyse mükemmel bir yuvarlak parçası yerinden fırladı.

Açıklığın geçebileceği büyüklükte olması için bunu altı kere daha tekrarlaması gerekti.

İçeri adımını atarken tulumu hâlâ elinde, sırıtıyordu. Şimdi tek ihtiyacı bir asansördü. Polisler onu sokakta hapishane tulumuyla görürlerse anında tutuklayıverirlerdi ama tulumdan kurtulursa güvende olacaktı. Kim kayıtlı bir nüdistten şüphelenirdi ki?

Yalnız nüdistlik kaydı ve onu koyabileceği bir omuz çantası yoktu.

Ya da bir tıraş makinesi.

Hayli berbat bir hâldeydi. Hiç bu kadar kıllı bir nüdist görülmemiştir.

Yüzündeki bir günlük kirli sakal değildi; tabiri caizse basbayağı kaba sakal olmuştu.

Nereden bir tıraş bıçağı bulabilirdi?

Masanın çekmecelerini denedi. Birçok işadamı çekmecesinde yedek tıraş bıçağı ya da makinesi bulundururdu. Çekmecelerin yarısına gelmişken durakladı. Bir bıçak bulduğundan değil, nerede olduğunu anlamış olduğundan. Masanın üzerindeki evraklar her şeyi apaçık ortaya koyuyordu.

Tulum hâlâ eline sarılıydı. Çöp sepetine tıkıştırıp kâğıtların arasına sıkıca sakladı ve masanın ardındaki sandalyenin üzerine neredeyse yığılıverdi.

Bir hastanedeydi. Bula bula bir hastaneyi bulmuştu; hem de Topeka İlçe Adliye binasının, manalı ve akılcı bir biçimde hemen yanı başına inşa edilmiş bu hastaneyi.

Ama o buldu sayılmazdı. Hastane onu bulmuştu. Hayatında, başkalarının iteklemesi dışında kendi kendine bir karar vermiş miydi? Dostları, geri ödememek üzere borç almışlardı ondan, birtakım adamlar sevgililerini çalmıştı. Görmezden gelinme yeteneği sayesinde terfi etmekten sakınmıştı hep. Shirley zorbalıkla onu kendisiyle evlenmeye ikna etmiş ve dört yıl sonra, zorbalamaya gelmeyecek bir dostu için onu terk etmişti.

Şimdi, hayatının muhtemel nihayetinde bile durum aynıydı. İhtiyar bir mezar soyguncusu kaçmasını sağlamıştı. Bir mühendis hücre parmaklıklarını, ufakça birinin arasında sıkışıp geçebileceği kadar aralıklı inşa etmişti. Bir diğeri iki münasip binanın çatıları arası bir hareketli yaya yolu konduruvermişti. Ve işte şimdi buradaydı.

En kötüsü burada nüdist numarası sökmezdi. Arkası açık hastane önlüğü ve bir maske anca kurtarırdı.  Nüdistler bile bazen bir şeyler giymek zorundaydılar.

Dolap?

Dolapta havalı yeşil bir şapka ve tamamen transparan bir yağmurluktan başka bir şey yoktu.

Hızla kaçabilirdi. Bir tıraş bıçağı bulsa sokağa ulaştığında güvende olabilirdi. Parmağını ısırdı, asansörün nerede olduğunu bilebilseydi. Şansına güvenmek zorundaydı. Tekrar çekmeceleri aramaya başladı. Kapı açıldığında siyah bir tıraş makinesi kabını bulup eline almıştı. Hastane önlüğü giymiş irice bir adam içeri giriverdi. İntern (hastanede insan doktorlar bulunmuyordu) Lew’i açık çekmecenin başında fark ettiğinde masaya olan yolu yarılamıştı. Durdu. Ağzı açık kaldı.

Lew hâlâ tıraş bıçağını tuttuğu yumruğuyla bu ağzı geri kapadı. Adamın dişleri keskin bir tıkırtıyla birbirine çarptı. Lew onu geçip kapıdan çıkarken dizleri çözülmüş hâlde yere yığılıyordu.

Asansör koridorun sonunda kapıları açık şekilde duruyordu. Lew içine girip 0’a bastı. Asansör aşağı doğru indikçe Lew tıraş olmaya devam etti. Makine azıcık gürültülü olsa da hızlı ve iyi tıraş ediyordu. Kapı açıldığında göğsündeki kıllarla meşguldü.

Sıska bir kadın teknisyen, asansör bekleyenlere mahsus tamamen boş ifadeli gözleriyle tam karşısında duruyordu. Lew, onu anca fark edip bir özür mırıldanarak yanından geçip asansörden indi. Kapılar kapanırken Lew yanlış katta olduğunu idrak etti.

Kahrolası teknisyen! Asansörü zemin kata ulaşmadan durdurmuştu. Geri dönüp aşağı düğmesine bastı. İnerken üstünkörü gördüğü o görüntü geri geldi ve bir daha bakmak için başını aniden arkaya çevirdi.

Geniş odanın tamamı, kütüphanelerdeki kitaplıklar gibi düzenlenmiş labirentler biçiminde tavana kadar cam tanklarla doluydu. Tankların içindekiler Belsen’de olabilecek her şeyden daha müstehcendi! Bu şeyler kadın ve erkekler miydi? Hayır, bakamayacaktı. Asansör kapısından başka bir yere bakmayı reddediyordu. Asansörün geri gelmesi neden bu kadar uzun sürüyordu?

Bir siren duydu. Çıplak ayaklarıyla sert zeminin titreştiğini hissetti. Kaslarında bir uyuşukluk, ruhunda bezginlik hissetti.

Asansör geldi… çok geçti. Kapının arasına bir sandalye yerleştirdi. Çoğu binanın merdivenleri yoktu. Sadece alternatif asansörler bulunurdu. Şimdi ona ulaşabilmek için başka asansörleri kullanmak zorundaydılar. Diğer asansör neredeydi? Ona ulaşabilecek zamanı yoktu. Epey uykulu hissetmeye başlamıştı.  Birden fazla ses dalgası projektörünü bu odaya yönlendirmiş olmalıydılar. Dalganın geçtiği yerdekiler hafif gevşemiş hissederken,  dalgaların kesiştiği yerdekiler bilinçlerini yitirirlerdi.

Önce bir şeyi halletmesi gerekiyordu.

Buraya ulaştıklarında onu öldürmeye değecek bir şeyleri olacaktı.

Tankların dışı cam değil, plastiktendi. Binlerce beden parçasının savunma dalgalarından kaçınabilmesi için plastiğin kendine özgü belli özellikleri olmalıydı. Hiçbir mühendisten, bu özelliklerden ayrı olarak bir de kırılmaz yapması beklenemezdi.

Plastik tatmin edici bir biçimde kırıldı.

Sonra Lew nasıl olup da bu kadar ayık kalabildiğini merak etti. Sesten hızlı yatıştırıcı mırıltı dalgaları ona yönelmeye devam ediyordu, onu her an daha yumuşak hissettiği zemine doğru çekiyordu. Tankları paralamak için kullandığı sandalye gittikçe ağırlaşmıştı. Ama yukarı kaldırabildiği sürece tankları parçalamaya devam etti. Dizlerine kadar besleyici depo sıvısına batmıştı ve her hareketinde ölmekte olan şeyler bileklerine sünüyor, dokunuyordu; sessiz siren şarkısına artık dayanamayacak duruma geldiğinde işin anca üçte biri bitmişti.

Yere yığıldı.

***

Ve tüm olanlardan sonra parçalanmış organ bankalarından bir kere bile söz etmediler.

***

Mahkeme salonunda oturup duruşma ritüellerinin vızıltısını dinlerken Bay Broxton’un kulağına eğilip bu soruyu sordu. Bay Broxton gülümsedi. “Niye o konuyu açsınlar ki? Ellerinde hâlihazırda yeteri kadar şey var. Bundan yakayı sıyırsan bile, seni değerli tıbbi kaynakların ahlaksızca tahribinden kovuştururlar. Ama yakayı sıyıramayacağından eminler.”

“Ya sence?”

“Sanırım haklılar. Ama şansımızı deneyeceğiz. Şimdi Hennessey suçlamaları okuyacak. İncinmiş ve kırgın görünmeyi başarabilecek misin?”

“Elbette.”

“İyi.”

Savcı suçlamaları okudu. Sesi, ince sarışın bir bıyığın altından yükselen kıyamet nidasını andırıyordu. Warren Lewis Knowles incinmiş ve kırgın görünüyordu. Ama artık öyle hissetmiyordu. Ölmeye değecek bir şey yapmıştı.

Bunların tüm nedeni organ bankalarıydı. İyi doktorlar ve organ bankalarında yeterli miktarda malzeme akımı olduğu sürece vergi mükellefleri sonsuza kadar yaşamayı umabilirlerdi. Hangi seçmen ölümsüzlüğü reddedecek şekilde oy kullanırdı ki? İdam cezası onun ölümsüzlüğüydü ve her türlü suç için idam cezası lehine oy kullanacaktı.

Lewis Knowles bunun karşılığını vermişti.

“İddia makamı, adı geçen Warren Lewis Knowles’un iki yıl içerisinde bilerek toplam altı kırmızı ışığı ihlal ettiğini kanıtlayacaktır. Aynı zaman içerisinde Warren Knowles, bir keresinde saatte yirmi beş kilometreyi aşacak şekilde, en az on kere yerel hız sınırını ihlal etmiştir. Sicili hiçbir zaman iyi olmamıştır. Size 2082 yılında alkollü araç kullanmaktan suçlandığına dair kayıtları sunacağız ki beraat etmesinin tek nedeni—“

“İtiraz ediyorum!”

“Kabul edilmiştir. Eğer beraat ettiyse, mahkeme sanığı suçsuz kabul eder.”

SON

DEDEKTİF DERGİ KİTAP KULÜBÜNDE BU SAYI: CİNAYET İLANI – AGATHA CHRISTIE

-60. sayımız için yaptığımız kulüp toplantısında polisiye edebiyatın kraliçesi, Agatha Christie’nin ünlü romanı Cinayet İlanı’nı konuştuk. Kitap sunumu Gencoy Sümer tarafından yapılan toplantıya altı Dedektif yazarı katıldı.

Yazımız içinde geçen bazı roman detaylarının polisiye maceranın sürprizini bozabileceğini anımsatarak keyifli okumalar dileriz.

Cinayet İlanı Romanı Kitap Kapağı

Gencoy Sümer: Yazar hakkında teferruatlı bilgi vermeyeceğim. Artık hepimiz Christie’nin yüzlerce polisiye roman yazdığını, Miss Marple, Hercule Poirot gibi ünlü karakterlerin yaratıcısı olduğunu ve kitaplarının halen çok satanlar rafında yer aldığını biliyoruz.

Cinayet İlanı da yazarın başarılı kurgularından biri. Mekan tipik bir İngiliz köyü. İnsanlar birbirini tanıyor, bir kapalı oda evreni. Hikâye sınırlı bir alanda ve sınırlı sayıda karakter arasında geçiyor. Her şeyiyle klasik ve beylik bir hikâye. Christie’nin en iyi romanlarından biri diyebilirim. Yıllar önce Nil’de Cinayet romanını okuduğumda oradaki cinayet bana hikayenin güzelliğine rağmen çok absürt gelmişti. Hep şunu düşündüm, neden katiller kızı basit bir şekilde öldürebilecekken onlarca kişinin gözü önünde, uluslararası bir ortamda işlenecek gizli bir cinayet planı tezgâhladılar? İşte bu bana planın kusursuzluğuna rağmen absürt gelmişti. Aynı durum bu romanda da söz konusu. Aslında Agatha Christie’nin öncelikli amacı, okura keyifli vakit geçirtmek. Okura bir bulmaca sunarak bu evrende kullandığı arketipler ve olay örgüsü aracılığıyla eğlenceli bir roman yazmak.

Zaman ikinci Dünya Savaşı sonrası, 1950’ler. Chipping Clephorn köyünde yerel gazetede bir ilan çıkıyor. İlan şöyle: 29 Ekim Cuma 18.30’da Little Paddocks’ta bir cinayet işlenecektir. Bu ilanı okuyan dostlarımız davetlidir.

Little Paddocks, Letitia Blacklock isimli orta yaşlı bir hanıma ait. Orada çocukluk arkadaşı Dora Bunner, iki yeğeni Julia ve Patrick Simmons ve kiracısı Phillipa Haymes ile birlikte yaşıyor. Ev sahibesi ve diğer sakinlerin ilandan haberi yok. Önce bunun bir şaka olduğunu düşünüyorlar. Yine de gelecekler için evin hizmetçisi Mitzi’ye talimat veriliyor. Akşam konuklar geliyor. Yenip içiliyor. Saat 18.30’da hakikaten de önce lambalar sönüyor. Elinde fenerle oda kapısında bir adam beliriyor. Elindeki silahı birkaç kez ateşliyor. Ev sahibesi Bayan Letitia kulağından yaralanıyor. Işıklar tekrar yandığında katili yerde ölü buluyorlar. Buraya kadar olanlar gerçekten absürt. Neyse ki o sırada köyde Miss Marple var.

Ölen adamın aslında otelde çalışan bir garson olduğu ortaya çıkıyor. Miss Marple önce olay yerini inceliyor. Polisin gözünden kaçan bazı şeyler onun dikkatini çekiyor. Solmuş menekşeler, aşınmış bir kablo parçası vs. Ancak Miss Marple asıl olarak karakterler ve onların davranışları üzerinde duruyor, bir takım küçük ayrıntılara dikkat ediyor. Bazı şeyler fark ediyor. Örneğin Bayan Letitia Blacklock sürekli boynunu kapatan bir inci gerdanlık takıyor. Ev arkadaşı Bunny yaşı nedeniyle bunama belirtileri gösteriyor ve Bayan Letitia’ya bazen Letti demek yerine Lotti (Charlotte isminin kısa hali) diye hitap ediyor. Sonra şunu öğreniyoruz.Bayan Letitia’nın Charlotte adında bir kız kardeşi var. Charlotte yıllarca guatr tedavisi görmüş ve daha sonra da ölmüş. Letitia, Goedler isimli zengin bir adamın sekreteriymiş. Goedler ailesiyle çok yakın bir ilişki kurmuş ancak kız kardeşinin rahatsızlığı üzerine yanlarından ayrılmış. Bay Goedler ölünce mirası ölüm döşeğindeki eşine kalmış. Kocasının vasiyetnamesine göre kadın öldüğünde bütün miras hizmetlerinden ötürü Bayan Letitia’ya kalacakmış. Ancak önce Letitia ölürse miras Pip ve Emma adlı ikizlere kalacakmış. Bu ortaya çıkınca polis bunun bir cinayet motivasyonu olduğunu düşünerek katilin Pip veya Emma olduğunu varsayıyor. Pip ve Emma’nın kimliği belirsiz olunca polis Little Paddocks’ta kalan üç gençten şüpheleniyor. Argümanlar bunun üzerine kuruluyor. Nihayetinde Miss Marple’ın çalışmaları sonucu öğreniyoruz ki, aslında gazete ilanını veren, eve giren adamı ayarlayan ve onu öldüren Bayan Letitia’nın kendisidir. Bu cinayeti işlemesinin sebebi de; eve giren adamın (İsviçreli Rudi Scerz) geçmişi hakkında bilgi sahibi olması.

Bayan Letitia kız kardeşinin tedavisi sırasında İsviçre’de kaldığı otelde Scherz’le tanışmıştır. Sherz’in öldürülmesine sebep olan bilgi, Letitia’nın aslında Charlotte olduğu ve Goedler ailesinden kalan mirası alabilmek için kardeşinin yerine geçtiği. Sherz’le tekrar karşılaşınca bu gerçeğin ortaya çıkacağı endişesi onu cinayet işlemeye sürükler. Üstelik kadın durumu ortaya çıkmasın diye roman boyunca üç cinayet işler. Başta Sherz’i alengirli bir planla ortadan kaldırıyor. Bunny yaşlılık sebebiyle hakkında fazla lakırtı etti diye ona bir uyku hapı vererek ondan da kurtuluyor. Bir de 29 Ekim akşamı konuklardan biri olan ve sonradan gördüklerini düşündükçe katilin kim olduğunu anlayan Amy Murgatroyd’u (ki bu isim kimi edebiyat eserinde Roger Ackroyd göndermesi olarak geçer) öldürüyor. Uzatmayayım, romanın sonunda Bayan Letitia’nın katil olduğu anlaşılır. İncileri boynuna guatr ameliyatının izini saklamak için takmaktadır.

Kitap bittiğinde aslında Agatha Christie’nin bize bütün ipuçlarını, karakterlerin psikolojik durumunu verdiğini anlıyoruz. Aslında deliller Letitia Blacklock’u işaret ediyor ama yazar bize olayları öyle farklı bir açıdan anlatıyor ki kadından asla şüphelenmiyoruz.

Bu kitap bir bulmaca (puzzle) polisiye. Ancak benim dikkatinizi çekmek istediğim bazı noktalar var. Romanda alt metinler var. Christie bunları bağıra çağıra yapmıyor, sadece imayla üstü örtülü bir şekilde söylüyor. Bunlardan biri‘kimlik belirsizliği’, bir takım maskelerin takılması yani insanların göründükleri gibi olmaması. Komşunun, evdeki hizmetçinin, kiracının, doktorun, hemşirenin aslında tehlikeli biri olabileceğini görüyoruz. Bu önemli bir şey. Reymond Chandler’ın romanlarındaki anlatıda karanlık sokaklar, kötü kadınlar, yozlaşmış polis, silahlı adamlar vardır ve toplum bunlardan dolayı zarar görür. Oysa biz okurlar o anlatılan batakhanelere gitmezsek kötülük bize erişemez. Ancak Christie anlatısına göre bize iğne yapan hemşire, binamızın kapıcısı, mahallemizin bakkalı, herkes katil olabilir. Kötülüğün burnumuzun dibinde olması… Asıl korkunç olan budur. Rahat polisiye bu anlamda aslında hiç de rahat değil. Romanın rahatlığı aslında yazarın okurla yaptığı anlaşmadır. Rahatlık burada, yoksa cinayet elbette işleniyor, kötüler var. Hem de kötüler Chandler’in romanlarındaki gibi apaçık ortada değil, gizli. Size çay servisi yapan melek gibi bir kadının avcunda sizi öldürecek zehir var. Rahat polisiyenin rahatlığı şu; finalde katilin yakalanacağını biliyoruz, adaletin tecelli edeceğine eminiz. Rahat polisiyedeki konfor burada.

Kimlik belirsizliği konusuna dönersek, Bayan Letitia boynundaki incilerle asıl kimliğini gizliyor, Pip ve Emma da öyle. Julia Simmons aslında servet avcısı Emma.

Alt metinlerden bir diğeri de, İngiltere’de savaş sonrası ‘ekonomik ve toplumsal çöküş’. Roman boyunca ekonomik sıkıntıyı ima ediyor yazar. Kömür sıkıntısı var, et için karne veriliyor. Bu karneleri insanlar başkalarına satıyor. Ahlaki bir erozyon da var. Karaborsa ve yasadışı değiş tokuşlar yaşandığını görüyoruz. Kısacası kanunların nazikçe çiğnenmesi olağan hale geliyor. Tüm bunlar küçük mekânlarda büyük suçların işlenmesi için zemin hazırlıyor.

‘Yabancı düşmanlığı’ da işlenmiş romanda. Elbette yazar düşmanlık yapmıyor, karakterlerine bunu yaşatarak okura sorunu anlatıyor. Buna örnek hizmetçi Mitzi karakteri. Savaşın travmalarını yaşayan, polisten korkan bir kadın. Nazilerden kaçmış. Çevresi onun her söylediğini yalan kabul ediyor. Polis müfettişi bile başta Mitzi’ye karşı önyargılı.

Bir diğer alt metinde ‘fiziksel kusur ve sosyal dışlanma’ konusu işlenmiş. Letitia (yani Charlotte) hastayken kız kardeşine, sonra ise emekli maaşıyla geçinemeyip zor duruma düşen arkadaşı Dora’ya merhamet duyuyor. Onlarla ilgileniyor.

Bir başka alt metin konusu “lezbiyenlik’. O dönem için polisiye edebiyatta en belirgin kabul edilebilecek alt metinlerden biri, bu Amy Murgatroyd ve  Miss Hinchhliffed arasındaki ilişki. Chandler romanlarında bu tip ilişkilere korkunç bir etiketleme ve aşağılama vardır. Oysa Christie bu romanda karakterleri tasvir ederek, yaşam biçimlerini anlatarak ve aralarındaki duygusal bağı ifade ederek o ilişkiyi açığa çıkarıyor. O yıllarda İngiliz toplumunda homoseksüel ilişki yasaktı ve cezası vardı. Buradaki tasvirlere bakalım. Miss Hinchliffed geleneksel bir kadın görüntüsü dışında kısa saçları, asker ceketini andıran kıyafeti, çizgili kadife pantolonuyla maskülen bir görünüşe sahip. Amy ise onun zıttı olarak yumuşak başlı, evcil ve otoriteye ihtiyaç duyan tipik bir femme. Agatha Christie bu iki kadın üzerinden toplumsal cinsiyet rollerini esnetiyor. Aralarında sessiz ama güçlü bir ortaklık olduğunu vurguluyor. Bu kısım, romanın duygusal ağırlık merkezlerinden biri. Amy’nin öldürülmesinden sonra Miss Hinchliffed’in yaşadığı yıkım bu alt metne gerçeklik katıyor. İki kadının bir arada yaşaması o dönem için neden normal karşılanıyor? Çünkü savaş sonrası çekilen ekonomik sıkıntılar yüzünden insanlar evlerini başkalarıyla paylaşıyorlar. Odalarını kiraya veriyorlar. Eskiden bunun komünizmin bir özelliği olduğu iddia edilirdi ancak belli ki bu ihtiyaçtan doğan bir zorunluluk. Günümüzde de genç öğrenciler, bekârlar bu şekilde aynı evi paylaşıyorlar.

Savaş sonrası köye yabancıların gelişi, birbirini tanıyan küçük toplulukta ‘kimliklerin belirsizleşmesi’ne neden olmuş.

Romanda ayrıca metinler arası göndermeler var. Birçok yerde Shakespeare’in eserlerine atıfta bulunuluyor. Şiir ve edebiyat referansları var. Rahip Julian Harmon’ın eşi Bunch akşamları kocasının ona Edward Gibbon’ın eserlerini okuduğundan bahsediyor. Tennyson’un Maud şiirinin “hiç kusursuz, buz gibi şahane bir hiçlik” dizesi alıntılanmış. Ayrıca İncil’den göndermeler var. Sanat akımlarına ve tarihsel sanat figürlerine göndermeler var. Mesela bir yerde Julia için oyuncu Sarah Bernhardt benzetmesi yapılıyor. Polisiye türüne göndermeler var, Bunch Harmon’ın kütüphaneden aldığı Ölüm ve Şapka Oyunu adlı bir kurgusal eserden bahsediliyor. Hatta bu kitap, vaazını hazırlarken Rahip Julian’ın dikkatini dağıtmış. Patrick Simmons polisiye romanlar üzerine şaka yaparken ipek çorap ve ölüm gibi türün klişelerine atıfta bulunuyor.

Özetle bu roman sadece bir katil kim hikâyesi değil. Aynı zamanda vicdan azabı, çaresizlik ve yalnızlığı anlatan bir roman. Agatha Christie bu eserinde bize toplumsal güvenin ne kadar kırılgan olduğunu ve masum görünen komşuların bile ardında karanlık sırlar taşıyabileceğini ustalıkla gösteriyor.

Serap Gökalp: Teşekkür ederiz bu güzel sunum için. Kitabı enteresan buldum. Bir kere kalabalık bir kadrosu var ve kapalı bir mekânda geçiyor. Sahneye uyarlanması da güzel olur diye düşünüyorum.

