Ana Sayfa Blog

4. ZEHİRLİ KALEM POLİSİYE ÖYKÜ YARIŞMASI BAŞLIYOR

0

Dedektif Dergi, polisiye öykü yazılmasını teşvik etmek ve edebiyatımıza nitelikli polisiye öyküler kazandırmak amacıyla, her yıl olduğu gibi bu yıl da “Zehirli Kalem Polisiye Öykü Ödülü” adı altında bir polisiye öykü yarışması düzenlemiştir.

Ödüle katılmak için son başvuru tarihi 15/Ağustos/2023’dür.

Konu serbesttir. Ancak, öyküler  polisiye türünde olmak zorundadır. Gizem ve suç unsurlarını içermeli ve mutlaka mantıklı bir sonuca bağlanmalıdır. Bu özellikleri taşıyan noire ve gerilim tarzında yazılmış öykülerle de ödüle başvurulabilir.

Oykülerde kelime sayısı 3.500 kelimeyi geçmemelidir.

Türkiye içinde ya da dışında yaşayan ve 18 yaşını tamamlamış herkes, Türkçe yazmak koşuluyla bu yarışmaya katılabilirler.

Birinci seçilen öyküye Zehirli Kalem Ödülü’nün yanı sıra, 2.500 TL para ödülü verilecektir.

Ayrıca dereceye giren öyküler bir kitapta toplanarak yayımlanacaktır.

Seçici Kurul üyeleri: Gamze Yayık, Ramazan Atlen, Reha Avkıran, Hüseyin Sadıç, Emel Aslan ve Cem Çeboğlu.

Ödül hakkında geniş bilgi almak için burayı tıklayınız.

2020, 2021 ve 2022 yıllarında yapılan Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışmas’ında dereceye giren öykülerin yer aldığı kitaplar.

STRANGER THINGS: POLİSİYE-KORKU-GERİLİM-GENÇLİK- SİZ NE İSTERSENİZ O DİZİSİ

0

#Dikkat bu yazı fena halde spoiler içerebilir#

Dizi Künyesi: Stranger Things

Başroller: Millie Bobby Brown, Finn Wolfhard, Winona Ryder

Sezon: S1, 8 bölüm, 15 Temmuz 2016

             S2, 9 bölüm, 27 Ekim 2017

             S3, 8 bölüm, 4 Temmuz 2019

             S4, Volum 1, 7 bölüm, 27 Mayıs 2022

                    Volum 2, 2 bölüm, 1 Temmuz 2022 (henüz yayınlanmadı)

Yazar ve yönetmen: Matt Duffer& Ross Duffer aka Duffer Brothers

Yayınlandığı platform: Netflix

IMDb puanı: 8.7

Dizinin yaratıcılarının Matt ve Ross Duffer isimli  tek yumurta ikizi kardeşler olduğunu öğrenince bende farklı bir ışık yandı. Aklıma The Wachowski Brothers (artık brothers değil, biri Lana diğeri Lilly Wachowski isimli iki transgender) ve Matrix filmleri geldi ister istemez. The Matrix’i sinemada izleyen şanslı kişilerdenim elbette.  Ve ilk üç filmini 2003-2004 yıllarında oğluma bakmak üzere izinliyken arka arkaya defalarca izlemiştim. Bir ara da “Çok komik aslında bu filmler ya! Çekerken de ne kadar eğlenmişlerdir kim bilir!” diye düşünmüştüm.

Dinden referans alan bir seçilmiş bir kişilik olan Neo (The One)’nun isteksiz önderliğinde, acaba makinelerin gazabından kurtulacak mı diyerek yüreğimiz ağzımızda izlediğimiz insanlık, Matrix’i yaratacak kadar ileri seviyede bir teknoloji varken ankesörlü telefondan ışınlanıyorlardı, beyinlerine Kung-fu’yu disketlerden yüklüyorlardı ve uzay gemileri bildiğin sarsılınca zangır zangır titreyen tenekedendi! Gülmemek mümkün değildi ama filmi o kadar büyük bir ciddiyetle ve büyük paralarla çekmişlerdi ki gülmek şöyle dursun, gözlerinizi kocaman açarak ekrana kilitlenip bakakalıyordunuz.

Gelelim Stranger Things’e… Bence Wachowski’ler gibi hikâye ve senaryo dehası olan bu ikizler de bir film ya da dizi yazmadan önce içeriğine neler koymak istediklerini alt alta sıralıyorlar. Mesela S.T.’de neler var bir bakalım:

Gençlik

Gençlik aşkları

Ergenlik

Dönem (80’ler)

Gençleri asla anlamayan salak ebeveynler

Polis(iye)

Sarsak bir polis memuru

Tuttuğunu koparan bir bekar anne

Kayıp çocuklar

Ölümler

Korku

Gerilim

Komünist Ruslar

Soğuk savaş

Beceriksiz  Amerikan ordusu

Geçmişi bilinmeyen süper güçleri olan ve kod isimli bir genç

Devletin süper gizli laboratuvarı

Devletin süper gizli laboratuvarında özel eğitim alan süper yetenekli çocuklar

Devletin süper gizli laboratuvarında özel eğitim alan süper yetenekli çocuklara yapılan gizli deneyler

Devletin süper gizli laboratuvarında özel eğitim alan süper yetenekli çocuklara kötü davranan kötü bilim insanları

Öteki ve kötü bir dünyaya (The Upside Down) açılan kapı

Öteki ve kötü bir dünyadan gelen kötü niyetli kötü yaratıklar

Şimdi bunların hepsini katınca aşure gibi harikulade bir şey de pişirebilirsiniz veya tatlı-tuzlu-ekşi iğrenç bir çorbaya da dönüştürebilirsiniz. İşte aşure olabilmesi için gerekli şey Duffer Brothers’un dehası.

80’ler o kadar sinematografik bir dönem ki. Herkes adeta Andy Warhol’culuk oynar gibi rengârenk geziyor zaten. Biraz da dizi için abartılmış kıyafetler, paçası kıvrılmış taş yıkama kotlar, bandanalar, kabarık saçlar, korkunç renkli makyaj ve aerobik kıyafetlerini gözünüzün önüne getirebilirsiniz. Ama bu güllük gülistanlık gibi görünen ergen hayatına, gençleri asla anlamayan ve dinlemeyen ebeveynleri de ekleyelim lütfen. Ergenliğini 80’lerde yaşamış biri olarak söylüyorum bunu size.

Ne diyor Michelle Obama “Kızlarımdan çok şey öğrendim.” 80’lerden bu yana geçen 40 yılda sadece çocukların ebeveynlerinden bir şeyler öğrenebileceği miti yıkıldı hele şükür. Artık ebeveynlerin de çocuklarından bir şeyler öğrenebileceğini kabul etme zamanı. Ama o zamanlar ebeveynler ciddiydi (ciddi derken anladınız siz onu), gençlerse çok havai.

“Ben 19 yaşındayım anne, saçıma istediğim şeyi yaptırırım sen karışamazsın!” diyen oğlumdan dünyanın kendi zevkleri etrafında dönmediğini anlayan ebeveynlerden biri oldum geç de olsa. Anne-babalık her şeye karşı çıkmak değil, izin vererek kontrol etmekten de geçiyormuş meğer.

S.T.’de, gençler, paralel dünyadan gelen kötülük, Ruslar, canavarlar ve benzerleriyle uğraşıyorlarsa ve anneleri hâlâ onları anlamamakta direniyorsa ne olur? Hayali kasabamız Hawkins’in ve dahi dünyanın sonu gelebilir! Ne zamanki anne-babalar İngilizce deyimiyle ‘give a shit about what the children think’ yani çocuklarının fikirlerini önemseyecekler, o zaman dünya kurtulabilecek.

Bütün bunlar absürt-komediye bir adım kalmış bir hikâyeyi bütün ciddiyetiyle kameraya yansıtabildiğiniz zaman ve o hikâyede yarattığınız ‘universe-evren’den hiç taviz vermediğiniz zaman böyle ilginç bir diziye dönüşüp tüm dünyada merakla beklenebiliyor.

Dizinin Türkçesi ‘daha ilginç/garip şeyler’.  Çünkü siz bazı ‘garip şeyler’ izlemiş/yaşamış olabilirsiniz ama buradaki her şey ondan daha garip olacak,  diyor yönetmen ikizler izleyiciye.

Duffer Brothers, etkilendikleri filmlerin arasında Freddy Krueger filmleri, Hellraiser (1987), Carrie (1976), IT (1990) filmlerini sayıyorlar. Etkilendikleri yönetmenlerin arasındaysa Wes Craven, Steven Spielberg, John Carpenter, George Lucas ve tabii ki yazar-senarist Stephen King yer alıyor.

***

Twitter’daki @Stranger_Things hesabından 17 Şubat 2022’de sararmış bir dosya kağıdına daktiloyla yazılmış “Hi nerds*! Do you copy**?- Selam inekler! Anlaşıldı mı?” diye başlayan bir mektup görseli paylaştılar. Duffer Brothers bu mektupta, Sezon 4’ün sonun başlangıcı, Sezon 5’inse son sezon olacağını hayranlarına duyurdular.

Nerd’ler olarak, biz de 1 Temmuz’da yayınlanacak 2 bölümü ve 5. Sezonu iple çekiyoruz, diyerek cevap verelim madem.


*nerd: Türkçeye inek olarak çevrilen ama genellikle ortaokul ve lisede çok güzel veya yakışıklı olmayan ve okulun popüler tipleri arasına giremeyen, daha çok bilim ve/ya sanatla ilgilenen gençlere diğer popüler gençler tarafından takılan aşağılayıcı takma isim. Fakat dizide zeki ve “nerd” diye yaftalanan çocuklar kahraman oldukları için tüm nerdlere selam çakıyor Duffer Brothers.

**Telsiz kullanılırken sorulan “anlaşıldı mı” sorusu.


2. İZMİR POLİSİYE ŞENLİĞİ

İzmir’de polisiye edebiyat meraklılarını buluşturacak olan 2. İzmir Polisiye Şenliği, 11 Nisan 2026 Cumartesi günü Kültürpark’taki Konak Gençlik Tiyatrosu’nda gerçekleştirilecek. Etkinlik, Kelime Sahaf ve İzmir Dayanışma Akademisi’nin iş birliğiyle düzenleniyor. Polisiye yazarları ile okurlarını buluşturacak etkinlik, söyleşi ve sunumlarla ülkemizde ve dünyada polisiye anlatının izini sürmeyi hedefliyor.

Etkinlik programı:

11.00-11.30 Açış Konuşması: “Şiddeti Sıradanlaştırmakla Sorgulamak Arasında Polisiye Edebiyat” Gülce Başer

11.30-12.00 Söyleşi: “Polisiyenin Tiyatroya Uyarlanması ve Polisiye Oyun Yazmak” Umut Şeddadi / Gamze Yayık

12.15-12.35 Sunum: “Akdeniz Kara Romanı İçinde İtalya Polisiyesi: Kısa Bir Giriş” Aydın Arı

13.30-13.50 Sunum: “Yüksek Edebiyatın ve Akademinin Polisiyeye Bakışı” Nalan Arman

14.05-14.35 Söyleşi: “Suçun Edebiyatı” Alper Kaya / Özlem Arı

14.50-15.10 Sunum: “Polisiye Dedektiflerinin Etik Sorumluluğu” Önce Lale

15.40-16.10 Söyleşi: “Türkiye’de Dergicilik ve Dergiciliğin Polisiye Edebiyata Katkısı” Gamze Yayık / Alper Kaya

16.25-16.55 Söyleşi: “Şüphe, Bakış ve Hakikat: Polisiye Anlatının Sinemadaki Dili” Melis Ezgi Yaman / Suphi Varım

17.20-17.50 Söyleşi: “İlk Roman ve Polisiye Edebiyat Üzerine” Umut Kaygısız / Gamze Yayık

17.50-18.20 Kapanış Konuşması: “Kentin Polisiyesini Yazmak” Suphi Varım

18.30 Kokteyl ve Kapanış

Etkinlik ücretsiz olup tüm polisiye severler davetlidir.

JO NESBØ: ON PARMAĞINDA KAÇ MARİFET OLAN ADAM

Hary Hole isimli polis kahramanı için 2003 yılında yazdığı The Devil’s Star, Şeytan Yıldızı romanından Netflix’e uyarlanan Detective Hole dizisiyle gündeme oturan Norveçli yazar Jo Nesbø’yu tanıyalım mı?

Nesbø, yazar, ekonomist ve futbolcudur. Norveçli müzik grubu Di Derre’nin vokalisti, gitaristi ve şarkı yazarıdır. Dedektif Harry Hole tiplemesinin de yaratıcısıdır. 2014 itibariyle Norveç’te 3 milyon satan kitapları, 2021 yılına kadar dünya çapında 50’den fazla dile çevrilmiş, 50 milyon adetten fazla satmış bir korku-gizem-polisiye yazarından bahsediyorum. Ne mutlu bana ki bu 50 milyon kitabın 11 tanesi benim kitaplığımda yer almakta.

FOTOĞRAF: Kiko Huesca/EPA

Beş parmağında pek çok marifet olan bir adam Jo Nesbø. 29 Mart 1960 Oslo doğumlu. Üstelik hâlâ yakışıklı. Peki bunları neden anlatıyorum? Çünkü ben romanlarını her okuyuşumda Harry Hole’e âşık oluyorum. Allah’tan bu hissim kitabı bitirince geçiyor! Onun sarsak, beceriksiz, hayatın sillesini yemiş, mutsuz, alkolik ama hayatta kalmak için de bir o kadar çabalayan karakterinin başına gelenleri okumak bana heyecan veriyor. Çünkü her şeye muktedirmiş gibi davranan ve insanlara yüksekten bakan karakterler değil de Harry Hole gibi özel hayatında işler yolunda gitmezken, polislik kariyerini bu mesleğe olan inancı ve topluma olan borcu yüzünden yapmaya devam edebilen polis karakterler benim gözümde daha bir kıymetli. J.K. Rowling’in Robert Galbraith mahlasını kullanarak yazdığı polisiye romandan uyarlanan dizideki Dedektif C.B. Strike karakteri gibi örneğin. Kendileri mükemmel olmayınca suçlulara farklı bir açıdan bakan, böylece onlara daha rahat yaklaşacağını bilen, aklını kibrinden öne koyan insanlar. Harry Hole’un hikâyelerini aydınlatan kısım bu sanırım.

Dedektif Dergi’nin 30 sayısı boyunca sürüp sona eren Tilda ve Diğerleri hikayemin “Kedi Basti Kanser, Tilda ise Aşık Oldu” isimli 11. bölümünde Harry Hole’u misafir etmiş ve kendi kahramanım Dedektif Tilda ile bu ödünç anti-kahramana kısa ama tutku dolu bir ilişki yaşatmıştım. 

“Harry Hole iflah olmaz bir alkolik, görev ve sorumluluk açısından berbat bir polis ama gözlem ve muhakeme yeteneği bakımından müthiş bir dedektifti. Bu kadar kötü huyu olmasına ve kanun adamı statüsündeyken bile kuralları çiğneyerek çalışmasına rağmen Norveç Polis Teşkilatı’ndan atılmamasının sebebi bu gözlem ve muhakeme yeteneğiydi. Bir işten veya bir ortamdan çok çabuk sıkılıyor, eğer onu tatmin etmeyecek cevaplar aldıysa şiddete başvurabiliyor, çözümsüz kaldığını hissettiği anlarda hacim olarak %50’dan az alkol içermeyen herhangi bir şişeyi dibini görene kadar kafasına dikebiliyordu.

Tilda, Harry’yi Oslo’ya kalkacak uçağı için yolcu etmek ve uçağa bindiğinden emin olmak için havalimanına gelmişti. Efsane dedektif, daha önce kendi de bunu denemiş, uçağı bilerek kaçırarak soluğu tekrar Tilda’nın yanında almıştı. Âşık olmak güzeldi ama ikisinin de görev ve sorumlulukları dağ gibi yığılmış onları bekliyordu. Harry bunlardan alkol şişelerine sığınarak kaçabilmeyi başarıyordu. Tilda’ya gelince henüz gelecekte ne yapacağına karar verme aşamasındaydı, sorumluluklarını boşlayamazdı.

‘Bana aşık mısın?’ Sesini biraz alçaltarak sormuştu soruyu Tilda. Saçını elindeki lastikle toplarken dikkatlice Harry’ye baktı. Harry hislerini dinledi. ‘Şu anda değil.’ Tilda güldü, yüzü şaşkın bir hal aldı. ‘Şu anda değil mi? O ne demek?’ ‘Şu anda ayrılıyor olduğumuz için ruhumun o kısmı kapalı kalacak demek.’ Tilda başını iki yana salladı. ‘Sen arızalı birisin Hole.’ (Bu paragraf Jo Nesbø’nun Leopar isimli kitabının 439. sayfasındaki diyalogdan uyarlanmıştır.)

Harry’yi yolcu ederken arkasından bağırdı:

You’re an asshole Harry Hole. But I think I loved you- Sen bir pisliksin Harry Hole ama sanırım seni sevdim.”

***

Jo Nesbø’nun kişisel web sitesindeki otobiyografisine kısaltılmış bir çeviriyle göz atalım:

“Çok kitap okunan ve hikâyeler anlatılan bir aileden geliyorum. Yedi yaşındayken bir gün kitaplıktan Sineklerin Tanrısı’nı alıp babamdan bana okumasını istedim. Sanırım kitaptan çok kitap kapağındaki bir mızrağın ucunda ağzından ve gözünden kanlar akan domuz kafası ilgimi çekmişti. Babam hikâyeyi okudu ve ben bu hikâyeyi daha ilginç yazabilirdim diye düşündüm.

Ama o zamanlar en büyük tutkum futboldu. 17 yaşında doğduğum şehir olan Molde’de prömiyer ligdeki bir takımda oynadım. İngiltere’nin Tottenham takımına gitmeye hazırlanıyordum ki çapraz bağlarım koptu. Okula devam etmedim ve orduya katıldım. Oradaki üç yılım boyunca liseyi dışarıdan bitirdim, Hamsun ve Hemingway’le tanıştım. Sonra Bergen’de prestijli bir okul olan School of Economics and Bussiness Administration’a kaydoldum.

Bir gün kafeteryada otururken tanımadığım bir öğrenci gelip gitar çaldığımı duyduğunu söyledi. Aslında sadece üç akor biliyordum. Birlikte bir müzik grubu kurarak gürültülü türden elektronik bir müzik yapmaya başladık. Vokalistlerin hepsi kısa sürede ayrılınca kendimi mikrofonun önünde buldum. Sonra şarkıları da ben yazmaya başladım. Ama bu grupla çok ileri gidemedik. Üniversite bitince Oslo’da finans sektöründe çalışmaya başladım. Bir gece tanıdık bir caz bas gitaristi şarkılarımdan birkaçını dinledi. Hemen ertesi gün onunla Di Derre (‘Şu Çocuklar’ diye çevirebiliriz) grubunu kurduk. Bir yıl sonra ilk konser turumuza çıkmıştık bile. İkinci albümümüz Norveç’te en çok satan albüm oldu. Birdenbire bir pop yıldızı olmuştum.

Di Derre Müzik Grubu/

Müziği hobiden iş haline getirdikten sonra hayatlarına çok fazla müdahale eden bu talepkâr sektör yüzünden çoğu müzisyenin başına neler geldiğini görüyordum. O yüzden finans sektöründe çalışmayı bırakmadım. Grup olarak konserlerimiz ve albümlerimiz de tam gaz devam etti. Norveç’in en büyük borsa brokerliği firmasında işe girince haddinden fazla çalışmaya başladım. İş ve müzik derken hayatta her şeyden nefret etmeye başladım. İş yerimden altı ay izin istedim ve Avustralya’ya giden bir uçağa atladım. Amacım Norveç’ten en uzak yere gitmekti. Ama laptopumu yanıma almıştım.

Bilgisayarı yanıma almamın nedeni, bir yayınevinin, grup ile konser turları için yollarda olmanın nasıl bir duygu olduğunu yazmamı istemesiydi. Birden, bundan daha başka bir şeyler yazabileceğimi ama bunun sadece an meselesi olduğunu hissettim. Norveçli yazar Aksel Sandemose’nin dediği gibi yazmaya değecek iki şey vardı: cinayet ve aşk.

Oslo’dan Sydney’e uçakla otuz saat süren yolculukta kafamda bir hikâye oluşmuştu. O yolculuktan sonra otele vardım. Jetlag oldum ve Harry adında bir adamın Sydney havalimanına inişini, jetlag oluşunu ve benim kaldığım otelde kalışını yazdım.

Avusturalya’dan döndüğümde ilk Harry Hole romanım olan Yarasa neredeyse tamamdı. Roman taslağını mahlasla bir yayınevine gönderdim. Finans dünyasındaki işime döndüğüm ilk gün baktım ki, bir evim var, harika bir müzik grubum var ve hiç borcum yok. Babam hep II. Dünya Savaşı’ndan kalma hikayelerini yazmak isterdi ve yazamadan ölmüştü. Ben de onun gibi olmak istemedim. Ve o gün istifa ettim. Artık yazmak ve hayatımı yaşamak istiyordum. Yayınevinden telefon gelip de görüşmeye gittiğimde bana neden kendi ismimle değil de mahlas kullanarak yazdığımı sordular. Ben de Di Derre isimli meşhur müzik rubunun solisti ve gitaristi olarak tanındığım için böyle yaptığımı söyledim. Müzik grubumu ve şarkılarımı bilemediler. Böylece ilk romanım ‘Yarasa’ 1997 yılında kendi adımla basıldı. Kitap çıktıktan sonra bir pop müzik şarkıcısı polisiye roman yazmaya kalkmış diyecekler diye bekledim ama aksine eleştirmenler romana odaklandılar ve güzel eleştiriler aldım.

Yarasa 1997 Riverton En İyi Norveç Suç Romanı ödülünü aldı. Sonra Harry Hole romanları birbirini izledi.

2009’da bir Harry Hole vakfı kurarak Headhunters- Kafa Avcıları kitabımın tüm gelirlerini bu vakfa bağışlamaya karar verdim. Bu vakıf her yıl bir Saygın Adam veya Saygın Kadın ödülü ile bir kişi ya da kuruluşa burs veriyor. Dünya çapında eğitim amaçlı başarılı çalışmalar yapanlar bir komite tarafından değerlendiriliyor.”

***

jonesbo.com’da Harry Hole ile ilgili bir biyografi sayfası da var. Kurgu bir karakter de olsa üzerine 11 defa hem de pek çok ülkede bestseller olmuş roman yazılınca hem yazara eski bir arkadaşını yazıyormuş hem de okura çok tanıdık birini okuyormuş hissini verdiği kesin. Harry’nin biyografisine bir göz atalım:

Harry Hole hikayeleri genel olarak Oslo’da geçer ama Avustralya ve Tayland’a kadar uzanır. Bu da hikayelere uluslararası bir boyut kazandırır. Harry bir anti-kahramandır. Kendisi imkânsız bir karakter olmakla beraber onu beğenmemek imkansızdır. Amirlerine göre Harry, Oslo Polis Teşkilatı’ndaki en iyi dedektiftir ama aynı zamanda çok berbat bir kamu çalışanıdır. Sıkı bir içki içici olduğu ve her türlü otoriteye karşı durduğu için adaleti kendi yöntemlerince sağlamayı adet edinmiştir. Teşkilattan uzaklaştırma aldığı ve amirlerince baş ağrısı olarak nitelendirildiği zamanlarda bile Hole, kendi meslektaşlarınca polislik yetenekleri için saygı görmüştür.

Kızılgerdan macerasında hayatına giren ve bekar bir anne olan Rakel’le olan ilişkisi oldukça çalkantılıdır. Tam anlamıyla birlikte olamadıkları gibi ayrı da kalamamaları işleri daha karmaşık hale getirmektedir. Harry, Rakel’in oğlu Oleg’le de sıkı bir ilişki kurmuş ve onun için sert bir baba figürü olmuştur. Harry’nin Down sendromlu kız kardeşi Sis de Oleg gibi Harry’nin hayatını renklendirmektedir. Ta ki en sevdiği votka olan bir şişe Jim Beam bu renklendirme işini devralana kadar.

Harry Hole, uzun boylu, atletik, sarı saçlı, beyaz tenli, büyük burunlu, mavi gözlü bir adamdır. Ağzı ve dudakları kadınların dikkatini çekecek kadar güzeldir.

Polis koleji ve hukuk mezunu olması Harry’yi polis teşkilatında ortalamanın üzerine çıkarmaktadır.

***

Yazar, Polis isimli romanını 2013’te yayınlamış. Bu romanın tanıtım partisi için Oslo’daki en büyük kulüp tutulmuş: Rockefeller. Partide sevdiği bazı şarkıcılar sahne almış. En son bir Di Derre hiti olan şarkı çalınca dayanamayıp sahneye fırlamış ve o söylemiş. 

“Şarkının ortasında bir gitar solo vardı. Soluma göz attım. Knut, orada, olması gereken yerde yoktu, gitar çalmıyordu,” diye anlatmaya devam ediyor. Ve hikâye gibi başlayıp hikâye gibi anlattığı otobiyografisinin sonunu 2013’te vefat eden kardeşi için şöyle bitiriyor;

“Polis romanımı Knut Nesbø’ya ithaf ediyorum. Futbolcu. Gitarist. Dost. Kardeş.”

***

Yazarın Eserleri / Harry Hole Serisi:

 The Bat, Yarasa 1997

Cockroaches, Hamamböcekleri 1998

The Redbreast, Kızılgerdan 2000

Nemesis, Nemesis 2002

The Devil’s Star, Şeytan Yıldızı 2003

The Redeemer, Kurtarıcı 2005

The Snowman, Kardan Adam 2007

The Leopard, Leopar 2009

Phantom, Hayalet 2011

Police, Polis 2017

Knife, Bıçak 2019

Killing Moon, Kanlı Ay (2023

Olav Johansen serisi:

Blood on Snow 2015

Midnight Sun 2015

Doctor Proctor serisi:

Doctor Proctor’s Fart Powder, Doktor Proctor’un Osuruk Tozu (2010)

Doctor Proctor’s Fart Powder: Bubble in the Bathtub, Doctor Proctor’un Osuruk Tozu: Küvette Köpük (2011)

Doctor Proctor’s Fart Powder: Who Cut the Cheese, Doktor Proctor’un Osuruk Tozu: Peyniri kim kesti? (2012)

Doctor Proctor’s Fart Powder: The Great Gold Robbery, Doktor Proctor’un Osuruk Tozu: Büyük Altın Soygunu (2014)

Doctor Proctor’s Fart Powder: Silent (but Deadly) Night, Doktor Proctor’un Osuruk Tozu: Sessiz (Ama Ölümcül) Gece (2018)

The Kingdom romanları:

The Kingdom (2020)

Blood Ties (2024)

Bağımsız kitapları:

The White Otel 2007

Headhunters 2008

The Son 2014

Macbeth ve Shakespeare Yeniden 2018

Rat Island and Other Stories (2021)

The Night House (2023)

Wolf Hour (2025)

Film/Dizi:

Jackpot 2011, film.

Hodejegerne Jo Nesbø’s Headhounters, Kafa Avcıları 2011, film.

Okkupert, Occupied, 24 bölümlük dizi,2015-2020

The Snowman, film, 2017

Detective Hole, 2026, The Devil’s Star, Şeytan Yıldızı (2003) kitabından uyarlanan 9 bölümlük Netflix dizisi.

EDİTÖRÜN MASASINDAN

Değerli polisiye severler,

Dedektif Dergi’nin 61. sayısıyla, suçun, gizemin ve adaletin izini sürdüğümüz soluk kesici bir yolculuğa bir kez daha çıkıyoruz. Bu sayımızda, “İşte polisiye dediğin böyle olur” dedirten eserlerden suçun teknik ve bilimsel yönlerine uzanan zengin bir içerik sizleri bekliyor.

Öykü sayfalarımızda bu ay, farklı coğrafyalara ve insan zihninin karanlık dehlizlerine doğru sürükleyici bir keşfe çıkacaksınız. Murat Yüksel’in “Aksak Timur – Tavşan Kanı” adlı eserinde, emekli bir başkomiserin bir “intihar” vakasına dair derin şüphelerine ortak oluyoruz. Tuğba Turan, “Başkomiser Çakır ve Olağanüstü Şüpheliler” öyküsünde hayvanların başrolde olduğu, gümrük kapılarından limanlara uzanan sıra dışı bir kaçakçılık operasyonunu anlatıyor. Tahir Gençtürk’ün “Fermuar” adlı öyküsü ise ihanet ve intikamın soğuk yüzünü, trajik bir operasyon ve beş yıllık bir hesaplaşma üzerinden gözler önüne seriyor.

Klasik muamma tutkunları için Edward Hoch’un kaleme aldığı, Gencoy Sümer’in çevirdiği “Sekizgen Oda Vakası”, Dr. Sam Hawthorne’un anlatımıyla kilitli oda cinayetinin ustaca çözümünü sunuyor. Ali Hulki Cihan, “Moda’da Cinayet”te avukat Teoman’ın Kadıköy sokaklarında işlenen bir cinayeti titizlikle aydınlatma sürecini aktarırken; Furkan Kılıç, “Nizam” adlı öyküsünde bir katilin ürpertici derecede düzenli rutinine odaklanıyor. Gamze Yayık, “Kıyıdaki Düşman”da bir tatil beldesinde geçen gizemli bir hırsızlık olayını ele alırken, Yeşim Yörük “Misk-i Amber” adlı psikolojik gerilim öyküsünde koku takıntılı bir seri katilin yarattığı dehşeti çarpıcı bir dille anlatıyor.

Polisiye tarihine uzandığımızda, Dinçer Batırbek’in Danyal Peygamber’in “Suzan” ve “Baal” vakalarındaki dedektiflik yönünü analiz ettiği dikkat çekici bir inceleme sizleri bekliyor. Ayrıca bu sayımızdaki “Çifte Dul” bulmacasıyla, Nihat Erden cinayetinin karmaşık ipuçlarını takip ederek katili bulmaya davetlisiniz.

“Suçun Mutfağı” köşemizde ise bu ay, polisiye edebiyatımızın önemli kalemlerinden Ayşe Erbulak’ı ağırlıyoruz. Erbulak, romanlarında gerçek mekân kullanımına verdiği önemi, katilini en baştan belirleme yaklaşımını ve polisiye okumanın zihinsel bir çaba gerektirdiğini samimi bir dille paylaşıyor.

Bu sayıda yazarlarımıza yönelttiğimiz “Keşke bunu ben yazsaydım…” sorusu da oldukça ilgi çekici yanıtlar doğurdu. Ahmet Ümit’ten Agatha Christie’ye, Stephen King’den Orhan Pamuk’a uzanan geniş bir yelpazede, usta işi eserleri yazarlarımızın gözünden yeniden keşfedeceksiniz.

Kuramsal bölümde ise polisiye edebiyatın köklü tartışmalarından birine odaklanıyoruz. Gencoy Sümer, Raymond Chandler’ın “Altın Çağ” polisiyesine yönelttiği “yapaylık” eleştirilerini kriminolojik veriler ışığında yeniden değerlendiriyor ve suçun yalnızca karanlık sokaklarda değil, kimi zaman en beklenmedik yerlerde karşımıza çıkabileceğini hatırlatıyor. Polisiye Atölyesi köşemizde ipuçlarının okuru yanıltmak için değil, doğru zamanda şaşırtmak için nasıl kullanılabileceğini incelerken; Emel Aslan’ın hazırladığı “Suçun Sıra Dışı Yöntemleri” köşesinde manipülasyon temelli suçlara odaklanıyoruz.

Teknik ve bilimsel bölümlerimizde ise çarpıcı gerçeklerle karşılaşacaksınız. “Otopsi Odası”nda, otopsi sırasında dirilme vakalarının tıbbi arka planını; “yalancı ölüm” ve “Lazarus Fenomeni” gibi kavramlar üzerinden ele alıyoruz. “Dedektifin Sözlüğü”nde ise parmak izi, DNA ve balistik gibi kriminalistik unsurların soruşturmalar üzerindeki belirleyici etkisini inceliyoruz.

Ekran ve kitaplık rehberimizde, Slow Horses dizisinin sıra dışı dünyasından Agatha Christie uyarlamalarına ve gerçek suç tarihinin sarsıcı örneklerinden Leopold & Loeb vakasına kadar geniş bir içerik sizleri bekliyor. Ayrıca Tuğba Turan ve Burak Akgüç ile gerçekleştirdiğimiz keyifli röportajları da bu sayımızda bulabilirsiniz.

Bu sayıdan itibaren okurlarımıza da özel bir alan açıyoruz: Küçürek Öyküler. Her sayıda farklı bir temayla sizlerden gelecek kısa öykülere sayfalarımızda yer vereceğiz.

Özenle hazırladığımız bu sayımızda, suçun teorisinden pratiğine uzanan pek çok konuyu keyifle okuyacağınızı umuyoruz.

İpuçlarını takip edin, polisiye ile kalın.

POLİSİYE EDEBİYAT ÖDÜLLERİ: KİM SEÇİYOR, NEYE GÖRE SEÇİYOR?

Polisiyenin, insanların en karanlık taraflarını anlatan, suçun doğasını didikleyen adaletin ne kadar kırılgan olduğunu gösteren tuhaf bir tür olduğunu hep söyleriz.  Söyleriz söylemesine de iş ödüllere geldiğinde aynı türün, garip bir şekilde uslu, sessiz ve kabul edilmiş bir alana dönüştüğünü fark etmeyiz. Fark etsek de pek sorgulamayız. Bir kitap ödül alır ve biz otomatik olarak “Demek ki en iyisi buymuş,” diye düşünürüz.

Gerçekten öyle mi peki? Bir kitap ödül almışsa bu onun gerçekten iyi olduğu anlamına mı gelir?

Türkiye’de verilen polisiye ödülleri söz konusu olduğunda, bu sorunun cevabı çoğu zaman düşündüğümüz kadar masum değil. Çünkü ödül dediğimiz şey, ideal olarak estetik ölçütlerin, yeniliğin ve edebi gücün bir sonucu olmalı. Oysa ülkemiz pratiğinde çoğu zaman ilişkilerin, eğilimlerin ve hatta kimi zaman ideolojik hizalanmaların bir çıktısı olabiliyor. Aynı isimlerin sürekli jüri koltuklarında oturduğu, aynı çevrelerin birbirini beslediği bir sistemde, en iyinin gerçekten “en iyi” olup olmadığını sorgulamamak saflık değilse nedir?

Türkiye’de polisiye olsun olmasın bir romanın ödül almış olması, çoğu zaman o kitabın güçlü bir metin olmasından çok, yazarının doğru zamanda doğru yerde bulunmuş olmasının sonucudur. Yayın dünyasının dar çevresi içinde dönen görünmez ağlar, eleştirinin yerini çoğu zaman nezaketin aldığı bir atmosfer yaratır. Kimse kimseyi kırmak, güçlü bir ismin karşısına dikilmek istemez. Böyle bir ortamda ödüller, risk alan, rahatsız eden, sınırları zorlayan metinlere değil; daha uyumlu, daha kabul edilebilir metinlere ve daha tanıdık isimlere gider.

Üstelik polisiye gibi zaten uzun süre ikinci sınıf edebiyat olarak görülmüş bir tür söz konusu olduğunda, ödül mekanizması çoğu zaman türü gerçekten ileriye taşıyan romanları değil, türü evcilleştiren, onu ana akıma daha zararsız biçimde sunan eserleri ödüllendirir. Yani suçun karanlığını gerçekten kurcalayandan çok, onu estetik bir mesafeye alarak sterilize eden metinler öne çıkar. Bu da polisiyenin doğasına neredeyse ters bir durumdur.

Dönüp dünyaya baktığımızda ise tablo, en azından belirli ölçülerde bizden farklı. Elbette uluslararası ödüller de tamamen kusursuz değil; onlar da politik, kültürel ve ekonomik etkilerden bağımsız sayılmazlar. Ancak aradaki temel fark, kurumsallaşma ve şeffaflık düzeyinde ortaya çıkıyor.

Bunu en başta jürilerin yapısında görmekteyiz. Edgar, CWA gibi ödüllerde jüri üyeleri tek tip insanlardan oluşmaz. Aynı masada bir yazar, bir eleştirmen, bir akademisyen ve bir kitapçı oturur. Biri metnin tekniğine bakar, biri tarihsel bağlamına, biri okur üzerindeki etkisine, diğeri ise kitabın gerçekten satıp satmayacağına. Bu insanlar çoğu zaman aynı fikirde olmazlar. Tartışırlar, itiraz ederler. Sonunda çıkan karar, bir kişinin zevki değil, bir sürecin sonucudur. Bu durum, tek bir estetik anlayışın baskın hale gelmesini zorlaştırır. Ayrıca bu ödüller, sadece belirli bir çevrenin değil, küresel bir okur ve eleştirmen kitlesinin dikkatine açık olduğu için, verdikleri kararlar daha yoğun bir denetime tabidir.

Bir romanın Edgar veya CWA gibi bir ödülü kazanması, onu otomatik olarak “kusursuz” yapmaz; ancak o kitabın farklı bağlamlarda, farklı okuma biçimleriyle sınandığını gösterir. Yani o metin, sadece dar bir çevrenin değil, daha geniş bir eleştirel alanın içinden geçmiştir. Bu da okur adına güven duygusunu artırır.

Bu ödüller sadece bir plaket vermez; listelerine girmeyi başaran romanların bile kaderini değiştirir. Onların görünür hale gelmelerini sağlar. Bu kitaplar yeniden basılır, başka dillere çevrilirler. Yani ödül, bir son değil, açıkça bir başlangıçtır.

Bunun sebebi de ödülün büyük olması değildir. Asıl mesele, o ödülün nasıl verildiğidir.

Tekrar bize dönersek…

Bizde de polisiye ödülleri var. Ama açık konuşmak gerekirse, bu ödüllerin büyük kısmı polisiye edebiyatın da, kazanan kitabın da kaderini değiştirmiyor. Bir kitap ödül alıyor, peki sonra ne oluyor? Okur gerçekten o kitaba yöneliyor mu? Satışlar artıyor mu? Yayınevi kitabı yeniden konumlandırıyor mu? Yazarın önü açılıyor mu?

Çoğu zaman hayır.

Ödül birkaç gün konuşuluyor, sosyal medyada dolaşıyor, sonra kayboluyor. Kitap yine aynı rafta kalıyor, yazar yine aynı çevrenin içinde dönmeye devam ediyor. Ödül, yazarı yukarı taşıyan bir araç olmaktan çok, kısa süreli bir görünürlük anına dönüşüyor.

İşin ironik tarafı şu: Polisiye edebiyatın özü şüphedir. Sorgulamaktır. Görünenin arkasına bakmaktır. Ama iş ödüllere gelince bu refleksi kaybediyoruz. Oysa tam da burada sormamız gerekir: Bu kitap neden seçildi? Kim seçti? Hangi ölçüye göre seçti? Çünkü ödül dediğimiz şey, mutlak bir doğru değildir. Bir tercihtir. Ve o tercihin değeri, onu oluşturan yapının gücüyle ölçülür.

Dışarıda bu yapı çalışıyor. Ödül, yazarı büyütüyor. Kitabı dolaşıma sokuyor. Okura ulaştırıyor. Bir adaylık bile çok şey ifade ediyor.

Bizde ise ödül veriliyor… ama etkisi yok.

Gerçek bir ödül, sadece “iyi”yi seçmez. Onu görünür kılar. Ve görünmeyen bir ödül… Aslında hiç verilmemiş demektir.

BURAK AKGÜÇ’LE POLİSİYE EDEBİYAT VE TALİHSİZ BİR HADİSE ROMANI HAKKINDA KONUŞTUK

Burak Bey, sizi Dedektif sayfalarında ağırlamaktan mutluluk duyuyorum. Sizinle yolumuz bir yarışma vesilesiyle üçüncü Cemil Arıkan macerasında kesişti. Ödülünüzü tebrik ediyor kendi adıma sizi okumakta gecikmemi “talihsiz bir hadise” olarak addediyorum.

Boğaziçi Üniversitesi’nde siyaset bilimi okuduktan sonra uzun süre bankacılık yapmış ve emekli olmuş biri neden edebiyat dünyasına girmeye karar verdi?

Gençliğimden beri edebiyat ve sinemaya meraklıydım. 1987 yılında antik tarih ve arkeoloji üzerine bir kitabı Türkçeye çevirdim. Cem Yayınları tarafından Karia ismiyle basıldı. Çalışma hayatım boyunca bu merakım devam etti. Bankada tanıştığım Erol Üyepazarcı’nın polisiye edebiyat üzerine yazdığı, Korkmayınız, Mister Sherlock Holmes! kitabı ve onunla yaptığım konuşmaların da üzerimde etkisi olmuştur. 

Bankacılığımın son iki yılında, Amerika’da yerleşik kuruluşların senaryo ve roman yazma üzerine düzenlediği çevrimiçi seminerlere katıldım. Bu konuda ortak çalışmalar yaptım. Oldukça keyifliydi.

En nihayetinde, çalışma hayatında bir beş yıl daha kalmak veya edebiyat alanında ilerlemek arasında tercihimi ikinciden yana kullandım. Bugün, verdiğim kararın isabetli olduğunu düşünüyorum.

Cemil Arıkan başka meşguliyetler sonrası kendini kitapların huzurlu dünyasına atarak dinlenmeyi umuyor, fakat hayat karşısına türlü muammalar çıkarıyor. Yer İstanbul, sene 1941 olunca ortam karışmaya ve maceraya oldukça müsait. Cemil Arıkan’ın zihninizde ilk doğduğu ana gitmek ve düşünceden kâğıda aktarım yolculuğunu sizden dinlemek isterim.

İkinci Dünya Savaşı öteden beri ilgi duyduğum bir konuydu. İçinde yaşadığımız düzenin temeli, neredeyse bütün kurum ve kuruluşlarıyla savaş ve sonrasında tesis edilmiş. Bu konuda epeyce kitap okudum, film ve belgesel seyrettim, bugün de bunlara devam etmekteyim.

Ancak beni yazmaya iten doküman, Barry Rubin’in İstanbul Entrikaları (Istanbul Intrigues) adlı belgesel çalışması oldu. Savaşın hemen öncesi ile bitişinden sonrasını ele alan kitap bu dönemde İstanbul’da yaşananları anlatıyor.

O yıllarda pek çok ilginç unsur şehirde bir araya gelmiş. İngiliz, Alman, Rus casuslar ve istihbarat elemanları; Avrupa’dan kaçmaya çalışan zengin mülteciler; Türkiye’yi kendi taraflarında savaşa sokmaya çalışan politikacılar ve İstanbul’un zengin kültürel mozaiği. Sonuçta bu geniş yelpaze içinden çok sayıda ilginç öykü çıkmış.

Cemil Arıkan hem askeri geçmişi hem de sahaflıktan dolayı edebi kimliği olan biri. Hayatıyla ilgili radikal kararlar alabilme ve kendini sürekli sorgulama özellikleriyle birlikte bu dönem öyküleri içinde pek çok fonksiyon üstlenebilecek bir karakter haline geldi.

Dönem polisiyesi yazmak, her ne kadar keyifli olsa da maddi hatalar yapmaya elverişli, riskli bir çalışma alanı. Fazladan araştırma ve gayret istediğinden yazarı zorladığını, kurgunun dışında tarihi gerçekliklere dayandırılması gerektiğinden yorucu bir okuma süreci gerektirdiğini düşünüyorum. Bize kitaplarınızı tasarlama aşamasında yaptığınız çalışmalar ve okuma alışkanlıklarınızdan bahseder misiniz?

Tecrübeme göre, dönem polisiyesi yazarken işlemek istediğiniz tarihi olay ile bunun içine yerleştireceğiniz kurgunun uyumunu ve bütünlüğünü sağlamak en önemli nokta. Bu kapsamda, tarihi olayın kullanacağınız detaylarıyla ilgili ilave çalışma yapmak gerekebilir. 

Örneğin, üçüncü romanımda Barbarossa Harekâtı’nın başlangıcı ile İstanbul’daki bir casusluk öyküsünü harmanlamaya çalıştım. Bunun için, harekât başlangıcında düzenlenmiş Alman askeri belgelerini ve Sovyet Gizli Polisi’nin 1941 yılı içindeki örgüt düzenini araştırdım.

Bir başka önemli nokta da yazmaya başlamadan önce romanın iskeletini bitirmiş olmaktır. Hangi bölümleri yazacağım ve bu bölümlerde ne anlatacağımı önceden belirlemeye önem veririm. Kullanılacak bilgiyi netleştirmek de bu etabın işidir. Romana, ilk on veya on beş sayfa içinde okurun ilgisini yakalayacak şekilde başlamaya çalışırım.

Üzerine yazacağım konularla ilgili olarak genellikle belgesel kitaplara, makalelere bazen de romanlara başvururum. Bir roman üzerine çalışırken çoğunlukla o konuyla ilişkili şeyler okurum.

Son yıllarda polisiye edebiyatta üretilen metinlerin sayısı arttı. Bir polisiye yazarı olarak türdeki gelişmeleri ve güncel romanları takip edebiliyor musunuz? Özellikle yerli polisiye eserler hakkında genel görüşünüzü ve eleştirilerinizi öğrenmek isterim.

Polisiye romanların, katil kim sorusuyla başladığı, günümüzde cinayet psikolojisi ve sosyal olgularla harmanlanmış suç öyküleri olarak karşımıza çıktığı söylenebilir. Ancak bunun kesin bir kural olmadığını düşünüyorum. Örneğin, Sherlock Holmes öyküleri Victoria döneminin sosyal, iktisadi ve kültürel yönlerini yansıtmakta başarılıdır.

Güncel polisiyemizde aile içi şiddet, rant politikaları, göçmen sorunları gibi ekonomik ve sosyal konuların romanlarda daha fazla kullanıldığını görüyoruz. Suçun artık ana tema olmadığı, başka bir konuyu veya fikri aktarmak için bir araç olarak kullanıldığı romanlar sıkça karşımıza çıkmaya başladı. Örneğin Akdeniz ve İskandinav polisiyeleri bu yapı içinde iyi örnekler sunuyor.

Polisiye türdeki gelişmeleri takip ederken, aylık dergi veya gazete eklerinden çokça faydalanıyorum. Buralardan aldığım bilgi, bir sonraki okuma tercihimi etkileyebiliyor.

Eski Şehrin Gölgesinde, Bahar Temizliği ve Talihsiz Bir Hadise kitaplarından oluşan seriye eklenecek diğer maceraları ne zaman okuyacağız ve Cemil’in aşkları artık bir evlilikle sonlanacak mı?

Serinin dördüncü romanının sonuna yaklaştım. Bir-iki ay içinde tamamlayacağım. Dönem ve karakterden kendimce ilginç öyküler üretebildiğim sürece devam etmeyi düşünüyorum. Seri kronolojik bir sıra izliyor. Eğer yazarsam, bundan sonraki roman 1942 yılında geçiyor olacak. Henüz beşinci romanın konusu ve ana karakterin işlevi hakkında bir karar vermiş değilim. Şu an için önceliğim, dördüncü romanı bitirmek.

Son olarak şu an okumakta olduğunuz romanı ve izlediğiniz son dizi veya filmi bizimle paylaşırsanız sevinirim.

Şu an Zülfü Livaneli’nin Serenad romanını okuyorum. En son seyrettiğim film, Nuremberg’di. Ancak filmin, 1961 yapımı Nuremberg Duruşması ile kıyaslandığında hayli sönük kaldığını düşünüyorum.

Polisiye roman söz konusu olduğunda Umberto Eco’nun Gülün Adı, filmlerde ise Roman Polanski’nin Çin Mahallesi beni çok etkilemiştir.

Sorularımı yanıtladığınız için okurlarımız adına teşekkür ediyor, başarılı kurgunuz ve duru Türkçenizle tanıştığım için mutluluk duyduğumu belirtmek istiyorum.

Ben teşekkür ederim, sevgiler.

LEOPOLD & LOEB VAKASI: ÜBERMENSCH, CİNAYET VE MÜKEMMEL SUÇUN İMKANSIZLIĞI ÜZERİNE



“Bir süpermen… kendisine özgü bazı üstün nitelikleri nedeniyle, insanları yöneten olağan yasalardan muaftır. Yaptığı hiçbir şeyden sorumlu değildir.”

Suça, suçun işlenmesine ve sonrasındaki sürece bakmadan önce faillerin, Nathan Freudenthal Leopold Jr. ve Richard Albert Loeb’ın geçmişlerine bir bakış atmak gerekir. Keza bu iki genç adamın yaşamları; özellikle de çocukluklarından itibaren içinde bulundukları psikolojik ruh hali, bu hunharca ve aynı zamanda son derece bilinçli ve hesaplı bir biçimde işlenen cinayeti anlamak için kritik önem taşıyor.

Hem Leopold hem de Loeb Yahudi kökenli zengin aileler içinde 20. yüzyılın başında doğarlar. Bir çocuk dahi olarak görülen Leopold, daha 20 olmadan Chicago Üniversitesi’nde çok başarılı öğrencileri onurlandıran Phi Beta Kappa derecesi ile lisans derecesini almayı başarmıştır ve cinayetin gerçekleştiği sene bir Avrupa turunun ardından Harvard Üniversitesi’nde hukuk okumaya başlayacaktır. Aynı zamanda da 15 yabancı dil üzerine çalışan ve beş dili akıcı bir şekilde konuşabilen bir poliglottur.

LEOPOLD ve LOEB

Genel tanıklıklar Leopold’un şişkin (Türkçe’de pörtlek olarak da adlandırılan) gözleri ve kısa boyundan dolayı görünüşünden hiç memnun olmadığı; aşırı hassas olduğu fiziksel durumunu kapatmak için kendini entelektüel çalışmalara adadığını söylemektedir.

Loeb da tıpkı Leopold gibi etkili, saygın ve zengin bir Yahudi aileden gelmektedir ve tıpkı arkadaşı ve suç ortağı Leopold gibi aşırı zekidir. İki yılda liseyi bitirmekle kalmaz; 17 yaşında Michigan Üniversitesi’nden mezun olarak tarihte üniversitenin en genç mezunu unvanını alır. Sonrasında da bazı dersleri takip etmek için Chicago Üniversitesi’ne kaydolur. Öte yandan Leopold’un aksine fiziksel olarak çekici ve atletiktir.

İkili beraber büyümüş olsalar da asıl olarak 1920 baharından itibaren samimi olmaya başlarlar. Bu dönemde 15 ve 16 yaşındadırlar ve ilk suçlarını da bu dönemde işlerler. Bir kleptoman olan Loeb çocukluğundan itibaren yakın çevresinden ve dükkanlardan çok ufak şeyler çalar. Hatta bu yeteneğini arkadaşları arasında övünmek amacıyla kullanır. Daha sonra Leopold’un da ona katılmasıyla daha ciddi suçlar işlemek amacıyla hırsızlıklarını büyütmek isterler ama bu amaçlarında çok başarılı olamazlar ve küçük şeyler çalmaya devam ederler. Bu aşamada Loeb bu küçük hırsızlıkları eğlence amaçlı yapar ama Leopold bu eylemlerini felsefi bir bağlama oturtmak ister. Bir hedonist olarak yaptıklarının ona getirdiği zevki düşünür. Onun için bir suç işlemekle, örneğin bir cinayetle, akşam yemeğinde pay yiyip yemeyeceğine karar vermek ‘sağladıkları zevk’ açısından farklı eylemler değildir. Karar vermesi yeterlidir. Buna ek olarak Leopold bu eylemlerinin felsefi bağlamını Nietzsche’nin ‘Übermensch’ kavramı ile de açıklamaya çalışır. Felsefe tarihinin en yanlış anlaşılmaya/okunmaya yatkın filozoflarından biri olan Nietzsche’nin bu kavramını aşırı zeki olan insanların kanunların ve genel toplum/ahlak kurallarının üzerinde olması gerektiği olarak yorumlama eğilimindedir. Bir mektubunda yazının girişinde epigraf olarak kullandığım ifade yer alır:

Bir süpermen… kendisine özgü bazı üstün nitelikleri nedeniyle, insanları yöneten olağan yasalardan muaftır. Yaptığı hiçbir şeyden sorumlu değildir.”

İkili 21 Mayıs 1924’te Loeb’in uzaktan akrabası ve komşusu olan Bobby Franks’ı kiralık arabalarına bindirirler. Loeb, Franks’ın kafasına bir keskiyle vurarak onu öldürür. Sonra cesedi Indiana sınırı yakınlarındaki bir menfezde saklayıp kimliğini gizlemek için yüzüne asit dökerler ve cinayeti örtbas etmek amacıyla Franks ailesine 10.000 dolar talep eden bir fidye notu gönderirler.

İkili uzun bir araştırmadan sonra ‘mükemmel suçları’ için niçin Bobby Franks’i seçmişlerdir? Franks de tıpkı onlar gibi zengin ve tanınmış bir Chicagolu aileden gelmektedir. Loeb ile aynı zamanda komşu olan Franks sık sık onunla tenis oynamaya Loeb’un evine gitmektedir.

Öncelikle Loeb ve Franks arasındaki samimiyet Franks’ın onlardan şüphelenmemesini sağlamaktadır. Nitekim Loeb, Franks’i evine götürmeyi teklif ettiğinde önce reddeden çocuk tenis raketi ile ilgili konuşma teklifini geri çevirmemiş ve arabaya binmiştir. Buna ek olarak zengin bir ailenin oğlu olması Franks’in fidye için kaçırılmasını da inandırıcı hale getirmektedir.

Peki neredeyse dahi derecesinde iki zeki genç tarafından ‘mükemmel suç’ olarak planlanan bu cinayet nasıl olup da Loeb ve Leopold’un kısa sürede yakalanmalarıyla sonuçlanmıştır?

İkili cinayeti işledikten sonra Chicago’ya geri dönerler. Leopold, Franks’in annesini arar ve kendini George Johnson adında biri gibi tanıtıp çocuğun kaçırıldığını söyler ve fidye süreci ile ilgili talimatları verir. Sonrasında da delilleri yok ederler ve akşam kağıt oynarlar.

Ertesi gün de fidye ile ilgili talimatlar için Franks’in ailesini tekrar ararlar. Bu arada  Franks’in cesedi bulunur. Bunun üzerine Loeb ve Leopold, cesedi taşıdıkları battaniyeyi yakarlar ve yaşamlarına olduğu gibi devam ederler. Hatta arkadaş ve akrabalarına cinayetten bahsetmekten bile çekinmezler; Leopold bir kız arkadaşına ve profesörüne gidip suçunu itiraf edeceği ve ödül parasını da kıza vereceği şakasını bile yapar.

Polis yaptığı arama sırasında Franks’in cesedinin yanında bir gözlük bulur. Cinayetle ilgili en önemli kanıt olan gözlük benzersiz bir menteşeye sahiptir ve Chicago’da sadece üç kişinin o gözlükten sipariş verdiği anlaşılır. Onlardan biri de Leopold’tur. Önceleri farklı ifadelerle cinayeti işlemediklerini söyleseler de polisin baskısına daha fazla dayanamazlar ve Loeb sonunda itiraf eder.  İfadesinde tüm planı Leopold’un yaptığı ve Franks’i de onun öldürdüğü iddiasında bulunur. Diğer taraftan Leopold da arabayı kendisinin kullandığını ve Franks’i Loeb’in öldürdüğünü iddia eder. Bir görgü tanığı arabayı Loeb’in kullandığını ve Leopold’un Franks’in kaçırılmasından kısa bir süre önce arka koltukta oturduğunu söyler.

Mahkeme Süreci

İkilinin birbirlerini suçlayan tutarsız ifadelerine karşın suçları sabittir. Bu noktadan itibaren dünya suç literatürüne geçecek ve davayı bugün bile unutulmaz bir cinayet vakasına dönüştürüp yüzyılın davası olarak tanımlayacak bir süreç başlar.

Leopold ve Loeb suçlarını itiraf ettikten sonra cinayeti gerilim ve heyecan aramak ama daha çok da Übermensch kavramının yanılgısı içinde ‘mükemmel suçu’ gerçekleştirmek için işlediklerini söylerler. Dava öncesinde aileleri ikili için dönemin en tanınan savunma avukatlarından biri olan Clarence Darrow’u tutarlar. Günümüz parasıyla yaklaşık 1.2 milyon dolar ücret alan Darrow’un davayı idam cezasına karşı oluşunu bu vaka aracılığıyla tüm kamuoyu önünde savunmak için üstlendiği söylenir.

Normal şartlarda savunmanın ‘delilik/akıl hastalığı nedeniyle suçlu değil’ ilkesi üzerine kurulması beklenirken Darrow normal bir jüri karşısında ikilinin idam cezası dışında bir seçeneği olmadığını düşünerek ‘suçun işlendiğinin kabulü’ prensibi üzerinden savunmayı yapma; böylelikle de hakimi idam yerine ömür boyu hapis cezası için ikna etmeyi amaçlar.

Halihazırda suçun işlendiği kabul edildiğinden dava 32 gün sürer. Savcılık makamı 80’in üzerinde tanık ve somut kanıt sunarken savunma tarafı suçun işlenmesinde etkili olduklarını iddia ettikleri psikolojik etkenlerle ilgili kapsamlı raporlar sunarlar. Zengin bir ailede büyümenin getirdiği sorunlar, Leopold özelinde cinsel taciz ve özellikle fiziksel görünüşü davada savunma tarafı tarafından dile getirilir. Leopold’un bilimsel adı proptosis olan ‘pörtlek göz’ durumu mahkemede özel bir sahnenin oluşmasına neden olur.

Duruşma sırasında, Clarence Darrow liderliğindeki savunma makamı, sanıkların akıl hastası olduğu veya “bozuk zihinlere” sahip olduğu yönündeki savlarını desteklemek için Leopold ve Loeb’i muayene etmesi amacıyla birkaç psikiyatrist çağırır. Bu tanıklar arasında ünlü bir nörolog ve Washington D.C.’deki St. Elizabeths Hastanesi’nin başhekimi olan Dr. William Alanson White da yer almaktadır. Mahkemede Dr. White, Nathan Leopold’u muayenesinin sonuçlarını anlatırken Leopold’un fiziksel ve duygusal durumuna da değinmiştir. Dr. White mahkemeye, Leopold’un gözlerinin “fırladığını” (veya dışarı doğru çıktığını) ve bu fiziksel durumun, Leopold’un yoğun duygusal rahatsızlığının ve içsel çalkantısının nedenlerinden biri olduğunu söyler. Bu durumun ondaki akıl hastalığının bir işareti olarak derin bir psikolojik dengesizlik yarattığının altını çizer. Dr. White’ın ifadesi ve görünür hale getirilmeye çalışılan göz imgesi, Leopold’un soğuk, entelektüel dış görünüşünün altında ıstırap çeken ve anormal bir ruh hali olduğunu göstermeyi amaçlamıştır. Nitekim bu ifade, Darrow’un müvekkillerini idam cezasından kurtarma stratejisinin kilit bir parçası haline dönüşür. Fırlak (pörtlek) gözler gibi fiziksel semptomları vurgulayarak Darrow sanıkları insanileştirmeyi amaçlar. Bu sayede Leopold’un imajını soğukkanlı bir azmettiriciden, hasta ve sorunlu genç bir adama dönüştürmek mümkün olabilecektir.

Buna ek olarak suçlu olmalarına rağmen verilen psikiyatrik ifadeler sanıkların eylemlerinden tamamen sorumlu olmadıklarını (ahlaki veya zihinsel olarak) savunmak için kullanıldı. Pörtlek göz imgesi iddia edilen akıl hastalıklarının içgüdüsel, gözlemlenebilir bir semptomu olarak hizmet etmeliydi. Ayrıca bu duygulara hitap edecek; yargıcın ve kamuoyunun zihninde, onların derin hastalıklarının kanıtı olarak kalacak canlı, neredeyse grotesk bir detaya dönüşebilecekti. Darrow’un beklentisi bu detayın idam etme fikrini; bir başka deyişle hesaplı bir suçluyu, bir katili cezalandırmaktan ziyade akıl hastası birini öldürmek gibi göstermesiydi. Dolayısıyla, davanın geniş kapsamında küçük bir fiziksel detay olsa da, Nathan Leopold’un “pörtlek gözleri” davanın anlatısında dikkat çeken bir parça haline geldi ve savunmanın katilleri sadece kötü dahiler olarak değil, psikolojik olarak çökmüş bireyler olarak tasvir etme çabasını simgeledi.

Darrow’un savunmasında eylemlerin arkasındaki nedenler arasında zenginlik ve ayrıcalık ve eylemlerini haklı çıkarmak için çarpıttıkları Nietzsche’nin ‘üstün insan’ kavramı gibi felsefelere maruz kalmaları gibi faktörler de önemli bir yer tuttu. Bu suçların savunulmasında sanıkların/faillerin maddi durumlarının hafifletici bir sebep olarak kullanılması, suç tarihine ilginç ve alışılmışın dışında bir örnek olarak geçmiştir. Savunmalar ağırlıklı olarak yoksulluğu suçun ana nedenlerinden biri olarak sunarken Darrow zenginliği ve ayrıcalıklı olmayı bir gerekçe olarak ortaya koymaya çalışmıştır. Nietzsche’nin üstün insan kavramının kullanılmasıysa felsefenin bir cinayet davasında kullanılmasının çok özel bir örneği olmuştur ama felsefenin davada tek kullanılışı değildir. Darrow’un sekiz saat süren kapanış konuşması davanın boyutlarını aşarak onun felsefi bir bağlamda Amerikan Hukuk Sistemi’ni, Ceza Hukuku’nu ve genel anlamda da bir cezalandırma yöntemi olarak idamı sorguladığı bir söyleve dönüşür.

Yargıç konuşma sonunda ikna olur ve ikiliyi cinayetten yaşam boyu; insan kaçırmadan da 99 yıl hapis cezasına çarptırır. Darrow söylevi çok ses getirse de savunması sırasında bazı psikiyatrik değerlendirmeleri sakladığı ve özellikle de suç karşısında cezalandırmayı meşru hale getiren ‘özgür irade’ olgusunu hiç ciddiye almadığı gerekçeleriyle eleştirilir.

Bu noktada dikkat çekici bir konu da ikili arasındaki ilişkinin romantik boyutudur. Leopold ve Loeb ilk olarak Chicago’nun zengin Kenwood semtinde büyüyen gençler olarak tanışmışlar ve romantik/cinsel ilişkilerine Şubat 1921’de başlayıp 1924’te tutuklanmalarına kadar devam etmişlerdir. Öte yandan sonradan anlaşılmıştır ki aralarındaki ilişki eşit olmaktan çok uzak, romantizm, takıntı ve manipülasyonun karmaşık bir karışımıdır.

Leopold, Richard Loeb’a derinden ve tutkuyla aşıktır. Otobiyografisi Life Plus 99 Years‘da Leopold, “Loeb’in arkadaşlığı benim için gerekliydi – korkunç derecede gerekliydi” ve “suçun motivasyonu sahip olduğum kadarıyla, Dick’i memnun etmek” olduğunu yazmıştır. İkili arasında cinsel dürtüleri daha baskın olan kişi olan Leopold, Loeb’in romantik ilgisini yeterli bulmaz ve bu ilişkinin umutsuz tarafını temsil etmektedir.

Loeb, romantik olarak belki az istekli olsa da Leopold’un bağlılığını kendi avantajına kullanmıştır. Loeb daha çok suç işlemenin heyecanıyla ilgileniyordu. İddiaya göre, Leopold kendilerini “üstün insanlar” ilan ederek birlikte bir suç kariyerine atılacakları bir anlaşmaya razı olana kadar onunla cinsel ilişkiye girmeyi reddetmiştir. Bir tür ahlaksız cinsel anlaşma olarak tanımlanabilecek ilişkide Leopold, ancak onunla bir suç işlerse cinsel ilişkiye girerdi. Bu dinamikte, Loeb genellikle baskın, “üstün” partner olarak görülürken, Leopold daha boyun eğen ve tutkulu takipçi konumundaydı.

Leopold ve Loeb’in basına cinsel bir ilişkileri olduğunu itiraf etmeleri 1920’lerin kamuoyu için zaten şok edici olan suçun sansasyonel doğasını önemli ölçüde arttırmıştır. Leopold’un “eşcinsel bir ilişki” yaşadıklarını iddia ettiği bir mektup savcılık tarafından delil olarak sunulmuştur.

Savcılık, ilişkilerini onları ahlaksız ve sapkın olarak göstermek için kullanmış ve onlardan “korkak sapıklar” olarak bahsetmiştir. İlişkiyi cinayete katkıda bulunan bir motivasyon olarak sunmaya çalışarak ikiliyi kamuoyunun gözünde daha da şeytanlaştırmaya çalışmıştır.

Dönemin önyargılarını yansıtan bir hamleyle avukatları Darrow da ikilinin eşcinselliklerini savunma lehine kullanmaya çalışmıştır. Darrow, müvekkillerinin “cinsel sapkınlığının” daha geniş bir akıl hastalığı ve deliliğin kanıtı olduğunu; bunun da yargıcı müsamahakar olmaya ve onları idam cezasından kurtarmaya ikna etmesi gerektiğini savunmuştur. İdamdan kaçınmak için başarılı bir strateji olsa da, bu durum kamuoyunun zihninde eşcinsellik ile suç veya akıl hastalığı arasında zararlı bir bağlantıyı pekiştirmesi açısından dikkatle incelenmeye değerdir.

Hapishane Yılları

Loeb 1936’da hücre arkadaşı tarafından cinsel saldırıda bulunduğu gerekçesiyle bir jilet ile öldürülür. Yargılama sonucunda Loeb’u öldüren hücre arkadaşı Day bu cinayetten dolayı suçsuz bulunmuş olsa da bir süre sonra cinsel saldırı iddiasının gerçek olmadığı anlaşılmıştır. Hatta Day sonrasında bir başka hücre arkadaşına cinsel saldırıda bulunurken yakalanmıştır.

Leopold hapishane günlerini öğretmenlik ve sıtma tedavilerinde deneklik yaparak geçirir. 1950’lerin başında kendisi de bir Chicago Üniversitesi mezunu olan yazar Meyer Levin, Leopold’dan Franks cinayeti üzerine yazdığı roman için işbirliği talebinde bulunur. Leopold yaşadıklarının bir kurmacaya konu olmasını istemediğini belirterek bu talebi reddeder. Bu red üzerine Levin, Leopold’un tüm itirazlarına rağmen romanı tamamlar ve Compulsion (İçgüdü) adlı romanı 1956’da yayınlanır ve 1959’da Richard Fleischer tarafından filme uyarlanır. Leopold daha sonra Levin’i gizliliğinin ihlali nedeniyle dava eder ancak Illinois Yüksek Mahkemesi 1970’te aleyhine karar vererek hâlâ kamuya mal olmuş bir kişi olduğuna hükmeder. 1959 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye adayı olan filmde Leopold ve Loeb’u canlandıran Dean Stockwell ve Bradford Dillman en iyi erkek oyuncu dalında ödülü paylaşırlar. Film ile ilgili bir önemli nokta da avukat rolünde büyük yönetmen Orson Welles’in rol almasıdır.

1959’da bir dizi başarısız girişimin ardından Leopold affedilir ve Porto Riko’ya taşınır. Orada bir evlilik yapar ama evli olmasına rağmen bir dizi eşcinsel ilişki yaşar. Bu ilişkilerin bir bölümü hapishanede tanıştığı kişilerledir; diğerleri de Porto Riko’daki eşcinsel barlarında tanıştığı kişilerle ve erkek seks işçileriyle gerçekleşir. İddialara göre tecavüz ve yardım paralarını zimmetine geçirme gibi suçlar işlese de yakalanmaz ve yargılanmaz. 1971’de 66 yaşında şeker hastalığına bağlı kalp krizi sonucu ölür.

Sanat ve Bilimde Leopold & Loeb Vakası

Konunun içeriği, faillerin karakterleri ve savunma/mahkeme süreci vakanın bir dizi sanatsal ve bilimsel çalışmaya esin kaynağı veya doğrudan konu olmasına neden olmuştur. Bunların en bilineni ise kuşkusuz 40’ların en önemli filmlerinden biri olarak kabul edilen Alfred Hitchcock’un efsanevi başyapıtlarından biri olan Rope‘dur. Patrick Hamilton’un Franks’ın cinayetinden esinlenerek yazdığı aynı adlı oyundan uyarlanan film oyuna sadık kalarak “mükemmel cinayet” işleme girişimine odaklanmıştır. Gerçek hayattaki katiller Leopold ve Loeb gibi filmdeki karakterler Brandon Shaw ve Phillip Morgan da Alman filozof Nietzsche’nin “üstün insan” (Superman/Übermensch) kavramını çarpıtarak kendilerini toplumun sıradan ahlak kurallarının üstünde görürler. Gerçekte olduğu gibi filmde de suçlular, yakalanmamak için karmaşık planlar yapar. Filmin en dikkat çekici detayı, katillerin cesedi bir sandığa koyup üzerinde yemek masası kurarak misafirleri ağırlamasıdır. Bu durum, katillerin üstünlük duygusunu ve cesedi herkesin gözü önünde saklamanın verdiği gerilimi simgelemektedir. Filmde Brandon ve Phillip’in yakın arkadaşlığı ve birlikte yaşamaları, Leopold ve Loeb arasındaki ilişkiye dair iddiaları yansıtır. Filmin çekildiği dönemdeki katı sansür kuralları (Hays Code) nedeniyle bu ilişkinin eşcinsel alt metni doğrudan gösterilememiş ancak bakışlar ve aynı yatak odasını paylaştıkları izlenimi gibi detaylarla seyirciye hissettirilmiştir. Film olayı Amerika’dan İngiltere’ye, Londra’ya taşır. Filmin, gerçek olaydan önemli bir farkı da filmde katillere ders vermiş olan ve onların bu fikirlerini sorgulayan Rupert Cadell (James Stewart) karakterinin eklenmesidir.

Rope, Compulsion filminin aksine davanın doğrudan bir uyarlaması değildir. Senaristliğini uyarlandığı Hamilton’un oyunundaki gibi onun felsefi ve psikolojik özünü alıp kurgusal bir çerçevede işleyen bir yorumdur. Hitchcock, bu gerçek vakayı kendine özgü gerilim ve deneysel çekim teknikleriyle birleştirerek, suç, üstünlük kompleksi ve ahlak üzerine derinlikli bir film ortaya koymuştur.

Buna ek olarak 1957’de James Yaffe Nothing but the Night ve Mary-Carter Roberts Little Brother Fate adlı, olaydan esinlenen romanlar yazmışlardır. Tiyatro alanında çalışan önemli bir akademisyen olan Jordan Schildcrout da 2014’te kaleme aldığı Murder Most Queer kitabında Leopold & Loeb vakasındaki eşcinsel temanın sinema ve tiyatrodaki temsillerine odaklanmıştır.

DEDEKTİF KİTAP KULÜBÜ: SESSİZ HASTA / ALEX MİCHAELİDES



Alex Michaelides

Alex Mihalides’in Sessiz Hasta romanı Domingo Yayınları’ndan çıkmış. Çevirmen Aslı Perker. Roman 2026’da 15. baskısını yapmış.

Yazar Alex Mihalides, Cambridge Üniversitesi İngiliz Edebiyatı bölümünü bitirdikten sonra Amerika Film Akademisi’nde senaristlik eğitimi almış. Bu kitap, yazarın kırk altı ülkede yayımlanan ilk romanı olup sinemaya uyarlanmakta. Yunan bir babayla İngiliz bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Mihalides, Londra’da yaşıyor.

Roman Karakterleri

Alicia Berenson ressam, eşi Gabriel Berenson ise tanınmış bir moda fotoğrafçısı.

Theo Faber, kırk iki yaşında bir psikoterapist. Eşi Kathy tiyatro sanatçısı.

Edward Hastanesi’nde psikiyatri profesörü olan Lazarus Diomedes, hastanenin aynı zamanda yöneticisi.

Yuri, Letonyalı, The Grove’un baş hemşiresi.

Stephanie Clarke, psikiyatri bölümü müdürü. Indra Sharma danışman psikoterapist.

Christian West, Faber’in eski iş yerinden psikiyatrist arkadaşı ve The Grove’da çalışmaktadır.

Elif, The Grove’daki Türk asıllı bir hasta. Annesi ve kız kardeşini uykularında boğarak öldürmüş.

Lydia Rose ve Paul Rose, Alicia’nın halası ve kuzeni. Cambridge’de yaşıyorlar.

Max Berenson, Alicia’nın avukatı ve Gabriel Berenson’un üvey kardeşidir.

Jean-Felix Martin, Alicia’nın resimlerini sergileyen galericisi ve eski dostu.

Rowena Hart sanat terapisti. Romanın tek polis karakteri Başkomiser Allen’dır.

Kitapta olayları Doktor Theo Faber’in anlatımıyla birinci tekil kişi ağzından okuduk. Ayrıca geçmişe dair olayları Alicia’nın günlüğünden okuyarak öğrendik.

Roman, Alicia Berenson’un günlüğüne yazdıklarıyla başlar. Yaşadıklarını kâğıda aktarmasını eşi Gabriel istemiş, bunun ona iyi geleceğini söyleyerek ısrar etmiştir. Çift yedi yıllık evlidir. Alicia, kocası öldürüldüğünde otuz üç yaşındadır.

Alicia ressam, Gabriel tanınmış bir moda fotoğrafçısıdır. Alicia yaklaşan resim sergisi nedeniyle gergindir. Bir gece Gabriel’i silahla yüzünden vurarak öldürür.

Cinayetten sonra Alicia tek kelime konuşmaz. Mahkeme, durumunu değerlendirmek üzere onu bir psikiyatri kliniğine gönderir.

Psikoterapist Theo Faber, Alicia’nın suskunluk nedenini ve cinayetin arkasındaki gerçeği öğrenmeye niyetlidir. Öyle ki hastasına olan ilgisi takıntı haline gelmiştir. Theo, Alicia’nın çocukluğunu, evliliğini ve resmettiği Alkestis adlı tabloyu araştırarak onun sessizliğini çözmeye çalışır.

Bu sırada Theo’nun karısı, tiyatro oyuncusu Kathy, onu başka bir adamla aldatmaktadır. Theo durumu anlar ancak eşini kaybetmek istemediği için sessiz kalır.

Doktor Theo Faber, araştırması için önce Max Berenson’u ziyarete gider. Orada sekreter Tanya’yla tanışır. Max’ın aslında Alicia’dan hoşlandığını fakat Alicia’nın adamdan iğrendiğini günlükten öğreniriz. Tanya, Faber’e Paul ve Lydia halanın isimlerini verir, onlarla konuşmasını söyler. Theo, Cambridge’de oturan Lydia halayı ziyaret eder. Paul, Alicia ile uzun zamandır görüşmediğini söyler. Fakat Alicia’nın günlüğünden Paul’un cinayet tarihinden önce ondan borç almak için evine ziyarete geldiğini öğreniriz.

