Ana Sayfa Blog Sayfa 40

Cinayet İşlenen Yer Bulmaca: Ruhların Cinayeti

Dedektif e-Dergi’nin ikinci sayısında gene bir polisiye bulmaca var. Kerim Güner’in kaleminden çıkan polisiye bulmacamızda bu kez Komiser Mitat, Beyoğlu’ndaki bir borsa şirketinde işlenen garip bir cinayeti aydınlatmaya çalışıyor.

Komiser Mitat’tan önce siz olayı aydınlatabilir, katili yakalayabilirsiniz.

Bütün yapmanız gereken, öyküdeki ipuçlarını değerlendirmek ve biraz da –her dedektifte olması gereken- hayal gücünüzün yardımıyla mantıklı bir sonuca varmak.

Tüm okurlarımıza keyifli dakikalar ve bol şans diliyoruz.

Doğru cevabı veren üç okurumuza birer polisiye kitap hediye edeceğiz.

Geçen sayımızdaki bulmacanın cevabını doğru bilerek, bizden bir polisiye kitap kazanma şansını elde eden üç okurumuzun adları aşağıdadır.  Onları kutlar, ödüllerini alabilmeleri için bizimle iletişime geçmelerini rica ederiz.

Polisiye kitap kazanan okurlarımız:

  1. Ece Soydan Özdemir
  2. Uğur Çolakoğlu
  3. Zeki Altın

Gelişen Teknoloji Hakkında Bilgi: Gelişen Teknoloji Polisiye Edebiyatını ve Okurunu Nasıl Etkiledi?

İnsanların sosyal medyada 149 harf ile çok ağır felsefeler yapabildiği bir ortamda, yüzlerce sayfalık bir roman nasıl okunabilirliğini korur?

Twitter, Facebook ve daha bir çok sosyal medya uygulaması artık hayatımızın her anında. Akıllı telefon denilen ve avuç içimize dahi sığabilen cihazlar, gerçek dünyayla olan ilişkimizi günden güne sınırlarken, o ufacık ekranlarından açılan sanal dünya ile bağımızı ise giderek güçlendirmekte.

Etrafımıza şöyle bir baktığımızda hemen hemen herkesi başı öne eğilmiş, elindeki parlak ekranda bir şeylerle haşır neşir halde görüyoruz. Kimse kimsenin umurunda değil gibi. Hayat sadece sosyal medyada ne paylaşıldığı ve ne kadar beğeni alındığı üzerine yaşanıyor.

Sosyal medyanın hızı, haliyle bir şeylere duyulan ilgi ve ayrılan zamanın da hızlanmasına sebep oldu. Dün hakkında binlerce yorum yapılan, videolara konu olan bir konuyu (yeni jargondaki adı ile ‘trend topic’) bir hafta sonra kimse hatırlamıyor. Bir konunun moda ve demode olması an meselesi. Peki bu durum edebiyatı nasıl etkiledi? İnsanların sosyal medyada 149 harf ile çok ağır felsefeler yapabildiği bir ortamda, yüzlerce sayfalık bir roman nasıl okunabilirliğini korur?

Gelişen teknoloji hakkında bilgi: Sosyal medya ve Edebiyat

Ünlü bir yazar zamanında şöyle demiş : ‘Benim kısa yazacak kadar çok zamanım yok.’ Gerçekten de kısa cümlelerle edebiyat yapabilmek için, çok büyük bir bilgi ve ruh birikimini uzun zaman boyunca süzgeçten geçirmek gerekiyor. Peki bu durumda uzun tasvirler, durum sorgulamaları,  bireyin iç dünyasını anlatan monologlar on beş dakika içerisinde yüzlerce tweet okuyan birinin gözüne nasıl ‘okumaya’ değer gelecek?

Hakan Günday’ın ‘Kinyas ile Kayra’ romanındaki gibi fotoğraf resim sanatını, sinema tiyatro sanatını öldürdüyse eğer, sosyal medya da edebiyatın mı sonunu getirdi?

Hemen karamsarlığa kapılmamak lazım. Sonuçta sanat, insan ruhuna dokunan bir güzellik. Teknoloji ise işlevselliğe önem veren bir sektör. Bilmem kaç piksellik dijital fotoğraf makineleri üretilse de resim sanatı ölmüş değil, ya da her hafta özel efekt dolu filmler vizyona girse de tiyatronun insana verdiği hazzın yeri hala ayrı ve tiyatro salonları yine tıklım tıklım dolu. Yine de, gelişen teknoloji içinde büyüyen neslin sanattan beklentileri  ve isteklerinin değiştiğini de kabullenmek durumundayız.

Yeni neslin en belirgin karakteristik özelliği, sabırsız olması. Hiçbir şeyi beklemeye tahammülü yok. Bir şeyin özünü hemen kavramak ve onu tüketmek üzerine kurulu bir yaşam felsefesi var. Aşk, ilişkiler, eğitim, seyahat gibi alanlarda beklentileri nasılsa sanat alanında da öyle. Örneğin, müzik konusunda sadece basit ritimlerle dans edebileceği şarkıları tercih ederken, sinemada zihnini çok zorlamayacak filmleri tercih ediyor. Tabi bu yazdıklarım gözlemlediğim çoğunluk için geçerli. Bütün bir jenerasyon bu akımda diyemem. Ancak  rağbet gören ve popüler olan şeylere baktığımızda ‘çoğunluk’ için bu cümleleri sarf edebilirim.

Peki yeni jenerasyonun polisiye edebiyatından beklentisi ne yönde? Sayfalar dolusu bir olay örgüsünü okumaya değer bulması için o romanın ne gibi özellikler barındırması gerekiyor?

Öncelikle dikkat çeken şeyin görsellik olduğunu düşünüyorum. Günümüzde spor salonlarına, bakım ve makyaj ürünlerine olan rağbetin sadece ‘insan ambalajı’ ile sınırlı kalacağını sanıyorsanız, çağı okumakta eksik kalıyorsunuz. Ambalaj artık her şey için temel nitelik halini aldı. ‘Ne yaptığın değil, nasıl sattığın önemli’ kavramı ne yazık ki edebiyat için de geçerli bir etiket. Çarpıcı bir kapak, merak uyandıran bir arka yazı ve karizmatik bir profil resmi olmadan eserinizin dikkat çekmesi zor. Kadın ya da erkek fark etmez, o okur kitap fuarına ya da mağazaya gelmeden evvel evde kendi görünümü için saatler harcıyor ve sizin rafta bir çok eserin arasında duran kitabınızı fark edebilmesi  için sadece beş saniyesi var. Ne demek istediğim sanırım şimdi daha iyi anlaşılmıştır.

İkinci olarak önem arz eden husus ise, akıcı bir içerik. Polisiye okurunun kitaptan beklediği, ilk on sayfa içerisinde kendini amansız ve gerilim dolu bir maceranın içinde bulmak. Unutmayın ki, sinemada ‘Testere’ serisini esneyerek izlemiş bir nesle romanınızla gerilim yaşatmaya çalışıyorsunuz. Çıtanın ne kadar yukarıda olduğunun farkına varın. Bir anda kesilen elektrikle odanın içinde öldürülen bir kadının katilini bulmak için yazılan sayfalar dolusu yazı artık kimsenin ilgisini çekmiyor. Polisiye edebiyatı Gerritsen ve Grange gibi çok satan batılı yazarların cinayetlere kattıkları ‘sapkınlık’ ve ‘detaylı’ tasvirler sonrasında yeni bir nitelik kazandı. Artık sadece katilin kim olduğu değil, nasıl öldürdüğü de okurların aradığı özellikler arasında. Kafalara çakılan çiviler ya da kesip çıkarılan rahim gibi Snuff tarzı filmleri aratmayan cinayet usülleri, polisiye edebiyatın ‘okur artıran’ özellikleri arasında yer aldı.

Bunun dışında eskiden beri süre gelen, polisiyenin değişmez iki altın kuralı da hala yürürlükte: Özgün bir kurgu ve sürpriz final. Okur, bir önceki polisiye romanında okuduklarına benzer bir şeyi sizin eserinizde gördüğü anda ‘klişe’ damgasını acımasızca yapıştırıverir. O nedenle kalemdaşlarınızın ne yazdığını takip ederek, kurgunuzun özgünlüğünü koruyup korumadığını kontrol etmenizde yarar var. Sürpriz sonu olmayan bir polisiye ise, kötü bir şakadan bile daha kötü olacağı için, finalde okuru ters köşe yapacak denli çarpıcı bir kurgu tasarlamadan asla SON yazmamanızı öneririm.

Değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğunu kabul ederek, polisiye edebiyatında da yeni akımlar ve ses getirecek eserler okumamız dileklerimle.

Celal Cem Dengiz

Ağustos 2016, Mostar

Hikaye: Sıradan Hayat

Zehra tükenmiş halde çaresizce buzdolabının kapısına dayadığı titreyen vücudunu, tıpkı kor aleve atılmış maden gibi eriyerek, yavaşça yere bıraktı. Oysa yanağındaki çürümüş morluk henüz silinmeye başlamıştı. “Kapıya çarptım güzel kızım” diye söylemişti endişeli gözlerle bakan beş yaşına yeni basmış kızına. Mutlak ki; kendisininki gibi kötü yazgısı olmasın,  hiç ağlamasın, hep gülsün diye bizzat koymuştu ismini. Gülperi. Anlaşılan,  yarın yenilenen taze morluklara yeni taze yalanlar gerekecekti. Patlayan dudağından sızan kanı durdurmak için ağzına dayadığı peçete kıpkırmızı olmuştu. Acımasızca ve ardı ardına gelen darbeler mi, yoksa kızı çığlıklarını duyup uyanmasın diye dişleriyle ısırması mı parçalamıştı dudağını hatırlamıyordu.[1] Artık bunun pek bir önemi de yoktu. Yalnızca filmlerde görmüştü o dudağın bir başkasına sevgi ile değdiğini.

Henüz on dördüne yeni basmıştı, babası yaşındaki o adamı evlerinde gördüğünde. Ablasının eşarbını çekiştirip telaşla kulağına fısıldamıştı. “Bu amca ile mi evleniyorum?” Evdeki  baba şiddetinden belki kurtulurum diye, koca olarak seveceğinden değil de ihtimal babasının yerine koyacağından gönlü razı olmasa da  ümitvar çıkmıştı beyaz gelinlikle evden. O adamın hayalindeki baba olmadığını ve olamayacağını, şefkatle kendisini saracağını düşündüğü kolların şehvetle bedenini mengene gibi kavradığında anlamıştı. Şimdi çöküp kaldığı yerde, nedense kabus dolu o ilk geceyi anımsadı. Titremeler içinde ağlamaya mecali kalmayana kadar ağladı. İçine içine, sessizce haykırarak ağladı. Akan göz yaşları yüzüne bulaşan kanı temizleyene kadar ağladı. Belki Gülperi’si olmasaydı kendince çoktan kurtuluşu bulacaktı. Baba kucağına değil de Allah’ın kucağına sığınacaktı boynuna geçireceği ilmek ile…

Soğudukça etinin sızlamaya başladığını hissetti. Görünen o ki, yarın yine doğrulamayacaktı yataktan. Yediği dayak yine çok basit bir sebeptendi. Gerçi dayağın geçerli bir sebebinin olup olamayacağına da aklı ermiyordu ya, neyse… Akşam gelen misafirlere hizmeti sırasında,  o kadar adamın yanında kahkaha atarak gülmüştü. Aynı hafif kadınlar gibi. Ve masada üzerine dikilen o iki gözden anladı gece sonunda başına gelecekleri. Misafirleri uğurlayıp, masayı toplarken birden savrulan yumruklar karşısında dolabın köşesine sıkışan sadece bedeni değildi. Hayalleri, umutları, çocukluğu, belki de hayatıydı.

Dolabın kapağından destek alarak sarsılmış bedenini güçlükle ayağa kaldırdı. Heryeri sızlıyordu. Ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözlerle etrafa bir süre daha boş boş baktı. İsmail henüz evden çıkmamış, içerde çimento fabrikasındaki vardiyasına yetişmek için hazırlanırken, bir yandan da okkalı küfürler savurmaya devam ediyordu. Hıncını alamamıştı anlaşılan. Öyle ya, tüm arkadaşlarının içinde küçük düşmüştü. Karısının gülmesiyle odadaki tüm o imalı gözler kendisine dönmüştü. Döverek terbiye edememesine canı sıkılıyordu. Dayaktan da anlamıyordu kadın. Bu sefer de hak etmişti. İşyerinde binbir zorlukla çalışıyor, usta başının hakaretlerine boyun eğiyordu. Nefsine bahşedilen tüm sabırı orada kullandığından olsa gerek, evde sabır gösterecek hali yoktu.

Ürkek bir şekilde kendi evinde korkarak adımlarını atan Zehra, banyoya güçlükle atmıştı kendini. Şükür ki koridorda karşılaşmamıştı kocasıyla. Birkaç tıkırtıdan sonra sert bir kapı sesiyle bu gece üzerine kapanmıştı Zehra’nın. Hemen elini yüzünü yıkayıp bir koşu kızının odasına girdi. Bu iyiydi. Korktuğu olmamış, kızı o kadar sese rağmen uyanmamıştı. En büyük korkusuydu dayak yerken kızına yakalanmak. En azından bugünlük sakındığı başına gelmemişti. Derin bir nefesle içine çektiği evlat kokusunu uykusuna katık edecekti şimdi. Sadece ikisinin olduğu mutlu bir rüyaya dalmak üzere yerdeki döşeğe, kızının yanına ilişti.

Sıradan hayat

İsmail’in ayaza çeken havada ısınmak için hızlanan adımları gecenin sessizliğinde köhne apartmanların arasına sıkışmış sokakta yankılanıyordu. Servise bineceği durağa kadar sokak lambalarının tümüyle kapalı olması daha yarım saat önce evde korku salan adamı tedirgin etmişti. Çocukluğundan beri karanlıktan korkardı. Ne zaman karanlığa girse Kur’an kursundaki hocasının onu kömürlüğe tıktığı günler geliyordu aklına. Karanlıkta vücudunda adeta bir örümcek gibi dolaşan kıllı eller.[2] Bir besmele çektikten sonra mırıldanarak okuduğu türkü ile korkusundan uzaklaşmaya çalışsa da, zifiri karanlığa bulanmış sokakta ne yankılanan ayak seslerini ne de korkusunu bastırabiliyordu.  O hızlandıkça, kendisini takip eden o karanlık ses de hızlandı. Sanki ses giderek yaklaşıyordu o kaçmaya çalıştıkça. Ve birden durdu karanlığın ortasında. Etrafına ne kadar erkek gözükürse o kadar iyiydi ve bildiği en büyük erkeklik kabalıktı. Okkalı bir küfür sonrası genzinden kükreyerek çıkardığı tükürüğünü kaldırıma doğru savurdu. Çok değil, yüz-yüz elli adım sonra karanlık son bulacaktı. Saatini kontrol ettikten sonra on dakika sonra gelecek servis minibüsünün durağına doğru tekrar hızlandı. Ve ses de onunla birlikte hızlandı. Kovalamaca tekrar başlamıştı. Korkacak nedenleri olan iyi insanlar kadar kötülerinin de sığınacakları bir yaratıcısı vardı. Zehra’nınki ile aynı mı bilinmez, İsmail de kendi tanrısının merhametine sığınıp içini ferahlatmak için üç Kulhüvallahü ve bir Elham okudu. Gözünü sokağın en sonundaki lambanın aydınlattığı kaldırımdan ayırmadan yürüyordu telaşla. Ama bu sefer ses kendisinden daha da hızlı ilerler olmuştu. Adımlarıyla yankısı arasında uyumsuzluk vardı. Yine aniden durdu, sonuna yaklaştığı karanlığın içinde. Ve peşinden yankılanan ses de durdu. Ancak bu sefer üç adım sonra. Ters giden bir şeyler vardı gece gece. Arkasına dönüp baktı bir şeyler görebilmek, belki de daha doğrusu görmemek umuduyla. Sadece karanlık. Buna sevinmeli miydi kaygılanmalı mı bilemedi. Servisin kalkacağı durağa varıp ta vardiya arkadaşı Sefer’i orada beklerken görünce içene girdiği korku iklimi bir anda dağıldı. Selam verip yanına ilişti.