Mehtap Sezer: Gencoy hocam neredeyse tüm detaylara değindi. İlgiyle okudum. Klasik bir Christie hikâyesi. Olayları anlatışını çok beğendim. Okuru kendi istediği yöne sürükleyebiliyor yazar. Sonunda hiç tahmin etmediğim biri katil çıktı. Christie sarışınlardan pek hoşlanmıyor sanırım iki yerde onlardan aptal olarak bahsetti. Romanda yan karakterlerin de ana karakter kadar güçlü olduğunu düşünüyorum. Özelikle gazete ilanı fikri çok hoşuma gitti. Fikrin ve kurgunun zekâ ürünü olduğunu düşünüyorum. .

Murat Yüksel: Bu romanı ikinci okuyuşum. İlk seferinde katilin kimliğini mektupların okunduğu bölümde anlamıştım. Çünkü orada seslenilen kişi Charlotte’tu. Mektupların diğer kadında olması zaten mantığa tersti. Ben o noktadan sonra katilin ev sahibesi olduğunu düşünerek okudum romanı.

Romanın başlangıcını çok sinematografik buluyorum. Çok hoş. Yazar bizi cinayet işlenene kadar karakterler arasında epey bir gezdiriyor. Bu romanda Miss Marple yan karakter gibi kalmış. Pastanın büyük dilimini Müfettiş Craddock yemiş. Onu soruşturmanın içinde daha fazla gördük. Ama sonuçta kaymağı yiyen yine bizim ihtiyar Marple oldu. Ben iki okuyuşumda da sunumda bahsedilen eşcinsel ilişkiyi yakalayamadım.

Emniyet teşkilatını bu işe intihar gözüyle bakıp davayı kapatmaya bakıyor aslında. Bu nedenle ipuçlarını bulmak ve olayı açıklığa kavuşturmak Marple’a kalıyor.  Miss Marple maceralarını Poirot hikâyelerinden daha soft buluyorum.

Gamze Yayık: Pek çoğumuz gibi ben de polisiye okumaya Christie kurgularıyla başladım. Tabii romanları orijinal dilinden okuyamadık ve Altın Kitaplar’ın çevirilerine mahkûm kaldık. O nedenle de yazarın dil ve anlatımının kıymetini o zamanlar anlayamadım. Romanların başındaki karakter listesinden nefret ederim örneğin. Romanı okurken kurgu içinde tanımak isterim herkesi.

Gencoy Sümer: Orijinal baskılarda öyle bir sayfa yok. Ancak bazı romanlarında kroki bulunur. Roger Ackroyd Cinayeti’nde vardır mesela.

Gamze Yayık: Roman için çıkardığım karakter haritası çok kalabalık. Kendimle ilgili tespitim şu, karakter sayısı çoğaldıkça olaylar çetrefil hale geliyor ve bağlantıları kurmak, çözümlemek, ifadeleri akılda tutmak zorlaşıyor. O nedenle bu tür romanları okumak zihnimi çok yoruyor. Özetle az karakterli ve girift olmayan kurgulardan daha fazla keyif alıyorum. Ne yazık ki romanı okumadan önce bir incelemeye göz atarak katilin kim olduğunu öğrendim. Bu belki de iyi oldu. Çünkü az önce anlattığım nedenden ötürü keyifle takip edemeyecektim olay örgüsünü.

Pip ve Emma’nın ikiz oluşu, Emma’nın soruşturma sırasında Julia olduğunun anlaşılması, Pip’in Phillipa çıkması ve bir erkek bir kadın olmalarını beklerken ikisinin de kadın çıkması biraz göz devirtti. Ev sahibesinin ara kapıyı olay için hazırlayıp ışıklar sönünce oradan geçmesi, silahlı adamı öldürüp yine o yoldan yerine dönüp kulağını kanatması üzerine yapılan kurgu bana zorlama ve gerçek dışı geldi. Başta fikir çok güzeldi, ilan üzerine bir evde toplanılması ve hakikaten bir cinayet işlenmesi hoş bir düşünce. Ev sahibesinin durumdan haberi olmadığını iddia edip sonra da akşam için ikramlık hazırlanmasını istemesi bile aslında bizi şüphelendirmeliydi.

Özellikle Mitzi karakterini önemli ve iyi işlenmiş görüyorum. Sosyal statüsü yüksek karakterler arasında ezildiğini görmek beni üzdü. Kimsenin ona inanmaması ve sürekli geçmişinde hizmetçilik yapmadığını anlatması dramatikti. Okur olarak ben de bir ara Christie’yi köşklerde, yüksek sosyete içinde yaşanan olayları ve cinayetleri yazmakla suçladım. Ancak toplumsal mevzulara hiç de duyarsız olmadığını şimdi daha bilinçli okumalar yapınca anlıyorum.

Gencoy Sümer: Bak unuttum söylemeyi, hizmetçi bulmanın ne kadar zor olduğundan bahsediliyor romanda. Aman kızdırmayalım, küsmesin deniyor. Bu sınıfların birbirine yaklaştığını gösteriyor. Romanlarını orijinalinden okursanız sınıflar arası dilin ve hitap şekillerinin de ne kadar farklı olduğunu görürsünüz. Yazar özellikle diyaloglarda bunu çok güzel verir.

Gamze Yayık: Mitzi karakterini önemli buluşumun bir diğer nedeni de şu, kitap boyunca diğer karakterlerin onu yalancı diye yaftalamalarına karşın, kadın dobra dobra ne düşündü ve gördüyse söyledi. Bir yan karakter olarak epey öne çıkmış.

Son olarak şunu söylemek isterim. Yukarıda bahsettiklerimiz umalım ki Agatha Christie romanlarını alt metinleri fark etmeden okuyan ve katil kim kurgusundan ibaret sanan okurların kulağına küpe olsun. Başka bir bakışla tekrar okusunlar dilerim.

Ramazan Atlen: Romanın özellikle başlangıcı okuru hemen sarıyor, içine alıyor. Sonuna kadar da merakı diri tutup beklenmedik sürprizler yaparak devam ediyor. Finali de çok şaşırtıcıydı. Bu nedenlerle beğenerek okudum. Ancak okurken beni rahatsız eden şeyler vardı. İlki cinayet planının fazla zorlama olması. Elbette polisiye kurguda karmaşık planlar yapılır ancak katilin bu planı yapmak dışında bir seçeneği kalmamış olmalı. Letitia Blacklock, Rudi Scherz’i başka bir şekilde öldüremez miydi? Tek yol bu olamaz sanırım. Çünkü bu plan aksamaya çok müsait. Karakter yaşlı, dakiklik gerektiren hareketler yapması gerek. Planın aksamaması mucize ki aksıyor bir noktada. Kapının arkasında fener ışığından etkilenmediği için katili fark eden bir karakter kalıyor. Ayrıca Letitia’nın gazeteye ilan vermesinin nedenini anlayamadım. Konukları eve başka bir bahaneyle de toplayabilirdi. Ayrıca daveti kabul edip gelecek kişi sayısından da emin olamazdı. Çok daha fazla insan gelebilir ve salon tamamen dolabilirdi. Julia ve Patrick’in tesadüfen tanışması da bana zorlama geldi. Sevgili olmalarına rağmen kardeş rolü yapmalarını da mantık dışı buldum. Aralarındaki ilişkiyi biri illa fark ederdi diye düşünüyorum.

Geleneksel polisiyenin toplumsal olaylara değinmediği üzerine iddialar var. Geçtiğimiz sene epeyce bir Agatha Christie okuması yaptım. İlk romanlarında büyük köşkler ve aristokrat aileler varken zaman ilerledikçe aileler dağılıyor, mekânlar değişip küçülüyor. Bu açıdan dönemi iyi yansıttığı söylenebilir. Mitzi karakteri kadar yaşlı bahçıvanın diyaloğunu da beğendim. Romanda yan karakterlerin güçlü işlendiğini düşünüyorum. Bahçıvanın zamana ayak uyduramamaktan ve değişimden kaynaklanan şikâyetleri oldukça gerçekçiydi.

Bir diğer can sıkan tesadüf de Amy ve Miss Hinchliffed’in cinayet hakkında konuştukları sırada katilin bu sohbete kulak misafiri olmasıydı. Bu da bana biraz fazla tesadüf geldi okurken.

Gencoy Sümer: Onlar klişe işte. Günümüz filmlerinde de var bunlar. Biz yazarken elbette bunlardan kaçınmalıyız.

Gamze Yayık: Ben yine de karakter kalabalığından şikâyet edeceğim.

Agatha Christie Kitaplarının İngilizce Baskıları

Gencoy Sümer: Bu kitaplar karakteri ön plana çıkaran romanlar değil. Bunlarda olay örgüsü önemli. Dolayısıyla kurgu önceden oluşturulduğu için karakterler de ona göre belirleniyor. Olay örgüsünde bir karaktere ihtiyaç olunca o karakter giriyor kurguya. Christie romanları sinemaya uyarlanırken genelde karakterlerde eleme yapılır. Yakın ve benzer işlev gören karakterler birleştirilir. Yani olay örgüsünün ihtiyacı kadar karakter yaratılır geleneksel polisiyelerde.

Yazarın eserlerini kronolojik olarak okursanız başlangıçta, papazı, zengin aileleri olan basit bir köy hayatından bahseder. Kütüphanedeki Ceset romanı böyledir mesela. Onda da alengirli bir cinayet planı vardır. Daha sonraki romanlarda aynı köyü yine görürüz ancak bazı şeyler değişmiştir. Aradan yirmi sene geçer, karakter kocası ölünce yaşadığı evi bir Amerikan film şirketine satmıştır. Miss Marple romanda oranın ne kadar değiştiği üzerine epey düşünür, toplumsal değişimi anlatır. Özetle Christie romanlarını dikkatli gözlerle okumak gerekir.

Bizler kitabı okurken ve tartışırken büyük keyif aldık. Umarız siz de yazımızı okurken aynı duyguları hissetmişsinizdir. Önümüzdeki sayı başka bir polisiye romanla tekrar sizlerle olacağız.

KAYIP ARANMIYOR

1

Üst katlardan silkilen bir yatak örtüsü parmaklardan kurtulup çamurlu suya düşerken kadının çığlığını da peşinden sürüklüyor. Yerde yiyecek arayan guguk kuşları korkuyla havalanıyor. Bir tüy yavaşça süzülüyor. Onu bir ağaç dalı durduruyor. Dalın uzandığı balkonda iki kalıp buz, rakı bardağının içine kayarken bardağı tutan kadın düşen örtüye, uçuşan kuşlara, aşağıda gazetesini açmış oturduğu bankı kaplayan adama bakıyor. Parka dalan bir bisikletlinin tel, zil ve zincir sesleri duyuluyor. Sürücü fren yapıp bisikletten iniyor. Balkonda alçak sesle çalan müzikte şarkıcı, “Yalnızlık ömür boyu,” diyor.

Uzun yaz günlerinin, güzel akşam saatlerinin keyfini yaşayan Zehra, rakı bardağından bir yudum, beyaz peynirden bir parça alıyor. Keşke rakısına buz atacak biri olsaydı karşısında diye hayıflanıyor. Oğuz’la olacak gibi değil. Hiç romantik olmayalım, bu uyuz Oğuz’la olacak gibi değil. Rakı sevmiyor bir kere, gezmeyi sevmiyor, aklı fikri ona metelik vermeyen oğlunda. Kaç yıllık Oğuz hep aynı. Sonra da kalkmış diyor ki artık evlenelim. Bu saatten sonra!  Üstelik erkekler pis olur, dağınık olur, hiç çekemem.

Şarkı, “Unutsam seni bazı bazı,” derken kapı zilinin kuşu araya girdi.

Zehra, yüzünde üşengeç bir kırışmayla masadan kalkıp ağır ağır kapıya yürüdü. Zili çalan, yok olmamak için bu bedene sığınmış bir kediyi andıran Nurten’di. Dokuz numaranın gölge varlığı…

“Ah Nurtenciğim, gel,” diye kapıyı ardına dek açtı.

“Yok, Zehra abla, alışveriş yapıp geldim, çantaları kapımın önüne bıraktım, Azra evde yalnız…” Nefes aldı.

“Peki. Nasılsın tatlım?”

“Zehra Abla, benim kocadan günlerdir ses seda çıkmıyor. Hiç böyle bir şey yapmazdı. Başına bir şey gelmiş olmasın. Ne yapayım? Biliyorum polise git diyeceksin. Ya çıkar gelirse? Vallahi canıma okur. Neden hâlâ telefonu kapalı? Bazı köylerde çekmediği olurdu ama hiç bu kadar habersiz bırakmazdı.”

Zehra haberlerde gördüğü kayıp olaylarını anımsayıp ‘ya bu herif de kaybolduysa,’ diye aklından geçirdi, ama dillendirmedi.

Nurten tam, ‘bugün benimkine benzeyen ama benzemeyen birini gördüm, kıvırcık saçları, sakalları olmasa aynı Dinçer. Hele elleri tıpkısı,’ diyecekti ki sustu… ‘Hani insan gençken herkesi sevgilisine benzetir ya, bir yerden karşıma çıkıverse falan diye hayal eder… Kaygıdan mı böyle oldum ben?’ diye geçirdi aklından.

O sıra Sönmez Parlak Apartmanı’nın ağır demir kapısını açan otomatın sesi duyuldu. Telsiz sesleri arasında kapıcıyla tanımadıkları başka bir sesin anlaşılmayan konuşmaları kulaklarına çalındı. İki kadın korkuluktan eğildi, sonra göz göze geldiler; Polis!

Kapıcının “Dokuz numara,” dediği duyuldu.

Nurten’in rengi soldu. “Bizim daireyi söyledi Zehra Abla!” diye sızlandı.

İkisi birden dokuz numaranın katına indiler. Bir anda apartman sakinleri merdiven boşluğuna tünemiş, kulak kesilmişti; ‘bir şey olmuş evet, polis geldi baksana!’

Sivil giyimli memur, “Nurten Hanım hanginiz?”

“Buradayım-yani benim,” dedi Nurten, “Siz kimsiniz?”

“Emniyet,” dedi polisten çok Yeşilçam jönüne benzeyen adam.

“Ne emniyeti?” dedi Nurten mırıldanarak “Ortalıkta kan gövdeyi götürüyor, kadınlar sokak ortasında güpegündüz öldürülüyor…” Bunu aslında kendine ait bir kehanet olarak söylemişti. Sanki Dinçer de bir gün…

“Han’fendi söyleyeceklerimden sonra hâlâ şaka yapacak mısınız merak ediyorum.”

“Affedersiniz. Ben… Şey…”

“Adım Atıl Gürün. İçeride konuşsak,” dedi polis bir yandan da kimliğini uzattı.  

Nurten telaşla anahtarını bulup kapıyı açtı.

“Buyurun Aaatıl bey,” der demez, genç adam,

“Atıl hanımefendi, âtıl derseniz kullanılmayan uyuşuk, miskin demek olur, atıl derseniz enerjik anlamına gelir. A harfi uzamayacak. Tamam?”

Zehra ablasının eline sıkıca yapışan Nurten, anlamadı ama sessizce “Tamam,” dedi. Kapı önüne bıraktığı poşetleri aldı, içeri girdiler. Havada kızartma kokusu asılı kalmıştı. Birbiriyle uyumsuz iki saatin sesi geliyordu. Oturmak üzere geçtikleri salon düzenliydi. Kanepenin önündeki sepette makrome örgüsü yarım kalmıştı. Yaşamına durmadan düğümler atıyor. Duvarda aile fotoğrafları. Kameraya gülümseyen bu üçlü… Diye aklından geçirdi memur. Fotoğraftaki karı koca birbirlerinden tozlu, solmuş bir elbiseyle taş bir havan kadar farklıydılar. Odanın kapısında bir kız çocuğu belirdiği gibi kayboldu. Atıl Gürün, ince burunlu, ince dudaklı ufak tefek Nurten’e, sonra da siyah boyalı küt kesim saçları, bakımlı elleri, soran bakışlarıyla koltukta dimdik oturan Zehra’ya bakarak şunları söyledi.

“….. yolunun …. Km’sinde Dinçer Kabakçı’ya ait bir araba bulundu. Göle yuvarlanmış. Arabayı çıkardılar. Ama Dinçer Bey’i arama çalışmaları devam ediyor. Allahtan ümit kesilmez.”

Nurten bayıldı.

***

Nurten cılız, tüyleri dökülmüş bir sokak kedisi gibi kamburlaşıp kuyruğunu bacakları arasına sıkıştırarak banyodan salona geri geldiğinde görevlinin ilk sorduğu soru “Kocanızla en son ne zaman görüştünüz ?” oldu.

Nurten, uzun süre sessiz kaldı. Polise ne demesi gerektiğine mi karar veremiyordu, anımsamaya mı çalışıyordu anlaşılmıyordu. Bu sırada Atıl, Nurten’in telefonunu isteyip ekrana dikti gözünü. Bir ara durdu, kadına kuşkuyla baktı.

“Bugün dördüncü gün, aramalarınız cevapsız. Merak etmediniz mi?”

“Ettim elbette, etmez olur muyum? Ama gittiği yerlerde telefonun çekmediği olur yani…”

Polis, telefonla birine Dinçer’in numarasını verip araştırılmasını istedi. “Başka kadın olsa çoktan…” dedi sustu. “Ne iş yapar kocanız?”

“…”

“Nurten Hanım beni duyuyorsunuz değil mi?”

“Özür dilerim. Kocam ev kadınlarına mutfak takımları diktirip toptancılara satar.”

“Fason işi.”

“Evet.”

“Kim bu ev kadınları? Nerelerde oturuyorlar?”

“Ben onun işlerini hiç bilmem. Bilmemi istemez yani. Toptan aldığı kumaşları, dikiş malzemelerini, model kalıplarını ve ambalaj malzemelerini ev ev dağıtır. On beş gün bilemedin ayda bir aynı evlere uğrayıp paketlenmiş malları alır, parasını öder, yeni malzeme bırakır.”

“Kaç fasoncudan söz ediyoruz burada?”

“Bilmiyorum. Onların kayıtlarını tuttuğu bir defteri var ama yanındadır. Evde bırakmaz.”

“Faturayı nasıl kesiyor?”

“Bilmiyorum.”

“Kesmiyor yani?”

“Bilmiyorum memur bey, anlamam o işlerden.”

Adam faturalardan resmi kayıtlardan bir şey çıkmayacak anlaşılan, diye düşünerek duvardaki resme baktı, kadınlar da onu taklit ettiler.

“Eşinizin bir fotoğrafı gerekli,” dedi.

Nurten kalkıp cüzdanından bir fotoğraf getirdi.

“Daha yenisi gerekli,” diye buyurdu polis.

Kadın bu kere cep telefonundan bir tane seçti. Memur görüntüyü kendi telefonuna aktardı.

“Tek başına mı çalışıyor?” diye sordu telefonu geri verirken.

“İlk başlarda öyleydi. Altı ay önce Erdinç diye birini yanına aldı. Fasoncu sayısı artmış sipariş de çokmuş. Yetişemiyorum dediydi de…”

“Bu Erdinç’le ilgili bilgileri alayım. Fotoğrafı, adresi, onun da aracı vardır sanırım, plakası…”

Nurten, durumla ilgili tuhaflıktan dolayı özür dileyen bir yüzle,  “Ben kendisini hiç görmedim. Kocamla her zaman dışarıda bir yerde buluşuyorlar, iş ve para meselesini halledip yola koyuluyorlarmış.”

“İş yeri yok mu kocanızın?”

“Yok.”

Atıl, kadını zorlamak için bir süre sustu. Sonra, “Nerede buluşuyorlar?” dedi.

“Bilmiyorum. Belki mal aldıkları fabrikada belki tuhafiye toptancısında, belki başka bir yerde,”

“Fabrika ve tuhafiyecinin adı, adresi?”

Nurten’in göz bebeklerinde nemli bir perde titriyordu. Yutkundu sustu. Memur sinirlendiğini gizlemeyerek, “Han’fendi hiç yardımcı olmuyorsunuz. İnsan kocasının işine karşı bu kadar ilgisiz olur mu canım? Buna inanmamı mı bekliyorsunuz?” diye çıkıştı.

“İnanın… Bildiklerimi anlatıyorum size, kocamın gittiği yerlerin yarısını o adam almıştı. Kendi aracı varmış, hesaplaşıp yeni mal yükleyip ayrılıyorlarmış. Bunları da kocamdan duydum.  B-ben yalnızca onun söylediği kadarını…”

Adam kadının öne eğdiği başını izleyip “Nerelere gidiyorlar mesela?” dedi keyifsiz.

Nurten’in bakışları jiletle aldığı bacaklarındaydı, kanı çekilip aşağı kıvrılmış dudaklarından,  “Marmara bölgesindeki köyler, kasabalar, mahalleler, Erdinç’le paylaşıyorlardı…” cümleleri döküldü. Sustu, çelişkili duygular içinde olduğu belliydi. Memur, onu kendi haline bırakıp bir süre çırpınmasını izledi.

Kadından başka ses çıkmayınca,  “Evde,” dedi, “Sözünü ettiğiniz ürünlerden varsa görmek istiyorum.”

Nurten iç geçirdi. Mutfakta kullandığı örnekler etiketsizdi gerçi. Adam mutfakta önlüğe bakıp sağa sola göz gezdirirken Nurten,  “Memur Bey, yola çıkmadan iki gün önce… Kahvaltıda kocamın yüzü çok asıktı,” dedi birden hatırlamış gibi. “Gece uyuyamamış, kalkıp dolanmış evde. Ne oluyor, dedim. ‘Şu işe aldığım Erdinç hergelesi bir işler karıştırıyor. Kadınlar paramızı niçin göndermiyorsun, diye telefon ediyorlarmış bizimkine.” dedi. “Erdinç’e sormuş- kaçamak cevaplar vermiş. Adam on gündür telefonlarına da çıkmıyordu. Açıkçası kocam Erdinç’in peşinden onun gezdiği fasonculara gidecek, durumu kendi gözleriyle görecekti. Onu bulmayı da umuyordu.”

“Bak sen,” diye sırtını dikleştirdi Atıl. “Şimdi işin rengi değişir. Kaza dedik ama…”

Mutfak masasının yanından bir sandalye çekip oturdu. İzin falan istemeden bir sigara yaktı. Nurten evde hiç kül tablası olmadığı için bir çay tabağı uzattı.

“Çay içer misiniz?” dedi. “Ya da kahve yapıvereyim.”

“Hayır,” dedi Atıl, düşüncelere dalmıştı. Dinçer yol boyu ortağını aradı, buldu. Hesap sordu, kavga çıktı. Ortak bunun icabına baktı. Buluşma yerleri arabanın göle yuvarlandığı yerdi. Arabayı suya gömünce basıp gitti. Öyle ya, nasılsa kimse buluştuklarını bilmiyor. Kayıt kuyut da yok.

“Nurten Hanım, polisi bunca zamandır niye aramadınız?”

Nurten yardım ister gibi Zehra’ya baktı. “Vallahi aramak istedim. Hatta Zehra ablaya da çıtlattım konuyu. Ama kocam terstir, çıkar gelirse zor durumda kalırım, diye… Kızar çünkü. Kızarsa diye yani…” Parmaklarıyla oynadı. Ellerinin hareketleri daha fazlası olduğunun ipucunu veriyordu.

“Evet memur bey, siz geldiğinizde mevzumuz oydu. Dinçer biraz tuhaftır, sessizdir, insanların işlerine karışmasına hiç tahammül edemez. Ortalığı ayağa kaldırdı diye sorun çıkarmasından çekindi Nurten.”