Ardından Theo, Jean-Félix Martin’in galerisini ziyarete gider. Orada Alkestis tablosunu görür. Euripides’in yazdığı Alkestis, kocası Admetos’un hayatı karşılığında ölmeyi kabul eden prenses Alkestis’in fedakarlığını konu alan bir tragedyadır. Alkestis, Hades’ten kocasının canını bağışlamasını ister ve kendi hayatını hiç düşünmeden feda eder. Kocasına olan sevgisi galip geldiği için canı bağışlanır. Geri döndüğünde ise konuşmaz.  

Faber, Alicia ile Alkestis’in hikayesi arasındaki bu bağlantıyı anlamıştır. Jean, Alicia’yı konuşturmanın tek yolunun yeniden resim yapması olabileceğini söyler.

Alkestis ile Alicia arasındaki önemli bağlantıyı fark eden Theo, bunu Alicia’ya anlatır. Alicia, günlüğünü okuması için Theo’ya verir. Doktor ona özel bir oda ayarlar ve Alicia resim yapmaya başlar.

Elif, son derece hırçın ve sorunlu bir hastadır, Alicia’nın yaptığı resmin üzerine küfür yazınca Alicia onu fena şekilde yaralar. Bunun sonucunda Theo ile Alicia’nın seansları iptal edilir.

Alicia, günlüğünde cinayet öncesi birinin onu takip ettiğinden bahsetmiştir. Bunu komşusu Barbie Hellman’a anlatmıştır.  Gabriel ise eşinin anlattığı bu röntgenciyi önemsememiş, onu Doktor West’e yönlendirmiştir. Faber, günlükte bahsedilen West’in hastanedeki Christian olduğunu anlar. Christian’la konuşur, adam Alicia’nın sınırda kişilik bozukluğu olduğunu söyler.

Özel hayatında Theo Faber, eşi Kathy’yi ve onun birlikte olduğu adamı izlemeye başlar.

Faber, kuzen Paul’le tekrar görüşür ve Alicia’nın küçükken bir kaza geçirdiğini, annesini kaybettiği bu olay sonrası babasının onu sevmediğini hatta ölmesini istediğini öğrenir.

Alicia’nın karşısına Christian’dan aldığı bilgiyle giden Faber, sonunda kadını konuşturur. Alicia, her şeyi anlatır, aslında cinayeti işlemediğini itiraf eder. Ancak The Grove’daki bir ihmal ve Elif’in müdahalesi sonucu, Alicia’ya ilaç verilmiş ve bu durum onun intihar etmesine yol açmıştır. Faber, Alicia’nın kolundaki enjeksiyon girişini fark ettiğinde onun intihar etmediğini anlar. Fakat Alicia çoktan komaya girmiştir.

Romanın finalinde beklenmedik bir gerçek ortaya çıkar: Theo Faber’in, Alicia’nın hayatıyla yakın bir bağlantısı vardır. Alicia’nın kocası Gabriel’in, Faber’in eşi Kathy ile bir ilişkisi olduğu anlaşılır. Alicia’yı izleyen kişi aslında Theo Faber’dir.

Roman, Alicia’nın sessizliğinin ardındaki travma, yanlış anlaşılmalar ve insan ilişkilerindeki kırılganlıkları ortaya koyarak, trajik ve çarpıcı bir sonla tamamlanır.

Son bölümde, Başkomiser Allen, Faber’i evinde ziyaret eder, elinde Alicia’nın komaya girmeden önce yazdığı sayfalar vardır. Roman, bu sürpriz bağlantılar ve Alicia’nın sessizliğinin ardındaki trajik gerçeklerle sona erer.

Roman hakkında geçtiğiniz sayıda bir yazı yazmıştım. Okuduysanız çok beğendiğimi anlamışsınızdır. O nedenle bu toplantıda bir şey söylemeyeceğim. Sizin yorumlarınızı merakla dinliyorum. Yazıyı okumak isteyenler yorumumu burada https://dedektifdergi.com/genel/sessiz-hasta-gercek-nerede-biter-kurgu-nerede-baslar/ bulabilirler.

Kurgu epey karışık. Kısa sürede özet anlatılınca da anlaşılması güç. Hikâyeyi okuyup bitirince sondan başa doğru düşünmek gerekiyor. Çünkü sona kadar bir cinayet öyküsü okurken, tersine yolculuğumuzda bir intikam hikayesiyle karşılaşıyoruz. Doktor, eşi tarafından aldatılınca onunla yüzleşip ayrılmak yerine ince ince düşünüp üzerine çalıştığı bir plan yapıyor. Yazar senaryo konusunda usta bir kalem, kurgusu da eksiksiz, güzel. Okuma sırasında hata sandığım, beni tereddüde düşüren noktalar romanın sonunda bir mantık ve düzene oturdu. Yazar iki ayrı mekânı ve zamanı bize aynıymış gibi sunarak kafamızda başka bir hikaye oluşmasına neden oldu.

Güzel bir kitap seçmişiz. Çabucak okudum. Psikolojik ve duygusal ağırlığı vardı. Yerinde ve güzel tasvirleri beni etkiledi. İlk sayfadan itibaren okuru kendine bağlıyor. Yazar kurgusunda başarılıydı. Alicia’nın konuşmamasının mitolojik bir öyküye bağlanması beni heyecanlandırdı. Yazar uzun anlatımlar ve farklı metaforlar kullanmaktansa tragedyaya gönderme yaparak konuyu basit bir şekilde ifade etmiş. Her bölüm kısa kısa ve o bölümde ne anlatılması gerekiyorsa o anlatılmış. Bu, olayları anlamamızı kolaylaştırdı. Yoksa böylesi bir entrika okurun kafasını epey karıştırırdı. Senaryoya uyarlanması kolay bir roman. Bu nedenlerle çok başarılı buldum ve kitaptan nefis bir serüven duygusu aldım. Romanın sonunda olayı çözemediğim için de hayıflandım doğrusu. Elbette polisiye okuru olarak bulmak istediğimiz, keyif aldığımız yer burası. Alex Mihalides’in bir başka kitabını da (Yitik Kızlar) edindim, okuyacağım.

Son zamanlarda okuduğum en sürükleyici kitaptı, bu nedenle çok sevdim. İki günde okudum. Aslı Perker çevirisini de çok beğendim. Kitabın akıcılığında çevirinin çok büyük etkisi var bence. Doğru, güzel ve zamanın ruhunu yansıtarak Türkçeleştirmiş. Edebi lezzeti yüksek bir çeviriydi. Böyle terapi konularını anlatan romanlara bayılırım. Kendim de öyle öyküler yazmayı çok severim. Yunan tragedyası ve resim sanatıyla kurduğu bağlantı başarılıydı. Dönüp dolaşıp her şeyin ama her şeyin çocukluk travmalarına bağlanması şaşırtmadı. Uzun süre Alicia’nın eşi Gabriel’den şüphelendim. Karısına gaslighting yaptığını sandım. Romanın ortalarında falan anlatıcının güvenilmez olduğundan şüphelenmeye başladım. Senaryoya uyarlansın diye yazıldığını düşünüyorum ben de. Aklıma takılan birkaç konu var. Alicia cinayet sonrası yaşadığı travma nedeniyle hemen hastaneye yatırılıyor. Günlüğünü yanına nasıl aldı bu kadın?

Yuri, Alicia’nın diğer hastalardan farklı olarak hastaneye çok az eşyayla geldiğini söylemişti. Günlük için bir şey söylenmedi.

Orada yazar keşke bu konuda bir detay verseydi. Ayrıca finalde Theo ona yüksek doz morfin veriyor. O halde günlüğüne uzun uzun nasıl yazabildi anlayamadım. O kısımları daha makul bir kurguyla yazabilirdi. Bir de Tanya -hani sekreter olan- Alicia’nın kuzeniyle olan çocukluk anısını nereden biliyor?

Tanya, Max Brenson’la evli. Max de Gabriel’in üvey kardeşi. Aile arasında konuşulmuş olmalı. Çok dikkati okumuşsun Emel, tebrik ederim. Bunlar benim gözümden kaçmış.

Bir de Alicia’nın daha önce terapi aldığı doktor, Cristian’ın yine Alicia’nın yatırıldığı klinikte görev yapması bana fazla tesadüfi geldi. Tamam Theo, Alicia’yı takip ettiği için orada işe girdi. Ama Christian neden orada? Gerçi okuma sırasında bunlar beni çok rahatsız etmedi. Açıklamaları da vardır elbet ben kaçırmış olmalıyım.

Ben de hızlı ve iştahla okudum. Polisiye romanları yazar/editör gibi düşünerek okuduğum için anlatıcının güvenilmez olabileceği aklıma erken düştü. Polisiye bir kurgunun tersten inşa edildiğini bildiğimize göre verilen ipuçları ve yerleştirilen sahte şüphelileri anlamakta çok zorlanmamalıyız. Gerçi ben anlatıcılara hiç güvenmeden kitapları okuyorum artık. Hem duyduğum bu güvensizlik hem de kurguda Theo’nun hastane ve özel hayatındaki davranışlarının birbirinden etkilenmemiş görünmesi beni epey düşündürdü. İşi ve evini birbirine karıştırmıyor desem, Theo etik sınırları aşan, hastasına profesyonel tavırlardan uzak davranan, burnunu haddi olmayan meselelere sokan biri. Baba ile yaşadığı sorunlarına aldatılma travması ekleniyor ve buna rağmen işine dönüp rahatça çalışabiliyor. İşte bu tezat kurgudaki zaman kırılmasını anlamamı sağladı. Sonunda her şeyi öğrenip kurguyu ters olarak tekrar düşündüğümde gördüğüm intikam hikayesi de etkileyiciydi.

CHANDLER’IN YANILSAMASI VE ALTIN ÇAĞIN HAKLILIĞI



Raymond Chandler, ünlü denemesi The Simple Art of Murder’da İngiliz Altın Çağ polisiyesini yapaylıkla suçlarken yalnızca bir edebiyat polemiği yürütmez; aynı zamanda bir gerçeklik iddiasında bulunur. Ona göre Altın Çağ polisiyesi, entelektüel oyunlara fazla yaslanır, suçun karanlığını sterilize eder ve gerçek dünyanın sertliğinden uzak durur. Chandler’ın gözünde cinayet, toplumsal çürümenin ürünüdür; dolayısıyla polisiye de bu çürümüş dokuyu yansıtmak zorundadır. “Gerçekçi” suç anlatısı, yozlaşmış şehirlerin, bozulmuş kurumların ve güç ilişkilerinin içinden çıkmalıdır.

Bu tez, eleştirel enerjisi ve retorik gücü nedeniyle yıllarca ikna edici göründü. Ancak tarihsel veriler ve kriminolojik araştırmalar, Chandler’ın gerçekçilik iddiasının sandığımız kadar sağlam olmadığını gösterir. Cinayet istatistiklerine ve suç tipolojilerine baktığımızda, tarih boyunca işlenen cinayetlerin büyük çoğunluğunun Chandler’ın sert-realizmine değil, Altın Çağ polisiyesinin sunduğu bireysel ve entelektüel motivasyonlara daha yakın olduğunu görürüz. Chandler’ın “gerçekçilik” olarak sunduğu model, aslında belirli bir suç türünün dramatik ağırlığını genelleştirmekten ibarettir.

Chandler’ın yaklaşımının temelinde tek bir varsayım yatar: Suç, geniş çaplı toplumsal ve ahlaki çöküşün ürünüdür. Çürümüş kentler, yozlaşmış güç ilişkileri ve sınıfsal çatışmalar suçun ana kaynağıdır. Bu çerçevede bireysel motivasyonlar ikincil, hatta önemsiz görünür. Suç, sistemin semptomudur; birey yalnızca taşıyıcıdır. Ancak bu çerçeve, cinayet gerçekliğinin yalnızca bir kesitini temsil eder. Chandler’ın hatası, bu kesiti evrensel gerçekliğin kendisi gibi sunmasıdır.

Kriminolojik araştırmalar ise çok daha karmaşık bir tablo çizer. Bireysel suçların büyük kısmı, kıskançlık, miras, ihanet, çıkar çatışması, intikam, psikolojik sapma, entelektüel kibir gibi kişisel motivasyonlara dayanır. Bu motivasyonlar, toplumsal formasyonlardan tamamen bağımsız olmasa da doğrudan makro-toplumsal çürümenin ürünü değildir. Tam tersine, çoğu cinayet yakın çevrede, tanıdık insanlar arasında ve planlı biçimde işlenir. Bu model, Chandler’ın karanlık kent realizminden ziyade Altın Çağ polisiyesinin bireysel-psikolojik suç yapısına daha yakındır.

Altın Çağ polisiyesinin temel suç modeli üç unsur üzerine kuruludur: bireysel motivasyon, planlı eylem ve yakın çevre. Suç, genellikle mantıklı bir nedene dayanır. Fail ile kurban arasında bir ilişki vardır. Eylem öncesinde belirli bir hazırlık ve zekice bir planlama söz konusudur. Katil çoğu zaman tanıdıktır. Aile, arkadaş ya da iş çevresinden biridir. Bu yapı, yalnızca edebi bir konvansiyon değil, aynı zamanda ampirik olarak yaygın bir suç modelidir.

Beş yüzden fazla cinayet dosyasını inceleyen Pizarro ve Zgoba’nın araştırması, cinayetlerin büyük bölümünün tanıdık katil–mağdur ilişkilerine dayandığını ortaya koyar.[1] Kişisel çatışmalar, aile içi gerilimler, partner ilişkileri, kıskançlık ve intikam, en sık görülen motivasyonlar arasındadır. Mouzos ve Rushford’un çalışmaları da benzer bir tablo sunar: cinayetlerin yarısından fazlası aile içinde gerçekleşir ve çoğu duygusal çatışma, kontrol, güç ve kıskançlık gibi nedenlere dayanır.[2] 2005’te yapılan ve geniş kapsamlı kabul edilen bir başka araştırma da cinayetlerin büyük çoğunluğunun bireysel motivasyonların ürünü olduğunu, toplumsal çürümenin yalnızca sınırlı sayıda vakayı açıkladığını göstermiştir.[3]

Bu veriler, Altın Çağ polisiyesinin suç modelinin ampirik olarak sandığımızdan çok daha yaygın olduğunu ortaya koyar. Chandler’ın iddia ettiği gibi cinayet yalnızca büyük şehir çürümesinin içinden doğmaz. Çoğu zaman evde, aile içinde, yakın çevrede, sessiz ve planlı biçimde gerçekleşir. Kıskançlık, ihanet, miras kavgaları, duygusal gerilimler ve kişisel çıkarlar, cinayet motivasyonlarının ana eksenini oluşturur. Başka bir deyişle: Altın Çağ’ın küçümsenen suç modeli, gerçek dünyanın en sık rastlanan modelidir.

Elbette kriminolojik araştırmalara konu olan her cinayet, edebi anlamda ilginç değildir. Pek çok vaka sıradandır, çözümü açıktır ya da dramatik açıdan sınırlıdır. Ancak tarih boyunca kaydedilmiş daha karmaşık, planlı ve “alengirli” cinayetlere baktığımızda da Chandler’ın tezini doğrulayacak örneklerin sayısı oldukça sınırlı kalır. Onu memnun edecek birkaç vaka mutlaka vardır; ancak ezici çoğunluk, bireysel motivasyon ve planlama üzerine kuruludur.

Bu noktada bazı tarihsel örnekler dikkat çekicidir. Dr. Crippen’ın 1910’daki cinayeti, planlama ve aldatma düzeyiyle bir Agatha Christie romanını aratmaz. Leopold ve Loeb vakası, entelektüel kibir ve “mükemmel suç” fikriyle Altın Çağ mantığının gerçek dünyadaki karşılığıdır. Belle Gunness’in ekonomik çıkar için işlediği seri cinayetler, sahte kimlikler ve planlı tuzaklarla bir Dorothy L. Sayers hikâyesini andırır. Florence Maybrick davası, adli tıbbın belirsizlikleri ve ilişkiler ağının yarattığı dedektiflik bilmecesiyle klasik İngiliz polisiyesinin gerçek hayattaki izdüşümüdür. Lizzie Borden vakası ise neredeyse bir Altın Çağ kurgusunun doğrudan tarihsel karşılığı gibidir.

Bu örneklerin ortak noktası, cinayetlerin bireysel, psikolojik ve planlı olmalarıdır. Chandler’ın küçümsediği suç türü, aslında tarihsel olarak en sık görülen suç biçimidir. Sert polisiye geleneğinin karanlık şehirleri ve yozlaşmış sokakları elbette gerçektir; ancak suç yalnızca orada var olmaz. Evde, salonda, yazı masasında, mektupların ve reçetelerin arasında da işlenir. Cinayet çoğu zaman gürültülü değil, sessizdir. Kaotik değil, planlıdır. Yabancıların değil, tanıdıkların arasında gerçekleşir.

Chandler’ın suç dünyası, alt sınıf şiddetini ve kurumsal yozlaşmayı estetize eder. Bu estetik güçlüdür; ama genelleştirildiğinde yanıltıcıdır. “Köşk, aile, miras, kapalı çevre” suçları onun gözünde yapaydır. Oysa istatistikler ve tarihsel vakalar, bu ortamların cinayet için son derece yaygın olduğunu göstermektedir. Başka bir deyişle: Altın Çağ polisiyesi, Chandler’ın iddia ettiği kadar steril değildir. Aksine, gerçekliğin merkezine sandığımızdan daha yakındır.

Chandler’ın realizm talebi, suçun yalnızca belirli bir kesitini yansıtır. Altın Çağ polisiyesi ise bireysel motivasyonların gerçekliğini, psikolojik çatışmaların doğallığını ve tarihsel olarak sık görülen suç örüntülerini ele alır. Mantıksal soruşturma süreçleri, planlı eylemler ve yakın çevre ilişkileri, gerçek cinayet dünyasının temel unsurlarıdır. Bu nedenle Altın Çağ polisiyesini yalnızca steril bir muamma olarak görmek, hem edebi hem kriminolojik gerçeklik açısından eksik bir okumadır.

Gerçekçilik meselesi, polisiye tarihinde uzun süre sert polisiyenin lehine sonuçlanmış gibi görünür. Ancak veriler ve tarihsel örnekler, bu üstünlüğün tartışmalı olduğunu ortaya koymuştur. Cinayet çoğu zaman toplumsal çürümenin değil, bireysel motivasyonların etkisiyle işlenir. Ve bu motivasyonlar, Altın Çağ polisiyesinin merkezinde yer alır.

Sonuç olarak mesele basittir: Chandler, polisiye edebiyatın önemli bir damarını savunurken diğerini küçümsemiştir. Oysa suç evreni tek bir modele indirgenemez. Karanlık sokaklar kadar kapalı odalar da gerçektir. Kurumsal yozlaşma kadar bireysel ihtiras da belirleyicidir. Altın Çağ polisiyesi, düşündüğümüzden çok daha geniş bir gerçeklik alanını kapsar. Polisiyede gerçekçilik, her zaman karanlık sokakları anlatarak sağlanmaz. Bazen en gerçekçi cinayet, en sessiz odada işlenendir.


[1] Pizarro, J. M. & Zgoba, K. (2011). “A multi-level examination of homicide clearance.” Journal of Criminal Justice.

[2]Mouzos, J. & Rushforth, C. (2003). “Family Homicide in Australia.” Australian Institute of Criminology.

[3]Brookman, F. (2005). Understanding Homicide. Sage Publications.

TUĞBA TURAN İLE KEYİFLİ BİR YAZAR-EDİTÖR SOHBETİ

Hoş geldin sevgili Tuğba!

Seninle Dedektif Dergi sayfalarında sohbet etmek ayrı bir keyif zira sen dergimizin en özel kalemlerinden birisin. Dile kolay, tam 61 sayıdır fire vermeksizin yazıyorsun. Bildiğim kadarıyla es geçtiğin hiçbir sayı olmadı. Salt bununla da kalmıyor, yetişkinler için polisiye eserlerin dışında çocuk kitapları da yazıyorsun. Nedir bu disiplinin, çalışkanlığın, üretkenliğin sırrı?

Sevgili Dedektif Dergi yazarları ve –umuyorum ki 61 sayıdan beri yazdığım tüm hikâyeleri son satırına kadar okuyup beni takip eden– sevgili Dedektif Dergi okurları, hepinize merhaba! Ne mutlu bize ki Dedektif Dergi’nin 61. sayısına eriştik. Ben ilk 30 sayı boyunca Dedektif Tilda ve Diğerleri’ni yazdım. Son 31 sayıdır da süper kadın polisim Ozan Ilgın’ın hikâyelerini yazıyorum. Bütün bunları yazmamda bana Dedektif Dergi’nin lokomotif olduğunu söylemeliyim. Çalışkanlık ve disiplin konusuna gelince… Mesela bu sohbetteki soruları mutfakta yemek pişirirken düşündüm ve cevapladım. Bir keresinde erkek bir yazar arkadaşım, “Ben evde kendimi odama kapatır, kapıyı da kilitlerim. Böylece yazmaya odaklanırım,” demişti. Kendisine cevaben, “Eğer eşiniz çayı demlemese, tepsiyle yemeklerinizi getirmese, evdeki diğer işleri yürütmese bir odaya kapanıp yazı yazamazsınız. Biz kadınların böyle bir yazma serüvenine atılmamız mümkün değil, olsa da ben öyle yazamam zaten,” demiştim. Çünkü ben her sabah eczaneme giderken, 40 km gidiş, 40 km geliş toplam 80 km boyunca araba kullanırken, alışveriş yaparken, soğan doğrarken düşünüyorum yazdıklarımı. Sevgi Soysal’ın bir cümlesi vardı: “Biz kadınların romanları çorba taştıyla çocuk ağladı arasında yazılmıştır,” diye. Eğer bir kadın mutfakta ocak silerken fazla oyalanıyorsa bilin ki aklından mutlaka entrika dolu hikâyeler geçiyordur.

Ankara doğumlu bir eczacı olduğunu, Safranbolu’da yaşadığını, Eflani’de çalıştığını, bir insan ve birçok kedi-köpek evladın olduğunu biliyorum. Okurlarımıza kısaca kendinden bahseder misin? Ne zamandan beri yazıyorsun? Edebiyat serüvenin seni polisiye çizgisine nasıl getirdi?

18 yıl önce Ankara’daki işimden istifa edip Eflani’ye geldikten sonra yazmaya başladığım ilk romanıma Ankara’da duyamayacağım tarla, ev, ahır, mahalle hikâyeleri ekleyerek o romanı bitirme fırsatı buldum. Büyük şehirlerde yaşarken her şeye vakıf olduğumuzu sanıyoruz ama yanılıyoruz. Hayat büyük şehirlerde bir kovalamaca gibi, küçük şehirlerdeyse daha yavaş akıyor. Durup insanlarla sohbet etme, onların acılarını, sevinçlerini, heyecanlarını paylaşma fırsatınız oluyor. Eflani-Safranbolu-Karabük üçgeni bana hikâyeleriyle çok şey kattı. Eczacı olduğum için insanlarla teyzeleri, ablaları, kız kardeşleri gibi sohbet etme fırsatı buluyorum. Onlardan aldığım hikâyeleri geri verme ihtiyacıyla yazma serüveni başlamış oluyor. Dedektif Dergi ile tanışmadan önce Gölge Dergi’de yazarken Gölge Kız isimli kahramanıma polisiye bir bölüm yazmıştım. Eskiden beri romanlarda veya ekranlarda okurdan saklanan ama sonunda çözüme kavuşan bir entrika veya gizem varsa keyifle okuyor ve izliyordum. Özellikle ters köşeleriyle şaşırtan hikâyeleri çok seviyordum. Dedektif Dergi’yle tanışınca, önce Dedektif Tilda’yı sonra da fantastik kahramanım Ozan Ilgın’ı yazmaya başladım.

Eserlerini şöyle bir sıralamak istiyorum: “Adı Cemre Olacak” – Roman (2020 – Herdem Kitap),  “Dedektif Tilda ve Diğerlerinin Olağanüstü Maceraları” – Polisiye Öykü (2021 – Herdem Kitap), “Safranbolu’dan Bodrum’a Zeki Müren’le Bin Kilometre” – Çocuk Roman (2025 – Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık) ve son olarak “Safranbolu’da Bin İkinci Gece” – Polisiye Roman (2025 – Duino Kitap). Bunların dışında birçok polisiye öykü antolojisinde öykülerinle yer aldın: “Dedektif Dergi Öykü Seçkisi” (2018 – Paradigma Akademi), “Kırmızı Battaniye” (2018 – Paradigma Akademi), “Dark Polisiye İkinci Kitap” (2021 – Dark İstanbul Yayınları) ve “Dark Dedektif” (2023 – Dark İstanbul Yayınları). Sana en çok haz veren türü sorsam? Yetişkinler için mi çocuklar için mi yazmayı daha çok seviyorsun? Öykü mü roman mı? Bu eserlerin arasında, gönlünde ayrı bir yere koyduğun var mı?

Buna “Anne, beni mi daha çok seviyorsun kardeşimi mi?” sorusuna cevap veren politik bir anne gibi cevap vermek isterim. Çocuklar için yazmak çok güzel. Onlardan gelen tepkiler müthiş. Adı Cemre Olacak benim ilk göz ağrım, ilk romanım. Safranbolu’da Bin İkinci Gece’yi Safranbolu’ya bir saygı duruşu olarak yazdığım için ayrı bir anlam ifade ediyor. Hikâye yazmanın keyfi ayrı, roman zaten büyütebilmek için yıllarınızı verdiğiniz bir evlat gibi. Şöyle söyleyeyim; hepsi benim çocuklarım. Bir kere son noktası konulup basılınca evden üniversite için ayrılan çocuklar gibi kendi hayat serüvenlerine doğru yola çıkıyorlar.

Seninle yazar-editör olarak birlikte çalıştığımız ilk eser “Tilda ve Diğerlerinin Olağanüstü Maceraları” olmuştu. İlk olarak Dedektif Dergi için yazdığın 30 ardışık polisiye/macera öyküsünden oluşan kitabının üzerinde büyük keyif alarak çalıştığımı söylemeliyim. Aynı şekilde ilk polisiye romanın olan “Safranbolu’da Bin İkinci Gece” eserinde de birlikte çalıştık. Senin eserlerinde hep masalsı bir yan görüyorum. Kurgun hem gerçekçi hem fantastik, bazen güldürüyor bazen hüzünlendiriyor ama muhakkak inandırıyor. Mizahi yönünün de baskın olduğu çok açık –ki mizah dergilerine de sık sık yazılar verdiğini takip ediyorum. Polisiyeyle mizahı harmanlamak güç iştir. Bu dengeyi nasıl kuruyorsun? Mizaha yöneliminden de bahseder misin biraz?

İzahı olmayanın mizahını yapmak zorundayız ülkemde maalesef. Ayrıca Orhan Veli’nin “Güzel işçi kadınları daha çok severim,” dediği gibi içine mizah katılmış entrikayı daha çok seviyorum. Mizah dergileriyle tanışmam lise yıllarımda Gırgır’ı takip ederek başladı. Sonra Gırgır, Hıbır ve Avni diye ikiye bölününce her ikisini hem okumaya devam ettim hem de hikâyeler gönderdim. Hatta Avni dergisinden PTT havalesiyle adıma yollanan para, hayatımda yazdıklarımdan kazandığım ilk ve son para olabilir. Şaka bir yana biz yazarlar, boş zaman denen çoğu insanın boş boş ekranlara bakarak harcadığı vakitleri yazarak, çizerek, okuyarak, notlar alarak geçirip kalemimiz döndüğünce bir şeyler üretiyoruz. Ama sonuçta değil yazdıklarımızdan para kazanmayı, insanların yazılanı yarısına kadar okumalarını ümit ettiğimiz bir devirde yaşıyoruz. Yayınevleri bizi ciddiye almıyor, basanlar tanıtmıyor, tanıtanlar dağıtmıyor. Bu da yaptığımız işi trajikomik bir hâle getiriyor, değil mi? Hayatta bu kadar ironik şey varken, bu kadar ‘güleriz ağlanacak hâlimize’ durumlarımız varken mizahı yazdıklarıma katmamam mümkün değil.

Dedektif Dergi’nin bu sayısında 31. bölümünü okuduğumuz kahramanın Ozan Ilgın, polisiyenin fantastik ve mizahi sınırlarında geziniyor. Nereden çıktı bu mavi gözlü süper köpeği Çakır ve anneannesi Cilmaya ile Sultanat Eyalet-Şehri denen yerde yaşayan, şehrindeki kötülerle gözünü kırpmadan savaşan süper kadın kahraman?

Ozan Ilgın, nice sultanları sırtından attığı için Sultanat ismi verilmiş eyalet-şehirde yaşıyor. Anneanesi Cilmaya ve köpeği Çakır da onun gibi süper polis. Çakır, benim mavi gözlü rahmetli köpeğimdi. Hâlâ bende yaşadığı için ona hikâyelerimde rol vermeyi seviyorum. Sultanat şehrinin ortasından Burgaziçi Nehri, o nehirden de karşıya Burgaziçi Köprüsü geçiyor. Şehirde bir de Sultanatmak Meydanı var.  Bu meydandaki Sultanatmak Camii’nin karşısında bir Hayasomya Camisi. Oldukça hayalî, haritada yeri olmayan bir şehir. Bu eyalet-şehrin hem vali hem belediye başkanı olan kişi, 77 katlı bir Belediye-Bilişim yani Bel-Bil Kulesi’nde yaşıyor. Bu Vali-Başkanın adı da İkram Papazoğlu. Sultanat’ta bir iş parayla olmuyorsa çok parayla oluyor. Bizim dünyamıza hem benziyor hem benzemiyor. İşler biraz daha çetrefilli yürüyor orada.

Ozan Ilgın için Sezen Aksu’nun “Sussam olmuyor, susmasam olmaz, dil dursa Hâkim Bey, tende can durmaz,” şarkısının bende isyan eden hâli diyebilirim. Yapamadıklarımı o yapıyor, söyleyemediklerimi o söylüyor.

“Safranbolu’da Bin İkinci Gece” romanın üzerinde özellikle durmak istiyorum. Bu romanı kaleme alma fikri nasıl ortaya çıktı? Süreç nasıl ilerledi? Üzerinde ne kadar çalıştın ve en çok nerelerde zorlandın?

Safranbolu’da Bin İkinci Gece, on sekiz yıldır bu şehirde duyduğum, dinlediğim hikâyelerden okuduğum tarihçelerden, eski Safranbolu yaşantılarından bir Safranbolu romanı yazmam gerektiği fikriyle başladı. En çok zorlandığım konu, tarihiyle, yaşanmışlıklarıyla beraber konaklarını ve yemek kültürünü de anlatmaya soyunduğum şehirle ilgili bir hikâye yazarken yanlış yapma korkusuydu. Burada imdadıma bir what if cümlesi yetişti. Safranbolu’dan mübadeleyle gönderilmiş Rumların gönderilmemek için 1921 yılında Ankara’ya verdikleri fakat zamanın meclisi tarafından kabul görmemiş dilekçenin kabul gördüğüne, Rumların bir kısmının Safranbolu’da kaldığına dair faraziyeyle beraber paralel bir dünya kurguladım. Romandaki olaylar hakkında “Böyle de olabilir mi canım?” diyecekler için cevabım hazırdı. Çünkü artık romanım, Rumların verdiği dilekçenin kabul olup gönderilmedikleri ve Safranbolu’da kaldıkları faraziyesi üzerine yazılmış bir Safranbolu masalıydı.

Romanda karşımıza çıkan mekânlar, yaşamlar ve karakterler o kadar gerçek ki bu insanların senin hayatında yer almış kişiler olduğunu düşünmekten kendimi alamadım. Ne kadarı gerçek, ne kadarı kurgu merak ediyorum. Safranbolu’da bir Mermerli Konak var mı mesela?

Hikâyede yaşanılanlar tabii ki kurgu. Mermerli Konak ve konakta yaşayanlar, Belediye Başkanı ve polislerden tutun da Savcı Hanım’a kadar bütün kişiler kurgu. Sadece Safranbolu şehri ve mahalleleri gerçek. Aralarında yazarların bulunduğu bazı okurlar da romanı okurken karakterlerin gerçek hayatta var olduklarına dair bir algı yaşadıklarını söylediler. Bu beni çok mutlu etti tabii ki.

Senin son derece enerjik, kolay yorulmayan bir yapın olduğunu gözlemliyorum. Yeni fikirler ve projeler üretmek konusunda da hayli aktifsin. Romanın yayımlandığında kenara çekilip yayınevinin tanıtım yapmasını beklemedin mesela; aldın, kendi yazdığın “Kalpten Mermer” şarkısına kanlı canlı, gerçek müzisyenlerle bir klip çektin, yapay zekâyla harika videolar hazırladın. Teknolojiyle de aran iyi. Son zamanlarda özellikle çok tartıştığımız bir konuyu sorsam sana: Yapay zekâyla ilgili düşüncelerin nelerdir? Hayatımızın neresine, ne kadar dâhil etmeliyiz? Sana göre üretkenliği bitiriyor mu körüklüyor mu?

Evet, Kalpten Mermer şarkısı kitapta daha uzun bir şiir olarak yer alıyor. Ama orada da boyumun ölçüsünü aldım. Şiir yazdığımı da iddia ediyor değilim ama şarkı yazmak meğer bambaşka bir şeymiş. Şiiri kısalttım, evirdim çevirdim. Gitarist arkadaşım Ahmet Sunman besteleyince ortaya Kalpten Mermer şarkısı çıktı. Yapay zekâya gelince… Bir önceki milenyumda doğmuş biri olarak, genç-yaşlı herkesin cebinde, soru sorup sesli olarak cevabını aldığı –ki zaten Google bunu yapıyordu ama ChatGPT ete kemiğe büründürdü– bir uygulama olmasını önce reddettim. Sonra şu cümleyi okudum: “Bu devirde yapay zekâyı reddetmek 90’larda interneti reddetmek gibi bir şey.” Fakat nitrogliserini dinamit hâlinde stabilize edip “İnşallah patlayıcıyı iyi niyetle kullanırlar,” diye umut eden Alfred Nobel gibi iyimser değilim. Bu patlamaya hazır bombayı insanlığın iyiliği için kullanacak mıyız bilemiyorum. Ama yok sayabilir miyiz? Hayır. Kullanabilir miyiz? Evet. “Biz yazıyoruz ama siz hiç okumuyorsunuz. Bari ben size okuyayım!” esprisinden yola çıkarak Okumayanlar Kulübü isimli videolar çekiyorum. Ve bu kulübü merak eden Nasreddin Hoca’nın Eflani’ye geliş videosunu yapay zekâyla yaptım. Böyle eğlenceli şeyler yapabilmek için yapay zekâyı kullanmak güzel. Bir kadın yönetici ise şuna dikkat çekti: “Yapay zekâ tamamen beyaz ırkın üstünlüğünü savunan beyaz ırk erkekler tarafından eğitiliyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın bitişinden 108, ikincisinin başlamasından 87 yıl sonra ırkçılığın doludizgin sahneye çıktığı dünyamızda, yapay zekânın geleceğimizi nereye sürükleyeceği tamamen belirsiz.”

Tuğba Turan’ın sıradan bir gününü anlatır mısın? Eczanede çalışmadığın, yazmadığın, okumadığın zamanlarda neler yaparsın?

Sabah kalkıp kedilerime –sokağa çıkmaları için rüşvet olarak– makarnalı tavuk ciğerli mamayı veririm. Onları bahçeye çıkardıktan sonra işime giderim. Eğer eczanem nöbetçiyse, kışları Eflani’nin sakinliğinden de faydalanarak, zamanımı eczanede bir şeyler okuyarak, yazarak veya izleyerek geçiririm. Hatta ben Tilda ve Diğerleri’ni yazarken oluşmuş bir esprimiz vardır eczanedeki gençlerle aramızda: “Tuğba abla sen Tilda’yı yazadur, biz diğerlerini hallederiz!” derler. Eve dönünce zincirsiz gezdirdiğim üç köpeğimle geç saatlerde yürüyüş yaparım. Güncel dizi ve filmleri takip etmeye çalışırım, eskiler zaten başımızın tacıdır.  Çünkü gözlemlediğim kadarıyla çok iyi diziler ve filmler çok iyi romanlardan uyarlanarak çekilmiş oluyor. Hikâye iyi olduğu zaman kitabın sayfalarında nasıl güzel hissettiriyorsa, beyaz perdede aynı duyguyu yaşayabiliyorsunuz. Bu yüzden diziler ve filmler benim için kendi hikâyelerimin görselliğini yaratmam açısından çok önemli. Seyahat etmeyi seviyorum. Yurtiçinde ya da yurtdışında yeni yerler görmek, oranın havasını solumak, yemeklerinden tatmak çok keyifli bir iş.

Son zamanlarda okuduğun veya izlediğin, okurlarımıza önermek istediğin polisiye kitaplar, filmler, diziler olur mu?

Zaman zaman Dedektif Dergi’ye izlediğim diziler hakkında yazılar yazıyorum. Fakat okuduğum romanları değerlendirmek benim için çok zor. Çünkü benim okumalarım kimi zaman hızlı kimi zaman kaplumbağa hızıyla ilerliyor. Şu günlerde okurlara ne okumamaları gerektiğini söyleyebilirim. Karabük’teki bir okuma grubu sayesinde Tutunamayanlar’ı elime alabildim çünkü kitaplıktan bir dinozor gibi beni seyrediyordu bu kitap. Okuduktan sonra şuna karar verdim: İnsan her kitabı okuyacağım diye kendisini zorlamamalı. Yazardan önce bir okur olarak tavsiyem şu. Daniel Pennac’ın Okuyucu Hakları’na bir göz atıp bu haklarımıza sahip çıkmalıyız.

Son olarak sırada ne var diye sorsam sana? Aklındaki yeni proje nedir? Yeni kitabına ne zaman kavuşacağız?

Bu aralar Safranbolu’da Bin İkinci Gece romanımı tanıtmak ve Okumayanlar Kulübü’ne yeni üyeler eklemekle meşgulüm. Yazma yolculuğunda bir limana yanaştım, diyelim. Gemime yeterince erzak ve gerekli mürettebatı yükledikten sonra yeni hikâyelerle yeni projelere yelken açabilirim. Sonrasında rüzgâr ve dalgalar gemimizi Truva’dan İthaka’ya kadar götürebilecek mi, onu da zaman gösterecek.

Bu güzel söyleşi için çok teşekkürler sevgili Tuğba. Hep birlikte nice kitaplara, yazılara…

Teşekkür ederim Emelciğim, hem editörlüğün hem de bu güzel sohbet için…

KIYIDAKİ DÜŞMAN

Güneş eğilmiş, gölgeler denize doğru uzuyordu. Isınmaya başlayan biradan koca bir yudum aldım, maviliğe uzanan iskeleye, daha ötelerde ağır ağır dönen rüzgârgüllerine baktım. Uykum vardı, serinlersem açılacağımı biliyor ama harareti yükselmiş bedenimi soğuk suya sokmaya ikna edemiyordum. Sahilin araç girişini engellemek için iki beton blokla kapatılmış kısmında bir hareketlenme oldu. Kocam uzandığı yerden başını kaldırıp baktı. “Geliyor İskele Anası,” dedi gülerek. Ben de gülümsedim çünkü yanık tenli kadına bu ismi ben takmıştım.

İnsanlar şezlonglarından, açılır kapanır sandalyelerinden doğrulup kadını selamladılar. Neredeyse her tatilci grubun önünde birkaç dakika durup sohbet ediyor, ara sıra sahilin merdivenle ayrılmış bölümünden seslenenlere eliyle selam veriyordu.

Güneş gözlüklerimin ardına gizlenerek hem onu hem de sahil müdavimlerini izlemeye daldım. Bugün üzerinde kahverengi bir bikini vardı. Sarıya boyanmış ve güneşten iyice rengi açılmış saçlarını dağınık bir topuzla başının üzerine tokalamıştı. Halhalı, bilekliği ve elbette deniz kabuklu kolyesiyle kombinini tamamlamış, parmak arası terliklerini ve hasır çantasını mağrur ve kendinden emin bir tavırla taşıyordu. Gören buranın sahibi o sanırdı. İşin aslı sahilin sahibi gerçekten de oydu.

Taşlı kıyı şeridinin, iskelenin ve emekli vali sekreteri Şennur Hanım’ın hikâyesini bizzat kendisinden dinlemeye üç yaz önce başlamıştık. Sahili keşfe çıktığımız bir gün bu korunaklı alanı görmüş, kumsal boyunca sere serpe güneşlenen ailelerle konuşunca buranın çevredeki yazlık sitelerin sakinlerince kurulmuş bir nevi kulüp olduğuna kanaat getirmiştik. Peki, kimdi bu nezih kulübün başkanı? Bize Şennur Hanım’ın telefon numarasını verdiler. Sigaradan kalınlaşsa da taşıdığı cilveyi saklayamayan sesiyle bizi seve seve kulübün üyesi olarak kabul etti. Elbette iskelenin ve sahilin bakımı için küçük bir meblağı gözden çıkardık. Küçük derken şaka etmiyorum; Çeşme’de, Kuşadası’nda tek bir şemsiye için ödenen parayla bir yaz boyunca bu sahilde, ağaç altında keyif çatabilecek, iskeleyi kullanabilecektik. Çantalarımızı, özel eşyalarımızı çevremizdeki ailelere emanet edip rahatça denize girecek, uzandığımız havlularımızın üzerinde acaba kim bizi dikizliyor endişesi olmadan güneşlenebilecektik. Öyle de oldu.

Bir müddet eski bir dubanın üzerinde kara kara düşünen martıyı izleyerek o günlere dalmıştım. Az önceki uykulu hâlimden cıvıltılı, neşe dolu bir “Merhaba!” ile sıyrıldım. Derhâl ayağa fırladım. Hazır ola geçişim sadece bu iş bilir kadının sahilin yöneticisi olmasından kaynaklanmıyordu. Üç senelik derin gözlemlerim onun istediğini almakta kararlı, hazırcevap, özgüveni yüksek kişiliğine hayranlık duymama neden olmuştu. Benim kendime yakıştıramadığım bikiniler o giyince özgürlüğün ve kimin ne dediğini umursamamanın sembolü hâline geliyordu. Aheste adımlarla iskelede yürüdüğünde hatta denize girdiğinde bile insanlar ışığa vurgun pervaneler gibi çevresinde dönüp duruyorlardı. Kendine has tavırlarını bir başkasında görsem yadırgardım belki, ama yaptıkları ve söyledikleri bende tarif edemediğim bir hayranlık uyandırıyordu.

Nasıl mıydık? İyiydik, sayesinde güneşin ve denizin tadını çıkarıyorduk. Evet, aidatımızı ödemiştik, teşekkür ediyordu. Şu ağacın altındakiler iki sezondur beş kuruş vermemişlerdi ve pişkin pişkin gelmeye devam ediyorlardı. Cıkcıkladık. Olacak iş miydi canım! İskelenin bakımı şu kadar, yıllık vergisi bu kadar tutmuştu, sahili –sağ olsunlar– belediyedeki bağlantıları sayesinde ücretsiz temizletmiş ve işçilere yemek ısmarlamıştı. O kadar da olsundu elbet. Daha başka işler de yapılacaktı ama sürprizdi. Konuşacak çok şey vardı ancak bak, Mustafa Bey el ediyordu karşıdan. Bir denize girsin, dinlensindi, yine konuşurduk.

Sandalyeme geri oturunca ünlü görmüş hayran gibi sırıttığımı fark ettim. Kızım kitabına gömülmüş yaşananları unutmaya çalışıyor, eşim uyuyor numarasına devam ediyordu.

“Denize gireceğim, yandım sıcaktan,” deyip elbisemi çıkardım.

Eşim de ayaklandı. “Ben de geleyim… Bu kadın ya muhtar olur ya da belediye başkanı, söylediydi dersin.”

Dönüp bir yandan konuşan bir yandan beline doladığı bolerosunun kuşağıyla uğraşan kadına baktım. “Olsun ne var!”

***

Deniz, kıyıya inat buz gibiydi. Sıcağın ve biranın bulandırdığı zihnim, bir müddet karşı kıyıdaki dev yük gemisiyle, martı uçup gidince bir başına kalan eski ahşap dubayla ve yazlık evimizin bitmeyen tadilat işlerinden bahseden eşimin konuşmalarıyla meşgul oldu. Sonunda üşüdük, havlularımıza sarınma vaktinin geldiğine karar verip çıktık. Islak ayaklarımızı iskelenin sıcak tahtalarında ısıtarak yürüdük. Sandalyelerimizi güneşe alıp tam oturmuştuk ki birkaç metre ötemizde bir adam “Cüzdanım çalındı!” diye bağırdı.

Ortalık birden pazar yerine döndü. Adam çantasının ceplerini tekrar tekrar yoklarken panikten yüzü kızaran eşi havluları silkeleyerek cüzdanın bir yerlerden çıkmasını umuyordu. Tanıdık tanımadık bütün sahil müdavimleri olay yerini bir polis şeridi gibi sardı. Tabii, ben de onlar arasında yerimi almıştım. Deneyimli bir polisiye okuru olarak hatmettiğim onca romanın ve soluksuz izlediğim dizi ve filmlerin bana kazandırdığı engin tecrübemi kullanmanın zamanı sonunda gelmişti. Tam öne çıkıp adama olay yerinden ayrılıp ayrılmadığını soracaktım ki Şennur Hanım gür ve sert bir sesle tebaasına seslendi. “Arkadaşlar sakin olun. Önce durumu bir anlayalım. Bugüne kadar hiç böyle bir şey başımıza gelmedi. Eminim bir yanlış anlama oldu.”

Sonra adama dönüp “Eyüp Bey kardeşim, eşyalarınızı sakince bir daha elden geçirin,” dedi. Adam eşiyle kıyıya getirdikleri her şeyi ters yüz etti ama cüzdan ortada yoktu.

Kalabalığın uğultusunu bir el hareketiyle susturan İskele Anası hepimizi şöyle bir inceledi. Elleri belinde ve kaşları çatıktı. Bu hâliyle içimizden birine “Suçlu sensin,” dese bırakın itiraz etmeyi, “Allah da benim belamı versin,” diyerek jandarmaya teslim olmaya hazırdık.

Şennur Hanım hepimizden gidip yerlerimize oturmamızı ve sakince beklememizi rica etti. Kolluk kuvvetlerine haber verme fikrini şiddetle reddetmişti. Burada hepimiz birbirimizi az çok tanıyorduk ve yaşadığımız beldede topluluğumuzun bir itibarı vardı. Kol kırılmalı, yen içinde kalmalıydı. Bu utanç verici olayı kendi içimizde en kısa sürede halledebileceğimize itimadı sonsuzdu.

Kalabalık sessizce dağıldı. Biz de oturup Şennur Hanım’ın bizimle konuşmak için gelmesini bekledik. Bu sırada iki genç adam sandalyelerini kumsalın dar girişine yakın bir yere yerleştirdi ki hain hırsız şaşkınlığımızdan yararlanıp tüymesin.

Kocam yarım bıraktığı uykusuna geri dönmüş, olan biteni konuşmak için geriye kurban olarak kızım kalmıştı. Çevrede konuşulanlardan anladığımız kadarıyla Eyüp Bey ve eşi sabah saatlerinde delikanlı çağındaki iki oğullarıyla kıyıya gelmişlerdi. Deniz ve kahvaltı faslından sonra çocuklar sıkılıp eve dönmüşlerdi. Eyüp Bey çocuklarına alışveriş için bir miktar para verdiğine ve cüzdanını plaj çantasının ön gözüne, araba anahtarının yanına koyduğuna yüzde yüz emindi. Eşi çantayı, gölgesinde oturdukları şemsiyenin kancasına takmış ve oradan sadece iskelenin altında yüzen balıklara bakmak için beş, bilemedin on dakika uzaklaşmışlardı.

Biz sahile geç bir saatte gelmiştik. Üstelik olay esnasında denizde olduğumuzdan Şennur Hanım’ın çapraz sorgusunu kısa sürede atlattık. Herkes çantalarını açıp içlerine bakılmasına, ceplerinin boşaltılmasına izin verdi. Tüm aramalar sona erdiğinde akşam güneşi tepenin ardına eğilmiş, denizde birkaç çocuktan başka kimse kalmamıştı.

Şennur Hanım hepimizi büyük çınarın altında topladı. Sıcağın ve yaşadığımız stresin etkisiyle keyifsizdik.

“Arkadaşlar, sizi burada daha fazla tutmanın âlemi yok. Evet, cüzdanı bulamadık ancak hepinizle tek tek konuşunca ve şüphelendiğim birkaç kişinin davranışlarını dikkatlice gözlemleyince suçluyu bulduğuma inanıyorum,” dedi Şennur Hanım kendinden emin bir rahatlıkla.

Hepimiz heyecanla etrafımıza bakıp birini işaret etmesini bekledik. Ancak o sözlerine biraz da sitemkâr bir tonla devam etti.

“O kişiyi burada rencide etmeyeceğim. Size bir sürprizden bahsetmiştim anımsarsanız. Topladığımız aidatları akıllıca harcayıp para biriktirdik. Mustafa Bey’le birlikte birkaç güvenlik şirketinden fiyat alıp uygun bulduğumuza da işi verdik. İki günden beri alanımız kamera sistemiyle görüntüleniyor. Henüz deneme aşamasında olduğundan size söylemek istememiştim. Fakat bugün yaşadığımız olay durumu değiştirdi.”

Pek çoğumuz kameraları görme ümidiyle sağa sola bakınırken kalabalıktan bir kadın, “Kayıtlara bakalım Şennur, neden boş yere üst baş aradık bunca zaman?” diye sordu.

“Bakacağız elbette,” dedi Şennur Hanım. Saçlarının bir kısmı topuzundan kurtulmuş, yorgun yüzünün etrafına dağılmıştı. “Ben cüzdanı alan kişiye yaptığından pişman olması için bir şans verilmesi taraftarıyım. Şeytan hepimize ara sıra yanlış işler yapmamızı fısıldar. Şimdi evlerinize dağılın. Yarın gün doğmadan önce kimse sahile gelmesin. Eyüp Bey, siz sabah erken gelin, cüzdanınız burada tam kaybettiğiniz yerde olacak.”

Birkaç kişi bu fikre muhalif olsa da iktidar sahibine itaat etmeye alışkın bünyemiz bir an evvel evlerimize dönüp duşun altına girmek taraftarıydı.

Akşam yemeği boyunca muhabbetimiz kayıp cüzdan olayı ve İskele Anası’nın soruşturması üzerineydi. Ben Şennur Hanım’ın bize açıklamadığı bir şeyler bildiğine inanıyordum. Eşim, Eyüp Bey’in çoktan jandarmaya gittiğini düşünüyordu. Ertesi gün erkenden sahile inmeyi planlayarak yataklarımıza girdik. Olanları düşünmekten uzun süre uyuyamadım.

***

Geç uykuya dalmanın bedeli, sabahın ilk ışıklarını ve günü selamlayan kuşların cıvıltılarını kaçırmak oldu. İnşaat yasağını delerek açgözlü bir akbaba gibi toprağın göğsünü didikleyen iş makinelerini zabıtaya şikâyet etmek yaz başından beri sabah rutinimiz olmuştu.

Fakat bu sabah inşaat gürültüsü bile uykumuzu bölememiş, yedi kadim dostunu bekleyen Kıtmir misali dalgın uyumuş, günün neredeyse yarısını yatakta harcamıştık. Kahvaltı sonrası eşimi ve kızımı sahile gitmek konusunda ikna edemeyince plaj çantamı koluma takıp yakıcı güneşe aldırmadan yola koyuldum. İskeleye bir darağacı kurulmasını beklemiyordum elbette ama en azından failin kimliğinin açığa çıkmış olmasını umuyordum.

Kıyı beklentimin aksine sakindi. Aileler şemsiyelerin, ağaçların gölgelerine çekilmiş tatilin gerektirdiği tembelliğin hakkını veriyorlardı. Gözlerim hızlıca Şennur Hanım’ı aradı fakat ortalarda yoktu. Bir an için dün yaşananların benim haylaz hayal gücümün ürünü olduğunu düşünmedim desem yalan olur.

Denize girip biraz kulaç attım. Yük gemisi gitmişti. Ahşap duba akıntıyla ileriye sürüklenmiş, martısını bekliyordu. Sudan çıkınca kıyıdakilerle konuşmaya karar vermiştim ki İskele Anası’nın “Merhabalaarrr!” diyerek çevresinde kurmaylarıyla alana girdiğini gördüm. Fişek gibi sudan çıkıp havluma sarındım ve gelişmeleri öğrenmek için tebaaya karıştım.

Cüzdan, tıpkı Şennur Hanım’ın tahmin ettiği gibi sabah saatlerinde çalındığı yerde bulunmuştu. İçinden bir şey alınmamış,  hasar görmemişti. Konuyu uzatmayacak, bu olayı dışarı yansıtmayacaktık. Aramızdaki dostluk ve birliği pekiştirmek için akşam müzikli bir eğlence tertip edeceğini, herkesi beklediğini açıkladı. Sonra da başarısıyla gurur duyan bir parti lideri edasıyla şezlonguna gidip uzandı.

“Avını sabırla bekleyen bir kaplan gibi yalnız kalmasını bekledim,” demek isterdim ama hem acıkmış hem de fena sıcaklamıştım. Merakımı giderememenin keyifsizliğiyle eve yollandım.

Akşam, içkimiz ve atıştırmalıklarımızla sahilde maaile yerimizi aldık. İnsanlar dans ediyor, içkiye erken başlayan bir grup çalan pop müziğe inat kürdili hicazkâr bir şarkıyı detone icra ediyordu. Sanırım dün sahilde kopan kıyamet benim dışımda kimsenin umurunda değildi.

Sonunda Şennur Hanım’ı yalnız başına merdivenlerin başında durmuş iskelesini seyrederken yakaladım. Biraz hâl hatır ve hoşbeşten sonra olaya yaklaşımını ve çözümü överek konuya girdim.

“İnsanlar ne tuhaf!” dedi son derece dalgın ve üzgün. Bir süre dalgaların arasında oynaşan ışıkları izledik. Sonra muzip bir gülümsemeyle bana bakıp göz kırptı. “Henüz kamera sistemini kuramadık, aramızda kalsın. Blöfümü yuttu şerefsiz,” deyip kıkırdadı. “Geçen gün yanımda getirdiğim yedek bikinimi kesmiş. İllaki bulacağım kim olduğunu.”

Dönüp ortada dans eden çoğu emekli yazlıkçılara baktı. Doğrusu failin kimliğinin ortaya çıkmaması beni hayal kırıklığına uğratmıştı. “Peki, sizce bunları neden yapıyor?” diye sordum.

“Beni itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Topluluğumuzu dağıtıp birliğimizi bozarak burayı kim bilir kimlerin elinde heba etmek istiyor.”

“Şennuurr! Hadi gel!” diye seslendi kurmayları. Sarı saçlarını savurarak uçtu gitti, kalabalığa karıştı. Bu yaşadığım bir polisiye öykü olsaydı, katilin uşak çıkması beni şaşırtmazdı. Kurbanın kahvesine zehri koyanın aynı çatı altından biri olmasını kurguda kabullenebilirdim. Ama gerçek hayatta suçlunun bu kadar yakınımda olması beni inanılmaz korkutmuştu. Şu birbirine gülen, sarılan kadınlardan biri ya da köşede komşularına hararetle bahçesine diktiği gülü nasıl aşıladığını anlatan adam dün bir cüzdan çalmış, öncesinde de bikini keserek bir kadına gözdağı vermişti. Üstelik suçlu hâlen aramızdaydı. Belki de yeni bir hareket planlıyor, masumlar arasından sinsice bir kurban seçiyordu.

İskeleye, denizdeki yansımasını izleyen aya ve karşı kıyının yanıp sönen ışıklarına son bir kez bakıp eşim ve kızımın soran gözlerine aldırmadan eşyalarımızı topladım. “Hadi kalkın eve gidelim, buralar hiç tekin değil.”

SUÇUN MUTFAĞI



Polisiye fikri her daim aklımdadır, her görüntü beni çok etkiler; bu bir çiçekçi, bankada sıra bekleyen biri, trafikteki kavga bile olabilir. İçlerinden ayıklama yaparım.

İlk üç romanım “katil kim?” üzerineydi. Daha sonra okura katili baştan sundum. Şimdilerde katilin veya katillerin kim olduğunu okur anlasın diye öyle yazıyorum, kendimi evirmeye çalıştığım dönemi yaşıyorum ve polisiye örgüyü çok katmanlı hikayelerin arasına yerleştiriyorum. Ancak katilim her daim kafamda bellidir. Katilime karar vermeden romana başlamam.

Telefonumda not aldığım bir yer var, ayrıca her romanım için bir defterim vardır, mutlaka oraya not alırım.

Araştırmamı eskiden Google ile yaparken şimdi Yapay Zeka’dan da faydalanıyorum. Ancak romanı yazarken tek bir satır bile yapay zekâ tarafından yazılmıyor.

Gerçekliği çok seviyorum. Tüm romanlarım gerçekler üzerine kuruludur. Tabii polisiyeye uyarlanırken abartılar olabilir.

Her bir olayı bir odacık gibi düşünüyor, her odacığa da bir karakter yerleştiriyorum. Sonra o içinde karakter olan odacıklardan bir saray inşa ediyorum.

Okurun katile hak vermesini istediğim birkaç romanım var. Son yazdığım Kanlı Kanatlar’da ise okur şaşırıyor, acısın mı, hak mı versin, kızsın mı kararsız kalıyor. Ben bir insanın tek başına kötü olacağına inanmam, hepimizin içinde hem iyilik hem kötülük var diye düşünüyorum.

Romanlarımda “reel” mekanlar kullanırım genelde. Mesela Dedektif Kadınlar’da Meral’in oturduğu apartmanın hangisi olacağına ciddi ciddi Bebek semtine gidip araştırma yaparak karar vermiştim. Keza aynı serinin Çok Şekerli Ölüm kitabında Bodrum’daki hangi tekne ile hareket edeceklerine karar vermiştim. Son kitabım Kanlı Kanatlar Avusturalya’dan İstanbul’a uzanan bir hikâye taşıyor, hepsi gerçek mekanlarda geçiyor.

Ortalarda bir zorlanıyorum. Tıkanma yaşıyorum, istinasız her kitabımda oldu. Sonra bir dışarı çıkıyorum, insanların kalabalık olduğu ortamlara karışıp gözlem yapmaya başlıyorum, mutlaka o noktada bir ilmek bulup devam edebiliyorum.

Metni bırakmam, yürüyüşe çıkarım, bir çizgi roman okurum, insanların çok olduğu ortamlarda başka hayatlara bakarım.

Yazım aşamasının rutini yoktur, sabah 05.00’de kalkıp büyük bilgisayarın başına geçerim ya da gece 01.30’da elime laptopumu alıp yatakta uzanırken yazabilirim veya bir kafede ya da Erbulak Evi’nde öğrencilerin provasını seyrederken.

Kurgu, ters köşe, tempo, yazım dili.

Okuru ne yanıltmak ne kandırmak sadece kitaptaki karakterlerime hayran bıraktırmak istiyorum, iyi veya kötü hiç fark etmez.

Polisiye ve mizahı yan yana sevmiyorum.

İlk kafamdaki ile son yayınlanan arasında dağlar kadar fark oluyor. Hem çok kesebilirim hem çok ekleyebilirim. Ya da en sonda bambaşka bir final yapabilirim.

Ben bitirdikten sonra kitabı editöre teslim ederim, kendim de teslim olurum. İnanırım editöre.

İyi bir polisiye okuru olmamdan kaynaklanan ve kendime karşı çok objektif olduğum bir nokta vardır. Son kez üçüncü bir kişi olarak okurum, eğer emin olursam teslimatı yaparım ve bir daha da kurcalamam.

“Kitap okurum ama ayyy ben polisiye okuyaaamıyooorummm,” diyen insanları sevmiyorum. Böyle insanlara pek de pirim vermem. Her zaman söylerim, polisiye okuru olmak zekâ isteyen bir iştir. Bir de maalesef çok kötü yazarlar var, ayıp yani öyle bir kitabı yazıp “ben yazarım” demek için. İnsanı polisiyeden soğuturlar.

Bence yazmadan önce çok okusunlar ama her türlü çok okusunlar, eskilerden, yenilerden. Ve her gün yazsınlar. Yazıp çöpe atabilirler ama bir sporcunun ya da bir balerinin her gün alıştırma yapması gibi her gün yazsınlar, her gün düşünüp çeşitli kurgular yapsınlar. Ve en önemlisi çok sıkı gözlem yapsınlar. Sokakta yürürken, toplu taşımada ki toplu taşımalar polisiye yazanlar için çok geniş bir alandır, neler çıkar neler.

MİSK-İ AMBER

Yine aynı kuytu köşede durmuş, onun gelmesini bekliyordu. Bu gece bekleyişleri sona erecek, bu gece her şey hayal ettiği, planladığı gibi olacaktı.  

Başını gökyüzüne çevirdi. Gün boyu etrafı yakıp kavuran güneş çoktan batmış, yıldızlar birbiri ardına geceye yerleşmeye başlamıştı.  

Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Burnuna, altında dikildiği yasemin ağacının mis kokusu doldu.

Gözlerini açıp etrafa son bir kez daha bakındı. Beklediği birazdan sokağın başında görünecek ve yeryüzündeki bütün çiçeklere inat, kokusunu dört bir tarafa yayacaktı. Kuytusuna sindiği yasemin ağacının kokusu, onun yanında sönük kalacaktı. Günlerdir peşindeydi. Başka yolu yoktu… Nihayet bu gece o muhteşem koku onun olacaktı.

On beş yaşındaydı, tarif edemediği duygular bedenini yakıp kavurmaya başladığında. Mahallenin en güzel kızı Zeynep’i uçurumdan iterek öldürdüğünde ise on yedi…  Zeynep’in o gün orada sevgilisiyle buluşacağını biliyordu. Tek yapması gereken buluşma saatinin değiştiğine Zeynep’i inandırmak ve orada yalnız olmasını sağlamaktı. Yapmıştı da…  Ona o kadar güveniyordu ki Zeynep, hiç yadırgamamıştı, önünü, ardını sorgulamamıştı. Kaderin kendisine biçtiği vaktin dolduğundan habersiz, koşarak gitmişti sevdiğiyle buluşma yerine. Zeynep… Saçları Misk-i Amber kokan Zeynep… O günden sonra onu da kokusunu da o vazgeçilmez hazzı da bir daha unutmamıştı.

Günahının, vücudunun her zerresine yaydığı mutluluğu yıllarca bastırmaya, yok saymaya, kendine hâkim olmaya çalıştı. Ne var ki dürtülerini dizginlemek, ıstırabına ıstırap katmaktan öte gidemedi. Gün geçtikçe daha pis kokuyordu dünya, gün geçtikçe daha dibe batıyordu. İçine düştüğü pislik çukurunda boğulmak üzereydi. Tekrar nefes alabilmesi için öldürmeye devam etmeliydi. Etti de… Artık biliyordu, öldürmekten asla vazgeçmeyecek, asla yakalanmayacak ve kendini bu hazdan asla mahrum etmeyecekti.

Yeni kurbanı nihayet evine girmişti. Kapının önüne dikildi. İçeriden müzik sesi geliyordu. Kim bilir ne diyordu şarkıda? Bunu hiç düşünmedi. Parmağını zile doğru uzatırken, ruhunu kasıp kavuran pislik çukurundan ağır ağır yukarı çekildiğini hissetti.           

 ***

Feride, bütün gece sıcaktan dönüp durduğu yatağından kalkmakta zorlandı. Görev onu bekliyordu.  Hava bugün de çok sıcak olacaktı. Bunu, yatak odasının kalın, kahverengi perdelerini yarmaya çalışan güneş ışıklarından anlayabiliyordu. Hızlıca hazırlanıp kızı Hayal’i uyandırmak üzere çocuğunun odasına gitti. Yavrusu, uyurken ne güzel ne masum görünüyordu. Her şeye onun için katlanıyordu. Kendisini ve biricik kızını yüz üstü bırakıp, onları bir başka kadın için terk edip giden eski kocasının hayalini hızla savuşturdu aklından. O olmadan da ayaktaydılar işte.

Kızını okula hazırlamış, kahvaltısını ettirip okul servisine yetiştirmiş, kendisi de küçük arabasına atlayıp merkezin yolunu tutmuştu. Aylardır, Temizlikçi lakaplı bir seri katili yakalamak için Başkomiser Ahmet Baki ile derin bir çalışmanın içindeydiler.

Başkomiser Ahmet, iyi bir insandı. Her ne kadar camiada adı Despot Ahmet olsa da Feride ona baktığında sevecen, babacan, evet otoriter, kuralcı fakat bir o kadar da sevdiklerine bağlı bir insan görüyordu. İki yıl önce komiserliğe atandığında Başkomiser Ahmet’in ekibine dâhil edilmiş ve o günden beri onun sevgisini ziyadesiyle kazanmıştı.                       

Başkomiser, başarılarıyla ünlü, aldığı dosyaları bir çırpıda gün yüzüne çıkaran, katillerin korkulu rüyasıydı. Emekliliğine sadece birkaç yıl kalmıştı. Fakat o, canla başla, sanki mesleğine yeni başlamış da önünde uzun yıllar varmış gibi dört elle sarılıyordu görevine. Feride onun gibi birini tanıdığı için çok mutluydu. Amiri olmasından ziyade, çocukluğundan beri hayalini kurduğu baba figürüne uyduğu için daha da çok seviyordu onu.

Kendi babası emirleriyle, direktifleriyle hayatı önce annesine sonra ağabeyi ve kendisine zindan etmiş biriydi. Ketumdu, sevgisini asla belli etmezdi. Değil evlatlarının saçını okşayıp kucağına almak, sıcak bir söz bile söylediğine şahit olmamıştı Feride. Dediğim dedikti, koyduğu kurallara uymayan için o evde huzur içinde yaşamak imkânsızdı. Onun verdiği bir karara karşı gelmek, aptallık olurdu. Feride eski kocası Celal’le evlenmeye, sırf babasının verdiği karara karşı çıkamadığı için razı gelmişti. Öz kızını mutsuzluğa iten babası, Feride’yle Celal’in şu son hallerini görecek kadar yaşasaydı acaba kızını mı yoksa damadını mı savunurdu? Her defasında yüreğini paramparça eden anıları bir kenara bırakıp düşüncelerini, aylardır çözemedikleri vakaya yönlendirdi.

Peşinde oldukları katil onlara dört ceset bırakmıştı. Dört kadın da kendi evlerinde, farklı yöntemlerle öldürülmüş, öldürüldükten sonra itinayla temizlenmiş, güzel kokular sürülmüş, temiz kıyafetler giydirilerek bir koltuğa oturtulmuş halde bulunmuşlardı. Adli tıp otopsi raporlarına göre hepsinin nefes borularında insan dışkısı kalıntılarına rastlanmıştı. Olay yerleri temizlenmiş olduğu için tuvaletlerde bu tahmine uyan bir delil bulunamamıştı fakat uzmanlar, maktullerin nefes borularındaki kalıntıların ancak kafaları dışkı dolu bir kovaya veya klozete sokulduğu takdirde bu sonuca ulaşılabileceğinde ısrarcıydı. Aynı dışkı kalıntıları, her ne kadar maktuller temizlenmiş olsalar da vücutlarının ince kıvrımlarında bulunmuştu. Sanki tepeden tırnağa pisliğe batırılmış sonra çıkartılıp temizlenmiş gibiydiler.

Kadınların hiçbir ortak özellikleri, geçmişleri ve ortak tanıdıkları yoktu. Meslekleri, yaşları ve yaşam standartları birbirinden farklıydı.

Son üç ayları, bu katilin peşinde geçmişti. Her seferinde olay yeri en ufak zerresine kadar araştırılıyor ancak ne bir parmak izine ne de bir kanıta ulaşabiliyorlardı. Bu durum Feride’yi, en çok da Başkomiser Ahmet’i çileden çıkarıyordu. Meslek hayatı boyunca yakalaması en uzun süren, belki de hiç yakalayamayacağı bir katille karşı karşıyaydı Başkomiser.

Feride düşüncelerinden sıyrıldığında çoktan Emniyet’in önündeki park yerine arabasını yerleştirmiş, Başkomiserinin odasına doğru yola koyulmuştu. Başkomiser Ahmet koridorda yakaladı Feride’yi. Bir cinayet daha işlenmişti ve büyük ihtimalle aynı katilin işiydi. Feride, boğucu sıcağa ve yoğun tempoya sitem edecek yaşta değildi, onu huzursuz eden, durmak bilmeyen bir katilin, üç ay gibi çok da uzun sayılmayacak bir zamana beşinci kurbanını sığdırmış olmasıydı.

Olay mahalli tam da bekledikleri gibiydi. Temizlikçi rutininden şaşmamıştı. Her yer temizlik malzemeleri reyonu ve parfüm reyonu karışımı ağır bir kokuya bürünmüştü. Kurbanın bulunduğu odaya girdiklerinde ise bu koku dayanılmaz bir hal almış, bu sefer o tatlımsı, vanilyamsı, baharat, çiçek, okyanus ve klor kokularının yanına bir de ceset kokusu eklenmişti. Olay yeri inceleme ekibi tam kadro, evde çalışmalarını sürdürüyordu.

Savcı Cevdet Şahin Olay Yeri ve Adli Tıp ekibine talimatlarını sıraladıktan sonra Başkomiser Ahmet’e çevirdi bakışlarını. “Başkomiserim, bu katilin motifini bir an önce bulmalıyız,” dedi. Sıkıntısı her halinden belliydi. Ölümün keskin kokusunun çiçek kokularına baskın geldiği salonda gözlerini gezdirdi. “Yoksa onu durduramayacağız. Maktul sayısı beşe yükseldi ve biz hâlâ onlarda katile neyin cazip geldiğini bulamadık. Bu sefer onu yakalamalıyız Başkomiserim. Vali Bey acil durum toplantısı talep etti, Başsavcı çok huzursuz ve bunu bize ziyadesiyle hissettiriyor. Aynı baskıyı ben de size yapmak istemiyorum fakat bu cinayet katilin son katli olmalı. Başka yolu yok. Şimdi gidiyorum, vaka sizindir. Soruşturma detayları hakkında yeni bir toplantı yaparız. Sorgulanacak şüpheliler olduğunda haberim olsun. Bizzat sorgularda bulunmak istiyorum. Kolay gelsin Başkomiserim, size de Feride Komiser.”

Savcı Cevdet’in ardından bir süre bakakaldı Başkomiser Ahmet. Cevdet’i uzun yıllardır tanırdı. Mesleğinde başarılı, dürüst, zeki, çalışkan, samimi biriydi Savcı. Emniyet ve Adliye dışında da görüştüğü, sevdiği bir dosttu. Aralarındaki bağ, adli soruşturma amiri ile kolluk idari amiri ilişkisinden daha fazlasıydı.  

Başkomiser sıkıntılı bir nefes çekti içine. “Savcıyı duydun Feride,” dedi, “hemen işe koyulmakta fayda var. Bütün komşuları sorgula. Sokağın güvenlik kamera görüntülerine ulaş. Kadının yedi göbek sülalesinin bir dökümünü istiyorum senden. Sevgilisi var mı, çalışıyor mu, nelerden hoşlanır, neleri sevmez, düşmanı var mı, kimlerle gezer? Hatta hangi renk oje sürer, onu bile öğren! En kısa sürede önce Savcıya sonra bana bulgularını ilet.”

Cümlesini tamamladığında, sesindeki bezginlik ve bıkkınlık bakışlarına da yerleşmişti.

***

İşte yine aynı çukurun içindeydi. Yine etrafını saran pislikten kurtulmaya çabalıyor, her hareketiyle daha da derine gömülüyordu. Dayanılmaz koku nefes almasını zorlaştırıyor, alnından süzülen ter dudaklarına erdiğinde, ağzında pisliğin tadını hissediyordu. Yukarı doğru baktığında, kendisini izleyen onlarca baştan kahkahalar yükseliyordu. Elleri, yüzü, saçları pisliğin izleri ve kokusuna bulanmış, dibe, daha da dibe batıyordu. Ağzına kadar gömüldüğü yerde kıpırdayacak gücü kalmamıştı. Nefes alamıyordu.

Uyandığında yastığı, hatta yatağı tere batmıştı. Nefes alışverişinin hızına kendi bile yetişemiyordu. İşte yine aynı rüya! Yıllardır bu rüya peşini bırakmıyor, ona rahat bir nefes aldırmıyordu. Banyoya koşup suyun altına attı kendini. Ne sabun kâr ediyordu bu kokudan kurtulmasına ne de su. Yine de sabunu vücuduna, saçlarına, her yerine sürdü. Ovaladı, ovaladı, ovaladı… Derisi yüzülecek gibi kızarmıştı yine. Yine canı yanıyor ama genzine yapışan o kokuyu atamıyordu vücudundan.

Oysa o kadını öldürdüğünde, diğer kadınları öldürdüğünde, yıllar önce Zeynep’i öldürdüğünde misk-i amber gibi kokmuştu her yer. Yine, yine yapmalıydı. Bu pis koku onu öldürmeden o, birini daha öldürmeliydi.

***

Feride birkaç gün içinde Başkomiserinin bütün talimatlarını yerine getirmiş, herkesi sorgulamış, kadın hakkında bir sürü bilgi edinmişti.

“Leyla Çavdar… Yirmi sekiz yaşında. Bekâr… Sevgilisi olduğuna dair bir bilgi bulamadım. Anne ve babası Antalya’da yaşıyor. Bir güzellik merkezi işletmecisi. Diyetisyen ve yaşam koçu. Etrafı çok geniş. Birçok müşterisi tarafından tercih edilen biri. Maddi durumu iyi, hatta çok iyi. Bu değirmenin suyu sadece diyetisyenlikten gelmiyor gibi.”

Feride bu bilgileri Başkomiseri ile paylaşırken şunu da eklemeden edemedi. “Leyla Çavdar’ın para karşılığı zengin erkeklerle birlikte olduğunu düşünüyorum Başkomiserim. Elde ettiğim bilgilere göre bu tip güzellik merkezlerinde, bu hanımın harcadığından daha az paralar kazanılıyor. Güzellik merkezinin ayak işlerine bakan bir kadınla konuştum. Biraz dedikoducu bir hanımdı. ‘Geleni gideni çok olurdu,” dedi, Leyla için. ‘Her gelen de mutlaka pahalı bir hediye bırakırdı giderken,’ diye de ekledi. Soruşturdum! Bu adamların hepsi mevki, nüfuz sahibi, zengin adamlar. Yani Temizlikçi yaptı demesem, bu adamlardan biri öldürdü Leyla’yı derdim ki yapıp ettiklerini ifşa etmesin. Bir de Başkomiserim, kırmızı…”

 “Efendim.”