Zehra yataktan nasıl kalktığını bilemedi. Kapı kırılacakmışçasına inatla çalınıyordu. Korku içinde doğruldu. Kapının eşiğinde dikilen kızına el işaretiyle beklemesini söyledi. Sonra ise çatallaşan boğazından çıkan ürkek sesiyle bağırmaya çalıştı:

“Kim o?”

“Açın polis.”

“Polis mi? Hayırdır inşallah Memur Bey n’oldu ki?”

“İsmail Mollaoğlu’nun evi burası değil mi? Lütfen kapıyı açar mısınız?”

Zehra korku ve heyecanla irkildi. İsmail’i soruyordu polis. Yine mi başını belaya sokmuştu bu adam? Birkaç sene önce de cebinde bir iki paket esrarla yakalanmıştı polise. Bir süre içerde kaldıktan sonra salıverilmişti. İşe de köydeki muhtarın akrabaları sayesinde yerleştirilmişti. Polisler kapıyı hala çalıyordu. Kapının deliğinden bakmaya cesaret edebilmişti sonunda. Üniformalıları görünce merakı iyiden iyiye arttı.

“Açıyorum hemen.”

Çıkarken İsmail’in dışardan kitlediği kapının anahtarlarını aradı duvara asılı hırkasının ceplerinde. Şıngırdayan kilit seslerinin ardından açılan kapının dibinde esmer, karga burunlu ve simsiyah gözlü memuru görünce istemsizce bir adım geri attı genç kadın. Adam da genç ve güzel kadının hırpalanmış yüzünü görünce şaşkınlığını gizleyemedi.

“Buyrun, sizi dinliyorum.”

“Kocanız, İsmail bey maalesef iş kazası sonucu hayatını kaybetti. Kimlik tespiti için bizimle Adli Tıp’a gelmelisiniz.”[3]

Dizlerinin bağı çözülen kadın olduğu yere yığılıverdi. Sevdiği için değildi bu yıkılış. Çaresizlik içinde kaybolacağı içindi.  Gözyaşlarına boğulmasına sebep olan üzüntü değildi. Hatta sevinmişti bile bu habere. Ama ya bundan sonrası?

Kazadan kıl payı kurtulan Sefer, olay yerinden apar topar ifadesine başvurulmak üzere emniyete götürüldüğünden üzerindeki iş önlüğünü bile çıkaramamıştı. Nöbetçi komisere olanı biteni anlatırken biraz önce can veren kendisi de olabileceğinden midir, arkadaşının yanarak can verişini izlemesinden mi bilinmez, hâla titriyordu.

“Bir bardak su getirin,” dedi yanındaki memura ve devam etti komiser, “Şimdi sakin sakin anlat kardeşim, seni bu halde getirdik fakat tutanakta mutlaka ifadene başvurmamız gerekiyor. Birazdan savcı bey de intikal eder.”

Sefer şokun etkisinden sıyrılıp hatırlayabildiğince olayı anlattı. Üretim kazanında meydana gelen sıkışmadan dolayı şişleme yaparak siklonlara müdahale edişlerini, siklonlardan aşağı yayılmaya başlayan bin küsür derecelik çimento malzemesini ve basınçla patlayan kazan kapağını dili döndüğünce anlattı. Bu, sıklıkla meydana gelen bir arızaydı. Aslında kazanın soğumasını bekleyip müdahale edildiğinde pek riskli bir işlem değildi fakat üretim sahasında işlerin durmasına ve hedeflenen hacmin altında kalınmasına sebep olduğundan bu durumlara hemen müdahale ediyorlardı. Aksi takdirde fabrika müdüründen hepsi paparayı yerdi. Bu kısmı ifade verirken anlatmadı. Komiser “Geçmiş olsun, başın sağolsun,” diyerek Sefer’i savcı ifadesine başvurmak isterse tekrar çağırmak üzere evine gönderdi.

Acı olayın üzerinden bir ay kadar süre geçti. Zehra, kızı Gülperi’yle birlikte  eşinden kalan emekli maaşıyla aynı evde yaşamaya devam ediyordu. Üstelik karşı apartmandaki memur komşusu Fatma Hanım’ın on aylık bebeğine gündüz bakıcılık edip ek gelir de kazanmaya başlamıştı. Korktuğu gibi olmamış, İsmail’in ailesi bırakın peşine takılmayı, neredeyse kendisiyle tamamen irtibatı koparmıştı.

Yere serdiği örtünün üzerindeki siniyi bir hamlede kaldırıp akşam yemeğinden kalan bulaşıkları yıkamak üzere mutfağa geçtiği sırada kapı çaldı. Zehra bu saatte kimin geleceğine anlam veremediğinden “Hayırdır inşallah,” diyerek elinin yaşını eteğine silip kapıya yöneldi.

“Kim o?”

“Benim Zehra. Sefer.”

Zehra hem şaşkınlık hem de telaş içinde kapıyı açtı.

Sefer hiç girizgâha gerek duymadan yekten lafa girdi. “Destursuz geldim. Kusuruma bakma. Müsaitsen bi girem de iki kelam konuşak Zehra.”

Kızını, hemen döneceğini söyleyerek üst komşusuna emanet eden Zehra, şimdi karakolun karşındaki kaldırıma oturmuş gözyaşları içinde ne yapacağını düşünüyordu. Bir hışımla buraya kadar gelmiş fakat yolda kafasında dolaşan fikirleri başından atamadığından kararsızca kaldırımda çöküp kalmıştı.

Akşam akşam kapısına dayanan Sefer, İsmail’in aslında bir kaza sonucu değil, planladığı bir hadise sonucu öldüğünü, bunu da kendiyle evlenebilmek için nasıl yaptığını Zehra’ya tüm detayıyla anlatmıştı. Zehra’nın artık ikna olup olmaması umurunda değildi ama tüm bu fedakarlıkları ikisi için yaptığını göz yaşları içinde söyleyip durdu. Artık birlikte olmaları için hiç engel kalmamıştı. Sefer aynı vardiyada çalıştıkları İsmailgil’in evine sıklıkla gider gelirdi. Olayın ceryan ettiği gece de misafirlerin arasında o da vardı. Zehra’ya uzun zamandır sevdalanmış, her geldiğinde kızın yüzünde-gözünde beliren morluklara ve İsmail’in davranışlarına tahammülü kalmamıştı. O gece fabrika kazanının basınç ayarını değiştirip siklonlarda sorun yaşanmasına bilerek sebep olmuştu. Her şey planladığı gibi gitmişti. O vakitte üretim sahasında bir tek ikisi vardı. Güvenlik için fabrikaya konan kameraların uzunca bir süredir kayıt almadığını çok zaman önce öğrenmişti. Ola ki, bir iş kazası yaşanır da işçi ailesi ve Çalışma Bakanlığı fabrikaya dava açarsa, kayıtları delil olarak talep edeceklerini bildiğinden, fabrika müdürünün kamera kayıtlarını durdurttuğunu bizzat görmüştü. Kayıt olmayınca, sağ kalan işçiler de ekmek kapılarını kaybetmemek için müdür ne isterse o yönde ifade veriyorlardı. Bu defa olayın tek şahidi olan Sefer vermişti ifadeyi ve bir kovuşturmaya bile gerek duyulmamıştı.

 

Zehra oturduğu kaldırımdan usulca doğruldu, karakolun aksi yönüne, vefa borcunu ödeyeceği yeni hayatına, eve doğru yürüdü.

 

[1] Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması 2014 sonuçlarına göre; ülke genelinde yaşamının herhangi bir döneminde eşinden veya birlikte yaşadığı kişiden fiziksel şiddete maruz kalan kadın nüfus oranı %35,5’dir.

 

[2] Türkiye İstatistik Kurumu’nin (TÜİK) “Güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocuklara” ait verilerine göre, Türkiye’de 2014 yılında bin 377’si erkek, 9 bin 718’i kız çocuğu olmak üzere 11 bin 95 çocuk cinsel suçlara maruz kaldı. Cinsel suçlara maruz kalan çocukların yüzde 57,6’sını 15-17 yaş grubu, yüzde 23,9’unu 12-14 yaş grubu, yüzde 18,5’ini ise 11 yaş ve altındadır.

 

[3] İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği meclisi istatistiklerine göre 2015 yılında Türkiye’de 1730 işçi, iş kazalarında hayatını kaybetmiştir.

Polisiye Bulmaca

0

Polisiye e-Dergi Dedektif Dergi ‘nin ilk sayısında bir Polisiye bulmaca çözülmeyi bekliyor.

Henüz dergiyi okumadıysanız veya polisiye bulmacayı okumadıysanız, yanda yer alan dergi kapağına basarak Polisiye bulmaca ‘ya ulaşabilirsiniz.

Kimin yalan söylediğini buldunuz mu? Bulduysanız cevap kısmında cevabınızı ve çözümünüzü yazın. Doğru cevabı veren okurlarımızdan üç kişiye birer polisiye kitap hediyemiz olacak!

Cevaplarınızı yorum kısmında bırakın lütfen:

Poli̇si̇ye ki̇tap şeytan di̇sko | yaprak öz

Şeytan disko’nun konusu, Deniz, kötü giden evliliği ve yaşamının amaçsızlığı yüzünden depresyon geçirmektedir. Bir psikiyatrla görüşmeye başladıktan sonra, geçmişinde saklı korkunç bir sırla yüzleşme yaşar. Çocukluk arkadaşı Raşel’in ölümüne dair ayrıntılar artık onu rahat bırakmayacaktır. Bir süredir zihnini meşgul eden birtakım görüntülerin, başka bir yaşama ait anılar olduğuna da inanan Deniz’in reenkarnasyon düşüncesi, depresyon tedavisi sırasında saplantı haline gelir ve geçmişindeki sırla ürkütücü bir şekilde iç içe geçerek genç kadına korku dolu anlar yaşatmaya başlar.

Şeytan Disko

Karanlık bir orman, kesik parmaklar, gotik bir kent, tutkulu aşklar ve huzur bulamayan ölülerle dolu bir dünyaya adım atan Deniz, medyum Sergey’le tanıştıktan sonra geri dönüşü olmayan bir maceraya sürüklenecek, hem anılarındaki kızın başına neler geldiğini öğrenecek hem de yeni bir cinayete şahit olacaktır. Büyükada, Abant ve Prag’da geçen, doğaüstü ögelerle süslü Şeytan Disko, 80’ler gençliğine selam çakan, karanlık bir aşk hikâyesi.

Ercan Akbay ki̇mdi̇r

Ercan Akbay, suçun arkasındaki psikolojiye ilişkin gerilim romanlarıyla tanınan bir yazar ve Ercan Akbay 1959’da İstanbul’da doğdu. 1978’de Kadıköy Maarif Koleji’nden mezun olup İ.Ü. İşletme Fakültesi’ne başladığı gün çalışma hayatına da ilk adımını attı. Turizm ve elektronik sektörlerindeki deneyimlerinin akabinde bir caz kulübü kurdu, sanat ürünleri ve tasarımla ilgili çeşitli işlerde çalıştı.

Ercan Akbay

1996’da ilk kitabı ‘Kuraldışı Öyküler’i (Tales of the Weird) ve 1997’de ilk romanı ‘Erkekler Ağlamaz’ı (Men Don’t Cry) yazdı. Bir polisiye film senaryosu olarak başladığı ‘Tilki Tilki Saat Kaç?’ (What Time Is It, Mr.Wolf?) 2006’da, Değirmenlere Karşı (Against Windmills) 2010’da, Ten Kokusu (Scent of Skin) 2012’de ve ‘Fotoğrafçılar Kulübü’ 2015’te yayımlandı. 2016 da piyasaya çıkan ‘Akılçelen’ Ercan Akbay’ın yedinci kitabıdır.

Gonca Çi̇ftçi̇oğullari ki̇mdi̇r

Gonca Çiftçioğulları 1968 yılında Kayseri’de doğmuştur. İlköğrenimini Kayseri’de ortaokul ve Liseyi Ankara Deneme Lisesi’nde tamamlamıştır. Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunudur. Çalışma hayatına, Kredi Yurtlar Kurumu’na bağlı Halide Edip Adıvar Kız Öğrenci Yurdu’nda Yönetim memuru olarak başlamıştır. Daha sonra Öğretmenliğe yatay geçiş yapmış ve ilk görev yeri olan Sivas’ta eşiyle tanışmış ve iki erkek evlada sahip olmuştur. On beş yıl Adıyaman’da yaşayan yazar, yerel bazı gazete ve internet sitelerinde köşe yazarlığı yapmıştır. Resim sanatına da ilgi duyan yazar, yaptığı kolaj tablo çalışmalarıyla sergi açmıştır.

Yazarın on beş yıl Adıyaman’da yaşaması, kendisini kurgusu o bölgede geçen bir kitap yazma fikrine yöneltmiş ve Yüzleşme Serisi’nin ilk kitabı olan Güneşin Kızı’nı, Adıyaman’ı ve yöre halkını anlatmak amacıyla kaleme almıştır.

Gonca Çiftçioğulları kitapları

Kitap, polisiye kurgu temeline dayansa da güzel bir aşk öyküsünü de bünyesinde barındırmaktadır. Yüzleşme Serisi; Güneşin Kızı, Ateşle Dans ve Ateş de Yanar olmak üzere üç serilik kitaptan oluşmaktadır. Bu kitaplarında yazar, Adıyaman’ın kültürel ve tarihi özellikleri ile birlikte örf ve adetlerine de yer vererek uyuşturucu kaçakçılığını temele aldığı polisiye kurguyla bütünleştirmiş ve içine biraz aşk serperek üslûbunu korumuştur.

Bunlardan başka yazarın Gece Gelen Ölüm serisi adı altında Karanlığın Sesi ve İntikam Yolcusu isimli iki polisiye kitabı daha bulunmaktadır.

Kendine has üslubuyla Polisiye/Aşk türünde eserler üreten Gonca Çiftçioğulları,  emekli olduktan sonra artık tam zamanlı olarak kendini roman yazmaya vermiştir. Tabii köpeği Maya kendisine fırsat verdikçe yazmaktadır.

Katilin Şahidi | Algan Sezgintüredi

Katilin Şahidi, Algan Sezgintüredi’nin aynı seriden çıkan beş romanından üçüncüsü. 2014 yılında, April yayıncılık tarafından yayınlanmış, 194 sayfa.

Olay, bir yılbaşı gecesinde başlıyor ve bitiyor. Romanın anlatıcısı ve baş kahramanı, özel dedektif Vedat Kurdel, elinde pişmiş bir hindiyle arkadaşı ve ortağı Tefo’nun evine gitmek üzere, sekreteri Nilgün’ün apartmanından ayrılacağı sırada arka arkaya atılan dört el silah sesi duyar. Vedat’ın duruma el koyması ve yan dairede bir cinayet işlendiğini keşfetmesiyle macera başlar.

Kısa bir süre sonra olaya Tefo’nun ve resmi polisin de karışmasıyla soruşturma derinleşir. Nilgün’ün annesi, kapıcı, kapıcının karısı, maktulün yakın bir arkadaşı ve tuhaf bir komşuyla eşi zan altındadır. Zira o sırada apartmanda bulunan kişiler bunlardır. Bu şüpheliler aynı zamanda cinayetin aydınlatılmasında büyük rol oynayan bilgileri dedektiflere verirler. Muamma, ipuçlarının teker teker değerlendirilmesiyle, adım adım ilerleyerek çözülür.