Zehra yüzünde çarpık bir gülümsemeyle içinden hayatımızın erkeğiyle evleniriz öyle mi? Oysa hayat bir erkekten daha uzundur derler, diye geçirdi.

Memur bir iç muhasebeye daldı. O zaman bu sinirli vatandaş ortağını hakladı, kendi arabasını göle… Ortağının arabasını alıp kayıplara karıştı. İyi de o zaman eve dönünce konuyu nasıl bir yalanla süsleyecek? Bunca zamandır neden ortaya çıkmadı? Başka olasılık; kavga ediyorlar, Dinçer öldürülüyor, ortağı olaya kaza süsü verip kayıplara karışıyor, bu olabilir mi? Belki de Dinçer Kabakçı ortağıyla hiç karşılaşmadı, parası ödenmeyen bir fasoncu tarafından ortadan kaldırıldı… Peki, ortağı neden piyasada yok? Yoksa fason iş dedikleri uyuşturucu gibi kanunsuz bir işin kod adı mı? Belki de bir hata yaptılar, iki ortağın da biletini kesip yok ettiler.

“Anladım,” diye mırıldandı dişlerini sıkarak. Sigarasını söndürdü, ayağa kalktı. Saat ilerlemiş, hava iyice bunaltıcı olmuştu. Ezik bir kadın, kocasından ödü kopuyor. Rol yapmıyorsa…

Polis memuru Atıl Gürün, binadan ayrılırken, Zehra’nın açık kalmış balkon ışığı sokağa vuruyor, öylece bıraktığı masada yiyeceklerin içinde küçük sinekler ölüyordu.

***

‘Zalım bir güneş yeryüzünü dişliyordu.’ Aklında bu kitap cümlesiyle yakışıklı, genç bir adam siyah gösterişli saçlarını zayıf eliyle sıvazlayıp arabasının kapısını kapattı. Etrafına bakındı.

“Ustan nerede?” diye sordu yanına yaklaşan yeni yetmeye.

Çırak çenesiyle işaret etti.

“Adamın motoruna gece işemişler, korna çalışmıyormuş. Bütün teslimatlar bekliyor diye başında duruyor sahibi, çay söyleyeyim mi?”

“Yok, çağır gelsin.”

“Kim diyeyim?”

“Polis.”

Kıvırcık saçlı, sakallı, zayıf, kambur yürüyüşlü bir adam çalışmaktan yıpranmış vücuduna göre iri ellerini üstüpüyle temizleyerek geldi. Sağ elini tekrar gözden geçirip uzattı.

“Buyurun?”

Memur tabeladaki isme sonra adama bakıp elini uzattı.

“İyi günler. Ben Atıl Gürün, emniyetten. Erdinç Gümüş sen misin?”

“Hoş geldiniz. Evet, benim, hayırdır?” Çürük dişlerini göstererek güldü.

Memur bir fotoğraf gösterdi,  “Bu adamı tanır mısın?”

Usta, ağzını kapatıp yutkundu, “Evet, müşterimdir. Dinçer ağbi.”

“En son ne zaman görüştünüz?”

“Bir ay olmuştur, arabasının frenlerine baktım. Bir şey mi oldu?”

“Kayıp. Arabasının modeli neydi?”

“Citroen Berlingo, gri renk, ticari araç.”

“O zamandan beri bir daha görmedin yani.”

Adam, polo şapkasını çıkarıp elinin tersiyle alnını sildi,  “Nasıl kayboluyor koca adam, anlamadım ki?” dedi.

“Arabayı bulduk, plakası sökülmüş, kendi yok. Torpido gözünden senin kartvizitin çıktı. Plakayı hatırlıyor musun?”

“Bilgisayardan bakalım isterseniz, kesin geldiği günü de söylerim.”

Ofise girdiler. Etraf dağınık ve pisti. Kalfa bilgisayarın tuşlarını tıkırdatırken memur, ustaya

“Kimlik yenilemişsin,” dedi sıradan bir şeyden söz edercesine.

“Yeniledim.”

“Neden?”

“E, kaybettim. Zaten eski tip kimlikti, çipliye çevirdim. Cüzdanımdaydı, bulamadım bir türlü. Düşürdüm mü ne?”

Kalfa araba plakasını, tamir tarihini bir kâğıda yazıp masanın üstüne koydu. Memur kâğıdı alıp başıyla selam verdi, kapıya yöneldi. O sırada telefonu çaldı, “Evet?”

“Kayıp Dinçer Kabakçı’yla ilgili bilgiler vardı da uygunsanız… Beş yıldır adli sicili temiz ama ondan önce dört kere adam dövmek, yaralama, kavga suçlarına karışmış. Saldırgan birine benziyor. Her seferinde şikâyetçi olmuşlar ama geri çekmişler… Ortağı Erdinç Gümüş vardı ya komiserim, onunla ilgili de bilgi geldi, ileteyim dedim. Hani karısı Dürre vardı ya estetik ameliyatı olan. Galip adlı bir şahıs hastanede kadının eşi olduğunu söyleyerek olay çıkarmış. Adamın ifadesine göre, Dürre safra kesesi ameliyatı için hastaneye yatıyor. Kadına bir yakını refakat ediyormuş. İki gün öncesine kadar sorun yokmuş. Kadın, Galip’e hastanede biraz daha kalması gerektiğini söylemiş. Ama adam kadına bir daha telefonla ulaşamamış. Kalkıp hastaneye gelmiş. Ne deseler beğenirsiniz? Dürre hanım eşinin -Erdinç Gümüş yani-refakatinde beş gün önce taburcu… Bunu duyunca adam epey arıza çıkarmış anlayacağınız. İki metrelik adam, üstü başı da hırpani. Baş edemeyince polis çağırmışlar.”

“Anladım,” dedi Atıl, telefonu kapattı, sonra ustaya döndü.

“Erdinç usta, karın… … Hastanesinde ameliyat mı oldu senin?”

“Yoo,” dedi adam, ne münasebet dercesine.

“Beş gün önce hastanede yatan karının işlemlerini ve hastane çıkışını yapmışsın.”

Usta kirli tırnaklı baş parmağını hayretle göğsüne sapladı, “Beeeen?” dedi, nasıl bir belaya çattığını anlamaya çalışarak. Ama karşısındaki memur öyle kendinden emindi ki, karısını arayası geldi.

“Hastane masraflarını trink ödemişsin.”

“Tövbe estağfurullah! Kim diyor bunları?”

“Hastane kayıtları.”

Usta birden panikledi. Başının dertte olduğu aşikârdı. “Yalan!” dedi, şiddetle.

“O tarihlerde neredeydin?”

“Burada! Hep burada! Çalışıyordum. Sor arkadaşlara. Karım da evde. Ameliyat falan yok.”

Polisin yargılayan bakışları Erdinç ustayı telaşlandırdı. Ensesinden beline bir ürperti indi. İster misin yok yere kodesi boylayayım? Bu hastane hikâyesi de ne?

Bu karmaşık ruh hali yüzünden durumu inandırıcılıktan uzaklaşıyordu. Bu yüzden Polis suç kokusu aldığını düşünmeye başlamıştı. Ama henüz kokunun kaynağını bulamıyordu. Erdinç mi? Şimdilik değil. Erdinç tamirhane ve ter kokuyor. Ağzı da kokuyor, pis adam. İnsan dişini fırçalamaz mı be?

“Tamam Erdinç usta. Seninle ilgisi olmayan ama garip biçimde seni ilgilendiren bir olay var. Çözeceğiz. Aklına bir şey gelir, Dinçer buraya uğrar falan… Bana bilgi ver.” Kartını uzattı. “Ararsa nerede olduğunu anlamaya çalış. Tabi arayacak durumdaysa. Senin araban hangisi demiştin?”

Adam sessizce park halindeki kırmızı Nissan Frontier’i işaret etti. Atıl’ın kaşları kalktı.

“Kaç model?”

“Doksan sekiz.”

“Yürüyor yani.”

“Hem de nasıl.”

“Hadi hayırlı işler.”

“Eyvallah Aaatıl bey.”

“Atıl diyeceksin. Atıl kurt, der gibi. Anladın?”

Erdinç başını salladı. Ne fark ederdi ki?

2

Atıl Gürün, yol kenarında karla kaplı halde bulunan cesetle ilgili raporunu yazmak üzere arabasına bindi. Eli radyoya gitmişti ki, “Vay canına!” diye bağırdı. Pencereyi açıp cesedin üstünden çıkan kimliği bir daha sordu. Aldığı cevapla direksiyona bir tokat savurdu.

O sırada, Sönmez Parlak Apartmanı’nda Zehra Hanım televizyon izliyor bir yandan da şu Dinçer’in başına ne gelmiş olabilir diye kafa yoruyordu. Bu kadar zamandır adamdan bir haber alınamadığına göre hayatta olamazdı. Aman iyi işte, bir problem eksilir dünyadan, diye düşündü. Zehra zaten adamın karısını dövdüğünden de kuşkulanıyordu.

“İnsan kocasından tövbe haşa Allah’tan korkar gibi korkar mı canım?” diye homurdandı.

Adam kaybolunca Nurten aldatıldığını düşünmeye başlamıştı. “Öyle ya bir mezarı olsa yasını tutarım. Ağlayamıyorum bile, ya ölmediyse?” diyordu.

 Zehra cümlenin bu şekilde bitişinden ‘keşke ölse,’ denmek istendiğini anlıyordu elbet.

Kapı ziliyle irkildi. Kapıcı çoktan servisi bitirmişti. Günlerden salıydı, saatine baktı. 11.40. Bu saatte! Pencereye baktı, kar tipiye çevirmişti. Bu havada!

Kapıyı açtı. Hiç tanımadığı genç, şişman bir kadın yüzünde rahatsız ettiği için mahcup bir gülümseme ile karşısında…

“Buyurun, kimi aradınız?”

“Şey, rahatsız ettim kusura bakmayın. Dinçer Bey’in evini arıyorum, dokuz numara dediler, kapıyı açan olmadı.”

“Niçin aradınız Dinçer Bey’i?”

“Evde kimse yok mu, nerede olabilirler? Kendisiyle görüşmek istiyordum da.”

“Neyi oluyorsunuz? Akrabası falan mısınız?”

“Öyle değil, çalışanıydım ben onun, terziyim…”

“İçeri gelin, evde değiller.”

Kadın, çekinerek kardan ve çamurdan ıslanmış ayakkabılarını çıkardı, Zehra ona bir çift terlik uzattı, oturduğu odaya götürüp televizyonun sesini kıstı.

“İsminiz nedir, buraya niçin geldiniz?”

“Adım Refika. Dinçer Bey’e fason iş yapıyorum. Ama aylardır ondan haber alamadık. Hiç sektirmeden hep aynı gün gelirdi. Başına bir şey gelmiş olmalı diye düşünüp, araştıra araştıra evinin adresini buldum. Kusura bakmayın sizi de böyle vakitsiz…”

Zehra arkasına yaslandı.

“Şöyle ablacığım…” dedi kadın.

Birden ablacığım demesi Zehra’yı rahatsız etti.

Dinçer Bey, on beş günde bir mahalleye gelip malzeme getirir. Diktiğimiz takımları paketlenmiş olarak kendisine teslim ederiz.  Ücretimizi öder. Bu hemen hemen iki yıldır böyle sürdü. Dinçer Bey’den memnunduk. Biz derken mahallede on beş, yirmi kadın bu işi yapıyoruz.”

“Sonra…”

“E, Dinçer Bey gelmez oldu…” Derin bir nefes aldı. “Gelmez oldu da …” Refika’nın gerdanı titredi, “Size söylemeli miyim bilmiyorum. Sevmem ben böyle insanların özel işlerine burnumu sokmayı… Dinçer Bey ne zaman eve geliyor onunla nasıl görüşürüm?” Kendinden emin konuşmasından akıllı ve tuttuğunu koparan bir kadın olduğu belliydi.

Zehra kadına doğru eğildi, “Dinçer Bey aylardır kayıp. Aracı gölden çıkarıldı. Kaza dediler ama cesedini bulamadılar. O gün bugündür ne ölüsü ne dirisi bulunmadı.”

Refika bembeyaz oldu, elini göğsüne bastırdı.“Ah biliyordum bir terslik olduğunu, zavallı adam,” dedi.

“Karısıyla görüşün diyeceğim ama şimdi evde değil. Siz alacak için mi gelmiştiniz?”

Bu yeni bilgi Refika’nın aklına yeni bir plan getirdi. Kaç liralık bir alacaktan söz etmeliydi? Miktarını fazla söylemeye karar verdi.

“Evet… Hem elimde dikilmiş takımlar var. Üstelik komşular da durumu öğrenmek istiyorlar,” diye zaman kazandı.

“Evini nasıl buldunuz?”

Kadın sanki onları duyabilecek birileri varmış gibi etrafını kontrol ederek,  “Bakın Zehra Hanım, karısıyla görüşmeyi doğrusu pek istemiyorum, ama adam ortada yoksa eğer… Benim ve tabi ki öteki alacaklıların da paralarını almak açısından görüşmem gerekiyor. Benim alacağım hayli birikti, başka iş de yapamıyorum, Dinçer Bey ha bugün ha yarın gelir diye…”

“Ben size bir bardak çay getireyim, su da ister misiniz?”

“Teşekkür ederim. İyi olur, biraz kendime geleyim. Ne yapacağıma da karar veremiyorum ki…”

Zehra, zigon sehpaya suyu ve çayı bırakıp yerine oturdu. Kadın yudum yudum suyunu içti, teşekkür etti, eteğinin ucundaki tozları eliyle süpürdü.

“Zehra ablacığım, Dinçer Bey’le ilgili bir konu daha var. Ay bilmem ki… Söylemekte kararsızım… Kayıp dediniz, işler değişti. Öldü kaldı mı ki bir köşede?”

Zehra’nın kaşları kalktı, başını iki yana salladı. Refika çayından aldığı yudumlarla ara vererek konuşmaya başladı.

“Şimdi bizim bir arkadaşımız var. Çok güzel, etine butuna dolgun, cilveli biri… Öyle diyeyim ben sana… Kocası hayvancılıkla uğraşıyor. Çiftlikte hayvan bakıp satıyor. Adam sürekli dışarılarda. Çocukları yok. Kadın sırf can sıkıntısından bu dikim işine girdi.  Ama sonra işler değişti. Bizim mahallede meraklı bir komşumuz var, Merve. Lâf aramızda, Merve insanların hayatlarıyla ilgili ne var ne yoksa öğrenmeye bayılır. Hiç kimsenin yüzüne bir şey söylemez, sormaz da ama neyi nasıl öğreniyor vallaha şaşıyorum. Kimi sorsan anlatır sana dibine kadar. İşte bu Merve bir gün dedi ki…”

Refika, Merve’nin sesiyle ve onun yüz hareketleriyle konuşmaya başladı. Zehra’nın hayalinde zayıf, kara kuru biri olan Merve’nin içine girememişti bu tombul kadın ama yine de ilgiyle kaşları kalktı, bekledi.

“Bu bizim fasoncu Dinçer’le Dürre’nin arasında bir şey var kızlar haberiniz olsun, dedi Merve. Paralı günde toplanmıştık. Herkes sus pus oldu. Sonra Merve tüm bildiklerini anlattı. Dinçer Bey’in öyle on beşte bir değil daha sık Dürre’ye geldiğini, bazen geceleri de kaldığını falan… Anlayacağınız bunlar işi pişirmişler. O günden bu yana…” Birden lafını yarım bıraktı, “Neyse, şimdi ben bunları karısına anlatamam. Dinçer Bey, Allah rahmet eylesin iyi adamdı da…”

“Ölüsü bulunamadı ki,” dedi Zehra. Biraz duygusuz mu çıkmıştı sesi? Aman canım boş ver, baksana adam neler karıştırmış…

“Değil mi? Unuttum birden. Neyse. Sizce karısı borçlarını öder mi acaba?”

“Valla karısını bilmiyorum da bu işi soruşturan bir polis memuru vardı, ona bunları anlatsanız iyi olur diyeceğim. Bende telefonu olacaktı,”

“Ay yok, yok, beni polis işlerine karıştırmayın sakın. Karısıyla alacak verecek işini kapatalım bitsin bu iş. Neme lazım.”

“Refika Hanım, Dürre, Dinçer’in yerini bilmez mi acaba? Ben öldüğüne inanamıyorum bir türlü de…” diye yalan söyledi Zehra.

Kadın gözünü Zehra’ya dikip bir an düşündü, “Ay Dürre’yi kim bulacak ablacığım? O da ayrı bir hikâye. Şimdi bu bizimki tutturdu burun estetiği, botoks bilmem ne yaptıracağım diye. Para biriktirmiş güya. Kocası nasıl razı oldu bilmem artık. Laf aramızda biraz höt zöt bir adamdır. Kendine hiç bakmaz. Milyoner adam ama görsen acır da eline para sıkıştırırsın, öyle allahlık giyinir anlayacağın. Selam vermez, başını eğer geçer insanın yanından. Hayvanlarla uğraşa uğraşa… Aman neyse… Bizimki operasyon için hastaneye yattı. Dürre yani.  Gidiş o gidiş. Kocası diyor ki ‘Karım safra kesesi ameliyatı için hastaneye yattı, ortadan kayboldu.’  Fehmi’nin karısına da Dürre, ‘Burun ameliyatında bir sorun olmuş, Ankara’ya gideceğim’ demiş. Merve’ye göre Dürre altınmış paraymış ne varsa alıp kocasını soyup soğana çevirdi, ortadan kayboldu. Yani anlayacağın Dürre ortada yok. Kocası polise başvurdu.”

“Şaka!”

“İki gözüm önüme aksın ablacığım. Dur bir dakika. Dinçer Bey’in ölüsü bulunmadı dediniz değil mi? Kayıp …”

“Aranmıyor…”

İki kadın arasında kısa bir sessizlik oldu.

“Peki, bu Dinçer Bey’in bir de ortağı varmış, o ne oldu?” dedi Zehra bilmiyormuş gibi.

Refika kısa bir tereddüt geçirdi. Dinçer’in izini sürerken fabrikada da tuhafiye toptancısında da böyle bir ortaktan söz edilmemişti. Telefon şirketinin kayıtlarında da tek adres bu Sönmez Parlak Apartmanı’ydı.  Bunları söylemek yerine susmaya karar verdi.  Bu işe daha fazla bulaşmayı istemiyordu. Onu ilgilendiren alabileceği kadar parayı almaktı. Ayağa kalktı.

“Hiç bilmiyorum ablacığım, hiç. Biz hep Dinçer Bey’le… Müsaadenle,” dedi. “Eve dönmem lazım. Hava da çok kötü. Tekrar geleceğim. Size telefon numaramı bırakayım da, eşi beni arasın, bir zahmet. Ama n’olur, o fındıkçılık işinden eşine söz etmeyin kadıncağız yıkılmasın.”

Mantosunu, kardan ıslanmış ayakkabılarını giydi, şalını ve çantasını alıp teşekkür etti. Zehra perdenin arkasından baktığında onun karşı kaldırıma geçip apartmanı şöyle bir gözden geçirdiğini sonra uzaklaştığını gördü. Atıl’ın numarasını tuşladı.

***

Atıl Gürün döner sandalyesinde arkasına yaslanıp kadınları şöyle bir süzdü.

“Lafı dolandırmadan anlatacağım hanımlar. Eşinizi bulduğumuzu düşünüyorum Nurten Hanım. Artık kayıp aramıyoruz.”

Nurten’in ellerindeki titremeyi görmezden geldi, 

“Öldürülmüş,” diye sürdürdü konuşmasını. “Teşhis için sizden yardım isteyeceğim. Benimle işiniz bitince adli tıbba gidip teşhis işlemlerini yapmanız gerekiyor. Şimdi gelelim eşiniz Dinçer’e ne olduğu meselesine. Kısaca durum şöyle; tamircinin nüfus cüzdanını araklamış ve onun kimliğine bürünmüş. Önceki gün bir ceset ihbar edildi. Üzerinden Erdinç Gümüş kimliği çıktı. Sanırım maktul, eşiniz Dinçer Kabakçı. Birbirlerinden çok farklı insanlar ama görüntü peruk, sakal ve başka ayrıntılarla halledilmeyecek bir şey değil. Dürre ile işi pişirmiş ve kaçmışlar. Erdinç yani ortağı tümüyle uydurma biriydi. Adının tersi olduğunu fark etmişsinizdir. Bu kaçma planının bir parçasıydı. Hastanede Dürre’nin faturasını ödeyen eşiniz Dinçer beymiş ama Erdinç Gümüş kimliğiyle işlem yapmış. Çok uzağa gitmemişler, il sınırları içinde kalmışlar sanırım. Belki de gitmeye zamanları olmadı.”

Nurten market kasasında karşılaştığı, yalnızca elleri kocasına benzeyen ama fena halde kocası olduğunu düşündüğü, yabancı adamı hatırladı. Duraksamış, tereddüt etmiş miydi? O hissi hâlâ hatırlıyordu. Memur’un sesindeki değişimle irkildi.

“Amaaaaa! Bu hikâyede bir de koca var. Dürre’nin kocası Galip peşlerine düşmüş, Dinçer’i öldürenin o olduğunu düşünüyorum. Büyük olasılıkla Dürre’yi de öldürmüştür. Kadının cesedini henüz bulamadık. Neyse…”

Bir kâğıda bir şeyler yazıp Nurten’e uzattı.

“Adli Tıp adresi, görüşeceğiniz kişinin adı vs. Cesedi Erdinç Gümüş diye aramalısınız. Bir sorun yaşarsanız arayın lütfen,” deyip ayağa kalktı. Çıkması gerekiyordu.

İki kadın hiç konuşmadan binadan çıktılar, taksi durağına yürüdüler. Zehra yanından geçen adama kötü kötü baktı,

“İnsanların esnerken ağzını kapatmamaları sinirime dokunuyor. Ne bu yoksa moda mı?” diye homurdandı. Nurten cevap vermedi.

SON

DEDEKTİFİN SÖZLÜĞÜ


Dedektiflik, sezgiden çok tanım, tahminden çok yöntem, rastlantıdan çok kayıt işidir. Bir suçun aydınlatılması; doğru soruları sormaktan önce, kullanılan kavramların ne anlama geldiğini bilmeyi gerektirir. Çünkü soruşturma dili belirsizleştiğinde, deliller de anlamını yitirir.

“Dedektifin Sözlüğü”, gerçek dedektiflik ve polis prosedürlerinde kullanılan temel terimleri açık, net ve bağlamı içinde ele almak üzere hazırlandı. Bu yazı dizisi, suç soruşturmalarının merkezinde yer alan kavramları; nasıl tanımlandıklarını, hangi koşullarda kullanıldıklarını ve pratikte ne anlama geldiklerini ortaya koymayı amaçlar.

Bir olay yeri yalnızca bir mekân değildir; bir delil yalnızca bulunan bir nesne değildir; bir ifade yalnızca söylenen sözlerden ibaret değildir. Her terim, belirli bir hukuki ve teknik çerçeve içinde anlam kazanır. Bu dizide ele alınan kavramlar, tam da bu çerçeveyi görünür kılmak için seçilmiştir.

Her sayıda, dedektiflik pratiğinin farklı bir aşamasına odaklanılacak; olay yerinden delil incelemesine, tanık beyanlarından sorgu süreçlerine, soruşturma dosyasından soğuk vakalara kadar uzanan geniş bir terminoloji alanı ele alınacaktır. Terimler, soyut tanımlar olarak değil; gerçek kullanım bağlamları ve örnek durumlar üzerinden açıklanacaktır.

“Dedektifin Sözlüğü”, bir rehber ya da kılavuz olma iddiası taşımaz. Amacı, soruşturma dilinin temel taşlarını sabitlemek ve kavramların muğlaklaşmasını engellemektir. Çünkü suçla ilgili her değerlendirme, kullanılan kelimelerin kesinliği kadar sağlamdır.