 “Kırmızı…  Oje yani. Leyla kırmızı oje sürmeyi severmiş. Öğren demiştiniz.”

Yarı gurur yarı şaşkınlıkla Feride’ye baktı Başkomiser Ahmet. Hiçbir şey demeden masasının arkasında duran, şimdiye kadarki beş kurbanın fotoğrafının asılı olduğu panoya doğru gidip anlatmaya başladı.

“Adli Tıp otopsi raporuna göre Leyla Çavdar’ın ölüm sebebi bıçaklanma. Yediği dokuz bıçak darbesi sonucu ölmüş. Öncesinde yaşadıkları ne kadar dayanılmaz olsa da öldürücü değilmiş belli ki. Cinsel bir istismar yok. Ama sanırım kurbanın kendisinin bile bilmediği bir gerçek varmış hayatında. Leyla altı haftalık hamileymiş. Kendisinin bilmediğini düşünüyorum çünkü kanında uyuşturucuya rastlandı. Bile bile bebeğini zehirleyemezdi herhalde. Sanırım tüm erkek müşterilerinden DNA örneği alınması gerekecek.”

Feride, panoda asılı olan fotoğraflara tekrar baktı. İlk kurban Meral Gündoğan, bundan üç ay önce evinde bulunmuştu. İki günlüğüne iş seyahatine gitmiş olan kocası geri döndüğünde, karısının koltukta oturan tertemiz cesediyle karşılaşmıştı. Göğsünde ve alnının ortasında birer kurşun yarasıyla…

Meral kırk beş yaşında, yaşına göre çok alımlı bir kadındı. Kocasıyla on yıldır evliydiler fakat çocukları yoktu. Kocasının büyük bir şirkette müdür olması, rahat ve bolluk içinde bir hayat sunuyordu ona. Bu bolluk ve rahat yaşam karı kocayı yeterince bağlayamamış olmalıydı ki ikisi de birbirlerini aldatmıştı. Bu yüzden ilk şüpheli olarak Meral’in kocası ve eşlerin sevgilileri sorgulanmışlardı. Tüm şüphelilerin sorgulanmaları ta ki iki hafta sonra ikinci kurban bulunana kadar devam etmişti.

Gülay Ayhan kırk yedi yaşındaydı. Evindeki koltukta bulunduğunda öleli üç gün olmuştu. Ondan haber alamayan oğlu eve gelip annesinin cesediyle karşılaşmıştı. Başına sert bir cisimle vurularak öldürülmüştü Gülay. Ekip, cinayetlerin bir seri katilin işi olduğunu o gün anlamıştı.

Bir sonraki kurbanı altı hafta sonra bulmuşlardı. Sevda Cangül on dokuz yaşındaydı. Şehre üniversite öğrenimini yapmak için gelmişti. Üç arkadaşı ile paylaştıkları evde, memleketinden dönen diğer arkadaşları tarafından bulunmuştu. Boğazına ince bir cisim bağlanarak boğulmuştu. Diğerleri gibi onun cesedi de çok güzel ve tertemizdi. Bu cinayetten sonra katilden, Temizlikçi diye bahseder olmuşlardı.

Sonraki bir hafta boyunca, daha Sevda’nın cinayetinde bir adım bile ilerleyememişken, Gülcan Baran’ın cesediyle karşılaşmışlardı. Yirmi beş yaşındaydı Gülcan, mankenlik ve fotomodellik yapıyordu. Vaktiyle bir yarışmaya katılıp güzelliğini tescilletmek istemiş fakat dereceye girememişti. Katil bu seferki kurbanını zehirleyerek öldürmüştü.

Feride, Başkomiser Ahmet ile o panonun önünde kaç saat durduklarını ve kaçıncı kez konuştuklarını bilmiyordu. O sırada Başkomiserin odasının kapısı vuruldu ve içeri Savcı Cevdet girdi.

“Başkomiserim, nasılsınız? Buraya gelmişken soruşturma hakkında yeni bir gelişme var mı diye sormak istedim. Merhaba Feride Komiserim, siz nasılsınız?”

Cevdet’in çok önemli bir işi olmadığı halde, bir bahane bulup son zamanlarda sık sık Emniyete geldiği ve Feride’ye bakışlarındaki hayranlığı Başkomiserin gözünden kaçmıyordu. “Hoş geldin Cevdet Savcım,” dedi, şüphesini belli etmeden. Oturması için yer gösterdi. “Elinizdekilerden farklı bir bilgi yok henüz,” diye devam etti. Bu Temizlikçi belası bizi daha çok uğraştıracak gibi. Bir türlü açık vermiyor mendebur!”

Söze Feride devam etti.

“Araştırmalarımız sonuç vermiyor bir türlü Savcı Bey. Bu katilin zoru ne, onu bir anlasak, belki gerisi çorap söküğü gibi gelecek. Yani aslında sizin de bildiğiniz gibi temizlik takıntısı olduğu aşikâr.”

“Haklısınız Feride Komiserim. Katil, cesetleri yıkayıp temizliyor, giydirip parfümlüyor… Yani kurbanların bir ortak noktası yok ama öldükten sonra hepsi ortak bir noktada buluşuyorlar. Temizlik…  Aslında onları parfümlüyor olması bana yıllar önce okuduğum bir romanı hatırlattı. Bilirsiniz belki, hani şu Alman yazarın kitabı. İsmi de galiba parfüm mü koku mu neydi?”

Feride, “Koku!” diye atıldı.

Başkomiser merakla ikisine bakıyor, anlamaya çalışıyordu. Dayanamayıp sordu.

“Ee ne oluyormuş bu Koku’da?”

Sorusunun yanıtı Cevdet’ten geldi.

“Şimdi Başkomiserim, bu katil doğduğundan beri kokmuyor. Yani vücudu normal insanlarınki gibi bir kokuya sahip değil. Ama diğer her şeyin kokusunu müthiş alıyor. Öldürdüğü kadınların vücutlarının kokularını bir şekilde alıp onlardan parfüm yapıyor ve kendi vücuduna bu parfümü sürüyor.”

Feride Cevdet’in sözünü kesip Başkomisere döndü.  

“Bulduk Başkomiserim! Koku!..”

“Anlamadım…”

“Aradığımız motif bu. Katilin koku ile ilgili bir takıntısı olmalı. Yani romandaki katile özeniyor diyemem tabii ama bu koku meselesi bizi bir yerlere taşıyabilir.”

Ardından Cevdet’e dönüp konuşmaya devam etti.

“Teşekkürler Savcı Bey. Bu benim aklıma neden daha önce gelmedi ki?”

“Üzülmeyin Feride Komiserim,” derken gülümsedi Savcı, “benim de beş cinayetten sonra aklıma geldi.”

Feride’nin yüzüne engelleyemediği bir tebessüm yayıldı. Cevdet, onun bu şaşkın ve heyecanlı halini çok şirin buldu. Her ne kadar konuşulan konu katiller, cesetler de olsa, Feride’nin ağzından dökülen her kelime çok güzel geliyordu Cevdet’e.

Başkomiser Ahmet, yanı başında duran panoya bir kez daha bakıp “Koku ha?..” dedi, çenesini kaşıyarak, “neden olmasın?”

***

Evindeydi… Masanın önünde oturmuş, başını ellerinin arasına almış, öylece bekliyordu. Vücudundan gelen pis kokuya dayanamıyor, bu yüzden hiçbir şey düşünemiyordu. Aslında yapması gerekeni biliyordu. Öldürecek yeni birini bulmalıydı.

Daha fazla evde duramadı. Kendini sıcaktan kavrulan sokaklara attı. Tüm bedenini saran kokudan kaçmak ister gibi hızlı adımlarla koştu. Bir metro girişinde birden durdu. Sepetinden kıvrılarak çıkan yılan misali, burun deliklerine dolan kokuyu hissetti. Derin derin içine çekti nefesini. Misk-i Amber… İşte o harika koku, oradaydı. Fakat kokunun sahibi ortalarda görünmüyordu. Metronun merdivenlerini koşarak inmeye başladı. Merdivenin başına geldiğinde, göğsünün ortasına bir tekme yemiş gibi geriye doğru itildiğini hissetti. Sersemledi… Kısa, çok kısa bir süre kendinden bile geçti. Gözünü açtığında bir kadın başında dikilmiş ona yardımcı olmaya çalışıyordu. Özürler diliyor, acelesi olduğundan dikkatsiz davrandığını söylüyordu. Başka şeyler de söylüyordu ama o, hiçbir şey duymuyordu. Burnunun ucuna yerleşen güzel kokudan başka hiçbir şey hissetmiyordu.

“Bir şeyim yok,” diyebildi, hayal meyal hatırladığı. “Üzülmeyin, bir şeyim yok.”

Kendisinden defalarca özür dileyip yanından ayrılan kadını, ufukta kaybolana kadar seyretti. Başını sağa sola yatırıp boynunu kütletti ve “Buldum seni,” dedi.

***

Feride, Başkomiser Ahmet’i ve Savcı Cevdet’i Emniyette, Leyla’nın erkek müşterilerini sorgularken bırakmıştı. Şimdiden birkaç kişi şüpheliler listesine girmişti bile. Hepsinden DNA örneği alınacaktı. İçlerinden biri ya farkında ya da değil, Leyla’nın karnındaki bebeğin babasıydı.

Kendisi de tekrar son cinayetin işlendiği mahalleye gidecekti. Olay günü, kurbanın evine yirmi metre uzaklıkta olan evin sahipleriyle, o gün hastanede diyaliz randevuları olduğu için görüşememişti.

Mahallenin neredeyse en eski evinin sahipleri yaşlı bir çiftti. Pek sık misafir ağırlamadıkları her hallerinden belli olan çift, Feride’yi çok iyi karşıladılar. Eve girdiği andan itibaren etrafında dört döndüler. Yalnızlıkları gözlerinden okunuyordu. Onların bu halleri, Feride’nin yüreğini burktu.

“Biz Leyla Hanım’ı pek tanımayız evladım. Birkaç kez sokakta karşılaştık, o kadar. Toplasan, iki muhabbet etmemişizdir. Zamane gençleri işte, pek öyle komşuluk ilişkilerine önem vermiyorlar, öyle değil mi Seyfettin Bey?”

“Öyle ya Şahika Hanım… Nerede o eski komşuluklar?”

“Yine de bana anlatacağınız bir şeyler olmalı,” diyerek araya girdi Feride. Yaşlı çiftin dikkatlerinin dağılmasına izin vermek istemiyordu. “Sonuçta Leyla kapı komşunuzdu. Arkadaşları, akrabaları, geleni gideni yok muydu?”

Seyfettin Bey, “Olmaz mı, var tabii evladım…” dedi, kısa bir duraklamadan sonra devam etti, “Anasını, babasını, akrabasını bilmem ama Leyla Hanım’ın evinden misafir hiç eksik olmazdı. Gelenler de hep yaşlı başlı adamlardı. Artık günahı boynuna.”

Şahika Hanım kocasının sözlerinden sonra ellerini semaya kaldırıp “Yine de ruhu şad olsun, diyelim biz Seyfettin Bey. Ölünün arkasından böyle sözler etmeyelim,” dedi. Seyfettin Bey, karısının tatlı sert uyarısından sonra başını önüne eğdi.

Feride, Leyla ile samimi olmadıkları halde, evine girip çıkan kişileri nasıl bildiklerini sorunca, Seyfettin Bey’in gözü, köşedeki duvara dayalı konsolun üzerinde duran, küçük dürbüne kaydı. Mahcup bir ses tonuyla, “Bütün gün eski günleri yâd ederek, bizi bir kez bile arayıp sormayan çocuklarımıza sitem ederek gün geçmiyor be kızım,” dedi. “Bu da bizim eğlencemiz işte.” 

“Dürbünle evleri mi gözetliyorsunuz?”

“Evleri, sokağı, ağaçları, kuşları… Yaşlılık zor zanaat evladım. Hele bir de yalnızsan, çekilecek gibi değil.”

Yaşlı çiftin utana sıkıla yaptığı itiraftan sonra Feride’nin içi umutla doldu. Bir ihtimal olay gecesine ait bir delile ulaşabilirdi. “Çok haklısınız Seyfettin amca,” dedi. “Bunda utanılacak bir şey yok. Hatta belki de bize çok büyük yardımınız dokunacak. Şimdi hafızanızı zorlamanızı istiyorum sizden. Olay gecesine geri dönün, saati saatine bana neler yaptığınızı anlatın. Tabii dürbünden neler gördüğünüzü de…”

Feride’nin sesindeki yumuşaklık yaşlı çifti rahatlatmışa benziyordu. Şahika Hanım gözlerini kocasına dikmiş, heyecanla anlatmasını bekliyordu. Seyfettin Bey hem bir cinayet soruşturmasına sözleriyle katkıda bulunacağına hem de tekdüze hayatlarına katılan bu minicik renge sevindiğinden, coşkuyla anlatmaya başladı.

“Yemekten sonra Şahika Hanım’la karşılıklı çaylarımızı içtik. Televizyonda fasıl programı vardı, eşlik ettik hatta şarkılara. Vakit epey geç olmuştu. Program da bitince, dışarıya bir göz atayım dedim. O gece mehtap bir güzeldi ki görme kızım. Önce karşı evlere baktım biraz. Oturmazlar ki evlerinde, boş, hepsi bomboş. Sonra sokağı izledim uzun uzun. Ne günlerimiz geçti bu sokakta. Derken, şu karşıdaki yasemin ağacının altında birinin dikildiğini fark ettim. ‘Ne yapıyor burada bu?’ dedim hatta Şahika Hanım’a. Otobüs durağı da değil ki otobüs beklesin. Hayır, saat olmuş gece yarısı, evi barkı yok herhalde, dedim. Sonra baktım, Leyla Hanım geliyor öbür taraftan. Hep geç gelir zaten o böyle. Biraz da sarhoştu sanırım, sallana sallana evine girdi. Bir de baktım, bu da arkasından dikildi kapının önüne. Sonra Şahika Hanım, ‘Bırak artık şu dürbünü. Gel şuraya da iki lafın belini kıralım Seyfettin Bey.’ deyince döndüm, oturdum ben de. O gördüğüm kişi Leyla Hanım’ın evine girdi mi, girmedi mi, bilmiyorum.”

“Nasıl biriydi gördüğünüz kişi? Tarif edebilir misiniz?”

“Ne bileyim be kızım. Öyle boylu poslu değildi, orta boyluydu yani. Başında bir şapka vardı. Ya da ne bileyim kapüşon muydu ne? Tam seçemedim. Sırtında bir şey vardı sanki. Çanta olabilir belki, bilmiyorum. Hani şimdiki gençler takarlar ya sırtlarına tuhaf tuhaf çantalar, öyle bir şey olabilir. Yüzünü falan gördün mü deme, göremedim o karanlıkta. Gördüğüm, bildiğim tek şey, ufak tefek biri olduğuydu…”

***

Feride, Seyfettin Bey ve karısıyla yaptığı görüşmenin heyecanıyla soluğu Emniyet’te almış, Başkomiserine öğrendiği her şeyi bir bir anlatmıştı. Ellerine geçen bilgi belki çok küçük bir ayrıntıydı fakat Seyfettin Bey’in dürbünle sokağı seyretme alışkanlığı sayesinde, katilin en azından bir özelliğini öğrenmişlerdi. “Ufak tefek biri!”

Akşam olmak üzereydi. Feride Başkomiserinden izin isteyip Emniyet’ten ayrıldı. Bugün eve biraz erken gitmesi gerekti. Kızı Hayal’e birlikte sinemaya gitmek için söz vermişti. Ne yazık ki emektar arabası, arada yaptığı gibi yine ona bir oyun oynamış ve çalışmamakta ısrar etmişti. Eli mahkûm, arabayı Emniyet’in park yerinde bırakıp yürümeye başladı. Bir taksi bulurdu nasılsa.

Eve geldiğinde komşusu Hanife Hanım açtı kapıyı. Okullar tatil olduğundan beri gündüzleri Hayal’e bakıyordu.

Çok akıllı bir çocuktu Hayal. İlkokul üçüncü sınıfa geçmişti. Annesinin onun için neleri göze aldığının farkındaydı. Babasını hiç sormuyordu. Zaten doğru dürüst hatırlamıyordu bile onu. Hayal üç yaşındaydı, babası onları terk edip gittiğinde. Bir daha da doğru dürüst ilgilenmemişti kızıyla.

Bir başka kadına âşık olmuştu Celal. Öyle söylemişti Feride’ye. Aslında her şey Feride’nin babasının ölümüyle başlamıştı. Feride gibi Celal de bu evliliği, ailesinin zoruyla kabul etmişti. Feride’nin babasının ölümüyle, sanki bu zoraki durum ortadan kalkmış gibi ihmal etmeye başlamıştı evini. Başından beri bir rüya gibi olmayan evlilikleri, sonunda bitmişti.

Kapıdan girer girmez annesinin boynuna sarıldı Hayal. Giyinmiş, hazırlanmış, heyecanla beklemişti annesini.

Sinemaya geldiklerinde bekleme salonu pek kalabalık değildi. Kızına patlamış mısır almak için sıraya giren Feride, Savcı Cevdet’i gördü. Feride’yi başıyla selamlayan Savcı, “Feride Hanım sizde mi buradaydınız? Büyük sürpriz oldu bu,” dedi.

“Merhaba Savcı Bey. Kızımın görmeyi çok istediği bir çizgi filmi izlemeye geldik. Siz hangi filme geldiniz?”

“Yeni bir macera filmi…”

Feride, çarçabuk kızının istediği atıştırmalıkları aldı. İyi seyirler dileyip ayrıldı oradan.

Film boyunca Hayal çok eğlendi. Feride de kızının mutluluğu ile daha da mutlu oldu. Film bitip dışarı çıktıklarında, kapıda onları Cevdet bekliyordu.

Cevdet’in, “Düşündüm de küçük hanım acıkmıştır. Şu köşede harika bir hamburgerci biliyorum. Hayal Hanım’a bir hamburger ısmarlamama annesi izin verir mi acaba?” sorusuna, “Evet, evet, verir!” diye cevap verdi Hayal. Annesine de göz ucuyla bakıyordu. Kızının böyle mutlu olduğu bir anda ona hayır demek, Feride’nin içinden gelmedi. Birlikte hamburgerciye gittiler. Feride, Savcı Cevdet’in şakacı biri olduğunu bilmiyordu. Hayal bütün akşam gülmüş, eğlenmişti. Sanki karşısında koskoca savcı değil, kızının okul arkadaşı vardı. Çok eğlendikleri bir akşam olmuştu.

Yemekten sonra Feride’nin arabasının bozuk olduğunu öğrenen Cevdet onları eve bırakmaya gönüllü olmuş, yolda da Hayal’le oyunlar oynamayı sürdürmüştü.

***

Birkaç gün içinde Leyla’nın erkek müşterilerinden alınan DNA örneklerinin sonuçları çıkmış, bebeğin babasının, ülkece ünlü bir şirketin genel müdürü Suat Alptuna olduğu kanıtlanmıştı. Emniyete çağrılması pek bir işe yaramamıştı. Yanında getirdiği avukat ordusu sayesinde adam birkaç soruya üstünkörü cevaplar verip sıyrılmıştı sorgudan.

Elbette evliydi Genel Müdür. Leyla’dan yaşça da epey büyüktü. Hamile olduğunu bilmediğini söylüyordu. Uyuşturucu kullandığını biliyordu elbette. Muhtemelen kendisi de kullanıyordu. Zaten uyuşturucu konusunda narkotik onunla ayrıca ilgilenecekti. Leyla’nın öldürüldüğünü yeni duymuştu Suat. Onu en son bir hafta önce görmüştü. Birlikte şık bir restoranda yemek yemişlerdi. Hatta garson kızlardan biri şarap kadehini elinden düşürmüş, Leyla’nın uçuk pembe elbisesini kan kırmızısına boyamıştı. Garson kız bu duruma çok üzülmüştü. Suat, “Neredeyse ağlayacaktı kız. Çok da korktu tabii işten kovulacak diye. Leyla’nın elbisesini temizlemeye uğraştı,” diye anlatmıştı.

Başkomiser odasına geldiğinde kafası kazan gibi olmuştu. Daha koltuğuna yeni oturmuştu ki Feride elinde, Leyla’nın sokağının Mobese kayıtlarıyla içeri girdi.

“Seyfettin Amca’nın bahsettiği şu yasemin ağacının altı da görünüyor görüntülerde. Bakın…” diyerek monitörü Başkomiser Ahmet’e çevirdi.

Yasemin ağacının altında gerçekten de biri vardı. Seyfettin Bey’in dediği gibi görüntülerdeki kişi ufak tefek biriydi. Ağacın altına sokak lambasının ışığı vursa da görüntü kalitesi düşük olduğu için zanlının yüzünü seçmek zordu. Bilişim Birimi uzmanları görüntüyü ellerinden geldiği kadar netleştirip yeni bir CD yollayacaklardı.

Öğlenden sonra Başkomiser Ahmet, Leyla ve Suat’ın yemek yedikleri ünlü restorana gitti. Restoran çalışanlarını tek tek sorguladı. Bir tek bahsi geçen garson kız, Leyla’nın onu affetmesine rağmen işinden kovulmuştu. Kızla görüşmekte yarar vardı. O gece maktule ve sevgilisine en yakın kişi olarak belki Cinayet Büro ekibine ikili hakkında bilinmeyen bir detay sunabilirdi fakat maalesef kızın adres bilgileri, en azından telefon numarası dahi kayıtlarda yoktu. Zaten işe daha yeni başlamıştı ve beceriksizliği sonu olmuştu. Diğer çalışanlar için olağan bir geceydi. Çoğu Leyla’yı hatırlamıyordu bile. Şef garson, Başkomisere, isterse güvenlik kamera görüntülerine bakabileceğini, hatta bir kopyasını alabileceğini söyledi.

Birlikte kamera odasına gittiler. Görüntülerde Leyla ve Suat şık bir masada oturuyorlardı. İkili arasında şüpheli bir durum seçilmiyordu. Aksine Leyla halinden çok memnun görünüyordu. Ta ki binlerce liralık elbisesi kızıla boyanana kadar. Garson kızın mahcubiyeti kameradan bile görülebiliyordu. Leyla ile Suat’ın etrafında dört dönüyor, kendini affettirmeye çalışıyordu. Başkomiser onun işten kovulmasına üzülmüştü. Zengin takımı işçi sınıfından bir kişinin daha ekmeğiyle oynamanın gurunu yaşamış olmalıydı.

***

Başkomiser Ahmet restorandakileri sorgulamak için Emniyet’ten çıkmadan önce Feride’yi, Savcı Cevdet’in akıllarına soktuğu koku meselesini araştırması için görevlendirmişti.

Feride, araştırmasına kurbanların gitmeleri muhtemel parfüm mağazalarından başlamaya karar verdi. Ayrıca, olay gününe yakın günlerde, mağazalarından yapılan alışverişlerde, gözlerine batan bir anormallik olma ihtimalini soruşturmak üzere, temizlik malzemeleri satan birkaç yere de uğramakta yarar vardı.

Şehirde pahalı parfüm satan sayılı yer vardı. Onları bulması zor olmadı. Mağazaların iki tanesi kurbanlardan Leyla ve Gülay’ın uğrak yeri çıkmıştı. Hatta birinde Gülay için özel bir parfüm bile yapılıyordu. Leyla da diğer parfümeriden iki ayda bir aynı parfümü almaya gelirdi. Son alışverişi on gün önce olmuştu.

Feride, iki mağazanın da güvenlik kameralarını incelemişti. Gülay’ın alışveriş yaptığı günlerin kayıtları bulunamamıştı fakat Leyla’nın görüntüleri ayan beyandı. Öyle ki mağazanın vitrininden, sokağın karşı kaldırımında dikilen ufak tefek kişi bile fark ediliyordu. Başındaki kapüşonu, sırtındaki çantası ve simsiyah kıyafetiyle bu kişinin, yasemin ağacının dibindeki kişi olduğu belliydi. Ne yazık ki görüntü net değildi. Bu, katilin kurbanlarını günler öncesinden takibe aldığının kanıtıydı.

Temizlik malzemeleri satan yerleri bir araya toplamak daha zor olmuştu. Zira sadece bir semtte bile onlarca market, bakkal, toptancı vardı.

Feride önce marketlerle başladı çalışmasına. Son günlerde gözlerine batan büyük bir alışveriş olmamıştı. Bakkallar daha zor durumdaydı. “Kim kaybetmiş öyle bol alışveriş yapan müşteriyi de biz bulalım be kızım!” demişti bir tanesi. Toptancılardan da kayda değer bir bilgi alamadı.

Bütün gün boyunca o mağaza senin, bu mağaza benim dolaşan Feride, yorgunluktan bitmiş bir vaziyette, kendini Emniyet’e attı. Başkomiser Ahmet’e verecek iyi haberleri olmadığı için üzgündü. Elbette pes etmeye hiç niyeti yoktu. Ertesi gün araştırmasına kaldığı yerden devam edecek, gerekirse bütün şehrin dükkânlarında katilden izler arayacaktı. Leyla’nın parfümerideki görüntülerini bir de Başkomiserine izletip geçenlerde bozulan arabasını tamirhaneden almak üzere çıktı Emniyet’ten.

Tamirci, Feride’nin arabasını tabiri caizse kız gibi yapmıştı. Arızayı onarmış, içini dışını bir güzel temizlemiş, otomobillere özgü bir de parfüm sıkmıştı döşemelere. Feride arabasına bindiğinde, “Katil de böyle itinayla mı temizliyor acaba kurbanlarını?” diye düşünmeden edemedi.

***

Cevdet bütün gün aklındaki şeyi yapmayı düşünmüş, planlamış, kendi kendine söyleyeceği sözleri bile tekrarlamıştı. Artık bu işe bir nokta koymalıydı. Feride ile konuşacak, onu sevdiğini, birlikte mutlu olmaları için kendisine bir fırsat vermesini söyleyecekti. Feride’nin apartmanının yakınlarında bir köşede arabasını durdurmuş, planladığı şeyi yapıp yapmama konusunda kararsız kaldığından, arabasının içinde oturuyordu.

***

Feride nihayet evinin önüne geldiğinde, neredeyse akşam olmak üzereydi. Tamirciden çıktıktan sonra eve dönmek için acele etmemiş, birkaç alışverişini tamamlamak üzere, yol üstündeki bir markete uğramıştı. Acele etmemişti çünkü Hayal evde değildi. Bu geceyi dayısında geçirecekti. Baba sevgisinden mahrum büyüyen kızı için dayısı ve ailesiyle geçirdiği vakitler çok değerliydi.

Feride eli kolu dolu bir şekilde apartmanın dış kapısına doğru yürürken, kendisine doğru hızla koşan genç bir kız gördü. Kız çok korkmuştu ve belli ki birinden kaçıyordu.

“Lütfen, lütfen hanımefendi bana yardım edin! Peşimde… Öldürecek beni!” diyerek Feride’nin boynuna sarıldı ve ağlamaya başladı. Genç kız korkudan titriyordu adeta.

Feride, “Neyin var canım? Ne oldu? Kimden kaçıyorsun? Korkma! Bak ben buradayım. Polisim ben. Korkacak bir şey kalmadı,” diyerek cesaretlendirmeye çalıştığı kızı eve çıkarıp sakinleştirmeye karar verdi.

Kız öyle korkmuştu ki “Hadi gel. Bak, burası benim evim. İçeri girelim. Bir bardak su iç, kendine gel. Sonra da bana her şeyi anlat,” diyen Feride’ye boş gözlerle bakarak “Tamam,” diyebildi sadece.

***

Cevdet, sokağın köşesinden gelen Feride’yi görmüş, tüm cesaretini toplayarak onunla konuşmaya kesin kararını vermişti.

Fakat Feride’nin kapısının önünde bir kızla, hem de ağlayan bir kızla konuştuğunu görünce kendini belli etmeden izlemekle yetinmişti onları. Belki de başı dertte olan bir komşu kızı ya da bir akrabası olabilirdi.

Feride’yi zor durumda bırakmak istemedi. Hem gitse bile bu kızın yanında ne konuşabilecekti ki onunla?

Arabasına bindi, gitmek üzere kontağı çalıştırdı. O an aklına bir fikir geldi. Madem bu akşam Feride ile konuşamıyordu, o da Başkomiserle konuşup ona anlatacaktı derdini. Hem belki de Başkomiser Ahmet, Cevdet’e işini kolaylaştıracak bir tavsiyede bulunurdu. O arabasını Emniyet’e gitmek üzere hareket ettirirken, Feride ve genç kız çoktan eve girmişlerdi.

***

Feride kızı salondaki koltuğa oturttu, önce belindeki silahını konsolun çekmecesine koyup kilitledi sonra hemen kıza bir bardak su verdi.

“Daha iyiysen, söyler misin, nedir seni bu kadar korkutan? Kimden kaçıyorsun?”

Genç kız, iki yanından tokaladığı saçlarını omuzlarının üzerine salmıştı. Üzerinde siyah bir pantolon, çok iddialı olmayan, sade, gri bir tişört ve elinde tuttuğu siyah bir kazak vardı. Okul çantasını andıran sırt çantasını ayaklarının dibine bırakmış Feride’ye bakıyor, bir yandan da elleriyle gözyaşlarını siliyordu.

“İki gündür evimin telefonu susmak bilmiyor,” dedi kız, boğuk, ağlamaklı bir sesle. “Konuşmuyor da! Nefes alıp verişini duyuyorum sadece. Yalnız yaşıyorum ben. Daha önce hiç böyle şeyler gelmedi başıma.”

“Ailen nerede?” diye sordu Feride. Kız cevap vermek yerine sarsılarak ağlamaya devam etti.

Feride, kızın sakinleşmesine yardım eder umuduyla hızlıca çay yapıp getirdi. Genç kız, fincanları masaya bırakırken, “Limon ister misin?” diyen Feride’yi duymuyor gibiydi. Korkudan hâlâ elleri titriyordu. “Geçti, korkma artık,” dedi Feride şefkatle, “burada güvendesin.” Az sonra içine bolca limon sıktığı çayı kızın eline tutuşturdu. Kendisi de kızın tam karşısındaki koltuğa oturdu. “Anlatmak ister misin?” diye sordu, “belki senin sayende aradığımız bir suçluya ulaşabiliriz.” Kızın bahsettiği kişinin Temizlikçi katil olma ihtimalini göz ardı edemezdi.

“Adım Defne,” diye söze başladı kız. “Yirmi sekiz yaşındayım. Yalnız yaşıyorum, demiştim. Zaten bu yüzden bu kadar çok korktum. Düşünsenize, size telefon eden biri iki gün sizi sessizce dinleyip sonra da ’Sıra sende! Öleceksin!’ dese, siz ne yapardınız? Asıl korkudan ölecektim neredeyse. Az önce de yolun aşağısındaki otobüs durağında otobüsten indim. Evim sizinkinin üç sokak ötesinde. Oraya doğru yürürken birinin arkamdan geldiğini fark ettim. Kaçmaya başladım. O da arkamdan koşmaya başlayınca, benim peşimde olduğunu anladım. Sonrasını biliyorsunuz işte.”

“Yüzünü görebildin mi? Tarif edebilir misin bana o kişiyi.”

“Hayır, yüzünü göremedim. O kadar korkmuştum ki…”

Feride son sözünden sonra yine ağlamaya başlayan kıza bir mendil bulmak için ayağa kalkacaktı ki kız, eliyle oturmasını işaret etti. Gözyaşlarını elinin tersiyle sildi ve gözlerini yumdu. Başını yukarı kaldırdı. Derin bir nefes çekti içine. Yetmemişti, yeniden çekti havayı, daha derin, daha yoğun. Nefesini salarken, “Duyuyor musun?” dedi. “Neyi?” diye cevap verdi Feride. “Misk-i Amber kokusunu…”  Çantasına doğru eğildi. Yüzüne şeytani bir bakış oturmuştu. “Tıpkı,” dedi, çantadan silahını çıkarırken, “iki gün önce metroda çarpıştığımızda yayılan kokun gibi.”

***

Başkomiser Ahmet odasında oturmuş, günün yorgunluğunu atmaya çalışıyordu. Eve gitmek istemiyordu. Uzun süredir hasta olan annesine bakmak için Nevşehir’de kalan karısının yokluğunda, evin tadı tuzu yoktu. Bu sabah telefonla konuştuklarında karısı, hafta sonu artık eve döneceğini müjdelemişti. İki ay olmuştu neredeyse gideli.

İki oğlundan biri Amerika’da burslu okuyor, diğeri Ankara’da öğretmenlik yapıyordu. Çoktandır onları da görmemişti. Özlemişti kerataları.

Bunları düşünürken kapısı tıklatıldı ve içeriye bir polis memuru girdi.

“Başkomiserim bu CD’yi bilgisayar uzmanlarımız yollamışlar. Sanırım beklediğiniz bir şeymiş.”

Bilişim Birimi, yasemin ağacının altındaki görüntüleri netleştirip göndermiş olmalıydı. Başkomiser eve gitmek zorunda kalmadığına sevindi. CD’yi masasının köşesinde duran bilgisayara yerleştirdi. Görüntü kalitesi epey iyiydi. Bilgisayar uzmanlarını bir kez daha takdir etti. Harika bir iş çıkarmışlardı.

Yasemin ağacının altında duran kişi, her ne kadar kendini saklayacak kıyafetler giymişse de yüzü ayan beyan görülüyordu. Başkomiser Ahmet, uzun uzun baktı görüntüye. Ona çok tanıdık gelen bir yüzdü bu. Nereden tanıyor olabileceğini düşündü bir süre. Birden yerinden fırladı. Masasının çekmecelerini karıştırmaya başladı.

O sırada kapı vuruldu. “Gel,” demeye bile vakti yoktu. Çekmecenin önüne çökmüş, aradığı şeyi bulmaya çalışıyordu. Kapısı yavaşça aralandı ve Savcı Cevdet başını kapıdan uzattı.

“Başkomiserim, bir an yoksunuz zannettim. Yine de kapıyı açıp bir bakayım dedim. Müsaitseniz sizinle özel bir konuyu görüşecektim.”

Başkomiser çömeldiği masanın önünden, “Gel Cevdet Savcım. Çok önemli bir şey oldu. Sanırım katilin kim olduğunu biliyorum. Ben de tam ona bakıyordum. Gel, sen de bak!” dedi.

İkisi birlikte masanın başına geçtiler. Başkomiser bilgisayardaki CD’yi çıkarıp yerine başka bir CD yerleştirdi. Görüntü açıldığında ekranda, bir restoranın masalarında oturan insanlar ve bir sürü garson belirdi.

“Bu, son kurban Leyla ile sevgilisi Suat’ın akşam yemeklerini yedikleri bir restoranın güvenlik kamerası görüntüleri. Bekle, şimdi onların masası görünecek.”

Cevdet de gözlerini bile kırpmadan ekranda olağanüstü bir şeyler seçmeye çalışıyordu. Sonra şu garson kızın şarap dökme anı geldi. “İşte!” dedi Başkomiser. “Katil bu kız. Olay yeri Mobese görüntülerinde ağacın altında duran ve komşunun anlattığına göre sonra da Leyla’nın kapısının önünde dikilen kişi, işte bu kız.”

Cevdet ekrana bakakalmıştı. O sırada sanki felç olmuş gibi ya da sanki bir karabasan çökmüş gibi içinden bağırıyor ama dudakları kıpırdayamıyordu. Kendini konuşabilmek için adeta zorlayarak “Başkomiserim koşun! Koşun, çabuk olmalıyız!” deyip, Başkomiseri çekiştirerek odasından çıkardı.

***

Feride, elinde tuttuğu çay bardağına sıkıca sarıldı. Karşısında oturan kıza gözünü bile kırpmadan bakıyordu. Nasıl olmuştu da tanıyamamıştı onu?

Birkaç gün önce Emniyet’in park yerinde arabasını bırakıp, nasıl olsa bir taksi bulurum umuduyla yola koyulmuştu. Sonra taksiye binip akşam trafiğine kalmaktansa, metroyla evine gitmeye karar vermişti. Metrodan çıkarken sinemaya geç kalacaklar endişesiyle koşmaya başlamış ve merdivenlerin başında çarpışmıştı Defne ile. “Tıpkı iki gün önce metroda çarpıştığımızda yayılan kokun gibi.” Bu söz ne demekti?

Birden başı dönmeye başladı. Aklına gelen ihtimal, midesinin ortasına yumruk yemiş hissi vermişti. “Sen…” diyebildi. “O sensin! Temizlikçi sensin!”

Defne, bir kahkaha patlattı. Az önceki ağlama sahnesinden çatallaşmış sesinde çarpık bir ton oluşmuştu.

“Temizlikçi ha?” dedi, sinsi kahkahasını bastırıp. “İyi bir lakap seçmişsiniz benim için ama eksik, beni tamamlamıyor. Benim derdim temizlik değil çünkü, koku…”

Feride, dönen başını tutmak işe yararmış gibi iki eliyle kafasını bastırdı. Bir anda yanı başında biten Defne’yi fark edecek durumda değildi. Defne hırıltılı nefesini Feride’nin kulağına yaklaştırdı. “Merak etme,” dedi fısıltıyla, “daha ölmeyeceksin. Çayıma limon getirmek senin fikrindi, senin çayına uyku ilacı karıştırmak için bulunmaz bir fırsattı bu.”

Feride, Defne’nin sesini, sanki çok uzaklardan duyuyordu. “Neden!.. Neden!..” diyerek yarı baygın koltuğa çöktü. Defne’nin acelesi yoktu. Feride’nin boynuna yaklaştırdı burnunu. Gürültülü bir şekilde nefesini içine çekti. “İşte bunun için,” dedi. Feride’nin tenindeki hayali koku ciğerlerine doldukça daha sıkı bastırıyordu burnunu boynuna. “Misk-i Amber kokun için… Her geçen gün daha derine saplandığım pislik çukurundan çıkabilmek için o kokuya ihtiyacım var.”

Hâlâ Feride’nin boynunda duran eliyle saçlarını kavradı. Feride’nin kıpırtısız bedenini kendine doğru çekti. Bir süre öfkeyle yüzüne baktı. Derin derin havayı kokladı. Hastalıklı bir koklayıştı bu, çarpık, aç, dehşet verici… Ve ardından kokusu tükenmişçesine boş bir çuval gibi geri savurdu Feride’yi. Hiddetle ayağa kalktı.

“Daha küçücüktüm pis koktuğumu anladığımda,” diye bağırdı. Daha çok kendi kendine konuşuyor gibiydi. “Hiçbir temizlik çare etmiyordu bu kokuya. Annem, babam hatta kardeşlerim bile yüzlerini buruşturuyorlardı bana sarılınca. Zaten zamanla sarılmamaya başladılar. Hiç arkadaşım olmadı benim. Ne okulda ne mahallede ne iş yerinde… Hiç… Herkes biliyordu çünkü pislik çukuru gibi koktuğumu. Oysa en güzel sabunlarla yıkanıyordum. En iyi parfümleri sürüyordum. On yedi yaşındaydım Zeynep’i öldürdüğümde. Çok güzel kokmaya başladım sonra.”

Son cümlesinde bağırmayı bırakmış yine fısıldamaya başlamıştı. Feride’nin yığıldığı koltuğun önüne geldi. Dizlerinin üzerine çömeldi. Eliyle Feride’nin yana düşmüş başını kendisine çevirdi. Yarı aralık gözlerine dikti gözlerini. “Misk-i Amber ne demek bilir misin?” dedi aynı dehşetengiz fısıltıyla. “Cennet kokusu derler bazıları. İşte aynı öyle koktum. Sonra uçup gitti o güzel koku. Yine o pis rüyalar başladı.”

Feride’nin gayriihtiyari yana düşen başını öfkeyle yine kendisine çevirdi.

“Evden, ailemden çok uzağa, bu şehre geldim. Tek başıma bir hayat kurdum kendime. Ama pis kokan bir hayat. Yanımdan gelip geçen kadınların güzel kokuları delirtiyordu beni. Üç ay önce bir kadını daha öldürdüm. O gece rüyamda, o pislik çukurunu gördüm yine. Ama bu sefer çukurun çıkışı daha yakınımdaydı. Anladım ki beni bu kadınlar çıkaracaktı bu çukurdan. Şimdi sıra sende. Ta ki oradan çıkana kadar da durmayacağım.”

Feride, Defne’yi -ya da adı her neyse onu- duyabiliyor ama kıpırdamakta zorlanıyordu. Gözyaşlarına hâkim olamıyordu ne var ki vücudu beyninin emirlerine cevap vermiyordu. Onu durdurmak için elinden hiçbir şey gelmiyordu. Aklına kızı Hayal geldi. Onu bir daha görebilecek miydi? Bütün gücünü toplamaya çalıştı. Bu haliyle kendini nasıl koruyacaktı?

“Merak etme,” dedi Defne, bir yandan da elindeki silahla kafasını kaşıyordu. “Niyetim seni uyku ilacıyla öldürmek değil. Biraz uyuşman için gerekliydi o. Pis kokmak neymiş, anlamadan ölmeyeceksin.”

Feride’nin gözlerindeki korkuyu görmüş olacak ki adeta sırıtarak “Yo, yo, yo!” dedi alaycı bir tonla. “Korkma…” Feride’nin üzerine abandı. Yine derin derin içine çekti nefesini. Birden öfkelendi. “Korkma dedim!” diye bağırdı. “Korku kokunun saflığını bozuyor. Buna izin veremem. Ben bozacağım senin kokunu, pisliğin dibine batıracağım seni. Unutamayacağın bir ölüm şekli tasarladım senin için.” Sinsi bir sırıtışla bitirdi cümlesini, “Merak etme, Her şey bittiğinde şimdikinden daha güzel kokacaksın.”

Feride zorlanarak yana düşen başını kaldırdı. Az önceki haline göre bir nebze daha dinçleşmiş hissediyordu kendini fakat yine de kelimeler ağzından heceler halinde, güçlükle çıkıyordu. “Ssenn, has-ta-sın… Kkötü kokk-mu-yorrsu…”

Defne hiddetle yerinden fırladı. “Kötü kokmuyorum öyle mi canım?” diye bağırdı, “Hep böyle dersiniz zaten. Maksat kıçınızı kurtarmak.” Feride’yi kucaklayıp koltuktan kaldırdı. Ayakları yerde sürünen kurbanına bir omzuyla destek verdi. Feride’nin saçları Defne’nin yüzüne dökülmüştü. Misk-i amber sardı dört bir yanını bir anda. Bu sefer koklamamak için direndi. Başını öte tarafa çevirdi. Karşı konulmaz kokusuna kapılmamalıydı, nasılsa az sonra en az onun kadar güzel kokacaktı kendisi de. Bu düşünce sabırsızlanmasına sebep oldu. “Daha fazla vakit kaybetmeyelim, ha, ne dersin?” dedi alaycı bir sesle.

Feride’yi çekeleyerek koridora çıkardı ve yere fırlattı. Bir eliyle hâlâ yerde duran Feride’nin saçlarını tutuyor, diğer eliyle de belinden çıkardığı silahını Feride’ye doğrultmuş bir vaziyette onu tuvalete sürüklüyordu. Feride direndikçe ya bir tekme ya da kafasına bir kabza yiyordu. Tuvalete, klozetin önüne varana kadar bu böyle devam etti. Köşedeki dolabın üzerinden bir rulo tuvalet kâğıdı aldı, klozetin deliğine tıkadı ve sifona bastı. Bir anda klozetin içi suyla doldu. Yerde ufak hareketlerle kıpırdamaya çalışan Feride’yi kaldırdı, dizlerinin üzerine oturtup başını klozete daldırdı. Ağzını sımsıkı kapatması hiçbir işe yaramıyordu, burun deliklerinden giren pis su Feride’nin kapalı tutmaya çalıştığı genzinden süzülmeye başlamıştı. Daha fazla nefesini tutacak mecali kalmamıştı. Tam her şeyin bittiğini düşünürken Defne’nin öfkeden bir kerpetene dönüşmüş elleri gevşedi ve Feride’nin saçlarını kavrayıp hızla yukarı çekti. Oksijenle buluşan ciğerleri rahatlamıştı ne var ki yüzünden ve burun deliklerinden süzülen suyun kokusuna midesi daha fazla dayanamamıştı. Elinde olmadan kusmaya başladı. Defne geri çekildi, hiç acelesi yoktu. Kollarını göğsünde birleştirmiş, gururla eserine bakıyordu. İstediği oluyor, misk-i amber kokan bir kadın daha pis kokmak neymiş, öğreniyordu.

Feride midesindeki son kalıntıları da boşalttıktan sonra kendini daha iyi hissetmişti. Göz ucuyla klozetin içine baktı. Pek temiz bir yolla olmamıştı belki ama Defne’nin az önce kafasını daldırdığı su birikintisi ayılmasını sağlamıştı. Başını belli belirsiz arkasında dikilen Defne’ye çevirdi. Bu son şansı olabilirdi. Tüm gücünü toplayıp hızla döndü ve üzerine atıldı. Defne’nin elindeki silah yana savruldu. Dar tuvalette boğuşmaya başladılar. Her ne kadar Feride artık hareketlerini kontrol edebiliyor olsa da yine de gücü Defne’ye yetecek kadar kendinde değildi. Bir anda katilini üzerinde, boğazını sıkarken buldu. Defne aynı anda boynundan kavradığı Feride’nin başını, bulduğu her fırsatta yere çarpıyordu. Feride kendini kaybetmek üzereydi ve bir an önce bir hamle yapmazsa katilin elinden kurtulmak imkânsız olacaktı. Elleriyle kararlama sağı solu aramaya başladı. Az önce Defne’nin elinden düşen silahın kabzasına değdi parmakları. İçine bir umut doğdu. Ne yazık ki aynı silahı Defne de fark etmişti. Feride’yi engellemek için ellerini gevşetti ve yan tarafa, silaha uzandı. O anı fırsat bilen Feride hızlı bir hamleyle Defne’yi üzerinden düşürdü ve hole doğru emekleyerek kaçtı. Portmantonun önünde duran cam vazoyu eline aldığı gibi tam arkasında bitiveren Defne’nin başına vurdu.

Feride, bu darbesinin rakibini biraz olsun durduracağını ummuştu fakat tam tersi olmuş, Defne daha da hiddetlenmişti. Çevik bir hareketle silahını önce Feride’nin başına dayadı. Sonra da ağzının içine yerleştirdi. “Oyun istiyorsun ha! Oyun… Pekâlâ. Oynarız o zaman!” diyerek silahı ağzından çıkarıp Feride’yi ayağa kaldırdı. Saçlarını silahsız eline doladı ve Feride’nin kanlı başını yüzüne dayadı, derin derin kokladı. “İğrenç kokuyorsun, tıpkı benim çukurum gibi” diye fısıldadı, “ama hiç sorun değil. Ölüm miskle amberi buluşturacak ve çukurun kokusunu silecek.” Şeytani gülüşü bütün yüzüne yayıldı ve aynı anda Feride’nin suratını karşı duvara çarptı. 

Feride’nin canı, gözlerini yuvalarından fırlatacak kadar acımış, bir anlığına kendinden geçmişti. Dizlerinin üzerine çöktü. O sırada karnının ortasında bomba patlamış gibi bir ağırlık hissetti. Defne bir türlü hırsını alamıyor, durmadan tekmeliyordu. “Az kaldı,” diye bağırdı, “birazdan gebereceksin. Giderken bu sefil bedenini burada bırakacaksın, kokunsa benimle gelecek.” Delirmiş gibi vuruyordu. Son kurbanı için seçtiği öldürme şekli bu değildi aslında fakat bazı kurbanlar kaderlerini kendileri seçerdi. Demek ki Feride, dövülerek ölmeyi tadacaktı, bunu kendi istemişti.

Feride nefes dahi alamayacak duruma gelmişti. Artık ne Defne’nin sesini duyuyordu ne de darbelerin acısını hissediyordu. Uzaktan, çok uzaktan, belli belirsiz duyduğu o tanıdık ses, beyninin içinde yankılanan son sözler oldu. “Bırak onu! Aç kapıyı, aç, katil!”

***

Başkomiser Ahmet ve Cevdet, katilin Feride’nin evinde olduğunu anladıklarında yanlarına bir ekip alıp soluğu orada almışlardı. Evin bulunduğu sokağa sessizce giren ekip arabalarından inen personel, aynı intizamla apartman kapısının önüne kadar gelmişti.

Feride’nin dairesi üçüncü kattaydı. Evin ışıkları yanıyordu. Feride evdeydi. “Umarım yalnızdır!” diye geçirdi aklından Cevdet.

Apartmanın sokak kapısı yine açıktı. Bir türlü kapıdaki arızayı tamir ettirmeyen apartman yöneticisi, bu gece Başkomisere ve ekibine nasıl büyük bir iyilik yaptığının farkında değildi.

Sessizce içeri girdiler. Hızlı adımlarla üçüncü kata çıktılar. Cevdet de ekibin yanındaydı. Onların dikkatini dağıtmak istemiyordu elbette ama aşağıda öylece bekleyemezdi.

Kapıya geldiklerinde içeriden gelen boğuşma sesleri ayan beyan duyuluyordu. “Oyun istiyorsun ha! Oyun… Pekâlâ!” diyordu biri. Sonra bir gürültü kopmuş ve Feride’nin inleyen sesi duyulmuştu.

Daha fazla bekleyemedi Cevdet. Kapıyı yumruklamaya ve “Bırak onu! Aç kapıyı, aç! Katil!” diye bağırmaya başladı.

Başkomiser tüm gücüyle kapıyı omuzladı. Ancak kapıyı bu şekilde açabilmek, elbette ki imkânsızdı. Ellerindeki koçbaşıyla öne koşan iki polis, var gücüyle kapıya vuruyordu. İlk iki deneme sonuçsuz kalmıştı ki üçüncü seferde kapı kırılarak açıldı.

“Polis! Teslim ol!” diyerek kendisini içeri atan Başkomiseri karşısında katil ve başına dayalı silahla yarı baygın ayakta durmaya çalışan Feride bekliyordu. Feride’nin iki gözü de kan çanağına dönmüş, gözlerinin altı morarmış ve şişmişti. Burnundan akan kan bluzunu kıpkırmızı yapmıştı, saçları ıslaktı ve kana bulanmıştı. Cevdet, Başkomiserin hemen arkasındaydı ve gördüğü manzara adeta yüreğini yakmıştı.

Başkomiser Ahmet katile, “Bırak onu! Teslim ol! Kaçamazsın!” demeye çalışırken Defne, onu susturdu. “Ben kaçamam belki ama o da ölür!” diyerek başıyla Feride’yi işaret etti.

“Teslim ol! Onu öldürerek eline ne geçecek? Yeteri kadar cana kıymadın mı?” dedi Başkomiser. Bir yandan da katilin boş bir anını kolluyordu. Diğer polisler de silahlarını katile doğrultmuşlardı. Artık kaçması imkânsızdı. Başkomiserin tek derdi, Feride’yi canlı kurtarabilmekti.

Katil, bir yandan da Feride’yi çekiştirerek holün sonundaki odaya doğru adım adım geriliyordu. Kafasında, içinde bulunduğu bu durumdan kendisini kurtarabilecek bir plan yapmaya çalışsa da burasının yolun sonu olduğunu anlamıştı. Yine de bu kadını öldürmesini kimse engelleyemeyecekti. Onu, bu son hazdan kimse alıkoyamayacaktı.

Önüne siper ettiği Feride arada sırada kendinden geçerek düşecek gibi oluyordu. Başkomiser bu anlardan birini iyice kollayıp katile ve Feride’ye doğrulttuğu silahını birden ateşleyiverdi. Kendince çok iyi nişan almıştı. Yine de vurulanın Feride olabileceği fikri birden gözlerini kararttı. Sımsıkı kapattığı gözlerini yavaş yavaş açarken ikisinin de yere düştüklerini gördü.

Cevdet hızla onun yanından geçip katilin ve Feride’nin yanına koştu. Temizlikçinin alnının ortasındaki delik, vurulanın Feride olmadığını gösteriyordu. Cevdet’in kucağında yarı baygın, başı ve kolları aşağı düşen Feride, “Kızım…” diyebildi ancak.

***

Feride gözlerini açtığında kendini bir hastane odasında buldu. Odanın dört tarafı çiçeklerle doluydu. Bakışlarını, yatağının ayakucunda dikilen Başkomiser Ahmet’e ve Cevdet’e doğru çevirdi. Bitkin bir ses tonuyla, “Katili yakaladınız mı Başkomiserim?” diye sordu.

“Evet Feride, onu ölü olarak ele geçirdik. Neredeyse seni kaybedecektik. Çok şükür iyisin. Bunu da Cevdet’e borçluyuz. O gün senin kapının önünde olup sizi görmeseydi, sen şimdi burada olamayabilirdin.”

Feride şaşırmış bir halde, “Anlamadım, ne işi varmış ki Savcı Bey’in benim evimin önünde?” dedi.

Cevdet’in mahcubiyetini saklamakta zorlandığı her halinden belliydi. Feride’nin evinin önünde ne aradığını söyleyebilecek cesareti bir daha bulur muydu kendinde, emin değildi. Neredeyse ışık hızıyla konuyu değiştirdi.

“Bakın Komiserim, ne çok çiçek getirdiler size. Bu kadar çok seveniniz olduğu için çok şanslısınız doğrusu. Cennet bahçesi gibi oldu burası. Her yer Misk-i Amber gibi koktu.”

Feride bu sıcak havada, sanki sırtından aşağı bir kalıp buz bırakıvermişler gibi irkilerek, “Aman Cevdet Bey, bana Misk-i Amber demeyin! Mümkünse bir süre bu sözü duymak istemiyorum,” dedi.

HÜSEYİN HOCA’NIN NOT DEFTERİ’NDEN GERİYE KALAN

Bazı insanlar vardır; yaptıkları işi meslek olarak tanımlamak eksik kalır. Çünkü onların yaptığı şey, bir uğraşın ötesinde, bir tavırdır. Hüseyin Sadıç da tam olarak böyle biriydi. Asıl mesleği öğretmenlikti; hayatını bu işle sürdürdü. Ama okuduklarını ciddiye alan, gördüğünü sakınmadan söyleyen ve bunu yaparken kimseye yaranma ihtiyacı duymayan nadir okurlardandı.

Dergimizde “Hüseyin Hoca’nın Not Defteri” başlığıyla yer alan yazıları, aslında onun okuma serüveninin dışa vurumuydu. O metinler akademik bir iddia taşımıyordu; dipnotlarla, kuramsal çerçevelerle oluşturulmuş değildi. Ama tam da bu yüzden güçlüydü. Çünkü orada doğrudan bir okurun sesi vardı. Araya giren hiçbir süs, hiçbir kaygı yoktu. Beğenmediği bir romana “kötü” diyebilecek kadar açık, sevdiği bir kitabı da gönül rahatlığıyla önerecek kadar cömertti.

Polisiye gibi üretimin bol, niteliğin ise değişken olduğu bir alanda, Hüseyin Hoca’nın sesi ayrı bir öneme sahipti. O, bir kitabın gerçekten sürükleyici olup olmadığını, kurgunun nerede aksadığını, yazarın nerede kolaya kaçtığını sezgisel bir berraklıkla ortaya koyardı.

Onun yazılarını değerli kılan şey yalnızca sağduyulu tespitleri değildi. Aynı zamanda o yazılarda hissedilen yakınlıktı. Okuduğunu gerçekten önemseyen, zamanını boşa harcamak istemeyen ve başkalarının da harcamasını istemeyen bir okurun içtenliğiydi bu.

Bir süredir hastalıkla mücadele ettiğini biliyorduk. Ama insan, böyle seslerin bir gün susacağını kabullenmekte zorlanıyor. Onun vefatıyla birlikte yalnızca bir okuru değil, aynı zamanda düşüncelerini kimseyi memnun etmeye çalışmadan, saklamadan ve yumuşatmadan dile getiren içten bir sesi kaybettik.

Bugün geriye dönüp baktığımızda, “Hüseyin Hoca’nın Not Defteri” yalnızca bir köşe yazısı dizisi değil. Aynı zamanda bir okuma etiğinin kaydıdır. Dürüst olmanın, sakınmadan konuşmanın ve en önemlisi, gerçekten okuyarak yazmanın kaydı.

Onu tanıyanlar için bir dosttu. Yazılarını okuyanlar için güvenilir bir rehber. Bizim içinse dergimizin hafızasında silinmeyecek bir iz.

Hüseyin Hoca’nın not defteri kapandı belki. Ama o defterde yazılanlar, uzun süre okunmaya devam edecek.

Saygıyla.

EDWARD HOCH’TEN BİR ÖYKÜ: SEKİZGEN ODA VAKASI

Çeviren: Gencoy Sümer

İkinci kez zil çaldığında kapıyı yaşlı Dr. Sam Hawthorne açtı ve sert öğle güneşinden gözlerini kırpıştırarak dışarı baktı. Elli yıldır görüşmedikleri hâlde, kapıda duran kişiyi hemen tanıdı.

“İçeri gel, içeri!” diye ısrar etti. “Uzun zaman oldu, değil mi? Northmont’taki o günden bu yana uzun zaman oldu. Hayır, hayır, rahatsız etmiyorsun. Aslında başka birini bekliyordum, eski günlerin hikâyelerini dinlemek için sık sık uğrayan bir arkadaşımı. Komik olan ne biliyor musun? Ona senden, diğerlerinden ve Şerif Lens’in evlendiği gün olanlardan bahsedecektim. Sık sık o günü düşünürüm. O zamanlar çözülmesine yardım ettiğim tüm o eski gizemler arasında, sekizgen oda vakası benzersizdi. Benim bakış açımdan nasıl olduğunu dinlemek ister misin? Tamam, tamam! Otur da sana bir içki vereyim. İkimiz de yaşlandık, biraz şeri kan dolaşımına iyi gelir. Yoksa daha sert bir şey mi istersin? Hayır mı? Peki. Bildiğin gibi…”

Ve Dr. Sam Hawthorne anlatmaya başladı…

***

1929 yılının Aralık ayıydı. Düğünün yapıldığı cumartesi gününe kadar hiç kar yağmamıştı. Aslında, hatırladığım kadarıyla güneşli bir gündü ve sıcaklık 60 derece civarındaydı. Şerif Lens benden sağdıcı olmamı istediği için erken kalkmıştım.

Northmont’ta geçirdiğim yıllarda Şerif Lens’le yakın arkadaş olmuştuk. Benden neredeyse yirmi yaş büyük olmasına rağmen, düğün töreninde yanında olmamı istemişti.

Müstakbel eşi Vera, postane müdürümüzdü. Kırk yaşlarında, cesur ve sağlam bir kadındı. Vera hiç evlenmemişti; Şerif Lens de çocuksuz bir duldu. Birbirlerine arkadaş olarak yaklaşmışlardı ama zamanla bu arkadaşlık aşka dönüşmüştü. Onlar adına daha mutlu olamazdım.

Düğün sayesinde Vera Brock’un gizli bir duygusal tarafı olduğu ortaya çıktı. Şerif Lens’e, en çok istediği şeyin Eden House’un ünlü sekizgen odasında evlenmek olduğunu söyledi; çünkü annesi ve babası kırk beş yıl önce Cape Cod’da sekizgen bir evde evlenmişlerdi.

Şerif, pek göstermezdi ama dindar bir adamdı ve ilk evliliğinde olduğu gibi Baptist kilisesinde evlenmek istiyordu. Bu konuda biraz anlaşmazlık yaşadılar. Ta ki ben papaz Dr. Tompkins ile konuşup sorunu çözene kadar. Dr. Tompkins isteksizce de olsa sekizgen odada evlilik töreni yapmayı kabul etti.

Eden House, kasabanın kenarında eski, güzel bir evdi. 1800’lerin ortalarında ülkeyi kasıp kavuran ve özellikle New York’un kuzeyinde ve New England’da yaygın olan “sekizgen ev çılgınlığı” sırasında Joshua Eden tarafından inşa edilmişti. Sekizgen evlere olan hayranlığı, yeni evinin giriş katına aynalı bir sekizgen oda yaptırmasına neden olmuştu. Sekizgen odanın yapısı oldukça basitti. Başlangıçta çalışma odası olarak tasarlanmış büyük bir kare odayı alıp, dört köşesini de yerden tavana kadar uzanan aynalı dolaplarla kesmişti. Aynalı kapıların genişliği, aralarındaki duvarların genişliğiyle aynıydı, böylece odanın şekli gerçek bir sekizgen olmuştu. Odanın tek dış kapısından girdiğinizde, evin güney tarafındaki büyük güneşli pencere karşınıza çıkıyordu. Aynalı bölümlerin arasındaki sol ve sağ duvarlarda 19. yüzyıldan kalma av ve spor sahnelerini gösteren gravürler asılıydı.

Aynalar sizi rahatsız etmezse tuhaf ama neşeli bir odaydı. Aynalı kapıların arkasında, yerden tavana kadar uzanan rafları olan bir dolap vardı. Raflara kitaplar, vazolar, masa örtüleri, gümüş eşyalar, porselenler ve her türlü biblo konmuştu. Oda neredeyse boş sayılabilirdi. Sadece pencerenin yanında taze çiçeklerin olduğu küçük bir masa vardı. En azından düğünden birkaç gün önce tören yerini incelemeye geldiğimde öyle görünüyordu.

Rehberim, inşaatçının torunu olan genç Josh Eden’dı. Northmont’taki aile geleneğini çok iyi bilen yakışıklı bir genç adamdı. Odanın kalın meşe kapısını açtı ve içeri girdi.

“Bildiğiniz gibi, Dr. Sam, sekizgen odayı bazen düğünler ve özel partiler için kiralıyoruz. Böyle güzel bir yer toplumla paylaşılmalı ve sanırım şerifin düğünü en iyi mekânda yapılmayı hak eden bir olay.”

“Sekizgen evler hakkında pek bir şey bilmiyorum,” diye itiraf ettim.

Gülümsedi. “Sizi bilgilendireyim. Sekizgen şekil hem işlevsel hem de estetikti ama batıl inançların da bunda payı vardı. Kötü ruhların dik açılı köşelerde saklandığına inanılırdı. Bu nedenle bu evler spiritüalistler arasında popülerdi. Hatta dedemin arkadaşlarının bu odada ruh çağırma seansları yaptıkları söylenir. Bana kalırsa çağırdıkları ruhlar kaçırdıkları ruhlar kadar kötüydü.”

Ona bir göz attım. “Oda hayaletli mi?”

“Eski hayalet hikayeleri,” dedi gülerek.

Düğünü konuşurken bana dolapları ve pencereden görünen manzarayı gösterdi. Ayrılmadan önce pencerenin içeriden kilitli olup olmadığını kontrol ettiğini fark ettim. Ağır ahşap kapının bir anahtar kilidi ve içten bir sürgüsü vardı. Sürgü dışarıdan açılmıyordu. Uzun ince bir anahtarla kilidi çevirdi.

“Hayaletleri içeride mi kilitli tutuyorsunuz?” diye sordum gülümseyerek.

“O dolapların bazılarında değerli antikalar var,” dedi. “Kullanılmadığında odayı kilitliyorum.”

Josh’un eşi Ellen, yıkanacak çamaşırlarla dolu bir sepetle ön merdivenlerden aşağı inerken bizimle karşılaştı. “Merhaba Dr. Sam,” dedi. “Ne zaman geleceksiniz diye merak ediyordum. Sizi tekrar görmek ne güzel!”

Gençliğin sağlığı ve güzelliği ile kızarmış yüzü ve Josh Eden’ı her zaman kıskandırmış olan parlak bir neşesi vardı. Üniversitede tanışmışlar ve kısa süre sonra evlenmişlerdi. İkisi de benden birkaç yaş küçüktü ama hayatlarının kontrolü tamamen ellerindeymiş gibi görünüyorlardı. Josh’un babası Thomas, savaştan sonra ailesini terk etmiş ve Paris’te tanıştığı bir dansçı ile kalmayı tercih etmişti. Bu şok, Josh’un zavallı annesi için çok ağır olmuştu ve 1919’daki grip salgınından sonra vefat etmişti. Josh üniversiteye gitti ve bir süre sonra mahkeme, babasının da öldüğüne karar verdi. Ancak bunun kanıtı olarak, babasının sessizliğinden başka bir şey yoktu. Eden House, bir miktar parayla birlikte Josh’a geçti. Josh, hisse senetleri yerine akıllıca bir biçimde araziye yatırım yaptı ve son Wall Street krizi onu neredeyse hiç etkilemedi. Yine de sekizgen odayı ara sıra kiralayarak da para kazanmaya devam etti. İçki yasağının kaldırılmasına yönelik bir yasa değişikliği kabul edilirse, tüm evi bir restorana dönüştürmekten bile bahsediyordu. Artan işsizliğin, içki endüstrisinin yeniden canlanmasıyla yaratılacak işlerle telafi edilebileceği konuşuluyordu.

“Büyük gün cumartesi  için hazırlık yapıyoruz,” dedim Ellen’a. “Sadece odaya bakmaya geldim.”

“Şerif Lens çok gergin olmalı,” dedi gülümseyerek.

“Fark edilmeyecek kadar. Ne de olsa, bunu daha önce de yaşadı. Vera için ilk kez oluyor.”

“Çok mutlu olacaklarını biliyorum,” dedi Ellen.

Düğün düşüncesi onu çok mutlu etmiş gibiydi. Cuma akşamı prova için toplandığımızda Vera ve Şerif’e düğün hediyesi olarak kendi elleriyle diktiği bir yorganla sürpriz yaptı.

“Ne kadar güzel!” diye haykırdı Vera. “Yatağımıza serelim!”

“Josh ve benden küçük bir hediye,” diye mırıldandı Ellen.

Muhtemelen Dr. Tompkins’in korkutucu varlığından dolayı önceki ziyaretimden daha sakin görünüyordu.

Papaz gri bir takım elbise giymişti. Şerif Lens ve Vera’yı ciddiyetle selamladı ve sonra bana döndü. “Yarın sabahki törenin saat tam 10.00’da olması gerektiğini biliyorsunuz, Dr. Hawthorne. Öğlen Shinn Corners’da başka bir düğünüm var. Kilisede.”

“Merak etmeyin,” dedim, böyle kibirli bir adamla anlaşma yaptığım için biraz pişmanlık duymaya başlarken.

Sekizgen odada hızlıca provayı yaptık, Josh ve Ellen Eden kapıdan izliyordu. Şerif ve Vera sadece iki nedime istemişti. Ben sağdıçtım ve Vera’nın yakın arkadaşı Lucy Cole nedime olacaktı. Lucy, bir yıl önce Northmont’a taşınmış, yirmili yaşlarının sonlarında, çekici, Güneyli bir kızdı. Bazen postanede yardımcı olarak çalışıyordu. Son bir yıl içinde Vera’nın yakın arkadaşı olmuştu.

Vera daha önce bana şöyle demişti: “Biliyor musun Sam, Lucy’nin cesaretlendirmesi olmasaydı, Lens’le evlenmeyi asla kabul edemezdim. Kırk yaşımı geçtikten sonra ilk kez evlenmek harika bir karar.”

“Lucy hiç evlenmemiş, değil mi?”

 “Hayır, Güneyde bahsetmediği bir kocası yoksa tabii.”

Lucy bazı yönlerden Ellen Eden’e benziyordu. Onların yeni bir çağın öncüleri olduklarını düşünmeden edemedim. Kitaplar ve dergiler büyük şehirli özgür kızların hikâyeleriyle dolu olabilir, ama ben Lucy Cole ve Ellen Eden gibi kadınları tercih ediyordum.

Prova bittikten sonra Josh sekizgen odanın kapısını dikkatlice kilitledi ve bizimle birlikte arabama kadar yürüdü. “Sabah görüşürüz,” dedi.

Yakın arkadaşlar için yakınlarda bir düğün yemeği düzenlenecek, ardından da bir resepsiyon verilecekti. Düğün ekibini daireme geri götürdüm ve bir şişe gerçek Kanada viskisi açtım. Şerif Lens, kanunları çiğnemekten bahsedip durdu ama sonuçta düğününden önceki geceydi. Önce gelin ve damada, sonra da Lucy ve bana kadeh kaldırdık.

***

Sabah erkenden kalktım çünkü hemşirem April’a onu düğüne arabamla götüreceğime söz vermiştim. Düğün ve partiler öncesinde her zamanki gibi konuşkan ve heyecanlıydı. Yoldan Şerif Lens’i aldık. Onu hiç bu kadar şık görmediğimi itiraf etmeliyim.

Ceketini ve kravatını düzeltirken, “Karnını içeri çek,” dedim. Arabaya doğru yürürken de “Harika görünüyorsun,” diye iltifat ettim.

“Yüzüğü aldın mı, Doktor?” diye sordu.

“Merak etme,” dedim. Ceketimin cebini okşayarak “İkiniz de düğün pastasının üzerine konacak kadar güzelsiniz!” diye mırıldandım.

April hayranlıkla haykırdı. “Geriye kalanla ben evlenebilir miyim?”

“Doktorun karısı olmak, doktorun hemşiresi olmaktan daha kötüdür,” dedim gülerek ve arabayı çalıştırdım.

Eden House’a vardığımızda, Vera, Lucy Cole’un küçük sedanından iniyordu.

“Oh, bak!” diye işaret etti April. “Gelin geldi!” Sonra Şerif’i hatırlayarak hemen ekledi. “Sen bakma Lens. Törene kadar onu görmemelisin.”

Vera Brock, yere kadar uzanan süslü dantelli beyaz bir gelinlik giymişti. Eden House’un kapısına koşarken gelinliğini iki eliyle tutuyordu. O anda, yarı yaşında bir kız çocuğu gibi görünüyordu ve Şerif Lens’in onu neden sevdiğini anlayabiliyordum. Arabayı park ettim ve Lucy’ye doğru yürüdüm.

“Ne güzel bir gün,” dedim, bulutsuz gökyüzüne bakarak. “Belki bu yıl kış gelmez.”

Vera biraz sinirli bir şekilde ön kapıda yeniden ortaya çıktı. “Sekizgen odanın kapısını açamıyorlar. Sıkışmış galiba.”

Bu da sağdıcın yapacağı işlerden biri gibi görünüyordu. “Ben gidip bir bakayım,” dedim.

İçeri girdiğimde Ellen Eden ve kocası sekizgen odanın kalın meşe kapısının önünde durmuş, yüzlerinde şaşkın bir ifadeyle birbirlerine bakıyorlardı.

“Kapı açılmıyor,” dedi Josh. “Bu daha önce hiç olmamıştı.”

Anahtarı ondan alıp kilide soktum. Anahtar döndü ve kilidin düzgün çalıştığını anlayabildim ama kapı yine de açılmıyordu.

“İçeride sürgü var, değil mi?”

“Evet,” diye cevapladı Josh. “Ama onu sadece odanın içindeki biri açabilir. Ve içeride kimse yok.”

“Emin misin?”

Josh ve karısı birbirlerine baktılar.

“Ben etrafı dolaşıp pencereden bakayım,” dedi kadın.

O sırada Dr. Tompkins içeri girdi, elindeki büyük altın cep saatine bakıyordu. “Umarım programımızda bir aksaklık yoktur. Bildiğiniz gibi öğlen bir düğünüm var…”

“Sadece kısa bir gecikme,” dedim. “Kapı sıkışmış gibi görünüyor.”

“Kiliselerde böyle şeyler olmaz.”

“Eminim ki olmaz.”

Ellen nefes nefese arka kapıdan içeri girdi. “Perde çekilmiş Josh! Öyle bırakmadın, değil mi?”

“Kesinlikle hayır! İçeride biri var.”

“Ama nasıl girmiş olabilir?” diye mantıklı bir şekilde sordum. “Pencereyi kilitlediğini ve mandalını kapattığını gördüm.”

“Pencere hâlâ kilitli,” diye Ellen doğruladı.

Papaz kekelemeye başladı ve Josh, “Lütfen sabırlı olun. Gerekirse kapıyı kırarız,” dedi.

Yumruğumla kapıyı vurdum. “Oldukça kalın meşe.”

Josh bana katıldı ve kapıyı yumrukladı. “İçerideki, her kimsen kapıyı aç!” diye bağırdı. “Orada olduğunu biliyoruz!”

Ama kapının arkasında sadece sessizlik vardı.

“Muhtemelen bir hırsız,” dedi Şerif Lens. “Kapana kısıldı ve dışarı çıkmaya korkuyor.”

“Pencereyi kırabiliriz,” diye önerdim.

“Hayır!” dedi Ellen. “Gerekmedikçe yapmayalım. Pazartesiye kadar yenisini taktıramayız ve sonuçta aralık ayındayız. Ani bir fırtına odaya zarar verebilir. Bakın, hepiniz kapı kolunu çekebilir misiniz? Kapının diğer tarafındaki sürgü çok sağlam değil.”

Onun tavsiyesine uyarak kapı kolunu çevirip çektik. Kapı birkaç milimetre hareket etmiş gibi görünüyordu.

“April,” diye seslendim. “Arabamın bagajından çekme halatını getirir misin?”

Birkaç dakika sonra April, ellerinin kirlenmesinden şikâyet ederek geri geldi. Sağlam halatı kapı koluna bağladık, kilidin açık olduğundan emin olduk ve Josh ile birlikte çektik.

“Hareket ediyor!” dedi.

“Şerif,” diye seslendim. “Bugün düğün gününüz olduğunu biliyorum, ama bize yardım eder misin?”

Üçümüz ipi kuvvetlice çektik. Çocukken oynadığım halat çekme oyunları gibiydi ve ödülümüz, tahtadan sökülen vidaların çıkardığı gıcırtılı sesler oldu. Kapı birden açıldı ve bizi bir anlığına geriye doğru savurdu. Sonra Josh ve ben sekizgen odaya koştuk, Ellen de hemen arkamızdan geldi. Gölgeli pencereden gelen loş ışıkta bile zeminin ortasında kollarını ve bacaklarını açmış bir adam olduğunu görebiliyorduk. Giysileri bir serserinin eski püskü kıyafetlerindendi ve onu daha önce hiç görmemiştim ama göğsüne saplı ince gümüş bir hançer olduğu için öldüğünden şüphem yoktu. Arkamdaki Lucy Cole çığlık attı. Ölü adamın etrafından dolaşıp perdeyi kaldırmak için yaklaştım. Tek pencere gerçekten kilitliydi. Dışarıdan bir şekilde açılıp açılmadığını kontrol etmek için baktım ama pencere çerçeveleri birbirine sıkıca oturuyordu ve aralarında boşluk yoktu. Camlar da kırık değildi. Odaya geri döndüm. Kapı dışa açılıyordu, yani arkasında saklanacak yer yoktu. Aynalı dolaplar…

“Cesedi incelemeyecek misin?” diye sordu Josh.

“Öldüğünü görebiliyorum. Şu anda odayı incelemek daha önemli.”