Cinayetin nedeni, bulanık bir biçimde de olsa ilk sayfalardan itibaren belirmeye başlar ve giderek kesinlik kazanır. Cinayetin nasıl ve kim tarafından işlendiği ise finale yakın bölümlerde ortaya çıkar.

Romanda anlatılan öykü, bir kapalı oda cinayetidir. Klasik dönemin en gözde konusu olan bu tarzın temel özelliği, hiç kimsenin girmediği ve çıkmadığı, kapalı bir mekanda işlenen bir cinayeti ele almasıdır. Bu yöntemi kullanan bir yazar, okuyucuya meydan okumada en üst düzeye ulaşır. Kuşkusuz, okuyucunun (dolayısıyla dedektifin) karşısında çok kurnaz ve zeki bir katil bulunmaktadır.

Her ne kadar, odanın yerini burada bir apartman dairesi almış olsa da Katilin Şahidi, tam anlamıyla bir kapalı oda cinayetinin anlatımıdır. Ne var ki, çözümün orijinal olduğunu söylemek biraz zor. Neden derseniz, özellikle Agatha Christie, üstelik daha kısıtlı teknik imkanlarla bu çözümün farklı versiyonlarını çeşitli öykü ve romanlarında kullandı. Ancak, bunun Katilin Şahidi için bir kusur teşkil ettiğini iddia etmek biraz hatalı olur. Çünkü, kapalı oda cinayetleri klasik dönemde o kadar çok yazıldı ki, artık bunlara getirilecek farklı bir çözüm kalmadı. İster istemez, her kapalı oda cinayeti romanında, mevcut çözümlerden biri kullanılmak zorunda. Yepyeni bir çözümün kolay kolay yazılacağını da sanmıyorum.

Katilin Şahidi – Algan Sezgintüredi kitapları

Romanda belli başlı iki kahraman yer alıyor. Bunlar Vedat ve Tefo. Orta sınıfa mensup, sıradan, daha doğrusu fazla bir olağanüstülüğü olmayan kişiler. Klasik polisiyenin  vaz geçilmez ikilisi olarak da düşünebiliriz onları. Tefo, Holmes/Poirot tiplemesine yakın biri. Vedat ise Watson/Hastings rolünde. Ancak iki karakter arasındaki çizgi, Holmes’la Watson arasındaki kadar kesin değil. Hele Poirot ve Hastings arasındakine benzer bir uçurumdan söz bile edilemez. Tefo, daha entelektüel, daha kıvrak bir zekaya sahip. Ama Vedat’ın da ondan aşağı kalır yanı pek yok. Sadece daha delişmen, daha geveze ve daha gözüpek. Zaten fiziki görünümleri de buna uygun. Tefo’nun ufak tefekliğine karşın, Vedat, daha iri yarı ve güçlü.

Olaylar bize Vedat aracılığıyla aktarılıyor. Yazar bu aktarma için, iç monolog tekniğinini kullanmış. Herşeyi Vedat’ın kafasının içinden geçenlerle öğreniyoruz. Bu yüzden öğrendiklerimiz, romanın asıl konusuyla sınırlı değil. Bir sürü ipe sapa gelmez teferruat, abuk sabuk fikir, tuhaf yorum ve saçma sapan düşünce de Vedat aracılığıyla bize ulaşıyor.  Aslında çok komik şeyler bunlar. Fakat yazarın anlattığı polisiye öyküyle uzaktan yakından bir alakası yok. Yani bize cinayetin neden, nasıl ve kim tarafından işlendiği konusunda en ufak bir bilgi  vermiyor.  Bu hezeyanlar kitaptan çıkarılsa, romanda anlam bütünlüğü zerre kadar bozulmaz. Bütün bu laf ebeliğinin yer yer  tempoyu düşürdüğü de bir gerçek. Hatta tez canlı okurlarda bir bıkkınlık yaratmasına hiç şaşırmam. Ancak bu öyküleme tekniğinin  yazar tarafından, gerçeği okuyucudan gizlemek amacıyla, bilinçli olarak kullanıldığını sanıyorum. Okuyucunun kafasını karıştırıp dikkatini dağıtarak, gerçeği görmemesini sağlıyor böylece.

Her ne kadar iç monologlar özenle yazılmış, çoğu kez de eğlendirici olsalar da bir polisiye roman için biraz fazlalar. Başka tür bir romanda hiç sıkıntı yaratmayacak bu cümleler, bir polisiyede yer alınca ve kitabın tamamına geniş biçimde yayılınca biraz rahatsızlık veriyor. Okurken insan, “Lafı fazla uzatma, konuya gir artık,” diye düşünmeden edemiyor.

Polisiye romanlarda dedektifin tesadüfe dayanarak bir olayı çözmesi, inandırıcılığı zedelediği için pek hoşa gitmez. İstenir ki, cinayetin üzerindeki esrar perdesi, belli bir mantık silsilesiyle ve araştırma sonucu elde edilen olguların yardımıyla kaldırılsın. Bu romanda ise, sonuca doğrudan ve belirgin etkisi olan kritik bir tesadüf var.  Dedektiflerin ele geçirdiği bir fotoğrafta yüzü görünmeyen şahsın kimliğinin belirlenmesiyle ilgili bu tesadüf, kurguda, şüphelerin belli bir kişiye yönelmesine rasyonellik kazandırma işlevi görüyor. İyimser bir yaklaşımla, okuyucunun keyfini kaçırabilecek bu nahoş tutumun, zaman sorunuyla ilgili olduğunu söylemek mümkün. Öykü bir yılbaşı gecesi başlayıp bitecek biçimde kurgulanmış.  Yani, dedektifler birkaç saat içinde olayı çözmek zorundalar. Bu yüzden yazar, akışı hızlandırmak ve dedektifleri çözüme bir an önce ulaştırmak için bu tesadüfü kurguya eklemek zorunda kalmış olabilir.

Katilin Şahidi öncelikle, çok eğlenceli, bol gülmece unsurları barındıran bir roman. Diğer yandan, bir polisiye olarak da son derece başarılı.   Kitabın başında bir cinayet işleniyor, soruşturma hızla devam ediyor ve makul bir finalle sona eriyor. Ancak, bu makul finalin, en azından kendi adıma, beklenmedik bir final olmadığını söylemek zorundayım. Tıpkı, kapalı oda probleminin çözümü gibi, katilin kimliği de benim açımdan pek gizli kapaklı değildi. Ama bunun, her okur için aynı olacağını sanmıyorum.

Romanı bir polisiye olarak başarılı bulmamın altında yatan en önemli neden, çözüm için gerekli ipuçlarını yazarın okurdan saklamaması. Gerçekten de yazar, hiç çekinmeden ipuçlarını okuyucuya veriyor. Ama bunu çok zekice yapıyor.

Roman son derece özenle yazılmış, kurgu neredeyse milimetrik olarak hesaplanmış. Bütün hikaye, hiç aksamadan, tıkır tıkır ilerliyor. Anlatım tekniğinden kaynaklanan bazı sorunlara rağmen kolay okunuyor. Kısacası eğlenceli ve keyifli bir polisiye Katilin Şahidi.

Bir Hayal Kırıklığı Hikayesi: Camda Eriyen

Toker eczanesi et ve balık kurumu tatlıses çiğköfte her ayın onunda yüzde elli bedava kıvanç lostra salonu ayakkabı  ve çanta tamiri yapılır stüdyo akın beş dakikada vesikalık kalender kuru temizleme ayhan kundura kışlık botlarda kampanya  arzum konfeksiyon büyük bedende zerafet

Yanındaki koltukta oturan, orta yaşlı kadın ayağa kalktığında başını bir an için otobüse çevirdi. Bu baş hareketi ile yanının boş kalıp kalmayacağını görmek istediği düşünülebilirdi. Oysa Ekrem bakışları ile orta yaşlı kadının ekose eteğini yırtıp, altındaki ucuz, pazar malı, çiçek desenli penye külotu geçip, yuvarlak, beyaz kalçalara çoktan ulaşmıştı. Yuvarlak, beyaz kalçalar, pantolonlu, paltolu diğer kalçaların arasına karışıp görünmez olduğunda başını yeniden caddeye çevirdi.

Meşhur işkembeci ömür oturmuşum böyle koltuğa elimde sigara böyle içi otlu tohumsuz o yalıyor kağıdı ben sarıyorum benim dilim sigaralıkta onun dili benim dilimde çakarken çakmağı çıkıyor üstüme kızın göğüsleri kocaman nefes nefeseyiz.

-Güngören’den geçiyor değil mi delikanlı?

Üçler tekel bayii  ümit rent a car,

-Ne dedin dayı?

-Güngören’den geçer mi?

-Geçer geçer.

Yaşlı adamın kaşları eğik, dudakları sarkık, yüzü asık, bakışları donuktu. Yorgun, yılgın, ümitsiz. Ekrem adamın birbirine sarılan parmaklarına baktı. Kalın, kısa, kıllı parmaklar, onun beden işçisi olduğunun işaretiydi. Yıllar sonra o koltukta o adam gibi oturacağını hissetti.

Kendine döndü. İçine. Gençliğine. Yorgun, yılgın,ümitsiz hayatına.

Gün doğmadan girdiği bodrum kattaki serigraf atölyesinden hava karardıktan sonra çıkmıştı. Gerçi bu durum haftanın altı günü için aynıydı ama patron bu sefer kantarın topuzunu iyice kaçırmıştı.  Birazdan gece yarısı olacak, birkaç yudum bir şey yiyip, yattıktan sonra yeniden yollara dökülecekti. Tabi bunların olabilmesi için annesinin ağlamıyor olması gerekecekti. Annesinin ağlamıyor olması  için ise babasının uyuması.

Bir Hayal Kırıklığı Hikayesi: CAMDA ERİYEN Devam ediyor…

Otobüs durduğunda reklam panosundaki afişe baktı. Kot giyen kıza. Çok güzeldi. Saman balyasının üzerine oturmuştu. Saçları iki yandan örülmüş, köylü kızı gibi gösterilmişti. Kızın bakışlarının kentli olduğunu düşündü. Pencerede gece büyüdü. Gecede afiş, afişte Nazlı. Nazlı hiçbir zaman bu kadar cesur bakmazdı.

‘Niye öyle bakıyorsun?’ diye soruyor Nazlı.

‘Nasıl bakıyor muşum ki?’

Bakışları yerde, elinde süt bakracı. ‘Öyle işte’ diyor Nazlı. ‘Beni severmişsin gibi’

‘Severim ya’ diyor Ekrem. Gözleri kocaman, sesi titrek. ‘Hem de çok severim. Ya sen? Sen sevmez misin ki beni?’

Eşarbının arasından çıkan kızıl saçlarını eliyle topluyor Nazlı. Sol eliyle kapatsa da ağzını, gizleyemiyor gülümsemesini. Kızarıyor. Süt bakracını sallaya sallaya hızla yürüyüp, beş on adım sonra duruyor. Dönüp arkasına bakıyor. ‘Hem de çok!’ diye bağırıyor.

Kapının sesi, motorun hırıltısı. Pencerede İstanbul akıyor. Kalabalık, rengarenk, aydınlık, çok sesli. Ekrem’in içi karanlık. Ekrem Nazlısız. Ekrem yalnız.

Yanında oturan ihtiyar ayağa kalkarken ‘hayırlı akşamlar’ dedi.  Bu dileğe hazır olmayan Ekrem, kısık bir sesle ‘Eyvallah dayı sana da’ diyebildi.

Tabelaları, araç plakalarını, vitrin yazılarını ve reklam panolarını okuyarak Esenlere geldi. Karanlık sokakta ateşledi çakmağı.  Bir daha bir daha denedi. Rüzgar, yakışına izin vermedi. Parmakları ile etten bir kuyu yaptı. Diğer eliyle çakmağı bu kuyunun altına soktu. Sigarasından çektiği nefesler bittiğinde eve varmıştı. Üç katlı evin birinci katında ışık yanıyor, babasının ayakta duramayan sesi dışarıdan duyuluyordu.

Ekrem içeri girdiğinde babası çekyatta oturuyordu. Elinde rakı kadehi, yanındaki sehpada elma kabukları.

-Ekrem sustur şu ananı yemin ediyorum bak elimde kalacak bir gün.

-Öldür ulan öldür de kurtulayım senden!

Ekrem paltosunu sandalyenin arkasına asarken, dudaklarını büzerek  annesine susmasını işaret etti.

-Rakı almadın mı bana?

-Yooo.

-Mesaj attıydım sana.

-Görmedim.

-Hadi İbrahim kapatmadan bir koşu ufak kap gel bana.

-Yat zıbar. Daha ne rakısı bu saatte. Bırak çocuk dinlensin.

-Anne tamam sus sen de!

-Ne susacakmışım? Bütün gün tepemde dır dır dır. Ne çenesi durur ne içkisi biter ne cigarası. Bak gece yarısı oldu daha yeni geliyon, ben kaç günlerdir  temizliğe gidiyom. Niye? Aman beyimiz rakısız kalmasın diye mi?

-Şerrefsizim öldürürüm seni kadın!

-Öldür ulan öldür de kurtulayım senden. Ama nerde sende o yürek? Adam olsan….

Eksik kalan cümle babasını ayağa kaldırmaya yetmişti. Tek ayağının üzerinde dengede durmaya çalıştı.

Öne uzattığı işaret parmağını sallarken bedeni  ve sesi sinirden titriyordu.

-Ne varmış ulan adamlığımda? Ben mi istedim siktiminin inşaatından düşmeyi? Ben mi istedim amına koyayım! Bana bak kadın bir daha adamlığıma dil uzatacak olursan…

-Hee ne olurmuş? Ne yaparmışsın?

Ekrem babasının yanına gitti. Omuzlarından tutup, kalktığı yere oturttu. Annesine dönüp, “Bana iki lokma bir şey hazırla ben de kapanmadan rakı alayım” dedi.

-Zıkkım içsin. Bırak alma rakı filan. Yazık günah parana.

-Anne tamam. Sen mutfağa git bir şeyler hazırla ben hemen geliyorum.

-Tarhana çorbasından başka bir şey yok oğlum. Ete süte para mı kalıyor bu mendeburdan. İstersen yumurta kırayım.

-Çorba ısıtsan yeter. Az da turşu çıkart.

Ekrem evden çıktığında üst kattaki balkondan emekli öğretmen Salim’in dul karısı Emine başını uzattı. Uzatır uzatmaz konuşmaya başladı. Ekrem kadını duymazdan gelerek koşar adımlarla uzaklaştı.

-Evladım ne oluyor gene aşağıda? Ay vallahi bir gün biri birini öldürecek bunların. Bak nasıl avaz …reye… duyuy… mu…lah..verede….tü …şey…maya…

Kadının sesi  önce koptu, sonra sokak köpeklerinin havlamalarına karıştı. Ekrem birkaç dakika sonra aynı yoldan, yürüyerek döndü. Alnındaki terler parlıyordu. Sıvası dökülmüş apartmanın önüne geldiğinde içeriden taşan ses yoktu. Emekli öğretmen Salim’in dul karısı Emine balkonda değildi. ‘asayiş berkemal’ dediğini bir tek kendisi duydu. Anahtarı ile kapıyı açıp içeri girdi. Rahatladı. Babası sızmış, annesi susmuştu. Siyah torbayı portmantoya bırakıp ses çıkarmamaya dikkat ederek salona girdi.

Babası duvara sırtını yaslamış, yere oturmuştu. Biri uzun, diğeri uzunun yarısı kadar olan bacaklarının arasında  yayılan kana bakıyordu. Kadın az ilerisinde göğsünde tahta bir bıçak sapıyla tavana bakıyordu.  Orada  gördüğü şeyden dolayı  dehşete kapılmış gibiydi.

Bundan sonrası hiçbir zaman Ekrem’in hafızasında çok net olarak yer almadı. Babası ile annesinin köye döndüklerini hatırlıyordu. Soranlara söylediği buydu. Zaten çok da soranı yoktu. Gün doğmadan girdiği bodrum kattaki serigraf atölyesinden hava karardıktan sonra çıkmaya devam ediyordu.