Bu sayfalarda karşılaşacağınız terimler, suçun kendisi kadar soğuk, soruşturma kadar disiplinli ve gerçek kadar nettir. Dedektiflik, önce dili doğru kurmakla başlar. Bu sözlük, o dili birlikte düşünmek için hazırlanmıştır.


OLAY YERİ VE İLK MÜDAHALE

Bir soruşturmanın kaderi çoğu zaman olay yerinde belirlenir. Çünkü suç, geride iz bırakır; izler ise doğru korunur ve doğru kayıt altına alınırsa “delil”e dönüşür. Bu sayıda, soruşturmanın ilk dakikalarında en sık duyulan dört temel terimi ele alıyoruz: Olay Yeri, Olay Yeri İncelemesi, Delil, Kordon Altına Alma.

Olay Yeri (Crime Scene)

Olay yeri, suçun işlendiği veya suçla bağlantılı bulguların bulunduğu fiziksel alanın tamamıdır. Sadece “cesedin bulunduğu yer” ya da “kavganın yaşandığı oda” değildir; suçun gerçekleşmesine, şüphelinin giriş–çıkışına, delillerin taşınmasına ya da mağdurun hareketine ilişkin iz taşıyan tüm alan olay yerinin parçası sayılabilir.

Olay Yerinin Kapsam ve Türleri:

Birincil olay yeri: Suçun fiilen işlendiği yer (ör. vurmanın gerçekleştiği oda).

İkincil olay yeri: Suçla ilişkili izlerin bulunduğu diğer yerler (ör. şüphelinin kaçarken attığı bıçak, mağdurun taşındığı araç, çöpe atılmış kıyafet).

İç mekân/dış mekân olay yeri: Daire, ofis gibi kapalı alanlar; sokak, park gibi açık alanlar.

Hareketli olay yeri: Araç, tekne gibi yer değiştiren ortamlar.

Olay yeri, soruşturmanın “ham veri deposu” gibidir. Yanlış tanımlanırsa deliller gözden kaçar; fazla dar tutulursa kritik izler dışarıda kalır; fazla geniş tutulursa da kontrol ve koruma zorlaşır.

Örnek: Bir apartman dairesinde bıçaklı saldırı ihbarı gelir. Mağdur salonda bulunur. İlk bakışta olay yeri “salon” gibi görünür. Ama kapı eşiğinde ayakkabı izi, koridorda kan damlası, mutfakta yıkanmış bir bıçak, banyoda ıslak havlu ve apartman merdiveninde düşürülmüş bir düğme vardır. Bu durumda olay yeri yalnızca salon değil; koridor, mutfak, banyo, kapı önü ve merdiven boşluğu dahil genişletilmiş bir alandır. Çünkü suçun dinamiği (boğuşma, kaçış, delil temizleme) bu alanlara yayılmış olabilir.

Olay Yeri İncelemesi (Crime Scene Investigation – CSI)

Olay yeri incelemesi; olay yerinin sistemli biçimde belgelenmesi, aranması, delillerin tespit edilmesi, toplanması, paketlenmesi ve raporlanması sürecidir. Bu süreçte amaç, “bulunan her şeyi toplamak” değil; suçla ilişkili olabilecek bulguları doğru yöntemle koruyup kayıt altına almaktır.

Temel adımlar:

1- Güvenlik ve kontrol: Alan güvenli mi, tehlike var mı, kimler girecek?

2- İlk gözlem: Her şeye dokunmadan genel fotoğraf (zihinsel plan) çıkarma.

3- Belgeleme: Fotoğraf, video, kroki/plan, notlar, saatler, ölçüler.

4- Arama: Sistemli tarama (şerit, spiral, bölgelere ayırma gibi yöntemlerle).

5- Delil toplama ve paketleme: Uygun malzemeyle, etiketleyerek, zinciri bozmadan.

6- Teslim ve rapor: Delilin kimden kime geçtiği kayıt altına alınır.

Olay yeri “canlı” değildir; inceleme bittiğinde ortam değişir. Bu yüzden fotoğraf ve kroki, ileride mahkemede “orada ne vardı?” sorusuna cevap veren en güçlü araçtır. Ayrıca soruşturmada ekip değişse bile aynı gerçekliğin korunmasını sağlar.

Örnek: Sokakta silahlı saldırı olur. Olay yerine ilk gelen ekip kovanları görür ama “sonra toplarız” diyerek etrafı hızlıca temizlemeye kalkar. Rüzgâr çıkar, bir kovan kanalizasyona yuvarlanır. Bu, balistik açısından çok değerli bir bulgunun kaybı demektir.
Doğru uygulamada ise önce alan kontrol altına alınır, kovanların bulunduğu yer işaretlenir, her birinin konumu fotoğraflanır, ölçülür, krokiye işlenir; sonra uygun şekilde toplanıp paketlenir. Böylece sadece kovan “toplanmış” olmaz; kovanın nerede olduğu ve olayın mekânsal mantığı da korunur.

Delil

Delil; bir suçun nasıl işlendiğini, kim tarafından işlendiğini veya şüpheli–mağdur–mekân ilişkisini gösterebilecek maddi ya da dijital her türlü bulgudur. Delil, her zaman “tek başına” konuşmaz; çoğu zaman bağlamla anlam kazanır.

Delil türleri:

1- Fiziksel delil: Bıçak, kovan, kıyafet, lif, cam parçası.

2- Biyolojik delil: Kan, tükürük, saç, deri hücresi (DNA için).

3- İz delili: Parmak izi, ayak izi, lastik izi.

4- Dijital delil: Telefon kayıtları, konum verisi, kamera görüntüsü, mesajlaşmalar.

Bir delilin değeri;delilin bütünlüğüne (bozulmuş mu, kirlenmiş mi?), delilin zincirine (kim aldı, kim taşıdı, nerede saklandı?), delilin bağlamına (delil neden orada, suçla ilişkisi mantıklı mı?) bağlıdır.

Delil ve bulgu sık sık birbiriyle karıştırılır.  Bulgu (finding), olay yerinde bulunan her şeydir. Delil (evidence) ise, suçla ilişkilendirilebilen, yargı sürecinde anlamı olan bulgudur.
Her bulgu delil değildir; ama her delil önce bulgu olarak bulunur.

Örnek: Bir evde hırsızlık şüphesi. Salon penceresi açık. Yerde bir tornavida bulunuyor. Bu tornavida bulgudur. Delile dönüşmesi için; üzerindeki izlerin (parmak izi, DNA) incelenmesi, tornavidanın pencere kilidindeki çiziklerle uyumu, ev sahibinin “bu bana ait değil” beyanı, bölgedeki benzer hırsızlıklarda kullanılan alet tipiyle benzerlik gibi bağlamsal destekler gerekir. Bu bağlantılar kurulursa tornavidanın “delil” niteliği güçlenir.

Kordon Altına Alma

Kordon altına alma, olay yerinin çevresinin giriş–çıkışları kontrol edilecek şekilde sınırlandırılması ve yetkisiz kişilerin alana girmesinin engellenmesidir. Amaç; delilin korunması, olay yerinin bozulmaması ve güvenliğin sağlanmasıdır.

Neden yapılır?

1- Meraklı kalabalık ayak izi, parmak izi, lif gibi izleri yok eder.

2- Basit bir “dokunma” bile delili kontamine edebilir.

3- Şüpheli bazen kalabalık içinde olay yerine geri dönebilir.

4- Tehlikeli maddeler, kesici aletler, elektrik riski gibi güvenlik sorunları olabilir.

Kordonun iki katmanlı düşünülmesi (pratikte sık olur):

1- İç kordon: Delillerin bulunduğu en kritik alan (ör. salon, kapı önü).

2- Dış kordon: Kalabalığı ve medyayı uzak tutan daha geniş çevre (ör. bina girişi, sokak başı).

Kordon dışında, olay yerine kimin girip çıktığı da kaydedilmelidir. Çünkü alanda bir iz bulunursa, o izin soruşturma ekibinden birine ait olup olmadığının anlaşılması gerekir. “Kimler olay yerindeydi?” sorusu, daha sonra delilin değerini belirler.

Örnek: Bir parkta cinayet şüphesi. İlk gelen ekip sadece cesedin etrafına küçük bir şerit çeker. Ancak parkın diğer tarafında sigara izmaritleri ve ayak izleri vardır; şüphelinin kaçış rotası o taraftadır. Kalabalık o bölgeye doluşur, izler yok olur.
Doğru kordon uygulamasında ekip, sadece cesedin çevresini değil; olası kaçış yönlerini, çöp kutularını, bankları, giriş–çıkış patikalarını da kapsayan daha geniş bir alanı kordon altına alır. Böylece soruşturmanın “ikinci sahnesi” olan kaçış izleri korunur.

Bu sayıda ele aldığımız dört terim —Olay Yeri, Olay Yeri İncelemesi, Delil, Kordon Altına Alma—bir soruşturmanın temeline yerleşen kavramlardır. Bunlar doğru uygulanırsa geri kalan süreç (tanık, sorgu, analiz, rapor) sağlam zeminde ilerler. Bir sonraki sayıda, delilin laboratuvara taşınan tarafına; parmak izi, DNA, balistik ve iz delili başlıklarına odaklanacağız.

FASARYA MAHALLESİ

Televizyonda Ziraat Bankası’nın reklamı dönüyordu. Firdevs’in eli bir türlü ocaktaki çaydanlığa uzanmadı. Suyun fokurtusu evin sessizliğini parçalayacak kadar güçlüydü. Ama o duymadı. Başını eğmiş, pencereden karşı eve bakıyordu. Neriman’ın balkonundaki çamaşırlar rüzgârla savruluyordu. Kırmızı bir etek Firdevs’in gözünü aldı. Etek uçuştu, göğe karışır gibi olacakken duvara çarptı.

“Ne oldu Mahmut?” diye sordu Firdevs, gözlerini adama çevirmeden. Mutfak masasının kenarında oturan adamın ağarmış saçları gibi kirli bir tedirginliği vardı.

“Kitab-ı Mukaddes’e yemin ettim,” dedi kısık sesle. “Bir şey olmadı.”

Firdevs başını çevirdi. Anlamsız bir bakış fırlattı ona.

“Ettin de, neye ettin? Neriman’a mı?”

“Söylemem.”

“Peki, söylemezsen söyleme,” dedi kadın, yaktığı sigarasından derin bir nefes çekerek. “Senin yeminin de, sırrın da sana kalsın.”

Mahmut’un bakışları karısının ağzına takıldı. Kadının dudakları sözcüklerin ağırlığından çatlamıştı sanki.

Masada, dün geceden kalma iki tabak. Birinde salça lekesi, diğerinde bir parça ekmek kabuğu. O sabah Firdevs’in gözleri, uzun bir zamandan sonra ilk kez ağabeyini aradı nedensiz. Firdevs, tabağa değil duvara bakıyordu. Duvarda, yıllardır Süleyman’ın asılı duran askerlik fotoğrafı vardı. Mahmut o fotoğrafa ne zaman baksa içi sıkışırdı. O yıllarda Süleyman, mahallenin harbi delikanlısıydı. Şimdi gurbette, kim bilir hangi fabrikada, hangi dilden azar işitiyordu.

Mahalle, İstanbul’un unutulmuş kenarlarından birindeydi. Ne tam şehir, ne tam taşra. İhtiyarlar bakkalın önünde oturur, çaylarını içer, her yudumda eski günleri yâd ederdi. Bir köşede çocuklar pejmürde bir topun peşinde koşar, diğer köşede kadınlar çamaşır asarken birbirlerine laf dokundurur, sonra pişman olur gülümserdi. Üstelik fakirlik kimsenin aklına takılmazdı.

O sabah güneş her zamankinden fersiz doğdu. Sanki küçümsediği bu mahalleyi bırakın ısıtmak aydınlatmak bile yüktü. Ve saat sekizi biraz geçe, Neriman’ın cansız bedeni, evinin salonunda bulundu. Kapı yarı aralık, pencere açıktı. Perdeler rüzgârla dalgalanıyordu. Onu bulan komşusu Hatice olmuştu.

“Sabah kahvesine gideyim dedim. Kapıyı birkaç kez çaldım. Baktım aralık, kapıyı hafif ittim, Seslendim. Ses yok. Salonda bir de ne göreyim? Neriman,” dedi polislere.  İlk şüpheli olarak Mahmut’u emniyete götürdüler. Çünkü merhumeyle arasındakiler herkesin dilindeydi: “Neriman’la işi varmış Mahmut’un.”

Komiser Celil, karakolda ifade tutanağına bir şeyler yazdıktan sonra: “En son ne zaman gördün Neriman’ı?” diye sordu. Keskin, delici bakışlarını Mahmut’a dikti. Mahmut’un sesi çıkmadı önce. En son ne zaman görüştüklerini hatırlamaya çalıştı.

“Üç gün önce… Evine gittim, eski bir borç için…” dedi sinik bir sesle.

“Borç mu? Ne borcu?”

“Çamaşır makinesini benden almıştı, taksitle.”

Komiser kaşlarını kaldırdı. “O kadar mı?” Sesinde şüphe vardı.

Sabahın serinliğine rağmen Mahmut’un alnında boncuk boncuk ter birikmişti. “O kadar,” dedi. Ama o kadar değildi.

“Şimdilik gidebilirsin,” dedi Komiser Celil. Gözleriyle Mahmut’u şöyle bir ölçtü. “Ama şimdilik. Ve sakın bir yere kaybolayım deme.”

Mahmut yutkundu. Boğazı kupkuruydu. Dudaklarını saran ince zarın gerildiğini hissetti. “Kaybolmam amirim,” diyebildi.   

Firdevs, haberi duyunca deterjanlı elinde tabakla donup kaldı. Mahallenin kadınları kapıya doluştu. “Duydun mu?” “Yazık kızcağıza.” “Süleyman nerelerdeydi ki?” Fısıltılar ve sorular birbirine karıştı.

Süleyman’ın adı geçince, Firdevs’in içi yandı. Abisi iki sene önce Fransa’ya işçi olarak gitmişti. Ama bir süre sonra adı uyuşturucu ticaretiyle anıldı. Sonra unutuldu. Kendisi gibi. Ne karısı Neriman ona ulaşabildi ne de Firdevs. Sırra kadem basmak bu olsa gerekti. “Ya geri geldiyse?” diye mırıldandı Firdevs. “Hayır,” dedi fısıltıyla hemen sonra. “Hayır, dönmedi. Bana öldü dediler.”

***

Mahmut karakoldan çıkınca, sokakta kimseyle göz göze gelmeden evine girdi, kapıyı arkasından kilitledi. Firdevs’i salonda buldu, ağlıyormuş gibi yapıyordu ama kadının gözünde tek damla yaş yoktu.

“Beni sorguya aldılar,” dedi Mahmut.

“Niye seni?”

“Beni sen söylemişsin.”

Firdevs sertçe döndü, “Delirdin mi?” diye bağırdı.

“Beni sen yakacaksın, kaltak karı,” dedi Mahmut, dişlerinin arasından.

Firdevs ayağa kalktı, yüzü kıpkırmızıydı. “Kaltak, senin anandır lan! Yakarım, söndürmem de!” O an odaya bir sessizlik çöktü. Minareden yankılanan ezan sesine uzakta bir martı çığlığı karıştı. Mahmut bir sandalye çekip oturdu.

“Ben yapmadım,” dedi.

“Yapmadınsa kim yaptı?”

Soru cevapsız, havada asılı kaldı.

***

Süleyman, o gün bakkalda görüldü. Kimse “hoş geldin” bile diyemedi. “Döndün mü Süleyman?” diye sordu yaşlı bakkal bir imayla. Süleyman cevap vermedi. Yüzü taş kesilmişti, konuşmadı. Bir sigara aldı, parasını masaya koydu. Sigarayı yakmadan cebine yerleştirdi. Bir hışımla bakkaldan çıktı.

Fasarya Mahallesi’nde söylentiler hızlı yayılırdı. Konu diğerlerinin hayatı olunca insanlar saatlerce konuşurdu. Günlerce. Ballandırarak. Yeni yetme gençler hormonlarının da etkisiyle hâllenirdi. Tabii hayıflanmak cabası. Belki onlar da evli, yalnız bir kadın bulurdu.

“Neriman’ın kocası döndü!” “Tam da karısının ölümünde,” deyip hayret ettiler. Polis şaşırmadı. “Demek dönmüş,” dedi Komiser, “Bu tesadüf olamaz.” Süleyman’ın evine giden ekip onu evde bulamadılar. Sokağın kamera kayıtları incelendi. Süleyman’ın bakkaldan çıktığı görüldü. Sonra kalabalığa karışmış, kaybolmuştu. Süleyman bu görüntülerden ibaret bir kaçaktı artık.

Akşam, Firdevs yine camın önünde oturmuş, Neriman’ın evini izliyordu. Biri öldüğünde, ışıklar sönmezdi normalde, ayakkabılar kapının önünde birikirdi; ama o ev kararmıştı. Ölüyü uğurlayacak kimse yoktu çünkü. İpe dizili çamaşırlar da yoktu. Ve Fasarya Mahallesi’nde çamaşırsız her balkon anormaldi.

Kapı çaldı. Gelen Süleyman’dı. “Abi…” diyebildi Firdevs şaşkınlıkla. Süleyman’ı bir anda karşısında görmek ürküttü onu, çocukluğuna döndü. Elinde oyuncak tabancayla “Vuruyorum seni” diyen ağabeyini hatırladı. Ne zaman bu kadar ayrı, yabancı düştüklerinden emin olamadı.

“Firdevs,” dedi Süleyman. Sesinde insanı vuran müthiş bir soğukluk vardı.

Firdevs’in sesi titredi. “Abi… Buyur içeri!”

“Konuşmamız lazım.”

Süleyman içeri girmedi. Kapı eşiğinde kaldı. “Neriman…” dedi, “bana ihanet etmiş.”

Kelimeler Firdevs’in kuruyan boğazını yırtarak çıktı: “Nereden biliyorsun?”

“Geldiğim gece. Banyoya geçtiği sırada telefonuna mesaj geldi. Yabancı numaraydı. Yazışmaları gördüm.”

Firdevs bakışlarını yere indirdi, sonra ani bir hareketle Süleyman’a dikti. Firdevs’in uykusuzluktan kanlanmış gözlerinde korku vardı.

“Yoksa sen… abi… sen öldürmedin, değil mi?”

Süleyman sessiz kaldı bir süre. “Hayır,” dedi sonunda.

“Sonra?”

“Neriman çay getirdi, içtim,” dedi ve kısa bir süre durdu. O anı hatırlamaya çalışıyor gibiydi. “Göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı çaydan sonra. Gözlerimi biraz dinlendirmek istedim. Sabah soracaktım. Dalmışım.  Uyandığımda yatakta yoktu. Seslendim cevap vermedi. Salona geçtim. Kanlar içindeydi. Koştum, kaldırmak istedim. Onu ben öldürmedim.”

“Ee sonra?”

“Korktum Neriman’ı o halde görünce. Evden kaçtım.”

Firdevs’in kalbi bir savaş davulu gibi hızlandı. Yüz kasları gerildi. “Git teslim ol,” diyebildi sadece.

Süleyman başını iki yana salladı. “Kimse inanmaz. Gömleğimde kanı var. İhanet ettiği için öldürdüğümü düşünüyorlar, ama ben öldürmedim.”

Firdevs’in dizlerinin bağı çözüldü. “Mahmut’la… onunla da bir şey… vardı, değil mi?” Süleyman’ın gözleri karardı, derin bir nefes aldı, kapı kenarından elini çekse, yere devrilecekti.

“Var mıydı? Karısı değil misin? Bunu senin bilmen lazımdı,” diye sertçe çıkıştı kardeşine. Firdevs iyice afallamıştı küçükken beraber oyun oynadıkları ağabeyi yoktu artık karşısında. Yerine soğuk ve yabancı birini koymuştu ecnebiler.

“Ben ne bileceğim abi? Benimle konuştuğu mu var sanki.” Yalan söylüyordu Firdevs. Mahmut’tan şüphelendiğini anlatamazdı.

Süleyman, Firdevs’e bir adım yaklaştı. “Sen de kirlisin, Firdevs.” Sesinde öfke, nefret vardı. Sonra, “Dünya, sizler olmadan da güzel,” dedi.

Firdevs başını öne eğdi. Söyleyecek bir şey bulamadı, sustu. “Ben ne yapmışım, neden kirliymişim abi?” diye sordu sonra hışımla. Dönüp ince, çiçekli eteğini savura savura içeri geçti. Süleyman, eve girmedi.

***

O gece Mahmut dışarı çıktı. Bir şişe rakı aldı, sahile indi. Kıyıda oturup tuz ve yosun kokan dalgaların karanlığa çarpmasını izledi. Suları köpürterek gelen bir dalganın siyah taşlarda parçalanışına şahitlik etti. “Ben yapmadım,” dedi kendi kendine, “Yemin ederim bilerek yapmadım.” Sesi, dalgalara karışıp gitti. Işığın sudaki kırılmalarını seyretti bir süre. Başka bir dünyaya aitti olmalıydı bu ışıklar, bu kadar canlı olmaları, ya bir aldatmacaydı ya da başka türlü bir oyundu.

Mahmut, çakırkeyifti. Ayağa kalktı güç bela. Karanlıkta bir ayak sesi duydu. Arkasını döndü, “Süleyman!” dedi. Nutku tutulmuştu. “Sen misin?” diye sordu. Emin olmak istercesine gözlerini ovuşturdu. Kafası ayık olsaydı belki bu kadar şaşmazdı ama şimdi geçmişteki bir hayalete bakıyordu.

“Geç lan karşıma şöyle. Seninle konuşmamız gerek,” dedi Süleyman.

“Ne… ne konuşacağız?”

“Gerçeği.”

Mahmut sendeledi. “Hangi gerçeği?”

Süleyman’ın gözleri öfkeyle kısıldı. “Karımla ne yaptın?”

Mahmut cevap vermedi.

“Konuşsana puşt, neler çevirdiniz Neriman’la?”

Mahmut elindeki şişeyi yere fırlattı. “Ben bir şey yapmadım!” diye haykırdı. Kelimeler yarım yamalak döküldü dudaklarından. Sesinde acınası bir ton vardı. Süleyman cebinden bir tabanca çıkardı. Mahmut’un dizleri titredi. Yalvaran bir sesle, “Yapmadım diyorum Süleyman. Koy şunu yerine oğlum…” diye inledi.

Rüzgâr uğuldadı, tabanca tetiği gıcırdadı, ama patlamadı. Süleyman’ın eli titriyordu. “Beni yakalayacaklar,” dedi Süleyman.

“Sen… sen mi öldürdün?”

Süleyman, bakışlarını denize çevirdi. Dalgalara baktı. “Hayır, ihanetini affedecek kadar seviyordum. Ama Neriman’ın ihanetini hak etmiyordum.” Sonra öfkeyle Mahmut’a döndü. “Doğru söyle lan, Neriman’la bir iş çevirdin mi? Bak anam avradım olsun seni yakarım şuracıkta.”

Şakası yoktu Süleyman’ın. Mahmut, bunu çok iyi biliyordu. “Yok, oğlum…” dedi kekeleyerek. “Kitab-ı Mukaddes’e yemin ederim.”

Yalandı, hem de en okkalısından. Ancak Süleyman inandı. Kitab-ı Mukaddes’e yok yere yemin etmek günahtı ne de olsa. Süleyman biraz yumuşadı. Mahmut tedirgin bir adım attı ona doğru. Süleyman’ın elindeki silah yer çekimine karşı koyamadı, çakıllara düştü. Süleyman eğilip silahı alacağı sırada Mahmut onun üstüne çullandı. Süleyman doğrulmaya fırsat bulamadan Mahmut silahı kaptı. Çocukluğunda herkesin gıptayla baktığı Süleyman karşısındaydı. “Neriman’la yattım. Zorla da değil. Erkek olsaydın karına sahip çıkardın,” dedi. Süleyman ona doğru atıldı. Mahmut’un parmağı daha hızlıydı. Tok bir ses yankılandı. Süleyman gözleri açık, yere kapaklandı.