Özellikle, bizim çekmemizle tahta yuvasından sökülmüş olan iç sürgüye baktım. Sürgü, kapı pervazından sarkıyordu, ikiz vidalar kapının kendisinden sökülmüştü. Ama delikleri ve vida dişlerindeki talaş izlerini inceleyince, sürgünün kapının tahtasına sıkıca vidalandığına ikna oldum. Kapı kolunun etrafına düğümlenmiş bir ip parçası fark ettim ve önceki akşam orada olup olmadığını hatırlamaya çalıştım. Olmadığını sanıyordum ama emin olamıyordum.

“Ölmüş, kesin,” dedi Dr. Tompkins.

Kapıdan döndüm. “Cildinin renginden anlaşıldığına göre birkaç saat önce ölmüş. Onu tanıyan var mı?”

Ellen ve Josh başlarını salladı.

Papaz homurdandı. “Kasabadan geçen bir serseri. Şerif, buna izin vermemeliydiniz…”

“Onu tanıyorum,” dedi Lucy Cole kapıdan sessizce.

“Kim o?” diye sordum.

“Yani sadece daha önce gördüm demek istedim. Yanında biri vardı, demiryolu raylarının yanında yürüyorlardı. İkisi de serseriydi sanırım. Uzun, keçeleşmiş saçlarını, kirli kırmızı yeleğini ve yüzündeki küçük yara izlerini hatırlıyorum.”

Josh Eden öne çıkıp cesedin yanına diz çöktü. “O hançer, dolaplarımızdan birinde bulunan gümüş mektup açacağına benziyor. Ellen, baksana kayıp mı?”

Ellen cesedin etrafında dikkatlice dolaştı ve pencerenin solundaki aynalı kapıyı açtı. Bir süre aradıktan sonra, “Burada yok. Başka şeyler de eksik olabilir. Emin olamıyorum,” dedi.

“Hazır başlamışken,” dedim, “bu dört dolabı da kontrol etsek iyi olur.”

“Neden?” diye sordu Josh.

Cesede bakıyordum. “Katil o büyük raflardan birinin içinde saklanmıyorsa, bu durum girilmesi imkânsız kilitli bir odada işlenmiş bir cinayet vakası gibi görünüyor.”

O birkaç saat içinde o kadar çok şey oldu ki, şimdi hepsini hatırlamak zor. Ama dört aynalı dolabı da dikkatlice aradık ve kimseyi bulamadık. Ayrıca, dolapların arkasında sahte duvar olmadığından emin olmak için ölçümler yaptım. İşimiz bittiğinde, katilin odada saklanmadığına ve odadan çıkan gizli bir geçit veya tuzak kapı olmadığına ikna oldum. Tek bir kapı vardı, o da içeriden sürgülüydü ve tek pencere, içeriden kilitliydi. Pencere mandalını zaten incelemiştim. Yarıya kadar çevriliydi ama bu pencerenin sıkıca kapanmasına yetmişti. Kapının yanındaki yere diz çöküp, topuzun etrafına düğümlenmiş ipi incelemeye başladım.

“Bu ip normalde burada mıydı?” diye sordum Ellen Eden’a.

O da ipe baktı. “Hayır, bizim değil. Josh bir nedenden dolayı bağlamadıysa tabii.”

Ama o bağlamamıştı. Bu durumda olası şüpheliler katil ya da kurban kalıyordu. Bir ya da iki yıl önce S.S. Van Dine’ın gizem romanı The Canary Murder Case‘i okumuştum. Kitapta, bir cımbız ve bir ip parçasıyla odanın kapısının kilidini dışarıdan çevirmek için nasıl kullanılabileceğini gösteren bir şema vardı. Akıllıca bir fikirdi ama bu duruma uymuyordu. İpin cıvataya dolanıp çekilerek kapıyı kapatabileceğini hayal etmeye çalıştım, ama birincisi ip yeterince uzun değildi. İkincisi, kapı, pervazına o kadar sıkı oturuyordu ki ipin geçeceği bir yer yoktu. Hatta alt kısmında, hava akımını kesmek için kapının iç tarafına zemine küçük bir tahta parçası çakılmıştı. Daha uzun bir ip buldum ve kapıyı kapatmayı denedim. Kapı o kadar sıkı oturuyordu ki ipi çekmek imkansızdı. Kilitli odaya olan takıntım, diğer her şeyi unutmama neden olmuştu.

Şerif Lens hemen yanıma geldi ve “Doktor, saat neredeyse on bir oldu. Papaz, Shinn Corners’a gitmek üzere,” dedi.

“Tanrım! Düğün!”

Vera, sekizgen odaya hayran olmasına rağmen, zemindeki kanın henüz kurumadığı bir odada evlenmeyi reddetti. Dışarıda soğuk havada bekleyen düğün konuklarına plan değişikliği bildirildi. Hepimiz arabalara binip yakındaki kiliseye gittik. Gecikmeden rahatsız olmasına rağmen, Dr. Tompkins töreni kiliseye taşıdığı için kendisini bir tür zafer kazanmış hissediyordu. Töreni aceleyle bitirdi, damadın elini sıkıp gelinin yanağına bir öpücük kondurmak için yeterince uzun bir ara verdi, sonra öğle randevusuna gitmek amacıyla toz bulutu içinde ortadan kayboldu.

“Tekrar evlenmek nasıl bir duygu?” diye sordum Şerif Lens’e.

“Harika!” dedi ve alışılmadık bir şekilde duygusal bir hareketle gelini kucakladı.

“Ama balayını ertelemek zorunda kalacağız galiba.”

“Neden?”

“Şey, ben hâlâ buradaki şerifim, Doktor. Ve çözmem gereken bir cinayet var.”

O an için bunu unutmuştum. “Siz balayınıza çıkın, Şerif. Yardımcılarınız işleri halleder.”

“Onlar mı?” diye homurdandı. “Çantada kokarca bile bulamazlar!”

Derin bir nefes aldım. “Merak etme, her şey kontrol altında.”

“O adamı kimin öldürdüğünü biliyor musun? Ve kilitli bir odada nasıl öldürüldüğünü?”

“Tabii. Endişelenme. Akşam olmadan katili hücreye atmış olacağız.”

Hayranlıkla gözleri fal taşı gibi açıldı. “Eğer öyleyse, düğünden hemen sonra balayına çıkabiliriz.”

“Tabii ki. Cinayeti bir daha aklından bile geçirme.”

***

Nedimeyle arabaya bindik.

“Bu, düğün törenine giden yol değil,” dedi Lucy birkaç dakika sonra. “Şehre geri dönüyorsun.”

“Şu anda bu, düğünden daha önemli,” dedim. “Ölü adamın başka biriyle yürüdüğünü gördüm demiştin.”

“Başka bir serseri, hepsi o.”

“O adamı tekrar görsen tanır mısın?”

“Bilmiyorum. Tanıyabilirim. Kafasının arkasında kel bir yeri vardı. O kadarını hatırlıyorum. Boynuna da ekose bir fular sarmıştı.”

“Gidip arayalım.”

“Ama resepsiyon…”

“Oraya da gideriz.”

Tren istasyonunun yanından geçip raylarla paralel olan caddeyi takip ettim. Öldürülen adamın arkadaşının, bu cinayete karışmışsa, şu anda kilometrelerce uzakta, hızlı bir yük treninde olma ihtimali yüksekti. Yine de onu bulmaya çalışmak için zaman harcamaya değerdi. Northmont’un birkaç kilometre ötesinde, ağaçların arasında bir serseri kampı gördük.

“Sen arabada bekle,” dedim Lucy’ye. “Hemen dönerim.”

Aşınmış patikadan ilerledim, kamp ateşinin etrafındaki adamların paniğe kapılıp kaçmamaları umuduyla yanlarına yaklaştım.

Ateşin yanında ellerini ısıtan adamlardan biri, beni görünce sordu. “Ne istiyorsun?”

“Ben doktorum.”

“Burada hasta yok.”

“Dün buradan geçen bir adam arıyorum. Ekose atkı takıyor, kafasında kel bir yeri var.” Bariz olduğu için “Şapka takmıyor,” diye ekledim.

“Öyle biri yok,” dedi ateşin başındaki adam. Sonra sordu. “Ondan ne istiyorsun? Hastalığı yok, değil mi?”

“Ne hastalığı olduğunu bilmiyoruz. O yüzden onu arıyoruz.”

Diğer adamlardan biri ateşin yanına geldi. Küçük, gergin biriydi ve Güneyli aksanıyla konuşuyordu. “Mercy gibi, değil mi?”

“Kapa çeneni!” diye bağırdı ilk adam. “Bu adam demiryolu polisi olabilir.”

“Ben polis falan değilim,” diye ısrar ettim. “Bakın.” Cebimden, üstünde adım ve adresimin yazılı olduğu boş reçete defterini çıkardım. “Bu, benim doktor olduğuma sizi ikna eder mi?”

İlk adam birden kurnaz bir ifade takındı. “Eğer doktorsan bize viski için reçete yazabilirsin. Eczanelerde satıyorlar.”

“Tıbbi amaçlarla,” dedim. Biraz tedirgin olmaya başlamıştım.

Üçüncü bir adam ortaya çıkmış, arkamda dolanıyordu. Aniden Lucy arabamın kornasına basmaya başladı. Üç adam, yalnız olmadığımı fark edince geri çekildiler. İçlerinden biri raylara doğru koşturdu. En yakınımdaki küçük adamı yakaladım ve “Mercy nerede?” diye sordum.

“Bırak!”

“Söyle de seni bırakayım. Nerede?”

“Su kulesinin yanındaki rayların aşağısında. Arkadaşını bekliyor.”

“Arkadaşının kim olduğunu biliyor musun?”

“Hayır. Sadece birlikte seyahat ediyorlar.”

Yakasını bıraktım. “Buradan gitsen iyi olur,” diye uyardım. “Buradaki şerif çok acımasızdır.”

Arabaya koştum ve içine atladım. “Kornayı çaldığın için teşekkürler,” dedim Lucy’ye.

“Seni çevrelediklerinde korktum.”

“Ben de öyle.”

Raylar boyunca yolu takip ederek ilerledik.

“Aradığımız adam su kulesinde olabilir.”

Kule gökyüzünün siluetinde beliriverdi ve aniden uzun, eski bir palto giymiş bir adam saklandığı yerden çıkıp ormana doğru koşmaya başladı.

“Sanırım o!” diye bağırdı Lucy.

Kel kafasını ve dalgalanan ekose atkısını gözden kaybetmeden arabayla onu takip edebildiğim kadar takip ettim. Sonra arabadan indim ve adamı yaya olarak kovalamaya başladım. Sonunda onu yakaladım.

Elimde kıvranarak, “Ben yanlış bir şey yapmadım!” diye sızlandı.

“Mercy dedikleri sen misin?”

“Evet.”

“Sana zarar vermeyeceğim. Sadece birkaç soru sormak istiyorum.”

“Ne hakkında?”

“Dün başka bir adamla görülmüşsün. Uzun, griye dönmüş saçları vardı ve kirli kırmızı bir yelek giyiyordu. Elli yaşlarında, yüzünde birkaç yara izi vardı.”

“Evet, Florida’dan birlikte geldik.”

“O kim? Bana ondan bahset.”

“Adı Tommy, tek bildiğim bu. Orlando’dan New York’un dışına kadar bir vagonu paylaştık, sonra buraya gelmek için başka bir trene atladık.”

“Neden buraya gelmek istedin?” diye sordum. “Neden aralık ayında Florida’dan New England’a seyahat ettin? Kardan adam yapmayı mı seviyorsun?”

“O buraya gelmek istedi, benim de yapacak başka bir işim yoktu.”

“O neden buraya geliyordu?”

“Burada çok para kazanabileceğini söyledi. Kendisine ait para.”

“Ve sana burada beklemeni mi söyledi?”

“Evet. Dün gece beni terk etti. Öğlene kadar döneceğini söyledi ama onu görmedim.”

“Onu göremeyeceksin,” dedim. “Gece biri onu öldürmüş.”

“Tanrım!”

“Para hakkında başka ne dedi? Neredeymiş bu para?”

“Bana söylemedi.”

“Bir şey söylemiş olmalı. Florida’dan buraya kadar onunla birlikteydin.”

Mercy adındaki adam gergin bir şekilde başka yere baktı. “Tek söylediği eve döneceği idi. Eden’e döneceği.”

***

Lucy Cole’u resepsiyonun yapıldığı restorana bıraktım ve Eden House’a geri döndüm. Eve vardığımda hava neredeyse kararmıştı, aralık güneşi batmak üzereydi. Josh Eden kapıya geldi, yorgun ve endişeli görünüyordu.

“Düğün nasıl gitti?” diye sordu.

“Her şeyi göz önüne alırsak çok iyi. Yakında balayına çıkacaklar.”

“Bu korkunç olayın onların gününü mahvetmediğine sevindim.”

“Sekizgen odayı tekrar görebilir miyim diye merak ediyordum. Şerif Lens, soruşturmada yardımcı olmama izin verdi.”

“Elbette.”

Evine doğru yol gösterdi. Kapı açıktı. Sürgünün kopmuş olduğu yerdeki hasarlı kısımları tamir etmeye çalıştığını görebiliyordum. Oda yarı karanlıktı, çekilmiş perdenin tam ortasındaki küçük bir delikten içeri soluk bir ışık sızıyordu.

“Perdeyi çekmek zorunda kaldım,” diye açıkladı Josh Eden. “Mahalledeki çocuklar cinayet mahallini görmek için geliyorlardı.”

“Çocuklar böyle yapar,” diye onayladım. “Ama perdeler geceleri genellikle açık kalırdı, değil mi?”

“Evet, dün kilitlediğimi gördün. Perde açıktı.”

“O zaman ya kurban ya da katil onu kapatmış olmalı.”

“Öyle görünüyor. Işık açılınca dışarıdan görülebilirlerdi.

“Kimdi onlar?”

“Tabii ki beni soymak isteyenler! Başka kimler olacak? Bence bu çok açık. Lucy Cole, ölü adamı dün başka bir serseriyle gördüğünü söyledi. Beni soymak için buraya girdiler, tartışmışlar ve diğeri onu o hançerli mektup açacağıyla bıçaklamış.”

“Kapıyı ya da pencereyi zorlamadan nasıl girdiler? Daha da önemlisi, katil nasıl dışarı çıktı?”

“Bilmiyorum,” diye itiraf etti.

“Ölen adamın adı Tommy’ydi.”

Josh gözlerini bana çevirdi. “Bunu nasıl öğrendin?”

“Florida’dan buraya, Eden House’a, servetini geri almak için gelmişti.”

“Ne diyorsun, Sam?”

“Bence ölen adam senin baban. Savaştan hiç dönmeyen baban.”

Sekizgen oda o kadar karanlık olmuştu ki birbirimizi zar zor görebiliyorduk. Josh, elektrik düğmesine uzandı ve tavandaki ışığı açtı. Anında dolap kapaklarında yansımalarımız belirdi.

“Bu delilik!” dedi. “Kendi babamı tanımayacağımı mı sanıyorsun?”

“Evet, tanıyabilirdin. On iki yıl sonra evini ve mirasını geri almak için geri döndüğünde onu öldürecek kadar tanıyabilirdin. O artık senin baban değildi. O, yıllar önce seni ve anneni terk eden adamdı.”

“Onu ben öldürmedim,” diye ısrar etti Josh. “Onu tanımıyordum bile!”

Koridorda arkamda bir hareket duydum.

“Öldürmediğini biliyorum,” dedim iç çekerek. “İçeri gel Ellen ve bize kayınpederini neden öldürdüğünü anlat.”

Sekizgen odanın kapısında solgun ve titreyerek duruyordu. Camda yansımasını görmüştüm, her kelimeyi dinlediğini biliyordum.

“Ben… ben istememiştim…” diye nefes nefese konuştu.

Josh yanına geldi. “Ellen, ne diyorsun? Bu doğru olamaz!”

“Maalesef doğru,” dedim ona. “Ve bu kilitli oda olayıyla alakalı izlerini örtmek için bu kadar uğraşmasaydı, jüriyi bunun bir kaza olduğuna ikna etme şansı çok daha yüksek olurdu. Baban Tommy dün gece buraya kendisine ait olanı geri almaya geldi. Sen uyuyordun ama Ellen onu kapıda duydu ve içeri aldı. Sanırım konuşmaların seni uyandırmaması için odaya götürdü. Orada, baban olduğunu iddia eden bu serseri, ölmediğini ve Eden House’u geri almaya geldiğini söylüyordu. Ellen bu yer için yaptığı planların –restoran ve diğer her şeyin– duman olup uçtuğunu gördü. Dolaba gitti, hançer şeklindeki gümüş mektup açacağını aldı ve çılgınca bir öfkeyle adamın göğsüne sapladı.”

Josh hâlâ inanamadan başını sallıyordu. “Bunu nasıl anladın? Onu öldürüp odayı içeriden kilitleyip nasıl çıkabildi?”

“Buraya geri dönene, içeri girip perdenin ortasındaki o küçük ışık deliğini görene kadar nasıl yapıldığını anlamamıştım.”

“Perdede bir delik mi var? Daha önce hiç fark etmemişim, garip.”

“Eminim dün geceye kadar yoktu. Bak, bu sekizgen oda iki açıdan diğer odalardan farklı: Kapı ve pencere tam birbirinin karşısında ve kapı dışarıya açılıyor.”

“Anlamıyorum…”

“Ellen kapı koluna bir ip bağladı ve diğer ucunu pencere mandalına taktı. Sonra pencereden dışarı çıktı. Bu sabah kapıyı çekerek açtığımızda ip mandalı çevirdi ve pencereyi kilitledi. Bu kadar basit.”

Josh’un ağzı açık kaldı. “Bir dakika…”

“Odaya girer girmez mandalı inceledim. Çok kolay çalışıyordu ve sadece yarıya kadar çevrilmişti, pencereyi kilitlemek için yeterliydi. Mandalın etrafına gevşek bir ip halkası geçirmişti. Kapı açıldığında ip mandalı biraz çevirdi ama bu kilitlenmesi için yeterli oldu. Perde kapalı olduğu için böyle bir şey aklıma gelmedi. İpin geçmesi için perdeye küçük bir delik açmıştı.”

“Eğer bu doğruysa, ipe ne oldu?”

“Muhtemelen yerde bir yere kadar uzanıyordu. Odaya girdiğimizde loş ışıkta fark etmedik. Hemen pencereye gidip inceledim, siz ikiniz de arkamdaydınız. Ellen ipi tutup kapı kolundan kopardı. Hepsini almak istemişti ama kopmuş ve bir parçası kapı kolunda kalmıştı.”

“Buna inansam bile, neden Ellen olmak zorunda? Orada birkaç kişiydik. Ben, Lucy Cole…”

Onun masumiyetine inanmak istiyordu. Son umudunu yıkmak zorundaydım. “Ellen olmalı, Josh, anlamıyor musun? Evin arkasına gidip pencerenin kilitli olduğunu söyleyen Ellen’dı. Pencereden girmeyip kapıyı çekmemizi söyleyen Ellen’dı, planının işe yaraması için tek yol buydu. Ellen olmalı, başkası olamaz.”

“Ama neden kilitli bir odayı seçti ki? Neden bu kadar zahmete girip riske girdi?”

“Ceset, bir yere taşımak için çok büyüktü. İdeal olarak pencereyi açık bırakmalıydı, böylece adam partneri tarafından öldürülen bir hırsız gibi görünecekti. Ama Ellen, Lucy iki serseriyi birlikte gördüğünü söyleyene kadar onun bir partneri olduğunu bilmiyordu. Bu da beni Lucy’nin olayla ilgisi olmadığına ikna etti, çünkü o zaman diğer serseriyi suçlamak için pencereyi açık bırakırdı. Hayır, Ellen cesedi olduğu yerde bırakmak zorundaydı, bu yüzden onu evin geri kalanından, sizden ve kendisinden uzak tutmak istedi. Kapıyı kilitledi ve pencereyi kapatmak için ipi bağladı, belki de ölümün odayla ilgili eski hayalet hikâyelerine bağlanacağını düşündü.”

Sonunda Josh, karısını koruyan kollarını indirdi ve geri adım atarak sordu: “Bu doğru mu, Ellen?”

***

Yaşlı Dr. Sam Hawthorne sandalyesine yaslanırken bardağına uzandı. “Ve tabii ki doğruydu, değil mi Ellen?”

Karşısındaki kadın neredeyse onun kadar yaşlıydı ama dik ve gururlu duruyordu. Yüzü kırışmış, saçı beyazdı, ama hâlâ Ellen Eden’dı. Aradan elli yıl geçmesine rağmen pek değişmemişti.

“Tabii ki doğruydu, Sam. Zamanında o yaşlı adamı öldürdüm ve inan yine yapardım. Beni hapse göndermeye yardım ettiğin için seni suçlamıyorum. Uzun yıllar oldu ama seni bunun için hiç suçlamadım. Seni suçladığım tek şey Josh’u kaybetmeme sebep olman.”

“Benim bununla hiçbir ilgim yoktu…”

“Hapse girdim ve bir süre sonra benden boşandı. Eden House’a asla geri dönemeyeceğimi bilmek büyük bir darbe oldu. Sonra Lucy Cole ile evlendiğini duydum.”

“Böyle şeyler olur. İkiniz çok benziyordunuz. Sen gittikten sonra ona yönelmesine şaşırmadım.”

“Ama ben Eden House’u kurtarmak, onun geleceğine dair hayallerimi korumak için yaşlı adamı öldürdüm. Ve sen benden bunu aldın… Eden House ve Josh’u.”

“Üzgünüm.”

“Hapisten çıktıktan sonra ülkenin diğer ucuna taşındım. Ama seni hiç unutmadım, Sam. Bazen hayatımı mahvettiğin için seni öldürmek istedim.”

“Sen kendi hayatını mahvettin, Ellen.”

İçini çekerek sandalyesine çöktü. Hayatının, mücadelesinin neredeyse sonuna gelmişti.

“Ailesini başka bir kadın için terk eden, kendi oğlundan çalmak için serseri olarak geri dönen bir adamı öldürdüm. Bu benim için o kadar kötü bir şey miydi?”

Sam Hawthorne cevap vermeden önce uzun süre kadının yüzünü inceledi. Sonra çok sessizce “Tommy Eden ailesini başka bir kadın için terk etmedi, Ellen,” dedi. “Savaştan sonra Fransa’da kaldı çünkü yüzü bir yaradan dolayı çok kötü bir şekilde deforme olmuştu. Bir doktor olarak söylemeliyim ki o küçük yara izleri plastik cerrahi anlamına geliyordu ve bu, Josh’un kendi babasının cesedini neden tanımadığını açıklıyordu. Duruşmada bundan hiç bahsetmedim çünkü Josh’un zaten yeterince acısı vardı. Ama öldürdüğün adam ölmeyi hak etmemişti. Ve senin hapiste çektiğin ceza adil bir cezaydı.”

Derin bir nefes aldı. “On yıl önce seni de öldürebilirdim, Sam. Ama artık çok yorgunum.”

“Hepimiz yorgunuz, Ellen,” diye mırıldandı Dr. Sam Hawthorne. Sonra telaşla devam etti. “Dur, sana bir taksi çağırayım.”

YENİ ÇIKAN POLİSİYELER

YAŞAMA ÖVGÜ – Gisele Pelicot

Yayınevi: EVEREST YAYINLARI

Gisèle Pelicot’yu tüm dünya 2024 yılında tanıdı: Evli olduğu erkek dokuz yıl boyunca Gisèle’e bilgisi dışında uyuşturucu vermiş ve bilincini kaybetmiş haldeyken onlarca erkeğin ona tecavüz etmesine zemin hazırlamıştı. Bu korkunç gerçeğin ortaya çıkmasının ardından
Gisèle, konuyla ilişkili davanın kamuya açık görülmesini talep ederek ataerkiyle mücadelede bir a-kırılma yarattı: ‘Utanç taraf değiştirmeli,’ diyordu. Utanması gereken kendisi değildi, düzenin kirli tahakküm ağlarında bir araya gelerek onun fiziki ve manevi varlığına bu şiddeti uygulayan suçlulardı.
Yaşama Övgü’de Gisèle Pelicot, çok büyük cesaret gerektiren bu karara giden yolu bizimle paylaşıyor: Yoldaş bildiği bir eş; inişleri, çıkışları, krizleriyle elli yıldır devam eden bir evlilik, birlikte yetiştirilmiş üç çocuk… Aile sofralarında, torunlarıyla sakin bir sonbahara hazırlandığını zannederken, birdenbire karşısına çıkan, bilmediği, kapkara bir akışın içinde yıllarca zulme uğradığı, şiddet gördüğü gerçeği. Anılar, alt üst oluşlar, çocuklarını da saran şüpheler, çelişkiler… Ve davanın kamuya açık görülmesi kararının ardından etrafında kenetlenen kadınlardan aldığı güç.
Yaşama Övgü, bir kadının, içindeki gücü adım adım keşfetmesinin ve dünyanın gözleri önünde tüm zulme uğrayanların etrafında kenetlendiği bir figüre dönüşmesinin hikâyesi.
(Arka Kapak Yazısı)


BEN BİR SERİ KATİLİM – Cüneyt Ülsever

Yayınevi: Kırmızı Kedi

Zübeyir Mecidiye, 1941’de Keşan’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Edirne’de tamamladıktan sonra Robert Kolej’de burslu okudu. Lisans eğitimini Teorik Matematik alanında Massachusetts Institute Of Technology’de (MIT), aynı dalda yüksek lisans ve doktorasını ise Harvard Üniversitesi’nde tamamladı. Her iki üniversiteden de birincilikle mezun olan Mecidiye, bu toprakların yetiştirdiği matematik dâhilerinden biriydi. Dünya çapında ünlü matematik yıllıklarında çok sayıda teorik makale yayımlatmayı başaran ve Türkiye’de Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Zübeyir Mecidiye 1981’de, henüz 40 yaşındayken kayıplara karıştı. Ardında bıraktığı itiraflarında görüldü ki o aynı zamanda azılı bir seri katildi!
Cüneyt Ülsever’in kaleminden, okurun sinir uçlarını elektriklendirecek bir cinayet romanı Ben Bir Seri Katilim! (Tanıtım bülteninden)

BRANDENBURG – Glenn Meade

Yayınevi: Sia Kitap

Paraguay’da yaşlı bir Alman iş adamı intihar eder. Berlin’de bir siyasi aktivist sokak ortasında vurularak öldürülür. Dünyanın iki farklı noktasında gerçekleşen bu görünüşte bağlantısız ölümler, kısa süre sonra tek bir korkunç amaca işaret etmeye başlar. Avrupa’nın önemli güvenlik projelerinden biri için çalışan Joseph Volkmann, bu cinayetler arasındaki bağı araştırırken kendini müthiş bir komplonun ortasında bulur. İpuçlarının peşine düşen Volkmann’ın yolculuğu onu Paraguay’ın ücra bölgelerinden Meksika’daki ıssız çiftliklere, İtalyan limanlarından terk edilmiş Alman manastırlarına uzanan tehlikeli bir takibe sürükler. Volkmann, dünyaya en karanlık dönemini yaşatan Hitler’in ardından Dördüncü Reich’ı hayata geçirmeyi amaçlayan gerçek kötülükle karşı karşıya kalacaktır. (Tanıtım bülteninden)

FİLTRUM – DUDAK KESİĞİ – Aykut Mehmet Bildan

Yayınevi: Perseus Yayınevi

Adım Harun Demir. 56 yaşında, Maliye’den emekli bir adamım.
Adamdım yani. Yaşarken…
Hayattayken bir anlığına bile hatırlanıp birilerini tebessüm ettirecek, dost sohbetlerinde kulakları çınlatılacak kadar önemli bir şahıs değildim.
Kimse beni ilk aşkı olmaya bile gerek görmedi mesela. O kadar siliktim.
Babam ikinci isim takmaya tenezzül dahi etmemiş ablamla kardeşimin aksine.
Hâl böyle olunca ben de benden bekleneni yaptım hep.
Fikrim hiç olmadı. Yaşadığım toplum benim yerime karar verirken mutluydum.
Mutluydum dedim çünkü şu an ölüyüm. Yani sanırım öyleyim.
Çünkü kendi defin törenimi izliyorum üç buçuk metre uzaktan.
Ölmüş olmalıyım o yüzden. Zaten öyle de atıyor nabzım, üç buçuk!
Size tüm bunları beni mezara indirmek üzere oldukları yerden anlatıyorum. Birazdan olacakları bilmeden.
Ha unutmadan, tek bir isteğim vardı hayatta. Bir gemi yolculuğuna çıkmak…
Ama şimdi, bedenimin toprağa konmasını izliyorum.
Arkamdan iki adam geliyor. Söyledikleri kulağımda çınlıyor.
Ve daha bir sürü ses.
Görüntü silikleşiyor.
“Sus,” diyorlar sonra.
Şşş! (Yayın bülteninden)

YANILSAMA – Camilla Lackberg , Henrik Fexeus

Yayınevi: Doğan Kitap

Büyük bir tehdit…”Merhaba Niklas Stockenberg. Hizmetlerimizden memnun kaldığınızı umuyoruz. On dört gün… bir saat… ve… on iki dakikalık… ömrünüz kaldı.”
Açıklanamayan olaylar…Adalet bakanı kimliği belirsiz kişiler tarafından tehdit edilmektedir. Aynı zamanda aylardır kayıp bir finansçının iskeleti Stockholm metrosunda bulunur.
Gerçek nedir? Noel tatili yaklaşırken Mina Dabiri ve ekibi hem iskeletin gizemini çözmek hem de adalet bakanına yönelik tehdidin kimden geldiğini bulmak zorundadır. Geçen yaz öldürülen arkadaşlarının travmasını henüz atlatamayan ekip için zaman gittikçe daralmaktadır. Mina’ya yardım eden mentalist Vincent Walder’ın ise dünyası dağılmak üzeredir. Mina ve Vincent serisinin son kitabında bütün sorular cevaplanıyor. Öğrenmeye hazır mısınız? (Tanıtım Bülteninden)

YÜZLEŞME – Yüksel Konak

Yayınevi: Güneşyolu


Karanlık bir gece yarısı…
Duvardaki guguklu saatin kadranı on ikiyi gösterdiğinde,
bir ev sessizliğe gömülür…
Ve o sessizlik, üç cesedin sessiz çığlığını saklar.
Kahraman, her zaman oturduğu kırmızı koltukta gözlerini açtığında, hayatı geri dönülmez bir biçimde değişmiştir.
Ailesiyle birlikte tüm geçmişi yok olmuş, evi suç mahalline dönüşmüştür. Peki, gerçekten ne olmuştur? Geriye sadece sorular kalmıştır ve içini kemiren bir boşluk.
Yüzleşme; İyi ile kötünün, geçmiş ile geleceğin, siyah ile beyazın; bir savaşın romanı…
Adaletin puslu koridorlarında, bir annenin vedasıyla bir oğlun sessiz çığlığı arasında gezinirken, iyilik ne zaman kaybeder? Ve kötülük ne zaman kazanır? Sevgiyle nefretin, geceyle gündüz gibi iç içe geçtiği bu hikâyede, vicdanla intikam arasına sıkışmış bir ruhun çırpınışlarına tanık olacaksınız. Gerçek galip kim? Habil mi, Kabil mi? Yoksa her yüzleşme, yeni bir başlangıç mıdır? Bu kitapta sadece bir cinayetin değil, insan ruhunun en karanlık köşelerinin de izini süreceksiniz.
Hazır olun… Çünkü bu kez sadece karakterler değil, okur da yargılanacak. (Tanıtım Bülteninden)

SAVCI – Ertan Velimatti Alagöz

Yayınevi: İthaki Yayınları

Türkiye’nin karanlık geçmişinde kaybolmuş bir dosya…
Yıllar önce öldürülen bir gazeteci…
Ve gerçeğin izini tazı gibi sürerken ava dönüşen bir savcı.
Gazeteci Cumhur Işık, faili meçhullerin gölgesinde bir dosyanın peşindeyken hayatını kaybeder. Kızı Ada, babasının ölümüne dair izleri takip ederken, devletin en izbe koridorlarından geçmişin en karanlık hesaplarına uzanan bir labirentin içine çekilir. Onu korumaya çalışan genç savcı Şan Çevik, kısa sürede sadece bir soruşturmanın değil, kendi soyuna uzanan bir mirasın da tam merkezinde bulur kendini.
Bir yanda “Avcı” adıyla efsaneye dönüşmüş, ölümü bile şüpheli Uras Danişmend; diğer yanda su altında kalmış köylerin, kaybolmuş hayatların ve yıllardır saklanan sırların oluşturduğu dev bir gölge…
Gerçekle yalanın, adaletle intikamın birbirine karıştığı bu hikâyede herkesin gizlediği bir suç, herkesin taşıdığı bir yara var.
Ertan Velimatti Alagöz, Savcı’da Türkiye’nin yakın tarihine korkusuzca bakan, temposu yüksek, parçaları yavaş yavaş yerine oturan güçlü bir gerilim sunuyor. Her sayfada karanlık biraz daha büyüyor… (Tanıtım Bülteninden)

BEN O DEĞİLİM – Megan Lally

Yayınevi: BETA BYOU

ONA GÜVENMEKLE HATA ETMİŞTİ…
Genç bir kız, bir toprak yolun kenarında yara bere içinde ve titreyerek uyandığında oraya nasıl geldiğini, kim olduğunu hatırlamıyordu. Polis vakayı çözmeye çalışırken karakola telaşlı bir adam geldi. Saatlerdir genç kızı arıyordu. Elinde kızın okul kartı, doğum belgesi ve hatta fotoğrafları vardı. Adam kızın adının Mary ve kendisinin de babası olduğunu söylüyordu.
Lola, arabanın kapısını çarpıp karanlıkta gözden kaybolduğunda Drew sakinleşmek için biraz zamana ihtiyaçları olduğunu düşünüyordu. Ne var ki Lola bir daha geri dönmedi. Şimdi arkadaşları, şerif ve bütün kasaba Drew’un kız arkadaşını öldürdüğüne inanıyor. Fakat Drew’un umursadığı masumiyetini kanıtlamak değil, Lola’yı bulmak. Günler geçtikçe peşine düşülecek ipuçları azalıyor… ve hem Lola’nın hem de onun hayatı daha fazla tehlikeye giriyor.
“Tek solukta okunacak adrenalin yüklü bir roman.” (Tanıtım Bülteninden)


KARTAL YUVASI – Zuhal Kuyaş

Yayınevi: Sanat Kritik Yayınları

2013’te Labirent etiketiyle okura ulaşan roman yeni kapak ve etiketiyle tekrar Türk polisiye severlerin beğenisine sunuldu.

Bir trafik kazasıyla başlayan sır, New York’tan Osmanlı tarihinin karanlık bir kırılma noktasına uzanıyor…
Kartal Yuvası, polisiye gerilim ile tarihsel gizemi ustalıkla birleştirirken, Doğu ile Batı, geçmiş ile şimdi, bilgi ile iktidar arasındaki çatışmayı soluksuz bir kurgu içinde okura sunar. Zuhal Kuyaş, Cumhuriyet dönemi Türk polisiyesinin öncü kadın yazarlarından biri olarak, entrika dolu olay örgüsünü tarih bilinci ve edebî zarafetle örer.
Kayıp belgeler ve zehirli hançerler arasında ilerleyen bu roman, okuru yalnızca bir cinayetin değil, tarihin derinliklerine gömülmüş bir sırrın izini sürmeye davet ediyor.

AKSAK TİMUR – TAVŞAN KANI

Bu emeklilik denen zımbırtıya alışıyorum galiba. Ben eski Başkomiser Timur, emekliliğimin üçüncü yılında bütün gün kahve köşelerinde pinekleyip ölmeyi beklemek yerine yeni kararlar aldım. Ev sahibim, herkesin “Alamancı” bildiği, eksi istihbaratçı İsmail amca -namıdiğer Dede- sağ olsun, bana dükkânlarından birini tahsis etti. Emlakçılık yapmaya başladım. Artık çengel bulmacalarımı ofisimde çözüyorum ama çayım yine köşedeki kahvehaneden. Kahveci Mustafa abinin çayının tadı başka yerde yok. 

Sabah büronun önüne geldiğimde gördüm kahvehane etrafındaki telaşı. Polis arabası, ambulans, meraklı kalabalık, mekânın çevresinde birikmişti. Büroyu açmadan kalabalığa yöneldim. İnsan sürüsünü tam ortasından yardım, sarı Olay Yeri şeridini geçtim, açık kapıya yaklaştım, içeri girmek üzereydim ki polis engeliyle karşılaştım. Beni tanıyan memurlardan biri yanıma geldi. “Amirim, kimseyi alamıyoruz, kesin talimat var. Savcı bekleniyor,” dedi. İbrahim’di sesin sahibi. Ben de onu tanıdım. Zamanında az iyiliğim dokunmamıştı. Fena çocuk değildir hani. “Ne olmuş burada?” diye sordum. “Kahvehaneci,” dedi kafasıyla içeriyi işaret ederek. “İntihar etmiş. Asmış kendini.” Şaşkın, baktım suratına İbrahim’in. “Yok canım,” dedim. “Daha neler. Tanımasam inanacağım da…” Beni durduran memur girdi araya. “Valla Amirim,” dedi. “Biz de gördük. İple asmış kendini. Kapıyı da arkasından kilitlemiş. İntihar yani, açık.”

Uzaktan polis engelinin arkasındaki çalışmayı izlemeye çabaladım. Tanıyabildiklerimden OYİ Başkomiseri Mesut’la Adli Tıp Uzmanı Bahri içerideydi. Maktul yerde yatıyordu. “Ee,” dedim. “Adam yatıyor ya yerde. Nasıl intihar bu? Sakın bana savcıyı beklemeden ölmüş adamı asıdan indirdik demeyin.” Kendimi bir anda eskisi gibi polis günlerimde hissettim. Neredeyse fırça atacaktım memurlara. “Yok Amirim,” dedi İbrahim. “Öğrendiğimiz kadarıyla kahveyi zaten her sabah maktul açıyormuş, bir saat sonra elemanlar geliyormuş. Oğlu İsmet de işe geçmeden her sabah uğruyormuş. Oğlu geldiğinde kahvenin kapısının kilitli olduğunu, anahtarın arkada olduğunu görünce kapıyı kırmış. O babasını ipten kurtarmaya çalışırken elemanlar da peşinden girmişler. Belki yaşıyordur diye ipten almışlar.” Anladım anlamında salladım kafamı. “Nereye asmış kendini?” Eliyle içerdeki duvarı gösterdi. Tavana yakın doğalgaz borularını işaret etti. “Nereden baksan yüz kiloluk adam lan bu,” dedim. Ne bileyim, anlamında başını salladı memur.

İçeri giremeyecektim. Orası açıktı. Kalabalığın içinde beklemeye başladım. Savcı Hanım, assolist havalarında nihayet geldi. Sıkkın bir surat ifadesiyle şöyle bir göz gezdirdi olay yerine. Kırık kapıya, kilide, halata, kalorifer borularına, maktule güneş gözlüğünün arkasından baktı, talimatlarını sıraladı, kâtibiyle birlikte geldiği hızla gitti. Bu tavırları biliyordum. Yakından tanıyordum. Savcı anında çözmüştü vakayı işte. Olay basit, sıradan bir intihardı, herhangi şüpheli bir durum yoktu, otopsi raporunu ve OYİ raporunu bu doğrultuda masasına istiyordu. Giderken böyle basit işler için rahatsız edilmenin hoşnutsuzluğu yerleşmişti suratına. “Haydi,” dedi arkadaşlarına Mesut Başkomiser. “Savcıyı duydunuz. Burada işimiz bitti çocuklar.” O dakikadan sonra OYİ etrafı kolaçan edip delil toplamayı bıraktı. Savcı intihar diyorsa ortalığı bulandırmaya gerek yoktu. Çok yaşamıştım benzer durumları. Yok, dedim cesedi götürürlerken kendi kendime. Benim aklıma yatmadı.

Dükkânı açtım ama aklım kahvecinin intihar adı verilen vakitsiz ölümündeydi. Üzerime vazifeymiş gibi bir şeyler yapmak, gerçekten intihar edip etmediğini araştırmak istiyordum. Daha dün takılmıştı bana. “Amirim, kahvedeki sekiz beş mesaisini bıraktığınızdan beri masanızda gözüm sizi arıyor valla,” demişti. “Gönüller bir olsun Mustafa abi,” demiştim. Haklıydı. Üç yıl önce malulen emekli edildiğimde yaşadığım bir yıllık buhranın ardından iki yıldır yaz kış düzenli olarak kahvehanedeydim. Sabah sekizde gelip akşam beşte çıkıyordum. Bazı günler mesaiye kaldığım da oluyordu tabii. Müşteri olarak bile olsa aynı ortamı paylaşmışlığımız vardı rahmetliyle. Rahmetli. İnsan ne çabuk alışıyor birinin ölümüne. Hayret ettim kendime. Hâlâ aklıma yatmıyordu, hiç intihar edecek bir insan profili çizmiyordu.

Mahallede oturan Emrullah’ı gördüm dükkânın önünden geçerken. Seslendim. Gazetecidir kendisi. Cevval çocuk. Olay kokusunu almasın. “Sen,” dedim, “duydun mu olanları?” “Duymam mı Amirim,” dedi. “Sabah buradaydım zaten.” “E iyi ama görmedim ben seni,” dedim. “Ohooo. Polis anonsu geçtiğinde çoktan buradaydım, onlardan önce geldim,” dedi övünerek. “Onlar gelene kadar ben işimi bitirmiştim bile. Gazeteye gittim hemen.” Söylemiştim değil mi cevval olduğunu? “Hadi ya,” dedim. “İşini aşkla yapmak böyle işte.” Sonra aklıma geldi. “Sende fotoğrafları da vardır olay yerinin,” dedim. “Olmaz mı Amirim,” dedi. “Ayıpsın yani.” Makineyi gösterdi boynundaki. “Polisler gelse çekemezdim bunları. İzin vermiyor aynasızlar.” Sonra benim de eski polis olduğum aklına geldi. “Pardon Amirim,” dedi. Boşver gibisinden salladım elimi. “Açsana şunu,” dedim. Masamın önündeki koltuklardan birine çöktü. Makineyi açtı. Elime verdi. “Sağ tuşa bas abi ilerletmek için,” dedi. Mustafa abinin boynunda kalın bir urgan vardı. Yaklaştırdım. Boynundaki halat izleri belirgindi. Bayağı dikkatle inceliyordum fotoğrafları. Saatine bakınıyordu Emrullah. “Amirim,” dedi. “Belediyenin toplantısına gitmem gerekiyor. Haber için. İstersen bilgisayarına atayım fotoğrafları?” Şaka yapıyor sandım. Baktım ciddi. “At lan,” dedim. “Polisliğim depreşti, biraz incelerim. Bana da meşgale çıkar.”

Bütün günüm ekranda fotoğraflarla videolara bakmakla geçti. Büyüttüm, küçülttüm, noktalara sabitledim. Maktulün kendini astığı demirin hemen önünde yattığı yerden hem uzak hem de yakın çekimleri vardı. Doğalgaz borusunu da gördüm. Herhangi bir tahribat yoktu. Üzerine binen onca ağırlığa rağmen ne boyasında kalkma vardı ne de bir eğilme. Çelikten mi yapılmıştı acaba?

O akşam geç vakitte kahvehaneye gittim. Ayağıma galoş elime eldivenleri geçirdim. Tek çıt çıkarmadan hırsızlama daldım içeri. Saat ikiye geliyordu. Issızdı ortalık. İçeride yalnız başıma bir araştırma yapmalıydım. Maktul götürüldükten sonra o şekilde bırakılmıştı olay yeri. Kimse bir şeye dokunmamıştı. Hemen işe koyuldum. Sadece yolun kıyısındaki sokak lambasının ışığı vuruyordu içeriye. Telefonumun flaşını kullanarak kör karanlıkta her yeri fotoğrafladım. Mustafa abinin yazıhane olarak kullandığı kısımda mecbur kaldım elektrikleri açmaya. Yetersiz kalıyordu telefonun ışığı. Köşe bucak taradım, elime geçen birkaç parça eşyayı parmak izi incelemesi için yanıma aldım. Dede bu işi benim için hallederdi.

Mustafa abinin cenazesi epey kalabalıktı. Seveni çoktu. Herkes dağıldığında oğlu İsmet’i tek yakaladım. Taziye dileklerimi ilettim. “Sen ne diyorsun babanın ölümüne?” diye sordum. “Takdiri ilahi Amirim,” dedi. “Sıkıntıları vardı. Dayanamadı zahir.” Eli avuçlarımın içindeydi. Üstteki elimle eline vurdum hafifçe. “Baban,” dedim, “hiç intihar edecek gibi durmuyordu.” Omuz silkti. “İnsan bilemiyor tabii,” dedi. “Bir süredir kemoterapi alıyordu babam.” Elini bıraktım, cebimden sigara paketini çıkardım, bir tane yaktım, ona da uzattım. Almadı. “Evet, ondan haberim var,” dedim. Ses tonu çatallaştı bir anda. “Ölmekten çok korkuyordu, depresyona girdi belki…” dedi. Cümlesini tamamlayamadı. “İyi ya,” dedim. “Ölmekten korkan insan intihar mı eder? Hem baban hastalığına rağmen hayat doluydu.” Tuhaf tuhaf baktı suratıma. “Ne demek istiyorsun Amirim?” dedi. “Babam intihar etmedi de biri mi öldürdü diyorsun? Babamı ipten ben aldım. Bu ellerimle.” Ellerini gösterdi. Titriyorlardı. Başımı iki yana salladım. “Yok,” dedim. “Ben bir şey demiyorum. Polislikten kalma bir alışkanlık. Şüpheyle yaklaşıyorum sadece olaya. Otopsi sonucu çıktı mı?” Kaşlarını çattı. Cevap vermeden uzaklaştı yanımdan. Acılı gününde fazla üstüne gitmiştim. Mesleki deformasyon dedikleri bu olsa gerek. Durman gereken yeri bilmiyorsun.

Hep açık görmeye alışkın olduğum kahvehanenin şimdiki kapalı, ıssız hâli tuhaf geliyordu. Hiç kimse gelmese de belki bir inşaat işi çıkar da yevmiyeyi doğrulturuz diye saatlerce oturup bekleyen ameleler olurdu içerde. İki garson çalışıyordu yanında Mustafa abinin. Aralarında iç servisle dış servisi bölüşürlerdi, Necip’le Celâl. Edi’yle Büdü gibiydiler. Biri iri yarı, kaslı, kalıplı çam yarması cinsinden diğeri de tam aksine hem kısa hem de kara kuru bir şeydi. İri olanı vücut çalışıyordu. Öbürü ise eski sağlık memuruydu. Çalıştığı hastaneden haksız yere ihraç edilince küçük çocuklarına acıyıp yanına almıştı Mustafa abi. Sessiz, mülayim insanlardı. İkisi de ben bildim bileli burada çalışıyordu. İyi çocuklardı. Böyle iyilik dolu bir adamı ipin ucunda gördüklerinde kim bilir nasıl şok yaşamışlardı.

Ertesi gün aklıma çocuklarla Mustafa abiyi yâd etmek için toplanmak geldi. Akşam yakındaki meyhanelerden birinde buluşalım istedim. Garsonlara, kahvenin müdavimlerine, çevre esnafa, oğluna haber verdim. Kahvehane zaten Mustafa abinin ölümünden bu yana kapalıydı. Bu sayede İsmet’in kahvehaneyle ilgili gelecek planlarını, ne yapmak istediğini de öğrenmiş olurdum.

Akşam mekânda iki masa birleştirdik. Güzel anılar biriktirmişiz hepimiz de. İyi adamdı Mustafa abi. Fakir dostuydu. Yedik, içtik, bol bol andık rahmetliyi. Gecenin ilerleyen saatlerinde garson çocuklara sordum. “Eee çocuklar,” dedim. “Tekkenin sahibi öldü. Ne yapacaksınız bundan sonra? Var mı bir düşünceniz?” Çam yarması Necip, önündeki rakıdan sağlam bir yudum alıp konuştu. “Ben eski işime dönerim belki Amirim,” dedi. “Eve yakın olmak, akşamları sıcak yuvada uyumak iyi de bir noktadan sonra karı dırdırı çekilir şey değil. Sırf hanımdan uzaklaşmak için eski işime dönebilirim.” Kahkaha attık. “Ne iş yapıyordun önceden?” diye sordum. “Gemide çalışıyordum Amirim. Amerika, Avrupa, Uzakdoğu. Aklına neresi gelirse. Evlenince aylarca ayrı kalmak istemedim evden, bıraktım denizi.” Uzakta aileden ayrı çalışmak zordu. “Hayırlısı,” dedim. Diğer elemana, Celâl’e döndüm. “Sen?” dedim. “Bilmiyorum ki Amirim,” dedi. “Mustafa amca bana sahip çıktı. Allah ondan razı olsun. Babam gibi severdim. Ben çoluk çocuğu bırakıp gidemem buralardan.” Ağlamaya başladı. “Tamam lan,” dedim. “Zırlama. Ağlamaya gelmedik oğlum buraya, Mustafa abinin güzelliklerini konuşmaya geldik.” “Kim yapardı Amirim?” dedi. “Onun bana yaptığını? Babamdı o benim.” Oğluna döndüm. “Kahveyi ne yapacaksın?” diye sordum. “Hiç düşünmedim,” dedi. “Devren satarım herhâlde. İsteyen, talip olan varsa üç aşağı beş yukarı anlaşırız aramızda.” “Sen işletmeyi düşünmez misin?” dedim. “Valla bilmiyorum Amirim,” dedi. “Üç, dört ay sonra emekli olacağım. Aslında benim için de vakit geçirecek bir sebep olabilir ama bilemedim şimdi. Hem o kadar uzun saatler boyu, kim bakar kim ilgilenir?” Celal atıldı hemen. “Ben dururum,” dedi. “Bak,” dedim, “en azından artık düşünmene gerek kalmadı.”

İki hafta sonraydı. Dükkânda bir müşterimle laflıyorduk. Güzel fiyata kupon bir daire satmıştım kendisine. Kahvehaneden çay söyledim, çayları Celâl getirdi. Eski düzene devam ediyorlardı. “Ooo Celâl Bey,” dedi müşterim. “Yahu sen hiç uyumaz mısın?” Önce bana sonra adama bakıp gülümsedi Celâl. “Afiyet olsun,” deyip çıktı. Sesi cılız çıkmıştı. “Zor iş,” dedim. “Sabahın köründen gecenin on ikisine kadar çalışıyor çocuklar. Ben bile merak ediyorum ne zaman uyuyor bunlar diye.” Tok bir kahkaha patlattı müşterim. “Yok yahu Amirim,” dedi. “Ondan bahsetmiyorum ben. Pazartesi, çarşamba ve cuma geceleri saat ikiden dörde kadar mekânda al takke ver külah, paralı kumar oynanıyor. Valla bu aldığım dairenin parasını da kumardan kazandım. Hem sen niye gelmiyorsun ki? Bilmiyor olamazsın,” dedi. Kaplama dişleriyle sırıtıyordu. “Sen ne zamandır oynuyorsun orada?” dedim. Bilmediğimi belli etmemeye çalıştım. “Valla nereden baksan altı ay. Ha,” dedi. “Var ya. Bir keresinde bir adam geldi yaşlıca. Tam oyunun en cafcaflı yerinde. Bağırdı, çağırdı, milleti kovdu. Bir rezillik çıkardı sorma. Paramızla rezil olduk. Sanki polis baskını gibiydi. Mülk sahibi miymiş neymiş. O ara bir hafta kadar gece açılmadı, büyük zararım oldu ama sonra anlaştılar galiba ki eski düzen devam etti.” Kalkarken elimi avuçlarının arasına aldı. “Bu gece gel, benim misafirim ol. Seyret beni.”

Mustafa abinin kumarla işi olmazdı. Gece geldiği söylenen oydu muhakkak. Burnuma pis kokular geliyordu. Organize bir işe benziyordu. Kimse anlamasa bile mahalle bekçilerinin gözünden nasıl kaçardı? Onları nasıl etkisiz hâle getirmişlerdi? Tabii ki para! Para her kapıyı açardı. Bizim iki ahbap çavuş tek başına yapıyor olamazdı bu işi. Başka kimler vardı acaba işin içinde? Günlerden çarşamba olduğuna göre çok uzun sürmeyecekti merakım. Öğrenmenin tek yolu geceyi beklemekti. Bekledim ben de. Gece birden sonra gerçekten tek tek düşmeye başladı müdavimler. Ben de girecektim. Cebime, her ihtimale karşı, oynamak gerekirse diye biraz para koydum, normal bir işmiş gibi kapıdan girdim. Masaların çoğu doluydu. Necip beni fark edince kollarını açıp yanıma geldi. “Ooo Amirim,” dedi. “Siz buranın yolunu bilir miydiniz?” Celâl’le ikisi vardı sadece. “İsmet yok mu?” diye sordum. Suratı düştü bir anlığına. Peşinden sırıtmaya başladı. Dişleri sayılıyordu sırıtırken. “Yok Amirim,” dedi. “İsmet abi uyuyordur bu saatte. Biz ikimiz ilgileniyoruz. Oturmak ya da oyunlara katılmak istemez misin?” Başımı salladım. “Yok,” dedim. “Geçerken uğradım öylesine. İşim çoktu ofiste, ışığınızı görünce bir bakayım istedim.” İnandılar mı bilmiyorum. “Oyuna da bekleriz Amirim,” dedi peşimden.

Sabah Dede’ye uğradım. “Dede,” dedim. “Bana kahvehanecinin otopsi raporuyla Olay Yeri İnceleme’nin tutanakları lazım. Ben de alırım ama biliyorsun. Tövbeliyim teşkilattan bir şey istemeye.” “Hallederiz evlat,” dedi. “Ama senin şu parmak izi biraz gecikecek. Benim uzman izindeymiş, yeni geldi, o işi de hemen çıkaracak aradan. Bugün yarın sonuçlar eline geçer. Aklında kalmasın.” Gün içinde mail kutumdaydı istediklerim. Halata atılan düğüm raporda yazılı olmasa da daha ayrıntılı fotoğraflar vardı elimde. Bu kesinlikle gemici düğümüydü. Halatta sadece Mustafa abinin, oğlu İsmet’in ve garsonların parmak izleri vardı. Boynundaki ekimozlar halatla boğulmayla eşleşiyordu. Yok. Raporlardan tatmin olmamıştım. Benim topladığım örneklerden de bir sonuç çıkmamıştı. Canım sıkılmıştı. Üstelik kahvehanenin haftanın belli geceleri kumarhaneye dönüştürüldüğünü bilmek canımı daha da sıkıyordu. Buna Mustafa abinin müsaade ettiğine inanmak mümkün değildi. Ya oğlu?

Mustafa abi hangi gün ölü bulunmuştu? Hemen ajandama baktım. Salı. Kahvehanede kumar oynatılmıyordu salı geceleri. Yok. Düşündüğüm saçmaydı.

Arabama atladım, İsmet’in çalıştığı kuruma giderken yolda bizim gazeteci çocuğa rastladım. Hükümet konağına gittiğini öğrenince, “Hadi atla,” dedim. “Ben de oraya geçiyorum.” Aslında onu görmem iyi olmuştu. Aklıma not ettiğim birkaç hususu sorabilirdim. “Sen oradayken başka kim vardı?” diye sordum. “Kimi gördün? İyi düşün.”

Hiç beklemeden cevapladı sorumu. “Garsonlar,” dedi. “Ha, bir de İsmet abi vardı. Polisler de benden on beş dakika falan sonra geldiler.”

“İsmet ne yapıyordu?” dedim.

“Ben geldiğimde arka taraftaki yazıhane kısmından çıkıyordu. Feryat figandı. Babasının yanına çöktü, on-on beş saniye kadar sessizce durdu, ayağa kalktı, yine feryat figan, bir o yana bir bu yana dolanıp durdu. Trans hâlindeydi sanki. Ne yaptığını bilmiyor gibiydi.”

“Ne yaptığını bilmiyor gibiydi derken?”

“Ya ne bileyim Amirim, şoktaydı belki de. Hani olur ya. İnsan böyle bir ölümü kabullenemediğinde şoka girer. O da şoktaydı bence o anda. Geride bir mektup var mı, niye böyle bir şey yapmış olabilir diye yazıhaneye de bakmış ama bulamamış bir şey. Açıkçası ben de klasiktir ya böyle vakalarda, geride bir intihar mektubu bırakmıştır diye düşünüyordum.” Sonra güldü. “Sana verdiğim fotoğraflar var ya Amirim, bizim gazetede çıkınca Emniyet’e aldılar beni. Ben de olay yerine onlardan önce geldiğimi ama hiçbir şeye dokunmadığımı, ayağıma galoş taktığımı falan anlattım. Çok bağırdılar. Ucuz yırttım ehe ehe.” Oturduğu koltukta bana döndü. “Amirim,” dedi. “Seninle böyle karşılaşmasak yanına uğramayı düşünüyordum. Bilmiyorum suç mu işledim ama ben bir halt yedim. Ne yapacağımı da bilemedim.” Yavaşlayıp sağa çektim. Cebinden bir poşet çıkardı. “Bunu,” dedi, “o gün olay yerinde buldum. Niye aldım bilmiyorum. Olay Yeri İnceleme’ye özendim belki de. Ama dokunmadan koydum poşete. Sonra korkudan polise de veremedim.”

***

Beni ayakta karşıladı İsmet. Cenazedeki o suratsız ifadesi yoktu. Hayat devam ediyordu nihayetinde. Sıcak bir hoş beşin ardından ziyaret sebebimi anlattım. “Sen,” dedim, “sizin kahvehanede bazı geceler saat ikiden sonra paralı kumar oynatıldığını biliyor musun?” Şaşırmışa benzemiyordu. “Yok,” dedi sakince. “Öyle şey olur mu Amirim? Tamam. Çocuklar bana kahvehaneyi yeniden açarken bir iki defa öyle bir şey yapalım mı diye çıtlattılar ama kabul etmedim. Sonra da kapandı konu. Devlet memuruyum ben Amirim, insan böyle yasa dışı kumar işleri için memuriyetini yakmayı göze alabilir mi?”

“Hmmm,” dedim. “Tamam, sağ ol.”

“Zaten satacağım orayı Amirim. Kahvecilik benim yapacağım iş değil.”

Cevap bekler gibi baktı suratıma. Elimdeki çaydan son fırtı çekip masaya koydum. “Rahmetli babanın çayını tutmuyor,” dedim. “Tavşankanı çay yapardı. Eminim babanın da haberi yoktu dükkânında kumar oynatıldığından.”

Benim kadar o da ısrarcıydı. “Bence size yanlış bilgi verilmiş. İstihbarat kaynağınız sizi yanıltmış. Mümkün değil Amirim,” dedi. “Bizim mekânımızda paralı kumarın yeri yoktur. Bir şekilde haberi olurdu babamın.”

Gülümsedim. “Mümkün mümkün,” dedim. “Hatta şu iki gözüm de şahit oldu bu mümkünlüğe.”

Gördüklerimi anlattım ona. Sakin tavırları birden değişti. “Nankörler!” diye hiddetlendi. “Ulan ben size sormaz mıyım? Ulan Allahsız kitapsızlar,” diye tıslamaya başladı. “Amirim,” dedi. “Babamın ölümünde bunların parmağı olabilir mi?” “Bak,” dedim, “bu da mümkün.”

Yerinde duramıyordu. “Gemici düğümünü babam nereden bilsin. Tabii. Bak şimdi oturuyor Amirim taşlar yerine. Denizciydi o iki şerefsizden biri.” Eli telefona gitti. “Polisi arıyorum hemen,” dedi.

“Dur,” dedim. “Acele etme. Önce biz konuşalım. Ama öyle sorgu gibi olmasın, babanı yâd edelim yine. Elimizde sağlam bir delil yok, neyle itham edeceğiz, nasıl suçlayacağız?” Cumartesi akşamı saat onda kahvehanede toplanmayı teklif ettim. “Sen, ben, garsonlar. Birkaç tane de esnaf çağırırım ben.”

Onun da kafasına yattı bu önerim. “Tamam,” dedi. “Babam iyi ki bugünleri görmedi Amirim. Yıkılırdı adamcağız. Kimin aklına gelir gemici düğümüyle intihar etmek. Siz en başından haklıydınız. Kusura bakmayın.”

Elimle önemli olmadığını anlatmaya çalıştım. Müsaade istedim. “Ben de,” dedim, “bakalım neler bulabileceğim bu konuda. Elimi sağlamlaştırmadan kimseyi açık açık suçlayamam.”

Ben çıkarken hâlâ söyleniyordu arkamdan.

Arabaya bindim, kapıyı kapattım, emniyet kemerini taktım. Geriye yaslandım. Gözlerimi kapattım. On saniye kadar. Ardından anahtarı soktum, döndürdüm, motorun sesini duydum. Radyoyu açtım. Haber dinleyecek tadım yoktu, türkü kanalında bıraktım. Hafif ses verdim. Aracı vitese taktım, egzozu bağırtarak hareket ettim. Aklıma geldi. Torpidoda sigara paketi olacaktı. Şimdi biraz araştırma yapmam lazımdı. Dede’ye yine ihtiyaç duyuyordum ve bu defa önümde sadece üç gün vardı.

Cumartesi akşamı saat onda kahvehanede pek kimse kalmamıştı. Son müşteriler de bizimle birlikte bu ikinci anma gecemize katıldılar. Mahalleden üç beş kişiden başka garsonlar, birkaç esnaf, İsmet ve Dede vardı. Ben başladım konuşmaya. Mustafa abiyi ne kadar özlediğimi, gözlerimin her gün onu aradığını anlattım. Herkes bir anısını paylaştı. Bir saat böyle geçtikten sonra sandalyemi aldım, masaların önüne geçtim, ters çevirip oturdum. Sırtlığına kollarımı koydum. “Şimdi,” dedim. “Sizinle konuşmak istediğim başka bir konu var.” Herkes bana verdi dikkatini. “Mustafa abi,” dedim, “sandığınız gibi intihar etmedi. Öldürüldü.” Nasıl yani, diye bir uğultu yükseldi. “Anlatıyorum,” dedim.

“Mustafa abi her zamanki gibi gece on ikide kahvehaneyi kapattı. Evine gitti. Ama tam yatacağı vakit aklına ehliyetiyle ruhsatını yazıhanesinin çekmecesinde unuttuğu geldi. Ertesi sabah mekânı garsonlardan biri açacaktı, o da saat beşte kalkacak üniversite hastanesine gidecekti. Üç saatlik yolu vardı. Kemoterapiye girecekti. Oğlu İsmet ile kalıyordu. İsmet, babasına ben alır gelirim, dediyse de yok, dedi. Oğlu ısrar etti. Gece birlikte ehliyetle ruhsatı almaya kahveye geldiler. Baktılar, ışıklar yanıyor. İsmet’e babası arabada beklemesini, hemen geleceğini söyledi. İsmet arabada beklerken Mustafa abi içeri girdi. Tanımadığı tipler. Masalarda para yerine kullanılan jetonlar. ‘Burada ne yapıyorsunuz,’ diye bağırıp çağırdı garsonlara. Bir şekilde sakinleştirdiler, geri yolladılar. Milleti gönderip kapattılar kahvehaneyi. Arabaya bindiğinde hâlâ öfkeliydi. İsmet ne olduğunu sordu. ‘Bu saate kadar kapatmamışlar, çıkarken işinizi bitirip çıkın demiştim. Başımıza iş açacaklar, ceza yazacak polisler, onlara kızdım,’ dedi ama kumar olayından bahsetmedi. Bu olayın üstünden sadece üç dört gün geçmişti. Aklına takılmıştı. Bir daha kumar oynatılmayacağına söz vermişti elemanlar ama bir kere kulağına kar suyu kaçmıştı. Mustafa abi herkes yattıktan sonra kalktı kahveye gitti. Değişen bir şey yoktu. İçeride kumar gırla gidiyordu. Hiçbir şey söylemeden çıktı arabasına bindi. Bekledi. Saat dörde gelirken son müşteriler de güle eğlene çıkmıştı.”

Ayağa kalktım. İçeride volta atıyordum konuşurken.

“Arabadan indi, içeri girdi. Necip’le Celal, yani siz ikiniz. Mustafa abiyi görünce yine panik yaptınız. Sizi kovdu. İkiniz de bunun üzerine çıktınız. Mustafa abi masalardan birine oturdu, dirseklerini masaya dayamış, ellerini kafasına koymuş öfkesinin geçmesini beklerken nereden bulduğunuzu bilmediğim halatı arkadan gelip boynuna doladınız. Bu işi cüssesine bakarak rahatlıkla Necip yaptı diyebilirim. Çırpınmasına bile müsaade etmeden Mustafa abiyi öldürdünüz orada. Nasıl yapman gerektiğini de sana Celâl gösterdi. Sonra aynı halatı doğalgaz peteğine bağladınız. Düğüm attınız. Ama işte orada büyük yanlış yaptınız.”

Necip, “Vallahi de hikâye yazıyorsun Amirim,” dedi alaycı bir tavırla. “Biz niye öldürelim Mustafa abiyi? Kumar işinde zaten ortaktık. Öyle değil mi?” diye sordu arkadaşına.

“Evet, evet, ortaktık tabii,” dedi diğeri de kekeleyerek.

“Kesmeyin lan adamın sözünü!” diye bağırdı İsmet. Ayağa kalkıyordu ki elimle yerinde kalmasını işaret ettim.

“Yaa, tabii,” dedim. “Fakir fukara dostu Mustafa abi aslında bir kumarhane işletmecisiymiş demek. Vay anasını. Nasılsa adam öldü gitti değil mi? Sallayın bakalım işkembeden. Ne diyordum. Evet. Peteğe bağladığınız halata gemici düğümü atmak her babayiğidin harcı değildir. İntihar edecek bir insan da öyle gemici düğümüyle uğraşmaz, hoş, Mustafa abinin bu düğümü bilmesi de olacak iş değil. Memur emeklisi, hayatında ne denizde ne de gemide çalışmış. Gemide çalışmak gerek böyle bir düğüm için. Senin gibi Necip.”

“Allah belanızı versin,” diye ayağa kalktı İsmet. “İnsan ekmek yediği kaba yapar mı lan bunu? O adam size sahip çıktı. Babalık yaptı.”

“Hayır!” diye inledi Celâl. “Kahvehanede kumar oynattığımız doğru. Ama biz yapmadık. Yemin ederim. Valla suçsuzuz. Tek suçumuz kumar oynatmak.”

Necip girdi araya. “İyi de abi, Mustafa abiyi biz bulmadık ki, biz girdiğimizde boynunda ip vardı, İsmet abi kucaklamış, indirmeye çalışıyordu. Biz de yetiştik, yardım ettik, aldık aşağıya. Dış kapı kırıktı. İçeriden kilitlemiş kapıyı Mustafa abi intihar etmeden önce. İsmet abi babasını öyle görünce kapıyı kırıp girmiş.” İsmet hızını alamamış, iki garsonun üstüne yürüyecekti ki oturmasını söyledim. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Uğultuyu kestim.

“Evet arkadaşlar,” dedim. “Bu katilin b planıydı.” Nasıl yani der gibi baktılar suratıma. “Eğer intihar olduğuna inanılmazsa bu plan devreye girecekti. Katil bu durumda da anlattığım hikâyeyi düşünmemizi istiyordu. Kumar olayını biliyordu ama kendisinin bunu bildiğini kimsenin bilmesini istemiyordu. Ben dâhil. Hatta o kadar ki suçlunun siz olduğuna ilişkin şimdi anlattığım senaryoyu yazmam için beni yönlendirdi.”

Edi ile Büdü cinayet olgusuna hâlâ karşıydılar. Aynı şeyleri ısrarla tekrar ediyorlardı. “Hem biz kumarı salı geceleri oynatmıyorduk.”

Başımı salladım. “Doğru,” dedim. “Pazartesi, çarşamba, bir de cuma. Oradan kurtarıyorsunuz. Gelelim yeniden kapıya. Kapı içeriden kilitliymiş. Kapı kırılarak içeri girilmiş. Ya da katil bizim öyle olduğunu sanmamızı istedi.” Dikkatleri yeniden üzerime toplamıştım. “İşin özü şu. Katil, Mustafa abiyi öldürdükten sonra kapıyı kilitleyip çıktı. Anahtar da ondaydı. Sabah geri dönene kadar ondan önce başkasının yerde yatan ölüyü görmemesi için maktulü duvar dibine çekti.”

“Sabah yeniden geldi. Kilitli kapıyı ayağıyla kırarak içeri girdi. Eldiveni taktı. Cebinden çıkardığı anahtarı önce mendille sildi, maktulün parmak izinin çıkması için eline tutuşturdu, kapının arkasına taktı. Düzeneği hazırdı. Her şeyi planlamıştı. Maktulü yattığı yerden kaldırdı. Sanki asılıymış da kurtarmaya çalışıyormuş gibi bir pozisyonda beklemeye başladı. Çok beklemesine gerek kalmadı, elemanlar tam zamanında göründüler, çırpınan İsmet’i fark ettiklerinde koşarak yanına geldiler, ona yardım ettiler, tutup yere aldılar Mustafa abiyi. Nefes almadığını, nabız olmadığını anladıklarında İsmet bir vaveyla kopardı. Bir bağırış çağırış ortalığı ayağa kaldırdı. Şimdi, bu anlattıklarım neden detaylıca araştırılmadı derseniz eğer. Bu tür vakalarda adli tıpçıların baktığı belli başlı kıstaslar var, o kıstaslar intihar olgusunu destekleyince savcı da onunla aynı yönde kanaatini bildirince Olay Yeri İnceleme’nin yapacağı pek bir şey kalmıyor. Hele de başlarında emekliliğini bekleyen, aman etliye sütlüye dokunup da bu saatten sonra şaş kaza kendimi yakmayayım derdindeki Olay Yeri İnceleme Başkomiseri Mesut varsa. Ailenin de şüpheli vaka itirazı olmayınca… Böylelikle intihar damgası vuruldu, dosya açılmadan kapatıldı.”

Bir “Ama…” daha dedim. “Katil burada hayatının hatasını yaptığını bilmiyordu.” Oturanların hepsine birden diktim gözlerimi. “Tabii, bizim gazeteci Emrullah’ın da payı var katilin kim olduğunu bulmamda.” Herkes nefesini tutmuş, dinliyordu. “Olay yerinde onun çektiği fotoğraflarla Olay Yeri İnceleme’nin çektiği fotoğrafların hatta benim çektiklerimin uyuşmadığını fark ettim. Çok ince bir detay belki. Tekrar tekrar en az yüz kez bakmam gerekti önümde sırıtan ayrıntıyı görebilmem için. Emrullah’ın çektiği ilk fotoğraflarda maktulün yanında, yerde bir tespih görünüyor. Ama aynı tespihe ilişkin bizim çektiklerimizde hiçbir iz yok. O fotoğrafları çektiğinde içeride sadece Emrullah ve garsonlar var. Tespih Mustafa abinin değildi, çünkü onun tespih sevmediğini hepimiz biliyoruz. Evet. Bu birinci detay. İkinci detaya gelince. Olayda kullanılan halat bizzat Mustafa abi tarafından internet üzerinden sipariş edilmiş. Adres olarak kahvehane verilmiş. Böylece katilimiz suç aletini kendisi almadığı için bir sorun yaşamayacaktı. Peki, bu halat esasında ne için alınmış? Kurbanda hayvan bağlamak için. Bunu duyan, bunu bilen iki tane şahit var. Bu da cinayetin önceden planlandığını gösterir. Evet İsmet. Şu an elinde çektiğin tespih maktulün yanı başındaydı. Unutmadan. Bir de şu var. Kimse ve hatta otopsi raporunda ve OYİ tutanaklarında bile halatın gemici düğümü ile bağlandığı yazmıyordu. Bana suçluların garsonlardan biri olabileceğini telkin ettiğinde benim de aklıma seni araştırmak geldi. Şöyle bir geçmişine baktığımda memuriyetten önce dört yıl gemide çalıştığını öğrenmem zor olmadı. Ayrıca dün senin evin çevresindekilere olağan dışı bir hareketlilik ya da başka bir durum görüp görmediklerini sorduğumda bundan bir ay kadar önce bankaya olan borcundan ötürü eve haciz geldiğini öğrendim. Sanal kumar oynuyor, bahis sitelerinden çıkmıyormuşsun. Hatta bir yıl önce karın sırf bu kumar merakın yüzünden seni terk etmiş. Ayrıca çalıştığın kurumda ve çevresinde senden yaka silkmeyen kimse yoktu. Borç alıp ödememeyi iş edinmişsin kendine. Tabii aldığın borçları da kumara yatırdın kazanma hırsıyla. Ve son olarak. Doğalgaz borusu. O borunun asla ve asla yüz kilo tartması mümkün değil. Benzerinin kırk elli kiloda yamulduğunu bizzat deneyimledim. Üstelik ne bir boya atması ne başka bir şey vardı kahvehanedeki boruda. Tuhaf değil mi? Çünkü gerçekte asıda hiç kalmadı baban.”

“Hepsi yalan, iftira. Bana çamur atamazsın. Hem sen polis bile değilsin. Zaten bunun için atılmışsın mesleğinden de…” diyerek kalktıysa da tuttum oturttum yerine.

“Bitmedi,” dedim. “Bir kere ben kovulmadım, emekli edildim. Onun sebebi de ayağımın sakatlanması. İkincisi; evet, şu anda polis olmayabilirim ama ben bir cinayet şube dedektifiydim.” Bir sigara yaktım. Devam ettim.

Cebimden bir poşet çıkardım, içinde şeffaf eldiven vardı. “Bunu bir yerden hatırlıyor musun?” diye sordum İsmet’e. Bütün gardı düşmüştü eldiveni gördüğünde.

“Sen…” dedi. “Nasıl buldun onu? Nereden?”

Gazeteci Emrullah bulmuştu eldiveni o sabah. İsmet’in intihar mektubu var mı diye yazıhaneye bakması, kahvehane içinde bir o yana bir bu yana dolanması o yüzdendi. Eldiveni o kargaşa sırasında düşürmüş, Emrullah da gizlice cebine atmıştı. Üzerinde maktulle İsmet’in DNA’ları vardı.

“Zavallı adamdan para istedin, kumar borçların için. Belki de burayı satalım, dedin ama baban asla kabul etmedi, bunun için beni öldürmen gerek dedi. Sen de öyle yaptın, belki başkası olsa direnecekti, kendini savunacaktı ama böyle bir hamle en yakınından, canından bir parça olan oğlundan gelince, sana bilerek direnmedi zavallı adam. Kahvehanede oynatılan kumar konusundan ise haberin yoktu. Sadece kötü bir tesadüf. Ama planını geliştirmen için biçilmiş kaftandı. Kumarın hangi günler oynatıldığını bilsen belki kusursuz planın işe yarayabilirmiş. Tabii, bir de ben olmasaydım. Maalesef oyun bitti, buraya kadar.”