Aynı saatte evden çıkıp, aynı duraktan aynı otobüse binip, aynı yoldan işe gidiyor,

arzum konfeksiyon büyük bedende zerafet ayhan kundura kışlık botlarda kampanya kalender kuru temizleme stüdyo akın beş dakikada vesikalık kıvanç lostra salonu ayakkabı  ve çanta tamiri yapılır tatlıses çiğköfte her ayın onunda yüzde elli bedava et ve balık kurumu toker eczanesi

aynı saatte işten çıkmasa bile aynı duraktan aynı numaralı otobüse binip aynı yoldan eve dönüyordu.

Toker eczanesi et ve balık kurumu tatlıses çiğköfte her ayın onunda yüzde elli bedava kıvanç lostra salonu ayakkabı  ve çanta tamiri yapılır stüdyo akın beş dakikada vesikalık kalender kuru temizleme ayhan kundura kışlık botlarda kampanya  arzum konfeksiyon büyük bedende zerafet

Bazı zamanlarda Nazlı’yı görüyordu, bazı zamanlarda yanına oturan kadının kalçalarını.

Bazı gecelerde banyoya girip, kendisine bir sigara sarıyordu. Otlu, tohumsuz. Kağıdı yalıyor, çakmağı çakıyor, içini betonla doldurduğu küvetin üzerine yatıp bazen ağlıyor, bazen gülüyordu.

Bazı gecelerde banyoya girip, küvetin yanına koyduğu sandalyede oturuyordu. Küvetin üzerine bira şişesi ya da rakı kadehini koyuyordu.  Böyle gecelerde sigarası otsuz, tohumsuz.

Böyle gecelerde Ekrem’in elinde tahta saplı ekmek bıçağı oluyordu.

Gotik Hikayeler: Malikane 🔊🎧

1878 yılında İskoçya’da Clyde nehrinin kıyısında küçük bir köyde doğdum. Çocukluğum Milton adındaki bu köyde geçti. Çılgın bir bilimsel gelişme ve endüstrileşme dönemiydi. Bugün nasıl baş döndürücü bir teknolojik gelişme ve globalleşme sizlerin nefesinizi kesiyorsa o zamanlar henüz tam farkında olmadığım ama yaşamımızın en ince dokularına kadar sızmış olan bu endüstrileşme çılgınlığı da bizim nefesimizi kesiyordu.

Babam, amcam, arkadaşlarımın babası sabahın erken saatlerinde bize görünmeden trene biner, sadece bütün ülkeye değil dünyaya kromat yetiştirmede Amerika ile yarışan J&J Shawfield Fabrikası’na gider ve yine bize görünmeden geri dönerlerdi. Annem sanki özellikle babamı bize göstermezdi. Sabah kalktığımda annemin elindeki yaralar kanıyorsa babamın geldiğini anlardım. Size tuhaf gelecek ama eğer ellerindeki yaralar o sabah azmamışsa üzülür, dövülmüş yulaf tanesi büyüklüğündeki deliklerden kanlı cerehat görünüyorsa sevinirdim. Çamaşırdan derdi. Babanın iş gömleklerini yıkamaktan. Bu açıklama bana kapıyı arkamdan çekip bu uçsuz bucaksız doğada bütün gün yok olmama yeterdi. Ne de olsa bütün arkadaşlarımın annesinin elleri de öyleydi ve benim sıram da bir gün köydeki öbür erkekler gibi gelecekti. O zamana kadar kafama takmama gerek yoktu.

Büyüleyici tepeler, asırlık kalın gövdeli akçaağaçlar, en tepesine bakacağız diye kıç üstü düşüp gülmekten öldüğümüz çınar ağaçları, karlı sert dağlarından yeşil yollar buldukça kıvrılan, ani boşluklarda şimşek hızıyla dökülen, düzlüklerde şırıl şırıl akan buz gibi burn (İskoçyaca çay, pınar, dere demektir ve bizim oradakinin adı Overtoun Burn’dür), buraların kendine özgü vahşilik, özgürlük, dikbaşlılık kokan havası bizleri kendisine çekiyor, hayal dünyamızı besliyor, oyunlarımıza temel oluşturuyordu. Akşam olup da evlere girmek ölümdü, yaşamın gerçekleriyle yüz yüze gelmek demekti. Belki de yaşam ölümdü. Ölüm de yaşam. Bir an önce bir şeyler atıştırıp yatağımıza girmek sabah gene dışarı çıkabilmek için yapmamız gereken zorunlu bir işten başka bir şey değildi bizim için. Bu böyle on üç yaşıma, amcamın cesedini gördüğüm güne kadar sürdü.

Fabrika ülkenin en büyüklerindendi. Sahibi, kimya endüstrisine üstün hizmetleri dolayısıyla Kraliçe Victoria’nın Baron unvanı verdiği John White, dini bütün bir adamdı. Bilimsel çalışmaları yakından takip ederek babasından devraldığı fabrikasında hemen pratiğe uyguluyor; rakiplerini gerçek bir girişimciye yakışır bir şekilde (tehdit ve fiyat düşürerek) alt ediyor; bu arada gittikçe büyüyen gelirinin önemli bir bölümünü dini yatırımlara aktarıyordu. Kiliseye yüksek miktarlarda bağışta bulunuyor; çocuk esirgeme kurumları, dini gençlik dernekleri, vakıflar, aşevleri, fakir çocuk yurtları, çalışan ailelerin çocukları için kreşler açıyor; kiliselerde konuşmalar yapıyor; dernek ve vakıflarında gençlere İncil hakkında eğitimler sağlıyordu. İşe gelmezlerse pubda (içki içilip sohbet edilen yerler) içmeye giderler diye kendi işçilerini pazar günleri bile çalıştırıyordu. Günde on iki saat, haftada yedi gün yemek molası bile vermeksizin çalıştırdığı işçilere yöre halkı Baron’un Kanaryaları adını takmıştı. Her gün krom tozu solumaktan ölü gibi bembeyaz olan yüzleri ve sarı kromat tozu kaplı giysileri nedeniyle.

Baron unvanına yakışan bir şato yavrusu yaptırmıştı Overtoun Burn’ün derin bir yarıkla ikiye böldüğü, yeşilin en koyu tonlarının karanlık ağaç gölgeleriyle binbir çeşit oyun oynadığı tepeye. Kendi gibi dini bütün eşiyle birlikte yaşıyordu burada. Malikanesini özellikle Gotik mimarisinde inşa ettirmişti ki kötü ruhlar uzak dursun, görenler Allah korkusunu ta iliklerinde hissetsin. Binanın dış cephesini şeytanın varlığını hatırlatan, ağızları karanlık bir kuyu gibi daima açık, koca kafalı, eğciş büğcüş vücutlu, ucube yaratıkların heykelleriyle donatmış; kapı üstlerine süslü dini vecizeler yazdırmıştı. Sadece biz çocuklar için değil, köy halkı için de tüyler ürpertici olan bu malikanede Baron kendini Allah’a daha yakın hissettiğini söylüyordu. Çünkü bir rivayete göre iki dünya arasındaki duvar bu tepede bir tül kadar inceydi. Bazen köylüler kilisede yaptıkları duaya ilaveten, toprakları kendilerine yasak olan bu malikaneye yaklaşabilecekleri en yakın noktalara kadar çıkar oralarda dua ederlerdi. Kaç kere oyun oynarken kiliseye ayak basmayanları bile karanlık ağaç diplerinde, gölgeli su başlarında dua ederken yakaladığım olmuştu.

Bir gün amcamın iş yerinde öldüğü haberi geldi. Artık on üç yaşındaydım ve sorumluluklarımı yerine getirmeliydim. Trene binecek param olmadığı için beş saat Clyde Nehri boyunca yürüyerek fabrikaya ulaştım. Fabrika nehrin kıyısındaydı. Üzerinden o güne kadar hiç görmediğim sarılıkta bir buhar çıkıyordu. Babam ve ben cesedi aldık. Fabrikada dokuz yüz işçi çalışıyordu. Bu o dönem için çok büyük bir rakamdı. Hepsi civar köylerden geliyorlardı. Yorgunluktan mı yoksa amcamın yüzünde burnunu göremediğimden mi ne bayılmışım.

GOTİK HİKAYELER: MALİKANE Devam ediyor

Biz nasıl köye geri geldik, cenaze töreni nasıl yapıldı hiç hatırlamıyorum. On gün hasta yattığım yatağımda kafamdan silemediğim tek şey babamın burnunun yerinde durduğu ama deliklerini ayıran duvarın yok olduğu; arkadaşımın babasının kulak zarlarının, içine dolan krom tozuyla eriyip yastığına aktığı; başka bir arkadaşımın babasının ayak parmaklarının baş parmağıyla birleştiği; her çalışanın ellerinin, yüzlerinin, sırtlarının cerahatli yararlarla dolu olduğuydu. Anlaşılan Baron, çalışanlarının bedenlerinden çok ruhlarına önem veriyordu. İşte farketmeden hep kaçtığım, hep ertelediğim, öğrenmek istemediğim, zamanı gelince cebelleşirim dediğim gerçek buydu. Beni de böyle bir gelecek bekliyordu. Baron White’ın Kanaryaları’ndan biri olmak. O an, hasta yatağımda buralardan gitmeye karar verdim.

Ne olursa olsun bu her gün zehirlenen topraklarda, burunsuz, kulaksız, ayak ve el parmaksız insanlar diyarında kalmayacaktım. Öyle de yaptım. Birer zombi gibi gezen, ne kulağı duyan ne soluk borusu olan bu insanlardan arkama bile bakmadan kaçtım. Londra’ya gittim. Fleet Street’in önüme çıkarttığı küçük büyük bütün fırsatlardan yararlanarak yılmadan çalıştım, sonunda hatırı sayılır bir gazeteci oldum. Fakat nerden bilebilirdim ki, doğduğum yerler beni hiç ummadığım ama tam da kendisine yakışır bir şekilde geri çağıracaktı.

O gün köyden bir mektup geldiğinde çok şaşırdım. Şimdiye kadar bana kimse yazmamamıştı. Benim de böyle bir ihtiyacı hissettiğim söylenemezdi  tabii.  Mektup küçük kuzenimdendi.  Amcamın, öldüğünde henüz kundakta olan, en küçük çocuğu. Eğri büğrü yazısıyla köpeğinin kaybolduğundan söz ediyor, benden onu bulmamı istiyordu. Bana biraz saçma göründü. Oradakilerin de yapabileceği böyle basit bir şey için bana yazması, hatta gelmemi istemesi tuhaftı. Mektubun açıkça ifade edemediği bir şeyler olduğunu sezerek ilk trene atladım. Beş-altı saat sonra güzelim İskoçya’nın vahşi ama bir o kadar da nefes kesici manzaraları, kompartımanımın penceresinden akıp gitmeye başladığında heyecanlanmadığımı söylesem yalan olur.

Nihayet tren Shawfield’e ulaştı. Fabrikanın yanından geçerken kapalı pencereden bile kompartımana sızan koku iğrençti. Çürük yumurta kokusu. Nehrin iğrenç bir sarılıkta akan suyu tren fabrikadan uzaklaştıkça berraklaştı. Üzerindeki sarı buharlar kayboldu. Köye en yakın istasyonda indim. Bekleyen bir arabacıya işaret ettim. Hafiften yağmur başlamıştı. Eve vardığımda babamın cenazesi dışarı çıkarılıyordu. Yengem bunun için beni çağırmadıklarını söyledi. Gerçekten kuzenimin köpeği kaybolmuştu ama ben gelene kadar da babam ölmüştü. Şanslıymışım. Babamın cenazesini kaçırmamıştım anneminki gibi.

Bir an önce bu kayıp köpek meselesini halledip işimin başına dönmek istiyordum, daha doğrusu bu canlı cenazeler köyünden bir an önce uzaklaşıp gene onları unutmak için can atıyordum. Fakat bu kez ömür boyu kurtulamayacak derecede onlara dolanmak üzere olduğumun ne yazık ki farkında değildim.

Gotik Hikaye – Malikane devam ediyor…

Kuzenim gezerken köpeğinin malikane topraklarına doğru kaçtığını, arkasından bağırıp koşsa da onu kaybettiğini anlattı – annesinin yanında –  Baş başa kaldığımızdaysa onu bulduğunu ama bundan kimseye bahsetmememi söyledi. Şimdi bir şey açıklayamazmış. Ancak malikaneye gidersek bana onu gösterebilirmiş. Hemen Baron’a bir mektup yazıp topraklarında araştırma yapmak için izin istedim. Baron da kuzenimin köpeğini kaybetmesine üzüldüğünü, benim gelip araştırma yapabileceğimi söyledi. Tek şartı gündüz, güneş batmadan araştırma yapmamdı. “İşte bu imkansız!” dedi kuzenim. Gece karanlıkta olmalıymış yoksa bana gösteremezmiş.

“O zaman gizlice gideriz biz de,” diye karşılık verdim. Sevinçle gülümsedi.

Yanımıza bir fener alarak hava daha tam kararmadan yola çıktık. Arabacıya malikaneye doğusundaki yoldan gitmesini söyledim. Yüzüme hayretle karışık bir korkuyla baktı.

“Kuzenim köpeğini o yol üzerinde kaybetmiş de,” diye açıklama ihtiyacı hissettim.

“Oralar pek tekin değildir beyim,” dedi.

“Neden?”

“Ne bileyim? Oralarda hayaletlerin dolaştığı söylenir de…”

“Hiç gören olmuş mu?”

“Valla ben başkasının yalancısıyım. Bu dünya ile öbür dünya arasındaki duvar bir tül kadar ince derler orda.”

“Eğer öyleyse görmeğe değer o zaman,” deyip arabaya atladım, kuzenim de arkamdan atladı. Bunun üzerine arabacı isteksizce atları dehledi. Kuzenimle bakıştık. On yaşında, akıllı görünüşlü bir çocuktu. Babasını hiç hatırlamıyordu. Halbuki ona ne kadar da çok benziyor. Umarım babası ve diğerleri gibi Baron’un Kanaryaları’ndan olmaz.

Malikaneye çıkan yol ayrımına gelindiğinde atlar aniden durdu. Sanki bir şeyden ürkmüşe benziyorlardı. Arabacı ne yaptı ettiyse o yola girmediler.

“Kusura bakmayın beyim, bundan sonrasını yayan gitmek zorundasınız.”

Mecburen arabadan indik. İkide bir haç çıkaran arabacıya parasını verdim. Adam atları çılgınlar gibi dehleyerek uzaklaştı. Önümüzde en azından yirmi dakikalık bir yürüyüş vardı. Güneş batmak üzereydi. Ortalık aniden kararır diye feneri hazır ettim. Buralar ben görmeyeli epey değişmiş, sanki daha bir esrarengiz olmuştu. Tepeye yaklaşmamıza rağmen malikane devasa akçaağaçlar, çınarlar arasından gözükmüyordu. Yarattıkları gölgelerin serinliğinden midir nedir içim ürperdi. Toprak da biraz çamurlaşmıştı. Havada tuhaf bir sessizlik var diye düşünüyordum ki ürkütücü haşmetiyle malikane karşımıza çıkıverdi. Ne kadar tüyler ürpertici olduğunu unutmuştum. Kendisiyle aynı tarzda inşa edilen muhteşem Overtoun Köprüsü’nün karşı yakasında işte ben buradayım diyordu. Malikaneden görünmemek için hemen eğildik.

“Merak etme daha hava aydınlık, henüz bir şey olmaz,” dedi kuzenim.

“Ne olacak?”

“Birazdan görürsün, hele bir hava kararsın.”