 ***

Sabah polis mahalleyi sardı. Bir balıkçı, köhne teknenin altında bir erkek cesedi bulmuştu. Üstünde Süleyman’ın kimliği, alnında bir kurşun. Komiser Celil ve ekibi Mahmut’u şehir dışında kıskıvrak yakaladı.

Karakolun boğuk havası Komiser Celil’in öfkeli yumruğuyla dağıldı. Mahmut’un bakışları yerdeydi. Susuyordu.

“Ölüler ifade vermiyor Mahmut. Bu sefer yalan söyleme,” dedi Komiser Celil sertçe. “Süleyman morgda. Otopsi bekleniyor. O gece senin de sahilde olduğunu biliyoruz. Yaşlı bir balıkçı görmüş.”

Mahmut başını kaldırdı. Yüzü bembeyaz kesilmişti. Dudakları kıpırdandı, ama konuşamadı.

Komiser Celil masaya eğildi, “Şimdi anlat bakalım,” dedi. “Gerçeği. Çünkü bu sefer kaçış yok.”

Mahmut yutkundu. Boğazı kuruydu, nefesi anason kokuyordu. “Üç gün önce… Neriman’la tartıştık, borç meselesi değildi. Benden ayrılmak istiyordu. Sonra Süleyman’ın geldiği gece beni eve çağırdı, konuşmak için. Tartıştık, sinirlendim.” Duraksadı. Devamını getirmek istemiyor gibiydi.

“Sonra?” diye sordu Komiser. “Yanıma aldığım bıçakla korkutmak istemiştim. Tartışma kızışınca panikledim, elime aldım… Öldürmek istemedim ama…”

Komiser Celil, Mahmut’a acıyarak baktı. “Ne demişti Ramiz Dayı? ‘Oysa herkes öldürür sevdiğini,’ sen onu korkutmaya değil, öldürmeye gittin.” Bir anlık sessizlik yaşandı. Sorgu odası buz kesti. “Süleyman peki, buna ne diyeceksin?”

Mahmut bir cevap vermedi. Komiserle göz göze gelmemeye çalıştı.

“Bana bak! Cevap ver,” diye bağırdı Komiser.

Mahmut irkildi, “Onu çok seviyordum. Öldürmek istemedim,” dedi. Gözlerinde pişmanlığın gözyaşları tomurcuklanmıştı.

“İnsanlara şaşırmamayı öğrendim. Ama yine de merak ediyorum. Süleyman evdeydi. Nasıl haberi olmadı?” diye sordu Komiser. Mahmut boğazındaki kuruluk gözlerinde yoktu. “Neriman,” dedi, “Süleyman’ın çayına uyku ilacı katmıştı.”

***

Firdevs, elinde boş çay bardağı kahvaltı masasında oturuyordu. Mahmut yoktu. Bardak parmaklarının arasından kaydı, yerde tuzla buz oldu. Fasarya’da yankılanan sesler hep aynıydı. Ama bu seferki kırılma, geri dönüşsüzdü.

OKURLARDAN KÜÇÜREK ÖYKÜLER

Her sayı yeni bir iz sürerek açıyoruz sayfalarımızı. Kimi zaman karanlık bir sokak lambasının titrek ışığından sızan bir gölge, kimi zaman masum görünen bir eşyanın ardına gizlenmiş bir sessizlik, kimi zamansa sıradan bir bakışın içinde saklanan çarpıcı bir gerçeklik yakalıyoruz. Bir polisiye dergisi için tüm bunlar doğal gibi görünse de, aslında en büyük gerilim her zaman tek bir yerde başlar: Hayal gücünde. Bu yüzden bu sayıda sözü biraz da size bırakıyoruz. Bu sayfada gördüğünüz görsel, belki bir anlık duruş, belki bir bakış, belki de çözülememiş bir olayın ilk ve tek ipucudur. Ama bundan sonrası artık size ait.

Her okuyucumuzun kendi iz sürme biçimi olduğunu biliyoruz. Kimileriniz görseldeki detaylara dikkatle eğilecek, kimileriniz yalnızca atmosferin yoğunluğuna kapılıp zihinlerinde yeni bir dünya kuracak. Bazılarınız cinayet çözecek, bazılarınız kaybolmuş bir objenin peşine düşecek; bazılarınız ise sırlarla dolu bir bilmecenin kapısını aralayacak. Belki de bu görsel sizin için bir suçun başlangıcı değil, sonucudur, kim bilir? Belki de bu görselde gördüğünüz şey, gerçeğin kendisi değil, gerçeği saklayan bir yanılsamadır. Ve siz, tam da bu nedenle, bu resmin söylemediği şeyleri söyleyecek kişi olacaksınız.

Biz de tam olarak bunu istiyoruz: Görsele baktığınızda içinizde beliren ilk kıvılcımı yakalamanızı ve onu kelimelere dönüştürmenizi. Adı üstünde: Küçürek bir öykü. Kısa, ama etkisi uzun; birkaç satır, ama bellekte iz bırakan türden. Çünkü iyi bir polisiye, yalnızca uzun anlatılarla değil, doğru anı yakalayan kısa darbelerle de yazılır. Bir gölge, bir ses, bir dokunuş, bir kesinti, bir şüphe… Hepsi bir araya geldiğinde hikâyenin çerçevesi ortaya çıkar.

Bu yüzden sizden beklentimiz çok net: Bu görselden yola çıkarak en fazla 500 kelimelik bir küçürek suç öyküsü yazmanızı istiyoruz.

Öykünüz mutlaka suçla ilişkili olmalı. İster bir suçun işlendiği anı, ister suçtan hemen önceki gerilimi, isterse olaydan sonra kalan boşluğu anlatın… Seçim sizin. Yeter ki öykünüzün merkezinde bir suçun izi, yankısı ya da gölgesi olsun.

Kelime sınırını belirlememizin nedeni, kısa anlatıda yoğunluğu, keskinliği ve etkiyi yakalamanız için size bir sınır çizmek. Bu sınır yaratıcı gücü baskılamaz; aksine, onu keskinleştirir. Birkaç cümle bile yeterli olabilir; yeter ki anlatmak istediğiniz gerilimi, şaşkınlığı ya da şüpheyi okura geçirebilsin.

Hazırladığınız öyküyü bize ilettiğinizde, en özgün, en çarpıcı, en ustalıkla kurulmuş küçürek suç öykülerini “Okurlardan Küçürek Öyküler” bölümümüzde yayımlayacağız. Belki sizin satırlarınız bir sonraki sayımıza damga vuracak, belki de kalemi elinize almanız yeni bir alışkanlığın, hatta belki yeni bir yazarlık serüveninin ilk adımı olacak. Kim bilir?

Şimdi sıra sizde. Yukarıdaki resimde ne görüyorsunuz? Daha doğrusu, bu resim size hangi suçun hikâyesini fısıldıyor? Bir adım yaklaşın, detaylara bakın, sessizliği dinleyin. Ardından yazmaya başlayın. Küçürek öykülerinizi merakla bekliyoruz. Öykülerinizi en geç 10 Mart 2026 tarihine kadar gönderebilirsiniz.

YENİ ÇIKAN POLİSİYELER

SAFRANBOLU’DA 1002. GECE – TUĞBA TURAN

Sayfa Sayısı: 224

Yayınevi: Duino Kitap

Tuğba Turan’ın Safranbolu’da 1002. Gece adlı romanı, tarihî Safranbolu’nun sokaklarını fon olarak kullanan, geçmiş ile bugünü birbirine bağlayan bir polisiye ve şehir romanı.

Hikâye, 1950’li yıllarda, aynı zamanda yerel seçim gecesi de olan bir düğün gecesinde başlıyor. Meşhur Mermerli Konak’ın sahibesi Mübeccel’in kızı olan ve henüz gerdeğe girmiş yeni gelin Meryem, sabaha karşı her tarafı çamur içinde sokaklara fırlayarak, “Ben kocamı öldürdüm! Ben kocamı öldürüp gömdüm!” diye haykırmaya başlar. Ancak ne kadar aranıp taransa da ceset bulunamaz. Sevilen bir Rum ailenin oğlu olan damat Yunus ile en yakın arkadaşı Kerem de aynı gece ortadan kaybolur. O gecenin sırrı çözülemez, iki gençten bir daha haber alınamaz. Safranbolu’nun Türk ve Rum aileleri arasındaki dengeler bozulur, yarım kalmış bir hikâye şehir belleğine yerleşir.

Safranbolu’da 1002. Gece, çok kültürlü yapısı, yerel motifleri ve polisiye kurgusuyla hem edebî bir derinlik hem de merak unsuru taşıyan güçlü bir roman olarak öne çıkıyor ve okura tatmin edici bir okuma zevki vadediyor.

BİR HAYDAR MESELESİ – MUHAMMED SELMAN ANASAL

Sayfa Sayısı: 248

Yayınevi: Oğlak Yayınları

Haydar Önder…
Ailesi tarafından sevilen, iş dünyasında sözü geçen, güçlü bir fabrikatör.
Ve tam iki haftadır kayıp.

Ailesi, Haydar’ın masum olduğunu söylüyor. Polis, karanlık bir kaçakçılık ağının içine düştüğünü.
Oğlu ise onu, hayatını altüst edecek bir sırla suçluyor: “Babam o gece Kadıköy’deydi… Yalnız değildi.”

Eski hükümlü Kerem, istemediği halde kendini bu davanın içinde bulur.
Vicdanı susmuş, hayatı darmadağın olmuşken karşısına çıkan bu iş, onun için bir tür kefarete dönüşür.
Fakat Gebze’nin fabrika koridorlarından Kadıköy’ün gece kulüplerine uzanan bu yolun ucunda; yalanlar, ihanetler, kirli ortaklıklar ve bir ailenin çökmekte olan geçmişi vardır.

Haydar gerçekten kayıp mı? Yoksa herkes gerçeği biliyor da… Söylemeye mi cesaret edemiyor?
“Bir Haydar Meselesi”; karanlığa ışık arayanların, en derin sırlara bulaşanların, dönülmez yolların polisiye hikâyesi.(Tanıtım Bülteninden)

SUÇÜSTÜ ÖYKÜLER 1- KOLEKTİF

Yayınevi: İzan Yayıncılık

Sayfa Sayısı:144

SUÇÜSTÜ Dergisi’nin 11 yazarından 11 suç öyküsü! Suçun nerede başlayıp nerede bittiğini kimse tam olarak bilmiyor. Ama bu kitap, o sınırın üzerinde ustaca geziniyor.

SUÇÜSTÜ ÖYKÜLER, klasik polisiyenin ağırbaşlı ceketini giyiyor ama cebine küçük bir ironi sıkıştırmayı da unutmuyor. Suç edebiyatının mirasını üstlenen bu kitapta ajanların hesaplaşmasından distopik bir evrendeki cinayetlere, bir film setinden yazlık tatil köyüne kadar 11 farklı macera sizi bekliyor.

Her sayfada bir iz sürüyorsunuz ve sonra bir bakıyorsunuz ki suçlu sandığınız kadar uzakta değil. Hatta belki de hiç uzaklaşmamış.

Kitapta yer alan yazarlar: Bünyamin Tan, Ceyda Kiremitçi Vasiliev, Aysu Şahlı, Didem Kazan Sol, Murat S. Dural, Halis Koç, İlhan Alemdar, Gizem Şimşek Kaya, Alper Kaya, Aslı Geren, Eylül İdemen Doğramacı (Tanıtım Bülteninden)

DERİN SIRLAR- BAHAR AKMAN

Sayfa Sayısı: 248

Yayınevi: Oğlak Yayınları

İnsanları balık istifi gibi yatırdıkları bu yerden alıp yine balık istifi gibi kamyonlara doldurup götürüyorlar. Çok korkuyorum Irène. Önünde sonunda beni de götürecekleri o yerde çocuklarımı sağ salim bulabilecek miyim, bilmiyorum. Korkmaktan da bıktım aslında. Güne gözümü ‘ölsem de
kurtulsam’ diyerek açıyorum. Yine de ölsem, deyince ölünmüyor. Verdikleri sefil kırıntılarla karnımı doyuruyorum. İnsan nasıl da arsız bir yaratık, en aşağılık durumlara bile alışıyor. Burada annesiz kalmış yüzlerce bebeğe baktım. Bazısı hastalıktan, bakımsızlıktan öldü. İlk günlerdeki kadar ağlamaz oldum bebek ölümlerine. Ölüme de alışıyormuş insan. Bebeklerin ölümü çok hızlı oluyor. Melek gibi uyuyup ölüyor yavrular. Bizimkiyse o kadar kolay değil. Evlatlarım ölmedi değil mi Irène? O kadar korkuyorum ki… Emanetin anahtarını sakladığına, gerekirse canın pahasına onu koruyacağına eminim. Gerçi söylememe gerek yok ama unutma, o bizim ailemizin emaneti…
Komiser Tunç, kökleri Osmanlı’ya dayanan Camondo ailesinin gizemli emanetinin peşindeki katilin korkunç cinayetlerini çözmeye çalışırken bir yandan da ailenin bıraktığı izleri nesilden nesle takip ediyor. Bahar Akman ikinci polisiye romanı Derin Sırlar’da okuru geçmişle günümüz arasında heyecanlı bir yolculuğa çıkarıyor. (Tanıtım bülteninden)

SONUNA KADAR- Jack Reacher 2-  LEE CHILD

Sayfa Sayısı: 520

Yayınevi: Koridor Yayıncılık

Çevirmen: Belgin Selen Haktanır

Chicago’da sıradan bir gün, beklenmedik bir kâbusa dönüşür. Jack Reacher ve tanımadığı koltuk değnekli genç bir kadın, gündüz vakti silah zoruyla kaçırılır. Amerika’yı baştan sona kat eden bir kamyonette kelepçelenmiş halde yol alırlarken, kadının FBI ajanı olduğu ortaya çıkar. FBI, kendi ajanını kurtarmak için hızla harekete geçer. Fakat bir sorun vardır: Reacher, şüpheliler arasındadır. Dahası götürüldükleri yerde onları bekleyen tek şey ölümcül bir plandır. Zaman daralırken düşman her yerdedir ve gerçekler ateş gibi yakıcıdır. Reacher’ın cesaret dolu mücadelesi her ikisini de kurtarmaya yetecek mi? Yoksa Reacher yanlış zamanda yanlış yerde olmasının bedelini canıyla mı ödeyecek? Lee Child’ın uluslararası ün kazanmış Jack Reacher serisinin ikinci kitabı Sonuna Kadar, Reacher’ı okurların gözünde modern dünyanın adalet arayışının simgesi haline getiriyor: Hızlı düşünmek ve daha da hızlı hareket etmek için eğitilmiş olan Reacher, sorunlarla dolu dünyamızda kusursuz bir modern kahraman. (Tanıtım bülteninden)

HİÇ’İN PİÇİ – ALİ TARIK FINDIK

Sayfa Sayısı: 332

Yayınevi: Epsilon Yayınevi

Ersan, yıllar önce bir kavga sırasında yaptığı hatanın bedelini ödemektedir: Kırılan parmaklar, yükselen çığlıklar ve kontrolsüz öfkenin açtığı kapı… O geceden sonra karşısına çıkan İberyalı, yalnızca bir düşman değil, Ersan’ın hayatını sessizce yöneten bir kâbus olmuştur. Şimdi İberyalı geri dönmüştür ve bu kez mesele sadece bir hesaplaşma değildir.

Aynı şehirde bir başka adam da İberyalı’nın peşindedir: Başkomiser Hikmet. İberyalı’nın yaptığı yeni hamle, Ersan ile Hikmet’i tekrar aynı cepheye iter. Çünkü her ikisinin de aradığı cevaplar aynı gölgede saklıdır.

Ne Ersan’ın geçmişi ne Hikmet’in görevi ne de İberyalı’nın planı göründüğü kadar basittir. Her adım, daha derin bir yapının kapısını aralar. (Arka kapaktan)

İROD’UN GÖLGESİ- CENGİZ ABDULLAYEV

Yayınevi: Kopernik Kitap

Sayfa Sayısı: 314

İrod’un Gölgesi, Rusya’daki derin devleti anlatan bir siyasi polisiye. 1996 seçimleri. SSCB dağılmış, Yeltsin başkan. Ülke, yeni bir seçime gidiyor. İktidar sahipleri tedirgin. Çünkü eski rejim yanlısı muhalefetin seçimlerde galip gelmesi olası. Bu aşamada Rusya’daki ‘derin devlet’ güçleri harekete geçer. Amaçları, birtakım terör eylemleri; bombalamalar, suikastlar ve cinayetlerle seçimleri manipüle etmek, demokrasiyi askıya almak, egemenliklerinin ve mevcut iktidarın sürmesini sağlamaktır. Bunun için gizli bir operasyon plânı hazırlanır: “Goliafın Dönüşü” Sonra müthiş bir takip… Devletin güvenlik güçleri ve istihbarat elemanları arasında acımasız ve kanlı bir mücadele. Politikanın kirli yüzü!
Abdullayev, İrod’un Gölgesi’nde Rusya’daki sisteme, 1991’den sonra SSCB’nin dağılmasından sonraki süreçte yaşanan iktidar mücadelesine, istihbarat güçlerinin kendi içlerindeki kavgaya ışık tutuyor. Kapalı bir ülkenin içinde yaşanan ‘derin’ ve kirli bir iktidar savaşı, terör, suikastlar, bombalamalar. (Tanıtım Bülteninden)

DEDEKTİFİN BİLMECESİ

Dedektifin Bilmecesi’ne hoş geldiniz.

Bu sayıdaki bilmecemize geçmeden ve hediye kazanan okurumuzun adını açıklamadan önce geçen sayıda yayınladığımız bilmecenin cevabını verelim.

Geçen sayıda Julia Edwards’ı kimin öldürdüğünü sormuştuk. Sorumuzun doğru cevabı “Fred” olacaktı.

Julia, nişanlısına evlilik için baskı yapıyor ancak Fred türlü bahanelerle bu isteği geri çeviriyordu. Gece kulübündeki tartışmalarından bunalan Fred erkenden kulüpten ayrıldı. Ancak Julia da peşinden gitti ve onu birkaç blok ötede yakaladı. Tekrar başlayan tartışma esnasında sinirlenen Fred nişanlısını itti. Yere düşerken başını kaldırıma çarpan Julia orada öldü. Olay bir kaza olmasına rağmen, başına geleceklerden korkan Fred, nişanlısının cesedini bir çöp konteynırına koyup oradan uzaklaştı.

Peki, Peter olayı nasıl çözdü?

Hatırlayın, polis, cinayetle ilgili hiçbir ayrıntı vermemişti. Bu durumda Fred, cesedin bir çöp konteynırında bulunduğunu nasıl bilebilirdi?

Doğru cevabı veren okurlarımız arasından çektiğimiz kurada Neslihan Şenel, Gencoy Sümer’in “Lanetli Evin Katili” adlı romanını kazandı. Kendisini kutluyoruz.

Şimdi gelelim bu sayıdaki bilmecemize…


Can Sıkıcı Bir Hırsızlık


Olayda Yer Alan Kişiler:

Eldora Watson: Zengin ve ünlü bir yazar.

Miss Murple: Bayan Watson’ın yakın arkadaşı.

George Matthews: Bayan Watson’ın uşağı.

Alfreda Marker: Bayan Watson’ın sekreteri.

Russel Bryne:Bayan Watson’ın avukatı.

Rolen Smith: Bahçıvan.

Bruce Smith: Bahçıvanın genç oğlu.

***

Miss Murple, arkadaşına bir fincan koyu çay doldurdu ve kolunu okşadı. “Lütfen bana ne olduğunu ayrıntılarıyla anlat, canım.”

Ünlü romancı Eldora Watson içini çekerek “Dün gece, fırtına sırasında Bohemya kolyesi çalındı,” dedi.

“Safirleri olan Bohemya kolyesi mi?”

“Evet, sevgili Henry’nin yadigarıydı o bana.”

“Manevi değeri kadar maddi değerinin de yüksek olduğunu sanıyorum.”

“Aynen öyle. Bir servet değerinde.”

“Kolye neredeydi?”

“Kütüphanede. Özel kutusunda, bir sehpanın üzerinde duruyordu. Dün akşam avukatım Russel Bryne buradaydı. Kolyenin sigortalanması işini konuştuk. Özel kutuyu kasadan çıkardım bu yüzden. Bryne ile birlikte yemek yedik. Gitmeden önce kolyeyi görmek istedi. Bugün bir uzman getirtip maddi değerini belirleyecekti.”

“Yani kolye şu anda sigortasız mı?”

“Maalesef.”

“Ah, bu çok kötü işte.  Kütüphaneye girdiğinizde saat kaçtı?”

“Sekizdi sanırım.”

“Bryne ne zaman gitti?”

“Saat dokuzda. Akşam fırtına ve gök gürültüsü vardı. Salonda Bryne ile oturup yağmurun biraz hafiflemesini bekledik.”

“Avukatın giderken yağmur kesilmiş miydi?”

“Hafiflemişti. Ama fırtına devam ediyordu.”

“Bryne gittikten sonra sen ne yaptın?”

“Biraz oturdum. Sonra saat onda yatak odama gidip yattım. Ama fırtına yüzünden hemen uyuyamadım. On bire doğru kesildi fırtına sanırım. Tam uykuya dalmak üzereydim ki bu sefer de Matthews beni uyandırdı. Saat on birde bütün odaları ve kapıyı kontrol etmeden odasına çekilmez. Bana kütüphanede olağanüstü bir durum olduğunu söyledi.  Üstüme sabahlığımı geçirip kütüphaneye gittim. Aman Allah’ım, manzara korkunçtu. Hırsızlar pencerenin camını kırıp içeri girmişler. Ve kolyeyi çalmışlar. Belli ki nerede olduğunu biliyorlarmış. Başka hiçbir şeye dokunmamışlar. Ben yan odadayken hırsızlar kütüphanedelermiş! Ya bana da saldırsalardı? Bunu düşünmek bile korkunç bir şey…”

“Yattıktan sonra yan odadan hiçbir ses duymadın mı?”

“Hayır. Çok sessiz hareket etmiş olmalılar. Sadece fırtınayı ve gök gürültüsünü duyuyordum. Belki de gök gürültüsü yüzünden seslerini duyamadım.”

Bir süre sessizce düşünen Miss Murple çayından bir yudum aldıktan sonra sordu. “Evde kimler çalışıyor? Bana onlardan bahset biraz.”

“Uşak Matthews yedi yıldır benimle. Kendisinden çok memnunum. Bütün evi o yönetir. Alfreda, sekreterim. Müsveddelerimi o temize çeker. Ayrıca bütün randevularımı o ayarlar. Ona çok güvenirim. Aşçı Bayan Beasley, Woodgreen’de oturuyor. Pazar hariç her sabah sekizde gelir, akşam yemeğini servis ettikten sonra çıkar. Bir de Bay Rolen ve oğlu Bruce Smith var. Bay Rolen bahçıvandır. Aynı zamanda bekçilik yapıyor. Oğlu Bruce uzun zamandır işsiz.”

“Dün gece onlar neredeydi?”

“Alfreda saat yedide çıktı. Arkadaşlarıyla buluşacaktı ve geç gelecekti. Bunu bana önceden söylemişti. Bayan Beasley, her zaman olduğu gibi yemek servisinden sonra gitti. Yani saat yedi buçukta. Evde sadece uşak Matthews vardı. Dediğim gibi, o da her gece evi kontrol ettikten sonra saat on bir civarında yatar. Bay Rolen ve oğlu ise bahçe kapısının yanındaki kulübede kalıyorlar.”