“Hayır, hayır, hayır!” diye bağırdı İsmet. “Hapse giremem. Bankada bir dünya parası vardı, ne olacaktı sanki birazını bana verseydi. Bunlar yaşanmayacaktı. O halat geldi aklıma. Kurban için almıştık gerçekten. Ama planlı değildi. Aklımda yoktu onu kullanmak. Bana küfür etti, hakaret etti, dayanamadım, aradım buldum halatı.”

Çözülmüştü işte. “Sonra da intihar süsü verdin,” dedim.

“Hapiste yapamam ben. Hayır, hayır,” diye tekrarlamaya başladı kafasını iki yana sallayarak. Kahvehanenin kapısını açtı, koşarak kayboldu gözden.

“Size gelince,” dedim iki kafadara. “Siz de kumar oynatmak ve yer temin etmekten yargılanacaksınız.”

Burada yapacak işim kalmamıştı. Dede’yle birlikte çıktık.

BAŞKOMİSER ÇAKIR VE OLAĞANÜSTÜ ŞÜPHELİLER-1

BÖLÜM 1: KAÇAKÇILIK



Hikâyedeki karakterler (sahneye çıkış sırasıyla)

Bembeyaz: Kar gibi beyaz tüylü sarı gözlü, 16 yaşında dişi kedi.

Müdür Sarman: Sarman renkli 5 yaşında erkek kedi.

Cingöz Peyami: Kırçıl rengi anne ve kurt babadan kırma 3 yaşında erkek köpek.

Tıktık Kâmil: Kırçıl rengi anne ile kurt bir babadan kırma 3 yaşında erkek köpek. Cingöz Peyami’nin kardeşi.

Hinoğluhin Hilmi: Siyah-kahverengi av köpeği kırması 5 yaşında erkek köpek.

Bozkurt: Edirne Kapıkule Sınır Kapısı’nda çalışan boz renkli erkek gümrük kontrol köpeği. Irkı Alman kurdu.

Rita: Edirne Kapıkule Sınır Kapısı’nda çalışan siyah-kahverengi dişi gümrük kontrol köpeği. Irkı Alman kurdu.

Raşit Bey: Rita’yla çalışan gümrük muhafaza memuru.

Derya Hanım: Bozkurt’la çalışan gümrük muhafaza memuru.

Napolyon ile Çörçil: Tekirdağ Liman İşletmesi müdürünün Doberman ırkı erkek köpekleri.

Tonguç: Bartın Liman İşletmesi’nin Kangal ırkı erkek köpeği.

Kesikkulak Corç: Krem rengi tüylü, siyah suratlı Kangal kırması sokak köpeği.

Güdükkuyruk Aybars: Siyah-kahverengi kırçıllı, dik kulaklı kurt köpeğinden kırma sokak köpeği.

Kepçekulak Kocaoğlan: Kahverengi tüylü, kocaman düşük kulaklı iri sokak köpeği.

Başkomiser Çakır: Gözleri buz mavisi, tüyleri beyaz-krem dişi Sibirya kurdu.

Komiser Şanslı: Başkomiser Çakır’ın asistanı olan turuncu renkli dişi Golden Retriever.

Komiser Tombiş: Başkomiser Çakır’ın Olay Yeri İnceleme Bürosu’ndaki sağ kolu, krem-beyaz renkli dişi Golden Retriever.

Veteriner Nalan Hanım: Safranbolu’nun Bağlar Mahallesi’ndeki müstakil bahçeli evinde pek çok kedi ve köpeğiyle yaşar. Sokaktan bulduğu veya dükkânına getirilen köpek ve kedi yavrularına geçici yuva sağlar, ilanla onlara yuva bulur.

El Medique: Büyük büyükbabası İspanya’nın Granada şehrindeki El Hamra Sarayı’nda bekçilik yapmış tekir erkek kedi.

Nazlı Necmiye: Beyazı çok, tekiri az İranlı dişi kedi.

Kara Murat: Kocaman kulaklı, simsiyah yavru erkek kedi.

Minnoş Parlaktüy: Parlak tüyleriyle göz kamaştırıcı güzellikte, 3 yaşındaki dişi kedi, KKTV ana haber bülteni sunucusu.

Gecenin Öfkesi: Hiç görülmediği ve sadece adı bilindiği hâlde tüm kedi-köpek suç dünyasına korku salmış kişi.

1 Eylül 2018 sabahı, Çekya’nın başkenti Prag şehrinde bulunan EXPLOJIA patlayıcı fabrikası

Bembeyaz ve Müdür Sarman, fabrikanın yükleme bölümünde gizlice buluşmuşlardı. Etrafları sarı renkli konteynerler taşıyan tırlarla çevriliydi. Konteynerlerin üzerinde kocaman kırmızı E harfleri göze çarpıyordu. Bembeyaz, kendisine ikram edilen bir kutu ton balığını afiyetle mideye indirdi. Patisini yalayarak ağzını burnunu temizledikten sonra bir prenses edasıyla konuşmaya başladı.

Bembeyaz: Miyuvvvv… Ton balığı için teşekkür ederim. Bu sarı renkli kocaman konteynerler de çok ürkütücü ayol. Üstlerindeki kocaman kırmızı E harfleri…

Müdür Sarman: O harfler fabrikamız EXPLOJİA’nın baş harfinden ilham alınan logosu. Dünyanın dört bir yanına silah ve patlayıcı gönderiyoruz. Bunların içinde sizin ülkeniz Türkiye de var.

Bembeyaz: O yüzden buradayım. Sizden patlayıcı satın almak istiyorum. Ama gayri resmi yollardan. Özel izin olmadan Türkiye’ye patlayıcı getirtemeyiz.

Müdür Sarman: Size kaçak yollardan patlayıcı yollayabilirim Bembeyaz Hanımefendi. Tam da ülkenize iki konteyner dolusu askeri tüfek ve mermi gönderecektik.

Bembeyaz: Tamam işte. Patlayıcıyı da onlarla gizlice gönderiverirsiniz. Miyyuuuvv…

Müdür Sarman: Fakat gümrük kapılarından resmi olmayan yollarla ürün geçirmek çok zordur, bilirsiniz. Hele o gümrük kontrol köpekleri yok mu?

Bembeyaz: Bilmez olur muyum hiç? Bu yüzden size geldim. Bu işleri tereyağından kıl çeker gibi yaptığınızı duydum. Sizden 100 kilo C4 patlayıcı istiyorum. Önümüzdeki 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü’nde kaçak evcil hayvan satan dükkânlar için bir sürprizim olacak. Onlara göndereceğimiz bombalı paketler patladığında kilolarca kedi köpek maması ortalığa saçılacak. Böylece tüm sokak hayvanları bayram edecek.

Müdür Sarman: Bunun için 150 kilo patlayıcı parası daha ödemeniz gerekiyor.

Bembeyaz: Neden?

Müdür Sarman: Gümrük kapılarında kaçak işler şöyle yürür Bembeyaz Hanım. Gümrük muhafızı ve köpeğini atlatmak için rüşvet vermek gerekir. O sırada rüşvet almayan diğer memur, gümrükten kaçak olarak geçenin yarısı kadar patlayıcıyı yakalar. Yani 100 kilo kaçırabilmek için 50 kiloyu gümrüktekilere yakalatırız. Böylece gümrüktekiler kaçakçılığa engel olduk sanırlar. Onlar küçük lokmayı yutarlarken, büyük lokma ülke sınırından içeri sokulmuş olur.

Bembeyaz: Demek 100 kilo patlayıcı alabilmek için gümrükte 50 kiloyu feda edeceğiz. Peki öyle olsun. Miyyuuuvv… Kaçak patlayıcılar da mı E harfi logolu sarı konteynerlerinizde taşınacak?

Müdür Sarman: Evet. Yasal askeri tüfekler ve mermilerin arasında taşınacak. Ama sizinkiler gizli bölmelerde olacak.

Bembeyaz: Ah ne güzel. Miyuuuvvvv…

Fabrika Müdürü: Peki sizinle Bembeyaz Hanım olarak mı iletişim kuracağız? Yoksa bu işler için başka bir isim kullanıyor musunuz?

Bembeyaz: Beyaz tüylerime bakıp kanmayın. Sakin bir kedi gibi görünebilirim. Birlikte çalıştığım tüm kedi ve köpekler bilirler, öfkelendim mi gözüm hiçbir şey görmez. O yüzden ismimle değil kod adımla iletişim kuracaksınız.

28 Eylül 2018, Veteriner Nalan Hanım’ın Safranbolu, Bağlar’daki iki katlı müstakil evinin bahçesi

Hinoğluhin Hilmi, bir sokak köpeğiydi. Eflani’de veteriner kliniği olan Nalan Hanım’ın Safranbolu’daki evinin bahçesini sokak köpeklerine açtığını duymuştu. Nalan Hanım’ın bahçesine çoktan kapağı atmış olan eski arkadaşları Cingöz Peyami ve Tıktık Kâmil’e mesaj gönderdi. Onları bağ-bahçe beklemek üzere sahiplenilmekten kurtaracak, hatta zengin olmalarını sağlayacak bir fikri vardı. Ama bu fikri gerçekleştirmek için Cingöz Peyami ve Tıktık Kâmil’in yanına, yani Eflani’den Safranbolu’ya gitmesi gerekiyordu. Sonunda o da kapağı Nalan Hanım’ın evine attı. Hiç vakit kaybetmeden Cingöz Peyami ve Tıktık Kâmil’le dört haftadır hazırladıkları planı hayata geçirmeye başladı. 

Cingöz Peyami: Hilmi nerede kaldın yahu? Gözümüz yollarda kaldı.

Hinoğluhin Hilmi: Sorma Peyami! Dün Nalan Hanım’ın veteriner kliniğinin önünde dolandım. Karnım tok olmasına rağmen aç numarası yaptım. Kadın beni görünce kıyamadı bana mama verdi. Ama beni buraya getirmek üzere arabasına almadı. Ertesi gün okulun çıkış saatinde ilkokul çocuklarına yanaştım. Sevimli sokak köpeği bakışlarımla onları kendime çektim. Beni yanlarına katıp veterinere götürdüler. Nalan Hanım küçük çocukların ısrarına dayanamadı. Onlara ‘Dün de geldi bu köpek ama bahçemde yerim kalmadığı için alamamıştım. Madem sizinle buraya kadar tekrar geldi, bir yuva bulana kadar onu da yanıma alayım,” dedi. Beni arabasının bagajına attı, buraya getirdi.

Cingöz Peyami: İyi yapmışsın. Ne öğrenmiştik? Her zaman küçük çocuklarla arkadaşlık et. Onlar sokak köpeklerini evlat edindirmede bir numaradırlar.

Hinoğluhin Hilmi: Hele şükür geç de olsa geldim. Hadi bakalım, işe koyulalım. Gümrük kapısındaki, limanlardaki ve balıkçılardaki bağlantılar hazır mı?

Cingöz Peyami: Hazır tabii ki Hilmi.

Hinoğluhin Hilmi: Bakın, o meşhur astığı astık, kestiği kestik Başkomiser Çakır’da iş yokmuş artık. Duydum ki iyice yaşlanmış. Bu işi şimdi yaptık yaptık, bir daha bu fırsat ayağımıza gelmez beyler! Haydi işimize bakalım.

28 Eylül 2018, Edirne Kapıkule Sınır Kapısı

Gümrük kontrol köpekleri Rita ve Bozkurt gece vardiyasında işlerinin başındaydılar. Avrupa’dan gelen onlarca tır kontrol edilmek için sıra beklerken, köpekler idarecileriyle birlikte harıl harıl çalışıyorlardı. Üzeri kırmızı E logolu sarı konteynerleri taşıyan iki tır, sıraları gelince yan yana kontrol alanına girdi. Rita ve Bozkurt’un görevi bu tırları koklayarak yasal olmayan maddeleri tespit etmekti.

Belgelerde araçların askeri malzeme taşıdıkları yazıyordu. Tırlar, köpekler tarafından koklanarak kontrol edildi. Ülkeye girmesi yasak olan veya özel izin gerektiren maddeler arasında patlayıcılar da vardı. Köpekler patlayıcı kokusu aldıklarında havlamak üzere eğitilmişlerdi.

Rita: Bıktım bu işten vallahi! Her nöbette aynı şey. Onu kokla Rita! Bunu kokla Rita! Tamam karnımız tok, sırtımız pek ama hani özgürlük? Hani kırlarda, ormanlarda koşup eğlenmek? Nerdeee bizde o şans? Varsa yoksa kokla Rita! Sonra bir kap kuru mama ye! Arada sırada da ödül olarak ıslak mama! Ne bir kemik ne bir tavuk budu! Neymiş tüylerime zarar verirmiş! Neymiş kemik boğazıma takılırmış! Nereden bilirdim bu işin bu kadar zor olacağını? Keşke aç kalsaydım da özgür olarak sokaklarda yaşasaydım! Bir de yöneticim Raşit Bey’in tuhaf davranışları yok mu? Tam ben havlamam gereken bir koku almışken tasmamdan çekip “kokla ve geçir” komutu veriyor! Sanki gümrük köpeği ben değilim de o! Bak yine yapıyor işte! Ffff, ffff, fffff… Halbuki patlayıcı kokusu alıyorum. Ffff, ffff, fffff… Hay Allah! Gecenin Öfkesi korkum yüzünden yapacağım ne yapacaksam! Yoksa hayatta geçirmezdim bu tırı! Hav hav!

Raşit Bey: Aferin kızıma. Hep böyle uslu ol. Söz dinle. Bu akşam ödül olarak bir kutu ıslak maman benden!

Bozkurt: Ffff, ffff, fffff… A-aaaa! O da ne? Kokladığım tırdan patlayıcı kokusu alıyorum. Ama bu akılsız Rita’nın ‘geçebilir tamam’ diye havladığı tırdan daha çok koku geliyor. Dur fırlayıp gideyim de bir yanlışlığa engel olayım! Hav hav da hav hav! Durdurun şu tırı! Hav hav da hav hav! Geçit vermeyin! Hav hav da hav hav!

Rita: Sen nasıl benim işime karışırsın Bozkurt?

Bozkurt: Ne yani senin burnun koku almıyorsa suç benim mi? Yok kokuyu alıp geçiriyorsan o daha kötü! Bak buram buram kokuyor patlayıcılar! Hav hav da hav hav! Hem de şu gizli bölmede! Hav hav da hav hav!

Rita: Ben de aldım kokuyu. Ama benim yöneticim olacak bu Raşit Bey var ya! “Kokla ve geçir” işareti verdi bana!

Bozkurt: Yok öyle yağma! Görevini iyi yap! Bak bu toprakların mamasını yiyorsun. Bu ülkeyi kötü adamlardan korumak zorundasın! Hav hav da hav hav! Sakın geçit vermeyin! Bu işte bir bit yeniği var! Hav hav da hav hav!

Rita: Amaaan sen de! Bu toprakların mamasıymış! Benim kadar güzel bir köpek nerede olsa yuva ve mama bulur! İsmim ünlü Amerikalı film oyuncusu güzeller güzeli Rita Hayworth’ten geliyor! Rengim senin gibi boz mu benim!

Derya Hanım: Amirim, Bozkurt kendi kokladığı tırda değil ama Rita’nın kokladığı tırda bir şey buldu! Bu tırda C4 saklı olmalı. O şekilde havlıyor Bozkurt. Sanırım konteynerde gizli bir bölme var. Teknisyen arkadaşları çağırın da oraya baksınlar. Aferin oğluma! Gel bakayım böyle!

Bozkurt: Tuuu! Gördün mü Rita! Senin tırdan daha yoğun bir koku gelince benim baktığım tır arada kaynadı. Hâlbuki yarısı kadar da olsa oradan da koku almıştım ben!

Rita: Amaaan sen de! Ne olacak azıcık patlayıcıdan. Sen daha fazla olanını buldun ya! Hav hav!

Bozkurt: Öyle deme. Kim bilir hangi hinoğluhin hangi hain planlar peşinde bilemeyiz. Hav hav da hav hav!

Raşit Bey: Demek siz ve köpeğiniz bu akşamın kahramanısınız Derya Hanım! Hadi yine iyisiniz. Memleketi kötü adamların eline geçecek 100 kilo patlayıcı maddeden kurtardınız bu akşam! Gel kızım Rita! Gidelim buralardan.

29 Eylül 2018, Tekirdağ Limanı

Edirne Kapıkule gümrük kapısından Türkiye’ye giren sarı konteynerleri taşıyan tırlar Tekirdağ Limanı’na ulaştılar. Liman müdürünün Doberman köpekleri Napolyon ile Çörçil tırlar limana girdiğinde dövüşerek ortalığı karıştırdılar. Çörçil, Napolyon’u boğazlamaya kalkışınca liman işçileri tarafından zorla birbirlerinden ayrıldılar. O karışıklığı fırsat bilen işçiler, gözden kaçarak ülkeye giren 50 kilo patlayıcı yüklü sarı konteyneri Anemurium gemisine yüklediler. Gemi, Bartın Limanı’na doğru hareket etti.

Napolyon: Şu sarı konteynerler gelince birbirimizi boğazladık ya. İnsanlar Gecenin Öfkesi için çalıştığımızı anlarlar diye çok korkuyorum inan Çörçilciğim.

Çörçil: Merak etme kardeşim Napolyon. İnsanlar o kadar akıllı değiller! Sen onlardan değil, Gecenin Öfkesi’nden kork asıl!

29 Eylül 2018, 1 saat sonra Veteriner Nalan Hanım’ın Safranbolu, Bağlar’daki müstakil evinin bahçesi

Cingöz Peyami, Tıktık Kâmil ve Hinoğluhin Hilmi, planları tıkır tıkır işlerken yan gelip yatıyorlardı. Hilmi’nin telefonuna bir mesaj gelince yattığı yerden fırladı.

Hinoğluhin Hilmi: Beyler bir problem var. Biz 100 kilo patlayıcı için 150 kilo parası vermiştik. Bunun 50 kilosunu gümrükte yem olarak yakalatacak, 100 kilosunu da rüşvet verdiğimiz ekip sayesinde ülkeye sokacaktık ya!

Cingöz Peyami: Eeeeee? N’olmuş?

Hinoğluhin Hilmi: Kapıkule’de ne olduysa olmuş, bizim 100 kilo mal yakalanmış. 50 kilo mal ülkeye girmiş.

Tıktık Kâmil: Yani?

Hinoğluhin Hilmi: Yani durum şu. Bu patlayıcı çok kuvvetli bir şey olduğu için bizim planladığımız iş için 10 kilo yeterliydi. Kalan 90 kiloyu da Paris’teki sarı tasmalı arkadaşlarımıza satacaktık. Kârıyla elbet! Fakat asıl malı gümrükte yakalattığımız için elimize 50 kilo patlayıcı geçecek. Sarı tasmalılar 40 kilo bize yetmez, diyerek çoktan başkalarıyla bağlantıya geçmişler.

Cingöz Peyami: Şimdi ne yapacağız?

Hinoğluhin Hilmi:Ne mi yapacağız? Nasıl yapacağız bilmiyorum ama bir yolunu bulup haber uçuracağız.

Cingöz Peyami: Kime haber uçuracağız Hilmi?

Hinoğluhin Hilmi: Hiç yahu! Kime olacak? Hiç kimseye haber uçurmayacağız elbette! Dilim sürçtü! Bir alıcı bulanakadar 40 kilo patlayıcıyı bir yerlerde saklayacağız!

Tıktık Kâmil: Paris’teki bu sarı tasmalı arkadaşlar C4’lerle ne yapacaklardı ki Hilmi?

Cingöz Peyami: Soru sorma sen Tıktık. Hilmi’nin dediğini yap yeter.

MANİPÜLASYON YOLUYLA İŞLENEN SUÇLAR



Kopenhag Hipnoz Cinayetleri (1951, Danimarka)

Palle Hardrup, 29 Mart 1951’de bir banka soygunu sırasında iki kişiyi öldürdü. Hardrup, hücre arkadaşı Bjørn Schouw Nielsen tarafından hipnoz edildiğini iddia etti. Danimarka yasaları Nielsen’i, uzun süreli telkin yoluyla Hardrup’u suça yönlendirdiğine kanaat getirerek cezalandırdı. Hardrup ise psikiyatrik gözetim altına alındı. Bu dava, başka birini hipnoz ettiğini ispatla mahkûm edilen nadir örneklerden biri olarak tarihe geçti.

Charles Manson Vakası (1969, ABD)

Bu türden vakaların en “meşhurunu” sanırım siz de duymuşsunuzdur:

1934, ABD doğumlu Charles Milles Manson,genç yaşta seks işçiliği yapmak zorunda kalan bir anneden doğdu. Çocuk yaşlarda sokaklarda yaşamaya ve hırsızlıkla geçinmeye başladı ve çok geçmeden cezaevine düştü. Cezaevinde uğradığı cinsel istismar neticesinde ıslahevine yerleştirildi. 1954 yılında şartlı tahliye ile serbest kaldıktan sonra defalarca farklı suçlardan hapse girip çıktı. 1967 yılında son kez tahliye olduktan sonra çevresine topladığı kişilerle birlikte tarikat benzeri bir grup olan Manson Ailesi’ni oluşturarak Los Angeles’ta bir çiftliğe yerleşti.

Manson, etrafındaki “aile” üyelerini yoğun psikolojik telkin ve beyin yıkama, grup izolasyonu ve gerçeklikten koparma, LSD ve diğer psikoaktif maddelerle bilinç zayıflatma, karizmatik liderlik ve mutlak itaat kültü, kıyametçi ideoloji ve korku üzerinden kontrol mekanizmalarını kullanarak kendine bağladı. Onları yaklaşan bir ırk savaşını (“Helter Skelter senaryosu”) hızlandırmak gerektiğine inandırdı.

Ağustos 1969’da müritleri iki gecede yedi kişiyi vahşice bıçaklayarak öldürdü. Kurbanlar arasında yönetmen Roman Polanski’nin 9 aylık hamile eşi, oyuncu Sharon Tate de vardı.

Manson, cinayetleri doğrudan kendisi işlememiş olsa da emrini verip planladığından ötürü 1971’de birinci derece yedi cinayetten müebbet hapse mahkûm edildi. 2017’de 83 yaşındayken doğal sebeplerle hapishanede öldü.

Tüm dünyada büyük ses getiren vaka, kriminoloji ve sosyal psikolojide zorlayıcı ikna (coercive persuasion) ve kült kontrolü örnekleri arasında gösteriliyor.

Kurgu dünyasında pek çok esere ilham olan Charles Manson, Quentin Tarantino’nun 2019 yapımı Bir Zamanlar Hollywood’da filminde de boy gösterdi. Brad Pitt, Leonardo Di Caprio, Margot Robbie gibi güçlü oyuncuların yer aldığı bu yapımla ilgili ipucu vermek istemesem de içinizin bir nebze ferahlayacağını söyleyebilirim.

Jim Jones – Jonestown Katliamı (1978, Guyana)

Peoples Temple tarikatının lideri Jones, Guyana’daki Jonestown yerleşiminde 900’den fazla takipçisini siyanür içmeye zorladı. Ölümlerin çoğu doğrudan cinayet değil, psikolojik baskı ve zorlayıcı telkin altında gerçekleşen toplu ölüm vakası olarak değerlendirildi. Olay izolasyon ve dış dünyadan koparma, sürekli propaganda ve korku, sahte “prova intiharları” silahlı gözetim ve sosyal baskı yöntemlerinin uygulandığı bir diğer zorlayıcı ikna vakası olarak tarihteki yerini aldı.

Heaven’s Gate (1997, ABD)

Heaven’s Gate, Kaliforniya San Diego yakınlarındaki bir Amerikan UFO dini kültüydü. Marshall Applewhite ve Bonnie Nettles liderliğindeki 39 kişilik grup, Hale-Bopp kuyruklu yıldızını takip eden dünya dışı bir uzay aracına geçeceklerine inanarak toplu hâlde intihar etti.

Toplu intihardan hemen önce, grubun web sitesi şu mesajla güncellendi: “Hale-Bopp, Cennetin Kapısı’nı kapatıyor… Burada, Dünya gezegenindeki 22 yıllık dersimiz nihayet sona eriyor – İnsan Evrimsel Düzeyi’nden mezuniyet. Bu dünyadan ayrılmaya ve Ti’nin ekibiyle birlikte gitmeye hazırız.”

Mary Hein Davası (2010, ABD)

Her şey alkollü araç kullanırken polise yakalanan bir kişinin, tedavi için 45 yaşındaki psikiyatrist Mary Hein’a yönlendirilmesiyle başladı. Bu tanışmadan sonra planını gerçekleştirmeye koyulan psikiyatrist, hastayı evinde de muhtelif defalar ziyaret etti.
Psikiyatrist hastanın içeceğine ağır bir ilaç koyarak onu transa benzer bir duruma geçirdi, yarı baygın hâldeyken onunla cinsel ilişkiye girdi ve kocasını öldürmeye ikna etmeye çalıştı. Kadının hastasına, eşini öldürdüğü takdirde kalacak hayat sigortasını onunla paylaşacağını vadettiği iddia edildi.

Hastanın cinayet işlemek yerine olanları polise anlatması sayesinde Mary Hein tutuklandı. Mahkemedeki belgeler de hastanın hipnoza sokulduğunu doğruladı. Mary Hein manipülasyon yeteneğini kullanarak hastasını cinayete azmettirmekten dolayı 20 yıl hapisle yargılandı.

Manipülasyon yoluyla işlenen suçlara polisiye edebiyattan verebileceğimiz en güçlü örneklerden biri Agatha Christie’nin Ve Perde İndi (1975) romanı. Asıl fail, insanların zaaflarını analiz ederek onları psikolojik yollarla suça yönlendirir. Kendisi fiilen cinayet işlemez fakat olayların arkasındaki manipülatördür. Bu roman Agatha Christie’nin 85 yaşındayken yazdığı son Hercule Poirot macerası olması bakımından da önemli bir eser.

Patricia Highsmith’in ilk romanı olan (1950) ve Alfred Hitchcock tarafından aynı isimle sinemaya da uyarlanan (1951) Trendeki Yabancılar eserinde, yolculuk esnasında tanışan iki yabancı, birbirleri adına cinayet işleme kararı alırlar. Biri diğerinin babasını, diğeri de öbürünün eski karısını öldürecektir. Ve olaylar gelişir…

Manipülasyon yoluyla suça yönlendirme konusunda en uç örneklerden bir diğer eser ise 1959 yılında Richard Condon tarafından yazılan, 1962 ve 2004 yıllarında sinemaya da uyarlanan Mançuryalı Aday. Eser, Kore savaşında esir düşen bir Amerikan askerinin psikolojik şartlandırma, hipnoz ve yoğun telkin yoluyla nasıl programlanmış bir suikastçıya dönüştüğünü anlatır.

Michelle Carter – Dijital Telkinle Ölüme Sürükleme (2014, ABD)

ABD’nin Massachusetts eyaletinde bir mahkeme, attığı telefon mesajlarıyla erkek arkadaşını intihara teşvikle suçlanan 20 yaşındaki Michelle Carter adlı kadını 2,5 yıl hapis cezasına çarptırdı.

Carter’ın, Haziran 2014’te erkek arkadaşı Conrad Roy’a attığı mesajlarda, “As kendini, git binadan atla, kendini bıçakla, ne bileyim ben, bir sürü yolu var,” ifadeleri yer almıştı.

Roy bu mesajdan iki hafta sonra bir aracın içinde ölü bulundu. Adamın aracında egzoz gazı ile intihar ettiği anlaşıldı.

Şantaj Yoluyla Suça Sürükleme

En ağır duygusal manipülasyon ve psikolojik baskı türlerinden biri olan şantaj yoluyla suça sürüklemek (coercion/blackmail-induced crime)de gerçek hayatta karşımıza çıkan bir olgu. Ancak doğrudan “şantaj yaparak birini cinayete zorlamak” gibi açık ve mahkeme kararlarıyla belgelenmiş örnekler nispeten az. Şantaj daha çok cinayete motive eden unsur olarak veya azmettirme / zorlama ile birlikte görülüyor. Son dönemlerde dijital ortamlarda ifşa korkusuyla çıkar sağlama amaçlı kullanımına sıkça rastlanıyor.

Dijital telkinle işlenen suçlara kurgu dünyasından verilebilecek en güzel örneklerden biri kuşkusuz Netflix’in efsane içeriği Black Mirror. Hem dijital telkin hem de şantaj içeren en çarpıcı bölümlerinden biri ise 3. sezondaki “Shut Up and Dance”. Teknolojinin çok da uzak olmayan bir gelecekte nelere vakıf olabileceğini sarsıcı şekilde anlatan bu diziyi henüz izlememiş olanlara ısrarla tavsiye ederim.

Türkiye’den Vakalar

Türkiye’de manipülasyon / telkin / psikolojik yönlendirme ile suça veya ölüme sürükleme başlığı altında belgelenmiş vakalar, Batı’ya kıyasla çok daha sınırlı. Psikoloji ve kriminoloji literatüründe ortak görüş, Türkiye’de hipnozla cinayet türünde kesinleşmiş dava olmadığı yönünde. Ancak psikolojik baskı, korku, bağımlılık ilişkisi ve otorite etkisi, suç davranışında önemli bir faktör olarak ele alınıyor.

Yine de bahsedebileceğimiz birtakım olaylar var:

“Mavi Balina” Vakaları – Dijital Psikolojik Yönlendirme (2017–2019)

İlk olarak Rusya’da ortaya çıkan, daha sonra Hindistan, ABD ve Türkiye dâhil pek çok ülkede yayılarak internet üzerinden çocuklara ve gençlere ulaşan “Mavi Balina” adlı oyun, katılımcılara aşamalı görevler veriyordu. Son aşama ise intihardı. Türkiye’de çeşitli illerde gerçekleşen genç intiharları bu yapı ile ilişkilendirildi. Aşamalı bağlılık oluşturma, korku ve tehdit (aileye zarar verme iddiası), uyku yoksunluğu, psikolojik baskı ve izolasyon yoluyla katılımcılar manipüle edildi. Kimi vakalarda adli olarak doğrudan bağlantı kesinleşmedi ancak Emniyet ve Siber Suçlar birimleri tarafından soruşturmalar yürütüldü.

Sahte Hoca / Medyum Vakaları – Telkinle Suç ve İstismar

Gerçeği nasıl oluyor bilemiyorum ama Türkiye’de sahte hoca/medyumların istismarına maruz kalan çok sayıda mağdur haberi okumuşsunuzdur. Genellikle yerel basında veya üçüncü sayfalarda kendine yer bulabilen bu haberlerde, kendilerine başvuran kişileri üzerinde büyü olduğu gerekçesiyle veya cinlerin musallat olduğunu söyleyerek korkutan, paralarını alan, bazen evlerini/eşlerini terk etmeye zorlayan veya cinsel istismarda bulunan bu kişiler, çoğunlukla dolandırıcılık ve nitelikli istismar suçlarından hüküm giymişler.

Töre Cinayetleri

Gelelim toplumumuzun kanayan yarası, töre cinayetlerine. Çocukluğumuz ve gençliğimiz boyunca eski Türk filmleri vasıtasıyla çok normal bir şeymiş gibi bol bol maruz kaldığımız bu kavram, aile içi psikolojik yönlendirme ile cinayete azmettirme başlığı altında tanımlanabilir. Namus, ahlak, töre gibi toplumsal baskı unsurları kullanılarak, ölmesine karar verilen kadının/çocuğun canına kıyması için bazen bir baba, bazen bir koca veya bir akraba görevlendirilebileceği gibi bazen de “düşük ceza alacağı için” ailenin reşit olmayan bir bireyi seçilebilir. Sanmayın ki bunlar geçmişte kaldı veya yalnızca kırsal kesimde nadiren görülen vakalar. Günümüzde korkunç boyutlara ulaşan kadın cinayetlerinin kökeninde yatan zihniyet maalesef bundan çok da farklı değil.

Bir sonraki sayımızda görüşmek üzere…

Kaynaklar:

FERMUAR

Temmuz sonuydu. Akşam vaktinde rüzgâr sertleşmeye başladı. Yağmur, asfalttaki kum tanecikleriyle çamurlaşırken oyuklara dolan suyun seviyesi yavaş yavaş artıyordu. Karanlık bastıkça binanın bulunduğu sokağa sessizlik hâkim oldu. İki yana sıralanmış, dış cephelerinin rutubetten renk attığı bitişik apartmanlar, gökyüzünü dar, siyah bir boşluğa hapsediyordu. Alt katlardaki dükkânların paslı kepenkleri ise kapalıydı. Sokak boyu dizilmiş dev lambalardan bir tanesi, iki küçük arabanın ortasında duran çöp konteynerine ışık veriyor, metalden yansıyan parıltılar sokağı aydınlatıyordu. Rüzgârla sallanan ağaç yapraklarının zemindeki gölgesi, bir köpek sürüsünü andırıyordu.

Sokağa sert bir manevrayla giren taksi, orta yerde durdu. Şoför camı açtı, derin bir nefes çekip yere tükürdü ve camı tekrar kapattı. Mahalleli, perdelerin arkasından bu yabancı aracı izliyordu. Beş dakika sonra apartmandan orta boylu, takım elbiseli, uzun favorili genç bir adam çıktı. Elindeki çantayı sıkıca kavrayarak arka koltuğa oturdu.

“Karahasan Karakolu’na lütfen.”

İlçe merkezi akşam karmaşası içindeydi; dükkân önlerinde bağıran esnaf, kalabalığın arasında koşturan çıraklar ve bitmek bilmeyen korna sesleri kulak tırmalıyordu. Trafik, yeşil ışığın saniyeler içinde sönmesiyle iyice düğümleniyor, dışarıdan yükselen küfürler taksinin içindeki sessizliği bozuyordu. Taksici yarı uykulu ama dikkatliydi.

Cihan’ın bugün meslekteki ilk günüydü. Yol boyunca, kapıdan girdiğinde söyleyeceği cümleleri zihninde sessizce tekrar etti. Araba merkezden uzaklaşıp virajlı köy yollarına girdiğinde dışarıdaki gürültü yerini uğultulu bir sessizliğe bıraktı. Bir süre toprak yolda, tekerleklere havlayan çoban köpeklerinin arasından geçtiler. Kısa süre sonra güneşten rengi atmış “Karahasan Karakolu” tabelası göründü. Taksi sağa saptı.

İçeri girdiğinde beklemesi söylendi. Demirden yapılma bir sandalyeye oturdu. Tam karşısındaki pencere rüzgârdan bir açılıp bir kapanıyordu. Menteşelerden çıkan gıcırtıya kimse aldırmıyordu. Koridorun köşesindeki çay ocağında insan döngüsü yoğundu. Ellerinde bardaklarla girip çıkan polislerin oluşturduğu hareketlilik hiç bitmiyordu. Yanında kendisi gibi takım elbiseli, rahat tavırlı biri oturuyordu. Adam, Cihan’ın tedirginliğini fark etmişçesine çevik bir hareketle döndü, elini uzattı:

“Merhaba.”

Cihan toparlandı, aynı nezaketle karşılık verdi.

“Sanırım siz de yenisiniz,” dedi Cihan.

“Evet, öyleyim. Ferit ben… Ferit Sencer. Ya siz?” 

“Ben de Cihan. Memnun oldum.”

Cihan heyecandan elini çektiği hâlde tekrar uzatınca Ferit kahkahayı bastı.

“Gerçek adın mı Cihan, yoksa gizli görevdesin de yeni hedefin ben miyim?”

Gülüştüler. O an kurulan bağ, kaderlerini mühürleyen ilk düğüm oldu.

Burası; yeri unutulmuş, kanunla kanunsuzluğun paslı bir tel örgüyle ayrıldığı bir sınır noktasıydı. Geceleri buranın sessizliğini cırcır böcekleri değil; katır sırtındaki mazot bidonlarının tıkırtısı ve sınırı geçmeye çalışan gölgelerin nefes alışverişleri bozardı. Asayiş; kanun maddeleriyle değil, köy ağalarıyla içilen çaylar ve kurulan hatırlı ahbaplıklarla sağlanırdı. Karşılıklı oynanan sıradan bir tavla oyunu, gece sınırdan geçirilecek yüklü bir silah sevkiyatının habercisi olabilirdi.

Paslı tabela defalarca yağmur yedi, güneş gördü, kar altında kaldı. Zaman; karakolun duvarlarındaki rutubet lekeleri gibi ağır ama silinmez izler bırakarak ilerledi. Cihan ve Ferit artık sadece aynı odayı değil; aynı ekip arabasının ön koltuğunu ve aynı kaderi paylaşmaya başlamıştı. Ferit’in rahat tavırları Cihan’ın tedirginliğini dengeliyor, Cihan’ın dikkati ise Ferit’in gözden kaçırdıklarını yakalıyordu.

Ta ki o kış sabahına kadar… Sıradan dosyaların yerini, masanın üzerine sertçe bırakılan mavi kapaklı bir dosya aldı. Hedefte; sınırın ötesine uzanan ve silah trafiğini yöneten büyük bir şebeke vardı. Operasyonun adı çoktan konmuştu: Demir Bilek.

DEMİR BİLEK

Seher vaktiydi. Tim yerini almıştı. Namlular sıvası dökülmüş, duvarları çatlak müstakil eve çevrilmişti. Gecekondunun tahta kapısı, kilometrelerce öteden seçiliyordu. Geniş bir arazinin ortasına kurulmuş kulübeyi andıran küçük bir yapıydı. Giriş kapısını aydınlatan sarı tepe lambası, zifiri karanlıkta hedefi işaretleyen bir fener gibi parlıyordu. Çevresindeki büyük kayalıklar timin saklanabileceği bir alan oluşturmuştu. Uğultulu bir ayaz vardı, ancak operasyonun yarattığı heyecan, gecenin dondurucu soğuğunu unutturmuştu.

Emir kesindi: İçeridekiler canlı ele geçirilecek ve sorgulanacaktı. Ağaçların yoğun olduğu tepede, pos bıyıklı bir başkomiser dürbünle evi izliyordu. Hemen arkalarında siyah bir sedan, burnu yola dönük şekilde çapraz park edilmişti.

Başkomiser, dürbünü gözünden çekmeden sağ elini havaya kaldırdı. Yardımcısı telsizi avucuna bıraktı. Sol eliyle dürbünü sabitlerken sağ eliyle telsizin mandalına bastı. Konuştukça ağzından buhar kümesi çıkıyordu.

“Operasyon başlasın. Allah yardımcınız olsun.”

Dürbün, kayalıklarda süzülen silüetlere dönmüştü. Siyah kamuflajlı, kar maskeli özel harekâtçılar gecenin karanlığında eve doğru ilerlemeye başladı; hepsi birer gölge gibiydi. Tim amiri, sesini duyurabilmek için mikrofona eğildi.

“Prosedürü biliyorsunuz. Önce çağrı, sonra koçbaşı. Karşılık gelirse kontrollü atış; ölü istemiyorum, paketler bize canlı lazım. Arkanızı kollayın, sağ giren sağ çıkar. Gazamız mübarek olsun.”

“Polis! Kapıyı aç, teslim ol!” diye bağırdı Cihan.

Sesi, ovanın sağır sessizliğinde bir kurşun gibi ağırlaştı ve ayazın içinde adeta asılı kaldı. İçeride herhangi bir hareket yoktu. Cihan işaret verdi. Koçbaşı tahta kapıya tüm gücüyle vurdu. Normalde ahşap bir kapının bu darbeyle parçalanması gerekirdi ama kapı esnemedi bile. Sanki tahta değil, betondu. Koçbaşı vurmaya devam etti ancak kapı açılmıyordu. Ferit, Cihan’a baktı. Gözlerinde bir anlık şüphe belirdi.

“Abi bu kapı tutukluk yapmaz, arkası dolu!” diye fısıldadı.

Cihan bir şeylerin ters gittiğini o an sezdi. Bu bir ev kapısı değildi; bu bir barikattı.

“Geri çekilin! Tuzak ola…”

Cümlesini bitiremeden içeriden kapıya yaylım ateşi başladı. Ferit, bacağına isabet eden mermiyle yere yığıldı. Ne olduğu anlaşılmadan ortalık cehenneme döndü. Kapıdan kopan kıymıklar havada uçuşuyor, tahta yüzey mermi delikleriyle delik deşik oluyordu. Cihan, kendini yere atıp sürünerek acı içinde kıvranan Ferit’i ateş hattından çekmeye çalıştı.

“Bir şeyin yok devrem, dayan!” diyerek titreyen elleriyle palaskasını Ferit’in bacağına bağladı. Boynundaki mikrofona eğilip avazı çıktığı kadar haykırdı: “Atış serbest!”

Eren, emri alır almaz kapıya doğru mevzilenerek içeriyi adeta mermi yağmuruna tuttu. Şarjörünü çevik bir hareketle değiştirdi. O sırada gece görüşlü dürbünüyle içerideki hareketi fark etti. Bir kol, pimi çekilmiş el bombasını kapı önüne, Cihan ve Ferit’in olduğu yere fırlatmak üzereydi. Eren tereddüt etmeden tetiğe asıldı. Mermi, bombayı tutan eli parçaladı. El bombası kapının hemen arkasına düşmüştü. Eren paniğe kapıldı. Patlamanın basıncı o açılmayan kapıyı havaya uçuracak ve kapı önünde sıkışıp kalan Cihan ile Ferit’i parçalayacaktı.

Düşünmeye zamanı yoktu. Bu bir refleks değil, bilinçli bir fedaydı.

“Yatın!” diye haykırarak siperinden fırladı.

Cihan ve Ferit’in üzerine kapanıp onları şarapnelden korumak istiyordu. Ancak içerideki namlular henüz susmamıştı. Karanlıktan gelen üç mermi, Eren’in göğsüne saplandı. Bedeni yere düşerken ev büyük bir gürültüyle havaya uçtu. Gece adeta alevle aydınlandı. Cihan, patlamanın şiddetiyle kendini Ferit’in üzerine kapattı. Sırtlarını verdikleri beton duvar, onları ölümcül basınçtan kıl payı korumuştu.

Ambulansın mavi ışıkları dumanların arasında dönüyordu. Sağlıkçılar Ferit’i sedyeye alırken Cihan boş gözlerle Eren’in siyah ceset torbasına konuluşunu izledi. Fermuar çekilmeden önce Eren’in o çocuksu yüzüne son kez baktı. Henüz yirmisindeydi… Sarışın, mavi gözlü, hayat sofrasından erkenden kalkmak zorunda kalmış yağız bir delikanlı. İzin günlerinde Yıldız Pastanesi’nde buluştuğu o kızla evlenme hayalleri kuruyordu. “Bu sefer yüzüğü alacağım abi,” demişti Cihan’a. Şimdi o yarım kalmış sevda, hiç sorulamamış o soruyla birlikte bu torbaya giriyordu. Cihan eğildi, Eren’in kireç gibi beyazlaşan alnına bir öpücük kondurdu. Annesi yoktu Eren’in; Cihan onu bir anne şefkatiyle, son kez okşadı.

Fermuarın o metalik “cırt” sesi gecenin sessizliğini yırttığında, Cihan için dünya üzerindeki tüm sesler bir süreliğine susmuştu.

KARANLIK

Aradan 5 yıl geçti.

Zaman yavaş, sessiz ve ürkütücü bir şekilde ilerliyordu. Cihan artık o ütülü takım elbiseli, saçları sağa taralı, parlak komiser yardımcısı değildi. O günden sonra alkol bağımlısı olmuştu. Rozeti, bir disiplin soruşturmasının soğuk tutanakları arasında kaybolup gitmişti. Şimdi Karahasan’ın kıyısında, terk edilmiş ve rutubet kokan bir balıkçı kulübesinde; ucuz şaraplar ve küflü yiyeceklerle hayatını sürdürüyordu. Göz bebekleri küçülmüş, yüz kemikleri belirginleşmişti. Bazı geceler ter içinde uyanıyor, patlama sesini ve Eren’in yüzünü zihninden atamıyordu.

Kapı çaldığında gecenin üçüydü. Cihan, elindeki bardağı masaya bırakırken sigaranın külünü tablaya silkeledi. Sallanarak kapıyı açtı. Karşısında bedeninin sol yanını sürükleyerek yürüyen, yüzü çökmüş, saçları ağarmış, sakallı, bastona mahkûm bir adam vardı.

Ferit içeri girerken ayakkabısını çıkarmaya yeltendi. Cihan, arkası dönük bir şekilde, “Çıkarmana gerek yok,” dedi. Ferit bastonunu kapının arkasına dayadı.

Cihan sigarasından derin bir nefes daha çekti. Sonra tütün tabakasını açıp ağır ağır sigara sarmaya başladı. Sardığı ilk sigarayı Ferit’e uzattı, sonra kendisi için sarmaya başladı. Bir süre odaya sadece tütün çıtırtısı ve sessizlik hâkim oldu. Cihan, gözlerini Ferit’in kapıya dayadığı bastona çevirerek, “Ameliyatın ne zamandı?” diye sordu.

Ferit bakışlarını kaçırarak derin bir iç çekti:

“Önümüzdeki haftaymış ama pek umudum yok.”

Yedi ameliyat, onlarca dikiş ve beş koca yıl geçmişti; ancak o gece sinirlerini parçalayan merminin izini hiçbir neşter silememişti. Doktorların yüzündeki o “elimizden geleni yaptık” ifadesi, artık Ferit’in aynadaki yeni yüzü olmuştu.

Cihan sigarasını yaktığında, Ferit cebinden çıkardığı sararmış bir kâğıdı ortadaki küçük tahta masaya attı. Cihan “Bu ne?” der gibi kaşlarını kaldırdı.

Ferit, “O gün patlayan bombanın fünyesinden çıkan bir parçaya ait numara” dedi.

Cihan parçayı eline aldı. “Nasıl buldun bunu?” diye sordu.

“O gece…” Boğazı düğümlendi, yutkunduktan sonra devam etti. “…biz hastaneye gittikten sonra olay yerine gelen bir arkadaşımdan aldım. Ameliyat olacağımı öğrenince ziyaretime gelmişti.”

Ferit sigaradan bir duman çekti. Kâğıdı göstererek, “Bu fünyenin üzerindeki seri numarası: SKU-ZX-342,” dedi.

Cihan, Ferit’in söylediklerini alaya alırmışçasına güldü. “Ne olmuş yani? Her bombanın bir seri numarası, bir üretim yeri vardır. Bu bizi nereye götürecek?”

Ferit konuştukça öfkeleniyor gibiydi. Kendini kasarak konuşuyor, sürekli etrafı kolaçan ediyordu.

“Seri numarası ‘SKU’ ile başlayan bombalar piyasada satılmaz Cihan. Bu, sadece ‘Özel Harp’ envanterinde bulunur. SKU, kamuya zimmetli bir kısaltmadır. O bomba ya oraya içeriden kondu ya da kirli bir ticaretin tam ortasına daldık.”

İkisinin de sesini buz kesmişti. Cihan’ın bulanık zihni bir anda berraklaştı. Alkolün verdiği uyuşukluk, yerini göğsüne bir kor gibi oturan ihanet duygusuna bıraktı. Yavaşça ayağa kalktı, sendeledi. Bacakları bedenini taşımakta zorlanıyordu. Kapıya doğru yavaş adımlar attı. Gözü boşluğa takıldı. O gecenin kâbusunu tekrar yaşadı; Eren’in içinde olduğu ceset torbasının fermuar sesiyle bedeni irkildi. Gözlerini ovuşturarak birden Ferit’e döndü.

“Nasıl olur?” diyerek iki kolunu sıkıca kavradı. Ferit hiçbir şey demiyor, çaresiz bir şekilde Cihan’a bakıyordu.

Cihan pervaza dayanmış vazoyu kaptığı gibi duvara fırlattı. Tuzla buz olan parçaların sesi odada yankılanırken kafasını iki elinin arasına alarak yere çömeldi. Bir süre öylece durdu. Sonra ani bir hareketle ayağa kalktı. Yaşadığı ihaneti anımsayınca tekrar donuklaştı. Gözleri kıpkırmızı olmuştu; ağlamak istiyor ama yüreğindeki öfke gözyaşlarına izin vermiyordu. Yumruklarını ve dişlerini olağanca gücüyle sıkıyor, sanki ruhundaki acıyı kendisine fiziksel acı çektirerek dindirmek istiyordu.

Çevik bir hareket ile yatağın bazasını kaldırdı. Havluya sarılmış, yıllardır kılıfından çıkarmadığı ruhsatsız tabancasını beline taktı. Kapıya doğru yöneldi, durdu, geri dönüp gözündeki o tek damla yaşı eliyle silerek Ferit’e baktı.

“Gidiyor muyuz?” diye sordu. Öfke, ihanet ve intikam hissi göz bebeklerini cehennemi andıran bir alev topuna dönüştürmüştü.

Ferit, bastonunu sıkıca kavrayarak, “Rozetimiz yok Cihan,” diye karşılık verdi.

Cihan vestiyerdeki eski deri ceketini üzerine geçirdi. “Rozet yoksa artık kural da yok.”

SON TUTANAK

Karahasan köyüne vardıklarında hava, beş yıl önceki o lanetli geceyle aynıydı. Gökyüzü üzerlerine çökmüş, tekerlekler balçığa saplanmıştı. Nefesleri kesen, değdiği yeri morartan sert bir ayaz vardı. Köy kahvesinin buğulu camlarından sızan zayıf ışık, titreyerek karanlığı bıçak gibi ikiye bölüyordu.

İçeri girdiklerinde tavla sesleri kesildi, çay bardakları tabaklarına yavaşça bırakıldı. Tüm gözler Cihan ve Ferit’in üstündeydi. Cihan, operasyondan bir gün önce “Burada rüzgâr tersten eser, bugün varsın yarın yoksun. Eğer fırtına içeriden koparsa siper yetmez evlat. Sen var git yoluna, asırlık düzeni değiştirmeye çalışma,” diyen o ihtiyarı gördü. Ona doğru ağır adımlarla yaklaştı. Cihan ihtiyarın söylediği cümleleri tekrar anımsamıştı, sakin olması gerektiği için derin bir nefes aldı. Hata yapmak istemiyordu.

O anda zihninde Eren’in ceset torbasına çekilen fermuar sesi yankılandı. Cihan masadaki çay bardağını elinin tersiyle yere devirdi. Cam kırıkları etrafa saçıldı. Kahvedeki gençler ayaklanmaya yeltendi ama Ferit, kapının ağzında belinden çıkardığı silahın mermisini namluya sürüp “Oturan yaşar, akıllı olun, ölülere imrenmeyin!” diye bağırdı. Sesi, bacağının acısını bastıracak kadar gürdü.

Cihan, seri numara yazılı kâğıdı İhtiyar’ın masasına fırlattı. İhtiyar, kâğıdı müstehzi bir ifadeyle inceledi, o an dişsiz ağzı, karanlık, dipsiz bir kuyu gibiydi. Cihan masanın yanına bir sandalye çekip ihtiyarın dibine kadar girdi. Sadece bedeniyle değil, bakışlarıyla da adamı hapsetmişti. Kâğıdı göstererek, “O gece evde patlayan bombalardan birinin seri numarası” dedi. “Şimdi sen bana kimin için çalıştığını söyleyeceksin.”

Tane tane, kelimelerin üstüne basarak konuşuyordu. İçindeki öfkeyi bastırmaya, sesinin titremesine engel olmaya çalışıyordu. En ufak bir duygu kırıntısı, ölümcül bir zafiyet demekti. Otoritesini korumak için yüreğini adeta mühürlemişti. İhtiyarın yüzüne doğru eğildi.

“O kodun ne anlama geldiğini sen çok iyi biliyorsun. O yüzden böyle pis pis sırıtıyorsun.”

Dişlerini o kadar sert sıkıyordu ki çene kasları seğiriyordu. İhtiyar kendinden emin ve küçümser bir tavır ile “Sen buraları çabuk unutmuşsun, burada sorular toprağa sorulur,” diye karşılık verdi.

Cihan, silahının namlusunu ihtiyarın diz kapağına dayadı. Yakasından tutup ayağa kaldırdı, kulağına doğru eğilerek, “Konuşmazsan ömür boyu bacaksız kalacaksın,” dedi.

İhtiyar cevap vermedi, gülmeye başlayınca Cihan dayanamadı. Patlayan silah sesi, beş yıllık suskunluğu bozdu. İhtiyar acı bir çığlık atarak yere yığıldı.

“Toprak cevap vermez ihtiyar,” dedi, “ama ben veririm.”

Cihan namluyu yerde kıvranan adamın yüzüne doğrulttu. Kontrolü tamamen kaybetmişti. “Bizi orada pusuya düşüren kimdi, sizi piyon gibi kullanan o patronunuz kim?”

İhtiyar, acıdan kıvranarak kanayan dizini tuttu. Gözlerindeki o kibirli ifade, yerini korkuya bırakmıştı. Karşısındaki adamlar artık polis değildi, onlar kaybedecek hiçbir şeyi olmayan iki hayaletti.

“Namıdiğer Akrep…” dedi inleyerek. “Kudret… Kudret Bey.”

Cihan, İhtiyar’ın yakasına yapışıp sarsarak sordu: “Kim ulan bu Kudret?”

Yere doğru eğildi. İhtiyar, kesik kesik devam etti:

“Silah… Silah baronu. O kağıttaki numaralar… İkiz numara…” Duraksadı; ayağını tutuyor, acı içinde haykırıyordu. Öksürük krizine girdi, ağzından kanlı tükürükler saçılıyordu. “Devletin envanterindeki seri numaraları kopyalıyor. Aynı numarayla sınır dışına satıyor.”

Cihan, silahını ihtiyarın boynuna dayadı. “Bizi o gece oraya kim gönderdi, içimizde adamları mı var?” diye sordu.

İhtiyar artık nefes almakta dahi zorlanıyordu. Bilinci bulanıklaşırken gözleri kaymaya başladı.

“Siz o gece… Kudret’in rakiplerini temizlemeye gittiniz,” dedi fısıltıyla. “Sizi tetikçi gibi kullandı.”

Cihan duyduklarıyla beyninden vurulmuşa döndü. İhtiyarın yüzünü kendine yaklaştırdı. İhtiyarın dudakları ile Cihan’ın gözleri neredeyse birbirine değecekti.

“Ne demek lan bu? Açık konuş!”

İhtiyar, dişlerini sıkmaktan ağzına kan oturmuş halde kekeledi: “Kud… Kudret…”

Cihan namluyu adamın şakağına dayadı. “Nerede? Nerede bulurum onu? Konuş!”

Bu soru ihtiyarın yüzünde çarpık bir gülümseme yarattı. Gözleri artık tamamen kapanmak üzereydi. Titreyerek fısıldadı:

“Akrep…” Hırıltılar başladı. “Akrebin oturduğu yeri… uçan kuş bilir… Onun kimseden… korkusu yoktur…”

Cihan, ihtiyarı orada kanlar içinde bıraktı. Kahveden çıkarken Ferit’e baktı.

“Sen burada kal Ferit.”

“Saçmalama!” diye atıldı Ferit.

Cihan, arkadaşına sarıldı. Bu, bir veda sarılmasıydı.

“Birimizin kalıp anlatması lazım. Bir yola girdik, herkes üstüne düşeni yapsın. Benim artık dönecek bir hayatım yok.”

Ferit’i yağmurun altında öylece bıraktı.

Kudret’in evini öğrendikten sonra dağ yoluna koyuldu. Ev, köyün en tepesinde, kartal yuvası gibi bir yerdeydi. Etrafı çitlerle çevrili, korumalarla adeta duvar örülmüştü. Yüksek duvarlı bir kaleyi andırıyordu. Cihan, arabasını son sürat kapıya sürdü. Nöbetçi kulübesine çarparak durdu. Çarpışmanın etkisiyle başını direksiyona vurdu. Arabadan indiği gibi çift tabancayla ateş etmeye başladı. Korumalar şaşkındı. Tek bir adamın bir intihar saldırısı düzenlemesini beklemiyorlardı. Çatışma kısa ama şiddetli sürdü. Cihan; omzundan, karın boşluğundan ve bacağından vurulmasına rağmen evin ana kapısına ulaşmayı başardı.

İçeri girdiğinde Kudret şöminenin başında viskisini yudumluyordu. Dışarıdaki gürültüyü duymuş ama istifini bozmamıştı. Dokunulmazlığına o kadar güveniyordu ki, ölümün bu kapıdan içeri girebileceğine ihtimal dahi vermiyordu. Oda, bir müzeden farksızdı. Yerde el dokuması İran halıları, duvarda cilalanmış geyik başları, şöminenin hemen yanındaki cam vitrinde ise tüfek koleksiyonu duruyordu. Köşedeki fanusun içinde ışık gibi parlayan tespihler, şöminenin aleviyle birleşerek odada kızıl bir renk cümbüşü oluşturuyordu. Kudret, yetmişine merdiven dayamış olmasına rağmen zıpkın gibiydi. Geriye taradığı kır saçları, sivri burnu, beyaz sakalı ve geniş omuzları ona ayrı bir hava katıyordu.

Cihan içeri girdiğinde elleri boştu; mermisi bittiği için silahını çoktan bırakmıştı. Kudret başını ağır ağır kaldırdı. Cihan’ın ellerinde silah olmadığını görünce dudaklarında tiksinti dolu bir ifade belirdi; karşısındakini bir insan değil, ezilmesi gereken bir böcek gibi görüyordu. Halıya damlayan kanları fark edince merakla kaşlarını çattı, bir adım öne çıktı.

“Sen kimsin?” diye sordu.

Cihan, kanlı elleriyle ceketinin önünü açtı. Kudret’in kadehi elinden düşüp parçalandı. Cihan’ın gövdesinde kablolarla birbirine ustaca bağlanmış, üzerinde askeri kodlar yazan gri renkli, C4 blokları sarılıydı. Bu blokların üzerindeki seri numaraları, şöminenin ışığında parlıyordu: SKU-ZX… Kudret, kendi malını nerede görse tanırdı. Gözleri dehşetle büyüdü. Bu bombalar, sınır dışına sattığı, izi sürülemez dediği o “ikiz numaralı” sevkiyattı.

Cihan buraya gelmeden bir saat önce, İhtiyar’ın can çekişirken yerini fısıldadığı o gizli depoya uğramıştı. Nöbetçileri sessizce halledip, Kudret’in “dokunulmaz” sandığı o depodan C4 bloklarını alıp gövdesine sarması sadece yarım saatini almıştı.

“Tanıdın mı?” dedi Cihan, göğsündeki blokları işaret ederek. Ağzındaki kanı yere tükürdü. “Senin imalatın. İade etmeye geldim.”

“Yapma!” diye bağırdı Kudret, panikle geriye doğru sendeleyerek. Gözbebekleri büyümüş, nefes alışverişleri hızlanmıştı. “Ne istersen veririm! Para, itibar, servet… Ne istersen!”

Cihan, Kudret’in üzerine doğru yürüyordu ama adımları ağırlaşmıştı. Bedenini taşımakta zorlanıyordu, tökezledi, gözleri karardı ve dizlerinin üstüne çöktü. Kudret’in kahverengi kazağı ve korkudan titreyen yüzü artık bulanık bir silüetti. Düzeneğe bağlanmış kumandayı bile zor tutuyordu.

“Adalet,” diye fısıldadı.

Gözlerini kapattı.

Patlayan ev, Eren’in vurulma anı, fermuarın kapanış sesi ve Ferit’in bacağı zihninde belirdi. Kudret’in korku dolu nefesini yüzünde hissettiği o son salisede düğmeye bastı. Gecenin karanlığı, Karahasan’da ikinci bir güneş gibi parlayan devasa bir patlamayla aydınlandı. Dağ evi, Kudret, içindeki kirli sırlar ve Cihan’ın yarım kalmış ömrüyle birlikte toz ve duman oldu.

Ertesi gün gazeteler, “Ünlü iş Adamı Kudret Polat’ın Evinde Doğalgaz Patlaması” manşetini attı. Gerçek yine örtbas edilmişti.

Ferit köy mezarlığında, Eren’in mezarının başında durdu. Mezar taşına Cihan’ın isminin yazılı olduğu bir kâğıt bıraktı. Rüzgâr kâğıdı uçurmasın diye üzerine bastonunu koydu. Ceketinin fermuarını çekti. O metalik “cırt” sesi, bu sefer bir sonun değil, taşınması gereken ağır bir sırrın mührüydü. Ferit arkasını döndü ve yağmurun altında topallayarak gözden kayboldu.

YEDİLERİN GİZEMİ Mİ DEMİŞTİNİZ?

Agatha Christie’nin kitaplarından uyarlanan film ve dizilerin izleyiciyle buluşma süreci düzenli biçimde devam ediyor. BBC’nin on yılı bulan bu serüveni sürerken yanına Netflix de katıldı ve 15 Ocak’ta Agatha Christie’s Seven Dials’ı ya da kısa adıyla Seven Dials’ı yayınladı.

Dizi, ülkemizde “Yedilerin Gizemi” adıyla yayımlanan “The Seven Dials Mystery” adlı romandan uyarlanmış. Chris Chibnall’ın (Broadchurch, Doctor Who) senaryosunu kaleme aldığı üç bölümlük mini diziyi kalemine The Tourist’ten aşina olduğumuz Chris Sweeney (The Tourist) yazdı. Yürütücü yapımcılar arasında Agatha Christie Limited’den James Prichard da bulunuyor.

Dizinin kadrosunda Mia McKenna-Bruce, Edward Bluemel, Martin Freeman, Helena Bonham Carter, Hughie O’Donnell, Dorothy Atkinson, Ella-Rae Smith, Iain Glen, Nyasha Hatendi, Nabhaan Rizwan, Corey Mylchreest ve Mark Lewis Jones gibi isimler bulunuyor.

Christie romanlarına aşina olanlar farkındadır, “Köşkteki Esrar” ve “Yedilerin Gizemi” romanları esasında bağlantılıdır, hatta bir nevi “sequel” özelliği olduğu söylenebilir. Yani 1926’da yayımlanan “Köşkteki Esrar” romanındaki Chimneys Köşkü, 1929’da yayımlanan “Yedilerin Gizemi”nin de mekânıdır. Ayrıca ilk romanın ana karakterlerinden Başmüfettiş Battle ve Lady Eileen ‘Bundle’ Brent bu romanda da yer alır.

Kitabın Konusu: İflah olmaz bir uyku bağımlısı olduğunu kanıtlayan Gerry Wade’e arkadaşları bir şaka yapmak isterler. Sekiz çalar saat kurularak sabah 6.30’dan itibaren art arda çalmaları planlanır. Ama sabah olduğunda saatlerden birinin kaybolduğu ve yapılan şakanın istenmeyen trajik bir sonuca yol açtığı görülür.

Chimneys Köşkü’nde dört yıl aradan sonra bir cinayet daha işlenmiştir ve bu son olmayacaktır. Cinayet mahallinde yedi çalar saatin bulunması ve kurbanların ağızlarından dökülen son sözlerin “Yedi Kadran” olması tesadüfi değildir. Muammanın çözümü bu iki sözcükte saklıdır… İşi çözmek ise Başmüfettiş Battle ve arkadaşlarına düşer.

Peki, dizide neler oluyor?

1925 yılındayız. Bir kır evinde yapılan şaka olumsuz bazı sonuçlar doğuruyor ve Gerry Wade’in öldüğü ortaya çıkıyor. Sevdiği adamı tuhaf biçimde kaybeden Lady Eileen “Bundle” Brent, elbette cinayetin ardındaki planı araştırmaya koyuluyor. Annesi Lady Caterham ve Müfettiş Battle ise bu gizemi çözmekte ona yardım ediyorlar.

Görüldüğü üzere dizi senaryosunun kitaba, en azından dışarıdan bakıldığında sadık denebilecek bir hali var. Aslında öyle olup olmadığı sorusunun cevabı; hem evet hem hayır.

Öncelikle, dizide klasik Netflix formülünün uygulandığı düşüncem baki olmakla birlikte yapımı sadece vasat diyerek kestirip atmak istemiyorum. Elimizin altındaki A. Christie (dizi) uyarlamaları içinde üst sıralara yaz(a)masam da ortaya makul denebilecek bir uyarlama çıktığı kanısındayım.

Dürüst olmam gerekirse kitabı okuyalı yıllar oldu. Ama konuyu sandığımdan daha fazla hatırladığımı fark ettim izlerken. Benim asıl derdim biraz da bu noktada başladı. Senaryoda katil(ler)e sadık kalmışlar, iyi de olmuş. Fakat kendilerinde bunu yapma hakkı görerek finalde bazı değişikliklere gitmişler. Malumunuz, hadi en azından bence demiş olayım, bu tür polisiye dramalarda önemli olan finalde ortaya çıkan gerçekler ve katile ulaşmamızdır. Bu yüzden her ne kadar gidiş yolunda çeşitli yaratıcı tercihlere fikren açık olsam da, finalin değiştirilmesine tepki göstermek de benim hakkım. Bu dizide de bu yaşandı. Yapılan hoşuma gitmedi haliyle.

Bunun dışında kurguda bazı kopukluklar vardı, gerçeği saklamak adına senaryoda fazla efor sarf edilmiş gibi geldi bana. Eğer sezona bir bölüm daha ekleselerdi belki dizi daha derli toplu olabilir, kurgu bu kadar hız kazanmazdı.

Basında gördüğüm eleştirilerin bir kısmı kadın başrol Mia McKenna-Bruce’un performansının yeterli olmadığı yönünde. Oyuncunun diziyi yeterince taşıyıp taşıyamadığı tartışılır ama ben kendi adıma onu da makul buldum. Edward Bluemel (Jimmy Thesiger) beyciğimi severim, dolayısıyla ondan da razıyım. Corey Mylchreest, bahsi geçen Gerry Wade’i (yer yer) canlandırdığı için rolü epey azdı. Dizinin en göze çarpan performansı Lady Caterham rolüyle Helena Bonham Carter’ındı elbette.

Başkomiser Battle’ı kadronun yüzü en tanınır ismi Martin Freeman canlandırıyor. Kitabın biraz da uyarlamanın gidişatı gereği ana karakterin Bundle olduğunu eklemekte fayda var. Bu nedenle normal bir polisiye dramaya oranla bir dedektife rol düştüğü ölçüde kendisini kullanmıyorlar. Bu bir problem mi? Bence değil; hikâyenin akışına ve diğer karakterlerin kapladığı alana bakarsak böylesi de uygun olmuş.

Dizide, İngiliz kırsalının kendine pay bulması, dizinin hepi topu üç bölümle sonlanması diziyi izlemeyi kolaylaştıran faktörlerden. Yukarıda bahsettiğim olumsuzluklara rağmen ben kolaylıkla izledim. Dolayısıyla 6.2’lik IMDb notuyla barışık olduğumu da ekleyeyim bitirmeden.

Velhasıl, durum böyle. Tercihen bundan biraz daha iyi uyarlanmış ve romanın sonuna daha sadık kalacak sıradaki Agatha Christie uyarlamasında görüşmek dileğiyle sayın seyirciler…


Not 1: “Yedilerin Gizemi” romanı yıllar yıllar önce, bir kez daha uyarlandı ve 1981 yapımı TV filmi “Seven Dials Mystery” ekrana geldi. Üstte bahsi geçen Köşkteki Esrar romanı ise ITV’nin beş sezon süren Agatha Christie’s Marple dizisi (5×02) için uyarlandı. Julia McKenzie’nin canlandırdığı Marple’ın yer aldığı bölümde Bundle’ı Dervla Kirwan oynuyor.

Not 2: Bir sonraki A. Christie uyarlaması demişken… BBC’nin gelecek programında iki dizi projesi daha bulunuyor. İlki “Sonsuz Gece” (Endless Night) romanının uyarlaması olacak. Bir diğeri yine Tommy & Tuppence uyarlaması olarak ekrana gelecek ve sezonu altı bölümlük dizinin başrollerinde Antonia Thomas, Josh Dylan ve Imelda Staunton yer alacak.

Hatırlarsanız, Christie uyarlamalarına yeni yeni girişen aynı BBC, 2015’te Partners in Crime adlı bir Tommy & Tuppence dizisi daha yayınlamıştı ve David Walliams ile Jessica Raine’in başrolünde yer aldığı altı bölümlük sezonda “Gizli Düşman” (The Secret Adversary) ve “N veya M” (N or M?) romanlarına yer verilmişti.

SLOW HORSES: KUSURLU KARAKTERLERLE GERİLİM KURMA



Casusluk hikâyeleri yıllarca aynı kahraman tipini parlatıp durdu. Ajanların hepsi mükemmel eğitilmişlerdi. Kusursuz operasyonlar yapıyorlardı.  Soğukkanlı bir profesyonellik anlayışına sahiplerdi. James Bond’un smokinli şiddetinden, Bourne’un makine gibi verimliliğine, Ethan Hunt’ın imkânsızı başaran özgüveninden, Smiley’in melankolik dünyasına kadar hepsinde ortak bir nokta vardı: Yetkinlik.

Slow Horses ise tam tersini yapıyor: Başarısızları, hatalıları, sürgüne gönderilmişleri anlatıyor. Ve tam da bu yüzden son yılların en ilgi çekici polisiye/ajan anlatılarından biri hâline geliyor.

Apple TV+’da yayımlanan dizi, Mick Herron’ın romanlarından uyarlandı. Hikâyenin merkezinde Slough House var. Yani MI5’in çöplüğü. Hata yapan, bir operasyonu berbat eden, yanlış iz süren ya da yanlış yerde yakalanan ajanların sürüldükleri bir yer burası. Sicili bozuk ajanlar resmî olarak hâlâ istihbarat servisinin parçası olmaya devam ederler ama pratikte yok gibilerdir. Bu yapı, dizinin dramatik gücünün temelini oluşturur. Slow Horses bir başarı hikâyesi değil, sistemin kenara ittiği insanların hikâyesidir.

Başarısızlığın Dramatik Değeri

Polisiyede ve casusluk anlatısında “yetkinlik” çoğu zaman gerilim üretmenin ana aracıdır. Okur ya da izleyici, yetenekli birinin zor bir problemi çözmesini izlerken gerilir. Slow Horses ise gerilimi tam tersinden kurar. Çok yetkin olmayan insanların, çözmeleri gereken çok ciddi problemlerle karşılaşması, anlatının tonunu tamamen değiştirir.

Slough House ajanları aptal değildirler ama kusurludurlar. Biri çok parlak olması muhtemel kariyerini bir havaalanında yaptığı büyük bir hatayla mahvetmiştir. Bir diğeri alkolle baş edemez. Bir başkası özgüven eksikliğiyle boğuşur. Bu karakterler, klasik ajan anlatılarının parlak yüzeyine karşı bir tür anti-parlaklık sunarlar ekran karşısındakilere.

James Bond’u, Ethan Hunt’ı veya Jason Bourne’u bir sorunun üstesinden gelirken izlemek bir ustanın işini yapmasını izlemeye benzer. Slough House ajanlarını izlemekse sürekli tökezleyen birinin ayakta kalma mücadelesini izlemek gibidir.

Buradaki dramatik etki, “başarabilecekler mi?” sorusundan ziyade, “ne kadar batıracaklar?” sorusunun yarattığı gerilimden doğar. Bu sorunun cevabı genellikle ikisinin arasında bir yerdedir. Batırırlar ama tamamen çuvallamazlar. Başarırlar ama sonunda kahraman olmazlar.  

Slow Horses, başarının değil, yeterince başarısız olmamanın hikâyesidir.

Slough House: Kurumsal Sürgünün Mekânı

Polisiyede mekân çoğu zaman karakter kadar önem taşır. Slough House, berbat bir ofistir ama aynı zamanda bir ruh hâlidir de. Eski bir Londra binasının üst katında yer alan bakımsız, dağınık, iğrençlik derecesinde pis bir mekandır. MI5’in merkezindeki steril, şık, parlak, kontrollü ortamın tam tersidir yani. Burası unutulanların yeridir. Hata yapanların bekleme odasıdır. Kariyerlerin yavaşça sönmesi için tasarlanmış bir bürokratik araftır.

Buradaki ajanlar hâlâ sistemin içindedirler ama kariyerleri fiilen bitmiştir. Terfi ihtimalleri de saygınlıkları da yoktur. Ne tamamen tasfiye edilmişlerdir ne de gerçekten görevde sayılırlar. Açık bir kovulma yerine yavaş yavaş çürümeye bırakılmışlardır.

Bu mekânın en önemli işlevi, bu karakterlerin psikolojisini sürekli görünür kılmasıdır. Slough House ajanları yalnızca birey değil, aynı zamanda sistemin ürettiği atıkların sembolüdürler. Modern devletin “en verimli kurumu” bile hatalı ürünlerini ne yapacağını bilemez. Onları tamamen ortadan kaldıramaz; çünkü bilgileri vardır. Ama merkezde de tutamaz; çünkü başarısızlığı hatırlatırlar. Bu yüzden Slough House, bir tür kurumsal arka oda olarak çalışır: Görünmeyen ama gerekli bir arka oda.

Bu mekânsal kurgu, dizinin gerilimini aksiyondan çok atmosfer üzerinden kurmasına olanak tanır. Slough House’un tozlu dosyaları, çalışmayan bilgisayarları, kırık kapıları, isteksiz toplantıları… Tüm bunlar, bir aksiyon dizisinin değil, bir çürüme dizisinin unsurlarıdır. Ve çürüme, çoğu zaman patlamadan daha güçlü bir dramatik enerji taşır.

Jackson Lamb: Anti-karizmatik Otorite

Dizinin merkezindeki karakter Jackson Lamb’dir. Gary Oldman’ın canlandırdığı Lamb, ilk bakışta tam bir felakettir. Pasaklıdır, kabadır; sürekli etrafındakilere hakaret eder. Fiziksel olarak bakımsızdır. Klasik bir ajan patronu gibi görünmez. Ama kısa sürede anlaşılır ki, Lamb bu dünyanın en zeki ve en tehlikeli insanlarından biridir.

Polisiye tarihinde otorite figürü genellikle karizmatik ve kontrollüdür. Lamb ise anti-karizmatiktir. Yetkinliğini saklar, küçümser, hatta sabote eder gibi görünür. Bu, dizinin temel temalarından birini güçlendirir: Gerçek güç, çoğu zaman görünmez olmayı tercih eder. Lamb, Slough House’un patronu olarak hem koruyucu hem manipülatiftir. Ajanlarını aşağılar ama gerektiğinde savunur. Onları sistemden tamamen koparmadan, sistemin dışına iter.

Lamb’in en önemli işlevi, dizinin tonunu belirlemektir. Onun varlığı, Slow Horses’ın ciddi bir gerilim olmasını engellemez ama asla kendini fazla ciddiye almamasını sağlar. Hakaretleri ve kaba mizahı, gerilimi dağıtmak yerine yoğunlaştırır. İzleyici gülerken aynı anda tehdit hisseder. Bu ikili etki, dizinin en ayırt edici özelliklerinden biridir.

Bürokrasi: Asıl düşman kim?