Bir anda bütün sesler kesildi, sanki zaman durmuş gibi geldi. Ne bir yaprak kıpırtısı ne de bir kuş kanadı. Acaba su da mı akmıyor diye başımı uzatıp aşağıya baktım. O anda bütün sesler geri geldi ya da ben öyle sandım. Su şırıl şırıl akıyordu. Fakat artık güneş batmıştı.

“Ne olursa olsun sakin korkma ve yerinden kımıldama,” dedi kuzenim. Der demez malikanenin duvarlarındaki ucube yaratıklar yerlerinden çıkıp, kulakları sağır edici bir çığlıkla çirkin ağızlarından salyalar akıta akıta, hışımla üzerimize doğru geldiler.

“Hiç korkma ve gözlerini onlardan ayırma.”

Öyle yaptım. Bu yumurcak bunları nereden öğrenmiş? Hay Allah! Korkmamak elde değil. Ay ışığında ucubeler olduklarından daha korkunç gözüküyorlar. Yarattıkları rüzgarın etkisiyle sırt üstü yere yıkıldık. Baktım, kuzenim genç bir ağaç gövdesine tutunuyor savrulmamak için. Bir yandan da gözlerini üzerine üzerine gelen yaratıktan ayırmıyor. İzin versek bizi mahvedecekler. Anlaşılan bizim buralarda dolaşmamıza kızdılar. Bizden bir  şey saklıyorlar. Görmemizi istemedikleri şey ne acaba? Sürekli onlara bakınca sonunda oldukları yerde taş kesildiler. Bunu fırsat bilip yandaki dik yamaçtan yosunlu taşlara tutuna tutuna aşağıya indik. Kalbim mücadelenin etkisiyle sanki göğüs kafesimden fırlayacak gibi atıyordu. Su çok berraktı. Biraz suyla yüzümü ıslattım. Kalın kemerler aşağıdan yukarıya bakıldığında köprüyü daha bir haşmetli gösteriyordu. O sırada geniş ana kemerin altındaki koyu karanlık alanda bir kımıltı oldu.

İkimiz de dümdüz yere yattık. Bir süre kıpırtıyı izledikten sonra, “Bu o,” dedi kuzenim. “Bu o.”

Çalılar arasından küçük bir köpek çıkıp geldi. Kuzenimle sarmaş dolaş oldular. Hava iyice karardığından feneri yakmak istedim.

“Yakma! Yoksa onları göremeyiz!”

“Kimleri göremeyiz?”

Fısıltıyla konuşuyorduk.

“Bekle, şimdi gelirler.”

“Daha kimi göreceğiz?”

Sabırsızlanmaya başlamıştım. “Köpeğini buldun işte! Daha ne istiyorsun? Hadi gidelim artık buradan!”

Fakat baktım, hiç yerinden kımıldamıyor, köpeğine sımsıkı sarılmış yatıyor. Koktuğumdan falan değil, bir an önce bu işi sonuçlandırıp buralardan uzaklaşmak, işimin başına dönmek istediğimden sabırsızlanıyordum. Fakat onu burada yalnız bırakacak değildim elbette. Çaresiz, tekrar başımı otlara gömdüm.

Bir süre sonra köprünün altı bir eğlence yeri gibi insanlarla doldu. Ay ışığının altında müthiş bir manzaraydı. Hiç aceleleri olmadan gülüp konuşuyor, şakalaşıyorlardı. Kimi balık tutuyor, kimi şarkı söylüyor; kimi içki içiyor, kimi kağıt oynuyordu. Tulum çalıp dans eden bile vardı.

“Bak,” dedi kuzenim heyecanla, “Orada balık tutanı tanıdın mı?”

Uzaktan yüzünü çıkartamamıştım.

“Gel yanına gidelim,” dedi ve yerinden kalktı. Ben de kalktım.

“Baba bak! Sözümü tuttum. Sana kimi getirdim?” diyerek yaklaştı adama.

Aman tanrım bu amcamdı. Yerinden kalkıp beni kucakladı. Beni gördüğüne çok sevindiğini söyledi. Öldüğü zamanki gibi değildi. Burnu yerli yerindeydi. Aklım karışmıştı. Arkalardan annem çıkageldi. Sımsıkı sarıldı. Sağlığımın iyi olduğunu görmek onu çok sevindirmiş. Ellerinde cerahatli yara deliklerinden eser yoktu. Üç güne kalmaz babam da buraya gelirmiş. Öyle söyledi.

Sabaha kadar orada köprünün altında eğlendik. Uzun zamandır görmediğim arkadaşlarımı gördüm; hiç gülmediğim kadar güldüm. Sabahın ilk ışıklarıyla gittiler. Fakat her gece orada olduklarını, ne zaman istersem onları gelip görebileceğimi söylediler. Neden burada toplandıklarını sordum. Bu malikane topraklarında eski vücutlarına kavuştuklarını, kendilerini rahat hissettiklerini, buraya kopmaz bağlarla bağlı olduklarını, o yüzden her gece geldiklerini söylediler. Baron’dan intikam mı almak istediklerini sordum. Yook dediler. Öbür dünyada intikam diye bir şey söz konusu değilmiş. Bu dünyada eden ettiğiyle kalırmış. O kadar!

Meğer kuzenimin köpeği de hayaletmiş, o da gitti gün ışımadan. Çok iyi bir av köpeği olduğundan hayaletlerin kokusunu almış, seslerini duymuş ve merak ettiği için, onları bulmak amacıyla köprüden atlamış. Tez canlılığı köprünün on beş metre yükseklikte olduğunu farketmesine fırsat vermemiş. Yere düşer düşmez ölmüş zavallı. Kuzenim de böylelikle bulmuş hayaletleri. Çok geçmeden herkesin onları göremediğini ya da hayaletlerin kendilerini herkese göstermediklerini fark etmiş. Ben ikinci kişiymişim bu ayrıcalığa sahip olan.

“Peki beni çağırmak nereden aklına geldi?” diye sordum.

“Sen burada bir efsanesin,” dedi. “Buradan kaçıp Baron’un Kanaryaları’ndan biri olmaktan kurtulan tek kişisin. Elbette sende de bu yeteneğin olabileceğini tahmin ettim. Hem babam özellikle seni bulmamı istemişti. Kim bilir belki tanışmamızı sağlamak için.”

Bu kez bir parçamın buralarda kaldığını hissederek ayrıldım Milton’dan. Söz verdiğim gibi hiç kimseye olanlardan bahsetmedim. Fakat her zaman o yöredeki gelişmelerle yakından ilgilendim. Gazeteci olmam bunu daha da kolaylaştırıyordu. Çok geçmeden Baron öldü. Sonra savaş çıktı. Hala sağlık ve güvenlik koşullarından uzakta üretimini sürdürüyordu fabrika yeni sahipleriyle. 1938’de Overtoun Malikanesi ve toprakları yöre belediyesinin yönetimine geçti. İkinci Savaş çıktı. Fabrika savaş ekonomisine müthiş katkılarını sürdürürken yeni varisleri bu durumu çoşkuyla karşıladılar. O sıralar malikane, hastane olarak kullanılmaya başlandı. 1950’de fabrikada müthiş bir patlama oldu.  Bir çok ölü ve yaralı olmasına rağmen iş koşullarında hiç bir değişiklik yapılmadı. Bölgedeki topraklar krom artıklarına öylesine doydu ki, yeraltı su kaynaklarının bile geri dönülemez bir şekilde zehirlendiği söylenmekte.

Ne yazık ki, kuzenim beni dinleyip Londra’ya gelmedi. Kim bilir neden, aile mesleğinde devam etti.  Baron’un Kanaryaları arasında çok yaygın olan akciğer kanserinden öldü. Gittiğim ziyaretlerde onu da malikanenin topraklarında gördüm. Köpeğiyle sarmaş dolaş oynuyordu.

1820’den beri ülkenin %70 kromat üretimini yapan fabrika 1967’de kapatıldı. Suda çözülebilen ve  doğadan hiç bir zaman yok olmayan atık maddesi kromiyum zehirini tonlarca miktarda gelecek nesillere hediye bıraktıktan sonra.

Köyde tanıdık kimse kalmadı. Ölenler öldü, göçenler başka şehirlere göçtü fakat malikane bütün haşmetiyle ayakta kaldı. Şimdi halka açık olduğu için, çok yaşlanmama rağmen arada bir hala oralara gider, birinci katındaki kafede çay içer; bahçesinde yardımcımla gezerim. Duvarlarındaki ucubeler artık yerlerinden kımıldamazlar ama gözlerim her ihtimale karşı hep üzerlerinde olur. Bazen onların da gözleriyle beni takip ettiklerini yakalarım. Bazı akşamlar köprü üzerinde biraz oyalanır, güneş batar batmaz tekerlekli sandalyemden kalkıp köprüden aşağıya bakarım. Neredeyse bütün köy halkı orada olur. Onlara el sallarım, gülümserim. Yardımcım gayri ihtiyari ne gördüğümü merak edip kafasını şöyle bir aşağıya uzatır. Tabii hiç bir şey göremez. Sonra kendini çekip bana döner.

“Buralar çok sessiz. Akşam oldu, kimseler kalmadı baksanıza. Biz de gitsek iyi olur,” der ve gideriz.

Arada sırada gazetelerde bazı av köpeklerinin Overtoun Köprüsü’nden atlayıp öldüklerini okurum. ‘İntihar eden köpekler’ diye yazarlar. Bilmiyorlar ki… Neyse zaten herkes artık iyice delirdiğimi düşünüyor. İlgisi yok. Sadece gereğinden fazla yaşıyorum o kadar.

Necva Esen

Kısa Bilimkurgu Hikayeleri: Tanık

 “…Ve bazıları ışığın, bazıları gölgenin peşine düştü.” – T.S.Eliot –

Türkiye – 2178

Remzi, dokuz çilek ve iki küçük şeker kamışıyla eve geldiğinde sabahın dördüydü. Günde on altı saat çalışan bir yeraltı işçisi için oldukça dokunaklı bir sahne… Dokunaklı ve de göz yaşartıcı…

Sol gözü yaşardı. Diğerini o lanetli gecede, şiddetli ışıma yüzünden kaybetmişti. Karısını düşündü. Hiç unutamadığı karısını… Hamileydi. Kıyamet, doğuma dört ay kala kopmuştu. Bombalar patlamış, yeri göğü radyoaktif toz bulutları kaplamış, bildiği canlı türlerinin çoğu ve dünya nüfusunun beşte biri o gece; bir o kadar insan da zaman içinde kanserden, açlıktan ve bakımsızlıktan yeryüzünden silinmişti. Kıyametin adı Büyük Savaş’tı.

Zavallı karısı da felaketten nasibini almış, kemiklerine işleyen kansere iki ay dayanabilmişti. Son arzusu ateşten farksızdı: Aydınlık ama yakıcı. Gece yine bu saatlerdi. “Ahh!” demişti, “Burnuma buram buram çilek kokuları geliyor Remzi. Reçel mi kaynattın?”

O an Remzi, savaşı başlatan soysuzlara lanetler okumuş, kadının ellerine sımsıkı sarılmış ve sessizce ağlamıştı. Çünkü o günlerde çilek bulmak şöyle dursun, insanlar bir dilim ekmek için birbirini öldürüyordu.

Karısı gözlerini yumduktan hemen sonra komşuları Mukaddes Hanım (o da altı ay sonra açlıktan ölmüştü) bebeği kurtarmış, Remzi’nin eline tutuşturmuştu. Minnacıktı. Bi damlacıktı. Ayrılıktı. Ve de hüzün… Bebeğine bakarken Remzi’nin sol gözünden yağmurlar dökülmüştü. Tıpkı şimdi olduğu gibi…

Ama bu gece başkaydı. Bu gece gözyaşlarında umut vardı. Hatta biraz da sevinç… Kızının doğum günüydü.  Sekiz yaşına basıyordu. Dile kolay! Sekiz koca sene! Durmaksızın yağan yağmurlar kesif bulutları inceltmiş, güneş sıcacık kollarını uzatmaya ve toprak ana müşfik bağrını yeniden açmaya başlamıştı.

Remzi, hatıralarından sıyrılıp sürprizini hazırlamaya koyuldu. Çileklerle şeker kamışlarını temizledi, onları ocakta kaynayan suya boşalttı ve bekledi. Dakikalarca… Sonunda fokurdayarak rayihalar salan, tatlı, hayal pembesi bir dünya doğmuştu.

Minik kız uykulu gözlerle mutfağa girdiğinde gördüklerine inanamadı. Babası, kirpiklerinde ışıldayan gözyaşından pırlantalar, umut dolu bir sevecenlikle gülümsüyordu. Her yanı kaplamış o muhteşem koku da cabası… Rüya görüyor olmalıydı. Gözlerini kırpıştırdı ama ne babasından yayılan aydınlık ne de o sihirli koku kaybolmuştu.

“İyi ki doğdun miniğim.”

Koşup babasının boynuna sarıldı. Mutluluktan ağlıyordu ve içinde, göğüs boşluğunun hemen kıyısında bir şeyler yeşeriyordu: Tazecik, pembe bir çiçek. O an, belki de ilk kez, çocukların kahkahalarla güldükleri ve açlıktan ölmedikleri bir gelecek düşledi. Belki dünya sandığı kadar kötü bir yer değildi.

Belki…

 

Yarım saat öncesi. Remzi’nin çilek almak için evden çıktığı o meşum dakikalar.

Adına “Gece Pazarı” denen çoğu çalıntı, yüzlerce çeşit ürünün satıldığı karanlık sokak araları… Kaldırım köşelerinde aç biilaç bekleşen çocuklar… Ucuza mal düşürüp beş katı fiyatına satmak için ava çıkmış sırtlanlar… Gaspçı gruplar… Ve Remzi…

Önce bir tezgâhtan şeker kamışlarını alıyor. Sonra ilerideki çıkmaz sokağa öylesine gözü takılıyor. Issız ve sessiz… Tam dönüp gidecekken bir kıpırtı fark ediyor belli belirsiz. İlerliyor. Sokak lambasının aydınlattığı duvarın dibine sinmiş, beş-altı yaşlarında, çekik gözlü bir çocuk… Bir Uzakdoğulu için fazla esmer… Ağzına bir şeyler götürmekle meşgul. Remzi tek gözüyle etrafına bakınıyor. Sokakta çocuktan ve kendisinden başka kimse yok. Çocuk başında dikilen karaltıyı görünce ürküyor. Ayağa kalkıp kaçmaya yelteniyor ama Remzi atik ve güçlü. Kolundan yakalayıp soruyor:

“Ne yiyorsun öyle?”

Çocuk ellerini arkasına saklarken “Hiç,” diyor titrek bir sesle. “Hiçbir şey…”

Remzi yeniden çevresine bakınıyor. Hala kimsecikler yok. Çocuk, Remzi’nin sol gözündeki vahşi parıltıyı görünce ağlamaya başlıyor. Belli ki bu bakışlara yabancı değil.

“Amca, n’olursun yapma. Üç gündür açım.”

“Ben mi aç koydum lan seni! Git anana babana ağla!”

“Kimsem yok. N’olur amca!”

Yıldırım gibi inen tokatlar çocuğun suratında patlarken ve Remzi çileklerle sokağı terk ederken “ben” oradaydım! Zavallıcık kedi yavrusu gibi ciyaklıyor, bir daha duyamayacak olan sağ kulağını tutuyordu. Acıdan bayıldığında hâlâ oradaydım.

KISA BİLİMKURGU HİKAYELİRİ: TANIK Devam ediyor

Güney Kore

Jin-Kyong, saçlarını topuz yaptıktan sonra aynadan kendisine bakan solgun yüzü inceledi. Derin göz çukurları, umutsuz bakışlar ve her gün biraz daha belirginleşen kırışıklıklar… Henüz otuz ikisindeydi ama karşısındaki kadın kırk beşten fazla görünüyordu. Felaketten önceki halini gözünün önüne getirmeye çalıştı. Başaramadı. O hayat dolu güzel Jin öleli sekiz yıldan fazla olmuştu. Ve ölüler geri gelmezdi.