“Oğlu Bruce’dü değil mi? Bana onun işsiz olduğunu söylemiştin.”

“Ah evet. Bay Rolen’in karısı iki yıl önce öldü. Adam eskisi gibi mutlu değil. Bruce, bir bankada çalışıyordu. Bankanın sahipliği el değiştirince birçok çalışanına işten çıkardı. Bruce de onların arasındaydı. Zavallı Bay Rolen, oğlu için de çok endişeleniyor.”

Mis Murple gülümsedi. “Bay Rolen’le konuştum. Alfreda, Bayan Beasley ve Bay Bryne’nin çıkış saatlerini o da teyit ediyor. O değişik bir adam. Bana aynen şöyle dedi. ‘Yağmurun dinmesiyle hanımların sabah yediden sonra dönmesi arasındaki süre zarfında kapıdan hiç kimse geçmedi. Ama şeytan bile o sel sırasında oraya bir kaplan sürüsü sürmüş olabilir ve ben de bundan daha akıllıca davranamam.’ Hanımlar derken Bayan Beasley ve Alfreda’dan bahsediyordu elbette.”

Eldora Watson kaşlarını çatarak sordu. “”Kaplanlar sürü güder mi?”

Miss Murple omzunu silkti. “Yalnız yaşadıklarını biliyorum. Ama bugünlerde “kaplan pususu” diye bir tabir de çok moda. Bahçıvanın hayalperest birine benziyor.”

“Öyle,” diye onayladı Eldora. “Muhteşem çiçek tarhları yapabilen tam bir büyücü.”

Miss Murple gülümsedi. “Şimdi, belki de kütüphaneye biraz bakmalıyım.”

“Elbette. Temizlik yapmadık orada, anlıyor musun? Polis, olduğu gibi bırakmamı istedi.”

Miss Murple başını salladı ve iki hanım kütüphaneye doğru yürüdüler.

Bir çift pencere yarı aralıktı, sol çerçevenin alt kısmında kırık cam parçaları açıkça görülüyordu. Mandal dikkatsizce yukarı kaldırılmıştı. Pencereden kolyenin kutusuna kadar kalın bir çizgi halinde çamur bulaşmıştı. Hırsızlar, görünür ayak izlerinden kaçınmaya özen göstermiş, bunun yerine uzun, sürüklenmiş izler bırakmayı umursamamışlardı. Mücevherin konduğu kutunun kapağı açıktı. Camın ilk kırıldığı an dışında, bunun sessiz bir hırsızlık olduğu belliydi. Camın kırıldığı an gök gürültüsüne denk getirilmişse evdekilerin neden bir ses duymadıkları da anlaşılır bir hale geliyordu.

Miss Murple pencere pervazına yaklaşıp dikkatle baktı. Pervaz temizdi. Pencereler yarı aralık duruyordu. Bir kadın veya bir erkek buradan rahatlıkla kütüphaneye girebilirdi. Bahçedeki toprak zemin dalgalıydı ancak belirgin bir ayak izi görünmüyordu.

Miss Murple pencereden uzaklaşıp kitaplığa doğru yürüdü ve “Sevgili Eldora,” dedi. “Sanırım hırsızın kim olduğunu biliyorum.”


Sevgili Dedektif Dergi okuru!

Miss Murple’ın kimden şüphelendiğini bulmanız için size bütün ipuçları verildi. Hırsızın kim olduğunu ve Miss Murple’ın neden ondan şüphelendiğini bulduysanız bize yazınız. Doğru cevap veren okurlarımızdan birine “KİLİTLİ ODALARIN ESRARI” adlı kitabı hediye edeceğiz.

Adresimiz: [email protected]

Hepinize bol şans!..


DEDEKTİF DERGİ 2025 YAZAR SORUŞTURMASI

Polisiye edebiyat dünyasından yazar dostlarımıza geçtiğimiz yılın polisiye olayları ve eserleri hakkında sorular sorduk. Onlar da zaman ayırıp yanıtladılar. Keyifle okuyun.

1. 2025’te okuduğunuz ve sizi en çok etkileyen üç polisiye kitap hangileriydi? Neden?

2. Sizce 2025’te polisiye edebiyatımızda yaşanan en önemli gelişme veya olay neydi?

3. Türk polisiye edebiyatının bugün karşı karşıya olduğu temel sorunlar sizce neler?

AYŞE ERBULAK

1. Jo Nesbø’nün Minnesota kitabını Norveçce okuyup çok beğendim. Henüz ülkemizde yayınlanmadı. Doğan Kitap dünyaca ünlü yazarı kendi dilinden çevirtmek yerine İngilizceden çevrilmesini yeğliyor. Ayrıca Krallık kitabının devamı olarak yılın sonuna doğru çıkan Kan Bağı’nı çok sevdim. Her daim dediğim gibi keşke kendi dilinden çevrilse. Bu yıl tanıştığım yeni bir yazar var; Donato Carrisi. Tüm kitaplarını çok severek okudum. Ayrım yapamayacağım.

2. Bu yılın en sevdiğim kitaplarından biri de; Kilitli Odaların Esrarı oldu. Çünkü polisiyede en sevdiğim tür kilitli oda cinayetleridir ve Dedektif Dergi yazarlarının elinden çok iyi bir iş çıkmış.

3. Birlik olamıyoruz, birlik olanlar da 5-6 kişi bir araya gelmiş ne yazık ki “klan” oluşturmuş. Kitabı az satan bir yazar çok satan bir yazarın yanında oturup imza atıyor, sonra “Kitabım çok sattı,” diyor. Verilen ödüller de keza klan içindeki 3-5 yazara veriliyor. Bence en acısı birbirimizi sevmiyor ve desteklemiyoruz. Bizler birbirimizi sevmez ve kollamazsak kimse bizi sevmez.

Önemli bulduğum diğer bir sorun da ‘çok kötü yazılan polisiye kitaplar’. Bu romanlar okurun polisiyeye olan ilgi ve sevgisini azaltıyor. Çünkü gerçekten çok kötü ve baştan savma yazılmışlar.

ALPER KAYA

1. Gencoy Sümer’in derlediği Kilitli Odaların Esrarı kitabı; Can Çocuk’tan çıkan, Jean Claude Mourlevat’ın yazıp Mehmet Erkurt’un dilimize kazandırdığı Jefferson ve Gizemli Soruşturma ve Lee Child’ın Koridor Yayıncılık tarafından özenli bir çeviriyle (Çev. Belgin Selen Haktanır) dilimize kazandırılan Jack Reacher’ın ilk macerası Mezbaha bu yıl en çok beğendiğim kitaplar oldu.

İlkini bizde az sayıda örneği olan kilitli oda muammalarına bir antolojiyle ciddi katkı sunduğu için, ikincisini bir kirpinin cinayet çözdüğü çocuk / ilk gençlik romanıyla bizde çok yaygın olan “çocuk polisiyeleri suya sabuna dokunmamalı” algısını yerle yeksan ettiği için, üçüncüsünü ise kıymeti bizde pek bilinmeyen Lee Child gibi bir yazara hak ettiği özen gösterildiği için beğendim.

2. Bu soruya biraz duygusal bir cevap vereceğim. 2025 yılının Aralık ayında bir önceki yıl dijital olarak yayınladığımız SUÇÜSTÜ sayılarını tıpkıbasım yöntemiyle, İzan Yayıncılık çatısı altında yayımladık. Ülkemizde bu alanda yapılan bir ilk oldu. Polisiye edebiyatı da kapsayan, suç kültürü üzerine gerçekleştirilen bu çalışma bence yılın en önemli olayıydı. 2025 yılının sayılarını da bir aksilik olmazsa 2026 yılının Şubat ayında basılı bir ciltte toplayacağız.

3. Türk polisiye edebiyatı bugün, seçkinci bir zümrenin kendisine zimmetlemeye çalıştığı bir network ağına hapsolmuş durumda. Kendilerinden başka kimsenin tanımadığı, sokaktaki okuyucu nezdinde herhangi bir karşılıkları olmayan ama ambalajları oldukça güzel, yöntemleri oldukça çarpıcı, yeni hiçbir ismin ön plana çıkmasına izin vermeyen ve aynı kişiler etrafında ‘dön baba dönelim’ taktiği ile oynayan bu klancı yaklaşım Türk polisiyesini kendi kuyruğunu yiyen bir yılana dönüştürmüş. Fakat Ouroboros’un aksine ortaya yenilik çıkmıyor; aynı şeyler aynı yerde, ısıtılıp ısıtılıp önümüze sürülüyor. Yiyene afiyet olsun.

AYLA KOCA

1. En sevdiğim İngiliz yazar J. K. Rowling’in Robert Galbraith takma ismiyle yazdığı Guguk Kuşu,

Wulf Dorn’un Psikiyatrist romanı ve Donato Carrisi’den Sisteki Kız. Üç roman da aksiyon ve enerjisi yüksek, merakı hiç azalmayan sürek kitaplarıydı. Çoğu geceler uykudan uyanıp okudum, bitmelerini istemedim ama merakımı da dizginleyemedim.

2. Bana göre 2025’in en önemli polisiye edebiyat olayı 6. romanımın zorlu bir süreç sonrasında nihayet piyasaya çıkmasıydı.

3. Çok zor bir kulvarda, herkesin birbirine çelme taktığı ve üst perdeden baktığı bir yarışta kimsenin kazanamayacağını düşünüyorum. Edebiyata gönül vermiş bir avuç insan birbirini destekleyerek şahlandıracağına edebiyat türünü örseleyip duruyoruz. Şahsım adına çıkan her romana ve emek veren her yazara saygı duyup destek oluyorum. Paylaşıyorum, okuyor, yorumluyorum ama aynı karşılığı onlardan göremiyorum. Karşılık beklediğimden değil, sadece polisiye edebiyata emek vermenin yalnız bir eylem olmadığını bildiğimden böyle konuşuyorum. Herkesin bir okuyucu profili var. Övsen ve onurlandırıp paylaşsan birileri duysa sana ne zararı var…

Kendimize zarar veriyoruz. Çok üzücü…

CAN SERTAÇ SAATÇİOĞLU

1. Kuzey Edebiyatını, özellikle de polisiyesini çok severim.  Kristal Kilise, Asa Larsson (Pegasus Yayınları)güçlü dili ve kuzey coğrafyasının soğuk, kasvetli ruhunu derinlikli karakterlerle birleştirmesi nedeniyle, türün çok beğendim bir örneği oldu. Yazarı Britanya’nın önde gelen adli psikiyatrlarından olan Tanıdık Şeytan: Bir Adli Psikiyatrın Notları, Dr. Gwen Adshead ve Eileen Horne (Domingo Yayınları) gerçek olaylar ve insanlardan yola çıkıyor. Suçluları ötekileştirmek yerine onları anlamaya çalışan bir bilim adamını yansıtması ve sakin, derinlikli anlatımıyla beğenimi kazandı. Ayrıca bir yazar olarak çok da faydalandığımı söyleyebilirim. Etkilendiğim bir diğer eser, Japon polisiyesinin kurucusu kabul edilen ve yeni tanıştığım Edogawa Rompo’nunİthaki Yayınları’nca basılanAynalar Cehennemi ve Diğer Öyküler’ioldu. Yer yer sezgiyi önceleyen, gündelik olana derinden bakan ve Japon “Kusurlu Estetik” tarzını çok iyi yansıttığını düşündüğüm bu inanılmaz yaratıcı yazar beni büyüledi diyebilirim.

2. “Sizce” diye sorduğunuz için, bu soruya biraz özel bir yanıt vermeme müsaade edin lütfen. Bence 2025 yılının en önemli olayı; KİTAP Kültür Yaşam Dergisi tarafından belirlenen “2024’ün En İyileri Ödülleri” kapsamında Buğu, Bir Başkomiser Zeki adlı romanımla Yılın Polisiye İlk Romanı ödülünü almam oldu. Seçici jüriye bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum, unutulmaz bir gurur ve deneyimdi benim için.

3. Bana göre polisiyemizde uzak ara en önemli sorun, genç yazarlarımızın yayın piyasasında kendilerine çok zor yer bulabilmeleri. Bunun çeşitli nedenleri var ama bence ana neden, büyük yayınevlerinin “yabancı” yazarlara ve onların eserlerine yönelmesi. Bu konuda onları tek suçlu ilan etmenin de haksız olacağı kanaatindeyim, çünkü okurumuz da maalesef adını bilmediği yerli bir yazarımızın telif eserini, nispeten yüksek bir fiyata almak yerine; dünya çapında bir yazarın uygun fiyata satılan çoksatarını almayı tercih ediyor. Arz-talep dengesi denilebilir buna ama yayınevlerimiz bu kadar önemli bir konuda biraz daha az şirket gibi davranarak yazarlarımızın önünü açabilir ve açmalı. Çünkü fırsat verilirse dünyayı sarsabilecek yetenekte yazarlarımız var…

2026 yılının, dileklerin gerçek olduğu, ilham verici bir yıl olması dileklerimle.

ÇAĞATAY YAŞMUT

1. Petros Markaris’in Emek, Eğitim, Özgürlük romanı. Akdeniz polisiyeleri şemsiyesi altında üretilen yapıtların çoğunda yazarlar siyasi düzenle hesaplaşır. Başka bir deyişle, Akdeniz polisiyeleri politiktir. Petros Markaris de bu geleneği sürdürerek ülkesinin yakın geçmişindeki siyasi ve ekonomik yozlaşmaya tanıklık ettiren bir yazar. Roman bir seri katilin cinayetlerini anlatan suç romanının ötesinde, ekonomik krizin pençesinde kıvranan bir ulusun trajedisini tıpkı diğer romanlarında olduğu gibi korkusuzca gözler önüne seriyor.

Beğendiğim ikinci kitap Andrea Camilleri’nin Ağustos Sıcağı romanı. Bu kuşaktaki İtalyan polisiyeleri de siyasi atmosfer altında ciddi bir yerellik gösterir. Özellikle mafya ve Güney sorunu, yozlaşmış politikacılar ve din ön plandadır.  Komiser Montolbano’nun ilgilendiği suçlar bu organize suçların dışında kalan; para, aşk, çıkar hırsı, tutku ve şahsi intikama dayanır.

Üçüncü roman, Dimitris Mamaloukas’ın Stephen King Gibi Öldürmek. Koleksiyoncu dört yakın arkadaş Stephan King evreninde yaşıyor. Yazarın külliyatının bütün baskılarını topluyorlar. Aralarından biri bu uğurda cinayet işleyebilecek kadar ileri gidiyor. Koleksiyoncuların hayatlarını ve Stephen King külliyatını öğreniyorsunuz.

2. Kendi adıma; Oğlak Yayınlarından basılan Galip serisinin Ölüm Fırsat Kollar romanım benim için 2025’in en önemli olayıydı. Polisiye edebiyatın gelişmesinde önemli bir rol üstlenen Dedektif Dergi’nin Zehirli Kalem Öykü yarışmasında jüri üyesiydim. Ayrıca davet edildiğim üniversitelerde ve kitabevlerinde polisiye söyleşilerine katıldım. Polisiyenin tanınması ve sevilmesi için çok çabaladığım bir yıl oldu 2025.

3. Okurların yerli polisiye yazarlarına mesafeli durması büyük sorun. Ayrıca ücret karşılığı basılan roman sayısının artması ve bu romanların çoğunun nitelikli polisiyeden uzak olması yerli polisiyemizin sorunları arasında sayılabilir.

DİNÇER BATIRBEK

1. Bu yılın Kristal Kelepçe Roman Ödülünü de kazanan Talihsiz Bir Hadise– Burak Akgüç, 2025’te okuduklarım arasında en beğendiğim kitaplardan biri oldu.

Ellis Peters’ın Cadfael Birader 3 – Kurtboğanromanını öncekiler gibi büyük bir keyifle okudum. Dilerim ki Ayrıksı Kitap diğer on sekiz Cadfael Birader romanını da dilimizde bizimle buluşturur. Otto Penzler’ın derlediğiKilitli Oda Muammaları’nın kapalı oda polisiyelerinin gelişimini gözlemleme fırsatı sunan kıymetli bir seçki olduğunu düşünüyorum.

2. 2025’te polisiye edebiyatımızda önceki yıllardan farklı, özel bir anlam taşıdığına inandığım iki önemli gelişmenin yaşandığını düşünüyorum:  Bunların birincisi, 23 Nisan ve 19 Mayıs bayramları vesilesiyle POYABİR tarafından farklı yaş gruplarındaki çocuklar ve gençler arasında düzenlenen polisiye öykü yarışmaları idi.

2025 yılının polisiye edebiyatımız açısından önemli gördüğüm ikinci olayı ise, Herdem Kitap’ın Kilitli Odaların Esrarı adlı öykü seçkisini okurlarla buluşturması oldu. Kitabı Türk polisiye edebiyatının ulaştığı derinliği gösteren, son derece heyecan verici bir girişim olarak görüyorum.

3. Bana göre günümüzde Türk polisiye edebiyatının temel sorunu, yerli polisiye okurunun hâlâ yeterli nicelik ve niteliğe ulaşmamış olması. Son dönemde gözle görülür bir artış yaşansa da, Türk polisiye edebiyatını yakından takip eden okur sayısı potansiyelinin oldukça altında. Polisiye yazarlarımızın bilinirliğinin, sosyal medyanın da katkısıyla önceki yıllara göre yükseldiğini gözlemliyorum. Kültürel ve ekonomik nedenler kitap edinmeyi olumsuz etkiliyor olsa da, ülkemiz nüfusu göz önüne alındığında, düzenli olarak yerli polisiye okuyanların sayısının en az birkaç yüz bin olması gerektiğini düşünüyorum.

Kişisel okuma deneyimlerime dayanarak gözlemlediğim bir diğer aksaklık, yeni polisiye yazarlarının ilk kitaplarında kalitenin düşük olması.  Yeni isimlerin polisiye edebiyata girmesi elbette ümit verici bir gelişme ve bu kitaplarda bazı acemiliklerin, eksikliklerin, gözden kaçan hataların bulunması doğal. Ancak yine de okur olarak -ilk kitabın günahı olmazmış diye- çalakalem yazılmış, anlatım bozuklukları ve yazım yanlışlarıyla dolu, bir türlü akmayan, üstelik de bazıları beş-altı yüz sayfadan oluşan sıkıcı bir kitabı okumaya çalışmakta zorlanıyorum. Bu nitelikteki ilk kitapları sıkı bir editörlük sürecinden geçirmeden piyasaya sunan yayınevlerinin, neden onca maliyete katlanıp bu riski göze aldıkları da çözemediğim bir gizem. Kuşkusuz, bu değerlendirmenin dışında kalan, özenle yazılmış ilk kitaplar da var ancak sayısı ne yazık ki az.

EMEL ASLAN

1. Hikmet Hükümenoğlu’nun yazdığı 47 Numaralı Kamara: Gerçekle kurgunun, geçmişle bugünün ustalıkla iç içe geçtiği, postmodernizme göz kırpan akıcı ve tatmin edici bir kurgu. Gencoy Sümer’in kaleminden Polisiye Roman Nasıl Yazılır?: Polisiye edebiyatımızdaki önemli bir boşluğu doldurduğunu düşünüyorum. Polisiye kurgu yazmak isteyen herkesin kütüphanesinde yer alması gereken faydalı bir kaynak kitap. Bir Katilin Güncesi (Kim Young-Ha): Tedirgin edici, merak uyandırıcı ve şaşırtıcı.

2. Gencoy Sümer’in yayına hazırladığı ilk kez tamamı Türk yazarların kaleminden çıkan ve polisiyenin en zor alt türü olarak bilinen kilitli oda ekseninde kurgulanmış özgün öykülerden oluşan bir antoloji raflarda yerini aldı: Kilitli Odaların Esrarı. Bu eseri polisiyemiz adına sevindirici ve kıymetli buluyorum.

3. Her zaman üzerine konuştuğumuz, değişmeyen sorun: Görünmezlik. Yayıncılık sektöründe genel olarak yaşanan kriz ortamı polisiye gibi türleri ne yazık ki daha çok vuruyor. Yazar kendisi için uygun yayınevine, okur ise tarzına hitap eden yazara ulaşamıyor. Her ne kadar eskiye göre daha çok kabul görse de polisiye halen pek çok yayınevinin gözünde “ikinci sınıf edebiyat”. Hâl böyle olunca risk almıyor, yatırım yapmıyor, yeterli tanıtıma gitmiyor; polisiye kitaplar raflara çıkamıyor, duyulmuyor, bilinen üç beş isim haricinde çok satanlara giremiyor. Yazar üretmeye odaklanmaktan ziyade kendisine yayınevi bulmak, kendi tanıtımını kendi yapmak, ismini duyurmak için çabalıyor ama karşılığını alamıyor. Tam bir kısırdöngü.

ERCAN AKBAY

1. Jean-Christophe Grangé ile ilk tanıştığım romanı Kurtlar İmparatorluğu’ydu. Çözülemeyen seri cinayetler, uyuşturucu kaçakçılığı, Fransa’daki küçük Türkiye, tıbbın karanlık amaçları alet edilmesi gibi karmaşık suç odaklı bir dizi gizemli olayı anlatıyordu. Sonrasında Koloni, Taş Meclisi ve Ölü Ruhlar Ormanı olmak üzere bir dizi romanını daha okudum.

Kendini tekrar ettiği romanları nedeniyle uzun bir süre Grangé boykotu yaptıktan sonra 2025’te okuduğum Gölgelerin Kralı’nı çok beğendim. Yine ürkütücü bir seri katil hikâyesi; çözülmüş bir vakanın gölgesinde, sönmüş sanılan kor yanmaya devam ederken işler karışıyor. Bence son yılların en etkileyici polisiye-gerilim romanlarından biri.

Kurgu dışı kitaplar (özellikle de tarih, biyografi, anı, psikoloji) okumayı her zaman kurguya tercih ederim. Prof. Dr. Oğuz Polat Klinik Adli Tıp: Bu kitabın içeriğini çok beğendim ve türle ilgilenen yazarlara okumalarını tavsiye ediyorum. Adli Tıp ile ilgili doğru ve tam bilgiler işin uzmanından veriliyor. Polisiye yazarının başucu kitaplarından biri olabilir.

Okumaya ve izlemeye doyamadığım Akdeniz tarzı polisiye romanlar hep başucumda ve kitaplığımın başköşesindedir. Sicilya’nın arka planda olduğu Andrea Camilleri / Komiser Montalbano –Ağustos Sıcağı serinin en güzel polisiyelerinden biri.

2. Benim için 2025’teki en heyecan verici proje, İstanbul Devlet Opera ve Balesi için librettosunu yazdığım ve Türkiye’de (muhtemelen dünyada da) ilk kez sahneye konacak olan ‘polisiye opera’ eseri oldu. Projeye bu yıl başladık ama besteler ve orkestra partisyonlarının yazımı ancak 2026’da bitecek.

3. Yalnızca Türk polisiye edebiyat dünyasında değil, bence dünya yazarlarında bir kısırlık ve yetersizlik söz konusu. Kendini tekrar ve orijinal hikâye-karakter bulamama sıkıntısı mı desem, yoksa kendini tekrar ede ede artık işin cılkı çıktı, kabızlık mı oluştu desem bilmiyorum. Orijinal, farklı işlere hasret kaldık. Türkiye’de taklitçilik ve ifade gücü yetersizliği yaygın. Neyse, çok da olumsuz konuşmayayım, arada güzel kitaplar da çıkıyor. Zaten belki de okurun genel beklentisi alıştığı benzer dedektif hikâyelerin sürekli tekrarlanmasıdır. Nabza göre şerbet veriliyordur belki, ne bileyim, bunlar satın alındığına göre…

Bu vesileyle sizlerin ve tüm Dedektif Dergi ekibinin yeni yılını kutlar, 2026 yılının sorunsuz, dertsiz ve mutluluk-neşe-sağlıkla geçmesini dilerim. Sağlıcakla kalın.