Çoğu casusluk hikâyesinde düşman dışarıdadır: Teröristler, yabancı istihbarat servisleri, suç örgütleri gibi.  Slow Horses’ta ise asıl düşman çoğu zaman içeridedir. Kurum içi rekabet, kariyer hesapları, hataları örtme çabası bunların başlıcalarıdır. Dizi, istihbarat dünyasını bir aksiyon alanı olarak değil, bir bürokrasi labirenti olarak sunar.

Bu yaklaşım, gerilimin kaynağını değiştirir. Silahlı çatışmalar elbette vardır ama asıl gerilim yanlış bir kararın, yanlış bir raporun, yanlış bir zamanlamanın yaratacağı sonuçlardan doğar. Bir karakterin kariyerini kurtarmak için yaptığı küçük bir manevra, büyük bir krize yol açabilir. Slow Horses, bu bağlamda “operasyon gerilimi”nden çok “kurum gerilimi” üreten bir anlatıdır.

Polisiye anlatı açısından bu önemli bir dönüşümdür. Suç artık yalnızca sokakta işlenmez; kurumun içinde de üretilir. Hatalar yalnızca bireysel değildir; sistemseldir. Dizi, devletin kendini koruma refleksini sürekli görünür kılar. Bir operasyonun başarısından çok, bir hatanın kime yıkılacağı önem kazanır. Bu atmosfer, günümüz izleyicisi için son derece tanıdıktır.

Mizah ve Karanlık Dengesi

Slow Horses’ın en zor başardığı şeylerden biri, mizah ile karanlık arasında kurduğu dengedir. Dizi genel olarak komiktir. Karakterler birbirine hakaret eder, saçma durumlara düşer, beceriksizce davranır. Ama bu komedi, gerilimi azaltmaz. Tam tersine, karakterlerin savunmasızlığını artırır.

Mizah burada bir rahatlama aracı değil, bir karakter kurma aracıdır. Slough House ajanları, kendi durumlarının farkındadırlar. Bu farkındalık, onları trajikomik yapar. İzleyici gülerken aynı anda bu insanların gerçekten tehlikede olduğunu bilir.

Polisiye yazarlığı açısından bakıldığında, bu ton dengesi önemli bir ders sunmaktadır. Bu anlatıda da gördüğümüz gibi, mizah, gerilimin düşmanı değildir. Doğru kullanıldığında, gerilimi daha keskin kılar. Gülerken savunması zayıflayan izleyici, mizahın ardından gelen tehdidi daha güçlü hisseder.

Yavaşlık ve Gerilim

Dizinin adı bile bir ipucu: Slow Horses. Bu, yalnızca karakterlerin kariyer hızına değil, anlatının temposuna da işaret eder. Dizi, hızlı kesmeler ve büyük aksiyon sahneleriyle ilerlemez. Uzun diyaloglar, küçük ipuçları, karakter etkileşimleriyle ağır ağır olaylar gelişir. Gerilim, patlamalardan çok bekleyişten doğar.

Bu “yavaş gerilim”, klasik polisiye anlatının bilgi akışının kontrolü, izleyicinin karakterlerden bir adım önde ya da geride tutulması, küçük detayların zamanla anlam kazanması gibi bazı temel tekniklerini hatırlatır. Slow Horses, polisiyede hızın değil, dozajın önemli olduğunu gösteren bir anlatıdır. Tempo düşük olsa da gerilim yüksek kalabilmektedir.

Kusurlu Karakterlerin Gücü

Belki de dizinin en büyük başarısı, kusurlu karakterleri merkezine almasıdır. Bu karakterler kahraman değillerdir; ama tamamen başarısız da sayılamazlar. Arada bir yerde, gri bir bölgede yaşamlarını sürdürürler. Bu gri alan, çağdaş polisiye için son derece verimli bir zemindir. Çünkü günümüz izleyicisi, kusursuz kahramanlardan çok, hatalarıyla yaşayan karakterlere ilgi duymaktadır.

Slow Horses, kusurlu karakterlerle de çok güçlü bir gerilim kurulabileceğini göstermesi bakımından ilginç bir dizi. Çok güçlü bir gerilim, çünkü bu karakterlerin başarısı garanti değil. Onların hata yapacaklarını biliriz. Burada önemli olan, bu hatanın neye mal olacağıdır.

Slow Horses, klasik casusluk anlatılarının yapısını reddetmez; ama onları tersyüz eder. Kahramanların yerine sürgünleri, mükemmelliğin yerine hatayı, aksiyonun yerine bürokrasiyi, ciddiyetin yerine ironiyi koyar. Bu dönüşüm, yalnızca estetik bir tercih değil; çağın ruhuna uygun bir anlatı stratejisidir.

Bugünün dünyasında kurumlara güven sınırlıdır. Kahramanlık fikri sorgulanırken, başarı kadar başarısızlık da görünür hâle gelmiştir. Slow Horses, dünyayı kurtaran ajanları değil, sistemi idare etmeye çalışan insanları anlatır. Ve belki de bu yüzden, son yılların en gerçekçi casusluk hikâyelerinden biridir.

Polisiye anlatı için bu dizi filmden çıkarılacak ders ise şudur: Gerilim yalnızca büyük tehditlerden değil, küçük hatalardan da doğabilir. Kusurlu karakterler, kusursuz planlardan daha ilginç olabilir. Ve bazen en iyi hikâyeler, kahramanların merkezde olmadığı hikâyelerdir. Slow Horses, tam olarak bunu anlatmaktadır.

MODA’DA CİNAYET

Lambaların hiçbirinin çalışmadığı, binaların kentsel dönüşümü beklediği sokaklar bomboştu. Gecenin karanlığı çökmüşken etraf açık restoran ve kafelerin dışarıya verdiği cılız ışıkla pek aydınlanamıyordu. Milenyum Filo Kiralama’ya ait, siyah lüks arazi aracı Moda Caddesi’nde kırmızı ışık yokmuşçasına hızla ilerlerken, Ferit Tek Sokak’a saptı. Elli yıllık apartmanın önüne yanaşan araçtan boynunda altın zinciri, beyaz gömleğinin çoğu düğmesi açık, pantolonunun paçası daracık, yüksek tabanlı ayakkabılarıyla bir adam indi. Sol elindeki puroyu son bir nefes çekip yere attı. Apartmandan içeri girdiğinde vazodaki deve tabanının arkasında kalan düğmeye basarak asansörü çağırdı.

Ofiste zamanı yaklaşan işlerini bitirdikten sonra geç saatte kendisine uğramak isteyen yeni müvekkiliyle gece yarısına kadar görüşme yapmıştı Teoman. Haftanın iki günü yanına saat gözetmeksizin gelen Cenk’i nihayet gece yarısından sonra uğurladı. Mahallenin eski eczanesini kısa zaman önce devralan Eczacı Burcu Hanım’ın uykusuzluk için tavsiye ettiği bitki çaylarının evde olduğunu hatırladı. Telefonundaki Youtube uygulamasına “uyku getiren müzikler” yazdı, ilk çıkanı açtı. Yakındaki evine gitmeye üşendi, ofisteki üçlü koltuk rahattı nasıl olsa.

Adli tatile az kalsa da artık pek yoğunluğu yoktu. Son zamanlarda ağırlıklı kentsel dönüşüm işlerine bakıyordu. Kadıköy’de hızla ilerleyen kentsel dönüşüm projelerinde mağdurlar haklarını savunması için Teoman’ın kapısını mutlaka çalarlardı. Fakülteden mezun olduğunda aklına gelmiyordu semtlerin dokusunun böyle hızlı değişeceği, inşaatların da buna ister istemez çanak tutacağı. Kalantor bir müteahhit semtin en güzel yerlerindeki binalardan bir daire kapatarak orayı kârlı bir inşaat yatırımına dönüştürüyordu. Birbirine hiç benzemeyen beton yığınları, estetik açıdan berbattı.

Ofisinin olduğu binanın karşısındaki Park Apartmanı da zengin müteahhitlerin son gözdesiydi. Apartmandaki satılık üç daireyi yoğun bir çekişme sonunda Aydoğdu İnşaat’ın sahibi Vakkas Aydoğdu’yu alt eden Kahraman İnşaat’ın sahibi Tunç Kahraman satın almış, aldığı gibi de binayı dönüşüme sokmak için düğmeye basmıştı.

Bu dairelerden birinin önceki sahibi yakın zamanda vefat etmişti. Çocukları da yurtdışında yaşadıklarından, miras işlerini Teoman’ın yardımıyla zaman kaybetmeden bitirmişler, sonra da pazarlık yapmadan daireyi Tunç Kahraman’a satmışlardı.

Kalan iki daireden birisi iflas etmiş bir fabrikatöre aitken ihalede Vakkas Aydoğdu ile kıyasıya yarışan Tunç daireyi devralmıştı. Son daire ise birkaç yıl önce eşini kaybetmiş emekli bir banka müdürüne aitti, çocuğu da yoktu. Adamın tanı konmuş bir Alzheimer rahatsızlığı olmamasına rağmen açık biçimde aklı başında olmadığından, Tunç Kahraman bir yolunu bulup uygun fiyata daireyi kapatmıştı. Bu meydana çıktığında, adamın yeğeni ve tek mirasçısı Cenk amcasının nörolojik kontrollerini aksattığına pişman olmuştu. Teoman ile yolu kesiştiğinde Cenk’in az da olsa daireyi geri alma umudu yeşermişti.

Teoman kendisini ofisteki üçlü koltuğa bıraktığında dışarıdan gelen feryadı duydu. Pencereden baktı, etraf bir şey görülemeyecek kadar karanlıktı. Yalnızca yerde yatan birini ve bir karaltının sokağı paralel kesen diğer sokağa doğru gözden kaybolduğunu gördü. Koştu dışarı. Park Apartmanı’nın önündeki kaldırımda bir adam yüzükoyun yatıyordu. Boynundan oluk gibi kan akıyordu. Adamın nabzını kontrol etti, atmıyordu. Hemen ambulans çağırdı, kanama olan yerlere tişörtüyle turnike uyguladı. Kalp masajı yaptı fakat sonuç alamıyordu. O esnada etraftan birkaç kişi toplandı. On dakika sonra ambulans geldiğinde, doktor adamın ölmüş olduğunu söyledi. Başlarında Komiser Altuğ’un olduğu ekip ve Olay Yeri İnceleme gelir gelmez sarı siyah şeritlerle etrafı çevrelediler. Olay Yeri İnceleme ekibindeki adli tabip ceset üzerinde yaptığı ilk incelemede kesici aletin yol açtığı darbelerle ölümün gerçekleştiğini söyledi. Suç aleti olay yerinde değildi.

Komiser Altuğ olay yeri şeritlerinin dışına çıktı, maktulü ilk kimin gördüğünü sordu. Teoman kendisinin gördüğünü söyleyince Komiser ona doğru ilerledi.

“Neler oldu, anlatın.”

Teoman, “Komiserim, gece işim geç bittiğinden ofiste kalmaya karar verdim, evim çok yakında zaten. Tam uzanacaktım ki bağırma sesi duydum. Aşağı indim, adamı kanlar içinde yüzükoyun yatarken gördüm. Daha önce ne olduğunu görmedim,” dedi.

“Şüpheli herhangi bir şey gözüne çarptı mı?”

“Etraf karanlık, malum sokak lambaları da yanmıyor. Sesi duyup cama gittiğimde sadece bir karaltı gördüm. Birisi sokağı paralel kesen şu diğer sokağa doğru uzaklaştı. O kadar. Başka bir şey göremedim.”

“Nasıl biriydi?”

“Üstünde koyu renk tişört ya da kısa kollu gömlek vardı. Boyu kısaydı.”

“Kadın mı erkek miydi? Fark edebildin mi?”

Teoman gözlerini kısıp, “Hayır, ayırt edilebilecek gibi değildi, karanlıktı,” dedi.

“Sokağın tamamı kentsel dönüşüme girdiği için binalar boşaltılmış, zemin katlardaki kafelerin bazısında kamera vardı ama onlar da binaları tahliye ettiğinden kamera artık yok. Dönüşüme girmeyen iki binada da kafe, dükkân yok, tamamen konut. Onlarda da kamera yokmuş.”

“Hiç şaşırmadım.” 

“Unuttuğunuz bir şey olabilir mi?”

“Hayır Komiserim.”

Komiser Altuğ, Teoman’a teşekkür etti ve ifade için merkeze gelmesini istedi. Teoman merkeze gidecek, resmi ifade için bunları tekrar orada anlatacaktı.

Maktulün üstünden çıkan kimlikten Kahraman İnşaat’ın sahibi Tunç Kahraman olduğu anlaşıldı. 1970 Trabzon doğumlu, Kadıköy bölgesinde aktif olarak kentsel dönüşüm projeleri yapan bir müteahhitti. Maktulün Park Apartmanı’ndaki üç dairesinden ikisi boştu, birini de ofis olarak kullanıyordu ve o akşam ofis olarak kullandığı daireye uğramıştı.

Yapılan araştırma sonucunda olay günü gündüz saatlerinde maktulün tartıştığı Aydoğdu İnşaat’ın sahibi Vakkas Aydoğdu ve maktulle arasında husumet olan Cenk Sırdar ifadelerinin alınması için Emniyet’e getirildi.

Bir numaralı ifade odasında Vakkas koltuğa sırtını yaslayıp başını dik tutarak ve gür bir sesle maktulle sıkı rakip olduklarını birçok ihale ve projede karşı karşıya geldiklerini, olay günü gündüz saatlerinde meydana gelen tartışmanın da büyütülmemesi gerektiğini, zaten haftada bir atıştıklarını anlattı.

Bunun üzerine Komiser Altuğ, “Maktulün öldürüldüğü saatlerde sen çok yakınındaymışsın, Koço Restoran’da. Neden o akşam oradaydın? Bir de üzerinde ne renk kıyafet vardı?” dedi.

“Bunda ne var ki? Arkadaşlarla yemek yiyorduk. Siyah gömlek vardı üzerimde.”

“Uzun kollu mu kısa kollu mu?”

“Kısa.”

“Yalnız restorandan bir ara çıkmışsın, on beş dakika kadar sonra geri gelmişsin. Restoranda görenler var. Daha da ilginci seni restoranın bahçesinden yukarıya doğru giderken görenler var. Buna ne diyeceksin?”

Alnında boncuk boncuk ter belirmeye başlayan Vakkas deminki kendinden emin tavrının aksine, “İçerisi gürültülüydü, telefonda konuşuyordum,” dedi cılız bir sesle.

“Bahçeye kadar gürültü geliyordu demek. Sen de on beş dakika Moda’da telefonla konuşup tur atayım dedin, değil mi Vakkas Bey?”

“Yok, yani başta öyleydi. Ama telefonu kapatınca bir işimi de hallettim, oradan restorana döndüm.”

“Nasıl bir iş?”

“Özel.”

“Tunç Kahraman’ı arkasından bıçaklayıp meyhaneye geri dönmek gibi bir iş mi?”

“Avukatımı istiyorum, o gelmeden tek kelime daha etmeyeceğim.”

“Ne değişecek ki? Hep aynı numarayı yaparsınız zaten. Tamam, çağırsınlar avukatını. Nereye gittiğini açıklayamıyorsun. Üzerindeki de siyah kısa kollu gömlekmiş. Boşuna uğraştıracaksın bizi.”

Komiser Altuğ bu sefer Cenk’in olduğu iki numaralı ifade odasına girdi.

“Evet Cenk Sırdar, Tunç Kahraman ile aranızdaki husumet nedir?”

“Ne olacak? Amcamın akli dengesi yerinde değil, ama bir doktor raporu yok bununla ilgili. Adamı tapuya götürüp, piyasa rayicinden düşük bir bedel ödeyerek Moda’daki dairesini satın almış.”

“Sonra?”

“Randevu istedim, sekreteri vermedi, çok yoğunmuş beyefendi. Geçenlerde şirket binasına gittim ve bekledim ısrarla. Sonunda yanına girdim bir şekilde, derdimi anlattım. Parayı aynen iade edelim, tapuyu geri ver, amcamın aklı başında değil dedim. Kovdu beni.”

“Bu kadar değil herhâlde, daha sonra?”

“Geçen hafta bir restoranda karşılaştım onunla. Yanımda misafirlerim vardı, tatsızlık çıksın istemedim insanların içinde. Bekledim, yemeğimi yerken bir de baktım tuvalete gidiyor. Ben de fırladım peşinden. Tuvaletin oraya giderken bir arkadaşımla karşılaştım, gereksiz lafa tuttu beni. Sohbeti kısa kesip tuvalet kapısının oraya geldim ki, bu çıktı tuvaletten. Kapının önünde ona dava açacağımı, doktor raporu alıp amcamın aklının başında olmadığını kanıtlayacağımı, daireyi geri alacağımı falan söyledim, rezil olacaksın dedim. O sırada garsonlar geldi, müdahale ettiler. Tatsızlık çıksın istemedim, masaya döndüm.”

“Restoranın kalabalığında öldüremezdin, dün ıssız sokakları seçtin değil mi?”

“Hayır. Ben dün gece bambaşka bir yerdeydim.

“Neredeydin?”

“Kilyos’taydım. Bu sabah döndüm.”

“Tanığın var mı?”

“Var. Neden ki?”

“Dün akşam Kilyos’ta olduğuna dair tanığın ifade vererek seni en azından şimdilik, temize çıkarır.”

“Kim olduğunu söyleyemem.”

“Bak Cenk, olay saatlerinde Moda’da değil Kilyos’ta olduğunu söylüyorsun. Kim olduğunu söyle, getirelim ona da soralım. Doğruysa salalım seni.”

“Söyleyemem, olmaz.”

“O zaman misafirimizsin bir süre.”

“Avukatımla görüşmek istiyorum.”

“Sen de görüş tabi avukatınla, hepiniz aynısınız ulan.”

“Nasıl?”

“Yok bir şey, görevli memur göndereceğim birazdan, avukatınla görüşmeni sağlar.”

Komiser Altuğ odasına çıktı. Sinirli ve yorgundu. Ayaklarını masaya uzattı, derin bir nefes aldı. İkisi de katil olabilir diye düşündü. Bir başkası da olabilirdi elbette. Vakkas olay anında yakınlardaydı ve açıklayamadığı bir on beş dakikası vardı. Cenk ise daha olay anında civarda olmadığını iddia ediyor ancak tanık gösteremiyordu. İkisinin de sakladığı bir şeyler olduğu muhakkaktı. Bu meslekte öğrendiği önemli kurallardan biri, saklanan şeylerden mutlaka pislik çıkacağıydı.

***

Teoman sabah yolunun üzerindeki Burcu Eczanesi’ni görünce, kronik migreni için ağrı kesici almak üzere içeri girdi. Her zamanki güler yüzüyle Burcu Hanım onu karşıladı.

“Günaydın Teoman Bey.”

“Günaydın Burcu Hanım, nasılsınız?”

“İyiyim, ama dün gece neler olmuş burada? Çok tadım kaçtı. Siz nasılsınız?”

“Valla sormayın. Benim de bir müvekkilim olayla ilgili gözaltına alınmış, şimdi yanına gidiyorum Emniyete. Gece de ben ifade verdim.

“Bir şey gördünüz mü?”

“Pek sayılmaz. Yalnızca karanlıkta uzaklaşan biri.”

“İnşallah olay aydınlanır. Aklım çıkıyor düşündükçe, ben gece olaydan bir iki saat öncesine kadar buradaydım, stok sayımımız vardı. O caniyle karşılaşabilirdim. Ayın sonunu zor getirirken bir de can güvenliği korkusu. Allah’ım sen koru ya rabbim.”

“Aman dikkatli olun.”

“Haklısınız. Ne istemiştiniz?”

“Her zamanki ağrı kesiciden.”

“Tabii. Bu arada durduk yere trafik cezası geldi benim külüstür için, aslında park yasağı olmayan bir yere park etmiştim. Hâlâ iyi park edemiyorum bu küçücük arabayı bile. Oraya girebilmiştim oysaki. Buna ne yapayım?”

“Ceza tutanağını bana verin, ben bir dilekçe yazarım size veririm, nöbetçi Sulh Ceza’ya itiraz olarak verirsiniz.”

“Harikasınız, çok teşekkür ederim.”

“Ne demek.”

Teoman meşe ağacından yapılmış masaya gözlerini kırpmadan baktı. Burcu ise camının altında bir sürü değişik kartvizitin olduğu bu masanın üzerinde gözleriyle aranıyordu. Masada gazete, kalemler, kağıtlar, telefon, kahve kupası ve iki bölmesinden birinin boş olduğu diğerinin içinde büyüteç olan ahşap bir kutu vardı. Gazetenin altına girmiş olan okuma gözlüğünü gözüne takarak masadaki kâğıdın trafik ceza tutanağı olup olmadığını kontrol etti ve gülümseyerek “Yaş kırkı geçince okuma gözlüğü şart oluyor,” dedi.

“Benim gözlükler tam zamanlı, miyop, astigmat. Lazer ameliyatı da oldum ama birkaç sene sonra gene bozuldu gözlerim.”

“Size çok yakışıyor.”

“Aman efendim, çok teşekkür ederim.”

Teoman eczaneden çıkınca doğrudan Emniyet’e geldi. Müvekkili Cenk Sırdar gözaltına alınmış ve kendisiyle görüşmek istemişti. Görevli memurlara kendini tanıtıp durumu anlattıktan sonra onu ifade odasına aldılar. Birkaç dakika sonra bir polis eşliğinde nezarethaneden Cenk getirildi, polis Cenk’in kelepçesini çözdü. Onları yalnız bıraktı. Cenk olay günü sabahtan itibaren Kilyos’ta olduğunu ama tanık göstermenin riskli olduğunu söyledi Teoman’a. Teoman bunun nedenini sorduğunda Cenk alnında biriken teri elinin tersiyle sildi, kapalı olan kapıya dikkatle baktı ve kısık bir sesle “Şeytana uydum,” dedi. İşin aslı Cenk o gece boşanmak üzere olduğu eşine Bodrum’da toplantısı olduğunu söylemişti ama Kilyos’ta bir otelde geçen hafta arkadaşının doğum günü partisinde tanıştığı Arzu’yla birlikteydi. Eğer birine ihanet ediyorsanız bunu polisten de saklama ihtiyacı duyarsınız. Hele evli ve çocuklu iseniz, hele de boşanmak üzere iseniz. Cenk eşini boşanmaya ikna etmişti ama bu işi yüksek nafaka ve tazminatla bitirmek istemiyordu. Bütün mesele buydu. Ama bazen böyle olurdu; iki ihtimal de sizi mutsuz ederdi ve daha az mutsuz edeni seçmeniz gerekirdi. Teoman bunun sorun olmayacağını, bu bilginin sadece adli evrak içinde olacağını, esas olay saati oralarda olmadığını ispatlayamazsa başının hem cinayetle ilgili ciddi şekilde derde gireceğini hem de ilerleyen zamanda Kilyos’ta kiminle olduğunun basına yansıyabileceğini ve bunun boşanma davasında sorun yaratacağını anlattı Cenk’e. Bu kadının tanıklık yapması hâlinde, olayın kendisi açısından büyümeden kapanacağına ikna etti.

Teoman ifade odasından doğruca Komiser Altuğ’un odasına çıktı. Soruşturmayla ilgili konuştular. Teoman bazı şüphelerinden bahsetti Komisere ve tanıkla ilgili gizlilik açısından hassasiyet rica etti.

Aynı saatlerde Vakkas Aydoğdu’nun avukatı Kemal Pars da Emniyet’e gelmişti. Dosyayı inceledi, müvekkiliyle görüşmek üzere ifade odasına alındı.

“Vakkas Bey, suçlama çok ciddi. Delil durumu da tatsız. Bana ne olduğunu eksiksiz anlatın ki, size yardım edebileyim.”

“Kemal, olay gecesi Koço’daydım, doğru. Bir süre dışarı çıktım telefonda konuştum. Evden aradılar.  Benim büyük oğlanın her zamanki şımarıklıkları. Para istiyor gene. Ondan sonra içeri girecektim ki, benim hatun aradı. Filiz. Artık böyle devam etmek istemediğini, her şeyi yengene anlatacağını söyledi. Saçma sapan konuştu. Bu kadın diline hâkim olmasa itibarım biter. Aldığım işleri geri çekerler. Onu bir şekilde sakinleştirdim. Şimdi gel benim için şahitlik yap dersem, eline koz vermiş olacağım. Sana yemin ederim olay bundan ibaret. Tunç’u o akşam görmedim, buralarda olduğundan da haberim yok. Beni bilirsin, kadınlara dayanamam ama birini öldüremem. Ulan tek suçum uçkur, ondan da müebbet yemek istemiyorum.”

“Anlıyorum. Ben yine size bu kadının şahitlik yapmasını tavsiye edeceğim. Aksi hâlde ihale size kalabilir.”

“Başka bir yol olmalı. Hacı adama bak derler.”

Teoman maktulün arabasının plakasında yazan Milenyum Filo Kiralama Şirketi’ne gitti. Danışma bankosunda Operasyon Sorumlusu Erdem Kavak ile görüşmek istediğini iletti. Yarım saat kadar Erdem Bey’in çok yoğun olduğunu söylediler. Teoman, Erdem Bey ile çok kısa görüşmek istediğini, konunun son derece önemli olduğunu ısrarla tekrarlayınca beş dakikalığına aldılar onu Erdem Bey’in yanına.

Teoman içeride beş dakikadan daha uzun kaldı. Tam bir saat. Çıkarken gösterdiği nezaket ve yardımı için Erdem Bey’e teşekkür etti. Adam çok önemli bilgiler vermişti.

Edindiği bilgilere istinaden Bilge İlaç Firması’na gitti. Burada insan kaynakları ile görüştü. Önce onlar da bilgi vermek istemediler ama konunun cinayet vakası olduğunu vurguladığında çekindiler. Burada da yarım saat kadar hem müdürle hem de müdür yardımcısıyla görüşme yaptı. Çıktığında tüm taşlar yerine oturmuştu.

Ofise geçerken Vakkas Aydoğdu’nun avukatı Kemal Pars’ı aradı.

“Kemal Bey merhaba, müsait misiniz?”

“Merhaba Teoman Bey, tabii buyurun.”

“Acil görüşmemiz lazım ama telefonda olmaz. Soruşturmayla ilgili.”

“Ne oldu ki?”

“Telefonda olmaz.”

“Moda’daydı ofisiniz değil mi?”

“Evet. Konum atıyorum şimdi size.”

“Çok merak ettim. Yarım saate kadar oradayım. Bu arada benim de size anlatacaklarım var.”

Teoman ofise giderken önünden geçtiği Burcu Eczanesi’nden içeri girdi. Burcu’ya trafik cezasına itiraz dilekçesinin bir saate hazır olacağını söyledi.  Eczaneden çıktığında binanın yan blokunun genelde açık kapısından bakındı, içeri girdi. Asansörün yanında vazonun içindeki deve tabanına baktı. Toprağı eşeledi, bir şey geldi eline. Çekti dışarı, siyah poşete sarılı sivri şeyi parmak izi bırakmamak için peçete yardımıyla açıp kontrol etti. Siyah poşeti ceketinin göğüs cebine sokup dışarı çıktı. Kaldırımda yürürken telefon çaldı. Ekranda “Komiser Altuğ” yazıyordu. Heyecanla telefonu açtı.

Avukat Kemal geldiğinde Teoman bilgisayarında trafik cezası itiraz dilekçesine son şeklini verdi, kaydedip yazıcıya gönderdikten sonra edindiği bilgileri anlattı meslektaşına. Artık meslektaşı da tüm ayrıntılara vâkıftı. Biraz sonra kapı çalındı, Burcu geldi.

Teoman onu toplantı masasına buyur etti.

“Ne içersiniz Burcu Hanım?” dedi.

“Bir acı kahvenizi alırım.”

“Tabii. Dilekçe hazır.”

“Eksik olmayın.”

“Bu arada Tunç Kahraman cinayetini çözdüm.”

“Öyle mi? İki gündür olayın etkisindeyim. Katil kesin maktulün kuyruğuna bastığı biridir,” dedi Burcu.

Avukat Kemal Pars kahvesini kibarca içiyor, sessizce dinliyordu.

“Muhakkak,” dedi Teoman.

“Aslında Vakkas Bey’in bilindiği üzere maktulle aralarında uzun zamandan beri anlaşmazlık var, medyaya da yansımıştı. Sık sık tartışmışlar. Öyle değil mi Kemal Bey?” diye sordu Burcu.

“Doğru.”

“Burcu Hanım, bakın sizdekinin aynısı” diyerek başıyla çalışma masasının üzerini işaret etti Teoman.

Burcu bakışlarını kaçırıp, gözlerini kırpıştırarak çalışma masasına baktı, yavaşça başını aşağı yukarı salladı.

“Sizin eczane apartmanın A-Blok girişindeydi, değil mi?

“Evet. Niye sordunuz ki?”

“B-Blok girişi sokağın içinde kalıyor ama her iki blok arasında kapıcı dairesinin oradan geçiş var. Yani sokağın içinden B-Blok’tan girip A-Blok’a geçiş yapılabiliyor, buradaki birçok apartmanda böyle,” dedi Teoman.

O esnada kapı çalındı. İçeri Cenk ve Komiser Altuğ birlikte girdiler.

“Aklanmana çok sevindim,” dedi Teoman tokalaştığı Cenk’e, Komiser Altuğ’un da elini sıktı. Cenk’in geçen geceyi Kilyos’ta birlikte geçirdiği Arzu çağrı üzerine gelmiş, ifade vermiş, bunun üzerine Cenk serbest bırakılmıştı.

Cenk, “Sayende Teoman, çok teşekkür ederim,” dedi.

Bu arada Avukat Kemal’in telefonu çaldı. Arayan Vakkas Bey’di. Filiz gelip ifade vermişti ve Vakkas Bey’i serbest bırakmışlardı.

Kemal durumu masadakilere anlatırken aklından geçirdi. “Bana da elli bin dolar verseler, ben de şahitlik yaparım.”

“Evet, gördüğünüz gibi iki şüpheli de temize çıktığına göre konuya dönelim. Nerede kalmıştım? Bloklar arası geçiş diyordum. Maktulün arabasını kiraladığı firma olan Milenyum Filo Kiralama’ya gittim. Orada Operasyon Sorumlusu Erdem Kavak ile görüştüm. Eczanenizde kartvizitini görmüştüm Burcu Hanım,” dedi Teoman.

Burcu önüne bakıyordu, yüzü kızarmıştı.

Buradan sizin 34 EML 4098 plakalı siyah dört çeker arazi aracını defalarca kiralamak istediğinizi ancak arabanın dolu olduğunu söylediklerini, araba boşa çıktığı anda size mutlaka haber verilmesini istediğinizi ilettiler. Aracı kiralamaktan ziyade, aracın kimde olduğunun teyit etmek istediniz. Aracın Tunç Kahraman’da olduğunun teyidini yapmak istediniz aslında.

“Niye ki? Çok saçma.”

“Saçma değil. Sabredin anlatayım. Milenyum’a son gittiğinizde agresif tavırlarınızdan dolayı güvenlikle dışarı çıkarıldığınızı da öğrendim ama sonra hiç gitmemişsiniz oraya. Arabanız küçük, eski model bir araba. İyi park edemediğinizi kendiniz söylemiştiniz. Kirası fazlasıyla yüksek olan kocaman bir arabayı, ay sonunu zor getirdiğini söyleyen hem de iyi park edemeyen birinin neden kiralamak isteyeceğini düşündüm. Kafamda hiç oturmadı. Milenyum’da doldurduğunuz araç rezerve formunda Bilge İlaç Firması’nda çalıştığınız yazıyordu. Oraya gittim, önemli bilgiler edindim.”

Masada sessizlik oldu, çıt çıkmıyordu.

“Orada çalıştığınız dönem direktörünüz Ali Serdengeçti’ye takıntı şeklinde âşıkmışsınız. Bu konu şirkette duyulmuş,” diye Teoman devam etti.

“Terbiyenizi takının, sizi ilgilendirmez! Özel şeyler bunlar, hem adam öldü, gitti. Günaha giriyorsunuz.”

“Ali Bey, Tunç Kahraman’ın kızının düğününün olduğu gün trafik kazası yapmış. Düğünün olduğu otele yakın bir yerde. Tunç Bey’in arabasının başta olduğu düğün konvoyu yolu saatlerce kapatmış. Ankara havası, düğün alayı, göbek atmalar falan. Ali Bey hastaneye çok geç varmış. Kan kaybından hastanede vefat etmiş. Siz bu olaydan sonra işten ayrıldınız. Ali Bey’in ailesi savcılık, mahkeme derken Tunç Kahraman nüfuzunu kullanarak olaydan sıyrılmış. Gazete ve sosyal medyadaki haberlerde bunlar çok yazılmış. Hukuki sürece siz dâhil olmadınız. Rahmetlinin ailesi adama karşı hislerinizi bildiği için size çok tepkiliymiş. Şirkette anlattılar. Hukuki sürece ailenin yanında ne sıfatla dahil olacaktınız? Baktınız ki dava, şikâyet ile Tunç cezasını bulmadı, onu kendiniz cezalandırmaya karar verdiniz.  Olayla ilgili sizinle ilk konuştuğumuzda olay saatini bildiğinizi anladım, ama size olay saatini söylememiştim. Masamdaki tahta kutu bir settir, içinde mektup açacağı ve büyüteç var. Sizde de aynı markanın setinden var ama mektup açacağı olan taraf boş. Mektup açacağıyla Tunç’u öldürdünüz, sonra aşağıya doğru koştunuz, sokağın içinden B-Blok girişinden apartmana girdiniz, kapıcı dairesinin oradaki geçişten de A-Blok’ta olan eczanenize geçtiniz. B-blokun içindeki vazodaki devetabanının toprağına siyah poşet içindeki mektup açacağını üzerinizde kalmaması için gömdünüz. Sabaha kadar eczanede kaldınız. Gün içinde bina girişi yoğun olduğundan henüz geri alamadınız suç aletini.”

“Aynı setten bende de olması mı beni katil yapıyor? Saçma.”

“Mektup açacağının üzerindeki kan maktule, parmak izleri de size ait çıktı. Parmak izi normal de, kanın maktule ait çıkması kesin delil. Bence itiraf edin, sizi temin ederim bu lehinize olur.”

“Tamam, ben yaptım. Devlet ceza vermedi, cezasını benden buldu alçak.”

Teoman, “Burcu Hanım’ın itirafınıza herkes şahit,” dedi.

Burcu “Kanı ve parmak izini blöf olarak söyledin, Allah kahretsin!” dedi.

Komiser Altuğ, “Burcu Hanım, buyurun Emniyet’e gidelim,” dedi.

O sırada Teoman yazıcıdan dilekçeyi aldı, Burcu’ya uzattı.

“Unutmadan, altını imzalayın, sabah savcılığa sevk edildiğinizde bu itiraz dilekçesini de nöbetçi mahkemeye vermeyi unutmayın, yarın itirazın son günü.”

DEDEKTİFİN SÖZLÜĞÜ – 2. BÖLÜM



Parmak İzi

Parmak izi, kriminal bilimin en eski ve en güvenilir kimliklendirme yöntemlerinden biridir. Her insanın parmak izi benzersizdir ve yaşam boyu değişmez. Bu nedenle bir yüzeyde bırakılan parmak izi, şüpheliyi olay yerine bağlayan en doğrudan izlerden biri olabilir.

Olay yerinde bulunan parmak izleri genellikle üç kategoriye ayrılır:

  • Görünür izler: Kan, boya veya kir gibi maddelerle oluşur; fotoğraflanarak doğrudan kaydedilir.
  • Gizli (latent) izler: Çoğu vakada karşılaşılan bu izler çıplak gözle görülmez. Tozlama, kimyasal reaktifler veya ışık teknikleriyle görünür hâle getirilir.
  • Plastik izler: Sabun, balmumu veya yumuşak yüzeylerde oluşan üç boyutlu izlerdir.

Laboratuvarda bu izler taranır, dijital ortama aktarılır ve veri tabanlarıyla karşılaştırılır. Ancak unutulmaması gereken önemli bir nokta vardır: Parmak izi yalnızca “kimin dokunduğunu” gösterir; “ne zaman ve neden dokunduğunu” her zaman söylemez. Bu nedenle bağlam, diğer delillerle birlikte değerlendirilir.

DNA

DNA, modern adli bilimin en güçlü araçlarından biridir. Bir damla kan, bir saç teli, tükürük, deri hücresi… Bunların her biri, doğru koşullarda toplandığında bir kişiyi yüksek doğruluk oranıyla tanımlayabilir.

DNA analizinde temel adımlar şunlardır:

  1. Toplama ve koruma: Kontaminasyonu önlemek esastır. Eldiven, maske ve uygun paketleme kullanılır.
  2. Ekstraksiyon: Laboratuvarda örnekten DNA ayrıştırılır.
  3. Profil çıkarma: Belirli genetik bölgeler analiz edilerek DNA profili oluşturulur.
  4. Karşılaştırma: Şüpheli, mağdur veya veri tabanındaki profillerle eşleştirme yapılır.

DNA delili güçlüdür, ancak mutlak değildir. Ortak kullanım alanları, ikincil transfer ve karışık örnekler yorumlamayı zorlaştırabilir. Bu nedenle DNA sonucu tek başına değil, soruşturmanın genel çerçevesi içinde anlam kazanır.

Balistik

Balistik, ateşli silahlarla ilgili delillerin incelenmesini kapsar. Bir mermi çekirdeği veya kovan, silahın kimliğini ortaya çıkarabilecek izler taşır. Çünkü her silahın namlusu ve mekanizması, üretim süreci ve kullanım aşınmaları nedeniyle kendine özgü mikroskobik izler bırakır.

Balistik inceleme genellikle şu sorulara yanıt arar:

  • Mermi hangi silahtan çıktı?
  • Olay yerindeki kovanlar aynı silaha mı ait?
  • Atış mesafesi ve yönü ne olabilir?
  • Silah daha önce başka bir olayda kullanılmış mı?

Laboratuvarda test atışları yapılır, mermiler ve kovanlar karşılaştırma mikroskobunda incelenir. Ayrıca atış artıkları (GSR) şüphelinin ateş edip etmediğine dair ipuçları verebilir. Balistik, özellikle silahlı suçlarda olayın dinamiğini anlamada kritik rol oynar.

İz Delili

Bazen en güçlü deliller, gözden kaçabilecek kadar küçük olanlardır. Lifler, toprak parçacıkları, cam kırıkları, boya kalıntıları, ayakkabı izleri, lastik izleri… Bunların tümü iz delili kapsamına girer.

İz delilinin temel özelliği, temas ve transfer prensibine dayanmasıdır: Her temas bir iz bırakır. Bir şüpheli olay yerinden bir lif alabilir, aynı anda kendi lifini oraya bırakabilir. Bu karşılıklı transfer, kişiler ve mekânlar arasında bağlantı kurar.

Laboratuvarda iz delilleri mikroskop, kimyasal analiz ve karşılaştırma teknikleriyle incelenir. Tek bir lif bile, doğru bağlamda değerlendirildiğinde güçlü bir bağlantı oluşturabilir. Ancak iz delilleri çoğu zaman yorum gerektirir; bu yüzden uzman görüşü ve diğer delillerle desteklenmesi önemlidir.

Sonuç:

Parmak izi, DNA, balistik bulgular ve iz delilleri konuşmaz; fakat doğru toplandıklarında ve doğru yorumlandıklarında son derece net ifadeler verirler. Laboratuvar, olay yerinde başlayan hikâyenin bilimsel doğrulamadan geçtiği yerdir. Burada yapılan hatalar, en sağlam soruşturmayı bile zayıflatabilir; doğru uygulamalar ise en karmaşık vakayı çözebilir.

Bir dedektif için sahadaki gözlem ne kadar önemliyse, laboratuvardan gelen raporları doğru okumak da o kadar önemlidir. Çünkü gerçeğin izi çoğu zaman görünmezdir ama asla kaybolmaz.

Bir sonraki sayıda, delilin mahkeme salonuna taşınan yolculuğunu ele alacağız: Raporlama, uzman tanıklığı, delilin sunumu ve savunma tarafından sorgulanması.

POLİSİYE EKRANI

DEATH BY LIGHTNING (2025)

IMDb: 7.7

Death By Lightning, 6 Kasım 2025’te Netflix Türkiye’de izleyiciyle buluşan bir suç dizisi. Gerçek olaylara dayanan ve ABD tarihinin politik dönemeçlerinden birini konu alan mini dizi, Mike Makowsky tarafından yaratıldı ve Matt Ross tarafından yönetildi. Yazar Candice Millard’ın, 2011’de yayımlanan Destiny of the Republic romanından ekrana uyarlandı. Sezonu dört bölümden oluşuyor.

Michael Shannon ve Matthew Macfadyen’in başını çektiği kadroda Nick Offerman, Betty Gilpin, Bradley Whitford, Shea Whigham, Vondie Curtis-Hall, Barry Shabaka Henley, Željko Ivanek, Kyle Soller gibi isimler yer alıyor.

Death by Lightning, en genel haliyle ABD’nin 20. Başkanı James A. Garfield’ın Charles J. Guiteau tarafından öldürülmesinin hikâyesini anlatıyor.

Sönük bir kongre üyesi olarak 1880’ler Amerika’sında siyasi kariyerini devam ettiren Ohio’lu James A. Garfield’in beklenmedik yükselişi, onu reformist politikalarıyla idealist bir lider ve halkın umudu hâline getirirken saplantılı bir hayran ve nihayetinde onu öldürecek olan katil Charles J. Guiteau’yla yolunun kesişmesine de sebep olur.

19. yüzyılın siyasi entrikalarını, kişisel hırsları ve güç mücadelelerini konu alan dizi, ABD tarihinin en kısa süre görev yapan başkanlarından biri olan Garfield’ın seçilme sürecini, başkanlığının iç dinamiklerini, Guiteau’nun kafa karışıklığını ve takıntılarını ve suikasta kadar uzanan trajik olayları dramatik bir şekilde konu alıyor.


COOPER & FRY (2025)

IMDb: 6.8

İngiliz yapımı polisiye drama dizisi Cooper & Fry, 18 Kasım 2025’te Channel 5 ya da kısa ismiyle 5’ta başlayarak izleyiciyle buluştu. Sezonu dört bölümden oluşan yapımın her bölümü yaklaşık 90 dakika uzunluğunda.

Dizi, Stephen Booth’un kaleme aldığı aynı isimli kitap serisinden uyarlanarak hazırlandı. Her bölüm, sonuncusu 2018’de yayımlanan ve 18 kitaba genişlemiş roman serisinin birer kitabı kullanılıyor. Her bölümünde farklı bir vakanın işlendiği dizinin ilk sezonunda sırasıyla 8-1-4-2. romanlardaki kurgular kullanılmış. Dizide başrolleri Robert James-Collier (Downton Abbey) ve Mandip Gill paylaşıyor.

Kadroda onlara Lorcan Cranitch, Barry John O’Connor, Charlotte Bradley, Niam McCann, Clara Simpson gibi isimler eşlik ediyor. Clapperboard Studios ve Failsafe Films’in yapımcısı olduğu Cooper & Fry’ı Ben Court ve Caroline Ip hazırlarken senaryoda onlara Jeff Povey ve Kit Lambert katıldı. Ryan Tohill ve Jesse Quinones ise yönetmenliği üstlendi.

Konuya gelirsek, Peak District adıyla da bilinen İngiliz kırsalındaki bir bölgede ve modern zamanda geçen bir dizi olan Cooper & Fry, sezgilerini kullanarak çalışmaya alışık yerel dedektif / DC Ben Cooper ile bölgeye dışarıdan gelen, mesafeli ve disiplinli DC Diane Fry’ın dostluğa evrilen zorunlu ortaklığı üzerine kurulu bir drama. Farklı yöntemlere ve geçmişlere sahip bu iki karakter yalnızca cinayetleri değil; küçük bir topluluğun derinlere gömülmüş sırlarını ve karmaşık ilişkileri de açığa çıkarmak zorunda kalıyor. Yerel halkın tarihine, köy efsanelerine veya toplumsal hafızaya dair gizemlere de ışık tutuyorlar.


NO OTHER CHOICE (2025)

IMDb: 7.6

No Other Choice (Eojjeolsuga eobsda / Başka Yolu Yok), Güney Kore yapımı bir kara mizah, gerilim ve suç filmi. The Handmaiden, Decision to Leave ve The Little Drummer Girl gibi yapımlarla da bilinen, BAFTA ödüllü usta yönetmen Park Chan-wook imzalı filmin senaryosunda kendisine Lee Kyoung-mi, Don McKellar ve Lee Ja-hye eşlik etti.

Film, prömiyerini 29 Ağustos 2025’te Venedik Uluslararası Film Festivali’nin ana yarışma bölümünde yaptı ve Güney Kore’de 24 Eylül 2025’te vizyona girdi. Ülkemizde ilk olarak Filmekimi’nde izlenen yapım, 9 Ocak 2026’da beyazperdede izleyiciyle buluştu. MUBİ’nin yerli dağıtımcısı olduğu No Other Choice’un beş aylık yasal sürenin dolmasının ardından yaz aylarında platformda yayına girmesi bekleniyor.

2026 Akademi Ödülleri’nin En İyi Uluslararası Film kategorisinde Güney Kore’yi temsil etmesi için seçilen filmin kadrosunda Lee Byung-hun, Son Ye-jin, Park Hee-soon, Lee Sung-min, Yeom Hye-ran, Cha Seung-won, Yoo Yeon-seok gibi isimler bulunuyor.

No Other Choice, Donald E. Westlake’in The Ax adlı romanından uyarlanarak hazırlandı. Film romanda olduğu gibi modern kapitalizmin acımasız ve baskıcı yüzünü kara mizah ve gerilim eşliğinde, ironik bir dille ele almayı tercih ediyor.

Yaklaşık 25 yıldır çalıştığı kâğıt firmasından ani bir şekilde çıkarılan Yoo Man-su ailesinin geçimini sağlama, düzenini ve statüsünü koruma telaşına düşer. Ancak yeni iş bulmakta zorlanır ve bu da onu hem ekonomik hem de psikolojik sıkıntıya sürükler. İçine düştüğü durumdan kurtulabilmek ve iş bulabilmek için önündeki rakiplerini saf dışı bırakabilmek adına ölümcül bir oyuna girişir ve şiddet dolu bir yolda ilerler.


LURKER (2025)

IMDb: 6.8

ABD yapımı psikolojik gerilim ve suç türündeki Lurker, Alex Russell’ın ilk senaryo ve yönetmenlik deneyimi olarak öne çıkıyor.

Film, 26 Ocak 2025’te Sundance Film Festivali’nde prömiyerini yaptı ve 22 Ağustos 2025’te ABD’de vizyona girdi. Ülkemizde vizyona girmese de 44. İstanbul Film Festivali kapsamında 12-18 Nisan aralığında çeşitli gösterimlerle izlenebildi.

Théodore Pellerin ve Archie Madekwe’nin öne çıktığı filmde Zack Fox, Havana Rose Liu, Wale Onayemi, Daniel Zolghadri ve Sunny Suljic gibi isimler rol alıyor.

41. Bağımsız Ruh Ödülleri’nde İlk Film, İlk Senaryo, Erkek Oyuncu, Yardımcı Erkek Oyuncu kategorileri dâhil dört kategoride aday gösterildi; İlk Film ve İlk Senaryo kategorilerinde ödül aldı.

Sosyal medya çağında şöhret, manipülasyon, takıntı ve kişisel alan kavramlarını sorgulayan Lurker, özet haliyle sıradan bir gencin bir pop yıldızının hayatına sızmasını anlatan bir yapım.

Los Angeles’ta perakende sektöründe çalışan Matthew Morning adlı bir genç, kariyeri yükselişte olan müzisyen Oliver ile tesadüfen tanışır. Oliver’ın dikkatini çekmeyi başarınca onun çevresine girme fırsatı yakalar; ancak bu tanışma, zaman içinde Matthew için takıntılı bir kimlik arayışına dönüşür. Şöhrete yakın olma arzusu onun psikolojik sınırlarını zorlar, aradaki güç dengelerini hızla değiştirir ve ilişkinin sınırları bulanıklaşır.

OTOPSİ MASASINDA DİRİLMEK MÜMKÜN MÜ?



2021 yılında Hindistan’da trafik kazası geçirip ağır yaralanan 27 yaşındaki bir adam bölgedeki bir hastaneye kaldırıldı. Birkaç günlük tedavi sonrasında öldüğü kanaatine varılan adam otopsi yapılmak üzere morga götürüldü. Fakat otopsi hazırlıkları sürerken sedyede hareket ettiği fark edilince acilen tekrar hastaneye götürülerek tedaviye alındı. Buna benzer bir örnek 2018 yılında İspanya’da yaşandı. Hücresinde baygın halde bulunan ve doktorların öldüğüne kanaat getirdikleri Gonzalo Montoya isimli mahkûm otopsi için hastane morguna gönderildi. Neyse ki dört saat kadar sonra adli tıp doktorlarının otopsi masasındaki “cesetten” birtakım sesler geldiğini fark etmeleri sayesinde Montoya otopsi yapılmaktan kıl payı kurtuldu.

Otopsi masasında dirilmek, öldü sanılıp sonradan yaşadığı anlaşılan insanlara dair hikâyeler arasında “canlı canlı kesilip biçilme” ihtimali nedeniyle en dramatik olanlardan biri gibi görünüyor. Bu yazıda ölüme benzeyen bu gibi durumların altında yatan tıbbi gerçeklerin adli tıp uygulamalarına ve polisiye edebiyata bakan yönüne bakmaya çalışacağız.

Üç Tıbbi Terim

Önce bu ilginç vakaları açıklayabilecek üç tıbbi terime değinelim; yalancı ölüm (apparent death), Lazarus fenomeni (otoresüsitasyon) ve katalepsi.

Ölüm; kalp atışı, solunum ve beyin fonksiyonları gibi hayati işlevlerin geri döndürülemez şekilde sona ermesiyken yalancı ölüm, bu fonksiyonların dışarıdan fark edilemeyecek kadar zayıflaması sonucu kişinin yaşadığı halde ölü sanılmasıdır. Yalancı ölümün pek çok sebebi olabilir. Bunlardan biri vücudun kendini korumaya aldığı donma, elektrik çarpması veya yıldırım düşmesi gibi durumlardır. İkinci neden, suda boğulma, ağır iç ve dış kanamalar, kafa travmaları, ilaçlar ve uyuşturucu maddelerle zehirlenmelerde yaşanan derin baygınlık halidir. Yalancı ölümde nabız el ile hissedilemeyecek kadar zayıflar, tansiyon aşırı düşer. Solunum durmuş gibi görünecek kadar hafiftir. Deri soğuk ve soluk, kaslar gevşemiş haldedir. Kısacası yalancı ölüm, hayati fonksiyonların kısmen askıya alındığı, yaşamla ölüm arasındaki bir araf halidir.

Adını Hz. İsa tarafından ölümünden 4 gün sonra diriltildiğine inanılan Betanyalı Lazarus’tan alan Lazarus Fenomeni ise başarısızlıkla sonuçlanmış kalp masajı sonrası dolaşım sisteminin beklenmedik şekilde yeniden çalışmaya başlaması anlamına gelir. Genellikle kalp masajı sonlandırıldıktan sonraki 10-30 dakika içinde görülen Lazarus Fenomeni -sebebi kesin olarak bilinmemekle birlikte- kalp masajı sırasında verilen ilaçların geç etki göstermesi gibi faktörlerle açıklanır.

Katalepsiye gelince, kişinin dış uyaranlara tepki vermediği, kaslarının katılaştığı ve vücudunun sanki bir heykelmiş gibi verilen herhangi bir pozisyonda uzun süre kaldığı tıbbi durumdur. Kişi etrafında olup bitene ve ağrılı uyaranlara yanıt vermez, nabzı ve solunumu zaman zaman yavaşlayabilir. Katalepsi tek başına bir hastalık değil, genellikle başka bir durumun belirtisidir. En yaygın olarak şizofreni gibi psikiyatrik hastalıklarda hastanın zihinsel bir kilitlenme yaşayarak dış dünyaya tamamen kapanması ve bulunduğu pozisyonda donup kalması şeklinde görülür. Bunun dışında Parkinson ve epilepsi hastalıklarında ve bazı ilaçların yan etkisi olarak da görülebilir.

Bu üç durum, “ölü gibi görünme” veya “ölümden dönme” ortak paydasında buluşsa da tıbbi nedenleri ve süreçleri bakımından birbirinden farklıdır. Yalancı ölümde kişinin kalbi durmadığı için hâlâ yaşamaktadır ancak yaşam belirtileri maskelenmiştir. Katalepside de kişinin kalbi atmaya devam etmekte ancak yavaş ölümden farklı olarak kalp atışlarının dışarıdan fark edilmeyecek kadar yavaşlaması süreklilik arz etmemektedir. Lazarus Fenomeni’nde ise kalp durmuş, hatta yapılan kalp masajı başarısız olduğu için “ölüm” ilan edilmiştir. Ancak dakikalar sonra kalp hiçbir müdahale olmaksızın tekrar atmaya başlamıştır. Son olarak Lazarus Fenomeni’nde normale dönüş kendiliğinden gerçekleşirken yalancı ölüm ve katalepsinin sona erebilmesi için bu duruma sebep olan etkenin ortadan kalkması gerekmektedir.

Yeniden otopsi masasında dirilmeye dönersek, Lazarus Fenomeni’nde yeniden canlanma kalp masajından kısa süre sonra meydana geldiği için bu tür vakaların otopsi masasına kadar ulaşması zor görünmektedir. Yalancı ölüm ve katalepsi vakalarında ise insanların kendilerini otopsi masasında bulmaları, hatta diri diri gömülmeleri ihtimal dâhilindedir. Dolayısıyla geri dönüşü imkânsız sonuçlara yol açılmaması için bir insanın gerçekten ölüp ölmediği önem arz etmektedir. Bu açıdan adli tıp uygulamalarında kesin ölüm tanısı için sadece muayene ile yetinilmeyip EKG, EEG gibi testlerin kullanılması, ölüm lekeleri veya ölüm katılığı gibi kesin belirtiler oluşmadan kimsenin gömülmemesi gibi tedbirler önerilmektedir.

Polisiye Edebiyattaki Sahte Ölümler

Polisiye edebiyatta sahte ölüm, katilin kimliğini gizleyerek okuyucuyu ters köşe yapmak için kullanılan en eski yöntemlerden biridir. Agatha Christie’nin On Küçük Zenci romanında karakterlerden biri kendisini ölmüş gibi gösterir ve adadaki diğer kişileri tek tek öldürmeye devam eder. Lawrence Block’un Bir Dizi Ölü Adam romanında da öldüğü zannedilen bir karakterin romanın sonunda aslında cinayetleri işleyen kişi olduğu ortaya çıkar.

Edgar Allan Poe ise ölüm benzeri bayılma nöbetleri geçirdiği için diri diri gömülme korkusu yaşayan bir karakteri anlattığı The Premature Burial öyküsünde katalepsiyi edebi bir dehşet unsuru olarak kullanmıştır. 

Polisiye tarihinin en ünlü sahte ölümlerinden biri Sherlock Holmes’a aittir. Holmes, düşmanı Moriarty ile mücadele ederken uçurumdan düşerek ölür. Ancak okurlar bu ölüme razı olmayınca Arthur Conan Doyle, Holmes’un gizli bir görevi tamamlamak için yıllarca ölü taklidi yaptığı şeklinde bir açıklamayla karakterini hayata döndürür.

Kısacası yalancı ölüm, Lazarus Fenomeni ve katalepsi gibi ölümle karışan tıbbi durumlar, okurlarını şaşırtmak, sürprizli ve gerilimli kurgular hazırlamak isteyen polisiye yazarları için elverişli imkânlar sunmaktadır.

BENİM KİTAPLIĞIMDAN

DUMAN OLAN ADAM – MAJ SJÖWALL VE PER WAHLÖÖ

Yayınevi: AYRIKSI KİTAP
Basım Tarihi: 2019
Sayfa Sayısı: 288
Çevirmen: BİGE TURAN ZOURBAKİS
Tür: POLİSİYE-ROMAN

Komiser Martin Beck’in uzun süredir beklediği yıllık izin vakti nihayet gelmiştir. Tatile erken başlayan ailesi onuİsveç takımadalarında sabırsızlıkla beklemektedir. Ancak Martin Beck’in özel ve gizli bir görev için acilen Stockholm’e çağrılmasıyla, tatili daha ilk günden kesintiye uğrar. Ünlü İsveçli gazeteci Alf Matsson, Macaristan’a yaptığı bir araştırma gezisi sırasında iz bırakmadan ortadan kaybolmuştur.

İsveç hükumeti soğuk savaş döneminin gerginliği içinde bu kayboluş vakasının uluslararası bir kriz doğurmasından endişelidir. Matsson’un çalıştığı gazete de baskı yapınca, Martin Beck tamamen gayri resmi ve gizli bir soruşturma yürütmek üzere Macaristan’ın başkenti Budapeşte’ye gönderilir.

Yabancı bir şehirde, tek başına mücadele etmek zorunda bırakılan Martin Beck, araştırmasına Matsson’un kaldığı otelde başlar. Karşılaştığı ilk bilgiler epey kafa karıştırıcıdır. Gazeteci, sanki birkaç saat sonra geri dönecekmiş gibi pasaportunu, parasını ve tüm özel eşyalarını odasında bırakmıştır. Daha sonra Matsson’un otele yerleştiği ilk gecenin büyük bir kısmını dışarıda, farklı yerlerde geçirdiği ve eski bir Macar yüzücüyle yakın ilişkisi olduğu bilgisine ulaşılır.

Martin Beck, her ne kadar görevini gizli icra etmeye çalışsa da Stockholm yerel polisinden kaçamaz. Kısa süre sonra yerel polis Martin Beck’in peşine Szluka adında bir polisi takar. Szluka’nın amacı, Martin Beck’e yardım etmekten çok, onun adımlarını kontrol etmek gibi görünmektedir.

Szluka’nın aramaya dahil olması Martin’in pek işine yaramaz. Matsson’un kayboluşunun ardındaki sebeplerin siyasi mi yoksa kişisel mi olduğu bile çözülemez. Bir türlü ilerlemeyen bu kayıp soruşturması Martin Beck, Tuna Nehri kıyısında karşılaştığı ölümcül tehdidin ardından aramaya son verir ve İsveç’e döner. Fakat Budapeşte’de yaşadığı tehlikenin ardından, Matsson’un kayboluşuyla ilgili gibi görünmese bile Martin Beck’in şüphelerini cezbeden olaylar Martin’i Matsson’un kayıp soruşturmasına İsveç’te devam etmeye iter. Komiser Kohlberg başta olmak üzere bütün ekibin seferber olduğu bir araştırma sonucu, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı ortaya çıkar.


POLİSİYE ROMAN NASIL YAZILIR? – GENCOY SÜMER

Yayınevi: HERDEM KİTAP YAYIN/HERDEM POLİSİYE
Basım Tarihi: 30.06.2025
Sayfa Sayısı: 288
Tür: YAZARLIK REHBERİ / POLİSİYE

“Katilini kovalamaya hazır mısın?”

Polisiyeye merak duyan, denemek isteyen, “Nasıl iyi bir polisiye roman yazarım?” diyenler, dikkat! Bu kitap, Türkiye’de polisiye yazımı üzerine yazılmış ilk kapsamlı rehber kitaptır.

Yazar, editör ve Dedektif Dergi’nin kurucularından Gencoy Sümer POLİSİYE ROMAN NASIL YAZILIR kitabının giriş kısmında okura şöyle sesleniyor, “Sevgili polisiye yazarı adayı. Elinde tuttuğun bu kitap, seni gizem dolu bir yolculuğa çıkarmak için yazıldı. Bu kitap sayesinde bir dedektif gibi ipuçlarını takip etmenin, bir katil gibi tuzaklar kurmanın ve bir yazar gibi okuyucunu avucunun içine almanın sırlarını keşfedeceksin.” Nasıl, heyecanlandınız değil mi? Belki de okumayı ve yazmayı sevdiğiniz tür polisiye olmadığı halde içinizde polisiye yazmaya dair bir ışık yandı.

Gencoy Sümer kalemini bu kez bir polisiye roman yazma kılavuzuna çevirmiş. Kitabın adı zaten işi özetliyor. Polisiye Roman Nasıl Yazılır? Ama bu, kuru kuruya bir “Beş adımda polisiye yazın!” el kitabı değil. Daha çok, yıllarca polisiye okumuş, tartışmış, düzeltmiş ve bizzat yazmış birinin masanın karşına oturup polisiyenin inceliklerini detaylı fakat sıkmadan anlattığı bir sohbet gibi. Herdem Kitap’tan çıkan ve editörlüğünü Emel Aslan’ın üstlendiği kitap, polisiye yazmak isteyen fakat nereden başlayacağını bilmeyenler için bulunmaz bir rehber.

Polisiye yazmak bir bulmacadan daha fazlası ama bilinmez bir denklem de değil. Olay örgüsünü kurarken okuru hem şaşırtmak hem de kandırmamak arasındaki ince çizgide yürümeyi gerektiriyor. Kitaptaki en temel mesaj şu, polisiye aslında iki hikâyedir, birincisi, suçun gerçekte nasıl işlendiği, katil kim, ne yaptı, nasıl sakladı, ikincisi, bizim okurken dedektifle birlikte adım adım öğrendiğimiz kısım. İyi polisiye, ikinci hikâyeyi öyle kurar ki birinciyi gizlerken merakı diri tutmayı başarır. Gencoy Sümer bunu akademik cümlelerle anlaşılmaz hale getirmek yerine, örneklerle, işin mutfağında nelere dikkat edilmesi gerektiğini anlaşılır ve sade bir dille anlatıyor bize.

İşe neden polisiye yazdığımızı keşfetmekle başlıyoruz. Sıkı bir polisiye okuruyken, iyi bir polisiye yazarı olmak için doğru yolda mıyız, onu anlıyoruz zira okur sıfatından sıyrılıp yazar sıfatına büründüğümüz o andan itibaren fark ediyoruz ki okumak ve yazmak arasındaki ince çizgi hiç de sandığımız kadar birbirine yakın değilmiş. Hatta kitabı okudukça polisiye romanı yanlış tanıdığımızın farkına varıyoruz.

Ardından suçun anlamını öğreniyor, romanımızda işleyeceğimiz suçu seçiyoruz. Çoğu yazarın ilk seçimi cinayet suçu oluyor çünkü en yüksek gerilimin bu suçta gizli olduğunu düşünüyoruz. Oysa durum biraz daha farklı. Cinayetin polisiye romanların şahı olduğunu kabul ediyoruz fakat suçun cinayetle sınırlı olmadığını da görüyoruz.

Daha sonra olay örgümüzü nasıl oluşturacağımızı belirliyor, olay mahallini, karakterleri, mekanı, ipuçlarını ve hatta anlatıcımızı seçmekle devam ediyoruz. Gerilimi, diyalogları, okuyucuyu bağlama stratejilerini, yapmamız gerekenleri ve dahi yapmamamız gereken hataları görüyor, karakterlerin derinliği, ipuçlarının dengesi ve tesadüfe yer vermeyen bir olay örgüsü oluşturmanın sırlarını öğreniyoruz.

Gencoy Sümer, iyi bir polisiye yazarı olma yolumuzu alıştırma bölümleriyle destekliyor, örnek bir komiser verip “Şimdi sen tamamla,” diyor. Yani sadece anlatmıyor, yazdırıyor da. Kitabın ardımızda kalan her sayfasında polisiye yazarlığında bir adım öne geçiyoruz. Kitabı okuduktan sonra mucizevi bir şekilde usta olmuyoruz belki ama “Bir hikâyeyi nasıl öreceğim, ipucunu nereye koyacağım, klişelere dolanmadan nasıl ilerlerim?” sorularına daha hazır halde masaya oturuyoruz. POLISIYEYE ROMAN NASIL YAZILIR polisiyeye hevesli herkesin çantasında, kitaplığında, çalışma masasında, yanında olması gereken bir kitap.


SANKOFAYI ÖLDÜRMEK – GÜRSOY UYSAL
Yayınevi: PROFİL KİTAP
Basım Tarihi: EYLÜL 2024
Sayfa Sayısı: 267
Tür: POLİSİYE-ROMAN

Gürsoy Uysal’ın yeni romanı Sankofa’yı Öldürmek, İstanbul’un farklı parklarında sabahın erken saatlerinde işlenen gizemli cinayetlerle açılış yapıyor. Her şey, Zeytinburnu sahilindeki bir parkta Doktor Süleyman Karlı’nın bir pilates lastiği ile boğulmuş halde bulunmasıyla başlıyor. Gürsoy Uysal’ın Jüri adlı romanından tanıdığımız Komiser Şahap ve ekibi soruşturmayı devralıyor.

Cesedin yanında bulunan kişisel gelişim kitabına başta anlam veremeyen ekip, ertesi gün Bakırköy Botanik Park’ta oyun salonu sahibi Muhtar Kent’in yine aynı yöntemle öldürüldüğünü ve yine yanı başında bir kişisel gelişim kitabı durduğunu görünce, karşılarında bir seri katil olduğundan emin oluyor. Maktullerin geçmişteki hataları gün yüzüne çıktıkça, katilin hem seçtiği yöntem hem de bıraktığı kitaplarla bir mesaj vermeye çalıştığı anlaşılıyor.

Komiser Şahap bir yandan delillerin peşinden giderken, diğer yandan savcı ve emniyet müdürünün baskısıyla köşeye sıkışıyor ancak pes etmiyor. Tam bu sırada metruk bir binada yakılmış halde bulunan bir kadın cesedi, olayların seyrini tamamen değiştiriyor. Ekibin en genç üyesi Soydaner’in fark ettiği küçük bir detay ise onu bir anda ölümcül bir tuzağın içine çekiyor.

Almanya Başkonsolosluğu görevlisi Nükhet Orgun’un cesedinin Yeşilköy Rönepark’ta bulunması, kurbanlar arasındaki ortak noktayı da gün yüzüne çıkarıyor. Bir platformun kitap paylaşım grubunda, eleştirileri kaldıramayan yazar Tuğrul Uzun’un kurbanlara yönelik sert tavrı, tüm şüpheleri yazarın üzerine çekiyor.

Tüm bu koşturmacanın ortasında Komiser Şahap, kendi geçmişiyle de büyük bir savaş veriyor. İçindeki o geçmişin yükünü sırtlanmış “Sankofa” kuşunu öldürme ve geleceğe bakma isteğini, karşısına çıkan Doktor Lalin ile gerçekleştirme kararı alıyor. Ancak bu karar, komiseri tahmin bile edemeyeceği bir sonla yüzleştiriyor.

Gürsoy Uysal, sürükleyici kurgusunun yanı sıra polisiye meraklılarına tatlı sürprizler de sunuyor. Kitapta Kara Hafta’ya, Cenk Çalışır’ın Beria romanına ve polisiye yazarı avukat Oğuzhan Arslan’a karakterler aracılığıyla gönderilen selamlar, polisiye severlerin yüzünde güzel bir tebessüm bırakıyor.


YEDİ HAFTA ON İKİ CİNAYET – İHSAN CİHANGİR

Yayınevi: DORLİON YAYINLARI
Basım Tarihi: OCAK 2025
Sayfa Sayısı: 174
Tür: POLİSİYE-ÖYKÜ

Dedektif Dergi’deki öykülerinden, akıcı kalemine ve sürükleyici kurgularına aşina olduğumuz İhsan Cihangir, Zehirli Kalem seçkilerinde, Türkiye’nin ilk kilitli oda antolojisi olan Kilitli Odaların Esrarı’nda ve çeşitli dergilerde öyküleri yayınlanmış, başarılı bir yazar. Bilimkurgu, gizem ve gerilimi harmanladığı ilk romanı Kırılma Noktası’nın ardından rotasını tamamen polisiyeye kıran yazar, Bir Katille Empati Oyunları ve Palyaço romanlarıyla polisiyeseverlerin ilgisini çeken isimlerinden biri oldu.

Yeni kitabı Yedi Hafta On İki Cinayet, yazarın önceki romanlarından tanıdığımız Başkomiser Rıfat Alagöz’ün emeklilik günlerine odaklanan yedi sürükleyici öyküden oluşuyor.

Kitabın kurgusu ilginç bir teklif üzerine kurulu. Rıfat Alagöz, kimliğini gizleyen bir yazardan reddedemeyeceği bir teklif alır. Yazar, emekli başkomiserin vakalarını kurgulaştırmak istemektedir. Rıfat Alagöz, gerçek kimliğiyle anılmak ve her hikâyede son söz hakkının kendisine verilmesi şartıyla bu yedi haftalık maceraya “Evet,” der.

ÖYKÜLER:

ÜÇÜNCÜ GÖZ

Hayatına heyecan katmak isteyen asistan Aras, emniyetin veri tabanına sızarak faili meçhul bir cinayeti çözmeye kalkışır.
İki avukat kardeş ofislerinde boğazları kesilmiş olarak bulunmuşlardır ve Emniyet henüz elle tutulur bir ilerleme kaydememiştir. Aras, heyecan uğruna giriştiği bu illegal soruşturmada avcıyken av konumuna düşmek üzeredir.

HAYALİ PİYANO

Evinde yedi bıçak darbesiyle öldürülen bir okul müdürünün, intikam gibi görünen vakasında Rıfat Alagöz ve ekibi, görünenin ötesindeki trajik gerçeğin peşine düşmüşlerdir. 

YAMAN GAZETECİ

Rıfat Alagöz ve yardımcısı Tolga bu vakada eterle bayıltılıp daha sonra boğularak öldürülen beş kişinin katilinin peşine düşerler. Ortada en az cinayetler kadar garip bir durum daha vardır. Cemal Aksak adında bir gazeteci cinayetlerin ayrıntılarına neredeyse polisten önce ulaşmakta ve daha soruşturma başlamadan haber yapmaktadır. Gazeteci Cemal Aksak’ın cinayet detaylarına polisten önce ulaşması tesadüf mü yoksa tehlikeli bir oyunun parçası mıdır?

KADIN

Toplumun boşanmış kadın algısını ve mahalle baskısını odağına alan sarsıcı bir vakayı konu edinen Kadın’da, Rıfat Alagöz ve yardımcısı Tolga, bir yandan vahşi bir kadın cinayetini aydınlatmaya çalışırken bir yandan da önyargılarla savaşmak zorunda kalırlar.

ZAMANSIZ

Yazar bu hikâyede sınırları zorluyor ve Rıfat Alagöz’ün başından geçen bir vaka yerine gördüğü bir rüyadan yola çıkarak yepyeni bir kurgu oluşturuyor. Murat Tekinova 2081 yılında yaşayan Teknoloji Bakanlığı’nda çalışan bir Nükleer Fizikçidir. Bakanlığın geliştirdiği yeni bir teknoloji olan zaman kapsülünü denemek amacıyla 2025 yılına gönderilir. Oysa Murat’ın tek niyeti onaylanmasına yardım ettiği bir deneyde gönüllü denek olmak değildir. O, babasının öldürüldüğü yıla gidip cinayete engel olmak niyetindedir.

GURURUM

Günlerdir kayıp olan Ahmet Yalpacı’nın cesedi, gelen bir ihbar üzerine, bir mezarlıkta, sağlığında hayat kadınlığı yapmış bir kadının mezarına gömülmüş olarak bulunur. Maktulün ilk iki evliliğinden olan çocukları ve son karısı, kızı ve iş çevresi sorgulanır. Bütün deliller bir kişiyi işaret ediyor gibi görünse de zanlının bu cinayeti tek başına işleyemeyeceği aşikârdır.

BİR EFSANE BİR CİNAYET

Sanayide dükkân sahibi olan Salim usta, başına aldığı bir darbe sonucu öldürülmüş olarak, kalfası Yusuf tarafından bulunur. Rıfat Alagöz ve Tolga hemen olay yerine gelirler ve soruşturma başlar. Çırak Yusuf ustasından saygıyla bahsederken, Salim’in sanayide pek sevilmeyen aksi bir tip olduğunu da saklamamıştır. Diğer çırak Yunus ise Cinayet Büro ekibinin şüpheli bakışlarına maruz kalmayı göze alamaz ve ustasının yine sanayide çalışan Züleyha ustaya olan karşılıksız aşkından bahseder. Soruşturmanın gidişatını değiştirecek deliller Yunus’un bu itirafından sonra art arda gelir.

DANYAL PEYGAMBER’İN ÇÖZDÜĞÜ İKİ POLİSİYE OLAY



Danyal Peygamber

Eski Ahit’e göre Danyal, İsrailoğulları’nın Yahuda kabilesine mensup, kral soyundan gelen bir peygamberdir. M.Ö. 7. yüzyıl sonlarında Filistin’de doğmuştur. Genç yaşlardayken, Kudüs’ün (muhtemelen M.Ö. 597 yılında) Babil Kralı Nebukadnezar tarafından işgali ve yağmalanmasının ardından diğer Yahudi tutsaklarla birlikte Babil’e, sürgüne gönderilir. Burada bazı soylularla beraber yetiştirilmek üzere haremağası tarafından seçilir ve üç yıllık bir eğitimin ardından sarayda görevlendirilir.

Kendisine Tanrı tarafından rüyaları yorumlama yeteneği bahşedilen Danyal Peygamber, Nebukadnezar’ın gördüğü rüyaları doğru şekilde yorumlayarak kralı etkiler. Sonraki dönemde aklı, bilgeliği, adaleti ve geleceği görme becerisiyle herkesin saygısını kazanarak, Babil sarayında vezirliğe kadar yükselir.[1]

Kuran’da ve hadislerde adı zikredilmeyen[2] Danyal Peygamber’in, Eski Ahit kapsamında kendisine atfedilen toplam on iki kitabı yer alıyor. Buna ilave olarak, sadece Roma Katolik Kilisesince tanınan, Yahudi ve Protestanlar tarafından ise apokrif, yani kaynağı kuşkulu görüldüğü için resmî külliyata alınmayan iki kitabı daha bulunuyor.

Söz konusu kitaplarda, Babil sarayında yaşanan ve Danyal Peygamber tarafından çözülen iki adlî vakadan bahsediliyor. Çağdaş polisiye örgüsüne şaşırtıcı bir benzerlikle betimlenen vakalarda, Danyal Peygamber’in bir dedektif titizliğiyle yaptığı soruşturma sonucunda gerçek suçluları bulması ve adalete teslim etmesi, ayrıntılarıyla anlatılıyor.

Şimdi bu olayları, özgün metinlerdeki dramatik anlatı özelliklerini koruyarak kısaca aktaralım:

Danyal Peygamber’in 13. Kitabı: Suzan[3]

Eskiden Babil’de Yehoyakim adlı bir Yahudi ile Suzan adlı eşi yaşarlardı. Musevi cemaati tarafından çok sevilen ve sayılan Yehoyakim, oldukça zengindi ve evinin yanında çok büyük bir bahçeye sahipti. Karısı Suzan ise hem çok güzel, hem de Tanrı korkusu olan, iffetli bir kadındı. Ailesi onu dürüst bir insan olarak ve Musa’nın emirlerine uygun şekilde yetiştirmişlerdi.