Ölüler: Saygının en büyüğünü hak eden kutsal varlıklar. Gelenekleri böyle söylediği için olsa gerek Jin, Büyük Savaş’tan beri makyaj yapmıyordu. O gece Seul yerli yerinde kalmışsa da Arabistan Yarımadası, Ortadoğu ve daha onlarca ülke haritadan; güzellik kavramı da Jin’in aklından silinmişti.

“Günaydın anne.”

Oğlunun sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. O olmasaydı dünyanın gözlerinin önünde çatırdayarak yıkılışını seyretmektense ilk gün, bombaların atıldığı o kıyamet günü intihar ederdi. Her kıtadan binlerce insanın yaptığı gibi…

“Günaydın bebeğim.”

“Babamdan haber var mı?”

Jin’in gözleri doldu. Kocası Hyun-Ki inşaat mühendisiydi. Felaketten on ay sonra çalıştığı şirket onu İsrail’e (yeni dünya düzenine göre tek bir ülke olarak kabul edilen Ortadoğu’nun başkentine) göndermişti. Şehir, yıkık bir viraneden farksızdı ve yeniden yaratılması gerekiyordu. Köprüler, yollar, evler, hastaneler…

Ama yedi yıl geçmesine rağmen iş bir türlü bitmek bilmemişti. İlk başlarda her gün arayan kocası, sonraları bu sayıyı haftada bire, ardından da ayda bire düşürmüştü. Son altı aydır ise ne arıyor ne de e-postalarına cevap veriyordu. Şirket yetkililerinden öğrendiği kadarıyla beş aydır inşaatlara da uğramıyordu.

Fark ettirmeden gözlerini sildi ve gülümsemeye çalışarak oğluna döndü:

“Sen uyanmadan az önce konuştuk. Çok yoğunmuş ama en kısa sürede tekrar arayacakmış.”

Çocuk bir şey söylemeden başını öne eğdi. Annesinin rolüne ayak uyduruyor gibiydi. On dakika sonra evden çıktılar. Jin önce çocuğu okuluna bıraktı ve oyununa sadık kalarak arabadan el salladı.

“Belki bu akşam babanla konuşuruz ha, ne dersin?”

“Sanmıyorum anne. Hoşça kal.”

Kalp cerrahı olabilirdi ama kendi kalbine bir türlü söz geçiremiyordu. Ağlamamak için dudaklarını ısırdı ve gözyaşları yanaklarından süzülürken gaza basıp uzaklaştı.

Zengin göçmenlerin yaşadığı Deiji Sokağı’nda hızla ilerlerken birden frene asıldı. İhtiyar bir kadın beş metre ötede, soluk ışıklı bir reklam panosunun önünde kıvranıyordu. Sokağın ortasında duran arabayı görünce çırpınışları da artmıştı. Jin, camı açıp kadının feryatlarına kulak kabarttı.

“Ölü-yo-rum! Yardım edin! İm-dat!”

Çevresine bakınan Jin, bunun bir tuzak olup olmadığını düşündü. Artık böyle şeyler çok sık yaşanıyordu. Yanına gittiğinizde, yaralı sandığınız kişi ve yardakçıları tarafından soyulup soğana çevrilebilir, tecavüze uğrayabilir hatta öldürülebilirdiniz. Oğlunu düşündü. Yaşama amacını… Burada başına bir şey gelirse oğlu asla başaramazdı. Ancak bu kez etrafta tek bir kişi bile yoktu. Sokağın sakinleri henüz uykuda olmalıydılar. Can çekişen kadın ise ya harika bir oyuncuydu ya da gerçekten ölüyordu.

Üç saniye daha bekleyen Jin, saatine baktı. Bugün hastanede önemli bir işi yoktu. O an doktor olduğunu hatırladı ve utançla ürperdi. Bakışları yerde debelenen ve kalp kriziyle savaşan bedene kaydı. Aklında hâlâ oğlu vardı. Ve o ölümcül şüphe: “Ya tuzaksa!” Sonra yeniden etrafı kolaçan etti. Hala tek başınaydı. Sesi giderek cılızlaşan ihtiyar kadın ise son bir umutla makyajsız seyircisine yalvarıyordu:

“Adım Matilda Fleur. Ben “Kraliçe”yim. Lütfen kurtar beni, seni paraya boğarım. Lütfen…”

Beşinci saniyede Jin-Kyong korkularına yenik düştü. Gazı kökleyip ardında lastik cayırtıları ve egzoz dumanları bırakarak uzaklaşırken “ben” oradaydım! Yaşlı kadının kaskatı kesilmiş cansız bedeni, her geçen saniye biraz daha soğurken “ben” hala oradaydım!

Bilimkurgu hikaye örnekleri Tanık devam ediyor…

İSRAİL

Büyük Savaş’tan iki yıl sonrası… Şehir yerle bir olmuş. Manzara, kıyamet senaryolarında kullanılan film setlerine benziyor. Ama bu kez her şey gerçek!

Enkazlar, demir yığınları, yeri göğü sarmış kapkara dumanlar, üst üste yığılmış cesetler ve hayatta kalmayı başarmış şanslı(!) insanlar. Yaşayan ölüler.

Yasaların olmadığı bir kâbus! Hırsızlık, gasp ve fuhuşun suç sayılmadığı bir cadı kazanı! Sokaklarda postal sesleri: Çinli, Amerikalı, Fransız ve Rus askerler.

Saat gece yarısını biraz geçmiş. Çekik gözlü bir adam kimselerin olmadığı yıkık bir evin önünde güzelliği hariç her şeyini yitirmiş genç, esmer bir kadınla konuşuyor. Kadın ağlamaklı, adam ise sabırsız ve oldukça sert.

“Lütfen,” diyor kadın. “Bir dilim ekmek yetmez. Hiç olmazsa yanına biraz da çorba olsun.”

“Ben aç mı kalayım yani?” diye itiraz ediyor adam. “Anlamıyorsun galiba, sana kendi istihkakımdan vereceğim. Uzatma da geç içeri.”

Kadın “Hiç olmazsa bir dilim daha ekm…” demeye kalmadan kelimeler gırtlağına gömülüyor. Adamın iri eli ağzını kaparken, çatısı yıkılmış evin içine doğru sürükleniyor.

Dakikalar sonra adam işini bitirmiş fermuarını kapatırken 15 watt’lık cılız ışığın altında iki büklüm yatan kadına emrediyor:

“Yarın öğlen inşaatın orada beni bul ve ekmeğini al. Sırrımızı saklarsan her gece gelirim ve her öğlen yiyecek ekmeğin olur!”

Çaresizliği öfkesinden ağır basan kadın ağlamaklı soruyor:

“Peki ama sizi nasıl bulurum? İnşaat kalabalık.”

Adamın yüzünü şehvetli bir sırıtış kaplıyor.

“Adım Hyun-Ki.”

Hyun-Ki kapıya benzer yarıktan çıkıp karanlığa karıştığında “ben” oradaydım. Seneler sonra, bir dilenci tarafından bıçaklanacak ve cesedi bir kuyuya atılacaktı.

Çirkin dünyaya ve güzel bedenine lanetler yağdıran esmer kadın, Hyun-Ki ile tanıştıktan iki hafta sonra, şehirden ayrılıp yaşanabilir en yakın ülkeye, Türkiye’ye kaçtı. Hamilelere tanınan gıda yardımından faydalanmak için karnındaki bebeği aldırmadı. Korelinin çocuğunu doğururken oradaydım. Bebek yalnızca iki haftalıkken onu Kadıköy’de bir otobüs durağına bırakıp Bulgaristan’a gitmek üzere yola çıktığında da oradaydım.

Yetiştirilmek için, şehrin en azılı çetelerinden birinin sahip çıkıp büyüttüğü bebek, yetenekli bir yankesiciye dönüştüğünde henüz altı yaşındaydı. Bir gece yarısıydı. Çaldığı çilekleri, umudun uğramadığı tekinsiz bir sokakta yerken, tek gözlü bir adama yakalandı. Adamdan yediği tokatlar, onu daha da vahşileştirdiğinde oradaydım. Artık amacı yiyecek bir şeyler değil insanların hayatlarını çalmaktı.

Çilekleri, tüm dünyaya olduğu gibi Türkiye’ye de Fransız “La Reine” firması dağıtıyordu. Tabii ki değerinin yüzlerce katına… Firmanın sahibi yaşlı kadın, çilekten sonra çay ve pirinçte de tekel olmak niyetindeydi. Uzakdoğulu bir ortak bulmak için bir süredir Seul’de, zengin göçmenlerin kaldığı Deiji Sokağı’nda kalıyordu. Yaşlı patroniçe, Matilda Fleur ismini çok sıradan bulduğu için kendisine “Kraliçe” denmesini istiyordu. Kadının bir isme ihtiyacı kalmadığı gün “ben” oradaydım.

Büyük Savaş’ın ardından, insanoğlunun ruhu karanlığa her gömüldüğünde “ben” oradaydım. Kötülüğün yanı başında! Kimsenin görmediği anlarda işlenen kötülükler… Gizli, vahşi ve bencil ayinler… Ama yalnız değillerdi. Hiçbiriniz yalnız değildiniz! Çünkü sizi izledim! Tıpkı bir gölge gibi… Oradaydım. Kore’de, Türkiye’de, İsrail’de ve Afrika’da ve yalnız olduğunuzu sandığınız her köşe başında… Çünkü “ben” her yerdeydim!

Hayır, hayır Tanrı falan değilim! Melek ya da içinizden biri de…

Uzun ismim “T-2069-Q-Mod-8” ama bana kısaca “TANIK” dediniz. Evet, insanoğlu tarafından yaratıldım. Büyük Savaş’tan bir süre önce.

Ülkeler arasındaki düşmanlık ölümcül bir seviyeye ulaşmıştı. Bir adım sonrası savaş ve yok oluştu. Devletler; kıtaları yok edebilecek, futbol topu büyüklüğünde nükleer bombalara sahipti. Kötülük galip gelmek üzereydi.

Ancak hala bir umut vardı: Bilim! Kuantum bilgisayarları sayesinde atomaltı parçacıklara yüklenen bilgi, ışık hızıyla dünyanın en uzak noktasına aktarılabiliyordu.

Sonunda insanlığı kurtarmak isteyen bilim adamları beni yarattı. Kötülüğü tanıyan bir yapay zekâ… Sayemde kötülüğün kökenine inilecek, nefretin ve bencilliğin temel sebepleri anlaşılacak ve sadece siz insanlarda var olan yok etme dürtüsünü yenmenin yolları bulunacaktı.

Görevim tanıklık etmekti. İzleyecek ve sonuçları raporlayacaktım. Freud’dan Nietzsche’ye kadar yüzlerce bilim adamı ve düşünürün çalışmaları ile kötülüğe dair kitaplar dolusu bilgi veri tabanıma kaydedildi. Yazılımım ise bir foto-elektrona işlendi. Böylece doğmuş oldum. Aydınlık ile karanlık arasındaki savaşın felsefi bir izdüşümü gibi… Artık elektriğin ve ışığın olduğu her yerdeydim. Reklam panoları, sokak lambaları, çıplak ampuller, ekranlar…

Ancak çalışmanın henüz başlarında bombalar fırlatıldı ve beni yaratan iyi niyetli insanlarla birlikte dünya nüfusunun çoğu yok oldu. Bense yolculuğuma devam ettim ve yıllar içerisinde kendimi geliştirip yorum yapabilmeyi öğrendim.

Bu e-posta, sizinkiyle birlikte, ülkelerin kayıt merkezlerine sızarak elde ettiğim 982 milyon e-posta adresine gönderildi. Amacım basit: Uyanışınıza katkıda bulunmak. Olasılık hesaplarıma göre bunun gerçekleşme oranıysa 982 milyonda bir. Kısacası aranızdan en az “bir” kişinin dönüşüme uğrama ihtimali var. Eğer haklıysam dünya için de hala bir umut var demektir.

İşte içinizdeki karanlığa tuttuğum aynada görünenler:

“Kötülüğün temel sebebi bencilliğiniz, kendinizi ötekilerden ayrı ve üstün görme yanılgınız. Oysa evren bir bütün ve aslında “öteki” diye bir şey yok!”

“Kötülük döngüsel bir olgu. Genellikle zarar verdiğiniz kişiler kanalıyla gelip sizi buluyor.”

“Her kötülük bir diğerini doğuruyor ve katlanarak büyüyor. Gizli ya da aleni yapılmış olmaları sonucu değiştirmiyor. Nihayetinde devleşerek yıkıma sebep oluyorlar.”

Dünyanın yeniden yaşanabilir bir yere dönüşme olasılığı yedi yüz binde bir! Bu olsa bile Hyun-Ki’nin genlerini taşıyan, annesi tarafından terk edilen ve bir avuç çilek için Remzi tarafından sakat bırakılan o çocuğun yıllar sonra yeni bir felakete sebep olma olasılığı ise yalnızca iki binde bir! Yok olma pahasına aktardığım bu mesajları düşünmeniz için bence yeterince ciddi bir sebep!

Şu an ekranlarınızdan, ışık huzmelerinin arasından size bakıyorum. Gözlerinize, ruhlarınıza… Ve içinize… Rahatsız olduğunuzun farkındayım ama meraklanmayın. Bencilliğinize son kez tanıklık ediyorum. Artık hayatınızda “ben” olmayacağım. Hayır, kendimi imha etmeye falan programlanmadım, hatta bunu nasıl yapacağımı bile bilmiyorum. Sadece sizi, içinizdeki karanlığı tanıyorum.

Elveda insanlık, elveda kötülük…

 

Posta kutusuna gelen mesajı okuduktan sonra yanındakilere “Bütün ülkelerin elektriğini kesin!” emrini veren Dünya Başkanı, yeryüzünü asırlar sürecek bir karanlığa mahkûm ederken muzaffer bir komutan edasıyla sırıtıyordu.

SON

Nuray Atacık

Nuray Atacık 1967 yılında doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Fakültesini bitirdi. Yirmi beş yıl yurtiçi ve yurtdışında birçok projede görev aldı, özel sektörde yöneticilik yaptı. Ancak bütün bu süre zarfında edebiyatla ilgisini kesmedi. Kendi deyimiyle “insandaki gerilimin kaynağına, direncin dayanıklılığına ve akımın duygusal şiddetine merak sardı” ve böylece polisiyenin limanına demir atmaya karar verdi.
Nuray Atacık’ın ilk romanı Fener Balığı 2017 yılında yayınlandı.

Ulaş Özkan

Ulaş Özkan, 1979 yılında İzmir’de doğdu. Babasının memuriyeti dolayısıyla ilk ve orta öğrenimini başladığı hiçbir okulda bitiremedi. Babası emekli olup Milas’a yerleşince o da Milaslı oldu ve liseyi orada tamamladı. Gaziosmanpaşa Üniversitesi Turizm İşletmeciliği Bölümün’de okumak için gittiği Tokat’ın Zile ilçesinde, ilerki yıllarda hem yakın dostu hem de edebiyat partneri olacak olan Emrah Poyraz’la tanıştı. Halen turizm sektöründe çalışmasının yanı sıra üniversite yıllarında ilgi duyup öğrendiği keman ile müzisyenlik de yapmaktadır. Milas’ta yaşayan Ulaş Özkan evli ve Masal adında bir kız evlada sahip.

Ulaş Özkan ve Emre Poyraz birlikte öykü ve roman yazıyorlar. Öyküleri Dedektif Dergi’de yayınlanan ikilinin ilk romanı olan Uzunyuva’da Uyanış 2017 yılında basıldı.

Ulaş Özkan ve Emrah Poyraz’ı daha yakından tanımak için, onlarla yapılan bir röportajı  Dedektif Dergi’de okuyabilirsiniz.  Ulaş Özkan ve Emrah Poyraz röportajı için tıklayınız.