GENCOY SÜMER

1. Oldukça özgün konusu ve anlatım biçimiyle Alex Michaelides’in yazdığı Sessiz Hasta beni etkiledi. Yazar, okuru ustalıkla manipüle ediyor; her şeyi bildiğinizi sandığınız anda aslında hiçbir şey bilmediğinizi fark ediyorsunuz. Klasik polisiye geleneğinden kopmadan yazılmış, postmodern bir polisiye örneği. Benim için gecikmiş bir okumada Sokratis ve Sis’teki Gölgeler oldu. Suphi Varım macera ile gizemi başarıyla harmanlamış. Sıkı bir dedektif romanı. Yazarın dönem tasvirleri ve tarihi olaylarla kurduğu ilişki son derece etkileyici. Bana Osmanlı’nın en buhranlı günlerinde yaşamışım hissini verdi. Edward D. Hoch ‘un More Things Impossible’ı uzun yıllardır okuduğum en iyi polisiye kitap. İmkânsız suç öykülerinin büyük ustası Hoch’un Dr. Sam Hawthorne vakalarından derlenmiş kilitli oda ve imkânsız suç hikâyelerini hayranlık ve büyük bir keyifle okudum.

2. 2025’te Türk polisiye edebiyatı açısından üç önemli olay yaşandığını düşünüyorum. Her biri, önümüzdeki yıllarda türün gidişatını ve ortamını etkileyecek nitelikte.

Birincisi; Türk polisiye yazarlarının birliği olma iddiasıyla kurulan POYABİR’in yol açtığı onur ödülü skandalı. Aralarında benim de bulunduğum bir grup yazarın birlikten ayrılmasına neden olan bu olay, söz konusu yapının aslında bir “birlik”ten ziyade kapalı bir klan olduğunu açık biçimde ortaya koydu. Bu yönüyle yılın en çarpıcı olayıydı.

İkincisi; Türkiye’de ilk kez yalnızca kilitli oda ve imkânsız suç hikâyelerinden oluşan bir kitabın yayımlanması. Dedektif Dergi yazarları tarafından kaleme alınan bu derlemenin, yazarlarımıza cesaret ve ilham vereceğine inanıyorum.

Üçüncüsü ise, geçtiğimiz yaz yayımlanan Polisiye Roman Nasıl Yazılır? adlı kitabım. Türkçe literatürde önemli bir boşluğu doldurduğunu düşündüğüm için, bunu da 2025’in kayda değer gelişmelerinden biri olarak görüyorum.

3. Bence Türk polisiye edebiyatının en temel sorunu, yazarlarımızın önemli bir bölümünün polisiyenin ne olduğunu bilmemesi; bilenlerin önemli bir kısmının ise ne yazık ki kötü romanlar yazmasıdır.

HÜSEYİN BUL

1. Türkiye’de polisiye edebiyatın her yıl daha iyiye gittiğini, nitelikli eserler yayınlandığını okuyan, bu işin meraklısı, takipçisi emekçisi farkındadır, bilir. Yayınevleri de bunun için kendilerine alan açıyorlar; yarışma vs. çalışmalarla. Gün geçtikçe daha da iyi olacağına eminim.

Bu yıl içinde okuyup da etkilendiğim veya beğendiğim polisiye eserleri ayıklamam çok kolay olacaktır zira açıkçası çok polisiye okuduğumu söyleyemem. Örümcek Burgacı – Alper Canıgüz (Everest Yayınları): Yazarın alaycı bakış açısı ve zarif nüktedanlığı sayesinde polisiyeyi sevdirdiği için beğendim.

İnci Küpeli Kadınlar – Armağan Tunaboylu (Macareperest Yayınları): Kitap 2024 yılının son aylarında yayımlandığı için soruşturmaya dâhil etmekte sakınca görmedim. Ben yazarın hayal dünyasını ve kurgu tekniğini çok seviyorum. Gerçek hayattan kesitleri metne dâhil etme mahareti oldukça başarılı ve renkli.

Ölüm Fırsat Kollar – Çağatay Yaşmut (Maceraperest Yayınları): Tempo metnin su gibi akıp bir lokmada tüketilmesine vesile oluyor. Ayarında; yerinde ve zamanında verilen bu koşuşturma ve hız eserin güçlenmesini sağlıyor. Ayrıca kusurlu karakterler yaratması sahicilik yönünü artırıyor.

Son olarak ilk romanı olması vesilesiyle Selin Bak’ın Sonsuzluk Kapanı’nı ve farklı polisiye ve gizem öykülerini bir arada barındırması sebebiyle Garip Çok Garip öykü seçkisini de anmadan geçmeyeyim.

2. Her yıl İstanbul’da yapılan Polisiye Edebiyat Festivali’nin bir ayağının İzmir’e kaydırılması oldukça sevindiriciydi. 

3. Bana göre en önemli sorun yayınevlerindeki polisiye edebiyatını tanımayan editörlerin dosyaları değerlendirmeleri. Hal böyle olunca birçok eser gün yüzü görmeden, okuyucuya ulaşmadan kaybolup gidiyor.

Soruşturmaya beni de davet ettiğiniz, ifadeye çağırdığınız için teşekkür ederim.

MURAT YÜKSEL

1. Tuna Kiremitçi’nin Kumarbaz’ı, Elçin Poyrazlar’ın Gölgenin Eli ve ustamız Gencoy Sümer’in son romanı Lanetli Evin Katili bu sene okuduğum ve çok sevdiğim üç yerli polisiye roman. Gencoy hocamın romanı diğer iki kitaptan tür yönüyle ayrıldığı için hala okumayanlara ısrarla tavsiye ediyorum.

2. Bence Dedektif Dergi yazarlarının Polisiye Yazarları Birliği’nden istifaları önemli bir olaydı. Zira kuruluş amacı ve manifestosu polisiye yazarları arasında birlik oluşturmak iddiasındaki oluşumun, bu camia içinde tarafsız ve ilkeli bir duruş sergilemek yerine belli kesimlere hizmet gayesi taşıdığı çoktandır dillendiriliyordu. Kişisel ayrılıklar ilk defa bu şekilde toplu bir eyleme dönüştü.

Dedektif Dergi’nin geleneksel Zehirli Kalem Öykü Ödülü de bu yıl ses getiren olaylarından biriydi. Her yıl polisiye edebiyatımıza yeni bir yazar kazandıran bu yarışmanın kıymeti çok büyük. Bu vesileyle bu yılın kazananı Burak Uyak’ı tebrik ediyorum.

Önemli olduğunu düşündüğüm diğer olay (her ne kadar içerisinde yer alamamış olsam ve kitap henüz elime geçmemiş olsa da) Türk polisiyesi için bir dönüm noktası niteliğindeki, imkânsız suçları ve çözümünü merkezine alan, kilitli oda kurgusu çerçevesinde Dedektif Dergi yazar arkadaşlarımın kaleminden çıkan Kilitli Odanın Esrarı’nın yayımlanması. Çok okunsun isterim.

3. Türk polisiyesinin karşı karşıya olduğu temel sorun bilinçli örgütlenememek. Bu mecradaki yazarların birbirine destek olması, yan yana durması gerekirken tam aksine yol kesici, engelleyici davranışlar ve tutumlar gözlemliyorum. Gelişmekte olan bir türün kendi yazarları tarafından ayağına sıkılması sonucunu doğuruyor bu. İlkeli, tarafsız ve kapsayıcı bir örgütlenme ihtiyacındayız. Bütün mecralarda sesimiz olacak, bizi temsil edecek, her konuda bize yardımcı ve destek olacak bir örgütlenme olmadığı sürece acıdır ki Türk polisiyesinde Ahmet Ümit dışında öyle kocaman okur rakamlarına ulaşabilen başka bir isim olmayacak. Burada Tuna Kiremitçi demiyorum çünkü kendisi zaten hem müzisyen hem de yazar olarak daha önce yeterince şöhrete ulaşmış bir isim. Bu nedenle polisiye türünde yazdığı kitapların da çoksatar olmasını doğal karşılıyorum. Yarattığı komiser Perihan karakterini ve hikâyelerini keyifle okuyorum. Bu iki ismin dışında yayınevi tarafından ikinci plana itilmeyen aksine özellikle arkasında sağlam bir duruş sergilenen ve güvenilen, bu itibarla da yazdığı nitelikli eserlere öncelikle yayıncısı tarafından inanıldığı için gölgede kalmayıp çok kişiye ulaşarak ses getiren tek isim, sevgili Elçin Poyrazlar ve karakteri komiser Suat. Bu üç isim dışında onlarca değerli isim daha sayabilirim ama şu acı gerçek değişmiyor: Başta yayıncılarımız olmak üzere ne yazar arkadaşlarımız ne de yazar dernekleri – oluşumları tarafından hiç bir mecrada yeterince -hatta sanki ısrarla- tanıtılmıyoruz, sahip çıkılmıyoruz. Ne demek istiyorum? Yayıncıları ele alalım. Ne yapıyorlar tanıtım adına? Bir basın duyurusu hazırla, yayınla geç. Bitti. Bu kadar. Sonrası yazarın kişisel çabasına kalmış. Bu kadar basit olmamalı. Bu tavır hiç adil değil. Tüm bu sebeplerden çıkan sonuçla da yeterince okunmuyoruz. 

Dedektif dergi okurlarının yeni yılını kutluyorum. Bol dedektifli bir 2026 yılı geçirmelerini diliyorum.

ÖNAY YILMAZ

1. Jean-Christophe Grange’ın Güneşsiz 1 – Cehennem Diskosu, Güneşsiz 2 – Gölgelerin Kralı adlı iki ciltlik serisini, Dan Brown’ın Sırların Sırrı, Agatha Christie’nin On Kişiydiler kitaplarını okudum. Grange ile Brown, ilginç konular seçerek beni yine etkiledi. Grange AIDS hastalığı, Brown da insan bilincinin doğasıyla ilgili bilimsel bir konuyu gerilim ve polisiyeyle harmanlamış. Christie’nin kitabını çok eskiden okumuştum, bir polisiye yazarı gözüyle tekrar okudum, oldukça keyif aldım. Maalesef bu yıl yerli polisiye okuyamadım. Çünkü bir yerli polisiyeci olarak zamanımı okumak yerine yazmakla geçirdim.

2. 2025 yılının önemli diye niteleyebileceğim olayı, Dedektif Dergi yazarlarının kilitli oda öyküleri içeren kolektif bir eser ortaya koymaları. Bunu polisiye edebiyatımız açısından önemsiyorum ve bir kilometre taşı olarak görüyorum. Bunun yanı sıra polisiye edebiyatın nitelik olarak olmasa da nicelik olarak geliştiğini, her geçen gün yeni yazarların ortaya çıkmasını da önemli gelişmeler arasında sayabilirim. Ayrıca polisiye dergilerinin yeni yazarlara kapılarını açması, yarışmalar düzenlemesi de teşvik açısından oldukça kayda değer. Bu konuda çalışmalar yapan gerek Dedektif Dergi olsun gerekse SUÇÜSTÜ dergisi olsun katkıda bulunan tüm arkadaşları kutluyorum. 

3. Tabii genel anlamda yerli edebiyatı polisiye edebiyattan ayrı tutmamak lazım. Şöyle de diyebiliriz; polisiye edebiyatın temel sorunları belki de tüm edebiyat dallarının temel sorunlarını teşkil ediyor. Sıralayacak olursam, ilk aklıma gelenler yazara telif haklarının hala verilemiyor olması, yayınevlerinin yerli polisiyeye gereken önemi ve desteği vermemesi, kitapların dış piyasalara açılamaması, pazarlama ve satıştaki sıkıntılar, Avrupa ve ABD’deki gibi menajer-yazar ilişkisinin kurulamaması yani sistemsel ve hukuksal aksaklıklar, dernekleşememe, polisiye konusunda yetkin editörlerin yetişmemesi, birkaç kişiyle sınırlı kalmış eleştiri yazılarının yetersizliği, mantar gibi türeyen kalitesiz yayıncılar, ücretli kitap basan bu yayıncıların niteliksiz kitapları piyasaya sürmeleri ve yazarları acımasızca istismar etmeleri vs. 

Bu listeyi daha da uzatmak mümkün.

RAMAZAN ATLEN

2025’te okuduğum ve beni en çok etkileyen üç polisiye kitaptan ilki, Ruth Rendell’in Taştan Hüküm romanıydıRomanın ilk cümlesi bir meydan okuma adeta; “Eunice Parchman, okuma yazma bilmediği için öldürmüştü Coverdale ailesini.” Hem katil hem de cinayet gerekçesi en başta açıklanmasına rağmen bütün roman soluksuz okunuyor ve bittiğinde insanın yüreğine bir taş oturuyor. Theodore Dreiserin Ayrıksı Kitap’tan üç cilt halinde yayınlanan İnsanlık Suçu sıradan bir insanı cinayet işlemeye götüren nedenleri hem kişisel hem de toplumsal yönleriyle ele alışıyla çok etkileyici bir suç romanıydı benim için. Son olarak Anthony Horowitz’in İpek Evi’ni beğendim. Çünkü iyi bir polisiye olmasının yanı sıra bir Sherlock Holmes pastişinden beklediğim şekilde A. Conan Doyle yazmış gibi hissettirmeyi başarıyordu.

2. 2025’te polisiye edebiyatımızda yaşanan en önemli gelişme Türk polisiyesinin ilk kilitli oda öyküleri antolojisi olan Kilitli Odaların Esrarı’nın yayınlanmasıydı. Bu seçkinin başka yazarlara da cesaret vereceğini ve kilitli oda muammalarının daha fazla yazılacağını ümit ediyorum.

SELİN BAK

1. 2025 yılında POYABİR Kristal Kelepçe Ödülleri jürisindeydim. Bu nedenle aday eserler dışında çok fazla roman okuyamadım. Aklımda yer edenleri zevkle söyleyeyim.

Liz Moore – Ormanın Tanrısı; Bu kitap sadece bir kayıp çocuk hikâyesi değil, aynı zamanda sınıf farklarını ve aile sırlarını irdeleyen muazzam bir edebi polisiye.

Richard Osman – Perşembe Günü Cinayet Kulübü’nü beğendim. Bu kitap, polisiyenin sadece karanlık değil, aynı zamanda ne kadar sıcak ve zeki olabileceğini bir kez daha kanıtlıyor bence. Okurken hem güldüm hem de bulmacanın parçalarını birleştirmeye çalışırken çok keyif aldım.

S.A. Cosby – Ustura Gözyaşları. Yazar bence polisiyenin en sert ve en gerçekçi seslerinden biri. Bu kitapta suçun sadece bir olay değil, sosyal bir sonuç olduğunu hissediyorsunuz. Amerikan rüyasının karanlık tarafını, hızla ilerleyen ve temposu bir an bile düşmeyen bir kurguyla anlatıyor. Karakterlerin ahlaki ikilemleri ve yazarın o tozlu, terli ve tehlikeli anlatım tarzı, kitabı bitirdikten sonra bile uzun süre etkisinden çıkamamama neden oldu.

2. Aslında bu soruya edebiyat dünyasından daha genel bir cevap vermem beklenebilir ama eğri oturup doğru konuşalım; benim için 2025’in en büyük, en heyecanlı ve en olay gelişmesi, kendi kitabımın raflardaki yerini almasıydı.

Bir polisiye okuru olarak, yıllarca başkalarının hikâyelerini okumaktan, kendi hikâyeni yazmaya geçmek müthiş bir serüven. Elbette tür adına çok kıymetli eserler basıldı, türün ustaları harika işler çıkardı ama insanın kendi kurguladığı o çıkmaz sokağın, yarattığı o karakterlerin okurla buluşmasına şahit olması, 2025’in benim adıma en büyük edebi devrimiydi. Kendi kitabımın heyecanı o kadar büyüktü ki, bir noktada kitap karakterlerimin bile ‘Tamam, anladık en çok sen heyecanlısın, şimdi şu dosyayı çözmemize izin ver,’ dediğini duyar gibi oldum. Şaka bir yana, bir yazarın ilk kitabını elinde tutması, benim için yılın tartışmasız manşetidir.

3. Bence en temel sorunumuz, polisiyenin hâlâ edebi türler arasında üvey evlat muamelesi görmesi ya da sadece eğlence kategorisine hapsedilmek istenmesi. Oysa iyi bir polisiye toplumu, adaleti, insan psikolojisini ve bir şehri anlatmanın en güçlü yolu. Polisiye hâlâ bazı çevrelerce edebiyatın dışında tutulmaya çalışılıyor. Oysa iyi bir polisiye, aynı zamanda iyi bir toplumsal eleştiri ve psikolojik tahlil imkânıdır. Bu önyargı, türün hak ettiği akademik ve eleştirel ilgiyi görmesini engelliyor.

Bunun yanında birkaç kronik meselemiz daha var. Bunlardan biri, suçun yerelleşmesi konusundaki çekingenliğimiz. Polisiye dendiğinde akla hâlâ ya karanlık İskandinav ormanları ya da New York’un dumanlı sokakları geliyor. Oysa bizim coğrafyamızın kendine has bir cinneti, bir suç motifi ve çok daha karmaşık insan ilişkileri ağı var. Kendi gerçekliğimizden kaçıp ithal şablonlara sığınmak, hikâyenin ruhunu biraz zayıflatıyor.

Diğer taraftan, okur çok zeki. İnternet sayesinde adli tıp prosedürlerine, siber suçlara ya da kriminolojiye dair bilgiye ulaşabiliyor. Yazarın, okurdan bir adım önde olması için ciddi bir teknik araştırma yapması şart artık. ‘Katili en sona sakladım, oldu bitti’ mantığı da artık 2025 okurunu tatmin etmiyor.

Yine de umutluyum. Çünkü 2025 gösterdi ki, artık çok daha katmanlı, yerel kodları olan ve ezber bozan hikâyeler yazmaya başladık. Belki de en büyük sorunumuz olan önyargıyı, kaliteli eserlerle kırmaya başladığımız bir dönüm noktasındayızdır.

 YEŞİM YÖRÜK

1. 2025’te en beğendiğim kitap KİLİTLİ ODALARIN ESRARI oldu. Bu değerli seçkide, hayran olduğum kalemlerle birlikte adımın anılması çok gurur verici. 2025’in keyif alarak okuduğum ikinci kitabı Elçin Poyrazlar’ın Gölgenin Eli romanı oldu. Suat Zamir maceralarını keyifle okuyorum ve yazarın akıcı üslubunu çok severim. Son olarak, kitaplığımın başköşesinde yerini alan, her polisiye yazarının başucu kitabı olması gereken, Gencoy Sümer’in Polisiye Roman Nasıl Yazılır? adlı rehber kitabı.

2. 2025’e damga vuran polisiye olayı KİLİTLİ ODALARIN ESRARI antolojisinin yayımlanmasıydı. Yıllardır Türk polisiyesinde hissedilen bir boşluğu doldurmuş olması esere değer katıyor.
Kelime Sahaf‘ın 2025 yılında ilkini düzenlediği, Dedektif Dergi‘nin ve İzmir Dayanışma Akademisi’nin katkı sunduğu İzmir Polisiye Şenliği etkinliği de camiamız adına önemliydi.

3. Türk polisiye edebiyatı son yıllarda yükselişte olsa da çözülmesi gereken sorunlar hâlâ çok fazla. Yazarların çoğunun hak ettikleri ilgiyi göremedikleri, hak etmeyen bazı yazarların sosyal çevrelerindeki bağlantıları aracılıyla parlatıldığı görüşündeyim. Kaliteli edebiyat çok kolay yerilebilirken, parlatılan, popüler olduğu için listelerde başı zorlayan yazarlar ve eserleri raflara çıkabiliyor. Yayınevleri risk almamak için eserlerin kalitesine bakmak yerine hali hazırda okur kitlesi hazır yazarları tercih ediyorlar.
Gerçek yorumlar sadece okurlardan ve sınırlı sayıda alabiliyoruz. Ayrıca yayınevlerinin yabancı eserlerin satışına garanti gözüyle bakması yerli yazarların işini bir kat daha zorlaştırıyor. Eleştirmenlerden, araştırmacılardan ya da basından kısıtlı bir grup yazar yararlanabiliyor. Zaten polisiye üzerine derinlemesine analiz yapabilen, türü iyi tanıyan eleştirmen sayımız az. Bu durum ülkemizde polisiye türünün genişlemesini etkileyen, gelişmesini engelleyen bir durum. Polisiye türünde bile olmayan kitaplara verilen ödüller, eleştirmenler veya gerçek okurlar tarafından değil, taraflar ve klanlar tarafından belirleniyor maalesef.
Sanırım pohpohlanan yazarlarla, içi boş kitaplarla mücadele etmenin bir yolu yok. Bu düzeni kıracak bir güç de yok. Biraz karamsar bakıyor olabilirim olaya fakat bu yaşananlar yeni değil, eminim ki yüz yıl önce de edebiyat camiası kendi içinde oluşturduğu klanlar etrafında dönüp duruyordu. Bu sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil üstelik. Dünyada da edebiyata verilen önem yazarın popülerliğiyle aynı yönde ilerliyor. Kitapları okunan, filme, diziye uyarlanan öyle yazarlar var ki okuyunca, bu muymuş, diyorsunuz. Bu roman bu ilgiyi, övgüyü nasıl görüyor, şaşıyorsunuz. Gel gelelim düzen o şekilde kurulmuş, vasat bir romana tanınmış bir yazarın yaptığı olumlu bir yorum, hak etse de etmese de o ismi öne çıkarıyor.
Bunlar yazar gözüyle yaptığım tespitler. Polisiye okuru gözüyle şunu diyebilirim, Türk polisiye edebiyatının acilen taze kana ihtiyacı var. Klişelerle dolu kitaplar birbiri ardına çıkıyor. Bazıları affedilemez kurgu, mantık hataları ve rastlantılarla dolu. Oysa hukuk, polis prosedürü, kriminoloji, adli tıp veya dedektiflik konularında bilgiye erişmek artık çok kolay. Bunlardan yoksun romanlar/ öyküler haliyle eksik kalıyor, okuru türden soğutuyor, yerli yazarların bu işi beceremediği algısı oluşuyor. Olan nitelikli fakat kendini gösterme fırsatı bulamamış yazarlar ve eserlerine oluyor. Maalesef toplumu ele geçiren popüler kültür nitelikten ve derinlikten beslenmiyor. Bu yerleşmiş baskı okura da yansıyor.

YASEMİN CANDEMİR

1.  Yılın en iyi kitaplarını belirlemek her zaman zorlu bir iştir. Kitapları sıralamak ve derecelendirmek fikri bana pek doğru gelmiyor, çünkü her şey bireysel zevke ve hatta kitabı okurken içinde bulunduğunuz ruh haline bağlı. Ayrıca, sadece tanıdık olanlara bağlı kalma ve türün keyifli emektarlarının en yeni romanlarının ötesine bakmama riski de var. Sonra, kalabalığı takip etme ve en yeni parlak şeye, güncel trende veya ‘eleştirmen seçimine’ olan coşkuya katılma baskısı ve listenizin dengeli ve türü yansıttığından emin olma ihtiyacı var. Bu yüzden bu soruya cevaben hiç tanımadığım, tanışmadığım bir yazarı Burcu B. Bilgin’i ve kitabı Beni Kim Öldürdü?’yü söylemek istiyorum.

2. Sorunuz polisiye ve gerilim türünde ise Jean-Christophe Grangé’ın “Güneşsiz” serisi ve Ahmet Ümit’in “Yırtıcı Kuşlar Zamanı” adlı eserinin yayımlanması bu yılın en güzel hadisesiydi.