O sene Babil’e iki yaşlı yargıç atandı. Davaların çoğuna bakan bu iki adam, sık sık Yehoyakim’in evini ziyarete giderlerdi. Onlar evden ayrıldıktan sonra Suzan evin yanındaki bahçede uzun yürüyüşler yapardı. Yargıçlar yine bir ziyaretlerinin sonunda öğle vakti evden çıkarken, Suzan’ı bahçede yürürken gördüler ve ona çılgınca âşık oldular. İki adam önceleri Suzan’a olan aşklarını birbirlerine söylemeye çekindiler. Her ikisi de evden çıkınca kendi yollarına gidermiş gibi yapıyor, sonra geri dönerek bahçenin bir köşesine saklanıyor ve Suzan’ı gizli gizli izliyorlardı. Bir gün bahçede saklanırlarken aniden karşılaştılar ve Suzan’ı ne kadar arzuladıklarını birbirlerine itiraf etmek zorunda kaldılar. Ve sonunda, emellerini gerçekleştirmek amacıyla Suzan’ı yalnız yakalayacakları bir fırsatı birlikte kollamak üzere anlaştılar.

İki adam yine bir gün ağaçların arkasına saklanmış doğru anı beklerlerken, Suzan her zamanki gibi yanında iki hizmetçiyle bahçeye geldi ve sıcak havadan bunalarak banyo yapmak istedi. Hizmetçilerine, “Bana sabun ve yağ getirin,” dedi, “Sonra da bahçe kapılarını kapatıp dışarıya çıkın.”

Hizmetçiler istenenleri getirdiler, ardından da iki yaşlı yargıcın bahçede saklandığından habersiz, kapıları kapatıp dışarıya çıktılar.

Hizmetçiler ayrılınca, adamlar gizlendikleri yerden çıkıp kadına yaklaştılar. “Bak,” dediler, “Bu bahçede seninle yalnızız. Tüm kapılar kapalı ve burada kimse bizi göremez. Arzularımıza cevap ver ve bizimle birlikte ol. Eğer reddedersen, herkese bahçede yabancı bir gençle buluştuğunu ve o nedenle hizmetçileri dışarıya yolladığını söyleriz.”

“Beni kapana kıstırdınız,” diyerek inledi Suzan, “İstediğiniz şeyi yapmak benim için ölümden beter. Fakat yapmazsam, kaderim sizin insafınıza kalacak.” Kısa bir süre düşündü ve sonunda, “Ne olursa olsun, bunu yapmayacağım,” diye cevap verdi, “Tanrı huzurunda böyle büyük bir günah işlemektense, sizin elinize düşmeyi yeğlerim.” Bunun üzerine adamlar bağırmaya başladılar ve koşarak kapıları açtılar. Sesleri duyarak bahçeye doluşan hizmetçiler, yargıçların Suzan hakkındaki suçlamalarını duyunca çok üzüldüler; çünkü hanımlarından böyle bir davranışı asla beklemiyorlardı.

Ertesi sabah şehrin ileri gelenleri, yetkililer ve iki yaşlı yargıçtan oluşan kalabalık bir topluluk Yehoyakim’in evinin yolunu tuttular. Yargıçlar, kocasından Suzan’ı çağırtmasını istediler. Suzan, akrabaları ve çocuklarıyla birlikte odaya girdiğinde o zarif ve güzel yüzü bir peçeyle örtülmüştü. Ancak o iki şeytanî adam, kendi şehvetli duygularını tatmin için peçeyi açmasını, yüzünü herkese göstermesini istediler. Kalabalığın karşısında peçesini açmak zorunda kalan Suzan’ın gözlerinden iki damla yaş süzüldü.

Yargıçlar konuşmaya başladılar: “Dün bahçeye girdiğimizde, bu kadını orada tek başına yürürken gördük. Önce hizmetçi kızları gönderdi ve kapıları kapattırdı. Ardından bahçenin bir köşesine gizlenmiş genç bir adam aniden ortaya çıktı ve kadınla buluştular. İkisi bir ağacın altında zina yaptılar. Bu iğrenç günahı uzaktan görünce engellemek üzere hemen koştuk ve onları yakalamaya çalıştık. Ancak genç adam çok kuvvetliydi, elimizden kurtuldu ve kapıyı açıp dışarıya kaçtı. Biz de bu kadını yakalayarak kaçan adamın kim olduğunu sorduk, fakat âşığının kimliğini açıklamayı reddetti. İfademiz bu yöndedir.”

Evde bulunan yetkililer bu iki yaşlı ve saygın yargıcın söylediklerine dayanarak Suzan’ı ölüme mahkûm ettiler.

Suzan ümitsizlik içinde, yüksek sesle dua etti: “Ey Rab, sen her şeyin aslını bilirsin. Bu insanların benim aleyhime yalancı tanıklık ettiklerini de biliyorsun. Beni suçsuz yere ölüme gönderiyorlar. Söyledikleri günahı asla işlemedim…”

Tanrı, Suzan’ın duasını duydu ve o esnada orada bulunan genç Danyal’ın kalbine ilham verdi. Genç adam birden ortaya atılarak, “Ben bu kadının masum olduğuna inanıyorum,” dedi.

Diğerleri ona dönüp “Sen ne diyorsun?” dediler şaşkınlıkla.

Danyal onların karşılarına dikildi ve “Sizi ahmaklar,” diye bağırdı, “İyice soruşturmadan ve ortada apaçık bir delil yokken, İsrailoğulları’nın bu masum evladını nasıl böyle lânetlersiniz? Bu adamların yalancı tanıklığına nasıl inanırsınız?”

Topluluktaki ileri gelenler, “Gel otur yanımıza ve anlat,” dediler, “Çünkü Tanrı sana sadece en yaşlılarda olabilecek bilgeliği bahşetti.”

Danyal ise “Bu iki yaşlı yargıcı birbirinden ayırın,” dedi, “Onların ifadesini bir de ben alacağım.”

Yargıçları birbirinden ayırarak iki farklı odaya gönderdiler. Sonra Danyal adamlardan birini yanına çağırdı ve “Ey günahkâr kişi,” dedi, “Asıl en büyük günah, masum bir kadına iftira atarak onu ölüme göndermektir. Şimdi mademki olaya tanık oldun, söyle bakalım bu kadın ve adamın altında zina ettikleri ağaç, ne cins bir ağaçtı?”

Yaşlı yargıç, “Bodur bir sakız ağacıydı,” diye yanıt verdi.

Danyal adamı gönderip diğerini getirmelerini istedi. İkinci adama da aynı soruyu sordu. Yaşlı adam, “Dev bir meşe ağacıydı,” diye cevap verdi.

Yaşlı adamların verdikleri çelişkili ifadelerle yalan söyledikleri ortaya çıkınca, topluluk öfkeyle ayağa kalktı. Yargıçları suçsuz komşularına iftira attıkları için lânetlediler ve Musa’nın yasası gereği onları ölüme mahkûm ettiler.

O gün, Danyal sayesinde masum bir can kurtulmuş oldu.

Danyal Peygamber’in 14. Kitabı: Baal ve Ejderha[4]

Kral Astyages atalarının yanına göçüp de Babil tahtına Pers Kralı Kyros oturunca, Danyal yeni hükümdarın da dostluğunu kazandı. Öyle ki, sarayda kralın en yakınlarından bile daha çok saygı görüyordu.

O dönem Babilliler, Baal isimli bir tanrıya tapıyorlardı ve her gün Baal’in heykelinin önüne adak olarak altı kile un, kırk besili koyun ve altı fıçı şarap bırakıyorlardı. Kral da Baal’e inanıyor ve her gün tapınmak üzere heykelin önüne gidiyordu. Danyal ise sadece kendi tanrısına ibadet ediyordu.

Kral Danyal’a “Neden Baal’e tapınmıyorsun?” diye sordu.

“Ben insan yapımı putlara tapmam,” diye cevap verdi Danyal, “Cenneti ve yeryüzünü yaratan, her şeyin hâkimi, gerçekten var olan tek Tanrı’ya kulluk ederim.”

“Baal’in var olmadığını mı düşünüyorsun?” diye sordu Kral bu kez, “Her gün ne kadar çok şey yiyip içtiğini görmüyor musun?”

Danyal kahkahayla güldü, “Kendinizi aldatmayın ey Kralım!” dedi, “İçi kilden, dışı bronzdan yapılmış bir heykel bu, hiçbir şey yiyip içemez…”

Bu cevaba çok öfkelenen Kyros, rahiplerini çağırdı ve onlara, “Her gün konulan bu yiyecek ve içeceklerin nereye gittiğini bulamazsanız, hepinizin kellesini alacağım,” dedi ve ekledi, “Fakat onları yiyip içenin gerçekten Baal olduğunu kanıtlarsanız, bu durumda tanrımıza küfrettiği için Danyal ölüme gidecek.”

Danyal, “Öyle olsun,” dedi.

Baal tapınağında toplam yetmiş rahip, eşleri ve çocukları görev yapıyordu. Kral, yanında Danyal ile birlikte tapınağa geldiğinde rahipler, “Ey Kralım,” dediler, “Biz şimdi buradan ayrılıyoruz. Siz adak yiyecek ve içeceklerini heykelin önüne koydurtun ve çıkarken tapınağın kapısını yüzüğünüzle mühürleyin. Eğer yarın sabah geldiğinizde adakları burada bulursanız, Baal onları yiyip içmemiş demektir. Bu durumda biz ölmeyi kabul ediyoruz. Lâkin eğer adakları yerinde bulamazsanız, Baal onları yiyip içmiş demektir. Bu kez yalan söylediği için Danyal’ın ölmesi gerekir.”

Rahipler dışarı çıkıp da Kral ile Danyal’ı tapınakta yalnız bırakınca, Kral heykelin önüne aynı miktarda adak yiyecek ve içeceği koydurdu. Ardından Danyal yardımcılarından biraz kül getirmelerini istedi ve bu külü tapınağın taş zeminine ince bir tabaka halinde serdirdi. Kral’la birlikte dışarı çıkıp kapıyı kraliyet yüzüğü ile mühürleyerek kapattılar.

Ertesi sabah Kral Kyros ve Danyal erkenden tapınağa geldiler. Kral, “Kapıdaki mühür kırılmış mı, ey Danyal?” diye sordu

“Hayır kırılmamış, Kralım” diye yanıt verdi diğeri.

Kapıyı açıp içeriye bakınca, bırakılan bütün yiyecek ve içeceklerin gitmiş olduğunu gördüler. “Ey yüce Baal,” dedi Kral haykırarak, “Senden kuşkulandığım için bağışla beni.”

Danyal güldü ve Kral’a “Zemine bakın ve bu ayak izlerinin kimlere ait olduğunu tahmin edin,” dedi.

Kral küllerin üzerindeki izlere bakıp “Burada adamların, kadınların ve çocukların ayak izlerini görüyorum,” dedi.

Kral büyük bir hışımla rahipleri, eşlerini ve çocuklarını tutuklattırdı. Rahipler, her gece tapınağa girerek tüm adakları çalmak üzere kullandıkları gizli geçidi krala gösterdiler. Kral hepsini ölüme mahkûm etti ve Baal tapınağını Danyal’ın emrine verdi.

Danyal ise Baal’i ve tüm tapınağını yıktırarak yok etti.


[1] Kitabı Mukaddes Şirketi Eski Anlaşma, Daniel Kitabı 1,2

[2] TDV İslâm Ansiklopedisi, Dânyâl Peygamber

[3] New American Bible Revised Edition (NABRE), Daniel’s Book Chapter 13

[4] New American Bible Revised Edition (NABRE), Daniel’s Book Chapter 14

NİZAM

Sabahları gri sis şehri yutar. Alarm çalar. Yataktan kalkar. Ayakları soğuk betona basar. Terliklerini arar, bulamaz. Mutfak tezgâhına yönelir. Çaydanlığın altını yakar. Kibritin sülfür kokusu genzini yakar. Pencereden dışarıya, asfalta bakar. Sokak lambaları titrer, söner. Her şey sıradan görünür. Her şey kusursuz bir sessizlik içinde bekler. Tezgâhın üzerindeki kırmızı lekeye kayar gözleri. Sıradan bir vişne suyu lekesi sanırlar. Kimse sormaz. Kimse merak etmez.

Sünger alır. Suyu açar. Soğuk su ellerini dondurur. Lekeyi ovalar. Kırmızı renk açık bir pembeye döner, lavabo deliğinden akar, kaybolur. Temiz bir mutfak, masumiyetin en büyük kanıtı sayılır. Dünün çöpleri kapının kenarında durur. Siyah, kalın, ağır bir poşet. İnsanlar yanılırlar. Kötülüğü boynuzlu iblislerde, karanlık şatolarda ararlar. Gösterişli cinayetler, zengin malikâneler, şatafatlı zehirler beklerler. Gerçek dehşet buralarda barınmaz. Gerçek dehşet sıradan bir apartman dairesinin ucuz fayanslarında gizlenir. Bakkaldan alınan iki ekmek, bir kutu süt, biraz deterjan. Market fişleri suçun üzerini örter. Kredi kartı ekstreleri masumiyet beyanlarıdır. Hiç kimse faturalarını düzenli ödeyen birinden şüphelenmez. Vergilerini veren vatandaş asimetrik bir korku yaratmaz.

Kapıya doğru yürür. Siyah poşeti sapından tutar. Ağırlık parmaklarını keser. Poşetin içindeki et yığını sessiz durur. Kokusuz, sessiz, kimliksiz bir yığın. Kemiklerin kırılma sesi hâlâ kulaklarında çınlar. Bıçak bileme taşının ritmik sesi zihnini tırmalar. Buzdolabının alt çekmecesi tamamen boş bekler. Buzlukta sadece dondurulmuş bezelyeler, milföy hamurları kalır.

Ayakkabılarını giyer. Bağcıklarını sıkıca bağlar. Daire kapısını yavaşça çeker. Kilit iki kez tıkırdar. Merdivenleri ağır ağır iner. Üçüncü kattaki komşunun kapı deliği kararır. Biri oradan dışarıyı gözetler. Gülümser, başını hafifçe eğer, görünmez bir selam verir. Sıradanlık en iyi zırhtır. Binanın dış kapısını açar. Ankara’nın ayazı yüzüne çarpar.

Sokak köpekleri köşede kıvrılır, uyurlar. Simitçinin camekânından buhar tüter. Dolmuşlar korna çalar, hızla geçerler. İnsanlar işlerine, okullarına koşuştururlar. Kimse yanlarından geçen siyah poşetli adamı umursamaz. Göz temasından kaçınırlar. Herkes kendi küçük, yoksul hayatının derdine düşer. Sosyolojik bir körlük bütün sokakları ele geçirir. Kalabalık, suçu görünmez kılar. Belediyenin yeşil çöp konteyneri sokağın sonunda belirir. Kapağı paslı, tekerlekleri kırık bir metal yığını. Yaklaşır. Nefesini tutar. Etrafta kamera arar. Sadece kör bir sokak lambası bulunur. Poşeti var gücüyle kaldırır. Metal kapağı dirseğiyle iter. Ağır siyah naylon diğer atıkların üzerine tok bir sesle düşer. Çürük domateslerin, ıslak mendillerin, kullanılmış kâğıt havluların arasına karışır. İnsan bedeni birkaç saat içinde şehrin devasa sindirim sistemine dâhil olur.

Kapağı kapatır. Ellerini kabanının ceplerine sokar. Adımlarını hızlandırmaz. Aynı ritimde, aynı sakinlikle geri döner. Fırına uğrar. İki sıcak gevrek alır. Fırıncıya “hayırlı işler” diler. Fırıncı elini uzatır. Unlu elleri bozuk para üstünü tutar. Sıcak paralar avucunu ısıtır. Her şey tam da olması gerektiği gibi işler.

Evrendeki düzenin basitliği insanı ürkütür. Bir kalp, atmayı bırakır. Kan pıhtılaşır. Hücreler parçalanmaya başlar. Aynı anda alt katta bir televizyon dizisi başlar. Üst katta bir çocuk ağlar. Dünya, yok olan bir bilinci asla umursamaz. Sosyolojinin kuralları katıdır. Toplum sadece uyum sağlayanları kucaklar. Ölüler, uyumsuz sınıfına girer. Onları hızla toprağın altına, gözden uzağa saklarlar. Çöp konteynerleri modern mezarlıklara dönüşür. Naylon poşetler ucuz kefenler olur. Kırtasiyeden alınan bir falçata en kusursuz cinayet aletine evrilir.

Eline bulaşan kokuyu düşünür. Burnunu çeker. Sadece fırından yeni çıkmış susam kokusu gelir. Kan kokusu uçucu, inatçı, metalik bir sızıdır. O sızıyı bastırmak için ucuz kolonya kullanır. Limon çiçeği aroması ölümün keskinliğini maskeler. Banyodaki beyaz fayansların arasına sızan kırmızı ince çizgileri hatırlar. Diş fırçası o çizgileri saatlerce ovar, siler. Çamaşır suyu genzini tahriş eder. Gözleri yaşarır. Ağlamak sayılmaz bu. Sadece kimyasal bir reaksiyon. Duygular çoktan kurur, buharlaşır.

Kurbanın yüzü hafızasından silinir. Gözlerinin rengini unutur. Son sözlerini hatırlamaz. Belki sıradan bir itiraz, belki cılız bir yakarış. Hepsi önemini yitirir. Sıradan insanların ölümleri dramatik sahneler yaratmaz. Sadece nefes borusuna kaçan bir lokma, sıkılan bir boğaz, şahdamarına inen ani bir darbe yeter. Beden dediğimiz makine sandığımızdan çok daha kırılgandır. Birkaç dakikalık oksijensizlik bütün o hayalleri, planları, üniversite sınavlarını, bitirilememiş tezleri sıfırlar.

Anahtarını tekrar deliğe sokar. Kapı açılır. İçeride bayat bir hava onu karşılar. Paltosunu askıya asar. Mutfak masasına oturur. Kâğıt poşeti yırtar. Susamlar masaya dökülür. Çayını bardağa doldurur. Buharı izler. Gevrekten bir ısırık alır. Çiğner. Yutkunur. Sindirim sistemi kusursuz çalışır. Hayat devam eder.

Akşamları televizyon ekranının mavi ışığı odayı aydınlatır. Haber bültenleri cinayetleri sunar. Spikerler kaşlarını çatar, vahşet kelimesini telaffuz ederler. Kanlı bıçaklar, polis kordonları, siren sesleri ekranı doldurur. Güler bu duruma. Gerçek suç bu kadar gürültülü olmaz. Gerçek suç alt kat komşusu soğan kavururken sessizce işlenir. Radyoda çalan arabesk bir şarkının nakaratı esnasında boğuk bir hırıltı duyulur. Sonrası sadece temizliktir. Temizlik en ağır işçiliktir. Kaslar yorulur, bel ağrır, dizler uyuşur. Bir insanı parçalamak fizyolojik bir antrenmana benzer. Eklemleri bulmak zorunludur. Kemikleri kırmak enerji gerektirir. Testerenin dişleri arasına sıkışan kıkırdak dokularını temizlemek sabır ister. Sabır, bir katilin en büyük erdemi sayılır. Acele edenler hata yaparlar. Hata yapanlar hapishaneleri doldururlar. Sakin kalanlar sabah fırından gevrek alanlardır.

Duvarda asılı bir tablo ona bakar. Ucuz bir reprodüksiyon. Karanlık bir sokak tasviri. Sokak lambasının sarı ışığı parke taşlarına vurur. Tablodaki yalnız figür adımlarını hızlandırır. Ressamın fırça darbeleri şiddeti gizler. Sanat, gerçeği estetik bir örtü ardına saklar. Aynı evdeki cinayet gibi. Estetik, pürüzsüz bir yalan sunar. Bilinç, aynasında sadece görmek istediklerini yansıtır. Aynanın arkasındaki sırlar gümüş sırın altında çürür.

Cebeci sokakları öğrenci kalabalığıyla taşar. Gençler umut dolu kahkahalar atarlar. Sosyoloji notlarını, felsefe kitaplarını taşırlar kolları arasında. Toplumun nasıl işlemesi gerektiğine dair teoriler ezberlerler. Pratik tamamen farklı çalışır. Pratikte yanından geçen sıradan bir adamın cebinde bir falçata durur. O adam onların varlığını bir et yığını seviyesine indirger. Teoriler falçatanın keskin ucunda paramparça olur.

Günün ilerleyen saatleri sıkıcı bir rutine bürünür. Bulaşıkları yıkar. Suyun sıcaklığı parmak uçlarını kızartır. Süngerin pürüzlü yüzeyi tırnak aralarındaki görünmez kalıntıları temizler. Mikroskobik kan hücreleri kanalizasyona karışır. Şehrin yeraltı damarları bütün günahları yutar. Kimse lağımların içindeki sırları sorgulamaz. İnsanlar sadece yüzeyle ilgilenir. Temiz sokaklar, boyalı binalar, yıkanmış arabalar onlara güven verir. Kozmetik bir güvenlik algısı bütün zihinleri uyuşturur.

Öğleden sonra televizyonu açar. Gündüz kuşağı programları başlar. İnsanlar kayıp yakınlarını ararlar. Stüdyoda gözyaşları sel olur. Sahte ifadeler, abartılı çığlıklar, dramatik müzikler odayı doldurur. Ekrandaki acı o kadar yapay durur ki gülümsemesine engel olamaz. Gerçek acı tamamen sessizdir. Gerçek acı nefesi keser. Kelimeleri boğazda düğümler. Kurbanı son anlarında hiç çığlık atamaz. Sadece gözbebekleri büyür. Korku, irislerin içinde koca bir boşluk yaratır. O boşluğun içine bütün bir hayat sığar. Sonra ışık söner. Televizyondaki kadın ise avazı çıktığı kadar bağırır. Reytingler tavan yapar. Sosyolojik bir çürüme eğlence adı altında pazarlanır.

Kitaplığına yönelir. Raflar tozlanır. Kalın ciltli felsefe kitapları sıraya dizilir. Ahlak üzerine yazılmış binlerce sayfa durur. İyilik, kötülük, erdem, vicdan kelimeleri mürekkebe hapsolur. Sayfaları çevirir. Toz zerrecikleri havada uçuşur, pencereden sızan güneş ışığında dans ederler. Filozoflar yanılır. Vicdan doğuştan gelen bir organ sayılamaz. Vicdan, toplumun dayattığı bir korku mekanizmasıdır. Yakalanma korkusu vicdan kılığına girer. Korkuyu yenen biri vicdanı söker, atar. Cerrahi bir hassasiyet, ahlakı bünyesinden temizler.

Çamaşır makinesinin kapağını açar. Kırmızıya boyanmış beyaz gömleği makinenin içine fırlatır. Deterjan gözüne kimyasal tozu döker. Makineyi çalıştırır. Su sesi mutfağın sessizliğini böler. Kazan döner. Lekeler suya karışır. Cinayet aslında devasa bir lojistik problemidir. Kan sıçramalarını hesaplamak gerekir. Kemiklerin direncini ölçmek şarttır. Bedenin ağırlığını taşımak kas gücü ister. Geriye kalan her şey basit bir fiziktir. Yerçekimi kanı aşağı çeker. Sürtünme kuvveti bıçağın hızını yavaşlatır. Biyoloji ölüm anında iflas eder. Beden kasılır, gevşer, soğur.

Dondurucunun motoru aniden gürültüyle çalışmaya başlar. Mekanik bir homurtu mutfağı doldurur. Kapağı açar. Soğuk buhar yüzüne vurur. Sıradan plastik kaplar üst üste dizilir. Üzerlerinde tarih etiketleri bulunur. Kırmızı kalemle yazılmış sayılar. Etiketler içerik hakkında yalan söyler. Kıyma, kuşbaşı, antrikot kelimeleri kapağın ardındaki sırrı gizler. Akşam yemeği için bir kap seçer. Dışarıda çözülmeye bırakır. Sıradan bir insanın protein ihtiyacı süreklidir. Beslenme döngüsü durmaz. Kasların proteine ihtiyacı vardır. Avcı avını yer. Doğanın en temel, en vahşi kuralı modern mutfaklarda şekil değiştirir. Teflon tavalar, paslanmaz çelik bıçaklar, zeytinyağı, kaya tuzu vahşeti medenileştirir. Pişen etin kokusu bütün daireyi sarar.

Kapı zili çalar. Tiz, sinir bozucudur. Adımlarını yavaşlatır. Göz deliğinden bakar. Karşı dairenin kapısında bekleyen yaşlı kadın belirir. Elinde küçük bir tabak tutar. Kapıyı aralar. Kadın gülümser, kırışıklıkları derinleşir. “İyi akşamlar oğlum. Bu aşure senin payın,” der. Sesi şefkat doludur. Tabaktaki nar taneleri kan damlalarını andırır. Teşekkür eder, tabağı alır. Kadın içeriye doğru boynunu uzatır. “Ne güzel kokar bu mutfak. Et mi kavurursun?” diye sorar. Sakin bir ifade takınır. “Evet teyze, akşam yemeği hazırlığı.” Kadın memnuniyet beyan eder, kendi kapısına yönelir. Yalnızlık böylesi anlarda en büyük tehlikedir. İnsanlar yalnızların hayatlarını merak ederler. Gözetlerler, sorular sorarlar, aşure bahaneleri ardında sınırları ihlal ederler. Kapıyı kapatır, kilidi çevirir. Elindeki tabağa bakar. Aşurenin üzerindeki cevizleri, fındıkları, narları inceler. Toplumun karmaşık yapısı bu tatlıya benzer. Birbirine uymayan parçalar zorla bir araya getirilir. Şekerli bir sıvının içinde boğulurlar. Tabağı doğrudan çöp tenekesine boşaltır. Tatlı şeyler midesini bulandırır.

Gece çöker. Ankara bütünüyle karanlığa gömülür. Sokak lambaları şehri sarıya boyar. Uzaktan bir ambulans sireni duyulur. Siren sesi şehrin acı çeken ruhunun çığlığıdır. Hastanelerin acil servisleri dolar, taşar. Trafik kazaları, kalp krizleri, intihar girişimleri geceyi besler. Ölüm bu devasa metropolde sıradan bir istatistik hâlini alır. O istatistiğin küçük bir parçasını oluşturur sadece. Kendisini bir sanatçı gibi görür. Eserleri morglarda, mezarlıklarda, çöplüklerde sergilenir. İmzasını asla atmaz. Anonim kalmak en büyük şaheseridir.

Balkona çıkar. Soğuk hava yüzüne jilet gibi kesik atar. Aşağıdaki sokağı izler. Birkaç sarhoş sendeler, bağırır. Sokak kedileri çöp tenekelerini karıştırır. Şehrin döngüsü kusursuz işler. Çürüyenler toprağa karışır. Kalanlar yaşamaya devam eder. Sigara paketini cebinden çıkarır. Bir dal çeker. Çakmağı çakar. Alev karanlıkta küçük bir cehennem yaratır. Dumanı ciğerlerine çeker. Hücrelerine yayılan zehri hisseder. Kendi kendini yavaşça öldürmek serbesttir. Toplum yavaş intiharları alkışlar. Hızlı ölümleri ise cezalandırır. Bu ikiyüzlülük onu daima güldürür.

Uyku vakti yaklaşır. Göz kapakları ağırlaşır. Yatağına uzanır. Çarşaflar soğuktur. Vücut ısısı yatağı yavaşça ısıtır. Gözlerini tavana diker. Karanlıkta şekiller arar. Zihni kusursuz bir saat mekanizması gibi tıkırdar. Yarının menüsünü planlar. Buzluktaki etlerin miktarını hesaplar. Daha ne kadar dayanır? Yeni bir av ne zaman gerekir? Sıradanlık büyük bir çaba gerektirir. Normal görünmek devasa bir sahne performansı talep eder. Her sabah maskesini takar. Her sabah o sahte gülümsemeyi yüzüne yapıştırır. Komşulara selam verir. Fırıncıyla havadan sudan konuşur. Bakkalın çırağına bahşiş bırakır. Toplumun ondan beklediği bütün rolleri eksiksiz oynar. Kimse karanlık gerçeğe ulaşamaz. İnsanlar kördür. İnsanlar aptaldır.

Gözlerini kapatır. Nefes alışverişi yavaşlar. Kalp atışları düzene girer. Uyku, ölümün kısa bir provasıdır. Her gece ölür, her sabah yeniden dirilir. Rüyalarında kurbanlarını görmez. Kanlı sahneler, çığlıklar, kâbuslar uykusunu bölmez. Sadece karanlık, sonsuz bir boşluk onu sarmalar. Dinlenir. Hücreleri yenilenir. Ertesi günün rutinini kaldıracak gücü toplar.

Sabah olur. Alarm çalar. Yataktan kalkar. Döngü yeniden başlar. Cinayet sonsuz bir tekrardır.

POLİSİYE ATÖLYESİ-2: HER POLİSİYE BİR İPUCUYLA İLERLER


Bu sayfada polisiyenin nasıl işlediğine bakıyoruz. Suçun kendisinden çok, merakın nasıl kurulduğunu; bir hikâyenin okuru hangi tekniklerle sayfalar arasında tuttuğunu anlamaya çalışıyoruz. Klasik polisiyelerden günümüze uzanan örneklerle, bir soru nasıl doğar, bir şüpheli nasıl yaratılır, tempo nasıl düzenlenir, gerilim nasıl artırılır, ipuçları nasıl gizlenir gibi konuları ele alıyoruz.
Burada kurallar koymuyoruz, formüller vermiyoruz. Her sayıda polisiyenin tek bir yönüne odaklanıyoruz: bazen bir ayrıntıya, bazen bir karaktere, bazen bir çözüm anına. Amaç, iyi polisiyelerin neden iyi çalıştığını görmek; okuyan için farkındalık, yazan için işe yarar notlar bırakmak.
Geçen sayıda polisiyenin sorularla yürüdüğünden söz etmiştik. Bu sayıda o soruları ayakta tutan şeyin ne olduğuna bakacağız.

HER POLİSİYE BİR İPUCUYLA İLERLER

Polisiyede merak yalnızca bilinmeyenden doğmaz. Okur, hiçbir şey bilmediği için değil; bir şey gördüğü hâlde anlamlandıramadığı için merak eder. Bir cümle, bir davranış, bir nesne gibi ilk bakışta sıradan görünen ama zihnin bir köşesinde takılı kalan ayrıntılar, hikâye ilerledikçe yeniden hatırlanır, yer değiştirir, başka anlamlar kazanır. İşte ipucu tam olarak budur: İlk anda cevap gibi görünen ama aslında yeni bir sorunun kapısını aralayan bilgi.

Zayıf polisiyeler ipuçlarını saklamaya çalışır. Önemli olanı gizler, çözümü son sayfaya kadar görünmez kılar. Okur finalde açıklamayı duyduğunda şaşırır ama tatmin olmaz. Çünkü o noktaya gelene kadar ipuçlarıyla birlikte düşünmemiştir. Çözüm, hikâyenin içinden değil, yazarın elinden çıkmış gibi hissedilir.

İyi bir polisiye ise ipuçlarını saklamaz; görünür kılar. Okur onları görür, hatta bazen önemini fark eder ama doğru bağlamda değerlendiremez. Çözüm sayfasına geldiğinde “Bunu bilmem mümkün değildi” demez. “Hepsi başından beri kitaptaymış, ” der. Polisiye okurunun en sevdiği an budur: Kandırılmış ama haksızlığa uğramamış olmak.

İpucu, görünmez olduğunda değil; yanlış anlamlandırıldığında işlevlidir. Bir karakterin söylediği sıradan bir cümle, bir eşyanın yeri, bir saatin yanlış ayarlanmış olması… Bunların hiçbiri tek başına gizemli değildir. Hatta çoğu zaman özellikle sıradan görünürler. Okur onları görür ama hikâyenin merkezinde olmadıklarını düşünür.

Polisiyede ustalık, ipucunu dramatik bir işaret gibi sunmamakta yatar. Okur “Bu önemli bir detay” diye düşünürse, ipucu işlevini yitirir. Bunun yerine ipucu, hikâyenin doğal akışı içinde yer alır. Karakterler konuşur, olaylar olur, mekânlar betimlenir. İpucu da bu akışın içindedir. Okur onu fark eder ama üzerine uzun uzun düşünmez. Ancak çözüm anında o ayrıntı geri döner ve anlam değiştirir.

Bu geri dönüş hissi, polisiyenin en kritik keyifli anlarından biridir. Okur yalnızca yeni bir bilgi öğrenmez; edindiği bilgileri yeniden düzenler. Hikâye bir anda başka bir şekil alır. İpuçları, bu yeniden kurma sürecinin malzemesidir.

Adil Polisiye

Polisiyede “adil olmak” sık kullanılan bir ifadedir. Bu, okura her şeyi açıkça söylemek anlamına gelmez. Aksine, ipuçlarını hikâye içinde dürüstçe yerleştirmek demektir. Okur, romanı dikkatli okuduğunda çözümü kurabilecek durumda olmalıdır. Kuramasa bile, kurabileceğine inanmalıdır.

Adil bir polisiye, okuru yanıltabilir ama aldatmaz. Yanıltmak, okurun dikkatini başka yöne çekmektir. Aldatmak ise gerekli bilgiyi hiç vermemektir. Bu ikisi arasındaki fark küçük ama belirleyicidir. Eğer çözüm için gerekli bir bilgi finalde ilk kez ortaya çıkıyorsa, okur kendini kandırılmış hisseder. Ama o bilgi daha önce verilmiş, yalnızca önemsenmemişse, okur hikâyede dedektifle eşit durumda olduğunu anlar.

Bu yüzden ipucu yalnızca çözüm için değil, okurun güveni için de önemlidir. Okur, hikâyenin adil olduğunu hissettiğinde merak etmeye devam eder. Çünkü bilir ki cevap geldiğinde, o cevap hikâyenin içinden çıkacaktır.

Yanıltıcı İpuçları

Her ipucu dedektifi veya okuru doğru yere götürmek zorunda değildir. Polisiye, yanlış ipuölarıyla da ilerler. Okur bir karakterden şüphelenir, bir ayrıntıyı büyütür, bir olasılığa takılır. Sonra o yolun çıkmaz olduğunu görür. Bu çıkmazlar, merakı canlı tutar.

Ancak yanıltıcı ipuçlarının da bir işlevi olmalıdır. Sadece okuru şaşırtmak için eklenmiş ayrıntılar hikâyeyi zayıflatır. İyi bir yanıltıcı ipucu, karakterler hakkında bir şey söyler, atmosferi güçlendirir ya da başka bir soruya kapı açar. Okur yanlış yöne gitmiş olsa bile, o yolun hikâyeye ait olduğunu hissetmelidir.

Polisiyede yanlış tahminler, doğru deneyimin parçasıdır. Okur yanılır ama o yanılma, hikâyenin doğal sonucudur. İpuçları bu yüzden tek katmanlı değildir. Aynı ayrıntı hem doğru hem yanlış anlamlara gelebilir. Hikâye ilerledikçe bu anlamlar yer değiştirir.

Çözüm ve Hatırlama

Finalde yapılan şey çoğu zaman yeni bilgi vermek değildir. Aksine, eski bilgileri yeniden sıralamaktır. Dedektif ya da anlatıcı konuşmaya başladığında okur yalnızca açıklamayı dinlemez; kendi okuma sürecini hatırlar. “Orada bunu görmüştük”, “Bu cümle aslında şuna işaret ediyormuş” diye düşünür. Çözüm, okurun hafızasıyla birlikte çalışır.

Bu yüzden ipuçları yalnızca yerleştirilmez; hatırlatılır. Hikâye boyunca küçük işaretler, tekrarlar, vurgular okurun zihninde iz bırakır. Final geldiğinde bu izler birleşir. Okur, hikâyeyi ikinci kez okumuş gibi hisseder. Oysa yalnızca bakış açısı değişmiştir.

İyi bir polisiye, çözüm anında okura yeni bir hikâye vermez. Aynı hikâyeyi başka bir açıdan gösterir. İpuçları bu açının parçalarıdır.

Peki Yazarken Ne Yapmalı?

Polisiye yazarken ipucunu “önemli bilgi” olarak değil, “işlevli ayrıntı” olarak düşünmek işe yarar. Bir ayrıntı yerleştirdiğinde kendinize şunu sorun: Bu bilgi yalnızca çözümde mi işe yarayacak, yoksa hikâye ilerlerken de bir anlam taşıyacak mı? İyi bir ipucu, hikâye boyunca birden fazla işleve sahip olur. İlk anda karakteri tanıtır, sonra şüphe yaratır, en sonunda çözümü destekler.

İpucunu gizlemek için onu görünmez yapmanıza gerek yok. Çoğu zaman tam tersine, görünür kılmak daha etkilidir. Okur bir ayrıntıyı görsün ama önemini yanlış anlasın. Bir nesneyi dekor sansın, bir cümleyi alışkanlık saysın, bir davranışı karakter özelliği olarak kabul etsin. Hikâye ilerledikçe aynı ayrıntı başka bir anlam kazansın.

Yazarken her ipucunun bir zamanlaması olduğunu unutmayın. Çok erken verilen ve bir daha hatırlanmayan bilgi kaybolur. Çok geç verilen bilgi ise yapay durur. İpucu, hikâyenin ritmine uymalıdır. Okur onu bir yerde görmeli, sonra unutmalı, sonra yeniden hatırlamalıdır. Bu hatırlama hissi, polisiye okumanın en karakteristik yanlarından biridir.

Bir başka önemli nokta da ölçek. Büyük sürprizler çoğu zaman küçük ipuçlarının birikimiyle çalışır. Tek bir dev açıklama yerine, birçok küçük ayrıntının birleşmesi daha inandırıcıdır. Okur, büyük çözümü küçük parçalar üzerinden kabul eder. Bu parçalar ne kadar doğal yerleştirilirse, çözüm o kadar güçlü olur.

Son olarak, ipucunu yalnızca bulmaca unsuru olarak görmemek gerekir. İpucu aynı zamanda atmosfer yaratır, karakteri derinleştirir, hikâyenin tonunu belirler. Bir mekân betimi, bir alışkanlık, bir jest… Bunların hepsi ipucu olabilir. Polisiye, büyük sürprizlerden çok, işlevli ayrıntılarla ilerler.

Geçen sayıda sormuştuk: Okur bu hikâyede neyi merak ediyor?
Bu sayıda soruyu biraz değiştirebiliriz: Okur neyi görüp henüz anlamlandıramadı?

Çünkü polisiye, saklanan şeylerle değil; görülen ama çözülemeyen şeylerle ilerler. İpuçları, hikâyenin görünmeyen değil, yanlış görülen parçalarıdır. Okur onları takip ettikçe merak eder. Merak ettikçe hikâye yürür.

POLİSİYENİN DAR SOKAĞI

Polisiyenin Kısır Döngüsü: Okur, Yazar ve Genişlemeyen Evren

Polisiye edebiyatında sık duyulan bir yargı var: “Yerli yazarlar yabancılar kadar iyi değil!” Peki, gerçekten öyle mi? Bu denklemde asıl suçlu kim suçlu? Okur mu? Yazar mı? Yoksa edebiyat ortamını belirleyen koşullar mı? Türkiye’de yazarların yabancı meslektaşlarıyla aynı imkânlara sahip olmadığı bir iklimde, polisiyenin yeterince genişlememesi yalnızca yazarlara mı yüklenebilir?

Beklentiler, alışkanlıklar ve üretim koşulları arasında sıkışmış bir türden bahsederken, belki de sorun tek bir tarafta değildir. Tek amacı, katilin kim olduğunu bulmak olan polisiye, aslında modern anlatının en eski reflekslerinden biri olan insanın gerçeği bilme ihtiyacına dayanır. Bir suç işlenir, düzen bozulur ve hikâye o düzeni yeniden kurma çabasıyla ilerler. Zira polisiye, yalnızca cinayet çözmekten ibaret değildir; kaosun içinden anlam çıkarma arzusudur.

Raymond Chandler ve W.H. Auden polisiyeyi genellikle bozulan bir düzenin (cinayet/kaos) mantık yoluyla yeniden inşa edilmesi süreci olarak tanımlarlar. Bu sentezden yola çıkarak, hayatı anlamlandırma ve adaleti arama refleksinde, iyilerin ve kötülerin edindiği tecrübelerin yansımalarını rahatlıkla görebiliriz.

Raymon Chandler demişken burada Gencoy Sümer’in ‘Arka Sokakların Dar Vizyonu: Raymond Chandler’ın Gerçekçilik Yanılsaması’ adlı yazısındaki perspektife de değinmek gerekir. Sümer’in belirttiği gibi; “Kötülük her zaman sisli ve karanlık arka sokaklarda değildir; bazen bize çay ikram eden o nazik ellerin içindedir.” Bu noktada az önce belirttiğim gibi, polisiyenin sadece teknik bir cinayet çözümü olmadığını, aksine hayatın en aydınlık köşelerine bile sızabilen suçu ve insan doğasındaki o beklenmedik karanlığı anlama çabası olduğunu görüyoruz. Suç, mekândan ve sınıftan bağımsız olarak her an, her yerde ve en şaşırtıcı şekilde karşımıza çıkabilir.

Bu hikâyenin içindeki gizem, bu türün okurla yazar arasındaki görünmez sözleşmesidir. Yazar gizler. Okur çözüm ister.  Ve bu gerilim, türün kalbini oluşturur.

Ancak polisiye, tek bir yapıdan ibaret değildir. Oldukça geniş olan yelpazede, rahat polisiyenin (cozy mystery) sıcak kasaba cinayetlerinden sert polisiyenin (hard-boiled mystery) kirli şehir sokaklarına; polis prosedüründen psikolojik gerilime kadar uzanan bir alan bulunur.

Burada ilginç bir çelişki başlar. Polisiye yazarları, kurgunun zayıflığı, yüzeysel karakterler ve aceleci finaller açısından sürekli eleştirilir. Peki, bir polisiye eser hangi ölçütlere göre değerlendirilmelidir? Gerilim mi? Mantık mı? Karakter derinliği mi?

Maalesef bu türün eserleri, çoğu zaman yüksek edebiyat ölçütleriyle yargılanırken asıl dinamikleri göz ardı edilir. Polisiye, klasik roman gibi değerlendirilirse eksik görünür; yalnızca bulmaca gibi okunursa da yüzeysel kalır. Oysa yetkin bir polisiye metin üç şeyi aynı anda kurabilmelidir: Mantıksal tutarlılık, duygusal gerilim ve atmosfer.

Okur Risk Almazsa Tür Genişlemez

Okur demişken… Türkiye’de ortalama bir okur kaç yerli polisiye yazarı sayabilir? Aynı isimler etrafında dönen bir okuma alışkanlığı, türü genişletmek yerine daraltır. Polisiye, ironik biçimde keşif üzerine kurulu bir tür olmasına rağmen, çoğu okur genellikle 3-4 tanıdık isim etrafında dönerek bu keşfi kaçırır. Tanıdık isim güvenlidir. Yeni yazar risklidir. Böylece tür kendi içinde dönen kapalı bir ekosisteme dönüşür.

Batı edebiyatında geniş bir külliyata sahip olan rahat polisiye, Türkiye’de hâlâ rüştünü ispat etmeye çalışıyor. Kan ve şiddetin geri planda kaldığı, daha çok ‘bulmaca’ tadındaki bu türün yerli edebiyatta zayıf kalması, belki de coğrafyamızın suç algısının her daim daha sert ve toplumsal meselelere göbekten bağlı olmasından kaynaklıdır. Şiddet dozu yüksek dizi ve yarışma programları, ülkemizdeki büyük bir izleyici kitlesinin ‘suç ve gizem’ algısını sadece kaba kuvvet ve gürültü üzerinden şekillendiriyor. Bu ‘gürültü!’ incelikli zekâ oyununun, bir kasaba gizeminin, kan dökülmeden kurulan zarif mantık yürütmesini ne yazık ki bastırıyor.

Türkiye’de rahat polisiye denilince akla gelen en önemli isimlerden biri Gencoy Sümer…’Feneryolu Cinayetleri’ gibi eserleriyle türün Türkiye’deki bayraktarlığını yapıyor. Kurguları; kanlı sahnelerden ziyade zekice örülmüş bulmacalara, İstanbul’un naif semt kültürüne ve ‘insani’ detaylara odaklanarak rahat polisiyenin yerli edebiyattaki en saf örneklerini sunuyor. Funda Menekşe’nin kurguları ve Esmahan Aykol’un amatör dedektifi Kati Hirschel karakteriyle birlikte bu isimler, Türkiye’de ‘sakin ama zeki’ türün temsilciliğini üstleniyorlar.

Kuşkusuz eleştiriler de kişisel zevklerin aynasıdır. Kimisi tarihsel detayları ve mekân betimlemelerini fazlalık sayarken, başka bir okur tam da bu ayrıntılar sayesinde metnin içinde dolaşmaktan keyif alır. Bu durumda okur haksız mıdır? Hayır. Ama eleştirinin yönü önemlidir. Bir yazar, aynı eserde birbirinden farklı beklentilere sahip kaç okuru gerçekten memnun edebilir? Zevkler ve renkler tartışılmaz; fakat edebiyat yalnızca beğeni meselesi değildir. Her yazarın bir üslubu, bir ritmi, dünyayı kurma biçimi vardır. Bu yüzden eleştiri, “ben sevdim / sevmedim” düzeyinde kaldığında kişisel bir nottan öteye geç-e-mez! Anlatıda kurulan evren kendi içinde ne kadar tutarlı? Kurgu akıyor mu, atmosfer metni taşıyor mu, karakterler hikâyenin mantığına hizmet ediyor mu? Asıl sorulması ve irdelenmesi gereken hususlar bunlardır. Eleştirinin edebi değeri, zevkten değil; metnin iç uyumunu okuyabilme becerisinden doğar.

Öte yandan, yazarların da okuru eleştirmeye hakkı var mı? Elbette var. Okur nasıl metni sorguluyorsa, yazar da okuma alışkanlıklarını sorgulayabilir. Çünkü polisiye yalnızca yazılan değil, okunan bir türdür. Okur risk almazsa tür genişlemez. Yazar tekrar ederse okur sıkılır. Karşılıklı denge oyununda okur ve yazar kendini yenilemezse, ortaya çıkan tek sonuç kısır döngüdür.

Kabuk Değiştiren Suç: Yeni Evrenler

Oysa polisiye, sınırları bambaşka evrenlere uzanan bir anlatı dalıdır. Isaac Asimov’un ilk 1942 yılında yayımlanan eserinde yer alan Üç Robot Kanunu günümüzde hâlâ geçerliliğini korumaktadır. Yasalarla örtülü cinayetlerden tutun, yapay zekânın yazdığı siberpunk dünyalara kadar sahne sürekli genişler.

Distopik şehirlerde geçen soruşturmalar bunun en güzel örneğidir. Distopya ve polisiye birleşimi, suçu yalnızca bireysel değil, sistemsel bir mesele haline getirirken devletin çöktüğü dünyalar, yapay zekânın hukuk yazdığı toplumlar, gözetim altındaki şehirler… Bu evrenlerde işlenen suçlar, cinayetler fantastik ya da distopik görünen yüzeyin altında, polisiyenin temel damarına bağlı kalır. Soruşturma, ipucu, akıl yürütme ve gerilim değişmez; yalnızca sahne genişler. Bakıldığında, klasik polisiyenin omurgası korunurken onu alışılmadık dünyalara taşır ve okura şunu hatırlatır: Mekân ne kadar yabancılaşırsa yabancılaşsın; suçun mantığı ve insanın karanlığı her yerde aynıdır.

Türk edebiyatında da bu çizgi yavaş yavaş görünür hale geliyor. Alper Canıgüz’ün alternatif evrenli, kara mizahlı polisiye kurguları, Cenk Eden’in uzak gelecek polisiyesi, Anıl Şahal’ın siberpunk noir evreni akla gelen ilk örnekler. Bunlar polisiyenin yalnızca karakol odasında geçmek zorunda olmadığını kanıtlayan, uzayda, sanal gerçeklikte, çökmüş şehirlerde de suç işlenebildiğini gösteren başarılı işaretlerdir.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz: Polisiye; ana gövdedir, bu gövdeyi besleyen damarlar ise suçun işleniş ve anlatılış biçimidir. Öyleyse bu gövdeyi besleyen damarlara kısaca göz gezdirelim.

Gerçekçi polisiyeler: Gündelik hayatın suçlarına odaklanır; adli süreç, soruşturma ve toplumsal gerçeklik ön plandadır.

Noir / kara polisiye: Ahlaki gri alanlarda dolaşır; suç kadar çürüme ve umutsuzluk anlatılır.

Psikolojik polisiye: Cinayetten çok zihne odaklanır; katilin motivasyonu ve insan ruhunun kırılması merkezdir.

Gizem polisiyesi (klasik dedektif): Mantık oyunudur; okur dedektifle birlikte çözüm arar.

Rahat (cozy) polisiye: Şiddeti perde arkasına iter; atmosfer sıcak, suç neredeyse zararsız bir bilmece gibidir.

Distopik polisiye: Geleceğin çökmüş düzenlerinde soruşturma yürütür; suç bireysel değil, sistemsel bir kırılmanın parçasıdır.

Bilimkurgu polisiyesi: Teknoloji, yapay zekâ ve alternatif evrenler içinde klasik soruşturma omurgasını korur.

Fantastik polisiye: Doğaüstü unsurların olduğu dünyalarda bile suçun mantığını izler.

Tarihsel polisiye: Geçmiş dönemlerde geçen soruşturmalarla suçun zamansızlığını gösterir.

Polis prosedürleri: Ekip çalışması, adli teknikler ve bürokrasi merkezde olur.

Peki, bir okur olarak, sizin tercihiniz nedir? Daha önemlisi, bu yazıdan sonra yeni yazarlara ve farklı türlere kapınızı açacak mısın?

Bu yazıda iğneyi kendimize, çuvaldızı okura batırmak istedim. Sürçü lisan ettiysem affola. Polisiye, ancak yazanıyla okuyanı birlikte cesur olduğunda büyür.

İpuçlarını takip edin, polisiyeyle kalın.

KÜÇÜREK ÖYKÜLER

Her sayı yeni bir iz sürerek açıyoruz sayfalarımızı. Kimi zaman karanlık bir sokak lambasının titrek ışığından sızan bir gölge, kimi zaman masum görünen bir eşyanın ardına gizlenmiş bir sessizlik, kimi zamansa sıradan bir bakışın içinde saklanan çarpıcı bir gerçeklik yakalıyoruz. Bir polisiye dergisi için tüm bunlar doğal gibi görünse de, aslında en büyük gerilim her zaman tek bir yerde başlar: Hayal gücünde. Bu yüzden sözü biraz da size bırakıyoruz. Aşağıdaki görsel, belki bir anlık duruş, belki bir bakış, belki de çözülememiş bir olayın ilk ve tek ipucudur. Ama bundan sonrası artık size ait.

Her okuyucumuzun kendi iz sürme biçimi olduğunu biliyoruz. Kimileriniz görseldeki detaylara dikkatle eğilecek, kimileriniz yalnızca atmosferin yoğunluğuna kapılıp zihinlerinde yeni bir dünya kuracak. Bazılarınız cinayet çözecek, bazılarınız kaybolmuş bir objenin peşine düşecek; bazılarınız ise sırlarla dolu bir bilmecenin kapısını aralayacak. Belki de bu görsel sizin için bir suçun başlangıcı değil, sonucudur, kim bilir? Belki de bu görselde gördüğünüz şey, gerçeğin kendisi değil, gerçeği saklayan bir yanılsamadır. Ve siz, tam da bu nedenle, bu resmin söylemediği şeyleri söyleyecek kişi olacaksınız.

Biz de tam olarak bunu istiyoruz: Görsele baktığınızda içinizde beliren ilk kıvılcımı yakalamanızı ve onu kelimelere dönüştürmenizi. Adı üstünde: Küçürek bir öykü. Kısa, ama etkisi uzun; birkaç satır, ama bellekte iz bırakan türden. Çünkü iyi bir polisiye, yalnızca uzun anlatılarla değil, doğru anı yakalayan kısa darbelerle de yazılır. Bir gölge, bir ses, bir dokunuş, bir kesinti, bir şüphe… Hepsi bir araya geldiğinde hikâyenin çerçevesi ortaya çıkar.

Bu yüzden sizden beklentimiz çok net: Bu görselden yola çıkarak en fazla 500 kelimelik bir küçürek suç öyküsü yazmanızı istiyoruz.

Öykünüz mutlaka suçla ilişkili olmalı. İster bir suçun işlendiği anı, ister suçtan hemen önceki gerilimi, isterse olaydan sonra kalan boşluğu anlatın… Seçim sizin. Yeter ki öykünüzün merkezinde bir suçun izi, yankısı ya da gölgesi olsun.

Kelime sınırını belirlememizin nedeni, kısa anlatıda yoğunluğu, keskinliği ve etkiyi yakalamanız için size bir sınır çizmek. Bu sınır yaratıcı gücü baskılamaz; aksine, onu keskinleştirir. Birkaç cümle bile yeterli olabilir; yeter ki anlatmak istediğiniz gerilimi, şaşkınlığı ya da şüpheyi okura geçirebilsin.

Hazırladığınız öyküyü bize ilettiğinizde, en özgün, en çarpıcı, en ustalıkla kurulmuş küçürek suç öykülerini “Küçürek Öyküler” bölümümüzde yayımlayacağız. Belki sizin satırlarınız bir sonraki sayımıza damga vuracak, belki de kalemi elinize almanız yeni bir alışkanlığın, hatta belki yeni bir yazarlık serüveninin ilk adımı olacak. Kim bilir?

Şimdi sıra sizde. Yukarıdaki resimde ne görüyorsunuz? Daha doğrusu, bu resim size hangi suçun hikâyesini fısıldıyor? Bir adım yaklaşın, detaylara bakın, sessizliği dinleyin. Ardından yazmaya başlayın. Küçürek öykülerinizi merakla bekliyoruz.

Öykülerinizi göndereceğiniz son tarih: 1 Mayıs 2026.

OKURLARDAN KÜÇÜREK ÖYKÜLER

DEŞİFRE

EKİN TOPRAK ERTUĞRAL

Profesör Osman Yücel; Prag uçağından iner inmez dekanın şoförü tarafından karşılanmış, eski model bir beyaz Skoda’yla  Karl Üniversitesi’ne gelmişti. Yerine görevlendirildiği sanat tarihi profesörü Alain Marcel, 21 Aralık 2023 tarihinde üniversitedeki silahlı saldırıda hayatını kaybetmişti.
Profesör Yücel’in İstanbul’da kimsesi yoktu. Çalıştığı üniversiteye kayyum atanması üzerine istifa edip evde oturmaktansa, Karl Üniversitesi’nde açılan kadro için başvurmuş ve kabul edilmişti.
İlk iş günü tanışma ile geçmişti. İtalya’dan, Fransa’dan, Türkiye’den yüksek lisans öğrencileri vardı. Hepsi şehre yabancı olduğundan eşit durumdaydılar aslında.
Prag öyle bir şehirdi ki sanatı, tarihi, edebiyatı iliklerine kadar hissediyordu insan.
Profesör rahmetli meslektaşının odasındaki bisikleti atmaya kıyamamış, biraz elden geçirdikten sonra kullanmaya karar vermişti. Boş zamanlarında şehri dolaşıyor, özellikle de Kafka’nın müzeye dönüştürülen evinde vakit geçiriyordu. 
Bir gün, daha önce onlarca kez gördüğü notlardan birinin önünden geçerken durdu. Kâğıt diğerlerinden farklıydı.  Üzerindeki yazı Kafka’nın o okunaksız, küçük karalamalarına pek benzemiyordu. Gözlüğünü takıp camlı dolaba yaklaştı. Bu bir parşömendi. Dikkatlice baktı. Bir tuhaflık olduğu kesindi. İçindeki ses bunun bir palimpsest olduğunu söylüyordu. Emin olmak için biraz daha yakından görmesi, hatta dokunması gerekiyordu.
Üniversiteye dönüp dekanla konuştu. Adam anlattıklarıyla pek ilgilenmedi. Hatta onu küçümser bir tavırla dinledi. Bu bir palimpsest olsa bile, altından muhtemelen Kafka’nın bir yazısı çıkardı. Uğraşmaya gerek yoktu. İlk günden beri içi ısınmamıştı dekana. Sanki adamın sakladığı bir şeyler vardı.
Profesörün aklına rahmetli Alain Marcel’in yaptığı araştırma geldi. O da bu konu üzerinde çalışmış olabilirdi.
Tekrar müzeye gitti. Güvenlik görevlisi cep telefonuna dalmıştı. Gişedeki kadın ise küçük aynasını çıkartmış gözlerine rimel sürüyordu. Parşömenin bulunduğu dolap kilitli değildi. Açıp, kâğıdı aldı.
Nazik bir şekilde sırt çantasına yerleştirip odasına döndü.  Büyütecini çıkardı, masa lambasını yaktı. Evet, bu Kafka’nın yazısı olabilirdi ama altında başka bir şey var gibi gözüküyordu. Eğilip ışığı tersten tuttu. Emindi artık. Fransızca bir yazı vardı altta.
“Le Passant de Prague *”.
En altta, sağda; Guillaume Apollinaire 1902 yazıyordu!
Bu, şairin Prag’a geldiği zaman yazdığı bir eserin taslağıydı ve bir şekilde üstüne Kafka’nın eserlerinden biri kopyalanmıştı.
Çok heyecanlandı.  Dekanın odasına girdi hırsla.
“Hırsızlık yapmışsınız resmen. Başınıza büyük bir bela aldınız,” dedi adam.
“Nasıl böyle bir şey söylersiniz? Ben Fransız hükümetinin avukatı değilim ama, sizin için Kafka nasıl önemliyse onlar için de Apollinaire önemlidir. Sanat tarihçi olarak, böyle bir bilgiyi saklayamam. Gerekirse, polise giderim. Siz Türkleri tanımıyorsunuz galiba. Türk gibi cesur sözünü size hatırlatmak isterim,” deyip sinirle odadan ayrıldı
Bisikletine atladı. Parşömenin olduğu dosya sırt çantasındaydı.
Hava kararmış, sokak lambaları yanmıştı. Tenha bir sokakta arkasına beyaz bir Skoda takıldı.
Araç bisiklete iyice yanaştı ve önüne geçti. Osman Yücel yavaşladı. O sırada Skoda’nın ön cam açıldı ve yere bir sıvı döküldü. Profesör frene basıp ayaklarını yere koymaya çalıştı. Fakat kayıp yere düştü. Kafasını kaldırımın kenarına çarptı.
Skoda’dan inen adam Profesör’ü aceleyle kucaklayıp arabaya bindirdi.
Ayağına dolanan bisiklete bir tekme attı. Aracını tenha bir yere çekip gecenin ilerlemesini bekledi. Etraf sakinleşip turistler otellerine dönünce köprüden Vltava Nehri’ne bırakıverdi Profesör’ün cansız bedenini.
Ertesi gün bütün okul, Karl Köprüsü’ndeki yeniçeri heykelini incelerken nehre düşüp ölen sanat tarihi profesörü Osman Yücel’den bahsediyordu.

*Prag Yürüyüşü


GERİ DÖNÜŞÜM

NADİDE YILMAZ

Gecenin üçüydü. Buz gibi odamda, kat kat yorganın altında, aldığım antidepresanlar yüzünden yarı ölü gibi yatarken telefonun tiz sesiyle yataktan fırladım. Ekranda isim yoktu. Çatallı bariton bir ses, sanki hırıldar gibi  “Pencereden bak,” dedi.

​Kocam üç gün önce iz bırakmadan ortadan kaybolmuştu. Beni terk ettiğini düşünüyordum. Yüreğim ağzımda, buz kesmiş parmaklarımla perdeyi araladım. Sokağın ortasında yere devrilmiş o tanıdık metal yansımasını gördüm. Bisikleti… Dönmüş müydü? Bana söylediği o korkunç sözlerden pişman mıydı? Ama beni arayan kişi o değildi…

​Kapının gözetleme deliğinden baktım; kimse yoktu. Seslendim “Kim var orada? Albert sen misin?”

Ses yoktu, usulca kapıyı araladım. Sokak lambasının sarı ışığı altında sadece boş bisiklet ve biraz gerisinde farları açık, çalışır durumda bir araba duruyordu. Titredim…Gece beklediğimden daha soğuk ve rutubetliydi. Ayağıma terliklerimi geçirip tam dışarı bir adım atmıştım ki ayağımın altında ezilen kâğıdın hışırtısıyla irkildim. Bir zarf! Kocamdan belki bir özür, belki bir açıklamaydı bu.

Zarfı açtığımda avucuma düşen şey bir kâğıt parçası değil, küçük plastik poşete konmuş yuvarlak bir nesneydi. Sokak lambasının solgun ışığında bana bakan o şey, mavi bir göz irisiydi!

​Kocamın denizi andıran, bana aşkla bakan mavi gözü aklıma geldi. Öğürerek poşeti yere attım. O an, arabanın farları bir canavarın gözleri gibi açılıp kapandı. Panikle içeri kaçıp kapıyı kilitledim. Titreyen ellerimle polisi aramak için telefonuma uzandığımda o tiz ses yeniden yankılandı. Aynı numara arıyordu:

​“Hediyemi beğendin mi?”

​“Kocam…” diyebildim sadece. “Albert nerede, ona ne yaptın?”

​“Kocan kapının önünde,” dedi adam, sesindeki buz gibi sakinlik kanımı dondurdu. 

​Telefon kapandı. Dışarıda bir motor gürültüsü koptu ve araba gecenin karanlığında kayboldu. Elime bir mutfak bıçağı alıp kontrol edemediğim bir merakla kendimi tekrar sokağa attım. Albert neredeydi? Bisiklete yaklaştıkça gerçek, bir balyoz gibi suratımda patladı. Bıçağı elimden düşürdüm, gördüğüm şey bir kabustan fırlamış gibiydi…

​Bisikletin metal olması gereken boruları pürüzsüz, fildişi rengi kemiklerdi; eklem yerlerinde hâlâ taze doku parçaları duruyordu. Tekerleklerin etrafındaki lastik değil, özenle tabaklanmış, gergin bir insan derisiydi. Dokunduğumda elimin altında hâlâ garip bir sıcaklık hissettim. Elime bulaşan şey siyah boya değil, kurumaya yüz tutmuş koyu bir kandı. Nefes alamıyor, çığlık atamıyordum. Sanki transa geçmiş gibi bisikleti inceliyordum.

​Gözlerim sele kısmına kaydı. Kalbim duracak gibi oldu. Oturağın tam üzerinde, kocamın sırtındaki o meşhur uçan kartal dövmesi vardı. Deri, bir zanaatkar titizliğiyle gerilmiş, bisikletin selesine giydirilmişti. Elim titreyerek Sele borusuna iliştirilmiş küçük notu aldım. Yazı, sanki bir kutlama kartı kadar neşeliydi:

“İşe yaramaz kocan artık hizmetine amade. Bisikletin adını ‘Albert’ koydum. Keyifli sürüşler. İmza: Geri Dönüşüm Uzmanı.”

Dizlerimin üzerine çöktüm. Çığlığım boş sokakta yankılandı. Tam yanımda, az önce düşürdüğüm küçük poşet duruyordu. Kocamla son kez göz göze geldik; Albert, sevgili kocam eve dönmüştü.


KARANLIKTA BEKLEYENLER

OYA GÖNEN

Sokak lambası yanıyor, ama ışığı sokağı yeterince aydınlatmıyordu. Yalnızca Sanki suçun nerede başlayacağını işaretliyordu.

Bisiklet ön tekerleği hafifçe sola dönük, kaldırımın kenarına gelişigüzel bırakılmıştı. Aceleyle terk edilmiş gibiydi. Kim bisikletini böyle bırakırdı? Kilitlemeden… arkasına bile bakmadan.

Bir arabanın farları sokağın içine süzüldü. Motorun sesi, taş döşeli yolun hafızasında yankılandı.

Saat tam 22.17’ydi.

Çocuk, sanayideki işinden çıkmış, aceleyle evine dönüyordu. Yine geç saate kalmıştı. Ustası “Zam yapacağım,” demiş, ama haftalardır o söz havada asılı kalmıştı. Yarın sabah ilk işi bunu sormak olacaktı. Kafası bu düşüncelerle dolu, pedallara daha bir hırsla asıldı.

Bu tenha sokaktan geçmek istemiyordu aslında.

Günler önce bir adam onu tam şu sokak lambasının altında durdurmuş, yol sormuştu. Konuşurken yanağını okşamış, elini tutmuştu. Çocuk donup kalmıştı, ne diyeceğini bilememişti. Elini hızla çekip “bilmiyorum” demiş ve neredeyse kaçarcasına uzaklaşmıştı.

Dükkânda bir demir çubuğun ucunu sivriltmiş, bisikletin oturağının altına saklamıştı.

Eve çok geç kalmış olmasa bu yoldan asla geçmezdi. “Hızla geçerim,” diye düşündü. Pedallara yüklendi.

Adamı uzaktan gördüğünde kalbi sıkıştı. Uzanıp koltuğun altından demir çubuğu aldı, cebine attı. Tam hızlanıp uzaklaşacakken adam birden üzerine atıldı, kolundan yakaladı. Bisiklet devrildi. Çocuk yere düştü.

“Benden niye kaçıyorsun?” dedi adam pis pis sırıtarak. “Şurada biraz konuşup hasbıhal edecektik.”

O sırada bir arabanın farları duvarları aydınlattı. Onları fark etmeden hızla uzaklaştı.

Adam çocuğun bileğini demir bir mengene gibi sıkmıştı. Lambanın hemen arkasındaki köhne dükkâna doğru sürükledi. “Gel biraz konuşalım,” dedi.

“Geç kaldım… Annem bekler…” diye mırıldandı çocuk. Sesi titriyordu. Aklı cebindeki demirdeydi. Bir fırsat yakalasa çıkarıp korkutacaktı.  

Adam pis pis sırıttı. “Gel… Sen de hoşlanacaksın.”

“Ne diyorsun sen, sapık herif!” diye bağırdı çocuk, kolunu kurtarmaya çalışarak.

Ama adam iri yarı ve güçlüydü. Kapıyı kapattı. Çocuk korkudan titremeye başladı. “İmdat! Kurtarın beni!” diye haykırdı.

Adam oğlanın ağzını sıkıca kapattı. “Elimden kurtulamazsın,” dedi fısıltıyla. “İstediğin kadar bağır. Bu saatte kimse duymaz.” Sonra sırıtarak ekledi: “Kaç çocuğun tadına baktım ben burada… biliyor musun?”

Çocuk, elindeki demiri usulca kavradı. Ve bütün gücüyle adamın bacağına sapladı.

Adam çığlık attı. “Yandım anam! Ne yaptın sen orospu çocuğu!”

Sendelediği anda çocuk bir tekme de karnına savurdu.

Sapık kan içinde doğrulup çocuğu yakalamaya çalışırken kapı sert bir darbeyle kırıldı.

“Polis!”

Çocuk avazı çıktığı kadar bağırdı: “İmdat! Kurtarın beni!”

İki sivil polis, ellerinde silahlarıyla içeri girdi. Adam yere yatırıldı, kelepçelendi.

Çocuk dışarı çıktı, biraz önce yanlarından hızla geçen arabanın sokağın başında durduğunu gördü.

Sokak lambası yerdeki kanlı kanıtı aydınlatıyordu… Ve o kanıt oluşsun diye karanlıkta bekleyenleri.


HEP ON İKİ

EBUZER KALENDER

Akşamın lacivert karanlığı henüz çökmeye başlamıştı. Arnavut kaldırımlı yolda sarsılarak ilerliyordu Beşir’in aracı. Koltuk yaylarının inlemeleri teypten çalan türküye karışırken ağzının kenarındaki sigaranın külü aşağı, dumanıysa yukarı kıvrılıyordu. Kolu çevirerek camı biraz daha indirdi, silkeleyeyim derken külü üstüne düşürdü. Küfredip izmariti sokağa fırlattı. Pantolonunu silkeledi. Başını camdan uzatıp temiz bahar havasını ciğerlerine çekti. Gözlerini kapattı. Bir anlığına… Abisinin kullandığı bisikletin terkisindeydi şimdi. Yirmi yıl öncesi.

Bagajdan gelen tok metalik sesle irkildi. Gazı biraz daha kökledi. Ses ikinci vuruştan sonra kesildi.

Kimsesiz taş evlerin sıralandığı bu tarihi mahallede geçmişti çocukluğu. İyi bilirdi sokakları, çatıları, yolları ve de kaldırımları. İçini çekti. Uzaklardan bir baykuş öttü. Kara bir kedi yola fırladı. Az daha eziyordu hayvanı. Kedi karşı kaldırıma geçip durdu patisini yalamaya başladı.

İşte oradaydılar: Sokak lambası ve lambanın aydınlığında yan yatmış bir bisiklet.

Arabayı yolun soluna çekti, motoru kapatıp farları söndürdü. Yolcu koltuğundaki el fenerini alıp arabadan indi. Kovboy çizmesinin topuğu taşlarda yankılanıyor, kolları hareket ettikçe kahverengi deri ceketi gıcırdıyordu. Acele etmeden arabanın arkasına dolandı, bagajın metal düğmesine basıp kaldırdı. Kapak inleyerek açıldı. Elleri, ayakları ve ağzı bağlanmış yaşlı bir adam cenin pozisyonunda yatıyordu. Fener tutulunca adamın şişmiş gözleri kamaştı. Ağzındaki bezin kenarından salyalar akıyordu. Başını sağa sola salladı, merhamet dilenen gözlerle baktı. Beşir hıhlayarak güldü ve kafasını çevirip kaldırıma tükürdü. Yaşlı adamı, ellerindeki kalın ipten tuttuğu gibi yola fırlattı. Bagajı kapatıp torpidodan copunu ve sustalı bıçağını aldı.

Yaşlı adam bir solucan gibi sürünerek kaçmaya çalışıyordu. Usul adımlarla yanına gitti Beşir. Ayaklarındaki ipten tutup sürükledi, bisikletin yanına kadar çekti. “Hatırladın mı bu bisikleti?” dedi. Adamın ağzındaki bezi indirdi.

“Ne olur…” diye hıçkırdı adam. “Çok pişmanım. Olanlar çok eskide kaldı… Çoluğum çocuğum var benim. Torunlarım var.”

Beşir yüzünü buruşturdu, bezi tekrar adamın ağzına tıkadı. “İzin verseydiniz onun da olacaktı.” Copu kaldırıp salladı. “Bunun ne işe yaradığını biliyorsun, değil mi?”

Adam titremeye başladı. Bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. Kafasını taşlara vurup çırpındı. “En cesurları sen çıktın ama. Valla. Ama biraz sonra olacakları hayal bile edemezsin.” dedi Beşir.

Adamı sokak lambasının biraz ilerisindeki eve sürükledi. Yirmi yıl önce, on iki yaşındaki abisine yaşlı adamla iki arkadaşının yaptığı gibi. Abisi o günden sonra hep on iki yaşında kalmıştı. Beşir de o gece yaşamayı bırakmıştı…


PENCERENİN ÖNÜNDE

MELİS ATABEY

Geceyi beklemeli. Gece sokaklar sakin olur. Hele burada kimsecikler olmaz. Karanlık bastı mı herkes evlerine çekilir. Ses seda çıkmaz. Sokak kedileri bile ortadan kaybolurlar. İrice bir köpek belki, havayı koklar, etrafı kolaçan eder, asayişin berkemal olduğuna karar kıldı mı köşeyi döner, gözden kaybolur. Geceleri bir tek rüzgâr dolaşır caddelerde. Eskiyen ahşap pervazların açılan boşluklarından gire çıka bir ürperti salar insanın içine. Ağustos sıcağında bile üşütüverir en ateşli ruhları. Dip dibe yerleştirilmiş sokak lambaları çare olamaz gecenin boyadığı siyahı seyreltmeye. Şehir karanlık yorganını burnuna kadar örtünce kaldırım taşlarıNın fısıltısı rüzgârın ürpertici çığlıkları arasında kaybolur. Geceyi beklemeli.

Akşamın da artık yorulmaya başladığı saatlerdi. Dışarı bakarsan aydınlık, odaya bakarsan karanlık olduğu bir vakitte ışığı açmadan pencerenin önünde düşüncelere dalmış öylece dikiliyordum. Sokağı, geçenleri anlat deseler anlatamam, bir olay gerçekleşse şahit olamayacak kadar dalgın seyrediyordum dışarıyı. Görmedim, bilmiyorum. Kapıya gelen polisler olayın bir görgü tanığı olduğuna dair ifadelerden bahsetmişlerdi. Dün akşamüstü neredeydiniz sorusuna verdiğim evdeydim yanıtı, polislere doğru adrese geldiklerini düşündürse de evde olmam onlar için yeterli değildi. Bir ses duymuş muydum? Pencereye çıkmış mıydım? Olanları görmüş müydüm? Gördüm desem doğruluğuna kendim bile garanti veremem. Görmedim desem…

Görmüş olduğumu düşünüyorlardı. Tanıklığımın yeterliliği, somut ve güvenilir olmaktan çok uzaktı. Çelişkili söylemlerim ve umursamaz tavırlarımla, tanık olarak ele alınamayacağıma karar vermiş olacaklar ki çok da sıkıştırmaya gerek görmediler. Polisler soruşturmanın gidişatı çerçevesinde mi çalmışlardı kapımı? Ama ne demişlerdi? Görgü tanığı gören görgü tanığı… Peki, benim pencerede olduğumu kim görmüştü? Maktul konuşamayacağına göre katilin beni pencerede görmüş olması ihtimali üzerinde durmalıydım. Düşündükçe katilin polislerle konuşmuş olması ihtimali anbean güçleniyordu. Çünkü gece henüz başlamamış olmasına rağmen sokakta başka kimse yoktu.

Geceyi beklemeli. Ama pencerede beklememeli. Faydasına inanmadığım sokak lambaları ihanet ettiğinde, geceyi beklemeyi düşünüyordum. Henüz karanlık yorganı örtünmemişti şehir, lambalar yanmamıştı. Alacakaranlıkta ışık olmadan görebilirsiniz lakin aniden yanan bir çift farın kamaştırdığı gözleriniz anlık bir körlükten kurtulamayacaktır. Bisikletli de kurtulamamıştı. Aracın orada beklediğini söyleyemem, geçiyordu kaza oldu da diyemem.


SİYAH GÜNEŞ

UTKU ŞAHİN

İki gündür hastaneye gelmemişti. Telefonlarıma cevap vermiyordu. Boşanmış, arabasını satıp hastaneye yakın kutu gibi bir eve taşınmış, son yıllarda ördüğü sert kabuğun ardına saklanmıştı. Ortadan kaybolmasına alışkındım. Başhekim onu sorduğunda düşünmeden hasta olduğunu uydurmuş, iki günlük rapor yazmıştım. Saat başı arıyor, mesajlar bırakıyordum. Telaşlanmaya başlamıştım. Mesaim biter bitmez çıkıp komşularına, esnafa onu görüp görmediklerini sordum. Sanki yer yarılmış, içine girmişti.