Nurhan Işkın

Nurhan Işkın, Almanya’da dünyaya geldi ve eğitim hayatını orada tamamladıktan sonra, Türkiye’ye gelerek İzmir’e yerleşti.  Aslen Sivas’lı olan yazar, evli ve iki çocuk sahibidir.

Nurhan Işkın’ın ilk polisiye romanı Katilin Özrü 2014 yılında basıldı. Onun devamı niteliğindeki Geçmişten Gelen Cellat ise 2017’de yayınlandı.

Verda Pars

Verda Pars 1978 yılında İstanbul’da doğdu. Önce Fenerbahçe Lisesi’ni, onun ardından İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Aynı fakültede yüksek lisans yaptıktan sonra, İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı’nda doktoraya başladı. 2013 yılında, edebiyat-siyaset ilişkisini incelediği, 1960-1980 Yılları Arasında Yayımlanmış Sol Romanlar Üzerinden ‘Siyasal İnsan’ın Tahlili başlıklı doktora teziyle doktor unvanını aldı. Verda Pars bu dönemde bir yandan da Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne devam etti ve burada  yaratıcı yazarlık derslerine devam etti. 2010 yılı Nisan ayında Müjdat Gezen Sanat Merkezi Yaratıcı Yazarlık Bölümü’nden mezun oldu.

2011 – 2012 öğretim yılı içinde Marmara Üniversitesi Teknik Bilimler Meslek Yüksek Okulu’nda iki dönem Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi. 2011 yılından itibaren Bilgi Üniversitesi’nin Türk Devrim Tarihi Bölümü’nde  öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı.

Verda Pars kitapları

Böcek Günlükleri ve Milat adındaki iki hikayesi, Kadıköy Underground Poetix Dergisi’nde 2008 ve 2009 yıllarında yayınlandı. 1950 – 1960 Demokrat Parti Döneminde Muhalif Örgütlenmeler başlıklı bir makalesi, Prof. Dr. Ayşegül Komşuoğlu’nun derlediği Türkiye’de Siyasal Muhalefet adlı bir kitapta yer aldı. 2014 ve 2015 yıllarında Fox Tv’de yayınlanan Kocamın Ailesi ve gene aynı televizyon kanalında 2016 yılında yayınlanan Aşk Yalanı Sever adlı televizyon dizilerinin senaryolarını yazdı.

İlk romanı  olan ve Labirent Yayınları’ndan çıkan Kadın Cinayetleri ile Türk Polisiye Edebiyatına parlak bir giriş yapan Verda Pars, halen Bilgi Üniversitesi’ndeki görevini sürdürmektedir. 

Kadın Cinayetleri

Kadın Cinayetleri – Verda Pars

Kadın cinayetleri Verda Pars’ın ilk kitabı. Peki kadın cinayetleri ne anlatıyor gelin okuyalım: Karakola pasaport almak dışında yolu düşmemiş bir grup tatlı su balığı, kirli bir cinayeti çözmeye kalkarsa ne olur? Bu sorunun cevabını bulmak için yola çıkan roman, çok daha dehşet verici bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalır. Hayatın çirkefi üstlerine sıçramasın diye ambalajladıkları şehirli […]

Seri katiller kitabı: Seri Katiller tarihi – Arkın Gelişin

Seri katiller kitabı: Seri Katiller tarihi – Arkın Gelişin

Bir kez öldürmeye karar verdiğin zaman
Önce kalbin taşa döşünür
Ve hala ellerin istekli ise o an
İşte o zaman cinayeti sanata dönüşür
“Murder by Numbers,” The Police

Seri katillere niçin hayranlık besleriz?

Seri katiller özellikle 1970’lerden itibaren dünyanın her yerinde halkın gözünde başrol oyuncu olmaya başladı. Popüler kültürde seri katillerin ciddi bir yer edinmesi ve yer alması, hayranlık konusunda yalnız olmadığımın en büyük göstergesi. Seri katiller medya, haber, emniyet ve sinema tarafından beslenerek halkın iştahını daha çok kabartmıştır ve popüler kültürün bir parçasına dönüştürmüştür.

Özellikle son olarak ülkemizde seri katil tanımı Atalay Filiz vakasıyla tekrar gündemin merkezini oluşturdu ve tüm dünyada olduğu gibi halkımızın iştahını kabarttı.

Seri katiller ile ilgili bir çok bilgi paylaşılmakta. Artık kurgu ve gerçeklik iç içe geçmiş durumda. Sonuç olarak Jeffrey Dahmer gibi gerçek katiller ile Hannibal “The Cannibal” Lecter gibi hayali katiller, insanların zihninde gerçek ve kurgunun karışmasına sebep olmuştur.

Bir topluluk içerisinde ki en basiti arkadaş ortamı, Jack the Ripper ya da Ted Bundy gibi dünyaca ünlü seri katillerin ismini telaffuz ettiğiniz vakit, konuyla alakalı herkesin bir fikri olduğunu algılayacaksınız. Hatta bazı kişilerin seri katillerden bahsederken, heyecanlandıklarını ve hevesli bir şekilde, yüzlerinde bir memnuniyetle konuştuklarını gözlemleyeceksiniz.

Peki neden seri katillere ilgi duyarız?
Acaba nedeni şu olabilir mi? Bir çoğumuz ağır bir trafik kazası gördüğümüz zaman ağır bir şekilde kaza yerini geçerken merakla bakarız. Ve kan gördüğümüz vakit olay yerine daha da kitleniriz. Belki de tam da bu hissiyat nedeniyle seri katillere karşı ürkütücü bir hayranlık besleriz.

Asıl sormamız gereken bir soru var. Niçin ben dahil bir çok insan, seri katillere hayranlık duyar? Asseri-katiller-tarihilında bu soruların yanıtlarını “Seri Katiller Tarihi” isimli kitabımda yanıtlamaya çalıştım. İlgililer bu seri katiller kitabı na, kapak resmine tıklayarak kitaba ulaşabilirler.

Seri katiller tarihi

Aslında bu sorunun birinci cevabı medyanın seri katilleri ne şekilde yansıtmasıyla alakalı. Seri katiller sansasyonel haberler ile birer “ünlü canavara” dönüştürülmekte. Toplumda pek çok kişi seri katil tarafından niçin büyülendiğini anlamak için, onları teşvik eden “sosyal ajanları” ve süreçlerin incelenmesi gerekir.

Kitabı yazarken, sadece seri katillerin hayatlarını ele almadır. Aynı zamanda dünya tarihinin genel gelişimi, sosyalleşmenin gelişimi ve elbette adli makamların gelişimi, toplumlar üzerinde nasıl bir etki yaratmış ve bu toplumlardan ne tür seri katiller türediğini anlatmaya çalıştım. Hayranlığımız bize sunulanda gizli. Nedense seri katiller topluma karanlık yüzü değil, zekâsıyla ve planlarıyla altın tepside sunulmakta.

Doğru bir benzetme ile, çocuklar için canavar hikayeleri ve filmleri neyse, seri katiller yetişkinler için tam da aynı etki, zevk ve korku! Ancak, bir yetişkin için seri katilleri izlerken aldığı zevki itiraf etmesi zor olabilir ve hatta suçluluk duyguları tetikleyebilir. Seri katillere hayranlık besleyen bir çok kişi, bu duyguyu suçluluk duygusu ile zevkin karışımı olarak tarif ederler.

Sıradan bir kişi, başkalarının hayatına saygı duyma gibi sosyal özellikler geliştirir. Sevgi, utanç, acıma ve pişmanlık gibi sıradan duyguları gelişmiş bir insanın, kaçırma, tecavüz, işkence, öldürmek, nekrofili ve hatta yamyamlık fikirleri olan patolojik zihinleri anlaması ve kabullenmesi mümkün değil. Seri katillerin bu tür anlaşılması ve kabul edilmesi güç eylemleri aslında seri katiller hakkında meraklanmamızı tetikler.

Farklı bir bakış açısıyla, seri katiller hepimizin içerisinde yaşamakta olan bir içgüdüyle hareket eder, hayatta kalabilme/var olma içgüdüsü. Seri katiller başka insanlar üzerinden korkunç ve karanlık eylemlerde bulunması bizleri korkuttuğu gibi, güvenliğimizi sorgulatıyor. Maalesef ki, hepimizin içerisinde katil potansiyeli olduğu gibi, kurban olma potansiyeli de var.

Yapılan araştırmalara göre seri katillere hayran olma gerçeği birbirileri ile bağlantılı olan nedenlerden kaynaklanmaktadır.

Birincisi, suç dünyasında seri katillerin yeri nadirdir. Dolayısıyla seri katiller haberleri her gün meşgul etmiyor. Bu durum ise onların sıradanlaşmasını engelliyor. Kendileri ve işledikleri cinayetler normal insanların gözünde egzotik. Seri katillerin işledikleri cinayetler çoğu zaman o kadar vahşice ve insanlık dışı ki, bu durumda bizlerde bir merak uyandırıyor.

İkincisi, genelde kurbanlarını kişisel cazibelerine göre rastgele seçerler. Bu etken herkesi potansiyel kurban yapar.

Üçüncüsü, seri katiller üretken ve doyumsuzlar. Uzun hatta bazen yıllarca devam eden bir serüven içerisinde bir çok kişiyi öldürürler. Bu durum ise seri cinayetlerin tipik desenidir.

Dördüncüsü, davranışların temel nedeni, alışılagelmiş kıskançlık krizi veya intikam duıygusu ile açıklanamayacak kadar kompleks. Onlar bile idrak sınırlarının ötesinde olan, iç iblisler tarafından kontrol edilmekt

eler. Bir çok insan, seri katillerin şiddetinin ve acımasızlığın çekimine kapılmaktalar.

Beşincisi, tıpkı korku filmlerde yaşanan coşkulu adrenalin duygusu yaşanmakta. Bir de medyanın bu hikâyeleri korku hikâyesi gibi süsleyerek sunması heyecanı sıcak tutmakta. Bu durum ise halkın korku, şehvet ve öfke gibi ilkel duyguları tetiklemekte.

Seri katiller karmaşık ve sosyal çekici bir statüyü temsil eder. İnsanlığın doğuştan gelen temel ilkelerinden bir tanesi oluşumları iyi veya kötü tanımlamak veya empati kurmak. Bu oluşumun adı seri katil olsa bile.
Biliyor muydunuz?

Dünya tarihinde en çok hayran mektubu almış mahkûm seri katil Charles Manson, ikincisi ise yine seri katil Ted Bundy…

Seri katiller kitabı: Seri Katiller Tarihi:

Yazan: Arkın Gelişin

Sayfa Sayısı: 544

Baskı Yılı: 2015

Yayınevi: Herdem Kitap

221c baker sokağı, sherlock’un komşusuyum: 221b ve sherlock’un sırları

0

221B Baker Sokağı’nda ikamet eden Sherlock Holmes’in şimdiye kadar hiçbir yerde yayınlanmamış sırları gün yüzüne çıkıyor! Şebnem Şenyener, “221C Sherlock’un Komşusuyum” isimli köşesinde, polisiye edebiyatın en önemli dedektiflerinden biri olan Sherlock Holmes’in hayatına dair bilinmedik sırları açıklıyor:

221B, Polisiye ve Sherlock Holmes

Söz konusu adres Baker sokağı, 221B numaralı müstakil ev. Söz konusu komşum ise hepinizce malum. Ikinci katta oturan özel dedektif Sherlock Holmes. Sherlock’un özel hayatını, başından geçen maceralar kadar öğrenmek isteyen çok sayıda hayranı var. Ben de onlardan biriyim. O nedenle bu satırlarda okuyacaklarınız, Baker sokağı 221B adresinde olup biteni hayattaki tek meşgalem gibi gösterebilir size. Hatta belki mahalleye sadece bu yüzden taşındığımı söyleyenler de çıkacaktır aranızdan…

221C Sherlock’un komşusuyum

Sherlock Holmes ve polisiye edebiyat meraklıları, makalenin devamını, Şebnem Şenyener’in “221C Sherlock’un Komşusuyum” adlı köşesinde okuyabilir ve Sherlock Holmes’e dair, çok enteresan ve daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış sırlarını öğrenebilirler:

Ses kaydedici ve ortam dinleme araçları

0

Ses kaydedici ya da ses kayıt cihazı aslında hepimizin cep telefonunda mevcut. Dolayısıyla bulunduğunuz ortamda cep telefonunuzda bulunan bu özellik veya akıllı cep telefonunuza indireceğiniz bir ses kayıt programı sayesinde bulunduğunuz ortamı ya da yaptğınız telefon konuşmasını kayıt altına alabilirsiniz. Ancak bunun ne kadar etik olduğunu mutlaka sorgulayın.

Ses kayıt cihazı ve Aldatma

Aldatıldığınızdan şüpheleniyorsanız bir ses kayıt cihazı tüm aldatılma şüphelerinden kurtulmanıza yardımcı olabilir. Aldatma gibi durumlarda, takip, telefon dinleme için bir çok casus yazılım ya da casus ses dinleme aleti mevcut. Ancak ses kaydedici kullanarak yada bir telefon görüşmesini dinleyerek kendinizi yasalar ile karşı karşıya bulabilirsiniz. Ayrıca bu durum etik olarak da sorgulanmalıdır.

Gizli ses kayıt cihazı

Kamera sistemi olmaksızın çeşitli objeler şeklinde tasarlanan gizli ses kayırları ile ortam ya da telefon dinlemek mümkündür. Örneğin bir kalem, saat ya da çakmak şeklinde tasarlanmış olan gizli ses kayıt sistemi ortam ya da telefon dinlemenize imkan sağlar. Ancak bu durum ne kadar etik veya kanunidir bunu da araştırmalısınız.

Telefon dinleme ve ses kaydedici

Casus yazılım kullanarak ya da telefon dinleme programları ile bir telefon hattını dinlemek mümkündür ancak bu yazal değildir. Dolayısıyla casus yazılım veya dinleme cihazı kullanarak yasaları çiğnemiş olursunuz. Hatta bör görüşme esnasında, görüşmeyi kaydetmeden önce de karşı tarafın onayını almadan telefon görüşmesini kayıt altına almak yasal değildir.

Aldatıldığınızı düşünüyorsanız bu şüphe ile yaşamak son derece zordur. Gerçeği bulma dürtüsü sizi yiyip bitirir. Bu nedenle pekçok kişi profesyonel dedektiflerin kapısını çalmaktadır. Polisin ve emniyet güçlerinin aldatıldığınızı düşündüğünüzde pek yapabilecekleri birşey yoktur. Dedektiflerin yasal çizgileri ise Avrupa’da olduğu gibi kanunlarla henüz çerçevelenmemiştir. Dedektiflerin ise ses kaydedici ve kamera sistemleri ile görüntü alması yasal mıdır bu bir tartışma konusudur. Aldatılma duygusunu yenemiyorsanız ve eşinizi karşınıza alıp konuşmak da bir çözüm yöntemi değilse belki de dedektiflik yapmak sizin üzerinize düşebilir. Basit bir takip ise içinde bulunduğunuz durumun aydınlanmasına yardımcı olabilir.

Uzunyuva’da Uyanış | Ulaş Özkan-Emrah Poyraz

Bir ilk roman olan Uzun Yuva’da Uyanış’ı Emrah Poyraz ve Ulaş Özkan birlikte yazdılar. Uzunyuva’da Uyanış, mitolojik efsaneler arasında geçen, soluk kesici bir cinayet romanı. Tarih ve mitolojik efsanelerin gizemli bir cinayetle harmanlandığı bu nefes kesici polisiyede daha ilk cümleden itibaren olayların içine girecek ve merakla sayfaları çevireceksiniz. Müthiş bir kovalamaca, sizi son sayfaya kadar sürükleyek. Bundan hiç kuşkunuz olmasın.