3. En sevdiğim polisiye yazarlarından Adrian McKinty yakın zamanda şöyle yazmıştı: “Yazar olarak toplumu yansıtmak, okuyucularınızın zihnini geliştirmek veya dünyayı değiştirmek zorunda değilsiniz…” Aslında hiçbir yazar bunu yapmak zorunda değil, ancak hayran olduğum yazarların birçoğu güncel konulara tutkuyla bağlı ve bunları genellikle polisiye romanlarının arka planı olarak kullanıyorlar. Bunlar polisiye kurguda ele alınabilecek mükemmel sorunlar. Yazarın suç konularına odaklanırken, bu sorunları karakterlerin yaşamlarının merceğinden süzmesi gerekiyor.

Bu kitapların temelini oluşturan konular ne kadar güncel olursa olsun, sonuçta bu romanlarda insanlık tarihi kadar eski konuları ele alınır: açgözlülük, kıskançlık, sırlar, hile, onur ihtiyacı ve toplumda statü arzusu. Gerçekçi insanları gerçekçi durumlarda, verdikleri kararların sağlam temelleriyle tasvir ederek, elimizden geldiğince eğlendirmeye çalışıyoruz – kararlar onları suç işlemeye yönlendirse bile. Yazarlar bu süreçte güncel sorunlara ışık tutarlarsa bu bir bonus olur. Güncel sorunların arka planı, hikâyelerimizi zenginleştirebilir ve okuyucuları aydınlatabilir. Temel sorun mu dediniz? Bizim sorunumuz tek aslında. Okurlarla daha çok bir araya gelişler yaşamamız ve özellikle gençlerle daha çok tartışabiliyor olmamız gerek.

ARSEN LÜPEN KİTAPLARI HANGİ SIRAYLA OKUNMALI?

Polisiye roman ve hikayeleri sıralı okumak, okurların kitaplardan alacağı keyfi artırır, ayrıca karakterlerin değişimini, yazarın anlatım tekniği ve üslubundaki gelişimi takip edebilmeye imkân tanır. Maurice Leblanc’ın ölümsüz karakteri Arsen Lüpen’in maceraları çok erken tarihlerde -1910’lu yıllarda- Türkçeye çevrilmeye başlansa da yayınevleri kitapları sıra gözetmeden, kimi zaman da farklı adlarla yayınlamışlardı. Serideki kitapların Dorlion Yayınları tarafından ilk defa bütünüyle ve orijinal adlarına büyük ölçüde sadık kalınarak yayınlanması vesilesiyle Arsen Lüpen okumak isteyen ama nereden başlayacağını bilemeyen polisiyeseverler için kronolojik bir liste hazırladım.

1-Arsen Lüpen- Kibar Hırsız (1907)

1907’de yayınlanan ve Arsen Lüpen’in ilk defa okurla buluştuğu dokuz öyküden ibaret kitapta Sherlock Holmes Çok Geç Kaldı isimli bir öykü de bulunmaktadır. A. Conan Doyle, ünlü dedektifinin parodisinin yapıldığını gerekçe göstererek yasal bir itirazda bulununca hikayedeki dedektifin adı ‘Herlock Sholmes’ olarak değiştirilmiştir.

2-Arsen Lüpen Herlock Sholmes’e karşı (1908)

Maurice Leblanc’ın Arthur Conan Doyle’a saygı duruşunda bulunduğu romanda, büyük ikramiye vurmuş bir biletin ve köklü bir aileye ait mücevherlerin çalınmasında Arsen Lüpen’in parmağı olduğundan şüphelenen Başmüfettiş Ganimard, efsanevi Dedektif Sholmes’den yardım isteyince edebiyat dünyasının iki ölümsüz kahramanı karşı karşıya gelir.

3-Oyuk İğne (1909)

Oyuk İğne’de Başmüfettiş Ganimard bir şatodaki dört adet yağlı boya tabloyu Arsen Lüpen’in çaldığından kuşkulanır. Arsen Lüpen bu defa hırsızın peşine düşen sıra dışı zekalı genç bir lise öğrencisi dışında bir kez daha Herlock Sholmes’le mücadele etmek zorunda kalır.

4- 813 (1910)

‘Pırlanta Kralı’ lakaplı Rudolf Kesselbahc’in ölümünden sorumlu tutulan Kibar Hırsız cinayet suçlamasından kurtulmak için gerçek katili bulmaya çalışır. Maurice Leblanc daha ‘edebi’ çalışmalar yapmasını engellediğini düşündüğü için 813 romanında kahramanını öldürmek istemiş ama sonraki kitaplarında tekrar canlandırmak zorunda kalmıştır.

5-Kristal Tıpa (1912)

Arsen Lüpen, iki adamıyla milletvekili Daubrecq’in evine soyguna gider. Adamlarından Vaucheray, soygun esnasında evin uşağını öldürmek zorunda kalınca idam edilmek üzere yargılanır. Vicdan azabıyla kıvranan efsanevi hırsız, Vaucheray’i kurtarmak için işe koyulur.

6-Arsen Lüpen’in İtirafları (1913)

Dokuz öyküden oluşan derlemede Arsen lüpen ilk kitaptaki dürüst ama kendi çıkarına öncelik veren tiplemeye daha yakın resmedilmiştir. Kronolojik olarak hikayeler Oyuk İğne ve 813 romanlarının öncesinde geçer. Kibar Hırsız’ın yolu, içinde bir sır barındıran bir kasayla, korkunç bir cinayetle, kıymetli tablolarla kesişir.

7-Kaplan Dişleri (1914)

Kronolojik olarak, Lüpen’in ortadan kaybolduğu 813’ün sonrasında geçen hikayede herkesin öldüğünü düşündüğü ama savaştan sonra yeniden ortaya çıkan Arsen Lüpen’in 200 milyonluk bir miras üzerinde hak iddia etmek için kurbanlarını esir alan bir düşmana karşı mücadelesi anlatılır. Maurice Leblanc bu romanda Lüpen’in zayıf yönlerini de göstererek karakteri daha gerçekçi hale getirmiştir.

8-Obüs Patlaması (1916)

Birinci Dünya Savaşı sırasında geçen romanda hem karısının hem de babasının katilini arayan bir karakter anlatılır. Romanın ilk versiyonunda Arsen Lüpen bulunmazken, yazar 1923’te revize ettiği ikinci baskıda Arsen Lüpen’in hikâyenin ortasında bir doktor olarak görünmesini sağlamıştır.

9-Altın Üçgen (1918)

Kronolojik olarak 813 ile Kaplanın Dişleri arasında geçen romanda Arsen Lüpen daha çok beklenmedik bir anda ortaya çıkıp olayların seyrini değiştiren bir karakter olarak resmedilir. Bir savaş gazisi, genç bir hemşireyi korumaya çalışırken bir komplonun ortasında kalınca gerçeği ortaya çıkarmak için Arsen Lüpen’den yardım ister.

10-Otuz Tabutlu Ada (1919)

Kronolojik olarak yine 813 ile Kaplanın Dişleri arasında geçen romanda Altın Üçgen’de olduğu gibi hikayeye sonradan dahil olan Lüpen’in Veronica isimli bir kadını eski eşi Kont Vorski’den kurtarması anlatılır.

11-Saat Sekizi Çalarken (1922)

Birbiriyle bağlantılı sekiz öyküden oluşan ve Lüpen’in hırsızdan çok bir dedektif gibi davrandığı derlemede Arsen Lüpen, amcasının zoruyla evlenen Hortense Daniel’in kalbini kazanmak için sekiz gizemli vakayı çözmek zorundadır.

12- Gizli Mezar (1923)

Kibar Hırsız’ın doğrudan yer almadığı ancak Arsen Lüpen evreniyle bağlantılı olan romanda genç bir çingene olan Dorothy’nin, Roborey Şatosu’ndaki gizli hazineyle ilgili gizemi -ki bu sır Kontes Cagliostro romanındaki dört gizemden biridir- ortaya çıkarması anlatılır.

13- Kontes Cagliostro (1924)

Arsen Lüpen’in gençlik yıllarının anlatıldığı romanda, Kibar Hırsız, Clarisse isimli bir kadınla evlilik hazırlığı içindeyken aşık olduğu, haksız yere ölüme mâhkum edilen Kontes Cagliostro’ya yardım etmeye karar verir. Lüpen, Kontes’le birlikte 400 yıllık bir hazinenin peşine düşerken iki kadından hangisini seçeceğine de karar vermek zorundadır.

14- Arsen Lüpen’in Paltosu (1926)

İlk olarak 1924’te Fransa’da Herkül Petitgris’in Dişi olarak yayınlanan bu kısa romanı Maurice Leblanc daha sonra Kibar Hırsız hikayesine dönüştürmüş ve 1926’da İngilizce olarak Arsen Lüpen’in Paltosu adıyla yayınlamıştır.

15-Yeşil Gözlü Kız (1927)

Paris sokaklarında yeşil gözlü bir kızın peşindeyken yolu tren istasyonuna düşen Lüpen, soygun sırasında işlenen bir cinayetin ortasında kalır ve yeşil gözlü güzel kızı düşmanlarından korumaya çalışır.

16- Müfettiş Barnett (1928)

Sekiz kısa öyküden oluşan kitapta Arsen Lüpen kendisini Dedektif Jim Barnett olarak tanıtır ve Müfettiş Bechoux ile iş birliği yaparak gizemli olayları çözmeye başlar.

17-Esrarengiz Ev (1929)

Müfettiş Barnett kitabının sonrasında geçen romanda Arsen Lüpen bu kez elmas hırsızlığı ve bir aktrisin kaçırılmasıyla bağlantılı olarak suçlanan iki masum kardeşin aklanmasına yardım etmeye, aynı zamanda kendisi gibi çok zeki bir rakibiyle mücadele etmeye çalışır.

18- Üç Söğüt (1931)

Daha önce Müfettiş Barnett ve Esrarengiz Konak’ta da yer alan bir karakter olan Tuğgeneral Théodore Béchoux, Normandiya’daki karmaşık bir cinayet ve kaybolma vakası için Arsen Lüpen’den yardım ister.

19-İki Yüzlü Kadın (1933)

Polisin peşine düştüğü Sarışın Klara isminde bir kadına aşık olan Lüpen, Klara’yı eski sevgilisinden korumaya çalışırken 15 yıl önce işlenen bir cinayeti de çözmek zorundadır.

20- Ahlak Polisi Viktor (1933)

Becerikli, yaşlı bir polis olan Müfettiş Victor Hautin, peşine düştüğü iki şüphelinin Strasbourg Bankası’ndan savunma bonolarının çalınmasıyla bağlantılı olduklarını anlar. Böylece Müfettiş Viktor’la Arsen Lüpen arasında sürprizlerle dolu bir mücadele başlar.

21- Kontes Cagliostro’nun İntikamı (1935)

1924 yılında geçen, Kontes Cagliostro romanının devamı niteliğindeki romanda Arsen Lüpen, işlemediği bir cinayetle suçlanan Kontes’ten olma oğlu Jean’ı kurtarmaya çalışır.

22- Milyarlarca Arsen Lüpen (1941)

Yazarın hastalanıp ölmesi nedeniyle tamamlayamadığı bu romanda ünlü bir gazete sahibinin asistanı olan Patricia, gizemli bir gece toplantısından sonra öldürülen patronunun intikamını almak için Fransa’ya gider ve yolu Arsen Lüpen’le kesişir.

23- Arsen Lüpen’in Son Aşkı (2012)

Maurice Leblanc’ın 1936’da felç geçirmeden önce yazdığı tahmin edilen roman, 2011 yılında yazarın torunu tarafından bej bir gömleğin içinde tesadüfen bulunduktan sonra 2012’de yayınlanmıştır. Arsen Lüpen’in yanlış yola sapmış çocuklar için yol gösterici bir karakter olarak çizildiği, evlilikle özgürlük arasında ikilemde kaldığı romanda uluslararası bir casusluk hikayesi anlatılır.

Kaynaklar:

  1. https://www.mysterytribune.com/the-complete-list-of-arsene-lupin-books-by-maurice-leblanc/
  2. https://en.wikipedia.org/wiki/Maurice_Leblanc
  3. https://en.wikipedia.org/wiki/Ars%C3%A8ne_Lupin
  4. https://www.cinairoman.com/writers/54

TÜRKÇEDEKİ SHERLOCK HOLMES PASTİŞLERİ

A. Conan Doyle, 56 kısa öykü ve dört romanla Sherlock Holmes’u gelmiş geçmiş en popüler kurmaca karakterlerden biri -belki de birincisi- haline getirmeyi başardı. Ancak Doyle, Holmes’u yazan tek yazar değildi. Yazar henüz hayattayken bile ünlü dedektifi kendi hikâyelerinde kullanan yazarlar vardı. Bunlardan biri olan Maurice Leblanc, Arsen Lüpen öykülerinden birinde Sherlock Holmes’e yer vermiş ancak Doyle, dedektifinin parodisinin yapıldığını gerekçe göstererek yasal bir itirazda bulununca karakterin adı ‘Herlock Sholmes’ olarak değiştirilmişti.

Doyle’un ölümünden sonra dünyanın dört bir yanındaki yazarlar Sherlock Holmes hikâyeleri yazmaya devam etti. Bazıları parodi olsa da çoğunluğu saygı duruşu niteliğindeki (pastiş) bu hikâyeler yalnızca Holmes ve Watson’ı konu almakla kalmayıp yeni karakterler yaratarak Holmes evreninin genişlemesini sağladı. Bu yazıda ünlü dedektifin yeni maceralarını okumak isteyenler için Türkçedeki A. Conan Doyle’un yazmadığı Sherlock Holmes kitaplarını listeledim.

Arsen Lüpen Herlock Sholmes’e Karşı (Olimpos Yayınları)

Maurice Leblanc, Sherlock Holmes’e 1908’de yayınlanan Arsen Lupen Herlock Sholmes’e Karşı romanında da yer vermiştir. Büyük ikramiye vurmuş bir biletin ve köklü bir aileye ait mücevherlerin çalınmasında Arsen Lüpen’in parmağı olduğundan şüphelenen Başmüfettiş Ganimard, efsanevi Dedektif Sholmes’den yardım isteyince edebiyat dünyasının iki ölümsüz kahramanı yeniden karşı karşıya gelir.

Sherlock Holmes’e Karşı Cingöz Recai (Ötüken Yayınları)

Peyami Safa’nın Server Bedii ismiyle kaleme aldığı ön beş öykülük Sherlock Holmes’e Karşı Cingöz Recai kitabında, Serhafiye Mehmet Rıza’nın daveti üzerine İstanbul’a gelen Sherlock Holmes ve Doktor Watson ile Cingöz Recai’nin mücadeleleri anlatılıyor.

İpek Evi / Moriarty (İthaki Yayınları)

Anthony Horowitz’in Arthur Conan Doyle Vakfı’nın onayıyla kaleme aldığı iki romandan İpek Evi’nde Holmes ve Watson kendilerini uluslararası bir komplonun içinde bulurlarken, Moriarty’de Sherlock Holmes ve ezeli düşmanı Moriarty’nin Reichenbach Şelalesi’nden düşüp ölmelerinden sonra Moriarty’nin yerini doldurmaya başlayan yeni bir suç dehasıyla yapılan mücadele anlatılıyor.

Sherlock Holmes ve Karo Kızı / Sherlock Holmes ve Kupa Valesi / Sherlock Holmes ve Sinek Papazı (Kassandra Yayınları)

Steve Hayes ve David Whitehead’in birlikte kaleme aldıkları üç romanda Holmes ve Watson ikilisi Jesse James, Jules Verne, Sigmund Freud, Harry Houdini ve Hitler gibi ünlü isimlerin dâhil olduğu, Londra’nın yanı sıra Fransa ve Avusturya’da geçen gizemleri çözmeye çalışıyorlar.

Sherlock Holmes’un Dönüşü (Sonsuz Kitap)

Luca Martinelli’nin kaleme aldığı romanda Sherlock Holmes’un Reichenbach Şelalesi’ndeki sahte ölümü sonrası kendisine kraliyet tarafından verilen bir görev nedeniyle gittiği Floransa’da yaşadığı macera anlatılıyor.

Sherlock Holmes ve Arap Prensesi (Sarmal Yayınları)

John North’un kaleme aldığı romanda Holmes, katıldığı sihirbazlık gösterisinden sonra ortadan yok olan Prenses Fatma’nın kayboluşunu araştırıyor.

Sherlock? (Ephesus Yayınları)

Doğrudan Holmes’u eksene alan bir roman olmayışıyla diğerlerinden farklılaşan Graham Moore’un romanı iki farklı zaman diliminde geçiyor. Günümüzde geçen hikâyede tam bir Sherlock hayranı olan Harold White, Arthur Conan Doyle’a ait bir günlüğü yakın zamanda ortaya çıkaran Alex Cale’in öldürülüp günlüğün kaybolması olayını araştırırken, ikinci hikâyede Sir Arthur Conan Doyle, arkadaşı Bram Stoker’le birlikte gizemli kadın cinayetlerini çözmeye çalışıyor.

Genç Sherlock Holmes: Ölüm Bulutu (Tudem Yayınları)

Andrew Lane’in ünlü dedektifin meşhur olmadan önceki yaşamını anlattığı Genç Sherlock Holmes serisinin ilki olan Ölüm Bulutu’nda Holmes 1868 yılında henüz 14 yaşındayken Britanya’nın geleceğini ilgilendiren bir komplonun ortasına düşüyor. 

Sherlock Holmes ve Ölülerin Bilgeliği / Sherlock Holmes ve Şairin Ayak İzleri (İthaki Yayınları)

Rodolfo Martinez’in Sherlock Holmes ve Ölülerin Bilgeliği kitabı, doğaüstü ve korku öğeleri de içeren üç öyküden oluşan bir kitapken Sherlock Holmes ve Şairin Ayak İzleri’nde İspanya İç Savaşı’nın ortasına düşen Holmes, Necronomicon isimli kitabı düşmanlarından önce ele geçirmeye çalışıyor.

Hafif Bir Akıl Tutulması (Labirent Yayınları)

Mitch Cullin’in kaleme aldığı romanda artık yalnız ve unutkan bir ihtiyar olan Holmes’un masum bir çocuğun trajik ölümünü çözmesinin yanı sıra bu olayın onda yarattığı keder ele alınıyor.

Albino’nun Hazinesi (Martı Yayınları)

Stuart Douglas’ın kaleme aldığı romanda Holmes ve Watson’un, Albino isimli suç dünyasının yeni dâhisiyle mücadeleleri anlatılıyor.

Sherlock Holmes ve Kıyamet Cinayetleri / Sherlock Holmes ve Yedi Ölümcül Günah (Alakarga Yayınları)

Barry Day’in yazdığı Sherlock Holmes ve Kıyamet Cinayetleri’nde Holmes sürgünden dönüp vahşi cinayetlerine devam eden Karındeşen Jack’i yeniden yakalamaya çalışıyor. Sherlock Holmes ve Yedi Ölümcül Günah’ta ise Holmes ve Watson, aralarında Holmes’un kardeşi Mycroft’un da bulunduğu üniversite kulübü üyelerinin öldürülmesini araştırıyor.

Abdülhamid ve Sherlock Holmes (Everest Yayınları)

Yervant Odyan’ın 1912 yılında kaleme aldığı romanda hafiye teşkilatı mensuplarının arka arkaya öldürülmesi üzerine Abdülhamid tarafından İstanbul’a davet edilen Sherlock Holmes cinayetleri aydınlatmaya çalışıyor.

Örümcek Ağında Dans / Karanlık Mirasın Laneti (Martı Yayınları)

Sam Siciliano’nun yazdığı, Sherlock’un kuzeninin bakış açısından anlatılan iki romandan Örümcek Ağında Dans’ta Holmes yaşlı bir Çingene kadın tarafından tehdit edilen varlıklı bir adama yardım etmeye çalışırken Karanlık Mirasın Laneti’nde ise bozulan bir nişan sonrasında işlenen cinayetleri araştırıyor.

Ölüm Papirüsü / Şeytanın Vaadi / Genç Sherlock (İthaki ve Yabancı Yayınları)

David Stuard Davies’in kaleme aldığı Ölüm Papirüsü’nde Holmes, British Museum’dan bir papirüs çalınması üzerine Scotland Yard’ın yardımına koşuyor, Şeytanın Vaadi’nde Watson’la birlikte tatildeyken sahilde buldukları ve sonra ortadan kaybolan bir cesedin peşine düşüyor. Holmes’un özel dedektiflik kariyerine yeni başladığı dönemlerde geçen Genç Sherlock’ta ise yazar Watson’la Holmes’un tanışmasını Moriarty bağlantılı bambaşka bir kurguyla aktarıyor.

Arıcının Çırağı / Kadınlar Alayı / Meryem’in Mektubu / Bozkır (Portakal Kitap)

Laurie R. King’in kaleme aldığı ödüllü seride artık emekli olmuş ve arıcılıkla uğraşan Sherlock Holmes’un Mary Russell isimli yetim bir genç kızla tesadüfen tanışıp himayesine alması sonrasında ikilinin birlikte çözdükleri gizemler anlatılıyor.

Kan Sanatı (İndigo Yayınları)

Bonnie MacBird’in kaleme aldığı romanda Holmes, başarısızlıkla sonuçlanan Karındeşen Jack soruşturmasının ardından bitkin düşmüş ve tekrar kokain kullanmaya başlamışken Paris’ten gelen bir mektupla kaybolan bir çocuğun ve sonrasında yaşanan gizemli cinayetlerin peşine düşüyor.

Çift Taraflı Bir Dedektiflik Hikâyesi (Labirent Yayınları)

Mark Twain’in 1902’de -henüz A. Conan Doyle- hayattayken daha çok bir parodi olarak kaleme aldığı Çift Taraflı Bir Dedektif Hikâyesi’nde Sherlock tarzı akıl yürütme eleştiriliyor ve ünlü dedektifin de yanılabileceği gösteriliyor.

İstanbul’dan Gelmeyen Mektup / İstanbul’da Akşam Yemeği (Mylos Yayınları)

Gökhan Tosun’un kaleme aldığı İstanbul’dan Gelmeyen Mektup’ta Holmes II. Abdülhamit döneminde Baltalimanı’ndaki bir köşkte yaşanan esrarengiz olayları çözmeye çalışırken İstanbul’da Akşam Yemeği’nde ise ünlü dedektifin etkilendiği tek kadın olan Irene Adler ile birlikte 1936 İstanbul’unda yaşadıkları macera anlatılıyor.

*Sherlock Holmes pastişleri için Stephen King’in Kilitli Oda Muammaları (Domingo Yayınları) seçkisindeki Doktorun Çözümü ve Gencoy Sümer’in Dedektif Dergi’nin 43. Sayısındaki Pelerinli Kadın isimli öykülerine de bakılabilir.

**Yazıdaki yabancı kitapların Türkçe baskıları için cinairoman.com’un verilerinden yararlanılmıştır.

https://www.blackhistorynh.com/best-sherlock-holmes-books-not-written-by-arthur-conan-doyle

https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_authors_of_new_Sherlock_Holmes_stories#M

https://en.wikipedia.org/wiki/Sherlock_Holmes_pastiches

https://www.ebsco.com/research-starters/arts-and-entertainment/sherlock-holmes-pastiches

https://crimefictionlover.com/2014/09/cis-beyond-conan-doyle-the-best-of-sherlock-holmes/
https://www.blackhistorynh.com/best-sherlock-holmes-books-not-written-by-arthur-conan-doyle
https://221bdergi.com/oteki-sherlocklar-yanki-enki/
https://221bdergi.com/yeni-bir-sherlock-holmes-romani-istanbuldan-gelmeyen-mektup/