Ben oradan oraya koştururken güneşin hiç acelesi yoktu. Bulutları görkemli renklerle boyayarak battı. Karanlık insanın kemiklerini sızlatan bir soğukla şehre çöktü. Sokak sokak onu arıyordum. Kara silüetlerden bazılarını uzaktan ona benzetiyordum ama yaklaşınca yabancılaşıyorlardı. Umudum tükenmek üzereydi. Kayıp ihbarı vermek için direksiyonu karakola kırmıştım ki bisikletini yolun kenarında, sokak lambasının altında devrilmiş şekilde gördüm. Ön tekeri usul usul dönüyordu. İnip bisiklete yaklaşınca yerdeki taze kan damlalarını fark ettim. Çocukluğumda çözmeyi çok sevdiğim noktaları birleştirme bulmacasındaki gibi izleri birleştirerek yürüdüm. Uzaktan gelen boğuk notalar doğru yolda olduğumun habercisiydi. Sonrasında sesin geldiği bara yürümem yetti.

Ağır kapıyı biraz zorlayarak açtım. Yüzüme sigara dumanından bir sis çarptı. Hemen kapının yanındaki tuvaletten gelen ağır koku tütün kokusunu bastırıyordu. Onu, ancak birkaç yudum içilmiş birasının dans eden köpüklerini ifadesiz bir yüzle izlerken buldum. Üstü başı yırtılmış, eli yüzü yara bere içindeydi.

“Nerelerdesin? Her yerde seni arıyorum!”

Sesim yaramazlık yapan bir çocuğu azarlar gibi çıkmıştı. Cevap vermedi.

“Sana rapor ayarladım ama yarın da gelmezsen benden bu kadar.”

Keder dolu bir sesle, ben yokmuşum gibi  mırıldanmaya başladı.

“Üç sene önce bugündü.”

Anlaşılan sarhoş muhabbeti dinleyecektim bütün gece.

“Bulutsuz, güneşli bir gündü. Eşimle kahvaltımızı neşeyle yapıp yola koyulmuştuk. Yan koltukta uzaklara dalmıştı. Onu ilk gördüğüm günkü kadar güzeldi.”

“Evet, hoş kadındı ama hadi kalkalım da seni evine götüreyim. Yaralarını temizlerken anlatırsın bol bol eski günleri.”

“Radyoda, olacakların habercisiymiş gibi Fade to Black çalıyordu.”

O anları tekrar yaşıyormuşçasına gözlerini boşluğa sabitledi.

“Gözlüğümü evde unutmuştum. Karşıdan gelen ışık gözümü kamaştırıyordu. Arabamı gözümü kısarak sürüyordum. Sonra o lanet çarpma sesi.”

Sol gözünden bir damla yaş süzüldü. Onu ilk kez ağlarken görüyordum.

“Dikiz aynasından, yerde okul üniformasıyla boylu boyunca yatan çocuğu görene kadar neye çarptığımı anlamadım bile. Neden durmadım ki? Neden korkakça kaçtım?”

Derin bir nefes alıp anlatmaya devam edebilmek için birasından hacimli bir yudum içti.

“Eşimin soru dolu bakışlarını, yerde kocaman bir çukur vardı diyerek geçiştirdim ve hiçbir şey olamamış gibi onu işine bıraktım. Arabayı hastaneye birkaç sokak ötedeki sakin bir ara sokağa bıraktım. Kimsenin izlemediğine emin olduktan sonra tampondaki kanı temizledim. Hastaneye yürüyerek gittim.”

Şaşkınlıktan dondum kaldım. Kelimeler boğazıma dizildi.  Sesinden yayılan hüzün cümle cümle ağırlaşıyordu.

“Acil servise çağıran anonsta ismimi duyana kadar rutin işlerimle ilgilendim. Oraya gittiğimde ne göreyim? Sabah ezdiğim çocuk kanlar içinde sedyede. Hemen ameliyathaneye aldık. Onu hayata döndürmek, kendi günahımı temizlemek için saatlerce çabaladım. Çok geç kalınmıştı.”

Yüzündeki dehşet ifadesinden kanım çekildi.

“Ameliyathaneden çıktığımda annesinin bana bakışını asla unutamadım.”

Barın penceresinden içeri sızan polis arabasının mavi ışığı duvarlarda dolaştı.

“Benim için geldiler. Kendimi ihbar ettim. Her gün, arabadan inseydim o çocuk kurtulur muydu diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Artık dayanamıyorum.”


KAÇAK YAKALANDI

CEYLAN ÖZYİĞİT

“Bu sefer kaçamayacaksın,” diye bağırdım ve apartman merdivenlerinden koşar adım indim. Dışarı çıktığımda, sokağın sonundan köşeyi dönüyordu. Takip etmeliydim onu. Ama nedenini bilmediğim bir şey, belki de her kaçışında içimde eksilen o boşluk bir anlığına duraksattı beni. Kendine gel Ahmet. Düş peşine!

O sırada kaldırımda çekirdek çitleyip etrafı izleyen mahallenin çocuklarıyla göz göze geldim. Önlerinde duran paslanmış, külüstür bisiklete uzandım. Çocukların “Ahmet ağabey, ne yapıyorsun?” diye bağırışlarını duymazdan geldim. Seleye atladığım gibi peşine düştüm.

Pedallara yüklendim. Bastıkça bastım. Arabalar yanımdan rüzgâr gibi geçti. Kornalar, motor sesleri… Hiçbirini umursamadım. Aklımda tek bir şey vardı: Onu yakalamak.        

Park… Evet, parka gitmeliydim. Park onu ilk gördüğüm yerdi.

Bir yıl önce, insanın içine işleyen rüzgâra yağmurun eşlik ettiği soğuk bir akşamda karşılaşmıştık onunla. Hava kararmak üzereydi. Bankta, yağan yağmura aldırmadan tek başına oturuyordu. Göz göze gelmiştik. Gözlerini kısıp beni baştan aşağıda süzmüş sonra fırlayıp kaçmıştı. Günlerce parkın etrafında dolaşmış ama onu bir daha görmemiştim.

Yanımdan geçen bir arabanın korna sesiyle irkildim. Parka gitmiş olamaz. Başka bir yerde olmalı. Ama nerede? Altımdaki külüstür bisikletin tekerleri, zihnimin boşalan zembereğine yetişemese de bu sefer kaçmasına izin vermeyeceğim. Düşün Ahmet. Düşün! Nereye gider? Çıkmaz sokak. Tabii ya!

Çıkmaz sokağa doğru var gücümle sürdüm bisikleti. Pedallara bastıkça, o sokaktaki ilk karşılaşmamız zihnimde yeniden canlandı. Bir gece, geç saatlerde polis sirenleriyle yataktan sıçramış, balkona koşmuştum. Karşı apartmandaki kadın, “Yine aynı namussuz evime girmeye çalıştı komşular! Ay ne çekiyoruz bundan,” diye bağırırken, mahalleli bir yandan kadını sakinleştiriyor bir yandan da devrilen çöp bidonlarını kaldırıyordu. Polis memurları, hırsızın ne tarafa gittiğini sordu. Herkes farklı yönleri gösterince, kalakalmış, araştıracaklarını söyleyip gitmişlerdi.

Onu polisten önce bulmayı umut ederek yatağa dönmüş ama tüm gece ‘O muydu acaba gelen?’ diye düşünmekten uyuyamamıştım. Montumu giyip sokağa çıkmış, ‘Beni baştan aşağıya süzen bakışları, başına buyruk halleri… Ne kadar çok benziyor ona,’ diyen iç sesimi susturmaya çalışarak birkaç sokak yürümüştüm. Ve o… Evet oydu! Çıkmaz sokağa doğru yürüyordu. Seslendim ama durmadı. Onu sokağa kadar kovalamış, köşeye sıkıştırmıştım. Çıkmaz, o ve ben. Artık kaçacak yeri yoktu. Ya da ben öyle sanmıştım. Sırtı duvara dayalıydı. Karanlık gecede parlayan gözleriyle bana baktı ve duvardan sıçrayıp kaçtı.

Ya yine kaçarsa? Bu sefer kaçmasına izin veremezdim. Çıkmaz sokağa geldiğimde bisikleti, titrek sokak lambasının altına bıraktım. Ses çıkarmamak için parmak ucumda yürüdüm. Sağa sola iyice baktım ama yoktu. Omuzlarım düştü. Tam dönecektim ki, bir arabanın farları her yeri aydınlattı. Çöp kutularının arkasında bir çift göz parladı. Yanına yaklaştım. Bu sefer benden kaçmadı. Simsiyah bedeniyle bacaklarıma sürtündü. Kuyruğunu sallayıp selamladı beni. Yıllar önce kaybolan köpeğim Kara’ya ne kadar da benziyordu!

“Seni yaramaz gel buraya. Demek mutfaktan ciğerlerimi çalarsın ha! Bu ülke zaten benim ciğerimi yedi bitirdi. Sen ciğer çalsan çok mu,” dedim kahkahayla. Kucağıma alınca pusup kaldı göğsümde. Bisiklete bindik. Evet döndük.

O gün bugündür birlikteyiz. Mahalleli ona alıştı, o da mahalleliye. Çöpleri devirmiyor, kimsenin ciğerine göz dikmiyor. Artık kaçmıyor. Ben de aramıyorum. Artık bir adı var: Karam.


SUÇA SÜRÜKLENEN HALK

İSMET CAN

Olay yeri inceleme ekibi hâkimin odasına girdiğinde, duvara kanla yazılmış “Hükmü veren dil” cümlesiyle karşılaştı. Kan kokusu, mide bulandırmaktan çok insanın içini titreten bir dehşet hissi uyandırıyordu. Kurban boğazı kesilmiş hâlde makam sandalyesinde oturuyordu. Göğsüne, önceki üç kurbanda olduğu gibi bir fotoğraf zımbalanmıştı.

Kısa süre sonra odaya savcı ve cinayet bürodan polisler girdi. Savcı, cebinden çıkardığı lateks eldiveni aceleyle eline geçirdi ve fotoğrafı aldı.

“Aynı fotoğraf,” dedi. “Gece vakti sokak ortasında devrilmiş bir bisiklet ve bizim sivil araçlardan birinin görüntüsü. Yedi ay önce öldürülen kızın olay yeri fotoğrafı.”

Cinayet bürosu amiri söze girdi:
“Şüpheli delil yetersizliğinden salıverildi. O olayda cinsel saldırı da vardı, değil mi sayın savcım?”

“Evet, maktulden alınan sperm örnekleri zanlıyla uyuşmuştu. Ancak cinsel saldırı, gönüllü ilişki olarak değerlendirildi. Cinayetin de zanlı tarafından işlenmediğine kanaat getirildi. Keşke zanlıyı tekrar sorgulama fırsatımız olsaydı.”

Amir yüzünü buruşturdu.“Keşke ama ilk kurban oydu, suça sürüklenen(!) çocuk.”

Savcı kaşlarını çatarak “Yargılamak senin görevin değil,” dedi.
Amir gülümsedi ve cesedi işaret etti. “Bu aralar yargı mensubu olmak istemezdim.”

Savcı, adaletsizliklerden, güçlü suçlulardan ve politik baskılardan bıkmıştı,
“Ben de istemezdim. Ama birilerinin adalete inanması gerekiyor. Seri cinayetleri bir özetlesene.”

“İlk kurban, salıverilen cinayet zanlısıydı. On altı yaşındaydı. Ölüm nedeni yüksek doz uyuşturucu. Kesilen uzuv erkeklik organıydı. Duvardaki yazı: ‘Suç aleti!’

İkinci kurban, öldürülen kızın babasıydı. Elli üç yaşındaydı. Soluk borusuna tıkılan paralarla boğulmuştu. Elleri kesilmişti. Yazı: ‘Taşı hafifleten el!’

Üçüncü kurban, dosyada görevli savcıydı. Kırk beş yaşındaydı. Kan kaybından ölmüştü. Gözleri oyulmuştu. Duvara ‘Görmek istemeyen göz!’ yazılmıştı.

Dördüncü kurbanımız davanın hâkimiydi. Elli altı yaşında. Ölüm nedeni gördüğünüz üzere boğazına aldığı kesik. Alınan uzuv dil. Yazı: ‘Hüküm veren dil.’

Tüm kesikler neşter gibi keskin bir aletle yapılmış. İzler, profesyonel birini işaret ediyor. İşin kötüsü, kamuoyu katilden yana.”

“Bu adam sıradan biri değil, Nefret uyandırması gerekirken, halk cinayetleri gülerek izliyor” dedi savcı. “Yukarıdan ciddi baskı var.”

Kız öldürüldü, babası parayla susturuldu, dosya yine parayla kapatıldı. Kamuoyu böyle düşünüyor,” diye devam etti amir.“

“İddialar değil, kanıtlar önemlidir.”

“Katil de dediğim gibi düşünüyor bence. Sıradaki hedef ya parayı dağıtan ya da aracı kişi olacak.”

“Savcı ve hâkimin rüşvet yediğine çabuk karar vermedin mi?”

“Ne derseniz deyin,” dedi amir. “Katil bir şekilde içeriden haber alıyor. Ben yarın konuşmayan dil, görmeyen göz ya da duymak istemeyen kulak olmak istemiyorum.”

Savcı amirin yakasına yapıştı, “Duymak istemeyen kulak ben miyim?”

Amir sakince savcının ellerini indirdi. “Hayır. Siz yanlış kişiye bağıran ağızsınız.”

Savcı sinirle odayı terk etti. Amir yakasını düzeltip ekibine döndü, “Ne garip değil mi? Halktan güç alır, o gücü halkı ezmek için kullanırız. Sonra halktan biri hepimizin yapmak istediğini yapar. Yine aynı halk ona sempati duyar. Sonra bizim gibi en alttaki memurlar bile yine halktan güç alarak, halkı ezenlere karşı dik durmaya başlarız, ama korkudan. Böylece büyük bir değişimin ayak sesleri, hiddetle giden savcının ayak sesleri gibi, zirvedeki baskıcıların kafalarında yankılanır.”

“Amirim, ölüm ve suç, artık suçluları koruyanların evlerine girdi.” dedi ekipten genç bir memur.

“O yüzden halk ona “Ailemizin katili” diyor.”


YILLARDAN SONRA

NURGÖK ÖZKALE

Arnavut kaldırımlı taş sokak, dört köşeli, zarif sokak lambasının ışığıyla parıldadı. Yan yana sıralanmış binalar usulca yüzlerini gösterdiler. Hepsi kentsel dönüşüm sebebiyle kısa süre önce boşaltılmıştı. Etraf derin bir sessizlik içindeydi. Ama bu sessizliği, ağırbaşlı bir kabullenişten başka şeylere yoranlar yok değildi -nihayetinde taşın da hafızası vardı- Gerçekten de sokağı ağır bir matem havası sarmıştı. Evlerde geceler boyu çıtırdayıp inleyen kalorifer petekleri susmuş, kendilerini ürpertici soğuğa teslim etmişlerdi. Pencerelerde ışık kalmamıştı. Bacalar yeni günü selamlayarak tütmeyi çoktan bırakmış, yüksek katlı evlerde yaşayanlar yünlü atlas yorganların altında gördükleri karnı tok rüyalarını başka yerlere taşımış, alçak damlı kulübelerin yamalı battaniyelere sarınmış uykulu insanları ise çoktan sırra kadem basmışlardı.

Sokak lambasının az ilerisinde eski bir bisiklet kaldırıma devrilmiş duruyordu. Onu öylece bırakanın acelesi olmalıydı, arkasına bile bakmadan kayıplara karışmıştı besbelli.

Ana caddeye açılan köşede iki keskin far belirdi, binaların duvarları dalga dalga açılırken beyaz bir otomobil burnunu sokağa döndürüp durdu.

Sağ koltukta oturan kısa saçlı genç adam camı açtı, başını duvardaki levhaya uzattı.

“Evet komiserim,” dedi, parmağıyla göstererek. “Navigasyon doğruymuş. Aradığımız yer burası.”

Direksiyon başındaki kır saçlı komiser başını eğip gözlerini kıstı, levhadaki yazıyı okumaya çalıştı. “Emin misin?”

Genç cevap vermeden elindeki telefona baktı, başını tekrar levhaya çevirdi.

“Eminim komiserim, Aralık Sokak diyor.”

“Peki o zaman,” dedi komiser, soğuktan sesi titreyerek. “Saat kaç?”

 Genç polis telefonun ekranını komisere çevirdi.

“Altıyı çeyrek geçiyor. On beş dakikamız var.”

“O halde bekleyelim,” dedi komiser. “Notta, tam altı buçukta orada ol, yazıyordu. Her durumda vasiyete uymak gerekir.” Kısacık durdu. Gence tereddütle baktı. Az kalsın, geri dönelim diyecekti. Genç polis fark etti bu anı. “Komiserim,” dedi fısıldar gibi. “İsterseniz…”

Komiser derin derin nefes aldı. Dirseğini direksiyona dayayıp başını çevirdi.

Genç polis içeriye dolan kasvetli havayı dağıtmak için gülümsedi.

“Demek burası çocukluğunuzun geçtiği sokak, komiserim?”

“Çok uzun zamandan beri ilk gelişim,” diye cevap verdi komiser, parmaklarıyla bıyıklarını hızlıca kaşıdı. “Ortaokulda parasız yatılıyı kazanınca çıktım, çıkış o çıkış. Hemen arkamdan bizimkiler de taşındı.”

“Değişmemiş görünüyor.  27 numarayı hemen buluruz. Sizin eviniz miydi?”

“Yok, Mustafaların.”

“Haa,” dedi genç polis.

“Kulaksız Mustafa’nın yani,” dedi Komiser.

“Dünya ne tuhaf değil mi komiserim? İnsan ikinizin zamanında aynı sokakta oturduğunuza inanamıyor. İki çocuk nasıl böyle farklı farklı yollara girebiliyor? Biriniz suçlu kovalayan polis, öteki suç örgütünün elebaşı.”

“Hayat,” dedi komiser. Parmağını kulağına sokup salladı. “Hapisteydi, öldükten sonra eşyalarının arasından bana yazılmış bir mektup çıktı. Üzerine, Komiser Sinan Yalabık’a. A… Şehri. Aralık Sokak 27. Adreste açılmak üzere. Saat 6.30’da gidilecek, diye yazmış.”

Genç polis telefonuna bakıp başını salladı.

Komiser direksiyonu çevirip sokağa girdi. Otomobil taşları ezerek ağır ağır ilerledi. Far ışıkları evlerin yüzlerini yaladıkça ürperiyorlardı.

Komiser aracı aniden yolun ortasında zınk diye durdurdu. İnip sokak lambasına doğru hızla yürüdü. Ortalık yere bırakılmış bisiklete dikkatle baktı. Gözlerinde çocukluğundan hatırladığı hevesler parladı.

“Sana neden polis olduğumu anlatmadım,” dedi yanına gelen meslektaşına. “İlkokuldayken bisikletim çalınmıştı. Hırsız da bisikletim de bulunamadı.” Cebinden çıkardığı zarfı avucunun içinde buruşturdu.  “Dosya şimdi kapandı.”


ASMALI KÖŞK’ÜN SON VARİSİ

ÖZLEM ÖZTÜRK ARI

Meyhanenin kapısından sendeleyerek çıktı. Cebinde kalan bozukluklar taksiye yetmezdi. Çaresiz Levanten evlerin sıralandığı dar sokaklardan birine saptı. Boyası dökük, duvarları yıkık  bir viranenin önünde durdu. Evin görüntüsüne dertlenip elini cebine attı çakmağını çıkardı. Sigarasını yakarken kırık pencereye yansıyan yüzüne baktı. “Kırık dökük de olsak, ayaktayız ama di mi?” diyerek evin pas içindeki demir kapısına göz kırptı.

Sokak lambasının ışığı gitti geldi. “Eyvallah” dedi gülümseyerek, yürümeye devam etti.

Karanlığın üstünü örttüğü bu yorgun sokak az ileride bir araba farıyla uyandı. Sinan, arabaya doğru yürürken yere devrilmiş ve bir tekeri dönmeye devam eden bisikleti fark etti. Arabanın ön kapısı açıktı. Direksiyonda başı öne düşmüş bir adam vardı.

“Beyefendi?”

Yanıt yok. İçeri doğru hafifçe eğildi.  Barut kokusu keskindi. Ayakkabısının altında sokak lambasının ışığıyla parlayan mermi çekirdeğine baktı. Cebinden telefonunu çıkardı. Derin bir nefes aldı. İçindeki polisin promili sıfırlandı.

“Ben başkomiser Sinan,  Buca, Dumlupınar mahallesi, 83 Sokağa ekibi gönderin. Cinayet var.”

Bisikletin tekeri durdu.

Ekipleri beklerken sokak lambasının ardındaki evin duvarına yapıştırılmış afişe gözü takıldı. Hüseyin İlmek, Ege bölgesinin en güvenilir inşaat firmasına sahip olduğunu iddia ettiği afişte, göğsünde kenetlediği kollarıyla sırıtıyordu. Sokak lambası titreyip son nefesini verince telefonunun ışığıyla afişteki yüze bir daha baktı. Bu az önce karşısındaki masada tek başına içen adamın yanına gelip kulağına bir şeyler fısıldayıp giden tip değil miydi? Arabaya dönüp adamın cebini yokladı. Cüzdanını bulunca, içindeki kimliğe baktı. Emre Vitali. Evet, meyhanede karşısındaki masada oturan bu adamdı.

Sokak mavi ışıkları yanıp sönen iki polis arabasıyla aydınlandı. Öndeki arabadan ilk önce Salih indi.

“Salih, olay yeri fotoğrafları çeksin. Biz seninle katilimiz Hüseyin İlmek’i almaya gidiyoruz; merkeze giderken bisikletin alameti farikasını da sorarız.”

“Asmalı Köşk’ün hayattaki tek varisiydi Emre Vitali. Aylardır onu ikna etmeye çalışıyordum ama bir türlü o eski viraneyi satmaya yanaşmadı. Neymiş, atalarından kalan tek mülkmüş. Benim atalarımın toprağında gavurların ne mülkü olabilir komiserim? Ben orayı Türk mimarisine göre yeniden inşa edip, Türk yemekleri yapan bir lokantaya dönüştürecektim.”

Sorgu odasında Hüseyin İlmek kolay çözülmüştü.

“Ben de meyhaneden çıkınca onu takip ettim, arabasını durdurabilmek için sokaktaki evlerden birinin bahçesinde gördüğüm bisikleti yolun ortasına bıraktım. Bisikleti kaldırmak için mecburen arabadan inecekti. Arabasının  kapısını açınca sıktım kurşunu. İlerde sizin yaklaştığınızı görünce bisikletle uzaklaşayım dedim ama zinciri kopukmuş. Ofisim yakındı. Oraya gittim. Sonra siz beni aldınız zaten. Türk polisi işte, zehir gibi.”

Salih, “Dalga mı geçiyorsun manyak” diye bağırınca Sinan onu eliyle yatıştırdı. Önünde duran dosyayı kapattı; hadi çıkalım der gibi başıyla işaret etti.

Kapının dışında Salih’e döndü, “Şimdi biz bu adamı savcıya vereceğiz ya, savcı da onu tutuklayıp cezaevine koyacak. Mahkemesi öyle yıllarca sürmeyecek, hemen karar verilecek ve en çok bir kaç yıl içinde bu adam yine sokak afişlerinde bize pis pis gülecek, biliyorsun değil mi?” 

Salih’in sinirden genişleyen burun derinlikleri aldığı derin nefesle kapandı. “O zaman asıl dalga geçen kim oluyor Salih?” Yanıtı ikisi de bal gibi biliyordu. “Biz işimizi yapalım, haydi”.


AİLE BAHÇESİNDE SON GECE

BURAK ÇINAR

Siren sesleriyle yırtılan sokaktaki ağaçlardan kuşlar kaçıyor gökyüzüne. Yaklaştıklarında daha tam durmadan açılıyor kapılar. İhtişamlı bedenleriyle kasklılar iniyor arabalardan birer birer. Koyu mavi üniformalarını sokağın çıtkırıldım lambaları aydınlatıyor ufaktan. Emin adımlarla yürüyorlar ağır silahlarla oturduğumuz aile bahçesine. Ne olduğunu anlayamadan ateş açılıyor özel kuvvet olduğunu tahmin ettiğim bu ekibe Onlar da karşılık veriyor. Mermiler yağıyor sevgilisiyle sakince oturan masum insanların üzerinden. Masanın altında buluşuyor ellerimiz. Korkudan titreyen dudaklarıyla konuşmaya çalışıyor.

“Hayatım, öleceğiz.”

“Hayır,” diyorum kendimden emin bir sesle ince ve o küçük ellerini ellerimin arasına alarak.

“Yaşayacağız.”

O sırada mermiler boşalmaya devam ediyor. Sırtımda kovan olduğunu tahmin ettiğim kirli bir ağırlık var. Bacaklarım titriyor. Kafamı çevirip bahçedeki çatışmayı izlemeye çalışıyorum masanın altından. Bir bir yere dökülüyor dalyan gibi adamlar. Kurşunlar vücutlarında patlıyor adeta. Açtıkları deliklerden oluk oluk kan fışkırıyor. Parlak, canlı ama bir o kadar da bu koca adamların hayatlarını ellerinden alan türden. Ellerimize de sıçrıyor kan bir ara ve tam yanımıza bir beden düşüyor. Ağzından süzülenler zeminde küçük bir kan gölü oluşturuyor.

“Emin” diyorum kısık bir ses tonuyla sanki beni duyup ayağa kalkacakmış gibi. Yatıyor aslanım yerde. Sesi çınlıyor kulaklarımda. “Evleneceğim abi yakında. Çok seviyorum Nalan’ı. Şöyle güzel bir düğün yapmayalım mı be abi.”

Sevinci kursağında kalıyor yiğidimin. Bu küçük aile bahçesini de o bulmuştu bize. “Burası sessiz, sakin bir sokak abi pek gelen giden olmaz ama kimlerin gelip geçtiği de bellidir. Dert tasa bulmaz bizi burada” demişti. Ben de Nalan’la evlendikten sonra Emin’i koyacaktım buranın başına. Ama o dert, o tasa bizi tam da bu sessiz, sakin sokağın loş ışıklarının altında buldu. Sevmemişti o ışıkları Selen. “Dükkânın ışıkları aydınlatsın burayı. Şöyle güzelce lambalar asalım. Mekânın önüne de şu süslü bisikletlerden koyarız” demişti. Şimdi paramparça o bisikletler. Sinirleniyorum. Öfkeleniyorum birden. Üstümdeki masayı atıp çatışmaya giresim geliyor. Selen durduruyor beni. “Yapma” diyor çok korkmuş haliyle. “Yapma, lütfen.” Elimi sıkıca tutmaya devam ediyor. Yanındaki ölü bedeni görünce korkusu katbekat artmış. O da iyi tanıyor Emin’i. Henüz doğmamış çocuklarına teyzelik yapacağı için heyecanlıydı. Şimdi ise hayatı için endişeli. Bizim için kaygılı.

Ne olacağını bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Nasıl da delip geçiyor mermiler akşamın sıcaklığını esneten şu rüzgârı. Nasıl da aile bahçesi bir anda ceset tarlasına dönüştü. Yolun sonuna gelmişim gibi hissediyorum. Daha önce hiç böyle korkmamıştım. Kaldıramıyorum da bu düşünceleri zihnimden. Gözümü yumup kenetlenmiş ellerimle kapıyorum yüzümü.

Silah sesleri kesiliyor ve biraz sonra ensemde sert bir darbe hissediyorum. Yakamdan tutup çekiyor beni soğuk bir el.

“İşte buradasın lan. İşte buradasın. Çabuk Salih’miş. Kralıymış bütün hırsızların. Artık adaletinsin pezevenk.”

DERİNLERDEKİ MAVİ KORKU

Kesif bir rutubet kokusu burun deliklerinin cidarını yalayıp bütün bedeninin içine doldu. Bu berbat kokunun kaynağı yarısına kadar küflenmiş, sıvaları yer yer dökülmüş duvarlarla, oraya buraya saçılmış bir zamanlar ne olduğu anlaşılmayan kirli eşyalardı belli ki. Buluşma yerinin kaçıncı katta olduğunu bilmediğinden bina girişinden ilk koridora dönmüştü. Yüreği ağzında, karşıda gördüğü merdivenlere doğru hızla seyirtti. Merdiven demeye bin şahit isteyen kararmaya yüz tutmuş basamakları tırmanmaya başladı. Nabzı yükselmişti. Durup nefeslenerek ortalığı dinlemeye çalıştı. Hiç ses yoktu. Güneş erkenden vedalaşmıştı gökyüzüyle, hava ayazdı, ağzından çıkan buhardan buğulanan gözlük camları görüş mesafesini giderek kısaltıyordu. Bir gayret kalan basamakları da çıkıp son kata geldi. Alt katlara göre biraz daha derli topluydu burası, temiz olmasa da solunabilir bir havaya böylelikle kavuşmuş oldu. Çok ortalıkta duruyormuş gibi hissetti, bir duvarın yanına sindi, buluşma notunu gönderen meçhul kişiyi beklemeye başladı. Tam o anda çok parlak bir ışık bedeninin tüm hücrelerine hücum etti. Ömründe hiç bu kadar korkmamıştı. Delireceğini düşündü. Belki de delirmişti. Önündeki koridora doğru amaçsızca koşmaya başladı. Düşünebildiği tek şey buradan kaçmaktı. Geriden canı yanan insan sesleri geliyordu. Onu yakalamaya çalışıyorlardı. Koştu, koştu, önündeki karanlık boşluğa tereddüt etmeden atladı.

***

Kentin dışına yapılan büyük hastaneye taşınıldığından beri kullanılmayan tıp fakültesi binasıydı ihbara konu olan mekân. Ünlü profesör metruk binanın en üst katından atlayarak intihar etmişe benziyordu. Cep telefonuna gelen mesajı gözlerini ovalayarak bir kez daha okudu. Olay mahalline yakın sayılırdı. Hızlıca üstünü giyindi, uzun dalgalı saçlarını eliyle üstünkörü düzeltip evden çıktı. Ailesi büyük şehir kalabalığından uzaklaşma arzusuyla taşındığından beri bu büyük evde tek başına yaşamaya başlamıştı. Aslında pek yalnız değildi, her geçen gün çevresinde azalttığı insanların yerini dolduran kedileriyle hiç de fena bir durumda sayılmazdı.

“Selin Komiserim, günaydın. Sabah köşedeki taksi durağından yapılmış ihbar. İlk onlarla konuştum gelince, durağın orada besledikleri köpek ısrarla havlayınca gelip görmüşler maktulü,” diye özetlemişti Erdinç olayı.

Seviyordu onun bu pratik aklını. Gereksiz ayrıntılardan muaf, sade ve güçlü bir anlatım yeteneğinin olması işini çok kolaylaştırmıştı bugüne kadar. Yersiz bir gülümsemeyle baktığını fark etti Erdinç’i dinlerken. Her zamanki tez canlılığıyla “Tamamdır, hadi oyalanmadan binaya bir bakalım,” dediği anda Olay Yeri İnceleme ekibini taşıyan araç da binanın bahçesine girmişti.

Ne yapılacağına karar verilmeden boşaltılan her bina gibi burası da kaderine terk edilmiş bir görüntüye sahipti. Yaşam mücadelesi veren sokak hayvanlarına ev sahipliği yapıyordu belli ki. Burunlarında hayvan idrarıyla karışık küf kokusuyla katları gezmeye başladılar. Dikkatlerini çeken pek bir şey göremediler. Cesedin düştüğü yere bakarak atlamış ya da itilmiş olabileceği yeri kestirmeye çabalıyorlardı. Son kata geldiklerinde koridorun sonunda, ön bahçeye açılan duvarda kocaman bir delik olduğunu gördüler. Muhtemelen taşınma esnasında büyük aletleri çıkarmak için kırılmış olmalıydı. Karanlıkta fark edilmemiş olabilirdi. Belki de maktul bir şeyden kaçarken yanlışlıkla düşmüştü. Otopsi raporundan sonra önermelerinin belli bir mantığa oturabileceğini umuyorlardı. Olay Yeri İnceleme ekibinden birinin sesine döndüler. Ekibin en genç üyelerinden biriydi, sesin sahibi olan Ahmet:

“Komiserim, burada bir gözlük var, yeni bir şeye benziyor,” diyerek elindeki kalın siyah çerçeveli gözlüğü, içine yerleştirdiği delil poşetiyle birlikte uzattı. Sıradan bir gözlüğe benziyordu. Üzerinde hiç leke olmamasına bakılırsa uzun süredir burada duruyor olamazdı. Belki de dün geceden kalmıştı. Bu iyi haberdi çünkü bu gözlük, camları kırılmış gözlüğüyle aşağıda yatmakta olan ünlü nükleer enerji mühendisi Prof. Dr. Güner Türelioğlu’na ait olmadığına göre geriye tek bir seçenek kalıyordu: Dün gece burada ondan başka biri daha vardı.

***

“Öncelikle başınız sağ olsun Seher Hanım. Eğer şu anda konuşacak durumda değilseniz sonra da gelebiliriz,” dedi Komiser Selin mümkün olduğunca bu görüşmeyi hızlı bitirmek niyetiyle. Uzun, sarı boyalı, uçları yıpranmış saçlarını elleriyle arkaya doğru toparlarken gözlerini sabit bir noktaya dikmiş, düşünüyor gibiydi Seher Hanım. Sonra kendisiyle konuşulduğunun nasıl olduysa farkına varıp başını kaldırdı:

“Hayır, hayır, bir an önce sorun ne varsa, cevaplayayım da bitsin,” dedi aksi bir ses tonuyla.

Komiser Selin bundan çok daha kötülerine rastlamıştı. Kadının kinayeli ses tonuna aldırmadan devam etti.

“Eşinizle en son ne zaman görüştünüz, ondan en son ne zaman haber aldınız?”

“Dün sabah erkenden çıktı evden. Akşamüstüydü yanlış hatırlamıyorsam, en son telefonda konuştuk. Uzun yıllardır ahbabımız olan bir aileye ziyarete gidecektik dün akşam, hediye olarak ne alalım diye konuşmuştuk,” dedi ve yine sabit bir noktaya dikilmiş gözlerinin dolmasına engel olmak ister gibi elleriyle gözlerinin altına doğru bastırdı.

“Sizce eşiniz kendisine zarar vermiş olabilir mi? Yani bir sıkıntısı, çözemediği bir derdi var mıydı bildiğiniz?”

Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir sessizlik oldu bu soru sonrasında, hemen konuyu değiştirme ihtiyacı hissetti.

“Peki, eşinizin bir düşmanı ya da ona zarar verebilecek birileri var mıydı?”

“Ben, ben bilmiyorum ki, işiyle ilgili hiç konuşmazdı Güner Bey. Ama normal işler gibi değildi onunki yani, gizli saklı konuşmalar, görüşmeler, ne bileyim? Ne desem yanlış bir şey söylemiş olurum. İş arkadaşlarından falan hiç söz etmezdi, kapalı bir kutuydu âdeta. Belki de…”

Hızla ayağa kalktı kadın. Masanın üzerinde duran su bardağından bir yudum alıp, burnunu sildi nazikçe.

Komiser Selin, otopsi raporunun çıktığını gösteren mesajı telefonunda gördü. Daha fazla bilgi alamayacağını anlamıştı, yormak istemedi kadını.

“Bir gelişme olursa haberleşiriz, tekrar başınız sağ olsun” dedi. Erdinç’e evin çalışanlarının ifadelerinin alınmasını tembihleyerek evden çıkmak üzereydi ki dış kapının hemen yanındaki mutfağın eşiğinden incecik bir ses duydu. Seslenen kişi evin yardımcısı olmalıydı.

“Siz,” dedi minyon tipiyle uyumsuz, belki de tuhaf yeşil rengi yüzünden insanda tekinsiz bir his uyandıran gözlere sahip kadın. Aynı şaşkın ifadeyle “Siz polissiniz, öyle değil mi?” diye devam etti.

“Evet,” dedi, Komiser Selin. “Sizin kim olduğunuzu öğrenebilir miyim?”

“Adım Münire. Bu evde çalışıyorum ben, yemek yapıyorum, bazen temizlik işlerine de yardımcı oluyorum. Hanımım söylemek istemedi ama Güner Bey’in bir metresi vardı, hanımımı çok üzdü çok, ben bunu söylemek istedim size,” deyip heyecanını yenmek istercesine derin bir nefes verdi.

“Peki, çok iyi yaptınız, kimdir bu metres, biliyor musunuz adını sanını, nerede yaşar, ne yapar?”

“Pek bir şey bildiğim yok, üniversiteye giden bir kızım var benim. O görmüş ilk, alışveriş merkezinde kol kola geziyorlarmış. Sonrasında evde karı-koca kavgalarına pek çok kez şahit olmuşluğum vardır. Yani ne bileyim, kötü biri değildi Güner Bey. Belki dedim o uğursuz kadın mı bir şey etti? Siz bir bakın yine de istedim.”

O esnada evin diğer çalışanlarıyla konuşan Erdinç’i baş işaretiyle yanına çağırdı Komiser Selin.

“Yardımcı kadın maktulün bir metresi olduğunu söylüyor, bir araştır bakalım neymiş ne değilmiş? Otopsi raporu çıkmış. Onu alıp Güner Bey’in bir ortağı varmış, onunla görüşmeye gideceğim, sonra haberleşiriz.”

***

Otopsi raporu olayın intihar olduğu yönündeydi. Maktulün düşüş pozisyonu, düşerken aldığı darbeler itildiğine dair bir delil teşkil etmiyordu.

Şehrin kurak mikroikliminden sorumlu dev camlarla kaplı plazanın 20. katına çıktı. Güner Türelioğlu kısa bir süre öncesine kadar savunma sanayinin büyük kamu işletmelerinden birinde uzun yıllardır çalışmaktaydı. Özel sektöre geçme konusundaki ısrarlara daha fazla dayanamayıp kamudan emekli olmuş, büyük sermayedar Necdet Yavaş’la birlikte çalışmaya başlamıştı. “Ortak” ifadesi bu anlamda pek doğru gelmemişti, bu devasa holdingin en fazla küçük bir hissesi alınabilirdi Komiser Selin’e göre. Neyse, şimdi önemli olan Güner Bey’in ölümü ile ilgili olarak Necdet Bey’in ne söyleyeceğiydi.

“Hoş geldiniz, size Necdet Bey’in odasına kadar eşlik edeyim,” demişti, moda defilelerinden fırlamış gibi görünen kadın. Böyle pozisyonlarda çalışanların kaç lira kazandığını hep merak ederdi. Asistan ya da yardımcı asistan olduğunu tahmin ettiği kadını uysallıkla takip etti.

Necdet Yavaş tam tahmin ettiği gibi biriydi; genç, girişimci ve atik hâli vücudunun tüm zerrelerine sinmişti. Gözlerindeki ışıltılı bakış, ben bu dünyada istediğim her şeyi elde ederim diyordu.

“Merhabalar, ben Selin Atasever. Fazla vaktinizi almadan size Güner Bey’le ilgili bir iki soru sormak istiyorum.”

“Elbette, buyurun Selin Komiserim, elimizden ne gelirse. Güner Hoca’mızın aramızdan bu ani ayrılışı hepimizi çok derinden etkiledi.”

Komiser Selin sessiz kalıp Necdet Bey’in devam etmesini bekledi.

“Bir süredir kendisiyle çalışabilmek için onu ikna etmeye çabalıyorduk, onun bilgi ve deneyimlerinden faydalanmak şirketimiz açısından çok iyi olacaktı. Kamuda çalışan her bilim insanı gibi o da uzunca bir süre yanaşmadı buna, tam ikna etmiştik ve yeni yeni birbirimize alışıyorduk ki başımıza bu talihsiz olay geldi ne yazık ki. Çok müteessiriz.”

Necdet Yaşar üzgün olmasının nedeninin Güner Bey’in faydalarından yoksun kalmak olduğunu açık yüreklilikle ifade etmişti. Komiser Selin’e göre bu tip insanlar dünyada olan biten her şeyi kendisine vereceği yarar ya da zararla değerlendirirdi, bu değişmez bir kuraldı.

“Peki, sizce Güner Bey’e birileri zarar vermek istemiş olabilir mi? Malum, kendisi önemli projelerde yer almış bir bilim insanıydı.”

“Bunu bilemem, kimseyi de zan altında bırakmak istemem doğrusu. Güner Hoca işini iyi yapan, çok ahlaklı ve dürüst bir insandı, yanlış bir şey yaptırmak isteyenler olmuş olabilir. Bunu reddettiyse ona zarar vermek istemiş olabilirler.”

“Biraz daha açık konuşabilir misiniz?”

“Yani, savunma sanayi ulusal ve uluslararası dengelerle doğrudan bağlantılı bir sektör, yaptıklarıyla ya da yapmak istemedikleriyle birilerinin ayağına basmış olabilir diyorum, ama az önce de dediğim gibi kimseyi zan altında bırakmak istemem.”

“Peki, Güner Bey’in bildiğiniz bir sıkıntısı var mıydı, biliyorsunuz intihar olasılığı da güçlü bir seçenek olarak önümüzde durmakta.”

“Bunu ailesi daha iyi bilir sanırım, iş dışında fazla bir diyaloğumuz olmadı açıkçası, biraz içine kapanık bir insandı Güner Hoca, fazla samimiyetten de övgüden de hoşlandığını söyleyemem.”

“Pekâlâ, şimdilik verdiğiniz bilgiler için teşekkür ediyorum Necdet Bey, bir gelişme olursa, ya da aklınıza herhangi bir şey gelirse lütfen bizimle irtibata geçin.”

Akşam olmak üzereydi ve elinde henüz hiçbir şey yoktu. Çabuk ikna olmazdı Komiser Selin. Aldığı her dosyada böyle çalışırdı. Ayrıntılar üzerinde titizlikle durur, gerçeğe ulaşmak için gereken emeği esirgemezdi. Bu tarzı, iltimas sağlayacak bir çevreden yoksun olmasına rağmen genç yaşında hızla yükselmesini sağlamıştı.

Prof. Dr. Güner Türelioğlu bir nükleer enerji uzmanıydı. Çevresinde sessiz, sakin ve çalışkan bir adam olarak bilinirdi. Bilgilerini mütevazılıkla paylaşmakta bir beis görmemişti bugüne kadar. Bu nedenle nükleer enerji gibi netameli bir alanda bile kavgadan gürültüden uzak durmayı başarmış, kaliteli bilim insanı görüntüsüyle enerji lobileri tarafından bilgisine sıklıkla başvurulan bir akil kişi hâline gelmişti. Özellikle açılacak olan yeni nükleer santrallerle ilgili görüşlerine son dönemde sıklıkla başvuruluyordu. Özel hayatı da bundan farklı değildi Güner Bey’in. Ailesine karşı hep ilgiliydi ya da ilgiliymiş gibi görünürdü. Ancak bu beklenmeyen ölüm şekli kendisiyle ilgili tüm gizlerin bir anda kamuoyunun önüne dökülmesine neden olmuştu. Şimdi her yerde eşini nasıl aldattığı, sevgilisinin güzelliği ve bu ölümde bir payı olup olmadığı konuşuluyordu. Bir an önce ölüm nedeninin intihar mı yoksa cinayet mi olduğunun anlaşılması, eğer intihar değilse sebep olanların yakalanıp hâkim karşısına çıkarılması gerekiyordu. Amirini ilk gördüğünde yapacakları konuşmayı tahmin etmesi zor değildi. Sıkıntıyla Emniyet Müdürlüğü’ne döndü Komiser Selin.

“Elinizde somut bir şey yoksa intihar deyip dosyayı kapatın, yukarıdan gelen baskıdan kurtulmanın başka yolu yok, anlatabiliyor muyum? Var mı bir sıkıntı?” dedi Amiri, sıkıntının ı’sını uzatırken delici bakışlarını Komiser Selin’in yüzünden ayırmadan. Selin’in kararlı ses tonu bir kez daha duyuldu odada:

“Bilemiyorum, Amirim,” dedi. “Maktulün intihar etmek için yeterli nedeni yok bana kalırsa.  Ayrıca gecenin o vaktinde o binaya neden gitmiş olsun? Yani intihar edecek insan ilk bulduğu yerden atlar, daha öncesinde oraya gittiğine dair bir bilgiye de sahip değiliz, belki de bir çağrı üzerine oraya gitti ve öldürüldü.”

“Bana martaval okuma,” diye aniden parladı Amir. “Elinde cinayeti gösteren bir delil var mı onu söyle bana, yer yerinden oynadı bak yarım günde. Zaten hükümet içinde savunma sanayiyle ilgili bitmek bilmeyen çekişme herkesin malumu, kesin bilgi istiyorlar, senin alakasız tahminlerini duymayı değil!”

“Kanıt var Amirim, bulduğumuz gözlük oraya bir başkası tarafından getirilmiş bana kalırsa. Biraz araştırdım, o gözlük mavi ışıktan gözü korumak için kullanılıyormuş, üstelik yepyeni. Orada olmasının şu an için mantıklı bir açıklamasını yapamıyorum ama biraz daha zaman verirseniz…”

Cümlesini tamamlayamadan Amirin gür sesi kulaklarının tüm pasını aldı:

“Sadece bir gün daha veriyorum, ne yapacaksan yap ve hazır bir dosyayla gel karşıma. Görüşme bitmiştir!” deyip sinirle ayağa kalktı.

Titreyen telefonunu yeni bir gelişmenin delaleti olması umuduyla cebinden çıkarırken dış kapıya doğru yöneldi Komiser Selin. Arayan Erdinç’ti.

“Komiserim, Güner Bey’in sevgilisine ulaşmayı başardık, daha doğrusu o bizi buldu. Ama Emniyet’e gelmek istememiş, numarasını bırakmış, arayıp randevulaştım, bir saat sonra Akman’da buluşacağız.”

Lafı fazla uzatmadan, “Tamam geliyorum,” deyip telefonu kapattı Komiser Selin.

Masaların birinde simsiyah uzun kâküllerinin arasından kısılmış yeşil gözleriyle Erdinç’e bakarak oturmaktaydı Güner Bey’in sevgilisi. Yılların eskitemediği, salebiyle meşhur bir pastaneydi burası. Onları görür görmez bu şuh kadının Güner Bey’le ne işi olur diye düşünmeden edemedi Selin.

Kadın, “Çok ama çok üzgünüm. Kim ona böyle bir şeyi nasıl yapabilir anlamıyorum,” diyordu sürekli, şokta olduğu her hâlinden belliydi.

“Sizce bu bir intihar değil yani, öyle mi?” dedi Erdinç.

“Hayır, imkânsız, bir gece önce birlikteydik, kısa bir tatil planlamıştık, uçak biletlerimizi bile almıştık. Mutluydu Güner, yıllar sonra ilk defa bu kadar huzurlu bir dönem geçirdiğini söylüyordu bana sürekli. Terapisti de öyle söylemiş, iyi bir yoldayız demiş. İşle ilgili gerilimi de azalmıştı kamudan ayrıldıktan sonra, sorumlulukları daha az diyordu yeni işi için.”

“Tam olarak ne üzerinde çalıştığını söylemiş miydi size?”

“Enerji kaynakları üzerine çalışıyordu, bazen keyfi yerinde olunca ülke adına iyi bir şey yaptığını anlatırdı. Nükleer enerjinin ülke savunmasına çok katkısı olacak, sen bakma bir kaşık suda fırtına koparanlara diyordu, onlar gerçekten bilseler bu enerjinin faydalarını. Böyle şeyler işte, bunun dışında bir şey bilmiyorum, onlardan biri mi öldürdü acaba Güner’i? Nükleer santrallere karşı olanlar yani.”

Komiser Selin hemen not aldı bunu bir kenara. İlk defa mantıklı bir yolun başına geldiğini düşünüyordu, bir bakmaya değerdi.

“Terapisti kimdi, biliyor musunuz?” sorusuna hemen yanıt verdi kadın. Belli ki eşiyle paylaşmadığı bu dünya Güner Türelioğlu için daha sahici bir hayattı, tüm kırılganlıkları ve eksikliklerini açık etmekte daha rahat davranıyordu.

Psikologla randevusuz görüşmeleri mümkün olmamıştı. Ne çok terapiye giden vardı artık, bu sadece para ile açıklanacak bir olgu olamazdı, mutsuzdu insanlar. Her yolu deniyorlardı biraz olsun huzurlu hissetmek için diye düşündü Komiser Selin. Ertesi gün erken bir saatte görüşebileceklerdi ünlü psikolog ile.

***

Sevecen bir şekilde karşıladı onları Yaman Kara. Enerjisi yüksek, güler yüzlü bir adamdı. Hiçbir şey anlatmasanız bile kendinizi iyi hissettiren insanlardandı belli ki.

“Hoş geldiniz, buyurun oturun lütfen, içecek bir şey alır mıydınız?”

“Teşekkür ederiz bu yoğun programınızda bize yer ayırdığınız için,” dedi Erdinç kendinden hiç beklenmeyen bir kibarlıkla.

Benzer sorular ve yorumlarla geçti bu görüşme de. Psikoloğu da Güner Bey’in intihar etmesinin pek mümkün olmadığını ama intiharın planlı ve ketum bir süreç olduğunu, bu girişimin erken fark edilemeyebileceğini söyledi. Zaten son zamanlarda görüşmelerinin seyrekleştiğini, ilk geldiğindeki durumuna göre oldukça iyi olduğunu da ekledi. Elbette bunda Nörolog Demirkan Bey’in katkısının da önemli olduğunu belirtti.

“Nörolog tam olarak ne yaptı dediniz?” Komiser Selin.

“İnsan beyninin karmaşık yapısı içinde bazen psikolojik ve somatik süreçleri birbirinden ayırt etmekte zorlanabiliyoruz. O nedenle özellikle psikoloji bilimine fazla güven duymayan danışanlarımızın içleri rahat etsin diye bir nöroloji doktorunu görmelerini teşvik edebiliyoruz. Bazen uyku düzeni, dikkat dağınıklığı gibi problemlerin altında yatan neden belirli bir hormon veya mineral eksikliği olabiliyor, ya da sinir sistemindeki herhangi bir sıkıntı. Bunu işin başından bertaraf etmek iyi oluyor. Güner Bey kendisi de bir bilim insanı olduğu için sistematik bir şekilde ilerlemeyi tercih etti.”

“Peki, bir sonuç çıktı mı oradan, yani gerçekten fizyolojik bir problem söz konusu muymuş?”

“Evet, sık rastladığımız bir problemdi Güner Bey’deki. Ama giderildi. Size bundan daha fazla bilgi vermem doğru olmaz, ama kullandığı ilaç piyasada rahatlıkla ulaşılan bir ilaç. Dediğim gibi sorununu hızlıca bertaraf edebildik.”

Günün sonunda kulağında, hiçbir delil bulamamış olmasına karşın, bunun bir cinayet olduğunu söyleyen bir sesle evinin yolunu tuttu Komiser Selin.

***

Sokakta onlarca kedi vardı beslediği, dünyanın kirinden arınmanın yoluydu kediler onun için. Bu nedenle yanında hep bir kedi maması olurdu, iç cebinde bir yaş mama, arabasının arkasında ise kuru mama. Arabasından inince onu tanıyıp yemek vaktinin geldiğini anlayan kediler çevresinde bir halka oluşturmuşlardı. Her gün farklı saatlerde evden çıkıp, geri gelmesine rağmen onun gelişini daha sokağın başından anlayıp bu hızda nasıl toplandıklarını hiç anlamıyordu. Doyurup sevdi onları, sıra evdekilere gelmişti. Evde dört kedisi vardı, son ikisi kardeşti, birine araba çarpmış, neyse ki bu kazayı hafif bir yarayla atlatmıştı. Veteriner 1-2 hafta kapalı bir yerde kalması gerektiğini söyleyince eve almak zorunda kalmıştı. İçeri girdiği anda başlayan kedi guruldamaları onu sonsuz bir huzura boğuyor, bu dünyada karşılık beklemeden yapılan herhangi bir şeyin insan ruhunu onardığına her seferinde bizzat şahitlik etmiş oluyordu. Zaten başka türlü bunca kirliliğe nasıl katlanılırdı ki!

Ertesi sabah gerginlikle bindi arabasına. Bugün Güner Bey’in dosyası için Amiri tarafından verilen süre doluyordu. Ya somut bir kanıt bulmak ya da intihar olarak dosyayı kapatmak zorundaydı.

Güner Türelioğlu psikoloğunun yönlendirdiği bir nöroloğa gitmişti gerçekten de bir süre önce. Ne var ki nörolog şu anda yurt dışındaydı, kendisiyle ancak telefonla görüşülebilmişti. O görüşme esnasında da Güner Bey’in kısa bir süre hastası olduğunu, beyin tarafından üretilmesi gereken bir hormonun üretilmediği için yaşadığı sıkıntıyı ilaçla tedavi ettiğini belirtmişti.

Sabaha kadar bilgisayar başında yapmış olduğu araştırmadan da bir sonuç çıkmamıştı. Aslında edindiği bilgiler çok ilginçti. Buldukları gözlük ortamdaki mavi ışıktan gözleri korumak için kullanılıyordu. Mavi ışıkla ilgili onlarca makale okumuştu. Hatta önemli bir tıp dergisinde yayınlanan makalelerden biri Güner Bey’in yardım aldığı nöroloğun da yer aldığı bir araştırmanın sonuçlarını içermekteydi. Bu makaleye göre optogenetik stimülasyon adı verilen bir yöntemle beyni uyaran etkenler aktive edilebilmekteydi. Yapılan çalışmada bu yöntemle farelerin korkuları kontrol edilebilmişti. Opsin adlı bir maddenin verildiği fareler mavi ışığa maruz bırakıldıklarında korkmalarını gerektirecek bir etken ortamda olmadığı hâlde korku durumunu yaşamışlardı. Bir sürü karmaşık anlatımdan kısaca bunu anlamıştı Komiser Selin. Küçüklüğünden beri hayal dünyasında fazla gezindiğiyle ilgili eleştirilere maruz kalmasının endişesini hep içinde taşıdığı için bu bilgiyi Amiriyle paylaşmaya cesaret edemedi. Aslında aklındaki senaryo tam da böyle bir şeydi. Güner Bey’i öldürmek isteyen biri ya da birileri ona ışığın etki etmesi için önce ilaç vermiş, sonra da mavi ışığa maruz kalacağı binaya çağırmıştı. Bünyesindeki ilacın üzerine mavi ışık gelince Güner Bey’in en korkunç hayalleri bir anda gerçeğe dönüşmüş ve can havliyle kendini binanın tepesinden aşağı atmıştı. Teknik olarak bir intihar söz konusuydu. Ama azmettirenler vardı ve aslında planlanmış bir cinayetti. Bunların hiçbirinden bahsetmedi Amirine. Tanıkların dinlendiğini, intiharla uyumlu bir bulgu elde edemediklerini, ancak cinayetle irtibatlandırılacak bir delilin de bulunamadığını, otopsi raporunun da bu yönde olduğunu açıkladı. Amiri günler sonra ilk defa sevecen sayılabilecek bir gülümseyişle başını salladı. Araştırmanın herkesin içini rahatlatacak son hâlinin basına sunulmasına gelmişti sıra. Hiç beklemeden, bu sorumluluğu yerine getirecek olan basın sözcüsünü yanına çağırmak üzere ahizeyi eline aldı. Telefonda konuşmaya başlarken Selin ve Erdinç’e odadan çıkabileceklerini belirten bir el hareketi yapmayı da ihmal etmedi.

Bazen böyle olabiliyordu işte. İçine hiç sinmese de dosyayı kapatmak durumunda kalıyorlardı. Yukarıdan gelen baskılar, kamuoyunun bir an evvel rahatlatılması gerekliliği işlerin daha hızlı bitirilmesini gerektiriyordu. Ama Selin Komiser’e öyle geliyordu ki eğer bu iş tahmin ettiği gibi bir cinayet ise katil mutlaka başkaları üzerinde de deneyecekti aynı yöntemi, hatta belki denemişti bile. Güner Bey’in dosyası kapanmış olsa da aklındaki dosyanın açık kalacağı belliydi.

“Hadi,” dedi Erdinç’e. “Hava buz gibi, gel bir çorba içelim.”

Sıcak çorbanın içlerini ısıtması dileğiyle merdivenlerden hızlıca indiler.

***

Masif ceviz çalışma masasının sarı ışıklı lambasının altında, üzeri fosforlu sarı kalemle çizilmiş yedi ismin olduğu listeyi tutuyordu kır saçlı adam. Bilimin zaferiydi bu aslında, keşke bu sonuçları da bir makale olarak yayınlayabilseydi. Mavi ışığın etki gösterebilmesi için vücuda opsin maddesinin verilmesi yeterli oluyordu. Her seferinde farklı yöntemler denemiş ve inanılmaz sonuçlar elde etmişti. Damar yoluyla, oral yolla hiç fark etmiyordu, yeter ki bünyeye girsin. Sonrasında onları kimsenin göremeyeceği yerlere çağırıyordu, bereket herkesin saklayacağı öyle çok günahı oluyordu ki onlarla ilgili bir şey olduğunu söylediğinde tıpış tıpış geliyorlardı en tehlikeli yerlere bile. Geriye çantaya sığacak boyutlardaki mavi ışık kaynağını kurbanlarını –ya da deneklerini mi demeliydi– maruz bırakacağı uygun bir yere yerleştirmek kalıyordu. Hepsi buydu işte. Bu deneyi yapmaya ilk karar verdiğinde öleceklerini hiç düşünmemişti, niyeti biraz korkutmaktı hepsi bu. Ama işler öyle gelişmemiş, mavi ışığa maruz kalan kadın bir insandan çıktığına inanılması zor çığlıklar atarak çevresinde bulduğu sivri uçlu demiri kendi boğazına sokuvermişti. Huzursuz ruhların korkuları da günahları gibi dehşetli oluyordu belli ki.

Seviyordu bu listeye bakmayı. Klasik ama bir o kadar da etkileyiciydi elinde tuttuğu şu kâğıt parçası. Onu bu intiharlarla ilişkilendirecek yegâne şey buydu, tabii bir de son seferde düşürdüğü gözlük vardı. Büyük acemilik yapmıştı yapmasına da neyse ki bir şey çıkmamıştı oradan. Daha görülecek çok hesap vardı. Listede işaretli son isme baktı. Nükleer santral kazalarında kaybedilen canlıların bedelini bu ödeşme kapatamazdı belki ama yenilerini yaratma yolunda onlara yardımı dokunabilecek biri eksilmişti işte, hiç yoktan iyiydi. Sırada, hayvanların sokaklarda beslenmesine karşı çıkan, sosyal medyayı bu yönde aktif olarak kullanan son dönem deyişiyle bir influencer vardı. Milyonlarca takipçisi olan bu kadın, sokak hayvanlarının öldürülmesini dillendirmekten dahi çekinmiyordu. O zaman onu en korkunç korkularıyla yüzleştirmenin zamanı gelmişti. Kahvesini yudumlayarak huzurla arkasına yaslandı, fondaki kedi guruldamaları eşliğinde listeye tekrar göz gezdirdi.

DEDEKTİFİN BİLMECESİ

ÇİFTE DUL

Semiramis Erden her gazetecinin hayalindeki kadındı. Güzeldi, çekiciydi ve hayatı trajikti. Üstelik adı bir skandala karışmıştı. Henüz yirmi sekiz yaşında olmasına rağmen, ikinci kez dul kalmıştı.

RTV’nin izlenme rekorları kıran magazin programı Deli Dolu’nun acar muhabiri Volkan Uğur, Semiramis Erden’in yaşadığı trajediden olabildiğince dramatik bir hikâye çıkarmak için kolları çoktan sıvamıştı. Kameramanı Ateş’le birlikte yola çıkmadan önce, İstanbul Emniyeti’ndeki arkadaşı Hasan Kemal’den aldığı raporun temel noktalarına bir göz attı.

Semiramis’in ölen eşi Nihat Erden altmış iki yaşındaydı. Babası bir kuvvet şurubu üreterek büyük bir servet kazanmıştı. Nihat Erden, babasının ölümünden sonra devraldığı ilaç şirketini daha da kârlı ve güçlü bir hale getirerek güvenilir bir halef olduğunu kanıtlamıştı. Onun ölümüyle şirketin kontrolü kardeşi Sedat’a geçmişti. Erden ailesinin serveti oldukça büyüktü.

Nihat’ın karısı Semiramis, şirket dışındaki tüm varlıkların mirasçısıydı. Daha önce yirmi beş yaşında dul kalmıştı. İlk kocası, Nihat Bey gibi, varlıklı yaşlı bir sanayici olan Necati Özmen’di. Evlilik dört yıl sürmüş ve adamın altmış dört yaşında geçirdiği kalp kriziyle noktalanmıştı. O zamanlar adamın ölümü şüpheli görülmemişti, ancak Semiramis’e çok para bırakmıştı. Semiramis, Nihat’la iki buçuk yıl süren evliliğinin ardından, dudak uçuklatan bir servete kavuşmuştu.

Nihat’ın ölüm nedeni açıktı. Evinin yatak odasında saldırıya uğramış ve kısa bir arbedenin ardından boğazı kesilmişti. Yatak odasına giren saldırgan, evin bahçesinde yakalanıp tutuklanmış, ancak her şeyi inkâr etmişti.

Erdenlerin Çengelköy sırtlarındaki evi çok büyüktü ve mükemmel tasarlanmıştı. Çok geniş ve güzel düzenlenmiş bir bahçenin içinde yer alıyordu.

Muhtemelen Volkan’ın gördüğü en muhteşem kadın olan Semiramis, evi ve bahçeyi gölgede bırakacak kadar güzeldi. Kalp şeklinde bir yüze yerleştirilmiş derin, zeki, yeşil gözleri vardı. Makyajı sade ve ustaca yapılmıştı. Mütevazı siyah elbisesi vücuda oturan bir görünüm sergiliyordu. Volkan’ı ve kameraman arkadaşını kabul ettiği odada, arkasından vuran güneş ışığı ona altın rengi bir ışıltı veriyordu.

Volkan’ın içgüdüleri, hâlâ yapabiliyorken kaçmasını söylüyordu. Ama o gülümsedi.

“RTV ile konuşmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederim Semiramis Hanım. Adım Volkan Uğur ve bu da kameramanım Ateş Çelik. Başınız sağ olsun.”

Kadın başını üzüntüyle eğdi. “Teşekkür ederim, Volkan Bey. Yaşadıklarım çok kötüydü.”

“Kocanıza birinin bunu yapabileceği hiç aklınıza gelmiş miydi?” diye sordu Volkan.

“Benden başka biri mi? Ah, şok olmuş gibi davranmayın Volkan Bey. Size yakışmaz. Ne aptal ne de güçsüz bir insanım ben. Kocamın ölümünü istemek için nedenlerim varmış gibi göründüğünün farkındayım. Ama bunun benimle hiçbir ilgisi yoktu. Nihat çok tatlı, sevimli bir adamdı. Gerçekten masumdu. Onu çok severdim, hata olarak gördüğüm ilk evliliğimdeki eşimden çok daha fazla. Nihat iş ilişkilerinde hırslı değildi. Mantıklıydı, kişisel ilişkilerinde ise dürüsttü. Hayatında entrikaya yer yoktu. Düşman edinecek kadar egoist veya zalim değildi. Akrabalarından hiçbiri ölümünden önemli ölçüde fayda görmedi. Zavallı Sedat hem kardeşinin kaybından hem de özgürlüğünün elinden gitmiş olmasından dolayı tamamen yıkılmış durumda, ama şirket için görevini yerine getirecek. Dürüst olmak gerekirse, bu olayın arkasında beni hapse attırmaya çalışan biri olduğuna inanabilirdim, ancak eminim ki o daha iyi bir iş çıkarırdı.”

“Düşmanlarınız mı var?” diye sordu Volkan.

“Kıskanç insanlar diyelim.” Bakışları, konunun değişmesini istediğini hissettiriyordu.

“Eğer merakımı mazur görürseniz, olayı bana da anlatabilir misiniz?”

“Koridorun sonundaki banyodaydım. Yatak odasındaki camın kırıldığını duydum, bu yüzden havluya sarınıp çıktım ve ne olduğunu kontrol etmeye gittim.”

Sesi titriyordu, gözleri yaşlarla dolmuştu. “Nihat yerde, kan gölü içinde yüzüstü yatıyordu. Camlı balkon kapısı kırılmıştı. Balkonun her yerinde cam kırıkları vardı. Sanırım uzun boylu, siyah giysili birinin balkonun kenarından aşağıya kaydığını gördüm. Ama kim olduğunu tam olarak fark edemedim. Kocamın yanına diz çöktüm ve nabzını aradım.”

Durakladı, yutkundu, sonra devam etti. “Ölmüştü. Orada ne kadar süre kaldığımı bilmiyorum. Kapı açıldığında yüksek sesle ağladığımı fark ettim. Gelen, Burçin Bey’di. Nihat’ın kişisel asistanıdır. Yani asistanıydı… Ayrıca bu koca evi o yönetiyor. İçeri girdi, durumu gördü, sonra hizmetçiyi bana yardım etmesi için çağırdı ve hızla odadan çıktı. Birkaç dakika sonra geri döndü ve etrafta dolaşan bir serseriyi yakaladığını ve onu bahçe kulübesine kilitlediğini söyledi. Daha sonra polis o adamı alıp götürdü.”

“Bu korkunç bir şey,” dedi Volkan, duygulanarak.

“Evet.”

“O akşam ziyaretçiniz veya misafiriniz var mıydı?”

“Hayır. Dışarı çıkmayı düşünmüştük -sık sık yaparız- ama sonra vazgeçtik.”

Volkan gergin bir şekilde yutkunarak, şansını biraz zorlamaya karar verdi. “İlk evliliğinizi bir hata olarak tanımlamıştınız?”

“Genç ve aptaldım,” dedi Semiramis, ifadesiz bir şekilde. “Nihat benim ikinci şansımdı. Daha fazla bir şey söylemeyeceğim, Necati öldüğünde yanında değildim. İstanbul dışındaydım, Uludağ’da…”

“Pekâlâ. Şimdi ne yapmayı düşünüyorsunuz?”

“Hiçbir fikrim yok. Olanları kabullenmekte zorlanıyorum, geleceği hiç düşünemiyorum.” Nazikçe kapıyı işaret ederek “Yorulmaya başladım,” dedi.

Volkan hızla ayağa kalktı. Toparlanması için Ateş’e başıyla işaret verdi.

“Zamanınız ve hoşgörünüz için çok teşekkür ederim Semiramis Hanım. Son bir sorum var. Burçin Bey’le konuşabilir miyim?”

“Eğer sizinle konuşmak isterse, hiçbir itirazım yok.”

“Tekrar teşekkür ederim,” dedi Volkan.

Dışarıda, koridorda bekleyen bir hizmetçi onları Burçin Bey’in odasına götürdü.

Volkan, Ateş’i binayı farklı açılardan kaydetmesi için dışarı gönderdi ve ardından hizmetçiyi takip etti.

“Adınız ne?”

“Yelda, efendim.”

“Dün gece bir şey duydunuz mu?”

Yelda’nın omuzları gerildi ve tereddüt etti.

Volkan ona güven verici bir gülümsemeyle “Semiramis Hanım çalışanlarla konuşabileceğimi söyledi,” dedi.

“Peki, saygısızlık etmek istemedim. Bir çarpma sesi duydum efendim. Yeni gelen hizmetçi kızın bir şey düşürdüğünü sandım. Bir iki dakika sonra kapı sesi duydum, sonra da Burçin Bey yardım için bağırdı. Hemen yukarı çıktım, ama Hanımefendi yatak odasına girmemi engelledi. Ona sakinleşsin diye bir içecek getirdim ve polis gelene kadar onunla kaldım… Burası Burçin Bey’in ofisi, efendim.”

Volkan kıza teşekkür etti ve içeri girdi.

Burçin Akman otuzlu yaşlarının başlarında, uzun boylu, kaslı, yakışıklı bir adamdı. Semiramis gibi o da pahalı, üzerine iyi oturan siyah bir takım giymişti. Kişisel asistandan çok, dost canlısı bir bankacıya benziyordu.

“Benim adım Volkan Uğur, RTV’denim.”

“Evet, sizi tanıyorum Volkan Bey. Programınızı zaman zaman izlerim.”

“Az önce Semiramis Hanım’la kısa bir röportaj yaptım. Sizinle konuşabileceğimi söyledi.”

“Tamam,” dedi Burçin. “Size nasıl yardımcı olabilirim?”

“Dün geceki olayı anlatabilir misiniz?”

“Elbette. Yukarıdan cam kırılma sesleri duydum ve yatak odasına vardığımda, Nihat Bey’in balkondan içeri giren biri tarafından saldırıya uğramış olduğunu gördüm. Hanımefendi’nin zarar görmediğinden emin olur olmaz yardım çağırdım ve saldırganı aramaya gittim. Onu bahçede buldum… Kaçmaya çalışıyordu. Kıskıvrak yakaladım, sıkıca bağlayıp kulübelerden birine kilitledim ve sonra polisi tekrar aradım.”

“Bu çok cesurca bir hareket.”

“Orduda görev yaptım. Askerlik bana disiplin, organizasyon ve öz savunma öğretti. Ama itiraf etmeliyim ki, gerçekten düşünmeden tepki verdim. Onu bulduğumda Nihat Bey’i öldürdüğü bıçağın elinde olmaması büyük şans.”

“Anlıyorum. Katilin kim olduğunu biliyor musun?”

“Bilmiyorum,” dedi Burçin. “Ama siyah eşofman giyinmişti ve içinde ip ve bazı aletler olan bir çantası vardı, polis hepsini alıp götürdü.”

“Nihat Bey iyi bir patron muydu?”

“Örnek biriydi. Son beş yıldır onun yanında çalıştığım için şanslıydım. Ölümü, onu tanıyan herkes için üzücü bir kayıp.”

“Peki ya Semiramis Hanım?”

Adamın gözleri parladı. “Yüreği de yüzü kadar güzeldir. Kimsenin onun hakkında kötü bir söz söylediğini duymadım. Daha iyi bir hayatı hak ediyor.”

Volkan teşekkür ederek vedalaştı, odadan çıktı. Ateş’le birlikte RTV’ye döndü.

Biraz yalvarıp yakarması gerekti ama sonunda Hasan Kemal’i, şüphelinin ilk ifadesinin bir kopyasını, medyaya sızdırmamak şartıyla, kendisine vermeye ikna edebildi.

Şüphelinin adı Adil Tekcan’dı. Tekin biri değildi. Hırsızlık yaptığı gerekçesiyle ordudan atılmıştı. Kırklı yaşlarının sonlarındaydı ve soygun suçundan birkaç kez hapis yatmıştı.

Rapora göre ifadesinde şunları söylemişti. “Ben yapmadım. Temiz biri değilim ama asla adam öldürmem. Bir sineğe bile zarar vermem. Basit bir hırsızım sadece. Dün gece o eve soygun amaçlı gittim.  Bunu kabul ediyorum. Çünkü orada değerli bir şeyler bulacağıma dair bir ihbar almıştım. Mantıklı geldi, bu yüzden gittim. Bahçeye girdim bunun için özür dilerim. Ama eve adımımı bile atmadım. Bahçede evi incelerken kocaman bir goril beni yakaladı ve kolumu neredeyse koparacak kadar büktü. Beni bir kulübeye sürükledi, bağladı ve orada bıraktı. Alet çantası zaten oradaydı. Siz gelene kadar kulübede kıvrandım durdum. Gerçek bu işte. Size karşı çok açık sözlü oldum memur bey, çünkü saklayacak hiçbir şeyim yok, bu yüzden bunu söylemek için şimdiye kadar bekledim: Avukatımı istiyorum.”

Raporda Adil’in bahsettiği ihbarın bir fotokopisi de vardı. Bu kısa bir mektuptu. Evin adresini ve o gece evde kimsenin olmayacağına dair bir notu içeriyordu. Fotokopinin altına, “Şüphelinin el yazısına benzemiyor,” şeklinde bir not yazılmıştı.

Volkan, o günkü kamera kayıtlarını tekrar izledi ve birdenbire kafasında her şey yerine oturdu. “Katilin kim olduğunu biliyorum!” diye mırıldandı.

Volkan, Nihat Erden’i kimin öldürdüğünden şüpheleniyordu ve cinayetin sebebi neydi?


Sevgili Dedektif Dergi okuru!

Katilin kim olduğunu, Volkan’ın ondan neden şüphelendiğini ve cinayetin gerekçesini bulduysanız 5 Haziran 2026’ya kadar bize yazınız.

Doğru cevap veren okurlarımızdan birine Gencoy Sümer’in “LANETLİ EVİN KATİLİ” adlı romanını hediye edeceğiz.

Adresimiz: [email protected]

Hepinize bol şans!..


Eğer hırsızlık fırtına sırasında gerçekleşmiş olsaydı, hırsızın eve girdiği yer olan pencerede bunun izleri olması gerekirdi. Şiddetli rüzgâr ve sağanak yağmuru dikkate alındığında pencere pervazında ve pencerenin altındaki döşemede çamur kalıntıları ve ayak izleri görülmeliydi. Aslında çamurlu ayak izi odanın hiçbir yerinde yoktu. Halıdaki izler sadece gelişi güzel çamur kalıntılarıydı. Pencereler fırtınada çarpmaya devam edeceğine göre, düzensiz durmaları beklenirdi. Düzgün biçimde açık durmaları çok küçük bir ihtimaldi. Gök gürültüsü esnasında hırsızın camı kırıp içeriye girmesi mümkündü ama pencerelerin daha sonra açık kaldıkları için çarpmaları, dolayısıyla sürekli gürültü yapmaları gerekirdi, oysa böyle bir gürültü olmamıştı. Hırsızlığın fırtınadan sonra Eldora Watson uyurken gerçekleşmiş olması çok daha olasıydı. Bahçıvan, fırtına dindikten sonra kimsenin bahçeye girip çıkmadığından emin olduğuna göre hırsızlığı yapabilecek tek kişi uşak Matthews’du.

Miss Murple  ve Eldora Watson onunla yüzleştiklerinde ani bir açgözlülüğe kapılarak hırsızlık yaptığını itiraf eden Matthews, kolyeyi sahibine geri verdi. Eldora, polisi aramadı. Ama referanssız bir şekilde uşağı kovdu.


Geçen sayıdaki Dedektifin Bilmecesi’ni doğru çözen okurlarımızdan Önder Budak, “KİLİTLİ ODALARIN ESRARI” adlı kitabı armağan olarak kazanmıştır. Kendisini kutlarız.