Uzunyuva’da Uyanış’ın konusu

“Temmuz 2010’da Milas Jandarması’nın yaptığı bir operasyonla defineciler tarafından kaçak kazı yapılarak ortaya çıkarılan SİT alanındaki Uzunyuva Anıtmezarı’nda bulunan lahit, arkeologlarca “yüzyılın arkeolojik buluşu” olarak nitelendirilmişti.” (www.arkeoloji.net) Bu tesadüf sonucu ortaya çıkarılan lahit, Bodrum’da bulunan, antik dönemin en önemli yapıtları arasında gösterilen ve dünyanın yedi harikasından biri olan Halikarnas Mozelesi’nin sahibi Mausolos’un babası Karya Kralı Hekatamnos’a aitti.

Kimi tarihçilere ve arkeologlara göre bu mezar, Mısır Firavun’u Tuthankamon’dan sonra gün yüzüne çıkartılan en önemli arkeolojik keşif sayılmaktaydı.”

Tüm olaylar da, bu soygun haberinin duyulmasından sonra başlar. Uğur adında orta yaşlarda bir müzisyen, medyadan “yüzyılın soygunu” haberini öğrenir öğrenmez, Arkeoloji Bölümü Yükseklisans öğrencisi sevgilisi, Nihal ile iletişime geçer. Nihal de  kazı alanında görevlendirilmiştir. Haber, adamı çok heyecanlandırır. Uğur’un arkeolojiye merakı da, Nihal sayesinde başlamıştır. Artık, tek bir arzusu vardır Uğur’un; ne yapıp edip, o kral mezarına, sevgilisinin aracılığıyla girebilmek. Ancak, kazı sonrası Nihal’de  başlayan esrarengiz değişimler, Uğur’un gözünden kaçmaz.Bir gece Uğur barda programdayken, Nihal sahneye gelir ve; “bundan böyle hayatında olmayacağını” söyleyerek çekip gider. Uğur, tüm yaşananları; “lanetli” kazıya yormuştur. Aradığı cevap da, Kral Hekatomnos’un mezarındadır. Aynı gece, gizlice girdiği kral mezarında ise hayatının en büyük şokunu yaşar. Lahit’in içerisinde işlenmekte olan bir cinayete tanık olmuştur. Bu tanıklık, onun hayatını baştan aşağı değiştirecektir. Kendisini, Karia coğrafyasının en gizemli antik kentleri arasında, zeki bir katilin peşinde koştururken bulacaktır.  Ama bu kovalamacada Uğur’un bilmediği bir şey vardır. Katil yalnız başına değildir. Karia’nın en büyük efsanesi sayılan “altın bebek” ile birlike, antik dönemin Tanrıları da mezarlarından hortlayarak, Uğur’un karşısında dikileceklerdir.

Uzunyuva’da Uyanış’ın yazarlarıyla yapılan bir röportajı aşağıdaki bağlantıya tıklayarak okuyabilirsiniz:

Röportaj>>>

Kadın Cinayetleri | Verda Pars

Karakola pasaport almak dışında yolu düşmemiş bir grup tatlı su balığı, kirli bir cinayeti çözmeye kalkarsa ne olur? Bu sorunun cevabını bulmak için yola çıkan roman, çok daha dehşet verici bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalır. Hayatın çirkefi üstlerine sıçramasın diye ambalajladıkları şehirli hayatlarına sızan şiddet ve suç onları da geri dönülmez şekilde değiştirecek, kendi hayatlarını sorgulamalarına neden olacaktır.

Kadın Cinayetleri Verda Pars’ın ilk kitabı. Peki Kadın Cinayetleri ne anlatıyor gelin okuyalım.

Feneryolu’nda babaannesinden kalan küçük bahçe katı evinde köpeği Kırlent’le yaşayan Misli için ‘değişiklik’ üçüncü dünya savaşının çıktığını duyması kadar dehşet vericidir. Annesi babası öldükten sonra babaannesinin yanında büyüyen Misli, asla taşınmamış, evindeki koltuğun yerini bile değiştirmemiştir. En büyük kabuslarından biri, Kadıköy-Bostancı hattının dışına çıkmaktır. Hatta karşı tarafa geçmek onun için bir nevi ülke değiştirmek gibidir. Neredeyse anaokulundan beri arkadaş olduğu Şule, Selim ve Kemal dışında arkadaş edinmeyi aklına bile getirmez. Şule ve Selim’in aşk ve nefret arasında gidip gelen ilişkileri bile Misli için değişmeyecek şeyler arasındadır.

Sırf hayatının değişmesinden korktuğu için çeyrek yüzyıldır süregelen aşkını bile itiraf etmekten aciz olan Misli’nin yarı deli, durduğu yerde durmayan bir belirip bir kaybolan teyzesi Caviş ve yarı annesi, yarı akıl hocası Serra Hocası dışında bir büyüğü ve Şule, Selim ve Kemal’den ibaret küçük arkadaş grubu dışında bir ailesi yoktur. Olması da gerekmemektedir. Çalışmadan geçinmesini sağlayan ufak bir geliri de olan Misli, tam bir küçük burjuva muhafazakarlığı içinde dürtülmese vıraklamayacak bir bataklık kurbağası kıvamında huzurlu bir hayat sürerken, Serra Hocasının bir telefonuyla karanlık bir dünyanın içine süzülür.

Serra Hocasının ondan istediği nettir: o tembel poposunu kaldırıp intihar ettiği düşünülen bir gazeteci kadının anısına yazı dizisi hazırlamak.

Kadın Cinayetleri

Misli’nin, hocasını hayal kırıklığına uğratmamak için biraz da gönülsüz başladığı bu iş, onu kadın cinayetlerinin karanlık yüzüyle tanıştıracak, okuru kadınların yaşadığı şiddetin farklı görünümleri üzerine düşündürecek ve sadece yoksul ve cahil kadın tacize uğrar klişesinin ne kadar büyük bir yanılgı olduğunu gözler önüne serecektir. Üstelik kendi hayatının darmadağınıklığı üzerinde düşüncesizce attığı adımlar onu hayatında en korktuğu şeyle yüzleşmesine neden olacaktır.

Melek Teyze Polisiyesi | Çağan Dikenelli

Melek Teyze polisiyemizin kahramanı mahalledeki herkesi çekip çeviren, tüm dedikoduları kendisinde toplayan, buruşuk suratlı, tombul, cin gibi bir mahalle çaçaronu Melek Teyze’dir. Hiç anlaşamadığı büyük oğlu Tuğrul’un emniyette arşivde çalışmasını fırsat bilip Beyoğlu karakoluna çörekleri ve fal bakma numaralarıyla sızmış, bir daha da onu kimse oradan dışarı atamamıştır. Emniyet amiri Cevahir’in de şımartmasıyla bodoslama daldığı olaylarda en büyük yardımcısı, kel, çekik gözlü 1.90 boylarında bir mongol olan ve sınırsız gücüyle Melek Teyze’nin bodyguardlığını başarıyla üstlenen küçük oğlu Oğul’dur. Mahallenin kendini dhi zanneden elektrikçisi, zevzek videocusu, meraklı kadınları, bıçkın delikanlıları da gerek teknolojik, gerek vurdu kırdı tarzı yardımlarla onun araştırmalarına ortak olmakta, bazen çok kötü darbeler almaktadırlar. Fakat Melek teyze için önemli olan sonuçtur. O yaşlı, dişi bir mahalle pitbull’udur ve gizem çözülene kadar asla ama asla durmayacaktır.

Çağan Dikenelli Kitapları

Çağan Dikenelli’ni Melek Teyze serisinden bugüne kadar iki kitap yayınlandı. Bunlar Yüreksöken Cinayetleri ve Kör Fahişe Bıçağı romanlarıdır.

Taci, belindeki silahı çoktan çekmişti. “Oturun lan yerlerinize teresler, burada olay istemiyorum lan, bilmiyo musunuz?” diye bağırdı.

“O ne o?” diye sordu Melek teyze. “Burnunu mu karıştırcan onla, sok bakiyim sen de onu beline.”

“Döveyim mi annea?” diye sordu Oğul.

“Defolun gidin kahvemden lan!” Taci’nin cevabı bu oldu. Silah yanda sarkıyordu hala. “Bir daha da burda görmeycem sizi.”

O sırada Taci’nin ensesinde çat diye bir tokat patladı.

“Nooluyo lan?” diye arkasına döndü kahveci ve kollarını dirseklerinden hafif yana açmış, ağzını sağa kaydırmış çiyan çiyan kendisine bakan Talat’la karşılaştı. Arkasında da mahalle ve civarından; bıçkın mı bıçkın bir sürü genç duruyordu. Melek teyze olaylar başladığında daha önceden hazırladığı çağrıyı sallamış, onlar da hemen gelmişlerdi.

“Sana nooluyo lan amcık?” dedi Talat tüm delikanlılık raconunu dilinin pütürlerinde toplayarak. “Melek teyzemize posta koyacak adamın alnını karışlarız lan biz.”

“Ulan!” deyip kaldırdığı tokadı tüm gücüyle Talat’ın yüzüne aşketti Taci. Yere uçarken suratı garip bir biçimde yamulmuştu genç bıçkının. Taci silahını ileriye uzattı müthiş bir nara patlatarak. Ama o anda silah sesi yerine kafatasının o tok sesi yayıldı kahvenin içine. Taci, kafasında demir iskemleyle yerçekimi kanunlarını, iki üç saniye dondurulmuş balık gibi durduktan sonra anca kabul etti. Hastanede beynini değiştirmek zorunda kalacaklardı görüntüye bakılırsa. Aynı anda Oğul deve tabanı ayaklarıyla üç devasa adım atıp Talat’ın yanına varmış ve delikanlıyı askıya konulmuş pantalon gibi havaya kaldırıp sevecen sandığı hareketlerle sarsmaya başlamıştı.

“Uyan bea!”

Mahallenin aslanları sustalılarını, kelebeklerini çıkarmışlar kaz gibi bağırınarak ortamın gerilmesini sağlıyor, kahve sakinlerinin bir süreliğine geri çekilip pısmasına neden oluyorlardı.

“Hadi çocuklar, çıkıyoruz,” dedi Melek teyze. “Oğul, Talat ağbini al, hemen dışarı. Hadi oğlum.” Dönüp diğerlerine bir tehdit savurmasa olmazdı tabi. “Arkamızdan hareket yapan olursa bilesiniz, yıkarım bu kahveyi. Anladınız mı, Melek teyze derler bana.”

Bu alakasız söylev şaşırtıcı bir şekilde kalabalığın üstünde etkisini göstermiş bulunuyordu. Bu, kadının ne olduğunu anlayamamanın getirdiği bir şaşkınlık hali olmalıydı. Yeni bir kadın mafya reisi mi peydahlanmıştı acaba çevrede? Ya da ne?

Tilki, Baykuş, Bakire | Yaprak Öz

Eşinden boşanan Begüm, kızı Ada’yla yeni bir hayata başlamıştır. Anne kızın huzurlu günleri, Begüm’ün tesadüfen bulduğu bir deste eski mektubun sahibini aramaya başlamasıyla karanlığa bürünür. Kökü 1950’lere dayanan bir aile sırrı, yıllardır saklı kaldığı yerden çıkıp domino taşı etkisiyle kızının ve okul arkadaşlarının hayatını tehlikeye atınca, Begüm içine çekildiği korkunç gizemi çözmek için canını dişine takacaktır.

Yaprak Öz’ün Tilki, Baykuş, Bakire adlı polisiye romanını tanıyalım

Bir ailenin üç kuşağının çektiği müthiş sıkıntılar, çocuğunu kaybetmenin acısını üzerinden atamayan dilsiz hizmetkâr Şahika ve Begüm’ün annelik içgüdüleriyle son bulmak üzereyken, sapkın bir katilin varlığı da ortaya çıkacaktır. Hedefine ulaşmak için delice bir çaba gösteren Begüm, tutkunu olduğu İtalyan Giallo sinemasındaki filmlerden birinin baş rolündedir adeta: Ölü çocuklar, gök gürültülü geceler, gizli günlükler, eski anahtarlar, güzel ve suskun kadınların ürpertici dünyasındadır artık. İstanbul, New York ve Palermo’da düğümlenen olayların merkezinde ise iki tilki, birkaç baykuş ve iki bakire bulunmaktadır. Stanislav Lem’in kitabı ve Andrey Tarkovski’nin aynı adlı filmi Solaris üzerinden ilerleyen bir kurguya sahip Tilki, Baykuş, Bakire, psikolojik gerilim ögeleri içeren bir polisiye romanı.

Yaprak Öz kimdir

Yaprak Öz, 11 Aralık 1973’de Zonguldak’ta doğdu. Türk Eğitim Derneği Zonguldak Koleji’nden mezun olduktan sonra, İstanbul Üniversitesi’nde Amerikan Kültürü ve Edebiyatı okudu. Bu bölümü bitirmesinin ardından İngilizce öğretmeni olarak çalışmaya başladı.

İlk şiirleri ve çevirileri 1997 yılından itibaren Akatalpa, B(aşk)a, Çevrimdışı İstanbul, Poetik’us, Şiir-Oku dergilerinde yayınlanan Yaprak Öz, Şiirli Müzik Kutusu adlı şiir kitabıyla 2010 yılında verilen Cemal Süreya Şiir Ödülleri’nde kitap dalında başarı ödülünü kazandı. Delta Yayınları’nın Literature Across Frontiers Edebiyat Derneği ile birlikte hayata geçirdiği Word Express projesinde yer alarak,  Avrupa ülkelerinden birçok genç şair ve yazara ait eserlerini Türkçe’ye çevirdi.

Yaprak Öz

Yaprak Öz’ün ilk yayınlanan kitabı, Fırtına Günlüğü isimli şiir kitabı oldu. Onu 2009’da Şiirli Müzik Kutusu ve Eski Saat Tik Tak isimli şiir kitapları takip etti. Çocukluk anılarının anlatıldığı 80’lerde Çocuk Olmak adlı kitaba, doksana yakın yazarla birlikte katkıda bulundu.

Yapıtlarında daha çok korku ve gerilime ağırlık veren Yaprak Öz’ün ilk polisiye romanı Berlinli Apartmanı 2013’de yayınlandı. İkinci polisiyesi ise 2015’de yayınlanan Şeytan Disko oldu. Yaprak Öz son olarak 2017 yayınlanan Tilki, Baykuş, Bakire polisiye romanı ile okurlarının karşısına çıktı.

Yaprak Öz’ün Şiir Kitapları:

Fırtına Günlüğü (2006, Yitik Ülke Yayınları, İstanbul)

Şiirli Müzik Kutusu (2009, Yitik Ülke Yayınları, İstanbul)

Eski Saat Tik Tak (2016, Yitik Ülke Yayınları, İstanbul)

Polisiye Romanları:

Berlinli Apartmanı (2013, Yitik Ülke Yayınları, İsanbul)

Şeytan Disko (2015, Yitik Ülke Yayınları, İstanbul)

Tilki, Baykuş, Bakire (2017, Yitik Ülke Yayınları, İstanbul)

Katkıda Bulunduğu Kitaplar:

80’lerde Çocuk Olmak (Hazırlayan: Kadir Aydemir; 2010, Yitik Ülke Yayınları, İstanbul)

Yaprak Öz ile yaptığımız röportajı okumak için tıklayınız.

Yaprak Öz polisiyesi

Polisiye kitap Tilki, Baykuş, Bakire | Yaprak Öz

TİLKİ, BAYKUŞ, BAKİRE – Eşinden boşanan Begüm, kızı Ada’yla yeni bir hayata başlamıştır. Anne kızın huzurlu günleri, Begüm’ün tesadüfen bulduğu bir deste eski mektubun sahibini aramaya başlamasıyla karanlığa bürünür. Kökü 1950’lere dayanan bir aile sırrı, yıllardır saklı kaldığı yerden çıkıp domino taşı etkisiyle kızının ve okul arkadaşlarının hayatını tehlikeye atınca, Begüm içine çekildiği korkunç gizemi […]